ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
ehlisunnnetde
.
Başkasının mutluluğundan mutsuzluk duymak...
105
Antik Yunanlar epichairekakia, Romalılar malevolentia, Çinliler xìng-zāi-lè-huò, Ruslar zloradstvo, İngilizler epicaricacy, Papua Yeni Gineliler banbanam diyorlar. Ama bu evrensel duyguyu en iyi ifade eden kelime Almanca’da: schadenfreude...
Başkasının acısından, mutsuzluğundan zevk almak, mutlu olmak demek.
Bu kadar dilde bir karşılığı olması bunun bir hastalık ya da sapma değil, karanlık tarafına ait olsa da insani bir duygu olduğunu gösteriyor.
Tabii bu duygunun Türkçe’de de bir karşılığı var: Şematet. Bugünkü dilde kullanılan haliyle “şamata”. Arapça’dan Türkçe’ye geçen kelime için Lehistanlı bir diplomat olarak 12 yıl Türkiye’de yaşayan Fransız asıllı dil bilimci François Meninski, 1680’de yayınlanan üç ciltlik Türkçe-Latince sözlük Thesaurus’da şöyle demiş: Bir kimesneye bela ve gam ve gussa yetiştüğine şad olüp sevinmek....
Bugün Türkçe’de “Gürültü”, “patırtı” anlamında kullanılan “Şamata” kelimesinde bu olumsuz anlam hala yaşıyor.
Kardeş duygu olan başkasının mutluluğundan mutsuz olmak, maraza çıkarmak, kıskanmayı en iyi karşılayan kelime ise “haset”.
Ama Taksim Meydanı’nda yılbaşı gecesi halay çeken Suriyelilere karşı yılın ilk gününü nefret ve öfke ifade ederek geçirenlerin duygusunu tam olarak bu kelimelerin hiçbiri karşılamıyor.
Bu sözlük karıştırma çabası, ukalalık olsun diye değil, hemen mühür gibi “ırkçı”, “göçmen düşmanı” sıfatlarını basıp geçmemek, bu kadar çok insanın o görüntüleri izlediğinde benzer duygulara kapılmasını anlamak, böylece o duyguyla iletişim kurabilmek için...
Çünkü bütün dünyada göçmen karşıtlığı bir fikir ve duygu olarak yükseliyor ve bu yükselişe karşı göçmenlerin haklarını savunanların, ırkçılık, göçmen karşıtlığı kartlarını çıkarması artık hiçbir işe yaramıyor. Hatta tam tersine bu acele adlandırmalar, tepkiyi büyütüyor, popülist siyasetlere bu duyguları meze ediyor.
Kendinize benzemeyenlerle birlikte yaşamak kolay bir iş değil.
Her ne kadar milliyetçiler, muhafazakarlar ülkemizin bir imparatorluk bakiyesi olduğunu söylemekten, Osmanlı haritasına bakmaktan büyük bir zevk duysalar da, Türkiye yüzyıldan fazladır, birbirine benzeyen insanların bir arada yaşadığı bir ülke.
Ermeni tehciri, imparatorluğun kaybı, mübadele ve gayri-müslim nüfusunun azalmasıyla şehirlerdeki çok renkli çok kültürlü ve çok dilli hayattan geriye tek bir renk, tek bir kültür ve tek bir dil kaldı. Bir de tabii bu çoğullukla ilgili travmatik hatıralar ve korkular.
Bu yüzyılda yaşanan en ciddi krizlerin çoğunun sebebi de bu tek tipçi huzur ortamını bozan itirazlar oldu.
Kürtlerin dilleri, dindar kadınların başörtülüleriyle, Alevilerin inançlarıyla kamusal alanda var olma talepleri tüyleri diken diken etti. Hala bunların yarattığı krizlerin izdüşümleri siyasetin ana fay hatlarını belirlemeye devam ediyor. Neyse ki Kürtçe, başörtüsü, Alevilik artık eskisi kadar tüyleri diken diken etmiyor, alışmak ile zorunda kalmak arasında değişen sebeplerle bir normalleşme yaşandı.
Son dönemde bu tek tipçi huzuruna kasteden esas büyük “tehlike” ise Suriyeli mülteciler.
Evet Türkiye ilk kez mülteci kabul etmiyor. Ama Türkiye ilk kez bu kadar büyük sayılarda, farklı dilleri ve kültürleri olan bir toplulukla birlikte yaşamaya çalışıyor.
Sadece bir şehir ve bölgede değil, neredeyse bütün şehirlerde, daha önce yaşanmamış bir tecrübe bu. Bundan 100 yıl önce Halep kazasına bağlı olan şehirler için bile şimdi Haleplilerle birlikte yaşamak alışılmadık bir durum. Retorik düzeyindeki imparatorluk bakiyesi sözü bu tecrübenin yarattığı sorunlarda işe yaramıyor. Tabii halkın çoğunun Amerikan yapımı Çağrı filminden bildiği ensar-muhacir kavramları da.
İstanbul gibi tarihin her döneminde bir mülteci ve karşılaşma şehri olmuş bir metropol için bile unutulmuş hatıralar bunlar. Kalabalık, bizden farklı ve çoğunluğu işsiz olduğu için sürekli sokaklarda olan Suriyeliler, şehirlerimiz elden gidiyor, azınlıkta mı kaldık korkularını tetikliyor.
Bir de bu Suriyeliler yılbaşı gecesi herkese kapalı olan Taksim Meydanı’nın orta yerinde bayrak açıp, halay çekmesin mi!
Verilen tepkilerin bir kısmı, son yedi yıldır yanı başımızda bütün dünyanın takip ettiği Suriye’de olan biten hakkındaki genel bilgi ve kavrayış düzeyini ortaya koyuyor.
Hayır, Suriye’de bir bağımsızlık savaşı verilmiyor.
40 yıllık bir diktatörlüğe karşı 2011’de sokak eylemleriyle başlayan isyan, bir iç savaşa dönüştü. Ama bu iç savaşta da artık pek çok farklı cephe, örgüt, ülke var. Rus ve İranlı askerlerin yönettiği Suriye rejimi askerleri, dünyanın her milletinden insanların içinde olduğu IŞİD, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar’ın destek verdiği muhalif örgütler, ABD’lilerin silah verdiği YPG arasındaki iç savaş bir bağımsızlık savaşı değil. Yani Suriye’den savaştan kaçanlar, ülkeleri için savaşmaktan kaçmadılar. Çoğu ülkelerinde hala süren ve kendilerini bir tarafına ait hissetmedikleri bir iç savaştan kaçtılar.
Büyük bir kısmı muhalifleri desteklese de son dört yıldır muhalifler çok zayıfladı, karşılarındaki ülke ve örgütlerle savaşacak durumları da yok.
O yüzden bu insanlara kendilerini ait hissetmedikleri bir iç savaşta savaşmayıp, canlarını kurtarmak için Türkiye geldikleri için hain diyemezsiniz. Özellikle de orada savaşsalardı onlara “cihatçı” diyecekler demese iyi olur.
Ve yine hayır, “o tosunlar Taksim’de eğlenirken” Türk askerleri Suriye’de, Suriyelilerin değil, Türkiye’nin çıkarları için bulunuyor. PKK ve IŞİD’in elinde bulunan topraklara yönelik operasyonların esas sebebi Türkiye’nin güvenliği. Ayrıca bu operasyonlarda Türk askerlerinin yanında Türkiye’nin desteklediği ve eğittiği Suriyeli askerler ve örgütler de savaşıyor.
Zaten “uzun sakalı adamlar”, “çarşaflı kadınlar”dan sonra yılbaşı kutlayan seküler Suriyeli gençlerin de tüyleri diken diken etmesinin sebebi herhalde esas olarak bu gerekçeler değil
Bundan on üç yıl önce, henüz Suriye’de Esad’a karşı eylem yapma fikri portakal çiçeğinde vitamin bile değilken de yılbaşı gecesi Taksim’de olanlar Türkiye’de konuşuluyordu.
Bu kez rahatsızlık yaratan Suriyeliler değil, meydanı doldurmuş, ‘magandalar’dı. O günlerde şikayet edenler “Suriyeliler her yeri işgal etti” değil, “Esenyurt ve Esenler Taksim’e aktı” diyordu.
Hem dünyadan, hem ülke içinden sürekli göç alan 20 milyonluk bir metropolde, Taksim gibi şehrin merkezi olan bir meydanda yılbaşı akşamı sadece tiplerini, kimliklerini, hallerini beğendiğiniz insanlarla baş başa kalmanız maalesef artık pek mümkün değil.
Yılbaşı geceleri Berlin’de Brandenburg Kapısı etrafını, Paris’te Şanzelize Caddesi’ni, New York’ta Times Square’i de turistler, göçmenler dolduruyor. Bu şehirlerin sakinlerinin de benzer şikayetleri oluyor.
Buraya kadar ırkçı ve mülteci karşıtı dememeyi başararak bu tepkilerin haksız taraflarını anlattık. Ama bu tepkilerde haklı olan bir taraf da var.
Sebep yine insanların mutlu olmasından duyulan başka bir çeşit mutsuzluk.
Türkiye’de bir zamanlar Taksim Meydanı’nda yılbaşı geceleri konserler düzenlenir, İstiklal Caddesi süslenir ve insanlar yeni yıla burada girerlerdi.
Benzer kutlamalar İstanbul’un diğer meydanlarında ve diğer şehirlerdeki meydanlarda da organize edilirdi.
Üstelik bu kutlamaların en görkemlilerini bir zaman AK Partili belediyeler yaparlardı.
Ama artık Taksim’de kutlamayı bırakın, en küçük bir protestonun sonu bile ıslanmadan ve gaz yemeden bitmiyor. Taksim ve İstiklal, uzun süredir şehrin sakinleri tarafından güvenli bulunmadığı ve eğlencesi kaçtığı için terk edildi.
Sadece meydanlar değil, yılbaşı akşamında kuruyemişlerini alıp televizyonların karşısına geçen sıradan insanlar da karşılarında RTÜK sopasıyla sönükleştirilmiş, eğlencesi kaçmış programlar buluyorlar.
Herkesin vergileriyle yayın yapan TRT dışında diğer kanallar da da durum farksız.
Ülkemizde yaşayan insanların önemli bir kısmı yerleşmiş bir gelenek olarak yılbaşını kutluyor. Bu hali hazırda yerli ve milli denen pek çok şeyden çok daha eski bir adet.
Bu akşam içki içenlerin sayısı da bir hayli fazla. Devletin işlettiği milli piyango biletlerinden alanların oranı ise bir partinin anayasayı değiştirecek sandalyeyi bulmasına dahi yeter.
Bu yılbaşı kültürünü yoz, Batı özentisi bulabilirsiniz. Ama insanların yılbaşı akşamları kamu alanlarında ve kamu imkanlarıyla eğlenme hakkına saygı göstermelisiniz. Mümkünse buna fırsat vermelisiniz.
Ayrıca ülkemizde yaşayan Hristiyanların kutladığı Noel’e karşı da kaş çatmak yerine de, Noel gecesi Gazze’deki bir kiliseyi ziyaret eden Hamas Lideri Haniye kadar hoşgörülü olabilmek gerek...
Yoksa bir taraftan yılbaşı kutlamalarından pek hoşlanılmadığı eylemler ve söylemlerle gösterilirken, yıllardır herhangi bir kutlamaya izin verilmemiş Taksim Meydanı’nda, hükümetle ve onun çizgisiyle özdeşleştirilmiş Suriyelileri halay çekerken görmek, bazılarının ırkçı ve mülteci düşmanlığı hislerinin kabarmasına neden olabiliyor.
Bize yasak olan, onlara serbest itirazı, ‘bize yasaksa onlara da yasak olsun’a dönüşüyor. İktidarın yılbaşına bakışını, onlar da bunu layık görmedikleri Suriyelilerin yılbaşı kutlamasına karşı takınıyor.
Yedi yıldır gün görmemiş Suriyelilerin, yılın bir günü bir kaç dakikalık mutluluğu da hasetle karşılanabiliyor.
Halbuki o kutlamaları izleyip, bunu bir entegrasyon işaret olarak görmek, Türkiye’nin herkes için güvenli ve mutlu bir liman olduğunu hissetmek ve bundan gurur duymak da mümkündü. Tabii bunun için bu ülkenin vatandaşlarının da mutlu ve güvenli hissetmesini sağlamak gerekir.
Belki Taksim’de hep birlikte kutlanabilecek bir yılbaşı organizasyonunda bugün öfkeli laflar edenler de Suriyelilerin halaylarına katılabilirdi.
Kimsenin mutluluğunun mutsuzluk sebebi olmadığı, kimsenin mutsuzluğundan mutluluk duyulmayacak, farklılıklara alışacağımız, bu çoklukta birlikte yaşamanın keyfine varacağımız bir yıl olsun...
.4/01/2019 23:48
Bir katilden hakim adayı yaratan karanlık...
104
Bir katilden hakim adayı yaratan karanlık...
Cinayet en başta şahsi bir suçtur. Mesele ilk önce katille ilgilidir. Toplumsal infiale yol açan her cinayet üzerinden hemen kültürel ve kimliksel totolojilere varmak, meseleyi mevcut siyasi kavgaya odun olarak atmak aslında cinayet mahallindeki esas suç izlerini ve delilleri silmek, bir çeşit boş çuvalları dövmek anlamına geliyor çoğu kez.
Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde araştırma görevlisi olan 27 yaşındaki Ceren Damar Şenel’in, kopya çektiğini tespit ettiği bir hukuk fakültesi son sınıf öğrencisi tarafından hunharca öldürülmesi duyan herkesi derinden sarstı ve haklı olarak öfkelendirdi.
Ama bu öfkeyle girişilmiş bazı açıklama çabaları olayın esas vehametini görmekten çok uzaktaydı.
Herhalde bu listenin en tepesine her şiddet olayından sonra olduğu gibi suçlu olarak televizyondaki mafya ve şiddet dizilerini göstererek magazinleştirme ciddiyetsizliğini koymak gerek.
Nedense bu “televizyonda izleyip yapıyorlar” açıklaması bugün televizyonda en yoğun ve sansürsüz şiddet dizilerinin olduğu Netflix izleyenlerin neden suça meyilli hale gelmediği sorusuna cevap veremiyor.
Bir diğer ciddiyetsizlik örneği ise, böylesine bir güvenlik açığına ev sahipliği yapan Çankaya Üniversitesi’nin açıklamasıydı:
“Toplumların bu tarz şiddet eğilimlerinin, ancak Araştırma Görevlisi Ceren Damar ŞENEL gibi uzlaşma kültürünü yaygınlaştırmayı ilke edinmiş idealist eğitimcilerle çözülebileceğine inanıyoruz. Ülkemizdeki tüm paydaşlarla birlikte bu kültürün en kısa zamanda hayata geçirilmesine yönelik atılacak adımlarda Çankaya Üniversitesi olarak sorumluluk almayı görev biliyoruz”
Önümüzdeki yıl üniversiteyi tercih edecek öğrencilerin tedirgin olmaması için bir PR’cı elinden çıkmış gibi duran bu açıklama, bir üniversiteye silahın, bıçakların nasıl sokulabildiği, bir hukuk fakültesi dördüncü sınıf öğrencisinin nasıl böyle bir cinayet işleyebildiği gibi, böyle bir bu durumda ciddi bir üniversitenin üzerinde kara kara düşünmesi gereken esas mühim sorularının üzerinden atlayan, olayı yine anlamsız eğitim ve uzlaşma kelimelerine bağlayan bir gevezelik örneği.
Dört ay önce evlendiği eşine son görevini yerine getirirken kürsüye çıkıp büyük bir metanetle konuşan 28 yaşındaki diplomat Levent Şenel’in söylediklerini hatırlayalım:
“Arkadaşlar, bunu söylemek benim haddime düşmez ama iyi bir hukukçu, iyi bir mühendis, iyi bir doktor değil iyi bir insan olmaya çalışın. En önemlisi bu. İnsanları sevin ve hiçbir zaman kötülüğe kötülükle cevap vermeyin. Bu olayla da inşallah bu ülkede eğitim sistemindeki bazı yanlışlıklar ve pek çok konuda bir duyarlılık farkındalık oluşacaktır.”
Tam da yapmamız gereken bu. Bu cinayet Türkiye’de eğitim sistemi ve üniversite eğitimi hakkında daha da vahim sonuçları olabilecek bir yanlışlıklar dizisini görmeye çağırıyor herkesi.
Karşımızda 1997 doğumlu, Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi bir katil zanlısı var. Cinayetin ardından verdiği ilk ifadeden bir bölüm okuyalım:
“2014’de Kıbrıs’ta Hukuk Fakültesi kazandığını söyleyen Hasan İsmail H., "2015 yılında yatay geçişle Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne geldim. Tarafıma haksızlık yapıldı. 2. sınıftan başlamam gerekirken 1. sınıftan başlatıldım. Ben, derslerimin yoğun olması nedeniyle üniversiteye sınavdan sınava gidiyordum. Ders çalışmalarımı ise evde yapıyordum. O gün 3 sınavım vardı. Derslerimin yoğun olması nedeniyle sınava hazır değildim. Geçmem için kopya çekmem gerekiyordu. Bu nedenle sınavdan geçmek için kopya hazırladım. Ceren 2 yıldır rehber öğretmenimdi. Kopya çekerken yakaladı ve tutanak tuttu. Aynı hoca tarafından kopya çekmekten ikinci kez tutanak tutuldu. Daha önce ceza almıştım, 2. kez tutanak işleme konulması durumunda okuldan uzaklaştırılacaktım. Bu nedenle konuşmak için odasına gittim.”
Her tarafı vahim sözler bunlar. En vahim tarafından başlayalım.
Karşımızda eğer bu sınavda kopya çekerken yakalanmasaydı ve bütün bunlar yaşanmasaydı Hukuk Fakültesi’nden mezun olmaya bir adımı kalmış bir hukukçu adayı var.
24 yaşında hakimler, 28 Yaşındaki başsavcıların olduğu bir ülkede, belki bu yıl mezun olup sınavlara girecek, savcı, hakim olarak kürsüdeki yerini alacaktı.
Aslında esas mesele hukuk fakültesi son sınıfa kadar geliş hikayesinde.
2014 yılında Kıbrıs’ta bir hukuk fakültesine girmiş, bir yıl sonra oradan Çankaya Üniversitesi’ne Hukuk Fakültesi’ne geçmiş.
İnternetten ismini taradığınızda bu geçiş sırasında bazı eksik derslerini de Ankara’daki bir başka özel üniversitenin yaz okulunda tamamlandığını görüyorsunuz.
Sadece Kıbrıs’ta 10 üniversitede hukuk fakültesi varmış. Bu üniversitelerden bir kısmının adını ilk kez duymuş olabilirsiniz.
Bu hukuk fakültelerinin giriş puanları Türkiye’deki diğer devlet ve vakıf üniversitelerinin puanlarına göre düşük.
Bazılarının puanları öylesine düşük ki, hukuk fakültesine yeten o puanlarla Anadolu’daki bir devlet üniversitesinin iki yıllık bölümlerine ancak girilebilir.
Kıbrıs ve diğer Balkan ülkelerindeki üniversitelerde hukuk, tıp gibi Türkiye’de girmesi zor bölümlere girip, bir ya da iki yıl sonra oradan yüksek ortalamalarla Türkiye’deki vakıf üniversitelerine geçiş yapmak sistemin açıklarından biriydi.
YÖK, 2015-1016 eğitim yılında buna bir sıralama sınırı getirdi.
Ama bu örnekte geçiş 2015’de yapıldığı için bu sınırlamaya da takılmadan, çok düşük bir puanla girdiği hukuk fakültesinin son sınıfına kadar gelmiş bir öğrenci var karşımızda.
Yatay geçiş imkanlarıyla, okula gitmeyerek, özel üniversite yaz okullarında parayla derslerle açıklarını telafi ederek ve iki keresinde yakalandığı kopyayla ilerlediği sistemde önüne sadece genç bir idealist hoca çıkmış.
Ama mesele sadece sınavlarda alınan düşük puanlar ve formasyon eksikliği de değil.
Türkiye’de 39’u devlet üniversitelerinde, 45’i vakıf üniversitelerinde olmak üzere 84 hukuk fakültesi var.
Ama bu inanılmaz sayı bile sürekli yenileri açılan devlet ve vakıf üniversiteleriyle değişmiş olabilir.
Sadece 2018 yılında devlet üniversitelerindeki hukuk fakültelerine 9296 yeni öğrenci alınmış. Vakıf üniversitelerindeki hukuk fakültelerine ise 6662 yeni hukuk öğrencisi.
Yani sadece bu yıl 16 bin yeni öğrenci hukuk fakültelerine girmiş. Neredeyse her yıl bunun biraz daha altında öğrenci de hukuk fakültelerinden mezun oluyor.
Kıbrıs’ta düşük puanlı olanları kötü de yüksek puanlı olanları iyi mi? En iyi hukuk fakültelerinden İstanbul Hukuk’un 8 bin öğrencisi var. Ankara Hukuk’un ise 4 bin.
Bu öğrencilerin bir kısmı bu büyük kalabalıklar içinde aldıkları eğitimlerle hakimlik ve savcılık sınavlarına girdiler diyelim. Geri kalanı da stajlarını bitirip barolara kayıtlı avukat oldular.
Türkiye Barolar Birliği’nin verilerine göre Türkiye’deki avukat sayısı 2016’da 100 bini geçti. Türkiye’de her 841, İstanbul’da her 411 kişiye bir avukat düşüyor. Bu sayılar iki yıl öncenin sayıları.
Her yıl en az 12 binin üstünde yeni hukuk mezunu bu orduya katılıyor.
Herhangi bir kariyer sitesine baktığınızda iş için hukuk fakültesi mezunu arayan ilanlar bunun yüzde biri bile değil.
Peki bu insanlar ne yapacaklar?
Sadece her yıl binlercesi eklenen hukuk fakültesi mezunlarından bahsettik. Yine her yerde açılmış İktisadi ve İdari Bilimler Fakültelerinden mezun olan, Eğitim Fakülteleri’nden, Fen ve Edebiyat Fakültelerinden mezun olan artık rahatça yüzbinlerce üniversite mezunu ne yapacak?
Kamuda, okullarda ihtiyaç olan memur, öğretmen sayısı belli. Bugün bu fakülteler kapansa ve hiç mezun vermese bile bu mezunlara iş bulmak on yıllar sürebilir.
Her yıl böylesine bir belirsizlik içine atılmış yüzbinlerce genç insandan bahsediyoruz. Cumhuriyetin en değerli kazanımı olarak Türkiye’de sınıf atlamanın yolu para ya da soy olmadı. “Okumak” diye özetlenen sınıf atlama yolunun nihai sonu üniversite oldu. Üniversiteyi bitiren sınıf atladı. Bu yüzden herkes üniversiteye gitmek istiyor. Bu yüzden her yere plansız üniversiteler açıldı. Şimdi bu üniversiteler mezunlarını veriyorlar. Üniversite bitirmiş işsiz gençler ordusu her yıl artıyor. Bunlar diğer işsiz gençler gibi de değiller.
Sınıf atlama ümidiyle üniversiteye gitmiş ama sonuçta istediği yere gelememiş ya da ufukta bunun ışığını da görmeyen hayal kırıklığı içindeki yüzbinlerden, öfkeli ve ümitsiz bir genç insan kitlesinden bahsediyoruz.
İçlerinde bu tedirginliği, güvensizliği kaldırmayacak ruh halinde olanlar da var.
Yani karşımızda aslında o hukuk fakültesinde, son sınıfta olmaması gereken, çarpık sistemin oraya kadar taşıdığı, bunu kaldırabilecek formasyona sahip olmayan, yanlış yerde duran biri var.
Ceren Hoca, belki de onun bu pürüzsüz yanlış kariyer hikayesinde karşısına çıkan ve ona yanlış yerde durduğunu söyleyen ilk kişi oldu.
Ceren Hoca’nun ruhunu şad etmek istiyorsak, bir hukuk fakültesinde onun karşısına böyle birini öğrenci olarak çıkaran bu yanlış sistemi sorgulamalıyız. Bir katilden az kalsın bir hakim adayı dahi çıkarabilen sistemi..
.6/01/2019 23:25
“Bizim bilmediğimiz şeyler olabilir”
62
Türkiye’de gazeteciler, her 24 Temmuz’u Basın Bayramı olarak kutlarlar. Bu günün bayram olarak seçilmesinin sebebi bundan 110 yıl önce iki gazete sahibinin gösterdiği cesarettir.
Aslında buna ne kadar cesaret denebilir, tartışılır.
Çünkü, 23 Temmuz 1908 günü Manastır’da ve Selanik’te İttihatçılar, tarih kitaplarında yazdığı şekliyle II. Meşrutiyet’i, o günkü adıyla Hürriyet’i ilan etmişti.
Ülkenin her yerinden İstanbul’a, Yıldız Sarayı’na telgraflar yağıyor, Padişah’tan gereğini yerine getirip, Meclis’i açması ve anayasayı raftan indirmesi isteniyordu.
Bir gün sonra 24 Temmuz günü her zamanki gibi gazetelerin prova baskılarını görmek üzere gazete merkezlerini dolaşan Yıldız Sarayı’nın sansür memurları, bir gün önce yaşananların verdiği cesaretle beklenmedik bir direnişle karşılanmışlardı.
O günlerin en çok satan gazetelerinden Sabah’ın sahibi Mihran Efendi ile rakibi İkdam’ın sahibi Ahmed Cevdet anlaşıp, sansür memurlarının yazıhanelerinden kovmuştu.
Aslında bu iki gazete ve sahipleri II. Abdülhamit devrinde de saraydan maddi destek almış, hassas meselelere girmemeye özen göstermişlerdi. Ama iktidar değişince yeni iktidara da hemen uyum gösterdiler ve sansürün kaldırılmasına öncülük ettiler.
Tabii Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar.
Çünkü, savaşın başında Enver Paşa, 61 maddelik bir sansür talimatnamesi yayınlamış ve savaş cephelerinden haber akışını kontrol altına almıştı.
Savaş sürerken İstanbul cephelerde olan bitenden o kadar habersizdi ki Suriye-Filistin cephesinde üst üste büyük hezimetler yaşanırken, İstanbul’da Mısır’ı fethe giden Osmanlı ordusunun Süveyş Kanalı’nı geçiş haberi fener alaylarıyla kutlanmıştı.
Ama basındaki sansürün zirvesi kurmay hataları yüzünden büyük bir hezimetin yaşandığı Sarıkamış Faciası’ydı.
Ya da o günlerde bilinen haliyle Sarıkamış Zaferi.
3 Ocak 1915 günü artık Sarıkamış’ta ordu tamamen dağılmışken, Meclis’te Erzurum mebusu Seyfullah Bey’in çektiği telgraf alkışlanıyordu:
“Şanlı ordumuzun her tarafta gelişen galibiyet ve muzafferiyetini tebrik ederiz.”
Ayı gün Harbiye Nezareti’nin gazetelerde yayınlanan resmi tebliği de zafer haberini veriyordu:
“Kafkasya’da kıtaatımız muzafferane ileri harekatına devam etmektedir. Ordumuzdan bir kısım kuvvet Sarıkamış’a kadar ilerleyerek burada muanedane muharebata müteakib muvaffakiyet- kemale kazanmıştır.”
Tabii gazeteler de manşetlerinden Sarıkamış’taki zaferi müjdeliyorlardı. Bu gazetelerden biri de sansürün kaldırılmasını sağlayan Mihran Efendi’nin Sabah Gazetesi’ydi.
4 Ocak 1915 günkü Sabah Gazetesi “Kahraman ordumuz cephe-i asliyesi olan Kafkasya’da huduttan 80-90 kilometre ileri yürüdü” manşetiyle çıkmıştı. Alt başlıklarda zafer müjdeleniyordu: “Sarıkamış’ta azim bir muvaffakiyet kazandık” “Muzafferiyatımız tevali ediyor.”
Aynı gün çıkan İttihatçıların yarı resmi gazetesi Tanin’in manşeti de “Büyük Zafer“di:
“Gafil ve mağrur Moskof bunun hiç beklemiyordu. O kader senedir Rus hükümetinin yumrukları altında artık katiyen mahvedilmiş olduğuna inanılan Türk, nihayet bir savlet ve şehametle Rus ordularına birbirini müteakip en şedit darbeler indirsin... Moskof’un, İngiliz’in, Fransız’ın ölümünü bekledikleri Türk başını kaldırmış, anlarla beraber olduğuna hiç bir zaman şüphe etmediği Rabbine sığınarak kılıcını çekti ve pençesinin altında milyonlarca bedbaht inleyen ezeli ve ebedi düşmanı perişan etti.”
İstanbul gazeteleri ‘Sarıkamış Zaferi’ ile ilgili kahramanlık hikayeleri anlatırken, 6 Ocak 1915 günkü New York Times gazetesinde ise cephelerden gelen telgraflarla yazılmış Londra mahreçli haberin başlığı şöyleydi: “Ruslar Türk müfrezesini esir aldı: Kafkaslarda bulunan ordulardan biri tam bir felaketle karşılaştı.”
Haberde felaketlerin boyutları da, Osmanlı ordusunun cesareti teslim edilerek anlatılmıştı:
“Düzensiz bir şekilde geri çekildikten sonra neredeyse kuşatılan Türkler, büyük kayıplara uğradı. Tutsaklar arasında üst düzey subaylar da var... Türkler mevzileri ciddi bir tehdit altındayken büyük bir cesaret göstermiş ce süngüleriyle her şeyi göze alan hücumlarda bulunmuştur. Mevzilerini terk etmeye zorlandıklarında geri çekilmeleri sırasında cesur , ancak nafile çabalar göstermiş ve yaralandıklarında bile yere yıkıldıklarında ateşe etmeye devam etmişlerdir.”
7 Ocak 1915 tarihli New York Times, Sarıkamış’tan gelen kötü haberleri vermeye devam etti. Bu kez haberin başlığı hezimetin ağır bilançosunu veriyordu: “Kafkaslarda 50.000 Osmanlı kaybedildi.”
Fakat, Amerikan gazetesinin o günlerde verdiği bu rakamları Türkiye’nin öğrenmesi yıllar aldı.
Olan bitenden sadece Meclis’in değil, Sadrazam Said Halim Paşa’nın bile haberi yoktu.
Sadrazam, 1918 yılında yargılandığı Divan-i Harbi Örfi Mahkemeleri’nde “Haberimiz yokken tertipler yapılmış. Kafkasya’da taarruz yapılmış. Sarıkamış felaketi olmuş. Benim bunların hazırlanmasından ve olmasından haberim bile olmadı” diyerek kendini savunmuştu.
Zaten Sarıkamış Felaketi’nin boyutları da ancak üç yıl sonra savaş kaybedilip, İttihatçı liderler ülkeden kaçınca konuşulmaya başlanabildi.
İktidarda artık İttihatçılardan nefret eden ve onları savaş suçlusu olarak yargılayan Hürriyet ve İtilafçıların hükümeti vardı.
O hükümetin üyelerinden biri de gazeteci Ali Kemal’di.
Kabinedeki koltuğunu kaybedince tekrar gazeteciliğe dönmüştü. Yeni gazetesinin adı Peyam-ı Sabah’tı.
Abdülhamit iktidardayken Abdülhamit’i, İttihatçılar iktidardayken İttihatçıları destekleyen Mihran Efendi, savaş kaybedilip, ittihatçılar kaçınca da gazetesi Sabah’ı Ali Kemal’in Peyam gazetesiyle stratejik bir evlilikle birleştirmişti.
Sarıkamış Faciası’nın gerçek boyutları ise ancak 1921 yılında, savaşta esir düşen cephe komutanlarından Yarbay Köprülü Şerif Bey İstanbul’a dönüp hatıralarını Akşam Gazetesi’nde yayınlamaya başlayınca ortaya çıktı.
Onun hatıratı da savaşta aykırı düştüğü, artık gücü kalmamış Enver Paşa’ya karşı öfkeli bir dille yazılmıştı. Paşa cephelerde kendi hatalarından hiç bahsetmiyordu. Gelen tepkiler üzerine hatıratın yayınını gazete kesmek zorunda kaldı. Şerif Bey (İlden) de hatıratını daha sonra kitap olarak yayınladı.
Sarıkamış, maceralardan uzak durmayı seçmiş yeni rejim için İttihatçıların maceracı politikalarının yarattığı felaketlerin bir sembolü oldu. 1935 yılında Harp Akademileri’nde bir konferans veren Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Sarıkamış’ta 112 bin mevcutlu ordunun 60 binin hayatını kaybettiğini söyleyerek ilk kez resmi bir sayı verdi ve “askerin ne yolda israf edildiğini görüyorsunuz” dedi.
Ama hezimet öylesine büyüktü ki Birinci Dünya Savaşı’ndaki Çanakkale dışındaki diğer cephelere yapıldığı gibi Sarıkamış da uzun yıllar bilinçli bir unutulmaya terkedildi.
Sarıkamış için Genelkurmay ilk olarak 90. yıldönümünde bir anma mesajı yayınladı. Orgeneral Hilmi Özkök mesajında “Yönetim biliminde hayal ile gerçek ve yönetilemeyen risk ile yönetilebilir riskin ne anlama geldiğini gösteren en çarpıcı örnek” demişti.
O mesajın yayınlanmasını, Türkiye’nin bir yüzyıl sonra Sarıkamış’ı yeniden hatırlamasını sağlayan ise bir tarihçi, gazeteci ya da asker değildi.
Bir kalp doktoruydu.
Sarıkamış doğumlu dünyaca ünlü kalp-damar profesörü Bingür Sönmez, 2003 yılından beri Sarıkamış’ın hatırlanması için çalışıyor. Kaybedilen şehitler için organize ettiği Sarıkamış’taki anma yürüyüşleri artık resmi törenlere dönüştü.
Bu çabası sadece organizasyonlardan ibaret de kalmadı. Kitaplar yazdı, konuyla ilgili kitaplara katkı yaptı.
Bu yazıda okuduğunuz bilgiler de onun gazeteci Reyhan Yıldız ile birlikte yazdıkları “Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış” kitabından alındı.
İlk olarak 2007 yılında yayınlanan kitabın dönemin gazete haberleri ve ilk kez yayınlanan belgelerle zenginleştirilmiş 10. baskısı Boyut Yayınları’ndan çıktı.
Kitap, okuruna sadece Sarıkamış’ta olan biteni öğrenmek, hayatını kaybeden askerleri rahmetle hatırlamak fırsatı sunmuyor, aynı zamanda medyada sansürün, devlet yönetiminde kontrol ve denetim eksikliğinin, hesap vermezliğin, hikmet-i hükümet anlayışının nelere sebebiyet verebileceği hakkında da yaşanmış bir tecrübeden dersler veriyor. Hikmetinden sual olunmaz bir devletin herkesten habersiz, denetimsiz işlerinin ağır faturasını Türkiye bu yüzyıl boyunca defalarca ödedi.
Kitaptaki dönemin gazete haberlerini okurken insanın aklına ister istemez birkaç ay öncesine kadar “Afrin kahramanı” olarak anılan, Cumhurbaşkanlığı seçiminde apoletlerinin sökülmesi tartışmasıyla gündeme oturmuş İkinci Ordu Komutanı Orgeneral İsmail Metin Temel’in neden ve nasıl pasif bir görev olan Genelkurmay Denetleme ve Değerlendirme Başkanlığı'na atandığıyla ilgili gazetelerde çıkan kırık dökük haberler, resmi pozisyonu açıklamaya çalışan yazılar geliyor.
Daha bir kaç ay önce Temel Paşa’nın tartışmalı alkışını “Zeytindalı operasyonunu yapan Temel Paşa ucuz politikaya kurban edilmesin” diye savunan yazarlar, şimdi “ortada bir başarı varsa bu durum kimseyi, "kerameti kendinden menkul" düzeye taşımamaktadır. İlgi ve başarı, egoyu değil sorumluluğu artırır” diye yazabiliyor.
15 Temmuz’dan sonra darbenin bastırılmasındaki rolü için övülen Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı da sessiz sedasız Çanakkale’ye atanmış, adını bir daha kimse anmamıştı.
Tabii, bu hikmetinden sual olunmaz işlerin sebebini merak eden bir siyasetçinin eleştirel tweetinin altına yazılan yorumda dendiği gibi “Bizim bilmediğimiz şeyler olabilir.”
Sarıkamış da 110 yıl önceki “Bizim bilmediğimiz şeyler olabilir” anlayışının bir örneğiydi.
İnşallah bu kez bilmediğimiz şeyleri öğrenmemiz bir yüzyılı bulmaz
.08/01/2019 23:23
İngilizce bir makaleden görünen Türkiye...
30
Cumhurbaşkanı Erdoğan, New York Times gazetesi için “Türkiye’nin Suriye’de barışı sağlamak için bir planı var” başlıklı bir makale kaleme aldı.
Dün gazetenin görüşler sayfasında yayınlanan makale, ABD’nin çekilme kararı sonrası Türkiye’nin Suriye politikası hakkındaki sorulara net cevaplar veriyor.
Ama makale sadece bu yüzden öğretici değil.
Bu makaleden, son dönemde pek çok insanın dünya görüşü haline gelmiş bazı fikirler, tezler, dış politika analizleri, komplo teorileri hakkında da Ankara’nın resmi pozisyonunu ilk elden öğrenme fırsatı buluyorsunuz.
New York Times’daki makaleden okumaya başlayalım:
“Ancak ABD’nin, uluslararası toplumun ve Suriye halkının çıkarlarının korunabilmesi için çekilmenin dikkatlice planlanması ve doğru ortaklarla işbirliği içerisinde hayata geçirilmesi gerekmektedir. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olan Türkiye, bu görevi yerine getirme gücü ve kararlılığı olan tek ülke konumundadır.”
Bu paragrafta ABD’nin ve uluslararası toplumun çıkarlarının korunabilmesi için Suriye’deki en doğru ortağın Türkiye olduğu söylenerek haklı bir tespit yapılmış.
Demek ki söylenenlerin aksine Ankara için aslında ABD Türkiye’de ekonomiyi bozmak için operasyonlar çeken bir üst akıl değil, Suriye’de çıkarlarını koruyacak en doğru ortak olduğumuzu teklif ettiğimiz yakın bir müttefik hala.
Paragraftaki ikinci cümle ise gazetelerde, televizyonlarda Türkiye’deki bütün kötülükleri, darbeleri NATO’ya bağlayan, Türkiye’nin NATO’dan çıkıp Şangay Beşlisi’ne gireceği günü özlemle bekleyenleri üzebilir.
Çünkü o cümleden de öğreniyoruz ki Ankara hala NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip bir ülke olmakla övünüyor yani ittifaka bağlılığını sürdürüyor.
Makaleden bir bölüm daha okuyalım:
“Türk milleti, şiddete varan aşırıcılık tehdidini iyi tanıdığı için Türkiye Cumhuriyeti olarak DEAŞ ve Suriye’deki diğer terör örgütleriyle mücadele konusunda kesin bir kararlılık içerisindeyiz. Nitekim başbakanlık görevine geldiğim 2003 yılında, El Kaide terör örgütü tarafından düzenlenen koordineli saldırılarda çok sayıda vatandaşımız hayatını kaybetmişti.
Daha yakın geçmişte, DEAŞ terör örgütü üyeleri, vatandaşlarımızı, yaşam tarzımızı ve medeniyetimizin temsil ettiği kapsayıcı, kuşatıcı ve ılımlı dünya görüşünü hedef aldı. Birkaç yıl önce bu terör örgütü şahsımdan ‘tağut’ diye bahsetti. Biz aynı dehşeti, teröristler Suriye ve Irak’ta kendilerini hedef aldığı zaman Türkiye’ye sığınan binlerce Hıristiyan ve Yezidi’nin gözlerinde gördük.”
Yine oldukça cesur ve isabetli bir analiz.
Bu paragraftan da öğreniyoruz ki Ankara için IŞİD ve El Kaide “birilerinin ortaya çıkardığı, kurmaca, yapay bir örgüt, komplo” değil, “şiddete varan bir aşırıcılık tehdidi”.
Bu aşırıcılıkla arasında fikri ve itikadi net bir ayrım koyan bu tespitler, aynı zamanda hala AK Parti hükümetlerini IŞİD’e destek vermekle suçlayan muhalifleri de üzebilir.
Makaleden Türkiye’nin Suriyeli Kürtlerin kazanımlarına karşı olmadığı, Esad’ı devirmek gibi bir isteğin gerilerde kaldığı gibi dış politikayla ilgili daha pek çok önemli çıkarım yapılabilir.
Yani New York Times makalesindeki Türkiye, Türkçe gazetelerdeki Türkiye’den bir hayli farklı görünüyor.
Ama makale bizzat yayınlandığı mecra nedeniyle de bize bir şeyler anlatıyor.
Tabii ilk kez Cumhurbaşkanı’nın bir Amerikan gazetesinde ya da New York Times’da bir makalesi yayınlanmıyor.
Türkiye-ABD ilişkilerinin çok daha kötü olduğu zamanlarda da Amerikan gazeteleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ının makalelerini yayınlamıştı.
Ama bu kez daha komplike bir durum söz konusu.
Cumhurbaşkanı’nın makalesi ABD Başkanı Trump’ın Suriye’den çekilme politikasına destek vermek için yazılmış.
New York Times, yılın son günü hakaret tweetlerini iki sayfa yayınladığı Trump’tan, Trump da her gün “halkın düşmanı” , “sahte haberci” dediği medyanın içinde olan New York Times’dan nefret ediyor. Gazete, Trump’ın neredeyse tek başına aldığı, uğruna Savunma Bakanı’nın istifa ettiği Suriye’den çekilme kararına da şiddetle karşı.
Ama bütün bunlar New York Times’ın, bir ara karşılıklı kavgaya dahi tutuşmuş olduğu yabancı bir lidere sayfalarını açıp, nefret ettikleri Trump’ ın çok eleştirdikleri Suriye kararına destek verilen bir makaleyi yayınlamalarını engellememiş.
Ayrıca Trump’ın Suriye’den çekilme kararının doğru olduğunu söyleyerek başlayan makale, Trump’ın Ankara’yı ziyaret eden Ulusal Güvenlik Danışması şahin bir neo-con olan Bolton’un da pek hoşuna gitmemiş.
Yani manzara hiç de Türkiye’den görüldüğü gibi değil. Karşımızda gazetesinden, Beyaz Saray’ına yek vücud bir ABD yok. Hükümeti, gazetesi, Kongre’si hatta hükümet içindeki birbirileriyle taban tabana zıt eğilimleriyle parçalı bir ABD var. Daha da parçalı bir Batı dünyası var.
Cumhurbaşkanı’nın, bir kaç hafta öncesine kadar sert sözlerle eleştirdiği Trump’ın Suriye’den çekilme kararına destek için hakkında sert yazılar yayınlanan New York Times’a yazı yazması da, aynı gün, İsrail’de söylediği “Türkiye’nin Suriye’de Kürtleri katletmesine izin vermeyeceğiz” sözleri yüzünden Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton’un Ankara’da bir miktar hırpalanması da çelişkili değil.
Ülkelerin, liderlerin ya da gazetelerin siyasi pozisyonları sabit değil. Zaman, ilişkiler, aktörler, fikirler değişiyor.
Ama dün yeminli Türkiye düşmanlarıyla, ezeli ve ebedi bir kavga içinde olduğumuzu söyleyip, yarın o ezeli düşmanlarla şartlar değişince yakınlaşmak büyük bir çelişkiye dönüşüyor.
Eğer gerçekten de işi gücü bırakmış Türkiye’ye operasyon çeken “küresel güçler” ve “üst akıl” varsa onun tam göbeğindeki New York Times’da bu makalenin ne işi olabilirdi?
Bu demek değil ki, New York Times ya da ABD’de Türkiye’ye ve Türkiye’deki iktidara bayılıyor.
Son beş yılda New York Times’da Türkiye ve Cumhurbaşkanı aleyhine onlarca başyazı yayınlandı. Pek çoğu çok ağır ve haksızdı.
Ama aynı “Yahudi sermayeli” New York Times, mesela 1998 yılında, Cumhurbaşkanı Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yken okuduğu şiir yüzünden ceza aldığında da kararı yerden yere vuran “Türkiye’nin yıkıcı generalleri” diye bir başyazıyla çıkmıştı.
Yani zamanın ve aktörlerin o günkü pozisyonlarına göre ortaya çıkan siyasi, ideolojik anlaşmazlıklar, tartışmalar ve hatta kavgalarla, yeminli, ezeli ve ebedi düşmanlar söylemi arasında epey ciddi bir fark var.
O farkı anlayamamak sadece Türkiye’yi dünyadan koparan, olayların yanlış analiz edilmesini sağlayan bir dar görüşlülüğe sebebiyet vermiyor, aynı zamanda bu bakış içerideki bütün tartışmaları de zehirleyen toksik bir atmosfer yaratıyor.
Bu makaleden Ankara’nın aslında o farkın farkında olduğunu, dışarıdaki muhataplarıyla pragmatik ve gerçekçi ilişkiler kurduğunu anlıyoruz.
Ama yine aynı makale, Ankara’nın dünyayla konuşurken kullandığı gerçekçi ve hakkaniyetli dille iç siyasette kullanılan hamasi dilin arasındaki makasın ne kadar açıldığını da ortaya koyuyor.
Esas büyük çelişki Bolton’un ettiği lafı, Türkiye’deki herhangi bir siyasetçi, yazar etse başına geleceklerin sadece ayakta hesaba çekilmek olmayacağı.
Dış dünyayla konuşurken kullanılan dil, üslup ve kavram sepetini iç siyasete taşımak bile Türkiye’yi rahatlatacaktır.
.11/01/2019 23:33
Bir büstün başına gelenler...
29
25 Haziran 1970 günkü gazetelerde ilginç başlıklı bir haber dikkat çekiyordu: “Kendileri pis fakat vicdanları temiz iki hippi kız Halide Edip’in heykelini yıkadı.”
Habere göre İstanbul’a gezmeye gelen Hegeni ve Lena adlı İtalyan ve Norveçli iki turist kız, Sultanahmet’te dolaşırken karşılarına çıkan toz toprak içerisindeki Halide Edip’in büstünü görüp, üzülmüş, kim olduğunu etraftan öğrendikleri yazarın büstünü esnaftan buldukları su, sabun ve bezlerle yıkayıp pırıl pırıl yapmışlardı.
Bundan 50 yıl önce, iki turist kız tarafından toz toprak içinde kalmış büstünün az ilerisinde, hınca hınç dolmuş Sultanahmet Meydanı’nda İzmir’in işgalini telin eden öfkeli kalabalığı çoşturan o konuşmayı yapan 35 yaşındaki genç hatipti Halide Edip.
Konuşması sırasında bir ara “Yurdumuzun işgaline susacak mıyız; Hayııır” diye haykırmıştı.
Ama bu “hayır” onun ömrü hayatındaki tek hayır olmadı.
İstiklal Harbi’nin “Halide onbaşısı” nın bütün ömrü bir şeylere “Hayır” diye itiraz ederek geçti.
İstiklal kazanıldıktan sonra Mustafa Kemal’in, Cumhuriyet’i ilanının ilk sinyallerini verdiği, İzmit’teki gazetecilerle buluşmasını eşi Adnan Bey’le birlikte o organize etmişti.
Ama asla vazgeçemediği “hayır”ları yüzünden iki yıl sonra 1925 yılında baskılardan bunalıp bakanlık yapan eşiyle birlikte yurtdışına gitmek zorunda kalmışlardı. Gitmeselerdi kendilerini bir yıl sonra diğer muhaliflerle birlikte İstiklal Mahkemeleri’nin önünde bulabilirlerdi.
Üsküdar Amerikan Koleji’nin ilk Müslüman kadın kız mezunu olan, inanmış bir Batıcı ve liberaldi ama Şapka Devrimi için görüşünü soran İngiliz gazetesine “Aptalca bir şey” demişti. Yıllarca ancak sansürlü olarak Türkiye’de yayınlanabilen yurtdışında yayınlanmış kitaplarında inkılaplar içinse “gardrop devrimciliği” demekten kendini alamamıştı.
Bu yüzden, o da biyografisinde “1939’da Türkiye’ye geri dönebildi” yazan isimlerden biri oldu.
Ama döndüğü Türkiye’de de hala “hayır” denecek çok şey oluyordu.
“Yeter söz milletindir” diyerek 1950’de Demokrat Parti listelerinden İzmir’den bağımsız olarak Meclis’e girdi ve ilk konuşmasında seçimlerin yapıldığı 14 Mayıs’ın “Demokrasi Bayramı” olarak kutlanmasını teklif etti.
Ama iktidar yıllarını eli kırbaçlı rövanşist bir iktidar yandaşı olarak geçirmedi. Bir taraftan ırkçılık, mürtecilik gibi totaliter bir ideoloji olduğunu söylediği komünizme karşı çıkarken, uzun süredir hapiste olan komünist Nazım Hikmet’i kurtarmak için mektuplar imzalıyor, af tasarıları için uğraşıyordu.
Dindar sayılmazdı ama hatıratlara göre yasak kalktığı sabah, ilk Arapça ezanı eşiyle dinlerken gözleri dolmuştu. Artık iyice anlaşılmaz hale gelmiş uyduruk Türkçeli Anayasa’nın günümüz Türkçe’sine dönüştürülmesi için ilk dilekçeyi o vermiş, Türkçe’nin yaşayan en büyük yazarlardan biri olarak Meclis’te bu tasarının lehine konuşmuştu.
Totaliter bulduğu eğitim sistemini eleştiriyor, üniversite özerkliğinden geri adım atacak adımlara karşı çıkıyordu. Yeni rejime ilk büyük “Hayır”ı demesi de fazla uzun sürmedi. DP iktidarının henüz birinci yılıydı. Atatürk büstleri tahrip ediliyordu. Demokrat Parti buna karşı sert bir Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkarmaya karar vermişti. Halide Edip için en başta fikir özgürlüğüne aykırıydı bu. Kanunun aleyhine konuşacağını duyan, kendisi gibi DP vekili eşi Adnan Adıvar “Kurbanın olayım Halide, sen bu tip konuşmalar yapma, yanlış anlaşılır, çok kötü olur” diye dil dökmüştü ama kafasına koyduğu gibi Meclis kürsüsüne çıktı:
“...bu milleti Atatürk yoktan var etmiş değildir. Atatürk bu milletin evladıdır. Atatürk’e dil uzatmak gibi bir saygısızlığın önüne geçmek için bir kanun yapmayı bir Şark zihniyetinin mahsulü diye telakki ederim. Tarih boyunca put haline gelen ve bugün yerlerinde yeller esen eski sanatlar devrinde şahsı ilahileştirmek ve onlara adeta bir put gibi tapmak zihniyetinin tekrar hortlaması gibi geliyor.”
İstiklal Harbi’nin onbaşı Halide’sinden gelen itiraz teklife karşı olan başka DP’lileri de cesaretlendirmişti.
Telaşa kapılan teklifin sahibi Demokrat Partili vekillerin ise eski defterleri açması ise uzun sürmedi. Sultanahmet Mitinglerinin baş hatibi haksız bir şekilde mandacılıkla suçlandı.
Tepkilere kızıp bir kere daha kürsüye geldiğinde ise söylediği bir söz DP’li vekilleri iyice çileden çıkarmıştı. Vekiller, kendi partilerinin bir vekiline karşı masa sıralarına vuruyordu:
“Nasılsa sevk-i talih, İzmir’in ısrarı üzerine ve sayın bir büyük adamın evime kadar gelerek bize yardım ediniz demesi üzerine ve hissen demokrat olduğum için hiç de mizacıma uymayan bu muhitin içine düşmüş bulunuyorum.”
Dünyaca ünlü bir yazar, kahraman bir İstiklal Harbi gazisi, büyük bir entelektüel olarak bu “üsttenci” sözleri DP’li vekilleri incitmişti. Sonra özür diledi ama hakkında kampanyanın başlamasını engelleyemedi.. Yurtdışındayken Atatürk’ü eleştirdiği kitapları çıkarılıp yazı dizileri yapıldı. 1925’de onun mahkemesinde yargılanmaktan son anda kurtulduğu Kılıç Ali şimdi DP milletvekili olarak ihbarcıların başını çekiyordu.
1954 seçimlerine gidilirken, artık otoriter eğilimleri artan Demokrat Parti iktidarıyla yol ayrıma geldiğini anlamıştı. Ama sessizce de çekilmek istemiyordu. Cumhuriyet gazetesine gönderdiği ve sanki İzmirli hemşerilerine bir konuşma yapıyormuş gibi kaleme alınmış Siyasi Vedanamesi, gidişata kocaman bir “Hayır” olduğu kadar Türkiye’nin hala güncel olan demokrasi meseleleri üzerine de bir manifestoydu:
“Demokrasinin bir çok şekilleri ve zamana göre tefsirleri vardır. Müfrit sağ veya sol rejimler, ideolojilerine daima demokrasi damgası vururlar. Gerek Demir Perde arkası, gerek ırkçı diktatörlükler derler ki: Halkın sesi, Hakkın sesidir; halk ve millet isterse muayyen bir durum yaratmak için mukadderatını
bir tek şahsa teslim edebilir. Fakat... buna hakikî demokratlar diktatörlük derler. Gene derler ki, millet, herhangi seçtiği ve mutlak bir ekseriyeti haiz bir meclise de isterse her hakkı, hattâ insan haklarını, anayasayı da çiğniyecek bir kudret verebilir. Böyle bir hal kendini hattâ İngiliz tarihinde dahi göstermiştir. Fakat buna tarih meclis – diktatörlüğü damgasını basmıştır. Gene derler ki, mademki halkın sesi Hakkın sesidir, o halde herhangi ihtisas ve bilgiye dayanırsa dayansın, halk kalabalığı hükmünü istediği gibi verebilir. Buna tarih bugün bilhassa haklı olarak anarşi adım verir. Hulâsa, herhangi rejimde, bilhassa demokraside, bütün kuvvetler arasında muvazene, insan münasebetlerinde nizam, idarede istikrar teessüs etmez ve şahıslar, zümreler kabiliyet ve ihtisaslarına göre kullanılmazsa, o demokrasiden hayır umulmaz... Biz de demokrasi te’sis etmek istiyorsak, ilk yapacağımız iş, memleket hayatım normal yürütebilecek en hayatî motor olan idare cihazını mutlak ve mutlak bütün zaman için partiler ve şahıslar haricinde
işleyebilecek bir hale getirmektir. Bu yapılmazsa, değil bizde herhangi bir demokraside de dahi beka mümkün değildir. Hepimizin mensub olduğumuz partiden ve seçeceğimiz milletvekilinden bunu sarahatle ve ısrarla istememizi temenni ederim. Bizim demokraside eksik görünen şey, salâhiyet ve kontrol denilen şeylerin ayarlanmamış olmasıdır. Salâhiyet olmazsa hiç bir şey yapılamaz, derece derece de olsa kontrola tâbi olmıyan salâhiyet ve kudret ergeç insan haklarını çiğneyebilir... Efeleri düşündüğüm zaman daima Akif’in en çok sevdiğim bir mısraını hatırlarım: Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.”
Siyasetten çekildikten sonra evinden olan biteni sessizce izledi. 6-7 Eylül olayları için “Hepimizin yüzünü kızartan olaylar” dedi. 27 Mayıs darbesinden sonra ise sustu. Torununa göre susmasının sebebi, darbeye karşı konuşmasından çekinen İstanbul valisi Refik Tulga’nın sık ziyaretleriyle artık hastalığı ilerleyen Halide Edip’le yakından alakadar olmasıydı.
Kimsenin ağzını açamadığı günlerdi. Halide Edip, sessizliğini ise yine bir “Hayır” demek için bozdu. 27 Mayısçıların 147 öğretim üyesini üniversiteden atmasına karşı Cumhuriyet gazetesine “Ruh Mikropları” adlı bir yazı gönderdi.
Yazının girişi “O kadar ümitle ve sevinçle karşıladığımız 27 Mayıs devrimcileri” diye başlıyordu ve 147 öğretim görevlisinin üniversiteden atılması kararından bu yüzden şok duyduğunu söylüyordu. Ama devamında söyledikleri yine ona yakışan bir itirazdı:
“Ruh denilen şeyin içindeki mikroplardan kurtulması için, labaratuvarda hiçbir çare bulmak imkanı yoktur. Bu mikroplar her memlekette vardır... Bizdeki salgınlar öteden beri jurnalcilik şeklinde kendisini göstermiştir. Bir devir kapanıp bir başka devir açılınca, ihtiraslar, kinler vesair gibi ruh mikropları saikiyle insanlar kendilerine hiç fenalık etmemiş kişileri de lekeler, jurnal ederler.”
Son zamanlarında en büyük derdi, Kayseri Cezaevi’nde yatan eski Demokrat dostlarıydı. Yakınlarında onları kitapsız bırakmamalarını söylüyordu.
10 ocak 1964 günü sabaha karşı evinde vefat ettiğinde Türkiye, Başbakan asmış, iki başarısız darbe denemesi daha geçirmiş, henüz Halide Edip’in özlemini duyduğu demokrasinin çok uzağında bir ülkeydi.
Altı yıl sonra 10 Mart 1970 günü Türk Kadınlar Cemiyeti, elli yıl önce tarihi konuşmasını yaptığı Sultanahmet Meydanı’na küçük bir büstünü dikti. Törene Adalet Partisi’nin İstanbul Belediye Başkanı olan Fahri Atabey de bir çelenk göndermişti. Atabey, Yassıada’nın en rezil davası olan Bebek Davası’nda yargılanmış DP’li bir doktordu. Ama onun çelengini törene katılan solcu gençler “ABD Başkonsolosluğu’na göndersin” diyerek “Kahrolsun Amerika” sloganları eşliğinde parçaladılar.
Çünkü, 68 hareketinin yükseldiği, Vietnam’da savaşmış ABD 6. Filo gemilerinin İstanbul’da protesto edildiği, tepkilerin merkezinde de iktidardaki Adalet Partisi’nin olduğu zamanlardı. Daha sonra deşifre olacak ordu ve aydınlar içindeki bir cunta da darbe hazırlığı içindeydi.
Halide Edip’in mütevazi büstü açılmasından dört gün sonra sabaha karşı bilinmeyen kişiler tarafından dinamitle patlatıldı.
Büyük infial yaratan olay solcu öğrencileri bir kere daha sokağa dökmüştü. “Amerikalı it evine git” sloganları atan üniversiteli kızlar “Halide Edip bayrağını yıllar sonra yine taşıyoruz” pankartıyla yürüdüler.
Büst bir hafta sonra yine Amerika karşıtı sloganlarla yeniden açıldı. Solcular büstü o günlerde başında eski Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın olduğu MTTB’lilerin ve “dinci”lerin dinamitlediğini iddia ediyordu.
Ama üç yıl sonra açılacak Bomba Davası’nda savcının başka bir iddiası vardı. İddianameye göre büstü 27 Mayıs darbesine giden olayların dönüm noktası olan 28 Nisan olaylarının öncüsü olan isimlerden biri olan doktor Memduh Eren patlatmıştı.
Savcıya göre bu, 9 Mart 1971’de ülkeyi darbe şartlarına hazırlamak için yapılan tehdiş eylemlerinden biriydi.
İddianameye göre genç bir psikolog doktor olan Memduh Eren’in cunta içinde bağlı olduğu iddia edilen emekli albay Talat Turhan’ın evine gelerek “Halide Edip’in putunu devirdim. Kendisini zaten Türk kadını olarak görmüyorum” demişti.
Ama işkence altında ifadelerin alındığı, yapımı süren Boğaziçi Köprüsü’nü havaya uçurmak gibi uçuk iddialar içeren bir davaydı bu. Mahkumiyet alanlar afla affedildi.
Ama tam olarak kimsenin kendinden göremediği Halide Edip’in Sultanahmet’te bir kenara atılmış büstünün kaderi değişmedi.
Her zaman onu temizleyecek hippi turist kızlar da çıkmadı.
Büstün harap hali zaman zaman gazetelere haber oldu. 1996’da büst biraz toparlanıp, bir kere daha törenle açıldı.
Sonraki yıllarda büste Halide Edip’in neredeyse bütün yüzünü kaplayan komik bir yuvarlak gözlük eklenmişti.
Bu ucube halinden şikayet eden haberler çıktı ama kimsenin pek umurunda olmadı.
Halide Edip’in büstünün kaderi de uğruna çok mücadele ettiği Türkiye’nin demokrasisine benzedi.
100 yıl önce sesiyle inlettiği Sultanahmet’in bir kenarında öylesine duruyor. Sanki bizden ümidini kesmiş, gelip kıymetini bilecek, tozunu silecek yeni turistleri bekliyor...
(Bu yazıda Halide Edip ile ilgili bilgiler tabii ki İpek Çalışlar’ın muhteşem Halide Edip biyografisinden alındı.
Halide Edip’in Siyasi Vedanamesi’ni ise sevgili arkadaşım avukat Gülçin Avşar sayesinde keşfettim. Eğer Halide Edip’in son 20 yılında verdiği hukuk ve demokrasi mücadeleleri, yaptığı müthiş konuşmalar üzerine yazmaya niyetlendiği kitabını bitirirse gizli Halide Edip Muhipleri Cemiyetimiz’i kamuoyuna ilan edebiliriz.)
.13/01/2019 23:13
Emin misiniz Leyla Hanım?
109
Cemaatler halinde yaşayan, ortak bir asgari kural ve ahlaki zeminde anlaşamamış, güvensizliğin esas olduğu bir toplumda yaşıyoruz.
Karşı cemaatten birine karşı ahlaki sorumluluk duymak hatta diyalog kurmak ya ihanet ya aptallık ya da “yaranmaya çalışmak” demek.
O yüzden konuşmalar cemaat içine dönük, büyük bir çoğunluk sadece kendi mahallesine karşı ahlaki sorumluluk duyuyor.
Ama yine de insan bazı sözlere şaşırıyor.
İnsanlığa karşı naif iyimserlik duyguları, haber kaynaklarına duyulan güvenilmezlikle birleşince “sahiden demiş olabilir mi” diye şüpheleniyorsunuz.
Sonra karşınıza konuşmanın video kaydı çıkıyor. Sahiden demiş:
"İnsan hakları ihlali deyince akla somut söylenebilecek bir iki tane olay bile gündeme getiremiyorlar. Bu çok algı ve yanlış söylemlerle birlikte aleyhimize kullanabilecek bir alan olarak görülebiliyor. Aslında bunların hiçbiri doğru değil. Türkiye insan hakları noktasında pek çok Avrupa ülkesinin ve ABD'nin kendisini özgürlük ve insan hakları noktasında ileri olarak niteleyen pek çok ülkenin standartlarının üzerindedir şu an. O yüzden insan hakları ihlalinin olduğunu söylemek aslında Türkiye'yi farklı ülkeler ile kıyasladığınız zaman mümkün değil. Burada şuna dikkat etmek lazım. Bütün dünya da uluslararası platformlarda devletlerin güvenlik politikaları ile insan hakları politikalarının tartışıldığı bir dönemdeyiz. Pek çok toplantıda ülkeler kendi sınırlarını duvarlarla kapatıp kendi başlarının çaresine bakmasını düşündüğü ve kendini kurtarmanın çabasında olduğunu anlattığı bir dönemde Türkiye tam tersine sınırların dışına taşmış bütün mazlumlar için, bütün insanlar ve insan hakları için özellikle insan onuru için ne yapabilirim diye düşünen ve dert edinen bir ülke. Bunu dert edinen dünya da başka bir ülke yok. O yüzden Türkiye'de insan hakları ihlali olduğunu söylemek artık abestle iştigaldir. Sonuçta hukuk ve kanunlar herkes için geçerlidir. Türkiye bir hukuk devletidir. Hukuka aykırı kim iş yapıyor ve ülkeye zarar veriyorsa ve terör örgütleri ile iş birliği içerisinde kanuna aykırı iş yapıyorsa elbette hesabı sorulacaktır.”
Bu sözleri ağzından duyduğunuza şaşırmayacağınız pek çok isim var.
Türkiye’nin gurur verici mülteci siyasetini, içerideki bütün günahların, hataların üzerini örtmek için kullanmaya çalışan köşe yazarları, siyasetçiler, apolojistler de çok.
Zaten hayal kırıklığının esas sebebi bu sözleri isminin başında AK Parti İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı yazan birinin söylemesi de değil, Leyla Şahin Usta’nın söylemesi.
Şimdi devlet gücünü ellerinden kaybedince ortalıklarda hak, hukuk diye dolaşan, geçmişe dair de en ufak bir özeleştiri vermeyen pek çoklarının zamanında hararetle desteklediği ya da görmezden geldiği Türkiye tarihinin en utanç verici ayrımcılıklarından biriydi başörtüsü yasağı.
O ayrımcılığın simge ismi ise Leyla Şahin’di.
1998 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 5. sınıf öğrencisi iken, uygulanmaya başlanan başörtüsü yasağı yüzünden sınavlara ve derslere alınmayan öğrencilerden biriydi.
Mezuniyetine bir yıl kala uğradığı bu ayrımcılığa karşı eylemlere, protestolara katılmış, gözaltına alınmış, DGM’de yargılanmıştı.
Ama o günlerde ‘beka’sını başörtülü kızlara karşı koruyan devlet yine de geri adım atmamıştı.
Leyla Şahin de başka pek çok başörtülü öğrencinin yaptığı gibi burslarla yurtdışına gitmiş ve tıp eğitimini Viyana’da tamamlayabilmişti.
Ama Şahin’i esas simge haline getiren bu ayrımcılığı AİHM’e taşıması oldu. Altı yıl süren davada ilk karar 2004’de verildi, daha sonra temyiz için gidilen Büyük Mahkeme’nin 2005’deki kararı da aynıydı.
Mahkeme, Türkiye’nin başörtüsü yasağını ‘başkalarının hak ve özgürlüklerini, kamu düzeni ve kamu güvenliğini korumak için meşru bir amaca sahip, demokratik toplumda zorunlu bir tedbir’ olarak gördü ve hak ihlaline karar vermedi.
11 Eylül sonrası dünyanın havasına uygun utanç verici bir karar alan AİHM, Leyla Şahin’e karşı hükümet avukatlarının Türkiye’nin demokratik, insan haklarına riayet edilen bir hukuk devleti olduğu tezlerine katılmıştı.
Peki o sırada hükümet kimdi? Ak Parti hükümeti.
Sıkı bir Kemalist olan ilk avukat büyük mahkeme öncesi değiştirilmiş, savunma geri çekilmiş, yumuşatılmış ama ikinci savunmada da Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu hatırlatılıp, yasak mevcut mevzuat üzerinden savunulmuştu.
Karar, beklendiği gibi, başörtüsü yasağının bir insan hakları ihlali olmadığını iddia eden laik çevrelerde büyük sevinçle karşılandı.
Peki, o günün atmosferine, Anayasasına, kanunlarına uygun görünen bu kararı kimler eleştirmişti?
O günlerdeki bir gazete haberinden okuyalım.
Dosyayı AİHM’e taşıyan, liberal düşüncenin Türkiye’deki öncü isimlerinden ve Leyla Şahin’in avukatı rahmetli Kazım Berzeg:
“Asıl sorun Türk ordusunun gücünü koruyabilmek amacıyla kendisine iç ve dış düşmanlar yaratma çabasında olmasından kaynaklanmaktadır. Türban ya da şeriatın Türkiye’yi tehdit ettiği yoktur.”
Mazlum-Der Genel Başkan Yardımcısı Ayhan Bilgen: “AİHM önyargılı davranmıştı. Bunu Leyla Şahin ve RP kararında da gördük. Bunlar siyasi kararlardır."
İHD Genel Başkanı Yusuf Alataş: “AİHM'nin bu kararları, Avrupa'nın İslam'a karşı bakışının dışa vurumudur. Kararda türbanın özgürlükleri tehdit ettiği söyleniyor. Bu gerçeği yansıtmıyor.”
Ve Human Rights Watch. Yani İnsan Hakları İzlem Örgütü. AİHM kararının açıklandığı gün başörtüsü yasağı yüzünden Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleriyle ilgili kapsamlı bir rapor yayınlanan örgüt, AİHM’in Leyla Şahin kararı için uzun bir açıklama yayınladı. Açıklamanın başlığı “Kesin bir empati eksiliği” idi: “AİHM’in Leyla Şahin kararı HRW için hayal kırıklığıydı ama inançları yüzünden üniversitelerde okuyamayan binlerce başörtülü kadın için daha büyük bir hayal kırıklığına sebep oldu. İnsan hakları sistemi tarafından kendi hallerini terk edilmiş hissetmişlerdir. Mahkeme hükümetin argümanlarını kabul çok gönüllüydü.”
O vahim kararın üzerinden yıllar geçti. Türkiye, eşi başörtülü olduğu için bir Cumhurbaşkanı’nın anayasa hileleriyle seçilemediğini, başörtüsü yasağını kaldırmak için adım attığında iktidar partisine kapatma davası açıldığını dahi gördü.
Sonra Türkiye’deki kanunlar değil ama güç dengeleri değişti. Başörtüsü önce üniversitelerde sonra kamuda serbest kaldı. Leyla Şahin de 10 yıl önce AİHM’de karşısında oturan hükümetin bir milletvekili olarak parlamentoya girdi. Hatta aleyhine karar veren AİHM’e üye seçimi oylamalarına bile katıldı. Son olarak da partisinin insan haklarından sorumlu genel başkan yardımcısı koltuğuna oturdu.
Dönemlerin ruhunun, devletlerin, yasaların, hukukun hatta uluslararası toplumun karşısında bir genç kızın hayatının ne kadar kıymetsiz olabileceğini, buna karşı protesto hakkını kullanmasının bile nasıl engellenebildiğini, haksız iddialarla yargılanmanın verdiği çaresizlik hissini ve ülkeyi terk etmek zorunda kalmanın ne demek olduğunu bizzat tecrübe etmiş bir isme yakışan ve hakkını verebileceği bir pozisyon bu.
Tabii parçası olduğu partinin yönettiği devletin politikalarının da başka insanların haklarını ihlal ediyor olabileceği şüphesini, siyasetçi kimliğine kurban etmezse.
Ama cumhurbaşkanının bile adaletteki sorunlardan şikayet ettiği bir dönemde, böyle bir geçmişten gelen bir isimden “Türkiye'de insan hakları ihlali olduğunu söylemek artık abestle iştigaldir” sözlerini duymak, özellikle de o “artık” kelimesi “kendine Müslümanlık” anlayışının bugünlerden hatırlanacak bir örneği oldu.
Üstelik bunu “Hukuka aykırı kim iş yapıyor ve ülkeye zarar veriyorsa elbette hesabı sorulacaktır” gibi bundan 20 yıl önce başörtülülerin, devletten sık sık duyduğuna benzer argümanlarla yapmak, devletin ve kanunların yanılmazlığına olan bu inanç, bu toplumun dönemsel olmayan daha kalıcı ve yapısal sorunlarına işaret ediyor.
Acaba 10 yıl önce devletin ve AİHM’in karşısında Leyla Hanım’ın yanında dururken abesle iştigal etmeyen Uluslararası Af Örgütü, Mazlumder, İHD ve liberal demokrat isimler, 2019 yılında Türkiye’de insan hakları ihlalleri üzerine kalın raporlar yayınlayıp, hukuksuzluklardan şikayet ederken abesle mi iştigal etmiş oluyorlar?
Türkiye’de bugün hınç ve rövanş duygularına neden olacak çok acı tecrübeler yaşandı. Bugün hala başörtüsü meselesinde eline güç geçse eski günlere dönmek isteyecek büyük bir kalabalık var. Ama herkes kendi hikayesini yazar.
Bir zamanlar devletin ve uluslararası hukukun karşısında yalnız kalmış bir isimden beklenen, her gün koltuğuna oturduğunda acaba bugün de aynı durumda yalnız bırakılmış, hakları çiğnenen biri var mıdır diye sormak ve elindeki devlet gücüyle bunlara hal çare aramaktır, parti toplantılarında kuru hamaset yapmak değil.
Bu hikayenin sonu böyle bitmeyi hak etmiyor..
.15/01/2019 23:46
Bir pazar gecesi konser çıkışı cafe’de otururken...
92
Son dönemde yapılan bütün araştırmalar iki birbiriyle çelişen sonucu ortaya çıkarıyor: Türkiye siyaseten kutuplaşırken, toplum tam tersine melezleşiyor.
Özellikle genç nesilde, ideolojiler, büyük partilere aidiyet hissi, kültürel, dini, etnik, bölgesel kimlikler eriyor, şehirleşme, orta sınıflaşma, ortak tüketim alışkanlıkları, popüler kültür birbirine benzeyen bir toplum yaratıyor.
Özellikle büyükşehirlerde orta sınıflar benzer bir hayat yaşıyorlar.
Aynı sitelerde oturuyor, aynı yerlerden alışveriş yapıyor, aynı dizileri izliyorlar. En önemli karşılaşma alanı ise alışveriş merkezleri. Semtine göre “klas”ı değişse de alışveriş merkezlerinin bir kimliği yok, giriş herkese serbest, paranız kadar istediğiniz yerden alışveriş yapıp, istediğiniz yerde oturabilirsiniz. Kapitalizm herkesi zorunlu olarak eşitliyor.
Ama her cephenin gelenekçilerinin ve ortodokslarının pek hoşuna gitmeyen bir eşitlenme bu.
Her iki cephenin şikayetlerinin merkezinde ise şehirli genç başörtülüler bulunuyor.
Sekülerler için artık her yerde karşılarına çıkan modern başörtülüler “dincileşme” demek, muhafazakarlar için tam tersine “sekülerleşme, değerlerimizi kaybetmek.”
Geçen hafta çok konuşulan bir olay, toplumdaki bu melezleşme eğilimi ve buna karşı dirençler üzerine üzücü ama öğretici bir örnekti.
Olay İstanbul’un en üst seviye alışveriş merkezi olan Zorlu AVM’nin, yine en sosyetik mekanlarından Vakkorama Cafe’de yaşandı. Burası yazıldığı gibi bir bar değil, mağazanın cafesi. Zengin bir kahve, çay, tatlı menüleri var ama isteyenler içki de içebiliyor. O yüzden içkili mekan demek konsepti anlatmıyor. Fiyatların hayli yüksek olduğunu söylemeye herhalde gerek yok.
Şehir Üniversitesi’nin hukuk, sosyal bilimler bölümlerinde okuyan son sınıf ve master öğrencisi dokuz kız arkadaş o akşam Zorlu Performans Sanatlar Merkezi’nde genç popçu Edis’in konserine gitmişlerdi. Konser çıkışı da bir kahve içmek için Vakkorama Cafe’ye geçtiler.
Pazar akşamı Zorlu AVM’deki Vakkorama Cafe’de az önce Edis’in konserinden çıkmış biri açık sekiz başörtülü kız bir masada.
Ama o gece orada, bu fotoğrafa henüz hazır olmayanlar da vardı.
Medyada yer almış olsa da yine de biz meseleyi isimler üzerinden tartışmamak için şikayet edilen oyuncudan D.Ç. diye bahsedelim. Ve önce olan biteni onun savcılık ifadesinden okuyalım:
“Bana isnat edilen suçlamaları anladım. 30/12/2018 tarihinde doğum günü için Zorlu Center’daki Vakkorama kafeye arkadaşlarım H.C. ve G.E ile birlikte saat: 19.00 civarında gitmiştim. Bir süre sonra iki bayan gelerek yan masamıza oturdular. Bu bayanların bakışı ve hareketleri beni yargılar ve taciz eder şekilde idi. Ben yaptığım iş gereği insanların bana bakmasına alışkın olmama rağmen bu iki bayanın davranışı sıra dışı olduğu için rahatsız olmuştum. Sonra bu iki bayanın arkadaşları da gelince bizden rahatsız olduklarını hissettirip arka masaya geçmeleri ve bana aynı şekilde bakmaları üzerine ben de “Ne oluyor” der gibi onlara baktım. Bu şekilde böyle bir gerginlik oldu ancak sonrasında olayı önemsemeyip masamıza tekrar döndük kutlama esnasında fotoğraf çektik, sohbet ettik. Fotoğraf çekilme esnasında yine arka masadaki bayan grubu kendilerinin fotoğraflarının çektiğimizi düşünerek “Bizi mi çekiyorsunuz” dediler, biz kendilerini çekmediğimizi söyledik. Hatta arkadaşım... telefonu götürerek kendilerine gösterdi. Fotoğrafların olmadığını görünce ikna oldular ve bir süre her iki masadaki kişiler kendi eğlencesine devam etti. Bu arada kafenin garsonlarından birine neden kendi fotoğraflarının alındığını söylemişler. Ancak garson da bize söylediğinde fotoğraf almadığımız konusunda bilgi verdik. Yine bayanların ısrarla fotoğrafını aldığımızı söylemeleri ve rahatsız etmeleri nedeniyle telefonumu hızlıca masaya koyduğumda camı kırıldı. Telefon evdedir. Size bugün ulaştıracağım. Sonrasında konu kapandı. Yarım saati yirmi dakika sakin oturduktan sonra ayrıldık. Ayrılırken herhangi bir tartışma veya olay çıkmadı....Tüm hayatım boyunca da ayrımcılık yapılmasına karşı durmuş bayanlar ile ilgili sosyal destek projelerinde yer almış bir insanım...Ben müştekilere yukarıdaki kimi cümleler kesinlikle kurmadım. Arabistan kelimesini geçtiği tek cümle kendi masamdaki arkadaşlarımın duyacağı şekilde bir ses tonu ile “İçkili mekanda içtiğim içkiye, çektiğim fotoğrafa karışılıyor, yargılanarak bakılıyor. Burası Arabistan mı? Burası Atatürk Türkiyesi” şeklinde söyledim. Ancak bu söylemi kesinlikle karşı tarafın duyacağı ses tonuyla veya onlara hitaben söylemedim. Yanımda garsonların olup olmadığını bilemiyorum.”
Şimdi de olan biteni bir de diğer masada oturan dokuz arkadaştan, şikayetçi olmayan ama tanık olarak ifade veren Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi E.G.Y’nin ifadesini okuyalım:
“Konser çıkışı tahminen 22.30-23.00 sıralarında, bizden önce konserden çıkmış iki arkadaşımızın davetiyle biz yedi kişi de Vakkorama isimli kafeye gittik. Ben masanın en başında kapıya dönük bir şekilde oturuyordum. O esnada dalga geçer ve aşağılar bir tavırla “Euzu Besmele” çekerek birisinin yanımızdan geçerken söylendiğini duydum. O sırada D.Ç. isimli şahsın olduğunu anlamadım. O ara masamızın dibinde duraksamıştı. Bize bakıyordu “Destur diyesim geliyor” dedi. Ben bu tavrıyla alkollü olduğunu anlayınca önüme dönerek muhabbete devam ettik. D.Ç. isimli şahıs yanındaki bayan şahıs ile birlikte gelerek kafeye girip bu sözü sarf ettikten sonra bizim masamızın yanında geçerek yaklaşık bir metre yanımızdaki başka bir masaya oturdu. Bu masada da daha önceden orda oturan üçüncü bir bayan şahıs vardı. D.Ç. bizim oturduğumuz masadan sesinin duyulmasını isteyecek şekilde arkadaşlarıma yönelik “Bu türbanlıların burada ne işi var, bunları buraya nasıl alıyorsunuz” şeklinde söyleniyordu.
Sonra masadaki arkadaşım... kendisi alköllü herhalde çok da dikkate almayın diyerek bizi uyardı. Sonra D.Ç. elindeki telefonun kamerasını bizim olduğumuz masaya doğrultarak görüntü almaya başladı. Arkadaşlarım bizi çekiyor galiba diye söylenmeye başlayınca, biz görevli personeli çağırıp “Hanımefendi bizim görüntümüzü alıyor lütfen müdahale edin” diyerek uyardık. Sonra bu görevli D.Ç. nin masasına giderek onlarla konuştu ve tekrar bizim masaya gelerek, “Herhangi bir görüntü çekimi olmadığını” beyan etti. Tam personel benim yanımdayken o sırada D.Ç.’ye dönüp izinsiz görüntümüzü alamayacağını bunun suç teşkil ettiğini söyledim, kendisi de “Çekerim, beni herkes çekiyor, paylaşmam sadece “ dedi. Ben de “Hayır çekemezsiniz rızamız yok” dedim. O sırada başka bir personel devreye girdi, ben halledeceğim dedi... D.Ç., yüksek sesle bana hitaben “Hanımefendi bakar mısınız” diye bana seslendi.
Ben kendisine dönüp bakmadım. En son döndüğümde “Burası Arabistan değil, Atatürkçüyüm ben Atatürk var Atatürk” diye kafede herkesin duyabileceği şekilde bağırdı. Biz de kafe çalışanlarına sözlü tacizde bulunduğunu söyleyerek müdahale etmelerini istedik. Çalışanlar tekrar müdahale etmek üzere masamızın başında bekliyordu. Bu sırada D.Ç “Burası Türkiye, siz Arabistan’a gideceksiniz, İran’a gideceksiniz” diye bağırarak telefonunu masaya vuruyordu. Arkadaşları D.Ç. nin bu tavırlarına engel olmaya çalışıyorlardı. Kısa bir süre sonra tekrar ayağa kalkarak bizi çekmeye çalıştı. Arkadaşım ... ayağa kalkarak “Bakın yine çekiyorsunuz iznim yok çekemezsiniz” dedi... D.Ç’nin sağ yanında oturan arkadaşı kalkıp benim yanıma geldi elindeki telefonu açarak “Bakın videoya çekmedik, isterseniz alıp kontrol edebilirisiniz” dedi. Kontrol ettiğimde bizim videomuza rastlamadım. Ancak arkadaşım... “zaten video çektiği telefon bu telefon değildi, diğer telefondu” diye söyleyince, “o telefon kırıldı” dedi. O sırada bana “D.Ç.’nin alkollü olduğunu ve kendisinin onu yatıştırmaya çalıştığını olayı ciddiye almamamızı” rica etti. Hatta “Siz gülünce o da size böyle yaklaşıyor” dedi. Ben de biz konser hakkında konuşup güldüğümüzü söyledim. Aynı zamanda videomuzu çekmemiz dışında, başörtülü arkadaşlarıma sözlü taciz ve hakaret ettiğini bunun suç teşkil ettiğini söyledim. Kendisi de kusura bakmayın, ben kontrol edeceğim durumu dedi. O sırada D.Ç.’nin diğer arkadaşı bize “Kusura bakmayın” dedi. Ama sonra “Siz de tahrik ediyorsunuz” diyerek bizi suçlamaya çalıştı. D.Ç. arkadaşına “Kusura bakma demek zorunda değilsin, bu ibişler buraya nasıl giriyor” dedi. Arkadaşı “Biz şimdi kalkacağız, siz oturmaya devam edin” diyerek yanımızdan ayrıldı. Bir süre sonra D.Ç ve arkadaşları hesap ödeyerek ayrıldı. Kafe sorumlusu... yanımıza gelerek bizden özür dileyerek... firma olarak üzüntü yaşadıklarını, içtiğimiz kahveleri ikram olarak kabul etmemizi istediler.”
Bu arada ifadeyi veren E.G.Y. nin o akşamki dokuz kişilik arkadaş grubundaki tek başörtülü olmayan kişi olduğunu da hatırlatalım. Yani aslında olay başörtülülerle başörtüsüzler arasındaki bir tartışma da değildi.
D.Ç. den şikayetçi olan dört kız daha sonra bir açıklama yaparak olayın medyaya yansıma biçiminden duydukları rahatsızlığı dile getirdiler.
Çünkü olay bir anda Türkiye’deki ağır politik kavganın ateşine bir odun olarak atılmıştı.
Olay medyaya düştükten sonra, Cumhurbaşkanı da konuşmasında bahsedince, yargı hızlıca harekete geçmiş, bu kez karşı cephede de “Kabataş yalanı” hatırlatmaları, “başörtülüler söz konusu olunca yargı hemen harekete geçiyor” itirazları başlamıştı.
Gerçekten ne olduğuyla pek kimse ilgilenmedi.
Halbuki D.Ç.’nin avukatı bile savcılıktaki ilk savunmasında müvekkilini “Esasen müvekkilime yöneltilen fiil ve söylediği iddia edilen sözler sabit olsa dahi bunların şikayet dilekçesinde belirtilen hakaret, özel hayatın gizliliğine müdahale, halkı kin ve düşmanlığa sevk gibi suçların tipiklik unsuruna uyan eyleminin oluşmadığı kanaatindeyiz” diyerek savunmuş, hatta dosyaya müvekkilinin böyle ayrımcı bir insan olmadığını ispatlayan fotoğraflar da ekleyeceklerini söylemişti.
Herhalde sanatçının başörtülü kızlarla çekilmiş fotoğraflarını ‘delil’ olarak sunacak. Savcılık olay sırasında cafe’de olan tanıkların ifadesine de başvuracak.
Aslında ortada sadece adli bir olay yok. Bir sosyal değişimin yarattığı muhtemel çatışmalar bunlar.
Türkiye, değişiyor, şehirleşiyor, melezleşiyor, karşılaşmalar artıyor. Ama bu karşılaşmalara henüz ne siyaseten ne de kültürel olarak hazır değiliz.
Ama artık bu Türkiye’de hoşunuza gitse de gitmese de pazar gecesi konser çıkışı Vakkorama’da kahve içen sekizi başörtülü dokuz üniversiteli kız da var. Katı sekülerlerin ve gelenekçi dindarların bu sosyal değişime karşı direnmesi sonucu değiştirmeyecek.
Aslında kontrolü kaybetmiş bir oyuncu dışında oradaki kimse için bunun tuhaf bulunmamış olması, en azından yüksek sesle buna tepki göstermenin politik olarak yanlış, etik dışı bir davranış haline gelmeye başlaması aldığımız mesafeyi gösteriyor.
Ama birlikte yaşamanın kurallarını devletin eliyle, hukukla, sopayla, tehditle değil, hayat bize bunu dayattığı için öğreneceğiz. Çünkü o cafe’de sonunda gelen hesabı ödeyebilecek herkesin oturmaya hakkı var ve eğer orada medeni bir şekilde oturmak istiyorsanız bunu en baştan kabullenmek zorundasınız.
Böyle böyle birlikte yaşama pratikleri gelişecek, melezleşme zamanla kendi kültürünü, etiğini, medyasını da yaratacak ve mutlaka siyasette de temsil edilecek.
Yoksa zorla olan hiç bir şey kalıcı olmuyor. Ve o hayaletler bir gün bir yerden geri dönüyor.
.18/01/2019 23:57
“Cebir ve şiddet”in 80 yıllık hikayesi...
49
Geçen hafta Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, İstinaf Mahkemesi’nden çıkan onay kararından sonra temyiz için Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin önüne gelen Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak kararı hakkındaki tebliğnamesini açıkladı.
Başsavcılık, bu üç ismin, ağırlaştırılmış müebbet cezası aldıkları TCK 309’uncu madde yani “Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs”ten değil, 5’den 10 yıla kadar hapis cezası öngören “örgüte bilerek ve isteyerek” yardım suçundan yargılanması gerektiğini bildirdi.
Başsavcılık’a göre “Anayasal düzeni değiştirmeye yönelik teşebbüs ancak cebir ve şiddet kullanılarak, bireylerin iradeleri zorlanmak suretiyle işlenebilir.”... “Burada kastedilen maddi cebirdir.”... “Şiddet somut olmalıdır.”...“Basit bir tokat atma ya da tehdit yoluyla bu suçun işlenemeyeceği ortadadır.”... “Dosya kapsamından sanıkların eyleminin maddi cebir kapsamında kalmadığı anlaşılmaktadır.”
Gerçekten TCK 309’uncu madde “Cebir ve şiddet kullanılarak” diye başlıyor ve çok net. Ama bu netlik uygulamada içeriği çarpıtılmış bir kaç cümleden müebbet hapis cezası verilmesini engelleyemedi.
Bundan sonra Yargıtay Ceza Dairesi’nin Türkiye’de pek çok davada adaletsizliği giderebilecek Başsavcı’nın bu itirazına katılıp katılmayacağını göreceğiz.
Belki Yargıtay üyeleri Türkiye’de ceza kanunlarında rejimi ve hükümeti yıkma suçlarında cebir ve şiddet şartı aranması üzerine geçmişte yapılmış tartışmaları da inceleyecekler.
Muhtemelen karşılarına 16 Temmuz 1938 günü Meclis’te 3531 sayılı yasayla Türk Ceza Kanunu’nun meşhur 141 ve 142. maddelerinde yapılan değişiklik de çıkacak.
Adı verilmese de komünizmle mücadele için ceza kanuna konmuş 141. maddenin bu değişiklikten önceki hali şöyleydi:
“Memleket dahilinde, içtimaî bir zümrenin diğerleri üzerinde tahakkümünü şiddet kullanmak suretiyle tesis etmeğe veya içtimaî bir zümreyi şiddet kullanarak ortadan kaldırmağa ve memleket dahilinde teşekkül etmiş iktisadî veya içtimaî nizamları şiddet kullanarak devirmeğe matuf cemiyetleri tesis, teşkil, tanzim veya sevk ve idare eden kimse...cezalandırılır.”
Maddeden sadece üç kere tekrar eden iki kelime çıkarılmıştı: Şiddet kullanarak (kullanmak suretiyle)
Ama bu küçük rötuşla şiddet ve cebir şartı aranmadan her türlü komünist faaliyet, eylem, söz “rejimi yıkmaya teşebbüs” suçuna sokulmuş oldu.
Peki, Meclis neden durup dururken böyle bir değişikliğe ihtiyaç duymuştu?
Bu acil değişikliğin sebebi o günlerde görülmekte olan iki davada ceza verilmekte zorlanılmasıydı.
Harp Okulu ve Donanma Davaları olan bilinen davalarda askeri öğrencilerle birlikte üç ünlü isim de yargılanmıştı: Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı.
Nazım Hikmet, o sırada 36 yaşında genç bir yazar ve şairdi. Hem anne hem de baba tarafından üç kuşak devlete paşa, üst düzey vali ve diplomat olarak hizmet etmiş soylu bir aileden geliyordu. Dayısı Atatürk’ün sınıf arkadaşı ve İstiklal Harbi kahramanı Ali Fuad Cebesoy’du. Daha çocukken Bahriye üzerine yazdığı bir şiiri çok beğenen Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın teşvikiyle, mahkemesinde yargılanacağı Bahriye’ye girmiş, sonra disiplinsizlikten subay olmadan ayrılmıştı.
Bir teoriye göre Cumhuriyet’le dışlanan İstanbul’un diğer soylu ailelerin iyi yetişmiş başka çocukları gibi o da tepki olarak komünist olmuştu. 30’lardan itibaren bu yüzden dokuz kez yargılanmış, kısa süreli hapis cezaları da almıştı.
Sürekli takibat altındaydı. 1938 yılının Ocak ayında kısa bir süre başına geleceklerden habersiz dergicilik ve sinema işleriyle uğraşıyordu.
Soruşturmanın nasıl başladığıyla ilgili iki rivayet var.
Birincisine göre Nazım Hikmet, bir gün önce çalıştığı sinemaya sonra Nişantaşı’ndaki evine gelen, hayranı olduğunu söyleyen üniformalı bir Kuleli Askeri Lisesi öğrencisini peşine takılmış bir ajan zannetmiş, durumu kendisiyle “ilgilenen” Emniyet başkomiserini arayarak bildirmiş ve peşine üniformalı askerler takmalarından şikayetçi olmuştu. Başkomiser ise kendilerinin böyle bir şey yapmadığını söylemiş ama Nazım’ın bu telefonu daha sonra kendisini de içine alacak bir soruşturmayı tetiklemişti.
Diğer rivayete göre ise aslında olay Kuleli Askeri Lisesi’nde sosyalist fikirlere yakın olan öğrencilerin, Türkçü öğrenciler tarafından ihbar edilmesiyle başlamıştı. İhbarcı öğrencilerden biri daha sonra önce 27 Mayıs Milli Birlik Komitesi üyesi olacak, ardından emekli günlerinde ise tuhaf bir şekilde sosyalist örgütlerde bulunacak yarbay Sami Küçük’tü. İhbar üzerine okulda arama yapılmış ve dolaplarından tehlikeli, sol kitaplar çıkan 21 öğrenci gözaltına alınmıştı.
Tehlikeli kitaplar listesinde yok yoktu; Gorki, Zola, André Malraux’nun kitapları, İspanyol İç Savaşı, diyelaktik materyalizm üzerine kitaplar ve bir de Nazım Hikmet’in “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?”sü.
Kitabının askeri öğrencilerde çıkması ve kendisiyle görüştüğünü söyleyen bir öğrencinin ifadesi Nazım Hikmet’in ordu içinde komünist bir teşkilat kurmaya çalışmakla suçlanmasına yetmişti..
Nişantaşı’ndaki evinde Hilmi Ziya Ülken’le birlikte bir dergi üzerinde çalışırken evi basılmış, kendisini önce Kadıköy İskelesi’nde bekleyen bir teknede sonra da tutuklu kalacağı açıktaki Erkin gemisinde bulmuştu.
O günlerde 28 yaşında, daha meşhur romanlarından hiçbirini yazmamış genç bir gazeteci olan Kemal Tahir’in gözaltına alınmasının sebebi de kitaptı. Ama kendi kitapları değil. Bahriye’de astsubay olan kardeşi Nuri Tahir’e Sabahattin Ali’nin kitaplarını vermekti suçu.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı ise eşiyle birlikte kurduğu Kıvılcımlı Kütüphanesi yüzünden soruşturmaya dahil olmuştu. Kütüphanenin müdavimi olan Kerim Korcan adında bir genç, buradan aldığı kitapları kurduğu kitap severler kulübündeki arkadaşlarıyla paylaşıyordu. Kitap alıp verdiklerinden biri de Yavuz zırhlısında askerlik yapan ağabeyiydi. O kitaplar yüzünden Hikmet Kıvılcımlı ve eşi de soruşturmada gözaltına alındılar.
Ama tabii ki savcı onları kitapları okunduğu ya da öğrencilere kitap verdikleri için değil, ordu içinde komünist örgüt kurup anayasal düzeni değiştirmeye çalışmakla, askeri disipline aykırı hareket etmekle suçladı.
Gazetelerde tek satır haber çıkmayan dava, Silivri açıklarındaki Yavuz zırhlısında görüldü. Ortada gizli bir ihbar mektubu, çelişkili bir tanık ifadesi ve bolca kitaptan başka bir delil yoktu. Ama komünizm korkusunun sardığı Ankara’yı bu “gizli” kitap örgütü çok telaşlandırmıştı. Cezalar da o nispette oldu.
Nazım Hikmet 28 yıl, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı ise 15’er yıl hapis cezası aldılar.
Cezalar ağırdı. Hepsinin Ankara’da çevreleri genişti. Bunun bir adli hata olduğu ve düzeltilmesi gerektiğini düşünenlerin sayısı da çoktu. Onlardan biri de Nazım Hikmet’in dayısı Ali Fuad Cebesoy’du. Ama kimse sesini çıkaramıyor, inisiyatif alıp adım atmak ve bu yüzden damgalanmak istemiyordu.
Kemal Tahir, Hikmet Kıvılcımlı İsmet Paşa’ya mektuplar yazarak uğradıklarını haksızlığı anlattılar ama işe yaramadı. Nazım Hikmet, hapiste tanıdıklarının teşvikiyle Kuvvai Milliye Destanı’nı yazdı ama o da işe yaramadı. Ona gizliden çeviriler yaptıran Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel bile komünistlere yardımla suçlandı.
19452den sonra hava değişti. 1950 seçimlerine doğru gidilirken, üç ismi içeriden kurtaracak bir af gündeme geldi ama sonra “komünistlere af çıkarılıyor” şayiasıyla tasarı geri çekildi. Tasarı geri çekilince ümitlerini kaybeden Nazım Hikmet 14 Mayıs 1950 seçimlerinde günler kala açlık grevine başladı. Ama seçime kilitlenmiş ülkede sesini duyuramıyordu.
13 yıldır hapiste yatan oğlunun günden güne erimesine dayanamayan 70’li yaşlardaki annesi ressam Celile Hanım, bir pankart hazırladı, bir defterle Galata Köprüsü’ne çıktı ve oğlu için halktan imza toplamaya başladı.
Pankartta şöyle yazıyordu: “Haksız yere mahkum edilen oğlu nazım Hikmet açlık grevindedir. Ben de ölmek istiyorum. Gece gündüz oruçluyuz. Bizi kurtarmak isteyenler bu deftere adreslerini yazarak imzalasınlar.”
Annesinin girişimi sessizce bekleyenleri harekete geçirmişti.
Açlık grevini bitirmek ve Nazım Hikmet’e af çıkarılması için aralarında Halide Edip, Adnan Adıvar, Falih Rıfkı Atay’ın da olduğu ünlü isimler seçime günler kala Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye bir mektupla çağrı yaptılar:
“Nazım Hikmet’in bir adli hataya kurban olduğu kanaati memleket dışında ve içinde yanlış bulunmaktadır. Bu hadiseyi Türkiye’nin şerefini lekelemek için bilerek bir tahrik vesilesi olarak kullananlar bulunsa bile onu sadece insani ve hukuki ele alanlar ve sevdikleri demokrasi Türkiyesi’ni açık bir adaletsizliği devam ettirir görünmek şaibesinden kurtarmak isteyenler sanat ve fikir adamları içeride ve dışarıda bir yekün tutmaktadır. Memlekette komünist hareketi doğrudan doğruya sevk ve idare ettikleri için tutulan ve yargılanan teşkilatçı Şefler dahi azami 4 yıl hapse mahkum edilmiş oldukları halde şair ve sanatkar Nazım Hikmet 12 yıldan beri hapiste yatıyor. Bu uzun ıstıraba ve onun etrafındaki türlü türlü yankılara nihayet vermek için Devlet Reisi olarak elinizdeki bütün yetkileri kullanmanızı sizden rica ederiz.”
Nazım Hikmet bu mektup üzerine açlık grevini bitirdi. Bu sırada seçimler olmuş, Demokrat Parti iktidara gelmişti.
Artık DP milletvekili olan Halide Edip ve Adnan Adıvar çifti, anti-komünist olmalarına rağmen Nazım Hikmet’in haksız bir şekilde yıllardır hapis yattığını biliyor ve buna bir çare aramak için yeni iktidarı harekete geçirmeye çalışıyorlardı.
DP iktidarının gündeminde zaten bir siyasi ve adi suçlara af vardı. Fakat bu affın kırmızı çizgileri belliydi; Katiller, ırz düşmanları, kız kaçıranlar ve komünistler af kapsamı dışındaydı. Bakanlar, vekiller arasında bir grup komünistlerin af kapsamına girmemesi için bastırıyordu.
Laleli’deki üniversitede Nazım Hikmet’e af isteyen solcu öğrencilerle, Türkçü öğrenciler birbirine girmişti. Meclis’ten af tasarısı komünistlerin af edilmediği haberleriyle geçti.
Ama öyle olmadı. 16 Temmuz 1950’de Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı bu afla 13 yıl sonra hapisten çıktılar. Hepsi artık orta yaşlarının sonların gelmişti.
Çıkar çıkmaz pasaport almak için başvurdular. O günün Emniyet Genel Müdürü, bu başvuru için bu insanların Türkiye’de kalmayıp, yurtdışına gitmesinin ülke için daha hayırlı olacağını söylemişti.
Gazetelerde Nazım Hikmet’in pasaportla İsviçre’ye tedavi olmaya gideceği haberleri çıktı. Sonra Bükreş radyosunda bir konuşma yaptığı haberi. Sonra da aslında Bükreş’e pasaportsuz gittiği haberi...
Pasaportsuz ülkeden kaçtığı anlaşılan Nazım Hikmet’in Moskova’dan gelen ilk fotoğrafının altına Cumhuriyet “yüzüne tükürebilin diye bastık” diye yazacaktı.
Sonrası malum...
Donanma ve Harbiye Davaları üzerine uzun yıllar konuşulamadı.
Ülkenin ünlü yazar ve şairlerinin 13 yılını çalmış davaların içinin ne kadar boş olduğu ancak 29 yıl sonra 1966 yılında davada Nazım Hikmet’le birlikte yargılanıp, hapis cezası alan Kuleli Askeri Lisesi öğrencisi Abdülkadir Meriçboyu’nun yazdığı kitapla ortaya çıktı.
Kitap çok konuşulunca davada görevli emekli Albay Fuat Uluç da (Hıncal Uluç’un babası) karşı bir kitap yazmış ve şöyle demişti:
“Hainin böylesine 28 yıllık hapis cezası azdır. Yağlı iplere bakıp kaşıdığı kıllı kalın ensesinden asmak da kâfi değildir. Kanunlar müsaade etmeliydi, biz de biraz katı yürekli olmalıydık da her azâsını ayrı ayrı idam etmeliydik mendeburun.”
Ağabeyine verdiği kitap yüzünden davada yargılanan Kerim Korcan’ın yazdığı hatırat ise 1988 yılında henüz yürürlükte olan 141 ve 142. maddelerden toplatılmıştı.
1991 yılında Özal’ın girişimiyle 141, 142, 163. maddeler kaldırıldı ama cebir ve şiddet ile söz ve fikir arasında net bir ayrım yapamayan hukuk sistemi insanların canını yakmaya devam etti.
80 yıl sonra da hala bu yüzden hapiste müebbet almış yazarlar ve gazeteciler var.
2019 yılında Nazım Hikmet şiirleri, Kemal Tahir romanları hala yaşıyor. Fikirlerini paylaşmasalar da onlara yapılan haksızlığa karşı ses çıkaran, mektup imzalayan Halide Edip, Adnan Adıvar da rahmetle hatırlanıyor.
İhbar mektuplarını yazanlar, bunları ciddiye alıp soruşturmayı açanlar, ceza kanunlarını aceleyle değiştirenler, delilsiz mahkumiyet kararlarını verenler ise unutuldu.
Ama Türkiye ise 80 yıl sonra hala söz ile rejimin yıkılıp yıkılamayacağını konuşmaya devam ediyor.
.20/01/2019 23:08
Meclis’te gece yarısı eski filmler kuşağı...
38
03.24.
17 Ocak Perşembe gecesi Meclis genel kurulunda “Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”nin görüşülmeye başlandığı saat bu.
Sinema işletmecileriyle öncülüğünü Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Şahan Gökbakar’ın yaptığı sinema yapımcıları arasındaki patlayan mısırlı-sinema bileti tartışmasını bitirmek için fazla mesai yaptı Meclis ve kanun o geceki görüşmelerde kabul edildi.
Meclis’ten kanunun geçmesiyle ilgili yapılan haberlerde ise bir tuhaflık vardı.
Kişi başına düşen tuhaflık sayısının mevsim normallerinin üzerinde seyrettiği bu zamanlarda bu tuhaflık dikkatinizi çekmemiş olabilir. Bir haberden okuyalım:
“Mısırlı bilet tartışmasına son. Sinemada işletmeci-yapımcı tartışmasını bitirmesi için hazırlanan düzenleme Meclis’ten geçti. Mısır satışı uygulamasıyla ilgili tartışmalara Kültür ve Turizm Bakanlığı da dahil olmuş ve yeni bir yasa tasarısı hazırlamıştı. O tasarı dün Meclis’te kabul edildi.”
Çünkü Cumhurbaşkanlığı sistemine göre artık Meclis’te hükümet tasarıları görüşülmüyor, bakanlıklar yasa hazırlayıp Meclis gündemine getiremiyor. Yasaları milletvekilleri hazırlıyor ve önerebiliyor.
Hatta Referandum tartışmaları sırasında yeni sistemde Meclis’in gücünün azalacağını iddia edenlere karşı çıkanların en önemli argümanlarından biriydi bu.
“Güçlü Meclis” sloganıyla gidilen referandum paketini savunanlara göre yeni sistemle Meclis esas görevi olan yasamayı hakkıyla ifa edecek, milletvekilleri üzerindeki hükümet baskısı azalacak, yasa kalitesi artacaktı.
Türkiye’de sözler havada uçup kayboluyor.
O günlerde hararetle bu tezi savunanlardan, sistemin tasarımında da yer almış bir kaçının ne dediğini de hatırlayalım:
“Yasalar ilgili bakanlıklarda hazırlanıyor artık hazırlanmayacak. Bizimkiler halkla ilişkiler yaparlar. Amerika’daki parlamenterler klasörlerle geziyorlar bizimkilerde kanun yapacaklar. Artık parlamentodakilerin kanun yapacak nitelikte insanların olması gerekiyor. Amerika'da 70 komisyon var. Bu komisyonlar ülkenin sorunları ile ilgili yasa hazırlıyor. Biz de yasama faaliyetini yerine getiren bir sistem getireceğiz. Tüzük, komisyonlar, parlamenterlerin çalışma sistemi değişecek."
“Tam tersine Meclis yeni sistemde çok güçleniyor. Yürütmenin, kanun tasarısı sunma hakkı yok. Kanun teklifini sadece milletvekilleri verecek, yürütüme buna katılamayacak. Yani yürütmenin yasama üzerindeki hükümranlığına son verilmiş olacak. Bu parlamentoyu özgürleştirir.”
Oldukça iddialı vaatlerdi bunlar.
Aslında bir noktada haklılar, haberi hazırlayan Meclis muhabirlerinin, editörlerin yanıldığı bir yer var çünkü.
Gerçekten de oldukça ayrıntılı, teknik maddeler içeren bu yasanın altında Kültür Bakanlığı’nın değil, 16 AK Partili milletvekilinin imzası vardı.
Çoğunluğu hukukçu, ilahiyatçı ve inşaat mühendisi olan bu değerli milletvekilleri içinde tasarıyla ilgili olabilecek tek isim eski Kültür Bakan Yardımcısı Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman.
2018’in son haftasında Meclis’e sunulmuş 13 maddelik tasarı mısır tartışması patlayınca 9 Ocak’ta Milli Eğitim Gençlik Kültür Spor Komisyonu’nun gündemine alındı, 14 Ocak’ta buradan hızlıca çıktı ve iki gün sonra da gece yarısı Meclis’ten geçirildi.
Bu 16 milletvekilinin böylesine teknik bir yasayı ne zaman, kimlerle görüşerek hazırladığı sorularının cevabını ise Meclis komisyonundaki tartışmaları okuyunca öğreniyorsunuz.
Bilindiği gibi eski sistemde bakanlıklar tarafından hazırlanan ve önerilen yasalar, ilgili komisyonlarda ve genel kurulda görüşülürken, bakanlar yanlarına bürokratlarını da alarak vekillere karşı tasarılarını savunurdu. Ama artık yasa tasarılarını vekiller yapacağı için buna gerek kalmamıştı.
Ama yeni sisteme uyum için değiştirilen Meclis İç Tüzüğü’ne eklenen bir kaç maddeyle bakanların ve bürokratların Meclis genel kurulu ve komisyon toplantılarına katılabilmesinin önü açıldı. Ama önerge verme ve oylama hakları bulunmuyor.
Bunun ilk uygulamasını Meclis genel kurulundaki bütçe görüşmeleri sırasında gördük. Bakanlar eskiden olduğu gibi kendi bütçeleri konuşulurken bu kez sorulara cevap vermek üzere Meclis’e geldiler. Hulusi Akar-Özgür Özel tartışması da bu sırada yaşandı.
Sinema tasarıyla ilgili görüşmelerde de Meclis komisyonunda bakan yardımcısı Haluk Dursun da hazır bulundu.
Komisyon başkanı tasarının görüşmelerine tasarıyı hazırlayan vekiller adına ilk sözü Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman’a vererek başladı. Ardından ikinci sözü ise nedense bakan yardımcısına verdi. Ve bakan yardımcısı Dursun da şöyle dedi:
“Çok uzun bir dönemden beri belki de üzerinde en çok çalışılan konulardan bir tanesi bu oldu. Bu çalışma sırasında sinema sanatının önünü açmak, sorunlarını aşmak, desteklemek, tanıtmak amaçlı bir çalışma yapıldı ve bu çalışma sırasında ana fikir olarak da “Ben yaptım, oldu.” Düşüncesi yerine “Gelin, beraber yapalım.” düşüncesi hâkim oldu ve sektörün bütün paydaşları çok uzun bir süre bu çalışmalara katıldılar, ortak emeklerle bir sonuç ortaya çıktı.”
Daha sonra görüşmeler sırasında vekillerin maddelerle ilgili bazı itirazlarına ve sorularına da komisyonda hazır bulunan Kültür Bakanlığı bürokratları cevap verdiler.
Örneğin maddelerdeki bir kelime yönelik bir itiraza karşı söz alan Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürü şöyle dedi:
“Yönetmelik atfından dolayı koymak durumunda kaldık.”
Bu komisyonu izleyen gazetecilerin haberi bakanlığın hazırladığı tasarı diye vermesi çok da tuhaf değilmiş.
İncil’den Batı dillerine yerleşmiş “yeni şişede eski şaraplar” deyimini anımsatan bu tuhaflığın iyice ayyuka çıkması ise sinema yasasının sabaha karşı saat 03.24’de Meclis genel kurulunda görüşülmesine neden olan bir önceki 71 maddeli “torba kanun” oldu.
71 maddeli torba kanunun tam adı “Vergi Kanunları ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”.
İçerisinde Türk hava Kurumu’ndan, tarım ürünlerine lojistik depoya, yaşlılık aylığından, Gaziantep Bilim ve Teknoloji Üniversitesi adının Gaziantep İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesi olarak değiştirilmesine kadar birbiriyle alakasız 71 madde bulunuyor.
Tasarının altındaki imzalara göre bu 71 teknik konuyla ilgili paketi Konya Milletvekili Ziya Altunyıldız ile birlikte yedi AK Partili milletvekili hazırlamış.
Diğer yedi milletvekili sırayla Adana, Adıyaman, Afyon, Ankara, Amasya, Balıkesir ve Bursa milletvekilleri.
Yedi vekilin illerinin A’dan başlayarak harf sırasına göre sıralanması galiba rastlantı değil.
Herhalde Gaziantep’teki bir üniversitenin adının değiştirilmesi için Konya, Adana, Adıyaman milletvekillerinin teklif vermesi tuhaf bulunacağı için son anda Gaziantep milletvekili Nejat Koçer de bir dilekçeyle teklife imzasını koymuş.
Aslında torba kanun eski sitemden kalma bir gelenek. İşleri hızlandırmak isteyen iktidar partileri bakanlıkların ihtiyacı olan yasaları diğer komisyonlarda tek tek görüşülmesi çok vakit almasın diye bir torbaya doldurup, Plan ve Bütçe Komisyonu’na getiriyor ve tasarılar oradan ivedilikle çıkarılıyordu.
Fakat eski sistemin pek de demokratik olmayan yasama kurnazlığında bile bu kadar ayrıntılı maddenin sahibi olarak vekiller karşılarında Maliye Bakanı’nı buluyor ve ona hesap sorabiliyorlardı. Şimdi ise bakanlıklarla ilgili ayrıntılı maddelerin yer aldığı torba kanunu savunma işi, altında imzaları olsa da kendi hazırlamadıkları konuya hakimiyetlerinden belli olan vekillere düşüyor. Halbuki vekillerin esas işi yürütmenin icraatlarını savunmak değil, denetlemek.
Zaten tutanaklara göre hem iktidar hem de muhalefet vekillerinin komisyonda şikayetçi oldukları bu garip rol bölüşümü yüzünden 71 maddelik tasarı üç günde komisyondan geçip, Meclis genel kurulunda kabul edildi.
Yani hala merak edenler varsa referandumda kabul edilen yeni sistemle Meclis’in yasama kalitesi, gücü artmadı, parlamento da özgürleşmedi.
Maalesef mevcut durum eski sistemin başka bir kılıkta sürmesi bile değil.
Çünkü eski sistemdeki gibi yine yasaları bakanlıklar hazırlıyor ama bu kez atanmış bakanların bakanlıkları bunlar. Seçilmiş vekillerin üzerinde herhangi bir tasarrufları olmayan bakanların bakanlıkları.
Seçilmiş vekillerin bu yasaların hazırlanmasında bir rolleri olmadığı gibi, bakanlıkların ihtiyacı olan teknik uzmanlık isteyen yasaları vekillerin nasıl yapacağıyla ilgili bir mekanizma da düzenlenmemiş.
Bulunan formül, bakanlıklarda hazırlanan yasaların altına iktidar partisi vekillerinden uygun olanların, hatta bazen harf sırasına göre seçilenlerin imza atması.
Halbuki örneğin Amerikan başkanlık sistemindeki yasama yürütme ayrımının temelinde Meclis’in bu yasama gücü var. Başkan ve bakanlar bir konuda Kongre’den yasa geçirmek için önce isteklerini tartışma odalarına taşıyıp lobi yapıyorlar, Kongre’nin ilgili komisyonlarına gidip ihtiyaçları olan yasalar için onları ikna etmeye çalışıyorlar.
Türkiye’deki sistemin son halinde ise seçilmiş vekillere düşen, kendi hazırlamadıkları tasarıları, şanslılarsa komisyona gelecek atanmış bakan yardımcıları ve bürokratlarla muhatap olup, doğru düzgün tartışamadan onaylamak.
Hatta bazen sabaha karşı 03.24’de neden bu kadar acil olduğu anlaşılamayan bir sinema paketini bakanlık temsilcilerinin bakışları arasında görüşüp, onaylamak.
Üstelik patlamış mısır bile bu pakete dahil değil...
.25/01/2019 23:39
Hepimiz- neyse ki- Maduro değiliz
150
Haber siteleri ve sosyal medya yorumlarına bakılırsa Venezuelalılar da şaşkın. Çünkü dünya trending topic listesine giren #WeAreMaduro hashtagine Venezuela’dan çok Türkiye’den tweet atılmış görünüyor. Bazı haberlerde bilmeyen okurlar için Türkiye’nin yeri haritalardan gösterilmiş.
Anlaşılır sebepleri yok değil.
Yeni bir darbe girişimini atlatmış bir ülkenin hassasiyeti bu. O darbenin organizatörü ABD’de yaşıyor, ABD’ye karşı haklı öfkeler var. Latin Amerika tarihi darbeler ve ABD’nin arka bahçesi gibi ülkelerin iç işlerine karışma tarihi de.
Bütün bunlar anlaşılır sebepler.
Ama yine de konu ne zaman ve nasıl “Hepimiz Maduro” noktasına kadar geldi ve gerçekten de hepimiz Maduro olmak istediğimize emin miyiz?
Çünkü 9725 km ötemizde olan bitenler pek Türkiye’den göründüğü gibi değil.
Ülkenin adı bile aslında Venezuela değil, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti.
1999’dan beri böyle. Hugo Chavez 1998’de kılpayı seçimle iktidara geldikten sonra iktidarında sık sık yapacağı gibi referandumuna gitti, pek çok başka şeyle birlikte ülkenin “Venezuela Cumhuriyeti” olan adını da “Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti olarak değiştirdi.
Aslında Venezuela Cumhuriyeti adı da yeni bir addı.
Ülkenin adını değiştiren de Chavez’in örnek aldığını söylediği bir darbeciydi: Perez Jimenez.
1948’de darbe yapıp iktidarı ele geçiren cunta içinde sivrilen Jimenez, 1952’de “seçim”le devlet başkanlığına gelmiş, Kore Savaşı yüzünden artan petrol varil fiyatıyla ülkeye giren parayı hesapsız kitapsız bir popülizmle harcamış, petrol gelirleri düşünce başlayan halk isyanları sonucunda da 23 Ocak 1958’de bir darbeyle devrilmiş, ülkeden kaçıp, İspanya diktatörü Franko’ya sığınmıştı. İki darbe arasındaki diktatörlük yıllarında yaptığı tuhaf işlerden de biri de ülkenin Venezuela Devletler Birliği olan adını değiştirmek olmuştu.
Halbuki, Venezuela Devletler Birliği adı da Karakas doğumlu Latin Amerika’nın efsanevi lideri Simon Bolivar’dan mirastı.
Bolivar, 19. Yüzyıla kadar İspanya’nın kolonisi olan yaşayan Venezuela, Kolombiya, Panama, Peru, Ekvator ve Bolivya’nın kurtarıcısıydı. Bu ülkelerden bağımsız tek ve birleşik bir devlet yapıp başına geçen Bolivar, İspanya’ya karşı İngilizlerin ve Amerikalıların desteğini almıştı ve Amerikan devriminin hayranıydı.
Hatta bu yüzden “kurtartıcı” değil “burjuva devrimcisi” olduğunu söyleyen Marx ondan “sahtekâr, dönek, fesat, yalancı, korkak ve çapulcu” diye bahseder.
Ama Bolivar’ın birleşik devleti uzun ömürlü olmamış, Amerikan demokrasisi hükmetmeye yetmeyince diktatörlüğe kaymış, ülkeler ayrılıp bağımsızlık ilan etmiş, savaşlar çıkmış, Bolivar da genç yaşta kaçmak zorunda kaldığı sürgünde hayatını kaybetmişti.
Aslında Venezuela’nın bu üç isminin hikayesi ülkenin son yüzyıllık tarihinin de hikayesi.
Neyse ki ve iyi ki bize yabancı olan üç kavramın mağduru bir ülkeden bahsediyoruz; Caudillos, kolonyalizm ve neft laneti.
Caudillos, Führer, Duçe, Şef gibi İspanyolca güçlü askeri ve siyasi diktatörlere verilen adı. Venezuela tarihi bu ‘caudillo’ların etrafında yaşanmış bir tarih.
Önce İspanya’nın kolonisi olarak geçen yüzyıllar, sonra yanı başındaki ABD imparatorluğunun hegemonyasıyla çekişmelerin yarattığı kolonyalizm tecrübesi ve endişesi ezik, marazlı ve eklektik siyasi akımlara sebebiyet vermiş. Milli Sosyalizm Bolivarcılık, Marx, İsa, Bolivar arasında gidip gelen Chavizm bunun örnekleri.
Ve 20. Yüzyılın başına keşfedilen dünyanın en zengin ama çıkarılması en pahalı petrol rezervlerinin ekonomide “Hollanda hastalığı” ya da “neft laneti” denen sonuçlar doğurması. Bu tabirle kastedilen ülke ekonomisinin petrol veya doğalgaz gibi yüksek gelirli bir girdiye bağımlı hale gelmesiyle, bütün üretim gücünün tek bir ürüne yönelmesi, diğer sektörlerin çökmesi, bütçenin petrol gelirine göre yapılması ve böylece petrol ve doğalgaz fiyatında yaşanan en ufak sallantıların bile ülkede ekonomik krizlere ve siyasi istikrarsızlığa neden olması.
Hugo Chavez aslında bu üçünün bir eseri. Bizdeki Milli Demokratik Devrim benzeri bir fikriyata denk düşen
Bolivarcı bir milli sosyalist devrim için 80’lerde ordu içinde bir cunta kurmuş, 1992’de yine petrol bağımlılığının sonucu yaşanan bir ekonomik kriz ve çatışmaları fırsata çevirip darbe denemiş ama başarısız olunca hapse girmiş bir darbeci Albay Chavez.
Ardından şimdiki devlet başkanı Maduro’nun da aralarında olduğu cuntadan arkadaşlarının sürüklediği bir kampanyayla affediliyor, partisini kuruyor ve mevcut siyasi partilerin çöktüğü 1998’de kıl payı farkla devlet başkanı seçiliyor.
Onun şansı iktidara geldiği yıllarda petrol varil fiyatlarının yükselmeye başlaması.
Aslında ilk dönem uzlaşmacı ve rasyonel politikalar uygulayan bir Chavez var. Eski liberal ekonomi bakanlarına da yer verdiği bir hükümet kuruyor.
Ama zengin bütçe onu ülkenin adını Bolivarcı Cumhuriyet olarak değiştirmek gibi ideolojik hayallerine doğru çekiyor. Petrol şirketini hükümete bağlı hale getiriyor, parayı bir fonda toplayıp yoksul halka dağıtıyor.
Böylece devlete bağımlı, kendilerine Chavista diyecek geniş bir taraftar desteğine sahip oluyor.
Ama bunu yaparken petrol şirketinin başına bir solcu profesörü getiriyor, uzmanlık gerektiren sektörü ehliyet ve liyakati eksik sadık yoldaşlarıyla dolduruyor. Tecrübe kaybı ile petrol üretimi geriliyor. Başlayan grevi, 19 bin petrol işçisini işten atarak bastırmaya çalışıyor.
Bu sırada işten çıkarmaların yarattığı kriz ve sokak gösterileri 2002 yılında bir darbe girişimine dönüyor. Başarısız darbeci Chavez bu kez Chavistalarının desteğiyle iki gün sonra darbeyi bastıran bir kahramana dönüşüyor..
Bundan sonra işler iyice rayından çıkıyor. Sosyalizm ütopyasını gerçekleştirmek için adımlar atıyor. Önüne çıkan engelleri de referandumlarla aşıyor. Televizyonlarda bakanları azarladığı canlı yayınlar, muhalif medyayı sindirmesiyle kendi kitlesinin gönlünü kazanıyor. Onun sosyalist Beşinci Cumhuriyeti, dindar destekçileri için Hristiyanlığın altın çağı Beşinci Monarşi, Chavez de milenyumda gelen kurtarıcı demek.
Ama bütün meseleleri devletin gücüyle halledebileceğini düşünen Chavez, enflasyonla mücadele etmek yerine üreticilere fiyat indirme baskıları yaptıkça üreticiler ya iflas ediyor ya da ülkeden kaçıyor. Böylece ülke tümüyle petrol gelirlerine bağlı, o gelirlerle her şeyini ithal eden bir ülkeye dönüyor. Petrolünün en büyük alıcısı olan ABD’ye bağımlılığı azaltmak için uyguladığı politikalar ise hem ülkenin petrol üretimini düşürüyor hem de daha ucuza Rusya ve Çin’e petrol satmasıyla sonuçlanıyor
Chavez’in hiç yabancı dil bilmeyen Dışişleri Bakanı ve veliahttı Maduro’nun en büyük şanssızlığı ise iktidarı sırasında petrol fiyatlarının düşüşe geçmesi oldu.
Aslında onun sosyalist ütopyaya devam etmek gibi lüksleri yoktu. Ama bütün siyasi desteğini bu devlet yardımlarını alan kitleler üzerine kurduğu için, müktesebatı da başkasını yapmasına yetmediği için geri de dönemezdi.
Bütçe en önemli kalemini yitirince, ithal ürünlere para yetmemeye ve yokluklar yaşanmaya başladı. Yine baskıyla, para basarak ekonomi toparlanmaya çalışılınca da ortaya milyonlara varan enflasyon oranları, yüksek faizler, yokluk, karaborsa, para balyalarıyla alışveriş görüntüleri ve dört milyon insanın ülkeyi terk ettiği büyük bir insanı trajedi çıktı.
2015 seçimlerinde bu sorunlar Meclis’te çoğunluğu muhalefetin kazanmasına neden oldu. İşte bundan sonra Maduro ülkede düşe kalka olsa da var olan demokrasi ve meşruiyet çizgisini aştı.
2017 yılında kendi atadığı Anayasa Mahkemesi bir yargı darbesi yaparak, Meclis’in yasa yapma haklarını kendine topladığını açıkladı.
Maduro, seçilmiş Meclis’i ekarte edip ülkeyi kararnameler ve Anayasa Mahkemesi ile yönetmeye başladı. Bu da yetmedi. kurucu bir anayasa için yeni bir Meclis kurulmasına karar verdi ve seçime gitti. Yüzde 41 katılımlı seçimleri muhalefet boykot etti. Tabii ki yeni kurucu anayasa meclisi Maduro’nun adamlarıyla doldu. O atanmış vekillerden biri de istihbarattan film yapımına kadar çeşitli kademelerde görev verdiği oğlu.
Chavez’in bile referandumlarla halka sorarak yaptığını Maduro’nun tek başına yapmasına, 1999’daki anayasayı hazırlayan Chavez’in ekibinden Adalet Bakanı Ortega Diaz’ı bile isyan ettirdi. Bu duruma itiraz eden Diaz, önce koltuğunu kaybetti, ardından tutuklanmaktan botla Kolombiya’ya kaçarak kurtulabildi.
Onun kadar şanslı olmayan bazı muhalefet liderleri ise terörden ihanete kadar suçlamalarla tutuklandılar. Tutuklananlardan biri Halkın İsteği partisinin lideri Leopolda Lopez’di.
İşte 35 yaşındaki Meclis Başkanı Juan Guaidó onun partisinden bir isim.
Aslında parti Amerikancı ya da sağcı değil. Sosyalist Enternasyonel üyesi bir sol parti. Bütün hayatı Chavez ve Maduro iktidarı altında geçmiş Guaido, Chavez’in dizilere kızıp özel kanalları kapatmasına karşı sokaklara çıkarak girdiği siyasi hayatında genç yaşta 2015 seçimlerinde partisinin de içinde olduğu muhalefet blokuyla Meclis’e girmiş, ardından uzlaşma sonucu Meclis başkanlığına seçilmiş alt sınıflardan gelen bir asker çocuğu.
Onun başkanlığını yaptığı Meclis’e göre Ocak 2018’de Maduro’nun görev süresi bitti.
Bu yüzden 23 Ocak 2018 günü yani darbeci Jimenez’in başka bir darbeyle devrildiği günün yıldönümünde Guaido ve Meclis halkı protesto için sokaklara çağırdı.
Venezuela’nın bütün şehirlerinde sokaklara çıkan kalabalıklar Maduro’yu istifaya çağırdı. Bu arada Meclis de Guaido’yu geçici devlet başkanı ilan etti.
Küba, Bolivya ve Meksika dışındaki bütün Latin Amerika ülkeleri ve ardından ABD ve AB onu meşru lider olarak tanıdılar.
Son durum; Venezuela Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı General Vladimir Padrino, en üst düzey yedi generalle birlikte başkent Karakas’taki en büyük askeri üstte basının karşısına geçti, Maduro’ya bağlılıklarını bildirdi ve Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti için gerekirse ölmeye hazır olduklarına dair yemin etti. Maduro da ABD elçiliğini kapatacağını açıkladı. Ama ticari ilişkilerin süreceğini eklemeyi unutmadı. Çünkü hala Venezuela petrolünün en büyük alıcısı ABD.
9725 kilometre ötemizde olan bitenin kaba bir özeti böyle. Bu hikayede kim sandıktan çıkmış, kim darbe yapıyor sorularının cevabı Türkiye’de verilen cevaplara pek benzemiyor.
Ülkedeki çalkantıyı başlatan ABD olmadığı gibi, ABD deyince de iktidar değişmiyor.
Yine de ortada bir darbe ihtimali var ve bu ülkeyi bir iç savaşa doğru götürebilir. Bu eleştirilebilir, Venezuela’nın aynı dili konuştuğu, aynı dine mensup komşuları gibi iktidarla muhalefet arasında uzlaşma arayışlarına destek verilebilir.
Ama bu manzaradan Hepimiz Maduroyuz çıkmaz..
Türkiye gibi Allah’a şükür sömürge olmamış, 70 yıllık demokrasisi olan bir ülkenin, dünyayı 200 yıl Danimarka’nın kolonisi olmuş gibi sadece Batı karşıtlığı ve üçüncü dünyacılıkla okuması da pek sağlık işareti değil.
Yani ne Türkiye Venezuela ne de hepimiz Maduroyuz. Neyse ki ve iyi ki
.27/01/2019 23:45
Evinin balkonundan kendisini bekleyenlere konuşma suçu...
145
Adana merkezli ismini çok az insanın duyduğu küçük bir dini cemaatin lideriydi Alparslan Kuytul.
Çukurova Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği’nden mezun olmuş, kurduğu kitapevi etrafında sohbetlere başlamış, 1992’de El Ezher’e gidip İslami ilimler okumuş dönüşünde de 1994’de Furkan Vakfı’nı kurmuştu.
Daha sonra üyelik ve propagandadan hapis yaratacağı FETÖ örgütünü, henüz muteber bir cemaatken 1998 yılından itibaren sert bir biçimde eleştirdiği video arşivine bakılırsa en başından itibaren sadece vaz’u nasihat eden klasik bir hoca da değildi Kuytul.
Sohbetlerinde güncel siyasi ve toplumsal meselelere de sert ve polemikçi bir üslupla girmekten çekinmemişti.
Ama bu siyasi konuşmaları da çok dar bir çevre dışında çok fazla dikkat çekmemişti.
Örneğin 2014 yılının haziran ayında Akit Gazetesi’ne verdiği ve sürmanşetten duyurulan röportajında o günkü adıyla ‘cemaat’e yönelik eleştirilerini bugün pek hatırlayan yok:
“Öncelikle 17 Aralık bir projedir. 17 Aralık projesinde, AK Parti Hükümeti’ni devirmek vardı. Burada belli bir güç AK Parti Hükümeti’nin devrilmesine karar verdi. Proje doğrultusunda Gülen grubunun, şimdiye kadar hükümetle iyi anlaşmaya çalışması vardı. Hükümete istediklerini yaptıracaklarını düşündüler ama Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bazı şeylere “hayır” demesi gerektiğinin farkına vardı. İşte bundan sonra ipler kopmaya başladı. “One minute” ve Mavi Marmara olayları ile iplerin kopmaya başladığını düşünüyorum. Şimdi burada başka bir proje de söz konusudur. Gülen grubunun, İslam’ı ılımlı hale getirmesi bir projeydi. Bazıları camianın hata ettiğini ve rotasının değiştiğini söylüyor ama ben buna katılmıyorum. Camianın rotası 30 yıldır aynıydı. Bu grup; ılımlı bir İslam anlayışını, yani Amerika’nın istediği tarzda içi boşaltılmış bir İslam anlayışını hedefliyor.”
Belki de İslamcı çizgideki bir hocadan beklenen iktidarın pozisyonuna paralel sözler söylediği için o günlerde siyasi konuşması pek tuhaf bulunmamıştı.
Kuytul’un adını Türkiye’de pek çok insan 2015’de Rus uçağının düşürülmesi sonrasında sosyal medyada dolaşan videosu sayesinde duydu.
Kısa videoda Kuytul, değiştirilen angajman kurallarını ve hükümetin Suriye politikasını eleştirip, konuşmanın bir yerinde de “Haydi vursana Rusya’nın uçağını” diyordu.
Rus uçağının vurulduğu günlerde dolaşıma giren video o günlerde çok eleştirildi ve mizah malzemesi yapıldı ama aslında videonun tamamında Kuytul, Rusya ile Suriye’de karşı karşıya gelmenin risklerini anlatıp, hükümeti kendince uyarıyordu. Zaten bir sene sonra iktidar çevreleri de Rus uçağının düşürülmesi hakkında Kuytul’la benzer bir çizgiye geldiler.
Ama hükümetin politikalarını eleştiren muhalif konuşmalar yapan bir hoca olarak Kuytul’un adı bir kenara yazılmış oldu.
Özellikle sosyal medyada etkili, siyasi propaganda amaçlı siteler için onun konuşmaları bulunmaz bir ‘çakma’ kaynağına dönüşmüştü.
Ama bu yapılırken konuşmalar içinden en çarpıcı cümleler seçilip, gerçek anlamından koparılacak hale getiriliyordu.
En çok tepki çekeni, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından dolaşıma sokulan, darbe haberinin geldiği ilk anlarda yaptığı bir konuşma oldu.
Sosyal medyada dolaşan videoya göre şöyle demişti:
“Ders esnasında -siz internetten takip etmişsinizdir- saat 22.00 civarında Türk Silahlı Kuvvetleri ülke yönetimine el koymuş ve şu anda darbe yapılmış vaziyette. Bu darbenin İslami faaliyetlere darbe olmamasını ve İslami faaliyetlerin bundan olumlu yönde etkilenmesini, Müslümanların hayrına olmasını vesile kılsın.”
Bu versiyona göre açık bir darbe övgüsüydü bu. Zaten günlerce dolaşımda kalıp, haber oldu, küfürler, hakaretler birbirini izledi.
Adanalı muhalif bir hocanın konuşmasının kırpılmamış orijinaline bakmaya ise yine kimse gerek görmemişti. Aslında tam olarak şöyle demişti:
“Ders esnasında -siz internetten takip etmişsinizdir- saat 22.00 civarında Türk Silahlı Kuvvetleri ülke yönetimine el koymuş ve şu anda darbe yapılmış vaziyette. Bakın ne günlere geldik? Tekrar darbe günlerine geldik. Şu anda Cumhurbaşkanı, Başbakan, Hükümet ne durumdadır bilemiyoruz. Genelkurmay böyle açıklama yaptığına göre demek ki onlar da gözaltındalar. Bundan sonrasında ne olacağı karanlık! TRT’nin yayını kesilmiş ve açıklama yapılacakmış. Şimdi siz bundan sonra seyredin, bu darbe ortamında belki de yüz binlerce insan içeri alınacak. Belki biz de onlardan biri olacağız. Bundan sonrasında ne olacağı karanlık! Allah milletimizin başına kaldıramayacağı sorunlar çıkarmasın, böyle sorunlarla karşılaştırmasın. Bu darbenin İslami faaliyetlere darbe olmamasını ve İslami faaliyetlerin bundan olumlu yönde etkilenmesini, Müslümanların hayrına olmasını vesile kılsın. Biz her ne kadar bu hükümeti baştan beri tenkit ettiysek de darbe ile devrilmiş olmalarından memnun olmayız. Bu darbenin nereye gideceği belli olmaz. Allah suçsuz olanları korusun, suçsuz olanların başına musibetleri getirmesin. Bakalım bundan sonra ne olacak? Şunu bilin; Allah Müslümanların, İslami hareketin yardımcısıdır. Belki bazı zor günler geçirebiliriz, ama sonra tekrar güneş doğacak, tekrar çok daha güçlü bir şekilde İslami hareket yoluna devam edecek. Herkes her şeye hazır olmalı. Ama sonunda tekrar güneş doğacak. Buna emin olun. Hakkınızı helal edin. Selamun aleyküm.”
Ardından darbeyi kınayan konuşmalar yapmış olmasına rağmen hafızalarda bu kesilmiş videoyla kaldı.
Vakfına operasyon yapılıp, tutuklanmasına neden olan ise Afrin’e yönelik Zeytindalı Operasyonu sırasında yaptığı bir başka konuşma oldu.
Konuşmadan yine bir bölüm kırpılarak sosyal medyada dolaşıma sokulmuştu. O kırpılmış videoda “Girmesi var ve bir de çıkması var, girersin ama çıkamazsın” diyordu.
Hem gazeteler ve internet siteler hem de bu konuşmayı baz alarak hakkında tutuklama kararı veren hakime göre burada hükümeti tehdit ediyordu ve bu terör propagandasıydı.
Halbuki o konuşmanın tamamı da şöyleydi:
“Belki de Türkiye’yi tuzağa çekiyorlar. Amerika, Türkiye’nin ne yapacağını tahmin etmeden mi bunu yaptı? Herkesin gözünün içine soka soka, tırlar kameraların önünde gidiyorlar. Görmüşsünüzdür haberlerde. Üzerinde zırhlı araçlar, uçak savarlar… Göstere göstere… Bu Türkiye’yi tahrik etmektir. ... Bir kere Amerika kesinlikle istihbarat yardımı yapacaktır PYD’ye. Bu çok önemlidir. Savaşta en büyük öneme sahip olan noktalardan birisi bu: istihbarat. Amerika İnsansız Hava Araçlarıyla başka yollarla her türlü istihbaratı verecektir. Türkiye’yi orda bataklığa sokmak için. Girmesi var, bir de çıkması var. Girersin ama çıkamazsın. Amerika, Irak’a girdi, çıkamadı yıllarca, Afganistan’a girdi, çıkamadı. Rusya, Afganistan’a girdi, çıkamadı. Girmek kolay, çıkmak zordur. Bunu bütün askeri uzmanlar da bilir, bütün siyaset ehli insanlar da bil…Amerika, onlara (PYD) şimdi 4900 tır silah verdiyse orda kaç bin askerimizi kaybederiz bilmiyorum. Allah göstermesin. Yani bu iş bir tuzak olabilir. Amerika sanki göz göre göre Türkiye’yi orada bataklığa çekiyor gibi.”
Bu videoların dolaşıma sokulmasından kısa bir süre sonra bütün vakıf binalarına sabaha karşı ağır silahlı jandarmalar eşliğinde operasyon yapıldı. Kuytul ve vakfın yöneticileri gözaltına alındılar, vakıf ve öğrenci evlerine kilit vuruldu.
Hakkında aynı anda PKK, FETÖ, IŞID ve EL KAİDE üyeliği ve propagandası suçlaması yapıldı. Gazetelerde binalarında gizli geçitler bulunduğu, para kasalarından 340 bin tl çıktığı, IŞİD ve El Kaide bağlantılarının tespit edildiği, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’la bağlantıları olduğu gibi haberler yapıldı.
Hakkında yine kesilip biçilmiş videoların baz alındığı Cumhurbaşkanı’na “kalemi kırıldığı” dediği, Başbakan’a hakaret ettiği gerekçesiyle davalar açıldı. Ali Bulaç’a geçmiş olsun mesajı, Demirtaş etkili konuşuyor” demesinden terör örgütü propagandası çıkarıldı. Üzerine bir de vakıf paralarında dolandırıcılık, kurban paralarını sucuk yapıp satmak gibi suçlamalar eklendi.
Halbuki tutuklayan hakimin yazdığı hukuk tarihine geçecek ‘gerekçe’ esas meselenin siyasi olduğunu söylüyordu:
“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin muasır medeniyetler ile teknoloji ve ekonomide yarışır hale gelmesi ve toplumsal hoşgörü ve saygı seviyesindeki toplumsal gelişmişlik düzeyinin her geçen gün artması, tesettür yasağının kaldırılması, dini hassasiyetlerinden dolayı giyim ve kuşamı, rengi, cinsiyeti, sakalı, görüşü, mezhebi ve benzeri ayrımlar nedeniyle milletin ve millet vekillerinin kınanmaya dahi uğramadığı günümüzde siyasete yön vermek amacıyla siyasi parti kurarak çeşitli yasal prosedürler ile kayıt alınmak yerine kayıt altına alınmaktan kaçınarak sosyal medya aracılığıyla halkın teveccühüne yön vermeye çalışmanın hayatın olağan akışı ile bağdaşır nitelikte olmadığı, saklanan amaçları aşikar ettiği, menfaat temini amacıyla hareket edildiğini ortaya koyduğu, şüpheli Alparslan Kuytul’un dini hissiyatları ve duyguları kullanmak suretiyle insanların teveccühünü kazanarak kendisine menfaat temin ettiği, bu yolla nüfusunu artırma çabasına girdiği...şüpheli Alparslan Kuytul’un tüm bu amaçlarla eleştirilemez ve sorgulanamaz bir şahsiyet olarak ortaya kendisini koyduğu, böylelikle bir kısım şüphelilerde dahil olmak üzere bir çok kişiyi dolandırdığı..”
Bolu F Tipi’ne konan Kuytul’a hapishanede önce FETÖcü mahkum muamelesi yapıldı, uzun süre tecritte tutuldu. Hakkındaki dört terör örgütü üyeliği iddiası ise önce ikiye düşürüldü, sonra suçlama yine kağıt üstünde üyelikten propagandaya dönüştürüldü.
Bu arada davalardan da beraat kararları gelmeye başladı.
Konuşmalarının tam dökümleri mahkemelerde okununca “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” suçlamasından, Başbakan’a hakaret davasından ve Cumhurbaşkanı’na “kalemin kırıldığı” dediği iddia edilen konuşmayla ilgili davadan beraat etti.
Önce “Terör ve terör örgütü propagandası”ndan yargılandığı davadan tahliye kararı çıktı. Son yargılandığı dava olan “suç örgütü kurmak ve nitelikli dolandırıcılık” davasından da tahliye kararı çıkınca bir yıl sonra geçen hafta hapisten çıktı.
Tabii bu kararlar durup dururken gelmedi. İlk bakışta İstanbul’da gazetecileri, Ankara’da siyasetçileri tanımayan Adana merkezli içine kapanık küçük bir dini cemaatin derdini anlatması zor gözüküyordu. Ama bu operasyon ve tutuklamalar sonucunda cemaat sivil toplum, sivil aktivizmi keşfetti.
Boyunlarına taktıkları “Alparslan Hoca’ya Özgürlük” yazan atkılarla caddelerde yürüyüşlere çıktılar. Balonlarla afiş uçurdular, kırpılmış videoların orijinallerini içeren siteler kurdular, aralarından bu tuhaflıklar üzerine mizah yapan Youtuberlar bile çıktı.
Devletin operasyonları sayesinde bölgesel bir cemaat Türkiye çapında tanındı, gönüllülerinin bağlılıkları arttı, Avrupa şehirlerinde yürüyüşler organize edecek bir sivil toplum aktivizmi kazandılar.
Alparslan Kuytul, tahliyesi için Bolu’ya giden sevenleriyle birlikte memleketi Adana’ya döndüğünde de büyük bir kalabalık tarafından karşılandı.
Evinin önünde toplanan kalabalığa balkonuna çıkıp bir teşekkür konuşması yapmak istedi.
Kuytul’un kendine yönelik operasyonu eleştirdiği konuşmasını polis sirenlerini açarak bastırmaya çalıştı. Gerginlikler yaşandı.
Ve bu sessizliği bozma hatasının sonucu, tahliye kararı üzerinden 24 saat geçmeden savcının itirazını başka bir mahkemenin kabul edip, Alparslan Kuytul hakkında yeniden tutuklama kararı çıkması oldu.
Yetmedi bir de bir yıl sonra döndüğü evi bir kere daha arandı. En başından itibaren herkesle görüşüp davadaki usulsüzlükleri anlatan, hatta hukuki mücadelesiyle ilgilenmeseler de kıyafet tercihiyle laik medyanın bile dikkatini çekmeyi başarmış eşi Semra Kuytul da gözaltına alınıp, serbest bırakıldı.
Adanan merkezli bir cemaatin lideri olan Alparslan Kuytul’un pek kimsenin umurunda olmayan hukuk mücadelesinin özeti böyle.
Bir yıl tutuklu yargılandıktan sonra tahliye edilmesine sebep olan şartlar 24 saat içinde değişmediğine göre galiba bu kez suçu sessizce evinde oturmayıp balkonundan dışarıda kendisini bekleyen sevenlerine teşekkür konuşması yapmak...
.29/01/2019 23:47
Emperyalist kış oyunları...
73
“Bütün mesele emperyalist güçlerin Yugoslavya'yı parçalamak istemesinden çıktı. Müslümanlar buna alet olmamalı. Begoviç zannediyor ki, savaş devam ederse dünya kamuoyu müdahale edecektir. Tek oynadığı kâğıt uluslararası güçlerin müdahale etme provokasyonu. Bu anlamsız bir şey... Türk halkı aldatılmamalı. Yanlış bilgilendirilmemeli. Sırp halkı Müslümanların düşmanı değildir. Olayların suçlusu Bosna'daki Müslüman liderlerdir."
1 Mart 1993 günü Hürriyet gazetesine bir röportaj veren Sırbistan Cumhurbaşkanı ve Sırbistan Sosyalist Partisi lideri Slobodan Miloseviç kendini böyle savunuyordu.
Hedefinde ise iki isim vardı. “Ülkesinin içişlerine karışan”, “Osmanlıcı”, “İslamcı”, “yayılmacı” bir lider dediği Cumhurbaşkanı Özal ve “emperyalistlerin oyuncağı” olmakla suçladığı Bosnalı Müslümanların lideri Aliya İzzetbegoviç.
Aynı tarihlerde Aliya Batılı başkentlerde dünyanın Bosna’ya müdahale etmesi için mekik dokuyor, Türkiye’deki Bosna mitinglerinde BM, Avrupa Birliği ve ABD Yugoslavya’nın içişlerine karıştığı için değil, Bosna’ya müdahale etmediği için yerden yere vuruluyordu.
Ancak iki yıl sonra 30 Ağustos 1995’de NATO Sırp mevzilerine hava harekatı düzenledi. “Tarihe Tanıklığım”da Aliya bu müdahaleden “yetersiz ama savaşın bütün akışını değiştiren bir müdahale” olarak bahseder.
Dört yıl sonra “emperyalistlere karşı vatanlarını savundukları”nı söyleyen Sırp milliyetçiler bu kez Kosovalı Arnavutlar’a saldırdılar.
Yine uzun süre katliamı ve zorunlu göçü izleyen NATO, 23 Mart 1999’da Belgrad’ı vurdu. Genelkurmay, Çin Büyükelçiliği, resmi televizyon binasının da hedef aldığı hava saldırılarında 58 kişi öldü.
NATO operasyonu yine Sırpların yanında duran Rusya, Çin’i ayağa kaldırdı. Türkiye’de ve dünyanın pek çok yerinde sosyalistler “emperyalist saldırı” olarak operasyonu kınadılar.
Bazı İslam ülkeleri de NATO saldırısına karşı mesafe alınca Cenevre’de toplanan İslam Konferansı Örgütü zirvesine Aliya bir mesaj gönderdi:
“Öncelikle İKÖ’nün devam eden NATO harekatını çekincesiz desteklenmesini dilerim. Neredeyse bir milyon Arnavut evlerinden edildi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük beşeri trajedi yaşanıyor. NATO harekatı durursa suç cezasız kalacaktır ve yerlerinden edilen kişiler köylerine ve kentlerine hiç dönmeyecektir.”
Biraz daha ileri alalım.
3 Kasım 2002 seçimleri sonrası. Seçimleri AK Parti kazanmış ama AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan siyasi yasağı yüzünden Başbakan olamamıştı. Erdoğan’ın siyasi geleceği, Türkiye’de ordunun ve yargının bu seçim sonucunu sindirip sindirmeyeceği belirsizdi.
Seçimin hemen ardından Erdoğan Avrupa başkentleri ve Washington’a bir geziye çıktı. Herhangi bir resmi sıfatı yoktu ama gittiği bütün başkentlerde Başbakan gibi ağırlandı. Berlin’de Schroeder, Londra’da Blair, Brüksel’de AB Komisyon Başkanı Prodi ile görüştü. Üst düzey protokolle karşılandığı Beyaz Saray’da Başkan Bush’la bir araya geldi. Batı medyasına ve tvlerine röportajlar verdi. Dünyadaki bu kabul Türkiye’deki meşruiyet tartışmalarını bitirmişti ama ulusalcıları da çok kızdırmıştı. Erdoğan ve Ak Parti, bu yüzden emperyalistlerin Türkiye’deki projesi olmakla, Batılı ülkeler de Türkiye’nin içişlerine müdahaleyle suçlandı. Yıllarca Türkiye’de olan biten her olay bu resmi olmayan görüşmelerde verildiği iddia edilen tavizlere bağlandı.
Özellikle de bir kaç ay sonra Mart 2003’de ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Irak’ı işgal etmesine imkan veren tezkere Meclis’e getirildiğinde.
O günlerde ABD’de yine Cumhuriyetçiler iktidardaydı. ABD’nin BM’deki temsilcisi de şimdi Trump’ın güvenlik danışmanı olan, şahin bir meczup olan Bolton’du.
Irak’ta kimyasal silah olduğu yalanını BM’de o savunmuştu. Neyse ki sağduyu galip geldi ve 100 AK Partili vekilin red oyu vermesiyle o tezkere reddedildi, Türkiye sonuçları yıkım olan o işgale ortak olmadı.
Biraz daha ileri saralım.
12 Aralık 2012. Fas’ın Marakeş şehrinde toplanan ABD, AB ülkeleri, Türkiye ve Arap ülkelerinin oluşturduğu ''Suriye’nin Dostları'' grubunun toplantısından radikal bir karar çıktı:
"Katılımcılar, Ulusal Koalisyon’u Suriye halkının meşru temsilcisi ve Suriye muhalefetinin altında toplandığı çatı örgütü olarak kabul eder... Beşar Esad meşruiyetini yitirmiştir ve sürdürülebilir bir siyasi geçişe imkân sağlamak üzere kenara çekilmelidir."
Muhaliflerin Suriye’de meşru iktidar olarak kabul edilmesi o günlerde iktidar ve medyasında büyük bir memnuniyetle karşılanırken, sol ve ulusalcı kesimler için bu Batılı emperyalistlerin Suriye’nin içişlerine müdahalesiydi.
Bu ‘emperyalist oyuna” karşı Şam’ın yanında duran ülkeler ise Rusya, Çin, İran, Küba ve Venezuela’ydı.
Yıllar sonra “emperyalistlerin Venezuela’nın içişlerine müdahalesi” ve muhalefeti meşru iktidar olarak tanımasına karşı Türkiye’nin yan yana geldiği ülkeler...
Bu olayların hepsinde pozisyonunu “emperyalistlere” karşı almış, dünyada Rusya, Türkiye’de ise galiba bir tek Perinçek grubu var.
Çünkü bu olayların hepsi birbirinden farklı. Hepsini birden “Emperyalistler” kelimesiyle açıklamak mümkün değil.
Bosna katliamına karşı dünyayı müdahaleye çağırmak, yalanlardan oluşan gerekçelerle Irak’ın işgaline karşı çıkmak, Türkiye’deki statükonun blokajını Batılı başkentlerin desteğini alarak kırmayı denemek, halkını katleden bir diktatörü gayrimeşru ilan etmeyi aynı “korkunç Amerika ve emperyalistler” klişesiyle açıklayamazsınız.
O yüzden bugün Venezuela meselesinde yeniden keşfedilmiş sihirli bir anahtar muamelesi yapılan “emperyalizm” de zorlanan kapıları açmıyor.
Türkiye’de farklı gruplarda popüler bir fikri ergenlik ve tembellik olan her şeyi her şeyi emperyalizm ve Batı karşıtlığıyla açıklama alışkanlığı, işimize gelmeyen, yüzleşemediğimiz meselelerden kaçmak için bir kısayol sunmasının yanı sıra bazen de karanlık, belirsiz, bizi kurban statüsüne sokan bir düşman üzerinden içeride birlik ve beraberliği sağlamaya yaramıştır.
Her iki açıdan da kısa vadede iş görmüş ama orta ve uzun vadede dünyanın gerçeklerini kaçırmaya, kendi sorunlarımızın üzerine bir şal örtmeye sebebiyet vermiştir. Ama en kötüsü bu ideolojik dar görüşlülük sadece anlamayı değil, doğru pozisyon almayı da engellemiştir.
Çünkü “emperyalist oyun” da sadece devletler ve büyük güçlere yer vardır, toplumların taleplerine, insanların haklarına, mağduriyetlerine ya yer yoktur ya da onlar bu büyük hikayeye ancak piyon, maşa rollerinde girebilirler.
Halbuki bir çeşit seyyar lunapark gibi oyunlarını ülke ülke gezdiren bir emperyalist oyun yok. Bütün ülkeler güçleri ölçüsünde çıkarları için mücadele ediyor. Bazen ahlaki pozisyonlar alıp, bazen sadece kuvvetlerini tokuşturup, çıkarlarının peşinden gidiyorlar. Ezeli ve ebedi olarak şer bir ülke ya da güç yok. Kötüler ve iyiler sık sık yer değiştiriyor. Ayrıca dünyada sadece devletler yok, toplumlar ve insanlar da var. Hiçbir ülke de dünyadan izole, asla içişlerine karışılmaz değil. Arakanlı Müslümanların meseleleriyle ilgilenince Myanmar’ın, Doğu Türkistanlıların sorunlarıyla ilgilenince Çin’in içişlerine karışmış oluyoruz ama o ülkelerdeki meselelerin sebebi bu değil.
Devletler arası güç mücadeleleri işimize geldiğinde ahlaki tavır, işimize gelmediğinde “emperyalistlerin oyunu”, ABD yaptığında “kötü”, Rusya yaptığında “iyi” ya da biz yaptığımızda “zafer” ve “büyük devlet refleksi”, başkası yaptığında “küresel güçlerin operasyonu” oluyorsa ortada başka sorunlar var demektir.
O sorunların cevabını da emperyalistlere en çok küfretme yarışlarıyla bulamayız.
.02/02/2019 00:23
Bir “teyit yanlılığı” deneyi...
51
İngilizce’de bu düşünme biçimine “Confirmation Bias” deniyor. Kötü bir çeviriyle “teyit yanlılığı” denebilir. Özetle insan zihninin kendi fikirlerini, ideolojilerini, kabullerini, inançlarını destekleyen, teyit eden bilgilerle beslenmesi, onlara yönelmesi, onları seçmesi, kayırması, dikkate alması demek.
Tam olarak Türkçe’de bir karşılığı olmamasının sebebi herhalde Türkiye’deki düşünce dünyasının confirmation bias denizi, bizim de onun içinde yüzen balıklar olmamız olabilir. Aksini bile düşünemeyecek kadar bu batağın içine saplanmış durumdayız.
Ama kapalı cemaatler içinde yaşayan ve düşünen bir toplumun bunun ürettiği fikri ve ahlaki yanlışlardan rahatsız olmaması da herhalde çok tuhaf değil.
Türkiye’deki karşı görüş almak gibi en temel gazetecilik ilkesinin bile yerleşmemiş olması, hatta bunun zul kabul edilmesi de boşuna değil.
Halbuki dünyada bilişsel bilimler, politik davranış, sosyal psikoloji literatüründe “teyit yanlılığı”nı ölçen, bunu deşifre eden çok sayıda deney yapıldı ve yapılıyor.
2004 seçimlerinden önce ABD’de yapılan bir deneyde Cumhuriyetçi ve Demokrat deneklere iki başkan adayı Bush ve Kerry’nin açıklamalarındaki çelişkilerle ilgili tarafsız olduğunu herkesin kabul ettiği bir kişinin değerlendirmeleri okutulmuş önce.
Sonra bu fikirlerin aslında çelişkili olmadığını söyleyen daha az itibarlı başka görüşler okutulmuş. Sonra katılımcılara Bush ve Kerry’nin açıklamalarını tutarlı bulup bulmadıkları sorulmuş Sonuç tahmin ettiğiniz gibi; Bush taraftarları Kerry’nin, Kerry taraftarları Bush’un açıklamalarını tutarsız bulmuşlar.
Ama esas ilginç tarafı, deneklerin beyin aktivitelerini bağlı olduklarını MR’da izleyen uzmanların gördükleri. Tuttukları adayın çelişkili ifadelerini değerlendiren deneklerin o sırada beyinlerinin duygu merkezlerinin hareketlendiğini, karşı oldukları adayı değerlendirirken ise bu bölgede herhangi bir hareket görülmediğini tespit etmişler.
Yani aslında mesele Türkiye’de bütün sorunların gelip bağlandığı gibi cehalet, bilgi eksikliği, mantıksızlık da değil, zihnimiz sürekli kendi hazır doğrularını teyit etmeye meyilli, duygularımız mantığımızın önüne bu yüzden geçiyor.
Böyle bir zihni tembellikle malul ve bunu da bir kusur olarak görmeyen ya da bunun bir kusur olduğunun genel kabul görmediği bir toplumda, kaçınılmaz olarak politika da kutuplaşma bataklığına düşüyor.
Olaylar bir de bu hassasiyetlerin arttığı bir seçim arifesinde geçiyorsa herhangi bir konuda konuşmak iyice zorlaşıyor.
Hele de konuşulacak konu kötü hatıraların olduğu yakın geçmiş hakkında ise.
CHP’nin İzmir Belediye Başkan adayı Tunç Soyer’in babası askeri savcı Nurettin Soyer üzerine başlayan tartışma tam da şu ana kadar anlatılan “teyit yanlılığı”nın bir deneyi gibi.
Nurettin Soyer bir askeri hakim. Rütbe olarak hakim diye geçse de aslında bir savcı. 1986’da emekli olmuş, 1998’de hayatını kaybetmiş.
Görev yaptığı dönem gereği bütün darbelerde bulunmuş. 27 Mayıs sırasında Kütahya’da Muhsin Batur’un emrinde görevli yeni bir savcıymış. 12 Mart muhtırasının ardından İzmir’de sıkıyönetim mahkemelerinde binbaşı rütbesinde askeri savcılık yapmış. Ve 12 Eylül öncesi sıkıyönetim sırasında ve darbe sonrasında Ankara’da sıkıyönetim mahkemelerinde albay rütbesinde askeri savcı olarak görev yapmış.
Adının üzerinden kırk yıl sonra yeniden tartışmalar başlamasının sebebi, oğlunun İzmir belediye başkan adaylığı. Yerel seçimlerde kozlarını onun hikayesi üzerinden paylaşanlar bu tarihi kesitten iki farklı Soyer portresi çıkarıyor.
Bir kesime göre karşımızda 1971’de o zaman İzmir’de genç bir vaiz olan Fethullah Gülen hakkında ilk davayı açmış, tehlikeyi ilk görmüş savcı var. 12 Eylül’de de darbe şartlarına göre hukuku gözetmiş, Ecevit’i tutuklanmaktan kurtarmış sosyal demokrat, Atatürkçü bir hukukçu.
1986’da tasfiye edilmiş, ardından Cumhuriyet gazetesinde Uğur Mumcu’ya verdiği röportajda 12 Eylül adaletinin nasıl sağcılara kıyak geçip, solculara zulmettiğini anlatmış, bazı işkencede ölüm vakalarını teşhir etmiş, darbenin hemen ardından içeriden gelen bu ilk eleştiriler de zamanında çok konuşulmuş, ardından Uğur Mumcu tarafından da bu röportaj kitap olarak basılmış.
MHPliler ve İzmir seçimlerine ittifakla girdikleri AK Partililere göre ise Nurettin Soyer, 12 Eylül’de MHP davasında ülkücülere zulmetmiş, işkenceci bir savcı ve darbe suçlusu. Babasının suçunu kınamayan oğlu da bu yüzden bu suçlardan sorumlu. Böyle birine milliyetçiler asla oy vermemeli.
Halbuki her iki portrede de gerçeğin bir kısmını veriyor, diğerine bakmak istemiyor.
Evet Nurettin Soyer, 1971 muhtırasının ardından sıkıyönetim savcısı olarak İzmir’de bir Nurculuk operasyonu yapıyor. O sırada komünist ve irticai görülen bütün gruplara yönelik operasyonlar var. Ama o operasyonun merkezindeki isim bugün söylendiği gibi Fethullah Gülen değil. Bediüzzaman Said Nursi’nin avukatı Bekir Berk. Bekir Berk ve 53 arkadaşı diye bahsedilen davadaki tutuklu 22 sanıktan biri o günlerde İzmir’de vaizlik yapan Fetullah Gülen. Soruşturmanın konusu Fetullah Gülen’in İzmir’deki veya ordudaki faaliyetleri değil, Nurcuların Türkiye şeriat devleti kurmaya çalıştıkları iddiası. İddianın dayandığı delillerden biri bir erin “Bana 1971 yılında Türkiye’ye şeriat devleti kurulacağını söylediler” şeklindeki ifadesi.
O günkü gazetelere göre mahkemedeki sorguda savcı Soyer, tutuklu sanık Bekir Berk’e “Atatürk devrimlerini, Atatürk’ü savunuyor musunuz, benimsiyor musunuz” diye sormuş, Berk soruya cevap vermeyince de öfkeyle “Bu ülkede Atatürkçüyüm diyemeyenlerin yeri yoktur” diye cevap vermişti.
Bu diyalog ve iddialar soruşturmanın ve savcının hukuk anlayışı hakkında bir fikir veriyor.
Bazı yazılara göre askeri savcı Soyer bu soruşturma sırasında askeri hakim Albay Kaya Alpkartal’la karşı kaşıya gelmiş. Reddi hakim talebinde bulunmuş, hatta bir iddiaya göre ikisi yumruk yumruğa kavga etmişlerdi. Başka bir iddiaya göre ise askeri hakim, savcı Soyer’i soruşturmanın içini “Nurcular aleyhine ne varsa doldurmakla” suçlamıştı.
Ama aralarındaki esas meselenin ideolojik olduğu anlaşılıyor. Emekli olduktan sonra MHP davasında Türkeş’in avukatları arasında olacak hakim Alpkartal, anti-komünist sağcı eğilimli bir isimken, Soyer laik, sol eğilimli bir asker. Hatta Fetullah Gülen hatıralarında ondan “kızıl” olarak bahsediyor. Fetullah Gülen bu davadan 7 ay tutuklu yargılandıktan sonra tahliye edilmişti.
Savcı Soyer’in daha sonraki kariyeri de ilginç. 12 Eylül’den önce öldürülen MHP’li bakan Gün Sazak cinayetini soruşturuyor, onun solcu katillerine ulaşıyor. Darbenin ardından bir askeri sıkıyönetimin Ankara'daki albay rütbesindeki kıdemli bir savcısı olarak sadece MHP değil, MSP, DİSK, TÖS, TKP, TİKP, Devyol davalarına da bakıyor. Milli Güvenlik Konseyi toplantılarına katılıp, davalarla ilgili Kenan Evren ve konsey üyelerine bilgi veriyor. Kendi anlatımına göre, sadece MHP genel merkezinde arama yapılması talimatını yanlış bulup, CHP dahil bütün partilerde arama yapılması gerektiğine askerleri ikna eden, MHP davası için sivil savcılar talep eden, davayı cinayetler ve silahlı faaliyetlere doğru genişletmek isteyen de o olmuş.
Fakat yine kendi anlatımına göre bunları yaparken yine ideolojik tercihleri belirleyici olmuş.
Başka isimlerinden anılardan anlaşılan sorgulanmak üzere karşısına gelen Ecevit’e yardım ettiği, Cumhuriyet gazetesini kapattırmamak için uğraştığı. Bu yüzden ülkücüler tarafından da Marksist savcı olarak anılıyor.
Bu sırada sık sık Ankara’da Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Recep Ergün’le de karşı karşıya gelmiş. 1986’da her ikisi de emekli olup, gazetelere konuşunca birbirlerini suçlamışlar. İkisi arasındaki tartışmaların ideolojik olduğu anlaşılıyor. Çünkü orgeneral Ergün emekli olduktan sonra ANAP’tan milletvekilliği yapmış sağ eğilimli bir isim.
Uğur Mumcu’ya konuşan Soyer, Ergün’ü sağcılara müsamahakar davranıp, solculara karşı hukuksuz davranmakla, ülkücülerin silahlı eylemlerine yönelik soruşturmaların derinleştirilmesine izin vermemekle suçlamış.
Bu arada MSP davasında mahkemenin beraat kararına kızmış, meşhur Konya’daki Kudüs Yürüyüşü’nün Yargıtay’da aklanmasına bozulmuş.
MHP davasında yargılanan bazı sanıkların anılarına göre Soyer bizzat kendisi olmasa da, konuşturamadığı sanıkları dönemin işkenceci polis şeflerine havale etmiş. Diğer anılar ve haberlerde ise esas şikayet edilen solcu askeri savcının MHP’ye karşı katı tutumu. Sonuç itibarıyla 12 Eylül’den sonra küçük sol partiler dışında topyekün en büyük dava MHP hakkında açıldı. MHP liderini ve yöneticileri için idam istenmiş, Türkeş bu davadan 4.5 yıl tutuklu yatmıştı. Bu ısrarın arkasında isim savcı Soyer’di.
Zaten Türkeş,1982’de Soyer’e bir tazminat davası açtı. Ama davanın sebebi işkence değil, Soyer’in iddianamesinde MHP ve Türkeş’in kitaplarını tahrif ederek kullanmasıydı.
Yani bugün Türkiye’de hukuk adına şikayet edilen her şeyin yaşandığı zamanlardı.
İdeolojik refleksleri güçlü, darbe döneminde görev yapmış bir askeri savcı profili bu. Fakat, dönemin 12 Eylül rejimiyle de fikirleri çok paralel değil. Bazı işkenceden ölüm davalarında itirazları var. Bu yüzden 1984’de Afyon’a sürülmüş. 1986’da da kadrosuzluk gerekçesiyle tasfiye edilmiş.
Hikayenin tamamı böyle.
Aslında Nurettin Soyer adı, ülkücüler arasında bilinip, hayırla yad edilmeyen bir ad iken, uzun yıllar sonra tekrar ilk kez seçimler öncesi değil, 15 Temmuz darbesinden sonra medyanın gündemine geldi.
İhlas Haber Ajansı’nın savcı Soyer’in Seferihisar Belediye Başkanı olan oğlu Tunç Soyer ile yaptığı röportaj sayesinde.
Darbe girişimini hemen ardından 26 Temmuz 2016 günü yayınlanan röportajın başlığı ise şöyleydi: “Fetullah Gülen çok tehlikeli dedi, 45 yıl sonra haklı çıktı.”
Neredeyse bütün medyada benzer başlıklarla alıntılanan o günkü haberlerde karşımızda Fetullah Gülen’e ilk dokunan savcı olarak övülen bir Nurettin Soyervardı. Oğlu Tunç Soyer de darbe gecesini kastederek “o gece babamla gurur duydum” demişti.
Daha sonra İzmir belediye başkanlığı için adı geçmeye başlayınca Tunç Soyer’in bu sözü sık sık hatırlandı.
Tartışmalar üzerine son olarak Tunç Soyer, Ayşe Arman’a verdiği röportajda şöyle demiş:
“12 Eylül, Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden biri. Kardeşin kardeşi öldürdüğü, kardeşin kardeşe kırdırıldığı bir dönem. O dönemi, bugünkü siyasetin bir enstrümanı olarak kullanmaya kalkmak bence çok büyük bir haksızlık. Ve çok yazık. Tekrar o yarayı kaşımak, ülkücüler-solcular meselesini gündeme getirmek çok çok fena. Bunu hangi siyasi gerekçeyle yapıyorlarsa yapsınlar, bence büyük haksızlık ediyorlar. Bir kere bu nedenle doğru bulmuyorum. İkincisi, babamın yaptıkları beni bağlamaz. O bir asker. Bir memur. Hem önüne sadece MHP davası gelmemiş ki. Dev-Genç, DHKP, tüm bu davalara da iddianame yazmış. Bir askeri savcı olarak hem hukuk hem de demokrat kimliğini korumaya gayret etmiş. O dönem yapılan işkencelerle ilgili dava açmış. Yani özetle, ne o dönem bugün tekrar kaşınmalı ne de baba-oğul meselesine girilmeli. Eğer girecek olursak, pek çok insan için neler neler söylenebilir. Ama bunların hepsi haksızlık olur...”
Geçmiş defterler böyle açılırsa, birilerinin aklına bizatihi MHP’nin kurucusunun pek çok günahın, işkencenin, cinayetin işlendiği 27 Mayıs’ın sözcüsü kudretli bir Albay’ı olduğu gelebilir.
Ya da Mamak Cezaevi’ndeki işkencelerden sorumlu tutulan “Dal” adlı emniyet biriminden ve yıllar sonra 12 Eylül işkence davasında sanık olarak yargılanan dönemin Ankara Emniyet Müdürü Ünal Erkan’ın, Bahçeli’nin yakasına parti rozetini taktığı eski bir MHP milletvekili olduğu da...
Bu konuda ne diyeceği merakla beklenen İyi Parti lideri Meral Akşener tartışmalara Türkeş’e atfen söylediği “Evladın işlediği suçtan baba, babanın işlediği suçtan oğlu sorumlu tutulamaz” sözüyle kendisi için noktayı koydu.
Akşener’in Türkeş’e atfettiği bu söz de aslında Türkeş’e değil. Hz. Muhammed’e aitti.
Peygamberimizin Veda Hutbesi’nde Müslümanlara vasiyet ettiği sayılı prensiplerden biriydi bu. Ama tartışmalar ve itirazlar gösteriyor ki bu cahiliye adedi, Veda Hutbesi’ne rağmen,1400 yıl sonra hala terk edilebilmiş değil. Peygamber’in vasiyeti, bir yerel seçimde kaç kişiye tesir edeceği meçhul bir polemik malzemesi uğruna kolayca da çiğnenebiliyor.
Çünkü geçmiş hala bugünün bir parçası. Kan davaları hala sürüyor ve siyaseten iş görüyor. Normlar, pragmatik ihtiyaçlar karşısında kolayca yenik düşüyor.
2019 yılındayız ve ülkenin en büyük üçüncü şehrine kimin başkan olacağıyla ilgili yerel seçim tartışması, adaylardan birinin babasının 40 yıl önceki sicili üzerinden yapılıyor.
Bu “teyit yanlılığı” deneyinde, MR cihazında görünen manzaramız böyle...
.03/02/2019 23:47
Beka mı? Belediye mi? Cevap: Belediye...
86
Önce başlıkta atıf yapılan konuşmayı hatırlayalım. Geçen hafta MHP Lideri ve Cumhur İttifakı’nın ortağı Dr. Devlet Bahçeli “Beka İçin Milli Karar, Cumhur İçin İstikrar” sloganıyla MHP’nin belediye başkan adaylarını tanıttığı toplantıda şöyle demişti:
“51 ilimizdeki il genel meclislerine daha fazla girelim, daha çok yer alalım arzusundayız. Ancak önümüzdeki seçimde bizim için beka her şeyin önünde ve üstündedir. Beka yoksa belediye taş yığını, beton yıkıntısıdır. Beka yoksa yani var oluşumuz hücum ve hüsrana uğramışsa, ne yapalım belediyeyi, nasıl yapalım siyaseti? Malum zillet korosu hep bir ağızdan soruyor, 31 Mart Mahalli İdareler Seçimlerinin bekayla ne ilgisi varmış?...Hem belediye hem de beka diyor, tarihi ittifakımızı koruyoruz. İlle de bir tercih yapacak olursak on defa, bin defa, on bin defa beka diyeceğimi de herkesin bilmesini istiyorum.”
İddialı cümleler.
Ama hala bir yerel seçimle bekamız arasında nasıl bir ilişki olduğunu Cumhur İttifakı sözcüleri ikna edici argümanlarla açıklayabilmiş değil.
Şimdiye kadar verilmiş cevaplar, yeni sistem için bu seçimlerin bir referandum anlamına geldiğinden başlayıp, Münbiç’ten, Fırat’ın doğusundan dolanıyor ve sonunda da hep aynı yere varıyor: “PKK’nın uzantısı HDP” yle başlayan cümlelere...
Yani MHP ve AK Parti sözcülerine göre bu yerel seçimleri bekamız için kritik yapan HDP’nin kayyum atanmış belediyeleri yeniden kazanma ihtimali ve Batı’daki büyükşehirlerde aday çıkarmayarak Millet (orijinal metinlerde Zillet ve İllet diye geçiyor) İttifakı’na destek vermesi...
31 Mart gününe kadar bu tezi sık sık duyacağımız anlaşılıyor.
Yerel seçimlere böyle bakan siyasetçilere göre, mesela stratejik önemi olan bir sınır şehrimizin belediyesinin HDP’nin eline geçip geçmeyeceği herhalde büyük bir beka meselesi olmalı.
Böyle bir durumda MHP lideri Bahçeli’nin dediğini yapmaları yani belediye yerine bin kere beka demeleri beklenirdi.
Ama bin kere böyle demediler.
Iğdır bir serhat şehri.
2014 yerel seçimlerinde şehrin belediyesini yüzde 44 ile o günkü adıyla BDP kazandı. MHP’nin sadece 700 fark önünde. AK Parti ise Iğdır’da yüzde 11’le üçüncü parti olmuştu. Yani seçime MHP ve AK Parti birlikte girseydi, belediyeyi alabilirlerdi.
2018 Haziran seçimlerinde de bu tablo çok değişmedi. Milletvekili seçiminden HDP yüzde 45 ile birinci parti çıktı. MHP yüzde 24 ve AK Parti yüzde 19.5’la onu izledi. Cumhur İttifakı’nin toplam oyu yüzde 44.1 oldu. HDP ile baş başa bir oy.
Iğdır hali hazırda Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) elinde, gösterilen aday bu seçime HDP adına girecek.
DBP’nin kayyum atanmamış tek il belediyesi Iğdır.
Buna gerekçe olarak ildeki etnik tansiyonu gösterenler de var, dönemin AB Bakanı’nın kayyum meselesini Avrupa’ya savunurken, “Her yere atamadık, örgütle ilişkisi olana atadık” derken Iğdır’ı örnek göstermesine yoran da var.
Halbuki DBP, hendek olaylarını başlatan özerklik açıklamalarını yapan partiydi. Amblemini bile İmralı heyetiyle buluşmalarında Öcalan çizmişti.
Yani bir beka kaygısı varsa, Cumhur İttifakı’nı oluşturan partilerin en çok kaygılanması gereken illerin başında gelmekteydi. Yerel seçimlere iki parti birlikte girseler, HDP’den belediyeyi almaları mümkündü.
Peki ne yaptılar? Beka mı dediler yoksa belediye mi?
Cevap başlıktaki gibi oldu; Belediye.
Iğdır’da MHP ve AK Parti seçimlere ittifakla değil, ayrı adaylarla giriyor. Çünkü MHP, son yerel seçimde 700 farkla kaybettiği ilde kendini güçlü hissediyor. AK Parti ise Iğdır siyasetinin ağır topu, altı parti dolaştıktan sonra MHP’den AK Parti’ye gelmiş adayı Adil Aşırım’a ve son Cumhurbaşkanlığı seçiminde MHP’ye yakın oy almış olmasına güveniyor. Yani iki parti de seçimlere beka değil, siyasi hesaplarla hazırlanıyor. Anketlere göre üç adaylı seçimin favorisi ise HDP.
Iğdır, geçen hafta İyi Parti lideri Akşener’in “Mesele bekaysa Iğdır’da birleşin, biz de size destek verelim” çıkışıyla gündeme geldi.
Ama “belediye mi”, “beka mı” sorusuna “belediye” diye cevap verilen tek yer Iğdır da değil.
Komşu il, yine bir serhat, sınır şehri olan Ağrı.
Ağrı’da 2014 seçimlerinde başkanlığı yüzde 51 ile BDP adayı Sırrı Sakık kazanmıştı. Özerklik ilanı, hendek olayı olmamasına rağmen 2017’de Sakık görevden alındı ve yerine Vali kayyum olarak atandı.
2018 Haziran seçimlerinde sandıktan yüzde 63.6 oranında HDP çıktı. Onu yüzde 28 ile AK Parti, yüzde 2.3 ile MHP izledi.
AK Parti, Ağrı’da seçime popüler bir isimle giriyor: Savcı Sayan. Canlı bir kampanya yapıyor, anketlerde HDP ile başa baş görünüyor. Sonucu belki bir kaç yüz oy belirleyecek. Ama kayyum tarafından yönetilen bu sınır şehrinde de MHP “beka” değil, “belediye” dedi ve kendi adaylarıyla yarışa girdi.
Sadece il merkezinde değil, Diyadin, Doğubeyazıt, Tutak gibi kayyum atanmış, HDP’nin yerel seçimin yine favorisi olduğu Ağrı’nın ilçelerinde de AK Parti ve MHP ayrı adaylar gösterdiler. Buralarda fark büyük. Ama örneğin şu anda AK Partili bir belediyesi olan Patnos’da 2018 genel seçim sonuçlarına göre HDP önde ve yarış HDP ile AK Parti arasında geçecek. Ama Patnos’un bu “beka meselesi” bile MHP’nin burada ayrı bir aday göstermesini engellememiş.
Aynı durumda olan yani AK Partili belediyelerin yönettiği ama son Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları ve Diyarbakır merkezli araştırma şirketi Rawest’in yerel seçim anketlerine göre HDP’nin önde göründüğü Bitlis’in Tatvan, Batman’ın Kozluk, Siirt’in Kurtalan ve Kars’ın Kağızman ilçelerinde de seçimlere MHP ayrı adaylarla giriyor.
2014 yerel seçimlerinde BDP’nin sadece 750 oy farkla AK Parti’den belediyeyi aldığı, yine bugün kayyumla yönetilen Bitlis’te de durum benzer.
2018 Haziran seçimlerine göre AK Parti 49.4, HDP 33.9 oy aldı. MHP’nin oyu ise yüzde 4. 2014 yerel seçimlerinde sonucu Hüda-Par’ın aday göstermesi belirlemişti. 31 Mart seçimlerinde de Saadet’in adayı benzer bir rol oynayacak. Yine Rawest’in anketlerine göre Bitlis’te AK Parti-HDP arasında 2-3 puanlık fark var. Yani şehirde sonucu MHP belirleyebilir. Ama Bitlis’te de MHP bunu “beka meselesi” olarak görmedi ve kendi adayını gösterdi. Yine kayyumlarla yönetilen Güroymak, Mutki, Hizan ilçelerinde de.
Yine kıran kırana bir seçim yarışının geçeceği Muş’ta da Cumhur İttifakı yok. 2014 seçimlerinde yüzde 48’e yüzde 40’la AK Parti’nin BDP’nin önünde yine az farkla belediyeyi aldığı şehirde 2018 Haziran seçimlerinde tablo değişti. Artık HDP yüzde 55.6, AK Parti yüzde 32. HDP’nin 31 Mart seçimlerindeki iddialı adayı Sırrı Sakık. Fakat MHP de iddialı bir adayla seçime giriyor. 1999’da Muş’ta MHP adayı olarak seçimi kazanmış eski başkanla. Yani halen AK Parti’nin elinde olan Muş Belediyesi, AK Parti, MHP, HDP arasında bir seçim yarışına sahne olacak. Çünkü partiler Muş’ta da “beka” değil, “belediye”yi istiyor.
Milliyetçi bir parti olarak MHP’nin hassas olması beklenen Türklerin Anadolu’ya girdiği Malazgirt’te, Anadolu’da Türklerin en eski yerleşim yeri olan Ahlat’ta da Cumhur İttifakı yok. Özellikle yine Akşener’in “birleşin, destekleyelim” dediği Ahlat’ta, AK Parti 2014 seçimlerinde belediyeyi BDP’nin sadece 300 oy önünde kazanmıştı. İlçede 2018 seçimlerinde HDP yüzde 49’la birinci oldu. AK Parti yüzde 35, MHP yüzde 8 oy aldı. Belediye seçimin olacağı ilçe merkezinde AK Parti daha güçlü. Seçim başa baş geçecek. Ama Cumhurbaşkanlığı Kışlık Sarayı yapılması planlanan Ahlat gibi milliyetçiler için sembolik bir ilçede de partiler “beka” değil, “belediye” diyorlar.
Örnekler çoğaltılabilir. AK Parti ve MHP, halen kayyumlarla yönetilen 81 il, ilçe ve beldenin 27’sinde seçimlere ittifakla değil, kendi adaylarıyla giriyor.
Bu ilçeler arasında hendek olaylarının yaşandığı Şemdinli, Yüksekova, Cizre, Uludere, Silopi, Beytüşşebap gibi merkezler de var.
Diyarbakır, Mardin, Urfa, Van gibi büyükşehirler ve ilçelerinde ise iki parti ittifakla seçimlere girecek.
İki partinin adı duyulmamış sosyalist partilerden az oy aldığı Tunceli’de de ittifak yok. Yine sınır şehri Kars’ta AK Parti ve MHP seçime ayrı ayrı giriyor. Sandıktan bekamızı tehdit ettikleri” söylenen HDP de Millet İttifakı da çıkabilir.
Yani Bahçeli’nin söylediği gibi AK Parti ve MHP, “belediye mi beka mı” sorusuna bin kere olmasa da pek çok kez “belediye” diye cevap vermiş.
Seçimlere nerelerde ittifakla, nerelerde kendi adaylarıyla gireceklerine de beka hesabıyla değil, makul siyasi hesaplarla karar vermişler.
Belediyeleri kazanmak, oylarını artırmak, il genel Meclis’lerinde oy alabilmek, yerel dengeleri korumak gibi partiler için gayet doğal olan kaygıları gözetmişler.
Sorun zaten bu kaygıları gözetmelerinde değil, tablo ve tercihler başka türlüyken bir yerel seçimi beka seçimi olarak sunmakta.
Ama yine de beka mı belediye mi sorusuna bir cevap vermek gerekebilir.
Büyük yıkımlara neden olabilecek depremlere hazırlık, pek çok sorunun kökeni olan göçe karşı şehirlerin yaşanılır hale getirilmesi, toplumun fiziki ve ruhi sağlığını doğrudan ilgilendiren su, ulaşım, yeşil alan gibi meselelerin çözülmesi, kamunun sınırlı kaynaklarının akraba, dost, yandaş, yoldaşa dağıtılmadan verimli kullanılması bir ülke için elbette beka meseleleridir. Hem de afaki, hamasi değil, sahici beka meseleleri bunlar.
Bunlarla ilgili çözüm ve önerilerinizi de bin kere ve bağırarak değil, bir kere ve sakince anlatmanız yeterli...
.05/02/2019 23:53
Onlar meğer öyleymiş...
80
Bu aralar Türkiye’de işlerin iyi gitmediğini söyleyenlere sık sık “Dünya’da da işlerin iyi gitmediği” hatırlatılıyor. Haklı bir hatırlatma. Ama son zamanlarda dünyada işlerin iyi gittiği yerler de var.
Filipinler’de Moro Müslümanları 73 yıldır süren ve binlerce insanın öldüğü çatışmalardan sonra varılan anlaşma gereği düzenlenen referandumda özerklik hakkını kazandı ve savaş bitti.
Afganistan’ı 2001’de işgal eden ABD ile Taliban arasında 17 yıldır süren ve 3500’ü ABD ve koalisyon askeri olmak üzere binlerce insanın ölümüne neden olan savaş da masada bitmek üzere. Katar’da süren barış görüşmelerinden uzlaşma haberi geldi.
Yunanistan ile Makedonya arasında, bizdeki Kürdistan hassasiyetine benzeyen “Makedonya” adının kullanılmasıyla ilgili 27 yıllık krizde de tarihi bir uzlaşmaya varıldı.
Yunanistan’daki koalisyonu bitirse de, müzakerelerle “Kuzey Makedonya” adında anlaşıldı, iki ülkenin lideri birbirinin elini havaya kaldırdı, Makedonya’ya NATO üyeliğinin yolu açıldı.
Son olarak Kosova ile Sırbistan arasındaki 20 yıllık krizde de anlaşma sinyalleri geldi.
Etrafımızdaki ülkeler meselelerini çözerken, ABD Taliban’la masaya otururken, Türk Dışişleri ve İHH Filipinler’de Moro Müslümanlarının özerklik hakkı alması için arabuluculuk yaparken Türkiye, bütün bu örneklerin hepsinden önce çözüm için adım attığı ve epey de yol aldığı kendi kadim meselesinde nostaljik tartışmalarla meşgul.
Seçimlere doğru giderken, büyük bir gerçek ortaya çıktı; HDP ile PKK meğer ilişkiliymiş. Hatta ikisi aslında aynı şeymiş.
Tek bir sorun var; Bu 29 yıldır biliniyor. Bu büyük sırrı en iyi de devlet biliyor.
29 yıl deyince, yaşı yetmeyenlerin kafası karışmış olabilir.
Ama HDP deyince 1990’dan beri kesintisiz süren bir siyasi çizgiden bahsediyoruz.
1990’da Halkın Emek Partisi’nin (HEP) kurulmasıyla başlayan, ardından, kapatıldıkça tekerleme gibi adlarla yeniden kurulan HEP, ÖZEP, ÖZDEP, DEP, HADEP, DEHAP, DTP, BDP, HDP/DBP ile seçimlere girmiş, Meclis’te grup kurmuş, belediyeler yönetmiş legal bir siyasi çizgi bu.
Aslında ilk parti olan HEP, 1990’da SHP’nin içinden doğmuştu.
SHP’nin o gün söylendiği şekliyle yedi “Doğulu” milletvekili, Paris’te Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand’ın “Kürt dostu” eşi Bayan Mitterand’ın, Paris Kürt Enstitüsü ile birlikte düzenlendiği Kürt Konferansı’na katılmış, bu yüzden partiden ihraç edilmiş, bunu protesto için aralarında eski DİSK Başkanı Fehmi Işıklar’ın da olduğu partinin sol kanadından yedi milletvekili de istifa etmiş, bu milletvekillerinin bir kısmı da Halkın Emek Partisi’ni kurmuşlardı.
Aynı dönemde Doğu Bloğu devrilmiş, PKK, kendine yeni bir rota çizmeye başlamış, Sovyet desteğini de kaybedince, örgüt içinde legal siyasete geçiş tartışmaları başlamıştı.
Ama Kürt yerine bile “doğulu” denen 1990 yılında, HEP gibi bir partinin devletin onayı olmadan kurulması mümkün değildi.
İlk PKK ilişkisi de o günlerde dillendirildi. Bir MGK’da askerler partinin PKK ile ilişkisi hakkında bir brifing vermiş, bu “tavsiye” üzerine de HEP’in 91 seçimlerine katılması engellenmişti.
Tek yol yüzde 10 barajını geçebilecek bir partiyle ittifak yapmaktı. İlk ittifak teklifi şimdi “HDP kapatılsın” kampanyası yapan Perinçek’in Sosyalist Partisi’nden geldi. Ama ilk ciddi ittifak görüşmesi Refah Partisi ile yapılmıştı. Fakat HEP’in laik sol kanadı bu ittifaka karşı çıkınca bu kez ibre SHP’ye döndü. HEP’liler SHP listelerinden Meclis’e girdiler.
Girer girmez de yemin krizi yaşandı. Ama o günkü Türkiye şartlarına göre oldukça ağır olan o krize rağmen parti iki yıl kapatılmadı. Çünkü devletle PKK arasında görüşmeler sürüyordu.
1993’de parti kapatılmasına rağmen, milletvekilleri önce ÖZEP’e sonra ÖZDEP’e geçtiler. Sonra ÖZDEP kapatıldı. Bu kez vekiller DEP’e geçtiler. DEP de her şeye rağmen bir yıldan fazla Meclis’te faaliyet gösterdi. 94’te devlet PKK görüşmeleri bitince altı DEP vekili dokunulmazlıkları kaldırılarak tutuklandı, DEP kapatıldı.
Ama çoktan HADEP kurulmuştu.
En uzun ömürlü parti de o oldu. Kongresinde bir kişi tarafından Türk bayrağı indirildiği için genel başkanı tutuklanmış HADEP 1994’ten 2003’e kadar açık kaldı. 95 seçimlerinde partinin bir milyon 200 bin oy alması büyük şaşkınlık yarattı. Parti 9 yıl boyunca seçimlere katıldı, belediyeler kazandı.
2003’de PKK’nın ateşkesi bitirmesinin ardından kapatılınca bu kez DEHAP kuruldu.
PKK ile devlet arasında Oslo müzakerelerinin başladığı 2005’de DEHAP kendisini feshedip, Demokratik Toplum Partisi adını aldı. Zaten partinin adı da Öcalan’ın bağımsız Kürdistan’dan vazgeçip, Türkiye’nin toprak bütünlüğü içinde geliştirdiği “demokratik cumhuriyet, demokratik ulus” tezinden alıyordu.
Parti, 2007’de bağımsız adaylarla Meclis’e girdiğinde, daha sonra bazıları dağa giden yöneticileri Başbakan ve Cumhurbaşkanı ile normal bir siyasi parti gibi ilişki kurup, görüşürken, Bahçeli ile Meclis’te tokalaşıp, sohbet ederken de DTP, PKK ile ilişkiliydi.
2009’da DTP kapatılınca yerine kurulan BDP de (Barış ve Demokrasi Partisi) uzaydan gelmemişti. Neyle bağlantılı olduğunu yine en iyi devlet biliyordu.
Öyle olmasa niye 2013’de BDP’li vekillerden heyetler kurulup görüşmek üzere İmralı’ya ve Kandil’e gönderilsin?
29 yıl boyunca bu çizgideki siyasi partilerin PKK ile en yakın ilişkisi bu dönemde, devlet sayesinde kurulmuş oldu.
Daha önce Öcalan’ı, Kandil’deki liderlerle tanışmamış, görmemiş BDP’li siyasetçiler devletin organizasyonu, kosterleri ve imkanlarıyla örgüt liderleriyle tanışıp müzakere ettiler.
Masadaki konulardan biri de HDP’ydi.
BDP’lilerin ne zaman HDP’ye katılacağı, eşbaşkanlarının, adaylarının kimler olacağı, hatta yeni kurulan DBP’nin amblemi bile devletin yetkilisinin de olduğu toplantılarda konuşuldu.
HDP, 2011’de yine çözüm süreci perspektifiyle, Öcalan’ın çizdiği Türk soluyla ittifak projesi çerçesinde Halkların Demokratik Kongresi’nden doğmuş bir parti.
Adındaki Halkların ve demokratik kelimeleri tesadüf değil. 29 yıl boyunca kurulmuş Kürt partileri içinde en az Kürt partisi olan, en Türkiyeli parti HDP.
Bu partinin çözüm süreciyle birlikte kurulup, çözüm sürecinin ortasında 2014 Nisan’ında BDP’nin kendini feshedip, vekillerin HDP’ye katılması herhalde tesadüf değildi. HDP, çözüm sürecinin bir parçası olarak devletin desteklediği bir siyasallaşma ve Türkiyelileşme projesiydi de. O yüzden önüne geniş bir meşruiyet alanı açıldı. Demirtaş Cumhurbaşkanlığı’na aday oldu, medya da göründü.
Yani HDP’nin PKK ile ilişkisini Türkiye’de devletten iyi bilen kimse yok.
Ama bu demek değil ki devlet bunu normalleştirsin, canlı bombacıların cenazelerine vekillerin gitmesine, parti toplantılarında PKK marşları çalınmasına göz yumsun.
Ama sanki ilk defa duymuş gibi de yapmasın.
29 yıldır bu ilişki bilinmesine rağmen bir devlet politikası olarak siyaset kapısı açık bırakılmış, HDP örneğinde olduğu gibi kuruluşu desteklenmiş, Meclis’te grubu olan, liderleriyle, milletvekilleriyle daha önce sık sık görüşülmüş hala görüşülen, vekilleri başkanvekili olarak Meclis’i yöneten, uçaklara VİP bölümünden giren, belediye başkanları olan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından denetlenen, YSK’da temsilcisi olan, daha dün İstanbul Valiliği’nin miting yapması için izin verilen bir parti HDP.
Çözüm sürecinden savaş pozisyonuna geçilmesiyle ortada kalmış, PKK’nın, Meclis’teki gücünden, muhatap haline gelmesinden, popüler figürler çıkarmasından da pek hoşlanmayıp, daha düşük profilli isimlerle pasifize ettiği bir parti HDP.
Son dört seçimdir de en az beş milyon insanın oyunu alıyor. Son seçimdeki oyu 5 milyon 866 bin 309. Önümüzdeki seçimde de buna yakın bir oy ve onlarca belediye kazanacak.
Bir seçime doğru giderken, siyasi dilin sertleşmesi normal, HDP’yle ittifak üzerinden suçlamalar siyaseten iş yapabilir, HDP’nin zımni görmezlikten gelme anlaşmasını ihlal edip, PKK’yla ilişkisini alenileştirdiği anlarda devlet tarafından dürtülmesi de anlaşılır ama 5 milyon 866 bin 309 kişinin oy verdiği ve vermeye devam edeceği görünen legal bir partiye bir güvenlik sorunu gibi bakmak, onu örgütle eşitlemek, bir ülkeyi güvenli yapmaz.
Meselenin bu kısmı hala siyasi ve sosyal bir meseledir.
Ve şimdi adını bile koymaktan uzakta olsak da, dünya kendi “meseleleri”ni çözerken bizim “o mesele” de hala orada, kaldırıldığı o buzdolabında duruyor.
.10/02/2019 23:41
Devlet tezgâhın arkasına geçtiğinde...
179
“Mücadeleyi kazandık diyen Vali’ye esnaf hala meydan okuyor. Manav ve kabzımallara göre karaborsayı bizzat belediye yaratıyor. Vali ise ‘Suyu bulandırmak istiyorlar fakat yakında aldığımız tedbirler semeresini verecektir’ dedi.”
Bu aralar karşımıza çıktı çıkacak gibi duran haber bundan 64 yıl önceki gazetelerden.
1955 yılında Türkiye yine hayat pahalılığını, el yakan meyve, sebze, et fiyatlarını konuşuyordu. Ve bir de buna çare olarak İstanbul’da açılan tanzim satış mağazalarını.
İstanbul’un Valisi ve Belediye Başkanı olan Fahrettin Kerim Gökay’ın açtırdığı tanzim satış mağazalarında yok yoktu. Temel yiyecek maddeleri, meyveler, sebzeler hatta biriket ve kömür bile satılıyordu.
Gazeteler o gün Mısır Çarşısı’nda tanzim satış mağazasına ucuz karpuz geldiğini duyuruyor, Fatih’teki mağazada bir kuzunun nasıl kapışıldığının fotoğraflı haberleri yapılıyordu.
Ama esnafı, kabzımalı bir hayli kızdıran mağazalardaki ürünler kimseye yetmiyor, anında tükeniyor, yetersiz arz piyasadaki fiyatları da düşüremiyordu.
Ama uzun yıllar adı domatesle birlikte anılma pahasına Vali Gökay zabıtayla, polis copuyla fiyatları düşürmekte kararlıydı. Bu ısrar ise daha ciddi bir soruna neden olmuştu: Karaborsaya.
Resmi olmayan bu narh uygulaması yüzünden elindeki ürünü zarar ettiği fiyata satmak istemeyen esnaf, ürünlerini tezgaha çıkarmıyor, her ürün müşterisini karaborsada buluyordu.
Peki nasıl olmuştu da 1950’den beri liberal bir ekonomik programı uygulayan Demokrat Parti iktidarının beşinci yılında devlet çarşıda tezgah açıp domates satmak zorunda kalmıştı?
Üstelik ülke 1950’dan 1954’e kadar sırasıyla yüzde 9,4, yüzde 12,8, yüzde 11.9, yüzde 11,2 oranlarında da büyümüşken...
Savaş sonrası ABD’nin bütün Avrupa’ya gönderdiği Marshall Yardımları ile tarımda rekorlar kırılmış, ülkenin her yerinde yol, baraj, liman inşaatları başlamış, yıkılıp yeniden inşa edilen şehirler şantiyeye dönmüştü.
Aslında tam da sebep buydu. Demokrasiye geçmiş taze bir iktidara açılan krediler, Marshall yardımları hızlı bir büyüme ve plansız harcamalarla tüketilmiş, hazinenin ödemeler dengesi bozulmuş, dış ticaret açığı büyümüştü.
Enflasyon yüzde 4.9’dan yüzde 9’a fırlamış, dolar fiyatı karaborsada iki katından (5,6 TL) işlem görmeye başlamıştı. 1953 yılından itibaren rakamlar bir krizin habercisiydi.
Hükümeti yaklaşmakta olan yüksek enflasyon ve devalüasyon için uyaranlardan biri de 1953’de bir rapor yazması için ülkeye davet edilen Harvard Üniversitesi’nin ünlü ekonomi profesörlerinden Hollis Chenery’di. Amerikan yardım kuruluşu USAİD’in başkan yardımcısı da olan Chenery yazdığı raporda planlı ekonomiye geçilmesini tavsiye ediyor ve “paraları sanayi yatırımlarına değil, tarıma harcayın” diyordu. Ama rapor hükümet için fazla “Sovyetik” bulunmuş, çekmeceye kaldırılmıştı.
Ama artan masrafları karşılamak için ülkenin acilen dış krediye ihtiyacı vardı. 1954’de büyüme oranı birden -3’e düşen, enflasyonu yüzde 9’a fırlayan bir ülke kredi verecekler için çok cazip değildi. Yine de Dünya Bankası Türkiye’ye kredi vermekte istekli olunca Cumhurbaşkanı Celal Bayar, görüşmeler için 1954’de ABD’ye gitti.
Bankanın önüne devasa yatırım projeleri için yüksek bir rakam konmuştu. Rakamı yüksek bulan Dünya Bankası başkan yardımcısı görüşme sırasında İngilizce olarak “But this is beyond Turkey’s credit worthiness” demiş, fakat başkan yardımcısının rakamın Türkiye’ye açılabilecek kredi limitini aşan bir miktar olduğunu söylemeye çalışırken kullandığı teknik terimi, çevirmen “Ama Türkiye’nin itibarı yok ki” diye çevirince Bayar küpleri binmişti. Derhal yanındakilere bir talimat verdi ve Dünya Bankası’nın Türkiye temsilcisi “persona non grata” yani istenmeyen adam ilan edilmişti.
Bir çeviri hatası yüzünden bir gecede istenmeyen adam ilan edilen Dünya Bankası Türkiye temsilcisi Piet Lieftinck de sıradan bir isim değildi.
Hollanda ekonomisini savaşın sonunda ayağa kaldıran Maliye Bakanı’ydı. Türkiye’den kovulduktan sonra Dünya Bankası’nda uzun yıllar yöneticilik yapmış, bu muamele yüzünden en yakın kredi kaynağı olan Dünya Bankası’nın kapıları DP iktidarına kapanmıştı.
Sovyetlerden de istenen kredi bulunamadı. Ekonominin toparlanması için danışmanlık almak üzere ülkeye davet edilen ekonomistler hep aynı tavsiyelerde bulunuyordu: Kalkınma planları yapın, harcamaları azaltın, bütçe dengelerini koruyun, ekonomiyi ehil insanlarla rasyonel yönetin.
O raporlardan birini yazan yine Hollanda’nın savaştaki açlık yıllarından bir tarım devi haline gelmesini sağlayan planlamaları yapan isimlerden, ilk Nobel ekonomi ödülünü almış Prof. Tinbergen’di.
Ama popülizm, seçimleri kaybetme endişesi, ehliyet yerine sadakatle belirlenmiş kadrolar, radikal adımların atılmasını engellemiş, enflasyon yükselmeye, bütçe açığı büyümeye devam etmişti. Döviz eksikliği yüzünden ithal ürünlere yasaklar getirilmeye başlanmıştı.
İşte ekonomide yapısal çözümler yerine, halkın tepkisini azaltacak geçici çözümlerden biriydi tanzim satış mağazaları...
Ama mağazalar da derde çare olmadı. Bir yıl sonra, yerlerini İsviçreli ortağıyla perakende sektörüne giren Koç’un Migrosları aldı. Hükümet bu kez perakende şirketleriyle toplantılar yaparak fiyatları kontrol etmeye çalıştı ama yine olmadı. Piyasa sonunda kendi fiyatını buluyor ya da karaborsa ortaya çıkıyordu.
Geriye iki seçenek kalmıştı ya IMF’yle anlaşılıp acı reçete içilecek ya da serbest piyasadan daha büyük geri adımlar atılacaktı. Yaklaşan seçimler öncesi ikincisi seçildi. 1956 yılında Milli Koruma Kanunu çıkarıldı. IMF Türkiye’ye kredi vermekten vazgeçti.
Devlet tabiri caizse sopayla piyasaya daldı. Memurlar yollarda kamyonları durduruyor, depolar basılıyor, fiyatları yükselttiği iddia edilen fırsatçılardan her gün bir ikisi tutuklanıyordu. Ekonomik kriz devlet eliyle sosyal bir krize dönmüştü. Dolar 5,6 TL’den 9 TL’ye yükseldi. Kıtlık, karaborsa baş gösterince 1958 yılında nihayet devalüasyon ve acı reçeteli bir istikrar programı geldi. 1961 yılında ise ilk IMF anlaşması.
Türkiye tanzim satış mağazaları adını daha sonraki yıllarda da ekonominin içine girdiği benzer kriz dönemlerinde duydu.
1960’dan sonra darbecilerin çıkardığı belediye yasası ile belediyelere verilen “halkın tüketimi ve sağlığını koruyucu hallerde tüketimi düzenleme satışı” yapma yetkisini yıllar sonra 1974 yılında İzmir’in CHP’li “halkçı” başkanı İhsan Alyanak kullandı. Belediye açtığı TANSA mağazalarıyla halka ucuz gıda ürünleri satmaya başladı.
Hikaye yine benzerdi. 1965-69 arası parlak bir ekonomik büyüme dönemi yaşanmış ama ardından 1970’de ülke tekrar devalüasyona gitmiş, ardından iyi görünen rakamların arkasında yine kısa vadeli dış borçlar ve eldeki rezervlerle günü kurtarma politikaların sonu yükselen enflasyona çıkmıştı. İzmir’deki tanzim satış mağazaları böyle bir krize çare olsun diye ortaya çıkmıştı. Ama yerel bir sosyal belediyecilik deneyimi dışında fiyatları düşürmekte yine başarısız oldu.
Bir merkezi hükümet uygulaması olarak tanzim satış mağazaları ise 1978’de patlak veren kriz sırasında açıldı. Yine irrasyonel ve popülist ekonomi politikaları, gerekli adımları atmaya çekinen Başbakanlarla yüzde 50’leri geçen enflasyona karşı Ecevit iktidarı ve CHP’li belediyeler çare olarak tanzim satış mağazaları açtılar. Ama sonuç değişmedi. 1980’de enflasyon yüzde 115’lara kadar çıktı, karaborsa ve kuyruklar aldı başını gitti.
Sürekli kaçılan acı reçete de 24 Ocak 1980 kararlarıyla içildi.
İstanbul’daki belediye tanzim satış mağazaları 1984 yılında artık fiyatları düşürmede bir etkisi olmadığı, ticari işletmelere döndükleri, mağazaların borçlarını belediyelere ve çalışanlarına ödeyemediği gibi gerekçelerle ANAP’lı belediye başkanı Bedrettin Dalan tarafından kapatıldı.
İzmir’de daha başarılı bir örnek olan TANSA’yı ANAP’lı başkan Burhan Özfatura önce kapatmaya yanaşmadı. Daha sonra TANSA hisseleri borsada halka açıldı. Ardından TANSAŞ adıyla şirketleşti, kuruluş amacından uzaklaşmış bir market zincirine dönüştü. 1999’un sonunda da özelleştirildi.
Ve yıllar sonra, tanzim satış mağazaları bugün geri dönüyor.
Aslında hikaye yine benzer.
Ekonomide alınan ve alınmayan büyük kararların sonucu olan enflasyonun, devletin sopasıyla, esnafı, kabzımalı, marketleri denetleyip, korkutarak, ay sonu enflasyon sepetini tanzim satış mağazaları fiyatlarıyla doldurarak düşürülemeyeceğini sadece iyi ekonomistler değil, yakın tarihteki tecrübelerimiz, dünyadaki benzer denemeler de söylüyor.
Ayrıca bu tecrübeler gösteriyor ki, devletin piyasaya doğrudan müdahalesi fiyatları düşürmediği gibi, müdahalenin kapsamı ölçüsünde içeride dışarıda panik havasını ve ekonomiye güvensizliği artırdı, karaborsa ve mal yokluğu gibi daha ciddi krizleri tetikledi.
16 yıl boyunca serbest piyasa ekonomisiyle ülkeyi yönetmiş bir iktidar döneminde, 2019 yılında devlet önlüğünü giyip tezgahın arkasına geçiyor bugün. Ne diyelim, hayırlı işler, bol kazançlar...
.12/02/2019 23:07
Türkiye’nin hakikatle bitmeyen didişmesi...
52
Tarih Vakfı’nın 302’inci sayıya ulaşan aylık tarihi dergisi Toplumsal Tarih’in son sayısında yayınlanan bir yazı, hepimizin en az bir kere espri olsun diye kullanmış olduğu bir klişenin izini sürüyor: “Almanlar yenildiği için biz de yenik sayıldık”
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Sinan Yıldırmaz’ın yazısını okuyunca, açıklama yapmaksızın hepimizi güldüren bu klişeyi nereden duyduğumuzu hatırlıyorsunuz.
Tabii ki okuldan.
Yazıda 1931’den 1997’e kadar yazılmış okullarda okutulan tarih kitapları incelenmiş ve Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgimizin 80 yıldır yeni nesillere hep aynı mazeretin arkasına saklanarak açıklandığı ortaya çıkmış.
Bir kaç örneğe bakalım:
“Bu harpteki mağlubiyetin başlıca sebebi de kendi zaafından ziyade dört sene süren yıpratıcı mücadelede kaynakların tüketilmesinde ve dünyanın dört bucağına kuvvetlerin israf edilmesinde ve nihayet müttefiklerin daha evvel boyun eğmesindendir.” (Tarih IV- 1931- Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti)
“Bulgarlar, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Almanya silahlarını bırakarak teslim olmuşlardı. Osmanlı Devleti de onların tarafından savaştığı için 1918’de imzaladığı Mondros Mütarekesi ile yenilgiyi kabul etmiş oldu.” (Tarih Ortaokul-3- Faik Reşat Unat/Kamil Su- 1951)
“Birinci Dünya Harbi’nde Osmanlı ordusu büyük başarılar kazanmıştı. Fakat bu başarılar, müttefiklerin mağlup oluşu yüzünden neticeye tesir edemedi.” (Tarih Ortaokul-3- Hilmi Oran- 1957)
“Birinci Dünya Savaşı’nda ortakları yenilip savaş dışı olunca Osmanlı İmparatorluğu da silahlarını bırakmak, savaştan çekilmek zorunda kaldı.” (Türkiye Cumhuriyeti Tarihi- Mükerrem Kamil Su- 1971)
“Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı hükümeti bağlaşıklarının birer birer yenilgiyi kabul ederek savaştan çekilmeleri üzerine o da barış istemek zorunda kaldı.” (TC İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük- Ortaokul- İsmet Parmaksızoğlu- 1985)
“... Almanya’nın yenilmesine yol açtı. Bunun üzerine Çanakkale ve Doğu cephelerinde başarılı bir mücadele veren Osmanlı Devleti de anlaşma istemek zorunda kaldı.” ( Lise Tarih-2/ İlköğretim Milli Tarih 7- Erdoğan Merçil/ İsmet Miroğlu/ Yusuf Halaçoğlu- 1991)
“Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu devletler topluluğu, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilince, Osmanlı Devleti de savaştan çekildi. İtilaf Devletleri ile Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı.” ( Ortaokullar için TC İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük- 1997)
80 yılda kaç nesil Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın neden yenildiğini, şimdi duyunca gülümsenen bu mazeretle öğrenmiş.
İçlerinde en makule yakın açıklama henüz hafızaların taze olduğu 1931’de yazılmış, zaman geçtikçe, tanıklar azaldıkça, efsane büyümüş, yalanın dozajı artırılmış.
Halbuki biraz dikkatli bir ortaokul öğrencisi bile, aynı tarih kitaplarına verilen bilgilere bakarak Osmanlı’nın mütareke anlaşmasını 30 Ekim 1918’de, Avusturya’nın 3 Kasım 1918’de, Almanya’nın ise 11 Kasım 1918’de imzaladığını görüp, “Almanlar yenildiği için, müttefiklerimiz teslim olduğu için biz de yenildik ve anlaşma imzalamak zorunda kaldık” cümlesinin doğru olmadığını fark edebilirdi.
Fakat o mazeret de elden gidince son 100 yıllık tarihimizin en kritik yenilgisi hakkında, herkesin üzerine kafa patlatıp cevaplarını bulmak için uğraşmayacağı sorular ve birlikte yaşanması zor gerçeklerle baş başa kalırdık.
Nitekim, okul kitaplarında yeni nesillere Birinci Dünya Savaşı’nı anlatırken sayfalarca Çanakkale Zaferi’nden bahsedip, Osmanlı için esas savaşın sonucunu belirleyen Suriye-Filistin Cephesi’nden bir kaç satırla bahseden büyüklerimiz de böyle düşünmüş olacak ki yeni nesilleri bu yenilginin ağır yükünden, fazla düşünmekten, muhasebeden kurtarmak için “Almanlar yenilince biz de yenildik” pembe yalanını uydurmuşlardı.
Bugün artık bu mazeret bir espri malzemesi oldu ve ikna ediciliğini yitirdi.
Ama etrafımızda tarihi ve bugünü açıklamada hala iş gören, ciddiyetini koruyan, mutluluk, haklılık ve huzur veren onlarca mazeret ve pembe yalan mevcut.
Osmanlı 1838’de dış borç almaya başladığı çöktü ama nedense ondan sonra bir cumhuriyet tarihi kadar yaşadı ve savaşabildi.
Abdülhamit’i Yahudiler ve masonlar devirdi. Akif, Said Nursi diye başlayan uzun bir liste hariç...
Köy Enstitüleri kapatıldığı için geri kaldık, eğitim sistemimiz bu halde. Yoksa CHP iktidarında enstitü projesi yürümediği için eleştirilmeye başlandı ve öğretmen okullarına çevrildi değil.
Sanayimizin gelişememesi, tarımımızın çökmesinin hatta sağlıksız nesillerin sebebi, nedense yıkılmış Avrupa’da tam tersi etki yapan, açlık çeken Hollanda’yı tarım devine dönüştüren Marshall yardımları.
Solcular ve sağcılar aslında hiç çatışmadı, birileri onları çatıştırdı.
AKP ise zaten bir BOP projesiydi, seçimleri de hep hile ile kazandılar.
Özellikle AK Parti iktidarında üst üste seçim kaybeden muhalifler, Avrupa ve ABD’den iktidara verilen desteğe bakıp huzuru yıllarca uçsuz bucaksız komplo teorileri denizinde buldular.
AK Parti’nin gizli anlaşmalarla ABD’ye Kürdistan sözü verdiğinden, GAP bölgesinde İsraillerin toprak satın aldığına, Erdoğan, Gül ve Arınç’ın aslında Yahudi, dönme, Ermeni, Gürcü olduğuna kadar onlarca teori ciddiyetle dillendirilmiş, bunların yazıldığı kitaplar en çok satanlar listelerine girmişti.
AK Parti’nin o yıllardaki ekonomik başarılarının da muhalifler için tek bir açıklaması vardı: Seçim sonuçları gibi istatistiklerle de oynuyorlar...
Ne tuhaftır o günlerde güldüğümüz bütün bu haller bugün AK Parti medyası ve destekleyen kesimlerde yaşıyor.
Dünyada olan biten her şeyin Türkiye’ye karşı bir algı operasyonuna dönüşmesi saniyeler alıyor. Türkiye’de olan bütün iyi şeyler iktidarın başarısına, kötü şeyler ise dış güçlerin bir oyununa bağlanıyor.
Kartal’da bir bina durduk yere çöküp, 21 insan altına can verirken, televizyonlarda uzun uzun Birleşik Arap Emirlikleri’ne giden ve orada stadyumda yüz bin kişiyle ayin yapan Papa’nın ziyaretinin bölgemizi dizayn planlarının bir parçası olduğu konuşuluyordu.
Halbuki Papaların en çok ziyaret ettiği Müslüman ülke Türkiye. Son ikisi de AK Parti iktidarları döneminde.
Papa’nın ayin yaptığı 100 bin kişi de “ezik” “kimliklerini kaybetmiş”, “Batı’ya yaranmaya çalışan” Araplar değil, Birleşik Arap Emirlikleri’nde yaşayan sayıları 1 milyonu aşkın, çoğunluğu Filipinli, Hintli Katolikler.
Ama artık gerçek kimsenin umurunda değil.
Gerçekle uğraşanlar da “başka işin yok mu”, “avukatı sen misin”, “niye hep savunuyorsun”, “şimdi böyle mi oldu” denip büyük planın bir parçası haline getiriliveriyor.
Öyle olunca da 2002’den sonra enflasyonu, faizleri düşüren, milli geliri artıran hükümetin başarılı ekonomi politikalarıyken, 2019’da enflasyonu, doları, faizleri yükselten, dış güçlerin operasyonu, fırsatçı kabzımal terörü oluyor.
Türkiye’nin işine gelmeyen hakikatlerle didişmesi bitmiyor.
Ama gerçek meselelerimizle yüzleşmemek, sorunlarımıza kalıcı çözümler aramamak için üretilen bu huzur verici mazeretler de ileride bir gün espri malzemesi olacak, hep birlikte bunları hatırlayıp, güleceğiz...
20 yıl sonra hala bilmiyoruz...
48
“Değerli gazeteci arkadaşlarım sizlere ve aziz yurttaşlarımıza bir haberim var. Bu sabaha karşı saat 3’den itibaren bölücü terör örgütü PKK’nın başı Abdullah Öcalan Türkiye’dedir.”
16 Şubat 1999 günü sabah saat 11’de Bakanları Kurulu toplantı salonunda bütün kanalların canlı yayınladığı sürpriz bir basın toplantısı düzenleyen Başbakan Bülent Ecevit sözlerine böyle başlamıştı.
Üzerinden 20 yıl geçti.
Bu 20 yılda hem Türkiye hem de dünya çok değişti.
Bu haberden sonra bir kere daha halkın “Karaoğlan”ı olan Ecevit, bir kaç ay sonra yapılan seçimi kazandı ama üç yıl sonraki seçimlerde yüzde 2 oy aldı, yedi yıl sonra da vefat etti.
O günkü koalisyon ortaklarından ikisi tabela partisi haline geldiler.
Türkiye’yi bu haberden bir ay sonra hapishaneye giren Erdoğan yönetiyor.
Ülke, bu haberden bir ay sonra ABD’ye giden Fethullah Gülen’in başını çektiği başarısız bir darbe girişiminin travmasını henüz atlatamadı.
Ama değişmeyenler de var.
Öcalan hala İmralı Adası’nda.
20 yıl önce lideri Suriye’den çıkarılan PKK, Suriye’ye yerleşti ve hala Türkiye’nin en önemli güvenlik sorunu.
Türkiye bu soruna karşı, 20 yıl önce Öcalan’ı bütün dünyada kovaladıktan sonra Kenya’da yakalayıp MİT’e teslim eden ABD’ye karşı, o günlerde sığınacak ülke ararken parlamentosu Duma’dan resmi davet kararı çıkarıp, Öcalan’ı iki kez misafir etmiş Rusya’yla birlikte çözüm arıyor.
Peki Öcalan neden 19 yıl boyunca güvenle yaşadığı Şam’ı terk etmiş ve sonu İmralı’da biten tehlikeli bir yolculuğa çıkmıştı?
Bu sorunun resmi cevabı Türkiye’nin Suriye’ye yaptığı askeri diplomatik baskı...
O halde soruyu bir kere de şöyle soralım.
Öcalan, 19 yıldır Şam’daydı ve PKK bu 19 yıl boyunca onun talimatlarıyla kanlı köy ve karakol baskınları, alışveriş merkezi, tren garı katliamları yapmıştı.
Peki, Türkiye neden daha önce değil de 1998 yılının sonbaharında birden bire Suriye’ye Öcalan’ı barındırmaması için baskı yapmaya başlamıştı?
Bu soruya, bütün süreci Ankara’da yakından izlemiş gazeteci Murat Yetkin’in genişletilmiş yeni baskısı yayınlanan Kürt Kapanı kitabı cevaplar veriyor.
Daha önce Radikal’de yazı dizisi olarak da yayınlanmış kitaba göre Suriye’ye Öcalan konusunda ilk nota 1996 yılında verilmişti.
Rahmetli Gündüz Aktan’ın kaleme aldığı notanın bir sonuç vermediği anlaşılıyor.
Kitaba göre iki yıl sonra 1998 yılının sonbaharında başlayan askeri baskı ise dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun fikriydi.
Kıvrıkoğlu “Terörle mücadelede elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Ancak PKK'nın başı Suriye'de oldukça yapabileceklerimizin bir sınırı var. Suriye konusunda çalışmalar yapıyoruz. Müsaade ederseniz bu raporu size sunmak istiyoruz" diyerek Cumhurbaşkanı Demirel’e bir rapor sunmuş ve bu rapor üzerine Suriye’ye karşı planlı bir askeri diplomasi başlatılmıştı.
İlk olarak 15 Eylül 1998 günü Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, Suriye sınırındaki Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde bir sınır bölüğünü denetlemeye gitmiş, arkasında bayraklı vatandaşları alıp, muharebe üniforması içinde, kollarını sıvayıp parmağıyla Suriye’yi işaret ederek: “Sabrımız taşmak üzeredir. Kimsenin toprağında gözümüz yoktur. Hiçbir ülkenin de bizim topraklarımız üzerinde emellerine izin vermeyiz. Bunu komşumuz Suriye’nin çok iyi anlaması lazımdır” demişti.
Ardından 1 Ekim’de Meclis açılışını yapan Cumhurbaşkanı Demirel, danışmanlarına özel olarak hazırlattığı bir paragrafla Suriye’yi “Artık sabrımızı taştı” diyerek uyardı.
Ardından yine planlı ziyaretlerle sınıra giden Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz ve Cumhurbaşkanı Demirel, Hatay’dan Suriye’ye seslenen sert çıklamalar yaptılar.
Planlı artırılan tansiyon üzerine Mısır devlet başkanı Hüsnü Mübarek iki ülke arasında arabulucu olarak devreye girmiş, ardarda Şam ve Ankara’ya ziyaretlerinden sonra “Adam vermemesi” ile meşhur Hafız Esad ikna edilmiş ve 9 Ekim 1998 günü Öcalan’ı taşıyan uçak Şam’dan Avrupa’ya doğru bilinmez bir yolculuğa çıkmıştı.
Bilinen hikaye böyle.
Fakat bu hikayede yerine oturmayan bazı parçalar var.
O parçaları görmek için 15 Eylül’de orgeneral Atilla Ateş’in bir kurguyla sınıra gidip Suriye’yi uyarmasından bir ay öncesine gitmeliyiz.
Henüz ortada Öcalan konusunda Suriye’ye yönelik bir baskı yoktur.
Milliyet gazetesinde köşe yazıları yazan, emekli diplomat Şükrü Elekdağ Ağustos ayında Güneydoğu Sorunu başlıklı yazılar yazmaya başlamıştır.
Devlete yakın, Kürt meselesinde statükocu pozisyonu savunan bir diplomat için beklenmedik, cesur yazılardır bunlar.
15 Ağustos’ta yazdığı ikinci yazıda Elekdağ “Güneydoğu’nun gerçek huzur ve sükuna kavuşmasının birinci önkoşulu” nu açıklar: “Suriye’yi Güneydoğu’daki terörün lideri ve sembolü niteliğindeki Öcalan ile örgütün ülkemizle sınırları bulunmayan bir ülkeye sınır dışı ettirmeye ve PKK’ya sağladığı desteği tamamen kestirmeye zorlamak.”
İkinci önkoşul ise “Güneydoğu’ya iş aş ve uygar bir altyapı götürecek bir sosyo-ekonomik kalkınma planının süratle uygulanmasıdır.”
Tam da her şey bir ay sonra onun yazdığı şekilde olur.
Türkiye Şam yönetiminden Öcalan’ın iadesini değil, ısrarla “Suriye’de barındırılmamasını” istemiştir.
Zaten Öcalan da önce Yunanistan’a ardından Türkiye ile sınır olmayan İtalya’ya gitmiştir.
Elekdağ, Öcalan Suriye’den Avrupa’ya geçtikten sonra da yazılarına devam etmiş, bu kez gazetesinin ilginç bir şekilde manşetine taşıdığı ayrıntılı bir Güneydoğu Sorunu çözüm paketi kaleme almıştır.
Aynı tarihlerde dikkat çekici bir gelişme de 28 Ağustos 1998 akşamı Brüksel’de yaşanır.
O akşam, Türkiye merkez medyasından 25 gazeteci, her hafta Abdullah Öcalan’ın Şam’dan telefonla canlı bağlandığı program için Brüksel’deki MED TV stüdyolarındaki yerlerini almıştır.
Daha önce düşünülemeyecek bir şeydir bu. Programda Öcalan’a soruları Tayfun Talipoğlu sorar. Bu hazırlığın sebebi yayında anlaşılır. Çünkü Öcalan, programda 1 Eylül Dünya Barış Günü’nden itibaren geçerli olmak üzere ateşkes ilan eder.
Bu ilginç programı yapan ve sunan gazeteci Günay Aslan, o akşamki Türk basının ilgisini daha sonra şöyle anlatmıştı:
“Türk basını programa şaşırtıcı bir şekilde yoğun ilgi gösteriyordu. Birçok gazete, televizyon kanalı ve haber ajansı katılacağını söylüyordu. 28 Ağustos 1988 günü canlı olarak yayınlanan programa stüdyo konuğu olarak katılan ve şu an TRT ’de çalışan bir gazeteci gösterilen ilgiyi Genelkurmay’a bağladı. Program öncesi yaptığımız görüşmede, ‘buraya gelmemizi ve bu programa katılmamızı Genelkurmay istedi’ dedi. Söylediğine göre kendisi de Genelkurmay’a çağrılmış, programa katılması istenmişti.”
Öcalan’ın ateşkes kararı ertesi gün bütün gazetelerin birinci sayfalarında yer aldı.
Resme yeniden bakalım.
Türk gazetecilerin asla devletten izin almadan gitmeleri düşünülmeyecek MED TV stüdyolarında, Öcalan ateşkes ilan etti. Ve PKK’nın bu ateşkes kararından 15 gün sonra birden Suriye’ye “Öcalan’ı barındırmaması” için planlı bir baskı başladı. Çatışma dönemleri dahi olmayan bir baskının ateşkes kararından sonra olması da tuhaftı. Ve Öcalan aylar önce Şükrü Elekdağ’ın yazdığı gibi Suriye’den çıkarılıp, Avrupa’ya gitti.
Bütün bunların tesadüf olmadığı, bir görüşme trafiğinin sonucu olduğunu ilk olarak PKK iddia etti.
Öcalan Rusya’da kendisine gidecek yer ararken, PKK’nın Avrupa sorumlusu olan Kani Yılmaz, MED TV’ye çıktı ve Öcalan’ın Suriye’den 1997’den beri devletle yürütülen görüşmeler üzerine çıkarıldığını anlattı.
Yılmaz’ın iddiasına göre Genelkurmay’da görevli bir albay 1997 yılının nisan ayında Hollanda’da kendisi ve şimdi YPG’nin başında olan Şahin Cilo ile görüşmüştü.
Örgüt daha sonra Özgür Politika gazetesi ve MED TV’de bu görüşmeler sırasında yazılan mektupları yayınladı. Bu mektuplara göre devletin planı Öcalan’ı Suriye ve Esad rejimi baskısından kurtarıp, Avrupa’ya götürmek, PKK’nın silahsızlanma sürecini başlatmaktı.
Devlet, bunun için Öcalan’ın 1 Eylül’de Türk gazetecilerin katıldığı Medtv’deki ateşkes kararını açıkladığı tele basın toplantısını organize etmişti.
Hatta iddiaya göre 18 Ağustos 1998 günü Cumhurbaşkanı Demirel, nikah şahidi olmasına rağmen, son anda mazeretsiz olarak Mehmet Ağar’ın kızının düğününe gitmeyerek, devletin bu görüşmelerdeki kararlılığı gösterilmişti.
Öcalan yakalandıktan sonraki ifadelerinde ve mahkeme sürecinde devletle olan bu görüşmeleri anlattı, arabulucuların isimlerini verdi.
1997’den itibaren yaşanan bu görüşme trafiğini doğrulayan bir yazı da 2004 yılında Vatan Gazetesi’nde Ruşen Çakır tarafından yazıldı.
Yazıya göre MİT’teki bazı üst isimlerle HADEP üst düzey yöneticileri 1997 bahar aylarında, en az iki kez bir araya gelip Güneydoğu'daki çatışmaların sona ermesi konusunda neler yapılabileceğini tartışmışlardı. Görüşmelere katılan eski HADEP’li vekiller Sedat Yurttaş ve Sırrı Sakık da bu iddiayı doğrulamıştı.
Bu görüşmelerle ilgili 2010 yılında görüşmelerde rol almış İlhami Işık’la bir röportaj yapıp ve bir yazı dizisi yazmıştım. (Devletten Apo’ya Mektuplar)
Bu görüşme trafiğini anlatan iki de kitap yayınlandı. PKK’nın tezlerinin ve elindeki belgelerin yer aldığı “1966 Yıl Sonra Uluslararası Komplo”- İrfan Doğan ve daha bağımsız bir çalışma olan “Muhatapsız Savaş Muhatapsız Barış”- Hasan Yıldız.
Peki eğer Öcalan Suriye’den devletle yürüttüğü görüşmeler sonucunda, Ortadoğu’dan ve Esad rejiminin baskısından kurtarılıp, PKK’yı silahsızlandırmak için Avrupa’ya çıkarıldıysa, nasıl oldu da altı ay sonra İmralı’da kendisini buldu?
1999’da PKK’nın bu görüşmelerle ilgili iddiaları üzerine bir yazı kaleme alan Hürriyet Gazetesi Ankara temsilcisi Enis Berberoğlu, bu görüşmelerin bir istihbarat oyunu olduğunu iddia etti.
Diğer iddia ise Öcalan’ın Suriye’den çıktıktan sonra uçaktayken yaptığı bir açıklamanın görüşmeleri bitirdiği.
Öcalan, uçakta Özgür Politika gazetesine konuşmuş ve “Ülkede partileştik, Ortadoğu’da ordulaştık, Avrupa’ya çıktık devletleşeceğiz” demişti. Ertesi gün gazetenin manşetinde bunu gören devlet yetkilileri de Türkiye’nin toprak bütünlüğü şartıyla yürütülen temasları kesmişlerdi.
Bunun üzerine PKK kendi yayın organlarında görüşmeleri deşifre etti.
Öcalan yakaladıktan sonra yaptığı açıklamalarda sürekli devletle yürüttüğü görüşmelere sadık olduğunu söyledi. Bu sadakatini göstermek için somut adımlar da attı.
2 Ağustos 1999 günü avukatları aracılığıyla yaptığı açıklamayla PKK’ya silahlı mücadeleyi bitirme çağrısı yaptı.
25 Ağustos’ta PKK yurtdışına çekilmeye başladığını açıkladı. Gerçekten de PKK’lılar Türkiye’den çekildiler. Öcalan, PKK’yı fesh edip, Avrupa’da siyasi bir parti olarak KADEK’i kurdurdu.
Devlet tarafında da paralel ilginç bir adım geldi.
4 Eylül günü basınla bir araya gelen Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu da o ünlü “28 Şubat’ın 1000 yıl daha süreceği” açıklaması dışında Kürt meselesiyle ilgili o güne kadar sivillerin bile telaffuz edemediği radikal mesajlar verdi:
‘‘Terör başının da söylediği gibi, silah yoluyla bir yere varamayacaklarını kabul ettiler. Siyasal yoldan çözüm düşünüyorlar. Federasyon da istemiyorlar. İstedikleri bazı kültürel haklardır. Bunların bazıları zaten verilmiştir. Kürtçe gazete ve kasetler serbest. Yasak olmasına rağmen Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Kürtçe televizyon ve radyo yayınları yapılıyor. 37 il ve ilçede belediyeler HADEP'te. Kimse niye seçildiniz diye karşı çıkmadı. Doğru dürüst çalışıp memlekete hizmet ederlerse kimse bir şey demez. Türkiye birçok hakları vermiş zaten ’’
Öcalan’ın 1998’de ilan ettiği ateşkes 2004 yılına kadar sürdü.
Bülent Ecevit, yıllar sonra 2005 yılında Sabah gazetesinden Balçiçek İlter’e verdiği röportajda “Bize niye Apo'yu verdiler onu hala ben de bilemiyorum” demişti.
Bu sırrın tam olarak aydınlanması için dönemin aktörlerinin anılarını yazmalarını beklemek zorundayız.
.17/02/2019 23:27
Halkımız koyun mu? Emin misiniz?
77
Yerel seçimler yaklaştıkça, halkın nabzının seçim öncesi nasıl attığı merak ediliyor.
Partiler parasını verip anketler yaptırarak o nabzı düzenli tutuyorlar. Ama sıradan insanlar o kadar şanslı değil.
Eskiden gazete ve tvler bağımsız seçim anketleri yaptırır ve bunları yayınlardı. Artık bunu finanse edebilecek ana akım medyanın böyle dertleri ve lüksleri yok.
Tvlerin sokağa inip halkın seçim nabzını tutması da epey riskli.
Bunu yapıyormuş gibi yapıp hala il il seçim izlenimleri yayınlayan gazetelerde ise gazete hangi meşrebe yakınsa o parti her yerde nedense birinci ya da iddialı çıkıyor.
Geriye internetteki bağımsız mecralar kalıyor.
Bir de sık sık sokaklara inip halka mikrofon uzatan isimsiz Youtube kanalları.
Onların nasıl filtreleri olduğunu bilmiyoruz.
Ama ana akım medyanın işlevsiz kaldığı bir ortamda, bir kamerayla çekilip internete yüklenmiş basit bir sokak röportajında söylenmiş bir söz, bir eleştiri bile bir anda, üzerine sosyal analizler yapılan veri haline geliyor ve sosyal medya, Whatsapp üzerinden milyonlarca insana ulaşıyor.
Geçen haftanın en popüler sokak röportajları tanzim satış mağazaları hakkındakilerdi.
Hükümeti eleştiren sakallı halci amca, tatlı tatlı “bu iş göründüğü gibi değil” diyen pazarcı abiyle birlikte haftanın en popüler videosu şüphesiz tanzim satış kuyruğunda “hayat pahalılığının sebebi kim” sorusuna “CHP’liler” diyen teyzenin videosuydu.
Tabii bu video üzerine seçimlerden ümidini kesmişler yine halkımızın koyunluğu, sabit görüşlülüğü üzerine epeyce laf ettiler.
Peki gerçekten öyle mi?
Halkımız sabit fikirli ve affedersiniz koyun gibi mi?
Merak etmeyin, bu yazının sonu halkımızın Anadolu irfanına, bozkır bilgeliğine çıkmayacak.
Hatta şuradan başlayabiliriz. Büyük kalabalıklar genelde sabit fikirlidir. Görüşleri de kolay kolay değişmez.
Sadece muhafazakarlar, dindarlar da böyle değildir.
Vefatı üzerinden 80 yıl geçmiş Atatürk hakkında bile en ufak bir eleştiriye tahammülsüz eğitimli, şehirli milyonları düşünürseniz, mevcut iktidara karşı da başka milyonlarca insanın benzer korumacı duygulara sahip olması size şaşırtıcı gelmez.
Aslında sadece bizim ülkemizdeki büyük kalabalıklar da değil, dünyadaki büyük kalabalıklar da genelde tutucudur, yeni fikirlere açık değildir.
ABD seçimlerinde bu yüzden “swing states” (Salıncak/sallanan eyaletler) diye bir tabir var.
Çünkü seçimlerin sonucunu, Cumhuriyetçilerin her seçim haritasında kırmızıya boyadığı Teksas, Montana, Utah, Kansas, Alabama, Oklohoma vb eyaletler ya da uzun on yıllardır her seçimde maviye boyanan Demokratların New York, Washington, Massachusetts vb eyaletleri belirlemez.
O eyaletlerdeki seçmenlerin tercihleri neredeyse sabittir. Muhtemelen orta batı Amerika’da seçmenlere mikrofon uzatılsa tanzim kuyruğundaki teyzelerinkine benzeyen videolar ortaya çıkar.
O yüzden seçim geceleri gözler, her seçimde tercihlerin değişebildiği, sayıları 12 ile 15 arasında gidip gelen Florida, Ohio, Wisconsin, Pennsylvania, Virginia gibi “Salıncak Eyaletler” e çevrilir. Sonucu da onların tercihi belirler.
İngiltere’de de on yıllardır Muhafazakarların ve İşçi Partisi’nin kazandığı şehirler var. Muhafazakar Parti, Glasgow, Liverpool, Manchester’da kazanmayı beklemez. Ama Londra gibi ortada olan, oyların değişebildiği şehirler de vardır.
Fransa’da da muhafazakar partinin, sosyalistlerin tartışmasız bütün seçimleri kazandığı bölgelerin değişmez haritaları bizim seçim haritalarına çok benzer.
O halde biraz daha ileri gidebiliriz.
Türkiye, aslında bütün Batı demokrasileri içinde seçmen tercihlerinin en çok değişebildiği ülkeler içinde dahi sayılabilir.
Son 16 yıldır güçlü bir tek parti iktidarıyla yönetildiğimiz için unutmuş olabiliriz.
Ama sadece 1987 ile 2002 arasında yapılan seçimlerden birinci çıkan partileri sıralamak bile hatırlamak için yeterli olacaktır: 1987-ANAP, 1989 (Yerel)- SHP, 1991- DYP, 1995-RP, 1999-DSP, 2002-AK Parti.
Seçmen çok güçlü iktidar dönemlerinde, farklı tercihlerde bulunmanın zor ve tehlikeli olduğu zamanlarda bile sandıkta beklenmedik sürpriz sonuçlara imza atmıştır.
Nitekim ortada muhalif bir fikrin dahi kalmadığı, parti-devlet rejimi altında gidilen cumhuriyet tarihinin ilk çok partili seçimi olan 1930 yerel seçimlerinde öyle olmuştu.
Çok ciddi baskılara, tehditlere, sandık hilelerine rağmen Serbest Cumhuriyet Fırkası, yerel seçimlerde Samsun, Silifke il merkezlerini, İzmir’in 16 ilçesini, İstanbul’un Maltepe, Çatalca, Burgazada’sını, Lüleburgaz, Merzifon, Bandırma, Edremit, Keşan gibi büyük yerleşim yerlerini kazanmış, İstanbul’da CHP’ye yakın oy almıştı.
Sonuçlar iktidarı o kadar telaşlandırmıştı ki Serbest Fırka, kapanmaya zorlanmış, parti kapatılınca istifa etmeyen Samsun belediye başkanı zorla görevden alınmış, Silifke ceza olarak ilçe yapılmıştı.
Demokrat Parti’nin 23 yıllık tek parti iktidarına karşı hileli 1946 seçimlerinde Meclis’e 58 vekil sokması, 1950 seçimlerinde 12 yıllık Milli Şef’e karşı tek başına iktidara gelmesi zaten bilinen örnekler.
Ama örneğin az bilinen 1955 yerel seçimleri de halkın cesaretini gösterdiği seçimlerden biridir.
Bir sene önceki 54 seçimlerinde hala aşılamamış bir rekor olan yüzde 58’le bir kere daha iktidar olan DP, seçimden sonra ekonomik sorunlarla sertleşmiş, örneğin seçimlerde muhalif Osman Bölükbaşı’nın partisine oy verdiği için Kırşehir ilçe yapılmıştır.
Bu ortamda muhalefet partileri CHP ve Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Millet Partisi, 55 yerel seçimlerini boykot eder. Ama seçim sonuçları iktidar partisi için büyük bir sürprizdir. Seçime katılım oranı yüzde 37’de kalmıştır. Ankara, Antalya, Balıkesir, Çanakkale, Diyarbakır, Malatya, Kayseri, Çorum, Burdur, Kırşehir, Muğla, Muş, Sivas, Siirt’te sandıktan bağımsız belediye başkanları çıkmıştır.
1957 seçimlerinde DP büyük oy kaybetmesine rağmen iktidarını korur. Muhtemelen seçim yapılsa iktidarı kaybedeceklerdir.
Ama darbe olur. Darbenin ardından askerin tehditleri ve CHP’yi işaret etmesiyle gidilen 1961 seçimlerinde de benzer bir tepki verir seçmen.
CHP sandıktan birinci parti çıkar ama seçimden bir ay önce idam edilmiş Menderes’in çizgisinin devamı olan Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi CHP’den daha çok oy ve vekil toplamayı başarır.
1973 seçimlerinin hikayesi de benzerdir. 12 Mart muhtırasının ardından gidilen seçimi, muhtırayı en çok eleştiren Ecevit’in CHP’si kazanmıştır.
1977 seçimlerinde çok partili demokratik hayatta CHP’nin ulaştığı en yüksek oyu alan (yüzde 41.38) Ecevit, iki sene sonra ekonomik sorunlar artınca 1979’daki ara seçimlerde yüzde 50’yi geçen Adalet Partisi’nin açık ara arkasında kalınca, istifa edecektir.
1983 seçimlerinde yine seçmen, oy vermeleri için sağda ve solda iki parti kurdurmuş darbeci devlet başkanı Evren’i dinlemez ve hiç şans verilmeyen ANAP’ı tek başına iktidara taşır.
1987 seçimlerinde tekrar tek başına iktidar olmuş aynı ANAP’a ise seçmen cezayı 1989 yerel seçimlerinde keser. Ekonomik sorunlar, yolsuzluklar, Özal ailesine tepki, belediyeleri çalıştırmayız tehditleri sandıkta ANAP’ı çökertir. ANAP üç büyükşehir belediyesini, elindeki 55 il belediyesinden de 52’sini kaybeder. 91 seçimlerinde de iktidarı kaybedecektir.
1994 yerel seçimleri de halkın sürprizlerindendir. Kimsenin şans vermediği Tayyip Erdoğan’ın İstanbul, Melih Gökçek’in ise Ankara belediye başkanı seçildiğine gazeteler bile iki gün sonra inanabilmiştir.
1999 seçimlerinde Meclis’te kurduğu azınlık hükümeti için vekil sayısı bakanlıklara ve komisyonlara yetmeyen Ecevit’in DSP’si yüzde 22 ile kazanmış, üç sene sonraki 2002 seçimlerinde ise bu yüzde 22 oy yüzde 1’e düşmüştü.
AK Parti’nin 16 yıllık seçim yenilmezliği tarihinde de ibrenin düştüğü, halkın reflekslerini gösterdiği anlar oldu.
2007 seçimlerini e-muhtıra, mitingler, 367 kararı gölgesinde yüzde 47 ile kazanan AK Parti, iki yıl sonra ekonomik krizin gölgesinde gidilen yerel seçimlerde ise yüzde 38’e düştü.
2015 Haziran seçimlerinde çoğunluğu kaybederken, 2017 referandumunu ise ucu ucuna kazandı.
Türkiye toplumuna sabit fikirli de diyemeyiz. Yeni fikirlere, yüzlere, tercihlere hatta maceralara açık olduğunu seçimlerde göstermiş bir seçmenle karşı karşıyayız.
Serbest Fırka, 1930 yılında ikisi il 40 merkezde belediyeleri kazanırken sadece bir aylık bir partiydi. 1961 seçimlerinde çoğunluğu elde eden AP ve YTP, yedi ay önce, vetoları aşarak kurulmuşlardı. 1965’de tek başına iktidarı kazandığında Demirel 41 yaşındaydı. 1973’de seçimleri kazanan Ecevit ,1.5 yıl önce parti genel başkanlığını İnönü’den devralmış genç bir liderdi. 1983’de seçimleri kazanan ANAP yedi aylık bir partiydi. Kadroları Özal dışında tanınmıyordu. 1994’de İstanbul Belediye Başkanı seçildiğinde Erdoğan sadece 40 yaşındaydı. Ve 2002’de AK Parti tek başına iktidar olduğunda 15 aylık bir partiydi.
Değişmez siyasi davranışlar gösterdiği, iktidarlara göre pozisyon aldığı düşünülen şehirlerin de bambaşka hikayeleri var.
Birinci Meclis’in feshedilip, muhalefetsiz ikinci Meclis’in kurulduğu 1923 seçimlerinde tek muhalif vekil olan Zeki Kadirbeyoğlu’nu Gümüşhanelililer seçmeye cesaret etmişti. Sadece seçmediler, koltuğunu da korumasına yardım ettiler. Kırşehirliler, DP iktidarının kendilerini ilçe yapmasına rağmen Bölükbaşı’nı seçmekten vazgeçmediler. 1977’de tarihi boyunca CHP’nin kazandığı İnönü’nün memleketi Malatya’da belediye başkanlığını bağımsız Hamit Fendioğlu yani Hamido kazanmıştı. 1978’de Diyarbakır’da Mehdi Zana, Batman’da Edip Solmaz, Ağrı’da Urfan Alpaslan, 2009’da Urfa’da Ahmet Fakıbaba yine bağımsız adaylar olarak büyük partilere karşı seçimi kazanmışlardı.
1990’lara kadar Ege ve Trakya sağın kalesiydi. Rize’nin 84’e kadar, Trabzon’un 1989’da, 2004’de, Giresun’un 1989, 1999’da CHP’li belediye başkanları vardı. Sırasıyla Zonguldak’ın SHP, ANAP, DSP, AK Parti, CHP’li, Kars’ın SHP, MHP, ANAP, AK Parti’li, Mersin’in SHP, ANAP, DSP, CHP, MHP’li, Bursa’nın CHP, ANAP, DYP, DSP, AK Partili belediye başkanları oldu.
İyi siyaset yapmayı, hakiki bir alternatif olmayı, geniş kitlelere kendini anlatmayı, herkesin mutlu olacağı ortak bir gelecek kurabileceğine toplumu ikna etmeyi denemeyenler ya da deneyip başarısız olanların suçu halkın koyunluğuna, sabit fikirliliğine atması bu tarihi değiştirmiyor.
Türkiye’nin siyaset ve seçim tarihi, o sokak röportajı videolarında görünüp kızılan halkımız hakkında bambaşka bir hikaye anlatıyor.
.19/02/2019 23:07
Devletin hikmetinden kim sual edecek?
107
Bundan 146 yıl önce İbret gazetesindeki köşe yazısında Namık Kemal şöyle yazmıştı:
“Vakia Avrupa’da bir takım zalimlerin hizmetkarları “devlet bir şahs-ı manevidir. Şu hakka haizdir. Şu işten menfaat görür” yollu safsata sözler söylemişlerdir... Hatta bu aşırı fikirlerin neticesidir ki “raison d’Etat”, mecburi devlet namıyla fena bir kaide peyda oldu... İtikadımızca devletin halktan ayrı bir vücudu yoktur. Kendine mahsus hiçbir menfaati olamaz.”
Namık Kemal’ın 1873 yılında karşı çıktığı raison d’Etat, Türkçe’ye hikmet-i hükümet olarak tercüme edildi.
Ama kendilerine Namık Kemal’i “kahraman”, “fikri öncü”, “rol model” alanların yönetimine geldiği devlet, tam da onun korktuğu gibi hikmetinden sual olunmaz bir devlet oldu.
Hikmet-i hükümet kavramı uzun süredir kullanılmıyor. Ama “devletin ülkesi ve milliyle bölünmez bütünlüğü”, “devletin ali çıkarları”, “devletin bekası”, “devlet aklı” dendiğinde, hala vatandaşın varlığından ve çıkarlarından bağımsız kendi varlığı ve çıkarları olan hikmet-i hükümetten bahsetmekteyiz.
Böyle bir anlayış doğal olarak devlet ve millet arasında bir yarık açılmasına ve karşıtlığa sebep olur. Türkiye’de de böyle oldu.
Çok partili hayat da bu yarık ve çatışmalar içinde kuruldu.
Demokrat Parti’nin “Yeter söz milletindir” sloganının muhatabının o “hikmet-i hükümet” devleti olduğunu herhalde söylemeye gerek yok.
Sağdan ve soldan halkın teveccühünü kazanmış liderlerin “halkçı”, “milletin adamı” olarak anılmasını sağlayan ortak özellikleri de devlete karşı milletin haklarını korumaları ve savunmaları olageldi.
Rousseau’nun genel irade kavramından uyarlanmış teknik bir siyaset bilimi kavramı olan “milli irade”yi ülkenin en popüler siyasi kavramlarından biri yapan da bu mücadele içindeki işlevsel anlamıydı.
AK Parti de kuruluşundan itibaren siyasetini “milli irade”, “Yeter söz milletindir” söylemi üzerine kurdu.
16 yıllık siyasi tarihinin en çetin kavgalarını devlete karşı verdi.
Siyasi yasaklar, muhtıra, 367 kararı, kapatma davası, ordunun siyasetteki etkisine karşı “milletin sesi” olmak AK Parti’nin büyük kitlelerde heyecan yaratmasını sağladı.
İktidara gelir gelmez olağanüstü hali kaldıran partinin önüne koyduğu ilk hedeflerden biri işkenceye sıfır toleranstı. Yıllarca meydanlarda “devletin milletin efendisi değil, hizmetkarı olacağı”nın sözü verildi.
AK Parti, bu yıllarda devlete karşı siyasetin ve toplumun elini güçlendiren reformlar yaptı, demokratikleşme paketleri açıkladı.
Türk Ceza Kanunu AB ile uyumlu hale getirildi, yasaklar mevzuattan temizlendi. Devletin eski günahları için özürler dilendi, taziyeler yayınlandı, üst üste açılımlar açıldı.
Ama bir noktadan sonra AK Parti devletle olan kavgasından galibiyetle çıktı.
Devlet- siyaset arasındaki antidemokratik ayrım ortadan kalkmaya başladı.
Devlet ve siyaset normal bir demokraside olması gerektiği gibi birleşti.
Hatta buna devletle milletin barışması da dendi.
Ama ilk bakışta bir normalleşme olarak övülebilecek bu barışma ve birleşme, içeride ve dışarıda yaşanan güvenlik krizleri, kurumsal yapıların eksikliğiyle zamanla siyasetin devleti normalleşmesi, sivilleştirmesi, halkın hizmetkarı haline getirmesinden, devletin siyaseti kuşatması, devletleştirmesine doğru evrildi.
Sadece devlet yeniden hikmet-i hükümet anlayışına geri dönmedi.
Muhafazakar kitleler için de bu devlet artık “bizim devletimiz”di. Artık “öz yurdumuzda garip ve parya değildik.”
Asker üniformalarıyla namaza duruyor, hakimler başörtüsü takabiliyor, polisler tekbirlerle mezun oluyordu.
Ama devleti herkese eşit olarak hizmet eden, vatandaşları arasında ayrım yapmayan bir modern devlet haline getirmesi beklenen normalleşme adımları, bu kez muhafazakarların kendilerini devletin yeni evsahibi gibi hissetmelerine neden oldu.
O yüzden bugün, binlerce kurumu, çalışanı, elindeki kolluk güçleri ve adalet mekanizmasıyla her gün on binlerce eylemde bulunan bir devlet makinesinin herhangi bir uygulamasını eleştirenler karşılarında sadece devleti değil, “bizim devletimiz”i koruma refleksini kuşanmamış kitleleri de buluyorlar.
Bu devletin de eskisi gibi hala vatandaşların ‘süfli çıkarları’nın yanında hükmünün geçmediği ‘ali çıkarları’ var. Bu devletin de eskisi gibi bizim asla tam olarak bilemediğimiz ve bunu da sorgulayamayacağımız bir devlet aklı mevcut.
Meclis, siyaset, medya ve yargının denetim imkanlarının zayıflaması da devletin kibrini ve dokunulmazlık özgüvenini artırmış durumda. Devlet denen bu büyük gücü dizginleyecek, ehlileştirecek siyasetçiler de artık devlet atının üzerinde koşmaktan memnun.
Sonuçta da karşımızda tren kazasında çocuğunu kaybetmiş annenin sorularına cevap vermesi beklenirken onu sosyal medyadan bloklayan demir yolu müdürleri, köylü kadınlarla “az gaz yeseniz ne olur” diye dalga geçen vali yardımcıları, devlet protokolü geçiyor diye ambülansın geçişine bile inisiyatifini kullanıp izin veremeyen polis memurları, valilerin keyfi yasaklama kararları, devlete ve devlet büyüklerine hakaret davalarında tutuklamanın bir rutin haline gelmesinden her gün sayıları artan çakarlı araçlara, her köşede karşınıza çıkan kimlik kontrollerine, trafik çevirmelerine uzanan hikmetinden sual olunmaz, kendi hataları için hesap vermekte cimri, vatandaşların hatalarından hesap sormakta bonkör bir devlet var.
Uzun süredir yaptığı hata yüzünden görevden alınan, hakkında soruşturma açılan, istifa etmek zorunda kalan, ceza alan üst düzey bir kamu yöneticisiyle ilgili bir haber okumadık. Ama yazdığı denetim raporlarından sonra görevden alınan Sayıştay yöneticilerinin haberlerini okuduk.
Böyle bir hikmet-i hükümet anlayışının hakim olduğu bir devletin, vatandaşlarının hak ihlali iddialarına karşı ilk refleksinin inkar, devleti ve memurunu vatan topraklarını savunuyormuş gibi savunma ve karşı saldırıya geçmek olması o yüzden şaşırtıcı değil.
Halbuki insan hakları ihlallerine karşı özel bir İnsan Hakları Kurumu kurmuş, ombudsmanlık sistemini getirmiş, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı tanımış, Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nu çok aktif kullanmış bir iktidarın insan hakları ihlalleri karşısındaki ilk refleksinin en azından “konuyu araştırıp soruşturuyoruz” demek olması gerekirdi.
Son örnek Ankara’da polis tarafından gözaltına alınırken taciz edilen bir kadın göstericiyle ilgili Ankara Emniyeti’nin yaptığı resmi açıklama. Geçiştirmek için bile olsa “Konuyu inceliyoruz” demek yerine, genç kızın babasının FETÖ’cülüğünden, kardeşinin DHKP-C’liğine kadar bir devlete yakışmayan ancak bir troll hesabının üslubu olabilecek bir savunma yapmayı tercih etmeleri devletin bu kibrinin ve hesap sorulamazlık özgüveninin bir sonucu.
Ama bu ilk de değil.
Son yıllarda bakanlıkların, müdürlüklerin, valiliklerin, emniyetin, savcılıkların hesap vermeleri gereken konularla ilgili yaptıkları resmi açıklamalarında vatandaşın hizmetkarı değil, efendisi olan bir devlet üslubunu benimsedikleri görülüyor.
Bundan iki yıl önce Van Gevaş’ta “İftar saati Emniyet’e roketli saldırı yapıp kaçan teröristler” olarak haberleri yapılmış, resmi makamlar bu yönde açıklamalar yapmıştı. Karakolda dövülmüş fotoğrafları paylaşılmış o insanların, daha sonra mantar toplamaktan dönen köylüler olduğu ortaya çıkmıştı.
“Olayın incelenmesi için suç duyurusunda bulunuyoruz” açıklaması yapan dönemin TBMM İnsan Hakları Komisyonu başkanı AK Partili Mustafa Yeneroğlu sosyal medyada linç edilmişti.
Yine 2017 yılında, Nusaybin’e bağlı Kuruköy’de düzenlenen bir terör operasyonu sırasında 60 yaşındaki Abdi Aykut ve altı köylünün gözaltına alınıp işkenceye maruz kaldığı iddiaları karşısında da Valilik, “Teröre karşı yürütülen mücadelede menfi algı oluşturmak maksatlı iftira” demiş, konu Meclis’te gündeme getirilince devletten bilgi alan AK Parti grup başkanvekili köylülerin “Canlı bomba eylemleri yapan, kamyonlarla, diğer araçlarla bomba taşıyıp Emniyet, güvenlik güçlerini, vatandaşımızı, masum çocukları katleden, şehit eden teröristler” olduğunu anlatmış, İçişleri Bakanı “O yaşlı dediğiniz adam ise teröre ev sahipliği yapıyor” açıklaması yapmıştı.
İki yıl sonra mahkeme geçen hafta tamamlandı. Altı ay tutuklu kalan 60 yaşındaki Abdi Aykut ve altı köylü beraat etti. Açtıkları idari davada da İçişleri Bakanlığı’nın “haksız tutukluluk”tan köylülere tazminat ödemesine karar verildi.
Üzerinden 146 yıl geçti. Devlet aklı, hikmet-i hükümet anlayışı hala yaşıyor ve her gün üzerine konuşmak zorunda kaldığımız mağduriyetler üretiyor.
Herhalde Namık Kemal de bugün yaşasaydı gazetedeki köşesinde vatan ve hürriyet şiirleri yazmazdı...
.22/02/2019 23:30
2019 yılında bu delillerle hapse giriliyor
141
Artık kimsenin şaşırmadığı yargı haberlerinden biri: Cumhuriyet gazetesi eski yazar ve yöneticilerinin yargılandıkları davada verilen mahkumiyet kararları istinaf mahkemesi tarafından onaylandı.
Yasalara göre beş yılın altında hapis cezası verilmiş sekiz ismin mahkumiyet kararları böylece kesinleşti.
Aylarca tutuklu yargılandıktan sonra tahliye edilmiş Cumhuriyet Gazetesi’nin eski yazar ve vakıf yöneticileri Bülent Utku (59) 1 yıl 8 ay, Güray Öz (70) 1 yıl 1 ay, Musa Kart (65), Hakan Kara (56), Mustafa Kemal Güngör (60) ve Önder Çelik(63) 1 yıl 16 gün ve gazetenin muhasebecisi Emre İper 7 ay daha hapis yatmak için yakında yeniden cezaevine girecekler.
Gazetenin eski yazarı Kadri Gürsel(58)’in 2 yıl 6 aylık cezası ise yattığı süreye sayıldı.
Mahkemenin 6 yıl 3 aydan 7 yıl 13 aya değişen hapis cezaları verdiği gazetenin eski yönetici, yazar ve çalışanları Akın Atalay (56), Ahmet Şık (49), Murat Sabuncu (50), Aydın Engin (78), Orhan Erinç (83), Hikmet Çetinkaya (77) hakkındaki mahkumiyet kararları içinse Yargıtay’a itiraz hakkı var.
Onların hapse girip girmeyeceği Yargıtay aşamasından sonra kesinleşecek.
Çünkü böyle politik davalarda yargılanan, hapse girecek insanlardan gazeteci, yazar diye bahsedince cansız, politik varlıklardan bahsediliyor gibi oluyor ve haklarında hüküm kesmek de çok kolay olabiliyor.
Halbuki bazıları yaşını başını almış, torun sahibi olmuş, aileleri olan gerçek insanlardan bahsediyoruz.
Karşı karşıya oldukları aylarca hapis yattıktan sonra tahliye olup sonra tekrar hapse girmek gibi ağır bir travma.
O halde bu ağır kararlarının arkasında herkesi ikna edecek hukuki gerekçelerin ve delillerin olması gerekir.
Peki var mı?
İstinaf mahkemesinin onayladığı karara göre bu 13 isim aynı suçu işledi: “FETÖ/PDY, PKK ve DHKP-C’ye ‘bilerek ve isteyerek yardım etmek”.
Evet, suçlama birbirinden farklı üç örgüte aynı anda bilerek ve isteyerek yardım ettikleri.
Bu ağır ve tuhaf suçlama için ortaya konan delilleri inceleyen İstinaf Mahkemesi’nin onay kararına göre “Mahkemenin kararında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılık, delillerde ve işlemlerde herhangi bir eksiklik yok.”
Delillere geçmeden davanın iddianamesinden suçu tarif eden paragrafı hatırlayalım:
“Cumhuriyet gazetesine, silahlı terör örgütü FETÖ/PDY tarafından özellikle 2013 yılından itibaren âdeta el konulduğu, şüpheli Can Dündar’ın gazetenin başına geçmesi ile birlikte gazetenin, kurucusu Yunus Nadi’nin yukarıda belirtilen amaç ve hedeflerinin dışına çıkarak farklı bir yörüngeye oturduğu belirlenmiştir. Gazete bu dönemde âdeta FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C terör örgütlerinin savunucusu ve kollayıcısı olmuştur.”
Cumhuriyet gazetesini Yunus Nadi’nin amaç ve hedefleri dışındaki bir yörüngeye oturtmanın bir suç olması bir tarafa, davanın üzerine kurulduğu iki suçlama cümlesindeki ortak kelime herhalde dikkatinizi çekmiştir:
“Cumhuriyet gazetesine, silahlı terör örgütü FETÖ/PDY tarafından özellikle 2013 yılından itibaren âdeta el konulduğu…”
“Gazete bu dönemde âdeta FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C terör örgütlerinin savunucusu ve kollayıcısı olmuştur.”
Savcı, iki ana suçlamasını cümleye dökerken hüküm vermek için “adeta” kelimesine ihtiyaç duymuş.
Gazeteye FETÖ adeta el koymuş ve gazete adeta terör örgütlerinin savunucusu olmuş.
Aslında bu iki cümle bile dosyadaki deliller hakkında bir fikir veriyor. Çünkü onlar da adeta deliller.
Dosyanın en fazla yer kaplayan delilleri, gazetenin haberleri ve bazı köşe yazıları.
Ama ceza kanununa göre 4 ay içerisinde haklarında suç bulunup dava açılmamış ya da dava açılmış ama haklarında ceza verilmemiş haberlerden bahsediyoruz.
Yani bu haberlerin bu davada delil olması mümkün değil.
Ayrıca bu haberlerden gazeteyi çıkaran vakıf üyelerini, gazetenin haberlerle ilgisiz yazar ve çalışanlarını suçlamak da mümkün değil.
Ancak eleştirel bir köşe yazısının konusu olabilecek bu haberlerin iddianamede ne işi olduğunu anlamak ise hiç mümkün değil.
İkinci deliller tanıkların ifadeleri.
Cumhuriyet gazetesinin çalışanlarını FETÖ’ye yardımla suçlayan tanıkların bir kısmı gazeteyle ilgisiz isimler: Hüseyin Gülerce, Latif Erdoğan, Cem Küçük Talat Atilla.
Cumhuriyet gibi bir gazetenin FETÖ’ye yardım ettiğine tanık gösterilmiş bu isimler işin trajikomik kısmı. Anlattıkları da her akşam tvlerde anlattıklarından farksız duyumlar, analizlerden ibaret.
Ama diğer tanık listesine trajikomik demek zor, belki sadece trajik denebilir.
Çünkü Cumhuriyet gazetesinin yazar ve çalışanlarını aylarca hapiste yatıran ve yeniden hapse sokacak bu suçlamaların diğer tanıkları gazetenin eski yönetici, yazar ve çalışanları.
Aslında şöyle düzeltmek gerekir. Bir kısmı artık gazetenin yeni yönetici ve çalışanları. Bir ucu Silivri’ye çıkan dava, Şişli’deki gazete yönetimi değiştirdi.
Cumhuriyet Vakfı’nın eski yöneticileri İnan Kıraç, Alev Çoşkun, eski genel yayın yönetmeni İbrahim Yıldız, eski yazarları Mehmet Faraç, Rıza Zelyut, gazetenin eski haber müdürü ve yeni Genel Yayın Yönetmeni Aykut Küçükkaya, muhabiri Mikayese İlnur, Ali Açar’ın ifadeleri bir fraksiyon kavgasından, “gazetemizi ele geçirdiler” dövünmelerinden ibaret. Ama tek farkla; bunları savcıya da anlattılar sonra mahkemeye gelip orada da tekrarladılar.
Üstüne üstlük onların ifadelerinin de katkısıyla hapis yatan arkadaşlarını sonra gazeteden de gönderdiler.
Yani davanın tanıkları hukuktan çok, sosyolojiyle ilgili bir mesele. Tanıklıkların ifadeleri, dava hakkında olmasa da Türkiye’deki insan kalitesi, fraksiyon kavgalarının acımasızlığı, politik kutuplaşma hakkında bize çok şey söylüyor.
Bu dedikodu, tezvirat, siyasi analiz arasında gidip gelen deliller dışında dosyada bu isimleri, iddia edilen üç örgüte bağlamaya çalışan ‘ciddi’ deliller ise haklarındaki MASAK ve HTS raporları.
İstinaf Mahkemesi’nin de hukuki ve ikna edici bulup onadığı bu delillerden bazılarına bakalım.
Gazetenin avukatlarından ve eski vakıf yöneticisi Bülent Utku’yu PKK’ya ilişkilendiren delil 2004 yılında, Erol Dora’nın yanında bir sene çalışmış olması. Erol Dora, bundan 11 yıl sonra HDP’den milletvekili seçildi. Erol Dora, 20 işlemde 66.000 TL gönderdiği tespit edilen Pervin Buldan’a, Pervin Buldan da bazı yöneticileri Kongra-Gel bağlantılı olan bir ajansa bağlanmış.
Böylece 15 yıl önce, 13 yıl sonra HDP milletvekili olacak birinin yanında bir sene çalışmak PKK’ya bilerek ve isteyerek yardımla suçlamasına bir delil oluvermiş. Bu zaman, mekan ve illiyetten bağımsız delil de Bülent Utku’yu bir kere daha hapse sokacak.
Cumhuriyet Vakfı eski yöneticisi Önder Çelik’i yeniden hapse sokacak delillerden biri ise 2011 yılında bir hesaba gönderdiği 345 TL.
Y.M. adında bir kişiye bu parayı göndermesinin sebebini mahkemede şöyle açıklamış: “Arabamı tamir ettirdiğim N.M. bana bu hesabı vermişti.” Peki burada suç ne? Bu hesabın sahibi olan Y.M.’nin 2009 yılında çalıştığı şirketin FETÖ şüphesiyle işlem görmesi. İşte bu da Önder Çelik’i yeniden hapse sokacak aleyhindeki delillerden biri.
70 yaşındaki yazar Güray Öz’ü yeniden hapse sokacak delil ise Çankaya’da arada bir sipariş verdiği bir pidecinin hakkında FETÖ iddiası olması. Ayrıca mahkeme safahatında pidecinin FETÖ değil, hırsızlıktan sabıkalı olduğu da ortaya çıktı. Ama bütün bu gereksiz ayrıntılar istinaf mahkemesini ilgilendirmedi.
Ama en çarpıcı deliller Hakan Kara ve Musa Kart’ı yeniden hapse sokacak deliller.
Her ikisinin de aradığı bir numara onları FETÖ ile irtibatlı yapmış. İddianameden okuyalım:
“Turistik Servisleri A.Ş adına kayıtlı/kullanımında bulunan ......1070 ve ...7130 nolu hatlar ile irtibatının bulunduğu, anılan şirket hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca 2014/156*** sayılı soruşturma yürütüldüğü”
İddianamede nedense tam adı yazılmayan Turistik Servisleri AŞ aslında ETS turun uzun adı. Başındaki “E” de Ersoy.
İki Cumhuriyet yazarı tatil için ETS turu aramışlar ama iddianameden öğreniyoruz ki şirket hakkında 2014’de bir FETÖ soruşturması yürütülmüş. O soruşturmanın akıbeti de meçhul.
Ama kesin olan iki şey var. Bu tur şirketini aramak iki yazar ve çizeri yeniden hapse gönderdi. Dava sürerken bu tur şirketinin sahibi ise Turizm Bakanı oldu. Muhtemelen şirket hakkındaki soruşturmada da kayda değer bir şey çıkmadı.
Ama ne fark eder. İstinaf Mahkemesi bu kadar ayrıntıyla da ilgilenmemiş.
Belki Yargıtay diğer isimlerin dosyalarını incelerken delilleri daha yakından inceler.
Örneğin Akın Atalay’ın 7 yıl hapis almasına neden olan şu delili:
“28 Mart 2011 tarihinde gerçekleştirdiği işlemle 2.500.-TL tutarında EFT gönderdiği Hüseyin Aktaş isimli şahıs hakkında MASAK veritabanında yapılan araştırma neticesinde; şahsın oğlu olan Atilla Aktaş'ın MASAK Başkanlığı tarafından (…) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen (...)sayılı analiz raporunda, yurtdışındaki ATM’lerden çekilmek üzere birbirlerinin hesaplarına havale EFT ve nakit yatırma işlemleri yoluyla para aktaran ve bu nedenle birbirleriyle ilişkili oldukları anlaşılan şahıslardan Şaban Aydın'a ait olan Boğaziçi (…) Ticaret Limited Şirketi'nin mal ve hizmet satışı yaptığı gerçek kişiler arasında bulunduğu tespit edilmiştir.”
Mahkemedeki savunmalar sırasında Hüseyin Aktaş’ın bir parkeci, adı Boğaziçi ile başlayan şirketin ise Bursa’da bir lokanta olduğu ortaya çıktı.
Yani Akın Atalay, 2011’de bir parkeciye 2500 TL ödemiş. O parkecinin oğlu da bir gün Bursa’daki lokantada yemek yemiş. O lokantanın sahibi hakkında MASAK raporu varmış. İşte bu da yedi yıl hapis cezasının delillerinden biri olmuş.
Haklı olarak bunlar zaten çok defa yazıldı diyenler çıkabilir.
Ama hayret hissimizi korumak için tekrar tekrar hatırlamakta fayda var.
İşte bu delillerle aylarca hapis yatmış, insanlar yeniden hapse girmeye hazırlanıyor.
Ve bütün bunlar gerçek hayatta, Türkiye’de, 2019 yılında ve hepimizin gözü önünde oluyor.
.24/02/2019 23:04
Hayatın en eski kanunu işlerken...
39
81 yaşında. 2013’de geçirdiği felç nedeniyle son altı yıldır tekerlekli sandalyede. Zor hareket ediyor, zor konuşuyor.
Ama 20 yıldır yürüttüğü Cumhurbaşkanlığı görevine beşinci kez aday oldu. Seçimler Nisan 2019’da yapılacak.
İşte Cezayirliler günlerdir sokaklarda buna isyan ediyor.
Halbuki tedavi olmak için dün İsviçre’ye giden Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı adayı 81 yaşındaki Abdülaziz Buteflika’nın parlak bir geçmişi vardı.
Fransız işgaline karşı bağımsızlık savaşının öncü isimlerinden biriydi.1962’den beri siyasetteydi, 15 yıl Dışişleri Bakanlığı yapmıştı. 1991’de seçimleri kazanınca İslami Kurtuluş Cephesi’ne dönük kıyım sırasında da aktif görevde değildi.
1999’da cumhurbaşkanlığına geldikten sonra iç savaşı bitirmiş, af çıkarmış, ülke ekonomisini toparlamıştı. Tunus’tan sonra Cezayir’e sıçrayan Arap Baharı isyanlarından da biraz sopayla biraz reform vaadiyle devrilmeden çıkmayı becernişti.
Arap Baharı tehlikesinden sonra rotayı Batı yerine Rusya’ya kırmış, İsrail karşıtı bir siyasetle içerideki İslami muhalefeti etkilemeye çalışmış, Esad’la, Sisi ile dayanışma içinde olmuştu.
Ama sonra hastalığı ilerledi, felç geçirdi, ama yine de koltuğu bırakamadı. Bizdeki “koltuğa yapışmak” sözünün bir sembolü haline geldi.
Ülkeyi aslında onun yerine, doktoru ve küçük kardeşi olan Said Buteflika yönetiyor. Muhtemelen plan da bir kere daha seçilip, koltuğu kardeşine bırakmaktı.
Ama Cezayirliler bu koltuk düşkünlüğüne de bu saltanat planına da isyan ettiler.
O yüzden Cezayir’in şehirlerinde günlerdir meydanlar “Beşinci döneme hayır” ile birlikte “Ne Buteflika ne Said” diye inliyor.
Gösterilerin başını üniversite öğrencileri ve gençler çekiyor. Üniversiteler boykot yüzünden kapalı.
Ülkedeki muhalefet Müslüman demokrat çizgide. Muhalif partilerin isimleri de tanıdık; Adalet ve Kalkınma Partisi ve MSP (Mouvement de la société pour la paix)
Sudan’ da da benzer bir bıkkınlık isyanı aylardır sürüyor.
Yüzde 70’lere varan enflasyon ve ekonomik krizin başlattığı sokak gösterileri üçüncü ayına girerken, 75 yaşındaki El Beşir sıkı yönetim ilan etti, ipleri biraz daha sıkılaştırarak sallanan koltuğunu korumaya çalışacak.
“Sadece git, hepsi bu kadar” sloganlarıyla gösteri yapanların ise yine çoğunluğunu gençler oluşturuyor. Üniversite hocaları bildiriler yayınlıyor, ülkenin akil insanları kansız bir değişim için uğraşıyor. Ama darbeyle işbaşına gelmiş, Darfur’da yaptıkları yüzünden hakkında uluslararası ceza mahkemesinin tutuklama kararı olan El Beşir’in o kadar kolay pes etmesi mümkün değil. Sırtını Suudi Arabistan’a yaslamış durumda. Şam’a gidip Esad’ı ziyaret etti. Sisi ile zaten her zaman güçlü ilişkileri oldu. Tutuklanma tehlikesi olmadan gidebildiği en Batı’daki ülke olarak Türkiye’yle de arayı iyi tutuyor.
Ama artık yaşlı, eli kanlı, yorgun bir lider. Gözaltına aldığı muhalif liderlerinden biri genç bir kadın.
1989’da darbeyle devirdiği son seçilmiş başbakan ve Ümmet Partisi’nin lideri (Sudan’daki İslami hareketin 2016’da hayatını kaybetmiş liderlerinden Turabi’nin kayınbiraderi) Sadık El Mehdi’nin, aynı zamanda partinin başkan yardımcısı da olan kızı Meryem El Mehdi.
Darbeci El Beşir’in koltuğunu da yeni bir siyaset nesli sallıyor.
Aylardır koltuğu sallanan liderlerden biri de Benjamin Netanyahu. Yolsuzluk soruşturmalarıyla, bu soruşturmaları protesto edenlerin sokak gösterileriyle boğuşan Netanyahu’nun önündeki en büyük tehlike ise Nisan 2019’daki seçimler öncesi kurulan bir ittifak. Eski Genelkurmay Başkanı Benny Gantz ve eski ekonomi bakanı Yair Lapid’in bir araya gelerek kurdukları yeni merkez hareket Mavi Beyaz Koalisyonu’nun önümüzdeki seçimlerde Knesset’te en çok koltuğu alabileceği söyleniyor.
Yıllarca Likud-İşçi Partisi arasında kalmış İsrail siyasetinden sıkılan halkın yüzde 72’si de değişim istiyor. Bu değişim dalgasına karşı Netanyahu’nun söyleyeceği yeni bir şey pek yok. O yüzden ‘yeni koalisyonun arkasında Arap partileri olduğu, Tel Aviv’in yanıbaşında bir Filistin ulusu yaratıldığı” gibi belaltı saldırılarla seçmeni etkilemeye çalışıyor.
Geçen hafta güçlü gelenekleri olan ve üç parti tarafından domine edilmiş İngiliz siyasetinde de kurulu siyasi düzene bir meydan okuma yaşandı.
İşçi Partisi’ni ve lideri Jeremy Corbyn’i aşırı sol, antisemitik, aşırı Rusçu bulan 7 işçi partili vekil istifa edip, Bağımsızlar Grubu’nu kurdu. Hareketin, Brexit kriziyle Muhafazakar- İşçi Partisi siyasetlerinin parçalandığı Ada siyasetinde yeni bir merkez partiye dönüşmesi, partiye Muhafazakar Parti’den de isimlerin katılması bekleniyor.
İngiliz siyasetinin yeni merkez partisinin liderliğini de muhtemelen 41 yaşındaki Chuka Umunna yapacak.
Nijeryalı bir işadamı babayla, İrlandalı bir avukat annenin oğlu olan Chuka’nın anne tarafından dedesi Nazilerin yargılandığı Nurnberg Davaları’nın savcısıydı. İşçi Partisi’nin gölge maliye bakanı olan Chuka Umunna’ya şimdiden İngilizlerin Obaması deniyor.
ABD siyasetinde de Trump’ın karşısında Demokrat muhalefeti yeni genç nesil siyasetçiler belirliyor. Onların en etkilisi 30 yaşında New York’tan Temsilciler Meclisi’ne seçilen Alexandria Ocasio-Cortez.
Washington’a geldiğinde ev kirasına yetecek parası bile olmayan Ocasio-Cortez, sadece mitinglerde, medyada, kongre komisyonlarında yaptığı konuşmalarla gündem olmuyor. 29 krizinden sonra sosyal demokrat başkan Franklin D. Roosewelt’in New Deal (Yeni Düzen) siyasetinin, ekolojik içerikle yenilenmiş hali olan New Green Deal (Yeni Yeşil Düzen) projesiyle de Demokrat siyasetin Demokrat Parti’nin siyasi söylemini domine ediyor, tartışmaları belirliyor.
Avrupa’da özellikle büyük krizler geçiren ülkelerde zaten dört-beş yıldır geleneksel sağ ve sol partiler yerlerini yeni partilere ve eski siyasetçiler de koltuklarını genç siyasetçilere bıraktılar. 2002’de Türkiye’de mevcut büyük partilerin yok olup, AK Parti ile yeni bir siyaset neslinin iktidara gelmesi gibi.
İspanya’da dört büyük siyasi partinin liderinin yaş ortalaması 41. Bu dört partiden ikisi yeni kurulmuş partiler. Yunanistan’ı ekonomik krizden çıkaran, Makedonya meselesini çözen yeni kurulmuş Syriza’nın lideri 44 yaşındaki Çipras oldu. İtalya’yı da 100 yıllık geleneksel sol ve sağ partiler yerine yeni kurulmuş iki aşırı sağ parti yönetiyor.
Yani klişe bir tabirle dünya değişiyor. İnsanların talep ve beklentileri, politik tasavvurları da değişiyor.
Klasik siyasi pozisyonlar, geleneksel partiler yeni taleplere ve yeni sorulara cevap veremiyor. Eski, kullanışsız, ulaşılmaz, bürokratik ve kibirli kalıyorlar.
Bu taleplere ve zamana ayak uyduramayan eski siyasetler, eski sağ ve sol partiler, yeni kuşak siyasetçiler ve söylemlerin meydan okumalarıyla karşılaşıyor.
Cezayir’den İngiltere’ye, İsrail’den, ABD’ye... İsimler, talepler değişse de temel motivasyon değişmiyor.
Bütün bu değişim dalgası, sokaklardan, sosyal medyadan yükselen talepler dış güçlerle, komplolarla, üst akıllarla açıklanamaz.
Sadece hayatın her mekanda ve her zamanda geçerli en eski kanunu işliyor...
.26/02/2019 23:38
411 el kimin elleriydi?
87
Yerel seçimler yaklaşırken sanki son 16 yıldır bütün seçimleri kazanan, yüzde 50’ye yakın oy alan partinin lideri değilmiş gibi meydanlarda bir tek Cumhurbaşkanı Erdoğan var.
Her gün bir kaç şehirde mitingler düzenliyor.
Cumhurbaşkanı, Kayseri’deki mitingde yine CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi’ni HDP’ye işbirliği içinde olmakla eleştirirken, Cumhur İttifakı’nın ise yeni kurulmadığını anlattı ve 11 yıl öncesinden bir örnek verdi:
“Hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, özellikle de başörtüsü konusunda Mecliste yaptığımız çalışmalarda, anayasa değişikliklerinde yine Cumhur İttifakı vardı. Hatırlarsanız ‘411 el kaosa kalktı’ manşeti atmışlardı, işte o 411 el aslında ne diyordu, ‘Cumhur İttifakı’ diyordu.”
Peki o 411 el gerçekte kimlerin eliydi ve ne diyordu?
Her şey 14 Ocak 2008’de İspanya ziyareti sırasında, gazetecilerin Yargıtay’ın bir başörtülü öğretmenle ilgili verdiği “siyasi simge” kararını sorduğu Başbakan Erdoğan’ın o meşhur cevabıyla başlamıştı: “Velev ki siyasi simge olsun.”
AK Parti iktidarının altıncı yılıydı ama “henüz şartlar olgunlaşmadı” gerekçesiyle başörtüsü meselesinde bir adım atılmamıştı.
Büyük tartışma yaratan “Velev ki” li çıkışa en beklenmedik tepki ertesi gün MHP lideri Devlet Bahçeli’den geldi.
Bahçeli, AK Parti’ye bir nevi meydan okuyarak ‘üniversitelerdeki başörtüsü meselesini getirin, çözelim’ demişti.
Böyle bir adım gündeminde olmayan AK Parti, bu meydan okumaya karşılıksız kalamadı ve iki parti bir Anayasa değişikliği önerisi hazırladı.
20 gün sonra Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik öngören teklif, Erdoğan ve Bahçeli’nin imzalarıyla Meclis’in önüne geldi.
Meclis’teki ilk tur oylamaya AK Parti’den 338, MHP’den ise 70 milletvekili katılmıştı. Fakat 408 vekile rağmen sadece 403 “evet” oyu çıkmıştı. Bağımsız milletvekilleri BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve Şanlıurfa Bağımsız Milletvekili Seyit Eyyüpoğlu’nun “Evet” verdiği biliniyordu. Yani iki parti en az 7 milletvekili fire vermişlerdi. Bu firenin daha çok olma ihtimali de vardı.
Çünkü tasarının altında imzası olmasa da Meclis’teki oylamalarda “Evet” vereceğini önceden açıklamış başka bir parti daha vardı: DTP. Yani Demokratik Toplum Partisi. Yani o günlerin HDP’si.
Meclis’te 20 milletvekili olan DTP adına ard arda Ahmet Türk, Fatma Kurtulan oylarının rengini belli eden açıklamalar yapmış “başörtüsünü bir özgürlük sorunu olarak gördüklerini” söylemiş, Bitlis Milletvekili Nezir Karabaş "İnsanların giyim şekline karışırsanız, inancına saygısızlık yapmış olursunuz. O zaman da “Biz özgür bir ülkede yaşıyoruz” diyemezsiniz" demişti.
DTP’liler bu tavırları yüzünden o günlerde Türk solundan da yoğun eleştiri aldılar. “Evet” oyu kullanmamaları için İstiklal’de eylemler bile yapıldı.
Ama aralarında Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Ayla Akat’ın da olduğu dokuz DTP milletvekili görüşmeler sırasında Meclis’te hazır bulundu. Diğer 11 milletvekili ise askeri operasyonlara karşı Karsik geçidinde nöbet tutuyordu.
Anayasa değişikliği teklifi üzerine Meclis’te DTP grubu adına Aysel Tuğluk konuştu ve “Partim DTP başörtüsünde özgürlüklerden yanadır kişi hak ve özgürlüklerinin savunuculuğunu yapmaktadır” dedi.
Maddelerin tümü üzerinde yapılan son oylamada da evet sayısı 411’e çıktı.
Ertesi günkü Hürriyet’in meşhur “411 el kaosa kalktı” manşetinin devamındaki haberde DTP’li bazı vekillerin de AK Parti ve MHP’li vekiller birlikte evet oyu verdiği özel olarak vurgulanmıştı. “Meclis Türban Taktı" manşetiyle çıkan Sözcü gazetesi ise "AKP-MHP-DTP ittifakı tüm uyarı ve eleştirilere kulak tıkadı ve Cumhuriyet rejimi ağır bir yara aldı” diyerek DTP’yi ittifaka eklemişti.
Yani o gün başörtüsüne özgürlük için kalkan 411 el içinde bugün yan yana gelmenin suç olduğu DTP’lilerin elleri de vardı.
Yine o eller içinde bulunan, başta Meral Akşener olmak üzere MHP grubunun neredeyse yarısı bugün İYİ Parti’de siyaset yapıyor.
Yani 11 yıl önceki “411 el” Cumhur İttifakı’nı işaret etmiyordu.
Zaten o günkü geçici ittifakın ömrü de kısa olmuştu.
AK Parti-MHP arasındaki başörtüsüne özgürlük için anayasa değişikliği görüşmelerini AK Parti grup başkanvekili Sadullah Ergin ile bugün İYİ Parti’de siyaset yapan MHP’nin o günkü Genel Sekreteri Cihan Paçacı yürütmüştü.
Cihan Paçacı’nın adı bu yüzden bir ay sonra bu değişiklik nedeniyle AK Parti hakkında açılan kapatma davasına da girdi.
Peki bir ay önce üzerinde uzlaşıp, birlikte Meclis’e getirdikleri başörtüsü düzenlemesi yüzünden AK Parti’ye kapatma davası açılması karşısında müttefik MHP ne yapmıştı?
Aslında kapatma davası haberi alındıktan sonra MHP ile AK Parti arasında parti kapatmaya Meclis onayı şartı getiren bir anayasa değişikliği için görüşmeler yürütüldüğü haberleri çıkmıştı.
Ama her ne olduysa kapatma davasından kararından dört gün sonra MHP Meclis Grup toplantısında kürsüde bambaşka bir Devlet Bahçeli vardı.
Tabii Bahçeli’ye göre ülkenin bekası yine tehlike altındaydı:
“Türkiye bugün milli devlet niteliğini, üniter siyasi yapısını ve toprak bütünlüğünü hedef alan çok ciddi iç ve dış güvenlik sorunlarıyla karşı karşıyadır.”
Bu yüzden laiklik karşıtı eylemlerin odağı olan bir partinin ülkeyi yönetmesi ise daha büyük beka sorunlarına neden olabilirdi:
“Bir ateş çemberinden geçen ve yakın tarihinin en ağır sorunları ve tehditleriyle karşı karşıya bulunan Türkiye’yi bu güç ve tehlikeli dönemde, laikliğe aykırı fiillerin odağı olmak ve Cumhuriyeti yıkmakla suçlanan siyasi kadrolar yönetecektir. Böyle bir ortamda, bu siyasi partinin hükümet ve Meclis tasarruflarının tümü tartışmalı hale gelecek ve şaibeyle gölgelenecektir. Türkiye’nin siyasi, güvenlik, ekonomik ve sosyal alanlarda ve dış politikada bugün geldiği karanlık noktanın başlıca sorumlusu, altmışbeş aydır iktidarda olan AKP ve Sayın Başbakandır.”
Bahçeli’ye göre partiler ancak sandıkta kapatılmalıydı:
“AKP Türk milletinin vicdanında mahkûm olacak ve er ya da geç milli irade yoluyla siyaset sahnesinden silinecektir.”
Ama MHP lideri Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini budama, kapatma kararlarında Meclis’e yetki verme gibi tekliflere kapıyı kapatmıştı.
Önerdiği formül parti kapatmayı zorlaştırıp, bireyleri cezalandırmaktı.
Yani AK Parti’nin kapatılmaması karşılığında, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere kapatma davasında haklarında siyasi yasak istenen Abdullah Gül, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Sadullah Ergin, Ömer Dinçer gibi isimlerin cezalandırılmasını teklif ediyordu.
Bu teklifini ileriki haftalarda biraz daha ilerletti ve kapatma davasında hakkında siyasi yasak istenen Erdoğan başta olmak üzere 39 AK Partili milletvekilinin dava bitene kadar kenara çekilmesini önerdi.
Bahçeli’nin teklifi AK Parti’yi çok kızdırmış, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek Bahçeli’nin “Verin Tayyip’i, alın AK Partinizi” dediğini söylemişti.
“Yerli ve milli” MHP lideri AK Parti kapatma davasına böyle bakarken, “gavur” Avrupa’dan gelen tepkileri hatırlayalım bir de:
Hannes Swoboda (AP üyesi, Sosyalist Grup Başkan Yardımcısı): "Bu delilik. Tamamıyla şoke oldum.
Cem Özdemir (AP üyesi): "Bu dava Türkiye‘nin yüzde 50‘sine "siz bu ülkenin bir parçası değilsiniz" mesajı vermektir. Devlet kendisine başka bir halk seçsin.
Joost Lagendijk (AP üyesi-Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı): "Şok içerisindeyim. Böyle bir davayı ciddiye almakta zorlanıyorum. Bu 21. yüzyıla uyum sağlayamayan eski bir zihniyeti temsil ediyor.
Ria Ruijten-Oomen (AP Türkiye Raportörü): "Bu tamamıyla delilik. Ben hayatımda böyle bir şey görmedim. İnanamıyorum. Hayatımda bir devlet savcısının yapmak istediklerini icra etmek için siyaseti kullandığına şahitlik etmedim.
Ve son olarak DTP Grup başkanvekili Selahattin Demirtaş’ın Anadolu Ajansı’na verdiği demeçte ne dediğine bakalım:
“Bu davalar, hukukun demokratik değil, ideolojik işlediğinin bir kanıtı. Yüzde 47 oyla iktidara gelen, ülkeyi yöneten ve içinden cumhurbaşkanı çıkarmış bir partinin kapatılma girişimi, demokrasi tarihine talihsiz bir olay olarak geçti. Parti kapatılır ya da kapatılmaz ama bu davanın açılmış olması bile başlı başına bir talihsizliktir. Türkiye adına üzücü''
Hikayenin sonrası malum.
2008’deki anayasa değişikliğini hazırlayan isimlerden Cihan Paçacı ve oy veren vekillerin bir kısmı şimdi her gün “zillet ittifakı” denen Millet İttifakı içinde.
11 yıl önce Meclis’teki ‘411 el’den biri olan Aysel Tuğluk, kapatma davasına net bir şekilde karşı çıkan Demirtaş bugün hapiste.
O gün başörtüsü yasağına, kapatma davasına net bir şekilde karşı çıkan Batı, bugün bekamıza tehdit olarak görülüyor.
Kapatma davasında siyasetten yasaklanmaları istenen, Bahçeli’nin kenara çekilmelerini istediği AK Partili eski siyasetçiler ise bugün kenarda dururken bile MHP’lilerin ve bonus toplama çalışanların hedefindeler.
(Şimdilerde tvlerde bonusların peşinde koşanlardan bazıları 11 yıl önce tvlerde “Türban anayasaya giriyor, Genelkurmay susacak mı” diye dövünüyordu.)
MHP lideri Devlet Bahçeli ise takvimini 17/25 Aralık’ta durdurup, 7 Haziran sonrası AK Parti’yle koalisyon şartı olarak “Ver Bilal’i, al hilali” dedikten sonra 15 Temmuz’un ardından başlayan yakınlaşmayla bugün Cumhur İttifakı içinde yeniden müttefik.
Yani ittifaklar, dostlar, düşmanlar bu 11 yılda defalarca değişti.
11 yıl önceki o 411 el, kaosa da, Cumhur İttifakı’na da kalkmamıştı.
Neyse ki 11 yıl sonra üniversitelerde başörtüsü yasağını savunmak utanılacak bir şey haline geldi.
O günlerden geriye ise mağdur edilmiş insanlar, hınç, bilenmişlik duyguları ve karşılıklı güvensizlikler kaldı.
Bir de herkesin istediği bölümünü hatırladığı hatıralar.
.03/03/2019 23:36
Belki de sıra sizde...
94
17 milyon 13 bin 340. Bu rakam, 24 Haziran 2018 seçimlerinde Millet İttifakı’nın aldığı oy sayısı.
Ama 31 Mart 2019 yerel seçimlerine doğru giderken öğrendik ki meğer bu ittifak aslında Zillet ya da İllet İttifakı imiş ve özellikleri de şöyleymiş:
"Kandil'in ve Pensilvanya'nın güdümündedir. Yalan, iftira, hakaret, inkar dillerinden düşmez. Mazluma hoyrat, zalime müşfiktir. Kirli ilişkiler bitene, çıkarlar çatışıncaya kadardır. Amacı terör örgütlerinin uzantılarını belediye meclislerine ve bürokrasisine taşımaktır."
Elinde emniyet ve istihbarat imkanları olan devleti yönetenlerin herhalde bir bildiği vardır. Böyle bir ittifaka hala izin veriyor olmaları da ancak suçüstü yapmak için olabilir.
Yani Cumhur İttifakı’na göre bundan bir yıl önce 17 Milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı PKK ve FETÖ’nün yönettiği bir ittifaka oy verdi.Ve daha da vahimi muhtemelen bu seçimde de bir o kadarı daha aynı ittifakın adaylarına oy vermeye hazırlanıyor.
Birincisinde “bilmiyordum” denebilir ama bu kadar uyarıdan sonra ikinci defa böyle bir ittifaka bu 17 milyon insan eğer tekrar oy verirse devlet herhalde gereğini yapar.
Ama böyle bir durumda son seçimlerde oyunu Cumhur İttifakı’na vermiş 26 milyon 900 bin 96 kişi de muhtemelen kendisini çok rahat hissetmeyecektir.
Ya farkında olmadan son 15 yıldır yapılan seçimlerden birinde PKK, FETÖ ya da dış güçlerin güdümünde olan bir partiye, adaya ya da ittifaka oy vermişlerse?
Ya bir gün iktidarlar veya ittifaklar değişip, devlet bunu da ortaya çıkarırsa?
Tedirgin olacakların başında 22 temmuz 2007 genel seçimlerinde AK Parti’ye oyunu vermiş 16 milyon 327 bin 291 kişi gelecektir.
Çünkü o seçim öncesi terör saldırılarına rağmen Kuzey Irak’a operasyon yapmayan hükümeti, MHP Lideri Bahçeli “PKK ve Barzani ile işbirliğiyle suçlamıştı. Yani MHP liderine göre o seçimlerde 16 milyon insan “Barzani ile nişanlanan, İmralı’daki ile söz kesen seçim sonrasında hainlerle anlaşılıyor ki nikah kıyacak Başbakan’a” oy vermişlerdi.
Cumhurbaşkanlığı seçimini 27 Nisan muhtırası, 367 kararı, Cumhuriyet Mitingleri ile krize çeviren laik güçlerin ideologlarından İlhan Selçuk’a göre ise bu 16 milyonun oy verdiği “gayri milli, ümmetçi, takiyyeci AKP”nin seçimlerdeki müttefikleri şunlardı: “ABD, İslamcı Arap sermayesi, AB, Kıbrıs Rumları, Yunanistan, Ermenistan, Talabani, Barzani, PKK ve bunların diasporalarıyla birlikte oluşan geniş bir çevre”
2010 referandumunda da ülke Evet ve Hayır diye iki cepheye bölündü.
Başbakan Erdoğan’a göre Hayır cephesinde “CHP var, MHP var, BDP var, TKP var, İP var, çeteler var, illegal örgütler var”dı.
MHP lideri Bahçeli’ye göre ise “Referandumun evetçileri İmralı, Barzani, Hoca Efendi ile ABD”ydi.
Bahçeli’ye göre referandumda “Evet” oyu vermiş 21 milyon 691 bin 446 vatandaş aynı zamanda “Milletimize karşı ağır hakaretleri yapan Peşmerge Reislerine, terörist elebaşlarına, eli kanlı İmralı Canisi ile ilişkilere destek vermiş, Ermeni komitacıların, Brüksel Komiserlerinin, Erivan, Erbil, ve Vaşington lobilerinin aşağılamalarını sineye çekmiş”ti.
2011 seçimlerinde de meydanlarda liderler yine karşı cephelerde kimlerin kimlerle yanyana olduğunun listelerini vermeye devam ettiler.
Başbakan Erdoğan’a göre cepheler şöyleydi: “Kim var bu tezgahın içinde? CHP, MHP, BDP var. Başka kim var? İllegal örgütler var, emekli siyasetçiler, komplocu iş adamları var. Başka kim var? O malum medya kuruluşları, o malum yazarlar. Bitmedi. Bazı malum uluslararası yayın kuruluşları var. Ama bu tezgahın karşısında AK Parti var, millet var. Bu oyunu millet bozacak.”
Başbakan’a göre, örneğin Elazığ’da BDP, MHP’ye oy verme kararı almıştı.
MHP Lideri Devlet Bahçeli’ye göre ise esas ittifak AKP ile BDP arasındaydı. “12 Haziran sonrası kurulacak işbirliği ve yeni anayasa yapımı için diyalog süreci şimdiden pazarlıklara konu olmuş”, “İmralı canisi” bu yüzden “15 Haziran’a gönderme yapmıştı.” Bahçeli’ye göre “Recep Tayyip Erdoğan BOP eş başkanlığıyla taşeron olarak kullanılmaktaydı, “PKK açılımı AKP’nin eline tutuşturulmuş ve içeriği Okyanus ötesinde doldurulmuş bir bölünme reçetesi”ydi.
Bu ittifakın karşısında ise “Okyanus ötesi fetva makamlarının ve içeride ki uzantılarının da tahrik ve provokasyonlarının menzilinde”ndeki MHP vardı.
2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de cepheler birbirini listeye eklenen Pensilvanya ve yine PKK ile ittifak içinde olmakla suçladılar.
Cumhurbaşkanlığına aday olan Başbakan Erdoğan’a göre CHP ve MHP’nin Çatı Adayı Ekmeleddin İhsanoğlu “Pensilvanya’nın adayı”ydı: “CHP, MHP, Pensilvanya ihanet şebekesi. Vagon gibi CHP’nin peşine takıldılar gidiyorlar. Kendi adayları, iradeleri yok... CHP, MHP, Pensilvanya. O zaman düzmece mahkemeler kurdular, yargılayıp idam ettiler. Biliyor musunuz Gezi olaylarında da aynı şeyi yapacaklardı. 17 Aralık’ta, 25 Aralık’ta aynı şeyi yapacaklardı”
Bahçeli’ye göre ise “Aday Erdoğan, Öcalan, Anglo-Sakson komplo, Barzani ve Netanyahu Tarihi Şark Meselesi Ligi'nin Kürdistan sahasında ter akıtan beş oyuncusu”ydu.
Ve şiddetin dozunun arttığı 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimleri.
Hükümete yakın gazeteler AK Parti karşısındaki, MHP’nin de içinde yer aldığı cepheye bir ad takmıştı: “Yeni Haçlı İttifakı”: “İçerideki işbirlikçileri Paralel Yapı, PKK, DHKP-C, Doğan Medyası ve bunların esir aldığı siyasi partilerle kolkola giren Haçlı ittifakı, medyasını da kullanarak her gün Türkiye’ye bıkmadan usanmadan saldırıyor.”
Seçimden bir gün önce hükümete yakın üç gazete “Haçlı İttifakı” başlıklarıyla çıktı.
AK Parti sözcülerine göre “CHP ve MHP Pensilvanya’nın ceketinin cebine girmiş”, “MHP ile HDP aynı safta” buluşmuştu. Cumhurbaşkanı 7 Haziran seçimlerinde toplam 26 milyon kişinin oy verdiği muhalefet bloğunu seçimden önce şöyle tarif etmişti:
“Diğerlerinin nasıl bir blok oluşturduklarını görüyorsunuz. Eski Türkiye'nin tüm aktörleri şu anda tek bir safta bir araya gelmiş durumdalar. Eski Türkiye'nin partileri CHP, MHP ve irili ufaklı statüko partileri ittifak ettiler. Eski Türkiye'nin medyası tam da beklendiği gibi bu ittifakta saf tuttular. Eski Türkiye'nin faiz lobisi, iş çevreleri bu safta yerlerini aldılar. İhanet şebekesi Pensilvanya akıl hocaları oldu. Bu şer ittifakının Türkiye'de başarılı olma imkanı yoktur.”
MHP Lideri Bahçeli’nin 1 Kasım seçimlerinde 23 milyon 600 bin kişinin oy verdiği AK Parti tarifi ise şöyleydi:
“Pkk konuşur, AKP yapar. İmralı canisi konuşur, AKP yapar. BOP konuşur, AKP yapar. Müslüman katilleri konuşur, AKP yapar. Türk düşmanları konuşur, AKP özene özene yapar... Erdoğan sen Esad’ın kirli bir kopyası, Pensilvanya’nın eski sevdalısı, Washington’un daimi tutsağı, Kandil’in tavizsiz havarisi, Ermeni hısmı, Türklüğün yaşayan düşmanısın.”
Sonrası malum.
Özetle son 15 yılda yapılan seçimlerin muhakkak birinde sizin de terör örgütlerinin desteklediği, içinde yer aldığı, dış güçlerin arkasında olduğu bir partiye, adaya ve ya ittifaka oy vermiş olma ihtimaliniz hayli yüksek.
Ya da bu seçimlerde belki de sıra sizde...
Yine de her seçimden sonra bu büyük günahın unutulup, herkese af çıktığını düşünüp rahatlayabiliriz.
Tabii ki isteyenler her seçim öncesi karanlık ormanlardan çıkıp gelen bu korkutucu hikayelere inanmakta özgür.
.05/03/2019 23:22
Hayır, öyle anlaşılmamaktadır
122
Önce 2014 yılından bir haber okuyalım:
“Gezi Parkı gösterilerini 'Otpor' adlı Sırp gençlik hareketinin organize ettiği iddiasıyla bir soruşturma açıldığı ortaya çıktı. Emniyet'ten gönderilen yazıda; Otpor lideri İvan Maroviç'in tiyatrocu Mehmet Ali Alabora ve ekibiyle Kahire'de görüştüğü, görüşmeden sonra Türkiye'ye dönen grubun 'Mi Minör' adlı oyunun provalarına başladığı ve böylece Gezi Parkı eylemini başlattıkları ileri sürüldü İşadamı Osman Kavala'nın Alabora ve ekibini finanse ve organize ettiği iddia edildi.”
Bundan beş yıl önceki haberde bahsedilen Gezi soruşturmasını açan savcı Muammer Akkaş’tı. Yani daha sonra 17/25 Aralık soruşturmalarının, adliye binası önünde bildiri okuyan savcısı. Halen FETÖ’den firari.
Haberde soruşturmanın açılmasına neden olan “Emniyet’ten gönderilen yazıdan” kasıt ise Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığınca 15.06.2013 tarihinde hazırlanan Gezi Parkı eylemleriyle ilgili polis fezlekesi
Fezlekenin altındaki imza ise dönemin İstanbul Emniyeti KOM Şube Müdürü Nazmi Ardıç’a aitti. Ardıç da halen 17/25 Aralık operasyonlarıyla ilgili FETÖ davasında tutuklu yargılanıyor.
Ardıç’ın raporuna dayanarak, Akkaş’ın 2014 yılında açtığı ilk Gezi Parkı davası, paralel savcı ve polis tasfiyesinden sonra 2015 yılında beraatla sonuçlanmıştı.
Ve dört yıl sonra.
Savcılık 16 aydır beklenen Osman Kavala ve 15 kişi hakkındaki iddianamesini tamamladı. Mahkeme de, avukatlara verilmeden önce bazı medya organlarında ön gösterimi yapılan iddianameyi kabul etti.
Şimdi de iddianameyle ilgili medyada çıkan haberlerden birini okuyalım:
“Savcılığın tespitlerine göre, Memet Ali Alabora'nın tutuklu Osman Kavala'nın talimatlarıyla Gezi Kalkışmasının örgütlenmesini gerçekleştirdiği, Gezi'nin provası olarak değerlendirilen ve Türkiye'de olaylar öncesinde sahneye konan Mi Minör isimli tiyatro oyununun ekibiyle Alabora'nın Mısır'a gittiği sırada kalkışmanın beyinlerinden Otpor'un kurucusu Sırp Ivan Marovic'in de Mısır'da olduğu anlaşıldı.”
Peki, nasıl oldu da beş yıl önce FETÖ’cü polis ve savcılar tarafından hazırlanan ve 2015 yılında beraatla sonuçlanmış bir soruşturma, aynı içerikle 2019 yılında yeniden açılabildi?
657 sayfalık iddianamenin sondan bir önceki paragrafı aklına haklı olarak bu soru gelenlere cevap olarak yazılmış :
“İddianamemizin tanzim edildiği dönemde şüpheliler, şüpheliler vekilleri ve bazı basın organlarında bu soruşturma evrakı ile ilgili olarak olayların yaşandığı dönemde devlet birimleri içerisine kanser hücresi gibi sızmış olan FETÖ/PDY silahlı terör örgütü militanı oldukları daha sonrasında tespit olunan şahıslar tarafından bu soruşturmanın başlatıldığı ve yönlendirildiği yönünde bir kısım iddialar ileri sürülmüşse de Cumhuriyet Başsavcılığımızın soruşturma safahatı sonunda ve özellikle 2016 yılı sonrasında soruşturmaya konu tüm delillerin ve özellikle de tapelerin tamamının yeniden kıymetlendirilmesinin yaptırıldığı, bu nedenle de iddia edildiğinin aksine dosyanın dış etkilerden ve bahsi geçen örgüt militanlarının dosya üzerindeki tüm etkilerinin ortadan kaldırıldığı hususunun da izahı zaruret arz etmiştir.”
“Yeniden kıymetlendirilmek” kavramı herhalde adli çevrelerde çokça konuşulacak.
Çünkü bu anlayışla, 17/25 Aralık, Selam/Tevhid gibi soruşturmaların dosyaları ve yasadışı delilleri de bir gün başka savcılar tarafından yeniden kıymetlendirilebilir.
Eğer bu telefon tapeleri, dinleme kayıtları, fiziki takip raporları hukuki değilse bunların ileride bir gün “yeniden kıymetlendirilebilir” diye arşivlerde tutulmaması, yok edilmesi gerekirdi.
Peki, FETÖ’cü polis ve savcıların Gezi olayları ile ilgili altı yıl önceki soruşturma dosyası ve topladıkları deliller, 2019’daki iddianamede yeniden “kıymetlendirilmiş” mi?
Son iddianamenin üzerine oturduğu temel iddia şu; Osman Kavala ve Memet Ali Alabora ve diğer 14 isim, Sırp Otpor-Kanvas’dan eğitim ve Soros’dan para alarak Gezi Parkı olaylarını organize ettiler.
Şimdi iddianamede bu iddianın uzun uzun anlatıldığı bölümün girişine bakalım:
“Gezi Kalkışması ilgili 15.06.2013 tarihinde Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı tarafından gönderilen yazıda özetle”
Peki bu yazıyı kim hazırlamıştı? FETÖ’den tutuklu dönemin İstanbul Emniyeti KOM Şube Müdürü Nazmi Ardıç.
Yani biraz sonra ayrıntılarına bakılacak Gezi-Otpor-Kavala-Alabora ilişkisi üzerine iddianamenin belkemiğini oluşturan iddialar, kopyala yapıştır şimdi FETÖ’den tutuklu polis şefinin fezlekesinden alınmış.
Soruşturmanın üzerine oturduğu ikinci büyük iddiaya yani Kavala’nın Soros’tan para alarak Gezi’yi finanse ettiği iddiasına iddianamede gösterilen en somut delile bakalım şimdi de:
“26.09.2013 tarihinde İstanbul Muhabere Elektronik Şube Müdürlüğüne yapılan 11167 nolu ihbarda; “Gezi eylemleriyle ilgili önemli bir bilgi paylaşmak istediğini taksimdeki olaylar büyümeden önce Açık Toplum Vakfı’ndan Osman Kavala’nın yönlendirmesiyle M.Ö’nün birkaç kişi üzerine banka hesabı açtırdığını bu hesaba para yardımı toplanarak, eylemcilere gaz maskesi, sargı bezi, deniz gözlüğü gibi ihtiyaçlar dağıtıldığını, bu olayların mali yönlerinin araştırılması gerektiği” beyan edilmiştir. Bu konuyla ilgili İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğünün araştırma yaptığı ve Açık Toplum
Vakfıyla ilgili rapor hazırladığı ancak bu iddialarla ilgili tanzim olunan iddianamemize konu delillerin o süreçte göz önüne alınamadığından iddiaları doğrular yeterli delillerin tespit
edilemediği anlaşılmıştır.”
Bu isimsiz ihbar da 2013 yılının Eylül’ünden. Yani İstanbul Emniyeti’nin FETÖ kontrolünde olduğu zamanlardan. İhbar yine beş yıl önceki Muammer Akkaş’ın dava dosyasından. Ayrıca, bu ihbar üzerine zamanında Vakıflar Müdürlüğü soruşturma yürütmüş ama iddialar doğrulanmamış.
Yani iddianamenin iki temel iddiası, altı yıl önceki FETÖ’cü polis ve savcıların soruşturmasından alınmış.
Peki diğer deliller?
İddianamede yer alan 2013 yılının Haziran ile Kasım ayı arasında yoğunlaşan yüzlerce telefon tapesi ve bir kısmı yasal derneklerin toplantıları hakkındaki muhtemelen hukuksuz fiziki takip kayıtlarının hepsi, altı yıl önceki FETÖ’cü polis ve savcıların arşivinden ve yürüttükleri soruşturmadan alınmış.
Geriye kaldı tanık ifadeleri ve ihbarlar.
Bu ihbarlardan ikisi emaille Temmuz 2013’de yapılmış. Yani yine FETÖ’cü polislerin dosyasından.
İhbarlardan biri 2014’ün Haziran’ında Bimer’e yapılmış, içinde Soros’un geçtiği bir yığın komplo teorisinden ibaret.
Dosyaya 2016’dan sonra girmiş yani yeni savcı tarafından eklenmiş yeni üç tanık ifadesi var.
Bunlardan ilki daha önce yazdığımız gibi, eski TKP’li emekli asker Murat Papuç’un Gezi’nin arkasında Soros ve Kavala olduğunu iddia ettiği 2016’daki ifadesi. Zaten Kavala soruşturması da herhangi bir delile, tanıklığa dayanmayan bu emekli askerin, daha sonra bir açıklama yaparak “benim ruhsal rahatsızlıklarım var, niye ciddiye aldılar ki” dediği ifadesinden sonra başlamıştı.
Esas ilginç olanlar ise dosyaya en son eklenen iki tanığın ifadesi. Onlardan biri olan Ercan Orhan Aydın, Gezi sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdür Yardımcısıydı. Darbenin ardından FETÖ’den tutuklanıp, daha sonra etkin pişmanlıktan yararlanmış bir isim.
İkinci tanık Hasan Gül de İstanbul Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdür Yardımcısı. 5 Ekim 2016’da FETÖ gerekçesiyle açığa alınmış.
İkisi de ifadesinde sanıkları tanıdıklarını, Gezi’de aktif olduklarını anlatmışlar. İddianamenin temel suçlamalarıyla ilgili bir bilgi vermemişler.
Yani özetle karşımızda altı yıl önce şimdi tutuklu olan FETÖ’cü polisler ve firari olan FETÖ’cü savcı tarafından toplanmış deliller ve üretilmiş iddialar üzerine kurulmuş, 2016’dan sonra da bir eski TKP’li emekli asker ve FETÖ’den yargılanan iki eski polisin tanıklığının eklendiği bir iddianame var.
Bu durumda “yeniden kıymetlendirme” den kasıt herhalde altı yıl önceki dosyanın yeniden alınıp kıymetlendirilmesi olabilir.
Bir an için savcının dediği gibi olduğunu düşünelim. Yani FETÖ’cü polis ve savcıların altı yıl önceki dosyası “yeniden kıymetlendirilmiş” olsun.
Peki, bu iddianamedeki deliller Gezi’nin Soros’un parası,
Otpor-Kanvas’ın eğitimi ile Osman Kavala, Mehmet Ali Alabora’nin da aralarında olduğu bu 16 isim tarafından organize edildiğini ispatlıyor mu?
Çok basit olarak söylersek; bunun için iddianamede yüzlercesi yer alan tapelerde, fiziki takiplerde, para akışlarını gösteren MASAK raporlarında Gezi’nin bu isimler tarafından hazırlandığını ve finanse edildiği gösteren bir delil ortaya konmalıydı.
Bu delilin de 28 Mayıs 2013, yani Gezi Olayları’nın başladığı günden önceki bir tarihe ait olması gerekirdi.
Ama iddianameye giren en eski tapenin tarihi 30 Mayıs 2013.
Yani Gezi Olayları’nın başlamasından iki gün sonrasına ait. Diğer tapelerdeki telefon görüşmelerinin hepsi bu tarihten sonra Kasım 2013’e kadarki zaman diliminde yapılmış. Yani iddianamede Gezi’nin önceden organize edildiğini gösteren bir telefon tapesi ya da fiziki takip delili yok.
Peki, iddianamede Gezi olaylarını Soros, Açık Toplum Vakfı ve Osman Kavala’nın finanse ettiğine dair bir delil var mı?
İddianamede, MASAK raporlarına dayanarak, Açık Toplum Vakfı ve Kavala’nın sahibi olduğu Anadolu Kültür’ün 2005’den 2016’lara kadar bütün nakit akışı, aldığı bağışlar, verdikleri fonların dökümü verilmiş.
Fakat bu dökümlerde Romanlar için çalışan derneklerden Ankara Üniversitesi Vakfı’na, içinde AK Partili kadın siyasetçilerin de olduğu Kader’den TESEV’e kadar onlarca dernek ve vakıfa çeşitli projeler için verilmiş fonlardan ya da paralardan bahis varken, Gezi’ye aktarılmış bir kaynakla ilgili bir delil ya da döküm yok.
Dökümlerde ve tapelerde görünen projelerden biri Açık Toplum Vakfı’nın Türkiye’nin AB adaylığını desteklemek için kurduğu, başkanlığını eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Marti Ahtisari’nin yaptığı Bağımsız Türkiye Komisyonu.
2004’ten 2014’a kadar çalışan heyet, defalarca Ankara’da Başbakan Erdoğan tarafından da kabul edilmiş. Son görüşme Soros’un arkasında olduğu iddia edilen Gezi’den sonra yapılmış. Türkiye’de kapanmak zorunda kalan Açık Toplum Vakfı’nın desteklediği heyetin 2014 yılına ait raporu hala AB Genel Müdürlüğü’nün sayfasında yer alıyor.
İddianamede Osman Kavala’nın, yani Soros’un Gezi’yi finanse ettiğine delil olarak ise üç tape gösterilmiş.
Bunlardan ilki 30 Mayıs 2013 gününe ait.
Yani Gezi olaylarının başlamasından üç gün sonra.
M.Ö. adlı bir kişi Osman Kavala’yı arayıp “Gaz maskesi alıp, gençlere dağıtılsın gibi teklifler geliyor. Bunlar için destek yapmak isteyen insanlar var. Böyle bir şeye sen de katkıda bulunur musun” diye soruyor. Kavala da “Bulunurum katkıda tabii. Bunun için bir kişi hesap açtırmalı ya da nakit para toplamalı” diyor.
Ama 11 Haziran 2013 günkü başka bir tapeden bu paranın toplanıp, gaz maskesi alınama işinin de pek başarılı olmadığı anlaşılıyor
Ö: Ya bir şey söyleyeceğim şimdi bilmiyorum Twitter’dan falan takip etmiyorsundur sen burada bu uyduruk gaz maskesi de olsa gaz maskesine ihtiyaç var ya.
Kavala: Napalım nerden bulabiliriz?
Ö: Ya işte bilmiyoruz ki acaba şeyde KOÇTAŞ da belki vardır ama emin değiliz yani hery erlerde bitiyor.
Kavala: Bu şeylerden diyorsun değil mi yani en uydurukları var onlar işe yaramaz zaten.
İddianamede Kavala’nın Gezi’nin sponsoru olduğuna delil gösterilen tapelerden biri de şu:
Kavala: İyi iyi, Yani Gezi’deki durumu normalleştirmek lazım artık.
T : Evet evet, işin en iyi tarafı Gezi’de şeyler yok.
Kavala: Örgütler yok
T: Yani o örgütler yok.
Kavala : Ortada bir masa var mı? Böyle plastik pasa bulup çok çok faydalı oluyor. Plastik büyükçe bir masa ve 10-15 tane iskemle olursa...Bi bak da ben Cezayir (Cezayir Lokantası) ayrılmadan söylersen ben şu açılır kapanır masalardan buradan getirebilirim.
Ve son olarak savcının Kavala’nın Gezi’nin sponsoru olduğuna delil olarak koyduğu son tapeye ve bu sonuca nasıl vardığına bakalım:
“Kavala: ...Poğaça ama dur bak onları söyle sen de...
Ö: ...Küçük meyve suyu olur su olur süt süt önemli küçük süt
Kavala: Peki tamam” şeklindeki görüşmelerden şüphelilerin bahse konu eyleme katılan şahısları finanse ettiği...”
İddianamedeki ne tapeler ne de para akışlarını gösteren deliller, Gezi öncesine ait bir organizasyonu, hazırlığı ispatlamıyor.
İşte bu noktada iddianame 2013 yılında FETÖ’cü polis şefi Nazmi Ardıç’ın fezlekesindeki Occupy Wall Street- Otpor-Kanvas kartını açıyor.
Hem de iddianamenin girişinde.
İlk satırlarda savcı Gezi ayaklanmasını, AK Parti iktidarının da büyük destek verdiği Arap Baharı’na benzetirken, siyasi rengini de belli ediyor:
“Halklar, özgürlük mücadelesi adı altında hükümetleri resmen devirmiştir... Bu süreçte İslami demokrasi talepleri artmıştır.”
“Ülkemiz dışında benzer biçimde sahneye konulan ‘renkli
devrimler’ ve ‘Arap baharı’ olarak anılan akımlar” a savcının verdiği bir sonraki örnek Ekim 2011’de New York’ta başlayan kapitalizm karşıtı Occupy Wall Street hareketi.
Hareketle eş zamanlı bütün dünyada yapılan eylemlerden biri de Kasım 2011’de İstanbul Taksim’de yapılmıştı. Bu eyleme, aktivist kişiliğiyle bilinen Memet Ali Alabora’nın katılması savcıya göre Gezi Ayaklanmasının öncülüydü.
İddianame 2012’de ODTÜ’deki öğrenci eylemlerini de bu hazırlıklara eklemiş ve şu kanaate varmış:
“Kısaca ülkemizde 2012 yılı içerisinde OTPOR/CANVAS denetiminde, şüphelilerin oluşturduğu kollektif yapı tarafından bir halk hareketi için defalarca nabız yoklanmıştır.”
“Nabız yoklanmak” gibi pek hukuki olmayan sözlere takılmayıp, bu OTPOR/CANVAS’ın ne yaptığını önce yine iddianameden okuyalım:
“Gezi kalkışması sürecinde ülkemizde gelişen olaylar bir arada değerlendirildiğinde; OTPOR veya türevlerinin giriştiği eylemlerin amacının demokratik bir yönetim oluşturmak olmadığı, Mısır ülkesinde Hüsnü Mübarek’in devrilmesi sonrasında ülkede demokratik biçimde yapılan ilk seçimler sonrasında Cumhurbaşkanı seçilen Sn. Muhammed Mursi’nin
çok kısa sürede bir darbe ile devrilmesi örneğinde olduğu gibi OTPOR veya türevlerinin bu yöndeki anti demokratik uygulamalara karşı herhangi bir tepkide dahi bulunmadığı gibi darbeye direnen, şiddet gören ve hatta ölümlerle sonuçlanan birçok müdahaleye maruz kalan demokratik yönetim yanlısı halkın yanında yer aldığına dair herhangi bir açıklamada dahi
bulunmadıkları görülmektedir. Buradan da OTPOR veya türevlerinin arkasında yer alan küresel sermayeye hükmeden odakların, kendileri gibi düşünmeyen, kendilerinin emellerine hizmet etmeyen veya kendilerinin dünya ülkelerine dayatmaya çalıştıkları Ortadoğu coğrafyası gibi bölgelerin siyasi haritalarını kabul etmeyen yönetimlere yönelik kalkışmalara giriştikleri, bu odakların amacının demokratik yönetimler oluşturmak olmadığı anlaşılmaktadır.”
Bir köşe yazısı gibi duran bu değerlendirmede savcının epey kızdığı anlaşılan OTPOR! (Direniş) kim peki?
2000 yılında Bosna katili, savaş suçlusu Sırbistan Devlet Başkanı Miloseviç’i deviren protesto hareketine öncülük eden gençlik hareketi Otpor!
CANVAS ise yine bu protestolardan doğmuş, “Şiddetsiz Eylem” taktikleri üzerine eğitimler veren Belgrad merkezli “Uygulamalı Şiddetsiz Eylem Stratejileri Merkezi”nin kısaltılmışı.
Peki bütün bunlar nasıl Gezi Olayları’na bağlanmış?
Yine ilk olarak 2013 yılında FETÖ’cü polis şefi Nazmi Ardıç’ın yazdığı şu paragraftaki iddialarla:
“Ülkemizde gerçekleşen kalkışmada ön plana çıkan şahıslar ile farklı ülkelerde meydana gelen olayları organize ettikleri bilinen OTPOR/CANVAS eğitmenleri arasında irtibat olduğu tespit edilmiş olup, bu bağlamda; OTPOR yöneticilerden İvan MAROVİÇ’in, 18-21 Haziran 2012 tarihleri arasında ülkemizde bulunduğu, devam eden süreçte şahsın Mısır ülkesinde olduğu sırada Gezi Parkı Eylemlerinde ön planda bulunan Memet Ali ALABORA ve birlikte hareket ettiği şahısların 07-15 Temmuz 2012 tarihleri arasında Mısır’ın başkenti Kahire’de bulundukları anlaşılmıştır. Aynı zaman dilimi içerisinde Açık Toplum Vakfı yönetim kurulu üyesi olan Mehmet Osman KAVALA’nın da yaklaşık 25 günlük süreç içerisinde önce Belçika ardından Almanya ülkesine ardından da Amerika Birleşik Devletlerinde ve sonrasında da yeniden Almanya ülkesinde olduğu tespit edilmiştir. Dolayısıyla şahısların Kahire'de bulundukları bu dönemde OTPOR yöneticisi İvan MAROVİÇ'ten halk ayaklanması ile ilgili eğitim aldıkları, yine Mehmet Osman KAVALA’nın ise bahsi geçen seyahatleri ile kalkışma hareketinin bir başka ayağının koordinesi maksadıyla Belçika, Almanya ve Amerika Birleşik Devletlerinde bulunduğu tespit edilmiştir.”
2013’teki fezlekede olduğu gibi 2019’daki iddianamede de OTPOR ve CANVAS eğitmenleri ile Kavala ve Alabora arasında bir ilişki olduğuna gösterilen tek delil, seyahat dökümleri.
Tanıştıkları, görüştükleri hatta eğitim aldıkları ise daha önce polis şefinin şimdi de savcının varsayımından ibaret. Seyahat dökümleri dışında elde hiçbir delil, tespit ya da tape yok.
Yani savcı özetle; İvan Maroviç 2012’de üç günlüğüne Türkiye geldiğinde ve Mısır’a gittiğinde kesin Memet Ali Alabora’ya halk ayaklanması eğitimi vermiştir diyor.
Kavala’nın o tarihlerde başka ülkelerde olduğunu bizzat kendisi yazdıktan sonra ise “şahısların Kahire'de bulundukları bu dönemde” diye devam ediyor.
Yani iddianamenin en iddialı ama en tuhaf kısmına geldik.
İddianamede Otpor liderlerinden İvan Maroviç’in 2012’den 2015’e Türkiye’ye giriş ve çıkışlarının listesi var. Bunlardan altısı Maroviç’in halen çalıştığı Kenya’ya Sırbistan’dan gidiş gelişlerinde İstanbul’dan yapılan transfer giriş-çıkışları.
2013 yılının eylül ayındaki Atatürk Havalimanı’na girişi ise fotoğraflı yer almış. Ama Maroviç yalnız değil:
“Türk Hava Yollarının TK608 sefer sayılı uçağı ile İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan yurda giriş yaptıkları bilgisi edinilen 1973 doğumlu Ivan MAROVIC ve 1976 doğumlu Marija MAROVIC’in Atatürk Havalimanı giriş görüntüleri temin edilmiştir. Ivan MAROVIC ve Marija MAROVIC isimli şahısların yanlarında bulunan ve çocukları olabileceği değerlendirilen Relja MAROVIC ile birlikte 30.08.2013 günü saat: 10.25 sıralarında (210) numaralı körük kapısından çıktıkları görülmüştür”
İddianamede Maroviç ailesini çocukları kucaklarında görüyoruz.
Fakat, savcılığa göre bu aile boyu ziyaret ayaklanma eğitimi için. Savcı Maroviç’le de yetinmemiş, internet sitelerinden OTPOR ve CANVAS’ın diğer üyelerinin de isimlerini bulup, Türkiye’ye giriş çıkışları olup olmadığını kontrol etmiş.
Ve ortaya Sırpların da tatil için Antalya’yı tercih ettiği çıkmış:
“Slobodan DIJINOVIC, CANVAS çalışanı Breza RACE, Jelena DJİNOVİC ve Sham ELKWASHASSAYAD isimli şahısların birlikte Antalya İlinde bulunan HİLLSİDE SU isimli konaklama tesisine 01.06.2012 tarihinde giriş yaptıkları ve 07.06.2012 tarihinde çıkış yaptıkları”
“Slobodan DIJINOVIC, CANVAS çalışanı Bojana Kristic MARKOVIC CANVAS üniversite direktörü Breza RACE, Jelena DJİNOVİC, Sham ELKWASHASSAYAD ve
Geric ALEKSANDRA isimli şahısların birlikte Antalya İlinde bulunan Hotel SU isimli konaklama tesisine 28.06.2013 giriş yaptıkları ve 05.07.2013 tarihinde çıkış yaptıkları
Fakat savcı bu açık tatil ziyaretlerini de başka türlü yorumlamış:
“...bu suretle de olayların yaşandığı dönemde OTPOR ve CANVAS hareketinin birçok yöneticisi ve çalışanının ülkemize birçok kez ve yoğun şekilde geldikleri tespit edilmiştir.”
İddiaların merkezinde olan Ivan Maroviç’e emaile ulaşıp, ona hakkındaki iddiaları sordum. Cevapları şöyle
“2012 yazında Türkiye’deydim. Tam zamanını hatırlamıyorum. Ne Alabora ne Kavala ne de başka bir sivil toplum liderleriyle buluştum. Onlarla hiçbir zaman tanışmadım ve karşılaşmadım. Adlarını ilk defa bir kaç yıl sonra bana ulaşıp benzer sorular soran BBC’den duydum. İstanbul’a orada yaşayan eski arkadaşlarımı ziyarete gelmiştim. Onlar Türk vatandaşı bile değil. Ziyaretimin Türkiye politikasıyla hiçbir ilgisi yoktu.
Evet, Kahire’ye gittim ama orada bir tane bile Türk vatandaşıyla karşılaşmadım. Kahire dışında Giza’da Filistinli ünlü aktivist Dr. Mubarek Awad’ın Nonviolence International’ının bir seminerine katıldım. O seminerde hiçbir Türk vatandaşı yoktu.”
İddianamedeki kayıtlardan görüldüğü gibi Osman Kavala, Ivan Maroviç’in İstanbul’da olduğu tarihlerde Almanya’da. Kendisine yakın kaynaklardan aldığım bilgiye göre o tarihlerde eşi Prof. Ayşe Buğra akademisyen olarak Berlin’de bulunduğu için onun yanına gitmiş.
Maroviç’in Kahire’de olduğu sırada ise önce İstanbul’da ardından Güney Kafkasya’da diyalog faaliyetleri yürüten Eurosia Partnership Vakfı’nın Washington’daki toplantısında.
Mehmet Ali Alabora da bundan beş yıl önce bu iddialar ilk kez dillendirildiğinde Kahire’ye gittiğini ama Ivan Maroviç diye biriyle görüşmediğini söylemişti.
Peki iddianamede birlikte yurtdışında eğitimler alıp, Gezi’yi organize ettikleri iddia edilen Kavala ve Alabora arasında bir diyolog, görüşme tespiti var mı?
İddianameye göre ikisi arasındaki tek görüşme 3 Temmuz 2013’de olmuş.
Yani artık Gezi Park’ı olaylarının sönümlendiği bir aşamada.
Görüşmenin içeriği de ortada bir plan, eşgüdüm, üst akıl olduğu iddialarını pek desteklemiyor:
Alabora: "İyi yani hani tam işte bilmiyorum abi biz burada sonuçta ee bir şekilde güvende durmaya iyi olmaya çalışıyoruz yani"
Kavala: “Evet aynen aynen ee ya bir ara bu yani bu hadisenin önümüzdeki şeyleri ne olur hani hep Avrupalılar eee her gördüğüm şey soruyor ki iyi tamam da hanni bu siyasi durumu nasıl değiştirecek ee diye sorup duruyor ee bir ara yani bir kaç arka... kişi oturup bir konuşsak mı?
Alabora: “Yani benim yani şuanda müsait değilim abi ee ya şuan için müsait değilim"
Kavala: "Tamam yani şuan derken zaten bu ... bir hafta sonra 2 hafta sonra falan yapabileceğimiz bir şey"
Alabora: “Anladım yani dediğim gibi şuanda değilim abi ee…Hani şuanda açıkçası öyle bir şeyi de değerlendirebilecek durumda da değilim yani…Ee sonrası için ee ... tekrardan birbirimizle haberleşiriz.
Artık sonuna geldik.
Tekrar başa dönmeden bir şeyi de hatırlatalım. Bu iddianameye göre Gezi’nin arkasında George Soros ve Ivan Maroviç var. Ama her ikisi de bu iddianamede sanık değil. Bu kadar ciddi iddialarla suçlanan bu iki isim hakkında suçluların iadesi anlaşması çerçevesinde bir başvuru var mı? Hayır yok.
O halde en baştaki soruya dönelim.
Altı yıl önce FETÖ’cü polis ve savcıların ürettiği bu zayıf delil ve iddialar nasıl 2019 yılında bir iddianameye girebildi? Ortada yeni bir delil yokken, 2015’deki beraat kararına rağmen yeni bir Gezi İddianamesi neden yazıldı?
Aslında bu sorunun cevabı basit; Aslında bu bir Gezi İddianamesi değil. Aslında bu bir Osman Kavala iddianamesi.
Bu iddianame Ekim 2017’de gözaltına alınan Osman Kavala’nın 489 gün yazılamamış iddianamesi. İddianame, Kavala’nın avukatlarının başvurduğu AİHM’in Türkiye’den istediği savunmaya verilen ek sürenin dolmasından bir gün önce mahkemeye yetiştirildi.
Ve en tuhafı. Bundan iki yıl önce Osman Kavala, tutuklandığında sadece Gezi’den değil, darbeyle de suçlanmıştı. İki tutuklama gerekçesi vardı:
"15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili 15-16 Temmuz 2016 tarihinde Büyükada Splendid Otel'de yapılan darbe teşebbüsü sürecinde darbenin organizatörlerinden olan Henri J. Barkey ile yabancı uyruklu kişi ve kişilerle olağanın ötesinde yoğun irtibat kurarak darbe teşebbüsüne katılmak suretiyle anayasal düzeni cebir şiddet yöntemleriyle değiştirmek"
"Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile hükümetini ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye yönelik bir ayaklanma olan ve tüm terör örgütlerinin aktif katıldığı Gezi olayları eylemlerinin yönetici ve organizatörü olmak" ve suçlamalarını yöneltmişti.”
O günlerde gazeteler Kavala’nın 15 temmuz darbesi, Büyükada toplantısı ve Henri Barkey’le ilişkisi üzerine manşet haberler yaptılar.
Fakat ne tuhaftır ki 16 ay sonra çıkan iddianamede darbenin, Büyükada’nın, Barkey’in adı bile geçmiyor.
Çünkü 16 Kasım 2018 günü yapılan operasyonla Kavala’nın bir türlü yazılamayan iddianamesi bir Gezi Parkı olayları davasına dönüştürüldü. Yanına davanın iki tutuklu sanığından biri olan sivil toplum profesyoneli Yiğit Aksakoğlu gibi yeni sanıklar bulundu. Eski arşivlerden de Gezi dosyaları indirildi.
Böyle olunca da karşımıza 657 sayfayı bulmuş, esas suçlamaların içinde olduğu 101 cümlesi “anlaşılmıştır”, 97 cümlesi “anlaşılmaktadır” gibi somut delilden çok kanaat bildiren ifadelerle biten bir iddianame çıktı.
İddia makamı iddialarını desteklemek için 48 cümlede “açıkça”, 9 cümlede “adeta” kullanmak zorunda kaldı:
“oyun çerçevesinde adeta Gezi Parkı eylemlerinin provasının yapıldığı anlaşılmaktadır”
“Bu durum söz konusu olayın PLANLI BİR SENARYONUN ürünü olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.”
“Sn. Recep Tayyip ERDOĞAN’a ve hükümete karşı kışkırtmayı amaçladıkları açıkça anlaşılmıştır.”
“..özellikle de Türkiye Cumhuriyeti Sayın Başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ı yıpratmak olduğu anlaşılmaktadır.”
“Bu haliyle; Gezi parkı olaylarının Batı finansörlüğünde, Orta Avrupa ve Sırp profesyonel devrim ihracatçılarının eğittiği Türkiye distribütörleri tarafından organize edildiği anlaşılmaktadır.”
İddianamenin suç tarihi de, yine iddianamelerde alışık olunmadık bir muğlaklıkta yazıldı: “2014 yılı öncesi.”
Fakat her şeyin içine doldurulduğu iddianamede bir şey unutulmuştu; İddiaların üzerine kurulduğu Osman Kavala’nın ifadesini almak.
Tutuklanması üzerinden 16 ay geçmiş Osman Kavala’ya polis sorgusu dışında savcılık tarafından bu iddialar doğru mu diye henüz sorulmadı
Tahliye talebini 19 kez reddeden mahkemeler bile bir kere kendisini dinlemedi.
Tutuklandıktan sonra ilk kez mahkemenin karşısına ise iki yıl sonra 24 Haziran’da çıkabilecek.
Gezi olayları hakkında herkesin ayrı kanaati olabilir. Beğenmeyebilirsiniz. Türkiye için iyi olmadı diyebilirsiniz. Hatta Gezi’de dış parmak olduğuna da inanabilirsiniz.
Ama burada mesele o kanaatler değil, hukuk.
Çünkü bir miktar hukuk fikri, mantık örgüsü olan biri, 657 sayfalık iddianameyi bitirdiğinde “anlaşılmaktadır” diye biten cümleleri şöyle düzeltmek isteyecektir: “Hayır, öyle anlaşılmamaktadır.”
.08/03/2019 22:38
Marc isimli şahısla irtibatlı olmak...
62
Çocuklar için Adalet Projesi, 2012-2014 yılları arasında Avrupa Birliği’nin mali destek, UNICEF’in eğitim desteği verdiği Adalet Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Türkiye Adalet Akademisi’nin işbirliğiyle yürütülen bir projeydi.
Bu proje kapsamında hakim ve savcılara eğitimler verilmiş, bazı Adalet Sarayları’nda çocuk sanıklar için özel görüşme odaları açılmıştı. Projenin ayrıntıları hala Adalet Bakanlığı sayfasında yer alıyor.
Bu proje kapsamında iki yıl boyunca savcı ve hakimlere çocuklarla ilgili eğitimler verenlerden biri Doç. Dr. H.A.’ydı.
19 Eylül 2013 günü, 1965’den beri dünyada, 1994’ten beri de Türkiye’de 0-3 yaş arası çocuklarla ilgili projeler yürüten Hollanda merkezli Bernard von Leer Vakfının çalışanlarından Yiğit Aksakoğlu, Doç. Dr. H.A.’yı telefonla aradı.
Peki biz bunları nereden biliyoruz?
2019 yılında yazılmış Gezi İddianamesi’nden.
Çünkü bu telefon konuşması, iddianamenin Osman Kavala dışındaki tek tutuklu sanığı Yiğit Aksakoğlu hakkındaki delillerden biri.
2013 yılının Haziran ayından Kasım ayına kadar yaptığı bir dizi telefon konuşmasından oluşan bu deliller nedeniyle Yiğit Aksakoğlu hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor.
Peki çocuklar için projelerde çalışan bu iki ismin telefon konuşmasını savcıya göre suç yapan ne?
Bilmiyoruz.
Çünkü tapelerin dökümleri iddianamede herhangi bir açıklama yapılmadan deliller arasında öylece duruyor.
Ama savcı bu görüşmelerde neyin suç olduğunu tahmin etmemiz için ipucu veriyor.
Görüşme dökümlerindeki bazı kelimeler boldlanmış. Yani savcı “bu kelimelere dikkat, buralarda bir şeyler var” demek istiyor. Ama ne olduğunu da söylemiyor.
Örneğin şu cümlede iki kelime boldlanmış:
“Yiğit Aksakoğlu: Abi işte Mark gelecek bir yandan onun hazırlıkları bir yandan bu işte şeylerin Bürge’lerin falan da yürüttüğü bu saha araştırmasının sonuçlarını önümüzdeki sene duyuracağız ama şimdiden hazırlıklara başlamak lazım.”
Savcı, diğer görüşmelerde geçen bütün “Mark”ları da boldlamış. Bundan kastını ise bir cümleyle suçlamalar arasına yazmış:
“Ayrıca Marc isimli şahısla irtibatlıdır, diğer telefon görüşmelerinde de bu şahıs ile irtibatlandırılan projelerle ilgili para yardımı kaynak konusu geçmektedir.”
Peki, irtibatlı olmanın suçlama sayıldığı bu Marc’ın kim olduğu yazıyor mu iddianamede? Hayır. Buna gerek duymamış. Adının Marc olması yeterli.
Halbuki, bir Google uzaklıktaki bir bilgi bu.
Marc Mataheru, Aksakoğlu’nun çalıştığı Hollanda merkezli Bernard von Leer Vakfı’ndaki o sıradaki yöneticisiydi.
2016’da emekli olduktan sonra da vakfın Türkiye Temsilciliğini Yiğit Aksakoğlu yürütmeye başladı.
Bu vakfın ne yaptığını da devlet ve İstanbul’daki AK Partili belediyeler gayet iyi biliyorlardı.
Çünkü Aksakoğlu’nun tutuklanmadan önce yürüttüğü proje Sultanbeyli, Sarıyer, Beyoğlu ve Maltepe Belediyeleri ile ortaklaşa, bu dört ilçedeki 480 bebek ve ailesinin doğumdan üç yaşına kadar sağlık ve sosyal gelişiminin uzmanlarla izlenmesini amaçlayan İstanbul95 projesiydi.
“Mark” dışında bu tapede savcı “Bürge” ismini de boldlamış. Herhalde o isim de ona “dış bağlantı” izi gibi gelmiş.
Halbuki Bürge A. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir avukat. 2013-14 yılında yine Bernard von Leer Vakfı’nın destek verdiği, Dünya Sağlık Örgütü’nün de paydaşları arasında olduğu “Türkiye’de 0-8 Yaş Arası Çocuğa Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması”nı yürüten isimlerden biriydi. Konuşmada bahsedilen araştırma da buydu.
Peki Aksakoğlu, niye H.A.’yı aramıştı?
Çünkü Aksakoğlu o sırada Genç Hayat Vakfı’nın gençlerin şiddet eğilimlerine karşı 4200 liseli gençle yürüttüğü “Eşitlik İçeride Şiddet Dışarıda” projesinin danışmanlarından biriydi. Projenin bir seminerine H.A.’yı davet etmek için aramıştı.
Genç Hayat Vakfı ne peki? Kurucu ve yöneticileri arasında Beyza Zapsu, Kerim Paker, Ayşe Zapsu Taviloğlu gibi isimlerin olduğu, projelerini MEB ve diğer bakanlıklarla birlikte yürüten bir vakıf.
İşte savcının şüphelenip boldladığı ikinci cümle de H.A.’nın verdiği cevap cümlesi:
“Hıı Genç Hayat şu şey şiddet şiddet ile ilgili olan”
“Şiddet, şiddet” kelimelerinde yine suç izi bulunmuş olmalı. Tabii yine bahsedilen projenin ne olduğu kısmıyla hiç ilgilenmeden.
Ve sonraki boldlanmış cümle:
“Yiğit Aksakoğlu; ‘Yani dur bakalım peki bir şey diyeceğim … Sen onunla ilgileniyor musun yani o gün buraya gelme ihtimalin olur mu’ dediği.”
Az önce şiddetten bahsedilen yere davet suçu da yakalanmış.
Ve konuşmada savcının tespit ettiği üçüncü suç:
“Yiğit Aksakoğlu: Azizelerin şeyi var bir eğitimi var Büyük Ada da bu ÇAÇAcıların işte Dersimden Diyarbakır’dan falan çocuklarla çalışan örgütlerden gençleri topluyorlar hani o çocuklarla çalışan gençleri,… onlarla böyle birazcık işte ha savunuculuk ayrımcılık falan öyle şeyler konuşacağız bu hafta sonu.”
Bu kez radara takılan kelimeler “savunuculuk”, “ayrımcılık.”
Bu arada Azize; Azize Leygara, ÇAÇA Çocuklar Aynı Çatının Altında Derneği’ni yöneticisi. Dernek şiddet yüzünden göç etmiş çocuklarla ilgileniyor. Bu projeye destek veren uluslararası sosyal girişimcilik ağı Ashoka’ya Türkiye’de Koç, Sabancı Vakıfları da destek veriyor.
Yani 2019 yılında iddianameye müebbetlik suç delili olarak giren bir telefon konuşmasının içinden Türkiye’de çocuklar için çalışan sivil toplum kuruluşları, içinde Adalet Bakanlığı’nın da olduğu projeler çıktılar.
Fakat iddianame için, konuşmaların çocuklar üzerine projelerle ilgili olması hiç önemli değil.
Bütün tapelerde ilgilenilen sadece sanık hakkında şüpheleri artıracak tehlikeli kelimeler...
Aksakoğlu aleyhine dosyaya konan diğer delil tapelerinde, çözüm sürecinde devlet kurumlarının destek verdiği bir TESEV projesiyle ilgili bir telefon görüşmesinde geçen “PKK” kelimesi, yine benzer bir projede geçen “fail-i meçhullerle ilgili çalışma” tümcesi, Gezi olayları üzerine röportaj yapacak birilerini arayan “İtalyan gazeteciler”, “BBC”den gelen röportaj teklifi, “Rosa Luxemburg” un adı şüpheli bulunup boldlanmış.
Hatta Romanlar için çalışan bir aktivistle yaptığı telefon konuşmasında Ankara’da bir müdürün herkese Sorosçu demesi üzerine yapılan esprili konuşmalardaki “Soros”lar da bold.
Bu konuşmaların çoğunun Gezi ile hiçbir ilgisi yok. Hatta pek çoğu Gezi olaylarının bitmesinden sonraki aylara ait. Ama bu onları Gezi iddianamesinde ağırlaştırılmış müebbette delil yapmaktan alıkoymuyor.
Peki sivil toplumculuğu suç gibi gösteren bu tapelerle Yiğit Aksakoğlu neyle suçlanıyor?
İddianamedeki tarif şu:
“İstanbul Bilgi Üniversitesinde STK Eğitim ve Araştırma biriminde çalışmaktadır. Kendilerince kurgulanan ve toplumsal eylem ve kaosa dönüştürülmek istenen olaylar sürecinin başlangıç noktası olarak belirledikleri eylem biçimi olan sivil itaatsizlik üzerine çalışmaları bulunmaktadır.”
İddianameye göre Aksakoğlu Gezi’deki eylemleri kurgulayanlardan biri.
Bunun dayandırıldığı bir kaç tape var.
İşte bu noktada savcı iddiasını ispatlamak için zamanda sıçramalar yapıyor.
Mesela şöyle diyor: “Şüphelinin telefon konuşmalarında OTPOR’un lideri “Ivan Marovıc”in Türkiye’ye getirilmesinden bahsetmektedir.”
Peki nasıl, ne zaman bahsediyor?
İşte bu soruların cevabı tapenin kullanıldığı her bağlama göre değişiyor.
İddianamenin temel iddiası Gezi olaylarını Osman Kavala ve Mehmet Ali Alabora’nın Soros parası ve Otpor’dan taktik eğitimi alarak organize ettikleri.
İddianamenin girişinde uzun uzun bu anlatıldıktan sonra ilk kez Yiğit Aksakoğlu’nun ismiyle karşılaşıyoruz:
“Yiğit Aksakoğlu’nun yaptığı görüşmede “İvan Maroviç i getirebiliriz o ee Ağustos sonunda zaten gelecek gibi görünüyor şimdi ee bu Otpor hareketinden… bu işi profesyonel olarak yapıyor yani orada ... ama tabi biliyorsunuz Otpor ismi şey olarak geçti bu gezi olaylarına hani onlar düzenlediler CIA miayey falan filan diye geçti ismi yani bilmiyorum duydunuz mu denk geldiniz mi öyle bir tarafı var” şeklinde konuştuğu.”
Ama işin tuhafı herhalde zaman akışını bozmamak içi bu konuşmanın ne zaman ve kiminle yapıldığı yazılmamış. Yani ilk bakışta sanki Gezi öncesi hazırlıklardan biri gibi duruyor.
Bu konuşmanın ne zaman yapıldığını ise iddianamenin başka bir yerinden öğreniyorsunuz. Tapenin de başka bir versiyonu çıkıyor karşınıza:
“Hatta örgüt üyesi şüpheli Yiğit Aksakoğlu’nun 31.07.2013 tarihinde yaptığı bir telefon görüşmesinde “Otpor hareketinden Ivan Maroviç'in Ağustos sonunda Türkiye'ye geleceğinden ve bu şahsın kendilerince kurgulanan ve toplumsal eylem ve kaosa dönüştürülmek istenen olaylar sürecinin başlangıç noktası olarak belirledikleri eylem biçimi olan sivil itaatsizlik konusunda profesyonel olarak çalıştığından bahsedilmektedir.”
Meğerse bu görüşme Gezi’den önce değil, 31 Temmuz 2013’de, yani Gezi’de her şey bittikten sonra yapılmış.
Peki, kiminle yapılmış? Bunu da başka bir yerde, tapenin daha başka bir haliyle öğrenebiliyorsunuz:
“H. K.A.nin “Bizim bu o şey vardı ya nonviolence dersini veren Yörgen hani ...hasta... Nonviolence (şiddet karşıtlığı) dersimize gelemeyecek herhâlde … onun için senden şeyi rica edecektim bu nonviolence dersini verecek bize böyle bir iyi bir isim verebilir misin” dediği, Yiğit Aksakoğlu’nun “Ivan Maroviç i getirebiliriz o ağustos sonunda zaten gelecek gibi görünüyor şimdi ee bu otpor hareketinden bu işi profesyonel olarak yapıyor.” dediği, bu suretle de soruşturma konu olan şahısların kalkışmanın yeniden alevlendirilmesi, genişletilmesi ve toplumun geniş kitlelerinin katılımını sağlamaları gayreti içerisinde oldukları, bu kapsamda yurt dışı bağlantılarını da devreye sokmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır.”
Savcının kim olduğunu dahi merak etmeden hemen hükmü verdiği bu konuşmadaki H.K.A kim peki?
Yine Google’dan bakıyoruz.
O tarihte Hacettepe Üniversitesi’nde çalışan bir profesör. Üniversitede bir Çatışma Çözümleri (Conflict Resolution) Merkezi kurmaya çalışıyor. Bu yüzden Aksakoğlu’ndan danışmanlık alıyor. Programdaki “Şiddetsizlik” dersi için bir isim önermesini istiyor. Aksakoğlu da Gezi’de “CIA falan dediler ama” diyerek Maroviç’in adını öneriyor.
Ama sonunda ne Maroviç geliyor, ne o ders veriliyor, ne de o merkez kuruluyor. Zaten bu telefon konuşması da Gezi’de her şey bittikten sonra oluyor.
Yani savcı bu konuşmayı zaman atlatarak Aksakoğlu’nu bu eylemlerin organizatörlerinden biri yapıyor.
Diğer suçlamalarda da zamanda benzer bir sıçrayış olmuş. Suçlamalar şöyle:
“Gezi kalkışmasında kendilerince kurgulanan ve toplumsal eylem ve kaosa dönüştürülmek istenen olaylar sürecinin başlangıç noktası olarak belirledikleri eylem biçimi olan SİVİL İTAATSİZLİK ile ilgili yaptığı çalışmalarla ilgili belge toplayarak bu konuda kitap hazırlamaya çalıştığı”
“Kendilerince kurgulanan ve toplumsal eylem ve
kaosa dönüştürülmek istenen olaylar sürecinin başlangıç noktası olarak belirledikleri eylem biçimi olan sivil itaatsizlik ve kolaylaştırıcılık eğitimi verilmesi için yurt dışından eğitimci getirilmesi ve bu amaçla toplantılar yapılması.”
Bu iddiaların dayandırıldığı bir kaç tape var.
Ama bu tapeler de Gezi artık bittikten sonra yapılmış görüşmelere ait. Ama onu da bin bir güçlükle anlıyorsunuz.
Aksakoğlu, Gezi’deki şiddetsiz, yaratıcı eylemleri derleyip, toparlamaya, arşivlemeye çalışmış. Bu yüzden birkaç arkadaşıyla şiddetsizeylem.org diye bir site açmış.
Bir de üzerine çözüm sürecinde projeler yapmak üzere Diyalog ve Uzlaşma Merkezi Derneği’ni kurmuşlar. Dünyadaki diğer çözüm süreci deneyimlerinin konuşulacağı bir konferans yapmak gibi projeler üretmişler. Fakat bu dernek de aradığı desteği ve fonları bulamamış Derneğin tek etkinliği 17 Kasım 2013 günü Helsinki Yurttaşlar Derneği’nde düzenlenen bir toplantı.
İşte Gezi’den çok sonra yapılmış bütün bu konuşmalar, içinde şiddetsiz eylem geçen tüm cümleler sanki Gezi için yapılmış, kurulmuş gibi iddianamede yer almış.
Davanın Osman Kavala ile birlikte tek tutuklu sanığı olan Aksakoğlu davanın diğer sanıkları içinde iddianamede Gezi’nin organizatörü olduğu iddia edilen Kavala ile irtibatı en az olan kişi. İddianamede sadece bir kere 2012’de bir telefon irtibatların olduğu yazılı. Onun da içeriği yok.
Aksakoğlu’nun aleyhine iddianamede olan en somut tapeler ise Gezi eylemlerine katıldığını gösteren telefon konuşmaları.
Ama o konuşmalar da “gaz maskesi alalım mı giderken” “Odaokule’de buluşalım” gibi konuşmalar.
Yoksa şöyle konuşmalar değil:
“İstanbul Taksim Gezi Parkı’nda yaklaşık beş gündür yaşanan olaylar iktidarın tavrını ve tercihini göstermesi bakımından son derece anlamlıdır. Burada yaşanan ilkel görüntüler Türkiye’yi küçük düşürmüş ve ileri demokrasinin maskesini de aşağı indirmiştir. Ağacı sökerek, yeşil alanları kapatarak alış veriş merkezi yapma niyetinde olan ve Topçu Kışlası inşa etmek amacı güden AKP iktidarı ülkemizin her tarafına yayılan itirazlarla karşılaşmıştır. Biber gazlı müdahaleler, şafak vakti operasyonları, aşırı ve orantısız güç kullanımı, karşılıklı düşmanca muamelelere varan şiddet sahneleri ülkemizin ne duruma geldiğini açıkça kanıtlamıştır...Başbakan, bakanlar ve bazı AKP’li yöneticilerin polisi zan altında bırakan açıklamaları, fırsatçıların önüne atan yaklaşımları ve üstelik biber gazını ölçülü kullanma konusundaki uyarıları utanmazlıktır...”
“Gezi Parkı’na dozerlerle girilmesi, buna karşı koyanlara sert muameleler gösterilmesi toplumsal infialin ilk kıvılcımını tutuşturmuştur. Sabaha karşı düzenlenen polis baskınları, yaka paça yapılan gözaltılar, biber gazlı müdahaleler, insanlıkla bağdaşmayan şiddet sahneleri Gezi Parkı’nı kâbusa çevirmiştir. AKP hükümeti saldırdıkça kalabalıklar artmış, tahammülsüzlük gösterdikçe olaylar büyümüş ve yurt sathına yayılmıştır. Siyasi irade polisi göstericilerin üzerine salmıştır. Orantısız saldırıları ve yürekleri burkan şiddet tablosunu onaylamadığımız gibi telin ettiğimizi de buradan ifade etmek istiyorum. Ve mutlaka polise gazlı, plastik mermili ve tazyikli suyla saldırı emri verenler hakkında gerekli tüm hukuki işlemlerin yapılmasını ve bunun da geciktirilmemesini bekliyorum....”
“Başbakan Erdoğan’ın küçümseyici dili, sırtını dayadığı faiz lobisine birden bire saldırması; tencere, tava çalan vatandaşlarımızı aşağılaması ve Taksim’deki projelerden vazgeçmeyeceğini diklenerek duyurması Türkiye’yi ucu açık ve tahmini mümkün olmayan boğuşmalara götürme riski taşımaktadır. Herkes bilmelidir ki, Türk milletinin rahatını ve huzurunu bozacak her karışıklığın, her bunalımın ve her kaybın sorumlusu Başbakan Erdoğan ve hükümetinden başkası olmayacaktır. Unutulmamalıdır ki, sokakların sakin bir şekilde tahliyesi, tatmini ve teskini yerine Esadlaşmak, Hüsnü Mübarekleşmek ve Kaddafileşmek dirliğin imhasına, birlikte yaşamanın mahvına neden olacaktır.”
Bu konuşmayı yapan Soros, Maroviç, Osman Kavala ya da Mehmet Ali Alabora değil. İki çocuğu, eşi ve çocuklar için yarım kalmış projelerinin beklediği Yiğit Aksakoğlu da değil.
Aslında 657 sayfalık iddianamedeki binlerce tapede hiçbir sanık, Gezi Olayları ile ilgili hükümeti bu kadar sert ve acımasızca eleştirmemiş.
Neyse ki bu sert eleştirilerin sahibi bir sivil toplumcu değil, Marc isimli bir şahısla da irtibatı yok.
Bu konuşmaları yapan kişi, iddianamenin ek klasörlerinden çıkan her an şüpheli olabilecek 97 kişiden biri de değil.
Ee kim olduğunu da bir zahmet siz Google’a yazıp bulun.
.10/03/2019 22:59
1.36 saniyelik bir videonun bize yaptığı...
373
Neredeyse AK Parti iktidarıyla yaşıt olan, 2003 yılından bu yana her 8 Mart akşamı İstiklal Caddesi’nde yapılan Feminist Gece Yürüyüşü’nün 17’incisi bu yıl yapılamadı.
Çünkü polis, İstiklal Caddesi’nin Taksim girişinde toplanmaya başlayan göstericilerin, caddede yürümesine izin vermedi.
16 kez barışçıl bir şekilde tamamlanmış bu yürüyüşe bu yıl izin verilmemesi, polisin kadın göstericilere sert müdahalesi, sıkılan gazlar tepkilere neden oldu, görüntüler bütün dünya ajansları tarafından haber yapıldı.
Aslında 17’inci 8 Mart Gece Yürüyüşü’nden geriye bu polis müdahalesiyle ilgili fotoğraflar ve haberler kalabilirdi.
Ama ertesi gün öğlen saatlerinde bir gazetecinin paylaştığı videoyla olayın rengi değişti.
Gazetecinin “Dün akşam Taksim'de "ezan" okunduğu sırada akıllarınca protesto etmeye kalkan alçaklar” diye paylaştığı videoda, Taksim Mescidi’nden ezan okunurken, protestocu kalabalığın ıslık, çığlık düdüklerle protesto sesleri çıkardığı görülmekteydi.
Video hızla sosyal medyada yayıldı, sert tepkilere neden oldu. Bir süre sonra video “Ezana protesto” başlıklarıyla hükümete yakın tv ve gazetelerde haber oldu.
Hatta bir televizyon daha ileri gidip “Taksim’de Saadet Partisi’nin de desteklediği gruptan ezana büyük saygısızlık” diye haber bile yaptı.
Dün çıkan bazı gazeteler bunu manşetlerine çektiler. Muhtemelen bugünkü gazetelerin çoğunda da “ezan protestosu” manşetleri göreceğiz.
Seçim öncesi bu görüntünün siyasetin konusu olmaması da beklenemezdi.
Nitekim dün düzenlediği bütün mitinglerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, sert sözlerle “Ezan protestosundan” bahsetti ve “Ezana tahammülü olmayanlarla girdiğimiz bir seçim süreci yaşıyoruz” dedi.
Peki, gerçekten de yürüyüşe katılan kadınlar ezanı protesto etmiş miydi?
Aslında olayın yaşandığı saatlerde ve o gece boyu, aralarında muhafazakar derneklerden başörtülü kadınların da olduğu yürüyüşe katılan binlerce kişi, İstiklal’in Taksim girişinde bu yaşananları gören on binlerce insandan bir teki bile sosyal medyaya, kalabalığın ezanı protesto ettiğini, övünerek ya da eleştirerek yazmamıştı. Gösteriyi izleyen her görüşten onlarca gazeteciden hiçbiri de böyle bir haber geçmemişti.
Yıllardır ezanlar okunurken, binlerce gösterinin yapıldığı İstiklal Caddesi’nde “ezan protestosu” diye bir şey yaşanmamıştı. Ezanın protesto edilmesi, görenlerin ve duyanların kayıtsız kalmayacağı infial yaratacak bir olaydı. Ama o gece kimse böyle bir olaydan bahsetmedi.
Ayrıca görüntü dikkatli izlendiğinde, kaydın ezanın başındaki ikinci tekbir sırasında başladığı, bu sırada zaten protestoların da sürdüğü, ezanla protesto sesleri arasında bir öncelik-sonralık ilişkisi olmadığı görülüyor.
Yani bu görüntüye bakarak “ezan başlayınca, kalabalık protesto etmeye başladı” denemez.
Yine görüntülere bakıldığında yatsı ezanının okunduğu yerin, İstiklal’in girişindeki Taksim Mescidi’nin iki sene önce yenilenen küçük minaresi olduğu da anlaşılıyor.
Dolaştırılan çekimin cadde üstünde minarenin karşısında ve hizasında olan dükkanlardan birinin çatısından yapıldığı görülüyor. Yani minareye yakın, caddedeki gürültüye rağmen ezanın duyulabileceği bir yer burası.
Peki, o sırada kalabalık neden bağırıyor, ıslık ve düdük çalıyordu?
Görüntülerde görünen yer İstiklal Caddesi girişinde Fransız Konsolosluğu’nun önü.
Fakat polis o gün öğle saatlerinden itibaren İstiklal Caddesi ve çevresini araç geçişlerine kapatmış, Galatasaray Lisesi yönüne çıkmak isteyen araçlar Tophane’ye yönlendirilmeye başlanmış ve son olarak da Taksim Meydanı’ndan İstiklal Caddesi yönüne doğru bir barikat kurmuştu.
Yani yürüyüşe izin verilmeyecekti.
Ama buna rağmen 18.45’den itibaren Fransız Konsolosluğu önünde toplanmalar başladı. Kalabalık artınca polis bu kez Fransız Kültür Merkezi'nin alt sokağına da barikat kurdu. Bu kez sürekli artan kalabalık İstiklal Caddesi’ne ve Taksim Meydanı’na doğru yayıldı.
Caddedeki tüm ara sokakları da kapatan polis, yürüyüşe izin vermeyeceğini megafonla duyurdu ve kalabalıktan Sıraselviler yönüne doğru dağılmasını istedi.
O geceden atılan tweetlere ve görüntülere bakınca sayısı on binlere ulaşan kalabalığın yürümekte ısrar edip dağılmadığı, 19.30’dan itibaren de sürekli olarak polis barikatını ıslık, düdük, sloganlarla protesto ettiği görülüyor.
Örneğin gelişmeleri dakika dakika aktaran Bianet’e göre kalabalık polis barikatına karşı saat 20.20’de “Aç, aç, aç” diye bağırıp, ıslıklar çalmaktaydı.
İşte bu protestolar ve gerilim sürerken saat 20.28’de Taksim Mescidi’nin minaresinden yatsı ezanı okunmaya başlandı.
İşte dolaşıma sokulan video bu sırada çekildi.
Zaten video dikkatli izlendiğinde kalabalığın bu sırada “Yürüme hakkımız engellenemez” diye slogan attığı da duyuluyor.
Bu görüntülerden hemen önce ve hemen sonra çekilmiş görüntülere bakınca da protestoların ezandan önce ve sonra da sürdüğü görülüyor. Zaten yarım saat sonra da 20.50’den itibaren dağılmayan kalabalığa polis gazla müdahale etmeye başladı.
Yani yatsı ezanı o gece kalabalık kadın gösterici grubuyla polis arasındaki gerilimin arttığı ve göstericilerin polisi protesto seslerinin zirveye çıktığı bir sırada okunmaya başladı.
Ezanın protesto edildiği iddiaları yayılınca dün, gösteriyi düzenleyen kadın dernek ve gruplarının ortak resmi hesabından bir açıklama yapıldı.
Açıklamada “Şimdi de kalkmış ezana karşısınız diyorlar. Kimse çarpıtmasın. Bizim isyanımız polis barikatına, kadınların yürüyüşünü, #8Mart’ı engellemek isteyenlere...” denerek iddialar reddedildi.
Yine aynı feminist grupların haber ağlarından Feminist Gündem hesabından da benzer bir açıklama yapıldı:
“#FeministGeceYürüyüşü'nde polis gaz sıkarken, arama yaparken, barikatı güçlendirirken ezan dinlemedi. İzdiham vardı. Ezanın sesi duyulmadı. Islıklar ezana değil barikata, kadınların yürüyüşlerini engelleyenlere. Biz de oradaydık. Tanığız..”
Aynı hesap daha sonra “Feminist kadınlar ezanı protesto etmedi. Feminist kadınlar ezanı protesto etmedi. Feminist kadınlar ezanı protesto etmedi” diye bir tweet daha attı.
Bu arada yürüyüşe katılan başörtülü kadınlardan bazıları da sosyal medya hesaplarından ezanın protesto edilmediğini, caddedeki gürültü yüzünden ezan sesinin duyulmadığını söyleyen mesajlar paylaştılar.
Bu yazı için aradığım gösteriyi düzenleyen bazı grupların sözcüleri de “şaşkınlık içinde olduklarını, kesinlikle ezanın değil, polis barikatın protesto edildiğini, caddedeki büyük gürültüde ezan sesini zaten duymadıklarını” söylediler.
Bu kadar ayrıntıya gerek var mıydı diye düşünenler olabilir.
Ama bu ülke abartılı gazete manşetleri, yalan haberler yüzünden büyük acılar yaşamış bir ülke. Onların en acısı da tam da bu olayın geçtiği o caddede yaşanmıştı.
Dün gece bir grup “Ezana uzanan eller kırılsın” diye bağırarak İstiklal Caddesi’ne yürüdü. Bu yazı yazılırken başka grupların da yürüyüş çağrıları yaptıkları haberleri geliyordu.
1.36 saniyelik bir video bir anda yayıldı, insanları harekete geçirdi.
Söz konusu olan ezan gibi hassas bir mesele olunca, bu videoyla, “ezan protesto edildi” denip, denemeyeceğine kimse bakmadı.
“Ezanı protesto ediyorlar” denen kalabalığın videoda “Yürüme hakkımız engellenemez” diye bağırdığı duyulmadı.
O anda kadınların neyi protesto ettiğiyle de ilgilenilmedi.
Bazıları da siyaseten işlerine gelince bu kadar ayrıntısına bakmamayı tercih ettiler.
Ama 1.36 saniyelik bir video bile zaten kutuplaşmış bir toplumu germeye, karşılıklı hakaretlerin havada uçuşmasına, toplumsal güvensizliğin perçimlenmesine, korkuların tetiklenmesine ve sokakların hareketlenmesine neden oldu. Umarız daha ileri gitmez.
Şimdi bu videoyu sorgusuz dolaşıma sokanlara, haber yapanlara, üzerinden siyaset yapmak için kullananlara düşen bir görev var.
Ezanı protesto gibi bu toplumun en dinden uzak kesimlerinin bile omuzunda taşımak istemeyeceği böylesine ağır bir suçlamayı, bu kadar kolay dolaşıma soktuktan sonra bu videonun varsa kesilmemiş halini bulup yayınlamak, protestoların ezanla birlikte ve ezana karşı başladığını ispatlamak.
Eğer bu ispatlanamıyorsa da toplumu en hassas noktasından bölecek bu haber için özür dilemek, o paylaşımları silmek.
Bir adım geri çekilip “Ama ezanı duymalarına rağmen protestoya devam ettiler” diyerek de ilk iddiayı sorgusuz dillendirmenin ağır sorumluluğu ortadan kalkmaz.
Ayrıca herkesin bağırdığı, ıslık ve düdük çaldığı bir kalabalıkta, minareye yakın yüksek bir yerden çekilmiş o görüntüde duyulduğu kadar ezan duyulmamış olabilir. Ya da duyanlar protestolarının en hararetli yerinde ezan arası vermemiş olabilirler.
Bunu ayıplamak, bazı göstericilerin tuttukları pankartları eleştirmek de “Ezan protestosu” iddiasının ispatlanma yükümlüğünü değiştirmez.
(Bu videoyu kimin çektiği, çektiği görüntüleri kesip kesmediği de bilinmiyor. Videonun çekildiği yer İstiklal Caddesi üzerinde herkesin çıkamayacağı bir dükkanın çatısı. Eğer bir gazeteci çektiyse neden anında o gece paylaşmadı?)
Geçmiş deneyimler yüzünden birbirine karşı güvensiz, haklı endişeleri olan bir toplum sürekli öcülerle korkutuluyor. Böylece herkesin bulunduğu yerde, evinde kalması sağlanıyor.
Birbirimize bayılmak zorunda değiliz, ama farklı siyasi, ahlaki, dini tercihlerin birlikte yaşadığı bir ülkede ortak asgari bir zemin bulmaya çalışmak lüks değil zorunluluktur.
Öcülerle korkutuldukça olgunlaşamayız, evlerimizden çıkmadıkça tanışıp bir toplum olamayız.
Birbirine asgari düzeyde de olsa güvenen bir toplum olamadıkça da bir olamayız, iri olamayız, diri olamayız. Hep birlikte Türkiye hiç olamayız...
.12/03/2019 23:39
Medya özgürlüğünün ekonomiyle ne ilgisi olabilir?
102
Havalar ısınıyor. Turizm mevsimi yaklaşıyor. Derin bir kriz içinden geçen Türkiye ekonomisinin can damarlarından olan turizm sektörü yeni sezondan çok ümitli.
Bu yüzden 6-10 Mart tarihleri arasında Berlin’de 53’üncüsü düzenlenen dünyanın en büyük turizm fuarlarından Berlin Uluslararası Turizm Borsası (ITB) Fuarı’na Türkiye’den turizmciler yoğun ilgi gösterdi.
İlgi yüzünden THY Berlin’e ek seferler koymak zorunda kaldı.
Fuarın açılışında konuşan Alman Seyahat Acenteleri Birliği Başkanı Norbert Fiebig de “Almanya’dan Türkiye’ye bu yıl gidecek turist sayısında 2016 yılına göre yüzde 58 artış bekleniyor. Türkiye’de tatilini geçirecek tahmini Alman turist sayısının, 2015 yılında gerçekleşen 5 milyon 600 bin rakamına ulaşmasını bekliyoruz” diyerek ümitleri teyit etti.
Fuara katılan Turizm Bakanı Mehmet Ersoy da ilgiden çok memnundu.
Bu yazı “hanut bir gezi”yle fuar için Almanya’ya gitmiş bir gazetecinin elinden çıkmadı ama buraya kadar her şey Türkiye için harika görünüyordu.
Ama fuarın son günü gelen bir haber bütün bu ümitvar havayı dağıttı.
Çünkü Almanya Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ile ilgili yeni bir seyahat uyarısı yayınlamış, turist olarak Türkiye gidecek Alman vatandaşlarını “gözaltına alınma” ihtimaline karşı uyarmıştı.
Uzun uyarıda, son iki yıldır Türkiye’de “sebepsiz yere” gözaltına alınmış Alman vatandaşları ve gazetecileriyle ilgili örnekler sıralanıyordu.
Peki, önce Büyükada davasında tutuklanan Alman vatandaşı Peter Steudtner’in, daha sonra uzun bir tutukluluk sonrası jet bir iddianameyle Deniz Yücel’in tahliyesi, ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya’da Merkel’le buluşmasıyla yumuşayan ikili ilişkiler, ne olmuştu da tam Almanya’dan yüksek rakamlarda turist beklenen bir turizm rezervasyon mevsiminde, böylesine kritik bir fuar sürerken tekrar bozulmuştu?
Aslında turizm fuarının başlamasından bir kaç gün önce Alman medyasında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun bazı seçim gezilerinde söylediği şu sözler haber olmuştu:
"Avrupa'da, Almanya'da öyle terör örgütünün toplantılarına katılıp da ondan sonra gelip Bodrum'da, Muğla'da tatil yapanlar var ya, onlar için de tedbir aldık şimdi. Hadi gelsinler bakalım havalimanlarından içerisi girsinler. Tak, gözaltına alıp, yallah..."
Fakat seyahat uyarısının esas sebebi bu konuşmalar değildi.
Uyarı, Türkiye’nin üç Alman gazetecinin akreditasyonunu uzatmama kararına bir tepkiydi.
2019 yılı için akreditasyon başvurusu yapan Alman ZDF televizyonun İstanbul büro şefi Jörg Brase, Tagesspiegel gazetesinin Türkiye muhabiri Thomas Seibert ve NDR televizyonu için çalışan Halil Gülbeyaz’a, bu kararları veren Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’ndan 1 Mart günü bir email gönderilerek akreditasyonlarının uzatılmayacağı bildirilmişti.
Yabancı gazeteciler için her yıl yenilenen akreditasyon aynı zamanda oturma izni demek. Yani akreditasyonun iptali ya da uzatılmaması durumunda gazetecilerin oturma izinleri de bitiyor ve ülkeden ayrılmaları için onlara 10 gün süre veriliyor.
Nitekim iki Alman gazeteci 10 Mart günü Türkiye’den ayrıldılar.
Ve ertesi gün de Almanya Dışişleri bu sert seyahat uyarısını yayınladı.
Türkiye’de çok fazla gündem olmayan bu mesele, Almanya’da günlerdir medyanın ve siyasetin gündeminden düşmüyor.
Akreditasyon reddiyle ilgili konuşan Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas "Gazetecilerin engellenmesini sineye çekmeyeceğiz” dedi.
Tepkinin bu kadar büyük olmasının sebeplerinden biri akreditasyonu yenilenmeyip, bir çeşit sınır dışı edilen gazetecilerden birinin Almanya’nın resmi devlet kanalı ZDF’nin Türkiye temsilcisi olması.
TRT muhabirinin Almanya’dan sınır dışı edilmesine eşit bir durum bu.
Ocak 2018’den beri Türkiye’de ZDF’nin büro şefliğini yürüten Jörg Brase, Kosova, Afganistan, Irak, İran’da savaş muhabirliği yapmış tecrübeli bir gazeteci.
Türkiye’de sadece bir yılının doldurduktan sonra isminin çizik yemesine gerekçe olarak ZDF’de yayınlanan Türkiye’de bazı FETÖ mensuplarının MİT tarafından kaçırılması iddialarıyla ilgili hazırladığı belgesel gösteriliyor.
Belgeselde kaçırılma olaylarıyla ilgili bilgiler, kapatılan “Today’s Zaman” gazetesinin Ankara temsilciliği görevini yürütmüş olan Abdullah Bozkurt’un İsveç’te kurduğu Stockholm Center for Freedom’a dayandırılmıştı.
Akreditasyonu uzatılmayan bir diğer isim olan Thomas Seibert ise 22 yıldır Tagesspiegel’in Türkiye muhabirliğini yapıyordu.
Gazetesine yazdığı “22 yıl sonra Türkiye’den kovulmam” başlıklı yazıda hayat hikayesiyle ilgili de ilginç ayrıntılar paylaştı.
22 yıl önce, şimdi kendisi gibi Tagesspiegel’e Türkiye’den kültür, gezi haberleri yazan eşiyle evlendikten bir yıl sonra İstanbul’a yerleşen Seibert’in etnik müzik üzerine çalışan ve bağlama çalan kızı Julia’da Türkiye’de doğup, büyümüş.
Seibert, yazısında 1999 yılının Mart ayında, hapis cezası verilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Tayyip Erdoğan ile nasıl tanıştığını da anlatmış:
“Bundan yaklaşık 20 yıl önce Recep Tayyip Erdoğan ile ilk kez tanışmıştım. 1999 yılının mart ayında hapse girmesinden kısa bir süre önceydi. Az sayıda yabancı gazeteciyi yaptığı konuşma yüzünden ceza almasının saçmalığını anlatmak için davet etmişti. Boğaz kenarındaki Osmanlı Sarayı’ndaki görüşmede Erdoğan’ın hemen yanı başında oturmuştum. Futbol üzerine lafladık. Kısa bir süre önce maç yaparken bileğini incitmişti. Bu 20 yıl boyunca Erdoğan’ın Türkiye’nin en güçlü insanı haline gelişini izledim.”
Seibert, aslında yabancı gazetecilerin pek çoğunun aksine AK Parti’ye, dindarlara pozitif bakmış, demokrat bir gazeteci olarak tanınıyor. Zaten veda yazısında başörtülü kızlara yönelik ayrımcılığa karşı yaptığı haberlerden, AK Parti’nin demokratik reformlarına verdiği destekleri de hatırlatmış.
Peki, 22 yıl boyunca akreditasyon almış, ailesiyle birlikte İstanbul’da yaşayan Seibert’e 2019 yılında akreditasyon verilmemesinin sebebi neydi?
Bu konuda da resmi bir açıklama yok. Ama Daily Sabah gazetesinde çıkan bir “Kulis” yazısına göre Seibert, FETÖ tarafından kurulan ve Türkiye’de erişim yasağı olan Ahval sitesine çalıştığı için veto yemişti.
Ama Seibert bu yazı üzerine bir açıklama yaparak, Ahval sitesi için haber yapmadığını, sadece Arab Weekly için yazdığı haberleri Ahval sitesinin de alıp kullandığını söyledi. Gerçekten de Ahval sitesinin Seibert’in bazı haberlerini kaynak göstererek kullandığı görülüyor.
Yani aslında 22 yıllık tecrübeli bir muhabirin Türkiye’deki akreditasyonunun uzatılmaması yanlış bir enformasyona dayanmaktaydı.
Peki şimdi ne olacak?
Aslında Türkiye bu meseleyi çözmek için bazı girişimlerde bulundu.
Ama Türkiye içindeki medya dizaynlarında işlevsel olabilen yöntemlerle bunu yapmaya kalkınca kriz büyüdü.
Türkiye’nin Berlin’deki basın ataşesi, ZDF ve Tagesspiegel’a giderek akreditasyonları reddedilen iki gazeteci yerine, yeni iki isim göndermelerini teklif etti. Fakat bu teklif anında Alman medyası tarafından ahlaksız teklif olarak deşifre edildi.
Bu arada Türkiye’den ayrılan Jörg Brase da Tahran’a gitti. Alman televizyonlarına çıkıp, Alman devlet televizyonu ZDF’nin artık Türkiye ile ilgili haberlerini Tahran’dan yapacağını açıkladı. 150 yıllık bir medya tarihi, 70 yıllık bir demokrasisi olan AB adayı, NATO müttefiki Türkiye açısından ortaya absürt bir manzara çıktı.
Alman medyasında krizin bir seyahat uyarısıyla sınırlı kalmayacağı da yazıldı.
Çünkü Almanya’da medya, devlet, iş dünyası iç içe girmiş durumda. Örneğin kamu yayıncısı ZDF’nin yönetiminde Alman devletinin temsilcileriyle birlikte, kiliselerden, sivil toplumdan, iş dünyasından da temsilciler var.
Basın sendikaları hem siyaset hem de şirketler üzerinde de çok etkili.
O yüzden akreditasyon iptaline tepki olarak, ekonomik alanda da Türkiye’ye yönelik adımların gelebileceği konuşuluyordu. Bu adımlardan birinin Türkiye’de fabrika açacağı açıklanan Skoda’nın bu kararından vazgeçmesi olabilirdi.
Ama dün Türkiye, 11 gün sonra kararını değiştirdi. ZDF Türkiye büro şefi Jörg Brase’e akreditasyonunun yenileneceği, Türkiye’ye dönebileceği iletildi.
Turizm rezervasyon mevsiminde, Berlin turizm fuarı sırasında Almanlara “Türkiye’ye giderseniz tutuklanabilirsiniz” diyen bir seyahat uyarısı geldikten, Almanya’da Türkiye aleyhine onca yayın yapıldıktan, Alman resmi kanalının muhabirinin artık Türkiye haberlerini İran’dan yapacağını açıklamasından sonra...
Fakat kriz burada bitmedi. Seyahat uyarısı hala yerinde duruyor.
2019 yılı için akreditasyon alamamış 80 yabancı gazeteci bulunuyor. Bunlar arasında Thomas Seibert ile birlikte BBC muhabirleri, darbe sonrası FETÖ karşıtı haberleriyle dikkat çekmiş Alman Spiegel dergisi muhabiri Maximillian Popp da var.
Peki, şimdi Ankara, sorunların nasıl çözüleceğiyle ilgili diğer başkentlere nasıl bir mesaj vermiş oldu?
Daha önceki Büyükada, Deniz Yücel örneklerinde olduğu gibi bir kere daha Türkiye’ye baskı yaparsanız, istediğinizi alırsınız mesajı verilmiş oldu.
Halbuki, içerideki medyayı ehlileştirirken başarılı olan yöntemlerin, yabancı medya üzerinde başarılı olmayacağı belliydi.
Günün sonunda her eleştiriye tahammülsüzlük, aşırı güvenlik kaygıları, bazen gerçekten de aktivistleşen yabancı medyayla sorunları da devletin tunç sopasıyla çözme denemesi Türkiye’nin hem ekonomisine, hem turizmine hem de imajına zarar vermiş oldu.
Demek ki medya özgürlüğü, hukuk, demokrasi bir takım Batı özentisi liberallerin hüsnü kuruntusundan ibaret değilmiş, bunlara bakışınızdaki sorunlar ülkenin ekonomisine, turizmine, sanayisine de zarar verebiliyormuş.
.16/03/2019 00:24
“Hristiyan terörü” diyerek rövanşı almış olur muyuz?
160
Dün, 1850’den beri göçle adaya gelmeye başlamış, 50 bin Müslümanın yaşadığı, dünyanın en bakir doğaya sahip, suç oranlarının en düşük olduğu, en güvenli, en yeşil, en refah ülkesi kabul edilen Yeni Zelanda’nın tarihinin Başbakan Jacinde Ardern’in ifadesiyle “en karanlık günü”ydü.
Ülkenin üçüncü büyük şehri olan ve 150 yıldır bir Müslüman cemaatin var olduğu Christchurch’deki Nur ve Linwood camiilerini Cuma namazı için dolduran 49 Müslüman Yeni Zelandalı, organize ve korkutucu bir terör saldırısında hayatını kaybetti.
Saldırının en korkutucu tarafı saldırganın Playstation oyunu gibi çektiği katliamını Facebook’tan canlı yayınlamasıydı.
Her ne kadar saldırının ardından tartışmalar eski bir Haçlı-İslam eksenine otursa da karşımızda yeni nesil bir kötülük ve terör var.
Aslında, her ne kadar popülist mülteci karşıtı Önce Yeni Zelanda Partisi son seçimlerde yüzde 7 oy alsa ve küçük ortak olarak koalisyona girse de Yeni Zelanda, mülteci karşıtı, ırkçı siyasetlerin etkili olduğu bir ülke değil. Katliamın ardından konuşan Başbakan Ardern’in dediği gibi çeşitlilik üzerine kurulu bir toplumdan bahsediyoruz.
Zaten Avusturalya vatandaşı olan katil de arkasında bıraktığı manifestosunda Yeni Zelanda’yı seçme nedenini “en güvenli ve beklenmedik yerde bile size huzur yok” mesajını vermek olarak açıkladı.
Peki kim bu katil?
28 yaşındaki Brenton Tarrant, kendi tarifiyle “İskoç, İrlanda, İngiliz genleri olan sıradan, beyaz, alt sınıftan bir Avusturalya vatandaşı.”
Üniversiteye gitmemiş, kebapçıda çalışmış, bitconnectten para kazanmış, seyahat etmiş.
Aslında iki yıldır üzerine çalıştığı saldırısını planlamak üzere Yeni Zelanda’ya gelmiş. Sonra saldırıyı burada yapmaya karar vermiş. Önce bir başka camii gözetlemiş, sonra gözüne kestirdiği bu camilerde karar kılmış.
Peki bu saldırının amacı ve motivasyonu ne?
Bu soruların cevabı kendisiyle röportaj yapıyormuş gibi soru cevap formatında yazdığı 74 sayfalık manifestosunda. Aklı internette dolaşan komplolarla karışmış, sosyal nefretine sürekli yeni ideolojiler, kılıflar bulmuş.
Manifestonun kapağında büyük harflerle yazan The Great Replacement (Büyük Yer Değiştirme) Amerika ve Avrupa’daki aşırı sağcılar arasında çok popüler olan bir komplo teorisi.
Bu teoriye göre, Batılı toplumlar artık yeterince üremediği ve yaşlandığı için, küresel elitler, Yahudiler, büyük sermaye çevreleri bir proje olarak doğurgan Müslüman ve Afrikalıları Avrupa’ya ve diğer batı ülkelerine göçmen olarak getiriyor. Böylece Avrupa’nın yerli halkı, kültürü, ırkı yok ediliyor, yerine başka ırklar, kültürler yerleştiriliyor.
Komplo değil geçmemek gerek. Çünkü buna inananlardan biri Macaristan başbakanı Orban. Ona göre göçmenleri Avrupa’ya Soros taşıyor, böyle Avrupa kimliksizleştiriliyor.
Katil Tarrant’a göre bu “Beyaz Soykırımı.” Ve bir an önce harekete geçilmezse, iş işten geçmiş olacak.
Zaten bu yüzden manifestosu şöyle başlıyor: “Doğum oranları, doğum oranları, doğum oranları! Eğer bu yazdıklarından tek bir tanesinin hatırlanmasını isteseydim, o doğum oranları mutlaka değişmeli olurdu.”
Bu saldırının amacını da sürekli nüfusları artan, işgalci dediği göçmenlere “burası bizim vatanımız, asla sizin olmayacak” mesajı vermek, devrimci bir korku atmosferi yaratarak tarihsel momentumu değiştirmek, kavgayı ve kutuplaşmayı artırarak nihilist, hedonist, bireyci Batı toplumlarını sarsmak. Böylece doğurganlığın artacağı günlere kadar zaman kazandırmak.
Katliamla, geçen yıl Nisan ayında İsveç’te illegal bir göçmenin düzenlediği terör saldırısında ölen 11 yaşındaki Ebba Akerlund’un intikamını aldığını da söylüyor.
Manifestoda sık sık herhangi bir örgütün üyesi olmadığını tekrarlıyor ama yazdıklarından Amerikan aşırı sağından, beyaz üstünlükçü fikirlerden çok etkilendiği anlaşılıyor. Zaten gün boyu Amerikan demokrat çevreleri bu tehlikeye dikkat çektiler.
Kendine öncü olarak kabul ettiği kişi Sir Oswald Mosley. Mosley, 30’larda İngiliz İşçi Partisi’nde bakanlık yapmış, sonra adı başbakanlık için geçerken istifa edip İngiliz Faşist Birliği’ni kurmuş, İngiliz faşizminin öncüsü.
Önce komünist, ardından anarşist, sonra liberteryan olduğunu söyleyen katil son olarak kendisini Eko-faşist olarak tanımlıyor.
Zaten manifestosunun kapağındaki logo da eko-faşist olarak bilinen grupların logosu.
Yine kapakta “Yeni topluma doğru” sloganıyla tarif ettiği eko-faşizm “ekolojist, işçi haklarının gözetildiği, neslin korunduğu, serbest piyasanın insafına terk edilmemiş, anti-emperyalist” bir beyaz faşizmi ütopyası.
Tuhaf bir şekilde siyasi ve sosyal değerlerine en yakın bulduğu ülke ise Çin Halk Cumhuriyeti.
Farklı kültürler ve ırklar için bir erime potası olduğu için tehlikeli bulduğu ABD’yi ise “balkanlaştırma” dediği bir iç savaşla ırksal olarak bölmeyi hayal ediyor. Bu eyleminin bunu tetiklemesini umuyor.
Bir lider olarak olmasa da beyaz kimliğin öne çıkmasının sembolü olarak Trump’ı, Brexit’i destekliyor. Radikalleşmesini sağlayan kişi olarak 30 yaşındaki ABD’li siyahi muhafazakar aktivist Candace Owens’ı göstermiş.
Manifestoda dört gruba seslenmiş. Muhafazakarlar, dindarlar, Markistler ve Türkler.
Muhafazakarlara çok kızgın, çünkü ortada muhafaza edilecek “ne ülke, ne ırk, ne din kaldı, artık sizin devriniz bitti” diyor.
Dindarlar ve Papa’ya hiçbirşey yapmadığı içim kızıyor.
Ve dün Türkiye’ye gelip kaldığı ortaya çıkan katilin takıntılı olduğu anlaşılan Türkler.
Türkleri, Boğaz’ın doğu tarafında barış içinde yaşayabilirsiniz ama Avrupa tarafında geçerseniz, Constantinople’e gelip minarelerinizi yıkarız, Ayasofya’yı da minarelerden kurtarırız diye tehdit ediyor, “Hala şansınız varken, kendi ülkenize dönün” çağrısı yapıyor.
Üç kişilik de bir ölüm listesi yapmış.
Listenin tepesinde Merkel var. “Anti-beyaz, anti-Alman herşeyin anası” dediği Merkel’e, mülteci politikası için “Avrupa’yı ırksal olarak insanlarından temizleyen kişi” diyor.
Listenin ikinci sırasında “Halkımızın en eski düşmanının lideri, Avrupa’daki en büyük müslüman grubun lideri” dediği Cumhurbaşkanı Erdoğan var.
Listenin üçüncü sırasında ise Pakistan asıllı Londra Belediye başkanı Sadiq Khan. “O koltukta oturması Avrupa’nın işgalinin sembolü” ona göre.
74 sayfalık bildiri faşist, ırkçı bir metin ama Hristiyanlığa bir vurgu yok.
Zaten “Hristiyan mısın” sorusuna verdiği cevap “Bu biraz karışık. Öğrendiğim zaman size de söyleyeceğim.”
“Müslümanlardan nefret ediyor musun” sorusuna ise şöyle demiş “Kendi ülkelerinde yaşayan Müslümanlardan hayır, ama bizim ülkemizi işgal edenlerden, evet.”
“İslamofobik misin” diye kendine sormuş, cevabı “İslam’dan korkmuyorum yüksek doğurganlık oranları yüzünden diğer insanlar ve inançların yerini alıyorlar.”
Manifestosunu “Valhalla’da görüşeceğiz” diyerek tamamlaması da saldırganın Pagan eğilimlerine işaret ediyor. Valhalla, İskandinav pagan inancında ölen savaşçıların, Tanrı Odin'in de evi olan Asgard'da gideceği görkemli salon.
Bir yerde tapınak şovalyelerinden ruhunu taşıdığını söylese de ekolojik duyarlılıkları olan, kapitalizme, büyük sermayeye karşı, işçilerin haklarını savunan, steril, Batılı, Aryan bir toplum hayal eden seküler bir ırkçı terörist var karşımızda.
Tam da bu yüzden çok daha tehlikeli, tahmin edilmez, herhangi bir ahlaki bağlamı yok, internette benzer aşırı sağ ideolojilerle beslenen başka örneklerle de tekrarlanabilir bir terör saldırısı bu.
Manifestosunda selam gönderdiği Norveç’te yine böyle bir manifestoyla katliam yapan Brevik’ten etkilendiği belli. Silahına kazıdığı isimler arasında daha önce İsveç’te, Kanada’da Müslümanlara ve göçmenlere saldırılar düzenlemiş başka teröristlerin adları var. Yani bu terör saldırısı başka saldırıları tetikleyebilir.
Katliama giderken arabasında Sırp Çetniklerin Karadziç’i övdüğü bir şarkıyı çalmış. Sırp Çetniklere hayranlığının sebebi de Avrupa’yı Müslümanlardan temizlemeye çalışmaları. Müdahale edip bunu durdurduğu için NATO’ya da çok kızgın.
Avrupa’daki “işgalcilerle” savaşına tarihten de örnekler ve kahramanlar bulmuş. Silahına 732 Tours, Endülüs Emevileri'nin Avrupa’daki ilerleyişinin durduğu tarihi, 1683 Viyana, Osmanlı'nın Avrupa'daki ilerleyişinin durduğu tarihi, Birinci Kosova Savaşı’nda Birinci Murat’ı şehit eden Sırp Miloş Obiliç’in, Osmanlı’ya karşı ayaklanan Arnavut Beyi İskender’in, Emevileri yenen Charles Martel’in, Türk esirleri Kıbrıs’ta öldüren Venedikli komutan Bragadin’in adını kazımış.
Bütün bu referanslar, dehşet yaratan terör eylemi ve teröristin kendini koyduğu tarihi bağlam aslında ezeli ve ebedi bir savaşa çağrı.
Bu çağrıya karşılık vermek, 28 yaşındaki bir teröristin tarihsel hesaplaşma davetine icabet etmek, tam da bu katilin manifestosunda bu terör eylemiyle yapmak istediği kutuplaştırmada onun istediği yerde durmak demek.
Batılı şehirlerdeki IŞİD katliamlarından sonra, Trump, Murdoch ve benzer aşırı sağ çevrelerin bizi çok rahatsız eden “İslami terörizm” adlandırmasına karşı nazire yaparak bu saldırıya “Hristiyan terörizmi” demek de aynı tuzağa düşmek, onlarla aynı yerde buluşmak anlamına gelir.
Böylece çok haklı bir itiraz olan “bir dinin adı bir terör eylemiyle anılamaz” ilkesinden de feragat edilmiş olur.
Halbuki, terörle gelen savaşa davete icabet etmemek, bu ırkçı tezlerin üzerine kurulduğu insanlığın asla değişmez aktörler arasında, ezeli ve ebedi bir savaş içinde olduğu varsayımına itiraz etmek, bu terörist saldırıya yüksek sesle karşı çıkan Batılı siyasetçiler, aktörler, entelektüelleri ırkçı, göçmen karşıtı, İslamofobik dalgaya karşı cesaretlendirmek, işbirliğine çağırmak bu katillerin manifestolarını çöpe çevirir. Bu tavır, Batılı ülkelerde yaşamaya devam edecek milyonlarca Müslümanın da hayatını kolaylaştırır.
“Hristiyan terörü” diyerek rövanşı almış olmayız, karşı çıktığımıza benzemiş oluruz. İşte esas o zaman kaybederiz.
.17/03/2019 23:50
16.587 kilometre uzakta değil...
78
“Mücadeleniz boşuna Mr. Hagen. İslam tek hakiki dindir. Norveç’te de zafer kazanacağız. Bir gün Norveç’teki kiliseler cami olacak, torunlarımın torunları mutlaka bunu görecekler. Ben ve bu ülkedeki bütün Müslümanlar şunu biliyor ki bir gün Norveç Müslüman bir ülke olacak. Biz sizden daha çok doğuruyoruz ve her yıl en verimli çağlarındaki pek çok gerçek Müslüman mümin Norveç’e geliyor. Bir gün gelecek bayraktaki o kâfir haçı defolup gidecek...”
Mektubun yazıldığı Mr. Hagen yani Carl I. Hagen 1978’den 2006’ya kadar Norveç’in ırkçı, göçmen karşıtı İlerici Partisi’nin lideriydi.
Hagen, Mohammad Mustafa adlı bir kişiden aldığını iddia ettiği bu mektubu 1987’deki yerel seçimlerde çıktığı tüm kürsülerden okudu, göçmen karşıtı propagandasını bu mektup üzerine kurdu.
Ama kampanya sırasında ülkenin meşhur tabloid gazetesi Verdens Gang bu mektubun sahte olduğunu ortaya çıkardı. Mektubu gönderdiği ileri sürülen Muhammed Mustafa, Hagen hakkında tazminat davası açtı.
Ama iş işten geçmişti. İlerici Parti 1987 yerel seçimlerinde oy oranını yüzde 200 arttırarak büyük bir başarıya imza attı.
Aynı göçmen karşıtı siyaset partiyi 2011’de ülkenin ikinci büyük partisi haline getirmişti.
Ama 22 Temmuz 2011 günü parti için karanlık bir gün oldu.
Oslo yakınlarındaki Ütoya adasında İşçi Partisi’nin gençlik kollarının her yıl düzenlediği yaz kampını basarak yaşları 14 ile 19 arasında değişen 69 kişiyi katleden 32 yaşındaki Anders Behring Breivik partinin eski bir üyesi çıkmıştı.
1997 yılından itibaren partinin gençlik teşkilatında yetişmiş Breivik, 2004’ten 2006’ya kadar parti üyesi olmuş, sonra popülist- göçmen karşıtı- liberteryan çizgideki parti kendisini kesmeyince ayrılmıştı.
Breivik’in İşçi Partisi’nin yaz gençlik kampını hedef seçmesi de tesadüf değildi. Katliamdan sonra ortaya çıkan 1500 sayfalık manifestosunda uzun uzun 2. Dünya Savaşı’ndan sonra nasıl Markiszm’in Avrupa’ya sızıp, Avrupa kültürünü dejenere ettiğini anlatmıştı.
Breivik’e göre günümüzün şeytani fikirleri ve baş düşmanları; kültürel Marxism, çok kültürülük, küresellşeme, feminizm, politik doğruculuktu. Bütün bunlar İslami kolonizasyona zemin hazırlamış ve Batı Avrupa İslamileşmeye başlamıştı.
Ama aynı manifestoda kendisini Tapınak Şövalyesi ilan eden Breivik’in yaz kampında öldürdüğü gençlerin çoğu Norveçli Hristiyan orijinli gençlerdi.
Çünkü Breivik, manifestosunda “Tanrı ile kişisel ilişkim düşünülürse tam anlamıyla dindar biri değilim. Önce ve en çok akıl insanıyım. Ama tek kültürlü Hristiyan Avrupa’nın savunucusuyum” diyordu.
Kültürel olarak Hristiyan’dı, mahkemede sık sık bu katliamla bir savaş başlattığını söyledi.
O savaşa bir yıl sonra Wisconsin’de mağazadan satın aldığı otomatik silahla 40 yaşındaki Wade Michael Page katıldı. Wisconsin’deki Sih Tapınağı’nı basan Page, ibadet eden altı Amerikalı Sih’i katlettikten sonra kendini de öldürdü.
Page, beyaz ırkın üstünlüğünü savunan Aryan, Nazi gruplar içinde konserler veren bir müzisyendi. İnternet üzerinden okuduğu komplo teorileriyle radikalleşmişti. Amerikan devletinin ve medyasının Siyonistlerin kontrolünde olduğuna inanıyor, Yahudi, Müslüman, Hint, Çinli bütün azınlıkları ikinci sınıf insan olarak görüyordu.
Katliamdan sonra kendini öldürdüğü için neden kendine hedef olarak bir Sih Tapınağı’nı seçtiği tam olarak öğrenilemedi. Ancak FBI araştırmasında ülkedeki ekonomik sorunların sebebi olarak Asyalıları gördüğünü tespit etmişti.
2014 yılında bu ırk savaşına 73 yaşında ölümcül bir hastalığı olan Fraizer Glenn Miller da katıldı.
Eline otomatik silahını alıp Kansas’taki Yahudi Toplumu Merkezi’ni bastı. Saldırıda biri dede ve torun, bir de merkezde görevli doktor olmak üzere üç kişi hayatını kaybetti.
Miller, Vietnam’da savaşmış, ardından ırkçı neo-Nazi gruplarla içli dışlı olmuş, Beyaz Vatanseverler Partisi’ni kurmuştu. Dini inancı neo-Pagan’dı. Kansas eyaletinde ölüm cezası verilmiş en yaşlı suçlu olduğunda hiç umursamadı, yaptığıyla gurur duyduğunu söyleyip durdu.
2015 yılında beyaz ırkçıların bu kez hedefi Güney Karolina eyaletinin Charleston kentinde Afro-Amerikalıların devam ettiği bir Metodist kilisesiydi.
Akşam ayini sırasında kiliseyi basan 21 yaşındaki Dylann Roof, aralarında rahibin de olduğu ibadet eden dokuz kişiyi öldürdü. Roof da “kutsal ırk savaşı”na inanan bir beyaz üstünlükçüydü.
O da ırkçı fikirlerle internet üzerinden tanışmıştı. Siyahlardan, Yahudilerden, Müslümanlardan, Hispaniklerden nefret ediyordu. Ardında bıraktığı manifestoda yaptığının vatanseverlik olduğunu yazdı.
2017 yılında ABD’de yine bir kilise basıldı. Teksas eyaletindeki Sutherland Springs’te beyaz Amerikalıların gittiği kiliseyi basan 26 yaşındaki Devin Patrick Kelley, 27 kişiyi öldürdü. Kilisenin eski bir mensubu olan Kelley, daha sonra saldırgan bir ateist haline gelmişti. Ama kilise baskınında siyasi bir motivasyon bulunamadı. Eski asker Kelley’in esas hedefinin kilisenin müdavimi olan annesi olduğu iddia edildi. Ama annesi o sırada kilisede değildi. Saldırıdan sonra Cumhuriyetçiler Kelly’nin aslında Sanders, Clinton taraftarı bir komünist olduğunu iddia ettiler. Aşırı sağcılar bunun bir devlet operasyonu olduğunu yazdılar.
2017 yılında bir saldırı da Kanada’nın Quebec eyaletinde oldu. Bu kez basılan mabet eyaletin İslam Merkezi’ydi. Merkezdeki altı Müslümanı öldüren katil 28 yaşındaki Alexandre Bissonnette de aşırı sağ fikirlere sahip bir öğrenciydi. Onun da hikayesi ayınıydı. İnternet üzerinden mobilize olmuş, ırkçı, göçmen karşıtı fikirler ve dünyasını üzerine kurduğu komplo teorileriyle internet üzerinden tanışmıştı. Kendisine en büyük düşman olarak mültecileri ve aile kurumunu yıkmakla suçladığı feministleri görüyordu.
2018 yılında yine bir mabed kana bulandı. Bu kez hedef Pittsburgh’daki Hayat Ağacı Sinagogu’ydu.
Sabah Şabat ayini sırasında sinagogu basan 46 yaşındaki Robert Gregory Bowers, ibadet halindeki 11 Musevi’yi öldürmüştü. Bu ABD tarihinde bir sinagogda meydana gelmiş en büyük katliamdı. Bowers, Yahudileri şeytanın çocukları olarak gören bir aşırı sağcıydı. Kurduğu sitelerde Rothschildli, Soroslu komplo teorilerini paylaşıyordu. Trump’ı bile “etrafı Yahudilerle sarılmış küreselcilerin adamı” olmakla suçluyordu.
Ve 2019 yılında Yeni Zelanda’da aynı aşırı sağ fikirlere sahip, aynı kaynaklardan, tarihsel arka plandan beslenen, benzer biçimde kültürel olarak kendisini Hristiyan gören ama pagan inançlara sahip, göçmenlere, küreselci güçlere, düşük doğum oranlarına kafayı yakmış, rol modeli 2011’de Ütoya adasını kana bulayan Breivik olan başka bir terörist iki camiyi basıp elli Müslümanı katletti.
Son sekiz yılda peş peşe ve birbirini taklit edercesine yaşanmış bütün bu terör saldırılarını yeniden hatırlatmanın sebebi, Türkiye’de Yeni Zelanda saldırısına verilen tepkiler.
Maalesef Türkiye’de bazı kesimler daha önce de mabetlere dönük ırkçı terör saldırılarını, bu terörün esas motivasyonunu, hatta kurbanları bir tarafa bırakıp, meselenin sadece ırkçı bir teröristin manifestosunda Türkiye ve Türklere yönelik tehditler kısmıyla ilgileniyor.
Ama daha kötüsü tam da teröristin manifestosunda bu terör eylemiyle amaçladığı atmosfere uygun hareket ediyor.
Onun Müslüman-Hristiyan karşıtlığı tezine, yeni bir Haçlı savaşı davetine icabet ediyor. Liderler meydanlardan bu teröristin sözlerine cevap veriyor, onun meydan okumalarını meydan okumayla karşılıyor. Ayasofya’yı tehdit ettiği için, Ayasofya’nın önünde gösteriler düzenleniyor. Hatta propaganda için çektiği, Yeni Zelanda’da bulundurulması bile yasaklanmış katliam videosu meydanlarda izletiliyor.
Eğer katil teröristin hapishanede bütün bunlardan haberi olduysa, yaptığı terör eyleminin 16.587 kilometre ötede bulduğu yüksek mevkili muhataplardan, yarattığı tepkilerden, tam da manifestosunda yazdığı gibi kutuplaşmayı artırmasından büyük memnuniyet duymuş olmalı.
Halbuki, bu aşırı sağcı teröristler ilk defa bir mabede saldırmıyor. Daha önce de bir Sih tapınağına, kiliselere, camilere, sinagoglara saldırdılar. Sosyalist bir partinin gençlik kampını bastılar.
İnternetten haberleşen, örgütlenen, birbirinden etkilenen, her türlü farklılığa, ılımlı fikre, mültecilere, Müslümanlara Yahudilere, Sihlere karşı ırkçı beyaz adamların terörü bu.
Küreselleşme ve göçlerle ülkelerinde çoğunluğu, hakimiyeti kaybetme korkusunun beslediği kestirilmesi, istihbari olarak takip ve tespit edilmesi zor, birbirini tetikleyen, birbirinden kopya çeken yeniden tekrarlanması da çok yüksek olasılıkta görünen yeni nesil bir terörizm bu.
Batı’da konserleri, cafeleri basan, Türkiye’de meydanlarda katliamlar yapan, düğünlerde bomba patlatan, İslam dünyasında camileri cuma namazlarını kana bulayan IŞİD, El Kaide’nin ikiz kardeşleri aynı zamanda.
16.587 km ötemizde olsa da, teröristlere bu iklimi yaratan mülteci düşmanlığı, farklılıklara tahammülsüzlük, bütün dünyayı komplo teorileriyle okumak, insanlık tarihini ezeli ve ebedi bir savaş olarak görmek maalesef bize de çok tanıdık ve yakın.
Bu kafayla mücadelenin yolu da, teröristin manifestosuna tam da onun istediği zeminde ve tonda cevap vermek, onu muhatap almak değil. Onu yırtıp atmak, kutsal savaşa davetine icabet etmemek, dünyada bu tehlikeli kafaya karşı çıkan makul insanlarla birlikte durmak.
16.587 km öteden ve bütün dünyadan gelen dayanışma görüntüleri bir kere daha makul insanların, fanatiklerden sayıca hayli fazla ve birbirine çok daha yakın olduğunu gösterdi.
.19/03/2019 23:23
Büyük devlet nasıl olunur?
142
“Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü’nün 104’üncü yıldönümünü idrak ettiğimiz bugün tarih sayfalarında son derece önemli bir gün...18 Mart Çanakkale Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Zaferi dolayısıyla ülkeleri için hayatlarını veren tüm şehitlerin aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum. Ruhları şad olsun."
Bu mesaj Çanakkale Zaferi’nin 104’üncü yıldönümü için yayınlanmış pek çok mesajdan farksız görünüyor.
Aslında büyük bir farkı var.
Çünkü Türkçe olarak çektiği videoda Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünü bu mesajla ‘idrak eden’ kişi İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Dominick Chilcott.
Ya da şöyle söylemek daha doğru.
104 yıl önce boğazı geçmek için donanmasını Çanakkale’ye göndermiş, tarihinin en büyük bozgunlarından birine uğramış, en az 50 bin askerini, donanmasının meşhur gemilerini burada kaybetmiş, en az 70 bin askerini de yaralı olarak geri taşımış ülkenin büyükelçisi.
Çanakkale, Birleşik Krallık için tarihindeki bozgunlardan herhangi biri de değildi.
İkinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’yi işgalden kurtarıp, zafere taşıyacak, o günlerde 40’lı yaşlardaki Donanma Bakanı Winston Churchill’in neredeyse siyasi hayatını bitirecek türden bir bozgundu.
Ama bütün bunlar, Çanakkale Zaferi’nin 104’üncü yıldönümünde, kendilerine karşı zafer kazanmış ülkenin başkentinde görev yapan bir büyükelçinin büyük bir özgüvenle kameranın karşısına geçip, arkada neyle Çanakkale Türküsü çalarken akıcı bir Türkçe ile şöyle cümleler kurmasını engellemedi:
“Bu önemli askeri harekat zamanında Birleşik Krallık ve Türkiye, cephenin karşı taraflarındaydı. Ama bu harekat bize uzlaşmanın ne denli değerli olduğunu ve daha iyi bir gelecek için ileriye nasıl gidebileceğimizi gösteren önemli bir ders de oldu. Böylece yaşadığımız o acıdan sonra düşman olmaktan yakın müttefikliğe geçmeyi başarabildik. Mustafa Kemal Atatürk, 'Uzak memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz' dediğinde işte bu uzlaşı ruhu ve gelecek vizyonunu en etkili biçimde özetlemişti. Çanakkale, Birleşik Krallık ve Türkiye'nin bugün sahip olduğu güçlü ve vazgeçilmez dostluk ve müttefikliğin yolunu açan tarihi bir kırılma noktasıydı. Avrupa kıtasının karşı uçlarına yerleşmiş eski iki imparatorluk olarak ülkelerimiz bugün ikili ilişkiler, kültürel, tarihsel, ticari ve savunma ilişkileri açısından güçlü bağlara sahip. Aramızdaki ortak Çanakkale ruhu sayesinde ülkelerimiz bugün sahip olduğumuz bu dostluğun ve ittifakın değerini son derece iyi biliyor ve takdir ediyor.”
Aslında Büyükelçi’nin atıf yaptığı Atatürk’ün ünlü Anzak askerlerin ailelerine hitabı, çok daha erken tarihlerde Türkiye’nin de benzer bir büyüklüğü ve olgunluğu gösterdiğinin delillerinden biridir.
Atatürk’ün öyle bir hitabı olup olmadığı oldukça şüpheli olsa da....
Çünkü Kemalist tarihçi Cengiz Özakıncı’nın 2015 yılı Temmuz ayında Bütün Dünya dergisindeki çıkan yazısı, daha sonra ödüllü Guardian muhabiri Paul Daley’in Özakıncı’nın araştırması ve İngiliz kaynaklarında yaptığı inceleme böyle bir konuşmanın varlığını şüpheli hale getirdi.
Resmi hikayeye göre bu hitap, Atatürk tarafından yazılmış ve 1934’de dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından onun adına Çanakkale’deki şehitliklerde okunmuştu.
Ama Şükrü Kaya’nın 1934’de değil, 1931’de Çanakkale’de bir konuşması var. Fakat dönemin gazetelerinde tam metni çıkan o konuşmada da böyle bir bölüm yok.
Konuşmanın bu haliyle ilk ortaya çıktığı yer ise 1953 yılında, Atatürk’ün na’şının 10 Kasım’da Anıtkabir’e taşınması nedeniyle, o dönem Falih Rıfkı Atay’ın çıkardığı Dünya gazetesinin verdiği Atatürk özel eki.
Gazeteci Yekta Ragıp Önen, ek için artık 70 yaşında emekli bir siyasetçi olan Şükrü Kaya ile evinde yaptığı röportajda Kaya, Atatürk’ün Çanakkale’de bütün dünyaya hitap eden bir konuşma yapmasını istediğini ve bizzat yazdığı “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar” diye başlayan ünlü hitabı kendisine verdiğini söylüyor.
İlk kez ekte ortaya çıkan hitap daha sonra uzun yıllar unutulmuş, 60’lar ve 70’lerde yeniden dolaşıma çıkmış, Avusturalya’ya ulaşmış, eklemeler, çıkarmalar, büyük değişimler geçirmiş, 1978’de dönemin Türk Tarih Kurumu başkanının da katkılarıyla Atatürk’e mal edilmiş.
Özakıncı’nın yazısında belirttiği gibi muhtemelen bu hitap, siyaset dışında edebiyat çevirileri de yapan Şükrü Kaya’nın Atatürk’e yakıştırdığı bir metin. 1953, Türkiye’nin NATO üyesi olduğu, Kore Savaşı’ndan yeni çıkılmış yıllar, metin o günlerin ruhuna da uygun.
Fakat, 1931’de İçişleri Bakanı iken Şükrü Kaya’nın Çanakkale’de yaptığı ve gazetelerin de önceden tarihi konuşma diye okurlarına duyurduğu konuşma da çok muhtemel Atatürk’ün kendisinden istediği bir konuşmaydı. 1931’de Ankara’nın Batı ittifakına yaklaşmaya çalıştığı zamanlardı.
O konuşmada da orada hayatını kaybeden yabancı askerlere saygı içeren cümleler var:
“Karşıda da bizimle harp etmiş insanların mezarlarını ve abidelerini görüyoruz. Orada yatanları da takdir ederiz. Medeniyet tarihi yarın karşı karşıya yatanlardan hangisinin fedakarlığını daha iyi daha insani bulacak ve daha ziyade takdir edecektir. Tecavüz timsali olan olanların mı yoksa vatanını müdafaa abidelerini mi, yoksa vatanını müdafaa eden kahramanların hâlâ el uzatılmamış mukaddes taş ve toprak halinde bırakılmış olan bu izleri...
Karşımızda mezarlar bırakan milletler, bizim bu samimi ve çok yeni mahiyette noktai nazarlarımızı iyi telakki ederlerse bu karşılıklı mezarlar aramızda kin, husumet ve ölmez hisleri yerine muhabbet, dostluk temin eder. Ben, mensup olduğum Türk içtimai heyetinin kurduğu Cumhuriyet hükumetinin mesul bir adamı olarak arz ederim ki, Türk milleti bu karşılıklı abidelere hürmetle bakar ve iki tarafın ölülerini rahmetle yadederken dimağında ve vicdanında yaşıyan samimi temenni: bu ölü abidelerin bir daha rekzolunmaması, bilakis bunları kuranlar arasında insanlık münasebetlerinin, insanlık bağlarının yükselmesidir.”
Bir yıl sonra 1932’de ise o dönemin İngiltere Ankara Büyükelçisi George Clerk, “büyük asker asil düşman” diye ithaf yazısıyla Atatürk’e General Aspinall-Oglander tarafından yazılan “Gelibolu Savaşı’nın Resmî Tarihi” adlı iki ciltlik İngilizce kitap hediye etmiş, Atatürk de İngiliz elçiye barış ve dostluk mesajları içeren bir mektup yazmıştı.
Aynı dönemlerde Atatürk’ün Çanakkale Savaşı ile ilgili İngiliz, Avustralya gazetelerine verdiği, yine barış ve işbirliği mesajları içeren röportajlar mevcut. Bütün bunların Çanakkale gibi bir savaştan sadece 15 yıl sonra olduğunu unutmamak gerek.
Herhalde bu tarihi bağlam yüzünden Atatürk’ün Anzak askerlerin ailelerine hitabı da şüphe çekmedi, yıllarca Çanakkale anmalarında okundu, hatta bu hitabın yazılı olduğu Türkçe ve İngilizce bir kitabe de Çanakkale Şehitlikleri’ne yerleştirildi.
Atatürk’ün bu hitabını Çanakkale anmalarında Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak yaptığı konuşmalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan da kullandı.
Cumhurbaşkanı’nın 2015 yılında Çanakkale Savaşı’nın 100. Yıldönümü için düzenlenen törenlerdeki konuşması ise çıtayı Atatürk’ün bu hitabından bir adım daha ileri taşımıştı. Prens Charles’ın da aralarında olduğu yabancı misafirlerin katıldığı anmada şöyle demişti:
"Bu topraklarda yatan her genç, artık bizim misafirimiz değil, adeta evladımızdır. Bugün burada, sadece şu veya bu milletin kayıplarını değil, bu topraklarda can vermiş tüm askerleri anıyoruz. Anıtlarımız, bu topraklarda kaybedilen yarım milyona yakın gencin tamamının sembolüdür...Bu küçük yarımadada burada yatan yüzbinlerce gencin aziz hatırası önünde, hepimizin adına, barışın, huzurun, refahın tüm dünyaya hakim olmasını sağlamak için çalışma kararlılığımızı bir kez daha ifade ediyorum. Şafak Ayini'ne 10 bini aşkın yabancı katılacak bizim gençler asgari 35 bin genç katılacak. Ortak acıları, yeni düşmanlıklar üretme değil; dostluğun, sevginin, barışın aracı haline dönüştürme konusunda, Çanakkale'nin tüm dünyaya, tüm toplumlara örnek olmasını temenni ediyorum. Küresel istikrar ve refah için, buradaki hoşgörü ve dostluk ikliminin tüm ülkeler, tüm uluslararası kuruluşlar, tüm toplumlar tarafından desteklenmesi gerekiyor. Terörizmin, ırkçılığın, İslamofobinin ve her türlü nefret içeren akımın çaresi, işte buradadır."
Dersim Katliamı için devlet adına özür dilemiş, 1915 için taziye yayınlamış bir liderden beklenen bir konuşmaydı bu.
Fakat, bu yıl Çanakkale’deki törenlerde “Dedeleriniz geldi, kimi ayaklarının üzerinde kimi tabutla geri döndü. Aynı niyetle gelecekseniz bekleriz. Sizi de dedeleriniz gibi uğurlayacağız. Biz tarihi Çanakkale'de kanımızla yazdık. Gazi Mustafa Kemal'in liderliğinde yazdık. Bugün yine yazacağız” konuşmasının aynı lidere ait olduğuna inanmak hayli zor.
Tarihin hesaplaşmalarına takılıp kalmamak, onlardan dersler çıkarmak, düşmanlıkları dostluklara çevirmeyi başarmak, geçmişteki hatalara, mağlubiyetlere de serinkanlılıkla bakabilmek, gerektiğinde özeleştiri verebilmek devletleri büyük ve güçlü yapıyor.
Yoksa efsaneleştirilmiş bir geçmişin esiri olmak, tecrübelerden hiç ders çıkaramamak, kusuru hep başkalarında bulmak, tarihi hamasetten ayıramamak, düşmanlıkları ebedi ve ezeli zannetmek bir devleti büyük yapmıyor.
Bir Alman entelektüelin kendi medeniyetini, ülkesinin tarihini yerden yere vurduğu videolardan tarihte kendimize mutlak haklılık çıkarmak değil, o Alman entelektüelin o eleştirileri Alman resmi kanalında, başına bir hal gelmeden yapabilmesinden ders çıkarmak bizi büyük yapar.
Ülkesinin büyük bir bozgun yaşadığı Çanakkale Savaşı’nın yıldönümünde, akıcı bir Türkçe ile şehitleri anan, 104 yıl önceki savaşı, bugün işbirliği ve uzlaşmanın gerekliliği mesajı için değerlendiren büyükelçinin özgüvenini anlamak bizi büyük yapar.
Yoksa, bir teröriste meydan okumak, cevap yetiştirmek, bunu yaparken de 104 yıl önceki savaşın defterlerini dün olmuş gibi hışımla yeniden açmak, her yıl şafak ayini için Türkiye’ye gelen insanların kalbini kırmak bizi büyük yapmaz.
.22/03/2019 23:06
Hepimiz Yeni Zelandalı mıyız?
101
6 Eylül 1986 günü, her Cumartesi sabahı olduğu gibi, İstanbul Kuledibi’ndeki Neve Şalom Sinagogu’nda toplanan cemaat Şabat duasını yapıyordu.
09.17’de kapıdan fotoğraf çekeceğini söyleyen iki kişi girdi.
Yanlarında getirdikleri demir sopayı çıkarıp kapıyı kilitlediler, duayı yöneten hahambaşı yardımcısının olduğu yere bir bomba attılar ve ardından üzerlerindeki kısa namlulu silahları çıkarıp etrafa ateş açmaya başladılar. Etraf can pazarına dönmüştü.
Saldırıda, ibadet için o sabah sinagoga gelmiş 21 Musevi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı hunharca öldürüldü.
Üzerlerindeki bombaların patlamasıyla daha sonra Filistinli oldukları ortaya çıkan iki terörist de olay yerinde öldü.
Ve 17 yıl sonra.
15 Kasım 2003 günü, yine bir Cumartesi sabahı, yine Neve Şalom Sinagogu. Şabat duası ve bir çocuğun 13’üncü yaş töreni (Bar Mitzva) için içeride 300 kişi vardı.
Saat 09.14 sularında sinagogun önüne park etmiş bomba yüklü bir kamyonet infilak etti.
Şehrin her yerinden duyulan büyük patlama, çevredeki her şeyi havaya uçurmuştu. Kapıda sinagoga girmek için bekleyen cemaat mensupları, güvenlik görevlileri ve çevredeki esnaftan 18 kişi hayatını kaybetti.
Daha önceki saldırı nedeniyle sinagogun etrafına kurulmuş güvenlik duvarı içeride ibadet eden 300 kişinin saldırıyı yaralanmalarla atlatmasına sebep olmuştu.
İki dakika sonra yine Şabat duası için Musevilerin toplandığı Osmanbey'deki Beth İsrael Sinagogu önüne park edilmiş başka bir kamyonet de patladı. Burada da ibadet için sinagoga gelmiş beş kişi hayatını kaybetti.
Saldırılarda hayatını kaybedenlerin hikayeleri az konuşuldu, isimleri tanıdık isimler olmadığı için sanki başka bir ülkede yaşanmış bir olay gibi davranıldı.
Halbuki terörün kurbanları bu ülkenin insanlarıydı. Annette Rubinstein Talu sadece sekiz yaşındaydı. Yoel Kohen Ülçer 19 yaşında bir üniversite öğrencisiydi. Beş aylık hamile olan 28 yaşındaki Berta ve onun Müslüman eşi Ahmet, sinagog ve camiden ayrı ayrı yolcu edilmişlerdi.
Beş gün sonra İngiliz Konsolosluğu ve HSBC bankalarının önündeki patlamalarda da 31 insan daha katledildi.
Saldırıları El Kaide üstlendi. Kamyonetlerin içindeki intihar bombacısı teröristler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı çıkmıştı.
Gazetelere gönderilen bildiride Bush ve Batılı ülkelerin başkentleri yeni saldırılar için tehdit ediliyordu. Bir paragraf da Türkiye’ye ayrılmıştı:
“Sana gelince Türkiye... Haçlı ordularından ayrılıp, İslami ulusa dönmenin zamanı değil mi? Ordunuzu Afganistan'dan çekmenin, Siyonistlerle tüm ilişkiyi kesmenin, Irak için Amerika'ya asker sağlamaktan vazgeçmenin ve Haçlı Atlantik İttifakı'ndan ayrılmanın zamanı değil mi? Biz, Türk hükümetini ABD'nin bir numaralı ajanı olarak görüyoruz. O halde, Bush ile barış arasında seçim yapmalı.’’
Her iki saldırının ardından dönemin hükümetleri terörü, ibadet eden insanlara saldırıyı lanetleyen açıklamalar yaptılar. Terörün dini ve ırkı olmadığını söylediler. Başbakanlar Hahambaşılığı’nı ziyaret etti. Başbakan Erdoğan “Bu saldırılarla Türkiye’ye verilmek istenen mesajı ayağımın altına alıyorum” dedi. Cenazelerine bakanlar düzeyinde katılım oldu. Emniyet olayları kısa sürede aydınlattı, suçluları yakaladı.
Ama saldırılardan sonraki hafta Cumartesi günü Sinagoglar önünde İstanbullular toplanıp Musevi komşularıyla dayanışma içinde olduklarını göstermediler.
Meclis’te başbakanlar “Şalom” diyerek başladıkları bir taziye konuşması yapmadılar, ardından Tevrat’tan bölümler okunmadı.
Birinci haftasında ülkedeki tvlerde Hazanlar ilahiler okuyup, dayanışma için spikerler televizyona Kippa takarak çıkmadı.
Elinde bir çiçekle bir Sinagog’a gidip üzüntüsünü bildireni sinagog kapısı önünde pankartla nöbet tutanı da duymadık.
Saldırıların ardından komplo teorileri havada uçuşmuştu. Herkes kendi meşrebince faili bulmuştu. Mesela Dev Maden-Sen başkanı "Özelleştirmelerin olumsuz sonuçlarının basında yer aldığı ve aralıksız devam ettiği ortamda böyle bir terörist eylem, ekonomik tercihlerin tartışılmasını gölgeliyor" demişti.
Museviler, saldırıların yıldönümlerinde az kişinin katıldığı anmalar yaptılar. Sinagogların etrafındaki duvarlar biraz daha kalınlaştı. Cemaatten gençler ibadet günleri sinagog önlerinde gönüllü güvenlik görevlisi olarak çalıştılar.
Buradaki Yeni Zelanda- Türkiye karşılaştırmasının amacı böyle geleneklerin pek olmadığı bizi ayıplamak değil, Yeni Zelanda’da gösterilen dayanışmanın değerini bir kere teslim etmek.
Yoksa, Yeni Zelanda’da siyasetçiler ve toplumun performansı, dünya ortalamasının da hayli üstünde bir insanlığın göstergesi...
Aslında bizim de gurur duyabileceğimiz, insanlığımızı bütün dünyaya gösterdiğimiz bir günümüz oldu.
23 Ocak 2007 günü.
Irkçı bir suikasta kurban giden Hrant Dink’in cenaze töreninin yapıldığı gün.
Şişli’den Kumkapı’ya yürüyen insan seli, bir günlük dayanışma için “Hepimiz Ermeniyiz” ve Hepimiz Hrantız” dövizleri taşımıştı.
Ama İstanbul gibi çok kültürlü bir imparatorluk başkentinin sakinlerinin eline çok yakışmış o slogan için soldan sağa neler söylenemedi ki...
“Bu kez CIA düdüğü yerine, ellerine Hepimiz Ermeniyiz pankartları tutuşturulmuş. Derin Devletin bugünkü temel sloganı: Hepimiz Ermeniyiz!" diyen de oldu, “Hepimiz Ermeniyiz diye slogan atanların Türkiye’de İslâm’ın köklerini kazıtacak büyük bir dalgaya zemin hazırladığını” ya da “Türkiye'nin devam etmemesi konusundaki planların da destekleyicisi olduklarını” söyleyen de.
Camide bunun caiz olmadığını hutbede anlatan hocalar da oldu, hemen ardından “Hepimiz Mehmediz” diye yürüyüşler organize edenler de.
Bir günlük dayanışma için sembolik olarak Ermeni olanlara hınç, üzerinden geçen 12 yıla rağmen hala dinmedi.
Daha geçenlerde Türkiye Barolar Birliği başkanı “Çağdaşlık ve modernlik uğruna 'Hepimiz Ermeniyiz' diyerek, kendini Batı dünyasına kabul ettirmeye çalışan, aslında işgal altındaki İstanbul’un aydınımsı bir devamı olan malumlara inat bugün diyoruz ki hepimiz Türküz” dedi.
Ama ne tuhaftır, 12 yıl önce bir günlüğüne Ermeni olanlardan rahatsız olanların bir kısmı bir haftadır Yeni Zelanda’daki dayanışma görüntüleri için takdirlerini ve hayranlıklarını dillendiriyor.
Herhalde siyasi narsisizm buradaki çelişkinin görülmesini de engelliyor.
Çünkü empatinin sadece bize karşı yapılanını, bizim hislerimizi okşayanını seviyoruz.
Aynı narsizmle, Yeni Zelanda’daki saldırının bile esas hedefinin Türkiye ve Türk milleti olduğu bile büyük bir özgüvenle söylenebildi.
Ama herkesin insanlık sınavı ayrı.
Yeni Zelandalılar bu insanlık sınavından teröre prim vermeden, teröristin manifestosuna cevap yetiştirmeye çalışmadan, ardında bıraktığı terör videosunu her yerden silmeye çalışarak, hiçbir önyargıya kapılmadan, büyük bir özgüvenle Müslüman komşularıyla dayanışarak başarıyla geçiyorlar.
Bize düşen de önce kendi insanlık sınavlarımızdan başarıyla geçmek
.24/03/2019 23:23
Ve devlet bütün arşivlerini açar
199
“Devletin arşivlerini açması” deyince aklımıza genelde tartışmalı tarih tartışmaları gelir.
Ama bu kez devlet arşivlerini tarihi bir meseleyi aydınlatmak için değil, yerel seçimler için açtı.
Dünkü bazı gazete, internet sitesi ve televizyonlardaki başlıklar şöyleydi:
Başlıklarından anlaşılabileceği gibi klasik gazete haberleri yoktu karşımızda.
31 Mart yerel seçimlerinde tüm Türkiye’de CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi listelerinden belediye meclis üyeliklerine aday gösterilmiş 325 kişiye ait resmi fişleme kayıtları, haberleştirmeye bile gerek duyulmadan doğrudan foto galeri olarak internet sitelerine kondu.
Bu kayıtlarda, bu 325 kişinin açık isimleri, fotoğrafları ve şu ana kadar devlet tarafından haklarında tutulmuş bütün istihbarat notları orijinal devlet diliyle yazılmış haliyle yer alıyordu.
Yani devlet arşivlerini halka açtı derken, ironi yapmıyoruz.
Ama işin ironi olmayan kısmı şu ki; bu 325 kişiye resimleri ve isimleriyle medyada alenen PKK’lı dendi.
Halbuki bu 325 kişi belediye meclis üyeliğine aday olabilmek için diğer 22 bin belediye meclis üyesi adayı gibi, seçim kurullarına sabıka kayıtlarını sunmuş ve seçimlere katılmaları önünde hukuken bir engel bulunmamış Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları.
Yani devlet, bütün bu adayları inceledi, onların PKK’lı, terörist ya da suçlu olmadığına hükmetti, seçimlere girmelerine izin verdi.
Herhalde bu 325 kişi, hem bu sızıntıyı yapan devlet kurumları hem de kendilerine PKK’lı diyen medya organları hakkında özel bilgileri ifşa, suç uydurma ve iftiradan dava açacaktır.
Peki bu fişlemelerde neler var?
Bir kere karşımızda sahiden devletin istihbarat arşivi var. Çünkü kayıtlar sadece son dönemle ilgili değil.
“PKK’lı” diye suçlanan insanlarla ilgili devletin resmi fişlerinin tarihi, ortada PKK diye bir şey olmadığı tarihlere kadar gidiyor.
Örneğin CHP’nin İzmir’in bir ilçe belediye meclis üyeliğine aday gösterdiği 72 yaşında Nusaybin doğumlu bir kişinin PKK’lılığının resmi delilleri şöyle:
“1969 yılında İstanbul-Beyoğlu-Tepebaşı Yeni Tepebaşı Gazinosu’nda tertip edilen Doğu Gecesi’ni düzenlediği...1969 yılında Mardin Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin genel kurul toplantısında üyeliğe seçildiği.”
Yani 50 yıl öncesine ait fişlemeler bunlar.
Burada bahsedilen Doğu Geceleri de, 1960’ların sonunda Ankara ve İstanbul’daki Kürt üniversite öğrencileri ve hemşeri dernekleri tarafından düzenlenen siyasi yönü baskın olmayan, kültürel geceler.
1969 yılında Mardinlilerin hemşeri derneğine üye olmanın fişlenme sebebi olması ve 50 yıl sonra bir kişinin PKK’lılığına delil olarak çıkarılıp ortaya konması ise herhalde ülkedeki esas sorunun ne olduğu hakkında bir fikir veriyor.
Yine doğudaki bir ilde İyi Parti’nin belediye meclis üyesi adayı olan bir kişiyi gazetenin attığı başlığa göre “Meral’ın PKK’lısı” yapan ise “Teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın da yetiştiği Doğu Devrimci Kültür Derneği mensubu olması.”
1960’ların sonunda kurulmuş Devrimci Doğu Kültür Ocakları/Derneği’nin halbuki 1978’de kurulmuş PKK ile hiçbir ilgisi yok.
Öcalan 1970’de üniversite öğrencisiyken bu derneğin her Kürt üniversite öğrencisi gibi üyesi olmuş ama PKK kurulduktan sonra diğer bir çok Kürt hareketi gibi DDKO’yu da hedef almıştı.
Demek ki karşımızda devletin “Kürtçülük” başlığı altında son 50 yılda vatandaşlarıyla ilgili tuttuğu bütün fişler var.
Mesela Cumhurbaşkanı’nın dün tvde “CHP’nin İzmir’de belediye Meclis üyesi adayı yaptığı 12 PKKlı” olarak bahsettiği isimlerden birinin fişinde Demokrasi ve Barış Partisi, HAK-PAR’ın İzmir’de yöneticilerinden biri olduğu yazıyor.
Bu iki parti de Kemal Burkay çizgisinde, PKK karşıtı partiler.
Aynı şekilde Saadet Partisi’nin Muş’taki belediye meclis adayının PKK’lılığına delil de ildeki Hak-Par teşkilatında çalışması.
Ağrı’da CHP’nin belediye meclis üyesinin suçu ise 1995’de kapatılmış yine Burkaycı çizgideki Demokrasi ve Değişim Partisi’nin il kongre üyesi olması.
Yine CHP’nin Batman belediye meclis adayı da PKK’lı listesine, şimdi bu fişleri yayınlayan gazetelerin çözüm süreci günlerinde aşılan bir tabu olarak alkışladığı, 2013 yılında Kürdistan adıyla kurulmasına izin verilen Türkiye Kürdistan Demokrasi Partisi’nin kurucusu olarak girmiş.
Bu parti de Barzani çizgisinde bir parti.
Benzer pek çok örnek var.
Devletin PKK’lı diye fişlemesi için ille de bir Kürt partisine üye olmak da gerekmiyor.
Örneğin, dün bütün gün tvlerde adı ve fotoğrafı İstanbul’da CHP’nin PKK’lı adayı olarak geçen isimlerden birinin suçu 2010 yılında Demokratik Açılıma Yurttaş Katkısı inisiyatifinin imzacısı olmak.
Halbuki katkı yapmak istediği Demokratik Açılımı, zamanın AK Parti hükümeti yapıyordu. Demokratik Açılıma Yurttaş Katkısı grubunun kurucularından ve ilk imzacılarından biri ise şu an Cumhurbaşkanı’nın hukuk danışmanı. Neyse ki CHP’den belediye meclis üyesi adayı değil.
Listeyi okuyunca devlet tarafından PKK’lı olarak fişlenmenin çok da zor olmadığı anlaşılıyor.
CHP’nin PKK’lı belediye meclis adayları listesine hali hazırda Beşiktaş’ın Belediye Başkan Yardımcısı da girmiş. Onun hakkındaki delillerden biri Sarıgül’ün kurduğu Türkiye Değişim Hareketi’nin kurucusu olmak.
Saadet Partisi’nin belediye Meclis üyelerinden birinin PKK’lılığının delili ise şu: “28 Aralık 2011 tarihinde Şırnak Uludere Ortasu Köyü Irak Sınır hattında Türk Silahlı kuvvetlerince yapılan hava harekatı sonucunda 34 şahsın hayatını kaybettiği olayı protesto amacıyla Şanlıurfa Harran Üniversitesi’nde düzenlenen eylem etkinliğine katılmak.”
Yani Üniversitede Uludere Katliamı anmasına katılmak.
Saadet Partisi’nin bir başka belediye meclis üyesi adayının suçu da 1990 yılında Batman’da İHD kurucularından birisi olması.
CHP’nin İstanbul’un ilçelerindeki bir belediye meclis üyesi geçmiş dönemlerde “bölücü ve Ermeni örgütlerle ilişkiliymiş.” Ayrıntıya girilmemiş.
Ağrı’nın bir ilçesinde genç Saadet belediye meclis üyesi adayını ise devlet şöyle fişlemiş: “Arkadaş ortamlarında örgütsel içerikli konuşmalar yaptığı tespit edilmiştir.”
Geçmişte HDP ve benzeri partilerin kapısından girmiş herkes de listeye PKK’lı olarak girmiş.
Devletin iç istihbarattaki marifetlerinin de göründüğü o fişlemelerden bir kaç örnek:
“2014 yılında Cumhurbaşkanlığı seçiminde Selahattin Demirtaş için oy topladı”
“2015 yılında HDP Patnos ilçesi mahalle komisyonun çalıştı”
“2015 seçimlerinde HDP sandık müşahitliği yaptı”
“BDP Muğla teşkilatının 2010 Nevruz etkinliğine katıldığı tespit edilmiştir”
“Ağrı ilinde HDP güdümünde düzenlenen mitinglere katıldığı şeklinde bilgiler elde edilmiştir.”
“2006’da DTP Ardahan il kongresinde yedek YK üyesi seçilmiştir.”
“HDP Balıkesir Burhaniye ilçe teşkilatına maddi destekte bulunduğu şeklinde bilgiler elde edilmiştir.”
Bunların bir kısmı gerçekten de partilerin belediye meclis üyeliği aday listelerine HDP’nin oylarını almak için ya da yapılan ittifak görüşmeleri neticesinde girmiş olabilir. Ama bu da bu isimleri PKK’lı yapmıyor.
Özellikle HDP ve benzer partilerin yüzde elliden fazla oy aldığı doğu illerinde bu çizgideki partilerle hiç ilgisi olmamış aday bulmak da herhalde zordur.
Ama zaten doğrudan aday gösterilen kişinin bizzat kendi eylemleri ve ilişkisi de gerekmiyor listeye girmek için.
325 belediye meclis üyesi adayından bir kısmını “PKK’lı” yapan delillerden biri de birinci derecede yakınlarının, yani kardeşleri, babaları/anneleri, oğulları/kızlarının PKK’ya katılmış ya da mahkumiyet almış olması.
Sadece mahkumiyet ya da katılım da şart değil. Bir kaç örnek de buna verelim:
“İstanbul’da yakalan bir PKK’lının ifadesinde işbirlikçilik yaptığını söylediği kardeşi 1999 yılında Muş’ta gözaltına alınmış.”
“Kızı İHD İl temsilciliğinin üyelerinden biri”
“Kardeşinin Facebook’ta Kürdistan ve PKK’yı öven paylaşım yaptığı tespit edildi”
“PKK üyeliğinden yatan akrabasını hapishanede ziyaret etti.”
Bu 325 ismin nasıl bulunduğu herhalde anlaşılmıştır.
Muhalif partilerin bütün belediye meclis üyesi adaylarının TC numaraları, devletin muhtemelen artık tamamı dijitalleştirilmiş istihbarat ve fişleme arşivine yazılmış ve aranan kriterlerle çakışan bu 325 kişi tespit edilmiş.
Bir kısmı 50 yıllık dönemde meydana gelmiş çeşitli eylemlerde, mitinglerde gözaltına alınmış, suçlanmış ama haklarında bir mahkumiyet kararı veya hüküm verilmemiş isimler.
Ama aynı arşivde AK Parti ve MHP adayları için bir arama yapılmadığı da anlaşılıyor.
Çünkü aynı kriterlerle aynı arşivde AK Parti ve MHP adaylarının adları da aransaydı örneğin AK Parti’nin Yüksekova Belediye Başkan adayı Teoman Zeydan’ın adı muhakkak bu listede olurdu
Çünkü Zeydan, AK Parti mitinglerinde her gün sinevizyondan “PKK sizi tükürüğüyle boğar” konuşması gösterilen ve şu anda Selahattin Demirtaş ile aynı hücrede kalan eski HDP Hakkari Milletvekili Abdullah Zeydan’ın kardeşi. Diğer kardeş Yücel Zeydan ise PKK’nın Çukurca sorumlusuyken öldürülmüştü.
AK Parti Sason belediye başkanı adayının da iki kardeşinin PKK’ya katıldığı ve öldürüldüğü ortaya çıkmıştı.
Bölge şartları düşünüldüğünde benzer durumda olan, birinci derece yakını PKK’ya katılmış, bir şekilde gözaltına alınmış, 1991’den beri kurulan partilerden birinde yönetici, üye, sandık müşahidi olarak çalışmış çok sayıda AK Partili hatta MHP’li belediye başkan adayının, belediye meclis üyesi adayının olduğunu tahmin etmek zor değil.
Örneğin aynı kriterlerle DTP’de eşbaşkanlık yapmış, Mersin’den belediye başkan adayı gösterilmiş halen AK Parti milletvekili olan Orhan Miroğlu, DTP'de genel başkan yardımcılığı yapmış... halen AK Parti'nin MKYK üyesi olan Mehmet Metiner de çok rahat bu listeye sokulabilirdi.
Yani neresinden baksanız elde kalan bir haber ve fişlemeyle karşı karşıyayız.
Devletin yerel seçimlere bir hafta kala arşivini halka böyle açmasının işe yarayıp yaramadığını ise 31 Mart akşamı öğreneceğiz...
.26/03/2019 23:35
Viyana kapılarında kimler kimlerle beraberdi?
65
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Yahudilerin Purim Bayramı için gittiği Kudüs'te Hristiyan televizyonu CBN'e konuştu.
Sunucu, Pompeo’ya "Yahudiler bugün Purim Bayramı'nda Kraliçe Ester'in Tanrı'nın yardımıyla Yahudileri yok olmaktan kurtarmasını kutluyor. Trump da, Ester gibi Tanrı tarafından Yahudileri kurtarmak için gönderilmiş olabilir mi?" diye sordu.
Spiker bu sorusunu sorarken gayet ciddiydi.
Çünkü soru İncil’de geçen bir kıssaya dayanıyor. İncil’e göre Kraliçe Ester, Pers İmparatoru Kral Ahaşveroş eşiydi ve eşini tüm Yahudileri öldürme planından vazgeçirmişti.
Pompeo’nun soruya verdiği cevap da gayet ciddiydi: "Bir Hristiyan olarak bunun kesinlikle mümkün olduğuna inanıyorum."
Dışişleri Bakanlığı’ndaki masasının üzerinde Tanrı’yı ve sözlerini hatırlamak için sürekli İncil’in açık tutan, sürekli kıyametteki büyük savaşa kadar bitmeyecek bir mücadele içinde olduklarını söyleyen inançlı bir Evanjelik Hristiyan Pompeo.
Evanjelik kilisenin artık hayli etkili olduğu Amerikan Cumhuriyetçileri için, Tanrı’nın eli sürekli siyasetin içinde, başkanlar seçilmiş, İncil kaynaklı kehanetler ve kıyamet teorileri dış politikanın birer parçası haline gelmiş durumda...
Ekim 2018’de ABD’de 1200 sinema salonunda gösterime giren, milyonlarca Amerikalının izlediği The Trump Prophecy filminin temel tezi Trump’ın Tanrı tarafından özel olarak seçildiğiydi.
Filmde emekli bir itfaiyeci Tanrı’nın sesini duyduğunu ve kendisine “Bu kez bu adamı, Trump’ı seçtim” dediğini iddia etmişti.
Böyle okuyunca bütün bunlar bize çılgınca, saplantılı, akıl dışı geliyor. Böyle düşünmekte haklıyız. Kutsal bir dava motivasyonuyla, ezeli-ebedi bir savaşın içinde olduğumuz fikriyle ve tarihsel rövanşlar için yapılan siyaset hem ülkeler hem de dünya için de çok tehlikeli.
Peki, şimdi bir kere de sonuna doğru geldiğimiz yerel seçim kampanyası boyunca duyduklarımızı yeniden düşünelim.
2019 yılında Türkiye’de yapılan seçimlerde siyasetçilerden Sivas Belediye başkanlığı için bir partinin adayına oy vermenin mahşerde berat vesilesi olacağını, Kuran’da işi ehline verin dendiğini, oyları kendilerine verenlerden Allah’ın hesap sormayacağını duyduk...
İstanbul ve Ankara’da çöpleri kimin toplayacağı hakkındaki bir seçimin haç ile hilal arasında geçtiğini, ülkenin bekasının buna bağlı olduğunu işittik.
Neredeyse Malazgirt’te seçimler Alparslan ile Diyojen, Ankara’da Yıldırım Beyazıt’la Timur, İstanbul’da Abdülhamit ile İttihat ve Terakki Fırkası arasında geçiyormuşçasına tarihe doyduk.
Son haftada hamasetin dozu iyice arttı.
Belediye seçimlerinde oylarımızı verirken, seçimlerden sonraki gün İsrail gazetelerinin atacağı manşetlerini düşünmemizi önerenlerden de oluyor, Ankara, Bursa, Samsun belediyeleri el değiştirirse Tel Aviv’in, Brüksel’in sevinip, Gazze’nin, Saraybosna’nın ağlayacağını söyleyenler de.
Beşiktaş ya da Kadıköy’de oturan seçmenler ise neredeyse hepsi Atatürkçü olduğunu iddia eden adaylar arasında kalmış durumdalar. Hangisi kazanırsa Atatürk’ün de kazanmış sayılacağı hala belirsizliğini koruyor.
Geçenlerde Cumhur İttifakı’nın Yenikapı’daki Mitingi öncesinde Habertürk TV’nin sorularını yanıtlayan AK Parti Grup Başkanvekillerinden Muhammet Emin Akbaşoğlu bu yerel seçimlerin neden önemli olduğu anlatırken bir ara şöyle bile dedi:
“İnsanlığın önünde iki seçenek var. Ya Türkiye’nin liderliğinde yeniden pax-Ottoman kurulacak yani dünyaya Osmanlı barışı gelecek ya da büyük İsrail kurulacak.”
Acaba böyle bir karar arifesinde olduğundan insanlığın haberi var mı?
Daha sonra tezini Payitaht Abdülhamit dizisinden verdiği örneklerle güçlendiren milletvekilinin bu sözlerini bir yabancı duysaydı herhalde bizim Pompeo’yu dinlerken ki tedirginliğimizin benzerini yaşardı.
Ya da Viyana’dan öteye Avrupa kentlerinde yaşayanlar, Türkiye’deki yerel seçim kampanyası sırasında haklarında şöyle konuşmalar yapıldığını öğrenseler acaba ne düşünürlerdi:
“Viyana'yı aşsak Avrupa bizim olacakken, Viyana'dan döndük Trakya'daki topraklarımızı bile çok görüyorlar. Biz buraya 22 milyon kilometrekareden küçüldük küçüldük 780 kilometre kareye geldik. Nereden nereye? Bugün bize Viyana kuşatmasındaki hataları tekrarlatmak isteyenler var.”
336 yıl sonra Konya meydanında, Viyana Seferi’ndeki hataların konuşulduğu bir yerel seçim kampanyasına tanık olduk.
Yeni Zelanda’daki haçlı teröristinden, CHP-İP-Saadet- HDP- Kandil-Pensilvanya-Tel Aviv-Brüksel ittifakına ulaştık, sonra bir anda kendimizi Viyana kapılarında bulduk, ardından Abdülhamit’le Yıldız Sarayı’nda buluştuk, bazen de Atatürk’le yeniden Samsun’a çıktık.
Tabii bu arada hatlar epey karıştı.
Sahi Viyana kapılarında kimler kimlerle birlikteydi?
Jan Sobiesky komutasındaki Hıristiyan birlikler içinde Osmanlı’ya kılıç sallamış Müslüman Lipka Tatarlarını da unutmadık, Osmanlı ordusuyla birlikte Katolik düşmana karşı at koşturmuş Macar Protestanlarının lideri Tökeli İmre’yi de. Tabii bizi Viyana Seferi için kışkırtan Fransızların algı operasyonlarını da...
Kırım Han’ı Murad Giray’ın ‘ihaneti’nden, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın hatalarından 336 yıl sonra dersler çıkarmış bu millet, herhalde 31 Mart gecesi, işini gücünü bırakmış büyük bir heyecanla bu seçimin sonucunu bekleyen insanlığa gerekli cevabı verecektir
.29/03/2019 23:22
Açılan sandıklardan gelen ilk sonuçlar...
140
Hayır gazete yanlışlıkla seçim sonrası için yazılmış bir yazıyı basmadı. Günleri de şaşırmadınız, bugün Cumartesi. Hile de yapılmadı, aslında henüz açılmış bir sandık da yok.
Ama sandıklar açılmadan bile ortaya ciddi bazı sonuçlar çıktı.
İlk sonuç Türkiye siyasetinin tamamını ilgilendiriyor.
Türkiye’de seçmenler artık pozitif değil negatif oy kullanıyor. Oylar gönülden değil, taktiksel.
Seçmeni sandığa taşıyan esas motivasyon artık rasyonel bir tercih olan partisini iktidara taşımaktan çok, karşıt partinin iktidarını engellemek.
Bunun farkında olan Cumhur İttifakı’nı oluşturan partiler, seçim kampanyası boyunca parti kimliğini, icraatları, vaatleri bir kenara bıraktı, bütün söylemlerini karşı ittifakı terör örgütleriyle yan yana göstermek üzerine kurdu.
İki ay boyunca kendilerine neden oy verilmesi gerektiğini anlatmak yerine karşı cepheye neden oy verilmemesi gerektiğini anlatmayı tercih ettiler.
2011 seçimlerinin meşhur “aynı yoldan gelmişiz biz, aynı sudan içmişiz biz” şarkısı, bu kez karşı cepheye doğru söylenen “aynı yoldan gelmişler, aynı sudan içmişler” saldırısına dönüştü.
Seçimi yine kimlik nüfus sayımına çevirmek için, beka, bayrak, ezan gibi siyaset üstü meseleler üzerinden siyaset yapıldı.
Kazanmak için iktidar bloğundan oy almak zorunda olan muhalefet bloğu ise kampanya boyunca dilini sertleştirmekten kaçındı, “iktidara bir ders vermek lazım”ın ötesine geçmedi.
Ama onlar da benzer biçimde siyasetten kaçtılar. Seçim kampanyasında parti kimliği, logosu afişlerde neredeyse saklandı, siyasi tartışmalara girmeyen, parti kimliğinden bahsetmeyen adayların adları ön plana çıkarıldı.
Hatta CHP reklamlarında altı oklu logonun üstü sarmaşıklarla, çiçeklerle kapatılarak modifiye edildi.
En görünür olan adaylar İstanbul’da Ekrem İmamoğlu ve Ankara’da Mansur Yavaş, neredeyse bağımsız adaylar gibi davrandılar.
İmamoğlu kampanyasına Erdoğan’la görüşerek başladı. İki aday da kendilerini siyasi tartışmalara çekecek bütün salvoları taca atarak savuşturdu.
Aslında bütün bunlar taktiksel olarak doğruydu. Ama aynı zamanda partilerin artık seçmeni heyecanlandırmadığının, hatta parti kimliklerinin siyasette bir yük haline geldiğinin de bir göstergesiydi.
Türkiye’de mevcut partiler artık büyük ölçüde topluma söyleyeceklerinin sonuna gelmiş, ancak hasımları üzerinden kendisini tanımlayabilen, hikayesini tüketmiş partiler. O yüzden yarın akşam sandıklardan kim galip çıkarsa çıksın, kazanan bir parti ya da bir ideoloji olmayacak.
Henüz açılmayan sandıklardan çıkan ikinci sonuç da bununla ilgili.
Yarın akşam sonuç ne olursa olsun, Millet İttifakı’nın kampanya başlarken çok da tanınmayan İstanbul ve Ankara adayları, biri eski Başbakan olan rakiplerine ve neredeyse bütün medyaya karşı yarışı sonuna kadar başa baş götürmeyi başardı.
Çok tanıdık bir başarıydı bu. Sonucu bilmiyoruz ama tarih üzücü ve korkutucu bir şekilde tekerrür etti.
1994’de devletin yargısıyla, medyasıyla Refah Partisi adaylarına yaptıklarını, bu kez o Refah adaylarının hakim olduğu devlet, yargısı ve medyasıyla CHP adaylarına karşı yaptı.
94 seçimlerden önce kaçak gecekondu haberleriyle hem medya hem yargı tarafından sıkıştırılmaya çalışılan Erdoğan’ın başına gelenlerle, Mansur Yavaş’ın başına gelenler arasındaki benzerlik, 94’te Ecevit’in Erdoğan’a yaptığı adaylıktan çekilme çağrısını, 2019’da Bahçeli’nin Yavaş’a yapmasıyla bir dejavuya dönüştü.
90’larda laik seçmen, “eğer oy vermezsen gelirler” diyerek Erdoğan’ın, Şevki Yılmaz’ın eski kasetleriyle korkutulurdu, 2019 yılındaki seçimlerin son günlerinde muhafazakar seçmen fanatik laiklerin başörtülü kadınlara hakaret videolarıyla korkutuldu.
Toplumun ‘bug’ını bulmuş siyasetçiler çeyrek asır sonra da “Eğer uslu bir çocuk olmazsan öcüler seni yer” taktiğini kullandılar, yaramaz çocukları öcülerle terbiye etmeye çalıştılar
Bu talihsiz değiş tokuşta sabit kalan sadece Hürriyet gazetesi oldu.
Sandıklar açılmadan kaybedenler listesinin başında o yüzden yine geleneksel medya var.
Medyayı bir siyasi propaganda aracı olarak kullanmak, propagandanın ve tarafgirliğin gözünü çıkarmak, medyanın bir haber, bilgi ve yorum kaynağı olarak en çok ihtiyaç duyduğu güvenilirlik ve itibarını bir kere daha örselemekle kalmadı, bu itibarı çok umursamayanların beklediği siyasi faydayı da sağlamadı.
Çok daha az paralara, Temel fıkraları anlatan bir komedyeni, üniversite, belediye dolaşan bir dava adamına çevirmek siyaseten daha etkili oldu.
Ve daha sandıklar açılmadan seçimin en ciddi sonucu:
Seçime bir hafta kala, iktidar sözcüleri ve medyası ülkede ciddi sorunlar olduğunu kabul edip, halkın iktidara küskün ve kırgın olması için haklı sebepleri olduğunu teslim ettiler.
Hatta “seçimlerde iktidara ders vermek” sözüne karşı “ders verecek bir şey yok” demek yerine, “ders vermenin zamanı değil” dendi.
Hatta daha ileri gidip, şimdiye kadar pek de dillendirilmemiş, dillendirenlerin başına pek hayırlı işler gelmemiş şikayetler, eleştiriler, sonu “ ama şimdi ders zamanı değil” diye biten paragraflarda ard arda sıralandı.
Demek ki Türkiye’de ciddi sorunlar varmış.
O ciddi sorunlar, eleştiriler halkı ders vermek noktasına getirmiş.
Her hatayı hararetle savunmak ya da susmak marifet değilmiş.
Her eleştiriye de algı operasyonu, algıya oynamak, algı yapmak dememek gerekirmiş.
Seçimin son haftası değil, zamanında bunları dillendirenler de hain, şahsi hesaplarıyla hareket eden, birilerinin adamları olmayabilirmiş.
Tabii sandıklar açıldıktan sonra, yine atı alan Üsküdar’ı geçmiş olabilir, bu sözler, eleştiriler unutulabilir, her şey eskisi gibi devam edebilir.
Ama açılmayan sandıktan bile çıkan bu sonuçlar, gardı düşen siyasetler, hesap soran buyurganlıkların yerini ricalara bırakması, eleştirilere hak verilmesi sandığın ve demokrasinin sihirli gücünün bir sonucu.
Sivil toplumun, siyasi partilerin çok güçlü olmadığı Türkiye’de toplum iktidarlara mesajını hep sandıkta, sessizce ve gizlice vermeyi tercih etti.
Maalesef bugünkü şartlar çok daha kısıtlı.
Türkiye’de güçlü bir muhalefet yok. Meclis hesap sorma, denetleme kabiliyetlerini kaybetti. O yüzden vekiller arkalarına bakmadan belediye başkan adaylıklarına koştular.
Yargısal denetim ve bağımsızlık artık uzak diyarların henüz ithal edilmemiş tropikal meyvesi hükmünde.
Geleneksel medyanın hali ortada. En ufak eleştirilerin sonu bile işinden olmakla, ekran yasakları ile bitiyor.
Sivil toplum zaten hep zayıftı, şimdi daha da zayıf, etkisiz, korkutulmuş durumda.
Bugün sandık toplumun elinde kalmış son koz. Bir milletin sesini yukarıdakilere duyurabileceği son imkan.
O yüzden bu topluma en azından sandığı çok görmeyin.
Son beş yılda yedinci seçimini yapacak ülkede diyeceği olan, Pazar günü sandığa gidip söylesin.
Çünkü bundan sonra 4.5 yıl boyunca seçim yok, tekrarı yok, telafisi yok.
Daha sandıklar açılmadan bizi demokrasiye yaklaştıran, toplumun sesini iktidarlara duyuran seçimin kıymetini bilelim...
.01/04/2019 01:17
Sandıktan çıkan “Mağrur olma” sesi...
137
“Sonucu bilmiyoruz ama tarih üzücü ve korkutucu bir şekilde tekerrür etti. 1994’de devletin yargısıyla, medyasıyla Refah Partisi adaylarına yaptıklarını, bu kez o Refah adaylarının hakim olduğu devlet, yargısı ve medyasıyla CHP adaylarına karşı yaptı.”
Seçimden bir gün önce bu köşede çıkan “Açılan sandıklardan çıkan ilk sonuçlar” yazısındaki tahminin artık sonunu biliyoruz.
Çeyrek asır sonra tarih üzücü ve korkutucu bir şekilde tekerrür etmiş oldu.
Haklarında mahkeme kararı olmayan insanlarla ilgili istihbarat fişlerini tvlerde “İşte PKK’lılar diye yayınlayacak kadar devleti bir seçim için seferber etmeye, yargıyı rakip adaylara karşı kullanmaya, medyayı basit propaganda aletine çevirmeye sandıktan 25 yıl sonra da kırmızı kart çıktı.
AK Parti, 25 yıldır yönettiği başkenti kaybetti, hikayesinin başladığı İstanbul’da ise bir ilçe belediye başkanı yarışı eski Başbakan’la foto finishte bitirdi.
Bir seçim kampanyası boyunca terörle yan yana gösterilen bir ittifak, Türkiye’nin iki büyük şehrinde nüfusun en az yarısının oyunu aldı.
Elinde iktidara sesini duyuracak ne medya, ne Meclis, ne siyaset ne sivil toplum kalmış olan AK Partili seçmenler de stratejik oy vererek, son bir haftadaki tüm ikna çabalarına karşı sandığı bir ders verme fırsatına çevirdi.
Özetle sandıktan iktidara iyi niyetle söylemiş bir “mağrur olma senden büyük Allah var” nasihati çıktı.
Bu dersin alınıp alınmadığının ilk testi de İstanbul belediye seçimi meselesinin nasıl yönetileceği olacak.
Seçim sonuçları halkın siyaseten bağnaz olmadığını, yeni ve rasyonel tercihlere de açık olduğunu göstermiş oldu.
Cumhurbaşkanı’nın memleketi Rize’de bile daha önce AK Parti’de olan Fındıklı ilçesini CHP, Derepazarı, İkizdere, Çayeli ilçelerini ise MHP aldı. Karşısına daha iyi bir aday çıkınca, Cumhurbaşkanı’nın hemşerileri bile oylarını değiştirdi.
Ankara’da Mansur Yavaş, İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, Adana’da Zeydan Karalar, yine Mersin, Antalya’da CHP’nin adayları, partilerinden çok kendi şahsi başarı hikayeleriyle ipi göğüslediler.
Çok eleştirilen Kılıçdaroğlu da ittifak kurmada olduğu gibi aday seçmede de maharetini ortaya koydu ve adını gecenin kazananları listesine yazdırdı.
Aralarında Binali Yıldırım’ın memleketi Erzincan’ın da olduğu Cumhur İttifakı’nın olmadığı dokuz ilde AK Partili seçmen, adaylarına ve partisine tepkisini MHP’nin adaylarına oy vererek gösterdi.
Beka kaygısı, milliyetçi propaganda AK Parti seçmeniyle MHP seçmeni farkları da ortadan kaldırdı. Milliyetçileşen AK Parti tabanı, MHP’nin oy devşirdiği bir havuza döndü.
Bu yüzden Devlet Bahçeli de gecenin kazananları ve böyle giderse kazanmaya devam edecekleri listesinde yer alıyor.
Yine Dersim’de TKP’nın eski Ovacık belediye başkanı adayı Fatih Maçoğlu da komünist olduğu için değil, ismiyle ve icraatlarıyla ipi göğüsledi.
Toplum hiçbir partinin hazır kıtası olmadığını, ceketimi koysam kazanır anlayışına karşı çıkarak göstermiş oldu.
Seçmen sadece büyükşehirlerde AK Parti’ye “mağrur olma” demedi, Dersim’de ve diğer bazı Kürt illerinde HDP’ye de mağrur olma mesajı verdi.
HDP’nin diğer partilerin yan yana gelmekten çekindiği siyasetinin bu seçimden çıkaracağı çok ders var.
Ama aynı zamanda kayyumların atandığı il ve ilçelerin çoğunu HDP’ye geri vererek, Kürtler devlete de “mağrur olma” demiş oldular. Kayyım uygulamasının ters teptiği ortaya çıktı.
Gecenin sürprizi ise 1954 seçimlerinde Osman Bölükbaşı’yı seçtiği için Demokrat Parti iktidarının ilçe yaptığı Kırşehir oldu. Bozkırın şehri bir kez daha güçlü iktidar partisi yerine muhalefeti seçti. Herhalde İç Anadolu’nun ortasında CHP’li başkan seçtiği için Kırşehir yeniden ilçe yapılmaz.
Yani seçmen beş yılda yedinci kez önüne gelen seçimde yine iyi bir eleme yaptı.
Rasyonel kararlar verdiğini gösterdi. Parti taassubuyla hareket etmediğini ortaya koydu.
Demokrasinin ucundan gözüktüğü sandık uzun süredir herkesin unuttuğu halkı yeniden iktidar denklemine soktu.
Halk bütün partilere ben buradayım, kimsenin hazır kıtası değilim, hamasete karnım tok, beni ikna etmen gerekir, tercihlerim değişebilir, iyi ile kötüyü ayırt edebilirim o yüzden “mağrur olma” demiş oldu.
Sandık açıldı ve içinden Osmanlı’dan kalan güzel bir ses çıktı:
“Mağrur olma, senden büyük Allah var.”
Tabii bu sesi duyabilenler için.
.2/04/2019 23:30
Demokratik olgunluk sınavı...
90
16 Şubat 1950. Yüksek Seçim Kurulu’nun kuruluş tarihi.
Bu tarih tesadüfi bir tarih değil. 14 Mayıs 1950’de yapılan ilk özgür, adil çok partili seçimlerin hemen öncesine denk geliyor.
Yüksek Seçim Kurulu’nun da içinde olduğu Seçim Kanunu, Meclis’te günlerce tartışıldıktan sonra bir sabaha karşı muhalefetteki Demokrat Parti’nin kanun hakkındaki değişiklik tekliflerine iktidardaki CHP’nin de evet demesiyle çıkmıştı.
İktidarın, muhalefetin taleplerini dikkate almasının basit bir sebebi vardı; 1946 seçimlerinde yaşanan usulsüzlüklerin bir daha tekrarlanmaması, seçim sonuçlarının meşruiyetinin bir daha tartışılmaması.
Nitekim 14 Mayıs 1950 seçimleri, Yüksek Seçim Kurulu’nun ilk başarılı sınavı oldu.
27 yıl ülkeyi parti-devlet rejimiyle yönetmiş CHP, kendi kurduğu sistemle sandıkta yenildi.
İstiklal Harbi komutanı, Lozan heyetinin başkanı, Atatürk’ün başbakanı, parti-devletin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, seçim sonuçlarını kabul etti, 12 yıllık Milli Şef makamından inip, muhalefet lideri olarak Meclis’te oturmayı içine sindirdi.
Hakkında eleştirilecek çok şey bulunsa da İnönü, bu demokratik olgunluğu göstermiş İslam dünyasında veya bölgemizdeki ilk lider olabilir.
İşte Türkiye’nin seçim sistemi böyle tecrübeler sonucunda ortaya çıkmış bir sistem.
Ve demokrasisinin pek çok hasarlı tarafı olsa da Türkiye’nin en iyi yaptığı işlerden biri seçim.
Öyle olmasaydı, 27 Mayıs darbesinden sonra yapılan 1961 seçimlerinde, bir ay önce idam edilmiş Menderes’in Demokrat Partisi’nin devamı olma iddiasındaki Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi’ne sandıkta CHP'den daha fazla oyla çıkamazdı.
1983 seçimlerinde darbeci Devlet Başkanı Kenan Evren'in kurdurup, işaret ettiği Milliyetçi Demokrasi Partisi üçüncü parti olarak hezimete uğramaz, seçimleri ANAP tek başına kazanamazdı.
Siyasi yasakların oylandığı 1987 referandumunu iktidardaki Özal kazanır, ANAP 1989 belediye seçimlerinde elindeki 55 belediyeden 52’sini muhalefete kaptırmazdı.
8 yıllık tek parti iktidarından sonra 1991 seçimlerinde sandıktan DYP-SHP iktidarı çıkmaz, devlet HEP kökenli Kürt vekillerin seçilememesinin bir yolunu bulurdu.
1994 yerel seçimlerinde, iktidardaki SHP- DYP’nin adaylarına karşı Ankara ve İstanbul belediyeleri, rejim için tehlike olarak görünen, otobüsleri haremlik selamlık yapıp, içkiyi yasaklatacakları düşünülen Refah Partisi’nin adaylarına teslim edilmezdi.
(O seçimlerin ardından YSK önünde binlerce kişinin katıldığı laiklik mitingleri yapılmış, bakan eşleri YSK’ya yürümüş, çöplüklerde nedense hepsi SHP’ye vurulmuş oylar çıkmış, medya günlerce hile-hurda haberleri yapmış ama seçim kurulları yine de rejimin tehlikeli gördüğü başkanların haklarını teslim etmişti.)
Yine eğer seçim sistemi hileye açık olsaydı, 1995 seçimlerinde rejimin iki baş belası Refah Partisi birinci olmaz, yöneticileri, belediye başkanları, vekilleri sokak ortasında öldürülen HADEP 1 milyon 200 bin oy alamazdı.
Eğer sistem usulsüzlüklere izin verseydi, 1987’den sonra yapılan 1989, 1991, 1994,1995, 1999 ve 2002 seçimlerinde sandıktan hep farklı partiler birinci çıkamaz, yine devletin hoşlanmadığı AK Parti 2002’de tek başına iktidara gelemezdi.
7 Haziran 2015 seçimlerinde de 13 yıllık güçlü AK Parti iktidarı, sandıktan koalisyona mecbur olarak çıkmamanın bir yolunu bulurdu.
Rüştünü ispat etmiş, defalarca iktidar değişikliklerine refakat etmiş Yüksek Seçim Kurulu ve seçim sistemi, maalesef Türkiye’de hak ettiği saygıyı bir türlü görmedi.
Halbuki sistemin nasıl çalıştığını, nasıl sandıklardan YSK’ya kadar süreci kendilerinin yönettiğini en iyi partiler biliyor.
Ama buna rağmen, 2002’den bu yana yapılan 14 seçimde, sandıktan AK Parti’nin birinci çıkması karşısında muhalifler, hezimeti kendilerinde değil, müşahitlik kurumunu bile yeni keşfettikleri seçim sisteminde buldular, yenilgilerini “oyların çalındığına” bağlamayı sevdiler.
Böylece iç muhasebeden kurtulup, “acaba nerede hata yapıyoruz” gibi cevaplanması zor sorulardan da kurtulmuş oldular.
O sorulara cesur cevaplar vermedikçe de kaybetmeye devam ettiler. Yenilmeyi dahi beceremediler.
Ve 17 yıl sonra bütün bunlarla sınanma sırası ilk kez AK Parti’ye geldi.
YSK’nın henüz kesinleşmemiş verilerine göre AK Parti, 25 yıldır kendi kadroları tarafından yönetilmiş İstanbul ve Ankara belediyelerini kaybetti.
2014 seçimlerinde Türkiye nüfusunun yüzde 62.7’sinin yaşadığı belediyeleri yöneten AK Parti, 2019 seçimlerinden sonra Türkiye nüfusunun yüzde 39’unun yaşadığı belediyeleri yönetecek. (TEPAV)
Daha önce AK Parti, pek çok defa belediyelerde başkanlıkları, muhalefete teslim etti ama bu kez teslim edilecek olan, hikayenin başladığı Türkiye’nin iki büyük şehri.
İktidarı devretme sınavında bu kez AK Parti ter döküyor.
Seçim sonuçlarına itiraz, 1950’den beri seçim sistemindeki en kritik haklardan biri.
Özellikle de İstanbul gibi bir şehirde 20 bin bandında bir farkla kaybedilmiş seçim için bu itiraz hakkına başvurulması gayet doğal.
2014 yerel seçimlerinde 600 bin farka rağmen Mustafa Sarıgül bile tutanaklardaki kaydırma iddialarını seçim kurullarına taşımıştı.
Dün AK Parti İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak’ın açıklamalarından AK Parti’nin sonuçlara itirazının üç iddia üzerine kurulu olduğunu öğrendik.
Birinci iddia “Oyların ilk olarak kayda geçirildiği ıslak imzalı ve mühürlü sandık sayım döküm cetvelleri ile sandık sonuç tutanakları ve YSK’ya bildirilen oylar arasındaki fahiş farklar” olduğu.
Buna delil olarak kaydırma veya oyların eksik yazıldığı tutanaklar gösteriliyor.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısının verdiği rakama göre 309 birleştirme tutanağında Binali Yıldırım’ın 17 bin 410 oyu eksik yazılmış.
Bu rakamın nasıl bulunduğu açıklanmadı. Bu 309 tutanağın tamamı basına verilmedi. Gazetelerde dün benzer tutanaklar yer aldı. Bazı tutanaklardaki hataların YSK sisteminde düzeltildiği, bazılarının düzeltilmediği görüldü.
Yani bu sayının sadece partilerin görebildiği YSK kayıtlarına bakarak mı yoksa hataların yapıldığı birleştirme tutanaklarına dayanarak mı bulunduğunu bilmiyoruz.
Bu sayıyı dünkü basın toplantısında AK Parti İstanbul İl Başkanı’nın tekrarlamaması dikkat çekiciydi.
Suçlamalara konu olan tutanakları birleştirme işi ilçe seçim kurullarının sorumluluğunda.
Sandıklardan parti temsilcilerinin onaylarıyla tutanaklar ilçe seçim kurullarına geliyor. İlçe seçim kurulları ilçedeki en yüksek dereceli hakim başkanlığında, iki memur ve son seçimlerde ilçede en yüksek oyu almış dört partinin temsilcisinden oluşuyor.
Bütün kararlar bu heyet tarafından, isteyen partilerin temsilcileri ve müşahitlerin huzurunda veriliyor. Birleştirme tutanaklarının altına parti temsilcileri imza atıyor.
Bu itirazlara ilçe seçim kurulları bakacak ve kendi sisteminden hatalı giriş olup olmadığını kontrol edecek.
Her seçimde karşılaşılabilen insan hatasından kaynaklanan sorunlar bunlar.
Ama dünkü gazetelere ve açıklamalara bakılırsa iddia bununla sınırlı değil. İlçe seçim kurullarındaki resmi görevliler, hatta AK Parti temsilcilerini bile şaibe altına sokan iddialar ileri sürülmekte. Bir gazetenin haberinde haklarında yurtdışı çıkış yasağı konacağı bile yazılmıştı dün.
AK Parti İl Başkanı’nın açıklamasına göre partinin ikinci itirazı “seçim sonucunu etkileyecek 319 bin 578 geçersiz oy” olmasına.
2014 yerel seçimlerinde İstanbul’da geçersiz oy sayısı 422 bin’di. Yani anormal bir artış gözükmüyor.
Peki bir oyun geçersiz olduğu nasıl tespit ediliyor?
Oyların açık sayımı sırasında, sandık başkanı, oyları parti temsilcilerinden oluşan sandık kurulu, müşahitler ve vatandaşlara göstererek ilan ediyor.
Bu sırada açık bir şekilde usule aykırı olan oylar yine parti temsilcilerinin gözleri önüne geçersiz sayılıyor.
Sandık üyesi parti temsilcileri tartışmalı oylara itiraz edebiliyor. İtiraz edilen ya da geçersiz oylar bir kenara ayrılıyor.
En son bu ayrılan oyların geçerli sayılıp sayılmayacağı oy çokluğuyla karara bağlanıyor. Ama yine de karara katılmayan parti temsilcisi tutanak defterine muhalefet şerhini yazabiliyor.
Partiler seçimden sonra ancak sandık tutanağına muhalefet şerhi koydukları geçersiz oylar için seçim kurullarına itiraz edebiliyorlar.
AK Parti il başkanı dün bin (açıklamasında bir dedi ama yazılı metinde bunun bin olduğu görülüyor) sandıkta 25 bin oylarının geçersiz sayıldığını açıkladı.
Ama kaç adet sandıkta itiraz kayıtları olduğunu açıklamadı. Herhalde ilçe seçim kurullarına bu sayı kadar itiraz edildi. Tabii diğer partiler de kendi itiraz kaydı olan geçersiz oylara itiraz ettiler. Oylar dünden beri yeniden sayılıyor.
Ve il başkanının açıklamasında oyların yeniden sayılması talebine gerekçe olarak gösterdiği üçüncü “usulsüzlük” iddiası. Yine anlaşılır olması için sözlü değil yazılı açıklamasından okuyalım:
“Dikkate alınması gereken başka bir husus da İstanbul Büyükşehir Belediyesi meclis üyeliği seçim sonucudur. Bu seçimde geçici sonuçlara göre Cumhur İttifakı 181 meclis üyeliği, Millet İttifakı 130 meclis üyeliği kazanmıştır. Buradan da anlaşılacağı gibi meclis üyeliğinde aşırı fark olmasına rağmen Büyükşehir oylarındaki mevcut durum elimizdeki verilerle karşılaştırdığımızda şaibe oluşturmaktadır.”
Benzer bir açıklamayı dün MHP lideri Bahçeli de yaptı “İlçelerde başarı kazanıp büyükşehirde kaybetmek gerçekten normal ve kabul edilir şey olmayacaktır” dedi.
Benzer bir itiraz AK Parti’nin HDP’den aldığı Şırnak da bu kez HDP’liler tarafından yapılıyor. İl genel Meclisi oylarında HDP’nin birinci çıktığı ilde, Belediye Başkanlığı’nı AK Parti adayının kazanmasını da HDP’liler şaibeli buluyorlar.
Halbuki burada bir şaibe yok. İlçe belediyelerinde ya da ilçe belediye meclisinde farklı partilere verip, büyükşehirde başka bir adaya oy vermek mümkün.
Bunu şaibeli bulmak seçmeni hazır kıta görmek, seçme yeteneği olduğunu yok saymak ve tabii seçmenin böyle stratejik oylarla verdiği dersi de pek anlamamak demek.
Ama zaten bu hukuki itiraz kısmı dışında dün AK Parti çevrelerinden gelen bazı tepkiler, seçmenin mesajının daha ilk günden anlaşılmadığının da işaretiydi.
AK Parti genel başkan yardımcısı, Sakarya milletvekili Ali İhsan Yavuz, dün bir basın toplantısı daha düzenleyerek seçimi “Demokrasi tarihimizin en büyük şaibelerinden biri” ilan etti.
Ama şaibe kelimesiyle yetinmeyenler de vardı.
Dünkü hükümete yakın gazetelere göre olay “Organize oy hırsızlığı”, “Tutanak hilesi”, “Sandıkta sabotaj”dı.
Bununla yetinmeyip işin arkasında FETÖ, PKK bulanlar, darbe diyenler, el yükseltip çokuluslu müdahale olduğunu iddia edenler de oldu.
Hatta çok daha ileri gidip hükümete yakın bir gazete 30 sandık görevlisinin göz altna alındığını yazdı. O gazetenin yazarlardan biri “YSK’nin İstanbul seçimi için yeniden sayım kararı aldığını” duyurdu. Yine iktidara yakın büyük bir internet sitesi “Gaziosmanpaşa’da mühürlü oy çuvallarını boşaltıp, kendi hazır mühürlü oylarını koyan ve suç üstü yakalanan CHP’liler duruma müdahale eden polislere saldırıyor” haberi yaptı.
Bütün bu haberler YSK, İstanbul Valiliği ve Gaziosmanpaşa Kaymakamı tarafından yalanlandı.
Yanlış istihbaratla açıklanamayacak, tamamen masa başında uydurulmuş, seçmenleri sokağa dökebilecek, başkası yapsa, halkı kin ve nefrete tahrik suçlamasına sokulabilecek provokatif haberlerdi bunlar.
Aynı şekilde seçim gecesi İstanbul yarışında fark kapanırken Anadolu Ajansı’nın kaynağı meçhul verilerini saatlerce dondurdu, ortada net bir sonuç yokken ertesi gün bütün İstanbul’a AK Parti’nin zafer teşekkürü afişleri asıldı.
Şimdiden bütün bunlar seçim tarihine demokratik olgunluğa yakışmayan hazımsızlık örnekleri olarak geçti.
Sandık görevlilerini FETÖ’cülükle, kendi müşahitlerini ihanetle suçlamak, “çöplüklerde oylar bulundu” gibi artık mizahi bahanelere sığınmak 17 yıl boyunca kazandığı her seçimden sonra benzer suçlamalar işitmiş bir partiye hiç yakışmadı.
İlk çok partili demokratik seçimde, 27 yıllık tek parti rejimi sona ermiş, o rejimin Milli Şefi İnönü, ülkenin anahtarını muhalefete teslim ederek sınavı geçmişti.
Bakalım, 17 yıldır girdiği bütün seçimleri kazanmış AK Parti, 25 yıldır yönettiği İstanbul hakkındaki bu demokratik olgunluk sınavından geçebilecek mi?
.05/04/2019 23:31
O pankartı hatırlamak...
106
Türkiye tarihinde hiç de hayırla yad edilmeyen seçimler vardır. Hatta seçimler o hazımsızlık ve usulsüzlüklerle anılır.
Örneğin 1912 seçimleri dediğinizde kimse bir şey anlamaz. Ama “Sopalı Seçimler” derseniz, mürekkep yalamışlar muhakkak bir yerden duymuştur.
İttihat ve Terakki’nin ilk kez sandıkta muhalefetle sınandığı seçimler sırasında, Rıza Tevfik gibi muhalif Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin adayları serserilere dövdürülmüş, sandıktan da doğal olarak 270 üyeli Meclis’e İttihatçılar 264, Hürriyet ve İtilafçılar ise sadece altı üye sokabilmişti.
1930 Yerel Seçimleri dendiğinde de çok kişi hatırlamayabilir. Ama Silifkeliler herhalde hiç unutmamıştır. Çünkü Serbest Cumhuriyet Fırkası, bütün baskılara rağmen Samsun ve Silifke il merkezlerinde seçimi kazanmış, Samsun’da Belediye Başkanı bir süre direndikten sonra görevden alınmış, Silifke ise iki yıl sonra kaza yapılıp, şehir merkezinin taşındığı Mersin’e bağlanmıştı.
1946 seçimleri zaten kötü şöhretli seçim tarihinin en bilineni. Bu yerel seçimlerde bile meydanlarda “açık oy gizli tasnif” cümlesiyle, CHP karşıtı bir argüman olarak kullanılmaya devam etti.
1947 muhtarlık seçimlerinde CHP’li muhtar yerine DP’li muhtarı seçen Mersin’in dağ köyü Arslanköylü kadınların aylarca tutuklu kaldıktan sonra çıkarıldıkları mahkemede söyledikleri “Oy namustur” sözünü bugünlerde oylar yeniden sayılırken yine sık sık duyuyoruz.
1954 seçimlerini de Kırşehirliler asla unutmaz. Güçlü DP iktidarına rağmen, gidip oylarını muhalif Osman Bölükbaşı’ya verince Kırşehir ceza olarak ilçe yapılmıştı.
94 yerel seçimleri, laiklerin İstanbul ve Ankara belediyesini vermemek için günlerce çöplüklerden oy fışkırıyor propagandaları yaptığı, YSK önünde mitingler düzenlediği bir seçim olarak hatırlanıyor.
Ve maalesef 31 Mart 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri de şimdiden bu pek hayırla yad edilmeyen seçimler tarihindeki yerini aldı.
Bu seçim, İstanbul’da iki aday arasındaki oy makası kapanırken, Anadolu Ajansı’nın gece yarısı aniden veri akışını kesip, yüzde 2’lik kalan sandık sonucunu 11 saat Türkiye’ye bildirmemesiyle hatırlanacak.
Seçimin ertesi sabahı bütün İstanbul’a AK Parti adayının “Gönül Belediyeciliği kazandı. Teşekkürler İstanbul” afişlerinin asılmasıyla hatırlanacak.
Anıtkabir’e gidip fahiş bir hata yaparak ismini deftere belediye başkanı olarak yazan CHP adayına karşı “ismini vermeyen askeri kaynaklar rahatsız” haberi yapılmasıyla, askerin bir defter operasyonu düzenleyerek Anıtkabir defterini “oradan çekip almasıyla” hatırlanacak.
8.5 milyon oyun elle sayıldığı bir seçimde, her seçimde yaşanan, insan eliyle yapılmış yüzde 0.2’ye denk gelen maddi hataların, seçimin hemen ertesi günü itirazlarla düzeltilmiş olmasına rağmen, (AK Parti aleyhine 11 bin, CHP aleyhine 4 bin oy) maddi hataların yer aldığı tutanakların “hile ve kumpas” delili olarak ortalıklarda dolaştırılıp, düzeltilmiş 15 bin oy için gazetelerin attığı “büyük sabotaj”, “organize işler” manşetleriyle hatırlanacak.
Yeniden sayımlar sürerken “Sandık görevlileri tutuklandı” “YSK bütün oyların yeniden sayılmasına karar verdi”, “Seçim kurulundaki CHP’liler polise saldırdı” asparagaslarıyla, provokasyon yapmayı bile göze alan gözü karalıkla hatırlanacak.
İl seçim kurulu başkanı hakime hanıma FETÖ’cü iftirası atılması, seçim kurulları itirazları görüşürken, Devlet Bahçeli’nin “seçim görevlilerin FETÖ bağlantılarının ortaya çıkarılması gerekir” açıklamalarıyla kurulların üzerinde demoklesin kılıcını sallandırmasıyla hatırlanacak.
“Sandıkta darbe” manşetleri, “muhalifler seçimden önce zaten çok sessizdi, demek ki bu kumpası organize etmişler” akıl yürütmeleri, “CHP’lilerin AKP’li müşahitleri oyalayıp, hile yaptığı” haberleri, “kaos için çok ince hesap yapıp sonucu baş başa çıkardılar” köşe yazıları, bu sonucun uluslararası bir komplonun işi, Ekrem İmamoğlu’nun proje, seçimden sonraki durumun 15 Temmuz’dan daha tehlikeli olduğu yolundaki deli saçması tweetler, yenilgiyle yüzleşmemek için uydurulmuş bahanelerle hatırlanacak.
Daha göreve başlamamış, bu ülkenin şehirleri ve insanlarına hizmet edecek başkanların, belediye meclislerindeki çoğunlukla korkutulmasıyla hatırlanacak.
17 yılda 14 seçim kazanmış, bu seçimden de birinci çıkmış güçlü iktidar partisinin yöneticisinin bu seçimi “tarihin en şaibeli seçimi” ilan etmesiyle hatırlanacak.
Geçersiz oyların yeniden sayımı farkı kapatmayınca, bütün oyların yeniden sayımını zorlayan, o da yetmeyince seçimin yenilenmesinin yolunun yapılmasıyla, İstanbul’un sanki muhalif partinin seçimde halkın yarısının oyunu almış adayına değil de, Bizans’a teslim edilecekmiş gibi verilen aşırı tepkilerle hatırlanacak.
Umarım bu hatırlanacaklar listesi daha fazla uzamaz.
Türkiye’de hiçbir zaman unutulmayacak seçimlerden biri de 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimidir.
Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirmemek için uydurulan hukuki içtihatlar, verilen muhtıralar, yazılan yazılar, komplo teorileri, milyonluk mitingleri bir kabus gibi hatırlıyorum.
O günlerden unutmadığım bir şey daha var.
Olan bitene, haksızlıklara kızıp, küçük protesto gösterileri için sokağa çıktığımızda elimizde tuttuğumuz esprili pankartlardan biri.
12 yıl sonra 2019 yerel seçimlerinden sonra İstanbul’da olan biteni izlerken aklıma o pankart geliyor sık sık.
Nereden nereye...
.05/04/2019 23:31
O pankartı hatırlamak...
106
Türkiye tarihinde hiç de hayırla yad edilmeyen seçimler vardır. Hatta seçimler o hazımsızlık ve usulsüzlüklerle anılır.
Örneğin 1912 seçimleri dediğinizde kimse bir şey anlamaz. Ama “Sopalı Seçimler” derseniz, mürekkep yalamışlar muhakkak bir yerden duymuştur.
İttihat ve Terakki’nin ilk kez sandıkta muhalefetle sınandığı seçimler sırasında, Rıza Tevfik gibi muhalif Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin adayları serserilere dövdürülmüş, sandıktan da doğal olarak 270 üyeli Meclis’e İttihatçılar 264, Hürriyet ve İtilafçılar ise sadece altı üye sokabilmişti.
1930 Yerel Seçimleri dendiğinde de çok kişi hatırlamayabilir. Ama Silifkeliler herhalde hiç unutmamıştır. Çünkü Serbest Cumhuriyet Fırkası, bütün baskılara rağmen Samsun ve Silifke il merkezlerinde seçimi kazanmış, Samsun’da Belediye Başkanı bir süre direndikten sonra görevden alınmış, Silifke ise iki yıl sonra kaza yapılıp, şehir merkezinin taşındığı Mersin’e bağlanmıştı.
1946 seçimleri zaten kötü şöhretli seçim tarihinin en bilineni. Bu yerel seçimlerde bile meydanlarda “açık oy gizli tasnif” cümlesiyle, CHP karşıtı bir argüman olarak kullanılmaya devam etti.
1947 muhtarlık seçimlerinde CHP’li muhtar yerine DP’li muhtarı seçen Mersin’in dağ köyü Arslanköylü kadınların aylarca tutuklu kaldıktan sonra çıkarıldıkları mahkemede söyledikleri “Oy namustur” sözünü bugünlerde oylar yeniden sayılırken yine sık sık duyuyoruz.
1954 seçimlerini de Kırşehirliler asla unutmaz. Güçlü DP iktidarına rağmen, gidip oylarını muhalif Osman Bölükbaşı’ya verince Kırşehir ceza olarak ilçe yapılmıştı.
94 yerel seçimleri, laiklerin İstanbul ve Ankara belediyesini vermemek için günlerce çöplüklerden oy fışkırıyor propagandaları yaptığı, YSK önünde mitingler düzenlediği bir seçim olarak hatırlanıyor.
Ve maalesef 31 Mart 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri de şimdiden bu pek hayırla yad edilmeyen seçimler tarihindeki yerini aldı.
Bu seçim, İstanbul’da iki aday arasındaki oy makası kapanırken, Anadolu Ajansı’nın gece yarısı aniden veri akışını kesip, yüzde 2’lik kalan sandık sonucunu 11 saat Türkiye’ye bildirmemesiyle hatırlanacak.
Seçimin ertesi sabahı bütün İstanbul’a AK Parti adayının “Gönül Belediyeciliği kazandı. Teşekkürler İstanbul” afişlerinin asılmasıyla hatırlanacak.
Anıtkabir’e gidip fahiş bir hata yaparak ismini deftere belediye başkanı olarak yazan CHP adayına karşı “ismini vermeyen askeri kaynaklar rahatsız” haberi yapılmasıyla, askerin bir defter operasyonu düzenleyerek Anıtkabir defterini “oradan çekip almasıyla” hatırlanacak.
8.5 milyon oyun elle sayıldığı bir seçimde, her seçimde yaşanan, insan eliyle yapılmış yüzde 0.2’ye denk gelen maddi hataların, seçimin hemen ertesi günü itirazlarla düzeltilmiş olmasına rağmen, (AK Parti aleyhine 11 bin, CHP aleyhine 4 bin oy) maddi hataların yer aldığı tutanakların “hile ve kumpas” delili olarak ortalıklarda dolaştırılıp, düzeltilmiş 15 bin oy için gazetelerin attığı “büyük sabotaj”, “organize işler” manşetleriyle hatırlanacak.
Yeniden sayımlar sürerken “Sandık görevlileri tutuklandı” “YSK bütün oyların yeniden sayılmasına karar verdi”, “Seçim kurulundaki CHP’liler polise saldırdı” asparagaslarıyla, provokasyon yapmayı bile göze alan gözü karalıkla hatırlanacak.
İl seçim kurulu başkanı hakime hanıma FETÖ’cü iftirası atılması, seçim kurulları itirazları görüşürken, Devlet Bahçeli’nin “seçim görevlilerin FETÖ bağlantılarının ortaya çıkarılması gerekir” açıklamalarıyla kurulların üzerinde demoklesin kılıcını sallandırmasıyla hatırlanacak.
“Sandıkta darbe” manşetleri, “muhalifler seçimden önce zaten çok sessizdi, demek ki bu kumpası organize etmişler” akıl yürütmeleri, “CHP’lilerin AKP’li müşahitleri oyalayıp, hile yaptığı” haberleri, “kaos için çok ince hesap yapıp sonucu baş başa çıkardılar” köşe yazıları, bu sonucun uluslararası bir komplonun işi, Ekrem İmamoğlu’nun proje, seçimden sonraki durumun 15 Temmuz’dan daha tehlikeli olduğu yolundaki deli saçması tweetler, yenilgiyle yüzleşmemek için uydurulmuş bahanelerle hatırlanacak.
Daha göreve başlamamış, bu ülkenin şehirleri ve insanlarına hizmet edecek başkanların, belediye meclislerindeki çoğunlukla korkutulmasıyla hatırlanacak.
17 yılda 14 seçim kazanmış, bu seçimden de birinci çıkmış güçlü iktidar partisinin yöneticisinin bu seçimi “tarihin en şaibeli seçimi” ilan etmesiyle hatırlanacak.
Geçersiz oyların yeniden sayımı farkı kapatmayınca, bütün oyların yeniden sayımını zorlayan, o da yetmeyince seçimin yenilenmesinin yolunun yapılmasıyla, İstanbul’un sanki muhalif partinin seçimde halkın yarısının oyunu almış adayına değil de, Bizans’a teslim edilecekmiş gibi verilen aşırı tepkilerle hatırlanacak.
Umarım bu hatırlanacaklar listesi daha fazla uzamaz.
Türkiye’de hiçbir zaman unutulmayacak seçimlerden biri de 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimidir.
Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirmemek için uydurulan hukuki içtihatlar, verilen muhtıralar, yazılan yazılar, komplo teorileri, milyonluk mitingleri bir kabus gibi hatırlıyorum.
O günlerden unutmadığım bir şey daha var.
Olan bitene, haksızlıklara kızıp, küçük protesto gösterileri için sokağa çıktığımızda elimizde tuttuğumuz esprili pankartlardan biri.
12 yıl sonra 2019 yerel seçimlerinden sonra İstanbul’da olan biteni izlerken aklıma o pankart geliyor sık sık.
Nereden nereye..
.07/04/2019 23:19
Kemal Bey’in hakkı Kemal Bey’e...
176
Bu yazı yazılırken İstanbul’daki geçersiz oyların yeniden sayımı sürüyordu. Yüzde 90’ı biten ve muhtemelen bugün tamamlanacak sayım sonucunda aradaki farkın kapanmayacağı görülüyor. (15 bin civarında)
Herhalde bu yüzden dün adı bu seçim sonrası yaptığı açıklamalarla duyulan AK Parti genel başkan yardımcısı yeni bir kart daha açtı.
Kameraların önüne geçip, daha önce söylediği talihsiz “demokrasi tarihinin en şaibeli seçimi” lafını biraz daha ilerletti ve seçimde “organize işler”, “ince hesaplı usulsüzlükler” yapıldığını, “bu rakamlarda bir gariplik hissettikleri”ni söyledi ve İstanbul’da bütün oyların yeniden sayılması için itiraz edeceklerini açıkladı.
Fakat açıklama akıllara pek çok soruyu getirdi.
Örneğin, şayet seçimlerde “usulsüzlükler” “organize işler” olduğuyla ilgili bilgileri his düzeyinde değil, somut delillere dayanıyorsa AK Parti neden bu “şaibeli” oyların yeniden sayımını istiyor da doğrudan seçimin iptali için başvurmuyor?
Ya da “birileri”, 8.5 milyon seçmenin oy verdiği bir seçimde, bu kadar güçlü bir iktidara karşı risk alıp, profesyonel bir hile organizasyonu yapmış ama bu oy hırsızlarının vizyonları sadece 15 bin oyla mı sınırlı kalmış? Neden biraz daha fazlasını çalıp, işlerini garantiye almamışlar? Sonucu mu tahmin etmişler?
Neden bunu beşinci dakikada anlaşılacak, herkesin elinde bir örneği olan tutanaklarda kaydırma olarak yapmışlar? Neden AK Parti, şu ana kadar seçim kurullarına tutanaklarla ilgili sadece maddi hataların düzeltilmesi başvuruları yaptı, elinde olan “hile” delillerini sunmadı?
Neden bu kadar ciddi bir iddiayı belediye başkan adayı ya da daha üst düzey bir AK Partili siyasetçi açıklamıyor da hep aynı genel başkan yardımcısı dillendiriyor?
Yine neden bu şebeke hazır ellerini kirletmişken ucu ucuna biten birkaç ilçe belediyesi seçiminde daha oy çalmamış?
Neden büyükşehir belediye başkanlığı seçimi şaibeliyken, aynı zarfa giren meclis seçimi ve ilçe belediye seçimleri neden şaibeli değil? Bu sadece İstanbul için butik bir oy hırsızlığı şebekesi miymiş, bu basit sistem diğer şehirlerde çalışmamış mı?
Bu soruların cevapları ve yeniden sayım sonuçları için bir haftadır sosyal medya karşısında bekliyoruz.
Televizyonlar karşısında diyemiyoruz, çünkü büyük haber kanalları sadece AK Parti sözcülerinin açıklamalarına yer veriyor. CHP cephesinin ne dediğini ise ancak bir kaç küçük televizyondan ve sosyal medyadaki canlı yayınlardan duymak mümkün.
Bu “adil” şartlar içinde bir taraftan geçersiz oy sayımlardaki son duruma bakarken, bir taraftan gözler başka ilginç bir gelişmenin rakamlarına doğru kayıyor.
Aslında o rakamların yükselmesi belki seçim kadar kritik.
Fanatik laik yazar Mine Kırıkkanat ve benzerlerinin, Semiha Yıldırım ve AK Partili siyasetçilerin ailelerini aşağılayan tweetlerine gelen tepkilerin sayısından bahsediyorum.
Tepkileri kıymetli yapan, başta Ekrem İmamoğlu’nun eşi olmak üzere, CHP’li vekiller, laik kesimin yazarları, bilinen sosyal medya karakterlerinden gelmesi.
Bu dilden, aşağılamalardan, kavgadan bıkkınlık bildiren binlerce mesajdan bahsediyoruz.
Toplumlar istediğimiz hızda değişmiyorlar ama yerlerinde de durmuyorlar. Kimse ontolojik olarak kötü değil, hayat, tecrübeler, zorunluluklar hepimizi eğitiyor.
Tabii ki değişime içeriden dirençler de oluyor, karşı cephede “bunlar asla değişmez” diyen önyargılılar da.
Tıpkı 90’larda demokrasi, birlikte yaşama ideallerini açıklayan dindarlara, laik kesimden gelen “Bunlar asla değişmez” itirazları gibi.
AK Parti de 2001’de bu değişim söyleminin üzerine kurulmuş ve bu taleplerin rüzgarıyla iktidara gelmişti.
Belki bu kadar net bir kopuşla olmasa da CHP de uzun yıllardır, yavaş yavaş olsa da değişiyor.
Artık karşımızda laiklik bayrağı sallayan, milliyetçilik yapan, askerden medet uman bir CHP yok.
Bir asırlık parti belki bir iç muhasebeyle olmasa da, çaresizlikten siyaset yapmayı öğreniyor, acil bir ihtiyaç haline geldiği için toplumun farklı kesimlerine ulaşmanın yollarını arıyor.
Son yerel seçimlerde CHP’nin aday profili bu arayışın sonucuydu. Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş, Muhittin Böcek, Zeydan Karalar gibi toplumun merkezine yakın adaylar CHP’ye seçim kazandırdı.
Ama seçimlerde kazandıran sadece iyi aday seçimleri değildi.
CHP, aynı anda uzun yıllar karşı karşıya siyaset yaptığı MHP’li siyasetçilerin kurduğu İyi Parti ile pürüzsüz bir ittifak kurdu. Tabanları birbirine zıt Saadet Partisi’nin bazı şehirlerdeki adaylarına destek verdi. HDP seçmeninin büyükşehirlerde desteğini kazandı.
Ve bütün bu kritik hamlelerin arkasında, bugünlerde adından pek bahsedilmese de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu vardı.
Kılıçdaroğlu arkasında büyük bir hayran kitlesi olan liderlerden değil. Türkiye’de bir liderden beklenen güçlü bir hitabeti ya da güçlü bir karizması yok. Hakkında bu yazıda olduğu gibi yazmak kolay, etrafında koruma kalkanları yok .
Ama nazik, centilmen, diyaloğa açık bir siyasetçi. Maalesef Türkiye’de nezaket çoğu kez zayıflık işareti olarak görülür ve saygısızlığı cesaretlendirir.
O yüzden ismini hecelere bölüp hakaretler üretmekten, Bay Kemal demeye, tvde röportaj yaparken söylediklerine kahkahalarla gülmeye kadar ana muhalefet liderini eleştirmekte müthiş bir fikir özgürlüğü mevcut.
Bir genel müdürü, bir ilçe belediye başkanını eleştirmenin bile bir maliyeti olduğu ülkede iktidara yakın medyada köşe doldurmanın en garanti yolu Kılıçdaroğlu’nu eleştirmek.
Muhalifler için de kolay hedef. Onlar da Kılıçdaroğlu’nu eleştirirken sivrilttikleri kalemlerinin uçlarını, iktidardaki siyasetçilere karşı nasıl köreltmek zorunda kaldıklarını sık sık unutuyorlar.
Ama belki de bu yüzden ondan hiç beklenmeyen bir işi, hiç hissettirmeden yapıyor; devleti kuran partinin rotasını değiştiriyor.
Bugünlerde bazı muhafazakarlar, “en azından yerli ve milliydi” diye özlemle hatırlasa da Kemal Bey’in görevi teslim aldığı Baykal’ın CHP’si başörtülü cumhurbaşkanı eşi olmaz diye kitleleri sokaklara dökmüş, üniversitelerde başörtüsü yasağını savunan, Kürt meselesiyle ilgili atılan her adımın karşısına dikilen, militarist bir CHP’ydi.
Dersimli Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ise dokuz yıl sonra laik ve milliyetçi histeri krizlerinden kurtulmuş, toplumun merkezine yaklaşmış, sosyal demokrat bir partiye benziyor artık.
(17/25 Aralık sonrası takındıkları fırsatçı politika, Suriyeli mültecilerle ilgili hala sürdürdükleri siyaset bu değişimin sınırlarını gösteriyor)
Belki entelektüel bir çabanın eseri değildi bu değişim, teorisi, yol haritası yoktu, mevcut şartların zorladığı bir değişimdi, iktidardan uzak olmaktan kaynaklan bir liberalleşmeydi ama her neyse günün sonunda karşımızda bambaşka bir CHP var.
İstanbul büyükşehir belediye başkan adayı seçimden sonra Eyüp Sultan’da şükür namazı kılan, Ankara Belediye Başkanı Türkeş için taziye yayınlayan, Bolu Belediye Başkanı göreve Kuran’a el basıp yemin ederek başlayan, Adana Belediye Başkanı kuran kursu açan, İzmir Belediye Başkanı ilk ziyaretini kendisine en az oy veren köye yapan yeni bir parti bu.
Ve seçimi kazanan bu belediye başkanlarının neredeyse tamamı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendi partisiyle kavga ederek aday yaptığı isimler. Sadece kendi partisiyle de değil, kendi tabanına rağmen direttiği isimler. Kılıçdaroğlu bu isimleri seçerek ve onlarda ısrar ederek ne kadar iyi bir “head hunter” olduğunu, şöhret ve sadakat yerine ehliyet ve liyakat prensiplerine önem verdiğini göstermiş oldu.
CHP’nin İstanbul’da tek şansının Muharrem İnce olduğunda ısrar eden çok bilmişlerin ve bu adı duyamayınca hayal kırıklığı yaşayan CHP tabanının, hem Ekrem İmamoğlu hem de onda ısrar eden Kılıçdaroğlu için bundan iki ay önce söyledikleri hala hafızalarda taze.
2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yine Kılıçdaroğlu’nun Saadet Partisi ile birlikte Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı adayı yapma girişimi ve buna hem CHP’li siyasetçilerden hem de CHP tabanından ve yakın gazetecilerden gelen itirazlar ve malum sonuç da öyle...
Bütün bu çabaların, CHP’nin bu yeni rotasının kıymetini belki siyasi rakipleri teslim etmeyebilir, ama bu ülkede demokrasinin derinleşmesini, birlikte yaşama kültürünün gelişmesini her şeyden mühim görenler teslim etmeli ve bu çabayı köreltmeye, değersizleştirmeye değil, büyütmeye ve cesaretlendirmeye çalışmalı.
Kemal bey belki mütevazi, tvlere ve meydanlara çıkınca kitleleri coşturamıyor. Gerektiğinde bugünlerde yaptığı gibi arkada durmayı içine sindiriyor. Kuantum vaat etmiyor ama kendi partisinden ve hatta tabanından daha ileride bir lider ve iyi bir stratejist olduğu açık.
O yüzden ismi de neon ışıklarla olmasa da seçimin kazananlar listesinin en üst sıralarında durmayı hakediyor
.09/04/2019 23:17
Yapmayın, tarih sizi affetmez!
224
Herşeyi baştan alalım.
Aslında bütün mesele basitti: 8.548.585 geçerli oyun kullanıldığı ülkenin en büyük şehrinde seçim başa baş bitmişti. Fakat bunu kabul etmek kolay olmadı.
31 Mart gecesi İstanbul’da sandıkların artık yüzde 98.8’i açılmıştı. Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu arasındaki fark Yıldırım lehine bindelik oranlara kadar düşmüştü.
Fark gittikçe kapanırken saat: 23.20’de Anadolu Ajansı medyaya veri transferini kesiverdi.
23.25’de Binali Yıldırım, kameraların karşısına geçti ve seçimi kazandıklarını açıkladı. O sırada fark Yıldırım lehine 3870’di.
Ardından sabaha karşı 04.39’da bu kez AK Parti İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak kameraların önüne çıktı ve yine seçimi kazandıklarını açıkladı. Fark hala 3870’di. Anadolu Ajansı hala veri geçmiyordu.
1 Nisan sabahı saat 10.35’de bu kez kameraların karşısına YSK Başkanı Sadi Güven çıktı. Anadolu Ajansı’nın geçtiği veri 11 saattir Yıldırım lehine 3870 farkta donmuştu.
YSK başkanı Güven, maddi hatalar yüzünden itiraz olan 84 sandık dışında sonucu açıkladı. Ekrem İmamoğlu 4.159.650, Binali Yıldırım 4.131.761 oy almıştı. Fark İmamoğlu lehine 27.844’tü.
1 Nisan günü bu 84 sandığın da sisteme yüklenmesinden sonra İmamoğlu lehine fark önce 24.408, ardından 24.057 oldu. Seçimin YSK tarafından açıklanan ilk resmi sonucu bu.
Ardından hem AK Parti hem de CHP’nin yaptığı yeni maddi hata itirazları da YSK sistemine eklendi ve aradaki fark yine İmamoğlu lehine 20.388 oldu.
Daha sonraki açıklamalardan öğrendiğimize göre ilk açıklanan 27.844’ten oy farkının 20.388’e düşmesinin sebebi maddi hatalar yüzünden AK Parti’ye 11.109, CHP’ye de 4000’e yakın oyun eklenmesi oldu.
Maddi hata deyince, kaydırmalar, matematik hatalarından bahsediliyor. 8.5 milyon oyun elle sayılıp, tasnif edildiği bir seçimde 15 bin oy yani binde 2’lik hata oranı insan yapımı bir iş için yüksek değil. Her seçimde benzer hatalar yapılıyor ve düzeltiliyor.
Fakat 1 Nisan akşamı önce internette, 2 Nisan gününden itibaren de iktidara yakın medyada, zaten o ana kadar YSK sisteminde düzeltilmiş, kaydırmaların, yanlış hesaplamaların olduğu birleştirme tutanakları, seçimde hile, şaibe olduğunun delili olarak dolaşıma sokuldu.
Bu tutanaklar delil gösterilerek “Sandıkta darbe” manşetleri atıldı.
İlk defa böyle yanlış tutanaklar görenler için şüphe çekici bir “delil”di bu.
Fakat her seçim görünen bu maddi hatalar, farkın az olduğu seçimlerde önem kazanıyor ve gündeme geliyor.
Sadece Google’da yapılacak bir aramada pek çok seçimden buna örnek bulmak mümkün.
Örneğin 2009 Adana Belediye Başkanlığı seçimlerinde tutanaklardaki kaydırma bir itiraz nedeni olmuştu. MHP’li Aytaç Durak’ın 2166 oy gibi küçük bir farkla kazandığı seçimde onu izleyen AK Parti ve CHP, seçim kuruluna itiraz etmiş, itirazlar sonucunda AK Parti’nin 600 oyunun SP ve BTP’ye yazıldığı, MHP’nin bazı oylarının ANAP’a ve CHP’nin bazı oylarının da yine kaydırmayla HAKPAR’a yazıldığı ortaya çıkmıştı. Düzeltmeler yapıldı ama fark kapanmadı ve Aytaç Durak belediye başkanı seçildi.
2014 Yerel seçimlerinde de pek çok ilde tutanaklarda insan hatası oy kaydırmalar tespit edildi. Örneğin İstanbul Kağıthane’de CHP’nin 3500 oyunun AK Parti’ye kaydırıldığı saptandı ve hata düzeltildi. Ankara seçiminde Melih Gökçek’le yarışan Mansur Yavaş da bazı tutanaklara itiraz attı ve CHP’ye giden ama başka partiye yazılan oylar düzeltildi.
En son 24 Haziran 2018 seçimlerinde Türkiye genelinde 250 sandıkta 14 bine yakın oyun kaydırma sonucunda sisteme yanlış girdiği tespit edilmişti.
İstanbul seçimlerinde bu maddi hataların eklenmesinden sonraki fark ise hala İmamoğlu lehine 20.388’di.
Bu arada AK Parti, medyasındaki haberlerden farklı olarak sadece maddi hataların düzeltilmesi için itirazlarda bulundu, resmi itirazlarında bu maddi hatalarda bir şaibe, hile, organize iş olduğunu iddia etmedi.
Zaten 8.5 milyon oyun kullanıldığı bir seçimde, risk alıp oy hırsızlığı şebekesi kuranların sadece 15 bin oyla yetinmesi, hırsızlığın aynı zarfa konan ilçe belediye başkanlığı ve belediye meclis seçimlerinde değil, sadece büyükşehir seçiminde yaşanması akla mantığa aykırı bir iddiaydı.
Fakat maddi hataların düzeltilmesi de farkı kapatmayınca bu kez AK Parti ikinci aşamaya geçti. Geçersiz oyların yeniden sayılması için ilçe seçim kurullarına başvurdu.
Az farkla biten seçimlerde alttan gelen partilerin başvurduğu bir hukuki hak bu.
Fakat YSK’nın mevzuatına göre partiler, seçimin ardından ancak sandıkta, sandık kurulu tarafından oyların geçersiz olup olmadığına karar verirken itiraz şerhi düştükleri oyların yeniden sayımı için itiraz edebiliyorlardı. Ama bu kez YSK içtihadını genişletti. İlçe sayıları sürekli itirazlarla arttı. Sonunda İstanbul’un bütün ilçelerinde geçersiz oyların yeniden sayımına, dört ilçe de ise bütün oyların yeniden sayımına karar verildi.
Halbuki ortada diğer seçimlerle karşılaştırıldığında olağanüstü denecek bir geçersiz oy sayısı bulunmamaktaydı.
2014 yerel seçimlerinde İstanbul’da geçersiz oy sayısı yüzde 4.3’le 422.667 iken, 2019 yerel seçimlerinde geçersiz oy sayısı yüzde 3.6 ile 319. 558 olmuştu.
Bir hafta boyunca zaten seçim günü bütün partilerin temsilcilerinin olduğu sandık kurulu kararıyla geçersiz kabul edilmiş oylar yeniden değerlendirildi. Sayımlarda her iki partinin de geçersiz sayılan bazı oyları geçerli hale geldi.
En sık rastlanan geçersizden geçerliye döndürülen oy tipi, AK Parti logosundaki ampule vurulduğu için, sandık sayımında fark edilmemiş oylardı. Geçersiz oyları geçerli hale getirmekte daha istekli ve ısrarlı olan AK Parti’ye eklenen oy sayısı CHP’den fazla oldu. Fakat bu da farkı kapatmaya yetmedi. Dün akşam itibarıyla neredeyse tamamı biten geçersiz oy sayımında oy farkı İmamoğlu lehine hala 14.594’tü.
Geçersiz oyların sayımıyla da farkın kapanmayacağı ortaya çıkınca AK Parti bu kez, İstanbul’daki bütün oyların yeniden sayımını istedi. Hatta bunu isterken “oyların henüz yüzde 5’i sayıldı, yüzde 95’i sayılsa bu fark kapanır” gibi bir gerekçe ileri sürüldü.
Halbuki geçerli oyların yeniden sayımında, oyların geçersiz yapılarak düşme ihtimali, yükselme ihtimalinden daha yüksek.
Nitekim YSK, AK Parti’nin bu başvurusunu reddetti. Ama İstanbul’un farklı ilçelerindeki önce 51 daha sonra da 57 sandıkta oyların yeniden sayımına karar verdi. Bir nevi oylar yeniden sayılırsa sonuç etkilenir mi sondajıydı bu.
Fakat dün akşam itibarıyla 51’inin sayımı tamamlanan bu sandıklarda da değişen oylar da çok cüzi kaldı. İmamoğlu farkı 16 oy daha açmış oldu.
Bütün oyların yeniden sayımdan da sonuç çıkmayacağını anlayan AK Parti bu kez son kartını açtı ve seçimin iptal edilip, yenilenmesini istedi.
Buna gerekçe olarak da bir haftadır yüksek sesle bahsetmedikleri Büyükçekmece’de yaşanan seçmen taşınması olayını gösterdiler.
Halbuki olay Ocak 2019’da yaşanmış, 18 Ocak’ta bu olayda dahli olan görevli tutuklanmış, tutuklanan kişinin hukuk dışı olarak seçmen yaptığı 354 kişinin kaydı da partilerin itirazları sonucunda dondurulmuştu. Yani bu kişiler seçmen olamamıştı. 31 Ocak’a kadar asılı kalan seçmen listeleri de itirazların ardından resmileşmişti.
Zaten rakamlar da Büyükçekmece’de seçmen sayısında fahiş bir artışa işaret etmemekteydi. 2018 seçimlerinde 172. 351 kayıtlı seçmenin olduğu ilçede, 2019 yerel seçimlerinde 174.661 kayıtlı seçmen vardı. Bu seçmenlerden 760’ı ilk kez oy kullanacak seçmenlerdi. Zaten ilçede CHP’li belediye başkanı da 4200 farkla seçilmişti.
Ayrıca bu konuda AK Parti’nin itirazı 2 Nisan’da ilçe, 4 Nisan’da da il seçim kurulu tarafından “seçimin iptalini gerektiren bir neden mevcut olmadığı için” reddedilmişti.
Fakat bütün bunlara rağmen dün seçimin iptali propagandası resmen başladı.
Önce Devlet Bahçeli, ardından Süleyman Soylu “halkın vicdanının rahatlaması” için yeniden seçim yapılması gerektiğini söylediler.
Halbuki halkın vicdanını ölçmek için zaten bir hafta önce milyonlarca insan sandık başına gitti ve oy verdi.
Hatta tek başına İstanbul’da Ekrem İmamoğlu (4.170.511), bütün Türkiye’de Devlet Bahçeli’nin MHP’sine verilen oydan (3.394.366) daha fazlasını aldı.
Zaten pek çoğunu bir haftadır takip ettiğiniz bu ayrıntılı döküm de, YSK’nın kararı öncesi tarihe bir not düşmek için yazıldı.
Maddi hatayla fark kapanmayınca, geçersiz oyları saydırmak, oradan da fark kapanmayınca, bütün oyları saydırmaya çalışmak, onun da derde deva olmadığı anlaşınca seçimi iptal ettirmek için kapanmış bir meseleyi deşmeyi Türkçe’de güzel bir atasözü karşılıyor: Müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış...
Ama tarih bu kadar kibar da davranmayabilir.
Çünkü Türkiye’de her şey unutulur ama seçimlere düşürülen gölge, milli iradeyi beğenmeme, hazımsızlık unutulmaz.
Çünkü bu sadece siyasi değil, ahlaki bir mesele olarak hafızalara kazınır.
O yüzden bugün hala 1946 seçimlerini konuşuyoruz. Yarın birileri de 2019 seçimlerini konuşurlar.
17 yılda hakkıyla 14 seçim kazanmış bir parti tarihe böyle geçmemeli.
Türkiye’de muhalefet yıllardır yenilmeyi bile beceremedi. Beceremedikçe yenilmeye devam etti. “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” diye yola çıkmış bir parti, yenilmesini de bilmeli.
O yenilgilerin, iktidar değişimlerinin telafisi olur ama milli iradenin kararına ayak sürtme görüntüsünün telafisi olmaz.
Bunun izleri sadece bugün siyaset yapanların şahsi tarihlerine işlenmez, dindar muhafazakar nesillerin de ileride üzerlerinde bir yük olarak kalır.
İslam dünyasına demokrasi modeli olmuş, pek çok taklidi, benzeri kurulmuş bir parti, ilk yenilgi sınavında bir şehirde iktidarı teslim etmemeye direnerek, bundan sonra İslam dünyasındaki bütün muhafazakar, İslamcı partilere de şüpheyle bakılmasına neden olur.
46 seçimlerindeki hazımsızlık bir daha yaşanmasın diye kurulan, darbe yıllarında bile adil seçimler yapan, iktidarları darbecilerin istemediği partilere teslim etmiş YSK da 69 yıllık temiz tarihine leke sürmemeli.
14 Mayıs 1950’nin kıymetini bilenler, bir ay sonra 69 yaşına girecek Türkiye’nin demokrasi tecrübesine halel getirmemeli.
Belki bugün seçmenlerinizin bir kısmını ikna edebilirsiniz, ama tarih sizi asla affetmez.
.12/04/2019 23:28
Dersimiz yine demokrasi
118
“Bugün Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde muhtıra ve 367 oy saçmalığıyla hukuk ve demokrasi ayaklar altına alınıyor. Ama “AKP’ye destek veriyor durumuna düşmeyeyim'' sendromu yüzünden aralarında demokrat bilinenlerin de olduğu pek çok kişi, kurum, çevre şimdiden çuvallamış durumda.
AKP’ye kim hangi gerekçeyle karşı olursa olunsun, bir muhtıra varsa siyasi tartışma yapılamaz. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkanlar olabilir ama meşruiyetinden kuşku duyulamayacak bu seçimi engellemek için uydurulan hukuki yorumlara, yayınlanan muhtıralara tepkisiz kalmak, net duruşlar ortaya koyamamak kabul edilemez. Demokrasi sınavı devam ediyor, hala bu ders geçilebilir. Tüm sivil demokratik güçleri siyasi çekincelerini bir taraf bırakarak muhtıraya karşı demokratik süreci desteklemeye davet ediyoruz. Demokrasi tarihimizin kabarık sınıfta kalanlar listesine girmemek için!”
Bu uzun alıntı bundan 12 yıl önce gazete köşelerinde çıkan ilk yazımdı. Aslında o günlerde benim herhangi bir gazetede köşem yoktu. Sivil toplum alanında aktif bir doktora öğrencisiydim.
Ama Meclis’te AK Parti’nin yeterli çoğunluğu olmasına rağmen Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesine izin vermemek için uydurulan 367 içtihadı gibi gerekçeler, milyonlarca insanın katıldığı Cumhuriyet Mitingleri, Genelkurmay’ın bir gece yarısı yayınlandığı e-muhtıra ve bir kısmı bugün Cumhurbaşkanı uçağında seyahat eden gazetecilerin, yazarların, entelektüellerin bu aleni haksızlığa destek vermesi ya da ses çıkarmaması karşısında bir grup arkadaşla kendimizi sokaklarda bulmuştuk.
Her gün hepimiz için ilk olan yaratıcı eylemler düzenliyorduk. Sessizlik o kadar büyüktü ki bizim çıkardığımız cılız tepki bile büyük bir gürültüye dönüşüyor, gazetelerde haber oluyordu.
İşte o günlerde sessizce olan bitenleri izleyenleri uyarmak için kamuoyuna açık bir çağrı yayınlandık. Başlığı “Dersimiz Demokrasi: Sınıfta kalanlar, sınıfı geçenler” di.
Henüz sosyal medyanın güçlü olmadığı zamanlardı. Gazeteler hala çok önemliydi. Bu açık mektup, o günlerde cesaretle bu anti-demokratik gidişata ses çıkarmış ama bugün maalesef gazetelerde düzenli yazı yazamayan Yeni Şafak’ta Ali Bayramoğlu ve Radikal’de Perihan Mağden’in köşelerinde tam metin olarak çıktı.
Altında imzam olmasa da aynı gün iki gazetenin en popüler köşelerinde ilk köşe yazım yayınlanmış oldu.
12 yıl sonra bu yazıyı tekrar hatırladım çünkü bugün yine bir demokrasi sınavından geçiyoruz.
12 yıl önce mesele Cumhurbaşkanlığı seçimiydi, bugün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi.
12 yıl önce AK Parti’nin Meclis’te yeterli sayıda vekili olmasına rağmen Cumhurbaşkanı seçememesi için Meclis’te 367 toplanma yeter sayısı gibi hukuki gerekçeler uydurulmuştu, bugün CHP adayının geçersiz oyların tekrar sayımı, oyların bir kısmının tekrar sayımıyla kapanmayan bir farkla kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı engellemek için Büyükçekmece’den hukuki gerekçeler uyduruluyor.
Dünün Sabih Kanadoğlu’ları, bu uydurma hukuki gerekçelerle bir hakkın gaspını meşrulaştırmaya çalışan siyasetçileri, gazetecileri vardı, bugün onların yerine geçmiş yine demokratik bir hakkın teslim edilmemesi için gerekçe uyduran hukukçular, siyasetçiler, gazeteciler var.
Dün Abdullah Gül’e Kraliçe’nin adamı, Ermeni asıllı diyenler vardı, bugün Ekrem İmamoğlu’na proje, Pontus asıllı diyenler var.
Dün Abdullah Gül ve başörtülü eşinin Çankaya Köşkü’ne çıkmasının Atatürk’e ihanet, cumhuriyetin sonu demek olduğunu söyleyen bir ideolojik yobazlık popülerdi.
Bugün de İmamoğlu’nun “Türkiye’nin 145 yıllık demokrasi mücadelesi” cümlesi ile 1876 yılında ilan edilmiş Birinci Meşrutiyet’i hatırlatırken 143’ü 145 diye yuvarlamasından Osmanlı’dan intikam mesajları, Abdülaziz’e suikast planları çıkaran, aşırı tarih dizisi izlemekten saltanatçı olmuş başka bir çeşit ideolojik yobazlık popüler.
Neyse ki 12 yıl önce gece yarısı askeri muhtıra veren bir ordudan geriye bugün Anıtkabir’de atılmış bir imza için “rahatsızlık” bildiren ve o defteri “yerinden çekip alan” askerler kaldı.
Ama mesele ne 12 yıl önce AK Parti meselesiydi, AK Partili olmakla ilgiliydi, ne de bugün bir CHP meselesidir ve CHP’li olmakla ilgilidir.
Mesele dün olduğu gibi bugün de hepimizin üzerinde yaşadığı, konuştuğu, siyaset yaptığı meşru sınırları, hukuku ve sandığı koruma meselesidir.
Ve bunu korumak için ses çıkarmak siyaset yapmak değil, vatandaşlık görevimizdir.
Ama maalesef dün laik kesimde pek çok kişi bunu anlamayıp, ideolojik bağnazlıkla ve siyasi saflaşmanın hararetine kapılarak, demokrasi sınavında sınıfta kalmıştı.
12 yıl sonra o günlerde hararetle savunulan sekter pozisyonlar, alınan kararlar, atılan manşetler, yapılan mitingler ancak mahcubiyetle hatırlanıyor. Sabih Kanadoğlu, 367 kararını veren Anayasa Mahkemesi üyeleri yaptıkları bu vahim yanlışla tarihe geçtiler.
Maalesef bugünkü demokrasi sınavında da muhafazakar kesim iyi bir sınav vermiyor.
Üzerine titrememiz gereken, ülkede demokrasi adına elimizde kalmış son kalelerden sandığın ayağımızın altından çekilmesini sessizce köşelerinden izleyenler, buna karşı çıkanları CHP’ye yaranmakla suçlayanlar, YSK’nın meşru siyasetin sınırlarına müdahale eden kararlarını görmezlikten gelenler, bir seçim sonucuna tahammülsüzlükten ibaret olan çıplak gerçeği hukuki tartışmalara boğanlar, mülteci düşmanı CHP’li Bolu belediye başkanını başka bir hukuksuzluğa mazeret yapanlar oldu.
“Sandıkta darbe” manşetleri atanlar, seçimde hile propagandasının ucunu terör örgütlerine, uluslararası şebekelere bağlayanlar hatta İslamcı Recep Pekerliğe soyunup devletin bekası için belediye başkanları atansın diyenler bile çıktı.
Olan biteni eleştirenler ise en fazla İmamoğlu’nun böylece yıldızının parlatıldığını, bir daha seçim olsa CHP’nin farkla kazanacağını söyleyebildiler.
“Milli iradeye saygı” gibi muhafazakar siyasetin milli diskurlarını ağza almanın bile muhalif olmaya yettiği günlerden geçiyoruz.
Neyse ki bu üzücü sessizlik dün bozuldu.
Hem de bugün yapılanların ne demek olduğunu en iyi bilen bir isim tarafından.
12 yıl önce benzer hukuki zorlamalar, medya operasyonları ve tepelerinde askerin kılıcı sallanan Anayasa Mahkemesi kararıyla Cumhurbaşkanı seçilmesi engellenmeye çalışılmış 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül konuştu “Vaktiyle bize yapılan yanlışları, biz güçlü olunca başkalarına yapmamalıyız” diyerek demokrasi ve ahlak dersi verdi.
Bundan 12 yıl önce kendisine yapılan haksızlığa kızarak ilk siyasi yazılarını yazmaya başlamış bir köşe yazarı için bu, bazen sadece pozisyonların değişip, geri kalan her şeyin tekrar edip durduğu, kimsenin tecrübelerden bir ders çıkarmadığı hissi veren Türkiye’deki siyasi kısır döngü içinde ezber bozan ve ümit veren bir ses oldu.
İnşallah YSK üyeleri, siyasetçiler, gazeteciler de bu sesi duyarlar ve tarihin Recep Pekerlerin, Sabih Kanadoğlularının, “Tehlike’nin Farkında mısınız” manşetlerinin durduğu tarafında kalmazlar.
Demokrasi sınavında en azından sınıfı geçerler...
Not: Bugün köşemde mahkeme kararıyla bir tekzip yayınlanıyor. Cumhuriyet Gazetesi yazar ve yöneticilerinin yargılandığı iddianameye dayanan, bu davada yargılanan yazarların mahkemedeki ifadelerinden alıntılanmış, daha önce pek çok gazetede de çıkmış bir bilgi, adı geçen şirket tarafından mahkemeye taşındı ve itirazlarımızı dikkate almayan mahkeme de tekzip yayınlanmasına karar verdi. Takdir okuyucuların.
Cevap veDüzeltme Metni
Karar Gazetesi’nin 23.02.2019 tarihli nüshasında Yıldıray Oğur tarafından kaleme alınan “2019 yılında bu delillerle hapse girilebiliyor” başlıklı haberde müvekkil ETS Ersoy Turistik Servisleri A.Ş hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma yürütüldüğü iddia edilmişse de savcılığın ekli 28.02.2019 tarihli yazısı ile müvekkil hakkında böyle bir soruşturmanın yürütülmediği açıkça ortaya konulmuş olduğunan söz konusu yazının gerçeği yansıtmadığı kamuoyunun bilgisine saygıyla duyurulur.
ETS Ersoy Turistik Servisleri A.Ş Vekili
Av. Mehmet SEYMENOĞLU
.16/04/2019 23:22
Helal olanı murdar etmek...
126
Bu yazı yazılırken İstanbul’da 17 gündür bitmeyen yeniden sayımlarda artık Maltepe’deki son sandıklar sayılıyordu. Aynı saatlerde AK Parti de İstanbul seçimlerinin iptali ve yenilenmesi için olağanüstü itiraz dilekçesini sunmak üzere üç bavulla YSK binasına girmişti.
Çıkışta kapı önünde bir basın toplantısı düzenleyen Genel Başkanı Yardımcısı Ali İhsan Yavuz’un verdiği bilgilere göre AK Parti o üç bavulun içinde şu iddiaların delillerini YSK’ya sundu:
“Sayım döküm çizelgelerinden 5 bin 388'inin mühürsüz, bir kısmı imzasız.”
“5 bin 287 hükümlünün yanına 'oy kullanamaz' şerhi düşmeden seçmen listelerinde yer almış.”
“İstanbul’daki sandıklarda görevli sandık başkanı ve memur üyelerin 62 bin 560 kişinin 19 bini kamu görevlileri arasından seçilmemiş, bunların içinde KHK ile ihraç edilmişler de var.”
Bu iddialara daha yakından bakmadan önce ilginç bir durumun altını çizmeliyiz.
Yavuz’un açıklamalarına bakılırsa, AK Parti’nin YSK’ya seçim iptali için sunduğu üç bavul delilin içinde, günlerdir iktidara yakın gazetelerin manşetlerinden düşmeyen, hem İstanbul’un atanmış mevcut belediye başkanı Mevlüt Uysal’ın hem de Belediye Başkanı adayı Binali Yıldırım’ın tvlerden saatlerce yayınlanan basın toplantılarında anlattıkları Büyükçekmece, seçmen kaydırma, usulsüz kayıtlarla ilgili iddialar yok.
Belki unutmuştur. Belki de sadece Büyükçekmece seçimi ile ilgili itiraz dilekçesinde bunlara yer verilmiştir. Bilemiyoruz. Bugün düzenleyeceğini duyurduğu basın toplantısında sorulursa öğreniriz.
Tabii Yavuz’a sorulması gereken sorulardan biri de “seçim yolsuzluğu yapılmış”, “Bu işte gerçekten bir iş var”, “net bir organize usulsüzlük” derken fail olarak kimi kastettiği?
Artık “Birileri” dışında bir cevap vermesi gerekiyor.
Çünkü seçimlerden beş gün önce yaptığı bir açıklamada söylediği gibi Türkiye’de seçimleri “en güvenilir, dünyada bunu en iyi işleten kurumlar olan Yüksek Seçim Kurulu ve ilçe seçim kurulları” yapıyor.
Bu kurullar da sandık kurullarından, ilçe seçim kurullarına, il seçim kurullarına ve YSK’ya kadar hakimler ve aralarında AK Parti’nin de olduğu partilerin temsilcilerinden oluşuyor.
Yani ortada bir “organize usulsüzlük” varsa bu organizasyonun içinde seçim kurullarındaki hakimlerin, yine bu seçim kurullarında yer alan AK Parti temsilcilerinin de olması gerekir.
Bunu Yüksek Seçim Kurulu’nun açıkladığı seçim takvimi üzerinden biraz daha açalım.
31 Mart yerel seçimleri için Resmi Gazete’de yayınlanan seçim takvimi, 1 Ocak 2019 günü YSK’nın MERNİS sisteminden seçmen kütükleriyle ilgili veri almayı kesmesiyle açıldı.
2 Ocak günü muhtarlıklara asılacak seçmen listeleri oluşturulmaya başlandı.
Bu sırada Cumhuriyet Başsavcılıklarına yazılar yazılarak tutuklular ve oy hakkı kısıtlanmış hükümlülerin kimlik bilgileri istendi.
4 Ocak günü son hali verilen seçmen listeleri muhtarlıklara asıldı. Listeler YSK’nın Siyasi Parti Portalı SİPPORT üzerinden bütün partilere açıldı, isteyenlere elden verildi.
Tutuklular ile oy verme hakkı olmayan hükümlülere ilişkin listeler de ilçe seçim kurullarında askıya çıkarıldı ve bunlara partilerin itirazları başladı.
Listeler, iki hafta boyunca muhtarlıklarda ve seçim kurullarında asılı kaldılar.
Bina bazında seçmen kayıtları da YSK sisteminden bu iki hafta içinde sorgulanabildi.
17 Ocak gününe kadar hem seçmen listelerine hem de hükümlülere ilişkin listelere itirazlar alındı.
Bu itirazlar 19 Ocak gününe kadar karara bağlandı.
İtirazlardan sonra güncellenmiş listelerin son hali ve seçmen listelerinin asılı kaldığı iki hafta içinde yapılmış bütün işlemlerle ilgili bilgiler, 23 Ocak’ta bir kere daha SİPPORT sistemine yüklenip, partilere açıldı.
Siyasi partilere listelere itirazları için 33 saatlik bir süre tanındı.
24 Ocak akşamına kadar partiler güncellenmiş listelere bir kere daha itiraz ettiler.
İtirazlar 25 Ocak gününe kadar ilçe seçim kurullarında görüşülüp karara bağlandı.
Fakat burada da bitmedi. İlçe seçim kurullarına yapılan itirazlardan bir sonuç alamayanlar bu kez 26 Ocak akşamına kadar il seçim kurullarına listelerle ilgili itiraz yaptılar.
28 Ocak’a kadar da il seçim kurulları bu itirazları görüşüp karara bağladı.
Buradan da sonuç alamayan partiler, 29 Ocak gününe kadar listelere yönelik itirazlarını Yüksek Seçim Kurulu’na yaptılar.
YSK da bu itirazları aynı gün akşamına kadar görüşüp karara bağladı.
Yani hem seçmen listeleri hem oy kullanma hakkı kısıtlanmış hükümlülerle ilgili listeler 25 gün boyunca askıda kaldı, ardından her birinde partilerin temsilcilerinin olduğu ilçe-il seçim kurulları ve YSK’ya yapılan itirazlarla elendi ve son haline getirildi.
Hatta son haline getirilmeden önce de Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nden alınan son bilgilere göre seçmenlerden ölmüş olanlar ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılanlar listelerden çıkarıldı.
Tutuklu ve oy kullanma hakkı olmayan hükümlülerin listesinin itirazlardan sonraki son hali de son kez Cumhuriyet Başsavcılıklarından istenen listeyle karşılaştırıldı.
Ve bütün bu uzun itiraz sürecinin sonunda seçmen listeleri 31 Ocak günü kesinleşerek, açıklandı.
Yani görüldüğü gibi her aşamasında, partilerin hem denetleyebildiği hem de karar mekanizmalarının içinde olduğu bir sistem var karşımızda.
İşte AK Parti, seçimin iptali için partilerin itirazlarıyla son hali verilmiş bu kesinleşmiş seçim listelerindeki usulsüzlükleri delil gösteriyor.
Halbuki YSK’nın, bugünkü başkan ve üyelerinin altında imzası olan 2014 Iğdır kararındaki içtihadı net; “Kesinleşmiş seçmen kütüklerindeki yolsuzluklara dayanılarak mazbatanın veya seçimin iptali istenemez.”
AK Parti’nin itiraz dilekçesindeki usulsüzlükler de hayli tartışmalı.
İtiraz dilekçesinde seçim kanununda kısıtlı olarak bahsedilen 21. 782 zihinsel engellinin seçmen listelerinde yer aldığı ve oy kullandığı iddia edilmiş. Dilekçenin başka bir sayfasında ise oy kullandığı tespit edilen kısıtlı sayısının 2308 olduğu söylenmiş. Bu tespitlerin nasıl yapıldığı bir soru işareti. Ayrıca kısıtlılık için dilekçede söylendiği gibi sadece doktor raporu yetmiyor, vasi de atanmış olması gerekli.
Yine dilekçede oy kullanma hakkı olmayan 5837 hükümlünün seçmen listelerinde göründüğü iddia ediliyor. Ama bunların oy kullandığıyla ilgili bir tespit yer almıyor.
Hem kısıtlı, hem hükümlüler oy kullanmış olsalar bile itiraz için bu sayıların seçim sonucuna etki edecek bir miktarda olması gerekli.
Dilekçede üzerinde mühür olmayan birleştirme tutanakları olduğu iddia ediliyor. Fakat bu birleştirme tutanaklarını, ilçe ve il seçim kurullarında aralarında AK Parti temsilcilerinin de olduğu üyeler imzalıyor. O aşamada sorun edilmeyen mührün şimdi sorun olması yine dikkat çekici.
Peki, itiraz dilekçesinde usulsüz olarak atandığı iddia edilen sandık kurulu üyeleri nasıl seçiliyor?
Sandık kurulları bir başkan ve altı üyeden oluşuyor. Üyelerden beşi sandığın kurulduğu ilçedeki son seçimde en çok oy almış beş partinin önerdiği temsilciler.
Sandık kurul başkanı ve bir asil üye ise eskiden yine partilerin sunduğu koşullara uygun isimler listelerinden kurayla belirlenirken, yeni yapılan düzenleme gereği artık kamu görevlileri arasından seçiliyor.
Peki AK Parti’nin usulsüzlük yapıldığını iddia ettiği sandık kurulu üyelerini kim seçti?
Yine seçim takvimi üzerinden gidelim.
Sandık kurullarının oluşumu için takvim 19 Şubat’ta başladı.
Bu tarihe kadar mülki idare amirleri (kaymakam-vali), ilçelerinde görev yapan (İdare amirleri, zabıta amir ve memurları, kanunda belirtilmiş askeri şahıslar, milletvekilleri ve adaylar dışında) tüm kamu görevlilerinin listesini ilçe seçim kurulu başkanlıklarına gönderdiler.
Siyasi partiler de yine 19 Şubat’a kadar sandık kurullarında görev yapacakların isim listelerini ilçe seçim kurulu başkanlıklarına verdiler.
22 Şubat günü ilçe seçim kurulları, mülki idare amirlerinin gönderdiği kamu görevlileri listesinden rastgele ad çekerek sandık sayısının iki katı kadar memuru başkan ve üye olarak partilerin de gördüğü SEÇSİS sistemine girdi.
24 Şubat günü partilerin sandık kurullarına önerdiği isimler de SEÇSİS sistemine girildi.
Ama burada da kalmadı.
26 Şubat tarihinden itibaren önce ilçe ardından il seçim kurullarına sandık başkanı, üyeleri ile ilgili itirazlar yapıldı.
Bu itirazlar sonucunda 4 Mart günü sandık kurulu üyeleri listesi kesinleşti.
Yani burada eğer yanlış kişiler sandık kurulu başkanı ya da üyesi yapıldıysa ve buna “organize usulsüzlük” deniyorsa, bu organizasyonun içinde bu “yanlış” isimleri ilçe seçim kurullarına bildiren mülki idare amirleri, bu listeleri günlerce inceleyen, itirazlar sonucunda onaylayan ilçe ve il seçim kurullarındaki parti temsilcileri de olmalı.
Yani “birileri yaptı” diye topu taca atmaya imkan vermeyen bir seçim sistemi var Türkiye’nin.
Aslında seçmen listelerinin ve sandık kurullarının askıda olduğu bir aylık itiraz süreci içinde bu tartışmalar çokça yapılmıştı.
CHP, İYİ Parti ve HDP, seçmen listelerinde kaydırmalar yapıldığı, seçmenlerin olmayan adreslere kaydedildiği gibi iddialar ileri sürmüş, bu iddialar üzerine partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan da şöyle demişti:
“Seçimlerle ilgili kurumlarımız, yargı teminatı altında işlerini başarılı bir şekilde yapmaktadır. Bazı kesimlerin başarısızlıklarını seçimleri yürütmekle görevli kurumlarımıza yükleme gayretlerine her dönemde şahit olduk...Seçmen kütükleri, sandık tutanakları birleştirme yazılımıyla ilgili iddialar her başarısızlığın ardından dile getiriliyor.”
Cumhurbaşkanı, CHP’nin de tespit ettiği 24 Haziran seçimlerine göre adres değiştiren 1.5 milyon seçmene dikkat çekmiş, muhtarlık, belediye başkanlığı almak için seçmen taşınmaması konusunda partilileri uyarmıştı.
O günlerde “YSK’ya güvenmediğini” söyleyen CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun seçmen listelerine itirazlarına bir cevap da MHP lideri Bahçeli’den gelmişti:
“ CHP’liler YSK’yı tanımıyormuş, seçmen kütükleri üzerinde oynanıyor, oraya buraya seçmen kaydırılıyormuş, hayali seçmeler oluşturuluyormuş. Bu iddialardaki amaç 31 Mart’ı gölgelemektir. Buradaki maksat 31 Mart’ı sabote etmektir. CHP YSK’yi tanımıyorsa, buyursun seçime de katılmasın. 31 Mart Mahalli İdareler Seçimlerine şaibe bulaştırmak, seçim sonuçlarını bugünden karalamak için provokasyona kalkışmak ne siyasi etikle, ne de siyasi ahlakla bağdaşacaktır.”
YSK başkanı Sadi Güven de iddialar üzerine Anadolu Ajansı’na konuşmuş “Mükerrer seçmen de sahte seçmen de hayali seçmen de yok" diyerek tartışmalara nokta koymuştu. Hatta CNNTürk’teki bir tartışma programına gönderdiği mesajda “Biz listeleri partilere veriyoruz, itiraz gelmedi. Her seçimde algı operasyonu oluyor" açıklaması yapmıştı.
Dün, YSK’ya seçim iptali için başvuran grup içinde yer alan AK Parti’nin YSK temsilcisi Recep Özel’in bu iddialarla ilgili ne dediğini de hatırlayalım:
“CHP'nin özellikle 'hayali seçmen' gibi ifadeleri, her seçim öncesi klasiklerinden. Evet belli sayıda seçmenle ilgili seçmen kütüğünde açık görünüyor. Bunlarla ilgili ölüm ya da gaiplik kararı bulunmadığı için böyle bir sonuç ortaya çıkmış. Bunun araştırmasını yapıyoruz. Şunu iddia edebiliriz ki Türkiye'de seçmen kütükleri dünyanın en güvenli seçmen kütüğüdür. Ne mükerrer seçmen ne hayali seçmen vardır."
İşte bugün Türkiye demokrasisinin kaderinin bağlandığı Büyükçekmece’deki olay da seçmen listelerine itirazlar devam ederken 17 Ocak’ta gündeme gelmiş, gazetelerde haber olmuştu.
Büyükçekmece Belediyesi’nde zabıta olarak çalışırken, 2017’de İlçe Nüfus Müdürlüğü’ne geçiş yapan Ö.S.’nin yaptığı 353 kayıttan 342’sinde usulsüzlük tespit eden ilçe seçim kurulu AK Parti ve CHP’nin itirazları üzerine ilçedeki 730 seçmen kaydını dondurmuştu.
Nüfus Müdürlüğü çalışanının tutuklandığı, Cumhurbaşkanı’nın kuzeni olan ilçe nüfus müdürünün de idari soruşturma sonunda uyarıldığı olay, sonrasında unutulmuş, seçim kampanyası sırasında da pek dile getirilmemişti.
Hatta şimdi Büyükçekmece iddialarıyla ilgili basının karşısına çıkan AK Parti Büyükçekmece adayı Mevlüt Uysal, seçim kampanyası sırasında katıldığı bir televizyonda “Konu Adliye intikal ettiği için artık üzerinde durmuyoruz ama öyle bir vaka var” diyerek meseleyi büyütmemeyi tercih etmişti.
Seçimin ardından yeniden raftan indirilip, büyütülen dosyada AK Parti, tutuklanan kişinin Nisan 2017 ile Ocak 2019 arasında yaptığı 7.282 adres değişikliği kaydının da şüpheli olduğunu ileri sürüyor.
Bu kayıtlardan 31 Mart seçimlerinde Büyükçekmece’de seçmen listelerinde olan 4508 kişinin evlerine polis giderek usulsüzlük tespiti yapmaya çalıştı. Son verilen rakamlara göre 519 adres değişikliğinde usulsüzlük tespit edilmiş. Ama ilçedeki seçmen sayısındaki değişim, seçimin sonucu burada anormal bir durum olduğu iddialarını teyit etmiyor.
Bu rakamları Emniyet’in neden düzenli olarak AK Parti’yle paylaştığı gibi soruları fazla naif bulup geçebilirsiniz.
AK Parti’nin iddia ettiği gibi eğer seçim kurulları yanlış kişilerden oluştuysa, kısıtlılar oy verdiyse, mühürsüz tutanaklar söz konusu ise bu usulsüzlüklerin neden sadece Büyükşehir Belediyesi seçimini “mundar” ettiği, aynı zarfa konmuş ilçe belediyesi seçimlerini, belediye meclisi seçimlerini neden “mundar” etmediği gibi soruları da...
Sonuçta ortada 17 gündür sayılan ve farkın hala 13. 700’lerde olduğu bir seçim var. Ortaya sürülen iddialar bu sonucu murdar ya da mundar etmeye yetmiyor.
Belki helal bir sonucu, 17 gündür saydırıp, sonuç almak için her tarafını didikleyerek murdar etmeye çalışmaktan bahsedilebilir.
Helal olanı murdar etmek israftır. İsraf da haramdır
.19/04/2019 23:23
Mahkûm vatandaşın peşinde...
34
Bundan 107 yıl önce Türkiye’de ilk ve ortaokullara giden çocuklara Malumat-ı Medeniye dersleri veriliyordu. Şimdiki adıyla Yurttaşlık Bilgisi dersi.
1.Meşrutiyet’in İlanı ile ortaya çıkan anayasa, Meclis, hukuk, hürriyet havası dersin kitaplarına da yansımıştı. Amaç “Türkiya’nın çocuklarına yalnız memleketlerini değil, memleketlerinin Kanun-i Esasi’sini de sevdirmekti.”
Ders için hazırlanan kitaplardan biri Dr. Hazık’ın kaleme aldığı 1912 tarihli Malumat-ı Medeniye ve Ahlakiye’ydi.
Kitapta öğrencilere hakimiyet-i milliye, seçimler, Meclis ve mebusluk, istibdat devrin havasına uygun hararetli cümlelerle anlatılmıştı:
"Hakimiyet-i milliye bir milletin bizzat kendi kendisini idare etmesidir. Dünyada ne kadar hükümet var ise hepsi muhtelif surette, hakimiyet-i milliye üzerine tesis etmiştir. Bir millette şekl-i hükümet ne olursa olsun mutlaka millete istinad etmiştir. Hiçbir zaman bir veya birkaç kimse milyonlarca eşhastan ibaret olan koca bir milleti istedikleri gibi çeviremezler. Bir millet cehalet ve gafleti neticesi olarak kendini harap eden tarz-ı idarelere sevk eder. İşte milletin bu cehaletinden, bu gafletinden istifade etmek isteyen birtakım hain hükümdarlar millete göz açtırmazlar, yine millete istinad ettikleri halde zavallı milleti istedikleri gibi keyiflerine göre idare ederler. İşte bundan zulüm ve istibdat doğar."
“Millet ancak mebuslarını intihap etmek işiyle memleketteki sahipliğini gösterebilir. (Hakimiyet-i milliye) işte bununla meydana çıkıyor.”
“Milletin vekilleri olan mebuslar ne kadar iyi, namuslu, muktedir olursa memleketin idaresini o kadar iyi bir yola getirirler. Bilakis fena, iktidarsız, şahsi menfaatlerini arar insanlar olurlarsa memleketin idaresi o kadar bozuk bir halde kalır. Bu sebepten mebusları intihap ederken millet çok dikkat etmek ve memleketin işlerin anlayacak insanları mebus çıkarmak elzemdir.”
“Sen de evladım şimdi çalışırsan ileride memlekete iyi bir mebus, çalışkan bir nazır olarak hizmet edebilirsin.”
Yine Malumat-ı Medeniye derslerinde okutulmak üzere Ahmet Cevat’ın yazdığı Malumat-ı Ahlakiye ve Medeniye kitabında ise halkın yönetime katılması ve idarecilerini denetlemesinin tek yolunun seçim olmadığının altı çizilmişti:
“Millet memleketin idaresine mebus intihap etmekle karışıyor, demiştik. Fakat bir yol daha vardır ki onunla her zaman her hususta düşündüğünü söyleyebilir: o yol matbuat yani gazeteler ve risalelerdir. Kanunlar, nizamlar meclis-i umumiyetle müzakere edilirken bütün gazeteler düşündüklerini yazarlar, mebuslarla vükela ise bunları okuyarak ona göre fikirlerini düzeltirler. Görülüyor ki gazeteler memlekette çok büyük hizmetler görebilirler. Hele Meclis-i Mebusan’ın açık bulunmadığı aylarda hükümeti teftiş ve murakabe denetim altında bulunduracak yegane vasıta matbuattır.”
Kitapta bu matbuat ve risalelerle hükümeti denetlemek için gerek şart olan hürriyet de unutulmamıştı:
“Bir insan dünyaya hür gelir. Hürriyetini ölünceye kadar muhafaza etmelidir. Herkesin hürriyeti yalnız bir başkasının hürriyetiyle tahdit olunmuştur.”
Aynı dersler için Ahmet Saki’nin kaleme aldığı Tedrisat-ı Medeniye ve Ahlak-ı İçtimaiye kitabında, hürriyetin olmadığı rejimlerin gelişemeyeceği, halkın zenginleşemeyeceği söyleniyordu:
"Hükümet-i mutlaka ile idare olunan memleketler terakki edemez, ahalisi bahtiyar, zengin olamaz. Çünkü öyle yerlerde
zulüm caridir. Kanunun hükmü yoktur. Padişahın dediği dediktir. Hükümdar aslında iyi bir adam dahi olsa onun etrafında olanlar ona birtakım fena fikirler verirler, onu zulme sevk ederler.”
1912 yılında rüştiyelerdeki Malumat-i Medeniye derslerinde okutulmak üzere yayımlanan başka bir kitapta ise vatanımıza karşı vazifelerimiz, vatanın bizim hayatımızı, hürriyetimizi ve hukukumuzu temin etmesine bağlanmıştı:
“Arabistan çöllerinden, Sahrayı Kebir'den veya Kürdistan dağlarından her nokta-i arz, Anadolu veya Rumeli'nin herhangi bir nahiyesi, bir kariyesi gibi bizim için muazzezdir. Madem ki vatan hayatını, hürriyetini, hukukunu temin ediyor, cümlemiz hep birden vatanın her bucağı için hayatımızı da fedaya hazır olmalıyız.”
1910’lı yıllarda okullarda bu dersi alan çocukların ömrü kitaplarda öğrendikleri hürriyet, demokrasi, hukuk ülkesinin vatandaşı olmaya yetmedi.
Kısa süreli hür ve demokratik devirler, savaşlar, rejim değişiklikleri, darbeler, korku siyasetleri, güvenlik kaygıları tasfiyelerle tuzla buz oldu.
Ama bir yüzyıl sonra bile ülkenin hala aynı meselelerle boğuşacağı söylense herhalde inanmazlardı.
2019 yılında İstanbul’da seçim sonuçlarının iptal edilip edilmeyeceğinin tartışıldığını, adı Cumhuriyet olan bir gazetenin yazarlarının tamamı haber ve yazılardan oluşan suçlamalarla bir kere daha hapse girmek üzere olduğunu görseler herhalde hayal kırıklığına uğrarlardı.
Ama herhalde en çok, okulda okudukları vatandaşlık bilgisi kitapları üzerine yüzyıl sonra kitap yazmış bir profesörün bir bildiriyi imzaladığı için 2019 yılında hapse girmek üzere olmasına üzülürlerdi.
Yazıdaki alıntılar, Prof. Dr. Füsun Üstel’in 2004 yılında çıkan ‘Makbul Vatandaş’ın Peşinde kitabındandı.
Prof. Üstel, malum bildiride imzası olduğu için yargılandığı İstanbul 32.Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 1yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezası ertelenmedi ve istinaf mahkemesince de onandı.
Bir imza dolayısıyla üniversiteden emekli olmak zorunda kalan ünlü profesör, bu bildiri yüzünden hapis cezası onanan ilk isim oldu.
Ve eğer o bildirinin içeriğine katılıp katılmamakla, böyle bir bildiriye imza attığı için bir profesörün hapse girmesine izin vermek arasında ayrım yapabilecek kadar adalet anlayışı kalmış birileri sesini yükseltmezse bir kaç gün içinde de hapse girmesi bekleniyor.
Prof. Üstel önceki gün İstanbul’da son dersini verdi. Zaten yazının başlığı da o son ders için Üstel’in seçtiği başlıktan alındı; Mahkûm vatandaşın peşinde...
Aslında bu Füsun Üstel’in imzaladığı ilk bildiri de değildi.
1990’lardan itibaren Türkiye’de demokrasi, sivilleşme, birlikte yaşama için verilmiş mücadelelerde yazılmış pek çok bildiride onun imzasını görmek mümkündü.
Özellikle devletin “makbul vatandaşlık” tarifinin dışında kalmış insanlarla ve kesimlerle dayanışma içinde oldu.
Bu yolda zaman zaman yolu devletin makbul vatandaşı olmadıkları için muhtıra yiyen, kapatılmaya çalışılan AK Parti’yle ve demokrasi ve özgürlük mücadelesi veren dindarlarla da kesişti. Hiç yüksünmeden röportajlar verdi, konferanslara katıldı, bildirileri imzaladı.
2004 yılında çıkan “Makbul Vatandaşın Peşinde” kitabı ve “makbul vatandaş” kavramı, devletin makbul vatandaşları olmayan bütün kesimlerin imdadına yetişmişti.
Muhafazakar gazetelerde köşe yazılarında sık sık alıntılanır, siyasetçiler tarafından mitinglerde dahi kullanılırdı.
Ama maalesef devletin sahipleri de, makbul vatandaşları da sürekli değişiyor. Devletin makbul ve makbul olmayan vatandaşları olması ise sabit kalıyor.
Artık devletin makbul vatandaş kabul etmediklerinden biri de Prof. Üstel.
Bundan 107 yıl önce o vatandaşlık bilgisi kitaplarında okuduklarımızdan girdiğimiz bir sınavda daha sınıfta kalmış durumdayız.
.21/04/2019 23:27
Evet, bir beka sorunumuz var
122
Önce küçük bir hatırlatmayla başlayalım.
Çünkü dün bir kez daha görüldü ki bazılarının hafızası siyaseten sık sık kısa devre yapıyor.
2009 yılına gidelim. AK Parti hükümetinin Demokratik Açılım’ı başlattığı zamanlara...
Kamuoyunun ünlülerin katıldığı kahvaltılar, Kürtçe televizyon gördüğü sahnenin perde arkasında 2005’den itibaren PKK ile yürütülen görüşmeler vardı. Bu görüşmeler kapsamında 2009 yılında bir grup PKK’lı Habur sınırından Türkiye’ye giriş yapmış, sınırda kurulmuş bir mahkemede ifade verdikten sonra serbest kalmışlar yani meşhur Habur Olayı yaşanmıştı.
PKK’lılar anlaşma gereği serbest bırakıldıktan sonra ilçe ilçe gezip, törenlerle karşılandılar. Barış ve çözüm için cesur ve iyi niyetli bir girişimi o görüntüler baltaladı.
Başta CHP ve MHP olmak üzere muhalefet partileri, medya hükümete ateş püskürüyor, terör yandaşlığı, ihanet lafları havalarda uçuşuyordu.
İşte o günlerden sonra peş peşe şehit cenazelerinde AK Partili bakanlar, içinde “açılım” geçen sloganlarla protesto edilmeye başlandı. Bir süre sonra protestolar fiziki saldırılara dönüştü.
En kötüsü 2010 yılında yaşandı. Kayseri’de bir şehit cenazesine katılan dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız’a yaklaşan bir kişi "Bu Türk milletinin yumruğu. Al sana açılım" dedikten sonra bakanın yüzüne yumruk attı.
Aynı yıl Adana’daki bir başka şehit cenazesinde ise elinde MHP bayrağı olan bir kişi Başbakan Erdoğan’ın çelengini parçaladı.
2012 yılında Samsun’daki cenazede bozkurt işaretleri yapan öfkeli bir grup, bakan Suat Kılıç’ın yolunu kesti, arabasını durdukları AK Partili belediye başkanına ise yumrukla saldırdı.
Yine 2012 yılında Antep’teki bir şehit cenazesinde “Açılım yaptınız işte” diye laf atmalarla başlayan, hakaretlerle süren saldırı girişiminden üç bakan (Beşir Atalay- Hüseyin Çelik- İdris Naim Şahin) otobüsle alandan kaçırılarak kurtarılmıştı.
2013 yılında bu kez “çözüm süreci” adı altında İmralı ve Kandil’le görüşmeler başladı. Sayıları azalsa da yine şehitler gelmeye devam ediyordu. Sokak ortasında, alışveriş yaparken, eşinin yanında subaylar öldürülüyor, cenazelerinde yine hükümete ve bu kez çözüm sürecine tepkiler yükseliyordu. Aynı tepkilerden gittikleri illerde Akil İnsanlar da nasiplerini aldılar.
Beş yıl sonra dün bir şehit cenazesinde hedef bu kez CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu oldu.
Ankara Çubuk’ta katıldığı şehit cenazesinde saldırıya uğrayan Kılıçdaroğlu, linçten kurtulmak için sığındığı evden ancak bir buçuk saat sonra zırhlı bir araçla çıkarılabildi.
Devletin başkentinde ana muhalefet liderinin sığındığı evi basmak isteyen linçi kalabalığı dağıtmak işi ise eline megafon alıp “Mesajınızı alındı” diye güruhu teskin etmeye çalışan Savunma Bakanı’na kaldı.
Ciddi bir devlet için utanç verici bir gündü.
Peki neydi Çubuklu köylüleri, köylerine kadar gelip şehit cenazesine katılmış 70 yaşındaki Kılıçdaroğlu’na saldırtan?
Emrindeki devlet görevlilerini, seçtiği HDP’li milletvekillerini İmralı ve Kandil’e görüşmeye mi göndermişti? Dolmabahçe Sarayı’nda bakanlarının önünde Öcalan’ın mektubu mu okunmuştu?
Hayır, yerel seçimlerde HDP büyükşehirlerde aday çıkarmayarak CHP adaylarına destek vermişti.
Ama hafızası kısa devre yapmış siyasetçiler ve medya, çözüm sürecinde kendi yaptıklarını, söylediklerini, kendilerine yapılanları ve söylenenleri unutup aylardır ülkede her üç kişiden birinin oyunu almış ana muhalefet liderini “PKK ve FETÖ’den talimat alan Zillet, İllet İttifakı” olarak resmediyor, ona neredeyse düşman kuvvetlerin içimize sızmış işbirlikçi ajanı muamelesi yapıyor.
Sadece ona da değil.
Dün devletin imkanlarıyla İmralı ve Kandil arasında mekik dokurken Demirtaş için “Demirtaş’tan bahsediyorum. Kılıçdaroğlu’nun dolduramadığı muhalefet boşluğunu o doldurdu. Bravo Selahattin bey, tebrikler. Kişisel olarak da yıldızı her geçen gün parlıyor” diye yazanlar, bugün hapisteki Demirtaş hakkında Ekrem İmamoğlu’nun söylediği “Siyasette aktifken çizdiği çizgiyi beğeniyordum” sözünden hareketle onun gülen bir fotoğrafını dört şehidin fotoğrafının yanına koyup “Mutlu musun Ekrem” manşetleri atabiliyor.
Ama herhalde bu toplu hafıza kaybından kaynaklı çelişkiler karşısında kendini en rahat hisseden kişi MHP lideri Devlet Bahçeli.
O dün hükümet çözüm süreci için adımlar atarken AK Parti’yi PKK ile işbirliği içinde olmakla suçluyordu, bugün de CHP’yi yerel seçimlerdeki HDP’yle ittifak için PKK’yla işbirliği ile suçluyor.
Ama dün kendi sınırlarını da aştı.
2010’da Ahmet Türk’e yumruk atılınca hükümetin kutuplaştırıcı siyasetini eleştirmiş MHP Lideri, Kılıçdaroğlu’na yönelik linç girişimi için “O adama yumruk attıracak kadar ne yaptın sen Kılıçdaroğlu” diye bile sordu.
Daha dikkat çekici olanı, her ne kadar bakanlar, siyasetçiler düzeyinde AK Partililer bu saldırıyı kınasalar da, sosyal medyada görünür olan AK Parti tabanı saldırıya Bahçeli gibi tepki verdi.
Hatta iktidara yakın gazetelerde köşe yazarlığı yapan, televizyonlarda programlara çıkan, think tanklerinde uzmanlık yapan bilindik isimler, ana muhalefet liderine yönelik linç girişimini, ayıp olmasın diye kınamaya bile gerek görmeden, mazur hatta meşru gösteren yorumlar yaptılar.
Yıllardır medya ve siyaset eliyle, sürekli teyakkuz halinde tutulan, ülkenin bekasının tehlikede olduğuna ikna edilmiş, her türlü eleştiriye algı operasyonu, muhalefete düşman gözüyle bakan büyük bir kitle oluşturuldu ama bu kitleyi AK Parti’nin resmi, meşru söylemi bile artık kesmiyor.
15 Temmuz travmasıyla, her an yeniden sokağa çıkmaya hazır bekleyen, hatta sık sık “bu kez hazırlıklı çıkacağız” vurguları yapan, artık siyaseti partiler arası demokratik bir yarış değil, bir kurtuluş savaşı, vatan savunması, iç ve dış güçlere karşı kutsal bir mücadele olarak gören bu kitlenin duygularına en iyi hitap eden lider Bahçeli.
Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra son yerel seçimler de MHP’nin AK Parti tabanı için meşru bir alternatif haline geldiğini gösterdi.
Parti tabanları ittifakta birleşirken söylem üstünlüğü de daha milliyetçi, güvenlikçi, sert, tavizsiz MHP’ye geçti. Siyaseti bir kere bekamız için yeni istiklal harbine çevirdikten, tabanını buna ikna ettikten sonra artık geriye dönmek o kadar kolay değil.
Bir merkez parti olarak AK Parti’nin buradan her geriye dönüş, normalleşme çabası, Bahçeli için üzerinde siyaset yapıp, tabana mesaj verilecek bir fırsat olacak.
Nitekim sözlerinin AK Parti tabanında da yankılandığına güvenen Bahçeli, dün partisinin seçim değerlendirme toplantısında Cumhurbaşkanı’nın “Türkiye ittifakı” sözünden bile rahatsızlığını bildirip, ittifaklarının sadece AK Parti ile ve Cumhur İttifakı olduğunu belirtti.
Yine AK Parti sözcüleri İstanbul seçim sonuçlarını iptal için yaptıklarını hukuk içinde açıklamaya çalışırken, Bahçeli dün gayet rahat biçimde İstanbul’un CHP’li belediyeye bırakılmasının bir beka sorunu olduğunu söyledi, “Türkiye düşmanlarına vatan köşesi veremeyiz” diyebildi, seçimlere giren Damat Ferit benzetmeleriyle sandıktan çıkan her sonucu tanımayacakları mesajını verdi
Dünyada milliyetçilerin çok birleştirici olduğu söylenemez. Ama milliyetçiliğini yaptığı toplumun yarısından nefretle ve düşman kuvvet gibi bahseden bir milliyetçiliğin, “Türkiye ittifakı” sözünden bile rahatsız olan bir Türk milliyetçiliğinin herhalde örneği azdır.
Siyasette şiddeti meşru gören, beka için sandığı, demokrasiyi harcamaya hazır böyle bir dilin ülkenin yarısının oyunu almış büyük bir kitle partisinin tabanında ve medyasında egemen olmaya başlaması tehlikelidir.
Terör örgütlerinin, dış güçlerin, üst akılların asla başaramayacağını, toplumu kutuplaştıran, ana muhalefet liderini düşman kuvvetlerin komutanı gibi gören, demokrasiye, hukuka söz konusu vatansa teferruat gözüyle bakan teyakkuz halindeki yerli ve millik başarabilir.
Yani meraklıları için, dün Ankara’da bir örneğini gördüğümüz olay ve ona gösterilen tepkiler, evet gerçekten de bir beka sorunudur...
.23/04/2019 23:37
99 yıl sonra buraya mı gelecektik?
85
23 Nisanlar 1981’den beri Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanıyor. Bayramın 1921’de kabul edilen ilk adı Milli Hakimiyet Bayramı’ydı.
Aslında açılışının birinci yıldönümü olan 23 Nisan 1921 günü, Meclis’in önüne 23 Nisan’ın bayram olarak kutlanması teklifi geldiğinde itiraz sesleri yükselmişti.
İtiraz eden vekiller, İstiklal Harbi’nin sürdüğünü, ülkenin işgal altında olduğunu, bayram ilan etmek için erken olduğunu söylemişlerdi.
İtirazlar üzerine teklifin sahibi Saruhan (Manisa) Milletvekili Refik Şevket (İnce) kürsüye çıktı:
“Koca bir tarihi canlandırmak şerefini, koca bir tarihi yeniden yaşatma görevini üzerine alan Meclisimiz bu günü elbette kutsallaştıracak ve bunu torunlarına hediye bırakacaktır. Buna inandığım içindir ki yüksek kurulunuza bu önerinin kabulünü teklif ediyorum.”
Teklif kabul edildi ve 23 Nisan savaş sürerken “Milli Hakimiyet Bayramı” olarak kabul edildi.
Bundan bir yıl önce Meclis’in açıldığı günlerdeyse, 23 Nisanların bayram yapılmasını sağlayan Saruhan Milletvekili Refik Şevket (İnce) ve arkadaşları, Meclis’in gündemine gelmiş başka bir teklifin kabul edilmemesi için büyük bir mücadele vermişlerdi.
Meclis’in açılmasından 15 gün sonra, 9 mayıs 1920 günü Meclis gündemine gelen teklif, Ankara’ya gelemeyen İstanbul’daki Meclis-i Mebusan üyeleri hakkındaydı.
Teklif, davet edilmelerine rağmen Ankara’da Meclis’e katılmamış Meclis-i Mebusan üyelerinin, bundan sonra gelirlerse vekilliklerinin kabulünü ancak Meclis’in üçte ikisinin oyuna bağlıyordu.
Mustafa Kemal Paşa’nın yakın çevresindeki vekillerin verdiği bir teklifti bu. İtirazlar üzerine kürsüye çıkan Mustafa Kemal, İstanbul’un işgalinden sonra düşmanla işbirliği içinde olan, Anadolu’da İstiklal Harbi’ne karşı propaganda yapan Meclis-i Mebusan üyelerinden bahsetmiş, ülkenin içinden geçtiği çetin şartları hatırlatmıştı.
Ülke gerçekten de bir beka savaşı vermekteydi. İstanbul, İzmir işgal altındaydı. Savaş sürüyordu. Meclis-i Mebusan 11 Nisan günü kapatılmıştı.
İstanbul’da İstiklal Harbi’ne karşı çıkan mebuslar, gazeteciler, din adamları vardı. Mebusların bir kısmı zor koşullarda da olsa İstanbul’dan kaçarak Ankara’ya gelmişlerdi. Temsilcisi kalmayan şehirlerden yeni vekiller seçilip yeni Meclis’teki yerini almıştı.
Yani ortada seçilmiş iki meclisin vekilleri vardı.
Eğer bu teklif kabul edilirse artık Meclis-i Mebusan’ın vekillerin kaderi, Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’nin vekillerin oyuna bağlı hale gelecekti.
Teklif yeni açılmış Meclis’i karıştırmıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın ülkenin hassas durumunu anlattığı sözlerine hak verenler de vardı.
Ama itiraz edenlerin argümanları daha güçlüydü. Bu itirazı en veciz bir şekilde ifade eden ise Saruhan vekili Refik Şevket Bey olmuştu. Kürsüye çıkıp bu teklifin derhal geri çekilmesini isterken şöyle demişti:
“Efendiler, biz İstanbul’a giden mebusları intihab eden (seçen) müekkilerin (vekil tayin edenlerin) vekiliyiz. O müekkiller hem bizlere hem onlara itimat bahşetmiştir. Onların mazhar-ı itimadı olan vekilleri diğer vekillerin azletmeğe salâhiyeti esasisi (yetkisi) yoktur. Takyit etmeğe (sınırlama) de hakkı yoktur. Biz onları azletmeğe kalkarsak kendi müekkillerimizi azletmiş oluruz. Dünyanın neresinde görülmüştür ki bu böyle olsun.”
Diğer mebuslar da kürsüye çıkıp “Millet tarafından seçilmişlerin vekilliğinin düşüp düşmeyeceğine biz karar veremeyiz” dediler.
Bu hem ahlaken güçlü hem de siyaseten meşruiyetçi itirazlar karşısında Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları daha fazla ısrar etmedi.
Refik Şevket ve arkadaşlarının verdiği bir başka teklifle bu teklif geri çekildi.
Ülkenin yarısının işgal altında olduğu, İstanbul ve Ankara’da iki ayrı iktidarın bulunduğu, kimin düşmanla işbirliği yapıp, kimin istiklal savaşı için çalıştığının birbirine karıştığı, bekanın bir propaganda malzemesi olarak değil, gerçekten tehlikede olduğu bir zamanda açılmış Ankara’daki Meclis’in seçilmiş vekilleri, İstanbul’daki Meclis’in seçilmiş vekillerin meşru, demokratik haklarına girmek istememişti.
99 yıl sonra Meclis dün 23 Nisan için özel olarak toplandı.
Ülkenin gündeminde; 23 gündür akıbeti meçhul, hala iptal edilip edilmeyeceği belirsiz İstanbul seçimleri, siyasi kutuplaşmanın sonucu olarak cenazede linçten zor kurtulmuş ana muhalefet lideri, bunun linç değil, “Anayasa’daki protesto hakkı” olduğunu söyleyen, lince mazeret arayan, bir geçmiş olsun telefonu açmayı bile çok gören devlet adamları, kazandıkları halde mazbataları ikinci sıradaki adaya verilmiş KHK’lı belediye başkanları, Kars’ta komutan tarafından eli sıkılmayan seçilmiş belediye başkanları, idari soruşturmalarla memurluktan ihraç edildikleri için oy verme hakları olup olmadığı tartışılan vatandaşlar var.
99 yıl sonra geldiğimiz yer hiç de parlak görünmüyor.
İnşallah Meclis 100. yılını kutlarken başımız daha fazla öne eğilmez
.28/04/2019 23:48
Adaletten kötü muamele görmek...
82
Üzerinden iki yıl geçmiş bir işkence davası geçen hafta verilen beraat kararıyla sessizce kapandı. Karar istinaf mahkemesinin önünde.
Ama iki yıl boyunca bu davada olan bitenler, Türkiye’de devletin hikmet-i hükümetinden sual olunmayacak bir varlığa dönüşmekte olduğu hükmünü vermek için yeterli.
İki yıl öncesine gidelim.
9 Haziran 2017 günü akşamı Van Gevaş’ta İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün bahçesinde yaklaşık bin kişinin katıldığı bir toplu iftar verilmekteydi.
Saat: 19.34’de bir araçtan Emniyet binasına doğru iki roket fırlatıldı. Roketlerden biri binaya isabet etti, diğeri ise havadayken patladı.
Allah’tan bir iftar sofrasına yönelik bu terörist saldırı maddi hasarla, kimsenin burnu kanamadan atlatılmıştı.
Polis aynı araçla kaçan teröristleri bulmak için operasyon başlattı.
Üç saat sonra Van Valiliği resmi bir açıklama yaparak teröristlerin yakalandığını açıkladı.
Halen Van Valiliği’nin internet sitesinde yer alan duyuruyu bir kere daha hatırlayalım:
“İlimiz Gevaş ilçesinde, 09.06.2017 günü saat 19:34'te ilçe emniyet amirliğine yönelik silahlı saldırıda BTÖ mensuplarınca 2 adet roket atılmış, ilçe emniyet amirliği ile aynı bölgede düzenlenen toplu iftar programı sırasında gerçekleşen saldırıda, herhangi bir can kaybı veya yaralanma olmamıştır.
Şahısların yakalanması amacıyla yapılan çalışmalarda ilçenin Selimiye Mahallesi Bediüzzaman Camii yakınlarında içerisinde bulundukları 56 XX XXX plakalı araçta 3 şahıs yakalanmış, yapılan ilk sorgulamada saldırıyı gerçekleştirdiklerini itiraf etmişlerdir.”
Valiliğin teröristlerin araçları içinde yakalandığını duyurduğu Selimiye Mahallesi Bediüzzaman Camii, roketli saldırının yapıldığı İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne arabayla 10 dakika mesafede, şehir içinde bir yerdi.
Dört saat önce ilçe emniyet müdürlüğüne roketli saldırı yapmış teröristlerin aynı araç içinde Emniyet’e 10 dakika mesafesinde yakalanmış olmaları tuhaftı.
Tabii yapılan sorgularında saldırıyı yaptıklarını hemen itiraf etmiş olmaları da...
Valiliğin açıklamasından kısa bir süre sonra o “sorgu”nun fotoğrafları sosyal medyada yayılmaya başladı.
İlk olarak tvlerde görünen terör uzmanlarının da takip ettiği isimsiz bir hesaptan yayılan fotoğraflarda, ikisi yaşlı biri genç üç kişi yüzleri kan ve morluklar içinde görülmekteydi. Başka bir fotoğrafta ise beyaz bir zeminde başı duvara sıkıştırılmış bir kişinin üzerinde bir polisin eli vardı.
Gevaş İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün nezarethanesinde çekildiği anlaşılan fotoğraflarla birlikte teröristleri araç içinde gösteren MOBESE fotoğrafı da servis edilmişti. Fotoğrafta dikkat çeken ayrıntılardan biri önde oturan kişinin başındaki dikkat çekici basit beyaz şapkaydı.
O gece sosyal medyada yüzleri dağılmış haldeki “terörist”lerin fotoğrafları “ellerinize sağlık”lı mesajlar ve işkence övgüleriyle dolaştırıldı.
Fotoğrafları ilk dolaşıma sokanlardan biri şöyle yazmıştı:
“Van Gevaş Emniyet Müdürlüğü'ne roket atan şahıs yakalandı. Bırakın kendimi öldüreyim diye ağlayıp kafasını duvarlara vururken görüyorsunuz.
Fakat fotoğraflarının dolaşıma girmesinden sonra bu kişileri tanıyanlardan, yerel gazetecilerden ve bazı HDP’li ve CHP’li siyasetçilerden itirazlar gelmeye başladı: “Bunlar terörist değil, dağa mantar toplamaya çıkmış esnaflar. Terörist diye yakalanıp işkence edilmiş.”
Eleştirilerin artması üzerine o günlerde TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı olan AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı:
“Van Gevaş Emniyet Müdürlüğünde cereyan ettiği iddia edilen olayın incelenmesi için @TBMMinshakkom
olarak suç duyurusunda bulunuyoruz.”
Ama Yeneroğlu’nun bu mesajı bile, çoğunluğu AK Parti seçmeni olduğu anlaşılan binlerce kişi tarafından linç edilmesine yetti.
Tehdit edenler, AK Partili vekilin ajan, terörist destekçisi olduğunu söyleyenler, geleneksel “Reis yalnız” edebiyatı yapanlar, 2019’da aday olursan AK Parti’ye oy yok diyenler...
Sosyal medyada lince dönen tepkilere karşı Yeneroğlu’na sürpriz bir destek veren MHP Osmaniye Milletvekili ve İnsan Hakları komisyonu üyesi Doç. Dr. Ruhi Ersoy da kendi partililerinin tepkisini çekti, partisi tarafından da uyarıldı.
Ama her iki vekilin haklılığı beş gün sonra ortaya çıktı.
Valiliğin “suçlarını itiraf eden teröristler” dediği, dövülmüş fotoğrafları medyaya servis edilen mağdurlar mahkeme tarafından adli kontrolle serbest bırakıldılar.
Gerçek ifadelerle ortaya çıkmıştı.
Aslında her şey Van’da esnaflık yapan 32 yaşındaki Abdülselam Aslan’ın 9 Haziran günü mantar toplamak için ünlü Artos Dağı’na çıkmak üzere arkadaşından arabasını almasıyla başlamıştı.
Aslan, mantar toplamaya giderken 53 yaşındaki dayısı Cemal Aslan, 48 yaşındaki akrabası Halil Aslan ile 29 yaşındaki kayınbiraderi Nejdet Beysüm’ü de davet etmişti.
Dört akraba, Artos Dağı’nın arka tarafındaki yaylada mantar topladıktan sonra öğlen 12.00’de geri dönmek için yola çıktılar.
Bu sırada aracın önünü iki silahlı PKK’lı kesti. Araçtan indirilen dört akraba 500 metre yürütüldükten sonra kimliklerine ve cep telefonlarına el konarak bir mağara götürüldü. Başlarına silahlı bir terörist kondu ve dokuz saat boyunca burada tutuldular.
Hava kararınca mağaradan çıkarıldılar, teröristler “yolu takip edin, yolda arabanızı görürsünüz” diyerek onları serbest bırakmıştı.
Terörist bir saldırıya karıştığından habersiz arabalarına bindiler ve şehre doğru yola koyuldular.
Gevaş’a geldiklerinde önce Nejdet Beysüm’ü evine bıraktılar. Ardından başlarına geleni anlatmak üzere Gevaş Emniyeti’ne doğru gitmeye başladılar. Emniyet’e 10 dakikalık mesafede arabaları durduruldu. Esnaf olduklarını ve başlarından geçeni anlatmak üzere emniyete gittiklerini anlattılar ama kimse onları dinlemedi.
“Araçtan inen 3 şahıstan 1 numaralı şahsın kollarını havaya kaldırmış biçimde yürüdüğü, 2 ve 3 numaraları şahısların ise yerde uzanır vaziyette üstlerine güvenlik görevlilerince oturulmuş biçimde görüldükleri, bir şahsın 1 numaralı şahsa gelerek önce tekme atarak yere düşürdüğü, sonrasında yerdeyken tekme ve yumruk attığı, 2 numaralı şahsın üzerinde yer alan bir şahsın, 2 numaralı şahsa yumruk attığı, 2 numaralı şahsa, şahsın yanında duran bir şahsın ayağı ile vurduğu ve üzerine bastığı, 3 numaralı şahsa yanına gelen bir şahsın tekme attığı, 3 numaralı şahsa üzerinde oturan bir şahsın yumruk attığı, 2 numaralı şahsın yerden kaldırılıp, bulunduğu yere yatırıldığı bu şahsa tekme ve yumruk vurulduğu...”
Dayak ve kötü muamele Emniyet’e götürüldükten sonra da sürdü.
Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nun yoğun takibi ve ısrarıyla İçişleri Bakanlığı’nın açtığı idari soruşturmasında ifadesi alınan mağdurlardan Abdusselam Aslan o saatleri şöyle anlattı:
“İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne getirdiler. Araçtan indirdiklerinde, sağlı sollu koridor yapmışlardı. Koridordan geçerken hakaret edip vurdular. Lavabonun yanında fayansın üzerine bastırarak, kafamı dizlerimin arasına soktular. Ne kadar polis varsa vurup gitti. Tanıyan bir polis, beni nezarethaneye götürdü. ‘Niyetli misin’ dedi. ‘Evet’ dedim. Bir bardak su verdi, içtim. Gelen polisler beni nezarethane demirlerine çekip yüzümü yanaştırmamı istiyordu. Yanaşınca yüzüme yumruk atıyorlardı. Başkomiserin odasına götürdüler. Kafamı kaldırmama izin vermediler. Başkomiser başımı yere çöktürmüş, kafama vuruyordu. Parmak izimi alıp nezarete attılar. Birkaç resmi polis nezarethaneye gelerek resim gösterdi. ‘Ben tanımıyorum’ dedim. Tekme tokat döverek, ‘Bu sensin’ dediler. Lavaboya götürdüler. Bayan doktor ‘Ne oldu?’ diye sordu. Arkamda duran iki polis araçtan düştüğümü söyledi. Ben de ‘Hayır burada çalışan herkes beni dövdü’ dedim. İki polis ‘Sen araçtan düştün’ diye beni zorladı. Yarım saat sonra bizi arabaya aldılar, yüzü koyun aracın içine koyup Bölge Hastanesi’ne götürdüler. Araçta dövmeye devam ettiler. Hastane koridorunda resmi polis bana hakaret ederek, kafama vurdu. Hastaneden Terörle Mücadele Şubesi’ne gelene kadar resmi bir polis beni dövmeye devam etti.”
Bu arada arabadaki dördüncü kişi olan Nejdet Beysüm’ün evini basan polis, onu gözaltına alırken eve büyük zarar vermiş, camlarını kırmış, eşyalarını dağıtmış, Beysüm ve babasına hakaretler etmişti.
Beş mağdur polislerden şikayetçi oldular.
Peki şikayetçi oldukları polisler ya da güvenlik görevlileri kimdi?
Elde ilk gözaltı sırasında çekilmiş MOBESE görüntüleri ve Emniyet nezarethanesinde çekilmiş güvenlik kamerası görüntüleri vardı.
Sosyal medyada aydınlık ve net fotoğrafların çekildiği Emniyet nezarethanesindeki güvenlik kamerası görüntülerini inceleyen emniyet ve savcılık “ortamın karanlık oluşuna bağlı olarak elverişli bir kayıt yapılamadığı” sonucuna vardı.
Hem MOBESE hem de nezarethane görüntülerinin gönderildiği Jandarma Kriminal de “kameraların açıları, şahısların uzaklığı, ışığın yetersizliği, görüntülerdeki bozulmalar ve yüz detayı elde etmenin teknik olarak mümkün olmaması” nedeniyle teşhiste bulunamadı.
Görüntüleri bir kere de İçişleri Bakanlığı’nın açtığı idari soruşturma kapsamında Van Olay Yeri İnceleme inceledi ama sonuç değişmedi; “Görüntü kalitesi, şahısların kameraya uzaklığı, ışığın yetersizliği” yüzünden polislerin teşhisi mümkün değildi.
Teşhis için şikayetçi ve mağdur beş kişiye kendilerine bu muameleyi yapan görevlilerin eşkalleri çizdirildi, onlara verilen 100’e yakın görevli polis memurlarının resimlerinden teşhis yapmaları istendi.
İddianameye göre Cemal Aslan ve Halil Aslan, “yüzleri yere kapalı olduğu ve havanın karanlık olması” nedeniyle herhangi bir teşhiste bulunamadı. Oğlunun gözaltına alınması sırasında evine zarar veren ve kendilerine kötü davranan polisleri teşhis eden baba Nevzat Beysüm ise savcılıkta ifadesini değiştirdi. Polisleri görmediğini söyledi, sadece kendilerine hakaret eden bir polisi teşhis etti ama ondan da şikayetçi olmadı.
Mağdurlardan Abdüsselam Aslan, kendilerine kötü muamelede bulunan beş polisi teşhis etti. Fakat, bu polislerden dördünün onun “fiziki tarifine uymadığı, olay tespit tutanağında imzaları olmadığından olay anında orada olmadıkları” sonucuna varıldı ve haklarında kovuşturmaya gerek yoktur kararı verildi.
Mağdur Aslan’ın teşhisinde tarif ettiği fiziki özelliklere uyan ve olay anında orada bulunduğu resmen ispatlanabilen tek bir polis vardı: O.Ş.
Soruşturma sırasında mağdurların avukatı Servet Haznedar ilk gözaltı sırasında ve nezarethanede çekilen görüntüleri savcılıktan talep etti ama ne tuhaftır ki onun talebinden dakikalar sonra soruşturma için gizlilik kararı verildi.
Sonunda iddianame yazıldı. Beş mağdurun ve onlarca polisin adının geçtiği olayda tek mağdur Abdüsselam Aslan, tek şüpheli ise onun teşhis ettiği polis memuru O.Ş.’ydi.
Savcı, O.Ş. için “kasten yaralama’ ve “zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması”ndan bir buçuk yıldan dört buçuk yıla kadar hapis ceza istedi.
Ama iddianamesinde sık sık yaralanmaların basit ayakta tedavi edilebilecek yaralanmalar olduğunun, güvenlik güçlerine verilen güç kullanma yetkisinin altını çizdi, şüpheliye suçlamaları yöneltmeden önceki cümlelerinde “müştekinin çeşitli tarih ve aşamalarda verdiği ifadelerin kendi içerisinde çelişkiler barındırdığını” vurguladı, “yargılaması yapılarak ve çelişkiler değerlendirilerek” karar verileceğinin altını çizdi.
İddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesi ve bütün delillerin üzerindeki gizliliğin kalkmasından sonra yaşanan bir olay ise hukuk tarihine geçebilecek türden.
Mağdurların avukatı Servet Haznedar davaya bakan Gevaş Asliye Ceza Mahkemesi’ne başvurarak soruşturmanın en önemli delilleri olan gözaltı sırasındaki MOBESE görüntülerinin ve nezarethanedeki güvenlik kamerası kayıtlarının bir örneğini talep etti.
Yeni mezun genç bir hakim olan mahkeme başkanı ise bu talebe şöyle cevap verdi: “Müşteki vekilin talebi CMK’nın 234. Maddesinin b bendinde belirtilen yetkilerinin sınırını aştığı ve talep ettiği kayıtların dosyanın delili olmasından dolayı talebin reddine.”
Yani bir hakim, bir avukata müvekkillerinin yargılandığı davanın en önemli delillerini, üstelik “bunlar dosyanın delili” gibi tuhaf bir gerekçe göstererek vermedi.
Mahkemenin geçen hafta karar duruşması vardı. Beklenen oldu.
Mahkeme “müştekinin olay yerinde bulunmayan polisleri dahi teşhis edişi ile sanık hakkında teşhisinin de sağlıklı olmadığına”, “kamera kayıtlarında teşhise elverişli veri tespit edilememesine” deyip, Türkiye’de hakimlerin mahkemelerde uzun süredir unuttuğu “şüpheden sanık yararlanır” ilkesine dayanarak davanın tek sanığı polis memuru O.Ş.’nin beraatına karar verdi.
Karar istinaf için Erzurum’daki Bölge Mahkemesi’nin önünde.
Bakalım kenar-ı Van Gölü’nde kurtların koyunları kapmasının hesabı nereden dönecek.
Mesele vatandaşın devlete değil de devletin vatandaşa hesap vermesi olduğunda yine ışıklar yetersiz, kişiler kameranın görüş mesafesinin dışında, şüphe de sanıktan yana olmaya devam mı edecek?
.26/04/2019 23:27
Sabri Bey’in suçu...
59
14 Haziran 2001, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı görevine ikinci kez atanan Sabri Uzun’un ilk görev günüydü.
(Bu göreve ilk olarak 28 Şubat günlerinde İçişleri Bakanı Meral Akşener tarafından getirilmiş, 1999’da İçişleri Bakanı Sadettin Tantan tarafından görevden alınmıştı.)
Odasına dairenin şube müdürlerinden Recep Güven (şu anda FETÖ davalarının firari sanığı) girdi ve önüne bir şema koydu:
“O gün şube müdürü, Recep Güven odama gelerek bana en üst kısmında 'Ergenekon Örgütü' yazan bir şema gösterdi... Şubesine giderek yanında Tuncay Güney isimli kişinin ifade tutanağını ve bir de bilgi notu getirdi. 'Kim yaptı, neye göre yaptı' diye sordum. 'İstanbul istihbarat gönderdi' dedi... Eğer o gün beni kandırabilselerdi, Ergenekon Operasyonu 2001’de başlayacaktı...”
Görev süresi de kısa oldu. Bir yıl sonra 6 Ağustos 2002’de ikinci kez görevden alındı.
3 Kasım 2002’de AK Parti tek başına iktidara geldi. 13 Haziran 2003’te Sabri Uzun üçüncü kez İstihbarat Daire Başkanlığı’na getirildi. Hanefi Avcı da Kaçakçılık ve Organize İşler Başkanı olmuştu. AK Parti iktidarı, 28 Şubat’ta darbecilere karşı duran emniyetçilerle çalışmaya karar vermişti.
9 Kasım 2005’te Şemdinli’de Umut Kitabevi bombalandı.
Olayı araştırmak için Meclis’te bir komisyon kuruldu.
2 Şubat 2006 günü komisyona ifade veren Sabri Uzun normal demokratik ülkelerde askerin görevlerini, yapıp, yapamayacaklarını anlattı ve ertesi gün gazetelere manşet olan cümleleri kurdu:
“Örgütün üstlenmediği eylemler olursa bu meçhul bir şeydir. Yani başka bir güç bu anormalliği yapıyor demektir. Olayın adını koyamıyoruz bir türlü. Şimdi, hırsız evin içinde olursa kilit işe yaramaz."
Aynı günlerde, 2001’de kendisine Ergenekon şemasını sunmuş şube müdürü Recep Güven yanına geldi ve "Asker içinde bir örgütlenme var, biz bu örgüt üzerinde çalışmak istiyoruz" dedi. Uzun "2001'deki örgüt mü" diye sordu. "Evet" cevabını aldı. Ergenekon operasyonlarını başlatma teklifini sert biçimde bir kere daha geri çevirdi.
Şubat 2006'da Ağustos'taki YAŞ'ta Genelkurmay Başkanı olması beklenen Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt'ın dedesinin Yahudi olduğunu iddia eden ulusalihanet.com sitesi açıldı.
27 Şubat 2006'da Sabri Uzun, üst makamlara bir bilgi notu yazdı ve ‘sitenin arkasında Gülen taraftarları var’ dedi. Notta bir de uyarı vardı: “Bu yayınlar Sayın Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olması halinde, Gülen cemaatinin askeri birimlerde görevli taraftarlarına yönelik olası operasyonunun önünü kesmek amacıyla yapılmaktadır.”
Notla birlikte hakkında düğmeye basıldı. 3 Mart 2006’da hakkında İçişleri Bakanlığı’na mali durumunda artış olduğuyla ilgili bir rapor ulaştırıldı. Soruşturma açıldı ve aklandı.
Aynı sıralarda askerlerin önüne ise Şemdinli olaylarında Büyükanıt ve askerleri suçlayan altı sayfalık bir rapor ulaştı. İmzasız raporu onun hazırlattığı dönemin Sabah gazetesinde haber yapıldı.
Hem sivil hem de askeri cephede hedef haline getirilmişti.
Nitekim 22 Mart 2006’da üçüncü kez Emniyet İstihbarat Müdürlüğü’nden alındı. Yerine halen FETÖ ve Hrank Dink davalarında tutuklu olan Ramazan Akyürek getirildi.
Fakat örgüt peşini bırakmadı. 2008 yılında pasif görevdeyken mahkeme kararıyla telefonu İBDA-C üyesi Hüseyin Özgür sahte adıyla dinlenmeye başlandı.
Dinlemeler 2009 yılında bu kez Hizbullah üyesi Süleyman Karaman sahte adıyla yine mahkeme kararıyla sürdü.
Ardından bir suç çetesi soruşturmasında ve Ergenekon soruşturmasında hakkında sahte adlarla telefon dinleme kararları çıkarıldı.
Kararları talep eden polis şefleri, savcılar ve onaylayan hakimlerin tamamı bugün FETÖ’den ya tutuklu ya da firari.
2009 yılında artık Ergenekon soruşturmaları başlamıştı.
Habertürk’ten Fatih Altaylı’ya bir mektup yazarak Ergenekon soruşturmalarının 2001 ve 2006’da nasıl önüne geldiğini ve soruşturmaları yapmayı nasıl reddettiğini anlattı. Kitabında bu mektupla ülkeyi yönetenleri uyandırmak istediğini ama uyandıramadığını yazacaktı.
4 Aralık 2009 günü Hrant Dink suikastıyla ilgili mülkiye başmüfettişlerine verdiği ifadede cinayeti önceden bildiren haber raporunun kendisinden gizlendiğini söylemişti ama bu ifadesi arşivlerde kayboldu.
20 Eylül 2010 tarihinde Hanefi Avcı’nın Haliç’te Yaşayan Simonlar kitabının ardından İçişleri Bakanlığı’nın başlattığı soruşturmada mülkiye başmüfettişlerine bir kere daha ifade verdi, Ergenekon soruşturmaları ve o günkü adıyla Gülen cemaatiyle ilgili bildiklerini anlattı.
14 Şubat 2011 günü ODA TV çalışanları, Ahmet Şık ve Nedim Şener’i hedef alan operasyonda, ODA TV’deki bir bilgisayardan Ulusal Medya 2010 adlı belgenin çıktığı ve belgede “Sabri Uzun, kitap yazmakta kararsız, ikna edilmeli...” gibi cümleler yer aldığı iddia edildi. Yine polisin bulduğunu ileri sürdüğü Ahmet Şık’ın İmam’ın Ordusu kitabının taslaklarında, kitabı Sabri Uzun’un yazdırdığını ima eden bölümler olduğu iddia ediliyordu. Yıllarca gözaltına alınmayı bekledi.
FETÖ’nün hala Türkçe Olimpiyatları’na gidilip, okyanus ötesine mesaj verilen makbul bir cemaat olduğu 11 Nisan 2013’de, TBMM’de kurulan Yasadışı Dinlemeleri Araştırma Komisyonu'na verdiği ifadede dinlemeleri devlet içinde bir yapının yaptığını, Ergenekon soruşturmasının iki kez önüne getirildiğini ve bu soruşturmaların içlerinin boş olduğunu anlattı hatta komisyon üyesi AK Parti milletvekilleri tarafından devam eden soruşturmalarla ilgili konuşmaması için uyarıldı.
17/25 Aralık’ın ardından 2014 yılının sonunda İN adlı kitabını yazdı.
Bu tarihten sonra biri TRT’de yaptığımız Şimdi ve Burada programı olmak üzere verdiği röportajlarda paralel yapıya yönelik soruşturmaların bir karargahı olmadığından, örgütün esas tehlikeli ve yönetici kısımlarına dokunulmadığından bahsetti, tavsiyelerde bulundu.
Nitekim eleştiriler haklı çıktı ve 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı. Darbenin ardından çıktığı Habertürk Tv’de verdiği bir röportajda gözyaşları içinde o gece yaşadıklarını anlattı.
Bir infaz listesinde adının geçmesi nedeniyle darbe davasına müşteki olarak katıldı.
2018 yılında devlet tarafından verilmiş korumalarının statüsünün düşürülmesine tepki gösterdi.
Ve 23 Nisan 2019 günü Cumhurbaşkanı’na hakaret, FETÖ terör örgütüne yardım ve FETÖ terör örgütü propagandası suçlamasıyla gözaltına alındı.
Suçlamaların delili ise 2015 yılından itibaren attığı tweetler ve 2016 yılında FETÖ’nün ihraç ettiği ve mesleğe dönmeye çalışan itirafçı bir polisin ifadesinde kendisinden FETÖ’cü diye bahsetmesi.
Fakat 2016 yılındaki bu ifadeden neden üç yıl sonra işlem yapıldığı belirsiz. Bu ihbarı yapan kişi de belirsiz.
2014’den bu yana Twitter hesabını aktif olarak kullanan Uzun, zaman zaman hükümeti övmüş, zaman zaman da eleştirmiş. Sürekli FETÖ karşıtı mesajlar vermiş, milliyetçi, devletçi meşruiyetçi çizgide yorumlar yapmış, hukuk, demokrasi standartlarını savunmuş.
Cumhurbaşkanı’na hakaret ve FETÖ propagandasına delil olarak gösterilen tweetinde Cumhurbaşkanı’nın adı geçmiyor. Gözaltına alınmadan beş gün önce attığı o tweette İmamoğlu’nu tebrik ederken, ona 17/25 Aralık’ı hatırlatan, “sıfırlama”, “ayakkabı kutusu”, “saat” gibi kavramları kullanıp tavsiyelerde bulunmuş.
17/25 Aralık’taki FETÖ'cü polislerin bu iddialarını, çok daha ağır ifadeler ve doğrudan isim vererek zamanında MHP lideri Devlet Bahçeli de kullanmıştı.
O yüzden gözaltına alınmasından beş gün önceki tweetin bir gözaltı gerekçesi olması pek mantıklı görünmüyor.
Gözaltına alınmadan bir gün önce attığı tweet ve gelen tepkiler ise daha dikkat çekici.
O tweette MHP Genel Başkanı Bahçeli için “Partiya Harekatı Hırgür genel Başkanı” demiş ve bu mesaj MHP’li vekillerin belediye başkanlarının, il başkanlarının yoğun tepkisini çekmiş. Daha önce doğrudan Bahçeli’yi hedef alan tweetleri var.
Muhtemelen gözaltı kararı bu tweete tepki olarak gelmiş olabilir.
Bu tweetten gözaltı çıkmayacağı için de 2015’den itibaren Cumhurbaşkanı’na hakaret, FETÖ propagandasına yorulabilecek tweetleri toplanmış, bunlara 2016’daki ihbarla da örgüte yardım eklenmiş olma ihtimali hayli yüksek.
Bu yöntemin geçmişte çok örneği var.
Bu delillerle, 2001 yılından bu yana, o günlerde adı “Fethullah Gülen cemaati” iken bile bu örgütle kavgaya tutuşmuş, halen iktidarda olan devlet büyüklerini uyarmaya çalışmış 66 yaşındaki emekli ve hasta bir emniyet müdürü, 2019 yılında FETÖ’ye yardım ve propagandan hapse girmiş oldu.
O gözaltına alındığında, ana muhalefet liderini yumruklayan, linçe kalkan, evini yakın diye bağıranlar da gözaltına alınmıştı.
Onlar emniyetten, savcılıklardan serbest kalıp evlerine döndüler ama ancak sert eleştiriler denecek tweetler atmış emniyet müdürü tutuklandı.
Herkese geçmiş olsun...
.04/05/2019 00:39
Ankara’nın adları bilinmeyen hakimleri...
62
“Abdülhamid'i tahtından indirmeye kalkışma suçundan cinayet mahkemesine verilen büyük bir siyaset adamının davası başlamazdan önce padişahın damadı Mahmut Celâlettin Paşa, mahkeme başkanı Abdüllâtif Suphi Paşa'ya gider ve “Sizden sânı sadakate lâyık bir karar bekliyoruz” der. Davaya bakılır, sanık beraat eder. Padişahın yolladığı haberi bilen başkanın kızı, kararı öğrenince hayretlere düşer ve babasına “kararı verirken sânı sadakate lâyık karar bekleyen hünkârdan korkmadınız mı?” diye sorar. Başkanın karşılığı şudur : “Öyle bir hâkim öyle bir sultan var ki, huzuruna yarın Hünkâr da, ben de beraber çıkacağız, işte ben, yalnız o Hünkârdan korkarım.”
Hikaye Payitaht Abdülhamit dizisinden ya da bir tarih kitabından değil, eski bir konuşmadan alıntı.
6 Eylül 1960 günü yeni adli yılın açılış töreninde kürsüye çıkan Yargıtay Başkanı Recai Seçkin, 27 Mayıs darbesinin devlet başkanı Cemal Gürsel ve Milli Birlik Komitesi’nin üyelerinin önünde yaptığı konuşmada bu hikayeyi anlatmıştı.
Sadece bununla da kalmamış, yaptığı işi beğenmeyince elini kestirdiği Bizanslı bir mimar tarafından dava edilen Fatih Sultan Mehmet’e bir kadının “iki elinin kesilmesi” cezası verdiğini de hatırlatmıştı.
Ama yaptığı en cesur şey bu değildi. Bu konuşmayı yaptığı sırada Yassıada’da devam eden mahkemelerde hakim olarak kürsüye çıkmayı kabul etmemiş bir Yargıtay Başkanı’ydı.
Bir titri daha vardı; Yüksek Seçim Kurulu başkanı..
Bir yıl sonra darbeciler ülkeyi seçime götürdüğünde, seçimin başındaydı.
Onun başkanlığındaki YSK’nın yaptığı 1961 seçimlerinde sandıklar açıldığında herkes şaşırtan bir sonuç çıkmıştı; 32 gün önce idam edilen Menderes’in çizgisinin devamı olduğunu iddia eden Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi, CHP’den daha çok oy ve vekillik almıştı.
Adil bir seçimin sonucunu beğenmeyen darbeciler ise bastırarak CHP liderliğinde bir koalisyon kurulmasını sağladılar.
Türkiye’de 2.5 yıldır kapalı olan Wikipedia’ya girmeyi başaranlar ilk Yüksek Seçim Kurulu başkanının Recai Seçkin olduğunu öğreniyor.
Halbuki ilk başkan yine adını bugün pek kimsenin bilmediği başka bir hakimdi; Münir Akyürek.
Onun başkanlığındaki Yüksek Seçim Kurulu, bundan 69 yıl önce 14 Mayıs 1950’deki ilk adil çok partili demokratik seçimi yapmıştı.
Aslında Yüksek Seçim Kurulu, seçimlerden kısa bir süre önce 16 Şubat 1950’de çıkarılan seçim kanunuyla kurulmuştu.
Kanun, o gece sabaha karşı, 1946 seçimlerinde olanlar bir daha yaşanmasın diye günlerce süren müzakereler sonucunda CHP ve DP’li vekillerin oylarıyla kabul edilmişti.
Teşekkür için kürsüye çıkanlardan biri de DP’nin önde gelen isimlerden Kütahya milletvekili Adnan Menderes’ti:
“Memlekette hürriyet nizamının tam teminat altına alınması ve demokrasi cephesini teşkil eden milletlerarasında mevkiimizin bir kat daha yükselmesi 1950 seçimlerinde milletçe vereceğimiz büyük imtihanın muvaffakiyet derecesine bağlıdır. Ancak bu imtihandan muvaffak çıkmak sayesindedir ki, bugüne kadar siyasi' hayatta hâkim olan buhran ve asabiyet yerine huzur ve emniyet kaim olacak ve demokratik rejimlere has olan normal siyasi şartlar ve hürriyet nizamı içinde istikrarlı bir Devlet hayatı memleketimize de mal edilmiş bulunacaktır. İşte bu ümitle ve memleket hesabına mesut başlangıçlardan biri olması temennisiyle partimiz Seçim Kanununu kabul etmektedir. (Bravo sesleri, alkışlar)”
Ama YSK’nın merkezinde olduğu yeni seçim sisteminden memnuniyetini bildiren Menderes bir şerh düşmeyi de ihmal etmemişti:
“..iyi ve güzel neticelerin istihsalinde, kanunların mükemmel olması kadar tatbik edenlere hâkim olan zihniyetin de büyük rolü olduğunda şüphe yoktur.”
Menderes’in ardından kürsüye CHP’nin ilahiyat kökenli Başbakanı Şemsettin Günaltay çıktı.
Günaltay “memleket işlerinde görüşleri ne olursa olsun, ana meselelerde iki partinin yan yana yürümesinden” duyduğu memnuniyeti dile getirdi, sonra da Menderes’in kaygısını, hakimlere duyduğu güveni dile getirerek gidermeye çalıştı:
“Arkadaşlar; kabul buyurduğunuz kanun, seçimde nezaret ve murakabeyi tamamen Adliye mensuplarına bırakmıştır. Bu bakımdan adliye teşkilâtınız gerek dâhile, gerek harice karşı büyük bir imtihan karşısında bulunmaktadırlar. Bu tecrübe, memleketimizde ilk tecrübedir. Fakat hâkimlerimizin tamamiyle hukuki bir zihniyet içerisinde ve adalet kültürü içinde yetişmiş olmaları, memleket duygularının çok geniş bulunması, memleket sevgilerinin pâyansız olması ve hedeflerinin memleketin itilâsı ve bu yurdun tehlikelere karşı canlı ve kuvvetli olması içindir ki, adliye teşkilâtımızın bu büyük imtihandan muvaffakiyetle çıkacağına imanım vardır.”
Dönemin hakimleri tek parti rejimi içinde yetişmişti. Ama hakimlik mesleğinin şahsi itibarı yüksekti. Savaş sonrası demokrasi, hukuk devleti yükselen değerlerdi.
1949-50 yargı yılı açılışında kürsüye çıkan Yargıtay Başkanı Halil İbrahim Özyürek, Milli Şef İsmet İnönü’nün gözlerine bakarak şöyle demişti: “Yargıç, politikanın şelale halinde çağlayan köpüklü dalgalarını, üstünde bulunduğu yargı köprüsünün korkulukları gerisinden seyreder.”
Özyürek, yıllardır beklediği Demokrat Parti’nin kuruluşuyla heyecanlanmış, görevinden istifa ederek 14 Mayıs 1950 seçimlerinde, daha sonra bakanlık da yapacağı DP’den siyasete girmişti.
Yargıtay’dan altı, Danıştay’dan beş üyeden oluşan ve o yıllardaki usul gereği başkanlığını Yargıtay Başkanı’nın yaptığı Yüksek Seçim Kurulu’nun başına ise Yargıtay’ın kıdemli hakimlerinden Münir Akyürek geçmişti.
Üç ay sonra onun başkanı olduğu YSK’nın ilk büyük sınavı olan 14 Mayıs 1950 seçimlerinde, 27 yıllık tek parti rejiminin Milli Şef’i sessiz sedasız koltuğunu bırakıp, muhalefet sıralarına oturdu, ülke çok partili demokrasiye geçti.
Akyürek’in itibarı o kadar yüksekti ki, DP iktidarının muhalefete karşı sertleştiği 1956 yılında Yargıtay Başkanlığı’na getirildikten sonra, 1957 seçimlerine gidilirken, İnönü’nün damadı Metin Toker’in çıkardığı Akis dergisi onun resmini “Seçimin teminatı Münir Akyürek” diyerek kapak yapmıştı.
69 yıllık demokrasi tarihimizin en hayati işi olan seçimleri yapmış diğer YSK başkanlarının adları da pek bilinmiyor.
1956’da “artık hakimlik güvencesi kalmadı” diyerek istifa eden Bedrettin Köker, 1968 yerel seçimlerinde tek başına iktidarda olan Adalet Partisi’nin İstanbul il genel meclisi ve belediye meclis üyeliklerini usulsüz aday gösterildiği için iptal eden ve yeniden seçim kararı alan, iktidarı neredeyse Meclis’te YSK’nın yetkilerini törpüleme noktasına getiren Cevdet Özden, 1983 seçimlerinde sandıktan, darbeci devlet başkanı Kenan Evren’in doğrudan işaret ettiği partinin değil, ANAP’ın çıkabilmesinin adil şartlarını oluşturan İsmet Yanıkömeroğlu, 1989 yerel seçimlerinde tek başına iktidar olan ANAP’ın 55 belediyeden 53’ünü kaybettiği seçimler sırasında YSK başkanlığı koltuğunda oturan Muammer Elçin, 1994 yerel seçimlerinde iktidardaki DYP ve SHP koalisyonunun çöplüklerde çıkan oy delilleri, YSK önündeki laiklik gösterileri eşliğinde yaptıkları seçim iptali başvurularını reddedip, İstanbul, Ankara, Kayseri belediyelerinde başkanlık mazbatalarını sandıktan çıkan ama rejimin tehlikeli gördüğü Refah Partili başkanlara veren Nihat Yavuz, 2002 seçimlerinde Siirt seçimlerini iptal edip, Tayyip Erdoğan’a Başbakanlık yolunu açan, hatta Erdoğan’ın aday olamayacağını söyleyen Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’na “Devleti yıpratıp, kafa karıştırıyor” diyerek karşı çıkan Tufan Algan, son 17 yıldır AK Parti’nin girdiği bütün seçimleri kazanırken YSK başkanı olan Cengiz Erdoğan, Muammer Aydın ve Ali Em’in adlarını çok az insan hatırlıyor.
Ama adlarının bilinmemesi işlerini iyi yaptıklarının bir işareti.
Elektrikler yanar, sular akar ve seçimler yapılır, bu hizmeti borçlu olduklarımızın kim olduğunu ancak yokluklarında fark ederiz.
Futbol kötü olunca, futbolcuların değil, hakemlerin konuşulması gibi, iyi bir demokraside de seçimi yapan hakimler değil, adil biçimde yaptıkları seçimlerden çıkan sonuçlar konuşulur.
Çünkü seçim itirazlarına bakan hakimleri, diğer mahkemelerdeki hakimler gibi sadece kanunlar değil, 69 yıl boyunca verdikleri kararlar, içtihatlar ve oraya buraya çekilemeyecek matematik de bağlıyor.
O içtihatlara ve matematiğe göre eğer kullanılmaması gereken oy sayısı seçim sonuçları değiştirecek miktarda değilse, seçim iptal olmuyor.
Seçim takviminde itiraz süresi belli olan meselelere o takvim dışında itiraz edilemiyor ya da bu seçim iptali gerekçesi olamıyor.
Sandık kurullarında kimlerin görev alacağının çerçevesini kanunlar çiziyor, onlara da süreleri içinde itiraz edilebiliyor, zaten o sandık başkanları ve üyeleri partilerin temsilcilerinin onayı ya da gözetimi dışında herhangi bir işlem yapamıyorlar.
Sınırları bu kadar belirgin bir seçim sisteminde son itiraz yeri olan Yüksek Seçim Kurulu başkan ve üyelerine de demokrasi şehidi Menderes’in elinin değdiği seçim kanununa, 69 yıllık geleneğe bakmak ve kararlarını ona göre vermek kalıyor.
27 yıllık tek parti rejiminde, darbe dönemlerinde, güçlü tek parti iktidarları ya da siyasi baskılar altında yaptıkları gibi.
Belki adları dar bir çevre dışında bilinmeyecek ama insanlar güvenle sandığa gittikçe, demokrasi olgunlaştıkça itibarlı isimleri yaşayacak.
Belki 100 yıl sonra Abdüllatif Suphi Paşa’nın hikayesinin bir adli yıl açılışında ibret için anlatılması gibi, başka bir adli yılı açılışında başka yargıçlar da dönemin iktidar sahiplerine onların hikayelerini anlatacak...
.6/05/2019 00:53
Orada birileri bir şeyler yapacak mı?
69
Siyasi tarihimize bir gülümseme emojisiyle birlikte girmiş o meşhur sözü hatırlatan başlığı görünce bugün açıklanacak YSK kararıyla ilgili bir yazı olduğu düşünülebilir.
Ama aşırı florürlü, kuantumvari “Birileri bir şeyler yapmış” delilleri, saydıkça bereketi kaçan rakamlar, gelecek seçimlerde korkudan kimsenin sandık görevlisi olmak istemeyeceği son dakika soruşturmaları, parmak sallamalarla girilen son dakika düzlüğünde, demokrasi tarihimizin ve YSK’nın miladı 14 Mayıs 1950 seçimlerinin 69’uncu yıldönümü yaklaşırken verilecek karar üzerine söylenebilecekler artık tükendi.
Ama Ankara’da başka hakimler ve savcılar da verdikleri kararlarla hem kişisel hikayelerine hem de ülkenin tarihine izler bırakmaya devam ediyorlar.
On yıllar önce Mehmet Ali Sebük’ün bıraktığı gibi izler de değil bunlar.
Mehmet Ali Sebük, 1938 yılında Yargıtay Başsavcı Vekilliği’ne kadar yükselmiş bir cumhuriyet savcısıydı.
40’lı yılların başında Fransa’ya gidipParis Kriminoloji Enstitüsü ve Lyon Üniversitesi kriminoloji eğitimi almış, sözünü esirgemeyen, önce devlet değil hukuk diyen ülke standartlarının üstünde bir hukuk adamıydı.
1942 yılında savcı olarak atandığı Ordu’da hapishane koşullarının iyileştirilmesi için çalışmış, yine sözünü esirgememiş, tek parti iktidarında bu mesleği daha fazla hakkıyla yapamayacağını düşündüğü anda da istifa ederek avukatlık yapmak üzere İstanbul’a gelmişti.
İstanbul’da Ahmet Emin Yalman’ın Vatan gazetesinin avukatlığını üstlendi.
Ahmet Emin Yalman da 1910 yılında ABD’ye giderek Kolombiya Üniversitesi’nde gazetecilik ve felsefe doktoraları yapmış, liberal bir gazeteciydi.
Destek verdiği Milli Mücadele’de daha sonra muhalif saflarda kalmış, Takrir-i Sükun Kanunu’yla gazetesi kapatılıp tutuklanmış, ayaklarından zincirlenerek götürüldüğü Diyarbakır sürgününden Mustafa Kemal Paşa’ya ‘bir daha gazetecilik yapmayacağı’na söz verdiği bir mektupla kurtulabilmişti.
Uzun yıllar sözünü tutup, lastikçilik, reklamcılık gibi işlerle uğraştıktan sonra mesleğe ancak 1940 yılında Vatan gazetesiyle dönmüştü.
Savaş yıllarında Almanya ve faşizm karşıtı yayınlar yapan muhalif gazete, yüz binli tirajlara ulaşmış devrin en etkili gazetelerinden biriydi.
1946’dan sonra Demokrat Parti’yi destekleyen liberal sağ eğilimli gazetede 1949 yılında herkesi şaşırtan bir röportaj çıktı.
Ahmet Emin Yalman, Bursa’ya gitmiş ve 11 yıldır cezaevinde yatmakta olan Nazım Hikmet’le konuşmuştu.
Nazım’ın cezaevi parmaklıklarından bakarken bir fotoğrafının da yer aldığı röportaj o günler için oldukça cesurcaydı.
Çünkü Nazım Hikmet, 1938 yılında Kuleli Askeri Lisesi’nde rejimi yıkmak için gizli bir örgüt kurmak ve yönetmekle suçlanıp 28 yıl ağır hapis cezası almış, kimsenin yan yana gelmek istemediği komünist bir şair ve yazardı.
Gizlilik kararı olan bir askeri mahkemede yargılanmış, neyle suçlandığını bile kimse tam olarak öğrenememişti.
O kadar yalnızdı ki sesini duyurmak için açlık grevine başlamış, açlık grevi de haber olmayınca yaşlı annesi elinde bir pankartla Eminönü’nde oğlu için imza toplamıştı.
Bu sessizliği bozan Ahmet Emin Yalman, Amerika ile yakın ilişkileri savunan, anti-komünist fikirleriyle bilinen, Nazım Hikmet’in fikren en çok karşısında olması beklenen bir isimdi.
Ama gazetesi, açlık grevindeki “tehlikeli” şaire ses vermekle de kalmamıştı.
Gazetenin avukatı eski savcı Mehmet Ali Sebük, Nazım Hikmet’in 1938’de yargılanıp, mahkum olduğu dosyayı inceleyerek, Vatan gazetesinde 11 gün süren bir yazı dizisi kaleme aldı.
Yazı dizisi büyük yankı uyandırdı. Ortada büyük bir adli skandal vardı. Sebük, dosyayı okuduğunda hissettiklerini şöyle kaleme almıştı:
“Dosyaların incelenmesi, kanıtların değerlendirilmesi sona erdiği zaman hukuk açısından moralim sarsılmıştı. Başımı iki elimin arasına aldım. –Ya Rabbi! Bu uydurma ve yetersiz kanıtlarla böyle ağır bir ceza nasıl verilir? Yüzde yüz suçsuz olduğu ortada duran bir insan 13 yıl yok yere neden zindanlarda çürütülür?”
Eski savcı Sebük’ün iddiaların çürüklüğünü ortaya koyduğu yazıları büyük tepkiler çekti.
Dosya o kadar boştu ki, saldıranlar, dosya ile ilgili konuşamıyordu. Nazım Hikmet’in eski yazılarından, şiirlerinden, Moskova’da eğitim almasından, aleni bir komünist olmasından bahsediyor, böyle birinin savunulmasını eleştiriyor, mahkumiyeti de hak ettiğini de iddia ediyorlardı.
Yalman gibi anti-komünist bir liberal olan Sebük eleştirilere bir yazıyla cevap verdi:
“Ben, Nazım Hikmet işini üzerime alırken onun beyninde taşıdığı yada taşımadığı soyut düşüncelerle hiçbir zaman ilgilenmedim. Kendisine bu konuda hiçbir soru sormadım. Ben bir hukukçuyum. Beni sadece Nazım Hikmet’in bu olaydaki eylem ve davranışları, yasanın kalıpları içine koyarak onların tehlikesini kendi görüş açımdan ölçmeye uğraştım.”
Ankara’ya gidip yetkililere haksızlığı anlatan Sebük’ün çabaları ve Vatan’ın yayınları, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra Nazım Hikmet’in de yararlanıp tahliye olacağı affın çıkmasının zeminini hazırlamıştı.
Sebük, 1954 yılında DP’den İzmir milletvekili oldu.
Ama zor zamanlarda kimsenin savunamadığı insanları savunmaya ömrünün sonuna kadar devam etti.
Yassıada’da Menderes’in, 70’lerde bir cinayet ve banka soygunundan yargılanan solcu Ömer Ayna’nın, idamla yargılanan, kimsenin avukatlığını üstlenmek istemediği bir ASALA militanının avukatlığını üstlendi.
Fikri, ideolojisi, ne yaptığından bağımsız, herkesin adil yargılanma hakkını savunan bir hukukçu olarak 80 yaşında bir Nazım Hikmet anmasında yaptığı konuşma yüzünden pasaportuna el konuldu.
Tedavisi için yurtdışına gidemedi. İki yıl sonra tedavi için Almanya’ya gittiğinde doktorlar çok geç kalındığını söylemişlerdi.
Belki de bu ve benzer hikayelerin bu acı sonları yüzünden savcılar, hakimler, avukatlar için Mehmet Ali Sebük gibi isimler örnek haline gelemedi. Böyle bir hukuk geleneği yerleşmedi.
Hukukun değil, devletin yanında durmak her zaman daha garantili bulundu.
Şayet böyle bir yerleşik hukuk geleneği olsaydı, söylemedikleri sözlerden çıkarılan subliminal mesajlarla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak için Anayasa Mahkemesi “hak ihlali yok” kararı verirken bir kere daha düşünürdü.
Üstelik aynı suçlamalarla yargılanan Mehmet Altan için bir yıl önce hak ihlaline karar verip, tahliye olmasına vesile olduktan sonra.
Neyse ki son bir kapı daha açık. Yargıtay Başsavcılığı temyizdeki dosyayı inceleyerek, Altan ve Ilıcak’ın “Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs”ten değil, 5’den 10 yıla kadar hapis cezası öngören “örgüte bilerek ve isteyerek” yardım suçundan yargılanması” gerektiğine dair görüş bildirdi.
Ama o görüşün üstünden de beş ay geçti. Yargıtay 1000 gündür tutuklu olan, 70 yaşlarını aşmış iki isim için hala kararını vermedi.
Ama delilsiz suçlamalarla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen iki ünlü gazeteci-yazarla ilgili bu ayak sürtmelerin, yanlışın üç yıldır bir yerlerden dönememesinin sebebi hukuki değil.
Onlarla ilgili, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldıkları iddialar ve delillerle ilgisiz, bir ömür boyu yazdıkları, söyledikleri, yaptıkları yüzünden haklarında verilmiş hüküm cezaları var.
Ve o şahsi, ideolojik hükümler adalete baskın geliyor. Oh olsun sesleri, saf hukukun sesini bastırıyor.
Ve maalesef bugün ortada cesaretle çıkıp, “fikirlerine, söylediklerine katılmıyorum ama onlara verilen bu ceza hukuki bir faciadır” diyecek savcı Mehmet Ali Sebük’ler, gazeteci Ahmet Emin Yalmanlar da pek kalmadı.
Son kararla anlaşıldığına göre Anayasa Mahkemesi üyelerinin çoğunluğu da siyasi görüş farklığıyla suç arasında bir ayrım yapamıyor. Kanaat notları hukukun temel ilkelerinin önüne geçebiliyor.
Belki de zor zamanlarda, zaten göze batan “hukuku gözetme” haklarını kamuoyunda pek de destekçileri olmayan bu iki isim için değil, başka isimler için kullanmayı tercih ettiler.
Halbuki tarihe yanlış ve haksız kararlara imza atarak geçmek bir zorunluluk değil.
Tek parti iktidarında savcı Mehmet Ali Sebük’ün yaptığı gibi görevinden istifa edip, adalet için kürsünün karşı tarafına geçmek de mümkün.
İnsanlar kendi hikayelerini birilerinin bir şeyler yapmasını beklemeden cesaretle bir şeyler yaparak yazıyor.
.08/05/2019 00:04
İftarda milli iradeyi yemek...
149
Türkiye’de sağ siyasetin yarı kutsal kavramlarından “milli irade” aslında göründüğü kadar yerli ve milli bir kavram değildir.
Kökleri, Rousseau’nun Fransız jakobenlerine ilham veren, halk için halka rağmen otoriterliğine kapılar açmış “genel irade” kavramına dayanır.
1908’den itibaren padişahın otoritesine karşı “hakimiyet-i milliye” anlamında kullanılmaya başlanan kavram, 1920’de Meclis’in açılışıyla cumhuriyetçi bir meydan okuma olan “egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” düsturuna dönüştü.
“Milli İrade” olarak bugünkü anlamına ise 1950’de çok partili parlamenter demokrasiye geçtikten sonra, ama esas olarak 27 Mayıs darbesinin ardından kavuştu.
Özetle şu demekti: Seçimlerin sonucunda ortaya çıkan halkın tercihlerine ve temsilcilerine saygı gösterin.
Bu serzenişin muhatabı da devletin seçimlerin sonuçlarıyla değişmeyen esas sahipleriydi.
Türkiye siyaseti yıllarca “müesses nizam”, “iyi sıhhatte olsunlar”, “derin devlet”, “statüko”, “jakoben elitler”, “askeri vesayet” ile seçilmiş sağ iktidarlar arasında “milli irade” kavgalarına şahit oldu.
Sandıktan çıkan sonuçlardan memnun olmayanlar yıllarca sandığın meşruiyetini sorguladılar, seçilmiş iktidarların tepsindeki askeri vesayeti bir güvence olarak gördüler.
Seçimle iktidara gelenler ise demokrasi profillerini sandıktan öteye taşıyamadılar.
O anlamda sağ siyasetin “milli iradeciliğine” yapılan “çoğunlukçuluk” eleştirisi haklı bir eleştiriydi.
Gerçekten de demokraside sandık her şey değil. Kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, insan hakları, fikir, medya özgürlüğü olmadan sadece iktidar sandıktan çıktığı için bir rejim demokrasi olmuyor.
Ama “milli iradecilik” de durup dururken ortaya çıkmadı. Demokrasi iktidarın kaynağı ve meşruiyeti sorununu adil seçimlerle sandıkta çözen bir rejim. “Milli iradecilik” eleştirilerini getirenler de bunu bir türlü içine sindiremeyenlerin direncini görmediler.
Bu kısır döngü içinde en yakın hatıralarımızda, Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesine karşı Cumhuriyet mitingleri, muhtıra, 367 kararı ve AK Parti kapatma davası olan sayısız kriz yaşandı.
Fakat bütün bu krizler içinde bir şey bozulmadan kendi rutininde devam etti.
Seçimler...
Seçilmiş iktidarlarla atanmış bürokrasi arasındaki çetin güç mücadeleleri içerisinde bile 69 yıl boyunca seçimler adil bir şekilde yapıldı. İktidarlar el değiştirdi, koltuklar bırakıldı.
Bu yüzden 27 Mayıs darbesinden bir yıl sonra sandıktan darbecilerin yargıladığı Demokrat Parti’nin devamı iddiasındaki partiler, darbeye hala devrim denen 1965’de DP’nin devamı olan Adalet Partisi, 1983’de darbecilere rağmen Özal, 1994’de belediyelerde Refah Partili adaylar, 27 Nisan muhtırasından dört ay sonra 22 Temmuz’dan sandıktan AK Parti çıkabildi.
Tabii ki tartışmalı kararlar, itirazların yükseldiği, iptal edilen seçimler hep oldu.
1963 yerel seçimlerinde İstanbul belediye başkanlığını kazanan Adalet Partili Nuri Erdoğan’ın başkanlığını YSK iptal etti.
Ama Erdoğan, resmi görevinden istifa etmeden aday olmuştu. Açık bir yasa ihlali vardı. Partisinden bile yüksek sesli itirazlar yükselmedi.
1968’de YSK bu kez İstanbul’da AP’li belediye meclis üyeliklerini iptal edip, yeniden seçim kararı aldı. İktidardaki AP karara çok öfkelendi, YSK’nın yetkilerini budamayı bile tartıştı ama meclis üyelerini aday gösteren parti yöneticilerinin bu yetkisinin olmadığı ortaya çıkmıştı, yine açık bir kural ihlali vardı.
1994 yerel seçimlerinde Fatih’te seçim iptal edildi ve mazbata seçilmiş başkan Mehmet Ali Şahin’den alındı. Ama burada da sebep pusulada İşçi Partisi ve Sosyalist Birlik Partisi’nin yanlışlıkla yer almamasıydı. Telafisi mümkün olmayan, seçim sonuçlarını doğrudan etkileyen bir hataydı bu.
2014 Yalova yerel seçimlerinin iptal edilmesinin sebebi de bir ile altı arasında gidip gelen cüzi farktı. Kısıtlı olmasına rağmen oy kullanmışların sayısı farkı kapatmaya yetiyordu, seçim yenilendi.
Bütün bu kararlarda YSK, halkın iradesini doğru yansıtmak, sadece sonucu değiştirecek itirazlara bakmak, adil seçim anlayışını zedelememek gibi kriterleri esas aldı.
Aldığı kararlarla da kendisini bağlayan bir içtihatlar külliyatı ve seçimlerin oraya buraya çekilemeyecek matematiği ortaya çıktı.
İşte bu yüzden 14 Mayıs 1950’den başlayan ve 69 yıldır iyi işleyen bu sistemde 6 Mayıs 2019’da verilen karar büyük bir kırılmaya işaret ediyor.
Seçim gecesi verileri nereden aldığı hala belirsiz Anadolu Ajansı’nın, Ekrem İmamoğlu’nun Binali Yıldırım’la arasındaki farkı kapatmaya başladığı anda veri akışını kesmesiyle başlayan skandallar serisi, ertesi gün bütün İstanbul’a AK Parti’nin zafer afişlerini asmasıyla sürdü.
Ardından bir medya bombardımanıyla seçimde hile iddiaları başladı. Sandıkta darbe manşetleri atıldı. Elle sayılan ve tasnif edilen her seçimde olan maddi hataların yapıldığı tutanaklar, sistemde düzeltilmiş olmalarına rağmen kasıtlı ve organize bir seçim hilesinin delilleri olarak sunuldu.
Sandık kurulları başkanlarının gözaltına alındığı, seçimin iptal edildiği, seçim kurullarında kavgalar çıktığıyla ilgili yalan haberler yapıldı.
Aradaki farkı kapatmak için bütün geçersiz oylar yeniden sayıldı, beş ilçede bütün oylar yeniden sayıldı.
Hangi seçimde ve ilde yeniden sayılırsa sayılsın, bir miktar geçersiz oyun geçerli hale geleceği bu sayımların sonuçları bile hilenin delili olarak sunuldu.
Ama fark yine kapanmadı.
Bu kez televizyonlardan saatlerce yayınlanan basın toplantılarında eski Başbakanlar, parti kurmayları Büyükçekmece’de büyük usulsüzlükler yapıldığını anlattılar.
Ama oradan da istenen sonuç çıkmadı.
Bu kez oy vermemesi gereken 41 bin kısıtlı veya mahkumun oy verdiği iddia edilerek YSK’ya seçim iptali için başvuruldu.
Ama yapılan tespitlerde bu sayının 800’ü bile bulmadığı ortaya çıktı.
Kısıtlı ve hükümlü oy kullananların sayısı 14 binlerdeki farkı kapatmaya yetmediği ve bu yüzden seçim sonucunun iptaline gerekçe olamayacağı için 14 bin KHK’lının oy kullanma hakkı iki kez itiraz dilekçesinde YSK’nın önüne taşındı.
YSK’nın kararından bir gün önce Anadolu Ajansı, sandık kurulu üye ve başkanlarından 43’ünün FETÖ’yle irtibatının tespit edildiğini haber yaptı. İki sandık görevlisinin bylock kullanıcısı, 41’inin ise Bank Asya’ya para yatırıldığı tespit edilmiş. Ne zaman yatırmışlar, belirsiz. Bu yüzden haklarında soruşturma açılmış mı? Nasıl tekrar sigortalı çalışan olabilmişler, belirsiz.
Ve nihayet önceki akşam karar çıktı.
YSK ne haftalarca manşetlerde dolaştırılan büyük organize şebekelerin yaptığı iddia edilen oy kaydırmaları, geçerli oyları geçersiz yapmış bilinmeyen güçleri, Büyükçekmece’de oynanan kirli oyunları, organize bir şekilde oy verdirilen kısıtlı ve hükümlüleri, ne de son dakika FETÖ iddialarını ciddi buldu.
Seçimi iptal ettiren gerekçe, her seçimden önce kaymakam ve valiler tarafından ilçe seçim kurullarına bildirilen, ilçe seçim kurullarının kurayla seçtiği, ilan ettiği ve bir haftalık itiraz hakkı sonucunda kesinleşen sandık kurullarındaki başkan ve üyelerden bir kısmının memur olmaması oldu.
İlçe seçim kurulları, sandık kurulları için yeterli sayıda memur bulamayınca, 2018’de kanun değişmeden önce yaptıkları gibi bazı bankalar ve belediye şirketlerine yazı yazarak personel istemişti. Muhtemelen son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de yaptıkları gibi.
Tümüyle devletin memurlarının yaptığı, hakimlerinin atadığı, siyasi partilerin sadece itiraz hakkı olan kesinleşmiş bir listenin faturası 8.5 milyon İstanbulluya çıkarıldı.
Bir fatura da devlete güvenip, zorunlu olarak sandıklarda görev yapmış ama şimdi adları kriminal bir soruşturmada geçen sandık görevlilerine çıkarılacak. Üstelik tam olarak ne yaptıkları bile söylenmeden.
Çünkü, bu sandık başkanları ve üyelerinin, partilerin temsilcilerinin de olduğu o sandıklarda, YSK’ya göre seçim sonucunu etkileyecek ne yaptıkları da belirsiz.
AK Parti’nin itirazında sandık kurullarında ne olduğuyla ilgili somut bir tespit ve suçlama yok.
Ama YSK’nın yedi hakimi, AK Parti’den gelen “Birileri kesin bir şeyler yapmış” izahını yeterli buldu.
Kısa bir süre önce Bursa Mustafakemalpaşa’da yapılan aynı itirazı “Sandık kurulları kesinleştikten sonra itiraz edilemez” diye reddettiğini de unutarak.
Üstelik seçimin sonucunu değiştirecek işler yaptıklarına kani oldukları sandık kurullarının, aynı sandıklarda aynı zarfın içine atılan pusularla ilçe belediye başkanı, meclis üyesi ve muhtar seçerken bir usulsüzlük yapıp yapmadıklarına bakma gereği bile duymadan.
Başka şehirlerde de bu yapıldı mı diye de bakmadan.
“Kimse başvurmadı ne yapalım” bahanesinin arkasına saklanarak, kendi hatalarından, seçim iptali mazereti üretilmesine seyirci kalarak...
Ortada neresinden tutsanız elinizde kalan, 69 yıllık YSK ve demokrasi tarihinin en keyfi, en hukuksuz kararı var.
Ama 6 Mayıs 2019, sadece YSK’nın ve 69 yıllık demokrasi tecrübemizin üzerine düşen bir gölge değil aynı zamanda milli irade diskurunun da el değiştirdiği gün.
Artık devletin başka sahipleri var. Askeri/sivil bürokrasi ve yargı bu yeni duruma göre izalanmış durumda. Sandık ise yıllar sonra elde edilmiş iktidarın kaybedilebileceği bir risk haline geldi.
Tarihin bir ironisi, muhafazakarların yeni devletine karşı milli irade bayrağı da yıllarca milli irade düşmanlığıyla suçlanan CHP’nin eline geçti.
Kararı İstanbullular duyduğunda Ramazan’ın ilk iftar sofrası için hazırlıklar yapıyorlardı.
Altyazılarında seçimin iptal edildiği haberlerini geçen televizyonlarda, orucun sadece aç kalmak demek olmadığından, kul hakkından, nefis terbiyesinden bahseden hocalar konuşuyordu.
Ama yıllarca milli irade bayrağını sallamış olanlar bir iftar vakti, milyonlarca insanın milli iradesini afiyetle yedi.
Allah kabul etsin, herkese hayırlı Ramazanlar...
.10/05/2019 23:34
Oy hırsızlığı iddiaları nasıl “murdar” oldu?
171
"Neresinden bakarsanız bakın oy hırsızlığı açık seçik yapılmış. Bu hırsızlık YSK'de görüldü ve iptal edildi."
Bu sözler zaman zaman durumdan rahatsızlık duyduğu, aslında olan biteni içine sindiremediği söylenen AK Parti’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan aday Binali Yıldırım’a ait.
Pek rahatsız ve içine sindirememiş gibi görünmüyor.
Peki YSK, gerçekten de İstanbul seçimini bir oy hırsızlığı görerek mi iptal etti?
YSK’nın iptal kararı açıklamasındaki gerekçe cümlesini yeniden okuyalım:
“Bir kısım sandık kurullarının ilçe seçim kurullarınca kanuna aykırı oluşturulması ve bu hususun da seçim sonucuna müessir olması nedeniyle 31 Mart 2019 tarihinde yapılan İstanbul Büyükşehir seçiminin iptaliyle yenilenmesine.”
Kararda sandıklarda seçim sırasında ve sonrasında yapılan bir hileden, hırsızlıktan, usulsüzlükten değil, seçim öncesi sandıkların oluşturulmasında yapılan bir usulsüzlükten bahsediliyor.
YSK’nın seçimi iptal ederken aldığı diğer kararda bu daha net görülüyor zaten:
“Kanuna aykırı sandık kurulu görevlendirmelerini yapan ilçe seçim kurulu başkan ve üyeleri ile seçim müdürleri ve diğer sorumlular hakkında suç duyurunsa bulunulmasına.”
YSK, sandık kurullarını oluşturan İlçe Seçim Kurulu yetkilileri ve aralarında AK Parti temsilcisinin de olduğu ilçe seçim kurulu üyeleri ve seçim müdürleri hakkında suç duyurusunda bulunmuş.
Eğer sandıklarda seçim sırasında ve sonrasında hırsızlık, yolsuzluk tespit edilmiş olsaydı, YSK herhalde seçimi iptal ederken sandık kurullarındaki memur olmayan başkan ve üyeler hakkında da suç duyurusunda bulunurdu.
Yani YSK’nin seçim iptali açıklamasında sandıklarda yapılan bir hile, oy hırsızlığı, şaibeye atıf yok.
YSK’nın gerekçeli kararında herhangi bir hile, şaibe, organize hırsızlık tespitine yer verip vermeyeceğini bilmiyoruz. Henüz gerekçeli karar yayınlamadı.
Seçimi iptal ettirerek ‘tarihe geçen’ yedi üye sandık kurullarının oluşumunda yapılan usulsüzlüğün seçim sonucunu etkilediğine nasıl ikna olduklarını herhalde o gerekçede anlatacaklar.
Tabii aralarında seçim işlerinde YSK’daki en tecrübeli isim olan başkan Sadi Güven’in de olduğu dört üye de itirazlarını karşı oy yazılarında tarihe not düşmek isteyecekler.
Ama YSK’nın seçimi iptal eden yedi üyesinin gerekçesinde ne yazacağını tahmin edebiliriz.
Nereden mi?
Tabii ki daha YSK’nın yedi üyesi gerekçelerini açıklamadan, iptalin gerekçesiyle ilgili online kitapçık yayınlanan, animasyon film yapan AK Parti’den.
Ama iki gündür seçim iptalini savunmak için AK Partili bakanların, milletvekillerinin, onlardan daha hararetli gazetecilerin dolaştırdığı kitapçık ve görsellerde de seçimde hile ve hırsızlık yapıldığıyla ilgili bir tespit yok.
Kitapçığa göre YSK, sandık kurulu başkanı ve memur üyesi kanuna aykırı olarak atanan 123 sandık yüzünden seçimi iptal etmiş.
O 123 sandıktan 22’sinde sorun; sayım ve döküm cetvelinin kayıp veya YSK sistemine boş olarak işlenmiş olması. Geri kalan 101 sandıktaki sorun ise oy sayım ve döküm cetvelinin imzasız mühürsüz ve yazıları eksik olarak YSK sistemine işlenmesi.
Bu 123 sandıkta toplam oy sayısı yaklaşık 42 binmiş.
Kitapçığa göre YSK, bu 42 bin oyun oy pusulasında “kontrol ve denetim yapılamayacağından dolayı şüpheli hale geldiğine hükmetmiştir.”
AK Parti’nin gerekçesinde, YSK’nın henüz yayınlanmayan gerekçesinde nelere hükmettiğini okumuş olmak artık tuhaf bulunmayacak bir ayrıcalık.
Yine kitapçığa göre YSK, bu 123 sandıktaki 42 bin oy, iki aday arasındaki 13.279 farktan fazla olduğu için de sandıklarda yapılan hatanın seçim sonucunu etkilediğine karar vermiş.
Ama bu da somut bir şaibe, hırsızlık tespitiyle değil, akıl yürütmeyle varılan bir sonuç.
Yoksa, 123 sandıkta 42 bin kişi oyunu mühürlü, fligramlı pusulalarda vermiş, mühürlü imzalı zarflara koyup sandığa atmış, imza vermiş, bu oylar aralarında AK Parti temsilcisinin de olduğu parti temsilcileri huzurunda açılıp, sayılmış ama oyların yazıldığı 101 sandıktaki cetvelde mühürler ve imzalar eksikmiş, 22 sandıktaki sayım ve döküm cetveli sisteme girerken de maddi hatalar yapılmış, bu hatalar seçimin ardından yapılan itirazlarla da düzeltilmiş.
Zayi olan, sayılmayan sisteme girmeyen bir oy yok ortada. Böyle bir iddia da yok. Ama hem sandık kurulu başkan ve üyesi memur olmadığı için hem de diğer iki usul hatası yüzünden bu 42 bin oy şaibeli hale gelmiş.
Ne tuhaftır ki 16 Nisan referandumunda muhalefetin itiraz ettiği ama reddedilen imzasız, mühürsüz oy pusulası, zarf gerekçesiyle bu kez seçim iptal edilmiş.
Halbuki 123 sandıktaki oylar yerinde duruyor, bu 40 bin oy sisteme girmiş durumda. Seçimi iptal yerine günlerce sayılan diğer oylar gibi bu 123 sandıktaki oylar da yeniden sayılabilir, şaibe şüphesi giderilebilirdi.
Ama bunun yerine YSK, yorganı yakmayı seçti. Ama yorganın tamamını da değil.
Aynı sandık kurullarında kullanılıp, sayılan Büyükşehir Belediye Başkanlığı oyları iptal olurken aynı zarfta sandığa girmiş ilçe Belediye Başkanlığı, belediye meclis üyeliği ve muhtarlık seçimleri oyları ise iptal edilmedi.
AK Parti kitapçığı herkesin kafasındaki bu soruya da usul yönünden bir açıklama getirebilmiş; “YSK’ya onlarla ilgili itiraz olmadı.”
2007’de Anayasa Mahkemesi de 367 kararı usul yönünden vermiş, onu savunan aralarında Devlet Bahçeli’nin olduğu siyasetçiler ve hukukçular da kitabi, usul yönünden savunmalar yapmışlardı.
Tabii bu savunmalar o kararı meşru yapmaya yetmemişti.
O yüzden AK Parti sandık kurullarının oluşumunda usulsüzlük tespit ettiyse, neden aynı zarfın içindeki diğer seçimlerin iptalini de istemedi sorusu hala ortada ve kitapçıkta bu sorunun cevabı yok.
YSK, tümüyle kendi seçim kurullarının yaptığı bir hatayı tespit ettiyse, bundan kendisi neden seçimin tamamı hakkında bir sonuç çıkarmamış sorusunun cevabı da.
Belki CHP’nin ilçe ve belediye meclis seçimlerinin de iptal edilmesi talebini değerlendirirken cevabı merakla beklenen bu soruya bir cevap vermiş olurlar.
Yani Binali Yıldırım’ın söylediğinin aksine, AK Parti’nin YSK kararını savunmak için ileri sürdüğü gerekçeler bile usul hatalarından ibaret, ortada memur olmayan sandık başkanı ve üyelerle ilgili herhangi bir hile veya oy hırsızlığı tespiti yok.
Halbuki 1 Nisan’dan 6 Mayıs’a kadar iktidar sözcülerinden ve medyasından seçimlerde hile, organize hırsızlık, Büyükçekmece’de olanlarla ilgili neler neler duymamıştık ki!
Örneğin, 15 Nisan günü İstanbul İl başkanı ve seçim işlerinden sorumlu parti yetkilisiyle kameraların karşısında geçen ve 2.5 saat boyunca tvlerden canlı yayınlanarak rekor kıran basın toplantısında konuşan Binali Yıldırım, çoğunluğu Büyükçekmece’den usulsüzlük, hile örnekleri sıralamış ve şöyle demişti: Seçim murdar oldu.
Ama ne tuhaftır o 2.5 saatlik basın toplantısında seçimi iptal ettirecek sandık kurullarının oluşumunda hatalarla ilgili tek kelime bile etmemişti.
Zaten sandık kurullarının oluşumundaki usulsüzlükler yapıldığı iddiası da o basın toplantısından bir gün, seçimlerden ise ancak 16 gün sonra ilk olarak AK Parti’nin YSK’ya sunduğu yedi maddelik iptal itiraz dilekçesinde görücüye çıktı.
Ak Parti’nin YSK’ya yaptığı seçimi iptali başvuru dilekçesinde, hile, oy kaydırma, oy kullanan kısıtlı seçmen iddialarının ardından sandık kurullarının oluşumunda usulsüzlük iddiası ancak yedinci madde olarak listeye girebilmişti.
16 gün boyunca “sandıkta darbe” manşetlerine malzeme yapılan ve Binali Yıldırım’ın 2.5 saat boyunca “seçim murdar oldu” diyerek anlattığı iddiaların tamamı YSK tarafından reddedildi, yani boş çıktı.
Yani günün sonunda seçimin murdar ya da mundar olmadığı ortaya çıktı ama o hırsızlık, şaibe iddialarını manşetlerine taşıyanlar, televizyonlarda hararetle savunanlar, saatlerce televizyonlarda canlı yayınlanan basın toplantılarında anlatanların imajları ve inandırıcılıkları için aynı şeyi söylemek o kadar kolay değil...
.12/05/2019 22:48
Demokrasinin buruk doğum günü kutlaması...
61
“İşte bütün bunlardan dolayıdır ki, en son olarak muhterem heyetinize, aziz ve kıymetli milletimizin tarihte dönüm noktası olacak olan bu hareketini tes'id için, 14 Mayısı Demokrasi Bayramı olarak Millî bayramlarımız arasına sokmanızı çok isterdim. (Soldan alkışlar) Bunu Demokrat Parti o gün iktidarı ele aldı diye teklif ediyorum sanmayın. Eğer insaniyet ve medeniyet için de böyle mukadderse, böyle bir bayram, partiler içinde ve partiler dışında demokrasi müminlerinin hepsinin bayramı olacaktır. 14 Mayısta aziz milletimizin kafasının içinde demokrasi ışığını salan fikir ve iman güneşidoğmuştur.” (Soldan alkışlar)
İzmir milletvekili Halide Edip Adıvar’ın Meclis kürsüsünden Demokrasi Bayramı ilan edilmesini önerdiği 14 Mayıs 1950, Türkiye’nin ilk demokratik ve adil seçiminin tarihi.
Halide Edip’in istediği gibi bayram ilan edilmedi ama 14 Mayıs Türkiye demokrasisinin doğum günüdür ye yarın da demokrasimiz 69 yaşına basıyor.
Aslında Cumhuriyet tarihinin ilk çok partili seçimi 14 Ekim 1930 yerel seçimiydi, ilk çok partili genel seçimi ise 21 Temmuz 1946 seçimi...
14 Mayıs 1950’yi ilk adil ve demokratik seçim yapan ise üç ay önce çıkarılan seçim kanunu ve seçim işlerini yürütmek üzere kurulan bağımsız Yüksek Seçim Kurulu’yla yapılması oldu.
O kanunun çıkması ve YSK’nın kurulmasını sağlayan 46 seçimlerinde özellikle de İstanbul’da yaşananlar olmuştu. Üç DP’li vekilin vekillikleri seçimlerde yolsuzluk yaptıkları için iptal edilmişti.
Uzun yıllar 1946 seçimleriyle CHP yüzleşemedi. Yıllar sonra 1967 yılında bir CHP toplantısında İsmet İnönü ilk kez 1946 seçimlerinde olan biten hakkında konuştu; “Bir talihsizliktir... Demokratik rejime girmek kararını verdiğimiz zaman bazı zekalar, ehemmiyetli ölçüde bu seçim mekanizmasına ne ölçüde hile karışabilir, bunu keşfetmeye gayret sarfetmişlerdir... Biz 1946 seçimlerinde İstanbul’daki marifet yüzünden zedelendik...Bütün ülke lekelendi” dedi.
İnönü, konuşmasında yaşanan hileler için dönemin Başbakanı Recep Peker ve bakanlarından Cevat Kerim İncedayı’yı suçlamıştı.
46 seçimlerinin yeniden tekrarlanmaması için CHP ve muhalefetteki DP’nin uzlaştığı seçim kanunu ve Yüksek Seçim Kurulu ile gidilen 14 Mayıs 1950 seçimlerinde sandıktan kimsenin beklemediği bir sonuç çıktı ve 27 yıllık tek parti iktidarının devrildi.
Sonuçlarla şok olan CHP’liler kampanya sırasındaki yumuşak üslubu yüzünden Milli Şef İsmet İnönü’yü ve fazla demokratik bir seçim kanunu hazırladığı için Nihat Erim’i suçluyorlardı.
Bir ilde kazananın bütün vekilleri de aldığı seçim kanunu yüzünden DP yüzde 53.5 oyla Meclis’te 408, CHP yüzde 40 oyla 69 sandalye alabilmişti.
Kanunun mağdurlarından biri de Kocaeli’nden seçilemeyen seçim kanunun mimarlarından Nihat Erim’di. Erim’in o gece sonuçları alınca şu dörtlüğü okuduğu söylenir:
O gece seçim sonuçlarını Çankaya Köşkü’nde izleyen CHP’li yöneticiler ve bakanlara ülkenin her yerinden kötü haberler gelirken yaşananları İnönü’nün damadı Metin Toker şöyle anlatır:
“Bir ara İçişleri Bakanı Erişirgil İstanbul'un elverişli olmadığı
anlaşılan sonuçları üzerine Vali Fahrettin Kerim Gökay ile görüştü. "Yahu, hani Rumlar bize verecekti?"
Aldığı yanıttan pek memnun kalmışa benzemiyordu.
Daha sonra Niğde Valisi ile görüştü. Vali ne demişti ki
Bakan onu sert bir tarzda uyardı: "Sakın ha! Öyle şeylere kalkışmayı aklından geçirme!.. İsmet Paşa, kafası bir soruna takılınca yaptığı gibi, odayı arşınlıyordu. Bir ara geldi, eşinin yanına oturdu: “Kaç günde taşınabiliriz?" diye sordu.
Mevhibe Hanım elini yavaşça paşasının eli üzerine koyup
sakin sakin, "Merak etmeyin, paşam. Çabuk toparlanırım. Bir iki günde evimize geçeriz" dedi. İsmet Paşa omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi rahatladı, arkadaşlarının yerine döndü.”
O gece İsmet Paşa’ya İstanbul’dan bir telefon gelmişti. Arayan CHP’nin İstanbul Müfettişi Sadi Irmak’tı. Irmak, Ordu Komutanı Orgeneral Kurtcebe Noyan’ın kendisini aradığını “Paşa hazretleri emrederse seçimlere komünistlerin hile karıştırdığı varsayımıyla müdahale edebileceklerini” söylediğini iletmişti. Milli Şef İnönü ise teklifi “Milli irade nasıl tecelli etmişse buna tüm devlet birimleri başta da kendileri saygı göstermeli” diyerek reddetmişti. (Demirkırat Belgeseli’nde gazeteci Orhan Birgit’in anlattığı hatıra)
Dediğini de yaptı. 27 yıllık bir tek parti rejiminin Milli Şef’i demokratik bir seçimle iktidarı devredip muhalefet sıralarına oturdu. Bu dünyada örneği pek görülmemiş bir olaydı.
14 Mayıs seçimleri üzerine New York Times gazetesinde çıkan başyazıda da İnönü’nün bu tavrı takdir edilmişti:
“Türk seçiminin hayret verici sonuçlarından yalnız Türkler değil, garp demokrasileri de hakkıyla gurur duysalar yeridir. Şimdi seçimi kaybetmiş olmakla beraber, Türkiye’ye demokrasi yolunda büyük bir adımı attırmak hususunda en büyük hisse İnönü’ye aittir. Bu cepheden bakınca son seçim onun bir zaferidir.”
Demokrat Parti’ye yakın gazeteler de “Halk Partisi mağlubiyeti efendice kabul etti” başlıkları atılmıştı.
DP’ye yakın Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman “İsmet İnönü’ye Tebrik Mektubu” başlıklı bir yazı yazmıştı:
“İnönü, harpte nasıl düşmanı yenip zafere ulaşmışsa milli iradenin tam tezahürü ile siyasette tam mağlup olduğu zaman da vakiayı olduğu gibi kabul etmekle yine bir şeref kazanmış ve millete karşı vazifesini yapan bir devlet adamının gönül ve kalp ferahlığıyla iş başından ayrılmıştır.”.
14 Mayıs 1950’den geriye sadece Demokrat Parti’nin beyaz İhtilali değil, 27 yıllık bir tek parti iktidarının Milli Şef’inin demokratik olgunluğu da kaldı.
Çünkü demokrasi sadece seçimlerde kazananların iktidarları devraldığı bir rejim değil, kaybedenlerin de olgunlukla iktidarları devrettiği bir rejim.
Maalesef Türkiye, demokrasinin 69. yaş gününe bu olgunluğun gösterilemediği 31 Mart İstanbul seçimlerinin gölgesinde giriyor.
Muhtemelen bugün ortaya ikna edici bir delil bile koymaya gerek duymadan “Çünkü çaldılar” deyip gülüp eğlenenler de yıllar sonra İnönü’nün 46 seçimleri için yaptığına benzer özeleştiriler yapacaklar.
Bugünlerin aktörlerinin hatıralarında bu işlerin arkasındaki Recep Pekerlerin, Cevat Kerimlerin adları yer alacak, herkes faturayı birbirine kesmeye çalışacak ama yine iş işten geçmiş olacak.
Yine de bu mirasın değerini bilenlerin ve korumaya çalışanların 14 Mayıs Demokrasi Bayramı kutlu olsun...
.14/05/2019 23:47
Hıncını dava zannetmek...
73
Adı ilk olarak 2017 yılında Anadolu Ajansı’nın geçtiği, Breaking Bad dizisini hatırlatan bir haberle duyulmuştu.
Tekirdağ’da 17 yaşından beri makyözlük yapan Göknur Damat, 30 yaşında kansere yakalandığını öğrenmiş, doktorların altı ay ömrünün kaldığını söylediği genç kadın, bu altı aya neler sığdırabileceğini düşünürken, sevdiği mesleğinde ilerlemeye karar verip, küçük bir salon açmıştı. Bu arada Hollanda’da katıldığı bir makyaj şampiyonasında Avrupa birincisi olan Damat, KOSGEB hibelerine başvurmuş, aldığı hibeyle küçük salonunu bir makyaj stüdyosuna çevirmiş, Dubai’den de bir makyaj stüdyosu açması için teklif almıştı.
İşinden aldığı büyük moral hastalığına da iyi gelmiş ve nihayet kanserle mücadelesini de kazanmıştı.
İlham verici bu başarı hikayesini, haberden bir kaç ay sonra katıldığı bir Esnaf Buluşması’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan da anlatınca Türkiye, Göknur Damat’ın adını öğrendi.
Genç kadın, gazetelerde haber oldu, televizyon programlarına çıktı. Beştepe’deki resepsiyonlara katıldı.
31 Mart seçim kampanyası sırasında Tekirdağ’a gelen Cumhurbaşkanı’nın mitingine de “Cumhurbaşkanının manevi kızı” kokartıyla özel olarak davet edildi.
Paylaştığı bir videoya bakılırsa bu yüzden çevresi tarafından da yandaşlıkla suçlanmıştı.
Göknur Damat, geçen hafta sosyal medya hesabından Ekrem İmamoğlu’nun kampanyasına yaptığı 20 TL bağışın dekontunu #herşeyçokgüzelolacak hashtagiyle paylaşınca olanlar oldu.
Almanya’da bir arabanın içinde çektiği siyasi videolarla tanınan bir sosyal medya fenomeni, genç kadının dekontu paylaştığı tweetini ve miting için kendisine verilen “Cumhurbaşkanının manevi kızı” kokartının görsellerini (nereden bulduysa!) birlikte paylaşıp, şöyle yazdı:
“Bizden olanı bir kenara attık. Bizden olmayanı baş tacı ettik. Onlar da aldı bizi ayak altına paspas etti.”
Onun ardından başkaları da “Davadan olmayanları bir yerlere yerleştirme” yi eleştiren, “Büyük ihanet” , “temizlik şart”, “Vefa”, “Reis çok yalnız” diyen mesajlarla bu lince katıldılar.
Birkaç gün sonra Göknur Damat, Tekirdağ’da “Sen misin o cesur yürek” diyen bir kişi tarafından baldırından bıçaklandı. Neyse ki genç kadın saldırıdan hafif yaralarla kurtuldu.
Göknur Damat’ı önceki gün Ekrem İmamoğlu da Tekirdağ’a giderek ziyaret etti.
Saldırıyı yapan kişi henüz bulunamadı. O yüzden motivasyonunun ne olduğunu, sosyal medyadaki linçten etkilenip etkilenmediğini tam olarak bilmiyoruz.
O yüzden bu üzücü olayın kriminal kısmını bir tarafa bırakıp, linci başlatan o mesaja dönelim:
“Bizden olanı bir kenara attık. Bizden olmayanı baş tacı ettik. Onlar da aldı bizi ayak altına paspas etti.”
Artık hiçbirimize çok da tuhaf gelmeyen bir dil bu: “Bizden olanlar” ve “bizden olmayanlar.”
Ama mesajı atan için zaten genç kadını “bizden olmayan” yapan şey siyaseten farklı bir tercih yapması değil. Onun öfkesi en baştan zaten “bizden olmadığı” belli olan birinin böyle “baştacı” edilmesine. Bizden olanlara kıymet vermeyip, bizden olmayanlara kıymet verirsen, onlar da sana böyle yapar diyor.
Hadi onun kıskançlığının, en ileri, en şampiyon, ne tavizsiz pozlarının başka motivasyonları var.
Ama bu mesajı beğenip, yayanların, kanseri yenmiş başarılı genç Tekirdağlı makyözün “bizdenmiş” gibi takdir edilmesiyle ne alıp veremediği var?
Bu öfkenin sebebi ne?
Zannedildiği gibi sorun bu insanların ideolojilerinde, partilerinde veya davalarında değil.
Türkiye’de karşıt fikrin mensuplarına yaşam hakkı tanımayan, onların başarılı, mutlu olmasından, takdir edilmesinden kıskançlık duyan sadece bir kesim yok.
Yaptıklarından hoşlanmadığı dindarları eleştirmek kesmeyince “Sizi tarihten sileceğiz” diyen solcu gazeteci de aynı dünyanın insanı.
Ama onun nefretinin kaynağı da solculuk, partisi ya da gazetesi değil.
Türkiye’de arkasında siyasi, ideolojik, dini saikler aranan pek çok tepkinin, tavrın, pozisyonun, tercihin arkasında ilkel bir insani duygu var: Hınç duygusu.
Hiçbir dini, ideolojik, ahlaki bağlama dayanmayan, ötekine nefretten beslenen, sınıfsal, sosyal eziklikler, korkular, endişelerle, geçmişin travmalarından gelen bir duygu bu.
Nietzsche “Ahlakın Soykütüğü Üstüne”de hıncı, “kendilerini hayali bir intikamla avutan sürülerin duygusu” diye tanımlıyor, toplama kamplarında iki yıl yaşamış, Almanlığından kurtulmak için kendisine bir Fransız ismi seçmiş Jean Amery ise geçmişle yüzleşmek için değer verdiği hınç duygusunun“geleceğe çıkışın önünü kestiğini” anlatıyor.
Fransız yazar Eric Fassin ise “Popülizm: Büyük Hınç” kitabında, dünyanın her yerinde yükselen popülist hareketlerin sınıfsal ve iktisadi bir tepki olarak açıklanmasına karşı çıkarak bu hareketlerin ötekinin mutluluğuna, başarısına, kendisinden daha fazla dünyadan haz almasına, dünya nimetlerinden faydalanmasına karşı duyulan bir hınç duygusundan kaynaklandığını söylüyor.
Dünyadaki popülist hareketler elitlere, mültecilere, farklı olanlara karşı bu hınç duygusuyla kitleleri mobilize ediyorlar. Trump, Bolsonaro, Orban gibi ana akım siyasetlerden kendini ayırmış yeni popülist liderlerin yakıtı da bu hınç duygusu.
Türkiye’de de siyasi “dava”ların çoğunluğu gücü elde etmek, ötekine aman vermemek, geçmişin intikamını almak gibi dürtülerin hareket geçirdiği kültürel ve sosyal bir hınç duygusundan besleniyor.
Böylesine ilkel, varoluşsal insani bir duygunun motor gücü olduğu kutsal “dava” lar uğruna ahlaki sınırları aşmak da kolaylaşıyor.
Böyle bir iklimdeki siyasi tartışmanın içinde sürekli “biz” ve “onlar” kelimeleri dolaşıyor.
Bu hıncın sürmesinden nemalananlar, bütün varoluşlarını ve itibarlarını bu kavganın sürmesine borçlu olanlar hınç duygusunu sürekli kamçılayıp diri tutuyor, “biz” ve “onlar” ateşini sürekli harlıyorlar.
Öyle olunca da Tekirdağ’da kanser atlatmış genç bir makyöz kadın bile “bizden” olmadığı için nefretin, hıncın hedefi olabiliyor.
Hıncını dava zannedenler en çok, iktidar savaşının siyasi rekabete dönmesinden, insanların cemaat duvarlarını aşıp topluma karışmasından, siyasetin ayaklarının yere inmesinden korkuyor.
Göknur Hanım’a çok geçmiş olsun.
.18/05/2019 02:25
Aynı vapurun yolcularıyız...
40
Türkiye tarihini değiştiren 19 Mayıs 1919’un yarın 100. yıldönümü.
Bundan 100 yıl önce bu saatlerde Mustafa Kemal Paşa, Bandırma Vapuru ile Samsun’a doğru yolculuğuna devam ediyordu. Ama anmalarda pek bahsedilmese de bu yolculukta yalnız değildi.
Mustafa Kemal’e eşlik eden 25’i subay ve gerisi mürettebat 50 yolcunun içinden Başbakanlar, bakanlar, generaller, diplomatlar çıktı, idamla yargılananlar, idam edilenler oldu.
Bazıları ise unutuldu, unutturuldu ya da unutulmayı tercih etti.
Türkiye tarihinin en kritik dönemeçlerinde bu vapurun yolcularının imzaları var.
O yüzden Bandırma Vapuru ve yolcularının hikayeleri sadece Milli Mücadele değil, Türkiye siyaseti ve toplumu hakkında da bize çok şey anlatıyor.
1878 yılında Glasgow yakınlarındaki bir tersaneden denize indirilen 47 metrelik Bandırma, sırasıyla Trocedero, Kymi, Panderma adlarını alarak İngilizler, Yunanlılar, Türkler arasında el değiştirmiş, yolcu taşımacılığı, posta için kullanılmış, bir kere kayalıklara çarparak, bir kere de Birinci Dünya Savaşı sırasında bir İngiliz denizaltısının torpidosuyla olmak üzere iki kere batmış, tekrar çıkarılıp tamir edilmiş ve yüzdürülmüş bir vapurdu.
1919’daki tarihi yolculuktan sonra uzun yıllar unutulmuş, 1933’de Cumhuriyetin 10. Yılı için açılacak müze için aranınca, adını dahi hatırlayan çıkmamış, zaten 1925 yılında satılıp, hurdaya çıkarıldığı anlaşılmıştı.
Bandırma’nın soğuk ve dalgalı Karadeniz’deki üç günlük seyri sırasında, yolcuların çoğunu deniz tutmuş, soğuk hava yüzünden de odalarından çıkamamışlardı. Mustafa Kemal Paşa da yolculuk boyunca sadece bir kere kaptanın yanına çıkmış ve nerede olduklarını sormuştu.
Çünkü geminin dümeni Karadeniz’i iyi bilen tecrübeli bir kaptanın elindeydi: İsmail Hakkı Bey (Durusu)
Bandırma Vapuru ona teslim edildiğinde, 48 yaşında 27 yıllık tecrübeli bir denizci ve beş yıldır da Karadeniz’de seferler yapan bir kaptandı.
1922’de yaş haddinden emekliğe ayrılıp köşesine çekildikten sonra bir kaç kez Atatürk’ten davetler almıştı. Birinde hasta olduğu için davete icabet edememiş, diğerinde ise Bandırma’nın çarkçıbaşısının Atatürk’ten maaş talep edip, aldığını duymuş, kendisinin de bu yüzden görüşmeye gittiği düşünülmesin diye gitmek istememişti.
Türkiye’de talepkar olmayan, mütevazi her başarılı insan gibi onun da adı kolayca unutuldu.
69 yaşında vefat ettiği 1940 yılına kadar ömrü, Bandırma Vapuru ile ilgili ilk olarak Falih Rıfkı Atay’dan çıkmış “Gemi çürüktü, kaptan tecrübesizdi, gemi pusulasızdı, o yüzden kıyıdan kıyıdan gitmişlerdi” efsaneleriyle mücadele ederek geçti. Ama bu algıyı değiştirmekte başarılı olamadı. Falih Rıfkı’nın abartılı anlatımı ders kitaplarına girdi. Eşine ve evlatlarına bunun düzeltilmesini vasiyet ederek dünyadan ayrıldı.
Aile, uzun yıllar doğru olmayan bu iddiaların düzeltilmesi için Tarih Kurumu’na, iddianın dillendirildiği gazetelere tekzipler, açıklamalar gönderdiler ama adını kimsenin hatırlamadığı kaptanın ailesinin karşısına delil olarak Falih Rıfkı’nın bu iddiaları yazdığı Milliyet gazetesinin kupürleri çıkarıldı.
Ancak 80 yıl sonra sesleri duyuldu. Dedesinin vasiyeti için mücadele eden torunu Nejat Ulugöl Milliyet gazetesine konuştu. Röportaj nihayet ses getirdi.
O yıl Türkiye Denizcilik İşletmeleri İstanbul’da sefer yapan vapurlarından birine İsmail Hakkı Durusu’nun adını verdi.
Bandırma Vapuru’nun Mustafa Kemal Paşa’dan sonraki en kıdemli subayı Kurmay Albay Re’fet Bey’di. (Bele).
Trablusgarp’ta, Balkan Savaşı’nda, Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin Cephesi’nde savaşmış, Gazze savunmasında yer almış gazi bir komutandı. İstanbul’un işgalinden sonra tayini 3. Kolordu Komutanı olarak İstanbul’a çıkınca, Anadolu’da başlayan direnişe cephane göndererek destek vermeye başlamıştı.
Bu sırada Mustafa Kemal Paşa, onu Bandırma Vapuru ile Samsun yolculuğuna çağırdı.
Ama adı İngilizlerden geçiş izni alınan subaylar arasında yoktu. O da meraklısı olduğu 18 atını alıp geminin kalkacağı Karaköy’e geldi. Atların seyisi kılığında gemiye bindi. İngiliz kontrolü geçene kadar ahırda sigarasını tüttürdü.
Samsun’dan sonra İstiklal Harbi’nin en önemli komutanlarından biri oldu. İçişleri ve Savunma bakanlıkları yaptı. Savaşın sonunda Mustafa Kemal Paşa, onu İstanbul’a gönderdi. 19 Mayıs 1919’da kaçak olarak terk edebildiği İstanbul’a 20 Ekim 1922’de askerleriyle, çoşkulu bir kalabalığın tezahüratları arasında muzaffer bir komutan olarak girdi, Ayasofya’da Cuma namazını kılıp, Fatih Sultan Mehmet’in türbesinde dua etti. Padişaha Saltanat’ın kaldırıldığı haberini de daha sonra o verdi.
Ama halife Abdülmecit’le yakın ilişkisi ve ona bir at hediye etmesi yüzünden Mustafa Kemal’le araları açıldı. İkinci Meclis’te muhalif Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı. Şeyh Said ayaklanması sonrası parti kapatıldıktan sonra, Mustafa Kemal’e İzmir suikastı davasında o da gözaltına alındı, hapse atıldı, idamla yargılandı. Son anda kurtuldu ama bu muamele yüzünden devlete küstü ve köşesine çekildi. 60 yaşına kadar bekar kaldı. 1946 yılında bağımsız olarak Meclis’e girdi. 1950 yılında DP hükümeti onu mülteciler komisyonunun Türk delegesi olarak Beyrut’a gönderdi. Bir zamanlar savaştığı topraklarda 11 yıl görev yaptı. Hatıralarını yazmaktan ısrarla kaçındı. 1963’de İstanbul’da vefat ettiğinde ailesi devlet töreni istemedi, Zincirlikuyu’ya gömüldü. Uzun yıllar adından kimse bahsetmedi. Nutuk’ta pek iyi geçmeyen adı kitaplarda da anılmadı. Ta ki 1971 yılında İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom kaçırılıncaya kadar. Elrom’u kaçırmak için yaşadığı apartmana giren Mahir Çayan ve arkadaşları, büyükelçiyi apartman kapısından girer giremez yakalamak için, apartman girişindeki bir daireye zorla girip beklemeye başlamışlardı. O daire Refet Bele’nin eşi Perihan Hanım’ın eviydi. Çayan, girdikleri evin Refet Bele’nin evi olduğunu duvardaki resimlerden anlayınca aileyi “Biz de Kurtuluş Savaşı veriyoruz, bizden korkmayın” diye teskin etmeye çalışmıştı. 1988’de Kurtuluş Savaşı komutanlarının mezarlarının Ankara’da Devlet Mezarlığı’na nakli gündeme gelince ailesi, Bele’nin vasiyetine uydu ve teklifi geri çevirdi. Devlete küslüğü vefatından sonra bile geçmemişti.
Bandırma Vapuru yolcularından 10’u daha sonra milletvekili oldu. İçlerinden bir kısmı bakanlık koltuğuna oturdu. Ama Bandırma’dan sadece bir Başbakan çıktı; Sıhhiye Müfettiş Muavini Binbaşı Refik Bey. Ya da bilinen adıyla Refik Saydam. Uzun yıllar Sağlık Bakanlığı, bir dönem İçişleri Bakanlığı, Kızılay Başkanlığı, CHP Genel Sekreterliği yapan Refik Saydam, 1939’da İkinci Dünya Savaşı’nın zor zamanlarında Cumhurbaşkanı İnönü tarafından Başbakan olarak atandı. 1942’de Nazilerden kaçan Yahudi mültecileri taşıyan Struma gemisinin İstanbul limanına yanaşmasına “Türkiye başkaları tarafından arzu edilmeyen insanlar için vatan hizmeti göremez” diyerek izin vermeyen Başbakan oydu. Beş ay sonra Pera Palas Otel’de hala tartışmalı bir şekilde kalp krizi geçirerek vefat etti. Kendisini mesleğine adamış ve hiç evlenmemişti. Bütün malvarlığını da Kızılay ve Darüşşafaka’ya bağışladığı ortaya çıktı.
Bandırma Vapuru’ndaki sıhhiyecilerinden biri de Tabip Albay İbrahim Tali’ydi. Balkanlardan Süveyş’e her cephede görev yapmış bir doktordu. TBMM adına Sovyetlerin Bakü’de düzenlediği Birinci Doğu Halkları Kongresi’ne katılmış, yazdığı raporda komünizm tehlikesine dikkat çekerek, devletin bu konudaki refleksinin temellerini atmıştı.
1925’de Şeyh Said ayaklanmasının ardından Umum Müfettişi olarak bir rapor da Kürt meselesi üzerine yazdı. 1927’de Dersim için yazdığı raporda “Devletin Dersim’e girip, her şeyi bitirmeden çıkmamasını” savunmuştu. 1934’de yine Umum Müfettişi olarak Trakya’daki Yahudi nüfusun güvenlik risklerine işaret eden bir rapor daha yazdı. Onun raporundan bir süre sonra bölgedeki Yahudilerin göç etmesine neden olan olaylar çıkmıştı. Devletin tehlike kodlarının oluşmasındaki katkıları yüzünden, soyadı kanunu alınırken Atatürk’ün isteğiyle “Öngören” soyadını aldı.
Kurmay Albay Kazım Bey (Dirik) vapurda çoğunluğu oluşturan Trakyalı subaylardan biriydi. Manastır doğumluydu. O da her cephede savaşmış bir askerdi. Temmuz 1919’da İstanbul hükümeti bir telgrafla ordu komutanlığından alınca istifa eden Mustafa Kemal’in karşısına çıkıp “Artık sizinle çalışamam, dilekçemi nereye vereyim” diyecek kadar disiplinli bir askerdi. Bu tavrı Mustafa Kemal’i büyük hayal kırıklığına uğratmıştı ama daha sonra kritik görevler üstlendi. Şeyh Said ayaklanması sırasında Bitlis Valisi’ydi. İzmir Suikastı olayı ortaya çıkarılırken ise İzmir Valisi.
Onun İzmir Valiliği sırasında ortaya çıkardığı İzmir Suikastı davasında tutuklananlardan bir başkası daha Bandırma Vapuru yolcusuydu: Kurmay Albay Arif Bey. Mustafa Kemal’in harp okulundan sınıf arkadaşıydı. Teneffüslerde Mustafa Kemal ona vals öğretmişti. İki arkadaş birbirine sima olarak da çok benzetilirdi. Bandırma’dan sonra İstiklal Harbi’ni her cephesinde Mustafa Kemal Paşa’nın yanında kaldı. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasında çektirdiği bütün fotoğraflarda onu da görmek mümkün. İngilizlere göre o Ankara’daki Gizli Servis’in başıydı. Savaşın ardından Atatürk tarafından milletvekili yapıldı. Ama eleştirel fikirleri yüzünden Terakkiperver Fırka saflarına katılmıştı. İzmir Suikastı davasında tutuklandı. Suikastın tetikçilerinden Laz İsmail’i evine götürdüğü, mahkemede yalan söylediği ortaya çıktı. Hakkında idam kararı verildi. Affı için arkadaşı Mustafa Kemal Paşa’ya mektuplar yazdı, idam sehpasında bile “Paşa’dan cevap yok mu? Mutlaka verir, beş dakika daha bekleyelim” diyerek affını bekledi. Ama o cevap gelmedi ve idam edildi.
Bandırma Vapuru’ndaki kurmay Binbaşı Hüsrev Bey, daha sonra Gerede soyadını aldı, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Berlin’deki Türkiye Büyükelçisi olarak Hitler’le çok yakın ilişkiler kurdu.
Vapurun yolcularından geri kalanları da kariyerlerine Atatürk’ün yaveri, general, korgeneral, milletvekili, Başbakanlık Özel Kalem Müdürü olarak devam ettiler.
Piyade yüzbaşı Ali Mümtaz (Tünay) ise savaşın ardından emekliye ayrıldı. Trabzon’da bir fotoğraf stüdyosu kurdu. Sonra taşındığı Bursa’da da fotoğrafçılık işine devam etti. Hayatının sonunda kadar bir daha siyasetle ve devlet işleriyle ilgilenmedi.
Vapurdaki askerilerin İstanbul’dan çıkış vizelerinin altında imzası olan İngiliz yüzbaşı John Godolphin Bennett, savaşın ardından kendini sufizme verdi. Londra’da kendine bir tekke kurdu. Osmanlı ailesinin mülkiyet davalarını takip etti, Lozan görüşmelerinde arabuluculuk yapmaya çalıştı. İşgal subayı olarak bulunduğu İstanbul’a daha sonra defalarca gelip, tekkeler üzerine incelemeler yaptı.
Mustafa Kemal Paşa, 16 Mayıs 1919’da ayrıldığı İstanbul’a bir daha 1927 yılında Cumhurbaşkanı olarak döndü. Samsun’a ise 1919’dan sonra ilk defa 1924’de eşi Latife Hanım’la gitti. Ardından 1930’da bir başka meseleyi çözmek üzere bu kez Ege Vapuru ile Samsun’a çıktı. Çözülmesi gereken mesele, Samsun’un 1930 yerel seçimlerinde Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kazandığı iki ilden birisi olmasıydı. (Diğeri ilçe yapılan Silifke).
Partinin Samsun’daki kurucuları Atatürk’ü 1919’da Samsun’da ağırlayan, milli mücadeleyi örgütleyen isimlerdi. Parti bir süre önce kapatılmış ama Serbest Fırka’dan belediye başkanı seçilmiş Boşnakzade Ahmet Resai bey istifa etmemek için direnmekteydi.
Mustafa Kemal niyetini anlamak için onu yemeğe davet etti ve neden böyle yaptığını sordu. Ahmet Resai Bey;
“Paşam; bu intihap halkın şahsıma karşı bir itimadı şeklinde tecelli etmiştir. Mesele sırf seçimin serbest olmasından ibarettir. Eğer bu vaziyette istifa edersem halkın bu teveccüh ve itimadına karşı küfranı nimette bulunmuş olurum.. Eğer bendenizin bu işte kalması arzu buyurulmuyorsa, hükümetin elinde kuvvet vardır, Şur’ayı Devlet (Danıştay) vardır, intihabı fesheder. Bendeniz de o zaman halka karşı mahcup vaziyette kalmam.” Öyle de yapıldı. Kısa bir süre sonra Danıştay, seçimi iptal etti.
Bandırma Vapuru’ndan çıkan tanıdık Türkiye hikayeleri böyle.
100 yıl sonra hepimiz hala o vapurda seyahat ediyoruz.
Bandırma Vapuru’nda Mustafa Kemal Paşa ile Samsun’a çıkan subayların yaş ortalamasıydı bu.
Samsun’a ayak basan heyetin en yüksek rütbeli komutanı Mustafa Kemal de sadece 38 yaşındaydı.
Çoğunluğu, artık ülke toprakları içinde olmayan Balkan şehirlerinde doğmuş bir grup genç subayın, İzmir’in işgal edilmesinden bir gün sonra attıkları cesur adımın 100. yıldönümü için dün Samsun’da kutlamalar vardı.
19 Mayıs’ın aynı zamanda Gençlik ve Spor Bayramı olmasına uygun olarak kutlamalarda sık sık içinde gençler geçen ümitli, heyecanlı cümleler kuruldu.
Tabii ki birlikte sevinmeye, heyecanlanmaya, umutlanmaya her toplumun ihtiyacı var.
Özellikle de eksik kadroyla da olsa yan yana gelmiş siyasi parti liderleri fotoğrafından bile heyecan duyacak kadar çok yıpranmış ve bölünmüş bir toplumun.
Ama tarihi olayların 50’inci, 100’üncü yıldönümleri sadece kutlamak için değil, bir adım geriye çekilip muhasebe yapmak için de bir vesile olmalı.
O vesile benim için Gençlik Bayramı 19 Mayıs’ın 100. yıldönümüne denk düşen bir genç ölüm haberini almak oldu.
Mehmet Ördekçi adı pek çokları için pek bir şey ifade etmeyebilir.
Ama son 10 yılı internet mecralarında Türkiye’nin gündemini izleyerek ve okuyarak geçirmiş sosyal medya nesli için sık sık yazdıklarını okudukları bir isimdi Mehmet Ördekçi.
Sosyal medya çağında kimliğin ve tanışıklığın da içeriği değişti.
Artık en yakın akrabalarımız, arkadaşlarımızla bile online olarak birlikte vakit geçirdiğimiz süreler, fiziken birlikte olduğumuz süreleri geçiyor. Hatta yan yana geldiğimizde bile ellerimiz sanal dostlarımıza kayıyor.
O mecralarda tanıştığımız ve sürekli online olarak birlikte olduğumuz pek çok insanla da en yakın arkadaşlarımızdan daha fazla fikir, duygu paylaşıyoruz.
Mehmet Ördekçi de onlardan biriydi.
Çoğumuz için şahsen tanışılmayan ama Türkiye’nin çalkantılı son 10 yılında günlük gibi kullandığı Ekşi Sözlük, Twitter ve Facebook gibi mecralarda sık sık yazdıklarını okuduğumuz bir profilin adıydı.
Ama onu şahsen tanımasa da herkese yakın kılan, bu ismin bir profil adına değil, kanlı canlı gerçek bir insana tekabül etmesiydi.
Üzerine yazdığı meselelere ilgisinin sebebi siyasete merakı değildi. O aslında bütün hayatını etkilemiş, bedeninde izler bırakmış şahsi meseleleri üzerine yazıyordu.
1967 doğumluydu, ODTÜ ve Mülkiye’de felsefe okumuş, çevirmenlik, editörlük yapmıştı.
Eğer bir İskandinav ülkesinde yaşasaydı, hikayesi bundan ibaret olabilirdi.
Ama Tanpınar’ın dediği gibi Türkiye bu evladına da kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânı vermedi.
1993 yılında 26 yaşında Ankara’da yasadışı bir sol örgüte üyelikten tutuklandı
Silahlı sol örgütün, silahlı eyleme karışmamış bir üyesiydi ama bu 10 yıl hapis cezası almasını engellemedi. Vatandaşlarının hataları için hesap sormakta bonkör, kendi hataları için hesap vermekte cimri olan devlet büyüklüğünü bir kere daha göstermişti.
Gençliğini, on 19 Mayıs’ı Türkiye’nin değişik hapishanelerinde geçirdi.
Ama içeride onu geçen uzun yıllar, devletin hapishanelerinin koşullarından çok, mensubu olduğu örgütün ve diğer sol örgütlerin gaddarlıklarıyla yüzleşmesi yıpratmıştı.
İç infazlar, işkence, bağnazlık karşısında hapisteki ilk yıllarında “Benim bunların arasında ne işim var” noktasına gelmişti::
“Elimde izahat da mazeret de kalmadı, ne yapacağımı bilmiyorum. Bambaşka ve yepyeni bir dünyayı bu insanlarla mı kuracağız? Kendi yarattığım roman karakteri ‘devrim sadece olurken güzeldir’ derken benden daha mı haklı? Sonra her şey yeni yerini bulacak ve hayat eskisi gibi mi devam edecek? Uğruna canlar verilen ve verilecek yeni dünya bugünkünün sadece aynadaki tersi mi? Karşı çıktığımız her şey gene olacak ama yeri mi değişmiş olacak? Bunca acıyı işkence yapanlarla işkence görenler, ezenlerle ezilenler, yok sayanlarla yok sayılanlar… sadece yer değiştirsinler diye mi çektik?” demişim.”
Hapishane hayatının ilk yıllarından itibaren başlayan sert muhasebe sürecinden sonra Türkiye’de çok insanın yapmaya cesaret edemediğini yapmış, kendi doğrularının peşinde sonu meçhul bir yolculuğa çıkmıştı. Başka dünyaları keşfediyor, metafizikle ilgileniyor, Kuran okuyordu.
Üstelik bunu örgütlerin koğuşlarından kaçarak sığındığı, avlu çıkışı olmayan, güneş görmeyen bir kaç metre karelik hapishane hücrelerinde yapmıştı:
“Orada havalandırmaya, yani avluya, yani güneşe çıkma imkânı olmadığından, kendi isteğimle orada kaldığıma dair bir şeyler imzalayarak yeni yerime taşındım. Başgardiyan, “burada yaşanmaz. Bir-iki hafta kafanı dinle de geri koğuşuna dönersin” diyordu…Orada dört yıl kaldım! Dört yıl güneşe çıkmadım. Ama kendimle baş başa kaldığım, içimin koridorlarında gezindiğim, ruhumu neredeyse elimle tutabildiğim o dört yıl, içim hiç olmadığı kadar aydınlandı. Her şeye rağmen, bütün hapishane hayatımın en özgür dönemiydi!”
Devletin işkencesinden, infazlarından şikayet ederken kendi işkencecilerini, cellatlarını yaratmış örgütler ve dünyalarından kurtulduğu bir zamanda 19 Aralık 2000 günü aldığı bir haber bütün hayatını değiştirdi:
“19 Aralık 2000 günü, sabahın erken saatlerinde, aynı anda 20 cezaevine askerler operasyon düzenledi. Bunlar örgütlerin bulunduğu cezaevleriydi. Dolayısıyla Afyon bu cezaevleri arasında yoktu. Ama İstanbul’da, Bayrampaşa Cezaevi’nde yatan kardeşim için endişelenmeye başlamıştım. Daha önce de tek tek cezaevlerinde askerin müdahaleleri sırasında kan dökülmüş, ölen mahkûmlar olmuştu. Akşamki en erken ana haber bülteni Kanal 6’da Hakan Aygün’ün sunduğu ve 18.30’da başlayacak bültendi. Başladı. İlk haber tabii cezaevi operasyonlarında ölenlerden isimleri belli olanlardı. İçimden, inşallah tanıdığım, üzüleceğim kimse olmaz aralarında, yeni toparlandım, sağlığım hemen geri bozulmasın diyerek televizyonun sesini açtım. Hakan Aygün’ün okuduğu ilk isim olarak Murat Ördekçi’yi duyunca beynimi dolduran bir uğultu oldu, sonrasını ise hatırlamıyorum. Sesim kısılana kadar bağırmışım…”
Aynı örgüte mensup olmaktan uzun yıllardır hapis yatan kardeşi, operasyon sırasında avludan koğuşuna doğru kaçmaya çalışırken askerlerin kurşunlarıyla öldürülmüştü. Üstelik devletin hapishane baskınında örgüt mensubu olarak öldürdüğü, örgütün de “şehidi” olarak selamladığı kardeşi artık ne örgüt mensubu ne de birilerinin “devrim şehidi”ydi. O da benzer bir muhasebeyle kendi bağımsız kimliğini oluşturmuştu.
Ama örgüt baskısından kurtulmaya çalışırken devletin hayata dönüş gaddarlığına yakalanmıştı.
Ördekçi ailesi devlete karşı bir hukuk mücadelesine başladı.
Bu sırada Mehmet Ördekçi, 26 yaşında girdiği cezaevinden 2003 yılında 36 yaşında çıktı. Cezaevinden çıktığı ilk günü de bir Facebook postuna yazmıştı:
“Bir insanın betonla bunca fazla hatırası olmamalı. Bazı insanların ölmesini dilerken sesim titremez, ama herhangi bir insanın içeride çürümesini dilerken bir-iki filtreden geçiririm öfkemi. Tahliye olduğum gün Afyon askerlik şubesince Eskişehir Hava Hastanesi'ne gönderilince, kendi evimizi görmeden Siyasal'dan arkadaşım sevgiliSevil'in evini görmüş oldum. Hiç düşünmemiştim, aklıma gelmemişti, kendime sormamıştım, bunca yıldan sonra (bir) eve girince somut olarak ne hissedeceğimi. Eskişehir'i de ilk görüyorum, neresindeyim haberim yok. Sevil geldi aldı beni hastaneden. Vardık evine. Ayakkabımı çıkardım. Salona girmem ve halıya basmamla donup kalmam bir oldu. Refleks olarak ağlamaya başladım. Ayaklarım. On yıldır (1993-2003) betona basan ayaklarım halıya basınca halıya basmayı "hatırladılar." Altüst oldum. Doya doya ağladım.”
10 yıl sonra dışarı çıktığı Türkiye’de artık yeni bir iktidar vardı. İşkenceye sıfır tolerans vaadiyle iktidara gelen AK Parti, Avrupa Birliği yolunda üst üste hukuk ve demokrasi alanında reform paketleri açıyordu.
Artık devletin daha dokunulabilir olduğu bu yeni Türkiye’de 2004 yılındaİstanbul 2. İdare Mahkemesi Bayrampaşa Cezaevi'ndeki operasyonda hayatını kaybeden Mahmut Murat Ördekçi'nin yaşam hakkının ihlal edildiğine karar vermiş, İçişleri ve Adalet Bakanlıklarını suçlayan mahkeme aileye tazminat ödenmesine hükmetmişti.
Mehmet Ördekçi, eski bir devrimci mahkum olarak bu yıllarda önce bloglar, ardından Ekşi Sözlük, Twitter ve Facebook üzerinden eski rejimin savunucularına karşı bu değişimin yanında duran bir siyasi pozisyonu güçlü bir şekilde savundu. Kendi çevresiyle, eski dava arkadaşlarıyla tartışmalara girdi. Döneklik, yandaşlık, dincilerle işbirliği yapmakla suçlandı.
Samimi bir özeleştirinin itiraf muamelesi görüp üzerinde tepinildiği, fikirlerini hiç değiştirmemenin erdem sayıldığı, farklı fikirlerdeki insanlarla ortak değerler için yan yana gelme riskini almaya “kullanılmak” denilen bir ülkede yapmaya çalıştığı zor bir işti:
“Bu kadar da değil. Yanılmışım diyebilmek, evet bir erdemdir. Ama “vasatın tasallutu” altında her erdem gibi bu da cezasız kalmaz! Başkalarının ağzından çıkacak her özeleştiriyi kendilerine övgü gibi anlamaya, sizin özeleştiriniz üzerinden kendi b.. hayatlarının sağlamasını yapmaya hazır insanlarla dolu cennet vatanımız. Çıktığımdan beri, beni en çok dinledikleri için en çok anladıklarını sandığım kimseler de dâhil, aynı yöntemle kendi hayatına bakmayı akıl edebilen çıkmadı. Ben konuştukça herkes kendisinin ne kadar mükemmel olduğunu gördü! Şu halimle başkalarının yanlışlarından söz etmem ayıptır, ben kendi eteğimdeki çamurdan söz edeyim derken; herkes tertemiz çıktı, bütün ihale bende kaldı…”
Ama Gezi’den itibaren yolu AK Parti iktidarıyla da ayrıldı. Net ve benim de nasibini aldığım epey sert, zaman zaman haksız bir eleştirel pozisyon aldı.
Ama muhalifleri bu bile kesmedi. İktidar partisini kapatmaya çalışan, başörtülü üniversite öğrencisine, Kürtlerin mahkemede Kürtçe savunma hakkına, Azınlık Vakıflarının geri iadesine bile direnen askeri vesayet rejimini tasfiye etmek için 2010 referandumunda “Yetmez ama Evet” oyu vermiş olma ‘suçu’ affedilmiyordu:
“Yetmez ama evet'çilere üç yıldır hırlamaya doymayanların bilinçaltında "ordu/cumhuriyet... bizi korusun" şablonu var. Eski Türkiye'nin ezik ve ... tebası modundalar. "Hükümetin/devletin şunu şunu yapmasına izin vermeyiz, mücadele ederiz" demeye zihniyet yapıları ve ... müsait değil. Bu durumda hangimiz daha solcu oluyoruz pardon?”
Geçen hafta vefat haberi duyulunca sosyal medyada boy gösterip, sol örgütlere eleştirilerini ve yetmez ama evet oyunu hatırlatanlar, bir kere kan davası güden aşiretlerin bile yanında hümanist kaldığı ideolojilerinin kendilerini nasıl insanlıktan çıkardığını göstermiş oldular.
Halbuki, uzun yıllardır çoklu organ yetmezliği yüzünden kurtulamadığı hasta yatağında onu heyecanlandıran son siyasi olay Ekrem İmamoğlu’nun seçilmesiydi.
Ama bu tepkiler gösteriyor ki “Her şey çok güzel olacak” demeden önce “Her şey neden çok güzel olmadı” sorusuna samimi bir cevap vermek gerekiyor.
Türkiye’nin bugün yaşadığı bütün problemlerin miladı 17 yıl öncesi değil.
Mehmet Ördekçi ve kardeşinin hayatının karardığı yıllarda AK Parti yoktu.
AK Parti de her şey güzel olacak diye iktidara gelmiş, kardeşini hapishane baskınında kaybetmiş bir devrimci mahkumun bile desteğini kazanacak kadar güzel işler yaptıktan sonra her şey çok güzel olmaktan hızlıca uzaklaşmıştı.
Peki bunca yıldır bütün iktidarların her şey çok güzel olacak vaatlerinin sonunda neden bir türlü her şey güzel olamadı?
Neden 100 yıl önce genç liderlerin kurmak için adım attığı ülke bir yüzyıl boyunca gençlerini bu kadar kolay harcadı?
Bu soruların gerçek cevaplarını bulmadan, yapısal sorunlara eğilmeden hiçbir zaman her şey çok güzel olmayacak. Ya da her şey biraz çok güzel olduktan sonra yeniden aslına dönecek.
Her şeyin çok güzel olması için önce Mehmet Ördekçi’nin göze aldığı sertlikte ve netlikte özeleştirilerin verilmesi, cemaat, ideoloji, örgüt duvarlarının aşılması, kendi doğrularını kendisi inşa eden şahsiyet sahibi aktörlerin ortaya çıkması gerek.
Ama maalesef Mehmet Ördekçi, her şeyin çok güzel olduğunu göremeden, Türkiye’nin eseri olan hastalıklarla geçen uzun ve zorlu mücadelesinin sonunda geçen hafta 52 yaşında hayatını kaybetti.
Ondan geriye son 10 yıl olan bitenler hakkında neredeyse gün be gün yazılmış blog yazıları, postlar, entryler, tweetler kaldı.
Hayat hikayesini yazdığı blogdaki yazı şöyle bitiyordu:
“Az kaldı, bitiyor. Ünlü biri değilim. Ama olur ya, benim için “içeride kafayı yedi” gibi şeyler dendiğini duyan varsa aranızda, bilsin ki ol hikâyat işte bundan ibarettir. Bu yazı bir şikâyetname değil. Allah mıdır adı, evren mi, Çalap mı, Tengri mi, Tanrı mı, God ya da Gott mu, Ulu Manitu mu, “Bir” mi, “Tek” mi, her ne ise işte, O’nun bana yaşattığı ve yaşatacağı hiçbir şeyden şikâyetim olamaz zaten. Ben bu yazıyı yazan ben’den memnunum ve bu ben’i bütün bu yaşadıklarıma borçlu olduğumun farkındayım. Son nefesle mezun olunan bir okuldayız hepimiz. Benim de bu hayatta O’nun bana bıraktığı sınırlar dâhilinde rolümü İYİ oynamaktan, ruhumu bir sonraki durağa hazırlayacak sınavları geçmekten başka amacım yok. Hatta diyorum ki, belki bu okuduğunuz da sadece bir yazılı kâğıdıdır!”
Bu yazılıdan geçtiğine şahidiz. Allah rahmet eylesin....
“Bunu hangi edebe, hangi adaba, hangi kaleme sığdırabilirsiniz?”
142
1950’lerde Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs yüzünden zaman zaman gerilen ilişkilerin sigortası iki ülkenin Başbakanları Andan Menderes ve Konstantin Karamanlis arasındaki yakın dostluktu.
İki liderin bir araya geldiği bir toplantıda Menderes, ‘‘Talihin şu garip cilvesine bakın. İsminiz ‘Karamanlis', yani Türkçesi ile ‘Karamanlı' ve siz Yunanistan'ın başbakanısınız’’ deyince Karamanlis hemen cevap vermişti: ‘‘Sizin isminiz de ‘Menderes', yani Yunancası ile ‘Meandros' ve siz de Türkiye'nin başbakanısınız’’.
Aslında ne Menderes’in kökenleri Yunan’dı ne de Karamanlis ailesinin Karaman’la bir ilgisi vardı.
1907 Serez doğumlu olan Karamanlis’in ailesi kuşaklar boyu Yunanistan’da yaşamış bir aileydi. Babası Makedonya’da Osmanlı’ya karşı başlayan Yunan ayaklanmasının öncüllerinden biriydi. Karaman’la ya da oradan göçen Karamanlı Rumlarla bir ilgileri yoktu.
Ama Türk medyası ilk başbakan olduğu 1955’den, 91 yaşında cumhurbaşkanı olarak vefat ettiği 1995’e kadar Karamanlis’in adı geçtikçe onun Karamanlı ve Türk asıllı olduğunu yazmaktan bıkmadı.
Sonra o vefat etti, siyaset sahnesine yeğeni Kostas Karamanlis çıktı.
İkinci kuşak Karamanlis de 2004’te Başbakan olunca, bir kere daha bizim gazetelerde “Yunanistan’a Karamanlı, bizden başbakan” başlıkları atıldı.
Hatta yolları kuşaklar boyu Karaman’a düşmemiş Karamanlis ailesinin Karaman’daki evi bile bulundu. AK Parti Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün de iddiaları doğrulayıp "Karamanlı bir hemşehrimizin seçimden zaferle çıkması bizi mutlu etmiştir. Sayın Karamanlis'in Türk-Yunan ilişkilerinin gelişmesine katkıda bulunacağına hiç şüphemiz yoktur” diyerek Karamanlis’i Karaman’a davet etmişti.
Tabii Türkiye’de çıkan bu haberler ve açıklamalar Karamanlis’in muhalifi milliyetçi Yunan siyaseti ve medyasının da ilgisini çekmiş, onlar da bu “Türk kökenli” iddiasını siyasi rakiplerinin aleyhine kullanmaktan çekinmemişlerdi.
Türk medyası bir dönem de Mora doğumlu Yunanistan Cumhurbaşkanı Konstantin Stefanopulos’un da aslen Trabzon doğumlu olduğunu iddia etmiş, Yunanistan’a Trabzonlu Cumhurbaşkanı manşetleri atılmıştı.
Yunanlı siyasetçileri Türk, Trabzonlu, Karamanlı çıkarmaya çalışan milliyetçi Türk medyası ve yazarlarının bir başka hobisi daha vardı.
Sevmedikleri Türk siyasetçilerin, yazarların, aydınların Rum, Yahudi, Ermeni, Dönme olduklarını iddia etmek.
Böylece “ihanet” bir siyasi tercih olmaktan çıkarılıp, kalıtsal, asla değişmez, ontolojik bir kötülükle açıklanıyordu.
Herhalde bu ırkçılıktan en çok da ulusalcılığın yükselişe geçtiği yıllarda iktidara gelmiş AK Partili siyasetçiler nasiplerini aldılar.
Bu ırkçı iddiaların zirvesi tabii ki 2007’de çıkan Ergun Poyraz’ın Musa’nın Çocukları kitabıydı.
Aylarca en çok satanlar listelerinden düşmemiş, Türkiye’nin en seçkin kitapçılarında satılmış, köşe yazarlarınca övülmüş kitapta Erdoğan’ın biraz Rum, biraz Gürcü hatta bir miktar da Yahudi olduğu, Emine Hanım’ın ise Arap değil, doğrudan Yahudi olduğu iddia ediliyordu.
Kitap çok tutunca bu kez Abdullah Gül’ün aslen Kayserili değil, Siirtli Yahudi bile aileden geldiğini iddia eden Musa’nın Gül’ü kitabı çıktı. O da bestseller oldu. Şimdilerde haklı olarak benzer ırkçı haberlere kızanların kütüphanelerindeki yerini aldı.
Bu iddialar sadece kitaplarda da kalmadı. Siyaset alanına da taşındı.
CHP milletvekili Kamer Genç, Erdoğan’ın memleketi Güneysu’nun eski adı olan Potamya’yı kastederek “İstiklal Savaşı'nda Potomyalı'ları Ege'de, İzmir'de denize döktük. Sen hala onların kalıntısı olarak çıkmış gelmişsin bu memlekete” bile dedi.
Başka bir CHP milletvekili olan Canan Arıtman ise Cumhurbaşkanı olarak Abdullah Gül’ün öncülüğünü yaptığı Ermeni Açılımı günlerinde daha da ileri gidipGül`ün annesinin Ermeni olduğunu, etnik kökeninin araştırılması için DNA testi yapılmasını istemişti.
Tabii her ikisi de bunları söylerken asla ırkçı olmadıklarının altını ısrarla ve özenle çizdiler.
Canan Hanım “kimsenin etnik kökeni beni ilgilendirmez. Herkesin etnik kökenine saygı duyarım. Benim itirazım Abdullah Gül`ün etnik kökenine değildir. Etnik kökeni sebebi ile Cumhurbaşkanlığı makamında tarafsız kalması gereken bir konuda tarafsızlık ilkesini çiğnemiş olmasınadır" diyerek ırkçılık konusundaki “büyük” hassasiyetini ortaya koymuştu.
Maalesef yayınlar artınca Abdullah Gül de annesinin Ermeni olmadığını ispatlamak için bütün ailesinin Türk ve Müslüman olduğunu gösteren şeceresini açıklamak zorunda kalmıştı.
Ne kötü bir talihimiz var.
Şimdi aynı açıklamayı AK Partili siyasetçiler, yazarlar, troller haftalardır Ekrem İmamoğlu’ndan istiyorlar.
Yunanistan medyasında, özellikle bazı internet sitelerinde Ekrem İmamoğlu’nun Trabzonluluğundan hareketle, bizdeki “Karamanlı, bizden Başbakan Karamanlis” haberleri gibi sansasyonel başlıklı, içeriği olmayan haberler için İmamoğlu’ndan ırkçı imalarla yalanlama ve açıklama isteniyor.
Önce bir kaç gazete, internet sitesi, kendisi de Rizeli olan eski bir İstanbul Milletvekili ve troll hesapların başlattığı saldırılara birinin “durun ayıp oluyor” demesini beklerken, aynı ima AK Parti Esenler Belediye Başkanı ve Büyükşehir Belediyesi Meclis Grubu Başkanı Tevfik Göksu’nun Esenler’de bir iftar programında attığı hamasi nutukta karşımıza çıktı.
Şöyle dedi tam olarak:
“Çünkü İstanbul’u biiiz... Efendim, ne dedi Yunan medyası, takip ettiniz di mi? İstanbul’u Yunan kazandı diyor. Bir dakka ya! Bu arkadaş nereli? CHP’nin adayı nereli? (Salondan “Trabzonlu” sesleri) Nasıl oldu da Yunan medyası İstanbul’u bir “Yunan kazandı” dedi bir ses çıkmadı. (Salondan: Başkanım biz bilmiyoruz ki nereli olduğunu) Haaa.. olay, olay büyük, hesap büyük, bu hesabı Esenler döndürecek Allah’ın izniyle”
Ama meğerse Esenler’de bir iftarda coşkuyla Yunanistan medyasında İmamoğlu’nun Yunan olduğu haberlerinden bahsetmesinin sebebi İmamoğlu’nu bu haberlere karşı açıklama yapmaya çağırmakmış. Ve asla oradaki kalabalığa “bu arkadaş nereli” diyerek söylettiği Trabzon’a da bir laf etmemiş.
Olayın neden büyük, hesabın neden büyük olduğundan kastının ne olduğunu ise bilmiyoruz.
Ama maalesef o “büyük hesap” Esenler’den de dönmedi.
Gelen tepkilere rağmen artarak sürüyor.
Son olarak CNNTürk’te katıldığı programda İmamoğlu’na sorulması için Twitter’dan sorular gönderen Ankara eski belediye başkanı Melih Gökçek’in iki sorusu da bu konunun “aydınlığa” kavuşturulmasını istiyordu:
“Yunan medyası siz İstanbul’u kazanınca “Ekrem İmamoğlu İstanbul’u kazanan Yunanlıdiye diye yazdı. Bu sözleri nasıl değerlendiriyorsunuz. İnsanın kökeni ayıp ve kınanacak bir şey değil ama kamuoyunun bilmesi açısından soruyoruz kökeninizde Rum’luk var mı? Yunan medyası sizi “Kripto Hristiyan” olarak değerlendiriyor. Buna cevabınız ne olacak? Size bu suçlamayı yapan Yunan medyasını kınayacak mısınız?”
Görüldüğü gibi tıpkı Canan Arıtman örneğinde olduğu gibi burada da niyetler temiz, asla ırkçılık kastı yok, Siz de Rum’luk var mı, Kripto Hristiyan mısınız sorularının amacı kamuoyunu doğru bilgilendirmek. Herhalde bu yüzden bu mühim soruları içeren tweeti çok sayıda AK Partili siyasetçi ve milletvekili de paylaştı. Hatta onlardan biri yerel seçimlerde üzüm bağlarında geçen liberal bir kampanya yapmış AK Parti’nin İzmir Belediye Başkanı adayı, eski bakan Nihat Zeybekçi’ydi.
Demek ki siyasi amaçlar için rakibi düşman görüp üzerine her bulduğunu fırlatmak, bu düşmanlığa kitleleri ikna etmek için köken avcılığına çıkmak, bunu siyaseten kullanmak bir Türkiye geleneği. Irkçılık da fikirden fikire geçen bulaşıcı bir hastalık.
Bu ırkçı imalarla ilgili İmamoğlu, ondan beklenen “Rum değilim, Türküm, Müslümanım” açıklamasını ısrarla yapmayarak en doğrusunu yapıyor.
Siyaseti yıllar önce Türkiye’nin artık aştığını zannettiğimiz bu seviyeye yeniden düşürenlere cevap vermeyerek hem ırkçılığa taviz vermiyor, hem de ülkenin Rum vatandaşlarını kıracak bir cümle kurmuyor.
Ama bir gün ille de bir şey söylemesi gerekirse, 12 yıl önce hakkında benzer ırkçı tezviratlar yapılırken Erdoğan’ın yaptığı şu konuşmanın aynısını yapabilir:
“Benimle ilgili kitaplar yazılıyor, Yahudi deniyor Rum deniyor. Kimisi Musa'nın çocuğu diyor. Arkadaşım Abdullah Bey için Musa'nın gülü deniyor. Bütün bunları yapıyorlar. Neden? Bunu hangi edebe, hangi adaba, hangi kaleme sığdırabilirsiniz? Ben bu ülkenin evladıyım, bu ülkenin çocuğuyum ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının verdiği 14 milyon oyla biz bu ülkede iktidarız. Beni kimse kalkıp da olduğumdan farklı bir şekilde gösteremez. Buna hakkı yoktur. Milletvekili olma yeterliliğine sahip bir vatan evladına herhangi bir etik açıdan sınırları zorlayan, sınırları aşan tipler bizi gölgeleyemez, bize çamur atamaz. Kimse güneşi balçıkla sıvamaya kalkmasın. Bunlar tutmaz. Halkım bunlara 22 Temmuz'da en güzel cevabı verecektir. Biz sabırlıyız, bugüne kadar sabırla geldik yine sabırla hizmet kervanımızı yolunda götüreceğiz.''
Ne kadar üzücü böyle bir konuşma yapmak zorunda kalmak. Fakat ondan daha üzücü olanı bu konuşmanın 12 yıl sonra hala güncel olması.
Çünkü Türkiye’de aktörler değişse de kötülüğün cinsi değişmiyor...
.24/05/2019 23:53
İptal gerekçelerini kim çaldı?
137
YSK’nın 250 sayfalık gerekçeli kararını iş güç sahibi her normal insan gibi okumamış olabilirsiniz.
Sizin için ne olduğunu özetleyen birini bulmak için interneti açtınız. Karşınıza;
“Ben bas bas bağırdım... Çaldılar, hırsız var hırsız... İmamoğlu diyor ki; “YSK’nın kararında hırsızlık yazmıyor.” Aşağıda karardan paragrafları okuyun, YSK ne demiş... YSK’da hukuk diliyle bağırmış. Hırsız var hırsız. Çalmışlar..”
“YSK gerekçeli kararında özetle: Çok basit çünkü çaldılar diyor”
“YSK bilinçli ve organize hırsızlığı yakalamış. Sandığa yapılan bu örgütlü darbenin tüm müsebbipleri şimdi yargıya hesap verecek”.
“YSK çaldılar dememiş mi bir daha yakından bakın bakalım”
“250 sayfanın özeti; sağlam çalmışlar”
“CHP’ye 35 bin geçersiz oy”gibi iddialı cümlelerle YSK’nın gerekçeli kararından sayfaların fotoğraflarını paylaşan siyasetçiler, gazeteciler, gazeteler çıktı.
O sayfalarda yazan gerekçeler seçimin iptal edilmesi için gayet ikna edici gözükmekteydi:
“İstanbul seçimlerinde 8848 adet usulsüz düzenlenmiş oy sayım ve döküm cetvelinin 1.000.000’u aşkın seçmenin kullandığı oyun hukuk akıbetinin belirsizliğine yol açtı”
“..şüpheli oy sayısının 300.000 binden fazla”
“CHP lehine geçerli sayılan ancak usulüne uygun bir sayımda geçersiz olması gereken oyların toplamının 35.000 civarında.”
“Aldatmaya yönelik iki farklı sonuç tutanağı hazırlandı”
Ama maalesef aldatılan siz oldunuz. Çünkü bu iddialar YSK’nın tespitleri ve gerekçeleri arasında değildi.
Dolaşıma sokulan bu sayfalar “Adalet ve Kalkınma Partisi adına Genel Başkan Yardımcısı Seçim İşleri Başkanı Ali İhsan YAVUZ tarafından Kurulumuz Başkanlığına verilen tarihli aynı içerikli dilekçelerde” diye başlayan gerekçeli kararın girişindeki ilk 12 sayfada yer verilen, AK Parti’nin YSK’ya iptal başvurusunda ileri sürdüğü iddialardı. Yani AK Partililer AK Parti’nin YSK’ya sunduğu iddiaları, YSK’nın tespiti diye tekrar bize sundular.
Peki YSK bu iddiaları değerlendirip ne demişti?
Cevabı bulmak için YSK’nın bu iddiaları araştırmaları üzere İstanbul’daki 39 İlçe Seçim Kurulu’na gönderdiği yazılar ve cevaplarından oluşan 84 sayfalık uzun ve teknik bölümü geçerek 96. Sayfaya ulaşmanız gerekiyor.
Orada YSK, altı maddede; AK Parti’nin dilekçesinde yer verdiği bütün bu iddiaları, sözcülerinin son günlerde tekrarlandığı “AK Partili gördüklerine Büyükşehir pusulasını vermemişler” ya da “29 bin oy farkı nasıl 13 bine düştü” iddiaları incelenmiş ve şöyle demiş:
“Dosyada mevcut bilgi ve belgeler, yapılan ara kararları üzerine ilçe seçim kurullarından gönderilen cevap, tutanak ve eki bilgi/belgeler incelenmiş, SEÇSİS üzerinden gerekli kontroller yapılmıştır.. İddiaların seçimin sonucuna müessir olay ve haller kapsamında değerlendirilmemiştir.”
Yani seçimin iptali için oy veren yedi üye dahil olmak üzere bütün bu iddialar YSK üyeleri tarafından ikna edici ve sonuca etkili bulunmamış.
Ardından 98. sayfadan itibaren “Seçimin sonucuna müessir görülen olay ve hallere ilişkin inceleme ve tespitler” bölümüne geçiliyor.
Yani seçim iptaline gerekçe olarak görülebilecek daha ciddi iddiaların incelenmesine.
İncelemenin sonucunu öğrenmek için de bu iddiaları incelemeleri talimatı verilen İstanbul’daki 39 İlçe Seçim Kurulu’ndan gelen cevapların sıralandığı uzun 102 sayfayı aşıp, 200’üncü sayfaya gelmeniz gerekiyor. Bu sayfadan itibaren iptal kararı veren yedi YSK üyesinin 12 sayfalık gerekçesi başlıyor.
İlçe Seçim Kurulları, AK Parti’nin üç bavul eşliğinde YSK’ya sunduğu, Sağlık, İçişleri ve Adalet Bakanlıklarından elde edilmiş, çoğu kişisel bilgileri koruma yasasıyla korunduğu için verilmemesi gereken gizli verileri incelemiş. Ve sonuç;
AK Parti dilekçesinde; 1.229 ölü seçmen yerine oy kullanıldığı iddia etmişti. Ölü seçmen yerine kullanılan oy sayısı 6 çıkmış.
AK Parti dilekçesinde hükümlü veya tutuklu olduğu halde seçmen listesinde olup oy kullanan 15.813 seçmen olduğunu iddia etmişti. Bu sayı 99 çıkmış.
Bu 105 yanlış oy, 105 ayrı sandıkta kullanılmış. Bu 105 sandıktan sadece üçünde memur olmayan başkan ya da üye var.
Yine YSK’nın tespitlerine göre bu yanlış oyların büyük bir kısmı kullanılmamış sadece imza listesinde yanlış atılmış imzalardan kaynaklanmış da olabilir.
AK Parti, zihinsel engel ve diğer sebeplerle hakkında kısıtlılık kararı olduğu için oy kullanamayacak 26. 573 seçmenin seçmen listelerinde olduğunu ve oy kullandığını iddia etmişti. Hakkında kısıtlılık kararı olup oy kullanan 601 kişi çıkmış.
Bunun sebebi de haklarında kısıtlama kararı kesinleşenlere ait bilgilerin, kararı veren mahkemelerce UYAP sistemine girilmemesi nedeniyle Adalet Bakanlığınca gönderilen listelerde yer almaları, böylece de sandık listelerine girmiş olmaları.
Mesela Tuzla’da oy kullandığı görülen 17 kısıtlıyla ilgili İlçe Seçim Kurulu YSK’ya gönderdiği açıklamada şöyle demiş:
“ismi geçen kişilerin oy kullandıkları sandık seçmen listeleri tek tek incelenmek suretiyle listede ismi geçen 17 kişinin oy kullandığı, 11 kişi ile ilgili verilen kısıtlılık kararlarının kesinleşmediği, 2 kişi ile ilgili kısıtlılık kararının TMK 408. Maddesine göre verildiği, 1 kişi ile ilgili TMK 405 maddesine göre verilen kesinleşmiş kısıtlılık kararına rağmen oy kullanmış olduğu, 2 kişi ile ilgili kısıtlılık kararının TMK nın 407. maddesine göre verilmiş olduğu, 1 kişi hakkında TMK 405. maddesine göre kesinleşmiş kısıtlılık kararının bulunduğu, ancak kararın İlçe Seçim Kuruluna 02.04.2019 tarihinde PTT aracılıyla tebliğ edildiğinin tespit edildiği”.
Sonuç itibariyle İstanbul’da kullanılan 8.865.072 oydan sadece 706’sı kullanmaması gereken kişiler tarafından kullanıldığını unutmamak gerek.
Buraya kadar olan tespitlerde YSK’nın yedi üyesi seçimi iptal ettirecek bir gerekçeyi henüz ileri sürememiş durumda.
Devam edelim.
AK Parti dilekçesinde 5.388 adet mühürsüz, 694 adet imzasız, 214 adet boş, 498 adet eksik, 1135 adet de eksik sayım döküm cetveli olduğunu iddia etmişti. İncelemelerde sadece 18 adet sayım döküm cetvelinin eksik, 90 adetinin de mühürsüz olduğu tespit edilmiş.
Burada YSK’nın yedi üyesinin ilk yorumu karşımıza çıkıyor. Şöyle demişler:
“Yukarıda dökümü gösterildiği şekilde, 18 adet sandıkta sayım döküm cetvelinin hiç bulunmadığı, 90 adet sandıkta ise sayım döküm cetvellerinde sandık kurulu imzalarının bulunmadığı görülmüştür. Sayım döküm cetveli olmayan veya imzasız olmakla esasen yok hükmünde olan 108 adet sandıktaki oy kullanan seçmen sayısı 30.281 dir. Seçim sonucunun belirlenmesinde en önemli unsurlardan biri olan sayım döküm cetvellerinin 108 sandıkta düzenlenmemiş olması, bu sandıklardaki seçim sonucunun güvenilirliğini ciddi biçimde zedelemektedir. Sayım döküm cetvellerindeki bu eksiklik, tek başına seçim sonucuna müessir olmamakla birlikte, sandık kurulu başkanlarının kanuna aykırı biçimde belirlenmesi ile birlikte değerlendirilmiştir.”
Yani 108 sandık döküm cetvelindeki eksikler seçim güvenliğini zedeledi ama bu da tek başına seçim iptaline gerekçe değil.
Çünkü sandık döküm cetveli, seçim sonucunu veren esas belge değil. Esas sonucu belirleyen sandık tutanakları. Onların da bütün partiler tarafından ıslak imzalı tamamı elde, eksik yok.
HDP’nin YSK temsilcisi Mehmet Tiryaki, YSK’nın sandık döküm cetvellerine ilk defa bu kadar anlam yüklediğini söylüyor:
“Bu 108 sayım döküm cetvelinden 90 tanesi esasen eksik. Bir kısmına isimler yazılmış bazıları imza atmış, bazılar imza atmamış. Ayrıca bu sayım döküm cetveli dediğimiz tek bir evraktan oluşmuyor. Bütün siyasi partiler, bağımsız adaylar olduğu için birden fazla kağıttan oluşuyor. Diyelim 5 tane sayfadan oluşurken, 3-4 sayfasında imza var, bir sayfasında eksik. Bir örnek verecek olursak mesela başta yer almış. AKP ve CHP’nin olduğu sayfalar değil de diğer partilerin yer aldığı sayfalarda imza var. Buda iptal gerekçesinde önemli yer tutmuş. YSK’nin bugüne kadar ki tarihinde sayım döküm cetveline bu kadar anlam yüklediği seçim olmadı. YSK ve siyasi partiler esasen sandık sonuç tutanağına dikkat ettiler. Sandık sonuç tutanağı olmayan tek bir sandık yok. 31 bin 281 sandıkta oy kullanıldı ve bunların tamamının ıslak imzalı sandık tutanakları var. Sayım döküm cetveli sadece sandık tutanağını doldurmak için gereken bilgileri içeriyor."
YSK Başkanı Sadi Güven’in dokuz sayfalık karşıoy yazısında da sandık döküm cetvellerindeki bu hata ve eksiklerin iptal için gerekçe olamayacağını şöyle açıklamış:
“Bu sandıkların tamamına yakınında Adalet ve Kalkınma Partisi ile birlikte diğer partili üyeler görev yapmış ve sandık sonuç tutanaklarını imzalamıştır. Bu eksiklikler sonradan ilgililerince tamamlanabilecek bir noksanlıktır. Önemli olan sandık sonuç tutanağının sandık kurulu başkan ve üyeleri tarafından imzalanmasını müteakip ilçe ve il birleştirme tutanaklarına ve dolayısıyla SEÇSİS sistemine doğru aktarılmasıdır. İmzasız 101 sayım döküm cetvelinin tamamında başkan ve memur üye ile birlikte Ak Parti ve üç sandık hariç CHP tüm sandıklara üye vermiş olup hatta Adalet ve Kalkınma Partisi 145, Cumhuriyet Halk Partisi 120 olmak üzere bazı sandıklarda 1’den fazla üye ile temsil edilmişlerdir. Ayrıca imzasız sayım döküm cetvelleri ile sandık sonuç tutanakları uyumlu olup seçim iptal nedeni olabilecek bir uyumsuzluk görülmemiştir. Sayım döküm cetveli olmayan 22 sandıkta görev yapan sandık kurulu üyeleri aynı sandıklarda diğer seçim türüne ait 19 sandığın sayım döküm cetvellerini ve 22 sandığın sandık sonuç tutanağını doldurduğuna ve tutanak defterine bir itiraz yapılmadığına göre siyasi partilerin müşahitlerinin ve oy verme yerinde hazır bulunanların huzurunda oy sayım ve döküm işleminin yapılmış olması karşısında sayım ve dökümün sandık başında denetlendiğinin ve buna göre sandık sonuç tutanağının tanzim edildiğinin kabulü gerekmekle bu eksiklikler tüm Kurulca iptal nedeni olarak görülmemiştir. ”
Geriye kaldı AK Parti’nin itiraz dilekçesindeki son iddia.
AK Parti, İstanbul’daki 31.280 sandık başkanının 6.539’unun kamu görevlisi olmayanlar arasından, 31.280 sandık kurulu memur üyesinin 13.084’ünün kamu görevlisi olmayanlar arasından atandığını iddia etmişti.
İncelemeler sonucunda toplamda sadece 754 sandıkta kamu görevlisi olmayan başkan veya üye olduğu tespit edildi.
“Sandık kurulu başkanlarının kanun hükmüne aykırı olarak belirlendiği 754 adet sandıkta oy kullanan seçmen sayısının, 212.276 ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde Cumhuriyet Halk Partisi Adayı ile Adalet ve Kalkınma Partisi Adayı arasındaki oy farkının 13.729 olması nedeniyle, 754 sandıkta sandık kurulu başkanlarının kanun hükmüne aykırı olarak belirlenmesi ve bu şekilde oluşan sandık kurullarının yaptıkları seçim iş ve işlemlerine itibar edilemeyecek olması, sonuca müessir olay ve haller kapsamında değerlendirilerek seçimin neticesine müessir görülmüştür.”
Peki, 2018 yılında değişen 298 sayılı Yasanın 22. Maddesine göre İstanbul’da 31.186 sandıkta başkan ve üye olarak yedekleriyle birlikte 93.558 kamu görevlisine ihtiyaç duyulurken ve İstanbul’da 220.000 kamu görevlisi varken, neden bu 754 sandıkta başkan veya üye olarak kamu görevlisi olmayan kişiler görevlendirilmiş?
Bu sorunun cevabı 39 İlçe Seçim Kurulu’ndan istenen savunmalarda saklı. Bir kaç örneğe bakalım.
Avcılar: “Görev yapan 2145 kamu görevlisinden sadece 297'sinin istekli olduğu, bu sebeple sandık kurullarının oluşturulmasında ciddi sıkıntı yaşandığı”
Bağcılar: “Az sayıda mazeretlerinden dolayı görev iade talebinde bulunanların yerlerine atanmak zorunda kalınan, 298 sayılı Kanunun 23. maddesinin son fıkrasına göre sandık kurulunda görev verilmesinde sakınca olmayan ve daha önceki seçimlerde sandık kurulunda görev yapmış sandıklarında problem yaşanmamış ve siyasi partilerce itiraza uğramamış kişilerden olduğunun belirlendiği.”
Esenyurt: “Kaymakamlık listesinde olmasına rağmen 215 kişinin il dışında ikamet ettikleri ve il dışı seçmen olmaları nedeniyle görevlendirme yapılamadığı hususunun Esenyurt Kaymakamlığına 26/02/2019 tarih ve E.151125 sayılı yazı ile bildirildiği, ayrıca Kaymakamlık listesinde bildirilen 950 kişinin ikametgahlarının ilçe dışı olması nedeniyle kura listesine dahil edilmediği, ilçede her iki seçim kurulu için sandık kurulu başkan ve memur üyesi yedek üyelerle birlikte toplam 6532 kişinin gerektiği, Esenyurt Kaymakamlığınca bildirilen sayınınihtiyaç duyulan görevli sayısından az olduğu, bu durumda liste dışı görevlendirmenin bir zorunluluk olduğu.”
Fatih: “3 kurulun toplam 843 sandığının bulunduğu, mülki idare ve diğer kamu kurumlarından gelen kamu görevlilerini kapsayan listenin Fatih İlçesindeki toplam sandık sayısını karşılamadığı, mülki idare amirliğince gönderilen listelerdeki görevlilerin bir çoğunun Fatih ilçesi yada İl sınırları dışında ikametetmesi veya MERNİS adreslerinin bulunmaması nedeniyle yetersiz olduğu, ayrıca sandık kurulu başkanı yada üyesi olarak atanan kamu görevlilerinin yoğun şekilde mazeretbildirmeleri nedeniyle sandık kurullarının oluşturulamayacağı, ilçe sınırları içerisinde bulunan özel okullar, devlet okullarında görevli ücretli öğretmenlik yapan kişilerden, bankalardan ve görev almak için Başkanlıklarına bizzat müracaat edip görev almalarında engel olmadığı tespit edilen kişilerden belirlendiği.”
Kağıthane: “Önceden seçilenlerin mazeretlerinin kabul edilmesi nedeniyle yerlerine gönderilen listelerden isim kalmadığından Kağıthane Belediyesinden, Vakıfbank’tan ve Ziraat Bankasından gelen listelerden tamamlandığı.”
İlçe seçim kurullarından gelen yazılara göre bu 754 sandıktaki sandık kurulu başkanları ve üyelerinin memur olmayan kişilerden seçilmesinin sebebi, memurların mazeret bildirmesi, ilçe dışında yaşadığı için oy verme hakkını kaybetmemek için görev almak istememesi sonucunda gerekli sayıda memurun bulunamaması.
Bu 754 sandıktaki görevlilerin 600’ü de kamu görevlisi olarak kabul edilen özel okul öğretmenlerinden oluşuyor.
Kullanılan oyların şaibeli kabul edildiği bu 754 sandığın 750’sinde de AK Partili sandık kurulu üyeleri görev yapmış.
Bu 754 memur olmayan ve başkan ve üyeden 9’u KHK’yla ihraç edilmiş isimler. Bu 9 KHK’lıdan bir kısmı Kaymakamlıkların İlçe Seçim Kurulu’na sunduğu listelerde olduğu için atanmış.
Pendik’te bir sandıkta memur üye olarak atanan bir KHK’lı, 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde de aynı bölgedeki bir sandıkta görev yapmış ve sorunsuz teslim etmiş. Gönüllü olarak görev almak için başvurunca ve ihtiyaç da olunca görev verilmiş. Sultanbeyli’de bir sandıkta görev yapan KHK’lı sandık kurulunun üyesinin ise bu sekizinci seçimi. O da daha önce işini iyi yaptığından bu kez de ihtiyaç olunca tercih edilmiş. Bir başka KHK’lı Diyanet işleri çalışanı sandık üyesi ise terör örgütü iltisakı suçlamasıyla değil, başka bir nedenle işten çıkarılmış ve geç tebliğ edildiği için de görev almış.
YSK Başkanı Sadi Güven’e göre bu 754 sandıktaki memur olmayan kurul üyeleri yüzünden seçim iptal kararı verilemez:
“754 kişinin görev yaptığı sandıkların 750 tanesinde Adalet ve Kalkınma Partili üye görev yapmış olup bu sandıklara 1.104 üye vermekle 354 sandıkta iki üye ile temsil edilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi de aynı sandıkların 3 tanesine üye vermemiş, 28 üye göreve gelmemiş, diğer 723 sandıkta üyesi görev yapmıştır. Aynı sandıklara toplamda 979 üye veren Cumhuriyet Halk Partisinin de 256 sandıkta iki üyesi görev yapmıştır. Bu sandıklarda ayrıca Milliyetçi Hareket Partisi, Halkların Demokratik Partisi, Saadet Partisi, İyi Parti, Demokratik Sol Parti, Büyük Birlik Partisi, Demokrat Partili ve Vatan Partili üyeler de görev yapmıştır. Sayım döküm cetvelinin olmadığı 22 sandıkta ise başkan hariç Ak Parti 36, Cumhuriyet Halk Partisi 33, Halkların Demokratik Partisi 12, Saadet Partisi 12, İyi Parti 1, seçmen 5 üye ve 22 memur üye görev yapmıştır. Bazı partilerin bir sandıkta ikişer üyesi görev yapmıştır. 31 Mart 2019 günü İstanbul’da yapılan seçimde; 2018 yılında değişen 298 sayılı Yasanın 22. maddesine aykırı sandık kurulu başkan ve üyesinin görevlendirildiği şüphesizdir. 2004 ve 2009 yılında Yüksek Seçim Kurulu tarafından verilen kararlar emsal olmaz denilebilir ise de kararlar verildiği tarihte yürürlükte bulunan yasadaki sandık kurulu başkan ve üyelerinin belirlenme usulüne aykırılık haline ilişkin olmakla 298 sayılı Kanunun değişik 22. maddesine aykırılıktan farklı değildir. Sandık kurullarının usulsüz oluşması tam kanunsuzluk halini oluşturmaz. Sandık kurullarının kuruluşuna ilişkin işlemlerin kesinleşmesinden sonra bu kuruluşa karşı yapılacak itirazlar seçimden sonra o seçimlerin iptali için tek başına bir itiraz sebebi olarak ileri sürülemez.”
Yani bu 754 sandıkta hiçbir usulsüzlük tespiti yok, 31 Mart günü herhangi bir itiraz da olmamış. Ama bu sandıklardaki usul hatası oyları teorik olarak şüpheli hale getirmiş. Biri başkan dört YSK üyesi de yazdıkları 45 sayfalık karşı oy yazılarında ortaya bir delil konmadığını, sandık kurulunda hatalı atama yüzünden seçim iptal edilemeyeceğini söylemişler.
YSK üyesi Kürşat Hamurcu, karşıoy yazısında bunu en net biçimde ifade etmiş: “Sandık kurulu başkanının kamu görevlisi olmadığı sandıklarda, oy kullanan seçmenin oyunun, hangi neden ve gerekçeyle geçersiz sayılması gerektiğine ilişkin itiraz eden tarafından hiçbir somut kanıt ve belge sunulmamıştır.”
Peki, o halde seçim iptalinin hırsızlık, yolsuzluk, kumpas, büyük oyun gerekçesi nerede?
250 sayfayı okuyunca geriye tek bir ihtimal kalıyor. Birileri seçim iptal gerekçesini çalmış olmalı...
.27/05/2019 00:42
Komünist başkan nasıl neo-liberal başkan oldu?
55
7 Kasım 1935 günü Başvekil İsmet İnönü imzasıyla Meclis’e bir kanun teklifi gönderildi. Kanunun adı “Munzur vilayeti teşkilat ve idaresi hakkında kanun”du.
Kanunda, Erzincan vilayetinin Pülümür kazasıyla, Elaziz vilayetinin Nazimiye, Hozat, Mazgirt, Ovacık, Pertek, Çemişgezek kazaları birleştirilerek Munzur adında yeni bir vilayet kurulması teklif ediliyordu.
Aynı günlerde Meclis’e Rize, Hakkari, Bingöl ve merkezi Artvin olan Çoruh illerinin kurulması için de kanun teklifleri gönderilmişti. Ama Munzur Kanunu diğerlerinden çok farklıydı.
Kanunla sadece Munzur adından yeni bir vilayet kurulmuyordu. Bu vilayette dört yıllık bir olağanüstü hal ilan ediliyor, savcılara ve hakimlere geniş yetkiler tanınıyor, vali olarak da bir komutanın atanması uygun görülüyordu.
Kanun teklifinin girişinde amaç şöyle açıklanmıştı:
“En iyi usul kanunu, tatbik edildiği muhitin hususiyet ve ihtiyaçlarına en iyi uyan olduğu şüphesizdir. İçtimai hayatları diğer vatan parçasındaki vatandaşlara göre dün bir seviyede olan vatandaşlarla meskun ve çevresi ilişik haritada gösterilen vatan topraklarında, gerek idari ve gerek adli bakımdan çok güzel semereler veren Cumhuriyet kanunlarımızın tecrübeler neticesinde arzu edilen faydaları temin etmediği görülmüştür. Kendilerini bir takım ağaların, mütegalibelerin nüfuz tesirlerinden korumağa muktedir olmayan hatta cehaletleri yüzünden bu gibi kimselerin içlerinde meydana gelmesine bilmeyerek istemeyerek, dolayısıyla sebep olan bu zavallı halkı hükümet daha yakından vesayeti altına almağı ve olgun vatandaşların kanunları anlayarak onlara mütekabilen riayet ederek kendi kendilerine koruyabildikleri haklarını buralarda Hükümet cihazlarıyla kesin, kati ve yakından koruyacak tedbirler almağa lüzum vardır.”
Kanun Meclis’in önce Milli Savunma ardından, Adalet Komisyonları’nda görüşülüp kabul edildi. Ardından Bütçe Komisyonu’nun önüne geldi.
20 Aralık 1935 günü kanunu kabul eden komisyon teklifte yapılan bir değişikliğe de kararında yer vermişti:
“Yeni vilayet ve kaza teşkiline dair olan layihada Dahiliye vekilinin teklifi üzerine bu vilayetin ismi Tunceli olarak değiştirilmiş olduğundan vilayetin ismi bu layihada Tunceli olarak yazılmıştır.”
Altında İnönü’nün imzası bulunan hükümetin kararına rağmen, komisyonda bir teklifle ilin adını Munzur’dan Tunceli’ye çevirten Dahiliye Vekili yani İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ydı.
Kaya, 1931 yılında Dersim’e bir gezi yapmış, yazdığı rapor bu kanunun da çıkış sebebi olmuştu.
Kanun 25 Aralık 1935 günü Meclis gündemine geldi.
Fakat kanunun adı hala hükümet tasarısındaki gibi “Munzur vilayeti teşkilat ve idaresi hakkında kanun”du.
Kanunu anlatmak üzere kürsüye çıkan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, meclis zabıtlarına göre konuşmasında yeni vilayete Tunçeli demişti ama kanun teklifinde bu Tunceli olarak yazılmıştı.
Yeni bir vilayet kuruluyordu ama her şey ayak üstü hallediliyordu.
Kaya’nın konuşması Selçukluların öncesi tarihlerden itibaren Dersim olarak bilinen bölgenin adının niye, bir meydan okumayla o güne kadar kimsenin duymadığı Tunçeli olarak değiştirildiğini ve şehrin neden olağanüstü bir yönetimle yönetilmek istendiğini net olarak açıklamaktaydı:
“Tunçeli adı ile şimdi teşkil edilecek vilayetin ve bölgenin eski ismi Dersim’dir... Bu bölgenin ilk Türk tarihinde resmi olarak teması Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selimin muharebeleri zamanına tesadüf ediyor. Ondan sonra memleketin bir çok kısımlarındaki usul-ı idari gibi o da yerli ağalara ve beylere verilerek idare olunuyordu. Tanzimat’ta vilayet teşkilatı yapıldığı zaman burada da vilayet teşkil ediliyor. Fakat her nasılsa, ihmal, Dersimi olduğu gibi bırakıyor. Bu gün oranın içtimai teşkilatı ortaçağdan kalma bir teşkilattır. Yani bir takım parçalara ayrılmıştır. Bunlar, hususisati medeniye, hukukiye ve hatta cezaiyelerini kendi aralarında görürler. Bugün burası 91 aşirete münkasemdir. 1876 dan bu güne kadar muhtelif zamanlarda Dersim üzerine 11 harekatı askeriye yapılmıştır. Halkı cahil, biraz da toprağın fakirliği dolayısıyla halkı fakir olur ve eli de silahlı bulunursa tabii böyle bir yerde vukuat eksik olmaz....Cumhuriyet devrinin şiarı memleketin esaslı ihtiyaçlarını esasından tedavi etmek ve asil hastalığı tedavi eylemek olduğu için burada da medeni usullerle bir tedbir düşündü ve bu program ile memleketin her yerinde olduğu gibi buraların da Cumhuriyetin feyizlerinden istifade etmesini temin edecektir. Şimdi müzakere edilecek kanun bu kanundur. Orada anormal bir şey yoktur. Efkari umumiyeye arzetmekisterim ki, memleketimizde anormal bir vaziyet yoktur.”
Kanunla ilgili itiraz bildirmek üzere kürsüye sadece İstiklal madalyalı Trabzon Milletvekili Raif Karadeniz çıktı. Eğer Dersim’de anormal bir durum yoksa neden olağanüstü şartlarda bir yönetim teklif edildiğini sordu. Cevap alamadı.
O sorgulamayı bir kaç yıl sonra da Dersimliler yaptılar.
Bin yıldır merkezi otoritelerin karışmadığı, bir çeşit bir otonomi tanıdığı bir toplum, bu hızlı “medenileştirme” ve “merkezi otoriteye tabi kılma” politikalarına ama daha çok bu politikaları uygulamak için elinde sopadan başka bir araç olmayan Vali General Abdullah Alpdoğan’ın yaptıklarına karşı isyan başlattılar.
1937 ve 1938’de, iki kez düzenlenen askeri “tedip ve tenkil” operasyonlarında binlerce kişi hayatını kaybetti. Dersim havadan uçaklarla bombalandı. Jandarma’nın daha sonra ortaya çıkan askeri operasyon raporlarında mağaralara sığınanların nasıl açlığa terkedileceği, mağara önlerinde ateş yakılıp dumanıyla zehirleneceği, köylerin nasıl basılacağı büyük bir soğukkanlıkla anlatılmaktaydı.
Resmi rakam 13.806 ölüydü.
Bu resmi rakamı, Türkiye 2011 yılında resmi belgelerden Başbakan duymuştu.
Meclis’te konuşan Başbakan Erdoğan “Devlet adına özür dilemek gerekiyorsa böyle bir literatür varsa, ben özür dilerim, diliyorum” demişti.
O gün bu özrün dilenmesinde, artık Dersimli bir CHP genel başkanı olması ve onu köşeye sıkıştırma motivasyonu da etkili olmuştu muhakkak.
Ama sadece buna yormak haksızlık olur.
O yıllar Türkiye’nin geçmişle yüzleştiği, demokratik açılımların üst üste geldiği zamanlardı.
Dönemin Tunceli Valisi Mustafa Taşkesen, ilk defa resmi bir belgede Dersim adını kullanmış, ilin spor kulübüne “Artık bu çağda yasaklar komik geliyor” diyerek Dersimspor adının verilmesine onay vermişti.
Üzerinden 10 yıl geçmedi.
Tunceli belediyesine sağdan soldan epey bir seveni ve hayranı olan Komünist bir başkan seçildi.
Komünist başkan, belediye Meclis’inden çıkan bir kararı uygulayarak Tunceli Belediyesi’nin tabelalarını Dersim Belediyesi olarak değiştirdi.
Bir anda tarlada nohut ekip, bal satıp komünistlik yaparken herkesin çok takdir ettiği sempatik başkan gitti, yerine neo-liberalizmin, emperyalizmin, Yetmez ama Evetçilerin, tuzağına düşmüş bölücü başkan geldi.
Dersim sözünü duyunca MHP ile İyi Parti tek partiye dönüştü, kutsallarına dokunulmuş Kemalistler “gereksiz” Maçoğlu’nu aday göstermiş TKP “yersiz” buldu.
En tutarlısı TKP olabilir.27 Haziran 1937'de Komintern'e Dersim İsyanı başlıklı rapor sunan TKP'nin genel sekreteri İsmail Bilen de isyana “feodal unsurların irtica hareketi” demişti.
8 yıl önce Dersim için özür dilemiş AK Parti ile Dersimli bir genel başkanı olan CHP, Dersim kelimesini duyunca kırmızı görmüş boğaya dönen ittifak ortaklarını kenardan sessizce izlemeyi tercih ediyorlar.
Devlet ise eski kodlarına dönmüş durumda.
10 yıl önce şehrin futbol takımına Dersimspor adını veren vali artık merkez valisi. Tabelayı kaldırmak içinidare mahkemesine başvuran yeni vali ise zamanın yükselen değerlerini temsil ediyor.
Bir zamanlar Dersim Katliamı’nda CHP’nin, İnönü’nün rolü üzerine haberler yapmaya bayılan Anadolu Ajansı, hükümete yakın gazeteler artık Dersim Belediye tabelası asan başkanı durduran Vali’nin ve mahkemenin yanından bildiriyor.
Yani ülkemizde mevsimler yine değişti.
Geçmişle hesaplaşma yerine geçmişi yüceltme, özür yerine övünme, özgürlük yerine güvenlik yükselişte. Aksi hep emperyalizm, liberalizm, bölücülük.
Dersimliler, bir süre daha şehirlerinin 1000 yıllık adını, 1935 yılında Meclis komisyonunda aklına esip değiştiren İçişleri Bakanı’nın bulduğu adla yaşamaya devam edecekler.
Çünkü öyle. Cumhuriyetin sünnet-i seniyyesine aykırı. Zamanın ittifaklarına ters. Yükselen hassasiyetlere uygun değil. Önümüz de zaten seçim. Ne gerek var şu anda bunlara...
Başkana komünistlik yapmak serbest ama liberallik yapıp Dersim tabelası asmak yasak...
.31/05/2019 23:52
Buz ile ateş, havf ve reca arasında...
42
“Burada sevilmiyorum sadece korkuluyorum. Tamam, korksunlar bakalım...”
George R. Martin’in 1996 yılında yayınlanmaya başlayan Buz ve Ateşin Şarkısı kitap serisinden (serinin son iki kitabı henüz yayınlanmadı) uyarlanıp 2011 yılında Amerikan HBO kanalında gösterilmeye başlayan Game of Thrones’un final sezonunun kırılma anıydı bu cümle.
(Final sezonunu hala izlememiş olanlar, maceraya yeni başlayanlar, hiç başlamamışlar ama bir gün başlayabilecekler daha fazla spoiler yememek için şimdi yavaşça klavyeyi bırakıp yazının başından kalksın.)
Daenerys Targeryan, “Deli Kral” olarak bilinen gaddar babası öldürülünce hırslı erkek kardeşiyle düşmanlarından uzaklara kaçırılmış, kadının adının olmadığı vahşi bir göçebe aşiretin liderinin karısı olacakken ejderhaları, orduları olan bir Kraliçe’ye dönüşmüş, adım adım Essos’u yani doğuyu özgürleştirerek, ele geçirdiği şehirlerde köleliği kaldırarak batıya yani Westeros’a yürümüştü.
Dizinin Demir Tahtı, tartışmasız en çok hak eden ve en çok isteyen karakteriydi.
Aslında “bir iktidar için sevilmek mi korkulmak mı önemlidir?” sorusu uzun yüzyıllar boyunca krallara, sultanlara yazılan risalelerde tartışılmış bir meseleydi.
Modern siyaset biliminin kurucusu kabul edilen Machievelli de Prens’te, “İyi bir Prens için sevilmek mi iyidir korkulmak mı” sorusuna cevap aramış ve ikisini bir araya getirmenin zor olduğuna kanaat getirip, ille birisi olacaksa “korkulmayı” seçmişti:
''Çünkü insanların tabiatı kötüdür, kendini sevdiren birindense korktukları birine zarar vermekten çekinirler. Çünkü sevgi bir gönül bağına dayanır ve o bağ kişisel menfaatler için kolayca koparılabilir ama cezalandırılma korkusundan kaynaklanan bağ sağlamdır.”
Fazlasıyla realist, kahramanların acımasızca harcandığı, sık sık kötülerin de kazandığı Game of Thrones, sekiz sezon boyunca Machievelli’nin pragmatist iktidar tavsiyelerini tam olarak haklı çıkarmadı.
Sadece sevilmek ve güven üzerine hükümdarlık kurmaya çalışmış Eddard Stark ve Robb Stark’ın sonları izleyiciye iktidarın sadece erdeme dayanamayacağını, iktidar mücadelesinde ahlakın zaaf haline gelebileceğini de göstermişti.
Ama iktidar yolunda her türlü erdemi ve ahlakı atlarının terkisine atmış, dehşetle diz çökertme gibi her tülü Makyavelyan tavsiyeyi uygulamış CerceiLannister’ın, Ramsay Bolton’ın, Walder Frey’in ve tabii ki dizinin Machievelli’si Lord Baelish’in sonu da onlardan farklı olmamıştı.
Zaten Daenerys Targeryan’ı finalde Kral Şehri’nin kapılarına kadar getiren de sadece iktidar tutkusu değildi, uğruna insanları, kitleleri seferber ettiği ulvi idealleriydi.
Dizinin yazarlarının çok sevdiği put kırıcı bir ironiyle en büyük zekanın bahşedildiği “yarım adam” diye anılan cüce Tyrion, bütün iktidar oyunlarında ayakta kalabilmiş hadım danışman Lord Varys, okuma yazmayı bile küçük bir kızdan öğrenmiş savaş dâhisi Davos’u onun sadık danışmanları yapan motivasyon da korku değildi, bugüne kadar Westeros’a hükmetmiş gaddar krallardan farklı bir hükümranlık kurma ümidiydi.
Fakat Daenerys, Kral’ın Şehri’nin önüne geldiğinde bir anda her şey değişti.
Bu karakter kırılması, babası Deli Kral’dan gelen Targeryan kökleriyle, halası olduğu ortaya çıkınca aşkına karşılık vermeyen Jon Snow’la birlikte kendisini seven son Westeroslu’yu da kaybedince artık sevilmekten ümidini kesip korkulmayı seçmesiyle açıklanabilir.
Ama sekiz sezon boyunca aşkın sonu hüsran olan bir zaaf olarak resmedildiği dizi, sanki insanlık hakkında daha derin bir şey söylemeye çalıştı.
Daenerys o derin mesajın ilk işaretlerini, Kral Şehri’ne saldırmadan önceki gece, onu şehrin sivil halkına dokunmaması için ikna etmeye çalışan El’i, başyardımcısı Tyrion’a cevabında vermişti:
“Ablan düşmanlarının zaaflarını onlara karşı kullanmayı biliyor. Merhametimizin bu olduğunu düşünüyor; Zayıflık. Merhamet bizim gücümüz. Gelecek nesillere merhamet edeceğiz. Bir daha diktatörlerinin elinde esir olmasınlar diye.”
Nitekim ertesi gün teslim çanlarının çalındığı Kral Şehri’ni kadın çocuk demeden binlerce kişiyle birlikte yakıp, yıktı.
(Bunu, İkinci Dünya Savaşı’nda artık teslim olmuş Dresden şehrine yapılan intikam saldırısına benzetenler çıktı.)
Katliamdan sonra ordusunun karşısına çıkıp zafer konuşmasını yaptı:
(Daenerys’i canlandıran Emilia Clarke bu konuşma sahnesine Hitler’in miting konuşmalarını izleyerek hazırlandığını açıkladı)
“Kralın Şehri’ndeki insanları bir diktatörün elinden kurtardınız. Ama savaş bitmedi. Tüm dünyayı özgürleştirmeden mızraklarımızı bırakmayacağız. Kadınlar, erkekler, çocuklar tekerliğin altında ezildiler. Benimle tekerliği kıracak mısınız?”
En sevilen karakterlerden birinin bir soykırımcıya dönüştüğü bu final, tabii ki dizinin hayranlarının pek hoşuna gitmedi, finalin yeniden çekilmesi için imza kampanyaları bile yapıldı.
Ama aslında olan biten, sekiz sezon boyunca iyilik ve kötülüğün iç içe geçtiği, savaşın ve iktidarın yerden yere vurulduğu dizinin ruhuna gayet yakışmıştı.
Daenerys’in finali de dünya tarihinin en acı hikayelerine güçlü bir atıftı.
Ulvi amaçlar uğruna insanlığa en büyük zulümleri yapmışların hikayelerine...
Yoksul Fransızları, aristokrasi ve burjuvazinin baskılarından özgürleştirmek için binlerce insanı giyotinlere gönderen Robespierre’in, Fransız Devrimi’nin ideallerini yaymak, Avrupa’yı özgürleştirmek için yola çıkıp, büyük bir yıkıma sebep olmuş Napolyon’un, tekerliği kırmak için milyonlarca insanı öldürmekten çekinmemiş Stalin, Mao, Pol Pot gibi devrimcilerin, Ortadoğu’yu özgürleştirmek için Irak’ı işgal eden Bush’un, dünyayı kafirlerden kurtarıp, cennete çevirmek için insanların içinde kendini patlatan, kafa kesen IŞİD’çilerin ortak hikayesine...
Dizi, aslında büyük hakikatlerin, tartışmaya kapalı mutlak doğruların, yüksek erdem ve değerlerin nasıl faşizme doğru evirilebileceği konusunu daha önce de Yüce Serçe’nin tarikatı örneğinde gözümüze sokmuştu.
Eşitsizliklerin, köleliğin, fuhşun kol gezdiği Kral’ın Şehri’nde ayağındaki ayakkabıları bile ihtiyaç sahiplerine dağıtan Yüce Serçe’nin erdem ve ahlak üzerine kurduğu faşizmin karşısında izleyici kendisini dizinin en düşük ahlaklı ve kötücül karakteri Cercei’nin yanında bulmuştu.
Ama sezonlar boyu Daenerys “daha iyi bir dünya için” insanları yakarken, köle sahiplerini topluca idam ettirirken aynı izleyici alkışlarla ona eşlik de etmişti.
Ne de olsa bütün bunlar insanlığın gelecekteki büyük iyiliği uğruna yapılmaktaydı ve yumurta kırılmadan omlet yapılamazdı.
Bu iyi niyet taşlarıyla döşenmiş yolun sonunun vahşi bir toplu katliama çıkması herhalde bu yüzden izleyiciyi ayrıca üzdü, hayal kırıklığı bir suçluluk duygusuna neden oldu.
Amacı, niyeti ne kadar halis olursa olsun, hangi ulvi değerler, insanlık erdemleri için yapılıyor olursa olsun, mutlak haklılık fikrinin ne kadar tehlikeli olabileceği üzerine tatsız bir deneyim yaşattı dizi.
Belki finalinin sevilmemesinin sebebi budur.
Ama bu tatsız, sevilmeyen final bize dünyanın ve Türkiye’nin güncel meseleleri üzerinde de düşünme fırsatı veriyor.
Bugün dünya demokrasilerini sarsan popülist hareketler de önyargılardan, tartışmaya kapalı mutlak hakikatlerden, insanlıkla ilgili totolojilerden, kapalı devre bir bilgi ve haber akışlarından besleniyor.
Hazır reçeteleri var. O yüzden kimsenin aklına ihtiyaçları yok. Özellikle de düşman olarak belledikleri siyasi rakiplerinin ve fikirlerini değiştirebileceğinden korktukları entelektüellerin.
İhtiyaçları olan tek şey o hazır reçeteleri uygulayabilmek için iktidarı ele geçirmek.
Siyaset karşıtı, demokrasinin doğasına ters gelen tarafları da bu.
Türkiye içinse bu mutlak hakikatçiliğin daha acı bir tarihi var.
Travmatik sonuçlar doğurmuş halk için halka rağmen devrimleri, medenileştirme misyonunun vardığı acı bir nokta olan Dersim, ülkenin esas menfaatlerini koruduğunu düşünenlerin düzenlediği darbeler, kendi ulvi amaçlarına ulaşmak için soru çalmaktan, halka ateş açmaya kadar uzanan bir spektrumda günahlar işleyebilen ve bunları “harp hiledir” diyerek meşrulaştıran FETÖ ilk akla gelen örnekler.
Bunlar dışında da Türkiye’de tarihin doğru tarafında durduğunu, ezeli ve ebedi olarak haklı olduğunu, mutlak hakikati temsil ettiğini, geri kalan herkesin yanlış yolda veya cahil veya hain olduğunu düşünen laik, dindar pek çok siyasi pozisyon var.
Bir kere kendi pozisyonun mutlak hakikati temsil ettiğine inanan birinin siyasette başka fikirleri, partileri eşit muhatapları olarak görmesi artık çok zor.
Böyle bakınca modern siyaset biliminin temeli olan iktidarın kaynağı nedir gibi sorular da hükümsüz kalıyor. İktidar ne yapıp edip mutlaka elde tutulması gereken bir amaca dönüşüyor.
Bu ulvi dava uğruna da yalan söylemek, düşmanlarını alt etmek için hile yapmak, video kesip biçmek, kazanamadığı seçimleri gerekçesiz iptal ettirmek masum günahlar olarak kalıyor.
Özellikle son dönemde din, siyaset ve tarih içiçe geçip, Voltran’ı oluşturmuş halde. Artık karşımızda demokratik sistemde yarışan eşit bir siyasi aktör değil, kutsal bir dava için ezeli ve ebedi düşmanlarla mücadele eden tarihi bir aktör var. Böyle mutlak doğrucu bir bakışın demokratik siyasetle doku uyuşmazlığı içinde olması kaçınılmaz.
Halbuki, İslamiyet’te sahih iman havf (korku) ve reca (ümit) arasında bir yerdedir.
İkisinin ifrat ve tefritinden de insanı küfre götürecek sonuçlar çıkar.
Korku ve ümit üzerine kurulu bir iman aynı zamanda sürekli şüphe ve tereddüt içinde teyakkuz halinde olmayı gerektirir.
Havf ve reca arasında imam etmiş bir mümin için hakikatin bilgisine sahibi olmak, her zaman ve her durumda doğruyu yapmanın garantisi değildir. İman ve ahlak sürekli hayatla test halindedir. Ve o testi kimin geçip kimin geçemeyeceği de belirsizdir.
O yüzden her zaman kesin konuşmamak, bildiğinden ve yaptığından şüphe etmek, başkalarıyla istişare içinde olmak, danışmak, tartışmak, tartmak gerekir.
Buz ile ateşin şarkısı da havf ve reca arasında bir yerde bitti.
Uğruna katliamlara girişilmiş büyük değerler, büyük hakikatler, büyük kahramanlarla birlikte tuz buz oldu.
Peşinden büyük orduların, güçlü, hırslı karakterlerin, ölülerin, ejderhaların koştuğu demir taht eridi ve krallık ünvanı demokratik bir oylamayla, gücü değil hikmeti yüzünden tekerlekli sandalyede oturan Bran’e verildi.
O yüzden dizinin finali izleyenlerine epik tatlar vermedi. Onca taht oyununun sonu, hayatta kalmayı başarmış, dizinin en güçlü karakterlerinden oluşmayan bir konseyin oylamayla kralı seçmesine yani tatsız tuzsuz bir meşruti demokrasiye çıktı.
Ateşle buz evlerine döndü, geriye yaşadıkları onca şeyden sonra korku ve ümit arasında kalmış temkinli, zayıf, eşit aktörler kaldı.
Belki de sıkıcı olan göklerinde ağzından ateşler saçan ejdarhaların dolaşmadığı, ölülerin dirilmediği gerçek hayatın kendisidir..
.3/06/2019 02:01
Bazen sadece gerçeği söylemek en büyük vatanseverliktir...
84
Valery Alekseyevich LegasovSovyet Bilimler Akademisi üyesi ve Moskova’dakiKurchatov Atom Enerjisi Enstitüsü’nün başkan yardımcılığını yapan bir Rus profesördü.
Ama dünya onun adını 26 Nisan 1986 günü o sırada Sovyetler Birliği’ne bağlı bir cumhuriyet olan Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santrali’nde meydana gelen kazadan sonra duydu.
Ülkenin en önde gelen nükleer uzmanlarından biri olmasına rağmen kazadan ancak saatler sonra haberi olmuştu. Çünkü parti yetkilileri uzun süre olayı gizlemeye çalışmışlardı.
Haber, ilk olarak resmi devlet televizyonunda Çernobil’den çekilmiş siyah beyaz tek bir kare fotoğraf eşliğinde bir kaza olduğu ama “sorunun giderildiği” şeklinde duyurulmuştu.
Ama dünya sorunun giderilemediğini bir kaç saat sonra Çernobil’den 1100 kilometre uzakta olan İsveç’te bilim insanlarının havada çok yüksek miktarda radyasyon tespit etmesiyle öğrendi.
Batı medyasında haberler yayılırken, Sovyet medyası ise bu iddiaların Batı’nın kara propagandası olduğunu ileri sürüyordu.
Sovyet televizyonları, karşı taarruza geçerek 1979’da ABD’de Three Mile Adası’ndaki nükleer kazadan sonra Amerikalı yetkililerin olayı örtbas etmeye çalıştıklarını hatırlatan haberler yapmaktaydı.
Ama uyarılar Moskova’yı da harekete geçirmişti.
SSCB’nin Genel Sekreteri Gorbaçov, başkanlığını enerjiden sorumlu Başbakan yardımcısıBoris Shcherbina’nın yaptığı bir heyeti ne olduğunu anlamak için olay yerine gönderdi.
Çernobil kazasını araştıracak bilimsel heyetin başına da Prof.Valery Legasov getirilmişti.
Heyet önce Kiev’e ardından santralin yanına kurulmuş, tesiste çalışanların ailelerinin yaşadığı Pripyat şehrine gitti.
Onlar şehre vardıklarında kazanın üzerinden 18 saat geçmişti, santralin üzerinden dumanlar yükseliyordu. Ama santrale dört kilometre uzaklıktaki Pripyat’ta hayat hala normal seyrinde devam etmekteydi, insanlar sahilde güneşleniyor, çocuklar sokaklarda oynuyordu.
Olan bitenin ciddiyetini kavramaktan uzak, gerçeğin ortaya çıkmasını örtbasta mahir olan resmi yetkililerin kazadan ancak 36 saat sonra şehrin boşaltılması talimatını vermesinde, Kremlin’de olayın bir kaza değil, gerekli tedbirler alınmazsa Ukrayna ve çevre ülkelerde yüz milyon insanı bir asır boyunca tehdit edecek bir felaket olduğunun anlaşılmasında Prof. Legasov’un bilimsel görüşleri ve ısrarı etkili olmuştu.
49 yaşındaydı ve ölümcül sonuçları olacağının farkında olarak aylarca Pripyat’ta yaşamış ve santraldeki tehlikenin giderilmesi faaliyetlerine katılmıştı.
Kazadan bir kaç ay sonra Viyana’da Çernobil gündemiyle acilen toplanan Dünya Atom Enerjisi Kurumu’nun düzenlediği toplantıda kazayla ilgili yaptığı sunumla dünya da adını öğrendi. Amerikan ve Avrupa televizyonlarında yayınlara çıktı. Sovyet yetkililere göre daha açık ve şeffaf bulunmuştu ama hem toplantıda hem de katıldığı yayınlarda Sovyetlerin itibarını korumaya dikkat etmiş, bunun insan hatasından kaynaklanan bir kaza olduğu tezini savunmuştu.
Ama daha sonra fikirlerini değiştirecek bilgilere ulaştı. Sorun sadece santral çalışanlarına yıkılamazdı. Çekirdeğin patlamasının sebebi Çernobil’de kullanılan teknolojideki yapısal bir sorundu. Bu sorun yıllar önce tespit edilmiş ama aynı teknolojiyle 11 santral daha yapıldığı için Sovyetlerin teknolojik üstünlüğü tezi hasar almasın diye bu tespitler saklanmıştı.
Kazanın ikinci yıldönümü geldiğinde anmalarda kimse Profesör’den bahsetmemiş, hiçbir toplantıda hazır bulunmamıştı.
Bir gün sonra Rus resmi ajansı TASS bir haber geçti.
51 yaşındakiValery Alekseyevich Legasovhayatını kaybetmişti. Nasıl ve nerede öldüğü hakkında herhangi bir ayrıntının olmadığı haberde Gorbaçov başta olmak üzere Sovyet politbürosunun taziye mesajlarına da yer verilmişti.
Kısa bir süre sonra Profesör Legasov’un intihar ettiği ortaya çıktı. Bir ay sonra Pravda gazetesi Profesör’ün Çernobil’de olan bitenleri gün gün anlattığı ses kayıtlarından bahsederek, bir haber yayınladı.
Kayıtlarda Legasov, Çernobil’den sonra tedbirlerin zamanında alınmayışını eleştirmekte, kazadan sadece santraldeki görevlilerin sorumlu tutulamayacağını, reaktörün yapımında sorunlar olduğunu anlatmaktaydı.
Arkasında bu kayıtları bırakıp, silahını kullanmak yerine profesyonelce bağlanmış bir dağcı ipiyle kendini asarak intihar etmesi hala şüpheli bulunuyor.
Ama ardında bıraktığı eleştiriler sadece Çernobil’le aynı teknolojiyle inşa edilmiş diğer 11 santralin yenilenmesini sağlamakla kalmadı, Sovyet devlet makinesinin eskidiğine daha fazla insanın ikna olmasına, Gorbaçov’un Glasnost ve Perestroyka reformlarını hızlandırmasına da neden oldu.
Belki de bu büyük imaj kaybı, demir perdenin kazadan üç yıl sonra gelen çöküşünü de hızlandırmıştı.
İşteAmerikan HBO kanalı ve İngiliz Sky televizyonunun ortak yapımı olan beş bölümlük mini dizi Chernobyl (Çernobil), Jared Harris’in canlandırdığı dizinin başrolündeki Prof. Legasov’un intiharından önce kasete aldığı konuşmalarıyla başlıyor:
“Yalanların bedeli nedir? Onları doğruyla karıştırmamız değil. Asıl tehlike şudur ki yeterince yalan duyarsak doğruyu artık hiç tanıyamayız. Sonra geriye ne kalır? Geriye, doğruyu ummaktan bile vazgeçip hikayelerle yetinmek kalır sadece. Bu hikayelerde kahramanların kim olduğu önemli değildir. Bilmek istediğimiz tek şey kimin suçlu olduğudur.”
Yakın tarihte yaşanmış, az çok bilinen bir olayı anlatmasına rağmen, dizi gösterildiği ülkelerde büyük beğeni topladı, IMDB puanı çok az filme ve diziye nasip olacak 9.7.
Bu kadar ilgi görmesinde, şüphesiz dizinin büyük bir felaketi, belgesel izlercesine, izleyiciye anlatmayı başarmasının payı büyük.
Dizideki nükleer santral görüntüleri ve bazı sahnelerin geçtiği santral kontrol odası, Sovyetler döneminde Çernobil’le aynı teknolojiyle inşa edilmiş 11 ikiz tesisten biri olan Litvanya'daki Ignalina Nükleer Santrali'nde çekilmiş.
Dizide anlatılan insan hikayelerinde ise Belaruslu araştırmacı gazeteci yazar Svetlana Alexievich’in, Çernobil’in 500 tanığıyla yaptığı söyleşilerin yer aldığı Çernobil’den Sesler kitabı esas alınmış.
Alexievich, bu güçlü anlatımıyla 2015 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştü.
Kitapta Alexievich’in konuştuğu tanıklar arasında Çernobil’de çalışanlar için kurulmuş Pripyat şehrinde kazanın ardından sahilde güneşlenmeye devam edenler, santraldeki yangına müdahale etmeye gönderilmiş, ölümden dönmüş helikopterlerin pilotları, yine neye müdahale ettiklerini bilmeden yanan nükleer maddeleri suyla söndürmeye çalışırken yüksek miktarda radyasyona maruz kalmış ve üç ay içinde hayatını kaybetmiş itfaiye çalışanlarının yakınları da var.
Dizide onlardan biri olan itfaiyeci Vasily Ignatenko ve hamile eşi Lyudmilla Ignatenko’nun gerçek hikayesi de anlatılıyor.
Ama dizinin senaristi Craig Mazin’e göre Çernobil’i bugün güncel yapan esas duygu yaşadığımız zaman diliminin ruhuna hitap etmesi: “Bu zamanlarda da insanlar çürütücü bir fikirle karşı karşıya; neye inanmak istediğimiz, ne olduğundan önemli hale geldi. Çernobil’den çıkarılacak en önemli ders bu. Sovyet sistemi de kendi kült hikayesiyle sırılsıklam olmuştu ama bir gün gerçek fışkırdı.”
Dizi, kendi itibarını korumayı her şeyden öncelikli gören kendi hikayesine aşık olmuş bir rejimin çalışma şeklini, böyle bir rejimde gerçeği dillendirmenin riskini, gerçeği söyleme korkusunun nasıl büyük felaketlere sebebiyet verebileceğini çok iyi anlatmış.
Liyakat yerine partiye sadakat üzerine yapılmış kadrolar ve ideolojik hamasetin köreltici etkisinin en iyi anlatıldığı sahnelerden biri, Moskova’ya kazanın kontrol altında olduğu raporlarını geçen Çernobil santralinin iki üst düzey yöneticisinin, Pripyat şehrinin konseyiyle yaptıkları toplantıda geçiyor.
Toplantıda söz alan bir konsey üyesi, kusanları, yüzleri kanayanları, gökyüzündeki ışığı anlatıp şehrin hemen tahliye edilmesini öneriyor.
Bu sırada Ekim Devrimi’ne katılmış yaşlı bir konsey üyesi ayağa kalkıyor:
“Acaba kaçınız buranın gerçek ismini biliyor. Elbette hepimiz ona Çernobil diyoruz. Gerçek ismi ne? Vladimir I. Lenin Nükleer Elektrik Santrali. Lenin. Bu gece hepimizle gurur duyardı. Özellikle de seninle genç adam. Bu halka olan tutkunla gurur duyardı. Devletin yegane amacı da bu değil mi? Bazen unutuyoruz bazen korkunun tutsağı oluyoruz. Ama Sovyet sosyalizmine olan inancımız her zaman ödüllendiriliyor. Şimdi devlet bize buradaki durumun tehlikeli olmadığını söylüyor. İnanın yoldaşlar. Devlet paniği önlemek istediğini söylüyor. İyi dinleyin. Doğru, insanlar askerleri gördüğünde korkacaklar. Ama insanlar kendi çıkarlarına uygun olmayan sorular sormaya başladığında onlara basitçe sadece işlerine bakmaları, devlet işlerini devlete bırakmaları söylenmeli. Şehri tecrit edeceğiz. Kimse gitmeyecek. Telefon hatlarını keseceğiz. Yanlış bilginin yayılmasını engelleyeceğiz. Bu şekilde halkın emeklerinin meyvelerinin heba olmasını engelleyeceğiz. Bu gece yaptıklarımız için hepimiz ödüllendirileceğiz. Bu sivrilmemiz için bir fırsat.”
Bu toplantıda alınan şehrin tahliye edilmeme kararı, 36 saat boyunca binlerce insanın yanı başlarında yanan bir nükleer tesisi solumasına neden oldu ve binlerce insan, bir kaç nesil boyunca bunun bedelini ödedi, ödemeye devam ediyor.
AmaAmerikan ve İngiliz ortak yapımı olan dizi bir anti-komünist propagandadan ibaret değil.
Gorbaçov’un Çernobil müdahale heyetinin başına getirdiği ve aldığı kararlarla felaketin atlatılmasını sağlayan ve dört yıl sonra da kanserden hayatını kaybeden enerjiden sorumlu Başbakan yardımcısıBoris Shcherbina, santralde o gece üstlerinin talimatlarını dinlemeyerek kendilerini feda etme pahasına felaketin büyümesini engelleyen görevliler, ölümü göze alarak santraldeki nükleer sızıntısının sulara karışmasını durduran Kızıl Ordu askerleri, daha büyük bir patlamayı engellemek için patlayan çekirdeğin altını kazan madenciler gibi kahraman yoldaşların hikayeleri de dizide anlatılıyor.
1986’da Sovyet çıkarlarını korumak, dünyaya rezil olmamak için günler boyu alınması gereken tedbirleri almayan, bunlar Batı’nın kara propagandası deyip gerçekleri örtbas eden, korkudan gerçeği dillendiremeyen, dillendirenleri dinlemeyenler hem binlerce insanın ölümüne neden oldular hem de Sovyetler hikayesine yıkıcı bir zarar verdiler.
Diziyi izlerken insanların hayatlarına mal olan bu kötü propagandanın, gerçeğe karşı direncin, insanların konuşmasını engelleyen korkunun karşısında öfkeye ve şaşkınlığa kapılıyorsunuz.
Ama sonra 2019 yılında Türkiye’de bile herkesin bildiği gerçeklerin nasıl korkudan yüksek sesle dillendirilemediğini, fısır fısır kenarda köşede konuşulanlarla resmi görüşler arasındaki büyük uçurumları, gerçekler cesaretle dillendirilmediğinde karşılaşılan yüksek maliyetleri hatırlayıp şaşkınlığınız geçiyor.
Gerçekten de bazı zamanlar sadece çıplak gerçeği söylemek bile büyük cesaret istiyor ve gerçeği söylemek en büyük vatanseverlik oluyor.
.04/06/2019 22:58
Son söz Yüksek Seçmen Kurulu’nun...
43
Bayramın birinci günü insanın içinden Yüksek Seçim Kurulu kararını yazmak gelmiyor. Muhtemelen aynı sebeplerle haklı olarak böyle bir yazının okuyanı da az olacaktır.
Ama herhalde bu bayram, kurul üyelerinin kulakları fazlasıyla çınlamıştır.
Çünkü, her bayram ziyaretinde söz dönüp dolaşıp onlara geliyor.
Verdikleri karar yüzünden köyüne her senekinden geç gidecekler, tatil planlarını değiştirenler, “kaç yaşındayım hiç böyle şey görmedim” diyenler, sandıktan çıkana saygı için 12 Eylül’den, 94 yerel seçimlerinden örnekler verenler...
Yani bayram da olsa 31 Mart günü İstanbul’da sandığa gitmiş 8.5 milyon seçmenin gündeminde Yüksek Seçim Kurulu’nu yedi üyesi var. Onların kararı yüzünden en az 8.5 milyon insan bir kere daha sandık başına gidecek.
O yüzden haklı olarak herkes bu kararın gerekçelerini merak ediyor, tartışıyor.
Ama seçimin neden iptal edildiği hakkında Yüksek Seçim Kurulu’nun açıkladığı eldeki tek gerekçe de sadece 10 gün yaşadı, bayramı bile göremedi.
YSK, 6 mayıs günü seçim iptali kararını açıklarken gerekçe olarak, 31 Mart gecesinden itibaren ortaya atılmış “organize usulsüzlük”, “hırsızlık”, “birileri bir şeyler yaptı” iddialarını değil sadece “Bir kısım sandık kurullarının ilçe seçim kurullarınca kanuna aykırı oluşturulması ve bu hususun da seçim sonucuna müessir olması”nı göstermişti.
Kararda bu yüzden “Kanuna aykırı sandık kurulu görevlendirmelerini yapan ilçe seçim kurulu başkan ve üyeleri ile seçim müdürleri ve diğer sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunulduğu” da açıklanmıştı.
16 gün sonra 23 Mayıs 2019 günü YSK, 250 sayfalık gerekçeli kararını da açıkladı.
Bu 250 sayfanın aslında sadece 12 sayfası seçimin iptaline karar veren yedi üyenin gerekçeli kararıydı.
Gerekçeli kararın 188 sayfası ise, YSK’nın, incelemeleri için AK Parti’nin seçim iptali başvurusundaki usulsüzlük iddialarını gönderdiği, İstanbul’daki 39 ilçe seçim kurulundan gelen cevabi yazılardan oluşmaktaydı.
O ilçe seçim kurullarından biri de Şişli İlçe Seçim Kurulu’ydu.
Nüfus yoğunluğu nedeniyle iki seçim kurulundan oluşan Şişli’den YSK’ya gönderilen açıklamada, usulsüzlük iddiaları madde madde cevaplandırılmıştı.
AK Parti, Şişli’de 132 kısıtlı seçmenin oy kullandığını iddia etmişti. Ama ilçede hakkında kısıtlılık kararı olup oy kullanmış seçmen sayısı 5’di. Bunlardan birinin kısıtlılık kararı da seçimden sonraki gün kesinleşmişti.
Yine AK Parti, ilçede 35 ölü seçmenin oy kullandığını iddia etmişti. Bu sayı incelemeler sonunda 0 çıkmıştı.
AK Parti’nin itiraz dilekçesine göre Şişli’de 304 hükümlü ve tutuklu oy kullanmıştı. Bu sayı da sadece 3 çıktı. Bu üç hükümlüden biri o gün hapse girmiş, diğeri seçim öncesinde tahliye olmuştu.
Oy kullandığı iddia edilen 249 zihinsel engelliden ise oy kullanan sayısı sadece 4’tü.
Şişli İlçe Seçim Kurulu, seçimin iptaline gerekçe gösterilecek sandıklarda görev yapmış memur olmayan başkan ve üyeler hakkındaki iddialarla ilgili de YSK’ya bilgi vermişti.
Şişli’deki 607 sandıktan 64’ünde memur olmayan başkan veya üyeler görevlendirilmişti.
Şişli İlçe Seçim Kurulu, Şişli Kaymakamlığı’ndan gelen ilçede görevli memur listelerinden sandık kurullarını oluştururken olan biteni ayrıntılı olarak YSK’ya anlattı.
Listelerden “sandık kurulu başkanı ve memur üyenin diğer oy türlerinde de oy kullanmasını sağlamak için öncelikle Şişli İlçesinde oturanlar tercih edilmiş” ti. “Bunların içinden öncelikle gönüllü varsa seçilmeye çalışılmış” tı.
“Şişli’de yedekleriyle beraber 607 sandık için toplam 2.428 kişinin kurayla isimleri belirlenmiş”, “bunların içinden 61 kişi mazeret bildirmiş” ti. Seçim günü de sandıklarda görev verilen başkanlardan biri sandığa gelmemiş, diğeri cenaze haberi gelince sandıktan ayrılmak zorunda kalmış, iki kişi de acil durum ve sağlık sorunu yüzünden son onda mazeret bildirince yerlerine başka görevliler bulunmaya çalışılmıştı.
“Mazeret bildirenlerden, yerlerine aynı statüde bir eleman bulmaları istenmiş, bir kısmı bulmuş bir kısmı ise eleman bulamamış”, “bu durumda eksik kalan 64 sandık başkanlığı ve üyeliği de 298 sayılı Kanunun 23/son maddesindeki yetki kullanılarak” tamamlanmıştı.
Diğer 38 ilçe seçim kurulundan da benzer açıklamalar ve gerekçeler YSK’ya gönderildi.
YSK’nın yedi üyesi, gerekçeli kararlarında Şişli ve diğer 38 ilçe seçim kurulundan gelen bu açıklamalar için şöyle dedi:
“754 sandıkta sandık kurulu başkanlarının yukarıda yer verilen yasal zorunluluğa uyulmaksızın kamu görevlisi olmayan kişiler arasından belirlendiği görülmektedir. Kanuna aykırılık oluşturan bu belirlemenin neden yapıldığı ilçe seçim kurulları tarafından izah edilememiştir.”
“Bu bakımdan, sandık kurulu başkanlarının kamu görevlisi olmayanlardan belirlenmesini izah etmeye çalışan bazı ilçe seçim kurullarının Kanunun 23. maddesinin son fıkrasını referans göstermelerine itibar edilmemiştir.”
YSK, kıdemli hakimlerin başkanlık yaptığı ve parti temsilcilerinin de üyesi olduğu ilçe seçim kurullarına bunları demekle kalmadı, hepsi benzer yöntemlerle sandık kurulu başkan ve üyelerini belirlemiş 39 ilçe seçim kurulu başkan ve görevlileri hakkında da suç duyurusunda bulundu.
“Çünkü çaldılar”, “organize hırsızlık”, “uluslararası müdahale”, “FETÖ” iddiaları havalarda uçuşurken ve Türkiye bu seçimin iptaline kilitlenmişken, savcılar YSK’nın suç duyuruları için haftalar sonra harekete geçtiler.
Tam 23 gün sonra.
29 Mayıs günü Anadolu Ajansı ve hükümete yakın bazı gazeteler, İstanbul İl Seçim Kurulu Müdürü ve 11 ilçenin seçim kurulu müdürlerinin şüpheli sıfatıyla ifade verdiklerini duyurdu.
Haberlerde İstanbul’daki seçim işlerini yöneten 11 yöneticinin adları da açık olarak verilmişti. Bazı haberlerde, ilçe seçim müdürleri hakkında herhangi bir suçlama ortada yokken, YSK’nın seçim iptal kararından bir gün önce Anadolu Ajansı’nın geçtiği ve hala akıbeti belirsiz olan 43 sandık kurulu başkan ve üyesi hakkında başlatılan FETÖ soruşturması da hatırlatılmıştı.
İstanbul İl Seçim Müdürü ve Şişli İlçe Seçimi Müdürü’nün sadece isimleri değil, ifadeleri de gazetelere servis edilmişti.
İfadeler ve çıkan bu haberler üzerine Şişli İlçe Seçim Kurulu Başkanı Ahmet Vedat Güneş ve adı gazetelerde açık olarak yer almış Şişli İlçe Seçim Kurulu Müdürü Hatice Çelebi, YSK’ya birer dilekçe yazdılar.
Şişli İlçe Müdürü Çelebi, dilekçesinde YSK’ya ve gördükleri muameleye sitem ederek görevden affını istedi:
“Bizler görevimizi yasalara göre yerine getirmekteyiz. Nitekim, 31 Mart Yerel Seçimlerinde de yasalar ve önceki seçimlerde yapılan uygulamalar doğrultusunda sandık kurulları oluşturulmuştur. Buna rağmen, terör ve organize suçlara bakan Cumhuriyet Başsavcılığınca örgüt üyesi gibi şüpheli sıfatıyla ifadelerimizin alınması, görsel ve yazılı basında isimlerimizin deşifre edilmesi, kamuoyunda haksız bir algı oluşturduğunu düşünmekteyim. Biz seçim müdürlerinin haklı olduğumuza bu soruşturmadan aklanarak çıkacağımıza inancım tamdır...Ancak bilinen bir gerçek vardır “Bir şeyin şüyuu vukuundan beterdir.” Gerçek olmayan iddiaların gerçekmiş gibi söylenmesi toplumda ciddi bir algı yaratmakta ileride telafisi mümkün olmayacak haksız ithamlara sebebiyet vermektedir. Benim aileme, çocuklarıma bırakabileceğim en büyük hazine mesleğimi onurla yapıp emekliliğimi istediğimde tertemiz bir sicille sonlandırmaktır. Bu sebeple öncelikle isimlerimizin deşifre edildiği yayınların kişilik haklarımıza saldırı niteliğinde olması sebebiyle durdurulmasını ve tekzip edilmesini arz ediyorum. Yine bu yayınların kamuoyunda bıraktığı izler nazara alındığında “Soruşturma geçiren İlçe Seçim Kurulu Müdürleri” ile yeniden seçime gidilmesinin ne denli yerinde olduğunu sizlerin takdirinize arz ediyorum.”
Şişli İlçe Seçim Kurulu Başkanı hakim Ahmet Vedat Güneş’in dilekçesinde de aynı sitem ve istek vardı:
“...ya bilgi noksanlığı ya da kötü niyetle yapılan açıklamalarda seçim görevlileri hakkında siyasetin her cephesinden hırsız, suiistimalci, çeteci gibi ifadelerle saldırıların yapılması insan ve merhametle izah edilebilir değildir...bu kadar kötü sıfatlarla töhmet altına sokulan ilçe seçim kurulu hakimi ve personelinin görevden alınarak yerlerine iyi niyetli namuslu dürüst hakim ve personel atanarak seçim yaptırılması aynı zamanda ülke menfaati gereğidir.”
Ve gerekçeli kararında açıklamalarına itibar etmediğini, kanuna neden aykırı davrandıklarını izah edemediklerini düşündüğünü söylediği, bir de haklarında suç duyurusunda bulunduğu, bu yüzden terör savcısı tarafından şüpheli sıfatıyla ifadeleri alınmış, isimleri Anadolu Ajansı tarafından deşifre edilmiş İlçe Seçim Kurulu başkan ve müdürleri ile 23 Haziran seçimlerine gitmeye karar verdi.
AK Parti bu karara itiraz edeceğini açıkladı ama sonuçta YSK seçim iptali için bulduğu tek gerekçeyi de muhtemelen aksi 23 Haziran’a kadar teknik olarak imkansız olduğu için kendi kendine iptal etmiş oldu. Daha şüpheciler kararı yeni bir seçim iptali için ön hazırlık olarak yorumluyorlar ama esas olan seçim iptali için zorlanmış hukukun, seçim sistemini kilitlemeye doğru giderken bir duvara çarpıp durması...
Seçime sadece aynı “şaibeli” İlçe Seçim Kurulu başkan ve müdürleriyle de gidilmiyor.
YSK’nın yedi üyesinin seçimin iptal edilmesine gerekçe olarak gösterdiği, memur olmayan sandık başkanı veya üyesi bulunan 754 sandıktan biri olan Pendik’teki bir sandıkta görev yapmış, memur olmayan bir sandık üyesi, sosyal medyadan ilçe seçim kurulu başkanlığı tarafından yeniden aynı sandıkta görevlendirildiğini ve itirazının da kabul edilmediğini duyurdu.
İstanbul, ortada bir seçim iptal gerekçesi bile kalmamışken yeniden sandık başına gidiyor.
Artık gözler son karar mercii olan10 milyon 560 bin 963 üyeli
Yüksek Seçmen Kurulu’nda.
.07/06/2019 21:41
Neneme Atina’nın Yunanistan’ın başkenti olduğunu söylemeyin...
122
8 Temmuz 2016 günü Sözcü gazetesi “Bunları mı Türk vatandaşı yapacağız?” manşetiyle çıkmıştı. “Bunlar”dan kasıt tabii ki Suriyeli göçmenlerdi.
Halbuki gazeteyi çıkaran Akbay ailesi de tıpkı Suriyeli göçmenler gibi, savaşlar yüzünden Tikveş’ten kaçıp Mudanya’ya yerleşmiş bir göçmen ailesiydi.
Gazetecilikte 50. yılını dolduran gazete yazarlarından Uğur Dündar, Silivri’nin Akören köyündendi. Köy Balkan Savaşları ve sonrasında Bulgaristan’dan göç eden Gacal ve Pomakların yaşadığı bir köydü. Pomaklar da uzun yıllar kendi dillerini konuşmuşlardı.
Bu manşetin hemen üstünde yazısı duyurulan Emin Çölaşan’ın dedeleri Girit göçmeniydi. Bir röportajında “Babaannesi ve halalarının aralarında Rumca konuştuklarını” anlatmıştı. Gazetenin en popüler yazarı Yılmaz Özdil’in anneannesi de mübadelede Girit’ten gelip, Antep’e yerleştirilmişti.
Türkçe bilmeyen, Giritçe dilini konuşan Giritliler bu yüzden uzun yıllar “yarım gâvur” diye anılmış, onlarla evlilik yapılmamış, milliyetçi çevreler Türkçe konuşamayan Giritlilerin Türkiye’ye muhacir olarak yerleştirilmesini eleştirmişti.
Hatta Nihal Atsız, 1933’te öğrencileriyle birlikte gittiği Çanakkale’de Türkçe konuşamayan Girit göçmenleri ile karşılaşınca “Türk, Türk olarak kalmalıdır. Çingenenin çingene kalacağı gibi. Afrika’nın ortasından kapkara bir zenciyi al; üç yaşında Türkiye’ye getir, Türkçeyi mükemmelen öğrensin… Başka dil bilmesin ve ben Türk’üm desin… Bu Türk müdür?” demişti.
100 yıl önce Selanik, Girit, Tikveş’le Halep arasında bir fark yoktu. Müslüman Pomaklar, Makedonlar, Giritliler neyse Halepli Araplar da oydu.
Ama 100 yıl sonra o göçmenlerin çocuklarının çıkardığı bir gazete, yine savaş yüzünden kaçarak ülkemize sığınmış insanlara düşmanlık etmekte bir tutarsızlık görmemişti.
Daha önce üzerine bir yazı da yazdığım bu manşeti tekrar hatırlatan geçen hafta sosyal medyada çok tartışılan bazı tweetler oldu.
Tweetleri internet trolleri, isimsiz hesaplar yazsaydı belki bu ülkedeki ağır havaya, üslup ve tartışma kültürüne verilip çok da üzerinde durulmayabilirdi.
Ama bunları yazanlar ülkenin karar mercilerinde bulunan insanlardı.
Mesela İstanbul Ticaret Borsası Başkanı olan önemli bir işadamı şöyle yazdı:
“SÜLEYMAN Soyluyu protesto eden guruba bakın tamamı EKREM gibi müslüman gözüken Pontuslar.”
Bu tweetin bana Sözcü’nün manşetini hatırlatmasının sebebi ise başkanın tanıdık soyadı oldu; Kopuz.
Google’layınca ismin bana nereden tanıdık geldiğini anladım.
Başkan bey bizim karşı köydendi.
Rize merkeze bağlı Gündoğdu beldesinin en büyük köyü Veliköy’den.
Burası aynı zamanda benim annemin babasının da köyü.
Rahmetli dedem gibi başkan bey de Veliköylülerin en bildiği işi yapıyordu; kasaplık, kavurmacılık.
Tabii kurduğu başarılı et ürünleri işletmesine artık kasaplık denemez.
“Veliköylü” deyince hala tuhaf geliyor.
Çünkü bizim orada kimse Veliköylü demez. Oranın adı Velâ’dır.
1913’de yer isimleri Türkçeleştirilmeye başlayıncaya kadar da resmi adı Velâ’ymış.
Yeni neslin dili alıştı mı bilemiyorum ama benim neslim için bile orası hep Velâ oldu.
Bir köy için epeyce büyük ve kalabalık olan Velâ’nın adının neden Veliköy yapıldığını bilmiyorum ama muhtemelen köye bu adın verilmesinin sebebi köyden yetişmiş en veli zat olan, Mekke kadısı, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Heyeti üyesi, hala günümüz Türkçesinde baskısı yapılan Haccın Sırları kitabının yazarı Yunus Vehbi Efendi olabilir. O da ismin değiştiği 1913’de vefat etmiş.
Kayıtlarda doğum yeri olan Velâ’nın adı, Vilâ olarak geçiyor.
Biraz milliyetçi hassasiyetlerle vaziyeti kurtarmak için alternatif hikayeler uydurulsa Vilâ’dan Velâ’ya dönüşen kelime Yunanca ve mekan, yer anlamına geliyor. Googlelayınca Yunanistan’da da aynı adı taşıyan yerleşim yerlerini bulmak mümkün.
Yine de Velâ adı, Türkçe olduğunu iddia etmeye daha müsait.
Ama hemen karşıdaki bizim köyün adı isteyene de bu imkanı vermiyor: Kuzandonoz.
1913’de bulunan Taşlık Köyü adı hala resmi kullanım dışında tutmuş değil.
Sevan Nişanyan’ın büyük bir emek ürünü olan yer adları sözlüğüne göre bu ad Konstantinos’dan geliyor. Ama Yunanca olduğuna şüphe olmayan kelimenin kökeni konusunda sözlük de tam emin değil.
Ama hem Velâ’nın hem de Kuzandonoz’un bağlı olduğu Gündoğdu beldesinin eski ve hala kullanılan adı olan Fetekoz’un anlamı kesin. Fetekoz, Yunanca ‘Theotókos’dan geliyorve“Meryem Ana” demek.
Yine de yolunuz bir gün Fetekoz’a düşerse, denize bakan meşhur kahvehanelerinden birine girip, “buranın adının anlamı Meryem Ana’ymış” gibi bir muhabbet açarsanız, misafir olduğunuz için belki size bir çay ısmarlanır ama yine de ısrar etmemenizde fayda var.
Ben bu anlama geldiğini ancak 30’lu yaşlarda öğrendim.
Kapı komşumuz, beş vakit namazını camide kılan, Kopuz soyadlı hacı amcanın da aslında Kopuz ailesi tarafından evlat edinmiş bir Ermeni yetimi olduğunu öğrendiğimde de epey şaşırmıştım. Oğlu Rize’de iktidardayken ANAP’ın il başkanlığını yapmıştı ve bu bilgiyi kimse aleyhlerine siyaseten kullanmamıştı.
Babamın babaannesi yani nenem ise sırtında sepetle gidip alışveriş yaptığı Atina’nın aynı zamanda Yunanistan’ın başkentinin adı olduğunu hiç öğrenemeden vefat etti.
Çünkü onun için Atina, (bugünkü Pazar ilçesi), Mapavri’den (bugünkü Çayeli. Lazca “rahipler” demek) sonra gidilip öteberi alınan bir yerdi.
Aslında nenem Kuzandonoz’a da Kaloxraf’dan gelin gelmiş. Kaloxraf’ın tam okunuşunu Türkçe yazmak da zor.
X harfini görünce yurtdışı zannetmeyin, bir kaç dağ ve tepenin arkasındaki komşu ilçe Güneysu’nun dağ köylerinden Kiremit Köyü’nden.
Güneysu’nun eski adının Potomya olduğunu ise artık herkes biliyor. Potomya’nın “ırmak yurdu” anlamında Rumca bir ad olduğunu da. Muhtemelen ABD’deki meşhur Potamac nehrinin kökeni de aynı kelime.
Google’a Potomya yazdığınızda karşınıza Erdoğan’ın kökeni üzerine ulusalcı, ırkçı bir külliyat çıkıyor.
Bir de Erdoğan’ın 2009’da, açılım yıllarında Norşin gibi Kürtçe yer adlarının iade edilmesini eleştiren MHP lideri Bahçeli’ye, kökeni üzerinden yapılan ırkçı saldırılara aldırış etmeden Potomya’dan verdiği özgüvenli cevap:
“Çıkmış ne diyor? MHP liderinin söylediğine bak. Sayın Bahçeli önce kendine bir gel. Ben inanıyorum ki MHP'deki kardeşlerim onun bu konuşmalarından rahatsız. 'Yarın artık Güneysu demezsin, Potomya dersin' diyor. Bırak, benim burada yaşayan vatandaşım yeri geldiği zaman Güneysu yeri geldiği zaman Potomya der. Niye rahatsız oluyorsun?”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ailesinin köyü Dumankaya ya da eski adıyla Pilihoz.
Bu köyle nenemin köyü olan Kaloxraf’ın arasından Alakoz deresi geçiyor.
Köylerin etrafına dizildiği dağın adı ise Ayane Dağı.
Çocukluğumda Rize’de meşhur bir kahvehane adı olarak aklımda kalmış Ayane adı da meğer Yunanca Ágia Anna’dan yani Hz. Meryem’in annesi Azize Anna’dan geliyormuş.
Ayane Dağı’na bakan bir diğer köy de Singaz.
Yeni adıyla Tepebaşı.
Singaz da komşu Pilihoz gibi siyasetçiler yetiştirmiş. Örneğin AK Parti eski İstanbul milletvekili Metin Külünk bu köyden.
Ama “Makarios heykeli diken İmamoğlu Kommenoslar'ın yiğit! evladıymış. Büyük Oyuna dikkat! Kommenos nedir bilir misiniz? 1081-1185 arası Bizans İmparatorluğu'nu yöneten hanedandır. Büyük Türk Milleti oyunu görüyor musunuz?” tweetinden, tarihçiliğinin siyasetçiliği kadar iyi olmadığını anlıyoruz.
Çünkü ille de İmamoğlu 1000 yıl önceki Kommenos hanedanlığının evladı ilan edilecekse, bunu hanedanlığın Bizans’ı yönettikleri zamanlara değil, 1204’de İstanbul’u Latinler istila edince, kaçıp yerleştikleri Trabzon’da kurdukları ve 1461’e kadar hüküm sürmüş Trabzon Rum İmparatorluğu zamanlarına dayandırmak daha işlevsel bir komploculuk olurdu.
Ama mevzu 250 yıl hüküm sürmüş, bütün bu yer adlarının geldiği Trabzon Rum İmparatorluğu’na bağlanırsa, sadece İmamoğlu’nun memleketi Akçaabat (Trikomia) değil, halen hükümette bulunan dört bakanın memleketleri olan Dernekpazarı (Mardadas), Of (Ophios) Potomya, Vela, Fetekoz, Singaz, Ayane Dağı da bu komploculuğun altında kalabilirdi.
Hatta, büyük lafların ucu, 23 Haziran İstanbul belediye seçimleri için “Topal Osman Ağa’nın Kurtuluş Savaşı döneminde Pontuslulara karşı, bu bölgeyi Pontuslulaştırmak isteyenlere karşı verdiği mücadelenin bir benzeri şu anda yine biz torunları tarafından bu mücadelenin verilmesiyle karşı karşıyayız” diyen eski bakan Nurettin Canikli’nin memleketi Giresun’un, Mindeval ve Kuvato adlı iki nahiyenin birleşmesinden oluşmuş, 1890’larda Müslüman ve Rum Ortodoks nüfuslarını eşit olduğu Alucra ilçesine de ulaşırdı.
(Bu arada Topal Osman sadece Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in katili değil, soruşturma sonunda cinayeti işlettirdiği tespit edilince Mustafa Kemal Paşa’nın yakalanması talimatı üzerine adamlarıyla Çankaya Köşkü’nü basmış, Muhafız Tabur Komutanı İsmail Hakkı Bey’in emrindeki resmi askeri birliklerle Çankaya’nın ortasında Papaz’ın Bağı’nda çatışmaya girip bir askeri şehit etmiş bir çete lideridir.)
Pontusluluğun ucunu ise daha uzaklara uzatmak mümkün. Mesela “Bir Yunan'ın İstanbul'a başkan olmasıyla ekonomi düzelmez” tweeti atmış İçişleri Bakan Yardımcı’nın memleketi olan Sinop Boyabat’a.
Çünkü Yunanca’da Pontus bir ırk ve millet adı değil, bir coğrafyanın adı. Yunanca’da, Karadeniz’e “Efksinos Pontos” deniyor ve burada doğmuş insanlardan da “Pontikos” yani “Pontuslu” diye bahsediliyor.
Örneğin, ortada bir Pontus devletinin hatta Ayasofya’nın olmadığı zamanlarda yaşamış Heraklides’den bile Pontuslu Heraklides diye bahsedilmesinin sebebi Karadeniz Ereğlisi doğumlu olması...
Yunan gazetesi Ethnos da Ekrem İmamoğlu için “Pontuslu” başlığını atarken bunu kastetmişti.
Yani bu yazıda ismi geçen herkes ve yazının yazarı için de bir Yunan gazetesinin kullanabileceği bir sıfat Pontusluluk.
Tabii bunu bir Yunan gazetesi kullanabilir ama orijinal isimleri Yunanca olan bu köylerde, ilçelerde doğmuş, hala yaşayan birine, “Pontuslu” dememeniz yine de sağlığınız açısından tavsiye edilir.
Irkçılık yüzünden değil, yoksa bütün o isimler inatla yaşamaya devam etmezdi.
Mesela nenem hayatta olsaydı ve ona Atina’nın aynı zamanda Yunanistan’ın başkentinin de adı olduğunu söyleseydiniz, bildiği küçük dünyasına ters bu bilgi karşısında epey şaşırır, üstüne ağzınızdan bir de Rum kelimesini kaçırırsanız muhtemelen sırtınızda bir ğarçi kırardı.
Üzerinden imparatorluklar geçmiş, sürekli göçler almış, zengin bir medeniyetin üzerine kurulmuş bir ülkede etnik köken avcılığı da toplumun sağlığına zararlıdır.
Kazdığınız o ırkçı tünelin ucu evinizin önüne de çıkabilir.
Bunun siyaseten de pek işlevsel olduğu söylenemez.
Potomyalılık, etnik kökeni hakkından bestseller olmuş onca ırkçı kitap Erdoğan’a bir zarar veremedi. Bu etnik köken avcılığına tenezzül etmiş siyasetçilerden Canan Arıtman’ı en son CHP’nin ümitsiz bir İzmir Belediye Başkan aday adayı olarak gördük. 7 Haziran miting meydanlarındaki “Zerdüşt” lafının Kürtleri nasıl rencide ettiği de malum.
Bir belediye seçimi uğruna edilen “Pontus”lu laflar da emin olun Karadenizlilerde aynı hisleri uyandırıyor.
Fetekoz’a bağlı Kuzandonoz köyünün sakinlerini, Ayane dağına bakan Potomyalıları, Velalıları, Akçaabatlıları, Ofluları daha fazla üzmeyin.
.10/06/2019 00:03
Bana arkadaşını söyle sana suçlu olup olmadığını söyleyeyim!
57
Başlık, distopik Black Mirror dizisinin yeni sezonundaki bölümlerinden birinin adı değil.
Türkiye’de bir kaç yıldır gösterimde olan distopik bir uygulama.
Aslında arkadaş kelimesi bu yerli ve milli son teknolojik uygulamanın nasıl çalıştığını tam olarak anlatmıyor.
Sistemi anlamak için “iltisak” veya “irtibat” kelimelerine ihtiyacımız var.
“Birleşme, bitişik olma, ulaşma” anlamlarına gelen “iltisak” ve “irtibat” kelimelerinin devletin ve hukukun lügatine girmesi de çok yeni.
Milat, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 1 Eylül 2016 tarihinde çıkarılan kanun hükmünde kararname.
667 sayılı 12 maddelik KHK’da, güvenlik tehdidinin çerçevesi çizilirken ilk defa bu iki kelime de kullanıldı:
“Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen...”
Böylece terörle mücadele kanununda terör örgütleriyle bağlantıda aranan üyelik ve yardım/yataklık şartlarına mensubiyet, iltisak ve irtibat da eklenmiş oldu.
Mensubiyet, iltisak ve irtibat kelimeleri arasında bir hiyerarşik sıra da var. Her seferinde biraz daha geniş bir halkayı içine alan kavramlardan bahsediyoruz.
Ayrıca her seferinde ilişki biraz daha müphemleşiyor.
Neyin mensubiyet, neyin iltisak ve neyin irtibat olduğu, bu mensubiyet, iltisak ve irtibatın neden ve nasıl suç kabul edileceği da devlete ve soruşturmaları yürütenlere bırakıldı.
Bu geniş yetki, somut bir üyelik tespiti yapmanın zor olduğu, binlerce farklı biçimde ve farklı derecelerde irtibat, iltisak, mensubiyet ilişkisi içinde olunabilecek FETÖ gibi bir yapılanmayla mücadelede, suç tespiti yerine mensubiyet, iltisak, irtibat avcılığına, bunun sonucu olarak da büyük yanlışlara ve mağduriyetlere sebep oldu, hala oluyor.
Ama iltisak ve irtibat kavramlarıyla ilişkiden suç ve suçlu üretme kapısı bir kere açılınca devlet de her fırsatta bu kapıdan geçmeye başladı.
Pek çok iddianamede “irtibatlı olmak” suç delili olarak karşımıza çıktı.
Savcılar ellerinde yeterli delil olmayan dosyalarda, şüphelilerin iletişim ve mali bilgilerini HTS raporları ve MASAK kayıtları üzerinden suç delili ve ilişki yaratmak için kullandılar.
Örneğin gazetecilere ağır cezaların verildiği Cumhuriyet Gazetesi davasındaki delillerin haber ve yazılar dışındakilerin tamamı bu şekilde üretilmiş irtibat ve iltisak delillerinden ibaretti.
Telefonuna 9 yıl sonra bylock indirecek biriyle 2008 yılında telefon konuşması yapmak ya da telefonunda Bylock olan birinden mesaj almak Bylock irtibatı, MASAK’ın FETÖ şüphesiyle soruşturduğu bir pideciden pide sipariş etmek, bir turizm firmasından tatil paketi almak FETÖ’yle ilişkiye delil olarak dosyaya girebildi.
Yine bir MASAK raporuna göre 2011 yılında bir parkeciye 2500 TL ödeyen Cumhuriyet gazetesi yöneticisi, o parkecinin oğlu daha sonra Bursa’da bir lokantada yemek yiyince, o lokantanın sahibi hakkında da FETÖ soruşturması yürütülünce, FETÖ’yle irtibatlı hale gelebildi, bu delil olarak iddianameye konuldu.
Bu kadar bile irtibat delili bulunamayan durumlarda da irtibatın daha yaratıcı yorumları bulundu.
Örneğin artık kimsenin hatırlamadığı meşhur Rahip Brunson’nun FETÖ’den tutuklanmasının sebebi FETÖ’nün İzmir imamıyla irtibatlı olduğu iddiasıydı.
Bu irtibatın iddianamedeki delili ise ikisinin telefonlarının “2011 ile 2015 tarihleri arasında Konak, Çankaya ve Alsancak’ta birbirlerine yakın baz istasyonlarında 293 kez sinyal vermiş” olmasıydı. Milyonlarca insanın yaşadığı bir muhitte, dört yıl içinde yüzbinlerce insan arasında kurulabilecek bir ilişkiden, Türkiye’yi ekonomik krize sokan bir “irtibatlı olma” delili üretilmişti.
Hala tutuklu olan Osman Kavala’nın da bundan iki yıl önce darbe ve FETÖ’den tutuklanmasına neden olan delil darbenin arkasında olduğu iddia edilen Türkiye uzmanı Amerikalı akademisyenle “irtibatlı” olduğunun tespitiydi. “93 saat telefonda görüşmüşler” diye gazetelere haber olan bu “irtibat” da aslında Mayıs 2015’den Haziran 2016 tarihleri arasında Kavala’nın kendisinin, eşinin, şirket müdürlerinin telefonlarının, ABD’li uzmanının telefonuyla İstanbul’daki yakın bazlarda verdiği toplam sinyal süresiydi.
Fakat iltisak ve irtibat kavramlarıyla suç ve suçlu üretmek burada da durmadı.
31 Mart seçimlerinden önce CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi’nin 325 belediye meclis adayının devletin istihbarat birimleri tarafından tutulmuş fişlerinin, isimleri, TC noları ve fotoğrafları eşliğinde günlerce medyada “PKK’lı” olarak dolaştırılmasının arkasında da aynı suç üretme mantığı vardı.
Devletin fişlerinde onları PKK’lı yapan da 40 yıl önce Mardinliler Derneği’ne üye olmak, kardeşinin Facebook’ta yaptığı paylaşımlar, oğlunun Newroz’a katılması, kızının İHD üyesi olması hatta çözüm sürecine destek için yazılmış bir bildirinin imzacısı olmak gibi irtibat ve iltisak “suçları”ydı.
Artık devlet bir kişiyi, elindeki adli ve istihbari arşivde arama yaparak yakın akrabaları üzerinden bile terör örgütüyle irtibatlı olarak fişleyebiliyordu.
Ama geçen hafta bir adım daha ileri gidildiğini öğrendik.
Bu kez bir kişi “arkadaşlarının” eylem ve bağlantıları üzerinden terör örgütleriyle irtibatlı olmakla suçlandı.
Hakkında bu düğmeye basılıp, devletin arşivinden “kirli ilişki ağları” deşifre edilen son isim, Trabzon Havaalanı’nda VIP çıkışı İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya “Akıllı ol” diye bağıran 55 yaşındaki Mehmet Ali Sivaz oldu.
(Bu arada Sivaz, daha sonra yaptığı açıklamada Pontus, Rum suçlamalarıyla ilgili konuşmadığı için bakana tepki gösterdiğini söyledi ama bunun yakışıksız, tehditvari bir söz olduğu açık. Bir bakana, hem de ziyarete geldiği kendi memleketinde böyle hitap etmek kimseye yakışmaz.)
Bakan Soylu, havaalanı çıkışında kendisine böyle hitap eden kişiyle ilgili “Araştırma yaptık, adamın da kim olduğu ortaya çıktı. Nasıl kirli ilişkilere sahip olduğunu, onu oraya onların nasıl gönderdiğini, nasıl bir tezgah içerisinde olduklarını Türkiye bir-iki gün içerisinde anlar. Öyle bir derin ilişkileri var” demişti.
Bu araştırmanın sonucunu da ertesi günkü Yeni Şafak gazetesinden okuduk.
Önce haberi okuyalım:
“Yeni Şafak, 55 yaşındaki Sivaz’ın karanlık ilişkiler ağına ulaştı. Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz turunu organize eden CHP Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun ve CHP Trabzon İl örgütü ile irtibatlı olan Sivaz’ın yakın arkadaşları H.D., H.S. ve G.İ.’nin DHKP-C, THKP/C ve DEV-Yol gibi örgütlerle müzahir olduğu, bu örgütlerin uzantısı STK’ların gösterilerine katıldığı belirlendi. Karanlık ilişkileri bununla da sınırlı kalmayan Mehmet Ali Sivaz, başta Doğu Karadeniz olmak üzere birçok ilde “Pontus” faaliyetleri yürüttüğü tespit edilen Mehmet K. ve Özlem S. ile yakın arkadaş. Silah kaçakçısı T.S., sigara kaçakçısı İ.A. ile de yakın ilişkiler içerisinde olan Sivaz’ın kendisi de bir dönem SODEP çatısı altında siyasi faaliyetler yürütmüş.”
Haberde geçen ve gazetecilerden çok polislerden duymaya alışık olduğumuz “müzahir” kelimesinden bu karanlık ilişkiler ağına ulaşanın gazete olmadığını anlıyoruz.
Devlet, 55 yaşındaki Trabzonlu bir vatandaş için yine arşivlerine dalıp, irtibat ve iltisak araştırmış.
Ama bulunduğu iddia edilen “karanlık ilişkilerden” sadece üçü Sivaz’ın şahsi “suç”u: 80’lerde kurulmuş yasal bir parti SODEP çatısı altında siyasi faaliyet, CHP Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun ve CHP Trabzon İl örgütü ile irtibatlı olmak!
Geri kalan “suçları” ise yakın arkadaşları işlemiş.
Üç “yakın arkadaşı” DHKP-C, THKP/C ve DEV-Yol gibi örgütlerle müzahirmiş ve bu örgütlerin uzantısı STK’ların gösterilerine katılmışlar.
İki “yakın arkadaşı” devletin istihbarat fişlerine Karadeniz’de Pontusçuluk faaliyetleri yaptıkları için girmiş.
Bir “yakın arkadaşı” silah, “bir yakın ilişki”de olduğu kişi de sigara kaçakçısıymış.
Yani karşımızda devlete göre yakın arkadaş kurbanı olmuş bir vatandaş var.!
Haberden bu yakın arkadaşlıktan kastın ne olduğunu anlamak mümkün değil. Acaba devlet vatandaşlarının yakın arkadaş olduklarını nasıl tespit ediyor? Instagram ve Facebook’taki likelarına mu bakıyor?
Lisede sınıf arkadaşlığından, HTS kayıtlarında çıkan bir bayram mesajına, Facebook arkadaşlığından, MASAK kayıtlarında görünen bir alışverişe kadar kadar her türlü irtibat yakın arkadaş statüsüne sokulmuş olabilir.
Aslında yakın arkadaşlara yönelik suçlamalar da arşivin epey derin kazıldığını gösteriyor.
1970’de Mahir Çayan tarafından kurulan THKP-C 1972’den beri yok. Dev-Yol da 80 sonrasında örgütlü bir yapı olarak varlığını sürdürmüyor. Sigara kaçakçılığı da epey 80 öncesi kokan bir suç.
Zaten üç arkadaşın suçu da üç örgüte müzahir olmak yani bu örgütlerin uzantısı olan STK’ların gösterilerine katılmış olmak.
Yani onlar da örgütlerle irtibatlı olmakla suçlanıyor. Örgütlerle irtibatlı yakın arkadaşlarla irtibatlı olmak suçu. Bulaşıcı hastalık gibi geçen bir şey olmalı bu suç..
Tabii kendileriyle irtibatlı olmak “karanlık ilişkiler ağı içinde olmak” anlamına gelen silah kaçakçısı, sigara kaçakçısı, Pontusçu yakın arkadaşlara devletimiz nasıl bir adli işlem yapmış o da belirsiz.
Türkçe isimleri açık, soyadları kapalı verilen iki kişinin devletimize göre neden Pontusçu olduklarını, bu fişi kimin tuttuğunu, haklarına herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığını, böyle fişlendiklerinden kendilerinin haberi olup olmadığını sorabilecek bir muhatap da yok karşımızda.
Trabzonlu 55 yaşındaki Mehmet Ali Sivaz’ın “karanlık ilişkiler ağının” eksik parçaları da Facebook hesabına girince karşınıza çıkıyor.
Mesela destek mesajları attığı yakın akrabası İsmail Hakkı Sivaz, 2014 yerel seçimlerinde AK Parti’den Belediye Meclis üyesi seçilmiş, 2019’a kadar da Çaykara Belediye Başkanlığı’na vekalet etmiş bir AK Partiliymiş. Ama bu akrabalık irtibatı, devletimizin “karanlık ilişkiler ağına” nedense yakalanmamış.
Tabii Facebook hesabına biraz göz gezdirince, yakın arkadaşlarıyla irtibat üzerinden medyadan dillendirilen suçlamaların, nasıl doğrudan kendisine yönelik “DHKP-Cli terörist”, “Pontusçu bölücü” hakaretlerine döndüğünü de görüyoruz.
Devlet, kendisine laf atan 55 yaşındaki Trabzonlu vatandaşı arşiv düğmesine basıp, “karanlık ilişkilerin”i gazetelere deşifre ettirerek cezalandırmış oldu.
Ama o irtibat ve iltisak arşivinin yarın kimin için açılacağının garantisi yok.
Devlet, vatandaşları hakkında elinde tuttuğu ve çoğunluğu özel hayatla ilgili olan adli, istihbari, mali bilgiler, iletişim kayıtları, varsa fişlemelerden oluşan arşive istediği zaman, istediği kişinin adını yazıyor, düğmeye basıyor. Ve bingo.
Karşınızda varsa sizin, olmadı akrabalarınızın, o da olmadı arkadaşlarınızın, hiçbiri yoksa “irtibat”lı olduğunuz birilerinin en az 50 yıllık sicilleri, devletin radarına girdiği bütün olayların ve anların görüntüleri.
İleri, son model yerli ve milli bir teknoloji bu!
Türkiye’de sadece haberleri takip eden birinin, Black Mirror izlemesine ne gerek var!
.12/06/2019 00:02
Haydi televizyonda tartışalım çünkü çaldılar...
69
“Tek başıma karar veremem”, “arkadaşlarımız konuşuyor”, “müzakereler sürüyor”, “moderatör şu olmalı”, “neden onun adını dediler”, “ben yapmıyorum”, “onun hakkıydı”, “bu yapıyorsa izlemiyorum” derken nihayet İstanbul Belediye Başkanlığı seçiminin rövanşında karşı karşıya gelen Binali Yıldırım ve Ekrem İmamoğlu’nun televizyonda tartışması için iki parti anlaştı.
İki parti arasında, bir televizyon programı için neredeyse Magna Carta gibi bir yazılı anlaşma imzalandı.
Türkiye’deki medyanın hali üzerine ibretlik görüntülerin ortaya çıktığı “moderatör kim olmalı” tartışması da neyse ki bir de onun için sandık başına gitmeye gerek kalmadan çözüldü.
İnsanlık için küçük ama bizim için büyük bir adım...
Dünyadaki ileri demokrasiler için son derece rutin olan, bizde ise videoları internette bulunup şaşkınlıkla izlenen nostaljik hatıralar olarak kalmış, seçimlerde adayların televizyonda tartışması geleneğinin geri dönmesi tabii ki sevindirici.
Ama insanın içine yine de bir kurt düşüyor. Bir kaç ay içinde ülkedeki tartışmaların geçirdiği evrime bakıp şaşırıyor.
Yanlış mı hatırlıyoruz acaba?
Yani şimdi televizyona birlikte çıkıp İstanbul’un sorunlarını konuşacak adaylardan biri Zillet ya da İllet ittifakının adayı değil miydi?
Yanlış aklımızda kalmadıysa bu Zillet İttifakı “Kandil’in ve Pensilvanya’nın güdümündeydi ve amacı da terör örgütlerinin uzantılarını belediye meclislerine ve bürokrasisine taşımak”tı?
Bütün seçim kampanyası boyunca söylendiği, yazıldığı gibi, “CHP adayı”nın arkasında Kandil’in, Pensilvanya’nın, dış güçlerin desteği yok muymuş? Belediye Meclis adaylarından 325’i PKK’lı çıkmamış mıydı?
Yoksa bunların belediyeleri kazanması beka sorunu da mı değildi?
Seçimlerde sandıkta darbe yapmamışlar mıydı?
Küresel çetelerle, FETÖ’yle işbirliği içinde sandıklarda bir şeyler yapmamışlar mıydı?
Çok fazla uzatmaya da gerek yok “Çünkü çalmamış”lar mıydı?
Bu yüzden seçim iptal edilmedi mi?
“Türkiye düşmanlarına vatan köşesi veremeyiz” diyen MHP lideri nasıl ikna oldu bu eşit tartışmaya?
Yani şimdi eski Başbakan, Meclis Başkanı’nın karşısına çıkıp İstanbul’un sorunlarını konuşacak aday kazanırsa İstanbul yeniden Konstantinopol de olmayacak mı?
Aylardır birilerinin projesi olmakla, terör örgütleriyle işbirliği içinde çalışmakla, Pontusçulukla ve tabii seçimleri çalmakla suçlanan bir adayla televizyona çıkıp İstanbul’un sorunlarını konuşmak ne bileyim, biraz şey değil mi?
Hadi diğerleri siyaseten söylenmiş sözler olsun. Olur böyle şeyler deyip geçelim.
Ama AK Parti sandıklarda oylarının çalındığını iddia etmedi mi? Yüksek Seçim Kurulu’nun yedi üyesi de seçimleri şaibeli bulup iptal etmemiş miydi? Zaten bu yüzden yeniden seçimlere gitmiyor muyuz?
Sandıkta oylarınızı çalmış bir partinin adayıyla tvde ne tartışabilirsiniz? Çıkıp meydanlarda oylarınızın çalındığını bağırmanız gerekirken, oyları çaldığını iddia ettiğiniz adayla televizyonda su fiyatlarını konuşmak tuhaf olmayacak mı?
Ayrıca eğer oylar sandıkta çalındığı için AK Parti seçimi kaybettiyse, neden hırsızlık olmazsa başarılı olan 31 Mart seçim stratejisi, söylemi bu kadar değiştiriliyor?
Her gün ilçelerde mitingler yapan cumhurbaşkanı neden mitinglere başlamadı? Bahçeli mitili nereye attı?
Bu kez mitinglerde Yeni Zelanda’daki terör saldırısının canlı görüntüleri kalabalığa izletilmeyecek mi? HDP’lilerin açıklamalarından oluşan video bir kere daha hatırlatılmayacak mı?
Ne oldu da bir kaç ay önce defolunacak yer olan Kürdistan’ın mebusları yeniden keşfedildi?
31 mart öncesi teklif edilmesi dahi teklif edilemeyecek böyle bir televizyon tartışmasına nasıl ikna olundu?
Ve neden kimse artık bekadan bahsetmiyor?
Yoksa yoksa ülkemizin bekası artık tehlikede değil mi, kutlamalara başlayabilir miyiz?
Herhalde bir yerden öyle bir müjdeli haber gelmiş olmalı.
Yoksa durup dururken MHP lideri ülkemizin ciddi beka sorunlarını bırakıp, televizyondaki belediye başkan adayları tartışmasına istediği moderatör seçilmedi diye o gün saat 21.00’den itibaren televizyon izlemeyeceğini açıklar mıydı?
Tabii ki insan bütün bunların gelip geçtiğine, siyasetin normalleşip, bir anda iki belediye başkan adayının televizyonda medeni ve eşit bir şekilde şehir sorunlarını tartışacağı bir Norveç’e döndüğümüze inanmak istiyor.
Ama sonra birden aklına sekiz buçuk milyon insanın oy verdiği bir seçimin, makul bir gerekçe bile gösterilmeden iptal edildiği geliveriyor.
Sahi yazın ortasında hala üç ay önce oy verdiğimiz seçimi konuşmamızın, bu yüzden televizyonda tartışma organize edilmesinin sebebi buydu değil mi?
Bazıları çabuk unutuyor.
Zaten bazılarının meşruiyet, hukuk gibi dertleri de pek yokmuş, sadece kendi taraflarının, kendi dünyalarından olanların kazanmasıyla ilgileniyorlarmış.
Biraz daha ilkeli olanlar da maslahat perdesiyle adaletin üstünü örtüp vicdanlarını rahatlatabiliyormuş.
Ama bazıları da işte bir türlü unutamıyor.
O yüzden, son üç aydır içinde zillet, illet, Kandil, Pensilvanya, hırsızlık, şaibe, terör, Pontus geçen onca laftan sonra televizyonda iki adayın İstanbul’un çöp sorununu tartışmasını şaşkınlıkla izleyecekler.
Belki de gerçek budur. İnşallah öyledir.
Sahi son üç ayda gördüklerimiz bir kabus olabilir mi?
Yoksa yine birileri bir şeyler mi yaptı?
.15/06/2019 00:12
Demokratik tövbeler bozuldu mu?
75
Dünkü Karar’daki Taha Akyol’un ‘Cehennem’in Dibine’ başlıklı yazısı İslam ve demokrasi meselesi üzerineydi. Bir süredir yine Karar’da Mehmet Ocaktan da aynı mesele üzerine yazıyor.
Aslında yıllar sonra İslam ve demokrasi üzerine yeniden yazılıyor demek daha doğru.
Çünkü 80’ler ve özellikle 90’ların en popüler tartışma konusuydu bu.
O yıllarda başlığında “İslam ve demokrasi” geçen onlarca kongre, konferans, panel düzenlenmiş, bu konuyu dergiler kapak yapmış, üzerine kitaplar yazılmış, yeni çıkan özel televizyonlarda sabahlara kadar “İslam ve demokrasi birlikte yaşayabilir mi?” “Demokrasi İslam’la bağdaşır mı?” sorularına cevaplar aranmıştı.
Tartışmalar bir akademik ya da entelektüel merakın sonucu ortaya çıkmamıştı.
Siyasi ve sosyal gerçeklik bunun konuşulmasını dayatmaktaydı.
80’lerle dindarlar şehirleşmeye, kamusal alanda görünür olmaya başlamışlardı. İslami hareketler, cemaatler büyüyor, İslami kesim medyada ve entelektüel hayatta önemli bir varlık gösteriyor ve tabii Refah Partisi yükseliyordu.
80 sonrası tüm dünyada da benzer bir trend vardı. İslami hareketler yükselişe geçmiş, iktidarları zorlamaya başlamıştı. O gün İslami hareketler Türkiye’de ve dünyada laik ve otoriter devletlerin karşısında muhalif ve direnen hareketlerdi.
Bu atmosfer içinde 1984 yılında ilk cildi yayınlanmış Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın Anahatlarıyla İslam Hukuku kitabından dünkü yazısında Taha Akyol bir paragraf alıntılamış. Yazıyı henüz okuyamayanlar için o paragrafı tekrar alıntılayalım:
“Hususi hukukun hemen her branşına ait geniş ve derin araştırmalar yapılmış, bilgiler verilmiş olmasına rağmen kamu hukukunun konumuz olan branşına ait eser ve bilgiler oldukça mahduttur. Bunun en önemli sebebi Hz. Peygamber’den otuz yıl sonra başlamış olan saltanat ve istibdadın, bu bahisleri serbestçe işlemek, gerçeği çekinmeden söyleyip yazmak için gerekli fikir hürriyetine meydan vermemiş olmasıdır. Birçok İslam bilgininin yalnızca fiili muhalefetleri yahut zalim sultanlara karşı tarafsızlıklarını muhafaza etmek istemeleri karşısında çektikleri işkenceler bu baskı rejiminin bir başka delilini teşkil etmektedir.” (Anahatlarıyla İslam Hukuku, I, s. 165-166)
Paragraftaki İslam tarihi analizi, 19. yüzyılda Yeni Osmanlılar’ın Tanzimat istibdadı karşısında hürriyetçi, meşruiyetçi İslam ve siyaset yorumlarından farklı değil.
Her ikisi de benzer zorlukların ve ihtiyaçların içinden dillendirildiği için bunda şaşılacak bir şey de yok.
Aslında o yıllarda sadece Karaman değil, bugün siyasette aktif görevlerde olan, gazetelerde yazıp çizen pek çok İslami entelektüel ve siyasetçi de İslam’ın böyle hürriyetçi ve otorite karşıtı bir yorumunu savunuyordu.
O yıllarda Türkiye’deki İslam ve demokrasi tartışmalarının iki cephesi vardı.
Tartışmaların bir tarafında ‘İslam ile demokrasi asla uyuşmaz, günün sonunda Müslümanlar şeriat ister, bunlara asla inanılmaz’ diyen, neredeyse dindarlara asla değişmez, genetik ontolojik bir gerilik atfeden katı laikler duruyordu.
Onların karşısında ise İslam’ın demokrasi ile uyumlu olduğunu söyleyen, Medine Vesikası’ndan , Veda Hutbesi’nden örnekler veren, başörtüsünü bile “mini etekliler” karşılaştırmalarıyla liberal argümanlarla savunan dindar siyasetçiler, entelektüeller ve kamusal aydınlar bulunuyordu.
Tabii şimdi bir kısmı hapiste, bir kısmı sürgünde bazıları da dışlanmış olan liberal ve sol demokrat entelektüeller de statükoya karşı dindarların siyasal ve sosyal taleplerinin yanında duruyor, onların beyanına itimat ediyor, toplumsal değişime şans tanıyordu.
Özellikle 1994’de Refah Partisi’nin büyükşehir belediyelerini kazanmasından sonra bu tartışmalar alevlendi.
1997 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Demokrasi Sempozyumu düzenlemiş, gazetelerde çıkan haberlere göre ev sahibi olan Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan, sempozyumu Şerif Mardin, Doğu Ergil, Mehmet Ali Kılıçbay gibi hocalarla birlikte izlemiş, gazetecilerin soruları üzerine DEP’in kapatılmasına destek veren partisini demokrasi açısından eleştirmişti.
O yıllarda İslam ve demokrasi meselesinin en çok konuşulduğu mecralardan biri de bugün katılanların arşivlerden adlarını sildirmeye çalıştığı Abant Platformu’nun toplantılarıydı.
O günlerde muhafazakar ve laik kesimden neredeyse herkesin en az bir kere davet edildiği ya da katıldığı bu toplantıların en hararetlilerinden biri 2000 yılında yapılmıştı.
Toplantıda, Fazilet Partisi’nden ayrılmış ve bir yıl sonra AK Parti’yi kuracak kadroların önde gelenleri de hazır bulunuyordu.
“Demokratik Hukuk Devleti” başlıklı toplantının sonuç bildirisine İslam’ın demokrasiyle uyumlu olduğunu söyleyen bir cümlenin eklenme önerisi büyük tartışmalara neden olmuştu.
Cümleye itiraz edenlerden biri de laiklik ve İslam’ın demokrasi ile uyumu tezine karşı çıkmış Prof. Hayrettin Karaman’dı.
Ama Karaman, bir fıkıh alimi olarak bu cümleye itiraz ederken, siyaseten mevcut şartlarda birlikte yaşamanın yolunun demokrasi olduğunu söylüyordu.
Hatta o toplantıda bir adım daha da ileri gitmiş ve başta İslami camia olmak üzere her kesimi “demokratik tövbeye” çağırmıştı:
“Bütün kesimlerin bir demokratik tövbeye ihtiyaçları vardır. Yani sadece İslamcılar değil, bu ülkede bir çok ideoloji mensubu karşı tarafı bastırarak, susturarak, gerekirse imha ederek kendi değerlerini hakim kılmak istemiştir. Bunu ortaya koyalım efendim, bunu komünistler de İslamcılar da istemiştir. İslamcılar bundan vazgeçer mi? İslamcılar tövbe eder mi, mümin tövbe eder mi? Bu soruyu da buraya koyayım. Madem ki burada açıklıktan bahsediyoruz, bunların açıklıkla ortaya konması lazım, Müslümanlar ya da İslamcılar öyle laflar etmişlerdir ki, sadece laf etmekle kalmamışlardır, bazı örgütlenmeler ve bazı faaliyetler öyle gelişmiştir ki, samimi olan başka ideoloji mensuplarının korkmasına zemin hazırlanmıştır. Böyle bir korkunun makul zemini de vardır. Yok değildir, bunu ortaya koymak lazım. Bütün kesimler hepsi birlikte varolarak nasıl yaşayabilirler? sorusunun cevabını aramak gerekiyor. Hepsinin tarzlarını olabilecek azami özgürlükler içerisinde nasıl yaşayabileceklerini ortaya koymamız gerekiyor. Bu hak ve özgürlükler yaşanırken, ülkenin halkı ve toprağıyla bölünmez bütünlüğünün nasıl kurulabileceği konusunun konuşulup formüllerinin oluşturulması icap eder.”
İşte AK Parti de 90’lardan itibaren yapılan bu İslam ve demokrasi tartışmalarının birikimi üzerine, demokratik tövbeler edilerek kuruldu.
Kendini “Muhafazakar demokrat” olarak adlandıran parti 2004 yılında Uluslararası Muhafazakarlık ve Demokrasi Sempozyumu düzenlemiş, sempozyumda konuşan Başbakan Erdoğan’ın “din adına parti kurmak topluma ve dine kötülük” sözleri o günlerde manşetlere çıkmıştı.
Bugün AK Parti, tek parti iktidarının 17’inci yılında.
Türkiye’ye özgü Başkanlık sistemiyle bütün kurumlara hakim, ona muhalefet etmenin, fikirlerini özgürce söylemenin imkanları da epey daralmış durumda.
İşte bu şartlarda Prof. Dr. Hayrettin Karaman önceki gün Yeni Şafak’taki köşesinde “Doğrucu Davut olmak” başlıklı bir yazı yazdı.
Yazı aslında başlığına ters biçimde, yöneticilerin yakın çevrelerinde kendilerine itiraz edecek, gerçeği söyleyecek danışmanlar ve yardımcılar bulundurması gerektiğini, yayınlandığı gazete açısından da cesurca bulunabilecek cümlelerle savunarak başlıyor.
Ama daha sonraki satırlardan Karaman’ın bu itiraz hakkını herkese tanımadığını anlıyoruz:
“Yazıya böyle başladım ama asıl maksadım, yalnızca doğruyu söylemenin yetmediği ve her zaman caiz olmadığı, doğru olmanın yanında bir de hikmet unsurunun bulunma zaruretine işaret etmek idi. Söz doğru olacak, ama doğru söz yerinde, zamanında, faydadan çok zarara sebep olmadığında söylenecek ki, hikmetli de olmuş olsun. Islaha, hakkın yerini bulmasına, yanlışın düzeltilmesine… faydası olmadığı halde düşmanın, zalimin, kötü niyetli kimselerin işine yarayacak doğruyu söylemek fazilet değildir; nefsi şişirebilir, alkış da alabilir ama hayırlı sonuç doğurmaz; bunu yapanların sorumlu olacaklarını hesaba katmaları gerekiyor.”
1984 yılında dünyada ve Türkiye’de İslami hareketler güçsüz ve muhalefetteyken, İslam’da kamu hukukun neden gelişmediğini “saltanat ve istibdadın, bu bahisleri serbestçe işlemek, gerçeği çekinmeden söyleyip yazmak için gerekli fikir hürriyetine meydan vermemiş olması” na bağlayan Prof. Karaman, muhafazakar bir partinin iktidarının 17’inci yılında fikrini değiştirmişe benziyor.
Hz. Peygamber’den 30 yıl sonrasını bile “Gerçeği çekinmeden söyleyip yazmak için gerekli fikir hürriyetine meydan vermeyen istibdat rejimleri” diye eleştirmekten, 35 yıl sonra “kötü niyetli kimselerin işine yarayacak doğruyu söylemek fazilet değildir” fetvası vermeye...
Belki de artık “bütün kesimler birlikte var olarak nasıl yaşayabilirler?” sorusuna bir cevap aramaya da, “karşı tarafı bastırarak, susturarak, gerekirse imha ederek kendi değerlerini hakim kılmak” anlayışını eleştirmeye de ihtiyaç kalmamıştır.
Halbuki İslam tarihinde eleştirdiği dönemlerde de aynı şeyler yaşanmıştı.
Her devirde doğruyu söylemenin zamanı olmadığını, faydadan çok zarara sebep olacağını, düşmanın, kötü niyetlilerin işine yarayacağını söyleyenler çıkmış ve o doğru sözler söylenememişti.
Bugün de iktidara yönelik eleştirilerin karşısına benzer sözlerle çıkılıyor.
Başkaları için adalet istemeye “eziklik”, karşı taraftan birinin hakkını savunmaya “yaranmaya, alkış almaya çalışmak” deniyor, en düşük profilli eleştirilerin arkasında ise “bir karın ağrısı ya da şahsi mesele” aranıyor.
Halbuki derdi bunlar olan biri için bu kadar riske girmenin anlamı yok. Daha fazlasını güçlü bir iktidarın yanında durarak elde etmek zaten mümkün...
Ama artık eleştirecek bir şey olmadığını söyleyemeyenler, seslerini de yükseltemeyenlerin birinci gündemi, iktidara yönelik içerden eleştirileri ve seslerini yükseltenleri itibarsızlaştırmak.
Böylece kendi suskunluklarını da meşrulaştırmış oluyorlar.
Zaten susmak için her zaman geçerli bir bahane de var.
Karşı tarafın mutlak kötülüğü, “konuşmanın, itiraz etmenin zamanı değil”in değişmez bahanesi.
Adalet itirazları da daha ulvi maslahat gerekçeleriyle bastırılıyor.
Karşıt fikirlileri, sizden farklı dini ya da siyasi görüşleri olanları; kendilerinden doğru sözün bile sakınılacağı “düşmanlar”, “kötü niyetli kimseler” olarak görünce de zaten ortada konuşmanın, birlikte yaşamanın, siyasetin ve demokrasinin asgari koşulları da kalmıyor.
Sadece kendi mahallesinden, sadece kendi fikrinden, inancından olanlara karşı sorumluluk ve doğruyu söyleme yükümlülüğü duyan kapalı devre bir ahlak standardı da bir toplumu sadece çürümeye ve kutuplaşmaya götürüyor
Tam da 80’ler, 90’larda böyle bir çürüme ve kutuplaşmayı aşmak için dindarlar ve demokratlar yıllarca, saatlerce İslam ve demokrasi meselelerini tartışmışlar, birlikte yaşamanın ortak zeminini aramışlar ve pek çok müşterekte de anlaşmışlardı.
O demokratik tövbeler bu kadar kolay bozulmamalıydı...
.17/06/2019 00:40
Adaylardan biri sıkılıp saatine baktığında...
45
Bu yazı yazılırken Ekrem İmamoğlu- Binali Yıldırım arasındaki televizyon tartışması sürüyordu.
İlk izlenim, uzun bir süre sonra televizyonda karşı görüşten bir politikacıyla tartışmanın amatörlüğü ve çekingenliği iki adayı da germişti. 17 yıl aradan sonra böyle bir tartışma yapmanın hamlığı da formata yansımıştı.
İkisi birleşince de ortaya sıkıcı bir tartışma çıktı.
Yine de tartışma sayesinde bir kaç saatliğine de olsa, teröristlik, hainlik, hırsızlık iddialarının havalarda uçuştuğu mevsim normallerinin çok üstünde bir demokrasi havasını teneffüs etmiş olduk. Aralarında TRT’nin de olduğu bazı kanallara yıllar sonra ilk kez karşıt görüşten biri çıkmış oldu. Gerekçesiz iptal edilmiş bir seçimin sandığından çıkan mesaj bile ülkedeki demokrasi çıtasının yükselmesini sağladı.
Ama dünyada bütün siyasi tartışmalar bu kadar sıkıcı olmuyor.
Özellikle adayların at başı gittiği bir yarışta seçim öncesi televizyon tartışmalarının son dakikada seçmen kararını ve seçimin sonucunu değiştirebildiğinin tarihte epey örneği var.
Kararsız seçmenler için televizyonda bir anlık tereddüt, yanlış verilmiş bir bilgi, öfkeye teslim olunan bir an, iyi bir espri, kameralara yakalanmış bir bakış çok şey ifade edebiliyor.
Hatta bazen sadece bir adayın saatine bakması bile...
1992 yılında ABD’deki başkan adayları arasında tartışmada olduğu gibi...
Savaş gazisi, CIA başkanlığı yapmış, bir yıl önce Irak’a girmiş, Amerikalılar için zafer kazanmış 68 yaşındaki Başkan Bush, dört kez yapılan televizyon tartışmalarının birinde pek de iyi olmadığı ekonomiden gelen bir izleyici sorusu sırasında bir an için saatine bakarken kameralara yakalanmıştı.
Bush’un ekonomik meselelere ilgisizliğini gösteren o görüntü 12 yıldır küçük bir eyaletin valiliği yapan 46 yaşındaki Bill Clinton’ın seçimdeki sloganını iyice parlatmıştı: “Mesele ekonomi, aptal!”
Başkan adaylarının tartışma sersinin bir diğerine ise vatanseverlik meselesi damga vurmuştu.
İkinci Dünya Savaşı’nda uçağı vurulunca yüzerek savaş gemisine çıkış görüntüleri olan gazi pilot Bush, 1969’da Vietnam Savaşı’nı protesto için Londra’da ABD karşıtı bir yürüyüşe katıldığı ortaya çıkan Clinton’a “Yabancı topraklarda kendi ülkene karşı çıkmakta sorun vatanseverlik değil, sorun karakter ve muhakeme yeteneği” deyince Clinton, önceden hazırlandığı belli olan bir cevapla karşı kalenin ağlarını bir kere havalandırdı:
“Senatör McCarthy, insanların vatanseverliğini sorgularken onaConnecticut’dan bir senatör karşı çıkmıştı: Prescot Bush. Babanız McCharty’e karşı çıkmakta haklıydı. Ama siz benim vatanseverliğime saldırırken hatalısınız. Ben savaşa ülkemi çok sevdiğim için karşı çıktım.”
Clinton, biraz da bağımsız aday Ross Perot’un oyları bölmesiyle seçimleri kazandı.
1858 seçimlerinde Lincoln ile Douglas arasındaki 7 serilik moderatörsüz münazaralarla başlayan ABD’deki başkan adayları tartışma geleneği daha sonra radyoda devam etti, 1960’da ise televizyondaki ilk tartışma yapıldı.
80 milyon Amerikalıyı ekran başına toplayan ilk televizyon tartışmasında seçimin kaderini etkileyen ise adayların konuşmaları ya da vaatleri olmadı, makyaj oldu!
Bütün anketlerde önde görünen Nixon, genç ve tecrübesiz Kennedy’ye göre çok daha iyi bir konuşmacıydı. Ama o gün programa bütün gün seçim gezilerinde yorgun düşmüş ve hasta olarak gelmiş, program yapımcılarının makyaj teklifini de reddedince ona ters gelen stüdyo ışıkları Amerikalıların “Five o’clock shadow” dediği kirli sakalını ortaya çıkarmıştı. Seçimleri, yorgun ve yaşlı görünen Nixon’a karşı, tartışmaya bütün gün dinlenerek, üstüne bir tane de kortizon iğnesi yiyerek gelmiş yüzü parlayan Kennedy kazandı.
Tartışmaların seçim sonucunu bu kadar etkilemesi adayları korkutunca 16 yıl boyunca başkan adayları televizyonda karşı karşıya gelmek istemediler.
1976’daki ikinci tartışmada da korkulan oldu. Bu kez sebep makyaj ya da görüntü değildi, affedilmez bir cehaletti.
Başkan Ford, Demokratların adayı Carter karşısında anketlerde önde görünüyordu. İç politikayla ilgili tartışmadan da açık farkla galip çıkmıştı.
Dış politikayla ilgili tartışmanın bir yerinde ise vahim bir gafa imza atıp “Doğu Avrupa’da Sovyet egemenliği yok. Benim yönetimimde de bu olmayacak” dedi. Bu anlık cehalet ona başkanlığı kaybettirdi.
1984 tartışması ise hazırcevaplığın nasıl bütün kusurları örtebileceğinin bir örneğiydi.
73 yaşındaki Başkan Reagan’ın, 56 yaşındaki Mondale karşısında en büyük dezavantajı yaşıydı. Televizyon tartışmasında konu ister istemez Reagan’a soruldu, cevap “Bu seçim kampanyasında yaş konusunu mesele yapmayacağım. Rakibimin gençliğini ve tecrübesizliğini asla siyasi amaçlarım için kullanmayacağım ve sömürmeyeceğim” oldu. Reagan kazandı.
Hazır cevaplık 1988’de Fransa Cumhurbaşkanlığı seçim tartışmasına da damga vurmuştu.
Başbakan Chirac, tartışmada rakibi olan Cumhurbaşkanı Mitterrand’a “Artık biz ne başbakan ne de cumhurbaşkanıyız, sadece iki eşit adayız. O yüzden size Mösyö Mitterrand dememe izin verin lütfen” deyince Mitterrand her zamanki kibrini bir espriyle süsledi: “Çok haklısınız Mösyö Başbakan”.
Aslında liderlerin televizyonda tartışması Avrupa için de yeni bir gelenek. Fransa’da 1974’ten beri tartışmalar yapılıyor. Zaman zaman bazı liderler tartışmalarda yer almak istemiyor.
İngiltere’de de ABD’ye özenip 1964’den beri bazı adaylar rakiplerine televizyonda tartışmak için meydan okuyorlar ama liderler ilk olarak ancak 2001’de birlikte televizyona çıkıp soruları yanıtladılar. İlk karşılıklı televizyon tartışması ise 2010’da oldu. Tabii İngiliz siyasetçilerin neredeyse her gün Meclis’te bir kaç metre uzaklıkta karşı karşıya tartıştığını unutmamak gerek.
Kıta Avrupa’sında bu konudaki en eski gelenek Almanlarda. Elefantenrunden adıyla 1969’dan beri yapılan tartışmalara, 1987 ile 1998 arası Şansölye Kohl katılmak istemeyince ara verildi. 2002’de tekrar başlayan tartışmaların 2005’de olanından Şansölye Schröder zaferle çıkmasına rağmen, seçimleri televizyonda yüzü pek gülmeyen Merkel kazanmıştı.
Türkiye’de de aslında kıta Avrupa’sıyla yakın zamanlarda bu televizyonda tartışma geleneği başlamış sayılır.
İlki 1983 seçimlerinden önce yapılan televizyon tartışmasına Özal ile Calp arasındaki “Köprüyü satarım, satamazsın” tartışması damgasını vurmuştu. Aslında tartışma Özal’ın ekonomiden anlayan, becerikli ve sevimli yüzünü göstermesiyle seçimlere etki etmişti.
1987 genel seçimleri, 1989 yerel seçimleri öncesinde de liderler TRT’ye çıkıp tartıştılar. 89 seçimlerinden sonra Başbakan Özal’ın teklifiyle liderler bir kere daha TRT’ye çıktılar.
Bu tartışmalara da 1980’den önce aralarında Başbakan-Müsteşar ilişkisi olan Özal ve Demirel’in eski defterleri açması damgasını vurdu. Ama iki lider de sinirlenmeden tartışmaları tamamlamıştı.
Onların yükselen ve anlamsız öfkesi sandıkta televizyonda sakin güç olarak görünen Erbakan’a yaradı.
1994 yerel seçimlerinin sonucu üzerinde de televizyon tartışmalarının etkisi büyük oldu. Adaylar neredeyse bütün kanallarda düzenlenen açık oturumlara çıktılar.
En çok ANAP adayı İlhan Kesici, SHP adayı Zülfü Livaneli ve DYP adayı Bedrettin Dalan televizyonlardaki tartışmalarda kozlarını paylaştı. Çünkü seçimin onlar arasında geçeceği düşünülüyordu.
Ama bu durum en çok şans verilmeyen Refah adayı Erdoğan’a yaradı. Çıktığı yayınlarda da kaçak gecekondu gibi meselelerde mağdur edildi.
Erdoğan, televizyonda özellikle merkez sağın adayları Kesici ve Dalan’ın yanında solcu ve reformist göründü. Hatta bir tartışmada Erdoğan “Üçüncü Köprü Kuzey Ormanlarını ranta açmaktır. Bundan kaçınmayı sevgili dostum sayın Kesici’ye de tavsiye ederim” bile dedi.
Kampanya boyunca İsveç’te Türk bayrağı yaktığı görüntülerin olduğu gibi iddialarla boğuşan SHP adayı Zülfü Livaneli’nin ise bir televizyon tartışmasında “İSKİ meselesi içime sinmedi” demesi partisiyle arasını açtı. Sağ oylar Kesici ve Dalan, sol oylar ise SHP, DSP, CHP arasında bölününce sandıktan da en az televizyona çıkarılan ve en çok üzerine gidilen Erdoğan çıktı.
Bakalım 17 yıl sonra geri dönen televizyon tartışması geleneği bu kez sandıkta kime yardım edecek?
Ve bir daha ne zaman liderleri televizyonda tartışırken görebileceğiz?
.22/06/2019 02:17
Bir seçim uğruna Ya Rab...
242
Önceki gün Karar’da HakanAlbayrak’ın“CHP’ye yönelen küskünlere dair” yazısında pek çok haklı tespit vardı. Geçmişin hasarları, güvensizlikler, gelecekle ilgili endişeler. Ama yazıda bir şey ısrarla ıskalanmıştı.
Yarınneden bir kere daha seçime gittiğimiz...
Halbuki 31 Martseçimleriniaz farkla da olsa kazanmış birbelediyebaşkanının elinden mazbatasınınYSK başkanının bile katılmadığı tutarsız, ikna edici olmayan gerekçelerle alınmış olması gerçeğini,CHP’ninkötüsicilinihatırlatarak değiştiremezsiniz.
Ama6 Mayıs 2019 sonrası yaşananlar gösterdi ki,Türkiye’demuhafazakar kesimdesiyasi meşruiyethassasiyeti,düşmanın eline fırsat geçmesi korkusu karşısındahükümsüz.
Benzerleri AK Parti’ye yapılırken çıkan sesler ve itirazların çoğuda haksızlığa karşı, demokrat,meşruiyetçikarşı çıkışlar değilmiş, bizimkilere karşı yapılmış haksızlığa karşı çıkışlarmış.
Bir belediyedeki iktidarı bile kaybetme endişesi, haksızlık yapma, hakka girme gibi endişeleri bastırabiliyormuş.
Yoksason beş aydayaşananlar, yakın tarihimizdekisiyasihaksızlıklar ve hatalarkülliyatının epeykonsantrebirversiyonundan başka bir şey değildi.
1946 seçiminde iktidarın sandıkta kaybetmeye karşı gösterdiği hazımsızlık, 1989 yerel seçimlerinde Özal’ın muhalif partilerin belediye başkanlarını hükümet tarafından çalıştırmamakla tehdit etmesi, 1994 yerel seçimlerinde Çiller’in Erdoğan’la ilgili elimde dosyalar var çıkışı, yargının kılıcının siyasetin üzerindesallandırıldığıkaçak gecekondu suçlamaları,medyanın bir adaya karşıhasmanetutumu,1999’da Erdoğan’ınuydurma bir suçlagörevden alınmasıgibi İmamoğlu’nun da seçilse bile görevden alınmakla tehdit edilmesi,2004’lerde Erdoğan’ın, Gül’ün Rum, Yahudi olduğu hakkındaki kampanyanın 2019’da İmamoğlu hakkında tekrarlanması,2007’deki gibibiryüksek mahkemenin milli iradeyeket vurması,Diyanet İşleri Başkanlarının, valilerin, Sayıştay başkanlarının, askerlerin parti-devlet anlayışıyla hareketetmesi, devletin vatandaşlarını fişlemesi bu fişlerin medyada dolaşıma sokulması, değiştiğini söyleyen siyasetçilere sürekli eski söylediklerininhatırlatılıp,takiyye, samimiyetsizliksuçlamaları, değişime karşı bağnaz bir tutum takınılması...
Hepsi ne kadar tanıdık veaynılarını dünün mağdurlarınınbugünküyeni rakiplerine yapması ne kadar trajik...
Geçen gece yaşanandan sonra iseFloransa’dakiKutsal Haç Kilisesi’nde bulunanbir mezardansesler gelmiş olabilir.
Diğer İtalyan büyükleriyle birlikte o kilisede gömülü olanNiccolaMachiavelli’ninmezarından.
Çünkü, 16. yüzyılda bir Prens’e yazdığı ahlaki sınırları olmayan iktidar tavsiyeleriyle “Makyavelizm” kavramını literatüre sokmuşMachievelli, dün itibarıyla mezarında ters dönmüştür muhtemelen.
Bütün seçim kampanyasıboyuncakarşı ittifakı, rakipadayı“teröristler,PKK, HDPile iş birliğiyle suçlayıp, bu yüzden “bekamız tehlikede”deyip, 1969’da Mardin Derneği’ne üye olduğu,çözüm sürecinidestekleyen bildiriye imza attığı,çocuğuNewrozmitingine katıldığı içinmuhalif partilerinbelediye meclis üyelerininadlarını, fotoğraflarını, TC numaralarıyla medyada boyboyPKK’lı diye teşhir edip, meydanlardaHDP’lilerinvideolarınıizletip,defolup Kürdistan’a gitsinler deyip, seçimi kazanırsa otoparkları PKK’ya verecek diye siyaset yapıp,seçime iki gün kalaPKK’nınhapisteki liderinden“Seçimlerdetarafsız kalın” anlamına gelen mektup alıp bunu siyaseten kullanmak,bununiçinİmralı’yahiç olmamış bir şey yapıp birakademisyenigöndermek,bu mesajıgeceAnadolu Ajansı’ndanson dakika haberi olarakduyurmak, üzerine bir de bu çağrıya destek veren açıklamalar yapmak...
Bir bildiriye imza attılar diye terör propagandasından yüzlerce akademisyeni üniversiteden atmış, hapse atmaya başlamış, yurtdışına çıkışlarına dahi izin vermeyen bir devlet yapıyor bunu üstelik...
Bir sürü siyasetçiyi, gazeteciyi çok daha azı için terör propagandasından hapse atmış bir devlet...
Üç beş söz, bir kaçtweetleHDP’lileriPKK’yla ilişkili gösterip hapse atan devlet, kendi eliyle PKK’nın liderininHDP’yetalimat vermesini sağlayıp,HDP’ninbu talimata uymasını istedi.
Çözüm sürecinde PKK’yı silahsızlandırıp, siyasi alana doğru çekmeyi denemiş devlet, bu kez yerel seçimlerdemeşru alandasiyaset yapanHDP’yisilahlı örgütünliderininemrine sokmaya çalıştı.
Üstelikbu öyle bir telaşla yapıldı ki Çarşamba günüÖcalan’la görüşüp,Cuma günüonungörüşlerini kamuoyuna açıklayacak avukatları bile beklenemedi.
Çarşamba günü Öcalan’la haftalık görüşmelerini yapan avukatlar, bu beklenen mesajı hemen açıklamayınca Sabah gazetesinin bir yazarı “Ada'dan dönen avukatlarının, vakit geçirmeksizin güncel değerlendirmeleri paylaşması gerekiyor. Ki duyumlarımız, seçimde en azından "nötr kalınması" çağrısına denk düşüyor” diye bir yazı bile yazdı.
Avukatlar açıklama yapmayınca, apar topar 1999’dan beri ilk defa bir akademisyen İmralı’ya götürüldü ve yerel seçimlerle ilgili mektup ona verildi.
Bu mektuptaki seçimlerle ilgili mesajı da devletin resmi ajansıogeceflashgelişme olarakhaber yaptı.
Ama yetmedi, anında Cumhurbaşkanı bu mektubu katıldığı bir programdayorumladı:
“İlginç olan bir şey vardır ki,Apo'nunyaptığı açıklamadır. (Böylebiaçıklamada iktidarın katkısı oldu mu) bize oralardan ne gelir gelmez biz bunu kestirebiliyoruz. Bu iktidar savaşında HDP-PKK kanadında yaşanan bu savaş Öcalan ve Demirtaş noktasında da ciddi bir iktidar mücadelesine doğru kayma gösteriyor. Bu süreç içerisinde tabi Öcalan kendi iktidarını bunların hiçbirine kaçırmak istemiyor. Bununla ilgili çok sert açıklamaları var. Demirtaş'a hesap sormaktan tutun dağa hesap sormaya varıncaya kadar. Onların kendisine ihanet ettiği yönünde. Onların bu ihaneti sebebiyle onlara karşı kesin bir tavrı var."
Hadi bu açıklamada bir terör uzmanının soğuk analizlerivar, yargı bildiren bir ifade yok.
PKK’ya silah bıraktırmak için yapılan çözüm sürecine destek verenlere hakaretleretmiş, hain demiş,tehdit etmiş MHP lideri isePKK’nın liderinin yerel seçimler açıklaması için şöyle dedi:
“HDP ve Kandil CHP'nin yanında hizalanmıştır. Karşımızdaki tablo esef ve ibret vericidir.HDP'yleCHP arasında kurulan al-ver süreci, kirli pazarlıklar, kahredici anlaşma ve uzlaşmalar milli bekamız açısından ağır risk ve tehditti.İmralı'da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını çeken terörist başı anlaşılan odur ki,HDP'ninistismarına müdahale etmek, hatta önüne geçmek maksadıyla tarafsızlık çağrısı yapmıştır. Terörist başının mektubuHDP'ninvahim sapmasına, zillet ittifakına verdiği rezil desteğine itirazın, tepkinin ve bundan duyduğu rahatsızlığın eseri ve sonucudur. PKK'nın siyaset acentesiHDP'ninterörist başının uyarısına rağmen marazi ve mahsurlu stratejisinde bir değişikliğe gitmeme iradesi ise 23 Haziran üzerinde oynanan ahlaksız oyunu iyice gözler önüne sermiş olacaktır"
Gerçekten inanılmaz.
Yasal bir yerel seçimde, mecliste grubu bulunan bir partinin, iki diğer legal partinin tümüyle yasal ittifakınınmeşru adayına destek vermesine “vahim sapma, rezil destek” deyip, silahlı illegal terör örgütün liderinin buna karşı çağrısına “istismara müdahale etmek, önüne geçmek” diyen kişi de aylardır herkese terörist diyen, herşeyi beka olarak gören milliyetçi partinin lideri.
Machievelli’nindün mezarında ters dönüp dönmediği bir kere daha kontrol edilmeli.
Ama ondan önce son beş aydabir seçim için nelerin tepetaklak edildiğine bir kere daha bakmalı.
Bugünün kötü sicili, geçmişin kötü siciliyle örtülemiyor artık. Dün bize ibretlik dersler olabilir ama biz bugünden sorumluyuz.
Ve o sorumluluktan da tarihe doğru kaçamayız.
Çünkü tarih bugün ve yarın da bizim için yazılmaya devam ediyor
Bir seçim uğruna Ya Rab...
242
Önceki gün Karar’da HakanAlbayrak’ın“CHP’ye yönelen küskünlere dair” yazısında pek çok haklı tespit vardı. Geçmişin hasarları, güvensizlikler, gelecekle ilgili endişeler. Ama yazıda bir şey ısrarla ıskalanmıştı.
Yarınneden bir kere daha seçime gittiğimiz...
Halbuki 31 Martseçimleriniaz farkla da olsa kazanmış birbelediyebaşkanının elinden mazbatasınınYSK başkanının bile katılmadığı tutarsız, ikna edici olmayan gerekçelerle alınmış olması gerçeğini,CHP’ninkötüsicilinihatırlatarak değiştiremezsiniz.
Ama6 Mayıs 2019 sonrası yaşananlar gösterdi ki,Türkiye’demuhafazakar kesimdesiyasi meşruiyethassasiyeti,düşmanın eline fırsat geçmesi korkusu karşısındahükümsüz.
Benzerleri AK Parti’ye yapılırken çıkan sesler ve itirazların çoğuda haksızlığa karşı, demokrat,meşruiyetçikarşı çıkışlar değilmiş, bizimkilere karşı yapılmış haksızlığa karşı çıkışlarmış.
Bir belediyedeki iktidarı bile kaybetme endişesi, haksızlık yapma, hakka girme gibi endişeleri bastırabiliyormuş.
Yoksason beş aydayaşananlar, yakın tarihimizdekisiyasihaksızlıklar ve hatalarkülliyatının epeykonsantrebirversiyonundan başka bir şey değildi.
1946 seçiminde iktidarın sandıkta kaybetmeye karşı gösterdiği hazımsızlık, 1989 yerel seçimlerinde Özal’ın muhalif partilerin belediye başkanlarını hükümet tarafından çalıştırmamakla tehdit etmesi, 1994 yerel seçimlerinde Çiller’in Erdoğan’la ilgili elimde dosyalar var çıkışı, yargının kılıcının siyasetin üzerindesallandırıldığıkaçak gecekondu suçlamaları,medyanın bir adaya karşıhasmanetutumu,1999’da Erdoğan’ınuydurma bir suçlagörevden alınmasıgibi İmamoğlu’nun da seçilse bile görevden alınmakla tehdit edilmesi,2004’lerde Erdoğan’ın, Gül’ün Rum, Yahudi olduğu hakkındaki kampanyanın 2019’da İmamoğlu hakkında tekrarlanması,2007’deki gibibiryüksek mahkemenin milli iradeyeket vurması,Diyanet İşleri Başkanlarının, valilerin, Sayıştay başkanlarının, askerlerin parti-devlet anlayışıyla hareketetmesi, devletin vatandaşlarını fişlemesi bu fişlerin medyada dolaşıma sokulması, değiştiğini söyleyen siyasetçilere sürekli eski söylediklerininhatırlatılıp,takiyye, samimiyetsizliksuçlamaları, değişime karşı bağnaz bir tutum takınılması...
Hepsi ne kadar tanıdık veaynılarını dünün mağdurlarınınbugünküyeni rakiplerine yapması ne kadar trajik...
Geçen gece yaşanandan sonra iseFloransa’dakiKutsal Haç Kilisesi’nde bulunanbir mezardansesler gelmiş olabilir.
Diğer İtalyan büyükleriyle birlikte o kilisede gömülü olanNiccolaMachiavelli’ninmezarından.
Çünkü, 16. yüzyılda bir Prens’e yazdığı ahlaki sınırları olmayan iktidar tavsiyeleriyle “Makyavelizm” kavramını literatüre sokmuşMachievelli, dün itibarıyla mezarında ters dönmüştür muhtemelen.
Bütün seçim kampanyasıboyuncakarşı ittifakı, rakipadayı“teröristler,PKK, HDPile iş birliğiyle suçlayıp, bu yüzden “bekamız tehlikede”deyip, 1969’da Mardin Derneği’ne üye olduğu,çözüm sürecinidestekleyen bildiriye imza attığı,çocuğuNewrozmitingine katıldığı içinmuhalif partilerinbelediye meclis üyelerininadlarını, fotoğraflarını, TC numaralarıyla medyada boyboyPKK’lı diye teşhir edip, meydanlardaHDP’lilerinvideolarınıizletip,defolup Kürdistan’a gitsinler deyip, seçimi kazanırsa otoparkları PKK’ya verecek diye siyaset yapıp,seçime iki gün kalaPKK’nınhapisteki liderinden“Seçimlerdetarafsız kalın” anlamına gelen mektup alıp bunu siyaseten kullanmak,bununiçinİmralı’yahiç olmamış bir şey yapıp birakademisyenigöndermek,bu mesajıgeceAnadolu Ajansı’ndanson dakika haberi olarakduyurmak, üzerine bir de bu çağrıya destek veren açıklamalar yapmak...
Bir bildiriye imza attılar diye terör propagandasından yüzlerce akademisyeni üniversiteden atmış, hapse atmaya başlamış, yurtdışına çıkışlarına dahi izin vermeyen bir devlet yapıyor bunu üstelik...
Bir sürü siyasetçiyi, gazeteciyi çok daha azı için terör propagandasından hapse atmış bir devlet...
Üç beş söz, bir kaçtweetleHDP’lileriPKK’yla ilişkili gösterip hapse atan devlet, kendi eliyle PKK’nın liderininHDP’yetalimat vermesini sağlayıp,HDP’ninbu talimata uymasını istedi.
Çözüm sürecinde PKK’yı silahsızlandırıp, siyasi alana doğru çekmeyi denemiş devlet, bu kez yerel seçimlerdemeşru alandasiyaset yapanHDP’yisilahlı örgütünliderininemrine sokmaya çalıştı.
Üstelikbu öyle bir telaşla yapıldı ki Çarşamba günüÖcalan’la görüşüp,Cuma günüonungörüşlerini kamuoyuna açıklayacak avukatları bile beklenemedi.
Çarşamba günü Öcalan’la haftalık görüşmelerini yapan avukatlar, bu beklenen mesajı hemen açıklamayınca Sabah gazetesinin bir yazarı “Ada'dan dönen avukatlarının, vakit geçirmeksizin güncel değerlendirmeleri paylaşması gerekiyor. Ki duyumlarımız, seçimde en azından "nötr kalınması" çağrısına denk düşüyor” diye bir yazı bile yazdı.
Avukatlar açıklama yapmayınca, apar topar 1999’dan beri ilk defa bir akademisyen İmralı’ya götürüldü ve yerel seçimlerle ilgili mektup ona verildi.
Bu mektuptaki seçimlerle ilgili mesajı da devletin resmi ajansıogeceflashgelişme olarakhaber yaptı.
Ama yetmedi, anında Cumhurbaşkanı bu mektubu katıldığı bir programdayorumladı:
“İlginç olan bir şey vardır ki,Apo'nunyaptığı açıklamadır. (Böylebiaçıklamada iktidarın katkısı oldu mu) bize oralardan ne gelir gelmez biz bunu kestirebiliyoruz. Bu iktidar savaşında HDP-PKK kanadında yaşanan bu savaş Öcalan ve Demirtaş noktasında da ciddi bir iktidar mücadelesine doğru kayma gösteriyor. Bu süreç içerisinde tabi Öcalan kendi iktidarını bunların hiçbirine kaçırmak istemiyor. Bununla ilgili çok sert açıklamaları var. Demirtaş'a hesap sormaktan tutun dağa hesap sormaya varıncaya kadar. Onların kendisine ihanet ettiği yönünde. Onların bu ihaneti sebebiyle onlara karşı kesin bir tavrı var."
Hadi bu açıklamada bir terör uzmanının soğuk analizlerivar, yargı bildiren bir ifade yok.
PKK’ya silah bıraktırmak için yapılan çözüm sürecine destek verenlere hakaretleretmiş, hain demiş,tehdit etmiş MHP lideri isePKK’nın liderinin yerel seçimler açıklaması için şöyle dedi:
“HDP ve Kandil CHP'nin yanında hizalanmıştır. Karşımızdaki tablo esef ve ibret vericidir.HDP'yleCHP arasında kurulan al-ver süreci, kirli pazarlıklar, kahredici anlaşma ve uzlaşmalar milli bekamız açısından ağır risk ve tehditti.İmralı'da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını çeken terörist başı anlaşılan odur ki,HDP'ninistismarına müdahale etmek, hatta önüne geçmek maksadıyla tarafsızlık çağrısı yapmıştır. Terörist başının mektubuHDP'ninvahim sapmasına, zillet ittifakına verdiği rezil desteğine itirazın, tepkinin ve bundan duyduğu rahatsızlığın eseri ve sonucudur. PKK'nın siyaset acentesiHDP'ninterörist başının uyarısına rağmen marazi ve mahsurlu stratejisinde bir değişikliğe gitmeme iradesi ise 23 Haziran üzerinde oynanan ahlaksız oyunu iyice gözler önüne sermiş olacaktır"
Gerçekten inanılmaz.
Yasal bir yerel seçimde, mecliste grubu bulunan bir partinin, iki diğer legal partinin tümüyle yasal ittifakınınmeşru adayına destek vermesine “vahim sapma, rezil destek” deyip, silahlı illegal terör örgütün liderinin buna karşı çağrısına “istismara müdahale etmek, önüne geçmek” diyen kişi de aylardır herkese terörist diyen, herşeyi beka olarak gören milliyetçi partinin lideri.
Machievelli’nindün mezarında ters dönüp dönmediği bir kere daha kontrol edilmeli.
Ama ondan önce son beş aydabir seçim için nelerin tepetaklak edildiğine bir kere daha bakmalı.
Bugünün kötü sicili, geçmişin kötü siciliyle örtülemiyor artık. Dün bize ibretlik dersler olabilir ama biz bugünden sorumluyuz.
Ve o sorumluluktan da tarihe doğru kaçamayız.
Çünkü tarih bugün ve yarın da bizim için yazılmaya devam ediyor
.23/06/2019 20:44
Evet, bir şeyler oldu...
130
Ali İhsan Bey bu kez ne der bilinmez ama dün sahiden bir şeyler oldu.
Bir gelenek sürdü.
1946 seçimlerinde hile yapan CHP’yi 14 Mayıs 1950’de sandığa gömen, 1960 darbesine karşı 1961 seçimlerinde Demokrat Parti’nin devamı olan partileri sandıkta önde çıkaran, 83’de darbeci Evren’in işaretine rağmen oylarını Özal’a veren, 89 yerel seçimlerinde Özal’ın belediye başkanlarını çalıştırmayız tehdidine karşı ANAP’ı cezalandıran, 94 yerel seçimlerinde yok sayılan, soruşturmayla tehdit edilen, medyada linç edilen Erdoğan’ı seçen, 2007’de Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararına karşı 22 Temmuz seçimlerinde AK Parti’yi yüzde 47’ye taşıyan halk, devletin sandığa müdahalesine, YSK’nın haksız iptal kararına, temelsiz “bir şeyler oldu, çalındı” iddialarına, terörist, PKK, FETÖ’cü, zillet, illet kampanyasına, medyanın linç boyutlarına varan bir propaganda aletine çevrilmesine karşı yine kendisinden bekleneni yaptı.
69 yıllık kesintisiz adil seçim geleneğinin üzerine düşen 6 Mayıs YSK kararı gölgesi, halk tarafından kaldırıldı.
Bundan sonra benzer işlere tevessül edeceklere de bu iyi bir ders oldu.
Bu seçim, demokrasi seviyemiz ne kadar düşük olsa da ortada adil bir sandık durdukça her zaman yeni bir şeyler olma ihtimalini gösterdi.
Belki, sandık sonucunu YSK eliyle iptal etmek mümkün ama sandığı tamamen ortadan kaldırmadıkça halkın sürprizlerini engellemek mümkün değil.
Tam tersi olsaydı, iktidarların önüne beğenilmeyen seçim sonuçlarını iptal etmek için çift şerit bir otoban açılacaktı.
Ama aradaki büyük fark, o yolu kapattı.
Atı alıp Üsküdar’ı geçme hayallerine, fazla kamçıdan, her tarafa sürülmekten, aç susuz bırakılmaktan bitap düşmüş at bu kez izin vermedi.
Yani Ekrem İmamoğlu’ndan önce 69 yıllık demokrasimiz kazandı.
Ekrem İmamoğlu ile birlikte ise muhalefet, medya, iş dünyası cesaret bonusları kazandı.
Bu sonuçla AK Partili bir siyasetçi parti toplantısında sesini çıkarmak için biraz daha cesur olacak. Hükümete yakın köşe yazarı iki tane de muhalif söz söyleyebilecek. Hakimler ve savcılar kararlarını verirken bir miktar daha özgüvenle hareket edecek. Bürokratlar içinse bu sonuç kafalarına yatmayan meseleler için karşı görüş bildirme cüreti.
Bu sonuçla kaybedenler de çok.
Ama hayır bu sonuçla Mekke kaybetmedi, Kudüs ya da Gazze de kaybetmedi, son hafta kampanyaya malzeme yapılan Mursi ya da 15 Temmuz şehitleri de kaybetmediler.
Ve hayır Telaviv, Atina, Brüksel, Washington, Pensilvanya, Kandil veya Sisi de kazanmadı.
Ama bütün bu hamaseti, 24 Haziran günü yüz yüze bakılacağını düşünmeden siyaseten kullananlar fena halde kaybetti.
Bir belediye başkanlığı seçimi için dinin bütün değerlerini ortaya sürenler, halkın yarısını neredeyse tekfir edenler, seçim için fıkıhtan fetva uyduranlar, işin ucunu “bunlara oy vermek haramdır”a getirenler de kesin kaybetti.
Ümmet, dava, “ama CHP” diyerek açık bir hak gaspını görmezden gelenlerin “dava”ları kaybetti.
21’inci yüzyılda yaşanan bir demokratik rekabetin içine Fatihleri, Abdülhamitleri çağıranlar, insanları siyasetlerine ikna edemeyince, “bunları sevindirmeyin”, “şunlarla yan yana durmayın” diyerek kendilerine mecbur edebileceklerini zannedenler de ağır kaybetti.
Ekrem İmamoğlu’nun kazanmasıyla sadece AK Parti siyaseti değil, klasik CHP siyaseti de kaybetti.
Toplumun tamamıyla konuşamadan, insanların varoluşlarına, kimliklerine, yaşam tarzlarına düşmanlık ederek siyasette kazanmanın mümkün olmadığı CHP için test edilmiş, onaylanmış bilimsel bir siyaset bilgisi haline geldi.
İmamoğlu’nun bundan sonraki sınavı da bu çizgiyi, CHP tabanının bir kısmına ve entelektüellerine karşı koruyup, kurumsallaştırmak olacak.
CHP’nin önünde bu çizgisinin takiyye olmadığını göstermek, “iktidara geldim artık istediğimi yaparım” havasına girmemek gibi çetin sınavlar var.
AK Parti’nin ve muhafazakarların sınavları ise daha zorlu.
Siyasi mücadeleden dini, mümin-kafir, hain-vatansever ayrımlarını çıkarmadan artık ikna edici yeni bir siyaset kurmak zor. Biz müminiz o yüzden doğal olarak hep haklıyız, sadece bize benzeyenlerle kardeşiz, her koşulda onları savunuruz, yanında dururuz, bizden olmayanlara karşı ise ahlaki sorumluluğumuz yok, onlarla eşit değiliz anlayışı ile siyaset, demokrasi birlikte yürümüyor.
İktidarı korumak için, “çaldılar” diyerek seçim sonucunu çalmak, devleti ve kurumlarını parti-devlet anlayışıyla kullanmak gibi makyavelist yolların sonu ise ortada sandık durdukça böyle hezimetlere çıkıyor.
Seçimi kaybedince de hiç bir şey olamamış gibi “İşimize bakalım, artık seçim geçti” diyerek de geçmiyor bu yalanların izi.
Medyayı bu kadar kaba bir propaganda makinesi gibi kullanmak artık seçimi kazandıracak kadar bir kitleyi ikna etmiyor. Şehirliler, orta sınıflar bu kötü propagandayı yemiyor.
Bu kadar medya bombardımanına rağmen Türkiye’de hala haklı ve haksız arasında ayrım yapabilen bir toplum yaşıyor
Sistem ne kadar bozulsa da, kurumlar itibarlarını kaybetse de, düşe kalka yol alınsa da hala sonunda haklı olan kazanabiliyor, gasp edilmiş haklar iade ediliyor.
Bu sonuca AK Partililer de üzülmemeli.
2002’de, 2007’de, 2010’da, 2015’de olduğu gibi haklı olursanız tekrar siz de kazanabilirsiniz.
Ya dün haksız olan kazansaydı, o zaman hepimiz kaybetmiş olurduk.
Neyse ki dün bir şeyler oldu ve İstanbullular sandığı uçurumun kenarından kurtardı...
.29/06/2019 00:29
Canan Kaftancıoğlu ile Şevki Yılmaz arasında nasıl bir benzerlik var?
78
CHP’nin İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, perşembe günü Ekrem İmamoğlu ile birlikte İl Seçim Kurulu’ndan mazbatayı almak için gittiği Çağlayan Adliye’sindeydi dün yine. Ama bu kez 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan bir davanın sanığı olarak oradaydı.
Kaftancıoğlu, en eskisi yedi, en yenisi üç yıl öncesine ait olan tweetleri nedeniyle, “Cumhurbaşkanına hakaret, Türkiye Cumhuriyeti devletini alenen aşağılama, halkı kin ve düşmanlığı tahrik etmek ve terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından 17 yıl hapis istemiyle yargılanıyor.
Tweetlerin tamamı Kaftancıoğlu’nun 2018’de CHP İstanbul il başkanı olmadığı zamanlara ait.
Şayet CHP il başkanı olmasaydı herhalde eski tweetlerini karıştırıp böyle bir soruşturma açmak hiçbir savcının aklına da gelmezdi
Kaftancıoğlu, “İşkence Olgularının Adli Tıp Değerlendirmesi” teziyle ihtisasını yapmış bir tıp doktoru.
Adı önce fail-i meçhul cinayetlere kurban gitmiş isimlerin ailelerinin kurduğu Toplumsal Bellek Platformu’nun sözcüsü olarak duyulmuştu.
O platformun sözcülüğünü yapmasının sebebi, 1980 yılının Nisan ayında, 45 yaşındayken, evinin ve küçük kızının gözleri önünde öldürülen yazar, halk kültürü araştırmacısı (“Evreşe Yolları”, “Yüksek Yüksek Tepelere” türkülerinin derlemecisi), İstanbul radyosu yapımcılarından Ümit Kaftancıoğlu’nun gelini olması.
Türkiye İşçi Partili, sosyalist bir isim olan Ümit Kaftancıoğlu’nu
öldürdüğü iddia edilen dört kişi, darbe sonrasında MHP İstanbul Davası’nda yargılanıp ceza almış ama dört yıl sonra bırakılmıştı
Aile yıllarca gerçek faillerin bulunup cezalandırılması için uğraşmış ama bir sonuç alamamıştı.
Yani sert ve acı bir Türkiye hikayesi içinden gelen, böyle siyasallaşmış bir isimden bahsediyoruz.
Siyasal çizgisi ve yazdıklarına bakınca da aslında Ekrem İmamoğlu gibi klasik CHP çizgisinden gelmeyen, CHP’nin daha solunda duran bir isim Kaftancıoğlu.
Hrant Dink anmasında “Katil devlet hesap verecek” diye bağırıldığını yazdığı, Taksim’deki “1915 Ermeni Soykırımı anmasını” duyurduğu, Gezi olayları sırasında Erdoğan aleyhine atılan “belalı” sloganları alıntıladığı, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını eleştirdiği, “Aptalca politikalar yüzünden ölen masum insanlara şehit diyerek ölümü kutsamaktan vazgeçin artık” gibi standart CHP’li bir siyasetçiden de beklenmeyecek epey soldan tweetler yüzünden yargılanıyor.
Normal bir demokraside ifade özgürlüğü içinde ama ülke siyaset ortalamasının üzerinde görüşlerden bahsediyoruz. Sadece muhafazakarlar için değil, Kemalistler ve milliyetçiler için de.
Kaftancıoğlu bir basın toplantısı düzenleyerek tweetlerin bir kısmına sahip çıkmış ve neden attığını anlatmış Erdoğan’la ilgili bazı tweetler için özür dilemiş ama özellikle CHP’lilerin de pek hoş bakmayacağı içinde “Ermeni Soykırımı” gibi ibarelerin geçtiği bazı tweetler içinse montaj demişti.
Zaten Kemalist gazeteler de Kaftancıoğlu’nun “montaj tweetler” yüzünden yargılandığını yazdılar.
Bu tweetler, AK Parti tarafından 31 Mart ve 23 Haziran seçim kampanyasında “CHP’nin marjinal zihniyetinin”, “asla değişmeyeceğinin”, “İslam düşman”lığının, “bizden” olmamasının delili olarak sürekli dolaştırıldı.
Hatta eşinin yediği domuz pirzolası ile ilgili attığı bir tweet, Erdoğan tarafından bile seçim kampanyasında kullanıldı.
Kaftancıoğlu’nun, henüz kurumsal ve siyasi sorumluluk taşımadığı, solcu bir aktivist olarak rahatça yazdığı günlerden kalma sosyal medya arşivini kazıyarak çıkarılan eski tweetleri hala, Eyüp Sultan’da şükür namazı kılan, camide Yasin okuyan, makamında göreve duayla başlayan İmamoğlu’nun imajının ve CHP’nin muhafazakarlara açılma siyasetinin takiyye ve aldatmaca olduğuna delil yapılıyor.
İşte biz bu filmi daha önce görmüştük dedirten kısmı da zaten tam olarak burası.
1994 yerel seçimlerinin hemen ardı.
Refah Partisi, aralarında İstanbul ve Ankara’nın da olduğu 28 ilde belediye başkanlıklarını kazanmış.
Kimsenin beklemediği bu sonuç karşısında şaşkınlığı geçenler, korku senaryoları üretmeye başlamış.
“Refahlı başkanlar içkiyi yasaklayacak, belediye otobüslerini haremlik-selamlık yapacak...”
Erdoğan, Gökçek başta olmak üzere yeni seçilen başkanlar üst üste röportajlar vererek bu korkuları bastırmaya çalışıyor, Refah Partililer kimsenin hayat tarzına karışmayacaklarının güvencesini veriyor. Hatta Erdoğan bu korkuları gidermek için seçim kampanyası sırasında içkili lokantalara bile girerek oy istemişti.
Ama yılların önyargılarını ve korkularını gidermek o kadar kolay olmuyor. Üstelik bir yıl önce Sivas’ta 33 kişinin yakıldığı, bir kaç yıl içinde peş peşe Kemalist laik aydınların öldürüldüğü bir ülkenin ağır havasında...
İşte seçimlerden bir ay sonra laik kesim o korkularını haklı çıkartacak malzemeyi, Erdoğan ve Gökçek’ten olmasa da Rize’nin yeni Belediye Başkanı’nda buldu.
Televizyonlar, Milli Görüş’ün hatiplerinden olan Şevki Yılmaz’ın eski konuşma arşivini keşfettiler.
Her gün televizyon haberlerinde o konuşmalardan biri patlatılıyordu.
En meşhuru, 1992 yılında Hac sırasında Arafat’ta ettirdiği yeminin videosuydu:
“Bundan böyle sana savaş açan sağcılık, solculuk, Kemalizm, kapitalizm, laiklik ve bütün şeytani düzenleri boykot ederek, seninle bizim aramıza İslam’dan başka, Kuran’dan başka hiçbir nizamı sokmamak için canımızla malımıza senin dinin uğruna nöbete koşuyoruz, geliyoruz.”
Şevki Yılmaz üst üste röportajlar vererek, kendini anlatmaya çalıştı, Atatürk’le, laiklikle sorunu olmadığını söyledi, kasetlere montaj dedi. Ama derdini anlatamadı, DGM’de yargılandı. Hapis cezası almaktan ise ancak milletvekili seçilip, dokunulmazlık kazanınca kurtuldu. Sonra 28 Şubat günlerinde arşivi bir kere daha açıldı.
1991 Viyana, 1994 Sivas konuşmaları her akşam televizyonlarda dolaştırıldı.
30 Ağustos törenlerine “ben deyyus değilim, ben pez..nk değilim” diyerek katılmadığını, “Atatürk heykeli karşısında saygı duruşunda durmanın geri zekalılık olduğunu” söylüyor, Özal’a “papaz” diyordu. Tekrar DGM’de yargılandı, bir süre yurtdışına çıkarak ceza almaktan kurtuldu.
1994 yerel seçimleri, ardından 1995 genel seçimlerinde yerelde ve Ankara’da iktidara gelen Refah Partisi’nin sistemle uyum, daha geniş kesimlere ulaşma çabalarının karşısına sürekli bu arşivlerden kasetler çıkarıldı. Halbuki muhalefet günlerinin konforunda edilmiş o sözler, iktidar sorumluluğu omuzlara çökünce geçmişte kalmıştı.
Parti, sürekli takiyye yapmakla, samimi olmamak suçlandı. Şevki Yılmaz’ın kasetleri Refah Partisi kapatma davasının delilleri arasına girdi.
Sırtında yumurta küfesi taşımayan bir hatibin eski konuşmaları, siyasetin normalleşmesinin, güven sorunlarının aşılmasının önüne geçti. O kasetler, toplumsal kutuplaşma ateşine kömür olarak atıldı.
O kasetlerde söylenen hiç bir şey de olmadı. Ne Refahlı belediyeler içkiyi yasakladı, otobüslerde haremlik selamlık uygulaması başlattı ne de Refah-Yol iktidarında kimsenin hayat tarzına karışıldı.
Laiklerin samimiyetine bir türlü inanmadığı bu normalleşme ve merkeze açılma çabası dört yıl sonra partinin içinden AK Parti’yi doğurdu, Şevki Yılmaz da Arafat’ta üzerine yeminler ettirdiği İslamcı Milli Görüş yerine yeni muhafazakar- demokrat partinin tarafını seçti.
Arşivler bir kere de 2002 genel seçimlerine doğru giderken açıldı. Yine siyaset bir değişimin arifesindeyken...
Bu kez hedef, değiştiğini, Milli Görüş gömleğini çıkardığını söyleyen, farklı kesimlere açılan yeni kurulmuş AK Parti’nin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı.
Erdoğan’ın 10 yıl önce Refah Partisi’nin genç İstanbul İl Başkanı iken 1992 yılında Rize’de ve 1994 yılında Ümraniye’de yaptığı ateşli konuşmalar arşivlerden televizyonlara servis edilmişti:
“Demokrasi amaç değil araçtır.”
“Hem laik hem Müslüman olunmaz. İkisi bir arada ters mıknatıslanma yapar. Laiklik tabii elden gidecek. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Koskoca bir yalan. Egemenlik Allah’ındır.”
“Her televizyon zehir kusuyor, pislik kusuyor. TV ekranlarından mankenlerin vücutlarını teşhir etmek suretiyle adeta devlet her eve bir kerhane kurmuş durumda.”
Özellikle 1992 yılında yaptığı konuşmada söylediği şu sözler, asker düşmanlığına, bölücülüğüne delil olarak gösterildi, hakkında Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde dava açılmasına neden oldu:
“20 yaşındaki yavru Güneydoğu’ya gönderiliyor. Daha silah tutmasını bile bilmiyor. Ve bu yavrumuz her gün yüzlerce mermi atanların karşısına dikiliyor. Bunun adı bu ülkeyi korumak değildir. Bunun adı, ana kucağından alınan mazlum yavruları teröristin kucağına atmak intihar cellatlığından başka bir şey değildir.”
10 yıl öncesine ait eski kasetlerindeki sözleri yüzünden “Anayasal düzeni değiştirmeye kalkışmadan” yargılanan Erdoğan, üç saat ifade verdiği DGM savcısı tarafından tutuklanmaya sevk edilmiş, neyse ki mahkeme tarafından serbest bırakılmıştı. Ardından mahkeme bu sözleri ifade özgürlüğü içinde değerlendirilerek hakkında beraat kararı verdi.
Erdoğan, ortaya çıkan kasetleri için “Bunlar o günün koşulları altında söylenmiş sözlerdir. Şimdi doğru olduğunu iddia etmiyorum. Ben de değiştim” demişti.
O günlerde laik siyasetçiler ve medya ise bu beyana itimat etmediler. Gün aşırı bu kasetlerdeki konuşmaları dolaşımda tuttular, Erdoğan ve AK Parti’ye asla güvenilmemesi gerektiğini, takiyye yaptıklarını, Avrupa Birliği reformları vaatlerinin aldatmaca olduğunu söyleyerek kendi kitlelerini korkuyla bir arada tutmaya çalıştılar.
Ama yapamadılar. Toplum bu eski kasetlerde söylenenlere değil, son olarak edilmiş sözlere inanmayı tercih etti. Ve 2002 seçimlerinde AK Parti tek başına iktidara geldi.
20 yıl sonra eski kasetlerden, eski tweetlere geldik.
Ama ortada teknoloji dışında değişen pek bir şey yok.
Birbirine güvensiz insanların yaşadığı bir toplumda, geçmiş hala geleceğe karşı bir silah olarak kullanılıyor, safları sıkı tutmak için korkular besleniyor, değişim ihtimali yok sayılarak ezeli ve ebedi kavga diri tutulmaya çalışılıyor.
Düşmanlığın ezeli ve ebedi olduğunu düşünen, neredeyse karşıt fikirlerde asla değişmez ontolojik bir kötülük bulmak garantici, kapalı cemaatler içinde de her zaman gideri olan bir tavır.
Değişime şans tanımak ise riskli. Değişimin sürme riskini de almak demek bu. Ama siyaset de niyet okuyarak yapılamıyor, insanların beyanına, sözlerine inanmadan yol alınamıyor. Eğer kavganın ezeli ve ebedi olduğunu düşünmüyorsan, toplumsal uzlaşma, normalleşme için bu riski alıp değişime kredi açmak zorundasın.
O zaman, Erdoğan’ın 1991’de 30’lı yaşlardaki sözlerini değil, 2002’deki sözlerine, Canan Kaftancıoğlu’nun yedi yıl önceki tweetlerine değil, en son fotomontajla başörtüsü takılan fotoğrafı için “Beni böyle aşağılayamazsınız. Yakıştı” diye yazdığı tweetine bakmayı seçmelisin.
Yani değişim emek, teşvik, cesaretlendirmek, risk almak isterken, kavganın sürmesi için bunların hiçbirine ihtiyaç yok.
ETA barış süreci için çekilen FIN adlı belgeselde bir ETA militanı barış görüşmelerine nasıl ikna olduğunu anlatırken “Çatışmayı on yıllarca daha sürdürebilecek kadar acı, malzeme vardı ama ben çocuğuma bu öç duygusunu miras bırakmak istemedim” demişti.
IRA-İngiltere arasında imzalanan Hayırlı Cuma anlaşmasının mimarlarından Britanya hükümetinin baş müzakerecisi Jonathan Powell da uzlaşmaya en çok, itibarlarını çatışmaya borçlu olanların direndiğini anlatmıştı.
Anlaşılıyor ki Türkiye’nin önünde açılan yeni dönemde mücadele laik-dindar gibi klasik kamplar arasında geçmeyecek. Esas kırılma her kesimdeki makul insanlarla eski, tanıdık, bildik kavgaların sürmesini isteyen şahinler arasında olacak.
Bütün partiler yeni dönemde bu iç çatışmaları yaşayacak.
Kendi kabuğundan çıkabilen, geçmişin esiri olmayan, yüzünü geleceğe çevirebilen, mahalle kapılarını tutup, her negatif örnekten totolojilere vararak eski ezeli ve ebedi kavganın sürdüğünü ispatlamaya çalışan muhafızları aşabilenler büyük kitlelerle buluşmayı başaracak.
Geçmişin, eskide kalmış sözlerin, acı tecrübelerin mahkumu olanlar ise içlerine doğru büzüşüp, küçülecek.
Canan Kaftancıoğlu ile Şevki Yılmaz tecrübeleri arasında işte böyle kritik bir benzerlik var.
.01/07/2019 01:02
Adaleti “bireysel” dağıtmak...
29
Anayasa Mahkemesi, davalarını kamuoyunun yakından takip ettiği Deniz Yücel, Osman Kavala, Ali Bulaç, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Murat Aksoy, Cumhuriyet gazetesi eski yöneticileri ve çalışanları Önder Çelik, Bülent Utku, Mustafa Kemal Güngör, Musa Kart, Hakan Kara, Güray Öz, Akın Atalay, Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Murat Sabuncu’nun bireysel başvuru haklarını kullanarak mahkemeye yaptıkları hak ihlali başvuruları hakkında geçen ay verdiği kararların gerekçelerini açıkladı.
Uzun gerekçeli kararlar, Anayasa Mahkemesi’nin başkan ve 14 üyesinin hangi başvuruda, nasıl pozisyon aldığını, hangi gerekçelerle bu pozisyonlarını savunduğunu ortaya koyuyor.
Bir şeyi daha ortaya koyuyor; Türkiye’deki siyasal polarizasyonun, hukuk sistemindeki zihniyet sorunlarının ülkenin en yüksek mahkemesinin kararlarını bile nasıl etkilediğini...
Çünkü ağır ceza mahkemelerinde, hükümeti devirmeye çalışmak, terör örgütü üyeliği, propagandası gibi ağır suçlamalarla yargılanan, haklarında ağırlaştırılmış müebbede kadar hapis cezaları istenen bu 16 kişinin dava dosyalarının ortak bir özelliği var; İddianamelerdeki suçlamaların delilleri yazılar, televizyon konuşmaları, tweetler veya gazete haberlerinden ibaret.
Aralarında sadece Osman Kavala gazeteci ya da gazete yöneticisi değil ama bir sivil toplumcu olarak onun da dava dosyasında da delil olarak telefonda yaptığı siyasi konuşmalar var.
Yani ifade ve basın hürriyeti dosyaları bunlar.
Hak ihlali olup olmadığına bakacak Anayasa Mahkemesi’nin de
birbirine benzeyen bu 16 dosyayla ilgili birbirleriyle tutarlı kararlar vermesi beklenirdi.
Ama öyle yapmadılar.
Mahkeme Deniz Yücel, Kadri Gürsel, Murat Aksoy, Ali Bulaç ile ilgili hak ihlali kararları verirken, ifade ve basın özgürlüğü manifestolarına imza attı.
“..isnat edilen suçlamalara dayanak olarak gösterilen temel
olguların başvuruya konu yazılar olduğu gözetildiğinde hukukilik şartını sağlamayan tutuklama gibi ağır bir tedbir, ifade ve basın özgürlükleri bakımından demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü bir müdahale olarak kabul edilemez. Açıklanan gerekçelerle suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan temelde gazetedeki yazısına dayanılarak başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının ifade ve basın özgürlüklerine ilişkin olarak olağan dönemde Anayasa'nın 26. ve 28. maddelerinde yer alan güvencelere aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.”
Fakat aynı mahkeme yine yazıları, haberleri ve televizyondaki konuşmalarıyla suçlanan Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Murat Sabuncu, Ahmet Şık, Akın Atalay, Musa Kart, Güray Öz ve diğer Cumhuriyet gazetesi eski çalışanları ve yöneticileriyle ilgili “hak ihlali yoktur” kararlarını verirken ise bu ifade özgürlüğü perspektifi bırakıp, bakanlık görüşünün arkasına sığınarak tam ne dediği de anlaşılmayan muğlak kararlara imza attı:
“Somut olayda başvurucunun tutuklanmasının hukuki olmadığı iddiası incelendiğinde başvurucunun suç işlemiş olabileceğinden şüphelenilmesi için inandırıcı delillerin bulunduğu ve ayrıca olayda tutuklama nedenlerinin mevcut olduğu ve tutuklamanın ölçülü olduğunun söylenebileceği sonucuna varılmıştır Bu kapsamda yapılan değerlendirmeler dikkate alındığında başvurucunun yalnızca ifade ve basın özgürlüğü kapsamında kalan eylemleri nedeniyle soruşturmaya maruz kaldığı ve tutuklandığı iddiası yönünden farklı bir sonuca varılmasını gerekli kılan bir durum bulunmamaktadır.”
Dört kişi için hak ihlali kararı verirken dosyalarındaki yazıları öne çıkaran mahkemenin, geri kalanları hakkında karar verirken dosyalarındaki diğer delilleri hatırlamasının sebebini gerekçeli kararlardan anlamak mümkün değil.
Örneğin haklı olarak Ali Bulaç’ın Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın mütevelli heyetinde olmasını aleyhinde bir delil olarak görülmezken ve sadece yazıları yüzünden yargılandığı için hakkında hak ihlali kararı verilirken, yine haber ve yazıları yüzünden yargılanan Cumhuriyet’in eski genel yayın yönetmeni Murat Sabuncu’nun 2015 yılında bir kere Abant Platformu toplantısına gitmesi, onun sadece haber ve yazılarından yargılanmadığının bir delili olabiliyor.
Karşı oy yazılarını okuyunca çelişkiler daha da artıyor.
Örneğin Murat Sabuncu hakkında dokuza altı verilen “hak ihlali yoktur” kararına yazılan karşı oylar (Başkan Zühtü Arslan, başkanvekilleri Engin Yıldırım, Hasan Tahsin Gökcan, üyeler Celal Mümtaz Akıncı, M. Emin Kuz ve Yusuf Şevki Hakyemez) sadece hukuki bir kanaat farkına değil, doğrudan kararın isabetsizliğine yönelik çok sert saptamalar içeriyor.
Başkanvekili Prof. Engin Yıldırım karşı oy yazısında şöyle diyor.
“Başvurucunun yöneticisi olduğu gazete muhalif yayın politikası ile tanınan bir yayın organıdır. Burada yayınlanan haber ve yorumların başlık ve içeriklerindeki kimi ibarelerden hareketle gazetenin terör örgütlerinin amaçlarına hizmet ettiği, suç işleme kastı taşıdığı, şiddet çağrısında bulunduğu iddiası demokratik hukuk devleti bakımından ancak ve ancak somut bulgularla desteklenmesi halinde ciddiye alınabilir. Bunun dışında gazete yöneticileri ve gazetecilerin gazetenin salt yayın politikasındaki değişiklikten ve sundukları haberlerden dolayı kriminalize edilmesi, onlara suç isnat edilmesi kabul edilemez. Özgür ve bağımsız basının varlığı demokratik bir toplumsal yaşamın oluşması ve sürdürülmesi için havadaki oksijen gibi hayati bir öneme sahiptir. Sürekli bir suç isnat edilme ve ceza yaptırımına maruz kalma endişesi taşıyan basın kamusal görevlerini hakkıyla yerine getirmekten uzaklaşır, kendi derdine düşer. Böyle bir durum bir demokrasi için tehlike çanlarının çalmaya başlaması demektir.”
10’a karşı 5 oyla “hak ihlali yoktur” denen Ahmet Altan kararına yazılan karşı oy yazıları (Başkan Zühtü Arslan, başkanvekilleri Engin Yıldırım, üyeler Celal Mümtaz Akıncı, M. Emin Kuz ve Yusuf Şevki Hakyemez) ise doğrudan davanın üzerine oturduğu delillerin mesnetsizliğini ortaya koyuyor.
Daha geçen yıl mahkeme aynı delillerle, aynı program yüzünden yargılanan Mehmet Altan hakkında hak ihlali kararı verip, tahliye edilmesini sağlamıştı.
Şimdi bir kere daha önlerine gelen aynı dosyada Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak hakkında “hak ihlali yoktur” kararı vermelerini hukukla izah etmek pek mümkün değil.
Başkan Zühtü Arslan karşı oy yazısında Altan’ın ağırlaştırılmış müebbet cezası almasına neden televizyon konuşmasındaki sözlerinin yanlış yorumlandığını tek tek anlatıp şöyle diyor:
“suçladığı hükümete yönelik sözlerini bir bütün olarak ve bağlamında değerlendirdiğimizde, bunları “darbeye zemin hazırlamak” şeklinde nitelendirmek ve suç işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak görmek mümkün değildir.”
“Soruşturma makamları bu iki yazının birkaç cümlesinden hareketle başvurucunun darbe teşebbüsünden haberdar olduğunu ve darbenin zeminini hazırladığını söylerken bunun olgusal temellerini ortaya koyamamışlardır.”
Diğer karşı oy yazıları da çok benzer.
Ama ne tuhaftır ki, aynı programın üçüncü konuşmacısı olan Nazlı Ilıcak’la ilgili ise benzer delillerle yargılanmasına rağmen “hak ihlali yoktur” kararı oy birliğiyle çıkmış.
Yine haber, röportaj ve tweetleri yüzünden yargılanan Ahmet Şık hakkında alınan hak ihlali yoktur kararında ise sadece Başkanvekili Engin Yıldırım’ın karşı oyu var.
2010 yılında Abdullah Gül tarafından mahkemeye üye olarak atanan Başkanvekili Prof. Dr. Engin Yıldırım, mahkemenin kararları en istikrarlı üyesi. Deniz Yücel, Murat Aksoy, Ali Bulaç, Kadri Gürsel hakkındaki ihlal kararlarına katılırken, Ahmet Altan, Osman Kavala, Ahmet Şık, Murat Sabuncu, Akın Atalay ve diğer cumhuriyet yönetici ve çalışanlarıyla ilgili alınan “hak ihlali yoktur” kararlarına ise etkili karşı oylar yazmış. Tek bir istisnası var; Nazlı Ilıcak kararı.
16 kararın 16’sında da “hak ihlali yoktur” diyen ise tek bir isim dikkat çekiyor.
Mahkemenin en eski, askeri yargıdan gelen ve Ahmet Necdet Sezer tarafından atanmış tek üyesi; Serdar Özgüldür.
Özgüldür, karar duruşmasına girmediği Deniz Yücel dışındaki bütün bireysel başvurularda hak ihlali olmadığına karar vermiş. Hak ihlali verilen dosyalara yazdığı karşı oylarda da işlenen suçun ifade hürriyetine sokulamayacağını söylemiş.
Meşhur 367 kararının altında imzası olan, AK Parti kapatma davasında da partinin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğuna ama hazine yardımının kesilmesiyle cezalandırılmasına karar vermiş dört üyeden Özgüldür’ün son verdiği kararlara bakınca mevcut yargılamalar ve devletin resmi pozisyonuyla en uyumlu mahkeme üyesi olduğunu görmek oldukça şaşırtıcı.
Kararlarına bakınca, mahkemede ifade ve basın özgürlüğü gibi değerlere referansla karar alan aralarında başkan ve başkan vekillerinin de olduğu 5 veya 6 üyenin olduğu, üç ile altı arasında üyenin ise istikrarlı biçimde tam aksi istikamette kararlara imza attığı, sonucu ise ortada kalan üyelerin belirlediği görülüyor.
İçerikleri benzer olan dosyalarda Nazlı Ilıcak için oy birliğiyle, Ahmet Şık için 14’e 1, Ahmet Altan için 10’a 5 red çıkması, Ali Bulaç için 9’a 6, Kadri Gürsel için 12’e 3 hak ihlali kararı verilmesinin sebebini gerekçelerden anlamak o yüzden mümkün değil.
O zaman devreye siyasi polarizasyonun, gözetilecek dengelerin, kişisel kanaatlerin girdiğini tahmin etmek de o kadar zor değil.
Türkiye’deki hukuk ortalamasının epey üzerinde kararlara imza atan Anayasa Mahkemesi’nde bile adalet işte böyle “bireysel” dağıtılıyor.
.2/07/2019 23:46
Ümmet için de demokrasi...
60
Tunus’ta bir televizyon yayınına katılan Nahda Hareketi’nin lideri Raşid Gannuşi, yenilenen İstanbul seçimleri üzerine de konuştu.
Sözlerinin bir kısmı ülke içindeki muhaliflerine dönüktü. Anlaşılan Tunus’ta da benzer tartışmalar yaşanıyor:
“Tunus lehçesinde şamata diye bir laf vardır. Tunus'taki bazı insanlar da bu mantık ve böylesine bir abartı içinde yaşıyorlar. Eğer ki bir belediyeyi kaybetse tüm iktidarı kaybetmiş gibi davranıyorlar. İslami eğilimli bir parti Honolulu'da bir belediyeyi kaybetse, 'siyasal İslam'ın sonu' yorumu yapmaya başlıyorlar."
Konuşmanın devamında söyledikleri bizi daha çok ilgilendiriyor:
"İktidardaki parti muhalefetin karşısında seçimi kaybediyor. Bu Türkiye'deki demokrasinin en büyük ispatıdır. Bu durum, Erdoğan'ın bir diktatör değil, demokratik bir lider olduğunu gösteriyor."
Tabii ki bu sözler Gannuşi’nin Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a olan muhabbetinin bir göstergesi.
Ama bizim için üzerinde daha derin düşünmemiz gereken bir tarafı var.
Gannuşi, hem bir entelektüel hem de bir mücadele adamı olarak İslam dünyasının bilge liderlerinden biri.
Nahda Hareketi de 40 yıllık bir hareket. Türkiye’yle ve Türkiye’deki İslami hareketlerle de her zaman güçlü ilişkileri oldu. Ama özellikle AK Parti, Nahda Hareketi için örnek alınan bir tecrübeydi.
AK Parti tecrübesi, bütün İslam dünyasına ve Batı’ya demokrasi ile İslam’ın uyumunun, Müslüman dindar bir partinin demokrasi içinde bir ülkeyi zenginleştirip, güçlendirebileceğini de somut olarak göstermişti.
Tabii ki bu tecrübeden Gannuşi gibi entelektüel bir lideri olan Nahda, Müslüman Kardeşler’den daha çok yararlandı.
Arap Baharı sırasında Nahda ve Gannuşi ele geçirdiği iktidar fırsatını muhalefetle paylaşarak, hem ülkenin yeni bir Mısır olmasını engelleyerek Tunus’un Arap Baharı’nın tek başarı hikayesi olmasını sağladı hem de siyaseten gücünü artırdı.
Gannuşi’nin liderliğinde Nahda burada da durmadı bir adım daha ileri gitti ve parti programını değiştirip aynı zamanda bir İslami cemaat olarak yürüttüğü din işleriyle, parti işlerini birbirinden ayırdı. “Müslüman demokrasisine girmek için siyasal İslam’dan çıktık” gibi bütün dünyada yankı bulmuş açıklamalar yaptı.
Gannuşi’nin adım adım Tunus’u demokrasiye yaklaştırdığı yıllarda, AK Parti iktidarı ise Türkiye’de tam tersi bir yola girmişti.
Artık İslam dünyasında demokrasi tecrübesinin rol modeli denince de akla Türkiye değil, Tunus geliyor.
Gannuşi, bu başarı hikayesinin mimarı olarak dünyanın bütün gazetelerine konuştu, yazılar yazdı.
Onlardan biri 2018 yılında Le Monde’a yazdığı “Tunus’un demokrasiye geçişi” başlıklı yazıydı. Nahda ve Tunus tecrübesini, İslam ve demokrasi uyumunu anlatmıştı.
Ama yazıda bunu 2002’de başarmış ve Nahda’ya da rol modeli olmuş Türkiye’nin ve AK Parti’nin adı geçmiyordu.
Halbuki aynı yazıyı Arap Baharı sırasında yazılsaydı, böyle bir meseleyi anlatırken Türkiye tecrübesinden bahsetmemek tuhaf bulunurdu.
Demek ki 2018 yılında artık Türkiye tecrübesi, Gannuşi için Le Monde’da İslam ve demokrasiden bahsederken referans verilmesi pek de iyi olmayacak bir örnek haline gelmişti.
Gayet iyi niyetlerle yaptığı son değerlendirme ise bir yıl sonra oradan da daha kötü bir yerde olduğumuzu gösteriyor.
Evet, Gannuşi yanlış bir şey demiyor, seçimlerde muhalefetin kazanabilmesini Türkiye’nin demokrasi olduğuna delil gösteriyor.
Ama bunu 69 yıllık bir demokrasi için 10 yılı geçmemiş bir demokrasi tecrübesi olan Tunus’un, bir zamanlar kendisine AK Parti’yi rol model alan İslami hareketinin lideri söylüyor.
Tabii isteyenler buna sevinebilir ama üzerinde acı acı düşünmemiz herhalde daha doğru olur.
Türkiye, bundan sonra işbaşına hangi iktidar gelirse gelsin, dış politikada artık sadece Batı’sıyla ilgilenen bir ülke olmayacak. Tüp macundan çıktı. İslam dünyası, Osmanlı coğrafyası, Türk dünyasında biz istesek de istemesek de Türkiye bir aktör.
Peki, Türkiye İslam dünyasına ne vererek öncü ve aktif olabilecek?
Türkiye’nin Suudi Arabistan ya da Körfez ülkeleri gibi petrolü, gazı, yani herkese saçacak bol parası yok.
İran gibi legal illegal yollarla müttefiklerine askeri ve istihbari destek verecek, gerekirse silahlı örgütleri bile destekleyecek bir devlet geleneği de yok.
Ama Türkiye’nin her ikisinde de olmayan çok daha büyük bir gücü var; demokrasi tecrübesiyle kurulmuş güçlü ekonomisi ve bu sayede yetişmiş insan kaynağı.
Demokrasi deyince Türkiye’deki dindarların bir kısmının aklına bir süredir Batı dünyasının iki yüzlükleri dışında bir şey gelmiyor artık.
Halbuki, demokrasi sadece bir siyasi rejimin adı değil.
1999 yılında bir toplantıda konuşan Aliya İzzetbegoviç, otoriter bir rejimle yönetilen ülkelerin neden geri kaldığını basitçe anlatmıştı:
“Bu rejimler özgürlükleri baskı altında tutarak, sağlıklı uzlaşmaları engelleyerek, ideolojik ölçütler koyarak, bunlara karşı durabilecek yetenekli insanları toplumsal çalışmalardan alıkoyup ikinci plana iterler ve her şeyin vasat bir seviyeye indirgenmesini sağlarlar. Sonuç ise özgür ülkelere kaybetmek şeklinde ortaya çıkar.”
İslam dünyasındaki ülkelerin çoğunluğu hala bu tarife uyuyor.
Türkiye bu tarife uymayarak fark yaratmıştı.
Kendi insan kaynağını demokrasi ve hukuk standartlarını artırarak ülkenin geleceği için seferber etmeye başlamış, açılımlarla vatandaşlarıyla barışarak zaaf noktalarını kapatmaya çalışmıştı.
2000’lerin ortasından itibaren Türkiye’yi dünyada rol model yapan, bölgesinde aktör olmasını sağlayan farkı da buydu.
Yoksa İslam dünyasında insanların gözlerinin Türkiye’yi dönmesini sağlayan sadece liderlerin dindar Müslümanlar olması değildi.
İslam dünyasında liderleri namaz kılan, Kuran okuyan, eşleri başörtülü, Filistin meselesine sahip çıkan pek çok İslam ülkesi var, daha önce de oldu.
Ümmet, son 40 yılda hamasete, Filistin meselesi üzerine beylik laflara, Batı, İsrail karşıtı sloganlara 100 yıl yetecek kadar da doymuş durumda.
Ama Türkiye kimlikleriyle barışık liderlerin yönettiği, demokrasisi, güçlü ekonomisi, çok kültürlü sosyal hayatı ile bir başarı hikayesi olarak hem Batı’da ve hem de İslam dünyasında itibarlı bir ülke haline gelmişti.
Bu o kadar ümitle takip ediliyordu ki Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden adaylık statüsü aldığı zirveye Batılı gazetecilerden çok Arap gazeteci akredite olmuştu.
D-8’nin 22. Kuruluş yıldönümü için geçen hafta İstanbul’da yapılan toplantıda konuşan 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “Bir ülke itibarlı olmazsa, kendisine faydası olmadığı gibi İslam dünyasının meselelerine de bir katkısı olmuyor” derken o yüzden çok haklı.
Türkiye, tek parti rejiminin sandıkta barışçıl olarak yerini muhalefete bıraktığı bölgesindeki yegane örnek. 69 yıllık parlamenter demokrasi tecrübesi olan tek İslam ülkesi.
AK Parti ise demokrasi karnesinin daha parlak olduğu yıllarda , Nahda, Müslüman Kardeşler gibi İslami hareketlerin de referansı olmuş, onların önlerinin açılmasına yardım etmişti.
O iyi itibar Filistin’in, Lübnan’ın, Bosna’nın meselelerinin çözümünde, uluslararası arenada Türkiye’yi aktör haline getirmişti.
2003’de Irak işgaline Meclis’i hükümete ters düşünce ABD’ye hayır diyebilen bir ülke ancak 2009’da Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı’na karşılığında “Siz de” ile başlayacak sözler duymayacağından emin olarak ders verebilmişti.
2012’de Kahire’de Müslüman Kardeşlere bir yıl sonra ne kadar kıymetli olduğu ortaya çıkacak laiklik tavsiyesinde bulunan, İran’ın nükleer meselesinde bile arabuluculuk yapabilen bir aktördü Türkiye.
Arap Baharı sona erince de İslam ülkelerindeki muhalif grupların liderlerinin başımıza bir iş gelir mi endişesine kapılmadan sığındığı ve siyasi faaliyetlerine devam edebildiği bir ülke Türkiye.
Bugün de Türkiye, ancak bu demokrasi farkını ortaya koyarak İslam dünyasına ve ümmete yardım edebilir.
Yoksa hamasetle, elinin uzanamadığı, gücünün yetmediği İslam dünyasının mağdurlarının arkasından gıyabi cenaze namazları kılarak değil.
Yani Türkiye’deki demokrasi ve adalet sorunları, ümmetin maslahatını düşünerek göz ardı edilemez.
Aksine ümmetin maslahatı Türkiye’nin güçlü bir demokrasisi, Batı ile eşit ve dengeli ilişkileri, herkesin kendini güvende hissettiği bir hukuk devleti ve barikat-ı hakikatin müsademe-i efkârdan çıkması için ifade hürriyetinin garanti altında olmasından geçiyor.
Bugün sadece Türkiye için değil, ümmet için de demokrasi gerekiyor..
.07/07/2019 22:18
Paylaşılması dikkat çekecek bir yazı...
96
“Bağımsız, kar amacı gütmeyen, tarafsız”.
2006 yılında kurulan SETA, hiçbir zaman kendini tarif ettiği gibi ve İngilizce’deki “Bipartisan” kelimesinin hakkını veren bağımsız ve tarafsız think-tanklerden biri olmadı.
AK Parti’nin düşünce kuruluşu olduğu herkes tarafından bilinirdi.
Ama bu şöhreti, çalışmalarının itibarına gölge olarak düşmezdi.
Zaman zaman iktidara dönük eleştirilerin, gerçeği eğip bükmeyen tespitlerin yer aldığı raporları referans haline gelir, AK Partili karar vericiler tarafından da önemsenirdi. Düzenledikleri toplantılara her fikirden insan davet edilirdi.
Hükümeti savunmak dışında, yapılması riskli de olsa hükümeti uyarmak gibi bir görevleri olduğunun da farkındaydılar.
Örneğin, 7 Şubat 2012’deki MİT krizi sonrası, hükümete yakın çevrelerde “aman fitne olmasın” yayınları yapılırken, SETA’nın yöneticileri Hatem Ete ve Taha Özhan, doğrudan o zaman ki adıyla Gülen Cemaati’nin devlet içindeki yapılanmasının tehlikesine işaret eden çok etkili yazılar yazmışlardı.
Ama her şey gibi SETA da trolleşme temayülünden nasibini aldı.
İşin geldiği son nokta ise “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” raporu oldu.
Dünyada devletlere, partilere yakın, onların finanse ettiği çok sayıda think-tank var.
O yüzden kamuya yakın fonlarla, İstanbul Belediyesi’nin yan şirketlerinden KİPTAŞ’ın bir vakıf için yurt olarak yaptırdığı dev bir binada, iktidarın medyasının başında olan bir ismin başkanlığında, kapağında “Şimdi Zafer Zamanı” yazan dergilerle faaliyet yürütmek de bir think tank olmaya engel değil.
Böyle bir think tankin Türkiye’de sayıları, okunurlukları-izlenirlikleri artan yabancı medya kuruluşlarıyla ilgili bir rapor yazması, bu raporda bu medya organlarının söylem analizini yapması, bu medya organlarının Türkiye’de muhalif yayınlar yaptığının bu analizde gösterilmeye çalışması da anlaşılabilir diyelim.
Ama dünyanın iyi üniversitelerinde master ve doktora yapmış akademisyenlerin çalıştığı, büyük imkanlara sahip bir düşünce kuruluşundan, emniyette yeni başlayan bir memurun, amirlerinin talimatıyla hazırladığı fişleme belgesini andıran bir rapor çıkması ancak kaynak ve insan israfı ile açıklanabilir.
150 yıl önce 2.Abdülhamit’e Balkanlardaki bir jurnalcisinden gelmiş, “Üsküp’te kahvede şöyle şöyle konuşuluyor” jurnalleriyle, 90’lar ve 2000’lerin başında Genelkurmay’ın medya andıçları arasında kalmış bir fişleme belgesi için 2019 yılında bu kadar masrafa girip think tank işletmek epey verimsiz bir yatırım olsa gerek.
Ama SETA’cılara göre yaptıkları fişleme değil, ağ analizi.
BBC Türkçe, DW Türkçe, Amerika’nın Sesi, Sputnik Türkiye, Euronews Türkçe, CRI Türk ve Independent Türkçe’nin bütün çalışanları isimleri, RT’leriyle bu ağa takılmış, buralarda program yapanlar hatta arada yazıları ve konuşmalarıyla katkı verenler dahi tek tek fişlenmiş.
Örneğin BBC Türkçe için yazılar yazan eski Hazine Müsteşarı, ekonomi yazarı Mahfi Eğilmez’in fişinde “Ekonomiyle ilgili yazdıklarıyla genelde olumsuz bir durum özeti sunduğu” yazılı.
Independent Türkçe’ye yazan Prof. Osman Can ise ’Türkiye’yi hukukun işlevselliği, insan hakları, demokrasi ekseninde eleştirmekte ve zaman zaman hükümeti suçlayıcı ifadeler kullanmaktay”mış.
SETA yönetimi, rapora karşı her kesimden yükselen tepkileri pek de umursamadıklarını gösteren bir açıklama yaptı. Ne de olsa raporlarını beğenip beğenmediklerini umursadıkları merci kamuoyu değil.
Açıklamada benzer çok sayıda çalışmaya örnek olarak da“RAND’ın “Russia’s Use of Media and Information Operations in Turkey”, Center for American Progress’in “The Roots of the Islamaphobia Network in America” ve Media Pluralism Monitor’un her yıl periyodik olarak yayınladığı raporları” gösterilmiş.
Halbuki internetten ulaşılabilen o raporları okuyunca“Üniversite öğrenciliği döneminde Radikal’de staj yapmıştır” ya da “Sosyal medya platformu Twitter’ı çok fazla kullanmamaktadır. Kullandığı zamanlarda ise BBC haberleri ve kişisel paylaşımlarına hesabında yer vermektedir. Zaman zaman Karar ve Cumhuriyet gazetelerinin haberlerini de hesabından paylaşmıştır” gibi insanlar hakkında isimleriyle manasız, gayriciddi ve hukuksuz fişlemelere rastlanmıyor.
Ayrıca gazetecilerin, yazarların, uzmanların iktidarı eleştiren RT’lerini raporlamak gibi ayıp ve ucuz bir işle, Rus propagandasını, İslamofobiyi gözetlemek arasında da epey bir fark var.
Ama anlaşılan raporu hazırlayanların kafasında o farklar artık kapanmış. İktidarı eleştirmek, kırmızı düşman kuvvetleri gibi takip edilmek, fişlenmek için yeterli sebep.
O yüzden düşmanı teşhir ederken hiçbiri ahlaki, hukuki sınır tanımamışlar.
Ama rapordaki insanı güldüren şu cümleler, mantık, zeka gibi filtrelerinin de kapandığını gösteriyor:
“Son dönemde Karar gazetesinin haberlerini ve özellikle Mehmet Ocaktan’ın yazılarını beğenmiş ve paylaşmıştır.”
“Twitter’da Yıldıray Oğur’un tweetlerini sıkça paylaşması dikkat çekidir.”
“Zaman zaman Karar ve Cumhuriyet gazetelerinin haberlerini de hesabından paylaşmıştır.”
“Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaretten yargılanan Evrensel gazetesi genel yayın yönetmeni Fatih Polat’ı savunan paylaşımları retweet ederek tekrar dolaşıma sokmuştur.”
“Bu çelişki ... düşünce özgürlüğünü herkes için bir hak olarak görmekten uzak olduğunu ve hükümete yönelik eleştirilerinde samimi olmadığını göstermektedir”
“Venezuela’nın lideri Nicolas Maduro’ya destek paylaşımları emperyalizm karşıtı olduğunu göstermektedir.”
“Twitter hesabından Necmettin Erbakan, Ahmet Kaya gibi toplumun farklı kesimlerini temsil eden kişiler için başsağlığı dilekleri iletmiştir.”
“Türkiye’de toplumsal kutuplaşma olduğundan kurum ve kişilerin toplumsal erozyona uğradığından zaman zaman şikayetçi olan paylaşımlarda bulunmuştur.”
“Sosyal medya hesabı incelendiğinde Türkiye’de basın özgürlüğünün olmadığına yönelik Twitter paylaşımlarının mevcut olduğu görülmüştür.”
“Twitter hesabında BirGün’ü ve Marksizmi desteklediğine dair paylaşımları mevcuttur.”
“2018’de yabancıların özel izinle girebildiği Kuzey Kore’ye bir ziyarette bulunmuş ve bu ziyareti BBC Türkçe için haberleştirmiştir. Kuzey Kore’yi “yasaklar ülkesi” olarak niteleyerek yoksulluk ve eşitsizliğin ülkede çok yaygın olduğunu belirtmiştir.”
“...spekülatif konular üzerinden hükümete yönelik yaptığı suçlayıcı iddialarla dikkat çekmektedir.”
“Örneğin Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’e yönelik başlatılan soruşturmayı eleştiren birçok paylaşım yapmıştır.”
“Yerel seçimlere giden süreçte ise sık sık AK Parti, CHP,
MHP ve İYİ Parti’ye yönelik alaycı söylemlerde bulunmuş, Türkiye’de yargının olmaması ve muhalefetin kendine ait bir söylem dili geliştirememesinden şikayet etmiştir. “
“Bu süreçte Abdullah Gül’ün yeni parti kuracağı hakkındaki iddiaları içeren Cumhuriyet gazetesinin haberlerine de şahsi Twitter sayfasında yer vermiştir.”
“Paylaşımları ve yazılarına dayanarak hükümete eleştirel bir çizgiye sahip olduğu ve CHP’yi de AK Parti karşısında yeterince güçlü bir muhalefet partisi olarak görmediği söylenebilir.”
“Kıraathanelerde kek ve çay dağıtımı konusunu İran’ın 40. yıl kutlamaları üzerinden dahi hatırlatarak “kek mühim…” tweetiyle her iki tarafı da kinayeli bir dille yermiştir.”
“Zaman zaman hükümeti uyguladığı ekonomi politikaları nedeniyle eleştirmekte ve bu eleştirilerini faiz gibi konular bağlamında daha çok İslami temellere dayandırmaktadır.”
“YouTube hesabını aktif olarak kullanan yayın organı Mehmet Ali Alabora, Barbaros Şansal, Tolga Savacı gibi hükümet karşıtlığıyla tanınan kişilerin röportajlarına yer vermiştir.”
Dedikodu sınırlarında dolaşan bu tespitlerden en sarsıcı olanı şüphesiz en son 80’lerdeki filmlerinden hatırladığımız eski manken Tolga Savacı’nın bile “hükümet karşıtlığıyla tanınan kişi” haline gelmesi.
Kuzey Kore’yi “yasaklar ülkesi” olarak nitelendirmeye cüret eden gazeteciden daha kötü olmasın tabii.
Ama SETA’nın sevdiği ve güvenle dinlediği yabancı bir yayın kuruluşu olduğunu da öğreniyoruz; Çin Radyosu (CRİ Türk)!.
Raporda medya organlarının performanslarının tek tek incelendiği “mega projeleri” ve “ekonomik dalgalanma”yı nasıl gördükleri kategorilerinde Çin Radyosu anlaşılan sınıfı geçmiş:
“Havalimanı açılışının bu raporda incelenen diğer mecralar tarafından işçi eylemleri ve Türkiye ekonomisine zarar verdiği iddiaları üzerinden haberleştirildiği düşünüldüğünde CRI Türk’ün farklı bir haber dili benimsediği ve mega projeleri desteklediği görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin 95. yıl dönümünde böyle büyük bir projenin hayata geçirilmesinin mutluluğunu takipçileriyle paylaşmıştır.”
“CRI Türk’ün haber dilinden ekonomik dalgalanmaya karşı Türkiye’nin yanında yer aldığı sonucuna varılabilir.”
Peki diğer mecralar “ekonomik dalgalanma” da Türkiye’nin yanında yer almış mı?
Rapora göre DW Türkçe Alman çıkarları yüzünden biraz yer almış. Sputnik Türkçe de doların yükselmesinde Ankara’nın değil, ABD’nin rolüne dikkat çekerek geçer not almış.
Ama ya diğerleri;
“Yaşanan kur dalgalanması yalnızca Ankara’ya yönelik olumsuz eleştiriler ekseninde aktarılmıştır”,
“Özellikle yabancı ekonomistlerin oldukça karamsar bir tablo çizdiği yayımlanan haberlerden anlaşılmaktadır.”
“Haberler her ne kadar bu krizin sorumlusu olarak doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı işaret etmese de yorumlarına başvurduğu kişiler aracılığıyla Türkiye yönetiminin krize neden olduğunu aktarmıştır.”
Ama fişlenmek için ille de “ekonomi kötü, dolar yükseliyor ve bundan hükümet sorumlu” demek gerekmiyor.
Mesela bir gazetecinin fişinde şöyle yazıyor: “Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Prof. Gülnur Aybet’in bir İngiliz kanalındaki tartışmasını “Zor Anlar” başlığıyla verdiği haberi sosyal medya hesabından paylaşması dikkat çekmektedir”
THY Genel Müdürü’nün bir açıklamasını eleştiren, Kenan Sofuoğlu’na laf eden bir tweet atmak bile bu raporun iktidar muhalifi radarına yakalanmaya yetmiş.
Bir BBC Türkçe çalışanı ise tweetleri üzerinden fişlenmekten kolayca kurtulmuş; “Twitter hesabına RT’lerin onay anlamına gelmediğini yazmıştır.”
Ama gözetlenmekten böyle kurtulması zor.
Raporun adındaki “uzantıları” ibaresi, zaten raporu hazırlayanların kafasında uluslararası medyanın Türkiye’deki ofislerinin beşinci kol faaliyeti olarak görüldüğünü gösteriyor.
Halbuki bir medyanın uluslararası olduğunu söylüyorsanız, bu kuruluşların Türkiye’de temsilcileri olmasından daha doğal ne olabilir?
TRT’nin, Anadolu Ajansı’nın da dünyada ofisleri var. Buralarda da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları dışında, o ülkelerin vatandaşı olan gazeteciler çalışıyor.
Herhalde onlardan “uzantılar” diye bahsedilmesi kimsenin hoşuna gitmez.
Ama tabii ki Türkiye’de farklı bir durum yaşanıyor. Uluslararası medya kuruluşlarında normalin çok üstünde Türkiye vatandaşı olan gazeteci çalışıyor.
Peki neden?
Bir yerde bu sorunun cevabına biraz yaklaşmışlar:
“Çalışanların büyük çoğunluğu önceden CNN Türk, Radikal ve Habertürk’te görev almıştır. Kamu yayıncılığı yapan TRT de birçok çalışanın önceden yer aldığı kuruluşlardan biri olmuştur. Ancak rapor kapsamında incelenen çalışanların birçoğu mecralar el değiştirmeden önce bu medya kurumlarında görev almıştır.”
Peki bu insanlar neden bu medya kurumlarından ayrılmışlar?
Tek sesli, yerli ve milli medya kurmak için medyada yapılan tasfiyeler yüzünden olmasın?
Ama medyayı “tek sesli, yerli ve milli” yapmaya çalışırken, medyanın işsiz kalan kıdemli çalışanları yabancı medya kuruluşlarına transfer olmuş, artık iktidarı eleştiren haberlere ulaşamayan halk da Türkiye’yi bu yabancı medya kuruluşlarından takip etmeye başlamış.
Yani iktidarın yerli ve milli medya projesi, medyanın yabancılaşmasıyla sonuçlanmış.
İktidar medyanın yüzde 90’ını kontrol ediyor ama halk Türkiye’de olan biteni Rus, Alman, Amerikan, Çin devletlerinin resmi medya organları üzerinden öğrenmeye çalışıyor.
Normal bir devletin bunun üzerinde oturup uzun uzun düşünmesi gerekirdi. Şayet, iktidara yakın, düşünmenin serbest olduğu ciddi bir düşünce kuruluşu olsaydı, onlar da oturup insanları “şunu dedi, bunu RT’lemesi dikkat çekti” diye fişleyeceklerine, bu sonuca dikkat çeken bir rapor yazarlardı.
Tabii öyle bir rapor yazsalar, adlarının başka bir rapordaki fişlemeye “Hükümetin medya politikalarını eleştirmesi dikkat çekti” diye yazılması riski vardı.
Ama risk almadan da “uzantı”dan başka bir şey olunmuyor.
Bu yazıyı okuyup paylaşmak isteyenler bile bir yerlere sunulan raporlarda adlarının yanına “Karar yazarlarını sık sık RT’lemesi dikkat çekti” diye yazılabileceği riskini baştan alıyorlar.
Sırf bunun için dünyanın en iyi üniversitelerinde master, doktora yapmış akademisyenler çalışıyor, dikkatli olmakta fayda var!
.10/07/2019 01:33
Neyi kaybettiğimizi hatırlamak...
64
Her ne kadar Cumhurbaşkanı bu görüşe katılmasa da dünyadaki pek çok merkez bankasının ve Türkiye Merkez Bankası’nın para politikasının ana hedefi kısa vadeli faiz enstrümanını kullanarak enflasyonu kontrol etmek.
Merkez bankalarının bu para politikası “bir enstrüman yalnız bir amaç için kullanılır” kuralına dayanıyor.
Bu kurala da Tinbergen Kuralı deniyor.
Kurala adını veren Jan Tinbergen, Hollandalı Nobel ödüllü bir iktisatçı.
Ekonometri ve ekonomik planlamanın kurucu babalarından olan Tinbergen, 2. Dünya Savaşı’nın ardından şehirleri yıkılmış, halkı açlıktan toprak yiyen Hollanda’nın Merkezi Planlama Teşkilatı’nı kurup ve başkanlığını yapmış, açlıkla boğuşan Hollanda’yı dünyanın en büyük tarım ihracatçısı yapan ekonomik mucizenin mimarlarından biriydi.
Şimdi adına bir enstitü de olan Tinbergen’in Hollanda mucizesinden sonra ekonomik gelişmesine danışmanlık yaptığı bir ülke daha vardı; Türkiye.
Aslında Türkiye 1959 yılında Tinbergen’in kapısını çalana kadar pek çok ünlü iktisatçıdan Türkiye ekonomisi için raporlar ve çalışmalar istemişti.
1950’lerin başında her şey çok parlak görünmekteydi. Savaş sonrası yıkılan tüm Avrupa’ya olduğu gibi Türkiye’ye de Marshall Yardımları ve Dünya Bankası’dan büyük paralar akmıştı. Demokrasiye geçen, liberal bir iktidarın iş başında olduğu, NATO’ya yeni üye olmuş Türkiye’nin kredibilitesi yüksekti.
Ama DP iktidarı bu paraları plansız, programsız bir şekilde yollar, barajlar gibi büyük projelerde harcamıştı.
1953 yılına gelindiğinde artık enflasyon yüzde 4.9’dan yüzde 9’a fırlamış, dolar fiyatı karaborsada iki katından (5,6 TL) işlem görmeye başlamıştı.
Bozulan ekonomi üzerine DP iktidarı yurtdışından dünya çapında şöhret sahibi ekonomistleri Türkiye’ye davet etti.
Birbiri ardına Ankara’ya gelen uzmanlar, ekonomik kaynakların popülizm ve üzerinde iyi düşünülmemiş yatırımlarla harcanmasına karşı hükümete ekonomik planlar hazırladılar.
Onlardan biri olan Harvard Üniversitesi’nin ünlü ekonomi profesörlerinden ve Amerikan yardım kuruluşu USAİD’in başkan yardımcısı Hollis Chener, hükümete bir program teklif etmiş, önlem alınmazsa ekonominin devalüasyona doğru gittiği uyarısı yapmıştı.
Ama hükümet onun hazırladığı planı fazla Sovyetik bulmuş, raporu tozlu raflara kaldırılmıştı.
Beklenen kriz 1954’de geldi.
Acil kredi bulmak için ABD’ye giden Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Dünya Bankası’yla yaptığı görüşme ise yeni bir krize neden oldu.
İstenilen kredini rakamı yüksek bulduğunu söylemek isteyen Dünya Bankası başkan yardımcısının “But this is beyond Turkey’s credit worthiness” sözlerini çevirmen “Ama Türkiye’nin itibarı yok ki” diye çevirince Bayar küpleri binmiş, derhal yanındakilere bir talimat vererek Dünya Bankası’nın Türkiye temsilcisi “persona non grata” yani istenmeyen adam ilan edilmişti.
İstenmeyen adam ilan edilen Dünya Bankası Türkiye temsilcisi Piet Lieftinck, Hollanda ekonomisini savaşın sonunda ayağa kaldıran eski Maliye Bakanı’ydı. Türkiye’den kovulduktan sonra Dünya Bankası’nda uzun yıllar yöneticilik yapmış, bu muamele yüzünden en yakın kredi kaynağı olan Dünya Bankası’nın kapıları DP iktidarına kapanmıştı.
Daha sonra ekonomide danışmanlık için davet edilen ünlü başka ekonomistlerin tavsiyeleri, hazırladıkları programlar da seçim ekonomilerine tercih edilip, hasır altı edildi.
İşte 1959 yılında artık tüm kredi kapıları üzerine kapanmış hükümet tavsiyeler üzerine Prof. Tinbergen’i bulmuştu.
Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun görüştüğü Tinbergen’in görüşmede sadece masraflarının karşılamasını istemesi, danışmanlık için ücret talep etmemesi Ankara’da profesörün uzmanlığının hakkında şüphelere neden olmuştu.
Ama sonra çalışmalara başlandı. Prof. Tinbergen’ın Türkiye’ye gönderdiği yardımcıları, Ankara’nın genç ve parlak bürokratlarıyla birlikte planlar hazırlamaya başladılar.
O genç bürokratlar arasında Süleyman Demirel ve Turgut Özal da vardı.
Tinbergen’in tavsiye listesinin birinci sırasında Başbakanlığa bağlı bir planlama teşkilatı kurulması ve beş yıllık kalkınma planları hazırlanması vardı.
Bu işin dünyadaki bir numaralı ismiyle birlikte yürütülen hazırlıklar devam ederken 27 Mayıs darbesi oldu.
Ama darbeciler de planlama fikrine sıcak bakıyordu, hazırlıklar hızlandırıldı ve Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kuruldu.
Her ne kadar darbe iktidarında kurulmuş olsa ve planlama fikrine sağ iktidarlar soğuk baksa da DPT, devletin geleceğinin planlandığı resmi bir think tanke, bürokrasinin en donanımlı kadrolarının yetiştiği bir okula döndü.
1950’lerde Türkiye’ye davet edilen ama tavsiyeleri dinlenmeyen yabancı ekonomistlerin yerinde artık sürekli Ankara’da hükümetlerle ve bürokrasiyle birlikte çalışan, onları uyaran, öneriler hazırlayan yerli uzmanlar vardı.
Ama Ankara’da iş başına gelen iktidarlar bu önerilere de kulak asmayabiliyordu. Adı Devlet Planlama olan bir teşkilat, Ankara’da devletçi ekonomiden serbest piyasaya sistemine geçilmesini fikrinin de ilk savunucusu olmuştu. Dünyayla ilişki içinde olan DPT kadrolarından başını Özal’ın çektiği bir ekip, 70’lerden itibaren serbest piyasacı görüşleri ve reformları hükümetlere önermeye başladılar. Fakat iktidarlar onları da dinlemedi.
Sürekli ertelenen ekonomik sorunlar yokluklara, kuyruklara, karnelere neden oldu. Sonunda 24 Ocak kararlarına gelindi. O kararların arkasında da DPT ve Hazine bürokrasisi vardı.
Türkiye’yi serbest piyasa sistemine geçiren Anavatan Partisi’nin kadrolarının önemli bir kısmı da Özal gibi DPT kökenliydi.
DPT, 1963 yılından itibaren hazırladığı beş yıllık kalkınma planlarıyla da ülkenin gelecek vizyonunu çizdi.
2011 yılında DPT kapatıldı ve Kalkınma Bakanlığı’na dönüştürüldü.
Kalkınma Bakanlığı adıyla DPT kadroları son olarak 2014-2018 yılları arasındaki 10’uncu Kalkınma Programı hazırladılar .
Bu arada 2018’de Yeni Cumhurbaşkanı sistemiyle Kalkınma Bakanlığı da yerini Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’na bıraktı.
Bütün bu değişiklikler olurken 2018 yılı geldi geçti. 10’uncu kalkınma planı miadını doldurdu.
2017’de çalışmaları başlatılan 2019-2023 yıllarını kapsayacak 11. Kalkınma Programı ise bir türlü hazırlanamadı.
Türkiye’yi yavaşlattığı söylenen eski sistemde 10. Kalkınma Planı’nın hazırlıkları 2012 yılında başlamış, zamanında Meclis’te görüşülerek kabul edilmişti.
Yürütmeyi hızlandıracağı iddiasıyla getirilen yeni sistemde ise 2017 yılında çalışmalarına başlanan 11. Kalkınma Planı ancak geçen hafta Meclis’e sunulabildi.
Türkiye, 46 yıl sonra ilk defa bir yılı kalkınma programı olmadan geçirdi.
Meclis Komisyonu’nda milletvekillerinin gecikmeyle ilgili eleştirileriyle görüşülmeye başlanan 11. Kalkınma Programı’nda ortaya konan 2023 hedeflerinin çoğu ise 10. Kalkınma Planı’nda konan 2018 hedeflerinin dahi gerisinde kaldı.
Kalkınma Programı’nın hazırlandığı 2013 yılında Türkiye’nin kişi başına GSYH 11.183 dolardı.
Bu rakam 2002 yılında 3000 dolarlardan buraya gelmişti. O yüzden 10. Kalkınma Programı’na 2018 için konan 15.996 dolarlık hedef hayali değildi.
Ama bu dört yıl da olan bitenlerin sonunda 2018 yılında kişi başına GSYH 9632 dolara düştü.
Kalkınma Programı’nda 2023 için konan hedef ise 12.484 dolar oldu.
Yani 2023 hedefi, 2013’de 2018 için öngörülen hedefin dahi çok altında kaldı.
Yine 2013 yılında Türkiye’de İşsizlik Oranı yüzde 9.2’ydi. 10. Kalkınma Planı’nda 2018 hedefi bunu yüzde 7.22’ye düşürmekti. Ama 2018 yılında bu rakam yüzde 11’e çıktı.
Kalkınma Programı’nda 2023 yılında hedeflenen İşsizlik Oranı yüzde 9.9 oldu. Yine 10. Kalkınma Programı’ndaki 2018 hedefinin çok üstünde.
2013 yılında Türkiye’de enflasyon yüzde 5.3’tü. 10. Kalkınma Programı’nda 2018 hedefi bu oranı yüzde 4.5’a düşürmekti. 2018 yılında enflasyon yüzde 20.3 oldu. 11. Kalkınma Planı’nda 2023 hedefi ise enflasyonu kademeli olarak yüzde 5’e düşürmek. Yani enflasyonda 2023 hayalleri bile, 2013’ün üstünde.
Diğer rakamlarda da durum benzer. Dört yılda Türkiye’nin gelecek hedefleri geriledi.
Halbuki 2013 yılında 10. Kalkınma Programı açıklanırken Türkiye’de herkes gelecekten ümitliydi.
Gazeteler yeni kalkınma programı haberlerini, programı açıklayan ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın Türkiye’nin yakında üst gelir grubuna sahip ülkeler sınıfına girebileceği müjdesiyle birlikte veriyordu.
Gezi, 17/25 Aralık’a rağmen ekonominin dengeleri sarsılmamıştı.
Ekonomideki dengeleri bozan ise son dört yılda hızla demokrasiden ve hukuktan uzaklaşmak ve ekonomideki başarı hikayesini yaratan kadroların tek tek tasfiye edilmesi oldu.
Önce 17 yıllık AK Parti iktidarının büyük bir kısmında ekonominin patronu olanı Ali Babacan, ardından Merkez Bankası’nın başkanı Erdem Başçı, son olarak da bu ekonomi kurmay kadrosundan kalan son isim olan Mehmet Şimşek görevden alındılar.
Bu tasfiyelerle ilgili ortada hala makul bir sebep yok.
“Faiz lobisinin adamı” oldukları iddia edildi ama bugün Merkez Bankası’nın faizi, onların dönemindeki faizin iki katı. Enflasyon ve dolar da onların görev yaptığı yılların iki katı üstünde.
Türkiye’nin 2023 hedefleri de onların görevde olduğu yıllarda 2018 yılı için konan hedeflerin dahi altına düşmüş durumda.
Peki bu başarılı kadroları kim tasfiye etti? Dış güçler mi?
1950’lerde dünyanın en önemli ekonomistlerin yazdıkları programların hasıraltı edilmesiyle, 70’lerde DPT’nin hükümetlere reform önerilerinin dinlenememesiyle kaçırılan fırsatlar, son dört yılda da bu sebepsiz tasfiyelerle, bir başarı hikayesinin, işleyen bir makinenin sebepsiz yere bozulmasıyla kaçırıldı.
Böylece Türkiye’nin 2023 için hayalleri 2018 için kurduğu hayallerinin bile gerisine düştü
.15/07/2019 00:20
Cihat’tan adalete bir 15 Temmuz hikayesi...
58
15 Temmuz 2016 gecesi darbecilere direnmek için İstanbul ve Ankara’da sokaklara çıkan cesur vatandaşlar içinde herhalde o gece Genelkurmay Karargahı’nın önünde toplananlara ayrı bir parantez açmak gerekir.
Sıradan vatandaşların normal zamanlarda dahi önünden geçerken tedirginlik duyduğu Genelkurmay Başkanlığı binası o güne kadar yapılmış her darbenin merkeziydi.
Şüphesiz bir darbeye direnmek için gidilecek en doğru ama en tehlikeli adresti.
Ama bu risk bile binlerce insanın o gece Genelkurmay’ın önünde toplanmasını engelleyememişti.
Gece boyunca binadan, helikopterlerden üzerlerine ateş açıldı, karargahtan çıkan tanklar insanları ezdi. O gece İstanbul ve Ankara’da darbeye direnilen noktalar içinde en çok şehit de (35) Genelkurmay’ın önünde verildi.
Ama buna rağmen gecenin ilerleyen saatlerinde bir grup vatandaş bir adım daha ileri gidip, darbeyi merkezinde durdurmak için Genelkurmay’ın içine girdi.
O anlara ait cep telefonu kayıtlarında bir grup vatandaşın Genelkurmay karargahının koridorlarındaki odalara girip çıkararak o saatlerde kendisinden haber alınamayan Genelkurmay Başkanı’nı aradığı bile görülüyor. Bu cesur insanların çoğunun adını bilmiyoruz.
Biri hariç.
Koridordaki güvenlik kamerası görüntülerinde kendinden emin adımlarla Genelkurmay’da dolaşan, telefonuyla görüntü çeken, kapıları zorlayan lacivert t-shirt, kot pantolon ve beyaz spor ayakkabılı gencin adı Muhammet Cihat Tahiroğlu.
Gazi Üniversitesi’nde Makine Mühendisliği okuyan 20’li yaşlardaki Tahiroğlu, Afşin’den Ankara’ya üniversite okumaya gelmiş. Babası Afşin’de esnaflık yapıyor.
Onun hakkında bu kadar çok şey bilmemizin nedeni 2581 sayfalık iddianamede saklı.
Geçen hafta üç yıllık mahkeme sonunda kararların verildiği Genelkurmay Çatı Davası’nın iddianamesinde yer alan darbeci askerlerin ifadelerden okuyalım:
“İkinci katta kalabalık bir sivil vatandaş grubu vardı. Vatandaşlara çıkmaları yönünde telkinde bulunduk, bunun üzerine bu esnada yukarıdaki kattan birkaç el silah sesi
geldi, bir süre sonra Genelkurmay İkinci Başkanı’nın eski koruma subayı sivil bir vatandaşa tabanca ile ateş ederek ayağından vurdu, tuğamiral ... vatandaşlara sürekli küfür ederek boşaltmalarını istediğini, bu esnada Özel Kuvvetlerden tam teçhizatlı 3 kişi geldi ve katta bulunan vatandaşlar dışarıya çıkarıldı.”
Güvenlik kamerası görüntülerinde az önce Cihat’ın da aralarında olduğu vatandaşların dolaştığı koridorlarda artık tam teçhizatlı askerler ve yerde yatan bir sivil görünüyor. Herkes dışarıya çıkarılmış.
Ama bir kişi hariç. İddianamedeki bir ifadeden devam edelim:
“Bekleme salonuna geçerek sabah saat 05:00 sıralarına kadar bekledik... Aynı katta bulunan Protokol Subaylarının
odasına gittiğimde burada masanın altına gizlenmiş 20’li yaşlarda kendisinin makine bölümü öğrencisi olduğunu söyleyen sivil bir vatandaş gördüm, kendisi ‘ateş etme çıkıyorum’ diye seslendi ve şahsa silahını doğrultarak ayağa kalkmasını söyledim. Mehmet Partigöç’ün yanında bulunan kareli gömlekli sivil giyimli subay olduğunu düşündüğüm
kişiye bu şahsı teslim ettim, bu kişi de sivil vatandaşı yere yatırarak ellerini gözlerini bağladıktan sonra onu tuvalete götürdü.”
Hikaye burada da bitmiyor. O akşam MİT’e gelen ihbar üzerine Kara Kuvvetleri Komutanı ile birlikte Kara Havacılık Okulu’nu teftişe giden, Genelkurmay’a döndükten sonra da darbeciler tarafından komutanlarıyla birlikte derdest edilip gözaltına alınan Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı’nın emir subayı yüzbaşı anlatmaya devam etsin:
götürdüler ve kontrol altında tutulmam talimatını verdiler. Sabah 8-9 sıralarına kadar bu odada bekledim. Bir müddet sonra yanıma Cihat isimli bir vatandaşı Genelkurmay’a girdiği için getirdiler. Bir müddet sonra özel kuvvetler personeli güvenlik gerekçesiyle beni ve sivil vatandaşı üst kata çıkardı, saat 13.00 sıralarına kadar burada bekledik ve yanlarımıza özel kuvvetler personeli yoktu. Seslerin kesilmesi üzerine aşağı indik ve dışarıda bekleyen polislere teslim olduk.”
Artık darbe bastırılmış, polis Akıncı Üssü’ne gitmeyen Genelkurmay’da kalan darbecileri gözaltına almıştır.
Ama o gece darbeye direnmek için Genelkurmay’a giren Makine mühendisi Cihat’ın uzun gecesi hala devam etmektedir.
Hikayenin devamı iddianamenin 1534 ve 2499’uncu sayfalarında yer alan iki fotoğraf karesinde.
Fotoğraflarda sadece iç çamaşırlarıyla kalmış darbeci askerler polislerin arasında gözaltına alınırken görülüyor.
İddianamedeki o karelerde bir kişinin ismi yok; Üzerindeki kıyafetler çıkarılmış olarak polislerin arasında götürülen Muhammet Cihat’ın.
Muhammed Cihat, 16 Nisan günü öğle saatlerinde diğer darbeci askerlerle birlikte gözaltına alınıp, Başkent Spor Salonu’ndaki gözaltı merkezine götürülmüş, iki gün boyunca polislere sivil bir öğrenci olduğunu, darbecilere direnmek için Genelkurmay’a girdiğini, darbeciler tarafından gözaltına alındığını anlatmış ama o şartlarda kimseyi inandıramamıştı.
Bu arada ondan geceden beri haber alamayan Maraş’taki ailesi endişeye kapılıp, Ankara’ya gelerek oğullarını aramaya başlamış, hastaneleri, morgları, polis karakollarını gezmişlerdi.
Ailesi, Cihat’ın izini ancak üç gün sonra bulabildi.
18 Temmuz sabahı gerçek ortaya çıkınca Cihat serbest bırakıldı.
Başından geçenleri daha sonra sadece Maraş’ta çıkan bir yerel gazeteye anlatmış:
“Karargaha girdiğimizde o gece, darbeci askerler tarafından bizim üzerimize açılan ateş sonucu çoğu vatandaş canlarını kurtarmak için tekrar dışarı çıkmayı başardı. O gece Genelkurmay Karargahında en son ben kalmıştım. Boş olan, güvenlik kameralarının da bulunduğu bir odada gizlenmeyi başardım. Ancak sabahın erken saatlerinde darbeci subaylar tarafından yakalandım. Ellerimi ve gözlerimi bağlayarak sorguya aldılar. Bana, kimin talimatı ile buradasın diye sordular. Bende, o gece Cumhurbaşkanımızın canlı yayında vatandaşlara, sokaklara, meydanlara inin talimatıyla buraya geldiğimi söyledim. 16 Temmuz günü saat 15.00'a kadar darbeciler tarafından rehin alındım. Daha sonra Genelkurmay Başkanlığına giren polisler tarafından ifademe başvurulmak üzere götürüldüm. 18 Temmuz sabahı saat 06.00'da serbest bırakıldım."
O gece darbecilere Genelkurmay’ın içine girerek direnen, darbeciler tarafından gözaltına alınan, ardından darbeci diye gözaltına alınıp günlerce bir spor salonunda yarı çıplak direndiği darbecilerle yaşamış bir gün içinde darbenin bütün cephelerini görmüş o gecenin isimsiz kahramanlarından Muhammed Cihat’ın hikayesi böyle.
Yine de o karmaşadan kurtulduğu, hakkındaki adalet de üç gün içinde tecelli ettiği için şanslı sayılır.
O gece Genelkurmay’da onunla birlikte darbeciler tarafından gözaltına alınan, ardından darbeci olarak tutuklanan ama hakkında adaletin tecelli etmesi için üç yıl hapiste yatması gereken Genelkurmay Harekat Plan Daire Başkanı Tümgeneral Baki Kavun onun kadar şanslı değildi.
Savcı iddianamesinde darbe gecesi sabaha karşı Genelkurmay’daki tutuklanma görüntülerini “darbe başarısız olunca kendi kendisini derdest ettirdiği” şeklinde değerlendirmişti.
O görüntüler “Kendi kendini derdest ettiren FETÖ’cü” başlıklarıyla günlerce gazetelerde ve televizyonlarda dolaşımda kaldı. Hatta Anadolu Ajansı onun için özel bir video bile hazırladı.
Üç yıl süren mahkemede Tümgeneral Kavun, bu suçlamaları reddetti. Onun derdest edilerek, gözlerini bağlanıp gözaltına alındığını gören pek çok tanık ifadesi ortaya çıktı.
Ve geçen hafta de Baki Kavun Genelkurmay Çatı Davası’ndan beraat etti.
Yine aynı davada üç yıldır tutuklu yargılanan Genelkurmay Başkanlığı Plan ve Prensipler Dairesi Başkanı Korgeneral Salih Ulusoy da darbecilik suçlamasından beraat ederek, tahliye edildi.
1959 doğumlu Ulusoy, darbe davasında yargılanan en üst düzey komutanlardan biriydi. Darbeden beş gün sonra Genelkurmay Başkanı’nın yaveri Levent Türkkan’ın “Kesin cemaatçi olduğunu biliyorum” ifadesi üzerine tutuklanan Ulusoy, darbe sırasında bulunmadığı karargaha görüntülere göre gece yarısı gelmiş bir süre koridorlarda dolaştıktan sonra da oradan ayrılmıştı.
Mahkemedeki savunmasında darbe haberini alınca direnmek için akrabası olan Memur-Sen’e bağlı sendika başkanı ile nizamiyeden Genelkurmay’a girmeye çalıştığını oradaki durumu görünce ayrılıp, başka karargahları denediğini, o gece Savunma Bakanı, Başbakan’ın danışmanıyla darbeye karşı faaliyetler için görüşmeler yaptığını anlatmıştı. Aleyhindeki haberlere, televizyonlara çıkan bazı emekli askerlerin ifadelerine rağmen, askeri bilirkişi raporu, HTS kayıtları ve tanık ifadeleri de bu anlatımları destekleyince Ulusoy üç yıl sonra darbe suçlamasından beraat etti.
Üç yıl sonra da olsa darbe yöneticisi üst düzey komutanların yargılandığı davada, iddianamelere rağmen verilen bu beraat kararları, Ankara’daki darbe davalarının Türkiye’deki yargı standartlarının çok üstündeki adalet performansının ve hakimlerin özgüveninin göstergesi.
Özellikle de üzerinden üç yıl geçmesine rağmen hala darbeyle ilgisiz, mensubiyet dışında bir suçun, suçlamanın, delilin ortada olmadığı, düşük profilli isimlerin yargılandığı FETÖ davalarında bile pek çok hakimin eli bir türlü beraat kararı vermeye gitmezken...
Halbuki nasıl 15 Temmuz gecesi vatandaşların üzerine düşen görev darbeye direnmekti, Cihat’ın yaptığını yapmaktı.
Bugün herkesin üzerine düşen görev de adaleti savunmak, masumların arada kaynamasını engellemek için titizlik göstermek, Ankara’da darbenin yöneticilerinin yargılandığı davadaki hakimlerin yaptığını yapabilmek.
Üç yıl önce o gece sokağa çıkmak cesaret istiyordu, üç yıl sonra bugün de herkes için adalet istemek cesaret istiyor.
İkisi de riskli, ikisinin de bir bedeli var ama ikisi de vatanseverlik.
Günün sonunda da hem Cihatlar hem de adaleti sağlayan hakimler hatırlanacak...
.17/07/2019 00:37
“Demokrasi öpücüğü”ne ne oldu?
59
İbrahim Kiras, dün Karar’da yayınlanan “15 Temmuz’un Sahibi Kim?” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Milletin bütününe mal edilmesi gereken direniş şerefinin şu veya bu kesimin uhdesine hasredilmesi hem gerçeğe, hakka ve adalete uygun değildir hem de milleti birleştirecek bir faktörün milleti ayrıştırma vesilesi yapılması çok tehlikelidir.”
İbrahim, yazısında Karar’ın “Yenikapı Ruhu” manşetini de hatırlatmış.
Aslında 7 Ağustos günü Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin konuşma yaptığı Yenikapı Mitingi’nin öncesinde de Türkiye’deki hava “Yenikapı ruhu”na uygun seyretmişti.
Darbe gecesi AK Parti, CHP ve MHP’li vekiller, engellemeleri aşarak Meclis’e gelip, bombalanan parlamentoda darbeye direnmiş, ertesi gün Meclis özel oturumunda parti liderleri ve sözcüleri bütün sıralardan alkış alan konuşmalarla birlik mesajı vermiş, ardından bütün partiler adı FETÖ’nün Darbe Girişimi’ni Araştırmak olan bir komisyon kurmuştu.
Hatta 20 Temmuz’da ilan edilen olağanüstü hal ve alınan geçici tedbirlere de ilk zamanlar kimse ses çıkarmamıştı.
Yenikapı Mitingi ise darbeye karşı bu demokrasi ittifakının fotoğrafı olmuştu.
Sadece Karar değil, o gün hükümete yakın gazeteler de mitingdeki birlik havasını öven manşetlerle çıkmışlardı.
Örneğin Yeni Şafak’ın manşeti “Bizi Kimse Yenemez”di. Haberde mitinge Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin katılması övülüyor, “her kesimden milyonları bir araya getiren büyük buluşma, bu milletin zor günlerde Çanakkale'deki gibi tek yürek olacağını gözler önüne serdi” deniyordu.
Ama Türkiye’de tarih günlük ihtiyaçlara göre yeniden yazılır. Aynı gazetede üç yıl sonra 15 Temmuz’un yıldönümünde çıkan “Kontrollü Kaçış” başlıklı haberi okuyalım şimdi de:
“251 kişinin şehit olduğu ihanete “kontrollü darbe” diyen Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz gecesinin en şaibeli ismi. Listenin ikinci sırasında ise “15 Temmuz’da başbakan olacağını” söyleyen Meral Akşener var. Türk milletinin vekaletine talip iki isim de yapılan katliamı ayağında terlikle evden takip etti.”
Önceki gece, Atatürk Havalimanı’nda düzenlenen 15 Temmuz anmasında da Cumhurbaşkanı Erdoğan, şehit yakınları ve gazilerin de izlediği konuşmasında üç yıldır miting meydanlarında tekrarladığı o iddianın bahsini açtı yine:
“Burası anlamlı bir mekan. Niye anlamlı biliyor musunuz? O gece burası iki anı tespit etti. Bunlardan bir tanesi saat 23.15 civarı ve tankların arasından Sayın Bay Kemal gelip Bakırköy'e geçti. Bakırköy Belediyesinde kendi ifadesiyle 'Gidebilecek bir otel bulamadığım için oraya gittim.' dedi. 01.15 ve biz de yine buraya indik. Eşim, kızım, torunlarım ve damadımla beraber buraya indik. Burada kim vardı? Burada millet vardı. Beraberce buradan üzerimizden geçen F-16'lar, helikopterler vardı ve onlar mermilerini yağdırıyordu.”
Peki, gerçekten de CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu 15 Temmuz gecesi Atatürk Havalimanı’ndan halk darbecilere direnirken, darbecilerle anlaşmalı olarak kaçtı mı?
Gelin bu iddiayı adım adım inceleyelim.
Kemal Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz akşamı 21.50 uçağıyla Ankara’dan İstanbul’a hareket etmişti.
Darbeciler 21.52’de Boğaz Köprüsü’ne varmış, Ankara’da jetler 22.05’den itibaren alçaktan uçmaya başlamıştı. O saatlerde hala Ahaber terör saldırısı için önlemler alındığını duyuruyordu.
Yani Kılıçdaroğlu, telefonlarını kapatıp Ankara’dan uçağa bindiğinde ortada herhangi bir olağanüstü durum yoktu.
Darbenin ilk işaretleri belirdiğinde de Kılıçdaroğlu her şeyden habersiz 21.50 Ankara- İstanbul uçağındaydı.
Yalnız da değildi. Kılıçdaroğlu uçağında 1-A koltuğunda oturuyordu, yanındaki 1-B koltuğunda da AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı oturmaktaydı. Uçaktaki bir diğer siyasetçi de HDP İzmir milletvekili Ertuğrul Kürkçü’ydü.
Uçak 23.00’de Atatürk Havalimanı’na pistine iniş yaptı.
Telefonlar açılınca Kılıçdaroğlu, Hayati Yazıcı ve uçağın diğer yolcuları, Türkiye’nin bildiği haberleri aldılar.
Zaten Türkiye’de olan bitenin darbe olduğu az önce öğrenmişti.
Başbakan Binali Yıldırım’ın saat: 22.58’de NTV’ye bağlanarak “bir askeri kalkışma var” açıklamasının üzerinden henüz iki dakika geçmişti.
Kılıçdaroğlu’nun uçağının piste indiği 23.00’den, havalimanından ayrıldığı 23.30’a kadar geçen yarım saatte olanlar ilgili önce iktidara yakın medyanın iddiasını okuyalım:
“Kemal Kılıçdaroğlu saat 23.17'de VIP salonuna giriyor ve önce dışarıda bekleyen aracına doğru yöneliyor. Fakat bu esnada VIP nizamiye girişi, darbecilere ait 2 tank tarafından kapatılmış durumda. Kılıçdaroğlu ve beraberindekiler salona dönüyor. Burada yaklaşık 12 dakika geçiren CHP Genel Başkanı, 2 tankın 23.23'te nizamiyeden ayrılması üzerine de 23.30'da VIP'ten çıkıyor.”
Şimdi de aynı yarım saati bir de Kılıçdaroğlu’nun Abdülkadir Selvi’ye anlatımından okuyalım:
“Uçak körüğe yanaşırken, cep telefonunu açıp, askerlerin köprüye çıktığı haberini gören basın danışmanı Okan Konuralp hemen Kılıçdaroğlu’na koşup bilgi veriyor. Kılıçdaroğlu’na o an haberi alınca ne düşündüğünü sordum. “Arkadaşlar iki köprünün kapatıldığı ve uçakların uçmadığını haber verince önce espri yapıyorlar zannettim” dedi. Ama espri yapılacak bir durum yoktu. Kılıçdaroğlu, kısa süre içinde bir darbe ile karşı karşıya olduğumuzu fark ediyor. O sırada yanındaki koltukta oturan Hayati Yazıcı’ya dönüyor. “Darbeye karşıyız Hayati Bey” diyor. Apar topar VIP salonuna geçiyorlar. “Ankara’ya dönmek istedim, ‘Uçaklar kalkmıyor’ dediler. ‘Havaalanından çıkalım’ dedim, ‘Tanklar kapatmış’ dediler. Bu sırada CHP yöneticileriyle irtibat kuruluyor. Kılıçdaroğlu’nun ilk talimatı, “Bu bir darbedir. Başarılı olsa da başarısız olsa da değişmez. Kesinlikle karşı çıkacağız” oluyor. Havaalanı tanklarla ablukaya alınmış. İtiş kakış arasında Kılıçdaroğlu’nun aracı havaalanından dışarı çıkarılıyor.”
Ve son olarak aynı uçakla İstanbul’a gelen ve VIP bölümüne geçen Ertuğrul Kürkçü’nün o geceyle ilgili anlatımı:
“15 Temmuz darbe gecesi AHL'de Ankara uçağından üç milletvekili ve üç parti yöneticisi indi. Kemal Kılıçdaroğlu, Ertuğrul Kürkçü ve Hayati Yazıcı. Uçaktan inenlere darbe olduğu, Atatürk Havalimanı'ndan çıkışın mümkün olmadığı, beklemek gerektiği söylendi. 15 dakika sonra alandan ayrılmanın mümkün olduğu bilgisi gelince VIP salonundan herkes kendi karşılayıcılarıyla birlikte çıktı. Atatürk Havalimanı VIP salonu ve çevresinde 'darbeci' asker veya 'darbeci tankı' yoktu. TEM çıkışındaki 2 zırhlı araçta da hiçbir hareket yoktu. Kılıçdaroğlu'nun Atatürk Havalimanından ayrılışını gördüm. Ama üstüne çıkılacak tank olmadığı için olsa gerek Hayati Yazıcı'nın direnişini göremedim.”
Üçüncü şahit Hayati Yazıcı’nın o geceye ilişkin bugüne kadar bir açıklaması olmadı. Halbuki yıllardır partisinin Kılıçdaroğlu ile ilgili öne sürdüğü “kontrollü kaçış” iddiasının ilk elden tanığı olarak onun anlatımları önemli olabilirdi.
Tabii o zaman darbecilerin Kılıçdaroğlu dışında, darbe yaptıkları iktidarın önemli isimlerinden biri olan Hayati Yazıcı’nın geçmesine de izin verip vermedikleri gibi sorular da cevabını bulurdu.
Ama bütün bu soruların cevaplarını bulabileceğimiz, iddiaları sınayabileceğimiz objektif başka bir kaynak var; O gece havaalanında işlenen bütün suçların dökümünün yer aldığı Atatürk Havalimanı İşgal Davası İddianamesi.
708 sayfalık, 169 sanıklı iddianameye göre darbe gecesi havalimanını işgal görevi 66. Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı ve Hava Harp Okulu’ndaki askerlere verilmişti.
İddianameye göre havalimanını ele geçirmek üzere ilk olarak 66. Mekanize Tugay’a bağlı birlikler havalimanına vardılar.
Saat: 22.44’de. Yani Kılıçdaroğlu’nun uçağı inmeden sadece 16 dakika önce.
İddianamedeki darbecilerin Whatsapp görüşmelerine göre askerlerin havalimanı kapılarını kontrol altına aldığı saat ise 22.54.
Yazışmada bu kontrol için “Girişler yasaklandı, çıkışlar serbest” deniyor.
Yine iddianameye göre havalimanı kulesinin darbeciler tarafından kontrol altına alınması ise daha geç olmuş. Saat: 23.35’te.
00.15’de uçuşa kapatılan havaalanında havada bekleyen uçakların inişlerine izin verilmiş, kalkışlar ise iptal edilmiş.
Aynı yazışmalara göre saat 22.55 itibarıyla havalimanında 3 tank ve 4 zırhlı aracı var darbecilerin.
A giriş kapısına iki zırhlı araç ve bir tank, B giriş kapısına ise iki tank ve zırhlı araç yerleştirilmiş.
İddianamede VIP salonunun önüne ayrıca yerleştirilmiş bir tanktan ya da zırhlıdan bahsedilmiyor.
Havalimanı VIP’ini kontrol altına almak için Yeşilköy’de Hava Harp Okulu’ndan bir komutan liderliğinde askerlerin havaalanına varış saati ise 00.15. Kılıçdaroğlu havaalanından gittikten 45 dakika sonra.
Yani özetle Kılıçdaroğlu ve Hayati Yazıcı’yı taşıyan uçak indiğinde darbeciler havalimanına sadece 16 dakika önce ulaşmıştı. Altı dakika önce kapıları kontrol etmişti. Kılıçdaroğlu havalimanından ayrıldığında ise darbeciler kulede henüz kontrol sağlayamamıştı.
Havalimanına uçakların inişi serbestti, ama uçuşlara izin verilmiyordu. Bu yüzden Kılıçdaroğlu Ankara’ya dönemedi.
Uçaklardan inen yolcuların havaalanından çıkışına izin veriliyordu ama havaalanına girişlere izin verilmiyordu. Kılıçdaroğlu ayrıldığı saatlerde havaalanı VIP’ınde de henüz özel bir askeri birlik yoktu.
Peki iddianamede Havaalanı VIP’inde Kılıçdaroğlu, Hayati Yazıcı gibi isimlerin olduğu, onlara çıkış izni verilip verilmemesiyle ilgili herhangi bir konuşma ya da konu geçiyor mu?
Hayır, geçmiyor.
Herhalde darbeciler havalimanında Kılıçdaroğlu’nun çıkışına bir pazarlıkla izin verselerdi, bunun için askerlerin arasında bir görüşme olurdu, ya da bu o gece havalimanında olan biten her şeyin yazdığı iddianamenin bir yerinde bu bilgi bulunurdu. Özellikle de siyaseten bu kadar kullanılan bir bilginin atlanmayacağı kesin.
Ama 708 sayfalık iddianamede Kılıçdaroğlu’nun adı geçmiyor. En azından darbecilerin hedefinde olan isimlerden Hayati Yazıcı’nın orada olduğunu fark edebilirlerdi. O da yok.
Sadece iddianamede değil, üç yıl süren duruşmalarda da Kılıçdaroğlu’nun adı hiç geçmedi, VIP’te yaşandığı iddia edilen kontrollü kaçış gündeme gelmedi.
Davada bugün kararın verilmesi bekleniyor.
Peki Kılıçdaroğlu, darbe olduğunu öğrendiğinde havalimanında kalıp, darbecilere direnen halkın arasına katılamaz mıydı?
Yine iddianameden okuyalım.
İddianameye göre halkın havalimanı önünde toplanmaya başladığı saat 23.54. Yani Kılıçdaroğlu havalimanından ayrılırken, orada direnen bir kalabalık da henüz yoktu.
Zaten havalimanındaki esas büyük kalabalık Cumhurbaşkanı’nın 00.37’de televizyondan halkı havalimanına çağırmasıyla toplanmıştı.
Ve 02.00’den sonra toplanan kalabalığa darbecilerin ateş açması sonucu biri 17 yaşında iki vatandaşımız şehit oldular.
Yani Kılıçdaroğlu havalimanına indiğinde ve havalimanından ayrılırken darbenin henüz çok başıydı. Havalimanında da darbecilerin tam bir kontrolü yoktu.
Bir terör alarmı değil, askeri kalkışma olduğunu Başbakan henüz açıklamıştı. Başbakan bu açıklamayı Tuzla’daki evinden yapmıştı.
Kılıçdaroğlu havalimanından ayrılırken Cumhurbaşkanı henüz Marmaris’te kaldığı evdeydi. Medyayı çağırıp ilk açıklamasını da 00.04’de o evin kapısından yaptı. 00.37’de Marmaris’ten CNNTürk’e cep telefonundan bağlandı. Uçağı Atatürk Havalimanı’na 03.20’de indi.
Peki, İstanbul’da 23.00-23.30 arası Kılıçdaroğlu’ndan havalimanında tankın üzerine çıkması beklenen saatlerde Ankara’da neler oluyordu?
Ankara’da Meclis çalışmalarına ara verilmişti. Cuma günü olduğu için milletvekillerinin bir kısmı Ankara’daydı, diğerleri memleketlerine dağılmıştı. Meclis Başkanı Ankara’daydı, liderlerden ise sadece Devlet Bahçeli Ankara’da bulunuyordu.
Bahçeli, kendi açıklamasına göre evinden parti genel merkezine geçmişti. 23.44’de darbeyi kınayan bir açıklama yapmış, milletvekillerine Meclis’e gitmelerini söylemiş ama kendisi genel merkezde kalmıştı.
Meclis Başkanı ise o gece 01.02’de milletvekillerinin toplanması üzerine Meclis’e geldi.
Meclis’e 15 Temmuz gecesi 107 milletvekili ulaştı. Bu milletvekillerinden 81’i AK Parti, 16’sı CHP ve 10’u MHP milletvekiliydi.
O gece Ankara’da olan biteni ilk elden anlatan iyi bir kaynak AK Parti Adana Milletvekili Necdet Ünüvar’ın kaleme aldığı “Gazi Meclis’te O Gece” kitabı.
Kitapta AK Parti Meclis Grubu’nun o geceki Whatsapp grubu yazışmalarından da görseller paylaşılmış.
Yazışmalara göre o gece AK Partili milletvekilleri herkesle aynı anda darbe haberini almışlar.
23.15’den itibaren Whatsapp grubunda ne yapılacağı üzerine konuşulmuş.
İlk olarak Meclis’e gelen milletvekilleri ise AK Parti’den Aydın Ünal, Jülide Sarıeroğlu ve Ahmet Gündoğdu.
Sonrasını kitapta Aydın Ünal’ın anlatımından okuyalım:
“Ahmet Gündoğdu geldi, Ahmet Gündoğdu gelmeden önceydi zannedersem bizim AK Partili vekillerimizden birkaç kişi geldi ve sonra CHP’li vekiller geldi, biz orada kapının önünde beklerken geldi CHP’li vekiller. Bülent Tezcan ve arkadaşları vardı. Çok samimi bir şekilde “Geçmiş olsun.” dediler. Onların gelmesi bizi çok rahatlattı tabii…”
“İlk anda bende oluşan kaygı şuydu açıkçası: Biz 3 ya da 4 AK Parti milletvekiliydik, o kadar da CHP milletvekili vardı. Yeterli sayıyı sağlamamış olmak beni asıl kaygılandıran konuydu. Yani bir 50 kişi olsaydı örneğin, öyle bir kaygı olmazdı bende ve “Toplandık, burada toplanıyoruz.” rahatlığı olurdu ama sayı çok az olunca ben kaygılandım orada. Fakat sonradan sayı arttı. Hatta Meclis İdare Amiri Ahmet Gündoğdu bu sevinçle Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ı arayacaktı. Ahmet Gündoğdu: Bu esnada ben Meclis Başkanımızı aradım. Başkanım biz geldik, sayımız da elhamdülillah artıyor, sizi bekliyoruz dedim. “Ahmet’çiğim, geleceğim.” dedi.”
O gece Meclis’e gelen CHP’li vekiller de kitapta yaşadıklarını anlatmışlar:
Tekin Bingöl: “Genel Merkezimizde yaptığımız toplantının ardından, o sırada uçaktan inen Genel Başkanımızla da görüş alışverişinde bulunarak demokrasimize vurulmak istenen bu darbeye karşı durmak üzere TBMM’ye gitme kararı aldık.”
Levent Gök: “Biz gittiğimiz zaman, İsmail Kahraman Meclis’te kürsüde otururken indi, sarıldı bana, kucaklaştık orada. Bizden diğer arkadaşlar da geldi. “
Özgür Özel: “İçeriye gittiğimizde Meclis Başkanı hemen “Birer demokrasi öpücüğü vereyim.” dedi. O çok anlamlı yani, unutmuyorum onu. Bizim o güne kadar da Sayın Başkanla zaman zaman böyle tartışmalarımız, atışmalarımız hep oldu. “Bir demokrasi öpücüğüyle barışalım.” dedi. O öptü, sarıldı. Yerimize oturduk.”
Meclis Başkanı İsmail Kahraman kürsüde iki yanına AK Partili katip üyeler yerine CHP’li Özgür Özel ve MHP’li Erhan Akçay’ı oturtmuştu..
Meclis’te o gece en etkili konuşmalardan birini de CHP’li Bülent Tezcan yapmış.
Tezcan’ın “Bu gece millet olarak tankların üzerine çıkma zamanıdır” dediği konuşmasıyla ilgili AK Parti grubunda Meclis’e gidilmesini ilk teklif edenlerden Mustafa Yeneroğlu’nun kitaptaki değerlendirmesi şöyle:
“Kendi arkadaşlarımızın yaptığı konuşmalar ve özellikle CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Bey’in yaptığı konuşmanın bizi o anda ciddi manada motive ettiğini düşünüyorum. O özlediğimiz birlik ve bütünlüğün, ortak bir dilin yakalanmış olması gerçekten çok içten bir duyguydu benim için.”
Meclis bombalandığı sırada, ardından sabaha kadar sığınakta milletvekilleri birlikte darbeye karşı direndiler. Her partiden siyasetçi televizyonlara bağlanıp darbeye karşı çıktı.
Ertesi gün Meclis’te düzenlenen özel oturumda İstanbul’dan dönen Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve HDP adına da İdris Baluken, darbeyi kınayan, demokrasiyi savunan, hükümet ve AK Parti sıralarından da alkış alan konuşmalar yaptılar. Bu yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve diğer parti liderlerini telefonla arayarak, Beştepe’deki görüşmesinde ve Yenikapı’da tebrik etmişti.
O gece hiçbir siyasetçi tankın üzerine çıkmadı, parti liderleri sokaklarda halkla birlikte direnmediler. Ama herkes görevini yaptı.
Buna rağmen darbenin haberinin yeni alındığı saatlerde, ortada henüz bir direniş yokken, havaalanına inmiş bir parti liderini kimsenin yapmadığı bir şey için suçlamak, delilsiz darbecilerle anlaşarak kaçtığını iddia etmek, hele de bunu 15 Temmuz’un yıldönümünde tekrarlamak “gerçeğe, hakka ve adalete uygun değil.”
En zor anlarda dağıtılan demokrasi öpücükleri bu kadar kolay unutulmamalı...
.19/07/2019 20:49
Bu dünyada var olabilmek için...
59
Patricio Galvez 30 yıl önce Şili’den siyasi nedenlerle İsveç’e göç etmiş genç bir müzisyen ve şairdi. 1989 yılında İsveçli bir üniversite öğrencisi olan Ulrika Pape ile evlendiler.
Amanda adında bir kızları oldu. Ama Amanda üç yaşındayken genç çift boşandı.
Ulrika ve Amanda, hayatın monoton aktığı bir İsveç kasabasında yaşamaya başladılar.
Ulrika, yerel bir İsveç gazetesinde verdiği röportajda “İsveç’in en çok neyini seviyorsun” sorusuna “Erkeklerini” cevabını vermiş seküler bir İsveçliydi. Kızı tiyatroyla ilgileniyordu.
Oturdukları mahallede Kuzey Afrikalı Müslüman komşuları vardı.
Bir gün mahallerinde bir adam bıçaklanmış, ambülans Müslüman komşular arayınca gelmemiş, Ulrika arayınca gelmiş, bu ayrımcılık gazetelere haber olmuştu.
Ulrika ve Amanda’nın Müslüman komşularıyla ayrımcılığa karşı duyarlılıkla başlayan ilişkileri zamanla ilerledi.
Amanda, internetteki bloğunda nasıl “maşallah” demeyi öğrendiğini, korkularına karşı Ayet-el Kürsi’yi ezberlediğini yazmış.
2007 yılında anne-kız Müslüman oldular. Amanda henüz 17 yaşındaydı.
Ama onlara komşularının İslam’ı yetmedi, radikalleşmeye başladılar.
Amanda, 2010 yılında 20 yaşındayken Göteborg’da yaşayan Norveçli Michael Skråmo ile evlendi.
Aşçılık okulundan mezun olmuş Skramo da aslında standart sarışın bir İskandinavdı.
2005 yılında Arapça öğrenmek için Mısır’a gitmiş, dönüşünde Müslüman olmuştu.
Evlendiklerinde Skramo Göteborg’un tanınmış bir Selefi vaiziydi artık.
Çiftin, peş peşe iki erkek ve ikiz kız dört çocukları oldu.
2014 yılında Norveçli Michael ve yarı Şilili İsveç vatandaşı Amanda, en büyüğü dört yaşında olan dört çocuklarını da yanlarına alarak Türkiye üzerinden Suriye’ye geçtiler ve IŞİD’in kurduğu İslam Devleti’nin vatandaşı oldular.
Onlardan önce kayınvalideleri Ulrika Pape de yeni eşinden olan iki çocuğunu alarak IŞİD devletine gitmişti.
1.87 boyundaki İsveçli Ulrika Pape, IŞİD’in Rakka’daki kadın hapishanesinin eli kamçılı, kasap lakaplı gardiyanlarından Umm Hamza olmuştu.
Ulrika, 2016 yılında bombalamalar artınca iki çocuğunu alarak İsveç’e geri döndü ama IŞİD’i savunmaktan vazgeçmedi, adını değiştirip devlet korumasında yaşamaya başladı.
Michael ve Amanda çiftinin ise Rakka’da geçirdikleri beş yılda üç çocukları daha oldu.
Amanda, 2019’un başında Rakka’ya düzenlenen bir hava saldırısında öldü. Ondan bir kaç ay sonra da IŞİD’ın direndiği son kalesi Bağuz’daki çatışmalarda Michael vurularak hayatını kaybetti.
En küçüğü 1 yaşındaki Muhammed, en büyüğü sekiz yaşındaki İbrahim olan sarışın yedi İsveçli çocuk, YPG tarafından ele geçirilmiş Rakka’daki bir kampta yetim kaldılar.
İsveçli bir gazeteci yedi çocuğu kaldıkları kampta buldu. Çocuklar hasta ve açlık içindeydi. Görüntüler İsveç’te büyük bir tartışmaya neden oldu. İsveç Dışişleri Bakanı çocuklara sahip çıkılacağını açıkladı.
Bunun üzerine kızının çocuklarını almak üzere Şilili müzisyen ve şair dede Patricio Galvez,en yakın İsveç elçiliğinin olduğu Erbil’e gitti ve bir otelde çocukların getirilmesini bekledi.
İsveçli yardım ekipleri çocukları Suriye’deki kamptan alıp, Erbil’deki otele getirdiler.
Bu arada İsveç basını IŞİD’çi babaanne Ulrika’nın da Stockholm’den Erbil’e gittiğini, çocuklarla buluşup, onlara telefonundan IŞİD yapımı çocuk şarkıları dinlettiğini yazdı.
Gazetelere çıkınca, İsveç’te ismini değiştirerek devletin gözetimi altında yaşayan babaanne Stockholm’e geri döndü.
Bir süre sonra dede Galvez, yedi çocuğu da alarak İsveç’e geldi.
İsveç bir kaç aydır bu dramatik ve tuhaf hikayeyi konuşuyor.
Annesiz ve babasız kalmış İsveçli yedi sarışın çocuğun Suriye çölünün ortasında bir Kürt kampında İsveççe konuştukları sahneler insanda distopik bir film izliyor hissi uyandırıyor.
Halbuki bunlar artık yeni dünyanın hikayeleri.
O hikayelerden biri de bu aralar ABD’de yaşanıyor.
ABD, Somali doğumlu ilk başörtülü Kongre üyesi olan 37 yaşındaki İlhan Ömer’i konuşuyor.
Mogadişu’da doğmuş, ailesiyle Somali-Kenya sınırındaki bir mülteci kampına sığınmış, 1992’de mülteci olarak ABD’ye gelmiş ve geçen yıl kongreye seçilmiş İlhan Ömer, mülteci bir aileden geliyorum, başörtülüyüm, çok dikkat çekmeyeyim, haddimi bileyim demiyor, sivri diliyle İsrail’i, ABD dış politikasını, Trump’ı yerden yere vuruyor seçildiğinden beri.
Türkiye’de olsa ilk dakikada milyonlarca kişiden duyacağı sözü, nihayet geçen hafta Trump’dan duydu.
Trump, Ömer’e “ABD’yi beğenmiyorsan, geri kalmış ülkene geri dön” dedi. Tabii göçmenlik üzerine kurulmuş ABD, kongre üyesine çekilen “ya sev ya terk et” lafına karşı ayağa kalktı.
ABD’de ana akım medya, Demokratlar hatta bazı Cumhuriyetçiler Trump’a karşı başörtülü Somali doğumlu kongre üyesinin yanında duruyor.
Tıpkı, bir kaç ay önce Britanya’da kamuoyunun, “Trump’ı Londra’da görmek istemiyoruz” diyen ve Trump’ın ziyaretinde hiçbir davetine katılmayan Londra’nın Pakistanlı belediye başkanı Sadiq Khan’ın yanında durduğu gibi.
Trump’ın ülkedeki en yakın dostu ise Muhafazakar partinin başına geçip, Başbakan olması beklenen Çankırılı Ali Kemal’in torunu Boris Johnson.
Kimliklerin birbirinin içine girdiği, sınırların aşıldığı yeni zamanların haberleri bunlar.
90’larda üzerine klişe sözler söylenmiş küreselleşmeyi artık geri döndürülemez biçimde yaşıyoruz, artan etkileşimler, karşılaşmalarla oluşan bu yeni dünya istesek de istemesek de yeni cesur bir dünya. Bu dünyada büyük ideolojiler, kimlikler bükülüyor, iç içe geçiyor.
Bu dünyada her an karşınıza İsveçli sarışın Selefi cihatçı bir aile, Cumhuriyetçi başkana meydan okuyan başörtülü ama aynı zamanda Gay Pride yürüyüşlerine katılan Somalili bir kongre üyesi, ülkenin en ilerici fikirlerini savunan Pakistanlı sol-liberal Londra belediye başkanı çıkabiliyor.
Bu çeşitlilik, iç içe geçmeler karşısında geleneksel kimliğini kaybetme korkusuna kapılanlar, dünyada içe kapanmacı, mülteci karşıtı, milliyetçi popülist sağ hareketleri yükseltiyor.
Türkiye’de zaten sağdan sola yabancı düşmanlığı, kozmopolitizm karşıtlığı her zaman popüler bir fikir oldu. Çok kültürlülük, farklı kimlikler her zaman tehdit olarak göründü.
Bugün Türkiye’nin çoğunluğu da bu eski dünya görüşüyle bu yeni dünyaya bakıyor, anlamıyor, bilindik hayatın ve kimliklerin kaybı korkusu yeni düşmanlıklara dönüşüyor.
O yüzden İstanbul gibi çok dilli bir imparatorluğun başkentinde, tarih boyunca dünyanın her yerinden insanların geçiş noktası olmuş bir metropolde 2019 yılında Arapça tabelalar indiriliyor.
Bundan 100 yıl önce dört dilde dergilerin çıktığı Trabzon’da, Ortadoğulu yeşile hasret turistlerin bayıldığı Uzungöl’de Irak Kürdistan’ından gelmiş bir kadının, bebek arabasına taktığı Kürdistan yazılı flama turistlerin linçine sebep olabiliyor.
Ve çok muhtemelen o lince katılan ahali, turistleri gözaltına alan, sınır dışı eden vali, savcı, İstanbul’da tabelaları indiren valilik, bunu talep eden halk aynı zamanda Türkiye’nin yeniden Osmanlı gibi bir dünya devleti olmasını istiyor, bölgesindeki ülkelere hamilik yapan, aleme nizam veren büyük bir Türkiye hayal ediyor.
Halbuki daha ülkendeki Kürtlerle, ülkene sığınmış kapı komşusu Suriyelilerle, yanı başındaki Irak Kürdistan’ıyla birlikte yaşamayı beceremeyip, 72 milletin hamiliğine soyunmak, üstün açıkken bile görülemeyecek bir hayal.
Çok kültürlülükten, farklı kimliklerden, dillerden korkan, farklı fikirlere dahi tahammül çıtası düşük bir toplumun herkesin iç içe girdiği, melez nesillerin, kültürlerin ortaya çıktığı bir dünyayı anlaması, burada tutunması, kimliğini koruması, üretmesi, büyümesi de çok zor.
Türkiye, uzun bir süredir sarışın İsveçli sarışın cihatçılar, Amerikan başkanına meydan okuyan Somalili başörtülü kongre üyeleri dünyasını anlamıyor, yeni gerçeklere direniyor, gözünü kapatıyor ve taşralaşıyor.
Halbuki dünyadan kopup, taşralaştıkça Uzungöl esnafı çaya para vermemek için termoslarıyla gelen günlükçü yerli turistlere mahkum kalır, uzun yıllardır Erbil’de iş yapan Trabzonlu müteahhitler için de “bize her yer Trabzon” konforu bitebilir.
Not. Ayrıca böyle bir dünyada üç yıldır röportaj vermemiş eski Başbakan’la röportaj yaptılar diye Rus radyosundan gazetecileri kovdurabilirsiniz ama o seslerin çıkmasını yine de engelleyemezsiniz. Amerikan CNN’inden kovarsanız, Rus radyosuna, oradan kovarsanız Portekiz radyosuna çıkarlar, evlerinin mutfağından yayın yaparlar yine de diyecekleri merak ediliyorsa, haklı bir şey söylüyorlarsa seslerini muhakkak muhataplarına ulaştırırlar. Son gazeteci susturulduğunda en son teknoloji televizyon stüdyolarının, kuşe kağıda basılmış gazetelerin yenmediği anlaşılacaktır...
.21/07/2019 21:52
Buzdolabının kapısı aralanıyor mu?
49
“Din ve milletlerini İngiliz altınlarına satmış isimleri malum şahısların aldatmalarına kapılarak, maazallah din ve devlet aleyhinde bir felakete sürüklenmeden hakikati görerek kurtuluş bulduğunuzdan dolayı sizleri tebrik eyler ve saf ve namuslu halka hak yolunu gösterme hususunda yardımınızı esirgememenizi ve vatanperverane hizmetler bulunmanızı rica eder.”
100’üncü yıldönümü yaklaşan Sivas Kongresi’nden bir kaç gün sonra 16 Eylül 1919 günü, Mustafa Kemal Paşa, “Heyet-i Temsiliye namına” bu telgrafı Kahtalı Hacı Bedir Ağa’ya göndermişti.
Telgrafta “din ve milletlerini İngiliz altınlarına satmış isimleri malum şahıslar”dan kastedilen Wilson Prensipleri’nin Kürtler için de uygulanmasını savunan Kürdistan Teali Cemiyeti’ni yöneten Bedirhan ailesiydi.
Adı geçmeyen İngiliz ise “İkinci Lawrence” ya da “Kürtlerin Lawrence”i diye bilinen İngiliz istihbarat ajanı yüzbaşı Charles Noel.
Yüzbaşı rütbesine rağmen Noel, Londra’da aralarında Savaş Bakanı Churchill’in de olduğu iktidar çevrelerinin desteğini arkasına almış, 1919 yılında bölgedeki İngiliz siyasetine “Noel siyaseti” adının verilmesine neden olmuştu.
Yüzbaşı Noel, Kürt milliyetçiliğin gücüne inanıyor, o sıralarda Erbil ve Süleymaniye’de kendi teşvikiyle kurulmuş Güney Kürt Federasyonu benzeri bir yapının Kuzey’de de kurulabileceğini, düşünüyordu.
Bu yüzden 1919’unun yaz aylarında Diyarbakır, Maraş, Malatya’ya bir seyahate çıktı. Ona Bedirhan ailesinden bölgede itibarlı isimler eşlik ediyordu. Malatya’da şehrin mutasarrıfı olan yine Bedirhan ailesinden Halil Bey tarafından karşılandı.
Yüzbaşı Noel ve Bedirhanlar, bölgedeki Kürt aşiretlerini ikna turuna çıkmıştı. Onlara silahlı adamlarıyla destek veren aşiretlerin en büyüğü Malatya’nın güneyindeki Rişvan aşiretiydi.
Aşiretin lideri ise elmas yüzüklü Hacı Bedir Ağa.
Mustafa Kemal’e göre Noel ve Bedirhanlar Kürt aşiretlerini Sivas Kongresi’ne saldırtmayı planlıyordu.
Bunun üzerine Kuvayi Milliye güçleri bölgeye kaydırılmış, Noel’e destek veren Kürt aşiretler Milli Mücadele yanlısı başka Kürt aşiretler tarafından İslam kardeşliği mesajlarıyla ikna edilmişti.
Onlardan en önemlisi Hacı Bedir Ağa’ydı.
Nutuk’ta ayrıntılı olarak telgraflarına yer verilen olayların sonunda Yüzbaşı Noel, Malatya’dan eli boş ayrılmak zorunda kalmıştı.
(1921’deki Kahire Konferansı’nda hala Noel’in Kürt tezleri baskındı. Ama İstiklal Harbi ve İngiltere’nin Irak’taki şefi Sir Percy Cox’un Arapların güvenini kaybetmemek için karşı çıkması yüzünden İngilizler Noel siyasetini 1922’den sonra terk ettiler.)
İşte Mustafa Kemal bu kararı için sağ salim tamamlanan Sivas Kongresi’nin ardından Hacı Bedir Ağa’ya tebrik telgrafı göndermişti.
Daha sonra İstiklal Harbi’ne de destek veren Hacı Bedir Ağa, 23 kişiye verilen özel bir İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiş, Ankara’dan kurulan Birinci ve İkinci Meclis’e de Malatya vekili olarak davet edilmişti.
Hatta Birinci Meclis’te mebus olmak için aranan okuma yazma bilme şartının maddeye eklenen “Diyab Ağa ve Hacı Bedir Ağa hariç” hükmüyle aşıldığı söylenir.
Bedir Ağa, Şeyh Said isyanından sonra Kürt aşiretlerinin zorunlu iskan politikaları sonucunda, portakal tarlaları verilerek Mersin’e yerleştirildi.
Ama 1927’de Üçüncü Meclis’e Kars vekili olarak girdiğine göre, rejimle arası bozulmamıştı.
(Koyu Sünni-şafi bir aşiretin lideri olan Bedir Ağa’nın adı İsmet İnönü hatıratında da geçer. İnönü bir gün çok sıkıntılı gördüğü Ağa’ya canını sıkan şeyi sorunca, Bedir Ağa “Bu kadar uğraşıp çalışıyorsunuz, demiryolları yapıyorsunuz, halk bundan çok memnun fakat yine de hakkınızda çok insafsız şeyler söylüyorlar” der. İnönü “Ne diyorlar, hırsız mı diyorlar” diye sorar. Hacı Bedir Ağa “Çok daha fenasını söylüyorlar. Bunlar adama şapka bile giydirirler diyorlar, bunu bile söylüyorlar” diye cevap verir. İnönü hatıranın devamında Şapka Devrimi’nden sonra Hacı Bedir Ağa’yı melon şapka ile gördüğünü yazar.)
1928 yılında Hacı Bedir Ağa’nın vefatından sonra Fırat, Turanlı. Özbek soyadlarını alan Rişvan aşireti siyasete merkez sağ partilerde devam etti. Demokrat Parti’den milletvekili seçilen Bedir Ağa’nın oğlu Hüseyin Fırat, torunu DP milletvekili Sırrı Turanlı Yassıada’da yargılandı.
Kardeşi Zeynel Turanlı, 27 Mayıs’ın ardından Kürt aşiret liderleriyle birlikte Sivas Kampı’na gönderildi.
Sırrı Turanlı daha sonra Adalet Partisi’nden Adıyaman Milletvekili olarak siyasete devam etti.
Ailenin siyasetteki son temsilcisi, Hacı Bedir Ağa’nın oğullarından Ali Fırat’ın oğlu geçen hafta kaybettiğimiz Mir Dengir Mehmet Fırat’tı.
Siyasete 1973’de Adalet Partisi’nden ayrılanların kurduğu Demokratik Parti’den yaşını büyüterek vekil adayı olmaya çalışarak adım atan Fırat, 80 darbesinden sonra siyasete Doğru Yol Partisi’nde devam etmiş, 1999’da da Fazilet Partisi’nden Adıyaman Milletvekili olarak Meclis’e girmişti.
Fırat, AK Parti’nin kurucuları arasında yer almış, partinin iki numaralı ismi ve sözcüsü olmuştu.
Kürt meselesinde çözümün merkez ve meşru siyaset içinde bulunabileceğini düşünen Fırat, PKK çizgisinin net bir şekilde karşısında durmuştu.
Ama AK Parti ile yolları da Kürt meselesi yüzünden ayrıldı.
AK Parti’nin demokratik açılım çizgisine girdiği 2008’de Erdoğan’la bir MYK toplantısında yaşadığı Kürtçe tartışması sonrası partideki bütün görevlerinden istifa etti.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra Temmuz 2014’de “Bugünkü şartlardan dolayı bu manevi sorumluluğun ağır vebali olduğu kanısına vardım” diyerek kurucusu olduğu AK Parti’den istifa etti.
Ve 7 haziran seçimlerinde, AK Parti’nin rekor oylar aldığı aşiretinin tepkisini çekmeyi göze alarak Meclis’e HDP milletvekili olarak döndü. Bir kereliğine diyerek girdiği HDP’de Demirtaş’ın ısrarıyla 1 Kasım seçimlerinde bir kere daha listelerde yer aldı.
Ama orada da mutlu olamadı. Hendeklere karşı çıktı. Çözüm sürecinin bozulması nedeniyle hem hükümeti hem de PKK’yı suçlayan açıklamalar yaptı.
Hastanedeki son görüntülerinden birinde cep telefonundan Kürtçe bir şarkı dinlerken, parmağında dedesi Hacı Bedir Ağa’dan kalma elmas yüzüğü görülüyordu.
100 yıl önce ayrılıkçı akımlara karşı Türkiye’yle birliği seçmiş İstiklal madalyalı bir dedenin torunu, uzun yıllar merkez sağ partiler ve AK Parti’de siyaset yaptıktan sonra aramızdan eski HDP milletvekili olarak ayrıldı.
Kürt sorununun 100 yıllık bir sorun olduğunu bundan daha iyi ne anlatabilir?
Ama bir Kürt Mir’i olarak, 100 yıl önce dedesinin mebus olarak geldiği Ankara’ya defnedilmesi, bu meselenin çözümünün de yakınlarda olduğunu hatırlatıyor.
Mir Dengir Fırat’ın ömrü, ailesinin 100 yıldır içinde yol aldığı, kendisinin de siyasette çok uğraştığı Kürt meselesinin çözüldüğünü görmeye yetmedi.
Onun vefatı ettiği günlerde Dersim’de hala çocuklar PKK’nın döşediği mayına basarak hayatını kaybetmeye devam ediyordu.
Dengir Fırat’ın hastanedeki son ziyaretçilerinden biri Cumhurbaşkanı Erdoğan’dı.
Ama son aylardaki bazı gelişmeler o buzdolabının kapısının aralandığına işaret ediyor. Ama kapı Türkiye’de değil, Suriye’de aralanıyor.
İlk işaret Öcalan’a yeniden avukatlarının gitmesine izin verilmesi oldu. Açlık grevlerini bitirin çağrısı yapan Öcalan, örgütüne Suriye’de Türkiye’nin hassasiyetlerini duyarlı olun demiş ve hala 2013’de Newroz mektubu çizgisinde olduğunu söylemişti.
İkinci işaret ABD’nin terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın Kandil’deki lideri Cemil Bayık’ın Washington Post’a bir yazı yazıp “Şimdi Kürtlerle Türk devleti arasında barış zamanı” demesi. Herhalde ABD hükümetinin desteği olmadan yazılamayacak ve yayınlanmayacak bir yazıydı bu.
Üçüncü işaret Suriye’deki YPG’nin komutanı Mazlum Kobani’nin (Şahin Cilo), takım elbiseli olarak Cenevre’de BM ile çocuk savaşçılara karşı sözleşme imzalaması oldu. Bu SDG’yi yani YPG’yi Suriye’de meşru bir yapı haline getirme girişimiydi.
Dördüncü işaret ise yine Şahin Cilo’nun geçen hafta gazetecilere konuşup, Türkiye ile ABD arabuluculuğunda doğrudan olmayan görüşmeler yaptıklarını doğrulaması oldu. O açıklamalardan masadaki tartışma konusunun güvenli bölgenin nereleri kapsayacağı olduğu anlaşılıyor. Cilo’nun açıklamaları YPG’nin Kürtlerin geri dönmesi şartıyla esas sorun alanı olan Afrin’de Türk ordusunun varlığını da kabul edilebileceğini gösteriyor.
Bu arada Türkiye, masada elini güçlendirmek için bölgeye yönelik askeri operasyonu da bir askeri diplomasi kozu olarak kullanıyor. Sınıra yığınaklar yapılıyor, Hulusi Akar geçen hafta sınır hattında askeri birlikleri ziyaret etti.
Bu listeye eklenebilecek bugün de iki önemli gelişme olacak.
Suriye düğümünün arabulucusu ABD’nin Suriye temsilcisi James Jeffrey’i bugün Ankara’ya geliyor.
Bugün Diyarbakır’da ise bir miting var. HDP’nin il başkanlığı kapısındaki açıklamalarına bile izin vermeyen Diyarbakır Valiliği, ilginç bir şekilde bugün yapılacak “Onurlu barış için demokratik çözüm” adlı HDP mitingine izin verdi. Böyle bir mitingin yapılmasının görünürde bir sebebi yok. Bugün dünya barış günü ya da ya da herhangi bir tarihin yıldönümü değil.
Mitingin adındaki kavramların Öcalan’a ait olduğunu da herhalde söylemeye gerek yok.
Tabii tam tersini işaret eden gelişmeler de oluyor.
Suriye’de böyle bir askeri ve diplomatik müzakere süreci devam ederken, Erbil’de, Erbil Başkonsolosluğu’nda önemli bir görevi olduğu anlaşılan bir Türk diplomat, PKK bağlantılı iki kişi tarafından profesyonel bir suikastla şehit edildi.
Erbil’de meşhur bir cafede meydana gelen suikast, 2013’de çözüm sürecinin başında Paris’te yaşanan suikasta benziyor.
İkinci tersine gelişme, 31 Mart seçimlerinden sonra İmralı’ya gitmelerine izin verilen avukatların 23 Haziran seçimlerinden sonra yaptıkları başvuruların reddedilmesi.
Özellikle seçime üç gün kala İmralı’ya gönderilen bir akademisyenle Öcalan’dan seçimlerde tarafsızlık mesajı veren bir mektup alınması, uzun vadeli bir devlet projesinin, kısa vadeli siyasi amaçlar için kullanılması anlamında sürece zarar vermiş olabilir.
2015’de çözüm sürecini bitiren Suriye olmuştu, kapısını aralayan yine Suriye olabilir.
Türkiye çözüm süreciyle PKK’yı silahsızlanmaya ikna etmeye çalışırken, Suriye savaşıyla bölgede silahın değeri artmıştı. Bütün krizler de Suriye meselesi etrafında çıkmıştı.
Şimdi Suriye’de silahlar susuyor ve kalıcı bir çözüm için yol alınıyor ve bu sorunları konuşmak için uygun bir ortam yaratıyor. Her ne kadar Türkiye’nin demokratik standartları 2013’ün çok uzağında olsa da Suriye meselesindeki acil durum, zorunlu stratejik çözümlerin kapısını açabilir.
Aslında 2013’te başlayan çözüm sürecinin hedefi de PKK’yı tamamen silahsızlandırmak değildi. Dolmabahçe Sarayı’ndaki meşhur görüşmede okunan mektupta Öcalan, örgütüne tamamen silah bırakma çağrısı yapmamıştı,“Türkiye'ye karşı yürüttüğü 40 yıllık silahlı mücadeleyi sonlandırması” çağrısı yapmıştı.
Bugün de masada konuşulan PKK’nın Türkiye’deki silahlı mücadeleyi tümüyle bırakması, PKK’nın çözüm sürecinden elde edeceklerini harcamasını neden olan Suriye’deki kazanımlarına ise nasıl bir statü kazandırılacağı.
2010’da Öcalan’ın ateşkes çağrısını, 2013’de İmralı’yla müzakereleri ilk haber veren İlhami Işık, iki ay önce Türkiye ile YPG arasında müzakereler yürütüldüğünü yazdı. Işık, son yazısında Öcalan’ın 1 Eylül’de örgütüne Türkiye’deki silahlı mücadeleyi bitirme çağrısı yapacağını iddia etti.
Bugün 2013’de olmayan faktörler de var; Bütün tutuklama ve engellemelere rağmen son İstanbul seçiminde görüldüğü gibi HDP’nin artık Türkiye siyasetinin bir parçası olması. Hendek faciasından çıkarılan derslerle en son Dersim’de çocukları öldüren silahta ısrarın Kürtler açısından taşınılması zor bir yük haline gelmesi. SİHA teknolojisiyle PKK’nın Türkiye içinde hareket edemez hale getirilmesi.
Bakalım bu aralanan kapıdan bu kez çözüm girebilecek mi, bir asır sonra Hacı Bedir Ağa’nın torunu Mir Dengir Mehmet Fırat’ın göremediği çözümü çocukları görebilecek mi?
.26/07/2019 21:28
Uzungöl’ün uzun hikâyesi
54
“Davullar, zurnalar çalındı. Kurbanlar kesildi, göçmenler karşılanıyordu. Göçmenler yorgundu. Üç gündür yoldaydılar... En öndeki “Hizaya bakın, Hizaya bakın” diye seslendi. Ufak adımlarla kımıldanıp sıraya girdiler. Komut verilince yürüyüş başladı. Şerahlılar, Baltacılar, bandoya ayak uydurup davetliler önünden “Rap, rap” yürümeye başladılar. İçlerinden biri elini kasketinin siperliğine götürdü, askere selam verdi...Emek Köyü’nün meydanında birbirine paralel iki hat halinde dizildiler. Hattın birinde göçmenler, diğerinde Özalp sakinleri yer almıştı. Elinde düdükle bir ilgili ortaya çıktı. “Şimdi ben düdüğü çalınca, iki taraf da birbirine kavuşup kucaklaşacaksınız. Tamam mı?” “Evet anladık” der gibi başlar aşağı yukarı sallandı. Düdük öttü. İki taraf, birbirine doğru aceleci adımlarla yürüdüler ve kucaklaştılar.”
Bu sahneler grotesk bir filmden değil, bundan 54 yıl önce 1965 yılındaki bir gazete haberinden.
15 Haziran 1965 günü ikinci “mülteci” kafilesinin de törenlerle karşılandığı Emek Köyü, Van’ın İran sınırındaki Özalp ilçesindeydi.
Beş otobüs ve altı kamyona bindirilen 160 ailenin terk edip yola çıktığı Şerah ve Baltacılı ise 925 kilometre uzaklıkta Trabzon Çaykara’ya bağlı iki köydü.
Peki Çaykaralı 160 aile, yeşil ve sulak köylerini bırakıp, 925 kilometre ötedeki çorak İran sınırına niye göç etmişti?
Aslında gazetelerin yazdığı gibi ortada mülteci yoktu, devletin iskan politikasının sonucuydu bu göç.
Başbakan İsmet İnönü başkanlığındaki Bakanlar Kurulu’nun 1 Temmuz 1964 tarihli kararına dayanıyordu.
Bakanlar Kurulu, Çaykara’ya bağlı Şerah ve Baltacılı’dan 160 ailenin “daha üretken bir hale getirilmeleri amacıyla, kendi istek ve muvafakatleri” ile Van Özalp’de kendileri için yapılan örnek köyler Dönerdere ve Emek’e yerleştirilmesine karar vermişti.
Devlet, 160 aileye, inşaatında bu köylerden erkeklerin getirilip çalıştırıldığı iki odalı evler dışında 150’şer dönüm tarla ve 3500’er lira da kredi vermişti.
Göç kararı, 1956 yılında çıkarılan Ormancılık Kanunu’ndaki bir maddeye dayandırılmıştı. Maddeye göre Bakanlar Kurulu, “kalkınmaya elverişli olmayan orman köylerini, ahalinin isteği ve muvafaketiyle başka yere kaldırılma” yetkisine sahipti.
Aslında Çaykara, sık sık sel ve heyelan felaketleri yaşanan bir bölgeydi. 1929’daki felakette 146 kişi hayatını kaybetmişti.1959’da bölgede bir sel daha yaşanmıştı.
Bakanlar Kurulu’nun göç kararı da köylerde yapılan incelemelerle hazırlanan raporlara dayandırılmıştı.
Raporlara göre köylerin “orman içinde bulunması, arazinin ziraate ve meracılığa elverişli olmaması yüzünden “yerinde kalkınması mümkün değil”di.
Peki aynı durumda pek çok başka orman köyü varken, neden Çaykara’nın köyleri seçilmişti?
Ve neden Karadeniz köylüleri kendilerine çok yabancı doğa koşullarına sahip 925 kilometre uzağa İran sınırına kadar taşınmıştı?
Kalkınmaya elverişli yer olarak sınırdaki Van Özalp’in seçilmesinde dönemin İnönü hükümetinin Maliye Bakanı Vanlı Ferit Melen’in etkili olduğu iddia ediliyor.
Ama her ne kadar o günün gazeteleri bu resmi göçü abartılı bir biçimde öven haberler yapsalar hatta toprak reformuna benzetseler de o günlerden kalan fotoğraflara ve yaşayanların hatıralarına bakılırsa köylüler bu göçe çok da gönülden ikna olmamıştı.
Tahta evlerde yaşamaya alışmış Çaykaralı köylüler kendileri için yapılmış kerpiçten, toprak zeminli evlerde aylarca uyuyamamış, eşyalarını koydukları sandıkları kırıp, yere zemin yapmış, dikmek için yanlarında getirdikleri ağaç fideleri dışında etrafta ağaç olmamasına uzun süre alışamamışlardı.
Ama 1965’in sonlarına doğru, başka bir Bakanlar Kurulu kararıyla yine Çaykara’dan daha büyük bir kafile bu kez Suriye sınırına yerleştirilmek üzere yola çıkarıldı.
Çaykara’nın Ulucami, Şahinkaya ve Kabataş köylerinde yaşayan 408 aile devletin organize ettiği bir göçle, 894 kilometre uzaklıktaki Hatay Kırıkhan’a taşındı.
Yine sınır boyunda yaşadıkları topraklara hiç benzemeyen bir yere götürülen Çaykaralı köylülerin bu kez ikna edense onlara verilen modern evlerdi.
Devlet, İran’dan sonra Suriye sınırına da daha sonra “408 Evler Mahallesi” adını alacak Çaykaralı köylüleri yerleştirmişti.
1973 yılında yine Çaykara’ya bağlı Şahinkaya köyünden 61 aile, daha da uzağa, 1400 kilometre öteye, yine sınır ama bu kez deniz sınırındaki Gökçeada’ya taşındı.
Türkiye’nin en büyük köyü olan Rumların yaşadığı Dereköy!ün yanında Çaykaralı köylüler için yeni bir Şahinkaya köyü inşa edildi.
Adaya 1947 yılında da Sürmenelileri taşımış olan devlet, onlara vaat ettiği arazileri 1964’de adadaki Rumların arazilerine el koyarken geri almıştı.
Çaykara’dan kayıklara binerek açıkta kendilerini bekleyen bir gemiye bindirilerek Gökçeada’ya taşınan köylüler de tarıma yabancıydı, dağ köylerinden çıkıp geldikleri adada uzun süre balıkçılık yaparak yaşayabildiler.
1974 yılında devlet bir kere daha Çaykara’dan aileleri alıp, bu kez müdahaleyle ikiye bölünmüş Kıbrıs’ın Kuzey’ine taşıdı. Yine sınır hattına yakın Güzelyurt’ta portakallıklar vererek yerleştirdi.
Peki neden sel felaketleri, toprak reformu, kalkınma için yapıldığı söylenen bu resmi göçlerde hep Çaykaralı köylüler seçilmişti?
Neden Çaykaralılar sınır hatlarına, Gökçeda ve Kıbrıs’a taşınmıştı?
Bu zorunlu iskanlardan birinin 1963 Kıbrıs olayları sonrasına, diğerinin 1973-74 Kıbrıs olayları sonrasına denk düşmesi tesadüf müydü?
Bütün bu resmi göçlerin, Çaykaralı köylülerin anadillerinin Romeika da denen Rumca olmasıyla bir ilgisi var mıydı? Çaykaralı Rumca konuşan Müslüman köylüleri devlet Gökçeada ve Kıbrıs’a bu yüzden mi taşımayı seçmişti?
Yoksa devlet bu anadil farklılığını 63 ve 74 sonrası oluşan güvenlik hassasiyetleri yüzünden bir risk olarak görüp, göçlerle kontrol altına almaya mı çalışmıştı?
Bu sorulara cevap verebilecek elimizde bir kanıt ya da resmi belge yok.
Ama ilk Romeika-Türkçe sözlüğü hazırlayan Çaykaralı araştırmacı Vahit Tursun’un verdiği bir röportajda net bir cevabı var:
“Van, Imroz, Kıbrıs, Hatay, vs. vs.... Hiç kimse kendi iradesi ile göç ettiği yok. Fakir kalmış ve farklı etnisiteye mensup bir toplumu kandırarak dağıtma politikalarının bir sonucu olarak alıp götürüldüler.Yerleştirildikleri yerlere dikkat ederseniz, bir taşla iki kuş vurma çabasını da rahatlıkla anlarsınız. Toprak reformuymuş... Karga olsam kahkaha atacaktım ya şimdi...”
1947 yılında Türkiye nüfusu 18 milyonken Çaykara´nın nüfusu bir kasabaya göre bir hayli kalabalık olan 47.782 kişiydi.
2019 yılında 82 milyonluk Türkiye’de Çaykara’nın nüfusu 16.213 kişi düşmüş durumda.
Ama bugün hala İran sınırındaki Van Özalp’de Emek ve Dönerdere mahallerinde, Suriye sınırındaki Kırıkhan’ın 408 Evler Mahallesi’nde, Gökçeada’nın Şahinkaya Köyü’nde ve Kıbrıs’ın Güzelyurt’unda Çaykaralılar yaşıyor ve kendi kültürlerini ve dillerini oralarda yaşatıyorlar.
Kıbrıs’ta Çaykaralı bakanlar, belediye başkanları oldu. Ortaokul binası bordo-mavi olan Kırıkhan’da Çaykaralılar esnaf içinde bir hayli ağırlıklı. Gökçeada’daki Çaykaralılar, 1974’den sonra adayı terk eden Rumlarla kaynaşmıştı.
En ilginç hikaye ise 54 yıldır Van Özalp’deki Emek ve Dönerdere mahallelerinde 54 yıldır Kürtlerle birlikte yaşayan Çaykaralılar.
HDP’nin yüzde 80 civarında oy aldığı Özalp’de sorunsuz yaşayan Çaykaralıların çözüm sürecine verdikleri destek, seçim için gelen HDP’li siyasetçileri köylerinde ağırlamaları daha önce gazetelere haber olmuştu.
Van Özalp’te yaşayan Çaykaralılar geldiği yerlerden biri bundan 54 yıl yerinde kalkınması mümkün değil denen Şerah köyüydü. Şerah, Rumca’da “dört köy” anlamına geliyor. Orada yaşayanlar hala bu adı kullansa da Türkiye bu köyü 1969’dan sonra değiştirilen adıyla tanıyor; Uzungöl.
54 yıl önce “burası kalkınmaz, sele de çare bulunmaz” diye Van’a yerleştirilen Şerahlılar, artık bir turizm cenneti olan memleketleri Uzungöl’de geçen haftalarda Irak Kürdistan’ından gelmiş turistlere yapılanları izlerken ne düşündüler acaba?
Belki de bu aşırı korumacı reflekslerin arkasında, devletin farklı bir anadili güvenlik riski olarak görmesiyle ortaya çıkmış bu uzun ve acılı göç hikayeleri vardır...
Israel Academia Monitor adlı site İsrailli akademisyenlerin siyasi çalışmalarını izliyor.
Sitenin amacı kendi ifadeleriyle; “Savaş dönemlerinde kendi ülkelerinin düşmanlarını destekleyen, İsrail’e karşı terörü meşrulaştıran, Sionizmi şeytanlaştırıp, ırkçılık gibi gösteren, İsrail’e faşist ülke diyen” akademisyenleri, izleyip, teşhir etmek.
Sitede yüzlerce akademisyen fişlenmiş, imzaladıkları bildiriler, yaptıkları açıklamalar, protestolar tek tek listelenmiş.
Peki neler yapmış bu “hain” akademisyenler?:
İsrail’in Gazze, Lübnan, Batı Şeria’ya her askeri operasyonuna karşı içinde “katliam”, “işgalci” geçen sert bildiriler yayınlamışlar. Avrupa Birliği’ne, OECD’ye, Almanya’yla mektuplar yazıp İsrail’le ilişkileri geliştirerek apartheid sistemine destek vermeyin demişler. Dünyadaki diğer akademisyenleri Filistinlilerin İsrail’i boykot kampanyasına katılmaya çağırmışlar. Hatta aralarında ülkenin en önde gelen profesörlerinin de olduğu bir grup İsrail’in kuruluş yıldönümünde, kuruluş bildirisinin okunduğu binanın önünde Filistin devletinin tanınması çağrısı bile yapmış.
Ama siteyi yapanların da şikayet ettiği gibi bütün bunlar için bugüne kadar haklarında ne bir soruşturma açılmış ne de üniversitelerdeki pozisyonlarını kaybetmişler.
Tıpkı ABD’ye “dünyanın en büyük teröristi” diyen ve bu açıklamaları Türkiye’de de beğenerek izlenen Amerikalı dil bilimci Noam Chomsky’nin hala MIT ve Arizona Üniversitesi’nde hoca olması gibi.
Bütün Amerikan tarihinin bir katliamlar tarihi olduğunu yazan Howard Zinn de vefat edene kadar Boston Üniversitesi’nde hocaydı, hakkında tek bir dava açılmamıştı.
11 Eylül’de binlerce Amerikalı’nın öldüğü terör eylemlerine karşı Afganistan’a giren Amerikan ordusuna “işgalci” diyen yüzlerce Amerikalı akademisyen, yine aralarında Chomsky’nin de olduğu Amerika’yı Afganistan, Pakistan ve Yemen’de terörle mücadelede drone kullanarak sivilleri katletmekle suçlayan yüzlerce akademisyen hakkında da herhangi bir soruşturma açmak kimsenin aklına gelmedi.
Vietnam Savaşı’nda Vietnam güçlerini tutan Amerikalı akademisyenler, Cezayir Savaşı’nda Cezayir’i tutan Fransız akademisyenler, İngiliz ordusuna karşı IRA’ya hak veren İngiliz akademisyenler de olmuştu. Onlar da sert eleştiriler aldılar ama ifade özgürlüklerine dokunulmadı.
Cezayirli direnişçi- yazar Francis Fanon’un kitabına yazdığı önsözde “Bir Avrupalıyı öldürmek bir taşla iki kuş vurmak, tek bir atışta hem ezeni hem de ezileni yok etmektir: Geriye bir ölü ve bir özgür insan kalır” diyen Sartre’ın tutuklanma girişimini ise Fransa’nın savaş kahramanı mareşal devlet başkanı De Gaulle “Sartre Fransa’dır” diye engellemişti.
Bütün bunları hatırlatan 1071 akademisyenin yayınladığı bildirinin giriş cümlesindeki aşırı özgüvenli cümle oldu:
“Terörle mücadele ettiği için devleti suçlayan açıklamalar yapmak dünyanın hiçbir ülkesinde ifade özgürlüğü olarak değerlendirilmez.”
Gazetelerini yeni açanlar, tatilde gündemi takip etmeyenler için kısa bir özet; Anayasa Mahkemesi’nin “Barış İçin Akademisyenler” bildirisini imzaladıkları için yargılandıkları davada hapis cezası alan 10 akademisyenin başvurusu üzerine verdiği hak ihlali kararına karşı 1071 akademisyen “Anayasa Mahkemesi terörü meşrulaştıramaz” başlıklı bir bildiri yayınladı.
Evet, sayı 1071.
Ama bu yazı yazılırken “haberim olmadan imzam konmuş” diyen, imzası sehven iki kere bildiride geçen akademisyenlerle bu sayısı 1067’ye kadar düşmüştü.
Herhalde bildiriyi hazırlayıp, kısa sürede bu kadar insana imzalatabilen, pek çok üniversitede rektörlükler üzerinden akademisyenlere gönderebilen üst akıl, ancak bir akademisyenin aklına gelebilecek tarih şuuru ve bilgelik dolu 1071 mesajının bozulmasına izin vermez ve bu sayı yeniden o rakama tamamlanır.
En baştan alalım.
Evet, 10 Ocak 2016’da 1128 akademisyenin imzasıyla yayınlanan “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi, şimdi HDP’lilerin bile özeleştiri verdikleri hendek olayları sırasında, akademisyenliğe yakışmayan bir sekter aktivizmle kaleme alınmış, barış çağrısı yaparken çatışmanın tarafı silahlı terör örgütüne yok muamelesi yapan çok kötü bir bildiriydi.
Bu bildiriyi yerden yere vurmak, buradaki çifte standarda siyaseten, ahlaken ya da akademik olarak karşı çıkmak mümkündü.
Ama Türkiye’de karşıt fikir hemen suçlu fikir haline gelir, kimseye fikir tartışması yetmez, her şey çabucak kriminalize edilir, devlet göreve çağırılır, muhakkak her sert siyasi tartışma da karakolda biter.
Bu sefer de öyle oldu.
Önce bildiriyi imzalayan akademisyenlerden bazıları gözaltına alındı.
Aylar sonra da 15 Temmuz darbesinin ardından yayınlanan KHK’larlabildiriyi imzalayan 404 akademisyen üniversitelerden ihraç edildi.
Sonra savcılıklar devreye girdi, 785 akademisyen hakkında davalar açıldı.
204 akademisyen hapis cezasına çarptırıldı. 164 kişi için hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilirken, dört kişinin cezası ertelendi.
36 kişinin mahkumiyeti ise ertelenmedi.
İlk olarak Türkiye’nin en önde gelen siyaset bilimcilerinden, “Makbul Vatandaş’ın Peşinde” kitabıyla tanınan Prof. Dr. Füsun Üstel hapse girdi.
Başka hocalar da hapse girmek üzereydi ki Anayasa Mahkemesi mahkumiyet almış 10 akademisyenin bireysel başvurularını karara bağlayarak “yargılanmalarında hak ihlali var” dedi.
Mahkeme, dün açıklanan gerekçeli kararında savcılara ve hakimlere yargılama nasıl yapılır dersi vermiş.
Akademisyenler PKK propagandasıyla suçlanıyorlar. Ve bu suçlamanın temelinde bildirinin PKK’nın komutanlarından Bese Hozat’ın talimatıyla yazıldığı iddiası var. Fakat bu iddia herhangi bir delile, istihbarı tespite dayanmıyor. Hozat’ın bildirinin yayınlanmasından iki ay önce yaptığı bir açıklamada söylediği iddia edilen"Aydın ve demokratik çevreler öz yönetimlere sahip çıksın” cümlesini savcılar ve cezaları veren hakimler bildirinin talimatı olarak kabul etmişler.
Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararında, o açıklamada böyle bir cümlenin olmadığını tespit etmiş. Mahkemelerin karar verirken en temel delille ilgili bu tespiti yapma gereği bile duymamasını eleştirmiş.
Böyle bir cümlenin, içinde özyönetim ilanlarına destek veren hiçbir ifade olmayan bu bildirinin talimatı olarak kabul edilmeyeceğini uzun uzun anlatmış.
Ve PKK propagandasından akademisyenlere ceza veren mahkemelerin bu en temel iddia için varsayımın ötesinde bir delil gösteremediği tespitini yapmış.
İddianamedeki diğer delil gösterilmeyen varsayımsal suçlamalar içinseuzun bir süredir algı kelimesiyle iddianame yazmaya alışmış savcıları üzecek bir içtihat ortaya koymuş:
“Herhangi bir düşünce açıklamasının algı yaratılmaya çalışıldığından bahisle terör örgütünün propagandası olarak kabul edilmesi hukuksal bir değerlendirme olarak kabul edilemez.”
Yani mahkeme kararında özetle “bu fikirlerden hoşlanmıyor olabiliriz, biz de bu bildiriye katılmıyoruz ama bu fikirleri terör propagandası diye yargılamak için kanaatlerinize değil, hukuki delille ihtiyacınız var” demiş.
Türkiye ifade hürriyeti ve hukuk standartlarının epey üzerindeki bu karar günlerdir iktidara yakın medyada yerden yere vuruluyor.
Mahkemenin hak ihlali kararı veren sekiz üyesi“Devleti katliam yapmakla suçlayan bir bildiriyi aklamakla” suçlanıyor.
Daha bir ay önce İstanbul’daki seçim kurulu üyelerini FETÖ’cü ilan etmiş gazeteciler, şimdi de Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ın tepesinde FETÖ’cülük kılıcını sallandırıyor.
Gazetelerde yazıp çizen, tvlerde konuşanlara göre “Devlet katliam yaptı” demek tek başına hapse girmek için yeterli sebep.
Peki, bu 2011’de de öyle miydi?
Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Dersim Katliamı” için devlet adına gerekirse özür dileyeceğini söylediği günlerde?
Yıllarca “Dersim Katliamı” üzerine yazılmış yazılar, kitaplar, yapılmış konuşmalarda zamanın devleti ne yapmakla suçlanmıştı?
Yıllardır “90’larda yaşanan zulümler” ile ilgili kurulan cümlelerde devlet nelerle suçlanmıştı?
Tabii ki bu hendeklerde olan biteni, Dersim’e ya da 90’larda olanlara benzetmek demek değil.
Ama tarihin bir döneminde ifade özgürlüğü olanın konjonktür değişince terör örgütü propagandasına dönmesi hem hukuken hem de ahlaken ciddi bir tutarsızlık.
Ama ahlaken en kötü olanı galiba 1071 akademisyenin bildirisi.
Çünkü bu 1071 akademisyen, iki yıl önce bir bildiriye imza attıkları için üniversitelerden ihraç edilen, başka üniversitelerde de çalışmalarına izin verilmeyen, pasaportlarına el konulduğu için yurt dışına dahi çıkamayan, yokluğa mahkum edilmiş o 404 akademisyenin meslektaşları.
Bazıları bölüm arkadaşları, bir kısmı ders aldıkları hocaları, tez hocaları.
Hadi meslektaşlarının üniversitelerden ihraçlarına ses çıkarmadılar, ama bir bildiriye imza attıkları için hapse girmek üzere olan meslektaşlarını kurtaran Anayasa Mahkemesi’nin kararına karşı bildiri yayınlamak, herhalde hepsinin sadece akademik kariyerlerine değil insani biyografilerinde de hiç silinmeyecek bir iz bırakacak.
Demek, 1071 doktora yapmış, eli kalem tutan akademisyen, meslektaşlarının katılmadıkları fikirlerine karşı çareyi onların hapse atılmasında bulmuş.
Müthiş bir akademik özgüven örneği!
Ama herhalde sayısı 1071’e tamamlanarak mesaj verilmiş bir bildiriye imza atmış akademisyenler bu kadar ince düşünmüyorlardır.
Belki de şu anda en büyük dertleri sayının 1071’in altına düşmesi, imzacı akademisyen sayısının tarihte istenmeyen olaylara gönderme yapmasıdır.
Mesela 1067, Bizans İmparatoru 10. Konstantin’in ölümü.
1070, Bizanslıların Selçuklu ordusunu Fırat Nehri’nde yenilgiye uğratması.
Acil olarak sayıyı yeniden 1071’e tamamlamak için yeni akademisyen isimleri aranıyorsa herhalde Tunceli Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Ali Kemal Özcan de düşünülür.
Sonuçta devletin 1999’dan beri ilk kez güvenip İmralı’ya götürdüğü bir akademisyen.
Belki Ali Kemal Bey, terör örgütü lideriyle tanışmış, terör örgütü liderinin örgütüne çağrı yaptığı mektubu taşıyarak örgüte yardım etmiş, terör örgütü liderinin yazdığı mektubun, Anadolu Ajansı üzerinden tüm Türkiye’ye propagandasını yapmış, televizyonlara bağlanıp Öcalan’a “yerli ve milli” demiş olabilir, ama sonuçta o meşum bildiriyi imzalamamış ve bu yüzden hala üniversitesinde de dersler vermeye devam ediyor.
Bunların hiçbirini yapmamış akademisyenlerin pasaportlarıyla yurtdışına çıkmasına bile izin verilmezken...
1071’inci imza için daha uygun birini bulmak zor.
.2/08/2019 21:00
Ankara bir zamanlar televizyona da direnmişti...
62
Ankara bir zamanlar televizyona da direnmişti...
Apollo 11’in Ay’a gitmesinin üzerinden 50 yıl geçti.
20 Temmuz 1969 günü Neil Armstrong’un Ay’a ilk adımı attığı anları dünyada milyonlarca insan televizyonlarının başında canlı olarak izlemişti.
Pek çoğu da renkli olarak.
Ama o şanslı dünyalılar arasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları yoktu.
Çünkü o sırada Türkiye’de sadece Ankara Televizyonu vardı.
O da 31 ocak 1968 günü test yayınlarına başlamış televizyon Ankara’nın yüzde 1’i tarafından izlenebilen bir protokol kanalından fazla bir şey değildi.
Kanalın ilk yayını Ankara Televizyon Müdürü Mahmut Tali Öngören'in konuşmasıyla başlamış, ardından Afet İnan "Türk Devrim Tarihi" dersi vermiş, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın Libya’dan dönüşünü gösteren bir filmden sonra da çizgi film, Antalya'nın Suları ve Antalya'nın Ormanları adlı belgeseller gösterilmişti.
Halbuki 1940’ların ortalarından itibaren ABD ve Avrupa’da televizyonlar radyonun yerini çoktan almıştı. 50’lerde ABD’de kablolu televizyonlar bile yayındaydı. 1960’a gelindiğinde Avrupa’dan Afrika’ya dünyanın 63 ülkesinde televizyon yayını vardı.
Bu ülkeler arasında Türkiye’nin komşuları Yunanistan, Bulgaristan, Sovyetlere bağlı Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan. İran, Irak ve Suriye de vardı. Pakistan da bile televizyon yayınları Türkiye’den önce başlamıştı.
70’lerden itibaren bütün bu ülkelerde televizyon yayınları renklenmişti. Türkiye renkli televizyona da bütün Avrupa ülkeleri ve komşu ülkelerinden yıllar sonra ancak 1984 yılında geçebildi.
Peki, Türkiye neden bu kadar geç kalmıştı?
Aslında geç kalmayabilirdi. Avrupa ülkelerinde televizyonun yaygınlaşmaya başladığı 1950’lerin başında Türkiye’de de televizyon kurma girişimleri olmuştu.
1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin en heyecan verici projelerinden biriydi televizyonu Türkiye’ye getirmek.
16 Kasım 1950’de bir basın toplantısı düzenleyen dönemin Basın Yayın Umum Müdürü, Amerikalı firmaların İstanbul ve Ankara’da televizyon kurmak için tekliflerde bulunduğunu açıklaması büyük heyecan yaratmıştı.
Ardından 1952’de Türkiye’nin ilk televizyon kanalı İTÜ TV dar bir çevreye yayınlara başladı.
50’ler boyunca gazetelerde zaman zaman Türkiye’de televizyon kurmak isteyen Amerikalılar ve Alman heyetlerin Ankara temaslar yürüttüğü haberleri çıktı. İTÜ TV’nin İstanbul’da daha geniş bir alanda yayın yapması için Amerika’dan verici desteği gelmişti. Ama Demokrat Parti, televizyonu Türkiye’ye getiremedi.
27 Mayıs darbecileri de televizyonu getirme sözü vermişler, Alparslan Türkeş, basına bir Alman heyetin Türkiye’de televizyon kuracağını açıklamıştı ama oradan da bir sonuç çıkmamıştı.
1 Mayıs 1964’de TRT yani Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu adıyla kurulduğunda ortada hala televizyon yoktu.
TRT için yapılan kanunda yayınlarla ilgili çizilen çerçeve ise radyo-televizyon yayınlardan duyulan endişeyi ve ona biçilen misyonu yansıtmaktaydı:
“Programların Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkelerle Cumhuriyet niteliklerini benimsetici ve bu görüş, ilke ve niteliklere uygun düşünce ve davranış tarzını geliştirici bir zihniyetle Türk toplumunun çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi amacını güden Atatürk devrimlerinin getirdiği dünya görüşü ile yaşama tarzını geliştirici bir tutumda hazırlanması gerekir.”
Televizyondan duyulan bu endişe, çoğu yurtdışında televizyon yayınlarının olduğu ülkelerde okumuş ülkenin en yetişmiş kadrolarının çalıştığı Devlet Planlama Teşkilatı’nın 1963 yılında hazırlandığı Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na da yansıdı.
Plan için hazırlanan Radyo Televizyon Özel İhtisas Komisyonu raporunda 1968’e kadar televizyona yatırım yapılması uygun bulunmamıştı.
DPT’nin gerekçeleri özetle şöyleydi; “Televizyon masraflı bir yatırım. O yüzden sadece varlıklı insanlar bundan istifade edebilir. Bu da televizyonun ondan beklenen kültür ve eğitim gibi fonksiyonları yerine getirmesine manidir. Çünkü böyle bir eğitimden faydalanması gereken insanlar dar gelir grubundadır. Boş yere televizyon ve verici ithal ederek döviz kaybına sebep verilmemelidir.”
TRT’nin bağlı olduğu Turizm ve Tanıtma Bakanı televizyon konunun kapandığını açıklamış, gazetelerde üst üste çıkan yazılarda Irak’ta, İran’da bile olan televizyonun Türkiye’ye gelmemesi eleştirilmişti.
Kararın arkasındaki isimlerden biri de Birinci Beş Yıllık Kalkınma Raporu hazırlanırken DPT’nin Uzun Vadeli Planlar Dairesi Müdürü Yalçın Küçük’tü.
Yıllar sonra bunu “Ben Birinci Plan döneminde Türkiye”ye televizyonun gelmemesini yazdım. Çok büyük tartışmalar oldu. Elimden gelse idi hiç sokmazdım, bugün bile sokmam. Ve çok memnunum. Türkiye’ye televizyonun girişini beş yıl geciktirdim” diye gururla anlatmıştı.
Birinci Beş Yıllık Plan’da televizyon yerine eğitim ve ulusal bütünlük için ülkenin her yerinde dinlenebilen bir radyo kurulması hedef olarak gösterilmişti.
Televizyon, 1968-1973 dönemlerini kapsayan İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na da zor bela girebildi. Plana göre televizyon yayınlarına kademeli olarak geçilecekti.
Herhalde televizyona af çıkmasında, bu planın hazırlıkları sırasında DPT içinde yaşanan tartışmalar sonucunda Yalçın Küçük’ün teşkilattan ayrılması ve 1967’de DPT’nin başına Turgut Özal’ın gelmesi etkili olmuştur.
Ama kalkınma planında radyo ve televizyon yine bir güvenlik ve eğitim meselesi olarak ele alınmış, planda Güney Doğu illerinde yabancı radyo ve televizyonlarının izlenme alışkanlığına dikkat çekilmiş, 50’yi aşkın kaçak radyo istasyonunun kontrol altına alınması istenmişti. Planda yer verilen rakamlara göre 1960’ların başında İstanbul’da 3000, Güney illerinde ise 4000 evde televizyon vardı. Bu televizyonlar ve kurulan vericilerle vatandaşlar yurtdışındaki televizyonları izliyordu. Hatta 1972 yılında bu anten ve vericiler kaldırılmaya çalışılınca Manisa’da televizyon sahibi binlerce kişi vericilerin olduğu Spil Dağı’na yürümüştü.
DPT’nin televizyona karşı direnci Özal’ın ayrılmasından sonra 70’lerde de sürdü. Bütün dünyada televizyon yayıncılığı renklenirken Türkiye televizyon sistemini siyah beyaz olarak kurdu. Dünyanın eski teknolojisi ve televizyonları Türkiye’ye aktı. Iraklılar, İranlılar renkli televizyon izlerken, 1984’e kadar Türkiye’de siyah beyaz televizyon yayını izlemesinin sebebi de DPT’nin Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda bunu öyle öngörmesiydi. Gerekçe olarak da mevcut sistemin ve televizyonların kullanım ömürleri gösterilmişti.
1990’da Ankara’nın yeni sınavı özel televizyonlar ve radyolar olmuştu.
Cumhurbaşkanı Özal’ın teşvikiyle başlayan yayınlar TRT’nin Anayasa’daki yayın tekelini ihlal ediyordu. Radyo ve televizyon Yüksek Kurulu, bu yeni duruma karşı TRT’nin güçlendirilmesini önermiş, ille de yayınlar olacaksa da “Devletin varlığı ve bağımsızlığı, bölünmez bütünlüğü genel ahlak” diye giden uzun bir çerçeve çizmişti.
Özel televizyon ve radyo yayınlarındaki serbestlik, ahlaksızlık, bölücülük, şeriatçılık gibi eleştiriler alıyordu.
Bu, 1993 yılında özel radyoların “Telsiz hatlarını bozuyorlar” diyerek kapatılmasıyla sonuçlanmış ama başlayan “Radyomu istiyorum” kampanyası karşısında Ankara daha fazla direnememişti.
1990’lı yıllarda Türkiye’de her konunun tartışılması, çok renkli bir kamusal tartışma alanın açılması, tabuların yıkılmasında özel televizyon ve radyolar büyük rol oynadılar.
Yani devletin korktuğu kadar vardı. Ama devletin esas korktukları başına gelmedi; sonunda toplum ahlaksızlaşmadı, ülke bölünmedi, şeriat ilan edilmedi.
Medyanın büyük oranda kontrol altına alındığı bugünlerde Ankara’nın yeni sorunu internet merkezli dijital platformlar ve alternatif medya kanalları.
Ahlak, kültür, güvenlik, başıbozukluk gibi yine tanıdık gerekçeler sözkonusu.
Yeni yasayla Netflix gibi platformalar ve internetten yayın yapan televizyonlar RTÜK denetimine sokulmuş oldu.
Uygulamanın nasıl olacağı henüz belirsiz. İnternet üzerinden yayın yapan bir platformu yasaklamak, sansürlemek kolay değil. Ama işler bugünkü kolaylığından çıkabilir.
Acaba Ankara’da birileri bu dijital ortamların ve internet merkezli medyanın Türkiye’nin iyi yetişmiş insanları, gençleri için ne anlam ifade ettiğinin tam olarak farkında mı?
50’lerde 60’larda komşu ülkelerdeki radyolar ve televizyonlar, 90’larda özel radyo ve tvler neyse bugün de internet merkezli medya o demek.
Ülkedeki ağır, mutsuz, yasakçı siyasi ve sosyal ortamdan kaçış yerleri buralar.
Taşralaşan, içeriksizleşen medya ve kültür hayatına karşı Türkiye’nin şehirli eğitimli muhafazakar ya da seküler yeni nesli burada alternatif bir ortak üst kültürü paylaşıyor.
Devlet, insanların kaçtıkları, sığındıkları bu alana girmeye çalışmamalı, Ankara’daki bürokratlar hayatla, teknolojiyle kavga etmeyi bırakmalı, tanımlayamadıkları cisimleri riskli ve tehlikeli görme alışkanlığından vazgeçmeli artık.
1960’larda televizyona direnenler bugün gülerek hatırlanıyor
.5/08/2019 00:56
Türkiye’yi aramızda paylaşabilir miyiz?
37
Türkiye entelektüel dünyasında adı çok bilinmese de William James, geçen yüzyıla damgasını vurmuş en etkili düşünürlerinden biriydi. Varlıklı ve entelektüel bir Amerikan ailesinde doğmuştu. Babası ilahiyatçı düşünür Henry James, kardeşi aynı adı taşıyan ünlü romancı Henry James’ti.
Fen bilimleriyle başladığı entelektüel serüveninin sonunda psikoloji ve felsefede ortaya başyapıtlar koymuş, yine Türkiye’de pek bilinmeyen ve hayırla yad edilmeyen pragmatizmin kurucu isimlerinden biri olmuştu.
Ama yaşadığımız dünyayı hala etkileyen en önemli katkısını ölümünden bir yıl önce Oxford’da verdiği sekiz seminerle vermişti.
Ruhi ve fiziksel rahatsızlıkları olan James, zor bela kabul ettiği İngiltere gezisinde verdiği konferanslarla, Antik Yunan’dan beri insanlığı meşgul eden tekçilik- çoğulculuk (monizm/düalizm) tartışmasının seyrini değiştirmişti.
Söylediği özetle; farklı insani deneyimlerle pek çok farklı doğru ve dünyanın inşa edilebileceğiydi.
Doğru, Hegel gibi tekçilerin dediği mutlak ve tek değildir, bireylerin deneyimleriyle, dünyayla ilişkileri içinde ortaya çıkar, insanlar tarafından üretilebilir, sürekli dönüşebilir.
Örneğin, “Güzellik nedir” sorusuna farklı insan deneyimleri, zamanlar ve bağlamlar içinde farklı cevaplar verilmiş olabilir, bu cevapların hepsi toplamda güzellik kavramını oluşturur, o yüzden bunların hiçbiri diğerinden daha değerli ve doğru kabul edilemez.
Verdiği seminerlerde söyledikleri doğrudan siyasetle ilgili değildi ama özellikle İkinci Dünya Savaşı travması sonrasında çoğulculuk fikri siyasete hakim olurken onun Hegel’in karşısında kurduğu bu felsefi güçlü zemin çok işe yaramıştı.
Daha sonra “paralel evren” teorilerine bile ilham olacak William James’in 1909’daki seminerleri, “Çoğulcu Evren” adıyla kitaplaştırıldı.
Başka kitapları Türkçe’ye çevrilen James’in bu kitabının Türkçesinin olmaması herhalde sürpriz değil.
Çünkü bu çoğulcu dünya tasavvurunun hala çok uzağında, herkesin kendi doğrusunu mutlak hakikat, karşıdakinin doğrularını yanlış, çarpık fikir olarak gördüğü bir siyasi kültürde yaşıyoruz.
William James’in “Çoğulcu Evren” kitabıyla Türkiye siyasetinin kadim sorunları arasında ilişkiyi kuran ise, aslında geçen Cuma akşamı TV’5’te yayınlanan Medya Analiz programında konuğumuz olan Princeton Üniversitesi’nden değerli hocamız Şükrü Hanioğlu oldu.
Programda “Neden Türkiye’de sürekli kısa süreli hürriyetçi ve demokrat evrelerden sonra tekrar otoriter evrelere geçildiği” sorusuna cevap verirken bu meseleyi biraz daha açtı:
“Osmanlı ve onun mirasçısı olan Türkiye’de biz hep otoriter siyaset üretiyoruz. O yüzden bunu kişilikler üzerinden, ideolojiler üzerinden açıklamamız mümkün değil. Muhalifler hürriyet istiyor, iktidara geldiklerinde onlar da otoriter siyaset üretiyorlar. Halbuki 1908’de Meclis açılıp, seçimler yapıldığında Osmanlı pek çok Avrupa toplumunun ilerisindeydi. 1950’de Türkiye çok partili rejime geçtiğinde dünya ölçeğinde oldukça iyi bir yere sahipti. Unutmayalım 1989’a kadar demokrasiler azınlıktaydı dünyada. Böyle bir ülkenin şu anda çok daha iyi bir yerde olması lazımdı. Peki niye olmuyor? Şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz lazım.
Bu aslında siyaset kavramsallaştırmamızın bir sonucu. Türkiye’de siyasetin öncelikleri ne? Bir demokrasi hedefi var mı siyasetin? Türkiye’de siyasette iki akım var. Biri devletçi modernleşmecilik, diğeri kalkınmacı muhafazakarlık.
Bunların ikisinin de önceliği demokrasi ve hukuk devleti değil. İkisinin de mega hedefleri var. Kalkınma, modernleşme gibi. Peki burada demokrasi hukuk nerede duracak?
Türkiye’deki siyaset hiçbir zaman karşıtını farklı değerler sistemiyle iyi işler yapabilecek bir grup olarak görmüyor.
1909 yılında William James çok ünlü bir konferanslar dizisi veriyor. Çoğulcu Evren diye daha sonra bu kitap haline getirildi. Bu Hegelci tekliğe vurulan son darbe. Ondan itibaren çoğulcu olmayan bir siyaset konuşulmuyor artık. Ama bizde hala bu Hegelci teklik çok güçlü. Değer çoğulculuğunu bizim siyaset kabul etmiyor. Bizim siyasetimiz değer çoğulculuğu içinde bir yarışı düşünmüyor. Neyi düşünüyor, ‘ben en fazla karşıdakinin değerine müsamaha ederim, bu değeri sahiplenmesine karşı çıkmam’. Bu da yeni gelişti Türkiye’de. Çok uzun süre felsefi teklik içinde ‘ben karşıdakinin değerini de anlamsız, yanlış olduğu için yasaklarım’ diyordu. Pratikte de siyaset kazanan hepsini alır diye işliyor, sıfır toplamlı bir oyun. Böyle bir ortamda otoriter siyaset üretmeseniz biraz tuhaf olur.”
Burada bahsedilen çoğulcu siyaseti kimsenin kimseye karışmadığı bir liberal siyasetle karıştırmamak gerek.
Son yüzyılın en önemli filozoflarından Isaiah Berlin’in çoğulculuk tarifi bunu net bir şekilde ortaya koyuyor:
“Ahlaksal ve siyasi sorulara hiçbir nihai cevap verilmemesi muhtemel olduğu için, dahası aslında değere ilişkin herhangi bir soruya insanların verdiği ve dahası vermeye hak kazandığı bir takım cevaplar birbirleriyle uyumlu olmadığı için, bazı değerlerin birbirleriyle uyumsuz olabileceği bir hayata alan açmalı ki böylece, yıkıcı ihtilafı önlemek için, uzlaşma gerçekleştirilsin ve gönülsüzce de olsa asgari bir tölerans kaçınılmaz olsun.”
Yani farklı fikirlere, yaşam tarzlarına hoşgörüden daha ileri bir şeyden bahsediyoruz.
Hoşumuza gitmese de, ideallerimize ters düşse de, dünyayı farklı anlamlandırma biçimleri, insanların farklı değer sistemleri olduğunu daha da önemlisi olabileceğini kabul etmekten, mutlak hakikati, ahlakı, erdemi temsil ettiğimiz, tarihin doğru tarafında durduğumuz iddiasından vazgeçmekten bahsediyoruz.
Kağıt üstünde bu kabul ve vazgeçişler kolay geliyor.
Ama pratikte o kadar kolay değil.
Türkiye için tek doğru yolun bizim fikirlerimiz ve değerlerimiz olduğu iddiasından vazgeçmek demek bu.
Türkiye’nin hiçbir zaman İslamcılar, Kemalistler, solcular ya da milliyetçilerin hayallerindeki ülke olmayacağını kabul etmek demek.
Ne toplum bir gün topluca hidayete erecek, asr-ı saadet, “Osmanlı barışı” geri gelecek ne de bir anda herkes aydınlanacak ve bilimsel laik bir cennete dönüşeceğiz, köylerde Köy Enstitüleri açılacak, kadınlar başörtülülerini çıkaracak, Kürtler Kürtçe’yi, Aleviler Aleviliği unutacak.
Çoğulcu siyaset, toplumdaki çoğulculuğun reddi değil, kabulü üzerine kurulan siyaset demek.
Dünyayı anlamlandırmanın farklı yolları var. Rakip fikirler, partiler, ideolojiler, inançlar; kötü, aptal, ilkel, geri oldukları için değil, öyle düşünmek de mümkün olduğu için varlar.
Bu, kendi doğrularımızdan, siyasetlerimizden, inançlarımızdan vazgeçmek demek değil ama herkesten bize benzemesini beklemek hiç değil.
Örneğin, Ahmet Davutoğlu’nun özeleştirilerini tatmin edici bulmayıp, ondan İslamcılık özeleştirisi de bekleyen solcular, Ekrem İmamoğlu’nun Anıtkabir ziyaretini onun standart bir CHP’li olduğuna kanıt gösteren dindarlar siyaseti çoğul değerlerin rekabet ettiği, ortak doğrular bulmanın mümkün olduğu medeni bir yarış değil, hala kendi mutlak doğrularının bir gün zaferle çıkacağı bir savaş olarak görüyorlar.
2012’de yönetmen Zeki Demirkubuz, son bir tweetle Twitter’a veda etmişti:
“Bu ülkeye ve bu hayata dair hiçbir şeyin, hiçbir zaman benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor, artık bundan acı duymuyorum”
Aslında bu tweet net politik görüşleri olan yönetmenin bir çeşit siyaseten havlu atmasıydı. Ama tam da bu acı vermeyen kabul, Türkiye’de demokratik siyasetin başlangıç zemini olabilir.
Türkiye hiçbirimizin babasının malı değil. Hiç bir grup bu ülkenin otantik halkı, ev sahibi değil. Hiç bir fikir, hiçbir ideoloji bu toprakların orijinal fikri, ideolojisi de değil.
Sevsek de sevmesek de farklı değerleri olan insanlarla bu ülkeyi paylaşıyoruz, paylaşmak zorundayız.
Lafta kolay ama pratikte yine herkesin gönlünden büyük davalar, devrimler, altın çağlar, ütopyalar geçiyor.
En iyisi daha büyük hayal kırıklıkları yaşamadan ve yaşatmadan, toplumu daha fazla bölmeden erkenden bu rüyalardan uyanmak.
Türkiye hiçbirimizin değil, onu paylaşmayı öğrenmek zorundayız.
.06/08/2019 23:34
Milli bir spor dalı: Batı karşıtlığı
69
1997 yılının Aralık ayında Tahran, Sekizinci İslam Konferansı zirvesine ev sahipliği yaptı. Zirve, 79 Devrim’inden beri İran’da düzenlenmiş en büyük uluslararası toplantıydı.
55 İslam ülkesinin 50’sinin liderler seviyesinde katıldığı toplantı Hamaney’in Batı medeniyetini yerden yere vurduğu, paragözlülük, ahlaksızla suçladığı ve tabii çökmekte olduğunu söylediği konuşmasıyla açıldı.
1982’de Hama’da kendi halkını katletmiş Hafız Esad, içinde bolca Batı, emperyalistler, İsrail geçen bir konuşma yaptı, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah bütün dünyanın İslami uyanışa tanıklık ettiğini söyledi.
İranlıların zirve için Tahran’da bir parkın içine özel olarak inşa ettikleri, içi son model teknolojiyle donatılmış toplantı salonunun çatısı, aşırı kar yağışından hasar görünce toplantıda bir süre elektrikler kesildi, liderlerin konuşmaları geceye kadar sarktı.
Gece yarısına doğru söz sırası, salonda belki de Batı’ya kızmakta en haklı sebepleri olan devlet başkanına geldi: Bosna Hersek Devlet Başkanı Aliya İzzetbegoviç’e.
Kısa bir süre önce Avrupa’nın gözleri önünde katliama uğramış bir halkın lideriydi.
Ama Tahran’a Riyad’dan gelmiş Aliya, orada konuştuğu yetkililerden Suudi Arabistan’da okuma yazma bilmeyenlerin oranının yüzde 60 olduğunu öğrenmiş, önceden hazırladığı konuşmasını toplantı sabahı değiştirmişti:
“Çok açık konuştuğum için beni bağışlayın. Güzel yalanların yardımı olmaz ama acı gerçekler bir ilaç olabilir. Batı çöküntü içinde ya da dejenere olmuş değil. Kendi kendini kandıran komünizmin “çürümüş Batı” propagandası, bunu acı bir şekilde ödedi. Batı çürümüş değil. Güçlü, örgütlü ve eğitimli. Okulları bizimkilerden iyi, kentleri bizimkilerden temiz. Batı’da insan haklarının düzeyi yüksek ve fakirler ile sakatlara toplumsal yardım iyi örgütlenmiş durumda. Batılılar çoğunlukla sorumlu ve dakik kişiler. Onların ilerlemelerinin karanlık yönünü de biliyorum ve bunun gözümden kaçmasına izin vermiyorum. İslam en iyisi ama biz en iyisi değiliz. Bunlar iki farklı şey ve her zaman onları karıştırıyoruz. Batı’dan nefret etmek yerine onunla rekabet etmeliyiz. Kuran bize bunu emretmiyor mu; “Hayırlı işlerde yarışınız.”
Konuşma bittiğinde salon adeta buz kesmişti. Yerine geçerken Aliya’nın yanına yaklaşan bir genç ona bir kağıt uzattı. Kağıtta İngilizce olarak “Övdüğünüz Batı’nın halkınızı yok olmaya terk ettiğini unuttunuz mu? Yalnızca Müslümanların hakiki dostunuz olduğunu hatırlayın” yazıyordu.
Aliya, toplantıyı ve yaptığı konuşmayı hatıratı olan ‘Tarihe Tanıklığım’da böyle anlatıyor. O gencin uzattığı notta yazılanı aktardıktan sonra da savaş yıllarında Saraybosna’ya 12 kez gelen, Bosna ile ilgili bir film yapan, Bosna’ya müdahale edilmesi için Batı kamuoyunu harekete geçmeye çağıran yazan Fransızların aykırı düşünürü Bernard Henry Levy’ye verdiği onur madalyasından, Chirac ve Mitterand’ın Saraybosna ziyaretlerinden bahsediyor.
Herhalde bu bir dizgi hatası ya da tesadüf değildi.
Aliya, Tahran’daki İslam Konferansı zirvesinden bir ay sonra bu kez Riyad’da toplanan İslam Konferansı’nın bilim-kültür ayağı IRCICA’nın yıllık toplantısında da salonu doldurmuş İslam dünyasının liderleri ve entelektüellerine yine cesur uyarılar yapmıştı:
“İslam’la Batı-Avrupa medeniyetlerinin kültürü arasındaki ilişkiden bahsederken burada Müslümanların aşırı uçlara gitmekten kaçınmaları gereken bir seçimle karşı karşıya olduklarını belirtmemiz gerekir. Söz konusu uçlardan biri Batı medeniyetini tamamıyla reddetmek, diğeriyse onu körü körüne takip etmektir. Bunlardan ikisi de eşit derecede tehlikelidir. Batıyla işbirliği içinde olmazsak bizim zaafımız artar. Bu medeniyeti her şeyiyle kabul edersek de kendi kimliğimizi kaybeder, kendimiz olmaktan çıkarız. Kendimizi dünyadan soyutlayamayız. Burada Peygamberimizin bir sözünü hatırlamalı, “ilim Çin’de de olsa” almalıyız. Batı medeniyeti başka başka dinlerden ve milletlerden pek çok bilim adamının katkısıyla ortaya çıkmış uluslararası bir üründür. Avrupa’nın Bacon’dan bu yana sahip olduğu değişmez güç kaynağı eleştirel düşüncedir ki bu da muhtemelen Araplardan geçmiştir. Bizim için hayati önem taşıyan işte bu eleştirel düşüncedir.
...
Bugün Avrupalı zihinlerde dolaşan iki önemli fikirden bahsetmek, ardından da hepimizi bunlar üstünde düşünmeye davet etmek istiyorum. Bunlardan ilki Açık Toplum ve Düşmanları adlı kitapta Karl Popper tarafından ortaya atılmış olan açık toplum fikridir. Açık toplum bireyin özgürlüğü, kişisel gelişim, özgür düşünce, siyasi kuruluşları eleştirme hakkı, fikirlerin özgürce paylaşımı ve bunun gibi unsurların toplamından oluşan bir temele dayanır. Müslümanlar neden böyle bir şeyin içinde yer almasın ki? Ayrıca Popper'ın fikirlerinde hoşgörü vurgulanır; Avrupa kıtası üstünde yaşayan Müslümanlara karşı da sıkça gösterilen barbarca davranışların karşısında yer alınması gerektiği belirtilir.
İkinci olarak Alman filozofu Weizsacker tarafından ortaya atılmış olan Yeni Avrupa Rönesans'ından bahsetmek istiyorum. Yeni Avrupa Rönesans’ı ilk Rönesans’tan farklıdır, çünkü Avrupa dışındaki dünyaya ve kültürlere açıktır, dolayısıyla, bu filozofa göre, İslam kültürü ve medeniyetine de açıktır. Bu oyuna girmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kur'an bize "Hayırlı işlerde yarışın" (Kur'an 5:48) diye buyurmamış mıdır? Ama yarışmak için önce kendi kimlik bilincimizi güçlendirmemiz gerekir. Bilinçli Müslümanlar kendilerine ait değerleri unutmadan, vermeye de almaya da hazırdırlar.”
Aliya’nın bu çuvaldızı kendine batırma özgüveni hem Batı hem de İslam literatürünü iyi bilen bir entelektüel ve tribünlere oynamayan sorumluluk sahibi gerçek bir mücadele adamı olmasından geliyordu.
Daha 1970’de kaleme aldığı 40 sayfalık İslam Deklarasyonu risalesinde “Belirli İslam ülkelerinde fedakar dost veya azılı düşman aramak ve bulmak alışkanlığımız oldu ve bu durumu dış siyaset olarak isimlendirdik. Ne gerçek dost ne de hakiki düşman olmadığını anladığımız ve kendi sorunlarımız için “düşmanın felaket planlarını” değil, kendimizi suçlu gördüğümüz zaman, daha az hayal kırıklığı, sorunların azaldığı, olgunlaşmamızın başladığı bir dönem yaşarız”yazacak kadar erken zamanlarda sorunların farkındaydı.
1980’de yazdığı Doğu-Batı Arasında İslam’da acı reçeteyi de tarif etmişti.
“Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafının kaynağı budur.”
Bunları okuyunca insan düşünüyor.
Bugün hamasete, kendi kendine propaganda kolaycılığına kaçmadan, okumamakta bile irfan bulmak gibi sufli popülizmlere kapılmadan, milli sporumuz Batı karşıtlığını sorunların üzerine bir şal gibi örtmeden bu cesur tespitleri Türkiye’de dillendirecek bir siyasetçi ve entelektüel hakkında neler söylenirdi?
Batı hayranı, ezik Müslüman, emperyalist kafa, modernist, müstemleke aydını, liboş hatta Popper tavsiyesi yüzünden Sorosçu...
Neyse ki Türkiye’de Aliya’nın kitapları çok satılıyor ama pek okunmuyor.
Cehaletin bir faydası daha.
.09/08/2019 20:43
Ağızlarda kalan o ekşimiş tat...
79
2001 yılında, henüz AK Parti kurulmamışken, o günkü adıyla Yenilikçi Hareket’in iki önemli ismi Abdullah Gül ve Bülent Arınç, bir konferans için ODTÜ’ye geldiler.
ODTÜ’nün en “solcu” bölümlerinden Siyaset Bilimi Bölümü’nün öğrenci topluluğunun düzenlediği konferans için Çobanoğlu salonu tıklım tıklım dolmuştu.
Herkes bu yenilikçilerin gerçekten yeni olup olmadıklarını merak ediyordu.
Bugün pek mümkün görünmeyen bu davet ve davete icabet o günün şartlarında da epey cesurcaydı.
Sadece bu cesaret bile yeni bir siyaset niyetine işaret ediyordu.
Ama her şey tam da beklendiği gibi oldu.
Altı yıl sonra ülkenin bir numaralı ve iki numaralı koltuklarında oturacak iki isim, küçük bir üniversite konferans salonunu doldurmuş öğrencilere kendilerini anlatmaya, ortak bir dil bulmaya çalıştılar.
Konuşmalarını yaparken önce arka sıralardan sataşmalar başladı.
Soru cevap bölümüne geçildiğinde ise artık işler çığırından çıkmıştı. Sanki bizzat karşılarında failleri varmış gibi öfkeyle onları Kanlı Pazar’dan, Çorum, Maraş ve Sivas Katliamlarından sorumlu tutanlar, takiyye yapmakla suçlayanlar, hatta bir ara kendini kaybedip küçük salonda laiklik, cumhuriyet, Atatürk sloganları atanlar...
Ama her iki isim de toplantı sonuna kadar, bu siyasi kabalıklar karşısında sükunetlerini ve olgunluklarını korumayı başardılar.
ODTÜ’den de salondaki sessiz ve makul kalabalıktan alkış alarak ayrıldılar.
Aslında farklı kesimlerle diyalog çabası muhafazakar kesimde yeni değildi.
80’lerden itibaren Türkiye’deki muhafazakarlar, toplumun farklı kesimleriyle diyalog kurma tecrübeleri edindiler.
Bu tecrübeler sonunda, 90’larda muhafazakarların çıkardığı gazeteler ve kurduğu televizyonlar kapılarını laik kesimden liberal ve sol isimlere açtı. Hatta muhafazakar medya laik medyada yer verilmeyen ya da çeşitli sebeplerle oralardan kovulan isimlerin sığınacağı bir liman haline geldi.
Muhafazakar iş örgütleri, dernekler liberal, sol demokrat isimleri Anadolu’da konferanslarda ağırladılar, dindar akademisyenler liberal demokrat fikirlerle kendilerini ifade ettiler, demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi fikir ve kavramlar muhafazakarların siyaset diline yerleşti.
2001’de AK Parti, 90’lı yıllar boyunca muhafazakar ve laik demokrat mahalleler arasında kurulan bu etkileşimlerin de bir eseriydi. Aynı zamanda muhafazakarların kendi cemaatlerinden çıkıp toplumun merkezine açılma hamlesiydi.
Bu hamlenin ve ittifakının siyasetteki zirvesi ise bugün bir kesim tarafından ısrarla bütün kötülüklerin başı kabul edilen 12 Eylül 2010 referandumu oldu.
O referandumun sonucu olan yüzde 58 “Evet” oyu, hala AK Parti’nin 2002’den beri girdiği 14 seçim içinde ulaştığı en yüksek oy oranı.
(2007’deki düşük katılımlı ve az tartışmalı referandumu saymazsak)
Üstelik AK Parti’nin son üç seçime ittifak içinde girdiği MHP de o referandumda “Hayır” cephesindeydi. O günkü adıyla DTP boykot çağrısı yapmış ama bölge illerinde yüzde 40’larda kalan katılıma rağmen sandıklardan yüzde 90’ın üzerinde “Evet” çıkmıştı. Yani eğer DTP de boykot çağrısı yapmasaydı, muhtemelen sandıktan yüzde 58’in çok üstünde bir “Evet” çıkabilirdi.
AK Parti, 2010 referandumundan sonra bir daha yüzde 58 oy oranını göremedi. Daha sonra MHP’yle ittifaka rağmen alabildiği en yüksek oy oranı da yüzde 53 oldu.
Yani 2010 referandumunda “Evet” oyu veren yüzde 58’in bugün en az yüzde 10’u muhalefet cephesinde yer alıyor.
Herhalde durumu en net o referandumda İstanbul’da çıkan yüzde 55 “Evet” ve yüzde 45 “Hayır” oyları açıklıyor. Son İstanbul seçimlerinde bu tablo tam tersine döndü.
O yüzden bugün başlarına gelen bütün felaketleri 2010 Referandumu’nda ve o referandumunda “Yetmez ama Evet” oyu verenlerde bulanlar, bugün o referandumda “Evet” oyu veren büyük bir kalabalıkla aynı tarafta durduklarının herhalde farkındalar.
O referandumda yüzde 58 Evet’in arkasında da, seçim hileleri, “Yetmez ama Evet”çilerin halkı kandırması ya da Fetullah Gülen’in mezarlarından ölüleri kaldırtması yoktu.
Eski ceberrut sisteme olan tepki vardı.
Evet oyları, AB reformlarından, Kıbrıs’ta çözüme, Kürt meselesinden başörtüsü meselesine kadar her türlü değişim, demokratikleşme, özgürleşme adımının karşısına dikilen, direnen, elleri, kollarıyla siyasetin içine girmiş askerin siyaset üzerindeki gölgesini kaldırmak için verilmişti.
Amaç, üç yıl önce e-muhtırayla, 367 kararıyla iktidar partisine cumhurbaşkanı seçtirtmeyen, iki yıl önce iktidar partisini üniversitelerde başörtüsü özgürlüğü getirmek istediği için kapatmaya çalışan gayrimeşru gücü devreden çıkarmaktı.
En azından paketi hazırlayanların vaadi ve oy verenlerin niyeti buydu.
Eğer tarih 2013 yılında, yine ancak bu askeri vesayetin aradan çekilmesiyle yapılabilen çözüm sürecinde başka bir raya girseydi belki bütün kötülüklerin anası olarak o referandum gösterilmeyecekti.
O referandumdan sonra yapılan HSYK seçiminde FETÖ’nün Bizans oyunlarıyla yargıyı ele geçirmesi, ardından iktidarın askerin çekilmesiyle elde ettiği gücü demokratik siyaseti güçlendirmek yerine , otoriter bir siyasete geçiş için kullanmasının sorumluluğu da herhalde o yüzde 58’e yüklenemez.
Eski sistemi özleyenlerin sandığının aksine referandum öncesi, iktidarları sınırlayan da bir hukuk devleti ya da kuvvetler ayrılığı sistemi değildi, ağırlığın bir tarafında askerlerin durduğu çarpık bir güç mücadelesinin yarattığı bir dengeydi.
Her neyse. İşin bu kısmı üzerinde zaten çok konuşuldu ve konuşulacak.
Ama herhalde Türkiye’deki muhalefetin gözünü alamadığı o referandumdan ve Yetmez ama Evet’ten çıkarması gereken başka dersler var.
O referandumda AK Parti, 2007 seçimlerinde aldığı oyun çok üstündeki bir kitleyle sistemi değiştirmek için ittifak kurmayı başarmıştı.
Ama bunu üç aylık bir referandum kampanyasıyla yapamamıştı.
90’lardan itibaren muhafazakarların toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkilerin ve iletişimin bir sonucuydu bu.
Sadece ortak düşmana karşı birleşmekten ibaret olmayan, yeni bir anayasa yapmak gibi pozitif hedefleri de olan bir ittifaktı bu.
Soru şu; CHP toplumun yüzde 58’ine “Evet” ya da “Yetmez ama evet” dedirtecek bir vizyon, hedef ortaya koyabilir mi?
Kılıçdaroğlu uzun bir süredir bunun farkında ve siyasetinin merkezine bu ittifakları kurmayı koydu. İmamoğlu da bu yeni siyasetin en önemli başarı hikayesi ama CHP’nin önünde büyük bir engel var; Kendi doğrularının cennetinde yaşamaya devam eden entelektüelleri ve şehirli tabanı.
CHP’ye yakın entelektüeller ve partinin şehirli, eğitimli çekirdek tabanı, geniş ve kalıcı ittifaklar kurmak için gerekli esnekliğe imkan vermeyen bir katılık içinde.
Çünkü özellikle seküler orta sınıf daha geniş kitlelerle ittifak kurmaya ihtiyaç duyacak kadar gündelik hayatında bir sorun yaşamıyor.
Ülkedeki hak ihlalleri, eksik demokrasi sorunları hala uzaklarda, tweet atılarak tepki gösterilebilecek mesafede olup bitiyor.
Özellikle 15 temmuz ve ardından iktidarın içine girdiği durum, başörtüsü yasaklarını savunmaktan, ordunun, 28 Şubat’ın, 367 gibi kararların arkasına durmaya kadar uzanan utanılacak pozisyonlar için muhasebe yapılmasını gerektiğini değil, tam tersine ne kadar haklı çıktıklarını onlara söylüyor.
Bu aşırı özgüven de zaten içinde yaşadıkları kapalı cemaatleri bir yankı odasına çeviriyor ve mutlak haklılık iddialarını besliyor.
Öyle olunca Cumhuriyet gazetesi muhalif sol-demokrat isimlerle bile yol yürüyemiyor, onları liberal diye tasfiye ediyor, çok takdir edilen Komünist Belediye başkanı şehrine Dersim adını geri vermek isteyince bir anda gözden düşebiliyor.
Seküler kesim kendi mutlak hakikatinden taviz vermeye, yumuşamaya yanaşmıyor.
O yüzden 90’ların Yeni Şafak’ında, Kanal7’sindeki çeşitlilik, bugün Sözcü’de, Cumhuriyet’te, Fox Tv’de yok.
Herhangi bir CHP belediyesi etkinliğinde, bir seküler dernek toplantısında farklı fikirlerden birine rastlamak mümkün değil.
Sekülerler iktidar alternatifi olmak için esnemeye, farklı kesimlerle ittifaklar kurmaya şimdilik yanaşmıyor.
Bütün iktidar olma hayallerini ise onlar için esneyen, ittifaklar kuran Ekrem İmamoğlu’nun insani ve sosyal becerilerine bağlamış durumdalar.
Geçenlerde, ülkedeki kapalı cemaatler arasında iletişim hatları kurulmasına katkı sağlamak gibi naif duygularla katıldığım Ekşi Sözlük’teki canlı sohbette, soruların akması gereken bilgisayar ekranından küfürler, hakaretler, amatör savcıların elinden çıkmış iddianameler gibi suçlamalar akarken 2001’de ODTÜ’deki konferansta yenileşme vaadine militanca direnen öğrenciler aklıma geldi.
Yeniden iktidara gelip, rövanş almak dışında bir gelecek hayali olmayan, bir adım geri çekilip ittifaklar kurmak yerine, herkesin gelip onlardan özür dileyeceği günü bekleyen, hiç bir muhasebe yapmaya yanaşmayan siyasi bir narsisizm bu.
Tek başına Ekrem İmamoğlu’nun sadece tatlı diliyle, bu ekşimiş siyasetin ağızlarda bıraktığı tadı değiştirmesi şimdilik zor gözüküyor.
.12/08/2019 01:25
Süleymaniye’de bir bayram sabahı göçmenler...
44
Bayram sabahları İstanbul’un en kalabalık camilerinden biri her zaman Süleymaniye Camisi olur.
Görkemli camiinin bayram sabahları artan şöhretinin sebebi herkesin malumu;
Uzun bir süredir yerleştirildiği pirinç bir levha üzerinden camiden içeriye girenleri kapıda karşılayan Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de bir Bayram Sabahı” şiiri.
Ama bu bayram sabahı Süleymaniye’de Yahya Kemal’in adını bilenler ve kapıdaki şiiri okuyabilenler azınlıktaydı.
Buraya birazdan gelmek üzere bundan 62 yıl öncesine gitmeliyiz.
(Tabii Yahya Kemal’i kitaplarından öğrendiğimiz Beşir Ayvazoğlu’nun yazdığı bir gazetede bu konuda yazmak haklı olarak hadsizce bulunabilir)
1956 yılından başlayarak Hürriyet gazetesi 55 haftadır her Pazar günü Yahya Kemal’in daha sonra “Kendi Gök Kubbemiz” adıyla kitaplaşacak hiç yayınlanmamış şiirlerini yayınlamaktadır.
7 Nisan 1957 Pazar günü yeni bir şiirin yayınına başlanmıştır. Üçüncü mısraının ilk satırları kitaba adını verecek şiirin adı “Süleymaniye’de Bir Bahar Sabahı”dır.
Yahya Kemal’in 17 yıl üzerinde çalıştığı şiiri dört hafta boyunca dört parça olarak gazetede yayınlanır.
Gazetede şiirlerin yayınlanmasının editörlüğünü Nihad Sami Banarlı yapmaktadır.
Aslında bir yılı aşkın süren bu yayın, büyük bir şairi incitmeden yapılan bir jesttir.
72 yaşında ve hala bekar olan Yahya Kemal’in bir evi yoktur, Park Otel’de yaşamaktadır. Otele haftada 154 lira vermektedir. Buna sadece yatak, kahvaltı ve çamaşır parası dahildir. Üç ayda bir aldığı emeklilik maaşı ise 1300 liradır. Bunun dışında Yapı Kredi Bankası’ndan ayda 300-400 lira para almaktadır.
Yani bu parayla özellikle yemeğe düşkünlüğüyle tanınan şairin geçinmesi mümkün değildir.
Zaten otele borcu da çok birikmiştir. Ama ne otel sahipleri büyük şairden para isteyebilmektedir ne de gücendirmeden ona bu gerekli olan para verilebilmektedir.
Hürriyet gazetesinin bir yıl boyunca her pazar şiirlerini yayınlaması bu borçların ödenebilmesi için bulunmuş nazik bir yöntemdir.
Peki neden milletvekilliği, büyükelçilik yapmış ülkenin en büyük şairi hayatın son demlerinde maddi sıkıntı çekmiştir?
Yahya Kemal’in ilk diplomatlık tecrübesi Lozan Konferansı’ydı.
Çok iyi Fransızca bilen şair, müşavir olarak heyetin içinde yer almış, ardından Türkiye-Fransa sınır anlaşmalarında da görev yapmıştı.
Bu tecrübeler üzerine ilk olarak Atatürk tarafından 1926 yılında Polonya’ya büyükelçi olarak gönderildi.
Varşova’dan “Kar Mûsikileri” şiiriyle döndü.
1929’da bu kez “Endülüs ‘te Raks” ve “Madrid Kahvehanesi” şiirlerini yazacağı Madrid’e atandı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk İspanya büyükelçisiydi ve İspanya bir iç savaşa doğru sürükleniyordu. 1931 yılında aynı zamanda Türkiye’nin ilk Portekiz büyükelçisi de oldu.
Ama 1932 yılında Ankara’dan aldığı sürpriz bir telgraf, merkezde çalışmak üzere Türkiye’ye dönmesini istiyordu.
Buna sebep olarak gösterilenlerden biri Yahya Kemal’in şairliğinin diplomatlığına baskın çıkmasıydı. İç savaşa doğru giden İspanya’yla ilgili Ankara’yı yeterince bilgilendirmemiş, pek sevmediği, Dolapdere’ye benzettiği Lizbon’a geç gitmiş ve orada yaşamamıştı ve bütün bunlar Ankara’yı rahatsız etmişti.
Diğer güçlü ihtimal ise o yıllarda dil devrimi ile ilgili çalışan Atatürk’e, Yahya Kemal’in dil devrimine karşı olduğuyla ilgili aleyhte propaganda yapılmasıydı.
Gerçekten de Yahya Kemal, 1950’lerde bile mektuplarını ve şiirlerini eski harflerle yazmaya devam etmişti.
Yahya Kemal, muhtemelen neden geri çağrıldığını bilmediği için Ankara’ya dönmeye çekinmiş ve izinsiz olarak Paris’e gitmişti. Oradan Berlin’e ve Budapeşte’ye de geçti. Ankara’da bu emirlere itaatsizlik olarak yorumlanmış, gazetelerde Yahya Kemal’in ortadan kaybolduğu haberleri yapılmıştı. Bunun üzerine 1932 yılında Dışişleri Bakanlığı, Yahya Kemal’in reysen meslekten istifa etmiş kabul etti.
Ama dışlanmış sayılmazdı. Türkiye’ye döndükten sonra daha önce Urfa’dan girdiği Meclis’e Tekirdağ, Yozgat, ve İstanbul’dan mebus yapılarak yeniden girdi.
Demokrat Parti’nin ilk kez katıldığı 1946 seçimlerinde ise İstanbul’dan CHP listelerinden aday oldu ama bu kez seçilemedi.
1948 yılında dördüncü kez büyükelçi olarak görevlendirildi.
Yeni kurulan Pakistan’ın o günkü başkenti Karaçi’ye Türkiye’nin ilk büyükelçisi olarak.
64 yaşındaydı, fazla kiloları vardı ve tayyareye binemiyordu. Hem ulaşım şartları hem de Karaçi’nin iklimi onun için uygun değildi.
Ama bu atama da aslında şaire yine bir jestti.
Yahya Kemal’e göre seçimlerde aday olup seçilememesi yüzünden bu jest yapılmıştı. Gazeteci Bedii Faik’e göre ise bu atamanın sebebi gazetelerde çıkan bir reklamdı.
Kavaklıdere şarapları gazetelere altında Yahya Kemal Beyatlı imzası olan iki mısralık bir ilan vermişti:
“Biz veda etmek üzereyiz kedere, Getir ahbaba bir Kavaklıdere”
Yahya Kemal’in bir şarap reklamına şiir vermesi, parasızlığına işaretti. Yahya Kemal hayranı yeni Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak bundan rahatsız olmuş ve büyük şairi bu yüzden Pakistan büyükelçisi olarak atamıştı.
Beşir Ayvazoğlu’nun yayına hazırladığı Karaçi Mektupları’ndan anlaşılan Yahya Kemal, Karaçi’den hiç hoşlanmamıştı.
Mektuplarında sıcak, bunaltıcı iklimden, bütün elçilerin tek bir otelde kalmasından, elçilik için bile uygun bina bulanamamasından şikayet etmiş, günlerini arkadaşlarına mektup yazarak ve İstanbul’u özleyerek geçirmişti.
Gittikten beş gün sonra ise canını daha da sıkan bir haber almıştı. 65 yaşını doldurduğu için emekli edilmişti.
Ama Yahya Kemal’e göre bu Rumi takvime göre olan doğum tarihinin Arabi zannedilmesinden kaynaklanan bir yanlış hesaptı. Henüz emekliliğine iki yıl vardı. Fakat başvuruları da sonuçsuz kalmış, bakanlar kurulu görevde iki yıl daha kalma talebini reddetmişti.
Böylece devletten büyükelçi olarak değil, daha önceki statüsü olan orta-elçi olarak emekli olmuş oldu. Bu da 600 lira daha az maaş alması demekti.
Yahya Kemal’in Karaçi’deki elçiliği sekiz ay sürdü. 1950’lere gelindiğinde sadece orta-elçi emekli maaşıyla otelde yaşayan, yemeklerini lokantalarda yiyen ülkenin en büyük şairiydi.
İşte, 1957 yılında “Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı” şiiri Hürriyet gazetesinde yayınlandığında devletle böyle kötü hatıraları vardı ve bu hayatı karşılayacak bir geliri yoktu.
Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiiri yayınlandığı büyük ilgi çekti ve takdir topladı. O günlerde verdiği bir röportajda bu şiirin “dini değil milli bir şiir olduğunun” altını ısrarla çizmişti.
Şiirde bunu anlatan en etkili satırlar şöyle:
“Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrâr alınan Tekbîr'i;
Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü'min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu”
Bugün Malazgirt’in bildiğimiz tarihi anlamını kazanmasında Yahya Kemal’in katkısı büyüktür.
Çünkü o, Turancı, ırkçı, milliyetçi Türklük tariflerine karşı kendi Türk kimliğinin kuruluşunu Malazgirt’le başlatmayı seçmişti.
Bunun sebebini Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiiri üzerine, gazetede şiirlerin yayınlanmasının editörlüğü üstlenen Nihat Sami Banarlı’ya verdiği bir röportajda şöyle anlatmıştı:
“Bir gün, bir mecmuasında Fustel de Coulanges'ın esaslı tilmizi olan, Profesör Camille Jullian'ın bir cümlesini okudum. Bu cümle benim, milliyetimizin ve vatanımızın teşekkülüne dair dağınık düşüncelerimi birdenbire yeni bir istikamete sevk etti. Camile Julian'ın cümlesi şuydu: ‘Fransız milletini, bin yılda, Fransa'nın toprağı yarattı.’ Düşünmeğe başladım: Acaba bizi de Malazgirt'ten, 1071 den sonraki sekiz yüz senede Türkiye'nin toprağı yaratmamış mıydı? Bu cümleyi, Saint Paul'ün Şam yolunda Hz. İsa'yı görerek ‘Quo Vadis, domine?’ sesini duymasına benzettim . Çünkü bu cümle, kafama birdenbire yepyeni bir ufuk açmıştı. Artık milliyetimize dair fikirlerim bu cümlenin ilham ettiği noktada birleşiyordu. Artık benim için 1071 den evvelki devirlerimiz kablettarih (milattan önce), fakat 1071 den sonraki devirlerimiz tarihtiler...Nazari Türkçülük uydurulmuş bir Türkçülüktür. Hatta bu nazariye bazen günün politikasına göre uydurulmuş olabilir ve her politikacı başka türlü uydurabilir...Halbuki bizim Türklüğümüz bir mukadderat selinden doğmuştur. Biz Malazgirt' den sonra yeni bir terkibiz. Yeni bir devlet, bir vatan ve bir Türkçe içinde haşır neşir olmuşuz.”
Acaba Türkiye’nin ilk Pakistan büyükelçisi olan Yahya Kemal, dün sabah Süleymaniye Camii’nde olsaydı ne düşünürdü?
Çünkü camiyi “Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu”larından çok Afgan, Pakistanlı ve Bangladeşli genç göçmenler doldurmuştu.
Onlar da Alparslan’la aynı yollardan geçerek Horasan illerinden, Malazgirt ovalarından yürüyerek İstanbul’a ulaşmışlardı.
Üzerlerinde bayram için özel kıyafetler ve geleneksel çıplak ayaklarıyla etraftaki bekar evlerinden, yurtlardan gelerek bayram sabahını Süleymaniye’de karşılamışlardı.
Burada kimsenin yapmayacağı işleri yaparak, günlük hayatı kolaylaştırıp kendilerini bu ülkeye kabul ettirmeye çalışan göçmenler de bir gün Yahya Kemal’in millet tarifinin içine girebilirler mi?
Mülteciler artık İstanbul hayatının bir parçası. Onlarla yıllardır ortak bir kaderi ve vatanı paylaşıyoruz.
Bunun ne kadar erken farkına varıp, bu ulaşım ve iletişim çağında asla kalıcı bir çözüm olmayacak ve binlerce kilometre yürüyerek İstanbul’a gelmiş çaresiz insanları durdurmayacak geri göçün değil, entegrasyonun üzerinde düşünmeye başlarsak sorunlarımızı daha kolay çözebiliriz.
Bir bayram sabahını Süleymaniye’de karşılayanlar artık buralı olmaya başlamış demektir..
.13/08/2019 23:37
Rusyacılık vatanseverlik mi?
63
Armed Forces Journal adını az kişi hatırlayacaktır. Halbuki bu 150 yıllık Amerikan savunma dergisi, 2000’li yıllarda Türkiye’de “Pentagon’un resmi yayın organı” diye epey popüler olmuştu. En azından şu başlık herkese tanıdık gelecektir; “İşte ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi Haritası”.
Ortadoğu’daki ülkeleri ve tabii Türkiye’yi parça pinçik etmiş o meşhur renkli haritadan bahsediyoruz.
Türkiye’nin bir kısmını Kürdistan’a, bir kısmını Ermenistan’a vermiş harita, 2000’li yıllarda yükselen ulusalcılığın en önemli malzemelerinden biriydi.
Aslında haritanın çıktığı Armed Forces Journal, Pentagon’un resmi yayın organı değildi.
1863 yılında, Amerikan İç Savaşı sırasında, iki New Yorklu girişimci gazeteci tarafından haftalık gazete olarak yayınlanmaya başlanmış, yıllar içinde farklı şirketler arasında el değiştirdikten sonra 2006 yılında savunma sanayi alanında dergiler çıkaran Sightline Media Group şirketinin çıkardığı aylık bir dergiydi.
Haritanın yer aldığı makalenin yazarı Ralph Peters de o haberlerde geçtiği gibi “Pentagon’da görevli general” ya da “ABD Başkanı’nın danışmanı” değildi.
1998 yılında yarbay rütbesiyle ABD ordusundan emekli olduktan sonra Amerikan İç Savaşı, casusluk romanları yazmış muhafazakar bir askeri uzman ve yorumcuydu.
Fazla renkli ve amatörce çizilmiş haritanın yer aldığı makalesinin adı da “Kanlı Sınırlar”dı. Aslında sadece alt başlığı bile karşımızdaki makalenin ciddiyetini gösteriyordu: “Ortadoğu daha iyi nasıl görünebilirdi?”
Emekli Yarbay, herhangi bir ciddi plan izi ya da profesyonellik taşımayan, gayet rahat bir üslupla kaleme aldığı yazısında özetle “yapay sınırları ortadan kaldırmadan Ortadoğu’da halklar mutlu olmaz” demeye çalışmıştı.
Harita sadece Türkiye ile ilgili de değildi. Yazının sonuna konmuş tuhaf “kaybeden ve kazanan ülkeler” listesinde Türkiye ile birlikte İsrail, İran, Irak, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Pakistan, Katar, Suriye gibi 12 ülke bölündükleri için “kaybedenler” arasında sayılmıştı.İran’ın güneyinin verildiği Azerbaycan ise kazanan ülkeler arasına girmeyi başarmıştı!
Yazıdan, bu cumhuriyetçi emekli Yarbay’ın, bu fikri fantezisi yüzünden en çok Türkiye’den gelecek tepkilerden değil, İsrail’i 1967 sınırlarına geri çektiği için gelecek eleştirilerden çekindiği anlaşılıyor.
Ama bu yazı ve harita, hak ettiği gibi hiçbir ülkede ciddiye alınmamıştı. Türkiye hariç.
Üzerine yıllarca konuşuldu, yazıldı, referans gösterildi, hala daha bir yerlerde de karşınıza ABD’nin Türkiye’yi bölme planı ve gizli BOP haritası diye çıkabilir.
Ama siteyi inceleyince fark ediyorsunuz; 150 yıllık dergi, 29 Nisan 2014 yılında son kez basılmış.
Site ise 2015 yılında tümüyle kapanmış, sonra 2016 Ocak ayında yeniden açılmış. Ama online dergide en yeni yazı 2014 yılına ait.
Merak edenler için de bir not bırakılmış; “Derginin yayınına ara verildi. Yayınlanmak için şu anda makaleleri kabul etmiyoruz.”
Yani Türkiye’de uzun yıllar büyük büyük anlamlar atfedilmiş, üzerine dünyalar inşa edilmiş “ABD’nin Büyük Ortadoğu Planı haritasının yayınlandığı Pentagon’un resmi yayını” denmiş dergi bundan beş yıl önce kapanmış.
Haritanın banisi emekli yarbay Ralph Peters ise en son Amerikan Fox Tv’de yorumlar yaparken, kanalı fazla Trumpçı bulup istifa etmiş.
Ama üç yıl önce 15 Temmuz darbesi için yazdığı “Türkiye’nin son şansı da öldü” başlıklı yazı hala kanalın sitesinde duruyor.
Darbenin başarısız olmasına ağlayan emekli yarbay, Erdoğan’ı “seküler Türkiye’yi İslamcılaştırmaya çalışan, aşırı İslamcı ve Müslüman Kardeşler’le ilişkili lider” olarak tarif ederken, Obama’yı da Erdoğan’ı “demokrasi” diyerek desteklediği için yerden yere vurmuş. Darbecileri “Hilafeti ve fanatik dini kuralları kaldıran, kadınlara haklar veren son yüzyılın en büyük liderlerinden Atatürk’ün izinde” olarak tarif ederken, darbeyi bastıranlara ise “mollalar” demiş.
Ne yazık ki böylesine cahil, roman yazarı emekli bir Yarbay’ın elinden çıkmış bir harita üzerine yıllarca ciddi ciddi konuşuldu, bu harita üzerinden Türkiye’nin dış politikası, Batı, NATO ve ABD ile ilişkilerine karşı tezler ileri sürüldü.
Ama ne tuhaftır, bu uydurma haritadan yıllarca büyük anlamlar çıkaranlar, Avrasyacılık fikrinin ideologu Aleksandr Dugin’in 1997’de yazdığı, (Türkçe’ye Rus Jeopolitiği diye çevrilen) Rus askeri akademilerinde okutulmuş kitabıThe Foundations of Geopolitics: The Geopolitical Future of Russia kitabına ise hiç takılmadılar.
Halbuki Dugin’in hala basılan bu kitabında Türkiye ile ilgili bir bölüm de var.
Dugin, kitapta “Rusya’nın seküler Türkiye ve Vahhabi Suudi Arabistan’a karşı İran’la ittifak yapmasını” teklif ederken, Türkiye’nin “Rusya, Ermenistan ve İran tarafından ortadan kaldırılmasını, “şamar oğlanına çevrilmesi” gerektiğini söylüyor, bunun için de
“Rusya’nın Türkiye’deki Kürt, Ermeni ve diğer azınlıkları isyana tahrik ederek Türkiye’de jeopolitik şoklar yaratması gerektiğini” yazıyor.
Ama Dugin’in bir Rus milliyetçisi olarak kurduğu bu Avrasyacı hayalleri onun Türkiye’de “darbeyi önceden haber vermiş Türkiye dostu Avrasyacı bilge adam” muamelesi görmesini hiç engellemedi.
Belki kitapta ne yazdığı bilinmiyordur. Son fikirlerine bakılıyordur.
Ama herhalde mütemadiyen böyle bir Rus milliyetçisini Türk medyasına çıkarıp Rusya, Putin, Türkiye’nin NATO’dan çıkması PR’ı yaptıranlar herhalde biraz düşünmeli.
Rusya’nın NATO ittifakında bir gedik açmak için Türkiye’yi NATO’dan uzaklaştırmaya çalışması belki Dugin gibi Rus milliyetçilerinin hedefi olabilir.
Ama herhalde öncelikle Türkiye’nin çıkarlarını savunduğunu iddia edenler için 70 yıla yaklaşmış bir ittifakı bu kadar kolay çöpe atmak, Rus tezlerini hararetle savunmak o kadar kolay olmamalı.
Ama geçen hafta Türkiye ile ABD’nin uzun müzakereler sonunda Suriye’de güvenli bölge anlaşmasına varmasıyla ilgili televizyonlarda yapılan bazı tartışmalar bunun ne kadar kolay olabildiğini bir kere daha gösterdi.
Tabii ki ABD’ye güvenmemek için çok haklı sebepler var. 15 Temmuz sonrası ABD siyaseti, Suriye krizi ve YPG ile ilgili aldıkları pozisyon bu güvensizliğin rasyonel kaynakları.
Ama, ABD’yi Türkiye’nin asla güvenmemesi gereken bir düşmanı olarak görmek bambaşka bir ideolojik tercihi gösteriyor.
Suriye’de ABD’yle varılan müşterek harekat merkezi ve güvenli bölge anlaşmasına karşı televizyonlara çıkan uzmanlar, Türkiye2de her zaman çok satan bir Amerikan karşıtlığı kasetini takıp, Johnson Mektubu’ndan, Muavenet Zırhlısı’ndan giriyor, çuval olayından, çekiç güç’tan çıkıp bir “ABD’ye asla güvenilmez tarihi” yazıyorlar.
Sanki aynı tarihi Fransızlar Almanlarla, Japonlar Amerikalılarla, Çinliler Ruslarla yazamazmış gibi.
Ama işin tuhafı aynı uzmanlar, emekli askerler, siyasetçiler, gazeteciler Suriye’de ve genel olarak dış politikada Rusya’yla işbirliğine ise çok güveniyor, Putin’le birlikte hareket etmeye sonsuz kredi açmaktan, neredeyse bunu bağımsız dış politika, vatanseverlik diye satmaktan ise hiç çekinmiyorlar.
Haydi diyelim,Rusya’nın Osmanlı’yı çöküşe sürükleyen komşumuz olduğunu, bundan 120 yıl kadar önce Yeşilköy, Çatalca’ya kadar geldiklerini, İkinci Dünya Savaşı sonrası Kars’ı, Ardahan’ı Türkiye’den istediklerini, yıllarca Türkiye’de gizli ve yeraltında faaliyet gösteren komünist yapıları desteklediklerini, eski KGB ajanı Mitrokhin’in arşiviyle ortaya çıktığı gibi onlarca diplomatımızı şehit etmiş ASALA’nın kuruluşunu teşvik ettiklerini, yine KGB’nin her NATO ülkesine bir terör örgütü politikasıyla PKK’nın Suriye’de yerleşmesine destek verdiklerini, 1998’de Suriye’den çıktıktan sonra Rus Meclis’i Duma’nın Öcalan’ı resmi olarak davet ettiğini, Bosna’da Sırplara destek verdiklerini, Çeçenlere yaptıklarını, Suriye şehirlerini harabeye çevirdiklerini falan hatırlayan kalmadı.
Ama daha iki yıl önce Suriye’de Rusların Türk askerlerini vurması, 2015’de Genelkurmay Başkanları’nın basın toplantısı yapıp Türkiye’nin cumhurbaşkanını IŞİD’le petrol ticareti yapmakla suçlaması, Türkiye’ye sert bir turizm ambargosu uygulamaları, hala daha bırakın Suriye’de işbirliği içinde oldukları YPG’yi, PKK’yı bile terör örgütü olarak kabul etmemeleri bile Rusya’ya açılan sonsuz krediyi eksiltmiyor, güveni azaltmıyor.
Türkiye zaman zaman Rusya’yla, zaman zaman ABD’ye, Avrupa ülkeleriyle anlaşmalar, işbirlikleri yapabilir ama bu işbirliklerinin ABD ve AB ile olanlarını her zaman şüpheli ve güvenilmez bulunup, Rusya ile olanları tarihi işbirliği, büyük dostluk oluyorsa ortada Türkiye’nin çıkarlarını savunmak değil, ideolojik bir takıntı var demektir.
Yıllarca Türkiye’nin Arap Baharı’na desteğini, Suriye politikalarını ideolojik, mezhepçi, İslamcı bulup eleştirenlerin Rusyacılığı da böylesine irrasyonel ideolojik bir ABD karşıtlığının sonucu.
Peki bu ideolojik takıntı Türkiye’nin faydasına mı?
Türkiye gibi 200 yıldır dış politikasını denge üzerine kurmuş bir ülke için tarih boyunca iyi hatıraları olmamış komşu bir ülkenin dış politik ajandasının peşine takılıp, alternatiflerini azaltmak, dengeyi bozmak rasyonel bir tercih olur mu?
ABD, AB ile ilişkilerimizi koparmayalım diyenlerin bile Amerikancılıktan Amerikan ajanlığına kadar suçlanabildiği bir ülkede, dış politikayı Rusya’ya ve büyük dostumuz Putin’e bağlamayı savunmak herhalde tam bağımsız Türkiye savunuculuğu, vatanseverlik olmuyor.
Ne olduğunu ise belki bir gün öğreniriz.
.16/08/2019 21:07
Bir meydanın başına gelenler...
25
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, önceki gün yedi yıldır inşaatların bitmediği Beyazıt Meydanı’ndaydı.
Gerisini Büyükşehir Belediyesi’nin sitesinden okuyalım:
“Beyazıt Meydanı’na kadar zorlukla yürüyebilen İmamoğlu, alanda bulunan İBB’ye ait bir kamyonetin kasasının kapağını açtırdı. İmamoğlu, kamyonet kasasına konulan meydana ait planlar üzerinden yardımcılarından teknik bilgiler aldı. Bu sırada bir vatandaş, yıllardır atıl halde bırakılan meydanın bu durumundan dolayı mağdur olduklarını söyledi. İmamoğlu da vatandaşa, “Ben de mağdurum. Rahatsız edici” karşılığını verdi. Tarihi meydanın çok uzun zamandır bu durumda olduğunun altını çizen İmamoğlu, yardımcılarına meydandaki düzenlemelerin en geç 6 ay içinde bitirilmesi talimatını verdi. İmamoğlu, “Bu şehre ve insanlarına bu zulüm çektirilir mi? Çok yazık. Beyazıt Camii’nin arkası, İstanbul Üniversitesi’nin önü. Meydanın alt tarafı… Şöyle bir bakın. Şuraya kafalarına göre bir çadır kurmuşlar.”
Bahsedilen yer 1700 yıldır her devirde şehrin merkezi olmuş, İstanbul’un en eski meydanı.
393 yılında Bizans İmparatoru Theodosius’un ortasına, içinde merdivenle yürünebilen dev bir sütun diktiği Theodosius Forumu burası.
1453’de Fatih İstanbul’u fethettiğinde ilk sarayı inşa ettiği ve yaşadığı yer.
Oğlu Beyazıt da İstanbul’dan Fatih Camii’nden sonraki en eski camii olan Beyazıt Camii’ni ve külliyesini burada kuruyor.
Padişah deviren ilk isyanının başladığı Patrona Halil’in hamamı, Osmanlı’nın son yüzyılında en kritik kararların verildiği Harbiye Nezareti, Cumhuriyet döneminde ilk üniversite olan İstanbul Üniversitesi burada.
Mahmut Şevket Paşa’nın katillerinin, Boğazlıyan Kaymakamı’nın idamından, tek parti iktidarının çöküşünün habercisi Fevzi Çakmak’ın cenazesine, 27 Mayıs darbesini tetikleyen 28 Nisan 1960 öğrenci olaylarından, Kıbrıs, 28 Şubat mitinglerine kadar yaşadığımız ülkenin son yüzyılına tanıklık etmiş bir meydandan bahsediyoruz.
Ama 2019 yılında hala bu halde.
Aslında Beyazıt Meydanı, Türkiye gibi son 150 yıldır bir türlü belini doğrultamamış halde.
19’uncu yüzyılda artık eski görkemli günlerinden uzakta Ramazan eğlencelerinin, açık hava pazarlarının, hayvan pazarlarının kurulduğu meydanın dokusundaki ilk radikal değişiklik 1866 yılında 400 yıllık Eski Saray’ın duvarlarının yıkılıp yerine bugün İstanbul Üniversitesi’nin rektörlük binası olan Harbiye Nezareti ve giriş kapısının inşa edilmesi oluyor:
“Beyazıd Meydanı geçen asır başından evvel şehrin önemli idari merkezi olan Eski Saray ile Beyazıd Külliyesi arasında, en önemli toplantı alanlarından birisi idi. Geçen asır ikinci yarısında Eski Saray’ın, saray duvarlarının yıkılıp yerine Harbiye Nezareti binası ve giriş kapısı inşa edilirken bütün bu tesisler, geleneksel değerlerin reddedilişinin bir sembolü olarak, cami-kıble yönünden 45° farklı yerleştirilmişti. Harbiye Nezareti aksi istikametinde bir yol meydanı kal ediyor, iki yanında ağaç dizileri ve dükkanlar yerleşerek tarihi meydanı tamamen yok ediyordu.”
II. Abdülhamit, meydanı düzenlemek için Osmanlı elitlerinin rüya şehri Paris’in görkemli binalarının mimarlarından Bouvard’un kapısını çalmış. İşleri yüzünden gelemeyeceğini söyleyen Bouvard’ın fotoğraflara bakarak çizdiği meydan projesinin merkezinde cami minarelerini gölgede bırakan ikiz bir belediye sarayı var. Bunu inşa etmek için meydanda simetriyi bozduğunu düşündüğü Beyazıt Külliyesi’nin ve Beyazıt’ın türbesinin yıkılmasını teklif eden Fransız mimara kibarca teşekkür edilmiş.
Bir türlü toparlanamayan ve seyyar satıcıların dadandığı meydandan şikayetler üzerine ikinci radikal müdahale Cumhuriyet’le olmuş. 1924 yılında zamanın İstanbul Belediye Başkanı Ali Haydar Bey (Yuluğ), Mimar Asım Kömürcüoğlu’na ortasında dev bir elips havuz olan, tramvayların havuzun etrafından dolaştığı yeni bir meydan yaptırmış.
Çift fıskiyeli havuzun altında da deniz suyuyla doldurulmuş dev bir su deposu mevcutmuş. Havuz o kadar büyükmüş ki, “belediye reisi Marmara’yı buraya taşıyor” esprilerine neden olmuş, başkanın adı ‘Bahri’ye çıkmış.
İstanbul’un en büyük havuzu ve fıskiyesi bir zaman insanların ilgisini çekmiş, meydan dinlenme yeri olmuş.
Ama bu huzuru, artan motorlu taşıt sayısı bozmuş.
1950’lerde havuzun etrafında artan Beyazıt Meydanı trafiği bugünkü Mecidiyeköy trafiğine dönmüş. Dar meydan ve açılan yollar o araç trafiğini kaldıramamaya başlamış.
Bu yüzden meydana üçüncü büyük müdahale 1955’den sonra yapılmış. Trafiği rahatlatmak için meydanı ve açılan caddeleri genişletme projesiyle.
O yıllarda belediyeye danışmanlık için Almanya’dan gelen Münih’in baş mimarı Profesör Hans Högg’ün “İstanbul artık uyuşuk bir şehir olmaktan kurtulmuştur. Burada hareket ve imar başlamıştır” dediği imar hamlesi aynı zamanda bir yıkım hamlesi de.
Beyazıt Meydanı ve caddeye açılan caddeleri genişletme projesi de önce istimlaklar, ardından çoğu tarihi eser 250 binanın yıkılmasıyla başlamış. Ama yetmemiş. Meydandaki ağaçlar kesilmiş. Ardından meydanın ortasındaki havuz yıkılmış. Tarihi meydan otomobiller için trafiği rahatlatan geniş bir kavşağa dönüştürülmüş. Ama sonra fikir değiştirilip, meydanın trafiğe kapatılmasına karar verilmiş. Sonra ondan da vazgeçilip meydana tramvay rayları döşenmiş, sonra raylar da kaldırılmış. Sonra meydanın yükseltilmesi kararı çıkmış, fakat yükseltilme sırasında tarihi binaların gölgede kalacağı anlaşınca bu kez alçaltılması için adımlar atılmış. Sonra hepsinden vazgeçilip meydanın çift katlı yapılmasına karar verilmiş. Bu yüzden meydanının bir kısmına çim ekilmiş, ardından bir kere daha karar değiştirilip yıkılan havuzun tekrar havuz yapılması kararlaştırılmış...
1957-58-59 yıllarına ait gazetelerde sürekli projesi değiştirilen Beyazıt Meydanı haberlerinden seçmeler bunlar.
Her yeri kazılmış, delik deşik olmuş, çamur içindeki Beyazıt Meydanı fotoğraflarının sık sık yer aldığı gazetelerde artık “Meydan değil, labaratuvar” başlıklı haberlerle deneme tahtasına dönmüş meydanın hali hicvedilmektedir:
“1957'de karayolu mühendislerinin yönetimi altında tarihi şehirde sayısız mimari abide yıkılıp yeni yollar açılırken Beyazıd Meydanı da tahrip edilerek yol ve meydan seviyeleri değiştirilerek bir karayolu kavşagı haline sokuldu. 1957'de meydanı yaya alanı haline getirmek üzere yaptığım teklif reddedilirken ağaçların kesilmemesi konusundaki ikaz ve çabalarım da neticesiz kaldı.”
Artık işin içinden çıkılamayınca bir proje yarışması açılmasına karar verilmiş.
Belediyeye danışman olarak hizmet veren Alman mimar Profesör Hans Högg, Ataköy’ün fikir babası, İstanbul Nazım Plan Müdürü İtalyan mimar Luigi Piccinato, Prof. Sedad Eldem’in de projelerinin yarıştığı yarışmanın sonucu Nisan 1960’da belli olmuştur. Bu ağır rakipleri arasında kazanan İstanbul Belediyesi’nin plan müdürü mimar Turgut Cansever’in projesidir:
“Büyük bir heyetin tetkikine sunulan projelerden, hazırlamış olduğum ve meydanı tamamen insanlara hizmet edecek bir yaya alanı haline dönüştüren, Üniversite yapıları ile camii arasındaki yön çelişkisini camii kıble doğrultusunu hakim hale getirerek ve bu yöne uyarak, camiyi yücelterek çözümleyen teklifim tercih edilerek seçildi”
Tam o günlerde meydanda Demokrat Parti iktidarına karşı iki öğrencinin hayatını kaybettiği öğrenci olayları yaşanmış, bir ay sonra da 27 Mayıs Darbesi olmuştu.
Ama darbeciler de adını Hürriyet Meydanı olarak değiştirdikleri, artık politik olarak da değerlenen meydanının ihya edilmesini istemekteydiler. Meydanın ortasına bir hürriyet heykeli dikilmesi için kazanan projenin hayata geçirilmesine destek verdiler.
Ama Cansever’in projesinin daha beşte birlik bölümü bitmişken müdahaleler başladı.
Mimari projeye saygı gibi anlayışların pek rağbet görmediği zamanlardı. O günlerin İstanbul’un valisi ve belediye başkanı olan general Refik Tulga bir basın toplantısında şöyle demişti:
“Mühendis ve mimarlar maalesef çok tembel adamlar. Mimar ve şehircilerimiz belediye meclisine nazım planı adı altında hayali ve vatandaşın mülkiyet hakkını hiçe sayan bir plan getirdiler, reddettik. Vatandaşın canına okuyan böyle bir yeşil saha anlayışı görmedim. Ufacık yeri yeşil saha yaparak, vatandaşın mülkiyet hakkına tecavüz ediyorlar. Benim yeşil saha fikrimle onlarınki arasında fark var.”
Cansever’in henüz tamamlanmamış projesine de İmar Bakanlığı’ndan, Belediye’den herkes birşey diyor, böyle olmaz diye müdahale etmekteydi. Kimisi caminin yanına inşa edilecek küçük dükkanlara, bazıları üzeri peyzajla kapatılacak bir duvara, bazıları ise projede havuzun olmamasına kızıyordu. Bazıları da Turgut Cansever’in inatçı kişiliğine ve kimliğine...
Proje bu müdahaleler yüzünden 10 kez değişmek zorunda kalmıştı. Cansever de bu krizler sırasında bir kez izne ayrılıp, inşaatı bırakmıştı.
Ama 1964 yılında İmar Bakanlığı yöneticisi ve İstanbul Nazım İmar Bürosu Başkanı Mithat Yenen’in (Sevgi Soysal’ın babası) gazetelere yaptığı açıklama bardağı taşırmıştı.
Yenen, projede öngörülmeyen işler yapıldığı ve bazı duvarların yıkılacağını söyleyince projenin mimarı Turgut Cansever 1964 yılında istifa etti. Milliyet gazetesine uzun bir yazı yazarak kendisini ve projesini savundu: “Bu durumun yaratıcıları İmar ve İskan Bakanlığı ve İstanbul belediyesini her siyasi devrede ve senelerce ellerinde tutmuş, İstanbul’un bugünkü duruma düşmesine sebep malum birkaç kişidir.”
Projenin sadece beşte biri tamamlanmıştı. Meydan da yıllarca o haliyle kaldı. Yıllar sonra Cansever meydanda yapamadıklarını şöyle sıraladı:
“Halkın bilinçle, binlerce mektup ile talep ettiği ve projemin esasını teşkil eden eski "Küllük'ün yerinde inşa edilecek kahve, lokanta vs. tesisler, Ordu Caddesi mekanını camii çevresinden ayıracak yapı grupları inşa ettirilmedi. Bu yapıların taşıyıcısı, temeli ve istinat duvarı niteliğindeki duvarlar, bu binaların inşası ile bu binaların altında ve arkasında gizlenecek iken, (yapıların 20 yıl boyunca engellenerek inşa ettirilmeyerek) duvarların projemizin nihai hali olduğu izlenimi yaratıldı. Bu engellemenin birinci aşamasında gerçek tahrif edilerek ve cami ile bu yapılar arasında meydana getirilecek yaşama alanlarının güzelliği gizlenerek bu kahve, lokanta, kitapçı vs. gibi bir iki katlı yapıların camiyi kapatacağı ileri sürüldü. Daha sonra da bu iddiaların geçersizliği, yanlışlığı ortaya çıkınca daha da gülünç bir iddia, Beyazıd Meydanı çevresinde inşa edilecek dükkan, kahve, lokantaların gelirlerinin çok düşük olacağı, bu sebeple inşa edilmeleri halinde Belediye'nin zarar edeceği görüşü (Bunların yanısıra) ileri sürüldü. (Ayrıca) Üniversite kapısı önündeki platforma dikilmesi planlanan ağaçların dikilmesi engellendi. Meydanın öngörülen zarif tuğla döşeme ve mozaik granit parke ile (bugün yer yer numuneleri mevcut bulunan şekilde) kaplanması yerine meydan kaba, granit kaya bioklan ile kaplandı. Projelerde öngörülen meyil düzeni bozuldu. Meydanı süsleyecek çeşme, havuz, çiçek tarhları inşa edilmedi. Meydanın önemli bir unsuru olan alt geçit tamamlanmadı ve yıllarca çöplük gibi kullanıldı.”
Meydana bir sonraki müdahale yine bir askeri darbe sonrası geldi. 1980 darbesinden sonra belediye başkanlığına oturan Tuğgeneral İsmail Hakkı Akansel “Meydanı eski haline getirmek” için adımlar attı.
Ama hangi eski haline?
Ve son müdahale.
Dillerinden Turgut Cansever’i düşürmeyen muhafazakar bir iktidarın belediyesi, 2014 yılında Cansever’in yarım kalmış projesinin en önemli unsurlarından üniversite kapısının girişindeki merdivenleri yıktı. Meydan bir beton çölüne döndürüldü. Meydanın ortasına bir polis mobese direği dikildi.
İtirazlar, müdahaleler sonunda bu “yeni proje”nin yapımı da durduruldu ama Cansever ailesinin belediyeye sunduğu 59 yıl önce kazanmış projenin son hali yine belediye bürokratlarını aşamadı.
Uzun yıllardır atıl bekleyen Beyazıt Meydanı’nı önceki gün ziyaret eden yeni başkan Ekrem İmamoğlu, Beyazıt Meydanı’nın 59 yıl önce Turgut Cansever’in kazanan projesine göre düzenleneceğini açıkladı.
25 yıllık muhafazakar bir belediye yönetiminde sık sık adından övgüyle bahsedilmesine rağmen tavsiyeleri dinlenmemiş, projeleri hasır altı edilmiş Turgut Cansever’in mirasına böylece CHP’li bir belediye başkanı sahip çıkmış oldu.
İnşallah yine araya birileri girmez, proje bozulmaz ve ülkenin yetiştirdiği en büyük mimarın hayali gerçek olur.
Hazır Cansever’in projeleri yeniden gündemde, 17 Ağustos depreminin 20’inci yılında, yıllar önce deprem bekleyen İstanbul ve Zeytinburnu için hazırladığı, vefatına kadar hararetle her yerde anlattığı, Kırklareli’ne doğru, hızlı metroyla şehre bağlanacak, bir ve iki katlı bahçeli evlerden oluşan, toplamda 750 bin kişilik şehir projesi de belki raflardan indirilir...
Bazıları devlet sever
64
Geçen hafta AK Parti 18’inci kuruluş yıldönümünü kutladı. Partinin 18’inci yaşı için bulduğu slogan ise ilginçti; Yaşımız hep 18.
M.F.Ö’nün meşhur şarkısı “Hep yaşın 19”dan esinlenilmiş olabilir.
Ama daha güçlü ihtimal, Kurtlar Vadisi dizisiyle de epey popüler olmuş, o meşhur devletçilik şiarından esinlenmiş olmaları: “Devletin yaşı hep 18.”
Tabii ki 18 yaşın sadece dinamizm, zindelik, tazelik gibi avantajları yok, ergenlik, fevrilik, aculluk gibi dezavantajları da olabiliyor.
Herhalde, AK Parti’nin 18 yıllık hikayesini anlatmak için hazırlanan posterde, 2002 genel seçimi, 2015’deki çifte genel seçimleri ve 2010 referandumunun tarihten silinivermesi 18 yaşın bu dezavantajlarına bir örnek.
Çünkü tarih sonradan istemediğimiz yerleri silebileceğimiz bir şey değil.
Bunun en profesyonel örnekleri Stalin döneminde yapılmıştı.
Lenin’in Sovyet Devrimi’nin ikinci kuruluş yıldönümünde Moskova’da kar yağışı altında yaptığı konuşmanın fotoğrafından, yıllar içinde rejimin hain ilan ettiği önce Kızıl Ordu’nun komutanı Troçki, ardından devrim sırasında komünist partinin yöneticileri Kamenev ve Khalatov silinmişti.
1957 yılına gelindiğinde artık fotoğrafta Lenin’in yanında anlamsız boşluklar vardı. Ama tarihe o fotoğrafın orijinali ve bu silme işlemlerinin gülünçlüğünü anlatan kitaplar kaldı.
Ama o poster kadar AK Parti’nin resmi hesabından paylaştığı 18 yaş kutlama videolarından biri de üzerinde ayrıca durulmayı hak ediyor.
Video “muhtar bile olamaz” kupürleri eşliğinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi sesinden bir konuşmasıyla açılıyor.
Cumhurbaşkanı’nın “Bitti dediler, ayağa kalkamaz dediler, göçtü, gitti, gidiyor dediler, ama onlar böyle dedikçe” diye devam ettiği konuşması sırasında görüntülerde ise 2008’deki AK Parti kapatma davası sırasında Anayasa Mahkemesi üyelerini ve Yargıtay Başsavcısı’nı görülüyor.
Ama özellikle bir isim görülüyor; eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç.
Konuşmada “Onlar böyle dedikçe” cümlesi geçerken ekrana önce tek başına Haşim Kılıç’ın, hemen ardından Fetullah Gülen’in görüntüsü geliyor.
Bu şekilde verilmek istenen mesajın üzerinde durmaya değmez.
Ama “AK Parti ve Erdoğan’ı siyaseten bitirmeye çalışanlar” konulu bir video için, üstelik “onlar böyle dedikçe” cümlesine denk gelecek bir görüntü seçilirken akla gelecek son isim Haşim Kılıç olurdu.
1990’da Özal tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine getirilen Haşim Kılıç, 2002 yılında Erdoğan’ın AK Parti kurucusu olamayacağıyla ilgili Anayasa Mahkemesi kararına şerh koymuş beş üyeden, 2007 yılında meşhur 367 kararına şerh koymuş dört üyeden biri.
Başka kararları, başkanlığı üzerinden eleştirilebilir ama onu 2008’de Anayasa Mahkemesi’nde görüşülen AK Parti kapatma davası için suçlamak ancak gülünç olabilir.
Kılıç, sadece davanın tümden reddedilmesi için karşı oy yazan mahkemenin tek üyesi değildi, mahkeme başkanı olarak içeride verdiği mücadeleyle de kapatma kararı için gerekli nitelikli çoğunluğun çıkmamasını da sağlamıştı.
Yani eğer AK Parti 7’inci yılında kapatılmamışsa ve bugün 18’inci kuruluş yıldönümünü böyle videolarla kutlayabiliyorsa bunda Haşim Kılıç’ın katkıları büyük.
Ama AK Parti’nin kapatma davasının tümden reddedilmesi için yazdığı karşı oy yazısının girişine koyduğu Rosa Luxemburg alıntısında dendiği gibi “Özgürlük yalnızca ve daima farklı düşünenlerin” olsa da, Türkiye’de farklı düşünmenin bedeli her zaman ağır olmuştur.
İşin tuhafı, bugün AK Parti ile farklı düşündüğü için Haşim Kılıç, partinin 18’inci kuruluş yıldönümü videosunda böyle resmedilirken, 367’ye “evet”, başörtüsü yasağının kalkmasına “hayır” diyen, AK Parti’nin kapatılması için oy veren eski mahkeme üyesi Alifeyyaz Osman Paksüt Beştepe’deki resepsiyonlarda görünüyor.
Yine 367’ye “evet”, başörtüsü yasağının kalkmasına “hayır” diyen, kapatma davasında ise AK Parti’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu kararına katılan ama kapatılması yerine hazine yardımı kesilmesiyle cezalandırılmasına isteyen eski mahkeme üyesi Serruh Kaleli ise Ziraat Bankası Yönetim Kurulu üyesi.
367, başörtüsü yasağı ve kapatma davasında aynı şekilde kararlar vermiş ve emekliliği yaklaşan mevcut mahkeme üyelerinden Serdar Özgüldür de son dönemde bireysel hak ihlali başvurularında, iktidarın siyasi tercihleriyle paralel kararlara imza atıyor.
2008’deki kapatma davası sırasında Ankara Hukuk Fakültesi dekanı olarak davayı açan başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya’yı destekleyen bir bildiriye imza atmış Prof. Metin Feyzioğlu da bugün benzer bir çizgide.
Son olarak eğer 2008’de AK Parti kapatılmış olsaydı muhtemelen bugün mevcut olmayacak Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin kongre salonunda yani yürütmenin merkezinde, Yargı Yılı açılışı töreni yapılmasını protesto eden baroları karşısına alıp, törene katılacağını açıkladı.
Onun bu kararını, o günlerde “AK Parti kapatılsın, devrim kanunları uygulansın” diye kampanyalar yapmış Doğu Perinçek de hararetle savundu.
Belki de bütün bu isimler bunda bir çelişki görmüyorlar. Çünkü o gün de, bugün de aslında aynı devletin yanında duruyorlar.
Çünkü bazıları toplum, hukuk değil, devlet ve iktidar sever.
Halbuki AK Parti, 18 yıl önce, “devlet hep 18 yaşındadır” efsanesinin çöktüğü 1999 depremi ve 2001 krizi sonrasında esen demokratikleşme rüzgarlarıyla, devlete karşı toplumun haklarını savunmak gibi iddialarla kurulmuştu.
18 yıl sonra her fikirden devlet-severlerin sevgisini kazandığına göre artık devletleşmiş, siyaset rüzgarları da başka yönlerden esiyor olmalı.
Belki de hep 18 yaşında olmak o kadar da iyi değildir.
.21/08/2019 00:56
Bunu bir yerlerden hatırlıyoruz ama...
58
İçişleri Bakanlığı, bundan sadece 141 gün önce yapılan seçimlerde Diyarbakır’da yüzde 62.93, Mardin’de yüzde 56,24, Van’da yüzde 53.83 oyla belediye başkanlıklarını kazanmış üç HDP’li başkanı görevden alıp, yerlerine illerin valilerini kayyım olarak atadı.
Çok tanıdık. Hatta dejavu gibi. Ama sadece üç yıl önce yine kayyımlar atandığı için değil.
Biraz daha eski günleri hatırlamak için hafızalarımızı zorlarken, son kararın hukuki gerekçelerine daha yakından bakalım.
Aslında mesele HDP’liler olunca hukuki gerekçeler pek kimsenin umurunda değil, mevcut kanaatlerle hükümler veriliyor.
Dünkü bazı gazete manşetleri de “kesin böyle yapmışlardır” kanaat notlarıyla atılmıştı: “Millete değil, Kandil’e hizmet ediyorlardı”, “Üç belediyede terör temizliği”, “Teröre desteğe geçit yok”, “Kandil’in belediyeleri kayyıma emanet”, “Bayrağa dokunana, devlet dokundu”.
Ama bu manşetlerin altındaki birbirinin tıpatıp aynısı haberler bu büyük iddiaları desteklemekten uzaktı.
Hepsinin aynı olmasının sebebi; haberlerin kaynağının İçişleri Bakanlığı’nın kayyım kararını meşrulaştırmak için hazırladığı bilgi ve görseller olması.
Ama şu şekilde kaleme alınmış propaganda metinleriyle bu kararları meşrulaştırmak pek kolay değil:
“Diyarbakır halkının isteği üzerine ve yine Diyarbakır halkının parasıyla yapımına başlanan bu camilerin yıkılmasıyla hedeflenen, kamu yararı değil, inançları özgürce yaşamak isteyen vatandaşlarımızın ayrıştırılması ve yıkım anında ortaya çıkacak çatışma ortamından her zamanki gibi bölücü terör örgütünün yararlanmasıdır.”
Diyarbakır’da belediye tarafından yıkılmış ya da hakkında yıkım kararı verilmiş bir camii yok.
Ama yine de karşımızda İçişleri Bakanlığı’nın “neden kayyım atadık” gerekçeleri var.
Van’dan başlayalım.
141 gün önce yüzde 54’e yakın oyla Van Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen HDP’li Bedia Özgökçe Ertan 44 yaşında üç çocuk annesi bir avukat. Van Barosu ve İHD’de çalışmış. 2004 yerel seçimlerinde Van İl Meclisi’ne seçilen ilk kadın üye olmuş. 2018 seçimlerinde Van Milletvekili seçilmiş. İşin tuhafı terörle suçlanan başkan, Meclis’te NATO Parlamentosu grubu üyeliği yapmış. Sonra da 31 Mart’ta vekilliği bırakıp belediye başkanı seçilmiş.
İçişleri Bakanlığı’nın hazırladığı, Anadolu Ajansı’nın servis ettiği bilgilere göre yerine kayyım atanmasının sebebi; “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan hakkındaki bir kovuşturma ve yine çoğunluğu aynı suçtan (bir adet suçluyu övmek ve terör örgütü üyeliği) hakkında açılmış altı adli soruşturma. Üç adet de İçişleri Bakanlığı idari soruşturması var.
AK Partili İçişleri Bakanlığı’nın HDP’li başkanlar için kendi açtığı soruşturmayı, kendi verdiği kayyım kararına gerekçe yapması durumun vahametini yeterince gösteriyor.
Ama buna takılmayıp, kovuşturma ve soruşturma dosyalarının ayrıntılarına bakalım.
Kovuşturma mahkemeye taşınmış soruşturma demek. Yani Ertan hakkında biri mahkemede, diğerleri soruşturma aşamasında altı suçlama var. Herhangi bir yargı kararı yok. Yani bu soruşturmalardaki hiçbir suçu işlemiş kabul edilemez.
Yine bu kovuşturma ve soruşturmaların tamamı 2015 ve 2016 yıllarında ait: 2016 yılında dört kez PKK’lı cenazesine katılmak, 2015 yılında da içinde Öcalan’ın geçtiği iki basın açıklamasında bulunmak.
Ama Ertan bu suçlamalar yüzünden tutuklanmamış. 2018 yılında hakkında bu soruşturmalar ve kovuşturma varken, adli sicil kaydını seçim kuruluna sunmuş, aday olmasında da bir mani bulunmamış. Milletvekili seçilmiş. Hakkında görev yaptığı bir yıl içinde dokunulmazlığının kalkması için bir başvuru olmamış.
31 Mart 2019 yerel seçimleri için milletvekilliğini bırakıp, Van Belediye Başkanı adaylığına başvurduğunda da yine seçim kurulları tarafından adaylığı uygun görülmüş.
Ama iki yıl içinde iki kez yargı denetimden geçip aday olmasını engellemeyen soruşturmalar, halkın oylarıyla belediye başkanı seçildikten 141 gün sonra görevden alınmasının gerekçesi olmuş.
İçişleri Bakanlığı’nın hazırlayıp medyaya servis ettiği bilgiler içinde Ertan’ın belediye başkanı seçilmesinden sonra yaptıklarıyla ilgili iki suçlama da var.
Bunlardan biri “şehit kardeşleri işten çıkarmak veya mobbingle görev yerlerini değiştirmek”. Buradaki “mobbing” iddiasının kaynağı meçhul. Bu bir şikayet mi, soruşturma mı bilinmiyor. Gazetelerden kayyım döneminde işe alınmış şehit kardeşlerin korucu ailelerinden olduğunu anlıyoruz. Ama bakanlığın görevden alma gerekçelerine koyduğu bu konuyla ilgili de ortada bir soruşturma yok. Ayrıca bu bir suç değil, eleştirilebilecek, kınanabilecek siyasi bir karar.
Belediye başkanlığı dönemiyle ilgili bir diğer suçlama ise KHK’yla ihraç edilmiş eski Van belediyesi yöneticilerinin “kurum içinde evrak toplaması.” Bundan kastedilen herhalde KHK ile ihraç edilmiş eski belediye yöneticilerinin belediyede hala aktif olması. Aktif olduklarına göre sadece idari soruşturmalarla KHK’yla ihraç edilmiş isimler bunlar. Bu evrak toplamayla ilgili bir soruşturma da yok.
Siyaseten, ahlaken her türlü eleştiri yapmak mümkün ama bu iki suçlama da halkın yüzde 54 oyunu çöpe attıracak, kayyım atanmasına neden olacak suçlamalar değiller.
Ve Diyarbakır.
Diyarbakır’da 141 gün önde halkın yüzde 64’ünün oy verip, büyükşehir belediye başkanı olarak seçtiği Selçuk Mızraklı ise şehrin tanınmış doktorlarından biriydi. 2018 genel seçimlerinde Diyarbakır’dan milletvekili seçilmişti. 31 Mart’ta da belediye başkanı oldu. Yani o da son iki yıl içinde iki kere adli olarak devletten temiz kağıdı almış, aday olmasına iki kez izin verilmiş bir isim.
Yine İçişleri Bakanlığı bilgilendirmesine göre onun hakkında da devam eden bir kovuşturma ve sekiz soruşturma mevcut. Herhangi bir mahkumiyet kararı yok. Yani ileri sürülen suçlamaların hepsi hala iddia aşamasında.
Kovuşturmanın tarihi 2017. Yani hem belediye başkanı hem de milletvekili seçilmesinden önceki bir tarih. Buradaki suçlama “silahlı terör örgütü kurma ve yönetme”.
Bu soruşturma kapsamında 2017’de Diyarbakır’da bir grup doktorla birlikte tutuklanmış ama 40 gün sonra serbest bırakılmış. Yargılanması tutuksuz devam ediyor. Yani “terör örgütü kurucusu ve yöneticisi” olduğuna mahkeme de pek inanmamış gözüküyor.
Hakkındaki altı soruşturma ise “Terör örgütü propagandası ve suçluyu övmek, ikisi terör örgütü üyeliği ve propagandası” iddialarıyla açılmış.
Bakanlık bilgi notuna göre bu soruşturmalara konu olan suçlamalardan bir kısmı başkan seçilmeden önce katıldığı bir basın toplantısı, bir PKK’lı cenazesi, diğerleri belediye başkanlığına seçildikten sonra katıldığı toplantılar hakkında.
Yine aynı notlara göre 141 günlük başkanlığı sırasında ‘KHK’yla ihraç edilmiş isimleri yeniden işe almak, Kurban Bayramı’nda yaptığı mezarlık ziyareti sırasında Cizre’deki bodrumda ölmüş bir militanın, bir PKK’lının mezarını da ziyaret etmek, Diyarbakır’ı fethetmiş sahabe İyaz bin Ganem’in adının verildiği bir caddenin adını PKK terör örgütüne üye olmak, yardım ve yataklık etmekten ceza almış İlhan Diken adıyla değiştirmekle’ de suçlanıyor.
İlhan Diken, beş yıl önce hayatını kaybetmiş Diyarbakırlı meşhur bir doktor, tabip odası yöneticisi ve yazar. Bahsedilen ceza ise 1990 yılında bir PKK’lıyı tedavi ettiği iddiasıyla aldığı 3 yıl hapis cezası.
Siyaseten eleştirilebilecek bir cadde adı değişikliği, herhalde 2018’de ve 2019’da Diyarbakır’daki iki seçimde halkın yüzde 60’ından fazlasının oyunu almış, kayyımı sandıkta yenmiş bir siyasetçiyi görevden almanın gerekçesi olamaz.
Son olarak Mardin.
İlk olarak 1973’de Meclis’e girmiş, defalarca milletvekili, belediye başkanı seçilmiş ülkenin en deneyimli aktif siyasetçisi Ahmet Türk. 2014 yerel seçimlerinde yüzde 52 ile seçildiği Mardin Belediye Başkanlığı’ndan 2016’da görevden alınıp yerine kayyım atanmıştı. Üç yıl sonra bu kez yüzde 56 oyla bir kere daha seçildikten 141 gün sonra yeniden görevden alındı. Yerine ise “şu seçimler olmasa belediyeyi ne güzel yönetirdik” heyecanıyla tweetler atan aynı vali kayyım olarak atandı.
73 yaşındaki Ahmet Türk’ün görevden alınmasına gösterilen hukuki gerekçelerden biri 2017 ve biri 2018 yıllarına ait “Silahlı terör örgütüne üye olmak, terör propagandası yapmak” suçlamalarıyla devam eden iki kovuşturma. Ve 2018 ve 2019 yıllarına ait yine üyelik ve propagandadan açılmış dört soruşturma.
2017’de “Terör örgütü üyeliği” iddiasıyla açılan kovuşturma, 2016 yılında belediye başkanlığından alındıktan sonra açılmış, bu kovuşturmada Ahmet Türk tutuklanmış ancak Devlet Bahçeli’nin “tutuksuz yargılanması gerekir” açıklamasından sonra tahliye edilmişti.
Ama şimdi Bahçeli’nin bile tutuksuz yargılanmasını istediği o dava, görevden alınma gerekçelerinden biri. Halbuki bu adli sicili belediye başkanı adayı olmasını engellememişti.
Ahmet Türk’le ilgili İçişleri Bakanlığı’nın iddiaları ise “Aday tanıtım toplantısında PKK marşı çalarken saygı duruşunda bulunmak”, “PKK’lıların yattığı bir mezarlığa belediyenin yardımı” ve “terör zanlısı ve terör suçundan yargılanan iki kişiye belediyede iş vermek.”
O aday tanıtım toplantısında biri Meclis’i yöneten başkanvekili olmak üzere, HDP’liler tam kadro mevcutmuş. O toplantıdan sonra hakkında herhangi bir itiraz olmadan adaylığı sorunsuz bir şekilde kesinleşmişti.
Belediyeye yönetici yapılan “terör zanlısı” ise HDP’nin eski Diyarbakır il başkanı, bir avukat. Hakkında bir dava var ve tutuksuz yargılanıyor. Belediyeye işe alınan diğer kişi ise öldürülmüş bir PKK’lının, KHK’yla ihraç edilmiş, yargılanması süren kardeşi. Yani işe alınan terörist yok, ortada bir mahkumiyet kararı da yok.
İçişleri Bakanlığı’nın seçimlerden 141 gün sonra üç büyükşehrin başkanını görevden alma gerekçeleri böyle.
Üç başkan hakkında da herhangi bir yargı kararı yok, gazetelerde yazıldığı gibi PKK’ya kaynak aktarma gibi bir soruşturma ya da iddia da söz konusu değil.
Üçü için ortak suçlama ise; örgütün atadığı eş başkanlarla birlikte belediyeyi yönetmeleri.
Bu konuda da açılmış bir adli soruşturma yok. Bu eş başkanlar meselesi de yeni değil. Hatta çözüm sürecinde parti başkanlığında eş başkanlık olması, müzakereler içinde devlet tarafından bir jest olarak yasaya sokulmuştu.
Ayrıca 31 Mart seçim kampanyasında bu üç belediye başkan adayıyla yarışan AK Parti için bu eş başkan durumu sürpriz olmasa gerek.
Belediye başkanları bütün seçim kampanyasını bu eş başkanlarla birlikte yapmış, billboardlarda fotoğrafları birlikte asılmıştı.
Devlet bu durumdan rahatsız olabilir ama bunun yolu uyarı bile yapmadan, soruşturma açmadan görevden almak olmasa gerek.
HDP meselesinin en tuhaf kısmına böylece geldik.
Meclis’te her hafta grup toplantısı yapan, başkanvekili her hafta Meclis’i yöneten, hazinenin 70 trilyon yardım yaptığı yasal bir parti HDP.
Daha dört yıl öncesine kadar, diri PKK’lıların yaşadığı İmralı’ya Kandil’e HDP’lileri gönderen devletin kendisiydi, bu ilişkiyi en iyi bilmesi beklenen de devlet. O yüzden yeni öğrenmiş gibi şaşırmak pek inandırıcı olmuyor.
Ama 141 gün önce seçimlerde kimsenin meşruiyetini tartışmadığı, adaylarına devletin onay verdiği, bütün partilerin oylarına talip olduğunu söylediği, birlikte eşit ve demokratik bir yarışa girilmiş bir parti ve onun adayları, seçimi kazanınca bir anda tekrar Kandil’in başkanları ve partisine dönebiliyor.
Tutarsızlık burada.
Bir de bunu daha iki ay önce İstanbul seçimleri için Öcalan’a akademisyen gönderip, seçim için destek mektubu alan ve HDP’lileri de Öcalan’ı dinlememekle eleştirenler yapınca tutarsızlık daha da büyüyor.
Herhalde Van, Diyarbakır, Mardin belediye başkanlığı seçimi için İmralı’dan özel bir mektup gelseydi, kayyım atama gerekçelerinin tepesine bu delil olarak konurdu.
Peki, baştaki soruya dönelim; bu kararı biz nereden hatırlıyoruz?
Atanmış İçişleri Bakanı’nın, seçilmiş başkanları görevden almasını hararetle alkışlarken “demokrasi sadece seçim demek değildir”, “bu devlete meydan okumaktır”, “demokrasiyi kötüye kullanıyorlar”, “söz konusu olan devletin bekasıysa”, “bölge halkı zaten cahil” gibi pek iyi hatıraları olmayan argümanlara başvuran AK Partililer muhakkak hatırlayacaktır.
Ne de olsa AK Parti’nin hikayesi bir dava yüzünden haksız yere görevden alınmış bir belediye başkanıyla başlıyor.
1997’de dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan hakkında Siirt’te okuduğu malum şiir yüzünden “bölücülük propagandası” yapma suçlamasıyla Diyarbakır DGM’de soruşturma açılmıştı.
Bu soruşturma yüzünden Erdoğan’ın görevden alınıp alınmayacağı dönemin ANAP’lı İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu’na sorulmuştu. O sırada haklarında benzer soruşturmalar açılmış çok sayıda Fazilet Partili belediye başkanı vardı. 28 Şubat’ın heyheyli günleriydi. İçişleri Bakanı ise şöyle demişti; “Göreve geldiğimden beri siyasi amaçlarla hiçbir belediye başkanını görevden almayı arzu etmedim.”
Öyle de yaptı. Soruşturma daha sonra halkı kin ve nefrete tahrik suçlamasıyla bir iddianameye dönüştü, Erdoğan bir yıl boyunca DGM’de yargılandı ama bu sırada da belediye başkanlığı koltuğunda oturmaya devam etti.
Hatta hakkında DGM’nin verdiği 10 ay hapis cezası kararından sonra bile görevden alınmadı ve yerine kayyım atanmadı.
Ancak 1998’in Eylül ayında mahkemenin kararını Yargıtay da onayınca belediye başkanlığı düşmüş oldu.
Sonrasında da İçişleri Bakanlığı belediyeye kayyım atamadı. Belediye Meclis’i kendi içinde seçim yaptı ve Fazilet Partili Ali Müfit Gürtuna’yı başkan olarak seçti.
Ve bütün bunlar devletin kırmızı kitabında “İrticanın PKK’dan daha tehlikeli” kabul edildiği 28 Şubat günlerinde yaşandı.
Hafızası bu kadarını hatırlamaya yetmeyenler ise herhalde 2009 yılında Demokratik Açılım sürerken, Habur’a doğru giderken bir sabaha karşı DTP’li belediye başkanı ve siyasetçilere yönelik KCK operasyonlarını hatırlayacaktır.
Onu hatırlatmasının sebebi son dönemde yaşananlar. İmralı’dan ardarda gelen Öcalan’ın barış ve çözüm temalı açıklamaları, ABD’yle YPG ve Suriye meselesinde varılan anlaşma sonrasında Öcalan’ın 1 Eylül’de PKK’ya Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi bitirin çağrısı yapacağı söylenirken geldi kayyım operasyonu.
Ya gerçekten Suriye merkezli bir müzakere var ve bazılarının dediği gibi bu kayyım operasyonu onun içerdeki siyasi maliyetini azaltmak için bir maskeleme ya da yine bu yeni müzakere sürecine atılmış bir gol. Belki de sadece “taktik maktik yok” diyen basit siyasi karardan ibarettir.
Ama hangisi doğruysa sonuç yine de değişmiyor.
Yeni seçilmiş, haklarında herhangi bir yargı kararı olmayan belediye başkanlarını, halkın kayyımlara hayır dediği bir seçimden sonra bir kere daha görevden almak, halka “bu işler artık siyasetle, demokrasiyle falan olmuyor” dedirtmekten başka bir işe yaramaz.
Bu da PKK’ya hiçbir belediyenin veremeyeceği, paradan, dozerden daha çok ihtiyacı olan lojistik ve moral desteği vermek demek.
Ama galiba sonucunu beğenmediği seçimi asılsız çıkan hile iddialarıyla iptal ettirip, beğenmediği belediye başkanlarını hukuki olmayan gerekçelerle görevden alan bir iktidar zaten bu kadar incesini de düşünmüyor...
.23/08/2019 21:18
Beynimizin o lobu ne işe yarar?
70
Bülent Ecevit, bugünlerde aranan pek çok insani fazilete sahip bir siyasetçiydi.
Ama 70’lerde statüko karşıtı, kendi tabiriyle “gardrop devrimciliği”ni eleştiren sosyal demokrat, halkçı bir liderken, 90’larda devletçi milliyetçi bir siyasetçiye dönüşmüştü.
Özellikle Refah Partisi’nin yükselmesiyle birlikte bu devletçi refleksleri tümden ortaya çıkmıştı.
Bugünlerde artık milli bir spor haline gelmiş olan “terörle işbirliği” suçlamasının ilk örneğini “Refah Partisi’yle PKK arasında ilişki var” diyerek o vermişti.
Yine son yerel seçimlerde yapılanlara epey benzeyen bir tarzda, 94 yerel seçimlerinde Refah Partisi’nin İstanbul Belediye Başkanı adayı Tayyip Erdoğan’la ilgili mahkeme dosyalarını medyada gündemde tutmuş, adaylıktan çekilmesi gerektiğini dahi söylemişti.
94’de Refah Partisi İstanbul ve Ankara belediyelerini kazanınca Ecevit’in laik asabiyesi iyice depreşti.
Her konuşmasında aynı benzetmeyi yapıyordu: “Refah içimizdeki Truva atıdır”. Ona göre ‘Dış güçler, demokrasiyi kullanarak Refah Partisi’ni içimize bir Truva atı olarak sokmuştu.’
Ama herhalde Ecevit’in mütevazi ve halkçı yüzünün tam tersi olan katı laikçi ve devletçi yüzünden akıllarda kalan en net fotoğraf Merve Kavakçı’ya karşı çıktığı Meclis kürsüsündeki haliydi.
Ne dediğini herhalde herkes hatırlıyordur; “Burası devlete meydan okunacak yer değildir.”
Durup dururken bunları hatırlatan geçen hafta İçişleri Bakanı’nın kayyım kararlarını savunmak için yaptığı konuşmalar oldu.
Konuşmalarından birinde “Demokrasi bir Truva Atı değildir” dedi, başka bir konuşmasında görevden alınan belediye başkanlarının “devlete meydan okuduğunu” söyledi.
Türkiye’de iktidar gücünü elinde bulunduranların ortak bir dilinin olması herhalde çok şaşırtıcı değil.
Ama yakın zamanlara kadar bunun mağduru olmuşların bugün bu dili anadilleri gibi şakır şakır konuşabilmesi şaşırtıcı bir başarı hikayesi.
Son bir haftadır kayyım tartışmalarında ortaya sürülen argümanların hepsi o yüzden mazideki başka bir kötü hatırayı canlandırıyor.
Küf kokan argümanlar raflardan tek tek indiriliyor.
O kadar çaresiz bir savunma çabası ki “dört tarafımız düşmanlar çevirili” bile iş görüyor. Suriye krizi, Doğu Akdeniz’in durumu ülkedeki her hukuksuzluğu, “alınması zorunlu güvenlik tedbirleri” diye sineye çekmemiz için öne sürülüyor.
Sanki yıllarca her türlü hak arayışının önüne aynı uygun olmayan “dış konjonktür”, “dört tarafımızı sarmış düşmanlar”, “güvenlik sorunları” çıkarılmamış, böylece içerdeki yarım demokrasiye şükretmemiz, baskılara, yasaklara rıza göstermemiz istenmemiş gibi.
Görevden alınan seçilmiş belediye başkanlarının haklarında sadece soruşturmalar olduğunu, herhangi bir hüküm verilmediğini hatırlatanlara “teröre destek vermelerini mi bekleyecektik” deniyor.
Üstelik bunu, hukukun her harfini ayaklar altına alan ‘ileride işlenecek potansiyel suçlar için bugünden harekete geçmek’ mantığını, ‘bugünden önlerini kesmek lazım’ kafasını yıllarca üniversitelerde başörtüsü yasağı savunanlardan duymuşlar yapıyor.
28 şubat yasaklarını Beyazıt Meydanı’nda protesto eden, zamanın Başbakan’ın “yarasalar” dediği göstericilerin bir kısmı bugün polisin meşru sınırlarının dışına çıkıp sokaklarda gösterici dövmesi savunmak için bile seferber olabiliyor.
Halbuki bugün‘Dünyanın hiç bir yerinde emniyet güçleri kendisine saldırılmasına müsamaha göstermez, caydırıcı şekilde mukabele eder. Aksi halde devlet otoritesi aşınır” diyenler, kısa bir süre önce Arap Baharı sırasında protesto gösterilerini “devlet otoriteleri aşınmasın” diye topuyla, tüfeğiyle bastırmaya çalışan Esad’ı, Mübarek’i kınıyorlardı.
Yıllarca “siyasetin alanının daralmasından”, “milli iradeye karşı vesayet odaklarından”, “atanmışların seçilmişlere üstünlüğünden” şikayet edenler, bugün “sandık her şey değildir” “seçildin diye her şey bitmiyor” tezlerinin arkasına saklanıp seçilmiş başkanların koltuklarının atanmış valilere verilmesine mazeret üretiyor.
AK Parti iktidarının 17 yılda en az üç kez çözüm için PKK ile müzakere yaptığını unutup, “sorun diyalogla çözülür”, “HDP’ye baskı PKK’ya yarar” demek, emekli asker ağzıyla “liberallerin yanılgısı” diye yaftalanıyor.
Halbuki, evet karşımızda bir yanılgı var.
Ama bu otoriterlik nişanesi olan liberalleri dövme sporlarıyla anlaşılmayacak, muhafazakarların büyük ve telafisi zor olacak yanılgısı.
Bir daha asla iktidarı kaybetmeyecekmiş, hukuka, demokrasiye bir daha hiç ihtiyacı olmayacakmış gibi bütün siyasetini gücün ve devletin üzerine kurma yanılgısı bu.
Bugün dindarlar demokrasi ve hukukla elde ettikleri iktidarı, devletin gücünü ehlileştirmekten, azınlıkta/muhalefette olanların da haklarını gözetecek hukuki ve demokratik standartları geliştirmek için kullanmaktan, uzlaşmalar aramaktan vazgeçmiş, her sorunu devletin sopasıyla çözmenin keyfine kapılmış durumda.
Aynı yanılgıya yakın dönemin diğer muktedirleri de kapılmıştı.
28 Şubat döneminin burnundan kıl aldırmayan, “gerekirse silahla çözeriz” diyen muktedirleri, ancak Ergenekon süreçlerinde hak, hukuk ve demokrasinin kıymetini fark etmişlerdi.
Ergenekon süreçlerinin kibirli muktedirleri olan FETÖ’cüler, cemaat taraftarları ise 15 Temmuz sonrası o küçümsedikleri, “kıldan tüyden işler” dedikleri hukukun ne kadar hayati olduğunun farkına vardılar, ama iş işten geçmişti.
Maalesef Türkiye, kendi tecrübelerinden ders değil sadece rövanş çıkarabiliyor.
Halbuki hepimizin beyninin önünde aynı lobdan var.
Deneyimlerden ders çıkarmak, empati duygularımızı o “frontal lob” yönetiyor.
Ama bazı araştırmalar gösteriyor ki, trafik kazalarında kafalarının bu ön bölgesine darbe alanlar, fiziksel olarak sorun yaşamasalar da bazı hislerini kaybetmiş olabiliyorlar.
Bir zamanlar mağduru olduğu bütün argümanları eline güç geçtiğinde bu kadar canhıraş sahiplenenleri görünce acaba bu hangi travmanın sonucu diye düşünüyor insan.
Önce seçim iptali, şimdi seçilmişlerin iptali...
Bırakın da yarın ihtiyaç olunca kullanılmak üzere geriye hukuktan, demokrasiden bir şeyler kalsın, ileride verilecek hak hukuk mücadelelerinde söyleyecek bir kaç sözünüz olsun...
.25/08/2019 23:24
Türkiye’de kanaat sahibi olmanın dayanılmaz hafifliği
55
27 saniyelik bir videoyla Türkiye’nin yakın tarihi yeniden yazılmaya çalışıldı geçen hafta.
“İşte tarihi itiraf” diyenler, savcıları göreve çağıranlar, Meclis komisyonu kurulmasını isteyenler, basın açıklamaları yapanlar...
Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nın Sakarya’da yaptığı konuşmadan sonra yaşananlardan bahsediyoruz.
Karşımızda insanların nasıl sadece kendi önyargılarını, inandıkları doğruları teyit eden bilgi ve haberlerle beslenmeye meyilli olduklarını anlatan bir ‘teyit yanlılığı’ (confirmation bias) örnek vakası var.
Hiç bilmeyenler için kısa bir özet.
Ahmet Davutoğlu, 23 Ağustos Cuma akşamı Sakarya’da bir konuşma yaptı.
1 saatlik konuşmadan, ertesi gün sosyal medyaya 27 saniyelik bir video düştü. Dolaşıma sokulan videoda Davutoğlu şöyle diyordu:
“Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa, birçok insan, insan yüzüne çıkamaz, bizi bugün eleştirenler insan yüzüne çıkamazlar açık söylüyorum. (Alkışlar) Neden mi? Gelin hafızanızı bir yoklayın, ileride bir gün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman, eminim en kritik dönemlerden, birkaç aydan biri 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki dönem olarak yazılacaktır.”
Daha sonra sosyal medya paylaşımlarında ve haberlerde videonun bu kısa versiyonu biraz daha özetlendi ve şu hale getirildi:
“Terörle mücadele defterleri açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman, eminim en kritik dönemlerden, birkaç aydan biri 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki dönem olarak yazılacaktır."
Şimdi partisine muhalif olan, eski bir Başbakan’ın “defterler açılırsa” diye başlayan cümlelerinin ilgi çekmesi şaşırtıcı değil.
Ama nedense konuşmanın bu 27 saniyesinden bu kadar büyük anlamlar çıkaranlar, konuşdavutoglu diye tagler açanlar konuşmanın tamamını izlemeye gerek görmediler.
Nasıl olsa kafalarındaki teorileri doğrulayan kısmını duymuşlardı.
Halbuki bir saatlik konuşmayı izleyince, bu 27 saniyelik cümlelerin, 25 dakikalık bambaşka bir bağlamı olduğu açıkça görülüyor.
Davutoğlu, konuşmasının bu 25 dakikalık bölümünde gün içinde Sakarya’da dolaşırken de bazı protestolarla karşılanması neden olan, Diyarbakır, Mardin ve Van belediyelerine kayyım atanmasını eleştiren tweetleri için kendisini “teröre destek vermekle” suçlayanlara cevap veriyor.
(Muhtemelen çok az insan zahmet edip orijinal konuşmayı oturup izleyecek. Ve bu 27 saniyelik kesilmiş kayıt, yıllarca karşımıza komplo teorilerinde delil olarak çıkmaya devam edecek. O yüzden en azından gerçeği merak edenler için de bir kaynak olsun diye konuşmadan uzun alıntılar yapacağız.)
Konuya şöyle giriş yapıyor:
“Üçüncü bir tepki verdiler özellikle son bir hafta içinde, manipülatif kampanyalarla söylemediklerimizi çarpıtarak, niyetlerimizin ötesinde niyet okuyuculuğu yaparak bir algı oluşturmaya çalıştılar; ne kastettiğimi anladınız.
Bu haftanın başında 3 büyük şehrin belediye başkanı görevden alındı ve kayyum atandı. Şimdi gelin hep beraber bunu ele alalım, konuşalım. Yanlış düşünüyorsak biz de eleştirilebiliriz, ama kimse bize teröre destek suçlamasında bulunamaz.”
Sonra Sakarya gibi milliyetçi, muhafazakar bir şehirde kayyım kararına neden karşı çıktığını anlatıyor ve şöyle bitiriyor.
“Şimdi burada demokrasiyi savunmak, o kullanan vatandaşın hakkını savunmak yanlış mıdır?”
Hemen ardından da dolaşıma giren o 27 saniyelik kısım geliyor. Öncesi ve sonrasını kesmeden o bölüm de şöyle:
“Şimdi sorma vakti bizde, Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa, birçok insan, insan yüzüne çıkamaz, bizi bugün eleştirenler insan yüzüne çıkamazlar açık söylüyorum. (Alkışlar) Neden mi? Gelin hafızanızı bir yoklayın, ileride bir gün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman, eminim en kritik dönemlerden, birkaç aydan biri 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki dönem olarak yazılacaktır. Başbakanlık görevini aldığımda… Bunu izah etmek durumundayım, çünkü bugün Sakarya sokağında bile bu soruya muhatap olduğumuz için kampanya dolayısıyla, mademki böyle bir kampanya yürütülüyor, bunu da ortaya koymak lazım.”
Devamında önce 7 Haziran’dan sonra terörle mücadele talimatını kendisinin verdiğini anlatıyor:
“20 Temmuz Suruç saldırısı DEAŞ’ın, arkasından 21 Temmuz Adıyaman’da askerimizin şahadeti, 22 Temmuz Ceylanpınar’da uyurken 2 polisimizin haince katledilmesi sonrasında, 23 Temmuz’da Büyük Millet Meclisinde çoğunluğu olmayan geçici bir Başbakan olarak bütün güvenlik birimlerini topladık ve dedik ki, bu gece bunların haddi bildirilecek ve bu ülkede tek bir sokakta dahi hendek, barikat, çukur kalmayacak, tek bir yerde dahi sahte mahkeme vari kamu düzenini bozan unsur kalmayacak dedik. (Alkışlar)”
“Ama onlar 7 Haziran-1 Kasım arasını tarihten silmek istiyorlar, biraz sonra duracağım. Bütün o terörle mücadelenin başlangıç talimatının bizim tarafımızdan verildiğini unutturmak istiyorlar. (Alkışlar)”
Sonra da terörle mücadele konusunda bahsettiği defterleri açıyor. Eleştirilerinin hedefinde MHP ve o sırada AK Parti’de kendisini devirmek için hazırlık yapanlar var:
“Peki, neyle karşılaştık? Son günlerde MHP’den bu konuda yoğun saldırılar geliyor. Biz 23 Temmuz’da terörle mücadele talimatı verdikten sonra, bu terörle mücadelenin seyrettiği bütün ilçeleri dolaşıp halkımızla ve askerlerimizle, polisimizle birlikte mücadele ederken, 17 Ağustos’ta Sayın Bahçeli götürdüğümüz 4 hükümet teklifine de, yani uzun dönemli koalisyon, kısa dönemli koalisyon, erken seçim koalisyonu ya da azınlık hükümeti olarak bize destek verin, bu terörle mücadele günlerinde bu ülkeyi hükümetsiz bırakmayalım dediğimizde, bütün bu tekliflere hayır dedi ve bizi terörle mücadelede tek başımıza bıraktılar. Şimdi bizim terörle mücadele konusunda eleştirenler o günlerde sergiledikleri tavrı bir kez daha hatırlamak zorundalar.”
“Bugün AK Partiden dahi birileri bizi teröre destek konusu gibi birtakım ithamlarda bulundukları için şunu da söylemeden geçemeyeceğim:...12 Eylül’de AK Parti Olağanüstü Kongresi vardı, işte burada o kongrede bulunmuş arkadaşlarım var. Ben o vatandaşlarımızın yaralarını sarmak için bütün arkadaşlarım, hep beraber bizler vatandaşlarımızla buluşup teröre karşı omuz omuza vermek için çaba sarf ederken, birileri Ankara’da olağan kurultaya giden AK Parti içinde bana karşı delegeleri harekete geçirmek üzere kongrede ayak oyunları yapıyorlardı. Her şeyi unuttum, her şey bir şekilde arkada bırakılabilir, ama şehit yakınlarının gözyaşlarını dindirirken arkamızda kongre hesapları yapılmasını hiçbir zaman vicdanım kabul etmedi, bugün de etmiyor.”
Yani ortada 7 Haziran- 1 Kasım arasıyla ilgili bir şantaj, ifşaat, komplo teorilerine malzeme olacak bir içerik yok.
Peki, yanlış anlamalara, komplo teorilerine müsait bu 27 saniyelik bölümü o konuşmadan ilk olarak kim kesip, sosyal medyada dolaşıma soktu?
Sosyal medya hesaplarında küçük bir araştırma sizi Bold Medya hesabı ve sitesine götürüyor. İlk onlar konuşmanın bu kısmını kesip yayınlamışlar.
Bingo.
Tabii ki bu işlerde mahir olan yurtdışındaki FETÖ’cülerin bir sitesi bu.
İlk olarak da bu site üzerinden onların popüler trolleri dolaşıma sokmuş.
Sonra PKK’nın meşhur gazetecileri topu almış ve bu videoyu özellikle sol kesimlerin timelinelarına düşürmüş.
Türkiye’deki zayıf gazetecilik ve yanlı teyit anlayışıyla gerisi de zaten çabuk gelmiş.
Hendek terörü ve 15 Temmuz darbe girişimiyle Türkiye’yi ağır yaralamış, toplumun güvenlik endişelerini artırmış, bu güvenlik endişeleri üzerinden iktidarın sertleşmesine zemin hazırlamış, sonra da arkalarında büyük bir enkaz bırakarak ülkeyi terk etmiş iki terör örgütünün kendi suçlarını ve sorumluluklarını örtbas etmek için her fırsatta komplo teorilerinin arkasında sığınması, kamusal tartışmayı yalan haberlerle zehirlemeye çalışması herhalde sürpriz değil.
Bugünlerde her fırsatı değerlendirerek yeni parti hazırlıkları yapan eski AK Partili siyasetçileri hedef alıp, bonusları toplamaya çalışan fırsatçılar da bir tarafa.
Ama aralarında makul siyasetçilerin, gazetecilerin de olduğu onlarca insanın sosyal medyada gördükleri kesilmiş bir konuşmadan anında bu kadar büyük yargılara varmaları ve 7 Haziran ve 1 Kasım arasında yaşananlarla ilgili inanmaya meyilli oldukları komplo teorileri sahiden korkutucu.
Özetle şuna inanıyorlar;
‘7 Haziran’da AK Parti sandıkta tek başına iktidar olamayınca, toplumu korkutmak için çözüm sürecini bitirip, savaş çıkardı. Suruç ve Ankara’daki IŞİD katliamlarının arkasında da iktidar var.’
İktidara vehmettikleri büyük güç ve meziyetler bir tarafa, dünyanın en güçlü istihbarat örgütlerine sahip devletlerinin bile tarihinde eşi benzeri olmayan, Homeland dizisinde bile akıllara gelmeyecek bir siyasi komplodan bahsediyorlar.
Peki ortada bu iddialarını dayandırdıkları bir delil, bilgi, belge var mı?
Belki biz kaçırıyoruz büyük resmi.
O halde gelin 7 Haziran seçimleri sonrası olanlara bir kere daha bakalım.
Aslında 7 Haziran seçimlerinden önce Suriye meselesi yüzünden çözüm süreci bitmişti.
28 Şubat’taki Dolmabahçe Mutabakatı’ndan sonra Kandil’den mutabakatın altını boşaltan açıklamalar gelmiş ve bunun üzerine Erdoğan da Dolmabahçe mutabakatından haberi olmadığını ve onaylamadığını söylemişti. Ama buna rağmen ateşkes devam ediyordu.
7 Haziran’da AK Parti yüzde 41 oy alarak tek başına iktidar olamadı. HDP de tarihi bir başarı gösterip yüzde 13 oyla 80 milletvekili çıkardı. Normalde bu şartlarda PKK’nın en son aklına gelecek şey silahlı mücadele olmalıydı. Ama PKK’nın aklı böyle çalışmıyor.
12 Haziran’da Demirtaş'ın Öcalan'ın çağrısıyla PKK'nın silah bırakabileceği açıklamasına KCK yani Kandil şöyle cevap vermişti: "Şunu açıkça vurgulamalıyız ki, PKK'nın Türkiye'ye karşı silahlı mücadeleyi bırakma konusu ve bunun iradesi tamamen bize aittir. Şunu herkes bilmelidir ki HDP, PKK'nin yasal partisi değildir. Dolayısıyla böyle bir çağrıyı HDP yapamayacağı gibi, mevcut İmralı koşullarında bulunan Abdullah Öcalan'ın böyle bir çağrıyı yapması mümkün değildir.”
26 Haziran’da Cumhurbaşkanı Erdoğan, PYD'nin Suriye'nin güneyinde devlet kurma girişimleri, Türkiye'nin askeri müdahalesi tartışmaları üzerine konuştu:“Tüm dünyaya sesleniyorum. Bedeli ne olursa olsun, Suriye'nin kuzeyinde Türkiye'nin güneyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz"
29 Haziran’da Karayılan buna cevap verdi: “Açıkça söyleyeyim, eğer onlar Rojava'ya müdahale ederlerse biz de onlara müdahale ederiz; o zaman Türkiye'nin tümü bir savaş sahasına dönüşür. Türkiye yetkilileri halkımızın 6-7-8 Ekim'deki kalkışını unutmamalıdır.”
11 Temmuz’da KCK barajları gerekçe göstererek ateşkesi bitirdiğini açıkladı: "Özgürlük hareketimizin titiz tavrı istismar edildi. Barajlar ve baraj yapımında kullanılan araçlar gerilla güçlerimizin hedefinde olacaktır. Her tutuklama artık gerilla için bir misilleme nedeni olacaktır. Özgürlük Hareketimiz artık ateşkes tutumunun istismar edilmesini kabul etmeyecek, oyalama yaparak Kürt sorununu çözümsüz bırakan politikalara karşı da tutumunu koyacaktır."
14 Temmuz 2015 günü KCK Eşbaşkanı Bese Hozat, Özgür Gündem gazetesine "Yeni Süreç: Devrimci Halk Savaşıdır" başlıklı bir yazı yazdı, "devrimci halk savaşı ve serhıldan" çağrısı yaptı.
20 Temmuz’da Suruç'ta Kobani'ye gitmek için toplanan SDGH'li gençlerin açıklama yaptığı sırada bir IŞİD'li canlı bomba kendini patlattı, 32 kişi hayatını kaybetti.
20 Temmuz 2015 günü Adıyaman'da PKK'lılar ile askerler arasındaki çatışmada Uzman Onbaşı Müsellim Ünal hayatını kaybetti.
20 Temmuz 2015: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık halkı silahlanmaya ve tünel ve siper hazırlamaya çağırdı:"Halkımız meşru savunma örgütlenmesini ve bilincini de geliştirmeli. Bu sadece askeri güçlerin büyütülmesi temelinde değil, halk olarak meşru savunmasını geliştirmeli. Tüm halkımız silah almalı, bu temelde kendini eğitmeli ve örgütlemeli. DAIŞ ve sömürgeci tüm güçlerin her türlü saldırısına karşı köylerde, kentlerde, mahallelerde yer altı sistemi, tüneller, mevzi sistemi geliştirmeli"
Ve 24 Temmuz’da TSK'ya bağlı jetler Kuzey Suriye'de IŞİD, Kuzey Irak'a PKK hedeflerine hava operasyonu düzenledi. Bu 3 yıl sonra PKK'ya yapılan ilk askeri operasyondu.
Gerisi bildiğimiz savaş, hendekler ve ölümler.
Bunların hepsi gözlerimizin önünde oldu.
Yani ortada tuhaf bir durum yok.
Şayet, 7 Haziran seçimlerinden sonra, HDP’nin 80 milletvekiline rağmen, Kandil’in yaptığı barajlar yüzünden ateşkesi bitirme açıklamasının ve Bese Hozat’ın Devrimci Halk Savaşı çağrısı yazısının arkasında hükümet yoksa...
Çözüm sürecini bitirdiği için şüpheli bulunan Ceylanpınar’da iki polisin evlerinde uyurken öldürüldüğü saldırıyı da bir gün sonra PKK üstlenmişti. Daha sonra üzerine türlü spekülasyonlar yapılan bu üstlenme hala HPG’nin ve PKK’nın haber ajansı Fırat’ın sitesinde duruyor.
Bu saldırının faili diye yakalananlar daha sonra mahkemede beraat ettiler. Ama bu da saldırıyı PKK’nın yapmadığını kanıtlamıyor. Türkiye’de polis ilk defa yanlış insanları yakalamıyor. Ayrıca bu bir devlet kumpası olsaydı öyle meziyetleri olan bir devlet, fail diye yakaladıklarını herhalde beraat ettirip şüpheleri üzerine çekmezdi.
Seçim öncesi HDP’nin Diyarbakır Mitingi, Suruç ve Ankara Gar katliamlarını da kimlerin yaptığı, canlı bombaların adları, emir aldıkları kişi ve bağlantıları biliniyor. Bu saldırılarla ilgili yakalanan IŞİD’lilerin ifadeleri açık, mahkemelerde yargılandılar, ceza aldılar.
Bu katliamlarda emniyetin, istihbaratın ihmallerinden bahsedilebilir, hükümetin bu katliamlar sonrası yeterince duyarlılık göstermemesi, doğru düzgün bir anma bile yapılmaması eleştirilebilir ama bunlar katliamları IŞİD’ın yaptığı gerçeğini değiştirmiyor.
Bizde çözüm süreci ve seçimler olurken, IŞİD Suriye’de devlet kurmuştu, en güçlü zamanlarını yaşıyordu. Bu kötü bir tesadüf.
IŞİD sadece Türkiye’de değil, 2015 yılında aralarında ABD, Fransa, Tunus, Danimarka, Lübnan’ın da olduğu 20 ülkede benzer katliamlar yaptı. 2016’da tekrar Paris’te, Brüksel’de büyük katliamlara imza attılar.
Hiçbirinde aranmayan komploları, sırf Türkiye’de saldırıların bir kısmı iki seçim arasına denk geldiği için Suriye’nin komşusu Türkiye’deki saldırılarda aramanın siyasi öfkeden başka bir açıklaması yok.
IŞİD’in Türkiye’de kendisine seçtiği hedeflerin de AK Parti hükümetiyle bir ilgisi yok. Saldırmak için Suriye’de savaştıkları YPG’ye yakın HDP’nin bir mitingini, savaştıkları Kobani’ye yardım götüren, oradaki düşmanları YPG içinde savaşan MLKP’nin gençlik örgütlenmesinin toplantısını, yine Suriye’deki düşmanları YPG yüzünden hasım olarak gördükleri örgütlerin düzenlediği Ankara’daki barış mitingini seçtiler.
Aynı IŞİD sadece 7 Haziran-1 Kasım arasında değil, 1 Kasım seçimlerinin ardından da İstanbul’da havaalanında, Beyoğlu’nda, Sultanahmet’te de katliamlar düzenledi, Antep’te bir düğünde canlı bomba patlattı.
Evet, 7 Haziran 1 Kasım arasında AK Parti lehine oy değişiminin en önemli sebebi güvenlik ve istikrar endişeleriydi.
Ama bu korku sahte olarak üretilmiş bir korku değildi. Suriye’deki IŞİD-PKK savaşının Türkiye’ye taşınması, Suriye’deki kazanımlarıyla heyecanlanıp, aynısını Türkiye’de yapabileceğini düşünen, seçimlerde HDP’nin başarısını kendi özerklik tezine onay olarak yorumlayan PKK’nın devrimci halk savaşı başlatması ve en çok da muhalefet partilerinin bu konjonktürde bile bir araya gelip bir iktidar alternatifi yaratamaması bu korkuları ve istikrar talebini tetikledi.
1 Kasım 2015’den sonra da PKK, İstanbul Beşiktaş’ta, Vezneciler’de, iki kere Ankara Kızılay’da canlı bombalı araçlarla yaptığı sivil katliamlarla ve arkasında binlerce ölüm ve yıkılmış şehirler bırakan hendek terörüyle ardından gelen bütün seçimlerin sonucuna etki eden bir korku iklimi yarattı, HDP’yi de siyasi alanda yaklaşılması tehlikeli bir partiye çevirerek, kriminalize etti.
Bugün HDP’lilerin ve yakın entelektüellerin CHP’yi kayyım atamaları için daha fazla ses çıkarmaya çağırması o yüzden bir karşılık görmüyor. Bu acı hafıza bu kadar canlıyken, HDP de PKK’yla arasına mesafe koyamamışken CHP’nin kendi kitlesine rağmen hukuksuz kayyım kararlarını net biçimde eleştirmesi ve HDP’yle ilişkisini sürdürmesi bile siyaseten cesur sayılabilir.
O yüzden bugün muhalefetin 7 Haziran-1 Kasım arasında olan bitenle ilgili komplo teorilerine, kendi hatalarına kılıf bulmaya değil, bu acı tecrübelerden ders çıkarmaya ihtiyacı var.
Zaten bir sahte haber cehennemine dönmüş, gerçeğin sürekli eğilip büküldüğü, komplo teorilerinin analizin yerine geçtiği, hiç emek vermeden kanaat sahibi olmanın dayanılmaz hafifliğine kapılmış Türkiye’nin ihtiyacı olan son şey 27 saniyelik bir videodan üretilmiş yeni komplo teorilerinin arkasına saklanarak özeleştiriden kaçan bir muhalefet.
Türkiye’nin gerçekle bağları zaten çok zayıf, lütfen daha fazla çekmeyin!
.28/08/2019 00:13
Dede Korkut’tan hediye hikayeleri...
26
“Doksanbaşlı otağlarını kara yerin üzerine diktirmişti. Doksan yerde alaca halı, ipek döşemişti. Seksen yerde büyük kaplar kurulmuştu. Altın kadehler, sürahiler dizilmişti. Dokuz kara gözlü, güzel yüzlü, saçı ardına örülü, göğsü kızıl düğmeli, elleri bileğinden kınalı, parmakları süslü dilber kâfir kızları kudretli Oğuz beylerine kadeh sunup, içiyorlardı. İçip içip Ulaş oğlu Salur Kazan’ın alnına şarabın keskini çıktı. (Sarhoş oldu) Kaba dizi üzerine çöktü (doğruldu) dedi: “Ünümü anlayın beyler, sözümü dinleyin beyler...”
Dede Korkut hikayelerinden Salur Kazan’ın Evi Yağmalanması böyle başlar. Salur Kazan, Dede Korkut hikayelerinde en çok geçen Oğuz beyidir.
Ziya Gökalp, Türk Medeniyet Tarihi’nde Dede Korkut hikayesinin bu girişini eski Oğuzlar’daki “potlaç” geleneğine örnek olarak gösterir.
Aslında “Potlaç” paranın olmadığı ilkel toplumların çoğunda olan bir adete Kızılderililerin verdiği ad.
Bir şölen düzenlenip fazla/artık mallar bir meydanda toplanıyor ve herkes birbirine hediyeler veriyordu.
Ama bu sadece bir erken sosyalizm deneyimi ya da imece olarak değerler yüklenecek bir adet değildi.
Aynı zamanda bir güç gösterisiydi de. Karşılıklı hediye vermek zorunluydu, hediyeler arasındaki değer farkları, borçlu çıkmak, altta kalmak, ezilmek, üstünlük kurmak gibi toplumsal ve siyasi sonuçlar doğuruyordu.
Nitekim Ziya Gökalp de “potlaç”ın ortaya çıkmasıyla eski Türk toplumlularının cumhuriyetçi ve demokratlıktan çıkıp feodal ve aristokratlığa geçtiğini, egemen kişi ve ailelerin ortaya çıktığını yazar:
“İşte görülüyor ki eski Oğuzlar’da gerçek bir potlaç vardı. Kazan ilkin boyuna evini yağmalatarak onları yani Salur boyunu egemenliği altına aldı. Ondan sonra kendi kolu olan Üç Oklar’a yani İç Oğuz’a evini yağmalatarak onların tümünü egemenliği altına aldı....”
Evini yağmalatarak egemenlik kurmak...
Şimdi bize tuhaf gelse de aslında yüzyıllar boyunca yaşayan bir iktidar kurma biçimi bu.
Bu gelenek Oğuzlardan Osmanlı’ya geçen “han-ı yağma”yla yaşamaya devam etmişti. Tevfik Fikret’in şiirinden bildiğimiz ‘han-ı yağma’ hanlar veya sultanların bayramlarda ve düğünlerde halka verdiği büyük ziyafetlerdi. Bu ziyafetlerde tabaklara, kaşıklara kadar her şeyi yağmalamak serbestti.
Padişahların tahta çıkarken devlet erkanına ve askerlere cülus bahşişi dağıtma adeti de bu geleneğin bir devamı.
Cumhuriyetle birlikte de bu eski gelenek ölmedi, kamu kaynaklarını, arazilerini, ihaleleri yandaşlara dağıtmak, kamu parasını kendi parası gibi meydanlarda “ne veriyorlar beş fazlasını veriyorum” diye dağıtmak gibi modern versiyonları içinde yaşamaya devam etti.
Hatta siyasetçilerin ve bürokratların plaket, hediye, çiçek verme/alma tutkusu, düğünlere, cenazelere çelenk gönderme adetlerinin kökeninde bile bu kadim iktidarını gösterme ve kabul ettirme geleneği bulunabilir.
O yüzden bir öndeki kayyımlık döneminde şehrini ziyaret eden devlet büyüklerine, fiyatları 16 binden 130 bine kadar değişen, gümüş telkâri takılar ve tespihler hediye ettiğine dair iddialar ileri sürülen Mardin Valisi ve kayyım Belediye Başkanı Mustafa Yaman’ın şu sözleri tarihsel olarak pek ikna edici değil: “Bu ne bizim devlet geleneğimizde var ne de büyüklerimizin böyle bir şeye ihtiyaçları vardır.”
HDP’li Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk’ün yayınladığı faturalarda bu hediyelerden aldığı iddia edilen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve eski Savunma Bakanı Fikri Işık, böyle bir hediye almadıklarını açıkladılar. İçişleri Bakanı, konuyla ilgili soruşturma açtığını da söyledi.
Bu arada, Habertürk’ten Muharrem Sarıkaya’ya konuşan Vali Yaman, yapılan harcamaların mevzuata uygun olduğunu anlatırken “Belediye Bütçesinden Yapılacak Temsil, Ağırlama ve Tören Giderleri Mevzuatı”nı hatırlattı.
1984 yılında İçişleri Bakanlığı tarafından yayınlanmış bu mevzuat tam da potlaç geleneğinin nasıl yaşadığının bir örneği.
Mevzuata göre “Temsil, ağırlama ve tören giderlerinin konu, kapsam ve miktarının tayini belediye başkanının takdirine tabidir.”
Bir hukuki belgede görmeye pek de alışık olmadığımız “Ağırlama” başlığı altında ise şöyle yazıyor:
“Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyeleri, Hükümet Merkezi veya diğer illerin protokolüne dahil kişiler, Yabancı ülke temsilcileri veya konuklar, Sanat, bilim, kültür ve spor dallarında temayüz etmiş kişiler, Basın mensupları, beldenin kalkınmasında katkısı olanlar veya olacağı anlaşılanlar ile bu kişilerin eşleri ve refakatindeki görevliler için geleneklere ve davetin
şümulüne göre, ağırlama, konuklama, konutlandırma ve bu işlerle ilgili olarak hazırlıkların gerektirdiği giderlerle ziyafet, kokteyl, hediye, çiçek, bahşiş ve taşıma giderleri şeklinde yapılır.”
Gerçekten de okuyunca hediyelerin bu mevzuata uygun olduğu görülüyor.
Ama yerli ve milli mevzuata uygunken, 2004 yılında Avrupa Birliği’ne uyum için çıkarılan Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri Yönetmeliği’ne ise pek uygun görünmüyor.
O yönetmeliğin “Hediye alma ve menfaat sağlama yasağı” başlıklı maddesi çok açık:
“Kamu görevlisinin tarafsızlığını, performansını, kararını veya görevini yapmasını etkileyen veya etkileme ihtimali bulunan, ekonomik değeri olan ya da olmayan, doğrudan ya da dolaylı olarak kabul edilen her türlü eşya ve menfaat hediye kapsamındadır. Kamu görevlilerinin hediye almaması, kamu görevlisine hediye verilmemesi ve görev sebebiyle çıkar sağlanmaması temel ilkedir. Kamu görevlileri, yürüttükleri görevle ilgili bir iş, hizmet veya menfaat ilişkisi olan gerçek veya tüzel kişilerden kendileri, yakınları veya üçüncü kişi veya kuruluşlar için doğrudan doğruya veya aracı eliyle herhangi bir hediye alamazlar ve menfaat sağlayamazlar. Kamu görevlileri, kamu kaynaklarını kullanarak hediye veremez, resmi gün, tören ve bayramlar dışında, hiçbir gerçek veya tüzel kişiye çelenk veya çiçek gönderemezler; görev ve hizmetle ilgisi olmayan kutlama, duyuru ve anma ilanları veremezler.”
OECD’nin 1998’de aralarında Türkiye’nin de olduğu üye ülkelere yolsuzlukla mücadele için kamu yönetiminde etik ilkeler belirleme tavsiyesi ve Avrupa Birliği İlerleme Raporları’nda Türkiye’ye yönelik yolsuzluk ve rüşvet eleştirileri sonucunda, AB’nin zorlamasıyla sisteme giren bu Kamu Görevlileri Etik Kuralları’na riayet edilip edilmediğini takip için 2004 yılında bir de Kamu Görevlileri Etik Kurulu kuruldu.
Dünyada benzer amaçla kurulmuş kurumlar çok etkili bir denetim yapıyorlar.
1978’de Amerika Birleşik Devletleri’nde kurulan The Office of Government Ethics tüm siyasetçilerin ve kamu çalışanlarının korkulu rüyası. Kamu görevlilerinin 20 doların üstünde hediye kabul etmeleri yasak. Kurumun bir önceki başkanı Walter Shaub, seçimi kazanmasından sonra uzun süre Trump’ın şirketleriyle ilişkisini kesmesi için baskı yapmış, Trump bunun yerine şirketlerini oğullarına devredince de bunun etik kurallarını ihlal ettiğini söyleyerek istifa etmişti.
1994’de İngiltere'de kurulan The Committee on Standards in Public Life ise gerektiğinde bakanları ve milletvekillerini de araştırabilen bağımsız bir komite. Başında şu anda tarihçi saygın bir lord var. Sık sık siyasetçiler ve üst düzey kamu görevlileri hakkında yaptığı kılı kırk yaran incelemelerle haber oluyor.
1999 yılında kurulmuş Avustralya'daki The Public Service and Merit Protection Commission, Avusturalya Bağımsız Yolsuzluk Komisyonu ile birlikte 2014 yılında, üç yıl önce bir şirket yöneticisinden üç bin dolarlık bir şişe şarap hediye aldığını tespit ettikleri bir eyalet başbakanının istifa etmesine neden olmuştu.
Kamu etik kurallarının sıkı takibi ve denetlenmesi sonucu yaşanan istifalarla ilgili çok sayıda başka örnek var.
İlk akla geleni Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff’un, eyalet başbakanı olduğu dönemde bazı işadamlarının villalarında ücretsiz tatil yaptığı ortaya çıkınca cumhurbaşkanlığından istifa etmesi.
İsviçre’de Cenevre Kantonu’nun Başbakanı da Abu Dabi Şeyhi’nin davetiyle Formula 1 yarışını izlemeye gittiği için istifa etmek zorunda kalmıştı.
2002 yılında Almanya’da kamu biletlerinden kazandıkları uçuş millerini özel uçuşlar için kullandıkları tespit edilen aralarında Yeşiller Partisi milletvekili Cem Özdemir’in de olduğu, Çevre Bakanı, Dışişleri Bakanı Müsteşarı gibi isimler görevlerinden istifa etmişlerdi.
Daha bugünlerde Kanada, yine kamu etik komiserinin, bir şirketle ilgili dava açılmaması için başsavcıya ricada bulunduğu ortaya çıkan Başbakan Justin Trudeau ile tartışmasını konuşuyor. Daha önce de aynı komiser, bakanların dış gezilerde aldıkları hediyelerin peşine düşmüştü.
Ama herhalde bu ülkelerde bir valinin, belediye başkanının kamu parasıyla bakanlara, bürokratlara pahalı hediyeler alması düşünülemez bile.
Türkiye’de bunun olup olmadığını inceleyecek kurum; Kamu Görevlileri Etik Kurulu. Şu anda eski Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın başkanlığını yaptığı kurula vatandaşlar başvurup, kamu görevlilerin etik dışı davranışlarını şikayet edebiliyorlar. Bunun için bir de mail adresi var:etikkurul@etik.gov.tr
Denemek isteyen?
(Potlaç ve armağan ekonomisi üzerine yazıda da yararlanılan kaynak için; Türkiye’de Tekilci Kültür, Hukukilik ve Armağan Ekonomisi- Doç.Dr. Murat Öndermanhttps://dergipark.org.tr/download/article-file/5435)
.30/08/2019 20:44
Sokağın ‘huzur’unu bozan bir yazarın ardından...
89
Bundan 50 yıl önce Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Kurban Bayramı için alışılmadık bir mesaj yayınladı.
Aşırı sol ve aşırı sağ hareketlere karşı uyaran Cumhurbaşkanı, mesajının bir yerinde şöyle diyordu:
“Son zamanlarda bir kısım erkek ve kadın vatandaşlarımızın dış kıyafetlerinde görülen değişiklikler dikkati çekmekte ve söz konusu edilmektedir. Bu değişiklikleri bertaraf etmek ve önlemek için geleneklerimiz dinimizin esaslarını aşmamak ve Anayasamızın teminatı altında bulunan bu konuya ait devrim kanunlarını gözetmek zorundayız. Bu hususlarla ilgili olarak ifade etmek isterim kadınlarının başlarının açıklığı veya elbiselerinin kısalığı yahut uzunluğu ile din arasında bir bağlantı kurulamaz. Kadının iffetini ve namusunu kıyafetinde değil, onun şeref ve haysiyet duygularında aramak lazımdır. Bu sebeple bazı yerlerde kız ve kadınlarımızın başlarını örtmeleri ve uzun elbise giymeleri için yapılan münasebetsiz teşebbüsleri ve yersiz ve mesnetsiz bulurum.”
O günlerde gazetelerde Cumhurbaşkanı’nın bu sözlerini okuyanlar kimden bahsettiğini hemen anlamışlardı.
Sunay’ın adını vermeden eleştirdiği kişi 30 yaşında genç bir kadındı:
Şule Yüksel Şenler.
Falih Rıfkı Atay’dan, Can Yücel’e, İlhan Selçuk’tan Çetin Altan’a kadar gazete köşelerinde ondan bahsediliyor, attığı her adım, verdiği her konferans olay oluyor, hakkında üst üste davalar açılıyordu.
Peki neden?
Aslında 28 yaşına kadar dar bir çevre dışında pek bilinmeyen bir isimdi.
Kıbrıs asıllı, İstanbul’a yerleşmiş seküler bir ailede yetişmişti.
Cumhuriyet değerlerini benimsemiş şapkalı, modern bir babaanne ve dede, Türkiye’nin pek çok ilinde Sümerbank müdürlüğü yapmış memur, udi bir baba ve çocuklarına evde müzik dersleri aldıran, danslı eğlencelere giden Adalet Partisi kadın kollarında çalışan bir anne...
Demokrat Partili bir aileydiler.
1955-56 yıllarında düzenlenen Kıbrıs Mitinglerinde, al bayraktan kıyafetler içinde başında Kıbrıs haritası çizilmiş yeşil bir taçla kürsüden milliyetçi şiirler okuyan Kıbrıslı bir genç kız olarak gazetelere haber olmuştu.
Siyaseten daha aykırı ve farklı fikirleri yoktu.
Annesinin hastalığı yüzünden ortaokulda okurken okulu terk etmiş, Kerime Nadir romanlarıyla edebiyata merak salmış, dergilerde yazıları çıkmaya başlamıştı.
“Yüksel” adı yüzünden erkek zannedildiği (hatta nüfusa da erkek diye kaydedilmişti) için yazılarına Şule Yüksel Şenler diye imza atıyordu.
Bu arada Süleyman Nazif’in yeğeni, milliyetçi bir kadın yazar olan İffet Halim Oruz’un çıkardığı Kadın gazetesinde kız kardeşiyle birlikte “Duyuşlar” adlı bir köşeleri olmuştu.
İlk yazıları da kadim bir tartışma üzerineydi: “Sanat sanat için midir yoksa toplum için midir?”
Ama o günlerde aileyi kökünden sarsacak bir gelişme yaşanıyordu.
Vakıfbank’ta çalışan abisi Özer Şenler, Bediüzzaman Said Nursi ile tanışmış, Nursi’nin Üzeyir adını verdiği yakın bir talebesi olmuştu.
O yıllarda Nurculuk en büyük tehlikeydi. Özellikle de İstanbullu seküler bir aile için.
Abisindeki büyük değişim, ailede önce büyük krizlere neden olmuş ama sonra ağabey üç kız kardeşini de etkilemeye başlamıştı.
Bu değişimin Şule Yüksel’in yazılarına da yansıması gecikmedi.
Köşesindeki fotoğrafta kısa kollu, Avrupai kıyafet içindeki genç kız artık din ve ahlak temalı yazılar yazıyordu. Bu durumdan rahatsız olan İffet Hanım “Sizin gibi modern bir kız gerici fikirlerden değil, aşktan bahsetmeli” diye onu uyarmıştı ama zamanla aralarındaki fikri çatışma büyümüş, sonunda gazetedeki köşesini kaybetmişti.
Yazarlığı bırakan Şule Yüksel, kadınların katıldığı Risale sohbetlerine gidip gelmeye başlamıştı. Bu sırada hala başı açıktı ve bu gittiği sohbetlerde tepki çekiyordu.
Şehirli bir genç kız için başını örtmek radikal bir karardı. Ailesini karşısına almak, bulunduğu sosyal çevreden dışlanmak demekti bu.
İlk denemeleri babaannesi ve annesi tarafından “hizmetçi kadınlar gibi olmuşsun”, “Kürtlere benzemişsin” gibi yorumlarla karşılanmıştı.
Başörtüsünün köylülükle, fakirlikle eşit görüldüğü zamanlardı. Köylerden şehirlere göçler yeni başlamıştı. Şehirlerde kapıcı eşleri, hizmetliler dışında başını örtene rastlamak zordu. Şehirli, genç bir tesettür modası da henüz oluşmamıştı.
1966 yılında, 28 yaşındayken kararını verdi.
Moda dergilerini karıştırdı, denemeler yaptı sonunda, ayıplanmayacağı ya da ona “hizmetçi kız, köylü ya da yaşlı” denmeyecek, başka şehirli genç kızları da örtünmek için teşvik edecek şık bir baş örtme biçimi buldu. Bu baş örtme şekli yıllarca onun adıyla anıldı ve hala kullanılıyor; Şulebaş..
O yıllarda gazetelerde başörtülü tek yazar İnci Beşoğul, yemek, aile, çocuk bakımı yazıları yazıyordu. Ama Şenler’in aklı artık ciddi siyasi meselelerle meşguldü.
Bu sırada abisinin arkadaşı olan Mehmet Şevket Eygi’nin çıkardığı Yeni İstiklal Gazetesi’ne bir okuyucu mektubu gönderdi. “İslam Kadınına Hitap” başlıklı mektupta Kuran’daki başörtüsü farzı, sert bir üslupla hatırlatılıyordu:
“Seni binlerce, yüzbinlerce aç bakışın nazarlarına sunan, erkeğin tarafından bile kıskanılmayan kıymetsiz bir varlık haline getiren sebep ve zihniyetin suratına indireceğin şamar, tarihe en büyük zaferin olarak geçecektir. Artık silkin, uyan ve düştüğün bu zilletten kendini kurtar aziz ve muhterem Müslüman Türk kadını...!”
25 Ocak 1967 günü mektup gazetenin manşetinden yayınlandı.
Ama yazıdan çok Eygi’nin manşete koyduğu fotoğraf tepkileri artırmıştı. Fotoğrafta ellerinde kitaplarla üniversiteye giren, biri peçeli üç çarşaflı Pakistanlı kız görünüyordu.
Gazete çıkar çıkmaz, Türk Kadınlar Birliği bir bildiriyle gazeteyi kınadı ve Şule Yüksel Şenler hakkında irtica propagandası yapmaktan suç duyurusunda bulundu.
Suç duyurusu üzerine harekete geçen savcılık, o günlerin meşhur irtica maddesi 163’den dava açtı.
Şule Yüksel Şenler ilk kez kamuoyu önüne çıkıyordu. O güne kadar görülmemiş tarzdaki başörtüsü ve kendi tasarımı olan pardösüsüyle mahkeme salonuna gelen genç kadını bir gazeteci ordusu bekliyordu.
Ama mahkemeden beklenmedik bir karar çıktı.
Yazı, “devlet işlerine karışılmadığı, yeni bir hukuki nizam propagandası yapmadığı için” 163’üncü maddeye aykırı bulunmamış ve Şenler’in beraatına kararı verilmişti.
Artık Şule Yüksel Şenler, Türkiye ilk başörtülü köşe yazarıydı. Önce Yeni İstiklal’de ardından yine Mehmet Şevket Eygi’nin çıkardığı Bugün’de günlük yazılar yazmaya başladı.
Bu arada üst üste konferans davetleriyle bütün Türkiye’yi dolaşıyordu. Gittiği her yerde kadınlar salonları tıklım tıklım dolduruyor, dışarıya hoparlörlerle yayın yapılıyordu. Hatta bir keresinde Karabük’te verdiği konferansı, o sırada şehirde olan Rahşan Ecevit’in de hoparlörlerden dinlediğini gazeteler yazmıştı.
Konferansları her seferinde olay oluyordu. İzmir’de laik kadınlar konferans için şehre gelmesini, Zübeyde Hanım’ın mezarına yaptıkları bir yürüyüşle protesto etmişler, Eskişehir’de solcu öğrenciler konferans salonuna saldırmışlar, Bandırma’da verdiği konferans yüzünden hakkında gözaltı kararı verilmişti.
Herhangi bir din eğitimi yoktu. Elindeki bir kaç kitaptan İslam’da ve Kuran’da kadınlarla ilgili hükümleri anlatıyordu. En çok da başörtüsü ayetlerini.
Konferanslarını izleyen ve onun kendine has şık tesettür stilini gören kadınlar ondan etkilenmeye, onu taklit etmeye başlamışlardı.
Sadece konferanslar vermiyor, başını örtmek isteyen kadınlar, eşinin başını örtmesini isteyen eşler evine akın ediyor, neredeyse bir terapist gibi şehirli kızlara ve kadınlara rehberlik yapmaya başlamıştı.
Ama konferanslarının ve yazılarının tek konusu başörtüsü de değildi.
O dönemin bütün milliyetçi ve muhafazakar çevreleri gibi o da sıkı bir antikomünistti.
Mehmet Şevket Eygi’nin Bugün gazetesinin “kızıl tehlike”, “Moskof uşakları” çizgisi yazılarına yansıyordu.
O günlerde Türkiye’de oynanacak “Hair” müzikalinin yasaklanması için savcıları göreve çağırıyor, İstanbul’daki kız yurtlarında komünist kızların silahlar ve Marksist kitaplar sakladıklarını yazıyor, konferanslarında kadın erkek eşitliği, Kuran’daki eş dövme ruhsatıyla ile ilgili ayetlerden bahsettikçe de gazetelere haber oluyordu.
17 Kasım 1967 günü Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde verdiği konferans ise bardağı taşırmıştı.
Hınca hınç dolmuş üniversite salonunda başörtülü bir kadının konferans vermesi günlerce gazetelerin gündeminden düşmedi.
Ulus gazetesinde Falih Rıfkı Atay “Olur şey değil” başlıklı yazısında “Bir konferans salonunun kürsüsünü Şule’ye, Kısakürek’e düşürmek. Olur şey değil. 29 Ekim devrimciliğinin neredeyse 45’inci yılında Başkent’te bir üniversite fakültesinin Osmanlı Medresesi’ne soysuzlaştığını görmek” diye yazmıştı.
Gazeteler, konferans sırasında Atatürk’ün resminin salondan indirildiğini iddia etmiş, Üniversite Senatosu acil olarak toplanıp, DTCF Dekanı, eski bir Türk Ocağı başkanı olan Prof. Emin Bilgiç’in salon tahsis yetkisini elinden almıştı.
O konferansa katılan Ankara İlahiyat Fakültesi öğrencilerinden Hatice Babacan (Ali Babacan’ın halası), Şule Yüksel’in de teşvikiyle bir gün okul kapısında başını açmadan başörtüsüyle derse girince, 40 yıl boyunca çözülemeyecek başörtüsü sorunu başladı.
Üniversiteden kendisine destek veren bir erkek öğrenciyle birlikte atılan Babacan’a destek için İlahiyat öğrencileri, üniversitelerdeki ilk boykot ve fakülte işgallerine imza atmışlar, gazeteler boykotçu öğrencileri Paris’te üniversiteleri boykot eden Maocu öğrencilere benzetmişti.
Artık Şule Yüksel’e bir dur deme zamanıydı.
Hakkında açılan davalarda suç unsuruna rastlanılmadığı için beraat kararları çıkıyordu. Hukukun hala devlete rağmen sürprizler yapabildiği zamanlardı.
Aranan gerekçe 1967 yılında Papa’nın İstanbul ziyareti yüzünden yazdığı bir yazıda bulundu. “Ağlayın Ey Müslüman Kardeşlerim, Ağlayın” başlıklı yazıda “Ve Papa 6. Paul, Müslüman Türk halkının bütün arzu ve isteğine rağmen Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız tarafından hararetle ve son derece samimi bir şekilde karşılandı... Ağlayın ki kardeşlerim, bugün Müslüman atalarımızın torunları olan bizler, bir Hristiyan liderinin önünde en büyük aşağılık duygusuyla saygı ile eğilen bir millet haline düştük” satırlarında Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında dava açıldı. Başbakan Demirel şikayetçi olmadığını açıkladı ama Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay şikayetçi oldu.
Uzayan davada karar 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Yargıtay’ca onandı. Yüksel dokuz ay hapis yattı. Sabiha Sertel’den sonra hapse giren ilk kadın gazeteciydi.
İki ay sonra Cumhurbaşkanı Sunay kendisini affetmek istediyse de bunu kabul etmedi ve cezasını hapiste tamamladı.
Peki neden bu kadar öfke toplamıştı?
Yazdıkları ve konuştuklarının daha sertleri erkek yazarlar tarafından yıllardır yazılıp, söyleniyordu. Muhafazakar dindar kesimin Samiha Ayverdi, Münevver Ayaşlı başka kadın yazarları da vardı. Onların da kalemlerinin ucu sivriydi.
Şule Yüksel Şenler’i tehlikeli yapan ideolojik olarak çok da tutarlı olmayan siyasi fikirleri değildi.
Bütün haberlerde ve yazılarda ondan bahsedilirken söylendiği gibi mesele “başörtülü” bir kadının bunları yapmasıydı.
Siyasi değil, sosyolojik bir tehlikeydi.
Köylerden kentlere göçün başladığı yıllarda, bir geçiş toplumunda, şehirlerde yaşayan dindar kadınlar için onun tarzı bir rol model haline gelmişti.
Sadece giyim tarzıyla da değil. Örneğin Kazablanka Gazinosu’ndaki düğünü ilk şehirli İslami düğün örneği olmuştu.
Başörtüsü ve giyim tarzı, laik kesimlerden olduğu kadar gelenekçi İslami çevrelerden de tepki almıştı.
Emine Hanım’ın (Erdoğan) başkan yardımcılığını yaptığı derneğine İdealist Kadınlar Derneği adını vermesi bile “idealist” kelimesi yüzünden fazla Batılı bulunmuştu.
Ama tam da onu tehlikeli yapan da modernizmle İslami birleştirme çabasıydı. Halbuki cumhuriyet modernleşmesi şehirleşme ve eğitimle geleneksel kadın giyiminin yok olacağını, başörtüsünün köylerde kalacağını zannetmişti.
Şule Yüksel Şenler, şehirli dindar bir kadın örneği oluşturarak bu ilerlemeci tarih çizgisinde beklenmedik bir kırılmaya neden oldu. Gömülmeye çalışılan sosyolojik bir gerçek onun eliyle toprağı kazımasıyla tekrar ortaya çıkmıştı.
Gazetelerde yazarak, konferanslarda konuşarak kamusal alana girmeyi başaran ilk başörtülü kadın olmayı başarmıştı.
Kamusal alana tek başına da girmedi, başka şehirli başörtülü kadınlara da bir yol açtı.
Şule Yüksel Şenler, 81 yaşında hayatını kaybetti. Bundan 50 yıl önce aleyhine en sert haberlerin çıktığı Cumhuriyet gazetesi onun vefatını “Şulebaş’ın yaratıcısı Şule Yüksel Şenler öldü” başlığıyla duyurdu. Bu 50 yılda öfkelerinden hiçbir şey kaybetmemiş görünüyorlar.
İnsanın aklına Fransa’nın, bir zamanlar komünist, bölücü, vatan haini ilan ettiği, siyahlara yönelik ayrımcılığa karşı mücadele başlatmış, Martinik için özerklik istemiş şair ve siyasetçi Aime Cesaire’ın adını, vefatından sonra Fransız büyüklerinin yattığı Pantheon’a bir plaketle asması geliyor.
Maalesef Türkiye kendi hatalarından öğrenmeyi, onları böyle tecrübelere dönüştürmeyi başaramıyor.
Siyasi görüşlerini, tarzını benimsememek mümkün ama Şule Yüksel Şenler, 40 yıl boyunca Türkiye’nin kamusal barışını zehirlemiş, siyasetini derinden etkilemiş, bir ayrımcılığa karşı ilk direnişi başlatmıştı.
Yeni nesiller onu, bu mücadele hikayesinden çok, bir aşk ve hidayet romanı olan Huzur Sokağı’nın yazarı olarak tanıyorlar.
Halbuki Şule Yüksel Şenler önce, farklılıkların bastırılması, susturulmasıyla sağlanmış sokaktaki sahte huzuru bozan bir aktivistti. Hem de bunu sırtını devletin gücüne dayamadan yapmıştı.
Mekanı cennet olsun.
(Yazıdaki Şule Yüksel Şenler’in hayat hikayesinden alıntıların kaynağı; Demet Tezcan- Bir Çığır Öyküsüdür Şule Yüksel Şenler- İlke Yayıncılık)
(Aime Cesaire’in hayatıyla ilgili kaynak için; Aşağılanmaya Hayır/Aime Cesaire- Alfa Yayınları)
.08/09/2019 23:12
Adaletsizlik değil, seri adaletsizlik....
108
11 Nisan 1980 günü, Türkiye İşçi Partisi’nin kurucularından, halk kültürü araştırmacısı, her kına gecesinde okunan Yüksek Yüksek Tepeler’e türküsünü derleyen yazar Ümit Kaftancıoğlu her sabah olduğu gibi yapımcı olarak çalıştığıTRT İstanbul Radyosu‘na gitmek üzere evinden çıktı. Yanında her sabah olduğu gibi arabasıyla okula bıraktığı 13 yaşındaki kızı Pınar da vardı.
O sırada annesi Pınar’a beslenme çantasına elmayı koyup koymadığını sorarken, arabanın camlarını silen babasının yanına iki adam yaklaştı:“Sen Ümit Kaftancıoğlu musun”diye sorup, “evet” cevabını alınca ateş etmeye başladılar.
Her şey küçük kızın gözleri önünde oldu. Kolları arasında can veren babasından son söz olarak kendi adını duydu Pnar.
Cinayetin failleri önce tespit edilemedi. 12 Eylül darbesinin ardından, dört kişi cinayet yüzünden yargılandı. İkisi hiç bulunamadı, biri beraat etti, biri ise önce müebbet aldı sonra cezası cinayete yardıma düşürüldü, dört yıl yatıp dışarı çıktı. Cinayet emrini kimin verdiği 39 yıl sonra hala bilinmiyor.
Bu arada babalarını karanlık bir cinayetle kaybeden iki kardeş büyük zorluklarla eğitimlerini tamamladılar.
Pınar büyüdü, Aydın Nazilli’de kızının adını verdiği bir çiftlik kurdu, girişimcilik ödülleri aldı.
Başbakan’ın Dersim Katliamı için özür dilediği, 1915 Ermeni tehcirinde ölenler için taziye yayınladığı, fail-i meçhullerin aydınlatılacağı, devletin rutin dışına çıktığı 90’lı yıllara dönülmeyeceği vaatleriyle başlayan çözüm sürecinin sırasında AK Parti’den Belediye Meclis üyesi adayı oldu, seçimi kazandı. Ama müşterileri onun kadar önyargısız ve demokrat değildi, mahalle baskıları sonucu istifa etmek zorunda kaldı.
Ağabeyi Ali Naki ise tıp okudu. 2001 yılında Sivas Suşehri Devlet Hastanesi’nde zorunlu hizmetini yaparken tanıştığı bir acil servis doktoruyla evlendi; Canan Kaftancıoğlu.
Kaftancıoğlu soyadlı birinin siyaset ve devletle ilgili fikirleri hakkında yargılara varırken bu acı hikayeden başlamanız gerekir.
Canan Kaftancıoğlu adını da zaten önce bir siyasetçi ya da bir tıp doktoru olarak değil, 2009 yılındaki babalar gününde organize ettiği “Benim babam bir kahramandı” gecesiyle duymuştuk.
Gecenin ev sahipleri çoğu fail-i meçhul kalmış, tetiğinde devletin parmak izleri olan siyasi cinayetlere kurban gitmiş babaların çocuklarıydı; Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali, Abdi İpekçi’nin kızı Nükhet İpekçi, Musa Anter’in kızı Dicle Anter, en son karanlık cinayetin kurbanı Hrant Dink’in oğlu Arat Dink.
Bu ortak acı kaderi paylaşmış aileler, yine Canan Kaftancıoğlu’nun sözcülüğünü yaptığı Toplumsal Bellek Platformu’nu kurdular ve bütün hayatlarını etkilemiş bu karanlık cinayetleri aydınlatmaya çalıştılar.
En çok da son karanlık siyasi cinayet olan Hrant Dink cinayetinde adalet için uğraştılar.
Öldürülmesinden aylar önce İstanbul Vali Yardımcısı tarafından, Sabiha Gökçen’in bir Ermeni yetimi olduğunu yazdığı için Valiliğe çağırılıp, odada “akraba” kılığında bulunan MİT mensupları önünden uyarılmış, bu uyarıdan tedirgin olup “Ruh halimin güvercin tedirginliği” başlıklı yazılar yazmış, sonra ilk kez İstanbul’a gelmiş 17 yaşındaki bir katil tarafından gündüz vakti cadde ortasında öldürülmüş, kaçan katil yakalanınca eline bayrak verilip polis ve jandarmanın arasında kahramanlık fotoğrafları çektirilmiş, dönemin Emniyet şeflerinin cinayet ihbarını almalarına rağmen cinayete en iyi ihtimalle göz yumdukları ortaya çıkmıştı.
Bütün bunların ardından bir de yıllarca mahkemede bir arpa boyu yol alınamadığını gören oğlu Arat Dink, 2010 yılında bir yazı yazdı ve şöyle dedi:“Bize tek araç ‘söz’ kaldı. Sözümüze de göz diktiler. Diyorlar ki ‘Devlete katil deme’. Olur. Seri Katil.”
Öfkesinde kimsenin haksız bulamayacağı bir evladın bu sözünü, 11 Mart 2014 günü, Gezi olayları sırasında polisin attığı gaz fişeğiyle başından vurulmuş 16 yaşındaki Berkin Elvan hastanede hayatını kaybettiğinde Canan Kaftancıoğlu da tweet olarak attı: “Devlet değil, seri katil. Hoşçakal Berkinim.”
İşte bu tweet aradan geçen beş yıldan sonra arşivlerden bulundu ve “zincirleme şekilde alenen Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, devletin askerini veya emniyet teşkilatını aşağılama" suçlamasının” delilerinden biri olarak Canan Kaftancıoğlu iddianamesine girdi.
Peki ne zaman? 31 mart yere seçimlerinde Kaftancıoğlu’nun il başkanlığını yaptığı CHP’nin İstanbul Belediyesi’ni kazanmasından, seçimlerin YSK kararıyla iptal edilmesinden sonra, yeni seçimlerden bir ay önce.
Kayınpederinin 39 yıldır aydınlatılmamış karanlık cinayetinin izini süren Kaftancıoğlu’nun, babasını öldüren güçlerin karanlıkta kalmasına kızan bir evladın öfkesini yansıtan sözünü, polisin gaz fişeğiyle ölmüş bir çocuğun arkasından yazması, beş yıl sonra dokuz yıl sekiz ay hapis cezası almasının sebeplerinden biri oldu.
Diğer sebepler de en eskisi yedi en yenisi üç yıl öncesine ait başka tweetler.
Bir yıl sekiz ay hapis cezası aldığı “Zincirleme şekilde alenen Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, devletin askerini veya emniyet teşkilatını aşağılama" suçlamasındaki “zincirleme” dokuz tweetten oluşuyor.
Bu tweetlerden bir başkası Kaftancıoğlu’nun yine beş yıl önce 12 Temmuz 2014 günü attığı “Derin devlet diyerek olaya mistizm katıyor ve asıl devleti aklıyoruz aslında. Bu cinayetleri devlet işledi!” tweeti.
Kaftancıoğlu bu tweeti, Ankara’da aralarında Yılmaz Erdoğan’ın amcası Sağlık Bakanlığı bürokratı Namık Erdoğan, yazar Musa Anter’in de olduğu 19 fail-i meçhul cinayetle ilgili görülen ve Mehmet Ağar, Korkut Eken, Yeşil gibi devlet görevlilerinin yargılandığı davayla ilgili Uğur Mumcu’nun oğlu Özgür Mumcu’nun yazdığı yazıyı paylaşırken atmış.
Yani devletin işlediği iddia edilen fail-i meçhul cinayetlerle ilgili görülen bir dava üzerine.
Ama 2014 yılında devletin kendisinin iddianameye çevirip soruşturduğu, Meclis’te komisyonlarda araştırılan, siyasetçilerin, gazetecilerin dillerinden düşürmediği devlet görevlilerin sorumluluğu olan fail-i meçhul cinayetlerden bahsetmek beş yıl sonra hapis cezalık suça döndü.
Bir diğer suç delili olan tweet, 24 nisan 2012 tarihli. Kaftancıoğlu böyle bir tweet atmadığını iddia etti ama savcıya göre bu tweet de Türkiye Cumhuriyeti devletini aşağılamak demek: “Tarihte bugün; Ermeni soykırımı başladı. Katledilen Ermeni vatandaşlarımızı anıyoruz. 19.15’de Taksim’de.”
Halbuki bu tweette bahsedilen anma, o yıl İstanbul Valiliği’nin izniyle, polis koruması altında yapılmıştı. O anmada bugün iktidar cephesinde olan başdanışmanlar, yazarlar, milletvekillerinden bazıları da bulunuyordu.
Zaten o anmadan bir yıl sonra Başbakan Erdoğan’ın kendisi 24 Nisan’da taziye yayınlamıştı.
Bir yıl önce de aynı Başbakan Erdoğan, Dersim katliamı için, devletin resmi belgelerini açıklayarak, devrin CHP iktidarını katliam yapmakla suçlayıp, “gerekirse devlet adına özür dileriz” demişti.
Ama demek ki bundan yedi yıl önce zamanın CHP iktidarını yani zamanının Türkiye Cumhuriyeti devletini katliamla suçlamak serbest ama yedi yıl sonra “katil devlet” demek bile hapislik suç.
(Hala Başbakan’ın 1937-38’deki CHP iktidarını yani devleti Dersim’de katliamla suçladığı tweetleri arşivlerde duruyor.)
Nitekim devletimizin zincirleme olarak aşağılanmasına neden olmuş bir başka tweet, Kaftancıoğlu’nun 19 Ocak 2015 günü Hrant Dink anması için attığı “Katil devlet hesap verecek sloganlarıyla kitle Taksim’den Agos’a yürüyor” tweeti.
Ama devletimiz dört yıl önce Taksim’de alenen bu sloganı atan binlerce kişinin devleti aşağıladığını ancak dört yıl sonra Kaftancıoğlu’nun tweetinde görünce fark etmiş olmalı.
Yoksa eğer Kaftancıoğlu CHP İstanbul İl Başkanı olmasaydı, 31 Mart’ta CHP İstanbul belediyesini kazanmasaydı, sonra seçim iptal edilmeseydi, binlerce kez atılmış olan bu tweet de savcıların umurunda olmayacak, 23 Haziran’da CHP bir kere daha seçimi kazanmasa yıllar önce atılmış bu tweetlerden dokuz yıl hapis cezası da muhtemelen çıkmayacaktı.
O yüzden ifade hürriyeti, şok edici fikirlerin de ifade özgürlüğü kapsamına girmesi, yedi yıldır suç olmayan tweetin bir anda halkı kin ve nefrete tahrik ettiğinin anlaşılmasının saçmalığı gibi böyle bir manzara karşısında fazla lüks olacak tartışmalara girmeye gerek yok.
Herkesin çıplak gözle görebildiği basit ve acıtıcı bir Türkiye gerçeği var karşımızda
Buna herhalde sadece adaletsizlik diyemeyiz, bu artık seri adaletsizlik
.10/09/2019 23:10
Ankara’da çorak bir tarlaya bakarken...
42
Ankara’da şehir dışındaki bir lokantanın terasından kurak boş arazinin ortasına dikilmiş biçimsiz gökdelen vari inşaatlara bakıyoruz.
Bütün gazetecilerin aylardır peşinden koştuğu Ali Babacan’la yaptığımız röportaja konacak fotoğrafların arka fonunda zorunlu olarak bu çirkin manzara olacak.
Babacan bu manzaraya bakarken “Yazık oldu, bütün ülke bunlarla doldu, paralar buralara gitti” hayıflandı.
Bundan beş yıl önce hala ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı iken yaptığı meşhur uyarıyı hatırladık: “Üretmeden taşa toprağa para harcıyoruz.”
2002’den 2015’e kadar iki yıllık Dışişleri Bakanlığı dışında, 11 yıl boyunca ekonominin dümeninde bulunmuş, daha çok işiyle ilgili ve az konuşmuş Babacan’ın bugüne kadar akıllarda en çok kalmış açıklamasıydı o.
Ama beş yıl önceki o uyarı dikkate alınmadı, paralar taşa toprağa gömüldü, sonunda ekonomi inşaat ekonomisinin peşine takılıp duvara çarptı.
Aslında o uyarı Babacan’ın kendi partisiyle aklen yollarının ayrılmaya başladığının da ilk işaretiydi.
Zaten o uyarıdan bir süre sonra önce bakanlıktan sessiz sedasız ayrıldı, sessiz bir milletvekilliğinden sonra da bir daha konuşmadı..
Son tweetinin tarihi 20 Haziran 2015. 15 temmuz sonrası Demokrasi Nöbetleri’ndeki bir kaç konuşması dışında uzun yıllardır sesini de duymamıştık.
Ta ki Temmuz 2019’da AK Parti’den kısa bir yazılı açıklamayla istifa edene kadar.
Aslında istifa, röportajdan tam başlangıç tarihinin 19 Şubat 2019 olduğunu öğrendiğimiz, yeni siyasi hareket için uzun süredir, devam eden çalışmaların bir son adımıydı.
Ama o çalışmalar da aylarca sessiz bir şekilde ilerledi.
Babacan ve onunla birlikte hareket eden siyasetçiler, aralarında bizim de olduğumuz gazetecilerin ısrarlı röportaj tekliflerini “henüz çalışmaların sürdüğünü” söyleyerek sürekli ileri bir tarihe ertelediler.
Bu ertelemenin Babacan’ın tercihi olduğunu öğrendik.
Çünkü Babacan henüz partinin kadroları belli olmadan, o kadro bir araya gelip temel politikalar üzerinde konuşmadan tek başına çıkıp herkesi bağlayacak sözler söylemek istememiş. Bunun parti içi demokrasi açısından en baştan yanlış iliklenmiş bir düğme olacağını düşünüyormuş.
Karar’a röportaj vererek bu ilkeyi bir miktar esnetse de, yine de bazı konular üzerinde konuşmayı erteleyerek, ayrıntılara girmeyerek bu ilkesel tutumunu sürdürmüş oldu. Zaten röportajla ilgili de gelen eleştiriler daha çok bununla ilgiliydi. Genel prensipleri ve ilkeleri hatırlatıp, güncel meselelere pek girmemesi, parti hakkında kurulma tarihi dışında fazla ayrıntı vermemesi eleştirildi.
Bu aslında Babacan’ın siyaseti ve liderlik tarzı hakkında da röportajda tekrarladığı demokratik prensipler ve değerlerden daha fazla ve elle tutulur bir fikir veriyor.
Lider merkezli değil, kadro merkezli bir siyaset anlayışını hayata geçirmeye çalışıyor. Bu tabii on yıllardır bunun tam tersine fena halde alışmış olan Türkiye’nin nasıl karşılayacağı bilinmeyen yeni bir tarz-ı siyaset.
Röportaja başlarken bunun farkında olmamıza rağmen, yine de sorularla bu ‘demokratik hassasiyette’ gedik açmak için epey uğraştık.
Yine de kuruluş tarihi dışında parti hakkında fazla bir ayrıntı öğrenemedik.
Ama temel ilke ve prensipleri açıklarken, bazı güncel konularda mesajlar verirken aslında epey bir şey de söylemiş oldu.
Örneğin cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi mi parlamenter sistem mi sorusunu “Bu konuda şahsi bir kanaati olduğunu ama bunun kuracakları geniş ekiplerin vermesi gereken ortak bir karar olduğunu” söyleyerek yanıtlamadı ama öncesinde anlattıklarından Cumhurbaşkanlığı sistemine karşı olduğunu, güçlendirilmiş Meclis ve net kuvvetler ayrılığına dayalı bir parlamenter sistemi savunduğunu anlamak zor değildi.
Ya da dış politikayla ilgili içinde Rusya, ABD, AB, S-400, Suriye geçen cümleler kurmadı ama “Türkiye’nin sözünün gücünün azaldığını bu yüzden sık sık çözümleri askeri yollarla aradığı” tespiti çok şey anlatıyordu. Türkiye’nin “kurucusu ve üyesi olduğu uluslararası kurumlar ve parçası olduğu ittifak sistemleri”nin risk altında olmasından duyduğu tedirginliği anlatırken de aslında dış politikadaki tercihini ortaya koymuş oldu.
Uzun bir süredir kimsenin dillendirmek istemediği “Kürt sorunu” terkibini kullanması, muhafazakar siyasetin zayıf karnı olan Alevilerin sorunlarından bahsetmesi kayyım, YSK’nın İstanbul seçimini iptali kararını eleştirmesi, muhalif olduğu için işsiz kalan gazetecilerden bahsetmesi, adlarını vermese de tutuklu gazeteci, sivil toplumcu, siyasetçiler üzerine konuşması yine net siyasi tercihlerdi.
Konu AK Parti’den istifasıyla ilgili eski defterlerin açılmasını gerektiren sorulara geldiğinde ise “Artık biz geçmişle uğraşmak istemiyoruz” diyerek böyle bir hesaplaşmaya karşı hevessizliğini gösterdi, “bunlar birbirine girsin çarşı karışsın” dışında bu yeni siyasi hareketlerden bir beklentisi olmayanları hayal kırıklığına uğratacak ama daha çözüm ve gelecek odaklı bir merkez siyaseti için akılcı bir strateji bu.
Yine de örneğin “iki kere iki dörttür diyebildikten sonra en kolay ekonomi toparlanır” derken yaptığı gönderme, Erdoğan’ın “ümmeti bölmeyin” açıklamasına “bölmek değil, toplumu birleştirmek için yola çıktık” cevabını vermesi, bakanken Bilderberg toplantılarına katılmasının, komplocu troll casplerine konu olmaya başlanmasına karşı ‘bu gezilerin gizli değil, Resmi Gazete’de yer almış Başbakan’ın onayıyla gidilmiş resmi geziler’ olduğunu hatırlatması, gerekirse polemiklerden de kaçmayacağının işaretiydi.
Partideki isimleri öğrenme konusunda röportaj öncesinden başladığımız ısrarlarımız ise sonuçsuz kaldı. Bu isimleri şimdi açıklamayı hem siyaseten hem de stratejik olarak doğru bulmadığını söyledi.
Türkiye’nin demokrasi, hukuk ve medya şartlarında bu anlaşılabilecek bir korumacılık. Bir parti koruma şemsiyesi olmadan adları açıklanacak isimlerin başına gelebilecekler tahmin etmek zor değil, bu muhtemel kadrolar için de pek teşvik edici olmazdı.
Zaten Babacan’ın bu ilk röportajını verebileceği ve “Partiyi 2020’den önce kuruyoruz” sözünü manşet yapabilecek medya organı sayısı da siyasete girdiği koşulları net biçimde gösteriyor.
İlk röportajını görüntülü medyaya vermesi PR açısından aslında daha doğru olabilirdi. Güven veren ve samimiyet geçiren ikna edici bir konuşma üslubu var.
Ayrıca kilo vermiş, neredeyse 40’larında gösteriyor. Muhaliflerinde bile iyi intibalar bırakmış genç ve başarılı bir siyasetçinin bizzat kendisini anlatması daha etkili olabilirdi.
Ama yine kadro oluşmadan herkes adına konuşmama hassasiyeti yüzünden , sürprizlere açık görüntülü ve canlı röportaj vermektense, daha kontrollü olan yazılı röportaj vermeyi tercih etmiş.
Böyle bir röportajı yayınlayabilecek önündeki konvansiyonel medya listesi de çok uzun değildi: Sözcü, Cumhuriyet, Yeniçağ, Birgün, Evrensel, Yeni Asya ve Karar.
Herhalde bu listeden Karar’ı seçmiş olması kimse için şaşırtıcı değil. Röportajı okuyanlar böyle bir röportajda sorulması gereken bütün soruların sorulduğunun hakkını teslim edecektir.
Belki Davutoğlu ile arasında olan görüş farklılıklarını biraz daha açmasını isteyebilirdik. Ama o konuda hassas olduğu, daha çok konuşmak istemediği için fazlasını sormadık.
Davutoğlu ile özel bir bağı olduğu ve bu yol ayrımına üzüldüğü açıktı. Zaten bakanlığı bıraktıktan sonra özel işine dönmeye hazırlanırken, 2015’de Davutoğlu’nun ısrarıyla yeniden milletvekili olmuştu. Babacan’ın röportajıyla, Davutoğlu’nun manifestosu ve konuşmaları arasında fark bulmak da kolay değil. Aynı siyaset ve iktidar anlayışıyla sınandılar, tespitlerinin ve eleştirilerinin çoğu da ortak. Arada ideolojik değil, bir üslup ve tarz farklılığı olduğu anlaşılıyor.
Babacan’ın tarzında en dikkat çekici taraf, Gül ve Davutoğlu ile şahsi ilişkilerinden bahsederken bile “biz” diye konuşmayı seçmesi.
Aslında “Ben” demek için CV’sinde epeyce malzeme var.
Varlıklı bir Ankara ailesinde doğmuş, TED Koleji’ni, ardından dereceyle girdiği ODTÜ Endüstri Mühendisliği’ni birincilikle bitirmiş, 35 yaşında bakan olmuş, 11 yıl ülkenin ekonomisini yönetmiş, muhaliflerinin bile en azından ehliyetini teslim ettiği bir isim.
Aile hikayesi de sıra dışı. Halaları 60’larda başörtülü kadınların çok olmadığı üniversitelerde okumuş, kız kardeşleri yasaklara rağmen ODTÜ’de mühendislik bölümlerini bitirmiş sıradışı bir muhafazakar ailenin mensubu.
Ama 1967’de Ankara İlahiyat Fakültesi’ne başörtüsüyle giren ve bu yüzden ihraç edilen ilk başörtülü üniversite öğrencisi olan halası Hatice Babacan’ın mağduriyeti üzerine de çok konuşmak istemedi.
Onun bir hak ve özgürlük mücadelesi verdiğini söylemekle yetindikten sonra konuyu, kurulu düzene karşı çıkmak için yola çıkmış olan AK Parti’nin bugün kurulu düzen haline gelmesine ve bu kez başka kesimlerin hak ve özgürlük sorunları olduğuna bağladığı bölüm röportajdaki en dikkat çekici ve cesur analizlerden biriydi.
Genel olarak bütün konuşma boyunca daha az ideolojik referansları olan bir dil kullanmaya çalıştı. Vatandaşlık, devlet, haklar ve özgürlükler konusunda klasik liberal tespitler yaptı, İslami referansları ve kelimeleri ölçülü kullanmaya çalıştı. Gerçekten toplumun farklı kesimlerini en baştan kaçırmayacak, ortak bir dil tutturma çabasını konuşmasında bile görmek mümkündü.
Korku siyaseti yerine ümit siyaseti bundan sonra da Babacan ve çevresinden duyacağımız çalışılmış bir siyasi motto.
Yine de “en kolayı ekonomi” derkenki özgüveni, ekonominin en temel mesele haline geldiği ve daha da geleceği siyasette en güçlü kozu olmayı sürdürecek.
Muhtemelen bu röportajdan sonra Babacan, parti kadrolarıyla yapacakları toplantılara kadar bir süre daha sessizliğini sürdürecek. Her olaya tepki veren siyasetçi moduna bir süre daha girmeyecek. O yüzden Twitter hesabını da kullanmayacak. Ama “2020’den önce” takvimini açıklayıp kendini bağladığına göre bu sessizlik de uzun sürmeyecek.
2020 yılında siyasetin bugünkünden çok sesli olacağı artık açık.
.13/09/2019 22:07
Sopayla ahlaki üstünlük kurulabilir mi?
67
12 Eylül darbesinin üzerinden 39 yıl geçti.
Yani darbenin ardından gözaltına alındıktan sonra kendilerinden bir daha haber alınmayan Cemil Kırbayır ve Hayrettin Eren de 39 yıldır kayıp.
Ama 1980’den beri onları arayan anneleri artık hayatta değiller.
Berfo Kırbayır, 33 yıl boyunca oğlunu aradı, 1995 yılından beri Galatasaray Lisesi önünde yapılan Cumartesi Anneleri eylemlerine katıldı, 2011’de Başbakan Erdoğan ile görüşen heyet içinde yer aldı. Ama tek isteği olan oğlunun kemiklerini bulamadan 2013 yılında 105 yaşında hayatını kaybetti.
Hayrettin Eren’in annesi Elmas Eren de 2011 yılında Başbakan’la görüşen Cumartesi Anneleri’nden biriydi. Cibali Tütün Fabrikası’nda çalışan, siyasi hiçbir kimliği olmayan Hasköylü Elmas Hanım, komşu mahalle Kasımpaşa’da yetişmiş Başbakan’a sadece “Çiçeklerle donatacağı bir mezar istediğini” söylemişti.
Ama oğlunun mezarını göremedi ama 2018 yılında Cumartesi Anneleri’nin 700’ünci haftaki buluşmasını polisin gaz bombalarıyla dağıtıldığını gördü.
Bir yıl sonra da geçen ay 88 yaşında hayatını kaybetti.
Artık İnsan Hakları Derneği binasının önündeki ara sokakta yapılabilen buluşmalardan 713’üncüsüne gönderdiği mesajda“Bizler de oğlum gibi karıncaya zarar vermeden Galatasaray’da kayıplarımızı aradık. Kime ne yaptık da bize Galatasaray’ı yasakladı?” diye sormuştu.
Yasaklama kararını veren İçişleri Bakanı’nın buna cevabı şöyleydi: İzin vermedik çünkü artık bu istismarın ve kandırmacının son bulmasını istedik. Anneliğin terör örgütünce istismar edilmesine, teröre kılıf yapılmasına göz mü yumsaydık.”
Dün aynı İçişleri Bakanı, iki haftadır Diyarbakır HDP İl Başkanlığı önünde PKK’dan çocuklarını isteyen annelere destek ziyareti yaptı. Yanında sanatçılar da vardı. Ziyaret neredeyse bütün televizyon kanallarından canlı yayınlandı.
Aslında herkesin taraf tutmaya çağrıldığı tutarsızlığı anlatmak için yazı burada bitirilebilirdi.
Ama daha fazlası da var.
Sadece çocuk yaşında gençleri dağa götürmek değil, PKK’nın karanlık bir iç infaz tarihi var. Yakınları PKK tarafından dağda ya da şehirlerde infaz edilmiş, kaybedilmiş aileler her zaman en sahipsiz insanlar oldular. Onların gidebilecekleri hiçbir yerleri olmadı. PKK’ya laf edemeyen sol insan hakları örgütlerinin, derneklerin kapıları onlara hep kapalı kaldı. Savaş karşıtı olduklarını söyleyen entelektüeller, hak haberciliği yaptıklarını iddia eden gazeteciler onların seslerini duymadı. Cumartesi Anneleri’nin yanlarına oturamadılar.
İhanet içinde görünmemek, Kürt davasına zarar vermemek için devlete de gidemediler, güvenliklerinden endişe ettikleri için ortalığa çıkamadılar.
Böylece Türkiye’de barış hareketi hep yarım kaldı. PKK terörü bırakması için dinleyeceği seslerden baskı görmedi, kendi tabanından silaha ve terör yöntemlerine karşı bir “Yeter artık” isyanıyla karşılaşmadı.
Peki, Diyarbakır’da HDP İl Başkanlığı önünde toplanıp çocuklarını isteyen anneler PKK’yı zorlayabilir miydi?
Eğer bu şartlarda, devletin gölgesinde yapılmasaydı, bu PKK’nın en korktuğu isyan olabilirdi.
Yani eğer devletin kaybettiği insanlar için 1995 yılından beri devam eden Cumartesi Anneleri eylemleri yasaklanmasaydı, haklarında herhangi bir mahkumiyet kararı olmayan üç ay önce seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atanmasından hemen sonra bu eylemler başlamasaydı ve ülkede başka insanların protesto haklarına da saygı gösteriliyor olsaydı.
Halbuki kayyım kararını protesto için kapısından çıkıp açıklama yapanlara su sıkılan Diyarbakır HDP İl Başkanlığı binasının kapısında iki haftadır bu eylem devam ediyor.
Protesto hakkının Avrupa standartlarında kullanımını örnek olarak polis eylemcileri koruyor, hatta laf atanlar gözaltına alınıyor, aralarında TRT’nin de olduğu televizyonlar sürekli buradan canlı yayınlar yapılıyor, her gün valiliğin organizasyonuyla gazeteciler, sivil toplum örgütleri, sanatçılar anneleri ziyaret için şehre geliyor.
İşte evlatlarını arayan annelerin sesinin üzerine düşen bu resmi ve siyasi gölge, bu isyanın Diyarbakır’da yankı bulmasını, silaha, teröre karşı bir isyana dönüşmesini ve bu isyanın Kandil’i zorlamasını engelliyor.
Halbuki, PKK’nın en zayıf karnı “çocuk savaşçılar” kullanması. 2010 yılında bir Danimarka gazetesi PKK’nın kamplarında 3000 çocuk savaşçı olduğunu yazmıştı. Tepkiler üzerine PKK, çözüm süreci başlarken 2013 yılında çocuk savaşçı kullanmayacağına dair BM’de sözleşme imzaladı. Ama bu sözünü tutmadı. 2014 yılından itibaren “Kobani Direnişi”, “Rojava Devrimi” diyerek binlerce çocuk yaşta genci Suriye’ye götürdü. 2015 yıllarında yüzlerce genci de hendeklere gömdü.
Zaten HDP binası önünde oturan annelerin çoğunun çocuğu da 14-15-16 yaşlarında 2014-2015 yıllarında PKK’ya katılmış ve Kuzey Suriye’ye gitmiş.
Reşit olmayan yaştaki çocuklar söz konusu olduğu için annelerin “çocuklarımız kaçırıldı” demeleri de hukuken doğru bir tanımlama.
Eğer, bu eylemi devlet değil de saygın bir sivil toplum örgütü üstlenseydi, annelerin bu haklı talebi, “çocuk savaşçılar” meselesi üzerinden gündeme getirilseydi, PKK ve son olarak geçen aylarda Cenevre’de çocuk savaşçısı kullanmayacağına dair sözleşme imzalayan YPG, uluslararası toplum üzerinden bu çocukların geri verilmesi için zorlanabilirdi.
Peki şimdi hepsi 18 yaşını geçmiş, en az dört yıldır PKK’lı olan bu “çocuklar” (Yarın havalar tekrar değişince, PKK’lı teröriste “çocuk” dedi diye birileri dava açmasın diye tırnak içinde) annelerinin çağrısına uyup eve dönebilirler mi?
Cumhurbaşkanı, eylemi başlatan Hacir Hanım’la telefonda konuşurken, onun ricası üzerine “Çocuğunu niye tutuklayalım” demişti. Ama onun oğlu henüz PKK’ya katılmadan durdurulmuştu.
Diğerleri için eğer katıldıkları tespit edilen bir terör eylemi yoksa, örgüt üyeliği suçu için etkin pişmanlık yasası var ama bundan yararlanabilmeleri için itirafçı olup, bilgi vermeleri gerekiyor.
Yani eğer HDP’liler gerçekten akıllı bir siyaset izlemeye karar verip bu annelerin çocuklarını PKK’dan geri istemek için girişim başlatırsa, geri geleceklerin en baştan itirafçı olmayı da kabul etmeleri gerekiyor. Bu da pek kolay görünmüyor.
İşin daha tuhaf kısımları da var.
Bir taraftan artık PKK’lılar için “öldürüldü” kelimesi bile yeterli bulunmayıp “leşleri alındı” denirken, bir taraftan bakanlar, siyasetçiler, gazeteciler, HDP önünde annelerinin yanına oturup, şimdi hepsi devletin hedefinde “PKK’lı terörist” olan o çocukların fotoğraflarıyla birlikte poz veriyor.
Ama işin tuhafı yarın eğer bir terör operasyonunda onlardan bazıları öldürülürse, cenazelerine katılacak, fotoğrafları arkasında yürüyecek HDP’liler hakkında soruşturma açılabilir, bu yaptıkları terör propagandasına sokulup belediye başkanlarının yerine kayyım atanabilir.
Yani devletin, devletin bakanlarının HDP İl Başkanlığı önünde oturma eylemine katılmak yerine, bir karar vermesi gerekiyor.
Gerçekten de şimdi terörist statüsünde olan bu çocukların geri gelmesi isteniyor mu? Devletin böyle bir eve dönüş hazırlığı var mı? Bunun için hukuki düzenlemeler yapılacak mı? Bu çocukların nerede olduğuyla ilgili devletin şu ana kadar bir tespiti oldu mu?
Bu soruların üzerine düşünen olup olmadığından bile emin değilim.
Çünkü bu eylemle ilgili konuşmayanları bile fişleyenlerin motivasyonuyla annelerin motivasyonu arasında epey bir fark var.
Anneler, çocuk yaşta alınıp dağa götürülmüş çocuklarını sağ olarak geri istiyorlar. Buna HDP’nin aracılık yapmasını istiyorlar. Basit, somut, siyasi bir tarafı olmayan bir talep bu. Devletin desteğini almak da siyaseten onları rahatsız etmiyor. Anneler, babalar işin bu kısmını hesap etmek zorunda değil.
Ama bu eylemi siyaseten sahiplenenlerin motivasyonları farklı.
Onlar Cumartesi Anneleri’nin eylemlerini yasaklamış, seçim hilesi yalanlarıyla İstanbul seçimlerini iptal ettirip ağır bir yenilgi almış, kayyım kararıyla milli iradeye çıplak bir darbe vurmuş veya bütün bunları canhıraş desteklemiş olmaktan yeniden haklı duruma geçmeye, herkesi yeniden suçlayacak, itham edecek bir mevzi kazanmaya, annelerin ahlaki üstünlüğünden kendilerine ahlaki üstünlük devşirmeye çalışıyorlar.
Ama devletin gücüyle, sopasıyla ahlaki üstünlük kurulamıyor.
Tam tersine devletin bu gölgesi, haklı bir mücadelenin sırtına ağır bir siyasi yük yüklüyor, aşırı propagandanın sesi çaresizce çocuklarını isteyen annelerinin sesini bastırıyor, Kürt mahallesinde bu sesi resmi bir sese çeviriyor, PKK’nın bu isyanı görmemezlikten gelmesine yardım ediyor.
Ama kendilerinden başka meselesi olmayanların galiba bütün bunlar pek de umurunda değil.
.16/09/2019 00:04
Fırsatçılar için ‘fırsat’larla dolu bir dönem...
34
Her zaman böyle olmuştur.
Serbestiyet’teki yazılarında Halil Berktay bu dar çizgicilik ve tasfiyecilik tarihini çok iyi anlatmıştı.
Örneğin Andrey Vyshinsky, uzun süre Menşevik’ti. Hatta 1917’de Lenin hakkındaki bir tutuklama emrinin altında imzası bile vardı. Ancak Devrim’den iki yıl sonra, iktidarı ele geçirdikleri kesinleşince Bolşevik Parti’ye üye olmuştu.
Bütün oportünistler gibi hem sağlamcıydı hem de gerektiğinde kraldan çok kralcı.
Bu sonradan komünist, Stalin’in eski yoldaşlarını tasfiye ettiği Moskova Mahkemeleri’nin savcısı olarak en acımasız kararların altına imza attı, mahkemeyi bir linç arenasına çevirerek “Liderlerimize karşı güttükleri hayvanî nefreti boğazlarına tıkalım!” türü konuşmalarla bir zamanların itibarlı komünistlerini aşağıladı.
Mao’nun Kültür Devrimi’nde bu rolü genç, tutkulu ve cahil partililerden oluşturulmuş Kızıl Muhafızlar oynamıştı. En küçük bir eleştiride “hain” ilan edilmiş yaşlı siyasetçilerin, entelektüellerin, akademisyenlerin peşine bu genç Kızıl Muhafızlar takılmış, onları sokaklarda başlarına külah geçirip dolaştırmışlar, çalışma kamplarına göndermişler, tuvaletlerde çalıştırıp aşağılamışlardı.
Bizim tarihimizde de tasfiye dönemlerinde bu insan kumaşının sayısız örneği bulunabilir.
Herhalde en meşhuru 30’lu yaşlarının başında Mersin’de doktorluk ve gazetecilik yaparken, Ankara’ya getirilip, İstiklal Harbi’nin komutanları Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay’ın idamla yargılandıklarını İstiklal Mahkemesi’nin hakimler kürsüsüne oturtulan Reşid Galip’tir. Daha sonra bu tutkulu gence önce Türk Ocağı, ardından Darülfünun tasfiye ettirilmişti.
Ne de olsa onun elini bağlayan bir geçmişi yoktu. İstiklal Harbi’nin komutanlarıyla, Türk Ocağı’ndaki entelektüellerle ya da Darülfünun’un müderrisleriyle, onlarla ilgili kararlarında vicdanını sızlatacak ortak bir maziye sahip değildi. Tek ahlaki sorumluluğu bütün kariyerini borçlu olduğu liderine karşıydı.
(Yine de bugünkü örneklerle karşılaştırıp haksızlık etmemek gerek.
Reşid Galip okuyan, kendisini geliştirmeye çalışan, inanmış bir dava adamıydı, genç yaşta yoksulluk içinde hayatını kaybetmişti)
Bu gelenek bugün de sürüyor.
Acımasız tasfiye dönemlerinde yine en öne, potadan en son girenler, oportünist gençler, bütün kariyerlerini, maaşiyetlerini güce borçlu olan kıfayetsizler, her dönem mutlu ve güçlü olmak isteyen hedonistler çıkıyor.
O yüzden, Türkiye’de İslami camianın yetiştirdiği sayılı entelektüellerden biri olan Ahmet Davutoğlu’nun danışmanlık, Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık, Genel Başkanlık yaptığı AK Parti’den istifa etmesinden sonra sahneye ilk önce Televole’de havuza ters takla atlayışlarıyla hafızalara kazınmış, kol kası farkıyla milletvekili olmuş eski bir futbolcu atlıyor.
İktidara yakın medyada Babacan ve Davutoğlu hakkında lakaplar takarak, “adamsan” diye meydan okuyarak en ağır yazıları yazanların, ters takla atarak olmasa da bir biçimde havuza atlamış ve o havuz dışında yaşayamayacak bir yaşam formuna dönüşmüş aynı profildeki aparatçikler olması da herhalde şaşırtıcı değil.
Ama sadece bu kadar da değil.
Güçlü bir iktidar içindeki kırılma, hiçbir aidiyet hisleri olmayan, kendilerinden başka meseleleri bulunmayan, hedonist ve kariyeristler için de heyecan verici, fırsatlarla dolu bir dönem demek.
Örneğin geçen hafta, bir zamanlar ülkenin en önemli haber referans mecraları olan Hürriyet, Milliyet, CNNTürk ve NTV, ülkede 13 yıllık bakanlık yapmış Ali Babacan’ın yeni bir parti için tarih verdiği ilk röportajını görmezlikten gelebildi.
Ama günlerdir aynı televizyonlar ve gazetelerde içeriğini haber yapamadıkları bu röportajın “bomboş” olduğuyla ilgili yayınlar yapılıyor, yazılar yazılıyor.
Yine geçen hafta ülkenin eski Başbakan’ının genel başkanlığını yaptığı partiden istifasını açıkladığı basın toplantısını (bir kısmına bağlanan Habertürk dışında) hiçbir ana akım haber televizyonları canlı yayınlayamadı.
Ama yine o istifa kararından sonra aynı kanallarda günlerdir tartışma programları yapılıyor ve o programlarda bu açıklamayı eleştirmek konusunda ifade özgürlüğü sınırsızca kullanılıyor.
Artık iktidarı eleştiremeyen bu eski merkez medya için, bu yeni siyasetleri eleştirmek hem maliyetsiz hem de bonusları toplamak, göze girmek için büyük bir fırsat demek.
Bu fırsat kapısından sadece onlar da girmiyor.
Hem Babacan hem de Davutoğlu’na karşı şu ana kadarki en sert eleştiriler, ithamlar tuhaf bir şekilde AK Parti ve çevresinden değil, MHP ve Vatan Partisi’nden geldi.
Gül, Davutoğlu ve Babacan hakkında Aydınlık gazetesinin manşetlerinden yaptığı sert yayınları henüz iktidara yakın gazeteler yapmadı.
MHP Lideri Bahçeli’nin yeni parti girişimleri için yaptığı “AK Parti’yi bölmek, Türkiye düşmanlarına yarar” gibi açıklamaları da henüz AK Partili yetkilerden duymadık.
Bu iki partinin, başka bir partinin iç kavgasına böylesine girmesi sebepsiz değil.
Onlar da bu kırılma anını, güçlü bir iktidardaki pozisyonlarını güçlendirmek için fırsat olarak görüyorlar. Ve bu işe yarayan, onlara iktidar cephesinde itibar kazandıran ve alan açan bir hamle.
Babacan ve Davutoğlu’nun gördüğü muamelenin aynısını, 31 Mart seçimleri öncesinden itibaren Ekrem İmamoğlu da görüyor.
Çünkü o da tehlikeli, onu eleştirmek de maliyetsiz, hakkında her şeyi söylemek konusunda ifade hürriyeti AB standartlarında ve tabii kazanılan bonus da çok.
O yüzden aylarca hile yaptığı, oy çaldığı, FETÖ, PKK’ya sözler verdiği gibi sayısız yalan habere imza atanlar, yazılar yazanlar herhangi bir mahcubiyet hissetmeden şimdi de belediye başkanı olarak onunla ilgili her meselede en öne atılıyorlar. O günlerde seçimin iptal edilmesi gerektiğini açıkça ilk olarak Bahçeli’nin dillendirmesi, İmamoğlu ve Kaftancıoğlu hakkındaki PKK ve FETÖ yayınlarının Aydınlık kaynaklı olması da yine tesadüf değildi.
Yani Türkiye siyasetinde yeni, tuhaf ve hareketli bir siyasi dönem açılıyor.
Ama sadece siyasetler değil, ahlaklar ve kişilikler de tartıya çıkacak.
Yeni siyasetler yine manşetlerle, televizyonlarla çarpışa çarpışa ilerlemek zorunda kalacak. Karşılarında sadece iktidar partisini değil, onunla birlikte hareket, iktidara ortak olmaya çalışan odakları da bulacaklar.
Televizyonlarda, gazetelerde onlar hakkında istediğini söylemede ileri demokrasi kriterleri geçerliyken, iktidar hakkında konuşurken yerli demokrasi standartları devrede olacak.
Sesleri kısılacak ama onlar hakkındaki bütün eleştirilere mikrofon uzatılacak.
Eşitsiz bir yarış olacak.
Ve maalesef mevcut insan kumaşı, güç ilişkileri, medya yapısı düşünüldüğünde ortaya pek de iç açıcı manzaralar çıkmayacak.
Ama zaten biz bu filmi daha önce de görmüştük...
.20/09/2019 23:01
‘Anayasayı açıklama, yoksa partiyi kapatırız’
47
Tarihte kırılma anları vardır. O anda verilen bir karar ya da atılan bir adım ardından gelen tarihin tüm akışını domino etkisiyle değiştirmiştir.
Türkiye yakın tarihinde de böyle dönüm noktası anları bulanabilir.
Örneğin Terakkiperver Fırka kapatılmasaydı, Cumhuriyet’le yaşıt bir demokrasi tarihimiz olabilirdi. Demokrat Parti Tahkikat Komisyonu’nu kurmasaydı, darbe defteri hiç açılamayabilirdi. Demirel ve Ecevit bir kez koalisyon kurabilselerdi, Türkiye 70’ler bataklığına batmayabilirdi. Özal 89’da cumhurbaşkanı olmaya karar vermeseydi bugün siyasette bambaşka aktörlerle karşı karşıyaydık.
Daha yakın dönem tarihimiz için benzer kırılma anlarının en çok olduğu yıl 2007’ydi.
O yıl verilen kararlar, atılan adımlar bugünü etkilemeye devam ediyor.
Hrant Dink suikastı, Malatya Zirve katliamı, e-muhtıra, 367 kararı, cumhuriyet mitingleri, Ergenekon davası ile Türkiye’deki siyasi havayı zehirleyen, iktidar mücadelesini sertleştiren, toplumu kutuplaştıran, hukuku siyasileştiren kötü bir kapı açıldı.
Dönemin ana aktörleri henüz konuşmadığı ve hatıralarını yazmadığı için o yıl tam olarak neler yaşandığını bilmiyoruz.
Maalesef Türkiye’de hatalardan öğrenme, özeleştiri kültürü yerleşmediğinden, tarihsel olaylar anakronizmle kesilip biçildiğinden, siyasetçiler, üst düzey sivil- asker bürokratlar da ‘kol kırılır yen içinde kalır’ anlayışı, ‘devlet terbiyesi’ gibi gerekçelerle bildiklerini anlatmak istemezler, hatıratları da ketumdur. Davet edildikleri Meclis komisyonlarına, tanık olarak çağrıldıkları mahkemelere gitmeyi ise zül sayıp, sürekli bir mazeret ileri sürerler.
O yüzden geçen hafta Yargıtay’da görülen, HSYK eski Birinci Daire Başkanı İbrahim Okur’un üç yıldır tutuklu yargılandığı davaya, eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in tanık olarak katılması önemliydi.
Dün Karar’da Elif Çakır, Sadullah Ergin’in 1,5 saat süren tanık ifadesinde İbrahim Okur’la ilgili sorulara verdiği cevapları yazdı. Henüz mahkeme kaydı açıklanmasa da yakın tarihe ve görülen davadaki iddialara şerh düşen bir ifade olduğu anlaşılıyor.
Sadullah Ergin, Milli Görüş kökenli, 28 Şubat günlerinde Refah Partisi’nin Hatay İl Başkanlığı’nı yapmış bir isim. Fazilet içindeki bölünme sırasında yenilikçiler saflarını seçip, AK Parti kurucusu olmuş, 2002’de Hatay milletvekili olarak girdiği TBMM’de ise AK Parti Meclis Grup Başkanvekili olarak AB adaylık süreci kapsamında çıkarılan demokratikleşme ve yargı reformu paketlerinde kritik bir rol oynamıştı.
2009-2013 yılları arasında 4.5 yıl Adalet Bakanlığı yaptı. Bu uzun ve kritik süreçte yaşadıklarını yazmadığı ya da anlatmadığı için başka pek çok AK Partili siyasetçi gibi o da zaman zaman günah keçisi muamelesi görüyor.
Son dört ay içinde gözlerinden dört kez ameliyat olan Sadullah Bey’le dünkü ameliyatının ardından telefonda konuştuk.
Sadullah Bey, mahkemede soru-cevap kısmına geçilmeden önce 2010 anayasa değişikliğine neden ihtiyaç duyulduğuyla ilgili bir girizgah yapmış. Bu sırada anlattıkları arasında bugüne kadar hiç duymadığımız, bilmediğimiz bilgiler var.
Konuşmasında Türkiye’yi 2010 Anayasa Referandumu’na götüren süreci 28 Şubat’la başlatmış, “siyaset kurumunu dizayn etmek için yargısal aktivizm” dediği gelişmeleri sıralamış: “1998’de Refah Partisi kapatıldı. 2001 yılında Fazilet Partisi kapatıldı. Bu sırada başka partiler hakkında da kapatma kararları verildi. 2007 yılında cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin başvurusu üzerine, Genelkurmay’ın yayınladığı muhtıradan dört gün sonra Anayasa Mahkemesi bugün bile bizi mahcup eden 367 kararını verdi.”
Bunun üzerine AK Parti, erken seçime gitti. 22 Temmuz 2007’deki seçimden de yüzde 47 gibi o günler için rekor bir sonuçla çıktı.
Buraya kadar olan kısmı zaten biliyoruz.
Fakat Sadullah Ergin’in ifadesinde ilk kez anlattığı olay seçimlerden sonra yaşanıyor.
Hatırlayanlar olacaktır, 22 Temmuz 2007 seçimlerine giderken AK Parti, e-muhtıra, 367 kararlarına karşı yeni anayasa kartını açmıştı.
Haziran ayının başında Başbakan Erdoğan, Prof. Dr. Ergun Özbudun’la görüşüp, ondan bir anayasa taslağı hazırlamasını talep etmişti.
Bunun üzerine Prof. Özbudun başkanlığında bir komisyon kuruldu. Komisyon, AK Parti’yle farklı siyasi eğilimleri olan anayasa hukuku hocalarından oluşuyordu: Şu anda Anayasa Mahkemesi başkanı olan Prof. Dr. Zühtü Arslan, Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Prof. Dr. Levent Köker, Prof. Dr. Yavuz Atar ve Doç. Dr. Serap Yazıcı.
Yeni anayasa tartışmaları seçimlerin hemen ardından bambaşka bir şekilde patlak verdi.
AK Parti milletvekili seçilen, liberal-sol eğilimli anayasa profesörü Zafer Üskül, “yeni anayasada Atatürk milliyetçiliği ve Atatürk ilke ve inkılapları gibi kavramların olmasına gerek yok” deyince kıyamet kopmuştu.
Bu arada komisyon hazırladığı ilk anayasa taslağını bitirip 2 Ağustos’ta Başbakan’a sunum yapmış, son hali de 29 Ağustos’ta AK Parti’ye teslim edilmişti.
AK Parti’nin itibarlı anayasa hocalarına böyle bir taslak hazırlattığı duyulur duyulmaz da büyük tartışmalar başladı.
İlk itirazlar AK Parti’nin tek başına anayasa yapamayacağı, bunun için Kurucu Meclis’e gerek olduğu şeklindeydi. Bunu anayasada Atatürk olacak mı, üniter devlet korunacak mı, vatandaşlık tanımı gibi tartışmalar izledi. 12 Eylül 2007’de taslak ortaya çıkınca girişte Atatürk’e atıf yapıldığı, ilk dört maddenin aynen korunduğu görülünce bu kez tartışmalar başörtüsüyle ilgili maddeye kilitlendi.
Kimsenin gözü anayasada ifade ve medya özgürlüğünü garanti altına alan, vatandaşlık tanımı meselesini çözen, din derslerini zorunlu olmaktan çıkartan maddeleri görmedi.
Taslakta üniversitelerde başörtüsü sorununu çözmek için iki alternatifli bir madde önerilmişti: “Kılık ve kıyafetinden dolayı hiç kimse yükseköğrenim hakkından mahrum bırakılamaz” ve “Yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.”
İşte bugün bize basit görünen bu iki öneri, o günlerde TÜSİAD’dan CHP’ye, rektörlerden, merkez medyaya kadar laiklik itirazlarına, ‘taslak askıya alınmalı’ çağrılarına neden oldu. Tartışmalara rahatsızlığını bildiren Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya da katılmıştı.
Aynı günlerde başlayan “Türkiye Malezya olur mu”, “Mahalle baskısı” tartışmaları da bu hassasiyetleri artırmıştı.
AK Parti’nin ve Erdoğan’ın, Abdullah Gül’ü yeniden cumhurbaşkanı aday yapıp yapmamayı düşündüğü, denge politikaları takip ettiği günlerdi.
AK Parti, eleştirileri önce “bu henüz bizim taslağımız değil” diyerek savuşturmaya çalıştı. Sonra parti anayasa taslağını görüşmek üzere Erdoğan başkanlığında üç günlük bir kampa girdi. Ama kampın sonunda taslakla ilgili bir karar açıklanmadı. Taslak ortada kaldı.
Tam bu sırada ilginç bir gelişme oldu ve devreye TOBB girdi. TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, yanına TİSK, TESK, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ gibi sekiz kuruluşun başkanlarını alarak yeni anayasa için bir platform kurduklarını açıkladı ve Meclis’in inisiyatif alarak bütün kesimlerden anayasa için katkı almasını istedi.
Bu çağrıdan sonra Meclis Başkanı Köksal Toptan devreye girdi, bütün kesimlerden yeni anayasa için öneri ve katkı bekliyoruz diyerek topu Meclis’e attı.
Bu arada TOBB öncülüğündeki Anayasa Platformu, ‘toplumun bütün kesimlerinden’ görüşler almak üzere her ilde toplantılar yapmaya başladı.
Böylece AK Parti’nin Prof. Özbudun başkanlığındaki komisyona hazırlattığı anayasa taslağı, “katılım, herkesin görüşü alınmalı” gibi gerekçelerle profesyonel bir hamleyle rafa kaldırılmış oldu, zaten bir süre sonra da unutuldu.
Peki Türkiye yeni bir anayasaya ilk kez bu kadar yaklaşmışken tam olarak ne olmuştu?
İşte Sadullah Ergin, Yargıtay’daki tanıklığında anayasa taslağının neden rafa kaldırıldığını ilk kez anlatıyor:
“Anayasa Hukuku hocası Prof. Dr. Ergun Özbudun ve arkadaşlarının hazırladığı ve Parlamenter Sisteme dayalı yeni Anayasa metni AK Parti tarafından kamuoyu ile paylaşılmak üzereyken, Başbakan Yardımcımız üzerinden AK Parti’ye şu mesaj gönderildi. ‘Yeni Anayasa metnini açıklamayın, açıklarsanız AK Parti’ye kapatma davası açmak zorunda kalacağız.’ Bu siyaset kurumuna ve TBMM’nin yasama fonksiyonuna karşı yapılmış bir tehditti. Bu mesaj/tehdit üzerine bu paketin açıklanması bir süre ertelendi.”
Yani AK Parti’ye üniversitelerde başörtüsü özgürlüğü getiren yasa değişikliği yüzünden 16 Mart 2008’de açılan kapatma davasından altı ay önce ilk kapatma tehdidi Prof. Özbudun başkanlığındaki komisyonun hazırladığı anayasa taslağı yüzünden gelmişti.
Sadullah Bey’in ifadesinde Başbakan Yardımcımız dediği isim ise Cemil Çiçek’ti.
Dün Cemil Bey’i arayarak bu olayı sordum. Çok ayrıntısına girmek istemedi ama böyle bir uyarı geldiğini zımnen teyit etti:
“AK Parti’nin denetimli serbestlik altında iktidar olduğu yıllardı o yıllar. Olup bitenleri bu kavram altında değerlendirmek gerek. Demokrasiye inanmamış, oportünist çevreler o dönem sadece eğitim hakkıyla ilgili bir madde üzerinde durdular. Varsa yoksa eğitim hakkı üzerinde duruyorsunuz. Baştan bir kurgu vardı, bir kapatma davası yoluna gidiliyordu.”
Cemil Bey ve Sadullah Bey isim vermedi ama o uyarıya dönemin Yargıtay Başkanı aracılık yapmış.
TOBB’un Anayasa Platformu’yla araya girmesi ise yine hükümetin, kapatma tehdidinden sonra bu işi rafa kaldırmak için bulduğu bir ara yolmuş.
Fakat bütün bu alttan almalara rağmen o kapatma davası altı ay sonra yine başörtüsü meselesi yüzünden açıldı.
Erdoğan’ın İspanya’da yaptığı “başörtüsü velev ki siyasi simge” çıkışı üzerine, MHP’nin “gelin çözelim” meydan okuması ile Meclis’ten geçirilen üniversitelerde başörtüsü özgürlüğü getiren yasanın ardından AK Parti’ye kapatma davası açıldı.
Ama aynı MHP, kapatma davası açılınca, AK Parti’nin “parti kapatmayı zorlaştıran bir değişiklik yapalım” teklifine önce sıcak bakıp, sonra “Siyasetçilere siyaset yasağı şartı” isteyerek yanaşmamıştı.
Neyse ki Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davasından kapatılmaya yetecek oy çıkmadı. O günlerde olan bitenlerin hikayesi de henüz yazılmadı.
Fakat yine Sadullah Ergin’in ifadesinden bu kapatma davasından sonra da onun tabiriyle yargısal aktivizmin rahat durmadığını, bu kez 2008-2009’da bir kere daha AK Parti’nin kapatılması için girişim yapıldığını öğreniyoruz.
Bu girişim Deniz Feneri davası çerçevesinde, partinin yurtdışından yardım aldığı iddiası üzerine açılmaya çalışılmış, bunun için yazışmalar da yapılmış ama ikinci kapatma davası girişimi sonuçsuz kalmış.
Yani 2007 ile 2009 arasında, AK Parti üç kez kapatılmaya çalışıldı. Birinde dava açıldı.
“Siyaset Kurumu bürokrasi ve yargı eliyle icra edilen siyaset mühendisliğinin esiri haline getirilmek isteniyordu. 2010 Anayasa Değişiklik Paketi işte böyle bir atmosferde hazırlandı” diye anlatıyor Ergin yaşananları.
Ama parti kapatmayı zorlaştırmak, yargısal aktivizmi engellemek için hazırlanan anayasa paketi, referanduma bu ikisi için konulmuş maddeler törpülenerek gitmişti:
“Bir bütün olarak hazırlanan paketin iki maddesi yasama ve yargı denetimi aşamasında zedelendi. Birincisi paketin içerisinde sekizinci madde olarak hazırlanan maddeydi. Siyasi partilerin kapatılmasını, Meclis’te grubu olan partilerin eşit sayıda (5’er üye) vererek kurulan komisyonun iznine bağlayan düzenleme. Bu madde ile partilerin kapatılma sürecine demokratik bir denetim mekanizması getirilmek istenmişti. Ancak madde iyi anlatılamadığı için 330 oy sınırın altında kalarak paketten düştü. İkincisi ise HSYK’nın oluşumuna dair Anayasanın 159. Maddesini düzenleyen paketin 22.maddesiydi. Bu madde yazılır iken HSYK’nın seçimle gelen üyelerinin seçiminde ‘tek oy’ sistemi öngörülmüştü. Yeni oluşacak HSYK’nın çoğulcu yapıda oluşması için böyle bir önlem alınmıştı. Anayasa değişiklik teklifi ‘tek oy’a göre yapılmıştı. Anayasa Komisyonu’ndan geçen metinde ‘tek oy’ vardı. TBMM’nin kabul edip yasalaştırdığı metinde ‘tek oy’ vardı. Referanduma sunulan metinde tek oy vardı. Ancak paket referandum sürecinde iken ana muhalefet partisi Anayasa Mahkemesi’ne açtığı davada ‘tek oy’un da iptalini istemişti. Tek oy sisteminin niçin getirildiği mahkeme üyelerine de anlatıldı. İptal edilmesin diye gayret gösterildi. Ama Anayasa Mahkemesi oy çokluğu ile ‘tek oy’ sistemini iptal etti. İptal günü Adalet Bakanı olarak şu açıklamayı yaptım: ‘Bizim öngördüğümüz modelde çoğulcu bir yapı vardı. İptalden sonra ortaya çıkan tablo çoğunlukçu bir yapıyı teşvik edecektir. Bu da orta ve uzun vadede diğerine göre daha sağlıksız bir yapıyı getirir. Mahkeme çoğulcu bir yapıyı iptal etti, çoğunlukçu bir yapının önünü açtı.’ Benim bu beyanım 7 Temmuz 2010 günü yapılmıştır. HSYK seçimlerinden tam 4 ay önce. HSYK oluşumunda herhangi bir grubun HSYK’da salt çoğunluk sağlamasını önlemek ve çoğulcu bir yapı inşa etmek için maddeye konulan sigorta Anayasa Mahkemesi eliyle devre dışı bırakılmıştır. O sigorta kalmış olsaydı büyük ihtimalle bugün bu konuları konuşuyor olmayacaktık.”
Sonrası malum. Her hakim ve savcının tek adaya tek oy verme sistemi yerine eski liste usulü kalınca, HSYK seçimi ideolojik gruplar arası nüfus sayımına döndü. Yargıdaki en örgütlü yapı olan Kemalist YARSAV’ın listesine karşı, hükümet de vefat eden Adalet Bakanlığı müsteşarı Ahmet Karaman’ın organizasyonuyla kendine yakın muhafazakar milliyetçi grupları karşı listede birleştirmeye çalıştı. Ama günün sonunda, liste usulü seçimin kazananı diğer muhafazakar grupları ve hükümeti de aldatarak kendi adaylarına oy veren, başka kılıklarda listeye giren FETÖ’nün adayları oldu. Daha sonra FETÖ’nün YARSAV’ın da bir kısmını kontrol ettiği, onlardan da oy aldığı ortaya çıktı.
Sadullah Ergin, Yargıtay’daki tanık ifadesinde çok eleştirilen bu HSYK seçimleri için şöyle diyor:
“2014 HSYK seçimlerinde tehdit olarak FETÖ vardı ve o tehdide karşı Yargıda Birlik Platformu oluşturuldu. Bu platform içerisinde FETÖ’ye karşı olan gruplar yer aldı. 2014’teki platformu oluşturan bileşenlerden herhangi biri ileri tarihte bir suça bulaşıp, suç örgütü haline gelse, 2014’te oluşturulan platformun diğer bileşenleri bu suça ortak mı olacaktır. 2010 HSYK seçimlerinde tehdit algısı ise 2008’de AK Parti’ye kapatma davası açan-açtıran, 2009’da yeni bir kapatma davasının hazırlıklarını yapan ve yargısal aktivizmi, siyaset mühendisliği için kullanan bir gelenekti. “
Dokuz yıl sonra filmin sonunu bilerek olan bitene bakınca değerlendirme yapmanın adil olmadığı bir dönemden bahsediyoruz.
Ama kesin olan bir şey var. Tarih başka türlü akabilirdi.
Emniyet’teki FETÖ yapılanması, iktidarı ve toplumu Ergenekon davalarına 2007 krizi ve kapatma davaları sayesinde ikna edebilmişti.
Eğer bugün kimsenin mesele etmediği Cumhurbaşkanı’nın eşinin başörtüsüne takılıp, e-muhtıralardan 367 kararlarına kadar krizler çıkarılmasaydı, bugün yine kimsenin geri dönmesini savunmadığı başörtüsü yasağında ısrar edilmesiydi, hatta bu yüzden iktidar partisine kapatma davası açılmasaydı, iktidar da kendisini korumak için sertleşmeyebilir, FETÖ’nün davalarla tasfiye teklifine ikna olmayabilirdi.
Ama öyle olmadı. Hayatta kalma güdüsüyle iktidar da yargısal aktivizme teslim oldu, siyaset sertleşti, hukuk siyasallaştı, kutuplaşma arttı, yolun sonu 15 temmuz darbe girişimine ve bugün yine yargısal aktivizmin siyaseti ve toplumu dizayn için kullanılmasına kadar çıktı.
Halbuki, Türkiye, 2007’deki krizden ders çıkarıp, sorunlarını yeni bir anayasayla da aşabilirdi. O gün anlamsız, önyargılı gerekçelerle yeni anayasaya karşı çıkanlar, bugün o hakların ve özgürlüklerin garanti altına alınmasına en çok ihtiyaç duyanlar haline geldiler.
Tarihte kırılma anları tam olarak böyle oluyor.
Toplumlar ellerine geçen fırsatları işte bazen böyle heba edebiliyorlar.
Altı yıldır Mısır’ı yöneten darbeci diktatör Sisi, BM yıllık genel kuruluna katılmak için kendisine “favori diktatörüm” diyen Trump’ın yanında, ABD’de ama herhalde aklı ülkesinde kalmıştır.
Çünkü altı yıl sonra Mısır sokakları hareketlendi.
Her gece “Yeter artık Sisi”, “Söyle, korkma, Sisi gitmeli” diye bağıran kalabalıklar Mısır’ın farklı şehirlerinde sokaklara çıkıyor, Sisi’nin posterlerini yakıp, çiğniyor.
Gösteriler henüz çok büyük çaplı değil ama son sekiz yılda iki kez sokak gösterileriyle devlet başkanlarını devirmiş bir halkın, korku duvarını bir kere daha aşması, herhalde Sisi’nin ve yandaşlarının uykularını kaçırmaya yetiyordur.
Özellikle de ülkede derin bir ekonomik buhran yaşanırken ve Sisi’nin buna karşı çözüm için elinde sopadan başka bir sihirli değnek kalmamışken...
Şu ana kadar iki kişinin hayatını kaybettiği, yüzlerce kişinin gözaltına alındığı gösterilerin önümüzdeki günlerde de süreceği anlaşılıyor.
Darbenin ardından sessizliğin bozulması, özellikle Mursi’nin şüpheli vefatının ardından Mısır’da Sisi karşıtı gösterilerin başlaması, Türkiye’de de özellikle muhafazakar çevrelerde heyecanla karşılandı.
Ama bazı destek mesajlarında yazdığı gibi bu kez yaşananlar İslami bir kalkışma değil, Firavun’a karşı Musalar sokağa çıkmadı, gösterilerin arkasında İhvan da yok.
Başka ülkelerdeki sokak gösterilerden heyecan duyup, kendi ülkesinde yüz kişi bir olayı protesto için bir araya gelse “İkinci Gezi kalkışması”, “Kaos planı devrede” diyenler, Soros’tan girip Otpor’dan çıkanlar, yirmi rapçi gencin şarkısının arkasında bile neredeyse bütün istihbarat örgütlerini buluverenlere herhalde çok şaşırtıcı gelmeyecektir: Mısır’da Sisi taraftarları ve onun güdümündeki medyaya göre gösterilerin arkasında dış güçler ve “terörist Müslüman Kardeşler” var.
Dün devlet güdümündeki Mısır medyasında çıkan bize epey tanıdık gelecek bir kaç haber:
“Terörist Müslüman Kardeşlerin internet trolleri, devlet büyükleri hakkında fitne tohumları ekerek ve yalan haberler yayarak ülke çapınca kitle gösterileri tertiplemeye çalıştı.”
“Partinin Gençlik Liderleri ve Siyasetçileri Koordinasyonu Komitesi Mısırlıları Müslüman Kardeşlerin dedikodularına karşı uyardı: Barışçıl yöntemlerle kendini ifade etme anayasa tarafından korunan bir hak olsa da, terörist İhvan’ın ülkenin güvenliğini ve istikrarını bozmak için bu hakkı suiistimal etmesi kabul edilemez, buna karşı çok dikkatli olmak gerekir.”
Mısır medyasının gösterilerin arkasında buluverdiği dış güçler ise tabii ki Katar ve Türkiye. Zaten Mursi, vefatından önce Katar için casusluk yapmak suçlamasıyla da yargılanıyordu.
Sisi’nin destekçisi Suudi Arabistan merkezli Al Arabiya’ya göre gösterilerle ilgili yalan haberler yayan iki yabancı medya kuruluşu Katar merkezli Al Jazeera ve Anadolu Ajansı.
Sisi’nin destekçilerinden Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dışişleri Bakanı’na göre de ‘Müslüman Kardeşlerin organize ettiği gösterilerle ilgili gerçekleri dış güçlerin fonlandığı medya kuruluşları çarpıtıyor.’
Mısır medyasından son bir haber daha aktaralım: “Türk siyasetçi Mısır’da gösteri çağrılarıyla Erdoğan’ın ilişkisini istemeden ifşa etti”
Habere göre bu büyük gerçek, televizyoncu Esra Elönü’ye ait olduğu iddia edilen “Sisi Akdeniz’de bir gaz diyaloğu hazırlanır an, her şey duracak” tweetini AK Partili Yasin Aktay’ın RTlemesiyle ortaya çıkmış.
Tweetin Türkçe’sinden uydurma olduğu hemen anlaşılıyor.
Ama Sisi yanlısı trollerin, gazetecilerin bu üretimi ve “Tam Sisi Akdeniz gazı için düğmeye basacakken Türkiye Mısır’ın sokaklarını karıştırdı” akıl yürütmesi yine de bize pek yabancı gelmeyecektir.
Mısır televizyonları da günlerdir Tahrir’den “Burada kimse yok, gösteri falan olmuyor” yayınları yapıyor, bütün dünya televizyonları bu gösterileri haber yaparken, Mısır devlet kanalı pizza günleri haberleri veriyor, yandaş gazeteciler televizyona çıkıp öfkeyle ‘Tahrir’de 30-40 tane tutuklu İhvancının oğlunun nümayiş yaptığını’ anlatıyor.
Peki bu kadar telaşın, örtbasın, yalan haberin sebebi ne?
Bu gösterilerin arkasında gerçekte kim var?
Aslında bir bakıma gerçekten de dış güçler var.
Düğmeye Barcelona’dan Youtube ve Facebook’a videolar yükleyen bir müteahhit bastı.
Ama ona dış güç diyemeyiz. Sisi ve çevresiyle uzun yıllar birlikte çalışmış çok içerden bir güç bu.
Adı Muhammed Ali.
43 yaşında. Varlıklı olmayan bir aileden geliyor. Babası bir vücut geliştirme şampiyonu. Gençliğinde güreş şampiyonu olmuş. Ama Mısırlılar onu televizyondan tanıyorlar. Çünlü Muhammed Ali dört televizyon dizisinde ve üç filmde oynamış yakışıklı bir aktör. Ama esas para kazandığı mesleği müteahhitlik. 15 yıldır Mısır ordusuyla işler yapan Emlak adlı bir müteahhitlik şirketi var.
Uzun yıllardır iş yaptığı askerlerden biri de Sisi.
Sisi’yle, Mursi tarafından Savunma Bakanlığı’na atanmadan önce görev yaptığı askeri istihbarat günlerinden beri tanışıyorlar. Sadece onunla değil, rüşvet verdiği, milyon dolarlık işler yaptığı üst düzey ordu görevlilerinin de yakın ahbabı olmuş yıllarca.
Herhangi bir politik kimliği yok. Müslüman Kardeşler’le siyasi ve sosyal hiçbir bağı yok. Hatta katıldığı ilk siyasi eylem 2012’de Mursi’ye karşı Tahrir Meydanı’nda düzenlenen mitinglermiş.
Ama bu yılın nisan ayından beri beş çocuğu ve eşiyle birlikte İspanya’da yaşıyorlar.
Daha doğrusu oraya kaçmışlar.
2 Eylül’de cep telefonuyla çekip Youtube ve Facebook’tan yayınlandığı ilk videodan beri Mısır onu takip ediyor. Televizyonlar, gazetelerde ondan hiç bahsetmese de ilk videosunun izlenme sayısı 1.7 milyona ulaşmış.
Çünkü elinde sigarası, bağrı açık beyaz ütülü gömleği, sokak ağzıyla konuştuğu Arapçası ve aktörlük yeteneğiyle anlattıkları Sisi’nin kirli çamaşırları, yolsuzlukları, lüks inşaat projeleri ve yaptırdığı saraylar...
Üst düzey ordu görevlileri için lojmanlarının yanında onların istekleri doğrultusunda 120 milyon dolarlık lüks bir hotel inşaatı yapmış.
Sisi ve eşine ilk olarak Savunma Bakanlığı’na getirildiğinde lüks bir ev yapmış. Hatta Sisi ve eşi, evin yakınlarındaki Rabia Meydanı’nda 2013 yazında askerlerin katliam yaptığı gün, dekorasyon için o evdelermiş.
İktidara geldikten sonra Sisi’yle çalışmaya devam etmiş.
Bu kez Sisi için saraylar inşa etmeye başlamış. Bunlardan biri İskenderiye’de deniz kenarında inşa edilen yazlık saray. Kahire’de eski sarayın büyütülmesi ve renovasyonu, Sisi’nin yeni yönetim başkenti yapmak istediği yine İskenderiye yakınlarında inşa edilen bir başka saray, Nil Nehri kenarında yapılan bir başka saray...
Bunları bizzat yapan kişi olarak, içeriden bilgiler ve ayrıntılar vererek anlatıyor.
Tabii milyonlarca Mısırlı açlık sınırının altında yaşarken, Sisi’nin milyon dolarlık saraylar yaptırması halkı çileden çıkarıyor.
Muhammed Ali bunları anlatırken Sisi’ye hakaret ediyor, lakaplar takıyor ve tabii halkı da bu yolsuzluklara ve israfa karşı sokağa çıkmaya çağırıyor.
Gösterilerin sloganı olan “Yeter Sisi” hashtagini de o başlattı.
Bütün bu yolsuzluk iddialarını anlatırken kendisinin de bu çarkın içinde olduğunu söylüyor, böylece ikna ediciliğini artırıyor.
Her ne kadar iktidar medyası ona yok muamelesi yapsa da, Sisi, bu iddiaları daha fazla görmezden gelemedi ve geçen hafta katıldığı bir gençlik toplantısında mikrofonu eline alarak ad vermeden hakkındaki söylentilere inanılmamasını istedi ama saraylar yaptırdığını da kabul etti:
“Evet yaptırıyorum. Daha çok da yaptıracağım. Ama bunları kendi adıma yaptırmıyorum. Mısır halkı adına, onlar için yaptırıyorum. Bunlar benim değil, Mısır’ın.”
Sonra da bir espri yaptı: “Mısır’da saraylar sadece Muhammed Ali için mi?”
Tabii burada kastettiği Muhammed Ali, Mısır’ın her yerinde sarayları olan Mısır Hidivi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ydı.
Ama artık Mısır’ın en meşhur Muhammed Ali’si Kavalalı değil.
Ülke yoksullukla boğuşurken Sisi’nin lüks saraylarını ve yolsuzluklarını ifşa eden, kimsenin yan bakamadığı diktatöre, lakaplar takıp, hakaret ederek karizmasını çizen aktör ve müteahhit Muhammed Ali.
Yeni videolarında daha büyük sokak gösterileri için çağrılar yaptı. Bakalım sokaklar onu dinleyecek mi, korku duvarları biraz daha aşılacak mı?
Ama bütün medyayı eline geçirmiş, muhalefeti hapse atmış Sisi’nin, İspanya’dan bir cep telefonuyla çektiği videoları Youtube’a yükleyerek, Mısır’da binlerce kişiyi sokağa döken eski özel müteahhidinin sesini şimdilik bastıramadığı kesin.
Bu çağın Firavunlarının korkulu rüyası olan Musaları da böyle oluyor
.25/09/2019 00:40
Atmosferdeki nefret salınımını artıran küçük kız...
39
Yönetmen bir dedenin torunu, aktör bir babanın ve opera sanatçısı bir annenin kızı olarak 2003 yılında dünyanın en refah ülkesi İsveç’in Stockholm şehrinde doğdu Greta. Nobel Kimya Ödülü kazanmış isimlerin çıktığı, eğitimli, varlıklı, meşhur bir aile içinde büyüdü.
İlk kez sekiz yaşında iklim değişikliği meselesinden haberi olmuş.
11 yaşında ise yemek yemeyi, konuşmayı kesip vücudu uyuşmaya başlayınca ailesi doktora götürmüş.
Başlangıç düzeyinde bir otizm olan asperger teşhisi konmuş. Aynı zamandaobsesif-kompulsif bozukluk, seçici mutizm gibi sorunları da çıkmış.
Zaman zaman konuşurken yaşadığı zorluklar, duygularını kontrol edememesi, aşırı tutkulu ve öfkeli halleri, yüzünde beliren ifadeler, utangaçlığı, asosyalliği bu yüzden.
Ama iklim değişikliği mücadelesine tutkuyla bağlanması, “yönlendiriliyor herhalde yoksa o yaştaki çocuk bunları nereden bilecek” gibi dedikodulara neden olan üstün zekası da yine bu yüzden.
Fedakarlığın ve adanmışlığın şüpheli bulunduğu bir dünyada, konfor ve lüks içinde yaşayabilecek İsveçli bir kız, 13 yaşındayken dünyadaki karbon ayak izini küçültmek için veganlığı seçmiş, uçakla seyahati bırakmış, bütün hayatlarını uçarak kazanan sanatçı ailesini de buna zorlamış.
Sonra 2018 yılında 15 yaşındayken cuma günleri okulu kırıp Stockholm’de elinde “İklim için okul boykotu” pankartıyla tek başına İsveç Parlamentosu önünde oturma eylemine başlamış. Kışın bütün şehir karlar altındayken bile o parlamento duvarının önünde oturmaya devam etmiş.
Tabii ki haliyle küçük bir kızın bu kararlı eylemi medyanın ilgisini çekmiş.
Şimdi “kesin proje bu” diyenlerin anlamadığı hikaye böyle başlıyor.
2018 yılında son 200 yılın en sıcak yazını yaşamış İsveç’te, hükümetten imzaladığı Paris Anlaşması’nın gereğini yapmasını isteyen Greta’nın talebi kimseye lüks ya da çocuksu gelmemişti.
Önce İsveçli yaşıtları, sonra Avrupa ve ABD’deki yaşıtları iklim değişikliği için benzer okula boykotlarına başladılar. 200 şehirde, 40 bin çocuk bu eylemlere katıldı.
Ama Greta hiç bir zaman çevre için mücadele eden İsveçli şirin bir akitivist kız olmadı, tam tersine öfkeyle, bağırarak, ağlamaklı konuşmalar yaparak hatta bazen “geleceğimin içine sı..yorsunuz” gibi sert ifadeler kullanarak derdini anlatmasıyla dikkat çekti. Özel durumu onun mesajını güçlendirdi.
Sanki Allah ya da doğa hangisine inanıyorsanız, insanlığı uyarmak için, doğanın içinden çıkmış gibi duran, konuşmaları, üslubu rahatsız edici bu kızı göndermiş gibiydi.
Aynı üslupla Polonya’daki iklim zirvesinde dünya liderlerini, Davos’ta dünyanın zenginlerini, İngiliz Parlamentosu’nda lordları, Avrupa Birliği liderlerini azarladı. Küçük bir sarışın İskandinav kızın çevre için eline tutuşturulan tatlı bir konuşmayı okumasını bekleyenleri her seferinde rahatsız etmeyi başardı.
En son da karbon emisyonunu artırdığı için uçmayı reddettiğinden, 15 günlük zorlu bir seyahati göze alıp tekneyle okyanusu aşarak New York’a gitti ve Birleşmiş Milletler Zirvesi’nde dünya liderlerine epeyce epik, sert, öfkeli bir üslupla “Boş sözlerinizle benim düşlerimi, çocukluğumu çaldınız. Buna ne cürret” diye seslendi.
Dünden beri bu konuşması yüzünden Türkiye’de ve başka ülkelerde yerden yere vuruluyor.
16 yaşında asperger bir kıza, elinde olmayan mimikleri, kontrol edemediği duyguları, tutkulu hali yüzünden “oynuyor” “samimiyetsiz” deniyor, başka güçlerin “projesi” olduğu iddia ediliyor.
Halbuki sosyal medya profiline asperger olduğunu yazacak kadar özgüvenli Greta. Çünkü bunun bir hastalık değil, kendisine bahşedilmiş doğa üstü bir güç olduğunu söylüyor.
Ama önceki gün bu Twitter profilini değiştirdi. Yeni profilinde artık Trump’ın onunla dalga geçmek için attığı “aydınlık ve harika bir geleceğe doğru bakan mutlu bir genç kız” ifadesi var.
Tabii ki Trump kötücüllükte yalnız değil. Onunla aynı dünya algısına sahip bir insan nesli var artık dünyada.
Küresel ısınmanın bir liberal ve solcu uydurması olduğunu inanan aşırı sağcılar da küçük kızı aşağılamak için birbirileriyle yarıştılar.
Meşhur aşırı sağcı yorumculardan biri Greta gibi sarışın aryan kızları propagandalarında kullanan Goebbels’e kadar komplonun ucunu uzattı, solcuların de aynı yöntemleri taklit ederek propaganda yaptığını iddia etti.
Rus troller Greta’yı Batı dışı ekonomileri çökertmek isteyen küreselcilerin kullandığını yazdılar.
Meşhur Fransız sosyolog Raymond Aron’un 80 yaşındaki ulusalcı sosyolog kızı, Fransız radyosunda Greta’nın proje olduğunu söyledi.
Yani Türkiye’deki komplocular yalnız değiller.
Zaten Türkiye’de, öne çıkan, dikkat çeken, sesi duyulan bir küresel figürün, “proje”, “birilerinin piyonu” olmadığına büyük kitleleri ikna etmek zor.
En son İsrail’in hapse attığı 17 yaşındaki Filistinli Ahed, İsrail projesi ilan edilmişti.
Bir de üzerine söz konusu olan İsveçli, Batılı, sarışın küçük bir kız olduğunda atmosferdeki nefret salınımı daha da arttı.
Dün bütün gün koskoca adamlar/kadınlar, küçük bir kızın BM’de dünya liderlerine öfkeyle söylediği “Hayallerimi, çocukluğu çaldınız, buna ne hakkınız var” sözlerine cevap yetiştirmek için birbirleriyle yarıştı.
Bir İsveçli kızın ne zoru olabilirmiş, dünyada başka mesele yok muymuş deyip iklim değişikliğini neredeyse şımarıklık olarak görenler, Afrikalı, Suriyeli çocuklarla kıyaslara girişenler...
Dünyada bir sürü mesele var. Çocuklar ölüyor, göç ediyor, insanlar açlık çekiyor.
Ama 16 yaşında bir kız bunlardan sorumlu değil.
O küresel ısınmayı kendine dert etmiş ve bunun için sesini çıkarıyor.
Küresel ısınma da canı sıkılan şımarık batılı zenginlerin aktivizm oyuncağı değil. Ülkelerin kalkınma tutkusuyla, zenginlerin fabrikalarıyla, madenlerle, uçaklarla mücadeleyi etmeyi gerektiren, çok ciddi, konfor bozan, dünyayı tehdit eden, artık Batılı ülkelerde siyasetin bir parçası haline gelmiş hayati ve gerçek bir mesele.
Ama Türkiye’deki Batı karşıtlığı sporu, İsveçli asperger küçük bir kızın kendince büyük fedakarlıklar göstererek yürüttüğü bir mücadeleyi bile zalimce eleştirmeyi meşrulaştırabiliyor.
Soldan sağa, muhafazakarından laiğine bu zenofobik klişe argümanlar değişmiyor. 19’uncu yüzyıl emperyalizmin hıncını, dünyaya zarar vermemek için uçağa bile binmeyen bir küçük kızdan çıkarmaya çalışan bu taşralı tepkiler yetmezmiş gibi
bir de üstüne Greta ve 15 arkadaşı Türkiye, Almanya, Fransa, Arjantin, Brezilya’yı karbon salınımını azaltmak için yeterli adım atmadıkları için BM’ye şikayet etmesin mi?
Tabii bu şikayetin ne olduğu, bu beş ülkenin neden seçildiğini hiç sorgulamadan 15-16 yaşındaki çocuklar tetikçilikle, Türkiye düşmanlığıyla, Amerikan kuklalığıyla suçlandı.
Halbuki, bu beş ülkenin seçilmesinin bir sebebi var.
Türkiye 1989’de BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni imzaladı. 2011’de bu sözleşme kapsamında ek bir sözleşme daha imzaya açıldı. Bu sözleşme çocuklara çocuk haklarını ihlal eden ülkeleri BM’ye şikayet etme hakkı veriyor. Çocuklara uluslararası sistemde verilmiş sembolik değeri yüksek bir hak bu. Türkiye, gurur duyacağımız bir şekilde bu sözleşmeyi de imzalamış 44 ülkeden biri. Bu sözleşmeyi G-20 ülkeleri içinde Türkiye dışında Fransa, Almanya, Arjantin ve Brezilya da imzalamış.
Dünyayı en çok kirleten ABD, Çin, Rusya, İngiltere imzalamamış.
Greta ve arkadaşları, BM yıllık toplantılarına katılmışken, 2011 tarihli bu sözleşmenin tarafı olan gelişmiş ve gelişmekte olan beş ülkeyi karbon emisyon oranlarını düşürmeyerek çocuk haklarını ihlal ettikleri gerekçesiyle BM’ye şikayet ettiler. Sözleşmeden doğan bir hakkı kullandılar. Tabii ki sembolik, yaptırımı olmayan bir şikayet bu.
Ama 15 tane çocuğun, karbon emisyon oranları meselesiyle ilgili haklı ve sembolik bir eleştirisinden bile Türkiye düşmanlığı, uluslararası komplo alınganlığı çıkarmak hrhalde eziklikten başka bir şey değil.
Ama sadece eziklik de denemez buna.
Maalesef Türkiye’de insanlık ailesinin bir parçası olduğumuz fikrinin müşterisi hiçbir zaman fazla olmadı.
O yüzden Tevfik Fikret bundan 100 yıl önce “milletim nev-i beşerdir,vatanım ruy-i zemin” (milletim insanlık, vatanım dünya) dediği için yalnız kalmıştı.
Bugün içinde yaşadığımız dünya, milletlerin içine doğru büzüştüğü, duvarların yükseldiği bir dünya.
Birleşmiş Milletler’e öncülük eden, ev sahipliği yapan ABD’nin başkanının bile BM yıllık genel kurulundaki konuşmasında “Akıllı liderler her zaman kendi halklarının iyiliğini, kendi ülkelerini öne koyar. Gelecek küreselcilerin değil, gelecek vatanseverlerin olacak” dediği bir dünya bu.
Bu dünyada Tevfik Fikret’inki artık uzak hayaller. Ama en azındaninsanlığın mutluluğu için mücadele eden başka iyi insanlar olduğunu kabul edebiliriz. Mesela 16 yaşında dünyanın iklim krizine dikkat çekmeye çalışan, bu uğurda küçük yaşında fedakarlıklar yapan küçük bir kızdan nefret etmeyebiliriz.
Özellikle de hayatında dünyanın hiçbir sorununa çözüm için 16 yaşındaki Greta kadar kendinden fedakarlıkta bulunmamış olanlar en azından bunu yapabilir.
O kadar zor değil.
.28/09/2019 00:53
İstanbul’un yıkıcı siyasi fay hatları
30
“Türkiye’de 1939-1953 yılları arasında beş büyük depremde 50 bin ölüm, 100 binden fazla bina yıkımı görülmüştür. Bu millet geçmişte olduğu gibi, gelecekte de şiddetli depremlere tanık olacaktır. Yapılacak ilk iş deprem için özel bir örgütün kurulmasıdır.”
1950’li yıllarda UNESCO’nun bir deprem ülkesi olan Türkiye’ye tavsiyelerde bulunduğu rapordan bir bölümdü bu.
Bundan 60 yıl önce UNESCO’nun raporunda Türkiye’ye deprem için tavsiye edilmiş acil tedbirler, son iki gündür Türkiye’de depreme karşı yapılması gerekenler olarak konuşulmaya devam ediliyor.
Gazete arşivlerinde bir tarama yaptığınızda aslında depremlerden önce bilim insanlarının söylenmesi gereken her şeyi söyleyip, gerekli uyarıları yaptığını görüyorsunuz.
Örneğin, 1992 yılında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP’nin Türkiye’de düzenlediği afet eğitiminde Türkiye’den ve dünyadan deprem uzmanları, Marmara Denizi’ndeki fayın 2000 yılından sonra deprem üreteceğini, İstanbul ve çevresinde 25 bin insanın ölebileceğini konuşmuş, bir deprem simülasyonu üzerinde tedbirleri tartışmıştı. O tedbirlerden biri İstanbul’da kaçak yapılaşmaya karşı bir polis gücü kurulmasıydı.
1993 yılında dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu, Jeoloji Mühendisleri Odası başkanı Dr. Oğuz Gündoğdu’ya 59 sayfalık Deprem ve Doğal Afetler Raporu hazırlatmış, raporda, Bakırköy, Çekmece, Yeşilköy bölgesinin riskli olduğu, buralara depreme dayanaksız konutların yapımının engellenmesi gerektiği, İstanbul’a bir kriz merkezi kurulması gibi uzun bir tavsiye listesine yer verilmişti.
1996 yılında Prof. Dr. Aykut Barka,ABD’li deprem bilimci Prof. Ross Stein 'la birlikte yazdığı makalede üç yıl sonra olacak ‘Körfez Depremi' ni tahmin etmiş ve yetkilileri tedbir almaya çağırmıştı.
Ama bu bilimsel tespitler, nasihatler, uyarılar dikkat alınmadı ve 17 Ağustos 1999 musibeti yaşandı.
Resmi rakamlara göre 18.374 kişi hayatını kaybettiği depremde İzmit, Sakarya, Yalova dışında, üzerinde az konuşulsa da İstanbul’da da büyük bir yıkım oldu, 981 insan hayatını kaybetti.
Belki bu musibetten ders çıkarılır diye düşündü herkes. Çünkü kapıya daha büyük bir musibet dayanmıştı.
Çünkü 17 Ağustos depreminin ardından, bu depremin İstanbul’da beklenen büyük depremi öne çektiğini öğrendik.
Bir önceki depremi bilen Prof. Barka, ve Prof. Stein diğer üç bilim insanıyla birlikte 2000 yılında Science dergisine yazdıkları makalede ve ardından İTÜ’de düzenledikleri basın toplantısında İstanbul’da 2030 yılına kadar en az 7 büyüklüğünde bir deprem yaşanma ihtimalinin yüzde 62 olduğunu açıklamışlardı.
2002 yılında hayatını kaybeden Prof. Barka, vefat edene kadar gazete, televizyon, konferans dolaşıp hep bağıra bağıra gelmekte olan İstanbul depremine karşı uyardı, risk altındaki 3.5 milyon İstanbullunun evlerinden taşınması gerektiğini söyledi.
Simülasyonlar yapıldı. Beklenen İstanbul depreminde 70 bin ila 300 bin arasında insanın ölebileceği, Türkiye ekonomisinin kalbini durabileceğini söylendi.
2000 yılında Meclis’te Deprem Araştırma Komisyonu kuruldu. Komisyon raporunda, pek çoğu hala yapılmalı diye konuşulan 39 acil önlem önerildi.
Aynı tarihlerde Mimar Turgut Cansever, kendi inisiyafiyle deprem sempozyumları düzenledi. En riskli bölgelerden biri olan Zeytinburnu ilçesinin İstanbul’un kuzeyindeki tek katlı evlerden oluşacak iki uydu kente taşınması için proje yazdı. Vefatına kadar her yerde bu projenin önemini anlattı.
2000’li yıllarda TÜBİTAK MAM Başkanı olarak gazetelere röportajlar veren, gelmekte olan İstanbul depremine karşı uyaran Prof. Dr. Naci Görür, 2003 yılında Marmara Denizi’nin altında bir deprem gözlem istasyonu kurulması için maddi kaynağa ihtiyaç olduğunu söylemişti.
16 yıl sonra 2019 yılında İstanbul’daki depremden sonra tweetler atan Prof. Görür, Marmara denizi altında fayı gözlemek için kurulacak su altı istasyonlarının devletten kaynak bulunamadığı için yapılamadığından şikayetçi oldu.
2000’den bu yana onlarca röportaj veren, raporlar yazan Prof. Naci Görür artık emekli, fotoğraflarından geçen yıllar görülüyor.
Gazete arşivlerinde İstanbul depremi üzerine uyarılar yapmış İTÜ Jeoloji Bölümü’nün genç asistanları, bugün bölümlerinde profesörlük, dekanlık yapıyor.
1999 depreminden 20 yıl geçti. Türkiye yine İstanbul depremini, yine 20 yıldır aynı alınması gereken tedbirleri konuşuyor. Belki bir kaç gün daha konuşup, sonra tekrar unutulacak.
Nasıl 20 yıl önce olan biten unutulup Avcılar, yeniden nüfusu artan bir yerleşim yeri olarak devam ediyorsa, Zeytinburnu’nu taşıma projeleri rafa kaldırıldıysa, daha yeni seçim için imar affı çıkarıldıysa, bu bir kaç günlük deprem paniği de geçecek.
Halbuki elde panik yapmak için her türlü haklı sebep var.
Ama en çok panik yapmamız gereken, zaten olacağı belli olan deprem değil artık.
Valiliğin resmi sayfasındaki tahminlerde en az 70 bin kişinin ölümünün beklendiği İstanbul depremi bağıra bağıra gelirken hala İstanbul’da depremin sahibi kim belli değil.
İstanbul’un şu anda iki ayrı deprem kriz masası var.
İstanbul Belediyesi’nin AKOM’u ve hükümetin/valiliğin AFAD’ı.
Ayrıca her deprem ve artçı depremden sonra iki farklı deprem ölçümü açıklayan iki ayrı kurumu var;
Kandilli Rasathanesi ve AFAD. .
O yüzden iki gündür İstanbullulara iki kanaldan açıklamalar geliyor.
Sismik endişeler yerini çok çabuk siyasi endişelere terk etti. Krizi nasıl yöneteceğiz sorusu yerini krizi kim yönetecek sorusuna bıraktı.
Hemen acilen neler yapılabileceği meselesi de geçmişte neler yanlış yapıldı tartışmasına dönüştü.
Türkiye’nin siyasi fay hatları, jeolojik fay hatlarından hala daha hareketli.
Ve Allah korusun bir kriz anında bu siyasi fay hatlarından kaynaklanacak depremler, yıkıcı deprem kadar bu toplumu sarsabilir
.30/09/2019 00:24
İstanbul’un bir III. Napolyon ve Haussmann’a ihtiyacı var
26
Her zaman olduğu gibi oluyor.
Korkular ve endişeler azaldıkça deprem gündemden düşüyor.
Ama fay yerinde duruyor. O fayın kırılacağı, İstanbul’da 7 üstü bir deprem olacağı kesin. 2000 yılında 30 yıl içinde olma ihtimali yüzde 65 deniyordu. O sürenin 20 yılı tükendi bile. Son depremlerin fayın üzerindeki baskıyı artırdığı, bunun beklenen depremin tarihini öne çektiği konusunda itibarlı bilim insanları hemfikir.
Resmi simülasyonlarda bile ölü sayısı en az 70 bin. Böyle bir depremle İstanbul’un, yani Türkiye’nin kalbinin duracağı öylesine ekranlarda söylenip, geçiliyor.
Ama her işi bırakıp en önce bununla ilgilenmeyi gerektiren böyle bir akıbet bizi beklerken, deprem kendini hatırlatmadıkça unutuluyor, ülkenin gerçek beka sorunu kimseyi o kadar da telaşlandırmıyor.
Deprem tartışmaları çoktan siyasi tartışmalara dönüştü bile.
Zaten Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın açıklamasına göre de devlet İstanbul depremine hazır:
“Yıllarca yaptığımız hazırlıkların aslında son derece ciddi bir hazırlık olduğunu, 28 çalışma grubuyla ne kadar sağlıklı bir sistem kurduğumuzu bir kez daha görmüş olduk.”
Peki bu açıklama İstanbulluların kendilerini güven içinde hissetmesine neden olabilir mi?
O hazırlıklara bakalım.
Türkiye’nin 1999 depreminden sonra deprem ve benzeri afetlere karşı kurduğu en etkili yapının AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı) olduğuna kuşku yok.
Ama AFAD da ancak depremden 10 yıl sonra, 2009 yılındaİçişleri Bakanlığı’na bağlı Sivil Savunma Genel Müdürlüğü, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na Afet İşleri Genel Müdürlüğü ve Başbakanlık’a bağlı Türkiye Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü birleştirilerek kurulmuştu.
Yani beklenen deprem 2009 yılında gelseydi, acil durumu yönetmek için üç bakanlığa bağlı üç başkanlık mevcuttu. Tabii askerin içindeki sivil savunma örgütlenmesini saymazsak.
2012-2016 yılları arasında AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı) başkanlığı yapan Fuat Oktay’ın bahsettiği 28 çalışma grubu, onun başkanlığı döneminde 2015’de yürürlüğe giren Türkiye Afet Müdahale Planı kapsamında oluşturulmuş 28 hizmet grubu.
2009 yılında kurulan AFAD, ancak 2015 yılında bütün devlet bürokrasisini örgütleyerek bir Türkiye Afet Müdahale Planı hazırlayabildi.
Bürokrasinin çarklarını fay hatlarından gelen sarsıntılar bile ancak bu kadar hızlı döndürebiliyor.
Yine de dağınık devlet kurumlarının depremden 16 sene sonra olsa da bir Afet Mücadele Planı etrafında örgütlenmesi önemliydi.
Bunda, yönetim alanında akademik kariyer yapmış, önemli şirketlerde görev almış Fuat Oktay’ın katkısı da muhakkak büyük olmuştur.
Fakat, bu planlar 20 milyon insanın yaşadığı bir şehirde yaşanacak büyük bir yıkımdan sonra kağıt üzerinde durduğu gibi çalışmayabilir.
Örnek olarak üzerinde hararetli bir tartışmanın sürdüğü afet sonrası toplanma alanları meselesine bakalım.
Türkiye Afet Müdahale Planı’ndaki 28 hizmet grubu içinde toplanma alanlarından sorumlu olan bir grup da var; Tahliye ve Yerleştirme Planlama Hizmet Grubu.
Afet sonrası toplanma alanları, deprem gibi afetlerden sonra evsiz kalan insanların kalıcı barınma yerlerine götürülmeden önce toplanacakları ve bir süre yaşayacakları alanlar demek.
İstanbul depremini düşündüğümüzde bunların insanların uzun bir süre yaşamak zorunda kalacakları alanlar olacağını tahmin etmek zor değil.
Planda hizmet gruplarının sorumluluğu çeşitli bakanlıklar arasında dağıtılmış. Yani bir afet sonrası devletim memurlarının bir kısmı AFAD çalışanı olarak sahada olacak. Örneğin ulaşım meseleleri Ulaştırma Bakanlığı’na, para toplama işleri Aile ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na verilmiş. Bakanlıklar da bu görevleri teşkilatları içinde ilgili müdürlüklere devretmişler.
Toplanma alanlarına bakan Tahliye ve Yerleştirme Planlama Hizmet Grubu’nun sorumluluğu İçişleri Bakanlığı’nda. Tahmin edin bakanlık bu görevi hangi genel müdürlüğe vermiş?
Tabii ki mesele tahliye ve yerleştirme olduğu için Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne!
Onlar da bu görevi il göç müdürlüklerine devretmişler.
Yani İstanbul’daki toplanma alanlarının sorumluluğu, esas işi İstanbul’daki bir milyona yakın mülteci olan İstanbul İl Göç İdaresi Müdürlüğü’nde.
Planda İl Göç İdaresi Müdürlükleri’ndeki memurların afet öncesi ve sonrasındaki görevleri şöyle sıralanmış: “Afet öncesi, sırası ve sonrasında tahliye öncelikleri, tahliye yolları ve tahliye edilecek bölgeleri saptamak, planlamak ve uygulamak. Acil durum toplanma alanlarını belirlemek ve alanların kullanıma uygunluğunu kontrol etmek. Afet bölgesindeki halka tahliye yapılacağının duyurulmasını sağlamak. Tahliye edilenlerin afet bölgesinden güvenli bölgelere taşınarak yerleştirilmesini sağlamak.”
İstanbul’da, Allah korusun, büyük bir deprem olduğunda halkı, esas işi Suriyeliler başta olmak üzere göçmenler olan göç idaresinin memurları tahliye edip, toplanma alanlarında toplayacak.
Ama tek görevleri de bu değil. Bir de afet öncesi masa başı görevleri var; Türkiye Afet Müdahale Planı ile birlikte kurulan ve afet işlerinin elektronik ortamda takibini sağlayan coğrafya tabanlı AYDES sistemine toplanma alanlarıyla ilgili güncel bilgileri girmek.
Bu konudaki resmi yazışmalardan toplanma alanları listesinin belediyeler tarafından sık sık güncellendiğini anlıyoruz.
Çünkü belediyeler afet sonrası toplanma alanlarını zamanla imara açabiliyor, bu yüzden bu alanlar değişebiliyor.
Afet sonrası toplanma alanları son olarak 2018 yılının Ekim ayında güncellenmiş.
Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildikten sonra AFAD, İçişleri Bakanlığı’na bağlandı ve bakanlık da 2018 yılının eylül ayında AFAD müdürlüklerine bir yazı yazarak, afet sonrası toplanma alanlarının halka duyurulması için e-devlete yüklenmesinin planlandığını, o yüzden belediyelerle iletişime geçerek toplanma alanlarının güncellenmesini ve bu bilgilerin AYDES sistemine girilmesini istedi.
Yani bugünlerde afet sonrası toplanma alanlarını e-devletten gördüğümüz sistem bir yıl önce kuruldu.
Bu gördüğümüz toplanma alanları da bir yıl önce belediyelerin güncelleyip bildirdiği yerler.
Bu durumda devam eden tartışmada 99 depreminden sonra belirlenmiş, büyük ölçekli 480 toplanma alanından sadece 70’i kalmış iddiası da, AFAD’ın on binlerce başka toplanma alanı olduğu cevabı da doğru.
Ama bu son güncellenmiş toplanma alanları listesindeki pek çok yerin, AFAD tarafından öngörülen kişi başına en az 2.5 metre kare şartını da, buralarda uzun süre yaşama imkanlarını da taşımadığı açık.
Bu arada bu güncellemenin devlet içindeki yazışma hiyerarşisi de şöyle: İçişleri Bakanlığı AFAD Genel Müdürlüğü’ne yazıyor, AFAD, bu toplanma alanlarından sorumlu İçişleri Bakanlığı’na bağlı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne, onlar İstanbul İl Göç İdaresi Müdürlüğü’ne, müdürlük de bu güncelleme işinden sorumlu tutulmuş memura emri iletiyor, memur da belediyelere yazıyor. Belediyelerin bildirdiği güncel toplanma alanları da AYDES sistemine, oradan e-devlete yükleniyor.
Bütün bunları organize etmek, toplanma alanlarını standartlara uygun olup olmadığını belirleme işi de göç idaresinin bu konuda uzmanlığı olmayan memurlarına bırakılmış. Deprem sonrası o memurlardan depremden etkilenmemiş olanları sahada olacak.
Yani kağıt üstünde işler görünen ama pratikte bürokrasinin çarkları içinde kalmış bu afet sonrası hazırlıkları çok da güven verici değil.
Böylesine büyük bir depremde sağ kalmayı başaranların, toplanma alanlarına ulaşması da, oralarda bir süre yaşayabilmesi de pek kolay görünmüyor.
Ama herhalde işin en tuhaf kısmına şimdi geldik.
Böylesine yıkıcı bir depremle yüz yüzeyken en hararetli tartışma konusu tam olarak ne işe yarayacakları bile meçhul deprem sonrası toplanma alanları!
İnsani çıldırtacak bir ön kabul bu!
Evet depremin olacağı gerçeğini değiştiremiyoruz, ne zaman olacağını da bilmiyoruz. Tabii ki bir depreme tümüyle hazır olmak da mümkün değil.
Ama hala elde fırsat varken neden devletin deprem sonrası için böyle bir acil eylem planı varken, deprem olmadan yapılacaklar için de benzer bir acil eylem planı yok?
Senaryolarda muhtemel kayıp bilançosuna yazılan 70 bin insanı kurtarmak için neden kimse acilen bir şey yapmıyor?
Yaşadığımız şehri bekleyen depremde büyük yıkımların olacağına kesin gözüyle bakılan ilçelerde yaşayan milyonlar için, İstanbul’un bütün ilçelerindeki eski ve sakat yapılarda yaşayan milyonlarca insan için hala kaçınılmaz akıbeti beklemekten fazlası yapılabilir.
Onlar için bugün tahliye alanlarını tartışmanın hiçbir anlamı yok.
İstanbul’un ihtiyacı olan artık beklemek, tartışmak da değil, radikal bir müdahale.
Eğer vakit olsaydı sorunların uzun uzun konuşarak, demokratik müzakereyle çözülmesi tavsiye edilebilirdi.
Ama bir önceki depremin üzerinden 20 yıl geçmişken, yani 20 yıl kaybedildikten sonra, büyük deprem de bağıra bağıra gelirken, milyonlarca insan ölüm ihtimaline bu kadar yakın yaşarken artık vakit kaybına tahammül yok.
En iyimser deprem bilimcileri ve inşaat mühendisleri bile acilen yapılması gereken işleri sıralarken milyonlarca insanın taşınmasını, İstanbul ve çevresindeki sanayinin Anadolu’ya kaydırılmasını, Atatürk Havalimanı’nın deprem sonrası için karargah ve yaşam alanı olarak tutulmasını sayıyor.
Bunlar AFAD’ın ya da İstanbul Belediyesi’nin boyunu aşan işler.
O yüzden İstanbul’un depreme karşı acilen bir III. Napolyon’a ve bir Haussmann’a ihtiyacı var.
Devrimlerle yıkılmış, yakılmış, nüfusu artmış, açlık ve kolerayla boğuşan Paris’i 1853 ile 1870 arasında yıkıp, bugün gördüğümüz Paris’i inşa ettiren, imparator III. Napolyon’un (Napolyon’un yeğeniLouis Bonaparte)demir yumruğu ve onun vali olarak atadığı Haussmann’ın kendi doğduğu evi dahi yıkacak kadar kararlılığı olmuştu.
Tabii ki bugün herkesin bayıldığı Paris, binlerce insanın evlerinin yıkılmasıyla, büyük mülkiyet sorunlarına, acılara sebebiyet vererek, tarihin bir kısmı yok edilerek inşa edildi.
Bizde 50’lerde Menderes’in İstanbul’daki yıkım ve inşa faaliyetlerinin çok daha büyük çaplı olanından bahsediyoruz.
O yüzden ilk başta bu örnek kulağa iyi gelmeyebilir.
Ama tabii ki şehri altüst etmek, tarihine zarar vermek için değil depreme hazırlık için yapılması zorunlu yıkım ve inşa faaliyetleri konusunda bugün yetkili ve kararlı bir iradeye ihtiyaç var.
Sadece bakanlıklar, belediye düzeyinde yapılamayacak, devletin bütün gücünü ve kaynaklarını seferber edebilecek, hukuken eli güçlü, halkı ikna edebilecek, özel sektörü harekete geçirebilecek bir iradeden bahsediyoruz.
O yüzden siyaseten destekleyin ya da karşısında olun, bir realite olarak Paris’te III. Napolyon’un oynadığı rolü bugün İstanbul için oynayacak güçlü irade deyince herhalde akla tek isim geliyor: Cumhurbaşkanı Erdoğan.
Türkiye’de İstanbul’u en iyi bilen isim. 1994’den beri belediye başkanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı olarak bir şekilde İstanbul’u yönetiyor. Bu yüzden şehirdeki pek çok iyi şeyin altında imzası olduğu gibi, “İstanbul’a ihanet ettik” diyerek kendisinin de kabul ettiği pek çok yanlışın altında da imzası var.
Depremle ilgili şu ana kadar çok konuşmadı Cumhurbaşkanı.
Ama eğer İstanbul’da deprem öncesi radikal kararlar ve uygulamalar devreye sokulacaksa bunun için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni sistemdeki anayasal ve fiili gücüne ihtiyaç var.
Cumhurbaşkanlığı sistemine en baştan beri karşı çıkmış, bu yüzden bir önceki gazetesinden kovulmuş biri olarak bunu söylemek zor ama cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde cumhurbaşkanına verilen yetkiler işte şimdi burada işe yarayabilir.
Siyasi kariyeri İstanbul’da başlamış, İstanbul’a hizmet ederek popüler olmuş Cumhurbaşkanı’nın çaresizce depremi bekleyen İstanbul’a karşı böyle bir sorumluluğu var. İstanbul’a karşı son ve en tarihi görevi diyebiliriz.
Her işi bırakıp, İstanbul’u depreme hazırlamak için İstanbul Belediyesi’nden, Kandilli Rasathanesi’ne, AFAD’dan İTÜ’lü hocalara, büyük işadamlarına, müteahhitlere kadar herkesi toplayarak acil bir plan hazırlanmasına ve uygulanmasına öncülük edebilir. Bunu en iyi yapabilecek isim o.
Paris’teki Haussmann rolünün en güçlü adayı ise İstanbul yeni seçilmiş, genç belediye başkanı Ekrem İmamoğlu.
Onun, iktidarın siyasi blokajını aşıp İstanbul için radikal adımları tek başına atabilmesi mümkün gözükmüyor. Mutlaka, en azından bu acil mesele için, her ne kadar zor olsa da, karar alma süreçlerinden dışlansa da merkezi yönetimle işbirliği içinde çalışması gerekli. Ama İstanbul şehrinin yarısından fazlasını güvenini daha yeni kazanmış, yeni bir şehir perspektifi olan İmamoğlu’nu dışlayarak bu işi başarmak, İstanbulluların en az yarısının rızasını almak da mümkün değil.
Bugün İstanbul, milyonlarca insanın akşam yatağa deprem tedirginliğiyle gittiği bir şehir. Şehri terk edenler var, evini değiştirmeye çalışanlar, çocuğuyla birlikte uyumaya başlayanlar...
Milyonlarca insanın hayatı, geleceği, siyasi önyargıları, eski defterleri bir tarafa bırakarak Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu arasında deprem için bu işbirliğinin kurulmasına bağlı.
Aksi takdirde bu iletişimsizlikten kaynaklanacak yanlışlar, böyle bir depremin yıkımı ve sonrasında yaşanacak krizler, sorumlulukları olsun olmasın, merkezi hükümette ve yerelde iktidar olan bütün siyasetçilerin kariyerine yazılacaktır.
Ülkenin kalbi olan şehirde yaşanacak bir yıkımdan sonra Türkiye eskisi gibi olmaz, siyasetçiler için de bu bir yıkım olur. 1999 depremi böyle olmuştu.
O yüzden depremden önce ellerinden geleni yapmalılar.
Yıkım, inşa, nüfus taşıma gibi radikal adımlarla okları üzerlerine çekmeyi, bir kısım insanı küstürmeyi göze alarak işin siyasi sorumluluğunu birlikte üstlenmeliler.
Abartı değil, yüzbinlerce insanın hayatını kurtarmak ellerinde.
Bunu başarırlarsa siyasi kariyerlerindeki en büyük başarı olur bu. Gelecek nesiller de onları hayırla yad eder.
Yoksa yüzbinlerce insanın öldüğü, sakat kaldığı, enkaz altında kurtarılmayı beklediği bir şehirde kimse toplanma alanlarının konforu ve genişliğiyle toparlanamaz.
İstanbul yıkılırsa da geride kalan Türkiye de uzun bir süre daha mutlu olamaz.
.02/10/2019 00:17
Hiçbir şey olmadıysa bile kesinlikle bir özür dilemelisiniz!
53
Geçen hafta İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı, hak ettiği kadar ilgili çekmeyen bir karar verdi.
Başsavcılık, 31 Mart seçimlerinde usulsüzlük yaptıkları iddiasıyla, Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul seçimlerini iptal ederek haklarında suç duyurusunda bulunduğu Anadolu Yakası’ndaki 10 ilçenin İlçe Seçim Kurumu müdürleri ve yedi seçim kurulu memuru hakkında “takipsizlik” kararı verdi.
YSK’nın 6 Mayıs 2019 tarihli İstanbul seçimlerini iptal kararında haklarında suç duyurusunda bulunduğu Avrupa yakasındaki İlçe Seçim Kurulu müdürleri ve memurları hakkında da benzer bir soruşturma yürütülüyor.
Ayrıca yine YSK’nın haklarında suç duyurusunda bulunduğu İlçe Seçim Kurulu başkanı olan hakimlerin soruşturmasına da HSK bakıyor.
Ama bu verilen takipsizlik kararı diğer soruşturmaların da akıbeti hakkında bir fikir veriyor. Yine de burası Türkiye, belki de İstanbul’un yerli ve milli Anadolu yakasında olmayan usulsüzlük, dış güçlere daha yakın olan Avrupa yakasında oldu denir, belli olmaz.
Bazı gazetelerde haber dahi olmayan bu kararın ne anlama geldiğini anlamak için çok gerilere değil, bundan sadece 6 ay öncesine gitmek yeterli.
2 Nisan 2019 gününe.
31 Mart seçimleri olmuş, İstanbul’da sandıkta Binali Yıldırım ve Ekrem İmamoğlu başa baş çıkmış, gece Anadolu Ajansı veri akışını kesmiş, 1 Nisan günü YSK Başkanı çıkıp resmi olmayan sonuçlara göre seçimi İmamoğlu’nun kazandığını açıklamıştı.
Türkiye siyasi tarihinin en acayip kampanyası 2 Nisan günü başladı.
Çoğunu hatırlayacaksınız. Nasıl unutabilir ki Türkiye’nin üç ayı bunlarla geçti. Neler duymadık ki.
Bir kaç tanesini hatırlayalım:
“Bu meselenin arkasından farklı şeyler çıkacak. Sandık başkanlarından FETÖ’den ihraç edilen var mı? Muhtemelen bir stratejik akıl, belli kesimleri güçleri birleştirdi.”
“Karanlık ve kirli bir organizasyonla karşı karşıyayız Bu karanlık organizasyon FETÖ’yü bile aşar.”
"Biz sandık başkanları üzerinden yürütülen bir organize usulsüzlük olduğunu düşünüyoruz. Yoksa bu kadar 19 bin gibi bir rakamı dışarıdan kimse bulmayı düşünmezdi ve kimse bu kadar sandık başkanlığı yapma engeli olan birilerini sandık başkanlıklarına yerleştirmezdi. Demek ki bir tezgah var, bir organizasyon var."
“FETÖ'nün aktif rol aldığını gösteren belgeler var. Bu iş CHP’ye yarasın diye yapıldı. Usulsüzlükler kasıtlı bir şekilde yapılmıştır. Sandık başkanları üzerinden usulsüzlük var.”
“Yani şu anda bizim bu şekilde tespit ettiğimiz 2675 oydan bahsediyorum. Şu anda bunlar YSK'da sıfır olarak görülüyor. Bu işi hangi memurlar neye göre yapıyorlarsa hukuki noktada ne yapılması gerekiyorsa yakın olarak takip edeceğiz ve uygulayacağız.”
“Sandıkta darbeyi kim örgütledi. Türkiye tıpkı Gezi kalkışması, 17/25 Aralık, 15 Temmuz’da olduğu gibi 31 Mart’ta da sandık üzerinden darbeye maruz kaldı. Organize hırsızlık ve hile yöntemiyle oylar üzerinden milli, irade teslim alınmak istendi. AK Parti’ye çıkan binlerce oy birleştirme tutanakları ile YSK’nın sitesinde sıfır olarak işlendi. Kirli ittifak yürüten organize çete hile ve hırsızlıkla sandıkta millet iradesine darbe yaptı.”
“Şunu söylemem mümkün tam burada, gerçekten demokrasi tarihimizin en büyük şaibelerinden birisidir desem herhalde fazla abartmış olmam.”
“Kayıt dışı aktörler var, bu iş organize bir iş. Bu iş sadece CHP'ye gönül verenler tarafından yapılacak bir iş de değil."
“31 Mart'ta Türkiye'ye, seçimler üzerinden, açık bir darbe yapıldı. Bu, seçim hilesi ve yolsuzluk değil, çokuluslu müdahaledir. Operasyon FETÖ ve kripto PKK'lılar üzerinden yürütüldü. Ama arkasındaki akıl, 15 Temmuz aklıdır.”
“İstanbul'da seçim yolsuzluğu değil, ucu dışarılara uzanan, çok geniş bir orgütlü suç var. Planlamanın arkasındaki ağ, şebeke bir an önce ortaya çıkarılmalı. Milli Güvenlik ekseninde bir soruşturma derhal açılmalı.”
“Karşımızdaki suç örgütü sadeceFETÖ'den ibaret değil. Onun legal ve illegal partnerleri de ortaya çıkacak. PKK ve diğer sol örgütleri FETÖ, Saadet ve İYİ Parti'yle birlikte CHP çatısı altında birleştiren dış kaynaklar da deşifre olur inşallah.”
Freni boşalmış, atış serbest pozisyonu almış siyasetçilerin, onlardan daha gözünü karartmış gazetecilerin “organize hırsızlık”, “sandığa darbe”, “şaibe”, “çünkü çaldılar”, “FETÖ” okları, CHP dışında bir yeri işaret ediyordu; İl ve İlçe Seçim Kurulları ve onların atadığı sandık başkanlarını. Çünkü bu iddia edilen ‘organize hırsızlıklar’ ancak seçim kurulları da ‘şebeke’nin içindeyse mümkün olabilirdi.
Hedefteki ilk isim 7 ilçede oyların yeniden sayımını, CHP’nin itirazı üzerine durduran İstanbul İl Seçimi Kurulu’nun hakime başkanı Müberra Gürdal oldu. Onun suçu, yedi ilçede oyların sayımı kararını, CHP’nin itirazı üzerine durdurmak oldu.
Önce “Sandıklardan AK Parti lehine karar çıkınca İstanbul İl Seçim Kurulu skandal bir karara imza attı. İstanbul İl Seçim Kurulu'nun aldığı sayımı durdurma kararı ise 'CHP'yi mi koruyorlar' sorusunu akıllara getirdi” türü yayınlarla hedef gösterildi.
Sonra açıkça adıyla hedef yapıldı. AK Parti’nin zaferlerle çıktığı seçimlerde de seçim kurulu başkanlığı koltuğunda oturan tecrübeli hakimin hakkında sosyal medyada “eşi FETÖ’cü, Balyoz davasında hakimlik yapmış” bilgileri dolaşıma sokuldu.
O kadar dolaştırıldı ki sonunda haberleri bizzat HSK Genel Sekreteri yalanlayan bir açıklama yapmak zorunda kaldı.
Sonra yine İl ve İlçe Seçim Kurulları oy sayımlarıyla ilgili kritik kararlar verirken, bu kez iktidara en yakın gazete son dakika olarak “İstanbul’da seçimlere usulsüzlük karıştırdığı tespit edilen 30 sandık başkanı gözaltına alındı” haberi geçti.
Bu haber de daha sonra yalanlandı ama sopanın ucu gösterilmiş oldu.
İl ve ilçe seçim kurullarına yönelik baskı ve taciz kampanyası öyle bir hal aldı ki, seçimin yenilenme kararından hemen sonra, herhalde bunu bir daha yaşamak istemeyen İstanbul İl Seçim Kurulu Başkanı Gürdal emekliliğini istedi.
Ama emekliye ayrılarak bile bu karalama kampanyalarından kurtulamadı. Bir süre sonra, iki hakime hanımla birlikte yeniden sayım tartışmalarının sürdüğü günlerde Çağlayan Adliyesi’ne girerken ve koridorlarda dolaşırken ki güvenlik kamerası görüntüleri, iktidara yakın medyaya servis edildi, sanki kararlarını CHP’yle görüşerek, onların müdahalesiyle alıyorlarmış gibi gösterildi.
Ama baskıların hedefinde sadece il ve ilçe seçim kurulları yoktu. Yüksek Seçim Kurulu’nun seçim iptaliyle ilgili kararını açıklamasından önceki gece Anadolu Ajansı son dakika olarak “İstanbul'da seçimlerde usulsüzlük iddiasıyla sandık kurulu başkan ve üyeleri hakkındaki soruşturmada 43 şüphelinin FETÖ'yle irtibatı tespit edildi” haberini geçti.
Ertesi gün YSK, o güne kadar dillendirilmiş, organize hırsızlık, Büyükçekmece, Maltepe, FETÖ iddialarını temelsiz bulup, seçimi 754 sandıkta memur olmayan sandık kurulu başkanı ve üyesinin görev yapması yüzünden iptal etti.
YSK, bu görevlendirmeleri neden yapmak zorunda kaldıklarıyla ilçe seçim kurullarından gelen cevapları “itibar edilmemiştir” ve “izah edilememiştir” diyerek reddetmek kalmadı, üstüne bir de ilçe seçim kurulu başkanları, seçim müdürleri ve diğer memurlar hakkında suç duyurusunda bulundu.
Haklarında, ‘İlçe seçim kurulları soruşturulmayacak mı’ ‘Hakiminden memuruna kim varsa tek tek alınıp bu çete tüm bağlantılarıyla deşifre edilmeli. FETÖ müdür yoksa başka bir şey mi bu millet bilmek istiyor” yazıları yazıldı.
Önce İlçe Seçim Kurulu müdürleri, savcılıklarca şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrıldılar. İfadeleri ve isimleri ertesi günkü gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlandı. Haberlerde haklarında böyle bir iddia olmasa da içinde “FETÖ”, “şaibe” geçen cümleler kullanıldı.
O kadar hedef gösterildiler ve itibarları lekelendi ki Şişli İlçe Seçim Kurulu Başkanı Ahmet Vedat Güneş ve Şişli İlçe Seçim Kurulu Müdürü Hatice Çelebi, bugüne kadar görülmemiş bir şekilde, YSK’ya sitem dolu birer dilekçe yazarak görevden aflarını istediler:
“Bizler görevimizi yasalara göre yerine getirmekteyiz. Nitekim, 31 Mart Yerel Seçimlerinde de yasalar ve önceki seçimlerde yapılan uygulamalar doğrultusunda sandık kurulları oluşturulmuştur. Buna rağmen, terör ve organize suçlara bakan Cumhuriyet Başsavcılığınca örgüt üyesi gibi şüpheli sıfatıyla ifadelerimizin alınması, görsel ve yazılı basında isimlerimizin deşifre edilmesi, kamuoyunda haksız bir algı oluşturduğunu düşünmekteyim. Biz seçim müdürlerinin haklı olduğumuza bu soruşturmadan aklanarak çıkacağımıza inancım tamdır...Ancak bilinen bir gerçek vardır “Bir şeyin şüyuu vukuundan beterdir.” Gerçek olmayan iddiaların gerçekmiş gibi söylenmesi toplumda ciddi bir algı yaratmakta ileride telafisi mümkün olmayacak haksız ithamlara sebebiyet vermektedir. Benim aileme, çocuklarıma bırakabileceğim en büyük hazine mesleğimi onurla yapıp emekliliğimi istediğimde tertemiz bir sicille sonlandırmaktır. Bu sebeple öncelikle isimlerimizin deşifre edildiği yayınların kişilik haklarımıza saldırı niteliğinde olması sebebiyle durdurulmasını ve tekzip edilmesini arz ediyorum. Yine bu yayınların kamuoyunda bıraktığı izler nazara alındığında “Soruşturma geçiren İlçe Seçim Kurulu Müdürleri” ile yeniden seçime gidilmesinin ne denli yerinde olduğunu sizlerin takdirinize arz ediyorum.”
“...ya bilgi noksanlığı ya da kötü niyetle yapılan açıklamalarda seçim görevlileri hakkında siyasetin her cephesinden hırsız, suiistimalci, çeteci gibi ifadelerle saldırıların yapılması insan ve merhametle izah edilebilir değildir...bu kadar kötü sıfatlarla töhmet altına sokulan ilçe seçim kurulu hakimi ve personelinin görevden alınarak yerlerine iyi niyetli namuslu dürüst hakim ve personel atanarak seçim yaptırılması aynı zamanda ülke menfaati gereğidir.”
Ve bütün bunlardan sonra ikinci kez seçim oldu. Sonuç malum. “Çünkü çaldılar” denen 14 bin fark, 800 bin farka çıktı.
Ve bu seçimden aylar sonra Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı sadece aylarca linç edilmiş seçim kurulu yöneticilerini aklamakla kalmadı, YSK’nın, Türkiye’nin demokrasi siciline leke olarak sürdüğü seçim iptaline gösterdiği gerekçeleri de yeterli bulmadı:
“Cumhuriyet Başsavcılığımız yetki alanında kurulu olup kanuna aykırı görevlendirme yapılan sandık sayısının genel sandık sayısına oranının düşüklüğü, kanuna aykırı görevlendirme yapılan sandıklar bünyesinde gerçekleşen işlemlerde seçim sonucunu etkileyecek ölçüde usulsüzlük bulunmaması, kanuna aykırı görevlendirilen kişilerin şüpheliler ile herhangi bir bağının olduğuna dair somut bir tespitin yokluğu, mülki amirliklerce gönderilen personel listelerinin ihtiyacı karşılamaması, şüphelilerin suç kastıyla hareket ettiklerine dair kamu davası açılmasını gerektirecek yeterlilikte delil bulunmadığı anlaşılmıştır.”
Yargının bile aylar sonra yetersiz bulduğu gerekçelerle seçim iptal etmenin ülkeye neye mal olduğunu ise geçen gün ilginç bir şekilde Hazine ve Maliye Bakanı açıkladı:
“Büyümede geçtiğimiz sene YEP çerçevesinde koyduğumuz yüzde 2,3’lük hedefin biraz uzağında kalacağız. Özellikle ikinci çeyrekle birlikte yaşanan, tekrar seçimle ötelenen ekonomideki bir çeyreklik kaymanın büyümeye etkisini bu yıl görmüş olduk.”
Peki, bütün bu olanların yıllardır sadece işini yapmaya çalışan seçim kurulları çalışanlarına maliyeti?
Ülkenin en iyi yaptığı iş olan seçimi, yıllardır başarıyla yürüten bu insanlar, sandıktan bu kez istenilen sonuç çıkmadı diye olur olmadık ithamlara maruz kalıp, durup dururken şüpheli hale sokuldular, itibarlarıyla oynandı. Üstelik hizmet ettikleri devlet tarafından.
Bu takipsizlik kararının açıklanmasından sonra aylarca onları suçlayanların çıkıp bir şey demesini bekliyor insan.
Tabii bu normal insanlardaki mahcubiyet duygusuna dayanan bir beklenti.
Aylarca çaldı, hırsız, FETÖ dedikten sonra bütün iddiaları boş ve yalan çıkınca, uzun bir süre mahcubiyetten adını ağzına almayacaklarını zannettiğimiz İmamoğlu’nu, 90’larda laik medyanın “Tayyip” takıntısına benzer biçimde, takıntı haline getirmişlerden, ‘adama haksızlık yapmayın’ demeye bile ‘eziklik’ diyen asla mahcup olmayan bu yenilmez armadadan ne beklenebilir ki?
Çıkıp hiçbir şey olmadıysa bari sizden özür dileyelim demelerini mi?
Gerçekten çok naifiz galiba..
.4/10/2019 23:44
“Tayyip” ten “Ekrem”e; bir ziyaretin hatırlattıkları...
115
Önceki gün sabah, Karar’ın Reşitpaşa’daki binasında önemli bir misafirimizi beklemek üzere gazete yöneticileri ve bir grup yazar olarak toplandık.
Misafirimiz gece geç saatlerde Paris’ten dönmüştü ama erken saatteki kahvaltı randevusuna zamanında geldi.
Simit, iki çeşit peynir, zeytin ve çaydan oluşan gazetedeki kahvaltı masasında karşımızda oturan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’ydu.
Her zamanki gibi basın sözcüsü Murat Ongun’la gelmişti.
İmamoğlu, diyet yaptığı için önündekilere çok fazla dokunmadı.
Onu dinlerken, az önce masanın bir ucunda duran gazete takımındaki bazı gazetelerin “Ekrem”li başlıkları geçiyor insanın aklından.
Acaba İmamoğlu karşısında oturan Karar yöneticilerinin ve yazarlarının çoğunun 90’lı yıllarda Yeni Şafak’ı çıkarmaya başlayan ekip olduğunun farkında mıydı?
Yeni Şafak’ın yayına başladığı yıllarda da İstanbul yeni ve genç bir belediye başkanı seçmişti.
Hem devletin hem mevcut iktidarın pek hoşuna gitmeyen, beklenmeyen bir seçim olmuştu bu.
O yüzden yıllarca bunu bir türlü kabul edemediler, içlerine sindiremediler. Öfkelerini de çaresizce onun kişiliğine saldırarak gösterdiler. O genç belediye başkanından, uzun yıllar laik gazeteler “Tayyip” diye bahsetti. Hatta 2002’de partisi seçimleri kazandığında bile Erdoğan demeyi uzun süre zül saydılar.
Belediye başkanı iken de en küçük bir şans vermek istemediler. Attığı her adım eleştirildi. Başarısızlığı kutlandı. Hep mercekler üzerinde oldu. Zaten sonunda da uyduruk bir davayla sandalyesi altından çekildi.
İşte o yıllarda, bu medya ordusunun karşısında duran gazetelerin en önemlisi ve itibarlısıydı Yeni Şafak.
O gazetede bu tahammülsüzlüğe karşı demokratik bir mücadele vermiş isimler Karar’daki kahvaltı masasının etrafında oturuyor bugün.
Karşılarındaki yeni seçilmiş genç belediye başkanından da yine bir medya ordusu her gün “Ekrem” diye bahsediyor.
Aşağılanıyor, yok sayılıyor, her attığı adım takip ediliyor, yerden yere vuruluyor. En ufak bir şans payı, mühlet dahi verilmiyor.
17 yıldır AK Parti belediyesinin icraatlarını eleştirmemiş gazeteler, televizyonların projektörleri onun üzerine doğrultmuş durumda. Metrobüs durağındaki yığılma için TRT bile sabahın köründe duraklardan canlı yayınlar yapıyor. Belediyenin suyu neredeyse siyanürlü su muamelesi görüyor.
90’lardaki laiklerin “Tayyip” takıntısı, 2019’da muhafazakarların “Ekrem” takıntısı olarak geri dönmüş durumda.
Zaten hazımsızlık, demokratik tahammülsüzlüğün çıtası, 94 seçimlerinde sonra zamanın iktidarının dahi cüret dahi edemediği seçim iptaline kadar çıkarıldı.
Bir kere daha büyük farkla kazandı ama hala iktidarın bu sonucu içine sindirebildiği söylenemez.
Yokmuş gibi davranılıyor, onunla zor bela iletişim kuruluyor.
Deprem’de yaşanan davet krizi bunun son örneği oldu.
Olan biteni ayrıntılarıyla bir kere daha anlattı.
Zaten o krizin gelmekte olduğu, deprem günü ABD dönüşünde havaalanında Cumhurbaşkanı’nın yaptığı ilk açıklamadan anlaşılmıştı:
“Tabi Cumhurbaşkanı Yardımcımız Sayın Fuat Oktay başkanlığında, afet ve acil durum merkezi faaliyete geçmiştir. Onun koordinesinde kendileri de İstanbul'da bulunarak başta İstanbul Valimiz olmak üzere İl Jandarma Garnizon Komutanımız hepsi birlikte ilgili mercileri de yanlarına almak suretiyle bugün ve yarın bunları devam ettirecekler.”
Bunun siyaseten ne kadar sürdürülebilir olduğu meçhul ama İmamoğlu’nu yok saymak pek kolay değil.
Çünkü iletişim becerileri yüksek bir siyasetçi var karşımızda.
Kahvaltıda ilginç bir hatırasını anlattı. Daha Beylikdüzü’nde CHP İlçe Başkanı iken, AK Partili belediyenin iftar sonrası düzenlediği Ramazan etkinliklerinde AK Parti üye standı açınca, ısrar etmiş CHP için de üye standı açıp, başında oturmuş. Bunu ilçenin tanınmış, varlıklı bir ailesinin mensubu olarak yapmış.
Ramazan etkinliğinde, iftar sonrası CHP’ye üye olmak biraz tuhaf gelebilir.
Ama tam olarak İmamoğlu’nu iyi anlatan bir örnek bu.
Yani partisini farklı kesimlere, muhafazakarlara doğru açma çabaları bir seçimlik bir heves değil. Başarı kazandıkça, önyargıları, parti içindeki duvarları yıkıp, kendi yolunu açarak ilerlemiş.
Bu rahatlığı sadece Trabzonlu, ANAP’lı ortalama muhafazakar bir aileden gelmesiyle de açıklanamaz.
Aynı zamanda gençliğinden bu yana İstanbul’un her yerinde inşaat işleri ve lokantaları olan bir tüccar olmasıyla da ilişkili.
O yüzden ideolojik önyargıları yok, iş yapmak için kimliklere bakmadan ilişki kurmayı biliyor.
Şehirle ilgili ona perspektif kazandıran, kendisine memleketi Trabzon’u bile gezdirmiş Ermeni bir mimar olduğunu (Zakarya Mildanoğlu) söylerken, İSMEK’te Kürtçe Kursları düzenlemenin ne kadar doğal olduğunu anlatırken, Beylikdüzü’nde bir mimari yarışmayla yaptırdığı cemeviyle duyduğu gururu aktarırken, Eyüp Sultan’daki mevlitte Yasin okumasının hikayesini, eşinin bu yüzden onu ne kadar eleştirdiğini paylaşırken aynı kişi var karşımızda.
Belediye tiyatroları repertuvarından Necip Fazıl, İskender Pala ve Mustafa Kutlu’nun eserlerinin çıkarılmasıyla ilgili Karar yazarlarından gelen eleştirileri dinlerken, bu hassasiyetlerinin henüz birlikte çalıştığı ekibinde yerleşmediğini anlıyoruz.
Bu haberi gazetelerde okumuş. Toplumsal kesimlerin hassasiyetlerine dokunan benzer hataları engellemek için çalışma arkadaşlarından siyasi olduğundan şüphelendikleri bütün kararları kendisine danışmalarını istemiş.
İstanbul’a nasıl bir iz bırakmak istediğiyle ilgili soruya cevap verirken, büyük inşaatlarla bir iz bırakmak istemediğini öğreniyoruz. “İstanbul inşaata, yapıya doydu” diyor.
İki alanda kendi izini oluşturmak istiyor; Yeşil alanlar ve deprem.
Kemerburgaz’da, Maslak’ta belediye görevlilerinin hatta vatandaşların uyarılarıyla devasa büyüklükte, belediyeye ait olan ama atıl durumda bırakılmış ormanlık alanlar keşfetmişler. Bunları halka açmaya hazırlanıyorlar.
“Park dediğin disiplin içinde dikilmiş ağaçlar, oturma grupları değil, kimliği olan, yapılacak sporlara göre dizayn edilmiş bir doğal alan” derken millet bahçelerine gönderme yapıyor.
Ama birinci önceliği deprem.
Daha son İstanbul depremi olmadan, yıllarca birlikte inşaatlar yaptığı babası üç günde bir onu arayıp, “her şeyi boş ver deprem için ne yapıyorsun onu anlat” diyormuş.
Kasım ayında büyük bir deprem toplantısı yapmayı planlarlarken denbu deprem olmuş. Kandilli, İTÜ’den uzmanların da içinde olduğu bir grupla acil hazırlıklar üzerine bir çalışma yürütüldüğünü öğrendik.
İstanbul’un deprem hazırlıklarının sadece deprem sonrasına yönelik olmasına karşı kızgın. Bakanların yaptığı “Her şeyimiz hazır, dört dörtlük” benzeri açıklamalara da. “Deprem öncesine ilişkin yapılacak çok iş var” diyor. Maalesef anlattıklarından bu işlerin uzun süredir ihmal edildiğini, deprem sonrası ile ilgili simülasyonların vahim olduğunu öğreniyoruz.
Üç saat süren kahvaltılı sohbetten Eyüp’teki AK Partili belediye başkanını ziyaret için masadan kalkıyor. AK Partili belediyeleri ziyaret edip, ilişki kurmaya çalışıyormuş. “Ben de ilçe belediye başkanlığı yaptım, sıkıntılarınızı bilirim, başkanların işini kolaylaştırmak istiyorum” diye onları motive etmeye çalışıyormuş ama işi kolay değil. AK Partili ilçe belediye başkanlarının da bu iletişime ihtiyacı olduğu açık, buna istekli olduklarını da anlıyoruz ama birlikte görünmekten yine de çekiniyorlarmış.
Çünkü karşılarında sadece Büyükşehir belediye başkanı değil, hala affedilemeyen bir başarı göstererek, AK Parti hikayesinin doğduğu kaleyi düşürmüş bir siyasetçi var.
Ve muhtemelen bu da, daha uzun bir siyasi rekabetin başlangıcı olacak. O yüzden onun İstanbul’da başarılı olmasına ya da başarılı görünmesine siyaseten tahammül yok.
Çıkışta bir sürprizle karşılaşıyor. Gazeteye girerken onu görenler birbirine haber vermiş, çevrede oturanlar, ev halleriyle çıkışta gazetenin etrafında toplanmış. Fotoğraf çektirmek isteyenler, alkışlayanlar...
İktidarın da epey yardımıyla, karşımızda bundan sonra ister sevin ister sevmeyin, siyasette adından çok bahsettirecek, bir hikayesi ve aurası oluşmuş bir isim var artık.
Ülkenin en büyük şehrinde iki kez milyonlarca insanın onayını almış meşru bir belediye başkanını yok sayarak da bir yere varılamaz.
Valiye kayyım belediye başkanı gibi bir rol vererek iktidar çatışması yaratmanın kaybedeni İstanbullular olur. Bu tarz tahammülsüzlüklerin, medya kampanyalarının faturası da iktidara yazılır.
O yüzden daha yolundan başındayken, başta Ankara’dakiler olmak üzere herkesin İstanbul’un iki kez seçilmiş bir belediye başkanı olduğunu kabul etmesi, bu gerçeği içine sindirmesi gerekiyor. Eleştiri, denetleme de ancak bu asgari saygı yakalandıktan sonra etkili olabilir.
Yoksa 90’larda laiklerin “Tayyip” takıntısının sonucu malum, “Ekrem” takıntısının sonucunun benzer olmaması için hiçbir sebep yok.
.7/10/2019 00:23
Peki devlet hakkında vatandaşın aklında kalan şüphe?
103
“Tarsus Kadın Cezaevi’nden bir hakim yazıyor. Aslında kitap olacak nitelikte uzun bir mektup. Çok kısaca özetliyorum: Çok zor bir süreç yaşadık. 16 haftalık hamileydim. Bütün bu süreci karnımda taşıdığım doğmamış bebeğimle yaşadım. (Cezaevi koşullarını anlatıyor, inanılır gibi değil.) Koğuşta meslekten ihraç edilen 14 kadın hakim ve savcıyız. İki aydan fazla bir süre geçti, tutukluyum. Cezaevinde yüzlerce tutuklu ve hükümlü varken bu kadar kişiye sadece bir doktor bakıyor. O da sadece perşembe günleri öğleden sonra. Şu anda 27 haftalık hamileyim. Bu benim ilk hamileliğim. Hastaneye demir kelepçelerle gidiyoruz. Doktorun bebeğin durumu iyi demesi bile bana yetiyor. Kilosunu, boyunu, görüntüsünü sormak aklıma bile gelmiyor. Gözyaşlarımı tutamadığım anlar da oluyor. İnanın hiçbir şey umurumda bile değil. Beni en çok yıpratan bebeğimin karnımda bu şekilde büyümesi. İkimiz de çok zor günler geçiriyoruz. Aslında ben koğuştaki şanslı bayanlardan biriyim çünkü eşim tutuklanmadı. Bu mektubu size yazma nedenim, sesimizi biraz olsun duyurabilmektir.”
Hapishaneden yazılmış bu mektup, bundan üç yıl önce Sözcü Gazetesi’nde Emin Çölaşan’ın köşesinde yayınlandı.
Mektubu yazan FETÖ davasından tutuklanmış iki yıllık genç bir hakimdi. Fotoğraflarına göre başörtüsü takıyordu. Yani üniversitelerde hala başörtüsü yasağının uygulandığı yıllarda hukuk fakültesinde okumuştu. Batman’lıydı.
Yani başörtülü Kürt bir kadın hakim, hapishaneden Sözcü yazarı Emin Çölaşan’a mektup yazarak sesini biraz olsun duyurabilmişti.
Bundan 10 yıl önce söylense kimsenin inanmayacağı bu çaresizlik hikayesi böyle başladı.
Genç hakimenin adı Fatma Işık’tı. 2014 yılının sonlarında ataması yapılmış bir idari yargı hakimiydi. Yani 20’li yaşlarının ortalarındaydı, 2014 yılında Mersin Vergi Mahkemesi’nde göreve başlamıştı. Batmanlıydı.
Eşi Nazir Işık da adli yargı hakim adayı idi. Henüz stajyerdi, henüz göreve başlamamıştı. Siirt’liydi.
İkisi de 2014 HSK seçimlerinden sonra hakimliğe başlamıştı, o seçimde oy kullanmamışlardı.
Fatma Işık, 15 Temmuz darbesinin ardından ağustos ayında gözaltına alındı. Suçlama “ByLock kullanıcısı olması, örgütün hakim savcı sınavına yönelik oluşturduğu "çalışma evleri"nde kaldığının belirlenmesi”ydi. FETÖ üyeliği suçlamasıyla tutuklandı. Tutuklandığı sırada 14 haftalık hamileydi.
4.5 ay Tarsus Cezaevi’nde yattı.
Bu sırada eşi, Mersin Adliyesi’nde stajyer hakim olarak bir süre daha göreve devam ettikten sonra önce açığa alındı sonra KHK’yla ihraç edildi, hakkında dava açıldı ama tutuklanmadı.
Fatma Işık hamileliğinin son aylarında tahliye edildi.
Genç hakim karı koca, Mersin’in kenar semtlerinden birinde bir akrabalarına ait gecekonduya yerleştiler. Bu arada çocukları İbrahim dünyaya geldi.
Nasır Işık, boyacılık yapmaya başladı. Ama, FETÖ damgası yedikleri Mersin’de tutunamadılar. Nasır’ın memleketi Siirt’e taşınıp, orada mantarcılık yapmaya çalıştılar ama yine yapamadılar.
Bu arada Fatma Işık, Tokat’taki bir soruşturma yüzünden tekrar gözaltına alındı. Polis tarafından götürülürken henüz yaşı dolmamış bebeğini yanına almasına izin verilmedi. Eşi bir emanet arabayla, bebeklerini alıp Tokat’a gitti. 6 gün gözaltında kalan Fatma Işık, serbest bırakıldı. Ailece arabayla Mersin’e dönerlerken, gişelerdeki aramada Fatma Işık tekrar gözaltına alınıp, Adana’ya götürüldü. Zor bir gözaltı tecrübesinden daha sonra tekrar bırakıldı.
Bu arada Adana Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden FETÖ üyeliğinden tutuksuz yargılandığı davada karar verildi, Bylock çıkanlara terör örgütü üyeliğinden standart olarak verilen 7.5 yıl hapis cezası aldı.
Bu sırada ikinci çocuğuna hamileydi.
Karar, hızlı bir şekilde istinaf mahkemesinde onaylandı.
Yargıtay onayını beklerken Işık ailesinin ikinci çocukları Mahir dünyaya geldi.
Karı koca ikisi de KHK’lı oldukları için pasaportları yoktu. Sigortalı herhangi bir işe girip çalışmaları da mümkün değildi. Kendi çevrelerinde dışlanıyorlar, memleketlerinde parmakla gösteriliyordu. Ailelerinin onları maddi olarak destekleyecek durumu da yoktu.
Bir karar verdiler, biri üç yaşında diğeri 4 aylık iki çocuklarını da yanlarına alarak, onları kaçak yollardan Sakız Adası’na götürecek o tekneye bindiler. Teknede 9’u çocuk 19 kişi vardı.
Çoğunluğu Türkiye’de FETÖ davalarında tutuksuz yargılanan, KHK’yla ihraç edilmiş, pasaportuna el konulmuş çiftler ve çocuklarından oluşuyordu.
Sonrasını haberlerden okuduk. Tekne öğle saatlerinde Ege’de Koyun Adası yakınlarında battı ve beşi çocuk, ikisi kadın yedi kişi boğularak hayatını kaybetti. Yunan Sahil Güvenliği, aralarında Fatma ve Nasır Işık’ın da olduğu 4’ü çocuk 12 kişiyi kurtarıp, Sakız Adası’na çıkardı. Ama üç yaşındaki İbrahim ve dört aylık Mahir başaramayanlar arasındaydı.
Zaten bu yazı da görenlerin aklından çıkmayan o fotoğraf karesi yüzünden yazıldı.
Sakız Adası’nda denize bakan bir tepedeki metruk bir mezarlıktaki iki bebek mezarının önünde perişan halde yığılıp kalmış Fatma ve Nasır Işık’ın fotoğrafıydı bu. Bir başka fotoğrafta baba Işık, beyaz küçük tabutların önünde, tek başına çocuklarının cenaze namazını kılarken görünüyordu.
Siirt’te ve Batman’da büyümüş, aile fotoğraflarından varlıklı ailelerden gelmedikleri anlaşılan iki genç, hukuk fakültesi kazanmışlar, muhtemelen bu sıralarda, onların tanıştığı zamanlardaki adıyla ‘cemaat’le tanışmışlar, onların evlerinde okuyup, sınavlara hazırlanmışlar, hakimlik kazanmışlar ama daha mesleklerinin başındayken 15 Temmuz darbe girişimi olmuştu.
Haklarında somut bir suç tespiti olmasa da, Mersin’de görev yapan sıradan bir vergi hakimi ya da stajer hakim olsalar da, içinde bulundukları ‘cemaat’ bir darbeye kalkıştığı için onlar da terörist damgası yemiş, hapishaneye düşmüşler, açlığa ve yokluğa mahkum olmuşlardı.
Mahkemedeki ifadesinde indirmediğini söylese de, Fatma Işık, telefonuna Bylock indirdiği iddia edilen 2014’ün yazında muhtemelen hala cemaatin evlerinde hakimlik sınavlarına hazırlanıyordu ve bunu indirmesi ondan istenmişti.
Ama onun telefonuna bu programı indirdiği için darbeden sonra darbeci terörist damgası yediği aynı 2014 yılının yazında, mesela Hüseyin Gülerce hala ‘cemaat’ adına televizyonlarda 17/25 Aralık operasyonlarını savunuyor, hakkında takipsizlik kararı verilecek meşhur işadamı Zaman gazetesine ortak oluyor, halen AK Parti’de vekillik yapan, gazetelerde yazan pek çok isim henüz net biçimde pozisyon almamış bekliyordu.
Ama 15 Temmuz darbe girişiminden sonra darbenin yükü terör örgütü üyesi olarak onların değil, varlıklı olmayan bir aileden gelen, taşradaki bir vergi mahkemesinde hakimlik yapan genç ve hamile bir hakimenin üzerine kaldı.
Batmanlı ve Siirtli genç hakim çiftin, artık iki çocuklarına bakamadıkları Türkiye’den kaçmak için çıktıkları tehlikeli maceranın sonu, hiç bilmedikleri bir denizin ortasındaki bir adada iki bebek mezarının başında bitti.
Onların çaresizlik içinde baktıkları denizin karşısındaki Türkiye’de ise aynı günlerde onlardan daha şanslı olan, haklarında herhangi bir soruşturma açılmamış ya da haklarında açılan soruşturmalarda takipsizlik kararı verilmiş veya soruşturma açılmış, yargılanmış ama beraat etmiş KHK’lılar, üç yıllık bekleyişten sonra ilk kez Ankara’da kapalı bir salonda toplanıp seslerini duyurmaya çalıştılar.
Mesleklerini kaybetmiş, KHK’yla damgalandıkları için sigortalı başka herhangi bir işte çalışamayan, pasaportlarına el konulduğu için yurtdışına da çıkamayan binlerce insan ve ailesi, şanslarını kaçakçı botlarıyla Ege’de değil, hala Ankara’da aramaya çalışıyor.
Ama son yargı paketinde de bırakıldıkları araf halinden onlara bir çıkış kapısı açılmadı.
Halbuki, oradan buradan duyumlar, ihbarlar, söylentilerle amirlerinin kararıyla, haklarında bir yargı kararı olmadan KHK listelerine girmişlerdi.
Kabinenin yarısının Abant Platformu toplantılarına katıldığı 2009’da cemaat sohbetlerine katıldığı için, bugün ülkeyi yönetenlerin bir kısmının yazarlık yaptığı yıllarda Zaman gazetesi abonesi olduğu için KHK’yla ihraç edilmiş, siyasetçilerin katılmak ve hitap etmek için birbirini ezdiği, Perinçek’in bile katılmayı düşündüğü 2007’deki Türkçe Olimpiyatları’nın müzik kasetinin suç delili olduğu davalarda yargılanmış insanlardan bahsediyoruz.
Ama devlet tarafından sıkıştırıldıkları bu cendereden çıkmak için bir araya gelmelerine bile izin verilmediği gün, Fethullah Gülen’le defalarca bir araya gelmiş, fotoğraflar çektirmiş, sohbetlere katılmış, himmet vermiş bir futbolcu hakkında daha “2013 yılı öncesinde olmak üzere örgütün dini sohbet toplantılarına katılmak ve para vermekten ibaret eylemlerin, şüphelilerin konum ve kişisel özellikleri de nazara alındığında sempati ve iltisak boyutunu aşan, örgüt üyesi olduğunu ispat etmeye yeterli örgütsel faaliyetler kapsamında değerlendirilemeyeceği” söylenerek takipsizlik kararı verildi.
Devlet memuru olsalar rahatlıkla iltisak kriterinden KHK listelerine girecek, hatta FETÖ’ye yardımdan hapiste yatabilecek futbolcular şanslı, hala özgürce yeşil sahalarda top koşturup para kazanabiliyor, milli takımda forma giyebiliyorlar, teknik direktörlük yapabiliyorlar.
Yine Zaman gazetesinde uzun yıllar yazarlık yapmış, Abant Platformu toplantılarına defalarca katılmış, yakınlarını kaybettiğinde Fethullah Gülen’in gazetelerde taziye yayınladığı yani eğer akademisyenliğe devam etseydi, yine rahatlıkla iltisaktan KHK listelerinde adını görebileceğimiz, AK Parti’nin Meclis Grup başkanı de aynı günlerde televizyonda katıldığı yayında “KHK’lara af var mı” sorusuna şöyle cevap verdi:
“Öyle bir şey olmaz. KHK'lılar diye bir grup yok. Çok farklı nitelikler taşıyan insanlar var. Kimisine ilişkin delil bulunamamış beraat etmiş ama devlet aklında bir şüphe kalmış, onunla çalışmak istemiyor mesela. Kimisi için, hakikaten herhangi bir şey yok, tanıklar üzerinden suçlamalar olmuş... Bunları birbirinden ayırmak için mekanizmalar kurduk. Bunlar kolay işler değil. Terörle mücadele ediyorsun, ucu bucağı belli olmayan bir örgütle mücadele ediyorsun."
Gerçekten de ucu bucağı belli değil.
İnsanlar işledikleri somut suçlardan değil, neredeyse selam vermenin bile içine girebileceği hukuki olmayan bir kavram olan iltisak kriteriyle yargılanıyor, ceza alıyor, işlerini kaybediyorlar. Bu belalı örgütle bir şekilde ya da tarihin bir döneminde iltisaklı olmuş, varlığı, gücü, referansı olmayan hiç kimseye devlet bir çıkış kapısı açmıyor, açmak da istemiyor.
Bir kısmı doğrudan devletin kendisi tarafından aklanmış, hakkında takipsizlik kararı verilmiş insanların yüzüne bile bütün kapılar kapanmış durumda.
O yüzden kimileri çaresizlikle kendilerini kaçakçıların elinde Ege’nin sularına atıyor, burada kalıp hakkını aramak isteyenlerin ise ülkenin başkentinde bir araya gelmesine bile izin verilmiyor.
Şimdi bu insanların aklında da bu devletle ilgili bir şüphe kalmaz mı?
Sahiden bu devlet onların vatandaşı oldukları devlet mi?
.09/10/2019 00:16
Seviyor, sevmiyor, seviyor, sevmiyor, seviy...
50
Önce Türkiye’nin Suriye’deki askeri operasyonuna yeşil ışık yaktı, manşetlerden alkışlandı. Akşama doğru "Eğer Türkiye benim müstesna ve eşsiz bilgeliğimle belirlediğim sınırların dışına çıkarsa -daha önce yaptığım gibi- Türkiye ekonomisini mahvederim” diye delice bir tweetle tehdit etti. Ardından “Kürtler, Türkiye’nin doğal düşmanı, yüzyıllardır savaşıyorlar” dedi, tekrar tepeleri attırdı. Sonra özetle ‘Türkiye müttefikimiz, ticaret ortağımız, F-35 meselesini de halledeceğiz’ diyerek toparladı, piyasaları rahatlattı.
Amerikalıların son üç yıldır neler çektiğini, biz de son üç günde tecrübe ettik.
Tabii ki Trump’tan bahsediyoruz.
Trump bizi seviyor mu belli değil ama Ankara’nın onu sevdiği çok belli. Sevilmese bir ABD başkanından hatta bir yabancı ülke liderinden bugüne kadar duyulmamış bu kadar ağır sözler, tehditler sineye çekilir miydi? Ama Trump olunca o kadar mesele edilmiyor.
Ciddiye alınmadığı için değil, tam tersine fazlasıyla ciddiye alındığı için. Çünkü Türkiye uzun süredir ABD’yle işlerini Trump’la görüyor.
Trump’ı ABD saatiyle Pazar gecesi, etrafında aklını çelecek kimsecikler yokken telefonla arayıp ikna etmek de zekice bir diplomatik hamleydi.
Ama sabah olup, ABD’de daha aklı başında karar vericiler uyanınca işler değişiverdi.
Trump, görüldüğü gibi pek normal bir adam değil. Her sabah kalkıyor, yüzünü yıkamadan tweetler atmaya başlıyor, kırmadığı pot, devirmediği çam kalmadı. Artık Amerika da dünya da buna alıştı.
Ama bu sefer baltayı biraz taşa vurmuş gibi görünüyor.
Çünkü bu ara Trump’ın başındaki esas bela Suriye meselesi değil, hakkında başlatılan “impeachment” yani azil süreci.
Süreci başlatan Trump’ın Ukrayna Devlet Başkanı’ndan 2020’deki muhtemel rakibi Joe Biden’in Ukrayna’da iş yapan oğluyla ilgili soruşturma açmasını istemesi olmuştu. Sonra aynısını Çin’den de istediği ortaya çıktı. Ukrayna meselesinin bilgi kaynağı ismi açıklanmayan bir CIA görevlisi. Yani iddialar ciddi.
Demokratlar, bu fırsattan yararlanıp Trump için azil sürecinin düğmesine bastılar. Ama son kararı Senato verecek ve orada da Cumhuriyetçiler 53’e 44 çoğunlukta.
Cumhuriyetçilerin 2020’de tekrar seçilme şansı olan Trump’ı böyle bir soruşturma için harcama niyeti yok.
O yüzden Cumhuriyetçi senatörler, partinin içinden gelmese de bugüne kadar Trump’ın her saçmalığının arkasında durdular.
Son gece yarısı Suriye kararına kadar...
Pazar gecesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptığı telefon görüşmesinden sonra, kimseyle danışmadan Suriye’nin kuzeyinden Amerikan askerlerini çekip, Türkiye’ye ABD’nin IŞİD’le savaşta müttefiki YPG’ye karşı operasyon için yeşil ışık yakması, sadece Demokratları değil, Cumhuriyetçileri de ayağa kaldırmış gözüküyor.
Bu, ABD’nin kendisi için fedakarlık yapmış bir müttefikine ihaneti olarak görülüyor, sadece siyasi değil, ahlaki bir sorun olarak da yerden yere vuruluyor.
Trump’ın canını en çok sıkan eleştiri ise bugüne kadar aleyhine hiç bir açıklama yapmamış, Senato’nun cumhuriyetçi çoğunluk lideri Mitch McConnell’dan geldi. Yazılı bir açıklama yaptı, ilk kez Trump’ın bir kararını açıkça eleştirdi ve onu kararını geri almaya çağırdı.
Sadece McConnell değil, Cumhuriyetçilerin dış politika alanındaki en tecrübeli ismi, Senato’nun yargılamalara bakan komisyonunun başkanı, sadık müttefiki Lindsey Graham, Cumhuriyetçiler arasında başkanlık yarışındaki rakipleri Mitt Romney, Marco Rubio, Ukrayna lideriyle telefondaki konuşmasını bile “şaka yapmış” diye savunan sadık Cumhuriyetçi senatörler, Trump’ı Amerika’nın müttefiki Kürtlere ihanet etmekle, sırt çevirmekle suçluyorlar. Hatta Trump’ın BM’ye büyükelçi olarak atadığı, sonra istifa eden ama aleyhine konuşmamış olan Nikki Haley bile “Türkiye bizim dostumuz değildir” diye bir hashtagle kararı eleştiren bir tweet attı.
Yani Trump, Türkiye’ye jest yaparken, azil sürecinde Washington’daki en yakın stratejik müttefiklerini karşısına almış oldu.
O yüzden denge yapmak için biraz da Türkiye’yi eleştireyim diyerek kantarın topuzunu kaçırdı.
Aslında Trump bu kararıyla Amerikan halkını, Amerikan karar vericileri kadar kızdırmamış olabilir.
Çünkü, epey kaba ve aptalca ifade ettiği “Ortadoğu’da bitmeyen savaşlarda ne işimiz var” politikası, bizdeki “Ortadoğu’da savaşlar çıkarıp, savaşan taraflara silah satan emperyalist Amerika” klişesine ters düşse de, Amerika’da çok eski ve popüler bir siyasi pozisyona denk düşüyor.
“Önce Amerika” ya da “izolasyonist” denen, Amerikan sağında ve solunda taraftarları olan bir görüş bu.
Amerika’nın dünyada kendisi ilgilendirmeyen deniz aşırı bölgelerde, dünyanın farklı yerlerinde kurulan üstlerde, NATO gibi para harcanan ittifaklarda işi olmadığını, vergilerin Amerikan halkını ilgilendirmeyen bu maceralarda değil, ülkenin refahı için harcanmasını savunan içe kapanmacı, ulusalcı, dış müdahalelere karşı bir pozisyon bu.
Zaten Trump’ın açıklamasına Cumhuriyetçiler içinden tek destek de partinin bu politikayı savunan liberteryan çizgideki ismi Senatör Rand Paul’dan geldi.
Yani Trump, bu yeni Suriye siyasetini Amerikan elitlerine anlatamasa da Amerikan halkına çok rahat anlatabilir, bundan puan bile kazanabilir.
Peki ya Türkiye? Türkiye kendi pozisyonunu dünyaya bu kadar rahat anlatabilir mi? Ya da anlatabildi mi?
Nasıl oldu da ABD’de neredeyse hiçbir konuda anlaşamayan Cumhuriyetçiler ve Demokratlar, Türkiye’nin Suriye’ye askeri operasyonuna karşı birleşiverdiler?
Amerikan ve Avrupa televizyonlarında Türkiye’nin Kürtleri katledeceği, Suriye’yi işgal etmek istediği konusunda neredeyse herkes hemfikir. Bunun dillendirildiği televizyon programlarında tek kişi çıkıp aksini söylemiyor. Hatta Trump bile bunu yaparsa Türkiye’yi cezalandıracağını söyleyerek eleştirilere cevap verme ihtiyacı hissetti.
1999’da Öcalan’ı Türkiye’ye teslim eden Bill Clinton’un ABD’siydi. 20 yıl sonra 2019 yılında ise eski Dışişleri Bakanı eşi Hillary Clinton, Türkiye’yi değil, Öcalan’ın Suriye’deki örgütünü ABD’nin müttefiki olarak gören bir tweet attı.
Peki işler bu hale nasıl geldi?
Sorunun kolay ve popüler cevabı; Çünkü Türkiye’yi sevmiyorlar, büyük bir devlet olmasını istemiyorlar. Zaten dış güçler bölgemizde ikinci İsrail olacak bir Kürt devleti kurdurmaya çalışıyor.
Halbuki son iki yıldır yaşananlar, Barzani referandumuna ABD ve AB’nin karşı çıkması, şimdi de Trump’ın Ortadoğu’daki “bitmeyen savaşlar”dan tamamen çekilme kararı bu çok popüler komplonun altını çoktan boşalttı.
Sorunun daha karmaşık bir cevabı var.
Aslında işler bu hale hiç gelmeyebilirdi. Eğer Suriyeli Kürtlerle de ilişkilerin kurulduğu çözüm süreci başarılı olsaydı, Arap Baharı’nda rüzgarlar tersine dönmeseydi, Rusya ve İran Esad rejiminin imdadına koşmasaydı, bambaşka bir tabloyla karşı karşıya olabilirdik.
Ama tarih böyle akmadı. Hem çözüm sürecinde hem de Arap Baharı’nda işler Türkiye’nin hesapladığı gibi gitmedi. Önce El Kaide son IŞİD ortaya çıktı. Libya’da ABD elçisi öldürüldü, Arap Baharı gözden düştü. Batılı başkentlerde peş peşe katliamlar yapan IŞİD, Suriye meselesinde Batı için birinci mesele haline geldi.
Türkiye için kırılma anı ise 2014’de Kobani oldu. IŞİD’in saldırısından kaçan Kürtlere Türkiye sınır kapıları saatlerce açmayınca, bu arada Türkiye olan biteni izlerken, ABD IŞİD mevzilerini vurunca, Kürtlerle Türkiye arasında bir duygusal kopuş yaşandı. Bu olay Kürtlerle ABD arasında ise yakınlaşmayı artırdı.
Suriye’ye kimyasal saldırıya rağmen asker çıkarmama kararı veren Obama, ABD ve Batılı güçler adına Suriye’de IŞİD’le savaşacak bir kara gücü arayışına girdi. Türkiye, ordusunu haklı olarak böyle bir amaç için kullandırmak istemedi. Bu role YPG talip oldu. Gerçekten de Batılı başkentlerde büyük katliamlar yapmış, kafa kesme seanslarıyla dünyayı şok etmiş IŞİD’i binlerce kayıp vererek bitirdiler. Bu tabii ki YPG’ye ABD ve Batı gözünde büyük bir itibar kazandırdı.
Bu yüzden de Türkiye son beş yılda haklı argümanları olmasına rağmen Suriye’deki YPG’nin terörist olduğuna dünyada kimseyi ikna edemedi.
Sadece Batılı ülkeler değil, Rusya, İran, Suriye bile YPG’yi terörist olarak kabul etmiyor.
Türkiye bu tezinde dünyada yalnız kaldı.
Yine de buradan dönülebilirdi. ABD ile güvenli bölge görüşmeleri sırasında, Öcalan’la başlayan avukat görüşmeleri, onun YPG’ye yaptığı “Türkiye ile iyi geçin” çağrıları, bir diyalog kurulduğunun işaretiydi.
Ama yerel seçimler, ardından gelen kayyım atamalarıyla bu diyalog da boşa çıktı. Güvenli bölge anlaşması da yürümedi.
Yani Türkiye’nin ve ABD’nin bilinçli tercihleri ya da elde olmayan şartların dayattığı politik bir sonuç var karşımızda.
Algıların bu kadar Türkiye aleyhine dönmesinin arkasında, bir terör örgütünün yaptığı kadar kamu diplomasisini becerememek kadar, Türkiye’nin demokrasi karnesinin zayıflamasıyla haklı olduğu meselelerde bile ikna ediciliğinin azalması var.
Bugün Suriye’ye yönelik askeri müdahaleyi eleştirmenin bile tehlikeli olduğu bir Türkiye’nin dünyaya kendini anlatması kolay değil.
Özellikle de hükümetlerin savaş kararlarının yerden yere vurulduğu, sokaklarda protesto edildiği Batı dünyasına.
Halbuki ordu kimsenin şahsi ordusu değil, harcanan kaynaklar herkesin vergileriyle toplanan kaynaklar, o yüzden herkesin bu politik tercihler üzerinde konuşmaya, askeri operasyonu, savaşı desteklemeye veya karşı çıkmaya hakkı var.
Askeri operasyonları ülke içindeki tartışmaları bitirmek için kullanmak, her eleştiriyi düşmanla işbirliğiyle eşitlemek, askerin moralini bozmak gibi hamasi sözleri dolaşıma sokmak kötü ve geçmişte bedeli ağır olmuş taktikler.
Üstelik devletin askeri kararlarını tartıştırmamanın bedelini Birinci Dünya Savaşı, Sarıkamış, Kore’de ödemiş bir toplumsal hafızaya da hiç uygun düşmüyor.
Aynı bedel az kalsın 1 Mart tezkeresinde de ödenecekti. O tezkere öncesindeki çok seslilik, eleştiriler, sokak eylemleri büyük bir yanlışı engellemişti.
Bugün ABD’de ve dünyada bu kadar geniş bir koalisyonun karşı çıktığı, sadece Trump ikna edilerek girilen bir askeri operasyonun ülkeye faydaları ve zararları üzerine özgür bir tartışma yapılabilmeli. Ortada operasyon için haklı sebepler olsa da dış politikadaki kararlar tartışmaya kapalı, herkesi hemfikir olması gereken milli kararlar değildir, politik tercihlerdir. Sonuçları da hepimizi etkiler.
Günün sonunda dış politikada geldiğimiz yer çiçek falıyla Trump’ın bizi sevip sevmediğini anlamaya çalışmak olmamalıydı.
Türkiye, Trump veya Putin’le anlaşmak zorunda kalmak dışında da seçenekleri olması gereken büyük bir ülke...
.12/10/2019 00:41
Gerçekten esas sorun ‘algı’da mı?
90
Amerikan halkının en çok izlediği haber kanallarından NBC’deki öğlen haberlerinde, kanalın meşhur anchorlarından Ali Welshi, stüdyodaki ekranın başına geçti ve tane tane seyircilere anlatmaya başladı: “Şimdi size kim olduklarını anlatmak istiyorum.”
Ekranın tepesinde “Kürtler” yazıyordu. Altında ise “Kürtler kimdir?”
Britannica Ansiklopedisi ve New York Times’a dayandırılan müthiş bilgiler şöyle sıralanmıştı:
“Etnik ve linguistik bir grup. 25-30 milyon nüfusları var. 74 bin millik bir alana yayılmış durumdalar.”
On binlerce kilometre öteden manzara işte böyle görünüyor. BBC’de, CNN’de de günlerdir benzer “Kürtler kimdir” haberleri yapılıyor.
O yüzden Batılı gazetecilerin, siyasetçilerin hatta uzmanların “Türkiye’nin Suriyeli Kürtler’e saldırdığı, operasyon düzenlediği” haberlerinin yorumlarının altına, üstüne “Kürtler değil, PKK” diye düzeltmeye çalışmanın, İngilizce hazırlanmış YPG’nin aslında PKK ile aynı şey olduğunu anlatan dokümanları paylaşmanın pratikte pek bir karşılığı yok.
Günlerdir Amerikan televizyonlarında, gazetelerinde “Kürtlere ihanet etti” diye yerden yere vurulan Trump’ın tepkileri bastırmak için “Kürtler bize Normandiya Çıkarması’nda yardım etmedi” demesi de hayatında ilk kez duyduğu Kürtlere Amerika’nın neden ihanet ettiğini anlamaya çalışan sıradan Amerikalılar için bu o kadar aptalca bir bilgi olmayabilir.
Karşımızda sadece kasti çarpıtmalar, düzeltilince değişecek bilgi eksikleri yok. Hepsini algı operasyonları, Türkiye düşmanlığıyla da açıklayamayız. Mesele Türkiye’nin kamu diplomasisini iyi yapamaması, İngilizce olarak her yerde derdimizi anlatamamak de değil.
Çünkü esas sorun algılarda değil, gerçeklerde.
Özellikle de son beş yılda bölgemizde olan bitenlerin dünyada algılanışıyla bizim tarafımızdan algılanışı arasında açılan makasta.
Bir Amerikalı, bir İngiliz, bir Fransız, bir Belçikalı, bir Kanadalı, bir Avusturalyalı için resim çok net.
Son beş yılda bütün bu ülkelerin metrolarında, havaalanlarında, marketlerinde, mizah dergilerinde, cafelerinde, maraton koşularında, konser salonlarında barlarında, maç çıkışlarında, kiliselerinde, sinagoglarında katliamlar yapmış, haritada Suriye’nin yerini dahi göstermeyecek yüzlerce kişiyi öldürmüş, Hristiyanları ve Yahudileri açık hedef olarak gören radikal bir terör örgütü var ortada; IŞİD.
Bu örgüt neredeyse Hollywood yapımı prodüksiyonlarla yıllardır Batılı gazetecilerin, askerlerin kafalarını kesmiş, onları yakmış, bunların görüntülerini frapan prodüksiyonlarla internette yayınlamış, bazı cinayetleri çocuklara işletmiş acımasız bir terör örgütü. Bu örgüte Batılı ülkelerden yüzlerce genç erkek ve kız da gidip katılmış. Bütün bu katılımlar yıllarca gazetelerde, televizyonlarda sosyal bir sorun olarak tartışılmış.
Musul’dan Halep’e kadar bir hilafet devleti kurmuş, uzun sakalları, yüzlerini kapatan kapkara kıyafetleriyle korku salan, çocukları bile canlı bomba olarak kullanabilen bu örgütün karşısında Suriye’de ve Irak’ta varlık gösterebilecek bir güç kalmamış. Hiçbir ülke de askerlerini Suriye’ye indirip, IŞİD’le göğüs göğüse savaştırmak istememiş.
İşte bu noktada Suriye’de bu zor görevi ideolojik olarak da IŞİD’e ters olan, Suriye iç savaşında kendi topraklarını savunmak için silahlanmış Suriyeli Kürtler üstlenmiş.
Radikal bağnaz İslamcı militanlara karşı, başı açık kadın militanları olan Suriyeli Kürtler, ABD ve Avrupa tarafından IŞİD’le savaşması için eğitilmiş, donatılmış, havadan destek verilmiş, onlar da binlerce kayıp vererek, gerçekten de IŞİD’i sahada yenmişler, Rakka’yı ele geçirmişler.
Amerikalı, Avrupalı askerler yerine ölerek, ABD’de ve Avrupa ülkelerinde katliamlar yapmış bir örgütü yok etmişler.
Uzaklardan bakan bir Amerikalı ve Avrupalı için hikaye bu kadar.
O yüzden bu hikayede kendileri yerine, düşmanlarını yenmiş bu silahlı gücün adının ne olduğuyla, hangi terör örgütünün uzantısı olduğuyla ilgilenmiyor, onlara Suriyeli Kürtler diyorlar. O yüzden Türkiye’nin onlara karşı bir askeri operasyon yapmasına da tepki gösteriyorlar, Trump’ı da bu yüzden ihanet etmekle suçluyorlar.
Ama onların bencilce ilgilenmediği, görmediği kısım Türkiye’yi çok yakından ilgilendiriyor. Çünkü Suriye iç savaşında Suriyeli Kürtleri örgütleyen, silahlandıran, onlardan bir ordu oluşturan ve yöneten esas örgüt PKK.
100 yıllık Kürt meselesinin sonuçlarından biri olan, 40 yıldır Türkiye’nin savaştığı, binlerce insanın ölümüne neden olmuş bir terör örgütü. YPG’nin kadın militanları Batılı moda dergilerinin kapaklarını süslerken, PKK’lı kadın canlı bombalar Kızılay’da otobüs duraklarında katliam yapıyordu.
60 yıllık NATO üyesi Türkiye, müttefiklerinin kendisinin düşman olarak kabul ettiği bir örgütle Suriye’de IŞİD’e karşı ittifak yapmasını, bu terör örgütünün yönettiği sınır boyunda kurulan özerk bir yönetimi istemiyor.
Ama üç yıl boyunca Asya’dan Amerika’ya, Afrika’ya 20 ülkede 70 kanlı terör saldırısı yapmış bir örgütü yenmiş YPG’yi de Türkiye dışında hiç bir ülke terörist olarak görmüyor, böyle adlandırmak istemiyor.
Birbiriyle bir araya getirilmesi çok zor iki farklı algıdan bahsediyoruz.
Ama Türkiye bu pozisyonda yalnız, o yüzden ortam buna çok müsait olmasa da, hamaset dışında söz söylemek riskli olsa da oturup neden yalnız kaldığını konuşmak gerekiyor.
Birincisi evet PYD ve YPG’yi, PKK kurdu ve yönetiyor. Biraz tarihi ve sahayı bilen, gerçekleri eğip bükmek istemeyen herkes bunun farkında.
PKK, 1979’dan beri Suriye’de var. Öcalan 19 yıl Şam’da yaşadı, örgütünü buradan yönetti, PKK Kandil’den önce Beka Vadisi’ndeydi. Suriyeli Kürtler arasında PKK hep popüler bir örgüt oldu. Ama tek örgüt değildi. Barzani’nin KDP’si 50’lerden beri Suriye’de örgütlü. Barzani ayaklanmalarında Suriye’nin Kürt bölgesi de kullanılmıştı. Ama Suriye iç savaşında, savaş konusunda daha tecrübeli olan PKK, Şam rejimiyle de işbirliği kurarak diğer grupları zamanla tasfiye etti, Suriyeli Kürtleri silahlandırarak YPG’yi kurdu.
Bir kısmı çocuk yaşlarında olan on binlerce Suriyeli Kürt, YPG ile 2011’den bu yana Suriye iç savaşında kendi yaşadıkları yerleri diğer silahlı gruplara karşı koruyor.
YPG’nin Kandil’den yönetildiğine kuşku yok. Zaten başında da Öcalan’ın Şam’dayken yanında kalan, evlatlığı, eski PKK Avrupa Sorumlusu Şahin Cilo var. Rojava’da kurulan devletin resmi ideolojisi Apoculuk.
Ama YPG, aynı zamanda Suriye iç savaşında silahlanmış diğer Suriyeli Arapların örgütleri gibi artık Suriyeli Kürtlerin yerel ordusu. On binlerce silahlandırılmış erkek, kadın, gençten bahsediyoruz. O yüzden YPG ile savaşmakla Suriyeli Kürtlerle savaşmak arasında sınırlar belirsizleşiyor. Bir de dağ, tepe olmayan, dümdüz bir araziden bahsediyoruz. O yüzden çatışmalar yerleşim yerlerinde oluyor. Bu da operasyonu siviller açısından riskli hale getiriyor.
Algılar arasında makası açan bir diğer etken Türkiye’nin IŞİD meselesine olan mesafesi. Türkiye, Suriye meselesinde önce Esad’a karşı bir tutum aldı. Açık kapı politikasıyla Türkiye Suriye’ye geçip Esad’a karşı savaşmak isteyenlere bir yol oldu. IŞİD de bu yolu kullandı. IŞİD, Türkiye için en başta bir tehdit oluşturmadı.
Ama sonra Türkiye, IŞİD’in en kanlı katliamlarına sahne oldu. Ankara’da, Diyarbakır’da mitinglerde, Suruç’ta kültür merkezinde, Antep’te düğünde, Sultanahmet’te, Beyoğlu’nda, yılbaşı gecesi Reina’da IŞİD büyük katliamlar yaptı.
Ama bu katliamlar Türkiye’nin, Batılı ülkeler gibi Suriye’de kendisine esas birinci tehdit olarak IŞİD’i görmesine yetmedi. Türkiye için Esad ve PKK uzun süre daha öncelikli tehdit olarak kaldı. Bu yüzden Ankara, IŞİD’e karşı kurulan koalisyona girmekte direndi, Obama’nın kimyasal saldırıya rağmen Suriye’ye askeri müdahalede bulunmayacağını deklere etmesinden sonra, IŞİD’e karşı Türk ordusunu sahaya sürme tekliflerine de haklı olarak karşı çıktı. Bu da Türkiye’nin IŞİD’e karşı pozisyonunu flulaştırdı, Batılı ülkeler içinse Suriye’de esas mesela IŞİD haline geldi.
Türkiye’nin Kürtlerle olan ilişkilerinde yaşanan kırılmalar Türkiye’ye karşı algıları değiştiren bir diğer etken.
En büyüm kırılma 2014’de IŞİD Kobani’ye saldırdığında yaşanmıştı. Türkiye, sınıra doğru kaçan Kürtlere kapıları bir kaç saat açmadı bu saldırıya karşı herhangi bir adım da atmadı ama ABD, uçak ve füzelerle gelip IŞİD mevzilerini vurdu. Bu Kürtler ile Türkiye arasında bir kırılma yarattı. Sadece dışarıdaki değil, Türkiye cumhuriyeti vatandaşı Kürtler de, komşu Kürtlere yardımda geciken kendi devletlerini sorguladı, bu Kürt milliyetçiliğini yükseltti 6-8 Ekim’de kanlı sokak olayları oldu.
Kürtlerle ilişkiler bağlamında bugün operasyonun yapıldığı konjonktür de Türkiye’ye yönelik bakışı doğrudan etkiliyor. İçeride çözüm süreci yok artık, HDP’nin genel başkanı ve milletvekilleri hapiste, daha bir kaç ay önce seçilmiş belediye başkanlarına yönelik kayyımlar atandı. 2017’de referanduma karşı Ankara’nın aldığı sert tavır yüzünden Irak Kürdistan yönetimiyle de Türkiye’nin ilişkileri bozuk. Türkiye’de terör olaylarında bir azalma var, 2015’deki gibi hendek terörü, sivil katliamları yaşanmıyor, Suriye’den kaynaklı somut bir terör tehdidi de bulunmuyordu. Bütün bunlar üst üste gelince Suriye’ye müdahalenin sadece PKK’ya YPG’ye karşı olduğunu Türkiye’de ve Türkiye dışında yaşayan Kürtlere anlatmak kolay değil. Bu operasyonun 2014’deki gibi bir kırılmaya neden olması, Kürt milliyetçiliğini yükseltecek bir etki yapması mümkün.
Üstelik Türkiye, 90’lardan bu yana Irak’a ve son yıllarda Suriye’ye yönelik, teröre karşı onlarca kez sınır ötesi operasyonlar düzenlemiş bir ülke. Ama bu operasyon neredeyse ordumuz Misak-i Milli topraklarına dönüyor havasında, mehter marşları, camilerden okunan selalar eşliğinde yapıldı. Dışişleri Bakanı bile üniformalı poz verip, üst düzey siyasetçiler olan bitene savaş dedi, operasyonu eleştirilenler, muhalif haberler yapanlar hemen gözaltına alındı.
Zaten Türkiye’de demokraside, medya özgürlüğünde, hukuk alanında yaşanan gerilemeler Türkiye’nin sözünün değerini ve inandırıcılığın azaltmış durumda. Bir de buna hem ABD’de hem de Batılı ülkelerde bir nefret objesine haline gelen Trump’ın desteği de eklenince, ona karşı olan çevrelerin de okları Türkiye’ye dönmüş oldu.
Ve ortaya bu manzara çıktı. Türkiye haklı bir mücadelede, yalnız kaldı.
Ama bu haksız algıyı değiştirmenin tek bir yolu var, algıyı yaratan resmin gerçeğini değiştirmeye çalışmak...
Belki işe “Türkler ve Kürtler doğal düşman, 200 yıldır savaşıyor” diyen cahil Trump’a kızdığımız kadar, bu sözleri onun ağzına verdiğimiz için kendimize de kızarak başlayabiliriz.
Neden bu coğrafyada sorunlarımızı çözmeyi başaramadık da binlerce kilometre ötedeki bir ülke aramıza böyle girebildi, bugün neden sınırın iki tarafında birbiriyle akraba olan ailelerin yaşandığı komşu Nusaybin ve Kamışlı’da insanlar ölüyor.
Belki bu heyheyli günlerde değil, ama daha serinkanlı bir zamanda bu sorular üzerine düşünmeye başlamak, algılara karşı Don Kişot gibi mücadele etmekten daha fazla işe yarayacaktır.
.13/10/2019 23:30
Anavatan’ın havasından uzak kalınca....
74
Dün İngiliz gazetelerinde doğum günü yüzünden hakkında yeni hatıralar yayınlanan Margaret Thatcher’in siyasi hayatının kırılma anı 1982’deki Falkland Savaşı’ydı.
1979’da Başbakan olan Thatcher, üç yıl sonra 1982 yılında ekonomik sorunlarla boğuşan, işsizliğin, yoksulluğun zirve yaptığı, grevlerle sarsılan ülke tarihinin en düşük desteğe sahip Başbakanı’ydı.
Tam bu sırada Arjantin’le patlak veren bir krizi adım adım derinleştirip 2 Nisan 1982 günü İngiliz ordusunu binlerce kilometre ötedeki Falkland Adası’na çıkardı ve 10 hafta sürecek, 300’ü aşkın İngiliz, 600’ü aşkın Arjantinli askerin öldüğü savaşı başlattı.
İkinci Dünya Savaşı’nda bu yana zafer görmemiş, bütün sömürgeleri tek tek bağımsızlığını kazanıp elinden çıkmış İngilizlerin, emperyal hevesleri tekrar tahrik olmuş, “demir leydi” Thatcher halkın gönlünü geri kazanmıştı.
Bir yıl sonraki seçimi de bu sayede kazandı.
Ama bunu yaparken karşısına hiç beklemediği bir engel çıkmıştı: BBC.
Kamu kaynaklarıyla yayın yapan ama editöryal olarak bağımsızBBC, Falkland Savaşı yayınlarında geleneksel nötr çizgisinden taviz vermemiş hatta “Askerlerimiz” ya da “Evlatlarımız” yerine “İngiliz askerleri/birlikleri” demekte ısrar edince,sağcı medyanın ve muhafazakar siyasetçilerin hakaretlerine, hainlik ithamlarıyla karşılaşmıştı.Çalışanlarına dağıttıkları bir hizmet içi eğitim kitapçığında neden “Askerlerimiz” demediklerini “Biz İngiltere değiliz, biz BBC’yiz” diyerek açıklamışlardı.
Askeri operasyonun başlamasından önce, böyle bir operasyonun yapılabileceğiyle ilgili savunma bakanlığı kaynaklarına dayandırarak yaptıkları bir haber yüzünden “düşmana yardım etmekle” suçlanmışlar, savaşın başlamasından sonra da meşhur haber programı Panaroma’nın yaptığı “Savaştan kaçınmak mümkün müydü” başlıklı programda konuşan kıdemli askerler ve diplomatlar diplomatik çözümün mümkün olduğunu ortaya koyunca Thatcher’in konuşmalarında da hedef olmuşlardı.
Daha sonra ortaya çıkan özel notlarında ve günlüklerinde, o günlerde Thatcher’in BBC’ye çok öfkelendiği ve kanala el koymanın yollarını aradığı anlaşılmıştı.
BBC’nin bu savaş yayınları, sadece hükümetten değil, muhafazakar çevrelerden ve gazetelerden de çok sert eleştiriler aldı. Hatta The Sun gazetesi Thatcher’a çağrı yaparak BBC ve askeri operasyona karşı eleştirel yayınlar yapan diğer liberal ve sol gazeteler için “Çekinme hain de; İçimizdeki vatan hainleri” manşetiyle çıkmıştı.
Ama BBC, bu tarafsız yayınları sayesinde Falkland Savaşları’nda herkesin referans kaynağı haline gelmiş, hatta Arjantin devleti bu yüzden İspanyolca yayın yapan BBC radyosunu engellemişti.
BBC bu çizgisini hep korudu. Libya’ya yönelik Amerikan bombardımanı sırasında sivillerin öldürüldüğünü haber yaptığı için Kaddafi’nin propagandasını yapmakla suçlandı, 90’larda IRA ve Sinn Fein’e konan zorunlu medya ambargosu sırasında ambargoyu, Sinn Fein lideri Garry Adams’ın açıklamalarını bir oyuncuya okutarak aşmaya çalıştı. İngiltere Irak işgaline katılırken de muhalif sesleri, sivil ölümlerini İngilizler kendi vergileriyle finanse edilen BBC’den duydular.
İsrailliler de İsrail ordusunun Gazze’ye, Lübnan’a yönelik operasyonlarda olan biteni, öldürülen sivilleri Haaretz’den okur. Bu yüzden gazete her seferinde, ihanetle, terör destekçiliğiyle suçlanır ama Hamas’a dayandırarak İsrail ordusunun saldırısında sivillerin öldüğünü haber veren Haaretz’in internet sorumlusunun, operasyona karşı tweet atan İsraillilerin sabahın köründe gözaltına alındığı vaki değildir.
Türkiye’de de BBC’nin İngiltere devletinin suçlarını teşhir eden haberleri, Haaretz’in İsrail operasyonlarında ölen Filistinli sivillerle ilgili haberleri, New York Times’in ABD’nin Afganistan’da Irak’ta savaş sırasında dronelarla yaptığı sivil katliam haberleri memnuniyetle karşılanır, hemen çevrilip haber yapılır, bu haberler üzerinden katil Batılı ülkeler eleştirilir.
Irak işgaline karşı Londra’da, Washington’da yapılan yüzbinlik protesto yürüyüşleri övülür, kendi ülkesi ABD’ye terörist diyen Chomsky konferanslara çağırılır, kitapları çevrilip basılır. Fransa’nın Cezayir’deki işgaline karşı çıkmış Sartre, Fanon muhakkak arada bir anılır, bu entelektüel cesaretleri herkese örnek gösterilir.
Muhammed Ali’nin, türlü ambargoyu, baskıyı göze alarak Vietnam Savaşı’na gitmeyi reddetmesi onun büyüklüğünün ve güçlü imanının şanından görülür.
Ama bütün bunlar sadece sınırlarımız dışında yaşandığında iyi ve erdemli hareketlerdir.
Ama söz konusu olan Türkiye olunca işler değişiverir. O argüman devreye girer: Aynı şey mi?
Evet hepsi birbirinden farklı, kıyaslanamaz, terörle mücadele etmek de meşru ama ifade hürriyetinin kullanımı açısından evet aynı şey.
Haklı ya da haksız Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da Türkiye devletinin askeri operasyonlarını, içine girdiği savaşları eleştirme hakkı var. Bu operasyonlarda yapılan hataların haber yapılması da ordunun moralini bozmak değil, ülkenin genel moral seviyesini yüksekte tutmak demektir. Günün sonunda zararı değil, yararı olur, hataları azaltır.
Ama son günlerde bırakın bir askeri operasyona karşı çıkmayı, haklı haksız operasyonu eleştiren haber yapmak bile gözaltına alınma nedeni olabiliyor, bir konferansta savaşa hayır demek, muhbir bir vatandaşın ihbarıyla emniyetin gelip ifadenizi almasıyla sonuçlanabiliyor, sadece karşı çıkmak değil sessiz kalmak hatta yeterince destek vermemek bile sanatçı, gazeteci, yazarlar için linç edilme gerekçesine dönüşebiliyor.
Barolar Başkanı’nın aklına ilk “devletin kalkan olarak kullanılan sivilleri korumaya mecbur olmadığı”nı açıklamak geliyor. Cübbeli hoca askerler için dua etmeyi az bulup “Ermeni tohumlarından girip, karı kılıklı teröristten” çıkıyor.
Halbuki olağanüstü şartlarda, heyecanların, öfkenin yükseldiği anlarda olmayan değerler, olmayan hukuk, özgürlükler, olmayan medya normal zamanlarda da varmış sayılmaz.
Savaş meydanında yüzüne tüküren düşmanı nefsi için öldürmüş olmamak için bırakan Hz. Ali kıssalarıyla, merdivenden inerken önüne serilmiş düşman bayraklarını kaldıran Atatürk hatıralarıyla yetiştirilmiş bir toplum, bir kriz anında soğukkanlılığını bu kadar kaybetmemeli. Haydi bir BBC’imiz olmadı, olmayacak ama kamuflaj giyip düşmana “gelin, gelin” diye dayılanan spikerleri de hak etmiyoruz.
İki dünya savaşı sırasında savaşın yıkımlarını yaşamış Batılı ülkelerde büyük savaş karşıtı hareketler ortaya çıkmıştı. Hatta ABD bu savaş karşıtları yüzünden uzun yıllar 2. Dünya Savaşı’na girmek istemedi.
İki dünya savaşından da bu kadar büyük travmalarla çıkmamış Türkiye’de ise hiçbir zaman böyle etkili savaş karşıtı, pasifist hareketler olmadı. Mevcut savaş karşıtlıkları da genelde, o savaşı sevmediği için bir savaş karşıtlığı oldu, yoksa ilkesel olarak savaş ya da şiddete karşıtlık olmadı. O yüzden bugün hala PKK medyasında çalışıp, savaşa hayır yazmak gibi saçmalıklar yaşanabiliyor.
Ama herhalde bunun esas sebebi Türkiye’de toplumun her zaman devletten zayıf olmasıydı.
Bazı tarihçilere göre bizdeki ulus-devlet değil, devlet-ulustur. Bir ordu bir devlet kurmuş, toplum, o ordu ve devlet etrafında toparlanmıştır.
O yüzden devlet bir karar verdiyse sorgulamak tehlikedir. Hele de bu karar bir savaş kararıysa.
Yakın tarihimizde de bunun az örneği var.
O nadide örneklerden biri 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’na, Aydınlıkçılar’ın “gerici, emperyalist bir işgal hareketi” diyerek karşı çıkmalarıydı.
Dün KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın Türkiye’nin askeri operasyonuyla ilgili yaptığı açıklamaya onların partisinden, gazetelerinden gelen sert eleştirileri görünce insan bunu hatırlıyor.
Halbuki onlar, haklı ve meşru olan 1974 harekatına karşı çıkarken, ODTÜ mezunu 27 yaşında genç bir mimar olan Mustafa Akıncı Lefkoşe Dereboyu’nda mukavemet teşkilatı içinde Türk askerleriyle birlikte çarpışmalara katılıyordu.
Belki de onu hadsizlikle suçlayanların aksine savaşın ne demek olduğunu bizzat bildiği için o açıklamayı yaptı.
Yavruvatan’da fazla BBC izlemek, temiz hava solumak ve Anavatan’dan birkaç yüz mil uzakta yaşamanın zararları herhalde.
.15/10/2019 23:34
“Evlatlık Ferhat” nasıl “General Mazlum” oldu?
89
“SDG, Amerikan’ın güçlü bir müttefikidir. Başkan Trump konuyla yakından ilgili ve sahadaki güçlerin son durumunu General Mazlum’dan dinledi. General Mazlum’un Başkan’a verdiği bilgiye göre Türk ordusu henüz güvenlik bölgede öngörülen 30 millik sınırı geçmedi. Ama General Mazlum özellikle Kobani ile ilgili ciddi endişelerini dile getirdi ve bu konuda Başkan’dan konuyu Başkan Erdoğan’la konuşmasını istedi. Bu konuşmanın ardından Başkan Trump, Başkan Erdoğan’ı aradı. Erdoğan, Başkan Trump’a Türkiye’nin Kobani’ye operasyon düzenlemeyeceğinin güvencesini verdi..”
Muhtemelen bugünkü gazetelerde dün Beyaz Saray önünde ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in yaptığı bu açıklamanın devamını da okumuşsunuzdur.
Ama biz açıklamanın tam da bu kısmıyla ilgileniyoruz.
Çünkü tam da burası Suriye’de bugün sahada olan bitenler, Türkiye’ye yönelik yaptırımlar gibi geçici durumlardan daha ciddi ve can sıkıcı bir meseleye işaret ediyor.
Pence’in açıklamasında sık sık “General Mazlum” dediği kişi YPG ya da SDG’nın komutanı Mazlum Kobani.
Ajitatif bir slogan gibi duran Mazlum Kobani, onun PKK’daki üçüncü kod adı.
Suriye’deki görevi için sahayla uyumlu bu kod adını kullanıyor.
Gerçek adı Mustafa Abdi bin Halil. 1967 yılında, bugün Türkiye’nin elinde olan Afrin’de doğmuş Suriyeli bir Kürt.
1979 yılında Öcalan Suriye’ye geçtiğinde bir dönem onun ailesinin evinde kalmış. Çocukken tanıştığı Öcalan’la, 80’li yıllarda Suriye’nin tatil merkezi Lazkiye’de denize girerken çekilmiş resimleri var.
Muhtemelen Öcalan tarafından konulmuş örgütteki ilk kod adı Ferhat Abdi Şahin.
Öcalan’ın 19 yıllık Şam hayatı sırasında yardımcılığını, özel sekreterliğini yürütmüş. O yüzden “Öcalan’ın evlatlığı” diye biliniyor.
Öcalan’ın ona çok güvendiği, onun da liderine çok bağlı olduğu belli. 1999 yılında yakalandıktan sonra Öcalan, savcılık ifadesinde bir kaç kez onun adından da bahsetmişti. Bahsettiği konu, 1996 yılında devletle PKK arasında başlayan gizli görüşmeler sonunda PKK’nın ilan ettiği ateşkesti:
“Bu ateşkes konusunu biraz açmak istiyorum. Ateşkes önerisi bize Avrupa Temsilcimiz Kani Yılmaz ve Şahin Kod Ferhat Abdi Şahin isimli arkadaş tarafından getirildi....Bu belge sanırım şimdi Avrupa arşivimizdedir, fırsat olursa ileride bu belgeyi getirtiriz. Genelkurmay'ın Toplumsal İlişkiler Başkanlığı'nda çalışan bir Albay Brüksel'deki temsilciliğimize kadar gelmiş ve aynı önerileri getirmiş. Ben önerilerin ciddiyetine inandım.”
Öcalan adına bu müzakereleri devletle yürüten kişi Ferhat Abdi Şahin’di, yani Mazlum Kobani.
Ankara’nın yıllardır yakından tanıdığı ve bildiği bir isim olduğu anlaşılıyor.
1997-2003 arasında, yani Öcalan yakalandığı yıllarda örgütün Avrupa sorumlularından biriydi. Yani bu ilk diplomasi tecrübesi değil. Daha sonra örgütün askeri kanadı HPG’nin yöneticilerinden biri oldu, Türkiye’de çok sayıda terör saldırısının emrini verdi.
Daha sonra da Suriye iç savaşı başlayınca, kendi memleketine dönüp YPG’nin başına geçti.
Yani çocuk yaşlarda PKK’ya katılmış, çok uzun yıllar Şam’da Öcalan’ın yardımcısı olmuş, Ankara ile müzakereler yürütmüş, Öcalan Suriye’den çıkıp, ülke ülke kaçtığı dönemde Avrupa’da onunla birlikte bulunmuş, terör saldırıları emirleri vermiş “evlatlık” Ferhat, artık ABD Başkanı’nın telefonla aradığı müttefik “General Mazlum.”
ABD’nin Öcalan’ı Kenya’da Türkiye’ye teslim etmesinden 20 yıl sonra geldiğimiz bu nokta üzerine herkesin düşünmesi gerekir.
Bir sorun çözülmezse sürekli boyut değiştirerek, mutantlaşarak daha içinden çıkılmaz bir hale gelebiliyor.
Türkiye’nin çoğunluğu, ‘ordu sefere çıktı’ harareti içinde ne kadar farkında bilinmez ama son bir haftadır yaşananlarla artık dünyanın “Kürtler ” diye bir meselesi var. Kürt meselesi de artık uluslararası bir sorun.
Tabii ki daha önce de Kürt meselesi dünyada büyük güçlerin, devletlerin gündemindeydi. Ama bu kez farklı olan ilk kez dünyadaki entelektüel çevrelerin, medyanın ve sıradan insanların da gündemine girdi.
Trump karşıtlığı, “Trump IŞİD’i bitiren müttefikimize ihanet etti” söylemi, Türkiye’nin otoriterlik yüzünden kötü imajı ne derseniz deyin, bu askeri operasyonun dünyadaki algısı, Suriyeli Kürtleri ya da genel olarak Kürtleri Filistinliler gibi mazlum, hakları savunulan, dayanışılan bir halk pozisyonuna getirdi.
Bu yüzden Türkiye, bir taraftan dünyaya YPG’nin PKK’yla olan aleni bağlarını teşhir etmeye çalışırken, bu duyarlılıklar sebebiyle tam tersine PKK’nın önünde YPG üzerinden uluslararası bir meşruiyet alanı açıldı.
PKK’nın önde gelen komutanlarından biri artık ABD başkanının telefonla arayıp görüştüğü müttefik bir “general.”
Operasyonun şimdiden üzerinde durulması gereken başka ciddi sonuçları da var.
Operasyonla, 40 yıldır ilk kez şehirlerde alan hakimiyeti kuran PKK’nın faşizan ideolojik fantezilerini hayata geçirdiği “Rojava Devrimi” ütopyası çöktü.
Uğruna çözüm sürecini feda ettikleri, binlerce genci ikna edip saflarına kattıkları, benzerini Türkiye’de yapmak için hendek terörüyle bölgeyi yakıp yıktıkları bu ütopya Esad ve Putin’in pek de demokratik ve ekolojik olmayan kollarında artık.
Ama o ütopya çökerken, tam tersine bir gelişme yaşanıyor. Bugüne kadar PKK’yla mesafeli Kürtler arasında bile askeri operasyon, yeni bir Kobani sendromu ve Kürt milliyetçisi bir his dalgası yaratmış görünüyor.
Bu kez öfkenin değil, yeisin egemen olduğu bir hissiyat bu.
PKK’yla kavgalı olan Barzani çizgisindeki televizyon kanallarının operasyon karşıtı yayınlar yapıyor, Irak, İran ve Avrupa’da PKK’yla mesafeli Kürt hareketleri protesto gösterileri düzenliyor, açıklamalar yapıyor.
Nurcu gelenekten gelen bir Kürt aydını olan Mücahit Bilici’nin dün Duvar gazetesinde çıkan “Kürt mülk sahibi olmasın” başlıklı yazısı Türkiye’deki Kürtlerin açığa çıkamayan hissiyatlarını yansıtıyordu.
Operasyonun Kürt asabiyesine dokunmasının sebepleri arasında,
Suriyeli Kürtlerin büyük bir devlet karşısında yalnız kalması, tarihin tekerrür edip bir kere daha büyük bir gücün ihanetine uğranılması, operasyon için kullanılan milliyetçi, fetihçi dil kadar, Türkiye’nin Irak Kürdistan referandumuna sert tepkisi, Demirtaş ve HDP’lilerin tutuklanması, son kayyım kararlarının yarattığı birikim de var.
Yurtdışında görünür olabilen ama Türkiye’de görünür olamayan bu algı ve his, kısa, orta ve uzun vadelerde ciddi kırılmalara neden olabilir.
Bütün bunları sürecin nükteleri olarak görmek pek mümkün değil.
Bu riskleri dile getirmek de vatan hainliği değil.
Ülkenin iyiliğini düşünmenin tek bir yolu yok.
Acil bir durumu çözmek için askeri yöntemlerle sonuç almayı ülke için en doğru yol olarak görüp desteklemek kadar, bu kestirme yolların, acil çözümlerin kısa ve orta vadede yaratacağı hasarları düşünüp bir maliyet hesabı yapmak da ülkenin iyiliğini düşünmek demek.
Ayrıca kendi ülkesinin aynı anda hem ABD hem İran, hem Avrupa Birliği hem Arap Birliği, hem İsrail hem Filistin tarafından kınanmasından, Trump gibi bir meczubun diline düşmesinden, Putin gibi bir Rus milliyetçisine mahkum olmasından rahatsız olmak da herhalde vatanseverlikten sayılır.
.19/10/2019 00:52
Geçmiş olsun Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti!
54
Türkiye’de her hangi bir savaş veya anlaşmanın zafer mi hezimet mi olduğu tartışması asla bitmez. Sarıkamış Faciası’nı zamanın gazeteleri Sarıkamış Zaferi diye anlatmış, kutlamalar için İstanbul’da fener alayları düzenlenmişti. Gerçek yıllar sonra anlaşıldı. Lozan Anlaşması’nın zafer mi hezimet mi olduğu tartışması ise üzerinden geçen 96 yıla rağmen hala hararetini kaybetmedi.
Çünkü her savaş veya anlaşma siyasidir, tartışması da siyasi olur. Siyasi tartışmalarda da sıkıcı gerçekler değil, zafer ve hezimet gibi sloganlar iş görür.
Beştepe’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence arasındaki 13 maddelik anlaşma sonrasında da böyle oldu.
AK Partili siyasetçilere, iktidarı destekleyen medyaya göre “Türkiye kazandı.” Çünkü ‘ABD, Türkiye’nin istediği güvenli bölgeyi ve YPG’nin ağır silahlardan arındırılmasını kabul etti.’
Attığı tweetlere bakılırsa anlaşmadan Trump da çok mutlu. “Bazen okul bahçesindeki iki çocuk gibi kavga etmelerine izin vereceksiniz, sonra da ayıracaksınız” gibi laflar ettiğine göre anlaşmayı kendi becerisi ve zaferi olarak görüyor, “milyonlarca insanın hayatı kurtuldu” diyor.
Halbuki ABD’li demokrat senatörlere, Trump karşıtı ABD medyasına göre durum tam tersi, “Trump kaybetti, Erdoğan her istediğini aldı.”
Anlaşmada güçlerini çekmesine, ağır silahlardan arındırılmasına karar verilen YPG’nin komutanı da ateşkesten memnun. “Bu ateşkesi Kürt, Arap, Süryani Hristiyan SDF savaşçılarının kahraman mücadelesiyle elde ettik” dedi.
Dün en itidalli açıklamayı ise Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptı ve şöyle dedi:
“Dün görüşmeler sonunda geldiğimiz aşamayı zafer ya da mağlubiyet gibi değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Özellikle devlet arasında bir zafer şeklinde değerlendirmek yanlış. Teröre karşı zafer.”
“Dediğimize geldiler” havasındaki zafer kutlamalarına rağmen Cumhurbaşkanı’nın itidalini korumasının sebebi, güvenli bölge derken Türkiye ve ABD’nin aynı şeyi kastetmediğinin farkında olması:
"Bizim görüşmelerimiz 32 km derinlik ve 440 km uzunluğu kapsıyor. Güvenli bölge dediğimiz budur. Güvenli bölge dediğimiz, Ayn-El Arab ile Tel Abyad arası değildir. Tel Abyad ile Resulayn arası temizlenmiş durumda. Bu bitmiş değil. Süreç devam ediyor.”
Aynısını, ABD’nin Suriye özel temsilcisi olan ve dün Beştepe’deki masada oturan James Jeffrey de Ankara’dan Tel Aviv’e doğru giden Amerikalı heyeti taşıyan uçakta ABD’li gazetecilere söyledi.
ABD Dışişleri Bakanlığı sitesinde dökümü yayınlanan röportajda anlaşmayla beş gün içinde YPG’nin çekilmesine karar verilen bölgenin, şu an zaten büyük ölçüde Türkiye ve ‘Suriye Milli Ordusu’nun kontrolünde olan Tel Abyad-Rasulayn arasındaki 90 kmx30 km'lik alan olduğunu açıkladı.
Yine Türkiye bu tabiri kabule etmese de “ateşkes”i kabul ettiklerini söyleyen YPG komutanı Mazlum Kobani de çekilecekleri bölgenin Tel Abyad-Rasulayn arası olduğunu, diğer bölgelerde kalmaya devam edeceklerini açıkladı.
Bu alan, Türkiye’nin güvenli olarak tarif ettiği bölgenin sadece yüzde 15’ine tekabül ediyor.
O yüzden Cumhurbaşkanı “Bu bitmiş değil. Süreç devam ediyor” deme ihtiyacı hissetti.
Jeffrey de Amerikalı gazetecilere, diğer bölgeler yani Kobani, Menbiç, Haseke, Kamışlı’daki YPG varlığı için “Türkler Ruslar ve Suriyeliler ile kendi görüşmelerini yapacak”, yani özetle ‘bizi o kısım ilgilendirmez’ dedi.
İlgilendirmezden çok elimizden gelmez de demek istemiş olabilir çünkü Barış Pınarı Operasyonu’nun bir sonucu olarak artık oralarda YPG’nin hamisi ABD değil, Ruslar ve Suriye.
Türkiye’nin bu askeri operasyondan önce YPG ve güvenli bölge konusunda muhatabı sadece ABD iken, operasyondan dokuz gün sonra haritalar değişince artık YPG’ye adım attırabilmek için ABD dışında Rusya, Suriye tabii doğal olarak İran’la da anlaşması gerekiyor.
Anlaşmada öngörülen YPG’yi ağır silahlardan arındırmak işi için de bölgeden büyük ölçüde çekilmiş ABD askerleri yardımcı olamayacağına göre ya YPG kendi kendini arındıracak ya da yine Ruslarla konuşmak gerekecek.
Yani aslında bu anlaşmayla top 22 Ekim’deki Erdoğan-Putin görüşmesine atılmış oldu.
Ama yine de anlaşma masasından herkes kazançlı çıktı.
En başta, silahlar sustu, artık diplomasi konuşuyor en azından beş gün boyunca kimse hayatını kaybetmeyecek.
Türkiye, askeri operasyonla elde ettiği Resulayn ve Tel Abyad’daki varlığını masada ABD’ye kabul ettirmiş oldu.
Ama daha önemlisi, kırılgan ekonomisine zarar verebilecek, siyasi bir talimatla düğmesine basılan Halkbank soruşturması ve görüşmeler sürerken ABD kongresinde ucu gösterilen daha ağır yaptırım paketlerinden gelecek hasar engellendi.
Askeri operasyona karşı dünyadan artan baskılar, silah ambargosu kararları diplomasiye dönerek şimdilik savuşturuldu, iç politikada da zafer olarak gösterebileceği bir sonuç alındı.
“Müttefik Kürtleri sattı” eleştirileri yüzünden hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler tarafından 10 gündür topa tutulan Trump da masada kazandı. Çünkü Erdoğan’a yeşil ışık yakmadığını ispatlamak için o tuhaf mektubu bile sızdırmasına neden olan “Kürtler katlediliyor” kampanyasına karşı elinde “Buna engel oldum” diyeceği bir anlaşma var.
Hatta bu kartı, ateşkes ihlali iddialarıyla ilgili attığı tweetlerden görüldüğü gibi bol bol Türkiye’ye parmak sallamak için kullanacağı anlaşılıyor. Tabii ki aslında hedefi Türkiye değil, ABD iç siyaseti.
Anlaşma için Türkiye’ye Pence’in gönderilmesi, anlaşmaya varıldı açıklamasını daha toplantı sürerken Trump’un tweetle yapması, Pence’ın ev sahibi Türkiye henüz bir şey demeden, Ankara’da ABD Büyükelçiliği’ne geçip, acilen canlı yayına çıkma telaşının sebebi Suriye’deki savaşı durdurma aşkı değildi, ABD iç politikasında elini rahatlatma, Trump’un hasarını temizleme arzusuydu.
Anlaşma şartları en çok aleyhinde görünen YPG komutanı da memnun. Çünkü, kendisini yalnız bırakan ABD, böylece arkasında durduğunu göstermiş oldu. Artık doğrudan Başkan’la telefonda konuşuyor, bu görüşmeler boyunca ABD Başkan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı’yla da temasta olduğu anlaşılıyor, hatta Washington’dan davet aldığı bile iddia ediliyor. Böylece çaresizlikten insaflarına sığındığı Rusya ve Suriye’ye karşı da eli güçlenmiş oldu. Zaten Türkiye’nin sahada askeri olarak elde ettiği bölgeden çekilmekte de çok zorlanmayacaktır.
Durum şimdilik böyle görünüyor.
Acaba, anlaşmadaki şartlar, 9 Ekim’deki tuhaf mektubunda Trump’ın önerdiği arabuluculuk ve ekte gönderdiğini söylediği YPG komutanın mektubunda kabul ettiği şartların ne kadar ilerisinde, bilmiyoruz. Operasyon olmadan bu kazanımlar elde edilebilir miydi sorusunun cevabı ancak o mektup gerçekten çöpe atılmamışsa, belki bir gün devletin arşivlerinde bulunabilir.
Ama artık gözler 22 Ekim’deki Putin Erdoğan zirvesinde.
Türkiye’nin askeri operasyonuyla, hem Suriye’den ABD’nin çekilmesini hem de YPG’nin kontrolünü elde eden Putin’in eli artık daha güçlü.
Türkiye şimdi hala PKK’yı terörist olarak tanımayan, YPG’ye Moskova’da ofis açtırmış Rusya’yla ve PKK’ya 19 yıl boyunca ev sahipliği yapmış, YPG’ye hala terörist demeyen, Türkiye’yi işgalci olarak gören Esad yönetimiyle YPG’nin çekilmesi vegüvenli bölge konularında uzlaşmaya varmaya çalışacak.
Üstelik hem Rusya hem de Suriye, Türkiye-Suriye sınırının kontrolünün Şam yönetimine devredilmesini istiyor.
Operasyondan 10 gün sonra Suriye’de artık ABD yok, YPG bölgelerinde Rusya ve Suriye var, YPG de ABD Başkanı, Başkan yardımcısı, senatörleri tarafından doğrudan muhatap alınan, mektupları taşınan bir örgüt.
Elde bir de Arap Birliği’den Avrupa Birliği’ne kadar ilişkilerin bozulduğu ülkeler, ambargo kararları, kaçırılmış bir araba fabrikası var.
Avrupa Birliği’ne “Operasyona işgal derseniz, kapıları açar 3.5 milyon Suriyeli’yi göndeririz”, Alman Dışişleri Bakanı’na “haddini bilmez adam”, Arap Birliği’ne “Sizin topunuz bir araya gelseniz bir Türkiye etmezsiniz” sözleri herhalde kolay unutulmaz.
Densizlikte açık ara rekor kıran Trump’a karşı ise en sabırlı “monşer diplomasisi” tarifesi uygulandı.
Cumhurbaşkanı, Trump’ın densiz mektubu için konuşmasındaki yazılı metni biraz daha yumuşattı, “Elbette bu saygısızlığı unutmadık” yerine “Elbette bunu unutmadık, ama karşılıklı sevgi ve saygımız bunları sürekli gündemde tutmaya müsaade etmiyor” demeyi tercih etti.
Yazı yazılırken Macron, Merkel ve Boris Johnson’ın haftaya Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmek istedikleri ile ilgili son dakika haberleri veriliyordu.
Galiba günün sonunda büyük güçler kavga edip, anlaşacak olan da “yavruvatan”a olacak.
KKTC Cumhurbaşkanı, tam da anlaşmayla yapılanın yapılmasını istediği için, savaş yerine diplomasiyi tavsiye ettiği için ama bunu bir hafta erken yaptığı için, “densizlik”le suçlandı.
Zaten kimsenin tanımadığı ülkenin itibarı yerden yere vuruldu.
Üstelik bunu da onu “kavgalara karışma, hepsi anlaşır, olan sana olur” diye uyarması gereken kendi Anavatan’ı yaptı.
Ne diyelim, geçmiş olsun Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti!
.20/10/2019 22:28
Her şey kültür ve sanat için...
46
Sirkeci Garı, 1890’dan beri İstanbul’un Avrupa’ya açılan kapısı ve 129 yaşında.
1908’de Bağdat Demiryolu’nun başlangıç noktası olarak yapılan Haydarpaşa Garı ise 111 yaşında.
İstanbul’un sembolü olan bu iki tarihi garda bulunan bazı binalar ve açık alanlar, önümüzdeki 15 yıl boyunca sadece kültür ve sanat etkinlikleri için kullanılmak üzere, 2017’de 10 bin sermayeyle, 29 yaşındaki bir girişimci tarafından kurulmuş bir şirkete kiralandı.
Genç girişimci, hiçbir şekilde ticari amaçlar için kullanamayacağı bu tarihi mekanlardaki binalar ve alanlar için her ay TCDD’ye 300 bin TL kira ödeyecek.
Yani karşımızda, İstanbul’un iki yakasındaki bu tarihi mekanları, hiç para kazanmamayı göze alarak, sadece kültür ve sanat için kullanmak üzere, bu kadar yüklü bir rakama kiralamış gerçek bir burjuva var.
Bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini anlamak için en baştan başlamalıyız.
22 Eylül 2019 Pazar günü Resmi Gazete’de Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü 1.Bölge Müdürlüğü Taşınmaz İhale Komisyonu Başkanlığı’nın bir ihalesi yayınlandı.
“Taşınmazlar kültür ve sanat etkinlikleri için kullanılmak üzere ihaleye verilecektir” başlıklı ihaledeki taşınmazlar, İstanbul’un en tarihi ve en kıymetli iki garının içinde yer alıyordu.
390 bin 700 metrekarelik bir alanı kapsayan Haydarpaşa Garı’nda içinde toplamda 2.340 metrekarelik iki bina ve bir depodan oluşan kapalı alanlar ve açık alanların olduğu 25 bin metrekarelik bir alan ve 98 bin 199 metrekarelik bir alanı kaplayan Sirkeci Garı’nda da 2.420 metrekaresi kapalı olmak üzere, 4.170 metrekarelik bir alan kiraya verilecekti.
Yani kiraya verilen Haydarpaşa Garı ve Sirkeci Garı’nın ana binaları değil. Zaten Sirkeci Garı’nın ana binası 2005’den beri pek de parlak olmayan bir demiryolu müzesine çevrildi. Haydarpaşa Garı ise 2010’daki “tuhaf ve şaibeli” yangından sonra dokuz yıldır açgözlü girişimcilerin gözü üzerinde atıl ve akıbeti belirsiz olarak bekliyor.
Ama İstanbul’un gözbebeği iki tarihi garın yakın çevresindeki binaların ve açık alanların kültür ve sanat etkinlikleri için kullanılmak üzere 15 yıl kiralanması, bu binaların ana dekorunu oluşturan tarihi binaların kullanış amacını ve akıbetini de etkileyeceği kesin.
Bu kritik ihaledeki tuhaflıklar şartnameye konan bir madde ile başladı:
“Son 5 yıl içerisinde “digital kültürel ve sanatsal faaliyetlerde” bulunduğuna dair en az 4.000.000,00 TL tutarında belge (iş deneyim belgesi) sunması ve envanterinde en az 20.000.000,00 TL tutarında digital ekipmanı barındırması ve bu ekipmanlar için 5.000.000,00 TL tutarında süresiz banka teminat mektubu verilecektir.”
Kültür ve sanat faaliyetleri için kullanılması düşünülen bir mekanda 20 milyonluk dijital ekipmanın neden gerekli olduğu sorusu bir tarafa, karşılanması ancak büyük kurumlar ve televizyonlar için mümkün olan bu ekipman şartı, ihalenin en baştan bir adrese teslim edilmek üzere açıldığı şüphelerini uyandırdı.
İlk tartışma da bu yüzden çıktı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, bu şartı eleştirerek, belediye olarak bu ihaleye gireceklerini açıkladı.
Bunun üzerine 25 Eylül günü Ulaştırma Bakanlığı, daha önce bir ihale için yapıldığına pek rastlanmamış bir açıklama yaptı ve tuhaf bir gerekçeyle belediyenin ihaleye girişinin rekabeti bozacağını iddia etti:
“Söz konusu ihale şartında, 'ihale sonrasında işletme için gerekli olan işyeri açma ve işletmek için tüm izinleri ve ruhsatlarını yüklenici firma kendisi alır' maddesi yer almaktadır. Bu nedenle İBB'nin veya iştiraklerinin böylesine bir ihaleye girmesi durumunda; ihale sonrası su, doğalgaz bağlatılması gibi işlerin Büyükşehir Belediyelerinde, işyeri açma ve işletme izinlerinin ise ilçe belediyelerinden alacakları için belediye ile ihalede yarışmak, diğer katılımcılarda caydırıcı etkisi olacak ve ihaleye katılımı azaltacaktır. İhalenin olmazsa olmaz kuralı olan rekabet ortamı sağlanamayacaktır. Oysa sözü edilen ihalede maksat, mülk sahibi olan idareye gelir sağlamak ve kültür sanat etkinliklerine imkân oluşturmaktır."
Bu tuhaf itiraza rağmen 4 Ekim günü yapılan ihaleye kapalı zarfla verilen dört tekliften biri İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (Kültür A.Ş-İSBAK-Metro A.Ş-Medya A.Ş) şirketlerinin oluşturduğu dörtlü konsorsiyum oldu.
Diğer teklif sahibi; Anadolu Kültürel Girişimcilik’ti. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı müze ve ören yerlerinin ticari işletmesini yapan firmaydı. Yani yine büyük ölçekli bir kamu şirketiydi.
Ticari amaçlar için kullanılamayacak, epey masraflı mekanları kiralamak için, bu iki büyük kamu şirketi dışında iki de özel şirket teklif verdi.
Bunlardan birinin sahibi olan Emre Kamçılı, Dean Martin, Tony Bennett, Elvis Presley, Marilyn Monroe, Beatles, Elizabeth Taylor, Charlie Chaplin, Frank Sinatra ve James Dean gibi dünyaca ünlü yıldızların özel eşyalarından oluşan 5000 parçalık
Efsanelerin Hazineleri adı bir koleksiyon sahibi olarak daha önce haber olmuş bir isim. Herhalde koleksiyonunu sergilemek için buralara talip olmuştu.
İhaleye teklif veren ikinci şirket ise Hezarfen Danışmanlık Limited Şirketi. Şirketin sahibi olan 1988 doğumlu Hüseyin Avni Önder, bir dönem AK Parti İstanbul İl Gençlik Kolları’nda görev almış, Büyükşehir Belediyesi’nde çalışmış. Şirketi kurmadan önceki son işi Okçular Vakfı Genel Müdürlüğü.
Zaten üç yıldır faaliyette olan şirket, Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği İstanbul Gençlik Festivali’ni, Okçular Vakfı’nın Malazgirt’teki kutlamalarını, Fetih Kupası’nı, Cumhurbaşkanlığı ve AK Parti’nin bazı mitinglerini organize etmiş.
4 Ekim günü kapalı zarflarla verilen teklifler açıldığında Kültür Bakanlığı’nın şirketi olan Anadolu Kültürel Girişimciliği teklif sunmayarak teşekkür edip çekildi, Emre Kamçılı'nın teklifi iş bitirme belgesi uygun olmadığı için değerlendirme dışı bırakıldı ve geriye şartnameye uyan iki teklif kaldı.
Kapalı zarflar açıldığında Hezarfen Danışmanlık şirketinin aylık 300 bin TL teklif sunduğu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) iştiraki 4 şirketin aylık 100 bin TL teklif sunduğu görüldü.
Fakat o gün beklendiği gibi ihalenin pazarlığın yapılacağı ikinci kısmına geçilmedi, “evrakların inceleneceği” söylenerek ihaleye 15 gün ara verildi.
Bu arada ayda 300 bin TL ile en yüksek teklifi veren Hezarfen Danışmanlık şirketi, 9 Ekim günü sermaye artırımına giderek, 2017’de kurulurken 10 bin TL olan sermayesini, 1 milyon TL’ye çıkardı.
15 günün dolduğu son iş günü olan geçen Cuma günü ise sadece Hezarfen Şirketi çağrılarak yeniden artırma ihalesi yapıldı ve ihale bu şirkete verildi.
Yeniden artırma ihalesine davet edilmek için bekleyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerine ise sadece ihale dışı bırakıldıklarını bildiren bir yazı gönderildi.
Dört belediye iştirakinden oluşan konsorsiyumun en başta şartnameye uygun bulunan teklifinin ihale dışı bırakılmasına TCDD üç gerekçe göstermiş; Her bir iştirakin ayrı ayrı 4 milyon TL’lik iş deneyim belgesi sunmaması; dört şirket arasında yapılan sözleşmede “müşterek ve müteselsilen” ifadesinin kullanılmaması ve dört şirketin aralarında imzaladıkları ortaklık sözleşmesinin ihale şartnamesinden üstün hale gelmiş olması.
Büyükşehir Belediye yetkilileri bu gerekçelere itiraz ediyor. Kelime tercihlerinin gerekçe gösterilmesine İmamoğlu “komik bahaneler” demişti.
Diğer gösterilen gerekçeler de belediye yetkililerine göre skandal:
“Konsorsiyum halinde tek bir yapı olarak ihaleye giren dört belediye iştirakinin hepsinin tek tek şartnamedeki 4 milyon TL iş deneyim şartını sağlama zorunlu değilken bu gerekçe tam bir skandaldır. Ayrıca sadece Kültür AŞ. son bir yıllık iş deneyim belgesi olarak 274.798.951 TL sundu. Eleme nedeni şartnamede istenen teknik envanterin eksikliği de değil. Aksine belediye şirketleri, Hezarfen şirketinin teknik envanteri eksik olduğu için itiraz etti.”
Belediye yetkilileri ihalenin ağır şartnamesini hatırlatıyor ve şöyle diyor: “Evet, ihaleye yeterliliği olan herkes girer ama koskoca İBB’nin dört şirketinin bir araya gelerek şartları zar zor taşıdığı bir ihalede bu profilde birinin böyle bir ihaleye girmesi hayatın olağan akışına aykırıdır.”
Hezarfen şirketine yakın kaynaklar ise belediye şirketlerinin aylık 100 bin, kendi şirketlerinin aylık 300 bin teklif verdiğini hatırlatıyor ve “Her idare, böylesi bir farkta 300 bin veren şirketi çağırır tek başına, %10 artırım yaparak 'hayırlı olsun' der. %10 değil %20ye yakın artırımla aldı şirket” diye bu itirazlara itiraz ediyor.
Belediyeye göre bu tez de yanlış: “Şartnamede kapalı teklif usulü zarflar açıldığında pazarlığa geçilir hükmü var, pazarlığa geçmek zorunda, böyle bir gerekçe hukuki olmaz. Ayrıca ihale konusu yerler tarihi ve kültürel yer olarak tapuda şerh edilmesi nedeniyle bu yerlerin kiralanması özel bir yönetmeliğe ve pazarlık usulü ile ihaleye bağlanmıştır. Asıl idare çağırıp bu kadar yüksek ücreti nasıl veriyorsun, burada ticari faaliyet yok, rakibin yüz bin demiş diye sorgulaması lazım. Üstelik sermayen on bin lirayken.”
Büyükşehir Belediyesi bu gerekçelerle, bugün hem tüm yetkililer hakkında suç duyurusunda bulunacak hem de ihale dışı bırakma kararına karşı da idare mahkemesinde iptal davası açacak.
Ekrem İmamoğlu, bu itirazlar için avukatlara çağrı yaptı. İstanbul Barosu da bu çağrıya iştirak edeceklerini açıkladı.
İhaleyi kazanan üç yıllık şirketin, ticari olmayan bir ihaleye, bu kadar para vererek nasıl ve neden girdiğini bilmiyoruz. Projeleri ve motivasyonları açıklanmadı. Ama İstanbul Belediyesi’nin dört şirketi ve Kültür Bakanlığı’nın şirketi karşısında bunu nasıl başarabildikleri hakkında her tecrübeli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bir fikri var.
Ama buna rağmen iki gündür bu tartışmalı ihaleyi bile savunanların sayısı bir hayli fazla.
Üstelik bu insanların çoğunun bu özel şirketle hiçbir ilgileri de yok. Yine de İstanbul’un bu tarihi mekanlarının kendilerinin de içinde olduğu kamuya ait belediye şirketleri yerine bir özel şirkete verilmesini hararetle destekliyorlar.
Üstelik bunu az önce Aliya’nın ölüm yıldönümü için onun erdemli, mütevazi liderliğini övdükten, Alev Alatlı’nın “Her yasal olan hak, helal değildir” sözünü paylaştıktan hemen sonra yapıyorlar.
Ahlak lafta değil, hayatın içinde sınanarak ortaya çıkıyor. Aforizmalar, kimseyi erdemli yapmaya yetmiyor. Kültürel iktidar da siyaseten üniversitelere kayyım atayıp, kültür, sanat işleri yapsınlar diye birilerine bina vermekle kurulamıyor.
Yine de keşke bütün siyasi kavgalar kültür ve sanat amaçlı kullanılmak üzere tarihi bir mekanın kime kiraya verileceği üzerine kopsaydı.
.23/10/2019 01:00
Nasıl olsa bir gün bir arşivde okuruz...
51
Geçen hafta arşiv ve tarih severleri çok heyecanlandıran bir haber vardı; “Talat Halman’ın arşivi İstanbul Şehir Üniversitesi’nde.”
Talat Halman ve Şehir Üniversitesi.
İlk başta düşününce yan yana gelemez gibi duruyor.
Talat Halman, bir tümamiral ile bir paşanın kızının oğlu. Robert Kolej’de ardından Columbia Üniversitesi’nde eğitim görmüş DPT’de çalışmış, Columbia Üniversitesi’nde, New York Üniversitesi’nde ders vermiş, Shakespeare’i Türkçe ‘ye, Nazım Hikmet’i, Yunus Emre’yi İngilizce ‘ye çevirmiş, 12 Mart’tan sonra kurulan teknokrat hükümette Başbakan Nihat Erim’in davetiyle gelip, Kültür Bakanlığı’nı kurmuş, Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı.
Kültür sanat insanı olması dışında, sıkı bir laik ve Kemalist. Gazete yazılarından, bu net siyasi çizgisini görmek mümkün.
Şehir Üniversitesi ise 1980’lerde Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olmuş, muhafazakar kesimin yeni genç entelektüellerinin kurduğu Bilim ve Sanat Vakfı’nın içinden 2008 yılında doğmuş bir üniversite.
Ama kısa zamanda üniversitenin sadece bina, öğrenci ve bol titrli hoca demek olmadığını ispatlayarak “muhafazakar kesimin üniversitesi” yaftasından kurtulup, “üniversite” olmayı başarmış bir kurum.
Üniversitenin akademik kadrosu kadar, zengin kütüphanesine bağışlamış arşivler de bunun ispatı. Fuad Köprülü, Taha Toros gibi dünya görüşü olarak Şehir Üniversitesi’ni kuranların dünya görüşüyle yakın olmayan isimlerin, üniversitede ders vermiş Şerif Mardin, Kemal Karpat gibi Türkiye’nin en saygın entelektüellerin şahsi arşivleri üniversitenin kütüphanesinde bulunuyor.
Bu yüzden, Talat Halman’ın arşivini de ailesinin, gerçekten değerinin bilineceği, değerini bilen araştırmacıların kullanacağı böyle bir üniversiteye bağışlaması sürpriz değil.
Bir üniversitenin tam da kelime anlamına uygun olarak, böyle bir evrensel entelektüel zemin haline gelmesi, böylece siyasi ayrımları hükümsüz bırakması Türkiye’nin pek de alışık olmadığı bir durum.
Ama Talat Halman’ın kendi hikayesi de, Türkiye’nin kendi evlatlarını tüketen bu ideolojik önyargılarının ve mahalle kavgalarının acıklı bir hikayesi aynı zamanda.
Arşivi dijitale aktarıldığından hepimiz o hikayeyi birincil kaynaklardan okuyabileceğiz.
Özellikle de 1971’de bizzat kurduğu Kültür Bakanlığı’nda geçen beş ayının hikayesini.
12 Mart darbecilerinin gölgesindeki bir kabinede, Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı olarak Galata Mevlevihane’sinde yeniden sema gösterileri yapılmasına askerleri nasıl ikna ettiğini, Itri’nin 259’uncu ölüm yıldönümü nedeniyle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na İtri Konseri yaptırmak isteyince, nasıl rejim düşmanı haline getirildiğini, Suna Kan’ın onu nasıl Başbakan Nihat Erim’e şikayet ettiğini, darbecilerin uyduruk suçlamalarla hapse attığı Vedat Günyol, Azra Erhat, Sabahattin Eyüpoğlu’nu kurtarmak için girişimlerde bulununca üzerinin nasıl çizildiğini, beş ay sonra bakanlıktan nasıl alındığını ve bir daha böyle “riskli şeyler” olmaması için Kültür Bakanlığı’nın nasıl kaldırıldığını öğreneceğiz.
Ama her ne kadar kütüphanesine böyle yeni arşivler eklemeye devam etse de Şehir Üniversitesi’nin akıbeti de bugünlerde belli olacak.
Çünkü Türkiye’de işini iyi yapan her kişi ve kurumun başına gelenler onların da başına geliyor.
Hikaye, 1986 yılında, kurucuları arasında İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nden arkadaş olan Ahmet Davutoğlu, Murat Ülker gibi isimlerin olduğu Bilim ve Sanat Vakfı ile başlıyor.
Vakıf, İstanbul’daki her öğrenci ve sosyal bilimlere meraklı insanın bildiği, 40 yıldır alternatif bir üniversite gibi çalışan gerçek bir bilim ve sanat vakfı.
Bu birikimden bir üniversite çıkarılması fikri ise 2007’de vakfın en başından beri sponsoru olan işadamı Murat Ülker’e ait.
Yapılan uzun hazırlıklar sonucunda 2008 yılında Altunizade’de kiralanan binalarda İstanbul Şehir Üniversitesi kuruldu.
Aralarında Şerif Mardin, Engin Deniz Akarlı, Ergun Özbudun, İsmail Kara, Mehmet Genç, Serap Yazıcı, Mesut Yeğen, Abdülhamit Kırmızı gibi isimlerin yer aldığı çok renkli ve güçlü bir akademik kadro oluşturuldu.
2008 yılında Başbakan Erdoğan’ın onayıyla üniversiteye Özelleştirme İdaresi’nin elinde olan Dragos’taki Tekel Fabrikası’nın yıllardır atıl halde duran binaları 49 yıllığına tahsis edildi.
Daha önce Bilkent, Koç, Sabancı, yine Cibali Tekel fabrikasının tahsis edildiği Kadir Has, Yeditepe, yakın zamanlarda İbn Haldun, Medipol üniversitelerine ve diğer vakıf üniversitelerine yapıldığı gibi.
Fakat bu noktada ilk ideolojik direnç ortaya çıktı.
TMMOB, bazı sendikalar ve Kartal Belediyesi bu alanın ranta açılacağı iddiasıyla tahsisin iptal edilmesi için mahkemelere başvurmaya başladılar.
Büyükşehir Belediyesi’nin ruhsat vermesine rağmen, kampusun bağlı olduğu Kartal Belediyesi de yıllarca ruhsat vermeyince, üniversite kendisine tahsis edilmiş ve kirasını ödediği yere taşınamadı.
Sonunda 2014 yılında Danıştay bu tahsisi iptal etti.
2015 yılında üniversite, tahsisin yeniden yapılması için tekrar yeni adıyla Özelleştirme Yüksek Kurulu’na başvurdu.
Üniversitenin başvurusu tekrar 49 yıllığına tahsis içindi ama kurul başka bir seçenek önermişti.
2010 yılındaÖzelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanunun 2. Maddesi’nde yapılan bir değişikle “kamu tüzel kişiliğine sahip eğitim kurumları ve mahalli idarelere” özelleştirme kapsamında yer alan yerlerin devir edilebilmesinin önü açılmıştı.
Bu maddeden yararlanarak Özelleştirme Yüksek Kurulu, “sadece eğitim faaliyetleri için kullanılmak üzere” kaydını düşerek Dragos’taki Tekel arazisini bedelsiz olarak Şehir Üniversitesi’ne devretti.
Ama bu karara karşı da odalar, sendikalar ve Kartal Belediyesi 17 dava açtı.
Bu davaların hepsi üniversitenin lehine sonuçlandı.
Ama yine Kartal Belediyesi’nin ruhsat vermemesi yüzünden binalardaki restorasyon ve inşaat işleri yapılamadı.
Bu arada deniz kenarındaki kıymetli arazi uzun yıllar belirsizliğini koruyunca iştahları kabartmıştı. Yeni Şafak gazetesinde çıkan bir Emlak Konut ilanında, üniversitenin planında kütüphane arazisi olarak ayrılmış alan, ticaret ve konut alanı olarak satılığa çıkarılmıştı.
Bu ilan Kartal Belediyesi’nin fikrini değiştirdi. Belediye buranın esas olarak üniversiteye verilmezse ranta açılacağını görüp, ruhsat konusundaki çekincesini kaldırdı.
Fakat bu kez başka bir kriz çıktı.
Üniversiteye büyük masraflar etmiş, mütevelli heyeti başkanı Murat Ülker, rektör olarak Prof. Ali Atıf Bir’i atamak isteyince, bugün bir kısmı Cumhurbaşkanlığı’nda görevli olan üniversite akademisyenlerinin ve öğrencilerinin tepkisiyle karşılaştı.
Bu tepkilerin sonucunda Ülker’in üniversiteyle ilişkisi bozuldu. Ocak 2016’da da kurucusu olduğu üniversitenin mütevelli heyeti başkanlığından ayrıldı.
Ama esas kırılma Mayıs 2016’de Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlık’tan istifa etmek zorunda kalmasından sonra yaşandı.
Ortaya çıkan durumu bir işadamı olarak riskli bulan Ülker, üniversiteye verdiği maddi desteği de kesti.
Böylece üniversite, 30 milyon TL gibi çok yüksek kira bedelleri ödediği Altunizade’deki kampusunda maddi olarak zor durumda kaldı.
Kira derdinden kurtulmak için bir an önce Dragos’daki kampusa taşınma kararı alındı. Restorasyon ve inşaatlar için üniversitenin arazisi ipotek gösterilerek Halk Bankası’ndan yatırım kredisi çekildi.
Çok kısa bir sürede inşaatların önemli bir kısmı bitirildi ve üniversite 2017-2018 yılında Dragos Kampusu’nda eğitime başladı.
Fakat bu arada TMMOB tarafından, 2017 yılında idari mahkemesine devir kararın durdurulması için yeni bir başvuru daha yapmıştı. Mahkeme, bu başvurunun devir kararından itibaren 30 gün içinde yapılması şartını gerekçe göstererek reddetti.
Tuhaf başvuru 2 yıl 52 gün sonra gecikmeli olarak yapılmıştı.
Ama bu hükmün açık olmasına rağmen, itiraz bir üst mahkemeye taşınınca Danıştay 13. Dairesi İdari Mahkemesi iptal başvurusunu işleme aldı.
Mahkeme, soruşturması sırasında Özelleştirme Yüksek Kurulu’na bu arazinin üniversiteye neden devredildiğini sordu. Fakat Hazine Bakanlığı’na bağlı kurul bu sorulara “idari tasarruf” dışında cevap vermedi.
Bunun üzerine Danıştay 13. Dairesi, Kasım 2018’de 3’e 2 ile arazinin devri kararını iptal etti.
Üniversite karara itiraz etti, dosya son karar için Danıştay Dava Daireleri Kurulu’nun önündeyken geçen ay bir başka sürprizle karşılaşıldı.
Halkbank, arazi devri iptaliyle ilgili Danıştay’ın kesin kararını beklemeden ve tapusu üniversitede olan sekiz parsel araziden sadece biri davalık iken,kredisinin teminatının riske girdiğini iddia ederek, üniversitenin kredi limitlerine tedbir koydu.
Bunun üzerine üniversite, kanuni zorunluluğu olmamasına rağmen vakfa ait 120 dönümlük bir araziyi ek teminat olarak gösterdi.
Fakat bu da bankayı durdurmadı. Üniversitenin bütün hesapları donduruldu.
Ekonomik kriz yüzünden inşaat firmalarına, spor kulüplerine borçlarında taksitlendirme, düşük faizli krediler sağlayan bir kamu bankası, 1000’i yabancı, 7000’den fazla öğrencisi olan ve 780 akademisyenin çalıştığı, kontenjanlarının tamamına yakını doldurmuş bir üniversiteye zorluk çıkarmaya karar vermişti.
Son olarak geçen hafta üniversitenin artık olan biteni kamuoyuna duyurmak zorunda kaldığı gelişme yaşandı.
Kredinin taksitlendirilmesi için bankanın üst düzey yetkilileriyle, Şehir Üniversitesi yöneticileri arasında anlaşmaya varılmasından bir gün sonra, yine bir el devreye girdi ve banka,İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesi’ne başvurarak üniversitenin diğer bankalardaki tüm hesaplarına da ihtiyati haciz kararı çıkardı.
Üniversite Anadolu yakasında olmasına rağmen, karar Avrupa Yakası’nda aldırılmıştı.
Böylece ülkenin en iyi üniversitelerinden biri, mevcut parasını kullanamayacak, çalışanlarına maaş veremeyecek hale getirildi.
Ahmet Davutoğlu’nun parti kurma girişiminin hıncı ülkenin ve muhafazakar kesimin değerli bir markası olan bir üniversiteye çıkarılırken herkes sessiz.
Sesini çıkarıp araya girmesi gerekenler en sessizleri.
Muhafazakar kesimin kanaat önderleri, daha büyük ve “ulvi davalar” için bunun da yapılmasına rıza göstermiş bekliyor.
Talat Halman’ın 12 maddelik bir hayat yemini vardır. Bir maddesi şöyledir: “Karanlığa ve karamsarlığa yenik düşmeyeceğim.”
Maalesef Türkiye’de tutulması kolay olmayan bir yemin bu.
Eğer üniversite bu badireyi atlatarak ayakta kalmayı başarırsa, kütüphane binasının arsasına AVM dikilmezse, o kütüphanede yerini alacak Talat Halman’ın arşivini okuyacaklar, Türkiye’de devletin çeşitli dönemlerde nasıl toplumum birikimini tırpanladığını, kurumları yok ettiğini, entelektüel birikimi örselediğini, doğal akışında giden işlerin, fikirlerin önüne set çekerek toplumsal uzlaşmaları engellediğini görecekler.
Siyasi önyargıları, hırslarıyla bu saçma kararların altına imza atarak, Türkiye’ye zarar verenler, bütün bunları sessizce izleyenler de bu arşivler üniversitenin kütüphanesinde durdukça hatırlanacak.
Bugünlerde sessizlik içinde boğulmaya çalışılsa, failleri hakkında açıkça konuşulamasa da Şehir Üniversitesi’ne 2019 yılında yapılmaya çalışılanların gerçek hikayesini de bir gün bütün çıplaklığıyla üniversitesinin kütüphanesine bağışlanacak başka arşivlerden okuyacağız.
Tarihe adınızı böyle geçirmeyin..
.29/10/2019 23:16
“Demokratik Atatürkçülük” mümkün mü?
75
Türkiye’nin bazen hey heyli zamanları olur. Kimin ne olduğu esas olarak o heyheyli zamanlarda belli olur.
Onlardan biri Şubat-Mart 1994’de yaşanmıştı.
Ülke yerel seçimlere doğru gidiyordu, ekonomi kötüydü, terör saldırıları artmıştı. SHP’den ayrılan bugünkü HDP demek olan DEP milletvekillerinin yaptıkları bazı açıklamalar, yurtdışında katıldıkları toplantılar tartışma yaratmıştı.
Tam bu sırada Şubat ayının sonunda Meclis Başkanlığı’na bir meclis araştırması önergesi verildi.
Önergede 1926’da İstiklal Mahkemeleri’nde görülen Atatürk’e suikast davasında yargılanan siyasetçilere ve askerlere “haksız cezalar verildiği”, bunların durumunun Meclis tarafından incelenmesi ve kendilerine ve ailelerine iade-i itibar edilmesi isteniyordu.
Önergenin ilk imza sahibi Refah Partisi İstanbul milletvekili Hasan Mezarcı’ydı. Onunla birlikte önergeye sekiz Refah Partili milletvekili, DYP’den Abdülmelik Fırat, BBP’den Ökkeş Şendiller ve DEP’den Selim Sadak ve Nizamettin Toğuç imza atmıştı.
Meclis’teki önergelerin altına BBP ve DEP’li vekillerin birlikte imza atabildiği Türkiye’nin daha çoğulcu zamanlarıydı.
(Örneğin 1992 yılında yine Hasan Mezarcı’nın hazırladığı Ali Şükrü Bey cinayetinin araştırılması önergesinin altına BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu, Ökkeş Şendiller ile birlikte şimdi Avrupa’da Kongra-Gel yöneticisi olan DEP’li Zübeyr Aydar ve Remzi Kartal’ın imzaları vardı.)
Ama son öneri bu kez büyük bir infiale neden oldu.
Meclis başkanvekili önergeyi geri iade etmiş, gazeteler “Pis İttifak” adını taktıkları vekillere karşı kampanyalar başlatmış, Genelkurmay Başkanı acilen Çankaya’ya çıkmış, darbe söylentileri yayılınca Cumhurbaşkanı Demirel zehir zemberek bir açıklama yapmıştı.
Önergeye karşı en sert çıkan iki sene sonra RP ile koalisyon kuracak olan Başbakan Çiller olmuştu. Hatta Çiller, İstanbul Taksim Meydanı’nda “Ata’ya Saygı” mitingi bile düzenlemiş, mitinge sadece RP lideri Erbakan ve DEP liderini davet etmemişti.
Bütün bu heyheylenmelerin sonunda Hasan Mezarcı dışındaki önerge sahipleri tek tek imzalarını çektiler. Ama bu da yetmedi, zaten topun ağzında olan yedi DEP’li milletvekiliyle, Refah Partisi’nden istifa eden Hasan Mezarcı’nın dokunulmazlıklarının kaldırılması önergesi jet hızıyla Meclis komisyonuna geldi.
Kriz, iktidar ortakları DYP ile SHP’nin de arasını açmıştı. Her ne kadar DEP’lilerle yollarını ayırsa da SHP dokunulmazlıkların kaldırılmasına karşıydı.
Dokunulmazlık dosyaları görüşülmek üzere Meclis Karma Komisyonu’nun önüne geldi.
ANAP’lı Kaya Erdem, DYP’li Ekrem Ceyhun, RP’li Fethullah Erbaş bazı milletvekillerinin dokunulmazlığının kalkmasına karşı çıktılar.
Ama komisyon üyesi dört SHP’li milletvekili bütün dokunulmazlık dosyalarının kaldırılmasına karşı oy kullandı ve kararlara muhalefet şerhi yazdılar.
Anayasa Profesörü olan Ankara Milletvekili Mümtaz Soysal, eski bir astsubay olan Çorum Milletvekili Cemal Şahin, Amasya Milletvekili Cemalettin Gürbüz ve İzmir milletvekili ve partinin eski genel başkanı Erdal İnönü...
Tabii ki en çok Erdal İnönü’nün koyduğu şerhler dikkat çekti.
DEP’li vekilleri 1991’de SHP listelerinden aday göstererek ittifakla Meclis’e o taşımıştı.
Bu kararı yüzünden oklar sürekli üzerindeydi. Ama yine de büyük bir özgüvenle DEP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karşı çıktı ve tarihe not düşmek için ortak bir muhalefet şerhi yazdı:
“İlke açısından : Her zaman savuna geldiğim bir ilke, düşünce özgürlüğünün, demokrasinin ve daha genel olarak insan yaşamının temel bir niteliği olduğudur. Bu bakımdan düşünce suçu diye bir şeyin demokrasilerde olmaması gerektiğini, zararlı fikirlerin de söylenmesinden korkutmamasını, zararlı fikirler söylenmeden, hangi fikirlerin doğru ve yararlı olduğunun anlaşılmayacağını, bu yapılmadan sağlıklı fikirlerin toplumca içtenlikle benimsenemeyeceğini, her zaman ve fırsatta öne sürdüm. Dokunulmazlıkları kaldırılması önerilen milletvekillerinin sözle ve yazı ile açıkladıkları fikirlerine hiç bir şekilde katılmıyorum, bu fikirler yanlıştır, zararlıdır, gerçeğe uymayan, yorumlarla doludur. Ama milletvekillerinin bu yanlış fikirleri söyleme olanağını zorla ortadan kaldırırsak, bu fikirlerin yanlışlığını vatandaşlarımıza gönül rahatlığı ile kabul ettiremeyiz. Pratik açıdan : Hepimizin ortak amacımız olan vatanın bütünlüğünü koruma davasına bu dokunulmazlıkların kaldırılması nasıl katkı yapar? Yararları mı, zararları mı daha fazla olur? Hem kısa vadeli, hem uzun vadeli bütün olası etkileri düşündüğümde zararın, yarardan daha çok olacağını görüyorum.”
DEP’li vekillerin dokunulmazlığı ertesi gün Meclis’te yapılan oylamayla düşürüldü, Meclis’i polisler bastı ve o bilindik görüntülerle vekiller tutuklandı.
10 yıl hapis yattıktan sonra, 2004’de AB süreci başlarken tahliye edildiler. Bir kısmı sonra tekrar Meclis’e vekil olarak girdi. Yani günün sonunda o günlerde yalnız kalan İnönü haklı çıktı, o karar yarardan çok, zarar getirdi.
Ama Erdal Bey için bundan daha zoru Hasan Mezarcı’nın dokunulmazlık oylamasıydı.
Atatürk’ün dostu, “İkinci Adam”, “Milli Şef” İsmet Paşa’nın oğluydu. Meclis’te Atatürk’ü şahsen tanıyan, ona en yakın isimdi. Atatürk’e suikast davasında çok sayıda muhalif siyasetçi, eski komutan haksız yere yargılamış olsa da Atatürk’e suikast girişimi de gerçekti.
En büyük tepki Hasan Mezarcı’ya karşıydı. Her yerde Atatürk mitingleri düzenleniyor, gazeteler öfkeli başlıklarla çıkıyor, Çiller ve Ecevit şeriatçılık ve bölücülük suçlamalarıyla SHP’yi ve Refah Partisi’ni yerden yere vuruyordu.
Ama belki de İsmet Paşa’nın oğlu olmanın, kimseye ispatlayacak hiç bir şeyi olmamasının özgüveniyle Erdal İnönü, Hasan Mezarcı’nın dokunulmazlığının kaldırılmasına da karşı çıktı ve o tarihi muhalefet şerhini Meclis arşivlerine bıraktı:
“İstanbul Milletvekili Hasan Mezarcı’nın birçok konuşması, başta büyük Atatürk olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların fikirlerine ve amaçlarına karşı bir anlayış içinde olduğunu gösteriyor.Böyle bir anlayış benim siyasal görüşlerime taban tabana zıttır. İnanıyorum ki, toplumumuzun büyük çoğunluğunun sağlıklı değerlendirmesiyle de çelişmektedir. Ancak bu fikirlerin yanlışlığını göstermek, milletvekili dokunulmazlığını kaldırmakla olmaz.Atatürk ve arkadaşlarının Türkiye’de gerçekleştirdikleri devrimlerin açtığı yolda yürüyen kuşakların yılmayan çabaları, bugün ülkemizde bütün kurum ve kurallarıyla işleyen bir çağdaş demokrasiyi hayata geçirmektedir.Böyle bir demokrasinin temel niteliklerinden biri olan düşünce özgürlüğü, tamamıyla karşısında olduğumuz fikirlerin bile söylenmesine izin vermekle kendini gösterir.Bu nedenle İstanbul Milletvekili Hasan Mezarcı’nın dile getirdiği ters fikirler yüzünden dokunulmazlığının kaldırılmasına karşı oy verdim."
Erdal İnönü, vefatına kadar ifade özgürlüğünün güçlü bir savunucusu oldu. Bu uğurda 80 yaşında Ermeni Konferansı’na katıldığı için sırtına yumurta ve çürük domates bile yedi.
Herhalde Türkiye’de Cumhuriyetin kurucu kadrolarını bizzat tanıyan ve bilen son siyasetçiydi Erdal İnönü. Atatürk’ün mirasında bile adı geçen, ülkenin ve CHP’nin ikinci adamının oğluydu.
Ama bu onun SHP’yi bir Avrupa sosyal demokrat partisi yapmasını, 1989’da Kürt Raporu yayınlamasını, HEP ile seçim ittifakı yapmasını engellemedi.
Onun ortaya koyduğu “demokrat Atatürkçülük” anlayışı, daha sonra Türkiye’nin girdiği 28 Şubat gibi başka heyheyli zamanlarda ortadan kayboldu.
Bu fikre yakın isimler ya o dalgalara kapıldılar ya azınlıkta kalıp sustular, bir kısmı liberal, bir kısmı da sosyalist saflara çekildi.
Dünkü Cumhuriyet Gazetesi’nde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet’in 96’ıncı kuruluş yıldönümü için yazdığı “Cumhuriyet’i demokrasiyle taçlandıralım” başlıklı yazısını okurken insanın aklına ister istemez Erdal İnönü’nün başarısız olan o “demokrat Atatürkçü” çizgisi geldi.
Özellikle de yazının şu son paragrafını okurken;
“Demokrasiye taç olan Cumhuriyetti, şimdi Cumhuriyete taç olma sırası demokrasidedir. Haliyle ülkemizi parlamenter demokrasiye ulaştıran dönem de dahil olmak üzere tüm demokrasi tarihimizi yeni bir bakışla ele almamız zorunluluktur. Aksi, parlamenter demokrasinin askeri darbeler ve askeri vesayetten medet uman siyasi ve bürokratik kadrolar eliyle bozulmuş haline dönüş olur ki bu kabul edilemez. Cumhuriyetimizin 100. yılına giderken, dogmalardan ve ön kabullerden arınmış, özeleştiriden korkmayan ve hatta toplumsal mutabakata dayalı yeni bir tarih okumasına imkân tanıyan bir dönemi başlatmalıyız. Biz hazırız!”
Cesur sözler bunlar. Özellikle de “Dogmalardan ve ön kabullerden arınmış, özeleştiriden korkmayan ve hatta toplumsal mutabakata dayalı yeni bir tarih okumasına imkân tanıyan bir dönemi başlatma” çağrısı herhalde bugüne kadar bir CHP genel başkanından duyulmuş bu konudaki en ileri söz.
Tabii ki güzel sözler artık Türkiye’de kimseyi ikna etmiyor.
Ama Kılıçdaroğlu’nun seçildiği 2010’dan bu yana CHP’yi militarist ve laikçi bir siyasetten uzaklaştırdığı çok açık. Bunu belki derin bir entelektüel çabayla değil, adım adım ve seçimlerde yenile yenile yaptı.
Ama artık Saadet Partisi ile ya da HDP’yle ittifak yapabilen, muhafazakarlara açılmaya çalışan, klasik çizgisi dışında adaylar gösterebilen, başörtüsü meselesi için özeleştiri veren bir başka CHP var.
Belki tam olarak beklentileri karşılamıyor, yetersiz, dokunulmazlıkların kaldırılması oylamasında, son tezkeredeki tavrı eleştiriliyor, muhafazakarlar açılımlarını samimi bulmuyor ama Karar’a verdiği röportajdaki kendi tabiriyle “ülkenin en muhafazakar partisi”ni dönüştürüyor.
Ama sadece partiyi değiştirmek de yetmiyor.
Hala CHP’nin sosyal tabanı, entelektüel çevresi bu değişimin arkasında kalmış durumda.
Örneğin bu yazıyı yayınlayan Cumhuriyet gazetesi, daha yakın zamanlarda biraz daha sol ve liberal fikirleri olan eski yöneticilerine ve yazarlarına bile tahammül edemeyip, onları tasfiye etmişti.
O yüzden “Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırma” çağrısı, bir adım sonrasında “ikinci cumhuriyetçi” ithamlarını duymanın mümkün olduğu tehlikeli bir pozisyon hala. “Özeleştiriden korkmayan ve toplumsal mutabakata dayalı yeni bir tarih okuması” sözünü ise başkası etse herhalde yine Cumhuriyet, Sözcü gibi gazetelerde “karşı devrimcilik”, “liboşluk” gibi suçlamalarla karşılaşabilirdi.
Tabii ki sert bir iktidarın gölgesinde, muhalefetin özeleştiri yapması hiç kolay değil. Hele de bu özeleştiri bugünkü iktidardan duyulan şikayetler için çarenin gidip bulunduğu Cumhuriyetin kuruluş yılları için yapılıyorsa...
Ama bugünün şikayetlerinin çaresi de geçmişte değil.
Tarihi değiştiremeyiz.
Atatürk’ten bugün ihtiyaç duyulduğu gibi muhalefete karşı hoşgörülü, basın özgürlüğünü savunan, çok kültürlüğe açık bir demokrat çıkaramayız.
Bunu muhalif oldukları için idamla yargılanmış İstiklal Harbi’nin komutanları Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, ülkeyi terk etmek zorunda kalmış onbaşı Halide Edip, gazetesi kapatılıp, ayaklarına kelepçe vurulan ve ancak bir daha gazetecilik yapmayacağına dair söz vererek özgür kalan Ahmet Emin Yalman, Atatürk’ün tarih ve dil tezlerine karşı çıktıkları için kürsülerini kaybeden soluğu yurtdışında alan Sadri Maksudi, Zeki Velidi tekzip eder. Arapça ezan yasağını, Dersim’i, zorunlu iskanları, Türk Tarih Tezi’ni, Güneş Dil Teorisi’ni de tarihten silemeyiz.
Ama üzerinden 100 yıl geçmiş olaylara sanki dün yaşanmış gibi heyecanla ya da öfkeyle bakmak yerine daha mesafeli ve serinkanlı bakmayı deneyebiliriz.
O zaman Birinci Dünya Savaşı’nın enkazından bir devlet çıkarmak, fırsat eşitliğini sağlamak, maceracı olmayan bir dış politika izlemek, Batı ile güçlü ilişkiler kurmak, eğitimi yaygınlaştırmak, bürokratik kültürü ve kurumları yerleştirmek , kadın haklarında ileri adımlar atmak, 1945 gibi dünya için erken bir vakitte demokrasiye geçmek gibi bir başarı hikayesinin de hakkını teslim edebiliriz.
Bugün yaşadığımız bütün sorunların ne sebebi ne de çaresi 100 yıl öncesinde bulunabilir. Bugünkü sorunlar bu yüzyıl içindeki başka tecrübelerin, siyasetlerin, aktörlerin doğrularının ya da yanlışlarının toplamının eseri.
Yoksa Türkiye’de ne Atatürkçülük, ne İslamcılık ne milliyetçilik ne sosyalizm 1920’lerdeki, 30’lardaki, 40’lardaki haliyle sabit yerinde durmuyor.
1920’lerdeki Mustafa Kemal ile 30’lardaki bile farklıydı. 1945’den sonra adım adım ülkeyi demokrasiye taşımış, tek parti iktidarını barışçıl olarak devredip, muhalefet sıralarında oturmayı içine sindiren bir İsmet İnönü vardı. 27 mayıs darbesiyle militarist, cuntacı bir Kemalizm ortaya çıktı. 60’ların ortalarından itibaren sola yanaşan, “ortanın solu” ile bunu teorize eden, “inançlara saygılı laiklik” anlayışını geliştiren Ecevit’in CHP’si, 12 Eylül’de Evren’in resmi Atatürkçülüğü, 80’lerde Avrupalı sosyal demokrat bir parti gibi olan SHP ve Erdal İnönü tecrübeleri, 28 Şubat’la laiklik hassasiyetleri artan Baykal CHP’si arasında da büyük farklar vardı. Şimdi dindarlarla, Kürtlerle, dünyayla daha yakın ilişki kurabilen Kılıçdaroğlu’nun CHP’si de farklı. Bugünün Atatürkçülüğü de artık ne 90’ların sert, laikçi Kemalizmi ne de 2000’lerin Batı’ya düşman ulusalcılığı.
İlke ve inkılaplarını, oklarını bir tarafa bırakmış, Atatürk’ün tarihi kişiliği ve kimliğiyle görünür olan, entelektüel dünyada değil, popüler kültürde var olan yeni nesil bir Atatürkçülük bu.
Tabii ki mutlak doğruculuk, ideolojik narsisizm, empati eksikliği, üstencilik, kendini ülkenin ev sahibi, orijinal halkı zannetmek sadece Atatürkçülere has olmayan, bu ülkenin siyasi kültürünün ürettiği bir hasar.
Ama bütün ideolojiler, siyasetler, kültürler, toplumlar gibi Atatürkçülük de değişiyor, değişebilir.
70’lerin, 80’lerin İslamcılığı ile 2001’deki AK Parti’nin çizgisi arasındaki, 2013’de savunduklarıyla bugünkü AK Parti arasındaki büyük farklar herhalde bunun en somut örneği.
O yüzden 17 yıldır muhalefette olmanın, ülkede demokrasi ve hürriyet erozyonunun katkılarıyla karşımıza bir “demokratik Atatürkçülük” de çıkabilir.
Böyle bir değişim sadece tarihin tatlı hikayeleri içinde kaybolmuş laik kesime değil, uzun yılların kötü tecrübeleri sonucunda rövanş duygusunun ve korkusunun en baskın siyasi motivasyon haline geldiği muhafazakarlara da iyi gelecektir.
Tabii neredeyse üzerinden bir asır geçmiş tartışmaların hararetinden, tarihin ağır yükünü taşımaktan sıkılmış, bu tartışmaların uzağında yetişmiş yeni nesile de...
İlk kim yapacak bilmiyoruz ama başını geçmişten geleceğe çevirmeye cesaret edebilen ilk siyaset, ülkenin kalbini de kazanacak
.1/11/2019 22:04
Posta kutusundan çıkan Türkiye manzarası...
64
“Posta”, “posta kutum” deyince artık çok az insanın aklına fiziki olanları geliyor.
Faturalar, reklam broşürleri, dergiler dışında hala posta alan bir kaç iş kolundan biri galiba gazeteciler.
Her hafta Karar’a gittiğimde posta kutumda birikmiş, fiziki postaları da alıyorum.
Çoğu tarihi geçmiş, zaten asla icabet edemeyeceğim davetiyeler, yeni çıkmış kitaplar ve tabii üzerinde ülkenin hapishanelerinin adları yazan çok sayıda mektup...
Oturup onlardan bir yazı yazmayı hem gazetecilik sınırlarını aşan aktör rolüne soyunmak hem de tembellik olarak görürdüm.
Bugüne kadar. Peş peşe açtığım postalardan fazla söze yer bırakmayan net bir Türkiye fotoğrafı çıktı.
İlk dikkatimi çeken bir dergi oldu. Üzerinde Aydınlık gazetesinin logosu vardı. “Aydınlık dergisi yeniden mi çıkıyor, çıkıyorsa da bana neden göndermiş olsunlar ki” derken, bunun Aydınlık gazetesinin bastığı bir ek olduğunu fark ettim.
Gösteri yapan Çinli kızların resmi olan kapağında; “70 yılda Çin Mucizesi” yazıyordu. Ön ve arka kapaktaki resimler Çin Halk Cumhuriyeti’nin 70’inci kuruluş yıldönümü için 1 Ekim günü Pekin’de Tianamen Meydanı’nda düzenlenen kutlamalardanmış.
Süper kalite kuşe kağıda basılmış 32 sayfalık büyük dergi boyutundaki ekin içinde tek bir ilan bile yoktu.
Ek, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Xi Jinping’in kutlama törenlerinde yaptığı konuşmasıyla açılıyor.
Şöyle bitiyor konuşma:
“Yoldaşlar! Arkadaşlar! Çin çoktan adını insanlık tarihine yazdırmıştır. Bugün Çin yüz milyonlarca insanın ellerinde yükseliyor... “İki Yüzyıl Hedefleri”nin gerçekleştirilmesi için mücadeleye durmadan devam etmeliyiz ve Çin milletinin Büyük Çin Rüyası’nı gerçekleştirmeliyiz. Yaşasın Çin Halk Cumhuriyeti! Yaşasın Çin Komünist Partisi! Yaşasın Büyük Çin Milleti.”
Geri kalan sayfalarda da uzun uzun Çin’in faziletleri anlatılıyor, resimler, profesyonel çizilmiş grafikler, Çinli ve Türk yazarların yazıları yer alıyor...
Peki neden ancak Çin milliyetçilerini heyecanlandıracak böyle bir şeyi biz Türkçe okuyoruz ve bu neden özel olarak insanlara postalanıyor?
Ve tabii neden sloganı “Vatan, emek, namus” olan bir Türk gazetesi bunu yapıyor, bu kadar kaliteli kağıda basıp, sıfır reklamla hepimize postalıyor?
Aydınlık’ın Maocu olduğunu biliyorum tabii, ama “Büyük Çin Rüyası”nın propagandasını Türklere yapmak Maoculukla açıklanabilir mi ondan emin değilim.
“NATO’dan çıkmayalım”, “AB adaylığı çıpasını kaçırmayalım” diyenlerin bile ezik, batıcı, hatta ajan muamelesi gördüğü, AB yetkilileriyle büyükelçilerin yazışmaları Karen Fogg’un çocukları diye teşhir edildiği, yurtdışından fon alan bütün STK’ların beşinci kola faaliyeti, sivil örümcek diye yaftalandığı bir ülkede, her akşam televizyonlarda yapıldığı yetmezmiş gibi, propaganda ekleri basıp insanlara göndererek aleni Rusya ve Çin propagandası yapmak vatanseverlikten sayılıyor.
Bu tuhaf eki, daha önce yine Aydınlık’ın Uygurların ne kadar mutlu mesut yaşadıklarının anlatıldığı 32 sayfalık kuşe kağıda basılmış ekinin yanına kaldırıp sıradaki postayı açıyorum.
Bir hapishane mektubu bu. Erzincan T Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazılmış. Ama bu mektubu diğerlerinden ayıran bir fark var. Mektubun yazarı kendi tutukluluğuna ya da aldığı cezaya itiraz etmiyor. Herhalde bu koşularda adaletten şikayet etmekten vazgeçmiş. Hatta adaletten daha öncelikli bir meselesi var; Cezaevinin yakınında açılmış atık lastikleri yakarak elektrik üreten bir fabrika:
“Fabrika çalıştığı zaman etrafı lastik kokusu kaplıyor ve nefes almakta zorlanıyoruz. Avluda bulunan beyaz masaların üzeri siyah lastik toz parçalarıyla kaplanıyor. Ve biz bu lastik parçacıklarıyla dolu havayı solumak zorunda kalıyoruz. Çünkü gidecek başka bir yer yok! Bu mektubu yazdığım esnada fabrika yine çalışıyor, aynı kirli havaya yine maruz kalıyoruz. Mektubu yazarken ağzımı, burnumu tshirtüm ile kapatarak yazmak zorunda kaldım. Bu durumun düzeltilmesi için birçok kere şikayette bulunduk. Şikayetler Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne gönderiliyor ama hiçbir işlem yapılmıyor... gidecek bir yeri olmayan insanları zehirli havayı solumak zorunda bırakmak insanlık suçudur.”
Fabrikanın filtresinde sorun olduğu tespit edilmiş ama artık fabrika hangi dokunulmaz müteşebbise aitse hiç bir şey yapılmamış. Ya da zaten hapishanede yatan ‘kötü’ adamların ve kadınların bir miktar zehirlenmesi kimseyi o kadar da fazla rahatsız etmemiş.
Mektubu yazan okurumu en çok üzense izleyebildikleri kanallar arasında olan TRT Haber’de nefes almalarını zorlaştıran yanı başlarındaki fabrikayı öven bir haberi izlemiş olmak.
Sonraki postadan bir kitap çıkıyor.
Ama bu yeni çıkan bir kitap değil. İlk baskısı 2005 yılında yapılmış. Yayınlayan yayınevi kapatılmış. Muhtemelen bu kitap da yasaklı kitaplar listesinde. Bir ev baskınında kitaplığından çıkınca aleyhindeki deliller klasörüne eklenecek kitaplardan. Adı; “Barış Köprüleri: Dünyaya Açılan Türk Okulları.”
Kitabın üç editörü var biri rahmetli Toktamış Ateş, diğerleri İlber Ortaylı ve Eser Karakaş.
Kitapta bahsedilen Türk Okulları’nın hangi okullar olduğunu biraz Türkiye siyasetini bilenler anlamıştır. İçeridekilerin tamamı kapatılmış, dışarıdakilerin çoğu ise Maarif Vakfı’na geçmiş o günlerin adıyla Gülen Cemaati’nin, bugünkü adıyla FETÖ’nün kolejleri hakkında entelektüellerin yazılarından derlenmiş bir kitap bu.
Bambaşka bir bağlamda, bugün bildiklerimizi bilmezken, kimsenin bu cemaati ve onların okullarını övmesinde tuhaf veya yanlış bir taraf yoktu.
Zaten bu kitabı bana postalayan okurumun da amacı böyle bir trollce teşhir değil.
Ama kitaptaki yazılardan birinin yazarının geçen haftalarda KHK’lılarla ilgili ettiği bir laf onu da kızdırmış olmalı ki, bu açıklamayı eleştirdiğim bir yazıdan sonra bana email atarak bu kitabı hatırlattı ve göndermek istediğini söyledi.
Göndermiş de. Teşekkür ederim. Şimdi önce kitaptaki o yazıdan bir bölümü okuyalım:
“Bu arada küçük bir eleştiriyi ifade etmeden geçemeyeceğim. Belki yanılıyor olabilirim, ancak bana öyle geldi ki, bu okullarda görev alan kimi insanlar, okullar aleyhine yapılan yayınlardan gerektiğinden fazla etkileniyorlar ve yaptıkları işleri anlatırken adeta akıllarının bir kenarında yazılı olan bu suçlamalara “cevap yetiştirme çalışır” bir ruh hali içinde yapıp ettiklerini dile getiriyorlar, hiç de öyle olmadıklarını anlatmaya özel bir önem veriyorlar... işin doğrusu, bir tür güvensizlik duygusunun hissedilmesine neden oluyor. Sonuçta herkes birilerine yönelik eleştiriler dile getirebilir ama bu noktalandığında herkes işinin başına döner. Bence en iyi cevap, yapılan işin kendisi ve onun tarihi sonuçları. Bunun daha ötesine herhangi bir söz düşürülebileceğine de ihtimal vermek mümkün değil.”
Bu sözleri şimdi problemli yapan, 2005’de bu cümleleri bir doçent olarak yazmış kişinin bugün AK Parti’nin Grup Başkanı olması da değil. Ama KHK’lılara af gelecek mi sorusuna şöyle bir yanıt vermiş olması:
“Öyle bir şey olmaz... Kimisine ilişkin delil bulunamamış beraat etmiş ama devlet aklında bir şüphe kalmış, onunla çalışmak istemiyor mesela... Bunlar kolay işler değil. Terörle mücadele ediyorsun, ucu bucağı belli olmayan bir örgütle mücadele ediyorsun."
Bu kitabı ve bu satırları ilginç yapan ise son olarak açtığım mektup oldu.
Mektup Antalya L Tipi Kapalı Cezaevi’nden geliyordu. İki sayfalık mektubu açtığımda içinden bir fotoğraf düştü. Küçük, sevimli bir kız fotoğrafıydı bu.
Babası “isimlerimizin geçmesinde hiç bir sakınca yok” dediği için adını yazabilirim. Ama bu yazılar arşivlerde kalıyor ve küçük sevimli bir kızın böyle berbat olaylardan bahsedilen bir yazıda adı geçmemeli.
22 aylık küçük kız. Hem annesi hem de babası cezaevinde. 31 yaşındaki öğretmen babası Mustafa Kaygas ve 29 yaşındaki öğretmen annesi Semra Kaygas Antalya Cezaevi’ndeki iki ayrı koğuşta kalıyorlar. Biri 7 yıl, diğeri 9 yıl mahkumiyet almış. Onlara atfedilen suç FETÖ terör örgütü üyeliği. Peki onları bir terör örgütüne üye yapan ne?
2013-2015 yılları arasında bir FETÖ kolejinde öğretmenlik yapmak.
FETÖ koleji bile diyemeyiz, çünkü onlar orada öğretmenlik yaparken, böyle bir terör örgütü de henüz yoktu.
Bir zamanlar solcu Başbakan Ecevit’ten büyük tarihçi İlber Ortaylı’ya kadar herkesin öve öve bitiremediği, şimdinin AK Parti grup başkanvekilinin “Bunun daha ötesine herhangi bir söz düşürülebileceğine de ihtimal vermek mümkün değil” diyerek kefil olduğu okullarda iki yıl öğretmenlik.
Suçları; 17/25 Aralık’tan sonraki siyasi kavgada iktidarı değil, cemaati seçmişler. Ya da profesyonel olarak o okullarda öğretmenlik yapmaya devam etmişler.
Darbeden sonra baba Kaygas bir yıl önce istifa ettiği FETÖ’nün yine devletin izniyle kurulmuş sendikasına üye olduğu, öğretmenliğe devam ettiği devletten KHK’yla ihraç edilmiş.
Genç karı-koca her an başlarına bir iş gelecek korkusuyla iki yıl geçirmişler. Ahmet Kaygas, bu sırada Twitter hesabından KHK’nın adından bahsetmiş, ufak da olsa bir duyarlılık göstermiş bütün siyasetçilere, bütün gazetecilere yazmış, çaresizce kendini anlatmaya çalışmış.
Bu sırada çocukları dünyaya gelmiş. Geçen yıl bebekleri 11 aylıkken de önce baba sonra anne gözaltına alınmış ve tutuklanmış, sonra haklarında terör örgütü üyeliğinden mahkumiyet kararı verilmiş.
Anne, önce adi suçlar koğuşuna konunca ve koğuşta sürekli kapılara sert cisimlerle vuran bir mahkum olduğundan bebeğini yanına alamamış. Sütü için gerekli alet de verilmemiş. Hapishaneden milletvekillerine, gazetecilerine şikayet mektupları yazmış.
Mektupta yazdıkları şeyler korkunç. Küçük insanların sırtına, işlemedikleri, hakkında bir fikir sahibi olmadıkları büyük siyasi suçlar, terörist yaftası yapıştırılmış.
Devletin elinde olan bilgilerden habersiz cemaat sırlarını bilmeyen, büyük bir kavganın ortasında, yanlış tarafta kalmış iki genç öğretmen.
Şimdi bu ‘affedilemez” tercih hatası yüzünden 22 aylık küçük kızlarının en az yedi yılını kaçıracaklar. Dertlerine bir çare bulmak için tanımadıkları gazetecilere, belki kalpleri biraz yumuşar diye küçük kızlarının fotoğrafını gönderiyorlar.
Ama kimsenin kalplerini yumuşatamıyorlar. Mahkemeler hala suç değil, mensubiyet avcılığı yapıyor. Ama yukarılarda “tanıdığı” olanların mensubiyetleri tarihten silinirken, böyle sahipsiz genç öğretmenler bir anda kendilerini köprüde ateş açmış darbeci teröristlerle aynı örgüt içinde buluveriyor.
Ceza almalarına neden olan çalıştıkları kolejlere zamanında kefil olanlar iktidar partisinin Meclis grubunu yönetirken, bu adaletsizliklerden rahatsız olan son AK Partili vekil de partiden istifa ettirildi.
Üstelik bütün hayatı Almanya’da Milli Görüş teşkilatı içinde geçmiş, Türkçe olimpiyatlarında hiç coşkulu konuşmalar yapmamış belki de tek ve bu örgüte en uzak milletvekili.
2019 yılı Kasım ayına girerken posta kutumdan çıkan Türkiye fotoğrafı böyleydi
.04/11/2019 00:41
Kolektif narsisizm bizi büyük yapar mı?
39
2017 yılında yapılan bir araştırmada beş farklı ülkeden altı akademisyen, 35 ülkedeki 6183 üniversite öğrencisine sordu: Sizce ülkeniz dünya tarihine ne kadar katkı yaptı?
Araştırma için 35 ülkeden ortalama düzeydeki üniversiteler seçildi. Öğrencilerden, kendi uluslarının dünya tarihine katkısını 0’dan 100’e kadar yüzdelik olarak ifade etmeleri istendi.
Kendi milletinin tarihteki rolüne karşı en bonkör, yüzde 62 ile Ruslar çıktı. Onları yüzde 55 ile İngilizler ve yüzde 54’le Hintliler izledi. Sıralama Malezya, Çin, İtalya, Filipinler diye devam ediyor.
Milletinin tarihteki rolünü abartmayanlarda ise sıralama şöyle; Yüzde 11 İsviçreliler, yüzde 12 Norveçliler ve yüzde 17 Yeni Zelandalılar.
Tarihe yaptıkları katkı konusunda İngilizlerin özgüvenini bir tarafa bırakırsak, refah düzeyi/mutluluk ile milletini büyük görme arasında ters orantı hemen göze çarpıyor.
Araştırmayı yapan akademisyenleri ise en çok ABD’de çıkan sonuç şaşırtmış. Amerikalı gençler kendi milletlerinin tarihe katkısına sadece yüzde 29 vermişler.
Bu oran Peru, Fiji, Kolombiya, Bulgaristan’daki gençlerinkinden düşük, Pakistan ve Tunuslu gençlerle ise neredeyse eşit. (Maalesef araştırmada Türkiye yok.)
Araştırmacıları şaşırtan, bu sonucun ABD siyasetindeki popüler Amerikan İstisnacılığı (American Exceptionalism) inancıyla çelişmesi.
‘Amerikan İstisnacılığı’nın 300 yıllık bir tarihi var. Özetle; ‘ABD, dünyada bir istisnadır, biriciktir ve özel bir misyonu vardır’ demek.
Ve tabii bunun sonucu olarak da ‘dünyada bilgelik, iyilik, ahlak, özgürlük gibi değerleri ABD temsil eder ve onları korumak ABD’nin doğal sorumluluğudur. Tabi bu yüzden Tanrı da ABD’nin yanındadır.’
İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’yı Nazilerden kurtarmak, sonra soğuk savaşta komünizmi yenmek, hatta Ay’a yolculuk Amerikalılar tarafından ABD’nin dünyadaki ve tarihteki bu istisnai rolüne yorulur.
Tabii ki aynı zamanda bu bakış pek çok ülkeye askeri müdahalenin, işgalin, darbe girişiminin de meşruiyetini sağlamıştır.
Demek ki yeni nesiller ABD’yi istisnai ve özel olarak görmüyor ya da daha eleştireller. Belki de bu Trump etkisidir.
2009’da ABD başkanı Obama, Amerikan İstisnacılığı için “Bence de ABD istisnai ama galiba İngilizler de Yunanlılar da kendilerini istisnai görüyor. Bizi güçlü yapan başka ülkelerle işbirliği içinde olmamız” diye özetlenebilecek bir itirazda bulununca büyük tartışmalar çıkmıştı.
Hatta New York Times’a bir yazı yazan Putin, tartışmayı biraz da yanlış anlayıp Obama’yı eleştirmiş “Motivasyonu ne olursa olsun, insanların kendilerini istisnai olarak görmelerini cesaretlendirmek çok tehlikedir” demişti.
Tabii kendi ulusunu tarihte istisnai ve özel bir misyona sahip olarak gören sadece bazı Amerikalılar değil.
Rusya’da Putin’in arkasına aldığı kitleyi motive eden “Kutsal Rus” anlayışı, Rus olmayı, Ortodokslukla eşitliyor, tarihteki bütün Ortodoksların hamiliği anlayışı da buradan geliyor.
İngiliz emperyalizminin “Beyaz adamın sorumluluğu” sloganı, Fransız ve Portekiz kolonyalistlerin kendilerinde gördükleri “medenileştirme misyonu” fikri, Hintlilerin Hindutva, Almanların Sonderweg, Japonların Nihonjinron’su da ‘bizim tarihte eşimiz benzerimiz yok, biz özel seçilmiş bir milletiz’ diyen istinacılıklara diğer örnekler.
Milletlerin kendilerini üstün ve özel bir misyona sahip olarak görmesinin, yakın tarihte emperyalizm ve faşizmler gibi kötü sonuçları ortaya çıkınca bu istisnacı fikirler psikologların ilgi alanına girdi, Freud’dan Eric Fromm’a ve Pierre Bourdiue’ya uzanan bir literatürde buna “kolektif narsisizm” adı verildi.
Nasıl bir kişilik bozukluğu olan narsisizmde, bireyler dışarıdan çok özgüvenli görünseler de aslında kişisel yetersizliklerini örtmek için böyle davranmaktadır, aynı şekilde kolektif narsisizmde de “kişi mensup olduğu grubun üstünlüğüne inanır; ama öte yandan derinde bir yerde grubun prestiji konusunda şüpheleri vardır ve bu yüzden başkalarının bu üstünlüğü kabul etmesini ister.”
Yurtseverlik, kimliğiyle gurur duymak gibi pozitif hislerle narsisizm arasındaki fark zaten bu kırılganlıktadır.
Kendini tarihi yapan aktör olarak görme, kendi milletinin dünyada iyiliği, adaleti temsil ettiğini düşünme, ‘bütün dünyayı biz yönetsek, dünya çok daha iyi bir yer olurdu’ sanma gibi belirtileri olan bu kolektif narsisizmin zararlı sonuçları ise şöyle sıralanıyor; Kendi milletini hatasız görüp, bütün suçu başka milletlerde bulma, komplo teorilerine sığınma, başka milletlere karşı empati duygusunu kaybetme, işbirliklerini küçümseme..
Maalesef dünya bugün kolektif narsisizmlerin bu zararlı sonuçlarıyla sınanıyor. ABD’de Trump, Rusya’da Putin, Hindistan’da Modi bu kolektif narsisizm hislerinin üzerinde siyaset yapıyor.
Maalesef Türkiye’de de kolektif narsisizm yükseliyor.
Ne zaman düşüşe geçmişti ki denebilir.
Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı gibi bir travmanın üzerine kurulan Cumhuriyet, okul kitaplarında bize hep öğretildiği gibi topluma özgüven kazandırmak için Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi, Türklerin medeniyeti yapan birincil ırklardan geldiğini ispatlamak için yapılan antropolojik çalışmalarla resmi bir kolektif narsisizm yaratmaya çalışmıştı.
Ama bunlar genelde içeriye dönük bir propagandadan ibaret kalmış, toplumsal bir heyecana dönüşmemiş, dış politikada çok uzun yıllar bu tezlerin aksine aşırı temkinli, her türlü maceradan uzak duran, güçlü ülkelerle yakın ilişkiler ve ittifakları önceleyen bir politika izlenmişti.
Bu aşırı temkin ve ürkeklik, uzun yıllar Türkiye’de milliyetçi ve muhafazakar çevrelerin Cumhuriyet’e dönük en temel eleştirileri arasında yer aldı.
Özellikle AK Parti iktidarında Türkiye ekonomik olarak büyüdükçe, dış politika daha özgüvenli bir şekilde dışarıya açıldı, toplumsal özgüven arttı.
Ama bu özgüven boş bir hamasetle değil, AB süreci, dünyada ve Ortadoğu’daki işbirliği arayışlarıyla birlikte yükseliyordu.
Bu dönemde Türkiye bölgede bir istisna ve model ülke olarak görüldü.
Fakat sonra bu model ülkede işler bozuldu. Ekonomide ve demokraside geriye gidildi. Türkiye kendi bölgesinde ve dünyada pek çok meselede yalnız kalmaya başladı. Toplumda gelecek kaygıları arttı.
Tam da teşhise uygun olarak kolektif narsisizm, bu gerileme döneminde, toplumsal özgüvensizlikle paralel olarak artmaya başladı.
Son beş yılda Türkiye’nin tarihteki, dünyadaki konumu, önemi, oynadığı rol üzerine, ülkenin gerçekleriyle uyumsuz, abartılı, hamasi sözler, konuşmalar, manşetlere pek çok örnek gösterilebilir.
En güncel örneklerden biri geçen hafta Diyanet’in tüm Türkiye’de okuttuğu Cuma Hutbesi’nde geçen şu satırlar;
“Mehmetçik, teriyle ve kanıyla dünya tarihini yeniden yazıyor. Onun koruduğu sınırlarımızda, yalnızca ülkemizin değil, bütün insanlığın kaderi hercü mercden kurtuluyor.”
Aynı günlerde Anadolu Ajansı da tarihçi Mim Kemal Öke ile bir röportaj yaptı, o da şöyle diyordu:
“Bu dünyadan Türkleri çekin dünya, uluslararası güç ve iktidar çatışması yaşanır hale gelir ve Armageddon (kıyamet savaşı) başlar. İşte bu yüzden bizi sevmiyorlar. Çünkü biz dünyaya iyiliği hatırlatıyoruz.”
Daha dün AK Parti’nin 3 Kasım 2002’de iktidara geldiği seçimin yıldönümünü kutlamak için iyi eğitimli bir belediye başkanı şöyle yazmıştı: “Uhud’da, Malazgirt’te, Mohaç’ta, Çanakkale’de varlık kazanan kimliğimiz, 3 Kasım 2002’de yeni bir diriliş ve yükseliş dönemine girdi.”
Uzun zamandır Türkiye’nin insanlığı temsil ettiği, bölgemizin Osmanlı adaletiyle yanıp tutuştuğu, Balkanlardan Orta Asya’ya bütün milletlerin Türklerin yolunu gözlediği, 1000 yıldır milletimizin tarihinde hiçbir katliam hatta insan hakları ihlali olmadığı gibi çok iddialı sözler siyasetçilerin, gazetecilerin, akademisyenlerin ağzından kolayca dökülüyor.
Tarihle bugün arasında abartılı bir süreklilik kuruluyor, bir genel seçim Uhud Savaşı’na, Malazgirt’e, bir askeri operasyon 100 yıllık planların bozulmasına, tarihin yeniden yazılmasına bağlanıveriyor.
Türkiye dünyanın gözünün üzerinde olduğu arzın merkezi, günlük siyasetimizdeki her şey ise “tarihi.” Dış politikada en çok takdir alan strateji de tabii ki “topunuz gelin.”
Büyük bir kalabalık seçilmiş Türk milletinin, üzerindeki prangalardan kurtulup tarihteki rolünü yeniden oynamaya başladığına inanıyor.
Tıpkı Hindistan’da Modi’nin destekçilerinin Hint çağının başladığına inandığı gibi.
Halbuki “Bizden adam olmaz”cılık ne kadar kötüyse, “bütün adamlar sadece bizden olur”culuk yani kolektif narsisizm de o kadar kötü.
Ülkenin gerçekleri, imkanlarıyla uyuşmayan bu aşırı özgüvenin sonu hasar masraflarını bütün toplumun ödeyeceği duvarlara toslamakla bitebilir. Narsisizm bir ülkeyi büyük yapmaz ama büyük yanlışlara sürükleyebilir.
O yüzden sadece insanlar için değil, milletler için de mütevazi olmak erdemdir. Aşırı özgüven, hamaset, zayıflık ve özgüvensizlik işaretidir.
İnsanları olduğu gibi milletleri de boş özgüven, hamaset değil, kendini ve potansiyelini bilmek, muhataplarını küçümsemeden tevazu içinde hareket etmek büyütür.
.6/11/2019 00:41
“Acırsanız acınacak hale gelirsiniz” le nereye gelinir?
27 mart 1963 akşamı Ankara Kızılay’daki Adalet Partisi genel merkezi önünde toplanmış öfkeli gençler öfkeyle böyle tempo tutarak, binayı taşlıyordu.
Dört gündür sokaklarda olan kalabalıkları böylesine kızdıran bir tahliye kararıydı.
27 Mayıs darbecilerinin idama mahkum ettiği ama yaşı nedeniyle cezası müebbet hapse çevrilen 80 yaşındaki eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan İsmet İnönü’nün girişimiyle üç yıldır yattığı Kayseri Cezaevi’nden nihayet sağlık koşulları yüzünden tahliye edilmişti.
Öfkeli kalabalık o akşam Celal Bayar’ın evinin balkonunu tahrip etti, AP’ye yakın Yeni İstanbul gazetesini taşladı, Adalet Partisi genel merkezine girdi, öfkeli kalabalıktan kaçanlardan biri de 39 yaşındaki partinin genç yönetim kurulu üyesi Süleyman Demirel’di.
O günlerde bu tahliye için çok ağır sözler söylenmişti.
Bayar’ın bütün eski defterleri açılmış, “ama onun öldürdüğü gençler akşam evlerinde yatamayacak” yazıları yazılmış, “devrime ihanet”, “bu kararla DP’lilerin bitleri kanlandı” başlıkları atılmıştı.
Önceki gün Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın aldıkları ceza yattıkları süreye sayılıp tahliye edilmesinden sonra verilen tepkiler, 56 yıl önce Bayar’ın tahliyesine verilen tepkileri hatırlattı.
Üstelik bunca öfkenin hedefinde bu kez bir dönemin cumhurbaşkanı değil, konuşmaları ve yazılarından ibaret bir iddianameyle 3.5 yıldır hapis yatan 70 yaş üstü iki yazar vardı.
Sanki bir ağır ceza mahkemesinde değil de, mahkeme-i kübrada yargılanıyorlarmış gibi, karşılarına iddianamelerindeki suçlamalar değil, bütün hayatları boyunca yapıp ettikleri çıkarıldı.
Savcının iddianamesinde onları neyle suçladığını kimse merak etmedi. “Atakürt yazısından, Merve Kavakçı’nın yanında durmaya, İkinci Cumhuriyetçilikten askeri vesayetle mücadeleye kadar haklarında farklı kesimlerde birikmiş siyasi öfke, son dönemde aldıkları pozisyonlar, yazdıkları yazılar, yaptıkları haberler, attıkları başlıklar hatta yapmadıkları haberlerle uzayıp giden bir alternatif iddianameye çevrildi.
Ama herhalde, iktidarın bir uzantısı olarak gördükleri hukuktan, Altanlar ve Ilıcak için müebbet hapis isteyen laikler için onların hala en affedilmez suçu, AK Parti iktidarına destek vermiş olmak, yani kendi mahallelerine ihanet etmekti.
Ama, son pozisyonları yüzünden iktidar yanlısı çevrelerin de nefretini kazanmışlardı.
Böylece herkes için kolay ve maliyetsiz bir hedef haline gelmişlerdi.
Sanki FETÖ’yü onlar kollayıp, büyütmüş, Türkçe Olimpiyatlarında çoşkulu konuşmalar yapmış, Ergenekon davalarını onlar başlatmış, polislerini savcılarını onlar atamış, korumuş, kendilerini bu davaların savcısı ilan etmiş, sanki Hürriyet’inden Sabah’ına, Yeni Şafak’ından, Akit’ine kadar neredeyse bütün gazeteler zamanında bu davalara destek vermemiş, haberlerini yapmamış, sanki darbeyi yapan generalleri onlar terfi ettirmiş gibi bir dönemin bütün suçlarının, o dönemlerin yöneticilerine kesilmesi tehlikeli olan bütün faturaları bu iki isme kesiliverdi.
Tabii ki yanlış kararlar verdiler, pozisyonlar aldılar, kötü, aktivist gazetecilikten kaynaklı büyük yanlışlara imza attılar.
Bu siyasi hesaplaşmayı o zaman yapmak anlamlıydı, ama şimdi bambaşka suçlamalarla 3.5 yıldır haksızlığa uğramış, nihayet tahliye edilmişken yapmaya kalkmak ahlaki ve mertçe değil.
Özellikle de karşımızda hukuken skandal denebilecek bir dava varken...
Bundan 3.5 yıl önce ‘darbe çağrışımıyla subliminal mesaj içeren söylemlerde bulundukları’ gibi hukuk tarihinde eşi benzeri olmayan bir suçlamayla gözaltına alındılar.
Nazlı Ilıcak ve Mehmet Altan tutuklandı. Ahmet Altan önce serbest bırakıldı.
İlk mahalle baskısı o gece yaşandı ve sosyal medyadaki itirazlar üzerine ertesi gün Ahmet Altan hakkında da tutuklama kararı çıkarıldı.
Sonra haklarında iddianame çıktı, bütün ömürlerini bu örgüt içinde geçirmiş Hüseyin Gülerce’nin, Nurettin Veren’in tanık olduğu bir davada Altan kardeşler ve Nazlı Ilıcak FETÖ’nün medya yapılanması olmakla suçlandı.
Haklarındaki suçlamalar bu tanıkların “öyle duydum”lu iddiaları, şu kadar telefon görüşmesi yapmışsın gibi deliller, bir televizyon programındaki konuşmalar, yazılar ve tweetlerden ibaretti.
Hukuk tarihine geçen “Subliminal mesaj”, iddianamede herhalde mahcubiyetle “darbe çağrışımı” na döndürüldü, “anayasayı ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla haklarında ağırlaştırışmış müebbet istendi. Bu Meclis’i bombalatan darbecilere istenen cezayla aynıydı.
İki yıl boyunca tutuklu yargılandılar. Haklarındaki suçlamaların temelini oluşturan 2 saat 31 dakikalık televizyon programından kesilmiş, bağlamından koparılmış 1 dakika 20 saniyelik bir videoydu. Savcı ve gazeteciler dahil, kimse oturup 2.5 saatlik programı izlememişti.
İki yıl sonra, üçü de benzer suçlamalarla yargılanmalarına, üçünün de benzer bireysel hak ihlali başvuruları olmasına rağmen Anayasa Mahkemesi sadece Mehmet Altan ve başka bir davada tutuklu bulunan Şahin Alpay’ın başvurularını seçti, tutuklu yargılanmalarının hak ihlali olduğuna karar verdi.
Verdiği karar aynı zamanda iddianamedeki suçlamaların temelsizliğini de kanıtlıyordu:
“Suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan temelde yazılarına ve konuşmalara dayanılarak başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının, ifade ve basın özgürlüklerine ilişkin olarak olağan dönemde Anayasa'nın 26. ve 28. maddelerinde yer alan güvencelere aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.”
Ama bu kararla sadece Mehmet Altan tahliye oldu, aynı durumdaki Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’la ilgili tahliye başvuruları reddedildi.
Sonra mahkemeden üçüne de ancak darbeye doğrudan katılmış askerlere verilmiş ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası çıktı.
Bu arada geçen haziran ayında Anayasa Mahkemesi, Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın bireysel başvurularını da inceleyip kararını açıkladı. Aynı dosyada Mehmet Altan için hak ihlali kararı veren mahkeme, Ahmet Altan hakkında 10’a 5, Nazlı Ilıcak hakkında ise bazı tweetlerini gerekçe göstererek oy birliğiyle “hak ihlali yoktur” kararı verdi.
Ama karara karşı çıkan beş üye arasında Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan ve başkanvekili Engin Yıldırım da vardı.
Başkan Zühtü Arslan yazdığı karşı oy yazısında, televizyon programındaki tüm konuşmaları ve yazıları tek tek değerlendirip şöyle dedi:
“Suçladığı hükümete yönelik sözlerini bir bütün olarak ve bağlamında değerlendirdiğimizde, bunları “darbeye zemin hazırlamak” şeklinde nitelendirmek ve suç işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak görmek mümkün değildir.”
“Soruşturma makamları bu iki yazının birkaç cümlesinden hareketle başvurucunun darbe teşebbüsünden haberdar olduğunu ve darbenin zeminini hazırladığını söylerken bunun olgusal temellerini ortaya koyamamışlardır.”
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Engin Yıldırım’ın karşı oy yazısı daha da netti:
“Ağır eleştirel ifadeler ve üslubunun sertliğinden başka olgusal olarak kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterir herhangi bir delil gösterilmemiştir. Dolayısıyla gösterilen gerekçeler ilgili ve yeterli görünmekten uzaktır.”
Bir ay sonra mahkemenin ağırlaştırılmış müebbet kararı temyiz için gittiği Yargıtay’da bozuldu.
Yargıtay, tutuklanmaları üzerinden üç yıl geçtikten sonra, haklarına yapılmış onca haberden sonra Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak'ın 'anayasayı ihlal” den yani darbeden değil FETÖ'ye bilerek ve isteyerek yardım etme suçundan yargılanmaları gerektiğini söyledi, neredeyse aynı suçlamalarla yargılanan Mehmet Altan’ın ise “yeterli ve inandırıcı delil bulunmadığından” beraatını istedi.
Normal şartlarda yattıkları süre düşünülüp, Altan ve Ilıcak’ın da tahliye edilmesi gerekiyordu. Ama yine mahalle baskısı baskın geldi, tahliye talepleri kabul edilmedi.
Mahkeme yeniden görülmeye başlandı. Ve nihayet 3.5 yıl sonra dün savcı mütalaasını açıkladı. Savcı Yargıtay’ın bozma kararındaki cezaları istedi.
Ama bu ceza, mahkemede müşteki olarak bulunan Meclis’in, içinde bir İstiklal Mahkemesi savcısı yatan avukatını kesmedi. Mahkemeden, Yargıtay’ın, Anayasa Mahkemesi’nin kararları bırakıp, ilk ağırlaştırılmış müebbet kararlarında ısrar etmelerini istedi.
hakim, Mehmet Altan hakkında beraat kararı verirken, aynı suçlamalarla yargılanan Ahmet Altan’a terör örgütüne üye olmadan yardımdan 10 yıl 6 ay, Nazlı Ilıcak’a da aynı suçtan 8 yıl 9 ay hapis cezası verdi.
Zaten 3.5 yıldır hapiste oldukları için de aldıkları ceza yattıklarına sayılarak, adli kontrolle tahliye edildiler.
Ama Anayasa Mahkemesi başkanının, başkanvekilinin “delil yok” dediği, Yargıtay’ın iddiaları abartılı bulup bozduğu, en son mahkeme savcısının bile iddialarını düşürüp, suçu “terör örgütüne yardım” a bağlayabildiği, hakimin de böyle karar verdiği bir davada müebbet yerine 10 yıl hapis cezası verilmesi, dosyada ne yazdığını dahi bilmeyenleri hayal kırıklığına uğrattı.
Çünkü onların alternatif iddianamesinde karar çoktan verilmişti: “Hapishanede çürüsünler.”
Yazı ve konuşmalardan ibaret bir iddianameyle 70 yaş üstü iki yazarın hapiste geçen 3.5 yıldan sonra 10 ve 8 yıl yıl hapis cezaları alıp, tahliye olması, “FETÖ’cüler tahliye ediliyor” kampanyasına dönüştürüldü.
Kendini en ileri giden FETÖ avcısı olarak görenlerin iddiaları havada uçuştu, bir anda Altan ve Ilıcak FETÖ’nün beyin takımı ilan edildi.
Ve Türkiye’nin daha sert kırılma anlarında dahi dolaşıma girmemiş o söz tekrar dolaşıma girdi: “Acırsanız acınacak hale gelirsiniz!”
Bu sözü ilk kim kullandı, tarihi, kaynağı nedir herhangi bir iz bulmak zor. Atasözü kitaplarında böyle bir söz yok. "Merhamet etmeyene, merhamet edilmez" gibi tam tersini tavsiye eden bir hadisin olduğu İslam’dan da böyle bir söz çıkarılamaz.
“Acaba Necip Fazıl’ın mı” diye bir an düşünseniz, aklınıza “Merhamet ağızların iğrenç sakızı” diyen acımasız bir mahkeme reisinin, “Siz merhametten, acıma duygusundan, yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız” diyen bir dervişe dönüşünün anlatıldığı Reis Bey gelir.
Ancak Machievelli’nin Prens’e tavsiyelerden biri ya da bir mafya raconu olabilecek bu söz, bugün artık “masumiyet karinesi”, “suçun şahsiliği”, “şüpheden sanık yararlanır”, “bir kişi ancak iddianamesindeki suçtan yargılanır” gibi temel hukuk ilkelerinin hepsinin önüne geçmiş durumda.
En son Bülent Arınç, KHK için “facia” deyince karşısına bu sözle çıkıldı.
Bir müdürün, bir yöneticinin tasarrufuyla KHK listelerine girmiş, işinden olmuş, hakkında soruşturma dahi açılmamış, başka bir işe girmesi engellenen, yurtdışına çıkışı yasaklanmış açlık sınırlarında yaşayan insanların mağduriyetine ya da 40 yıldır bütün cumhurbaşkanı, başbakanları kandırmış bir örgüte, herkesin desteklediği meşru bir cemaatken inanıp girmiş ve devlet çıkın dediğinde de çıkmamak dışında bir suç işlememiş insanların hapse atılmasına itiraz ettiğinizde, bir anda bu insanlar haklarındaki iddialar, suçlamalar bir tarafa bırakılıp, köprüde halka ateş açan teröristlerle eşitleniyor, “Acırsanız acınacak duruma düşersiniz” diye korku salınarak, basit hukuk ve adalet ilkelerinin işlemesi engelleniyor.
Halbuki kimsenin kimseye acımasına gerek yok. Sadece hukukun kendi kuralları içinde işlemesine izin vermeniz yeterli.
1963 yılında Başbakan İnönü de askerleri karşısına alma pahasına, hapisteki DP’lilerin tahliye edilmesi kararını verecek hakimlerin önünü açmıştı.
O günlerde hapishaneden tahliye edilenlerden biri DP’li eski Ulaştırma Bakanı Muammer Çavuşoğlu’ydu. Ertesi gün gazetelerde onun hapishane çıkışı kızıyla kucaklaşma görüntüleri vardı.
Kızının adı Nazlı Çavuşoğlu’ydu.
56 yıl sonraki dünkü tahliyelerden geriye en iç acıtıcı fotoğrafı kalan Nazlı Ilıcak...
Nazlı Ilıcak, babasını Kayseri cezaevinde ziyaret ettiğinde orada yatan bütün DP’lilerden defterine bir şeyler yazmasını istemişti.
O milletvekillerinden biri olan Burhan Belge deftere şöyle yazmıştı:
‘Nazlı, senin hayat levhan temiz, boş, tertemiz, manasız husumetlerin yarattığı bir faciaya dair tafsilatın o levhayı kaplamasına ne lüzum var. Sen ve senin neslin, husumeti, düşmanlığı, kini yahut öç almayı değil, yalnız ve yalnız sevgiyi taşıyacaksınız ve sizden sonraki nesillere, sevginin müjde ve mesajını ileteceksiniz ki sadece bugünkü yaraların kapanması ile kalmasın; bu aziz milletin bağrında bir daha böylesine yaralar açılmasın.’
Maalesef öyle olmadı. Kimse masum kalamadı, boş levhalar kirlendi.
Hukukun temel ilkeleri yerine, “Acırsanız acınacak duruma gelirsiniz” dedikçe de bu husumet sarmalından çıkamayacağız, bu yaraları kapatamayacağız...
Akif Beki ve Yıldıray Oğur ile 'Reşitpaşa Yokuşu'nu izlemek için:
.9/11/2019 01:42
Kahrolsun anksiyete!
46
Günlerdir büyük açık hava partilerine benzeyen protestoların sürdüğü Lübnan’da protestocu gençlerin Beyrut’ta bir binanın duvarına yazdığı sloganlardan biriydi bu.
Anksiyete ya da kaygı bozukluğu büyük travmaların, korkuların, gelecek kaygısının, ekonomik ya da sosyal sorunların tetikleyebildiği bir psikolojik hastalık. Panik ataklar, sosyal fobi, obsesif kaygılar şeklinde ortaya çıkabiliyor.
Kötü yönetilen, güvende hissettirmeyen, insanların geleceklerinden endişe ettiği, ekonomik sorunlarla boğuştuğu bir ülkede, kaygı bozukluğu sadece bireysel değil, toplumsal bir hastalık haline de gelebiliyor.
O yüzden bir toplumu yeniden ayağa kaldırmak, heyecanlandırabilmek için kıstırılmışlık, yalnızlık, çaresizlik, işe yaramazlık hissini yayan anksiyete de mücadele edilmesi gereken düşmanlardan biri.
Travmatik iç savaşların içinden gelmiş, etnik, mezhepsel bölünmüşlüğün ortasında yaşayan ama uzun süredir bu çıkmazı kabul edip, üzerine toprak atılmış gibi bekleyen Lübnanlıları bu kaygı bozukluğu halinden uyandıran bu kez ne etnik ne siyasi ne de mezhepsel bir gerilim oldu.
Olayların kıvılcımı bu kez gerçekten bir kıvılcımdı.
Yaz aylarında ülkenin ormanları cayır cayır yanarken devletin sadece izlemesi, ülkenin ne kadar kötü yönetildiğini, kaynakların nasıl yolsuzluklarla çarçur edildiğini bir kere daha gösterdi.
Üstüne ekmeğe, benzine yeni vergiler geldi. Ama bütün topluma esas “bu kadar da olmaz” dedirten, hükümetin internet üstü telefon konuşmalarına yani bildiğimiz Whatsapp ve benzerlerine vergi koyma planları oldu.
Bu zam girişimi, siyasetle ilgilenmeyen gençlerin de gözünü açtı.
10 yıldır genç işsizlerin oranının yüzde 20’lerde seyrettiği ülkede, protestoların bir çağrıcısı, siyasi lideri, dini, mezhebi ve ideolojisi yok.
Herhalde bundan çok endişelenen “mekanın sahibi” Hizbullah lideri Nasrallah, televizyona çıkıp protestoların arkasındaki dış güçlerden bahsetti, eli sopalı Hizbullah taraftarları protestoculara saldırdı.
Ama bunlar bile meydanları doldurup, eğlenen kalabalıkların evlerine dönmesini henüz sağlayamadı.
Irak’ta da haftalardır kalabalıklar sokakları, meydanları dolduruyor. Daha sert, kanlı protestolar bunlar. Şimdiye kadar 300 kişi hayatını kaybetti.
Irak’taki protestoları da bir siyasetçinin, bir dini ya da etnik liderin çağrısı başlatmadı.
Her şey yüksek lisans eğitimi almış ülkenin eğitimli, entelektüel gençlerinin Bağdat’ta Başbakanlık binası önünde işsizliği protesto eylemi ile başladı.
Devlette, yüksek eğitimli gençlere çalışabilecekleri pozisyonlar açılmamasının sebeplerinden biri ülkede üst düzey bürokratik kadrolara etnik ve dini kotalarla personel alınması.
Ama Başbakanlığı koruyan askerler, yüzlerle sayıları ifade edilebilecek eğitimli gençlerin bu barışçıl ve haklı eylemini bile şiddetle bastırmayı seçti, kadın göstericiler de bu şiddetten nasibini aldı, bu muamele diğer insanların da ağrına gitti, kalabalıklar büyüdü.
Bundan bir kaç gün sonra, IŞİD’e karşı kazanılan zaferin mimarlarından üst düzey bir Sünni general, ülkedeki yolsuzluklara karşı çıktığı için görevinden alınınca sıradan Iraklılar şöyle düşündü; ‘Bu eğitimli gençlere, bu kahramana bile bu yapılıyorsa, bize neler yapmazlar?’
Ülkedeki kötü yönetim, gelecek kaygısı yaşayan gençler, yolsuzluklar, Şii- Sünni bütün Iraklıların artık Arap asabiyesine dokunan ülkedeki İran etkisine karşı birikmiş öfkeyle birleşti, “Irak’ı geri istiyorum” sloganıyla haftalardır Bağdat’taki rejimi sarsıyor. Tabii hem Şii milislerin komutanı hem de Hamaney Irak’taki gösterilerin arkasında ABD, İsrail ve Körfez ülkelerinin olduğunu söyledi.
Şili’de de hikaye benzer. Yine milyonları sokağa döken politik nedenler ya da aktörler olmadı. Düğmeye basan metro biletlerine zammı protesto eden ortaokul ve lise öğrencileri oldu.
Devletin sert müdahalesi olayları büyüttü, şimdi yüzbinler yeni anayasa talepleriyle sokaklardalar.
Pinochet diktatörlüğünden 1990’da kurtulup demokrasiye geçmiş, ekonomisini toparlamış ülkedeki derin sınıfsal çatlağı en iyi devlet başkanı Pinera’nın eşinin internete düşen bir ses kaydı anlatıyor. Gösteriler için “Yabancı istilası gibi” diyen Bayan Pinera, varlıklı arkadaşlarından “İnsanlara iyi davranmalarını, ayrıcalıklarından vazgeçip, diğerleriyle paylaşmaya” çalışmalarını istiyor. Olağanüstü hal ilan eden Devlet Başkanı Bay Pinera’ya göre de gösterilerin arkasında tabii ki dış güçler var.
Ama sosyal medya dünyasında, artık dünyanın her yerinde, bambaşka bir gerekçeyle patlak verebilecek böyle protesto dalgalarının arkasında bırakın dış güçleri, bilindik iç güçlerden bile kimse yok.
Siyasi partiler, dernekler, sendikaların başlattığı gösteriler değil bunlar.
Örgütlü bir toplum olan Fransa’da bile karbon emisyonunu azaltmak için benzin fiyatlarına konan vergiye tepki olarak arabalarının arkasındaki sarı yelekleri giyip protesto gösterileri yapanların arkasında hiçbir organize grup yoktu.
Tabii Türkiye’de kimse buna inanmadı. Sarı Yelekliler’in gösterileri hala sürüyor, haklarında üretilmiş bütün komplo teorileri çöktü ama zaten artık Türkiye’deki komplocuların ilgisini de çekmiyorlar.
Onlar bugünlerde Fatih’te siyanür içerek intihar eden orta yaşlı dört bekar kardeşin trajik hikayesi üzerinden “birilerinin yine bir şeyler kaşıyor olması” ndan endişeliler.
Bir toplumun ülkedeki sorunlara verebileceği bütün olası tepkiler için bir komplo teorileri hazır bekliyor.
Sanki Türkiye’de ekonomik sorunların varlığına, halkın artan mutsuzluğuna, gelecek kaygısına böyle trajik hikayeyi delil göstermeye ihtiyaç varmış gibi.
TÜİK’in son verilerine göre Türkiye’de genç işsizlik oranı yüzde 27.1’le rekor kırmış durumda. Bu işsiz gençlerin en az bir milyonu üniversite mezunu işsiz gençler.
Üniversite mezunu işsiz genç demek, hayal kırıklığı demek, gelecek kaygısı demek, öfke demek.
Tunus’ta Arap Baharı, sokakta el arabasıyla kuru yasemin satan bir üniversite mezunu gencin, zabıtanın dayağından sonra kendini yakmasıyla başlamıştı.
İş sahibi olanlar ise ne kadar başarılı olursan ol ya da ne kadar çalışırsan çalış Türkiye’de hak ettiğin yere, siyasi torpilsiz, referanssız gelemeyeceğin gerçeğini kabullenmiş durumda.
Girdikleri mülakatlar, gördükleri ve asla görmedikleri iş ilanları her gün onlara bunu hatırlatıyor.
Buna elleri kolları bağlı, işsiz, ümitsiz, haksızlığa uğradıklarını söylemenin bile zor olduğu bir ülkede yaşamaya çalışan 150 bin KHK’lıyı ve ailelerini de eklerseniz, Türkiye’nin ciddi bir toplumsal riskle karşı karşıya olduğu görülebilir.
Medyada ülkenin sorunlarının neredeyse görülmediği, örgütlü herhangi bir toplumsal tepkiye izin verilmeyen, hukukun muhalif seslere karşı sopa olarak kullanıldığı, siyasetin alternatif üretemediği, böylesine ciddi ekonomik sorunların yaşandığı bir ülkede iktidarların en azından sorunların varlığını kabul edip, topluma bunları çözme güvenini vermesi beklenir.
Ama bunun yerine çareyi ekonomi kötü demeyi bile yasaklayacak kanun tasarılarında bulmak, her protestoyu, eleştiriyi “birileri düğmelerine bastı” klişesiyle açıklamak, mevcut ekonomik sorunların yaratabileceği toplumsal tepkileri daha hashtag düzeyindeyken kriminalize etmek, insanların kaygı bozukluklarını daha fazla artırmaktan başka bir işe yaramıyor.
Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı’nın açıkladığı Dünya Mutluluk Raporu’nda Türkiye 2017’de 69’uncu iken 2018’de 74’üncülüğe, 2019’da ise 79’unculuğa geriledi.
Maalesef gözlerimizin önünde bir toplum heyecanını, gelecekten ümidini kaybediyor, içine kapanıyor, kaygı bozuklukları artıyor.
Ve maalesef Ankara karnesindeki kırık notları kalemle düzeltmeye çalışmakla fazlasıyla meşgul, bu trajik gerçekle kavga ediyor
.10/11/2019 22:44
Demek ki korkulacak bir şey yokmuş!
73
1967 yılında Meclis’te İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı görüşülürken ilginç bir olay yaşanmıştı.
Meclis’teki görüşmeleri izleyen, planı hazırlayan DPT ‘nin üst düzey yöneticilerinden Enver Ergun (1984 yılında BM diplomatı olarak görev yaptığı Viyana’da bir ASALA saldırısında şehit edilmişti) birden ayağa kalkmış, kalkınma planı kitapçığını bakanlar kurulu sırasına çarparak “bu geçerse ben istifa ederim” diye bağırıp ve genel kurul salonunu terk etmişti.
Bu alışılmadık olay üzerine Meclis Başkanı hemen oturuma ara verdi.
Arada krizin sebebi anlaşıldı. İkinci Kalkınma Planı’na, İmam Hatip okullarına üniversiteye giriş izni veren bir madde eklenmişti. Ama bu maddenin eklediğini DPT yöneticisi Ergun, ancak kitapçığı karıştırırken tesadüfen fark etmişti.
Bu başarısız korsan girişimin arkasında ise DPT müsteşarı Turgut Özal ve onun DPT’deki yakın ekibinden Hasan Celal Güzel vardı.
Plan, Meclis’te o cümle çıkarılarak kabul edildi.
İmam hatiplere üniversite kapıları ise 15 yıl sonra Kenan Evren tarafından açıldı.
Ama Evren, yeni imam hatip liseleri açılmasına da karışıydı.
1983’den sonra Özal’ın Başbakanlığı sırasında, Cumhurbaşkanı Evren ile hükümet arasında bu yüzden krizler çıkmıştı.
Evren’in bu blokajını, 1985 yılında Milli Eğitim Bakanlığı sırasında Vehbi Dinçerler ilginç bir yöntemle aştı.
Avusturya hükümeti, ülkedeki Türk çocuklarına okullarda din dersini artık Türkçe değil, Almanca vermek istiyordu. Bu yüzden Türkiye’den Almanca bilen din öğretmenleri istemişti.
Dinçerler, bu talebi karşılamak için Almanca eğitim veren bir Anadolu imam hatip lisesi kurulmasını teklif edince, Evren ikna edilmişti.
Böylece 1985 yılında Türkiye’nin ilk Anadolu imam hatip lisesi olan Beykoz Anadolu İmam Hatip Lisesi açıldı.
Ama okul esas şöhretini 1990 yılında taşındığı Kartal’da yaptı; Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi olarak, özellikle de 1994 yılında üniversite sınavında Türkiye birincisi çıkararak...
Bu birincilik laik kesimlerde, ‘imam hatipliler devleti ele geçirecek, kadrolaşacak’ korkularını depreştirmiş, 28 Şubat sürecinde askerlerin ilk işi de katsayıyı geri getirerek imam hatiplerin üniversite yolunu kapatmak olmuştu.
Neyse ki AK Parti iktidarında bu engeller kaldırıldı.
Artık her yerde imam hatipler, Anadolu imam hatipler var, bu okullarda milyonlarca öğrenci okuyor.
Bu okullar içinde puanları en yüksek olanı, iyi üniversitelere en çok öğrenci yerleştireni ise Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan da bu okuldan mezun.
Kartal İHL, geçen hafta Sözcü gazetesinin manşetindeydi.
Habere göre THY’de aralarında yönetim kurulu üyeleri ve müdürlerinden de olduğu üst düzey 78 görevli, Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi mezunuymuş.
Bir kurumda tek bir lise kökenli bu kadar çok üst düzey görevli olması tabii ki tuhaf ve dikkat çekici.
Ama şimdilik pek de şaşırtıcı olmayan meselenin o kısmını bir tarafa bırakalım.
Acaba geçen hafta gazetelerinde bu haberi okumuş Sözcü okurları, bir hafta sonra televizyonlarında ya da internette bu imam hatip lisesinin mezunları tarafından yönetilen THY’nin 10 Kasım için hazırladığı özel anma reklamını görünce ne düşündüler?
Bu yılın en dikkat çekici 10 Kasım reklamlarından biriydi THY’ninki.
Kamera bulutların arasında uçarken, bir anda gökyüzünde Atatürk’ün mavi gözleri çıkıyor. Ve ekrana bir yazı geliyor; “Koca gökyüzünü gezdik de, böyle güzel mavi görmedik.”
Herhalde THY’yi Kartal Anadolu İmam Hatipliler değil, Robert Kolejliler ya da Galatasaray Liseliler yönetseydi, 10 Kasım’da onlar da böyle bir reklam yaptırırlardı.
Reklamı ilk olarak Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök’ün Instagram hesabında gördüm. O da çok beğenmiş.
Ne kadar ilginç, artık “Türk basınının amiral gemisi” Hürriyet gazetesini de bir imam hatip mezunu yönetiyor.
Bundan 20 yıl önce 28 Şubat günlerinde biri çıksa, 20 yıl sonra Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni imam hatipli olacak deseydi herhalde kimse inanmazdı.
Hele bu ismin, zor 28 Şubat günlerinde her akşam Kanal 7 haberlerinde başta Hürriyet olmak üzere devrin militarist laikçi medyasının haberlerini yerden yere vuran Ahmet Hakan olacağı söylense, herhalde herkes iç geçirir, bunun ancak önyargılardan kurtulmuş, birlikte yaşama ideallerinin güçlendiği tabuların yıkıldığı demokratik bir Türkiye’de mümkün olabileceğini söylerdi.
Peki bir zamanlar dindarların kapısından giremediği THY’yi ve Hürriyet gazetesini bugün imam hatiplilerin yönettiği Türkiye böyle bir Türkiye mi?
Herhalde aklı başına olan kimse bugünkü Türkiye’nin önyargılarından kurtulmuş, tabuların yıkıldığı, toplumsal uzlaşmanın arttığı, demokratik bir ülke olduğunu iddia edemez.
Zaten bu değişimler de ülkenin normalleşmesinin, demokratikleşmesinin sonucunda olmadı, iktidar gücünün, sopasının sayesinde oldu.
Yani ortada dindarlar için elde edilmiş sosyolojik bir zafer yok.
Hürriyet gazetesi yine iktidarın yanında, logosunun yanında hala Türkiye Türklerindir yazıyor, yeni genel yayın yönetmeni de “Çizgilerini koruyacakları”nı vaad ediyor. THY’nin kapıları bu kez başka kesimlere kapalı, muhalif gazeteler uçaklarda dağıtılmıyor ve 10 Kasım’da da karşımıza bir zamanlar çok eleştirilen türden Atatürk’ü tabulaştıran, olağanüstüleştiren bir reklamla çıkılıyor.
Peki artık imam hatiplilerin yönettiği bir THY’nin böyle bir 10 Kasım reklamı yapması normalleşme değil mi?
Normalleşmeden çok buna normale teslim olmak demek herhalde daha doğru olur.
AK Parti 17 yıldır iktidarda ve bu iktidarın imkanlarıyla dindarlar da resmi ve özel pek çok kurumu yönetiyor, medyaya, üniversitelere hakim.
Ama bütün bu iktidar gücü ve imkanlarıyla 17 yılın sonunda herkesi heyecanlandıracak bir ortak gelecek tasavvuru, yeni bir toplumsal uzlaşma zemini, siyaset ve norm ortaya konamadı.
Yeni anayasa girişimleri, açılımlar, demokratikleşme paketleriyle buna yaklaşıldığı zamanlar oldu ama sonra bu yolların hepsinden sapıldı, bir alternatif yol da inşa edilemedi.
İnşa edilemediği gibi, iktidarın yapıp, ettiklerine tepki olarak toplumun bir kısmı da eski bildiği yollara geri döndü.
Toplumlar ve bireyler, gelecek korkusunun arttığı, umudun azaldığı, çözümlerin tıkandığı böyle kaotik, belirsiz zamanlarda en sağlam, en bildikleri değerlere tutunurlar.
Bugün bütün yıkıntılar arasında milliyetçilik ve Atatürk toplumun tutunacağı dallar olarak kaldı.
Muhalifler için milliyetçilik ve Atatürk, hala meşru ve güvenli bir muhalefet imkanı veriyor. Çare olarak Atatürk’ü yüceltmek de devleti ele geçirmiş güçlü bir iktidar karşısında hala bu ülkedeki sahiplik iddiasına devam etmek demek.
İktidar da devletin sahibi olarak milliyetçiliği ve Atatürk’ü muhaliflere bırakmıyor. Bir zamanlar CHP’yi statükocu, bağnaz olmakla suçlayan AK Partililer, bugün artık CHP’yi yeterince Atatürkçü ve milliyetçi olmamakla suçluyorlar.
17 yıllık iktidarın sonunda, Türkiye uzun yıllar önce tartıştığı, aştığı fikirlere, tabulara geri döndü. Eski resmi ideolojinin İslami bir versiyonu, yeni resmi ideoloji haline geldi.
Atatürk’ün özel hayatına belden aşağı saldıran, tarihsel başarılarını bile örtmeye çalışan amatör alternatif tarih, resmi tarih karşısında yenildi.
Yani ortada bir zafer yok, hatta bir hezimet olduğu bile söylenilebilir
THY’yi yöneten imam hatipliler de bundan 10 yıl önce izleseler akidevi olarak rahatsız olacakları, klişe ve abartılı bir 10 Kasım reklamından fazlasını yapamadılar.
Yani günün sonunda laiklerin yarım asırlık imam hatip korkuları boş çıkmış oldu.
Zarf ele geçirildi ama mazruf aynı kaldı
.13/11/2019 00:44
Ankara’da hakimler var diyebilecek miyiz?
61
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’la görüşmek üzere ABD’ye uçtu. Cumhurbaşkanı, havaalanında düzenlediği basın toplantısında Trump’a, “General Mazlum” diyerek telefonda görüştüğü, YPG Komutanı Ferhat Abdi Şahin’in “nasıl bir terörist olduğunu” gösteren bir dosya sunacağını da anlattı.
Cumhurbaşkanı’nın uçtuğu ABD’de ise geçen hafta ilginç bir seçim yaşandı.
San Francisco bölge savcılığı için yapılan seçimi bir terörist anne ve babanın oğlu kazandı.
İkisi polis, üç kişinin katili, biri hala hapiste olan gerçek teröristlerden bahsediyoruz.
Buraya geçmeden bir parantez açıp, ABD’de hakimlerin ve savcıların da dahil olduğu 500 bin kamu görevlisinin göreve seçimle geldiğini söylemek gerek.
Yüksek mahkeme üyeleri, yüksek rütbeli generaller, büyükelçilerin de aralarında 2500’ı aşkın üst düzey görevli ise Başkan ve Kongre’nin içinde olduğu çetin bir sistemden onay alarak pozisyonlarına oturabiliyor.
Parantezi kapatıp, Bernie Sanders’dan,Alexandria Ocasio-Cortez’e, bütünAmerikan solunu çok heyecanlandıran San Fransisco’nun yeni seçilen bölge savcısı Chesa Boudin’i tanıyalım.
39 yaşındaki Boudin, aileden solcu. Ama öyle Amerikan tarzı “liberal” denen bir solculuk değil bu, bayağı Marxist bir aileden geliyor.
Büyük amcası Louis Boudin, 20’inci yüzyılın başında Amerikan Sosyalist hareketinin en önemli isimlerinden biri. Lenin, Rosa Luxemburg’la birlikte ABD temsilcisi olarak İkinci Enternasyonel’e katılmış, daha sonra savcılık yapmış bir hukukçu ve teorisyen.
Dedesi Leonard Boudin, Fidel Castro’nun, solcu sendikacı Hoffa’nın, Sovyet ajanı çıkan Judith Coplon’ın davalarını üstlenmiş yine meşhur bir solcu avukat.
Ama esas hikaye anne ve babasınınki.
Annesi Kathy Boudin ve babası David Gilbert, 60’larda üniversite kampuslarında Vietnam Savaşı ve ırkçılık karşıtı bir gençlik hareketinden ortaya çıkmışWeather Underground adlı silahlı bir solcu örgütün militanları.
Bu örgüt Pentagon’u bombalamaktan, 1971’de FBI bürosunu basıp gizli bilgileri çalarak gazetelere servis etmeye kadar sayısız silahlı ve yasadışı eyleme imza atmış bir örgüt.
Örgütün son ve en kanlı eyleminin tarihi 1981.
Irk ayrımcılığına karşı mücadele eden silahlı örgüt Siyahi Kurtuluş Ordusu militanlarıyla birlikte, özel bir güvenlik firmasının para taşıyan aracını soymaya kalkışıyorlar.
Bu sırada çatışma çıkıyor ve çatışmada iki polis ve bir güvenlikçi öldürülüyor. Bütün militanlar da yakalanıyor.
Chesa Boudin bu sırada sadece 14 aylık bir bebek.
Soygun planı da annesinin onu bakıcısına bırakmasıyla başlıyor.
Anne Boudin 25 yıl, doğrudan polislerin ve güvenlik görevlilerin öldürülmesiyle suçlanan babası ise 75 yıl hapis cezasına çarptırılıyor.
Anne babası terör suçundan hapse düşmüş bir bebek olarak hayata başlıyor Chesa Boudin.
Aynı örgütten ama yakalanmamış iki karı-koca tarafından evlatlık olarak yetiştiriliyor. Tabii sıkı bir solcu olarak.
Hapisteki anne ve babası yüzünden hukuk okuyor, hukuk doktorası yapıyor. Latin Amerika üzerine çalışıyor. Gençliğinde Venezuela’ya gidip Hugo Chavez’e tercümanlık bile yapmış. Chavez, Venezuela devrimci harekatı, Bolivarcılık üzerine kitapları var.
San Fransisco’da, mağdurlara hukuk hizmeti veren solcu bir avukat olarak girdiği savcılık seçimlerini, üstelik güçlü bir Demokrat adaya karşı kazandı.
Kazanır kazanmaz önce 23 yıl hapis yattıktan sonra 2003’de bir afla hapishaneden çıkan ve şimdi üniversitede hocalık yapan annesini aramış, ardından da hala New York’ta hapiste olan babasını ziyaret etmiş.
Türkiye’de asla mümkün olmayan bir kariyer var karşımızda.
Güvenlik soruşturmalarından asla geçemeyecek, bir şehrin savcılığı gibi bir koltuğa asla oturtulmayacak, hatta civarına bile yaklaştırılmayacak bir karakter.
Şimdi bu rejim düşmanı, komünist, terörist bir anne ve babanın ABD karşıtı, Chavez hayranı oğlu artık San Fransisco’nun savcısı.
Ama iyi bir hukukçu olduğu, mesleğini sadece kanunları ve adaleti gözeterek yürüteceği konusunda kimsenin bir şüphesi yok. Belki tercih haklarını daha çok dezavantajlı, ezilen kesimler, azınlıklar, muhalifler lehine kullanabilir. Zaten bu yüzden ABD’de savcılar seçimle makamlarına geliyor.
Türkiye’de de savcıların, hakimlerin politik görüşleri biliniyor.
Her adliyede, üst yargı kurumlarında hangi hakimlerin, savcıların muhafazakar, hangilerinin sosyal demokrat, kimlerin ülkücü olduğunu kime sorsanız söyler.
Tek fark onları halk seçmiyor. .
Uzaydan hakim ve savcı getirilemeyeceğine göre bu politik, dini kimlikler de kaçınılmaz.
Ama tam da hakimlik ve savcılık bu kimliklerden fazlası demek zaten.
Kendi kimliğinden, aidiyetinden, önyargılarından, mahalle baskılarından, toplumun ya da siyasetin beklentilerinden sıyrılıp hukuk ve adaletin gereğini yapabilmek demek.
Ama geçen hafta Karar’da Taha Akyol’a konuşan eski Anayasa Mahkemesi başkanı Halim Kılıç’ın sözleri bunun Türkiye’de ne kadar zor olduğunu bir kere daha gösterdi:
“Ayrım yapmadan söylüyorum. Siyasi davalarda siyaset kurumları kendi unsurlarının lehine sonuçlanması için ahlaki, insani ve evrensel tüm kuralları yok sayabiliyor. Karar veren hakim gerici-ihanet-hain-uşak ve örgüt üyesi gibi ithamların korkusuyla bazen vicdanla bağlantısını kesmek zorunda kalıyor.”
Bu röportajı okurken bu aralar Netflix’de gösterilen bir belgesel geliyor akla.
The Devil Next Door adlı belgesel, ABD’de 1985 yılında Ukrayna göçmeni 66 yaşındaki Ohio’lu oto tamircisiJohn Demjanjuk’un, Nazilerin Polonya’daki Treblinka toplama kampında dehşet saçan Korkunç İvan olduğu gerekçesiyle yargılanmasının hikayesini anlatıyor.
Yaşlı Demjanjuk, ABD tarafından 1986’da İsrail’e gönderiliyor. İsrail’de son Nazi suçlusunun yargılanması büyük bir heyecan yaratıyor. Mahkemeler televizyondan canlı yayınlanıyor. Fakat mahkeme boyunca elde iki kare fotoğraf ve sahte olup olmadığı tartışmalı bir kimlik kartı dışında Demanjuk’un 45 yıl önceki Korkunç İvan olduğunu gösteren somut bir delile ulaşılamıyor. En somut delil, mahkeme kürsüsüne tanık olarak çıkıp dehşet dolu hikayeler ve öfke krizleri içinde Demjanjuk’u teşhis eden Treblinka’dan kurtulan mağdurlar. Ama onların ifadelerinde de çelişkiler var.
Bütün riskleri göze alarak Demjanjuk’u dindar bir Musevi olan sıra dışı bir avukat temsil ediyor. Çok da iyi savunuyor. Ama şüpheleri artıran çok sayıda delili ortaya koysa da, mahkemenin soykırım mağdurlarının önünde başka bir karara eli gitmiyor ve Demjanjuk’u idama mahkum ediyor.
Yedi yıl İsrail hapishanelerinde yatan Demjanjuk için temyiz süreci başladığında artık Doğu Bloku devrilmiş ve ortaya KGB arşivlerinden Demjanjuk’un Korkunç İvan olmadığı iddiasını güçlendiren yeni belgeler çıkmıştır.
Ama bu tartışmalı delillere göre bir Nazi suçlusunu aklamak hala kolay değildir. Davanın temyiz duruşmasında Demjanjuk’un ikinci avukatlığını üstlenen eski bir savcı baskılara dayanamayarak intihar eder, eski avukatının yüzüne asit atılır.
Ve bu ağır koşullarda mahkeme heyeti, salonu dolduran soykırımdan kurtulmuş insanların ve ailelerinin karşısına çıkar, bütün İsrail’in izlediği bir canlı yayında, ülkenin kuruluş trajedisi hakkındaki bir davada, Nazi işbirlikçisi bir katliamcı olduğu iddiasıyla yargılanan sanığı delil yetersizliğinden aklar ve serbest bırakır.
Hikayenin devamı da var. Demjanjuk pek de öyle yaşlı bir oto tamircisi çıkmıyor.
Ama İsrail Yargıtay’ının verdiği karar hikayenin sonundan daha şaşırtıcı.
Maalesef Türkiye’de “vicdanla bağlantısını kesmek zorunda kalan” hakimlerin kararlarına çok sayıda örnek verilebilir ama devletin ve toplumun baskılarına göğüs gerip, sadece adaletin gereğini yapabilen hukukçulara örnek bulmak hiç kolay değil.
Özellikle de son zamanlarda.
Bunun istisnası Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın son dönemde verdikleri bazı kararlar.
Fikir ve ifade hürriyetinin sınırlarını genişleten, yasal derneğe üye olmanın suç kabul edilemeyeceği, darbeyi bildiğine dair somut delil olmayan insanların darbecilikle, terör örgütü üyeliğiyle suçlanamayacağını söyleyen bu kararları hakimler, siyasetin korkutucu gölgesine, kendilerine sallanan parmaklara rağmen, kariyerlerini, hukukçu kimlikleri uğruna riske atmayı göze alarak alıyorlar.
Yargıtay’ın hem siyasete hem de intikam isteyen kalabalıklara rağmen Altan ve Ilıcak davasında ağırlaştırılmış müebbeti bozması da böyle cesur bir karardı.
Şimdi benzer bir sınav da Danıştay’ı bekliyor.
Şehir Üniversitesi’ne arsa devri konusunda Danıştay’ın verdiği iptal kararı bugünlerde temyiz için gittiği Danıştay Dava Daireler Kurulu görüşülecek.
Ülkenin birikimi olan bir üniversitenin kaderini belirleyecek bu karardan, ileride Danıştay hakimlerinin koltuklarına oturacak hukuk öğrencileri, bugünlerin tarihini yazacak tarih öğrencileri de etkilenecek.
Bakalım geleceğin hakimlerine örnek olabilecek ve bugünleri yazacak geleceğin tarihçilerine “o zor şartlara rağmen Ankara’da hakimler de vardı” şerhi düşürtebilecekler mi?
Not:
Bu yazı yazılırken son dakika gelişmesi olarak Ahmet Altan hakkında yeniden tutuklama kararı çıkarıldığı haberleri geçmeye başlamıştı.
Anlaşılan hukuk yerine intikam isteyen eli meşaleli kalabalıklar yine Themis heykelini ateşe vermeyi başardılar. “Bize şunu yapmışlardı” diyenler, o şikayet ettiklerinin hepsini yapmadan huzur bulamayacak. Bu ülkede herkes sırayla mağdur ve zalim oldu ve eşitlendi. Bakalım bu kötü eşitliği bozmaya kim cesaret edebilecek...
Akif Beki ve Yıldıray Oğur ile 'Reşitpaşa Yokuşu'nu izlemek için:
.
.18/11/2019 01:36
Mümtaz bir Türkiye hikayesi...
48
Bugün Karar’da, Elif Çakır ve Ahmet Taşgetiren ile birlikte yaptığımız Mustafa Yeneroğlu röportajı var.
Güncel meselelerle ilgili söyledikleri kadar biyografisi de çok dikkat çekici ve itiraz kültürünün nereden geldiğini gösteriyor.
Türkiye’ye gelip siyasete atılmadan önceki hayatı, bir yaşında gittiği Almanya’da, 11 yaşından itibaren aktif bir şekilde çalıştığı Milli Görüş Teşkilatı içinde, Müslüman azınlığın, göçmenlerin hakları için mücadele ederek geçmiş. Almanya’da genç yaşlarda Sosyal Demokrat Parti, Greenpeace ve Uluslararası Af Örgütü’ne (Amnesty) üye olmuş.
2015’de milletvekili olarak döndüğü Türkiye’de Meclis İnsan Hakları Komisyonu başkanlığı sırasında uğraştığı ilk davalardan birinin de Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’deki iki yöneticisinin tutuklu yargılandığı Büyükada Davası olması talihin kötü cilvelerinden biri...
Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli Müslüman bir göçmen gencin, 13 yaşında Af Örgütü’ne üye olması sebepsiz değil.
1961 yılında kurulmuş olan Uluslararası Af Örgütü, yarım asırdır dünyada kriz anlarında mağdurların, azınlıkta kalmış olanların yanında durmuş bir örgüt.
Türkiye’de de 71 muhtırasından sonra tutuklanan aydınlar, 80 darbesinden sonra gözaltına alınan siyasetçiler, hapishanelerde işkence gören sağ ve sol mahkumlar, 90’larda köyleri yakılan Kürtler, tutuklanan DEP’li vekiller, başörtüsü yüzünden üniversiteye alınmayan kızlar, şiir okuduğu için hapse atılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan, 2000’lerde 301 davalarında yargılanan yazarlar için ayrımsız kampanyalar düzenlemişlerdi. Son olarak 15 Temmuz darbesinden sonra OHAL döneminde yaşanan hak ihlallerini raporladılar. Her seferinde dönemin iktidarlarının tepkisini çekmeyi başardılar.
Sadece Türkiye’de değil, yarım asırdır bütün dünyada kimsenin umurunda olmayan siyasi mağdurlara destek veriyorlar ve onlar için kampanyalar yapıyorlar.
Bu yüzden Fikir Suçluları Yılı ilan ettikleri 1977 yılında Nobel Barış Ödülü’nü de almışlardı.
Tabii Türkiye’de hem uluslararası hem Batılı hem de sivil toplum olan bir şeye pek hayırhah gözle bakılmaz.
Sivil toplum, hak, hukuk hikayedir, bunlar ancak beşinci kol faaliyeti, ülkeleri karıştırmaya çalışan dış güçlerin maşaları, ajan olabilir.
Bu uluslararası, sivil toplum, Batı kelimelerin yanına bir de Nobel’i eklersek, ülkenin yarısının tüyleri diken diken olur.
Hala Orhan Pamuk’un Nobel’inin gurur değil, öfkeye neden olduğu bir ülkede yaşıyoruz.
O yüzden 1977 yılında Nobel Barış Ödülü’nü kabul ederken bir konuşma yapan Af Örgütü’nün ikinci başkanının ayrımsız hak mücadelesi vadettiği şu sözleri çok az Türkiye Cumhuriyet vatandaşına ilkeli, samimi gelecektir:
“Af Örgütü’nün temel görevi her toplumda politik, dini inançları yüzünden hapsedilen, ırk, dil ya da cinsiyeti yüzünden ayrımcılığa uğrayanlara dikkat çekmektir. Bu fikirler ve sorunlara katılmayabiliriz. Önemli olan insanların bu fikirleri ifade etme, bu inançlara sahip olma hakkıdır. Şu anda dünyada bir gruba ya da partiye ait olduğu ya da olmadığı, sosyal değişim istediği ya da istemediği, sesini çıkardığı ya da sessiz kaldığı, rejimler değiştiği ya da değişmediği için hapiste olan insanlar var.”
Peki, 1977 yılındaki bu güzel konuşma, Türkiye’de Nobel ödüllerinden hiç hazzetmeyen ulusalcıların fikir babalarından birine aitti dersek?
Çok az bilinir ama Orhan Pamuk ve Aziz Sancar dışında Türkiye’den Nobel Ödülü olan üçüncü isim Mümtaz Soysal’dı.
Soysal, 1977 yılında Uluslararası Af Örgütü’nün ikinci başkanı olarak, örgütüne verilen Nobel Barış Ödülü’nü, örgütün başkanı ile birlikte almış, Oslo’daki törende bir insan hakları manifestosu olan bu kabul konuşmasını yapmıştı.
Peki ulusalcı Mümtaz Soysal, 1974 ile 1978 yılları arasında nasıl Uluslararası Af Örgütü ikinci başkanı olmuştu?
Cevabı basit; çünkü kendisi de bir zamanlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin mağduru olmuş bir düşünce suçlusuydu.
Türkiye’nin sürekli yer değiştiren mazlumlar ve zalimler hikayesinin en ilginç hikayelerinden biri ona ait.
1961 yılında Yassıada’da siyasetçiler linç mahkemelerinde yargılanırken, hapishane koşullarına dayanamayan yaşlı Demokrat Partililer vefat ederken, bazılarını olanları onuruna yediremeyip intihar ederken Mümtaz Soysal, 61 Anayasası’nı hazırlayan komitenin üyesi olan genç bir anayasa hukuku doçentiydi.
Ama Türkiye kimsenin garantisinin olmadığı bir ülke.
10 yıl sonra, 12 Mart 1971 muhtırasının ardından, ülkenin mevcut anayasasını yazmış diğer profesörlerle birlikte, artık Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanı olan Prof. Mümtaz Soysal da üstelik dersinden çıkarılarak gözaltına alınmıştı.
Gözaltı dalgası Doğan Avcıoğlu ve Cemal Madanoğlu’nun başını çektiği 9 Mart’ta darbe hazırlıkları yapan cuntayla bağlantılı olduğu düşünülen isimleri hedef almıştı.
Soysal, Avcıoğlu ile birlikte Yön dergisinin üç kurucusundan biri ve isim babasıydı.
Ülkenin önde gelen bütün aydınlarının içinde olduğu Yön dergisinde, Nasırcılığa, Baasçılığa benzer asker destekli devletçi bir sosyalizmi savunuyorlardı.
Fakat, Yön dergisi kapatıldıktan sonra kurulan Devrim gazetesinde Mümtaz Soysal yer almadı. Hatta 1971 yılının Ocak ayında Milliyet gazetesine “Her şafakta ölürüm” başlıklı çok tartışılan bir yazı yazmış “Nasıl olsa yarın sabah devrim olacak diye günlük ödevlerini yapmayan veya çiziştiren devrimcilik her şafakta biraz ölür. Ya da devrim sabahı aynada kendi yüzünü tanıyamaz” diyerek darbe hazırlıkları yapan arkadaşlarını ad vermeden eleştirmişti.
Tabii yazı aynı zamanda böyle darbe hazırlıklarından haberdar olduğunu da delil gösterilebilirdi.
Gözaltı dalgasında doğrudan darbeyle suçlanmamıştı.
Hakkındaki suçlamalardan biri TRT’de anayasayı halka anlatmak üzere yapılan bir programda yaptığı konuşmalar ve o programlardan birinde sokak röportajı yapılan bir işçinin “Biz haklarımızı kanımızla savunuruz” cümlesiydi.
İkinci suçlama ise Nisan 1971’de üniversitelerde boykot, işgaller artmışken Ortam dergisinde kaleme aldığı “Güzel Huzursuzluk” adlı bir yazıydı.
“Bazılarının huzursuzluğu sessiz milyonların huzura kavuşturulması için ödenmesi gereken zorunlu fiyat. Türkiye’de de bu fiyat herhalde bir gün ödenmeli” diye biten yazıda ‘huzursuzluk’ denen bu olayları övüyordu.
Gözaltında geçirdiği 29’uncu gün radyoda Meclis saatini dinlerken, Siyasal’dan hocası olan Cumhuriyetçi Güven Partisi genel başkanı Turhan Feyzioğlu kürsüye çıkıp, bu yazısını okumuş ve “Bu da mı suç değil” diye sormuştu.
Ertesi gün birlikte tutuklandığı diğer aydınların bir kısmı bırakılırken Soysal tutuklandı.
Sonra bu suçlamalara “Dinamik Anayasa” adlı kitabında komünizm propagandası yaptığı iddiaları eklendi.
Mahkemenin, aralarında Sabahattin Zaim, Nevzat Yalçıntaş’ın da olduğu akademik bilirkişilere gönderdiği kitapta komünizm propagandası yapıldığı tespit edilmişti.
14.5 ay Mamak Cezaevi’nde yattı. Burada yazar ve TRT yapımcısı Sevgi Soysal’la evlendi.
İşte bu sırada bir fikir suçlusu olarak Af Örgütü onun için kampanyalar düzenlemeye başladı.
Tahliye olduktan sonra da destek için örgütün yönetim kuruluna alındı.
Aktif bir Af Örgütü yöneticisi olarak Sri Lanka’dan, Kahire’ye dünyayı dolaşıp siyasi tutuklulara destek verdi, idam cezalarına karşı kampanyalara katıldı.
1977 yılında Fikir Suçluları Yılı’nın açılışını Kahire’de bizzat yaptı. Aynı yıl örgüte verilen Nobel Barış Ödülü’nü kaldırdı.
Fakat hikaye maalesef burada bitmedi.
Mümtaz Soysal, Af Örgütü adına Nobel Barış Ödülü’nü aldıktan 17 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı oldu.
O yıl Uluslararası Af Örgütü’nün hakkında en sert raporlar yazdığı ülke Türkiye’ydi.
O yıllarda Türkiye hapishanelerinde 2000’e yakın siyasi tutuklu vardı. Ama Af Örgütü’nün eleştirilerinin hedefinde Güneydoğu’daki köy boşaltmaları/yakmaları, her gün bir yenisinin eklendiği kayıplar, fail-i meçhuller vardı.
Yani bizim bugün 90’lar diye bildiğimiz devletin rutin dışına çıkması.
Peki, bu iddiaları araştırmak için bölgeye gitmek isteyen Uluslararası Af Örgütü’nün yabancı ve yerli aktivistleri karşılarında kimi bulmuşlardı?
Tabii eski ikinci başkanları olan yeni Dışişleri Bakanı’nı.
Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin 2005 yılında Mümtaz Soysal için çıkardığı armağan kitabında Soysal’ın biyografisini yazan ve onunla uzun bir röportaj yapan eski asistanının hocasını tarif ederken ki cümlelerinden biri şöyle:
“İnsan hakları kılıfı ardında Güneydoğu’yu komşu kapısı yapıp ‘başka’ faaliyetler gösterenlerin Uluslararası Af Örgütü kalkanı ardına gizlenmelerine izin vermeyen Dışişleri Bakanı.”
Mümtaz Soysal, daha sonraki yıllarda da Af Örgütü’nün Nobel Barış Ödülü’nü kaldırmış, fikir suçlusu ikinci başkanı kimliğinden bir hayli uzaklaştı.
Başörtüsü yasaklarına, AK Parti’nin kapatılmasına destek verdi, 2009 yılında Nazilerin Yahudi sorununu çözmek için kullandığı terminoloji aynen kullanarak “Nihai Çözüm” başlıklı bir yazı yazarak ‘ulus devletin kırmızı çizgilerini aşan anadil, özerklik gibi talepleri olan Kürtlerle, Irak’taki Türkmenleri mübadele etmeyi’ dahi önerdi. Hatta Nobel Edebiyat Ödülü alan Orhan Pamuk’un ‘ülkesini dünyaya şikayet ederek’ bu ödülü aldığını da yazdı.
Türkiye’de muhalifler, başına iş gelenler, zor durumda kalanların çoğu demokrat ve hürriyetçidir.
Ama esas mesele bu mağdurların ellerine güç geçtiğinde, iktidara geldiklerinde de demokrat ve hürriyetçi kalamamalarıdır.
Bu ikincisi şimdiye kadar hiç vaki olmadığı için mazlumlar ve zalimler sürekli yer değiştiriyor.
Bir zamanlar Mümtaz Soysal’ı televizyondaki konuşması, yazısı nedeniyle darbecilikle, teröre destekle suçlayan devlet, Soysal’ın vefat ettiği günlerde bu kez Ahmet Altan’ı benzer suçlamalarla hapse atıyordu.
Üstelik Altan’ı suçlayanlardan biri de Turhan Feyzioğlu’nun bugün Barolar Birliği başkanı olan torunu.
Aynı günlerde bir zamanlar herkes için demokrasi, hürriyet, insan hakları, fikir hürriyetini savunan AK Parti de, Almanya’dan bu ideallerle gelip milletvekili olmuş, eski bir Af Örgütü üyesi Mustafa Yeneroğlu’nu, Af Örgütü başkanlarının da içinde olduğu haksız siyasi tutuklamalara, hak ihlallerine karşı yüksek sesle tepki gösterdiği için “Siyasi çizgimiz farklılaştı” diyerek istifaya zorladı.
İçinden çıkamadığımız döngü hala devam ediyor.
1977’deki Nobel Barış Ödülü konuşmasındaki o tutarlı demokrat anlayışı yakalayamazsak da bu devran böyle dönmeye devam edecek..
.20/11/2019 01:33
Bazı komplo teorileri öldürür
36
Türkiye yüzyıllar boyunca Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da toprakları olan bir imparatorluğun mirasçısı. 68 yıldır NATO üyesi, 60 yıldır Avrupa Birliği adayı. İmam Hatiplerden, taşradaki kolejlere kadar yüzlerce okulunda, üniversitesinde İngilizce eğitimi veriliyor.
Ama yine de Türkiye dünyadan kopuk yaşıyor.
Uluslararası kurumlarda, dünya üniversitelerinde, sivil toplum örgütlerinde, düşünce kuruluşlarında, uluslararası medyada çalışan Türkiyeli sayısı İranlı, Mısırlı sayısından azdır.
Dünyanın her yerinden yüzlerce freelance gazetecinin bulunduğu Türkiye’den dünyanın başka ülkelerine freelance gazeteci olarak gidip o ülkelerle ilgili haber, belgesel üreterek şansını deneyen insan sayısı ise herhalde bir elin parmaklarını geçmez.
O yüzden Türkiye dünya gündeminden kopuk bir şekilde yaşıyor, narsist bir şekilde dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü zannediyor, Türkiyeli aktörler küresel tartışmaların, haberlerin, entelektüel tartışmaların içinde değil.
O kadar değil ki beş yıldır İstanbul’da yaşayan, Suriye’deki sivil savunma ekipleri Beyaz Baretliler’in destekçisi eski İngiliz asker ve Mayday Kurtarma Vakfı’nın kurucusuJames Le Mesurier’in adını Türkiye’de ölümüne kadar pek az insan duymuştu.
O yüzden 48 yaşındaki Le Mesurier’in vefat haberinden sonra Suriyeliler taziyeler yayınlayıp, bölgeyi tanıyan yabancı uzmanlar ve gazeteciler onunla olan hatıralarını kaleme alırken, Türkiye’deki medya ve uzmanlar komplo teorilerine, casusluk hikayelerine teslim oldular.
Tabii ki Suriye’de Beyaz Baretliler’in destekçisi eski bir İngiliz askerin, İstanbul’da oturduğu evin önünde ölü bulunması şüphe uyandırıcı bir haber.
Özellikle de Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Zakharova’nın, açıkça adını vererek ondan “Eski MI6 ajanı” ve “Balkanlardan ve Ortadoğu’da her yerde ortaya çıkan”, “Kosova’daki görevi sırasında terörist gruplarla ilişkisi bilinen” diye bahsetmesinden bir hafta sonra bunun yaşandığını düşününce...
Fakat olayın ilk anından itibaren polis, savcılık ve Adli Tıp’ın incelemelerinde bunun bir intihar olduğu tespit edildi. Evde eşi ve kendisi dışında başka kimsenin parmak izi bulunmadı, eve giren çıkan başka kimse tespit edilemedi, güvenlik kameralarında intihar dışında bir seçeneği akla getirecek hiçbir görüntüye ulaşılamadı.
Hatta ilk başta kimliğiyle ilgili ayrıntılar bilinmezken olay yerinde inceleme yapan ve intihar kanaatine ulaşan savcı, Le Mesurier’in kimliğiyle ilgili bilgiler ortaya çıkınca bir kere daha dosyayı inceledi ama yine de sonuç değişmedi.
Vakıfta birlikte çalıştığı, eski bir İngiliz diplomat olan eşinin anlattığına göre James Le Mesurier, aşırı stres altındaydı, ilaç tedavisi alıyordu.
15 gün önce intihardan bahsetmeye başlamıştı. Bu yüzden olaydan 3 gün önce Büyükada’daki oturdukları evlerinden, iğne ve ilaç tedavisi için hastaneye yakın olmak amacıyla Fındıklı’da Kılıç Ali Paşa Camii yakınlarındaki homeoffice olarak kullandıkları eve gelmişlerdi.
O gece olanları ifadesinde şöyle anlattı:
“19.00 sıralarında eve geldik ve bir daha dışarı çıkmadık. Bulunduğumuz binanın kapısında şifreli sistem mevcut ve şifreyi ikimizin dışında kimse bilmiyor. Eşim, 02.30'da uyku ilacı aldı ve yattı. Ben 04.30'da yatak odasına gittiğimde eşim uyandı ve bana da uyku hapı isteyip istemediğimi sordu. Ben de isteyince eşim hap ve suyu getirdi. İçtim ve beraber uyuduk. Saat 05.30-06.00 sıralarında kapının dışarıdan polis tarafından çalınması üzerine uyandım. Eşimi görmemem üzerine 3. katta açık olan pencere camından baktığımda onu yerde yatar halde gördüm.”
Polisin tespitlerine göre aslında Le Mesurier sadece eşine uyku hapı vermiş ama kendisi içmemişti.
Yani bütün belirtiler bunalıma girmiş bir adamın intihar ettiğini gösteriyor.
Peki, intihar ettiği kesinleştiğine göre Le Mesurier gibi eski bir askeri hayatına son verecek kadar stres altına sokan neydi?
Bu sorunun akla gelen bir tek cevabı var: Hakkında ileri sürülen komplo teorileri, beş yıldır sürdürülen kampanya.
Le Mesurier’in Twitter hesabına bakınca sürekli hakkındaki yalan haberleri düzeltmeye çalıştığını, Beyaz Baretliler hakkında kendisi üzerinden yapılan karalama kampanyalarıyla mücadele ettiği görülebiliyor.
Beş yıldır İstanbul’da yaşayan James Le Mesurier’in hayat hikayesi için yine dünya medyasına bakmak gerekecek.
En ayrıntılı biyografisini Guardian’ın Ortadoğu’yu ve Suriye’yi çok iyi bilen ve Le Mesurier’le de tanışan deneyimli muhabiri Martin Chulov kaleme aldı.
Onun verdiği bilgilere göre Türkiye’de söylendiği gibi Le Mesurier bir MI6 ajanı değildi. Askeri istihbaratçı da değildi.
İngiliz ordusunun piyade birliklerinden olan yeşil ceketlilerden yetişmiş, askeri üniversiteden dereceyle mezun bir karacı subaydı.
Singapur’daki İngiliz hava üssünde doğmuştu. Çünkü babası da orda görevli bir albaydı.
Türkiye’den farklı olarak İngiltere’de subaylık kuşaklar boyu yapılan kapalı devre aristokratik meslekler. İtibarı ve maaşları da ona göre yüksek.
Le Mesurier önce yüzbaşı rütbesiyle yeşil ceketlilerle birlikte en çatışmalı zamanlarda Belfast’ta görev yapmış, buradan Kraliyet nişanıyla dönmüştü. Görevi istihbari bir görev değildi.
Askerlik hayatındaki tek askeri istihbarat tecrübesi, 1999 yılında Kosova’da altı ay boyunca yaptığı görev.
Ama bu da gizli bir istihbarı görev değil, bir BM göreviydi. NATO müdahalesiyle biten çatışmaların ardından UÇK’yı sivil bir polis gücüne dönüştürmeyi amaçlayan BM projesinde görev yapmıştı.
Yani Rus Dışişleri Bakanı sözcüsünün “Kosova’da terörist gruplarla ilişkisi vardı” derken kastettiği terörist grup, Kosovalı Arnavutların, Sırp milliyetçilerin ve onları destekleyen Ruslara karşı mücadele eden, Türkiye’nin de tanıdığı ve destek verdiği milli ordusu UÇK.
Bu Le Mesurier’in ordudaki son görevi olmuş. 2000 yılında emekliye ayrılmış.
Ama BM misyonlarında askeri danışman olarak çalışmaya devam etmiş.
Bir sonraki görev yeri Filistin olmuş. 2002’de Yaser Arafat’ın Ramallah’ta İsrail ordusu tarafından bir binada kuşatıldığı günlerde, ABD ve İngiltere’nin İsrail’le yürüttüğü pazarlıklar sonucunda, Arafat’ın ablukası yanındaki bir İsrailli bakanının ölümünden sorumlu tutulan altı Filistinli’nin özel bir hapishaneye nakledilmesi karşılığında kaldırılmıştı.
O nakil işlemi ve özel hapishanenin kurulmasında Le Mesurier de BM misyonunda uzman olarak görev yapmış.
Daha sonra Bağdat’ta ABD elçiliğinde, Amman’da, ardından Birleşik Arap Emirlikleri’nde bir Amerikan özel bir güvenlik şirketinde çalışmış.
BAE’deki gaz kaynaklarının güvenliği, Abu Dabi’nin güvenlik altyapısının kurulması ve 2010’da Yemen’deki Arap Golf Kupası’nın güvenliği gibi projelerde görev yapmış.
Bu sırada satın aldığı bir polis güvenlik teknesini yardım teknesine çevirip, Endonezya ve Sri Lanka’daki tsunami sonrası kurtarma çalışmalarına katılmış.
Buradan sonra yine BAE destekli ARK adlı bir kalkınma fonuyla 2012’den sonra Suriye’deki projelerde çalışmaya başlamış.
Çalıştığı proje Suriye iç savaşında Halep’teki gönüllülerin kurduğu cankurtaran ekiplerini eğitmek. İngiltere, Japonya ve Türkiye hükümetlerinin destek verdiği projede ARK’ın Türkiye’deki ortağı AKUT’tu.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın yönlendirmesiyle AKUT 2013’den itibaren Türkiye’de Suriyeli gönüllere ilk yardım ve can kurtarma eğitimleri verdi.
Daha sonra bu ekipler 2014 yılında Beyaz Baretliler adını aldılar.
Beyaz Baretliler ile ilgili komplo teorileri, ulusalcı- Rusçu Türk komplocuları tarafından da dolaşıma sokulunca, AKUT’un kendisi de sağlam bir ulusalcı-Kemalist olan başkanı Nasuh Mahruki sert bir açıklama yaparak bu komplo teorilerine cevap vermişti.
Le Mesurier, 2014 yılında kendi vakfını yani Mayday Rescue’yi kurarak Beyaz Baretliler’e destek olmaya devam etti.
Ölümünün ardında Le Mesurier hakkındaki haberlerde kullanılan başında bir baret görünen fotoğraf da zaten 2015’de Antep’teki bu eğitimlerden biri sırasında, eğitimi izlemeye gelen gazetecilerle konuşurken çekilmiş.
Yani sayıları 3000’i aşmış Beyaz Baretliler ve Le Mesurier’in Mayday Rescue ile onlara desteği gizli saklı faaliyetler değildi.
İngiltere, ABD ve Japonya hükümetlerinin Beyaz Baretliler’e verdiği destek de faturaları internette bulunacak kadar açık desteklerdi.
Türkiye hükümetinin bilgisi ve desteğiyle Türkiye Kızılay’ı, AKUT ve İHH da yine Beyaz Baretliler’le ortak çalışmalar yürütmüş, onlara eğitimler vermişti.
Bu eğitimlerle ilgili Anadolu Ajansı’nın sayısız haberi, Kızılay’ın açıklamaları da bulunabilir.
Yani Le Mesurier gizli bir görevle Türkiye’de değildi. Bir istihbaratçının asla yapmayacağı gibi bir Twitter hesabı vardı. Hesabının profil kısmında Mayday Rescue’nin kurucusu olduğu ve Beyaz Baretliler’e destek vermekten onur duyduğunu da açıkça yazmıştı.
Peki neden Ruslar ve Rus destekli medya, Beyaz Baretliler’in Suriye’yi karıştıran bir İngiliz istihbarat faaliyeti olduğu ve Le Mesurier’in de bundan sorumlu MI6 ajanı olduğu konusunda dört yıldır ısrarlı yayınlar yapmışlardı?
Çünkü Beyaz Baretliler, Rusya’nın ve Şam rejiminin uçaklarının Suriye’nin kentlerinde terörist hedefler diye vurduğu binaların enkazlarından sivilleri çıkarıyordu.
Başlarındaki beyaz baretlere takılı kameralarla da bunu an be an görüntülüyorlardı.
Böylece Suriye’de Rusların sadece teröristleri vurduğu propagandasını her gün yalanlıyorlardı.
Tabii ki Ruslar bundan hiç hoşlanmadılar ve enkazlardan insanları çıkarıp, ambulanslarla hastaneye götüren Suriyeli sivillerin bu insani faaliyetini ajanlık olarak göstermeye çalıştılar. Le Mesurier’in eski kariyeri de bunun için onlara güçlü malzeme verdi.
Halbuki dünyanın hiçbir istihbarat örgütü enkazdan insan kurtarmak için bu kadar kaynak ve iş gücünü seferber etmez. Çünkü bunun insani olsa da istihbarı bir değeri yok.
Rusların ve Rus yanlılarının iddiasına göre Beyaz Baretliler’le İngiliz istihbaratı sivil katliam var yalanını yayıp, Suriye’ye Batı’nın müdahalesini meşrulaştırmaya çalışmıştı.
Halbuki Batı’nın ve ABD’nin Suriye’ye askeri olarak müdahale etmeyeceği zaten 2013 yılında Guta’da kimyasal gaz kullanılmasından sonra belli olmuştu.
Nobel’e aday gösterilen, Netflix’in belgesellerini yaptığı Beyaz Baretliler, o tarihten bu yana da büyük riskler alarak Suriye’de enkazlardan insan kurtarmaya ve bunu belgelemeye devam ettiler.
Hala daha İdlib’te ve Türkiye’nin operasyon yaptığı bölgelerde çalışmaya devam ediyorlar. Üstelik artık Rusların yaptığı sivil katliamlar Türkiye’de bile dikkat çekmiyor.
Türkiye’de tanışıp evlendikleri eşiyle birlikte Büyükada’da yaşayan Le Mesurier’i, bu kara propaganda çok fazla etkilemiş görünüyor.
Belki de Suriye’de artan kayıplar, dünyanın ilgisizliği, Esad ve Rusya’nın sahada kazanması da onun psikolojisinin bozulmasına yardım etmiştir.
Kullandığı ağır ilaçlardan durumun ciddiyeti anlaşılıyor.
Beş yıldır yaşadığı Türkiye’de Arap ve Batı medyası onunla ilgili haberler yapmış olsa da Türk medyası burnunun dibindeki böyle bir kişinin varlığından bile habersizdi.
Vefat edince de sanki İstanbul’da saklanan bir ajan öldürülmüş hikayelerine kolayca teslim oldu.
Zaten Kosova’dan Filistin’e kritik bölgelerde görev yapmış eski bir İngiliz askerinin, Suriye’de insani yardım için İstanbul’da yaşadığına Türkiye’de çok az insan inanırdı.
Çünkü bizde sadece devletler aktördür, insanlar kendi başlarına aktör olup, kendi iradeleriyle hareket ediyor olamazlar.
Halbuki insan karmaşık bir varlıktır.
James Bondvari bir hayat hikayesinin sonu da İstanbul’da bir binadan atlayarak bitebilir. Komplo teorileri bazen böyle ölümcül sonuçlar doğurabilir.
.25/11/2019 00:33
CHP’den yeni bir Güven Partisi çıkar mı?
40
Geçen hafta eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt İstanbul Selimiye Camii’ndeki devlet töreniyle son yolculuğuna uğurlandı. Eşinin vefatından dört gün sonra hayatını kaybetmesi trajikti.
Cenaze törenine hükümeti temsilen Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar katıldı. Hayatta olan eski Genelkurmay Başkanları’nın hazır bulunduğu törene Cumhurbaşkanı Erdoğan ve CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu çelenk gönderdi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da cenazeye katılmayıp, çelenk göndermeyi tercih etmişti.
Büyükanıt kudretli ve konuşan paşalar kuşağının son temsilcilerinden biriydi.
Fakat kariyerini bir arafta tamamlamıştı. Ardından yapılan haberlerde muhafazakar medya 2007 Cumhurbaşkanlığı krizi sırasında yayınladığı e-muhtırayı öne çıkarırken, laik ve sol medya ise o muhtıradan sonra Erdoğan’la Dolmabahçe Sarayı’nda yaptığı görüşmeyi hatırlattı ve “sırlarıyla veda etti” başlıkları attı.
Günün sonunda Büyükanıt, hem e-muhtırayı verdiği için muhafazakarları, hem de muhtırayı verdikten sonra Erdoğan’la Dolmabahçe’de anlaşıp geri adım attığı için laikleri kızdırmış olarak son yolculuğuna uğurlandı.
O yüzden arkasından yazılan bazı yazılarda hala e-muhtırayı vererek AK Parti’yi güçlendirdiği komplolarına sarılanlar oldu,bazı eski Ankara gazetecileri ise FETÖ kumpaslarının hedefi olduğunu hatırlatarak müşfik ve demokrat başka bir Büyükanıt resmi çizmeye çalıştılar.
Halbuki Büyükanıt, askerin siyasetin merkezinde olduğu bir devrin paşasıydı.
27 Mayıs darbesi olurken Harp Okulu öğrencisiydi.
1961’de Harp Okulu’ndan mezun olurken okulun komutanı altı ay sonra, okulun öğrencileriyle ilk darbe girişimini yapacak Talat Aydemir’di.
İkincilikle bitirdiği okulda diplomasını veren Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, 10 yıl sonra karşısına Harp Akademisi’ni birincilikle bitirirken bu kez Cumhurbaşkanı olarak çıkmıştı.
Genelkurmay Başkanı’nın bir üst rütbesinin Cumhurbaşkanı olduğu, askerlerin 10 yılda bir darbe yaptığı, ordunun Cumhuriyeti kollamak adı altında siyasetle ilgilenmesinin vazife olarak addedildiği bir TSK geleneği içinde yetişmişti.
27 Nisan e-muhtırası da siyasete ilk müdahalesi değildi.
Arşivleri karıştırınca karşımıza; 90’larda Genelkurmay Genel Sekreteri olarak yaptığı siyasi açıklamalar, 2000’lerin başında Genelkurmay İkinci Başkan olarak AB sürecinin “üniter devlet ve laiklik aleyhinde kullanılması”nı eleştirmesi, Kemal Derviş Telekom’u özeleştirmeye çalışırken, Başbakan Ecevit’i ziyaret edip TSK adına verdiği Telekom muhtırası, 2003’de bir sempozyumda yaptığı sert ulusalcı konuşma, Kürtçe tartışmaları için yaptığı “Esas sorun 500 yıldır Güneydoğu halkına Türkçe öğretememiş olmamız” çıkışı, Kıbrıs görüşmeleri sürerken Kıbrıs’a gidip yaptığı “Asker çekemeyiz” açıklaması, “Irak politikamız yok” eleştirisi, Şemdinli olaylarından sonra tutuklanan astsubay için söylediği “Tanırım iyi subaydır” açıklaması gibi pek çok örnek çıkıyor.
Tabii ki bunun zirvesi 27 Nisan gecesi yayınlanan e-muhtıraydı. Şimdi e-muhtıra denilip geçilince tam ne olduğu hatırlanmıyor bile. Sadece sonunu hatırlayalım:
“Son günlerde Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir. Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.”
O gece muhtıranın haberini bir haber kanalına telefonla bağlanıp veren, şimdilerde hükümete yakın olan bir Ankara temsilcisinin saklayamadığı heyecanını, ardından kanallara telefonla bağlanan yine şimdilerde “yerli ve milli” olmaları övülen CHP’nin o zamanki yöneticilerinin coşkusunu hatırlıyorum.
Bu muhtıradan 15 gün önce Büyükanıt’ın 12 Nisan 2007’de düzenlediği “basın bilgilendirme toplantısı” da o günleri hatırlamayan yeni nesil için bugün tahayyül etmesi bile kolay olmayan bir olaydı.
Üniformalı bir Genelkurmay Başkanı, karşısına ülkenin en önde gelen gazetelerinin ve televizyonlarının genel yayın yönetmenlerini ve Ankara temsilcilerini alarak, 1.5 saat boyunca televizyonlardan canlı yayınlanan bir basın toplantısı yapmıştı.
Cumhurbaşkanlığı seçimi için “Cumhuriyetin temel değerlerine sözde değil özde bağlı bir cumhurbaşkanı seçileceğine inancımı ifade ediyorum” demiş, Kuzey Irak’ta Barzani yönetiminin devletleşmesine karşı askeri operasyon yapılması gerektiğini söyleyip, bunun için “Siyasetin karar alması gerekiyor” diyerek o günlerde hükümetin operasyona yanaşmayan tavrını eleştirmiş, “Türkiye’de azınlık yaratmaya yönelik faaliyetler” başlığı altında Kürt meselesi üzerine uzun uzun konuşmuştu.
Sonra da bir kısmı bugün haklı olarak iktidarın medya üzerindeki tahakkümünü eleştiren gazetecilerin bir Genelkurmay Başkanı’na sorulmaması gereken sorularına cevap vermişti.
Gazeteciler ile Genelkurmay Başkanı arasındaki şu konuşmaların bundan sadece 12 yıl önce bütün Türkiye’nin izlediği bir canlı yayında yaşandığına bugünden inanmak kolay değil:
Cumhuriyetin temel değerlerine sözde değil özde bağlı bir cumhurbaşkanı seçileceğine inancımı ifade ediyorum.. Bundan bir kuşkunuz mu var?
-Daha fazla ne diyeyim
Genel gidişten memnun musunuz. Belli adayların isimleri dolaşıyor ortalıkta. Hele bir tanesi var ön planda. Sizin bu tanımınıza onlar uyuyorlar mı?
-Kişiler bazında konuşmuyorum
Seçilecek şahsın bu kriterlere uyup uymadığına bir karar vereceksiniz demek ki, o süreci nasıl bekliyorsunuz, tutumunuz ne olacak TSK olarak?
-Cumhurbaşkanlığı konusunda daha fazla konuşmak istemiyorum.
Subay eşlerinin türban takması yasak. Acaba başkomutanının eşi türbanlı olursa alt taraftaki subayların başkomutana bakışı nasıl olur?
-Sorunuzu aldım.
Yani Türkiye “bugünlere” kolay gelmedi!
Bugünlerin demokraside, hukukta, medyadaki sakatlıkları, o günlerin sakatlıklarının devamı ya da onların kötü bir rövanşı.
Ama tabii ki değişenler de var.
O günlerde Kürdistan kırmızı çizgisi yüzünden ordunun Kuzey Irak’a askeri müdahale etme isteğine karşı çıkan bir AK Parti iktidarı vardı, bugün neredeyse Büyükanıt’ın o konuşmada Kuzey Irak için söylediklerini Kuzey Suriye için söyleyen bir hükümet var.
O günlerde e-muhtıra için suçu AK Parti iktidarında bulan MHP lideri ve açıktan muhtıraya destek veren o günün İşçi Partisi lideri bugün AK Parti iktidarının iki önde gelen destekçisi, e-muhtıraya karşı cevabı hazırlayan AK Parti’nin önde gelen isimlerinin çoğu ise partinin dışında, bazıları yeni parti kurma hazırlığında.
O günlerde Cumhurbaşkanı’nın başörtülü eşi için koparılan krizde hükümeti suçlayan köşe yazarlarından bazıları şimdi iktidara yakın gazeteleri yönetiyor, oralarda yazıyor, cumhurbaşkanlığı uçağında ve Beştepe’deki resepsiyonlarında ağırlanıyor. O günlerde muhtıraya karşı çıkmış isimlerin çoğu ise artık buralara davetli değil.
O günlerin Cumhuriyet mitinglerinin ateşli konuşmacılarından biri bugünlerde her akşam ekranların hükümeti destekleyen ateşli tartışmacılarından biri oldu, o günlerde 367 kararını savunmuş bir hukuk fakültesi dekanı bugün Barolar Birliği başkanı olarak başka hukuksuzlukları savunuyor, muhtıra sırasında Büyükanıt’ın yaveri ve özel kalem müdürü 15 Temmuz’dan sonra FETÖ’den tutuklandı, Genelkurmay Başkanı olmaması için Büyükanıt’ın kimliği hakkında FETÖ merkezli karalama haberlerine imza atan gazeteciler bugün en önde gelen FETÖ avcılarına dönmüş durumda, o günlerde Büyükanıt’ı suçlayan iddianameyi yazan savcı da bugün hapiste...
Yani 12 yıl önceki Türkiye, bugünküne hiç benzemiyor.
En büyük değişim ise CHP’de yaşandı.
Büyükanıt’ın muhtırasını, o muhtırayla paralel olarak çıkan 367 kararını, ordu destekli Cumhuriyet mitinglerini hararetle destekleyen CHP yönetiminden bugün geriye çok az isim kaldı.
Kılıçdaroğlu, geçen ay hem CHP’nin başörtüsü tavrıyla ilgili net bir özeleştiri yaptı, hem de Karar’a verdiği röportajda askerin siyasete müdahalesini, CHP’nin o günlerdeki tutumunu eleştiren açıklamalarda bulundu. CHP’nin muhtemel Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu zaten partiye 2009’dan sonra girmiş yeni bir siyasetçi.
Ama CHP’de hala bu eski siyasi çizgiyi savunan, daha laik, milliyetçi ve Kemalist eski CHP’yi geri isteyen bir kanat var.
Bu kanat CHP’ye yakın medyaya, entelektüel kesime de hala hakim.
Son olarak “Beştepe’ye giden CHP’li kim” tartışmasında onları yeniden hatırladık.
CHP’deki bu kanadın gönlündeki genel başkan Muharrem İnce.
İlginçtir iktidara yakın medya da bir zamanlar statükocu, darbeci diyerek suçladıkları bu eski CHP’lilere bugün “yerli ve milli” diyor, Kılıçdaroğlu, İmamoğlu, Kaftancıoğlu, Sezgin Tanrıkulu gibi isimleri ise yeterince Atatürkçü, yerli ve milli olmamakla eleştiriyor.
Aslında CHP’de ilk defa böyle bir kırılma yaşanmıyor.
60’ların ortalarından itibaren CHP devlet partisi çizgisinden Ortanın Solu’na doğru geçiş yaparken, buna “komünistlik”, “Kemalist çizgiden sapmak” diyen Turhan Feyzioğlu başkanlığındaki 47 milletvekili ve senatör partiden istifa edip 1967 yılında Cumhuriyetçi Güven Partisi’ni kurmuştu.
Parti, bütün 70’ler boyunca Meclis’te devletin güvenlik politikalarını, sıkıyönetimleri, komünist avcılığını hatta Deniz Gezmişlerinin idamını bile desteklemişti.
Feyzioğlu (Metin Feyzioğlu’nun dedesi) bu milliyetçi Kemalist çizgisiyle, devlete çok güven vermiş olmalı ki 12 Eylül’den sonra Kenan Evren’in ilk Başbakan adayıydı.
Bugün de CHP muhafazakarlara ve Kürtlere açılıyor.
Açılımın bir adı yok ama ortada 31 Mart gibi somut bir başarı hikayesi var. Bu açılım da CHP’yi karıştırıyor. Başarıya rağmen eski CHP çizgisini savunanları rahatsız ediyor.
Son günlerde yaşananların arkasında açıkça konuşulmasa da böyle bir siyasi hesaplaşma da var.
Bu farklılık bu kez bir kırılma yaratmayabilir. Çünkü Erdoğan ve AK Parti iktidarı karşıtlığı hala onlar için ideolojik farklılıklardan daha baskın ve motive edici.
Ama eğer CHP, HDP ve muhafazakar muhaliflerle işbirliğini derinleştirirse, bu siyasi fay hatları aktif hale gelebilir, elinde devletin imkanları ve güçlü bir medya olan iktidarın da tazyikiyle CHP’yi çatlatabilir hatta CHP içinden Kemalist, ulusalcı yeni bir Cumhuriyetçi Güven Partisi çıkabilir.
Evet Türkiye değişiyor ama zemindeki sabit fay hatları tarihtekine benzer depremlere neden olabiliyor.
.30/11/2019 00:51
Aklını kullanmaya cesaret edemeyince...
27
1972 yılında Sanayi Bakanlığı, Enerji Bakanlığı ve Makine Mühendisleri Odası tarafından Türkiye Sanayi Kongresi düzenlendi.
12 Mart’ın teknokrat hükümetlerinin görev başında olduğu, henüz Sabancı Holding’in bile Adana’dan İstanbul’a taşınmadığı, sanayinin emekleme yıllarıydı.
Kongre “Türkiye’de Sanayi Yatırımlarının Finansman Sorunları” başlıklı bir tebliğle açıldı.
Tebliği hazırlayan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) uzmanının finans sitemine ve rakamlara hakimiyeti büyük beğeni toplamıştı.
1971 yılında DPT’nin başından “özel sektörcü” Özal alınmış yerine DPT’nin devletçi kalkınmacı çizgisini savunan eski başkanlarından Memduh Aytür getirilmişti.
Tebliğ de bu geleneksel DPT çizgisiyle uyumluydu.
Türkiye için çare olarak ithal ikameci sanayileşme modelini savunuyordu:
“Ülkemizde ihracata priorite sağlamak yatırımlara dönüşmeyen döviz rezervlerini artırmaktan ve ekonominin yükünü ağırlaştırmaktan başka bir sonuç vermeyecektir. Çünkü T.C. Merkez Bankası’na gelen dövizin TL karşılığı ödenmekte ve ekonomiye enjekte edilen bu karşılıklar toplam efektif talebi artırmaktadır. Halen ülkenin temel problemi olan istihdam, ihracat yeterli ölçüde büyüse de bu ithalat kombinasyonuyla sağlanamaz. İstihdam problemini çözecek etkin araç sadece yatırımdır.”
DPT uzmanı kongrenin sonunda söz alarak iki konuya daha dikkat çekmek istediğini söyledi.
Biri o yıllarda kimsenin aklında olmayan kamuda sendikalaşma hakkıydı. Diğeri ise yine o günlerde kimsenin özellikle sanayicilerin gündemine girememiş çevre meselesiydi:
“Günümüz demokrasisinin icabı olarak işçi sendikalarının kurulması ve sözleşmeler suretiyle işçi ücretlerindeki ayarlanma imkanı, devlet personelinin yahut mühendislerin ücretlerini ise hükümetin vereceği kararlarla ayarlanması ve bunlara paralel olarak fiyatların artması bir dengesizlik doğurmaktadır.
İkincisi Türkiye’de çere sorunu... Çünkü bir medeniyet ilerledikçe inşaat standardı ilerledikçe nüfus arttıkça daima bir tüketim oluyor. Bu tüketim çevreyi kirlettiği gibi Türkiye’nin eksilen ve yerine konulamayan kaynakları nelerse bunların tüketimini getiriyor. Bunu sonradan satın almak imkanı da yok. Binaenaleyh 5 senelik, 20 senelik programlarla değil belki 50-100 hatta daha uzun senelere göre acaba bu malzeme eksildiğini takdirde bunu nasıl ikmal edebiliriz. Bunu çok uzağı görüp memleketin geleceğine göre bir milli malzeme politikası tespit edilmesi lazım.”
39 yaşındaki bu ileri görüşlü DPT uzmanı Bankacılık okumuş, ODTÜ’de İktisat yüksek lisansı yapmıştı.
1970’de de Turgut Özal’ın başında olduğu DPT’ye girmiş. Ama görüşleri serbest piyasacı Özal’a değil, dönemin diğer pek çok DPT uzmanı gibi Türkiye İşçi Partisi’ne yakındı.
Uzmanlık alanı olan finans üzerine imza attığı çalışmalardan bir kaçının adları ise şöyle; “Türkiye’nin Kalkınmasında Mevduat Hacminin Yeri”, “Türkiye’de Tasarruf Mevduatının Yapısal Analizi”, “Türkiye’de Faiz Sisteminin Yeniden Düzenlenmesinde Temel Esasları”, “10 Bankanın Analizi ve Türkiye”, “Federal Almanya-Türkiye İşgücü İlişkileri.”
Bu genç ve parlak DPT uzmanının adı; İskender Evrenesoğlu’ydu.
Bursalı, eğitimli, laik bir ailede doğmuştu. İstanbul’da bankacılık okumuş, ODTÜ’de iktisat masteri yapmış, askerliğini dil bildiği için Kore’de tamamlamıştı.
Banka müdürlükleri, müfettişliklerden sonra girdiği DPT’den 1972 yılında ayrılmış, bir süre özel sektörde çalışmış sonra tekrar DPT’ye davet edilmiş sanayi teşvikleriyle ilgili pek çok kararname onun elinden çıkmıştı.
Peki böylesine parlak bir bürokrat nasıl olup da kendisine Tanrı’nın kitap yazdırdığını iddia eden bir “Mehdi”ye dönüvermişti?
Hayat hikayesine göre 1973’den itibaren İslami tebliğ faaliyetlerine başlamış. “Allah'ın büyük lütfu keremiyle yazdırdığı, sohbet niteliğinde bir kitap” dediği Risalet Nurları’nın ona ‘yazdırılmaya’ başlanmasının tam tarihi ise 30 Ocak 1976.
Daha sonra ondan Milliyetçi Cephe’nin kurulması için çalışması istenmiş:
“Onlara birliği ve beraberliği müjdele. Onlara aralarındaki anlaşmazlıkları halletmelerini söyle. Hepsiyle ayrı ayrı toplantı tertip et. Sonra Demirel. Erbakan, Türkeş ve Feyzioğlu kullarımızla toplan. Önce evvelden ittiba etmiş olan Zeki kulumuzu al, sonra Tahsin ve Soner kullarımız ittiba edecekler. Erbakan da ittiba edecek.”
1976’dan 1986 yılına kadar Ankara’da, bu yetenekli, düzgün bir Türkçe ile iyi konuşan DPT uzmanına, aralarında mühendislerin, avukatların, doktorların, üst düzey emniyetçilerin, vali eşlerinin de olduğu eğitimli, şehirli geniş bir kitle “ittiba” etmişti
Evrenesoğlu, bazen resmi yazıyla DPT’ye davet ettiği bakanlıkların üst düzey yöneticilerine tebliğde bulunuyor, bazen yine resmi görevlerle gittiği şehirlerde konferanslarla halkı irşad etmeye çalışıyordu.
Yine DPT uzmanı olarak resmi görevle gittiği Denizli’de verdiği bir konferans üzerine Vali, Diyanet’e haber vermiş, daha önce basmaları için kitaplarını götürdüğü Diyanet yetkilileri de bu tuhaf DPT uzmanı hakkında Başbakanlığı bilgilendirmişlerdi.
Bu ihbardan sonra 1986 yılında Hürriyet gazetesi muhabiri Evrenesoğlu’nun Ankara’da beyaz cübbesi ve sarığıyla sohbet ettiği dergahına sızdı ve kısa bir süre sonra gazete “DPT tarikat yuvası” manşetiyle çıktı.
Haber büyük ses getirmişti.
Evrenesoğlu ve bağlıları gözaltına alındılar.
Evrenesoğlu’nun evi arandı.“Kitabın bir sır olarak saklanması emredildiği cihetle, 1986 senesine kadar kitabı kasamda muhafaza altına aldım” dediği kitabı Risalet Nurları da bu aramada bulundu.
Skandal Evrenesoğlu’nu aşmış, ANAP hükümetinin “İrticayı hortlattığı” suçlamalarına neden olmuştu. Eleştirilerin hedefinde ise DPT’nin başında olan Başbakan Turgut Özal’ın kardeşi Bozkurt Özal vardı.
Kardeş Özal, Evrenesoğlu’nu hemen işten çıkardı
Başbakan Özal eleştirilere “Adam hasta hasta, irtica yapacak hali yok. Muayene raporu da geldi. Psikolojik denetim gerekli. Yani Bakırköy’e gitmesi lazım. Bugün Türkiye irtica yoktur” diye cevap verdi.
İçişleri Bakanı Yıldırım Akbulut da davet ettiği gazetecilere Evrenesoğlu’nun evinden çıkan Risalet Nurları kitabını gösterip, “Bunun akıllı adam işi olmadığını” anlatmaya çalıştı.
Fakat Evrenesoğlu skandalı ülkede irticai tehdit tartışmasını yeniden başlatmıştı. Bütün cemaatler yeniden devletin ve medyanın gözetimine girdiler.
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin ünlü savcısı Nusret Demiral, Evrenesoğlu ve adamları hakkında 163’üncü maddeden dava açtı. Daha sonra Evrenesoğlu “kısmen akıl sağlığı yerinde değildir” diyen bir raporla tahliye edildi. İki yıl sonra ise haklarındaki bütün suçlamalardan beraat ettiler.
Hikayenin sonrası malum.
1989 yılında MİHR Vakfı’nı kurarak cemaatini büyüttü. 1996 yılında çıktığı Ceviz Kabuğu programında Yaşar Nuri Öztürk’le karşılaştı, Kuran’ı Arapçasından okuyamayınca zor durumda kaldı. Sonra ABD’ye yerleşti. 2009 yılında, daha sonra sahte olduğu ortaya çıkan İrticayla Mücadele Eylem Planı’nda adı“İskender Evrenesoğlu, Ömer Öngüt gibi hazırda beklettiğimiz elemanlara medyatik eylemler ve söylemler yaptırılacak ve bu kişiler FG'ciler başta olmak üzere diğer irticai gruplarla özdeşleştirilerek, kamuoyunun tüm bu gruplar arasında benzerlik kurması sağlanacak” şeklinde geçti.
ABD’nin Virginia eyaletine bağlı Norfolk şehrine bağlılarıula birlikte yerleşti.
Uydu üzerinden yayın yapan televizyonlarla Türkiye’deki müritlerine seslendi. Zaman zaman zikirlerinin kabul edilip edilmediğini soran müritlerine ‘Tanrı’yla irtibata geçerek’ cevaplar verdi.
ABD’deki hayatını anlatan Youtube’daki videolara bakılırsa Norfolk’ta bağlılarıyla bir Texaco benzin istasyonu işletmiş ve tek motorlu uçak pilotluğu yapmış. Hatta ABD’deki bir havacılık kulübü bile kurmuşlar.
Türkiye’deki bağlıları ise içinde Tasavvuf ve Osmanlı geçen paravan dernekler kurup, bu başlıkların geçtiği konferanslar düzenleyerek ve bu konferanslara halkı bedava Kuran-i Kerim dağıtılacak diye toplayarak faaliyetlerini sürdürmüşler.
Defalarca yerel gazetelerde, bu konferansların sonunda konunun ‘Mehdi’ Evrenesoğlu’na ve ona ‘yazdırılan’ kitaba getirilmesi üzerine olaylar çıktığı ile haberler yapılmış.
Yani yarım asırlık bir hikayeden bahsediyoruz.
Bu yarım asırdan sonra geriye üç bin kişilik bir cemaat kalması, onların da “Mehdi”, “Resul” kabul ettikleri efendilerinin cenazesinde için gözyaşlarına boğulup, vecd içinde kendilerini kaybetmeleri o yüzden şaşırtıcı değil.
Dünyada bu mehdiciliğin, mesihçiliğin, milenyarist tarikatların sayısız örnekleri bulunabilir.
918 kişiyle birlikte intihar eden Amerikalı Hristiyan tarikatı lideri Jim Jones, 72 kişiyle birlikte uzaylılar tarafından alınmak üzere intihar eden son peygamber iddiasındaki David Koresh, dünyanın her yerinden gelen eğitimli bağlılarıyla ABD’de bir tarikat şehri kuran bol limüzinli Osho dünyadan ilk akla gelenler...
Malum Türkiye de bu insanların haline şaşırıp, ayıplanabileceği bir rasyonel ve eleştirel düşünce cenneti değil.
Sadece dini cemaatler ve tarikatlar değil, seküler örgütler, ideolojiler, siyasi partilerin lideriyle, davalarıyla kurdukları ilişkiler hakkında da çok ayıplanacak hikayeler anlatılabilir.
Peki neden insanlar bunca yıl bu kadar irrasyonel bir bağlılığı devam ettirebildiler?
Hannah Arendt, Nazi savaş suçlusu Eichmann’ın yaptıkları için “kötülüğün sıradanlığı” derken, onun düşünmekten vazgeçmesinin, fikirsizliğinin, yaptıkları üzerinde hiç düşünmemiş olmasının zararlı bir sonucuna işaret etmişti.
Halbuki Eichmann, cahil bir emir kulu değildi. Mahkemedeki savunmasının bir yerinde Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi’ni okuduğunu, “hayatı boyunca Kant’ın ahlak kurallarına, görev tanımına uygun yaşadığını”, bununla “iradesinin ilkesinin her zaman genel bir yasa haline gelebilecek şekilde olması gerektiğini kastettiğini” söylemişti.
Ama on binlerce Yahudi’yi ölüme gönderdiği vazifesini yaparken Kant’ın o çağrısına hiç kulak kabartmamıştı; Sapere aude! Aklını kullanmaya cesaret et!
Aklını kullanmaya cesaret edemeden başkalarını akılsızlıkla suçlamak pek akıl karı olmasa gerek...
.01/12/2019 23:32
Maalesef artık Ankara sizi duymuyor...
118
Karar’ın dünkü manşeti unutanlar için yerinde bir hatırlatmaydı; “Milletin efendisi değilsiniz”.
Manşette geçen hafta Konya’da sonradan muhabir olduğu ortaya çıkan bir kişiyi öğretmen zannedip karşısında ayaklarını uzattı diye “sen”li, “birader”li bir üslupsuzlukla azarlayan Konya Valisi ve öğrencilerin olduğu bir toplantıda tartıştığı üniversitenin öğretim üyesini, kendisine “teessüf ederim” dedi diye “çık dışarı” diyen kovan Yalova Rektörü örnek gösterilmişti.
Ama sadece son bir ayda olan bitenlerle bu listeyi daha da uzatmak mümkün.
Mesela geçen hafta Ankara’da barışçıl bir şekilde yürüyen Furkan Vakfı’ndan bir kadını, bir polis memuru “Kes sesini be, sen misin vatandaş” diye azarladı.
Beyoğlu’nda kadına yönelik şiddete karşı yürüyen kadınları çevik kuvvet düşmanıymış gibi yakın mesafeden gazladı. Atanmış İçişleri Bakanı, seçilmiş milletvekiline “hain”, seçilmiş belediye başkanına “ahmak” dedi.
Yine yakın zamanlardan hemen akla işletme hatasından meydana gelmiş tren kazasında yakınlarını kaybetmiş insanları sosyal medyadan bloklayan genel müdür, çevre için eylem yapan köylü kadınlarla “Gazdan bir şey olmaz” diye dalga geçen vali yardımcısı, ayıplanacak tweetler atan bir genci yakalayıp, dövülmüş özür videolarını sosyal medyadan paylaşan isimsiz resmi görevliler, işkence, kötü muamele iddialarına karşı “soruşturacağız” demeden savunmaya geçen emniyet müdürlükleri, valilikler geliyor...
Hikmetinden sual olunmaz devletin artan kibrinin sonuçları bunlar.
Ama kibir derken, bakanların, valilerin, emniyet müdürlerinin karakterleri ile ilgili şahsi bir meseleden bahsetmiyoruz.
Halka değil, sadece devlete karşı sorumluluk hisseden, yaptıkları için halka değil, sadakatleri için iktidara hesap veren siyasetçilerin, kamu idarecilerin içine düştükleri yapısal, sistemsel bir kibirden bahsediyoruz.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle iktidar partisi-devlet arasındaki çizginin iyice kaybolması, seçilmiş vekillerin ve belediye başkanlarının elinin, atanmış bakanlar, valiler ve bürokratlar karşısında zayıflaması, yargının zaten az olan bağımsızlığını kaybetmesiyle devlet, vatandaşlarının yanında küçücük kaldığı, Hobbes’un Leviathan’ına dönüştü.
Son dönemde başarısız oldukları için ya da yaptıkları bir yanlış yüzünden görevden alınan, hakkında soruşturma açılan ya da mahkemelerde yargılanan bir siyasetçi, üst düzey bir bürokrat hatırlayan var mı?
Hatta bunun tam tersi örnekler var.
2014’de hakkındaki iddialar yüzünden görevden alınan bir bakan bugün büyükelçi, 2015’de Bakanlar Kurulu kararıyla görevden alınan Karayolları Genel Müdürü, bugün Ulaştırma Bakanı oldu.
Peki, yakın zamanlarda isimsiz sosyal medya hesapları dışında medyada herhangi bir yolsuzluk haberi okuyan oldu mu?
Herhalde birden bire bütün siyasetçiler, bürokratlar ahlak abideleri haline gelmediler?
Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin Adalet Bakanlığı’nın 2018 yılı adli istatistiklerine bakarak yayınladığı rapor da bu gözlemi doğruluyor.
Son 10 yılda kamu görevlileri hakkında ihalelerdeki usulsüzlükler, rüşvet gibi suçlardan açılan kamu davası sayısı yüzde 14 düşmüş. Açılan davalarda kovuşturmaya gerek yok kararları da yüzde 14 artmış.
Yani artık ne yaparsa yapsın, devletin arkasına saklanabileceğini, kendisinden hesap sorulmayacağını, muhakkak bir yerden yırtabileceğini biliyor kamu görevlileri.
Tepesini attıran üniversite hocasını azarlarken bile Cumhurbaşkanı’nı araya sokan Yalova Rektörü de bunun gayet farkında. Muhtemelen tepkilere rağmen koltuğunu da bu sayede koruduğunu biliyor.
O yüzden herkes ne kadar kızarsa kızsın Konya Valisi’ni de, Yalova Rektörü’nü de harcayıp surda gedik açtırmayacak devlet, kötü örnek yaratmayacak, vatandaşa devleti ezdirmeyecek.
Çünkü, Ankara artık vatandaşlarını duymuyor.
Ekonomik krizden şikayetleri duymuyor, KHK’lıların sesini duymuyor, en son filtresiz termik santraller yüzünden nefes alamayanların seslerini duymadı.
Son zamanlarda herhalde bir tek araba camlarına film taktıranlar iktidar üzerinde etkili olabildi!
O yüzden haftalardır Şehir Üniversitesi için çıkarılan sesler de Ankara’da duyulmuyor.
Çoğunluğu muhafazakar kesimden gelen binlerce öğrencisi üniversitelerini yaşatmak için uğraşıyor, bazıları Cumhurbaşkanlığından büyük ödüller almış, maaşlarını alamayan üniversitenin seçkin akademisyenleri kibarca sesleniyor, aralarında iktidarı destekleyen isimlerin de olduğu yazarlar, gazeteciler haftalardır yazıyor, konuşuyor, bazıları “ayrıntısını bilmiyorum”, “inşallah bu yanlıştan dönülür” diye en usturuplu cümlelerle şanslarını deniyor ama nafile, duyulmuyor!
Duyuyorlar da duymamanın kendilerine bir maliyeti olmayacağını düşündükleri için duymazlıktan geliyorlar.
Hatta duymamak bir tarafa, bu sesleri bastırmak için gürültü de çıkarmaya başladılar.
Önce gazetede köşesi olan bir cumhurbaşkanlığı başdanışmanı başlattı, ona başka bir bankanın yönetim kurulunda olan bir başka cumhurbaşkanlığı başdanışmanı destek verdi, işaret fişeğini alanlar da harekete geçti.
Altı ay önce İstanbul seçimlerinde nasıl hırsızlık yapıldığını hararetle yazanların yeni görev tanımı Şehir Üniversitesi’nin nasıl da kötü yönetilip, el konmayı hak ettiğiyle ilgili yazılar yazmak...
Parlak gencecik öğrencilerin, herkesin tanıdığı saygın akademisyenlerin hakları karşısında, bir bankanın haczini savunmak için en öne fırlayanlar bir de meselenin siyasi olmadığını anlatmaya çalışmıyor mu!
YÖK denetimlerinden büyük övgülerle geçmiş, kontenjanlarının yüzde 94’ünü doldurmuş, en yüksek puanları olan vakıf üniversiteleri içinde ilk 10’a yerleşmiş, hatta sözel puanlarda ilk sıralara oynayan, öğrencilerinin yüzde 56’sına burs veren, pek çok AK Partili siyasetçinin çocuklarını da emanet ettikleri bir üniversite meğer başarısızmış ve kötü yönetiliyormuş.
Üniversite ısrarla “yeterli gelirimiz, teminatımız var taksitlendirin ödeyelim” derken, üniversiteyi Marmara Üniversitesi’ne devredip, kamu bankasının alacağını da ortadan kaldıracak bir formülü, “kamunun çıkarını korumak” olarak savunanlara iyi yönetimin ne olduğunu anlatmak kolay değil.
Vakıfların, belediyelerin, devlet kurumlarının bedelsiz yer tahsis ettiği diğer vakıf üniversitelerinin tam listesini yayınlamanın da artık faydası yok.
Aslında, o kadar zahmet edip, anlamadıkları bir konu üzerine, belki sessiz kalarak koruyabilecekleri son itibarlarını da hiç düşünmeden harcayarak yazı yazanlara da hiç gerek yoktu.
Zaten artık Ankara için kamuoyunun ikna edilmesi o kadar da mühim değil.
Nasıl olsa halkın kafasında kalan şüpheler bir süre sonra daha ulvi, daha tarihi, daha hayati bir mesele için açılacak yeni kredilerle giderilir.
Zaten günün sonunda seçimler yine nüfus sayımına döndüğünde, el mahkum o kırık gönüller de ‘tarihi seçimler’de vazifelerini yapmaya çağrılırken tamir ediliverir.
Devletimiz büyük davalar için, bekamız için yedi düvelle kavgaya tutuşmuşken, sizin kapanan üniversitenizin, yüksek gelen doğalgaz faturalarınızın, hava kirliliğinden nefessiz kalmanızın lafı mı olur?
Ankara çoktan, Anadolu ve İstanbul’la telgraf hatlarını kopardı, sadece kendi iç sesini duyabiliyor.
Lütfen, gürültü yapıp çalışırken onları rahatsız etmeyin artık!
.04/12/2019 01:24
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi nedir ve nasıl çalışır?
68
Bu sorunun çok sayıda hukuki, siyasi cevabı verildi. Her yerde bulunabilir.
Ama artık sistemin gerçekten nasıl çalıştığı hakkında elimizde uygulamalı bir örnek var.
Bunu, baca gazı kükürt giderim tesisi olmayan yani bacalarından zehir saçan eski termik santrallere borçluyuz.
Türkiye’de bu durumda olan, çoğunluğu 80’lerden kalma 13 termik santral bulunuyor. Bunlar 2013 yılında özeleştirildi.
Önce bu 13 termik santrali ve sahibi olan holdingleri hatırlayalım: Kahramanmaraş Afşin-Elbistan A, Kütahya Seyitömer, Tavşanlı Tunçbilek, Bursa Orhaneli (Çelikler Holding), Ankara Çayırhan (Ciner Holding), Sivas Kangal, Manisa Soma (Konya Şeker), Muğla Kemerköy, Muğla Yeniköy (Limak/İçtaş Enerji), Zonguldak Çatalağzı, Muğla Yatağan (Bereket Enerji), Çanakkale Çan ve Kahramanmaraş Afşin- Elbistan B (EUAŞ/Kamu şirketi)
2013 yılında termik santraller özeleştirilirken şirketlere bir ayrıcalık tanındı ve bacalarına filtre takmak da dahil olmak üzere çevre yatırımlarını bitirmek için 2018 yılına kadar ek süre verildi.
Yani bu şu demekti; beş yıl boyunca çevrelerinde kurulmuş kentleri zehirleme hakkı.
Nitekim, CHP bu ölümcül ayrıcalığı Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı ve mahkeme 2014 yılında net bir gerekçeyle bu ek maddeyi iptal etti:
“Sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı, üretim faaliyetlerinin etkileneceği gerekçeleriyle, uzun süreli olarak vazgeçilecek haklardan değildir. İnsanın, toplumun ve çevrenin varlık, sağlık ve güvenliği ile bu konuda Anayasa’nın devlete yüklediği görev göz önünde bulundurulduğunda, dava konusu kuralla belirtilen süre zarfında EÜAŞ’a bağlı santraller ile özelleştirilen santrallerin elektrik üretim faaliyetlerinde çevre mevzuatına tabi olmaması kabul edilemez.”
Ayrıcalığın iptali üzerine termik santralleri işleten holdinglerin 2015 yılı sonuna kadar bacalarına filtre takmaları gerekiyordu.
Ama yapmadılar. Beklediklerine de değdi.
Çünkü Haziran 2016’da bu kez Meclis’e getirilen Elektrik Piyasası Kanunu’na konan bir maddeyle termik santrallere 2019 yılı sonuna kadar yeni bir süre daha verildi.
Meclis’te kanunun görüşmelerinde iktidar partisi sözcüleri ve hükümet temsilcileri bu uzatmanın artık son olduğunu özellikle vurguladılar.
Hatta 2018 yılında dönemin Enerji ve Tabii Kaynakları Bakanı Berat Albayrak, bu termik santrallerden biri olan Çanakkale Çan Termik Santrali’ni ziyaretinde şöyle demişti:
"Bugün buradan şunu açıklayabilirim: 2019 yılına kadar bu eski santrallerin de tamamının en son çevre kriterlerine dayalı filtreleme sistemlerinin tamamını bitireceğiz. Bununla ilgili bütün firmalarla birebir konuştuk. Eğer bitiremezlerse külahları değişeceğiz. O santrallerle yolumuzu ayıracağız artık”.
Ama yine öyle olmadı. 2019 yılının Şubat ayında Meclis’e Maden Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi adı altında bir torba kanun getirildi.
Torba kanunun 45’inci maddesi, ilk başta anlaşılmayan, çevreci bir dille termik santrallere verilen süreyi Aralık 2021’e kadar uzatıyordu.
Artık Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmişti. Yani Meclis’te kanun tekliflerini hükümet değil, sadece milletvekilleri verebiliyordu. Ama komisyon tutanaklarına bakıldığında kanun teklifinin Enerji Bakanlığı’nda hazırlandığı görülüyordu.
Teklif hazırlanırken, STK’lar, hatta diğer maddelerden doğrudan etkilenen TÜPRAŞ yetkilileri ve Batman’ın AK Partili vekili ile bile konuşulmamıştı.
Kanun teklifi komisyona sevk edilmeden üç gün önce ortaya çıkmıştı. Sivil toplum örgütleri ayağa kalktılar.
Komisyondaki vekiller, altında imzaları olan, güya kendilerinin hazırladıkları teklifteki sorunlardan habersiz olunca, maddelerin incelenmesi için bütün partilerin teklifi ile bir alt komisyon kuruldu.
Alt komisyon termik santrallere yeni bir uzatma verilmesine karşı çıkan sivil toplum örgütleri ve yerel inisiyatiflerle görüştü, teklife karşı internet üzerinden 60 bin imza toplandı.
Ama bütün bu tepkiler sonucu değiştirmedi. Kanun teklifi değiştirilmeden kabul edilerek genel kurula gönderildi.
Ama Genel Kurul’daki görüşmelerde bir sürpriz oldu.
AK Parti, MHP, CHP, HDP, İYİ Parti grupları ortak bir önerge vererek torba yasadan termik santrallere baca filtresi için verilen 2.5 yıllık uzatmayı öngören maddeyi çıkardılar.
Üç gün önce komisyonda teklifi kabul eden partilerin grup başkanvekilleri kürsüye gelerek çevre için partilerin ortak hareket etmesini kutladılar.
Mesela MHP Grup başkanvekili Erkan Akçay maddenin çıkarılması için Meclis kürsüsünde şöyle dedi:
“Teklif metninde 45’inci maddede yer alan düzenlemenin tüm parti gruplarının ortak mutabakatıyla teklif metninden çıkarılmış olması oldukça sevindiricidir. Çevre hassasiyetini daima muhafaza etmemiz ve bu konuda bir kararlılık sergileme ihtiyacımız vardır.”
Konu, Temmuz 2019’da Meclis’te başka bir torba kanunun görüşmeleri sırasında bir kere daha gündeme geldi.
CHP Kahramanmaraş milletvekili, kanununun içindeki bir maddenin termik santrallere yeniden uzatma anlamına geleceğini söyleyerek değişiklik önerdi. Bu itiraz üzerine AK Parti Grup Başkanvekili Mehmet Muş kürsüye çıktı ve net konuştu:
“Elbistan'daki, Afşin'deki hemşerilerimizin içi rahat olsun. Onlara, o şirketlere tanıdığımız süre bu yıl sonu itibarıyla bitiyor, o süre zarfında buradaki standartlara uygun şekilde filtreleme yapılacaktır; uzatma süresi verilmemiştir, verilmeyecektir.”
Ama yine öyle olmadı.
2019’un kasım ayında yani 13 santrale verilen sürenin dolmasına bir ay kala, şubat ayında partilerin oy birliğiyle yasadan çıkardığı uzatma bir kere daha Meclis’in önüne getirildi.
Bu kez “Dijital Hizmet Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” adlı bir torba kanunun içine gizlenerek.
Hatta madde, torba kanunun ilk haline de konmamıştı. Torba kanunun Plan Bütçe Komisyonu’ndaki görüşmeleri sırasında verilen bir teklifle torbanın içine atılmıştı.
Yine Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine göre Meclis’te kanun tekliflerini sadece milletvekilleri verebildiği için, torba yasanın ve bu teklifin altında da görünüşte milletvekillerinin imzaları bulunuyordu.
Bu milletvekilleri arasında termik santrallerin bulunduğu Bursa, Kütahya, Manisa, Ankara, Muğla, Sivas ve Kahramanmaraş milletvekilleri de vardı.
Bu milletvekilleri arasında, Cumhurbaşkanı yasayı veto edince ona teşekkür edecek iki AK Parti Kahramanmaraş milletvekili Mehmet Cihat Sezal ve Habibe Öçal da bulunuyordu.
Fakat komisyonda tasarıyı savunmak yine Enerji Bakan yardımcısına düşmüştü. Çünkü bütün paketi olduğu gibi o ek maddeyi de son anda torba kanununa ekleyen Enerji Bakanlığı’ydı. O yüzden komisyon görüşmelerinde bakan yardımcısı dışında, altında imzası olan hiçbir AK Partili vekilin tekliflerini savunmak için söz almadığı görülüyor.
Şubat ayında bütün partilerin ortak kararıyla geri çekilmiş bir teklifin Kasım ayında bir kere daha geri getirilmesi muhalefet milletvekillerini de şaşırmıştı.
Zabıtlara göre teklife komisyonda en çok direnenlerden biri HDP’li Garo Paylan olmuş:
“İnanın çok şaşkınım. Sebebi şu: Siyasi irade bir konuda gerçekten çok sağlam durmuştu yani pek çok konuda esnemişti, iş güvenliği meseleleri devamlı ertelenmişti. Biliyorsunuz, her yıl erteleme yasaları çıkardık, iş sağlığı, iş güvenliğiyle ilgili, işçi güvenliğiyle ilgili ama bu termik santral meselesinde çok sağlam durmuştu... Kesinlikle uzatılmayacağı söylenmişti. Değerli arkadaşlar, bakın, biz tekrar bir taviz vermiş olacağız ama bu tavizi verirken yalnızca sermayeye bir taviz vermiş olmayacağız yani bunu işletenlere; vatandaşlarımıza büyük bir zarar vermiş olacağız. Düşünün ki bu santrallerin etrafında yüz binlerce vatandaşımız yaşıyor ve her yıl burada yüzlerce vatandaşımız kansere yakalanıyor, çocuklar hasta oluyor, insanlar solunum yolu -burada doktorlarımız var- rahatsızlıklarına yakalanıyorlar ve aynı zamanda bunun etrafında yetişen ürünleri de 82 milyon vatandaşımız yiyor. O termik santralden çıkan kirlilik etrafında yetiştirilen suyu, doğayı, gıdayı, her şeyi kirletiyor. Şimdi biz diyoruz ki sağlam durduk, hadi bir üç yıl daha erteleyelim. Bakın bir yıl da değil, üç yıl. Sayın Başkan, 2022 yılına kadar erteliyorsunuz.”
Fakat Paylan’ın, CHP, İyi Partili vekillerin uyarları işe yaramadı. Teklif komisyondan geçti, Meclis Genel Kurulu’na geldi, muhalefet milletvekillerinin itirazları arasında aralarında bu termik santrallerin bulunduğu illerin milletvekillerinin ve Temmuz 2019’da bir daha bu süre uzatılmayacak diyen AK Parti grup başkanvekilinin olduğu 203 AK Parti ve 14 MHP’li vekilin oyuyla kabul edildi.
Yasanın geçmesinden sonra Elbistan’a giden AK Parti Genel Başkan yardımcısı Mahir Ünal, yanındaki diğer AK Partili vekillerle birlikte halktan gelen eleştirileri şöyle cevaplamıştı:
“Bu tedbirler alınmazsa burayı kapatacağız. Diyelim ki kapattık. Aileleri ile birlikte yaklaşık 10 bin kişinin üzerinde insan işsiz kalacak. Kömürden elde edilen elektrik için devletin 19 milyar 200 milyonluk bir doğal gaz alımı yaparak, gaz alımı üzerinden de bu 19 milyar 200 milyonluk doğal gazın çevrim santrallerinde elektriğe dönüştürülmesi gerekiyor. 19 milyar lira kaybedilmesin diye insanımız zehirlenecek mi? Zehirlenmeyecek. Ama mesele Afşin-Elbistan Termik Santrali’nin oluşturduğu hava kirliliği meselesi değil. Gezi’de ağaç olmadığı gibi, Kaz Dağları’nda ağaç olmadığı gibi burada da mesele hava kirliliği değil. Bu hava kirliliği bugün değil ki; 1979’dan beri bu sorunu çözmeye çalışıyoruz. Biz bu sorunu çözmeye bu kadar yaklaşmışken birileri, niye Elbistan’a, Gezi olaylarının, Kaz Dağları’nın provokasyonunu gerçekleştiren ekipleri buraya getirip burada halkı galeyana getirecek şekilde bir takım çalışmalar niye yürütüyor. Ama birileri, maalesef sorunu çözmek için değil, bu sorunu büyütüp bu sorun üzerinden acaba Elbistan’ımıza yapılan güzellikleri halkın gözünden gizleyebilir miyiz onun derdindeler. Biz bu güzellikleri konuşamıyoruz bile.”
Ve 10 gün sonra.
Cumhurbaşkanı, hükümeti tarafından hazırlanan, Meclis’te savunulan, genel başkanı olduğu partinin milletvekillerinin oylarıyla geçen kanun teklifini veto etti.
Bunu da 10 gün önce bu kanuna milletvekilleri oy veren AK Parti’nin sözcüsü açıkladı.
Sonra ne olduğu malum. Bu teklifin altında imzası olan, Meclis’te oy veren ya da sessiz kalan AK Parti’nin Kahramanmaraş milletvekilleri, MHP grup başkanvekili ve Elbistan’da teklifi işsizlik, Gezi diyen savunan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Cumhurbaşkanı’na bu vetosu için teşekkür ettiler.
İşte bu sisteme Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi diyoruz.
Akif Beki ve Yıldıray Oğur ile 'Reşitpaşa Yokuşu'nu izlemek için:
.6/12/2019 23:31
İslam dünyası neden mi geri kaldı?
156
90’lı yıllar Türkiye’de İslami kesimin entelektüel altın çağıydı.
Kitapçılar, vakıflar buluşma mekanlarına dönmüş, yayınevleri sürekli yeni kitaplar basıyor, ülkenin en canlı entelektüel tartışmalarının kalbi ise dergilerde atıyordu.
Bilgi ve Hikmet, Yeni Zemin, Tezkire, Köprü, İzlenim, Umran, Kitap Dergisi ilk akla gelenler.
Müslümanların modern dünyayla ilişkilerinin masaya yatırıldığı, birlikte yaşam, demokrasi, laiklik konularında Medine Sözleşmesi gibi tezlerin ileri sürüldüğü bu dergilerden Bilgi ve Hikmet, 1993 yılında yayına başlayıp, kısa ömürlü olmasına rağmen geriye önemli bir külliyat bırakmıştı.
Derginin Ankara temsilcisinin yazıları özellikle dikkat çekiciydi.
Gadamer, Habermas, İbn Haldun, Seyid Hüseyin Nasr’ın adlarının havalarda uçuştuğu yazılarda İslam, devlet, demokrasi meseleleri masaya yatırılıyor, Batı’nın postmodern literatürünün verdiği özgüvenle modernizm, kapitalizm ve devlet eleştiriliyordu.
Devrin halifesinin zulmüne karşı koyan Ahmet Bin Hanbel’i anlatan, Şeyh Bedrettin’e yazı ithaf eden yazar, İslam dünyasındaki despotizmin kökenlerine iniyordu:
"İslam dünyası Yunan düşüncesi ile etkileşime girerken Diyalektik düşünce yerine Metafizik düşünce öne alınmıştır. Eş’ari Kelamı, Gazali eliyle felsefeyi dışlayıp metafizik düşünceyi içine almıştır. Bunun sonucunda kainatta nedenlilik reddedilmiştir. Siyasal despotizmi besleyen siyasal kanal buradan nemalanmıştır."
Aslında İslam tarihinde siyasal despotizm, bir sonuçtan çok bir sebep olabilir.
Dört halifeden üçünün suikastlarla öldürüldüğü, iktidar mücadelelerinin Kuran sayfalarının mızraklara tutuşturulduğu Sıffin Savaşı’na, Kerbala’ya vardığı, dört mezhep imamının da yaşadıkları devirde iktidarların zulmüne uğradıkları bir tarihte, siyasi despotizmin faturasını, devrinin müstebitlerinin himayesinde ilmi çalışmalarını yürütmüş Gazali’ye kesmek kolaycılık olur.
Nitekim İslam bilim tarihi üzerine çığır açıcı eserler kaleme alan Prof. Dr. Fuat Sezgin de Gazali’den sonra İslam dünyasında ilmin durakladığı tezine karşı çıkmış, 16’ıncı yüzyıla kadar İslam bilginleri ve icatlarından örnekleri ortaya koymuştu.
Prof. Sezgin’e göre İslam dünyasının ilimde geri kalmasının sebebi, İslam ya da İslam düşüncesi değil, siyasetti.
Moğol ve Haçlı istilaları, İslam medeniyetinin birikimlerinin yok olmasına neden olmuştu.
Yine de 16’ıncı yüzyıla kadar ilmi çalışmalar devam etmişti.
Peki 16’ınci yüzyılda ne olmuştu da duraklama devri başlamıştı?
Fuat Sezgin’e göre kırılma İstanbul’da yaşanmıştı.
1577’de Takiyyüddin’in Üçüncü Murat’ın izniyle bugünkü Taksim Meydanı'na yakın bir yerde kurduğu ve devrinin dünyada en ileri ilmi merkezlerinden biri olan rasathanesi, üç yıl sonra "muhaliflerinin kıskançlıkları ve cahillikleri sebebiyle" tahrip edilmişti.
Yani esas sebep hep söylendiği gibi "dini yobazlık" değildi, siyasi çekişmelerdi.
Prof. Dr. Hüseyin Gazi Topdemir’in İslam Ansiklopedisi'ne yazdığı maddeden okuyalım:
"Ancak bir yandan siyasal bağlantıları, bir yandan yakın dostluklar kurduğu devlet adamlarının arasındaki çekişmeler onu ve rasathâneyi hedef alan bir yıpratma kampanyasının başlatılmasına yol açtı. Siyasî çekişmelere dinî bir zemin hazırlamakta gecikmeyen Şeyhülislâm Kadızâde Ahmed Şemseddin Efendi’nin, “Rasathâneler bulundukları ülkeleri felâkete sürükler” şeklindeki fetvası yüzünden Osmanlı Devleti tarihindeki tek gözlemevi olan ve Türk bilim tarihinde büyük önem taşıyan İstanbul Rasathânesi, 4 Zilhicce 987 (22 Ocak 1580) tarihli bir hatt-ı hümâyunla içindeki aletlerle birlikte tahrip edildi. Bu olaydan derin üzüntü duyarak köşesine çekilen Takıyyüddin İstanbul’da vefat etti.”
500 yıl sonra Prof. Dr. Fuat Sezgin, Almanya’da çalıştığı üniversitede Takıyyüddin’in rasathanesinde tahrip edilen aletlerden bazılarını yeniden yaptı.
Ama eğer Milli Birlik Komitesi olmasaydı belki de bu mümkün olmayacaktı.
Çünkü Fuat Sezgin, 37 yaşında genç bir doçentken 27 Mayıs darbesinin ardından diğer 147 akademisyenle birlikte üniversiteden atılmıştı.
Gerekçe yine siyasiydi. Çünkü abisi Demokrat Parti’nin Çanakkale milletvekiliydi ve Yassıada’da yargılanıyordu.
Türkiye’den ayrılamadan önceki son gecesi şöyle anlatmıştı:
"Türkiye'yi, İstanbul'u terk edeceğim akşam Galata Köprüsü'nün Karaköy tarafına gittim. Oradan 15-20 dakika kadar Üsküdar'a baktım. Güzel bir geceydi, artık vakit de gecikiyordu. Döndüğümde, gözlerimin yaşını silmek zorunda kaldım. İşte son hislerim buydu. Kızmadım da, o zaman tabii üzülmüştüm... Milli birlik Komitesi’ne İslam bilim tarihine katkılarından dolayı teşekkür ederim.
Bugünden geçmişe baktığımızda bu dar görüşlülüklerin, despotik yönetimlerin nelere mal olduğunu düşünüp üzülüyoruz.
İbn Rüşd’e, İmam-ı Azam’a, Ahmed bin Hanbel’e zamanın muktedirleri tarafından edilen zulümlerden, Takiyyüddin’in Rasathanesi’nin siyasi çekişmelere kurban gitmesinden kızgınlıkla bahsediyoruz, Fuat Sezgin’i üniversiteden atan kafayı eleştiriyoruz.
Çünkü bugün bunları yapmanın bir maliyeti yok.
Herkes kendi devrinde olan bitenlerle sınanıyor.
Ama ana paradigma değişmediği için, bu coğrafyada tarih tekerrür ediyor.
Üstelik bu kez olay 16’ıncı yüzyılda değil, 21’inci yüzyılda İstanbul’da yaşanıyor.
İktidarda da Moğol hanı, Abbasi veya Emevi halifesi, Osmanlı padişahı ya da Milli Birlik Komitesi yok.
90’ların o entelektüel İslami dergileri Bilgi ve Hikmet, Yeni Zemin’in yazar kadrosundaki isimlerin siyasetçi, milletvekili bakan olarak iktidarda olduğu zamanlardayız.
Ve onların iktidarında, 90’ların birikiminden belki de geriye kalan en somut sonuç olan, muhafazakar kesimin yüz akı, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden Şehir Üniversitesi gözlerimizin önünde siyasete kurban ediliyor.
Aralarında Cumhurbaşkanlığı büyük ödülleri almış Mehmet Genç, Engin Deniz Akarlı, AK Parti’nin anayasa komisyonunda bulunmuş Ergun Özbudun, Serap Yazıcı gibi isimlerin de olduğu kendi alanlarında ülkenin itibarlı yüzlerce akademisyeni üç aydır maaşsız derslerine giriyor, derecelerle bu üniversiteye girmiş öğrenciler burslarını alamıyor.
Üniversite kurulurken, yurtdışındaki üniversiteleri bırakıp Türkiye’ye gelmiş akademisyenlerin bir kısmı bu krizin sonunda muhtemelen yine yurtdışına gidecekler. Öğrencilerin aklında ise Türkiye’nin bugünlerinden asla unutmayacakları kötü hatıralar ve büyük tecrübeler kalacak.
Her devrin kendi sınavları var.
Bugünün sınavı da bu.
Tahrip etmek isteyen muktedirlere karşı korunması gereken bugünün Takıyyüddin’in Rasathanesi, ülkeyi terk etmemesi için yanında durulması gereken Fuat Sezginler var karşımızda.
Peki, onlarca vakıf üniversitesine benzerleri verilmiş yasal bir arazi devrini yasadışı, bankanın bile usulsüz verildiğini söylemediği bir krediyi usulsüz ilan edip, YÖK’ün bile haberi yokken canlı yayında üniversiteye kayyım atanacağını kim açıkladı dersiniz?
Üstelik, bütün bunları iktidar partisinin sözcüsü olarak açıklayıp, olayın “siyasi olmadığını” da söyleyerek...
Evet, bir zamanların Bilgi ve Hikmet dergisinin o Ankara temsilcisi...
İslam dünyası neden geri kaldı sorusuna cevap mı arıyordunuz?
.8/12/2019 23:50
Şeffaflığın kısa tarihi...
60
14 Ocak 2015 günü Ankara’nın örnekleri az kalmış tarihi mekanlarından Ankara Palas’ta bir basın toplantısı düzenlendi.
Basın toplantısında konuşmacıların hemen arkasına yerleştirilmiş dev panoda Kamu Yönetiminde Şeffaflık yazıyordu. Şeffaflık daha büyük yazılmıştı.
Hükümet merakla beklenen Kamu Yönetiminde Şeffaflık Programı’nı açıklayacaktı.
Aslında bu paketin bu kadar merakla beklenmemesi gerekirdi.
Çünkü AK Parti 2002’de üç “Y” ile mücadele vaadiyle iktidara gelmişti; Yoksulluk, yasaklar ve yolsuzluklar.
İktidara geldikten sonra da diğer Y’lerle birlikte yolsuzlukla mücadeleye de hızlı da bir giriş yapmıştı.
2003’de TBMM’de Yolsuzlukla Mücadele Araştırma Komisyonu kuruldu. Avrupa Konseyi ve BM’nin yolsuzlukla mücadele sözleşmeleri imzalandı. Bilgi Edinme Kanunu çıkarıldı, Kamu Görevlileri Etik Kurulu kuruldu. 2004’de Avrupa Konseyi’nin Yolsuzlukla Mücadele Eden Ülkeler Grubu’na (GRECO) üye olundu.
Böylece GRECO’nun Türkiye’yi de yolsuzlukla mücadele konusunda denetleme ve raporlar yayınlama hakkı kabul edildi.
GRECO’nun Türkiye ile ilgili raporları ve eleştirileri dikkate alınarak 2010 yılında Bakanlar Kurulu, Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Stratejisi’ni kabul etti.
Fakat bu stratejide vaad edilenlerin bir kısmı bir türlü hayata geçirilmemişti.
Listenin başında siyasetin finansmanın şeffaflaştırılması ve siyasi etik ile ilgili yapılması gereken düzenlemeler vardı.
İşte 14 Ocak 2015 günü açıklanacak Kamu Yönetiminde Şeffaflık Programı’nda nihayet bu konuda radikal adımlar atılıyordu:
Siyasi partiler seçim öncesinde ve sonrasında kampanya bütçelerini açıklayacak, seçimlerde adaylara yapılan bağışlar internette duyurulmak zorunda olacak, bütün bunları takip için de bir Siyasi Etik Komisyonu kurulacaktı.
Mal bildirimi bulundurma zorunluluğunun kapsamı genişletilecek, siyasi partilerin grup başkanvekilleri, genel merkez yöneticileri, il ve ilçe başkaları, ulusal, bölgesel veya yerel nitelikte yayın yapan radyo ve televizyon kuruluşlarının yetkilileri, yüksek mahkemelerin başkan ve üyelerine de mal bildiriminde bulundurma zorunluluğu getiriliyor, mal bildirimi bulundurma zorunluluğu beş yılda birden, iki yılda bire düşürülüyordu.
Kamuda yolsuzluk ihbarı sistemine geçilecek, ihbarda bulunan memur hakkında, ihbarla ilgisi olan amirinin sicil raporu düzenlemesi yapması engellenecek, ihbar asılsız çıkmazsa memur ödüllendirilecekti.
Görevlerinden ayrılan kamu çalışanlarının, görevleriyle ilgili konularda üç yıl süreyle özel sektörde iş yapması, ihaleye girmesi, müteahhitlik, komisyonculuk, temsilcilik, müşavirlik, iş takipçiliği yapması yasal değişikliklerle suç haline getirilecekti.
Pakette İmar Kanunu’nda da değişiklikler öngörülmüştü. En önemlisi imar alanında yolsuzlukların kaynağı olan imar değişiklikleriyle ilgiliydi. Bu değişiklikler internet üzerinden duyurulacak, imar değişikliği sonucunda ortaya çıkan ranta, rant vergisi konulup geliri kamuya aktarılacaktı.
Paket büyük ölçüde Avrupa Konseyi’nin yıllardır sürdürdüğü yolsuzluk eleştirilerine cevap veriyordu.
Ama merak edilmesinin esas sebebi bu değildi.
Şeffaflık paketinin açıklanmasından dokuz gün önce haklarında yolsuzluk iddiaları olan dört eski bakan hakkında Meclis’te kurulan komisyon “Yüce Divan’da yargılanmalarına gerek yok” kararı vermişti.
Her ne kadar dosyalar o günkü adıyla paralel yapının hükümete karşı bir intikam saldırısı olsa da ortaya saçılan iddialar, hükümetin yolsuzluklarla mücadele iddiasına büyük zarar vermiş, Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin 2014 yolsuzluk raporunda da Türkiye 10 sıra gerilemişti.
Toplum bu paralel yargı darbesine karşı çıkıp, ardından yapılan yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AK Parti’yi desteklemiş olsa da bozulan algının düzeltilmesi gerekiyordu.
Meclis Komisyonundan çıkan ret kararından sonra son kararı Ocak sonuna kadar Meclis verecekti.
İşte Kamu Yönetiminde Şeffaflık paketi bu arada ortaya çıktı.
O yüzden iktidar partisinin yolsuzluklarla mücadele ettiğini göstermek için hazırladığı bu paket merak ediliyordu.
Paketi açıklamak üzere Ankara Palas’ta basının karşısına Başbakan Ahmet Davutoğlu, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, İçişleri Bakanı Efkan Ala, Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce çıktılar.
Bu üst düzey katılım pakete verilen önemi gösteriyordu.
Başbakan paketin ayrıntılarını, bunun için yasalarda yapılacak değişiklikleri uzun uzun anlattı, gazetecilerin sorularına cevap verdi. Özellikle kapsamı genişletilen, verilme süresi daralttırılan mal beyanı zorunluluğu için "herkes, kimin, hangi yıl, neyi elde ettiğini görebilecek" dedi.
Ertesi gün iktidara yakın gazetelerde pakete övgü dolu haberler ve yorumlar yayınlandı.
Artık pakette öngörülen yasal değişikliklerin Meclis’e getirilmesi bekleniyordu.
Ama dört gün sonra gazetelerde çıkan bir haber bütün hazırlıkları durdurdu.
Yalanlanmayan o habere göre Cumhurbaşkanı kendisini ziyarete gelen parti yöneticilerine paket hazırlanırken kendisiyle istişare edilmemesinden şikayet etmiş ve şöyle demişti:
“Bu tip düzenlemelerin zamanlaması ve içeriği çok önemli. Seçim öncesinde doğru gelmiyor. Bu konularda ekonomiyi dikkate alarak karar verilmeli. Sert kararlar alırsanız, ekonomiyi olumsuz etkiler... Böyle giderse görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız”
Böylece Başbakan ve dört bakanın açıkladığı, televizyonlardan canlı yayınlanan Kamu Yönetimi’nde Şeffaflık paketi rafa kalktı.
Bir kaç gün sonra da Meclis’teki oylamada dört bakanın Yüce Divan’da yargılanması reddedildi. Şeffaflık paketindeki yasal düzenlemeler de bir daha hiç gündeme gelmedi.
Ve dört yıl sonra...
Avrupa Konseyi Yolsuzlukla Mücadele Grubu GRECO geçen haziran ayında 2019 raporunu yayınlandı.
Raporda “Türkiye’de siyasi partilerin finansmanının şeffaflığının sağlanması ile ilgili durumun “hala hayal kırıklığı yaratmayı sürdürdüğü” söylendi.
Rapora göre Türkiye, 37 tavsiyeyle grubun en çok tavsiyede bulunduğu ve bu tavsiyeleri en az yerine getiren ülkeler sıralamasında birinci sıradaki yerini koruyordu.
Dört yıl önce Meclis’te aklanan dört bakandan biri bugün Avrupa Konseyi üyesi bir ülkede büyükelçi, diğer üçü AK Parti içinde siyasete ve ticari faaliyetlerine devam ediyor.
Yüce Divan’a gerek yoktur kararını veren AK Partili komisyon üyeleri, hala AK Parti milletvekili.
Ocak 2015’de Ankara Palas’ta Kamu Yönetimi’nde Şeffaflık paketini açıklayan Başbakan, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı ise bu dört yıl içinde Başbakanlığı, bakanlıkları bırakmak zorunda kaldılar, artık AK Partili değiller.
Davutoğlu ve Babacan’ın bu ay içinde yeni partilerini kurması bekleniyor.
Ve tam bu yeni partiler beklenirken Cumhurbaşkanı, daha önce iki yer tahsisinde imzası olan Şehir Üniversitesi’ne, 2010 yılında yine altında kendi imzası olan Özeleştirme İdaresi’ne verilen bir yetkiyle, bu kez arsa devri yapılması ve üniversitenin Halkbank’tan aldığı kredi için eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, bakanlar Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’i dolandırıcılıkla suçladı.
Ona cevap veren Davutoğlu, bütün eski Cumhurbaşkanları ve Başbakanların mal varlıklarındaki değişimin ve Halkbank’tan verilen bütün kredilerin açıklanmasını önerdi.
Şeffaflığın kısa ve acıklı tarihini okudunuz...
.11/12/2019 00:04
Ya henüz Nobel alamayanlar?
44
Ve nihayet, İnsan Hakları Günü’ne denk gelen hapiste geçirdiği 770’inci günde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Osman Kavala ile ilgili kararını açıkladı, Anayasa Mahkemesi’nin veremediği hak ihlali kararını verdi ve derhal serbest bırakılmasını talep etti.
AİHM, Osman Kavala’nın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin özgürlük ve güvenlik (5/1), hızlı yargılanma (5/4) maddelerinde düzenlenen haklarının ihlal edildiğine oy birliğiyle, sözleşmenin 18’inci (“Anılan hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar, öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz”) maddesinden hak ihlaline ise AİHM’deki yeni Türk yargıç Saadet Yüksel’in karşı oyuna rağmen oy çokluğuyla karar verdi.
Bu maddeden hak ihlali kararı verilmesi, mahkemenin tutuklamayı hukuki değil, siyasi gördüğü anlamına geliyor.
İlk iki maddeden ihlale mahkeme oy birliğiyle karar vermesi yani Türk yargıcı Saadet Yüksel’in de bu kararlara katılması ise tutukluluğun Türkiye açısından da artık savunulamazlığını gösteriyor.
“Başvurucunun uzun tutukluluk halinin hak savunucusunu sessizleştirmek art niyeti taşıdığı’ söylenen gerekçeli kararda Türkiye’de iktidar-hukuk ilişkileri hakkında da şu tespit kayıtlara geçirilmiş:
“Başvurucu hakkındaki hukuki suçlamaların, Cumhurbaşkanı’nın Kasım ve Aralık 2018 tarihlerinde başvurucunun adını vererek yaptığı iki konuşmadan sonra yapıldığını da önemle not etmek gerekir. Mahkeme’nin görüşüne göre, kamuya açık bu iki konuşmada başvurucu aleyhine yapılan açık suçlamalarla, konuşmalardan üç ay sonra iddianamedeki suçlamaların ifade ediliş şekli arasındaki benzerlik not edilmelidir.”
Tarihe bırakılmış kötü notlar bunlar. Bu açık ve net ihlal kararı ve acil tahliye çağrısından sonra mahkemelerin ne yapacağını göreceğiz.
Ama Osman Kavala soruşturması ve iddianamesindeki bir başka bölüm, bugünkü güncel bir tartışma açısından da tarihe düşülmüş kötü bir nottu.
Kavala’ya yönelik soruşturmayı eski bir TKP’li emekli ulusalcı askerin komplo teorilerini sıraladığı deli saçması ifadesi başlatmıştı. Daha sonra “benim ifademi neden ciddiye aldılar ki” bile diyen emekli asker ifadesinde “Sırbistan’da başlayan dalganın bir şekilde önce Arap ülkelerine ulaştırıldığı sonra Türkiye’ye getirildiğini” iddia etmişti.
Daha sonra iddianamede bu komplo teorisi savcının ana iddiası olarak karşımıza çıktı. Savcı’ya göre Osman Kavala, Gezi’yi organize etmesi için OTPOR tarafından eğitilmiş, Soros tarafından finanse edilmişti.
İddianameye göre OTPOR, “Halklar, özgürlük mücadelesi adı altında hükümetleri resmen devirmiş, “ülkemiz dışında benzer biçimde sahneye konulan ‘renkli devrimler’ ve ‘Arap baharı’ olarak anılan akımlar” a ilham kaynağı olmuştu.
“Buradan da OTPOR veya türevlerinin arkasında yer alan küresel sermayeye hükmeden odakların, kendileri gibi düşünmeyen, kendilerinin emellerine hizmet etmeyen veya kendilerinin dünya ülkelerine dayatmaya çalıştıkları Ortadoğu coğrafyası gibi bölgelerin siyasi haritalarını kabul etmeyen yönetimlere yönelik kalkışmalara giriştikleri, bu odakların amacının demokratik yönetimler oluşturmak olmadığı anlaşılmaktadır.”
Savcı iddiasını ispatlamak için internetten adlarını bulduğu OTPOR üyelerinden son beş yılda Türkiye’ye giriş yapmış olanları tespit etmiş, çocukları ve eşleriyle Türkiye’ye gümrükten giriş yaparken çekilmiş fotolarını bile iddianamesine koymuş, o ziyaretlerin çoğunda turist Sırpların Antalya’da otellerde kalmasından bile işkillenmemişti.
Peki kimdi bu OTPOR ya da “Direniş” hareketi?
2000 yılında Bosna katili, savaş suçlusu Sırbistan Devlet Başkanı Miloseviç’i deviren protesto hareketine öncülük eden gençlik hareketiydi Otpor!
Bugün Nobel Edebiyat ödülü verilecek Avusturyalı yazar Peter Handke’nin bayıldığı Miloseviç’i deviren ve böylece onun Lahay’deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanmasını sağlayan hareket.
Avusturyalı Handke de aslında iddianamede savcının dillendirdiği fikirlere sahip biri.
Annesi Yugoslavya vatandaşı bir Sloven olan Handke, Tito’nun Yugoslavya’sını örnek bir sosyalist model olarak gören bir sosyalist.
Yugoslavya’nın emperyalistler tarafından parçalandığını düşünüyor. Sırbistan Sosyalist Partisi’nin başındaki Miloseviç’in de Tito’nun mirasını devam ettirdiğine inanıyor.
Bu ideolojik bakışıyla 1995’de savaşın sonunda gittiği Bosna’da gördüklerini “Sırbistan için Adalet” adıyla Alman Süddeutsche Zeitung gazetesinde yayınlanınca büyük tepki çekmiş. Özet olarak Sırplara haksızlık yapıldığını, savaşta herkesin birbirini öldürdüğünü, bunun katliam değil, “kardeş cinayeti” olduğunu Batı medyasındaki “katil”, “kasap” Miloseviç algısının haksızlık olduğunu iddia ediyor.
1999’da NATO’nun Kosova’ya askeri müdahalesine karşı da yüksek sesle karşı çıkmış. Bu müdahaleye destek veren Gunter Grass gibi yazarları, Yeşiller Partisi’ni sert biçimde eleştirmiş, Nazi, Auschwitz benzetmeleri yapmış.
2000’de OTPOR’un başını çektiği Miloseviç karşıtı gösterilere de yine “Soros, renkli devrimler, emparyalistlerin müdahalesi” diyerek karşı çıkmış.
Miloseviç devrilip, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaya başlayınca “O seçilmiş bir devlet başkanı, sadece ülkesini savundu, onun yerinde kim olsa aynısını yapardı” diyerek desteğini sürdürmüş.
Miloseviç hapiste ölünce de Belgrad’daki cenazesine katılıp bir konuşma yapmış ve şöyle demiş:
“Gerçeği bilmiyorum. Ama görüyorum. Duyuyorum. Hissediyorum. Hatırlıyorum. O yüzden bugün buradayım. Yugoslavya’nın, Sırbistan’ın, Slobodan Miloseviç’in yanındayım”
Böyle bir yazara Nobel edebiyat ödülü verilmesi haklı olarak bütün insan hakları örgütlerini ayağa kaldırdı. Haftalardır İsveç ve Norveç’te medya bu kararı eleştiriyor.
Türkiye’de de en yüksekten Cumhurbaşkanı’nın ve sözcüsünün bu ödülü sert biçimde eleştirmesi, Türkiye’nin töreni protesto etmesi tabii ki takdir edilesi tavırlar.
Fakat bir dakika, Miloseviç için söylediği “O sadece ülkesini savundu” savunması size de bir yerden tanıdık gelmiyor mu?
Miloseviç ceza mahkemesinde yargılanırken Türkiye’de bu sözle onu kim savunmuştu?
Tabii ki Doğu Perinçek ve partisi.
Hatta epey hararetle savundukları için Miloseviç hapisten Perinçek’e mektup bile yazmıştı:
‘‘Sizler, dost kurumlar ve dost insanlar, yapmış olduğumuz onur mücadelesinin adının sosyalizm olduğunu en iyi bilenler, Yugoslavya gerçeğini savunmaya devam ediniz. Çünkü Yugoslavya'nın Batı tarafından parçalanması sadece bir başlangıç. Kirli elleri dünyanın bütün devrim ülkelerini yıkmak için sürekli çalışıyor. Sayın Perinçek, siz ve ben aynı davayı savunuyoruz, yani ülkelerimizi. Zaten sosyalizm de bu demek değil midir? Sosyalistler önce ülkelerini savunmak zorunda değil midir? Durmayın Sayın Perinçek, siz öyle bir ülkede bulunuyorsunuz ki, dünya o ülke sayesinde kurtulur veya yıkılır.’’
Ama neyse ki Perinçek’e henüz Nobel ödülü verilmedi. O halde Peter Handke’ye ödül verilmesine haklı olarak öfkelenen Ankara’nın onu resepsiyonlarda, iktidara yakın kanallarda ağırlamasında sakınca yok.
Bir zamanlar Miloseviç’in dostu olması da şimdi hararetle iktidarı destekleyip, Gül, Davutoğlu ve Babacan’a her gün gazetelerinde düşmanlık etmesinin yüzü suyu hürmetine unutulabilir.
Aynı şekilde, ayda bir görüşülen “Batı emperyalizmi karşısındaki müttefikimiz Rusya”nın da Bosna’da katliamlar olurken Sırp milliyetçilerin en büyük destekçisi olduğunu, Miloseviçlerin iktidardan düştükten sonra Rusya’ya sığındıklarını, Putin’in Miloseviç’in ceza mahkemesinde sanık sandalyesine oturtulmasına köpürdüğünü, Srebrenica Katliamı’nı tanımayı öngören BM kararlarını Rusya’nın veto ettiğini de unutabiliriz.
Yine emperyalist Batı’ya karşı ülkemizin yanında duran, her ay bir televizyonda, gazetede ağırlanan Rus düşünür Dugin’in de kitaplarında Miloseviç’ten, Karadziç’den övgüyle bahsetmiş olmasını da hatırlatıp can sıkmaya gerek yok. Zaten onun da henüz bir Nobel’i yok.
Ne de olsa Türkiye de önde gelen bir sivil toplumcu işadamını, elde hiç delil yokken, komplo teorileriyle Miloseviç’i devirmiş bir Sırp gençlik örgütünden talimat alıp ülkeyi karıştırmakla suçlayıp 770 gündür tutuklu yargılayan bir ülke.
Vatan savunmasında bu kadarlık hukuksuzluk yapılmış çok mu?
Akif Beki ve Yıldıray Oğur ile 'Reşitpaşa Yokuşu'nu izlemek için:
.14/12/2019 01:43
Davutoğlu’nun konuşmasında en çok alkış alan yer....
78
Ertelediler, heyet gitti, vazgeçtiler, cesaret edemezler, kuramazlar derken amblemi geleneği temsil eden çınar ağacı yaprağı olan Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi 2019 bitmeden kuruldu.
2019 Türkiye’sinde parti kurmak, 2001 Türkiye’sinde parti kurmaya benzemiyor.
2001’de AK Parti, muhalefet blokundan kopan bir grup tarafından, güçsüz ve hızla zayıflayan bir koalisyon hükümetine karşı kurulmuştu.
Medyanın büyük bir kısmı AK Parti’den ve Tayyip bey’den hiç hoşlanmasa da parti kuruluşunun ilan edildiği toplantı televizyonlarda ve internet sitelerinde an be an aktarılmış, partinin açıklandığı günün akşamında da Tayyip bey sırayla ana haber bültenlerine çıkarak partisini anlatabilmişti. Ertesi günkü gazetelerde, çoğunda eleştirel bile olsa partinin kuruluşu manşetlerden duyurulmuş, köşe yazılarında partinin programı lehte ve aleyhte yorumlarla değerlendirilmişti.
Herhalde 2001’de AK Parti kurucusu olmanın maliyeti çok yüksek olmadığı için, 70’lerde “Bin Ban Bon” şarkısıyla meşhur olmuş eski bir pop yıldızı bile kurucular arasına girmekten, hatta partinin dilekçesini İçişleri Bakanlığı’na teslim eden isimler arasında olmaktan çekinmemişti.
Ama 2019’da artık konuşmanın bile zor olduğu, eleştirel fikirler için hukuki güvencenin olmadığı, muhalefetin medyanın çok azında sesini duyurma imkanı bulabildiği bir Türkiye’deyiz.
Nitekim bundan dört yıl önce bütün kanalların her konuşmasını yayınladığı, peşinden koştuğu ülkenin Başbakan’ı olan Davutoğlu’nun, yeni bir parti kurduğu toplantıyı dün haber kanallarının çoğu görmedi, pek çok gazetenin internet sitesinde haber bile yapılmadı, muhtemelen bugünkü gazetelerin çoğunda da küçük haberlerle geçiştirilecek. Kuruluşunu duyurmadıkları partiyi yerden yere vuran yorumlar yayınlanacak.
Tabii ki böyle bir ülkede 17 yıllık bir iktidar partisinden koparak parti kurmak, parti kurucusu olmanın maliyeti, diğer muhalefet partilerinde siyaset yapmanın maliyetinden de yüksek. (Tabii HDP dışındakilerin)
Halbuki, pek çoğu AK Parti içinden ya da havzasından gelen bu isimler, yapılması çok da zor olmayan taktiklerle pasif kalarak, susarak iktidarın bir parçası olmaya devam edebilir, hala makamları veya koltukları olabilir, iktidar nimetlerinden yararlanabilir ya da en azından başları ağrımadan hayatlarına devam edebilirlerdi.
O yüzden risk alıp siyaset yapmayı seçmelerini, iktidar tutkusu ya da kariyerizm değil, cesaret ve idealizm kelimeleriyle tarif etmek haklarını teslim etmek olur.
Örneğin Davutoğlu, eski bir Başbakan olarak bundan sonraki hayatını konfor içinde akademi ve sivil toplum alanında sorunsuz geçirebilecekken, bugüne kadar yaptıklarını, büyük emeklerle kuruluşunda yer aldığı vakfı, üniversiteyi de riske atarak, küçük kızının dahi hiç bir ölçüsü kalmamış gazetelere malzeme olabildiği bir ülkede siyasete girmeyi tercih etti.
Aynı şekilde yakından tanıdığım Etyen Mahçupyan, Hakan Albayrak, Bahadır Kurbanoğlu gibi isimler de bu idealizme ve cesarete fazlasıyla sahip isimler olarak kurucular listesinde yer aldılar.
Kurucular listesindeki İbrahim Turan, Kerem Rota, Serkan Özcan gibi itibarlı ekonomistler, ay sonuna kadar partisini kurması beklenen Ali Babacan’ın en iddialı olduğu ülkenin bir numaralı meselesinde, Gelecek Partisi’nin de iddialı olduğunu gösterdi.
Kurucular listesindeki eski AK Partili milletvekilleri ve il başkanlarının ağırlığı, partinin tabanla ilişkisinin güçlü olacağını gösteriyor.
Bu il başkanlarından eski İstanbul İl başkanı Selim Temurci, eski Ankara il başkanı Nedim Yamalı, 15 temmuz gecesinin İstanbul ve Ankara’da kitleleri mobilize eden isimleriydi.
Şimdi onların da, o gece eski eşini ve oğlunu darbecilerin şehit ettiği Nihal Olçok ile birlikte Gelecek Partisi’nin kurucu kadroları arasında olması, Türkiye’deki siyasi döngünün acımasızlığı hakkında çok şey söylüyor.
Parti listelerinde henüz tanımadığımız pek çok isim var.
Davutoğlu’nun konuşmasında ve partinin programında Alevilerin talepleriyle ilgili verdiği net mesajlarla birlikte Alevi Kültür Dernekleri başkanının kurucular arasında olması, parti kurucuları arasında bir Rum işadamının da bulunması muhafazakar siyaset geleneği için ileri adımlar.
Siyasette Kürt demenin bile yeniden zorlaştığı bir dönemde parti programında yer alan Kürt meselesi tarifi, demokratik vatandaşlık vaadi ama en önemlisi anadilde eğitimle ilgili parti programındaki şu cümleler de altı çizilmeyi hak ediyor:
“Bu bağlamda tüm demokratik ve kalkınmış ülkelerde olduğu gibi ana dilin eğitimde ve sosyal hayatta öğretilmesi ve kullanımının vatandaşlarımızın bu vatana duydukları aidiyet bilincini güçlendireceğine, toplumsal barış ve dayanışmamızı tahkim edeceğine inanıyoruz”.
Ama Kürt sorunuyla ilgili bu iddialı siyaseti taşıyacak Kürt siyasetçiler ve kamuoyu önderleri açısından kurucular listesi zayıf görünüyor.
Ama bu kadar kötü tecrübeden sonra artık Türkiye’de, yazılı metinler, sözler, şahıslar değil, eylemler, kritik anlardaki tavırlar, ahlaki ve cesur duruşlar bir partinin siyaseti hakkında topluma fikir verecek.
O yüzden parti kuruluşu toplantısında Davutoğlu’nun yaptığı konuşma kadar, salondaki parti kurucuları ve gönüllülerinin bu konuşmaya verdikleri tepkiler de partinin siyaseti ve motivasyonu hakkında fikir verdi.
Davutoğlu salondan en çok alkışı, ehliyet ve liyakat vurguları yaptığında, tahkir edici siyaset dilini eleştirdiğinde, imar rantlarından, şeffaflıktan bahsettiğinde, siyasete ailenin karıştırılmamasıyla ilgili cümleler kurduğunda aldı.
Zaten Gelecek Partisi’ni kurulmasına neden olan iktidarın temel problemli alanları bunlar.
Ama daha şaşırtıcı olan Davutoğlu’nun din ve siyaset meselesiyle ilgili söylediği cümlelerin de salondan aldığı büyük alkıştı. Neredeyse konuşmanın şu bölümündeki bütün cümleler salonda hararetle alkışlandı:
“Kısıtlayıcı laiklik anlayışı da, dine siyasal düzen içinde işlevsel bir rol tanımlama çabası da, tek bir dini akımın siyasal düzeni antidemokratik yöntemlerle ele geçirerek din-siyaset ilişkisini belirleme iddiası da, küreselleşmeyle derinleşen varoluşsal sorunlar karşısında geçerliliğini yitirmiştir.
Siyaset alanında herkes kendi imtihanını vermeli ama dini değerleri bu imtihan sathına sokmamalıdır.
Hak ve makam talepleri ibadet üzerinden değil adalet, ehliyet ve liyakat temellerine dayalı hukuk ve teamül üzerinden geçekleşir.
Devlet, bütün dini/mezhebi/felsefi anlayışlara ve topluluklara aynı mesafede olmalı ve eşit yaklaşım göstermelidir.
Bu çerçevede temel ilkemiz özgürlükçü laiklik ve çoğulcu din anlayışıdır.
Hangi görüş ve ideolojiye mensubiyet söz konusu olursa olsun, siyasetin dini semboller ve hassasiyetler üzerinden güç devşirmesinin önüne geçecek bir kurallar ve teamüller manzumesi oluşturulacaktır.
Dini ya da seküler hiçbir yapının devlet içinde ayrıcalıklı bir konum elde etmesine müsaade edilmeyecektir.
Toplumun manevi olgunluğu için çaba göstermesi gereken dini/mezhebi referanslı yapıların, devletin rasyonel bürokratik mekanizmalarla işleyen yapısına müdahale ederek paralel yapılanmalara yönelmesi engellenecektir.”
Konuşmanın bu cümlelerinin salondan aldığı büyük alkış şaşırtıcıydı çünkü, bütün yorumcular Davutoğlu’nun daha muhafazakar, İslamcı tabandan oy alacak bir parti kurduğunda birleşmişti.
Nitekim kurucular kurulunda ve parti kuruluş toplantısında muhafazakarlar çoğunluktaydı.
Ama Davutoğlu’nun din ve siyaset arasındaki çarpık ilişkilere, iktidarın dinin sahibi gibi davranmasına, dinin siyaset tarafından kullanılmasına, dini cemaatler ve tarikatların devlet kadrolarını aralarında bölüşmesine karşı söylediği sözler anlaşılan muhafazakarların da Türkiye’de yeni bir partiden duymayı en çok istedikleri sözler haline gelmiş durumda.
İşte tam bu nokta bundan sonraki siyaset açısından önemli bir kırılma noktası.
Çünkü bugün AK Parti siyasetini kültürel kutuplaşma üzerine kurmuş durumda.
Bir tarafta dinin, tarihin, Osmanlı’nın, bayrağın, vatanın sahibi olanlar var, diğer tarafta ise bunlara karşı olanlar...
Partiler arasındaki demokratik yarış, ucu Uhud’a, Malazgirt’e götürülen ebedi, ezeli bir kavgaya dönüştürülmüş durumda.
Bu yüzden seçmenlerin bir kısmı Türkiye’de oy verirken ümmetin, Kudüs’ün, Gazze’nin, Myanmar’ın geleceği için de oy verdiklerini düşünüyor.
Zaten iktidar uzun bir süredir seçim kampanyalarını ve siyasi söylemini, bir tek Saadet Partisi’nin bozduğu bu ikilik üzerinden yürütüyor.
Böylece bütün seçimler de bir tür kimlik nüfus sayımına dönüyor.
CHP nihayet bunu keşfetti, bir kaç başarısız girişiminden sonra da 31 Mart seçimlerinde bu ikili siyaseti, muhafazakarlara hitap eden adaylar ve söylemlerle kırdı.
Ama esas kırılmayı AK Parti içinden doğan iki parti yapacak.
Davutoğlu’nun Gelecek Partisi ve Babacan’ın kuracağı parti, her ne kadar başka kesimlerden de oy almak iddiasında olsalar da önce yüzde 60’lık bu muhafazakar-milliyetçi seçmen havuzunun oylarına talipler.
Yani artık bu havuzda AK Parti yalnız değil.
En az kendisi kadar dindar olan, muhafazakar kesimden gelen siyasetçiler de muhalefet blokundan seslerini yükseltecekler.
Bu Türkiye siyasetinde daha önce örneği bulunmayan bir tecrübe olacak.
Bundan sonra siyaset denklemini dindarlar-laikler, yerli/milliler-yersiz/ gayrimilliler olarak tarif etmek çok daha zor.
Muhakkak, iktidar partisi kolay ve bildiği siyasette ısrar edecektir.
Nitekim yeni partilere dönük ümmeti bölmekle başlayan suçlamalar, bir kaç gündür gazetelerde çıkan “Hedef imam hatipli cumhurbaşkanı”, “200 yıllık hesaplaşma bitmedi” suçlamaları ve ihanet diskuruyla sürdürülüyor.
Ama bu sözler ikna edici olmaktan gittikçe uzaklaşıyor.
Yani muhalif muhafazakar partiler sadece çok sesliliği artırmakla kalmayacak, siyasetin kimlik/kültür çatışması üzerinden yapılmasını da zorlaştıracak, siyaset bir ölçüde normalleşecek.
O yüzden dün Gelecek Partisi’ni kuran kadrolar da konuşmanın bu kısmını hararetle alkışladılar.
Çünkü yeni dönemde siyasetin kaderini esas bu değiştirecek.
Bu hem iktidar hem mevcut muhalefet hem de yeni partiler için soruların çıkacağı yerin bilinmediği bir sınav.
İktidar açısından ihanet suçlamasının kullanım süresi çok uzun değil. Çünkü bu suçlamanın ucu hem Türkiye siyasi tarihine hem de AK Parti kuruluş hikayesine çıkıyor.
Demokrat Parti’yi, dörtlü takrir vererek istifa eden CHP’li milletvekilleri kurmuştu. 1957’de İspat Hakkı yüzünden DP’den istifa eden milletvekilleri Hürriyet Partisi’ni kurdular. 60’ların sonunda Adalet Partisi’ni pasif bulan milletvekilleri istifa edip Demokratik Parti’yi, CHP’nin fazla sola kaydığını düşünen milletvekilleri de ayrılıp Cumhuriyetçi Güven Partisi’ni kurmuşlardı. 90’ların başında MHP’yi din konusunda yetersiz bulanların kurduğu BBP, ANAP’tan doğan Yeniden Doğuş Partisi, Yeni Parti akla gelen örnekler.
Ama bu hikayenin en meşhur örneği tabii ki Fazilet Partisi’ni yetersiz bulan yenilikçilerin kurduğu AK Parti.
Üstelik sadece bir partiden değil, bütün hayatlarını anlamlandıran bir hareketten ayrılıp yapmışlardı bunu.
Yani Türkiye’de yeni partiler, mevcut partilerden doğuyor. Buna ihanet değil, siyaset deniyor.
Bırakın 2002’yi, 2007’yi, bundan dört yıl önceki siyasetini bile terk etmiş, yeni bir siyasi rotaya girmiş, ittifaklar kurmuş AK Parti’nin değişen şartlar gereği bunu yapmaya hakkı olduğu gibi, bu yeni rotayı benimsemeyenlerin kendi yoluna gitme hakkı da var.
Ayrıca siyasette matematik çalışmıyor. Partiler de bölünmüyor. 2015’de yüzde 11 oy olan MHP içinden bile yeni bir parti çıktı. Son seçimde MHP’nin ve ondan kopan İyi Parti’nin toplam oyu yüzde 22’ye dayanmıştı.
Eski partilerden kopan yeni partilerin çok uzun ömürlü olmadığı söyleniyor ama zaten Türkiye’de son 60 yılda tek başına iktidar olmuş veya seçim kazanmış partilerden hala yaşayan tek parti CHP.
Yani AK Parti için en rasyonel yol, bu gerçeği kabullenip, yeni partilere karşı medeni bir siyaset izlemek.
Mevcut muhalefet de siyaset oyununu değiştirecek bu yeni muhalif aktörlerle sınanacak.
Muhalefet blokunu genişleten bir üslup mu kullanacaklar yoksa “bunlar asla değişmez”, “bugüne kadar neredeydiler” diline teslim olup dışlayıcı mı olacaklar?
Yeni partilerin sınavı ise koptukları partiyle hesaplaşma dışında gerçekten yeni partiler olmayı başarıp başaramayacaklarında saklı.
Her halükarda 2020’ye Türkiye yeni bir siyasi atmosferde giriyor.
.16/12/2019 01:11
Geleneğimizle örtüşen şeyler...
92
Son günlerde Meclis kürsüsünde hararetli konuşmalar yapan bakanlar görüyoruz.
Normalde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne göre bakanlar Meclis Genel Kurulu’na ve komisyonlara katılamıyorlar.
Ama siyaset, bu sistemi icat eden hukuk dehalarının tasarımlarına sığmayınca bakanlar ile milletvekilleri ilişkisi kopunca, Meclis iç tüzüğünde değişiklik yapıldı ve sistemin ana mantığına ters olsa da bütçe döneminde meclis komisyonlarına ve genel kurula, başka zamanlarda da nöbetleşe Meclis çalışmalarına bakanların katılımının önü açıldı.
O yüzden bu aralarda bütçeleri görüşülürken bakanlar, Meclis’te uzun bir süredir bakan yüzü görmemiş milletvekillerinin birikmiş sorularına cevap veriyor.
Siyasetten gelmeyen bakanlar epey zorlanıyor ama İçişleri Bakanı Süleyman Soylu gibi siyasette tecrübeli isimler için bu yeni sistemle ortadan kaldırılmış iyi bir siyaset yapma fırsatı.
Önceki gün Meclis’te CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel,
geçen hafta sonu yapılması planlanan Adana Kebap ve Şalgam Festivali’ni Valiliğin neden iptal ettiğini” sordu Bakan’a.
Bakan’ın cevabıyla CHP’yi hassas bir noktadan köşeye sıkıştırmaya çalıştığı anlaşılıyor:
“Bahsettiğiniz festival bu olsa gerek: Adana Dünya Rakı Festivali. Bu konuda Valiliğin bu festivale yönelik bir yasağı söz konusu. Zannediyorum rakı festivaline yasağı koyduktan sonra meseleyi, kebap ve şalgam festivaline döndürmüş olabilirler. Kısa bir süre önce Adana’da, Türkiye’den herkesin katıldığı, bir kültür durağı olan, ‘Adana Lezzet Festivali’ düzenlendi. Zannediyorum bilgide eksiklik söz konusu. Eğer bahsedilen rakı festivali ise bu rakı festivaline Adana Valiliği geçen yıl da bu yıl da yasak koydu. Ne geleneklerimizde ne de herhangi bir durumla bu, örtüşebilir değildir.”
Ama cevaptan murat edildiği gibi “rakı festivalini savunan CHP” değil, İçişleri Bakanı’nın festivalin iptal gerekçesi olarak“Geleneklerimizle örtüşmüyor” demesi tartışılıyor.
Acaba örtüşmüyor mu?
Bu tartışmanın ucunu Osmanlı’da içkinin tarihine, Abdülhamit, Atatürk dönemlerinde açılan bira, içki fabrikalarına, Tekel’e, devletin içkiden alınan vergilerle gördüğü kamu hizmetlerine kadar götürmek mümkün.
Ama herhalde esas mesele geleneklerimiz derken tek bir şeyden bahsettiğimizi zannetmekte.
Türkiye’de inançları, kültürleri farklı insanlar yaşıyor, şehirlerin de birbirinden farklı kültürleri, hayat tarzları var.
Bakan haklı olabilir. Böyle bir festival Trabzon’daki geleneklerle örtüşmeyebilir.
Ama Adana’nın gelenekleriyle örtüştüğü anlaşılıyor.
Çünkü bu festivalin arkasında bir yemek kültürü, en az 100 yıllık bir tarih var.
Bundan 100 yıldan fazla bir zaman önce Adana’daki Kuş Pazarı’na gelenler sabahın ilk ışıklarıyla ciğerle kahvaltı yaparken, onlara sabaha karşı çevredeki kebapçılardan çıkanlar rakılarıyla katılmış ve bir yemek geleneği başlamış.
Muhafazakar insanların hoşuna gitmiyor olabilir ama bu gelenek onlarca yıldır Adana’da yaşıyor.
Her Cumartesi gecesini Pazar’a bağlayan sabahın ilk ışıklarıyla binlerce Adanalı, sabah kahvaltısında ciğer ve kebap yiyip, yanında isterlerse rakı isterlerse şalgam içmeye Büyük Saat Kulesi’nin altında, bir zamanlar tarihi Kuş Pazarı’nın kurulduğu, şehrin en meşhur kebapçılarının olduğu Kazancılar Çarşısı’na geliyorlar.
Bütün Türkiye’nin olmasa da kendine özgü bir şehir olan Adana’nın geleneklerinden biri bu.
Herhalde başta AK Parti Sözcüsü olmak üzere, iktidar partisi içindeki Adanalı siyasetçiler de kendi şehirlerinin bu geleneğinden haberdardırlar.
Peki bu gelenek ne zaman bir festivale dönüştürülmüş?
Bu sorunun cevabı da her ne kadar kendisi o sırada AK Partili olmasa da Bakan beyi üzebilir.
2006 yılında.
2006 yılında, bu eski geleneği Altın Koza, Portakal Çiçeği gibi Adana’nın binlerce turisti şehre çeken festivallerinden birine dönüştürmeyi düşünen bir grup Adanalı, her Aralık ayının ikinci Cumartesi gecesi sabaha karşı başlamak üzere ilk festivali Büyük Saat Kulesi’nin altında düzenlemişler.
Festivalin adını da “Dünya Rakı Festivali” koymuşlar.
Bu adla festival 2015 yılına kadar her Aralık ayının ikinci cumartesisi yapılmış. Büyük Saat Kulesi’nin altında masalar kurulmuş, mangallar dizilmiş, içki içen içmeyen binlerce Adanalı bu geleneği burada yaşatmış, sadece bu festival için şehre binlerce turist gelmeye başlamış.
Festival bu adıyla, AK Parti iktidarında başlayıp, dokuz yıl boyunca da sorunsuz yapılmış.
Festival ilk kez 2015 yılında valilik tarafından iptal edilmiş. Tartışmalar yaşanmış, haberlere konu olmuş.
Valinin kararına itiraz edip, “Ben de orada olacağım” diyen kim olmuş peki?
Dönemin MHP’li Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü.
Yani son 31 Mart yerel seçimlerinde AK Parti ve MHP’nin ortak adayı.
Nihayet orta bir yol bulunmuş. Festivalin adı biraz da muzipçe Adana Kebap ve Şalgam Festivali olarak değiştirilmiş ama eğlencenin geleneksel içeriği değişmemiş.
Hatta Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, o yıl festival alanına “Pilotlara başarılar dilerim” diye bir de pankart astırmış.
2016, 2017, 2018 yıllarında da festival yine Kebap ve Şalgam Festivali adıyla, artık yüzbinleri geçen kalabalıkların katılımıyla sorunsuz yapılmış. İçki içenlerin de içmeyenlerin de sabaha karşı gidip katıldığı, kebap yediği bir eğlenceye dönüşmüş.
Bu festivale Adana’da bazı muhafazakar sivil toplum örgütlerinin uzun zamandır karşı çıktığı, iptal ettirmek için lobi yaptığı anlaşılıyor.
Nihayet bu yıl 14-15 Aralık günlerinde yapılacak festival Valilik tarafından iptal edildi.
Ama işin tuhaf kısmı şimdi başlıyor.
Çünkü Valilik bu festivali “Geleneklerimizle örtüşmüyor” diye değil, “terör ihbarı var” diyerek iptal etti.
Tecrübeli gazeteci Taner Talaş’ın yönetiminde Adana’da yayın yapan Küçüksaat.com haber sitesinin yayınladığı Adana Valiliği’nin resmi yazısına göre iptalin gerekçesi 4 Aralık 2019 günü, yani festivalden 10 gün önce Adana Emniyet Müdürlüğü’nden Valiliğe gelen “etkinliğe katılacak vatandaşlarımıza yönelik bazı saldırıların olabileceği ihbarı”.
Yazıda “olabileceği” dışında bir ayrıntısına girilmeyen bu ihbarın ardından başka bir çok güvenlik riski sıralanmış.
“DAEŞ terör örgütünün festival ve konser gibi yerlere saldırarak kargaşa ortamı çıkarmaya çalışabileceği”, “terör örgütlerinin karşıt gruplara yönelik eylem arayışı içinde olduğu”, neredeyse biteli bir ay olmuş “Barış Pınarı Harekatı nedeniyle organizasyona katılacaklara karşı toplumsal duyarlılık oluşabileceği”, “bölgedeki ibadethane, türbe ve tarihi mekanlar yüzünden ırk, din, mezhep bakımından bir kesimi, diğer kesim aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik edebileceği” gibi somut olmayan, neredeyse bütün hayatın iptali için kullanılabilecek gerekçeler bunlar.
Gösterilen gerekçelerden tek elle tutulur olanı bir ay önce şehrin iyi lokantalarının olduğu lüks bir caddesinde patlatılan ve sadece bir araçta küçük bir maddi hasara neden olan ses bombası. Kim tarafından, ne amaçla yapıldığı meçhul...
Ama işin ilginç tarafı valiliğin “terör ihbarı var” diyerek iptal ettiği festivalin neden iptal edildiği sorulan İçişleri Bakanı’nın bu uzun güvenlik gerekçelerinden hiç bahsetmeden açıkça “Ne geleneklerimizde ne de herhangi bir durumla bu, örtüşebilir değildir” demesi.
Ama Adana Valiliği ve emniyeti sadece festivali iptal etmekle kalmamış. Şehrin meşhur kebapçılarının olduğu tarihi bölgeyi festivalin yapılacağı gece panzerlerle, polislerle kapatmış. Polis kebapçılara girerek müşterilere kimlik kontrolleri yapmış. Yani geçen yıl binlerce insanın sorunsuz festival yaptığı bir bölgede devlet insanların canını epey sıkmış.
Festivalin hikayesi aslında AK Parti iktidarının dönüşüm hikayesiyle epey paralellik arz ediyor.
2006’da demokratik reformların yapıldığı yıllarda Adana Rakı Festivali diye yapılmasına izin verilen, 2015 yılına kadar bu adla sorunsuz yapılan festivalin adı o yıl Kebap ve Şalgam Festivali olarak değiştirilmiş ama yapılmasına yine de izin verilmiş, bu yıl ise güç temerküzü artık zirveye çıkmışken de “geleneğimizle örtüşmüyor” diye iptal edildi.
Eline güç ve imkan geçtiğinde gözünü kırpmadan başkalarının hayatına karışma, insanların tercihlerine bir günlük olsa da saygı gösterememe, uzlaşma için adı dahi değiştirilmiş bir festivale tahammül edememe, geleneklerimiz diye tek bir doğruyu, yaşam tarzını dayatma, hayattaki çeşitlilikten rahatsız olup, düzleştirmeye çalışma, merkezden bakıp şehirlerin farklı kültürleri olabileceğini anlamama, insanların kendi aralarında vardıkları uzlaşmaları devlet gücüyle bozma, tabii bir de bir festivali yasaklamak için terör ihbarı gibi asılsız iddiaların arkasına saklanma...
Kendi mutlak doğrusunu herkese dayatmaya çalışan, toplumsal uzlaşma arayışlarından korkan, kendi bildiği dünya dışındaki her şeyi tehlikeli, marazlı gören tabii ki sadece bir kesim değil.
Buna son örnek Gelecek Partisi’nin kurucular kuruluna giren Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir’e Alevi camiasından gösterilen tepkiler.
Parti programında “cem evlerine hukuki statü tanınmasını” vaad ederek Alevilere doğru açılmaya çalışan bir partiye katıldığı için Demir hakkında Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı’nın açıklaması epey tanıdık:
“Kurduğunuz bu partinin programı ile bir Alevi Dernek başkanını yanınıza alarak Alevilerin oylarına talip olmanız geçmişte Alevilere yaptıklarınızı unutturmayacaktır. Bunun örnekleri tarih sayfalarında çoktur ve hiçbir karşılığı olmamıştır. Alevilerin bin bir güçlükle kurduğu ve büyüttüğü Alevi Kültür Dernekleri‘nin Genel Başkanlık makamına getirdiği Doğan DEMİR yukarda yazdıklarımızı unutmuş olabilir mi? Görünen o ki kendi siyasi geleceği için unutmuş. Kendi toplumuna ihanet eden bir kişiden medet umuyorsanız o da yeni kurulan partinin acizliğini gösterir. Alevilerin tarihinde ihanet edenlerin yeri bellidir. Biz Aleviler yıllardır verdiğimiz onurlu mücadelemize, bize ihanet eden Hızır Paşalara rağmen devam ettik ve edeceğiz.”
Aynı ihanet diskurunu bugünlerde iktidar yanlısı gazetelerdeki bazı köşelerde ve sosyal medya hesaplarında Davutoğlu, Babacan, Yeneroğlu için de görebilirsiniz.
Çünkü aslında kafasını kaldırıp camdan karşı mahallere bakmanın bile ayıp görüldüğü kapalı devre aşiretlerde yaşıyoruz.
Bu aşiretlerden çıkamayan, kendi mutlak doğrularından başka her şeye kapanmış, sadece karşı tarafın gelip kendi doğrularını kabul edeceği günü bekleyenler için karşı mahallerdeki insanların fikirleri, kültürleri, gelenekleri de tehlikeli ve saygıyı hak etmiyor.
Neyse ki bütün bunlar Adana’daki o festival gibi değil, geleneğimizle rahatlıkla örtüşebiliyor..
.18/12/2019 00:23
Başkasının özeleştirisi sizi haklı yapar mı?
74
Netflix’de uzun süredir gösterimde olan dört bölümlük bir belgesel var; Bobby Kennedy for President. Belgeselde, ABD’nin suikastla öldürülen başkanı John F. Kennedy’nin, başkanlık yarışı sırasında yine bir suikastla öldürülen kardeşi Robert F. Kennedy’nin hayatı anlatıyor.
43 yaşında hayata veda eden Robert ya da Bobby Kennedy, genç yaşına sığdırdıklarıyla Amerikan siyasetinde hala modern liberal değerlerin, eşit haklar mücadelesinin ikonik bir figürü olarak kabul ediliyor. 1968 seçimlerinde ABD’nin başına onun değil de Nixon gibi birinin geçmesiyle kaçırılan büyük fırsat hayıflanarak hatırlanıyor.
Halbuki Amerikalılar, zengin ve meşhur Kennedy ailesinin bu genç üyesini 1950’lerde genç ve hırslı bir avukat olarak Senatör McCarthy’nin komünistleri avlayıp, sorguladığı komitedeki görevi sırasında tanımışlardı.
Komünist avcılığından sonra kariyerine Senatör McClellan’ın mafyayla mücadele ettiği komitesinde devam etti.
Televizyonlardan canlı yayınlanan komite toplantılarında, rüşvet aldığı, mafyayla ilişkisi olduğu için sorgulanan sendikacı Jimmy Hoffa’nın (Irishman filminde Al Pacino’nun canlandırdığı 1975’de ortadan kaybolan sendika lideri) sorgusunu yapan sert avukat Robert Kennedy’di.
Sonra abisinin seçim kampanyasının koordinatörü oldu. Seçilince de başkan abi kardeşini 35 yaşında Adalet Bakanı olarak atadı.
2019 yılında bize bile kötü gelen bu nepotizm o tarihlerde Amerikalıları da çok kızdırmıştı. Bakanlık koltuğuna oturan genç Kennedy’nin içinden sert bir polis çıkmıştı. “Kanunları boş verin suçluları yakalayın” diye özetlenecek bir performansla aralarında Martin Luther King’in de olduğu binlerce kişinin telefonlarını dinletti. FBI’ın karanlık başkanı Hoover’le elele verdi, eski hasmı Hoffa’nın aralarında olduğu “suçlulara”, komünistlere yönelik tutuklama furyalarının ardı arkası kesilmedi.
Küba’yı işgal etmek için başlatılan başarısız Domuzlar Körfezi harekatının da kabinedeki destekçilerinden biriydi.
Ama taçlanan baş akıllandı. Bakanlığı sırasında önce “huzursuzluk çıkardıklarını” düşündüğü, “bizim değil eyaletlerin görevi” diye başından savdığı siyahi haklar mücadelesiyle yakınlaşmaya başladı. Irkçı Alabama Valisi’yle kavga edip, ilk siyahi öğrencilerin Alabama’da üniversiteye girmesini sağladı, sonra Başkan Kennedy’nin açıkladığı siyahlara eşit yurttaşlık hakları veren Medeni Haklar Yasası’nı hazırlattı.
Yine bir suikast sonucu öldürülen Martin Luther King’in cenazesinde konuşma yapacak kadar bu mücadelenin içinde bir siyasetçi haline gelmişti.
Abisinin suikastla ölümünden sonra çizgisini iyice netleştirdi. Demokrat Parti’de başkan adaylığı ön seçimlerinde girdi. Aristokrat bir aileden gelmesine rağmen yoksulları keşfetti, sendikalarla yakınlaştı, Vietnam Savaşı’na karşı çıktı.
68’in muhalif rüzgarlarını da arkasına aldığı başkanlık yarışında ön seçimlerde altı eyaletten beşini kazanmışken bir suikasta kurban gitti.
Kendisini öldüren Filistinli Hristiyan göçmenin motivasyonu da herkesin hakkını savunan bu liberal siyasetçinin Filistinlileri değil de İsrail’i savunmasıydı.
Bobby Kennedy, McCarthy komitelerinden, eli sopalı Adalet Bakanlığı’ndan, Domuzlar Körfezi çıkartmasından Martin Luther King’in cenazesine, Vietnam Savaşı karşıtlığına bir günde gelmemişti.
İktidar, kötü deneyimler onu eğitmiş, değiştirmişti.
Yoksa özeleştirisini verdiği ya da pişmanlığını bildirdiği bir özel konuşması, açıklaması yok. Ama yaptıklarıyla değiştiğini herkese fazlasıyla göstermişti.
Muhtemelen yüksek özgüveni, gururu onun bir geçmiş muhasebesi yapmasını engellemiş ya da ülkedeki hararetli ve gergin atmosfer buna izin vermemişti.
Yoksa tabii ki herkes özeleştirinin erdemli bir davranış olduğuna inanır, başkasından özeleştiri duymaktan da hoşlanır.
Ama kendi özeleştirisini verenlerin sayısı hiçbir zaman bu kadar çok değildir.
Özellikle özeleştiri geleneğinin olmadığı bizim gibi toplumlarda bu iyice zor ve riskli bir iştir.
Bizde bir grubun, siyasi görüşün, partinin, organizasyonun içinden özeleştirisini yapan kişinin üzerine, susarak durumu geçiştiren herkesin suçları da yıkılıverir. O yüzden özeleştiri vermek yerine susarak vaziyeti kurtarmak, unutulmaya güvenmek tercih edilir.
Özeleştiri ile itirafçılık da karıştırılır. Özeleştiri yapandan kendisini inkar etmesi beklenir.
Halbuki özeleştiri en başta şahsi bir ahlaki tavırdır, başkaları için değil insan önce kendisi için bunu yapar.
Ama insanların bu ahlaki erdemi göstermeye cesaret edebilmesi için, sözlerini emanet edebilecekleri, asgari düzeyde bir güven ortamının olduğu bir kamusal müzakereye ihtiyaç vardır.
Yani bizim gibi her kesimin sicilinin pek de parlak olmadığı, gruplar arası güvensizliklerin yüksek olduğu, özeleştirisini verenin itirafçı muamelesi gördüğü, sözlerinin aleyhine kullanıldığı toplumlar için fazlasıyla riskli bir erdemli davranıştan bahsediyoruz.
Bu yüzden, AK Parti’den istifa eden İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu’nun Medyascope’da Ruşen Çakır’la yaptığı röportaj, herhalde Türkiye’de özeleştirinin en iyi örneklerinden biri olarak hatırlanacak.
Daha önce Karar’da da uzun bir röportaj yaptığımız Yeneroğlu, bu kez kendisine karşı önyargılı olan muhaliflerin de kulaklarını kabarttıkları bir mecradan sesini duyurdu.
Yazılı röportajdan tam olarak geçmeyen samimiyeti, görüntülü röportajda görünür oldu.
İyi bir demokrat olduğunu gösterdi. Söylediklerine ve savunduğu değerlere olan tutkulu inancı, ülkenin durumuyla ilgili çektiği acı ve tabii özeleştirisini verirken kendisine hiç torpil geçmemesi bugüne kadar muhafazakar kesime karşı önyargılı olan pek çok insanı da etkilemiş gözüküyor.
Özeleştiri aynı zamanda bir diyalog davetidir. Yeni bir müzakere zeminine, ortak noktalara ulaşmak için yol açmadır.
O yüzden AK Parti’den kopan ve yeni partiler kuran veya kurmak üzere olan Davutoğlu, Babacan gibi isimlerin de uzun bir süre parçası oldukları iktidarın uygulamalarıyla ilgili daha net ve açık özeleştiriler yapmaları bekleniyor.
Bu hem şimdi söylediklerinin değerini ve güvenirliliğini artıracak hem de daha fazla kulağın onlara dönmesine neden olacak.
Ama sanki bazı kesimlerin beklentisi tam olarak bu değil. Onlardan özeleştiri vermelerini değil, neredeyse itirafçı olmaları bekleyenler de var.
“Konuş”, “bildiklerini anlat”, “çarşı karışsın” ve “yiyin birbirinizi” demek bu.
O yüzden bu rövanşist hissi özeleştiriyle tatmin etmek mümkün değil.
Bu ancak kendilerini inkar etmeleriyle, kendi camialarını tümüyle karşılarına almalarıyla mümkün ki onun da kimseye bir faydası yok.
Halbuki Yeneroğlu’nun röportajında söylediği gibi kimse o kadar masum değil.
17 yıldır bu iktidarın parçası olmuş isimlerden yeni siyasi yolculuklarının başında, geçmişin bir muhasebesini yapmaları haklı olarak beklenebilir ama ya bu iktidarın 17 yıl boyunca girdiği bütün seçimleri kazanarak hala yüzde 50’ye yakın bir kitleyi domine edebilmesini borçlu olduğu muhaliflerin tarihsel kırılma anlarında aldıkları yanlış pozisyonlar ve yaptıkları büyük hatalar?
Şu ana kadar bütün bu geçmişteki hatalar için özeleştiri veren pek kimse görülmedi.
Bugüne kadar 28 Şubat için, 27 Nisan’da cumhuriyet mitinglerine koşuşturdukları için, 367 kararına destek verdikleri için, başörtüsü yasaklarını savundukları için, AK Parti kapatma davasına malzeme taşıdıkları için yanlış yaptıklarını söyleyen, herhalde Kılıçdaroğlu’ndan başka kimse yok.
Hala daha PISA sınavında Türkiye’nin aldığı kötü skorları bile Köy Enstitüleri’nin kapatılmasına bağlayabilen kendi hikayesine aşık bir kitleden herhalde bunu beklemek hayalcilik olur.
Öte yandan, son altı yıldaki en önemli kırılma anlarından biri olan Gezi olaylarının muhafazakar kesim üzerinde derin izler bırakan vandalizm, devirmecilik tarafının içeriden eleştirisini yapabilen cesur ve güçlü sesler de duyulmadı.
Şimdi mumla aranan çözüm sürecine zamanında destek vermemenin, hendek terörünü yeterince eleştirmemenin muhasebesini yapan sol entelektüel ya da Kürt siyasetçisi olmadı.
17/25 Aralık tapelerinden medet ummanın, 15 Temmuz’a ısrarla tiyatro deyip oradaki halkın mücadelesinin hakkını vermemenin muhasebesini yapan çıkmadı.
Halbuki bu kadar ekonomik, siyasi, hukuki soruna rağmen iktidara devam eden desteğin arkasında bu tarihsel bagaj ve muhalefete karşı biriken güvensizlikler var.
Nasıl iktidarın içinden bir ismin kendisini de içine katarak yaptığı net ve açık eleştirileri duymak muhaliflere iyi ve güven verici geliyorsa, eleştirilerine rağmen iktidarı desteklemeye devam edenlere de muhaliflerin yapacağı bu özeleştirileri duymak iyi ve güven verici gelecektir.
Ancak bu şekilde bir diyalog kurulabilir. Bu özeleştirilerin üzerine yeni siyasetler ve ortaklıklar inşa edilebilir, ortak bir gelecek tahayyülü yaratılabilir.
Yoksa bugünkü iktidarın vahim hataları kimseyi masum ve haklı kılmıyor.
Belki yaşananların ağırlığı insanların dönüp kendilerini de sorgulamalarını engelliyor ama bu ağırlığı kaldırmanın yolu da toplumun yeniden birbirine güvenmesini sağlamaktan, bunun yolu da özeleştiriden geçiyor.
Sürekli karşı taraftan özeleştiri istemek, tatmin olmayıp daha fazla özeleştiri talep etmek, bir noktadan sonra konuşmak değil sadece kendi hakikatlerinin onaylanmasını istemek anlamına geliyor.
İktidarın mutlak hakikatçiliği gibi, muhalefetin mutlak hakikatçiliği de tehlikeli.
Tek bir muhalefet etme şekli yok, herkesin başka meseleler yüzünden eleştirel olma, başka kırılma anlarında pozisyon ve fikir değiştirme hakkı var. Herkese tek bir muhalefet paketini dayatmak pek demokrat bir tavır değil.
Her kesimin şapkasını öne koyup, samimi muhasebe yapması gereken bir eşikteyiz.
Birinin özeleştirisi ötekinin haklılığının onayı anlamına gelmiyor.
Bir özeleştiriden çıkarılacak en kötü ders de onu kendi haklılığına malzeme etmek olur.
Özeleştiriden hoşlanan kendi özeleştirisini vermeye de hazır olmalı.
.21/12/2019 01:39
Hatasından 94 yaşında dönmek...
65
Geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan Malezya’da düzenlenen Kuala Lumpur Zirvesi’ne katıldı.
“Kalkınma Önceliği ve Zorluklar” başlıklı zirvenin ev sahibi Malezya’nın 94 yaşındaki efsanevi Başbakanı Dr. Mahathir Muhammed’di.
Zirveye Türkiye’den Cumhurbaşkanı Erdoğan dışında, İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Katar Emiri El Sani ve Endonezya Devlet Başkan Yardımcısı da katıldılar.
Katılacağı açıklanan Pakistan Başbakanı Imran Han ise son anda ziyaretini iptal etti. İptalin arkasında Pakistan’ın ekonomik olarak elini kolunu kaptırdığı Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen baskılar var.
Baskıların sebebi, Malezya’daki zirveyi, Suudi Arabistan’ın ev sahipliği yaptığı ve başını çektiği İslam Konferansı Teşkilatı’na alternatif bir girişim olarak görmesi.
Suudiler ve İKT Genel Sekreteri rahatsızlıklarını açıkladılar.
Malezya, Türkiye, İran, Endonezya ve Katar’ın bir araya geldiği bir zirvenin Suudileri rahatsız etmesi normal. Dr. Mahathir ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da IKT’nın atıl halinden şikayetçi olup, bu işbirliklerinin artacağının sinyalini verdiler.
Buraya kadar olan kısmı tabii ki önemli, Türkiye’de zirveyle ilgili haberler de genelde bu tartışmalar çerçevesinde verildi.
Tabii dünyadaki bütün gelişmelerle ilgili olarak yapıldığı gibi bu zirveden de “Türkiye korkusu”, “Malezya Başbakanı’ndan Türk savunma sanayine övgü” gibi narsist başlıklar çıkarıldı.
Zirveyle ilgili sosyal medyada en çok ilgiyi ise emektar Başbakan Mahathir Muhammed’in yaptığı cesur açılış konuşması gördü.
Konuşma Türkiye’de de haber oldu ama bir miktar sansürlenerek.
Örneğin Mahathir’in konuşmasında “Bugün dünyanın saygısını kaybettik. Biz artık ne bilimin kaynağı, ne de insan medeniyetinin rol modeliyiz" dediği haberlerde yer aldı ama hemen ardından söylediği cümle herhalde fazla sert bulunup çıkarıldı: “Biz, İslam’dan korkulmasına neden olduk.”
Yine konuşmasından şu bölüm haber yapıldı:
“Bugün hiçbir Müslüman ülke gelişmiş olarak tanımlanmamaktadır. Bütün servetlerine rağmen bu ülkeler gelişmekte olan sınıfındadır. Bu ülkeler maalesef zayıf ve İslam ümmetini korumada yetersiz kalmıştır."
Ama devamındaki daha sert şu eleştirileri atlandı:
“18’incü yüzyıldan 20’inci yüzyıla kadar uzun zaman Müslüman ülkeler Avrupalı güçlerin egemenliği altındaydı. Şimdi büyük ölçüde hepimiz bağımsızlığımızı kazanmış durumdayız. Ama bağımsız milletler olarak daha iyisini yapamadık. Hatta bazılarımız tekrar eski kolonyal efendilerimize bağımlı hale geldi. Bugün küçük Müslüman devletler bile iyi yönetilmiyor. İster otoriter ol ister olma iyi yönetim imkansız değildir. Bizler baskıcı olmamalıyız.”
Yine de halimize şükretmeliyiz. İran medyası bu kadarını bile veremedi.
94 yaşındaki Dr. Mahathir, masada sağında ve solunda oturan Türkiye ve İran Cumhurbaşkanlarının arasında bu cesur özeleştirileri yaparken, insan dinleyiciler arasında onu izleyen bir ismin aklından ne geçtiğini merak ediyor:
Enver İbrahim’in...
Dr. Mahathir’in siyasi hayatı, neredeyse 1957’de İngiltere’den bağımsızlığı kazanan Malezya’nın tarihiyle eşit.
1950’lerde genç bir tıp doktoru olarak katıldığı milliyetçi ve muhafazakar Malay Birliği Milli Teşkilatı (UMNO) partisinden 1964 Meclis’e girmiş, bir malay milliyetçisi olarak bir kez partiden atılmış ardından tekrar döndüğü partisinde 70’lerde bakan olmuş, 81’e kadar bakanlıklar, başbakan yardımcılığı yapmış, yeni ekonomi programını hazırlamış, 1981 yılında da ülkenin dördüncü Başbakanı seçilmişti.
1981-2003 arası 22 yıl boyunca oturduğu Başbakanlık koltuğunda Malezya’yı, bugünkü Malezya yapan isim oldu.
Ama bunu tek başına yapmadı.
1982’de kabinesine aldığı 35 yaşındaki genç bir siyasetçiyle birlikte yaptılar; Enver İbrahim’le.
Aslında Dr. Enver İbrahim, Dr. Mahathir’in sağcı milliyetçi siyasi çizgisinden epey uzak İslami gençlik hareketinin lideriydi. Genç yaşına rağmen 70’lerde hapis yatmış, açlık grevleri düzenlemişti.
Aynı zamanda ihya ve tecdid çizgisinde, dünyadaki İslami hareketlerce tanınan bir entelektüeldi. 80’lerde Türkiye’de de çok tartışılan “bilginin İslamileştirilmesi” gibi tartışmaları başlatan İsmail Raci Faruki ile birlikte ABD’de Uluslararası İslami Düşünce Enstitüsü’nü kurmuşlardı.
1991’e kadar çeşitli bakanlıkları yürüten, eğitim bakanlığında yıldızı parlayan Enver İbrahim’i, Mahathir 1991’de Maliye Bakanı yaptı. Mahathir ve İbrahim, “Malezya Başarabilir”, “2020 Vizyonu” hedefler koyarak büyük bir kalkınma hamlesi başlattılar ve Malezya’yı Asya’nın kaplanları arasında soktular. Enver İbrahim, Mahathir’in doğal halefiydi artık.
Ama Enver İbrahim için sadece ekonomik kalkınma yeterli değildi.
İslam’ın çok kültürlülük ve demokrasiyle biraya gelmiş bir modelini Malezya’da hayata geçirmek istiyordu. Örnek aldığı model farklı dinlerin ve kültürlerin asırlarca birarada yaşadığı ve yüksek bir kültür ürettiği İslam’ın altın çağı olan Endülüs’tü. Endülüs’ün o parlak yüzyıllarına “Convivencia” yani “yaşa ve yaşamasına izin ver” adı verilmişti. Dr. İbrahim, Malezya’da “Convivencia” çağını başlatma hayaline etrafında toplanmış gençleri ve aydınları da inandırmıştı. Kurduğu Uluslararası İslam Üniversitesi bu idealin taşıyıcısıydı.
Bu hayale inanan aydınlardan biri de Pakistanlı düşünür Ziyaüddin Serdar’dı. Londra merkezli “İcmalci” denen İslamcı elit bir entelektüel grubun içindeki Serdar, kitapları pek çok dile çevrilmiş, Türkiye’de de tanınan bir isim.
Pakistan’da tebliğ cemaatinden Afganistan’da Usame Bin Ladin’e, Avrupa ve Türkiye’deki İslami hareketlere kadar her yeri dolaşmış, herkesle tanışmış, İslami düşünce içinde çıkış ve çözüm yolları aramış ama onu en çok Enver İbrahim heyecanlandırmıştı.
2004 yılında yazdığı (Desperately Seeking Paradise: Journeys of A Sceptical Muslim) ve Türkçe’ye umutsuzca kısmı atılarak “Cenneti Arayan Adam: Septik Bir Müslümanın Yolculuğu” diye çevrilen kitabında işte bu arayışlarını ve Malezya’daki hayal kırıklığını anlatıyor.
İlk hayal kırıklığı Malezya’nın büyümesinin beklenmedik sonuçları olmuştu:
“Ekonominin büyümesi yalnızca genel yaşam standartlarını yükseltmekle kalmadı bazıları için olağanüstü bir zenginlik üretti. Yeni zenginler gösterişli yaşamlar sürmeye başladı. Tasarımcı imzalı giysiler, pahalı aksesuarlar ve BMW veya Mercedes standart hale gelmişti. Özelleştirilebilecek her şey özelleştiriliyor ve Başbakan’ın çevresinde kümelenmiş dostlarına satılıyordu. Çok fazla çaba gösterilmeden elde edilen ani zenginlik, büyük fikirler doğuruyor ve Malezya büyük, çok büyük düşünüyordu: Bu düşünceler [1998-2004 arasında] dünyanın en yüksek binası olan Petronas Towers ve dünyanın teknolojik bakımdan en gelişmiş uluslararası havaalanı şeklinde somutlaşıyordu. Bu milletin uzun süredir Guinness Rekorlar Kitabı’na duyduğu hayranlık, nihayet orada yer almalarıyla gerçeğe dönüşüyordu.”
Malezya büyüdükçe, Mahathir’in yakın çevresinde bir saadet zinciri ortaya çıkmıştı. Ülkenin ekonomisinin patronu olan Enver İbrahim, aynı zamanda yolsuzluklarla mücadele eden bakanlığın da başındaydı. Sık sık ehliyet, liyakat, kurumsal sorumluluk, yolsuzlukla mücadele için sesini yükseltiyor, Serdar’ın tabiriyle “Mahathir ve onun kibirli ensesi kalın ahbapları Enver’i küçümsüyordu.”
İkisi arasındaki ipler 1997’deki Asya Finans Krizi’nde koptu. Tartışma çok tanıdık.
Çöken ekonomiyi toparlamak için Enver İbrahim, faizleri artırıp, kuru dengelemeyi ve IMF ile anlaşarak kemer sıkma politikaları uygulanmasını savunuyordu.
Mahathir ise içe kapanmacı eski usul mali politikalarla devam etmek istiyordu. Komşu Endonezya’daki muadili Suharto’nun ekonomik krizle başlayan isyanlarla devrildiğini görmüş ve korkmuştu.
Mahathir’e göre krizin arkasında Malezya’nın kalkınmasını kıskanan dış güçler, Soros, Yahudiler, yabancı basın ve IMF vardı.
Bir bakanlar kurulu toplantısında tartıştılar, Mahathir, Enver İbrahim’den istifa etmesini istedi ama o kabul etmedi ve direndi. Parti içindeki eğitimli genç kadrolar Enver İbrahim’in tarafındaydı.
Bunun üzerine Dr. Mahathir, elinin altındaki medya gücünü ve propaganda makinesini harekete geçirdi.
Bir parti toplantısında “Enver İbrahim’in Başbakan Olmaması İçin 50 Sebep” adlı bir kitap dağıtıldı. Kitapta, Enver İbrahim yolsuzlukla ve eşcinsellikle suçlanıyordu.
Eşcinsellik, Malezya yasalarına göre ağır bir suçtu, Malezya siyasetinde birini itibarsızlaştırmak için daha önce de kullanılmış etkili bir silahtı.
Kampanyaya Mahathir’in kontrolündeki yargı ve medya da katıldı.
Enver İbrahim’in eşinin şoförü, polise gidip, Enver İbrahim’in kendisiyle zorla ilişkiye girdiğini iddia etti.
İddialar ayrıntılarıyla gazetelerin manşetlerinden verildi. Enver hakkında soruşturma açıldı.
Soruşturma üzerine Dr. Mahathir Enver İbrahim’i bakanlıktan aldı ve partiden ihraç etti.
Ama burada da durmadı. Bu kez yolsuzluk iddiaları dolaşıma sokuldu. Enver İbrahim hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Mahkemeye çıkarıldığında bir gözünün morardığı görülmüştü. Sadece tutuklanmamış, ülkenin iki numaralı ismi bir de karakolda dövülmüştü.
Önce yolsuzluktan dokuz yıl ceza aldı, birkaç ay sonra da eşcinsel ilişkiden altı yıl ceza daha verildi. Şoförün iddiaları, güya Enver İbrahim’den alınan DNA örneğiyle doğrulanmıştı.
Beş yıl hapis yattıktan sonra 2004 yılında yüksek mahkeme kararı bozdu. Şoförün iddialarının çelişkili olduğuna, DNA örneğinin nereden alındığının belli olmadığına karar verdi ve Enver İbrahim hapisten çıktı.
Ama mahkum olduğu için beş yıl siyaset yasağı vardı. Bu sırada yurtdışına gitti, üniversitelerde ders verdi, think tanklerde çalıştı.
Onun hapse girmesinden sonra Dr. Mahathir, ülkedeki ipleri iyice elinde toplamış, otoriterliğin dozunu artırmış, dünyada gazetecilerin en büyük düşmanı ilan edilmişti. Nazi soykırımını inkar eden, 11 Eylül’ü ABD’nin yaptırdığını söyleyen açıklamalarıyla dünyada da eski itibarını kaybetmişti. Kendisine yönelik protesto gösterilerini bile hapisten telapati yoluyla Enver İbrahim’in organize ettiğini söylüyordu.
2004 yılında Başbakanlık koltuğunu Abdullah Bedevi’ye bırakıp, partinin manevi lideri olarak kenara çekilmişti.
Enver İbrahim, dört yıl sonra 2008 yılında eşinin lideri olduğu parti için tekrar siyaset meydanına indiğinde hakkında bir kere daha eşcinsellik suçlaması yapıldı. Bu kez eski bir danışmanı olan genç polise gidip ondan şikayetçi olmuştu. Bir kere daha tutuklandı, sonra mahkeme iddiaları mesnetsiz bulup onu tekrar akladı.
Artık başbakanlık koltuğunda ise ülkenin ikinci başbakanın oğlu, üçüncü başbakanının yeğeni aristokrat bir aileden gelen Necip Rezak oturuyordu.
Enver İbrahim, bir sonraki seçimlerin favorisiydi. Hatta Dr. Mahathir’e Enver İbrahim yeni başbakan mı olacak diye sorulmuş o da “O ancak İsrail’in Başbakanı olur” demişti.
Enver İbrahim tam 2014 seçimlerinde aday olacağını açıklamıştı ki temyize giden eşcinsellik suçlaması cezası yüksek mahkeme tarafından bozulup, onandı.
Böylece 2015 yılında aynı suçtan bir kere daha hapse girdi.
O hapisteyken Malezya Necip Rezak’ın iktidarı altında iyice yolsuzluk ekonomisine teslim olup, fakirleşmişti.
Rezak’ın Kudüs, ümmet hamaseti de bu yıkımı örtmeye yetmedi.
Halk sokaklara çıktı. Artık yolsuzlukları ayyuka çıkmış Rezak’ın istifasını isteyenlerden biri de onu oraya getiren hocası Dr. Mahathir’di.
Rezak direnip, iktidarda sertleşince, Dr. Mahathir 91 yaşında, kurucusu olduğu ve 22 yıl başkanlığını yaptığı iktidar partisine karşı bir parti kurarak, tekrar mokasenlerini giydi.
Enver İbrahim’in mahkemesine gitti, ondan helallik istedi, barıştılar.
Ve 2018 seçimlerinde hapisteki Enver İbrahim’in eşinin başkanlığını yaptığı parti ve Mahathir’in partisinin kurdukları ittifak sandıktan zaferle çıktı.
Necip Rezak yolsuzluktan hapse atıldı. Mahathir 93 yaşında ülkenin Başbakan’ı oldu.
2020 yılında ise artık koltuğu çok çile çektirdiği Enver İbrahim’e bırakması bekleniyor.
Herhalde Enver İbrahim, şimdi bilgece İslam dünyasına tavsiyelerde bulunan 94 yaşındaki Mahathir’i dinlerken, Malezya’nın kaybolan bu yıllarını düşünmüştür.
Neyse ki Dr. Mahathir 90’lı yaşlarda olsa da hatadan dönmüş, ülkesine verdiği zararı telafi edebilmek için elini taşın altına sokmuştu.
Ama aynı hatalar onun konuşması sürerken yanı başında liderlerinin oturduğu iki ülkede yaşanmaya devam ediyor.
İran’da ülkenin eski başbakanı ve muhalefet lideri Musavi hala ev hapsinde. Türkiye’de ise yeni parti kuran eski Başbakan’ın kurucularından olduğu üniversiteye kayyım atandı.
Ziyaüddin Serdar, 2004 yılında “Cenneti Arayan Adam”da, Enver İbrahim’in hapse atılması sonrası yaşadığı hayal kırıklığı için şöyle yazmıştı:
“Bu dönem bizim 1492 yılımızdı. Bizler Endülüs’ten sürülüyorduk. İbn Hazm’ı düşünmeye devam ettim. Bir defasında “Ne kadar açık fikirli ve zeki olursanız olun, otoriterlik daima çevrenizden dolanacak bir yol bulur" demişti. İbn Hazm’a göre çoğulculuk ve otoriterlik sürekli bir savaşa kilitlenmiştir. Tek bir megaloman inşa edilmesi onlarca yıl, hatta yüzlerce yıl almış bir cenneti anında yıkabilir. İbn Hazm Endülüs’ün böyle kaybedildiğini anlatıyordu... Umutsuzca aradığım cenneti tasarlayacak en mükemmel kişi hapsedilmişti. Cennet belki de bulunmak istenmiyor diye düşündüm.”
(Daha fazla okuma ve bilgi için yazıda çokça yararlandığım, üniversite eğitimini Malezya’da tamamlamış, Asya siyaseti üzerine uzman olan Şehir Üniversitesi öğretim görevlisi Doç. Dr. Hasan Kösebalaban’ın geçen yıl Karar için yazdığı “Doktor Mahathir’in Dönüşü Umutlu Başlangıç” başlıklı yazısını tavsiye ederim)https://www.karar.com/gorusler/hasan-kosebalaban-yazdi-doktor-mahathirin-donusu-umutlu-baslangic-851516
“Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki görevine psikiyatrik uygunsuzluğu gerekçe gösterilerek son verilmiş bir subayım. Askerlik yapmak için uygun görülmeyen psikolojik özelliklere sahip olduğum saptanmış ve ordudan uzaklaştırılmıştım. Şimdi bu niteliklere sahip olan benim bir soruşturmada kaynak/dayanak yapılmasını anlayabilmiş değilim...Ayrıca psikolojik yapımdaki bazı özelliklerin manipüle edilmek istendiğini, çeşitli operasyonlarda araç haline getirilmek istendiğimi gördüm, görüyorum... 2013 Haziranında memleket sathında yaşanmış olayların yabancı ülkelerin gerçekleştirdiği bir operasyon olarak gösterilmesini kabul etmiyorum. Buna şahsımın tanık gösterilmesin ise kişilik haklarıma saldırı olarak değerlendiriyorum. Yürüttüğünüz soruşturma çerçevesinde bu uyarılarımın dikkate alınmasını ve şahsıma atfedilen görüşlerin bir dayanak olarak kullanılmasını sona emesini talep ediyorum.”
Bu cümleler geçen yıl İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunulmuş bir dilekçeden.
Dilekçeyi veren kişi Murat Papuç.
Papuç, 15 yıl orduda görev yapmış eski bir yüzbaşı. Daha sonra TKP’de siyaset yapmış. 2015’de oradan da ihraç edilmiş. Sert bir ulusalcı, Gezi eylemlerine katılmış, AK Parti iktidarına muhalif bir isim. Bu köşeyi okuyanlar ismini herhalde hatırlayacaktır.
Papuç, Osman Kavala soruşturmasını 28 Mart 2016 günü verdiği ifadeyle başlatan kişiydi.
İfadesinde hiçbir delil, somut veri ileri sürmeden bir takım analizler yaparak Gezi olaylarının ve çözüm sürecinin arkasında dış güçlerin, Soros’un olduğunu, “Türkiye’nin Sorosu”nun da Osman Kavala olduğunu söylemişti. Onunla birlikte de çoğu sol içi fraksiyon kavgasında hasmı olan 26 kişinin daha ismini vermişti.
Ama kolluk kuvvetleri kendisinin ciddiye almadığı bu ifadeyi çok ciddiye aldı, soruşturma başlattı ve Kasım 2017’de de Osman Kavala’yı tutukladı.
Mahkemenin tutuklama gerekçesinde Papuç’un ifadesi vardı.
Tutuklanmasından ancak bir yıl sonra Kavala davasının iddianamesi ortaya çıktığında görüldü ki iddianamenin de tepesinde Papuç’un bu ifadesi duruyordu.
Suçlamaların şöyle tarif edildiği bir iddianameye, her akşam televizyonlara çıkan komplocu araştırmacı yazarların lakırdılarına benzeyen bu ifadenin ‘güçlü bir delil’ olarak girmesi herhalde şaşırtıcı değildi:
“Her ne kadar toplantıların içeriğine ulaşılamamış ve karanlıkta kalan yönleri olsa da iletişimin tespit tutanaklarından, Gezi’den sonra tekrar sivil itaatsizlik ve şiddetsiz eylem adı altında yeniden çeşitli gösteri ve eylemlerin yapılmasına yönelik bir takım eğitimler ve konuşmalar düzenlendiği kanaatine ulaşıldığından...”
İçeriğine ulaşılamayan toplantılardan, karanlıkta kalan iletişim tutanaklarından kanaatlere varılan bir iddianamenin birinci delili olan bu ifadenin sahibi, bu ortaya çıkınca savcılığa başvurdu ve polisin, savcıların, hakimlerin kendisinin bile ciddiye almadığı ifadesini bu kadar ciddiye almasına itiraz etti, psikolojik rahatsızlıkları yüzünden ordudan atıldığını hatırlattı.
Buna rağmen Osman Kavala, içi bomboş bir iddianameyle hapisteki 785’inci gününü tamamladı.
İfadesiyle soruşturmayı başlayan Murat Papuç ise henüz mahkemede ifadeye bile çağrılmadı.
Üçüncü yıla giren bu hukuki fars, nihayet geçen hafta AİHM’den net bir hak ihlali kararı, “soruşturma siyasi”, “derhal tutukluluğuna son verilmeli” tespit ve tavsiyeleriyle döndü ama dün görülen duruşmada mahkeme Türkiye iç hukukunun bir parçası olan, bigane kalamayacağı AİHM kararını da görmezlikten gelerek Kavala’nın tutukluluğuna bu ‘güçlü delillerle’ devam dedi.
Böylece 1987’de Özal’ın Türkiye’yi 12 Eylül hukukundan çıkarıp, bu ülkenin vatandaşlarına devletin sürekli değişen insafı dışında uluslararası bir hukuki güvence olarak verdiği AİHM’e bireysel başvuru hakkı ve 1990’da kabul edilen AİHM’in zorunlu yargı yetkisi büyük bir yara daha aldı.
80’lerde solcuların, 90’larda Kürtlerin, başörtüsü yasakları sırasında dindarların, siyasi hakları engellenirken Erdoğan’ın ve 33 yıldır bu ülkenin hakimlerinden adalet görmemiş binlerce insanının zor zamanlarda güvencesi olmuş, daha çok da olacağa benzeyen bir kapı biraz daha kapandı.
Peki ne uğruna?
Savcılar ve hakimler; “beni bu kadar niye ciddiye aldınız ki” diyen bir tanığın kuyuya attığı taşın peşinden gitmekten vazgeçmediler, içi boş çıkan büyük iddialardan geri dönmeyi gururlarına yediremediler, devlet büyüklerini yalancı çıkarmak istemediler diye!
Muhtemelen bu yaptıklarını da “Bak nasıl AİHM’e de boyun eğmedik” diye büyük bir vatanseverlik olarak görüyorlardır!
Böylece 80 milyon artık yerli ve milli hukuka emanet.
Peki yüzde yüz yerli ve milli bir teknolojinin kullanıldığı bir hukukta başımıza neler gelebilir?
Mesela size gıcık olan bir akrabanız, sizi terörist diye ihbar edebilir.
NASA çalışanı bir ABD vatandaşı olmanız hatta ABD Başkanı bile sizi bu yerli ve milli hukukun elinden kurtaramaz.
Tıpkı Serkan Gölge’nin başına geldiği gibi.
Serkan Gölge aynı zamanda ABD vatandaşı da olan bir NASA çalışanı. 13 yıldır ABD’de yaşıyor ve çalışıyor. 2016 yazında tatil için geldiği memleketi Hatay’da 23 Temmuz 2016 günü evi basılarak gözaltına alındı.
Sonra hakkında 36 sayfalık bir iddianame yazıldı. Ama bu 36 sayfalık iddianamenin ilk 35 sayfası onunla ilgili değil. Genel olarak bir FETÖ tarifi, bilinen iddialardan ibaret.
36 sayfalık iddianamenin sadece bir sayfası, yazıyla sadece “1” sayfası Serkan Gölge’ye yönelik suçlamalar hakkında.
Peki ne yazıyor bu bir sayfada?
İddianameden soruşturmayı da başlatan en önemli tespiti okuyalım:
“22.07.2016 günü, Hatay Emniyet Müdürlüğü Muhabere ve Elektronik Şube Müdürlüğüne gelen 1008960 numaralı ihbarda;
“İsmim ve bilgilerimin gizli kalmasını istiyorum. Serkan Gölge isimli şahıs FETÖ’cülerin kriptocularından çok önemli biridir. NASA’da çalışıyor gibi söyler ancak kendisi CIA de çalışıyor. Ben bunu aile içinden duydum. Bu şahsın babasının adı...Serkan Gölge şu an ....babasının evinde. Bugün veya yarın İstanbul’a uçakla uçacak. Cumartesi veya pazar günü de Amerika’ya uçacak bu şahıs FETÖ örgütü içerisinde çok önemli kripto görevindedir.”
Suçlama bu kadarlık bir ihbar.
Peki böyle bir ihbar üzerime Emniyet ne yapmış?
Hemen ertesi günü yani 23 Temmuz 2016 günü ihbarda verilen adrese gidip Serkan Gölge’yi gözaltına almış.
Hiçbir soruşturma yapmadan, ihbarın ciddiyetini hiç araştırmadan.
Hadi diyelim o sırada darbenin üzerinden bir hafta geçmişti, ihbarcılık çok yaygındı, o günlerin havası böyleydi.
Ama aylar sonra çıkan iddianamenin ana suçlaması bu ihbardan ibaret. Yine hiç araştırılmamış, soruşturulmamış. İhbardaki kadar iddianameye konulmuş.
Peki iddianamedeki bu bir sayfadan ihbarı çıkarınca geriye kalan yarım sayfada ne yazıyor?
Diğer “deliller”. Yine okuyalım:
“2003 ve 2016 yılları arasında, İstanbul Atatürk Hava Limanından, çok sayıda giriş çıkış kaydının bulunduğu,
Son olarak, 26.06.2016 günü, İstanbul Atatürk Hava Limanından Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olarak ülkemize giriş yaptığı tespit edilmiştir.
İlgili soruşturma kapsamında, 23.07.2016 günü yakalanarak gözaltına alınan Serkan GÖLGE isimli şüphelinin ikametinde yapılan aramada; 1 ABD Doları ele geçirilmiştir.
...Örgüte koşulsuz olarak bağlılıklarını bildiren şahısları ödüllendirmek maksadı ile temsili olarak 1 (bir) ABD’ doları verildiği şeklinde bilgiler elde edilmiştir.
Ayrıca, Serkan GÖLGE isimli şüphelinin üzerinde yapılan aramada, Serkan GÖLGE adına düzenlenmiş üzerinde, “NOV 2018” ibaresi bulunan “007-739978” seri numaralı NASA (NatıonelAeronautics and Space Administration) (Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) kimlik kartı olduğu değerlendirilen kart ele geçirilmiştir.”
Özetleyelim deliller; 10 yılı aşkın süredir ABD’de çalışan birinin ABD’ye uçuş trafiği, bir hafta önce ABD’den ülkesine gelmiş birinden çıkan 1 dolar ve “ele geçirilmiş” bir NASA kartı.
Bu delillerle NASA çalışanı Serkan Gölge üç yıl hapis yattı.
Uğradığı haksızlık hakkında ABD medyasında onlarca haber yapıldı. Trump, Pompeo, ABD Dışişleri defalarca Türkiye’yi eleştiren açıklamalar yaptılar.
Nihayet üç yıl sonra geçen mayıs ayında Trump’ın bastırmasıyla, hakkındaki suçlama terör örgütü üyeliğinden terör örgütüne yardıma düşürülüverdi, hapishaneden ev hapsine çıkarıldı.
Ve geçen ay Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyareti sırasında Trump, dünyanın en önemli kanallarının canlı verdiği ortak basın toplantısında sözlerine şöyle başladı:
"Türkiye'nin az önce geri istediğimiz bir mahkumu serbest bıraktığını öğrendim. Az önce cezaevinden ev hapsine gönderildiğini öğrendim. Oradan da yakın bir zamanda Amerika'ya verilecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yardımı için teşekkür etmek istiyorum. Bu harika oldu. İster mahkum, ister rehine deyin, serbest bırakılan bu kişi şu anda ev hapsinde. Yakın bir zamanda Amerika'ya gönderilecek olması iyi bir haber."
Ama Trump’ın bu sözlerine rağmen Gölge haftalık imza yükümlülüğü sürdüğü için hala Hatay’da,NASA’daki işine henüz geri dönemedi.
Peki ne uğruna? Ne uğruna Türkiye, hukukun ‘h’sinden bile anlamayan bir ABD başkanı tarafından, hapisten siyaseten adam kurtarılabilen üçüncü dünya ülkesi muamelesi gördü?
Tabii ki NASA çalışanı akrabasına gıcık olan birinin ifadesini tutuklama için yeterli gören, NASA kimlik kartını suç delili sayabilen savcılar, hakimler yüzünden.
Yani siyasi bir hasmınız sizi Sorosçu diye ihbar edebilir, küçüklükten beri başarılarınızı kıskanan yakın bir akrabanız sizi FETÖ’cü ve CIA ajanı diye polise bildirebilir ya da Samsun’da muhalif bir tweet atıp kendinizi bir anda Facebook’da trollük yapan o savcının karşısında bulabilirsiniz.
Artık bunları ciddiye alan, bu delillerle sizi iki-üç yıl hapiste tutabilecek yüzde yüz Türk hukukçularının ürettiği, yerli ve milli bir hukuk teknolojimiz var.
Bu yerli ve milli hukukun elinden sizi AİHM hatta ABD Başkanı bile kurtaramayabilir.
Ne kadar gurur duysak azdır!
.28/12/2019 00:39
Kanalıma neden hoş gelmediniz?
75
“Dün öğleyin 12’de kahraman ordu Çanakkale’ye girdi”, “Boğazlardaki askeri işgal bitti.”
21 Temmuz 1936 günkü gazetelerin coşkulu manşetleri okununca, bir savaştan zaferle çıkıldığı düşünebilir.
Aslında ortada bir abartı da yoktu.
Gerçekten de Türk ordusu 20 Temmuz günü saat 11.00’de denizden ve karadan Çanakkale’ye girmişti.
Orduyu şehrin girişinde ellerinde bayraklarla halk büyük bir heyecanla karşılamış, davullar çalınmış, kurbanlar kesilmişti.
Gazetelerdeki haberlere göre askerleri karşılayanlar arasında gözleri yaşlı Çanakkale gazileri de vardı. Kalabalık Çanakkale şehitliklerini olduğu bölgeyi de ziyaret etmiş, mezarlara çiçekler bırakılmış, dualar okunmuştu.
Bu arada Eskişehir’den kalkan savaş uçakları da kalabalığın üstünde gösteri uçuşları yapmıştı.
Aynı saatlerde benzer bir coşku İstanbul Üsküdar’da da yaşanmaktaydı.
Sabah saatlerinde beklenen haber gelince Anadolu yakasındaki piyadeler, topçu ve motorlu kuvvetler Üsküdar iskelesinde toplanmaya başlamış, Üsküdar meydanında askerleri binlerce İstanbullu coşkuyla karşılamıştı.
Askerler, büyük tezahüratlar arasında vapurlara binip Boğaz’ın çeşitli noktalarına kurulmuş tabyalara yerleştirildiler.
Yine törenler eşliğinde deniz kuvvetlerine bağlı Yavuz Zırhlısı, Hamidiye Kruvazörü ve askeri muhripler, Boğaz’ın Karadeniz girişine demirledi. Törenler, kutlamalar, fener alayları günlerce sürdü.
Türk ordusunun İstiklal Savaşı’ndan 15 yıl sonra 1936 yılının 20 Temmuz günü İstanbul ve Çanakkale boğazlarına yaptığı bu askeri çıkarmanın sebebi İsviçre’nin Cenevre Gölü kenarındaki bir safiye yeri Montreux’de, bir aydır görüşmeleri süren anlaşmanın imzalanma haberinin gelmesiydi.
Anlaşma haberinin duyulmasıyla Ankara’da da halk meydanlara dökülmüş, kutlamalar yapılmış, tatilde olan Meclis acil olarak toplanmış, Çanakkale şehitleri için saygı duruşuyla başlayan özel oturumda milletvekilleri anlaşma için hükümeti tebrik etmiş, Çanakkale’ye şehitler için dev bir anıtın dikilmesini önermişlerdi. O günlerde “Montrö zaferinden evvel ve sonra Çanakkale” konulu bir film çekilerek sinemalarda gösterilmiş, Semiha Hanım da anlaşma için bir şarkı yapmıştı.
Montreux’nün nasıl bir heyecan yarattığını anlaşmayı kutlayan Ankara’daki kalabalığa hitap eden tarihçi Enver Behnan Şapolyo’nun coşkulu konuşması iyi anlatıyor:
“Bu anda yeni bir zaferi kutlamak üzere ayaktayız. Lozan’dan sonra Montrö. Sevineceğiz, coşacağız, bayramlaşacağız, çünkü boğazlara bizimdir. Şu dakika Türk askerleri yürü emrini almış bulunuyor. Askerler alay alay, takım takım yürüyor, yürüyor… Boğazdan esen bir rüzgâr, Türk bayrağını okşayarak dalgalandırıyor, selamlıyor. Anadolu durmadan yürüyor, o boğazlara, boğazlar ona yaklaşıyor… 20 Temmuzda kazandığımız Montrö zaferi ulusal bayramımızdır. Onu Atatürk başta biz kazandık. Sevinin analar! Coşun kardeşler! Varolsun en büyüğümüz Atatürk! Hep bağırın: Boğazlar bizimdir, Türkündür!”
Montreux’nün ne olduğu bugünlerde zaten çokça yazıldı.
Kısaca tekrar etmek gerekirse; bundan 13 yıl önce Montreux’nün yakınlarındaki Lozan’da imzalanan barış anlaşmasıyla Boğazlar meselesi Türkiye’nin istediği gibi çözülememiş, Boğazlar’dan geçişler Milletler Cemiyeti kontrolünde uluslararası bir komisyona bırakılmış, Türkiye’nin Boğazlar’da asker bulundurmasına da izin verilmemişti.
Türkiye, 1930’lardan itibaren bu duruma itiraz etmeye başladı. Ama dünyada savaş tamtamları yükselene kadar kimse Ankara’nın anlaşmayı yeniden gözden geçirme çağrısıyla ilgilenmedi.
Nihayet 30’ların başında silahlanma yarışı başladı. 1933’te İtalya Habeşistan’a saldırdı, Ege’de Türkiye’ye yakın 15 büyük adayı ele geçirdi. Almanya Versay Anlaşması’na aykırı olarak Ren bölgesini silahlandırdı. Japonya Milletler Cemiyeti’nden çekildi. Bu arada tedirgin olan Sovyetler de Boğazlar’ı güvence altına almak için Türkiye’yi sıkıştırmaya başladı.
Bu ortamda artık boğazların güvenliğini Milletler Cemiyeti’nin koruması mümkün değildi. Bu üç faşist rejimin saldırgan politikalarına karşı İngiltere ve Fransa’nın teşvikiyle Türkiye’nin, Boğazlar meselesini görüşmek için Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni imzalamış ülkelere gönderdiği nota kabul gördü.
İtalya haricinde SSCB, Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya, Romanya, Fransa, İngiltere’nin katılımıyla konferans 22 Haziran 1936’da Montreux’de başladı ve bir ay sonra da 20 Temmuz 1936’da anlaşma imzalandı.
Anlaşmanın özeti, Boğazların hakimiyetinin çöken Milletler Cemiyeti’nden alınıp, bu çatışmalarda tarafsız kalması beklenen Türkiye’ye verilmesiydi.
Anlaşmayla Türkiye boğazların her iki yakasını silahlandırmak, buralarda asker bulundurmak hakkına sahip oldu. Boğazlar Komisyonu kaldırıldı, ticari gemilerinin geçişine tam serbestlik verilirken, savaş gemilerinin geçişine ise sınırlamalar kondu. Bir savaş halinde, eğer Türkiye o savaşın tarafı değilse Boğazlar savaş gemilerine kapatıldı, eğer Türkiye savaşın bir tarafıysa bu karar Türkiye’ye bırakıldı.
Yani aslında Türkiye, Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nın egemenliğini ancak 1936 yılında, Montreux Anlaşması’yla kazandı.
O yüzden bugünlerde Kanal İstanbul’u savunmak için, herhalde biraz da adı “Montreux” olduğundan, anlaşmadan “aleyhimize yapılmış bir gavur işi” gibi bahsedilmesi hem büyük yanlış hem de fena halde ayıp oluyor.
Üstelik, Türkiye 1994’de boğazlardan ticari geçişleri güvenlik ve deniz trafiği açısından düzenleyen Boğazlar Tüzüğü’nü çıkararak Montreux’deki haklarını ilerletti. 1996 ve 2002’de yeni tüzüklerle bu denetim ve kontrol yetkileri artırıldı. 2003’den beri de Rusya’nın tepkisine rağmen Boğazlarda radar destekli Türk Boğazları Gemi Trafik Hizmetleri Sistemi devrede.
Yani ortada acilen çözüm bulunulması gereken, tehlike arz eden bir durum, ufuklarda bir savaş ihtimali yok. Boğaz’dan geçen gemi sayısı, tonajları artsa da her yıl azalıyor. Zaten Montreux’den kaynaklı Boğazlardan ücretsiz geçiş hakları olan ticaret gemilerini zorla özel kanalımızdan geçirmek de mümkün değil.
Bu durumda Kanal İstanbul projesini Montreux’ye meydan okumaya çevirmek, ülkenin başındaki belaları, başka ülkelerin hasmane tutumlarını artırmaktan başka bir işe yaramaz.
Belki iktidarın Montreux’yü tarihteki yerine geri bırakıp ilk yapması gereken, 2011 genel seçimlerinden önce çılgın proje olarak açıkladıklarında epey sükse yapmış bu projenin, 2019 yılında tekrar tozlu raflardan masaya getirildiğinde neden bu kadar tepki aldığı üzerinde düşünmek olmalı.
2011’de milli geliri, büyüme oranı bugünkünden daha yüksek, enflasyonu bugünden daha düşük, insanların geleceğe ümitle baktığı bir Türkiye’de “olur mu acaba” diye bakılan bir proje, bugün milli geliri düşmüş, fakirleşen, büyüme oranı sıfırlarda dolaşan, gelecek endişesinin arttığı bir ülkede israf, lüks olarak görülüyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yaptırdığı anketlere bakılırsa, sadece muhalif kesimlerde değil, iktidarı destekleyen çevreler de böyle görenlerin oranı hayli yüksek, “şimdi ne lüzumu vardı” hissi ortak bir his.
Bu ortak tepkinin oluşmasında ekonomiden sonra özellikle bu sekiz yılda İstanbul’da yaşanan inşaat çılgınlığı, betona, kamyona duyulan tepki, yeşil alanların hızla azalması karşısında artan duyarlılığın da etkisi büyük. Toplum da 2011’deki toplum değil artık.
Öyle olunca da bu belediyecilik anlayışına karşı daha yeni seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın Kanal İstanbul’la ilgili sıraladığı riskler, Türkiye’yi çirkinleştiren TOKİ’de, Erdoğan Bayraktar’ın başkanlığı sırasında yıllarca yöneticilik yapmış, sonra onun bakanlığı sırasında inşaat ekonomisinin kalbi olan Emlak Konut’un genel müdürü olmuş, atanmış Çevre ve Şehircilik Bakanı tarafından giderilemiyor.
Bakan’ın “O bölgede bir arazi takasına, arazi rantına müsaade etmeyiz, hiçbir projede de etmedik” açıklamasını da arşivlerden hemen karşınıza çıkan 2018 yılına ait iki haber pek doğrulamıyor:
“Kanal İstanbul projesi açıklandığından beri gayrimenkul sektöründeki hareketlilik durmuyor. Vatandaş güzergah üzerinde hem yatırım hem de oturum amaçlı konut ararken, firmalar da proje yarışına girdi. Emlak Konut GYO Genel Müdürü Murat Kurum, "Sadece İstanbul’a değil ülke ekonomisine de çok büyük faydası olacak mega bir proje olan Kanal İstanbul güzergâhında, Emlak Konut’un 33 projesi yer alırken yine bölge üzerinde çok önemli arsa portföyümüzle birlikte yatırımlarımıza devam edeceğiz."
“Emlak Konut GYO Yönetim Kurulu Başkanı Ertan Yetim, Katarlı yatırımcılarla Kanal İstanbul'u ve bu bölgede yer alan portföylerindeki arsalarla ilgili görüştüklerini belirterek, " Özellikle Kanal İstanbul projesi burada büyük bir heyecan oluşturmuş durumda. Bu ilgiyi burada yakinen görme imkanımız oldu. Katar'ın Emlak Konut ölçeğindeki şirketi ile yaptığımız görüşmelerde kendilerinin projelerimize yakından ilgili olduklarını gördük ve onları Türkiye'ye davet ettik. Bir çalışma grubu oluşturup birlikte neler yapabileceğimize bakmak istiyoruz. Kanal İstanbul civarındaki arsalarımızla ilgili bir bilgi paylaşımında bulunduk. Kanal İstanbul güzergahı üstünde Arnavutköy-Dursunköy'de 3,6 milyon metrekare, Küçükçekmece'deki Bizim Mahalle projemizin ihale edilmemiş 450 bin metrekarelik bölümü, Başakşehir-Hoşdere'deki 340 bin metrekarelik alan ve son olarak Başakşehir-İkitelli-Ayazma-Kayabaşı bölgesindeki 240 bin metrekarelik arsalarımız yer alıyor. Toplamda 4,6 milyon metrekareye tekabül eden bu arsalar üzerinde neler yapabileceğimizi Katarlı yatırımcılarla görüşeceğiz."
Henüz kazma dahi vurulmamış Kanal İstanbul’a bugüne kadar yapılmış yatırımlar, kanal yapılacakmış gibi satılmış/alınmış, yurtdışına doğrudan devlet tarafından pazarlanmış arsalar, başlamış konut inşaatları bu kadar tepkiye rağmen neden projede ısrar edildiği hakkında bir fikir veriyor.
Bir de üstüne ülkenin coğrafyasını değiştirecek bir projeye karşı yükselen eleştirilere “Siz isteseniz istemeseniz de yapacağız” diye cevap verilince, bu siyasi tartışmaya Valilik, AFAD bodoslama sokulunca da sadece proje değil, ülkedeki demokrasinin hali, hızla parti-devlet sistemine doğru savruluş da endişeye neden oluyor.
Muhafazakar bir iktidarın neredeyse Mephisto’nun atıl halde duran doğaya hükmetme tahriklerine kapılan Faust’unkine benzer bir azimle, Allah’ın bahşettiği Boğaz’la yetinmeyip, koca bir coğrafyayı tümüyle alt üst etme pahasına, ikincisine tamahına ise hiç gelemedik.
Yine de “Kanalıma neden hoş gelmediler” diye merak eden varsa, bazı cevapları herhalde vermiş olduk.
Montreux Anlaşması’na verilen tepkilerle ilgili yazıda kullanılan bilgiler ve daha fazlası için bknz. Prof. Dr. Hakan Uzun’un Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin Yankıları makalesi
Barack- Michelle Obama çifti Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra bir film şirketi kurup yapımcılığa başladılar. Yapımcılığını yaptıklarını ilk iş bir belgesel oldu.
Hala Netflix’te gösterimde olan belgeselin adı American Factory yani Amerikan Fabrikası.
Ama aslında belgesel bir Çin Fabrikası hakkında. Ama fabrika ABD’de.
Hikaye şöyle.
2008 krizi sırasında Ohio eyaletindeki Dayton şehrinde bulunan bir General Motors fabrikası kapanır. Bütün bölgenin ekonomisinin üzerine kurulduğu dev araba fabrikanın kapanmasıyla on binlerce işçi işsiz kalır.
2011 yılında bir mucize olur ve Fuyao adlı bir Çinli firma fabrikayı alarak burada araba camı fabrikası kurar. İşten çıkarılmış tecrübeli işçilerden binlercesi tekrar işe alınır.
Buraya kadar her şey harika görünmektedir. Yeniden iş sahibi olan insanlar mutludur. Fabrikayı Çinli patronlar adına Amerikalılar yönetmekte, Çin’den getirilmiş şirketin işi bilen tecrübeli Çinli işçileri ve mühendisleriyle Amerikalılar birbirine kaynaşmaktadır.
Ama zamanla bu mutlu tablo bozulur. Tek kelime İngilizce bilmeyen Çinli patron arada bir ziyaret ettiği fabrikanın performansından memnun değildir, fabrikanın üretimi düşüktür, zarar etmektedir. Çinli patrona göre Amerikalı işçiler tembel ve beceriksizdirler.
Önce mesai saatleri artırılır, maaşlar düşer, iş güvenliğine dikkat edilmemeye başlanır, yaralanmalar olur, bunlara itiraz eden işçiler de işten çıkarılır.
Çinli patronun zarar eden fabrikayı kapatmamak için tek bir şartı vardır; Fabrikaya sendikanın girmemesi.
Yani Komünist Çinli şirket, kapitalist ABD’deki işçilerin sendika talebine karşı fabrikayı kapatmakla tehdit etmektedir!
Ağırlaşan şartlarla yavaş yavaş fabrikanın Amerikalı yöneticileri işten ayrılır ya da kovulurlar. Bu şartları kabul edip kalanlardan bazıları ise Çin usulü ideal işçiliği görsünler diye aynı şirketin Çin’deki araba camı fabrikasına geziye götürülür
Orta yaşlı, bir miktar kilolu Amerikalı işçiler gördükleri karşısında şok olurlar.
Burası bir fabrika değil, diğer Çin sanayi tesisleri gibi bir fabrika şehirdir. İşçiler fabrika kampüsündeki evlerde ve yurtlarda kalmaktadır. İşçilerin bütün hayatları bu fabrika kasabasında geçmektedir. Haftalık izin diye bir şey yoktur. Bazı işçiler bir yıldır ailelerini görmediklerini anlatırlar.
İşçiler her sabah işe askeri nizamda sıraya girip şirket marşını söyleyerek, gün içinde yaşanacak sorunlarda nasıl özür dileyecekleri ve teşekkür edecekleriyle ilgili sözleri tekrar ederek başlamakta ve durmaksızın inanılmaz bir hızda çalışmaktadırlar.
Bazı akşamlar bütün işçiler ve aileleri fabrikanın salonundaki eğlencelerde bir araya gelip, büyük Çin üzerine yapılan hamasi konuşmaları dinleyip, şirket marşını söyleyerek eğlenirler.
Şirketin yönetici katı sanki Komünist parti genel merkeziymiş gibi bayraklar, Mao ve diğer Çin başkanlarının resimleriyle donatılmıştır. Şirketteki Komünist Parti temsilcisi ve sendika başkanı şirketin sahibinin bacanağıdır. Belgeselin sonunda ABD’deki fabrikanın nasıl Çin’deki fabrikaya benzemeye başladığını görürüz.
Belgesel Çin’in nasıl, hangi bedellerle bu kadar büyüyebildiği hakkında net bir fotoğraf veriyor.
Bugün Çin, dünyada ülkelerin demokrasisiz de kalkınabildiğine gösterilen örnek ülke. Demokrasiden hazzetmeyen liderler ve siyasi hareketlerin rol modeli, otoriter fikirlerin açık gizli ilham ve meşruiyet kaynağı.
Peki Çin’in bu “otoriter kalkınması” kıskanılacak bir büyüme mi?
Yeni kitabı “Dar Koridor” için bir süredir Türkiye’de olan, röportajlar ve konferanslar veren Prof. Daron Acemoğlu, geçen aylarda Karar’da Taha Akyol’a verdiği röportajda bu soruya şöyle cevap vermişti:
“Çin en başarılı otoriter/dışlayıcı büyüme deneyimi, ancak bunun sınırlarını da gösteriyor. İlk olarak, Çin’de büyüme çok eşitsiz oldu. Küçük bir grup insan bundan yararlandı ve eşitsizlik büyük ölçüde arttı. İkincisi, devasa miktarda yolsuzluğu beraberinde getirdi. Üçüncüsü, araştırmaya ayrılan kaynakların büyüklüğüne, üniversite sistemine ve inovasyona yönelik teşviklere rağmen, Çin’in büyümesi yurt dışından alınan veya çalınan teknolojiye dayanıyor. Şimdiye kadar yaratıcılık ve yenilikten ziyade yatırım ve teknoloji transferinden kaynaklanan büyüme. Dördüncüsü, Çin’in büyümesinin geleceğini sorgulatmaya başlayan bol miktarda verimsizlik ve kaynakların yanlış kullanımı sorunu var. Çin ve bir dereceye kadar Singapur, sıra dışı örnekler. Pek çok otoriter modelin, pek çok dışlayıcı büyüme örneğinin, kısa sürede hızı kesiliyor.”
Peki demokrasiyle, büyüme arasında bir ilişki var mı?
Bu sorunun cevabını da yine Acemoğlu’nun bu yıl Uludağ Ekonomi Zirvesi’nde yaptığı konuşmadan okuyalım:
“Bugün demokrasi gerileme halinde. Dünyanın her tarafına gidin benzer sesler var; Çin ne güzel yapıyor demokrasisiz deniyor. Gerçekten demokrasisiz yüksek kaliteli büyümeyi yapabilir miyiz? Bunun cevabını ben değil veriler söyleyecek. 1950 ila 2016 arasında pek çok ülkeye baktık. ‘0-1 arasında bu ülkelerin demokrasi endeksini oluşturduk. Her yeni demokratikleşen ülkeyi 0’a koyduk. Bu ülkelerin demokratikleştikten sonraki ve önceki yıllardaki kişi başına düşen gayri safi milli hasılasına baktık. Örneğin Güney Kore 1988’de demokratikleşiyor, sıfırda yer alıyor. Tek parametre olarak demokratikleşmeyi alsak bile görüyoruz ki diktatörlükten demokrasiye geçen bir topluluğun gelecek 20 yıl içinde kişi başına düşen milli hasılası en yüzde 25 artıyor. Bunun ise birkaç nedeni var. Birincisi yatırım artıyor. Yatırım artıyor çünkü diktatörlükler genelde kendi adamlarını kayırıyor. Bu da yatırımları ve verimliliği azaltıyor. İkincisi vergiler artıyor. Burada, aranızda çok sayıda iş adamı var. ‘Aman vergilerin artması iyi bir şey mi’ diye sorabilirler. Evet, çok iyi bir şey. Çünkü gelişmekte olan ülkelere baktığınız zaman büyük bir bütçe sorunu var. Ne dedim başta? Yüksek kaliteli büyüme için sağlık ve eğitim şart. Nereden gelecek bunun parası? Vergiye gerek var. Diktatörlükler vergiyi artıramıyor? Niye? Kendi adamlarına vergi koymamak için. Bir de vergiyi alabilecek meşruiyetleri, yüzleri yok. Demokrasi olduğu zaman vergiler hemen artmaya başlıyor. Diktatörlük, kuvvetli liderler çok önemli diyorlar. Hayır. Daha önemli olan siyasi rekabet, doğru kadrolar ve kurumsallaşan karar verme mekanizmaları.”
Demokrasi ve kalkınma arasındaki ilişkiyle ilgili benzer bir tespiti 1999 yılındaki bir konuşmasında Aliya İzzetbegoviç de yapmıştı:
“Otoriter rejimler özgürlükleri baskı altında tutarak, sağlıklı uzlaşmaları engelleyerek, ideolojik ölçütler koyarak, bunlara karşı durabilecek yetenekli insanları toplumsal çalışmalardan alıkoyup ikinci plana iterler ve her şeyin vasat bir seviyeye indirgenmesini sağlarlar. Sonuç ise özgür ülkelere kaybetmek şeklinde ortaya çıkar.”
Bu uzun girişin sebebi geçen hafta birbiri ardına yaşananların düşündürdükleri...
Geçen hafta Türkiye’nin yerli otomobili TOGG bir törenle tanıtıldı, girişim haklı eleştirileri olanlardan dahi takdir gördü, gazeteler ve televizyonlarda övgüyle haber oldu.
Ama aynı gün gazeteler ve televizyonlar daha küçük bir haberi daha verdiler; Ülkenin en çok satan muhalif gazetesi Sözcü’nün herkesin yıllardır tanıdığı yazarlarına, yöneticilerine FETÖ propagandasından hapis cezaları verildi.
Yerli araba lansmanının olduğu haftanın diğer önemli haberlerine de bakalım.
Anayasa Mahkemesi, 2.5 yıldır kapalı olan Wikipedia’nın erişim yasağını anayasaya aykırı buldu. Fakat karar henüz yasağın kalkmasını sağlamadı, direniş sürüyor. Dünyada Wikipedia’nın tamamını kapatmış iki ülke var; Türkiye ve Çin. Türkiye’deki yasak Çin’den daha uzun zamandır sürüyor.
Komplo teorileri üzerine kurulu bir davada 790 gündür hapis yatan işadamı Osman Kavala için AİHM’in verdiği tutukluluğu hak ihlali kararını mahkeme tanımadı ve Kavala’yı tahliye etmedi. Böylece 1987’de vatandaşlarına AİHM’e başvuru hakkını tanımış Türkiye’nin dünyaya açılan bir kapısı biraz daha kapandı.
Türkiye’nin en iyi vakıf üniversitelerinden Şehir Üniversitesi’nin arsasına hukuki süreç beklenmeden hazine el koydu. Ardından YÖK, üniversite yönetimini bağlı olduğu vakıftan alıp, Marmara Üniversitesi’ne devretti.
Bunların hepsi geçen hafta, aynı ülkede yaşandı.
Ama maalesef bazılarımızı yerli ve milli teknoloji atılımları heyecanlandırdığı kadar, bu yerli ve milli demokrasi ve hukuk düzeyi kaygılandırmadı, kaygılandırmıyor.
Yerli otomobille, yerli ve milli İHA’lara bakarak Türkiye’nin kalkındığını zannediyor, kendilerini bu güzel haberlerle avutarak, mevcut durumu meşrulaştırmaya devam ediyorlar. Hatta bu yerli ve milli teknolojiler esas olarak dışarıya değil, içeriye dönük propaganda malzemesine çevriliyor.
Gazeteler ciddi ciddi yerli arabayla Almanların telaşa kapıldığını yazabiliyor, hatta ülkenin Dışişleri Bakanı çıkıp “Yerli otomobil tüm dünyayı ayağa kaldırdı, birçok otomobil firması hedeflerini öne çekti” bile diyebiliyor.
Öyle görünüyor ki bazı kafalarda bir “otoriter kalkınma” modeli var.
Aslında Türkiye bu otoriter kalkınma pratiklerinin başarılı bir örneği sayılmaz. Çin gibi ekonomisi büyümüyor, bazı başarılı Asya ülkeleri gibi enflasyon, faiz oranları da düşük değil. Rusya’daki gibi ekonomisi, Merkez Bankası görece bağımsız ve ehil kadrolar tarafında yönetilmiyor.
Yine de açıkça söylenmeyen teklif şu; ‘Bırakın bu demokrasi, hukuk, özgürlük işlerini, yerli arabamıza, İHA’larımıza, denizaltılarımıza, dünyanın en büyük havalimanına bakın, Kanal İstanbul gibi mega projelere odaklanın, çok da şey yapmayın.’
Halbuki Emin Çölaşan’ın fikir özgürlüğüyle yerli araba arasında görünmeyen çok güçlü bir bağ var.
Fikirleri yüzünden insanları hapse atan, sözleşme güvenliğinin kalmadığı, Wikipedia’yı bile içeriği hoşuna gitmediği için kapatan bir ülke kalkınamaz ve teknoloji üretemez. Bu beylik bir laf değil. Dünyada bu işlerden anlayan kime bu şartları sıralasanız aynı şeyi söyler. Tabii ki devletin iteklemesiyle bazı gelişmeler olabilir, ülkenin kalkınma motoru bir zaman çalıştırabilir ama bu yüksek kaliteli ve sürekliliği olan bir kalkınma, büyüme olmaz.
Böyle bir ortamda teknolojik inovasyon da ülkenin yetişmiş insan gücü ve sermayesinin bağımsız dinamiklerinden değil, son dönemdeki pek çok yerli ve milli teknolojide olduğu gibi ancak devletin aşırı teşvikinden çıkar.
Ama Türkiye, devletin toplumunu zorla kalkınma için seferber edebileceği bir Çin değil. Her türlü siyasi fanteziye izin veren zengin petrol ve gaz kaynakları üzerinde de oturmuyoruz.
Türkiye’nin sermayesi yetişmiş insan gücü; bu coğrafyada büyük zorluklarla kurduğu demokrasisi, hukuk devleti; renkli, çok sesli entelektüel-kültürel hayatı ve dünyayla güçlü ekonomik, sosyal bağları.
150 yıllık parlamento geleneği, 70 yıllık bir demokrasi tecrübesi, 100 yıllık sendikal kültürü olan bir toplumu makineye çeviremezsiniz. Böyle bir ülkeyi dünyaya kapatamazsınız. Demokrasi ve özgürlüğün tadını bilen bir halkı daha azına ikna edemezsiniz. İnsan kaynağını harcarsanız kimi ne kadar teşvik ederseniz edin bu ülke kalkınamaz ve büyüyemez.
Belki insanlar heyecanlanıyormuş gibi görünür, görünmek zorunda kalır ama bu zorlamalar insanların kendi ülkeleriyle bağlarını daha da koparır.
Türkiye’nin demokrasisiz de kalkınabileceğini, herkesi susturarak yerli ve milli teknoloji üretebileceğini, aykırı fikirlere sahip insanları hapse atarak, ülkeden kaçırarak yine de iyi bir eğitim sistemi kurulabileceği hayallerine kapılanlar varsa, erkenden bu hayallerinden uyanmalarında fayda var.
En azından Türkiye, o hayallerin gerçeğe dönebileceği ülkelerden biri değil.
“Neden 2019 gelmiş geçmiş en iyi yıldı?”
23
Muhtemelen pek çok Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı başlığı böyle olan bir yazıyı okumak istemeyecektir. Dünyadaki pek çok insan da...
Ama tecrübeli gazeteci Nicholas Kristof’un, önceki gün New York Times’ın birinci sayfasından duyurulan yazısının başlığı böyleydi.
Kristof özetle şunu diyor: Trump’ı, güncel yakıcı meseleleri bir anlık unutun, on binlerce yıllık büyük insanlık hikayesini düşünün. 2019 yılı bu büyük hikaye içinde daha az insanın açlık çektiği, daha az bebeğin hastalıklardan öldüğü, daha fazla insanın temiz suya kavuştuğu, insanlık tarihinin en yüksek okuma yazma oranının yakalandığı, ortalama gelirin en yüksek olduğu en iyi yıldı. Eğer çok büyük bir kriz çıkmazsa 2019, bir yıl sonra insanlık tarihinin en iyi yılı unvanını 2020’ye devredecek.
Haklı olabilir. Ama biz büyük insanlık hikayesinin değil, yaşadığımız çağın, yılların insanlarıyız. O yüzden 2019 yılını böyle övmeye ne Amerikalıların ne Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının çoğunun içi elvermez.
İçinde yaşadığımız zaman dilimi üzerine yine New York Times’dan Pulitzerli edebiyat eleştirmeni Michiko Kakutani’nin 2010’lu yıllar değerlendirmesi bize daha tanıdık şeyler söylüyor.
Yazıyı okurken “aynen, biz de öyle” diyor insan içinden:
“Bu 10 yıl açılırken umutlar yeşermişti. Amerika, eşitliğe ve özgürlüğe doğru ilerici bir yola girdi diye umutlanmıştık. Baş döndürücü bir hızla gelişen teknoloji, en bunaltıcı meselelerimize bir çözüm olacak diye ummuştuk ama karanlık ve kutuplaştırıcı yeni bir devre girdik. Korku ve güvensizlik galip geldi.”
Yazıda bu korku ve güvensizlik haline son dönemde popüler bazı filmler ve diziler de örnek olarak gösterilmiş.
Mesela 2016’da çekilmeye başlanan Black Mirror, 2016 yapımı Westworld, 2017 yapımı Handmaid’s Tale, Get Out ve 2019’da vizyona giren Joker gibi.
Amerikalıların böyle hissetmelerine şaşırmamak gerek.
2010’lu yıllara Obama’nın başkanlığında girmişlerdi, 2020’li yıllara ise Trump’ın başkanlığında giriyorlar.
Obama ile Trump arasındaki bu uçurumu 2010’lu yılların dünyası yarattı.
2000’li yıllarda büyük vaatler, umutlarla, “dünya global bir köy oluyor” analizleriyle yükselen küreselleşme dalgası 2010’lu yılların başlarında zirve yaptı ama bu dalga 2010’ların ortalarından itibaren pek çoğu hesap edilmemiş ağır hasarlar da bırakarak geri çekildi.
2009’da Kahire’de İslam dünyasına seslenen Obama “Birbirimize o kadar bağımlıyız ki, devlet veya grubu başkasından üstün tutan herhangi bir dünya düzeninin başarısızlıkla sonuçlanması kaçınılmazdır” demişti. 2019’da BM’de konuşan Trump ise “Gelecek küreselcilerin değil vatanseverlerin” dedi.
2010’lu yılların başlarında herhangi bir gazete arşivini açsanız karşınıza Facebook’un dünyayı nasıl birleştirdiğini anlatan, bu şirketleri kuran genç girişimcileri övgülere boğan yazılar çıkardı. Hatta Facebook’un hikayesi film bile yapıldı.
Ama 2010’lu yıllar biterken Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’i, milyonlarca insanın bilgilerini siyasi manipülasyonlar yapan Cambridge Analytica şirketine sattığı için ABD Kongresi önünde hesap verirken gördük. 2010’lu yılların sonunda artık Big Data’nın ne büyük güvenlik sorunları yarattığını anlatan belgeseller izledik.
2010’da dünya şeffaflaşıyor, büyük devletlerin sırları ifşa oluyor, internet karşısında ulus devletler çaresiz kalıyor denerek övülen Julian Assange, 2010’ların sonunda sığındığı elçilikten zorla çıkarıldı.
2010’lu yıllarda herkesin herkesle irtibatta olduğu, bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı sosyal medya sadece bir devrim olarak görülüyordu.
Ama 2020’li yıllara sosyal medyadan üreyen post-truth (gerçek ötesi), fake news (yalan haber) gibi devasa sorunlara çare arayarak giriyoruz.
Dünyanın her yerinden insanlar sosyal medya üzerinden sadece haberleşmedi aynı zamanda radikalleşip örgütlendiler, bazıları IŞİD’e katıldılar, bazıları aşırı sağcı katliamlar yaptılar.
Hep övülen iletişim ve ulaşım olanaklarının artması ve dünyanın global bir köye dönmesi de kötü şartlarda yaşayan insanların, daha iyi şartlarda yaşayan insanların hayatlarını görüp, bütün riskleri alarak göç etmesini, mülteci krizini tetikledi.
2010’lu yıllara Tunus’ta zabıtanın kuru yasemin sattığı tezgahını yıkması üzerine kendini yakan üniversite mezunu Muhammed Bouazizi’nin ateşini yaktığı Arap Baharı’yla girdi dünya.
Sonunda Ortadoğu halklarının 40-50 yıllık berbat diktatörlüklere isyan edip, eşitlik, özgürlük, demokrasi istemeleri herkesi heyecanlandırdı.
Ama 2010’lu yıllar biterken Arap Baharı’ndan geriye Tunus dışında büyük bir yıkım ve her türlü demokratik talebi anında bastıran, gazetecileri elçiliklerinde yok eden ‘ilerici ’krallar, yeni diktatörler kaldı. Artık Ortadoğu’da yükselen değerler demokrasi ve özgürlük değil, istikrar ve güvenlik.
2010’lu yıllara Avrupa, “2020 Avrupa” vizyonuyla, güçlenen entegrasyon, Avrupa kimliğini konuşarak girmişti. 2010’lu yıllardan Avrupa, Brexit’le, yükselen Avro-septik, aşırı sağ hareketlerle, ekonomisi batık AB ülkeleriyle çıkıyor.
Türkiye’nin hikayesi de farklı değil.
Türkiye 2010’lu yıllara reform, açılım, demokratikleşme kavramlarıyla girmişti. 2010’lu yıllardan ise beka, iç ve dış düşmanlar, bizi çekemiyorlar sloganlarıyla çıkıyor.
2010’lu yıllara askeri ve yargı vesayete, parti kapatma girişimlerine karşı demokratikleşme paketleri, yeni anayasa çalışmasıyla giren iktidar, 2010’lu yıllardan yargı vesayetiyle seçim iptal etmiş, belediye başkanlarının yerine, üniversitelere kayyımlar atamış, fikirleri yüzünden insanları hapse atmış olarak çıkıyor.
2010’lu yıllarda ayaklar altına alınmış milliyetçikler, 2020’lere baş üstünde giriyor. 2010’ların açılımları, 2020’lere girerken kapanımlara döndü.
2010’lu yılların liberal-sol-muhafazakar “Yetmez ama Evet” ittifakı dağıldı. 2020’lere muhafazakar-milliyetçi-ulusalcı Cumhur İttifakı ve Atatürkçü-liberal-sol-Kürt-muhafazakarların İstanbul seçimlerinde kurduğu yeni “yetmez ama evet ittifakı” ile giriyoruz.
2011 seçimleri öncesinde halka seçim vaadi olarak ayrıntılı anlatılan Kanal İstanbul projesi, 2020 yılında “isteseniz de istemeseniz de yapacağız” dayatmasına döndü.
2010’lu yıllara Türkiye bölgesinde demokratik model ülke olarak girmişti, 2020’ye Türkiye özgürlük endekslerinde özgür olmayan ülkeler arasında giriyor.
2010’a Youtube kapalı olarak girmiştik, 2020’ye Wikipedia, Booking, Pay-pal kapalı olarak giriyoruz.
2010’lerde Türkiye doğu-batı arasında kültürel geçişkenliği ve diyaloğu sağlayan bir köprüye benzetiliyordu, 2020’ye girerken o köprüyü sadece doğudan batıya geçmek isteyen mülteciler kullanıyor.
2010’lu yıllara girerken Türkiye’nin dış politikadaki hedefi komşularla sıfır sorundu, 2020’ye girerken Türkiye’nin bölgesinde sadece Katar ve Libya’daki Trablus rejimi ile sıfır sorunu var. Ankara, KKTC ile bile bir miktar sorun yaşamayı başardı.
2010’lu yıllara Türkiye, yüzde 7-8 büyüme oranları, 10 bin doları aşan ve 12.500 dolara doğru yükselen kişi başına milli gelir, yüzde 6 enflasyon ve “dolar 2 TL olur mu tartışmalarıyla girmişti. 2020’lere ise yüzde 0 ile 1 arası büyüme oranı, 8.800 dolar milli gelir, yüzde 10.5 enflasyon oranı ve “dolar 6 tl olur mu?” tartışmalarıyla girdi.
Tabii ki her şey kötü değil.
Pek çok önyargı aşıldı, tabular kırıldı, buzlar eridi, uzlaşma zeminleri kuruldu, macunlar tüplerinden çıktı.
1993’de Türkiye’ye internet geldiğinde doğmuş çocuklar 2020 yılında 27 yaşına giriyor. 2002’de gözünü AK Parti iktidarıyla açmış çocuklar bundan sonraki ilk seçimde oy verecekler.
Savaş sonrası dünyasındaki nüfus patlamasında kalabalık ailelerde doğmuş baby boomer kuşağı (1945-1960 yılları arasında doğanlar) yerini, çekirdek ailelerde daha özenle ve sevgiyle büyütülmüş X, Y, Z kuşağına bırakacak.
Baby boomerların sık sık “ok boomer” sözünü duyacağı bir 10 yıl başlıyor.
Dünya tarihinde 2010’lu yıllardan çok daha karmaşık, belalı zamanlar oldu. Tarih kötüye ya da iyiye doğru lineer olarak gitmiyor. Kırılmalar, ileriye ya da geriye dönüşler her devir yaşanıyor.
Bundan 100 yıl önce Birinci Dünya Savaşı gibi büyük bir yıkımdan henüz çıkılmışken, hala barut ve ceset kokuları gelirken, 1919 yılında İrlandalı şair William Butler Yeats İkinci Geliş şiirini yazmıştı:
Açılan girdapta dönüp dönerken Duyamaz çevik atmaca sahibini; Ayrı düşer parçalar; merkez tutulamaz; Katıksız anarşi başıboş kalır dünyada, Kanlanmış akıntı salınır, ve her yerde Boğulur masumiyetin kutlanması; En iyiler tüm kanılardan yoksun, en kötüler Tutkulu bir yeğinlikle dolar.
Ortaya çıkacak bir şeyler eminim; İkinci Geliş vakti gelmiş eminim.
(Türkçesi: Işık Barış Fidaner)
1920’lerde dünyada yaşanan barış ve refah dönemi Yeats’in umutlarını haksız çıkarmaz. Sonra yine ters bir dalga gelir...
2020’ler de rüzgarın döneceği bir on yıl olsun..
.
Bugün 413 ziyaretçi (777 klik) kişi burdaydı!
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Sonunu düşünüp, kahraman olmasak mı? 57 “Burada iki kişi çok ünlüdür; Kasım Süleymani ve Polat Alemdar. Ama maalesef Polat Alemdar gerçek değil.”
2015 yılında Irak Kürdistan’ında Barzani’ye yakın bir siyasetçi gazeteci Ayşe Karabat’a böyle söylemişti.
Muhtemelen Kürt siyasetçi, bunu söyleyerek, Kasım Süleymani ile İran her türlü askeri, istihbarı araçlarla sahadayken ve zaman zaman da Barzani’yi sıkıştırırken, o günlerde dost bildikleri Türkiye’nin pasif pozisyonundan şikayet ediyordu.
Ama bu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için şikayet edilecek bir durum değil.
Neyse ki Polat Alemdar gerçek değil.
Ve neyse ki, çeşitli dönemlerde bazı denemeler olsa, bazı isimlere benzer görevler verilse, bazı iktidarlar heves etse de Türkiye’nin hiçbir zaman bir Kasım Süleymanisi de olmadı.
Bir devletin dış politikada bir Kasım Süleymanisi olmak ne demek dünden beri yeniden izliyoruz. Biyografisi anlatılırken İran Devrim muhafızlarının yurt dışı operasyonlarını yürüten Kudüs Gücü’nün komutanı denip geçiliyor.
İran’ın neden yurtdışı operasyonları olduğu kısmına artık kimse takılmıyor. Kasım Süleymani’nin görev sahası olarak ise Irak, Suriye, Lübnan, Yemen, Afganistan diye uzayan bir liste sayılıyor.
O yüzden yıllardır siyasetini, ordusunu, milislerini yönettiği Bağdat Havalimanı’nda ne işi olduğunu kimse merak etmiyor.
Öldürülmesini meydanlara çıkarak, tatlı dağıtarak kutlayan Suriyeli muhalifler onu Suriye’deki katliamlardan sorumlu tutuyorlar. Çünkü yıllardır İran’ın Suriye’deki askeri ve istihbari operasyonlarını o yönetiyordu. Esad’ı o yönetiyordu demek daha doğru. Yemen’deki Şii Husilerin arkasında da o vardı. Tabii 80’lerde Kudüs Gücü’nün eğitip, silahlandırdığı Hizbullah’ın lideri Nasrallah’ın arkasında da.
Mazisinde Taliban’a karşı Afgan Şiilerini silahlandırıp, örgütlemek, İran’daki Mahabad Kürt isyanlarını bastırmak, İran-Irak savaşında savaşmak gibi başka işler de var.
Görüldüğü gibi 80’lerin başlarında Devrim Muhafızları içinde Kudüs’ü kurtarmak gibi büyük laflarla kurulmuş, 98’den beri başında Kasım Süleymani’nin olduğu Kudüs Gücü’nün Kudüs’le pek bir işi yok.
Türkiye dış politikasını maceracı, mezhepçi diye eleştirip, dünden beri sırf ABD öldürdü diye Kasım Süleymani’den anti-emperyalist bir Che çıkarmaya çalışanlar üzülebilir ama karşımızda tamamen mezhepsel kaygılarla ve İran’ın yayılmacı, irredantist politikaları için mücadele eden, aynı anda elleri kolları 5-6 ülkenin içişlerinin içinde olan, oralarda terörden suikasta her türlü askeri-istihbari yöntemle operasyon yürütmüş muhakkak çok yetenekli biri var.
Eğer sadece ABD ya da İngiltere vatandaşı olmak şartı aranmıyorsa ona çok rahatlıkla emperyalist de denebilir.
Kudüs Gücü’nün 80’lerde 90’lardaki operasyonları ülkeleri yönetmek boyutunda bu kadar büyük değildi.
İranlı rejim muhaliflere veya İran rejiminin düşman olarak gördüklerine yönelik suikastlar yapıyorlardı.
1989’da Viyana’da İran KDP’si lideri Abdurrahman Kasımlo’yu, 1991’de Paris’te Şah’ın son başbakanı Bahtiyar’ı, 1992 yılında Berlin’de üç İranlı Kürt siyasetçiyi öldürmüşlerdi 1992 ve 1994 yıllarında Buenos Aires’te İsrail büyükelçiliği ve Yahudi merkezine yönelik Hizbullah kılığında düzenlendikleri saldırılarda ise 100’den çok sivilin ölmüştü. Arjantin siyasetinde hala tartışılan, büyük çalkantılara nede olmuş bir olaydı bu.
Özellikle Berlin suikastının arkasında Kudüs Gücü ve İran’ın olduğu tespit edilince, İran’la Avrupa ülkeleri arasında ciddi kriz çıkmıştı.
Kudüs Gücü’nün 80’ler ve 90’larda dünyada operasyon yaptığı ülkelerden biri de tabii ki Türkiye’ydi. 80’ler ve 90’larda Türkiye’de yaşayan çok sayıda İranlı muhalifin, Suudi ve İsrailli diplomatın öldürüldüğü olayların arkasında da Kudüs Gücü vardı. Bunun için Türkiye’de de İrancı çevrelerden isimleri istihdam edip, eğiterek kullanmışlardı.
2000 yılındaki Umut operasyonu ve Umut Davası bu ilişkileri ortaya çıkardı. Uzun adı Uğur Mumcu Uzun Takip olan davanın savcısı Hamza Keleş’in 61 sayfalık iddianamesinde öldürülen bu 22 İranlı rejim muhalifi, Suud ve İsrailli elçilik görevlisi dışında Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Turan Dursun, Çetin Emeç cinayetleri, Jak Kamhi’ye dönük suikast girişiminin arkasında da Devrim Muhafızları örgütüne bağlı Kudüs Gücü olduğu iddia edildi. Suikastlara doğrudan katılmış bazı sanıklar yakalanamadı, o yüzden bu iddiaların bir kısmı somut olarak delillendirilemedi ama Kudüs Gücü’nün Türkiye’deki örgütlenmesi, bağlantıları, İranlı muhaliflerin öldürülmesinde kullanılan isimler tespit edildi, somut itiraflar ve delillerle birlikte iddianameye konuldu. Hatta bu durum İran ile Türkiye arasında krize de neden oldu.
O yüzden daha bu aydınların cenazelerinden itibaren “mollalar İran’a” diye bağıran bazı grupların şimdilerde onların suikastının ucunun bağlandığı Kudüs Gücü’nün son komutanı olan Kasım Süleymani’yi neredeyse kahraman, şehit, yaşayan Che ilan etmekte İranlılarla yarışması epey tuhaf ve ülkedeki hafızasızlığın bir başka örneği.
Kasım Süleymani, Türkiye tarihinde pek de başarılı örnekleri olmayan Yeşil’le Öcalan’a dönük suikast girişimleri, Asala’ya karşı Çatlı gibi karakterlerin kullanılması, 90’ların başında Azerbaycan’da denenen darbe girişimi gibi rutin dışı işlerin İran’daki kurumsallaşmış versiyonlarının başındaydı.
Neyse ki Türkiye devleti, dış politikada rutin dışında çok başarılı olamadı ve hukuk ve teamül dışı askeri/istihbari faaliyetler kurumsallaşamadı.
Son olarak Suriyeli muhaliflere verilen destek de muhaliflerin savaşı kaybetmesiyle bir başarı hikayesine dönüşmedi.
Bazılarına bu başarısızlık, beceriksizlik gibi görünüyor.
Ama iyi ki Türkiye bu konularda beceriksiz bir ülke.
Mesele sadece beceri değil çünkü. Türkiye’de ne kadar tahrip olsa da güçlü bir meşruiyetçi gelenek var ve zaman zaman içine kapansa da Ankara hiç bir zaman dünyadan tamamen kopmadı.
Yani Türkiye, İran değil.
Ama her zaman Kurtlar Vadisi’ndeki Polat Alemdar ‘a ve KGT’sine bakıp iç geçirenler oldu.
Şimdi Libya tartışmasının ortasında da aynı tartışma var.
Türkiye gibi sınırlı kaynakları olan ortalama bir demokratik ülke, karşısındaki ahlaki ve hukuki standartları olmadan sahada askeri ve istihbari operasyonlar yapabilen ülkelerle aynı yöntemlerle baş edebilir mi?
Yani Kasım Süleymaniliğe de Polat Alemdarlığa da imrenmeye gerek yok.
Her makul ve rasyonel insan gibi sonunu düşünelim ve kahraman olmaya çalışmayalım, özellikle de milyonlarca insanın adına kararlar verirken!
.7/01/2020 22:11
El alemin şakalarına gülerken... 1 Hollywood Yabancı Basın Birliği’nin 1944 yılından beri verdiği Altın Küre ödülleri, 77’inci kez sahiplerini buldu.
Neredeyse her yıl medyanın bu klişe cümleyle duyurduğu ödül töreninin bu yılki manşetini, ödül alan filmler, diziler, oyuncular, yönetmenler ve onların ödül konuşmaları değil, töreninin sunucusu Ricky Gervais attı.
İngiliz stand-upçı Gervais, oyuncu, senarist, yönetmen, yapımcı gibi pek çok şapkaya sahip. Yazıp, yönettiği, oynadığı dizileri arasında The Office ve After Life ilk akla gelenler.
Ödül töreni boyunca “Bir daha yapmayacağım, bu sene son” deyip durdu ama Gervais’in bu beşinci Altı Küre Ödülleri sunuculuğu.
Sadece ABD’de 19 milyona yakın insanın izlediği, aralarında Türkiye’nin de olduğu dünyanın pek çok ülkesinde canlı yayınlanan böyle bir ödül töreninin sunuculuğunu NBC’nin Ricky Gervais’e bırakması zaten tek başına bir medeni cesaret örneği.
Çünkü Gervais’in sahiden dilinin kemiği yok.
Dinler, tarihsel kişilikler, politikacılar, ırklar, cinsiyetler hatta şişmanlar, çocuklar ve daha pek çok dokunulmaz, kutsal değer, politik doğruculuk yapılması gereken mesele onun saldırgan ve acıtıcı mizahının hedefi olabiliyor.
Normal hayatta Richard Dawkins adına verilen ödülü almış inanmış bir ateist, gay hakları savunucusu, siyaseten İngiliz İşçi Partisi’ne yakın biri. Ama bu onu Nelson Mandela’yla dalga geçmesini, zenciler, şişmanlar, gaylerle ilgili sınırları zorlayan espriler yapmasını engellemiyor.
Irkçı olmadan da ırklar üzerine espri yapılabileceğini söylüyor, Batı’da mizahın köküne kibrit suyu dökmekte olan politik doğruculuğu eleştiriyor. Ama onun bu şakalarını izlerken, kötücül bulmuyorsunuz, bunları insanları sarsmak için yaptığını anlıyorsunuz, saygı bile duyuyorsunuz.
Altın Küre Ödülleri’nde de öyle yaptı. Dünyanın en ünlü yıldızları, yönetmenleri, yapımcıları, sektörün en büyük şirketlerinin sahipleriyle dolu bir salonda bazen yüzlerin yere asılmasına, bu kadarı da fazla bakışlarına neden olan şakalarla ortama hakim bütün putlara baltayla saldırdı.
İzlemeyenler için bir kaç örnek;
“Bu salonda dünyanın önde gelen televizyon ve film yapımcıları var. Hepsi farklı hikayelerden geliyor. Fakat hepsinin bir ortak noktasını var: Ronan Farrow’dan ölümüne korkuyorlar. Peşinizde, haberiniz olsun. Hazır siz sapıklardan bahsetmişken, bu yıl pedofili filmlerinin yılıydı; Leaving Neverland, The Two Popes...”
Ronan Farrow, Hollywood’un ünlü yapımcı Harvey Weinstein’in tecavüz ve taciz skandallarını ortaya çıkan 32 yaşındaki New Yorker muhabiri. Anne ve babası da Woody Allen ve Mia Farrow. Pedofili filmi olarak tanıttığı Netflix yapımı The Two Popes (İki Papa) ise, Vatikan üst düzey Katolik rahiplerin pedofili skandallarını örtmekle suçlanırken istifa eden eski Papa Ratzinger ile mevcut Papa Francis’in istifa sürecinde geçirdiği günler üzerine bir film.
En çok konuşulan şakalarından bir başkasını ise ABD’nin ve dünyanın en değerli markası ve tabii en büyük reklamverenlerinden Apple’ın CEO’su Tim Cook’un yüzüne karşı yaptı. Apple’ın kurduğu tv platformunu överek başlayan konuşması sırasında kameranın çektiği Cook, bu övgüden sonra başına gelecekleri bilir gibi mahcup mahcup bakıyordu:
“Apple The Morning Show’la TV dünyasına hızlı bir giriş yaptı. Dizinin konusu itibar ve her zaman doğru olanı yapmak. Dizinin yapımcısı ise Çin’de sweatshops işletiyor. Hepiniz çok duyarlı olduğunuzu iddia ediyorsunuz ama iş yaptığınız şirketler Apple, Amazon, Disney. IŞİD online bir platform kursa hemen menajerinizi ararsınız, değil mi? Bu yüzden, bu akşam bir ödül kazanırsanız, burayı siyasi bir konuşma yapmak için bir platform olarak kullanmayın, tamam mı? Halka herhangi bir şey hakkında ders verecek bir pozisyonda değilsiniz. Gerçek dünya hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz. Çoğunuz okulda Greta Thunberg'den daha az zaman geçirdiniz. Eğer kazanırsanız, gelin, küçük ödülünüzü kabul edin, menajerinize ve Tanrınıza teşekkür edin ve s… olup gidin.”
Sweatshops Çin’de berbat şartlarda, çocuk işçilerin de çalıştığı fabrikalara takılan isim. Apple, Amazon ve Disney’in ürünlerini bu kötü şartlarda çalışan Çinli işçilere yaptırdıkları biliniyor.
Ve salonda yüzleri öne düşüren bir başka şaka:
“After Life, karısı kanserden ölünce intihar etmek isteyen bir adamı anlatıyor ve yine de bu törenden daha eğlenceli. Spoiler veriyorum: 2. sezon yakında geliyor, yani adam intihar etmiyor yine. Jeffrey Epstein’ın etmediği gibi. Kesin sesinizi, arkadaşınız olduğunu biliyorum ama bu umurumda değil. buraya kendi uçağınızla gelmek zorunda kaldınız, değil mi?"
Jeffrey Epstein, aralarında Prens Andrew, ABD başkanlarının da onlarca ünlü ismin dostu bir işadamı iken dünya çapındaki bir seks trafiğini yönettiği suçlamasıyla tutuklanmış ve mahkemeye çıkamadan da hapiste intihar etmişti, intihar ettiğine kimse inanmıyor.
Tabii Batı dünyasının sanat kurumlarına, ünlü isimlerine, Papa’ya, büyük şirketlere yönelik bu açık sözlü sert eleştiriler Türkiye’de de büyük ilgiyle karşılandı.
Gazeteler ve televizyonlar, Altın Küre haberlerini Gervais’in dobralığını, dürüstlüğünü, muhalifliğini öven başlıklarla verdiler. Sosyal medyada da Papalık’dan, Apple’a, IŞİD’den Hollywood yıldızlarına kadar yaptığı şakalar hararetle paylaşıldı.
Ne de olsa şakaların ucu bize dokunmuyordu.
Töreni izlerken insan ister istemez düşünüyor.
Türkiye’de böyle bir törende bir komedyen şimdi muadillerini hatırlatmaktan bile çekindiğim benzer şakalar yapsaydı acaba kafasına kaç çatal, kaç bıçak, kaç tabak atılır, bu kötü havayı dağıtmak için üzerine kaç tane marş okunurdu.
Şimdi övgüyle bu şakaları haber yapan gazeteler, televizyonlar, bol ‘provokasyon’lu, ‘alçak’lı manşetler atar, komedyenin şeceresi dökülür, ya damarlarında zehirli bir kan ya da mazisinde bir terör bağlantısı bulunur, bugün komikli şakalarla Ricky Gervais videoları paylaşan sosyal medya karakterleri, “bu adam neden hala tutuklanmıyor” hashtagleriyle Emniyet’i, CİMER’i mention yağmuruna tutardı. Herhalde büyük bir toplumsal ittifakla da o akşamın gecesinde komedyen gözaltına alınır, hatta toplumun yüreğini serinletmek için yumruk yemiş fotoları troll hesaplardan paylaşılırdı. Ertesi yıl da tören iptal olur ve bundan sonra ödülleri TRT’nin dağıtacağı açıklanırdı.
Tabii ki ifade hürriyetinin mumla arandığı bir ülkede başka milletlerin ifade hürriyetinde ulaştıkları ileri teknolojiden istifade etmek, sınırları aşmış şakalarına gülmek herkesin hakkı. Bir akşamlık başka diyarların hür havasını teneffüs edip, eğlenmek herkesin hakkı.
Ama ifade hürriyetinin bu en ileri teknolojisiyle yapılmış komik şakalara gülerken, Türkiye’de elle çalışan, standart ifade hürriyetinin bile içine düştüğü acıklı hali hatırlamakta fayda var.
Türkiye’de hali hazırda bu şakaların çok daha hafifi olan ifadeler yüzünden binlerce kişi terör propagandası, terör örgütüne üye olmadan yardım, Cumhurbaşkanı’na hakaret, Atatürk’e hakaret, devletin manevi şahsiyeti alenen tahkir gibi suçlamalarla hapiste, on binlerce insan sadece sosyal medyadaki ifadeleri yüzünden soruşturma geçiriyor, her gün onlarca insan da ifade özgürlüğünün sınırlarını Ricky Gervais kadar zorlamayan tweetleri yüzünden emniyete çağrılıyor.
Okyanusun karşısındaki televizyonlarda IŞİD’li, Papalı, Trumplı zekice esprilere insanlar kahkahalarla gülerken, bizim televizyonlarımızda her akşam, kimsenin televizyona çıkana kadar tanımadığı, kimsenin de fikirlerini merak etmediği onaylı konuk listelerinden isimler kanallar arasında devir daim yapıyor, geçen yüzyıldan kalmış bayat meseleleri çekiştirip duruyorlar.
Her akşam, ana muhalefet liderinin çıkamadığı kanallarda ana muhalefet lideri, İstanbul, Ankara belediye başkanlarının çıkamadığı kanallarda belediye başkanları, HDP’liler olmadan HDP, Gelecek Partililer olmadan Gelecek Partisi tartışılıyor.
Sonra bu kanallar, gazeteler Ricky Gervais’in cesaretine övgüler düzüp, Batılıların kendi özeleştirilerini “işte ikiyüzlü Batı medeniyeti”, ‘bana emperyalizmin bir oyunu mu bu’ analizlerinde kullanıyor, elalemin kendi tabularını sarsarak yaptığı şakalarına gülüyorlar.
Üstelik Ricky Gervais’in, Altın Küre’nin hikayesini okumak için Wikipedia’ya girildiğinde bile hala karşına mahkeme kararı çıkan bir ülkenin vatandaşları olduklarını unutarak...
Elelamin şakalarına gülüp eğlendik, acaba o şakalar burada ve bizimle ilgili yapılsa bu kadar güler miydik diye düşünmekte fayda var...
.0/01/2020 23:59
'Çökmekte olan' Batı'dan bir ahlak tartışması 67 Türkiye yine milli sporlarından biri olan “ahlaksızlıktan çökmekte olan Batı medeniyeti”ni konuşuyor.
Türkiye’den bakınca yüzde 40’lara varan dinsizlik oranı, yüzde 60’lara varan evlilik dışı çocuk sahibi olma oranlarıyla her an çökmesi gereken Fransa ise günlerdir bir kitap üzerinden çok sert bir ahlaki tartışma yapıyor, geçmişini sorguluyor.
Ocak ayının hemen başında çıkan kitabın adı Le Consentement yani Rıza. 47 yaşındaki yazar, yönetmen Vanessa Springora, kitapta 1980’li yılların ortalarında henüz 13-14 yaşındayken, o günlerde 50’lerinde olan ünlü Fransız romancı ve köşe yazarı Gabriel Matzneff’le yaşadığı ilişkiyi anlatıyor.
1917 Ekim Devrimi’nden sonra Rusya’dan göç etmiş bir aileden gelen Matzneff, 1960’lardan bu yana gazete yazıları, romanları, anı kitaplarıyla Fransız entelektüel elitinin saygın bir üyesi kabul ediliyordu.
Ta ki 2020 yılında 83 yaşındayken kendisi için “çocukluğumun öcüsü”ydü diyen Springora’nın kitabı çıkana kadar...
Aslında Fransız kamuoyunu esas sarsan ünlü bir yazarın 13-14 yaşlarında bir kızla “aşk” yaşadığının ortaya çıkması olmadı. Esas herkesi sarsan ve geçmiş defterleri açtıran bunun bugüne kadar nasıl görmezden gelindiği oldu.
Çünkü Gabriel Matzneff daha 1974 yılında küçük yaştaki kızlar ve erkeklerle yaşadığı ilişkileri “16’ların Altında” adlı bir kitapta anlatmıştı. Kitap ülkenin en prestijli yayınevlerinden 140 yıllık Gallimard tarafından basılmıştı. Hatta 2005’de yeni bir baskısı daha yapılmıştı. 1990 yılında yine aynı çarpık ilişkileri anlattığı bir başka kitabı daha çıkmıştı. 2013 yılında da Fransız devleti ona ülkenin en prestijli edebiyat ödülü olan Renaudot’u vermişti.
Yıllarca süren bu kayıtsızlığı herkesin gözüne sokan ise 1990 yılından kalma bir televizyon programı görüntüsü oldu.
Görüntüler, Matzneff’in 1990 yılında çarpık ilişkilerini anlattığı ikinci kitabı çıktığında, konuk olduğu Bernard Pivot’un Fransız televizyonlarının en ünlü ve itibarlı kültür sanat programı Apostrof’dan. Matzneff programda gülerek, gayet rahat bir şekilde kitabındaki bu ilişkileri anlatıyor, Pivot ve programdaki diğer edebiyat eleştirmenleri de bir sanat eseri dinliyormuşlar gibi, zaman zaman gülerek onu izliyorlar, sorular soruyorlar.
Programda bu hale tek itiraz eden ise Kanadalı yazar Denise Bombardier olmuş. “Kendimi başka bir gezegenden gelmiş gibi hissediyorum. Yazar patetik, yazdıkları da çok sıkıcı” diyen Bombardier, bu arşiv kaydı sosyal medyada mide bulantısı emojileriyle dönmeye başlayınca bir anda kahraman ilan edildi.
Biraz da bu videodaki mide bulandırıcı “normal” ortam sayesinde, tartışmanın merkezi Matzneff’in yediği haltlardan Fransa’nın bir entelektüel kuşağının ahlaki kodları sorgulamaya doğru kaydı.
Matzneff, “Yasağı yasakla” sloganları atılan, Fransa’da doğmuş 68 hareketinin öncü kuşağından bir isim olarak, cinsel özgürlüğün önündeki tabuların da yıkılması gerektiğini savunan bir entelektüel ortam içinde bu kitapları çıkarmış ve pedofil ilişkilerini bu kadar rahat biçimde anlatmıştı.
Ama bunu yaparken yalnız da değildi.
Matzneff skandalı vesilesiyle geçmiş defterler tekrar açıldı ve 1977’de 80 entelektüelin imzaladığı o açık mektup da tekrar gündeme geldi.
Mektup, 1977 yılında yaşanan Versay Davası’na verilmiş bir tepkiydi. Fransız yasalarına göre 15 yaş altı çocuklarla cinsel ilişkiye girmek suç.
Versay Davası, 1973’de bir çıplaklar kampında 40’li yaşlardaki üç erkeğin, 12-13 yaşlarındaki üç çocukla çektirdikleri çıplak fotoğrafların ortaya çıkmasıyla patlak vermişti.
Fotoğraf üzerine bu üç adam gözaltına alınmış, haklarında beş yıl hapis istemiyle dava açılmıştı. Mahkemeye gelen ikisi kız, biri erkek üç kardeş bu ilişkiye rızalarıyla girdiklerini iddia etmişlerdi.
Dava üzerine Matzneff, Le Monde ve Liberation gazetelerinde yazılar yazarak, bu adamlar hakkında istenen cezayı eleştirmiş, aydınlara buna karşı çıkma çağrısı yapmıştı. Nihayet 1977 yılında Fransa’nın önde gelen 80 aydını Le Monde gazetesinde açık bir mektup yayınlayarak “rıza varsa büyükler ve bluğ çağına gelmiş küçükler arasındaki cinsel ilişkilere ceza verilemez” dedi ve Fransız Meclisi’nden bu cezanın kaldırılmasını, tutuklanan bu üç adamın bırakılmasını istedi.
İmzacılar arasında kimler yoktu ki. Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Roland Barthes, Michel Foucault, Jacques Derrida, Louis Althusser, Gilles Deleuze, Felix Guattari....
Aslında bütün bunlar yıllardır herkesin bildiği sırlardı. 68 ruhunun “yasakları yasakla” anlayışı ile Fransız elitlerinin dokunulmazlığı birleşince, küçük bir azınlık dışında Fransız toplumunu temsil etmeyen bu fikirlere karşı sesler yükselememişti.
Ama kitap ve ortaya çıkan videoyla birlikte, Batı dünyasında taciz, tecavüz, çocuk istismarına karşı yükselen #metoo hareketinin de etkisiyle pandoranın kutusu birden açılmış oldu. Fransa bütün bu geçmişi, geçmişin ahlaki standartlarını acımasız biçimde tartışıyor.
1990’da çekilen programı sunan Pivot, görüntüleri izledikten sonra yaşadığı pişmanlığı “ 80’li yıllarda edebiyat ahlaktan daha önemli görülüyordu” diye açıkladı.
Matzneff’in kitaplarını basan yayınevi 140 yıllık tarihinde ilk kez bastığı kitapları geri toplamaya karar verdi.
Fransa Kültür Bakanı, 2013’de Matzneff’e verilen edebiyat nişanının ve ona tahsis edilen konutun geri alınacağını açıkladı.
Bu arada savcılık da devreye girdi ve 83 yaşındaki Matzneff hakkında soruşturma başlattı.
Tartışmanın 2018’de zaten arttırılmış olan çocuk istismarına verilen cezaların daha da artırılması gündemde.
Tartışmaya katılan eski Cumhurbaşkanı Hollande, Matzneff için “kendisini inandırmaya çalıştığı gibi bir çapkın değil, sapık” dedi. Matzneff’in Cumhurbaşkanı iken Papa’yla görüşmesi sırasında Papa oturmadan oturduğu için kendisini saygısızlıkla suçlayan bir yazı yazdığını hatırlattı, 68 ruhunun bu olmadığını” söyledi.
Tartışmalar üzerine Fransız siyaset bilimci Jerome Fourquet’in tespiti iyi bir özet; Artık yeni dünyada elitler için ayrı bir hoşgörü ve dokunulmazlık kalmadı”
Aslında Fransa son örnek. #metoo hareketiyle başlayan ifşaatlarla, ABD’de dokunulmaz olduğu düşünülen Hollywood’un ünlü yapımcıları, yönetmenleri, oyuncuları, zengin işadamları geçmişte işledikleri cinsel istismar veya tecavüz suçları nedeniyle ya tutuklandılar ya da kariyerlerini kaybettiler.
Ahlak kimsenin, hiçbir toplumun tapulu malı değil. Ahlaki ilkeler kitabi olsa da, ahlak kitabi değil, pratik bir eylem. Hayatla sınanarak ortaya çıkıyor.
Her devir kendi ahlaki kriterlerini yaratabiliyor. Toplumlar, insanlar çeşitli tecrübelerle yeniden üzerine düşünerek, kendilerini sorgulayarak ahlaki standartlarını geliştirebiliyorlar.
Bunun için gereken tek bir şey var; açık bir kamusal konuşma ve tartışma imkanı.
Bütün ülkelerde çocuk istismarı, kadınlara yönelik cinsel suçlar yaşanıyor. Ama bazı ülkelerde bunların üstü açılıp, failler suçlanabiliyor, bazılarında ise vakaların üstleri örtülüyor, kimse konuşamıyor.
Günün sonunda bu meselelerini açıkça konuşabilen, kendilerini sorgulayan ve temizlemeye çalışan toplumlar bu tecrübeler üzerine yeni yasalar, yeni ahlaki ilkeler geliştirebiliyor.
Mobbing (yıldırma), bullying (zorbalık) gibi daha önce sorun edilmeyenler, ahlaken sorunlu, kanunlar açısından suç haline gelebiliyor. Sınırlar, mesafeler daha belirginleşiyor, çocukların, kadınların korunması için yasal tedbirler artırılıyor.
Belki her şey açıkça ortaya serilip, konuşulduğu için bu toplumlar dışarıdan ahlaksızlıktan çökmekteymiş gibi görünüyordur.
Ama bütün toplumlarda, kültürlerde yaşanan bu suçları ve sorunları açıkça konuşamayan, hele de itibarlı kurumlar ve kişilerin yaptıklarının yanlarında kar kaldığı, kimsenin çıkıp başına gelenleri açıkça anlatmaya cesaret edemediği, etse bile başına epey işin gelebildiği toplumlar da herhalde dışarıdan güçlü aile yapısına sahip, ahlaklı görünüyordur.
Sadece güçlü aile yapısına sahip olmak da bir toplumu ahlaklı yapmaya yetmiyor. Tanrı’nın varlığına inananların ve evlilik oranlarının Fransa’dan iki kat fazla, boşanma oranlarının iki kat az olduğu Türkiye, 2018 yılı yolsuzluk endeksinde 78’inci sıradayken, Fransa 21’inci sırada.
Yani hangi toplumların ahlaken çöküşte olduğu, hangilerinin geliştiği geliştiğini ancak Allah bilir!
Ama kendisini sürekli sorgulayabilen, açık bir tartışma ortamının olduğu, medyanın ve hukukun herkese dokunabildiği, hakim fikirlerin ve hakim sınıfların sarsılabildiği, değiştirilebildiği toplumların daha ahlaklı olacağını ve daha geç çökeceğini tahmin etmek herhalde zor olmasa gerek...
.13/01/2020 00:45
Trajik bir fars hikayesi... 76 Televizyonda bir emekli hava korgeneral konuşuyor, kendinden çok emin:
“İran’daki iktidarı sıkıştırmak terör örgütleri tarafından uçağın düşürdüğüne inancım çok büyük. Boeing firması ne derece doğruyu söyleyecek. Efendim bir anda ağız birliği etmiş Kanada Başbakanı’nın, İngiltere Başbakanı’nın ‘İran füzesi düşürdü’ diye açıklama yapması daha da şüpheleri artırıyor.
Başka bir kanalda konuşan başka bir emekli hava tümgenerali ise daha net:
“ABD Başkanı, Ukrayna Devlet Başbakanı, Kanada Başbakanı ve İngiltere tarafından yapılan, uçağın füzeyle düşürülmüş olma ihtimali hakkında açıklamalar var. Uçakla ilgili daha araştırmalar bitmemişken böyle bir açıklama yapmak gerçekten psikolojik harekatın bir parçası.. İran'ın, ABD'ye karşı yaptığı üs saldırısını ikinci plana atmak için yapılmaya çalışılan bir psikolojik harekattır. Bunu çok net olarak söyleyebilirim.”
Televizyon tartışmalarında bazı ‘uzman’lar, sosyal medyada pek çok kişi de aynı fikirdeydi.
Neden uçağı İran’ın düşürdüğünü ilk Kanada Başbakanı açıklamıştı? Niye onu söz birliği etmişçesine İngiltere, İsveç Başbakanları izlemişti? Psikolojik operasyon değildi de neydi bu?
Günlerce uçağın neden düşürüldüğü hakkında İran hiç bir açıklama yapmazken, Kanada Başbakanı’nın kameralar önüne geçip gerçeği açıklamasının gayet meşru bir sebebi vardı; Kendi vatandaşlarına karşı duyduğu sorumluluk...
Ukrayna Havayollarına ait uçağın 176 yolcudan 63’ü Kanada vatandaşıydı. Geri kalan yolculardan 82’si İran, 10’u İsveç, 4’ü Afganistan, 3’ü Almanya, 3 ‘u İngiltere vatandaşıydılar. Uçakta 9’u uçak personeli olmak üzere 11 de Ukraynalı vardı.
Ama aslında 11 Ukraynalılar dışında hayatını kaybedenlerin çoğunluğu İran asıllıydı.
Başka ülkelerde yaşayan, çalışan, okuyan İranlılar Noel tatilini fırsat bilerek geldikleri memleketlerinden geri dönüş yolundaydılar.
Uçaktaki 138 yolcu Kiev’den, Toronto’ya devam edecek, oradan da Kanada’da yaşadıkları çeşitli şehirlere gideceklerdi.
Tahran’dan Toronto’ya direkt uçuş olmadığı için en ekonomik olan Tahran-Kiev-Toronto aktarmalı Ukrayna Havayolları’nı tercih etmişlerdi.
ABD aktarmalı uçuşları tercih etmiyorlardı çünkü ABD havalimanlarına inen İranlılar sorguya çekilebiliyordu.
Zaten yeşil kart, oturma izninde de ABD’de zorluk yaşadıkları için İranlılar Kanada’yı tercih etmeye başlamıştı. Bu yüzden Kanada’da 200 bini aşkın İranlı yaşıyor. Çok sayıda İranlı öğrenci de master ve doktora için Kanada üniversitelerini tercih ediyor.
Uçakta hayatını kaybedenlerin isimlerini aratınca karşınıza otoriter bir rejimin bir ülkenin parlak insanlarına ne yaptığı üzerine trajik hikayeler çıkıyor.
Arash Pourzarabi ve Pouneh Gourji’nin hikayesi en trajik olanlarından. Tahran Şerif Teknoloji Üniversitesi’nde Bilgisayar Mühendisliği okuduktan sonra 2017’de Kanada’daki Alberta Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden yüksek lisans için kabul almışlar. Noel izninden İran’a sadece tatil için değil, hayırlı bir iş için dönmüşler. İki üniversite arkadaşı Tahran’da evlenmişler, güzel bir düğünleri olmuş. Dün o düğün salonunda onlar için yas matemi düzenlendi.
Siavash Ghafouri-Azar ve Sara Mamani çifti de düğünleri için İran’a gelmişlerdi. Siavash Ghafouri-Azar Montreal’de bir Amerikan uzay sanayi şirketinde çalışıyordu. Eşi Sara Mamani de Kanadalı büyük bir ulaşım şirketinde. Montreal’de tanışmışlar ve evlenmeye karar vermişlerdi. Montreal’de yaşayacakları evi bile satın almışlardı. O evde oturamadılar..
Saeed Tahmasebi’nin adı İngiliz kurbanlar arasında geçiyor. 35 yaşında İranlı çok başarılı bir mühendisti. İngiltere’de çalışıyordu. Aynı zamanda Londra’da mühendislik doktorası yapıyordu. Daha yeni evlendiği İranlı eşi Nilüfer’le birlikte ailelerini görmeye gitmişlerdi.
Hüseyin Reza ve Rahime Somaya’nın hikayeleri de çok trajik. Afgan asıllı bu iki genç, çocuk denecek yaşlarda ailelerinden kaçıp birbirinden habersiz göçmen olarak İsveç’e gelmişler, burada göçmen olarak tutunmayı başarmışlar, okula gitmişler, işler bulmuşlar, sonra tanışmış ve evlenmeye karar vermişler. Çantalarına kendileri ve yakınları için güzel kıyafetler doldurup, sürpriz bir nikah için ailelerinin yaşadığı Tahran’a uçmuşlardı. Nihayet mutluluğu yakaladıkları anda başlarına gelecek felaketinin farkında olmadan...
38 yaşındaki Mahdieh Ghassemi, çocukları 11 yaşındaki Arsam ve 8 yaşındaki Arnica ile birlikte tatil için Kanada’dan memleketine gelmişti. 10 yıl önce evlenip Kanada’ya yerleşen Mahdieh hanım burada hem çocuklarını yetiştirip hem de dışarıdan mimarlık okumuştu. Kısa bir süre önce de Kanada’da hatırı sayılır bir Mimarlık ödülünü kazanmıştı.
18 yaşındaki Arad Zarei aslında İngiltere vatandaşıydı. Anne ve babası boşanmıştı. Tatilde İran’daki annesini ziyaret etmiş, Kanada’daki babasının yanına gitmek üzere yola çıkmıştı.
Mohammad Asadi Lari, Kanada’da UNESCO ve Kızılhaç gibi örgütlerde çalışan profesyonel bir yardım gönüllüsüydü. En son TED Talk’ta bir konuşma yapmıştı. Onunla birlikte Toronto Üniversitesi’nde okuyan kız kardeşi de uçaktaydı.
Uçakta Kanada’nın 20 üniversitesinde akademisyen olarak çalışan, master ve doktora yapan onlarca İranlı vardı.
Alberta Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde profesör olan Mojgan Daneshmand ve Pedram Mousavi çifti, kızları Daria ve Dorina ile birlikte uçaktaydı.
Ganimet Azdari, Milad Ariani, Faisal Mola, Iman Aghabali, Mehdi Eshaghian doktoralarını tamamlamak üzere olan başarılı öğrencilerdi ve tatil için geldikleri İran’dan geri dönüyorlardı.
Uçağın İran füzesiyle düşürüldüğü ortaya çıktıktan sonra Tahran’da üniversite öğrencilerinin öfkeyle sokaklara dökülmesinin sebebi de bu zaten.
Kendi ülkelerinin ordusunun, füze sanıp vurduğu uçakta arkadaşlarını kaybettiler. Ve üstelik bu gerçeği de kendi devletlerinden değil Kanada Başbakanı’ndan duydular.
Hatta Kanada Başbakanı’nın açıklaması, Batılı medya organlarının haberleri sonrasında bile İran hükümet sözcüsü, İran Sivil Havacılık Kurumu Başkanı, Devrim Muhafızları sözcüsü, İran gazeteleri, televizyonları İranlılara yalan söylemeye, “Bu Batı’nın bir komplosu, hedef İran” demeye devam etmişlerdi.
Çok trajik bir hikaye bu.
İran’da yaşayamamış, şansını başka yerlerde deneyen ülkenin yetişmiş insanları, kaçtıkları rejimin karakuşi füzesinden kurtulamadılar.
Güvenliği insan hayatına tercih eden, bir uçakla bir füzeyi birbirine karıştıran beceriksiz, intikamdan gözü dönmüş Devrim Muhafızları’nın kurbanı oldular.
Kanada Başbakanı konuşmasaydı da rejimin ali çıkarları için, içlerinde çocukların, yeni evli çiftlerin olduğu bu 176 insanın hayatlarının neden son bulduğu bir sır olarak kalacaktı.
153 yıllık Kanada’nın liberal Başbakanı’nın İran asıllı vatandaşlarına duyduğu sorumluluğu, 10 bin yıllık İran’ın ‘İslam İnkılabı’ nın büyük sloganlarıyla iktidara gelmiş yöneticileri, kendi vatandaşlarına karşı duymadı.
Devletin itibarı insanların gerçeği bilme hakkına , rejimin kutsiyeti hayat hakkının kutsallığına galip geldi.
“Özür dilediler ya daha ne yapsınlar” denerek geçiştirilen 176 hayat, tam da kurtulup kendilerine yeni bir hayat kurdukları kötü bir rejimin elinde harcandı...
Gerçekten de çok yazık oldu....
.15/01/2020 00:17
“Kahrolsun Salı günleri!” 36 Başlıktaki söz merhum Başbakan Adnan Menderes’e ait. Menderes’i Salı günlerinin böylesine kızdırmasının sebebi, o yıllarda da Meclis grup toplantılarının salı günleri yapılmasıydı.
‘Bir başbakan ve parti genel başkanını meclis grup toplantıları neden bu kadar kızdırmış olabilir ki’ diye düşünenler olabilir. Malum bizim bildiğimiz parti grup toplantılarında genel başkanlar kürsüye çıkıp konuşuyor, salondakiler her dediğini alkışlıyor, sonra da kürsüden iniyor ve toplantı bitiyor.
Ama o zamanlar böyle değildi. Meclis gruplarında Meclis İç Tüzüğü geçerliydi. Özellikle de Meclis’te çoğunluğu olan iktidar partilerinin meclis grupları bir nevi ön Meclis gibi çalışıyordu. Hükümet ve hükümet programları önce grupta tartışılıp güvenoyu alıyor, vekiller Meclis’teki gibi bakanlar için gensoru veriyor, sözlü-yazılı soru soruyor, bu yüzden de salı toplantılarında sık sık vekillerle bakanlar arasında sert tartışmalar yaşanıyordu.
Tabii bütün bu tartışmalar da ertesi günkü gazetelerde de çarşaf çarşaf haber oluyordu.
Bugünle kıyasla ileri demokrasi olarak görülebilecek bu ortam bir parti genel başkanı için ise her hafta yaşanan bir kriz demekti.
Öyle ki 1957 seçimlerinde alınan kötü sonucu Adnan Menderes Demokrat Parti Meclis Grubu’ndaki iç çekişmelere ve bunların gazetelerde yayınlanmasına bağlamıştı.
Seçimlerin ardından toplanan ilk DP grubunda sert bir konuşma yaparak şöyle demişti:
“Kahrolsun Salı Günü!. Yok çivisi yok, teneke işi. Kendi kendimizi perişan ettik bu grupta”
Neyse ki artık partiler, tribünleri doldurmuş izleyiciler dışında kendilerini parti gruplarında perişan etmiyorlar!
Ama salı günkü parti grup toplantılarının perişan edilen bir şey olduğu açık; diplomasi...
Tabii ki bir ülkenin dış politikası siyaset üstü değil. Dış politika da siyasi tercihlerle yapılıyor, o yüzden partilerin meclis gruplarında üzerinde açık bir tartışma yapılması demokrasinin gereği.
Mesele dış politikayı konuşma üslubu ile iç politikayı konuşma üslubu birbirine karışınca başlıyor. Bir de üstüne diğer ülkelerin liderlerine, rakip siyasi parti lideri muamelesi yapmaya başlayınca dış politikada telafisi imkansız hasarlar ortaya çıkıyor.
AK Parti Meclis grup toplantı salonunun duvarları yıllardır bunların şahidi...
Obama’dan Trump’a, Putin’den Macron’a Merkel’e, Barzani’den Irak Başbakanı’na, Netanyahu’ya, Esad’a, Sisi’ye kadar o salonun duvarlarında adı “eyy” diye başlayan hitaplarla yankılanmamış lider az...
Bazıları hak edilmiş, bazıları yürek soğutan “ey”lerdi bunlar. Ama bizim yüreğimizi soğuturken, başka ülkelerin yüreğini hoplattı ve sinirlerini bozdu. Ama daha kötüsü diplomatik ilişkilerin devam etmesine zarar veren, cevap verilmese de not edilen çıkışlar oldu bunlar.
Günün sonunda da Türkiye Akdeniz’de kendisine doğalgaz için ittifak yapacak ülke ararken, ancak Libya’nın bir kısmını kontrol eden Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni (UMH) bulabildi.
Türkiye-Libya’daki UMH ile anlaşma imzaladıktan sonra bugüne kadar dünya meselelerinde yan yana görmeye alışık olmadığmız İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İtalya Akdeniz doğalgazının Avrupa’ya taşınması konusunda bir anlaşma imzaladı. Libya konusunu görüşmek üzere de Kahire’de Fransa, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs dışişleri bakanları bir araya geldi.
Tabii ki Türkiye’nin Kıbrıs ve kıta sahanlığı meseleleri yüzünden Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la, kanlı darbe yüzünden Mısır’la, Gazze’deki katliamlar yüzünden İsrail’le, savaş yüzünden Suriye’yle, Türkiye’nin demokrasi karnesi ve diğer dış politikadaki fikir ayrılıkları yüzünden Avrupa Birliği ülkeleriyle, Cemal Kaşıkçı meselesi yüzünden Suudi Arabistan’la, bölgede izlediği genel politika yüzünden BAE ile ilişkilerinin kötüleşmesinin Türkiye açısından pek çok haklı, meşru hatta ahlaki sebebi sıralanabilir.
Ama hiçbir ülkenin yakın çevresindeki bu kadar çok ve birbirine benzemez ülkenin hepsiyle aynı anda kötü ilişkilere sahip olma lüksü yok.
Bu birbirine benzemez ülkelerin, Akdeniz’de ve Libya’da Türkiye’nin karşısında birbiriyle ittifak yapma motivasyonunda Türkiye’nin mevcut iktidarının bu ülkelerle liderler düzeyinde kişisel polemikler yaşamasının, polemiklerde sık sık tarih defterlerinin açılıp karşı taraftaki milli hislerin tahrik edilmesinin, böylece diplomasinin işleyebileceği kanalların tıkanmasının, kavgada en son söylenecek sözlerin Meclis’te parti grup toplantılarında kameralar önünde söylenmiş olmasının elbette payı var.
Dünkü AK Parti grup toplantısı da bu klasiklerin örneklerinden biriydi.
Cumhurbaşkanı’nın gündeminde iç politika polemikleri, Kanal İstanbul tartışmaları, başka partilerden AK Parti’ye katılan beş ilçe ve taşra belediye başkanıyla birlikte Suriye ve Libya meseleleri de vardı.
Cumhurbaşkanı Suriye için “Gerekirse rejimin ateşkesi bozma girişimlerini bizzat önlemekte kararlıyız”, Libya içinse “Ülkenin meşru yönetimine ve Libya'daki kardeşlerimize saldırılarını sürdürmesi halinde, darbeci Hafter'e hak ettiği dersi vermekten de asla geri durmayacağız” dedi. Türkiye’nin Libya’daki tarihsel haklarını hatırlattı, oradaki Barbarosların, Turgut Reislerin torunlarını, Köroğlu (Kuloğlu) Türklerini korumaktan bahsetti.
Özellikle Hafter’e yönelik açıklaması dünya medyasında da son dakika haberi olarak yer aldı.
Daha dün Türkiye, Moskova’da Putin’in girişimiyle Hafter ve Serrac’ı el sıkıştırmak için masadaydı. Ondan kısa bir süre önce de yine Rusya ile birlikte taraflara riayet ettikleri bir ateşkes çağrısı yapılmıştı. Hafter anlaşmayı kabul etmeyerek Moskova’dan ayrıldı ama sonuç itibarıyla onun bir çete ya da terörist lider değil meşru muhatap olduğunu da Türkiye kabul etmiş oldu. Ama ondan bir gün sonra aynı kişi için “hak ettiği dersi vermekten geri durmayacağız” denmiş oldu.
Halbuki anlaşmanın ev sahipliği yapan Rusya, toplantının başarısızlıkla sonuçlanması hakkında Dışişleri Bakanı’nın bir kaç cümlelik itidalli cümlesi dışında hiçbir şey söylemedi.
Yine Libya’da sahadaki güçlerden birini destekleyen ülkelerden Fransa Cumhurbaşkanı Macron, İtalya Başbakanı Conte veya Yunanistan Başbakanı Miçotakis parti toplantılarında, kamuoyu önünde Libya ile ilgili böyle konuşmalar yapmadılar, konuyu iç politika malzemesine çevirmediler mesela İtalya Başbakanı Akdeniz’in bir zamanlar Roma’nın Mare Nostrum’u (Bizim Deniz) olduğu hatırlatmadı.
Hatta istediklerini konuşmakta özgür olan Mısır’ın darbeci lideri, Suudi, BAE Kralları bile kamuoyu önünde çıkıp Libya’daki tarihsel, ırksal haklarından bahsetmedi.
Yine dünkü grup toplantısında Cumhurbaşkanı İdlip’te yaşanan katliamlar için de “Gerekirse rejimin ateşkesi bozma girişimlerini bizzat önlemekte kararlıyız” dedi.
İdlip’te yaşanan insani trajedi için söyledikleri çok doğruydu, çok haklıydı.
Ama muhaliflerin ve onlarla birlikte hareket eden insanların İdlip’te toplanmasının sebebi Türkiye-Rusya- İran arasında varılan uzlaşmalar.
En son Barış Pınarı Harekatı sonrası Rusya ile Soçi’de varılan mutabakata göre Türkiye, Rusya’ya İdlip’in anlaşılan bölgelerinden ‘teröristleri” çıkarma” sözü verdi. Türkiye bu sözünü yerine getirene kadar da, Rusya ve Suriye, İdlip’te tespit ettikleri bölgelerden çıkmayan herkesi “terörist” vurma hakkını kendilerinde görüyor.
Türkiye bir taraftan Rusya ve Putin’le çok yakın ilişkiler içindeyken, bir taraftan da İdlip’te yaşanan ve Rusya’nın başrolde olduğu katliamları eleştiriyor. Bu ikisi arasındaki çelişki ülkenin sözünün gücünü zayıflatıyor.
Daha dün yalanlanmayan haberlere göre MİT müsteşarı Hakan Fidan ile Suriye Muhaberatı’nın başındaki Ali Memlük Moskova’da görüştüler. O görüşmeden bir gün sonra, bir parti toplantısında, kameralar önünde Suriye’de rejime yönelik askeri müdahaleden bahsetmek yine dış politikanın iç politikaya malzeme yapıldığı bir meclis grup toplantısı klasiğinden öteye bir anlam taşımıyor.
Türkiye’nin son 10 yıllık tecrübesi, parti meclis grubu toplantılarında dış politika konuşmanın, hele de iç politika üslubunda yabancı liderlerle polemik yaparak dış politika konuşmanın ülkeye ağır maliyetleri olduğunu gösterdi.
Herhalde Türkiye’nin dış politikasını diplomatik sınırlar içinde götürmeye çalışan diplomatlar da Menderes gibi hissediyordur;
“Kahrolsun salı günleri!”
.18/01/2020 00:00
O depremin öncü sarsıntıları... 37 Önceki gün Karar, haklı olarak günün en büyük haberini manşetine taşımıştı: “Yargıda İyidil Depremi.”
Yaşanan hukuk depremini kısaca özetlemek gerekirse:
15 Temmuz darbe girişimi sonrası tutuklanan eski Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Doktrin Komutanlığı (EDOK) Muhabere ve Muharebe Eğitim Destek Komutanı Korgeneral Metin İyidil yargılandığı davada darbe ve FETÖ üyeliğinden ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı.
Karar temyiz için istinaf mahkemesi olan Ankara BAM 20. Ceza Dairesi’ne gitti ve 14 Ocak günü istinaf mahkemesi kararını açıkladı: “İşlediği suçların sabit olmaması nedeniyle” beraatına ve tahliyesine...
İyidil, üç buçuk yıldır kaldığı Sincan Cezaevi’nden tahliye oldu.
Ardından medyada ve sosyal medyada çok yüksek sesle duyulmasa da ortaya çıkan tepkilerin ardından, artık temyiz için top Yargıtay’da olmasına rağmen, istinaf savcısının başvurusu üzerine dosya yine istinaf mahkemesi olan 21. Ceza Dairesi’ne gönderildi.
Mahkeme de kısa süreli bir incelemenin ardından İyidil’in beraat kararının kaldırılmasına ve İyidil’in tekrar tutuklanmasına karar verdi.
Polis İyidil’i tutuklamak için evine gitti ama bulamadı.
İlginç bir şekilde kayınbiraderi olan LİMAK Holding’in sahibi Nihat Özdemir’in oğlunun eşinin anne ve babasının evinde bulundu.
Bunun üzerinde Nihat Özdemir’in oğlu ve gelini de “Sanığı kaçırmaya çalışmaya yardım” suçlamasıyla gözaltına alındılar. İyidil tekrar tutuklandı. Özdemir’in oğlu ve gelini serbest bırakıldı. Bu arada HSK da beraat ve tahliye kararı veren istinaf mahkemesinin üç yargıcı hakkında soruşturma açıp, onları Çorum, Eskişehir ve Konya’ya gönderdi.
Yaşananlar tam anlamıyla bir deprem.
Ortada onlarca cevapsız soru var.
Darbe davasından ağırlaştırılmış müebbet almış bir korgeneral için istinaf mahkemesi nasıl beraat kararı verdi?
Temyiz sırası Yargıtay’dayken nasıl sıradaki istinaf mahkemesinden beraat kararı bozuldu ve yeniden tutuklama kararı çıkarıldı?
İyidil’in kayınbiraderinin gelinin anne ve babasının evinde ne işi vardı? Kaçmaya mı çalışıyordu?
Neden Nihat Özdemir’in oğlu ve gelini gözaltına alınıp, bırakıldı? Bu olan bitenden Nihat Özdemir’in haberi yok muydu?
Eğer beraat kararı veren istinaf mahkemesi üyesi hakimler bir yanlış yaptılarsa neden görevden alınmayıp, başka illere gönderildiler?
Daha akla gelen pek çok soru...
Ama bu davayla ilgili sorulacak sorular, sadece bu birkaç günlük adli depremle sınırlı değil.
Herhalde bu hercümerçte kimsenin aklına gelmeyen ilk soruyla başlayalım.
Neden Metin İyidil ayrı bir darbe davasında yargılanıyordu?
Bu sorunun kastı şu.
Metin İyidil, Kara Kuvvetleri EDOK’a bağlı dört komutanlıktan birinin başında olan bir korgeneraldi. Darbe davalarında sadece iki orgeneralin yargılandığı düşünülürse, darbeden tutuklanmış en yüksek rütbeli komutanlardan biriydi.
İyidil, sıradan bir korgeneral de değildi. 20 yıldır Ankara’da karargah görevindeydi. 2012’de korgeneralliğe getirilmiş önce Kara Kuvvetleri’nde ardından da 2014’e kadar Genelkurmay’da en kritik pozisyonlardan biri olan Personel Daire Başkanı olarak ordudaki terfi ve atamalarda en kritik kararların altında imza atmıştı.
Ama böyle bir isim darbeden sonra tutuklanmış olmasına rağmen ne Genelkurmay Çatı Davası’nda, ne Akıncı davasında, ne Kara Kuvvetleri Komutanlığı darbe davasında, ne de EDOK Komutanlığı darbe davasında sanık oldu.
Ocak 2017’de kendisine bağlı, Isparta Eğridir’deki Dağ Komando Okulu’ndaki darbe suçlarıyla ilgili hazırlanan iddianamede adının sanık olarak yer aldığı haberi yapıldı ama ardından savcılık tuhaf bir şekilde İyidil’in adının iddianameye yanlışlıkla girdiğini açıkladı.
Halbuki o iddianamede İyidil’in aleyhine ifade veren Isparta Valisi (şimdi Kayseri Valisi) darbe sabahı 06.00 sularında İyidil’in kendisini aradığını, o sırada orada görevli 700 komandonun devlet kurumlarını korumak gerekçesiyle Ankara’ya götürülmesi için izin istediğini, ama durumdan şüphelenip izin vermediğini anlatmıştı. Davanın savcısına göre de ‘o saatte komandoları Ankara’ya taşımaya çalışmak hala ümidini kesmemiş darbecilerin bir girişimiydi.’ Ama İyidil bu davada da sanık olmadı.
Darbeden sonra tutuklanmasına rağmen herhangi bir davada sanık olmayan İyidil hakkındaki iddianame darbeden ancak bir yıl sonra 2017 haziranında yazılabildi.
EDOK komutanlığında görevli altı subayın daha içinde olduğu yedi sanıklı butik bir darbe davasının bir numaralı sanığı oldu Korgeneral İyidil. Ama bütün iddianame neredeyse onun hakkındaydı.
Böylece dosyası diğer büyük darbe davalarından ayrılmış oldu. Yani darbe davaları çuvalı içinden çıkarıldı. Bu aslında beraatle bitebilecek bir yolun da açılması demekti.
İddianamede savcının suçlamaları özetle şöyleydi:
“15/07/2016 günü gerçekleşen Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya yönelik eylemler öncesinde, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensubu asker şahıslarla darbeye hazırlık konusunda düzenli görüşmelerinin olduğu (Polatlı iddianamesi), olay günü de sözde Yurtta Sulh Konseyi Üyesi olan ve sözde atama listelerinde imzası bulunan Mehmet PARTİGÖÇ ile Genelkurmay karargahında görüşmesinin olduğu (Genelkurmay iddianamesi), Isparta Dağ Komanda Okulunda eğitim gören harbiyelilerin darbe kalkışmalarında kullanılabilmesi için Ankara'ya getirilmesi için çaba gösterdiği (Isparta İddianameleri),... darbeye teşebbüs eylemlerinin sonuca ulaşmasını sağlayamadıkları, bunun belirtilerinin olay gecesi ortaya çıkması üzerine ısrarla kendisinin darbe karşıtı olduğunu gösterecek şekilde faaliyetler ve davranışlar sergilemeye çalıştığı, bu kapsamda tv. açıklaması yaptığı saatler, kendisinin zırhlı birliklerde bulunduğunu gösteren kamera görüntülerini temin etmeye çalışması vb. eylemlerle örgütün en başarılı olduğu takiyye uygulamasını gösterdiği, EDOK Karargahında bir problem olmadığını öğrenmesine rağmen, darbenin engellenmesi için görevinin başına geçerek, olay gecesi ülke genelinde çok önemli olayların yaşandığı bağlı birliklerine resmi yollardan yazılı ve sözlü talimatlar verebilecek durumda olmasına rağmen, bir cafede telefon görüşmeleri ile darbe kalkışmasının gidişatını anlamaya çalıştığı.”
İyidil’in darbecileri polise teslim etmek istemediği, darbe bastırılınca darbeye direnmiş gibi rol yaptığını anlatan asker ve sivil tanıkların ifadeleri de iddianameye girmişti.
Fakat iddianamede hukuken bütün iddianamelerde olması gereken ama Türkiye’deki iddianamelerde çok az rastlanan, özellikle darbe davaları iddianamelerinde hiç olmayan bir farklılık vardı. Savcı İyidil’in lehine olan delilleri ve tanık ifadelerini de iddianamesine koymuştu.
İyidil hakkında iddianamede yer alan lehte deliller; darbecilerin atama listesinde Kara Kuvvetleri emrine alınmış görünmesi ve darbe gecesi 01.30’da ( iddianamedeki bir tanığın ifadesiyle yeğeninin girişimiyle) önce NTV’ye ardından iki kanala daha bağlanıp darbeye karşı Cumhurbaşkanı’na destek açıklamaları yapmasıydı.
Ama iddianamede çok daha ilginç lehte bir delil daha vardı. Bu bir tanık ifadesi. İddianameye göre 16 Şubat 2017 günü yani İyidil darbeden tutuklanmış ama hakkında henüz herhangi bir dava açılmamışken ve Isparta’daki darbe davası dosyasına da adı daha yeni ‘yanlışlıkla’ girip çıkmışken, savcılığın herhangi bir talebi olmamasına rağmen, kendi isteğiyle gidip İyidil lehine savcıya ifade veren tanık eski askeri savcı Ahmet Zeki Üçok.
İfadesi şöyle:
“29.04.2014 tarihinde MİT'e gönderdiğim listelerin yapmış olduğum çalışmanın ayrıntılı ve titiz bir çalışmanın sonucu ortaya çıktığı dikkate alınarak kurum tarafından yapılan çalışmalara gerekçe yapıldığını geçtiğimiz günlerde öğrendim. Hazırlamış olduğum listelerde bulunan iki ismin eksik bilgiye dayanarak bu listelerde yer aldığını darbe sonrası yaptığım çalışmalar neticesinde tespit ettim... Ben Metin İYİDİL'in 15 Temmuz darbe karşıtı tutumunu ve edindiğim yeni bilgileri bir araya getirdiğimde Metin İYİDİL'in FETÖ ile ilgisinin olmadığı, darbeye katılmadığı kanaatini edindim. Bu süreçte Metin İYİDİL'in tutuklu olduğunu öğrendiğimde başvurarak kendisi hakkında sonradan öğrendiğim ve yukarıda ayrıntısını anlattığım şeylerle ilgili bilgi vermek istedim."
Üçok’un bu ifadeyi kendi rızasıyla gidip vermesi kadar, ifadesinde yer alan bir bilgi de çok kritik:
“29.04.2014 tarihinde MİT'e gönderdiğim listelerin yapmış olduğum çalışmanın ayrıntılı ve titiz bir çalışmanın sonucu ortaya çıktığı dikkate alınarak kurum tarafından yapılan çalışmalara gerekçe yapıldığını geçtiğimiz günlerde öğrendim.”
Bu cümleden MİT’in ordudaki o günkü adıyla “paralel” komutanlarla ilgili bir çalışma yaptığını ve bu listede İyidil’in de olduğu öğreniyoruz.
Aslında böyle bir çalışma olduğu 2014 Yüksek Askeri Şura toplantısı öncesi gazetelerde yer almıştı.
O günlerde Karar yazarı Mehmet Ocaktan’ın yönettiği Akşam gazetesi “Karargahta 40 Paralel Paşa” manşetiyle çıkmış. Ama haber aynı gün için Genelkurmay, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı tarafından üç ayrı tekziple yalanlanmıştı.
Yine o günlerde Vatan gazetesinde yazan Hüseyin Yayman “TSK içinde paralel emir komuta tasfiye edilecek” başlıklı yazısında “Hâlihazırda TSK içinde orgeneral düzeyinde Gülenci komutanların olmadığı ancak korgeneral, tüm ve tuğgeneral düzeyinde isimlerin olduğu, bunların Genelkurmay Başkanı tarafından yakinen bilindiği ifade ediliyor” demişti.
Benzer paralel tasfiye haberleri 2015 YAŞ’ı öncesinde de çıktı.
Bizzat dönemin Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, 2015 Mayıs’ında 1000 isim için ellerine ihbar geldiğini söylemişti.
Metin İyidil iddianamesinde ise MİT’in 2015 YAŞ’ı öncesinde ordudaki üst düzey FETÖ’cü komutanların adını bildirdiğinin delili yer almıştı.
İddianameden okuyalım:
“Adli Emanetin 2017/3576 sırasında kayıtlı Mehmet PARTİGÖÇ'ün kasasında bulunan belgeler arasında yer alan 9 numaralı belgede şüpheli Metin İYİDİL ile ilgili yapılan araştırma neticesinin bulunduğu belirtilerek dosyamızda değerlendirilmesi için gönderildiği, dosyaya alınan belgenin T.C. Başbakanlık MİT. Müsteşarlığından 23/06/2015 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına gönderilen Çok Gizli Kişiye Özel ibareli 004141 nolu yazı ekinde şüpheli Metin İYİDİL hakkında Paralel Devlet Yapılanması (PDY-PÖ) mensubu olduğuna dair iddiaların bulunduğu yönünde bilgi mevcut olduğunun belirtildiği görülmüştür”
Yani MİT 2015 yılı YAŞ’ından önce Metin İyidil’in adını o zaman ki adıyla “paralel devlet yapılanması mensubu olduğuna dair iddialar var” diye Genelkurmay’a ve tabii bağlı olduğu Başbakanlığa ve tabii Cumhurbaşkanlığı’na bildirmişti.
Yani YAŞ’a girilirken bu bilgi devlette vardı.
İddianamede yer alan Partigöç’ün kasasından çıkan ikinci bir belge bu resmi tamamlıyor. Yine iddianameden okuyalım:
“Mehmet PARTİGÖÇ'ün kasasında bulunan belgeler arasında şüpheli Metin İYİDİL'in kendi imzasını taşıyan 13 Temmuz 2015 tarihli emeklilik dilekçesi suretinin dosyamızda değerlendirilmek üzere gönderildiği görülmüştür”
YAŞ’ta atama bekleyen İyidil, hakkında 23 Haziran 2015 günü MİT’ten Genelkurmay’a gönderilen istihbarat raporundan sonra ve bu raporla ihraç edilebileceği YAŞ toplantısından önce emeklilik dilekçesini yazmıştı.
Açık ki biri gizli tutulması beklenen bu bilgiyi ona vermişti, o da emeklilikle ihraçtan kurtulmak için tedbir almıştı.
Fakat bütün bu hazırlıklara hiç gerek kalmadı.
Çünkü MİT’in hakkındaki paralel devlet yapılanması mensubu bilgi notuna ve emeklilik dilekçesine rağmen Metin İyidil, 2015 YAŞ’ında 4. Kolordu Komutanlığı’ndan EDOK Muharebe ve Muharebe Destek Komutanlığı’na atandı.
Hem MİT’in hakkında “paralel” dediği bilgi notu hem de emeklilik dilekçesi ise nasıl olduysa darbenin beyin takımından Genelkurmay Personel Daire Başkanı Mehmet Partigöç’ün kasasına girmişti.
Soru şu: Peki nasıl olmuştu da hakkında 2015 tarihinde MİT’in “paralelci” diye bilgi verdiği bir komutan YAŞ’ta ihraç edilmek bir yana, bir üst komutanlığa atanabilmişti?
Hangi referanslar, MİT’in YAŞ’ın sivil üyelerinin de önünde olduğu açık olan istihbaratını geçersiz kılmıştı?
(Ek bir bilgi; 2014 YAŞ’ında tuğgeneral ve tuğamiralliğe terfi edilmiş olanların % 76’sı, 2015 YAŞ’ında terfi ettirilmişlerin % 78’I 15 temmuz darbes girişiminin ardından darbeci/FETÖ’cü çıkmıştı.)
İşte Metin İyidil’le ilgili son birkaç gündür yaşanan tuhaflıkları ancak devrilen domino taşlarını takip ederek anlayabilmek mümkün.
Tabii ki suçlu olup olmadığının kararını mahkemeler verecek. İktidara yakın ünlü bir işadamının kayınbiraderi olması onunla ilgili şüphelere neden olduğu gibi aleyhine bir delile de dönüşmemeli. Müebbetten beraate sonra tekrar müebbete dönen kararlar serisi zaten hukuki olarak yeterince güvenilmez.
İşin ilginç tarafı hukuken bu kadar hassas olmayan ve bazı darbe davalarında erler, askeri lise öğrencileri tahliye edildiğinde, hatta darbeyle ilgisiz bazı gazeteciler hakkında tahliye kararları verildiğinde ortalığı birbirine katan, “darbecileri bırakıyorlar, yakında bizi alırlar” diye tantana yapanlar, darbe girişimi sırasında aktif olarak görevde olan bir korgeneralin bu dikkat çekici beraat ve tahliyesi karşısında pek fazla gürültü çıkarmadılar.
Televizyonda söylenmiş ve çarpıtılmış bir kaç cümle yüzünden darbede görev almış bir korgeneral kadar ceza verilmiş Ahmet Altan hakkında, üstelik beraat de değil 10 yıl hapis cezasının ardından verilen tahliye kararı için günlerce kampanya yapanlar da bu ağır topa girmediler.
Tam olarak ne olduğundan, bu kez dengelerin nasıl kurulduğundan kimsenin emin olamadığı zamanlara has bir garantici tavır bu.
Toplumun kimin kimle oynadığını bilmese de bir tenis maçı izler gibi izlediği son bir kaç gündür Ankara’da Metin İyidil davasıyla ilgili tam olarak ne yaşandığını bilmiyoruz. 2015 YAŞ’ından önce ne yaşandığını bilmediğimiz gibi.
Zaten merak edenlerin sayısı da fazla değil.
Ama en azından bir kere daha merakla izlediğimizi kayıtlara geçirmiş olalım.
.22/01/2020 00:05
Meğer Vefa bir semt adı bile değilmiş... 90 Eski Başbakan ve yeni Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu ile Ahmet Taşgetiren ve Elif Çakır’la birlikte Levent’teki ofisinde yaptığımız röportajın ilk bölümü dün yayınlandı.
Bugün de dış politika ile ilgili sorularımıza verdiği cevapların olduğu ikinci bölüm yayınlanıyor.
Bir kısmı off the record olmak üzere beş saatlik çok uzun bir röportajdı.
Bir süredir yaptığımız bu derin mülakat tarzı konuşmalarda konuştuğumuz isimleri süreyle kısıtlamak istemiyoruz, röportajların tam metinlerini de internet sitesine koyuyoruz.
Ama bu kez internet için bile fazlasıyla uzun bir metin ortaya çıkmıştı. Kısaltmak zorunda kaldık.
Halbuki kısalttığımız kısımlarında da önemli, ilginç ayrıntılar vardı.
Fakat dün yaşanan bir gelişme, keşke şu kısmını da yayınlasaydık dedirtti;
“Ufuk Uras bey bir sohbetimiz olmuştu. Ufuk Beyle 70'li yıllarda biz karşı kamplardaydık. 40-50 sene geçmiş oturup konuşuyoruz. Ufuk bey dedim siz ve ben 70'li yıllarda karşı kamplardaydık. Ve Türkiye'nin en iyi beyinleri bu kamplardaydı. Aynı hatayı yaptık, farklı ideolojilerde. Biz insanlara iyi bir İslami yada dini eğitim verirsek onları melekleştirebileceğimizi düşündük. Ve bu melekler ordusunun ülkeyi kurtaracağını, dünyaya düzen getireceğini. Siz de iyi bir Marksist eğitim verirsek sınıfsız bir topluma ülkeyi götürecek bir melekler ordusu çıkar diye düşündünüz. İkimizin de unuttuğu şey şuydu. İnsan doğasının mutlak melek ya da mutlak şeytan olamayacağı gerçeği. En melek gibi görünen insanın içinde bir şeytan gizlidir. En şeytan gibi görünen insanın içinde bir melek yaşamaya devam eder. Zamanla sizinkiler reklamcılığı bizimkiler de müteahhitliği öğrenince içlerindeki o kapitalist şeytan yüzü ortaya çıktı. Demek ki sadece kişilerin tek tek ahlaklı olmasına dayalı bir sistem kuramayız. Kişileri tek tek ahlaklı yapalım şu ve ya bu ahlaki zeminde. Ama esas olan iklimi korumak. O ahlakın yeşereceği iklimi korumak. Çölde gül ağacı yetiştiremezsiniz. O iklim bozuksa bir kişinin ahlaklı olması o iklimi kurtarmıyor. Ama o da yetmiyor. Üçüncüsü öyle kurallar öyle kurumlar oluşturalım ki bütün bu iklimi de aşıp yanlışa kalkanı hesaba çeksin, sorgulasın veya doğru işleri kurala koysun. Dolayısıyla üç aşamalı bir şey. Bireysel aşama, iklim yani sosyal aşama ve siyasal hukuki aşama.”
“Biz insanlara iyi bir İslami yada dini eğitim verirsek onları melekleştirebileceğimizi düşündük” özeleştirisini Davutoğlu’nun yapması önemliydi.
Çünkü Davutoğlu’nun, siyasete başdanışman olarak girmeden önce 1980’lerin ortasında hem bir akademisyen olarak Boğaziçi Üniversitesi’nde hem de Boğaziçi’den birlikte mezun olduğu arkadaşları Mustafa Özel, Murat Ülker ile birlikte kurdukları Bilim ve Sanat Vakfı’nda uzun yıllar genç kuşakları yetiştiren bir entelektüel ve eğitimci kimliği vardı.
40 yıl önce bu genç entelektüellerin İstanbul Yusufpaşa’da mütevazi imkanlarla başlattıkları vakıf, kısa zamanda klasik bir muhafazakar vakıf olmanın sınırlarını aştı, Türkiye’de seküler kesimde de benzeri olmayan bir entelektüel merkeze dönüştü, vakıf kısa sürede “Vakıf” olarak anılmaya başlandı.
Hiç bilmeyenler ya da adını sadece Davutoğlu merkezli siyasi tartışmalarla içinde duyanlar için Bilim ve Sanat Vakfı derken; içinde her biri birer enstitü gibi çalışan dört araştırma merkezi bulunan, ikisi akademik dört derginin çıktığı (biri sinema dergisi), sürekli yenilenen, sağdan sola farklı isimlerin kitap koleksiyonlarının eklendiği çok iyi bir kütüphanesi olan, her kesimden iyi akademisyenlerin gelip tezlerini, kitaplarını anlattığı, öğrenciler ve katılmak isteyen herkes için düzenli seminer programlarının, okuma programlarının, film izleme programlarının her dönem devam ettiği ve bütün bunlar için kimsenin ne ücret aldığı ne de ücret ödediği gerçek bir vakıftan, bir entelektüel merkezden bahsediyoruz.
Sadece bir kaç haftalık vakıftaki araştırma merkezlerinin seminer başlıkları bile nasıl bir yer olduğunu anlatıyor:
“Gelibolu Mustafa Ali’nin Kayıp Farsça Divanı”
“Hafıza ve Mekan: Semiha Ayverdi’nin İbrahim Paşa Konağı”
“Yitik Zamanın bekçileri: 1980 Sonrası Toplumsal Değişim Bağlamında Yavuz Turgul Sineması”
“Fransız Banliyöleri ve Radikalleşme Üzerine Söylemler”
Benim gibi üniversiteyi Ankara’da okuyanlar için kıskançlıkla izlenen bir entelektüel havzaydı Bilim ve Sanat Vakfı.
Ama daha şanslı olanlar vardı.
Bu fikri ve kültürel ortam içinde 40 yıl boyunca insanlar yetişti, aralarından saygın akademisyenler, uzmanlar, son dönemde de siyasetçiler ve bürokratlar çıktı...
Ama maalesef anlaşılıyor ki, ahlak, akıl, erdem üzerine büyük sözler söyleyen, “Bizim medeniyetimiz”de adaleti görüp, Batı medeniyetinde barbarlıktan başka bir şey görmeyen, “Endülüs medeniyeti neden yıkıldı”, “İslam dünyası nasıl geri kaldı”, “bizde neden eleştirel düşünce gelişmedi”, otoriter rejimler Ortadoğu’nun kaderi mi” gibi büyük sorular üzerine yıllarca kafa yormuş, o vakıfta seminerler vermiş veya gelip seminerleri dinlemiş insanların bir kısmı için bütün bunlar entelektüel lakırdıdan başka bir şey değilmiş.
Öyle olmasaydı, bütün kariyerlerini o vakfa borçlu olanların, o vakıfta “Osmanlı’da adalet dairesi”, “vakıf kültürü” diye seminerlerde caka satmışların ve bila ücret yıllarca o vakıftan istifade etmişlerin de içinde olduğu bir iktidar, ülkenin 40 yıllık birikimi olan Bilim ve Sanat Vakfı’na dün kayyım atayamazdı.
Artık Bilim ve Sanat Vakfı’nda seminerlere kimlerin çağrılacağına, hangi konu başlıklarda eğitimler verileceğine, hangi kitapların basılacağına Vakıflar Müdürlüğü’nün üç memuru karar verecek.
Gerekçe Şehir Üniversitesi’nin kurucu vakfı olması. Karar, 2016’da darbeden sonra YÖK mevzuata sokulan, bütün vakıfların başında demoklesin kılıcı gibi sallanabilecek bir maddeye dayanıyor.
Yine çok sevdikleri o yazarın sözünü hatırlatmakta fayda var; kanuna uygun olabilir ama helal mi?
Hanefi Avcı, 2010’da hapse girmesine neden olan kitabına sorguladığı Simon kod adlı bir PKK’lının adını vermişti.
Çünkü Simon, kendi öz kızkardeşi hakkında bile “erkeklere baygın baygın bakmak” gibi bir suçtan idam cezası kararı vermiş, ideolojisi ve örgütü için gözünü karartabilecek, gerçekle ve vicdanla ilişkisini koparmış biriydi.
Gençlikleri Bilim ve Sanat Vakfı’nın Vefa’daki merkezinde geçmiş bazıları da bugün aynı derecede gözlerini karartmış, içinden yetiştikleri ve hiçbir siyasi amacı olmadığını bildikleri 40 yıllık bir hazinenin kayyım ellerinde harcanmasını uzaktan, soğukkanlılıkla izleyen Simonlara dönmüş durumdalar.
Türkiye’nin siyasi, hukuki pek çok derin sorunu olabilir ama insanın canını en çok sıkan çareleri olan o siyasi, hukuki meseleler değil. İnsanın ümidini esas kıran, gözünü korkutan her gün karşımıza yeni bir örneği çıkan şahsiyet ve ahlak sorunları.
Bu şahsiyet ve ahlak krizinin son kurbanı 40 yıldır bu akıntıya karşı kürek çeken, kapısından girenlere ahlak ve erdem tavsiye eden Vefa’daki Bilim ve Sanat Vakfı oldu.
Meğerse ahlak ve erdem kitabi bir bilgiden ibaret değilmiş. “Bizim medeniyetimizi” bilmek otomatikman ahlaka, tarih, din, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler literatürüne hakim olmak da şahsiyete dönüşmüyormuş.
Meğerse Vefa bir semt adı bile değilmiş...
.25/01/2020 01:07
İnşallah bir yerden döner diye diye... 70 "Haritada yerini bulmakta güçlük çektiğimiz bir ülkede, tanımadığımız, hatta mevcudiyetinden habersiz olduğumuz bir kişinin temel hak ve özgürlüğü, insanlık onuru ve haysiyeti saldırıya uğramışsa, o insan biziz. Çünkü onun kişiliğinde gerek birey olarak, gerek toplum olarak hepimizin temel hak ve özgürlüğü, hepimizin insanlık onuru çiğnenmektedir. Bu itibarladır ki, problemi hakkı çiğnenen kişiyle, ona saldıran arasındaki kişisel hesaplaşma olarak basite irca edemeyiz. Bu olayı kamusal hatta evrensel boyutta ele almadığımız takdirde, zulme seyirci kalmış oluruz. Ve sırf seyirci kalmak, sırf tavrımızı belirtmemek suretiyle zulme biz de katılmış oluruz."
Bu sözler, hukuk öğrencilerinin, avukatların kütüphanesinde bulunan “Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku” kitabını Prof. Dr. Sulhi Dönmezer ile birlikte yazan ünlü ceza hukukçusu Prof. Dr. Sahir Erman’a ait...
Hukuk eğitiminin bir kısmını İtalya’da tamamlanmış Prof. Sahir Erman’ın bir kimliği daha vardı.
Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası’nın büyük üstadıydı. Masonluk üzerine kitaplar yazmıştı, onun adına loca kurulmuştu, hatta ardından mason locasında oğulları üstat olmuşlardı.
İşte bu büyük mason üstadı, ceza hukukçusunun önüne 1981 yılında bilirkişilik yapması için bir kitap geldi: Süleymaniye Minberinden İslam Nizamı.
Üç ciltlik kitap, 1970’den beri 11 yıldır Süleymaniye Camii’nde imam-hatiplik yapan Ali Rıza Demircan’ın cuma hutbelerinden oluşmaktaydı.
12 Eylül darbesi yeni olmuş, darbenin gerekçelerinden biri de irtica tehlikesiydi. Kitabın laikliğe aykırı olup olmadığı hakkında Prof. Erman’ın bilirkişiliğine başvurulmuştu.
Emir de büyük yerdendi.
O sırada İstanbul’u yöneten Sıkıyönetim Komutanlığı, Beyoğlu Sorgu Hakimliği’ne bir istihbarat göndererek kitap hakkında soruşturma açılmasını istemişti.
Darbe atmosferinde, hararetli hutbelerden oluşan kitaba ceza çıkması gayet mümkündü. Zaten bir imam için Sıkıyönetim Komutanlığı’nın isteğini geri çevirmeyi kim göze alabilirdi ki?
Ama öyle olmadı.
Kitabı inceleyen büyük mason üstadı, ceza hukukçusu Prof. Sahir Erman, bilirkişi raporuna kitabın içeriğinin laikliğe aykırı olmadığını yazdı. Mahkeme başkanı Nihal Kural da kitap ve yazarı Süleymaniye imam hatibi Ali Rıza Demircan hakkında yargılamaya gerek yoktur kararı verdi.
Demircan bir yıl daha Süleymaniye’de hutbe vermeye devam etti.
1980’lerin ortasında ise meşhur kitabı İslam’a Göre Cinsel Hayat’ı yazdı. O sırada Beyoğlu Piyalepaşa Camii imam hatibiydi. Kitap büyük olay yaratmış, üst üste baskı yapmıştı.
Ama kitabın “Taaddüd-i Zevcad” yani çok eşliliği anlattığı kısımları laik çevrelerce topa tutulmuştu. Darbenin üzerinden henüz beş yıl geçmiş ve hala Cumhurbaşkanı Kenan Evren’di.
Tartışmalara Diyanet’in bağlı olduğu Devlet Bakanı Kazım Oksay da katıldı. Meclis kürsüsünden kitabın “dine yapılacak en büyük kötülük olduğunu” söyledi. Diyanet’in gerekeni yapacağı mesajını verdi.
Tabii o mesaj hemen alındı. Diyanet İşleri Başkanlığı, Denircan’ı Piyalepaşa’dan alıp Uşak’a sürdü.
Sonra hakkında irtica suçlarını düzenleyen 163. maddeden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde dava açıldı. 15 yılla yargılandı. Davası bütün dünya medyasından büyük ilgi gördü. İtalya’da hakkında belgesel yapıldı. Demircan üzerine yaptığı haber yüzünden Time dergisinin Suudi Arabistan’a girişi yasaklandı. DGM Hakimi Demircan’a “Laiklikten yana mısın, değil misin açıkla” diye sormuş, Demircan da “Evet” diye cevap vermişti. Gazeteler günlerce davanın haberlerini yaptılar. Tabii ki başlıklar Demircan’ın aleyhineydi.
Ama bu ağır şartlara rağmen davanın sonucu yine beraat oldu.
Ali Rıza Demircan’ı suçlu bulmak için mevzuat ve şartlar uygundu. Sıkıyönetim ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde yargılanmıştı. Hakkında dava açılmasını birinde bizzat Sıkıyönetim Komutanı, diğerinde bakan istemişti.
Ama bütün bunlar adaletin yerini bulmasını engellemedi.
Üstelik bir keresinde 33’üncü dereceden mason üstadı bir ceza hukukçusunun eliyle...
Herkes kendi tartısında tartılıyor.
Ahlak, erdem, adalet, hakka girmemek, vakıf malına saygı Cuma hutbelerinde cemaate söylenmiş nasihatlerden ibaret değil, hayatın, olayların, iktidarların karşısında test oluyor.
O testi bazen İtalya’da hukuk okumuş büyük bir mason üstadı geçebiliyor ama onca şey yaşamış o Süleymaniye Camii’nin imam hatibinin bakan yardımcısı olmuş oğlu geçemeyebiliyor.
2020 yılında, 40 yıllık bir vakfa apaçık siyasi nedenlerle el konmasını “mevzuat böyle” diyerek savunmak da ona kaldı.
Halbuki, 163’üncü maddeden kitaplar yargılanırken, başörtüsü yasakları varken de mevzuat öyleydi. Birileri de “ne yapalım mevzuatı uyguluyoruz” diyerek haksızlıkları savunuyordu.
Aslında burada “mevzuata uygun” bahanesinin arkasına saklanmak bile kolay değil.
Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyım atanması, 15 Temmuz darbesinin hemen ardından 20 Ağustos 2016 günü TBMM’de kabul edilen “Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik
yapılmasına dair kanun” adlı 81 maddelik bir torba kanun içine atılmış bir düzenlemeye dayanıyor.
Birbirinden farklı konulardaki bu torba kanunda YÖK Kanunu’nun ek 11’inci maddesine yeni ek maddeler eklendi.
Bu maddelerde bir vakıf üniversitesinin YÖK tarafından garantör üniversitesine devredilme süreçlerini kolaylaştıran düzenlemeler var.
Maddelerden birinde de şöyle deniyor: “...kurucu vakfa, Yükseköğretim Kurulu ile birlikte Vakıflar Genel Müdürlüğünün talebi üzerine yetkili mahkeme tarafından kayyım atanır.”
40 senelik Bilim ve Sanat Vakfı da 12 senelik Şehir Üniversitesi’nin kurucu vakfı olduğu için bu maddeye giriyor. Bu maddeyle yarın bir gün Sabahattin Zaim Üniversitesi, garantör üniversitesine devredilirse kurucusu olan 60 yıllık İlim ve Yayma Cemiyeti’ne, Sabancı Üniversitesi devredilirse Sabancı Vakfı’na, İbn Haldun devredilirse TÜRGEV’e kayyım atanabilir.
Tabii YÖK ve Vakıflar’ın talebi üzerine...
Bu kısma gelmeden, darbeden sonra olağanüstü hal varken bir torba kanun içinde YÖK Kanunu’na neden bu ek maddelerin eklendiğini anlamaya çalışalım.
Bunun için bakılacak yer 6745 sayılı torba kanunun görüşüldüğü Plan ve Bütçe Komisyonu tutanakları.
Torba kanun olduğu için maddeler Plan ve Bütçe Komisyonu’nda karara bağlanmış. Üstelik bu maddelere sıra geldiğinde saatler gece yarısını çoktan geçmiş.
Bu saatte artık maddeleri anlamadıklarından şikayetçi olan milletvekillerine bu maddelerin neden torba kanununa konulduğunu YÖK Başkanvekili Mehmet İsmail Safa Kapıcıoğlu şöyle açıklamış:
“15 Temmuz 2016 akşamı yaşanan ve Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan‘ın çağrısı üzerine meydanlara inerek engellenen darbe teşebbüsü sonrasında Resmî Gazete‘de yayımlanan Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamesi çerçevesinde 15 vakıf üniversitesi kapatıldı, bu şekilde sayı azalmış oldu. Bu on yıl içeresinde özellikle çok hızlı şekilde kurulan vakıf yükseköğretim kurumlarının YÖK denetim kapasitesinin yetersizliği ve kötü niyetli bazı vakıf yöneticilerinin üniversite görünümü altında usulsüzlük, yolsuzluk ve kaynak aktarma girişimleri gibi nedenlerle 2547 sayılı Kanun‘un vakıf üniversitelerini düzenleyen maddelerinde önemli değişikliklerin yapılması zarureti hasıl olmuştur. Önemli bir husus: Mayıs 2016 tarihinde yapılan YÖK Genel Kurulunda ilk kez çok büyük bir yolsuzluk, usulsüzlük ve kaynak aktarımı yapıldığı tespit edilen bir vakıf üniversitesi hakkında faaliyet izninin geçici olarak durdurulması kararı verilmiştir. Üniversitenin yönetimi garantör üniversite olan İstanbul Üniversitesine devredilmiştir. Bu devirden sonra, üniversitenin çok ciddi borçları ve ihtiyati tedbir kararları mevcuttu. Bu İstanbul Üniversitesi’nin, öğrencilerle ilgili işlemlerin yapılabilmesi için öğrenci kayıtları yapılırken bütün öğrenci ücretleri bu ihtiyati tedbir kararı sebebiyle borçlara alacaklılar tarafından el konulmaktaydı. Bu sebeple, özellikle bu geçici olarak el konulan vakıf üniversitelerinin işlemlerinin rahat yapılabilmesi, eğitim öğretiminin aksamaması için bu önergede bahsedilen değişikliklerin yapılması zarureti hasıl olmuştur.”
YÖK Başkanvekili’nin gerekçesinden açıkça görüldüğü gibi bu ek maddeler özel bir vaka için çıkarılmış. Burada adı verilmeyen üniversite Haliç Üniversitesi. Yasanın hemen öncesinde Mayıs, Haziran aylarında ortaya çıkan yolsuzluk, kara para aklama gibi kriminal iddialarla YÖK üniversiteyi garantör üniversitesine devretmişti. Daha sonra davalar açıldı, kurucusu hapse atıldı, hatta üniversitenin eski yönetimi, yeni yönetimi devirmek için rektörlüğü silahlı bir grupla bastı.
Böyle özel bir vakadan bahsediyoruz.
Ama böyle bir vakada bile üniversitenin kurucu vakfına kayyım atanması talebi önüne gelen İstanbul 21’inci Asliye Hukuk Mahkemesi, bir torba kanunda gece yarısı Meclis’te kabul edilmiş bu ek maddelerin anayasaya aykırı olduğunu söyleyerek, maddeleri Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.
Mahkemeye göre ek maddeler temel hakların kısıtlanmasında ölçülülüğü düzenleyen Anayasa’nın 13’üncü maddesi ve dernek ve vakıf haklarını garanti altına alan 33’üncü maddesine aykırıydı.
Mahkemenin önüne gelen kanun maddelerini Anayasa Mahkemesi’ne taşıması sık görünen bir uygulama değil. Anayasa Mahkemesi, bu başvuruyla ilgili anayasaya uygunluğa girmeden, uygulama ve yasanın çıkış tarihleri açısından teknik bir karar vererek mahkemenin yetkisizliğine karar verdi.
Yani karşımızda olağanüstü hal koşullarından, krimal olayların yaşandığı bir üniversiteye özel olarak, bir torba kanun içinde Meclis’ten sabaha karşı geçirilmiş, ilk uygulayan mahkemenin bile Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia ettiği bir madde var.
Üstelik maddede “Yükseköğretim Kurulu ile birlikte Vakıflar Genel Müdürlüğünün talebi üzerine” mahkemenin kayyım atayabileceği de yazılı.
Yani “yasal zorunluluk, ne yapalım” denip geçilemez.
Nitekim, Şehir Üniversitesi 19 Aralık’ta Marmara Üniversitesi’ne devredilmesine rağmen, kurucu vakıf Bilim ve Sanat Vakfı’na üç gün öncesine kadar kayyım atanmamıştı.
Herhalde bu maddenin uygulanmasıyla ilgili yorum, 26 Aralık tarihinde Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem’in görevden alınmasıyla değişti.
Çünkü Ertem, bir vakfa el koymayı bırakın hem Cumhuriyet tarihi boyunca mallarına el konmuş azınlık vakıflarına hem de 28 Şubatçıların mallarına el koyduğu İslami vakıflara mallarının iade edilmesine öncülük etmiş bir genel müdürdü.
Üstelik 28 Şubat devrinde de laik medya ve askeri bürokrasinin şimşeklerini üzerine çekmiş, muhafazakar camiayı ve vakıflarını da iyi tanıyan bir isimdi.
O da aradan çekilince iktidarın önündeki son fren de kalkmış oldu.
Herkesin takdir ettiği bir vakfa karşı yapılan bu uygulama, son bir kaç yıldır Türkiye’de olan bitenlerin pek çoğunu sessizce izlemiş, hatta bazılarına bildirilerle destek vermiş muhafazakar vakıfları da ayağa kaldırdı.
Şehir Üniversitesi’ne yapılanlara ses etmemiş olan 30’dan fazla vakıf sosyal medya hesaplarından peş peşe yaptıkları açıklamalarla, Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyım atanmasını eleştirdi.
O bildiriler ve yayınlanan mesajlarda ortak bir temenni cümlesi vardı: İnşallah bu karar bir yerden döner.
Ama dönmedi.
Aksine, bu vakıfların açıklamasından sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü meydan okuyan yeni bir açıklama daha yaptı.
Bu açıklamada artık ilk açıklamalarındaki “mevzuat böyle” bahanesinden de vazgeçilmiş, Şehir Üniversitesi ve Bilim ve Sanat Vakfı’na taarruza geçilmişti:
Açıklamada Şehir Üniversitesi için şöyle deniyor:
“Çeşitli vakıfların kurduğu üniversitelerimiz, başarılı çalışmalarıyla ülkemizin gururu olarak önemli başarılara imza atmışlardır. Bilim Sanat Vakfı tarafından kurulan İstanbul Şehir Üniversitesi'nin durumu ise, bu güzel görüntünün bir istisnası olarak kamuoyumuzca yakından takip edilmiştir”
Bilim ve Sanat Vakfı için ise şöyle:
“Yanlış tutumları ve tasarruflarıyla hem üniversiteyi, hem vakfı çöküş noktasına getirenlerin, tarihimizde değerli bir yeri olan vakıf kavramını zedeleyenlerin, tevazu içinde özeleştiri yapmak yerine, sürekli olarak görevini yerine getiren kurumları suçlayıcı ifadelerle ortaya çıkmalarının takdirini milletimize bırakıyoruz.”
Daha önce Şehir Üniversitesi ile ilgili yapılan açıklamalara benzeyen, muhtemelen aynı kalemden çıkmış, bir genel müdürlüğe, üstelik vakıfları temsil eden bir makama yakışmayan öfkeli siyasi bir açıklama bu.
Büyük mason üstadı Prof. Sahir Erman, sıkıyönetim komutanına rağmen bir imamın kitabı için yazdığı bilirkişi raporunda kendi inandığı doğrulardan vazgeçmemesiyle hatırlanacak.
Bazıları da bu açıklamayla.
“İnşallah bu karar bir yerlerden döner” diye diye gelinen uçurumun kenarı tam burası oluyor...
.27/01/2020 00:52
Sessizlik vatanseverlik midir? 104 “Topraklarımız bizi besleyen vatandır. Hepimiz biliyoruz ki, Anadolumuz zelzele mıntıkası dahilindedir. Bu sebepten zelzele nasıl gelirse gelsin hepsine mukavemet edecek evlerin yapılması, tespit edilecek inşaat sisteminin can damarını teşkil eyler... Ancak soba başında ve sıcak odalarda hüküm vermek doğru değildir. Eski inşa malzemesi olan ağaç, kireç, tuğla yerine çimento, demir imdada yetişti deniliyor. Erzincan’ın bugünkü enkazı aksini söyler gibi oluyor. Erzincan zelzelesinden kurtulan Avusturyalı bir mühendise Erzincan istasyonundaki beton binaların niçin yıkılmadığını (birisi tamamen yıkılmıştı) ama şehirdeki betonların niçin yıkıldığını sorduğum vakit bana “zelzele dalgalı olmuştur” diye cevap verdi...İstasyondaki yıkılmayan beton binanın 25 metre yakınında bulunan yıkılmış beton binayı mühendise elimle gösterince “Teori yok” diye bağırdı.... Kusur zeminde mi, temelde mi, çatıda mı, malzemede mi bilmiyorum. Bir katlı mı, ahşap mı, beton mu, çatısı vidalı mı yapılsın bunu da bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, işi acele bitirmektir. Yerin altından önce yerin üstündeki binalarının vaziyetlerini incelemek için, Erzincan şimdi çok faydalı bir sahadır. Orada sağlam kalan evlerin yıkılmadan yerli ve ecnebi jeologlara, teknisyenlere, profesörlere, mimarlara çok çabuk tektik ettirilmesi ve alınacak neticeye göre yeni bir inşaat sisteminin kabulü ve bundan sonra yapılacak binaların aynı sistem dahilinde yapılmasının mecburi olduğunun kanuni müeyyidelerle tayini ve diğer Anadolu evlerinin buna göre tadili veya payandalandırılması zaruridir. Aksi halde gene bir çok ölümlere şahit olacağız.”
27 Aralık 1939 günü Erzincan ve çevre illerde meydana gelen, resmi rakamlara göre 32 bin insanın öldüğü, 100 bin insanın yaralandığı 7.9’luk depremin ardından şehre gelen yazar Safi Dümer, Cumhuriyet gazetesine bu makaleyi yazmıştı.
Yazının üzerinden 80 yıl geçmiş.
Ama yazıda Erzincan geçen yerlere Elazığ yazıp, dilini de bir miktar günümüz Türkçe’sine çevirirseniz, Elazığ depremi üzerine yazılmış güncel bir yazı olarak da okuyabilirsiniz.
Maalesef jeolog, sismolog, inşaatçı ya da mimar olmayan yazar Safi Dümer’in yazının sonundaki öngörüsü doğru çıktı, o inşaat sistemi bir türlü kurulamadı ve deprem yüzünden bir çok ölümlere şahit olduk.
1939’dan 2020’ye geçen 80 yılda Türkiye’de meydana gelen depremlerde resmi rakamlara göre 50 binin üzerinde insan hayatını kaybettik.
Üstelik o depremlerden biri 1992 yılında, 1939’daki depremin merkez üssüne çok yakın bir yerde meydana gelmiş ve yeni kurulan Erzincan, 700 insanın üzerine bir kere daha yıkılmıştı.
2020 yılına da Türkiye 6.8 şiddetinde bir depremde 40’a yakın insanı kaybederek girdi.
Depremde insanların öleceği gerçeğini kabullenmiş toplum, enkaz altından gelen mucize kurtuluş haberleriyle teselli buluyor, devlet de deprem sonrası kurtarma ve yardım organizasyonunun mükemmelliğiyle övünüyor.
Gerçekten de Türkiye’de hem devlet hem belediyeler hem de sivil toplum örgütleri, devletin günlerce ortada görünmediği, insanları enkazların altından Yunanlı, Rus, İtalyan, İsrailli kurtarma ekiplerinin kurtardığı 1999 depremine göre büyük bir mesafe aldı. Büyük bir beceri ve fedakarlıkla bu ekipler yine görev başındaydı. Göz yaşartan sahneler yaşandı. Yardımlar çığ gibi yağdı. Mensubu olduğumuz toplumun dayanışma ruhuyla tekrar gurur duyduk.
Ama bütün bu ümit verici gelişmeler, şükür vesilesi mucize kurtuluş haberleri can yakan büyük gerçeği değiştirmiyor. Türkiye’de 2020 yılında hala 7’in altında bir depremde 40’a yakın insan enkazlar altında hayatını kaybedebiliyor.
Neredeyse üç-dört yıl arayla Türkiye’nin farklı bir şehrinde 6’ın üstünde meydana gelen depremlerde büyük yıkımlar ve ölümler yaşanıyor. Bundan 10 yıl önce yine Elazığ’da 6.1’lik bir depremde 42 kişi hayatını kaybetmişti.
Ama devlet büyükleri, her seferinde Türkiye’de sanki ilk kez deprem olmuş gibi davranıyor, bu can yakan büyük gerçeği değiştirmek için deprem öncesi yapılacaklar konusunun açılmasından ve bu yüzden eleştirilmekten pek memnun gözükmüyor.
Yaptıkları açıklamalara bakılırsa deprem durdurma şansımız olmayan bir tabiat olayı, karşısında sabretmemiz gereken bir imtihan. O yüzden devlet bütün hazırlığını ve organizasyonunu deprem sonrası için yapmış durumda.
Peki gerçekten de 2020 yılında deprem hala kaçınılmaz bir imtihan mı? 6’ın üstündeki her depremde insanlar enkazlar altında kalmaz zorunda mı?
Bu konuda akla ilk olarak deprem olurken hayatının devam ettiği Japonya geliyor.
Haydi Japonya zengin, ileri teknolojinin hakim olduğu bir ülke, bizim tam dengimiz değil. Oralarda 7-8 şiddetinde depremlerde kimsenin burnunun kanamaması bizim için ulaşılması zor hedefler.
Ama dünyada binlerce yıldır fay hatları üzerinde yaşayan zenginlikleri, gelişmişlikleri bize denk başka insanlar ve ülkeler var.
Mesela Şili.
Şili, 1960’da 9.5 şiddetiyle dünya tarihinin ölçülmüş en büyük depreminin meydana geldiği, sık sık depremlerin olduğu bir ülkeydi. Hatta 1835 yılında meydana gelen deprem sırasında Darwin de evrim araştırmaları için bulunduğu Şili’de depreme tanıklık etmiş ve not defterine “Kötü bir deprem en köklü kavramları alt üst edebiliyor” diye yazmıştı.
Ama Şili, 1960 depreminin ardından sıkı tedbirler almaya başladı. 70’lerde önce Allande ve ardından darbeci Pinochet döneminde çok sıkı inşaat standartları geliştirildi ve bu kurallar kararlıkla uygulandı.
1960 depreminden sonra Şili’de bir kısmı 8’in üstünde, çoğunluğu ise 7’in üstünde büyük depremler meydana geldi ama bu depremlerde toplam ölü sayısı 1250’de kaldı. Bu depremlerin en büyüğü 2010 yılındaki 8.8 şiddetinde üç dakika süren depremdi ve bu şiddetli depremde 525 kişi hayatını kaybetti.
Son 10 yılda ise Şili’de meydana gelen üçü yine 8’in üstünde çoğunluğu 7’in üstünde olan 20 civarındaki büyük depremde toplam ölü sayısı sadece 26 oldu.
Şili’yi 1960’da sarsılarak kendine getiren ve gerekli tedbirleri aldıran deprem, Türkiye’yi sürekli sarsmasına rağmen bir türlü kendine getiremedi, bir türlü faylar üzerinde yaşadığımız gerçeğiyle yüzleştiremedi, acı tecrübelerden ders çıkarılamadı.
Haydi 1939 erken bir vakitti ama 1999 depremi gibi devletin çöktüğü bir tecrübeden sonra bile 21 yıl sonra hala Türkiye’de 6’ın üstündeki depremlerde insanlar ölmeye devam ediyor.
Ülkenin en büyük şehri, kalbi İstanbul, nefesini tutmuş 7’nin üstünde bir depremi bekliyor. Depremde yıkılması beklenen en az 50 bin sakat binanın olduğu resmi bir bilgi. 50 bin daireden değil, binadan bahsediyoruz. Yani milyonlarca insanın hayatından.
Yine fay hatları üzerinde kurulmuş onlarca şehirde depreme dayanıksız on binlerce bina var ve her yıl yenileri hiçbir standardı olmadan onlara ekleniyor.
Ama bu dehşetengiz bilgiler de devleti, deprem sonrası sosyal medyadaki eleştiriler kadar telaşlandırmış gözükmüyor.
Devlet, deprem öncesi için somut ve radikal bir hazırlık içinde görünmezken, çoğunluğu fay hatları üzerinde yaşayan insanlar da haklı olarak 1999’da bir gecede çıkarılmış ve hala cep telefonu faturalarıyla ödemeye devam ettikleri deprem vergilerinin nereye gittiğini soruyorlar.
Saplantılı muhaliflikten değil, insanın en temel duygusu olan hayatta kalma güdüsünden kaynaklanan, vatandaşlığın en asgari gereği olan ve iktidarların da sabırla cevap vermek zorunda olduğu sorular bunlar...
1999’da deprem vergisi çıkarılırken, bu vergiden elde edilecek paranın sadece deprem mağdurları ve binaların güçlendirilmesi için harcanacağına dair verilen onca söze rağmen, neden bu paralar ülkenin en acil, en ölümcül ve kaçınılmaz olarak bizi bekleyen meselesi için harcanmıyor, neden bu paralarla bütün Türkiye’de depreme karşı dayanaksız binalar güçlendirilmiyor, bir seferberlik halinde kentsel dönüşüm hamleleri yapılmıyor?
Ve neden 2020 yılında bile insanların altında kalarak öldüğü binalarla dolu bir ülkede hala bu binalara resmiyet kazandıran imar afları çıkmaya devam ediyor?
Bu soruların güncel ve gündem olabildiği yegane zamanlar da yeni bir depremin hemen sonrası. Çünkü bir hafta sonra deprem yine gündemden düşecek ve kimse her an bizi bekleyen bu tehlike üzerine konuşmayacak.
Bu soruları sormak, acılar varken siyaset yapmak, birlik ve beraberliği bozmak değil, bir sonraki depremin, potansiyel olarak hepimizin adayı olduğu mağdurlarıyla dayanışmak, onların yaşam hakkını savunmak demek.
Ama bu haklı sorular, sorgulamalar iktidar cenahından şimdi sırası değil tepkisiyle karşılandı. Neredeyse deprem çalışmalarını aksatmaya, acıları sömürmeye, deprem üzerinden siyaset yapmaya sokuldu. Her toplumda olabilecek radikal, marjinal, kötücül eleştirilerle eşitlendi.
Halbuki bu eleştiriler siyaset yapmaksa, daha geçen sene seçim için imar affı çıkarmış bakanın deprem bölgesinden her saat başı yaptığı basın toplantılarında yaptığından, uzatılan her mikrofona deprem sonrası devletin çalışmalarını öven bakanların, siyasetçilerin, bürokratların beyanlarından, deprem yardımlarını bile siyaseten ayıranlarınkinden, işi gücü bırakmış sürekli sosyal medyada yazılanlardan bahsedenlerin, o şartlarda bile aklına tweet atanlara soruşturma açma tehditleri gelenlerin siyasetinden çok daha faydalı bir ‘siyaset’ olduğu açık.
Çünkü bu depremden sonra da devleti deprem öncesi tedbirleri için harekete geçiremezsek, 80 yıl önce Erzincan Depremi’nin ardından yazdığı yazıda Safi Dümer’in son cümlesinde dediği gibi “Aksi halde gene bir çok ölümlere şahit olacağız.”
.28/01/2020 23:00
Bay Salomon’u hatırlamak.... 41 27 Ocak 1945 günü SSCB’nin Kızıl Ordusu Polonya’nın Krakow şehri yakınlarındaki Nazi konsantrasyon kampı Auschwitz’e girdi.
Ve böylece bütün dünya soykırım gerçeğiyle yüzleşti.
Daha sonra yapılan tespitlere göre sadece Auschwitz’de 1942’den itibaren üç yılda 1.1 milyon insan öldürülmüştü. Bunların büyük çoğunluğu Nazilerin Avrupa’dan trenlerle taşıdığı Yahudilerdi. Kurbanların arasında ‘ari ırkı’ bozduklarını düşünülen Çingeneler, eşcinseller de vardı.
Bu yıl 75’inci yıldönümü için kurbanlar Auschwitz’de düzenlenen anma töreninde anıldı.
1933’de Almanya’da iktidara gelen Naziler, 1942 yılında Nihai Çözüm yani Yahudi soykırımı kararını alana kadar adım adım ilerlemişlerdi.
İktidara geldiklerinin üçüncü ayında Yahudi işyerlerine boykot hareketini başlatmışlar, 7 Nisan 1933’de de Yahudilerin memur olmasını yasaklayan “Devlet Memuriyetinin Meslek Olarak İfasına Yeniden Dönüş Yasası”nı çıkarmışlardı.
Bu yasayla işini kaybedenlerden biri de 37 yıldır Heidelberg Üniversitesi’nde ders veren 67 yaşındaki jeoloji Profesörü Wilhelm Salomon-Calvi’ydi.
Heidelberg’in meşhur termal su kaynağının da kaşifi olan profesör, kısa bir süre sonra Alman vatandaşlığından da çıkarıldı.
67 yaşındaydı, 20 yıl önce eşini kaybetmiş, bir daha da evlenmemişti. Nereye gidecekti?
Almanya’daki binlerce Yahudi, komşu Avrupa ülkelerine kaçmıştı.
İsviçre’ye iltica etmiş tıp profesörü Philipp Schwartz’ın kurduğu “Yurtdışındaki Alman Bilim Adamlarına Yardım Cemiyeti”, işsiz kalan Yahudi ilim adamlarına başka ülkelerde iş buluyordu.
1933’de Türkiye’de de hükümet eskimiş olduğunu düşündüğü Darülfünun’u kapatıp, yerine yeni bir üniversite kurmak için çalışmalar başlatmıştı.
Prof. Schwartz ile Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı ile arasında yapılan anlaşmayla Nazilerin kovduğu 82 Yahudi bilim insanının Türkiye’deki üniversitelerde çalışabilmesinin yolu açıldı.
O 82 bilim insanından biri de 67 yaşındaki Profesör Wilhelm Salomon-Calvi oldu.
1934 yılında daha önce hiç bilmediği Ankara’ya geldi.
Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü’ne bağlı Tabii İlimler Fakültesi bünyesinde bulunan Jeoloji Enstitüsü’nün başına geçti.
Uzun sakalları, ütüsüz pantolonu, dizlerine kadar inen gömleğiyle derbeder görünen bu yaşlı profesörün gelir gelmez ilk işi Türkiye’yi dolaşmak oldu.
1936 yılında yayınladığı “Türkiye Cumhuriyetinde Jeolojik Görünümler” kitabının girişinde söylediğine göre 1 yıl içinde Anadolu ve Ege’de 13 bin kilometre yol kat etmişti.
Türkiye’yi adım adım dolaşmış, kimsenin gitmediği dağlara tırmanmış, vadilerden geçmişti.
Peribacalarını ilk o fark etmiş, Ankara için su kaynakları keşfetmiş ve projeler geliştirmiş, 1936 yılında Başbakan İsmet İnönü’ye “Türkiye Cumhuriyeti Jeoloji Kurumu Organizasyonunun Bir Zaruret Olduğunu Gösteren Esaslar” başlıklı bir rapor sunarak Türkiye’de sadece jeolojik araştırmalar yapan bir kurum kurulmasını teklif etmişti.
Bu teklifi üzerine 1936 yılında çalışmaları yürütmek için Tarım Bakanlığı bünyesinde görevlendirildi. Fakat istediği kurum kurulamadı. Bunun üzerinde 1939 yılında yeni kurulmuş Maden Tetkik Arama Enstitüsü’nde jeolog olarak göreve başladı.
Anadolu ve Ege’deki gezileri ve araştırmaları sırasında Türkiye’nin çok acil bir meselesi olduğunu keşfetmişti; Türkiye’nin şehirleri fay hatları üzerine kuruluydu. Ve bu şehirlerdeki yapılaşma depremlerde yerle bir olabilirdi.
MTA’daki çalışmalarını deprem üzerine yoğunlaştırdı.
Hatta bu sırada kendisine teklif edilen ülkenin en prestijli akademik kurumu olan İstanbul Üniversitesi’ndeki Jeoloji Kürsüsü başkanlığını MTA’daki araştırmalarını gerekçe göstererek reddetmişti.
Nihayet 22 Ocak 1939’da deprem ve depreme karşı alınacak önlemler üzerine bir kanun tasarısını ve raporunu (“Yer sarsıntıları hakkında bir kanun kabulüne müteallik layiha ve yer sarsıntılarından mütevellit zararlarını tenkisine ait kanun projesi”) hazırlayarak hükümete sundu.
Hazırladığı kanun tasarısında Türkiye’deki 17 birinci derecedeki deprem bölgesini ve bu deprem bölgelerinde depremin zararlarına karşı alınacak tedbirleri anlatmıştı.
O bölgelerden biri de Erzincan’dı.
Ama geç kalmıştı. Teklifi sunduğu 1939’un son günlerinde Erzincan büyük bir depremle yıkıldı. 40 bin insan enkaz altına can verdi.
Ankara’da nihayet yaşlı profesörün uyarılarının değeri anlaşılmıştı.
Artık 70 yaşına basmış olan Prof. Salomon-Calvi, Erzincan deprem bölgesini gezdi, oturup geniş bir rapor daha hazırladı.
1940 tarihli “Türkiye’deki Zelzelelere Müteallik Etüdler” adlı raporu okuyanlardan biri de o sırada Sanayi İşleri Tetkik Dairesi başkanı olan Şevket Süreyya Aydemir’di.
Aydemir daha sonra yazdığı bir yazıda raporu okuduğunda hissettiklerini şöyle anlatmıştı: “Okudum ve irkildim. Salomon Kalvi gerçek bir bilgindi. Raporunda halkın hayatından sorumlu olanların uykularını kaçıracak bilgiler, uyarılar vardı...”
Prof. Salomon-Calvi raporunda şöyle diyordu:
“İstikbalde zelzele hasaratını azaltmak arzu edildiği takdirde, birinci derecede ehemmiyeti haiz zelzele mıntıkaları için bir kanun kabul edilerek binaların inşası, temellerin intihabı, tesis ve imar edilecek mevkilerin seçilmesi hususunda tedbirler ittihazı icab eder. Bu meyanda zelzelelere maruz Japonya, İtalya, Kaliforniya ve Güney Amerika’nın batı kısımları gibi memleketlerde elde edilen tecrübeleri nazari itibara almak ve bunları Türkiye’nin hususi jeolojik, iklim ve iktisadi vaziyetlerine intibak ettirmek lüzumlu olacaktır.”
Ankara bu kez profesörün önerilerini uygulamaya geçirmekte kararlı gözüküyordu. Şevket Süreyya’nın başında olduğu daire, Bayındırlık Bakanlığı ile anlaşarak, bütün şehir planlarının ve sanayi bölgesi taslak planlarının bu rapordaki önerilere göre hazırlanmak üzere kendilerinin onayından geçmesini sağlamıştı.
1940 yılında yazdığı bir makalede Prof. Salomon da bu kez ümitli görünüyordu:
“Salâhiyettar makamlar ileride vuku mümkün zayiatı önlemek üzere lazım gelen tedbirleri almaya karar vermiş bulunmaktadırlar."
Ama yaşlı profesörün ömrü, deprem için hazırladığı önlemlerin hayata geçirilip geçirilmediğini görmeye yetmedi.
15 Temmuz 1941 günü Ankara’da hayatını kaybetti.
Kendisini Türkiye’ye adamış profesör, Nazilerin savaş meydanında zafere yürüdüğü ve Ankara’ya da Türkiye’ye sığınmış Alman Yahudilerinin kovulması için baskı yaptığı günlerde hükümet yetkililerinin de katıldığı bir cenazeyle hala mezarının bulunduğu Cebeci Asri mezarlığında toprağa verildi.
Onun ölümünden sonra, Türkiye pek çok büyük deprem meydana geldi ve bu depremlerde binlerce insan yine enkazlar altında kalarak hayatını kaybetti.
Prof. Salomon-Calvi’nin raporları, önerileri hatta adı bile unutuldu.
1971 yılında yine bir depremin ardından adını tekrar hatırlatansa Şevket Süreyya Aydemir oldu.
Artık ünlü bir yazar olan Aydemir, Cumhuriyet gazetesinde yazdığı köşe yazısında profesörü anlattıktan sonra 1940’da okuduğunda irkildiği deprem raporundaki bir bölümü hatırlattı:
“Bu rapor devlette vardır. Bunlardan parçalar naklederek, bugün en tehlikeli sahalarda yerleşmiş olan bütün vatandaşlarımızı tedirgin etmek istemem. Ama Salomon Kalvi’nin o kadar açık, o kadar kesin olarak üstünde durduğu bir bölge veya şehir üzerinde bir şeyler yazmaktan kendimi alamayacağım. Çünkü bu bölge ve şehirden her geçişimde, bir taraftan Salomon Kalvi’yi hatırlarım bir taraftan da oradaki gamsız, gözü kapalı ve sahipsiz yerleşme hareketine bakarak ürperirim. Tanrı saklasın. Fakat Tanrı da evvela tedbirinizi alın demiştir herhalde. Bu bölge İzmit bölgesidir. Bu şehir İzmit şehridir.”
Salomon Calvi’nin 1940’larda yerleşim yapılmaması için uyardığı, 1971’de gördüğü yerleşimler karşısında Şevket Süreyya’yı ürperten İzmit’te kıyamet 1999’da koptu.
1999 depreminden bu yana artık depremle ilgili bilmediğimiz hiç bir şey yok.
Türkiye’nin yetişmiş jeologları, deprem bilimcileri var, tehlikenin ne olduğu ve hangi tedbirlerin alınması gerektiği de herkesin malumu.
Ama profesörün 1940’da söylediği “Salâhiyettar makamlar ileride vuku mümkün zayiatı önlemek üzere lazım gelen tedbirleri almaya karar vermiş bulunmaktadırlar" cümlesinin gereği hala yerine getirilmedi.
75’inci yıldönümünde Auschwitz’de yaşanan büyük insanlık suçu dünyanın her yerinde “hatırlıyoruz” sloganıyla anılıyor.
Biz de bu yıldönümünde, 1934’de Nazilerden kaçıp Ankara’ya gelerek Auschwitz’e gönderilmekten kurtulan ve ömrünün son yıllarını yüzbinlerce insanın hayatını kurtarmak için Türkiye’yi depreme karşı uyarmaya adayan profesör Wilhelm Salomon-Calvi’yi hatırlayabiliriz.
80 yıl sonra hala Ankara Cebeci’deki mezarında o uyarıların gereğinin yerine getirilmesini bekliyor.
.1/02/2020 01:08
Küresel gazeteciliğin yeni merkezi... 44 Geçenlerde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bir fotoğraf eşliğinde şöyle bir tweet attı:
“Küresel Gazeteciler Konseyi Yönetim Kurulu üyeleriyle bir araya geldik. Gelecek dönemdeki faaliyetleri hakkında bilgi aldık. Nazik ziyaretleri için teşekkür ediyor, çalışmalarında başarılar diliyorum.”
Kimsenin dikkatini çekmemiş olması gayet normal.
Türkiye’de bakanların, siyasetçilerin, valilerin, belediye başkanlarının, sendika başkanlarının, dernek başkanlarının ve diğer tüm başkanların günlük işlerinin önemli bir parçası ziyaret edilmek ya da birilerini ziyaret etmektir.
Bu ziyaretlerden sonra da çoğunlukla herkesin bir ucundan tuttuğu plaketler, vazolar ya da hat levhalarla fotoğraflar çektirilir ve bu ‘nazik ziyaret’ ya da bu ‘misafirperverlik’ için teşekkür edilen mesajlar sosyal medya hesaplarından paylaşılır.
Hatta sırf bu ziyaretler için bakanlıkların, belediyelerin, kurumların temsil- ağırlama yönetmelikleri, bütçeleri bile vardır.
En son Bursa Belediyesi’nin bu ziyaretlerde hediye edilmek üzere altın yaldızlı tabaklardan, bornoz setlerine kadar bir dizi hediye için 8 milyona yakın para harcadığı ortaya çıktı.
Ama bahsettiğimiz ziyareti rutin ‘başkanlar birbirini ziyaret ediyor’ faaliyetlerinden ayıran tabii ki ziyaret eden kurumun adı.
“Küresel Gazeteciler Konseyi” dikkat çekmeyecek bir ad değil.
İnsan önce ziyaret edilen Dışişleri Bakanı olunca yabancı bir heyet mi diye düşünüyor.
Ama sonra fotoğrafta tanıdık yüzler görünce bunun yerli ve milli bir küresel konsey olduğunu anlıyorsunuz.
Peki ülkemizde “Küresel Gazeteciler Konseyi” kurulmuş da bu ülkede ve bu kürenin içinde gazetecilik yapmaya çalışırken niye haberimiz olmamış diye meraklanıp küresel bir bilgi kaynağı Google’a soruyoruz.
Ve karşımıza 2020 yılında Türkiye’de devlet, siyaset, medya ilişkileri üzerine ilginç bir hikaye çıkıyor.
Türkiye’de adında basın, gazetecilik, medya, televizyon geçen 200’e yakın dernek, birlik, cemiyet varmış.
Bunların çoğunun adlarını her yıl düzenledikleri ve gönüllerinden geçen, meşreplerine uyan isimlere bol keseden dağıttıkları “yılın gazetecilik ödülleri” dışında pek duymuyoruz.
Zaten Küresel Gazeteciler Konseyi de o dernek, vakıf veya cemiyetlerden biri değil.
Çünkü doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 14 Ekim 2019 tarihli kararnamesiyle kurulmuşlar.
Altında Cumhurbaşkanı’nın imzası olan kararda şöyle deniyor: “Merkezi Ankara ilinde olmak ve uluslararası faaliyette bulunmak üzere Küresel Gazeteciler Konseyi Birliğinin kurulmasına, 3335 sayılı Uluslararası Nitelikteki Teşekküllerin Kurulması Hakkında Kanun'un 1'inci maddesi gereğince izin verilmiştir."
Kararda bahsedilen 3335 sayılı Uluslararası Nitelikteki Teşekküllerin Kurulması kanunu hatırlayalım: “Uluslararası alanda beraberlik ve işbirliği yapılmasında fayda görülen hallerde, Türk ve yabancı hakiki veya hükmi şahısların veya yalnız hükmi şahısların, kazanç paylaşma amacı dışında ve kanunlarla yasaklanmamış olmak kaydıyla ekonomik ve teknik alanlarda işbirliğini geliştirmek, bu konularda bilgi, görgü ve karşılıklı teknolojilerinden yararlanmak maksadıyla Türkiye'de veya yurt dışında: a) En az yedisinin; uluslararası nitelikte birlik, federasyon veya benzeri teşekküller kurmaları veya kurulmuş bu gibi teşekküllerin şubelerini açmaları, b) Uluslararası faaliyette bulunmaları, c) Mevcut kuruluş ve benzeri derneklere katılmaları veya bunlarla işbirliğinde bulunmaları, Cumhurbaşkanının iznine tabidir.”
Yani Türkiye’de böyle bir uluslararası teşekkül kurma iznini cumhurbaşkanı veriyor ama bunun için sıralanan üç şartı yerine getirmek gerekiyor.
Peki bu durumda Küresel Gazeteciler Konseyi’nin statüsü ne? Resmi bir kurum mu, yoksa bir sivil toplum örgütü mü?
Sorunun cevabını geçen yıl Mayıs ayında Anadolu Ajansı’na ilk röportajı veren konseyin kurucusu gazeteci Mehmet Ali Dim vermiş. Haberden okuyalım:
“Dim, KGK’nin Dernekler Kanunu’na tabi değil, yasayla kurulmuş uluslararası bir birlik olacağını söyledi. KGK’nin henüz kuruluş aşamasında olduğunu ve çeşitli resmi aşamalardan geçtiğini ifade eden Dim, son noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın onayıyla konseyin kısa süre içinde resmi kuruluşunu tamamlayacağını belirtti. Dim, “Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıkladığı üzere önümüzdeki hafta o süreci atlatmış olacağız” dedi.”
Fakat, ilginç ki röportajda iddialı bir şekilde denilen olmamış, konsey o süreci önümüzdeki hafta değil ancak beş ay sonra atlatmış.
Neden böyle olduğuna geçmeden önce Küresel Gazeteciler Konseyi’nin kurucusunu tanıyalım.
Konseyin kurucusu gazeteci Mehmet Ali Dim.
Sitedeki biyografisine göre Dim, 1985-1987 yıllarında İstanbul'da Güneş gazetesinde çalışmış. Daha sonra ise Hürriyet, TRT ve AA’da Antalya muhabirliği yapmış. Yeni Alanya günlük gazetesi ile yine Alanya’da yayın yapan Dim TV ve Dim Radyo’nun sahibi. Alanya Gazeteciler Cemiyeti’nin de uzun süre başkanlığını yapmış. Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun da genel başkan vekilliğini yürütmüş.
Kendisi gibi Alanyalı olan Süleyman Efendi cemaatinin vefat eden eski lideri Ahmet Arif Denizolgun’un hayatını anlatan “Adanmış Bir Ömür” adlı bir de kitabı var.
Anlaşılan Dim, yine Alanyalı olan Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’na da yakın bir isim. Örneğin sahibi olduğu Alanya gazetesinde şöyle bir haber çıkıyor karşınıza:
“KGK Kurucu Genel Başkanı Mehmet Ali Dim, Bakan Çavuşoğlu'nun adının bir bulvar veya caddeye verilmesi için Alanya Belediye Meclisi'ne çağrıda bulundu.”
Ya da şöyle bir haber:
“Türkiye Gazeteciler Federasyonu (TGF) Genel Başkan Vekili Mehmet Ali Dim, New York’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a Anadolu Medyasının sorunlarını içeren bir dosya sundu. BM genel kurul toplantısı öncesinde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun öncülüğünde gerçekleşen görüşmede Dim...”
Zaten haberlere ve sosyal medya hesaplarına göre de Küresel Gazeteciler Konseyi’nin ilk adımı Ocak 2019’de İçişleri Bakanlığı’na başvuru ve Çavuşoğlu’nu ziyaret olarak atılmış.
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun desteği bununla sınırlı kalmamış. Daha resmen kurulmadan konseyin ilk etkinliği olan KKTC’deki Kıbrıs Medya Buluşması’na bizzat katılmış. Çoğunluğu Türkiye’deki yerel gazete temsilcilerinden oluşan 50’ye yakın kişinin katıldığı buluşmada, Çavuşoğlu ile birlikte KKTC Cumhurbaşkanı ve bakanları da konuşma yapmışlar, ikinci gün Kıbrıs üzerine iki konuşma daha olmuş ve geziyle toplantı bitmiş.
Konseyin ikinci etkinliği Bakü’de olmuş, yine Çavuşoğlu katılmış. Türkçe Konuşan Ülkeler Birliği’nin toplantısına denk getirilen toplantıyı Küresel Gazeteciler Konseyi ile Azerbaycan’ın Matbuat Şurası adlı İngilizce’de GONGO denen sivil görünümlü resmi gazetecilik örgütü birlikte düzenlemişler. Yine Türk ve Azerbaycanlı gazetecilerin katıldığı toplantıda Çavuşoğlu ve Azerbaycanlı milletvekilleri konuşmuş, toplantıdan “Tek millet, tek basın” başlıklı bir bildiri çıkmış.
Arada konseyin bazı üyeleri İran’a, Ürdün’e gidip oradaki medya organlarını ve resmi gazetecilik örgütlerini ziyaret etmişler.
Bunlar sanki uluslararası bir teşekkül vasfı için yasadaki yeterli şartları oluşturmak adına KKTC ve Bakü gibi kolay ulaşılır yerlerde yapılmış etkinlikler gibi görünüyor.
Nihayet Cumhurbaşkanı’ndan onay da Ekim ayında çıkmış.
Küresel Gazeteciler Konseyi’nin organize ettiği en büyük etkinliğin hemen öncesinde.
Konseyin ilk kez resmi bir kurum olarak ev sahipliği yaptığı toplantının adı 21. Dünya Rus Medya Kongresi.
Aslında 1999’dan beri Rusya’nın resmi ajansı ITAR-TASS’ın dünyanın her yerindeki muhabirlerinin katıldığı bir kongre bu.
Düzenleyen kurumun adı da Dünya Rus Medya Konseyi (WARP). Hükümetten bağımsız dense de hiç öyle görünmüyor.
Bizdeki konseyle isim benzerliği herhalde dikkatinizi çekmiştir.
Gerçekten büyük bir organizasyondan bahsediyoruz. 85 ülkeden 160 Rus gazeteci katılmış, Ankara’da başlayan toplantıların ardından organizasyon Kayseri, Kırşehir, Kapadokya, Konya ve Alanya gezileriyle devam etmiş.
21’inci kez Rus devletinin düzenlediği bu büyük organizasyona 2019 yılında Türkiye adına daha yeni kurulmuş Küresel Gazeteciler Konseyi ev sahipliği yapmış.
Anlaşılan Küresel Gazeteciler Konseyi’nin ilk kuruluş amacı da bu büyük organizasyona ev sahipliği yapmak. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun en baştan itibaren ilgisinin sebebi de bu gibi görünüyor. Muhtemelen Rusya’daki Dünya Rus Medya Konseyi’nin eşdeğeri bir yapı olarak Küresel Gazeteciler Konseyi kurulmuş.
Bunu aylar öncesinden itibaren bu organizasyon için konsey başkanının Rus elçiliğiyle yaptığı görüşmelerle ilgili tweetlerinden çıkarmak mümkün.
Ne var ki bunda denebilir.
Fena mı bu sayede Türkiye’nin de bir Küresel Gazeteciler Konseyi oldu.
Sosyal medya hesabında yayınlanan fotoğraflara bakılırsa Konsey’in Ankara Kavaklıdere’de dört katlı görkemli bir genel merkez binası var.
Girişine “International Media Center” yazılmış bina Ankara’daki resmi kamu binalarına benziyor. Girişinde Atatürk’ün basınla ilgili bir sözünün olduğu bir lahit var, arkada çifte bayrak olan makam odaları, toplantı salonları, gece ışıklandırmasıyla, her şey resmi bir kurum görüntüsünde....
Peki kurucuları arasında başkan Mehmet Ali Dim dışında başka kimler var?
Konseyin onursal başkanı duayen gazeteci Yavuz Donat.
Yine sitelerindeki sırayla diğer kurucular şöyle: DHA (Demirören Haber Ajansı) Genel Müdürü Salih Zeki Sarıdanişment, Sabah Ankara Genel Yayın Müdürü Osman Altınışık, Habertürk Ankara Temsilcisi Bülent Aydemir, Azerbaycan Parlamento Jurnalistleri Birliği Başkanı Elşad Eyvazlı, Akit Ankara Temsilcisi Hacı Yakışıklı, TRT Daire Başkanı Amber Türkmen, Milliyet Spor Müdürü Tayfun Bayındır, DHA Kıbrıs Temsilcisi Sefa Karahasan, Kayseri Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Veli Altınkaya, Trakya Gazeteciler Cemiyeti Onursal Başkanı Lütfü Karakaş...
Böyle uzuyor liste.
Konseyin sitesine ve sosyal medya hesaplarına göz gezdirince,
Ankara’da bakan, bakan yardımcısı, genel müdür düzeyinde karşılıklı plaketlerin, hediyelerin verildiği bol bol nezaket ziyaretleri ve konseyin genel merkezine yapılan hayırlı olsun ziyaretleri görülüyor.
Küresel Gazeteciler Konseyi, şimdiden 79 ile de temsilci atamış. Tabii Cumhurbaşkanı imzasıyla kurulmuş bir konsey olduğundan bazı illerde Valiler, vali yardımcıları temsilci olarak atanan gazetecileri makamlarında ziyaret etmişler. Ülkemizde gazetecilere verilen değer anlamında örnek ve göz yaşartıcı manzaralar bunlar.
Mesela Habertürk gazetesinde şöyle bir haber var:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla kurulan ve Türkiye genelinde de teşkilatlanmasına hızlı bir şekilde başlayan Küresel Gazeteciler Konseyi Nevşehir Başkanlığı’nı Vali İlhami Aktaş ziyaret etti.”
Örnek bir davranış.
Tabii ki konsey kendisinden bekleneceği üzere örneğin, sarı basın kartıyla ilgili tartışmalar çıkınca hemen Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nı mentionlayarak destek açıklaması yapmış: “Arzuladığımız “Temiz toplum” adına, “Temiz siyaset” diyorsak “Temiz medya” da diyebilmeliyiz. Basın Kartı için aranan nitelikler gazetecilik mesleğinin itibarını korumak için elzemdir. Bunu siyasete tahvil etmek doğru değildir.”
Ne diyelim, hayırlı olsun.
Artık gazetecilerin de Ankara’da geceleri aydınlatılan dört katlı bir genel merkez binası, haklarını savunacak bir Küresel Gazetecilik Konseyleri var.
Rusya’da, Azerbaycan’da, İran’daki benzer ‘bağımsız’ medya kurumlarının da artık Türkiye’de karşılıklı bilgi alışverişi yapıp, gidip gelebilecekleri, bir muhatapları oldu.
Türkiye’de medyanın özgür olmadığıyla ilgili asılsız haberlerin arşa çıktığı bir dönemde, Ankara’nın ortasındaki “International Media Center”a büyük görevler düşüyor. Bol bol plaketleşilsin, şehir şehir, ülke ülke gezilsin, önemli günlerde açıklamalarla algı operasyonlarına artık bir dur densin.
Küresel güçler, küresel gazetecilik nasıl yapılırmış görsün!
.04/02/2020 23:52
Putin’i danışmanları mı yanlış yönlendirdi? 104 Osmanlı, son dönemlerinde dış politikada denge için zaman zaman bazı ülkelerle fazlasıyla yakınlaşmak zorunda kalmış, bu politikaları uygulayan sadrazamlar, hariciye vekilleri de bu yakınlaşmalardan nasibini almışlardı.
Örneğin İstanbul’daki Rus elçisiyle sık sık görüşen Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’nın adı Nedimof’a çıkmıştı. İngiltere’ye yakın çizgideki Said Paşa ve Kamil Paşa’nın isimlerinin başına da “İngiliz” sıfatı eklenmişti.
Denge siyaseti Cumhuriyet döneminde de sürdü.
1925-1939 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı yapan Tevfik Rüştü Aras’ın Sovyet yanlısı, İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında aynı makamda oturan Numan Memenencioğlu’nun görevden alınmasına neden olacak kadar Alman taraftarı olduğu biliniyor.
Ama o dengeler de hep sabit kalmadı.
İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi yanlısı yayınları yüzünden adı Yunus Nazi’ye çıkmış Yunus Nadi’nin Cumhuriyet’i daha sonra solun sesi haline geldi, siyasete atılmadan önce Amerikan Morisson şirketinde çalıştığı için adı Morrison Süleyman’a çıkmış Demirel ise Türkiye’deki Amerikan üstlerini kapatan Başbakan oldu.
Türkiye’de yakın tarihte ideolojik sebeplerle ‘Moskofçu’, Çinci, Arnavutlukçu, İrancı hatta Kaddafici olanlar oldu.
Tabii Amerikancı, AB’ci olanlar da...
Ama Amerikancılık ve AB’cilik bir akıma dönüşmedi ve marjinal kaldı. Çünkü devletin resmi dış politikası zaten Batı ittifakı içinde hareket etmek üzerine kuruluydu ve bu pozisyonu hararetle savunmak bir ihtiyaç haline gelmedi. Ayrıca entelektüel dünyanın hem sağında hem de solunda Batı karşıtlığı baskın bir fikir olduğu için aleni bir Amerikancılık, Avrupacılık da ayıp kaçtı.
Yine de Özal gibi Türkiye’nin dış politikada Amerika ile senkronize olmasını savunan siyasetçiler ve aydınlar oldu, Türkiye’deki bütün sorunların AB üyesi olmakla çözüleceğine inananlar da...
Ama son dört yılda Türkiye’de yapılan Rusçuluk ve Putinciliğin Türkiye tarihinde benzeri çok azdır.
Batı egemenliğine karşı yeni bir dünyanın kurulduğu ve bu dünyada Türkiye’nin Rusya ile birlikte yeni güç merkezi olduğu analizleri ciddi ciddi yazıldı. 15 Temmuz darbesinin bastırılmasının şanı bile uydurma komplo teorileriyle Putin’e verildi. Türkiye’nin 60 yıllık NATO üyeliği Rusya için harcanacak, bağımsızlığına vurulmuş bir zincire dönüştürüldü. “Erdoğan ve Putin Batı’yı korkutuyor” başlıkları atıldı. Rus milliyetçisi Dugin, AK Parti Meclis Grup toplantısında Başbakan Binali Yıldırım’la poz bile verdi. Her akşam televizyonlara çıkan bir grup sivil-asker uzman, KGB’nin Asala ve PKK’ya verdiği lojistik desteği, Rusya’nın hala PKK’yı terör örgütü olarak tanımadığını, Moskova’da PYD’nin bürosu olduğunu unutup, Türkiye’yi bölmeye çalışan, terörist örgütleri destekleyen emperyalist Batı’ya karşı Türkiye’nin müttefiki Putin ve Rusya diye anlattıkça kendilerinin de inandığı bir hikaye uydurdu. Hatta bu etrafta bir sürü fırsatçı güvenlik uzmanı belirdi, kendisini “Rusya güvenlik akademisinde görevli korgeneral” diye tanıtan Ağrılı bir ‘müteşebbis’ her akşam akşam tvlerde Rusya uzmanı diye konuştu, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kongrelerinde konuşma bile yaptı.
Bu aleni Rusya yanlılığı ve Putin sevdasının, yüzde biri Amerika için ya da herhangi bir Batı ülkesi yapılsaydı, bir ABD başkanı için böyle sevda türküleri söylenseydi, bunu yapan kişinin adı doğrudan CIA ajanına çıkar, ilk fırsatta da yolu bir savcılığa düşerdi.
Ama Rusya ve Putin övmek neredeyse vatanseverliğinin gereği, tam bağımsız Türkiye’yi savunmak haline getirildi.
Ülkede her kesimde olan, gayet popüler, alkış garantili ve Batılı devletlerin gerçekten eleştirilmesi gereken politikalarını da örten klişe ve itibarsız bir Batı-karşıtlığı sporuna sırtını dayamış bu ideolojik önyargılardan mülhem Rusçuluk ve Putincilik, önceki gün gelen acı bir haberle sınanıyor bir kaç gündür.
Türkiye’nin Rusya ile vardığı anlaşmalar gereği İdlib’de olan Türk askerlerine, Esad’a bağlı güçler saldırdı ve 7 askerimiz şehit oldu. Saldırıyı tam olarak kimin yaptığı bile belirsiz. Ama neredeyse bir Rus kolonisi olmayı kabul ederek iktidarını koruyan Esad’ın, Rusya’ya sırtını dayayarak bunu yapabildiği açık.
Nitekim, İran, Suriye ordusunun kendi toprak bütünlüğünü korumak için operasyon yapma hakkı olduğunu açıkladı, Rusya ise hiç bir şey olmamış gibi sessizce Suriye ile İdlib operasyonlarına devam etti.
Peki uçan kuşu teröristlerle işbirliğiyle suçlayabilen, her fırsatta içinde şehitler ve bayrak geçen cümlelerle herkese parmak sallayan bu Rusyacılar ve Putinciler ne yaptı?
Türkiye tarihini neredeyse 2003’de Amerikan askerlerinin Türk askerlerin başına çuval geçirmesiyle başlatanlar, sanki Rusya’nın kontrolü altında 7 askerimiz şehit edilmemiş gibi meseleyi bir dış politika krizi gibi soğukkanlılıkla tartışmayı seçti.
Daha bir kaç hafta önce Suriye’deki askeri operasyonların hepsini meşrulaştıracak hamasi argümanlar üretenler, sorunun diplomasiyle çözülmesini tavsiye etmekte birbirleriyle yarıştılar.
Putin’in çevresini sarmış Siyonist lobiyi, onu dinlemeyen Rus derin devletine bağlı generalleri, hatta Netanyahu’yu suçlayanlar çıktı, askerlerimizi Suriye ordusuna sızmış YPG’li teröristlerin öldürmüş olabileceği gibi büyük istihbari uydurma bilgiler bile ileri sürüldü.
Ama en trajiği, yıllardır Türkiye’nin NATO üyeliğini sorgulayan bazı uzmanların, bu olay üzerine NATO’yu göreve çağırması oldu.
Tabii ki askerlerimizin İdlip’te olmasının sebebi, Rusya ile Halep’in Esad güçlerinin eline geçmesi sırasında varılan anlaşma.
Türkiye’nin o anlaşmayla Suriye’deki silahlı grupları silahsızlandırmak gibi bir görevi üstlenmesi vakit kazanmak için o gün yapılmış tehlikeli ve mantıksız bir işti.
Zaten Türkiye’nin, Suriye’deki bütün meselesinin oradaki YPG yapılanmasıyla mücadele olduğunu ortaya koymasından, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunduğunu söylemesinden sonra oradaki askeri varlığı da tartışmalı hale gelmişti.
İdlip’te Rusya’nın ve Suriye’nin hastaneleri, çocukları da rahatlıkla kapsayabilen, geniş terörist tarifiyle Türkiye’ninkinin uyuşmayacağı belliydi.
Ama Türkiye’nin İdlip’te toplanmış ve tek çıkışları olan Türkiye’ye doğru hareket edecek milyonlarca insanla ilgili meseleyi Rusya ile anlaşarak çözemeyeceği, Suriye’de Batılı müttefikleri devre dışı bırakarak Rusya ile baş başa kalmanın Türkiye’nin aleyhine dönebileceği de zamanında çok yazıldı.
O yüzden bu kötü denklem ve sıkışmışlık içinde yedi askerimizin Esad rejimi güçleri tarafından öldürülmesi sonrası Türkiye’nin yapabileceklerinin maalesef bir sınırı vardı ve Türkiye’nin de bu sınırı geçmemesi de doğru oldu.
Bu saldırıyı yapan Esad güçlerine cevap verildiği ve intikamlarının alındığı açıklandı ama böyle bir durumda Türkiye’nin esas muhatabı olan Rusya’dan bir kınama bile istenemedi.
Nihayet çok önceden ayarlanmış Ukrayna ziyareti dönüşünde televizyon spikeri Pelin Çift’in sorusuna Cumhurbaşkanı şöyle cevap verdi:
“Pelin Çift: Tabi ki bu şehit haberleri hepimizin yüreğini yakıyor ve İdlib’de verilen sözler tutulmadı. Rusya ile bu manada bir gerginlik yaşıyoruz ama bir taraftan da şöyle bir durum var. Mevcut iş birliği ve S400 alımı konusunda da yaptırımlar söz konusu. Bu noktada Rusya’ya bir mesaj vermek ister misiniz? Ne söylemek istersiniz?
Erdoğan: Bizim Rusya ile şu aşamada bir çatışma ya da bir ciddi çelişki içerisine girmemize gerek yok. Bunu niye söylüyorum? Biliyorsunuz bizim şu anda Rusya ile çok ciddi stratejik girişimlerimiz var. Bunlardan bir tanesi, özellikle de çok kararlı şekilde başlattığımız nükleer enerji meselemizdir ve rakam orada çok çok ciddidir. Şu anda onun inşa süreci devam ediyor. 300’ün üzerinde mühendisimiz Rusya'da yetiştirildi ve bunlar yetiştikçe de gelip burada çalışmaya devam ediyorlar. Bu bir defa önemli. İkincisi, Türk Akım Projesi de çok büyük önem arz ediyor.... ve oradan malum Avrupa'ya geçiş var. Bir diğer adım, şu anda doğalgazımızı, bildiğiniz gibi çok ciddi bir oranda Rusya'dan alıyoruz. Bu da bizim için önemi ifade ediyor, çünkü stratejik bir yatırım.... Tabi Rusya ile turizm noktasındaki ilişkilerimiz de iyi bir noktada. Malum, birinci sırada Rusya. Almanya ikinci sıraya düştü. Bunlar bizim için önem arz ediyor. Bu bakımdan bunları biz görmemezlikten gelemeyiz. Onun için de tabi her şeyi oturacağız konuşacağız. Öfke ile değil… Çünkü öfke ile kalkan zararla oturur. Ama tabi nerede öfke, nerede zarar bunların da tespitini yapmak, istişare ile kararını vermek önem arz ediyor. Şu anda durum bu.”
Maalesef durum bu.
Bazıları çabuk unuttu ama 2015’de uçak düşürülmesi krizi üzerine sadece turizm iptalleriyle, meyve ve sebze alımını kesmekle kalmamış, Moskova’da Rusya Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı’nın ortak basın toplantısında, Cumhurbaşkanı ve ailesini IŞİD’le petrol ticareti yapmakla suçlamış bir ülkeden bahsediyoruz.
Son olaydan sonra da hemen Rusya’nın resmi haber ajansı TASS ve diğer bazı resmi bazı haber sitelerinde Türkiye’nin İdlip’te El Nusra’yı desteklediği yolunda Türkiye’de de çok yapılmış itirafçı ifadeleriyle haberler yayınlandı.
Yani ABD’yle, Fransa’yla, Almanya’yla kavga etmenin maliyetiyle, Rusya gibi otoriter bir rejimle yönetilen, kendisini bağlayan hukuki ve demokratik sınırları olmayan bir ülkeyle kavga etmenin maliyeti aynı değil.
Çocuksu bir Batı-karşıtlığı güdüsüyle, Türkiye’nin dış politikada kurduğu altın dengenin bozulmasına destek olanlar, Rusya’nın kriz anlarında ne kadar “pisleşebildiğini”, böyle bir Rusya ve Putin’le Türkiye’yi Suriye gibi bir yerde baş başa bırakmanın ağır maliyetlerini herhalde görmüşlerdir.
Suriye meselesi, en başından itibaren Türkiye’nin ideolojik önyargılarla dış politika yürütme gibi bir lüksü olmadığını pek çok acı tecrübeyle hem iktidara hem de muhalefete göstermiş olmalı.
Türk askerine dönük herhangi bir saldırı olmadan Suriye’deki Kürt bölgelerine karşı başlatılan askeri operasyonlara asker yazılanların, yedi askerimizin şehit edilmesi sonrası, olayın failleriyle diyalog, teenniyle hareket tavsiye eden diplomatlara dönmesi de vatanseverliğin kimsenin tekelinde olmadığının, dış politikada yanlış kararlara karşı çıkmanın da vatanseverlik olabileceğinin somut bir göstergesi oldu.
Yaşadığı ülkeyi ideolojik önyargılarıyla dar bir yere hapsetmek de vatanseverlik olmasa gerek.
Hala toz konduramadıkları Putin’i etrafındaki Siyonist lobilerin, danışmanlarının, generallerinin yanlış yönlendirdiğini söyleyecek kadar şirazesini kaybetmişler dışında, herhalde artık bu çıplak hakikati anlamayan kalmamıştır.
.7/02/2020 23:22
Hangi cezaları indirmek adaleti yükseltir? 51 Geçen hafta içerisinde İstanbul’da devam eden iki mahkemede savcılar esas hakkındaki mütalaalarını açıkladılar.
Dün, İstanbul 30’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekten olan ve Osman Kavala’nın tek tutuklu sanık olarak yargılandığı Gezi Davası olarak bilinen davada savcı sanıklar hakkında son sözlerini söyledi ve istediği cezaları açıkladı.
Osman Kavala, Mücella Yapıcı ve Yiğit Aksakoğlu hakkında TCK 312’den yani “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs”ten ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istedi.
Savcıya göre bu üç isim “fikir ve eylem birliği” içerisindeydi, birlikte örgütlü bir biçimde Gezi olaylarını önceden planlamış ve yönetmişti.
Halbuki aynı mütalaanın ilerleyen paragraflarında bu üç ismin arasında bırakın fikir ve eylem birliğini, bir irtibat bile olmadığını bizzat savcının koyduğu delillerden görmek mümkün.
Mütalaaya göre Osman Kavala ile Mücella Yapıcı arasında irtibat ve ilişki olarak tek bir telefon görüşmesi bile tespit edilememiş, Kavala ile Yiğit Aksakoğlu arasında ise Gezi olaylarından çok önce, 2012 yılında tek bir irtibat tespit edilmiş. Bunun ne tür bir irtibat olduğu da (bir SMS mi yoksa bir telefon görüşmesi mi), içeriği de belirsiz.
İddianamedeki bütün iddialar, sanki duruşmalardaki savunmalarda tuzla buz edilmemiş gibi mütalaa da aynen yer almış.
Savcının en büyük iddiası olan “Eylemlerin önceden bir plan dahilinde gerçekleştirildiği ve nihai amacın Arap ülkelerinde olduğu gibi kaos ve kargaşa çıkararak hükümeti değiştirmeye çalıştıkları” da.
Buna delil olarak ise mütalaa Osman Kavala ile Mehmet Ali Alabora arasındaki bir telefon görüşmesi konmuş.
Savcının Gezi olaylarını birlikte planlayıp, yönettiklerini iddia ettiği bu iki isim arasında bu telefon görüşmesinden başka herhangi bir görüşme, toplantı, bir araya gelme veya başka bir telefon, internet irtibatı yok.
Mütalaada savcı bu büyük iddiasını telefon görüşmesinde Kavala’nın söylediği şu cümleye dayandırmış: “bir ara yani bu hadisenin önümüzdeki şeyleri ne olur hani hep Avrupalılar eee her gördüğüm şey soruyor ki iyi tamam da hanni bu siyasi durumu nasıl değiştirecek ee diye sorup duruyor ee bir ara yani bir kaç arka... kişi oturup bir konuşsak mı?”
Peki bu telefon görüşmesi ne zaman olmuş? İddianamede bu kritik sorunun cevabını biraz karıştırınca ancak bulabiliyordunuz ama mütalaada görüşmenin tarihi yok.
Mütalaada böyle okuyunca Gezi olaylarından önce yapılmış bir konuşma gibi anlaşılıyor.
Galiba niyet de bu.
Ama savcıların görevi delilleri eğip bükmek değil.
Ama bu haliyle sırf suçlamaya uygun olsun diye eğilip bükülmüş bir delil var karşımızda.
Çünkü bu telefon görüşmesinin tarihi 3 Temmuz 2013. Yani artık Gezi Parkı’nın boşaltıldığı, olaylarının sönümlendiği bir zamanda yapılmış. Bir hazırlık veya önceden planlama konuşması değil.
Zaten telefon konuşmasının tamamını okuyunca başka bir anlama da gelmediğini anlamak mümkün.
Biraz uzatmak pahasına okuyalım:
Alabora: "İyi yani hani tam işte bilmiyorum abi biz burada sonuçta ee bir şekilde güvende durmaya iyi olmaya çalışıyoruz yani"
Kavala: “Evet aynen aynen ee ya bir ara bu yani bu hadisenin önümüzdeki şeyleri ne olur hani hep Avrupalılar eee her gördüğüm şey soruyor ki iyi tamam da hanni bu siyasi durumu nasıl değiştirecek ee diye sorup duruyor ee bir ara yani bir kaç arka... kişi oturup bir konuşsak mı?
Alabora: “Yani benim yani şuanda müsait değilim abi ee ya şuan için müsait değilim"
Kavala: "Tamam yani şuan derken zaten bu ... bir hafta sonra 2 hafta sonra falan yapabileceğimiz bir şey"
Alabora: “Anladım yani dediğim gibi şuanda değilim abi ee…Hani şuanda açıkçası öyle bir şeyi de değerlendirebilecek durumda da değilim yani…Ee sonrası için ee ... tekrardan birbirimizle haberleşiriz.”
Karşımızda birbirileriyle irtibatlı iki kişinin, olayları planlamak için yaptığı bir görüşme değil, tam aksine birbiriyle irtibatsız olduğu belli olan iki kişinin arasında bir yere de bağlanmayan bir görüşme var. Ama haklarında ağırlaştırılmış müebbet isterken savcı bu delili böyle eğip bükebilmiş.
Yine mütalaada iddianamedeki Gezi’yi organize edenlerin Otpor’dan eğitim aldığı ve Soros tarafından finanse edildiği iddiasında ısrar edilmiş.
Yine ortada Soros’tan Gezi için aktarılmış paranın delili olabilecek küçük bir kağıt parçası, en ufak bir emare yok, sadece kanaatler var. Miloseviç’i deviren Sırp gençlik hareketi Otpor’un lideriyle ile davanın sanığı üç Gezici arasındaki tek ilişki ise aynı anda Mısır’da olmaları. Mısır’da biraraya gelip, Otpor liderinin bu üç Geziciye eğitim verdiğiyle ilgili en ufak bir kanıt yok, bu kısmının kanıtı savcının “kesin öyle olmuştur” hayal gücü.
Bu alelacele hazırlanmış mütalaadaki telaşın bir sebebi var. Çünkü AİHM, Osman Kavala’nın tutuklanmasıyla ilgili net bir hak ihlali kararını verdi ve acilen tahliyesini istedi. Bu karara Türkiye’nin itiraz hakkı 10 Mart’ta bitiyor. Bu itiraz AİHM’de beş kişilik bir kurul tarafından incelenecek ve reddedilirse karar kesinleşecek. Ama eğer o tarihe kadar mahkemeden karar çıkarsa Kavala artık tutuklu değil, hükümlü olacak. Ve hakkında AİHM’in hak ihlali kararı boşa çıkacak. 20 Şubat’taki sonraki duruşma öncesi o yüzden bu mütalaa karşımıza çıktı.
Bu pek çok hukukçunun, STK’nın, dünyadaki kurumların yakından izlediği siyasi bir dava bu. Böyle bir siyasi davadaki hukukun kalitesi, adı sanı bilinmeyen, sahibi, destekçisi olmayan insanlar hakkındaki siyasi-terör davalarındaki hukukun kalitesi hakkında herhalde bir fikir veriyordur.
Ama haksızlık etmeyelim.
İstanbul 30’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nin savcısı mütalaasında Kavala için ağırlaştırılmış müebbet isterken geçen hafta İstanbul 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan bir başka davanın savcısı ise esas hakkındaki mütalaasını sundu ve iddianamedeki bazı iddialardan vazgeçerek, sanıklar lehine beraat istedi.
“Suç örgütü oldukları öne sürülen ve aralarında uzun süredir husumet bulunan Sedat Şahin liderliğindeki Şahinler grubu ile Burhanettin Saral önderliğindeki Sarallar grubundan 80 sanığın birlikte yargılandığı dava karar aşamasına geldi. Duruşma savcısı, İstanbul 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davaya ilişkin görüşünü açıkladı. Savcı ‘bazı sanıklar hakkında çeşitli eylemler tespit edilmiş ise de bu eylemlerin örgüt hiyerarşisi içerisinde suç işlemesi yönünde alınan herhangi bir talimat ile gerçekleştirildiğine, suçtan elde edilen gelirin örgüt içerisinde paylaştırıldığına veya bir yerde toplandığına ve suç işlemek için kurulan bir örgütün varlığını gösterecek delil bulunmadığını’ belirtti.
Burhanettin Saral ve Sedat Şahin’in de arasında bulunduğu 8 sanığın ‘suç işlemek amacıyla örgüt kurmak’, 66 sanığın ‘suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak’, 3 sanığın ise ‘suç işlemek amacıyla kurulan örgüte bilerek, isteyerek yardım etmek’ suçlarını işlediklerine dair şüpheden uzak kesin ve somut delil edilemediği gerekçesi ile beraatlarına karar verilmesini talep etti.
Savcı, Sedat Şahin’in 17 Mayıs 2017’de yakalandığı adreste yapılan aramada roketatar, bomba, tüfek, tabanca, fişek, gece görüş dürbünü ele geçirildiğini belirtti. Savcı, Şahin’in ‘tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması veya el değiştirmesi’, ‘resmi belgede sahtecilik’ ve “Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’a muhalefet” suçlarından 17 yıldan 31 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını, diğer suçlardan ise beraatına karar verilmesini istedi. Şahinler grubunda yer aldıkları öne sürülen 16 sanığın ise 1 yıl hapis ile ağırlaştırılmış müebbet arasında cezalandırılmalarını talep etti.
Sarallar grubunun lideri olduğu iddia edilen Burhanettin Saral’ın Tekirdağ’daki işyerinde yapılan aramada tabanca, şarjör, fişekler ele geçirildiğini belirten savcı, Saral’ın “Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’a muhalefet” suçundan 1 yıldan 2 yıla kadar hapisle cezalandırılması, diğer suçlardan ise beraatına karar verilmesini istedi. Sarallar grubunda yer aldıkları öne sürülen 15 kişinin, 1 yıl ile 18 arsında değişen hapisle cezalandırılması talep edildi.”
Aynı hafta içinde İstanbul’da mahkemelere sunulan iki mütalaayı okudunuz.
Birinde evlerinden roketatar, bomba, tüfek, tabanca, fişek, gece görüş dürbünü çıkan yeraltı dünyası iki ünlü grubunun mensupları olan sanıklar hakkında “şüpheden uzak, kesin ve somut delil elde edilemediği” için örgüt suçlamasından beraat isteniyor, diğerinde ise işadamı, oyuncu, çocuklar için çalışan bir vakıf yöneticisi, mimar, yönetmen, avukat, akademisyenlerden oluşan sanıklardan, aralarında olmayan irtibatlarla bir örgüt kuruluyor, ellerinde delil olarak tek bir çakıl taşı bile yokken hükümeti devirmeye teşebbüs ettikleri iddia ediliyor, faraziler üzerine yurtdışından lojistik ve finansal destek aldıkları söyleniyor ve bu yüzden haklarında 20 yıldan ağırlaştırılmış müebbete kadar hapis cezaları isteniyor.
Birinci davadaki sanıkların mahkemedeki ifadeleri, savunmaları savcıyı ikna edip iddianamelerindeki esas suçlamaları düşürürken, ikinci davadaki sanıkların mahkemelerdeki savunmaları iddianamelerindeki tek bir cümleyi bile değiştirmeye yetmiyor, haklarında istenen ağırlaştırılmış müebbetler, sadece müebbede bile dönmüyor.
Peki, bu iki davada savcıların istediği cezalar verilirse, yakında Meclis’e geleceği söylenen İkinci Yargı Paketi’ndeki ceza indirimlerinden hangi davanın sanıkları yararlanabilir sizce?
Tabii ki artık örgütlü suç kapsamından da çıkan, haklarında cinayet suçlaması da olmayan 10’uncu Ceza Mahkemesi’nde yargılananlar.
Siyasi ve terör suçları, haydi hükümetin istediği gibi af demeyelim, infaz düzenlemesindeki ceza indirimlerindeki kapsam dışı suçlar içinde.
Yani eline silah almamış, herhangi bir şiddet eyleminin içinde bulunmamış, darbeyle irtibatı olmamış, örgütte yöneticilik yapmamış, yazdığı bir yazı, attığı bir tweet yüzünden bir terör örgütüne üyelikle, yardımla, propagandayla suçlanıp ceza almış olanlar, somut bir suça karışmamış olmasına rağmen bir terör örgütüyle iltisak ve irtibatı tespit edilerek, örgüt üyeliğinden mahkumiyet almış olanlar için değil, evlerinden roketatar, bomba, tüfek, tabanca, fişek, gece görüş dürbünü çıkanlar için çıkıyor bu “af” olmayan infaz düzenlemesi.
Halbuki toplumun adalete olan inancının, güven hissinin artması, kutuplaşmaların azalması, mağduriyetlerin giderilmesi için tam tersinin yapılması gerekirdi.
Yakında önlerine bu yargı paketi gelecek milletvekilleri acaba vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında bu soruya ne yanıt veriyorlar:
Hangi cezaları indirmek adaleti yükseltir?
.09/02/2020 23:43
Yavrusuna bunu yapan... 62 Türkiye dış politikasını hicveden, çok paylaşılmış, meşhur bir tweet vardır:
“Nasıl bir piskopat ülke olduğumuzu tüm dünyaya göstermek için KKTC’yi bombalamalıyız. Yavrusuna bunu yapan bize ne yapar” (@spleendistanbul)
Bu boyutlarda olmasa da ‘Yavruvatan’ KKTC’nin Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Guardian gazetesinde çıkan sözleri yüzünden ‘Anavatan’ın hedefinde yine.
İktidar ortağı MHP lideri de içinde “utanmaz, işbirlikçi, Türklüğü kuşkulu, teslimiyetçi, işgüzar, EOKA zihniyetli, Rumların hesaplarına hizmet eden” geçen her zamanki edebi metinlerinden birini kaleme aldı.
Halbuki, 450 yıldır nüfusun üçte birini oluşturdukları bir adada yaşayan, son 150 yıl içinde 82 yıl İngiliz sömürgesi olarak yaşamış, 15 yıl Rumlarla aynı devleti paylaşmış Kıbrıslı Türkler kadar Türklük için mücadele vermiş Türkiye’de bile Türk yoktur.
ODTÜ’de mimarlık okumuş Mustafa Akıncı da istese İngiliz pasaportu alıp ömrünü rahat bir şekilde geçirebilecekken, mezun olur olmaz adaya dönmüş, ona haddini bildiren sözcüler, bakanlar henüz doğmamışken 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda Lefkoşe’de mücahitlerle birlikte savaşmış, 28 yaşında Lefkoşe belediye Başkanlığı’na seçilmiş, bütün ömrünü de Kıbrıslı Türklerin, Türk ve egemen kalarak adada varlıklarını sürdürülebilmesi için mücadele ederek geçirmiş bir isim.
Ama Türkiye’den bakan pek çok kişi de bu tepkilere hak veriyor, “Sizin için savaştık, hala maaşlarınızı biz veriyoruz, nankörlük yapmayın” diyor.
Peki gerçekten de Kıbrıs Türklerine bunu söylemeye, had bildirmeye hakkımız var mı?
Bu soruya hakkaniyetli bir cevap verebilmek için tarihi biraz geriye almamız gerekiyor.
Mayıs 1878’ye. Çünkü 1571’de Osmanlı Kıbrıs’ı fethedince adaya yerleştirilmiş Kıbrıslı Türklerin kaderi o tarihte değişti.
Henüz Rusya ile dost ve kardeş ülke olmadığımız zamanlardır.
“Doksanüç Harbi” olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rus ordusu Osmanlı’yı perişan etmiş, Yeşilköy’e kadar gelip, oraya yerleşmiştir.
İstanbul işgalle karşı karşıyadır. Rumeli’den binlerce Müslüman da Rus ordusu ve müttefiklerinden kaçarak İstanbul’a sığınmıştır.
Bu ağır yenilgi, Rusların Yeşilköy’e kadar gelip bir de alay edermişçesine Yeşilköy’e heykel dikmeleri, halkı çok kızdırmıştır. Tepkilerim hedefinde yeni padişah II. Abdülhamit vardır.
İşte bu karanlık günlerde, Yeni Osmanlıların öncülerinden, eski Galatasaray Lisesi Müdürü ve Ayasofya hatibi Ali Suavi, çoğu Ruslardan kaçmış Filibeli göçmenlerden oluşan bin taraftarıyla Abdülhamit’i devirmek için Çırağan Sarayı’nı basar.
Birinci Meşrutiyet’in ilanından sonra padişah olan ama 93 gün sonra akıl sağlığı yerinde değil denerek tahtını kardeşine bırakan Sultan Murad'ı kurtarıp padişah yapmak için odasına doğru giderken kafasına 7-8 Hasan Paşa adlı okuma yazma bilmeyen bir zabitin sopasını yer ve orada ölür. Böylece darbe de bastırılmış olur.
Ama 46 yaşındaki Padişah II. Abdülhamit, bu darbe girişimin arkasında daha büyük bir komplo olmasından kuşku duymakta ve güvenliğinden endişe etmektedir.
Çareyi yakın dostu olan İngiliz Büyükelçi Henry Layard’dan yardım istemekte bulur.
Eski bakan, Doç. Dr. Hüseyin Çelik’in “Ali Suavi” kitabında İngiliz arşivlerindeki bütün telgraflarını yayınladığı görüşmelerde, Abdülhamit, Büyükelçi Layard’dan güvenlik için İzmit Körfezi’nde bulunan İngiliz Helicon Zırhlı’sının Çırağan önüne demirlemesini, zor bir durumda kalırsa da ailesiyle sığınma hakkı istemiştir.
Layard, bu görüşmelerden Londra’ya çektiği bir telgrafta şöyle der:
“Sultanı gördüm. Onu bu hadisenin tesiriyle çok hasta, gerilimli buldum. Kendisi başvekil Sadık Paşa’ya tamamen benim tavsiyelerim doğrultusunda hareket etmesini emretti. Ümit ediyorum ki taslak yarın imzalanacaktır.”
Peki o taslakta ne vardır?
İngilizler, Yeşilköy’e kadar gelmiş Ruslara karşı Türkiye’ye destek vermek ve içerdeki tehditlerden padişahı korumak için ondan üs olarak kullanmak üzere Kıbrıs adasını istemektedir.
Müzakereler 10 gün sürer, 4 Haziran 1878 günü anlaşma imzalanır ve Kıbrıs üs olarak kullanılmak üzere İngiltere’ye bırakılır.
Bu büyük başarısı için Büyükelçi Layard Kral George’dan Kıbrıs Fatihi olarak Yüksek Şövalye Nişanı alacaktır.
Abdülhamit korkuyla ve telaşla aldığı bu kararından sonra pişman olur ama artık iş işten geçmiştir.
Kıbrıs, üzerinde yaşayan Rumlar ve Türklerle birlikte İngilizlerin kontrolündedir.
Bu, Kıbrıslı Türklerin kaderlerinin, kendilerine hiç sorulmadan Anavatan Türkiye’de alınan kararlarla belirlendiği son olay olmayacaktır.
1914’de bu kez yine Kıbrıslıların hiç haberi yokken, İttihatçılar Almanya’nın yanında savaşa girince İngiltere kiracı olduğu Kıbrıs’ı ilhak eder.
1923’de Lozan’da artık Türkiye için Kıbrıs, çok önceden kaybedilmiş diğer topraklardan biridir. Lozan’la Türkiye, İngilizlerin Kıbrıs’taki egemenliğini resmen tanır, Lozan’a eklenen bir maddeyle Kıbrıslı Türklere 1926’ya kadar Türkiye’ye göç edip Türk vatandaşlığına geçme hakkı tanınır.
Bizzat Atatürk Kıbrıslı Türkleri göçe teşvik eden çağrılar yapmıştır. Binlerce Kıbrıslı Türk, Türkiye’ye gelir, Akdeniz kıyısındaki şehirlere yerleştirilir.
Ama 1930’ların sonuna gelindiğinde bunun yanlış bir politika olduğu ortaya çıkar. Adadaki Türk nüfusu azalmaya başlamıştır.
Yine Kıbrıslılara hiç sorulmadan bu kez Kıbrıslı Türklerin adada kalması için baskı yapılmaya başlanır. 1938’de Kıbrıslı Türklerin Türkiye vatandaşlığına geçişi yasaklanır.
Kıbrıs’ı yöneten ve çoğunluk olan bağımsızlık yanlısı Rumlara karşı adada Türkleri denge olarak gören İngilizler de bu siyaseti destekler, Kıbrıs’ta kalan Türklere İngiliz vatandaşlığı vaat eder.
Ama Türkiye, adada kalmaya teşvik ettiği Kıbrıslı Türkleri de daha sonra uzun yıllar boyunca kaderleriyle baş başa bırakır.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Rumlar İngiliz sömürgesine karşı Yunanistan’la birleşmek yani Enosis isterken Türkler kimlikleri ve varlıklarını korumak için tek başına mücadele eder.
Kıbrıslılar destek için Türkiye’nin kapısını aşındırır ama savaş sonrası İngiltere’nin NATO’da sıkı bir müttefiki olan Türkiye, Kıbrıs’a yani müttefikinin içişlerine karışmaya yanaşmaz.
Hatta 1953’te Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü ‘Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur’ bile demiştir.
Türkiye’nin Kıbrıs diye bir meselesi olmaya başlamasının başlangıcı da bu açıklamadır.
Yeni kurulan Sedat Simavi’nin Hürriyet gazetesi, bu açıklama için “Gaflet” diye bir başlık atmış ve Kıbrıs’ta Rumlar ve Türkler arasında yaşanan olayları sayfalarına taşımaya başlamıştır. Kıbrıs için, bugünkü Kerkük duyarlılığına benzeyen milliyetçi bir duyarlılık oluşur.
1954 yılında “Kıbrıs Türktür Cemiyeti” kurulur. Patrikhane ve Rum gazetelerine protestolarla başlayan tepkiler, 1955’de bu cemiyetin öncülük ettiği 6-7 Eylül olaylarını tetikler.
Türkiye’de bir anda Kıbrıs’a karşı uyanan duyarlılıkta, tam o yıllarda sömürgesi olan Kıbrıs’ta Rumların çıkardığı bağımsızlık isyanını bastırmaya çalışan İngilizlerin etkisi hala aydınlatılmamış bir meseledir.
Ama 1954’de “Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur” diyen Türkiye’nin 1958’de artık resmi politikası adanın taksimidir. Kıbrıs’taki Türklerin lideri Dr. Fazıl Küçük taksim siyasetinin savunucusudur.
İstanbul’dan Erzurum’a belli başlı şehirlerde Fazıl Küçük’ün konuşmacı olduğu “Ya Taksim ya Ölüm” diye mitingler düzenlenmiş, Meclis’ten taksim çözümünü savunan karar çıkarılmıştır.
Ama sadece bir yıl sonra Türkiye, yine Kıbrıslı Türklere sormadan “ya taksim ya ölüm” fikrinden de vazgeçer.
İngiltere’nin öncülüğünde Türkiye ve Yunanistan arasında varılan anlaşmayla Rumlar ve Türklerin ortaklığına dayanan Kıbrıs Cumhuriyeti kurulur. Bir yıl önce “Taksim” edilsin diye meydanların inlediği ada birleştirilmiştir.
1974’e kadar da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yaşaması resmi politika olur. 1962’de Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios, Türk yardımcısı Dr. Fazıl Küçük’le birlikte Ankara’yı ziyaret eder, resmi törenlerle karşılanır, Anıtkabir’e elleriyle çelenk bile koyar.
1963-64’deki Kanlı Noel olaylarında yüzlerce insanın ölümü bile bu politikayı değiştirmez.1966’da Kıbrıslı Türklerin Türkiye’ye bağlanmak istediği yolunda çıkan haberleri hem Kıbrıs Cumhurbaşkanı Fazıl Küçük hem de Başbakan Demirel yalanlar.
NATO üyesi Türkiye, Sovyet tehdidi altındayken NATO üyesi müttefikleri İngiltere ve Yunanistan’la Kıbrıslı Türkler için karşı karşıya gelmek istemez.
Ama Kıbrıslı Türklerin kendi kendilerini yönetmelerine de müsaade etmez. 1968’de Cumhurbaşkanlığı yardımcılığı seçimlerinde Türk tarafından Dr. Fazıl Küçük’ün karşısına aday olarak bir AİHM yargıcı olan Mehmet Zeka’nın çıkmasına engel olunur.
1973’de ise göz tedavisi için Türkiye’ye çağrılan Dr. Küçük’e aday olmaması ve böylece Cumhurbaşkanlığı yardımcılığına Rauf Denktaş’ın seçilmesi için baskı yapılır. Dr. Küçük bir süre direnir ama sonunda adaylıktan çekilmek zorunda kalır. Yeni kurulan Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin aday göstermesi de araya giren Türkiye büyükelçisinin uyarıyla engellenir.
1974 müdahalesiyle Kıbrıs’ın yarısında Türk egemenliği kurulur ama bütün dünya adada Türkiye’yi işgalci görürken bununla ne yapılacağına de bir türlü karar verilemez.
1983’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet ilan edilir. Ama Azerbaycan dahil bu devleti kimse tanımaz. Bunun için özel bir gayret de gösterilmemiştir.
Zaten Türkiye başka ülkelerden KKTC’nin egemenliğini tanımasını isterken, o egemenliği en başta kendisi bir türlü tanımamış, KKTC’deki bütün seçimlere, ülkedeki iç siyasete sürekli müdahil olmuştur. KKTC’nin yönetimi de seçilmişlere bırakılmamış, KKTC’deki Türk büyükelçisi ve Türk gücünün komutanıyla ada yönetilmeye çalışılmıştır.
Nihayet bu ne akan ne de kokan statüko AK Parti iktidarıyla değişti. AK Parti iktidarı Kıbrıs’ta Annan Planı’yla iki toplumlu bir devletin kurulmasına destek verdi.
Hatta bunun için içeride askerler ve Bahçeli’nin MHP’sinin de aralarında olduğu milliyetçiler ve ulusalcılarla, Kıbrıs’ta ise ‘Kıbrıs davası’yla bütünleşmiş Cumhurbaşkanı Denktaş’la kavga edildi.
Ama AB üyeliğini cepte göre Rumlar, çözüme “Evet” demeyince Kıbrıs tekrar araftaki konumuna döndü.
İlginçtir.
Bunca kavgadan sonra KKTC Cumhurbaşkanı, Guardian’a Türkiye’nin Kıbrıs’ı, Rusya’nın Kırım’ı yaptığı gibi ilhak etmesi fikrine “Korkunç” dediği ve “İkinci Tayfun Sökmen olmayacağım” cümlesi için eleştiriliyor.
Bunlar, 1950’lerde taksim fikrinden vazgeçildikten sonra zaten uzun yıllardır Türkiye’nin de tezi değil miydi? 1974 harekatı sonrası bu yüzden adanın yarısı Türkiye’ye bağlanmamış, 1983’de KKTC ilan edilip, başka ülkelerin tanıması için uğraşılmamış mıydı?
AK Parti bu ilhakçı siyasete karşı 2000’lerin başında darbe tehditlerine rağmen Kıbrıs’ta çözümü desteklemekle övünmedi mi?
Yoksa yine mi Kıbrıslı Türklere sormadan Türkiye’nin Kıbrıs politikaları değişti?
1878’den bu yana Türkiye’nin sürekli değişen politikaları yüzünden Kıbrıslı Türkler, bugün kumarhane turizmine mahkum bir adada, maaşları Türkiye’den ödenerek arafta yaşıyor.
Bunu kendileri seçmedi.
Tarihi realite böyleyken Kıbrıslıların seçilmiş cumhurbaşkanına had bildirmek, sürekli 1974’ü hatırlatarak teşekkür beklemek pek haddimize olmasa gerek.
Ayrıca, kendi ayakları üzerinde durabilen bir KKTC Cumhurbaşkanı mı dünyada itibar görür, yoksa “Anavatan Türkiye’ye müteşekkiriz” dışında ağzından bir cümle çıktıkça Ankara tarafından her fırsatta haddi bildirilen bir KKTC cumhurbaşkanı mı?
Gerçekten de yavrusuna bunu yapan, başkasına ne yapmaz...
.11/02/2020 23:13
O geceki ‘parazit’ nasıl ortaya çıktı? 40 Güney Kore’nin Incheon şehrinden 476 yolcu ve mürettebatıyla kalkan Sewol feribotu, ülkenin tatil cenneti Jeju adasına doğru hareket etmektedir. Yolculardan 325’i okul gezisine çıkmış Danwon Lisesi’nin öğrencileridir.
16 Nisan 2014 sabahı saat: 08.45’de feribot büyük bir gürültüyle sarsılarak durur.
Yolcular geminin bir tarafına savrulurlar, bütün tabaklar, bardaklar kırılır, feribotun merdivenlerden çıkmak mümkün değildir.
Dümeni, sadece altı ay tecrübesi olan üçüncü zabite bırakıp dinlenmeye ve iddialara göre bir kaç bira içmeye çekilmiş feribotun 69 yaşındaki tecrübeli kaptanı ne olduğunu anlamak için güverteye çıkar.
Feribot iskele tarafına doğru yatmıştır ve su almaktadır.
Kazanın sebebi dümenin keskin bir dönüş manevrası yapması ve daha sonraki incelemelerde ortaya çıkacak olan feribotun garajındaki araçlar ve güvertesindeki konteynerlerin taşıma kapasitesini zorlayan ağır yüküdür.
Kaptan bir anons yaparak, feribotun dengesinin daha da bozulmaması için herkesin can yeleklerini giyerek bulunduğu yerde sabit kalmasını, hareket etmemesini ister.
Acil yardım çağırır. Ama gemi yavaş yaş su almaya başlamıştır. Sahil güvenliğin ancak 40 dakika sonra ulaşacağı geminin yardımına çevredeki balıkçı tekneleri ve özel yatlar yetişir.
Dışarı çıkabilenler tahliye edilmeye başlanır.
Tahliye edilenler arasında geminin kaptanı ve mürettebatı da vardır.
Kaptan ve mürettebat batmakta olan gemiyi terk etmiştir.
Ama kaptanın talimatıyla çoğunluğu lise öğrencilerinden oluşan yolcular, sıkışıp kaldıkları geminin henüz su almayan yerlerinde ne olduğundan habersiz kurtarılmayı beklemeye devam etmektedir.
Bu arada öğrenciler, aileleriyle mesajlaşmakta, durumu anlatmakta, hatta sonradan ortaya çıkan fotoğraflarda göründüğü gibi olan bitenle dalga geçmektedir.
Kore Sahil Güvenlik botları ancak acil çağrıdan 40 dakika sonra batan geminin yanına gelebilir. Hala batmaya devam eden gemiden 172 yolcu ve mürettebat sağ çıkarılır.
Televizyonlar batmakta olan feribotu canlı olarak göstermektedir. Hükümet yetkilileri ve sınırlı sayıdaki kurtarma ekipleri bütün yolcuların tahliye edildiğini açıklamıştır. Televizyonlar da yolcuların hepsinin kurtarıldığı haberini geçmektedir.
Herkesin gözleri önünde, televizyonların canlı yayınında feribot iki buçuk saatte yavaş yavaş sulara gömülür.
Bu arada telefon görüşmeleri kesilen, çocuklarından haber alamayan aileler merakla sahilde toplanmaya başlamıştır.
Kurtarılıp kıyıya çıkarılan yolcular arasında çocuklarını ararlar. Ama bulamazlar.
Acı gerçek kısa sürede ortaya çıkar. Feribot içerisinde kurtarılmayı bekleyen 304 yolcusuyla birlikte batmıştır.
304 yolcunun 250’si lise öğrencileridir.
Devletin ve ailelerinin gözleri önünde canlı yayında 304 kişi sulara gömülmüştür.
Kıyıda toplanan aileler çocuklarından aldıkları son mesajlarda kapalı bir yerde olduklarını öğrenmişlerdir. Hala ümitlidirler ama hava muhalefeti gerekçesiyle dalgıçlar gemi enkazına dalamaz. Kurtarma ekipleri çok yetersizdir. Koreli yetkililer, Japonya ve ABD’den gelen kurtarma yardım tekliflerini de “gerek yok” diyerek reddetmişlerdir.
Ülke tarihinin en büyük trajedisi yaşanmaktadır. Devlet kurumları ve medyasıyla iflas etmiştir.
Ama bütün Güney Kore bu trajediye kilitlenmişken ülkenin Cumhurbaşkanı ortalıklarda yoktur.
1963 ile 1979 yılları arasında ülkeyi demir yumrukla yönetmiş darbeci diktatör Park Chung-hee’nin kızı olan, Güney Kore’nin ilk kadın Cumhurbaşkanı Park Geun-hye ancak faciadan yedi saat sonra ortaya çıkar. Çocuklarını kurtarılmasını bekleyen acılı ailelerin toplandığı yere geldiğinde protesto edilir.
Aileler günlerce beklerler. Sonra ümitler tükenir En azından çocuklarının cesetlerini almak isterler ama arama kurtarma çalışmaları durmuştur. Aileler kurtarma ekibi beklerken, devlet ajansı Yonhap 640 kişilik kurtarma ekibinin çalışmalara devam ettiği gibi yalan haberler geçmektedir.
Tepkiler hükümete yönelince medya trajediyle ilgili haberleri görmemeye başlamıştır, ailelerin sesini bir kaç bağımsız gazeteci duyurma çalışmaktadır.
Trajedideki ihmaller yüzünden Başkent Seul’de Cumhurbaşkanlığı önünde protestolar düzenlenir. Protestoların sembolü “Sarı kurdele” olmuştur.
Hyundai’nin kurucusunun oğlu bir iktidar partisi yöneticisi, yerden yere vurulan Cumhurbaşkanı’nı savunayım derken, çoğunluğu acılı ailelerden oluşan protestoculara “barbarlar” deyince öfke iyice artar. Devlet televizyonu da kazada ölen insan sayısının trafik kazalarında ölenden az olduğu hakkında bir haberi yapmıştır.
Daha sonra Kore İstihbaratı’nın Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla, medyadan bunun sadece kaza olduğunun altının çizileceği yayınlar yapılmasını istediği, protestoların kontrol altına alınması için çalıştığı ortaya çıkacaktır.
Sewol faciası, popülerlik oranı yüzde 70’lere çıkmış olan Cumhurbaşkanı Park Geun-hye’in popülaritesini bir anda yüzde 30’lara düşürmüştür.
Kazanın birinci yıldönümünde uluslararası prestiji olan Busan Film Festivali’nde kazada devletin beceriksizliğini anlatan ve Cumhurbaşkanı’nın eleştiren “Hakikat Sewol ile Batmaz” adlı bir belgesel programa alınır.
Festivali finanse eden, Cumhurbaşkanı’na çok yakın Busan Belediye Başkanı, belgeselin gösterilmemesi için baskı yapar.
Koreli sinemacılar, festivali boykot ederler, büyük tartışmalar çıkar. Belgesel gösterilir ama ertesi yıl Busan Belediyesi, ülkenin dünya çapında itibarlı festivalinden desteğini çeker.
Bu arada belgeselin yönetmeni hakkında zimmetine para geçirmekten dava açılıp, hapis cezası verilmiştir.
Bu siyasi baskılar, sansür girişimi Kore sinemasının ünlü isimlerini ayağa kaldırır, bildiler yayınlanır.
Festivale yönelik siyasi baskıları protesto eden isimlerden biri de Sewol faciasında en başından itibaren hükümete yönelik protestolara katılmış Kore Yönetmenler Birliği başkanıdır:
Bong Joon-Ho.
Bir kaç gün önce, 92 yıllık Oscar tarihinde bir ilke imza atarak İngilizce dışındaki bir dilde çekilmiş filmiyle en iyi film ödülünü havaya kaldıran yönetmen.
2016 yılının son günlerinde Kore, Cumhurbaşkanı Park Geun-hye hakkında patlak veren korkutucu bir skandalla çalkalanır.
Skandal, 60 yaşında Cumhurbaşkanı’na yakın Choi Soon-sil adlı bir kadının tabletini Almanya’da bir araba kiralama şirketinin aracından unutmasıyla ortaya çıkmıştır.
Tablette Cumhurbaşkanı Park Geun-hye’in konuşmalarının editlenmiş versiyonları bulunur.
60 yaşındaki kadın, Cumhurbaşkanı Park Geun-hye’in, Cumhurbaşkanı babası Park Chung-hee’ye özel danışmanlık yapmış, “Kore’nin Rasputin”i olarak anılan, pagan-hristiyan tarikatı lideri Choi Tae-min’in kızıdır.
Cumhurbaşkanı Park Geun-hye’in anne ve babası 1979’da bir suikast sonucu öldükten sonra, bu ‘Koreli Rasputin’, ailesini kaybetmiş genç Park Geun-hye’e yaklaşmış, rüyasında annesini gördüğünü ve kendisi üzerinden onunla konuşmak istediğini söylemiştir.
Annesine çok düşkün olan Park Geun-hye de genç yaşlarından itibaren bu tarikat liderinin etkisi altına girer. Adam ölünce de yerine kızı geçer.
Artık kızı üzerinden annesinin ruhuyla konuşmaya devam ettiğini düşünmektedir.
Bu karanlık, gizemli kadın, Cumhurbaşkanı’nın bütün konuları danıştığı, konuşmalarına son şeklini veren, devlet sırlarını paylaştığı akıl hocası olmuştur. Tabii Cumhurbaşkanı’na ulaşmaya çalışan, işlerini halletmek isteyenlerin de bağlantı noktasıdır. Samsung’un ona rüşvet vererek Cumhurbaşkanı’yla işlerini hallettiği ortaya çıkınca gözaltına alınır.
Sewol feribotunun batmasından sonra Cumhurbaşkanı’nın o kayıp yedi saati nerede geçirdiği de artık netleşmiştir.
2014 yılında bunu iddia ettiğinde hakkında dava açılan ve sınır dışı edilen Japon gazetecinin dediği gibi, Cumhurbaşkanı, faciadan sonraki yedi saat boyunca tarikat lideri Choi Soon- sil’in yanındadır.
Bu tuhaf ilişki, feribot kazasındaki devletin büyük ihmalini komplo teorilerine çevirir. Cumhurbaşkanı ve gizemli kadının o sırada gizli bir ayin yaptıkları, bu gemi kazasının da o ayinde çocukların kurban edilmesi yüzünden yaşandığına çok kişi inanmaya başlar.
Park Geun-hye’in artık destek oranı yüzde beşlere düşmüştür. Yolsuzluk soruşturmasıyla görevden azledilir.
Gözaltına alınır. Hakkında soruşturmalar başlar. İddiaları araştırmak için bir hakikat komisyonu kurulur. Ortaya yeni belgeler ve iddialar çıkmaktadır.
Onlardan en tepki çekeni 60 sayfalık, içinde 9473 ismin bulunduğu bir kara listedir.
Liste Sewol faciası sonrasında, Cumhurbaşkanı’nın isteğiyle Kültür Bakanlığı tarafından hazırlanmıştır. Kara listede feribot kazası başta olmak üzere, iktidara muhalif olan Koreli sanatçılar, sinemacılar, yazarlar, oyuncuların adları vardır.
“Vejetaryen” kitabıyla ünlenen Man Booker ödüllü Koreli yazar Han Kang, “İhtiyar Delikanlı” ve “Hizmetçi” filmleriyle tanınan yönetmen Park Chan-wook ve en son Parazit filmindeki baba rolünde izlediğimiz oyuncu Song Kang-ho ve tabii filmin yönetmeni, Yönetmenler Birliği başkanı Bong Joon-Ho...
Kara listedeki isimlere devlet destekleri kesilmiş, şirketlerine zorluklar çıkarılmıştır.
Kara listenin ortaya çıkması üzerine Bong Joon-Ho ve listedeki diğer isimler Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde protesto gösterisi düzenleyerek sorumluların yargılanmasını isterler. Dönemin kültür bakanı ve yedi görevli bu kara liste soruşturmasında tutuklanır.
Ama soruşturma ilerledikçe bunun ilk kara liste olmadığı ortaya çıkar.
Park Geun-hye’den önceki, yine muhafazakar partiden ve yine eski Hyundai yöneticisi olan Cumhurbaşkanı Li Myong-bak döneminde de 82 film yapımcısı, yönetmen ve oyuncunun içinde olduğu bir kara liste hazırlanmıştır.
Ama bu sadece bir kara liste değil “Kültürel İktidarı Dengelemek için Temel Strateji” adlı bir plandır.
Kore film endüstrisinin daha çok muhalif ve solcuların elinde olmasına karşı muhafazakar Cumhurbaşkanı, kültürel iktidarı ele geçirme planı hazırlatmıştır.
Planın bir boyutu istihbarat örgütü tarafından hazırlanmış bir psikolojik hareket planıdır. Kara listedeki ünlülerin ajanslarına vergi incelemeleri başlatma, medyaya bu isimlerin görünürlüğünü azaltmak için baskı yapma, kamu kaynaklarını kesme, haklarında kara propaganda bilgileri yayma gibi kirli yöntemlere başvurulur.
Bu psikolojik operasyonlardan biri muhalif iki aktörü bir cafede çıplak halde yerde yatarken gösteren photoshoplu bir fotoğrafın ülkenin istihbarat örgütü tarafından sosyal medyada dolaşıma sokulması olur.
82 kişilik kara listedeki isimlerden biri de yine Bong Joon-Ho’ydu.
2003 yapımı Cinayet Günlüğü’nde beceriksiz Kore devleti, 2006 yapımı Yaratık’ta ABD ordusu, 2013 yapımı Kar Küreyici’de küresel iklim değişikliği hedefindeydi.
Filmlerindeki bu muhalif temalar yüzünden fişlenmiş, çalışmalarına engel olunmaya çalışılmıştı.
Halbuki Kore’nin bütün dünyada ilgi çeken sineması, 1988’de ülkenin diktatörlükten demokrasiye geçmesiyle ortaya çıkan özgürlük atmosferinin meyvelerinden biriydi.
Sinema sektörünü önünü açan ise yıllarca diktatörlük rejimine karşı mücadele ettikten sonra, 1998 yılında Cumhurbaşkanı seçilen ‘Asya’nın Mandelası’ lakaplı, Nobel Barış Ödülü sahibi Kim Dae-Jung’un “destekle ama karışma” politikası olmuştu.
Bu dönemde kültürel çalışmalar için ülke bütçesinden yüzde 1’lik bir destek ayrılmıştı.
Ondan sonra gelen iki muhafazakar cumhurbaşkanı ise artık dünyayı kasıp kavuran “Yeni Dalga” Kore sineması yerine, Kuzey Kore ile savaş yıllarının kahramanlık hikayelerini anlatan milliyetçi, vatansever filmler yapılması için çaba göstermişlerdi.
Ama devlet eliyle, kara listelerle yürütülen bu zorla “kültürel iktidar” projeleri başarısız oldu.
Kendi ülkesinde sistem karşıtı, solcu, anti-Amerikancı diye kara listelere alınan Bong Joon-Ho, dünya film endüstrisinin en önemli ödüllerini tek tek topladı. Önce Cannes’da Altın Palmiye’yi, ardından 92 yıl sonra bir ilki gerçekleştirerek, en iyi film dalında Amerikan kültür dünyasının en büyük ödülü Oscar’ı Korece bir filmle aldı.
Kürsüye çıkıp, tercümanı eşliğinde Korece konuştu. Filmi başta ABD olmak üzere bütün dünya gişelerde de büyük başarı elde etti.
Muhafazalar-sağcı cumhurbaşkanlarının desteklediği hamasi, milliyetçi filmlerinin yapamayacağı kadar Kore milletinin gururunu okşadı.
Bong Joon-Ho, Parazit’le dört Oscar’ı kucaklarken filmin sınıf çatışması, yoksulluk, eşitsizlik üzerine olan siyasi mesajı gündeme geldi.
Halbuki Bong Joon-Ho’nun kendi hikayesi, filmin hikayesinden daha siyasi ve bize çok daha tanıdık.
Herkes kendi cesareti, becerisi, yaratıcılığı ve tercihleriyle kendi hikayesini yazar. Bir ülkenin insan kaynağı, potansiyeli, yaratıcılığı siyaseten ezilmezse, önü kapanmazsa, bizden-sizden diye ayrımcılığa uğratılmazsa o ülkenin zenginliğine dönüşür.
Kendi ülkesinde parazit olarak görünen, çoğunluğu çocuk yaşta 304 insanın hayatını kaybettiği bir facia için sesini yükselten ve bunun bedelini kara listelere girerek ödeyen bir yönetmen, adını dünya sinema tarihinin daha önce kimsenin yer almadığı beyaz sayfalarına işte böyle yazdırdı. Hem de Korece...
.15/02/2020 00:18
Hukukla iltisak ve irtibatı koparınca... 93 İki gündür Cumhuriyet gazetesinin manşetinden Seyhan Avşar imzasıyla çok önemli bir haber yayınlanıyor.
Ama bu kritik haber, 1969’lardan kahve lekeli bağış makbuzlarının havalarda uçuştuğu FETÖ’nün siyasi ayağı kim adlı yakan top oyunu kadar heyecan uyandırmadı.
Muhtemelen muhafazakar çevreler haber Cumhuriyet’te çıktığı için iddialara şüpheyle yaklaşmıştır.
Halbuki haberdeki vahim iddiaların kaynağı İçişleri Bakanlığı mülkiye müfettişinin raporu.
Bugüne kadar çok dillendirilen ama daha çok küçük balıkların yakalanabildiği FETÖ Borsası hakkında yakalanmış en büyük balık bu.
Hala iddia aşamasında olduğu için isimler inisiyal olarak kullanılacak.
Aslında isimler önemli ama bu yazının esas konusu isimlerden çok kötü hukukun nasıl bir çürüme yarattığı...
İddiaların başrolünde İstanbul Emniyeti’nin eski İstihbarat Şube Müdürü Ö.T. var. 2016’da darbe girişiminin hemen ardından getirildiği İstihbarat Şube Müdürlüğü’nden 2017’in Eylül ayının ortalarında alınmıştı.
Uzun yıllar İstanbul Emniyeti’nde Terörle Mücadele Şubesi’nde çalışmış, daha sonra İstanbul Emniyet Müdürü’nün Özel Kalem Müdürü olarak görev yapmış Ö.T.’nin darbeden hemen sonra çok kritik bir görev olan İstihbarat Şube’nin başına getirilmesinin bir sebebi var.
Yine ismini Google’ladığınızda karşınıza çıkan gazete haberlerine göre 15 Temmuz darbe girişimi sırasında İstanbul Emniyet Müdürü ile birlikte köprüye gitmiş, orada darbecilerle çatışma sırasında yaralanmış. Darbe öncesinde de paralel yapıyla mücadele operasyonlarında görev yapmış.
İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün ne kadar kritik bir pozisyon olduğunu Türkiye’de haberleri biraz okuyan herkes bilecektir. Ülkeyi sarsan en büyük soruşturmalar bu dairenin topladığı istihbaratlarla yapılıyor. Ülkenin kalbinin attığı İstanbul’da alınan yasal dinleme kararları da yine bu dairenin işi.
Son dönemde Türkiye’nin konuştuğu Büyükada, Cumhuriyet gazetesi, Sözcü gazetesi, Osman Kavala, Ahmet Altan gibi soruşturmalar sırasında görev başında olan bir isimden bahsediyoruz.
Peki 15 Temmuz gecesi köprüde darbecilere direnen bu emniyet müdürü, Cumhuriyet gazetesinin haberine göre İçişleri Bakanlığı müfettişinin raporunda ne ile suçlanıyor?
Haberden okuyalım:
“Çalık Holding’e bağlı Çalık Gayrimenkul Yönetim Kurulu Başkanı A. T. ‘nin kendisi ve ailesi hakkındaki FETÖ evrakı, eski İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Ö. T. tarafından boğaz manzaralı köşk karşılığında temizlendi.”
Haberde temizlenen evrakın ne olduğundan bahsedilmiyor. Haberde alıntılanan Mülkiye müfettişinin raporundaki tanık polislerin ifadelerinde şöyle bilgiler var:
“Çalık Gayrimenkul Yönetim Kurulu Başkanı A. T., 15 Temmuz darbe girişiminden sonra FETÖ soruşturmaları tamamlanana kadar yurtdışına çıktı. T’nin yurtdışında bulunduğu 3 Eylül 2017 tarihinde pasaport tahdidinin bulunup bulunmadığı İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü personeli tarafından İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ö. T talimatıyla sorgulandı.”
A.T., Çalık Holding’in sadece profesyonel bir çalışanı değil, aynı zamanda iktidara da çok yakın olan holdingin patronunun yeğeni. Bu bilgi ve güçlü ilişkiler ağı yine Google kadar yakın.
Yani büyük ve dokunulmaz isimlerden bahsediyoruz.
Herhalde bundan dolayı da bu hizmetin karşılığı, Emirgan’da ederi 4 milyon olan boğaz manzaralı bir köşk olmuş.
İkinci gün devam eden haberde, mülkiye müfettişinin, köşkün nasıl çaktırmadan el değiştirildiğiyle ilgili saptamaları yer alıyor. Müfettiş bu dolambaçlı satış için raporunda “Söz konusu taşınmazın satışı başarısız bir kurgudur” demiş.
Haberde, yine mülkiye müfettişinin raporuna dayandırılarak İstanbul Emniyeti eski İstihbarat Müdürü’nün mal varlığının dökümü de verilmiş:
“Arnavutköy’de bir taşınmaz, Bahçeşehir Koleji’nde eşi ve kendi adına yüzde 7.5’şer hisse, muhtelif tarihlerde 3 adet Mercedes marka otomobil ve Land Rover marka arazi aracı, 2017-2018 yılları arasında hesabında 3 milyon 287 bin 770 TL, eşinin hesabında ise 259 bin 339 TL’lik bir artış, yurtdışı hesapları ve bunlara yapılan iki para transferi, 2018’de Belçika’dan hesabına gönderilen 130 bin Avro, kendisi ve eşine ait 2 ayrı banka kasası.”
Heyecan olsun diye polislik yapan çok zengin bir ailenin mensubu değilse bir emniyet müdürünün bu kadar mal varlığı olmaz.
Bu mal dökümü listesi bile meselenin tek bir FETÖ dosyası silme işleminden ibaret olmadığını söylüyor.
Fakat emniyet müdürü 2017 yılının eylül ayında görevden alınmasına ve iddialar bu kadar ciddi olmasına rağmen haberde yazdığına göre açılan soruşturmadan üç yıldır bir sonuç çıkmamış.
Attığı tweet için yaşlı amcaları evinden gözaltına alan İstanbul emniyeti ve başsavcılığını bu iddialar henüz harekete geçirememiş.
Halbuki bir polis müdürünün bir koleje nasıl ortak olabildiği bile soruşturulmayı hak ediyor.
Ama yine de bu haberi okuyunca sadece görevini kötüye kullanan bir devlet memuru hikayesi görmek büyük eksiklik olur ve hiçbir işe yaramaz.
Sadece bir kişiden ve bir olaydan bahsetmiyoruz. Mesele bir şahsın ne yaptığı değil. Esas mesele bu suiistimallere imkan veren toksik ortamın nasıl oluştuğu.
Onu anlamadan Cumhurbaşkanlığı Hukuk Kurulu’nda olup, bir uyuşturucu kaçakçısının salınması için savcıları sıkıştıran anayasa profesörünü nasıl açıklayabiliriz.
Emniyet müdürlüklerinde, savcılıklarda FETÖ borsaları, FETÖ soruşturmalarını içinden çıkılamayacak bir cadı avına çeviren iki kelime sayesinde kuruldu; iltisak ve irtibat.
Hukuki olmayan, devletin güvenlik birimlerinin kullandığı bu iki kelime en baştan FETÖ soruşturmalarının merkezine oturtuldu ve soruşturmalarda somut suç değil, mensubiyet avcılığı yapıldı, yapılıyor. Böylece herkesin eline başkasına karşı rahatlıkla kullanabileceği bir silah verilmiş oldu.
Son 40 yılda Cumhurbaşkanlarının, Başbakanların hürmet ettiği, toplantılarına katıldığı, 28 Şubat günlerinde Genelkurmay Başkanı’nın bile makamında temsilcilerini kabul ettiği henüz ‘muteber’ bir dini cemaatken bu örgütle tanışmış, farklı derecelerde irtibat kurmuş milyonlarca insan, bu ‘cemaat’ bir terör örgütüne dönüşünce potansiyel terörist haline geldi.
Bu ‘cemaate’ para veren bir baklavacı, okullarından çalışan bir ana okul öğretmeninin statüsü, köprüde tanktan halkın üzerine ateş açan bir yarbayla eşitlendi.
Bir memurun çocuğunu bunların okullarına göndermesi bile amirinin onu KHK listesine ekleyip, ihracına delil olabildi. Ama o memurun çocuğu ile aynı sınıfta okuyan başka bir çocuğun babası iktidar partisinden milletvekiliyse bu irtibat aleyhte bir delile dönüşmedi.
17/25 Aralık’tan sonra bile cemaat sözcülüğüne devam eden biri sonra yazılar yazıp sicilini affettirebildi ama küçük adliye bir memuru 10 yıl önce cemaat yurdunda kalmadığını ispat için meslek yüksek okulu okuduğu şehre gidip kapanmış MGV yurdundan kağıt almaya çalışmak zorunda kaldı.
Soruşturmaların merkezinde somut suçlar değil, mensubiyet, olunca hukuki soruşturmalardaki keyfilikler arttı. İrtibat ve iltisak gibi kavramlarla bir anda bir terör örgütüne girmek kolaylaşınca, haliyle çıkmak da kolaylaştı.
Bir şekilde bu örgütle irtibatı olmuş olanlar, sonuçları ağır olan bu soruşturmalardan kurtulmak için de yollar aradılar.
İnsanların kaderi bu kadar kolay kolluk güçlerinin eline bırakılınca bu arz ve talep FETÖ Borsası’nı yarattı.
Hakkında pasaport tahdidi var mı diye sormak, ihalelere girmek için savcılıklardan temiz kağıdı almanın bile bir piyasası oluştu. FETÖ’den tutuklanıp malına kayyım atanmasının maliyeti, bunu engellemek için ödenecek maliyetleri önemsiz hale getirdi.
Partilerin, liderlerin ortak bir muhasebe yapmak yerine, birbirini FETÖ’nün siyasi ayağı olmakla suçlamayı tercih ettiği bu enfekte ortamın kendi karaborsasını yaratmayacağını düşünmek zaten safdillik olurdu.
O yüzden “parası, tanıdığı olan FETÖ’cüler yırtıyor” eleştirisi de doğru olsa da bu sorunun çaresi değil. Çare tavizsiz herkesi tutuklamak, herkese cezaları basmak, asla kimseyi tahliye etmemek de değil.
Çare, bu soruşturmalardaki irtibat-iltisak kriterini, mensubiyet avcılığını bırakıp, somut suçlamalara bakmak ve evrensel hukuki standartlara dönmek.
Herkesin tepesinde bir FETÖ kılıcının sallandığı, kolluk güçlerinin yozlaştığı böyle bir güvensiz ortamda, iktidarlara da boyunu posunu beğenmediği için sivil toplumcuları, siyasetçileri, gazetecileri ağırlaştırılmış müebbetle yargılama fırsatı doğar.
Parasını sivil toplum işlerine harcayan işadamının hayatı, zengin bir işadamını kurtarmak için köşk pazarlığı yapan istihbarat müdürünün insafına terk edilmiş olur.
Neyse ki bu hikayede hala iki iyi haber var: Dokunulmaz isimlerin adının geçtiği bu kritik soruşturmayı İçişleri Bakanlığı’nın müfettişleri yürütüyor ve hala bu soruşturmaları haber yapabilen gazeteciler ve gazeteler var...
.16/02/2020 22:19
Siyasi ayağı kim olmazdı ki? 67 1999 ile 2015 yılları arasında Agos Gazetesi’nin bulunduğu Şişli’deki Sebat Apartmanı’nın birinci katı geçen yıl, “23.5 Hrant Dink Hafıza Mekanı” olarak açıldı.
23.5 adı, Hrant Dink’in 1996’da yazdığı aynı zamanda evlilik yıldönümü olan 23 Nisan ile Ermeni Tehciri’nin başladığı 24 Nisan arasında kalan ruh halini anlattığı yazısının başlığından ilhamla verilmiş.
Tasarımı, müzecilik tekniği, videolarla her girdiğiniz odada sizi çarpan olağanüstü dokunaklı bir mekan çıkmış ortaya...
Her odanın da bir adı var.
“Atlantis Uygarlığı” adlı odada Hrant Dink ve Rakel Dink’in tanıştığı, yetiştiği Tuzla’daki Kamp Armen’i ikisinin sesinden dinliyorsunuz.
90’ların meşhur Siyaset Meydanı programlarında Hrant Dink’i izlerken her şeye rağmen bir zamanların çok sesli Türkiye’sinin heyecanını hissediyorsunuz.
Değişen hakimler, savcılar, ortaya sürülen iddialar, devletin direnişi, dönemin ruhuna göre değişen örgüt adlarıyla 13 yıl süren davanın bütün dosyaları boydan boya bir duvarı kaplamış. Araya yerleştirilmiş bir ekranda katille bayraklı pozun videosu dönerken, kulaklıkla dava dosyası içindeki tapeleri dinleyebiliyorsunuz.
Hrant Dink’in 19 Ocak günü saat 15’den sonra bir daha dönemediği odası o haliyle korunmuş, meşhur siyah ceketi yerinde asılı, hatta masasının karşısındaki televizyonda sürekli açık olan at yarışı kanalı da hala açık.
Ama herhalde insanı en çok öfkelendiren Güvercin Tedirginliği odası oluyor.
Odanın adı Hrant Dink’in, Sabiha Gökçen’in bir Ermeni yetimi olduğunu yazmasından sonra İstanbul Valiliği’ne çağrılıp MİT’çiler tarafından tehdit edilmesi, hakkında davalar açılması, AGOS binası önünde yapılan nümayişler, mahkeme önlerinde uğradığı saldırılarla içine girdiği tedirginliği anlattığı yazısının başlığından...
Odada Hrant Dink cinayetine giden yolu açan o linçin bütün aşamaları kupürler, fotoğraf kareleri, videolarla teşhir ediliyor.
Bir kısmı şimdi muhalefet saflarında kendini unutturmuş kalemlerin manşetleri, yazıları, temel Türkçe bilgisi olan herkesin anlayabileceği bir yazıyı çarpık bir biçimde Türklüğe hakaret olarak yorumlayarak Hrant Dink’i hedef gösteren mahkeme ve Yargıtay kararları...
Ama en dikkat çeken, her şeyi başlatan Hrant Dink’in Sabiha Gökçen haberi üzerine Genelkurmay Başkanlığı’nın 23 Şubat 2004 günü yaptığı o uzun ve sert açıklama...
Orijinal hali kitsch bir altın varaklı çerçeve içine yerleştirilerek sergilenen o açıklamayı bugün artık çok az insan hatırlıyor, bazıları da hatırlamak istemiyor.
Her cümlesi küstahlık ve tehdit kokan o açıklamadan kısa bir bölümü hatırlamakta fayda var:
“Bir iddiayı, milli duygu ve değerleri de kötüye kullanarak, bu şekilde yayımlamanın habercilik olarak nitelendirilmesini kabul etmek mümkün değildir.
Burada asıl önemli olan husus, yapılan bu haber ile neyin amaçlandığıdır. Ulusal birlik ve beraberliğimizin en güçlü olması gereken bu dönemde milli birlik ve beraberliğimize ve milli değerlerimize yönelik bu tip yayımların ne amaçla yapıldığı, Türk toplumunun büyük bir kesimince artık anlaşılmakta ve endişe ile izlenmektedir.
Türk milletinin birlik ve beraberliğine, layık olduğu toplumsal barışa, Atatürk'ün manevi varlığına ve düşünce sistemine, Türk milletine yakışır sağduyu içerisinde sahip çıkmanın ve savunmanın, TSK yanında, her Türk vatandaşına ve bütün kurumlarına düşen açık ve seçik bir görev olduğu ortadadır.
Bu kapsamda Türk medyasının Atatürk'ün manevi varlığına, düşünce sistemine, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilke ve değerlerine, Türk milletinin birlik ve beraberliğine, daha duyarlı olması ve yayım ilkelerini bu düşünceler ışığında gözden geçirmesi de ulusça beklenmektedir.''
Hrant Dink cinayetinde fail, zamanın ruhuna göre derin devlet, Ergenekon, FETÖ diye değişti. Sonu kimseyi tatmin etmeyen bir yere bağlandı. Ama bu yazının konusu işin o kısmı değil.
Bir azınlık gazetesinde çıkan haber için yayınlanmış o tehditvari bildirinin hatırlattıkları...
Bugünden bakınca ne kadar absürt, tuhaf görünse de o günlerde kimsenin yadırgamadığı, çok alışılmış, beklendik bir açıklamaydı.
Ve maalesef bugünün demokraside, hukuktaki ağır sorunları, acı FETÖ tecrübesi yüzünden yakın tarih yeniden yazılırken, askeri vesayet adlı odadaki o file hiç var olmamış ve bir grup liberalin vehmiymiş gibi davranılıyor.
Halbuki o fili görmeden, FETÖ’nün kendisine hangi meşruiyet zeminini bularak güçlendiğini de, o açıklamanın yapıldığı 2004 yılındaki MGK’da askerlerin baskısıyla alınan FETÖ’yle mücadele kararını hükümetin neden görmezden geldiğini de anlamak mümkün değil.
Elleri ve kollarıyla siyasetin içinde olan, AB reformlarından, Kıbrıs’taki çözüm çabalarına kadar her konuya taş koymaya çalışan, açıklamalar yapan, sosyetik fişleme, andıç skandalları patlayan, Başbakan’ın eşini başörtüsü yüzünden askeri hastanelere sokmayan bir ordunun referansı haklı olarak kötüydü, söylediklerine o günkü hükümetin kuşkuyla bakmasının haklı sebepleri vardı.
Üstelik o günlerde hükümetleri FETÖ yapılanması için uyaran Hüseyin Kıvrıkoğlu’ndan itibaren görev yapmış Genelkurmay Başkanları’nın biri hariç (İlker Başbuğ. Ama onun da Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki özel kalem müdürü darbeden sonra Afganistan’dan kaçtığı Dubai’de yakalanarak Türkiye’ye teslim edilen üst düzey bir örgüt elamanı çıktı) hepsinin en yakınlarındaki özel kalem müdürleri, çoğunun yine en yakınlarındaki yaverleri darbeden sonra FETÖ’den tutuklandılar.
28 Şubat’ta Refahyol hükümetini irtica diyerek yıkan zamanın Genelkurmay Başkanı da o günlerde makam odasında bu yapıya ait Türk okullarından öğrencileri ve şimdi bir kısmı terör örgütü yöneticisi olarak aranan örgütün yöneticilerini ağırlıyordu.
Yani devlet içinde kimsenin kimseye söyleyeceği pek bir şey yok.
Ama muhasebe yapmak yerine, herkes kendisini yüzde yüz haklı görmeye devam ediyor ve herkes elinin değdiği bu ateşten topu birbirine atıyor.
2004 yılında Hrant Dink linçini başlatan açıklamanın yapıldığı sırada Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Genelkurmay İkinci Başkanı ise İlker Başbuğ’du.
Daha sonra kendisi de bu devletin mağdur ettiği insanlar arasına giren Başbuğ’un açtığı tartışma, FETÖ’nün siyasi ayağı kim tartışmasına dönüştü.
Halbuki Başbuğ’un “FETÖ’nün siyasi ayağı yaptırdı” dediği 2009’da Meclis’ten geçirilen askerlerin sivil mahkemede yargılanmasını sağlayan düzenleme de zaten “asker ne der” sorusunu sormadan hiçbir konunun tartışılamadığı ülkedeki bu askeri vesayet sistemine karşı Avrupa Birliği reformları çerçevesinde kazanılmış mevzilerden biriydi o günlerde...
O yüzden daha sonra Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği o düzenlemeye, 2010 referandumunda yüzde 58 evet çıktı. AK Parti bir daha hiçbir zaman herhangi bir seçimde ya da referandumda yüzde 58’i görmedi.
O farkı yaratan Fethullahçıların oyları değildi, toplumun farklı kesimlerinin bu askeri vesayet sistemine karşı duydukları tepkiydi.
Bugün bütün faturaları “Yetmez ama evetçilere” kesenler, o tepkinin nasıl oluştuğunu, Türkiye’nin 1960’dan bu yana siyasi tarihinin aynı zamanda askerlerin siyasete müdahale tarihini olduğunu ya unutuyor ya da o tarihten bir sıkıntı duymuyorlar.
İşte o 60 yıllık tarihe baktığınızda, bugün cevabı aranan soruyu, yani 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı, darbenin siyasi ayağı kim olacaktı sorusunu şöyle revize etmek gerekir:
Darbenin siyasi ayağı kim olmayacaktı ki?
Evet belki ilk defa bir darbeye karşı insanlar canlarıyla direndi, darbe karşıtı bilinç 2016 yılında her zamankinden gelişkindi, zaten sicili bozuk, seveni az bir dini cemaatin yaptığı darbenin destekçisi de olmazdı ama yine de Allah korusun o darbe başarılı olsaydı ne olurdu?
Maalesef bu sorunun cevabı da yakın tarihte saklı.
Daha önceki darbelerden sonra ne olduysa o olurdu.
27 Mayıs darbesini albaylar yapmıştı. Milli Birlik Komitesi’nde sivil ya da siyasetçi yoktu. Anılarından anladığımıza göre kimi bakan, kimi başbakan yapacaklarını da hiç düşünmemişlerdi.
Ama darbe başarılı olunca bu hazırlıksızlığın zorluğunu hiç çekmediler.
Yassıada mahkemelerinin hukuki zemini, yeni anayasa için ülkedeki en iyi hukukçular onlarla birlikte çalıştı.
Meclis’i kapatıp kurdukları Kurucu Meclis’te, Temsilciler Meclisi’nde ve Bakanlar Kurulu’nda kimler yoktu ki!
İsmet İnönü, daha sonra CHP Genel Başkanlığı ve Başbakanlık yapacak Bülent Ecevit, DP yıllarının muhalefet lideri Osman Bölükbaşı, Yeni Türkiye Partisi’ni kuracak Ekrem Alican, eski DP’li Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, CHP’nin efsanevi genel sekreteri Kasım Gülek...
ODTÜ rektörü Kemal Kurdaş, işadamı Şahap Kocatopçu gibi isimler bakanlık koltuklarına oturmuştu.
Bütün dini cemaatler, barolar, birlikler, meslek odaları darbecilerin Meclis’ine temsilci göndermekten gocunmamıştı. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan, Mümtaz Soysal’a, Tarık Zafer Tunaya’dan Turhan Feyziğlu’na kadar ülkenin yazarları, entelektüelleri darbe meclisinde yerlerini almışlardı.
Yaşar Kemal, Yassıada Mahkemeleri’ni izleyip, MBK üyeleriyle seri halinde röportajlar yapmış, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Cemal Süreyya’ya kadar yazarlar, şairler de darbeye methiyeler dizmişlerdi.
12 Mart’tan sonra da aynen böyle oldu. Darbeciler kimle çalışmak istediler ise onlarla çalıştılar. Nihat Erim, Ferit Melen, Naim Talu tanınan, itibarlı, birikimli insanlardı ama darbecilerin ara rejim hükümetlerinde Başbakanlık yapma tekliflerini geri çevirmediler.
Dünya Bankası’nda çalışan, dünya görmüş Atilla Karaosmanoğlu, yine ABD’den gelen Talat Halman, Prof. Türkan Akyol, NATO genel sekreter yardımcılığı görevini bırakıp gelen büyükelçi Osman Olcay gibi isimler darbecilerin kabinelerinde görev aldılar.
12 Eylül’den sonra da Kenan Evren, hükümette ve Meclis yerine kurulan Danışma Meclisi’nde görev verecek siviller bulmakta hiç zorlanmadı.
Devrilen hükümetin müsteşarı Turgut Özal, darbe hükümetinin Başbakan yardımcısı oldu. İşadamları, bakanlıkların müsteşarları darbe kabinesindeki yerlerini aldılar. İmren Aykut’tan Kamer Genç’e kadar daha sonra siyasette adları duyulacak pek çok isim siyasete darbecilerin kurduğu Danışma Meclisi üyesi olarak girdiler. Aydınlar Ocağı’ndan Necip Fazıl’dan, Kemalist çevrelere, gazetecilere kadar darbe sağdan sola kadar destekçi bulmakta da hiç zorlanmadı.
28 Şubat döneminde de güç mıknatıs gibi herkesi çekti. DYP’den istifa eden milletvekilleri, askerlerin brifinglerine koşan gazeteciler, hukukçular, işadamları...
Yani 15 Temmuz da başarılı olsaydı bu durum değişmeyecekti.
Ülke yönetimini ele geçiren darbeciler, siyasi ayak bulmak için hiç zorlanmayacaklardı.
İktidarın el değiştirdiğinden emin olan işadamları, siyasetçiler, gazeteciler, entelektüellerin bir kısmı “böyle olmasını istemezdik ama mecbur kalındı, keşke olmasaydı” diyerek yeni duruma hemen adapte olacak, “artık ülkemiz için birlik zamanı, hepimiz taşın altına elimizi sokmalıyız” diyecek ve devletin, muktedirlerin yanında saf tutacaklardı.
Nereden mi biliyoruz. Tabii ki bugün yaşadıklarımızdan.
Bugün nasıl daha önce AK Parti iktidarlarıyla arası hiç iyi olmayan pek çok siyasetçi, işadamı, gazeteci, yazar, aydın, iktidarın artık gücünü konsolide ettiğinden emin olduktan sonra Cumhurbaşkanı’nın, Beştepe’nin etrafında dönüp durmaya başladıysa, o gün de benzer kalitedeki insanlar Genelkurmay’ın, Pensilvanya’nın etrafında dönüp duracaklardı.
“Darbe olursa, silahlarımı kuşanıp Cumhurbaşkanını korurum” diye efelenip, darbe gecesi ancak halk sokaklara hakim olduktan sonra saklandığı yerden burnunu çıkarabilenler, şimdi FETÖ cadı avlarında en önde koşarken, o gece halkı konumlarını kapatmayı unuttukları evlerinden sokağa davet edebilen gazeteciler, ancak demokrasi nöbetlerinde boy gösterebilen fırsatçılar zaten o gece çoktan bu ihtimali satın almışlardı.
Yani darbenin siyasi ayağı, medya ayağı, hukuk ayağı kim olacaktı diye çok merak etmeye gerek yok. Çok sayıda ayak, çok sayıda kol bulunurdu.
Bugünkü iktidara “yanlış yapıyorsun” diyemeyenler, itiraz edemeyenler, resepsiyonlarda, davetlerde görünmek için yarışanların çok önemli bir kısmı, darbeciler başarılı olsa onların iktidarına yanlış yapıyorsunuz diyemeyecekler, itiraz edemeyecekler, onların resepsiyonlarına katılmak, uçaklarına binmek için fırsat kollayacaklardı.
Önce FETÖ’nün savcılarına, sonra FETÖ’yle mücadele döneminin savcılarına hizmet etmiş gazetecilerin, darbecilerin savcılarına da aynı şekilde hizmet edeceğini tahmin etmek herhalde zor değil.
Keşke 1967’deki bağış makbuzları oyalanmak yerine vakit kaybetmeden bu darbeden haberdar edilen, görev vaad edilen siyasetçiler, bürokratlar, sivillerin olup olmadığı araştırılsaydı ama FETÖ’nün siyasi ayağı kim olacaktı sorusuna cevap vermek için öyle çok derin bir istihbarata, bilgiye sahip olmaya gerçekten gerek yok.
Ülkenin yakın tarihinde başarılı olmuş darbelerden sonra yaşananlara bakınca, her zaman devletin, iktidarın, gücün yanında saf tutmuş, karşısında ağzını açamamış, kaybetmeyi göze alamayan ülkedeki fırsatçı, kariyerist, devletsever insan potansiyelini düşününce cevap çok açık.
O anda devlete hakim olan, güçlü olan herhangi bir iktidarın eli olamıyorsa, ayağı olmaya talip çok sayıda insan bulunurdu.
O yüzden soruyu böyle sormakta fayda var:
FETÖ’nün, darbenin siyasi ayağı kim olmazdı ki?
.18/02/2020 22:28
Bugünkü yazımızın konusu ‘sevgili dostlar’! 96 Genelkurmay’ın 27 Nisan gecesi sitesine AK Parti’nin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı adayı olarak göstermesine karşı yayınladığı e-muhtıranın üç gün sonrası.
27 nisan gecesi Abdullah Gül, Ali Babacan, Cemil Çiçek, Ömer Çelik gibi bakanlar bir araya gelerek e-muhtıraya karşı sert bir karşı bildiri kaleme almış, aynı günlerde bu muhtıraya karşı aralarında dün önce beraat ettirilip, sonra absürt bir suçlamayla yeniden gözaltına alınan Osman Kavala’nın, bugün haklarında mahkemenin karar vereceği fantastik Büyükada davası sanıklarının da olduğu sivil toplum aktivistleri açıklamalar yapmış, hala hapiste olan Ahmet Altan gibi yazarlar muhtırayı eleştiren yazılar yazmışlardı.
30 Nisan 2007 günü ise Radikal gazetesinde ekonomi yazan ulusalcı bir yazar “Yaşadıklarımızın Ciddiyetini Fark Etmeyenlere” başlıklı bir yazı kaleme aldı. O yazıdan biraz uzunca bir alıntı okuyalım:
“Genelkurmay açıkça şunu söylüyor: Türkiye istediği yere gidebilecek bir gemi veya uçak değildir. Türkiye Cumhuriyeti ileri gidecektir ama bu gidiş sırasında takip edeceği bir ray vardır. Daha açıkçası Türkiye rayı belli olan bir trendir, bu ray dışına taşırılmaya çalışılırsa ana lokomotif üzerindeki haklarımızı kullanır ve treni yeniden raya döndürürüz, biz sistemin sigortasıyız.
Bu noktada soralım, bu mesaj piyasaları rahatsız etmeli mi? Kesinlikle etmemeli. Hükümet daha doğrusu “5 yıl önce aldığı yüzde 34 oy ile hala hükümet olmakta ısrar edenler ve cumhurbaşkanı da bizden olacak diyenler” mesajı alırlarsa sistem “yeniden başlatılmadan” normal sınırlar içinde dönecek ve tren rayına oturacak.
Değerli dostlar, bu noktada “olanları” tarif etmek istiyorum.
Geçtiğimiz hafta başına kadar AKP’nin “herkesin varolanlar içinde en iyisidir” diyerek uzlaşacağı” bir aday çıkaracağı beklentisi vardı. Erdoğan da yakın çevresine böyle olacağına dair net mesajlar verdi ve “öyle bir aday çıkaracağız ki; bunlar gerçekten iş yapmaya gelmiş” diyeceksiniz açıklamasını yaptı.
Daha sonra işin rengi değişti ve Erdoğan, Arınç’ın “ipoteğini” aşamayarak Arınç’a teslim oldu. Aralarında yapılan görüşmede Arınç’ın mutlaka “milli görüşten biri cumhurbaşkanı olacak” dayatması sonucu, “kendi aday olmak istemeyen” Erdoğan ile Arınç “ne sen, ne ben öyleyse Gül” formülü üzerinde anlaştılar.
Gül aday oldu ve seçim süreci başladı
O gün TBMM’de yaşananlar Türk halkı gibi Silahlı Kuvvetleri de rahatsız etti ve yaşananları Anayasal düzene karşı bir girişim gibi algılayan TSK, Genelkurmay Başkanlığı vasıtasıyla “kendi görev ve sorumluluklarını” Türk kamuoyuna hatırlattı.
Edindiğim bilgilerden de yola çıkarak net olarak söylüyorum; internet sitesine konan o paragraflar aslında rejimi koruma adına atılan bir adımdı, zaman kazandırmaydı. “Makinistlere treni kendiliğinden raya döndürme yolunda” zaman tanındı, rejime “kendini koru” mesajı verildi.
Geldiğimiz noktada durum çok açık, meydanlara toplanan kalabalıklar, sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, Türk Silahlı Kuvvetleri kısacası “Türkiye Cumhuriyeti” bir bütün olarak mesajını veriyor ama hükümet direnmekte ısrar ediyor. Bu noktada kendine gelince “demokrasi” diyen hükümete bir çağrım var; bu ülkeyi seviyorsanız “yıpranmış bu yapının seçimsiz cumhurbaşkanı seçmesi için” direnmeyin. Son söz: Türk Silahlı Kuvvetleri “milli görüşten gelen birinin” Atatürk’ün koltuğuna oturmasını, “iç hizmet kanununda kendi verilen koruma ve kollama görevi gereği” engellenmesi gereken bir girişim olarak “algılıyor”. Lütfen bunu algılayın ve Türkiye’yi koruma adına, rejimi koruma adına gereğini yapın.”
Berbat bir Türkçe’yle yazılmış, tahammül fersa bu uzun alıntıyı okumak zorunda bıraktığım için kusura bakmayın.
Yazar yazıda apaçık bir muhtırayı savunmakta ve hükümeti eğer Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’nda ısrar ederseniz, darbe olur diyerek de tehdit etmekteydi.
Normal bir hukuk devletinde bir muhtırayı ve darbeyi savunmak suçtur.
Ama burası ne hukuken ne de siyaseten hiçbir zaman normal bir ülke olamadı.
Bu anormallikte Türkiye’yi her zaman herhangi bir ilkesi olmayan fırsatçılar için bir fırsatlar ülkesi yaptı.
Nitekim aynı yazar bir yıl sonra 2008’de bu kez bir yargı darbesi olan AK Parti kapatma davası için yine içinde darbe tehditleri olan şöyle bir yazı yazabildi:
“Son dönemde hükümet eden siyasi partinin 'artan kendine güveni' ve 'biz her şeyi yaparız, nasıl olsa ses çıkaran yok' tavrı, dün akşam itibariyle devletin çarklarından sadece birinin attığı bir adımla son bulmuş oldu. Devlet, hükümete, 'yeter, yol bitti' dedi... Eğer biraz uğraşıp bizler gibi gidişatı ''sorgulamayı'' deneseydiniz, açılan bu davanın Meclis’in açık kalmasının sigortası olduğunu anlardınız! Anlayana bu cümle de çok şey var! ”
Ama işte dediğimiz gibi Türkiye fırsatlar ülkesi ve bir türlü o fırsat kapıları kapanmıyor.
İşte o fırsat anı Gezi olaylarında geldi. Bu ekonomi yazan ulusalcı yazar Gezi olaylarının arkasında “dış güçler ve faiz lobisi var” gibi analizlerle, “telekineziyle suikast girişimi” gibi fantastik açıklamalarla bir anda kendisini iktidar cephesine attı.
Atmakla kalmadı. Başbakan’ın başdanışmanı bile oldu. Hala da ‘Atatürk’ün koltuğunda oturan Milli Görüş’ten bir Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanı.
Hadi insanların fikirleri değişebilir diyelim. Fikirlerinin değiştiğine dair bir beyanı olmasa da...
Ama insan 2007’deki bu muhtıracı sicilini düşünüp, o gün hedef aldığı Cumhurbaşkanı adayına en azından darbeci demez, değil mi?
Ama işte bu fırsatçıların böyle bir lüksü var. Onları bağlayan hiçbir ahlaki, fikri standart yok.
O yüzden Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’na karşı 2007’de muhtırayı böyle hararetle savunmuş bu başdanışman, dün Karar’da çıkan Abdullah Gül röportajını ‘darbe’ye bağlayıverdi.
Yine kötü Türkçe ve düşük mantık seviyesi için okurlardan özürle tam olarak şöyle yazdı:
“Durum ciddi sevgili dostlar. Çok açık ve net lafı dolandırmadan yazıyorum; Amaç çok açık ve RAND CORP raporunda açıkça yazıyor. Politik sistemin gerekirse askeri bir dokunuş ile düzeltilmesi, Erdoğan'ın sistem dışına itilmesi ve Türkiye'nin emperyalizme güller içinde eskisi gibi teslim edilmesi! Bu sabah aniden bahçemizde açan kraliçenin Gül'ü, bahçede emperyalist planını tamamladığını ve harekete geçeceklerini gösteriyor... kraliçenin Gül’ünün (Gezi kararı açıklanacağı gün yargıya baskı var diyerek ama altından sopa göstererek) katılması kervanın yola çıktığını gösteriyor!”
Eşinin başörtüsü yüzünden Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı yayınlanmış bir e-muhtırayı, darbeyi hararetle savunmaktan, Gül’ü parlamenter demokrasiye dönülmeli sözleri yüzünden darbecilikle suçlamaya kadar varmak...
Bunu yaparken de bir sürü yalanı, komplo teorisini peş peşe ekleyip, insanları korkutacak bir darbe fasaryasına bağlamak...
.Normal bir akla ve ahlaka sahip insanları bıktıracak bir fikri ve ahlaki düzeyle karşı karşıyayız. Bu kadar iyi yetişmiş insanları, imkanları olan bir ülkenin birikimi, kendisinden başka derdi olmayan böyle insanlara emanet.
Yazmaya değmez diyorsunuz ama maalesef bu akıl, başdanışman olarak yıllardır Türkiye’nin ekonomi yönetiminde etkin konumlarda oturuyor. Sonuç malum...
İktidarın bu karakter tercihlerindeki ısrarı, neden Gül, Davutoğlu, Babacan gibi isimlerin yeni siyasi arayışlara girdiği sorusunun da aslında net bir cevabı...
Türkiye bu kadar medeniyet, karakter, mantık, ahlak erozyonunu gerçekten de hak etmiyor.
Siz ne dersiniz ‘sevgili dostlar’!
.22/02/2020 05:16
Kavala o kuyuya nasıl atıldı? 77 2017’de uçaktan inerken gözaltına alındı. Bizzat Cumhurbaşkanı tarafından Türkiye'nin Kızıl Soros’u olmakla suçlandı. Gazetelerde hakkında onlarca iddia ileri sürüldü ama onca iddiaya rağmen iddianamesi 1.5 sene boyunca yazılamadı. AİHM, tutukluluğu için hak ihlali kararı verdi ama mahkemeler kararı uygulamamakta direndi. Ve son olarak da hakkında ağırlaştırılmış müebbet istenen, mahkemede beraat etmesine rağmen Cumhurbaşkanı "Perde arkasında Soros türü bazı ülkeleri ayaklandırmak suretiyle oraları karıştıran tipler vardır. Onun da Türkiye ayağı içerideydi bir manevrayla dün onu beraat ettirmeye kalktılar" dedi ve beraat kararını veren mahkeme heyeti hakkında soruşturma açıldı, aylar önce tahliye edildiği başka bir dosyadan tekrar tutuklandı. O dosyadan tutuklu kaldığı sürede bir sanığın tutuklu tutulabileceği maksimum süre olan 2 yıla yaklaşmak üzere. Ortada yine bir iddianame yok...
Herkes aynı soruların cevabını merak ediyor: Osman Kavala ile neden bu kadar çok uğraşılıyor? Ne yaptı bu adam? Niye bu kadar önemli? Niye onun için hukuk ve siyaset arasındaki zaten delik deşik olmuş duvar tamamen yıkıldı?
Bu sorulara verilen pek çok cevap; tahmin ve siyasi analizden ibaret.
Ama bu soruların cevabını başka bir soruya cevap arayarak bulabiliriz:
Osman Kavala, o komplo kuyusuna nasıl atıldı?
Aslında her şey 15 Temmuz darbe girişiminden beş gün sonra yazılan bir yazıyla başladı.
Ortalığın tozduman, herkesin teyakkuz halinde olduğu 20 Temmuz 2016 günü bu yazı hükümete yakın bir gazetede değil, Sözcü’de çıkmıştı.
“Darbeyi izleyen bir çift göz” başlıklı yazıda ‘İzmir doğumlu Yahudi bir aile’den gelen, ‘CIA, Ergenekon operasyonları, Öcalan, Demirtaş bağlantılı’ bir Henri Barkey portresi çizildikten sonra o ana kadar duyulmamış bir iddia ilk kez dillendirilmişti:
“Fethullah Gülen’e sürekli övgüler düzen “Ilımlı İslam” teorisyenlerinden Henri Barkey, darbe gecesi İstanbul Büyükada Splendid Palace’da konuktu. Niye acaba?”
Üç gün sonra 23 Temmuz 2016 günü bu iddiayı bir Türkiye gazetesi yazarı alıp biraz daha geliştirdi. “Henri Barkey kamuflaj, asıl gelen Graham Fuller miydi?” başlıklı yazıda, Barkey’in Türkiye’ye havaalanından giriş ve çıkış saatleri dakikasıyla verilmişti ama yazarın İsrail’den olduğunu söylediği kaynaklarının daha büyük bir iddiası vardı:
“Henri Barkey ile hedef şaşırtıldığını ve Graham Fuller’in bizzat darbeyi yönetmek üzere darbe günü Türkiye’ye geldiğini ifade ediyorlar. Graham Fuller, Yunanistan’da Dedeağaç’a indirilen helikopterin içindeydi. Çünkü FETÖ’cü subaylara bu görev verilmişti. Helikopter Dedeağaç’a indiğinde Amerikalı görevliler oradaydı ve Graham Fuller’i alıp götürdüler.”
Teorinin bu versiyonu hızla yayıldı. Ana akım medyada haber oldu, sosyal medyada ve Whatsapp gibi platformlarda dolaşıma girdi.
Üç gün sonra 26 Temmuz’da bu kez Sabah gazetesinde “O gece bu otelde CIA mesaideydi” başlıklı daha iddialı bir haber çıktı.
Habere göre polis, bu iki yazı üzerine Büyükada’daki Splendid Oteli’ne gidip çalışanları sorgulamıştı. İddiaların merkezinde artık Fuller değil, Barkey ve onunla birlikte ‘darbe toplantısına’ katılan 17 kişilik ‘gizemli ekip’ vardı. Haber, ezoterik bir sonla bitiyordu:
“17 kişilik gizemli ekipte yer alan FETÖ hayranı ABD'li profesör Henri Barkey, 19 Temmuz'da otelden ayrılırken resepsiyoniste üzerinde Pensilvanya yazılı bir çan bıraktı”
Aynı iddiayı 1 Ağustos 2016 günü AK Parti’nin daha sonra diğer Büyükada davasında da iddiaların kaynaklarından biri olan Erzurum Milletvekili Orhan Deligöz tekrarladı. Helikopterle Yunanistan’a kaçan 8 askerin Büyükada’dan Graham Fuller’i kaçırdıklarını iddia etti.
3 Ağustos 2016 günü Akşam gazetesi tam sayfa “15 Temmuz gecesinin 10 karanlık yabancısı” manşetiyle çıktı.
Manşete göre “Gizlice özel bir tekneyle Büyükada’ya gelen 10’u yabancı 16 isim, burada da özel bir iskeleye yanaşmış, 2 günlük rezervasyonu olan ekip, kalkışma başarısız olunca da otelden apar topar ayrılmıştı...”
“Toplantıya katılanların ortak özelliği Irak, Mısır, Suriye ve İran üzerine uzman olmaları ve tüm darbe ve iç savaş olan ülkelerde bu isimlerin hep ön plana çıkması”ydı.
“Toplantıda belki de en dikkat çeken isim Scott Lee Peterson isimli 44 yaşındaki azılı katildi. 2002 yılında hamile olan karısı Laci Peterson’ı öldürmekten birinci derece cinayet ile hüküm giyen Peterson, ABD’de en azılı suçlularının kaldığı California’daki San Quentin Devlet Hapishanesi’nde mahkum. Hakkında ‘iğneyle idam cezası’ hükmü verilen Peterson davayı temyize taşıdı. 13 Temmuz günü İstanbul’a gelen Peterson hala çıkış yapmadı. Mahkum olarak görünen Peterson’un hangi amaçla ve nasıl Türkiye’ye getirildiği ise soru işaretiydi.”
Bu soru işareti, gazetenin ertesi gün yine tüm birinci sayfasını ayırdığı Büyükada haberiyle giderildi. “Katil Yunanistan’a kaçtı!” başlıklı haber bu kez ‘istihbarat’ kaynaklarına dayandırılmıştı:
“Kayıtlara göre Peterson 'VN2100' koduyla halen hapishanede görünüyor. Böylesine bir azılı suçlunun, ABD'nin en güvenlikli cezaevinden nasıl çıkarıldığı ise akıllarda büyük soru işareti uyandırdı. İddiaya göre idam mahkumu Scott Peterson'un bazı gizli anlaşmalar yaparak Türkiye' ye getirildi, kendisine verilecek suikastleri başardığı takdirde ise hakkındaki temyiz davasının da olumlu sonuçlanacaktı. İstihbarat yetkilileri deşifre olan idam mahkumunun deniz yoluyla Yunanistan'a kaçtığı bilgisi üzerinde duruyor.”
Neredeyse bir polisiye filme dönen gazetelerdeki Büyükada haberlerini toplantıyı organize eden isimler yalanlıyordu ama o kakafonide sesleri duyulmadı.
Her kesim komplo teorisini kendi meşrebine uydurarak geliştiriyordu. Örneğin toplantıyı organize eden kurumlardan biri olan İstanbul Kültür Üniversitesi Küresel Siyasal Eğilimler Merkezi’nin başında Karar yazarı Prof. Dr. Mensur Akgün’ün olmasını, Birgün gazetesi şöyle vermişti:
“Yandaş medyanın 15 Temmuz darbesinin arkasındaki isim olduğunu iddia ettiği CIA’in gizli elemanı Henri J. Barkey’in iktidara yakın isimler tarafından İstanbul’a davet edildiği ortaya çıktı.”
Twitter’da bazı meşhur troller buradan konuyu Ahmet Davutoğlu’na bile bağlamıştı.
Haberler üzerine Milli Savunma Bakanı soruşturma açıldığını açıkladı.
Nihayet 4 Ağustos 2016 günü toplantının Türkiye ayağını organize eden akademisyenler Emniyet’e gidip ifade verdiler ve toplantıyı anlattılar.
Toplantı, ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın adını taşıyan, Washington merkezli, Demokrat eğilimli, Türkiye’den Cumhurbaşkanları ve Başbakanların da sık sık misafir oldukları Wilson Center’in bir çalıştaydı.
Çalıştayın başlığı; “İran ve Komşuları”ydı. Wilson Center’ın İran nükleer anlaşması çerçevesinde yürüttüğü bir toplantı serisinin devamı olan çalıştayın programında açıklanan ve sitesinde de duyurulan amacı “2015 Temmuz ayında İran ile varılan nükleer anlaşmanın birinci yıldönümünde İran ve bölgedeki gelişmeleri konuşmak”tı.
Çalıştaya davet edilen uzmanların çoğu Ortadoğu ve Avrupa ülkelerinden geleceği için yer olarak İstanbul ve daha konsantre olmaya uygun olduğu için de Büyükada seçilmişti.
Wilson Center’ın toplantı organizasyonu için Türkiye’deki ortağı İstanbul Kültür Üniversitesi Küresel Siyasal Eğilimler Merkezi’ydi. (GPoT Center).
GPoT, gizli olduğu iddia edilen toplantının organizasyonu için bir turizm şirketiyle anlaşmış, toplantı programını da önceden sitesinden duyurmuştu.
Çalıştayın katılımcıları 16 Temmuz günü başlayacak toplantı için Büyükada’ya özel teknelerle özel bir iskeleye yanaşarak değil, ada vapuruyla gelmişlerdi.
Kimliklerini veya pasaportlarını vererek adlarına rezervasyon yapılmış otele yerleşmişler, akşam yemeğini beklerken otelin balkonunda sohbet etmeye başlamışlardı.
Ortada herhangi bir gizlilik yoktu.
Çalıştaya davetli olan 3’ü Türk ve 9’u yabancı uzman ve akademisyenin de çoğunun uzmanlık alanı Türkiye değildi.
16-17 Temmuz günleri yapılan çalıştayın oturumlarının başlıkları şöyleydi: Ortadoğu’da Yeni Bir Soğuk Savaş mı var? İran’ın Bölge Algısı. Türkiye’nin İran’a Bakışı ve Bölgesel Gerilimler. Suriye: Yüzyılların Gerilimi. Türkiye ve İran Arasında Irak. Mısır ve Afganistan.
Çalıştaya bu başlıklarda konuşabilecek uzmanlar davet edilmişti.
Toplantı için Kabil’den gelen Mesud Karokhail, Afganistan’ın ilk dış politika think-tanklerinden birinin kurucusu ve direktörüydü. Samir Sumaida'ie, 74 yaşında Iraklı eski bir siyasetçi ve Irak’ın eski ABD elçisiydi. Ahmed Mursi, George Washington Üniversitesi’nde Mısır-İran ilişkileri üzerinde uzman olan bir akademisyendi. Georgetown Üniversitesi’nden Merve Davudi Suriye uzmanıydı. İranlı Ellie Geranmayeh Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nin, sık sık ABD televizyonlarına çıkan, gazetelerinde yazan ünlü İran uzmanlarındandı. Ellen Laipson, Obama yönetiminde danışmanlık yapmış, BM’de görev yapmış tecrübeli bir isimdi. Ali Vaez ise Uluslararası Kriz Grubu’nun İran projesi direktörüydü. Türkiye’den katılan akademisyen Şaban Kardaş Dışişleri Bakanlığı’na çok yakın olan ORSAM’ın başkanı, Bayram Sinkaya ise Yıldırım Beyazıt Üniversitesi öğretim görevlisi ve Türkiye’nin önde gelen İran uzmanlarından biriydi.
Ev sahiplerinden Prof. Dr. Mensur Akgün, Kültür Üniversitesi öğretim görevlisi ve GPoT’un direktörüydü.
Bir diğer ev sahibi olan İzmir doğumlu Henri Barkey ise 1998-2000 yılları arasında ABD Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmıştı, üniversitelerde ders veren, uzmanlık alanı Türkiye ve Kürt meselesi olan bir akademisyendi. 2015 yılından itibaren Wilson Center’in Ortadoğu Programı’nın direktörlüğünü yürütmekteydi. İran projesi de kendisinden önceki İranlı direktörün başlattığı bir projeydi.
Yani ortada darbe planlayabilecek ya da yönetebilecek gizemli insanlar ya da istihbaratçılar da yoktu.
Çalıştaya katılan uzmanların bazılarının eşleri ve nişanlıları da oteldeydi. Onlardan biri Ellie Geranmayeh’in Amerikan Christian Science Monitor gazetesinin Türkiye muhabiri olan nişanlısı Scott Peterson’dı.
Yani Akşam gazetesinin isim benzerliğinden darbede suikastlarda kullanılmak üzere hapishaneden kaçırılıp Türkiye’ye getirildiğini zannettiği Amerikalı katil zannettiği kişi...
15 Temmuz akşamı katılımcılar otele gelip yerleşmiş, darbe haberi üzerine bazıları çeşitli kanallarda darbe teşebbüsünü yorumlamış, darbenin bastırılması üzerine toplantının yapılmasına karar verilmiş, ertesi gün de toplantı darbenin bastırılmasını öven konuşmalarla açılmıştı.
Katılımcılar iki gün boyunca çalıştayda İran'ı konuşmuşlar, toplantı bittikten sonra İstanbul’daki otellerine geçmişler, birkaç gün daha İstanbul’da vakit geçirip, Türkiye’den ayrılmışlardı.
Yani kimse telaş içinde değildi, Türkiye’den de kaçmamıştı.
Günlerdir haberlerde iddia edilenlerin tek cümlesi bile doğru değildi.
Buraya kadar tamam.
Peki, Büyükada’daki İran konulu bu toplantıyla Osman Kavala’nın ne ilgisi vardı?
Nasıl olup da Osman Kavala bulunmadığı, davetli bile olmadığı bir toplantıyla ilişkilendirilebilmişti?
Artık oraya gelebiliriz.
Büyükada’daki bu toplantı üzerine İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü bir soruşturma başlattı. Soruşturma polisin tespitlerine ya da istihbaratına dayanmıyordu. Bunu soruşturmanın başlangıç cümlesinden anlıyoruz:
“15-07-2016 tarihinde gerçekleşen FETÖ/PDY Terör Örgütü’nün darbe girişimi ile ilgili olarak basında “Büyük Adada bulunan Splendid Hotel de CIA ajanlarının Büyük Adada Darbe toplantısı yaptıkları” şeklinde haberlerin yer aldığı tespit edilmiştir.”
4 Ağustos 2016’dan itibaren çalıştaya katılan ve Türkiye’de bulunan isimler Emniyet’e davet edilip ifade verdiler.
İşte Osman Kavala’nın ismi ilk olarak bu ifadelerden birinde geçti.
‘18 Temmuz akşamı Karaköy Lokantası’nda başka bir masada yemek yiyen Osman Kavala ile karşılaşıp, sohbet ettik, daha sonra lokantaya başka bir grupla Henri Barkey de geldi onunla da yeni yerleştikleri otelin Büyükada’daki otelden sonra ne kadar kötü olduğunu konuştuk’ diye devam eden bir ifadeydi bu.
İfadede soruşturulan konuyla doğrudan ilgisi olmayan bu detay bilgi, nedense polisin ilgisini çekmişti.
8 Ağustos 2016 akşamı polis, Karaköy Lokantası’na gidip 18 Temmuz 2016 gününe ait kamera görüntülerini almak istedi. Ama lokantadaki güvenlik kamerası kayıtları eskiye doğru uzun süre tutulmuyordu, görüntüler bulunamamıştı. Aynı güne ait lokantanın rezervasyon defterinin fotokopisi alınmıştı.
Ama bu kadar büyük iddiadan, haberden sonra soruşturmadan herhangi bir sonuç çıkmadı. Büyükada’daki toplantıyla ilgili gazetelerde çıkan haberler de bir soruşturmaya dönüşmedi.
1.5 yıl boyunca bu soruşturmada herhangi bir gelişme olmadı.
Bu arada “İkinci Büyükada” soruşturması patlamış. Büyükada’da Uluslararası Af Örgütü’nün düzenlediği bir toplantı polis tarafından basılmış, yine komplo teorileri havada uçuşmuş. STK temsilcileri tutuklanmış. Tutuklananlardan biri Alman vatandaşı olduğu için Almanya ile Türkiye karşı karşıya gelmişti.
Ama birinci Büyükada toplantısı neredeyse unutulmuştu.
Ta ki 19 Ekim 2017 günü Antep’ten İstanbul’a gelen Osman Kavala, uçağın kapısında gözaltına alınana kadar.
Ertesi gün 1.5 yıl önceki toplantının katılımcılarından ORSAM Başkanı Şaban Kardaş da gözaltına alındı.
Kavala’nın gözaltı gerekçesindeki ilk iddia “15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle ilgili 15-16 Temmuz 2016’da Büyükada Splendid Otel’de yapılan darbe teşebbüsü sürecinde, darbenin organizatörlerinden Henry Jack Barkey ile yabancı uyruklu kişi ve kişilerle olağanın ötesinde yoğun irtibat kurarak darbe teşebbüsüne katılmak suretiyle Anayasal düzeni cebir ve şiddet yöntemleri ile değiştirmek suçunu işlediğine dair bulgu ve delillere ulaşıldığı” ydı.
Ama ortada Büyükada’daki toplantıyla ilgili somut bir delil ya da soruşturma yoktu. Hatta baş şüpheli Henri Barkey’in adı bile soruşturmada yanlış yazılmıştı.
Kavala’ya yöneltilen ikinci suçlama ise 3.5 yıl önceki Gezi olaylarıyla ilgiliydi: “Hükümeti ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye yönelik ayaklanma olan ve tüm terör örgütlerinin (FETÖ/PDY, PKK/KCK, DHKP/C, MLKP) aktif katıldığı ve destek verdikleri, kamuoyunda ‘Gezi olayları’ olarak bilinen eylemlerin yöneticisi ve organizatörü olmak”
Ama daha da tuhafı, Kavala iki hafta önce gözaltına alınan ABD İstanbul Konsolosluğu’nda uyuşturucuyla mücadele birimi DEA görevlisi olarak çalışan Metin Topuz’la aynı soruşturmadan gözaltına alınmış gibi görünüyordu. Ama Kavala ile Topuz arasında herhangi bir ilişki de kurulmamıştı.
Peki, neydi Kavala’nın “darbenin organizatörlerinden Henry Jack Barkey ile yabancı uyruklu kişi ve kişilerle olağanın ötesinde yoğun irtibatı”?
Bununla ilgili deliller Kavala’ın avukatlarına dahi verilmeden bir ay sonra Sabah gazetesinde haber oldu. “Barkey ile Kavala 93.5 saat görüştü” başlıklı habere göre Kavala sadece kendi telefonundan değil, on üç saat eşinin, bir buçuk saat ablasının, bir buçuk saat ortağının ve elli dört dakika da şirket müdürünün telefonundan Barkey ile görüşmüştü. Yani Mayıs 2015’den Haziran 2016’ya kadar olanki dönemde toplamda 93.5 saat telefonda görüşmüşlerdi.
Yine habere göre Kavala, “28 Haziran 2016'da Şişli'de sahibi olduğu Menka Ticaret ve Sanayi A.Ş.'de ve iki gün sonra da Diyarbakır'da Barkey'le buluşmuştu.”
İki yeni sevgili için bile çok yüksek olan bu 93.5 saatlik telefon görüşmesi iddiası üzerine Kavala’nın avukatları gazeteye sızdırılan bu HTS raporlarının kendilerine de verilmesini istediler.
Nihayet raporlar kendilerine verilince gerçek ortaya çıktı.
Bu 93.5 saat telefon görüşmesi değil, her ikisinin telefonlarının yakın baz istasyonlarından sinyal verdikleri toplam süreydi.
Ama herhalde sadece Kavala’nın telefonunun baz sinyal rakamı yeterli bulunmayınca eşinin, kardeşinin, şirket çalışanlarının telefonlarının ortak sinyal sayısı da buna eklenmiş ve 93.5 saat rakamına ulaşılmıştı.
HTS raporuna göre, 2010 ile 2017 arasında Kavala’nın telefonda görüştüğü önde gelen tek bir FETÖ şüphelisi vardı; Cumhuriyet gazetesi davasında FETÖ’ye yardımdan yargılanan gazeteci Aydın Engin. Bu da herhalde o yıllar için Türkiye ortalamasının çok çok altında bir FETÖ’cü tanıma oranına denk düşüyor...
Ama savcılık bu iddialarından 1.5 yıl boyunca bir iddianame yazamadı. Nihayet 1.5 yıl sonra AİHM’in zorlamasıyla bir iddianame yazılabildi.
Ama o iddianame de artık ilk gözaltı nedeni olan Büyükada, darbe, FETÖ iddiaları üzerine değildi.
2013 yılında FETÖ’cü polislerin Gezi olayları ile ilgili aralarında Osman Kavala’nın da olduğu bir grup insan hakkındaki olayların başlamasından sonraki tarihlere ait telefon dinleme, fiziki takip raporları ve halen FETÖ davasından Silivri’de yatmakta olan eski İstanbul Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Nazmi Ardıç’ın Gezi olaylarını Osman Kavala ve Mehmet Alabora üzerinden Soros ve Otpor’a bağladığı hükümete sunulmuş bir komplo teorisi baz alınmıştı.
Yani Kavala’ya bir iddianame yazabilmek için bir Gezi Davası icat edilmişti. O davanın iddianamesindeki absürtlükler üzerine bu köşede çok yazı yayınlandı. Nihayet mahkeme de bütün bu suçlamalardan tüm sanıkları beraat ettirdi.
Bu beraat kararı üzerine patlak veren Gezi direnişi-Gezi darbesi kavgasının ortasında kalan Kavala, 11 Ekim 2019 tarihinde hakkında tahliye kararı verilen darbe soruşturmasından tekrar tutuklandı.
Savcılık tutuklamaya sevk yazısında Kavala ile Henry Barkey’in 2016 yılı Haziran ayında iki kez ve 18 Temmuz 2016 günü de bir kez görüştükleri iddia ediyordu.
18 Temmuz 2016 günü Karaköy Lokantası’nda Barkey ile karşılaştıklarını ve ayaküstü sohbet ettiklerini Kavala ifadesinde anlatmıştı.
Ama diğer iki görüşmeyi ifadesinde reddetmişti.
Ama daha tuhafı, tutuklamaya sevk yazısında savcının “görüştüler” dediği tarihler, iki sene önceki HTS kayıtlarında ve ifade tutanaklarında yer alan tarihlerle aynı değil.
Aceleyle tutuklamaya sevk kararı çıkarılırken savcı tarihleri karıştırmış olmalı...
Tutuklamaya sevk yazısında savcı, ‘Kavala ve Barkey’in darbeden önce 27 Haziran 2016 günü Kavala’nın Şişli’deki Menka AŞ adlı işyerinde görüştüklerini, devamında da 30 Haziran 2016’da Diyarbakır ilinde bir araya gelerek PKK terör örgütü irtibatlı kişilerle buluştuklarının tespit edildiğini” ileri sürüyor.
Halbuki bir önceki iddianamenin eklerinde bulunan HTS raporuna göre Osman Kavala 27 Haziran 2016 günü Diyarbakır’daydı. 28 ve 30 Haziran günü ise İstanbul’daydı. Henri Barkey ise 30 Haziran günü Diyarbakır’daydı.
Nitekim iki yıl önceki sorgu tutanağında da savcı Kavala’ya şöyle sormuştu: “Yapılan teknik çalışmalarda 27 Haziran 2016 tarihinde sizin Diyarbakır ilinde bulunduğunuz, 28 Haziran 2016 tarihinde Henri Barkey ile Şişli’de bulunan Menka AŞ isimli işyerinde beraber bulunduğunuz, sonrasında 30 Haziran 2016 tarihinde Henri Barkey’in Diyarbakır’da bulunduğu anlaşılmıştır.”
Yani savcı elinde sadece yakın baz istasyonlarından sinyal verme delili olan bu buluşma iddialarındaki tarihleri bile birbirine karıştırmış, iki ismi 27 Haziran’da İstanbul’da 30 Haziran’da Diyarbakır’da buluşturmuştu. Üstelik daha önceki sorgu tutanaklarında hiç geçmeyen bir iddiayı da ortaya atıp PKK’yla irtibatlı kişilerle onları buluşturarak...
Kavala iki yıl önceki sorgusunda 28 Haziran’da Şişli’deki şirketinde de Diyarbakır’da da Barkey’le görüşmediklerini söylemişti.
Kavala, ifadesinde Diyarbakır’a 27 Haziran’da belediye ve sivil toplum örgütleriyle Anadolu Kültür’ün olarak orada yürüttüğü kültür projeleri için görüşmeye gittiğini, 28 Haziran’da İstanbul’da Barkey’le şirketinde buluşmadığını, şirketi Elmadağ’da olduğu için belki Barkey’in oteli o civardaysa telefonlarının bu yüzden yakın bazlardan sinyal vermiş olabileceğini anlatmıştı.
Nitekim, bu görüşme iddialarını sorduğum Henri Barkey de 28 Haziran 2016 günü Irak Cumhurbaşkanı Berham Salih’in kurucusu olduğu Süleymaniye’deki Irak Amerikan Üniversitesi’nin mütevelli heyetinin yıllık toplantısı için İstanbul’da olduğunu ve muhtemelen Elmadağ civarındaki otellerden birinde kaldığını, Kavala’yla görüşmediğini söyledi.
Toplantının ardından 30 Haziran 2016’da da uzmanlık alanı olan Kürt meselesi çerçevesinde görüşmeler yapmak üzere Diyarbakır’a gitmiş, burada da Kavala ile karşılaşmamıştı.
Yani tutuklama gerekçesinde ortak bazlardan verilen sinyallerden “görüştüler” gibi net hükümlere varmakla kalınmamış, o sinyallerin tarihleri de çarpıtılıp yan yana gelmemiş insanlar yan yana getirilmişti.
Yani günün sonunda Osman Kavala’nın 2017’de ve 2020’de iki kez darbeden tutuklanmasına neden olan suçlama olarak elimizde kalan şu:
Gazetelerin hakkında komplo teorileri ürettiği bir toplantıya katılmamış olmasına rağmen, o toplantıya katılmış biriyle lokantada karşılaşıp ayaküstü sohbet etmek...
Üstelik bu kör testereyle kesilmiş komplo için ilk taşı da geçen hafta Kavala’nın aslında ‘yetmez ama evetçi değil, muhalif olduğunu, o yüzden gönül rahatlığıyla desteklenebileceğini’ anlatan bir yazı kaleme alan, kendisi de komplo teorilerinden mağdur olup, hapis yatmış Sözcü yazarı atmıştı.
Osman Kavala, hakkında üretilen komplo teorilerini ispatlamak için orasından burasından çekiştirilen, çarpıtılan delillerle suçlanıyor dört yıldır.
Bu komplolara inanıp zamanında büyük laflar etmiş devlet büyükleri laflarının altında kalmasın diye de bir adamın yılları hoyratça harcanıyor.
Ne de olsa Kavala sadece bir TC vatandaşı, Ankara’nın ona adaleti imtiyaz olarak vermesini sağlayacak arkasında güçlü bir ülke yok.
Herhalde Osman Kavala’nın bu komploların hedefinde olmasının esas sebebi siyasi kimliği ya da yaptıklarından çok Türkiye’de pek benzeri olmayan kentli, eğitimli, dünyayla ilişkileri olan, muhalif, aktivist işadamı profili.
İktidarı muhalefeti, sağı solu bu alışılmadık tuhaf profili, bütün komplolara yakıştırıyor.
O yüzden dört sene önce el birliğiyle bir komplo kuyusuna atılan Osman Kavala yıllardır oradan çıkamıyor.
Üstelik kurtlar saldırdı yalanı için elde delil olarak kana boyanmış bir gömlek bile yok...
.26/02/2020 02:57
Türkiye’den bir Fouché hikayesi... 47 “Joseph Fouché nereye oturacak acaba? Radikallerin yanına, tepeye mi, ılımların yanına düzlüğe mi? Joseph Fouché uzun süre duraklamıyor.
O ömrü boyunca yalnızca tek bir yana bağlanmış ve bağlı kalmıştır; gücü elinde tutanlardan, çoğunluktan yanadır. Böyle olduğu içindir ki, bu kez de içinden oyları sayıyor ve o sırada Jirondenlerin yumuşak davranıştan yana olanların gücü elde bulundurduğunu görüyor ve gidip onların sıralarına oturuyor.”
Stefan Zweig, Fransız Devrimi’nin ardından Konvansiyon’a seçilen 32 yaşındaki Fouché’nin siyasetteki ilk karar anını onun adını taşıyan meşhur biyografisinde böyle anlatır.
Ama bu, eski papaz ve matematik öğretmeni Fouché’in siyasetteki ilk hesap kitabı olmayacaktır.
Bir yıl geçmeden güç dengesinin değiştiğini görünce Jakobenler safına geçecek, özgürlük için adını Lyon Kasabı’na çıkaracak en acımasız katliamlara imza atacak, Jakobenler düşerken Robespierre’i giyotine gönderenler arasında yer alacak, sonra iktidarı ele geçiren Napolyon’un muhbir teşkilatının başına geçip eski arkadaşlarını ihbar edecek, Bourbon Hanedanlığı tahta geri dönerken de onların yanında duracak ama son kralın idamı için el kaldırdığı hatırlanınca çekirge bir kere daha zıplayamayacaktı.
Güç dengelerinin sık sık değiştiği Türkiye de bir Fouché’ler ülkesi.
En garantili pozisyon her zaman güçlü olanın tarafında kalmaya çalışmak ve iktidar imkanlarından azami yararlanmak için de orada en şahin pozisyonu takınmak...
Son dönemde de yerli Fouchélerin başarı hikayeleri göz kamaştırıyor.
Onlardan biri de geçen hafta Viyana’ya büyükelçi olarak atandı.
Ama önce bu atamayla ilgili öne sürülen ciddi bir iddiaya daha yakından bakalım.
Günlerdir ülkücü çevreler, Türkiye’nin yeni Viyana Büyükelçisi Ozan Ceyhun’un 80 öncesinde bir ülkücünün katili olduğu iddiasıyla bu atamaya itiraz ediyorlar.
Ceyhun, iktidara yakın Hürriyet gazetesine konuştu ve bu iddiaları reddetti:
“Sayın Mustafa Eroğlu’nun şehit edilmesi hadisesi ile bu konuda suçsuzluğum kanıtlanmış olmasına rağmen hâlâ adımın zikredilmesini üzüntüyle, esefle, hayretle karşılıyorum. Özellikle adımın anıldığı menfur hadisenin yaşandığı iddia edildiği dönemde (1977) ben 16 yaşında bir çocuktum. Adanalı olmama rağmen Adana Yurdu’nun nerede olduğunu da bilmiyorum. Şimdiye kadar sustum. Ama yazılanları ve bu yalanlara inananları gördükçe şaşırıyorum. Hakkımdaki o iddia ben yurt dışına çıkıp normal yaşamımı sürdürürken ortaya atıldı. 12 Eylül mahkemesinde adımı işkence altında zorla söylediklerini dile getiren iki kişinin beraat etmelerine rağmen mağduriyeti ben yaşadım. Bu konuda bir gençlik hatası yaptım. Bir darbe mahkemesi tarafından haksız yere suçlanmamı onur meselesi yapıp, “Darbeci bir rejimin mahkemesine çıkıp o mahkemenin hakimlerine suçsuz olduğumu söylemeyi kendime yediremiyorum, çünkü suçsuzum” dediğim için sivil bir mahkeme nezdinde beraatıma karar verilmesi uzun zaman aldı. Bu konuda gençlik hatama kendim de kızmaktayım. Dava, iddia edildiği gibi zaman aşımından düşmedi, beraatla sonuçlandı. Çok haksız, 12 Eylül kumpaslarına uygun bir suçlamaya maruz kaldım, ardından da bir şekilde 12 Eylül mağduru olarak sıkıntı çektim.”
Bu atama ve iddialar üzerine en çok merak edilen ise iktidar ortağı MHP’nin lideri Devlet Bahçeli’nin ne diyeceğiydi. Nihayet dünkü grup toplantısında Bahçeli de sessizliğini bozdu:
“1 Mart 1977'nin sabah ezanı vakti, 14-15 kişiden oluştuğu tahmin edilen hainler önce uzun namlulu silahlarla İstanbul Adana Öğrenci Yurdu'nu taramışlar, arkasından da taarruz tipi el bombası atmışlardır. Ülküdaşımız Mustafa Erol bu şerefsiz saldırıda şehit olmuştur. Karlı bir İstanbul günü, aziz naaşı Türk bayrağıyla sarılmış, Muratpaşa Camiinde kılınan cenaze namazından sonra Merkezefendi Mezarlığı'na Fatihalarla ve gözyaşları eşliğinde defnedilmiştir. Hepimizin hafızasına mıh gibi işleyen, gören herkesi duygulandıran karlı bir günde omuzlarda taşınan şehit naaşının resmedildiği fotoğraf hiçbir zaman gözümüzün önünden gitmemiştir. Ancak merhum şehidimiz Mustafa Erol'un katilinin kim ya da kimler olduğu belgeli, berrak ve resmi olarak tam bilinmeden, hatta mahkeme tutanakları iddiaları doğrulamazken, sosyal medyada provokasyon yapan, pusu kuran, ajitasyona yeltenen, bize dava öğretmeye, şehitlerimizi hatırlatmaya, MHP'yi yargılamaya çalışan art niyetli kişilerin varlığı da teker teker açığa çıkmıştır... sanki katil bulunmuş da buna göz yumuyormuşuz gibi bir algı oluşturmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Buna alet olan arkadaşlarımız da karanlık kampanyayı servis etmişlerdir. Bizim Viyana Büyükelçiliğine atanan şahısla ilgili ortak hiçbir noktamız yoktur. Geldiği yer bellidir, hüviyeti bellidir, mazisi bellidir. Sorumluluk elbette hükümetindir. Bu atamayı maske yaparak Cumhur İttifakı'na husumet kusanlar, bilip bilmeden, partimizin resmi görüşü teşekkül etmeden akıntıya kapılanlar yanlış yapmışlar, ters köşeye yatmışlardır.”
Herhalde dikkatlerden kaçmamıştır.
Bu iki açıklamada ve bu konuda konuşanların açıklamalarında öldürülen ülkücü genç için iki ayrı isim zikrediliyor: Mustafa Erol ve Mustafa Eroğlu.
İsimleri birbirine benzese de aslında iki farklı kişiden ve iki ayrı cinayetten bahsediyoruz.
Karlar altında cenazesi taşınan Mustafa Erol, Bahçeli’nin anlattığı gibi 1 Mart 1977’de İstanbul Şehremine’deki Adana Öğrenci Yurdu’na atılan bomba sonucunda hayatını kaybeden ülkücü gençti. Yurdun biraz ilerisindeki Ocakbaşı Kıraathanesi’nde kahvecilik yapan Mustafa Erol’un feci şekilde ölümüne neden olan o bombayı atan teröristler bulanamadı.
Ozan Ceyhun’un yargılandığı dava da zaten bu değildi. Onun yargılandığı dava, 31 Temmuz 1980 sabaha karşı İstanbul Sarıyer Yeniköy’de çalıştığı inşaatta öldürülen 31 yaşındaki ülkücü Mustafa Eroğlu’nun cinayet davasıydı.
Yani hem Ozan Ceyhun yargılandığı davayı hatırlamamış hem de Devlet Bahçeli isimleri birbirine karıştırmış görünüyor.
İşin bu kısmı her bakımdan dikkat çekici ve ibretlik.
Ozan Ceyhun’un içeriğini karıştırdığı ülkücü Mustafa Eroğlu’nun cinayetinden yargılanmasının kısa hikayesi ise şöyleydi:
Darbenin hemen öncesinde meydana gelen bu cinayetle ilgili darbenin ardından yakalanan bazı sanıkların ifadeleri doğrultusunda Devrimci Yol’a bağlı silahlı Devrimci Savaş Birlikleri militanları olarak Ozan Ceyhun, G.E., E.A. hakkında arama kararı çıkarılmıştı.
Diğer iki sanık 1981 yılının ilk aylarında yakalandı. Bir süre Türkiye içerisinde saklanan Ozan Ceyhun ise 20 yaşında yurtdışına kaçtı.
Yakalanan iki sanık İstanbul Sıkıyönetim 2 No'lu Askeri Mahkemesi'nde idamla yargılandılar. Ama delil yetersizliğinden 1986’da beraat ettiler Beraatları da 1991’de Askeri Yargıtay tarafından onandı.
Ama Ozan Ceyhun, firari olduğu için onunla ilgili tutuklama kararı devam etti. Bu arada önce Avusturya’ya ardından Almanya’ya geçen Ceyhun siyasete atıldı, Alman Yeşiller Partisi içinde yükseldi.
Türkiye’ye girişini engelleyen tutuklama kararının kaldırılması için babası yazar Demirtaş Ceyhun İçişleri Bakanlığı nezdinde girişimlerde bulundu, ifadesinin alınması için Almanya’daki adresi savcılığa bildirildi.
Bu girişimlere kızan Beyoğlu Savcılığı, soruşturmayı yeniden açtı ve zaman aşımının dolmasına az bir süre kala, cinayetten 17 yıl sonra Ozan Ceyhun hakkında 1997 yılında Interpol’den kırmızı bültenle arama kararı çıkarıldı.
Ceyhun, 1998 yılında Almanya’da trafikte çevrilerek gözaltına alındı. Bir kaç ay sonraki seçimlerde Yeşiller Partisi’nden Avrupa Parlamentosu’na girmek üzeredir. Bu gözaltı siyasi tartışmalara neden oldu.
1998 yılında Beyoğlu’nda mahkemesi tekrar görülmeye başlandı. Türkiye’deki sol siyasetçiler ve ünlü bir yazar olan babası Avrupa Parlamentosu’na girecek Türk siyasetçi hakkında “12 Eylül yargısının haksız bir uygulaması” olarak gördükleri tutuklama kararının kaldırılması için hükümet nezdinde girişimlerde bulundu. Mahkeme önce tutuklama kararında terör örgütü kabul edilen Dev-Sol adını Dev-Yol olarak düzeltti, hakkındaki tutuklama kararı kaldırıldı, Almanya’da ifadesi alındı ve nihayet 2000 yılında mahkeme delil yetersizliğinden beraatına karar verdi.
Büyükelçi atanmasıyla ilgili tartışılan cinayet dosyasının hikayesi böyle. Ama esas tartışılması gereken
Fouché hikayesi bundan sonra başlıyor.
1998 yılında Ozan Ceyhun Alman Yeşiller Partisi’nden Avrupa Parlamentosu’na girdi.
Yeşiller Partisi’nin göçmenler ile ilgili biriminin başındaydı.
71 muhtırasından sonra işkence görmüş, 12 Eylül’den sonra tutuklanmış Kemalist-solcu yazar Demirtaş Ceyhun’un 12 Eylül’den sonra ülkeyi terk etmiş oğlunun bu başarı hikayesi o günlerin Cumhuriyet gazetesindeki bir köşe yazısında şöyle övülmüş:
“Ne güzel adlar koymuşuz çocuklarımıza... Bizim çocuğumuzdu Ozan. Onların çocuklarının otel lobilerinde adam dövmekten, hırsızlığa, hayalcilikten, kokainciliğe kadar her türlü pisliğe bulaştığı yıllarda o Almanya’da siyasi yaşamının basamaklarını tırmanıyordu koşarcasına...”
Ozan Ceyhun, bir taraftan Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin insan hakları, demokrasi, Kürt meselesi politikalarına karşı eleştirel bir Yeşiller milletvekili çizgisini izledi.
Türkiye’ye terörle mücadele ve sınır ötesi operasyonlarında kullanılmak üzere Alman Lepold tanklarının verilmesini eleştiriyor, Leyla Zana ve tutuklu DEP milletvekillerinin durumunu takip ediyor, Cumartesi Anneleri’nin eylemlerinin yasaklanmasına, İHD’ye yönelik baskılara, 2000’e Doğru dergisinin terör propagandasından kapatılmasına karşı çıkıyor, Türkiye’nin Kuzey Irak operasyonlarıyla ilgili AP’de konuşmalar yapıyordu.
Biri Cumhuriyet gazetesinin Almanya temsilcisi olan üç uzmana hazırlatıp, kendi imzasıyla yayınlattığı kitap aslında Almanya’daki İslami yapılarla ilgili kurumların, isimlerin, olayların ayrıntılı olarak anlatıldığı bir tür fişleme çalışmasıydı.
Kitapta en geniş yer Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’na ayrılmıştı. Cemalettin Kaplan grubu, Fethullahçılar, Nurcular, Süleymancılar, Nakşibendi tarikatlarının Almanya’daki çalışmaları, amaçları tek tek incelenmişti.
Ozan Ceyhun, Yeşiller Partisi eş başkanı Daniel Cohn Bendit ile birlikte tanıttığı bu kitapla ilgili verdiği bir röportajda neden böyle bir çalışma yaptırdığını şöyle anlatmıştı:
“İslam konusunda insanların biraz daha düşünmelerini ve özen göstermelerini sağlamaya çalışan, yıllar boyu bu ülkede özellikle belli grupların bir takım yerlere gelip kendi kabuğu içine çekilmeleri ve onların dışlanmasına karşı mücadele veren bir siyaset adamıyım. Bu grupları bir takım yerlere gelip muhatap alınmalarını sağladıktan sonra daha düne kadar kendileri dışlanan bu grupların birden başka grupları dışlamaya kalktıklarını gördüm ve bundan çok rahatsız oldum. Kimin kimi sevdiğini, sevmediğini, hangi nedenle kimin kime karşı olduğunu dile getirelim, bu grupların nasıl bir genel pratiğe sahip olduklarını gösterelim ki bu gruplarla masa başına oturanlar kiminle muhatap olduklarını görsünler diye bu kitabı yazdık.”
Kitap Alman hükümetine, Alman iç istihbarat kurumu olan Anayasayı Koruma Teşkilatı’na da sunulmuştu.
Bir yıl sonra Ozan Ceyhun kitabın ikinci baskısını yayınladı.
Bunun sebebi 11 Eylül saldırılarıydı. Kitaba yeni de bir önsöz yazdı ve şöyle dedi:
“Bu kitapçığın geliştirilmiş versiyonu büyük bir talep olduğu için basmaya karar verdim. New York ve Washington´daki izleri Almanya’ya kadar sürülebilen fanatik islamcıların eylemleri bizi haklı çıkarmıştır. Bu olaylar bizlere bir kez daha Müslümanlar arasında sadece aşırı dinci değil aynı zamanda şiddete meyilli kişi şve grupların varlığını da göstermiştir. Bu gerçek bugüne kadar gözardı edilmiştir… Şu soru benim için elzemdir: Anayasaya düşman organizelerin varlığından hareketle yasal İslamcı akıma masumiyet çerçevesinde yaklaşmak doğru mu veya ciddi bir toplumsal tehdidi hafife mi alıyoruz? Bu bakımdan olayları yakından takip eden birisi olarak istihbaratların çalışmalarından memnuniyetimi ifade etmeliyim.”
2001 yılında meydana gelen 11 Eylül saldırısı sonrası Ceyhun’un Avrupa’daki İslami yapılarla mücadelesi daha da sertleşti.
2000 yılında artık Yeşiller’den ayrılmış ve Sosyal Demokrat Parti’ye katılmıştı.
12 Şubat 2002 günü artık Sosyal Demokrat Parti’nin temsilcisi olarak bulunduğu Avrupa Parlamentosu’nda görüşülmekte olan bir terör yasası ile ilgili söz aldı ve şöyle dedi:
“11 Eylül’de hepimiz uyandık. Sadece terörizm tanımlaması ve Avrupa tutuklama kararı yeterli değil. Almanya’da 30 bin taraftarı olan Milli Görüş adıyla veya Berlin’de İslam Federasyonu adıyla bir grup var. Devlet okullarında İslam dini dersi verme hakkından faydalanıp çocuklarda beyin yıkama uygulamalarına izin verildiği takdirde bunlar bazı konularda benim için en az terör örgütleri kadar tehlikelidir.”
Bu açıklaması ertesi gün Alman ve Türk medyasında “Milli Görüş terör örgütü gibi” başlıklarıyla çıktı.
Avrupa Milli Görüş Teşkilatı, Ozan Ceyhun hakkında hakaret davası açtı. O davayı açan Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’nın yöneticilerinden biri Mustafa Yeneroğlu’ydu.
Ozan Ceyhun, sadece Almanya’daki Milli Görüş Teşkilatı’na karşı değil, Türkiye’deki AK Parti’ye karşı da bu katı tutumunu sürdürdü.
AK Parti’nin kuruluşu için “AKP köktendinci. Dini siyasete alet ediyorlar. İsimleri değişse de orijinali Milli Görüş’ten geliyor. Avusturya’da Haider iktidara geldiğinde Avrupa ilişkileri dondurmuştu” dedi.
2002 seçimlerine doğru gidilirken verdiği bir röportajda ise şöyle konuştu: “İslâm zaten korkulan bir olay haline gelmiş durumda, 11 Eylül teröründen beri. Türkiye’de de eşi ve kızları başörtülü̈ aile pozları veren bir başbakanı AB’nin klâsik normlarına uymuyor. AB modern İslâm’a karşı değil ama modern İslâm’da da AKP’nin sunduğu fotoğraflar yok. Sonuç olarak, türban gibi konuların insan hakları çerçevesinde tartışılması safsatası bunun örneği. Avrupa’da aklı başında olan politikacıların Türkiye’deki bu gelişmelerden dolayı tedirgin olmaları ve Türkiye’de köktendinci bir partinin iktidara gelmesinin ne derece AB çıkarlarına uygun olup, olmadığını sormaları bence haklı bir tavır."
2007 Cumhurbaşkanlığı krizi sırasında da bu katı laik tutumunu korudu:
“3,5 ay önce Türkiye’nin karışmasına neden olan isim yine Cumhurbaşkanı adayı. Bakalım Türkiye bu sefer ne tür tatsızlıklar yaşayacak. Aslında 22 Temmuz 2007 Genel Seçimleri sonrasında bu bir tür “provakasyon” tarzı adaya ihtiyacı yoktu AKP’nin ve de dolayısıyla Türkiye’nin. Yeni bir mecliste uzlaşıcı bir tutumla belki de “türban” konusundaki hedeflerine bile daha kolay ulaşma şansını yakalamıştı AKP’liler. Şimdi ise “ille de Abdullah Gül” kararı ile muhtemelen kendi kendilerini çelmelemekteler. Göreceğiz. AB cephesinde bu kararı sevinç çığlıkları ile kutlayanlar ya da Türkiye’nin geleceği açısından kaygı duyanların yorumlarını izlemekteyiz. “Türbanlı bir eşin olması ya da din ağırlıklı bir politikanın temsilcisi olmak” hiç bir şekilde Cumhurbaşkanı olmaya engel değildir” diyenler acaba kendi ülkelerinde aynı soruyu nasıl cevaplandırırlardı çok merak ediyorum.”
Sonra partisi Alman SPD ile de ilişkileri bozuldu. Sonra ne olduysa 2008’den sonra bir anda hiçbir ilgisi olmayan Kıbrıs’ta ortaya çıktı. Kıbrıs’taki gazetelerde köşe yazarlığı yapmaya, AK Parti siyasetini destekleyen yazılar yazmaya başladı. Özellikle de AB’den sorumlu bakan Egemen Bağış’a çok yakın görünüyor, Kıbrıs’ta onun danışmanı gibi davranıyordu.
O dönemde yazdığı yazıların pek çoğunun konusu bakan Egemen Bağış’tı. Bir kaç yazı başlığına bakalım:
“Egemen Bağış’ın doğru zamanda doğru açıklamaları”
“Kıbrıs uzmanı baş müzakereci”
“Egemen Bağış Kıbrıs için bir şanstır”.
Bu arada Kıbrıs’taki siyasetçilerle ve gazetecilerle çok sert polemiklere girdi. Cumhurbaşkanı Eroğlu verdiği bir röportajda onun için şöyle dedi:
“Eski Avrupa Parlamentosu Milletvekili Ozan Ceyhun'u Mustafa Sarıgül'ün yanında tanıdım. Bana gelip iş istedi, geçmişini araştırdım, baktım uygun görmedim. Şimdi Egemen Bağış'ın bir numaralı dostuymuş. Bir zamanlar "Bağış adına" derken, şimdi de "Türkiye hükümeti adına konuşuyorum" demeye başladı; mide bulandırıyor”
Ceyhun bu iddiaya karşı Eroğlu’nu yalan söylemekle suçladı.
Ama Ankara’ya, bir bakana çok yakın eski bir AP milletvekili olarak adada tam olarak belirsiz bir resmi pozisyonla, siyasi tartışmaların ortasında olmaya devam etti.
Ergenekon davaları sırasında Ergenekonculukla suçladığı Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu için 2015 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidilirken “Paralel yapının adayına verilecek her oy Kıbrıs Türk’ünü sırtından vuran bir hançer olacaktır” diye tweet atması tartışıldı.
2016 darbe girişiminden sonra da bir grup Kıbrıslı gazeteciyi FETÖ’cülükle suçlaması, onların bazı tweetlerini Cumhurbaşkanlığı yetkililerine mentionlayarak ihbar etmesi tepki çekti.
Sonra Kıbrıs gazetelerinden Daily Sabah yazarlığına geçti. 2015 seçimlerinde AK Parti’den İzmir milletvekili adayı olarak gösterildi ama kazanamadı. 2018 yılında bu seçim kampanyası sırasında İzmir’de tanıştığı başörtülü bir hanımla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katıldığı bir törenle evlendi.
Tabii ki insanların fikirleri, inançları değişebilir, hidayete de erebilirler.
Ama ikna edici özeleştiriler vermeden, açıklama yapmadan bu kadar ciddi pozisyon değişimleri herhalde hidayet hikayesiyle açıklanamaz.
Ozan Ceyhun bu tarz eleştiriler için Hürriyet’e verdiği röportajda kendisini şöyle savundu:
“Ülkesi uğruna Avrupa’da çok köprüleri yıkmış, bedeller ödemiş birinin, siyasetini ve medyasını çok iyi tanıdığı bir ülkede çalışacak olmasından rahatsız olanlar var. Ben yıllardır Türkiye düşmanı medyanın her türlü saldırısına karşı ülkemi savunan, dik duran biriyim. Buna şahit olan MHP milletvekilleri de var. Şu anda bana yönelik yazılanlara en çok PKK, FETÖ ve düşmanlarımız seviniyor. Ülkeme canım feda.”
Bu savunma karşısında ne söylenebilir ki!
2000 yılında “terör örgütü gibi” dediği Milli Görüş’ün devamı olan AK Parti tarafından 2020 yılında Viyana’ya büyükelçi olarak atandı.
20 yıl önce bu konuşmaları, kitapları yüzünden ona dava açan Mustafa Yeneroğlu ise bu AK Parti’den istifa etti.
Böylece Fouché’nin kendi hikayesi olmasa da, Türkiye’den bir Fouché hikayesi daha bu kez Viyana’da mutlu sonla bitti...
.29/02/2020 02:23
Hatay Valisi istifa edecek mi? 124 Türkiye Cumhuriyeti ordusu, Kore, Kıbrıs savaşları ve Refah Gemisi faciasından sonra son 46 yılda tek bir saldırıda en büyük kaybını 27 Şubat 2020 akşamı verdi.
Ama bundan beş yıl öncesine kadar adını çok az kişinin duyduğu İdlib’de 33 askerimiz neden şehit oldu sorusunun pek çok insanın kafasında hala bir cevabı yok.
Çünkü İdlib ertelene ertelene, görmezden geline geline adım adım kangren olmuş bir mesele.
Takvimleri 9 Ağustos 2016 gününden başlatmak gerek.
O gün, Kasım 2015’de Rus uçağının düşürülmesinden sonra kopan Türkiye-Rusya ilişkileri St. Petersbourg’da Putin-Erdoğan zirvesiyle yeniden kuruldu.
Gazeteler bu buluşmayı çoşkulu manşetlerle karşılamışlardı:
“Eskisinden daha güçlü”, “ Dostluk hattı kuruldu”, “Nerede kalmıştık”
Sanki bir kaç ay öncesine kadar Rus Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı, basın toplantısı düzenleyip doğrudan Cumhurbaşkanı ve ailesini hedef alan suçlamalarda bulunmamış, Rus turistlerin Türkiye’ye gelişi durdurulmamış, sebze-meyve ihracatı kesilmemiş, PYD’ye Moskova’da büro açtırılmamış gibi temkinsiz yepyeni bir sayfa açıldı.
O kadar ki 15 Temmuz darbesinde Erdoğan’ın uçağını Rus uçaklarının koruduğu, darbeyi Putin’in önceden Ankara’ya bildirdiği bile yazıldı.
Türkiye ve Rusya arasındaki bu yeni baharın Suriye’ye ilk yansıması Esad, Rusya ve İran güçlerinin Halep’i ele geçirmesinden sonra yaşandı.
Halep’in düşmesi muhaliflerin artık savaşı kaybettiğini gösteriyordu.
O günlerde Doğu Halep’te sıkışmış silahlı muhalifler ve aileleri, Erdoğan ve Putin arasındaki görüşmeler sonucunda açılan koridorla İdlib’e taşındılar.
Yine gazeteler bu anlaşmayı övgüyle vermişler, Türkiye’nin bir katliamı engellediğini, umut koridoru açtığını yazmışlardı.
Ama o tebrikler içerisinde çok az kişinin dikkatini neden silahlı muhaliflerin İdlib’e doğru gönderildiği çekmişti.
İdlib, Rusya ve Şam için ele geçirilen şehirlerde sıkışmış “teröristlerin” sürüldüğü bir “terörist” toplanma havuzuydu. Sonunda sıranın oraya da geleceği en baştan belliydi.
Türkiye, işin bu kısmıyla pek ilgilenmedi.
Muhaliflerin artık Suriye’de kaybettiğinin anlaşılması, ABD’nin Suriye’ye sırtını dönmesi ve Ankara’nın Suriye’deki önceliğinin artık sadece bir Kürt koridoru kurulmasını engellemek olmasıyla Türkiye, Suriye’de Rusya ve İran’la birlikte Astana süreçlerine dahil oldu.
Astana süreci de Türkiye’nin Suriye’de hala masada olduğu, yeni Suriye’de kazananlar ve karar vericiler arasında yer aldığı gibi heyecanla karşılandı.
Halbuki Türkiye Suriye’de masada kalmak için bu Astana zirvelerinde Rusya ve İran’a sözler vermeye başlamıştı.
Mayıs 2017’deki Astana Zirvesi’nde varılan Astana Anlaşması’nda İdlib’in de içinde olduğu bazı bölgeler “güvenli bölge” ilan edilmiş, bu bölgelerde terör örgütleriyle mücadele kararları alınmıştı.
Zirvenin ardından Erdoğan ile Putin Soçi’de bir araya gelmiş ve İdlib konusunda anlaşmışlardı. O anlaşma da o günlerde Türkiye’de gazetelerin manşetlerinden büyük bir heyecanla karşılandı:
“Çatışmasızlık mutabakatı”, “İdlib çatışmasızlık bölgesi ilan edildi: Harita üzerinde müzakere”, “Rusya ile büyük ortaklık”, “Rusya ile tam mutabakat”.
Ama bu da İdlib’teki meseleyi çözmedi.
Bir yıl sonra Eylül 2018’de yine Soçi’de bir kez daha Erdoğan ve Putin bir araya geldiler ve bugünlerde çok bahsedilen Soçi Mutabakatı’nı imzaladılar.
Mutabakatla, bugün Türk askerinin İdlib’deki mevcudiyetini sağlayan İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi kuruldu. Gazetelerde bu anlaşma da manşetlerden verildi:
Ama masada verilen sözler yine bu dev manşetlerin gölgesinde kalmıştı.
Türkiye Rusya’ya, askeri gözlem noktalarıyla İdlib’ten terörist grupları çıkaracağı, silahlı grupların ağır silahlarını toplayacağını, muhaliflerin elindeki Şam’ı Halep’e bağlayan M4-M5 karayollarının güvenliğini sağlayıp trafiğe açacağını vaat etmişti.
Sonra Temmuz 2019’da Rusya ile ilişkiler yeni bir evreye geçti; S-400’ler geldi. Türkiye’nin artık NATO’nun boyunduruğundan çıktığı, emperyalist Batı’ya ihtiyaç duymadığı, bağımsızlığını kazandığı, Amerika’ya rest çektiği gibi iddialı sözler havalarda uçuştu.
Türkiye’nin S-400’leri alması NATO ve ABD ile ilişkilerinde radikal bir kopuşa neden oldu. Medyada, siyasette yine bir zafer havası vardı. Hem hükümete yakın hem ulusalcı gazeteler bunu manşetlerinden kutladılar:
“S400 ile daha güvenli Türkiye”, “Tehditlere boyun eğmedik”, “Düşman endişelensin”, “Yes- 400”
Yine o günlerde bu ulusalcı-İslamcı anti-Amerikan ittifakına karşı itiraz edenlerin sesi duyulmadı. Yüksek sesle itiraz edenlere Amerikancı muamelesi yapıldı Türkiye, S400’leri alınca, en başından beri yapım sürecinin parçası olduğu, S400’lere yakalanmamak için geliştirilmiş F35 projesinden çıkmış oldu, büyük bir imkanı kaçırdı.
Sonra Ekim 2019’da ABD ile YPG konusunda gerilen ilişkiler, ortak devriyelerin yapıldığı mutabakatı bozdu ve Türkiye, Barış Pınarı Harekatı’na başladı.
O günlerde de bu harekata itiraz etmek vatana ihanetle eş tutuldu, savaş yerine diplomasi önerenler kriminalize edildi. “Bu İslam’ın son ordusudur” hamaseti makul sesleri yine bastırdı.
Sonunda harekatın beşinci gününde Türkiye’nin baskısıyla Trump Suriye’den çekilme kararı aldı. Bu karar büyük bir zafer olarak kutlandı. Böylece Türkiye, Suriye’de Rusya ile baş başa kalmış oldu. ABD’nin çekildiği yerlere Ruslar ve Esad yerleşti. YPG’nin hamiliği Rusya’ya geçti.
Yine bu zirve YPG’nin bölgeden çekilmesi, ortak devriye kararları nedeniyle “Tarihi mutabakat”, “Türkiye tezlerini Rusya’ya kabul ettirdi”, “Terörü temizleme mutabakatı” gibi iddialı sözlerle gazete manşetlerinden duyuruldu.
İktidar yakın think tankin dergisi “Türkiye’nin Zaferi” manşetli bir kapakla çıkmış, dergide “Suriye’de denklemi değiştirdi. Türkiye’yi Rusya’dan sonra en etkili aktör haline getirdi. Rus medyası Türkiye’ye hayran, Rusya ve Türkiye yeni bir bölgesel düzen kuruyor” gibi iddialı analizlere yer verilmişti.
Ama Türkiye’ye YPG ile ilgili istedikleri verilirken hem Putin hem Lavrov İdlib’de Türkiye’den beklediklerini tekrar hatırlatmışlardı.
Ana bu kısmı yine Türkiye’deki hararetli kutlamalarda görünmedi.
Türkiye’nin büyüyen bu soruna karşı görmezlikten gelme, erteleme yaklaşımı aylarca devam etti.
Aylardır da Rusya Türkiye’yi İdlib meselesiyle ilgili tehdit ediyor, uyarıyor, sözlerini tutmasını istiyor. Bu arada neredeyse herkesi terörist olarak gördükleri İdlib’i bombalamaya devam ettiler. Muhalifler de son direniş noktalarında teslim olmaya yanaşmadı, bu yüzden çatışmalar sürdü.
Saldırılar yüzünden Türkiye’ye doğru akan mülteci dalgasını durdurmak için Türkiye, hava desteği olmadan, Rusya’nın saldırmayacağına güvenerek Suriye’ye sekiz bin asker yığdı.
Bu kez Rusya, sözlü uyarıları bırakıp “ben yapmadım Suriye yaptı” diyerek oradaki Türk askerlerine yönelik saldırılara girişti, mesajını mafyöz yöntemlerle vermeye başladı. Dün geceye kadar zaten 16 asker çeşitli hava saldırılarında şehit edilmişlerdi.
Ve göstere göstere önceki akşamki kahredici olaya gelindi.
Esad’ın Rusya’dan habersiz ve izinsiz kuş bile uçuramadığı, savaş uçaklarının çoğunun pilot kabininde Rusların olduğu Suriye’de, Türkiye’nin 59’uncu Zırhlı Tugayı’nın bulunduğu mevzilerin savaş uçaklarıyla vurulmasının arkasında Rusya’nın olmadığına ancak bazı Rusçu gazeteciler ve uzmanlar inanır.
Peki Türkiye tarihinin son 46 yılda tek olayda yaşadığı bu en büyük askeri kaybından sonra ne oldu.
Önce inkar edildi. Dedikodular artınca Türkiye’nin operasyonlarında öldürülen Suriyeli rejim askeri sayıları medyaya servis edildi. Ardından internet yavaşlatıldı, sosyal medya ağlarının fişleri çekildi ve peyderpey şehit sayıları açıklandı..
Ertesi gün, dört yıldır Türkiye ve Rusya yeni bir dünya kuruyor havasındaki gazeteler kalleşli-alçaklı başlıklarla çıktılar.
Ruslar ise bir taziye bile dilemeden ‘Türk ordusu teröristlerle birlikteydi, olması gerektiği yerde değildi, biz vurmadık’ açıklamaları yaptılar.
Ama sonra tarih yine tekerrür etti.
Erdoğan Putin’i aradı, Ankara’da Rus heyetiyle görüşmeler yapıldı, Dışişleri Rusya’dan ateşkesi sağlamasını istedi. Ve günün sonunda 33 askeri şehit edilmesinin üzerinden daha 24 saat geçmeden Rusya ile yeni bir mutabakat zemini bulundu, Putin’den yeni bir zirve için randevu alındı.
Rusya’ya kesilmeyen fatura ise Türkiye’ye İdlib’te destek vermediği için Avrupa’ya kesiliverdi.
Mültecilerin kadınlı çocuklu botlara doldurulup, canlı yayınlarda kaçak olarak Yunanistan’a gönderilmesiyle, Avrupalıların endişeye kapılıp İdlib’te Türkiye’ye ister istemez destek vereceği düşünülüyor.
Açık ki Suriye’de, İslamcılıktan sonra Avrasyacılık da büyük bir yenilgiye uğradı.
Ortada Rusya’ya fazla angaje olmak, dostluklarına fazla güvenmek, İdlib’de tutulamayacak büyük vaadlerde bulunmak, diğer Batılı müttefikleri devre dışı bırakıp sahada büyük bir devletle baş başa kalmak, Suriye’de savaşın bittiğini kabul edememek gibi büyük hesap hataları var.
Ama bu hesap hataları için kimse hesap vermek istemiyor. O yüzden bütün dünyanın gözü önünde olan bitenleri, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından gizlemek için sosyal medya yasaklarına başvuruluyor. Halka hesap vermeyi bırakın, bilgi vermek bile istenmiyor. Meclis oturumu da kapalı yapılacak.
Bunca şehide, spekülasyona rağmen kamuoyu önüne çıkıp o gece ne olduğunu, bundan sonra ne olacağını anlatan bir devlet görevlisi çıkmadı. Her gün konuşan siyasetçiler sessizliğe gömüldü.
Bir kişi hariç; Hatay Valisi.
Cumhurbaşkanı, Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı, Genelkurmay Başkanı sessizliğini korurken, halka bilgi verme görevi ona verildi.
Herhalde işler bu kadar iyi giderken her şeyi bozan, herşeyin sorumlusu o olduğu için.
Hava desteği olmadan sekiz bin askeri Suriye’ye sokan, Rusya’nın Türk askerine dokunmayacağına fazlaca güvenen de o olmalı.
Bunca hesap hatasından sonra o koltukta daha fazla oturmaz ve gereğini yapar.
Eğer kısa süreli de olsa internet açılırsa bu istifa haberi halkımızı rahatlatabilir, kafalardaki bundan sonra İdlib’te ne yapacağız, askerlerimiz güvende olacak mı gibi soru işaretlerini giderebilir.
.2/03/2020 02:54
Yine yol göründü Moskova’ya 47 Yarın Meclis olağan olarak toplanıyor. Hükümet adına Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, İdlib’de 34 şehidin verilmesi ve ardından başlatılan operasyon hakkında Meclis’e bilgi verecek.
Ama oturum kapalı. Yani tutanakları 10 yıl sonra okuyabileceğiz.
24 Nisan 1920’de Atatürk’ün Meclis’e iç ve dış gelişmeler hakkında bilgi verdiği ilk gizli celseden bu yana TBMM’de 270’ye yakın kapalı/gizli oturum yapılmış.
İlk gizli oturumlarda Adana’dan Fransızların tahliyesi, Rus Bolşevik Cumhuriyeti ile ilişkiler, Çerkez Ethem meselesi, Lozan Konferansı gibi meseleler konuşulmuş.
1950’lerde Kıbrıs olayları, 6/7 Eylül olayları için Meclis’te gizli celseler yapılmış. 90’larda Körfez Savaşı’nda gelişmeler ve diğer askeri tezkereler kapalı oturumlarda konuşulmuş.
Onların en meşhurlarından biri dün 17’inci yıldönümü olan 1 Mart 2003’deki tezkerenin geçmesi için hükümetin Meclis’i bilgilendirdiği kapalı oturumdu.
Ama demek hükümetin verdiği mahrem bilgiler bile kimseyi ikna edememiş olacak ki, Türkiye’yi bugün ABD’nin bile artık utanarak andığı haksız bir işgalin ortağı yapacak o tezkere, AK Partili milletvekillerinin oyları sayesinde reddedilmişti.
Daha öncekilerde olduğu gibi yarınki kapalı oturumda konuşulanlara da muhtemelen 10 yıl sonra açıkladığında kimse merak edip bakmayacak, böyle bir oturum olduğu bile hatırlanmayacak.
Ama Meclis’in bu kadar sessizliğe gömüldüğü, iktidar ile muhalefet arasında bir diyalog ortamı kalmadığı bir zamanda yine de alkış seslerinin uzağında meselelerin konuşulabilmesi, hatta yeni sistem nedeniyle bir bakanın milletvekillerine bilgi vermesi bile Türkiye için lüks sayılır.
O gece ülkenin vatandaşlarının haberleri duymaması için örneği artık çok az ülkede kalan bir yönteme başvurulup, sosyal medyanın fişi çekildiği için herhalde bu oturumun kapalı yapılmasına kimse şaşırmıyordur...
Ama Türkiye kamuoyundan bu kadar saklanan bilgilerin önemli bir kısmını muhtemelen önceki gün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki acil İdlib konulu oturumda bütün dünya öğrendi.
Oturumda söz olan Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Feridun Sinirlioğlu, askerlerimizin kim tarafından ve nasıl şehit edildiğiyle ilgili Türkiye’de duyulmamış bilgiler verdi.
Sinirlioğlu, Demirel’in Cumhurbaşkanlığı sırasında dış politika danışmanlığını yapmış, AK Parti iktidarları döneminde Dışişleri bürokrasinin en tepe noktalarında bulunmuş, Suriye meselesinde de en başından beri masada olmuş çok donanımlı ve tecrübeli bir diplomat.
BM’deki konuşmasında Rus Savunma Bakanlığı’nın olayla ilgili yaptığı açıklamayı satır satır yalanlamış.
“Türk askeri teröristlerin arasındaydı” diyen Rus Savunma Bakanlığı’na cevap olarak “Türk güçleri saldırının olduğu bölgede yalnızdı, çevrelerinde de hiçbir başka askeri trafik yoktu. Yani bunun mantıksal sonucu olarak askerlerimiz kasten hedef alındı” demiş.
Ruslar “Türk askerinin vurulduğunu öğrenir öğrenmez ateşkes için her şeyi yaptık” demişti, Sinirlioğlu ise “Ankara ve Rus güçleri arasında konvoyun lokasyonu hakkında yazılı iletişim vardı. İlk saldırıdan hemen sonra Rusları uyarmamıza rağmen saldırı devam etti” demiş.
Ama verdiği ve Türkiye’de hiç duyulmamış en kritik bilgi şuydu; Radar izlerinden saldırı sırasında rejim ve Rus uçaklarının birlikte “kol uçuşu” yaptıklarını (yani ortak bir görev için beraber uçtuklarını) tespit ettik.
Yani saldırıyı yapan Suriye uçağı bile olsa hemen yanında onunla birlikte uçan, bu göreve gönderilen, o uçağın arkasını koruyan, ne yaptığını gören uçak Rus uçağıydı.
Bunu BM’deki Türkiye Büyükelçisi doğrudan Rus muhatabının yüzüne bakarak, bütün dünyaya açıkladı.
Ama bu bilgi henüz Türkiye’de kamuoyuna açıklanmadı.
Belki kapalı oturumda Savunma Bakanı Hulusi Akar, milletvekillerine açıklar.
Aslında o da Rus Savunma Bakanlığı’nın açıklamasını benzer bilgiler vererek yalanlarken Rusların olaydaki rolü hakkındaki önemli bilgiler vermişti:
"Birliklerimizin bulunduğu yerler önceden Rusya'nın sahadaki yetkilileri ile koordine edilmesine rağmen bu saldırı gerçekleştirilmiştir. Saldırı sırasında karşı tarafın ilk atışına müteakip uyarı yinelendi buna rağmen saldırı devam etti, saldırılar esnasında ambulanslar dahi vuruldu”
Bütün bu resmi açıklamaların ardından Rusya’dan herhangi bir açıklama, özür ya da başsağlığı mesajı gelmedi.
Aksine önce Ankara’daki Rus heyetiyle görüşmeler yapıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Putin’i arayarak telefonda görüştü.
Ve dün son dakika bilgisi olarak her yere şu haber düştü:
“Erdoğan ve Putin 5 Mart Perşembe günü Moskova’da görüşecek.”
Evet, Moskova’da olacak görüşme.
Daha önce Kremlin sözcüsü Peşkov, 4 ya da 5 Mart’ta yapılacağı duyulmuş görüşme için “o tarihlerde Putin’in programında başka görüşmeler var” demişti.
Rusya’nın devlet haber ajansı Ria Novosti’nin haberine göre Kremlin sözcüsü Peşkov bu görüşme için de “Zor geçecek” demiş.
Ria Novosti’nin sitesinde biraz dolaşınca görüşmenin zor geçeceğini tahmin etmek zor değil.
Rus resmi devlet ajansının sitesindeki haber manşetlerinin neredeyse tamamı Türkiye ile ilişkiler hakkında ve hepsi negatif.
Örneğin yine Peşkov, Cunhurbaşkanı Erdoğan’ın telefonda Putin’e söylediği “bizi Suriye’yle baş başa bırakın” sözleri için şöyle demiş: “Rusya, Suriye'de meşru hükümetin davetlisi olarak bulunuyor. Suriye'deki tüm diğer askeri güçler, uluslararası hukukun kural ve prensiplerini ihlal ediyorlar.”
Haberin altında 34 askerin, “teröristlerin Suriye güçlerine ateş açtıkları yerde bulundukları için hedef olduğu”yla ile ilgili Rusların resmi hikayesi tekrarlanmış.
Gece yarısı düşen bir haberde “Suriye’nin hava sahasını kapatmasından sonra Rusya’nın Türk uçaklarının güvenliğini garanti edemeyeceği” söyleniyor.
Tehditvari bu haberden Rusya’nın bir biçimde Türkiye’nin Suriye’nin hava sahasına girmesine göz yumduğu yorumu da çıkarılabilir.
“Çılgın adam” başlıklı bir başka haberde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafı var, Türkiye’nin Suriye’deki faaliyetlerini eleştiren yazılar derlenmiş.
Ve tabii Sputnik Türkiye çalışanlarının gözaltına alınması, evlerinde saldırıya uğramalarıyla ilgili açıklamalar ve haberler...
Dünkü görüşmede Lavrov, Çavuşoğlu’ndan gözaltına alınan Türkiye’deki Sputnik çalışanlarının serbest bırakılmasını istemiş, görüşmeden kısa bir süre sonra da Sputnik çalışanları serbest bırakılmıştı. Sputnik’in genel koordinatörü de bunun için Rus Dışişleri’ne teşekkür etmiş.
Gözaltının sebebi İngilizce yayın yapan Sputnik Int sitesinde çıkan, Hatay ile ilgili “Çalınmış Vilayet” başlıklı oradan buradan toplanmış operasyonel bir haber.
Ama tuhaf olan şu ki, imzasız bu haber Moskova’dan İngilizce yayın yayan Sputnik Int sitesinde yayınlanmıştı, gözaltına alınanlar ise bu haberi sitelerinde yayınlamamış Türkçe Sputnik Türkiye’nin çalışanları. Aynı yere bağlı olsalar da iki ayrı siteden ve editöryal ekipten bahsediyoruz.
Ayrıca Sputnik, Anadolu Ajansı ya da TRT statüsünde, Rus devletinin yurtdışı yayınları için kurduğu resmi bir kurumu.
Yani burada bu habere bir tepki gösterilecekse, yapılacak olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Sputnik çalışanlarını gözaltına almak değil, Ankara’daki Rusya Büyükelçisi’ni Dışişleri Bakanlığı’na çağırmak olmalıydı. Tabii ki birincisini yapmak daha kolay ve maliyetsiz.
En azından dünkü görüşmede Çavuşoğlu, Lavrov’a bu haberle ilgili hassasiyeti herhalde bildirmiştir.
Belki de Perşembe günkü görüşmeye kadar ilişkilerin daha fazla gerilmesini kimse istemiyordur.
Muhtemelen Rusya’nın ben görmüyorum diyerek yol vermesiyle Suriye’deki rejim güçlerine karşı intikam saldırısı başlatan Türkiye de Perşembe gününe kadar başarılı hava operasyonlarına devam edecek.
Sonra ne olacak?
Muhtemelen 5 marttaki görüşmeden yine bir ateşkes ve başka bir İdlib planı çıkacak.
Peki ya sonra?
İşte yarınki meclis oturumunda esas konuşulması gereken de geçmişe takılıp kalmadan “peki ya sonra ne olacak” sorusuna makul cevaplar bulmak olmalı.
Keşke tersi olsaydı ama maalesef Türkiye, Rusya’nın dengi değil. Karşımızdaki askeri olarak baş edemeyeceğimiz, büyük bir devlet var.
Bu yüzden Rusların 34 şehitteki birincil sorumluluklarını Ankara ister istemez görmezden geliyor, gelmek zorunda kalıyor.
İktidara yakın gazeteciler, siyasetçiler de Putin’in içine kaçmış kötü ruhlardan, etrafını sarmış pis adamlardan, Yahudi komplolarından başarısız tevillerle bu kabul edilmesi zor durumu açıklamaya çalışıyorlar, çalışacaklar.
O yüzden 34 şehide rağmen, bir kere başsağlığı bile dilememiş Moskova’ya Putin’e gidilecek.
Sadece 2019 yılında yine benzer krizleri çözmek için Cumhurbaşkanı Erdoğan beş kez (Ocak, Şubat, Nisan, Ağustos, Ekim) Rusya’ya gidip Putin’le görüşmüştü.
Bir kere daha Moskova yolu göründü.
İşte bu yüzden Türkiye, bu eşitsizliği dengelemek için Batılı müttefiklerle, onları göçmenlerle tehdit ederek değil makul bir dille konuşup anlaşarak ortak bir Suriye’den çıkış stratejisi geliştirilmeli.
Ama bu stratejinin ilk adımı bazı muhaliflerin söylediği gibi hemen İdlib’ten çekilelim olamaz, şayet milyonlarca mültecinin daha Türkiye gelmesi istenmiyorsa...
Ama bu amaçla İdlib’de bulunmanın ağır maliyeti de şimdiden 50 askerimizi kaybetmek olmamalıydı. Hava desteği olmadan askerlerimizi Rusya’nın insafına bırakan geçici çözümlerin, sorunları erteleyen yeni Soçi, Moskova mutabakatlarının yine benzer ağır bedelleri ödetmesi hala çok mümkün.
Bundan sonra kimse Rusya’nın beş yıldır arkasında durmak için büyük bedel ödediği, Ortadoğu’daki ‘başarı’ hikayesi olan Esad’ı korumaktan Türkiye için vazgeçeceğini beklememeli.
Türkiye’de Suriye meselesinde duyarlı, Esad’dan haklı olarak nefret eden özellikle dindar, İslamcı kamuoyu Türkiye’nin Suriye’yi fethedemeyeceğini, rejimi deviremeyeceğini, muhaliflerin de bu saatten sonra maalesef kazanamayacağını artık kabul etmeli.
Ayrıca Türkiye her fırsatta Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduğunu söylüyor ve meselelerini Rusya ile çözmeyi düşünüyorsa Afrin, Cerablus, El Bab gibi daha önce aldığı topraklardan da bir çıkış stratejisi geliştirmeli. Çünkü sıra oralara da gelecektir.
Parametreler bunlar.
Yarın Meclis’te konuşulacakları da 10 yıl sonra okuyacağız.
Umarım o zamana kadar Suriye’den bir çıkış planı bulunmuş olur.
Yoksa daha çok Moskova ziyareti görürüz...
.04/03/2020 04:31
Suriyeliler sınıra neden koşmadı? 53 İdlib’de 34 askerin şehit edildiği gece Ankara’daki olağanüstü zirveden çıkan ilk karar Avrupa’ya gitmek isteyen göçmenlere kapıların açılacağı oldu.
Tabii ki kapılar açılmadı ama devlet kaçak yollardan sınırın geçilmesine müdahale etmiyor.
Ama bir devlet kendi sınırlarından isteyenlerin kaçak olarak geçebileceğini resmen açıklayamayacağı için kararla ilgili soru üzerine Dışişleri Bakanlığı sözcüsü şöyle dedi:
“İdlib’de yaşanan ve yüzbinlerce insanın yerlerinden edilmesine neden olan son gelişmeler, ülkemiz üzerindeki mevcut göç baskısını daha da artırmıştır. Bu gelişmeler, halkımız ve dünya kamuoyu tarafından takip edilmektedir, ülkemizdeki sığınmacılar ve göçmenleri de derinden etkilemektedir. Nitekim gelişmelerden endişeye kapılan ülkemizdeki bazı sığınmacı ve göçmenler Batı sınırlarımıza doğru hareketlenmeye başlamışlardır. Durumun kötüleşmesi halinde bu risk artarak devam edecektir. Dünyada en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ülkemizin mülteciler ve sığınmacılara yönelik politikasında bir değişiklik yoktur.”
Bu diplomatik tevilin, İdlib saldırısıyla sınırları açma kararı arasındaki ilişkiyi açıklamadığı kesin.
Türkiye, İdlib’de esas olarak yeni büyük bir göçmen dalgasını engellemek için bulunuyor.
2011’de Suriye’de savaşın başlamasından önce 700 bin insanın yaşadığı İdlib’in nüfusu bugün, 3.5 milyon. Rejim güçlerinin eline geçen şehirlerden göç edenlerin oluşturduğu bu nüfusun en az 1.5 milyonu Rusya ve Esad’ın saldırılarından kaçıp Türkiye sınırına yakın bölgelere yerleşmiş durumda.
Yüzde 60’ını kadınların oluşturduğu bu nüfus, dokuz yıldır direndikleri Esad rejimi altında yaşamaktansa Türkiye’ye sığınmayı tercih ediyor, bu İdlib’i “terörist yuvası” olarak gören, ve artık bu demografiyi ülkesinde istemeyen Esad’ın da tercihi olacak gibi görünüyor.
Türkiye’nin Suriye sınır kapıları hala kapalı, İdlib’ten henüz yeni bir göç dalgası gelmedi.
Ama Türkiye bu kararla Avrupa’ya, “İdlib meselesinde Rusya’ya karşı yanımda dur, bu senin de sorunun” dedi.
Etkili bir kart olduğu açık ama ahlakiliği ve işe yarayıp yaramayacağı epey şüpheli.
Aslında 2016 yılında Türkiye’nin AB ile imzaladığı Geri Kabul Anlaşması’ndan bu yana sivil toplum örgütleri Türkiye’nin Avrupa’ya geçmek isteyen göçmenleri durdurmasına karşı çıkıyordu.
Ama tabii bu göçmenlerin botlarla tehlikeli yolculuklara çıkmasına müsaade edip, hatta bunu canlı yayınlarla bütün dünyaya izletmek demek de değildi.
Türkiye’den Avrupa’ya geçici kolaylaştırmak, bunu bütün dünyaya böyle bağıra çağıra göstermek, yeni göçmenlerin de Türkiye’ye doğru yola çıkmasına neden olabilir.
Yunanistan’ın göçmenlere çok sert müdahalesi, Avrupa Komisyonu Başkanı ve Merkel’in “Bu şantaja boyun eğmeyeceğiz” açıklamaları Avrupa’yı bu şekilde yola getirmenin de kolay olmayacağını söylüyor.
Ama Türkiye sınırlarını açınca esas başka bir gerçek ortaya çıktı ki esas o bu politikanın etkisini azaltıyor.
Sınır kapılarına ve Ege kıyılarına milyonlar koşmadı.
İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığı son rakama göre Türkiye’den çıkan göçmen sayısı 140 bin civarında. Yunan yetkililer ise bunun ancak yedide biri bir kitlenin kara sınırının ara bölgesinde beklediğini, dört bin civarında kişinin de denizden Yunan adalarına geçtiğini iddia ediyor.
Ama daha ilginci bu fırsattan yararlanmak için bütün riskleri, göze alarak sınır kapılarına ve kıyılara gelenler içinde çoğunluk Suriyeliler değil.
Bölgeden gelen bilgilere göre evet sınırı geçmeye çalışanlar arasında Suriyeliler de var ama çoğunluk Afganistan, Irak, Tacikistan, Pakistan ve Afrika ülkelerinden gelen kayıtsız ve düzensiz göçmenler.
Yani Türkiye ile AB arasındaki anlaşmada “Suriyeli olmayanlar Türkiye’nin konusudur” cümlesinde geçenler...
Türkiye’de Suriyeliler dışında kaydı olmayan 500 bin sığınmacı var.
Türkiye sınırlarını kaçak olarak geçerken yakalanmış ve ülkesine iade edilmesi gereken düzensiz göçmenlerle birlikte bu sayı 1 milyonu aşıyor.
Yani Türkiye’de 1 milyon kayıtsız göçmen bulunuyor.
Sınır güvenliğine rağmen özellikle İran ve Irak sınırlarından günde ortalama 1500 insanın kaçak olarak Türkiye’ye girdiği biliniyor.
Çoğunluğu Afganistan’dan Irak’tan, Pakistan’dan, Tacikistan’dan yürüyerek Türkiye’ye kadar gelen bu göçmenlerin esas gitmek istedikleri yer de Avrupa ülkeleriydi. Ama Türkiye sınırları ve kıyılarındaki tedbirleri artırınca bunu başaramadılar.
Türkiye’de tutunmaya çalıştılar ama bir kısmı kayıtsız olduğu için, bir kısmı hakkında zaten geri iade kararı olduğu için burada çalışamadılar, tutunamadılar.
O yüzden de gaz yemeyi, motorlarının batırılmaya çalışılmasını göze alarak sınırlarda kalıp, şanslarını denemeye çalışıyorlar.
Peki Suriyeliler neden bu riskleri göze alıp, Avrupa için şanslarını denemiyor?
Bu sorunun cevabı Türk-Alman Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı, TAU Göç ve Uyum Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Murat Erdoğan’ın geçen hafta Perspektif sitesinde yayınlanan “Türkiye’deki Suriyeliler: 9 Yılın Kısa Muhasebesi” başlıklı çok önemli makalesindeki istatistiklerde saklı.
Yazıdaki tespitler Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin bir an önce ülkelerine gitmelerini bekleyen büyük bir kitleyi pek de memnun etmeyebilir.
Ama neyle karşı karşıya olduğumuzun net bir resmini ortaya koyuyor.
Öncelikle tabii ki Türkiye, “neden Suriyeli göçmenlerin yükünü sadece biz çekiyoruz” diye yakınmakta, bu yükü paylaşmadığı için Batı’yı suçlamakta yerden göğe kadar haklı.
Ama maalesef burada coğrafyanın kader olduğunu unutmamak gerekiyor. Türkiye, Suriye ile en uzun sınıra sahip ve en refah komşusu.
Nitekim ülkesini terk eden 6,5 milyon Suriyelinin %80’inden fazlası komşu ülkelerde yaşıyor. Türkiye’de 3,6 milyon, Lübnan’da 1 milyon, Ürdün’de 600 bin ve Kuzey Irak’ta 250 bin Suriyeli sığınmacı var. Yani sadece göç eden Suriyelilerin yüzde 20’si Avrupa ve diğer ülkelere gidebilmiş.
Türkiye’de 2019’un sonu itibarıyla geçici koruma statüsü verilmiş, yani kayıt altına alınmış, kimlik verilmiş Suriyeli sayısı 3.587.566. Bu sayı Türkiye nüfusunun %4,37’sine tekabül ediyor. Aslında Suriye’den Türkiye’ye göç edenlerin sayısı krizin ortaya çıktığı 2011’de sadece 14 binmiş. 2012’de bu rakam 60 bine, 2013 sonunda 224 bine çıkmış. Sayıyı esas artıran ise Suriye’de IŞİD’in sahaya inmesiyle savaşın sertleşmesi olmuş. 2014 sonunda Türkiye’deki Suriyeli sayısı 1.5 milyonu aşmış, 2015 sonunda bu sayı 2.5 milyona, 2016 sonunda 2.8 milyona ve 2017 sonunda 3.4 milyona ve 2018 sonunda 3.6 milyona ulaşmış. Türkiye’deki Suriyelilerin artık sadece yüzde 1.7’si kamplarda yaşıyor. 3.5 milyon Suriyeliden 1.5 milyondan fazlası 18 yaşın altında. Yani sosyalleşmelerini Türkiye’de yaşamışlar.
Bunlardan 550 bini ise zaten Türkiye’de doğmuş. Sadece 2019 yılında Türkiye’de doğan Suriyeli bebek sayısı 170 bin.
Okul çağındaki yani 5-17 yaş arasındaki çocuk sayısı 1 milyon 82 bin. 2016 yılında Arapça eğitim bırakılıp, Türkçe eğitime geçildi ve bu çocukların yüzde 63’ü yani 600 bini okula gidiyor. Üniversitelerdeki Suriyeli öğrenci sayısı ise 33 bin.
Suriyelilerin yüzde 38’i sigortalı olarak çalışıyor. 1 milyon Suriyelinin çalışma hayatında olduğu tahmin ediliyor.
Son üç yılda 110 bin Suriyeli de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu.
Prof. Murat Erdoğan bu rakamları sıraladıktan sonra şöyle diyor:
“Türkiye’deki Suriyelilerin geri dönme eğilim ve imkânları son derece azalmıştır. Bu günden sonra Suriye’deki gelişmelerin ne yönde olacağı Türkiye’deki Suriyelilerin durumunu değiştirmeyecek ve Suriyelilerin en az % 80’i Türkiye’de kalmaya devam edecek görünmektedir. Türkiye’deki Suriyeliler konusunda devlet hatta muhalefet konsantrasyonu mültecilere değil, Şam rejimine vermiştir. Yani Hükümet için “Şam’daki değişim,” muhalefet için ise “Şam ile uzlaşma” soruna kalıcı çözüm olarak düşünülmektedir. Siyasetin bu yaklaşımı, sosyolojik alanda yaşananın göz ardı edildiğini de göstermektedir. 9 yılını dolduran süreç, Türkiye’deki Suriyelilerin pek çoğu için artık Suriye’de olup bitenden bağımsızlaşmıştır. Suriyeli mülteciler Türkiye’deki yaşamlarına ve geleceklerine, Şam’daki değişimden daha fazla önem vermektedirler. Bu durum aslında akademiya ve bürokratların da farkında olduğu bir gerçekliktir. Bunun için adı konulmamış bir uyum süreci yaşanmaktadır.”
Ama bu gerçeği duymaya vatandaşlar henüz hazır değil. En son Konda’nın yaptırdığı araştırmaya göre 2016 yılında Suriyeli sığınmacılarla aynı şehirde yaşarım diyenlerin oranı yüzde 72 iken bu oran 2019’da yüzde 40’a gerilemiş durumda. Aynı yıllar arasında Suriyelilerle aynı mahallede yaşarım diyenlerin oranı yüzde 57’den yüzde 31’e, aynı apartmanda otururum diyenlerin oranı yüzde 41’den yüzde 21’e düştü. Bu rakamlar siyasetçilerin de kayıtsız kalamayacağı rakamlar.
Muhalefet uzun bir süredir bunun farkında ve Suriyeli sığınmacı karşıtlığını dillendiriyor. Siyaseten buna uyanan iktidarın söylemi de 2016’dan sonra değişmeye başladı.
Artık iktidar Suriyelilere vatandaşlık vermekten bahsetmek yerine, Suriye’de kurulacak güvenli bölgedeki evlere Suriyelileri yerleştirmekten bahsediyor.
Geçen yıl bulunduğu ilde kayıtlı olmayan binlerce Suriyeli, sokaklarda yapılan kimlik kontrolleriyle şehir dışına ya da otobüslerle Suriye’ye gönderildi, bu uygulama özel olarak Valiliklerce duyuruldu.
Avrupa’ya karşı mültecileri siyasi koz olarak kullanmak da yine bu söylem değişikliğiyle ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk kez Kasım 2016’da Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye ile müzakerelerin geçici olarak askıya alınmasını tavsiyesine karşı çıkarken bu kartı açmış ve şöyle demişti: "Kapıkule'ye 50 bin mülteci dayanırsa feryat ettiniz. Bana bak, eğer daha ileri giderseniz bu sınır kapıları da açılır bunu da bilesiniz. Öyle kurusıkı tehditlerden ne ben anlarım ne bu millet anlar, bunu da bilesiniz.” Daha sonra bunu pek çok konuşmasında tekrarladı.
Son olarak sınırlardan geçişlere izin verilme kararını şöyle savundu:
“Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız. Ve bu devam edecek. Avrupa birliği sözünde durması lazım, sözünü tutması lazım. Biz bu kadar mülteciyi, bakmak onları beslemek durumda değiliz. Eğer dürüstseniz samimiyseniz siz de buradan bir paylaşım da bulunacaksınız. Bulunmadığınız takdirde biz bu kapıları açarız.”
“Nasıl olsa Türkiye 9 yıldır bütün bu göçmenleri baktı, besledi, barındırdı. Herhalde diyorlar ki 'bir 19 sene daha bakar. Kusura bakmasınlar artık böyle bir süreç yok.”
Şüphesiz son dokuz yıldır Türkiye’nin dünyada en itibarlı ve saygı uyandıran siyaseti sığınmacı politikası oldu.
Türkiye 2011’den bu yana bu yolda büyük mesafeler kaydetti ve işin boyutu ensar ve muhaciri çoktan geçti.
Dokuz yıl sonunda toplumda Suriyelilerle ilgili fedakarlık, paylaşma, diğergamlık, yardımseverlik hisleri değil bıkkınlık hisleri baskın.
Ensarlar yorgun düşmüş, muhacirler de yerleşik hale gelmiş durumda.
O yüzden hisler, ulvi değerler üzerinden bu ilişkiyi kurmak riskli de. Çünkü bu hisler değişmeye başladığında milyonlarca insanın hayatı da riske giriyor.
Nitekim sınırlardan geçmeye çalışırken verdikleri röportajlarda Türkiye’deki şartları kötüleyen bazı sığınmacılar nankörlükle suçlandı, “Siz bizim için değil, kendiniz için Suriye’de savaşıyorsunuz” diyen iki genç Suriyeli sığınmacı ise bazı siyasetçilerin sosyal medyadaki baskısıyla gözaltına bile alındı.
Hala askerleri şehit eden Suriyelilerle, Türkiye’deki Suriyelileri karıştırıp, şehit cenazelerinden sonra Suriyeli sığınmacıların dükkanlarına saldıran linççi kalabalıklar var.
O yüzde bu topluma yavaş yavaş bunu anlatmak gerekiyor.
Suriyelilerin yüzde 80’i yakın vadede ülkelerine dönmeyi düşünmüyor. Pek çoğu Türkiye’de kendilerine bir hayat kurdu, işleri var, çocukları okula gidiyor.
Muhtemelen İdlib’den gelecek olanlar da öncelikle Türkiye’de yaşamaya çalışacak, Avrupa kapılarını zorlamayacak.
Yani Avrupa’yı Suriyeli mülteci dalgalarıyla korkutmak o kadar işe yaramayabilir.
Ensarlar iyice yorgun düşüp, muhacirler bu dışlanmışlık üzerine kendilerine bir hayat kurmadan ensar-muhacir yerine artık entegrasyon üzerine düşünmeye başlamak gerek.
Çünkü bazıları üzülecek ama Suriyeliler gitmiyor, kalıyor
.07/03/2020 03:33
Eski bir belgesel, bayat bir film... 16 Sınırdaki Işık, beş bölümlük bir belgesel.
Belgesel, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve savaş sonrasında Iğdır’da görev yapmış, Sovyet istihbaratının bu sınır şehrindeki faaliyetleriyle mücadele etmiş bir MİT müfettişinin hayatını anlatıyor.
MİT müfettişinin fotoğraflarına ve dönemin gizli istihbarat belgelerine de yer verilen belgeselde, MİT’çinin faaliyetlerini anlatanlardan biri de kızı.
6 Şubat 1955 günü hayata veda etmiş istihbaratçının hayatının anlatıldığı belgesel 2012 yılı yapımı.
Zamanında Iğdır’da çok meşhur olmuş bu ismin bir MİT görevlisi olduğu ilk kez bu belgeselde açıklanmış.
Yine de istihbaratçının adını açıkça anmamakta fayda var.
Çünkü 2014 yılında değiştirilen Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nun 27. maddesine dayanarak bir savcı bu ismi açıklayanlar hakkında da soruşturma açabilir. Maddenin lafzı buna müsait:
“MİT mensupları ve ailelerinin kimliklerini herhangi bir yolla ifşa edenler ile MİT mensuplarının kimliklerini sahte olarak düzenleyen veya değiştiren ya da bu sahte belgeleri kullananlara üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası verilir. Birinci ve ikinci fıkra kapsamındaki bilgi ve belgelerin; radyo, televizyon, internet, sosyal medya, gazete, dergi, kitap ve diğer tüm medya araçları ile her türlü yazılı, görsel, işitsel ve elektronik kitle iletişim araçları vasıtasıyla yayımlanması, yayılması veya açıklanması hâlinde;...sorumlulukları belirlenenler ile bunları yayanlar hakkında üç yıldan dokuz yıla kadar hapis cezası verilir.”
Ama herhalde bu tuhaf bir soruşturma olurdu.
Çünkü bu belgeselin yapımcısı Milli İstihbarat Teşkilatı ve belgeseli izleyebileceğiniz tek yer de MİT’in internet sayfası.
Hala MİT’in sitesinin ana sayfasında sol altta “Sınırdaki Işık” adlı belgeselin butonunu ve orada da hikayesi anlatılan istihbaratçının fotoğrafını görebiliyorsunuz.
İstihbaratçının kimliği 75’inci kuruluş yıldönümünde hazırlanan bu belgeselde doğrudan MİT tarafından ifşa edilmiş.
Hala hayatta olan kızı da belgeselde babasını anlatarak kimliğiyle ortaya çıkmış.
1955 yılında vefat etmiş bir MİT mensubundan bahsetsek de yasadaki MİT mensubu ibaresi muvazzaf, emekli ya da vefat etmiş teşkilat mensuplarını da kapsayabilecek açıklıkta.
Yasanın sadece lafzi yorumu esas alınırsa 1955 yılında vefat etmiş bir MİT mensubunun kimlik bilgilerini ve ailesinin bilgilerini açıklamak ile 2020 yılında şehit düşmüş bir MİT mensubunun kimliğini açıklamak arasında bir fark yok.
Ama ikincisi yani görevi başında şehit edilmiş bir MİT mensubunun cenazesiyle ilgili yapılan haberler yüzünden üç gazeteci tutuklandı, üç gazeteci de tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Haberin hikayesi kısaca şöyle.
22 Şubat’ta İzmir’in Kınık ilçesinde halka seslenen Cumhurbaşkanı Erdoğan “Libya'da birkaç tane şehidimiz var” dedi. “Birkaç tane” ifadesi tartışmalara neden oldu.
23 Şubat günü Yeniçağ gazetesinin internet sitesi sorumlusu ve yazarı Batuhan Çolak ve ardından yine gazetenin yazarı Murat Ağırel sosyal medya hesaplarından, bu ‘birkaç tane şehit’ten biri olarak bir albayın ismini, fotoğrafını ve Aydın’da sessiz bir törenle cenazesinin kaldırıldığını, okul arkadaşlarının Facebook paylaşımları üzerinden duyurdular. Fakat onların verdikleri bilgilerde bu albayın MİT mensubu olduğu bilgisi yer almamaktaydı.
Bir gün sonra, cep telefonu şirketlerinin de içinde olduğu bir operasyonla ikisinin de sosyal medya hesaplarına girilip bu paylaşımları silindi.
Bu olay üzerine 26 Şubat’ta TBMM’de basın toplantısı düzenleyen İYİ Parti milletvekili Ümit Özdağ, Libya’da şehit olan iki kişinin ismini, ikisinin de MİT mensubu olduklarını açıkladı ve nasıl şehit olduklarını ayrıntılarıyla anlattı. Bu isimlerden biri Yeniçağ yazarlarının duyurduğu albaydı.
3 Mart günü bu kez ODA TV’de "Sessiz, sedasız ve törensiz defnedilen Libya şehidi MİT mensubunun cenaze görüntülerine Odatv ulaştı" başlıklı bir haber yayınlandı.
Haberde Özdağ’ın tam olarak ismini verdiği MİT mensuplarından birinin sadece adı, fotoğrafı ve cenazesinde çekilmiş fotoğraflara yer verilmişti.
Haberin yayınladığı akşam sosyal medyada iktidara yakın gazetecilerin başını çektiği bir linç kampanyasıyla bu haber yüzünden ODA TV “vatana ihanet”le suçlandı. Sabahında da sitenin sorumlu Yazı İşleri Müdürü Barış Terkoğlu evi basılarak gözaltına alındı.
Haberin altında cenazenin yapıldığı Manisa’da gazetecilik yapan Hülya Kılınç’ın imzası vardı.
Kendisi de tutuklanan Kılınç haberini ifadesinde şöyle anlattı:
“Facebook isimli sosyal paylaşım sitesinde ‘Manisa ilinde bir muhtarın Libya şehidimizin cenazesi şu tarihte kaldırılacaktır, gelip uğurlamanızı dilerim’ şeklinde paylaşımını gördüm. Ancak benim görme tarihim, cenazeden önce mi, sonra mı olduğunu net hatırlamıyorum. Bu paylaşım sonrasında sosyal medyada çeşitli fotoğraflar gördüm. Ben de bunun haber değeri olduğunu düşünerek ve bu şahısların asker olabileceğini değerlendirdiğimden dolayı araştırma yaptım. Ayrıca Facebook isimli sosyal paylaşım sitesinde muhtar olarak hatırladığım kişinin paylaşım neticesinde şehit olan kişi hakkında daha fazla bilgi edinebilmek amacıyla şehidin defnedildiği köye gittim...Yapmış olduğum haberdeki fotoğrafları sosyal medyadan edindim. Mezarlıktaki fotoğrafları ben kendim çektim. Ben köyde ailesi ile görüştüğümde şehit olan kişinin MİT mensubu olduğu ile bir bilgim bulunmamaktaydı. Sonra medyada Ümit Özdağ tarafından şehit olan kişilerin MİT mensubu olduğunu ve açık kimlik bilgilerinde Ümit Özdağ tarafından açıkça dile getirildiğini gördüm. Hatta Yeni Çağ gazetesi başta olmak üzere çeşitli haber siteleri ve çeşitli sosyal medyada sitelerinde paylaşıldı. Benim açımdan şehit olması önemliydi, mensup olduğu kurumların bir önemi yoktu. Yapmış olduğum haber değeri gördüğüm için bizzat ben kendim hazırladım. Daha öncesinde de Odatv’ye bu şekilde haberler hazırladığımda da yine Barış Pehlivan ile iletişim kuruyordum. Bu haberi de kendisi ile paylaştım. Onlar da haber değeri gördüklerinden dolayı bu haberi yayınladılar... Şehidin ailesinin can güvenliğini tehlikeye düşürmek gibi bir kastım kesinlikle olmadı. Zira yapmış olduğum haberde, sosyal medyada şehidin tüm kimlik bilgileri paylaşılırken, ben sadece ismini ve fotoğrafını paylaştım. Köylerinin adını, babasının annesinin adını dahi yazmadım. Yine görmüş olduğum muhtarı dahi ismini herhangi bir şekilde köyün adının açığa çıkmaması için haberimde geçirmedim. Tüm bu hususlar da göz önüne alındığında kesinlikle şehidin ailesinin can güvenliğini tehlikeye düşürmek gibi bir harekette bulunmadım.”
Savcılığın tutuklamaya sevk yazısındaki iddiaları ise şöyle:
“Şehidin MİT bünyesinde yaptığı göreve ilişkin görev süresi, görev yeri, yaşı, memleketi, aile bilgilerine ilişkin detaylı bilgiler verilmesinin yanı sıra geçmiş döneme ait fotoğraflarına, cenaze töreni ile naaşının defnedildiği şehitliğe ilişkin görüntülere yer verildiği... Somut olayda dış istihbarat vazifesi olan MİT mensubu şehidin gerek kendisine gerekse ailesine ilişkin bilgilere yer verilmesi nedeniyle istihbarat faaliyetlerinin aksamasına sebebiyet verilme ihtimali yanında, istihbarat görevlisi ve yakınlarının, hatta diğer personel kimliklerinin deşifre olmasına da sebebiyet verildiği...”
Bu gerekçelerle, haberi yapan Hülya Kılınç ve ODA TV sorumlu Yazı İşleri Müdürü olarak da Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nun 27. Maddesindeki suçu işledikleri gerekçesiyle tutuklandılar.
Dün de ODA TV Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan da aynı suçtan tutuklandı. Tutuklama istemiyle hakim karşısına çıkarılan Yeniçağ yazarı Murat Ağırel ve aynı haberi sayfalarına taşıyan Yeni Yaşam gazetesinden Ferhat Çelik ve Aydın Keser ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldılar.
Kemalist ODA TV, milliyetçi Yeniçağ ve HDP’li Yeni Yaşam’dan gazetecileri aynı davanın sanığı yapan soruşturmanın kısa hikayesi böyle.
Tutuklama kararının dayandığı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nun 27. Maddesi, 2014 Nisan’ında, yani Adana’da MİT tırlarının durdurulması skandalının bir kaç ay sonrasında, bu ve benzer girişimlere karşı MİT’in elini güçlendirmek için yasada yapılmış değişiklik paketinin içindeki maddelerden biriydi.
Yasanın görüşüldüğü İçişleri Komisyonu tutanaklarını okuyunca bu yasanın fazla geniş yetkiler verdiği ve kötüye kullanılabileceğiyle ilgili uyarılar yapıldığı da görülüyor.
Bu yönde itiraz edenler arasında şimdi iktidarın ortağı olan dönemin MHP’sinin yöneticileri de varmış.
Okuyalım:
“MEHMET ŞANDIR (MHP) –Yani yarın bakın siz kendiniz karşılaşacaksınız. Yarın bu madde çıktığı takdirde, dünyada nasıl algılanacağımızı, nasıl suçlanacağımızı hep beraber göreceğiz. Yalnız siz değil, Türkiye suçlanacak, biz suçlanacağız, Parlamento…. Yani bin bir emekle, dişimizle tırnağımızla kat ettiğimiz mesafeyi sil baştan yeniden başlayacağız. Dolayısıyla, geliniz yani bunu başka bir şekilde tanımlayın. Evet, Millî İstihbarat Teşkilatı hakkında sahte bilgi üreten, yayınlanmaması gereken bilgileri böyle bir intikam hırsıyla… Yok mudur böyle gazeteci veya yayın organı? Vardır. Bir şey söylemiyorum ama bunu bu kapsamda geniş tanımlarsanız, bununla, basın özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne, temel hak ve özgürlüklere, demokrasinin vazgeçilmez, hatta hukuk devleti olma ilkesine karşı çok ciddi bir geri adım atılmış olur. Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz, basın özgürlüğü anlamında bu maddenin bu şekilde tanzim edilmesini, çok tehlikeli ve gereksiz bulmaktayız. Bunu ifade etmek için söz aldım.
ALİ SERİNDAĞ (CHP) – Müsaade buyurun. Yani, şimdi, siz yasayı bu şekilde düzenlerseniz o zaman gazete sahibinin her yayına müdahale hakkı doğar, basın özgürlüğü diye bir şey kalmaz orada. O zaman bizim bu Anayasa’yı askıya almamız lazım. Basın özgürlüğünü tümüyle ortadan kaldırıyorsunuz. Cezanın azlığı veya çokluğu değil, bu açıdan sakıncalı. İkincisi: Şimdi, bakınız, ikinci fıkrayı bir okuyalım, ne diyor? “Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarına ilişkin bilgi ve belgeleri -Millî İstihbarat Teşkilatı evrakı falan değil bu- ele geçiren, sahte olarak üreten, bunlar üzerinde sahtecilik yapan, bulunduran, kaydeden, bir başkasına veren veya yayan kişiye…” diyorsunuz, sayıyorsunuz. Burada Millî İstihbarat mensuplarını… Şimdi, benim telefonumda Millî İstihbarat Teşkilatında görevli bir arkadaşımın telefonu varsa, onunla ilgili bilgiyi ben telefonumda bulundurduğum için suç mu işlemiş oluyorum yani? Şimdi, bakınız, sizin maksadınız bu olmayabilir ama…
İDRİS ŞAHİN (AK PARTİ) – Bizim maksadımız, Oktay Bey’in demin söylediği sahte bilgi ve belgelerle...
ALİ SERİNDAĞ (CHP) – O zaman “evrakı”nı deyin yani “Millî İstihbarat Teşkilatına ilişkin evrakı” deyin. Siz öyle bir düzenleme yapmışsınız ki bunun içerisine her şey girer.
CELAL DİNÇER (CHP) – Biz görevimiz gereği MİT mensuplarıyla görüştük, telefonları var, telefonlarımız var.”
Yasayı hazırlayanlardan AK Parti milletvekili İdris Şahin, yasayla murat edilenin sahte bilgi ve belgeler olduğunu söylese de bu yasa MİT mensuplarının ve ailelerinin kimlik bilgilerinin açıklanması yüzünden ilk defa uygulandı ve üç gazetecinin tutuklanmasına neden oldu.
Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi başkanı Doç. Dr. Kerem Altıparmak tutuklamalarla ilgili bianet’te çıkan yazısında kanunun lafzi hükmüne değil, amacına bakılarak hüküm verilmesi gerektiğini söylüyor:
“Her kuralın olduğu gibi bu kuralın da bir amacı var. Bu görevi yapan kişileri ve ailelerini hedef haline getirmemek. Bu amacın meşru bir amaç olduğunu varsayabiliriz. Gerçekten de istihbarat faaliyetlerinin doğal sonucu, o faaliyetin gizli olması ve o faaliyeti yerine getirenlerin de yaptıkları faaliyet nedeniyle hedef haline getirilmemeleri. Bununla birlikte, kuralın meşru bir temelinin olması her durumda yaptırımı zorunlu kılmaz. Bu kuralın da diğer tüm yasa hükümleri gibi Anayasa ve insan hakları sözleşmelerine uygun bir şekilde yorumlanması gerekir. Bir başka deyişle, her bir vakada devlet sırrının mı yoksa basın özgürlüğünün mü ağır bastığının haberin yapıldığı bağlama göre yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Öncelikle belirtmek gerekir ki tutuklama kararını veren Hakimlik yurtdışında şehit olmuş bir kişinin adının öğrenilmesinin onu veya ailesini nasıl hedef haline getireceğini tartışmıyor. Dahası verilen haberin öneminin bu hedef haline getirme ihtimali ile bir dengelemesini de yapmıyor. Kuralın düz bir okumasıyla koşullar ne olursa olsun bir MİT görevlisinin adı ifşa edilirse bu kişinin cezalandırılması ve hatta tutuklanması gerekir diyor... Terkoğlu, Kılınç ve Pehlivan’ın tutuklanmasına konu haberde bir suçlama, hedef göstermeden bahsedilmesi mümkün değildir. Gazeteciler tam tersine ölen MİT görevlisini şehit olarak anmış, sadece bu bilginin gizlenmesine ilişkin olumsuz bir imada bulunmuşlardır. Bu anlamda, niyetlerinin ilgili kişiyi ve ailesini hedef göstermek olmadığı açıktır. Dahası nesnel bir değerlendirme yapıldığında da nasıl olup da ilgili MİT görevlisinin veya ailesinin hedef haline geldiğinin anlaşılması çok mümkün değildir. İsmi geçen kişi öldüğü için kimsenin ondan intikam alması da söz konusu olamayacaktır. Bu nedenle, söz konusu haberde şiddet çağrısından söz edilmesi de mümkün değildir.”
Eğer kanunun sadece lafzi hükmü dikkate alınırsa, MİT mensuplarının ve ailelerinin adlarını ifşa etmek suçunu hali hazırda işleyen pek çok örnek bulunabilir.
Örneğin TBMM internet sitesinden Susurluk Komisyonu, Fail-i Meçhulleri Araştırma Komisyonu, Darbeleri Araştırma Komisyonu raporlarına ve komisyon tutanaklarına ulaşılabiliyor.
Bu komisyonlara gelip kendi adlarıyla ifade vermiş çok sayıda MİT mensubu var.
Hem onların ifadelerinde hem de başka ifadelerde de çok sayıda MİT mensubunun adı açıkça geçiyor. Bu isimler, 2020 itibarıyla da herkesin görebileceği TBMM’nin internet sayfalarında duruyor.
Yine örneğin Türkiye’nin en büyük kitapçılarından D&R’ın sayfasına girip küçük bir tarama yaparsanız karşınıza MİT ve istihbarat üzerine onlarca kitap çıkıyor.
Bu kitapların içinde bir kısmı hala görevde olabilecek onlarca MİT’çinin açık adları, bir kısmının aileleri ile ilgili bilgiler yer alıyor.
Yine Google’a görevde ya da emekli bilinen MİT’çilerin isimlerini (Süleyman Seba’dan Mehmet Eymür’e) yazdığınızda karşınıza onlarca MİT mensubu ile ilgili iktidara yakın ya da muhalif gazetelerde yapılmış yüzlerce haber çıkıyor.
Açık adresi ve fotoğrafının Aydınlık gazetesinin manşetinden yayınlanmasından sonra öldürülen MİT’çi Hiram Abas örneği bu ifşa ve hedef göstermenin en kötü sonuçlarından biriydi.
15 Temmuz darbe soruşturmalarının iddianamelerinde üst düzey komutanların ifadelerinde hala görev başına olan MİT mensuplarının adları geçiyor, bu iddianamelerden pek şok ayrıntı gazetelerde yer aldı.
Daha yakın zamanlarda Enver Altaylı soruşturması, 7 Şubat’ta MİT müsteşarını hedef alan kumpasla ilgili iddianamelerde de onlarca MİT görevlisini adı mevcut, bu iddianamelerle ilgili basında çıkan haberler de yine MİT mensuplarının adları geçmişti.
Yani bu yasa sadece lafzı ile uygulanırsa, haberin hangi saikle yapıldığına bakılmazsa ülkedeki gazetecilerin yarısının tutuklanması başta TBMM olmak üzere pek çok sitenin kapatılması gerekebilir.
Ayrıca bu haberle ilgili tutuklamaları meşrulaştırmak için söylenen “ABD’de, Avrupa’da bunu yap bakalım başına neler geliyor” cümlesi de doğru değil.
Evet dünyanın her yerinde istihbarat örgütlerinin çalışmaları ve mensuplarının gizliliğini koruyan maddeler var. Ama bir istihbaratçının cenazesini haber yaptığı için tutuklanan gazeteci hiç duyulmadı.
Sadece Google’a girip biraz araştırıldığında bile görev başında öldürülmüş CIA, MI6 mensuplarının cenazeleriyle ilgili açık kimliklerinin de yer aldığı onlarca haber bulmak mümkün.
Yani karşımızda haberlerin amacına bakmadan lafzına göre hükmün verildiği bir kanun maddesi var.
Haber görev başında şehit olan bir MİT mensubunun cenazesinin sessizce kaldırılması üzerineydi.
MİT’in gizli bir operasyonu, çalışması ya da hali hazırda görev başında olan bir MİT mensubuyla ilgili değildi.
Ve üstelik bundan bir hafta önce bu iki MİT mensubunun adı ve nerede nasıl şehit oldukları da İyi Partili Ümit Özdağ tarafından Meclis’te açıklanmış, yani bilgiler zaten 10 gün önce ifşa edilmişti.
Bir soruşturma açılacaksa bu ifşa edilmiş bilgileri haber yapan gazetecilere yönelik değil, bu bilgilerin MİT’ten nasıl ve hangi amaçla bir milletvekiline sızdırıldığı üzerine olmalıydı.
Haberin internet sitesinden kaldırılması istenebilir, soruşturma açılacaksa bile sabaha karşı ev basmadan, tutuklamadan yapılabilirdi.
Haberlerin yapılış amacına bakmadan, kanunun bu kadar sert uygulanması, acaba bu tutuklama kararlarının arkasında özellikle iktidar çevresinde ve yargı içinde örgütlenmiş bir klikle ilgili bu gazetecilerin uzun süredir yazdıklarından duyulan rahatsızlık mı var sorusunu akla getirdi.
Tutuklanan gazetecilerin adlarının bile aynı olduğu bu bayat filmi 10 yıl önce izlemiştik.
Gazetecileri tutuklayarak gerçeklerin konuşulmasının engellenemediği, aksine bu telaşın gerçeğe karşı iştahı artırdığını herhalde bu son 10 yılı Türkiye’de yaşamış herkes anlamıştır.
Pek çok konuda anlaşamasak da kapatılan ODA TV’ye ve tutuklanan gazeteci arkadaşlarımıza geçmiş olsun.
Umarım bir an önce özgürlüklerine kavuşurlar..
.09/03/2020 01:29
‘Şehitler tepesi’nin hikayesi... 29 Türkiye’nin gündemi sürekli dalgalı ve gelgitli olmuştur ama son 10 günde yaşananlar bu açıdan tam anlamıyla bir zirve oldu.
34 şehit haberinin sarsıntısı ve ardından sosyal medyanın fişinin çekilmesiyle girilen yeis ve hezimet havası bir kaç gün içinde yerini, sabah namazlarında camilerde okunan Fetih sureleri, “Şehitler Tepesi boş değil” şiirleriyle başlayan Bahar Kalkanı harekatı ve insansız hava araçlı akınlarla zafer havasına bıraktı.
Tam “Esad rejimi tarihi bir yenilgi aldı”, “şebbihalar kaçıyor” haberleri yapılırken bir anda operasyon durdu, 34 şehit verilmesinde birincil sorumluluğu yetkili ağızlar tarafından dillendirilmiş Rusya ile Moskova’da yapılan görüşmeden, önceki Soçi Anlaşması’nın ve son bir ayda elde tutulmaya çalışılırken 60 askerin şehit olduğu haritanın gerisinde bir anlaşma ve ateşkes çıktı.
Bir anda fetih havası yerini barış havasına, “şebbihalar patlıyor” mesajları ise yerini “Müslümanın Müslümanla savaşı bitti” ye bıraktı.
Bu 10 gün içinde hem iktidar hem de muhalefet yeisle zafer, savaşla barış arasında hızlı gelgitler yaşadı.
Ama dün itibarıyla bakıldığında ülkenin gündeminde Kadınlar Günü, koronavirüs, tutuklanan gazeteciler vardı, sanki böyle bir on gün hiç yaşanmamış gibiydi.
Bu hafta ne olacağı Allah kerim.
O yüzden gelin benzer karışık ruh hallerinin yaşandığı başka bir zaman dilimine gidelim.
1951 yılına.
Türk askeri yine yurtdışında bir savaştadır.
Kore’den her gün şehit haberleri gelmektedir.
Şehitler için her yerde mevlitler okutulmakta, anma toplantıları düzenlenmekte, vatan, bayrak şiirleri okunmaktadır.
O yılın yazında Türkiye artık NATO üyesi olmuştur.
Kore’de ‘kızıllar’ askerlerimizi şehit ederken, Türkiye’de savaşa karşı faaliyetler yürüten komünistler artık en büyük iç tehdit olarak görülmektedir.
Yasadışı TKP üyelerine karşı tevkifatlar başlamıştır.
Bir de üstüne büyük kampanyalar sonucunda afla serbest bırakılan Nazım Hikmet, Türkiye’den kaçıp, Bükreş radyosundan Türkiye’yi kızdıran bir konuşma yapınca DP iktidarı komünistlere karşı tedbirleri artırmaya karar vermiştir.
Hükümet, komünizmle mücadele için İtalyan Ceza Yasası’ndan 1937’de aynen alınmış, 141 ve 142. maddelerdeki hapis cezalarını altı aydan 10 yıla kadar çıkaran, en büyük şeflere ise idam cezası getiren bir düzenleme Meclis’e getirilir.
Ama bu değişiklik bile bir grup DP’li milletvekilini kesmemiştir.
15 Kasım 1951 günü Meclis’te yasa değişikliği görüşülmeye başlanır.
Hükümetin yasa teklifini eleştirmek için kürsüye gelen DP’li milletvekillerinden birinin konuşması geçen hafta Meclis’teki yumruklu kavga kadar olmasa da, o günlerin nezaket standartlarını çok aşan bir kavgaya neden olur. Özellikle de şu cümleleri:
“O devrin bir Maarif adamı mükemmel bir Komintern kurmayı gibi hareket etmiştir. Diyorlar ki bu adam şefinin dahi gözüne girerek, onu dahi aldatarak bu işi yaptı. Onu kandırmasına imkân yoktur, çünkü şefin kurnazlığı malûm ve meşhurdur. Bu Şef, Maarif Vekili’nin yapmak istediğini anlamamış olamaz. Mükemmel biliyordu. Bu Şef o adamın sadece cürüm ortağı değil, suç âmiridir.”
Milletvekilinin ‘Komintern (Komünist Enternasyonel) kurmayı’ gibi hareket etmekle suçladığı CHP’li eski Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’dir. Onun suç amiri dediği ‘Şef’i ise CHP’nin lideri İsmet Paşa...
Komünistlik suçlaması CHP’lileri ayağa kaldırmıştır. Bağıranlar, masalara vuranlar, özür dile diye tempo tutanlarla Meclis bir anda karışır. CHP’liler Meclis’i terk ederler.
Kürsüdeki hatip ise “şahsa söylemedim” diyerek özür dilemeyi reddedip, 141 ve 142. maddelerdeki değişikliklerin yetersizliği üzerine yaptığı ateşli konuşmasına devam eder:
“Kore'de komünistlere ölüm, memlekette komünistlere hapis, ne âlâ memleket! O halde başka yerlerde takibe uğrayan komünistler canlarını kurtarmak için Türkiye'ye iltica etsinler... Kore'de oğlunu komünist kurşunu ile şehit yapmış bir ananın vicdanını bir yerli komüniste verilen hapis cezası tatmin etmez. Muhterem Adalet Komisyonu’nun çok merhametli bir saatine rastlamış olacak. Hükümetin de öyle. Zaten imkân olsa da birkaç kızıl sallandırılmış olsaydı kızıllar bu kadar şımarmazlardı. Milletin hiç değilse sembolik olarak iki komünisti asılmış görmek hakkıydı. Bu biçarelerden birini olsun asılmış görmeden gidersem gözüm arkada kalır. Hapis cezası vereceğiz, kafeste kuş besleyeceğiz. Ne güzel!
Komünizm tehlikelerin en pratiği ve en aktüelidir, ip ister, ip.... Kastamonu kendiri ister... Nizama ilişmeyecekler ama meselâ Kore'ye asker göndermemiz aleyhinde bulunacaklar... Nizamı değiştirmeye teşebbüs etmeyecekler fakat meselâ Atlantik Paktına girmemiz aleyhinde bulunacaklar, yahut daha basiti Atlantik Paktı aleyhinde konuşacaklar. Nizama dokunmayacaklar fakat faraza “Bizim için en yakın ve en tabiî müttefik Amerika değil, Rusyadır” diyecekler. Bu da bir fikirdir ve komünizm değildir. Fakat öylesine bir fikir ki, komünizm demeden komünizmin ekmeğine yağ sürer ve nizamı bozmaya, nizamı değiştirmeye teşebbüs mahiyeti yok, fakat ondan da beter... Komünizmin azılılarını ölüm temizler bu hakikat kabul edilsin ki, kızıl Don Kişotların ara sıra ipi düşünerek enseleri seğrisîn, yahut kurşunu düşünerek kulakları çınlasın. (Alkışlar)”
Kürsüdeki hatibin sözlerini düzeltmek için az sonra Başbakan Menderes kürsüye çıkıp, onun adına özür diler.
Yerinden Başbakan’a bile itiraz eden bu ateşli anti-komünist mebus, DP Seyhan milletvekili Arif Nihat Asya’ydı.
Aslen Çatalca doğumlu olan Arif Nihat Asya, yıllarca Adana Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmış, orada Halkevi dergisini çıkarmış, Adana gazetelerinde yazmış, Adanalılar da onu 1950’de DP’den milletvekili olarak Meclis’e göndermişti.
1940 yılında lise öğretmeniyken, birkaç ay önce Hatay’ın Türkiye’ye katılmasının da heyecanıyla biraz daha coşkuyla kutlanan 5 Ocak Adana’nın kurtuluş günü töreni için yazdığı Bayrak şiiriyle ünlenmiştir.
Şiir “Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü” diye başlamaktadır, çünkü kızıllığın o günlerde henüz negatif bir politik anlamı yoktur.
Ama altı yıl sonra 1946 yılının 5 Ocak’ında Adana sokaklarını kızıllara ateş püsküren kalabalıklar dolduracaktır.
Öfkenin sebebi Sovyetler Birliği’nin Türkiye'den toprak talep ettiği haberlerinin gazetelerde çıkmasıdır.
Stalin, İkinci Dünya Savaşı’nın muzaffer bir devleti olarak Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı ve Boğazlarda hak talep etmiş, kapalı kapılar ardında ilerleyen kriz, ABD ve İngiltere’nin Türkiye’ye destek açıklamalarıyla gazetelere de yansımıştı
Adana’daki 5 Ocak kurtuluş günü kutlamaları Ruslara karşı büyük bir protesto gösterisine dönmüş, yirmi bin kişiyi bulan kalabalık Adana sokaklarını turlarken, Türk Sözü gazetesinin önünde toplanmıştır.
Gençler içeriye girip gazete matbaasında oturan Arif Nihat Asya’yı sandalyesiyle havaya kaldırıp, kalabalığın karşısına çıkarırlar.
Arif Nihat Asya, Rus tehdidine meydan okuyan bir konuşma yapar, ısrarlar üzerine Bayrak şiirini okur.
Bir kaç ay sonra da Bayrak şiirinin de içinde olduğu ilk şiir kitabını yayınlar:
“Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor”
Kitaba adını veren diğer bayrak şiirini bugün hepimiz biliyoruz.
Meşhur “Şehitler tepesi boş değil” mısraının geçtiği şiir...
Arif Nihat Asya şiiri yakın dostu şair Ziya İlhan Zaimoğlu’na ithaf etmişti. Zaimoğlu hem şairdi hem de aynı zamanda siyasi polisti. Hatay’ın Türkiye’ye katılması sürecinde de resmi görev yapmıştı.
Şiirde geçen tepedeki meçhul asker türbesinin neye denk geldiği, şiirin hangi motivasyonla yazıldığı hakkında kaynaklarda bir bilgiye rastlayamadım.
Ama şiir yayınlandığında ve muhtemelen yazıldığında da Arif Nihat Asya, Moskova’ya, kızıllara karşı öfkeyle doluydu.
Ne ilginçtir ki yıllar sonra bu şiirle girilen bir çatışmanın sonu Rusya ile anlaşmayla bitti.
Günün sonunda şehitler tepesi maalesef boş kalmadı ama bayrak da beklediği rüzgarını bulamadı.
Belki de insanların hayatlarının masada olduğu hassas diplomatik meselelerde, cerbezeli şairlerin mısralarından uzak durmakta fayda vardır...
.11/03/2020 04:51
Her derde DEVA olmasa da... 24 Ali Babacan’ın Karar’daki röportajında verdiği kuruluş tarihi iki ay sarkarak da olsa Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) kuruldu. Partinin 90 kurucusu bugün Ankara’da toplanacak ve partinin programı ve tüzüğü açıklanacak.
DEVA Partisi’nin kurucular kurulu ile ilgili genelde yorumlar listenin beklentileri karşılayamadığı yönünde.
Bunda Babacan’ın uzun süren çalışmaları sırasında ortaya atılan çok sayıda ismin, böyle bir partiye yakıştırılan isimlerin beklentileri çok yükselmesinin etkisi var.
Ama haksızlık etmemek gerek; Türkiye’nin bu şartlarında AK Parti’den kopmuş isimlerin öncülüğündeki yeni bir muhalefet partisine kurucu olmak başlı başına risk almak demek.
Gelebilecek maddi ve manevi basıncı ve muhtemel kayıpları karşılayabileceklerin cesaret edebileceği bir risk bu.
Babacan, parti kuruluş çalışmaları için 25 farklı başlıkta çalışma grupları kurduklarını, 400’ün üstünde uzman ismin bu gruplara katkı verdiğini açıklamıştı. Bu partinin kurucular dışında daha geniş bir katkı yapanlar ve yapabilecekler kadrosu olduğunu gösteriyor. Yani 90 kişilik kurucu listesinde gözetilmesi gereken çeşitli demografik dengeler, kadın, genç kotaları nedeniyle listeye girmemiş ya da girememiş ama ileride parti çalışmalarında aktif olarak görebileceğimiz isimler olabilir.
DEVA Partisi için önemli bir kriter de yeni bir parti olarak ortaya çıkmak, eski AK Partililerin partisi olarak görünmemekti başından beri. Bunun da listeye yansıdığı söylenebilir.
Tabii böyle bir listenin zayıf ya da güçlü olduğuna tanınan, bilinen, referans isimlere bakarak karar veriliyor.
Daha az duyulmuş ya da bilinmeyen isimler kadronun zayıflığına yoruluyor.
Halbuki 2002’de AK Parti kurulurken Ali Babacan da, çok dar bir çevrede tanınan 35 yaşında ODTÜ mezunu Ankaralı bir işadamıydı.
Bugün DEVA Partisi’nin en önde gelen isimleri olan eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin, o günlerde AK Parti’nin Hatay Kurucu İl Başkanı, eski Sanayi Bakanı Nihat Ergün de İzmit kurucu İl başkanıydı ve partinin kurucular listesinde bile yer almamışlardı.
Sinema oyuncusu Tamer Yiğit ve “Bin ban bon” şarkısıyla 70’lerde meşhur olmuş pop şarkıcısı Yasemin Kumral’ın AK Parti kurucusu olduğunu ise bugün çok az kişi hatırlıyordur.
Aslında partinin 90 kişilik kurucu listesi biraz daha yakından bakınca hem DEVA Partisi’nin siyaseten nerede duracağı, nereye hitap edeceği, hangi ihtiyaca karşılık geldiği hem de Türkiye’nin değişen sosyal profili hakkında çok şey söylüyor.
Kurucuların bir kısmının hikayesi ise partinin kuruluş motivasyonunu oluşturan adalet, ehliyet, liyakat sorunlarının bizzat sonucu.
Örneğin listedeki en ilginç ve en beklenmedik isim olan emekli Korgeneral Mehmet Şanver.
Hava Kuvvetleri’nin iki numaralı koltuğu olan Eskişehir Muharip Hava Kuvveti Komutanlığı’na kadar yükselmiş, eğer darbe olmasaydı Hava Kuvvetleri Komutanı olmasına kesin gözüyle bakılan bir isimdi.
Darbe akşamı Moda Deniz Kulübü’nde kızını evlendiriyordu. Üst düzey komutanların katıldığı düğünü darbeci özel kuvvetler askeri basmış ve Şanver dahil olmak komutanlar gözaltına alınıp, Akıncı Üssü’ne götürülmüştü. Ama iddianamelerden öğrendiğimize göre o baskına kadar Şanver, düğünü bir acil durum merkezine çevirmiş darbeye karşı ilk emirler onun tarafından Eskişehir’e verilmişti. Bu sayede kontrolü ele geçirilen Eskişehir’deki Hava Harekat Merkezi, darbenin bastırılmasında etkin bir rol oynadı. Dalaman’dan kalkan Cumhurbaşkanı’nın uçağını darbecilerin F-16’ları, Eskişehir’deki kıdemli bir kontrolörün uçağın izini askeri radar görüntülerinden sildirmesi sayesinde göremedi.
Ama darbecilerin gözaltına aldığı Şanver, darbe bastırıldıktan sonraki kaotik günlerde iki kere de polis tarafından gözaltına alınıp, bırakıldı. Beklenen terfi yapılmayıp atandığı Harp Akademileri Komutanlığı’dan da “Bazen insanlar, bazı makamları terk etmesini de bilmeli. Bunun bir örneği olsun istedim” diyerek istifa etmişti. Sonra bir kitap yazdı, FETÖ’nün ordudaki örgütlenmesi, Rus uçağının düşürülmesi, Uludere katliamı hakkında oldukça açık eleştiriler yaptı.
Parti kurucularından eski Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı, AK Parti iktidarında 12 yıl kendi arabasıyla işe gelip, hafta sonları dahi çalışarak başarılı bir Hazine Müsteşarlığı yaptıktan sonra, 2014 yılında isimsiz troll hesaplar ve şimdi pelikan olarak bilinen yapının ilk nüvesi olan bazı sahipsiz internet siteleri hakkında karalama kampanyaları yapmıştı. Bir süre sonra da Çanakçı Hazine Müsteşarlığı'ndan IMF icra kurulu üyeliğine atanmıştı.Partinin kuruluş dilekçesini İçişleri Bakanlığı’na veren eski AK Parti milletvekili İdris Şahin ise MİT tırlarını durdurulmasından sonra MİT kanununda yapılan değişikliklerle ilgili düzenlemeyi Meclis’e getiren milletvekili iken, darbenin ardından bir anda kendini bir FETÖ davasında sanık olarak bulmuş, tutuksuz yargılandığı davada beraat etmişti.
Kuruculardan Ahmet Edip Uğur, AK Parti’nin de kurucularından biriydi. Varlıklı bir işadamı olarak partinin kasası olarak biliniyordu, uzun yıllar genel başkan yardımcılığı, parti yöneticiliği, üç dönem milletvekilliği yaptıktan sonra seçildiği Balıkesir Belediye Başkanlığı’ndan yine sebebi belirsiz biçimde istifa ettirilmiş, istifa kararını açıklarken ailesinin tehdit edildiğini ağlayarak açıklamıştı.
İsmi daha az bilinen kuruculardan bankacı Ömer Rıfat Gencal’ın de daha yakın dönemlerde yaşanmış benzer bir Türkiye hikayesi var. Geçen yılın ekim ayına kadar özel bir bankanın genel müdür yardımcılığını yapan Gencal, yıllık raporlarını yazmak için bakanlar, bürokratlar, siyasetçiler ve finans çevreleriyle görüşen IMF heyetiyle yaptığı görüşmede ekonominin durumuyla ilgili anlattıkları Ankara’nın hoşuna gitmeyince, baskıyla görevinden ayrılmak zorunda kalmıştı.
Gencal, aynı zamanda Türkiye’nin sayılı Ironman’lerinden biri. Yani triatlonda 3.8 km yüzme, 180 km bisiklet ve 42.2 km koşuyu 16 saat altında yapabilen bir demir adam.
Diğer kuruculardan öğretim üyesi Bahar Ekşi de yine milli triatloncu.
Essum Saatçi Aslan, Urfa’da kolej ve otel sahibi olan genç bir kadın girişimci. En son yerel seçimlerde Urfa’da AK Parti’nin çok güçlü olduğu bir ilçesinde Saadet Partisi’nden aday olmuş ve yüzde 40’a yakın oy almayı başarmıştı.
Mehmet Avcı ve Evrim Rızvanoğlu da yurtdışında eğitim almış Vanlı genç girişimciler. Van Platformu’nun da yöneticileri.
Elif Esen, muhafazakar kesimden genç bir kadın girişimci, çocuk eğitimi üzerine çalışan bir sivil toplumcu.
Ali Rıza Babaoğlan, Linkedin Türkiye’nin yöneticiliğini yapmış bilişim alanında girişimleri olan bir genç işadamı.
Helün Fırat, her ne kadar rahmetli Dengir Mir Mehmet Fırat’ın kızı olarak haberlere konu olsa da aynı zamanda Ankara kültür sanat hayatının merkezi durumundaki Cer Modern’in kurucusu.
Prof. Ahmet Burçin Yereli, Hacettepe İİBF’de dekanlık yapmış önemli bir vergi uzmanı. Google’da adını taradığınızda karşınıza Gezi olayları sırasındaki mezuniyet töreninde öğrencileri dekan olarak Gezi’deki mücadelelerinden dolayı tebrik eden bir konuşması çıkıyor.
Prof. Mustafa Ergen bilişim alanında pek çok şirkete danışmanlık veren önemli bir uzman.
Doç. Dr. Cennet Uslu, son dönemin en parlak siyaset bilimcilerinden biri. Liberal Düşünce Topluluğu çevresinden bir isim.
Prof. İbrahim Gezer, köklü bir İslami hareket olan Malatyalılar grubu kökenli, Malatya’nın entelektüel merkezi, BİLSAM’ın yöneticisi.
Dr. Yasemin Bilgel Duke Üniversitesi’nde lisans, Yale Üniversitesi’nde yüksek lisans ve Chicago Üniversitesi’nde doktora yapmış parlak bir genç uluslararası ilişkiler hocası.
Doç. Kerem Yavaşça, İletişim Yayınları’ndan çıkan ve epey popüler olan 1950’li, 60’lı yıllar kitaplarının yazarı bir siyasi tarihçi.
Sanem Oktar, Türkiye Kadın Girişimciler Derneği’nin (KAGİDER) uzun süre başkanlığını yapmıştı.
Ali Ufuk Yaşar, Türkiye’nin en büyük sendikalarından Petrol-İş Sendikası’nın başkanıydı.
Cem Avşar, Cem Vakfı’nın genel başkanlık yardımcısı. Gülçin Avşar, Kürt dilbilimci Feqi Hüseyin Sağnıç’ın torunu, bir avukat. Taş Atan Çocuklar, Slikozis Hastası İşçiler için düzenlediği kampanyalarla biliniyor.
Meltem Gürler, 25 yıllık bir reklamcı, reklam şirketi sahibi ama aynı zamanda Yeni Anayasa Platformu ve Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği’nde yöneticilik yapmış bir isim.
Kurucular listesinde 4 eski bakan ve 14 eski milletvekili bulunuyor. Siyasetin son dönemdeki en dikkat çekici ismi Mustafa Yeneroğlu partiyi Meclis’te temsil edecek.
Erdoğan’ın memleketi Rize’de AK Parti’nin kurucu il başkanlığını yapmış ve uzun süre Rize milletvekili olmuş Hasan Karal ve yine kalelerden Konya’da AK Parti’nin kurucularından işadamı Mahmut Sami Topbaş’ın DEVA Partisi’ni seçmesi ilginç işaretler.
Kurucular heyetindeki dikkat çekici isimlerden Abdurrahman Bilgiç, Tokyo ve Londra Büyükelçiliği dışında, demokratik açılım, çözüm süreci döneminde MİT’in müsteşar yardımcısıydı.
Türkeş’in vefatının ardından 1997’de MHP’nin kongresinde Devlet Bahçeli’yi en zorlayan genel başkan adaylarından Ramiz Ongun ve BBP’nin Muhsin Yazıcıoğlu hayattayken genel sekreterliğini yapmış Musa Malik Yıldırım’la, çözüm süreçlerinde önde gelen aktörlerden biri olmuş Mehmet Emin Ekmen’i, 2007’deki Anayasa taslağını hazırlayan isimlerden, Diyarbakırlı ve bölgeyi çok iyi bilen Prof. Fazıl Hüsnü Erdem’i, Korgeneral Mehmet Şanver’le, Türkiye’de liberal düşüncenin en önde gelen entelektüellerinden Gülay Göktürk’ü aynı çatı altında bir araya getirebilmiş bir partiyle karşı karşıyayız.
Partinin adı duyulduğunda herkesin ilk aklına gelen slogan olan “her derde deva” bir siyasi parti için epey iddialı olsa da ve bir siyasi partinin her derde deva olması mümkün olmasa da DEVA Partisi’nin en azından kurulurken ülkenin en temel dertlerinden biri olan kutuplaşma derdine deva olmaya başladığı söylenebilir.
Bu farklı fikirlerden, menşelerden gelen insanları bir araya getiren programı bugün okuyabileceğiz.
Ama kurucular listesindeki bu çeşitlilik ve renklilik, DEVA Partisi’nin siyaseten temsil edilmediğini düşünen şehirli eğitimli muhafazakar veya laik orta sınıflara hitap eden merkez bir parti olma iddiasını gösteriyor.
Orta sınıfların ortaklaşan talepleri DEVA Partisi’ni kitlesel bir merkez parti yapmaya yeter mi? Ekonomide herkesi birleştiren hayati sorunlar, Babacan’ın ekonomideki başarı hikayesiyle bu partiye farklı kesimlerden seçmenlerin önyargısız ilgi göstermesini sağlar mı, zaman gösterecek.
Tabii ki bu çeşitliliğin vitrinden ibaret kalmayıp, partinin güdeceği siyasetlerde de bir karşılığı olup olmayacağını, kurucu kadrodaki isimlerin ne kadarının partide aktif görevler üstleneceğini de...
Biraz aceleye gelmiş gibi duran partinin logosu, Babacan’ın toplumla kuracağı iletişimin profesyonelce yönetilip yönetilemeyeceği konusunda soru işaretlerine neden olsa da Gelecek Partisi’nin ardından DEVA Partisi’nin de kurulmasının, nefes boruları tıkanmış demokrasiye temiz hava aldıracağı, yüksek sesle konuşan, itiraz eden insan sayısını artmasının toplumu da cesaretlendireceği kesin..
.14/03/2020 05:23
Bir virüs dünyayı nasıl değiştirir? 25 Son birkaç yıldır Türkiye’de o kadar çok şey için “beka sorunu” dendi ki bugün çoğu hatırlanmıyor bile.
Daha 10 gün önce Suriye’de yine bekamız tehlikeydi.
Varoluş mücadelesiydi, söz konusu olan Hatay’dı, yüzyıllık hesaplaşmaydı, bu İslam’ın son ordusuydu.
Ama 10 gün sonra bu büyük sözlerden, bu beka tehlikesinden de geriye pek bir şey kalmadı.
Çünkü artık bütün bu ‘beka meselelerini’ yanında tali hale getiren, daha önceki “bekamız tehlikede” zamanlarında pek telaşlanmayan halkı bile ilk defa marketlerden makarna stoklamaya ikna eden gerçek bir beka sorunu var: Koronavirüs.
Herkes bunu konuşuyor, konu hayati ama aynı zamanda tıbbi, bilimsel, yapılması gerekenlerin belli olduğu bir meseleden bahsediyoruz.
Yani gazete köşelerinde siyasi yazılar yazanlar, televizyonlarda her akşam siyaset konuşanlar hatta siyaset yapanlar için zor zamanlar.
Yine de gülünç duruma düşmeyi göze alıp, bu virüs için de anahtar deliğine aynı “büyük güçlerin kirli oyunları” maymuncuğunu sokmaya çalışanlar var.
Elde kalmış komplo teorilerini bozdurup kullananlar var.
Avrupa’nın dökülmesi, İsrail’de en az 100 hasta olması, ABD’nin bütün eyaletlerinde vakalara, ölümlere rastlanılması, hastalığın Kanada Başbakanı’nın eşinin kapısını çalması bile onları durdurmuyor..
Bir kısmı milli sporlardan vazgeçemeyip yine yalan söyleyen ‘hain muhalifler’le, marketlerden stok yapan ‘bu toprakların insanı olmayanlar’la, ülkemizi kötü göstermeye çalışan yabancı medyayla didişmeyi tercih ediyor.
Aslında kafasını bu kısır tartışmalardan biraz kaldırabilenler karşımızda bilimsel, tıbbi bir mesele olmayı çoktan geçmiş, çok kalıcı siyasi, toplumsal hasarları olabilecek yani üzerine siyaseten de çok söz söylenebilecek bir durum olduğunu görebilirler.
İlk defa dünya böyle kalıcı sonuçları olan bir salgınla test olmuyor.
Koronavirüsten bahsedilirken sık sık atıf yapılan 1918-1920 İspanyol gribi, tam da böyle ciddi siyasi, toplumsal sonuçlar yaratmış bir salgındı.
Birinci Dünya Savaşı’nın son yılında ortaya çıkan salgında 20 ile 50 milyon arasında insanın öldüğü tahmin ediliyor. O günkü dünyanın toplam nüfusunun yüzde 2.5’ine karşılık geliyor bu büyük sayılar.
Üstelik Influenza A virüsü ya da H1N1 olarak bilinen, 48 saat gibi kısa bir sürede akciğerleri mahvedip, kan kusma ve nefes alamama gibi feci sebeplerle ölüme neden olan bu virüs, koronanın aksine daha çok gençleri etkilemiş, savaş ve İspanyol gribi dünyanın bir neslini yok etmişti. Adı İspanyol gribi olsa da hastalığın aslında İspanyollarla doğrudan bir ilgisi yoktu. Zaten tam da bu adlandırma, insanlığın bu acı tecrübesinden bugün için çıkarılması gereken dersler listesinin tepesinde yer alıyor.
Aslında hastalık ilk olarak ABD’nin Kansas şehrinde küçük bir kasaba olan Haskell County’deki Camp Funston adlı askeri eğitim kışlasında ortaya çıkmıştı.
4 Mart 1918 günü, kampta yemekleri pişiren er Albert Gitchell, yüksek ateş, titreme, baş ağrısı şikayetleriyle doktora başvurdu.
Milyonlarca insanı öldürecek hastalığın ilk teşhisiydi bu.
Aynı gün kampta eğitim gören 107 asker daha aynı şikayetlerle doktora başvurdular.
Peki virüs niye bu 1720 nüfuslu küçük kasabadaki askeri kampta ortaya çıkmıştı?
Uzun yıllar bu sorunun cevabını bulmaya çalışan uzmanlara göre iki ihtimal var.
Kasabanın ekonomisi domuz ve kanatlı hayvan çiftliklerine dayanıyordu. Virüs askeri kampa çok yakın olan bu çiftliklerde ortaya çıkmış olabilir.
İkinci ihtimal ise tanıdık; Virüs kışlada çalışmak için kasabaya gelmiş Çinli işçilerden geçmiş olabilir. İlk hastalara bakan doktor Loring Miner, bunun yeni ve tehlikeli bir hastalık olduğunu anlamış ve durumu hemen Halk Sağlığı Hizmetleri’ne bildirmişti.
Ama onlar bu tespiti diğer doktorların takip ettiği Public Health Reports dergisinde yayınladıklarında zaten salgın ülkeyi kasıp kavurmaktaydı.
Geç kalmalarının sebebi tabii ki tıbbi değil siyasiydi: Çünkü ABD’de 1917’de Birinci Dünya Savaşı’na girmişti. Avrupa cephesine sürekli asker gönderiliyordu. Halkın ve askerlerin moralinin bozulmaması gerekiyordu.
Aynı sebeple Kansas’ta yayın yapan Santa Fe Monitor gazetesi ve diğer Amerikan gazeteleri de uzun süre hastalıktan ve ölümlerden bahseden haberler yayınlamadılar.
The Journal of American Medical Association dergisi gribe karşı özel bir önlem alınmasına gerek olmadığını, diğer gripler gibi kontrol altına alındığını bile savundu.
Böylece salgın kontrol altına alınabileceği ilk zamanlarda rahatça yayıldı.
Bütün dünyaya yayılması ise hastalığın ortaya çıktığı Kansas’taki kışlada eğitimlerini almış Amerikan tümenlerini taşıyan gemilerin Fransız limanlarına demir atmasıyla başladı.
En başta Avrupa’daki Amerikan askerleri arasında yayılan hastalık, onlardan önce müttefik İngiliz, Fransız, İtalyan askerlerine, sonra da savaştıkları Alman askerlerine doğru yayıldı. Sonra da askeri çıkarmalarla dünyanın her yerine ve sivillere.
Fakat hastalık yüzünden askerlerini kaybeden ülkelerin hiçbiri salgını duyurup, savaşta ordularının ve halklarının moralini bozmak istememişti.
Salgın, ancak Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız olan İspanya sıçradığında sansüre takılmadan İspanyol gazetelerinde haber oldu.
İlk olarak Mayıs 1918’de El Sol gazetesi Madrid’de kışlalarda askerleri etkileyen bir hastalıktan bahsetti. Bütün dünya salgını İspanyol gazetelerinden öğrendi.
Böylece hastalığın adı da konulmuş oldu; İspanyol gribi.
Hastalananlardan birinin İspanya Kralı olması bu ismin kullanımını yaygınlaştırmıştı.
Hastalığın etkisi 1918’in yazında havalar ısınınca bir miktar dindi. Fakat bu durum da rehavete neden olmuştu.
Maskeler çıkarılmış, kapatılan okullar yeniden açılmış, İngiliz gazeteleri salgının kontrol altına alındığı haberlerini yapmıştı.
İspanya’da Zamora şehrinin karizmatik piskoposu, toplanma yasağına rağmen halkı hastalığa karşı kiliselere duaya davet etmiş, yasağı “devlet kiliseye karışamaz” diye reddettiğini açıklamıştı.
Hastalığın en çok etkilediği İtalya’nın İçişleri Bakanı ise “Bütün griplerde benzer ölümlerin olduğunu, abartılacak bir durum olmadığını” söylemişti.
Bu rehavet havası, ağustos ayından sonra başlayan salgının ikinci dalgasını birinciden daha ölümcül yaptı.
Cepheden cepheye taşınan askerler virüsü Ortadoğu’ya Endenozya’ya Afrika’ya, Hindistan’a, İran’a doğru yaydılar. Milyonlar virüsü kaptı ve hayatını kaybetti.
İspanyol Gribi savaş sayesinde dünyaya yayılmıştı ama aynı zamanda savaşı bitiren faktörlerden de biri olmuştu.
Avrupa’yı kurtarmaya gelen Amerikan kuvvetleri, savaşta kaybettiği kadar askerini İspanyol gribinden kaybetmişti ama onların Avrupa’ya taşıdığı virüs, Alman ordusunu da çökertip durdurmuş, böylece savaşın ve dünyanın kaderini değiştirmişti.
Kasım 1918’den sonra ise savaşın bitmesiyle birlikte terhis olmaya başlayan askerler sayesinde artık virüs bütün dünyaya ve sivillere yayıldı.
Salgının bu üçüncü dalgası önemli siyasi sonuçlar yarattı.
Örneğin Hindistan’a geri dönen askerlerin taşıdığı hastalık bir anda milyonlarca insanı etkiledi. Hastalananlardan biri de Gandhi’ydi. Yüzbinlerce insan hastalıktan ölürken İngiliz kolonyal yönetiminin gösterdiği ilgisizlik büyük bir öfkeye neden olmuştu. İlaç ve tedaviye ulaşmak isteyen Hintliler kendi aralarında militan gruplar kurmaya başladılar. Böylece İspanyol gribi Hindistan’daki bağımsızlık mücadelesinin ilk fitili yakmış oldu.
Virüs, Güney Afrika tarihini de derinden etkiledi. Beyazlar, salgından siyahları sorumlu tutuyordu. Ülkedeki beyazlar, siyahlarla yaşam alanlarını ilk olarak salgına karşı bir korunma tedbir olarak ayırmışlardı. Bu ayrımcılığın sonu Apartheid rejimine kadar çıktı.
Hastalık İsviçre’de iç savaşa neden olmuş, Sovyetler’de hastalığın yarattığı ölümler ilk kamusal sağlık sisteminin kurulmasıyla sonuçlanmıştı.
Savaşın ardından Paris’teki barış konferansını da İspanyol gribi vurdu.
Konferans için Paris’e gelen ABD Başkanı Woodrow Wilson, hastalığa yakalanınca uzun süre konferansta kalamayıp, ülkesine geri döndü.
İngiliz heyetindeki genç bir isim ise o kadar şanslı değildi.
1916’da Fransız Picot ile Ortadoğu’yu paylaşım planı yapmış olan İngiliz diplomat Mark Sykes, konferans için geldiği Paris’te İspanyol gribine yakalanmış ve planlarını hayata geçiremeden 1919 yılında 39 yaşındayken hayatını orada kaybetmişti.
İspanyol gribi Türkiye’nin kaderini de değiştirebilirdi. Çünkü hastalığa yakalananlar biri de Mustafa Kemal Paşa’ydı.
İlk olarak 1918 yılında Karlsbad kaplıcalarından dönüş yolunda Viyana’da salgına yakalanan Mustafa Kemal Paşa, hastalığı atlatmış, 1919’da Samsun yoluna çıkmadan önce yeniden hastalığa yakalanmış, zor bir tedavi sürecinin ardından bir kere daha iyileşmişti.
İspanyol gribinden Osmanlı şehirlerinde 90 bin insanın hayatını kaybettiği düşünülüyor. Sadece İstanbul’da 1918 ve 1919’da İspanyol gribinden 10 bin kişi hayatını kaybetmişti. Gribe karşı okullar iki kez kapatılmış, kalabalık toplantılar yasaklanmıştı.
Ülkeyi derinden sarsmış İspanyol gribi Nazım Hikmet’in Kuvva-i Milliye Destanı’nda da yer alır:
“Biz ki İstanbul şehriyiz, Seferberliği görmüşüz Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin, Vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi bir de İttihatçılar, Bir de uzun konçlu Alman çizmesi 914'den 18'e kadar yedi bitirdi bizi”
Max Weber, Gustav Klimt gibi ünlü isimlerin, Trump’ın dedesinin, kralların, siyasetçilerin ölümüne neden olmuş İspanyol gribi ile boğuşanlar arasında Alman imparatoru II. Wilhelm, Amerikan Başkanları Woodrow Wilson, Franklin Roosevelt, İngiliz Başbakanı Lloyd George, Walt Disney, Greta Garbo, Hayek, Kafka gibi isimler de vardı.
Bazen bir virüs dünyayı değiştirebiliyor.
Koronavirüsten de geriye sadece ölümler, karantinalar kalmayacak.
90’lardan itibaren artan küreselleşme, iç içe geçme dalgasını bitirebilecek, ülkeleri içine kapatacak, sağlık için toplumun da onayıyla hakları ve özgürlükleri geri plana atabilecek, güvenlik endişelerini yükseltecek, daha organize ve güçlü devlet talebini artıracak, hasta-tehlikeli insan statüsüyle insana bakışı değiştirebilecek, şeffaflığa olan ihtiyacı artıracak, ulusal çıkar, devlet sırrı gibi kavramların altını oyacak bir virüsle karşı karşıyayız.
Virüs, 2020’deki ABD başkanlık seçimlerinin sonucunu etkileyebilir, ABD-AB arasındaki kopuşu artırabilir, Çin’in büyük yükselişini durdurabilir, İran’da rejim karşıtlığını güçlendirebilir, İtalya’da, İspanya’da devlet yönetimindeki beceriksizlikleri ortaya çıkan popülist siyasetleri geriletebilir.
Ama umalım ki bütün bunları bir an önce çaresi bulunup daha az insanın hayatına mal olarak yapar...
Kaynaklar
İspanyol Gribi’nin Dünya ve Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri/ Yüksek L,isans Tezi/ Murat Yolun
Pale Rider: The Spanish Flu of 1918 and How İt Changed the World/ Laura Spinney
.16/03/2020 00:42
Güney Kore modeli: Test, test, test.... 26 Yıllardır liderlerin, dünyanın en zenginlerinin toplanıp kalkınma, eşitlik, sosyal adalet konuştukları Davos zirvesine geçen yıl, zirveyi “Sudan bahsedilmesine izin verilmeyen itfaiyeciler konferansı”na benzeten Hollandalı gazeteci ve tarihçi Rutger Bregman’ın şu çıkışı damga vurmuştu “Boş verin yardımseverliği filan. Mesele sadece şudur; Vergiler, vergiler, vergiler”.
Türkiye’de koronavirüsa karşı önlemler konuşulurken de konunun bir türlü gelmediği böyle hayati bir yer var: Testler
Çünkü tespit edilen vaka sayısı, yapılan test sayısı ile ilgili.
Bazı genç hastaların ayakta atlatabildiği, grip belirtileri gösterdiği için insanların durum ciddileşene kadar doktora başvurmadığı bir salgını önlemenin en kestirme yolu olabildiğince fazla vakayı bulmak.
Bunun yolu da daha çok insana test yapmak.
O yüzden testten bahsetmeden koronavirüs tedbiri konuşmak faydasız.
Bu konuda uzman olmayan biri için fazlasıyla iddialı duran bu hüküm cümlesi bir kaç gündür dünya medyasında da üzerine üst üste haberler çıkan koronavirüsüyle mücadelede bir başarı hikayesine dayanıyor: Güney Kore modeline.
Güney Kore, salgının başladığı Çin’in komşusu. Salgından ilk etkilenen ülkelerden. Bizden bir ay kadar öndeler. Onların tecrübesinden öğrenecek çok şeyimiz var.
Güney Kore’nin 51 milyon nüfusu var. En çok vaka tespit edilen dördüncü ülke. Dünkü en son rakam 8.162’ydi.
Ama buna rağmen hastalıktan hayatını kaybedenlerin sayısı yine dün itibarıyla sadece 71.
Virüsü kapanların ölüm oranının dünya ortalaması yüzde 3.4 iken Güney Kore’de bu oran yüzde 0.77.
Ülke karantina altında değil, sokağa çıkma yasağı yok, hayat devam ediyor. İzole edilmiş insan sayısı sadece 7253.
60 milyonluk İtalya’da ise nüfusun tamamı evlere kapatılmış durumda. Vaka sayısı bu yazı yazılırken 21.157, ölüm sayısı 1441’di.
İkisinde de salgın küçük şehirlerde başladı, iki ülkenin sosyal şartları, tıbbi imkanları birbirine denk.
Peki nasıl oldu da iki ülke arasında böylesine bir fark ortaya çıktı?
Bunun sebebi iki ülkenin koronavirüs testi stratejisinin farklılığı.
60 milyonluk İtalya’da testler sadece hastalık şikayetleriyle doktora başvuranlara uygulanmış. Bugüne kadar çoğu son dönemde olmak üzere 80 bin test yapılmış. Bu pek çok ülkeye göre yüksek bir oran.
Ama test sayısında rekor Güney Kore’de. 51 milyonluk Güney Kore’de 20 Ocak’tan bu yana yapılan test sayısı 260 bini geçmiş durumda.
Testler için 500 klinik ve 40 mobil ünite oluşturulmuş. Bu birimlerin her gün 15 bin test yapma kapasitesi var.
Testler sadece hastalık şikayetleriyle başvuranlara yapılmıyor.
Bir koronavirüs takip sistemi kurulmuş. Yurtdışından gelenler, salgının yoğun olduğu yerlerde bulunanlar, hastalarla temas edenler kredi kartı bilgileri, güvenlik kameraları ve uydular vasıtasıyla 14 gün boyunca takip ediliyor.
Ve durumundan şüphelenilenler ya aranıyor ya da telefonlarına mesaj atılıp gidebilecekleri en yakın test birimine yönlendiriliyor.
Hasta ve yaşlı olanların evlerine gidiliyor.
Testler bedava. Sadece 10 dakika sürüyor. Beta ve Influenza testlerine benziyor. Sonuç ertesi gün alınıyor.
Test sonucu pozitif çıkanlara devlet 137 dolarlık bir yardım parası veriyor ve hastanelerde yer oluncaya kadar evlerde karantinaya alınmalarını sağlıyor.
Bu yaygın test stratejisiyle, gündelik hayatı durdurmadan virüsün yayılmasını sınırlandırmış Güney Kore.
Geçen Cuma günü 110 yeni hastaya rağmen 177 kişi de iyileşip hastanelerden taburcu edilmiş, ilk defa iyileşen insan sayısı hastalananları geçmiş.
Güney Kore’nin en büyük sorunu ise İtalya ve diğer ülkelerin aksine hastalığa yakalanalar içinde gençlerin oranın en yüksek olduğu ülke olması.
Bunun sebebi virüsün mutasyon geçirmesi değil, 88 yaşındaki bir adam.
Güney Kore’de koronavirüs vakalarının yüzde 60’i Daegu şehrinden.
Bu vakaların çoğunluğu ise şehirdeki Shincheonji Kilisesi’nin genç mensupları.
300 bin takipçisi olan Shincheonji Kilisesi’nin başında 88 yaşındaki Lee Man-hee var.
Takipçileri onu kutsal bir soydan gelen İsa’nın sözcüsü olarak kabul ediyor, ölümsüz olduğu düşünülüyor, kilisenin kuruluşu olan 1984 yılını takvimlerinin başlangıç tarihi olarak kabul ediyorlar.
Çoğunluğu gençlerden oluşan bu tarikatın mensupları arasında virüsün hızla yayılmasının sebebi ise her gün yaptıkları toplu dua.
Yüzlerce kişi küçük salonlarda, birbirleriyle diz dize yere oturuyor ve üç saat boyunca sürekli bağırarak, şarkı söyleyerek ve elleriyle hareketler yaparak dua ediyorlar.
Yine de Güney Kore koronavirüsüyle mücadelede bir model oldu.
Bunu günlerdir Güney Kore’deki yaygın test stratejisini anlatan haberler yapan Amerikan ve İngiliz medyası söylüyor.
Bunu söylerken de kendi hükümetlerini yerden yere vuruyorlar.
Çünkü 51 milyon nüfuslu Güney Kore’de 250 bin test yapılmışken, 330 milyonluk ABD’de şu ana kadar yapılan test sayısı 15 bin.
Bu testlerle tespit edilen vaka sayısı ise 2952. Üstelik ABD’de bir testin maliyeti 1.500 dolara kadar çıkıyor. ABD’de de İtalya gibi sadece hastalıktan şüphelenilenlere test yapılıyor.
Peki Türkiye’de durum ne?
Türkiye’nin koronavirüsle mücadelede dünyada pek çok ülkeden daha iyi olduğu, gerekli tedbirleri daha erken aldığı açık.
Ama test konusunda rakamlar düşük.
Aslında düne kadar açıklanmış bir rakam da yoktu.
Dün Habertürk gazetesindeki köşesinde Muharrem Sarıkaya’nın Sağlık Bakanlığı’ndan aldığı bilgilere göre bugüne kadar Türkiye’de 2800 civarında koronavirüs testi yapılmış.
Yani şu ana kadar tespit edilen altı vaka 2800 testin sonucunda ortaya çıkmış bir sayı.
Dün itibarıyla KKTC’de bile vaka sayısı altıydı. Güney Kıbrıs’ta 26, Yunanistan’da 228, İsrail’de 200, Azerbaycan’da 15, Bosna’da 21, Katar’da 337...
Vaka sayısının az olması sevindirici ama varsa virüs taşıyanların tespit edilebilmesi salgınla mücadele edebilmenin tek yolu.
Bunun için test yapılan insan sayısının artırılması gerekiyor.
81 milyonluk ülke için bu test sayısının üç bin civarında olmasının sebebi Türkiye’de de sadece hastalık belirtilerini gösterenlere bu testin uygulanması.
Örneğin önceki gün Umre’den gelen 21 bin kişi için Sağlık Bakanı Fahrettin Koca yaptığı açıklamada ‘Umre’den dönenlerin sağlık taramasından geçirildiğini ve şüphelilerin test edildiğini’ açıklamıştı.
Güney Kore modeli ise testin mümkün olduğunca yaygınlaştırılması, kolay ulaşılabilir ve ücretsiz olması, daha kısa sürede daha fazla insana yapılabilmesi, belki bunu takip eden, insanları test merkezlerine yönlendiren bir sistemin kurulması gerektiğini söylüyor.
Ve tabii vaka sayısıyla birlikte test sayılarının da düzenli açıklanması gerekiyor
Güney Koreliler de bu sistemi 2015 MERS salgınından çıkardıkları derslerle kurmuşlar.
Türkiye’deki rakamlar buralara gelmeden Ankara’da konuyu takip eden ve şu ana kadar da başarıyla yöneten yetkililerin Güney Kore tecrübesine bakmasında fayda va
.18/03/2020 02:13
Peki şifasını kim bulacak? 62 Geçen hafta uzmanların uyarılarına, kamuoyundan yükselen itirazlara rağmen Cuma Namazı’nın kılınmasında ısrar eden Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Ankara’da beş bin kişilik Ahmet Hamdi Akseki Camii’ni dolduran cemaate koronavirüse karşı “Kalabalık ortamlardan uzak durmayı” tavsiye ettiği hutbesine şu ümitvar cümlelerle başlamıştı:
“Tarih boyunca pek çok hastalık Allah’ın yardımı ve insanların gayretli araştırmalarıyla tedavi edilmiştir. Bugün dünyanın dört bir köşesine yayılan koronavirüs’ün de inşallah şifası bulunacaktır.”
Peki şifasını kim bulacak?
Kim o gayretli araştırmaları yapan insanlar?
Bu sorunun cevabı için Türkiye’de bir anket yapılsa herhalde en popüler cevap “virüsü kim bulduysa onlar” olurdu.
Virüsü üretip dünyaya saldığından şüphelenilen ülkelerden İsrail’de Türkiye’nin dört katı kadar (340) vaka olması, ABD’deki şimdiden 86 ölü, sıfırlanmış faiz, boşalmış sokaklar, evlerine kapanmış Avrupa ana akım televizyonlara kadar çıkan bu komplo teorilerini gidermeye yetmiyor.
Neyse ki bu komplocular, salgının faturasını kapitalizme çıkaranlar, çareyi ‘sosyalist Küba’dan bekleyenler, bütün dünyayı ayrım yapmadan kasıp kavuran bir salgında hala kendi milletinin üstünlüğünü görenler, bir vesile bulup Batı medeniyetinin çöküşünü kutlayanlar, hastalığı artan ahlaksızlıklarla açıklayanlar konuşup dururken dünyada sahiden gayretli bilim insanları var ve milyonlarca insanın hayatını kurtaracak aşıyı geliştirmek için çalışıyorlar.
Çalışmalar 65 gün önce Çin’in koronavirüs ile ilgili bilgileri bütün dünyayla paylaşmasının hemen ardından başladı. Küresel bir dayanışma içinde de devam ediyor.
Dünyanın her yerinden yüze yakın bilimsel dergi, akademik topluluk, enstitü ve ilaç şirketi bir taahhütname imzalayarak yeni tür koronavirüs COVID-19 ile ilgili yaptıkları bilimsel çalışmaları ve makaleleri ücretsiz olarak herkese açmaya karar verdiler.
Hızla ilerleyen çalışmalarda dün bir aşı Faz-1 aşamasına ulaştı.
Bir ilacın keşfedilmesinin ardından hastalara ulaşabilmesi için uzun yıllar alabilen dört fazlı bir süreci tamamlaması gerekiyor.
Koronavirüs ile mücadelede yalpaladığı için çok eleştirilen Trump’ın bu müjdeli haberi açıklamak için düzenlediği basın toplantısında konuşan Ulusal Alerji ve Salgın Hastalıklar Enstitüsü’nün 79 yaşındaki başkanı Anthony Fauci’ye göre 65 günde Faz-1 aşamasına gelinmiş olması bir “rekor.”
(Bu arada Fauci, şu sıralar Amerika’nın Fahrettin Koca’sı statüsünde. Açıklamalarıyla ABD’lilerin en güvendiği isim. Hatta onu 2020’de başkanlığa aday gösterenler bile var.)
İlk aşı dün ABD’de koronavirüs’ten en çok etkilenen, şu ana kadar 48 kişinin hayatını kaybettiği Washington eyaletinin başkenti Seattle’daki Kaiser Permanente Washington Araştırma Enstitüsü’nde yapıldı.
İlk gönüllü 43 yaşında iki çocuk annesi Jennifer Haller’di. Haller koronavirüs taşıyıcısı değil. Bunun için sadece 100 dolar gibi sembolik bir ücret alacak. Bu aldığı riske değmeyecek bir para. Belki de milyonlarca insanın hayatını kurtarma pahasına bu riski neden aldığını “Kendimi çok çaresiz hissediyordum, bu bir şeyler yapmak için büyük bir fırsattı” diye açıklamış, onu bunu yapması için çocukları teşvik etmiş.
Onunla birlikte 44 gönüllüye daha bu aşı yapılacak.
İlaç geliştirmenin dört fazından birincisine hızlıca getirilmiş aşının kod adı mRNA-1273.
Aşı, resmi bir kurum olan Ulusal Alerji ve Salgın Hastalıklar Enstitüsü’nden bilim insanları ve Massachusetts merkezli bir startup olan Moderna ilaç şirketi tarafından ortaklaşa geliştirilmiş.
Aşıyı üreten Moderna şirketinin ortaklarından biri bize çok tanıdık.
Nubar Afeyan’ın kökleri Adapazarlı bir Ermeni ailesine dayanıyor.
Ailenin fertleri 1915 tehcirinde sürülmüş.
İki büyük amcası tehcir yolunda Adana’da iyi Almanca bildikleri için Bağdat Demiryolu inşaatında çalıştırılmak üzere Almanlar tarafından istihdam edilerek kurtulmuş. Halası ise eşinin doktor olmasından dolayı Osmanlı ordusunda görevlendirilmesi sayesinde hayatta kalmış.
Aile 1918’den sonra Bulgaristan’a kaçmış. Babası orada doğmuş. İstanbul’dan Bulgaristan’a yumurta ticareti yapmış. Komünizm gelince oradan da sahte bir İran pasaportuyla kaçıp Beyrut’a yerleşmişler. Afeyan 13 yaşındayken ailesi bu kez göçmen olarak Kanada’ya göç etmiş. Afeyan MIT de okumuş. Sonra Moderna ilaç firmasına giden yola girmiş.
Bu 100 yıllık acı zorunlu göçler hikayesinin sonu, milyonlarca insanın hayatını kurtaracak bir aşıya çıkabilir.
Ama bu salgına karşı insanlığın ürettiği tek çare bu aşı değil.
İkinci alternatif aşının adı Remdesivir. Dünya Sağlık Örgütü bu aşıyı şubat ayında en umut vaad eden ilaç olarak tanımlamış. İlacı Kaliforniya merkezli Gilead adlı ilaç araştırma şirketi geliştirdi. İsrail’deki bir dağ olan adından da anlaşılacağı gibi bu şirketin kurucuları İsrailli iki bilim insanı. Şirket, SARS, MERS, Ebola’ya karşı geliştirilmiş bu anti-viral aşının bu yeni tür koronavirüs’e karşı da etkili olabileceğini açıkladı.
Bir diğer alternatif Avusturalya’dan. Norveç hükümetinin, Bill Gates ve eşinin kurduğu Gates Vakfı’nın desteklediği Queensland Üniversitesi’ndeki aşı çalışmalarını 38 yaşındaki doktor Keith Chappell ve üç arkadaşı yönetiyor. Aşının adı S-Spike.
Belçika’da Ghent Üniversitesi’ndeki Flemish Enstitüsü’nde Prof. Xavier Saelens liderliğindeki ekip ise COVID-19 virüsünü laboratuvarda etkisiz hale getirmeyi başardıklarını açıkladı. ABD’li ve Alman bilim insanlarıyla birlikte çalışan enstitünün sponsorlarından biri yine Bill Gates.
Almanya’nın Tubingen şehrinde bulunan CureVac ilaç şirketi de haziran veya temmuz ayında insanlar üzerinde test etmeye başlayacakları bir aşı geliştirdiklerini açıkladılar. Hatta şirketin sahibi Trump’tan bir davet bile aldı. Davet üzerine Almanya Ekonomi Bakanı “Almanya satılık değildir” diye bir açıklama yaptı.
Son olarak virüsün ortaya çıktığı Çin dün geliştirdiği aşının klinik denemeler için hazır olduğunu açıkladı. Bir kaç gün önce İsrail’den de benzer bir açıklama gelmişti.
Bunlar dışında dünyanın en büyük ilaç firmaları Pfizer, Sanofi, Lily, Johnson and Johnson, GlaxoSmithKline da koronavirüsüne karşı aşılar geliştirdiler ama henüz Faz-1 aşamasına gelen bir ilaç yok. Bu şirketlerin temsilcileri Beyaz Saray’da Trump’la bir araya geldi.
En yakın aşının hastalar üzerinde kullanılacak hale getirilmesinin en iyi ihtimalle bir yılı alabileceği söyleniyor.
Belki insanlığın bu acil durumu için bu standart deney süreçleri hızlandırılabilir.
Yani özetle Diyanet İşleri Başkanı haklı.
Çöktüğü iddia edilen Batı’nın bilim kurumlarında ve her şeyin suçlusu olarak görülen kapitalizminin büyük ilaç şirketlerinde gayretli bilim insanları bu salgına çare bulmak için var güçleriyle çalışıyor.
Koronavirüs’ün de inşallah şifası bulunacak.
Bu gayretlere ülke olarak maalesef şimdilik bir katkımız olmuyor.
Ama en azından insanlığın bu ortak derdine çare bulmaya çalışan ülkelere karşı düşmanlığı, böbürlenmeyi bırakabilir, aşı bulunana kadar uzmanların tavsiyelerine direnmeyebiliriz...
Büyük mağaza zincirleri tek tek, çalışanlarının ve toplumun sağlığı için dükkanlarını kapattıklarını açıklıyor.
Televizyonlarda, sosyal medyada her dakika insanlara evde kalmaları çağrıları yapılıyor.
Herkes haklı. Bu çağrılarla en doğrusunu yapıyorlar. Bu virüsün yayılmaması için sosyal temas kesilmeli, herkes evinde kalmalı.
Peki ya evde kalamayanlar?
Canı sıkılıp gezmeye çıkanları, hava güzel
.diye kendini banklara atanları, bir kahvehane, lokanta bulup oturmaya çalışanları kastetmiyorum.
Sahiden de evde kalacak lüksü olmayanları, evde kalanların evde kalmaya devam edebilmesi için evde kalmaması gerekenleri kastediyorum.
İki ay kapattık deyip evinde oturma lüksü, bütçesi olmayan, ay sonunda ödenmesi gereken kirası, çekleri, kredisi olan küçük ve orta düzeyli iş sahiplerini.
Evde kalanların istediklerini bulabilmesi için fabrikalarda, üretim alanlarında çalışmaya devam eden işçileri, çiftçileri, evinde kalanlara ulaşan tedarik zinciri kopmasın diye her sabah işine gitmeye devam edenleri.
Evde kalanların gidip ihtiyaçlarını satın aldığı marketlerin çalışanlarını.
Evde kalanların bir telefon uzaklarında canlarının çektiği yiyecekleri hazırlayan lokantaları, ekmekleri yapan fırınları, damacana su servisine devam edenleri.
Herkes dışarıya çıkmadan evden işlerini görsün diye bütün bu siparişleri taşıyan kargocuları, kuryeleri.
Evde kalanların evlerini temizleyenleri, yemekleri yapanları, çocuklara, hastalara bakanları.
Metrolarda, otobüslerde, vapurlarda çalışanları.
Evde kalanların elektriği, suyu, interneti, doğalgazı kesilmesin diye her sabah işe gitmek zorunda olanları.
Elinizde tuttuğunuz gazetelerin, izlediğiniz televizyonların, okuduğunuz internet sitelerinin yayına devam edebilmesi için günlük mesailerine devam eden gazetecileri.
Ve tabii sağlık çalışanlarını...
Evet kabul edelim ki “evde kal” maalesef bir orta ve üst sınıf çağrısı.
Evde kapandığında tek sıkıntısı can sıkıntısı olacaklar, memurlar, öğrenciler, öğretmenler, akademisyenler, ofise gitmeyip işini home office olarak da yapabilecekler, dükkanını kapatırsa bir kaç ay idare edebileceklerin rahatça yapabildiği bir çağrı bu.
Ama yukarıda saydıklarımızdan bir kısmı evinde kalırsa, geri kalanlar evde kalmaya devam edebilirler mi?
Devam edebilir miyiz?
Peki evinde kalamayanlar ne olacak?
Bir dükkan sahibi evde kalırsa, ay sonunda çekinin ya da kredisinin zamanı geçtiğinde banka görevlileri, icra memurları da evde kalacak mı?
Kapatıp evde kaldıklarında AVM, mağaza, lokanta, cafe çalışanları maaşlarını almaya devam edebilecek mi?
Evlerde çalışanlara, ev sahipleri gelmedikleri günlerin parasını verecek mi?
Evde kalarak para kazanamayacak milyonlarca insan ne yapacak?
Faturalarını, kiralarını nasıl ödeyecek, market alışverişini hangi parayla yapacak?
Daha dün, her akşam ekranlarında insanlara evde kalmaları çağrısı yapılan bir televizyonun patronlarının İstanbul’daki inşaatında çalışan işçiler virüse karşı yeterli önlemler alınmadığı için iş bırakma eylemi yapıyordu.
Maalesef evde kal herkese hitap eden bir çağrı değil.
Böyle bir salgında daha fazla insanın evde kalmasını sağlamak ise evde kal çağrısı yapan hükümetlerin görevi.
Bu yüzden pek çok ülkede üst üste ekonomik destek paketleri açıklandı.
15 gün boyunca sokağa çıkma yasağı ilan edip, Fransızları televizyondan uyarılara uymadıkları için azarlayan Macron “evde kalın” derken “ Gaz, elektrik ve su faturaları askıya alınacak. Kapanan hiçbir dükkan, hiçbir şirket iflas etmeyecek. Hiçbir işçi işini kaybetmeyecek” de dedi ve 300 milyar euroluk bir destek paketi açıkladı.
Paket içinde evden çalışamayan ya da işe gidemedikleri için izinli sayılan çalışanların ve okulların tatil olması nedeniyle çocuklarına bakmak için işe gidemeyen ebeveynlerin maaşlarının devlet tarafından ödenmesi gibi doğrudan hayata temas eden somut destekler var. Almanya’da Ekonomi Bakanı Peter Altmaier’ın açıkladığı ilk etapta 614 milyar dolarlık pakette de salgından etkilenen şirketlerin vergi ödemelerinin ertelenmesi, ücretsiz izne ayrılan ve işe gidemeyen çalışanların maaşlarının karşılanması gibi tedbirler yer alıyor. İngiltere’deki Muhafazakar iktidar bile kendisinden beklenmeyecek sosyal bir adım atarak, işe gidemeyen, ücretsiz izne ayrılmış bütün çalışanların maaşlarının maksimum 2500 sterline kadar yüzde 80’inin devlet tarafından ödeneceğini açıkladı.
ABD Kongresi’nin her iki kanadının da onayladığı 1 trilyon dolarlık paketin 300 milyar doları küçük işletmelere doğrudan kredi olarak verilecek, geri kalanın çoğu ise yıllık gelirine göre her vatandaşa 1200 dolar, her çifte 2400 dolarlık destek çekleri halinde dağıtılacak.
İspanya’da açıklanan ülke tarihinin en büyük bütçeli destek paketinde de şirketlerin çalışanlarını işten çıkarmayıp ücretli izne çıkarması için devletin maaş desteği vermesi var.
Malezya’da özellikle yaz ayları yaşandığı için işsiz kalan turizm sektörü çalışanlarına maaş verilecek. Elektrik ve su bedelleri düşürülecek.
Kanada’da Başbakan Justin Trudeau’nun “İşinizi kaybedip, para bulup bulamayacağınızı düşünmeyin sadece sağlığınıza yoğunlaşın” diyerek açıkladığı pakette yine küçük işletme sahiplerine üç ay boyunca maaş verilmesi, işsiz kalanların başvurup destek alacağı bir fon kurulması gibi çözümler bulunuyor.
Türkiye’de de Cumhurbaşkanı Erdoğan, 19 maddelik karşılığı 100 milyar TL olduğu söylenen bir paket açıkladı.
Küçük işletmelere kredi musluklarının açılması, SGK primlerinin altı ay ertelenmesi, işletmelere bankaların bu mücbir sebep yüzünden yaşanacak ödeme sorunlarında zorluk çıkarmaması, telafi çalışma süresinin dört aya çıkarılması gibi işletmeleri desteleyen, işsizliği azaltmaya çalışan düzenlemeler mevcut.
Maaşı 1000 TL’nin altında olan 600 binin üstünde emeklinin maaşı 1500 TL’ye çıkarıldı. Bu özellikle virüsten en çok etkilenecek yaş grubu için yerinde bir tedbir.
Ama pakette direkt harcamalardan çok verilen garantiler, vergi tahsilatı ertelemeleri, kamu bankalarına yükümlülüklerin yapılandırılması gibi nakit-harcama dışı adımlar mevcut. O yüzden öngörüldüğü gibi bütçeden 100 milyarlık bir harcama çıkmayacak.
Diğer ülkelerin açıkladığı paketlerdeki salgın yüzünden işsiz kalanlara, ücretsiz izne çıkarılanlara ya da evde kalanlara yönelik bir maaş desteği yok. Muhalefet partililerinin önerdiği elektrik, su, doğalgaz ödemelerinin belli bir süre alınmaması da pakete girememiş.
Bunun yerine Enerji Bakanı bir müjde olarak faturaların online ödenebileceğini ilan etti.
Özellikle böyle bir paketin içinde konut alımında kredi kullanım oranının yüzde 80'den yüzde 90'a çıkarılmasının ne işi olduğunu, insanları evde kalmaya ikna etmeye çalışırken iç hat uçuşlarında vergi indiriminin bu pakete nasıl girdiğini anlayabilen yok.
Karar’da dün İbrahim Kahveci’nin yazısının başlığı durumu net anlatıyordu: “Durum daha ciddi.”
Kahveci yazısını şöyle bitirmişti:
“Tekrar ifade etmek isterim: Açıklanan paket ile yaşanan ekonomik sıkıntı arasında çok ciddi fark var. Acil yeni tedbirlere ihtiyaç duyulmaktadır.”
Eğer yeni bir paketle bu fark kapatılmazsa, daha fazla sayıda insanı evde kalmaya ikna etmek mümkün olmayacak. Ve bunu yapmak için de fazla süre yok.
Evde kalabilenler ve evde kalamayanlar ayrımının netleştiği günlerden geçerken, salgın yüzünden daha fazla insan işini, işyerini kaybedebilir, mevcut ekonomik sorunlar derinleşebilir.
Sanatçılardan, gazetecilerden, doktorlardan, Instagram fenomenlerinden farklı olarak siyasetçilere “evde kal” derken bunu mümkün kılacak koşulları da sağlamak düşüyor.
Yoksa tabii ki “Lütfen evde kal” demek o kadar zor değil.
.25/03/2020 05:28
Nasıl oldu da bu kadar yayılabildi? 47 Dün öğleden sonra bu yazı için oturduğumda, John Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin interaktif haritasına göre dünyada koronavirüs kapmış insan sayısı 392.780, bu virüsten hayatını kaybeden insan sayısı ise 17.159’du.
Dün akşam rakamları güncellemek için tekrar baktığımda vaka sayısı 414.277’ye, hayatını kaybedenlerin sayısı ise 18.557’ye çıkmıştı.
Aynı gün içinde öğleden akşama değişen rakamlar bunlar. Siz bu yazıyı okurken rakamlar bunların çok daha üstüne çıkmış olacak.
İki dünya savaşından sonra dünyanın karşı karşıya kaldığı en büyük kriz diyenler abartmıyor. Yeryüzündeki bütün insanları tehdit edip, milyarlarca insanı aynı anda evlerine kapatan insanlık tarihinde bir örnek bulmak bile zor olabilir.
Dünyanın 169 ülkesine yayılmış olan virüs, sadece Kuzey Kore, Türkmenistan gibi nüfusunun yarısı bu virüsü kapsa bile dünyanın haberi olmayacağı otoriter rejimlerle yönetilen ülkelere, Nijer, Mozambik, Sierra Leona gibi bu virüsü tespit edecek kadar dahi sağlık sistemleri olmayan yoksul ülkelere ve Yemen, Libya gibi savaş bölgelerine girememiş durumda.
İki gün önce Suriye’ye hatta blokaj altındaki Gazze’ye bile girmeyi başarmış bir virüsten bahsediyoruz.
Daha dün 1 milyar 300 milyonluk Hindistan’da 21 günlük sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
Sadece İtalya’da her gün her üç dakikada bir kişi koronavirüs yüzünden hayatını kaybediyor.
Peki Aralık 2019’da Çin’deki bir pazaryerinde ortaya çıkan bir virüs, üç ayda herkesin gözleri önünde bütün dünyaya nasıl yayılabildi?
Bu sorunun yanıtı üzerine epeyce şey okuduk.
Ama her gün üzerimize yağan ayrıntılara bu kadar gömülmüşken tekrar bu soru üzerinde düşünmekte fayda var.
Çünkü dün nerelerde hata yapıldığını hatırlamak bugün ve yarın benzer hatalarının yapılmaması için hayati önemde.
Bu sorgulama için hem gazetecilik hem de grafik olarak çok iyi hazırlanmış bir haberin peşinden gideceğiz. Haber, önceki gün New York Times gazetesinin internet sitesinde dört gazetecinin imzasıyla “Virüs Nasıl Yayıldı” başlığıyla yayınlandı.
Haberde çok basit bir gerçeğin izi sürülüyor: Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıkmış bu virüsün yayılması, ulaşım engellenseydi durdurulabilirdi. Peki neden bu başarılamadı?
Nasıl oldu da Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıkmış bir virüs üç ay sonra Trabzon Of’ta 62 yaşında bir kadının hayatına mal olabildi?
Hikaye, herkesin bildiği gibi Aralık 2019’da 11 milyon nüfuslu Çin’in Wuhan şehrinin deniz ürünleri pazarında başlıyor.
Ama maalesef Wuhan aynı zamanda ulaşımda kavşak noktası olan bir şehirdi ve deniz ürünleri pazarının yakınlarında da her gün on binlerce yolcunun geçtiği Hankou tren istasyonu bulunmaktaydı.
Aralık ayının sonlarında dört vaka, onlarca vakaya yükselmişti ama Wuhan’daki doktorlar virüs hakkında, klasik yöntemlerle tedavi edemedikleri bir hastalık olmasından başka bir şey bilmiyorlardı. Şüphelenen doktorların sesleri de Çin hükümeti tarafından bastırıldı.
Virüsün ne olduğunun tespit edilemediği o günlerde bile gerçek vaka sayısının en az 1000 olduğu düşünülüyor.
Buna rağmen Çin hükümeti 31 Aralık 2019’a kadar Dünya Sağlık Örgütü’nü ortaya çıkan bu yeni hastalıkla ilgili uyarmadı.
Uyardıktan sonra da şöyle bir açıklama yaptı: “Bu engellenebilecek ve kontrol altında tutulabilecek bir hastalıktır”.
Halbuki salgın olabilecek en kötü zamanlamada ortaya çıkmıştı.
Yüz milyonlarca Çinlinin, Çin Yeni Yılı tatili için seyahate çıktığı günlerde.
Çin’in Google’u Baidu ve en önemli Telekom şirketlerinin verilerine göre 1 Ocak 2020 günü milyonlarca insan Wuhan’da hareket halinde görülüyor.
Sadece 1 Ocak günü 175 bin Wuhanlı tatil için şehri terk etmişti.
Wuhan’ın karantinaya alındığı 22 Ocak gününe kadar Ocak ayı içinde üç hafta boyunca tatil için şehirden geçen ya da ayrılan insan sayısı 7 milyonu bulmuştu.
22 Ocak’tan önce virüsü taşıyanlar Pekin, Şangay gibi Çin’in büyükşehirlerine çoktan dağılmış, tatil için dünyanın her yerine binlerce Wuhanlı uçmuştu.
Ocak ayında Wuhan’dan tatil için New York’a 900, Sydney’e 2200, Bangkok’a 15 bin kişinin uçtuğu düşünülüyor. Yurtdışındaki ilk vaka da zaten Ocak ayının ortasında Bangkok’ta görüldü. Ardından Tokyo, Seul, Singapur ve Seattle’de ilk vakalar ortaya çıktı.
Ama uzmanlara göre bu tespit edilenler azınlıktı. Yüzde 85’i hiç denetlenmeden ve tespit edilmeden virüsü aralarında Roma’nın, Paris’in Milano’nun, Tahran’ın da olduğu 26 ülkeden 30 şehre taşımışlardı.
Yani New York Times haberi diyor ki virüs durup dururken, kaçınılmaz bir zorunluluk olarak dünyaya yayılmadı, başta Çin hükümeti olmak üzere, hükümetlerin yanlış, gecikmiş kararları yüzünden göz göre göre uçaklarla tüm dünyaya taşındı.
Örneğin bugün ölü sayısında Çin’i geçmiş, vaka sayısında da yaklaşmakta olan İtalya’da, Wuhan’ın karantinaya alındığı gün Roma’da İtalya-Çin ilişkilerinin 50’inci yılı için ilan edilen 2020 İtalya Çin Kültür ve Turizm Yılı’nın açılış töreni yapılıyordu. Tören için Çin turizm bakanıyla birlikte kalabalık bir Çinli heyet İtalya’ya gelmişti.
Aynı günlerde bugün vakaların yüzde 60’ının olduğu sanayi bölgesi Lombardiya’da çalışan Çinli göçmenler ise yeni yıl tatili için gittikleri Çin’den İtalya’ya geri dönmüşlerdi. Muhalefet, Cumhurbaşkanı Conte’den en azından okullar açılmadan Çin’den gelen göçmen çocukların karantinaya alınıp takip edilmesini istemişti ama bu talep de dinlenmedi.
Bu arada Çinli turistler akın akın İtalya’ya gelmeye devam ediyorlardı. İtalya’da tespit edilen ilk vaka da 23 Ocak’ta Wuhan’dan Milano'ya turistik bir seyahatle gelmiş bir Çinli çift olmuştu. İtalya, Çin ile tüm uçuşlarını ise ancak bir hafta sonra 31 Ocak’ta durdurabildi.
Ama virüs çoktan Çin ile güçlü ekonomik ilişkileri olan Milano’da ve Lombardiya bölgesinde yayılmaya başlamıştı Virüsün yayılmasında etkili olan ilk hasta olan 38 yaşındaki Hasta-1’in virüsü Çin’den dönmüş bir İtalyan arkadaşından kaptığı zannediliyor.
4 Şubat’ta Lombardiya bölgesindeki küçük bir kasaba olan Codogno’daki hastaneye başvurmuş olan Hasta-1’e grip olduğu söylenmiş, sonra ağırlaşınca tekrar hastaneye başvurmuş ama yine koronavirüsten şüphelenilmemişti. Bu sırada virüs önce hastane çalışanlarına, sonra 38 yaşındaki adamın aktif sosyal hayatı yüzünden barda içki içtiği, maç yaptığı arkadaşlarına, hamile eşine, annesine ve akrabalarına bulaşmıştı. Fark edildiğinde virüs yüzlerce kişiye yayılmış haldeydi.
Bölge karantinaya alındı ama bu kez de yakınlarındaki Milano’nun Belediye Başkanı “Milano durmaz” adlı bir kampanyayla şehrin halkını günlük hayatlarına devam etmeye çağırdı, virüsün Milano gibi büyük şehirlerde yayılması da hızlandı ve bugünkü korkunç manzara ortaya çıktı.
Güney Kore’de, Çin’de, İspanya’da, Fransa’da, Uruguay’da, Romanya’da benzer hikayelerle virüs yayıldı.
Türkiye’deki hikaye de benzer.
Türkiye’de virüsten hayatını kaybeden ilk kişi olan Beyoğlu’ndaki Melis Eczanesi’nin sahibi 89 yaşındaki İhsan Giray’e virüs eczanede çalışan ve geçen gün vefat eden 71 yaşındaki Ekrem Öztürk’ten, ona da eczaneye gelen bir Çinli turistten geçmişti.
Muhtemelen o Çinli turist de kendini hasta hissedip eczaneden ilaç almaya gelmişti.
Muhtemelen çünkü daha fazla ayrıntı bilmiyoruz.
Ama net bildiğimiz bir şey var; Virüsün Wuhan’da ortaya çıkmasından ve yayılmasından sonra Çinli China Southern Havayolları, 23 Ocak’a kadar yani Wuhan’ın karantinaya alınmasından bir gün sonraya kadar İstanbul’a haftada üç gün uçmaya devam etti.
Yani ocak ayı içerisinde en az 9 kez Wuhan’dan İstanbul’a Çinlileri taşıyan uçaklar indi.
Ancak 23 Ocak’ta Sağlık Bakanlığı, Wuhan’ın karantinaya alınmasından sonra bir açıklama yaparak “Çin hükümetinin bölgeyi karantina altına almasının ardından, Çin'e ait bir havayolu firması tarafından haftada üç gün düzenlenen Wuhan- İstanbul seferleri durdurulmuştur” dedi.
Virüsün çoktan yayılmış olduğu Çin’in diğer şehirlerden uçuşlar ise sekiz gün daha sürdü.
Tedbir olarak Bakanlık Çin’den yapılan diğer uçuşlar hakkında 23 Ocak’ta şöyle bir karar aldı:
"Çin'de görülen Koronavirüs sebebiyle dün Bakanlığımızda toplanan Bilim Kurulu, Çin'den gelen tüm uçuşlar için bulaşıcı hastalık kontrol önlemlerinin alınması, yolcu iletişim bilgi formlarının doldurulması ve yer personelinin bilgilendirilmesi yönünde karar almıştır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından bu konuda henüz bir uyarı yapılmamış olmasına rağmen, Bakanlığımız tarafından Çin'den gelen tüm uçaklardaki yolcuların uçaktan inişte termal kameralarla taranması kararı alınmıştır.”
Fakat uçuşlar yine de iptal edilmedi.
29 Ocak’ta British Airways, United Airlines, American Airlines, Air Asia, Air India, Lufthansa ve Finnair gibi dünyanın en önde gelen havayolu şirketleri, Çin’e olan tüm uçuşlarını iptal ettiler.
Aynı gün THY sözcüsü ise sosyal medyadan şöyle bir açıklama yaptı: "Türk Hava Yolları olarak Çin'de ortaya çıkan Corona Virüsü ile ilgili gelişmeleri yakından takip ediyoruz. İlgili kurum ve kuruluşlarla gerekli değerlendirmeleri yapıyoruz. Değerlendirmelere göre sizleri bilgilendirmeye devam edeceğiz"
Bir gün sonra 30 Ocak’ta THY bir açıklama daha yaparak şöyle dedi: “Pekin, Guangzhou, Şangay ve Xian uçuşlarımızda bir süredir görülen belirgin talep düşüşü nedeniyle bahse konu noktalara 5 Şubat - 29 Şubat tarih aralığına planlı uçuşlarımızda frekans azaltımına gidilecektir"
THY’yi Çin’e olan tüm uçuşlarını iptal ettirmeye ikna edebilen ise, 31 Ocak günü, Dünya Sağlık Örgütü’nün koronavirüs için “uluslararası kamu sağlığı acil durumu” ilan etmesi oldu.
Peki salgının Çin’den sonra yayıldığı diğer ülkelerden Türkiye’ye yapılan uçuşlarda nasıl tedbirler alındı?
Bu tedbirler önemli çünkü Güney Kore’de 6500 kişiye virüs, Çin’den gelmiş bir kişiyle temas kurmuş “31 numaralı hasta” denilen tek bir kişiden bulaştı. Uruguay’a virüsü, 7 Mart’ta İtalya ve İspanya’dan gelerek 500 kişilik bir düğüne katılan bir kadının taşıdığı düşünülüyor. Romanya’daki 150 kişi, İsrail’den gelen bir kişiyle temas etmeleri sonucunda virüsü kaptı.
Türkiye’de vakalar açıklanmadığı için elimizde yine basına yansımış bir örnek var.
Dün Yeni Şafak’ta yayınlanan “Keşke 14 gün kuralına uysaydı” başlıklı haberden okuyalım:
“Ailesiyle birlikte Fransa’da ikamet eden 62 yaşında gurbetçi E.Y. bir yakınının cenaze töreni için 9 Mart’ta aktarmalı uçakla İstanbul’a indi, oradan da Trabzon’a geçti. Virüsün merkezi Avrupa’dan geldiği halde kendini karantinaya almayan E.Y. maske ve eldiven gibi basit güvenlik önlemlerini bile gözardı ederek Of’taki taziye evine gitti. E.Y. burada önce cenaze törenine, ardından da mevlid ve taziyeye katılarak çok sayıda insanla fiziki temasta bulundu. E.Y., 2 gün geçtikten sonra 11 Mart’ta yüksek ateş şikayetiyle Of Devlet Hastanesi Dahiliye Polikliniği’ne başvurdu. E.Y. burada da bir ihmale imza atarak doktorlara yurt dışından geldiğini söylemedi. Buna rağmen doktorlar kendisine korona testi yaptı, ancak sonuç negatif çıktı. İlaç verilerek evine gönderilen E.Y.’nin ateşi düşmeyince 12 Mart’ta yeniden hastaneye götürüldü. Burada bir kez daha test yapıldı. Ancak Avrupa’da da benzerleri görüldüğü gibi sonuç yine negatif çıktı. Olumsuz durum görülmediğinden E.Y. yeniden evine gönderildi. 16 Mart’ta yüksek ateşten dolayı Kaşüstü Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edilen E.Y.’ye bir korona testi de burada yapıldı, sonuç pozitif çıktı. İlk değerlendirmelerde kuluçka döneminde olduğu için testlerin ‘negatif’ sonuç verebileceği öngörüldü. E.Y. karantinaya alınarak tedavisine başlandı. Ancak E.Y. 20 Mart günü yapılan tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetti.”
Haber neredeyse koronavirüsten hayatını kaybetmiş 62 yaşındaki bir kadını suçlayan bir dille yazılmış. İki kere test yapan ama ikisinde de negatif bulan hastane ise “Avrupa’da da benzerleri görüldüğü gibi” diyerek korunmuş.
Halbuki E.Y.nin Fransa’dan Türkiye’ye giriş yaptığı 9 Mart günü, Türkiye’de yurtdışından gelenlere yönelik karantina uygulaması yoktu. Fransa’dan gelenler 16 Mart’tan sonra karantinaya alınmaya başlandı.
9 Mart’ta gelenlerden ise sadece 14 gün kendilerini karantinaya almaları isteniyordu. Cenaze için Fransa’dan Trabzon Of’a gelmiş 62 yaşındaki bir kadının üstelik korana testleri negatif çıktıktan sonra kendini gönüllü olarak karantinaya alması pek mümkün değildi. Bu yanlışın sonucu hem bir hayat hem de virüsün 70’ye yakın insana bulaşması oldu.
Nitekim, kendi kendilerini karantinaya almaları istenen Kayseri’de ve Malatya’da Umre’den gelen iki kişi de maalesef hayatlarını kaybettiler.
Peki o tarihlerde, çok sayıda koronavirüs vakası görülen Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye gelenlere karşı nasıl bir denetim vardı?
Bunun cevabını da o günlerde yaşanan bir Twitter tartışmasından biliyoruz.
26 Şubat günü gazeteci Şirin Payzın şöyle bir tweet atmıştı:
“İst. Havaalanı’nda Corona salgınına dair hiç bir önlem yok. İtalya’dan geliyorum. Salgında 3. ülke. Ne kontrol yapıldı ne görevliler maskeli. Ekranda saçma sapan konuşanları dinleyip kelle paça yiyoruz bize bişey olmaz mı diyor yönetenler?@igairport @saglikbakanligi”
Sağlık Bakanı da bu tweete şöyle cevap vermişti:
“Şirin Hanım, termal kamera taramasından geçişinizi gösteren görüntüleri izin verirseniz buradan paylaşabilirim. Sizi iyi görünce zahmet vermedik ”
O günlerde bu cevaba pek çok kişi “yılın kapağı” dedi.
Ama bugünden bakıldığında, o günlerde koronavirüs yüzünden koskoca bir bölgenin karantina altında olduğu İtalya’dan gelen yolcuların sadece termal kameradan ateşi ölçülerek ülkeye girişine izin verilmesi pek de iyi bir tedbir gibi görünmüyor.
Zaten bu tartışmadan iki gün sonra da THY İtalya’ya yaptığı seferlerinin önemli bir kısmını iptal etmişti. İki hafta sonra da karantina uygulaması başladı.
Kararları geç almada, koronavirüsün Türkiye’ye gelmeyeceği konusundaki abartılı bir özgüvenin katkısı olmuş olabilir.
28 Ocak günü Anadolu Ajansı’nın yaptığı bir haberden okuyalım:
“Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği üyeleri, Çin'de ortaya çıkan yeni tip koronavirüs (2019-nCoV) salgınının Türkiye için bir tehdit oluşturmadığını, gerekli önlemlerin alındığını vurguladı.”
Tüm dünyanın virüsten etkilendiği 9 Mart’ta Sabah gazetesinin birinci sayfasında çıkan “Virüssüz tatilin adresi Türkiye” başlıklı habere bakalım son olarak:
“Dünya koronavirüsle sarsılırken turistler, tedbirli ve güvenli olduğu için Türkiye’yi tercih ediyor.”
Türkiye’de tedbirlerin radikalleşmesinde Dünya Sağlık Örgütü’nün 11 Mart günü koronavirüsü küresel salgın olarak ilan etmesi etkili oldu.
Ondan sonra yine bir kaç günlük dirençle okulların tatil kararı, yurtdışından gelenlerin karantinaya alınması kararları verildi.
Ama yine de Diyanet, Cuma namazlarını iptal etmemek için, Futbol Federasyonu ve bazı kulüpler ise ligleri tatil etmemek için direndiler, her saatin önemli olduğu salgının yayılmasına yardım ettiler.
Yine de Türkiye pek çok Avrupa ülkesinden ve ABD’den daha atak davrandı.
Belki en önemli hata radikal adımları atmak için Dünya Sağlık Örgütü’nün kararlarını beklemekti.
Çünkü Dünya Sağlık Örgütü’nün başkanı Etiyopyalı Tedros Adhanom Ghebreyesus, 29 Ocak Pekin’e gidip, Çin’in virüsle mücadelesindeki başarıları övmüş, bütün dünya çalkalanmasına rağmen salgın kararını ancak 11 Mart günü açıklayabilmişti. Bu tercihlerinde, Etiyopya eski Sağlık Bakanı olan başkanın bu göreve, 2017’de İngiliz adayın karşısında Çin’in desteğiyle seçilmesinin tabii ki payı vardı.
Yani Çin’de ortaya çıkan virüsü dünyaya doğa değil, başta Çin hükümeti olmak üzere tüm dünyadaki karar vericilerin basiretsizlikleri yaydı. Bu kaçınılmaz bir durum değildi, maalesef yanlış kullanılan tercihlerin sonucuydu.
Tehlikeyi görememek, önemsememek, sansür, ülkenin itibarını, turizm gelirlerini, ekonomiyi halkın sağlığına tercih etmek, geç kalmak, risk alamamak gibi pek çok nedenle yanlış verilmiş kararlar, Wuhan’da bir balık pazarında ortaya çıkmış bir virüs yüzünden yüzbinlerce insanın hastalanmasına, binlerce insanın ölmesine, milyarlarca insanın evlerine kapanmasına neden oldu.
Bu krizden çıkarılacak en önemli ders bu kararların neden yanlış ve geç verildiğini anlamak olacak. Özellikle de bundan sonraki kararlarda yanlış yapmamak ve geç kalmamak için..
.28/03/2020 04:07
Türkiye’nin ‘hasta sıfır’ı kim? 30 İngiltere’nin 12 bini geçmiş koronavirüs vakalarına son eklenen isimleri bütün dünya konuşuyor:
Virüsün arkasında Kraliçe’nin adamlarının olmadığını, Çinli virüsün sınıfsal ayrım da gözetmediğini gösteren Prens Charles, sürü bağışıklığı macerasıyla hem ülkesini hem kendisini riske atan Başbakan Boris Johnson ve günlerdir koronavirüs konusunda İngilizleri uyaran Sağlık Bakanı Matt Hancock...
Virüsten ölenlerin sayısı bu yazı yazılırken 578’di.
Peki, dört ay önce Çin’in Wuhan şehrindeki bir pazardan çıkan virüs onca kilometrelik yolu aşıp, Manş Denizi’ni geçip Clarence House’daki Prens Charles’a ve 10 Numara’daki Boris Johnson’a nasıl ulaştı?
Bu soruya 10 bin vakadan sonra cevap vermek kolay değil.
Cevap vermek için salgının haritasını çıkarmak, salgının haritasını çıkarmak için de en önce İngiltere’nin ‘hasta sıfır’ını tespit etmek gerekiyor.
‘Hasta sıfır’ aslında tıptaki ‘indeks vaka’nın popüler dildeki adı.
Bu ad, 80’lerde bir gazetecinin icadı.
Hikayesi ilginç.
1980’de ABD Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi’nden Dr. Bill Darrow, New York ve Los Angeles’ta AIDS’in nedenlerini araştırmak için gayler arasında bir araştırma yaparken, Canada Air’de uçuş görevlisi olarak çalışan Quebecli Gaëtan Dugas’la tanışır. O sırada ağır hasta olan Dugas, doktora birlikte olduğu 72 kişinin adını verir. Dr. Darrow, ‘hasta 57’ adını verdiği Dugas’ın adını raporunda Kaliforniya dışında yaşadığı için ‘out of Califronia’ (Kaliforniya dışı) anlamında “hasta O” (patient O) olarak geçirir.
Rapordaki anlatımlara dayanarak 1987 yılında bir kitap yazan gazeteci Randy Shilts, ‘hasta O’yu, ‘hasta 0 (sıfır)’ olarak okur ve Dugas’ı AIDS’i Afrika’dan Amerika kıtasına taşıyan kişi ilan eder.
Kitapta anlatılan hikayenin daha sonra ‘hasta sıfır’ adlı filmleri, belgeselleri çekilir, 1984’de ölen Dugas’ın adı AIDS’i yayan kişi olarak lanetlenir.
Ama 2016 yılında Nature dergisinde çıkan bir makale itibarını iade eder. Evrimsel biyologların yaptığı araştırmalara göre AIDS ABD’ye Dugas’la değil, 70’lerde Karayipler üzerinden gelmiştir.
Ama ‘hasta sıfır’ kavramı artık ‘ındex vaka’nın yerine kullanılmaya başlanmıştır.
Dünyada bilinen ‘hasta sıfır’lar var.
1884’de tifo hastalığını ABD’ye İrlandalı bir aşçı olan Mary Mallon’un getirdiği biliniyor. Ebola virüsünün ‘hasta sıfır’ı ise Gineli iki yaşındaki Emile Ouamouno.
Wuhan’daki doktorların yazdığı bir makaleye göre koronavirüs’ün Çin’deki ‘hasta sıfır’ı 1 Aralık’ta virüsü kapmış bir kişi.
Küresel bir salgında her ülkenin kendi ‘hasta sıfır’ları da var.
Salgının ülkeye nereden girdiği, nasıl yayıldığı ve nerelerde yayılmaya devam ettiği hakkında bir harita çıkarmak için bu ‘hasta sıfır’ları tespit etmek gerekiyor.
Ama bunu tespit etmek biyolojik bir hafiyecilik gerektiriyor. Sürekli yeni verilerle, yeni ‘hasta sıfır’ iddiaları ileri sürülüyor.
Dün bir günde 969 kişinin hayatını kaybettiği İtalya’daki ilk hasta olan ve vakaların yüzde 60’ının olduğu kuzey bölgesine salgını başlatan 38 yaşındaki Mattia’nın, virüsü Çin’den gelen bir işadamı arkadaşından kaptığı zannediliyordu.
Ama o işadamı arkadaşının testleri negatif çıkınca, bu kez Milanlı araştırmacılar, virüs örneğini inceleyerek, Mattia’ya virüsü bulaştıran ‘hasta sıfır’ın Ocak ayının 19’unda Almanya’da, Şangay’dan katılımcıların da olduğu bir şirket toplantısına giden Alman Webasto şirketinin bir İtalyan çalışanı olduğunu tespit ettiler.
Yani İtalya’nın kuzeyini mezarlığa çeviren Çin kaynaklı virüs Almanya’dan ülkeye girmiş olabilir.
İngiltere de ‘hasta sıfır’ını arıyor.
Ocak ayında Çin’den gelen ve hemen tespit edilip karantinaya alınan Çinliler dışında, virüsün adaya Şubat ayının sonlarından itibaren yayılmaya başlandığı düşünülüyordu.
Ama son bulgulara göre virüs İngiltere’ye zannedildiği gibi şubatın sonunda değil, bir ay önce girdi.
Telegraph gazetesinin tespit ettiği bu en erken vaka, 50 yaşındaki IT uzmanı Daren Bland.
Daren Bland ve ailesinin virüsü kaptığı yer ise Çin değil.
‘Alplerin Ibiza’sı denen Avusturya’nın Kuzey İtalya, İsviçre ve Almanya arasında kalan Tirol şehrindeki Ischgl kayak merkezi.
15-19 Ocak tarihleri arasında Bland ve ailesi, Danimarka ve ABD’den iki arkadaşlarıyla birlikte burada tatil yapmışlar.
Gözde kayak merkezinin tıklım tıkış olan Kitzloch adlı barında şarkı söyleyip, dans etmişler.
19’unda İngiltere’ye döndüklerinde şikayetleri başlamış. Durumları çok ağır olmamış ama birlikte tatil yaptıkları Danimarkalı arkadaşları ağır hastaymış.
Avusturya’nın meşhur kayak merkezi Ischgl, artık koronavirüs salgınının bütün Avrupa’ya yayılmasına neden olan patlama merkezlerinden biri kabul ediliyor.
1500 nüfuslu kasabadaki koronavirüs vaka sayısı 2 milyon nüfuslu Viyana’nın iki katı.
Almanya ve Danimarka da buradan tatilden dönenlerin virüsün ülkelerinde yayılmasında etkili olduğunu düşünüyor.
Aslında Ischgl'in bir virüs kaynağı olduğunu İzlanda çok önceden tespit etmiş.
Şubat ayının sonunda tatillerini burada geçirip ülkelerine gelen 14 İzlandalıda koronavirüs tespit edilince, İzlandalı yetkililer 5 Mart günü bir basın toplantısı düzenleyip Ischgl’i ‘tehlikeli bölge’ olarak ilan etmişler.
Ama sezonun en kazançlı günlerinde Tirol’lu yerel idareciler bu çağrıyı duymazlıktan gelmişler.
Hatta normalde 10 Mart’ta sezon kapanırken, bu yıl Dünya Sağlık Örgütünün pandemi kararına rağmen 13 Mart’a kadar her milletten binlerce turisti ağırlamışlar.
Şimdi bu sorumsuzluk yüzünden Avusturya’da yerel yöneticiler hakkında soruşturma açılmış durumda.
İspanya da İtalya’dan sonra nasıl Avrupa’nın koronavirüsten en çok etkilenen ülkesi olduğunu anlamaya çalışıyor.
İspanya’da bu yazı yazılırken vaka sayısı 64 bini geçmişti, ölü sayısı ise 5000’a yaklaşmıştı. Fuar alanlarının bile hastaneye çevrildiği bir ülkeden bahsediyoruz. Önceki gün günlük ölü sayısında İtalya’yı geçtiler.
Onlar ‘hasta sıfır’ı tespit edemediler ama ülkede salgını patlatan olaylar artık belli.
Salgının bu hale gelmesinin arkasında İspanya’nın meşhur üç F’sinden ikisi var.
Birinci F, futbol. 19 Şubat’ta 2500 Valencia taraftarı, Atalanta ile oynanacak Şampiyonlar Ligi maçı için, şu anda İtalya’da salgının merkezi olan Bergamo şehrine gittiler. Onlarla birlikte kalabalık bir gazeteci, yönetici ekibi de İtalya’daydı. Bergamo belediye başkanı bu maçı “bomba” olarak tarif etmiş.
İspanya’daki potansiyel ‘hasta sıfır’lar da bu maçtan ülkeye dönen oyuncular, taraftarlar ve gazeteciler arasından çıktı.
İspanya’yı yakan ikinci F, fiesta. Tam olarak bir fiesta denemese de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Madrid’de 120 bin kişinin katıldığı şenlikli yürüyüş da salgını yaymış.
Koronavirüs uyarılarına “Maçoluk koronavirüs’ten daha çok insan öldürüyor” diye cevap veren feminist ve sol örgütler yürüyüşte ısrar etmiş, hükümet ortağı olan sol parti Podemos’tan Eşitlik Bakanı İrene Montero da ideolojik davranıp yürüyüşün yapılması için bastırmış.
Yüzlerce kişinin virüsü yürüyüşten kaptığı düşünülüyor.
Bunlar arasında bakan Montero, hayat arkadaşı olan Podemos’un lideri, Başbakan yardımcısı Pablo Iglesias, Sosyalist Parti lideri Başbakan Pedro Sanchez’in eşi ve bir başka bakan daha var.
Salgını ülkelerde yayan, patlamasına neden olan başka ‘hasta sıfır’ hikayeleri de var.
Güney Kore’deki Hasta 31 adı verilen 61 yaşındaki kadının, mensubu olduğu kilisenin ayinlerine katılarak virüsün, çoğu genç 6500’ün üstünde insana bulaşmasında etkili olduğu biliniyor.
Nga Nguyen adlı 27 yaşındaki Vietamlı bir influencer ise, Milano’da Gucci ve Paris’te Saint Laurent’in etkinliklerine ve partilerine katılarak virüsü yüzlerce kişiye bulaştırdığı için modanın ‘hasta sıfır’ı olarak anılıyor.
Peki Türkiye’nin ‘hasta sıfır’ı kim?
Türkiye’de ilk resmi koronavirüs vakası 10 Mart gecesi açıklandı.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca vakayı şöyle tarif etmişti:
“Hastanın virüsü Avrupa teması üzerinden aldığı bilinmektedir. Hasta bir erkektir ve genel durumu iyidir. Aile bireylerinin hepsi ve yakın çevresindeki tüm bireyler bu anlamda gözetim altındadır ve her biri şüpheli kabul edilmiştir.”
Türkiye’de resmen açıklanmış ilk koronavirüs kaynaklı ölüm vakası ise 17 Mart’ta açıklandı. Yine Sağlık Bakanı hastayı şöyle tarif etti:
“Kendisi 89 yaşındaydı, virüsü Çin temaslı bir çalışanından aldı. İlk kaybımız olan beyefendiye Allah'tan rahmet diliyorum”
Daha sonra bu vefat eden kişinin Beyoğlu’ndaki bir eczacı olduğu, virüsü eczanede çalışan kalfasından kaptığı ortaya çıktı. Aile çevresine göre daha sonra vefat eden kalfa da virüsü Çinli bir müşteriden kapmış.
Aynı Çinli müşterinin Türkiye’ye ne zaman geldiği, başka kimlerle teması olduğu, virüsü nerelere yaydığı hakkında ise bir bilgimiz yok.
Fakat bütün bu vakalardan daha erken bir vaka var artık.
İki gün önce 33 yaşında koronavirüs yüzünden vefat eden Dilek Tahtalı’nın 7 Mart günü yani henüz Türkiye’de koronavirüs vakası yok denirken, hatta Türkiye’ye gelmeyeceği iddia edilirken Twitter hesabından hastalığın kendisinde görünen belirtilerini yazdığı ortaya çıktı.
Yeşilköy Acıbadem Hastanesi’nde çalışan Tahtalı’nın virüsü muhtemelen hastaneden kaptığı düşünülüyor. Hastaneye nasıl geldiğini ise bilmiyoruz.
Türkiye’nin ‘hasta sıfır’ı çok daha erken bir zamanda da bulunabilir. Örneğin ocak, şubat aylarında Umre’den ülkeye dönmüşler arasından çıkabilir.
Ama neredeyse bu konularda haber yapmak yasak olduğu için vakaların ayrıntılı hikayelerini bilmiyoruz.
Türkiye’de koronavirüs nedeniyle 12 köy ve beldenin hali hazırda karantinada olduğunu bile önceki gün İçişleri Bakanı televizyondan açıklayınca öğrendik.
Karantina altına alındığı açıklanan Rize’nin ulaşımı en zor beldesi Kendirli ve çevresindeki köylere virüsün, koah hastası olan bir bakkalın Rize’de hastaneden virüs kapmasıyla yayıldığı düşünülüyor.
Batman’ın Gercüç ilçesinin köylerinin karantinaya alınmasının sebebinin de İstanbul’dan gelen bir köylünün taşıdığı virüs olduğu iddia ediliyor. Karantinaya alınan diğer beldeleri ve hikayelerini ise bilmiyoruz.
Halbuki bütün ülkelerde rejimleri otoriterleştireceği, özgürlükleri daraltacağı söylenen bu virüs, bütün dünyaya en azından şeffaflığın değerini, nasıl hayat kurtardığını öğretmiş olmalıydı.
Herhalde bizim bilmediğiniz ve ayrıntılarını takip edemediğimiz bu salgın hikayeleri Ankara’da yakından izleniyordur.
.30/03/2020 02:35
Şimdilik bulunmuş tek çaresi: Şeffaflık 42 Andrew Cuomo , New York’un 63 yaşındaki valisi. Aynı koltukta üç dönem oturmuş bir babanın oğlu, JFK’nin, başkanlığa giderken kendisi gibi suikastla öldürülen kardeşi Robert Kennedy’nin kızıyla evliliklerinden üç çocuğu var. Amerikan siyasi elitinden bir isim.
Clintonlara yakın, Demokrat Parti’nin daha merkez kanadından. Güney İtalya köklerinin bütün karakteristik özelliklerini taşıyor. Hem savcılık hem de 2011’den beri yürüttüğü valilik kariyerinde sert bir yönetici olarak tanınmış.
Hiç görmemiş olanlar, muhakkak CNN programcısı olan kardeşi Chris’le televizyonda 89 yaşındaki annelerinin favori oğlunu kim olduğu üzerine didişmelerini izlemiştir.
Koronavirüsten önce çok da popüler olmayan bu vali, şu anda ABD’nin en popüler ve güvenilir isimler listesinin tepesinde. Bir anda bu kadar popüler hale gelmesinin sebebi koronavirüs üzerine gelişmeleri anlatmak için her gün düzenlediği uzun basın toplantıları. Yaptığı şey çok basit; Herkesin anlayacağı bir basitlikte, her şeyi tüm şeffaflığıyla anlatmak.
Dünyanın en kozmopolit şehri olan New York şu anda dünyada koronavirüsün en sert vurduğu şehir.
Vaka sayısının 130 bine yaklaştığı ABD’deki vakaların neredeyse yarısı New York’ta. Ölü sayısı 1000’e doğru hızla gidiyor. Zaten Cuomo da basın toplantılarında bu felaket tablosunu saklamıyor. “Uzun bir gün olacak, zor bir gün olacak, çirkin bir gün olacak ve üzücü bir gün olacak” diyor, New York’u “kömür madeninde uçan bir kanarya”ya benzetiyor, “Kum havuzunda oynamanın zamanı” değil diyor.
Ama sonra hafta sonları Skype üzerinden ailece yaptıkları geleneksel İtalyan aile yemeğini anlatıyor. Sofradaki menünün ayrıntılarına kadar. Parti yapmak isteten kızlarını uyarıyor, annesine, kız kardeşine, erkek kardeşine laf atıyor. “Dışarıyı çıkacağız ve koronavirüsü tekmeleyeceğiz” diyerek New Yorkluları cesaretlendiriyor. Bu şartlarda Cuomo’nun basın toplantısı bir gazete makalesinde dendiği gibi evlerine kapanmış New Yorklulara bir İtalyan ailesinin sofrasında yemekteymiş güveni veriyor.
Ama bu güveni propagandayla değil sadece gerçekleri çıplak biçimde söyleyerek sağlamış.
New Yorklular bu basın toplantılarını her gün izleyerek, eğer yenileri gelmezse kaç hafta sonra şehirdeki solunum cihazı sayısının yetmeyeceğini, hastanelerde kaç boş yatak kaldığını gün be gün öğreniyorlar. Her basın toplantısında solunum cihazı, maske, yatak sayılarını güncelliyor. Hatta arkasına toplanan sağlık malzemelerinin tavana kadar çıkmış kutularını alarak güven veriyor.
Solunum cihazı bulunmazsa yerine kullanılabilecek manuel solunum aletlerinin nasıl çalıştığını eline alıp göstererek anlatıyor. Sadece sorunları değil, çözümlerin nereden geleceğini de ayrıntılarıyla anlatıyor.
Trump’tan istediği, savaş durumlarında merkezi hükümetlere ülkedeki sanayiyi ihtiyaçlara göre çalıştırma izni veren kanunu yürürlüğe koyması. Böylece fabrikalarda bütün ülkeye yetecek solunum cihazları ve diğer sağlık ekipmanları üretilebilecek. Gerçek durumun, riskin ve çözümün doğrudan insanlarla paylaşıldığı açık kriz masası toplantısı gibi bu basın toplantılarına Trump ve Cumhuriyetçiler her gün cevap vermek zorunda kalıyorlar.
Ama şu cümlelere cevap vermek kolay değil:
“Benim annem gözden çıkarılabilir değil. Sizin anneniz de gözden çıkarılabilir değil. Kardeşleriniz, kız kardeşleriniz gözden çıkarılabilir değil. İnsan hayatının elden çıkarılabilir olduğu önermesini kabul etmiyorum. İnsan hayatının üzerine dolar işareti koymayacağız. Bizim öncelikli işimiz, hayatları korumak. Nokta. Bunun bedeli ne olursa olsun. Akıllı hükümetlerin işi hayatı normale döndürmek, ekonomiyi ayakta tutmakla insan hayatı korumayı birlikte başarmanın yolunu bulmaktır. Ama yaşlıları kurban etmek...Nedir bu, modern bir Darwinist doğal seleksiyon teorisi mi?”
Ne yapmaya çalıştığını bir tweetinde şöyle anlatmış: “Gerçekler güçlendirir. Gerçekler cesaret kırıcı olsalar bile, gerçeği bilmemek daha kötüdür. Sadece seçilmiş gerçekleri değil, bütün gerçekleri New Yorklulara vermeye devam edeceğime söz veriyorum.”
New York valisinin ülkedeki durumu bütün çıplaklığıyla anlatması ülkeyi üç beş bin solunum cihazına, hastane yatağına muhtaçmış gibi göstermesi Amerikalı cumhuriyetçilerin pek hoşuna gitmiyor.
Ama New Yorklular işin ciddiyetinin farkında olan şeffaf, realist ve çözüm odaklı validen memnun görüyor.
Onu 2020’de başkanlığa layık görenler, Biden’ın onun en azından başkan yardımcısı adayı yapmasını isteyenler, “2024’de kesin o olmalı” diyenler var.
Onun kadar popüler olanlardan biri de Ulusal Alerji ve Salgın Hastalıklar Enstitüsü’nün 79 yaşındaki başkanı Anthony Fauci.
Onun da güven vermesinin sebebi şeffaflığı ve meseleye hakimiyeti.
Trump’ın koronavirüs ile mücadele ekibinin en kıdemli üyesi olmasına rağmen, önceki gün CNN’e çıkıp milyonlarca Amerikalının koronavirüse kapılacağını, 100 ya da 200 bin Amerikalı’nın da ölmesini beklediklerini söyledi.
Dün bir kamu kurumu olan İngiltere Ulusal Sağlık Servisi direktörü Prof. Stephen Powis’in BBC’ye çıkıp “Ölüm sayısını 20 binin altında tutabilirsek salgında kendimizi çok başarılı sayacağız” demesi gibi. Aynı kurum daha önce de Boris Johnson’ın sürü bağışıklığının 500 bin insanın ölümüne neden olabileceğiyle ilgili bir rapor hazırlamış ve rapor basına sızınca da Johnson bu stratejisini değiştirmek zorunda kalmıştı.
Türkiye’den bu açıklamalara, manzaraya bakan bazıları Almanların ‘Schadenfreude’ dediği ruh haline giriyor, ABD’de bir valinin canlı yayında şehri için solunum cihazı aramasından ülkemize artı puanlar, sevinçler çıkarmaya çalışıyor.
Halbuki, aynı salgın tufanında bir kaç hafta geriden gelirken, salgının bizden önce baş gösterdiği ülkelerin halinden kendimize puan, övünç değil, ancak ders çıkarabiliriz.
Keşke bizde de valiler, sağlık kurumlarının yöneticileri, bilim kurulu üyeleri bu kadar şeffaf ve özgüvenli bir şekilde bildikleri gerçekleri ve inandıkları çözümleri ortaya koyabilseler.
Bilim Kurulu’nun hükümete ne önerdiğini bile Sağlık Bakanı’nın cümlelerinin arasından, Bilim Kurulu üyelerinin televizyon yayınlarındaki mimiklerinden çıkarmaya çalışırken, bırakın bir belediye başkanının, bilim insanınkini, geçinemeyen bir tır şoförünün eleştirisi bile gözaltı nedeni olmuşken o dersi pek çıkarabildiğimiz söylenemez.
Halbuki bu virüsün dünyaya bugüne kadar öğrettiği en önemli ders şeffaflığın hayat kurtardığı oldu.
Salgını uzun süre saklayan Çin, bunun bedelini en ağır biçimde ödedi.
Şimdilik tek başarı hikayesi olan Güney Kore salgını, en başından itibaren apartman apartman virüse kapanları açıklayarak, şeffaflıkla durdurdu.
Evet virüs devletlerin, iktidarların elini kuvvetlendiriyor ama bu yükselen devletlerden otoriter rejimlerdeki performanslar beklenmiyor, tam bir şeffaflık ve hesap verme de bekleniyor.
Cuomo örneği aslında Daron Acemoğlu’nun anlattığı dar koridorda ilerleyen güçlü devlet- güçlü toplum modeline denk düşen bir liderlik performansı. Duruma hakim ama halka da gerçekleri söyleyen ve onları süreçlere dahil eden bir liderlik bu.
Post-koronavirüs dünyasında hatırlanacak güçlü liderlik performansları bunlar.
Şimdiden bu virüs, İngiliz kraliyet ailesinden veliaht Prens’le, Batman Gercüç’teki köylüyü aynı insanlık ailesinin üyesi haline getirdi. Hakkında ne kadar çok komplo teorisi üretilse de işin ucunda herkesin kendi hayatı olduğu için bilimle, akılla rasyonel düşünmeye zorladı. Milletleri, ırkları karşısında hükümsüz kıldı. Dostlar alışverişte görsün diye çalışan küresel kurumların ve işbirliklerinin ciddiyetle yeniden ele alınmasını zorluyor, şeffaflığı liberal bir lüksten çıkarıp herkesin kendi devletinden talep ettiği hayati bir ihtiyaca çeviriyor.
Belki de koronavirüs sonrası dünyayla ilgili yapılan yorumlar fazla karamsardır..
.1/04/2020 01:36
Biz bize nasıl yeterdik? 78 Bu aralar gazete alabilenlerin gözü muhakkak vefat ilanları sayfalarına takılıyordur.
Türkiye’de vefat ya da taziye ilanı vermek sınırlı bir kesim dışında pek tutmamış bir adettir. İletişim imkanlarının artmasıyla bu ilanların sayısı da gittikçe azaldı.
Ama bugünlerde malum sebep yüzünden o ilanlarda bir artış var. Bir de göze çarpan bir değişiklik.
Aileler adına verilen vefat ilanlarının bazılarında hala alışılageldiği gibi cenazenin ne zaman ve nereden kaldırılacağı ile ilgili bilgiler yer alıyor.
Ama bu aralar bazı ilanlar şöyle cümlelerle bitiyor:
“... 28.03.2020 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuşmuş, cenazesi aynı gün Karacaahmet Mezarlığı’ndaki aile kabristanına defnedilmiştir.”
İstanbul’un sessiz mahallerinden ve camilerinden vefat ettikleri gün defnedilen ve defnedildikleri ertesi gün duyurulan cenazeler kaldırılıyor her gün.
Hürriyet gazetesinin ölüm ilanları sayfalarında bir önceki gün İstanbul’da vefat edenlerin tam listesi de veriliyor.
Liste İstanbul Büyükşehir Belediye Mezarlıklar Müdürlüğü’nden alınıyor. Tabii bu listeye İstanbul’da vefat edip, defnedilmek üzere başka illere götürülenler yok.
Her gün biraz daha uzayan bu listelere göre İstanbul’da 27 Mart’ta 248 kişi, 28 Mart’ta 260 kişi, 29 Mart’ta 279 kişi vefat etmiş.
İnternette vefat ilanları için açılmış ve her gün gazetelerdeki bu ilan sayfalarını yayınlayan sitelerde geçmişe doğru bir tarama yaptığınızda, salgın öncesinde İstanbul’da bir günde hayatını kaybeden insan sayısı ortalamasının bunun epey altında olduğu görülebiliyor.
Bu basit gözlemden bir istatistiki sonuç çıkarmak mümkün değil.
Ama bunlar bile koronavirüsün İstanbul’u nasıl etkilediği hakkında bir fikir veriyor.
Açıklanmadığı için elimizde resmi vaka sayısı yok.
Ama İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, dün katıldığı yayınlarda Türkiye’deki koronavirüs vakalarının yüzde 60’ından fazlasının İstanbul’da olduğunu açıkladı.
Almanya’dan Sri Lanka’ya kadar pek çok ülke salgın bilançolarını şehir şehir açıklasa da, Sağlık Bakanlığı henüz bunu yapmadığı için, diğer şehirlerdeki vaka sayısını da bilmiyoruz. Bu sayılarla ilgili haber yapan Kocaeli’de, Batman’da yerel gazetecilerin Emniyet’e çağrılıp uyarıldığını okuduk.
Elimizde sadece İçişleri Bakanı’nın açıklaması sayesinde haberdar olduğumuz karantina uygulanan iller bilgisi var.
Son açıklamalara göre Rize, Van, Yozgat, Malatya, Tunceli, Artvin, Gümüşhane, Kütahya, Çankırı, Sivas, Giresun, Batman, Çanakkale ve Çorum’un bazı belde ve köyleri koranavirüs salgını nedeniyle karantina altında.
Karantina bölgeleriyle ilgili ulusal ve yerel medyada çıkan haberlerde virüsün buralara nasıl ulaştığıyla ilgili hikaye neredeyse aynı cümleyle başlıyor: “İstanbul’dan gelen...”
Yani açık kaynaklardaki bütün veriler salgının Türkiye’deki merkezinin İstanbul olduğunu gösteriyor.
Peki İstanbul’da ne oluyor?
Çok büyük oranlarda sokaklar boş, insanlar evlerinde.
Ama herkes değil.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin dün açıkladığı son rakamlar korkutucu.
Pazar günü İstanbul’da tüm toplu taşıma araçlarını 450 bin kişi kullanmışken, Pazartesi günü bu rakam 1 milyon 150 bine çıkmış. Bu rakama işine özel aracıyla, servisle gidip gelenler dahil değil.
Yani milyonlarca İstanbullu hala evde kalamıyor ve çalışmaya devam ediyor.
Sokağa çıkma yasağı ilan edilse bile çalışmaya devam edecek hayati işlerde çalışanlar dışında bu milyonlar içinde henüz hakkında resmi bir kapatma kararı olmayan dükkan sahipleri ve onların çalışanları, evden çalışamayan ya da dönüşümlü çalışan özel şirketlerin çalışanları, memurlar, fabrikalarda, organize sanayi sitelerinde çalışan işçiler, parasını gündelik işlerden kazananlar var.
Herkes herkese “evde kal” diye çağrı yaparken, evde kalamayanların, çalışmaya devam edenlerin kimler olduğunu görmek için işçi güvenliğiyle ilgili haberlerin yer aldığı isigmeclisi.org sitesine bakmak yeterli.
Hiçbiri hayati yönü olmayan, bir kaç ay geç bitseler kimsenin hiç bir şey kaybetmeyeceği lüks konutlar, AVM, vakıf üniversitesi, medya center şantiyelerinde, Çamlıca Kulesi, AKM, Galataport gibi zaten yeterince geç kalmış inşaatlarda işçiler iç içe, herhangi bir tedbir almadan hummalı çalışmalarına devam ediyorlar.
Sendikalı işçiler, bu inşaatların bir kısmında salgına karşı gerekli tedbirler alınmadığı için eylemler yapıyor, iş bırakıyor, bazı işyerlerinde işçilere virüsü kaparlarsa şikayetçi olmayacaklarına dair sözleşmeler imzalatılmaya çalışılıyor, bazılarında hakkını arayan işçiler işten çıkarılıyor.
Ama inşaatları salgın bitene kadar durdurmak, işçileri ücretli izne göndermek gibi bir seçenek masada bile değil.
Çünkü her ülke gibi Türkiye de bu salgınla ilgili bir tercih yaptı.
Ekonomik yükünü bir kaç ay çekebilecek ülkeler, hemen sokağa çıkma yasakları ilan edip, sokağa çıkmasına izin vermedikleri vatandaşlarına maaş vermek, işletme sahiplerinin masraflarını karşılamak gibi somut tedbirlerin içinde yer aldığı büyük rakamlı ekonomik paketler açıkladılar. Hayati olmayan bütün fabrikalar ve işletmeler durduruldu.
Dün günlük ölüm rakamlarının 800’ü geçtiği İspanya’da Başbakan yine televizyonlara çıkıp “hayati olmayan işlerde çalışan herkes iki hafta daha işe gitmesin, herkesin maaşını ödeyeceğiz” dedi.
Şu anda dünya nüfusunun üçte birinde sokağa çıkma yasağı var. Hindistan’dan Fransa’ya, Güney Afrika’dan Rusya’ya kadar...
Türkiye’nin tercihi ise ekonominin çarklarını durdurmadan gönüllü karantina oldu.
Dün Cumhurbaşkanı, televizyonda bunu net bir şekilde açıkladı:
"Türkiye, her hal ve şart altında üretime devam etmek, çarklarının dönmesini sağlamak zorunda olan bir ülkedir. Üretimini sürdüren şirketlerin çalışanlarının sağlığını koruması için gereken tedbirleri en sıkı şekilde almalarını sağlayacağız.”
Zaten açıklanan ekonomik paket de, Kısa Çalışma Ödeneği, kredi seçenekleri, emeklilere nakit yardımlar gibi düzenlemelere rağmen hayati sektörler dışında herkesi evinde kalmaya zorlayabilecek bir içerikten uzaktı.
Buna ek olarak dün “Biz bize yeteriz Türkiyem” adlı bir de resmi yardım kampanyası başlatıldı.
Cumhurbaşkanı, canlı yayında iban numaraları verdi, herkesi kampanyaya katılmaya çağırdı, vatandaşlardan şimdiden Ramazan’da verecekleri zekatlarını talep etti, kendisi yedi maaşını bağışladı, üç ile yedi ay arası maaşlarını bağışlayan bakanlar da aralarında 5 milyon 300 bin lira yardım topladılar.
Dünyada sivil toplum örgütleri, belediyeler, şirketler, ünlüler koronavirüs için yardım kampanyaları düzenliyor. New York valisi, şehirde solunum cihazı, hastane yatağı ve tıbbi malzemeler için şirketlere çağrı yapmıştı.
Ama doğrudan bir devlet başkanının duyurduğu, resmi yardım kampanyasının pek bir örneği yok.
Özellikle de Türkiye’nin içinde bulunduğu ülkeler sınıfında.
En benzeri Fransa’da Maliye Bakanı Gérald Darmanin, dün Le Figaro gazetesine verdiği röportajda açıkladığı kampanya.
45 milyar euroluk bir ekonomik destek paketi açıklayan Fransa’nın Maliye Bakanı, tek kişinin işlettiği çok küçük işletmelere 1500 euroluk acil destekler vermek için bir fon kurulacağını açıkladı, işadamları ve halkı da bu fona bağış yapmaya çağırdı. Yardımlar doğrudan bu fonda toplanacak ve bu küçük işletmelerin sahiplerine çekler olarak dağıtılacak.
Bu üç günde vatandaşlar olarak topladığımız paraları, bakanların, milletvekillerinin, belediye başkanlarının bütün ömürleri boyunca alacakları maaşlarla toplamaları mümkün değil.
Bunlar biz bize yetelim diye toplanmış paralar.
Hükümetlerin birinci görevi de başka hiçbir etki altına kalmadan hayatlarını sürdürebilmeleri ve işlerini özgürce yapabilmeleri için onlara bağlanmış maaşlarından feragat etmek değil, bu vergileri iyi yönetmek, yüzyılda bir ya da iki kez yaşanacak böyle kriz günlerinde devreye sokulacak kaynakları har vurup harman savurmamak.
Eğer Türkiye tercihini, ekonomik maliyeti ne olursa olsun, dünya nüfusunun üçte biri gibi belli bir süre için sokağa çıkma yasağından yana kullansaydı, pek de iyi olmadığı herkesin malumu olan mevcut bütçe şartlarıyla bile birkaç ay biz bize yetebilirdik.
Üstelik kimsenin yardımına, ihsanına, himmetine ihtiyaç duymadan, elinde olmayan şartlar yüzünden çalışmaya ara vermek zorunda kalmış insanları rencide etmeyecek bir biçimde, herkesin üzerinde hakkı olan bir bütçeden, İşsizlik Fonu gibi bugünler için düşünülmüş kaynaklarla biz bize yetebilirdik.
Ama Türkiye tercihini ekonominin çarklarını döndürmek için ‘biz’in içindeki milyonlarca insanın çalışmaya devam etmesinden, gönüllü karantinadan yana kullandı
İnşallah bu tercih tarihi bir yanılgı olmaz.
Yukarıya doğru giden vaka sayısı eğrisi yakın bir zamanda kırılır.
Gazetelerin ilan sayfalarında daha fazla “dün defnedildi” ilanı görmeyiz.
.04/04/2020 04:38
Asla affedilemeyenler.... 96 “Meclis’te Af Kanunu görüşülüyor. Af tasarısı geniş kapsamlı. Sağcıları, solcuları ve adli mahkumları da içine alıyor. Bizler cezaevinde çıkacak kanunu bekliyoruz. Maddeler birer birer geçiyor. Gönül ferahlığı içinde yatıp uyuyoruz. Sabah uyanınca bizi bekleyen tatsız bir sürpriz var: Düşünce, ifade ve örgütlenme hakkını hedef alan maddeler af dışı kalmış.”
Alıntı, geçen hafta Oral Çalışlar’ın Posta gazetesinde çıkan “Cezaevleri boşalırken muhalif tutukluya engel” başlıklı yazısındandı.
Yazıda anlatılan bütün tartışmalar, kaygılar, tehditler o kadar güncel ki bir an için Meclis’te görüşülmeye başlanan “infaz düzenlemesi”nden bahsettiğini düşünüyor insan.
Ama hayır, 46 yıl önceki af yasasından bahsediyor.
Kendisinin de bir siyasi tutuklu olarak hapishanede beklediği 1974 Affı’ndan.
Tam adı “Cumhuriyetin 50. Yılı Nedeniyle Bazı Suç ve Cezaların Affı” ydı.
Ama af Cumhuriyet’in 50’inci yıldönümü olan 1973’de değil, 1974’de gündeme gelip yasalaşmıştı. Yürürlük tarihi olarak 29 Ekim 1973 esas alınmıştı.
Çünkü her ne kadar “Cumhuriyet’in 50’inci yılı için” dense de affın amacı aslında 12 Mart darbesinin açtığı toplumsal tahribatı gidermekti.
Zaten Türkiye’deki af yasaları genelde darbeler ve büyük kırılma dönemlerinin açtığı yaraları, verdiği hasarları kapatmak için çıkarılmıştır.
DP’nin 1950’de iktidara gelmesinden sonra tek parti döneminin adaletsizliklerini temize çekmek için çıkarılan aflar, 27 Mayıs’ın ardından 1962’de hapishanedeki DP’liler için çıkarılan “Katilleri affedemezsiniz” diye büyük sokak gösterilerine neden olmuş af, 12 Eylül hukukunun hapse attığı insanlar için 1991’de çıkarılan af bunun örnekleri.
1974 affı da 12 Mart’ın ardından başlatılan büyük tutuklama dalgalarıyla ortaya çıkan siyasi ve toplumsal gerilime karşı gündeme gelmişti.
Askerlerin, 12 Mart 1971’de verdikleri muhtırayla hükümeti istifa ettirmelerinin iki sebebi vardı.
Birincisi; 9 Mart 1971’de Madanoğlu- Avcıoğlu cuntasının darbe girişimini engellemek. İkincisi 1968’den itibaren artan devrimci gençlik örgütlerinin silahlı-silahsız faaliyetlerini bitirmek.
Cuntayla ilişkili ya da ilişkisiz yüzlerce yazar, entelektüel, siyasetçi meşhur Ziverbey’e toplanmış, haklarında uçak kaçırmadan, bomba yerleştirmeye kadar tuhaf gerekçelerle davalar açılmıştı.
Aynı şekilde sol hareketle bir şekilde ilişkili olan neredeyse herkes de şiddete karışmış olsun ya da olmasın komünizm fikrini suç sayan TCK’nın meşhur 141 ve 142’inci maddelerinden içeri alınmıştı.
İrticai fikirlerle ilgili ceza kanunundaki 163. maddeden de tutuklananlar vardı.
Yani 12 Mart darbesinden dört yıl sonra siyasi fikirleri ve eylemleri nedeniyle binlerce insan hapishanelerdeydi.
Üç yıl süren askeri rejimden sonra 1973’de ilk seçimler yapılmıştı.
Seçimlerde büyük bir sürpriz olmuş ve ortanın solu fikriyatını savunan Ecevit’in CHP’si sandıktan birinci parti olarak çıkmıştı.
Ama 185 milletvekiliyle hükümeti kuracak çoğunlukları yoktu.
Seçimin bir başka sürprizi de Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’ydi. (MSP) Üç yıl önce 12 Mart darbecilerinin kapattığı Milli Nizam Partisi’nin yerine kurulan MSP, büyük bir başarıya imza atarak Meclis’e 48 milletvekili sokmuştu.
Ve hiç beklenmeyen oldu ve asla yan yana gelmeyeceği düşünülen CHP ile MSP anlaşarak Ocak 1974’de koalisyon protokolünü imzaladılar.
Bülent Ecevit’in Başbakan, Necmettin Erbakan’ın Başbakan yardımcısı, Deniz Baykal’ın Maliye, Turhan Güneş’in Dışişleri, Oğuzhan Asıltürk’ün İçişleri, Korkut Özal’ın Tarım Bakanı olduğu hükümet kuruldu. Adalet Bakanlığı koltuğuna ise 41 yaşında genç bir avukat olan Şevket Kazan oturmuştu.
Bu büyük uzlaşmanın ilk hedefini hükümet programını Meclis’te okurken Başbakan Ecevit açıklamıştı:
"Hükümetimiz geçmişin kırgınlık ve acılarını giderecek karşılıklı bağışlama ve hoşgörüye dayanan bir kardeşlik ortamının kurulmasını ilk görev saymaktadır. Toplumumuzdaki iç barışı kurmak üzere düşünce ve inanç suçlarını da kapsayan bir genel af ile orman suçlarına ilişkin affın gerçekleşmesini zorunlu görüyoruz."
Önce CHP ve MSP kendi aralarında uzlaştılar ve ortaya Cumhuriyet’in 50’inci yıldönümü için hazırlanmış bir af kanunu çıktı.
Aslında diğer partiler de cezaevleri fazlasıyla dolduğu için bir affa destek veriyorlardı ama tasarı ortaya çıkınca destek yerini büyük bir öfkeye bıraktı.
Çünkü af tasarısı 141, 142, 146 ve 163 maddelerden ceza almışları da kapsıyordu. Hatta Osmanlı ailesinin erkek üyelerinin yurda girişine de izin veren bir madde de tasarıyı girmişti.
O yılların en büyük, en affedilmez suçu olan “komünistlere” af getiriyordu.
Affın karşısında Demirel’in Adalet Partisi, Ferruh Bozbeyli’nin Demokratik Partisi, Turhan Feyzioğlu’nun Cumhuriyetçi Güven Partisi’nden ve Türkeş’in MHP’sinden oluşan ittifak vardı.
Komisyon görüşmelerinden itibaren kavgalar, yumruklaşmalar, suçlamalar eksik olmadı.
Bugün hepimize tanıdık gelecek suçlamalar, tehditler, vehimler havada uçuştu.
Demirel, CHP’yi anarşinin yanında durmakla suçladı, “17. Türk devleti ilelebet yaşayacaktır” nutukları attı.
Turhan Feyzioğlu “Türkiye’nin kaderi Leninci Atatürk düşmanlarıyla, Abdülhamitçi Atatürk düşmanlarının keyfine bırakılmayacaktır” dedi.
Kürsüye çıkan Adalet Partililer;
“Taviz vermek suretiyle komünistlerin affını temin edenler tarih ve millet önünde unutulmayacaktır”
“Bunları affedenlerin dalalet içinde hatta vatana millete karşı hıyanet içinde olduğunu görüyoruz”
“Cumhuriyetin 50. Yılında iktidara sahip olanlar komünistleri affetme gafleti içinde olmuşlardır.”
“Erbakan’a söylüyorum: Senin affettiklerin yarın halk mahkemelerinde seni affetmeyecektir” gibi ağır cümlelerle yüklendiler.
Eleştirilerin hedefinde böyle bir affa destek vermesi beklenmeyen Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan vardı.
Ama Erbakan da af tasarısında 141 ve 142’liklerin olmasından asla vazgeçmiyor, mahalle baskısına yenik düşmüyordu.
Bir keresinde eleştirilere şöyle cevap vermişti:
“O devir kapanmıştır artık. Anarşik olayları bahane ederek benim istediğim gibi düşüneceksin oyunu sökmeyecektir. Bunu mutlaka sağlayacağız. Bu memlekette herkesin ben böyle düşünüyorum deme hakkı olacaktır. Bütün Batı memleketindeki fikir hürriyeti kadar hürriyet, Türkiye’de de olacaktır. Ancak fikir hürriyet başka şey anarşi başka şey... Düşünceye düşünceyle karşılık verilecektir. Batıdaki tatbikat tıpı tıpına, ne bir gram fazla, ne bir gram eksik aynen uygulanacaktır.
Artık komünistleri affediyorlar sloganını bırakın. Türkiye’de fikirleri baskına altına aldığınız için bugüne geldiniz. Memlekete iç barış, hürriyet havası ile gelecektir. Kimsenin şiddete başvurmağa ihtiyacı kalmayacaktır. 141 ve 142’inci maddeler bir fikri açıklar, şiddetle, anarşi ile ilgili değildir. Ama tatbikatta başka uygulamalar yapılmıştır, bunun günahı fikirde değildir.”
Komisyonda ve Meclis’te af tasarısını MSP’li genç Adalet Bakanı Şevket Kazan savunuyordu ama parti içinde de bir çatlak ortaya çıkmıştı.
MSP içindeki Nurcu olarak bilinen milletvekilleri komünistlerin affına karşıydı.
Affa karşı en sert muhalefeti Adalet Partisi’ni destekleyen Yeni Asya gazetesi yapıyordu.
Gazete bir keresinde “Erbakan yanıltıyor!” diye bir manşetle çıkmış, hapishanelerde 163’üncü maddeden çok fazla kişi olmadığını, Erbakan’a yanlış bilgi verildiğini iddia etmişti.
Hatta gazeteye muhafazakar tutuklular “Af istemiyoruz. Biz hapishanede kalmaya razıyız. Yeter ki anarşistler affedilmesin” diyen mektuplar dahi göndermişlerdi.
Yeni Asya gazetesi imtiyaz sahibi Mehmet Kutlular, hatıralarında affa karşı verdikleri mücadeleyi şöyle anlatıyor:
“....bizimle münasebeti olan Hüsamettin Akmumcu, Hacı Tevfik Paksu gibi insanları harekete geçirerek, “Bu büyük bir vebaldir. Tarih sizi affetmez. Bu kadar anarşisti affetmeye, sizin bunlara af çıkarmaya hakkınız yok” mesajını verdik. Biz bu noktada gayretli çalışmalarımızla ciddî mesafeler aldık. Sonunda, “Nasıl olur? Elbette af olmaz” noktasına geldiler. Af meselesinde, MSP’nin milletvekillerinden aşağı yukarı yirmiden fazlasını tesir altına aldık.”
MSP içindeki kırılma Meclis’teki oylamada ortaya çıktı. 21 MSP milletvekili oylamaya katılmadı. Ama buna rağmen af tasarısı CHP ve MSP’nin oylarıyla Meclis’ten geçti. Ama o günlerde bu yeterli değildi. Kanunun Cumhuriyet Senatosu’ndan da geçmesi gerekiyordu. Senato’da da sadece seçimle gelen partililer yoktu, çoğu emekli asker, eski Milli Birlik Komitesi üyeleri olan daimi senatörler de vardı. Senato’daki çoğunluk 141,142 ve 146. maddelerde affa karşıydı.
Nitekim Senato’daki oylamalarda aftan hem bu maddeler hem de Osmanlı ailesinin erkek üyelerinin yurda geri dönmesine izin veren madde çıkarıldı. Uzlaşmazlık yüzünden o günkü yasalara göre af tasarısı 8 senatör ve 8 milletvekilinden oluşan karma komisyona gitti. Komisyonda da “komünistlere affa” karşı olanlar çoğunluk olmuştu.
Af yasasına, 141, 142, 146’ıncı maddelerin kapsam dışı olduğunu söyleyen bir 5’inci madde eklendi.
Son sözü söyleyecek Meclis’te hem karma komisyonun, hem Senato’nun hem de Meclis’in taslakları tek tek oylanacaktı.
Karma Komisyonu’nun 141 ve 142’siz taslağı görüşülürken MSP içindeki af karşıtı kanat tümüyle ortaya çıktı ve 20 MSP milletvekilinin kabul oyuyla affın siyasi mahkumları ve tutukluları kapsam dışına bırakan versiyonu Meclis’ten geçti.
Hemen meşhur katiller, uyuşturucu kaçakçıları, dolandırıcılar, 1964’de İsmet İnönü’ye suikast girişiminden mahkum olmuş biri kişi, Litvanya’dan İstanbul’a uçak kaçırmış bir baba ve oğul tahliye edilmeye başlandı.
Ama siyasi tutuklular ve mahkumlar hapishanelerde kalmıştı. Cumhuriyet’in 50’inci yıldönümü bile onların büyük suçlarını affettirmeye yetmemişti.
CHP, Meclis’ten geçen af yasasının 141 ve 142’den işlenen suçları kapsam dışı bırakan beşinci maddesini eşitliğe aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.
Mahkeme, 2 Temmuz 1974 günü 4’e karşı 11 oyla affın beşinci maddesini esasa girmeden Meclis’teki oylamada yapılan yanlışlar yüzünden usulden bozdu ve iptal etti.
Böylece bir kaç ay sonra af, 141, 142, 146’ıncı maddelerden hapiste olan siyasi tutuklu ve mahkumları da kapsadı.
Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın girişimleriyle hemen tahliyeler başladı.
Bu afla kimler hapishanelerden çıkmadı ki;
Türkiye İşçi Partisi’nin yöneticileri Behice Boran, Sadun Aren, Turgut Kazan.
Yazar ve yayıncılar Can Yücel, İsmail Beşikçi, Muzaffer Erdost.
İki adet Çetin Altan yazısını gazetede yayınlamaktan tutuklanmış gazeteci Doğan Koloğlu. Osman Saffet Arolat.
Ve tabii aralarında Oral Çalışlar’ın, Doğu Perinçek’in, Nuri Çolakoğlu’nun da olduğu Şafak davasının 166 sanığı.
Ama ne tuhaftır ki bugün aynı hareketin gazetesinde, Meclis’teki infaz düzenlemesi Anayasa Mahkemesi’ne taşınırsa FETÖ ve PKK’lılar da serbest kalır uyarıları yapılıyor.
FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimi ve PKK’nın terör saldırılarının travmalarıyla, aralarında siyasetçilerin, gazetecilerin, işadamlarının, sivil toplumcuların, ev hanımlarının, doktorların olduğu eline silah değmemiş, herhangi bir şiddet eyleminin içinde, kenarında köşesinde yer almamış on binlerce insan, fikirleri ve tercihleri yüzünden propaganda, üyelik, örgüte üye olmadan yardım gibi suçlamalarla hapishanelerdeler.
Somut olarak ne yaptıklarına bakılmaksızın kitlesel bir yargılamayla karşı karşıyalar.
Hepsi terörist, hepsi darbeci. Bugünün asla affedilmeyenleri de onlar.
Bırakın bir aftan yararlandırılmayı mahkemelerin haklarında verdiği tahliye kararları bile anında yeniden tutuklamaya çevriliyor.
Hakkında savcılığın üç yıl önce takipsizlik kararı verdiği KHK’yla ihraç edilmiş, Princeton-Utrecht üniversitelerinde yüksek lisans ve doktorasını yapmış ülkenin koronavirüs üzerine tek doktoralı doçentinin bile, biraz adı gündeme gelince, göreve iade edilmesi konuşulunca bir anda 2000’li yılların başında Fatih Üniversitesi’nden mezun olduğu ve aynı üniversitede bir süre çalıştığı gibi ‘müthiş suçlamalar’la hakkındaki takipsizlik kararı kaldırılabiliyor.
50 yıl sonra Cumhuriyet’in 100’üncü yıldönümüne doğru giderken, Meclis’in önünde yine bir af tasarısı var.
Yine bir darbe sonrası hapishaneler tıklım tıklım dolu.
Üstelik bu kez affın gerekçesi bütün dünyada yayılan bir salgından cezaevlerindeki insanları korumak.
Ama virüs siyasi tutuklu/hükümlü, adli tutuklu/hükümlü ayrımı yapmazken, infaz düzenlemesi yapıyor.
Çünkü elli yıl sonra yine herhangi bir şiddet eylemine katılmamış, fikirleri, tercihleri yüzünden hapiste olan on binlerce siyasi tutuklu, adli tutuklulardan daha tehlikeli görülüyor.
Onların affı asla gündemde değil.
Devlet yine kendisine karşı işlendiğini düşündüğü suçlara karşı kindar, vatandaşa karşı işlenen suçlara karşı merhametli.
Tarihler değişiyor, Cumhuriyet 50 yaşından 100 yaşına geliyor ama her dönemin muhakkak bir “asla affedilemeyenleri” oluyor.
.6/04/2020 03:16
Bunu bize bir virüs yapmış olabilir mi? 65 İngiltere’nin Liverpool, Birmingham şehirlerinde son bir kaç gündür 5G baz istasyonları kundaklanıyor.
Bu kundaklamaların videoları Facebook’taki 50 bin üyeli 5G karşıtları grubunda zafer havasında paylaşılıyor.
Bazı şehirlerde 5G hatları döşeyen görevliler mahallelilerden tepki görüyor. Anti- 5G kampanyası katılanlar arasında ünlü oyuncular, şarkıcılar da var.
Teori ilk olarak Mart ayında alternatif tıpçı Amerikalı doktor Thomas Cowan tarafından ileri sürülmüş. Cowan’a göre ortada bir virüs yok, Wuhan’dan yayıldığı da fasarya. İlk Wuhan’da ortaya çıkmasının sebebi Çin’de 5G baz istasyonlarının ilk oraya yerleştirilmiş olması. Teorinin en büyük delili ise 5G teknolojisinin gitmediği Afrika’da virüsün yayılmıyor oluşu.
Sadece Afrika’daki koronavirüs rakamlarıyla bile yerle bir edilebilecek bu komplo teorisinin videoları bir anda internette viral haline geldi.
“Make America Great Again” şapkalı bir Trump destekçisinin aynı iddialarla çektiği bir video Youtube’da 4 milyon izleyiciye ulaşmış.
Sonra o videolar İngiltere’deki komplocu araştırmacı yazarlarca tekrarlanıp ve İngiliz aile Whatsapp gruplarında dönmüş.
Ve sonuç; empirizmin anavatanında, Charles Darwin’in doğduğu topraklarda virüs yüzünden baz istasyonlarının kundaklanması...
Ama bu koronavirüs hakkında dünyadaki aile Whatsapp gruplarında dönen tek komplo teorisi değil.
Yine ABD kökenli, ilk kez İsrailli bir eski askeri istihbaratçıya dayandırılarak Washington Times gazetesinde çıkan başka bir teoriye göre, virüs Çin tarafından Wuhan Viroloji Enstitüsü’nde biyolojik silah olarak üretilirken yanlışlıkla dışarıya sızdı.
Bu teorinin Cumhuriyetçi senatörler, Trumpçı gazeteciler arasında epey taraftarı var.
İddialar o kadar ileri gitmiş, bir ilaç şirketi tarafından geliştirilen virüsün zombilere benzeyen karakterlere dönmesi üzerine kurulu Resident Evil adlı video oyunundaki ilaç şirketi The Umbrella Corporation’ın logosuyla Wuhan’daki enstitünün logosunun aynı olduğu bile iddia edilmiş.
İran ve Çin’de ise tam tersi iddia ediliyor.
İran’da doğrudan Hamaney çıkıp “ABD bu virüsü üretmekle suçlanıyor. Böyle bir suçlama varken hangi akıl Amerikalılara güvenip onlardan ilaç ister. Bu virüsün bir bölümünün İranlıların genetik yapısı incelenerek özellikle İran için üretildiği söyleniyor” dedi.
Devrim Muhafızları’na bağlı bir üniversitenin tıp fakültesinden Ali Karami adlı bir profesör İran televizyonlarına çıkıp virüsün Amerikalılar ve Siyonistler tarafından İranlıların DNA’sına uygun olarak üretilmiş bir biyolojik etnik silah olduğunu iddia etti.
Başka bir Ayetullah ilk vakaların çıktığı Kum’un İran’ı kültürel olarak aşağılamak için özel olarak seçildiğini söyledi.
Hatta eski İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad BM’ye mektup yazıp virüsün laboratuvar yapımı olduğunu ve buna göre mücadele edilmesi gerektiği için tüm dünyayı uyardı.
Salgının ilk zamanlarında Çin hükümeti sözcüsü Lijian Zhao da çıkıp “Belki de salgını Wuhan’a ABD askerleri getirmiştir. Şeffaf olun, bilgilerinizi açıklayın, ABD’nin bize bir açıklama borcu var” diye bir çıkış yapmıştı.
Rusya’da Savunma Bakanlığı’na yakın bir mecrada çıkan makalede virüsün Rusya ve Çin’e karşı bir biyolojik savaş olduğu yazılmış. Meşhur Jirinovksi virüsün Pentagon’da üretildiğini söylemiş.
Rus devletinin İngilizce sitesi Sputnik’te çıkan bir haberde, virüsün Rusya’yla ilişkileri kötü olan Baltık ülkesi Letonya’da üretildiği, Çin tarafından Hong Kong’daki göstericiler üzerinde, Fransa tarafından Sarı Yelekliler üzerinde ve İtalya tarafından da nüfuz planlaması için yaşlılar üzerine kullanıldığı iddia edilmiş.
Pakistan’da ülkeyi Cinnah’la birlikte kuran ailelerden birinin mensubu olan ülkenin eski Dışişleri Bakanı ve BM Temsilcisi Abdullah Hüseyin Harun, televizyonlara çıkıp virüsün Amerikan hükümeti için 2006 yılında bir Amerikalı şirket tarafından üretildiğini iddia edip, virüsün 10 haneli patent numarasını bile vermiş.
Komşu Hindistan’da ise Twitter’da en popüler hashtag #coronaJihad. Viral olan bir videoda koronavirüs taşıyıcı olduğu söylenen takkeli, sakallı bir kişi sokakta birinin yüzüne doğru öksürüyor. Milliyetçi Hindulara göre ülkedeki Müslümanlar virüsü Hindulara bulaştırmak için cihad başlatmış durumda.
Zaten virüsün yayılmasını da Tebliğ cemaatinin kalabalık bir buluşmasına bağlıyorlar. Videonun daha sonra Tayland’da çekildiği ortaya çıkmış ama o ana kadar zaten #coronaJihad hashtagi ile 300 bin tweet atılmış, 165 milyon insan bunları görmüş.
Bir Hintli parlamentere göre virüsten korunmanın yolu Hindular gibi nameste ile selamlaşmak, Müslümanlar gibi “Selamun aleyküm”le selamlaşırsan ağzından çıkan tükürükler yüzünden virüs kapabilirsin. Başka bir Hintli siyasetçi ise virüs kapanlara tedavi olarak inek çişi içmelerini tavsiye etmiş. Hindistan’da virüsün sadece et yiyenlere bulaştığına inananların sayısı da bir hayli yüksekmiş.
Mısır’da da benzer teoriler var. Virüsün ABD’nin Arap dünyasına bir saldırısı olduğunu savunanlar olduğu gibi, baharat yiyen, kirli su içmeye alışmış Mısırlıların virüse karşı bağışıklık kazandığını iddia edenler de var. Bir talk showcu Malezya’daki koronavirüs salgınını, siyasi sığınmacı olarak oraya giden Müslüman Kardeşler’e bağlamış.
Toplu ibadet yapmakta direnen Mısırlı imamlar, Kıptı Kilisesi’nin papazları, Yunan psikoposlar, Ortodoks Yahudi hahamlar, Koreli Hristiyan rahipler, Amerikalı televanjelistler ve bazı Türk hocalar da hemfikir: Virüs başta eşcinsel evlilikler olmak üzere artan günahlar yüzünden dünyaya bela oldu. Allah tarafından bize bir ders olarak gönderildi.
Sadece dindarlar değil, laik ideolojik pozisyonlar da kendi meşreplerine göre virüsü açıklıyor.
Bazı PETA üyelerine göre virüsün sebebi aşırı et tüketimi, çevrecilere göre dünya kaynaklarını tüketmemiz, sosyalistlere göre neo-liberal politikalar, liberallere göre Çin’in otoriter rejimi, bütün dünyadaki anti-semitiklere göre muhakkak bu işin arkasından da Yahudiler çıkacak...
2017’de bir küresel virüs salgını tehdidine dikkat çeken TEDx konuşması yüzünden virüsün arkasında yeni bir insan nesli yaratma projesi ve Bill Gates’in olduğuna inananları, Gates Vakfı’nın koronavirüse karşı aşı çalışmalarına milyar dolarlık bağış yapması bile durduramıyor.
Bütün bu teoriler, inançlar yüzünden vaka sayısının 1 milyonu, ölü sayısının 60 bini aştığı dünyada koronavirüsü ciddiye almayan, önemsemeyen milyarlarca insan yaşıyor. Sosyal mesafe kurallarına bozuluyorlar, uyanlara aşırı evham yapıyormuş gibi tepki veriyorlar.
Özellikle de baby boomer denen İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından sonra dünyada yaşanan nüfus patlaması sonrası doğan, bugünün virüse karşı risk grubunu oluşturan kuşağın bunu anlaması kolay değil.
Dünyanın görece daha eşit, refah seviyelerinin birbirine yakın, siyasi saflaşmaların sol ve sağ gibi daha belirli ve anlaşılır olduğu, nüfus hareketlerinin fazla olmadığı bir dünyada yaşamış insanlardan bahsediyoruz. Şimdi bildikleri dünyadan geriye pek bir şey kalmadı. O yüzden de güvensiz hissediyorlar, geri kalan vakitlerini dünyadaki bu karmaşayı anlamaya harcamak istemiyorlar ve basit cevaplar peşinden gidiyorlar.
Çin’de ortaya çıkan bir virüsün milyarlarca insanı evine kapatması gibi karmaşık hakikatleri anlamak yerine reddetmeyi, kendilerine eski paradigmalardan, bilindik referanslardan alternatif gerçekler inşa etmeyi tercih ediyorlar.
Hala net bir şey söyleyemeyen bilim insanlarının karmaşık bilimsel açıklamaları yerine, aile Whatsapp gruplarına düşen Youtube videolarındaki anlaşılması kolay açıklamalara inanmayı seçenler muhtemelen dünyada çoğunluktadır.
Çünkü bütün bunların sadece bir konak bulup tutunmaya çalışan, tutunmak için mutasyon geçiren beyinsiz, hissiz, elsiz, kolsuz, amaçsız bir virüs yüzünden olduğuna inanmak kolay değil.
Özellikle de bütün dünyayı açıkladığını düşündükleri büyük hakikatleri, büyük teorileri olanlar için.
Milyarları evine kapatıp, insanoğlunun varoluşunu tehdit eden şeyin bir virüs olduğunu kabul edince dünyayla ilgili elimizdeki hakikat setleri işe yaramaz hale gelebiliyor.
O yüzden muhakkak herkes kendi referans dünyası, inancı, ideolojisi, siyasi meşrebine göre koronavirüse bir anlam yüklüyor.
Virüsün laboratuvarlarda üretilmiş bir silah olduğuna inanmak aynı zamanda müthiş bir zihinsel konfor da yaratıyor. Böylece evrimsel biyolojisi, mutasyon, viroloji gibi anlaşılması zor bilimsel meselelere kafa patlatmaya gerek kalmıyor.
Komplo teorilerine inanmayacak kadar rasyonel düşünenlerin bir kısmı ise yine siyasi ve ideolojik meşreplerine göre virüsün bize ve dünyaya bir mesaj verdiğini iddia ediyorlar.
Kimi kapitalizmi suçluyor, kimi otoriter rejimleri, kimi tüketim toplumunu, kimi çevresel yıkımı.
Irklar, milletler, dinler, medeniyetler, kültürler, devletler bir virüs karşısında eşit durumda.
Hiçbirinin diğerinden bir farkı, fazlalığı yok. Çaresizlikte eşitlenmiş durumdalar.
Bütün kavgalar, mücadeleler, beka sorunları, hayati meseleler de meğer o kadar da acil ve hayati değilmiş.
Sayılar arttıkça bizim ülkemiz diğer rakip ülkelerden daha iyi durumda demenin de ikna ediciliği azaldı. Hamaset, propaganda virüse işlemiyor.
Virüs sonrası dünyayla ilgili projeksiyonlar da genelde siyasi dertlerin başka bir yansıması oluyor. Kim neye karşıysa virüsün de onun sonunu getirdiğini düşünmek istiyor.
Aslında virüsü neo-liberalizme, tüketim toplumuna, çevresel yıkıma, otoriter rejimlere ya da küreselleşmeye bağlayanlar ile virüsü artan günahlara bağlayanlar arasında çok fazla bir fark yok.
Hepsinden çok daha ilkel, çok daha karmaşık bir dert var başımızda.
Ama bunu kabul etmek kolay değil.
Sadece bir virüs koskoca insanoğluna bunu yapmış olabilir mi?
Mümkün mü bu!
.8/04/2020 02:59
Makarnaya boğulmayı beklerken... 48 “1- Her il ve ilçede Tekâlif-i Milliye komisyonu kurulacaktır. 2- Her ev birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp komisyona teslim edecektir. 3- Halkın ve tüccarın elinde bulunan dokuma ürünlerinin yüzde 40'ına bedeli sonradan ödenecek şekilde el konacaktır. 4- Gıda maddelerinin yüzde 40'ına bedeli sonradan ödenmek üzere el konacaktır...”
Önceki gün kabine toplantısının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün televizyonlarda canlı yayınlanan konuşmasını tam bu maddeleri okuduğu sırada açanlar küçük bir şok yaşamış olabilirler.
Aslında Cumhurbaşkanı sadece “Biz bize yeteriz” yardım kampanyasına yönelik eleştirilere cevap verirken, İstiklal Harbi sırasında çıkarılan Tekalif-i Milliye Kanunu’nun emirlerini hatırlatmıştı.
Tarihi günler yaşıyoruz. Bütün ülkeler, insanoğlunun son yüzyılda karşılaştığı en büyük tehditlerden birine karşı ezber dışı radikal önlemler alıyor, bütçelerinin hatırı sayılır oranlarını salgının yarattığı ekonomik sorunlara karşı destek paketlerine ayırıyorlar.
ABD’de başta New York Valisi Andrew Cuomo olmak üzere Demokratlar, salgına karşı solunum cihazı, sağlık malzemesi gibi acil ihtiyaçların hızla karşılanması için Trump’tan 1950’de Kore Savaşı sırasında çıkarılan, devlete özel sanayi tesislerinde ihtiyacı olan malları ürettirme yetkisi veren Defence Production Act’ı acilen yürürlüğe koymasını istiyorlar.
Kanada’nın Liberal Demokrat Partili Başbakan’ı, Macron gibi finans kariyeri yapmış liberal bir Cumhurbaşkanı, herkese sağlık sigortası verme fikrinden bile tiksinen Amerikan Cumhuriyetçileri vatandaşlara doğrudan para dağıtmak gibi sosyalistlerin hayallerini süsleyen adımlar atıyorlar.
Macron’dan Trump’a pek çok lider salgınla mücadeleyi çoktan savaşa benzetti.
En son Kraliçe Elizabeth, İngiliz halkının bu salgını “İkinci Dünya Savaşı'nda gösterdikleri ruhu tekrar canlandırıp, cesaret ve birlik içerisinde durarak yeneceklerini” söyledi.
Tarihte hep birlikte aşılmış benzeri zor dönemleri hatırlamak evine kapanmış, çaresizce bekleyen insanlara moral verecektir.
Ama salgına karşı devletin açtığı yardım kampanyasına örnek olarak, İstiklal Harbi sırasında çıkarılan Tekalif-i Milliye (Milli Vergiler) emirlerini hatırlatmak pek moral verici olmayabilir.
Aslında ilk zorunlu harp vergisi, toplumsal hafızamızda büyük bir travma olarak hatırlanan Balkan Savaşı yıllarına dayanıyor.
Dış borç içinde kendini Balkan Savaşı’nda bulan Osmanlı devleti, 25 Ağustos 1912 günü, altında Padişah Mehmed Reşad ve Sadrazam Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın imzalarını taşıyan Tekalif-i Harbiye kanununu çıkarmıştı.
Kanun o kadar sert uygulanmıştı ki, kıtlık, karaborsa, enflasyona neden olmuş, 1914 yılında İstanbul’da fırınlarda ekmek yapacak un kalmayınca, Tekalif-i Harbiye Komisyonu el koyduğu unları fırınlara dağıtmak zorun kalmış, un gelip ekmek çıkınca fırınlar önünde oluşan izdihamda kavgalar çıkmıştı.
Balkan Savaşı’nı Birinci Dünya Savaşı takip etmiş, zorunlu harp vergileri daha düzenli uygulansa da yıllarca yoksul halkın belini iyice bükmüştü. Malların ve vergilerin toplanması sırasında yaşanan yolsuzluklarla ilgili davalar ise 1940’lara kadar sürdü.
Tekalif-i Milliye ise daha da ağır şartların ürünüydü.
Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı ve işgallere karşı başlayan milli mücadelenin önündeki en büyük engel dağılmış orduyu toparlamaktı.
Ama Sivas Kongresi sırasında düzensiz Kuvva-i Milliye birlikleriyle birlikte silahlı asker sayısı 45 bini geçmiyordu. Aynı sırada Anadolu’da hepsi iyi donanımlı 200 bin işgal kuvveti vardı.
Düzenli merkezi bir ordu kurmak için para gerekiyordu. Ama Ankara hükümetinin bütçesinde gelirlerle giderler arasında uçurum vardı.
Bu uçurum bir nebze Sovyetlerden gelen 10 milyon ruble, Hint Hilafet Komitesi’nin topladığı 122 bin sterlin ve ABD Detroit’te yaşayan Türklerin aralarında topladığı 18 bin dolarla kapatılmaya çalışılmıştı.
Ama parasızlık yüzünden sahada da durum parlak değildi.
10 Temmuz 1921'de Kütahya-Eskişehir Savaşları’nda taktiksel de olsa ordu Sakarya’nın doğusuna çekilmiş, Yunan ordusuna Ankara’ya doğru yürüme yolu açılmıştı.
Ankara’da panik artmış, başkentin Kayseri’ye taşınması bile konuşulmaya başlanmıştı.
Ordunun vahim durumunu o günlerde Meclis’te konuşan İzmir mebusu Mahmut Esat Bey şöyle anlatmıştı:
"... Ordu geri çekildiği zaman yeter derecede erzakını alamamış... Birkaç nefere rastladım. Onlarla görüştüm....Biz düşmanı yenmeye geldik. Zararı yok biraz da aç döğüşürüz dediler....Yalın ayak bir nefer yanıma geldi. Heyetle ben neferin önünde yere bakmaya mecbur olduk ve sıkıldık.”
İşte bu ağır şartlarda Mustafa Kemal Paşa’ya 5 Ağustos 1921’de Meclis’in bütün yetkileri Başkomutan olarak devredildi, Başkomutanlık yetkilerini aldıktan iki gün sonra attığı ilk adım da Tekalif-i Milliye emirlerini yayınlamak oldu.
Ağır vergilerdi bunlar. Uygulamak için her bölgede komisyonlar ve malları cephelere taşıyacak menzil teşkilatları kurulmuştu.
Vergileri vermeyenler ya da yolsuzluk yapanlar için doğrudan Hıyanet-i Vataniye kanunu ve İstiklal Mahkemeleri devredeydi.
O günlerde Ankara Tekalif-i Milliye Komisyonu Başkanı’nın Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde çıkan çağrısı o zor şartları iyi anlatıyor:
"Vatanperver halkımıza. Memleketten alçak düşmanı kovmak için özveri gerekmektedir. Askerlerimiz cephede kanlarını dökerken, bizim de burada varımızı yoğumuzu feda etmemiz gerekmektedir. Bunun için hükümetimizin bizden istedikleri, ordunun yiyecek, içecek ve giyim gereksinimlerini karşılamak için oluşturulan Ankara Tekalif-i Milliye komisyonu, aşağıdaki kararların alındığını duyurur.... Valilik makamındaki Tekalif-i milliye Komisyonu'na bu beyannameyle başvurmaları ve beyanname ile vermeyenlerin yapılacak inceleme sonucunda mallarının ellerinden alınacağı ve kendilerinin vatan hainliği ile suçlanarak cezalandırılacakları belirtilir.”
7 Ağustos 1921’de çıkarılan Tekalif-i Milliye kanunu 30 Ekim 1921’e kadar yürürlükte kaldı. Bu süre zarfında 10 ayrı emir yayınlandı. 6.4 Milyon liralık gelir elde edildi. Mazbata karşılığında halktan toplanan mal, para ve hizmetler İstiklal Harbi’nin sahadaki gidişatını değiştirdi. 12 Nisan 1923’de çıkarılan kanunla Tekalif-i Milliye’de el konan erzak ve eşyanın bedelleri halka geri ödenmeye başlandı. Yüzde 72’sinim geri ödemesi 1923’de tamamlandı, geri kalanı ise 1929 yılına kadar peyderpey ödenerek kapatıldı.
Tekalif-i Milliye’nin altıncı emri gereği el konulmuş emvali metruke yani çeşitli sebeplerle sahipsiz kalmış, terkedilmiş mallar hariç...
(Geri ödemeler için 1923’de çıkarılan kanunun ikinci maddesine bu şerh şöyle düşülmüştü: “Türkiye’den ayrılan mahaller ahalisinden Türk tebaası olmayanlarla eczayı vatanın (vatan parçasından) bir kısmını tefrike (ayırmaya) sai olmuş (çalışmış) olan siyasi zümre ve teşkilatlara mensup eşhasın Hazinedeki matlupları (alacağı) işbu kanundan müstefit olamaz (faydalanamaz)”
Bundan kimlerin kastedildiğin, kanun yapılırken Maliye Bakanı olan Gümüşhane Mebusu Hasan Fehmi Bey, bir kaç ay sonra kanunun tartışıldığı Meclis’teki gizli oturumda açıkça söylemişti:
“Maddeden maksat tehcir ve tegayyüp (sürgün edilen ve kaybolan) Rumların ve Ermenilerin Tekalifi Milliye ve harbiye mazbatalarını mahsup etmemektir. Çünkü gerek harbi umumiye, gerek istiklâl harbine yine Şarki Anadolu’nun harbisine nasıl Ermeniler sebebiyet verdi ise Garbi Anadolu’nun harabisine ve istiklâl harbinin bu kadar çetin ve bu kadar memleketi yıkıcı bir hal almasına da Rumlar sebebiyet verdi. Binaenaleyh bu kanunla biz o muhaberelerin bıraktığı tesiri maliyi kastediyoruz.”)
Yani Tekalif-i Milliye’nin şartları herhangi başka bir durumla kıyaslanmayacak kadar ağırdı. Gerçek bir beka kaygısının ortasında, savaş için halktan büyük bir fedakarlık istenmişti. Önemli bir kısmı daha sonra geri iade edilse de gönüllü değil, ödemeyenlerin vatan hainliğiyle yargılandığı zorunlu vergilerdi bunlar.
Herhalde bugün salgın yüzünden dükkanlarını kapatan, maaşlarını alamayan, işlerini kaybetmekle karşı karşıya olan vatandaşların ihtiyacı olan, tarihten böyle fedakarlık hikayelerini hatırlamak değil.
Üstelik devletin başlattığı bir yardım kampanyası için, savaş şartlarında çıkarılmış ağır vergileri örnek göstermek yanlış anlaşılmalara da davetiye çıkarabilir.
Bugünlerde vatandaşlar devletten daha fazla fedakarlık mesajları değil, kendilerini rahatlatacak, yanlarında olduğunu hissettirecek sözler duymak isterler.
Salgının Türkiye’ye ulaştığı ilk günlerde marketlerdeki makarna yağmasını durduran Makarna Üreticileri Sanayicileri Derneği başkanınınki gibi güven verici sözler:
(Tekalif-i Milliye ile ilgili bilgilerin alındığı kaynak: Cezmi Tezcan- Tekalif-i Harbiye ve Tekalif-i Milliye örneklerinde Savaş Dönemleri Mali Politikaları- Doktora Tezi- Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü- 2005)
.11/04/2020 04:08
“Ölsün” 80 Türkiye Büyük Millet Meclisi, 12 gün sonra 100 yaşına basacak. Bu yüzyıl içinde Meclis’te büyük krizler, sert tartışmalar hatta yumruklaşmalar yaşandı. Stenograflar bütün olan biteni, hakaretleri, küfürleri zabıtlara geçirdiler.
Ama Meclis’in 100’üncü yıldönümüne günler kala, görüşülen af tasarısı sırasında, herhalde stenograflar bile o zaptı tutarken utanmıştır:
“Meral Danış Beştaş (Siirt-HDP): Ben de bütün kamuoyunun gözünün önünde şunu söylüyorum. İdris Baluken cezaevinde ölsün mü? ( AK Parti sıralarından “Ölsün” sesi) Figen Yüksekdağ ölsün mü? Selahattin Demirtaş ölsün mü? Ahmet Altan ölsün mü? ( HDP sıralarından alkışlar, AK Parti sıralarından gürültüler)
Başkan: Peki, teşekkür ederim.
Özlem Zengin (Tokat-AK Parti) Sayın başkanım, bu olamaz, biz kimse ölsün demiyoruz.
Başkan: Değerli arkadaşlarım, lütfen
Meral Danış Beştaş: Ölsün mü? Bunu söylüyorlar. Şu anda bunu kabul edemeyiz.
Başkan: Lütfen... Peki... Kayıtlara geçmiştir değerli arkadaşlarım.”
Halbuki bu Meclis, bundan 99 yıl önce kuruluşunun birinci yıldönümünde, ülke hala işgal altındayken ve cephelerde işler hiç de iyi gitmezken, insanların haksız yere hapsedilmesini engellemek için Hürriyet-i Şahsiye Kanunu’nu görüşmeye başlamıştı.
Kanun teklifini veren Çanakkale Savaşı’nda topçu teğmen olarak görev varmış, Kastamonu mebusu avukat Abdülkadir Kemali Bey’di. (Öğütçü)
Teklif ceza kanunun 203’üncü maddesine ek maddeler getirmekteydi. Bu maddeler kabul edilirse hala bu suçlardan cezaevinde yatacak mahkumlar da affedilmiş olacaktı.
Kanunun bazı maddeleri şöyleydi:
Madde 1: Rütbe ve mevkii ne olursa olsun herhangi bir devlet memuru kişisel özgürlüklere ya da milletin doğal ve medeni hukukuna tecavüz ederek Kanun-i Esasi’yi ihlal ettiği takdirde 3 yıldan az olmamak üzere hapis cezasına çarptırılacaktı
Madde 3: Kanun-i Esasi hükümlerine aykırı hareket eden herkes, vekil bile olsa, kişisel olarak sorumlu olacaktı
Madde 4: Birinci maddede yazılı suçlardan dolayı zarara uğrayanlar zararlarını mahkemelerinde dava açarak karşılayabilecekti
Madde 7: Usule aykırı olarak hapsedildiğini ve Kanun-i Esasi hükümlerine aykırı hareket edildiğini ileri sürerek bu suçları işleyenleri protesto etmek isteyenlerin, protesto evraklarını kabul ve bunu ilgili kişilere gönderme sorumluluğu noterlere aitti. Aksi takdirde noterler de bu suçlara katılmış sayılarak 3 yıldan az olmamak üzere hapis ve ayrıca para cezasına çarptırılacaktı
Madde 8 ve 9: Bu maddelerde belirtilen suçlardan mahkûm olanları affetme yetkisi ve bu maddeler hükümlerine aykırı olan tüm kanun ve tüzük maddeleri yürürlükten kaldırılacaktı.
Abdülkadir Kemali Bey yasa teklifinin gerekçesini şöyle yazmıştı:
“Devrimiz ihtilal ve inkılaplarında gaye, hukuk ve bütün özgürlüklerin her türlü saldırıdan korunmasını sağlamaktır. (…) Gayrı kanuni ve gayrı insani baskılar, nereden gelirse gelsin menfurdur ve karşı koyma hakkını doğururlar. (…) Mevcut düşmanı denizlere döktükten sonra yurt içinde hürriyet ve hayat hakkı namına yeniden mücadelelerle, yeniden kanlar fışkırtmaya mecbur olmayarak huzur ve sükûn içinde, karşılıklı görev ve hukuka, hükümetçe ve milletçe azami ölçüde uymanın çarelerini şimdiden kesin olarak düşünmek zorunluluğundayız”.
Yasa teklifi uzun süre Meclis’te bekletildikten sonra Cumhuriyet’in ilan edilmesinden sekiz ay önce 12 Şubat 1923 günü uzun tartışmalar sonunda kabul edildi.
Kanunun kabul edildiği gün sadece Ankara hapishanelerinde haksız yere tutulan 68 mahkum tahliye edildiler.
(Kaynak: Ahmet Demirel, “Rüya Gibi Bir Kanun: Hürriyet-i Şahsiye Kanunu”, Toplumsal Tarih, Nisan 2020)
Ama savaştan sonra Abdülkadir Kemali Bey’in korktuğu başına gelmişti.
Muhalif fikirleri yüzünden İkinci Meclis’e alınmamış, Adana’ya dönüp Toksöz gazetesini çıkarmaya başlamış, 4 Mart 1925’de Takrir-i Sükun Kanunu ilan edilince gazetesi kapatılıp, tutuklanmıştı.
11 ay hapis yattı. 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulunca, cesaret edip Ahali Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Menemen olayları üzerine Serbest Fırka kendini feshedince, bir kere daha hapse girmemek için partisi kapatıp ailesini alarak Beyrut’a kaçtı.
Ama 16 yaşındaki oğlu gurbette fazla dayanamadı, bir yıl sonra kaçarak Adana’da babaannesinin yanına yerleşti. Çırçır fabrikalarında işçi olarak çalıştı. 1938 yılına askere gitti.
Askerdeyken bir gün koğuşları basıldı, eşyaları arasında Maksim Gorki ve Nâzım Hikmet kitapları çıkınca "yabancı rejimler lehinde propaganda ve isyana muharrik" suçundan tutuklandı.
Komünist bir darbe için orduda örgütlenen bir örgütün üyesi olmaktan beş yıl hapis cezası aldı. Örgütün lideri 38 yaşındaki genç şair Nazım Hikmet’ti. Aynı iddialarla Bahriye’de astsubay olan kardeşine Sabahattin Ali’nin kitaplarını vermek suçundan 28 yaşındaki genç yazar Kemal Tahir de tutuklanmıştı.
Abdülkadir Kemali Bey’in 24 yaşındaki oğlu, kitaplarını okuduğu için tutuklandığı Nazım Hikmet’le hapishanede tanıştı. Ondan felsefe, Fransızca dersleri aldı, yine onun teşvikiyle yazmaya başladı.
1943 yılında cezası bitip hapisten çıktı, ilk romanı babasından da esinlenen bir adla imzaladı: Orhan Kemal.
Baba Abdülkadir Kemali Bey ancak İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra adı konmadan çıkan siyasi afla 1939 yılında Türkiye’ye dönebildi.
Nazım Hikmet ise 1950 yılına kadar 13 yıl boyunca kitapları bazı askerlerden çıktığı için darbecilikten hapiste kaldı.
Hapiste daha uzun da kalabilirdi. Eğer 1950 yılındaki af çıkmasaydı...
Aslında o aftan da yararlanamayacaktı.
DP iktidarının 14 Mayıs 1950’den önce işlenen suçlara af getiren yasasının kapsamının içinde komünistler yoktu. Özellikle de tartışmaların odağındaki Nazım Hikmet...
Ne iddianamesindeki haksızlıkların Vatan gazetesi tarafından teşhir edilmesi, ne kendisinin ve annesinin açlık grevi, anti-komünist DP’li vekilleri yumuşatmaya yetmemişti.
Zabıtlardan okuyalım:
Şevket Mocan (DP Tekirdağ Milletvekili): Ben komünisti siyasi mahkûm telâkki etmiyorum. Komünist bence haini vatandır. Çünkü. Komünist vatan tanımaz....Ben katiyen affın bu maddesinin tâdiline elim kalkıp da rey vermeyeceğim. Haini vatanı, casusu, ihtilâlciyi ben affetmem.. (Kimse affetmez sesleri)
Ahmet Gürkan (DP Tokat Milletvekili): Nâzım Hikmeti müdafaa edenler gelsinler kürsüde onu müdafaa etsinler. Arkadaşlar mevzu çok mühimdir, mesele Nâzım hikmet meselesi değildir. Mesele Türk Milletinin varlığı davasıdır... Evet bu uğursuz kızıl kuduz Türk Milletini ısırmak için hırlarken onun ağzından sızan salyaları yalıyanları elbette tecziye edeceğiz
Tevfik İleri (Ulaştırma Bakanı) Nâzım Hikmet niçin mahkûm edilmiştir? Türk ordusunu ve Türk bahriyesine kundak sokmak suçundan mahkûm edilmiştir... Mukaddes Türk Ordusuna, Türk Bahriyesine, yarın bu memleketi koruyacak olan büyük varlığa, bizim sigortamıza, bizim garantimize fesat ve isyan mikrobunu \ sokan bir insanı nasıl dışarı çıkartacağız. Arkadaşlar, bu memlekette ve bu memlekete bağlı tertemiz yüz binlerce insan, yüz binlerce milliyetçi Türk genci, gözünü dört açmış, aman Nâzım Hikmet'i affetmeyin diye yalvarmıyor mu? (Bravo sesleri, alkışlar). Bunu affettiğimiz gün, bu gençlerin kalblerini kıracağız, yüreklerini sızlatacağız. (Bravo sesleri) (Doğru sesleri)”
Ama bunun eşitliğe aykırı olduğunu iddia eden DP’li milletvekilleri de vardı.
Sonunda komünistler af kapsamının dışında tutuldu ama açlık grevi yapan Nazım Hikmet, işlediği darbecilik suçu af kapsamına girince yattığı süre hesaplanarak serbest kaldı.
1966 yılında bu kez Orhan Kemal, aynı 141 ve 142. maddelerden yargılanıp, tutuklandı. Bir ay sonra serbest kalabildi. 1970 yılında gittiği Sofya’da hayatını kaybetti.
Onun gibi 141 ve 142. maddelerden hapse girmiş siyasi mahkumların, 1974 yılında Cumhuriyet’in 50’inci yıldönümü için çıkarılan affın içine girip girmemesi için de Meclis’te hararetli tartışmalar yaşandı. Dönemin Başbakan’ı Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Erbakan Komünistleri, anarşistleri affetmekle suçlandı. Demirel, CHP’yi anarşinin yanında durmakla suçladı, “17. Türk devleti ilelebet yaşayacaktır” nutukları attı. Turhan Feyzioğlu “Türkiye’nin kaderi Leninci Atatürk düşmanlarıyla, Abdülhamitçi Atatürk düşmanlarının keyfine bırakılmayacaktır” dedi. Nihayet siyasi suçlulara af önce Senato’dan daha sonra Meclis’ten geçmedi. Siyasi suçlular ancak bir ay sonra Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararıyla affın kapmasına girip tahliye olabildiler.
Sonra 12 Eylül darbesinin hapishanelere doldurdukları için 1991’de af çıkarken Meclis’te benzer itirazlar yükseldi, 1999 yılında çıkarılan affın amacının vatan hainlerini, teröristleri affetmek olduğu söylendi.
100. yılında Meclis’in önünde yine infaz indirimi adı altında bir af yasası var.
Ve yine affın kapsamı herhangi bir şiddet eylemine karışmamış siyasi mahkumlar ve tutukluları kapsamıyor.
Bunu eleştirenlere AK Parti grup başkanvekili önceki gün şöyle cevap verdi:
“Efendim hapishaneler. Soracağım ben. Darbeciler olmasın mı hapishanede? PKK’lılar olmasın mı?... Bu mudur yani, bu mudur?”
28 Şubat’ta mağdur edilmiş hukukçu bir siyasetçinin hapishanelerdeki bütün siyasi mahkumları kolayca darbeci ya da PKK’lı ilan ettiği cümleleri, 100 yıldır Meclis zabıtlarında örnekleri çokça bulunabilecek bir muktedir demagojisi...
Ama on adet konuşmasının delil olduğu bir iddianameyle terör örgütü üyeliğinden 15 yıl hapis cezası almış, bundan dört yıl öncesine kadar Meclis’in en aktif grup başkanvekilinin adı kürsüde “Hapiste ölsün mü” diye telaffuz edilince iktidar sıralarından yükselen “Ölsün” sesi, bu devrin empatiyi atının terkisine atmış orijinal bir içeriği olarak zabıtlardaki yerini aldı.
Yüzyıl önce savaş koşullarında haksız yere insanların hapse atılmasını engellemek için kanun çıkarmış bir Meclis’te yüzyıl sonra haksız yere hapse atılmış bir milletvekili için yankılanan “Ölsün” sesi..
Bir asırlık tecrübeden geriye o ses kalmamalıydı.
.13/04/2020 02:00
‘Bidon kafalılar’a bir ‘Mukaddime’ 103 Geçen Cuma, gece 12’den sonra başlayacak hafta sonu sokağa çıkma yasağı, iki saat önce açıklanınca, yasak sırasında fırınların ve sucuların açık olacağıyla ilgili genelge de açıklamadan yarım saat sonra gelince 30 Büyükşehir ve Zonguldak’ta halk o saatte açık olan fırınlar ve marketlere akın etti.
Devletin stoğa gerek yok çağrılarına riayet edenler, zaten stok yapacak durumu olmayanlar, alışverişini hafta sonuna bırakmış olanlar, evinde bebeği, çocuğu, hastası olan, onların ihtiyaçları için o son iki saatte markete gitmek zorunda kalanlar, sigara, ekmek, su almak isteyenlerin oluşturduğu kalabalıklar, kuyruklar medyaya ve sosyal medyaya düşünce, paniğe neden olan hükümet tasarrufuna laf edemeyenler başladılar halkın cehaletine, sorumsuzluğuna laf etmeye...
Kucaklarında kola şişeleri, ucuz marketlerde satılan tok tutan bisküvilerle kasaların önünde bekleyen abiler, ekmek çuvalını sırtlanmış götüren amcalar, hayatın bin bir türlü ihtimalini düşünmeyen orta sınıf kibrinin hedefi oldular.
Üstelik bu kez geleneksel laik orta sınıf kibrinin değil, bu kibrin tadını iyi bilen yeni muhafazakar orta sınıf kibrinin.
Nasıl olsa iktidarın bir tasarrufunu eleştirmek yerine, suçu savunmasız halka atmak ucuz ve maliyetsizdi, cehalet, bilinçsiz, eğitimsiz, açgözlülük, lüksünden ödün vermemek gibi laflar havalarda uçuştu.
Ertesi gün hızını alamayan iktidar medyasının bazı tuzu kuru yazarları o geceki kaotik iki saatte panikle marketlere gidenlere “zeka özürlü, ayı, alt tabaka, lümpen” diye hakaret etti.
Bu kadarını demeye dilleri varmayan, hükümeti eleştirmeye de elleri gitmeyenlerin ise imdadına 600 yıl önceden İbn Haldun’un bir cümlesi yetişiverdi:
“İnsanı açlık değil, alıştığı tokluk öldürür”
O akşam yaşanan kaosun suçunu halkta bulan Kızılay Başkanı’ndan iktidar milletvekillerine, gazetecilerine kadar herkes İbn Haldun’un bir sözünü paylaşıp durdu.
Hatta dün iktidara yakın bir gazete bu sözü manşet yapmıştı.
Herhalde o gece hararetle bu hikmetli sözü paylaşanlar, İbn Haldun’un israfa, lükse, açgözlülüğe karşı, kanaatkarlığı, azla yetinmeyi tavsiye ettiğini düşündüler.
İnternette kıtlık, tokluk diye aratınca “İbn Haldun’dan harika sözler”, “hikmetli sözler” derlemelerinde karşınıza çıkan, capsleri yapılmış, popüler kültürde dolaşıma girmiş bulunması kolay bir aforizma bu.
Bu cümle için Mukaddime’yi okumuş olmaya da gerek yok.
Yine de İbn Haldun ne demek istemiş emin olmak için Mukaddime’yi açıp bir bakalım.
Bunun için Dergah yayınlarından çıkan Mukaddime’yi seçelim.
Eseri yayına hazırlayan ünlü ilahiyatçı Prof. Dr. Süleyman Uludağ.
Prof. Uludağ, kitabın girişinde uzun bir İbn Haldun biyografisi de koymuş. İslam Ansiklopedisi’nin İbn Haldun maddesini de o kaleme almış.
Maddenin girişinde yazdığı gibi İbn Haldun 14’üncü yüzyılın başlarında doğmuş, 15’inci yüzyılın başlarında vefat etmiş bir “tarihçi, sosyolog, filozof, siyaset ve devlet adamı”.
Yani müminlere ve insanlığa ahlak, fazilet tavsiye eden, hikmetli sözler söylemiş bir din adamı, ilahiyatçı değil.
Hatta tam tersine ömrü hayatı iktidar mücadelelerinin ortasında geçmiş, sultanlara karşı kumpasların, darbelerin içinde yer almış, bu yüzden hapis yatmış, sürgüne gönderilmiş, genelde iktidarlara, hükümdarlara yakın durmuş biri.
Mukaddime’nin girişinde Prof. Uludağ şöyle yazmış:
“İbn Haldun fırsatçı bir adamdı, pratik hayatında gaye her türlü vasıtayı mubah kılardı. Makam tutkusu güçlü idi. Gözü hep üst mevkilerde idi. Şahsi menfaati ve maksadı için veya zarardan korunması için kendisine iyilik yapana kötülük yapmakta, ihsana garkedenler aleyhine tertiplere karışmakta ve lütfuna nail olduklarına karşı değişmekte bir beis görmezdi. Karşılaştığı bütün siyasi keşmekeşlerde, münasebet kurduğu bütün hükümdarlar, emirler ve devlet büyükleri karşısında ona hakim olan temayül bu olmuş ve bu temayül ölene kadar onun huyu olmuştu.”
Hatta yaşadığı dönemde Şam’ı ele geçirip, Mısır’a yürümekte olan Timur’u durdurmak için huzura çıkmış, elini öpmüş ve şöyle demişti:
“Sen alemin sultanı, dünyanın padişahısın. Hz. Adem'den günümüze kadar senin gibi bir hükümdarın çıkmış olduğu inancında değilim. Benim gibi biri bu gibi hususlarda gelişi güzel konuşmaz. Çünkü ben bir ilim adamıyım.”
Peki, bunları nereden biliyoruz. Oryantalistlerin kitaplarından mı, düşmanlarının yazdıklarından mı, İslam karşıtı çevrelerden değil bizzat kendi kaleme aldığı hatıratından.
Zaten tam da İbn Haldun’u değerli yapan bu.
Hatıratında kendisine karşı eleştirel, dürüst, acımasız olduğu gibi eserlerini de çağının oldukça ilerisinde bilimsel bir metodla ve eleştirel bir dille kaleme almıştı.
Doğanın kanunları olduğu gibi toplumların da kanunları olduğuna inanmaktaydı ve 14’üncü yüzyılın şartlarında bunları bulduğunu düşünmüştü.
Yani “İnsanı açlık değil, alıştığı tokluk öldürür” cümlesi de bir vaz-ı nasihat, ahlaki, İslami bir düstur değil, kendisine göre bir toplumsal, biyolojik, tıbbı tespitti.
Şimdi o sözü siyaseten yararlı bulup o gece hararetle paylaşanların yapmadığını yapıp, cümlenin geçtiği Mukaddime’deki beşinci bölümü açalım.
Bu bölümün konusu: “Bolluk ve kıtlık itibariyle ümranın ahvalinde görülen farklılık ve bunun insanların beden ve ahlakı üzerinde meydana getirdiği tesirler”
İbn Haldun, sıcak iklimlerin bedevi Sudanlılarıyla, ‘soğuk’ iklimlerin hadari Faslılarını kıyaslıyor. Soğuk iklime bulabildiği örnek Fas. Yani sınırlı bir coğrafyayı gözetleyerek, şimdi okuyanlara fazlaca iddialı gelecek totolojik sonuçlara varıyor.
Şöyle iddialı tespitler bunlar:
“Gıda maddesi bol, ekini, hububatı, süt, peynir gibi hayvanlardan elde edilen gıda maddeleri, meyve gibi yenecekleri çok olan verimli iklimlerde bolluk içinde yaşayan ahali ekseriye zihinleri itibariyle geri zekalı, bedenleri bakımından kaba olmakla muttasıf olurlar. Hububat ve katıklık türünden yiyecek maddeler itibariyle bolluk içinde yaşayan Berberlerin, yine Berberlerden olup da maişet bakımından sıkıntı içinde bulunan, arpa ve darı ile yetinmek zorunda kalan Masmudiler ile Gumare ve Sus halkı karşısındaki hali işte budur. Dikkat edilince görülür ki, akılları ve bedenleri itibariyle bunlar daha iyi bir haldedir.”
Hatta daha da ileri gidiyor ve şöyle diyor:
“Geçim sıkıntısı içinde yaşayan kişiler, bolluk ve refah içinde bulunanlardan daha güzel bir dini yaşayışa sahiptirler, ibadete daha fazla düşkündürler. Hatta dindar insanların şehir ve kasabalarda az olduğunu görmekteyiz. Şehir ve kasaba halkı umumiyetle, bol bol has buğday, katıklık ve et yediklerinden derin bir gaflet içinde ve kalbi katı olurlar.”
İşte “İnsanı açlık değil, alıştığı tokluk öldürür” cümlesinin geçtiği bölüm bu tespitlerin ardından geliyor.
Okuyalım:
“Allah daha iyi bilir ama bunun sebebi şudur: Bolluk içinde yüzenlerin, çeşitli katıklık maddelere, özellikle hayvani yağlara alışık olanların, bağırsakları ve iç organları, bu yüzden aslında mizaçlarında bulunması gereken rutubetten daha çok bir rutubet kazanır ve nihayet bu rutubet haddini aşar. İmdi gıda maddelerinin kıtlığı, katıklık şeylerin yokluğu ve alışılmamış sert ve kaba besinlerin kullanılması suretiyle, adet haline getirilmiş olan bahis konusu yaşama tarzına muhalefet edilince, bağırsaklar çabucak kurur, buruşur ve kıvrışır, bu organlar gayet zayıf ve nazik olduğundan hastalık derhal onlara yol bulur, bu hastalığa yakalananlar aniden ölürler. Çünkü bahis konusu husus ölüme sebep teşkil eden şeylerdendir. (Kıtlık yıllarında vukua gelen kitle halindeki ölümlerin, salgın hastalıkların sebebi budur). Şu halde, açlık ve kıtlık esnasında mahv ve helak olanları katleden, sonradan ortaya çıkan açlık değil, önceden mevcut olan ve itiyat haline getirilen tokluktur. (Kıtlık ve sıkıntı içinde telef olanları açlık değil, sadece bolluk ve refah zamanında alışageldikleri tokluk öldürmüştür).”
Yani konunun Cuma gecesi olanlarla, hatta bu yüzyılla, hatta modern tıp ve biyolojiyle de hiçbir ilgisi yok.
Ama kararı veren bakanın dahi hatasını kabul edip, bu yüzden istifaya kalkıştığı bir hükümet icraatını dahi savunmaya çıkmışlar, bu kadar ayrıntıya takılmıyorlar.
İbn Haldun’un konuyla ilgisiz bir sözünü bulup kullanırken bir kişinin bile merak edip kitabı açıp bakmaması mı?
Yoksa bunun çaresiz kalmış insanları cehalet, eğitimsizlik ve bilinçsizlikle suçlarken yapılması mı daha hazin?
Ne diyelim. Mağluplar galipleri taklit eder. Geçmişler geleceğe suyun suya benzemesinden daha çok benzer ve tabii ki coğrafya kaderdir.
.15/04/2020 04:58
Adaletin sesi neden mi duyulmuyor? 287 Ve nihayet infaz indirimi adı altındaki af yasası Meclis’ten geçti. Özetle; gazetecileri ölümle tehdit eden organize suç örgütü liderleri affedildi ama gazeteciler affedilmedi.
Banka soyanlar affedildi ama malum bankaya henüz resmen açıkken para yatıranlar affedilmedi.
Hep söylendiğinin aksine devlet, kendisine karşı suç işlediği iddia edilenleri affetmedi, vatandaşlara karşı suç işleyenleri affetti.
Üstelik 17 vaka ve 3 ölümle koronavirüs hapishanelere girmişken ve siyasi-adli tutuklu/hükümlü ayrımı da yapmazken...
Ortada apaçık bir adaletsizlik olduğu açık.
Ama buna rağmen kıyamet de kopmadı, muhalefet büyük bir gürültü çıkaramadı, çıkardığı sesler de toplumda yeterince karşılık bulmadı, ortak bir hassasiyete dönüşemedi.
Peki neden?
Evet, bu paket ittifakın geleceği için hayatiydi, taviz vermediler, toplumun yarısını makbul vatandaş olarak görüp, geri kalan yarısıyla irtibatı neredeyse kopardıkları için çıkarılan sesleri umursamadılar, zaten medya da tek kanallı.
Hepsi doğru.
Ama yine de bu neden adaletin sesinin güçlü çıkamadığı sorusunun cevabı değil.
Çünkü bu sorunun cevabı iktidarın değil, muhalefetin performansıyla ilgili.
İnfaz yasası Meclis’te görüşülürken yaşanan iki olay, adalet konusunda muhalefetin neden güven veremediğini de ortaya koydu.
İki olayın kahramanlarından biri radikal fikirleri olan bir İslami cemaatin lideri, diğeri barda ofansif mizah yapan bir stand-upçıydı.
İlkinden başlayalım.
Türkiye’de yakın zamanlarda pek çok örneği oldu.
Aylarca, yıllarca davalara bakan, dosyaya hakim olan mahkemelerin verdiği tahliye kararları aynı günün akşamı sosyal medyadan yükselen tepkiler, Ankara’dan gelen telefonlarla konudan habersiz başka bir mahkeme tarafından yeniden tutuklama kararlarına çevrildi.
İlk akla gelen örnekler Selahattin Demirtaş, Alparslan Kuytul, Ahmet Altan, Osman Kavala, son olarak gazeteci Murat Ağırel.
Muhalefet bu kararları haklı olarak eleştirdi.
Ama benzer bir örnek de infaz paketi görüşülürken yaşandı.
Ebu Hanzala olarak bilinen selefi Tevhid Cemaati’nin lideri Halis Bayancuk, üç yıldır tutuklu olarak yargılandığı, dosyasını en iyi bilen mahkeme tarafından tahliye edildi ama akşamında hakkında yeniden tutuklama kararı çıkarıldı.
Üstelik “terör örgütü yöneticiliği”nden yargılanıp tahliye edilmişken, dosyadan habersiz nöbetçi mahkeme onu “terör örgütü üyeliği”nden yeniden tutukladı.
Tahliye kararını aynı gün tutuklamaya çeviren ise bu kez iktidar çevrelerinden değil, muhalefet çevrelerinden gelen tepkiler oldu.
Sol, muhalif medya haberi “IŞİD’in Türkiye sorumlusu tahliye edildi” diye verdi, karar infaz yasasının görüşüldüğü Meclis’e de taşındı.
Az önce siyasi tutuklular için kürsüde konuşurken “İdris Balüken hapiste mi ölsün” diye soran ve iktidar sıralarından “ölsün” diye sesler işiten HDP’nin Grup başkanvekili bu kez yerinden söz alıp şöyle dedi:
“MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Siirt) - Teşekkürler Sayın Başkan. Çok önemli bir gelişme oldu, IŞİD'in Türkiye'deki sorumlusu Ebu Hanzala kod adlı Halis Bayancuk tahliye edildi. Evet, daha önce Hizbullah davasından ömür boyu hapis cezası almıştı ve Kobani savaşı döneminde 9 Ekim 2014'te serbest bırakıldı. 2017 yılında terör örgütü kurma, yönetme suçundan tutuklandı ve bugün tahliye oldu. Niye tahliye oldu? Biz içerideki insanların bu kadar can güvenliğinden söz ederken IŞİD'in sorumlusunun tahliyesi dikkate değerdir. Evet, Rahip Brunson'ı Trump ister bırakılır, Deniz Yücel'i Merkel ister; istismarcıları, cinayet işleyenleri, Hizbullahçıları, IŞİD'çileri siz bırakırsınız, sonra "Yargı bağımsız." diye burada nutuk atarsınız. 82 milyonun hukuku yok burada, tek adamın hukuku var.
BAŞKAN - Peki, kayıtlara geçmiştir.
ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) - Sayın Başkan, şöyle bir talebimiz olsun yani bu konuda söz alıp bir şey söylemek lazım ama ben açıkçası Meral Hanım'dan duydum haberi. Mümkünse hem Bakanlığın yetkilileri de buradayken…
ÖZLEM ZENGİN (Tokat) - Bir söz talebim vardı Sayın Başkanım.
BAŞKAN - Buyurun.
ÖZLEM ZENGİN (Tokat) - Sayın Başkanım, teşekkür ederim. HDP Grup Başkan Vekili Sayın Beştaş Türkiye'de IŞİD'in temsilcisinin serbest bırakıldığını söyledi. Bu konuya dair bir açıklama yapmak istiyorum. Tabii, Türkiye'de, onlar inansa da inanmasa da özgür bir yargı sistematiği var. Bu yargı sistematiği içerisinde, mekanizma içerisinde Sakarya 2. Ağır Ceza Mahkemesi bahsi geçen kişinin tahliyesine karar vermiştir, savcı itiraz etmiştir. 3. Ağır Ceza Mahkemesi, Sakarya Ağır Ceza Mahkemesi, bu itirazı haklı bulmuştur ve bahsi geçen kişinin tutukluluğu devam etmektedir. Tahliyesi söz konusu olmamıştır.
MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Siirt) - Ben tahliye kararı verildiğini söyledim. Tahliye kararı verilmiş, itiraz edilmiş, tekrar tutuklanmış. Bu, benim sözümün gerçek olmadığı anlamına gelmiyor.
ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) - Öncelikle, Özlem Hanım'a bu bilgilendirme için teşekkür ederiz çünkü konuyu Meral Hanım'dan duyduk.
BAŞKAN - Peki, konu aydınlanmıştır.”
Peki gerçekten konu aydınlanmış mıydı?
Halis Bayancuk, 2008 yılından beri vaazlar veren 35 yaşında güçlü bir hatip. HDP grup başkanvekilinin hakkında Meclis’te hüküm verirken “daha önce Hizbullah davasından ömür boyu hapis cezası almıştı” dediği kişi ise Bayancuk’un babası.
Babasının çizgisini izlemeyip Mısır’da eğitim almış, selefi fikirlerini anlattığı vaazlarıyla etrafında Tevhid adlı 4-5 bin kişilik bir cemaat oluşmuş. Legal dernekleri, dergileri var, 2011 yılından beri de İstanbul Bağcılar’da altı katlı camdan bir binada faaliyetlerini sürdürüyorlar.
Bayancuk, Türkiye’de en çok tutuklanıp, serbest bırakılma rekorunun sahibi olabilir.
2008, 2011 ve 2014’de El Kaide, 2015, 2016’da ise IŞİD suçlamalarıyla tutuklanıp hapis yatmış.
Her defasında elde bir delil olmadığından bir süre tutuklu kaldıktan sonra bırakılmış.
Son olarak 2017’de ise IŞİD’den tutuklanmış.
Suriye’de El Kaide ve IŞİD birbiriyle savaşırken, Türkiye’de hem IŞİD hem de El Kaide yöneticiliğinden yargılanmış
Mahkemelerin de kafası karışmış.
2016 yılında Ankara 27. Ağır Ceza Mahkemesi;
“.... Ebu Hanzala kod isimli Halis Bayancuk’un yöneticiliğini yaptığı oluşumun DAEŞ / IŞİD terör örgütü ile bağlantılı bir yapılanma olarak kabul edilemeyeceği, El-Kaide Terör örgütü ile bağlantılı bir oluşum olarak kabulü gerektiği anlaşılmıştır...” diye karar vermiş.
2017 yılında gözaltına alındığı Ankara’da savcılık tarafından “..... Emniyet Müdürlüğü’nün şüphelinin adı geçen örgütlerle irtibatlı olabileceği yönündeki değerlendirmesi dışında; şüphelinin adı geçen örgütlerle bağlantısını ortaya koyacak, herhangi bir delil bulunmadığı, örgütsel doküman, örgüt mensuplarının beyanları, tanık beyanları gibi herhangi bir delil elde edilmediği anlaşıldığından şüpheli hakkında atılı eylemlerden delil yetersizliği nedeniyle kamu adına kovuşturmaya gerek yoktur” denerek serbest bırakılmış.
Ama buna rağmen 2017’de bir konferans için gittiği Sakarya’da IŞİD’den tutuklanmış.
Yargıtay, daha önce yargılandığı bir dosyada “hem El Kaide hem de IŞİD’den yargılayamazsınız” diyerek bozma kararı vermişti.
Üç yıldır kendisini “IŞİD yöneticiliğinden” yargılayan mahkemenin tahliye kararı verdiği gün de “IŞİD üyeliğinden” tekrar tutuklandı.
Peki bu kadar ısrarla tutuklanıp, yargılanmasına neden olay suçlamalar, deliller ne?
Yargılandığı 63 sayfalık iddianamede IŞİD yöneticiliğinin, herhangi bir IŞİD mensubuyla ve eylemiyle ilişkisinin bir delili gösterilememiş, bu örgütü öven, propagandasını yaptığı tek bir konuşması tespit edilmemiş.
Savcılık ifadesinden ve mahkemede avukatlarının sunduğu delillerden 2014’den itibaren yayınladıkları dergilerde IŞİD ve EL Kaide’yi eleştirdiği, bu yüzden IŞİD tarafından tekfir edildiği hatta 2015’de İstanbul Valiliği tarafından “IŞİD’in kendisine karşı bir eylem yapabileceği” ile ilgili uyarıldığı ve hakkında koruma kararı verildiği anlaşılıyor.
Zaten iddianamede işlenmemiş, potansiyel bir suç ile suçlanıyor:
“Halis BAYANCUK'un, selefi/tekfirci vasata yönelik devam ettirdiği tebliğ faaliyetlerinin, çatışma bölgelerinde faaliyet gösteren örgütlere katılımı teşvik edeceği, radikalleşme sürecine katkı sağlanan şahısların ilerleyen süreçlerde ülkemiz güvenliği açısından tehdit oluşturabileceğinin değerlendirildiği istihbar edilmiştir.”
İkinci suçlama ise şu:
“Kendisine bağlı gruplarca düzenlenen ders/sohbet toplantılarında, 16.04.2017 tarihinde gerçeklen referandumun "Kâfir Rejim Uygulaması" olarak nitelendirildiği ve "Oy Vermenin Şirk Olduğu, (Sen Kimi Seçersen O Rabbin Olur) Ayetine Karşı Gelindiği" yönünde propaganda yapılarak "Sandığa Gidilmemesinin Önemli Olduğu, Zira Gerçek Müslümanların Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Allah'ındır İlkesine Göre Hareket Etmesi Gerektiği” yönünde söylemlerde bulunulduğu”.
İddianamedeki delillerin neredeyse tamamı Bayancuk’un oy vermeye karşı çıktığı, laik devlete tağut dediği, kızlar ve erkeklerin birlikte eğitim görmesini eleştirdiği konuşmalarından oluşuyor.
Deliller arasında teslim olmuş bir IŞİD itirafçısının ve akrabası IŞİD’e katılmış bir kişinin ifadeleri var.
İtirafçı mahkemedeki ifadesinde ise Bayancuk’un cemaatinin mensubu olduğunu ama 2015’de IŞİD videolarından etkilenerek Suriye’ye kendi kararıyla gittiğini, giderken konuştuğu Bayancuk’un kendisini uyardığını anlatmış.
Zaten internette Bayancuk’un IŞİDlileri kendi mescitlerinde istemediklerini anlattığı konuşmaları mevcut.
Yani aslında yıllardır süren El Kaide, IŞİD suçlamalarının dayanağı Bayancuk ve cemaatinin de bu örgütler gibi selefi çizgisi. Türkiye’de de selefilik yaygın olmadığı için devlet ve medya legal, sivil selefi hareketle, silahlı selefi terörü birbirine karıştırmış.
Devletin diğer Avrupa ülkelerindeki selefi örgütlere yapıldığı gibi istihbari olarak izleyebileceği, gözetim altında tutabileceği bir yapı, her fırsatta operasyonların, tutuklamaların hedefi olmuş.
Halbuki nasıl Türkiye’de sosyalizm, devrim için mücadele eden legal partiler, hareketler olduğu gibi, bu amaç için silaha başvurmuş terör örgütleri var ve bu ikisinin benzer ideolojileri olması, gruplar arasında organize olmayan geçişkenlik suç değil, burada da durum aynı.
Aslında bunu en iyi solcuların ve HDP’nin anlaması gerekirdi. Ama ideolojik karşıtlık yüzünden kendilerinin de mağduru olduğu terörizm suçlamasını kullanmaktan çekinmediler, mahkemenin tahliye kararına da en büyük itiraz onlardan geldi.
Aynı infaz yasası görüşmeleri sürerken, Bayancuk’un 180 derece karşısında başka isim de benzer adaletsizliğin mağduru oldu.
Kadıköy’deki bir barda stand up gösterileri yapan 20’li yaşlardaki Emre Günsal, gösterisinde Atatürk ve Mevlana ile ilgili hakaret dahi denemeyecek şakalar yaptığı bölüm Twitter’a düşünce önce sosyal medyada linç edildi, ardından akşamında evinden alınıp meşhur Atatürk’ü koruma maddesinden tutuklandı.
Salgın günlerinde, solunum yetmezliği hastalığı olan genç bir stand-upçıyı hapse kimler gönderdi peki?
Videoyu yayınlayıp, “hesabını vereceksin” diye ilk paylaşanlardan biri, daha bir kaç hafta önce yaptığı bir haber yüzünden tutuklanmış Yeniçağ gazetesi yazarının, yine gazeteci olan arkadaşıydı.
ODA TV yazarlarının, editörlerinin tutuklanmalarını haklı olarak eleştiren başka Kemalist gazeteciler, avukatlar, hukukçular da sosyal medyadaki stand-upçı lincine katıldılar ve genç bir adamın yaptığı bir espri yüzünden hapse girmesine neden oldular.
Ondan önceki haftalarda da yine Alevilikle ilgili sert şakalar yapan Alevi bir kadın stand-upçı, aralarında yine siyaseten bir süre hapis yatmış bir CHP milletvekillerinin de olduğu muhalif siyasetçilerin, gazetecilerin başlattıkları bir linç ve suç duyuruları sonucu gözaltına alınmıştı.
İşte bütün bu çelişkiler, tutarsızlıklar iktidarı eleştiren muhaliflerin bir adalet, hukuk, ifade hürriyeti standardı olmadığını söylüyor.
Herkes için ifade ve örgütlenme özgürlüğü isteyemeyen muhalifler, en azından tutuklanmada eşitliğe razı olmuş gözüküyorlar.
Ellerinde güç yokken bile hoşlanmadıkları fikirlere karşı devletin gücünü, kolluğu sopa olarak kullanma arzuları, iktidardan farklarının bir imkan meselesi olduğunu gösteriyor.
Toplum da bu mesajı alıyor.
Ve ortada herkesin mutluluğu ve özgürlüğü için verilen bir adalet, hukuk, demokrasi, hürriyet mücadelesi değil, gücü ele geçirme, iktidarı elde etme mücadelesi olduğunu, bu mücadelenin kuralsız, vahşi olduğunu, iktidarı ele geçiren grubun karşı görüşe hayat hakkı tanımayacağını anlıyor.
O yüzden de sonucun değişmeyeceği bu kavgada kendisine daha yakın hissettiği tutarsızlığın, adaletsizliğin yanında durmaktan çekinmiyor.
İnfaz yasasında siyasi tutukluların dahil olmamasını eleştirirken ODA TV yazarlarının adını verip Ahmet Altan’ı, Demirtaş’ı, Kavala’yı örnek veremeyenlerin, herkesin terörist diye suçlanmasına itiraz ederken, sevmedikleri bir İslamcı cemaatin liderine terörist diyebilenlerin, attıkları tweetler yüzünden cumhurbaşkanına hakaretten insanların tutuklanmasına karşı çıkarken, Atatürk’e hakaretten stand-upçıların tutuklanmasına destek verenlerin iktidarı eleştirmeye ne kadar hakkı olabilir?
Yani mesele sadece sesini duyurma imkanı bulamamak, iktidarın çok güçlü olması değil, muhalefetin samimi bir ortak gelecek tasavvuru ortaya koyamaması, toplumdaki adalet taleplerini taşıyamaması meselesi de.
Samimi olmayan bir sesin duyulmaması da herhalde şaşırtıcı değil.
Adaletin sesinin gür çıkması için önce bu sesin sahiplerinin adil olması gerekiyor
.18/04/2020 08:03
Şehir, Kırşehir oldu... 77 Şehir Üniversitesi’ne el koyma hamlesinin en başlarında üniversitenin kurucu rektörü de olan eski YÖK Başkanı ve tarihçi Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya bir yazı kaleme almış ve yazısını meselesinin esasına temas eden bir temenniyle bitirmişti:
“Şehir, Kırşehir olmasın!”
Yeterince üzerinde durulmadı ama usta bir tarihçiden nokta atışı bir benzetmeydi bu.
Kastettiği herkesin bildiği gibi 1954 yılında Demokrat Parti iktidarının, seçimleri kaybettiği Kırşehir’i ilden ilçeye çevirmesiydi.
Aslında Bayar ve Menderes’i bu kadar kızdıran seçimlerde bir şehri kaybetmek değildi.
1954 seçimleri DP için tam anlamıyla bir zaferdi. Beş şehir dışında bütün ülkede seçimleri kazanmış, yüzde 58 oyla, bir ilde birinci olan partinin bütün vekilleri aldığı seçim sistemi sayesinde Meclis’in yüzde 80’ini kontrol etmişlerdi.
Endişelenecek, telaşa kapılacak bir durum yoktu.
Aynı seçimdeki tercihi yüzünden Kastamonu’nun Abana kazası da köye çevrilmişti ama CHP’nin kazandığı diğer iller ya da ilçeler benzer bir akıbeti yaşamamıştı.
Küçük bir Anadolu şehrinde seçimi kaybetmeyi çok da kafalarına takmamaları beklenirdi.
Ama öyle olmadı.
Peki, neden yüzde 58 oy almış güçlü bir iktidar, yüzde 5 oy almış ve tek bir şehirde seçimi kazanmış bir partiye karşı bu kadar bilenmişti?
Çünkü Bayar ve Menderes’i kızdıran Kırşehir’de seçimi kaybetmek ya da Kırşehir’de seçimi Cumhuriyetçi Millet Partisi’ne kaybetmek değildi, esas mesele Kırşehir’de seçimi Osman Bölükbaşı’na kaybetmekti.
Bu öfkeyi anlamak için Bölükbaşı’nın hikayesini hatırlamak gerek.
Kırşehir’in bir köyünde ama varlıklı bir ailede doğan Osman Bölükbaşı, İstanbul Erkek Lisesi’nde okumuş, ardından ailesi onu üniversite eğitimi için Fransa’ya göndermiş, 30’lı yıllarda Nancy Üniversitesi’nde matematik okumuş, Türkiye’ye döndüğünde ise Kandilli Rasathanesi’nin kurucusu Prof. Fatih Gökmen’in asistanı olarak Kandilli Rasathanesi’nde astronom olarak çalışmaya başlamıştı.
1946 yılında onu teleskobun başından alıp, dörtlü takrirle DP’yi kuran dört isimden biri olan Prof. Fuat Köprülü’ye öneren de Prof. Gökmen olmuştu.
30’lu yaşlarının başında güçlü hitabeti, Orta Anadolu’ya hakimiyeti ile DP kurucu kadrosunda hızla yükselip partinin müfettişi oldu. Celal Bayar’ın ona “sen Bölükbaşı değil, alay başısın” diye iltifat ettiği zamanlardı.
1946 seçimlerinde DP’nin Yozgat adayı oldu. Tek parti iktidarına karşı meydanları; “Sesimiz gür olacak/ Vicdanımız hür olacak/ Efendi bir olacak/ O da millet olacak” diyerek coşturmaktaydı.
Ama Yozgat’ta sandıktan CHP birinci çıktı. Açık oy gizli sayımla yapılan seçimlerde hile iddiasıyla Bölükbaşı itiraz için soluğu ilçe seçim kurulunda aldı. İtirazlar sırasında arbede çıktı ve ilk kez tutuklandı.
1946 seçimlerinde olan biteni asla affetmedi. DP’nin bunun hesabını sorması için daha sert politika yapması gerektiğini savunan şahin kanadın önde gelen isimlerinden biri oldu.
DP’nin kuruluş yıldönümünde yaptığı kongrede de sert bir konuşma yapmış CHP iktidarı için “tahtsız ve taçsız sultan devri”, Milli şef İnönü için ise “kızıl sultan” demişti.
Fakat kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı İnönü’nün yayınladığı ve çok partili yarışı kabul anlamına gelen 12 Temmuz Beyannamesi ile bu gerilim yumuşadı, Demokrat Parti de beyannameden duyduğu memnuiyeti bildirdi.
Bu durum DP içindeki tartışmaları alevlendirdi. Mareşal Fevzi Çakmak’ın, DP’nin meşhur İstanbul İl Başkanı Kenan Öner’in de aralarında olduğu bir grup, DP’den partinin CHP’den farkının kalmadığını söyleyerek istifa ettiler.
Bölükbaşı da istifa edenler arasındaydı. 1948 yılında Fevzi Çakmak’ın manevi genel başkanı, eski milli Eğitim Bakanı, Atatürk’ün genel sekreteri, tarihçi Hikmet Bayur’un genel başkanı olduğu Millet Partisi kuruldu. 1949 yılında DP’den kopan milletvekilleriyle parti Meclis’te 18 milletvekiline ulaşmıştı. Partinin en öne çıkan isimlerinden biri ise Osman Bölükbaşı’ydı.
Türkiye’de sesi çok çıkanların başına gelen müstakbel akıbetin onun başına gelmesi ise uzun sürmedi.
1949 yılının sonlarında Millet Partisi milletvekili Reşat Aydınlı’nın bir ziyaret sırasında dönemin MİT’i Milli Amale Hizmetleri başkanına söylediği bir dedikodu büyük bir siyasi kumpasa döndü.
Dedikoduya göre Bayar’a yönelik bir suikast düzenlenecek, suç İnönü’ye atılacak, bu sırada Fevzi Çakmak bir bildiri yayınlayarak halkı isyana çağıracaktı.
Dedikodu önce gazetelere düştü, kısa sürede bir soruşturmaya döndü, ardından suikast planının arkasında olduğu iddia edilen DP milletvekili emekli general Sadık Aldoğan ve Millet Partili Fuat Arna ve Osman Bölükbaşı’nın evleri arandı. Mebus olmayan Arna ve Bölükbaşı tutuklandı. Kumpasın başında olduğu iddia edilen Mareşal Çakmak ise o günlerde ağır hasta yatmaktaydı.
Nihayet kısa bir süre sonra ihbarcı vekil, iddialarından vazgeçti ve Bölükbaşı tahliye edildi.
Ertesi gün tesadüfen Ankara’da yolda Bayar’la karşılaşmış, “yazıklar olsun” diye bağırarak üzerine yürümüştü.
Aslında Millet Partisi, DP’den daha liberal demokrat bir programı savunuyordu. Hatta parti programına tarikat ve cemaatlerin örgütlenmesine izin verilmesi bile konmuştu. Bölükbaşı NATO üyeliğinin de güçlü bir savunucusuydu. 1949’da Dışişleri Bakanlığı heyetiyle gittiği ABD’de Başkan Truman tarafından da kabul edilmişti.
14 Mayıs 1950 seçimlerinde ise Millet Partisi beklenenin altında bir oy aldı. Millet Partisi’nden Meclis’e girmeyi başaran tek kişi Kırşehir’den Osman Bölükbaşı olmuştu.
Ama tek başına ana muhalefet partisine bedeldi. Meclis’te kürsüye çıktığı her oturumda tartışmalar çıkıyor, kendine hakim olamayan Menderes onunla laf atışmalarına giriyordu.
Bu arada Millet Partisi içinde de çalkantılılar başlamıştı. Partinin İstanbul İl Başkanlığı kongresinin Fatiha okunarak açılmasıyla başlayan parti içindeki laik-muhafazakar kanat arasındaki tartışmalar, 1952 yılında yapılan kongrede Anıtkabir ziyareti, Atatürk devrimleri tartışmasıyla bölünmeye neden olmuş, partiden istifa eden eski genel başkan Hikmet Bayur, Millet Partisi içinde irticai grupların olduğunu iddia etmiş, önce basına konuşmuş ardından çağrıldığı savcılığa ifade vermişti.
Nihayet iktidarın eline Millet Partisi’ni susturma fırsatı ise bir suikastla geçti.
1953’de Vatan Gazetesi’nin sahibi Ahmet Emin Yalman, Menderes’in bir gezisini takip ettiği Malatya’da Hüseyin Üzmez’in kurşunlarının hedefi oldu, saldırıdan ağır yaralı olarak kurtuldu.
“Dönme, mandacı, ahlaksız ve Nazım Hikmet’in hapisten çıkmasına neden olan yayınları yüzünden komünistlik”le suçladığı Yalman’a saldıran Üzmez’in Türk Milliyetçiler Derneği’nin üyesi olduğu tespit edilmiş, önce dernek kapatılmış, ardından bu derneğin Millet Partisi içinde gizlice örgütlendiği iddiaları önce basında dolaşıma girmiş, ardından Başbakan Menderes’in benzer suçlamalarıyla soruşturma başlamış ve polis genel merkezini basarak, Millet Partisi’nin faaliyetlerini durdurmuştu.
Seçimlere kısa bir süre kala partisiz kalan Bölükbaşı ve arkadaşları bu kez Cumhuriyetçi Millet Partisi’ni kurarak seçimlere katıldılar.
Sandıkta bu baskı ve yıldırmalar ters tepti, 2 Mayıs 1954 seçimlerinde Osman Bölükbaşı’nın liste başı olduğu Cumhuriyetçi Millet Partisi, Kırşehir’de yüzde 50’ye yakın oy alarak beş milletvekilliğini de kazandı.
İşte Bayar ve Menderes’i öfkelendiren de bu olmuştu.
Bütün baskılara, tutuklamalara, kapatma davalarına rağmen DP’yi birlikte kurdukları ama kendilerine ‘ihanet’ eden bir isme memleketinin verdiği bu inatçı desteği sindirememişlerdi.
Nevşehir kazasını il yaparak Kırşehir’i Nevşehir’e bağlayan bir kanunu Meclis’e getirdiler.
Kanun, Kırşehir’i ayağa kaldırmış, şehirde gösteriler düzenlenmiş, Ankara’ya heyetler gönderilmiş ama sonuç değişmemişti.
DP’li Samet Ağaoğlu’nun hatıratında söylediği gibi “Menderes 1954’e kadar başka idi, 1954 seçimleri bittiği gün yeni bir devir başlamıştı.”
Güç zehirlenmesiyle gazeteciler tutuklanıyor, yargıya müdahale ediliyor, muhalefetin radyoda konuşma hakkı kısıtlanıyordu.
Kırşehir de artık önünde hiçbir engel görmeyen iktidarın mağdurlarından biri olmak üzereydi.
“Kırşehir Vilâyetinin kaldırılmasına ve Nevşehir Kazasında (Nevşehir) adiyle yeniden bir vilâyet kurulmasına dair kanun” 30 Haziran 1954 günü Meclis’te görüşülmeye başlandı.
DP sözcülerine göre karar siyasi değil, tamamen demografik ve ekonomik gerekçelere dayanıyordu.
Kanunu savunmak üzere kürsüye çıkarak bu demografik ve ekonomik gerekçeleri anlatan Başbakan Menderes ise bir ara kendisini tutamayıp esas niyeti ağzından kaçırmıştı:
“Siyasi maksat mevcut olduğunu bir an için farz edelim. Bu vilâyetin bir içtimai ve siyasi bünye itibariyle anormallik göstermekte olduğunu inkâr etmek kabil değildir. Evet, evet, evet biz açık konuşuruz. Türkiye'nin hiçbir tarafında, hiçbir vilâyetinde iki seçimde de % 3 ten fazla rey almayan bir partiye mensup bir milletvekili arkadaşın Kırşehir'de takip ettiği türlü ivicaçlı (eğri-büğrü) siyaset malûmdur.”
Beş maddelik yasanın Meclis’teki görüşmeleri 7 saat sürdü Menderes ve Bölükbaşı arasında ağır atışmalar yaşandı:
“Bölükbaşı: Köylüler feryat ediyor. Menderes kulağını aç, zalimliğini de erkekçe yap... (Gürültüler)
Menderes: Erkekliği o derece inhisarına aldı ki, hiç kimsede kalmadı. (Gülmeler).
Bölükbaşı: Sana nispetle çoktur.”
Tansiyon Bölükbaşı’nın kürsüye çıkmasıyla iyice yükseldi.
Yasayı madde madde eleştiren Bölükbaşı, konuşmasını Ziya Paşa’nın Yusuf Suresi’ne atıfla söylediği beyitlerle bitirirken salon karışmıştı:
“Her vilâyet, her kaza, her nahiye “eğer iktidarın hoşuna gidecek şekilde hareket etmezsek aynı âkibet başımıza gelecektir” diyecektir. Bu yolu tutan bir iktidar bu memlekette demokrat vasfını taşımaya lâyık değildir arkadaşlar. Biliyorum, biliyorum, bu tasarı çıkacaktır. Bu tasarının çıkacağını tezahürleriniz gösteriyor. Çıkabilir, şereften başka her kaybın telâfi edileceği bir gün gelir arkadaşlar. Her gecenin bir sabanı vardır. Bilirsiniz şairin sözünü: Zalimlere bir gün dedirir kudreti Mevlâ, Tallahü lekad âserekellahü aleyna.”
Osman Kavrakoğlu: Sözünü geri alsın, burada zalim yok.
Osman Bölükbaşı: Zulmün de daniskasıdır arkadaşlar. (Soldan, gürültüler) Zulmün de daniskasıdır. (Soldan, hâşa sesleri)”
CHP grubu adına konuşan Kars Milletvekili Sırrı Atalay yasa için “Demokrasimize şeref vermeyecek, gelecek nesillerimizin dahi ibretle ıstırapla üzerinde duracakları bir intikamın hikayesi” demiş, DP’nin dikta rejimine gittiğini söyleyen, CMP’nin diğer Kırşehir Milletvekili Osman Alişiroğlu’nun, “Burada benimle beraber yemin eden Demokrat Partili arkadaşlarımı ve nankör Kırşehir çocuğu Adliye Vekilini Kırşehir'i müdafaaya davet ediyorum” sözleri ise genel kurulu karıştırmıştı. Nankör dediği Kırşehirli Adalet Bakanı Osman Şevki Çiçekdağ’dı. Alişiroğlu nankör sözünü geri almayınca, oturumundan çıkarılma cezası aldı.
Ama görüşmelerin esas sürprizi bu intikam yasasının DP grubu içinde ortaya çıkardığı tepkiydi.
DP’li iki milletvekili tasarının geri çekilmesi için önerge vermişti.
Önerge sahiplerinden DP Tekirdağ Milletvekili İsmail Hakkı Akyüz, kürsüye çıkıp Başbakan Menderes’i dostça uyardı:
“Muhterem Başbakanımız muhtelif vesilelerle hatalarımızı bize gösterenlere biz müteşekkir kalırız derler. Bir az evvel seçim kanunu müzakere edilirken de ayni cümleyi kendileri tekrar ettiler. Bu cümle bana bir şeyi hatırlattı, bir yerde işitmiştim, Konfüçyüse atfederler.
Diyor ki: “Ben ne bahtiyar ve mesut insanım ki ne zaman bir hata işlesem o hatamı bana hatırlatacak etrafımda dostlarım bulunur.” Ben de o dostlardan birisi' olarak bu tasarının hazırlanışına karşı çıkıyorum”
DP içindeki tepki oylama sırasında da ortaya çıktı.
Daha sonraki yıllarda siyasete CHP’de devam edecek ve Kıbrıs harekatı sırasında Dışişleri Bakanlığı yapacak Turan Güneş, 1960’dan sonra Yeni Türkiye Partisi’nin genel başkanı olacak Ekrem Alican’ın aralarında olduğu altı DP milletvekili önerge aleyhine oy verdi.
Faruk Nafiz Çamlıbel, Rıfkı Salim Burçak, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Sırrı Yırcalı, Sadık Perinçek (Doğu Perinçek’in babası), Yassıada’da kalp krizi geçirerek hayatını kaybedecek Lütfi Kırdar, Kore Savaşı’na giden ilk Türk birliğinin komutanı olan Tahsin Yazıcı, Samet Ağaoğlu, Nuri Demirağ gibi önde gelen DP milletvekilleri ise oylamaya katılmadılar.
Kırşehir’i ilçe yapan kanun Meclis’te 259 kabul, 39 ret ile geçti.
DP ve Menderes yaptıkları hatanın farkına üç yıl sonra vardı.
Kırşehir, 1957 seçimleri öncesi tekrar il yapıldı ve bunun için törenler düzenlendi.
Ama o törenler sırasında çıkan olaylarda Bölükbaşı tekrar tutuklandı ve hapse atıldı.
Kırşehirliler ise 1957 seçimlerinde hapisteki Bölükbaşı’nı bir kere daha seçtiler, Bölükbaşı, milletvekilliği yeminini de hapishanede yaptı.
1957 seçimlerinde Demokrat Parti, Türkiye genelinde büyük o kaybetti.
Kırşehir hadisesi Türk siyasi tarihinin en trajik ve ibretlik olaylarından biri oldu.
Ama bu tekrarlanmasını engellemedi, Prof. Çetinsaya’nın temennisi gerçekleşmedi ve Şehir Üniversitesi hadisesi, siyasi tarihimize ikinci bir Kırşehir hadisesi olarak geçti.
66 yıl önce siyasi intikam için koca bir şehir cezalandırılmıştı, şimdi de ülkenin en iyi üniversitelerinden Şehir Üniversitesi cezalandırılıyor.
Meclis zabıtları yine yerli yerinde duruyor. Kimin bu kararı nasıl savunduğu, kimlerin karşı çıktığı nesiller boyu okunacak.
Şehir’in hikayesi de Kırşehir’inki gibi siyasi tarihimizin ibretlik bir olayı olarak anlatılmaya devam edilecek.
Kırşehir’e yapılan yanlıştan üç yıl sonra dönülmüştü, muhakkak Şehir’e yapılan yanlış da bir gün bir yerden dönecek.
Nüktedanlığıyla bilinen Osman Bölükbaşı, 1957 yılında parti genel başkanı iken tutuklandığında, hapisteyken kızı dünyaya gelir. Kızına “Hürriyet” adını verir.
Koğuştaki arkadaşlarına bu mutlu haberi verirken şöyle der: "Hürriyet dünyaya geldi. İnşallah Türkiye'ye de gelir!"
.20/04/2020 05:04
“Devleti milletiyle ayrıştıran” bir haber 107 Britanya Başbakanı Boris Johnson’ın koltuğunu dün Sunday Times gazetesinde çıkan "Koronavirüs: İngiltere'nin felakete uyurgezer bir halde yürüdüğü 38 gün" başlıklı uzun haber sallıyor.
Habere göre bilim insanları ocak sonunda yaklaşan tehlike konusunda Başbakan’ı uyarmış ama o sırada Başbakan’ın kafası Brexit’i bitirmek, kabine değişikliğiyle çok meşgulmüş, zaten bunları hallettikten sonra da hamile nişanlısı ile birlikte Chevening kırsalında inzivaya çekilmiş.
Bu yüzden koronavirüs ile mücadele için yapılan, KOBRA olarak bilinen kabine ofisi toplantılarından beşini kaçırmış. İlk toplantıya ancak 2 Mart’ta katılmış.
Gazete işte kayıp 38 gün derken Başbakan’ın koronavirüs meselesiyle ilgilenmediği bu dönemi kastediyor.
O kadar tedbirsiz yakalanmış ki ülke, sağlık çalışanları için koruyucu, önlük, maske stoku artırılmadığı gibi Çin’e yardım için 279 bin adet sağlık ekipmanı bile gönderilmiş.
Çünkü hükümet bu 38 günde tamamen “aşı yoksa, tek çare sürü bağışıklığı” tezine teslim olmuş.
Bu aymazlığın sonucu bugün 120 bin vaka, 16 bin ölümle salgının en kötü vurduğu ülkeler listesinde hızla yukarılara tırmanan bir İngiltere.
Koronavirüs’le şahsen sınananlardan biri de yoğun bakımda tedavi gören Başbakan’ın kendisi oldu.
Sunday Times’a göre bu sorumsuzluk için soruşturma şart. Şöyle deniyor haberde: (BBC Türkçe’nin çevirisiyle):
“Bir gün, 24 Ocak'tan sonraki 'kayıp' beş hafta boyunca neden hazırlık yapılmamasıyla ilgili soruşturmanın kaçınılması kaçınılmaz. Siyasetçilerin söz konusu tehdidin ciddiyetini ne zaman fark ettikleri, bilim insanların onlara neler söylediğini ve yaklaşan kriz karşısında Ulusal Sağlık Servisi'nin (NHS) elindeki donanımın artırılması için neden fazla bir çaba gösterilmediğiyle ilgili sorular sorulacak. En yoğun sorgulamalarla karşı karşıya kalacak olanlar da siyasetçiler olacak."
Haberin kaynakları arasında ismi verilmeyen Başbakanlık çalışanları, muhtemelen Boris Johnson’ın kabinesine almadığı “üst düzey siyasetçi” olarak geçen eski bakanlar da var.
Bu haberi hükümet ve Başbakan için çok daha yıkıcı yapan Sunday Times’da çıkmış olması.
Çünkü pazar gazetesi The Sunday Times ve The Times muhafazakar partinin güçlü destekçisi.
Sahibi de News Corporation yani Avusturalya doğumlu medya imparatoru Rupert Murdoch. Cumhuriyetçilerin sesi Fox Tv’nin sahibi.
Yani bu Türkiye’de örneğin Yeni Şafak’ın doğrudan hükümeti koronavirüse zamanında tedbir almadığı için suçlayan bir manşetle çıkması demek.
Bırakın hükümete yakın medyayı, herhangi bir medya organında hükümete yakın kaynaklara, önemli siyasetçilere dayanarak Türkiye’de böyle bir haber yapacak gazetenin veya televizyonun başına ne gelirdi diye fazla düşünmeye gerek yok.
Yine Murdoch’ın sahibi olduğu Türkiye’deki Fox Tv’nin reytinglerde her gün birinci çıkan akşam haberlerine, koronavirüs ile ilgili haber ve yorumlar yüzünden üç kez yayın durdurma ve en üst limitten para cezası verildi.
Cezanın gerekçeleri, Fox Haber’i sunan Fatih Portakal'ın “CHP'li belediyelerin yardımlarının engellenmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın siyasallaşması ve hükümetin açıkladığı ekonomik paketi eleştirdiği yorumlar ve hafta sonu haberlerinde verilen bir ekmek kuyruğunda kavga haberi.
Sunday Times’ın haberindeki eleştirellikle kıyaslanmayacak bu yorum ve haberler için RTÜK "Yayın hizmetleri, Irk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz" hükmünden ceza verdi. Bunun bir sonraki adımı lisans iptali.
Zaten bu ağır cezaların neden verildiğiyle ilgili yazılı bir açıklama yapan RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, medyadan bu süreçte ne beklendiğini gayet net anlatmış:
“Devletimiz, bu süreçte her zaman milletimizin sağlığını, huzurunu ve üretim kabiliyetlerini salgınla mücadelenin merkezine almıştır. Devletimiz her zaman milletimizin yanında olmuştur. Sağlık Bakanlığımız güçlü sağlık alt yapımız, sağlık ordumuz ve Bilim Kurulumuz ile beraber gereken tüm tedbirleri zamanında almış ve vatandaşlarımızda sağlık hizmetleriyle ilgili hiç bir endişeye mahal olmayacak şekilde süreci yönetmektedir. . Ülkemiz gelişmiş Avrupa devletlerine bile sağlık alanında yardım eden bir duruma gelmiştir. Bunun yanında devletimiz dezavantajlı gruplar için sosyal yardımları anbean planlayıp yerine getirmiştir. Gıda arzı yeterliliği ile ilgili ve ekonomik tedbirler aktif bir şekilde dinamik olarak alınmıştır. Çalışma hayatının sürekliliği için destek programları açıklanmıştır. Bu süreç devletin milletiyle beraber olduğu bir seferberlik halidir. Halkımızın bu süreçte devletimizin tüm imkânlarıyla yanında olduğunu hissetmesi ve süreci daha az endişeyle geçirmesi açısından göz ardı edilemeyecek en önemli husus, alınan önlemlerin ve bu kapsamda hayata geçirilen eylemlerin kamuoyuna en doğru, sağlıklı ve şeffaf bir şekilde anlatılmasıdır. Bu görev de süreçteki en önemli aktörlerden olan medyamıza düşmektedir. Birçok yayıncı kuruluşumuz bu sorumluluğu hissederek pandemiyle mücadele sürecinin ne kadar öngörülü ve özverili olarak yürütüldüğünü vatandaşlarımıza hassasiyetle anlatmaya gayret göstermiştir. Ama maalesef bazı yayıncılarımız ise bu süreci sorumlu yayıncılık anlayışıyla karşılayamamış ve süreci aksine siyasi fırsatçılık yapmak için uygun bir ortam olarak görmüşlerdir. Ayrıca söz konusu yayıncılar pandeminin dinamik bir süreç olup yeni çıkan durum ve tehditlere göre kararları etkilediğini göz ardı ederek alınan önlemleri ve verilen kararları daha vicdanlı bir tutumla değerlendirmemişlerdir. Bu kapsamda RTÜK olarak tespit ettiğimiz söz konusu yayıncı kuruluşlara ilk etapta sözlü uyarılarda bulunduk. Defalarca yapılan uyarılara rağmen bazı yayıncılarımızın bunları dikkate almayıp, devleti milletiyle ayrıştıran tutum sergilemeye devam etiğini ve bunu bir alışkanlık haline getirdiklerini gördük. Bu sebeple Radyo ve Televizyon Üst Kurulu olarak Kanundan aldığımız yetkiyle bazı kanallara cezai müeyyideler uyguladık. Buna rağmen bazı yayıncılarımızın halen bu sorumluluğu sahiplenmeyip aynı tutum içerisinde olduklarını ne yazık ki görmekteyiz. Geldiğimiz bu süreçte bunların devam etmesi halinde RTÜK’ün yasadan kaynaklanan diğer yetkilerini de kullanmakta tereddüt etmeyeceğini bir kez daha ifade etmek isteriz.”
İşte The Sunday Times’ın haberi, bu açıklamada yapılmaması gereken haber tanımının dört dörtlük bir örneği. Muhtemelen benzer bir haberi bizde yapan gazete ya da televizyonun da ertesi gün kapısında polis belirir, haklarında da “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”ten “hükümeti çalışamaz duruma getirmeye teşebbüsten” davalar açılırdı.
Geçen hafta Guardian’ın bakım evlerinde ölen 1000 yaşlının resmi koronavirüsten ölenler listelerinde yer almadığı ile ilgili skandal haberi de benzer bir akıbete uğrar, ihanet suçlamaları havalarda uçuşurdu.
Ama Batı medyasında kendi hükümetlerini koronavirüsle ilgili ağır bir şekilde eleştiren bu haberlerin, Türkiye’de iktidara yakın medyada geniş bir şekilde yer alması, üzerine “İşte Batı’nın gerçek yüzü”, “İşte Türkiye’nin farkı” temalı, sevincini gizleyemeyen yorumlar yapılması serbest.
Bu Batılı ülkelerden Türkiye’ye haber geçen gazeteciler de sosyal medyalarından her gün büyük bir özgürlük içinde yaşadıkları Batılı ülkelerin koronavirüsle sınavını yerden yere vuran yorumlar paylaşmakta sonuna kadar özgürler.
Ama aynısını evde denemeye kalkmayın.
Sadece geçen hafta İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre 'Asılsız provokatif koronavirüs paylaşımları yapan 5603 sosyal medya hesabı incelendi, 765 şüpheli tespit edildi 303 kişi yakalandı”.
Hatta yakalananlar arasında Ankara’da yaşayan ve Facebook’ta Cumhurbaşkanı’nı eleştiren bir yorumu likelayan 80 yaşındaki bir vatandaş bile var.
Sokağa çıkma yasağına rağmen polis gidip evinden almış, ifadesinde “Yanlış anlaşılma varsa hepsinin ellerini öper, en içten duygularımla özür dilerim” deyince de serbest bırakılmış.
Artık medyanın fişini çekmek için mahkeme kararı beklemeye de gerek yok. Dün Rus sermayeli İngiliz Independent gazetesinin, Suudi sermayeli Türkçe yayını independentturkish’in sitesi, Suudi Arabistan yönetiminin Anadolu Ajansı ve TRT’yi yasaklamasına mütekabiliyet için mahkeme kararı dahi olmadan BTK tarafından idari bir kararla durduruldu. Mahkeme kararı bir gün sonra geldi.
Tabii medya özgürlüğünün, elçiliklerinde gazeteci doğrayan Suudi Arabistan’a mütekabiliyet için feda edilebildiği bir ülkede, Sunday Times gibi Boris Johnson’ı ve muhafazakar partiyi destekleyen bir gazetenin nasıl böyle bir haber yapabildiğini, aynı gazetenin daha önce nasıl olup da Boris Johnson’ın direk dansçısı bir sevgilisi olduğunu haberleştirebildiğini konuşmak pek anlamlı değil.
Bizde hiçbir zaman oturmamış bir eleştirel ve bağımsız düşünme tarzından, hükümetlerin denge ve denetiminde en aktif rolü oynamış bir medya geleneğinden bahsediyoruz.
Murdoch gibi hükümetler, başbakanlar devirmekte mahir, ahlaki standartları çok düşük bir medya devinde bile yaşayabiliyor bu gelenek.
Bu arada Murdoch demişken, koronavirüs günlerinde izleyecek dizi arayanlara ve henüz izlememiş olanlara HBO’nun bol ödüllü dizisi Succession tavsiye edilir.
Adı “Varis” olarak çevrilebilecek, bir medya ailesinin anlatıldığı dizinin senaristi, işe Murdoch ailesi üzerine bir film yapmak üzere başlamış, o olmayınca da medya imparatoru Logan Roy ve dört çocuğu etrafında gelişen bu olağanüstü hikaye ortaya çıkmış.
Küçük bir spoiler. Dizinin ikinci sezonunun dokuzuncu bölümünün bazı sahnelerinde olaylar Bursa’da geçiyor.
Ama yayın haklarını satın alan Bein’den diziyi izleyecekler, bu sahnelerde ailenin haşarı evladı Roman Roy ve şirket yöneticilerinin, Azerbaycan asıllı Amerikalı bir zengine şirketlerinin bir kısmını satmak için geldikleri Bursa’daki otelin neden polis tarafından basıldığını, neden otel salonunda rehin tutulduklarını tam olarak anlayamayacak.
Çünkü o sahneler fena halde makaslanmış.
Amerikan, İngiliz devletinin, Yahudi tarikatların yerden yere vurulduğu dizileri izlemek serbest ama o dizilerde kurgu bile olsa Türkiye ile ilgili eleştirel bir kaç sahne, devleti milletiyle ayrıştırmaya çalıştığı için yasak.
Medya ve ifade hürriyeti, muhafazakarların yıllardır hasretle beklediği devlet millet kucaklaşmasının ortasında nefessiz kalmış bir halde yaşamaya çalışıyor.
On yıllar boyu, böyle bir devletten, toplum mühendisliğinden şikayetçi olanların, bugün her türlü eleştiriyi “devleti milletinden ayrıştırma” olarak görecek 'fena fi'd-devle’ aşamasına nasıl geldikleri üzerine de ileride belki güzel diziler çekilir..
.22/04/2020 04:08
Sevinin küçükler ama övünmeyin büyükler... 58 Yarın Meclis’in 100’üncü yıldönümü. Bundan 100 yıl önce Meclis açıldığında kürsünün arkasında “Onların işleri istişare iledir” ayeti asılıydı.
Dünyada eşi benzeri olmayan bir örnekle İstiklal Harbi’ni Meclis yönetti, her karar günlerce istişare ile alınarak o tabelanın hakkı verildi.
Meclis’in açılmasından iki hafta sonraki en ciddi tartışma, işgal kuvvetlerinin Misak-i Milli’yi kabul ettiği için kapattığı İstanbul’daki Meclis-i Mebusan üyelerinden Ankara’ya gelemeyenlerin mebusluklarının düşüp düşmeyeceğiydi.
Kürsüye çıkan Sarıhan mebusu Refik Şevket Bey buna şiddetle itiraz etmişti.
“Efendiler. Biz İstanbul’a giden mebusları seçen müvekkillerin vekilleriyiz. O müvekkiller hem onlara hem bize itimat bahşetmiştir. Biz onları azletmeye kalkarsak kendi müvekkillerimizi azletmiş oluruz. Buna hakkımız yoktur.”
Meclis, cephelerde savaşın sürdüğü 20 Ocak 1921 tarihinde Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu kabul etmişti.
Kanun, bugün yeniden “bölücülük” olarak adlandırılan adem-i merkeziyetçilik üzerine oturuyor, eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işleri halk tarafından seçilecek vilayet meclislerine bırakılıyordu.
Nisan 1921’de Yunan güçleri Afyon Aslıhanlar ve Dumlupınar’daki muharebeleri kazanmış, morallenen Yunan ordusu Anadolu’ya takviye kuvvetler göndermeye başlamıştı.
Polatlı’dan Yunan topçusunun sesleri duyulduğu zamanlardı.
Meclis’in gündeminde ise Erzurum’da Albayrak Gazetesi’nin sahibi Mithat Bey’in bir yazısı yüzünden, kanuna aykırı biçimde asker tarafından gözaltına alınması ve işkence görmesi vardı.
1913’de İttihatçıların kurduğu Albayrak Gazetesi, Rus işgali sırasında kapanmış, işgal bitince 1918’de yeniden yayına başlamış, Erzurum Müdafaayı Hukuk Cemiyeti’nin ve Doğu’daki direnişin sesi olmuştu.
Gazetenin kurucularından Teşkilat-ı Mahsusa’cı Süleyman Necati Bey Erzurum mebusu olarak Ankara gelmiş, gazeteyi 36 yaşındaki kardeşi Mithat Bey çıkarmaya devam etmiş, bu arada o sırada İttihatçıların Sovyetlerle taktiksel ittifakıyla gazete Bolşevik fikirlere yakınlaşmış, gazetenin idarecilerinden Cevat Bey, Eylül 1920’de Bakü’deki Doğu Halkları Kongresi’ne katılıp, Mustafa Suphi’nin Türkiye Komünist Fırkası ile birlikte hareket etmişti.
Mithat Bey, makalesinde “Vatanı idrak edemeyen memurlar”dan bahsetmiş, askerler de memur denerek, bu orduya orduya hakarete sokularak, hakkında kanuna aykırı olarak Kars Divan-i Harbi-‘den tutuklama kararı çıkartılmıştı. Kararın arkasındaki Kazım Karabekir Paşa’nın ve tutuklamayı yapan Erzurum Mevki Kumandanı Emin Bey’in esas gizli tutuklama gerekçesi ise “halkı orduya karşı kışkırtarak Bolşevik ihtilali hazırlığı yapmak”tı. Yazıda zümrelere dayanan yönetim, toplum, birey analizleri Bolşevikliğe yorulmuştu.
Bu haksız tutuklamayı hükümete gensoru vererek Meclis gündemine muhafazakar eğilimli Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey (Ulaş) taşıdı.
“Böyle bir gensoru ne oluyor, cephelerde kan ağlıyor” diye ona tepki gösteren Tunalı Hilmi Bey’e şöyle cevap vermişti:
Ağır şartlara rağmen tutuklanan bir gazeteci için Meclis’te gensorunun görüşülmesi kabul edildi.
Gizli oturum açıldı. Makale, Meclis Başkanı tarafından okundu.
Kürsüye gelen Adalet Bakanı Hafız Mehmet Bey ve Milli Savunma Vekili Fevzi Paşa, tutuklamaya gerekçe olarak Mithat Bey’in Bolşevik olmasını gösterdiler, halkı orduya karşı kışkırtıp, isyan başlatmak istediğini iddia ettiler.
Bu savunmalar üzerine mebuslar itiraz için kürsüye çıktı:
“Hüseyin Avni Bey (Erzurum): Gazeteciliğin vazifesi budur. Şayet bunda kanuna aykırı sözler varsa Basın ve Yayın Kanunu vardır, adliyeye sevk ederler. Ben kendi kanaatime göre bütün gazetelerin serbest yazmalarını kabul ederim. Bence serbest yazılan yazılardan kıymetli yazı yoktur.
Vehbi Efendi (Konya): Bu okunan gazete hükümet memurlarını tenkit etmiş. Bunda hükümetin alacağı iki vaziyet vardır. Eğer bu tenkit doğruysa kendi hatalarını düzelterek o adama teşekküre borçlu olmaktır. Eğer hükümet haklı ise bir adama bu kadar kimsenin dava etmeye hakkı yoktur...Bir vakitler bu zavallı millet üzerinde irtica kelimesini kullandık. İyi yapana mürteci dedik, kötü yapana mürteci dedik. Şimdi de Bolşeviklik kelimesi hüküm sürüyor... Bu adam makalesinde, toplumların menfaatleri dertlerin menfaatlerine göre değişiyor diyor. Toplum millettir. Fertler, sensin, benim, işte budur.
Abdülkadir Kemali Bey (Kastamonu): İsmini yeni işittiğim Mithat Bey’in yazdığı makale ilmi ve sosyolojik bir makaledir. Hükümete hatırlatmak isterim ki Alfiyeri’nin İstibdat adında bir eseri vardır. Memleketimizde pek çoklarının elinde okunmaktadır. Bu kitaba göre, milletleri isyana teşvik ruhlardır. Bunun ve diğer bir eserinin hemen toplattırılması lazım gelir... Bir insan düşünmek hakkında ve düşündüğünü söylemek, yazmak hakkında sahiptir...Düşündüğünü yazmak yasak değildir. Bunun aksine olan hareketler iyi netice vermez...Asker, asker olmalı memleketin asayişiyle uğraşmayı kesmelidir.”
Ağustos 1921’de artık Eskişehir ve Kütahya savaşları kaybedilmiş, Yunan ordusu Eskişehir’i almış, Ankara’ya doğru ilerlemektedir. Meclis’in güvenlik için Kayseri’ye taşınması kararlaştırılmış, bazı büyük eşyalar taşınmaya başlanmıştır. Taktik için Sakarya’ya doğru çekilen ordu yeni bir saldırıya hazırlanmaktadır.
Bunun için Meclis’in elindeki yetkileri üç aylığına Mustafa Kemal Paşa’ya devredeceği Başkumandanlık teklifi Meclis’in önüne gelir. Ama durum acil olmasına rağmen tartışmalar iki gün boyunca sürer. Bunun diktatörlüğe kapı açacağından endişe edenler, sınırların net bir biçimde belirlenmesini isteyenler, adına Başkumandanlık vekilliği denmesini savunanlar olur. Tartışmalar üzerine Mustafa Kemal kürsüye çıkıp Meclis’in endişelerini yatıştırmaya çalışır:
.Meclis’i Aliyi, tereddüde sevk eden nokta, hukuku teşriye (yasama) ve icraiyesini (yürütme) bir zata tevdi etmiş olmaktan doğacak mahzurlardır. Meclisin bu noktayı büyük bir hassasiyet ve ciddiyetle nazarı dikkate almasından ben şahsen fevkalade memnunum... Herhangi birimize böyle bir salahiyet verirsek, o zat bu salahiyetine istinaden azay-i kiramdan herhangi biri hakkında keyfi, örfi muamele yapabilir mi? Bittabi bu da varidi hatır olamaz. Fakat bunu da engelleyecek kaydü şartı nazarı itibara almak lazımdır.”
1921’de Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasının ardından, Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya dönüşünde büyük bir merasimle karşılanır. Böyle bir tören yapılmasına kızıp, Meclis salonundaki kara tahtaya “Bir millet, putunu kendi yapar, kendi tapar” diye yazan Lazistan mebusu Ziya Hurşid Bey de otoriterleşme eğilimleri konusunda hassastır:
“Bu, nerede görülmüştür? Başkumandan namına ne demektir? Ankara'da bir imparatorluk mu tesis edeceğiz? Katiyyen reddederiz. Başkumandan kimseyi temsil edemez.”
6 Mart 1922 Meclis’te artık Başkomutan olan Mustafa Kemal Paşa’nın süren savaş için yeni talepleri görüşülmektedir. Fakat taleplerin görüşülmeden, hızlıca Meclis’ten geçirilmeye çalışılması mebusların tepkisini çekmiştir. Mersin Mebusu Selahattin (Köseoğlu) Bey kürsüye çıkarak şöyle der:
“Yüksek meclis görüşme ve tartışma makamıdır, onay makamı değildir. Buradan millete emir olunmaz. Millet, buradan isteklerini beyan eder. Böyle şeyler görüşme yapılmaksızın geçerse, o zaman meclis yok demektir. Meclisin şahsına hürmet edilmelidir.”
Henüz Cumhuriyet ilan edilmemiştir. Ocak 1923’de Meclis’in gündeminde Hürriyet-i Şahsiye Kanunu vardır. Kanunla amaç insanların haksız ve keyfi yere tutuklanmalarını engellemektir, bunu yapan memurlara ceza vermektir.
12 Şubat 1923 günü kabul edilen Hürriyet-i Şahsiye Kanunu’nu hazırlayan Kastamonu mebusu Abdülkadir Kemali Bey, kanunun gerekçesini şöyle açıklamıştı:
“Saldırıların def'i için sınırlarda parlayan süngülerin, yurt içindeki fertlerin hukukunun korunacağının da güvencesi olduğu fiilen isbat edilmelidir ki, ailesini, çocuklarını yetim ve umutsuz bırakarak, mal ve mülkten, tatlı candan geçerek ölen millet bireylerinin kanları ve canları heder ve heba olmasın!"
Kanun görüşmeleri sırasında söz alan Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey şöyle demişti:
“Bendeniz zannediyorum ki; mademki hâkimiyet-i milliye vardır diyoruz ve bu esas üzerine yürüyoruz, hâkimiyet-i milliyenin esası kişi hâkimiyeti, kişi dokunulmazlığıdır. Bunu sağlayacak şu kanun buradan çıkmadıkça bendenizce diğer kanunların hiçbirinin değeri yoktur çünkü hepsinin temelini bu kanun oluşturur. Bir halk hakkını muhafaza edeceğini bilmezse ve saldırganların saldırısına karşı kendini savunacak bir kuvvet ve kudret görmezse, yani o halk, hürriyet ve serbestisine sahip olmazsa, mutlaka müstebitlerin, mütegallibenin esiri olacaktır. Efendiler; biz halka benliğini vermeliyiz, halk hür olduğunu bilmeli ki kendi vicdanı doğrultusunda iş görsün. Hâkimiyet-i milliye tecellisini göstermek için önce halkın hürriyetini sağlamak gerekir.”
Sinop mebusu Hakkı Hami Bey ise şöyle:
“Efendiler, bence, kişi hukukuna vuku bulacak saldırının ortadan kaldırılması için alınacak önlemler, bir dış düşman için alınacak önlemlerden daha önemlidir. Bir dış düşmanın saldırısını yok etmek için halkı silahlandırmak, onun üzerine yöneltmek ve ona karşı halkı yürütmek kolaydır. Fakat bir vatandaşın kişisel hukukuna, mevkiinin verdiği kudretle saldıracak bir kişinin saldırısını halka anlatmak ve bu saldırının önüne geçmek için yapılacak cezanın uygulanamaması belki ülkeyi yıllarca, yüzyıllarca haraplığa sürükler.”
Savaş şartlarında isyan ve asker kaçaklarına karşı kurulan İstiklal Mahkemeleri ile ilgili kanun görüşülürken Dersim Mebusu Feridun Fikri Bey söz aldı ve şu şerhi düştü:
“Bu kanun istisnaidir. Bunu ne kadar az kullanırsak memleketin ihtiyaç olduğu hukuku o derece sağlamış oluruz. Ben gencim, istikbal önümüzdedir, daha fazla düşünmeye, vicdanıma danışmaya mecburum. İleride bu sözleri benden sorarlar.”
Tüm bu konuşmalar, ülkenin bekasının gerçekten tehlikede olduğu günlerde, İstiklal Harbi veren bir Meclis’te yapıldı.
Bugün bakınca ne gerek vardı bu kadar konuşmaya denecek konularda bile kıran kıran tartışmalar yaşandı, bakanlar, başbakanlar azledildi, Mustafa Kemal Paşa’nın cephelerden çok vakti, Meclis’te mebuslara hesap vererek geçti.
En zor günlerde bile Meclis, yetkilerinin kısıtlanmasına, tartışmaların kesilmek istenmesine direndi.
Hikayenin sonu çok parlak değil.
1923’de yapılan seçimde Birinci Meclis’in bütün muhalif sesleri tasfiye edildi. Öncesinde Ali Şükrü Bey bir cinayete kurban gitti. Hüseyin Avni Bey, Feridun Fikri Bey, Abdülkadir Kemali Bey 1926 yılındaki tasfiyede İstiklal Mahkemeleri’nde yargılandılar. Ziya Hurşid, Atatürk’e suikast girişimi davasında suçlu bulunarak idam edildi.
Yıllarca Türkiye’deki muhafazakarlar Birinci Meclis’teki muhalif İkinci Grup’la gurur duydular. Ali Şükrü Bey cinayeti üzerine kitaplar yazıldı, Trabzon’a giden siyasetçiler mezarını ziyaret etti. Hüseyin Avni Ulaş, hayırla yad edildi, siyasi tasfiyeler, İstiklal Mahkemeleri haklı olarak eleştirildi.
Peki, 100 yıl sonra Meclis nereye geldi?
Bugün Meclis’te bu tartışmalar yapılabilir mi? “Bekamız tehlikede” dendiği günlerde uzun uzun muhalif bir gazetecinin tutuklanmasının yanlışlığı konuşulabilir mi?
Hükümetlerin her icraatına böyle hesap sorulabilir mi?
Ali Şükrü Beyler, Hüseyin Avni Beyler, Abdülkadir Kemali Beyler, Feridun Fikri Beyler bugün yaşasalar nerede olurlardı, seslerini bu kadar çıkarabilirler miydi, başlarına neler gelirdi, hangi suçlamaları işitirlerdi?
İşte bu soruların cevapları, 100 yıl sonra demokrasimizin, Meclisimizin geldiği yeri de gösteriyor.
Darbelerle iki kez kapatılmış, bir kez bombalanmış ama her zaman siyasetin merkezi olmuş TBMM, 100’üncü yıldönümünü, 2017’de yetkileri budanmış, sesi kısılmış halde, tarihinin en güçsüz Meclis’i olarak kutluyor.
Bir asırlık bu miras, çok daha iyisini hak ediyordu.
Yine de kutlu olsun!
.25/04/2020 07:20
100 yıl önceden bir anket... 54 1921 yazı Türkiye tarihinin en karanlık dönemidir. O yaz aylarında ülkenin yaşadığı beka sorunu gibi bir beka sorunudur.
Yunan ordusuna karşı Kütahya- Eskişehir Muharebeleri kaybedilmiş, ordu büyük kayıplar vererek Sakarya’nın doğusuna çekilmek zorunda kalmıştır.
Ankara tehdit altındadır. Tedbir için Meclis’in Kayseri’ye taşınmasına karar verilmiş, beş mebus yer bakmak üzere Kayseri’ye gönderilmiştir.
Meclis evrakı ve arşivi Kayseri’ye taşınmaya başlanmış, bazı milletvekilleri ve aileleri de Kayseri’ye gitmiştir.
İşte Ankara’ya kara bulutların çöktüğü bu günlerde, kendi ailesini de güvenlik için Kayseri’ye göndermiş olan Meclis’in Evrak ve Tahrirat Müdürü Necmettin Sahir (Sılan) Bey, bir anket yapmaya karar verir.
Küçük bir kağıda bastırdığı ankette tek bir soru vardır:
“Kazanılacak olan milli istiklal mücadelemizin, feyizdar (bereketli) ve semeredar (verimli) olması neye mütevakkıftır? (bağlıdır)”
Henüz zaferin çok uzakta olduğu günlerde “Kazanılacak olan milli istiklal mücadelesi”nden sonrasına ilişkin soruya cevap vermek mebuslar için herhalde moral verici olmuştur, onlardan istenen de bir nevi geleceğe mektup yazmalarıdır.
Nitekim Necmettin Sahir Bey de 1968’deki bir konuşmasında milletvekillerini ankete katılmaya “Mutlaka muzaffer olacağız. Muzaffer olduktan sonra bunu mukaddes bir sır halinde saklayacağım ve günün birinde tarihe emanet edeceğim” diyerek ikna ettiğini anlatır.
Başarılı da olur. 1921’den 1923’e kadar mebusların peşinden koşmuş, 352 aktif milletvekilinin 315’inden anketi için kendi el yazılarıyla bir cevap almayı başarmıştır.
İlk cevabı Saruhan mebusu Mahmut Celal Bey yani Celal Bayar verir. Cevapların çoğunluğu savaşın henüz sürdüğü 1921 ve 1922 yıllarında beka kaygısının derinden yaşandığı zamanlarda verilmiştir.
Cumhuriyet’in ilanının ardından Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü ve ardından Dersim mebusluğu yapacak olan Necmettin Sahir Sılan, sözünü tutar ve hayatta iken bu anketin cevaplarını bir sır gibi saklar.
Evinde sakladığı anketler, 1992 yılında vefat ettiğinde, ailesinin bütün arşivini Tarih Vakfı’na bağışlamasıyla ortaya çıkar.
O arşivden Tarih Vakfı, Dersim harekatının resmi evraklarını basmıştı.
Anketler ise 2004 yılında Bülent Arınç’ın Meclis başkanlığı döneminde Tarih Vakfı ve TBMM işbirliğiyle “İlk Meclis Anketi: Birinci Dönem TBMM üyelerinin gelecekten beklentileri” adıyla yayınlandı.
Anketin kitap haline getirilmesine çok değerli isimlerin eli değmiş.
Belgeleri yeni harflere tarihçi Yücel Demirel çevirmiş, anketlerdeki Arapça ibareleri İsmail Kara okumuş, Mete Tunçay metinleri günümüz diline aktarmış.
Birinci Meclis konusunda en önemli uzman kabul edilen Ahmet Demirel de anket sonuçlarını değerlendiren uzun bir giriş yazısı yazmış.
Necmettin Sahir Bey’in anketine 37 milletvekili ise cevap vermemiş.
Cevap vermeyenler arasında İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak, Rauf Orbay ve Ali Fuat Okyar ile birlikte Mustafa Kemal de var.
1968 yılındaki konuşmasında Necmettin Sahir Sılan, Atatürk’e anketi verdiğinde aralarında geçen diyalogu şöyle anlatmış:
"Kâğıdı uzattım. 'A be çocuğum, bu nedir' dedi. Onun kendine mahsus tatlı Rumeli şivesi, tatlı okşayıcı bakışlarıyla, dedim 'Ben böyle bir şeye tevessül ettim', 'Neden teşebbüs ettin' dedi. Evrakı arz ettikten sonra dedim 'Efendim, vaziyet beni çok mahzun etti, ben kendime bir teselli bulmak için bu suali tertipledim, verdim'. 'Hatta başka bir şey söyleyeyim size' dedim. 'Moskova'da Ali Fuat Paşa'ya gönderdim. Erzurum'da Karabekir Paşa'ya gönderdim'. 'Cevap aldın mı' dedi. 'Paşam daha çok yeni' dedim. 'Roma'da Celalettin Arif Bey'e gönderdim. Paris'te Ahmet Ferit Tek'e gönderdim'. Paşa baktı, baktı bana. 'Yani şimdi ben ne yapacağım' dedi. 'Siz de' dedim 'bir iki satır lütfedeceksiniz'. 'Yok be çocuk sen bunları toplayasın. Eser benimdir'. Eser benimdir diyebilir. Bu büyük eser Türkiye Büyük Millet Meclisi. 'Emredersiniz paşam' dedim. Ondan sonra gelişen hadiseler, olaylar bu kadar yakınlığa rağmen, kendisinden elimde başka boş kağıtlar olmasına rağmen, böyle bir cevap aramak cüretini bana vermedi."
Ankete verilen cevapların konulara göre dağılımı Birinci Meclis’teki çok sesliliği gösteriyor.
Milletvekillerinin yüzde 43.2’si soruya ekonomiyi öne çıkaran cevaplar vermişler. Ankete ilk katılan, uzun yıllar Cumhuriyet hükümetlerinin maliyesine bakacak Saruhan milletvekili Celal Bayar’ın tek cümlelik cevabı gibi:
“Maşeri iktisat kudretinin teessüs ve tekamülüne bağlıdır.”
1947-49 yılları arasında Başbakanlık yapacak Trabzon milletvekili Hasan Saka ise “neye bağlıdır” sorusuna tek kelimeyle cevap vermiş: “Paraya”
Güverte mühendisi olan Trabzon mebusu Recai Bey (Baykal) de Napolyon’un sözünü hatırlatmış:
“Napolyon'un evvela para, saniyen para, salisen yine para dediği evvela vaziyet-i maliyemizi memleketimizin vaziyet-i coğrafyasına göre iktisadi, ticari, zirai ve topraklarımıza gömülü kalan tabii servetlerden istifade çarelerine tevessül olunarak para tedarik edilmeli, iktisadi hayat yükseltilmeli. Devletin bir asırdan beri devam edegelen zaaf ve aczini, yani idare makinesinin fenalıklarını ortadan kaldırıp hakiki ve asri bir idare makinesi tanzim etmek hususuna bütün mevcudiyetimizle çalışmalıyız.”
Meclis’in sarıklı din adamlarından Denizli mebusu Hacı Mustafa Sabri Efendi’nin cevabı da benzer:
“Hazreti Yusuf aleyhiselam gibi bir iktisat vekili bulmak baş şarttır. Fransızca, Arapça, Türkçe’de olan “Fen kuvveti yener” sözünü gözden uzak tutmamak da yine ön şartlardandır.”
Ankete verilen cevaplarda en çok altı çizilen başlıklar sıralamasında ikinci sırada halkın yönetimde egemenliği, istibdat karşıtlığı var. Ondan da birkaç örnek okuyalım:
Mahmut Esat (Bozkurt) Bey (İzmir): “Türkiye ve Türk halkı firavunların ehramlarını yapan mazlum insanlar gibi bir sürü esirlerdi. Türk camiası Osmanlı İmparatorluğu tarihinde hiçbir zaman menfaatlerinin hizmetçisi olarak bir devlet ve bir hükümet tesis edemediler. Bugün dirilmeye azmeden Türkiyemizde her şeyden evvel... hakimiyet bilakaydüşart millete verilmelidir... Aksi halde Kanun-i Esasilerden Meşrutiyetlerden belki tıpkı istibdatlardan olduğu gibi hayır beklenilmemelidir.”
Fikri Faik (Güngören) Bey (Genç): “Ancak milletin her ferdinin hakikaten hakimiyetine idrak etmesine bağlıdır. Yoksa onun meclisi de hükümeti de 1908’de ilan edilen meşrutiyet idaresi gibi mutlakıyetten ziyade başına bela olur, soyulur, ezilir ve o zaman kazanılan unutulur, çizilen hudutlar da silinir.”
Rıfat Bey (Kayseri): “Milli sınırlar dahilindeki vatandaşlarımın doğrudan doğruya iştirakiyle seçilmiş meclislerin düzenleyecekleri yasaların ülkede gereçli kılınmasına bağlıdır.”
Musa Kazım (Onar) Efendi (Konya): “Hangi hükümet biçimi kabul olursa olsun, halkın kültürünü arttırmak, ruhunu yükseltmek gerekir ki halkı yöneten kişiler karşılarında iyiyi ve kötüyü, zulmü ve adaleti kavramış bir halk kitlesi olduğunu bilsin ve yönetiminde yasayı, adaleti kendisine rehber-i hareket olarak benimsemek zorunda kalsın.”
Operatör Emin Bey (Bursa): “Bu vesileyle kaydını münasip gördüğüm bir hakikat de padişahın milleti bir koyun sürüsü yani hayvan zümresinden telakkisi ve kendisinin bu sürüyü istediği tarafa sevk edebileceği iddiasının ne kadar batıl olduğu, bilakis milletimizin sair medeni milletler gibi rüşdünü ispat eylemiş bulunduğudur.”
Esat (İleri) Bey (Aydın): “Artık mazinin derinliklerine gömmeye mecbur olduğumuz eski idare sisteminin halkımıza hiçbir şey vermediğini ve bilakis mütemadiyen halkı cehaletten cehalete, felaketten felakete duçar eder bir mahiyette olduğunu biz .. inkılabımızla anladık.”
Devlet yönetiminde işini ehline vermek, halka adaletli davranmak, kanun egemenliğini sağlamak, anayasaya riayet de en sık verilen cevaplar arasında.
Dönemin Adalet Vekili olan, 1950’den sonra DP milletvekili olarak Meclis’e girecek Refik Şevket (İnce) Beyi soruya tek kelimeyle cevap vermiş: “Adalete.”
Diğer bazı cevaplar da şöyle:
Fahrettin (Erdoğan) Bey (Kars): “TBMM hükümetinin idaresindeki Müslümanları hiçbir cins, mezhep, tefrik etmeyerek birleştirmek lazımdır. Halkın üzerinden zulmü kaldırıp, adalet dağıtılmalı, bütün memlekette kanun egemen olmalı, kanun hilafında hareket eden memurlar ve askerlere damga vurularak ömrü hayatlarında memurluktan men edilmeli.”
Faik (Öztrak) Bey (Tekirdağ): “İlme hürmet, adalete uymaya bağlıdır”
Şeyh Servet (Bursa): “Teşebbüs-i şahsinin kemali serbestisine bağlıdır.”
Pozan Bey (Urfa) : “İdare adamlarımızın işlerinin ehli olmasına bağlıdır.”
Feyyaz Ali (Üst) Bey (Yozgat): “Memleket işlerinin hırstan, şahsi menfaatten azade olarak iyi yönetilmesine bağlıdır.”
Muhiddin Baha (Pars) Bey (Bursa): “Asrımızda kuvvet her ferdin maddi manevi yeteneklerinin serbestçe inkişafı , mesainin bilinçli sanayi ve nakliyatta makinelere dayalı olmasıyla ortaya çıkabilir.”
Ali Vefa Bey (Antalya): “Memlekette kanunu ve adaleti hakim kılmaya bağlıdır.”
Dursun (Yalvaç) Bey (Çorum): “Maarifimiz, iktisadımız, askeri konularda bugünkü zihniyetimiz memleketin gelişme kabiliyetini Türklerin doğuştan yeteneklerini imha etmektedir. Bunlarda esaslı tadilat yapmak millete hakiki hukuku vermek lazımdır. Hulasa sabık ve şimdiki idaremizde istikbal için hayırlı bir ümit göremiyorum.”
Abdülgani (Ensari) Bey (Siverek): “Allah için yardım ederseniz size yardım eder” yüce ayetine uygun olarak halka adalet dağıtmak ve vazifeyi ehline vermek”
Emin ( Gevelioğlu) Bey (Canik): “Namuskar insanların namussuzlar kadar cüretkar olmasına bağlıdır.”
Abdülhalim Çelebi Efendi (Konya): “Geçerli kanunların her şahıs hakkında eşitlikle uygulanması.”
Selahattin Bey (Mersin): “Bir cümleyle özetlemem gerekirse diyebilirim ki mevcudiyetimizin kurtulması şahıstan çok bütün toplum, menfaatten ziyade kanun, hırstan ziyade diğerkâmlığın teessüs ettiği zaman kazanılmıştır.”
Ankete verilen cevaplarda Birinci Meclis’teki muhafazakar ve Batıcı kanatlar da belirgin hale geliyor.
Birinci Meclis’te Burdur mebusu olan Mehmet Akif, ankete bir dörtlükle cevap vermiş:
“Nasıl dört İngiliz dünyayı oynatmakta hayrettir. ‘Bunun elbette var bir sırrı’ derler. İngiliz der ki; ‘Sefil efradı şayet ırkımın cüretli şeylerse, necip evladı onlardan ceridir elli kat belki.”
Cumhuriyet devrinde Türk Ocakları’nı yeniden kurup, 34 yıl başkanlığını yapacak Birinci Meclis’in Antalya milletvekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’in cevabı ise tam zıddı:
“Garp medeniyetinin beşeri bir medeniyet olduğunu idrak etmek İslam milletlerini mumya gibi içinden ölmüş bir kalıp halinde tutan ve her şeye şümulü olan muhafazakarlığı terk etmeli.”
Atatürk’le birlikte Samsun’a çıkan subaylardan , Cumhuriyet devrinde büyükelçilikler yapacak Hüsrev Gerede:
“...Din ve geleneklerine bağlı ve sadık olan Japonların harikulade hızla terakki ve uygarlaşmalarını Anglo-Sakson eğitimine borçlu olduğunu göz önünde tutmak, onlar gibi Amerika ve Avrupa’ya eğitimlerini tamamlamak için pek çok öğrenci göndermek...”
Meclis Başkanı Adnan (Adıvar) Bey (İstanbul): “Milletin siyasi ve içtimai rüştünü en yakın bir zamanda temin edecek bir terbiye usulü takip etmek ve maarif, iktisat ve içtimaiyatta asri müesseseleri müsamahasız, tereddütsüz memleketimize nakl ve tatbik eylemenin mutaassıp bir yolcusu olmak.”
Ankete cevap verdikten kısa bir süre sonra öldürülecek Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in yanıtı şöyle: “Cemiyet makinesinin düzgün ve pürüzsüz bir şekilde işlemesini temin eden yegane ve esas vasıta halkın dini bağlarıdır.”
Mehmet Akif’in yakın dostu, Kuran müfessiri Hasan Basri (Çantay) Bey (Karesi): “Milleti frenkleştirmekten başka bir şey olmayan bu sakim zihniyetlere nihayet vererek Müslümanlık esaslarına sarılmamız...”
Sorbonne’da hukuk okumuş gazeteci Hamdi (Ülkümen) Bey (Trabzon):
“Milliyetçilik esas düsturumuz olmalı, milletin fikir ve yurdun refah seviyesini yükseltmek üzere Garp medeniyetini- Türklüğümüze asla zarar etmeyecek şekilde benimsemeli ve halkımıza hazmettirmeliyiz.”
İttihatçı, Karakol cemiyetinin öncüsü Miralay Kara Vasıf (Karakol) Bey (Sivas): “Batının ilmi ve sınai kemalatı benimsenmeli, bütün Türk illerinin dil, edebiyatı, tarih birliğini canlandırmalı, her Müslüman şiarı İslam esir kalamaz olmalı.”
Hacı Nuri Efendi (Siirt): “Din-i Mübin-i Ahmedi’nin yükselmesine çalışanlar daima kurtuluşa doğru yürümüşlerdir. Geri kalmamızın sebebi Avrupa kanunlarına tevessül etmekten ileri gelmiştir.”
Meclis’te tam tersini düşünen din adamları da vardır. İstanbul’da medrese eğitimi almış, Meclis’in sarıklılarından Batum mebusu Ahmet Fevzi bey gibi:
“Yirminci asrın kabul ettiği bir kafa yani bir zihniyet kabul etmek. Yirminci asrı takip eden yirmi birinci asra muvafık bir zihniyetle düşünmek ve bu düşünceyi en seri bir surette tatbik etmek.”
Ankete cevap veren Kürt mebusların bir kısmı Kürt meselesiyle ilgili mesajlar vermeyi tercih etmiş:
1925’de Şeyh Said ayaklanması yüzünden idam edilecek Bitlis mebusu Yusuf Ziya (Koçoğlu) Bey’in cevabı: “Kavmiyet, milliyet davalarının ayrılık, soğuma doğurduğu geçmiş tarih örneklerinden bellidir. İslamiyet esasına dayanacak bir mefkurenin ise yolu uhuvveti umumiye mabedine gidecektir.”
Asker olan Diyarbakır mebusu Hacı Şükrü bey (Aydındağ): Anayurdumuzda tarihin birleştirdiği Türk ve Kürd 'ün müşterek mukadderatı meselesini yeni idaremiz ehemmiyetle mevzubahis etmelidir. Kürdün vatana bağlılığı yalnız din duygusuyla değildir. Ortak tarihinin doğurduğu duygularla ekonominin de buna etkisi vardır. Kürt Tüksüz yaşayamaz...Türk ve Kürt bundan sonra yeni yönetim altında eski tarihinin daha büyük daha görkemli sayfalarını yazacaktır.”
100 yıl önce yapılmış bu ankete verilen cevapları okurken herhalde herkes aynı şey hissetmiştir:
Ankete verilmiş cevaplar ne kadar da güncel!
100 yıl sonra hala aynı sorunları konuşuyoruz. Çözüm önerileri bile benzer.
Bugün aynı soru milletvekillerine sorulsa muhtemelen benzer cevaplar verirlerdi.
100 yıl önce başkentin güvenlik için Ankara’dan taşınması gereken karanlık günlerden geçerken bu ankete cevap vermiş milletvekilleri, herhalde 100 yıl sonra aynı konuların konuşulmaya devam edeceğini düşünemezdi.
Yine de onların gelecek için kurdukları hayaller, iyimser temenniler moral verici. Zaten o temennilerin çoğuna da bugün hala temenni olarak katılmamak mümkün değil...
(Kitap, online olarak TBMM kütüphanesinden okunabiliyor. https://acikerisim.tbmm.gov.tr/xmlui/handle/11543/1297. Farkında olmadığım bu kitaptan beni haberdar eden değerli Karar okuru Muhammed Zarifoğlu’na teşekkürler)
.27/04/2020 03:37
Bir zamanların adem-i merkeziyetçilerine ne oldu? 49 “Merkez yönetim ve yerel yönetimler, devlet iktidarının örgütlenmesinde hizmeti ve coğrafyayı esas alarak iki temel parçayı oluşturmaktadır. Bu iki parçalı yapının yönetsel örgütlenmede farklı sonuçlara yol açmaması için, Anayasa'da 'idarenin bütünlüğü' ilkesine yer verilmiş ve yerinden yönetim, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ve yönetimin tümlüğü ilkeleriyle sınırlandırılmıştır. 'İdarenin bütünlüğü' ilkesi, tekil devlet modelinde yönetim alanında öngörülen temel ilkedir.” Tekil devlet modelinde, tek bir egemenlik vardır ve tek yetkili devlettir. Yerinden yönetimin en önemli sakıncası, Devlet'in birliğini ve kamu hizmetlerinin tutarlılığını bozabilmesidir.”
Bu uzun paragraf Cumhurbaşkanlığı’nın internet sitesinden alındı.
Ama bu Cumhurbaşkanı’nın ya da sözcülerinin son dönemde CHP’li Büyükşehir Belediyeleri ile girdikleri polemiklerden biri değil.
Biraz daha eski. 2004 tarihli.
Paragraf, Cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer’in, AK Parti iktidarının Meclis’ten geçirdiği Kamu Yönetimi Reformu’nu 10 veto gerekçesinden.
Sezer, aynı reform için daha önce Meclis’ten geçirilmiş İl Özel İdareler Kanunu ve Belediye Kanunu da benzer gerekçelerle veto etmişti.
Başbakanlık müsteşarı Prof. Dr. Ömer Dinçer’in imzasını taşıyan cumhuriyet tarihinin en köklü yerel yönetim reformu kanunun ilk maddesinde dendiği gibi “merkezî idare ile mahallî idarelerin görev, yetki ve sorumluluklarının çağdaş kamu yönetimi ilke ve uygulamaları çerçevesinde belirlenmesi” ni amaçlıyordu..
Merkezi idare-mahalli idare demenin bile bölücülük zannedildiği bugünlerde bunu anlamak kolay değil.
Ama reformla Adalet, Milli Savunma, İçişleri, Maliye, Milli Eğitim, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıkları dışında bakanlıkların yereldeki işleri belediyelere bırakılmıştı
Reforma paketindeki “Mahallî müşterek ihtiyaçlara ilişkin her türlü görev, yetki ve sorumluluklar ile hizmetler mahallî idareler tarafından yerine getirilir” ve “Merkezi idare, mahalli idarelerin sorumluluk alanlarına giren görev ve hizmetler için mahallî düzeyde teşkilât kuramaz, doğrudan ihale ve harcama yapamaz” maddeleriyle yerel yönetimlere geniş bir yetki ve sorumluluk alanı tanınmıştı.
Eğer bu reformu Sezer veto etmeseydi, bugün bırakın belediyelerin salgın için yardım toplamasını, ekmek dağıtmasını yasaklamayı, salgınla ilgili sokağa çıkma yasağı dahil bütün tedbirler yerel yönetimler tarafından alınabilir, belediye onay vermeden Kanal İstanbul gibi projelere çivi dahi çakılamazdı.
O günlerdeki pozisyonlar ise bugünün tam tersiydi.
CHP, Sezer, asker ve Kemalist medya yerel yönetimleri güçlendiren reformlara kuşkuyla bakıyor, bölücülük olarak görüp “üniter devlet” çizgisinde direniyordu.
O günlerde Başbakan Erdoğan ise Sezer’in vetosu için “Neler yaptıysak tutucuların direnmesine karşı yaptık. Merkezileşmeden gelen yapı nedense mahalli idarelere hep şüpheyle bakıyor” demiş, bu reformun PKK‘nın işine yaracağı eleştirilerine karşı “illegal örgütlerin işine yarar diye geri adım atamayız. Bugün yapmazsak yarın yapmak zorunda kalacağız” diyerek gerekirse referanduma gideceklerini söylemişti.
Ama vetoları, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararları izledi ve o günlerde henüz muktedir olamamış AK Parti iktidarı adem-i merkeziyetçi reformlardan geri adım atmak zorunda kaldı, kanunların bir kısmı ancak budanarak Meclis’ten geçirildi.
AK Parti’nin iktidara gelir gelmez, ilk iş olarak adem-i merkeziyetçi bir kamu yönetimi reformuna girişmiş olması tabii ki kimse için sürpriz değildi.
Erdoğan ve AK Parti kurmaylarının büyük bir kısmı belediye kökenliydi, siyasi hayatları Ankara ile mücadele ederek geçmişti.
1995’de dönemin Başbakan’ı Çiller’in İstanbul’da trafik, yapılaşma gibi meseleleri İl Özel İdaresi devretme girişimine karşı direnen Erdoğan “Merkezi hükümeti oluşturan partilerin sırf RP’li olduğu için İstanbul belediyesini cezalandırmaya çalıştığını” söylemişti. 1998’de uçak biletleri alınmış Çin seyahati dönemin İstanbul Valisi tarafından yasaklanınca da “İstanbul’a vali diye birisini atamışlar, bizi kösteklemek elinden geleni yapıyor, birkaç kişinin atadığı bir memur size engel oluyor” diyerek kararı mahkemeye taşımıştı.
Nitekim AK Parti bütün bu tecrübelerin ardından kurulurken, parti programında “Kamu yönetiminin güç ve yetkilerinin merkezde toplanması yerine, olabildiğince fazla yetki, görev ve fonksiyonların yerel yönetimlere devredildiği ve birçok devlet fonksiyonlarının yerinden yönetim esasına göre gerçekleşebileceği bir devlet anlayışına süratle geçilecektir” sözü verildi. Hala parti programında, merkezi yönetim- yerel yönetim başlıkları altında güçlü bir adem-i merkeziyetçi anlayış duruyor.
Çünkü 1808’de II. Mahmud’un kabul etmek zorunda kaldığı adem-i merkeziyetçi Sened-i İttifak’tan başlatılırsa, 200 yıldır Türkiye siyasetinin en temel tartışmalarından biri merkez ve çevre arasındaki güç mücadelesi.
Türkiye’de genelde zannedildiğinin aksine istibdat kavramı da olumsuz anlamda ilk kez II. Abdülhamid’e karşı değil, Tanzimat paşalarına karşı kullanılmıştı.
İlk modern muhalefet olan İslamcı eğilimli Yeni Osmanlılar, padişaha değil, Tanzimat’la ortaya çıkan Babıali’nin merkeziyetçi modern devlet uygulamalarına ‘istibdat’ demiş ve hürriyet mücadelesini başlatmıştı.
O mücadelenin öncülerinden, Hürriyet kavramının mucidi Namık Kemal, Hürriyet gazetesinde yazdığı bir makalede, Tanzimat öncesi taşrada bir köprü yapmak gerektiğinde ahalinin bir araya gelerek, kendi kaynaklarıyla bunu kısa sürede yapabildiğini ama Tanzimat’la bütün kararların İstanbul’dan verilmesiyle daha önce doğal akışında ilerleyen işlerin aksadığını anlatmış ve yeni merkeziyetçi iktidardan şöyle şikayet etmişti:
“Babıali kanun yapıyor, Babıali hükmediyor, Babıali icra eyliyor, icraata yine Babıali nazır oluyor, padişah desek Babıali anlaşılıyor, kanun desek, kezalik (keza yine böyle), meclis, mahkeme desek kezalik, ahali desek hiçbir şey anlaşılmıyor.”
Merkeziyetçi- adem-i merkeziyetçi tartışması merkeziyetçi bir padişah olan II. Abdülhamit’e karşı mücadele eden Jön Türkler’i de ikiye bölmüş, Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti'nin karşısında Prens Sabahattin liderliğinde, Osmanlı’daki farklı milletlere daha fazla hak ve yetki verilmesini savunan Teşebbüsü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti kurulmuştu.
İttihat ve Terakki ile muhalif Ahar Fırkası, ardından Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasındaki temel farklardan biri de adem-i merkeziyetçiliğe bakıştı.
İstanbul Hükümeti’nin gücünü kaybettiği, Ankara hükümetinin henüz kurulmadığı ara dönemde Anadolu’da Bülent Tanör’ün tabiriyle “yerel kongre iktidarları” kurulmuş, halk yerel kongrelere seçtikleri delegelerle kendi kendini yönetmiş, İstiklal Harbi kongrelerle ilerlemiş, nihayetinde kurulan Birinci Meclis’in ilk yaptığı işlerden biri de adem-i merkeziyetçi bir yönetimi öngören Teşkilat-ı Esasi Kanunu’nu kabul etmek olmuştu.
Kanunla eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işleri halk tarafından seçilecek vilayet meclislerine bırakılıyordu.
Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Cumhuriyet Halk Fırkası ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası arasındaki temel farklardan biri de adem-i merkeziyetçilikti.
TPCF programında açıkça “idari adem-i merkeziyet esası kabul edilecektir" yazmış, eğitim işlerinin yerele devredileceği vaat edilmişti.
Serbest Cumhuriyet Fırkası, ardından Demokrat Parti de merkeziyetçiliğe karşı yerel yönetimleri güçlendirmeyi programlarına koydular.
Özal, yerel yönetimleri güçlendiren yasalar çıkardı, eyalet tartışmalarını başlattı. Refah Partisi, Fazilet Partisi bu çizgiyi sürdürdü.
Muhafazakarların çok sevdiği İdris Küçükömer’in sağ-sol analizindeki gibi İttihatçı-Kemalist merkeziyetçi bürokrasiye karşı, İslamcı- muhafazakar çevre adem-i merkeziyetçiliği savunageldi.
Bu geleneğin devamı olan AK Parti de en başından itibaren Ankara’daki merkeziyetçi statükoya karşı, siyasette, kamu yönetiminde ve ekonomide adem-i merkeziyetçiliği, gücü dağıtmayı savundu.
Kenarı, köşesi vetolarla kesilse de kabul edilen reform kanunları, en son çıkarılan Büyükşehir Kanunu, seçim bildirgelerine kadar giren 1993’de Türkiye’nin Avrupa Özerk Yönetim Şartı’na koyduğu çekinceleri kaldırma vaadi, çözüm sürecinde Başbakan’ın eyalet tartışmasını yeniden açmasına kadar izlenen bu siyasi hattan, kayyım politikası ve 31 Mart’ta büyükşehirlerdeki seçim yenilgisinden sonra aniden karşı şeride geçildi.
Öyle ki Ahmet Necdet Sezer’in aklına bile merkezi yönetim- yerel yönetim diyenlere bölücü demek gelmemişti.
Vakıflara kurban derisi bile toplatmayan, 99 depremi için yardım götürenleri siyasi fikirleri yüzünden engelleyen bir devletin yıllarca mağduru olmuş muhafazakarların, yerel yönetimlerde karşılaştıkları onca engellemeden sonra iktidar yıllarındaki bir salgın sırasında sırf muhalif partili başkanlar yönetiyor diye belediyelerin yardım toplamasını , ekmek dağıtmasını dahi engelleyip, bir de üstüne bu yüzden belediyeleri paralel devlete, PKK’ya, FETÖ’ye benzetmesini zıddına dönmekle bile açıklamak kolay değil.
Merkeziyetçilikte bu seviyeye kadar çıkan olmamıştı.
Bu aynı zamanda Türkiye’deki geleneksel siyasi fay hatlarının nasıl değiştiğini de bir kere daha gösterdi.
İdris Küçükömer’in tasnifine bugüne kadar soldan çok sert itirazlar gelmişti ama onu esas tekzip eden bir zamanlar adını anmadan cümle kuramayan muhafazakarlar oldu.
Demek ki yıllarca adem-i merkeziyetçilik bir siyasi tercih değil imkansızlık meselesiymiş, Ankara’yı kontrol edene merkeziyetçilik, toplum mühendisliği paket halinde bedava yükleniyormuş.
.29/04/2020 04:00
Ülkeyi paylaşmak zorundayım... Ülkeyi paylaşmak zorundasın... 104 Önce yeni başlayanlar için kısa bir özet. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, geçen Cuma günü Hacı Bayram Camii’nde kıldırdığı temsili Cuma namazında irad ettiği hutbede konuyu sağlığa, koronavirüs salgınına getirdi, “Bu bağlamda şu müşahhas örnekler üzerinden tüm dünyaya çağrıda bulunmak istiyorum” diyerek bir dizi çağrı yaptı.
Önce “Ey insanlar! Geliniz, taharete önem verelim. Bu ve benzeri virüslerin sebebinin pislik ve kirlilik olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır” dedi.
Sonra “Koronavirüs kapma riski 14 kat daha fazla olan bir sigara içicisi sadece kendisi değil, daha kaç kişiye bulaştıracağı belli değil bu virüsü. Gelin, İslam’a göre haram olan sigara ile topyekûn mücadele edelim” diye devam etti.
Ardından da yine “Ey İnsanlar” diye başlayarak o tartışılan sözleri söyledi:
“İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lûtîliği, Eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti. Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesi. Yılda yüzbinlerce insan gayri meşru ve nikâhsız hayatın İslami literatürdeki ismi zina olan bu büyük haramın sebep olduğu Hiv virüsüne maruz kalıyor. Geliniz, bu tür kötülüklerden insanları korumak için birlikte mücadele edelim.”
Diyanet daha önce de yayınladığı çeşitli fetvalarda eşcinselliğin sapkınlık olduğunu söylemişti. Ama herhalde ilk kez doğrudan bir Diyanet işleri Başkanı’nın ağzından ve bir Cuma hutbesinde eşcinselliğin lanetlendiğini, hastalıklara neden olup nesli çürüttüğünü duyduk.
Bu sözlere Ankara Barosu ise şöyle bir cevap verdi:
“Şaşkınlığımız; sesi çağlar öncesinden gelen bu şahsın, bir devlet kurumunun başında oturup söylemini kutsal sayılan değerler üzerine inşa ederek halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmesindeki kan kokan cüreti sebebiyledir. Aldığımız ibretse, anılan şahsın içinde bulunduğu takvim yılında yaşamasına rağmen bundan sekiz-dokuz nesil önceki büyükleriyle aynı zihinsel ve dogmatik sınırlara sahip olmak için insan onuruna karşı gösterdiği büyük direnişten kaynaklanmaktadır. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın deprem...halen görevde kalması durumunda, sonraki konuşmasında halkı ellerinde meşalelerle meydanlarda cadı diye kadın yakmaya davet etmesi kimseyi şaşırtmamalıdır.”
Siyasetçiler devreye girip, baroyu kınayan, Diyanet İşleri Başkanı’na sahip çıkan açıklamalar yaptılar.
Sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Barosu hakkında “halkın bir kesimin benimsediği dini değerleri aşağıladığı” iddiasıyla soruşturma başlattı.
Baroya cevap veren Diyanet İşleri Başkanlığı Hukuk Müşaviri “Çok yüzsüzsünüz çok... Bu millete, inanç ve değerlerine yabancısınız, hatta düşmansınız... Bunu biliyoruz da, pervasızlığınıza ve cesaretinize anlam veremiyoruz! Sahi, bu gücü nereden alıyorsunuz? Kimin maşasısınız? Size ne vaad etti ağa babalarınız? Meydan boş değil, bunu bilin ! Hani denilmişti ya: Bu memlekette namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmalıdır!” dedi.
Yani karşımızda sekizde sekiz kusurlulukta herkesin birbiriyle yarıştığı zincirleme bir Türkiye kazası var.
O yüzden frene basıp bu enkaza çarpmamakta fayda var
Milyonların aylardır evinde oturduğu, camilerin kapandığı her gün binlerce kişinin virüs kapıp, 100’e yakın insanın hayatını kaybettiği bir salgının ortasında, bugüne kadar hiç tecrübe edilmemiş bir Ramazan’ın başlangıcında Cuma namazı için boş bir camide minbere çıkan Diyanet İşleri Başkanı, Ramazan havasına uygun, herkesi kucaklayan bir hutbe yerine, virüsü eşcinselliğe, hastalıklara, AIDS’e bağlayan belli ki polemik yaratacak bir hutbeyi tercih etti.
Tabii ki ondan Papa gibi ‘yoksul ülkelerin borçlarını silelim, dünyada çatışmaları durduralım, hükümetler bencillikten vazgeçsin’ demesini ya da salgında işsiz kalanlar için devleti göreve çağırmasını beklemiyorduk.
Sonuçta tarihi boyunca Türkçe ezandan, piyangodan, darbelere, başörtüsü ile mücadeleden enflasyonla mücadeleye kadar o anki iktidarların ihtiyaçlarına göre pozisyon almış resmi bir devlet kurumu Diyanet.
O yüzden Diyanet’e içinde eşcinsellerin de olduğu vatandaşların vergileriyle çalıştığını hatırlatmanın da “Eee dinin hükümlerini söylemesin mi” demenin de pek bir anlamı yok.
Diyanet, vatandaşlara ya da dine göre değil her zaman en başta devlete göre hizalanmış bir kurum.
Şimdi de öyle yapıyor. Muhafazakar bir iktidara güvenerek dinin kendisi için risksiz bir hükmünü hatırlıyor, lanetli deyince başının ağrımayacağı zayıf bir kesimi hedef alıyor.
İslam’ın bugün hatırlatılması riskli başka hükümlerini ise hatırlamıyor.
Yoksa Diyanet İşleri Başkanı çıkıp bu haftaki Cuma hutbesinde salgınla mücadelede hükümetin dağıttığı faizli krediler için Kuran’ın açık ayetlerine referansla “Faizden vazgeçmeyen Hazine Bakanlığı, Merkez Bankası, Halkbank Allah ile savaş halindedir” deseydi ya da yine Kuran’ın açık hükmünü hatırlatarak devletin Milli Piyango’suna “Şeytan işi bir pislik” diye hakaret etseydi ya da hükümetin dış politikasını, AB adaylığını, ABD ile ilişkileri Kuran’daki “Hristiyan ve Yahudileri kendinize dost edinmeyin” ayetiyle eleştirseydi, ertesi gün başına neler gelirdi, herhalde “Dinin hükmünü söylemesin mi” diyenler de farkındadır.
Demek ki, Diyanet İşleri Başkanı, İslam’ın bütün hükümlerini her zaman, aynı yüksek sesle ve lanetli gibi orijinaline sadık kalarak savunmuyor, şartlara göre yumuşatıyor, zorunlu filtreleri var.
Çoğunluğu Müslüman olan yüzbinlerce insana ucu dokunan bir meseleden bahsederken ise bu filtreleri kullanmamayı, onları dışlayan, baştan diyaloğu kapatan bir üslubu tercih etti, herhalde bu en başta kötü bir dini tebliğ yöntemi.
Ona cevap veren Ankara Barosu’nun açıklaması ise son zamanların en berbat, demagojik, trolce metni.
İzmir Barosu ve başka barolar, Diyanet İşleri Başkanı’nı hukuki bir dille nefret söylemiyle suçlarken, Ankara Barosu’nu bu hukuki itiraz kesmemiş olacak ki, sekiz, dokuz asır öncesine laf atmaktan, klişe cadı yakma hikayeleri anlatıp insanların inançlarına hakaret ederek müzakereyi zehirlemekten kendilerini alamamışlar.
Zaten ülkemizde karakolda bitmeyen, cumhuriyet savcılıklarının bir yerinden müdahil olmadıkları herhangi bir fikri tartışma da kalmadı.
Neresinden tutsanız elinizde kalan, bir din nasıl tebliğ edilmez, bir mesele nasıl savunulmaz ve bir hukuk devletinde savcılar ne yapmaz üzerine ibretlik bir dersle karşı karşıyayız.
Ama bunlar kadar, Diyanet İşleri Başkanı’na sahip çıkarken iktidarın kullandığı dilin de üzerinde durmak gerek.
Pek alışık olmadığımız bir dil bu.
Bakanların ve iktidar partisi sözcülerinin #AliErbasyalnızdeğildir hashtagiyle yazdıkları mesajlardan bir kaçına bakalım:
“Zamanı ve mekanı yaratan Allah’ın hükmüne dil uzatanlar bu dünyada da ahirette de hüsrandadır. İlahi hükmü dile getiren #alierbaşyanlızdeğildir
“Değme inancıma, değme Kitabı’ma, var git kendi yoluna.”
“İnsana kâinatta hak ettiği değeri göstererek, evvelimizi ve ahirimizi kul olmanın idrakiyle aydınlatan yüce dinimiz İslâm’ın kaideleri, Ali Erbaş hocaya münasebetsizce saldıranların keyiflerine göre sorgulanacak kaideler değildir.”
“Allah’ın emirlerini, yasak kıldıklarını anlatan, Allah’ın izniyle hiçbir zaman yalnız olmayacaktır.”
Baro’nun İslamofobik açıklamasına tepki gösterilmesinde tabii bir sorun yok.
Ama “Dinin hükmü böyle, istemeyen çıksın” diye kestirip atmak, eşcinsellik meselesinde devleti yönetenlerin dini referanslarla konuşması dikkat çekici.
Çünkü 18 senelik uygulama, dil bu kadar katı değildi.
Halbuki İslam’ın kaideleri değişmedi. 2002’de de aynı hükümler geçerliydi.
Ama o günlerde, AK Parti henüz iktidara gelmemişken, henüz herkese demokrasi vaat eden bir muhalefet partisiyken, Sabancı Üniversitesi’nden yayınlanan bir televizyon programına katılan AK Parti Genel Başkanı Erdoğan, bir öğrencinin eşcinsel haklarıyla ilgili ne yapacaksınız sorusuna, Kuran’ın hükümlerini hatırlatarak, “lanetlenmişlerdir” diyerek değil, şöyle cevap vermişti:
“Eşcinsellerin de, kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde, yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da muhatap oldukları muameleleri insani bulmuyoruz”
Nitekim, Türkiye’de Gay Pride yürüyüşleri de AK Parti’nin iktidara geldiği 2003 yılında başladı. Yürüyüş 2015 yılına kadar sorunsuz yapıldı. Valilikler “ama İslam kaidelerine göre lanetlisiniz, hastalık bulaştırıyorsunuz, nesli çürütüyorsunuz” diyerek izin vermemezlik etmedi.
2004 yılında TCK’dan zina suçu çıkarılırken de iktidarda AK Parti vardı.
2005 yılında Ankara Vali Yardımcısı eşcinsellerin KAOS-GL derneğinin tüzüğünü ahlaka aykırı bularak kapatılması için başvurunca, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı “Yeni TCK'nın yapılandırılmasında 'cinsel yönelim ayrımcılığının' tartışıldığı bir dönemde, eşcinsel olmak ahlaksız olmak anlamına gelmez. Aslolan tüm ahlak bilimleriyle uğraşanların ortak birleştikleri nokta olan insan iradesinin hür olması gerektiğidir” diyerek başvuruyu reddederken de...
2011 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, kadınlara şiddeti engelleme yasa taslağı ve Yeni Anayasa üzerine düzenlediği bir toplantıya eşcinsel derneklerinin temsilcilerini de çağırmış, onların anayasaya cinsel yönelimin de girmesi talebine, “siz lanetlisiniz” diyerek değil "Sizlerle aktif çalışmak isteriz. Bunları öğrenmek, bilmek isteriz. Tasarıyla ilgili sürece katılın, önerilerinizi iletin" diyerek cevap vermişti.
Yine 2011 yılında Türkiye’nin ev sahipliğinde İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlendiği için adı İstanbul Sözleşmesi olan Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni ilk imzalayan ve Meclis’inde ilk kabul eden de yine AK Parti’nin yönettiği Türkiye olmuştu.
Hala geçerli olan o sözleşmenin dördüncü maddesinin üçüncü fıkrası şöyle:
“Özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik önemler olmak üzere, işbu sözleşme hükümlerinin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka statüler temelinde herhangi bir ayrımcılık olmaksızın taraflarca uygulanması güvence altına alınmıştır.”
Yani bu sözleşmeye imza atarak iktidar “cinsel yönelim” i tanımış, yani bunun bir hastalık ya da sapkınlık olmadığını kabul etmiş oldu.
Bunu zorla da yapmadı. 2013 yılında hükümetin 2002-2012 yılları arasındaki 10 yılının anlatıldığı Sessiz Devrim adlı kitapta, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’ni onaylayan ilk ülke olması gururla anlatıldı.
2014 yılında Anayasa Mahkemesi bir bireysel hak ihlali kararında “Nefret söylemi kullanılarak hakaret edildiği iddiası bu söylemin ırk, köken ya da renk temelinde yapıldığı iddiası şeklinde olabileceği gibi sayılanlar kadar ciddi bir olgu olan cinsel yönelim temelinde yapıldığı biçiminde de olabilir. AİHM kararlarında da belirtildiği üzere, cinsel yönelim, bireyin özel hayatının mahrem yönlerinden birisini oluşturmaktadır” diyerek cinsel yönelime yönelik hakareti nefret suçu kapsamında değerlendirdi.
2015 yılı 7 Haziran seçimlerinde AK Parti’nin İstanbul’da dağıttığı seçim broşürlerinden birinde “Türkiye Ramazan ayının ortasında İstiklal Caddesi’nde Gay Pride yapabilen bir ülke” ifadesi yer aldı, bu iktidarın yaşam tarzlarının güvencesi olduğuna örnek olarak gösterildi. Bugün köşelerinde karşılarında Lüt kavmi varmış gibi yazılar yazanlar, o günlerde bunu öven yazılar yazıyorlardı.
2016-2017-2018 yıllarında Cumhurbaşkanı’nın düzenlediği iftar davetlerine Bülent Ersoy katılırken de İslam’ın hükümleri aynıydı.
Ve eğer koronavirüs salgını olmasaydı, çok büyük ihtimalle bu yıl verilecek iftar davetine de katılacaktı ve yine çok muhtemelen o iftar davetinde Diyanet İşleri Başkanı ile karşılaşacaktı.
Peki ne oldu da bütün bu yıllar boyunca bu kadar sert biçimde ifade edilmeyen, hatırlanmayan eşcinsellikle ilgili İslami akideler, bugün bu kadar sert ve net biçimde hatırlanıp, ifade edilmeye başlandı?
“İslam hoşgörü dinidir” sözlerinin, Mevlanalı, Yunuslu cümlelerin yerini, ne zaman “Din bu, beğenmiyorsan çık” tekfirciliği aldı?
Tabii ki din değişmedi ama güç ilişkileri, siyasi tercihler değişti.
Muhalefetteyken, zayıfken ya da iktidarda olup henüz tam muktedir değilken kullanılan ikna dili, hoşgörü söylemi, laik argümanlar, sorgusuz iktidar konforunda yerini büyük bir özgüvenle “burada bizim dediğimiz olur”a bırakıverdi.
Daha önce Kemalist laik iktidarların, askerlerin de böyle zannettikleri zamanlar olmuştu.
Ama Türkiye’nin her kesimin asla unutmaması gereken büyük, bazıları için can sıkıcı bir gerçeği var;
Bu ülkeyi farklı hayat biçimlerine, inançlarına ve inançsızlıklarına sahip insanlarla paylaşıyoruz.
Eskiden de böyleydi, şimdi de böyle, ileride de böyle olacak.
Bu ülkenin otantik, yerli bir halkı, esas sahibi yok. Seksist bulunmayacaksa Türkiye kimsenin babasının malı değil, herkesin babasının malı.
Her türlü uzlaşma, alttan alma, diyalog çabasını eziklik olarak görenlere nasıl anlatılabilir bilmiyorum ama hoşgörü, bir adım geri atmak, hayat tarzlarına saygı liberal tavizler, yüce gönüllülükler ya da bize Mevlanalardan, Yunuslardan kalan bir Anadolu irfanı değil, asgari standartlar içinde yaşayabilmemiz için zorunluluklar. Başkasını yapmak gibi bir tercih hakkımız bile yok.
Eşcinselliği lanetli, hastalıklı, sapkın bulabilirsiniz. Buna karşı medeni-demokratik sınırlar içinde mücadele de edebilirsiniz. Dünyada da böyle düşünen çok sayıda insan var. Bu görüşün “homofobi bu" denerek susturulması bu fikri yok etmediği gibi daha da radikalleştiriyor. Ama lanetli diyerek de eşcinseller ortadan kaybolmuyor. 19’ıncı yüzyılın sonunda Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat’ta gayet açıkça yazdıktan sonra da bitmediği gibi.
Sadece inancınız olması yetmiyor, bu inançla ne yapacağınız, onlarla nasıl birlikte yaşayacağınızla ilgili bir fikriniz, teklifiniz de olması gerekiyor. Tabii ki bu teklifin, insan haklarına uygun olması, onlarla bunu konuşmak için medeni bir diyalog kurmanız da gerekiyor.
Sevseniz de sevmeseniz de fikirlerinden, inançlarından ya da inançsızlıklarından, yaşam tarzlarından, cinsel tercihlerinden, ırklarından, mezheplerinden hoşlanmadığınız milyonlarca insanla birlikte yaşamak zorundasınız.
Lanet olsun ama dünya böyle bir yer işte.
Türkiye de hiçbir zaman laiklerin ya da dindarların ya da milliyetçilerin ya da solcuların hayallerindeki ideolojik cennet olmayacak. Daha önce deneyenler başaramadı, bundan sonra deneyecekleri de aynı akıbet bekliyor.
Kimse başkalarını ikna etmeden en mükemmel ütopyalarını hayata geçiremeyecek. Türkiye böylesine ütopyalar, ideolojik hayaller için fazlasıyla heterojen bir toplum. Tepeden inmeci her denemenin de bunu deneyenlere maliyeti ağır oldu. Başörtüsü yasakçıları unutuldu gitti, bir kısmı iktidar propagandistine dönüştü.
O yüzden artık buzdolabısına magnet olarak mı, duvarına post it olarak mı yapıştırır ama herkesin sürekli gözünün önünde şu yakıcı, can sıkıcı gerçek asılı durmalı, herkes hesabını buna göre yapmalı:
“Bu ülkeyi başkalarıyla paylaşmak zorundayım, bu ülkeyi başkalarıyla paylaşmak zorundasın
.4/05/2020 04:24
Öyle bir zaman gelecek ki... 74 2000’lerin başında biri çıkıp şöyle deseydi herhalde kimse inanmazdı:
Öyle bir zaman gelecek ki; dindar bir iktidar Doğu Perinçek’i kendi televizyon kanallarında ağırlayıp, Besim Tibuk’un televizyon kanalını kapatacak.
Bu iki ismin karşı karşıya geldiği 90’ların çok izlenen televizyon tartışmalarını hatırlayanlar, 20 yıl önce bunun neden insanlara inanılmaz geleceğini anlayacaktır.
Çünkü o televizyon tartışmalarında, Doğu Perinçek, 28 Şubat’ı, başörtüsü yasaklarını, 27 Mayıs’ı, hatta Miloseviç’i savunurken karşısında Liberal Demokrat Parti’nin genel başkanı Besim Tibuk olurdu.
O yıllarda bu kadar net ve cesur konuşan sözcüleri olmayan muhafazakarların kahramanlarından biriydi Besim Tibuk.
Tabii sadece televizyon programlarından tanınmıyordu.
Kumarhaneleri, otelleri olan varlıklı seküler bir işadamı iken siyasete 90’ların başında yeniden açılan Demokrat Parti’nin İstanbul İl Başkanı olarak girmişti.
Şimdi 90’lar diye özetlenince herkesin ne denmek istendiğini anladığı zor zamanlarda, 1993 yılında verdiği bir röportajda bölücülüğün Türkiye’den çok bölücülerin zararına olacağını yine kendi tarzıyla çarpıcı bir şekilde anlatmaya çalışırken söylediği ‘Güneydoğu’da yaşayan halk ayrılmayı istiyor mu bunu öğrenmenin yolu halkoylamasıdır, halk isterse bir Kürt devleti kurulabilir, üç il bu kişilere verilir’ cümleleri için hakkında terör propagandasından dava açılmış, DGM’de yargılanmış, bugün söylense ertesi gün evinin basılıp tutuklanacağı bu sözler için mahkeme tutuksuz yargılanmasına karar vermişti.
DP’den ihraç edilmesine neden olan bu ilk radikal çıkışı, son radikal çıkışı olmadı.
1994’de daha sonra adı Liberal Demokrat Parti olarak değiştirilecek Liberal Parti’yi kurdu.
90’ların karanlığında insan hakları ihlallerine karşı 24 saat hizmet veren bir telefon hattı kuran bir partiydi LDP.
Besim Tibuk, televizyon konuşmaları, gazete röportajları, basın toplantıları ve konferanslarında söyledikleriyle muhakkak kendinden bahsettirmeyi başarıyordu.
Bugün daha çok TRT ekranında “TRT’yi satacağım” çıkışı, ofsaydı kaldırma vaadi gülümsenerek hatırlanıyor.
Ama 1994’de televizyonda söylediği “İktidar olsak ne yaparız açık söyleyeyim, Harp Okulu’nu Ankara’dan çıkarırım. Her ihtiraslı subayın altında yürüyecek yok öyle şey, Çankırı’ya,
Eskişehir’e yollarım. Muhafız alayını kaldıracağız. Her darbede önce kendi Cumhurbaşkanı’nı darbecilere teslim eden Muhafız Alayı’nı ben tarihten silerim. Ankara’da tank taburunun işi yok” sözlerinin değeri ise ancak 15 Temmuz darbe girişiminden sonra anlaşıldı.
Henüz bu kadar maliyetsiz değilken tek parti dönemini, 27 Mayıs’ı, darbecileri yerden yere vuruyor, şaşkın bakışlar arasında birlik ve beraberlik sözünün faşizm olduğunu söylüyor,
Patrikhane’nin ekümenik sıfatı olmasının Türkiye’nin hayrına olacağını savunuyordu. Türkiye, Kardak krizinde savaş havasına girmişken basın toplantısı düzenleyip “Kayalık buralar hiçbir işe yaramaz, Türkiye ile Yunanistan 400’er metrekarelik kayalık hediye edeceğim, savaşmayın bunun için” demiş, Rusya’nın baskılarının arttığı, Türkiye’nin sesini çıkaramadığı yıllarda
Çeçenistan’a destek vermiş, Çeçenlerin Türkiye kaçmasına yardım etmişti.
Üslubu, benzetmeleri, esprileri, hiddeti ve rahatlığıyla küçük bir partiye göre büyük bir ses çıkarıyordu.
Özellikle de herkesin sustuğu 28 Şubat’ın en zor günlerinde.
O günlerde askerlere ve merkez medyaya karşı, Hasan Celal Güzel ile birlikte en çok onun sesi duyulurdu.
Hasan Celal Güzel, DGM’de yargılanırken ve hapisten çıkarken yanında Besim Tibuk vardı.
İstanbul Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan, okuduğu şiir için hapse gitmeden önce de son ziyaretçilerinden biri Tibuk’tu.
O günkü gazetelerde çıkan haberlere göre görüşmede şöyle demişti:
“Erdoğan İstanbul'a hizmet etti bundan sonra da Türk demokrasisi ve insan haklarına hizmet edecek”
Çiller için “halkı aptal yerine koyuyor” dediğinde, Ecevit için “dış politikadan anlamaz, kuru solcu ancak slogan atar” diye konuştuğunda ikisi de başbakandı, askerlerin en kudretli yıllarında televizyonlarda “Genelkurmay Başkanı kim ki” diye çıkışlar yaparken de başına bir iş gelmemişti.
2002 seçimlerinde LDP’nin aldığı bindelik oya kızıp, siyaseti bıraktı. Otelleri ve kumarhaneleri olan KKTC’ye yerleşti.
Çok nadir çıktığı televizyon programlarında ve yayınlanan hatıralarında, AK Parti’ye ve muhafazakar kesime epeyce eleştirel bakmaya başladığı, 28 Şubat’ta verdiği destekten pişmanlık duyduğu, liberalizm sınırları içinde kalmakla birlikte Müslüman ülkelerde demokrasi olamayacağı gibi fikirleri savunmaya başladığı görüldü.
Ama 22 Nisan 2020 günü sahibi olduğu KKTC’de yayın yapan Diyalog Tv’de her hafta katıldığı “Dünya’ya Bakış” programında söylediği şu sözler hoşgörüyle karşılanmadı:
“Son 1 aydır Türk Lirası’nın buralara gelmesi, Türk hükümetinin ekonomiyi bilmemesidir. Bir konuda en kötü şey nedir biliyor musun yarı cahildir, yarı bilendir...Türkiye’de, şimdiki ekonomi maalesef, bu kadar acemilik olamaz. Türk parası zaten geçmişte yapılan yanlışlar yüzünden 3.5-4 lira olacağına önce 5-6 lira oldu, şimdi 7 liraya çıktı. Niye? Niye biliyor musun? Hep Batı finansına posta koyma, biz bize yeteriz havası, IMF’yi öcü gibi göstermek, Batı düşmanlığı yapmak yüzünden... AKP idaresinin Kıbrıs’a olumlu baktığını düşünmüyorum. Türkiye’nin KKTC’yi yüz üstü bırakması hoş bir şey değil, bu da AKP’nin Kıbrıs’a olan düşmanlığından geliyor. Ulaşımda Türkiye, yine buraya büyük kazık atacak, uçak biletleri pahalı olacak...Çok kötü etkilenecek ekonomik krizden Kuzey Kıbrıs. Ben isterdim ki Kuzey Kıbrıs Türkiye’ye değil de İngiltere’ye bağlı olsun... Kavala içeride. Tek başına Türkiye’yi rezil eden bir olaydır...Adamın ne casusluğu be. Kavala neyin casusluğunu yapacak ya!. Bir ülke bu kadar aşağılanır mı? Bir ülkeye bu kadar kötülük yapılır mı?... İmajı biraz düzelt ya. İki tane gazeteciyi hapiste tutman, Kavala’yı hapiste tutman sana şeref mi kazandırıyor, hayret.” https://www.youtube.com/watch?v=fwoD6zFvN-c
52 dakikalık programda kanalın bağlı olduğu KKTC’deki hükümeti ve bakanları da sert sözlerle eleştirmiş, hatta isim vermeden eski bakanlar için “aptal mısın, hasta mısın” gibi cümleler kurmuştu ama alınganlık gösteren Anavatan Türkiye oldu.
Bu program üzerine RTÜK, Diyalog TV’nin Türksat’taki yayınını "Dünyaya Bakış programında Besim Tibuk'un bazı ifadelerinin Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a hakaret niteliği taşıdığına ve Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığına ve bölünmez bütünlüğüne zarar verdiğine hükmederek” durdurdu.
Kanalı ikaz dahi etmeden, kimseye söylenmeden gelen bu deli dumrul kapatma kararına ilk tepkiyi KKTC’nin RTÜK’ü olan Yayın Yüksek Kurulu gösterdi:
“Muhatabımız ve kardeş kuruluşumuz olan RTÜK’ün, ülkemizi ilgilendiren bu tür kararlar öncesinde, bir devlet geleneği hassasiyetiyle, Kurul’umuza önceden bilgi verilmesi gerektiğine inanmaktayız.”
Türkiye’nin kendi basın özgürlüğü standartlarını KKTC’ye de bu şekilde dayatmasına karşı günlerdir Kuzey Kıbrıs’tan yükselen tepkiler, medya özgürlüğü konusunda Yavruvatan’ın Anavatan’dan daha olgun olduğunu gösteriyor.
Karara karşı Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’dan, Serdar Denktaş’a ve muhalefet parti liderlerine kadar her kesimden açıklamalar geliyor.
Türkiye ile yaşadığı son krizde bizzat Besim Tibuk tarafından aynı kanalda sert sözlerle eleştirilmiş Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın yaptığı açıklamadaki şu sözleri Türkiye’deki siyasetçilere de örnek olmalı:
“Medya ortamlarında özellikle son dönemlerde en ağır ve düzeysiz saldırılara hedef yapılan kişi herhalde benden başkası değildir. Söz konusu kanal ve engellemeye neden olduğu söylenen kişinin bana yönelik eleştirel söylemleri de herkesçe bilinmektedir. Ancak bu durum demokrasi ve ifade özgürlüğünün temel ilkelerinden sapmamızı gerektirmez. Eğer gerçekten hakaret söz konusu ise elbette bu onaylanamaz; ne var ki bir programda birisinin sarf ettiği söz, bir kanalın tümüyle uydudan engellenmesi sonucunu doğurmamalı.”
Rauf Denktaş’ın oğlu eski Başbakan, eski Demokrat Parti lideri Serdar Denktaş da sert bir açıklamayla kararı eleştirdi:
“Besim Tibuk'u seversiniz sevmezsiniz. Hele bu aralar kızgınsınız değilsiniz fark etmez. Dialog TV programcıları ile çok iyi geçindiğimde söylenemez. Ancak kapatma nedeni olan programı bu olaydan sonra baştan sona izledim. Söylenenlere katılmak veya katılmamak bakış açınıza göre değişebilir ancak uydudan çıkartma nedeni olabilecek herhangi bir söylem bulamazsınız.. Sus...sen sustukça sıra diğerine gelecek!!!”
Ama bu karar Yavruvatan kadar Anavatan’dakileri de düşündürmeli.
En çok da bir zamanlar Besim Tibuk’un benzer sert ifadelerle, yine böyle dalga geçerek askerleri, dönemin hükümetlerini eleştirmesiyle çok mutlu olmuş, kendini iyi hissetmiş dindarları.
Besim Tibuk’un konuşması yüzünden RTÜK’ün kanal kapattığı günün akşamında, Doğu Perinçek’in Ahaber’e çıkarak hükümeti destekleyen açıklamalar yapması ise tarihi bir ironi oldu.
Peki ne oldu da dindar bir iktidar Doğu Perinçek’i kanallarında ağırlayıp, Besim Tibuk’un kanalını kapatacak hale geldi?
Üstelik 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’ne iki gün kala...
Herhalde bu moral bozucu durum Besim Tibuk’a sorulsa kahkaha atarak şöyle derdi:
“Benim ne moralim bozulacak, halkımızın morali bozulsun!”
Siyaseten ‘boş’ yapmak 67 Bakanlar “bayrağı indiremeyeceksiniz, ezanları susturamayacaksınız” diye meydan okuyor, iktidar sözcüleri direnme yeminleri ediyor, milletvekilleri “hodri meydan” diyor, il başkanları ‘sizi boğaza dökeriz’ diyen tweetler atıyor, gazeteciler “çıkın da görün gününüzü” diye tehdit videoları çekiyor, parti taraftarı sıradan vatandaşlar kurşun dolu kavanozlar, silah fotoğrafları paylaşıyor, “topunuz gelin” bağrışmaları havalarda uçuşuyor.
Türkiye’yi yönetenler günlerdir hayali bir darbeye meydan okuyorlar.
Peki bu kadar üst perdeden meydan okunacak, teyakkuza geçilecek ne oldu?
1960’larda sık sık yaşandığı gibi Harp Okulu öğrencileri Atatürk büstüne siyah çelenk mi koydu, meydanlara toplanan öğrenciler hükümet istifa diye ortalığı mı yakıp yaktı, ordu içinde bir cunta mı tespit edildi?
Hayır. CHP grup başkanvekili Meclis’teki bir basın toplantısında konuştu, CHP İstanbul İl Başkanı televizyonda bir cümle kurdu, 72 yaşında yurtdışında yaşayan bir yazar da bir yazı yazdı.
Ortada bu iddiaları ciddiye alıp başlatılmış bir soruşturma, ordu içinde bu iddialara temel teşkil edecek bir örgütlenme olup olmadığıyla ilgili bir inceleme yok, sadece sosyal medyada günlerdir süren, olmayan darbeye karşı sanal bir direniş var.
Evet. Türkiye’de çok sayıda darbe oldu, en son darbe girişiminin üzerinden dört yıl geçti. Hassasiyetin yüksek olması doğal. Siyasetçilerden, yazarlardan bu hassasiyetlere saygı duyması beklenir.
Ama iki siyasetçi ve bir yazarın toplam beş cümlesi de, elinde bütün devlet imkanlarını bulunduran bir iktidarı darbe teyakkuzuna geçirmemeli.
Hukukta bir tehdidin suç olup olmadığına bakılırken tehdidin yakın tehlike oluşturup oluşturmadığına, objektif olarak korkutucu olup olmadığına, failin bunu yapabilme kabiliyetine de bakılır.
Buna bir de siyasi kriter ekleyebiliriz.
Darbeyle tehdit ettiği söylenenler darbe destekçisi mi değil mi?
Dört darbe, üç darbe girişimi, bir e-muhtıra yaşamış Türkiye’de bir insanın darbeler hakkında ne düşündüğünü tespit etmek zor değil.
Mesela CHP Grupbaşkanvekili Özgür Özel’e bakalım.
Özgür Özel, Meclis’te düzenlendiği basın toplantısında söylediği şu sözler yüzünden günlerdir darbe imasında bulunmakla suçlanıyor:
“Atatürk’e husumeti olan ne kadar insan varsa tarihte onları araştırmış olan Ahmet Yaramış’ı buraya atadılar. Herhalde Atatürk’ün kemiklerini sızlatmak için bir atama yap deseniz, bu atama yapılır. Otursunlar beyefendiler. Saray’daki yerinde oturdukça Ahmet Bey rahat otursun orada. Ama Saray düzeninin sonu geliyor. O son, Atatürk'ün kemiklerini sızlatacak bütün bu atamaların, bütün bu liyakatsizliklerin de sonunu getirecek. Sırf Atatürk düşmanlığında, Atatürk husumetinde markalaşmışsınız diye inadına atandıysanız, Saray’daki kalktığında o görevden alınmak için beklemeyin. Dört gün alacaklıyız. Saray’daki görev değişimi yapıldıktan sonra dört gün alacaklıyız. Dört gün evvelden anla ve o koltuğu terk et... Herkes şunu bilsin. Bütün devlet memurları. Görevini devlet memuru gibi yapan devlet memurları. Hangi ülkeye hizmet ettiğini bilen çok değerli bürokratlar hiç korkmasınlar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti gelir, saat gibi işlemeye başlar. O saatin en kıymetli çarkları da siz olursunuz. Eğer ki koltuğunuza liyakatle oturdunuz, devletinize sadakatle çalışıyorsanız.”
Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih Kurumu'nun başına, Ensar Vakfı’nda görevli bir profesörün (Ahmet Yaramış) atanmasını eleştirmek için. Konuşmanın bağlamı bu.
Özel, daha sonra bu konuşmasının videosunu tweet olarak atarken “Saray düzeni” yerine “Saray rejimi” demiş.
Bu bağlam dışında seversiniz sevmezsiniz ama bir ana muhalefet partisi sözcüsünün iktidar için “sonu geliyor” demesinin, “Saray düzeni”, “Saray rejimi” gibi ilk defa da kullanılmayan adlandırmalar yapmasının neresi tuhaf?
Demokratik bir ülkede ana muhalefet partisinin görevi, mevcut iktidarın sonunu getirmeye çalışmak değil mi?
Yıllarca ‘laik rejim’, ‘Kemalist rejim’, ‘askeri vesayet rejimi’ demiş insanların bu rejim sözüne bu kadar takılması da garip.
Ama darbe imasını bir tarafa, “Saray’daki görev değişimi” nden, “dört gün alacaklıyız” diyerek seçim takviminden, devir teslim töreninden bahseden ana muhalefet partisi grup başkanvekilinin bu basın toplantısı, “CHP’li Özgür Özel’in darbe imalı sözlerine tepkiler çığ gibi” başlıklı haberlere konu oluyor günlerdir.
Bakanların, parti sözcülerinin milletvekillerinin tepkileri çok sert:
“Cumhurbaşkanımızın ve Hükümetinin meşruiyetine dil uzatan ve aba altından sopa gösteren hadsizler bilmelidir ki Recep Tayyip Erdoğan ve yol arkadaşları hiçbir tehdide boyun eğmez.”
“Bu 28 Şubat kafasıdır. Bu 15 Temmuz öncesi millete ve devlete sallanan parmakla aynıdır. Bu çok açık vesayetçi bir tehdittir. Özgür Özel’in siyaseti maske, yaptıkları vesayet özlemidir.”
“Milletimizin seçtiği Cumhurbaşkanımıza ve hükümetimize ‘saray rejimi’ diyerek yine eski rejim kavgaları peşinde koşanların inandığı tek rejimin ‘Yassıada rejimi’ olduğunu biliyoruz. Milletin vicdanında mahkum olmuş kirli bir anlayış bu.”
“Biz gençler değil darbeyi ima edeni, icra edeni bile yerin dibine gömmüşüz. Hadsiz "tipitiplerin" tehditlerine mi boyun eğeceğiz?”
Şayet Özgür Özel, eczacı değil de emekli bir general olsaydı, daha önce bir cuntayla işbirliği tespit edilseydi ya da darbeleri savunmuşluğu vaki olsaydı bu sözler üzerine akla ilk olarak “darbeyi mi ima ediyor” gelebilirdi.
Halbuki elimizde tam tersi somut bir veri var.
Dört yıl önce yaşanmış gerçek bir darbe girişimi sırasında ne yaptığı bilgisi.
Bugün hayali bir darbeye karşı şanlı direnişlere geçenlerin pek çoğunun meçhullere karıştığı 15 Temmuz gecesi, 107 milletvekili direnmek için ilerleyen saatlerde bombalanacak Meclis’e gelmişti.
Bu milletvekillerinin 16’sı CHP’liydi. Ve onlardan biri de Özgür Özel’di.
15 Temmuz gecesi Meclis’te olanlar üzerine AK Parti Adana Milletvekili Necdet Ünüvar’ın yazdığı “Gazi Meclis’te O Gece” kitabında yaşadıklarını anlatanlardan biri de Özgür Özel olmuş.
Bir düğün için Bursa’ya gitmeye hazırlanırken üç CHP’li milletvekiliyle birlikte bir woswosla güvenlikleri aşarak Meclis’e gelmişler:
“İçeriye gittiğimizde Meclis Başkanı hemen “Birer demokrasi öpücüğü vereyim.” dedi. O çok anlamlı yani, unutmuyorum onu. Bizim o güne kadar da Sayın Başkanla zaman zaman böyle tartışmalarımız, atışmalarımız hep oldu. “Bir demokrasi öpücüğüyle barışalım.” dedi. O öptü, sarıldı. Yerimize oturduk.”
O gece Meclis’e ilk gelen iki AK Partili’den biri olan eski Ankara Milletvekili Aydın Ünal da kitapta Meclis’te CHP’lileri görünce hissettiklerini şöyle anlatmış:
“...zannedersem bizim AK Partili vekillerimizden birkaç kişi geldi ve sonra CHP’li vekiller geldi, biz orada kapının önünde beklerken geldi CHP’li vekiller. Bülent Tezcan ve arkadaşları vardı. Çok samimi bir şekilde “Geçmiş olsun.” dediler. Onların gelmesi bizi çok rahatlattı tabii…”
Meclis Başkanı İsmail Kahraman, kürsüde iki yanına AK Partili katip üyeler yerine CHP’li Özgür Özel ve MHP’li Erhan Akçay’ı oturtmuş.
Kot pantolon ve gömlekle Meclis’e gelen Özel, kısa bir süre sonra bombalanacak Meclis’e hitap etmeden önce AK Partili Ahmet Gündoğdu’nun ceketini giymiş ve bütün televizyonlardan canlı yayınlanan şu konuşmayı yapmış:
“CHP olarak 90 yıldır seçimlere girip çıkarız. Yeneriz, yeniliriz ama asla darbecilere yenilmeyiz, darbecilere teslim olmayız. Son yapılan seçimlerde ana muhalefet olma görevini vermişti. Halkımız yapılacak bir demokratik seçimde CHP’ye bir başka görev verene kadar, iktidar olur muhalefet olur, Türkiye’nin ve bu parlamentonun ana muhalefet partisiyiz, demokrasiye ve parlamentoya sonuna kadar bağılıyız.”
Özgür Özel, geçen yıl 15 Temmuz’un yıldönümü için Anadolu Ajansı’na verdiği röportajda darbenin tiyatro olduğunu söyleyenleri “Ne tiyatrosu, bal gibi kanlı bir darbe girişimiydi” diye eleştirmişti.
Gerçek bir darbe girişiminde dört yıl önce böyle sınanmış olan bir siyasetçinin, en fazla sert bulunabilecek sözlerinden darbe iması çıkartmak, bir de üstüne ona 15 Temmuz direnişini tehdit gibi hatırlatmak o yüzden çok absürt duruyor.
CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun televizyonda söylediği sözlere verilen tepkiler de öyle.
Kaftancıoğlu, tartışılan sözlerini Halk Tv’de katıldığı bir yayında söylemiş.
Şirin Payzın’ın sorduğu “..sizce buradan yeni bir seçime doğru gidiliyor hissi mi alıyorsunuz, yoksa tam tersine seçim meçim yok, bu iş tamamıyla herkesi susturup bambaşka bir düzene gidiyoruz ruh halinde misiniz, onun mu işaretini alıyorsunuz” sorusuna verdiği cevap da tam olarak şöyle:
“Şöyle cevap vereyim. Bugün yaşananlar, bugün yaptıkları bana yine 31 Mart öncesindeki gibi çok korktuklarını, vatandaşların hem CHP’li örgütlerin hem de CHP’li belediyelerin yaptıklarının vatandaşta çok büyük karşılığı olduğunu görüyorlar ve bunu engelleme adına, korkularından akla gelmez herkesi susturmaya ya da algıların olguların üzerini örtmesine dönük bir çalışma halinde olduklarını görüyoruz. Şimdi bu nereye götürür bizi? Yani bugünden korona sırasında yorum yapıp, korona sonrasına dair bir öngörüde bulunmak kolay değil. Ama şöyle bir gerçeklik var ki, bu korkuları, bu savrulmaları, bu akılla değil, öfkeyle, hırsla, egoyla bir kişinin aklıyla iş yapmaları, iktidarı hiç iyi bir yere götürmüyor. Bu da bir.. önümüzdeki süreçte bir erken seçimle ya da başka bir şekilde, bu ülkenin, halkın artık gözü açıldı, kimin kendisine hizmet için uğraştığını çaba gösterdiğini biliyor, kimin de böylesi bir dönemde dahi neyle uğraştığını görüyor. Şöyle söyleyeyim, bir iktidar değişikliğine, ben size daha ileri bir şey söyleyeyim iktidar değişikliğine değil, bir sistem değişikliğine gidişatı görüyorum, böyle olacağını da düşünüyorum. İşimiz kolay değil ama ancak böylesi bir yönetim anlayışı, iktidar değişimi ve sistem değişikliğiyle bu yaralarımızı tedavi edebileceğimizi görüyorum. Sahada, sokakta bu çok yoğun hissediliyor çünkü.”
Meşru siyaset sınırları içinde konuşulan uzun bir televizyon programının sonunda erken seçimle ilgili sorulmuş bir soruya verilmiş bu cevapta, kesik bir cümle içinde, izleyince pek de düşünülmeden söylendiği görülebilen “önümüzdeki süreçte bir erken seçimle ya da başka bir şekilde” sözündeki “başka bir şekilde” sözüyle ‘darbe’yi ima ettiği iddia ediliyor.
En başta, kafasında bir çözüm olarak darbe olan biri, bunu televizyonda yarım yamalak bir cümle içinde söyleyip, kendini ele vermezdi. Hele de bu ifade hürriyeti şartlarında.
Ayrıca konuşmanın tamamı dinlediğinde “halkın gözü açıldı” “halk kimin kendisine hizmet için uğraştığını görüyor” ifadelerinden darbeye değil, ancak halkın karar verici olduğu seçimle ilgili bir yere varılabilir. Belki dün Akif Beki’nin yazdığı gibi “normal zamanında yapılacak seçimlere” ya da “iktidarın kendi içinde yaşayacağı krizlere”, en fazla zorlanırsa “sokak gösterileri” ne götürülebilir bu niyet okumanın ucu. Öylesine söylenmiş, yanlış bir ifade olma ihtimali ise hepsinden daha yüksek.
Üstelik Kaftancıoğlu daha sonra yaptığı açıklamalarda böyle bir ima yaptığı iddialarını net bir şekilde reddetti. Amacı iddia edildiği gibi tehditse bile o tehdidin de bu yalanmalarla bir hükmü kalmamış oldu. Gerisi niyet okumaya girer.
Ayrıca siyasi görüşleri eleştirilebilir ama Kaftancıoğlu klasik darbeci Kemalist çizginin uzağında, daha sola yakın bir isim. 12 Eylül darbesine giderken öldürülmüş sosyalist bir aydının gelini, siyasete kayınpederinin de arasında olduğu fail-i meçhul aydın cinayetlerinin aydınlatılması için kurulan bir platformun sözcülüğünden geldi. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sözünü bile militarist bulduğu tweetleri kendi parti çevresinden eleştiriler almıştı.
Üstelik İstanbul’da sadece bir yıl önce iki kere seçimle iktidar partisini yenmiş bir partinin İl Başkanı’nın herhalde hayallerini süsleyen darbeyle hükümetin devrilmesi değil, sandığın bir kere daha gelmesidir.
Ama bundan tam bir yıl önce seçimi iptal ettirmeyi başararak “başka bir şekilde” İstanbul belediyesini kazanmak için epey gayret etmiş AK Parti’nin İstanbul İl Başkanı’nın bu konuşma üzerine şöyle bir tweet atabildiği bir ortamda bu akıl yürütmelerinin pek bir anlamı yok:
“Seçimle olmazsa bir şekilde” Milletimiz buna en son yelteneni 15 Temmuz’da Şehitler Köprüsü’nden Boğaz’a dökmüştü. Anlaşılan bünyesine demokrasi fazla gelen CHP İl Başkanı, genlerine uygun maceralar arıyor. Haberi olsun; Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir.”
Bütün bu “darbeyle tehdit ediyorlar” kampanyası içinde eleştiriyi gerçekten hak eden ise Ragıp Zarakolu’nun Evrensel gazetesi ve Artı Gerçek sitesinde eşzamanlı olarak çıkan “Makus kaderden kaçış yok” başlıklı yazısı ve onun sunuluş şekli oldu.
Aslında yazı, epey kafası karışık bir şekilde DP ve AK Parti dönemleri arasında analojiler kuruyor. DP’nin kuruluşundaki solcuların desteği, AK Parti’ye liberallerin desteğine, ilk 1 Mayıs Bayramı kutlamasını Menderes’in yapması, Erdoğan’ın Taksim’i 1 Mayıs kutlamalarına açmasına benzetiliyor. Sonra ikisinin otoriterleşme süreçleri anlatılıyor. İlginç bir şekilde otoriterleşmenin esas suçlusunun “İnönü’den beter çıkan, iktidarı seçimle bırakmak istemeyen eski Teşkilat-ı Mahsusacı Bayar” olduğunu söylüyor, ama onun kurtulup, Menderes’in idam edildiğini, Erdoğan’ın DP’nin bu tecrübesinden kendisine dersler çıkarıp, taktikler belirlediği, böylece darbeyi engellediği, Demirel gibi Menderes travması olduğu için Bahçeli ile bile ittifak yapabildiği gibi tespitlerle yazı bitiyor.
DP-AK Parti, Menderes-Erdoğan analojileri zaten epey tehlikeli sular ama yazıda bir darbe ya da idam tehdidi, böyle yaparsan sonun böyle olur iması yok. Buna delil olarak gösterilen yazının son cümlesi şöyle: “Korona günleri, bırakın Türkiye’yi tüm dünyayı bir sorgulamaya yöneltmekte. Bundan RTE’nin ve tayfasının kaçması mümkün değil.”
Zaten yazı 500 bin takipçili Evrensel Gazetesi tarafından duyurulduğunda kimsenin dikkatini çekmedi.
Ama yurtdışından yayın yapan Artı Gerçek sitesi, yazıyı Erdoğan ve Menderes fotoğraflı bir kolajla tweetleyince olay oldu. Bu kolaj yazının “Makus kaderden kaçış yok” başlığıyla birleşince de haklı eleştiriler ve tepkiler aldı.
Yazının içeriğinden çok başlığının ve site tarafından duyuruluş şeklinin problemli olduğu açık.
Bir süredir yurtdışında yaşayan Belge Yayınlarının sahibi Ragıp Zarakolu, 27 mayıs ya da darbeci geleneğin çok uzağında, devlete, askere, Kemalizme çok eleştirel bir yerde duran bir yayıncı ve entelektüel. Eşi Ayşenur Zarakolu, 12 Eylül’ün ardından darbenin tahribatlarıyla mücadele için İnsan Hakları Derneği’ni kuran isimlerden biriydi.
Yazıya gelen tepkiler üzerine yaptığı açıklamada da bunları hatırlatmış:
“Darbe karşıtı bir yazının bu kadar ters yorumlanması, anlaşılır bir şey değil. Cumhurbaşkanlığı sözcülerinin yazıyı yeterince okumadıkları anlaşılıyor. Hayatım darbelere, darbeci eğilimlere karşı mücadele ile geçti. 1960-61 yılını Mebus Evleri diye anılan İsrail Evlerinde geçirdim. Siyasi tutsak aileleri ile ilk kez orada karşılaştım. Yassıada’da zulüm altında olan mebusların çocuklarının okulda ‘düşükler’ diye aşağılandığına tanık oldum. Onlarla dayanışma içinde oldum. Yassıada’da yapılan aşağılama ve işkencenin ilk tanıklıklarını dinledim. Daha sonra faillerinin askeriye içinde nasıl yükseldiklerine, 90’lı yıllarda nasıl kirli bir savaş yürüttüklerine tanık oldum. İnsan haklarına duyarlı olmamın, üniversite yıllarında bir darbeden medet ummamamın nedeni belki de bu. 12 Mart Darbesini hapiste geçirdim, 20 yıl pasaport alamadım. Doktoram yarım kaldı. 12 Eylül darbesini tehdit altında yaşadım. 28 Şubat günlerinde, 12 Eylül idamlarını anlatan bir kitabı ve 12 Eylül darbesinin sembolik olarak yargılayan Hannover Tribünalinin belgelerini yayınladığım için mahkemeye verildim. Başkanım Akın Birdal suikaste uğradı. Eşim Ayşe Nur hakkında ölüm döşeğinde davalar açılmaya devam etti. 2006 yılında şu anda iktidarın payandası olan bir çevre tarafından Hrant Dink ile birlikte hedef gösterildim. 2007 yılında kaos planı gerçekleşmedi ise, bunun nedeni Hrant Dink’in iğrenç katline gösterilen ve toplumun her kesimini kucaklayan vicdan patlaması idi. Darbe heveslileri Hrant’ı katletmekle kendi ayaklarına ateş ettiler. 2011 yılında saçma gerekçelerle gözaltına alınıp tutuklandım. Beni tutuklayan, ulusal ve uluslararası tepki üzerine daha mahkeme başlamadan beni serbest bırakmak zorunda kalan ekip, polisi, savcısı, hakimi ile hapiste şu an.”
Ayrıca Zarakolu, 2007’de e-muhtıraya karşı "Demokrasiyi yok etmeye yönelen her türlü müdahaleye karşı direnme hakkına sahip olduğumuzu açıkça belirtiyoruz" diyen bildiriyi imzalamış aydınlardan biriydi. Uzun yıllar eşiyle birlikte darbelere karşı ve idam cezasının kaldırılması için mücadele etmiş bir isim darbecilikle ve idamla tehdit etmekle suçlanıyor. Üstelik 2011’de FETÖ’cülerin KCK operasyonuyla gözaltına alınmış bir isim FETÖ adının geçtiği eleştiriler alıyor.
Herhangi bir politik angajmanı, örgütü olmayan, daha çok tarihle ilgilenen mütevazi bir yayınevinin sahibi 72 yaşında yurtdışında yaşayan bir yazarın normalde bir kaç yüz kişinin okuyacağı kötü yazılmış bir yazısının içeriği, talihsiz başlığı ve berbat sunum şekli, başka köşelerde, sosyal medyada eleştirilebilecekken, neredeyse bir darbe işaret fişeği muamelesi görüp, bakanların, siyasetçilerin yeminler etmesine neden oldu.
Devletin bu kadar güçlü olduğu, her kuruma hakim olduğu bir ortamda, çok isteseler bile güçleri iktidardan bir ilçe şube müdürü bile devirmeye yetmeyecek bu isimlerin sözlerine bu kadar ölçüsüz, yukarıdan tepki vermenin, bu abartılı teyakkuz halinin, mevcut ekonomik sorunların, eleştirilerin üzerini kapatıp, iktidara dokunulmazlık zırhı giydirmek gibi bir amaç taşıdığı söylenebilir.
Karşısında öfkelenip, heyecanlanacak bu kadar ciddi mesele varken, yüzyılın en büyük sağlık krizi, yüzyılın en büyük ekonomik krizine dönüşmekteyken Türkiye’yi yönetenlerin hararetle gölgelerle boks yapmasına uygun düşen tek söz ancak argoda bulunabilir: Boş yapmak..
Boş yapmayın lütfen!
.11/05/2020 05:20
Adalet Ahmet’e neden acımadı? 101 “...Kanser gibi kronik bir hastalıktan küçük yaşta bir çocuğun vefatı kalp taşıyan her insanı derinden üzecek bir konu olup, böylesi hassas bir olay üzerinden yasaların kendilerine yüklediği görevleri yapan yargı mensupları ve kurumlarının haksız şekilde saldırıya maruz kalması hakkaniyetle bağdaşmamaktadır.”
Adana’da babası FETÖ’den tutuklu, annesi yurtdışı çıkış yasaklı sekiz yaşındaki Ahmet Burhan Ataç, iki yıldır mücadele ettiği kansere geçen hafta yenik düştü. Onu hayatta tutmak için yapılan kampanyalar adalet mekanizmasını zor bela hareket ettirebildi ama bu kadarı yetmedi.
Yukarıdaki cümleler Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bu konudaki eleştirilere verdiği cevaptan.
Peki gerçekten de eleştiriler hakkaniyetle bağdaşmamakta mıydı?
Ahmet için adalet sistemi, kalp taşıyan her insan gibi mi davranmıştı?
Önce Alper Görmüş’ün, Serbestiyet’te çıkan yazısından yararlanarak olanları hatırlayalım:
“Ahmet’in babası Harun Reha Ataç ile annesi Zekiye Ataç, Adana Kozan’da Gülen cemaatinin kapatılan öğrenci yurtlarında çalışıyordu. Baba Ataç, bir ortaöğretim yurdunun müdürüydü.
15 Temmuz’dan sonra işsiz kalınca Ataç’lar bir bahçe işi bulup orada çalışmaya başlamışlardı. 20 Şubat 2018 günü bir limon bahçesinde çalışırlarken o sırada yanlarında olan üç yaşındaki kızlarıyla birlikte polis tarafından gözaltına alındılar.
Sekiz yaşındaki oğulları Ahmet ise o sırada kreşteydi. Onu kreşten babaannesi ve dedesi aldı.
Zekiye Ataç 14 gün gözaltında kaldı, ardından tutuklandı, iki buçuk ay sonra ise serbest bırakıldı. Harun Ataç ise gözaltının on üçüncü gününde çıkarıldığı mahkemede tutuklandı.
24 Eylül 2018’de Ahmet’in kolunda ağrılar üzerine gittiği doktorda ilk kanser teşhisi kondu. Kemoterapi ve ameliyatla kürek kemiğindeki kanser temizlendi.
Ama Eylül 2019’da kanserin akciğerde metastaz yaptığı tespit edildi. Üstelik hastalık üçüncü evredeydi ve dördüncü evreye ilerlemekteydi. Ahmet Ataç 28 Eylül 2019’da hastaneye yatırıldı.
Ahmet’in en çok morale ihtiyacı vardı ve sürekli babasını görmek istiyordu.
Babası, 30 Kasım 2018’de de örgüt üyeliğinden 9 yıl 9 ay cezaya çarptırılmıştı. İstinafın onayladığı ceza Yargıtay önünde bekliyordu.
Ama Yargıtay süreci sona erene kadar denetimli serbestlik, elektronik kelepçeyle ev hapsi vb. yollarla cezaevinden çıkartılması için başlatılan girişimler sonuç vermedi.
Zekiye Ataç, oğlunun babasını yanında istediğine dair çağrı yaptığı görüntüleri sosyal medyaya yükledi.
Daha sonra Ahmet için "Ahmet hastalığı babası ile yensin" etiketiyle kampanya başlatıldı.
Fakat bu kampanya Zekiye Ataç’a pahalıya mal oldu; 15 Ekim 2019’da gözaltına alındı. Bu kez suçlama yine Kozan’da cezaevinde olan FETÖ sanıklarının ailelerine yardımdı.
Bu arada Almanya’nın Köln kentinde etkili tedavi yürüttüğü bilinen Immün-Onkoloji Merkezi, Ahmet'i tedavi etmeyi kabul etmişti. Küçük çocuk oraya götürülürse yeni bir şans doğabilirdi.
Ne var ki Ahmet’in annesinin yurtdışı yasağı vardı ve pasaportu iptal edilmişti.
Anne bu defa da yetkililere pasaportunun iade edilmesi için çağrıda bulunmaya başladı. Bu arada hastalık dördüncü evreye girmek üzereydi, yani zaman çok önemliydi.
Pasaportun iade edilmeyeceği anlaşılınca Ahmet Ataç babaannesiyle Almanya’ya gönderildi. Fakat annesini özleyen küçük çocuk yemeden içmeden kesilmişti. Geri döndüler.
10 Şubat 2020’de anne Ataç’ın yurtdışı yasağı kaldırıldı. Ne var ki bu karar, 18 Şubat’ta iptal edildi. Üç gün sonra tekrar karar değişti ve Hatice Ataç’ın oğluyla birlikte yurtdışına çıkabileceğine karar verildi.
Böylece, anne-oğul tedavinin ikinci evresi için Almanya’ya gittiler. Ne var ki tedaviye başlanamadı. Doktorlar, bünyenin çok zayıf düştüğü için tedaviyi kaldıramayacağına karar vermiştiler. Böylece anne-oğul 11 Mart 2020’de Türkiye’ye dönmek zorunda kaldılar.
Ahmet Ataç 6 Mayıs’ı 7 Mayıs’a bağlayan gece, sabaha karşı hayata veda etti. Almanya’dan döndükten sonra geçen bir buçuk ay boyunca sayıkladığı babasını göremedi, adalet mekanizması talebi uygunsuz bulmuştu.
Babası hastanedeki son anlarına yetişememişti, çünkü Mersin Savcılığı’nın o gece cezaevinden çıkartılıp hastaneye getirilmesine dair verdiği izin Adana Savcılığı’ndan geri dönmüştü, sabah ola hayrolaydı.
Ahmet Ataç dün (7 Mayıs) Adana Kabasakal Mezarlığı’na defnedildi. Babası, onunla ancak mezarlığın gasilhanesinde buluşabilmişti.”
Peki bu hüzünlü hikaye böyle bitmek zorunda mıydı?
Ortada ölümcül hastalığı olan küçük bir çocuk varken bile hakimler niye baba Ataç için bir türlü tutuksuz yargılama ya da Yargıtay kararına kadar şartlı tahliye kararı verememişti?
Neden annesinin yurtdışı yasağını kaldırmak bu kadar zor olmuştu?
Neydi Ataç çiftinin suçu?
Baba Harun Reha Ataç, 1986 Adana doğumlu. Üniversiteyi de Adana’da okumuş. Çukurova Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Endüstriyel Elektronik Bölümü’nden 2008 yılında mezun olmuş, bir yıl işsiz kaldıktan sonra yine Adana’nın Karaisalı ilçesindeki Ufuk Erkek Yurdu’nda bir yıl, 2012-2016 arasında ise Kozan ilçesindeki Koza Ortaöğretim Yurdu’nda dört yıl müdürlük yapmış. Bu iki yurt da o günkü adıyla cemaatin yurtları. Yine Adanalı olan eşi Zekiye Ataç da Kozan’daki başka bir cemaat yurdu olan Menekşe Kız Öğrenci Yurdu’nda belletmenlik yapıyormuş. Yani ikisi de asgari ücretle çalışan profesyonel cemaat mensuplarıydı.
Bugün her ikisi de FETÖ terör örgütü üyeliğinden yargılanıyor.
Fakat haklarında darbeye katılmak, destek vermek, mahrem abi ya da abla olmak, başka gayri meşru işlerin içinde olmak gibi suçlamalar yok.
Terör örgütü suçlamaların tamamı 135 bin nüfuslu Kozan ilçesi sınırları içinde olan bitenlerden ibaret.
17/25 Aralık’tan sonra da bu yurtlarda profesyonel olarak çalışmaya devam etmek aleyhlerindeki en önemli delil.
Peki onların bu yurtlarda çalışmaya başladıkları yıllarda Kozan’daki hava nasıldı?
17/25 Aralık’a 11 ay kala 25 Ocak 2013 günü Anadolu Ajansı’nın geçtiği bir haberden okuyalım:
Anadolu Ajansı Adana muhabirinin Kongo’dan geçtiği haberin başlığı; “Adana’daki belediye başkanları ve işadamlarının Kongo gezisi.”
50 önemli işadamıyla birlikte Adana’dan Kinşasa’ya uçan heyetteki belediye başkanları; MHP’li Aytaç Durak’ın görevden alınmasına üzerine yerine seçilen Adana’nın o günkü Büyükşehir Belediye Başkanı MHP’li Zihni Aldırmaz, AK Partili Yüreğir Belediye Başkanı Mahmut Çelikcan ve yine AK Partili Kozan Belediye Başkanı Kazım Özgan.
Peki ne işleri vardı Kongo’da?
Yine Anadolu Ajansı’nın haberine göre “Şafak Uluslararası Türk Okulları’nın yeni kolejinin açılış törenine” gitmişlerdi.
Bugünlerde darbe olursa 50 kişiyi öldürecek kadar hazırlıklı olduğunu, sitesinde oturan 3-5 kişiyi listesine yazdığını anlatan çılgın teyzelerin konuştuğu televizyonun, internet sitesi Haber 7’de 2013 yılında çıkan habere göre okulun açılış kurdelesini Kongo Milli Eğitim Bakanı, Kongo’nun Ankara ve Türkiye’nin Kinşasa büyükelçileriyle birlikte kesen Adana Belediye Başkanı “Bu nurlu yolu açan, kendisi burada olamasa da yüreğinin bizimle olduğuna inandığım muhterem Fetullah Gülen Hoca Efendiye teşekkür” etmiş, Yüreğir Belediye Başkanı “Türkiye’den kardeşlerimizin burada fedakarca görev yapması bizi gururlandırıyor” demiş, Kozan Belediye Başkanı “Türk okullarının dünyanın değişik ülkelerinde açılması, faaliyet göstermesi bizleri mutlu ediyor, onurlandırıyor” diye konuşmuştu. Adanalı heyet daha sonra Türkiye’nin Kinşasa Büyükelçisi tarafından kendileri için verilen resepsiyona katılmıştı.
2013’ün başında bu haberler, ziyaretler, açıklamalar gayet rutindi.
Ama 2013’ün sonunda 17/25 Aralık ile birlikte bütün bunlar aleyhte kullanılabilecek bir suça dönüştü.
17/25 Aralık milad olarak belirlendi ama bu taşradaki davalarda ve herkese karşı aynı şekilde uygulanmadı.
Örneğin darbeden önce 2016 yılında Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü paralel yapı soruşturmasında MHP’li eski Adana Belediye Başkan Vekili Zihni Aldırmaz ve belediyenin üst düzey bürokratları, 2010 yılında FETÖ’nün kurduğu bir üniversiteye arsa tahsis ederek finansman desteği sağladıkları iddiasıyla tutuklanmıştı. Mahkemede aleyhlerindeki delillerden biri 2013’de katıldıkları Kongo gezisiydi.
Aldırmaz, bir yıl hapis yatmış, ardından tahliye edilmiş ve ancak yıllar sonra beraat edebilmişti.
Aynı Kongo gezisi darbenin ardından bu kez Kozan Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan Kozan’daki FETÖ yapılanması davasında bir kere daha gündeme geldi.
Davada tutuklu yargılanan işadamlarından biri mahkemede, geziye kendilerini AK Partili belediye başkanlarının davet ettiğini anlatmıştı.
19’u tutuklu, davanın 30 sanığı arasında FETÖ’nün Kozan imamı, yöneticileri, himmet veren işadamları, dershane, okul ve yurtlarının çalışanları da vardı.
Fakat gazeteler sanıklardan biriyle ilgiliydi:
2004-2014 yılları arasında AK Parti’den Kozan Belediye Başkanlığı yapan ve o soruşturma sırasında yine AK Partili Sivas Belediyesi’nde başkan yardımcılığı koltuğunda oturan 2013’deki Kongo gezisinden Kazım Özgan ile.
İktidara yakın gazetelerde onun belediye başkanlığı sırasında FETÖ’ye para aktardığını iddia eden haberler yayınlandı.
Bu iddiaların kaynağı aynı davada tutuklu yargılanan eski Kozan Belediye Başkan yardımcısının ifadesiydi.
Eski yardımcısı, Özgan’ı 2009’da seçim kampanyası sırasında FETÖ yurtlarını ziyaret etmekle, 2013’deki Türkçe Olimpiyatları’na sponsor olmakla, FETÖ için kurban toplamakla, cemaatin evleri ve yurtlarına ekmek ve yiyecek yardımı yapmakla ve yine FETÖ’nün ortaöğretim öğrencileri için açtığı Koza Öğrenci Yurdu’nun inşaatına malzeme yardımı yapmakla suçlamıştı.
Eski belediye başkanı ifadesinde bu yardımları kabul etmiş ama bunları 17/25 Aralık öncesinde örgütün iç yüzünü bilmeden yaptığını söyleyerek kendisini savunmuştu.
Kongo gezisine de Adana Valisi’nin katılacağı söylendiği için katıldığını anlatmıştı.
Benzer suçlamalara rağmen Özgan, MHP’li eski Adana Belediye Başkanı gibi tutuklanmadı, davada tutuksuz olarak yargılandı.
Davanın sonunda da bu savunmaları işe yaradı ve davadaki bütün suçlamalardan beraat etti.
2019 yerel seçimlerinde yeniden aday oldu, seçimi kazanan MHP belediye başkanının sabıkası çıkıp, başkanlığı düşürülünce, ikinci sıradan yeniden Kozan Belediye Başkanlığı’na seçildi.
Davada adı geçen, 2013’deki Kongo gezisi ekibinden AK Partili Yüreğir Belediye Başkanı da 2019’a kadar görevinin başında kaldı, hakkında herhangi bir soruşturma açılmadı.
Ama herkes onlar kadar şanslı değildi.
Ahmet’in babası Harun Reha Ataç da bu davanın sanıklarından biriydi.
Aleyhindeki deliller ise AK Partili eski Kozan Belediye Başkanı’nın inşaatına destek verdiği Koza Öğrenci Yurdu’nda 2012-2016 yılları arasında müdürlük yapmak , bylock kullanıcısı olmak ve himmet toplantılarında kendisini gören tanık ifadeleriydi.
Fakat 2016 yılında başlayan davada bir yıl sonra ilginç bir şey oldu.
İddianameyi yazan savcı KHK’yla ihraç edilip, FETÖ’den tutuklandı. Savcının yine Kozan Adliyesi’nde hakim olarak çalışan ve bu soruşturmayla ilgili de tutuklama kararları vermiş eşi de KHK’yla ihraç edilip, tutuklandı.
Harun Reha Ataç, 2018 yılına kadar bu soruşturmada tutuksuz yargılandı. 2018 yılında eşiyle birlikte gözaltına alınarak tutuklandı.
Lehindeki tanık ifadeleri nedeniyle örgüt yöneticiliğinden değil sadece terör örgüt üyeliğinden 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Karar hala Yargıtay’ın önünde.
Adanalı Ataç çifti, Adana’da valilerin, belediye başkanlarının hararetle destek verdiği, yurtdışı gezilerinde boy gösterdiği günlerde eski adıyla cemaate katılmıştı, suçları 17/25 Aralıktan sonra da cemaat tarafında kalmak ve yasal olarak açık olan yurtlarda profesyonel olarak çalışmaya devam etmek oldu.
Halbuki 17/25 Aralık’tan sonra AK Parti’nin Adana İl Başkanı’nın da yasal bir banka olarak faaliyetlerini sürdürmüş Asya Finans’ın avukatlığına devam ettiği ortaya çıkmıştı.
Ama siyasetçilere AB standartlarında hukuk uygulayan Adana’daki mahkemeler, iki yıl boyunca oğulları kanser tedavisi gören, cezası henüz Yargıtay’da onanmamış böyle sıradan örgüt mensuplarına ise azılı darbeciymişler gibi davranmayı tercih etti.
Tutuksuz yargılanma bir tarafa, bir babanın hasta oğlunu son anlarında görmesini bile tehlikeli bulup izin veremediler.
Meslek yüksek okulu mezunu bir ilçe yurt müdürünün veremeyeceği desteği zamanında bu örgüte vermiş güç sahiplerini koruyan adalet, yoksul Adanalı bir aileye aynı şefkatle yaklaşmadı.
Ahmet’i ölüme sürükleyen de bu ölçüsüz hukuk anlayışı oldu.
Alper Görmüş’ün Serbestiyet’teki yazısının başlığı durumu net bir şekilde özetliyor: “Çünkü anne ve babası bu dönemin alt insan grubundandı.”
Taşrada daha da ölçüsüz olabilen, adamına göre işleyen bu yargılamalar sürdükçe daha çok sayıda Ahmet arada kalacak. Bu yapısal sorun kamuoyunun dikkatini ise ancak küçük bir çocuğun hayatı söz konusu olduğunda çekebilecek.
Adana’daki savcılar haklı; bu hikayeyi okuyup eleştirilerin hakkaniyetli olup olmadığına karar vermek için hukuk bilgisi değil, bir kalp taşımak yeterli..
.13/05/2020 04:16
O kitabı okuduğunuza emin misiniz? 103 “23 Mart 1983 sabahının ilk saatlerinde, Hasana Kikica Sokağı 14 numaranın üçüncü katındaki dairemin kapısının vurulmasıyla uyandırıldım. Kapıyı açtığımda on kadar Yugoslav Gizli Polisi içeriye daldı.”
Hayatının altı yılını hapiste geçirmesine neden olacak Saraybosna Davası’nın nasıl başladığını Aliya İzzetbegoviç, hatıratı Tarihe Tanıklığım’da böyle anlatmaya başlıyor.
‘Tarihe Tanıklığım’, Türkiye’de 2003 yılında Klasik Yayınları’ndan çıktı. Şu anda 23’üncü baskısında. Yine aynı yayınevinin bastığı İzzetbegoviç’in ‘Doğu ve Batı Arasında İslam’ 37’inci, ‘Özgürlüğe Kaçışım’ 32’inci baskılarında. Kitaplar tüm dünyada en çok Türkçe’de satmış.
Yani, Türkiye’deki her muhafazakar/dindar okur yazarın kütüphanesine muhakkak bu kitaplardan en az biri girmiştir.
İzzetbegoviç, Türkiye’deki muhafazakarlar için “Aliya” dır, “Bilge Kral”dır, örnek bir Müslüman lider ve Avrupa’nın ortasında yalnız bırakılmış halkını büyük mücadelelerle katliamlardan kurtarmış bir kahramandır, çok sevilir, takdir edilir, onun veciz sözleri sık sık hatırlanır, hatırlatılır, yazılarda, konuşmalarda, tweetlerde, whatsapp yazışmalarında kullanılır.
Ama kitapları ne kadar okunmuştur, söyledikleri, yaptıkları ne kadar anlaşılmıştır sorusunun cevabı epey meçhul.
Aliya İzzetbegoviç, bütün titrlerinden önce bir düşünce adamıydı ve bir fikir suçlusuydu.
Onun bir siyasi lider yapan Saraybosna Davası da bir ifade hürriyeti davasıydı.
Davaya konu olan 40 sayfalık İslam Deklarasyonu’nu Aliya 1969’da kaleme almıştı. Deklarasyonun muhatabı İslam dünyasıydı. İçinde Yugoslavya’nın adı dahi geçmiyordu.
Ama alıngan Yugoslav devleti, kitapçığı Yugoslav Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin toplumsal düzenine yönelik karşı-devrimci bir tehdit olarak algıladı, Aliya’yı da karşı-devrimci bir grup kurmakla suçladı.
Bu suçlamalarla ülkenin her yerinden yüzlerce kişi gözaltına alındı.
100 gün boyunca mahkemeye çıkarılmadan sorgulandılar.
Aliya, kitapta Yugoslavya’nın adının bile geçmediğini, deklarasyonun muhatabının İslam dünyası olduğunu anlatmaya çalıştı, örnekler verdi.
Gerçekten de deklarasyonda şimdi bile İslam dünyasının duymaya çok ihtiyacı olan şöyle eleştiriler yer almaktaydı:
“Belirli İslam ülkelerinde fedakar dost veya azılı düşman aramak ve bulmak alışkanlığımız oldu ve bu durumu dış siyaset olarak isimlendirdik. Ne gerçek dost ne de hakiki düşman olmadığını anladığımız ve kendi sorunlarımız için “düşmanın felaket planlarını” değil, kendimizi suçlu gördüğümüz zaman, daha az hayal kırıklığı, sorunların azaldığı, olgunlaşmamızın başladığı bir dönem yaşarız.”
“Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafının kaynağı budur.”
Ama yine de kendisi ve arkadaşları hakkında, Yugoslav Ceza Yasası’nın “devlete karşı fesat tertibi” ve fikir suçlarını düzenleyen maddelerinden ağır cezalar istenmesini engelleyemedi.
En ağır ceza da devleti yıkmaya çalışan örgütün lideri olarak Aliya için isteniyordu.
Halbuki Aliya, tutuklananların çoğunu ilk kez mahkemede görmüştü.
İddianame yayınlanmadan sosyalist Belgrad rejimin gazeteleri çoktan Aliya’yı “milliyetçi, karşı-devrimci ve devlet düşmanı” ilan etmişlerdi.
Kitaptan okumaya devam edelim:
“Bütün toplumlarda şiddet ve adaletsizlik vardı. Komünist zulmün kendine özgü doğası ise yasa ve biçim kılıfı altına gizlenmiş olan hukuksuzluğudur. Bu ikiyüzlülük yaygın bir kafa karışıklığına yol açmıştır. Bazı insanlar, bu tür sistemler altında neyin doğru, neyin yanlış olduğunu hiç bilmeden yaşar ve ölürler. Basına, yetkililere, resmi açıklamalara safça inanarak, yanlışlığı ve adaletsizliği istemeden ve bilinçsizce destekleyerek sürekli hayal aleminde yaşarlar. Bu tür insanların, insanı dehşete düşüren şu safça açıklamayı yaptığı sıkça duyulur: ‘Tamam ama gazetelerin söylediği bu.’ Diktatörler ile cahil, aptallaştırılmış kitleler birbirlerini besleyerek el ele giderler.”
Uzun ve komik mahkeme oturumları sonrası nihayet karar açıklandı. Aliya İzzetbegoviç 40 sayfalık bir kitapçık için 14 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı:
“Kalbim çarpıyordu ama başımı dik tuttum ve aldırmaz bir tavır takındım. Kamera uğradığım şoku kaydetmek için oradaydı ama kaydedebildiği tek şey benim tavana bakışım oldu.”
Karar ertesi gün Oslobodonje gazetesinin manşetindeydi:
“Düşmanlara 90 yıl hapis”
Tarihe Tanıklığım’dan okumaya devam:
“Rejimin bu denli sert davranmasının hiçbir rasyonel açıklaması yok. Bu çoktan çöküşe geçmiş olan bir yönetimin umutsuz bir hamlesi miydi? Güçlü rejimler insanları söyledikleri sözler nedeniyle mahkum etmezler; zayıf olanlar korkarlar ve varoluş sürelerini uzatabilme çabası içinde şiddete başvururlar. Halka gelince, onlar siyasi mahkumları çoğunlukla kendi bencil nedenlerinden dolayı suçlu kabul ederler. Bu bir tür savunma mekanizmasıdır. Halk, yasa ve düzenin korunmasına sahip olmadığı bir toplum içinde yaşadığı gerçeği ile barışamaz. Çünkü bunu yaptıkları takdirde, nasıl sessiz kalabildikleri sorusu ile yüzleşmek durumunda kalırlar.”
Fakat sessiz kalmayanlar da vardı.
Davanın ve suçlamaların düzmece olduğunu savunan Sırp, Hırvat, Sloven ve Boşnaklardan oluşan Belgrad’ın en tanınmış 20 aydını, Yugoslavya Cumhurbaşkanı’na bir mektup yazmış ve şöyle demişti: “Bu dava modern Yugoslavya adli tarihinde ibret alınacak bir vakıa olacak, ifade ve düşünceye verilen cezanın arketipi olarak hatırlanmaya devam edecektir.”
Ama çağrılar, eleştiriler, tepkiler devlete geri adım attırmadı. Yıllar geçmeye devam etti. Aliya hapiste yeise kapıldı, bir daha çıkamayacağını düşündü.
Nihayet üç yıl sonra bir hukukçu olarak salt hukuki argümanlarla yazdığı 30 sayfalık itiraz dilekçesiyle başvurduğu Yugoslavya Federal Mahkemesi, cezanın “devlete karşı fesat tertibi” maddesinden olan kısmını iptal etti, sadece bir düşünce suçu mahkumiyetine dönüştürdü, böylece cezası 14 yıldan 9 yıla düşürüldü. Yine de çok uzun yıllar hapiste kalması gerekiyordu.
Çünkü Yugoslav Ceza Kanunu’nun fikir suçlarını düzenleyen 133’üncü maddesine göre “devletin düzenine sözle, yazılı olarak ya da imgeler yoluyla saldıran ya da tahkir edenler 10 yıla kadar hapis cezasına” çarptırılıyordu.
Aliya, Tarihe Tanıklığım’da düşünce suçu için şöyle yazıyor:
“Okulda insanlık tarihinin, insanın yazmayı öğrenerek “tarihsel bir hayvan” haline geldiğini öğrenmiştik. Yani insan ancak konuşmayı, düşündüklerini söylemeyi öğrendiğinde insan türüne dönüşmüştür. Ve sonra ona konuşmayı yasaklayan, utanç verici düşünce suçunu ve ifade suçlarını tasarlayan ve insanı tarih sahnesine ilk çıktığı zamanların karanlığına döndüren birileri çıkmıştır.”
Hapishanede geçen yıllar boyunca Aliya içeride, ailesi ise dışarıda cezalandırıldı.
Bunu kızı Sabina’nın 1985’de kendisine yazdığı mektuptan anlıyoruz:
“Bu sabah pasaportumu geri istemek için İçişleri Bakanlığı’na gittim. Aslında oraya bunun için defalarca gitmiştim...Fakat bir kez daha bana başvurumun geri çevrildiğini, ve yakında yazılı bir kararın elime geçeceğini söylediler. Sadece sebepleri öğrenmek için, pasaportsuz kalmaya razı olabilirdim... Ama öyle görünüyor ki, hem pasaporttan hem de nedenlerden mahrum kalmaya devam edeceğim.”
40 sayfalık bir kitapçık için tam beş yıl sekiz ay hapis yattıktan sonra 1988 yılında Yugoslavya Cumhurbaşkanı’nın affıyla serbest kaldı.
İki yıl sonra Bosna Hersek’in Cumhurbaşkanı seçildi:
“1990 seçimlerinden muzaffer çıktığımda, en sık sorulan sorulardan biri komünistlere karşı, bana ve arkadaşlarıma yaptıklarından dolayı herhangi bir misillemede bulunulup bulunulmayacağıydı. Herhangi bir misilleme olmayacağı biçiminde karşılık verdim. Ve olmadı da. Davada yer alanların hepsi hayatlarını normal bir biçimde yaşamaya ve görevlerini yapmaya devam etti. Hatta bazıları mevkilerini bile muhafaza ettiler. Bir politikacı olarak onları affettim. Ama bir insan olarak değil.”
Fakat bir fikir suçlusu olduğunu hiçbir zaman unutmadı. Birkaç yıl sonra patlak verecek Bosna savaşının ortasında bile fikir ve medya hürriyeti konusunda hassas oldu:
“1994’de Saraybosna’daki bir konferansta halktan biri bana sansürü sorumuştu. ‘Sayın Cumhurbaşkanım neler yazıldığını biliyor musunuz, sonuçta savaş zamanındayız. Buna neden izin veriyorsunuz. Neden sansürü devreye sokmuyorsunuz?’ Yaşadığım onca şeyden sonra asla bu tür yasaklara taraftar olmayacağımı söyleyerek karşılık verdim. Bu yalnızca bir ilke sorunu değildir, aynı zamanda bir verimlilik sorunudur. Yasakların ve basının insanları ikna etmek konusunda yapabilecek bir şeyi olmadığına inanıyorum. Kuran’ın da en güzel ve en veciz ayetlerinden birinde bu noktaya işaret ettiğini hatırlattım: ‘Dinde zorlama yoktur.’ Eğer bu biraz daha geniş yorumlanacak olursa, ‘inançlarda, düşüncelerde herhangi bir baskının söz konusu olamayacağı’ sonucu çıkar. Eğer tehditlerle, dayaklarla, polis ve hapishanelerle düşüncelere set çekmek mümkün olsaydı, bu en çok komünistlere uyardı, çünkü bunlar herkesten çok onların kullandığı yöntemlerdi. Komünist sistem deneyimi ve onun yenilgisi, bunun mümkün olmadığını bir tür tarihsel deney içinde gayet güzel göstermiştir.”
Gerçekten de öyle yaptı. Savaş boyu ve iktidarı sırasında Bosna’da hiçbir gazeteci tutuklanmadı, hiçbir gazete ya da dergi kapatılmadı.
Çünkü Aliya’ya göre özgürlük ve kalkınma arasında doğrudan bir ilişki vardı. Yine Tarihe Tanıklığım’a koyduğu 1999 yılında yaptığı bir konuşmada bunu şöyle anlatmıştı:
“Otoriter rejimler özgürlükleri baskı altında tutarak, sağlıklı uzlaşmaları engelleyerek, ideolojik ölçütler koyarak, bunlara karşı durabilecek yetenekli insanları toplumsal çalışmalardan alıkoyup ikinci plana iterler ve her şeyin vasat bir seviyeye indirgenmesini sağlarlar. Sonuç ise özgür ülkelere kaybetmek şeklinde ortaya çıkar.”
Avrupa’nın ortasında katliama uğramış bir Müslüman cemaatin lideri olmasına rağmen, bu onun hamasete, kendi kendine hayranlığa, Batı düşmanlığına kaymasına da neden olmamıştı.. Sorunların tespitinde oldukça realistti.
1997 yılında Tahran’da yapılan İslam Konferansı Örgütü toplantısında yaptığı konuşma salonda bir anda buz kesmesine neden olmuştu. Bu konuşmasını da Tarihe Tanıklığım’a koydu:
“Çok açık konuştuğum için beni bağışlayın. Güzel yalanların yardımı olmaz ama acı gerçekler bir ilaç olabilir. Batı çöküntü içinde ya da dejenere olmuş değil. Kendi kendini kandıran komünizmin “çürümüş Batı” propagandası, bunu acı bir şekilde ödedi. Batı çürümüş değil. Güçlü, örgütlü ve eğitimli. Okulları bizimkilerden iyi, kentleri bizimkilerden temiz. Batı’da insan haklarının düzeyi yüksek ve fakirler ile sakatlara toplumsal yardım iyi örgütlenmiş durumda. Batılılar çoğunlukla sorumlu ve dakik kişiler. Onların ilerlemelerinin karanlık yönünü de biliyorum ve bunun gözümden kaçmasına izin vermiyorum. İslam en iyisi ama biz en iyisi değiliz. Bunlar iki farklı şey ve her zaman onları karıştırıyoruz. Batı’dan nefret etmek yerine onunla rekabet etmeliyiz. Kuran bize bunu emretmiyor mu; “Hayırlı işlerde yarışınız.”
İnsan, Tarihe Tanıklığım’ı yeniden okuyunca, Türkiye’yi Aliya’yı “Bilge Kral” olarak gören insanların yönettiğine, bu kitabın Türkiye’de 23 baskı yaptığına inanası gelmiyor.
Onun fikirlerini ve hayatıyla ortaya koyduklarını anlamak ve ondan ders çıkarmak bir tarafa bugün Türkiye’de Aliya’nın komünist Yugoslavya’da yaşadığı hukuksuzlukların benzerleri her gün birilerine yaşatılıyor.
40 sayfalık kitapçıklar yüzünden bile değil, köşe yazıları hatta birkaç cümlelik tweetleri yüzünden insanlar hapiste yatıyor. Devleti yıkmaya çalışmakla suçlanıyor. Dışarıdaki ailelerine pasaport verilmiyor.
Ama yeniden Tarihe Tanıklığım’ı açıp bakmaya neden olan artık rutinleşen bu uygulamalar olmadı.
Geçen hafta bir zamanlar Aliya’nın belgesellerinin yayınlandığı muhafazakar bir kanalda komşularını listeleyip, öldürme planı yapmaktan gülerek bahseden dindar kadınları izlerken, düşman bellediklerini, eşleri ve çocuklarıyla tehdit eden karakterleri dinlerken insanın aklına ister istemez ilk olarak Bosna geliyor, bir sabah kalktıklarında Sırp komşuları tarafından öldürülen Boşnaklar geliyor.
Haydi bu sözlerin sahiplerini yok sayalım, marjinal sapmalar olduklarını düşünelim. Böyle bir şeyin bu ülkede yaşanmasını pek mümkün görmeyelim.
Ama Bosna’yı bilen, Aliya’yı dilinden düşürmeyen büyük bir kalabalık da bu sözlere sessiz kalarak ulvi bir dava, haklı bir sebep için bunların yapılabilir olduğunu zımnen onayladı. Halbuki bu sözler, ilk olarak Bosna’da olan bitenleri bilenleri, Aliya’yı sevenleri yerinden zıplatması gerekirdi.
Evet, Aliya’yı anlamak zor, onun gibi yapabilmek kolay değil. Onun yapmayın dediği hataları yapmak, ona reva görülen, kınadığımız muameleri başkalarına reva görmek de mümkün.
Ama en azından onun düşmanlarına benzemek bu kadar kolay olmamalı.
Gerçekten arkanızdaki kütüphanelerde duran o kitapları okuduğunuza emin misiniz?
.16/05/2020 04:27
Büyüyen davalar, küçülen insanlar... 63 Büyük bir rahatlık içinde televizyonda komşularını listelediğini, ailece 50 kişiyi götürebileceklerini anlatan orta yaşlı başörtülü kadını, ‘kadınlarınızı, çocuklarınızı bizden nasıl koruyacaksınız’ diye hayali darbecileri tehdit eden sosyal medya fenomenini, darbe olursa muhalif kadın siyasetçileri, gazetecileri nasıl aralarında paylaşacaklarını edepsiz şakalarla birbirilerine anlatanları düşündükçe insanın kafasında bu soru dolaşıp duruyor.
Peki bu insanlar nasıl bu hale geldi?
Evet bazıları kendisini göstermek istiyor, şahsi beklentilerle en öne atlıyor.
Ama bu malzemeyi tüketen, iştahla yeniden üreten daha büyük bir kitle var.
Bir parti, ideoloji, din hakkında varılan totolojiler, kötülük, lümpenlik, cahillik üzerine yapılan analizler onların motivasyonunu açıklamıyor.
Sıradan insanları siyasi hasımlarına karşı kendi günlük hayatlarındaki temel ahlaki, dini, kültürel değerleri ayakları altına alma pahasına bu kadar acımasız, kıyıcı yapan motivasyon ne?
Nasıl oluyor da hesap adı “Hak Dava” olan biri CHP’li kadın siyasetçi için Türk sinemasının tecavüz sahneleriyle ünlenmiş karakterlerinin fotoğrafını paylaşabiliyor?
Bu soruların daha evrensel cevapları olmalı.
Bir miktar geriye gitmemiz lazım.
Eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi insanlığın büyük ideallerinin bayraklaştığı Fransız Devrimi’ni takip eden yıllara.
Devrimci heyecanın zirveye çıktığı 1793 yılında Lyon’dan şöyle bir ses yükselmekteydi:
“Halkın temsilcileri üstlendikleri misyonu yerine getirirken duygusal davranmayacaklardır. Halk intikamın topunu onların eline teslim etti ve onlar da özgürlüğün tüm düşmanlarını yok edinceye kadar vazgeçmeyeceklerdir. Yıkıntılar üzerinden ulusun mutluluğuna ve yeni dünya düzenine ulaşmak için daha pek çok hainin mezarları üzerinden geçecek cesaretleri olacaktır.”
Sesin sahibi, devrim karşıtı hareketleri bastırmak için Lyon’a gönderilen her devrin adamı Joseph Fouche’ydi.
Özgürlük için adını Lyon Kasabı’na çıkaracak katliamlara giriştikten sonra kendini şöyle savunmuştu: “Evet, çok pis kan akıttığımızı söylemekten çekinmiyoruz ama sadece insanlık namına...”
Fransız Devrimi’nin öncü kadınlarından, eşi İçişleri Bakanlığı yapmış Madam Roland da devrimci kızıl terörün kurbanlarından biri olarak giyotine doğru giderken şöyle bağırmıştı: Ey özgürlük, senin adına ne cinayetler işleniyor!
Dünya tarihi, insanlığın kurtuluşu, yeni bir dünya, özgürlük, adalet gibi ulvi değerler, büyük davalar için işlenmiş büyük suçların ve katliamların da tarihi.
20’inci yüzyılda iki dünya savaşından daha fazla insan faşist ve sosyalist ütopyalar için öldürüldü. Kore’de, Vietnam’da yüzbinler demokrasi için bombalandı.
Bir kutsal dava uğruna insan hayatının nasıl kolayca harcanabildiğinin, seçilmişlik sendromunun nasıl büyük yıkımlara neden olabileceğinin dünyadaki son örneği IŞİD oldu, bizdeki son örneği ise 15 Temmuz darbe girişimi ve FETÖ.
Türkiye yakın tarihinde de böyle devrimci aşırılık dönemleri var. 60’ıncı yıldönümü yaklaşan 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası böyleydi.
Camide, kahvehanede, meyhanede hatta kadınların ev toplantılarında DP’lileri öven, darbeyi eleştiren tek bir cümle bile rejim düşmanları manşetlerinin atılıp, büyük gözaltı dalgalarının yaşanmasına neden olmaktaydı.
Ülkenin seçime gittiği 1961 yılının Mayıs ayında bu paranoyalardan biri daha patlak vermişti.
İstanbul’daki taksicileri Menderes için gösteri yapmaya teşvik ettiği söylenen bir taksicinin ve eski DP’li bir ev hanımının da aralarında olduğu 170 “rejim düşmanı” daha kıskıvrak yakalandılar.
Ertesi günün gazetelerinde MBK üyesi ve Devlet Bakanı Sıtkı Ulay’ın sözleri manşetteydi:
“İhtilali sünger zannedenler kafalarına vurduğu zaman kaya olduğunu anlarlar. Gerekirse kan akıtmasını da biliriz. Ortalık mezbahaya döner. Millet isterse her şeyi yaparız.”
Kalabalığı teskin etmek için Devlet Başkanı Cemal Gürsel de konuştu:
“Üç- beş yüz hatta üç-beş bin değil elli bin dahi ayaklanıp bu idareyi düşürebileceğini düşünmek hayalidir. Bir jet filosu hepsini yok eder.”
Bugünden bakınca zalimce ve delice görünen bütün bu sözler o günlerde ülkenin en eğitimli, birikimli insanlarına tuhaf gelmiyordu.
Çünkü 27 Mayıs bir darbe değil bir “devrim”di, inkılap”tı, “İkinci Cumhuriyet” sözü ilk olarak 27 Mayıs sonrası için kullanılmıştı.
Ülkeyi diktatörlükten kurtardığına inanılan ‘devrim’in heyecanıyla Demokrat Partililer’den “düşükler” diye bahsediliyor, onların devamı olanlara “kuyruklar” deniyordu.
Çünkü bir tarafta hürriyet, demokrasi nutukları atılırken, özgürlükçü bir anayasa yazılırken DP’liler ve DP’yi destekleyenler bu demokratik parantezin dışındaydı. O günkü gazetelere göre onlar yılanlardı, çiyanlardı, çakallardı.
İnsan olmadıkları için insanlık idealleriyle muamele edilmeyi de hak etmiyorlardı. Mahkeme salonlarında linç ediliyor, çocukları okullarda aşağılanıyordu.
Tam bu noktada bütün hikayeler ortaklaşıyor.
Kendini tarih üstü, mutlak hakikati temsil eden, insanlığın kurtuluşu, tek çare, kutsal dava, büyük devrim olarak görmenin sonu her seferinde aynı yere çıkıyor.
Bu büyük hakikate, ilahi davaya, muhteşem devrime, iyiliğe direnen, karşı çıkan, eleştiren, engel olan herkesin bir süre sonra düşmanlaştırılması, insanlıktan çıkarılması (dehumanization) ve damgalanması (stigmatization).
Ancak o zaman onlarla mücadelede bütün ahlaki, insani bariyerler ortadan kalkıyor, her şey meşru hale geliyor.
Netflix’de yayınlanan Vietnam Savaşı belgeselinde bir Amerikalı asker, vicdanını rahatlatmak için çekik gözlü, kısa boylu Viet Kongları insanlık kategorisinden çıkararak, “Savaşta hiçbir insanı öldürmeyeceğim” prensibini benimsediğini anlatıyor.
Türkiye’de de son dönemde iktidar çevrelerinde yaşanan ideolojik narsisizm benzer bir sonuca neden oluyor.
İdeolojik narsisizmle neyi kastettiğime sadece son bir kaç günün gazetelerinden ve sosyal medya mecralarından gelişi güzel bir kaç örnek:
“Yeni asrın kapısı açıldı Ve nice zorluklarla dolu bir belirsizlik dönemi insanlığı bekliyor Millet olarak Devlet olarak insanlığın yükü omuzlarımızda. Yeryüzünde insanın varlığını tehdit gören bir ateş aklına karşı insanın varlığının kainatı anlamlı kıldığını ifade eden ve insan fıtratına sahiplenen aklın haykırılacağı yerdir ANADOLU. Evet yükümüz ağır ancak müjdelerin muhatabı bir MİLLETİZ Müjdelerin muhatabı ÜLKEYİZ Öyle müjdeleri ifade edecek gelişmeler yaşayacağız ki kendimiz bile şaşıracağız O halde ümitsizlik yok Hep birlikte inanmak ve yükselişteki ÜLKEMİZE inanmak var”
“Biz başardık, bütün Batı yolda kaldı. Bize ayar verenler, yol çizenler, denetlemek isteyenler, vesayetçiler çaresiz kaldı. Biz başardık, onların yardımına da koştuk. ABD’den Avrupa’ya, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar her yere ulaştık. Gönül coğrafyamıza, kimlik coğrafyamıza zaten ulaşacaktık. Ama yüzyıldır bize patronluk taslayanlara da yardıma koştuk. Artık “Türkiye ekseni” coğrafyanın tamamı.. Türkiye yeni bir şey anlatıyor. Yepyeni bir şey inşa ediyor. Salgın sonrası mucizevi bir yükselişin ön haberini veriyor. Bunu anlayabilenler bu ülkenin geleceğinde yer alacak. Kavrayamayanlar kaybolup gidecek. Bu ülkeyi bugünlere taşıyan herkes mübarektir”
“Bu Dava'nın Liderine, erlerine, çaycısına, bayrak asan çocuğuna sahip çıkın... Omuzlarda insanlık tarihinin en ağır yükü var, ya "Allah" diyerek ayağa kalkacağız, ya da İslamın zaferi 100 yıl ertelenecek... Mesele İktidarda kalmak filan değil... Mevzu çok daha büyük! Anlıyor musun?”
Bütün insanlığı kurtaracak mutlak bir hakikati temsil etme iddiası, tarihsel bir misyonu olduğunu düşünmek, bunun artık zamanının geldiğine inanmak, 100 yıl sonra bir millet uyanıyor, ayağa kalkıyor, tarihe geri dönüyor sloganları, sürekli bu tarihsel devamlılık hissini yükleyen televizyon dizileri, 15 Temmuz tecrübesiyle birleşince çok geniş bir kesimin ruh hali tümüyle değişti.
Artık ortada bir siyasi parti yok, tarihi bir misyonu olan kutlu bir dava var.
Siyasi parti yerini kutlu davaya bıraktıkça da karşısındakiler kolayca siyasi rakipten düşmana dönüşüyor.
Çünkü bu kutlu davayı, İslam, Türk milleti, insanlık için verilen mücadeleyi eleştirmeye sadece muhalefet demek yetmiyor, bu ancak ihanet olabilir.
Muhalif de artık kibar bir kelime, Türk milletinin tarihe geri dönüşüne karşı çıkan biri ancak kökü dışarıda bir hain, başka ülkelere hizmet eden bir ajan, bu topraklara yabancı, dönme, mason ya da kılıç artığı olabilir.
Böylece büyük oyunların, 100 yıllık planların, ihanetlerin içinde olan, ontolojik olarak kötü, tarihsel olarak yanlış tarafta duranlara karşı ahlaki, insani davranma yükünden de kurtulmuş olduk.
Sadece dindarların değil, laiklerin, solcuların büyük davalarının mutlak hakikatlerinin sonu da hep aynı yere çıktı.
Davalar büyüdükçe, insanlar ve insanlık küçüldü.
Büyük hakikatlerin, ulvi davaların ayaklarını yere bastırmadıkça, onları yeniden diğer hakikatler ve davalarla eşit bir demokratik yarışa girmeye ikna etmedikçe, tarihi günlük siyasetin içinden çıkarmadıkça bu delilik hali sürecek.
.20/05/2020 04:40
Bir radyodan soykırıma giden yollar... 26 Geçen Cumartesi sabaha karşı 05.30’da polis Paris’in dış mahallelerinden Asnières-Sur-Seine’de bir apartman dairesine baskın düzenledi.
Komşuların şaşkın bakışları arasında apartmandan 84 yaşında yaşlı bir adam gözaltına alınarak çıkarıldı.
Sahte kimlikle yakalanan bu yaşlı adam, yirminci yüzyılın en büyük insanlık suçlarından Ruanda Soykırımı’nın baş aktörlerinden Félicien Kabuga’ydı.
1994 yılında yaşanan soykırımın ardından yedi çocuğu ve eşiyle ülkeden kaçıp kayıplara karışan Kabuga hakkında 2011 yılında Uluslararası Ceza Mahkemesi soykırım suçlamasıyla iddianame düzenlemiş, ABD hükümeti de yerini bildirenlere 5 milyon dolarlık ödül vaat etmişti.
24 yıldır dünyanın en çok arananlar listesindeki Kabuga’nın yakalanması Bosna Kasabı Ratko Mladiç’in yakalanmasından sonra Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin en başarılı operasyonu.
Yakın bir zamanda Tanzanya’da kurulacak mahkemenin önüne çıkarılması bekleniyor.
Soykırım suçlusunun, zannedildiği gibi yıllardır Kenya’da değil, frankofon Hutulara verdiği destek ve soykırım sırasındaki inkarcı siyaseti yüzünden suçlanan ve özür dilemek zorunda kalmış Fransa’nın başkentinde sahte bir kimlikle yakalanması Ruanda’nın trajik tarihiyle ilgili Avrupa’nın kara defterine bir sayfa daha ekledi.
Yeraltı zenginlikleri ya da denize kıyısı olmadığı için emperyalistlerin iştahını kabartmamış bu orta Afrika ülkesi 19’uncu yüzyılda kara kıtayı aralarında paylaşan Avrupalılar tarafından, emperyalizmde acemi olan Almanya’ya bırakılmış ama Almanya işine yaramayan bu ülkeye uzun yıllar bir vali bile atamamıştı.
Ruanda’nın dokusunu esas bozan ise Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yenilen Almanya’dan ülkeyi devralan sömürgecilikte acımasız yöntemler kullanan Belçika oldu.
Bu yöntemlerden biri çoğunluğu oluşturan halkları, azınlıklar eliyle kontrol altında tutmaktı. Belçika, nüfusun yüzde 85’ini oluşturan Fransızca konuşan Hutulara karşı, nüfusun yüzde 15’ini oluşturan İngilizce konuşan Tutsilerle iş tuttu, tarımla uğraşan yerleşik Hutular yoksullaşırken, hayvancılıkla uğraşan göçebe Tutsiler yönetici sınıf haline gelip zenginleşti.
Kolonyal idare, iki kavmi aralarındaki fiziksel farklarla tanımladı, ince ve uzun boylular Tutsi olarak kayıtlara geçirildi.
Atılan tüm bu adımlar iki kavim arasındaki düşmanlığı arttırdı.
Nihayet, yıllarca ezilen Hutular, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Afrika’da sömürgeciliğin bitişiyle ülkedeki iktidarı ele geçirir geçirmez bunun acısını Tutsilerden çıkardılar.
Yaşanan katliamlar, saldırılar sonucunda Tutsiler komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldılar.
1973’de bu baskıcı milliyetçi Hutu rejimi, kendisi de bir Hutu olan Juvénal Habyarimana’nın darbesiyle yıkıldı.
Yeni yönetimle, ülkelerine geri dönmeye çalışan Tutsiler arasında devam eden gerilimlerle 1990 yılına kadar gelindi.
1990 yılında Uganda’daki Tutsilerin silahlı örgütü Ruanda Yurtseverler Birliği (RYB) kamplardan çıkarak Ruanda hükümetiyle silahlı çatışmaya başladı, ülkenin bir kısmını ele geçirdi, başkente doğru ilerlemeye başladı.
İşte Félicien Kabuga, bu iç savaş yıllarının baş aktörlerinden biriydi.
Ruanda’nın en zengin iş adamlarından biri olan Kabuga’nın kızı, Devlet Başkanı Habyarimana’nın oğluyla evliydi. Dünürü gibi kendisi de ülkenin aşırı milliyetçi Hutuların yaşadığı kuzey bölgesindendi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında hazırladığı iddianameye göre Kabuga, devlet başkanının etrafındaki “Kuzeyliler” olarak bilinen dar yönetici kliğin içindeydi.
‘Hutu Gücü’ adlı aşırı milliyetçi fikriyata mensup olan Kabuga’yı soykırımın bir numaralı sorumlusu yapan ise yaptığı diğer ticari işleri değil, medya patronluğu oldu.
Önce 1990’da yayınlanmaya başlanan Kanguta adlı derginin sponsorluğunu yaptı.
Aşırı milliyetçi dergi “Hutuların 10 Yasası”nı açıklamıştı. Bu yasalar arasında “bir Tutsi ile asla evlenmemek”, “bir Tutsi ile asla arkadaşlık yapmamak” gibi maddeler vardı.
Bu yayınlar, kutuplaşmayı, nefreti artırarak soykırımın altyapısını oluşturdu.
Ama Kabuga hakkındaki soykırım suçlamalarının esas merkezinde 1993 yılında kurduğu Radio Télévision Libre des Mille Collines (RTLM) adlı radyo istasyonu vardı.
1993 yılında kurulan radyo, devlet başkanı Habyarimana’ya muhalif Hutuları ve Tutsileri düşmanlıkla ve hainlikle suçluyor, Monique adlı bir insan hakları savunucusu için “bahçesinde çarmıha gerilip, köpeklere yedirilmeli” diyor, hamamböcekleri diye bahsettiği Tutsilere güvenilmesine karşı çıkıyordu.
Radyoda zaman zaman Tutsilerin yaptığı Hutu katliamlarıyla ilgili çıkan yalan haberler, Hutuların Tutsilere saldırmasına neden olmaktaydı.
Fakat, radyo bu yayınları yaparken 1993 yılında Tutsilerle, Ruanda hükümeti el sıkıştı ve bir ateşkes imzalandı.
Fakat itibarını çatışmadan alan herkes gibi Kabuga da barıştan endişeye kapıldı. Sert çizgisinden taviz vermedi. Dünürü ve bakanları tarafından yayınlarını yumuşatması için yapılan çağrılara kulak asmadı, kraldan çok kralcılığa devam etti.
Ceza Mahkemesi’nin iddianamesine göre Kabuga sadece yayıncılık yoluyla değil, doğrudan interahamwe adlı milliyetçi Hutu milislerin eğitilmesinde, silahlandırılmasında da rol oynamıştı.
Yıllardır süren bu kutuplaştırma siyaseti ve milislerin hazırlıkları için beklenen gün 6 Nisan 1994’de geldi.
Tutsilerle anlaşan ve yeni bir anayasa için hazırlık yapan Devlet Başkanı Habyarimana’yı taşıyan uçak başkent Kigali havaalanından kalktıktan bir süre sonra bir füze ile düşürüldü.
Tabii ki bir numaralı şüpheli ateşkes olsa da silahlı Tutsi milislerdi.
RTLM radyosu aynı gün intikam yayınlarına başladı. Tutsilerin uzun boylarına atıfla “Şimdi ağaç budama zamanı” “Mezarlıklar henüz dolmadı”, “Ölmenize izin vermeyeceğiz, sizi biz öldüreceğiz” çağrılarıyla radyo 100 gün sürecek soykırımın sesi oldu.
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hazırladığı iddianameye göre radyo istasyonun soykırım suçları listesi kabarık:
“10 Nisan 1994 günü Hutu milislere, Kaddafi Camii’ne sığınan Tutsi sivilleri hedef göstererek öldürülmelerine neden olmak”
“13 April 1994 günü RTLM radyosunda çalışan gazeteci Nyamirambo’daki İslami Kültür Merkezi’ne bir grup Tutsi’nin sığındığını haber yapıp, aralarından kadın ve çocukların da olduğu 300 Tutsi sivilin öldürülmesine neden olmak” diye giden uzun bir liste var iddianamede.
Dünürünün öldürülmesi üzerine çılgına dönen Kabuga, sadece radyosundan intikam ağrıları yapmakla kalmadı, Hutuların interahamwe milislerine Çin’den getirttiği palaları ve diğer silahları da dağıttırdı.
1994 yılının 7 Nisan’ında başlayıp 17 Temmuz’unda Tutsi birliklerinin başkentte kontrolü sağlamasına kadar süren katliamda 800 bin Tutsi bu silahlarla ve çoğunlukla da palalarla öldürüldü.
Ruanda Katliamı, toplumlar arasındaki tarihsel bir husumetin medya yoluyla nasıl tahrik edilip, kutuplaşmanın, kamplaşmanın sonunun insanların birbirini boğazlamasına kadar varabileceği üzerine ibretlik bir ders.
Bir ibretlik ders de 90’lı yaşlarda yakalanıp yargının önüne çıkarılan Nazi suçlularının ardından, mahkeme önüne çıkarılacak 84 yaşındaki Kabuga’yla insanlığa karşı işlenmiş suçlarda zaman aşımı olmadığının bir kere daha tüm dünyaya gösterilmesi olacak.
.23/05/2020 06:02
Youtube’dan alınan neticeler... 52 90’lı yıllar deyince bugün pek de iyi hatıralar canlanmıyor. Özellikle de Kürtlerin ve dindarların hafızalarında...
Ama tuhaf bir şekilde 90’lı yıllar Türkiye’de ifade hürriyetinin de altın yıllarıydı.
Özel televizyonlarla ortaya çıkan ‘Konuşan Türkiye’de sahiden de her şey konuşulmuştu.
En önemlisi de bu fikir hürriyetinden o yıllarda devletin en tehlikeli gördüğü Refah Partililer ve o günkü HDP, DEP’liler de yararlanmışlardı.
Üzerinden 30 yıla yakın bir zaman geçtikten sonra zaman zaman o günlerin televizyon tartışmalarının kayıtlarına Youtube’da rastlayınca insanın inanası gelmiyor.
Sahiden bunlar Türkiye televizyonlarında mı yaşandı?
Örneğin 1991 seçimlerine doğru giderken TRT’de düzenlenen liderler açık oturumu.
Sosyalist Parti lideri Doğu Perinçek, Süleyman Demirel, Erdal İnönü, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Başbakan Mesut Yılmaz’ın gözlerinin içine bakarak devletin kanalında şöyle diyebilmiş, kimse de sözünü bölmemiş:
“Devlet bugün en büyük terörist haline gelmiştir. İllegalleşmiştir devlet. Dağa adam kaldırıyor devletin kuvvetleri, Vedat Aydın’ı, sonra gelip kurşunluyor. Can pazarına dönmüştür Kürt illeri. Bugün de devlet kontrgerillasıyla terör yapmaktadır. Köylüye pislik yediriyoruz. Devlete diyoruz ki iki kurşununuz varsa Kürt’e atacak, birini de bize saklayın”.
Nazlı Ilıcak’ın sunduğu programın konukları Taha Akyol, Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis ve DEP milletvekili Ahmet Türk. Kürt meselesini, bölgede yaşanan insan hakları ihlallerini konuşmuşlar. Programın sonunda Eşref Bitlis ile Ahmet Türk, Leman Sam’la birlikte “Memleketim” şarkısını söylemiş.
1993 yılı. Dönemin en popüler tartışma programlarından Kanal 6 televizyonda yayınlanan Dinamit. O akşamki bölümü Ahmet Altan şöyle açmış:
“Muhteşem bir futbol gününün akşamında karşınızdayız. Benim gibi Galatasaraylıları çok mutlu edecek bir sonuçla Galatasaray Avrupa’nın en iyi takımıyla İngiltere’de 3-3 berabere kaldı. Müthiş bir heyecan ve keyif yaşadık. Bu akşam programda biz de göstermek istiyoruz ki fikir tartışmaları da futbol maçları kadar heyecanlı ve iyi olabilir. Bu akşam tartışacağımız konu Refah Partisi’nin atağı, merkeze doğru kayışı ve buna karşı çıkan İslamcılar.”
Ve ardından Neşe Düzel tartışmacıları tanıtmış:
“Sayın Tayyip Recep Erdoğan, Refah Partisi İstanbul İl Başkanı, Sayın Bülent Arınç Refah Partisi MKYK üyesi, Sayın Hasan Hüseyin Ceylan Refah Partisi MKYK üyesi, sayın Ercüment Özkan İktibas Dergisi genel Yayın Yönetmeni, Sayın İhsan Arslan Mazlumder Genel Başkanı ve Sayın Mehmet Metiner Yeni Zemin Dergisi Genel Yayın Yönetmeni.”
İslami kesimin kendi iç tartışmalarının bile televizyonlarda yapılabildiği günler.
Aynı yıl Show Tv’de yayınlanan 32. Gün’de ise Mehmet Ali Birand ve Can Dündar, bir imkansızı başarmışlar. Ankara ve İstanbul stüdyolarında Alparslan Türkeş ve DEP’li Orhan Doğan’ı misafir ederek, ikisiyle Kürt meselesini tartışmışlar. Gayet medeni sınırlar içinde geçen tartışmanın bir yerinde telefonla Celal Talabani’ye bile bağlanılmış.
Tabii 90’ların en efsane tartışma programı Ali Kırca’lı Siyaset Meydanları.
Bugün Youtube’da sınırlı sayıda kayıtları bulunabilen Siyaset Meydanı’nda neler konuşulmamış, kimler yan yana oturup medeni bir şekilde tartışmamıştı ki?
Youtube’da kayıtları bulunabilen bir kaç örnek.
1994’de Yükselen Milliyetçilik tartışması. Tartışmacılar: Muhsin Yazıcıoğlu, Ökkeş Şendiller, Sadi Somuncuoğlu, Sencer Ayata, Mehmet Metiner, Ümit Fırat, Erdoğan Toprak, Yaşar Okuyan, Cemal Şenel, Tanıl Bora, Baskın Oran, Doğu Ergil, Hasan Yalçın, Ahmet Cemil Tunç...
6 saat süren tartışmada MHP’li, BBP’li isimlerin yanında dillendirilen bazı fikirlerin bir kısmını bugün bir televizyonda söyleyecek olanın program çıkışından koluna bir polis girme ihtimali bir hayli yüksek. https://www.youtube.com/watch?v=zDFkUM00nH8
1994’de Meclis’e verdikleri yasa önergesi yüzünden Atatürk’e hakaretten dokunulmazlığı kaldırılan Hasan Mezarcı ve DEP’li milletvekilleri o akşam Siyaset Meydanı’na çıkıp kendilerini savunmuşlar. Evi polis tarafından basılan bir DEP’li belediye başkanı da programda yaşadığı işkenceleri anlatmış, Altan Tan, Doğu Ergil’in de konuşmacı olduğu programa İçişleri Bakanı, Olağanüstü Hal Valisi telefonla bağlanıp açıklamalar yapmak zorunda kalmış. https://www.youtube.com/watch?v=Ep6ITboiIfg&t=1404s
1994’de “Yasaklar” başlıklı Siyaset Meydanı konuk listesinin bir kısmı şöyle: Bakanlar Yaşar Topçu, Azimet Köylüoğlu, Ahmet Kaya, Müjdat Gezen, Ahmet Altan, Cavit Çağlar, Gündüz Vassaf, Zekeriya Beyaz... https://www.youtube.com/watch?v=bwcsL8oZu7o
1996 yılından düşünce özgürlüğü başlıklı Siyaset Meydanı’nda da Mustafa İslamoğlu, Abdurrahman Dilipak, Can Dündar Ercan Karakaş, Turgut Kazan, Mehmet Altan’ın aralarında olduğu isimler oturup medeni bir şekilde konuşmuşlar. https://www.youtube.com/watch?v=8ZV3-KAGxVU&t=1085s
1996 yılında Metin Akpınar, Atatürk ve İnönü’nün geçtiği, muhtemelen bugün anlatılsa Atatürk’e hakaretten tutuklama nedeni olacak bir fıkrayı Siyaset Meydanı’nda anlatmış Beyaz, Hasan Kaçan, Gani Müjde de kahkahalarla gülmüşler. https://www.youtube.com/watch?v=9PmUZ1ObpF8&t=159s
Yine 28 Şubat günlerindeki bir başka Siyaset Meydanı’nın başlığı “Afganistan, Şeriat ve Biz”. Konuşmacıların bir kısmı: Altan Öymen, Mehmet Metiner, Yazgülü Aldoğan, Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, Akit Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karahasanoğlu...
Nereden nereye...
90’lardaki bu çok sesli ve renkli televizyon kültürü 2000’lerde de devam etti.
İşler herhalde 2013’den sonra bozulmaya başladı ve nihayet bugünkü siyah beyaz ve tek sesli haline geldi.
Bugün artık bir kaç televizyon dışında herkes kendi kanalında fikirdaşlar arası kapalı devre yayınlar yapıyor.
90’larda televizyonlara çıkabilen insanların çoğu ya yasaklı konuk listelerinde ya hapishanede ya da sürgünde.
Ana akım haber kanallarının önlerinde kimin tarafından hazırlandığı belli olmayan onaylanmış konuk listeleri var. Ve bu listeler her hafta biraz daha kısalıyor. Tabii ki bu listeler Türkiye’nin entelektüel birikimini, siyasi ve fikri pozisyonları yansıtmanın fersah fersah uzağında...
28 Şubat günlerinde laik merkez medyaya çıkabilen Akit Genel Yayın Yönetmeni’nin artık kendi televizyonu var ama o herkesi o kadar rahatlıkla çıkaramıyor. Çıkarabildiği İslami kesimin yetiştirdiği en önemli entelektüellerden eski Başbakan’a bile nezaketi çok görüyor.
Fakat televizyonlar yer vermiyor diye farklı fikirler ve sesler ortadan yok olmuyor. Tartışmalar bitmiyor, siyaset durmuyor, yasaklı isimler kenara çekilmiyor.
Dere yatağını buluyor.
Bugün derenin bulduğu o yatağın adı Youtube kanalları.
Televizyonlarda kendisine yer bulamayanlar, yasaklananlar Youtube’da açılan kanallardan seslerini duyuruyor. Ses de çıkarıyorlar.
Türkiye’de sadece son bir ayın siyasi tartışmalarına bakalım.
Haftalardır bütün iktidar medyasının konuştuğu HDP-İyi Parti ittifak tartışması Medyascope’da Ruşen Çakır’ın Sırrı Süreyya Önder ile yaptığı söyleşiyle başladı.
Bülent Arınç, çok konuşulan camilerden her gece yapılan sala ve dua yayınlarına dönük eleştirisini Kemal Öztürk’ün Youtube kanalında söylemişti.
Devlet Bahçeli ile Ali Babacan arasındaki polemik, Karar TV’de Elif Çakır ve Ahmet Taşgetiren ile yaptığımız Babacan röportajıyla başladı.
Bütün Türkiye’nin konuştuğu Sevda Noyan, sadece Cüneyt Özdemir’in kanalına çıkabildi.
Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan da Babacan’ın Karar TV’de yaptığı açıklamalara ve 140 Journos ekibinin yaptığı “Sakın Kader Deme” belgeselindeki sözlerine kayıtsız kalamayarak şöyle dedi; “Böyle kalkıp Youtube’larda topladığınız adımlarla netice almanız mümkün değil.”
Ama tam da ana akım kanallarda görünmeyen belgesellere, röportajlara gelen bu tepkiler Youtube’da netice alınabildiğinin delili.
Bugün Youtube’de Türkiye’nin en çok izlenen videolar listesinde Cüneyt Özdemir’in Ahmet Davutoğlu ile yaptığı röportaj ve 140 Journos’un DEVA Partisi ve Ali Babacan belgeseli var. Herhalde bu ilginin en önemli sebebi ne diyecekleri merak edilen bu iki isme ana akım kanallarda yer verilmemesi.
Hükümetin bu büyüyen Youtube tehlikesine karşı yasa tasarısı hazırlığı içinde olması boşuna değil.
1990’lardaki özel radyo ve televizyonların çok sesliliğinden ürken iktidar da yasaklama yolunu tercih etmişti ama dirençle karşılaşınca vazgeçmek zorunda kalmıştı.
Türkiye gibi böyle zengin bir tartışma kültürü, çok renkli televizyon geçmişi olan bir ülkeyi de RTÜK sopası, onaylı konuşmacılar, yasaklı isimler ve asla girilmemesi gereken konu listeleriyle yeniden renksiz, tek sesli televizyonlara mahkum etmek mümkün değil.
Hele de bu çağda.
Televizyonlar tek kanallı, siyah beyaz yayına geçerse, insanlar da Youtube’dan renkli, çok kanallı televizyonları izlemeye başlıyor.
Doğa gibi, ifade hürriyeti de asla boşluk kabul etmiyor
.25/05/2020 03:09
Bayram ziyareti deyip geçme... 39 1946 yılından 1993 yılına kadar 46 yıl boyunca Ramazan ve Kurban bayramlarında Türkiye’de sadece Bayram Gazetesi çıktı.
Bayram Gazetesi, hem çalışan gazetecilerin tatil yapmasını sağlıyordu, hem de emekli veya işsiz gazetecilere bir iş imkanı oluyordu.
Ama 1993 yılında Sabah gazetesi, medyanın henüz bir sektör olmadığı Babıali döneminden kalma bu geleneğine başkaldırıp, Anayasa Mahkemesi de bayramlarda Bayram Gazetesi dışında gazete çıkarılamayacağıyla ilgili yasa hükmünü iptal edince, Bayram gazeteleri tarihe karıştı.
O günlerden beri bayramlar, gazete editörleri için en zor zamanlardır.
Bayramlarda siyaset durur, hayat durur yani haber sayfaların konacak haber zor bulunur.
İşte bu haber kıtlığında siyaset sayfalarının imdadına Ankara’dan partiler arası bayramlaşma haberleri yetişir.
Bayram günleri Ankara’daki en heyecanlı haber, ellerinde çiçekler ve çikolatalarla partilerin birbirilerini ziyaretleridir.
Bu ziyaretlerde yaşanacak diyaloglar, ufak gerilimler, dokundurmalar, siyasi espriler boş siyaset sayfalarında geniş biçimde yer alır.
Siyaseti yumuşatan, bayramın ruhuna da yakışan bu gelenek ilk ne zaman başladı tam bilinmiyor.
Eski gazetelere bakılırsa 1966 yılında 38 yaşındaki genç Meclis Başkanı Ferruh Bozbeyli’nin bayramda parti liderlerini ziyaretiyle başlamış olabilir.
70’lerde partiler arasında bayramlaşma ziyaretleri rutinleşmişti artık.
1979 yılında ideolojik kavgalarda her gün sokaklarda onlarca kişinin öldürüldüğü günlerde bile kıran kırana bir mücadele içindeki CHP, MHP, MSP, AP bayramlarda birbirlerini ziyaret etmekten vazgeçmemişlerdi.
Bayram ziyaretleri 80’ler, 90’lar boyunca sürdü.
Siyaset arenasında birbirini boğazlayan ANAP ve DYP’li politikacılar bayram günleri çikolatalarını çiçeklerini alıp birbirilerini ziyaret ediyordu.
90’lardaki partiler arası bayram ziyaretlerinde ilk defa bir partinin kapısı çalınmamaya başlanmıştı; dönemin HDP’si olan DEP’in.
Yine de bayram ziyaretleri siyasetteki pek çok gerilimin bitmesine neden oluyordu.
1991 yılındaki ilk bayram ziyaretiyle SHP ile Ecevit’in DSP’si arasındaki gerilim yumuşamıştı.
1995’de Refah Partili İstanbul Belediyesi’nin ellerini kollarını bağlamaya çalışan Başbakan Çiller ile Belediye Başkanı Erdoğan arasındaki gerilim de Ramazan Bayramı’nda Erdoğan’ın çikolatasını alıp Çiller’i ziyaret etmesiyle tatlıya bağlanmıştı.
1995’de, 1996’da, 1997’de laiklik-irtica krizleri tırmanmışken bile bayramlarda Refah Partisi diğer partiler tarafından ziyaret edildi, Refah Partililer de diğer partileri ziyaret edip bayramlaştılar.
Sadece 1998’de CHP, Ramazan Bayramı’nda kapatılma sürecinde olduğu gerekçesiyle Refah Partisi’ni ziyaret listesinden çıkarmış, bu alışılmadık durum o günlerde bu “CHP’nin resti” olarak haber olmuştu.
Ama bir kaç ay sonra aynı CHP, Kurban Bayramı’nda yeni kurulan Fazilet Partisi’ni ziyaret etti.
2000 yılında partiler arası bayramlaşmalarda bir tabu daha yıkıldı. Bayramda CHP ve Fazilet Partisi, o güne kadar bayramlarda diğer partilerin kapısını çalmadığı HADEP’le karşılıklı olarak bayramlaştılar.
2001 yılında kurulan AK Parti ise yıllarca bayramlaşma listesi en uzun olan, dışarıya en açık parti oldu.
Bayramlaşılan partiler arasında HADEP de vardı. O yıl bir tek AK Parti’nin koptuğu Milli Görüş’ün partisi Saadet randevusuna gelmemişti. HADEP’i ziyaret eden yeni kurulmuş AK Parti heyetini, Ahmet Türk ve Öcalan’ın avukatlığını yapan Mahmut Şakar ağırlaşmıştı.
2003 yılındaki bayramlaşmada da AK Parti, bütün partilere randevu vermiş ve onları ziyaret etmişti. Pek çok partinin randevu vermediği DEHAP ve artık medeni bir ilişki kurulan Saadet Partisi de listedeydi.
2004, 2005 yılında bayram ziyaretlerinde de kapısı herkese açık ve herkesi ziyaret eden bayram havasına en uygun parti AK Parti oldu. DEHAP, hatta siyasi alanda kıran kırana mücadele edilen Cem Uzan’ın Genç Partisi bile ziyaret listesindeydi.
2006 yılında ilk kez arttan terör saldırıları nedeniyle CHP ve MHP ile birlikte AK Parti de DTP’yi bayramlarda ziyaret etmedi.
2007 yılında yine terörün arttığı günlerde girilen bayramlarda CHP ve MHP’nin DTP boykotuna son anda AK Parti de katıldı.
2008 yılında ise bu kez AK Parti DTP’den bayramlaşmak için randevu istedi ama bu kez de DTP randevu vermedi.
2009 yılında demokratik açılım sürecinde ilişkiler tekrar normale döndü. AK Parti bu kez CHP ve MHP’nin randevu vermediği DTP’yle bayramlaştı.
2010 yılındaki bayramlaşmaların sürprizi Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa seçildiği CHP’nin ilk kez BDP’yi ziyaret etmesi oldu. Ama aralarında BDP’nin de olduğu en çok partinin ziyaret ettiği ve en çok partiyi ziyaret eden yine AK Parti olmuştu.
2011 yılında artan terör olayları yüzünden CHP, MHP ve AK Parti, BDP’yi iki bayramda da ziyaret etmediler. İlk kez MHP, kendisinden kopan BBP’yle bayramlaşmama kararı aldı.
2013-2014-2015 çözüm süreci yıllarındaki bayramlarda AK Partili heyetler bütün partilerle birlikte HDP’yi de ziyaret etti ve onlar tarafından ziyaret edildi.
2014 yılı Ramazan Bayramı’nda AK Parti’nin, HDP’yi ziyaret ederek partinin şimdi Kars Belediye Başkanı olarak kayyım tehdidiyle karşı karşıya kalan o günkü genel başkan yardımcısı Ayhan Bilgen’le bayramlaşan genel sekreteri şimdi Adalet Bakanı olan Abdülhamit Gül’dü. Çözüm süreci yüzünden AK Parti ile MHP arasındaki bayram ziyaretleri ise gerilimli geçmişti.
2015 yılının Ramazan ve Kurban bayramlarında da Dolmabahçe mutabakatının bitmesi, çatışmaların, hendek olayların başlamasına rağmen AK Parti ve HDP heyetleri karşılıklı birbirini ziyaret edip bayramlaştılar. AK Parti heyetini bayram ziyaretinde HDP’de ağırlayan İdris Baluken halen cezaevinde.
2016-2017-2018-2019 yıllarında AK Parti, HDP ile bayramlaşmadı. AK Parti 2019 yılına kadar Vatan Partisi ile de bayramlaşmadı.
Artık bayramların en çok ziyaret edilen ve bayram ziyareti yapan iki partisi CHP ve Saadet Partisi olmuştu.
Ve 2020 yılı.
Koronavirüs nedeniyle video konferansla yapılacak partiler arası bayramlaşma programları belli oldu.
AK Parti, CHP, MHP, Hür Dava Partisi, Saadet Partisi, BBP, DSP, Demokrat Parti, İYİ Parti, Vatan Partisi, Anavatan Partisi ve Yeniden Refah Partisi ile bayramlaşacak. AK Parti’nin listesinde HDP ve AK Parti’den kopan isimlerin kurduğu Gelecek ve DEVA partileri yok.
MHP’nin bayramlaşılmayacak partiler listesi biraz daha kabarık. HDP, Gelecek ve DEVA partileri dışında İYİ Parti de listede.
Bayramlaşma trafiği en yoğun parti ise CHP. CHP video konferans yöntemiyle sırasıyla AK Parti, DSP, Vatan Partisi, HDP, İYİ Parti, DP, BBP, Deva Partisi, Saadet Partisi, ANAP, MHP, Gelecek Partisi ile bayramlaşacak.
Sadece partilerin son 10 yıldaki bayramlaşma trafikleri bile siyasi durum ve pozisyonlar hakkında bir fikir veriyor.
Çok uzun yıllar boyunca AK Parti’nin durduğu her partiyle diyalog halindeki merkezi pozisyonda bugün CHP var.
AK Parti merkezden kendi sağına doğru kayarken, CHP ise merkeze doğru yaklaştı.
Bugün iktidar ortağı AK Parti ve MHP, HDP dışında kendi içlerinden kopmuş partilerle de bayramlarda bile bir araya gelemeyecek bir sekterliğe kendilerini hapsetmiş durumda.
CHP ise uzun süredir yaşadığı değişimle bütün partilerle diyalog kurabilen esnek bir partiye dönüşmüş, siyasetin merkezine doğru gelmiş görünüyor.
CHP, bu değişimi cesaretle sürdürebilirse, tavandan tabana doğru yayabilirse, hala çok sekter bir yayıncılık yapan medyası ve eski pozisyonlarında ısrar eden entelektüelleri de bu değişime ayak uydurabilirse toplumsal diyaloğun ve normalleşmenin de merkezi haline gelebilir.
Yani bayramda partiler arası ziyaretler deyip geçmemek gerek.
.27/05/2020 06:11
Demokrasi ve Özgürlükler Adası’nda bir gün... 54 27 mayıs darbesinin 60’ıncı yıldönümündeyiz. Bugün bir törenle Yassıada, Demokrasi ve Özgürlükler Adası adıyla açılacak.
Dün de 28 Şubat’ın Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı hayatını kaybetti.
Türkiye tarihinin dönüm noktası olan bu tarihler yavaş yavaş yeni nesiller için anlamını yitiyor.
Bu iyi mi kötü mü insan kestiremiyor.
Çünkü Türkiye’de bu kötü hatıralar usulünce gömülmediği için, o nefret harlanmak üzere hep köz halinde bir kenarda duruyor ve hala siyasi fay hatlarını belirlemeye devam ediyor.
Bundan 12 yıl önce de o nefretin ateşini körükleyen bir dizi olay yaşanmıştı.
Hrant Dink öldürülmüş, 27 Nisan muhtırası, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı saçmalığı, Cumhuriyet Mitingleri’yle eşi başörtülü diye bir siyasetçi hakkı olmasına rağmen Cumhurbaşkanı seçtirilmemiş, sonra üniversitelerdeki başörtüsü yasağını kaldırmak için anayasa değişikliği yapan iktidar partisi hakkında kapatma davası açılmıştı.
Darbe hafızalarımızın canlandığı zamanlardı.
Bu en temel demokrasi ve özgürlük sınavında, bugün AK Parti’den ayrılıp yeni partiler kurmuş siyasetçilerin özeleştirilerinden bir türlü tatmin olmayan, daha fazla, daha fazla özeleştiri isteyen pek çok kişi fena halde sınıfta kalmıştı.
2008 yılının 27 Mayıs’ı yaklaşıyordu. Kapatma davasında henüz karar verilmemişti. O günlerde olan bitenlere kızarak bir araya gelmiş bir grup genç olarak, 27 Mayıs’ın yıldönümünde ne yapabileceğimizi düşündüğümüz günlerde, Barbaros Caddesi’nden aşağıya doğru inen yokuşta tam karşıdaki adaları gördüğüm akşamüstünü hatırlıyorum.
İşte cumhuriyet tarihinin en travmatik mahkemelerinin görüldüğü Yassıada tam karşımızdaydı.
Peki oraya nasıl gidecektik?
Yıllar önce bir kaç fakültenin kurulduğu ve sonra kapandığı adada artık kimse yaşamıyordu, herhangi bir ulaşım imkanı yoktu hatta küçük bir araştırmayla adanın günlük bot turlarıyla oraya gidenler tarafından bir fuhuş merkezi haline getirildiğini öğrenmiştik.
Yassıada’nın kime bağlı olduğu bile belirsizdi.
İzin almak için başvurduğumuz İstanbul Valiliği “Milli Savunma Bakanlığı’ndan izin almanız lazım” diyordu.
48 yıl sonra Yassıada hala askeri alandı.
Devletin en büyük günahlarından birinin işlendiği ada, yıllarca İstanbul’un gözü önünde, görmezlikten gelinmişti. Onca yıl kimsenin aklına bu kötü hatıra için oraya küçük bir plaket çakmak bile gelmemişti.
“Yassıada Demokrasi Adası Olsun” fikri işte böyle doğdu.
Bu sloganla 2008 yılının 27 Mayıs’ında bir tekneyle Yassıada’ya doğru açıldık.
Teknede Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın kızı, torunları, idam edilen Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın kızı, Yassıada yargılanmaları sırasında kalp krizi geçirip ölen DP Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar'ın oğlu, dönemin İstanbul Emniyet Müdürü olup Yassıada'da dövülerek öldürülen Faruk Oktay'ın oğlu, darbeden sonra tutuklu olduğu kışlada camdan düşerek şüpheli bir şekilde ölen içişleri Bakanı Namık Gedik’in oğlu, genç bir DP milletvekili olarak Yassıada’da yargılanmış Abdülmelik Fırat, babası Yassıada’da yargılanmış DP’li bir bakan olan Nazlı Ilıcak ve başka DP’li bakan ve milletvekillerinin çocukları ve torunlarıyla birlikte şimdi yan yana adlarının geçmesinden bile hoşlanmayacak gazeteciler, aydınlar, siyasetçiler ve biz vardık.
Adaya çıkmamıza sahil güvenlik izin vermedi. Yine de bir grup arkadaş çıkıp, “Yassıada Demokrasi adası olsun” pankartını astılar. Sonra her 27 Mayıs’ta bu geziler tekrarlandı. Ertesi yıl adaya çıktık, Yassıada Mahkemeleri’nin yapıldığı metruk spor salonunda paneller, televizyon programları yaptık, Türkiye’ye Yassıada’yı hatırlattık.
Babası Yassıada’daki binalardan bazılarının mimarı olan Sevan Nişanyan’dan, "Bu nefreti toprağa gömüp yerlerine sevgi tohumları ekmeliyiz” diyen Süleyman Soylu’ya kadar şimdi adlarını yan yana anmanın bile garip karşılanacağı pek çok isim Yassıada’daki anmalarda buluştu.
Sadece aktivizmle de yetinilmedi ünlü mimarların içinde olduğu kalabalık bir grupla bir arama konferansı yapıldı, bir Yassıada Demokrasi Adası projesi hazırlatıldı, Şehircilik Bakanlığı’na sunuldu.
Ama şimdi adanın son halini görünce keşke 12 yıl önce o adaya hiç çıkmasaydık, bir süre daha doğal haliyle metruk olarak kalsaydı diyor insan.
Çünkü karşımızda artık Yassıada değil, metrekareye en çok bina yerleştirme dalında bir rekor denemesine dönmüş İstanbul banliyölerindeki bir toplu konut projesi var.
İyi düşünülmüş bir müze ve demokrasi temalı konferanslara ev sahipliği yapabilecek mütevazi bir konferans salonunun yetebileceği adada beş yıldızlı kocaman bir otel, ne işe yarayacağı belirsiz binlerce kişilik bir cami var ama geçmişin ibret verici hatıralarından ve doğasından iz yok.
En önemlisi de 2008 Türkiyesi’nde demokrasi ve özgürlükler adası heyecan verici bir proje iken, 2020 Türkiyesi’nde ancak demokrasi ve özgürlüklerin bir adaya kapatılması gibi kötü şakalara malzeme olabilir.
O adada yapılacak konferanslarda adanın adından cesaret alacakların soluğu Bostancı karakollarında alma ihtimali de hayli yüksek.
Neyse ki 12 yıl önce Yassıada’ya çıkmış ve “demokrasi adası” fikrini ilk ortaya atmış, projesini hazırlatmış insanlar olarak bugünkü açılışa davetli de değiliz.
Ama 27 Mayıs’ın sözcüsü ve Başbakanlık müsteşarı Albay Alparslan Türkeş’in partisi MHP’nin lideri Devlet Bahçeli davetli. Belki 27 Mayıs’a hala “devrim” diyen Doğu Perinçek ve 27 Mayıs’ın Anayasa Komisyonu başkanı, Milli Eğitim Bakanı Turhan Feyzioğlu’nun torunu Metin Feyzioğlu da davetlidir.
Bugün adada açılacak müzenin bir yerinden 27 Mayıs darbesinin bildirisini radyoda okuyan Türkeş’in gür sesinin duyulması gibi krizlerin çıkmaması için gerekli önlemler herhalde alınmıştır.
Belki de bu açılış onların 60 yıl sonra da olsa 27 Mayıs’la ilgili bir özeleştiri yapmasına vesile olur.
Daha zorunu 2012 yılında CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu yapmış, Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun yattığı Anıtmezar’ı ziyaret etmişti.
Ama Türkiye’de özeleştiri sınavları bitmiyor.
O yüzden de dün vefat eden İsmail Hakkı Karadayı’nın hatırlattığı 28 Şubat travması hala devam ediyor.
Karadayı, darbeler kuşağında yetişmiş bir askerdi. 27 Mayıs sırasında İstanbul Davutpaşa Kışlası’nda genç bir üstteğmendi.
Tribünlerde oturtulmak üzere Yassıada’daki duruşmalara da götürülmüştü.
2012 yılında, 28 Şubat soruşturmasında, birlikte çalıştığı bütün komutanlar hapisteyken Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda ifade vermiş, 27 Mayıs’la ilgili hatıralarını da anlatmıştı. Hatta hatıralarının bir yerinde 27 Mayıs darbesine ülkeyi götüren süreci 1950’den başlatmıştı:
“15 Mayısta iktidarı aldılar, Haziran 12’de veya 13’te Türkçe ezanı Arapçaya çevirdiler. Şimdi 1933’te de Arapça ezanı Türkçeye çevirdikleri için bir reaksiyon vardı, şimdi tersi oldu; yani Türkçe ezanı Arapçaya çevirdiler. Şimdi, bana sorarsanız, Karadayı’ya hangisi okunsun diye, ben Türkçe ezanı. Çünkü cuma namazına gittiğim zaman babamla bir tapu müdürü vardı, elini böyle koyar “Tanrı uludur, Tanrı uludur” dediği zaman tüylerim diken diken olurdu, büyük heyecan duyardım. Düşünebiliyor musunuz? Şimdi bunu benim anlamadığım şeye soktular, Arapçaya soktular. Şimdi, bu, halk üzerinde büyük etki yaptı. Bazılarını yaptı, bazılarını yapmadı ayrı mesele benim gördüğüm kadarıyla. Şimdi, tarikatlar yeniden devreye girdi, din istismarı fazla, aşırı şekilde yapılmaya başladı. Halkın bu partiden soğuduğunu artık her yerde söylüyorlardı, gittiğimiz zaman askere “Bunlara hâlâ müsaade mi ediyorsunuz?” falan diye, yani halkın desteği de vardı. Demek ki halkın desteğini yaratacak bir ortam yaratmamak lazım.”
Aslında Karadayı, bütün kimliği harp okulunda şekillenmiş Çankırılı bir köylü çocuğuydu. Babası onu okutabilmek için köyünden ayrılmıştı. Annesinin başörtülü fotoğrafını, çarşaflı bir kadının fotoğrafıyla birlikte Başbakan Erbakan’a göstererek türbanın yerli ve milli bir kıyafet olmadığını anlatacak naiflikte inanmış Kemalist bir askerdi.
Adı tarihin kayıtlarına 28 Şubat’la, “İrticayla mücadele”yle geçti ama 1995 yılında makam odasında “Genelkurmay karargahına girmek çok zordur” diyerek Fethullahçı kolejlerden öğrencileri ve sık sık Fethullah Gülen’in adını anan cemaatin önde gelenleriyle birlikte ağırladığı, onların çalışmalarını övgülere boğduğu görüntüler arşivlerde o naifliğin delili olarak duracak.
Ne tuhaftır ki o ziyaret sırasında yanında olan Özel Kalem Müdürü Hulusi Akar, 21 yıl sonra Genelkurmay Başkanı oldu ve o örgütün düzenlediği darbe girişiminde başına silah dayanarak gözaltına alındı.
Maalesef Türkiye, ülkenin yönetimini sivillere terk etmeyen, kendi yetersizliklerine rağmen herkese nizam verebileceğini zanneden, kendini devletin sahibi gören bu asker kafasından çok çekti. 28 Şubat’la Erbakan’ı deviren askerler, yerine gelen Mesut Yılmaz’a bile defalarca muhtıra verdiler.
Bugün insanlar neden iktidara desteklerini sürdürüyor, neden kutuplaşmanın müşterisi bu kadar çok sorularının cevabı geçmişin bir sonuca bağlanmamış bu travmalarında saklı.
Bugün muhafazakarlar bu berbat tecrübelerden ders çıkarmayıp, elde ettikleri iktidarda kendilerini devletin sahibi olarak görerek herkese nizam vermeye çalışıyorsa, bunda bu travmalarla yeterince yüzleşilmemesinin, bir daha tekrarlanmayacağı konusunda ortak bir mutabakata varılmamasının, buralardan ilkeler ve prensipler çıkarılmamasının ve bu yüzden herkesin tetikte beklemesinin katkısı büyük.
O travmalarla da devletin sopasıyla yüzleşilmiyor.
O denendi, 28 Şubatçı askerler yıllar sonra mahkeme önüne çıkarıldı ama bu intikam hissini kendi ajandaları için kullanan FETÖ’cü savcıların kindarca hazırlanmış iddianameleri, yaşlı insanlara eziyete dönen yargılamalarla ortaya bir hesaplaşma çıkmadı.
Hatta dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Meclis Komisyonu’na Batı Çalışma Grubu’nu bilmediğini, duymadığını söyleyerek, Çevik Bir başta olmak üzere o sırada hapiste olan asker arkadaşlarını zor durumda bıraktı. Altında çalışan komutanlar yıllarca tutuklu kalırken, kendisi tutuksuz yargılandı.
Halbuki esas yapılması gereken; bütün bu kötü tecrübeler hakkında ortak bir kanaat oluşturmaya, ahlaki bir norm geliştirmeye çalışmak olmalıydı.
Bu yapılamayınca o süreçlerde rol oynamış, askerlerle iş tutmuş, gazeteci, işadamı, akademisyenlerin çoğu yaptıklarının yanlış olduğunu bile açıkça söyleyemediler.
Başörtüsü meselesiyle Türkiye’nin çalınan yıllarıyla ilgili bir tek Kemal Kılıçdaroğlu bir özeleştiri yapabildi.
Bugün AK Parti’den ayrılıp yeni partiler kuran siyasetçilerden haklı olarak daha fazla özeleştiri isteyen seküler kesimin siyasetçileri, gazetecileri, akademisyenleri bu nefret ateşine su dökecek “yapılanlar yanlıştı” gibi basit bir kaç sözü bile toplumdan esirgemeye devam ediyorlar.
Halbuki Türkiye’de bunca tecrübeden sonra mutlak haklılık iddiasında bulunabilecek kimse kalmadı. Ama bunu fark edebilen, içine sindirebilenlerin sayısı hala az.
O yüzden de bütün bu yıldönümleri yıllar sonra bile bu nefret ve kutuplaşma ateşine odun atma vesilelerine dönüşüyor.
İspanya’daki ETA üzerine bir belgeselde bir ETA yöneticisi barış görüşmelerine nasıl ikna olduğunu anlatırken şöyle demişti: “Bu nefreti çocuğuma miras bırakmak istemedim.”
Çocuğuna kendi siyasi nefretlerini miras bırakmak istemeyenlerin sayısının isteyenlerden çok olduğu bir gün gelirse, Yassıada Demokrasi Adası’nda kimsenin dışlanmadığı, suçlanmadığı gerçek bir anma yapılır ve bu kötü hatıra da artık usulünce toprağa gömülebilir..
.x
30/05/2020 09:28 O kadarcık darbeciliğin aramızda lafı olur mu? 57 “Nefes alamıyorum, boğuluyorum, beni çıkarın ölüyorum. Sizde din iman yok mu, ölüyorum.”
Daha sonra ortaya çıkan hatıratlara göre, bunlar 53 yaşındaki İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay’ın Yassıada’da kapatıldığı hücresindeki son bağırışlarıydı.
Oktay, 30 Eylül 1960 günü Yassıada’da hayatını kaybetti.
Ölüm nedeni kalp krizi olarak açıklanmıştı ama adaya getirildiğinde askerlerin arasından geçirildiği ölüm koridorunda göğsüne dipçik darbeleri yemiş, vücudunda morluklar oluşmuş, kapatıldığı hücrede günlerce feryat etmişti.
Oktay gibi, Demokrat Parti’nin Ermeni milletvekillerinden 67 yaşındaki Zakar Tarver de adaya getirildiği sırada aynı ölüm koridorundan geçerken aldığı darbelerin etkisiyle kısa bir süre sonra Yassıada’da hayatını kaybetmişti.
DP’nin Yahudi milletvekillerinden Yusuf Salman, şimdi adı bir kongre salonunda yaşayan eski İstanbul Valisi ve DP’li Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar, Çanakkale, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi gazilerinden, 6’ıncı Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut da Yassıada’da gördükleri muameleye dayanamayarak hayatını kaybeden dokuz isim arasındaydı.
Yani Yassıada sadece idam kararları yüzünden değil, bütün bu trajediler yüzünden Yaslıada olarak anıldı.
Ama 60 yıl sonra yaslı Yassıada, Demokrasi ve Özgürlükler Adası olarak açılırken, onların yerine “idam kararlarının hukuki ve meşru olmadığını, insanlık duygularıyla uyuşmadığını belirterek trajediyi engellemek için çırpınan merhum Alparslan Türkeş rahmetle” yad edildi.
Yassıada’da uğradığı işkence ve kötü muameleye dayanamayarak hayatını kaybeden dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay’ın, yıllarca Yassıada’nın demokrasi adası olması için uğraşmış oğlu Emre Oktay, dün sosyal medya hesabında bu duruma tepki göstermiş:
“Biliyorsunuz 27 mayıs 2020 günü Yassıada’nın yeni halinin açılışı yapıldı. Ben davet bile edilmedim. Baktım Aydın Menderes ailesinden kimse davet edilmemiş, DP anısına çok emek veren Celal Bayar'ın torunu Prof. Dr. Emine Naskali de davet edilmemiş...O gün Yassıada’ya gidenler ile bizzat konuştum ve işittiklerim beni çok üzdü. Işıl ışıl otel, lüks toplantı salonlarının yanı sıra Yassıada’nın ruhu gitmiş dediler. Sanki oradaki acılar unutturmak istenmiş dediler. İstanbul Emniyeti Müdürü olan, Yassıada'da işkence altında Bizanslardan kalma zindanlarda öldürülen babamın ve yine adada ölen, öldürülen 10 kişinin anısına hiç bir şey yapılmamış... Celal Bayar da unutulmuş, bir kenarda küçücük ismi yazıyormuş...ancak Allah unutmaz, biz ilahi adaletin tecellisine gönülden inananlardanız... Bunlar nasıl yapılabildi bilmiyorum. Ancak cumhurbaşkanımızın danışman heyetini artık gözden geçirmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Darbeyi yapan ve ilk tebliği radyolardan okuyan Alpaslan Türkeş anılıyor, alkışlanıyor, ilk tebliğ videodan okunuyor ve adada işkence altında ölenler unutuluyor, Celal Bayar'ın adı bile geçmiyor, yazılmıyor...”
Dün konuştuğum Yassıada’da yargılanmış başka DP’li siyasetçilerin yakınları da, adanın nihayet demokrasi adası olmasından memnuniyet duyarken, Yassıada’nın bir toplu konut projesine dönmesinden, canlandırmalı Kitsch müzecilik anlayışından ama en çok da Cumhurbaşkanı’nın açılış konuşmasındaki Türkeş’li mesajdan rahatsız olmuşlardı. Çünkü eğer bugün Yassıada Demokrasi ve Özgürlükler adası olduysa, bunun sebebi 27 Mayıs darbesi ve Yassıada Mahkemeleri’ydi.
Bu ikisinin de altında en ön sıralarda imzası olan isimlerden biri Alparslan Türkeş’ti.
Alparslan Türkeş, cuntaya 1958 yılında Elazığ’da görevli bir binbaşı iken, o sırada yine orada görevli olan Yarbay Talat Aydemir’in davetiyle katılmıştı.
Ve o tarihten itibaren de cuntanın beyin takımı içinde yer almıştı.
38 kişilik Milli Birlik Komitesi’ndeki Muzaffer Özdağ, Numan Esin, Ahmet Er, Dündar Taşer, Mehmet Özgüneş gibi isimler doğrudan Türkeş’in cuntaya kattığı, ona bağlı subaylardı.
Türkeş, bugün milliyetçiliği demokratlığını bastırmış bazı isimlerin çaresizce iddia ettiği gibi cuntaya “artık önlenemez darbenin istikametini değiştirmek için, CHP kontrolünde askeri yönetim kurulmasını engellemek için değil” doğrudan ülke için çarenin askeri bir rejim olduğuna inandığından katılmıştı.
1959’daki cunta toplantılarından birinde çıkan tartışmada pozisyonunu şöyle anlatmıştı:
“Geri kalmış ülkelerin süratle kalkınmaları lazımdır. Çok yavaş işleyen demokratik rejim böyle bir kalkınmayı sağlayamaz. Son 10 yıllık tecrübe bu gerçeğin bir ifadesidir. Bu bakımdan Türkiye’nin çeşitli sosyal ve iktisadi davalarını halletmek için kimseye taviz vermek zorunda kalmayacak kuvvetli bir idarenin temelleri atılmalıdır. Bu davalar halledildikten sonra demokrasiye avdet edilebilir. Memleketi kurtaracak başka yol yoktur. Memleket oy endişesiyle davranmak zorunda kalacak politikacıların eline bırakılırsa bugüne içine düşülen çukurdan hiçbir zaman çıkılamayacaktır.”
Toplantıda cunta üyesi yarbay Sami Küçük “Arkadaşlar Türkeş’in tavsiye ettiği düpedüz askeri bir diktatörlüktür. Ben böyle bir teşebbüsün içinde olamam” diyerek itiraz etmişti.
Türkeş, aynı zamanda albay rütbeli askerlerin kurduğu cuntanın darbenin liderliğini teklif ettiği Kara Kuvvetleri Komutanı orgeneral Cemal Gürsel’le ilişkileri sağlayan isimlerden de biriydi.
O kadar ki 28 Nisan öğrenci olaylarından sonra bazı askerlerin görevden el çektirilmesine kızıp, emeklilik dilekçesi vererek İzmir’e gitmeye hazırlanan Gürsel, 3 Mayıs 1960 günü Adnan Menderes’e iletilmek üzere Savunma Bakanı Ethem Menderes’e gönderdiği 13 maddelik muhtıra mektubunun bir örneğini de Türkeş’e vermişti.
Menderes’in övüldüğü, Bayar’ın yerildiği darbenin işaretlerinin verildiği mektup, Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’a göre Yassıada mahkemeleri sırasında ortaya çıksaydı, belki de Menderes idam edilmeyecekti.
Türkeş, İzmir’e gittikten sonra da Gürsel’le temaslarına devam etmiş, bu yüzden Milli Emniyet tarafından takip edilmişti.
Yani Türkeş’in darbe günü radyodan 27 Mayıs bildirisini okumasının sebebi tok sesi değildi, cuntadaki etkin rolü ve bizzat bildiriyi kendisinin kaleme almasıydı.
Sadece darbenin bildirisini okumakla kalmadı. 27 Mayıs günü Ankara’da yerli ve yabancı gazetecilerin karşısına geçip darbe hakkındaki ilk bilgilendirmeyi de o yaptı.
Ertesi gün yerli ve yabancı gazetelerde Türkiye’deki darbeyle ilgili Türkeş’in şu açıklaması yer almıştı:
“Bir memlekette mevcut anayasa yürürlükte bulunan idare tarafından çiğnenirse, o idarenin meşruiyeti şüpheye düşer.... Bugün büyük ümitler bağlanan demokrasi rejimi bir çıkmaza girdi. Tam bir diktatörlüğe gidileceğinden memleket endişeye düştü ve bu hal ayrı ayrı partilere mensup vatandaş münasebetlerini büsbütün gergin hala soktu. Türk Silahlı Kuvvetleri mevcut durumu kendi sorumluğunu dahilinde düzeltmek kararını verdi.”
Gazetecilerin “Menderes nerede, mahkeme edilecek mi” sorularına da Türkeş cevap vermişti:
“Ben nerede olduğunu bilmiyorum ama emniyettedir ve nezaret altındadır. Eğer bir şikayet vaki olursa mahkeme edilmesi tabiidir.”
Darbeden sonra getirildiği Başvekalet müsteşarlığı görevi bir nevi Başbakanlık göreviydi. Bu görev Devlet Başkanı Cemal Gürsel’den sonra darbenin ikinci adam konumuydu. O günlerde Gürsel ve Türkeş sürekli yan yana görünüyordu.
Bu yüzden Türkeş’in adı içeride “Darbenin Kudretli Albayı”na, dışarıda ise “Türkiye’nin Nasır”ına çıkmıştı.
Darbe günü sadece radyoevini değil, Başbakanlığı de basıp, ele geçirmişti. MİT müsteşarlığı ve Başbakanlık müsteşarlığı yapan Ahmet Salih Korur’u tokatlayıp, Başbakan’ın özel kasasını açtırmış, daha sonra buradan çıkan para ve belgeler Örtülü Ödenek Davası ve Bebek Davası’nda kullanılmıştı.
3 Haziran 1960 günü bütün gazetelerin manşetlerine çıkan DP iktidarı sırasındaki öğrenci olaylarında öldürülen “Gençlerin bir kısmının buzdolaplarına konulduğu ve bir kısmının da hayvan yemi yapılan makinalarda kıyılarak toz halına getirildiği..” iddiasını ortaya atan “Ölen ve Kaybolan Gençler Hakkındaki Tebliği” yayınladığında da Milli Birlik Komitesi’nin genel sekreter yardımcısıydı.
Türkeş, 1994 yılında Sabah gazetesinde çıkan “Fırtınalı Yıllar” başlıklı anılarında, kıyma makinesine atılan gençler tezviratından haberdar olmadığını iddia etmiş ve bunu MBK üyesi ve darbenin Basın ve Propaganda Çalışma Grubu’ndan Albay Ertuğrul Alatlı ve Mithat Ceylan’ın yaptığını, bunun için onları komiteden çıkardıklarını anlatmıştı.
Ama Ertuğrul Alatlı (Alev Alatlı’nın babası) bir açıklama yaparak Türkeş’i yalanladı ve onun konumunda olan birinin böyle bir tebliğden haberdar olmamasının mümkün olmadığını söyledi.
Bu haber üzerine uzun bir süre tüm ülkede öldürülmüş öğrencilerin cesetleri aranmış, bulunamayınca da darbeden önceki 28 Nisan olayları sırasında ve darbe sırasında hayatını kaybetmiş altı genç tespit edilerek, “Hürriyet Şehitleri” olarak görkemli bir törenle Anıtkabir’e gömülmüştü.
Anıtkabir’deki törende Milli Birlik Komitesi adına kim konuşmuştu peki? Tabii ki Başbakanlık müsteşarı Albay Alparslan Türkeş:
“İnandığı fikirleri için hiçbir ümit ışığı olmadığı halde mücadele etme şereflerin en büyüğüdür. Bugün toprağa vermekte bulunduğumuz hürriyet kahramanlarıdır. Kahraman şehitlerimiz müsterih uyuyunuz, vatan ve millet sizlere minnettardır.”
27 Mayıs darbesinin hemen ardından Türkiye tarihinin en büyük general tasfiyesi yaşanmıştı. Daha sonra “Eminsular” olarak adlandırılacak 235 general ve amiralin emekliye sevk edildiğini açıklamak üzere basının karşısına Milli Savunma Bakanı ile birlikte de yine Başbakanlık müsteşarı Türkeş çıkmıştı.
Eğer Yassıada bugün Demokrasi Adası olduğu ise bunun sebebi olan Yassıada Mahkemeleri ya da resmi adıyla Yüksek Adalet Divanı’nın kurulma kararının altında, Menderes ve arkadaşlarının Yassıada’da yargılanmasına imkan veren kanunun altında, Celal Bayar’ı vatana ihanetten yargılatan kararın altında, Bayar’ın idamla yargılanması için Ceza Kanunu’nda yaş haddini kaldıran kanunun altında, diğer Milli Birlik Komitesi üyeleriyle birlikte Türkeş’in de imzası vardı.
Yassıada Mahkemeleri’nde aralarında Bayar, Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın da olduğu 200 DP’linin idamla yargılanacağı iddianameler Milli Birlik Komitesi’nde kabul edilirken de Yassıada Mahkemeleri başlarken de Türkeş hala MBK üyesiydi.
Bu idam kararlarını veren Yassıada Mahkemeleri hakimi Salim Başol, 1986’da verdiği bir röportajda “Başlangıçta yük çok ağır olduğu için teklifleri kabul etmedim. Mesela Türkeş çok üzülmüş, ben başkan olmayacağım diye” demişti.
13 Kasım 1960’da 14’ler içinde MBK’dan tasfiye edilmesinin sebebi de bir yıl sonra Eylül 1961’de kararları açıklanacak idamlara karşı çıkması değil, yönetimin sivillere devrine ve seçime gidilmesine karşı olmasıydı.
14’lerin pozisyonu, MBK’nın iktidarda kalıp, ülke sorunlarını güçlü bir iradeyle çözmesiydi.
İktidarın İnönü’nün CHP’sine devredilmesine de bu yüzden karşıydılar.
Türkeş’in 1940’lardaki CHP-Nihal Atsız tartışmaları ve Irkçılık/ Turancılık davasından gelen bir İnönü karşıtlığı olsa da bu bugünkü anlamında bir sağ-sol, dindar-laik karşıtlığı değildi.
Nitekim Türkeş, Başbakanlık müsteşarı iken 17 Temmuz 1960’da Cumhuriyet gazetesinden Cevat Fehmi Başkut’a verdiği röportajda, 1944 yılında Irkçılık-milliyetçilik davasında tutuklanmış olmasıyla ilgili önyargıları yıkmak istercesine şöyle cümleler kurmuştu:
“Son zamanlarda Anadolu’yu hiç dolaştınız mı? Çarşafın nasıl kapkara bir yangın halinde bütün yurdu sardığını gördünüz mü?... Türkçecilik bu millete Atatürk’ün en büyük en faydalı hediyelerinden biri idi. Evvela ezanı Arapça okutmakla buna ihanete başladılar...Türk camiinde Türkçe Kuran okunur, Arapça değil.”
27 Mayıs Türkeş’in son darbe girişimi olarak da kalmadı.
Tasfiye edilen 14’ler Tokyo’dan Roma’ya, Brüksel’den Londra’ya Türk elçiliklerinde iyi maaşlarla görevlendirilmiş, zaman zaman Londra’da, Brüksel’de, Roma’da toplanmaya başlamışlardı.
Bu toplantıların gündemi yeni bir cunta ve darbe hazırlığıydı. Orhan Kabibay ve Alparslan Türkeş’in başını çektiği iki gruba bölünen 14’ler, 1963’de Türkiye’ye döndüler ve yeni bir darbe hazırlığı için diğer cuntalarla görüşmeler yürüttüler.
22 Şubat 1962’deki başarısız darbe girişiminin ardından affedilen Talat Aydemir de yeni bir darbe girişimi için 1963 yılında Türkeş’le görüşmeler yürütmüştü.
Ama Aydemir’in anılarında yazdığına göre Türkeş, kendi liderliğinde birleşilmesini şart koşmuştu. Anlaşamadılar. Aydemir, 20-21 Mayıs 1963’de ikinci darbe girişimini yaptı. Yine anılarına göre darbenin başarısız olmasının sebeplerinden biri anlaşamadığı eski arkadaşı Türkeş’in onu ihbar etmesiydi. Nitekim bu darbe girişiminin ardından Türkeş ve 14’ler grubundan subaylar 14’ler cuntasını kurmak iddiasıyla 3.5 ay tutuklu kaldılar.
Türkeş ve arkadaşları 1965 yılında artık cuntacılığı bırakarak, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne katılıp siyasete girdiler. 14’lerin diğer kanadı da CHP’ye katılarak siyasete atıldı
Türkeş, siyasete atıldıktan sonra uzun yıllar boyunca sırtındaki bu 27 Mayıs yükünü atmak için uğraştı. Beyin takımında olduğu 27 Mayıs’tan bir yıl sonra tasfiye edilmişti, darbe sol bir yöne doğru kaymıştı.
Ama 27 Mayıs’taki başat rolü, Türkeş’le oylarını almaya çalıştığı sağ muhafazakar taban arasında hep bir psikolojik bariyer olarak kaldı.
Kendini savunmaya çalıştı, DP’lilerin yargılanmasını değil, yurtdışına gönderilmesini istediğini söyledi, Yassıada’nın suçunu kendilerini zorladıklarını iddia ettiği hukuk profesörlerine attı, idamlara karşı çıktığını bunun için 7 Eylül 1961’de Yeni Delhi’den Devlet Başkanı Cemal Gürsel’e mektup yazdığını anlattı, bu mektubu zaman zaman basın mensuplarına dağıttı.
Orijinalinin nerede olduğu bilinmeyen bu mektubun bir kopyası Yassıada’da açılan müzeye de konuldu. Ama o mektup Türkeş’in idam cezalarının infazına karşı olduğunu gösterse de darbeci olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü eğer sansürlenmediyse mektupta Türkeş “ Ölüm cezalarının infazı halinde, milletimizi bölen kin ve garez duyguları şiddetlenecek ve 27 Mayıs’ın amacı olan milli ruhunun geliştirilmesi güçlenecektir” diyerek darbeye olan bağlılığını da dile getirmişti.
Ayrıca eğer idama karşı çıkmak Yassıada’dan rahmetle anılmaya yetiyorsa, darbeye destek vermiş İsmet İnönü de son anda Cemal Gürsel’e gönderdiği mektupta idamlara karşı çıkmıştı.
Hatta Cemal Gürsel’in kendisi dahi idamlara karşıydı.
Milli Birlik Komitesi’nde yapılan idam oylamasında Cemal Gürsel ve sekiz üye idamlara karşı oy vermiş, 13 üye idamların lehine oy kullanmıştı.
Hatta Milli Birlik Komitesi’nden idam kararlarının çıkmasının sebebi orduda kurulan Silahlı Kuvvetler Birliği adlı bir yeni cuntanın tehdidiydi.
Bu yeni cunta, Yassıada’nın üzerinden alçaktan savaş uçakları uçurtmuş, Yassıada’yı basıp DP’lileri öldürmekle tehdit etmişti.
Ayrıca idamların infazına karşı gerçekten çırpınmış birileri aranıyorsa, bu listenin başına defalarca idamlara karşı Ankara’yı uyaran ABD Başkanı Kennedy’yi, o günlerde bir seyahat dönüşü Ankara’ya uğrayan ve Cemal Gürsel’le görüşen İngiltere Kraliçesi Elizabeth’i ve başta İngiliz hükümeti olmak üzere Batılı hükümetler yazılmalı.
Tabii tarih ilk defa eğilip bükülmüyor.
Ama Türkeş’i bugün siyaseten 27 Mayıs’tan, Yassıada Mahkemeleri’nden azade etmeye çalışmak için arşivlerde epey bir temizlik yapmak, anıları yeniden yazmak, gazete manşetlerini değiştirmek, radyo ses kayıtlarını yok etmek gerekecek.
Cumhuriyet gazetesinde çıkan 27 Mayıs’ı aklayan yazıyı yerden yere vurduktan az sonra Aydınlık gazetesinde hem 27 Mayıs’ı hem de 28 Şubat’ı hararetle savunmuş Perinçek’le ülkemize ve demokrasimize karşı oynanan oyunları konuşabilenler için bunlar zor olmasa gerek.
Siyasetin güncel ihtiyaçlarının yanında tarihin küflü sayfalarının ne hükmü olabilir ki!
.1/06/2020 08:30
El alemin kaosunda barikat kurmak... 38 Bazen olaylar öyle bir üst üste gelir ki, düşünenler için bunda çok ibretler vardır.
25 Mayıs günü ABD’nin Minnesota eyaletinin çok kültürlü, renkli Minneapolis şehrinde Derek Chauvin adlı beyaz bir polisin, sahte 20 dolarla bir bakkaldan alışveriş yaptığı iddiasıyla tutukladığı George Floyd adlı 46 yaşındaki siyahı yere yatırıp “nefes alamıyorum” bağrışlarına aldırmadan boynunu diziyle 8 dakika 46 saniye boyunca bastırarak ölümüne neden olması ve bu anların bir cep telefonuyla çekilmiş görüntülerinin sosyal medyada dolaşıma girmesinden sonra ABD tarihinin en büyük ayaklanmalarından biri yaşanıyor.
ABD’de ilk kez siyahlar polis şiddeti yüzünden sokaklara dökülmüyor.
En büyüğü 1992 yılında Los Angeles’ta yine bir siyahi gencin polis tarafından öldürülmesi üzerine patlak vermiş son 30 yılda 10’a yakın benzer isyan çıktı.
Ama bu kez sokaklara çıkanlar sadece siyahlar değil, çok az siyahın yaşadığı Utah gibi eyaletler de dahil olmak üzere gösteriler 25 eyalete yayılmış durumda.
Yüzbinlerce insanın katıldığı protestolar sivil olarak başladı ama yer yer çatışmalara, yakıp yıkmalara, yağmalar dönüştü.
ABD’de merkezi otoriteye bağlı olan ve eyaletlerdeki polis gücü yetersiz kalınca devreye giren “National Guard” denen bir nevi ABD Kara Kuvvetleri birlikleri sokaklara inmiş durumda.
Bu yazı yazılırken göstericiler Beyaz Saray önünde polisle karşı karşıya gelmişti.
Beyaz Saray’ın önündeki kalabalığın kızgın olmasının haklı sebepleri var.
Çünkü en son iki yıl önce beyaz üstünlükçülerin bayrak açıp sokaklarda yürümesine kayıtsız kalmış Trump, sicili böyle kabarık değilmiş gibi, gösteriler başladığından beri kalabalıklara “haydutlar” dedi, hatta sokaklarda şiddet devam ederse askerlerin adam vurmaya başlayacağıyla ilgili attığı tweet Twitter tarafından sansürlendi.
Trump, gösterilerin arkasında olduğunu iddia ettiği, adı anti-faşist kelimesinin kısaltılmasından gelen ANTIFA adlı sol grubun terörist ilan edileceğini bile açıkladı.
“Bile” çünkü bu bize çok tanıdık ve olağan gelse de, ABD tarihinde ülke içindeki bir siyasi örgüt ilk defa bir ABD başkanı tarafından terörist ilan edilmeye çalışılıyor.
ABD’de siyahlara yönelik bitmeyen ayrımcılık, Amerikan polisinin kurumsallaşan ırkçı tavrı üzerine konuşulacak çok şey var.
Fransız orijinli katil polis Chauvin’in soyadının, “şovenizm” dediğimiz kavramın ilham kaynağı olan, Napolyon ordusunun 16 kez yaralanmasına rağmen savaşa gitmiş, aşırı vatansever Fransız askerinin adıyla aynı olması gibi tuhaf rastlantıların hatırlattıkları hakkında da konuşmak zihin açıcı olabilir.
Ama ABD’deki bu büyük kaosun, Türkiye’de Gezi Parkı olaylarının yıldönümüne ve artan polis şiddeti vakalarına denk gelmesiyle ortaya çıkan riyakarlıklar ve aşırı benzerliklerden insan geri kalanına yoğunlaşamıyor.
“Bana her şey seni hatırlatıyor” şarkısını akla getiren benzerlikler bunlar.
Tabii en başta Trump’ın sokaklardaki göstericilere haydutlar, çapulcular demesi, “terörist ilan etme” silahını kılıfından bu denli hızlı çıkarması, gösterilerle ilgili tweetlerini sansürleyen Twitter’ı engellemek için bir kararnameye yayınlaması dejavu hissine neden oluyor.
Ama Trump destekçisi Amerikan cumhuriyetçilerinin gösterilerle ilgili yorumları daha da şaşkınlık verici.
En popüler cumhuriyetçi yorumcular ve sosyal medya trollerinin yazdıklarından bazılarını okuyalım:
“Şu anda BBC sadece ABD’deki protestolar diye yayın yapıyor. Polisin cinayetine tepki deyip, bütün isyankarlığı, yağmacılığı, yakıp yıkmayı haklı görüyorlar. Ayaklanmanın Soros’un fonladığı Antifa tarafından yönetildiğinden hiç bahis yok”
“Ülkenin her şehrine önceden tuğlalar yerleştirilmiş. Sayın Trump lütfen araştırın, videoları inceleyin, parayı takip edin ve sonra da Soros ve kuklalarını tutuklayın.”
“Bu kaosu ve şiddete STK’larıyla sebep olan yeni dünya düzeninin küreselci patronu Soros’u tutuklayın. Bu isyanı neden mi organize edip fonluyor? Tabii ki Amerika’yı yıkıp, şeytani tek dünya hükümetini doğurabilmek için.”
“Önce koronavirüs yalanıyla ekonomimizi mahvettiler. Şimdi de şehirlerimizin yakılıp yıkılmasını destekliyorlar. Bu yıl başkan Trump ve ona destek verenlere savaş açıldı. Demokratlar gerçekten şeytanın ta kendisi”
“Minnesota Valisi, kaosu dış güçler ve aşırıların çıkardığını söyledi. Bunların hepsinin seçimle ilgili olduğunu biliyoruz. Adalet Bakanlığı ne zaman bu teröristleri kimin finanse ettiğini inceleyecek”
“Minneapolis polis müdürü az önce şehri yakıp yıkılan protestocuların, Minneapolisli olmadığını doğruladı. Daha önce Antifa’ya yaptığı gibi Demokrat George Soros bu çapulculara da para veriyor. Açık Toplum Enstitüsü ile kaosu fonluyor.”
Yüzünü görünce hepimize tanıdık gelecek Amerikalı sinema oyuncusu James Woods, herkese silahlanma ve kendini koruma hakkı veren ABD Anayasası’nın ikinci ek maddesini hatırlatmış ve şöyle demiş:
“Bu akşamki anarşi, İkinci Madde’nin ve sosyal medyayı kontrol etmenin neden önemli olduğunu gösterdi. Ancak gerçeği korursak kendimizi koruyabiliriz. Bilgi akışına Jack Dorsey (Twitter’ın kurucusu) sokaklara Soros hakimken biz kaybederiz. Amerika’yı geri kazanalım!”
İktidar yanlıları “hedef Trump ve seçimler” deyip, gösterilerin arkasında Soros’u ve küreselcileri bulurken, gösterilerin yağmaya ve sivillere yönelik şiddete dönmesi karşısında zor durumda kalan gösterileri destekleyenler de kendi komplo teorilerini üretmiş durumda.
Yine bize Gezi olaylarından fena halde tanıdık geleceği gibi şiddete karışan herkes “devletin ajanı”, “provokatör” olarak suçlanıyor.
Daha da ileri gidenler var.
Örneğin eski ABD Başkanı Obama’nın siyah ulusal güvenlik danışmanı Susan Rice bu şiddet olaylarının arkasında Rusya olabileceğini açıkça söyledi. New York Times da istihbarat kaynaklarına dayandırdığı bir haberle aynı “Rus eli” tezini savundu.
Peki Amerika’da iktidar yanlıları gösterilerin arkasında Soros’u, dış güçleri, küreselcileri bulurken, Türkiye’de iktidar yanlıları ne diyor?
Türkiye’de polisin işkencesinde hikmetler bulabilenler, sokakta bir Suriyeli gencin öldürmesi karşısında hemen devletimizin haklılığı için gerekçeler üretenler, basit sokak gösterilerini bile hızlıca darbe planlarına bağlayanlar, ABD’deki polis şiddeti karşısında ise birer Malcolm X’e, Martin Luther King Jr’e, insan hakları derneği Minnesota şube başkanına dönmüş durumda.
Tabii ki olaylar Türkiye’de geçmediğinden insanların haklı bir dava için sokaklara çıkmasını, bu uğurda üç beş karakolu yakmasını da anlayışla karşılıyorlar.
Devletin televizyonu, resmi ajansı ABD’de yaşanan kaosu gizlenemeyen bir heyecanla an be an Türkiye’ye aktarıyor, Gezi olaylarından beri hiç bir şeyi merkezinden bildirmeyen, hep arkadan arkadan dolanan “NTV öfkenin merkezinden bildiriyor”, yorumcular nihayet başka ülkeleri karıştıran ABD’nin de “Amerikan baharı”nı tatmasını kutluyor.
Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan, polis şiddetini kınayan ve suçluların bir an önce bulunmasını isteyen İngilizce tweetler bile attı.
Türkiye’de yaşanan benzer bir polis şiddeti vakası ve patlak veren gösterilerle ilgili herhangi bir yabancı ülke lideri böyle tweetler atsaydı, çoktan “kaos planı”nın faturası o ülkeye çıkarılmıştı. Neyse ki Amerikalılar gösterilerin arkasında Türkiye olduğunu henüz söylemedi.
Demek ki sokak gösterisinin de göstericinin de başka ülkede olanı makbul.
El alemin ülkesinde olunca, gösteri hakkı bir anda kutsallaşıyor, yağma, yakıp yıkma bile insanın gözüne pek batmıyor.
Ne de olsa polis başka devletin polisi, yakılan yıkılan da başkasının malı mülkü.
Aslında insan hakları, gösteri hakkı evrensel, polis şiddeti her yerde aynı ama demek ki yurtdışındakinin tadı bir başka oluyor.
İnsanın gidip polise üç beş taş atası, bir caddenin ortasına barikat kurası bile geliyor.
Hiçbir şey yapamayan en azından bir tweet atsın
Ne de olsa o tweet için ihbar edilip, ertesi sabah kapınıza New York emniyetinden polislerin dayanmayacağı kesin...
Artık bu kadarını da yaparsınız herhalde
.08/06/2020 07:33
Kilise, cami, müze ve koz 67 “Gazetelerde Ayasofya’nın bir müze olarak tanzim edileceğini okudukça afallamaya devam ettiğimizi itiraf etmek mecburiyetindeyiz. Kendi kendimize mütemadiyen “Ne müzesi” diye soruyoruz. Ayasofya’nın kendisi zaten en güzel bir müze ve belki ondan daha üstün başlı başına bir tarihi abidedir. Bu abideyi herhangi bir müzeye çevirmeye bizim aklımız ermiyor… Ayasofya bir mabet abide veya abide mabettir. Fazla olarak onun simasına tarihi muazzam bir hadise halinde Türklüğün devirleri taklip eden kudreti de nakşolunmuştur. Ama dikkat edin hep mabet olarak...Yani mabet şeklinde bir abide. Müze haline çevirmeğe çalışmakta bizce onun abideliğine halel veren bir hata vardır. ”
1 Ekim 1934 günü “Kendi kendimiz tenkit: Ayasofya Müze?” başlıklı bu itiraz cumhuriyet devrimlerinin yılmaz savunucusu olan Yunus Nadi’nin Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasında çıkmıştı.
İstanbul’un 500 yıllık en eski, en büyük ve en popüler camisinin bir anda müzeye çevrilmesi Cumhuriyet gazetesini bile şaşırtmıştı.
Çünkü o yıllarda Ayasofya’nın müzeye çevireceğiyle ilgili ortada hiçbir emare yoktu.
1931 yılında camideki mozaikleri ortaya çıkarmak üzere, Ankara’daki ABD Büyükelçisi Joseph Grew’in referansıyla, Amerikan Bizans Enstitüsü’nün kurucusu Thomas Whittemore’a izin verilmişti ama o çalışmalar sürerken camii açıktı.
Hatta 1932 yılında bizzat Atatürk’ün girişimiyle Kadir Gecesi, 40 bin insanın doldurduğu Ayasofya’da ilk kez Türkçe Kuran, Türkçe ezan, Türkçe kamet görücüye çıkmıştı.
Müzeye çevrildiği 1934 yılının Ramazan’ında dahi Ayasofya camii olarak hizmet vermeye devam etmiş, Kadir Gecesi’nde yine tıklım tıklım dolmuştu.
Ayasofya’nın müzeye çevrilme kararının nasıl alındığını iki yıl önce kaybettiğimiz Türkiye’nin en önemli Bizantologlarından ve Ayasofya uzmanlarından Prof. Dr. Semavi Eyice, 2016’da yaptığımız röportajda şöyle anlatmıştı:
“Muzaffer Ramazanoğlu’nun Ayasofya Müdürü olduğu zamanda bir tane Ayasofya Hatıra Defteri diye kocaman bir defter yapıldı. Bu defterin birinci sayfasına da ilk hatırayı Atatürk zamanında Milli Eğitim Bakanı olan zat el yazısıyla yazdı. Diyor ki orada: Atatürk bir akşam sofrasında yanındakilere ‘Ayasofya’yı müzeleştirsek ne dersiniz’ diye sordu. Malum yanındaki zevat, şak şak şak alkış, oldu da bitti maşallah. Diyor ki: ‘Ertesi gün Atatürk’ün arzusu bu merkezde diyerek Vakıflar İdaresine Milli Eğitim’den ilk yazıyı yazdık. Ayasofya’yı derhal cami teşkilatından çıkarıp, müzelere derhal teslim edin’ diye. Ben noktası virgülüne kadar bu defterin kopyasını aldım o zaman. Şimdi bu defter kayıp, bulamıyorlar...”
Gerçekten de süreci başlatan 25 Ağustos 1934’de Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen’in aldığı bir emri Başbakanlığa bildiren yazısı olmuştu:
“Aldığım büyük şifahi emir üzerine Ayasofya Camii’nin müze haline konması için icap eden tetkikata başlanması hakkında verilen emrin bir suretini arz eylerim efendim.”
Hemen bir komisyon oluşturulmuş, hazırlıklara başlanmış, nihayet 24 Kasım 1934 günü de altında Reisicumhur Mustafa Kemal Atatürk, Başbakan İsmet İnönü, İktisat Vakili Celal Bayar ve diğer bakanların imzasının olduğu “Eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan İstanbul’daki Ayasofya Camisi’nin tarihî vaziyeti itibarıyla müzeye çevrilmesi bütün Şark âlemini sevindireceği, insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle bunun müzeye çevrilmesi...” diye başlayan bir kararnameyle Ayasofya müzeye çevrilmişti.
10 Aralık 1934 günü dış parmaklıklarına “Müze tamir ve tasnif sonuna kadar kapalıdır” tabelası asılan Ayasofya, 1 Şubat 1935 günü müze olarak ilk ziyaretçilerini kabul etmeye başladı.
Müzenin ilk ziyaretçilerinden biri de Atatürk olmuştu.
Ayasofya’nın hangi motivasyonla müzeye çevrildiği üzerine çok sayıda teori üretildi.
O günlerde ilişkilerin arttığı ABD’ye ve genel olarak Batı’ya Türkiye’nin yeni rejiminin laik ve barışçıl olduğu mesajını vermek için yapıldığını söyleyen de, Ayasofya’nın müze olarak açılmasından sekiz gün sonra Yunanistan, Yugoslavya, Romanya ile imzalanan Balkan Paktı için yapılmış bir jest olduğunu iddia eden de var.
(Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilme kararın nasıl alındığıyla ilgili dört yıl önce uzun bir makale yazmıştım.
Sebebi ne olursa olsun 921 yıl kilise olarak hizmet ettikten sonra 482 yıl da cami olarak hizmet etmiş, İstanbul’un dini ve sosyal hayatının merkezinde yer almış bir caminin ani bir kararla, kimseye sorulmadan müzeye çevrilmesi halkı şaşırtmış, dindarlar arasında ise etkileri hala süren bir travmaya neden oldu.
Bu travma yüzünden bugün hala Ayasofya’yı yeniden cami olarak açmak, dindar muhafazakar kitleler için heyecan verici bir hayal.
O yüzden de Ayasofya 85 yıldır müze olarak ve en az 55 yıldır da bu hayali satan sağ politikacıların siyaset malzemesi ve seçim kozu olarak hizmet veriyor.
Ayasofya kozunu siyaseten en ustaca oynayan isim de herkesin tahminlerinin aksine Erbakan değil, Demirel olmuştu.
Ayasofya’nın müzeden yeniden camiye çevrilmesi için ilk önerge 27 Mayıs darbecilerinin hala fiilen yönetimde olduğu 1965 yılında Cumhuriyet Senatosu’nda verildi.
Adalet Partisi İzmir Senatörü Ömer Lütfü Bozcalı (Said Nursi’nin avukatlarından), o günlerdeki Ayasofya’nın tekrar kiliseye çevrilme tekliflerine ve Yunanistan’ın Kıbrıs politikasına tepki göstererek hükümetten Ayasofya’nın camiye çevrilmesini istedi.
Kıbrıs olaylarının zirvede olduğu, Türkiye ile Yunanistan ilişkilerini gerildiği günlerdi.
Herhalde bir gözdağı vermek için teklif senatoda kalmadı, Başbakan yardımcılığını Süleyman Demirel’in yaptığı Süleyman Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığındaki koalisyon hükümeti konuyu Diyanet İşleri Başkanlığı’na sordu.
Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Tevfik Gerçeker “Ayasofya müzesinin müze halinde olmasına rağmen içinde ibadete mani bir durum olmadığına” dair görüş bildirdi.
Ardından bir adım atılmadı ama bu girişim, bir kaç ay sonra yapılan 1965 seçimlerinde, sandıktan rekor bir oyla tek başına iktidar olarak çıkacak Demirel ve Adalet Partisi’nin seçim kozlarından biri haline getirmişti Ayasofya’yı.
Adalet Partisi iktidara gelirse Ayasofya’nın yeniden cami olarak ibadete açılacağı her yerde konuşulmaya başlanmıştı.
Nitekim seçimlerin ardından halktan, muhafazakar çevrelerden ve gazetelerden yeni hükümete Ayasofya ile ilgili sorular ve talepler gelmeye başladı.
Demirel hükümetinin Devlet Bakanı Refet Sezgin, bu sorulardan birine “Vatandaş olarak Ayasofya’nın cami haline ifrağına ve ibadete açılmasına muvafık mütalaa ediyorum. Hükümet üyesi olarak bu meseleyi hukuki durumu bakımından yetkili kurullara götürüp tektik etmesinin kararındayım. Ben şahsen bunun ibadete açılmasını talebeliğimden beri düşünürüm” diyerek cevap verince büyük bir tartışma çıktı.
Laik medya bu açıklamalara tepki gösterirken, Adalet Partisi kongreleri ve toplantılarında partililer “Ayasofya, Ayasofya” diye tezahürat yapıyordu.
Başbakan olarak düzenlediği ilk basın toplantısında Demirel’e de Ayasofya soruldu.
Demirel ustalığını konuşturup, açık kapı bırakarak cevap verdi:
“Ayasofya’nın ibadete açılması hakkında öteden beri çeşitli yollarla yetkili mercilere intikal etmiş dilekler mevcuttur. Son zamanlardaki dilekler evvelki isteklerin tekrarı mahiyetinde yine yetkili kurumlara intikal etmektedir.”
Daha sonra yine bir gazetecinin sorusu üzerine “Böyle bir şey bize intikal ederse düşünürüz” diye cevap verdi, kapıları kapatmadı.
Kapıyı kapatan ise Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel oldu.
Gürsel Ayasofya tartışmalarını soran bir gazeteciye “Çok fena söylerim, söyletmeyin bana. O devirler geçti. Ayasofya ile cami ile medrese ile uğraşacak vakit geçti. Memleketin bin bir derdi, meselesi var, asıl onlarla uğraşalım” dedi, bu sert cevap Demirel için Ayasofya konusunu bir süreliğine kapattı.
1967’de Türkiye’yi ziyaret eden Papa 6. Paul’ün Ayasofya’da diz çöküp 45 saniye dua etmesiyle tartışmalar yeniden alevlendi, MTTB’li öğrencilerin Ayasofya’da namaz kılam eylemleri başladı.
Adalet Partili siyasetçiler, bu tepkilere karşı gazetelere ve halka bu konunun zamana bırakılması gerektiğini söylemeye devam ettiler. 1973 seçimleri öncesinde de gazetelerde seçimi AP kazanırsa yarım kalmış Ayasofya işinin halledileceği yazılıp çizildi.
1970’lerin ikinci yarısında o beklenen iktidar Demirel-Erbakan ve Türkeş’li Milliyetçi Cephe hükümetleriyle geldi.
Hatta bu hükümet sırasında İstanbul’da yapılan bir İslam Konferansı Örgütü dışişleri bakanları zirvesinde Ayasofya’da namaz kılınmasına izin verilmesi de tartışıldı. MSP’li bakan Hasan Aksay, Başbakan Demirel’e mektuplar yazarak Ayasofya’nın cami olarak açılmasını istedi.
Ama ellerinde yeterli güç olmasına rağmen MC hükümetleri de Ayasofya’yı ibadete açamadılar.
Koalisyon dağılınca 1977 seçimlerinde Ayasofya’yı cami olarak kim açacak meselesi Demirel ile Erbakan arasında polemik konusu olmaya devam etti.
Erbakan meydanlarda Ayasofya’yı açmanın Demirel’e yakışmayacağını, fethin açmak anlamına geldiğini, kapıyı açacak o anahtarın da MSP’nin amblemi olan anahtar olduğunu anlattı.
Ama Ayasofya’nın statüsünde 1934’den sonraki ilk kritik değişikliğe imza atmak 1980 yılında darbeye bir ay kala azınlık hükümetinin Başbakan’ı olarak Demirel’e nasip oldu.
Kadir Gecesi’nin hemen ertesindeki Cuma günü Ayasofya minarelerinden yıllar sonra ilk kez ezan okundu, AP’li Kültür Bakanı, Libya Dışişleri Bakanı ve bazı İslam ülkelerinin büyükelçilerinin katılımıyla Ayasofya’nın dışında hünkar mahfilinde bulunan Abdülmecid Mescidi’ni ibadete açarak, burada ilk Cuma namazını kıldılar.
Demirel’in bulduğu formül zekiceydi. “Gerek Hırka-i Saadeti, gerekse Ayasofya’yı gezdikten sonra anladım ki, Osmanlı devletini ayakta tutan şey, Hırka-i Saadette okunan Kur’ân’la, Ayasofya minaresinde okunan ezanlardır” diyen Demirel, muhafazakarların ne istediğini iyi bilen popülist siyasetin ustasıydı.
Bir ay sonra 12 Eylül darbesi oldu ve darbeden iki gün sonra da restorasyon gerekçesiyle Ayasofya yanındaki mescid yeniden ibadete kapatıldı, minarelerden ezana son verildi.
Ama 80’ler boyunca bir muhalefet lideri olarak halkın karşısına çıkan Demirel artık Ayasofya’yı cami olarak açmaya çalışmış ama buna izin verilmemiş bir liderdi.
“Biz, Ayasofya’nın Hünkâr Mahfilinde namaz kılınmasını ve minarelerinde ezan okunmasını uygun bulduk. Zira minare ezan okumak, cami de namaz kılınmak için vardır. Ve bunu gerçekleştirdik. Ayrıca Hırka-i Saadette 24 saat Kur’ân okunmasını sağladık. Daha sonra her ikisini de kaldırdılar” diyerek her fırsatta bunu hatırlattı.
Bununla da yetinmedi, 1988 yılında iktidardaki ANAP’ı Ayasofya üzerinden sıkıştırmak için bir adım attı.
Demirel’e çok yakın bir isim olan, DYP Isparta milletvekili Ertekin Durutürk, Ayasofya’nın yeniden cami olarak ibadete açılması için Meclis’e bir önerge verdi. Önerge oldukça sert bir dille yazılmıştı:
“Nefis Kilise kıyamete kadar cami olarak vakfedilmiştir. Bunu Allah’a ahirete onun heybetine inanan hiçbir mahluk sultan olsun değiştiremez. Vakıf şartlarının kim değiştirirse, Allah’ın laneti onların üzerine olsun.”
Önerge büyük tartışma yarattı. Demirel hükümetin bu teklif karşısında sessizliğini manidar bulduğunu açıkladı. Ama kendisi de ne önergeye tam sahip çıkıyor ne de olmaz diyordu.
1989 yılında İstanbul’un Fethi’nin 536. yıldönümü kutlamaları için İstanbul’da düzenlenen Fetih Günü şenliğinde salondaki gençler “Ayasofya Açılsın” diye tempo tutmaya başlayınca kürsüden onlara şöyle cevap vermişti:
“Vakti saati gelmedikçe hiç bir şey olmuyor. İstanbul’un fethi için bile 800 sene bekledik.”
Ayasofya’nın camiye çevrilmesi teklifini DYP, 1991 seçimlerine doğru giderken bir kere daha Meclis’e getirdi.
Bu kez DYP’li vekillere bazı ANAP’lı vekiller de destek vermişti. Konu tam da istendiği gibi ANAP’ı karıştırmıştı. Hükümet, ne diyeceğini şaşırdı.
Nihayet, 10 Şubat 1991’de Ayasofya’nın hünkar mahfilindeki darbecilerin kapattığı mescit Cuma namazları için ibadete açıldı, Ayasofya’dan yeniden ezan okunmaya başlandı.
Nihayet Demirel 1991 seçimlerinde SHP ile koalisyon yaparak iktidara geldi.
Isparta milletvekili Ertekin Durutürk, Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılması için yeniden Meclis’e bir teklif verdi. Ama bu kez karşısında Başbakan Demirel’i buldu, teklif gündeme dahi alınmadı.
DYP-SHP hükümeti adına, Meclis’te verilen soru önergelerine verilen cevaplarda Ayasofya’nın neden camiye çevrilemeyeceği şöyle açıklanmıştı:
"Ayasofya Camii, 24 Kasım 1934 tarihli ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye çevrilmiş olup, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu hükümlerine göre de korunması gerekli kültür varlığıdır. Eski eser olması itibariyle, özelliklerinin bozulmaması için, halen restorasyonu yapılan Ayasofya Camiinin iç duvarlarında eşsiz değerde freskler bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu zamanında badana ile kapatılan bu freskler, müze olarak kullanmaya başlanılacağı sırada, uzmanlar tarafından yapılan dikkatli ve titiz çalışmalar sonunda tekrar ortaya çıkarılmıştır. İbadete açılması halinde -İslam Dinine göre- fresklerin yeniden kapatılması, korunması gereken değerlerin bir daha ele geçemeyecek şekilde yok olmasına neden olacaktır. Camilerin bol olduğu İstanbul'da, çok sayıda turistin yurdumuzu ziyaret etmesine ve Hıristiyan âleminin geniş ilgisinin çekilmesine neden olan Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, İstanbul Şehrine ibadet yönünden hiçbir katkı sağlamayacağı gibi, korunmaya değer özelliklerin de kaybolmasına neden olacaktır."
1994 yılında yine yerel seçimlere doğru giderken DYP’li Durutürk bir kere daha teklifi Meclis’e getirdi. Demirel Çankaya’da, genel başkan Çiller ABD’deydi.
Teklif, ANAP, DYP ve Refah Partili milletvekillerinin desteğini alarak sürpriz bir şekilde Meclis gündemine alındı.
1934’den sonra Ayasofya’nın camiye dönmesine en yaklaşıldığı an buydu.
Evet diyenler arasında İmren Aykut, Işılay Saygın, Abdülatif Şener, Ayvaz Gökdemir, Koray Aydın, Sedat Bucak gibi isimler vardı.
Ama destek sayısı 150’de kaldı. Eğer 9 milletvekili daha olsaydı, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi teklifi kabul edilecekti.
O günkü sürpriz oylamada Meclis’te Tansu Çiller, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş, Mesut Yılmaz, Deniz Baykal, Muhsin Yazıcıoğlu gibi liderler de yoktu.
Uzun yıllar Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi tekrar gündeme gelmedi.
2002’den sonra AK Parti’nin de çok uzun yıllar Ayasofya diye bir gündemi olmadı.
Hatta, 2005 yılında yapılan bir başvuru üzerine Danıştay 10'uncu Dairesi, Ayasofya'nın müzeye dönüştürülmesine ilişkin 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının yürütmesini durdurma istemini reddetti.
2006 yılında Ayasofya’da açılan mescidin Cuma namazlarında çok kalabalık olması üzerine “Ayasofya yavaş yavaş cami mi oluyor” tartışmaları çıkınca, İstanbul Müftülüğü, mescidi gösteren tabelayı kaldırmış, İstanbul Kültür ve Turizm Müdürü “Ayasofya'da yıllardır okunan ezan ve kılınan namazı manşete taşımayı İstanbul turizmi açısından yanlış buluyorum” demiş, Ayasofya Müzesi Müdürü, iddiaları yalanlayan röportajlar vermişti.
2013 yılında AK Parti’nin Kızılcahamam kampında milletvekillerinin “Ayasofya ne zaman ibadete açılacak” sorusuna Başbakan Erdoğan’ın "Sultanahmet çok boş. Sultanahmet dolarsa Ayasofya'yı da gündeme alabiliriz" cevabı verdiği gazetelerde yazıldı.
Erdoğan, aynı cevabı, 2014’de Cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyası sırasında katıldığı Ortaköy Camii'nin açılışında "Ayasofya açılsın" sloganları üzerine verdi: "Yan tarafında Sultanahmet var. Önce orayı bir dolduralım. Ondan sonra gerisi gelir." Cumhurbaşkanı, geçen yıl 31 Mart yerel seçim kampanyası sırasında miting yaptığı Tekirdağ’da, meydandan yine Ayasofya açılsın sloganları yükselince bu kez slogan atanlara tepki göstererek şöyle dedi:
“Sultanahmet'i bir doldurun ondan sonra ona bakarız. Bak şimdi Büyük Çamlıca Camii'ni yaptık. 4 tane 5 tane Ayasofya eder. O kadar büyük. 60 bin kişiyi alabilecek kapasitede. Ve Anadolu Yakası'nda tüm İstanbul'da ve Türkiye'de en büyük camii oldu, buyurun. Mesele o değil. Bu işin siyasi boyu var. Yan tarafta Sultanahmet'i doldurmayacaksın, Ayasofya'yı dolduralım diyeceksin. Bu oyunlara gelmeyelim. Bunların hepsi tezgah. Biz ne zaman, neyi, nasıl yapılacağını çok iyi biliyoruz. Bu namussuzlar böyle dedi diye biz adım atmayız. Adımı nasıl atacağımızı biz çok iyi biliriz.”
Fakat bir hafta sonra seçimlere günler kala katıldığı TGRT-Beyaz TV ortak canlı yayınında ‘Ayasofya'nın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına ücretsiz olup olmayacağına’ ilişkin soruya verdiği cevap daha farklıydı:
"O, anormal bir teklif değil. Olabilir. Olmayacak bir şey değil, rahatlıkla olabilir. Hatta hatta bunun üzerinde öyle dururuz ki bunun (adını) müze değil, artık Ayasofya Cami olarak koyarız. Nasıl Sultanahmet Camisi'ne turistler geliyorlar, herhangi bir ödeme yapıyorlar mı? Ziyaretini Sultanahmet Camisi'nde, Süleymaniye Camisi'nde, Fatih Camisi'nde yapıyor. Aynı şeyi Ayasofya'da da yapar. Müze statüsünden çıkar. Zaten daha sonradan buraya böyle bir statü verildi. Bu da yine CHP zihniyetinin bir adımıdır. CHP zihniyetinin attığı bu adımı değiştiririz."
Bu açıklamanın üzerinden bir yıl geçti. Ayasofya’nın adı değiştirilmedi, Türkiye Cumhuriyet vatandaşlarına ücretsiz yapılmadı.
Aksine Ayasofya Müzesi’nin giriş ücretlerine iki kez zam yapıldı. Biletleri 100 TL’ye çıkan Ayasofya, Efes ile birlikte Türkiye’nin en pahalı müzesi. Buna rağmen 2019 yılında 3 milyon 728 bin ziyaretçiyle Türkiye’nin açık ara en çok ziyaret edilen ve gelir getiren müzesi de oldu.
Ayasofya bugünlerde yine siyasetin gündeminde.
29 mayıs İstanbul’un fethinin yıldönümünde Ayasofya’da Cumhurbaşkanı’nın dev ekranla katıldığı canlı yayında Fetih Suresi’nin okunmasından sonra, önceki gün Hürriyet’te Abdülkadir Selvi’nin yazdığına göre son AK Parti MKYK toplantısında Cumhurbaşkanı “Ayasofya’nın tekrar ibadete açılması konusunda bir çalışma yapın, getirin” talimatı verdi.
Ayasofya’nın yeniden siyaseten gündeme gelmesini Yunanistan ve Rusya ile yaşanan sorunlara bağlayanlar da, bunu erken seçim sinyali olarak yorumlayanlar da var.
Ama bütün bu yorumlarda ortak bir nokta var. Ayasofya’dan bir cami, müze ya da kilise olarak değil, “Ayasofya kartı” ya da “Ayasofya kozu” diye bahsediliyor
921 yıl kilise, 482 yıl cami, 85 yıl müze olarak hizmet veren Ayasofya, son 50 yıldır da siyasetçilerin seçimlerdeki kozu ya da uluslararası ilişkilerdeki kartı haline gelmiş durumda.
Halbuki bir Bakanlar Kurulu kararıyla müze olan Ayasofya, yine bir bakanlar kurulu kararıyla kolaylıkla camiye çevrilebilir.
Ama o zaman bir kart ya da koz olma vasfını kaybeder.
Kilise, cami müze olarak hizmet vermiş bütün insanlığın hayranlık duyduğu bu görkemli yapı böyle kullanılmayı hak etmiyo
.10/06/2020 07:04
Ayasofya İsmail Hoca’ya havale... 61 Önceki akşam TRT’deki canlı yayında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuyu Ayasofya tartışmalarına getirdi ve şöyle dedi:
“Biz bir hukuk devleti olarak Danıştay’ın vereceği kararı bekliyoruz. Danıştay kararını verdikten sonra atılması gereken adımlar atılır.”
Dün Meclis’te İyi Parti grubunun verdiği Ayasofya’nın cami olarak açılması için araştırma önergesine de AK Parti grubu, yine temmuzdaki Danıştay kararını gerekçe göstererek “hayır” dedi.
Böylece Ayasofya tartışmasında gözler 2 Temmuz’da Danıştay 10. Dairesi’ndeki duruşmaya çevrildi.
Halbuki Ayasofya Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla müzeye çevrilmişti.
Yani ortada idari bir tasarruf var. Başka bir idari tasarrufla Ayasofya yeniden cami olabilir.
Üstelik artık Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olduğu için, bunun için bakanlar kurulu kararına bile gerek yok.
Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu yetkilerini tek başına kullanabildiği için, TÜİK bölge başkanlarını görevden aldığı gibi, bir gece de ansızın bir kararnameyle Ayasofya’yı yeniden camiye çevirebilir.
İlle yasal düzenleme olsun isteniyorsa da bir AK Parti milletvekili yarın Meclis’e önerge verebilir, toplantı ve karar yeter sayıları doğrultusunda Meclis’te sadece 151 milletvekilinin oyuyla Ayasofya yeniden camiye dönüşebilir.
Peki neden bu kadar kestirme yol varken, sonucun ne çıkacağı belirsiz Danıştay kararının beklenmesi tercih edildi?
Bu soruya cevap vermek için önce Danıştay 10. Dairesi’nin önüne 2 Temmuz’da gelecek olan dosyanın ne olduğuna bakmak gerekli.
Davayı açan Sürekli Vakıflar Tarihi Eserler ve Çevreye Hizmet Derneği.
Derneğin başkanı ve kurucusu, 75 yaşında Bursalı emekli bir öğretmen olan İsmail Kandemir.
“Ulu Mabed Ayasofya” adında bir de kitabı bulunan Kandemir’in 2004 yılında Bursa’da kurduğu derneğin yegane bir amacı var; Ayasofya’yı yeniden camiye çevirmek.
Bunun için 16 yıldır neredeyse tek başına hukuki mücadele veriyor.
İlk başvurusunu 2004 yılında dernek kurulduktan hemen sonra Başbakanlığa yapmış.
Tam başvuru tarihi 22 Ekim 2004
.Dönemin gazete haberlerine göre dernek başkanı İsmail Kandemir ve üye Hidayet Aksöz, Başbakanlığa sundukları dilekçede Ayasofya’yı müzeye çeviren 24 Kasım 1934 tarih ve 1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı'nın geçersiz olduğunu ileri sürmüşler.
Bunu iki temel iddiaya dayandırmışlar.
Birinci iddiaları özetle şöyle; 24 Kasım 1934 tarihindeki Bakanlar Kurulu Kararları 1613 ve 1614 sayılı kararnamelerdir. 25 Kasım 1934 tarihinde ise herhangi bir kararname çıkmamıştır. 22 Kasım 1934 tarihinde çıkan kararnamelerin numaraları 1590 ile 1606 arasında yani 1589 nolu bir kararname olması mümkün değildir.
Ayasofya kararnamesi Resmi Gazete’de de yayınlanmamıştır.
İkinci iddiaları Ayasofya tartışmalarında sık sık duyulan daha popüler bir iddia; kararnamenin altındaki Atatürk imzası sahte. Çünkü Atatürk bu kararname çıktıktan sonra Atatürk soyadını alıyor, Atatürk diye imza atmış olamaz.
İkinci iddianın içeriğine şimdilik girmeden hukuki süreçle devam edelim.
Peki derneğin bu dilekçesi üzerine Başbakanlık ne yapıyor? (O sırada Başbakan Erdoğan)
Hiçbir şey. Cevap vermiyor.
Bunun üzerine dernek yasal süre içinde dilekçeye cevap verilmediği için bu kez Başbakanlığı Bursa’da idari mahkemesine şikayet ediyor ve 1934 yılındaki Bakanlar
Kurulu’nun Ayasofya kararnamesinin yürütmesinin durdurulması için dava açıyor.
Yürütmeyi durdurma talebi, 2005 yılının Ocak ayında Bursa 2. İdare Mahkemesi kanalıyla Danıştay Başkanlığı'na gönderiliyor.
Oradan da 2 Temmuz’da da aynı başvuruyu görüşecek olan Danıştay 10. Dairesi’nin önüne.
Danıştay 10. Dairesi, davanın durumu ve uyuşmazlığın niteliğine göre İdari Yargılama Yasası'nda öngörülen koşulların bu aşamada gerçekleşmediği gerekçesiyle yürütmenin durdurulması istemini bire karşı 4 üyenin oyuyla reddediyor.
Karara muhalif olan üye de başvurunun kabul edilmesinden yana değil. Onun şerhinin sebebi 2004 yılında kurulmuş bir derneğin, 70 yıl sonra bir bakanları kurulu kararının yürütmesinin durdurulması için başvuramayacağı, bu yüzden başvurunun süre yönünden iptal edilmesi gerektiği.
Dernek kararın düzeltilmesi için itiraz ediyor, bu kez dosyaya Danıştay’ın Dâvâ Daireleri Kurulu bakıyor, onlar da başvuruyu reddediyor.
Tabii İsmail Hoca ve derneği burada durmuyor.
Bir kaç ay sonra bu kez şanslarını İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne başvurarak deniyorlar.
İmar planlarında yer alan "Ayasofya Camisi (Müze)" ifadesinden “müze” adının kaldırılmasını istiyorlar.
İstanbul Belediyesi tabii o sırada AK Parti’de.
Yine çoğunluğu AK Partili olan Belediye Meclisi, benzer bir başvuru yapan İstanbul Vakıflar Müdürlüğü’nün itirazıyla birlikte konuyu ilgili birimlere inceletiyor ve reddediyor. Hatta başvuruyu yapan dönemin Vakıflar İstanbul Müdürü hakkında da soruşturma açılıyor.
Emekli öğretmen İsmail Kandemir ve Sürekli Vakıflar Tarihi Eserler ve Çevreye Hizmet Derneği pes etmiyor. 2008, 2012 tarihlerinde yine idari mahkemelerde 1934 tarihli bakanlar kurulu kararnamesinin iptali için davalar açıyorlar. Yine gerekçe kararnamenin sahte olduğu. Mahkemelerden ret cevapları geliyor.
2013 yılında dernek bu kez Ankara’da Kültür Bakanlığı’na başvurarak Ayasofya Müzesi'nin namaz kılınması için yılda bir gün ibadete açılmasını talep ediyor.
Bakanlık yine AK Parti’de. Talep kabul edilmiyor.
Bu kararla ilgili Ankara 15. İdare Mahkemesi’nde dava açıyorlar. Mahkeme başvurunun kabul edilmemesiyle ilgili idari işlemin hukuka uygun olduğuna karar veriyor.
Temyiz için karar bir kere daha Danıştay 10. Dairesi’nin önüne geliyor. Daire bir kere daha derneğin talebini haksız bulup, mahkemenin kararını onuyor. 2015 yılındaki düzeltme başvurusu da Danıştay tarafından reddediliyor.
İsmail Hoca ve Sürekli Vakıflar Tarihi Eserler ve Çevreye Hizmet Derneği burada da durmuyor.
2015 yılında “din ve vicdan hürriyetinin ihlâl edildiği” iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunuyor.
Dernek başvurusunda “Ayasofya Müzesi'nde namaz kılma izni verilmemesi ve bu karara Ayasofya Camisi'ni müzeye çeviren ancak temel haklara yönelik müdahalenin kanunilik koşulunu sağlamayan Bakanlar Kurulu kararnamesinin gerekçe gösterilmesi nedeniyle din ve vicdan hürriyetinin ihlal edildiğini, hâlihazırda müze olarak kullanılan bazı eski kiliselerde başka dinin mensuplarına ibadet etmek için kolaylık sağlanırken Ayasofya Müzesi'nde namaz kılınması için kolaylık gösterilmemesi nedeniyle ayrımcılık yasağının ihlal edildiğini” iddia ediyor.
Anayasa Mahkemesi, ancak üç yıl sonra 2018 yılında bu başvuru görüşüyor. Mahkeme, başvuru dernek olarak yapıldığı için din özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddia hakkında kişi bakımından yetkisizlik kararı verilerek içeriğine girmeden başvuruyu reddediyor.
2004 yılından bu yana bütün hukuki girişimleri sonuçsuz kalan emekli öğretmen İsmail Kandemir ve onun Sürekli Vakıflar Tarihi Eserler ve Çevreye Hizmet Derneği tek hukuki başarısına 2019 yılında imza attı.
Bizans döneminin Khora Manastırı’nın Kilisesi iken, İstanbul’un fethinin ardından 1511’de İkinci Beyazıt tarafından camiye çevrilen İstanbul Fatih’teki Kariye Camii’ni, 29 Ağustos 1945 günü Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve bakanların imzasıyla Milli Eğitim Bakanlığı’na müze ve müze deposu olarak tahsis eden Bakanlar Kurulu kararının iptaliyle ilgili beş yıllık hukuki mücadeleyi kazandılar.
Aslında 2014 yılında yine Danıştay 10. Dairesi, “Kariye Müzesi İstanbul’un tarihi alanlarının önemli parçalarından biridir” diyerek davayı reddetmişti. 2017 yılında temyiz için kararın taşındığı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu da bu kararı onamıştı.
Ama sonra ne olduysa iki yıl sonra davacının 1945 tarihli Bakanlar Kurulu kararının hukuka aykırı olduğunu iddia edip karar düzeltmesi isteyerek başvurduğu Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Bakanlar Kurulu kararının hukuka aykırı olduğuna hükmetti ve Danıştay 10. Dairesi’nin verdiği kararı bozdu.
5‘e karşı 6 üyeyle kıl payı çıkan kararın gerekçesinde “Kariye Camii'nin Osmanlı döneminde özel hukuk hükümlerine göre vakfedildiği, mazbut Fatih Sultan Mehmet Vakfı'na ait hayrat taşınmazlardan olduğu, hayrat taşınmazların, ibadethane, hastane ve aşhane gibi doğrudan hayır hizmetlerinin ifası için kurulmuş kamu malı niteliğinde olduğu, taşınmazların, vakfın belirlediği kullanım şekli dışında bir kullanım amacına tahsis edilemeyeceği, Bakanlar Kurulu kararının taşınmazın ilelebet cami olarak kullanılması yönündeki iradesini ve tahsisini ortadan kaldıracak şekilde alındığı” gibi Türkiye’deki bütün vakıfları etkileyecek radikal bir gerekçe yazılarak “Bakanlar Kurulu kararı, yetki, şekil, sebep, maksat yönlerinden hukuka aykırıdır" denildi.
2019 yılında Danıştay’ın aldığı bu kararla Kariye Müzesi’ni yeniden Kariye Cami’ne dönüşmesinin önü açılmış oldu.
Bu karar, Ayasofya için de içtihat oluşturabilir.
2 Temmuzda Danıştay 10’uncu Dairesi’nin görüşeceği Sürekli Vakıflar Tarihi Eserler ve Çevreye Hizmet Derneği’nin açtığı davanın içeriği yine gazetelerde çıkan haberlere göre 1934 yılındaki Bakanlar Kurulu kararnamesinin geçersiz olduğu, kararnamenin altındaki Atatürk’ün imzasının sahteliği gibi iddialara dayanıyor.
Yani Danıştay 10. Dairesi, daha önce iki kez önüne gelip reddettiği iddialara bir kere daha bakacak.
Ayrıca Ayasofya’yı müze yapan bakanlar kurulu kararnamesini isteyen girip bugün bile devlet arşivlerinde görebilir, ortada sahte bir kararname yok.
Kararnamenin altındaki Atatürk’ün K. Atatürk biçiminde attığı imzasında da bir sorun yok. Atatürk o kararnamenin çıktığı gün Atatürk soyadını resmen almıştı. İlk imzaladığı resmi kararname Ayasofya oldu. Aslında Atatürk’ün soyadını almadan önce de K. Atatürk şeklinde imza atmaya başladığı biliniyor. Bu kararnamenin altında imzasındaki fark klasik imzasından farklı olarak A harfinin büyük olması. Bu farkın sebebi o gün itibarıyla Atatürk’ün eline henüz kendisi için Vahram Çerçiyan’ın çizdiği bildiğimiz imzasının geçmemiş olmasıydı.
Yıllarca bu ayrıntılarla Atatürk’ün Ayasofya’yı müzeye çevirtmek istemediği iddia edildi.
Halbuki Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi kararının nasıl alındığıyla ilgili bu kararı uygulayan dönemin Milli Eğitim Bakanı’nın açık tanıklığı, “aldığım yüksek şifahi emir üzerine” diye başlayan resmi yazısı var. Müzeye çevrildikten sonra ilk ziyaretçilerden biri de Atatürk olmuştu.
Ama Danıştay bu kez 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını “evrak sahteciliğinden” değil de, Kariye içtihadına dayanarak iptal edebilir.
Ama Kariye’yi müzeye çeviren 1945’deki Bakanlar kurulu kararının altındaki ilk imza Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye aitken, 1934 tarihli Ayasofya kararının altındaki imza Atatürk’e ait.
Eğer altında Atatürk’ün imzası olan bir bakanlar kurulu kararnamesi hukuka uygun değil diyerek iptal edilirse bu bir ilk olur, bunun siyasi anlamları başka olur Ama Danıştay böyle radikal bir karar verse bile bu ertesi gün Ayasofya’yı camiye dönüştürmeyebilir.
Nitekim Danıştay kararının üzerinden neredeyse bir yıl geçmiş olmasına rağmen Kariye hala müze olarak hizmet veriyor.
Kültür Bakanlığı’nın müzeler sayfasına girdiğinizde hala karşınıza girişi 67 TL olan “Kariye Müzesi” olarak çıkıyor. Kariye’nin camiye çevirilip çevrilmeyeceğiyle ilgili nihai karar iktidara ait.
Peki tekrar baştaki soruya geçelim.
Peki neden bu kadar kestirme yol varken, sonucun ne çıkacağı belirsiz Danıştay kararının beklenmesi tercih edildi?
Buna verilen cevaplardan biri iktidarın böylesine kritik, tartışmalı bir konuyu kendi tasarrufuyla değil, Danıştay eliyle karara bağlamak istiyor olması.
Ama akla gelen bir diğer cevap ise aslında AK Parti iktidarının ve Cumhurbaşkanı’nın Ayasofya ile ilgili bir adım atma konusunda o kadar da hevesli olmadığı.
Hatta daha geçen yıl 15 Mart 2019’da Yeni Zelanda’daki cami katliamını yapan teröristin Ayasofya ile ilgili mesajlar verdiği de ortaya çıkınca, konu tekrar alevlenince
Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle demişti:
“Ayasofya açılsın diyorlar. Be kardeşim. Bir şey söylerken duygusallıkla, affedersin bu alçağın, bu teröristin sözlerine karşı böyle bir talepte bulunmanın bir anlamı yok. Bu oyunlara gelmeyelim. Bunlar da bir tahriktir. Mesela orada bir sergi yapıldı. Orada Kur'an tilaveti de yaptık. Belli bir bölümünde şu anda namaz da kılınıyor. Bunları aşmak bizim için sorun değil. Aşarız. Ama getirisi götürüsü nedir? Bunu da burada açıklamam doğru olmaz. Bizim için faturası çok daha ağırdır. Unutmayalım, şu anda dünyanın çok çeşitli ülkelerinde bizim binlerce camimiz var. Acaba bunu söyleyenler, o camilerin başına ne gelir diye düşünüyor mu? Bir sürü kundaklama hareketleri yapılıyor. Bunları düşünmeden, hesabını yapmadan söylüyorlar. Kusura bakmasınlar, bunlar dünyayı tanımıyorlar. Muhataplarını bilmiyorlar. Onun için ben bir siyasi lider olarak, bu oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim. İslam dünyasının şu anda yükünü çekiyoruz."
Belki de sorunun cevabı, önceki gün TRT’deki yayında Cumhurbaşkanı’nın Ayasofya bahsini Yunanistan’la yaşanan sorunlardan bahsederken açmasındadır.
Ayasofya son bir aydır gündemde.
Eğer bu bir erken seçim hamlesi değilse, son bir aydır dış politikadaki en önemli mesele olan, iki Ortodoks ülke Yunanistan ve Rusya ile Libya ve Akdeniz’de karşı karşıya gelinmiş olunmasıyla, Ayasofya kartının açılması arasında da bir ilişki olabilir.
Ama mesele her neyse her şeyi yapamaya bir gece yarısı kararnamesi kadar yakın olan iktidar, Ayasofya gibi hayati bir konuda bu kez topu 75 yaşındaki Bursalı emekli öğretmen İsmail beye atmış durumda.
.13/06/2020 10:42
ABD ile Türkiye arasında kalmış irtibat görevlisi... 11 Üç yıldır tutuklu yargılanan ve Türkiye ile ABD arasında krize neden olan ABD İstanbul Başkonsolosluğu irtibat görevlisi Metin Topuz'un yargılandığı davada nihayet karar çıktı.
Eylül 2017’de ''anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme'', ''devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin etmek'' ve ''Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs etme'', “FETÖ üyeliği”, “FETÖ’ye yardım” ağır bir suç listesiyle tutuklanan ve hakkında iddianame düzenlenen, hatta Osman Kavala’yla ilişkilendirilmeye çalışılan Topuz, üç yılın ve onca uluslararası krizin sonunda sadece FETÖ’ye yardımdan 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Tutuklanması krize neden olduğu gibi aldığı ceza da anlaşılan Türkiye-ABD arasında krize neden olacak.
Kararın hemen ardından ABD Senatosu Silahlı Hizmetler Komitesi’nin, Türkiye'ye teslim edilmeyen altı F35 uçağının Amerikan ordusunun envanterine sokan bir karar alması tesadüf olmayabilir.
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da Topuz kararı için tweet attı “Türk mahkemesinin ABD İstanbul Başkonsolosluğu çalışanı Metin Topuz'u mahkum eden kararından son derece derin rahatsızlık duyduk. Bu eylem Türk- Amerikan ilişkilerini baltalıyor. Bu mahkumiyeti destekleyecek hiçbir güvenilir kanıt yok ve kararın süratle bozulmasını umuyoruz” dedi.
Ona dün, gün içinde Ankara’dan peş peşe cevaplar verildi.
TBMM Başkanı Mustafa Şentop “Dünya sadece ABD mahkemelerine saygı duymak zorunda değil. ABD de Türkiye'deki mahkemelere saygı duymalı” dedi.
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül “Türk yargısı bağımsız ve tarafsızdır, emir alacağı tek merci Anayasa ve kanunlardır. Hiçbir ülke, kişi, kurum veya merci Türk mahkemelerinin adil yargılamasına etki ve telkinde bulunamaz” diyerek Pompeo’ya cevap verdi.
Topuz’a mahkeme bile FETÖ üyeliğinden ceza vermemesine rağmen Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün “Esasen Metin Topuz, ABD’nin ülkemizdeki temsilciliklerinde çalışan tek FETÖ iltisaklı kişi değildir... Bu durum FETÖ’cülerin sadece devlet kurumlarına değil, Türkiye’deki ABD misyonlarına da sızdığını ya da sızdırıldığını göstermektedir” cevabı Ankara’nın öfkesini gösteriyordu.
Ama dün en dikkat çekici tepki, Metin Topuz’un 40 yıldır çalıştığı ABD Büyükelçiliği’nden geldi.
Türkçe ve İngilizce attığı tweetlerde büyükelçilik özetle çalışanına ‘ne yaptıysa talimatlarımız doğrultusunda yaptı’ diyerek sahip çıktı:
“ABD’li yetkililer, Metin Topuz’a yönelik davada İstanbul’daki tüm duruşmaları izlemişlerdir. Bugünkü kararın derin hayal kırıklığı içindeyiz. Bu kararı destekleyecek inandırıcı bir delil görmediğimiz gibi, kararın süratle üst mahkeme tarafından bozulmasını diliyoruz.
Sayın Topuz, yaklaşık 30 yıldır iki ülke yetkililerinin & vatandaşlarının takdirini kazanan önemli çalışmalar yapmıştır. Talimatlarımız doğrultusunda, Türkiye & ABD kolluk kuvvetleri arasındaki işbirliğini geliştirmiş; her iki ülkedeki insanların güvenliğine katkıda bulunmuştur.
Sayın Topuz’un resmi görevlerine ilişkin iddialar, yerel çalışanlarımızın ABD hükümeti adına ve ikili ilişkilerimizi geliştirmek amacıyla yürüttükleri önemli çalışmaların kapsam ve mahiyetini çarpıtmaktadır.”
Aslında ABD elçiliğinin “talimatlarımız doğrultusunda” açıklaması davanın da kısa bir özeti.
Metin Topuz, 1982 yılında santral görevlisi olarak girdiği ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nun en kıdemli çalışanı.
Bu 40 yıllık elçilik kariyerinin son 28 yılını İstanbul’daki Amerikan Narkotik Bürosu DEA’nin çalışanı olarak geçirmiş.
DEA ((Drug Enforcement Administration- ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi) 1960’dan beri İstanbul’da ofisleri olan ve Türk polisiyle birlikte çalışan Amerikalı narkotikçilerin, 1973’de kurulan FBI statüsündeki çatı örgütü.
Yani AK Parti yokken, FETÖ henüz palazlanmamışken ABD elçiliğinde çalışmaya başlamış birinden bahsediyoruz. Lise mezunu. İyi İngilizce biliyor. Statüsü Amerikan diplomatik misyonlarında kısaca LES (Locally Engaged Staff) ya da FSN (Foreign Service National) denen diplomatik statüsü olmayan yerel çalışan.
Onunla ilgili haberlerde 90’larda DEA ile Türk polisi arasındaki büyük uyuşturucu operasyonları sırasında çekilmiş fotoğrafları kullanılıyor.
İrtibat görevlisi olarak adlandırılan iş tanımı; ‘DEA’daki Amerikalı amirlerine tercümanlık, sık sık değişen Amerikalı görevlilerle Türk muhatapları arasındaki ilişkilerde devamlılığı sağlamak ve rehberlik.’ Yabancı gazetecilere tercümanlık ve mihmandarlık yapan yerel fixerlara benziyor yaptığı iş.
Ama tam da bu iş tanımı üç yıl boyunca Metin Topuz’un aleyhindeki en kuvvetli suç şüphesine döndü.
Çünkü bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının 38 yıl ABD elçiliği için çalışıp, Amerikan polislerine rehberlik yapmasını, bunu yaparken de o sırada görevli FETÖ’cü polisler ve savcılarla da görüşmüş olmasını sıradan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına anlatmak kolay değil.
O yüzden de Topuz, 15 Temmuz’un ağır havasının sürdüğü günlerde gözaltına alındığında yanında ailesi ve ABD elçiliği dışında kimseyi bulamadı. Kimse Metin Topuz neyle suçlanıyor, kendisi bu suçlamalara ne diyor diye kimse merak etmedi. Casusluk ve FETÖ’cülük damgası alnına vuruldu.
Metin Topuz, savcılık ifadesinde ve mahkeme savunmalarında ısrarla hatta mahkemede zaman zaman ağlayarak kendini anlatmaya çalıştı.
Yaptığı işin tercümanlık olduğunu ve iddianamede yer alan FETÖ'cü polis şefleri ve savcılarla görüşmelerinin tamamen iş gereği olduğunu söyledi “Biz karşımızdaki muhatabımızın kim olduğunu bilmeyiz. Devlet kimi görevlendirdiyse onunla irtibata geçeriz. Benim Türkiye Cumhuriyeti tarafından atamaları yapılmış kişileri belirlemek gibi bir yetkim yoktur. FETÖ üyesi olduğunu bilip teşhis etmemiz ve soruşturmamız mümkün değildir ayrıca vazifemiz de değildir. Devlet kimi atarsa biz onunla iletişime geçeriz” dedi ama derdini anlatamadı.
İddianamesinde savcının da sık sık Topuz’un bu savunmasına inanmadığını, iddianamelerde görmeye çok da alışmadığımız bir üslupla ifade ettiği görülüyor:
“Şüphelinin sonrasında alınan savunmasında kendince geliştirdiği mutat savunma gerekçeleri ve kaçamaklı beyanları”, “savunmasında sıklıkla başvurduğu kaçamak ve sığınak savunma alanı”, “şüphelinin yapmış olduğunu iddia ettiği tercümanlık ve mihmandarlık görevini aşacak biçimde”, “bu yöndeki savunmalarının üzerine atılı suçları inkara yönelik savunmalar”, “bu yöndeki savunmasının da aslında kendi kendini yalanlar niteliğe haiz olduğu.”
Topuz, ifadelerinde en baştan itibaren hakkındaki suçlamaların temelini oluşturan FETÖ’cü polis ve savcılarla görüşmelerini inkar etmedi, hatta polisin ve savcılığın bilmediği anlaşılan ayrıntıları da anlattı.
İddianameden bu görüşmeleri yaptığı için suçlandığı evinde gözaltına alınırken bile söylediğini öğreniyoruz.
Ama iddianamede bu görüşmeleri inkar etmemesi de aleyhine delile dönüşmüş.
Özellikle iddianamedeki şu bölüm, aleyhte suç delili oluşturmada bir klasik olmaya aday:
“Şüpheli Metin TOPUZ hakkında yapılan soruşturmada, ikametinde arama işlemi ifası maksadıyla bulunan kolluk görevlilerinin tutmuş oldukları 25.09.2017 tarihli dosya içerisinde mevcut bulunan olay yeri görgü tespit tutanağına göre, şüpheliye hakkındaki arama kararı okunduğu esnada şüphelinin kolluk görevlilerine hitaben "FETÖ'DEN Mİ ALINDIM" şeklinde beyanda bulunduğu, kendisine olumlu yanıt veren kolluk personeline cevaben bu defa "BEN NEDEN ALINDIĞIMI BİLİYORUM. ABD KONSOLOSLUĞUNDA NARKOTİK MASASINDA ÇALIŞIYORUM. 17/25 ARALIK ÖNCESİNDE EMNİYETLE İRTİBATLARIM VARDI. SERDAR GÜLDALI, MAHİR ÇAKALLI, NAZMİ ARDIÇ, CENGİZ MALBELEĞİ, YASİN TOPÇU, YAKUB SAYGILI İLE İRTİBATIM VARDIR" şeklinde beyanda bulunduğu tespit edilmiştir. Şüphelinin kendisine yönelik soruşturma ile muhatap olduğu bu ilk anda refleks hali ile üzerine atılı suçları ikrar niteliğindeki bu beyanının, olayın sıcaklığı göz önüne alındığında samimi olduğu aşikâr olup, şüphelinin örgütle irtibatının konsolosluk görevi sınırlarını aşan ve bu nedenle de endişe etmesini gerektirecek unsurlar taşıyan, o günden bu yana da taşımış olduğu bu endişenin sonuçları ile karşılaşmasının kendi psikolojisinde yaratmış olduğu etkinin yansıması olduğu anlaşılmıştır. Sonrasında şüphelinin savunmasında beyan ettiği üzere bu kişilerle irtibatının sadece işi gereği olduğu hususu somut bir gerçeklik olsa idi şüphelinin bu konuda herhangi bir endişe taşımasını gerektiren bir husus olmayacağı da açıktı.”
Topuz hakkındaki suçlamalara bakalım biraz da.
İddianamedeki şu iki cümlede suçlamalar özetlenmiş:
“Şüpheli Metin TOPUZ'un kendisinin görevi ile ilgili iddia ettiği tercümanlık/asistanlık ve mihmandarlık görevini aşacak biçimde casusluk faaliyetleri kapsamında ülkemizde çok sayıda faaliyet yürüttüğü, iş bu soruşturma evrakı ve iddianamenin ana konusunu oluşturan 17 Aralık 2013'de gerçekleştirilen kumpas soruşturmanın yanı sıra örgütün farklı kumpas soruşturmalarına da müdahalelerinin olduğu ve kumpas eylemlerinin yürütülmesinde de etkin olduğu, yine örgüt mensupları ile yoğun ilişkiler içerisinde bulunarak bu yönde örgüt faaliyetlerinin yürütülmesinde etkin ve aktif görevler yürüttüğü, bu faaliyetlerinin casusluk eylemlerinin devamı niteliğinde olduğu anlaşılmıştır.”
“...savunmasında iddia ettiği uyuşturucu ile mücadele görevi sınırlarını aşacak biçimde ve 17/25 Aralık soruşturmaları olarak anılan soruşturmaların safahat ve süreci ile ilgili bilgi alış verişi, kendisi aracılığıyla örgüte gönderilecek talimatların iletilmesi, kumpas operasyonların sürecinin takip, koordinasyonu ve denetimi olduğu anlaşılmıştır.”
Metin Topuz’un Amerikan çıkarları için çalışan bir casus mu, FETÖ tarafından ABD elçiliğine sızdırılan bir casus mu olduğu konusunda iddianamenin kafası karışık.
Bazı delillerle Topuz’un aslında FETÖ’cü olduğu, onlar adına iş yaptığı iddia ediliyor.
O delillerden biri “Adli Öksüz isimli şahsın kayınbiraderi olan Ali Sami Yıldırım ile 2015 yılı içerisinde iletişim sağladığı tespit edilen bylock kullanıcısı Muhittin Özbaşı ile 2015-2017 arasında çok sayıda görüşme.”
Yani özetle Adil Öksüz’ün kayınbiraderiyle görüşmüş biriyle görüşmüş. Bu kişi de bylock kullanıcısıymış. Topuz mahkeme ifadesinde “Muhitin Özbaşı’nı 30 yıldır marangoz olarak tanıdığını, bayramlarda, kandillerde tebrik için görüşmüş olabileceğini” söylemiş.
İddianamede Topuz’un FETÖ’cü olduğuna, FETÖ’cü polislerle ve savcılarla işi gereği değil, bu örgütün bir mensubu olarak ilişki kurduğuna gösterilen en kuvvetli delil ise Feyyaz Öztürk adlı bir kişinin tanık ifadesi.
O ifadede Öztürk, Metin Topuz’la birlikte, firari savcı Zekariya Öz’ü ziyarete gittiklerini, orada Topuz’un ondan özetle “hizmet için gizli tanık olmasını” istediğini anlatıyor.
Ama sonra anlaşılıyor ki bu tanık, Amerikan narkotik polisi DEA’nın Türkiye’deki uyuşturucu operasyonları için kullandığı bir muhbir. Metin Topuz’la oradan tanışıyor. İfadesinden aralarında bir husumet olduğu anlaşılıyor.
Çünkü Tanık, Topuz hakkında 2006-2008 arası suç duyuruları yaptığını iddia etmiş. Ama mahkeme sefahatinde bu suç duyurularının olmadığı tespit edilmiş. İfadesini verdikten üç ay sonra yurtdışına gittiği anlaşılan davanın en kritik tanığı bir türlü duruşmaya getirilememiş. “İtalya’dayım” diyerek gönderdiği adres ise sahte çıkmış.
Yine casusluk iddialarına gösterilen delillerden biri de Topuz’un birlikte çalıştığı Amerikalı DEA görevlileriyle içinde oldukları Whatsapp gruplarındaki İngilizce yazışmaları.
Mesela 2015 yılında Emniyet’teki paralel yapı operasyonuyla ilgili aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
“Topuz: Bugün yeni bir paralel operasyonu oldu. Yeşilkaya, yardımcısı Osman Balcı ve Yasin Topçu'nun da içinde olduğu 18 polis memuru tutuklandı. Hamza Tosun firari
Cameron T: Gülünç
Topuz: Yasin ve Hamza birkaç vakada iyi iş ortaklığı yapmışlardı. Yeşilkaya dangalağın tekiydi
Keri J: En merkezde paralel devlet. Kral olmak güzel!
İddianamede bu görüşme ile ilgili savcının yorumu şöyle: “...bu grupta şüpheli ile birlikte çalıştıkları anlaşılan diğer yabancı oldukları değerlendirilen kimlik bilgileri meçhul şahısların FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile aralarında mevcut eski irtibat ve bağlantılarından bahsettikleri ve örgüte yönelik yürütülen soruşturmaları itibarsızlaştırmaya çalışarak irtibat kurdukları tespit edilmiştir.”
Başka bir Whatsapp grubu da Reza Zarrab, ABD’de gözaltına alındığında kurulmuş.
Topuz, birlikte çalıştığı Amerikalılara Hürriyet’te gördüğü bu haberin linkini atmış. Gazetelerde içinden bazı cümlelerin seçilip yayınlandığı o konuşmaların tamamını da bir okuyalım.
“Topuz: Hürriyet gazetesine göre Rıza Zerrab Miami'de tutuklandı. Suçlama İran'a uygulanan ekonomik ambargo sırasında Amerikan Hükümetini dolandırmak, banka dolandırıcılığı ve para aklama. Türkiye'deki şirketlerinin çoğu da soruşturma altında. Umarım Obama savcıyı suçlamaz)
Kimberleee: Vay. Reza Zarrab. FBI mı DEA mı vakası olduğunu söylemişler mi?
Topuz: FBI.
Kimberleee: Bu büyük bir vurgun!
Topuz: Türkiye’deki FBI’cılara bol şans. Türkiye’deki şirketleri hakkında bilgi almaya çalışacaklar.
Kimberleee: Hahaha. Evet siyasi bağlantıları nedeniyle bunun hiç eğlenceli olmayacağına eminim.
Kimberleee: Ve eminim ki Dubai tarafı da bunun içindedir. Orada bile daha çok şansları var.
Topuz: İranlı bu adam. Yakında konuşmaya başlar.
Kimberleee: İnşallah.
Cameron T: Hikayesi ne onun?
Kimberleee: Eski usul yöntemlerle para aklayan bir aile. İstanbul’daki hawallayı (Bankacılık dışı kuyumcuların üstünden yapılan para havale sistemi) yönetiyordu.
Cameron: Aahhhhh. Güzelmiş.
Cameron: Fedarellerin onu nasıl ele geçirdiği merak ediyorum.
Kimberleee: Muhtemelen bir yaptırım ihlali.”
Savcı, bu whatsapp görüşmesi için “şüphelinin Rıza Sarraf isimli şahısla ilgili yaptığı öngörünün gelinen aşamada isabetli olduğu, bu hususun öngörü sınırlarını aşan, konu hakkında detaylı bilgiye sahip şüphelinin bilgi paylaşımı olduğunun değerlendirildiği” diyerek konuşmayı Metin Topuz’un casusluğuna, ABD’deki Hakan Atilla davasındaki rolüne delil olarak göstermiş.
Halbuki bu konuşma, İstanbul’daki DEA çalışanı Amerikalı narkotikçi polislerin ve Topuz’un FBI tarafından yapılan bu gözaltıdan önceden haberdar olmadıklarına, soruşturmayla ilgili bilgilerinin bulunmadığına da delil olarak gösterilebilir.
İddianamede Topuz’un casusluğuna ve ABD’deki Zarrab davasıyla ilişkisine gösterilen en önemli delil ise 20 Eylül-01 Ekim 2012 tarihleri arasında iddianamedeki tarife göre “ABD Adalet Bakanlığı Uyuşturucu ile Mücadele Teşkilatı (DEA) ile İstanbul Emniyet Müdürlüğü arasında ortaklaşa yürütülen görüşmelere katılmak üzere” dönemin İstanbul Emniyet Mali Suçlar Şube Müdür Yakup Saygılı, yardımcıları Yasin Topçu, İbrahim Şener ve Metin Topuz’un yaptığı ABD gezisi.
Bu gezide heyet iddianameye göre “New York Güney Bölgesi Başsavcılığında mali suçlar ve uyuşturucu suçlarıyla görevli savcılarla görüşmeler yapmışlar”.
Gezi sırasında Saygılı, ipadını kaybetmiş.
İddianamede bütün bunlar birleştirilip şu iddia edilmiş:
“Yakub Saygılı’nın ise bu seyahat sırasında bilgisayarını kaybettiğini iddia ettiği anlaşılmış olup, tüm bu hususlar bir arada değerlendirildiğinde, şüpheli Metin Topuz’un da iştirak ettiği bu gezide kaybolan tablet bilgisayarın ziyarette ilgili muhataplara teslim edildiği ve bu suretle de daha sonra ABD ülkesinde açılan davaya da esas teşkil etmek suretiyle o tarihe kadar ele geçen usulsüz deliller ve tespitlerin yurt dışına kaçırıldığı anlaşılmıştır. Bu suretle de şüpheli Metin Topuz’un casusluk eylemlerinde bulunduğu anlaşılmaktadır.”
Peki bu ipadde soruşturma dosyalarının olduğu, bunların kaybettim denerek ABD’lilere teslim edildiğiyle ilgili başka bir kanıt var mı? Yok. İddianamede bu sonuca akıl yürütmesiyle varılmış. Akıl yürütmesiyle varılan casusluk suçlaması şöyle:
17/25 Aralık’ın en kritik ismi Saygılı bir yıl önceki bu seyahatte bilgisayarını kaybettiğini iddia ederek ABD’lilere ipad içerisinde daha sonra Zarrab-Atilla davasında kullanılan delilleri teslim etti. Yani bu geziyi organize eden Topuz da bu yüzden casus.
Soruşturma dosyasını okuyunca bu geziyi ilk önce ifadesinde Metin Topuz’un anlattığı anlaşılıyor. Saygılı ve diğerlerini nereden tanıdığını ayrıntılarıyla anlatırken bu ABD gezisisini de anlatmış. Peki ipada ne olmuş?
Topuz’un versiyonu şöyle. Evet bu ziyaret sırasında Sayglı ipadını kaybetmiş ama ABD’de değil. ABD'ye Amsterdam aktarmalı olarak uçmuşlar. Saygılı tableti Amsterdam'a gittikleri uçakta unutmuş, fakat ABD'ye giden uçağı kaçırma tehlikesi ile karşı karşıya kaldıkları için tableti bulamamışlar.
Ama Topuz’un ifadesinde olup iddianamede olmayan daha önemli bir bilgi var.
Topuz, Saygılı ve yardımcılarıyla 2012’de ABD’ye, İstanbul’daki Amerikalı DEA görevlileriyle birlikte gittiklerini anlatmış.
Ama iddianameyi okuyunca sanki sadece Topuz’un tek başına FETÖ’cü polis şeflerine eşlik ettiği zannediliyor.
Zaten davanın en temel çelişkisi de burada saklı.
İddianamedeki suçlamaların üzerine kurulduğu bütün görüşmeler, Emniyet ve savcılık ziyaretleri ve ABD gezisinde Topuz’un rolü “DEA görevlisi Amerikalılara” tercümanlık ya da mihmandarlık yapmak.
Ama suçlamaların hiçbirinde esas görüşmeleri yapan, irtibatları kuran, ABD gezisine bu polisleri götüren Amerikalı DEA yetkililerinden hiç bahis yok.
Halbuki eğer ortada bir suç varsa, bu suçun esas faili tercüman ve mihmandar olan Topuz değil, o Amerikalı resmi görevliler olmalı.
ABD elçiliği “talimatlarımız doğrultusunda” çalıştı derken bunu söyledi.
Ama ne savcılık ve de hükümet yetkilileri suçlamaların merkezindeki esas failler olan kurulan Amerikalı polislerin peşine düşmediler.
Çünkü onların peşine düşmek daha büyük bir uluslararası krize neden olabilirdi.
Öyle olunca da kabak, ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu için Brunson gibi hararetle savunmadığı, ABD elçiliği çalışanı olduğu için Türkiye’nin de yabancıların adamı muamelesi yaptığı Metin Topuz’un başına patladı.
‘O tarihlerde muhatabımız olan devletin resmi savcıları, polisleri FETÖ’cüyse ben ne yapabilirim’ diye özetlenecek savunması da, kendisinin sadece tercüman, mihmandar olduğunu ağlayarak anlattığı ifadeleri de bir işe yaramadı, içinde darbe, casusluk geçen büyük suçlamalarla yargılandı, o büyük suçlamalar ispatlanmadı, sonunda FETÖ’ye yardımdan 8 yıl 9 ay hapis cezası aldı.
Bu yardımın ne olduğu da anlaşılamadı.
Vehimler, komplo teorileri, akıl yürütmeler, ‘elçilik çalışanıysa kesin casustur’ önyargıları üzerine kurulmuş bu davanın Türkiye’ye gereksiz maliyetinin ise anlaşılmayacak bir tarafı yok.
.15/06/2020 04:01
Bize Twitter’ın bir oyunu mu bu? 23 “Aralık 2019’da Stanford İnternet Gözlemevi olarak Twitter’ı bir hashtagdeki tuhaflıklar konusunda uyardık: “Libya’ nın Haini Sarraj.” Feyyaz el Sarraj Libya Başbakan’ıydı. Hashtagin yayılma biçimi şüphe çekici görünmekteydi, hashtagle birlikte kullanılan fotoğraflar Eylül 2019’da Twitter’ın sildiği Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır kaynaklı devlet destekli etki operasyonundakilere benzemekteydi. Twitter da “Libya’nın Haini Sarraj” hashtagini yaratan hesapların daha önce silinen ağla bağlantılı olduğunu doğruladı ve bizimle silinen bu 5350 hesaptan atılan 36.523.977 tweeti paylaştı. Biz bu raporun adını “Suçu İran’ın, Katar’ın ve Türkiye’nin üzerine at” koyduk. Çünkü bu hesaplarla Arap dünyasındaki terörizmden, Malezya Hava Yolları’na ait uçağın kaybolmasına, COVID-19’a kadar her konuda bu üç ülkeyi suçlanmıştı.”
Türkiye, Twitter’ın AK Parti Gençlik Kolları’yla bağlantılı 7 bin 340 hesabı silmesini konuşuyor. İktidar sözcüleri bu uygulamaya çok kızgın.
Halbuki Twitter ilk defa bunu yapmıyor.
Bundan iki ay önce 2 Nisan 2020 günü Twitter, benzer bir açıklama yaparak Sırbistan, Suudi Arabistan, Mısır, Honduras ve Endonezya hükümetleriyle bağlantılı organize manipülasyon yapan 20 bin sahte hesabın silindiğini açıklamıştı.
Gerekçe; bu organize ağlar ve sahte hesaplarla demokratik müzakerenin altının oyulduğuydu.
Twitter’ın açıklamasına göre Suudi Arabistan ve Mısır hükümetleriyle bağlantılı hesapların hedefindeki ülkelerin başında ise Türkiye geliyordu.
İşte yazının girişindeki alıntı bu tespitin yapıldığı Stanford İnternet Gözlemevi’nin hazırladığı raporun ilk paragrafı.
Stanford İnternet Gözlemevi, Stanford Üniversitesi’ne bağlı Freeman Spogli Uluslararası İlişkiler Enstitüsü bünyesindeki Siber Politikalar Merkezi’nin bir çalışması. ABD ya da başka bir devletle bir ilgisi ya da bağlantısı yok. Enstitüye adını veren sponsor Freeman-Spogli ünlü bir Amerikan yatırım fonu.
Bugünlerde hazırladıkları rapor yüzünden Türkiye ve Erdoğan düşmanı olmakla suçlanan Stanford İnternet Gözlemevi, daha iki ay önce hazırladıkları raporda, Mısır, Suudi ve BAE destekli Twitter hesaplarının, Aralık 2019’da Erdoğan’la Sarraj’ın Dolmabahçe’de çekilmiş tokalaşma fotoğrafı eşliğinde “Libya’nın Haini Sarraj” hashtagini açarak milyonlarca tweet atmaya başlamasının sebebi olarak Türkiye ile Libya arasında imzalanan deniz kıra sahanlığı anlaşmasını göstermişti.
Rapora göre Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri hükümetleri bu 5.350 hesabı DotDev ve Smaat adlı iki dijital şirket üzerinden yönetmiş, bu hesaplar düzenli olarak Hafter propagandası yapmış, Hafter’in Trablus operasyonları sırasında yoğun destek kampanyaları düzenlenmiş, kurulan haber sitelerinde Libya’da halkın Türkiye karşıtı olduğu, Türkiye karşıtı hashtaglerin ülkede trend topic listelerine girdiği gibi sahte haberler yapılıp, bu sahte hesaplar üzerinden yayılmıştı.
Bu hesaplar, kendilerine “Emirlikler ve Gurur”, “Tunus benim tutkum”, “Seni seviyorum Sudan” gibi adlar seçerek ve adreslerini başka Arap ülkelerindeymiş gibi göstererek Arap kamuoyunun Türkiye ve Katar’ın politikalarına karşı tepkili olduğu izlenimini vermeye çalışmışlardı.
Twitter, iki ay önce sadece Türkiye karşıtı bu ağların hesaplarını silmedi.
Aynı gün Mısır’dan yine Mısır devletiyle bağlantılı 2541 hesap da benzer gerekçelerle silindi. 7 milyon 935 bin tweet atılmış bu sahte ağ, Sisi yanlısı Mısırlı tabloid gazetesi El Fagr tarafından yönetilmekteydi.
Bu sahte hesaplarla Müslüman Kardeşler terörist olarak gösterilip, sık sık Sisi’yi öven hashtagler paylaşılmış, yine Katar, İran ve Türkiye hedef alınmıştı.
“Katar terörizmi destekliyor”, “İran’da gösteriler”, “Türkiye’de kadın hakları” gibi hashtagler eşliğinde bot hesaplar ve profesyonel troll hesaplar kara propaganda içeriklerini yaymışlardı.
Tabii başta gazetenin genel yayın yönetmeni olmak üzere, gazetenin yazarlarının yazıları da binlerce kez paylaşılıp, sahte bir kamuoyu ilgisi yaratılmıştı.
Twitter’ın iki ay önceki açıklamasında en çok hesap sildiği ülke ise Sırbistan olmuştu.
43 milyondan fazla tweet atan 8558 hesabın silindiği Sırbistan’daki bu ağ, doğrudan devlet başkanı Aleksandar Vucic ve partisi Sırp İlerici Parti’ye (SNS) bağlıydı.
Stanford İnternet Gözlemevi’nin Sırbistan’da iktidar partisinin kurduğu sosyal medya şebekesiyle ilgili hazırladığı raporun başlığı; “Sırbistan için aslanlar gibi savaşıyor.”
Başlık kadar hikaye de çok tanıdık.
Bu sahte hesaplarla Devlet Başkanı Vucic’in tweetleri yüzbinlerce kez retweetlenmiş, onun “ülke için aslanlar gibi savaştığını” söyleyen sahte açıklamalar yayılmış, muhalif partilerdeki siyasilerin attıkları tweetlerin altına halktan tepki aldıkları intibaını vermek için binlerce olumsuz yorum yazılmıştı.
Sanal şebeke 2018’de Vucic’in iktidarını sarsan “Beş Milyondan Yalnızca Biri” eylemleri sırasında aktif olarak propaganda, yalan haber ve muhaliflere saldırı için kullanılmış, eylemlere karşı büyük bir kamuoyu tepkisi varmış intibası yaratılmaya çalışılmıştı.
Twitter’ın bu ülkelerde yaptığı bir içerik sansürü değil, amaç devletlerin organize ağlar ve sahte hesaplarla sosyal medyada manipülasyon yapmasını, demokratik tartışmayı zehirlemesini engellemek.
Bu yüzden de bu filtreye iki ay önce Honduras devlet başkanı Hernandez’e bağlı 3,104 hesaplı bir organize sanal manipülasyon şebekesi de, Endonezya’da ayrılıkçı harekete karşı devletin kurduğu bir troll organizasyonu da yakalandı.
Aslında iki ay önce Twitter’ın Türkiye karşıtı Suudi, Mısır ve BAE devletlerinin desteklediği hesapları silmesi, Türkiye’deki iktidar çevrelerinde memnuniyetle karşılanmıştı.
O günlerde atılan birkaç başlığı hatırlayalım:
“Twitter Türkiye'ye operasyon çeken 7891 hesabı affetmedi!”
“Twitter'da Türkiye aleyhine uluslararası algı oluşturan binlerce hesap deşifre oldu”
“Prens Selman’a darbe”
“Suudi Arabistan, BAE, Mısır’a şok”
“Twitter Türkiye’yi hedef gösteren hesapları sildi”
Şimdi de iki ay sonra aynı Twitter, Türkiye’de iktidar partisiyle ilişkili organize bir ağa bağlı, çoğu sahte hesapları sildiğinde atılan başlıklara bakalım:
“Twitter Türkiye karşıtı bir kara propaganda makinesine dönüştü”
“Başkan Erdoğan'a destek olmak, yerli ve milli olaylarda hassasiyet göstermek Twitter için sansür nedeni oldu”
“İşte yasakçı Twitter’ın akıl hocaları! PKK ve FETÖ sevici çıktı!”
Halbuki Twitter, kendi sistemi üzerinden organize ağları, sahte bot hesapları, aynı DNS’den açılmış propaganda hesaplarını teknik olarak tespit ediyor ve bu datayı da analiz ettirmek üzere Standford İnternet Gözlemevi’ne veriyor, onlar da her ülke için ayrı raporlar yayınlayarak bu datalarla organize manipülasyonun nasıl yapıldığının bir resmini çıkarıyorlar. Tabii bunu yaparken bu organizasyonla kimlerin hedef alındığını, hangi mesajların verildiğini de gösteriyorlar. Ama bu içeriklerin sansürlendiği anlamına gelmiyor, engellenmeye çalışılan bu siyasi amaçlar için kullanılan yöntemler.
Ama iktidar sözcüleri ve medyası, daha iki ay önce Türkiye’ye karşı manipülasyon yaptığı için Mısır’ın, Suudi Arabistan’ın, BAE’in hesaplarını kapatan, hükümet destekli manipülasyonu Sırbistan’da, Honduras’ta ya da Endonezya’da yapıldığına bakmadan cezalandıran Twitter’ı Türkiye’ye karşıtı olmakla, FETÖ ve PKK destekçiliğiyle, sansürcülükle suçluyorlar.
Üstelik bunu yine Twitter’da yapıyorlar.
Herhalde yakalanmış olmanın mahcubiyetiyle olsa gerek, Türkiye ile birlikte devlet destekli organize ağlara ait hesapların silindiği Rusya ve Çin hükümetleri ise sessizliklerini koruyor.
Bir gün önce Twitter’ı sansürün merkezi, Türkiye’ye karşı kara propagandanın adresi olarak gösteren devlet yetkileri bir gün sonra ise havalimanının ek pistinin açılışını Twitter üzerinden canlı yayınlayıp, koronavirüsle mücadelede son durumu, Demirtaş’ın eşine hakaret eden kişiye soruşturma açıldığını, Kuzey Irak’taki PKK kamplarına operasyon başladığını yine Twitter üzerinden duyurdular.
Demek ki demokratik müzakereyi manipüle etmeden, yalan haberleri yaymadan, organik olmayan hesaplarla organize olmadan, gücünü abartmak için sahte hesaplara başvurmadan da ifade hürriyeti kullanabiliyor.
Keşke Türkiye’deki ifade hürriyetinin sınırları da Twitter’daki kadar geniş ve kendi idarecilerimiz eleştirilere mekanın sahibi Jack kadar açık olabilseydi...
.17/06/2020 05:33
Sonuçta ‘özel bir sektör’ 48 Önceki akşam Habertürk televizyonunda ilginç bir tartışma yaşandı.
Türkiye’nin Nabzı programının tartışmacılarından emekli bir askeri hakim olan avukat Salim Şen, programın diğer konuklarından Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’in HDP’nin kapatılması gerektiğini anlattığı konuşmasından sonra, artık milli bir TV sporu olan HDP’siz HDP’nin tartışılmasına tepki gösterdi “Ne manidardır yıllardır HDP konuşulur, yalnız burada değil hiçbir mecrada HDP gelip kendisini savunamaz, ama legaldir. Meclis’te grup toplantısı yapar. Meclis kürsüsünden daha kutsal bir yer var mıdır?” diye sordu.
Ucu Habertürk’e de dokunan eleştiriye program sunucusu Didem Arslan Yılmaz cevap verdi: “Salim bey bu soru sık sık geldiği için söylüyorum. Sonuçta biz kamu kuruluşu değiliz, özel bir sektörüz. Bu bir tercihtir. Bu tercihin nedenleri öyle ya da böyle farklıdır. Ama zaman zaman bu ekranlarda HDP’liler olmuştur.”
Dün bu açıklamaya yoğun eleştiriler gelince, kanalın ekran yüzleri Habertürk’ün konuk seçimi kriterlerini anlatan açıklamalar yaptılar.
Örneğin Mehmet Akif Ersoy şöyle yazdı:
“Devletin birliği ve vatanımızın bütünlüğüne kastederek, silahlı kalkışma yürüten PKK terörüne karşı; Vatanımızı milletimizi ve demokrasimizi savunma mücadelesini yurt içinde ve dışında kanıyla canıyla sürdüren güvenlik güçlerimizin bu şerefli, uluslararası ve ulusal hukuk açısından tamamen meşru olan mücadelesine saygılı olmayan, bu kapsamda, PKK’yı terör örgütü olarak görmeyen ve kanlı eylemlerini açık seçik bir şekilde kınamayan kişileri ve temsilcileri tartışma programlarına evrensel yayıncılık ilkeleri ve kendi yayın çizgimiz gereğince davet etmiyoruz.”
Veyis Ateş ise şöyle dedi:
“Terör örgütleriyle araya mesafe koymayanları, kanlı eylemleri kına(ya)mayanları Habertürk ekranlarına davet etmiyoruz, etmeyeceğiz de...”
Ne ilginçtir ki bugün böyle kriterler ileri süren kanal, 2015 yılı içerisinde 14 Ocak, 17 Şubat, 6 Mart, 22 nisan, 14 Temmuz, 28 Ağustos’ta yani neredeyse her ay HDP lideri Selahattin Demirtaş’ı ağırlamıştı. Üstelik, bu programlardan biri bugün “davet etmiyoruz, etmeyeceğiz” diyen gazetecinin, diğeri, “özel bir sektörüz” diyen gazetecinin programlarıydı. Yine şu anda hapiste olan Figen Yüksekdağ, İdris Baluken’in de aralarında olduğu çok sayıda HDP’li Mart 2016’ya kadar defalarca bu kanaldaki programlara katılmış, aynı medya grubunun gazetesine uzun röportajlar vermişti.
Herhalde o günlerde ya HDP bizim duymadığımız bir tonda PKK’ya terör örgütü deyip, arasına mesafe koymuştu ya da dört yıl önce Habertürk “özel bir sektör” değildi.
“PKK’yı terör örgütü olarak görmeyen ve kanlı eylemlerini açık seçik bir şekilde kınamayan kişileri ve temsilcileri tartışma programlarına evrensel yayıncılık ilkeleri ve kendi yayın çizgimiz gereğince davet etmiyoruz” gazeteci arkadaşımız da daha geçen yıl bu vakitlerde, PKK’nın kurucusu ve lideri Öcalan’a “Kürt isyanı lideri”, “yerli ve milli” diyen bir akademisyeni, İmralı’da Öcalan’la üç saat görüştükten sonra yarım saat Habertürk ekranlarında misafir edip, postacılığını yaptığı Öcalan’ın, seçimlere günler kala yazdığı “İstanbul seçimlerinde tarafsız kalın” mektubu üzerine konuşturmuştu.
Muhtemelen gazeteciliğin evrensel ilkelerinden cevap hakkını kullandırmak üzere bugün 10 dakika telefonla bağlanılacak herhangi bir HDP’li, yayın sırasında Öcalan’a “Kürt isyanı lideri” ya da “yerli ve milli” demezdi.
Yani ‘televizyonumuza kimi neden çağırmıyoruz’ hakkında ‘evrensel yayın ilkeleri’ açıklamak pek iyi bir fikir olmayabilir.
Çünkü, o yayın ilkeleri masaya bir yatırılırsa, televizyona çıkana kadar kimsenin adlarını bilmediği ve ne diyeceklerini merak da etmediği bir takım karakterleri nereden buluyorsunuz, her akşam televizyonlar arasında devir daim yapan, virüsten, Suriye’ye her şeyi sırayla tartışan bir grup onaylı gazeteci/avukat/emekli asker/siyasetçi dışında, yıllarca televizyonlarda gördüğümüz gazeteciler, ne diyecekleri merak edilen entelektüeller, alanında uzman akademisyenler neden ekranlarınızda artık hiç görünmüyor, onların televizyona çıkarılıp çıkarılmayacağına kim ve hangi kriterlere göre karar veriyor, neden bütün kanallara iktidar destekçisi ve muhalif olarak aynı insanlar çıkıp duruyor gibi cevap vermenin o kadar kolay olmadığı daha çetin sorular onları bekliyor olacak
Herkesin anlayışla karşılayacağı “şartlar malum” bahanesine sığınıp sessiz kalmak varken, bu tuhaf medya düzenini evrensel yayıncılık ilkeleri diyerek savunmaya başlayanların bu zor sorulara da hazırlıklı olmaları gerekir.
Hadi Meclis’te grubu olmasında, haftada bir Meclis’i yönetmesinde devletin bile bir sakınca görmediği HDP’lilerin kanalınıza neden çıkarılmadığını PKK’yla açıkladınız.
Peki ya diğer partilerin liderlerini neden gramla çıkardığınızı ya da bazılarını neden hiç çıkarmadığınızı nasıl açıklayacaksınız?
2018 seçimlerinde yüzde 22.64 oy almış, Türkiye’nin ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu son 10 ayda iki kez Habertürk’e çıkarılmış. 4 Eylül 2019 ve son çıkış tarihi 12 Nisan 2020.
Yine 2018 seçimlerinde yüzde 10 oy almış İyi Parti’nin Genel Başkanı Meral Akşener de son 10 ayda iki kez bu kanalda misafir edilmiş. 26 Aralık 2019 ve son olarak 22 Nisan 2020.
2018 seçimlerinde 1.34 oy almış Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ise en son Kasım 2019’da Habertürk’te konuk olmuş.
Eski Başbakan ve Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu, en son 15 Temmuz 2016 darbe gecesi, telefonla Habertürk’e bağlanmış. Bir parti kurmasına, neredeyse her akşam tartışma programlarında yerden yere vurulmasına rağmen dört yıldır bu kanala çıkarılmıyor.
Eski Başbakan Yardımcısı ve DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ise daha şanslı. O parti kurulmadan önce bir kere bu kanala çıkmayı başardı. Ama partiyi kurduktan sonra çıkmadığı Youtube kanalı kalmamasına, “özel bir sektör” olan bir tv kanalının tercih edeceği kadar rağbet görmesine rağmen, yine neredeyse her akşam tartışma programlarında kulağının yüksek sesle çınlatıldığı bu kanaldan o da davet alamıyor.
Ekrem İmamoğlu, son bir yıldır üzerinde en çok konuşulan siyasetçi. Pandemi krizinde belediyelerin icraatları, karşılaştıkları engeller konuşması için yeterli sebeplerdi. Ama buna rağmen, o da son 10 ay içerisinde en sonuncusu 8 Ocak’ta olmak üzere sadece iki kere Habertürk’e çıkabilmiş.
(Aslında ana akım haber kanalları içinde hala en çok sesli olanı Habertürk. TRT’den daha kamu yayıncısı gibi davrandıkları da açık. En çok CHP’liler olmak üzere İyi Parti ve zaman zaman Saadet partisinden isimler bu kanaldaki tartışmalara davet alıyor. Ama bu ağır medya şartlarını savunarak tartışmayı başlattıkları için örnekleri Habertürk üzerinden verdik.)
Muhakkak bu kararlar da ‘evrensel yayıncılık ilkeleri’ne göre alınmıştır.
Ama Habertürk ve diğer ana akım televizyon kanallarının, sahiden evrensel yayıncılık ilkelerini tam anlamıyla uyguladıkları bir parti lideri var.
2018 Genel Seçimlerinde yüzde 0.28 oy almış Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek.
Perinçek’in Twitter hesabına girip Aralık 2019’dan itibaren saymaya başlayalım.
2019 Aralık ayında Perinçek bir kez CNNTürk’e, üç kez Habertürk’e çıkmış.
Ocak 2020’de iki kez Habertürk’e, üç kez CNNTürk’e, Şubat 2020’de dört kez Habertürk, üç kez CNNTürk, birer kez de Haber Global ve TV100’e konuk olmuş.
Mart ve Nisan’da bir pandemi arası verilmiş. Sadece birer kez Habertürk, CNNTürk ve Beyaz Tv’ye çıkabilmiş.
Mayıs’ta bu kez evinden tekrar sahalara geri dönmüş. 4-6-11-18-20 Mayıs’ta beş kez Habertürk, 12-22-25-27-29 Mayıs’ta beş kez CNNTürk, 1-12-20-28 Mayıs’ta üç kez Ahaber, 1-14 Mayıs’ta iki kez Akit TV’ye çıkmış. 1 Mayıs’da aynı gün içinde üç kanaldaki yayınlara konuk olmuş, neredeyse bütün Mayıs ayını tvde konuşarak geçirmiş.
Ve henüz yarısında olduğumuz Haziran ayı. Şu ana kadar 1-3-12-15 Haziran akşamları dört kez Habertürk’te, 5-4 Haziran’da iki kez CNNTürk’te, birer kez de Ahaber ve Haber Global’de kendisinin değerli fikirlerini uzun uzun dinleme fırsatı bulduk.
Yani son 10 ayda Perinçek, ana akım haber kanallarına 50 kez, sadece Habertürk’e 19 kez çıkmış.
Bu aynı kanala son 10 ayda çıkarılan bütün diğer muhalefet parti liderlerinin sayısının üç katından fazla.
Bu sayı son 10 ayda Perinçek’in kendi kanalı Ulusal Kanal’a çıkış sayısına da denk.
Doğu Bey’in Habertürk’te misafir olduğu 19 programın 17’si, konuk tercihlerini “özel bir sektörüz” diye açıklayan deneyimli spikerin programları olmuş.
Peki gerçekten de Perinçek’e olan bu yoğun ilginin sebebi ne?
Ona diğer parti liderlerine aralanmayan televizyonların kapılarını ardına kadar açan ne?
Reytinginin yüksek olması mı, iktidardan aldığı “yakinimdir” kartviziti mi, yoksa bu sadece “özel bir sektör”ün tercihi mi?
Bu sorunun cevabı için bundan iki yıl önce 29 Mayıs 2019 günü Ankara’daki bir otel salonunda düzenlenen toplantıya gitmeliyiz.
“Üretimde Atılım için Türkiye- Çin İşbirliği” adlı toplantı Vatan Partisi tarafından düzenlenmişti. Üç serilik toplantıların ilk ikisi İzmir ve İstanbul’da yapılmıştı.
Ankara’daki final toplantısında masada yan yana oturan isimler çok ilginçti:
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Çin Halk Cumhuriyeti Türkiye Büyükelçisi Deng Li, Siyasi Müsteşarı Wang Fei, Basın ve Halkla İlişkiler Müsteşarı Xie Xinxing, Ekonomi ve Ticaret Ataşesi Li Qian ve Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, BMC Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ethem Sancak, Okan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bekir Okan, Onur Air Yönetim Kurulu Başkanı Cankut Bagana, Arzum Yönetim Kurulu Başkanı Murat Kolbaşı, İş Bankası Genel Müdür Yardımcısı Gamze Yalçın...
İzmir ve İstanbul’daki toplantılara da iş dünyasından Yaşar Holding, Zorlu Holding’in patronları gibi üst düzeyde yoğun katılım olmuştu.
İşadamlarının bu yoğun ilgisi şaşırtıcı değil.
Çin, dünyanın yeni süper gücü, bir işadamının Çin’le işinin olmaması mümkün değil. Ayrıca Türkiye’deki işadamları için Çin, artık yatırım ve finans kaynağı.
Tarihi İpek Yolu’nu canlandırmak ve bu hat üzerindeki ülkelerle işbirliğini artırmak için başlattığı Kuşak Yol projesiyle, Çin’in Türkiye’deki yatırımları da gittikçe artıyor.
Bu amaçla Çin ihracat sigorta şirketi Sinosure, Türkiye’de yatırım yapan Çinli şirketlere kredi desteği vermeye başladı ve bu güvenceyle Tekstilbank’tan Trendyol’a, Demirer Kablo, Netaş’tan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’ne kadar Çinli firmalar Türkiye’den satın almalar yaptı. Çinli firmalar Türk ortaklarıyla birlikte Tuzgölü’nde doğalgaz depoloma tesisi yapıyor, Avcılar’da liman işletiyor, Yumurtalık’ta termik santrali inşa ediyor, nükleer santral ihalelerine giriyor.
Çinli ihracat sigorta kuruluşu Sinosure’un finans desteği verdiği en büyük yatırımlardan biri de 2018 yılında Ankara’da açılan Kazan Soda Elektrik Üretim Tesisi.
Çinlilerin verdiği 1 milyar dolara yakın finansmanla kurulan dev tesisin sahibi Ciner Holding. Yani Habertürk’ün sahibi olan holding. Tesisin açılışını da Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Çin’in Ankara Büyükelçisi birlikte yapmıştı.
Yani bu şartlarda bütün akıllı işadamları Çin’le ilişkilerini iyi tutmak ister. Çin gibi kapalı, sert bir ideolojik çekirdeği olan devletle ilişkileri iyi tutmak kolay değil.
Bunun için en kestirme yol Çin’le iyi ilişkileri olan birinin referansı.
Çin’le güçlü ideolojik bağları bulunan, Çin’i model olarak gören, Uygurlara yaptığını dahi hararetle destekleyen, Çin devlet televizyonlarına çıkarılan, Sincan’da herkesin ne kadar mutlu olduğunu anlatmak için, Çin’in 75’inci yıldönümünü kutlamak için kuşe kağıda basılmış kalın ekler hazırlayıp, herkese dağıtan bir parti ve onun lideri bu yüzden bulunmaz bir imkan.
Onunla iyi ilişkiler kurmak demek Çin’le de iyi ilişkiler kurmak anlamına gelir
Çin Büyükelçisi de Vatan Partisi’nin düzenlediği Çin ve Türkiye arasındaki ekonomik işbirliğinin konuşulduğu bir toplantıya Perinçek’le birlikte katılarak işadamlarına bu mesajı vermiş oldu. Türkiye’de herhangi bir ülkenin büyükelçisinin daha önce bir partinin düzenlediği yatırım toplantısına katılıp, işadamlarıyla bir araya geldiği vaki değildi.
Yani Çin’le ortak enerji işleri olan Ciner Holding’in Habertürk’ünde, yine yolu Çin’e sık sık düşen sektörlerde faaliyet gösteren Demirörenler’in CNNTürk’ünde Perinçek’in bu kadar sık görülmesinin sebebi sadece hükümetin yaktığı “çıkarın, konuşsun” yeşil ışığı olmayabilir.
Sonuçta onlar kamu kuruluşu değil, “özel bir sektör”. Ve bu da bir tercih..
.20/06/2020 07:04
Bu ne güzel bir skandal! 43 Dün Karar TV’nin liderlerle ekonomi başlıklı röportajlar serisine konuk olan Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, kamuda etik meselesinden bahsederken çarpıcı bir olay anlattı.
Davutoğlu’nun anlattığı olayın merkezindeki isim mart ayında bir gece yarısı Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle “görevine son verilmiştir” denerek görevden alınan eski Ulaştırma Bakanı Cahit Turhan. Neden görevden alındığı hala meçhul.
Turhan, 2005-2015 yılları arasında 10 yıl boyunca AK Parti iktidarında Karayolları Genel Müdürü olarak görev yapmıştı.
Sonra yine sebebi açıklanmayan bir gerekçeyle Davutoğlu’nun Başbakanlığı sırasında önce görevden alındığı açıklandı, sonra emekli edildi.
Kariyerinin daha sonraki aşamalarını hala Ulaştırma Bakanlığı sayfasında olan CV’sinden okuyalım:
“Bu görevinden emekli olduktan sonra Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı, ardından Danıştay Üyesi olarak vazife yürütmüştür. Danıştay Üyeliğinden emekliliğinin ardından, Kuzey Marmara Otoyolu inşaatını üstlenen konsorsiyumun CEO'luğuna getirilmiştir.”
Yani kendi Karayolları Genel Müdürlüğü sırasında ihalesi yapılmış, hatta projesi revize edilmiş bir otoyolu yapan konsorsiyumun CEO’su olmuştu.
Daha sonra Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildi ve Cumhurbaşkanı tarafından Ulaştırma Bakanlığı’na getirildi.
Davutoğlu “Bir tarafta o konsorsiyumun devlet tarafında oturuyorsunuz, kısa bir süre sonra konsorsiyum tarafında oturuyorsunuz. Sonra Ulaştırma Bakanı olarak tekrar devlet tarafına oturuyorsunuz. Burada artık ilişkileri kontrol etme şansınız yok” diyerek bu ilginç kariyeri sorguluyor ve Kamu Etik Yasası’nın neden önemli olduğuna örnek olarak gösteriyor.
Aslında bu örneği ilk olarak TV5’de, ardından kendisiyle Karar TV’de yaptığımız röportajda da anlatmıştı. Bu üçüncü oluyor.
Ama nedense yine çok büyük bir şaşkınlığa neden olmadı.
Demek ki Türkiye’de kamuda etik konusunda kamuoyunun tahammül çıtası epey yukarılarda.
‘Anavatan’ Türkiye’de işler böylesine olağan hale gelmişken, ‘yavruvatan’ KKTC’de ise bir torpil iddiası hükümeti sarsıyor.
Her şey geçen Cuma akşamı saat 22.00’de Antalya’dan havalanan Ada Havacılık’a ait özel bir jetin Lefkoşa Ercan Havaalimanı’na inmesiyle başladı.
Beş erkek ve dört kadını taşıyan özel jetin yolcuları ve üç mürettebatı bir rivayete göre VİP kapısından başka bir rivayete göre itfaiye kapısından çıkarak, herhangi bir kontrolden geçmeden, gümrüğe dahi uğramadan, daha da önemlisi pandemi nedeniyle KKTC’ye gelen herkesin girmek zorunda olduğu 14 günlük karantina uygulamasından muaf tutularak havalimanı dışında kendilerini bekleyen özel araçlara binip, kumarhanesiyle ünlü bir otele yerleştiler.
Skandalı Yeni Düzen gazetesi manşetinden duyurdu: “Ercan’a karantinasız özel yolcu: Biz özel izinliyiz.”
Pandemi sürecinde KKTC’ye yurtdışından gelen herkes 14 gün boyunca belirlenen otel ve rezidanslarda karantinada kalmak zorunda.
Aralarında İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinden dönen Kıbrıslı öğrencilerin de olduğu 780 kişi hala karantinada. Sıkı uygulanan bu karantina şartları nedeniyle Güney Kıbrıs’ta çalışan Kıbrıslı Türkler işlerine gidemiyor.
Bu sıkı karantina uygulamaları ve alınan tedbirler işe de yaramış. KKTC’de mayıs ayından itibaren hiç koronavirüs vakasına rastlanmamış.
O yüzden toplum da bu kuralların sıkı uygulanması konusunda hassas.
Peki kimdi karantinaya sokulmadan ülkeye girişine izin verilen bu özel jetin yolcuları?
KKTC Turizm Bakanı Ünal Üstel, tepkiler üzerine bir basın toplantısı düzenledi ve gelen dokuz kişinin Türkiye’nin en büyük turizm acentelerinden, her yıl Rusya ve Ukrayna’dan Türkiye’ye 2 Milyon, KKTC’ye 500 bine yakın turist getiren ANEX Turizm’in sahibi Neşet Koçkar ve ekibi olduğunu açıkladı.
Turizm Bakanı’na göre Türk turizmci ve yanındakiler KKTC’ye Lapta Marina Projesi için gelmişlerdi.
İçinde yat limanı ve iki otelin olduğu projenin ihalesinde Koçkar’ın şirketi ikinci olmuş ama ihaleyi alan firma pandemi yüzünden şartları henüz yerine getirmediği için ihaleyi düzenleyen Lapta Belediyesi birinci ve ikinci olan firmalara birer mektup yazmıştı.
Turizm Bakanı’na göre Türk turizmci ve ekibi de belediyenin bu daveti üzerine KKTC’ye gelmek istemiş, kendisi de Bakanlar Kurulu’ndan şifahi izin alarak ülkeye yatırım çekmek için karantina şartı olmadan ülkeye girmelerine izin vermişti.
Bakan biraz daha ileri gidip, bu kararı eleştiren muhalifleri zaten zor bela KKTC’ye gelen yatırımları engellemeye çalışmakla suçladı.
Ama onun anlattığı bu hikaye ertesi gün yine Yeni Düzen gazetesine konuşan Lapta Belediye Başkanı tarafından yalanlandı.
Projenin sahibi olan belediye başkanı, böyle bir davet yapmadıklarını, heyetin geleceğinden haberdar olmadıklarını, zaten gelenlerden hiçbirinin de marina bölgesine uğramadığını açıkladı.
Bu açıklama ortalığı iyice karıştırdı.
Bütün gazeteler ve muhalefet hükümeti kumarhaneye gelen hatırlı kişilere torpil yaparak Kıbrıslıların sağlığını riske atmakla suçladı.
Konuyla ilgili Kıbrıs Meclis’inde hararetli bir oturum oldu. Skandal koalisyon ortaklarını da karşı karşıya getirdi. Küçük ortak Halkın Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Kudret Özersay muhalefetin eleştirilerinin haklı olduğunu söyledi.
Skandal iktidarın büyük ortağı UBP’yi de karıştırdı. Turizm Bakanı’nı savunanlar ve görevde alınmasını isteyenler arasında tartışmalar yaşandı.
Ve nihayet baskılar üzerine dün UBP lideri ve KKTC Başbakanı Ersin Tatar, Turizm Bakanı’nı görevden aldı.
Fakat bu sefer de başka bir kriz ortaya çıktı. Başbakan’ın Turizm Bakanı ile birlikte başka bir nedenle görevden aldığı Sosyal Güvenlik Bakanı yerine yaptığı atama, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya takıldı. Akıncı, Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na atanmak istenen ismi hakkında devam eden bir yolsuzluk soruşturması olduğu için veto etti.
Bu arada haberin çıkmasından hemen sonra turizmci Neşet Koçkar ve beraberindekiler tekrar jetlerine binerek Türkiye’ye döndüler. Koçkar açıklama yaparak, kumarhane için değil, marina ihalesi için KKTC’ye geldiklerini iddia etti, rahatsızlık verdiği için Kıbrıslılardan özür diledi ve ihaleden de çekildiklerini açıkladı.
Fakat Kıbrıs medyası ve muhalefet partileri bu skandalın peşini bırakmıyor. Uçağın gelişinden haberdar olduğu ortaya çıkan Başbakan, Ulaştırma Bakanı, Dışişleri Bakanı da hedefte.
Bu arada olaya el koyan polis, dokuz kişinin kaldığı otelin güvenlik kayıtlarını incelemeye aldı.
Gazetelerde türlü iddialar var. Bir iddiaya göre bu heyet, Kıbrıs harekatının yıldönümünde açılışı yapılacak bir açık hava müzesinin hazırlıkları için adaya gelmişti, giriş izinleri Ankara’dan verilmiş, o yüzden hükümet sessizce skandalı kabul etmişti.
1 Temmuz’da bitecek karantina uygulamasının kaldırılmasına bir hafta kala ihlali, üstelik ekonomisi Türkiye’ye bağımlı, yalıtılmış adaya en çok turist getiren bir turizm acentesinin sahibine yapılmış bir torpil ‘yavruvatanda’ hükümeti yıkabilir.
Aynı şartlarda yatırım için gelecek bir yabancıya böyle bir torpil yapılması herhalde Türkiye’de haber bile olmazdı.
Kıbrıslılar ise bu skandalla ilgili gelişmeleri epey öfkelenerek takip ediyor.
O yüzden Türkiye’den bu haberi okurken insan ister istemez bir miktar imreniyor.
Evet KKTC’de Türkiye’nin vesayetinde bir demokrasi var. Ülkedeki Türkiye Büyükelçisi, Türk askeri birliğine bağlı olan güvenlik teşkilatı her şeyin üzerinde bir güce sahip.
Ama yine de karşımızda çalışan parlamenter sistemi, özgür medyası olan bir ülke var.
Toplum, siyaset, medya ülkeye yatırım yapan, turist getiren büyük bir turizm şirketinin sahibine bile ayrıcalık yapılmasına tahammül göstermiyor.
Muhalefetin ve medyanın baskısıyla bakan görevden alınabiliyor. Gazeteler ve televizyonlar, en sert ifadelerle hükümeti yerden yere vuruyor ama hiçbir gazeteci gözaltına alınmıyor, hakaret davaları açılmıyor.
Hükümetin atamak istediği bakan, Cumhurbaşkanı tarafından hakkındaki iddialar nedeniyle veto edilebiliyor.
Bütün bunlar artık bize o kadar uzak ki.
Kıbrıslılar bu skandalı ülkedeki kokmuş siteme, Türkiye’nin vesayetindeki demokrasiye bağlıyor ve öfkeleniyor.
Halbuki bir de gelip bu skandala ve ardından yaşananlara Anavatan’dan baksalar, ellerindekinin kıymetinin farkına varacaklar
.2/06/2020 02:31
Post travmatik seçim bozukluğu 79 İki hafta önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Saraçhane’deki binasının önünde bir protesto gösterisi vardı.
Milli Beka Hareketi üyeleri Ekrem İmamoğlu’nun Fatih Sultan Mehmet türbesindeki davranışlarını protesto ettiler.
Protestoculara göre İmamoğlu, 29 Mayıs günü Fatih Sultan Mehmet türbesine girerken ellerini arkadan bağlamış, hatta türbeye tekme atarak saygısızlık yapmıştı.
Protestolar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin resmi hesabından paylaşılan İmamoğlu’nun 29 Mayıs günkü Fatih Türbesi ziyareti görüntülerini, Pelikan olarak bilinen gruba ait bir internet sitesinin alıp “İmamoğlu’ndan Fatih türbesine büyük saygısızlık” olarak yayınlamasıyla başlamıştı.
Görüntüler hızla sosyal medyada yayılmış, aralarında gazetecilerin, siyasetçilerin, sosyal medya trollerinin olduğu binlerce kişi içinde Pontus, Rum, Bizans geçen ifadelerle hakaretler etmiş, İmamoğlu “Bunu ancak kripto bir Rum yapar”, “Meydan okuyor, intikam alıyor” diye suçlanmıştı.
Aslında görüntülere dikkatli bakınca İmamoğlu’nun elleri arkada karşısında yürüdüğü türbenin Fatih’in değil, Fatih Camii yanındaki aynı hazire içinde bulunan türbelerden eşi Gülbahar Hatun’un türbesi olduğu görülebiliyor. “Tekme attı” dedikleri de bu türbe. Yine dikkatli bakınca tekme atmadığı, ayağındaki bir şeyi silmeye çalıştığı görülüyor. Ayrıca neden Gülbahar Hatun’un türbesine tekme atsın ki? Üstelik görüntülerin devamında İmamoğlu’nun Fatih türbesinin içinde okunan Kuran ve duaya katıldığı da görülüyor.
Ama bütün bu makul açıklamalar, İstanbul Belediye başkanının 29 Mayıs günü kameraların önünde Fatih’in türbesine hakaret ederek tarihin intikamını almaya çalışan kripto bir Rum olduğuna inanmak isteyenleri durdurmaya yetmedi.
En fazla ‘bir türbe haziresine girerken ellerini arkadan bağlamak yakışık almaz’ denip geçilecek bu görüntüler üzerine binlerce tweet atıldı, gazetelerde ve televizyonlarda haberler yapıldı, hatta bir grup gidip bunun için belediye önünde protesto gösterisi bile yaptı.
Peki insanların böyle ırkçı bir komplo teorisine inandıran bu derin öfke nereden geliyor?
Cevap basit; bir yıl önce açılan sandıklardan.
Yarın 23 Haziran.
Bundan bir yıl önce Türkiye siyasi tarihinde eşi benzeri az görünen siyasi bir propagandayla iptal edilen İstanbul seçimleri için İstanbullular ikinci kez sandık başına gittiler.
Herhalde bugün çok az kişi sadece bir yıl önce o seçimi iptal ettirebilmek uğruna neler söylenip, yapıldığını hatırlıyor.
31 Mart gecesi Ekrem İmamoğlu ile Binali Yıldırım arasındaki fark kapanırken Anadolu Ajansı’nın veri akışını kesmesi, AK Partililerin çıkıp zaferlerini ilan etmesi, ertesi gün İstanbul’un AK Parti’nin zafer ve teşekkür afişleriyle donatılmasıyla başlayan skandallar serisi, YSK Başkanı’nın az farkla İmamoğlu’nun kazandığını açıklamasından sonra 2 Nisan günü düğmesine basılan “seçimlerde hile yapıldı” kampanyasıyla sürmüştü.
Seçimlerde hileyle ilgili saatlerce süren basın toplantılarında, manşetlerde, köşe yazılarında, televizyon tartışmalarında neler neler söylenmemişti ki!
En akıllarda kalanlarından bir kaçını hatırlayalım:
“Sandıkta darbeyi kim örgütledi. Türkiye tıpkı Gezi kalkışması, 17/25 Aralık, 15 Temmuz’da olduğu gibi 31 Mart’ta da sandık üzerinden darbeye maruz kaldı. Kirli ittifak yürüten organize çete hile ve hırsızlıkla sandıkta millet iradesine darbe yaptı.”
“Bu meselenin arkasından farklı şeyler çıkacak. Sandık başkanlarından FETÖ’den ihraç edilen var mı? Muhtemelen bir stratejik akıl, belli kesimleri güçleri birleştirdi.”
“Karanlık ve kirli bir organizasyonla karşı karşıyayız Bu karanlık organizasyon FETÖ’yü bile aşar.”
“Şunu söylemem mümkün tam burada, gerçekten demokrasi tarihimizin en büyük şaibelerinden birisidir desem herhalde fazla abartmış olmam.”
“31 Mart'ta Türkiye'ye, seçimler üzerinden, açık bir darbe yapıldı. Bu, seçim hilesi ve yolsuzluk değil, çokuluslu müdahaledir. Operasyon FETÖ ve kripto PKK'lılar üzerinden yürütüldü. Ama arkasındaki akıl, 15 Temmuz aklıdır.”
“ “Karşımızdaki suç örgütü sadece FETÖ'den ibaret değil. Onun legal ve illegal partnerleri de ortaya çıkacak. PKK ve diğer sol örgütleri FETÖ, Saadet ve İYİ Parti'yle birlikte CHP çatısı altında birleştiren dış kaynaklar da deşifre olmalı.”
Bu propaganda bombardımanı eşliğinde seçim kurullarından çıkarılan kararlarla yüzbinlerce oy yeniden sayılmış, aradaki fark bir türlü kapanmayınca bu sefer Büyükçekmece’de organize hırsızlık olduğu iddiaları ileri sürülmüş, siyasetçiler televizyonda saatlerce Büyükçekmece’deki usulsüzlük iddialarının anlatıldığı basın toplantıları düzenlemiş, ilçede binlerce evde polis vatandaşları sorgulamış, tutuklamalar yaşanmıştı.
İl ve ilçe seçim kurullarındaki hakimler ve memurlar hakkında ‘İlçe seçim kurulları soruşturulmayacak mı’ ‘Hakiminden memuruna kim varsa tek tek alınıp bu çete tüm bağlantılarıyla deşifre edilmeli.” “FETÖ müdür yoksa başka bir şey mi bu millet bilmek istiyor” yazıları eşliğinde başlatılan FETÖcülük suçlamalarını kaldıramayan İstanbul Seçim Kurulu Başkanı emekliliğini istemek zorunda kalmış, diğer ilçe seçim kurullarındaki hakimler, memurlar ifadeye çağrılmış, isimleri, ifadeleri ertesi gün gazetelerde suçluymuşlar gibi yayınlanmıştı.
Kısa bir süreliğine belediye başkanlığına oturan İmamoğlu’nun belediyenin verilerini kopyalayıp, PKK’ya ve FETÖ’ye servis ettiği hatta bir hotelde buluştuğu bir yabancı devletin ajanına verdiği ciddi ciddi yazılıp, konuşulmuştu.
Nihayet bütün bu tazyik sonunda Yüksek Seçim Kurulu, başkanının bile şerh koyduğu bir kararla sandık başkanlarının atanmasıyla ilgili teknik bir gerekçeyi ileri sürülerek seçim iptal etti.
23 Haziran’daki ikinci seçime giderken tümüyle kayış koptu, İmamoğlu’nun otoparkları PKK’ya söz verdiğinden, seçilmesine en çok Yunanlıların sevindiğine kadar zembereğinden boşalmış iddialar ileri sürüldü.
Bir İçişleri Bakan yardımcısının “Bir Yunan'ın İstanbul'a başkan olmasıyla ekonomi düzelmez” diye tweet attığına, İstanbul Ticaret Borsası Başkanı’nın İmamoğlu’na destek verenleri Pontuslu olmakla suçladığına, eski bir milletvekilinin İmamoğlu’na “Kommenoslar'ın yiğit evladı” dediğine, Ankara’nın eski belediye başkanının “kökeninizde Rum’luk var mı?” diye sorduğuna şahitlik etmiştik.
Cumhurbaşkanı ise çıtayı yükseltip “Bu Pazar günü Sisi mi diyeceğiz, Binali Yıldırım mı diyeceğiz” dahi demişti.
Haftalarca İmamoğlu PKK ve FETÖ’yle işbirliğiyle suçlandıktan sonra seçime günler kala Öcalan’dan HDP’lileri seçimlerde tarafsız kalmaya çağıran mektup dahi alınmasına rağmen İmamoğlu bu kez 800 bin fark atarak belediye başkanlığını kazandı.
Seçimin ardından ilk günlerde iktidar ve çevresi sanki bütün bu yaşananlardan ders çıkaracakmış, kendi içinde bir hesaplaşma yapacakmış zannedildi.
Ama hiçbiri olmadı.
Seçimlerde hile kampanyasını başlatan il başkanı hala görevde, o kampanyada saatlerce ekranlara çıkarak sonra yalan olduğu ortaya çıkan iddiaları tekrarlayan parti yöneticileri ve sözcüleri hala partinin yöneticisi ve sözcüsü. Herhalde bir tek seçimin iptaline pek de sıcak bakmadığı bilinen Binali Yıldırım kaybetti. Meclis Başkanlığı’ndan ayrılarak girdiği seçimlerden bir yıl sonra artık sade bir milletvekili.
Bu bir yıl içinde seçimlerin iptaline karşı çıkan Yüksek Seçim Kurulu başkanı emekli olurken, kurulun başkanlığına seçimler iptal edilmeli diyen üyelerden biri seçildi, yine seçimleri iptal ettiren YSK üyelerinden biri Danıştay Başkanlığı’na getirildi.
Seçimlerde aldıkları kararlar iktidarı kızdıran ilçe seçim kurullarındaki hakimler ise kararnamelerle cezalandırıldı.
25 yıllık kesintisiz bir iktidar döneminden sonra adı sanı duyulmamış bir ilçe belediye başkanının İstanbul Belediye Başkanlığı koltuğunu AK Parti’den alması asla affedilemedi.
Yalan çıkan onca iddia, suçlama ve bomboş bir seçim iptali kararına rağmen 800 bin fark atarak ikinci kez seçimi kazanan İmamoğlu’na karşı en ufak bir mahcubiyet duyulmadan, en azından bir kaç aylık bir kredi dahi verilmeden ilk günden itibaren yaptığı, yapmadığı her şey mercek altına alınıyor, hakkında her gün yeni bir haber, iddia ileri sürülüyor.
Daha göreve yeni başladığı günlerde yaşanan sel felaketinin hesabı bile ona soruldu, bir ilçede patlayan su borusu manşetlere çıkarıldı, Haliç’in mevsimlere göre değişen rengi yüzünden dahi suçlandı.
İstanbul’daki deprem, pandemi toplantılarına çağrılmadı, elinden Galata Kulesi bile yüzyıllar önceki vakıf defterleri açılarak alınmaya çalışıldı, Sirkeci, Haydarpaşa Garları ihalelerinden dışlandı.
Tabii ki genç bir siyasetçi olarak kendisi de hatalar yaptı. Deprem bölgesinden kar tatiline gitmesi, belediye otobüslerindeki yoğunluğu komplo teorisiyle açıklamaya çalışması akla gelen ilk örnekler.
Ama İmamoğlu’na yönelik eleştirilerin çoğu gıcıklık, takıntı hissi veriyor.
Herhalde Türkiye tarihinde ilk defa bir belediye başkanının attığı bütün adımlar sürekli kontrol altında, her an bir gazetenin manşetine haber oluyor.
Aslında ilk defa diyemeyiz. Bir örneği de 1994 yılında yaşanmıştı. Yine sürpriz biçimde İstanbul’un belediye başkanlığına seçilen genç siyasetçi Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını da o dönemin devleti ve medyası yıllarca içine sindiremedi, hakkında sürekli kara propaganda haberleri yapıldı, ona da hiç kredi açıkladı, şimdi iktidar medyasının İmamoğlu’ndan “Ekrem” diye bahsettiği gibi, ondan da “Tayyip” diye bahsedildi. Bugün siyasetteki Erdoğan imajı da sonu hapisle biten o adaletsiz saldırılarla ortaya çıktı.
Ama geçtiğimiz bir yıl gösterdi ki iktidar, bizzat kendisinin yaşadığı bu tecrübeden bir ders çıkarmadığı gibi, 23 Haziran’dan da hiçbir ders çıkaramadı.
Dersi bırakın ülkenin eski başbakanının, meclis başbakanının, siyasi hikayesi İstanbul’da başlamış Cumhurbaşkanı’nın meydan meydan dolaşmasına rağmen, isimsiz genç bir siyasetçiye iki kez seçim kaybedilmesi büyük bir travmaya neden oldu.
23 Haziran’dan bu yana, iktidarın pek çok icraatında ve söyleminde bu post travmatik seçim bozukluğunun etkisi görülebiliyor.
Bu travmanın etkisiyle bir ilçe belediye başkanı olan İmamoğlu, bir yıl sonra bugün, ilk cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet blokunun en iddialı adaylarından biri.
Halbuki seçim sonucunu demokratik olgunlukla kabul edip, seçilmiş bir belediye başkanıyla medeni ilişkiler kurulmuş olsaydı, İmamoğlu İstanbul’un devasa sorunlarıyla boğuşan, muhtemelen pek çok da hata yapan bir belediye başkanı olarak kalacaktı.
Demokrasiyi içine sindirememenin maliyeti böyle ağır olabiliyor
.24/06/2020 08:33
Yolu devletten geçen herkes.... 58 “Konuşulmayan, bu ülkenin giderek ama hızla totaliter bir sisteme kayışı. Maalesef ülke, bütün iktidarın tek elde toplandığı, tek kişinin veya bir yönetici zümrenin elinde toplandığı bir sisteme kayıyor....Ayrıca bu ülkedeki barolar da suskun. Özellikle taşra baroları Adalet Bakanlığı karşısında nedendir bilinmez daha sessiz... Farklı görüşlere, iktidarı eleştiriye tahammül yok. İnsanın iktidarla iyi geçinmek gibi bir zorunluluğu olur mu?”
Bugün bu cümleleri kim kurmuş olabilir diye sorulsa akıllara uzun bir isim listesi gelir. Ama herhalde o listelerin hiçbirine Metin Feyzioğlu’nun adı giremez.
Halbuki bu iddialı sözleri, 10 yıl önce Demokratik Sol Grubu’nun adayı olarak Ankara Barosu başkanlığına seçildiğinde Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajında Prof. Dr. Metin Feyzioğlu söylemişti.
Röportaj, Cumhuriyet gazetesine “Kurumlar susturuldu” diye manşet olmuştu.
Aslında tam da “Kurumlar Susturuldu” o günlerde Feyzioğlu’nun itirazını özetleyen bir ifadeydi.
2010 yılıydı. 12 Eylül referandumu yapılmıştı. O gün “Susturulan kurumlar” derken herkesin aklına iki kurum geliyordu: Ordu ve HSYK.
Atatürkçülüğüyle meşhur bir siyasetçinin torunu olmak dışında adı pek duyulmamış bir Ankara Hukuk Fakültesi ceza hukuku profesörü olan Feyzioğlu’nun sesi de bu dönemde yükselttiği itirazlar sayesinde duyulmuştu.
O günlerde Yassıada Mahkemeleri, Yedikule zindanlarına benzettiği Ergenekon davaları vesilesiyle sık sık televizyonlara çıkıp tutuksuz yargılanma, masumiyet karinesi gibi temel hukuk ilkelerini hatırlatıyor, “Korku ve endişe hukuk devletinin ve demokrasinin en büyük düşmanıdır. Bir süre sonra insanlar düşündüklerini söylemekten çekinirler, düşündüklerini yazmaktan korkarlar, sonunda düşünmekten korkar hale gelirler” gibi ifadelerle iktidara karşı ifade hürriyetini, muhalefeti savunan konuşmalar yapıyordu.
Zaten Ergenekon davaları ve referandum paketine karşı yükselen sesiyle muhalefetin önde gelen sözcülerinden biri olarak Ankara Barosu başkanlığına seçilmişti.
Dün verdiği röportajda baro başkanlarının yürüyüşü için “Doğru bir yöntem değil” demesine rağmen 10 yıl önce Ankara Barosu başkanlığı sırasında toplantı ve yürüyüş hakkının da güçlü bir savunucusuydu.
2011 seçim kampanyası sırasında Hopa’da Erdoğan’ı protesto gösterisinde çıkan olaylarda atılan gaz bombalarının etkisiyle kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Metin Lokumcu’yu anmak için Ankara’da düzenlenen izinsiz gösteride tutuklanıp, dört saat boyunca polis otobüsünde dövülen iki solcu üniversite öğrencisini, otobüse girip kurtaran Ankara Barosu başkanı oydu.
Yine 2012 yılında yine Ankara’da Cumhuriyet Bayramı’nda partiler ve sivil toplum örgütlerinin düzenlediği Birinci Meclis’ten Anıtkabir’e Seferberlik Yürüyüşü’ne izin vermeyip, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye bağıran büyük kalabalığa gazla ve tazyikli suyla müdahale eden Ankara polisi hakkında suç duyurusunda bulunan da oydu.
Aralarında Öcalan’ın avukatlarının da olduğu KCK davasında tutuklanan 50 avukata destek için Paris ve Berlin Barosu’ndan gelenlerle birlikte Çağlayan Adliyesi önünde “Savunmaya Özgürlük” pankartını tutanlardan biri de oydu. ODTÜ olayları sırasında gözaltına alınan gençlerin, Gezi olayları sırasında protestocuların yanındaydı
O günkü şartları “12 Eylül’de yaşamadığımız kadar büyük bir baskı altındayız” diyerek anlatıyordu.
Bu muhalif hukuk adamı performansıyla kısa sürede yıldızı parlamış, CHP Kurultayı’nda Parti Meclisi’ne en çok oyu alarak girmiş, 2013 yılında da Türkiye Barolar Birliği’nin başkanlığına seçilmişti.
Katıldığı ilk Adli Yıl töreninde Başbakan Erdoğan’ın yüzüne karşı yaptığı sert hukuk devleti eleştirileryle yıldızı iyice parlamış, hatta 2014’de Danıştay’ın kuruluş yıldönümü töreninde yaptığı konuşmadaki eleştirine kızan Başbakan, Cumhurbaşkanı’nı da yanına alıp salonu terk etmişti.
Sırf Başbakan, Feyzioğlu’yla bir daha karşılaşmasın diye yargı yılı açılış töreni kanunundaki madde dahi değiştirilmiş, Yargıtay 2015 yılındaki adli yıl açılışına Türkiye Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu’nu davet etmemiş, bunun üzerine o da kendi adli yıl açılış törenini düzenlemişti.
Adının Sözcü yazarları tarafından CHP genel başkanlığı için önerildiği, hakkında Ekşi Sözlük’te sayfalarca “delikanlı, yiğit, cesur, korkusuz, gözü kara, dobra, dürüst adam gibi adam” maddelerinin yazıldığı zamanlardı. Bu rüzgarla 2017 yılındaki seçimlerde 420 oydan 419’unu alarak yeniden Türkiye Barolar Birliği başkanlığına seçildi.
Peki ne oldu da 2017 yılında onu oy birliğiyle başkanları seçen barolarla bugün karşı karşıya geldi, artık Cumhuriyet’te, Sözcü’de, Ekşi Sözlük’te yerden yere vuruluyor, yandaşlıkla suçlanıyor?
Hikayenin sonunun böyle bitmesini anlamak kolay değil.
Hatta Facebook’ta eşinin başörtüsü takmaya başladığıyla ilgili fotomontajlar dolaştırarak bu değişim açıklanmaya çalışılıyor
Anlamak için hikayenin başına dönüp eksik parçaları tamamlamak gerekecek.
Ergenekon davalarında hukuku savunan, iktidara karşı çıkan sol muhaliflerin hak mücadelelerine destek veren, Türkiye’nin korku cumhuriyetini dönmesini eleştirip, ifade hürriyetini savunan Prof. Feyzioğlu madalyonun bir yüzüydü.
Madalyonun diğer yüzünde ise 2007’deki 367 krizi sırasında, AK Parti kapatma davasında ve başörtüsü yasağında hukukun ve özgürlüklerin değil devletin, askeri-sivil bürokrasinin yanında duran bir Prof. Fevzioğlu vardı.
2007 Cumhurbaşkanlığı krizi sırasında Ankara Hukuk Fakültesi Dekanı olarak “Ya millet egemenliğini ya da teokrasiyi seçeceğiz. Çünkü ikisinin uzlaşması mümkün değil. Ya laik devlet olacak ya da din devleti" diye konuşmalar yapmıştı.
2008 yılında AK Parti kapatma davası açıldığında Hukuk Fakültesi dekanlarının, davayı açan Cumhuriyet Başsavcısı’na yönelik eleştirileri kınayan açıklamasının imzacıları arasındaydı.
2010 yılında Ankara Barosu Başkanı iken başörtüsü meselesiyle ilgili “Siyaset kurumu türbanı çözmeden, yargı kararlarında hiçbir değişiklik olmadığı bir ortamda YÖK Başkanı’nın üniversiteye türbanlıları alacaksın şeklindeki yazısını üzüntüyle karşılıyorum, kınıyorum. Siyaset bu çözümü üretmeden dayatmayla, diretmeyle çözüm olmaz. Türbana özgürlük diyen nereye kadar özgürlük diyor? Kamu hizmeti veren açısından da türban taksın diyor mu demiyor mu? Örneğin bu görüşteki kişiler devlet hastanelerinde türbanlı doktor, adliyede türbanlı hakim istiyor mu? Ben kamu hizmeti veren kişiler türban takmasın diyen bir kişiyim. Yani bu adımı kabul ettirdikten sonra arkadan ikinci adım gelecek endişesini taşıyorum” demişti.
Baro Başkanlığı sırasında, aralarında Saadet Partisi’nin hukuk profesörü genel başkanı Mustafa Kamalak’ın eşinin de olduğu başörtülü avukatlara mazbata vermemişti.
Peki nasıl oluyor da daha yeni bir başörtülü başsavcı atamış, 10 yıl önceki eleştirilerine benzeyen bir tek adam yönetimi kurmuş iktidarla ilişkileri çok iyiyken, iki yıl önce onu oy birliğiyle seçmiş barolar istifası için bağırıyor, sırtlarını dönerek onu protesto ediyor, eylem yaptıkları alana sokmuyor?
Tabii ki herkes zamanın şartlarına, şahsi beklentilerine göre değişebilir, tecrübelerden öğrenebilir.
Ama bu kez galiba değişen kişi Metin Feyzioğlu değil.
Feyzioğlu, Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu’nun torunu. Doğum sırasında annesini kaybedip, babası da evi terk ettiği için dedesi tarafından yetiştirilmiş. Sadece dedesinin soyadını taşımıyor, onun siyasi mirasını da güçlü biçimde temsil ediyor.
Güçlü bir Atatürkçü olan Turhan Feyzioğlu’nun siyaseten tek bir pozisyonu vardı; Her zaman devletin yanında olmak.
27 Mayıs darbesinin ardından bakan olurken, ortanın soluna kayan CHP’yi komünistlikle suçlayıp ayrılarak Cumhuriyetçi Güven Partisi’ni kurarken, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı için el kaldırırken, “anarşik olaylara” karşı Erbakan’la yan yana gelme pahasına Milliyetçi Cephe hükümetlerine katılırken de hep devletin yanındaydı. O yüzden 12 Eylül’de darbe yapan Kenan Evren’in aklındaki ilk Başbakan adayı oydu.
Aslında Metin Feyzioğlu da dedesi gibi her durumda devletin yanında duruyor.
10 yıl önce Ergenekon operasyonlarına karşı askeri ve sivil statükonun yani devletin yanındaydı, bugün de bekasının tehlikede olduğunu söyleyen yeni statükonun yani yine devletin yanında.
Bu pozisyona da bir günde gelmedi. 17/25 Aralık’tan sonra Başbakan Erdoğan’ı ziyaret etmiş, Ergenekon ve benzeri davalardaki tutuklu asker ve sivillerin tahliye edilmesine etkili bir rol oynamıştı. Hendek olayları ve 15 Temmuz darbesinden sonra iktidara daha fazla yaklaşmış, bir yıl önce o katılamasın diye kanunu değiştirilen Adli Yıl’ın Beştepe’deki açılışına katılmıştı.
10 yıl önce askeri ve sivil bürokrasi yani devlet tehlikede olduğu için sesini yükselmiş, ifade hürriyetini, muhalifleri, sokaklarda gösteri hakkını, hukuk devletini, tutuksuz yargılanmayı savunmuştu.
10 yıl sonra yine devletin tehdit altında olduğunu düşünerek bu kez sokaklarda yürüyüş yapan kendi barolarının karşısında ve iktidarın yanında duruyor.
Artık onu hukukun temel ilkelerini hatırlatırken değil, savaşta sivilleri öldürmenin meşru gerekçelerini açıklarken, fikirleri yüzünden içeride olan insanların ne kadar suçlu olduklarını anlatırken, sokaklarda gösteri yaparak değil, külliyede Cumhurbaşkanı hararetle alkışlarken görüyoruz.
Aslında değişen Feyzioğlu değil, değişen devletin sahipleri.
Değişen 10 yıl önceki devleti değiştirmeye, demokratikleştirmeye çalışırken çözüm süreci, Alevi, Kıbrıs, Ermenistan açılımları yaparken bugün statükoyu, devleti temsil eden AK Parti iktidarı.
Fevzioğlu yalnız da değil, bir zamanların sıkı muhalif ulusalcı paşaları, Kemalist siyasetçileri, gazetecileri de ya tamamen ya da çeşitli meselelerde iktidarın yanında duruyor. 10 yıl önce savundukları hukukun temel ilkelerini, tutuksuz yargılanma hakkını unutmuşa benziyorlar.
İki yıl önce oybirliğiyle başkan seçtikleri Fevzioğlu’yla bugün karşı karşıya gelen baroların ve muhaliflerin kaçırdığı nokta tam da burası. Onlar hala tartışmanın Kemalist resmi ideolojiyle, İslami iktidar arasında olduğunu zannediyor, hala bu iktidara karşı Anıtkabir’den mesaj verebileceklerini düşünüyorlar.
Halbuki Türkiye’deki en büyük ideoloji devlettir. İktidarın yanında durmak milli bir spordur. Kemalist, solcu, İslamcı, milliyetçi olup her kriz anında devletin yanında saf tutmak mümkündür. Bugün her ideolojinin devletperestleri bir araya geliyor. Kayahan’ın meşhur sözündeki gibi.
Yolu devletten geçen herkes bir gün bir yerde buluşur.
Esas soru sizin nerede duracağınıza karar vermenizdir...
.29/06/2020 08:46
O kadar haklılıktan bu kadar haksızlığa... 86 AK Parti Grup başkanvekili Özlem Zengin, Meclis’te kadın cinayetleriyle ilgili yaptığı bir konuşmada “AK Parti gelene kadar kadın kelimesinin adı yoktu Türkiye’de” dedi ve sosyal medyada eleştirilere hedef oldu.
Zengin, bu cümleyle aslında neyi kastettiğini şöyle açıklamaya çalıştı:
“Evet kadın vardı, zaten bunlar yoktu demiyoruz. Benim söylemek istediğim şey elbette bu değildi. Bunlar vardı; ama Türkiye'de kadınların yüzde 70’i de yoktu, hiçbir mesleği olamıyordu, üniversiteye gidemiyordu, milletvekili bile olamıyordu. Önemli bazı isimlerin eşi bile olamıyordunuz. TRT’de izleyici konuk bile olamıyordunuz. Alkışlamak için bile TRT'nin dekorunda oturamıyordunuz. Peki bu gördüğümüz Türkiye tablosu muydu? Hayır değildi.”
Bu kez de “Önemli bazı isimlerin eşi bile olamıyordunuz” cümlesiyle kadını değersizleştirdiği, birinin eşliğine indirgediği gibi eleştiriler aldı.
Halbuki normal bir hafıza sahip herkesin hatırlayacağı gibi yukarıdaki paragrafın her kelimesi doğruydu ve bütün bunlar bu ülkede yaşanmıştı.
Hem de öyle 50 yıl önce, siyah beyaz fotoğraflarda değil, Google’da tarama yaptığınızda gazetelerin internet sitelerinde okuyabileceğiniz kadar yakın zamanlarda.
Evet, Türkiye’de başörtülü bir kadının “Önemli bazı isimlerin eşi bile olmasına” izin verilmedi.
Bunun söylenmesi değil, bizzat yapılmış olmasıdır esas ayıplanması gereken, kadınları aşağılayan.
Gençler belki hatırlamayabilir.
Ama sırf “türbanlı first lady”ye karşı bundan 13 yıl önce düzenlenen Cumhuriyet Mitingleri’nde meydanları dolduran milyonlarca insan herhalde unutmamıştır.
Hala hatırlamayanlar için Google’a girip “türbanlı first lady” ya da “türbanlı eş” yazalım ve 2007 Cumhurbaşkanlığı krizi günlerinden önümüze çıkan bir kaç haberi okumaya başlayalım:
“Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı adaylığına ve Köşk’te ilk defa türbanlı bir ’First Lady’ olma ihtimaline Kadın Sivil Toplum örgütlerinden tepki geldi.Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Cumhuriyet Kadınları Derneği, 14 Nisan’daki Cumhuriyet Mitingi’nin devamı olacak 29 Nisan Mitingi’nin Gül’e yönelik olacağını ve Çankaya’nın laik kalması için ellerinden geleni yapacaklarını söylediler. Gül’ün laik cumhuriyetten intikam almak için aday gösterildiğini savunan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Başbakan’ın eşlerinin türbanlı olmasının çok dikkat çekici olduğunu belirterek, şunları söyledi: "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ülkesini şikayet etmiş bir kişinin, cumhurbaşkanı eşi olarak Köşk’e çıkması çağdaş Türkiye’nin insanlarının onaylayamayacağı bir girişim. Türbana tamamen karşı değiliz, yasalara uyuluyorsa herkes takabilir. Ancak siyasi simge olması gereksiz. Bizim seçmediğimiz bir ailenin Çankaya’ya çıkması, laik Türkiye’ye aykırı ve bu zorla yapılıyor” (Hürriyet-2007)
“Şimdi ise “ille de Abdullah Gül” kararı ile muhtemelen kendi kendilerini çelmelemekteler. Göreceğiz. AB cephesinde bu kararı sevinç çığlıkları ile kutlayanlar ya da Türkiye’nin geleceği açısından kaygı duyanların yorumlarını izlemekteyiz. “Türbanlı bir eşin olması ya da din ağırlıklı bir politikanın temsilcisi olmak” hiç bir şekilde Cumhurbaşkanı olmaya engel değildir” diyenler acaba kendi ülkelerinde aynı soruyu nasıl cevaplandırırlardı çok merak ediyorum.” (Birgün-2007)
Bu haber de, Özlem Zengin’e sosyal medyadan cevap verirken yıllar önce “Özlem Zengin gibi birini” nasıl “morarttığını” anlatan emekli komutana gelsin:
“Türbanlı olduğu için "Asker nasıl kapı açacak?" sorularına neden olan First Lady adayının imdadına Cumhurbaşkanlığı Protokol Yönetmeliği yetişti. Protokole göre Cumhurbaşkanına bir subay yaver olarak hizmet ederken First Lady’ye yaver verilmiyor. First Lady’ye Cumhurbaşkanlığı Koruma Müdürlüğü’nce tahsis edilen koruma memuru eşlik ediyor.” (2007- Hürriyet)
Başörtülü kadınların sadece Cumhurbaşkanı eşi olmasına değil, mesela Merkez Bankası başkanı eşi olmasına da izin verilmiyordu. 2006 yılında Merkez Bankası başkanı ataması bu yüzden krize dönmüş, günlerce adayların eşlerinin başörtüsü konuşulmuştu.
Dünyada bir Merkez Bankası başkanı atamasında asla yaşanmış olamayacak bu çılgınca tartışmayı hatırlamayanlara yine Google’dan bir kaç haber:
"İşte Türkiye'nin merak ettiği eş. Merkez Bankası Başkanvekili Başçı'nın kararnamesi Köşk'te. Ancak Başçı'nın niteliklerinden çok eşinin türbanı tartışılıyor. Merkez Bankası Başkanvekilliği görevine getirilen ve Devlet Bakanı Ali Babacan'ın Cumhurbaşkanı'na bıraktığı kararnamede ismi olan Erdem Başçı'nın eşi Sıdıka Başçı'nın evlendikten sonra başını kapattığı öğrenildi.” (2006- Sabah)
“Adnan Büyükdeniz'in veto edilmesinin arkasında Eşinin türbanlı olması ve Albaraka Türk gibi faizsiz bankacılık yapan bir kuruluştan gelmesi muhtemel nedenlerin en güçlüleri olarak gösteriliyor. Hükümet bu kez Sezer'in onaylayacağı isim arayışında daha titiz olacak. Yani kararnamesi Köşk'e gönderilecek adayın kesinlikle 'türban sınavı'nı geçmiş olması şart. Halen vekil başkanlık yapan Erdem Başçı'nın bu sınavı geçmesi pek mümkün değil. Çünkü eşi türbanlı. O zaman geriye Sezer'in daha önce Hazine Müsteşarlığı'na atanmasına onay verdiği Halil İbrahim Çanakçı ile önce Sermaye Piyasası Kurulu üyeliğine, sonra da TMSF Başkanlığı'na atanmasına onay verdiği Ahmet Ertürk var. Ancak Çanakçı, Ertürk'e göre biraz daha avantajlı. Çünkü eşi türbanlı değil. TMSF Başkanı Ertürk ise eşinin türbanlı olmasına rağmen başarılı çalışmaları nedeniyle Sezer tarafından bilinen bir isim.” (2006-Radikal)
“Ne zaman 'kapandı' Sıdıka Başçı? Erdem Başçı'nın bir rivayete göre Babacan'ın danışmanlığına getirilmesinden sonra, bir iddiaya göre ise Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı'na atanmasının arefesinde."(!) Böyle oldu çünkü, Sıdıka Başçı'nın "kapanması", "oportünist", "pragmatik" ve "kariyerist" gibi samimiyet içermeyen seçimlerin toplamanın bir sonucudur. "Sıdıka Başçı'nın neredeyse 40'nda örtünmesi tüm bu kavramlara uyuyor. Özellikle de sonuncusuna." (2006- Sabah)
“Merkez Bankası Başkanı’nın eşi Duriye Yılmaz’ın dünkü Akşam Gazetesi’nde yayınlanan fotoğrafını uzun uzun seyrettim. Artık "bir cemaate aidiyeti ifade ettiğine" hiçbirimizin şüphesi kalmadığı bir şekilde bağlanmış bir baş. Düz ayakkabılar. Sıradan bir duruş. Kadınlık farkı neredeyse sadece türbana indirgenmiş bile diyebilirsiniz. En tanıdık ama en çarpıcı unsurlar, kapıdaki ayakkabılar. Üçü de erkeklere ait. Üçü de çamurlu. "Acaba bu evin kadınları hiç mi dışarı çıkmaz" diye sordurtan bir görüntü.” (2006-Hürriyet)
Özlem Zengin haklı, bu ülkede televizyonda başörtülü kadın görmenin bile tepkilere neden olabildiği günler yaşandı. Öyle televizyonun siyah beyaz günlerinde değil, 10-12 yıl önceki Türkiye’de. Yine kısa bir taramada ilk karşımıza çıkanlar:
“TRT’de Cuma geceleri yayınlanan Enine Boyuna adlı tartışma programının konukları arasında ilk kez bir türbanlı sosyolog-yazar yer aldı. TRT’nin canlı yayınlanan programı boyunca telefonları, tepki nedeniyle kilitlendi." (2008- Cumhuriyet)
“Gazeteci yazar Nezihe Araz'ın dünkü cenaze töreninde görev yapan türbanlı TRT muhabiri dikkat çekti. TRT yetkilileri ise kurumlarında türbanlı bir çalışan bulunmadığını, yasal olarak türbanlı birinin kurumlarında çalışamayacağını ifade etti.” (2008- Milliyet)
“Popstar Alaturka’nın Cuma gecesi yayınlanan bölümünde gergin dakikalar yaşandı. Başörtülü yarışmacı Çiğdem Özdemir şarkısını okuduktan sonra jüri üyesi armağan Çağlayan “Sizden popstar olmaz. Çünkü popstar giyimi, sahnede duruşu ile de dikkat çekmelidir” dedi. Salondaki bir izleyici “Bu program Suudi Arabistan’da yapılıyor. Orada kızlar başörtülü. Kimse bunu yadırgamıyor” deyince diğer jüri üyesi Gülben Ergen, sert bir giriş yaptı. Gülben Ergen, “ Burası Arabistan değil, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti. Türkiye, Arabistan olmadı, olmayacak da” dedi. Gülben ergen’in alkış alan ateşli konuşmalarını Bülent Ersoy kesti. Ersoy, “Bu hadisenin demogojik hale getirilmesine karşıyım. Çiğdem’in üzerinden böyle tartışmalar yapmak son derece yanlış ve tehlikeli. Gülben Hanım’ın söylediklerine şiddetle karşı çıkıyorum. Zaten hepimiz Atatürk’ün çocuklarıyız” dedi.”( Hürriyet-2009)
Herhalde bu kadarı yeterli. Hafızalar biraz tazelenmiştir.
Görüldüğü gibi öyle köleliği meşrulaştıran sahneleri yüzünden geçen ay HBO’nun arşivinden çıkardığı Rüzgar Gibi Geçti gibi 70 yıl önce çekilmiş bir filmden, ırkçı görüşleri nedeniyle Princeton Üniversitesi’ndeki binadan adı kaldırılan Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki ABD Başkanı Woodrow Wilson’dan bahsetmiyoruz.
Henüz taze, hala etkileri süren, hayatın pek çok alanında devam eden, yerli ve milli bir ayrımcılık hakkında konuşuyoruz.
O yüzden her hatırlatıldığında “yetti artık mağduriyet edebiyatınız” deme hakkınız yok. Daha yıllarca anlatılacak, belgeselleri çekilecek, hatırlatılacak, hala sürdüğü alanlarda mücadeleler devam edecek.
Eğer bunun bugün hala siyaseten kullanılmasından rahatsız olanlar varsa, onlara düşen de bu ayrımcılığı reddetmek, küçümsemek değil, tam aksine bu meselenin tarihiyle ve bugünüyle yüzleşmek, “ne büyük bir yanlışmış” diye hayıflanmak, empati kurmaya çalışmak, başörtülü kadınların hala pek çok sektörde görünür olamamasını, ayrımcılığa uğramasını dert etmek, buna karşı mücadele etmek olmalı.
Seküler kesim bunları yapmaktan imtina ettikçe, bir de üstüne “yetti artık mağduriyet edebiyatınız” diye üste çıkmaya çalıştıkça, tabii ki muhafazakar kitleyi her türlü eleştirisini bir kenara bırakarak yekvücut haline getiren başörtüsü ayrımcılığı travması da iktidar tarafından siyaseten kullanılmaya devam edilecektir.
Nitekim Özlem Zengin’e verilen sert tepkiler üzerine de böyle oldu, AK Partili siyasetçiler olan biteni inkar edenlere, küçümseyenlere yaşananları hatırlattılar.
Peki, başörtüsü ayrımcılığı defterleri açılınca bugün artık karşımıza sadece muhalifler mi çıkar?
Yukarıda Google’dan bulduğumuz arşiv haberlere sırasıyla biraz daha yakından bakalım.
Başörtülü kadınların “önemli bazı isimlerin eşi bile olmaması” için 2007’de yapılan Cumhuriyet Mitingleri’nde Atatürkçü Düşünce Derneği adına konuşma yapmış bir profesörü, bugün Cumhurbaşkanı tarafından atandığı üniversitenin rektörü olarak her akşam televizyonlarda iktidarı hararetle savunurken, hatta 13 yıl önce eşi başörtülü diye Cumhurbaşkanı seçilmesine karşı çıktığı Gül’ün “davaya” ihaneti üzerine konuşurken görebilirsiniz.
Yine o günlerde Birgün gazetesinde o yazıyı yazarak, “eşinin türbanlı olması bir kişinin cumhurbaşkanı seçilmesine engel olmamalı” diyen Avrupalıları saflıkla suçlayan kişi de bugün Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi.
Merkez Bankası başkan adaylarının eşlerinin başörtüsüne kafayı takmış o günkü Sabah’ın başyazarı, bugün herkesi başörtüsü düşmanlığıyla suçlayan Sabah’ın genel yayın yönetmeni.
O günlerde Merkez Bankası başkan adaylarının eşlerinin ne zaman kapandığıyla ilgili analizler yazan aynı gazetenin ekonomi yazarı ise, bugün o gazetenin Ankara temsilcisi ve gün aşırı Erdem Başçı, Ali Babacan’ın ne kadar başarısız oldukları üzerine analizler yazıyor.
Merkez Bankası başkanı Durmuş Yılmaz’ın eşi için o yazıyı yazmış köşe yazarının hala tutunabildiği iktidara yakın medyada, başörtüsüne özgürlük insan zincirine destek verdiği için DGM’de yargılanmış Ahmet Taşgetiren, yıllarca başörtüsü yasağına karşı yazılar yazmış Gülay Göktürk, Ali Bayramoğlu, Kürşat Bumin gibi isimler eleştirileri nedeniyle yazdırılmadı.
Artık herkes ve her şey birbirine o kadar karışmış halde ki.
Örneğin başörtüsü ayrımcılığının sembolü olmuş Medine Bircan vakasında, ağır kanser hastası yaşlı kadına, evine yakın bir sağlık kuruluşuna sevkini sağlayacak raporu, sağlık karnesindeki resmi başörtülü olduğu için vermeyen dönemin başörtüsü yasakları şampiyonu İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi dekanı, 2015 ve 2018’de iki kere AK Parti’den Kahramanmaraş’ta milletvekili adayı oldu, bu başvuruları sırasında iktidarı destekleyen hararetli konuşmalar yaptı, son yerel seçimlerde de şansını MHP’den belediye başkanlığı adaylığı için denedi.
Yine başörtüsü ayrımcılığının sembol görüntülerinden olan 1995’de Sivas’taki Hemşirelik Meslek Yüksek Okulu’ndaki mezuniyet töreninde dönem birincisi başörtülü kıza yemin ettirmeyen, başörtülü kızların diğer arkadaşları tarafından darp edilmesini izleyen okul müdürü profesör de AK Parti iktidarı sırasında kariyerine, imzacı akademisyenler ya da Şehir Üniversitesi’nin başına gelenleri yaşamadan devam etti, daha geçen yıl Gaziantep Üniversitesi’nden emekli oldu, halen Mersin’de özel bir vakıf üniversitesinde yöneticilik yapıyor, iktidardan da gayet memnun görünüyor.
O gün mezuniyet töreninde saldırıya uğrayan başörtülü hemşirelere, hastanesinde sahip çıkmış başhekim ise bugün ancak özel bir hastanede çalışıyor, Facebook’una göre bu aralar en çok da Şehir Üniversitesi’ne reva görülenlere kızıyor.
Başörtüsü ayrımcılığı defterleri eğer bir bir açılırsa, 28 Şubat uygulamalarının sürdüğü 2000 yılında Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli’ye bağlı DPT’nin Marmaris’teki yaz kampına “çağdaş ilkeler kapsamı dışındaki kıyafetlerle” girilmesini yasaklayan ve bundan beş yıl öncesine kadar iktidara yakın medyanın dilinden düşürmediği genelgeyle de, başörtülü ilk milletvekili olan Merve Kavakçı’nın vatandaşlıktan çıkarılma kararının altındaki yine Başbakan Yardımcısı olarak Bahçeli’nin ve MHP’li bakanların imzalarıyla da karşılaşmak mümkün.
Aynı Bahçeli, o gün Merve Kavakçı’nın yanında durmuş ve bu yüzden siyaseten beş yıl yasak almış Nazlı Ilıcak için geçen hafta “masum gösterilmeye çalışılan sorunlu kişi” dedi.
Bugün her akşam televizyonlarda iktidarın en güçlü destekçisi olan Doğu Perinçek de yıllarca “devrim kanunları uygulansın” diye kampanyalar düzenlemiş başörtüsü yasaklarının bir numaralı şampiyonu değil miydi?
Bugün iktidarın barolara karşı çözüm ortağı Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu da, Ankara Hukuk Dekanlığı ve Ankara Barosu başkanlığı günlerinde başörtüsü yasaklarının güçlü savunucularından biriydi. Ya da şimdilerde yerli ve ve milli bilge yazar muamelesi yapılan Alev Alatlı, 2008 yılındaki üniversitelere başörtüsü özgürlüğü düzenlemesine karşı “Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban” diye başlayan bir yazı yazmıştı.
Hiçbirinin ağzından Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığına benzer başörtüsü konusunda “yanlış yaptık” özeleştirisi çıkmadı.
Ama bugün onlar başörtüsü yasakçılığı suçlamalarından muaflar, yasakçılığın yükü ise bu mazisiyle yüzleşmeye çalışan Kılıçdaroğlu’nun üzerine yıkılmış durumda.
Üstelik CHP’nin esas yasakçı kanadı Baykal ve yakın adamları, bu mazileriyle ilgili tek bir kelime etmeden AK Parti’den belediye başkanı seçilip, iktidar medyasında kendilerine rahatça yer bulabilmişken...
Bu uzun ve üzücü hikayenin en hazin kısmına geldik.
“Önemli bazı isimlerin eşleri olmalarına” dahi izin verilmeyen başörtülü kadınların AK Parti iktidarının 13’üncü yılında önemli bazı isimler olmalarına nihayet izin verildi.
Yıllarca AK Parti teşkilatlarında siyaset yapmış Özlem Zengin de nihayet, pek çok erkek AK Partili’den daha fazla hakkı olan makamlara geldi, milletvekili oldu, şimdi de partisinin Meclis’te grup başkanvekilliğini yapıyor.
Ama maalesef ayrımcılığa uğramış olmak, beklendiği gibi kimseyi başka ayrımcılıklara karşı hassas yapmaya yetmiyor.
Mafya liderlerinin bile salıverildiği af görüşmeleri sırasında, siyasi tutukluların neden kapsam dışında tutulduğuna yönelik eleştirilere “darbeciler olmasın mı cezaevinde, PKK'lılar olmasın mı cezaevinde, DHKP-C’liler olmasın mı cezaevinde” diye cevap veren Zengin, kendisi gibi ayrımcılığa uğramış başörtülü kadınların da arasında olduğu hapishanelerdeki bu saydıklarından hiçbirisi olmayan binlerce siyasi tutuklu hakkında, yıllarca mağduru olduğu toptancı bir suçlamayı dillendirmekten çekinmemişti.
Tıp fakültesinden son sınıfta başörtüsü yüzünden atılmış, hakkını AİHM’de aramış, orada bile ayrımcılığa uğramış Leyla Şahin de yıllar sonra AK Parti’den milletvekili seçildi, insan hakları komisyonu üyesi oldu, her türlü ayrımcılığa karşı herkesten duyarlı olması beklenirken “Türkiye’de insan hakları ihlali olduğunu söylemek artık abestle iştigaldir” dedi.
Özlem Zengin, haksız eleştirilere karşı DHA’ya uzun bir röportaj verip kendini savunabildi. Sosyal medyada kendisine hakaret eden bir kişi hemen gözaltına alındı. Bundan 10-15 yıl önce başörtülü kadınların böyle lüksleri yoktu.
En azından ülkedeki bir ayrımcılıkta mesafe alınmış olması sevindirici, ama ülkedeki diğer ayrımcılıkları ve adaletsizlikleri bununla örtmeye çalışmak da o kadar kahredici.
Böyle bir ayrımcılık hikayesinin sonu başkalarına yönelik ayrımcılıklara, adaletsizliklere, hürriyetleri tanımamaya çıkmamalıydı.
Tarih önünde yerden göğe kadar haklıyken, insanı yerin dibine sokacak kadar haksız duruma düşmek bu olsa gerek.
.01/07/2020 07:59
Belki Şehir'e bir film gelir... 51 Ve beklenen oldu, Şehir Üniversitesi kapatıldı.
Gece yarısı yayınlanan bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, iktidarın çıktığı camianın en parlak vakfının 40 yıllık emeği tuzla buz edildi, pek çoğu bu üniversite için yurtdışından dönmüş yüzlerce akademisyen işsiz kaldı, yüksek puanlarla, özellikle bu üniversiteyi seçmiş gençler, daha yolun başında bu ülkede devletin vatandaşlarını ne kadar kolay harcayabildiğiyle ilgili okullarda asla öğretilmeyen temel bir hayat bilgisini edindiler.
800 yıl önce Moğolların girdikleri Bağdat’ta hangi ruh haliyle medreseleri ve kütüphaneleri yakıp yıktığını, bundan 450 yıl önce Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi’ye uyan III. Murat’ın zamanının en önemli bilim merkezlerinden Takiyüddin Rasathanesi’ni hangi motivasyonla topa tutturduğunu anlamayanlara, bu coğrafyada siyasi kavgaların şiddeti, iktidarların hoyratlığı üzerine 2020 yılında çekilmiş öğretici bir kamu spotu oldu bu karar.
Herhalde bundan sonra artık “bizim kadim medeniyetimiz” diye başlanan cümlelerin başında bir es verilir, 2020 yılında dindar bir iktidarın, dindar bir vakfın kurduğu üniversiteyi nasıl boğduğu gerçeği hatırlanıp, frene basılır.
Yine içinde bolca hikmet, marifet, ahlak, erdem geçen cümleler kurmayı sevenlerin, tarihte yaşamış İslam alimlerinin devrin iktidarları karşısında nasıl mücadeleler verdiğiyle ilgili kıssalar anlatanların kendi fani hayatlarına denk gelen bir hikmet, marifet, ahlak, erdem sınavında, yaptıkları/yapamadıkları, sesleri/sessizlikleriyle ortaya koydukları performans süslü ciltli kitaplarda yazmayan büyük bir ahlak, hikmet, marifet ve erdem dersi oldu.
Bundan sonra kimsenin boş yere, “neden geri kaldık”, “üniversitelerimiz neden ilerleyemedi”, “neden bizden mucitler, Nobel ödüllü bilim insanları, dünyaca ünlü filozoflar çıkmadı” sorularına cevap için arşivleri karıştırmasına gerek kalmadı.
Bu soruların cevabı bir Google mesafede artık.
Her devir sert siyasi kavgalar ve tasfiyelerle kendi birikimini acımasızca budamış, düşünen insanlarını ya hapse atmış, ya sürgüne göndermiş ya da susturmuş ülkenin hafıza arşivine, bu gece yarısı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi bir tarihi vesika olarak eklendi.
1940’lı yılların ırkçı rüzgarlarına karşı çıktığı için komünistlikle suçlanıp, tutuklanan sosyal psikolojinin kurucularından Muzaffer Şerif, hapisten ancak ABD’den hocaların desteğiyle çıkabilmiş, Ankara’dan kalkan bir Amerikan askeri uçağına binip, bir daha dönmeyeceği, çocuklarıyla Türkçe konuşmayacak kadar küseceği ülkesinden ayrılmak zorunda kalmıştı.
Son çalıştıkları kurum Şehir Üniversitesi olan Şerif Mardin, Kemal Karpat’ın da akademik hayatlarının önemli bir kısmını yurtdışında geçirmelerinin arkasında Türkiye’de siyasi nedenlerle barınamamaları vardı. Şimdi Şehir Üniversitesi kütüphanesine bağışladıkları arşivleri bile kendileriyle aynı kaderi paylaşmış oldu.
Şehir Üniversitesi’nin kapatıldığı güne denk gelen ölüm yıldönümünde rahmetle anılan Prof. Fuat Sezgin, 27 Mayıs darbesinin ardından tutuklanıp Yassıada’da yargılanan DP milletvekili kardeşi yüzünden 147’lerle birlikte üniversiteden atılmış ve Almanya’ya gitmek zorunda kalmıştı. Türkiye’den ayrılmadan önceki son gecesinde yaşadıklarını şöyle yazmıştı:
“Gazetedeki 'zararlı profesörler' listesini ve ismimin bu listede olduğunu görünce, ülkeden gitmemin, artık benim iradem dışında olduğunu anladım... Türkiye'yi, İstanbul'u terk edeceğim akşam, Galata köprüsünün Karaköy tarafına gittim. Oradan 15-20 dakika kadar Üsküdar'a baktım. Güzel bir geceydi, artık vakit de gecikiyordu. Döndüğümde, gözlerimin yaşını silmek zorunda kaldım. İşte son hislerim buydu. Kızmadım da, o zaman tabi üzülmüştüm.”
Yıllar sonra adına ödüller konuldu, merkezler açıldı, cenazesi devlet töreniyle kaldırıldı ama iş işten geçmişti.
Bugün de başka bir siyasi gerekçeyle işsiz bırakılan yüzlerce akademisyenin, özellikle bu hoyratlığa sesini çıkarmışlarına siyasi nedenlerle Türkiye’deki üniversitelerin kapıları kapatılacak ve onlar da çareyi yurtdışına gitmekte bulacak.
Büyük ümitlerle girdikleri üniversitelerini kaybeden öğrencilerin benzer bir ruh hali içinde olduğunu tahmin etmek güç değil.
Dün son kez gittikleri üniversitelerinin girişinde silahlı çevik kuvvetle karşılanan Şehir Üniversitesi öğrencileri, üniversite girişindeki çimenlikte yaptıkları protestoda okullarına veda ettiler.
Çoğu gözünü AK Parti iktidarında açmış, muhafazakar ailelerden gelen binlerce parlak genç, herhalde ömürleri boyunca siyasi bir intikam için iyi bir üniversitenin üzerlerine nasıl yıkıldığını hiçbir zaman unutmayacak, bu kararın tarihini ileride onlar yazacak.
Üniversitelerine veda etmeye gelmiş öğrenciler arasında, kararın çıktığı gece tez hocasının, mağdur olmasın diye, sabaha kadar tez okuyacak acil bir jüri kurup, onu geçirmek için nasıl uğraştığını anlatan yüksek lisans öğrencileri, tesisatçılık yaparken, tesadüfen girdiği üniversitenin atmosferine kapılıp nasıl Türk edebiyatı masterı yapacak hale geldiğini anlatanlar vardı.
Ama herhalde bu kararı bile meşrulaştırabilecek kadar kutlu davasına inananlar, malum sebelerle adını vermek istemeyen bir öğrencinin şu anlattıkları karşısında mahçup olmalı:
“28 şubat döneminde İmam hatip kapılarında başörtülü olarak okula girmek için lisede mücadele ettik. AK Parti’nin iktidar olmasıyla liseden başımızı açmadan mezun olabildik. Sonrasında bir yıl dershaneye gittim. Başörtülü olarak üniversite sınavına büyük kavgalar ve mücadele sonrasında başımı açmadan girebildim. Sınavın sonuna kadar kaldım ve soruları herkes gibi çözdüm. ‘Sınav sonuçları açıklandı’ diye haberlerde duyduktan sonra hemen bir internet kafede TC kimlik numaramla sınav sonucu sorgulaması yaptığımda “böyle bir kayıt bulunamamıştır” yazısıyla karşılaştım. Anladım ki sınav sonrasında gözetmen “bu kişi sınava girmemiştir” kutucuğunu ben sınıftan çıktıktan sonra işaretlemiş. Bu travmadan sonra üniversite hayalime küstüm ve başörtülü olarak yapabileceğim resmi kurumlardan uzak bir meslek edinmeye çalıştım. AK Parti’nin iktidar olduktan sonra sabırla başörtü yasağını kaldıracakları günü, onları yargılamadan, siyasi ortamın olgunlaşmasını bekledik. 10 yıl sonra AK Parti hükümeti başörtüsü yasağını ortadan kaldırması ile birlikte tekrar sınava girme cesaretine sahip oldum. Benim gibi başörtülülerin rahatça eğitim alabileceği artık o psikolojik mücadeleyi vermeme gerek kalmayacak bir ortama sahip olan Şehir Üniversitesi’ni tercih ettim. Burada gerek yabancı dilimi geliştirerek ve gerekse yurtdışı tecrübelerimle kaybettiğim 10 yılın telafisini yapabildiğim akademik bir seviyeye geldim. İngiltere ve Almanya’daki en saygın üniversitelerde araştırma yapma fırsatı buldum. Başörtüme karşı önyargıları yıkma mücadelesi vermekle zaman kaybetmediğim Şehir Üniversitesi’nde tamamen kendi çalışmalarıma ve yurtdışında ülkemin başarılı bir temsilcisi olmaya odaklanabildim. Şimdi yıllar sonra yine bir okul kapısında haksızlıklara karşı direnmek zorunda bırakılıyorum ve üstelik yıllar önce bu hakkı elimden alan zihniyetle mücadele etmiş kişiler tarafından...”
Hikaye çok karamsar ama dün bu karar üzerine konuşan iki lider daha ümitvardı.
1980’lerde Boğaziçi Üniversitesi mezunu birkaç arkadaşıyla temellerini attığı Bilim ve Sanat Vakfı’nın kurduğu Şehir Üniversitesi’nin kapatılması üzerine zaman zaman hüzünlenerek konuşan Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu örneğin şöyle dedi:
“80’li yıllarda eşimin başörtüsü için 12 Eylül rejimiyle, 90’lı yıllarda imam hatipte okuyan büyük kızım için 28 Şubat rejiminin baskılarıyla, 2000’li yılların ortalarında üniversitede okuyan başörtülü kızım için zamanın vesayetçi YÖK anlayışıyla mücadele etmiştim. Kaderde dün gece yarısı siyasi mücadelesine destek için parti kapatma kararı sonrası siyasete girdiğim ve başarısı için her türlü fedakarlığı göze aldığım cumhurbaşkanının yayınladığı gece yarısı kararnamesiyle bütün gece derin bir ıstırap çeken Şehir öğrencisi en küçük kızımı teselli etmeye çalışmak da varmış. Kimsenin şüphesi olmasın. Şehir Üniversitesi yeniden ayağa kalkacak ve ihya edilecektir. Şehir Üniversitesi’ni kuran 40 yıllık zihni serüvenin bir ferdi olarak taş taşımak da dahil, her türlü bedeni ve zihni emeğimle bu ihya sürecinin neferi olacağım.”
Ülkenin iyi bir üniversitesinin yok edilmesini yüzlerce akademisyenin, binlerce öğrencinin mağduriyetini umursamadan Şehir Üniversitesi meselesine başından beri “yesinler birbirini”, “oh olsun”, “haydan gelen huya gider” diye bakan seküler-sol camia kendisini pek tutmasa da CHP lideri Kılıçdaroğlu, yine yüksek bir empati duygusu yaratan dünkü konuşmasında geniş bir biçimde bahsettiği Şehir Üniversitesi’nden bahsetti ve şöyle dedi:
"Pırıl pırıl öğrenciler, dinamik, her görüşten akademik kadrosu ile göz kamaştıran üniversite durumundaydı, genç, çalışkan bir üniversiteydi. Ama intikam almak için üniversiteyi kapattılar. Kimden? Sayın Ahmet Davutoğlu'ndan. Niçin ayrıldın, niçin demokrasi, hak, hukuk, adalet, üniversite diyorsun? Bu nedenle kapatıldı. Kini, öfkeyi, intikam alma duygusunu öne taşırsanız, devlet kurumunu yıpratırsınız. Devlet yönetiminde, adalet, hak, hukuk, bilgi, deneyim olması lazım. Siz 'bu benim rakibim, benim partimden ayrıldı, üniversite kurdu, üstelik bir de kurucusu. O zaman ben buna dersini vereyim'. Siz bugüne kadar pek çok üniversiteye birçok yardım yaptınız. Yardım yapılan hiçbir üniversiteye CHP olarak neden yardım yaptınız demedik. Bilime, teknolojiye, insana yatırım yapıyorsanız, biz buna karşı çıkmadık. Dolayısıyla mevcut mal varlığı ile eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdüremeyeceği gerekçesiyle Şehir Üniversitesi kapatıldı ama gün gelir devran döner, bu üniversite de yeniden faaliyete başlar. Biz bütün gençlerimizin, çocuklarımızın iyi bir üniversitede okumalarını isteriz. "
İlk bakışta bunlar teselli edici, moral verici sözler olarak geliyor ama Türkiye’de tarih sürekli kendi kendisini tekzip ederek ilerliyor.
Herhalde bu konudaki en iyi örnek de Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasının siyaseten en çok benzediği, 1954’de DP’nin seçim sonuçlarına kızıp ilçe yaptığı Kırşehir’in başına gelenler.
Olay malum ama hikayenin bir de finali var.
Kırşehir, üç yıl sonra ülke seçime doğru giderken, DP iktidarı tarafından yeniden il yapılmıştı.
Daha doğrusu, üç yıl önce öfkeyle alınan karardan iktidar dönmek zorunda kalmıştı.
Hatta bu üç yılda pek çok Kırşehirli, doğan çocuklarını Nevşehir nüfusuna kaydettirmeyi reddedip ümitle kararın geri dönmesini beklemişlerdi. Haklı da çıktılar.
Türkiye’nin tarihi, siyasi atmosfer değiştikçe, her şeyin nasıl tepetaklak değiştiğinin de tarihidir.
Bu tecrübe, Şehir’in Kırşehir’e benzeyen kapatılma hikayesinin sonunun da Kırşehir’e benzeyeceğini söylüyor.
O yüzden Şehirli arkadaşlar, üzülmeyin, gülümseyin. Belki Şehir’e bir film gelir, iklim değişir, Akdeniz olur..
.4/07/2020 08:44
Sanık Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğundan... 32 Bundan neredeyse tam olarak üç yıl önce 5 temmuz 2017 günü Türkiye bir ‘uçurum’dan dönmüştü:
“Uçurumdan döndük, al sana belge: Büyükada’daki kaos toplantısıyla ilgili korkunç belgelere ulaşıldı. Gözü dönmüş ajanların Türkiye’deki piyonlarını kullanarak yaptıkları alçak planlar deşifre oldu. Terör örgütlerinin CHP ve HDP tabanlarını kullanarak sokak darbesi yapmayı amaçladıkları ortaya çıktı.”
Polis, Büyükada’da bir oteldeki toplantıyı basmış, ikisi yabancı 10 kişiyi gözaltına alınmıştı.
Peki kimdi bu gözaltına alınanalar?
Yine o günlerin gazetelerinden okumaya devam edelim:
“Büyükada’da suçüstü yakalanan ajanların şok eden bağlantıları. Kaos timinin kirli ilişkileri ortaya çıktı.”
“Büyükada’daki kaos toplantısına katılan şüphelilerin üzerinden çıkan dijital verilerin deşifre edilmesinden sonra uluslararası karanlık toplantının hükümeti devirmek için yaptığı planların detayları ortaya çıkıyor. “
Hangi ülkenin casusları olduğu konusunda ise kafalar biraz karışıktı:
“Büyükada’da İngiliz parmağı. İnsan hakları savunuculuğu görüntüsü altında Gezi benzeri kalkışma planlanan Büyükada’daki ihanet buluşmasının ardından ABD’nin CIA ve İngiltere’nin MI6 örgütleri çıktı.”
“Casuslara Alman çipi…Büyükada’da tutuklanan Alman vatandaşının ifadesine Akşam ulaştı: Telefonumuzdaki program sayesinde konsolosluk bizi adım adım izliyor.”
Gazetelere göre casuslar suçüstü yakalanmıştı:
“Büyükada’dakiler önlerine açılmış büyük bir Türkiye haritası üzerinde kaos planı yaparken yakalandı”.
Her gün casusların korkunç planlarıyla ilgili yeni ayrıntılar ortaya çıkıyordu:
“İşte zaman ayarlı kaos plan. Büyükada’daki toplantıya dair kan donduran detaylara her geçen gün yenileri ekleniyor. O masada yapılan plana göre kaosun fitili 24 Temmuz’da ateşlenecek, HDP ve CHP’den destek alınarak sokaklar karıştırılacak, bir büyük banka ve fabrika üzerinden ekonomiye operasyon çekilecekti.”
“Büyükada’daki toplantıda yakalanan Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye direktörünün üzerinden kaos planına nasıl hazırlandıklarını gösteren dilekçe çıktı. Güney Kore’nin Ankara Büyükelçiliği’ne gönderilen dilekçede, yeni Gezi planının her ayrıntısının düşünüldüğü ortaya çıktı”
O günlerde yaşanan her olay Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’nden, herhangi bir protestoya kadar her şey Büyükada’daki casusların planlarına bağlanmıştı:
“CHP lideri Kılıçdaroğlu İstanbul'a yaklaşırken, sinsi plan deşifre oldu. Büyükada'da gözaltına alınan 11 kişinin, yeni Gezi provokasyonuna hazırlandığı belirlendi”
“Kadıköy’de bir grup kadın durup dururken “kıyafetime dokunma” diyerek sokaklara çıktı… Maçka parkındaki güvenlikçi, kıyafetinden dolayı bir kadına saldırdı. Siverek’te ise sakallı, cüppeli biri Atatürk heykelini kırmaya çalıştı. Büyükada’da yakalanan ajanların planları tıkır tıkır işliyor.”
“Söyledikleriniz Büyükada'da niye toplanmıştı. Onlar adeta 15 Temmuz'un devamı niteliğinde bir toplantı için bir araya gelmişlerdir. “
Günlerce medyada devam eden bu iri iddialarla gözaltına alınan 10 kişiden sekizi tutuklandı.
Peki neydi bu toplantı ve kimler katılmıştı?
Aslında casus toplantısı denilen yarım asırdır Türkiye’de de faaliyette Uluslararası Af Örgütü ve 1993’de Türkiye’de bir grup aydın tarafından kurulmuş Yurttaşlar Derneği’nin organize ettiği “Bilgi teknolojileri üzerine kapasite geliştirme” adlı bir seminerdi.
Seminer, Nisan 2017’de Türkiye’deki insan hakları kuruluşlarının Antalya’da düzenlediği yıllık toplantıda yapılması planlanan iç eğitimlerden biriydi. Resmi kurumların ve şirketlerin sık sık yaptığı veri güvenliği ve stresle baş etme gibi konulardaki semineri vermek üzere daha önce de Türkiye’de eğitimler vermiş İsveçli Ali Gharavi ve Alman Peter Steudtner eğitimci olarak davet edilmişlerdi.
Peki “önlerine açılmış büyük bir Türkiye haritası üzerinde kaos planı yaparken yakalanan” seminerin katılımcıları kimlerdi?
İdil Eser Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye Direktörü’ydü. 1960’ların başında kurulmuş Af Örgütü, dünyada siyasi tutuklular için kampanyalar yapan uluslararası bir sivil toplum örgütüydü. Yarım asırdır Türkiye’de serbest bırakılması için kampanyalar yaptığı siyasi tutuklular arasında 27 mayıs darbesinin hapse attığı Celal Bayar’dan, 28 Şubat’ın hapse attığı Recep Tayyip Erdoğan’a kadar her fikirden isimler vardı.
İlknur Üstün Kadın Adayları Destekleme Derneği, Kadınlar Birliği, Başkent Kadın Platformu, KAMER ve Mor Çatı gibi büyük kadın örgütlerinin üyesi olduğu Kadın Koalisyonu’nun koordinatörüydü, yıllarca kadınların siyasetteki temsili kampanyalarında öncü rol oynamış, AK Partili mevcut kadın milletvekillerinin de yakından tanıdığı bir isimdi.
Nalan Erkem insan hakları davalarında tanınmış bir avukattı. Özlem Dalkıran, Uluslararası Af Örgütü, Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Hrant Dink Vakfı’nın kuruluşlarında yer almış yine adı bilinen bir sivil toplum aktivistiydi.
Günal Kurşun; İnsan Hakları Gündemi Derneği’nin başkanlığını yapan bir ceza hukuku doçentiydi. Veli Acu; BM’nin Türkiye’deki Suriyeli mültecilere yönelik projelerinin profesyonel bir çalışanıydı. Nejat Taştan; Eşit Haklar İzleme Derneği’nin koordinatörüydü. Şeyhmuz Özbekli, Mazlumder’den ayrılan isimlerin kurduğu Hak İnisiyatifi’nden Diyarbakırlı genç bir avukattı.
Benzerleri defalarca yapılmış seminere katılmak için Büyükada’da başka müşterilerin de olduğu havuzlu otele yerleşen katılımcılar, Instagram hesaplarından otelden fotolar paylaşacak kadar rahattı. Seminerin üçüncü günü yine havuza bakan seminer odasında bir araya gelmişlerdi. Baskını yapan polisin tutanağında yazdığı gibi, bu “gizli kaos” planlarının yapıldığı seminer odasının kapısı bile açıktı.
Hatırlayanlar olacaktır, masaya açıldığı söylenen Türkiye’yi bölme haritasından, toplantıya katılanlara takılan Alman çipine kadar o günlerde gazetelerde ileri sürülen iddialarla ilgili bu köşede üst üste yazılar çıkmıştı.
Tutuklananlar arasında Alman Peter Steudtner ve İsveçli Ali Gharavi’nin olması Almanya ve İsveç’i ayağa kaldırdı. Uluslararası Af Örgütü, bütün dünyada bu tutuklamalara karşı kampanya başlattı.
Üç ay tutuklu kaldılar, üç ay sonra iddianame yazıldı.
İddianame çıkınca görüldü ki günlerce ileri sürülen bütün casusluk, 15 Temmuz, yeni Gezi, kaos planı iddiaları tuz buz olmuştu. Sanıklar hakkında casusluk, kaos planı çıkarmak, hükümeti devirmeye çalışmaktan değil, "silahlı terör örgütüne üye olma" ve "silahlı terör örgütüne yardım etme" suçlarından ceza isteniyordu. Bu suçlamalara gösterilen deliller ise tutuklanmalarına neden olan Büyükada’daki toplantıyla ilgisizdi, gözaltına alınırken el konan cep telefonları ve bilgisayarlarından bulunanlardan derlenmişti.
Yani Büyükada’da kaos planları yapan casuslar diye tutuklanmışlar ama oradan bir şey çıkmayınca bu kez de cep telefonlarından, bilgisayarlarından aleyhlerine deliller bulunmaya çalışılmıştı.
Whatsapplarındaki bir yazışma, maillerindeki bir mesaj, foto albümlerindeki bir caps iddianamede terör örgütlerine yardım ve üyelik suçlamasına delil oluvermişti.
Peki, hangi örgütlere üye olmak ve yardım etmekle suçlanıyorlardı?
Harf sırasına göre; DHKP-C, FETÖ/PDY ve PKK/KCK.
İddianamenin girişindeki paragrafta bu tuhaf yardım şöyle tarif edilmişti:
“Toplantıya katılan şüphelilerin cebir, şiddet ve diğer hukuk dışı yöntemleri kullanarak devlet otoritesini baskı altına almayı, zaafa uğratmayı, yönlendirmeyi, alternatif bir otorite olarak ortaya çıkmayı, devlet otoritesini ele geçirmeyi, sonuç olarak demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni sona erdirerek yerine örgüt lideri Fetullah GÜLEN (GÜLEN)’in kendi doktrinlerine göre saptırılmış şer'i yasaların hakim olduğu teokratik bir devlet kurmayı hedefleyen FETÖ/PDY, amacı ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerini de içine alacak bir şekilde; Suriye, İran ve Irak toprakları üzerinde “Kürdistan” olarak adlandırdıkları bölgede, Marksist -Leninist ilkeler doğrultusunda, sözde bağımsız- birleşik- demokratik bir Kürdistan Devleti kurmak olan PKK/KCK ve amacı amacı mevcut anayasal düzeni silahlı halk ayaklanması ile yıkarak, yerine Marksist-Leninist ilkelere dayalı komünist bir düzen kurmak olan DHKP/C'den ibaret farklı ideolojilere sahip olsalar da Gezi Parkı eylemleri gibi şiddet içeren ve devletimiz Anayasal düzenini tehdit eden olaylarda ve ilerleyen zamanlarda kamuoyunda "17/25 Aralık Soruşturmaları" adıyla bilinen sözde yolsuzluk soruşturması sürecinde stratejik ortaklık yaptıkları aşikar olan terör örgütlerine mensup şahıslarla ve ülkemiz Anayasal düzeni aleyhine faaliyet yürüten kurum ve kuruluşlarla ilişki ve irtibatlarının bulunduğu.”
Casusluk ve kaos planıyla ilgili günlerce yazılıp çiziler bütün iddialara ise iddianamede herhangi bir suçlamaya bağlanmadan arka plan dekoru olarak yer verilmişti.
Üç ay tutuklu kaldıktan sonra mahkeme önüne çıkarıldılar.
Büyükada’daki toplantıya katılmamış, daha önce Bylock iddiasıyla tutuklanmış ama daha sonra bu davanın sanıkları arasına sokulmuş Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi başkanı Taner Kılıç dışındaki tüm sanıklar hakkında tahliye kararı verildi.
Günlerce ileri sürülen onca büyük iddiadan sonra mahkemenin ilk celsesinde tahliye kararı gelmişti.
Türkiye hukuk standartlarının üstündeki bu mucizevi adli kararın arkasında tutuklu sanıklar içinde bir Alman ve bir İsveç vatandaşının bulunması vardı.
Halbuki tutuklamaya gerekçe gösterilen bütün kaos planı, casusluk iddialarının merkezinde de ikisi vardı. İkisini çıkarınca geriye ne casusluk, ne dış güçler, ne kaos planı kalıyordu.
Ama mahkeme Peter Steudtner ve Ali Gharavi hakkında yurtdışı çıkış yasağına bile gerek görmeden tahliye kararı vermişti. İki isim de ertesi gün havalimanına gidip, ellerini kollarını sallayarak Türkiye’den ayrılmışlardı.
Herkes zannetti ki, dava burada bitecek. Alman ve İsveç hükümetlerinin bastırmasıyla gelen bu adalet, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan sanıkların da işine yarayacak.
Ama öyle olmadı.
Tür milleti adına karar veren adalet, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına karşı o kadar adil olamadı.
Dava üç yıl boyunca dava devam etti.
Nihayet karar dün açıklandı.
Büyükada’da casus toplantısı iddialarının merkezindeki Alman Peter Steudtner ve İsveçli Ali Gharavi ile birlikte beş Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sanık beraat etti.
Ama Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Onursal Başkanı Taner Kılıç'a 'silahlı terör örgütü üyeliği' suçlamasından 6 yıl 3 ay, seminerin katılımcılarından Günal Kuşun, İdil Eser, Özlem Dalkıran'a 'örgüte yardım' suçlamalarından 1 yıl 13 ay hapis cezası verildi.
FETÖ ile hasım olan Nurcu Kürt cemaati Zehra Grubu kökenli, mülteci hakları konusunda tanınmış İzmirli bir avukat olan Taner Kılıç’ın telefonunda bylock olmadığı mahkeme sırasında iki bilirkişi raporuyla ortaya konmuştu, buna dayanarak hakkında mahkeme tahliye kararı da vermişti ama günün sonunda savcılığın ispat edemediği, içeriğini gösteremediği Bylock iddiası hakkında verilen terör örgütü üyeliği mahkumiyetinin delili olabildi.
Bütün dünyada 50 yıldır şiddete karşı çıkan Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye temsilcisi İdil Eser’in örgüte yardımdan ceza almasına neden olan delil ise Af Örgütü’nün Facebook sayfasına yazılmış bir mesaj. Takma bir adla mesajı yazan kişi PKK’lı bir doktor olduğunu, Af Örgütü’ne üye olmak istediğini yazmış. Bu mesajı okuyan Af Örgütü’nün iletişimden sorumlu çalışanı da bu mesajın capsini İdl Eser’e göndermiş. Bu caps, Büyükada’da casusluktan gözaltına alınırken el konan telefonundan çıkınca, olmuş terör örgütüne yardım delili.
Özlem Dalkıran’ın terör örgütüne yardımdan ceza almasına gösterilen deliller de Büyükada’daki toplantıyla ilgisiz. Hakkında daha sonra yapılan MASAK raporunda Roboski Derneği’ne 250 TL, kapatılan Rojava Derneği’ne 'gıda desteği' için notuyla 350 TL ve 'Iraklılar için' diye de birine 200 TL gönderdiği tespit edilmiş. Bankadaki hesabından yaptığı bu yardımlarla terör örgütüne yardım etmiş olmuş.
Yine terör örgütüne yardımdan ceza alan Doç. Günal Kurşun’un suçu da Feza Gazetecilik’ten 2016 yılında 7200 TL almak. Çünkü Todays Zaman gazetesi yazarıymış. Diğer suçları da aynı dernekte çalıştıkları, hakkında FETÖ’den dava olan Orhan Kemal Cengiz’e para göndermek, KHK’yla kapatılan bir dernekten 500 TL telif ücreti almak.
İşte üç yıl önce “uçurumdan döndük” manşetleriyle verilen, bölünmüş Türkiye haritası üzerine kaos planlarının konuşurken suçüstü yakalanmış casuslar soruşturmasının sonu...
Günün sonunda casusluk iddialarının merkezindeki iki yabancı ülkelerine döndü, beraat etti ama geride kalan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları üç yıl mahkemelerde süründürüldü, dördü hakkında ise hayatları dip köşe aranıp suçlar bulundu ve cezalar verildi.
Türkiye’yi, her fırsatta Batı’ya meydan okuyan, muhaliflerini vatan hainliğiyle suçlayan, herkesin vatanseverliğini sorgulayan, yerli ve milli bir iktidar koalisyonu yönetiyor.
Ama böyle bir iktidarın yönettiği Türkiye’de, arkasına Almanya’yı, İsveç’i alan sanıklar için çalışan adalet, arkasında kimsesi olmayan sahipsiz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için çalışmıyor.
Altında Merkel, Trump’ın imzaları olan “hamili kart yakinimdir” kartvizitleri ile beraat kararı veren mahkemelerde Türkiye Cumhuriyeti nüfus kağıtları geçmiyor.
Vatanı düşmanlara karşı korumaya azmetmiş adliyelerde yabancılara karşı Batılı standartlarda çalışan hukuk, bu ülkenin insanlarına “şimdi o kadar büyük laflarla dava açtık, hepinizi beraat ettirsek olmaz” gibi yerli ve milli hukuk standartlarını uyguluyor.
Galiba buna en son diyebileceğimiz şey yerlilik, millilik, vatanseverlik ve ya milliyetçilik olur...
.6/07/2020 01:20
Bu ‘cazip’ teklife ne denecek? 65 Twitter, Youtube, Netflix’e kapatma tehdidi, düzenleme adı altında kısıtlama isteği, 80 baroya rağmen baroları bölme yasası, Şehir Üniversitesi’nin kapatılması, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme açıklamaları, Ayasofya tartışması, gazeteci tutuklamaları, muhalif kanalların ekranlarının siyasi gerekçelerle karartılması...
Herkes iktidarın neden sertleştiğini konuşuyor.
Ama geçen hafta Mustafa Karalioğlu, Karar’daki yazısında bu sertleşmenin başka bir yüzüne dikkat çekti:
“Ülkenin bir kısmı bir başka kısmının gözü önünde ve sözümona onların menfaatleri icabı yasaklanıp, kısıtlanıp mahrum bırakılmaktadır. Ne bilindik ve işe yaramaz bir hikaye oysa… Acaba 28 Şubat’ı yaşayanlar, rollerin değiştiği bu sahneyi tebessümle mi, acı tebessümle mi izliyor? Bağırış, çağırış yahut protesto değil. Düşenin elinden tutmayı geçtim, o da değil. Sadece, yasağa, baskıya bakıp hayıflanabilen, iç geçiren acı bir tebessüm.”
Evet, “ülkenin bir kısmı bir başka kısmının gözü önünde ve sözümona onların menfaatleri icabı yasaklanıp, kısıtlanıp mahrum bırakılmaktadır.”
İktidar muhaliflerine karşı celal yüzünü, kendi tabanına karşı ise cemal yüzünü gösteriyor. Muhaliflerin rağmına olanları kendi tabanına kazanım olarak sunuyor.
Hatta uzun süredir direndiği adımları bile muhafazakar tabanı tatmin etmek için atmaktan çekinmiyor.
Onlardan biri “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” ya da bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi.
Halbuki bundan dokuz yıl önce İstanbul’da yapılan bir zirvede kabul edildiği için “İstanbul” adını alan sözleşmeyi hiçbir maddesine çekince koymadan, ilk imzalayan ülke Türkiye olmuş, sözleşme 11 Kasım 2011 günü Başbakan Erdoğan imzasını taşıyan şöyle bir takdim yazısıyla onaylanması için Meclis’e sunulmuştu:
“Dışişleri Bakanlığı’nca hazırlanan ve Başkanlığınıza arzı Bakanlar Kurulu’nca 18/10/2011 tarihinde kararlaştırılan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı” ile gerekçesi ilişikte gönderilmiştir. Gereğini arz ederim.”
Kanun tasarısının ilişiğinde gönderilen gerekçesinde de şöyle yazmaktaydı:
“Uluslararası alanda kadına yönelik ve aile içi şiddetle ilgili ilk bağlayıcı belge olan söz konusu Sözleşmenin, Avrupa Konseyi Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetle Mücadele ve Önleme Geçici Komitesi bünyesinde hazırlanması ve sonuçlandırılmasında ülkemiz öncü bir rol oynamıştır. Sözleşmenin, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Dönem Başkanlığımız sırasında imzaya açılması ve ülkemiz tarafından imzalanmış olması da ayrıca sembolik bir önem taşımaktadır. Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'ne taraf olunmasının ülkemize ilave bir yük getirmeyeceği ve ülkemizin gelişen uluslararası saygınlığına olumlu katkıda bulunacağı değerlendirilmektedir.”
İstanbul Sözleşmesi, Meclis’ten bütün partilerin verdiği destekle 1 çekimser oya karşı, 246 oyla kabul edilmişti.
Bu sözleşmeyi çekincesiz olarak imzalayan ilk ülkenin Türkiye olmasının anlamı, AK Parti’nin kadına karşı şiddetle ilgili verdiği mücadele üzerine edilmiş pek çok söz hala arşivlerde duruyor.
AK Parti, bu sözleşmeyle yıllarca o kadar gurur duydu ki 2013 yılında Başbakanlık tarafından hazırlanan iktidarın 10 yıllık hikayesinin anlatıldığı Sessiz Devrim kitabına İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan ilk ülkenin Türkiye olması sessiz devrimlerden biri olarak girmişti. Üstelik kitapta “Sözleşme fiziksel, cinsel, psikolojik şiddetin yanı sıra zorla evlendirme ve farklı şiddet türlerini tanımlayarak bunlara yaptırımlar getirmektedir” deniyordu, yani neyin imzalandığının da herkes gayet farkındaydı.
Yıllarca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’ın da kurucuları arasında olduğu KADEM, bu sözleşmenin güçlü bir savunucusu oldu, sözleşmeye muhafazakar kesimden gelen eleştirileri göğüslediler. Hatta bu sözleşmenin arkasında durdukları için yakın zamanlara kadar yoğun eleştiriler aldılar.
Peki ne oldu da, geçen hafta Cumhurbaşkanı kurmaylarına “Çalışıp, gözden geçirin. Halk istiyorsa kaldırın. Halkın talebi kaldırılması yönündeyse, buna göre bir karar verilsin. Halk ne derse o olur” talimatı verdi?
Yine ne oldu da Has Parti Genel Başkanı, ardından, önde gelen bir AK Partili olarak dokuz yıldır bu sözleşmeyle ilgili herhangi bir eleştirisi duyulmamış Numan Kurtulmuş birden bire "Nasıl usulünü yerine getirerek imzalanmışsa, usulünü yerine getirerek sözleşmeden çıkılır" dedi?
Bu sorulara benzerleri de eklenebilir.
Mesela ne oldu da sadece bir yıl önce “açılsın” diyenlerin meydanlarda “oyuna gelmek”le, “tahrik”le suçlanıp azarlandığı Ayasofya’nın açılmasına bugün yeşil ışık yakıldı?
Yine nasıl oldu da iki yıl önce Beştepe resepsiyonlarında, cumhurbaşkanlığı iftarlarında Cumhurbaşkanı ile aynı masada Bülent Ersoy’un ağırlandığı ülkede, iki yıl sonra Akit gazetesinin, Milli Gazete’nin, Memur-Sen’in itirazları üzerine Mabel Matiz’in adını YKS sorusuna sokan ÖSYM yetkilileri hakkında soruşturma açılıyor?
Daha bir yıl önce Kıbrıs gazisi babası vefat ettiğinde Cumhurbaşkanı tarafından taziye için aranmış, bu görüntüler PR olarak medyaya verilmiş Mabel Matiz bir yılda nasıl milli, manevi, toplumsal değerlerimize aykırı oluverdi?
Cevap, evet herkesin aklına gelen ilk cevap.
Türkiye’de işler iyi gitmiyor. Ekonomide, demokraside, hukukta ciddi sorunlar var.
İktidar bu sorunları hemen çözebilecek durumda değil. Kan kaybı yaşanıyor. Öyle anketlerde değil, daha bir yıl önce 31 Mart/23 Haziran’da sandıkta görünür olmuş bir kan kaybı bu. Üzerine AK Parti içinden iki parti ortaya çıktı, corona yüzünden ekonomide işler daha da çıkmaza girdi, aranan döviz Katar dışında bulunamıyor, döviz beklenen turizmden de her türlü normalleşme riskine girilmesine rağmen istenen rakamlar gelmeyecek görünüyor.
Böyle bir durumda yapılması gereken ilk şey mevcut kitleyi konsolide etmek, yeni partilere ya da yüzde 30’lara yaklaşan kararsız seçmenlere doğru gidişi durdurmak.
Bunun için uzun bir süredir kitleyi konsolide eden, Suriye’de, Libya’da fetihler, bölgede her masada olan, ümmetin yükünü yüklenen, mazlumların yardımına koşan, Batı’ya posta koyan, milli ve yerli savaş teknolojisini geliştiren ve bütün bunlar yüzünden de uğraşılan, ekonomisine savaş açılan, durdurulmaya çalışılan Türkiye tezi hem aşırı kullanımdan hem İdlib’de yaşanan kayıplardan hem de ekonomideki gidişatın artık bu bedeli taşıyamamasından dolayı artık eskisi kadar cazip değil.
İktidar, Türkiye’deki muhafazakarlara, dindarlara reddetmeleri çok zor yeni bir teklifte bulunuyor.
Daha az demokrasi, daha az adalet ve kötü ekonomiye karşı onlara laiklere karşı elde edilmiş daha fazla kazanım, daha fazla iktidar, daha fazla dini referans, hayatın daha fazla İslamileşmesini öneriyor.
Belki otoriter politikalarla muhalifler, laikler kaybediyor olabilir, ekonomide, adalette hep birlikte kaybediyor olabiliriz ama bu kayıplar içinde muhafazakarlara kazanacakları cazip tekliflerle geliyor iktidar.
Onları buna ikna etmek için vapur satıcısı gibi çantadan sürekli yeni malzemeler çıkarıyor.
Yıllardır hayali kurulan Ayasofya, yanında İslami prensipler üzerinden eleştirilen İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, yetmedi üstüne eşcinselliğe karşı sert önlemler...
Artık yasaklar, otoriterleşme adımları, onları muhafazakar, dindar kitlelere kazanım olarak gösteren paketlere sarılıyor.
RTÜK, Abdülhamit’e hakaret ettiği için televizyon kapattığını açıklıyor.
Twitter, Youtube, Netflix’i bir düzene sokmanın gerekçeleri arasında buralardaki hakaretler, eşcinsellik propagandası var. Muhtemelen paket geldiğinde en çok bu argümanları duyacağız.
Erzincan ve Elazığ dışında, aralarında AK Partili avukatların işbaşında olduğu baroların da olduğu 80 baronun itirazına rağmen, büyükşehirlerdeki baroları bölme ısrarının gerekçesi de de Ankara Barosu’nun Diyanet ile girdiği eşcinsellik tartışmasında yaptığı kötü açıklama ve yıllardır başörtüsü başta olmak üzere dindarların kazanımlarına karşı çıkmış büyükşehirlerdeki baroları bölerek fethetme vaadi.
İstanbul Sözleşmesi’nin dokuz yıl sonra İslam’ın prensiplerine aykırı olduğunun keşfedilmesi de bu yüzden.
İktidar dindarlara ötekiler rağmına da olsa artık onların dediğinin olduğu bir Türkiye vadediyor.
“Halkın talebi kaldırılması yönündeyse, buna göre bir karar verilsin. Halk ne derse o olur” derken Cumhurbaşkanı’nın kastettiği halk, AK Parti iktidarının üzerinde oturduğu dindar halk kitleleri.
İşte bu noktada Türkiye’deki dindarların bir karar vermesi gerekiyor.
Demokrasinin, adaletin, ekonominin rağmına, daha fazla güç, daha fazla İslami kazanıma evet mi hayır mı?
Abdülhamit’e hakaret etti, iktidarı eleştirdi diye muhalif kanalların sesini kısılmasına, gazetecilerin tutuklanmasına, laiklerin elinde diye baroların bölünmesine, kadınlar, eşcinseller ile ilgili hükümlerin, insan hakları standartlarına göre değil, İslami prensiplere göre belirlenmesine, başkalarının kısıtlanmasına, yasaklanmasına rağmen elde edilen daha fazla iktidara evet mi hayır mı?
Uzun yıllar önce laikler tek parti iktidarında ve daha sonra arkalarına askerin gücünü alarak, dindar halk kitlelerin rağmına, onların mağdur edilmesi, kısıtlanması pahasına iktidar kazanımları elde etmeye “evet” demişlerdi.
İktidarın bu açgözlü kullanımının bedelini de ödediler. AK Parti’nin 18 yıllık iktidarı bunun da bir rövanşı.
Peki, dindarlar bu bedeli göze alarak, “fırsat bu fırsat”, “şimdi de sıra bizde”, “bu imkan bir daha ele geçmez” diyerek, iktidarın bu teklifine, ülkede kötüye giden demokrasiye, hürriyetlere, adalete, ekonomiye gözlerini kapayarak evet diyecek mi?
Şehir Üniversitesi’ni kapatan hoyratlığa karşı ses çıkaramayıp, Mabel Matiz’i sınav sorusu yapan ÖSYM çalışanlarının cezalandırması için bastıran Memur-Sen’inki gibi küçük zaferlerle tatmin olunacak mı?
Ayasofya’dan yükselecek ezan sesleri, adalet çığlıklarını bastıracak mı?
Türkiye’nin daha fazla ‘bizim’ olması, yıllarca eksikliğinden şikayet edilmiş demokrasinin, ifade hürriyetinin büyük boşluğunu doldurabilecek mi?
Başkasının baskılanmasından, kısıtlanmasından elde edecek kazanımların kimseye hayrı dokunur mu? Demokrasinin, adaletin, ekonominin gerilediği bir ülkede, İslami, yerli, milli kazanımların ömrü ne kadar olur, karşı tarafta bir rövanş duygusu yaratmaz mı?
Karaalioğlu’nun yazısında sorduğu gibi 28 Şubat’ı yaşayanlar, rollerin değiştiği bu sahneyi tebessümle mi, acı tebessümle mi izleyecek?
İşte Türkiye’deki dindarların/muhafazakarların iktidarın bu cazip teklifine karşı vereceği cevap, Türkiye’nin geleceği için de kritik bir karar olacak.
8/07/2020 07:50 Yüksek ahlak, ileri teknoloji ve patlama! 53 Yüksek teknolojiyle Güzel ahlak terkibi Doğdu yurdun ufkundan MÜSİAD güneş gibi
MÜSİAD’ın 16’ıncı yılında bestelenmiş marşı böyle başlıyor.
MÜSİAD ya da uzun adıyla Müstakil Sanayiciler ve İşadamları Derneği, 1991 yılında “Yüksek ahlak ve ileri teknoloji” sloganıyla kurulmuştu.
Kurulduğu günden itibaren TÜSİAD’a nazire yapan adındaki MÜ’nün ‘müstakil’in değil, Müslüman’ın MÜ’sü olduğu söylendi. En başta niyetleri bu olmasa da kurucuları bu yakıştırmadan rahatsızlık duymadılar.
MÜSİAD’ın 25’inci yılı için hazırlanan kitaptan öğreniyoruz ki, 1991 yılında ilk toplantısını Hacı Abdullah lokantasında yapan işadamlarının bir araya gelmesinde Necmettin Erbakan’ın teşvikleri ve onun işadamlarını örgütleme görevini verdiği dönemin Refah Partisi İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önemli katkıları olmuştu.
Kitapta anlatılan hatıralara göre kurulmasından kısa bir süre sonra Çankaya Köşkü’nde görüştükleri Cumhurbaşkanı Özal da MÜSİAD heyetine övgü dolu sözler söylemişti:
“Çocuklar, ben bu ülkenin geleceğini çok daha iyi görüyorum ama bu bizim sayemizde değil, sizler sayesinde. Yani böyle bir gençlik grubu bir araya gelmiş bu heyecanı yaşatıyorsunuz. Onun için adı ne olursa olsun, gücü ne olursa olsun, etkisi ne olursa olsun sakın kimseden çekinmeyin ve onları gözünüzde çok büyütmeyin. Onların temeli sizin temelinizden çürüktü. Sizin bir temeliniz var, maneviyatınız var, öz kaynağınız var, gücünüz ona yetiyor ama öbürlerinin temeli hep çürük. Devlete dayanmış, onun gelirlerine dayanmış bir kitle. Yani onların yıkılması ve rüzgârın onları etkilemesi son derece önemliydi.”
Özal’ın “onlar” diye bahsettiği, “temeli çürük” dediği tabii TÜSİAD ve Türkiye’nin geleneksel burjuvazisiydi.
Böyle büyük sözler ve iddialarla ortaya çıkmış, Türkiye’deki burjuvazinin değişimi, merkeze yürüyen çevre, Anadolu sermayesi, Anadolu kaplanları gibi büyük sosyolojik tahlillere ilham ve referans kaynağı olmuş bir yapıydı MÜSİAD.
Kendi tabirleriyle “TÜSİAD’ın dukalığı”na meydan okuyan yeni Anadolu burjuvazisini temsil ediyorlardı.
Bu yüzden kuruluşundan itibaren bu farkı ortaya koymak için Müslüman ticaret ahlakı nasıl olmalı üzerine çalışmalar yaptırmışlardı.
Özellikle en başından itibaren MÜSİAD’a danışmanlık yapan Mustafa Özel’in geliştirdiği Medine pazarı, Hilfu’l Füdul, emir, alim, tacir gibi kavramlar bu amaçla yapılan teorik çalışmalardan ilk akla gelenler.
Yine onun katkılarıyla 1994 yılında hazırlanan MÜSİAD’ı anlatan bir multivizyon gösterisi hazırlanmıştı. “Bizim medeniyetimiz bir su medeniyeti olsa gerek” diye başlayan multivizyonda Batı medeniyeti “ateş medeniyeti”ne benzetilmiş, devamında Kemal Tahir’in ünlü bir sözü ekranda belirmişti: “Bu iki medeniyetin çarpışması, kristalle taşın çarpışmasıdır. Taşın, kristali parçalaması kaçınılmazdır.”
İki medeniyet çarpışmadı, MÜSİAD, TÜSİAD’ın yerini almadı ama MÜSİAD’ı kuran kadrolar iktidar oldu, büyüdü ve nihayet kuruluşundaki bu büyük iddialar da geçen hafta Sakarya Hendek’te büyük bir gürültüyle patladı.
Yedi işçinin hayatını kaybettiği Büyük Çoşkunlar Havai Fişek Fabrikası’nın ortaklarından Yaşar Çoşkun, MÜSİAD’ın Sakarya Şube Başkanı’ydı.
AK Partili siyasetçilerle 2017 referandumunda kampanya yapacak kadar iç içe geçmiş, İslami camianın içinden gelen bir figür olduğu sadece sosyal medya hesabına bakınca bile anlaşılabiliyor.
Bir yıl önce verdiği röportaja bakınca da MÜSİAD’ın misyonuna da inanan bir başkan olduğu anlaşılıyor:
“MÜSİAD; hakkın, hukukun, adaletin, eşitliğin, barışın ve huzurun sağlandığı bir Türkiye hayaliyle yola çıkan işadamlarının kurduğu bir sivil toplum kuruluşudur. Bizim misyonumuz Kur’an ve sünnet üzerinedir. Vizyonumuz da yüksek ahlak ve yüksek teknolojidir. Yüksek ahlak ve yüksek teknoloji ilkesiyle, erdemli iş insanı olarak eğitim de alıyoruz. Bizim, dediğim gibi misyonumuz Kur’an ve sünnet üzerinedir. Bir dava vardır. Dava üzerine kurulduk. ‘Müslüman İşadamları Derneği’ diyorlar. Müslüman bir ülkedeyiz, bunun denmesinden de gurur duyuyoruz.”
1966 yılında Çoşkun’un dedesi tarafından kurulan fabrikada daha önce altı kez patlama yaşandığı (2007, 2009( 2 kez), 2011, 2012, 2014) ve 4 işçinin hayatını kaybettiği patlamanın hemen ardından ortaya çıktı.
Patlamalar sonrası her seferinde fabrika Çoşkunlar, Büyük Çoşkunlar, Venüs Çoşkunlar diye ad değiştirerek yeniden açılmıştı, 2013’de yine bir kaza sonrası Niğde’ye taşınan fabrikada 2018 yılında meydana gelen kazada iki işçi daha hayatını kaybetmişti.
Sahipleri iktidarla içiçe geçmiş fabrikaya karşı hak aramak da zordu.
NTV'den Yağız Şenkal'ın haberine göre, 2014 yılında aynı fabrikadaki patlamada hayatını kaybeden inşaat ustası Yılmaz Şapoğlu'nun eşine, şirket dava açmamaları için ev, çocuklarının eğitim masraflarını karşılamayı vaat etmiş, aile buna rağmen dava açınca da, bu kez şirket "kaza nedeniyle fabrikanın kapalı kaldığını, bu nedenle zarara uğradıklarını" öne sürerek 1 milyon 800 bin liralık karşı dava açmıştı.
Her bakımdan belalı ve tehlikeli bir fabrika vardı karşımızda.
Medyascope’dan Fırat Fıstık’ın fabrika çalışanlarıyla yaptığı görüşmelerden anlaşıldığı üzere, bu tehlike yüzünden fabrikada da bölgenin en yoksul ve çaresiz insanları çalışmak zorunda kalıyordu.
İşçiler sigortasız ve asgari ücretle çalıştırıldıklarını söylüyor, tedbirsizlikten şikayet ediyordu. Daha önce fabrikada 2.5 yıl çalışmış ve son patlamada fabrika işçisi yengesini kaybetmiş Sultan Doğan’ın sözleri şartları özetliyor: “Paramızı vermiyorlardı, her taraf ilaçtı, baruttu. Bunları söylüyoruz, müdür küfürlü konuşuyor. Ben şikayetçiyim, yengemi yiyen onlar göz göre göre. Hiçbir tedbir yok.”
Fabrikanın sorumlu müdürü, usta başı, genel ustabaşıyla birlikte patlamada sorumlulukları olduğu gerekçesiyle savcılık tarafından tutuklanan fabrikanın İş Güvenliği uzmanı A.B. de savcılığa verdiği ifadede fabrikadaki tedbirsizlikleri anlattı:
“İş yeri sahibi Yaşar Çoşkun fabrika müdürüne gerekli talimatları veriyordu. Müdür bu talimatları içiler üzerine uyguluyordu. İşçilerden bana sürekli olarak şikayet gelmekteydi. İşçiler ‘burası patlayacak, başımıza bir şey gelecek, bir şey yapın diyorlardı. Yapmış olduğum incelemeler sonucunda her şeyi iş sağlığı güvenliği kurul toplantı tutanaklarına yazmama izin verilmiyordu çünkü benim çalıştığım özel işletme bu şirketle çalışmaya devam ediyordu. Benim gücüm bir yere kadardı”.
Yedi kişinin ölümüne neden olan madde de havai fişek değil, muska adı verilen bir torpil türüydü. Yani çocuklar için üretilen tehlikeli bir oyuncak.
Patlamada yaralanan işçi Gülizar Erdoğan’ın anlattığı göre çalışanlar bu tehlikeli oyuncağın üretildiği alana “Çin Mahallesi” adını takmıştı ve muska adlı bu torpilin tehlikeli olduğu konusunda fabrika yetkililerini uyarmıştı:
“Bu muskanın şiştiğini ve kızıştığını biz üretildikten 2 gün sonra fark ettik ve yetkililere söyledik. Kendileri geldiler, boşalttırdılar kolileri. Bütün ilaçları etrafa saçtılar, paketleri açtık, güneşe serdik, kuruttuk ve yeniden ambalajlayıp, paketleyip, koliledik. Şimdi ilk patlama depodan değil, muskanın ilacı olan aşağıda bulunan bölümde yaşandı. Zaten ilk patlama orada olduğu için çok daha fazla ölü olmadı.”
Yani daha önce altı kez patlamış, sigortasız, asgari ücretle çalışan işçilerin uyarılarına rağmen güvenlik önlemlerinin alınmadığı, çocuklar için bile tehlikeli olabilecek maddeler üreten bir fabrikadan bahsediyoruz.
Üstelik bu bilgilerin önemli bir kısmı patlamanın hemen ardından medyada dillendirilmeye başlanmıştı.
Ama buna rağmen “Yüksek ahlak ve ileri teknoloji” sloganıyla yola çıkmış MÜSİAD’ın başkanı Abdurrahman Kaan’ın henüz daha enkazdan tüm cesetler dahi çıkarılmamışken, olayla ilgili soruşturma sürerken attığı ilk tweet şöyle oldu:
“1966'da kurulan ve uluslararası standartlara uygun, ülkemizin en büyük üretim tesislerinden, @MUSIADSakarya üyemiz Büyük Coşkunlar fabrikasında yaşanan elim kaza camiamızı derinden üzmüştür. Hayatını kaybeden işçilerimize Allah'tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum.”
Sadece tweet atmakla da kalmadı MÜSİAD Başkanı. Yakın illerden 30’u aşkın MÜSİAD başkanıyla birlikte toplanıp Sakarya’ya gittiler.
Ve arkada lüks araçların ardarda dizili olarak göründüğü, açık havada U biçimde bir masanın etrafındaki o yemek fotoğrafını verdiler.
Fotoğraf MÜSİAD Bursa hesabından, daha sonra tepkiler üzerine silinen şu mesajla paylaşıldı:
“Sakarya Hendek’te havai fişek fabrikasında meydana gelen patlama sonucunda destek vermek amacıyla MÜSİAD Genel Başkanımız, MÜSİAD Bursa başkanı, MÜSİAD şube başkaları ve üyelerimizle beraber MÜSİAD Sakarya Başkanı Yaşar Çoşkun’un yanındayız.”
Çoşkun, büyük tepki alan bu yemek fotoğrafı üzerine bir açıklama yaparak tepkilere cevap vermeye çalıştı:
“Ben orada değildim. Cumhurbaşkanımız, Genel Başkanımız Abdrurrahman Kaan’ı görevlendirdi ve patlamadan bir saat sonra yanıma geldi. Patlamadan sonra destek için 30’ın üzerinde MÜSİAD şube başkanımız geldi. Şube başkanlarımız içeri yanıma alınmadı. Genel başkanımız gelen şube başkanlarımızda toplantı yapmak istedi, Toplantıyı MÜSİAD’da yapacaktık ama uzak olduğu için Hendek Bayraktepe’yi ayarladı belediye başkanımız, Bayraktepe’de toplantı yapıldı, yemek değil”
Ama bu açıklama üzerine Hendek Belediyesi’nden zehir zemberek bir yalanlanma geldi: “Kara gün olarak hafızalarımıza kazınan acı dolu bu günde, patlama bölgesindeki vatandaşlarımızın canından başka hiçbir şey düşünmezken; MÜSİAD Başkanlarının buluştuğu yemeğin Başkanımız tarafından uygun görüldüğü yönündeki açıklamalar yalan ve iftiradır. Kamuoyunda büyük tepkiye neden olan bu yemekle ilgili Başkanımızın hiçbir alakası ve bilgisi yokken heyetin tesiste ağırlandıkları ve toplantı için Bayraktepe'ye yönlendirildikleri iddiası gündem saptırmak, eleştirilere bizleri de ortak etmek amacıyla kurgulanmış oyundur. Yüzlerce ailenin gözyaşı döktüğü, evlere ateşin düştüğü bu acı olayın yaşandığı, nefes almakta bile zorlandığımız ve kendimizi bile unuttuğumuz o anlarda; böyle bir girişimde bulunmamızın mümkün olmadığını kamuoyuna saygıyla duyururuz.” Yedi insanın hayatını kaybettiği, 100’den fazla insanın yaralandığı, çok daha büyük bir faciaya neden olabilecek patlamayla ilgili Hendek Cumhuriyet Savcılığı tarafından başlatılan soruşturmada önce sabah saatlerinde fabrika sorumlu müdürü, fabrikanın iki usta başı ve iş güvenliği uzmanı gözaltına alınıp, tutuklandı. ‘Peki fabrika sahipleri’ soruları başlayınca da akşam saatlerinde Başsavcılık’tan şöyle bir açıklama yapıldı:
“Fabrikada görev yapan ve tutuklanan şüphelilerin ve alınan 100’ün üzerindeki diğer çalışanların birbiri ile örtüşen beyanları, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, işverenin alınan bütün önlemlere uyulmasını temin etmek, geniş bir kontrol mekanizması kurarak, iş güvenliğini işçinin inisiyatifine ve özenine bırakmadan, tehlikelere karşı bilinçlendirmek, iş disiplinini sağlamak, iş güvenliği malzemelerinin kullanılması yönünde denetim ve gözetim yükümlülüğünün de bulunduğu dikkate alındığında, söz konusu fabrika sahiplerinin de sorumlu olabileceği değerlendirilmiş olup, 7 Temmuz günü sabah saatlerinde gözaltı talimatı verilmiştir. Fabrika sahipleri A.R.E.C. ve Y.C. gözaltına alınmış olup, ifade işlemlerine devam edilmektedir. Soruşturma bütün yönleriyle hassasiyetle yürütülmektedir."
Açıklamadaki “söz konusu fabrika sahiplerinin de sorumlu olabileceği değerlendirilmiş olup” cümlesindeki aşırı hassasiyet soruşturma hakkında bir fikir verse de, dün akşam saatlerinde aralarında MÜSİAD Şube Başkanı Yaşar Çoşkun’un da olduğu fabrikanın iki sahibi tutuklandı.
Soruşturmadan bugünkü adli koşullarda bir sonuç çıkması kolay değil.
Ama bu patlamadan MÜSİAD’la ilgili sonuçlar çıkacağı kesin.
İlk reflekslerinin çoğu dindar insanlardan oluşan işçilerle değil, patronla dayanışma olması sınıfsal kimliklerinin, Müslüman kimliklerinden daha baskın olduğunu, olayla ilgili soruşturma yeni başlamışken, ortada fabrikanın ihmali olduğu gösteren pek çok emare varken, fabrikanın güvenliği, uluslararası olduğuyla ilgili mesajlar paylaşmaları ise savunduklarını iddia ettikleri değerlere değil, birbirlerine, cemaatlerine bağlı olduklarını gösterdi.
Zaten çok uzun zaman önce iktidardan ‘müstakil’ olma vasıflarını kaybetmişlerdi.
O kadar ki kurucu danışmanları Mustafa Özel’in başında olduğu vakfa kayyım atanması, pek çoğunun çocuklarının okuduğu Şehir Üniversitesi’nin kapatılması karşısında dahi ağızlarına açamayacak hale gelmişlerdi.
Ama bu olayın ardından yaşananlar gösterdi ki MÜ kısaltmasına atfedilen diğer kelimede de ciddi bir anlam kayması var.
Adli soruşturmanın sonucu ne olursa olsun, Hendek'teki havai fişek patlamaları, 90’larda yüksek ahlak, ileri teknoloji, Medine pazarı diyerek yola çıkmış dindar burjuvazinin, uzun süre önce terk ettiği iddialarından geriye hiçbir şey kalmadığının herkese ilanı oldu
.11/07/2020 01:58
1934’den 2020’ye Ayasofya ve Türkiye; değişenler, değişmeyenler 115 Ve Danıştay beklendiği gibi 24 Kasım 1934 tarihli altında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Başbakan İsmet İnönü, Maliye Bakanı Celal Bayar ve diğer bakanların imzalarının olduğu Bakanlar Kurulu kararını iptal etti, bir saat sonra Cumhurbaşkanı kararname yayınladı ve Ayasofya, Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilerek 86 yıl sonra yeniden ibadete açıldı.
Aslında Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi için ilk adım 7 Haziran 1931’de atılmıştı. O gün altında Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal ve Başvekil İsmet İnönü’nün imzaları olan başka bir Bakanlar Kurulu kararnamesiyle, Ayasofya Camisi’nin sıvaları altında kalan mozaikleri ortaya çıkarması için Amerikan Bizans Ensitüsü’nün kurucusu Thomas Whittemore’a izin verilmişti.
Bu kararın alınmasında dönemin ABD Ankara büyükelçisi Joseph C. Grew ve Türkiye’nin yükselen faşizmlere karşı Cemiyet-i Akvam’a yaklaşma arzusu vardı.
Bu karar kamuoyundan o kadar gizli alınmıştı ki, gazeteler bu iznin verildiğini bir hafta sonra New York Times’da çıkan bir haber sayesinde öğrendiler.
Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi ile ilgili ilk resmi yazışma ise Danıştay’ın iptal ettiği Bakanlar Kurulu kararından üç ay öncesine, 25 Ağustos 1934 gününe aittir.
O gün Maarif Vekili Abidin Özmen, Ayasofya Camii’nin müzeye dönüştürülmesi için Başbakanlığa bir yazı yazdı:
“Aldığım büyük şifahi emir üzerine Ayasofya Camii’nin müze haline konması için icap eden tetkikata başlanması hakkında verilen emrin bir suretini arz eylerim efendim.”
Hemen bir komisyon oluşturuldu. Yapılacaklar listesi iki gün sonra hazırdı.
Özmen, o “büyük şifahi emri” nerede ve kimden aldığını 29 Kasım 1949 günü emekli bir bakan olarak ziyaret ettiği Ayasofya Müzesi’nde dönemin Ayasofya Müzesi Müdürü Muzaffer Ramazanoğlu tarafından hazırlanan Ayasofya Hatıra Defteri’nin ilk sayfasına şöyle yazmıştı:
“1934 senesinde Maarif Vekili bulunduğum zaman, bu gün tamı tamına tarihini hatırlamadığım bir akşam yemeğinde merhum Atatürk’ün sofrasında, her zaman olduğu gibi ilmi, içtimai ve tarihi konular üzerinde konuşuluyordu. Söz Ayasofya’ya ve karşısındaki muazzam Sultan Ahmet camisine intikal etti. Atatürk başta olarak Ayasofya’nın bir dine ve bir sınıfa mal olarak kalmaktansa bütün akvam ve edyanın ziyaretime açık olacak bir müze haline getirilmesinin uygun ve bilhassa bu yeni müzede Bizans eserlerinin toplanması muvaffak olacağı ilmi bir şekilde konuşuldu. Bu görüşmeden ilham olarak ertesi gün o zaman Başbakan olan sayın İsmet İnönü’ye bu muhteva ve mütalaaları bildiren ve Ayasofya’nın tarihi ve mimari bir müze olarak kullanılmasının daha muvafık olacağı cihette Evkafca tahliye edilerek müze olarak kullanılmak üzere Maarif Bakanlığı’na devrini teklif eden Başbakanlığa hitaben yazılan... bu yazım Başbakanlık’tan Evkaf Umum Müdürlüğü’ne havale edildi, vekiller heyetince de tasvip edildi, İstanbul Müzeler Müdürlüğü eliyle Maarif Bakanlığı camii teslim aldı ve müze haline koymaya başladı...”
Ayasofya’nın müze olacağı haberi her yere bomba gibi düşmüştü. Herkes şaşkındı. Gazetelerin konuştuğu müzeler müdürünün bile tam olarak karardan haberi yoktu.
Ani karar Cumhuriyet Gazetesi’nde bile karar birinci sayfasında çıkan bir yazıda eleştirilmişti:
“Gazetelerde Ayasofya’nın bir müze olarak tanzim edileceğini okudukça afallamakta devam ettiğimizi itiraf etmek mecburiyetindeyiz. Kendi kendimize mütemadiyen “Ne müzesi” diye soruyoruz. Ayasofya’nın kendisi zaten en güzel bir müze ve belki ondan daha üstün başlı başına bir tarihi abidedir. Bu abideyi herhangi bir müzeye çevirmeye bizim aklımız ermiyor…”
482 yıl boyunca İstanbul’un dinî hayatının kalbi olmuş, şehrin en büyük camisi kimseye sorulmadan, sofrada alınan bir kararla bir anda böyle müzeye çevrildi.
Bunun yarattığı travmayı fark etmeden, Ayasofya’nın Türkiye’deki dindarlar için ne ifade ettiğini, neden hala siyaseten heyecan verici olduğunu anlamak zor.
Müze kararının ilerici, hoşgörülü bir karar olduğunu savunanlar, bu kararın alınışındaki nobranlığın üzerinden hızlıca atlıyorlar. Halbuki, amaç dünyaya hoşgörü mesajı vermek bile olsa bunu otoriter bir yöntemle yapınca ortaya bir tahribat çıkıyor ve bu tahribatın izleri 85 yıl geçse de siyasi bir fay hattı olarak kalıyor.
Lider öyle istediği için ya da siyasi bir hamle olarak o sırada bunu uygun gördüğü için İstanbul’un en büyük camisi bir gecede müzeye çevrilebilmiş, halk ve gazeteler sesini çıkaramamış, bütün devlet de sorgusuz o kararı uygulamak için seferber olmuştu. Her zaman bu kararları emir telakki edip uygulayacak Abidin Özmen’leri bulmak da zor değildi.
(Abidin Özmen, Kürtlerin nüfusu Türklerden 12 kat fazla artıyor diye 1930’larda Kürtlerin asimile edilmesiyle ilgili meşhur siyah raporu yazmış bir umumi müfettişti.)
1934 şartlarındaki otoriter yönetim anlayışıyla alınmış bir kararın 86 yıl sonra bile tartışması sürüyor.
Ama ne trajiktir ki 86 yıl sonra Ayasofya’nın statüsü değiştirilirken, Türkiye’de karar alma mekanizması hala 1934 teknolojisiyle çalışıyor.
18 yıl boyunca Ayasofya ile ilgili hiçbir adım atmamış, talepleri “Önce Sultanahmet’i doldurun” diye reddetmiş, daha bir yıl önce bunu teklif edenleri meydanda “bu oyuna gelmeyin, bunlar tahriktir, bunun götürüsü var, başka ülkelerde bizim camilerimiz var” diyerek azarlayan Cumhurbaşkanı bir anda Ayasofya’nın cami olmasına yeşil ışık yaktı, İstanbul seçimlerini iptal ettirmiş eski YSK üyesinin başkanlığına getirildiği Danıştay, 2005’den beri üç kez reddettiği 75 yaşındaki Bursalı emekli öğretmen İsmail Kandemir’in kurduğu Sürekli Vakıflar Tarihi Eserler ve Çevreye Hizmet Derneği’nin iptal talebini bu kez oybirliğiyle kabul etti ve Ayasofya yine tepelerde dönen siyasi bir kararla cami oldu.
Bazılarına göre ekonomik sorunları örtmek, kan kaybını durdurmak için bazılarına göre yurtdışına bir mesaj vermek için.
Ayasofya’yı bir anda ihtiyaca binaen cami yapıveren bu 30’lardan kalma karar alma teknolojisiyle daha bir hafta önce şimdi Fatih’in 600 yıl önceki vakıf senedindeki bedduanın lanetinden kurtulduğumuza şükredenlerin alkışları arasında, 40 yıllık muhafazakar bir vakfın üniversitesi kapatıldı.
Aynı teknolojiyle yıllardır insanlar siyasi talimatlarla hapse giriyor, tahliye oldukları gece yeniden tutuklanıyor, seçimle gelen belediye başkanları makamlarından oluyor.
Ayasofya’nın statüsünün değiştirildiği 1934 yılındaki Türkiye ile 2020 yılındaki Türkiye aslında birbirine benziyor.
Bugün Ayasofya kararı ile heyecanlananlar, inşallah Ayasofya’da ilk namazlarını eda edip, ellerini dua için semaya açtıklarında Türkiye’nin bir an önce kararların tepelerde, o anki ihtiyaçlara göre, anlık, kimseye danışılmadan sorulmadan alındığı bir ülke olmaktan çıkması için de dua ederler.
.13/07/2020 07:51
Peki zincirler kırıldı mı? 81 Zincirler kırıldı ve Ayasofya açıldı. Görüldü ki kırılması gereken bir zincir bile yokmuş. Muhalefet ilk namazda saf tutmaya hazırdı, dışarından gelen tepkiler de “Aman Ali Rıza Bey ağzımızın tadı bozulmasın”ı geçmedi.
‘İçimizdeki Bizans’ın çocukları’ diyerek kılıcını çekmiş Malkoçoğulları için büyük bir hayal kırıklığı olmalı bu.
Özellikle de bu kavgaya Necip Fazıl okuyarak, dinleyerek bilenmiş olanlar için.
Danıştay’ın Ayasofya kararı beklenirken bakanların, gazetecilerin paylaştıkları “Gençler! Bugün mü, yarın mı, bilemem; fakat Ayasofya açılacak!” sözlerinin geçtiği 1 Ocak 1966 günü Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) salonunda verdiği konferans bunun en iyi örneğiydi.
Konuşmada Necip Fazıl’ın izleyenlerini esas cuşu huruşa getiren ifadeleri bakanların alıntıladığı cümleler değildi, şimdi politik olarak doğru bulunmayıp, sansürlenen çok daha ağır ifadeleri vardı:
“126 yıl boyunca, dışardan Batı emperyalizmasının, içerden de onların sâdık ajanları sıfatıyla kozmopolitlerin, Yahudilerin, dönmelerin, masonların ve nihayet hepsinin birden ana sermayesi ve gönüllü fedaisi halinde; adı Türk, küfür tip ve zümrelerinin idare ettiği bu cereyan, Ayasofya’yı müzeye çevirmekle, sağlık müzelerindeki balmumundan frengili suratlar şeklinde, Türkün öz ruhunu müzeye kaldırmış oldu. Frenk kelimesinden gelen “frengi” ismine dikkat ediniz! Veya frengî ismine dikkat ediniz. Türkün mukaddesatına frengili bir surat gibi bakan bu insanlardır ki, “frengi”nin ta kendisidirler ve ciğerlerine kadar frengilidirler!”
Siyasi, tarihsel, kültürel meselelere şairlerin epikliği, çoşkusu ve abartılı üslubuyla yaklaşmanın zararları üzerine de ibretlik bir metin olan konuşmada, Necip Fazıl’a göre “bütün manalar Ayasofya’ya bağlıydı”, o bir kere açıldı mı bütün kilitler de açılacaktı:
“Bütün manalar Ayasofya’ya bağlı. Ayasofya’nın kapılarıyla beraber ruhumuzu kilitlediler. Ruhumuzu kilitlemek için Ayasofya’yı kilitlediler. Nasıl bütün yollar Roma’ya çıkarsa, Türk manevi kurtuluş davasının bütün meseleleri de Ayasofya’ya ve onu müzeleştiren ellere çıkar. Ayasofya açılacak. Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün mânalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!.. Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik ve kötülük etmişlerin dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek.. Ayasofya açılacak!... Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve her şey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak..”
Konferansın tam metnini her zamanki megalomanisiyle o hafta Büyük Doğu’nun kapağından “Büyük Hitabe” diye verirken, kapağın altına da bir gözünde Ayasofya, diğerinde Anadolu Hisarı olan bir baykuş resmi yerleştirmiş ve altına da şöyle yazmıştı:
“O Yunanlı, baykuş gözlerini üzerimize dikmiş, birinde Ayasofya, öbüründe Anadolu Hisarı’nın hayali, İstiklal savaşındaki küstahlığından beter bir nefs emniyeti içinde şahlanıp duruyor da, bizde onun iki gözünü birden çıkaracak enerjiden eser görünmüyor.”
O gün konferansta Necip Fazıl’ın bu Ayasofya hamasetiyle heyecanlanıp, neredeyse her cümlesini alkışlarla kesen gençlerden biri de İstanbul Hukuk öğrencisi İsmail Kahraman’dı.
Bir yıl sonra MTTB’ye başkan olduğunda yaptığı ilk işlerden biri, fethin yıldönümünde “Ayasofya açılsın” talebiyle Ayasofya önüne bir protesto yürüyüşü düzenlemek oldu.
İki bin kişiyi aşan kalabalık, Cağaloğlu’ndan geçerken bir gazetenin önünde durup “Masonlar” diye bağırarak gazeteye bayrak asılması için ısrarcı olmuştu. Sonra geldikleri Ayasofya kapısında kendilerini karşılayan polis barikatının önünde oturmuş, Kahraman burada Ayasofya’yı kapatanları “gafil”likle suçlamıştı.
Ama esas protesto bir kaç ay sonra yaşandı.
25 Temmuz 1967 günü, Ortodoks Kilisesi ile buzları eritmek amacıyla Rum Patriği Athenagoras’ın davetiyle Türkiye’ye gelen Papa 6. Paolo, Ayasofya’yı da ziyaret etti.
Ayasofya’nın kilise dönemindeki apsisinde (kiliselerin mihrabı) bulunan, Hz Meryem’in kucağında Hz. İsa’yı tuttuğu dokuzuncu yüzyıldan kalma mozaiğin altında durdu, kendisine refakat eden Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’e döndü, “Kısa bir süre dua edebilir miyim?” diye sordu, tecrübeli bakan sessiz kalınca da bütün dünya medyasının önünde dizlerinin üzerine çöküp Meryem Ana duasını okumaya başladı.
Bir kaç dakika süren dua sırasında, arkasında ayakta duran sivil asker devlet erkanı şaşkınlıkla onu izliyordu.
Dua büyük tepki çekti. En çok da MTTB’li gençlerin.
Ertesi gün MTTB’li 20 genç, biletlerini alıp Ayasofya’ya girdiler ve cemaatle namaz kıldılar. O gençlerden biri yine MTTB’nin başkanı İsmail Kahraman’dı.
İsmail Kahraman’ın o eylemi Meclis’te, Senato’da, gazetelerde irticai bir eylem olarak eleştirildi. Ama başına bir iş gelmedi, okulundan atılmadı, tutuklanmadı.
Muhtemelen “Zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın” sloganı da MTTB’nin mutat hale getirdiği bu Ayasofya eylemlerinden birinde üretildi. 1977 yılında 400 kişiyle Ayasofya’ya girip, cemaatle namaz kıldıkları protestoda dışarıdaki kalabalık artık böyle bağırıyordu.
Bugün Türkiye’yi Necip Fazıl’ın o konferanslarında heyecanlanmış, MTTB’nin Ayasofya eylemlerine katılmış, duvarına Sultanahmet bahçesindeki demir parmaklıklı pencerelerden çekilmiş, “mahzun” Ayasofya fotoğrafları asmış bir nesil yönetiyor.
O nesli heyecanlandıran, öfkelendiren, dertlendiren meselelerin büyük bir çoğunluğu ise bugün artık mesele olmaktan çıktı.
Onların mesele listesindeki maddeler tek tek çözüldü.
Komünizm tehlikesi bitti. Masonlar her yerde değil. Devlet- millet kaynaşması gerçekleşti. Ülkenin bütün kadrolarında dindar siyasetçiler, bürokratlar var. Genelkurmay Başkanları, kuvvet komutanları cemaatle namaz kılıyor. Başörtüsü sorunu uzun mücadeleler sonucunda nihayet halloldu, Türkiye’nin çok şükür ki başörtülü askerleri, başsavcıları var. Bir zamanlar yasakçılığın merkezi İstanbul Üniversitesi’nin rektörü, söylendiği gibi bırakın başörtülüleri, iktidarın bütün icraatlarını kapıda durup selamlıyor. Abdülhamit’e kızıl sultan diyen kanallar kapatılıyor, Ulu Hakan’ın TRT’de kaç sezondur dizisi oynuyor, o dizide güncel sorunlarımızı çözmeye devam ediyor. İstanbul’un Fethi, Cumhuriyet Bayramı kadar coşkuyla kutlanıyor, 29 Mayıs diye üniversite bile var. İmam hatip okullarının sayısı her yıl artıyor, artık devlet kadrolarında bir yere gelmek için imam hatip okullarından mezun olmak neredeyse tercih sebebi.
Listede karşısına tık atılmamış çok az madde kaldı.
Onlardan Hilafet’i geri getirmek, İslam dünyası bu kadar parçalanmış, Türkiye bu kadar ülkeyle kavgalıyken 2020 yılında zaten gerçekçi bir talep değil. Tekrar Arapça alfabeye dönersek de bir gecede hepimiz cahil kalırız. Hala Osmanlı ailesine saltanatı geri vermeyi düşünen varsa, herhalde bir kısmı fazla Fransız, diğer kısmı fazla tüccar olan aileye bakıp vazgeçer. Mescid-i Aksa’yı özgürleştirmek, İsrail Danıştay’ına dava açmakla yapılabilecek bir iş değil. Ayasofya’nın açılışının denk getirildiği Lozan’ın ‘gizli maddeleri’nin yürürlükten kalkmasına, bütün dertlerin bitmesine de sadece üç sene var.
Ama bunlar dışında 1960’larda, 70’lerde MTTB’li bir üniversite öğrencisinin, 80’ler, 90’larda İslamcı bir gencin öfkeli sloganlarına konu olan, Necip Fazıl’ın, Serdengeçti’nin, Kadir Mısıroğlu’nun, İsmail Kahraman’ın hayallerini kurduğu her şey tek tek gerçekleşti.
Nihayet, zincirler kırıldı ve Ayasofya da açıldı.
Peki, o sloganların, hayallerin tek tek gerçeğe döndüğü bu Türkiye, mutlu, güçlü, zengin, özgür bir Türkiye oldu mu?
İçinde yaşamak istenen ütopya bu muydu?
Bırakın muhalifleri, zamanında bütün bu sloganları atmış, mahzun Ayasofya fotoğraflarıyla hüzünlenmiş insanların bile tek bir tweet atarken kırk kere düşündüğü, adaletsizliklerin, kayırmacılıkların çıplak gözlerle görünür hale geldiği bir ülkede yeni nesilleri zincirlerin kırıldığına ikna etmek mümkün mü?
Bugün, 40’larda, 50’lerde, 60’larda Ayasofya için Necip Fazıl’ın yaptığı o ateşli konuşmaları, ucu Atatürk’e de uzanan sert eleştirileri muhalif bir şair Cumhurbaşkanı, bakanlar için yapsa, başına 40’larda, 50’lerde, 60’larda Necip Fazıl’ın başına gelenlerden farklı ne gelirdi?
Ayasofya’nın içine dalıp camiye çevrilmesini protesto edecek üç genç soluğu nerede alırdı? Ayasofya’yı cami yapanlara “gafil” diye tweet atacak bir gençlik örgütü liderinin evinin kapısına kaç saat sonra polis dayanırdı?
Daha bir ay önce Necip Fazıl’ın konferanslarında yetişmiş, zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın sloganları atmış muhafazakar aydınların kurduğu bir vakfın üniversitesinin kapısına kilit vurulurken, 550 yıl önceki vakıf senedine dayanarak, ülkenin kurucusunun altına imzası olan Bakanlar Kurulu kararnamesinin iptal edilmesiyle üzerimizdeki lanetin kalktığına kim inanır?
Necip Fazıl okuyarak büyümüş bir neslin işadamlarının kurduğu derneğin üyeleri, yedi işçinin öldüğü havai fişek fabrikasında aynı dernekten olan patronla dayanışma yemeğine oturmuşken, her şerrin sorumlusu olarak Batı emperyalizmasının sâdık ajanlarını, kozmopolitleri, Yahudileri, dönmeleri, masonları, frengili suratları gösteren o eski hikaye artık alıcı bulabilir mi?
Mağduriyetlerin, haksızlıkların giderilmesi önemliydi ama bunlar olunca ülkedeki diğer meselelerin, mağduriyetlerin, haksızlıkların kilidi Necip Fazıl’ın vaat ettiği gibi açılmadı, açılamayacak.
Ayasofya açıldı, ama kaybedilen bütün mânalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlamadı, fırlamayacak.
Bu millete iyilik ve kötülük etmişlerin dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçmedi, geçmeyecek.
Demek ki bütün manalar Ayasofya’ya bağlı değilmiş. Ayasofya’nın kapılarıyla beraber ruhumuzun kilitleri de açılmadı, açılmayacak.
Bazı zincirler kırılırken, yerlerine yeni zincirler asıldı.
Semboller ile değerler arasındaki makas açıldı. Semboller tek tek ihya edilirken, değerlerin top yekün aşındığı fark edilemedi.
Bir neslin büyük heyecanlarının gerçeğe döndüğü bir Türkiye, yeni nesilleri heyecanlandırmayan, onlara gelecek, iş, refah vaat etmeyen bir Türkiye oldu.
O yüzden, her siyasi fikrin eski nesillerinin sloganları, dertleri, kavgaları artık yeni nesiller için o kadar da heyecan verici değil. Türkiye, ne Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ne de Köy Enstitüleri’nin eğitime açılmasıyla düzelmeyecek, daha iyi bir yer olmayacak.
Ayasofya’nın zincirleri de konuşmanın, itiraz etmenin zor olduğu bir Türkiye’de kırıldı ama bugün Türkiye’yi sıkıştıran, nefes aldırmayan daha güncel, taze, sıkı zincirler var ve onlara sürekli yenileri ekleniyor.
.15/07/2020 07:45
Adalet Hanım’ın dar zamanı... 42 “Adalet Ağaoğlu, cumhuriyet kadını, cumhuriyet belleği, cumhuriyet romancısıydı. Ankara’yı yazdı, Türkiye’yi etkiledi. Binlerce teşekkür, sevgi, saygı, hayranlıkla…”
91 yaşında İstanbul’da hayatını kaybeden Adalet Ağaoğlu hakkında dün Pen Türkiye’nin yayınladığı mesaj böyle bitiyordu.
Herhalde Adalet Ağaoğlu’nu bundan daha yanlış tarif etmek imkansız.
Adalet Hanım bunu duysaydı, “Damlar Damla Günler” adı altında üç cilt halinde yayınladığı günlüklerine, 1995 yılında kendisine Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülü verilmek istendiğinde yazdıklarını yazardı:
“Ne diyeceğimi bilemedim. Resmi ideoloji ile benim kadar çok hesaplaşmış edebiyat yazan az. Ölmeye Yatmak'la böyle bir hesaplaşmayı ilk başlatanlardan biriyim, diyebiliyorum. Muhalifim. Yazar olarak beni ben yapan, devlet biçiminin cumhuriyet olması, ama asla ve kat'a demokrat olamaması görüşümdür. Atatürk başkanlığı çok kısa sürdü, onun Cumhuriyet ideolojisi altı ok toplumsal değişimlere dar gelmekte. İdeolojinin karar verme makamı TBMM'nin elinden alınıp gizli bir güç gibi TSK'ya devrolmuş bulunmakta. .. Haksızlıklar işlendi. İşleniyor. Ben Cumhuriyet'in uslu çocuğu olamadım; 12 Eylül Anayasası'nda da açıkça "Hayır" dedim. Genel geçerle uyumlu değilim. Çevremle dahi uyumlu olamamaktayım.”
Adalet Hanım uzun süre düşündükten sonra tepkilere aldırmadan o ödülü almaya gitmişti. Yine günlüklerine yazdığı gerekçesi “muhalif çevremle dahi uyumlu olmamaktayım” derken neyi kastettiğini anlatmaktaydı:
“Devletin sanki bir çeşit 'özür dileme' gibi giriştiği bu işi reddetmek de anlamsız. Hükümet değil, partiler değil bu girişimi yapan Cumhurbaşkanlığı. Bunu reddedeceksem nüfus kağıdımı, T.C. vatandaşlığını da reddetmeliyim. Tam bu noktada boynum kıldan ince. Çünkü benim dilim olan memleketimden başka dışarda sırtımı dayayacağım bir yerim yok. Örgütüm, etik kulübüm, alışveriş mağazalarım falan yok.”
Çankaya Köşkü’nde ödül töreninde düşünce özgürlüğünün önündeki yasaların kaldırılması isteyen bir konuşma yapmıştı ama yine de Pen Türkiye üyesi yazarlar tarafından topa tutulmaktan kurtulamamıştı. Halbuki, bir yıl sonra aynı ödülü Yaşar Kemal aldığında kimsenin sesi çıkmayacaktı.
Evet, Adalet Hanım, Ankara’yı yazdı. Ama o yazana kadar kimsenin yazmaya cesaret edemediği bir Ankara’ydı bu.
Çocukluğu, Ankara Nallıhan’da geçmişti. Ama benzer hikayelerdeki gibi Ankaralı bir siyasetçi, asker ya da sivil bürokratın kızı değildi.
Babası kumaş tüccarı Hafız Mustafa Sümer, annesi Saraybosnalı ev hanımı Emine İsmet Sümer’di.
2010 yılında verdiği bir röportajında ailesini anlatmıştı:
“İslam cumhuriyetten beri küçümseniyor. ‘Babam hafızdı’ demeye utanıyordum. Eli tespihli adam gördüğüm zaman, onu küçük görüyordum. Oralardan geliyorum. Cumhuriyetin ilk kuşağı olarak böyle düşünüyordum. Böyle düşünmem gerektiğini sanıyordum. 1960’ta da ‘Ordu millet el ele’ diyenlerdendim. Fakat darbeden sonra; darbecilerin yaptıklarını görünce iğrendim ve ürktüm. Annem de başörtülü bir insandı. Hatta ben okula başlayacağım zaman annem teyzeme ‘Nallıhan’a giderken bu kızın başını örtecek miyiz’ diye sormuştur.”
10 yıl sonra verdiği son röportajında ise o röportajda bunu söylediğine “pişman” olduğunu anlatmıştı:
“Babam Osmanlı’nın aydın bir adamıydı. Kumaş tüccarıydı. Sayesinde İstanbul’u dört yaşında tanıdım. 1933 yılında kız çocuklarını okula gönderme kanunu çıkmasaydı ne olacaktı? Nüfus kâğıdım bile yoktu. Dindar olan babamın sesi çok güzelmiş. Hatim indirirmiş. Hafız kendisi. Sırf ben ortaokulu okuyayım diye, benim için Ankara’ya taşındı. Okuyabildim ve fakülteyi bitirdim Ankara’da. Batılılık o kadar ciğerime işlemiş ki… Hafız demeye neden utanıyorum? Halbuki sanatkâr.”
Eğer İstiklal Harbi’nde İsmet Paşa’yı Ankara’ya kaçıran askerlerden biri olan hafız babası onu okutmak için bütün ailesini alıp Nallıhan’dan Ankara’ya taşınmasıydı, muhtemelen Adalet Ağaoğlu diye birini tanımıyor olacaktık.
“Değişik bir şey vardı bizde. İki ayrı kültür yan yana, barış içinde” diye tarif ettiği, bayram günleri misafirlere likör ikram edilen Nallıhanlı varlıklı dindar ailesinin, Cumhuriyet Ankara’sındaki hikayesi, bütün romanlarında izleri görünen çelişkinin ilham kaynağı oldu.
1953 yılında girdiği radyoda, o günlerin TV dizileri gibi olan radyo tiyatrolarının aranan yazarıydı. Radyonun gelmiş geçmiş en popüler programı “Arkası Yarın” ın isim annesiydi.
O günlerde adı Adalet Sümer’di. Bir yıl sonra Boğaz Köprüsü inşaatlarında görev yapacak inşaat mühendisi Halim Ağaoğlu’yla evlenip Adalet Ağaooğlu oldu.
17 yıl radyoda ardından TRT’de çalıştı, yöneticilik yaptı.
DP, 27 Mayıs, AP...
Her devir sansürlerle, yasaklarla boğuştu. İlk zamanlar 27 Mayıs’ı desteklese de pişman olması çok uzun sürmedi:
“İsmet İnönü, bir iki gündür, 'ikili' mi desem, 'ikircikli mi'; tuhaf bir tutum içinde. 27 Mayıs'ta siyasi haklan ellerinden alınanlara bu hakların geri verilmesini savunuyor. Şey ... Ne bileyim, bu benim aklıma hep: "İyi de biz bu herzeyi niye yedik John?" fıkrasını getiriyor.”
60’lı yıllarda radyoda “Sartre Küba'yı Anlatıyor” kitabının 'Kitap Saati'nde tanıtımına izin verdiği için komünistlikle suçlanıp, mahkemeye verilmişti. "Demek CHP solculuğu statükoyu sürdürmekten ibaretmiş" diyerek çıkıştığı TRT Müdürü, "Bir dakika Adalet Hanım, TRT kurulunca, sizi buraya aleyhinizdeki MİT ve Emniyet dosyalarına rağmen aldım ve tutmaktayım" demişti.
Halbuki hakkında gizli raporlar tutulmasına ihtiyaç olmayacak kadar aleni bir solcuydu. 1965 seçimlerinde radyo seçim sonuçlarını verirken güneydoğu masasına o bakıyordu, sandıklardan TİP’e oylar çıktıkça masasından “Yaşasın” diye tezahürat yapacak kadar cesurdu ya da günlüğüne yazdığı gibi “aptal.”
Ama içinde olduğu sol mahalleye de tam olarak ait değildi.
Adli yıl açılışlarında İslam’ı eleştiren konuşmaları yüzünden 1969’da vefat ettiğinde cenazesinin kılınması engellenmeye çalışılan Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in laiklik eylemine dönmüş cenaze töreninde o da kalabalığın içindeydi ama akşam günlüğüne şöyle yazmıştı:
“Yüründü. Anıtkabir'e doğru: Laik Türkiye Cumhuriyeti'ni(!) savunuyoruz. ( ... ) Söylemem akıllılık mı, aptallık mı? İşte söylüyorum. Başımız sıkışınca Atatürk. Atatürk yetiş! Bu kısır döngü, içine sıkışıp kaldığımız bu akvaryum ne zaman aşılacak? Bir yandan onun açtığı kapıdan geçmeye kalkıyor, daha geçerken iki çelme üç namluyla geri püskürtülüyoruz: Atatürk yetiş! .. Beri yanda: "İşçiler neredesiniz, koş gel!"ler ... Taban nerde? Orada ne var? İşçileşememiş köylü. Sivil ve özellikle askerden üretimsiz bürokrat. Halim yanımda yürürken: "Kendimi vitrine konmuş gibi hissediyorum" dedi durdu. İki yanlı kaldırımlarda 'halk' bizi seyrediyor. Onlar tarafından yürüyüşe katılım, yok denecek kadar azdı. Peki yürüyüşü dışardan izleyenler alkışlarıyla aramıza katılmış olmuyorlar mıydı? Hatta içlerinden biri: "Atatürk geliyor!" diye bağırdı... Ankara Palas'ta ilk baloma götürüldüğüm akşam bütün kederiyle canlandı içimde ve gözümde. Cumhuriyet baloları ... Dönüşüme inanmışların acemi dansları, valsleri; annelerimizin çeyiz sandıklarından çıkarılma ipek bürümcüklerden yapılma tuvaletlerimiz ve neşve-rüba hallerimizle objektife acemi tebessümlerimiz. Cumhuriyet'in Hayatı: Roman! İkide bir içimi dürtükleyen bu romanı yazmalıyım.”
O romanı yazdı ama, o yıllarda laik kesimde, entelektüel dünyada bu hesaplaşmayı yapmak hiç kolay değildi:
“Böylece şunu düşünmeye başladım; kültür ikileminde bizim kuşağımız, anne babalarımızın dramını hiç yazmadık. Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra halkın alıştığı eğitimden, kültürden, ertesi gün başka bir şeye geçiliyor. Babam hafız; İstanbul’da olsa şarkı söyleyebilirmiş, Hafız Burhan gibi. Hemen kavuğu elinden alınıyor; o töreni gördüm ben, üç yaşındaydım. Babama gösterilen saygıyı da gördüm ama ağladılar çoğu babamın artık hafızlık yapamayacak olmasına. Ezanın Türkçeleştirildiği dönem… Babalarımız birinci kuşaktı; biz ikinci kuşağız. Bizim kuşağın nasıl bir kültür ikileminde büyüdüğü benim düşüncemi çok oymaya başladı. Önümüze çıkan her durumda bu ikilem var. Gelenekle yeni hayat arasında böyle bir ikilem yaşıyoruz. Okul, Cumhuriyet ideolojisi aşılamaya çalışıyor; evde anne baba bunu bilmiyor, kısa çorap giydirmiyor. Bu kültür ikilemini aklıma koydum; kendim de çok acısını çektim.”
Romanını yazabilmesi için önce vaktinin çoğunun alan TRT’den ayrılması gerekecekti. Zaten Demirel iktidarında artan sansüre, hükümetin TRT’nin özerkliğinin yavaş yavaş kaldırma girişimlerine tahammül edemiyordu. Askeri cuntalar kadar sivil cuntalara da karşıydı:
“TRT özerkliği elden gitmekte. İktidar bir yanda, biz bir yanda; boğuşup duruyoruz. Ateşim düşmüyor. Bazı arkadaşlarım telefonda 'cunta'nın yeni bazı oyunlarından söz ettiler. Biz, hazırlattığımız programlarda doğruluğu kontrol etme ve kalite düzeyini gözetme yerine 'polis denetimi' yani sansür mekanizmasını işletmemizi isteyenlere 'cunta' adını taktık da...”
TRT özerkliğini kaldıran yasayla birlikte 1970 yılında, yeni atandığı TRT Programlar Daire Başkanlığı’ndan istifa etti. TRT’den ayrıldığı gün günlüğüne bir satır not düşmüştü:
“Dünya çok geniş, TRT fazla dar.”
O TRT’den ayrılırken Karayolları Genel Müdür Muavini olan eşi Halim Ağaoğlu da Boğaziçi Köprüsü’nün yapımına “zaman ve hazırlık eksikleri” nedeni ile karşı çıktığı için İTÜ’den sınıf arkadaşı olan Başbakan Demirel ile anlaşamayınca görevinden alınmıştı.
Artık işsizdiler. Nihayet romanını yazmaya başlamıştı. Solun yükseldiği zamanlardı. Sanatın ideolojik propaganda için kullanılmasından rahatsızdı:
“Sloganlardan kaçarak, sanatın estetiğinden taviz vermeden ve insani boyutları öne çıkarıp göze ve akıllara sokarak. İşini iyi güzel yapmak Türkiye'de kimseye yetmiyor artık, yetmiyor! Etkili bir tiyatroyu , neden etkili olduğunu tartıp biçmeden bir yandan 'Mao'cular, öte yandan 'Che'ciler, ikisinin başında da ülkücüler ele geçirmek için ortalığı toza dumana buluyorlar.”
Romanını yazarken 12 Mart darbesi oldu. Darbenin ilk günlerinde solcular darbeyi kendi ilerici askerlerinin yaptığını zannedip kutlarken Adalet Hanım günlüğüne şöyle yazmıştı:
“Büyük kumandanların muhtırası. Demirel hükümetinin devrilişi. "Bu bir sessiz ihtilaldir."= Hoşgeldin 27 Mayıs! Muhtıra, ilericilerin, solcuların yanındaymış gibi bir hava estiriyorsa da, "Askeri darbe, askeri darbediiiir!" Yok Muhs in Batur'muş, yok Tağmaç'mış, yok Alpan'mış şuymuş, yok buymuş.”
Arkadaşları tek tek tutuklanıyordu. Öfkeliydi. Babası onun da diğerleri gibi solcu olup olmadığını merak etmiş, evdeki kitaplar yüzünden kızının başına da bir şey gelmesinden endişelenmişti.
Bu zor zamanlarda eşiyle çıktıkları Avrupa seyahatlerinde Türkiye’nin kaosundan uzaklaşıyor ve romanına odaklanıyordu.
Nihayet, 1973 yılına, yani Cunhuriyet’in 50’inci yılına yetiştirdi romanını; “Ölmeye Yatmak.”
Roman, ilçe ilkokulunun hırslı, idealist, Atatürkçü öğretmeni Dündar’ın Cumhuriyet’in 15’inci yıldönümü için okulda hazırladığı büyük kutlama prodüksiyonuyla açılıyordu:
“Geç bile kaldı bu okul. Bu yıl da olmasaydı Öğretmen Dündar karalar bağlayacaktı. Beceriksiz, yenik, ülküye sırt çevirmiş olacaktı. Ondan sonra saf dışı duyar kendini. Boşlukta sallanır kalır. Merkezi Hükümet’e bir çağırsalar, kimsenin yüzüne bakmaya surat kalmaz. Başöğretmen’i zorlayışları bundan. Kulağının dibinde arı gibi vızıldayışları. Polkayı kabul ettirmek için artık bir seferinde, “Atam, Atam, Büyük Atam!...” diye hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Ağlayışı içten.”
Kutlama sırasında kızlı erkekli öğrencilerin yaptığı polka dansı, çocuklarının gösterisini ilk kez kadınlı erkekli bir arada izleyen kasaba ahalisini biraz germişti:
“Eşraf ve esnaf babalar, polka ve rondo ile kirlenen namuslarını örtbas etmek için durmadan öksürüyor, kafalardaki bütün sıkıcı düşünceleri kovalamak için gerekli gereksiz gülüyorlardı. Medeni olmak buyurulmuştu. Eh, ne yapsın onlar da medeni olmuşlardı işte. Suç kendilerinde değildi.”
Hala o romandaki kadar sert bir resmi ideoloji eleştirisi yazılmadı.
Romanın baş karakteri Aysel’le benzerlikleri tesadüf olamayacak kadar fazlaydı. Aynı yaşlardaydılar. Onun da babası kumaş tüccarıydı. İkisinin de babası Kurtuluş Savaşı’nda İnönü’yü Ankara’ya kaçıran askerlerdendi. Aysel de Ankara’daki okulda örgülü saçları, uzun etek boyu yüzünden kasabalı kız muamelesi görmüş, kasabaya giderken de başı örtülmüştü. Üniversitede profesörken kocasını aldatıp, ölmeye yatan Aysel, cumhuriyetin bu iki dünya arasında kalmış modern kadınını temsil ediyordu. Adalet Ağaoğlu gerçekten de dediğini yapmış, Cumhuriyet neslinin yani kendi ailesinin romanını yazmıştı
Roman devrinin tüm ödüllerini toplamış ama bu alışılmadık hesaplaşma yüzünden eleştirmenlerden pek de yüksek puanlar alamamıştı.
Bu arada ailesinde üst üste acılar yaşandı. Önce 1975’de 50 yaşındaki abisi doktor Cazip Sümer, Kumburgaz’da yürürken bir arabanın çarpması sonucu vefat etti, iki yıl sonra da küçük kardeşi tiyatro ve sinema oyuncusu Güner Sümer’i 41 yaşındayken kanserden kaybetti.
Bu acılar arasında, eşinin iş gezisi için gittikleri Trabzon Borçka’da bindikleri bir taksinin şoförünün arabasına gösterdiği aşırı titizlikten ilham alarak 1976 yılında, daha sonra Sarı Mercedes diye filmi yapılacak “Fikrimin İnce Gülü”nü yazdı.
Bu arada gazetelere yazdığı yazılarda cumhuriyet devrimlerinin aceleciliğini, dil devrimini eleştirmişti. Çınar Oskay onunla yaptığı son röportajda bu eleştirilerini hatırlattığında şu örneği vermişti:
“Kökten değişim aslında çok tehlikelidir. Eski ahşap bir ev var. Damat, gelin, çocuklar, torunlar aynı evde yaşıyorlar. Zaman geçiyor, apartmanlar ortaya çıkıyor, kadınlar çalışmaya başlıyor, depremden söz ediliyor. Konak yıkılacak, apartman yapılacak. Kökten değişim, hesaplanarak olmalı. Konaktakiler nerede yıkanacak, nerede yiyip içecek; bu kadar insani yaklaşmak lazım her şeye.”
Edebiyatındaki siyasi hesaplaşma, çıtayı her seferinde biraz daha yukarı çıkararak devam etti.
1978 yılında yayımladığı “Sessizliğin İlk Sesi” adlı hikâye kitabındaki “Sen Ey Kutsal Işık” hikâyesinde yeni açılacak meydana bir Atatürk heykeli dikmeye çalışan bir belediye başkanının başına gelenleri anlatmıştı:
“Bana bir Büyük Kumandan gerek. Çabuk tarafından ve iyi bir Büyük Kumandan. Örneklerinizi gösterin. Bu olmaz. Dört yanı meşaleli Büyük Kumandan’a belediyemizin gücü yetmiyor. İki yanında meşale yananına da gücümüz yetmiyor. Bizim büyük kumandan tek elinde bir meşale tutsun. Bu büyük boy Büyük Kumandan kaça? Olmadı. Bize göre değil. Öyleyse büyük tam boy Büyük Kumandan yerine küçük tam boy bir Büyük Kumandan...”
1979’da “Dar Zamanlar” serisinin ikinci romanı “Bir Düğün Gecesi”ni yayınladı. Henüz darbeye bir yıl varken Türk edebiyatının en anti-militarist romanını yazmıştı.
Roman, bendeki imzalı nüshasında bizzat Adalet Hanım’ın kendi el yazısıyla tarif ettiği gibi “köşeyi dönenlerle, generallerin el ele vererek halkın tepesine inişlerinin resmi”ydi.
O güne kadar bir Türk romanında generallerden hiç böyle bahsedilmemişti. Roman, zengin ailenin kızı ve tümgeneralin oğlunun düğün davetiyesiyle açılmaktaydı:
“Kalkınan memleketimizin milli temeline yeni bir harç olmak üzere kızımız Ayşen’le, oğlumuz Ercan’ın Anadolu Kulübü’nde yapılacak olan nikah ve düğün töreninde sözleri de aralarında görmekten mutluluk duyarlar.”
Bu yüzden “Bir Düğün Gecesi” de yine çok sattı ama edebiyat çevrelerinden yine hak ettiği büyük tezahüratı alamadı.
Roman ordu tabusuna çarpmıştı:
“Hele Fethi Naci'nin, belki de çok haklı biçimde Bir Düğün Gecesi'nin eleştirisinde "düğün"ün 'erkek yanı' orgenerallik, askerlik, Korelik, Harbiyelik bahsine hiç el sürmemesine, durumu 'roman tabii bunlardan ibaret değil, kalanına sonradan değineceğim,' diyerek hiç değinememesine ne diyeceğim? Kendini de beni de korumuş bulunan çok deneyimden geçmiş 'oto sansürüne' teşekkür etmekten başka ... Bende git gide bir 'derin devlet' sorgulayışı uyandıkça uyanmakta ... 'Meçhul katiller' hep hem ayakta hem meçhulde kalmalarıyla böyle oluyor bu. TSK'ya 'dokunmak' kabullenilmiş bir tabu.”
Ama romana, beklenmeyen bir yerden büyük bir övgü gelmişti.
Hisar dergisinde roman için “Yeni Bir Satyricon" başlıklı bir yazı yazan Cemil Meriç’ten:
"Bir Düğün Gecesi karamsar bir kitap. Başka nasıl olabilirdi? Yaşadığımız çağın neresi aydınlık? .. Kahramanları, hepsi de mutlu olmak için yaratılmış, ama hiçbiri mutlu değil. İnsan kaderine eğilen büyük düşünce adamlarının hangisi iyimser. Dante mi, Balzac mı, Dostoyevski mi? .. Bir Düğün Gecesi, bir cenaze töreni kadar hüzün verici. Adalet Ağaoğlu karanlık bir dönemi bütün acıları, bütün hayal kırıklıkları ile kitaplaştırmış... Adalet Ağaoğlu, yaptığı işin sorumluluğunu çok iyi anlamış. Bir Düğün Gecesi Türk edebiyatının yüz aklarından. Dostoyevski, 'her mukayese küçültür,' der. Ben öyle düşünmüyorum. Genç romancı, bin yıl önce yaşayan bir Murazaki'yle, yüz yıl önceki bir George Sand'la, bir Madame de Stael'le boy ölçüşebilecek bir kabiliyet.”
Adalet Ağaoğlu, bu yazıyı okuduğunda utanmıştı. Ama övgüler yüzünden değil. Neden utandığını da kendisine karşı her zamanki dürüstlüğüyle günlüğüne yazmıştı:
“Battaniyeye sarılıp, Hisar dergisinin temmuz sayısında yayımlanmış Cemil Meriç yazısını yeniden okudum. Temmuz sıcağından sonra aralık soğuğunda okursam, belki yüzüm daha az kızarır diyebilmek istiyorum. Yazarlığı, düşünceleri bizden kaçırılmış, buna da bizlerin, en yakınından benim, kendimin dangalakça boyun eğdiğim Cemil Meriç. Çevrem de öyle dar ki, biri çıkıp beni vaktiyle "hişt, hişşt"lemeliymiş! Görmez gözleriyle romanımı kızına okutmuş; yetmemiş Ankara'daki bir tanıdığı vasıtasıyla bana üç cilt kitabını göndermiş sayın Meriç: Mağaradakiler, Bu Ülke, Umrandan Uygarlığa. Utanç içindeyim. Kitaplarını okudukça utancım artmakta. Bir Düğün Gecesi romanım üstüne "Yeni Bir Satyricon" başlığıyla yazdıkları yazıyı yeniden okuyor, ülkenin bir aydını üstüne cehaletimden dolayı büsbütün yerin dibine geçiyorum. Ben geçmişi bilmiyorum, geçmiş ise, onca çalkantılardan geçe geçe, yaşamın tanıklığında beni biliyor. Cemil Meriç. Kör. Yanında kızı. Ümit. Okuyor, yazıyor. İşte. Kış gecesi. Evin içi buz. Yanaklarım utançtan yanıp tutuşuyor.”
Ve 12 Eylül darbesi.
Darbecilerin 1981’deki yasaklı yayınlar radarına “Fikrimin İnce Gülü” takıldı, kitap hakkında toplatma kararı çıkarıldı. İtiraz için sıkıyönetim savcılığına başvurduklarında, savcı hakkında ihbar var diye Bir Düğün Gecesi’ni de uzattı:
“..bakın yine yayınlarınız arasında çıkan ve aynı yazarın şu romanı için de ihbar vaki," diyerek Bir Düğün Gecesi'ni uzatmış bulunmakta. Burada altları kırmızıyla çizilmiş yerler paragraf paragraf! Demokles'in kılıcı. Toplanan romanım mahkemede 'suçlu' bulunursa, ötekisiyle de suçlanacağım. Çifte hapislik. Manen de-madden de”.
Romanlarının tepesinde demoklesin kılıcı sallanırken yeni romanlar yazdı.
Ülkedeki umutsuzluk, siyasi şiddetten kaçış romanı olan Yazsonu (1980), merceğini yükselen işadamı sınıfına çevirdiği Üç Beş Kişi (1984) ve “Dar Zamanlar” serisinin üçüncü kitabı Hayır (1987).
Ama artık sadece yazarak değil bir aktivist olarak da siyasetin içindeydi. Darbenin ardından yapılması gereken en acil ama en tehlikeli işlerin bir parçası olmaktan çekinmedi. Ayrınlar Dilekçesi’ni imzaladı, 1986’da İnsan Hakları Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı.
Üstelik eşi Özal tarafından Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü yapan Türk ve Japon konsorsiyumunun genel sekreterliğine atanmışken...
Bir taraftan da Kürt meselesi, savaş, fail-i meçhullerle ilgili her inisiyatife, düşünce suçuna karşı girişimlere destek veriyor, bu yüzden mahkemelerde yargılanmaktan çekinmiyordu. 90’larda rutin dışına çıkmış devlet politikalarına karşı öfkesini günlüğüne de yazmıştı:
“Bosna'daki mezalim bizim Güneydoğu'muzdaki T.C. mezalimine eklenince, insanın insan olmaktan hoşnut kalabileceği anlık bir aralık bulamıyorum. Bosna'ya gitmeliyim; orada kendimi vurdurup cesedimi yaktırmalı, küllerimin de Tunceli'ye gönderilip savaş düşkünlerinin gözlerinin içine içine doldurulmasını sağlamalıyım. Bosna'ya gidecek aydınlar. Eğer bu hem din, hem savaşan ruhları tatmin için olacaksa kalsın varsın, kalsın, kalsın ...”
Ama 2005’de PKK altı yıllık çatışmasızlık döneminden sonra yine terör eylemlerine başlayınca, bu şiddete karşı mesafe almadığı için İHD’den istifa edip, kendi mahallesini karşısına alacak kadar da cesurdu:
“Derneğimizin kuruluşundan bu yana toplumumuzda insanlık haklarının korunması için duyarlı kaldım; toplum bilincinin bu yönde aydınlanması için elimden geleni yapmaya çalıştım. Derneğin çabaları da genel anlamda, "özellikle ülkemizin içbarışını büyük ölçüde zedeleyecek şoven-milliyetçi kışkırtıları cesaretlendirecek" bir tutum göstermediği kanısında oldum. Yazık ki bu kanım, İHD'nin İstanbul Başkanı Sayın Emil Galip Sandalcı'nın başkanlığından düşürüldüğü genel kurul toplantısında sarsılmıştır. O günden buyana İHD'nin esprisinde tek yanlı bir 'ırkçı milliyetçi' hak korunmasının belirli hale geldiği izlenimim silinmedi, arttı. Demek üyeliğinden çekilmemi, ülkemiz koşullarını gözönünde tutarak hep "Şimdi sırası değil, şimdi sırası değil!" görüşüm çerçevesinde geciktirdim. Ancak 200 aydınımızın imzasını taşıyan Kaygılıyız-Uyarıyoruz bildirisinde, İHD Başkanlığı'nın da imzası bulunduğu halde, kamuoyunun İHD'nin insan haklarına tek yanlı, etnik gruplar ağırlıklı olarak sahip çıktığı inancının değişmediği izlenimi edindim. Demek ki, etnik milliyetçilik kışkırtılarının, örnekse PKK terörünün yeniden iç barışı tehlikeye attığı bir zamanda dahi, İHD bu cesareti önleyecek yeterli gayreti gösterememiş bulunmakta. Kamuoyunda ülke barışı için olumlu bir fikir yaratamamış İHD'deki üyeliğinin sürmesini, tarihin şu zamanında artık 'mazur göremiyor' istifamın kabulünü diliyorum.”
2005’de ünlü Diyarbakır gezisinden önce Başbakan Erdoğan’la Kürt sorununun çözümü için görüşen heyetin içinde yer almaktan, 2006’da Hrant Dink tehdit edilirken ona destek için Agos’un önüne kadar gitmekten, 2007’de e-muhtıraya karşı çıkmaktan, 2008’de 27 Nisan muhtırasında tepki olarak ne derler diye düşünmeden Abdullah Gül’ün davetiyle Çankaya Köşkü’ndeki resepsiyona katılmaktan da çekinmedi.
Bütün ömrünü resmi ideolojiyle, darbelerle, katı siyasi pozisyonlarla mücadeleyle geçirmiş bir entelektüel olarak AK Parti’nin demokratikleşme ve sivilleşme mücadelesine önyargısız destek vermesi de sürpriz değildi.
Bu yüzden 2010’da 12 Eylül referandumunda Evet’i aktif bir şekilde savundu, bu yüzden 71 yaşında katıldığı bir konferansta üzerine yumurta ve boya atıldı.
Ama 2013’den sonra artan şiddette, AK Parti’nin Türkiye’yi demokratikleştirme ihtimaline verdiği bu destek yüzünden duyduğu pişmanlığı, ölümünden sonra bile onu tekmelemeye çalışan fikir yobazlarının ömürleri boyunca yapmaya cesaret edemeyeceği bir sertlikte ifade etmekten de çekinmedi.
91 yaşında bile, “keşke bu kadar çok yaşayıp, dünyanın bu halini görmeseydim” dediği son aylarında verdiği son röportajında kendi kendisini acımasızca eleştirmekten geri durmadı.
Türkiye ortalamasının çok üstünde bir fikri olgunluğa ve entelektüel ahlaka sahipti.
Bu fikri olgunluğun ve entelektüel ahlakın kökeni hakkında 40’ıncı yaş gününde günlüğüne yazdığı satırlar bir fikir veriyor:
“Doğum günüm. Yaş 40. İşte böyle. Aile, bütün sevdiklerim öğle yemeğine geldiler. Babam her zamanki gibi 'mukaddes hediyesi'ni verdi. Annem nefis yün yelek yapmış . Güner, bugün genel provası olduğu için dün uğrayıp bana Maxime Rodinson'un Hazret-i Muhammet adlı kitabını armağan etmişti. Çok ilginç. İnsan sanki bir islam sosyalizmi olabilirmiş sanıyor. (Batı'nın Doğu bakışı.) Bir yanda Marcuse, bir yanda Maoizm. Bir yanda da Maxime Rodinson; Hepsinin üstünde ülkede türlü biçimde yorumlanan Marx ve her derde şifa Atatürk! Gramsci'nin ne zaman, nerde Gerçek her zaman devrimcidir, dediğini biliyorum. Bilginin de yaşamdaki yerini, karşılığını bulmak, bilgiyi hayatla denetlemek, denetlenmemiş hiçbir kuramı da gerçek saymamak gerek.”
“Bilgiyi hayatla denetlemek, denetlenmemiş hiçbir kuramı da gerçek saymamak.”
Okununca kolay ama hayatta uygulanması çok zor bir prensip.
Aldanma, hata yapma, bu yüzden suçlanma, kalabalıkları karşına alma riski büyük, ama yalnız kalma pahasına da olsa, hatada ısrar etme, tarihin karanlık tarafında kalma riski yok.
Adalet Hanım bu yüzden bir süre yolunun Adalet ve Kalkınma Partisi ile de kesişmesinden de yüksünmedi. Adalet ve Kalkınma Partisi, Adalet Hanım’ın uzun yıllar önce keşfettiği, üzerine romanlar yazdığı travmaların bir sonucuydu. Onun ümidi bu travmalardan, bir daha kimsenin benzer travmalara maruz kalmayacağı bir demokrasiye varılmasıydı. AK Parti ise bir süre gittiği bu yoldan sonra başka bilindik, denenmiş yollara sapmayı tercih etti. AK Parti, adaletten uzaklaştıkça, Adalet Hanım’dan da uzaklaştı. 2010’da geçmişle yüzleşme, hesaplaşma atmosferinde verdiği bir röportajda gençliğinde babasının hafız olmasından utandığını söylediğine bile 10 yıl sonra pişman oldu. Çünkü bu 10 yılda herkesin kendi geçmişiyle bu kadar derin bir yüzleşme yaşamadığı, bu özeleştirilerin yeni bir yer inşa etmek için değil, kadim kavgalara odun olarak atılmak üzere kullanıldığı ortaya çıkmıştı.
1996 yılında Sarıyer’de sahilde yürürken bir araba çarpması üzerine ağır yaralanarak, iki yıl hastanelerde tedavi gören Adalet Ağaoğlu için Can Yücel “Sen Türkiye’nin en güzel kazasısın” demişti.
Gerçekten de bürokratik ve laik Ankara’da dindar ve varlıklı bir ailenin solcu yazar kızı olarak baştan ayrıksı başlayan serüveninde, entelektüel cesareti, olağanüstü kalemi, gözlem gücü, orta-üst sınıf olmanın getirdiği “Hayır” diyebilme konforuyla da birleşince Matrix hata vermiş ve ortaya hesapta olmayan güzel bir kaza çıkmışt
.91 yıl sürse de dar zamanlarda yaşadı ama o dar zamanları genişletmek için romanlar yazdı, siyasi pozisyonlar aldı.
Türkiye, bu zamanların fikri ve siyasi darlığından çıktıkça onun değerini daha iyi anlayacaktır
Bunlar, önceki gün üç yıldır yargılandığı mahkemede tarafından “terör örgütü propagandası” yapmak suçundan 2 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan Alman Die Welt gazetesinin eski Türkiye temsilcisi Deniz Yücel hakkında üç yıl önce tutuklandığında ileri sürülmüş ‘yaratıcı’ suçlamalardan bazıları.
En yaratıcısı en sonuncusu.
Literatürde olmayan “ajan-terörist” suçlamasını bizzat Cumhurbaşkanı, referandum kampanyası sırasında miting meydanlarında üretmişti.
Üstelik daha ortada bir iddianame bile yoktu.
Şimdi çok az kişi hatırlıyordur ama 27 Şubat 2017 günü tutuklanan Deniz Yücel, 16 Nisan 2017 referandumu kampanyasının temalarından biriydi.
Hakkında önce Aralık 2016’da Bakan Albayrak’ın maillerinin hacklenmesi soruşturması kapsamında gözaltı kararı verildiği haberleri çıkmış ama sonra herhangi bir adım atılmamış, bu belirsizlikte Alman hükümetinden yardım isteyen Yücel, bir süre Alman Konsolosluğu’nun Tarabya’daki rezidansında kalmış, Berlin ve Ankara arasında diplomatik görüşmelerden, hatta bizzat Merkel’in Şubat 2017’deki Ankara ziyaretinde konuyu dillendirmesinden de bir sonuç çıkmayınca, kendi isteğiyle gittiği İstanbul Emniyet’inde terör örgütü propagandası suçlamasıyla gözaltına alınmış ve ardından da terör propagandası gibi bambaşka bir suçla tutuklanmıştı.
Bu ilginç süreçte yaşananları Medyascope’a verdiği röportajda Yücel şöyle anlattı:
“Aslında ilk başta terör propagandası ve halkı kin ve nefrete tahrikten değil, Redhack tarafından hack’lenen ve bazı gazetecilere lanse edilen Berat Albayrak’ın mailleriyle ilgili hakkımda yakalama kararı çıkarılmıştı başka gazetecilerle birlikte Aralık 2016’da. Diğer gazeteciler gözaltına alınmıştı ama benim Beşiktaş’taki evime adresi bilindiği halde gelmemişlerdi. Tuhaf bir durumdu. Aynı gün Sabah’ta bir haber çıkmıştı. Benim yurtdışında olduğum ve arandığım haberi çıktı. Halbuki ben yurtdışında değildim. Giriş çıkış bilgilerimden bunu rahatça tespit edebilirlerdi. Adresimi de biliyorlardı. Ama bana gelmediler. O kısım benim için muamma oldu. O haberi görünce DieWelt’ten bir mesai arkadaşımı aradım. Durumu anlattım, ortaklaşa Alman hükümetinden yardım istemeye karar verdik. Alman Büyükelçiliği’ni aradım, Almanya’daki arkadaşım da Alman Dışişleri Bakanlığı’nı aradı. Kısa bir süre sonra Alman Büyükelçiliği’nden arandım; “buyur gel ama Taksim’de Başkonsoloslukta değil de Tarabya’daki Alman elçiliğinin rezidansında konuk edelim seni” dediler. Ben birkaç haftalığına orda kayboldum. Bunun iki sebebi vardı. Avukat arıyordum. O şartlarda böyle bir davayı üstlenebilecek müsait olan bir avukat bulmak kolay değildi. İlk irtibata geçtiğimiz avukatlar bana şunu demişlerdi: “Sana yardımcı olamayız. Çünkü Türkiye’de hukuk sistemi askıya alınmış. Öğrendiğimiz hiçbir enstrüman burada geçerli değil artık. Sana ancak Alman hükümeti yardımcı olabilir.” Bizim düşüncemiz de bu yöndeydi. Sabah’taki ilk haberden sonra devamında bir şey gelmedi. Alman hükümeti, Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık bazında Türkiye ile temasa geçti. En son Merkel Şubat 2017’de Ankara’ya geldiğinde Erdoğan’la ikili görüşmede konuyu gündeme getirdi. Son umudum da buydu. Ama sonuç alamadı. Diğer taraftan biz de AKP ve iktidar içindeki kimi ilişkilerimizi zorlamıştık, o ilişkilerle sessiz çözüm denedik, o da olmadı. Merkel’in görüşmesinin sonuçsuz kalmasından sonra ben şuna karar verdim. Denedik, olmadı. Benim basın özgürlüğünün poster boyu olmaya, basın özgürlüğü kahramanı olmaya niyetim yoktu. Ama işler sessizce çözülmüyorsa inisiyatif kullanacağım, polise gideceğim, bakalım ne olacak kararı aldım. Polise gitmek bir taraftan özgürlüklerimi kaybetmeyi göze almaktı. Rezidansta Netflix vardı, büyük bahçesinde yürüyüş yapabiliyordum ama özgürlüklerim sınırlıydı. Ama bir yanda da polise gidip, tutuklanmak özgürlüklerimi geri almak da demekti. Çünkü orada Alman hükümetinin konuğuydum. Mesela ben avukat tutmak istedim, çünkü mahkemeye çıkmadan bu iş çözülmeyecekti, onlar duyulmasın dediler ve reddettiler. Mesela Yemek Sepeti’nden lahmacun söylemek istedim, başka bir isimle sipariş veririm, nakit öderim dedim. Ama bu konu Berlin’e gitti. Dışişleri Bakanlığı’nda üç ayrı masa, Büyükelçilik, Başkonsolosluk lahmacun konusunu tartıştı, tartıştı, en sonunda karar çıktı: Yemek sepetinden sipariş yok. Konuk olarak da buna uymak zorundaydım. O zaman Julian Assange örneği vardı. Yıllarca Ekvator elçiliğinde saklanan. Bence korkutucu bir örnekti. O duruma düşmek istemiyordum. O yüzden madem böyle mümkün değil deyip polise gittim. Polise giderken Alman Başkonsolosu’na rica ettim beni makam aracıyla götürmesini. Çünkü tesadüf sonucu bir kimlik kontrolüne denk gelseydim, kaçarken yakalanmış konumuna düşecektim. Başkonsolos ve avukatım birlikte gittik. Tabii gitmeden önce polise de bildirildi. O zamanki İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, “tabii ağırlayalım sizi bir çay içelim” dedi. Gerçekten de Vatan Caddesi’nde İstanbul Emniyeti’ne gittiğimde ifadeden önce Mustafa Çalışkan’la bir çay içtim. Orada “Sayın Merkel’in Sayın Yücel’e ne kadar önem verdiğini biliyoruz” gibi imalı imalı konuşmuştu. Ama henüz daha alenen söylenen birşey yoktu. Ondan sonra gözaltına alındım. 13 gün Vatan Caddesi’nde geçirdim. Ondan sonra savcılığa çıkarıldığımda Berat Albayrak mail’lerini ele geçirmekten, Redhack’ten tek kelimeyle bahsedilmedi. DieWelt’in Türkiye temsilcisi olarak yazdığım haberler, yorumlar, röportajlar suç unsuru olarak karşıma çıkarıldı ve halkı kin nefrete tahrik ve terör propagandası suçlamalarıyla tutuklandım.”
Alman hükümeti vatandaşı olan bir gazetecinin tutuklanmasına tepki gösterip, AK Parti’nin Almanya’da yapacağı “Evet” kampanyası toplantılarına izin vermeyince mesele bir anda referandum kampanyasının hararetli bir konusu haline gelmişti.
Deniz Yücel de verdiği röportajlarda tutuklanmasını referanduma bağlıyor:
“O referandum kampanyası için tutuklandım. Çünkü Türkiye iktidarı Almanya’nın Başbakanının, Dışişleri Bakanının benim hakkımda konuştuğunu önceden görmüşlerdi, Almanya hükümetinin bunu ne kadar önemsediğini fark etmişlerdi. Şunu düşünmüş olmalılar; buradan bize ekmek çıkar.”
Almanya ile başlayan gerilim, Hollanda ile sürmüş, sonra İsviçre’de yaşanan bir pankart olayıyla, referandumda “Evet” kampanyası Avrupa’ya karşı bir kampanyaya dönüşmüştü.
Cumhurbaşkanı, Sakarya’da, Tekirdağ’da, Trabzon’da meydanlarda, kampanya sırasında katıldığı tv programlarında Deniz Yücel’den ajan-terörist, Alman ajanı diye bahsetmiş, onun üzerinden halka Almanya’yı, Avrupa’yı şikayet etmişti.
Bütün bunlar olurken Deniz Yücel hakkında hala bir iddianame yazılmamıştı.
Cumhurbaşkanı referandum kampanyasında çıktığı bir televizyon programında eli biraz daha yükselterek, şöyle dedi: “Ben bu makamda olduğum sürece asla iade edilmeyecek.”
Bu şekilde Avrupa’ya karşı milli hislerle girilen referandum sandığından kıl payı “evet” çıktı.
Deniz Yücel meselesinin haberi değeri de düştü.
Fakat konu Almanya ile Türkiye arasında bir krize dönmüştü. Pazarlıklar yaşandı. Hatta Türkiye ile ilişkileri iyi olan eski Alman Şansölyesi Schröder bu görüşmeler için Türkiye’ye gönderildi.
Bu süreçte yaşanan pazarlıkları yine Deniz Yücel’in röportajından okuyalım:
“Türkiye Almanya’dan tepkinin beklediklerinden fazla olduğunu gördü. “Bu adam madem Almanlar için o kadar önemli, bunu bedavaya vermeyelim, bir karşılık alalım” diye düşündüler. Ondan sonra bir daha Erdoğan, benim hakkımda ajan, terörist demedi. “Almanya’da çok Deniz var” dedi. Alman hükümetinden teyit ettiğim bir bilgi; Türkiye iki kez takas önerdi. 15 Temmuz soruşturmasında Almanya’ya sığınan kimi subaylar, aranan Almanya’daki kimi isimler için siz onları bize iade edin, biz de size Deniz’i gönderelim teklifinde bulundu. Daha sonra Büyükada soruşturmasında tutuklanan Alman Peter ve Alman vatandaşı Meşale Tolu’nun da tutuklanmasıyla 2017 yılında Türkiye Almanya ilişkileri tarihteki en gerilimli günlerini yaşadı. Bu sırada Alman hükümeti Erdoğan’la iyi şahsi ilişkileri olan eski Başbakan Schröder’den bir misyon rica etti. O, Merkel’in yetkilendirmesiyle Erdoğan’la görüştü. Ben ve diğer arkadaşlarla ilgili. O konuşmada Schröder böyle bir takasın mümkün olmadığı konusunda Erdoğan’ı ikna etti. Schröder “Ben bile başbakan olsam böyle bir takas yapamazdım” deyince, Erdoğan ikna oluyor. Sonra “madem takas olmuyor, boşuna bırakmayalım, başka bir şey alalım” şeklinde devam etti süreç. Ama hatırlarsınız 2017’de ABD ile ilişkiler dibe vurmuş, ekonomik kriz ortaya çıkmış. Hem ABD ile hem Avrupa ile kavga yararlı değildi. Avrupa’da en önemli ortak Almanya ile ilişkileri düzeltmek için benim meselem ortadan kaldırılmalıydı. Çünkü kimle görüşülse, mesele Mehmet Şimşek, Alman Maliye Bakanı’ndan kredi istiyor, bakan “Olabilirdi ama Deniz içerideyken olmaz” diyor. Böylece Türkiye hükümetinin başına bela olmuştum. Türkiye yine de bir pazarlık istedi. En son bir tank pazarlığı meselesi oldu. Türkiye’de kurulmak istenen bir tank fabrikası meselesi vardı. Daha acili Leopar-2 panzerlerinin modernizasyonuydu. O günlerde Dışişleri Bakanı Gabriel bir açıklama yapmıştı. Deniz Yücel içerideyken, bu asla mümkün olamaz diye. O zaman ilk defa Alman hükümetini eleştirdim. Benim ismimin panzerlerle, silah ticaretiyle birlikte zikredilmesi kabul edebileceğim bir şey değildi. O zaman bir açıklama yaptım, böyle pazarlıkların parçası olmayacağım diye, hemen o gün Alman Dışişleri Bakanı da böyle bir pazarlık yok diye bir açıklama yaptı. Bu pazarlığın olmadığını Alman hükümeti bana söyledi daha sonra. Ama Türkiye bunu düşünmüştü. Hatta ben bırakıldıktan sonra Binali Yıldırım, “Deniz çıktı, artık panzer konusunu konuşabiliriz” demişti. Bu şekilde bir pazarlık olmadı ama Türkiye beni boşuna da bırakmadı. Bir pazarlık oldu. Ben çıktıktan altı ay sonra Alman ticaret bakanı büyük bir işadamı heyetiyle Türkiye’ye gitti. Ben içerdeyken bu mümkün olmazdı. Kendisinden de duydum bunu. Türkiye, o sırada ekonomide bir normalleşme aldı benim bırakılmamın karşılığı olarak.”
Nihayet bu görüşmelerin sonunda, bir yıl sonra Deniz Yücel hakkında iddianame yazılıverdi. Bunca iddia ve olaydan sonra sadece üç sayfalık bir iddianameydi bu.
Bir yıl boyunca nedense yazılamayan bu üç sayfanın bir buçuk sayfası da Deniz Yücel hakkındaki iddialarla ilgili değildi.
“PKK/KCK, DHKP-C, MLKP, EL Kaide, FETÖ, DAEŞ ve diğer birçok örgütün Türkiye Cumhuriyeti devleti anayasal düzenini, egemenliğini ve otoritesini ele geçirmeyi hedefleyen...” diye başlayan iddianame “son birkaç yıllık süreç içesinde tüm terör örgütlerinin her biri ayrı ideoloji ve yapılanmada olmalarına rağmen adeta birbirleriyle işbirliği içindeymişçesine hareket ederek terörize faaliyetler içerisine girdikleri bu yöndeki faaliyetlerinin amacının da her halükarda Türkiye Cumhuriyeti devletini yıpratmak, yok etmek, zayıf düşürmek olduğu açıkça anlaşılmıştır” diye devam ediyordu.
Son bir buçuk sayfada ise terör örgütü propagandası ve halkı kin ve nefrete tahrile suçlanan Deniz Yücel’in 18 yıl hapsi istenen suçları sıralanmıştı. Bu suçlar “Alman Federal Cumhuriyetinde yayın yapan bu nedenle de Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre basın Kanunu kapsamında yer almayan Die Welt isimli yayın kuruluşunda Almanca dilince suç teşkil eden bir kısım yazılar” dan ibaretti.
Referandum kampanyası boyunca ileri sürülen ajan-terörist, Alman ajanı, PKK tetikçisi iddialarının hiçbiri iddianamede yer almadı, buharlaştı.
Sonra da hukuki bir sürpriz yaşandı.
İddianamesinin çıktığı aynı gün mahkemeye dahi çıkarılmadan İstanbul 32’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararıyla tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.
Onca iri iddiadan sonra mahkeme hakkında yurtdışı çıkış yasağı dahi koymamıştı, Deniz Yücel gazetesinin gönderdiği özel bir uçakla Almanya’ya döndü.
Yücel, kitabında ve verdiği röportajlarda, tahliye edildikten sonra Türkiye’den ayrılmak istememesine rağmen, Berlin ile Ankara arasındaki görüşmelerde Türkiye tarafından, tahliye edilir edilmez ülkeden çıkması şart olarak koşulduğu için yurt dışına çıkmak zorunda kaldığını anlattı.
3 yıldır sessizce devam eden mahkeme sırasında geçen yıl Anayasa Mahkemesi, Deniz Yücel’in başvurusu üzerine hak ihlali kararı verdi.
Yücel’in yargılandığı terör örgütü propagandası suçlamasının temelini oluşturan 2015’de yaptığı Cemil Bayık röportajını inceleyen Anayasa Mahkemesi, iddianamede röportajın başlığının “Başkanlık Hayali Suya Düşünce İntikama Sarıldı” şeklinde geçtiğini, halbuki röportajın Die Welt gazetesindeki başlığının “Evet Örgüt İçi İnfazlar Oldu” olduğunu söyleyerek savcıyı düzeltmiş ve röportajda Yücel’in Bayık’a sorduğu soruların propaganda değil, gazetecilik olduğuna karar vermişti.
“Tutuklama kararında; başvurucunun Cemil Bayık ile röportaj yaptığı, röportaj başlığının ‘Başkanlık Hayali Suya Düşünce İntikama Sarıldı’ şeklinde olduğu ve röportajda PKK terör örgütüne meşru bir yapıymış izlenimi verilerek örgüt lideri Cemil Bayık’ın Cumhurbaşkanı hakkındaki söylemlerine yer verildiği ileri sürülmüştür. Öncelikle röportajlara dayalı haber bildirimi, basının kamu çıkarlarının koruyuculuğu rolünü yerine getirebilmesinde en önemli araçlardan birini oluşturur. Bir röportaj esnasında başkası tarafından dile getirilen görüşlerin yayınlanması sebebiyle bir gazetecinin cezalandırılması ya da suçlanması kamu çıkarını ilgilendiren konuların tartışılmasında basının katkısını ciddi biçimde engelleyebilecektir. Öte yandan röportajın başlığının soruşturma makamlarınca iddia edildiği gibi ‘Başkanlık Hayali Suya Düşünce İntikama Sarıldı’ değil ‘Evet Örgüt İçi İnfazlar Oldu’ şeklinde olduğu görülmektedir. Başvurucu, söz konusu röportajda Ceylanpınar’da iki polis memuruna karşı cinayet işlenmesiyle ilgili bahis konusu eylemin örgüt tarafından işlenmediği açıklamasını yapan röportaj verene cinayeti kınamadıklarını, devlet televizyonunda Kürtçe yayın yapan bir kanalın olduğunu, bölgede resmî dairelerde Kürtçe konuşulduğunu hatırlatmış; öğretmenler ve aileleriyle beraber öldürülen köy korucularına ve otuz beş bin kişinin hayatını kaybetmesine karşı sorumluluk üstlenip üstlenmediğini, örgüt içinde gerçekleşen infazların çatışma ve işkencelerde öldürülenlerden fazla olduğu şeklindeki iddiayı sormuştur. Ayrıca başvurucunun röportaj verenin açıklamalarını tasdik edici bir tutum sergilediği, terör örgütünün propagandasını yaptırma amacıyla röportaj vereni yönlendirici sorular sorduğu gösterilememiştir. Röportajın bütününe bakıldığında örgütün silah bırakma imkânına ve çatışma ortamının nasıl sona ereceğine ilişkin soruların sorulduğu da görülmektedir. Bu açıklamalar doğrultusunda başvurucunun bu röportajı gazetecilik saikiyle değil de örgütün propagandasını yapma saikiyle yaptığına yönelik olguların ortaya konulamadığı anlaşılmaktadır.”
O röportajda Deniz Yücel’in röportajda Bayık’a sorduğu 39 sorudan bazıları şunlardı:
Ateşkesi kim bozdu?
Ceylanpınar’daki polis cinayetini PKK mi yaptı?
Cinayeti kınamadınız ama.
Ama şimdi savaşa girdiniz.
HDP’nin önem kazanması, PKK için bir önem kaybı değil mi?
PKK ve HDP arasında hiyerarşik bir ilişki var mı?
”Misilleme hakkımız” dediğinizle HDP’ye zarar vermiyor musunuz?
Sizin ateşkes ilan etmeniz için ne olmalı?
Kim bu üçüncü taraf olabilir? ABD mi?
Buna gerçekten inanıyor musunuz?
ABD ile ilişkiniz var mi?
Amerikan hükümeti bunu yalanladı.
Kalıcı bir çözüm nasıl olur?
Ama bugün devlet televizyonunda Kürtçe kanalı var, belediyelere Kürtçe de konuşuluyor...
Bütün bunlar olsa, siz silahları teslim eder misiniz?
Eski PKK yöneticisi Selim Çürükkaya’ya göre, PKK’nin kurucu kadrolarının arasında iç infazlarla ölenlerin sayısı, çatışmalarda veya işkencede ölenlerin sayısının üstünde.
Katledilen öğretmenler veya aileleriyle birlikte öldürülen köy korucuları için de mi?
PKK’de konuşulan dil nedir?
Kendiniz de sonradan Kürtçe öğrendiniz, doğru mu?
Bu savaşta, çoğu sizin saflarınızda olmak üzere en az 35 bin insan hayatını kaybetti. Bunun sorumluluğunu üstleniyor musunuz?
Die Welt gazetesi de bu sorularla ortaya çıkan röportaja “Evet Örgüt İçi İnfazlar Oldu” manşetini atmıştı.
İddianameyi hazırlayan savcılık ne bu sorulara ne de Die Welt’in manşetine bakmamış, röportajın Türkçesi’nin çıktığı Birgün gazetesinin attığı “Başkanlık Hayali Suya Düşünce İntikama Sarıldı” manşetini suç delili olarak iddianamesine koymuştu.
Nitekim mahkeme de savcılığın iddiasını esas aldı, röportaja ve başlığına bakmadı, Anayasa Mahkemesi’nin ‘yaptığı terör propagandası değil gazetecilik’ diyerek hak ihlali kararı verdiği bir gazeteci hakkında terör propagandasından ceza verdi.
Bu kararla mahkeme ne Anayasa Mahkemesi’nin kararını dikkate almış oldu ne de Cumhurbaşkanı’nın ajan-terörist suçlamasını...
Üç yıl önce anlamsız suçlamalarla açılan, Türkiye’yi pazarlıkla tutuklu iade edebilen bir ülke durumuna düşüren, Türkiye-Almanya ilişkilerini yaralayan, en önemlisi de Türkiye’de doğmuş, büyümüş hatta tahliye edildikten sonra bile İstanbul’dan ayrılmamak için direnen bir gazetecinin hapishanede tecritte geçen bir yılına mal olmuş bir dava, terör örgütü propagandasından 2 yıl 9 aylık ceza ile bitti.
Türkiye, siyaseten ve ekonomik olarak büyük kayıplar yaşadığı bu soruşturma için bir de Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlali kararı yüzünden Deniz Yücel’e 25 bin TL manevi tazminat ödedi.
Günün sonunda bu soruşturma sadece bir işe yaradı, kampanya döneminin atmosferine katkı yaptığı referandumda sandıktan “Evet” çıktı, atı alan Üsküdar’ı geçti..
.20/07/2020 05:15
Huysuz Virjin yerli ve milli değil miydi? 59 Selahattin, Nizamettin, Bahattin, Seyfettin...
Trabzon’da yaşayan Oflu Mehmet Ali Tursun, dört oğluna böyle adlar verecek kadar dindar bir saat tamircisiydi. Bayburtlu anne Selvi Hanım da siyah başörtülü beş vakit namaz kılan bir ev hanımı.
Dört erkek, iki kız çocukları olan anne ve baba, çocuklarından gizli saklı bir şey konuşmaları gerektiğinde aralarında Rumca konuşurlarmış.
Sonra baba İstanbul’a göç edip manifaturacılıktan epey para kazanmış, ailesini yanına almış. Beylerbeyi’nde dört katlı bir konağa yerleşmişler.
Sert bir baba, otoriter hatta dayakçı ablalar, akılları hep dışarıda abilerle birlikte büyüyen Seyfettin, önce özel liseye ardından, Askeri Deniz Lisesi’ne yazdırılmış. Ama hiçbirinde mutlu olamamış.
Çünkü aklı hep şarkı söylemekte, dans etmekteymiş. Abisinin nişanında, kadın kılığına girip diğer abisiyle yaptığı dansla herkesi çok eğlendirmişler.
Seyfettin önce Tursun olan soyadını Dursun yapmış, sonra da fazla kaba bulduğu Seyfettin’i Seyfi.
Sonra Dursun da ona “kabzımal” soyadı gibi gelmiş, onu da Dursunoğlu’na çevirmiş ve Seyfi Dursunoğlu olmuş.
Peki nasıl Huysuz Virjin olmuş?
Mübarek Ramazan ayında Beylerbeyi Kültür Cemiyeti’nde erkek arkadaşları ile birlikte Ramazan eğlenceleri düzenlerken.
Ramazan eğlencesinde kadın sahneye çıkamayacağı için sırayla orta oyunu oynuyor, şarkı söylüyor, dans ediyorlarmış. En çok alkışı ise saçlarına peruk takıp, tuvalet giyip, makyaj yapıp çıktıkları sahnede Ermeni kantocuları taklit ettiklerinde alıyorlarmış. Hepsi kendine eski meşhur Ermeni kantoculardan adlar seçmişler.
Seyfi Dursunoğlu, Abdülhamit devrinin meşhur kantocusu Hayganuş hanımın lakabı olan Minyon Virjin’in, Virjin’ini almış, sahiden de köşeli, huysuz bir insan olduğu için Huysuz Virjin olmuş.
40’lı, 50’lı yıllarda 15 yıl boyunca her Ramazan ayında, Beylerbeyi’nde bu eğlence devam etmiş.
Aslında bir geleneği sürdürmüşler. Adını aldığı Minyon Virjin de Osmanlı devrinde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Ramazan eğlencelerinde sahne alırmış.
Sonraki yıllarda da bu gelecek sürmüş. Şehzadebaşı’ndaki direkler arası Ramazan eğlencelerinde kantocu Şamram Hanım, onun öğrencisi ve Adile Naşit’in de anneannesi olan Küçük Virjin, annesi Amelya Hanım da sahne almışlar.
Huysuz Virjin, bu geleneği şimdi adları hatırlanmayan başka pek çok erkek kantocu ile birlikte sürdürmüş.
Bir taraftan SGK’da memur olarak çalışırken, bir taraftan sahne almaya başlamış, sonra abisiyle kavga edince evden ayrılmış, okuldan tanıdığı Zeki Müren’in de içinde olduğu İstanbul’da ev partilerinde devam eden alternatif bir hayatın içine girmiş.
Bütün bu bilgiler, 2004 yılında yayınlanan, Seyfi Dursunoğlu ile yapılmış uzun bir nehir söyleşisine dayanan Katina’nın Elinde Makası adlı kitaptan.
40’lı, 50’li, 60’lı yılların İstanbul’unda dindar Trabzonlu bir ailenin, dans etmekten şarkı söylemekten hoşlanan, askeri lisede tutunamayan, torpille SGK’ya sokulmuş ama gizli gizli kadın kılığında, Ermeni bir kantocuyu taklit ederek Ramazan eğlencelerinde, kulüplerde sahne alan evladının hikayesini okurken, Türkiye’nin sosyal hayatının görmezden gelinen sayfalarında dolaşıyorsunuz.
Çok renkli, çok kültürlü, farklı hayat tarzlarının iç içe geçtiği, tek bir kalıba dökülemeyecek bir Türkiye hikayesi bu.
Üstelik henüz ortada Netflix ya da LGBT hareketi yok, İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasına ise 60 yıl var.
Huysuz Virjin, yaptığı işin ilk örneği de değildi.
Direkler arasının yıldız kantocularından Küçük Virjin’in, kadın kılığında showlar yapan, kantolar söyleyen oğlu Niko’nun (Adile Naşit’n dayısı) 60’lı yaşlarına kadar yine Ramazan eğlencelerinde sahne aldığını okuyoruz kitaptan. Dursunoğlu ondan da etkilenmiş.
Yani şimdilerde dini bütün padişahlar ve onların ehli- tarik tebaasından oluştuğu zannedilen Osmanlı dönemine dayanıyor Huysuz Virjin’in hikayesi.
Haremlik-selamlık içinde bulunmuş ara formüllerden biri olan zenne kültürünün tarihi ise Türkiye’deki ideolojilerin pek çoğundan daha eskiye dayanmakta.
Yani bugün bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz, öz değerlerimiz denilip bağra basılan pek çok şeyden daha eski bir kültürden bahsediyoruz.
Huysuz Virjin’e ekran yasağına mal olmuş, şarkılarda, fıkralarda, dilde müstehcenlik, müstehcen espriler de dejenere bir kültürün ürünleri, Batı’dan bize gelmiş yabancı değerler değiller.
Karagöz-Hacıvat’ın büyükler için olan orijinal versiyonunda, orta oyununda, Karadeniz’in yüzlerce yıllık atma türkülerinde, İç Anadolu’nun bozlaklarındaki zaman zaman yüz kızartan, yere baktıran müstehcenliğin yanında Huysuz Virjin’in esprileri Prime Time aile yayını gibi kalabilir.
Yani bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz derken kültürün sadece meşrebinize uyan kısımlarını alıp, ahlaki veya siyasi normlarınıza uymayan kısımlarını yabancı, bize ait olmayan ya da dejenere ilan edemezsiniz.
Bunu yaparsanız yüzlerce yıllık atma türküleri, bozlakları, Karagöz-Hacıvat’ı, deyimleri, fıkraları, içinde şarap, rakı geçen şarkıları, türküleri kesip biçmeniz gerekir.
İki yüzyıla yakındır Ramazan eğlencelerinde kadın kılığında kanto söyleyen erkekleri, Niko’yu, Zeki Müren’i, Bülent Ersoy’u, onlar kadar meşhur olmamış nice ismi arşivlerden, gazetelerden çıkarmalısınız.
Herhalde böylesine uzun bir geçmişe dayandığı için Huysuz Virjin’in showu ve esprileri 60 yılı aşkın bir süre boyunca sürebildi. Zaman zaman zorluklar yaşasa da o kadar göze batmadı.
70’lerden itibaren TRT’de görünmeye başladı, Ramazan eğlencelerine çıktı, sahnesini izlemek için çalıştığı gazinolara gelen Turgut Özal’dan, Rauf Denktaş’a kadar pek çok isim onun esprilerine alınmadı.
90’lar boyunca ve 2000’lerin ortalarına kadar neredeyse bütün özel televizyonlarda reyting rekorları kıran programlar yaptı.
Ta ki 2007 yılında RTÜK başkanının gayri resmi uyarısıyla ekranlara sadece Seyfi Dursunoğlu olarak çıkmasına izin verilinceye kadar.
O günlerde bu karar duyulmuş ve büyük bir gürültü kopmuştu.
Örneğin Sabah’ta Nazlı Ilıcak kararı şöyle eleştirmişti:
“Seyfi Dursunoğlu, 30-40 yıldır sanatını "zenne" rolü ile icra ediyor. RTÜK'e söz düşer mi? İyi reyting alıyor ama, Huysuz Virjin olsa belki de sıralamada birinci ya da ikinci gelecek. 28 Şubat sürecinde, demokrat sandığımız bazı kişiler, bugün, tereddütsüzce başkalarının hakkını ve hukukunu çiğneyebiliyor. Derin bir hayal kırıklığı yaşıyorum.”
Yine o günlerin medya ortamının çok sesliliğini gösteren bir örnek olarak kararı alan RTÜK Başkanı Zahit Akman ile Seyfi Dursunoğlu NTV’de Can Dündar’ın sunduğu Neden programında karşı karşı gelip ve bu gizli yasağı konuşmuşlardı.
Programda RTÜK Başkanı “Huysuz Virjin sevilen bir sanatçı, tiplemeyle bir derdimiz yok, önemli bir sanatı yaşatmaya çalışıyor, ancak gelişme çağındaki gençler ve çocuklar için zararlı espriler yaptığı için prime-time’da değil, saat 23:00’ten sonra yayınlanacak programlar yapabileceğini” söylemiş, bu diyalog sansürün yumuşayacağına yorulmuştu.
Fakat, buna rağmen Seyfi Dursunoğlu bir daha ekranlara Huysuz Virjin olarak çıkamadı, zaten 70’li yaşlarındaydı, geri çekildi ve geçen hafta da 88 yaşında hayatını kaybetti.
Verdiği son röportajlarda da bu küskünlüğünü anlattı.
Seyfi Dursunoğlu’nun vefatından sonra onun televizyonlarda reyting rekorları kırmış gösterileri yeniden hatırlandı, 15-20 yıl önce televizyonlarda bu esprilerin yapılabildiği Türkiye’den Netflix’e sansürün konuşulduğu Türkiye’ye nasıl geldiğimiz ibretlik bir durum olarak hatırlandı, geniş bir kitleyi üzdü, kızdırdı, tedirgin etti.
Hem iktidarın hem de Türkiye’deki dindar muhafazakar insanların da üzerinde düşünmesi gereken bir tedirginlik bu.
Türkiye hayat tarzı dayatmalarından, topluma kendi dar gömleğini giydirmeye çalışan iktidarlardan, toplum mühendisliği projelerinden çok çekti.
Bundan en çok çekenler de uzun yıllar tam da bu kavramlarla eleştirilerini dillendirmiş dindarlar oldu.
Hali hazırdaki mevcut toplumu, hayalindeki modern topluma benzetmek isteyen cumhuriyet rejiminin toplum mühendisliği projeleri, bir gerilik sembolü olarak gördüğü başörtüsünün modern hayatta görünür olmasına karşı uzun yıllar süren yasaklar, kısıtlamalar, saldırgan dil, hala etkileri süren büyük insani trajedilere, siyasi gerilimlere neden oldu.
Hala daha orta ve orta yaş üstü laikler için başörtüsü tam olarak aşılamamış psikolojik bir eşik.
Ama bugün görülüyor ki bu sadece laiklerin bir önyargısından ibaret değilmiş.
Toplum mühendisliği bir tür iktidar etme biçimi, bir muktedirlik gösterme yoluymuş.
Gücü elinde bulunduran bir süre sonra o güçle toplumu, hayatı, kültürü biçimlendirmeye, başkalarının hayatını da tayin etmeye meylediyormuş.
Türkiye’deki dindarlar geçmişte bizzat acısını çektikleri bu yanlışı bugün tekrarlamaktalar. Özel olarak Türkiye’deki iktidar değil, dindarlar diyorum. Çünkü bu sadece bir iktidar pratiği değil, geniş dindar halk kitleleri de devletin sopasıyla kültürel hayatı, yaşam tarzlarını bir şekle sokmasına destek veriyor.
RTÜK’ü siyasi ve ahlaki zabıta gibi kullanmak, alkollü içeceklere yüksek vergiler koymak, içeriğini beğenmedikleri için Netflix’i yasaklatmaya çalışmak, eşcinselliğin görünürlüğüne savaş açmak böyle toplum mühendisliği projeleri.
Yüzlerce yıldır farklı hayat tarzlarının iç içe olmasa da yan yana yaşandığı ve şehirleşmenin artmasıyla herkesin daha iç içe geçtiği, daha melez kimliklerin ortaya çıktığı bir topluma yine dar gelecek bir gömlek bu. Bu toplum mühendisliği projesi de masa başında kalmaya mahkum.
İktidarın sopasıyla bunu yapmaya çalışmak, yasakları dayatmak ise nasıl bugün eski toplum mühendisliği projelerinin yükü hala CHP’nin üzerindeyse, uzun yıllar dindarların ve dindar siyasetçilerin sırtına bugünlerin yükünü yükleyecek, güvensizlikler kalıcı olacak.
Ayrıca bu yasakçılık, şehirleşme ve artan üniversitelileşme oranıyla kendi cemaatlerinden çıkmamış daha önceki nesillerinkinden daha fazla farklı hayat tarzlarıyla birlikte yaşama tecrübesi edinmiş yeni nesiller için ise daha da anlaşılmaz bulunacak.
Youtube, Netflix gibi alanlara müdahale ise, kültürel hayat ve medyada yaşanan taşralaşmadan ve kalitesizleşmeden kaçmaya çalışanların son sığınaklarına da girilmesi anlamına gelecek, çoğunluğu genç ya da eğitimli insanların ülkeye karşı aidiyet hislerini zayıflatacak.
Trabzonlu dindar bir aileden gelip, kendisine Ermeni bir kantocunun adını seçerek, kadın kılığında Ramazan eğlencelerinde sahneye çıkmış Huysuz Virjin’in hikayesi, bu toplumdaki çeşitliliği, onu bir kalıba dökmenin imkansızlığını çok iyi anlatıyor.
Sevseniz de sevmeseniz de elimizdeki toplum bu.
Bu toplumu o çeşitliliği ve renkliliğiyle kabul etmek de taviz vermek, eziklik, hoşgörü ya da geniş gönüllülük değil, bir mecburiyet.
Bunca tecrübeden sonra da bu basit gerçeği anlamak için ille de Netflix izlemeye gerek yok.
.25/07/2020 03:19
Peki, Ayasofya bundan sonra ne olacak? 89 Protokole uygun olarak en önde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Devlet Bahçeli oturdu, boyunlarında camilerde görmeye alışık olmadığımız yaka kartları asılı, çoğu takım elbiseli, bürokrat ve siyasetçi ağırlıklı 500 davetli caminin içinde saf tuttu, halk Sultanahmet Meydanı’nı tıklım tıklım doldurdu ve Ayasofya 86 yıl sonra bütün televizyon kanalların naklen yayınladığı görkemli bir Cuma namazıyla ibadete açıldı.
Bu Ankara protokollü, davetiyeli ibadetin bir benzerine Ayasofya 88 yıl önce şahitlik etmişti.
3 Şubat 1932 akşamı Kadir Gecesi için 40 bin kişinin doldurduğu Ayasofya’da, balkonlarda davetli sefirler yerlerini almıştı. Bizzat Atatürk’ün talimatıyla hazırlanan Türkçe ezan, Türkçe kamet, Türkçe Kur’an o gece 40 hafızın sesinden ilk kez görücüye çıktı. Radyo, geceyi bütün ülkeye canlı yayınladı.
86 yıl sonra Ayasofya’daki ilk Cuma namazı bu kadar siyasi bir tören olmayabilirdi.
Mesela Diyanet, Meclis’te grubu olan beş siyasi partiden sadece HDP’nin liderini davet etmemek gibi bir ayıba imza atmasaydı.
Kendi Başbakanlığı döneminde partisindeki milletvekillerinin Ayasofya ile ilgili girişimlerine engel olmuş eski Başbakan Tansu Çiller’in davet edilip, İslami camianın içinden gelmiş eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun davet edilmemesini de herhalde takva ile açıklayamayız.
Ya da bir zamanların önde gelen başörtüsü yasakçısı Metin Feyizoğlu’nu, Türkiye’nin ilk başörtüsü mağduru üniversite öğrencisinin yeğeni, eski Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’dan daha davet edilebilir yapanın ne olduğunu dinen açıklamak da pek mümkün değil.
Davetli listesine bakıldığında kriterin ne olduğunu anlamak çok zor değildi. Ama başka alanlarda zaten Türkiye’yi darlaştıran o kriterler bir caminin açılışının maneviyatına hiç uygun düşmedi.
Ayasofya’da 86 yıl sonraki ilk Cuma için davet edilip, davete meydanda halkın arasında saf tutarak olsa da icabet eden tek CHP’linin partinin en Kemalist isimlerinden Muharrem İnce olması da talihin cilvelerinden biriydi.
İnce, altında Atatürk’ün imzası olan bir kararnamenin iptal edilmesiyle Ayasofya’nın camii yapılmasına takılmayarak olgunluk gösterdi ama acaba kendisini davet eden Diyanet İşleri Başkanı’nın hutbede öfkeyle söylediği “Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar” cümlelerini duyunca ne hissetmiştir?
Halbuki Halkın Kurtuluş Partisi dışında cami olmasına kimsenin ses çıkarmadığı Ayasofya’nın açıldığı gün bu kadar öfkeli bir hutbeye gerek yoktu.
Ama müzeden çıkarılan Ayasofya’ya ait iki yeşil hilafet bayrağının dikildiği minbere fethin nişanesi olarak kılıçla çıkan Diyanet İşleri Başkanı, herkesi kucaklayan bir hutbe yerine, “Ayasofya’yı müze yapanlara” ad vermeden lanet okuyup, camiye çevirenlere yine ad vermeden şükranlarını sunduğu siyasi bir hutbe irad etmeyi tercih etti.
31 Mart yerel seçim kampanyasına destek için açık havada miting gibi teravih namazı organize etmiş bir Diyanet İşleri Başkanı’nın bu tercihi çok şaşırtıcı değildi.
Aslında Diyanet’in de bir sonucu olduğu, Bizans’tan Osmanlı’ya sirayet etmiş din-devlet birliği anlayışının sembollerinden olan Ayasofya bu siyasi tavra da gayet uygun bir mekan.
Ama 19’uncu yüzyılın sonlarında o camiinin kürsüsünden cemaate “Ey adalet isteyenler! Sümüklü böcekler gibi başınızı saklayarak gezmek isterseniz hiçbir vakitte zalimler size baş çıkarttırmayacaktır. Eğer Selman ve Bilal gibi merd-i meydan olursanız, zalimlere karşı durursunuz, insansınız, hürsünüz” diye seslenen Ayasofya’nın o günlerdeki başhatibi Ali Suavi’nin kemiklerini, caminin yeni başimamının biyografisinden bir kaç ay öncesine kadar çalıştığı Şehir Üniversitesi’nin adını siyaseten çıkartan korku herhalde sızlatmıştır.
Diyanet İşleri Başkanı büyük bir kararlılıkla hutbede “Vakıf malı dokunulmazdır” derken, cemaatin çoğunluğunu oluşturan AK Parti milletvekillerinin aklına, daha bir ay önce bir vakıf üniversitesini kapatıp, mallarına el konmasına sebep olan bir yasayı Meclis’ten geçirdikleri gelmiş olabilir mi?
Muhtemelen bu kadar ince düşünülmediği için kimsenin aklına hutbede ve diğer konuşmalarda, 2004’den bu yana Ayasofya’nın açılması için bizzat AK Parti iktidarıyla mücadele etmiş, Başbakanlığa, Kültür Bakanlığı’na sayısız başvuru yapıp aldığı ret cevaplarını idare mahkemelerine ve Danıştay’a taşımış, üç kere Danıştay’da davası reddedilmiş ama geçen ay ne hikmetse aynı başvuruyla dördüncüsünde amacına ulaşıp 1934 tarihli altında Atatürk’ün imzası olan kararnameyi iptal ettirmiş Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği’nin 76 yaşındaki emekli öğretmen başkanı İsmail Kandemir’den bir cümle bahsetmek de gelmedi. Tabii ondan bahsedilseydi, o zaman neden emekli öğretmenin 16 senedir uğraştırıldığı gibi bir soru da akıllara düşerdi.
Yine hutbe ve konuşmalarda bir kaç kez haklı olarak Ayasofya’nın fetihten sonra bugüne ulaşmasında büyük katkısı olan Mimar Sinan rahmetle anıldı ama rahmetle olmasa da içinde bulunulan yapının esas iki mimarı olan Miletli yani Didimli İsidoros ve Trallesli yani Aydınlı Anthemius’un adlarını anmak da dinen sakıncalı olmazdı aksine özgüveni gösterirdi.
Ama onların isimleri anılsaydı, Ayasofya Bizanslı mimarlarıyla, camiye çevirme başarısı da emekli öğretmen Kandemir’le paylaşılmış olurdu.
Genel olarak Ayasofya açılışına hakim olan duygu paylaşmak değil, burası bizim ve bizim kalacak meydan okumasıydı.
Bu anlayış, paylaşmayı zul, eziklik ve taviz vermek olarak görüyor.
Halbuki paylaşmak Ayasofya’nın İstanbul’da ve bizim olmamız gerçeğini azaltmaz, Ayasofya’yı daha çok ve daha fazla insanın rızasını kazanarak bizim yapardı.
Nitekim, Doğu Hristiyanlığı ve teslis inancının en merkezi kavramı “Kutsal Hikmet” demek olan ve Hz. İsa’ya karşılık gelen dişil bir Tanrısal güce tekabül eden Ayasofya’nın, İslami akidelere fresklerden daha aykırı olan adı, başlı başına bir paylaşma haliydi.
Ama bu yeniden fetih heyecanıyla, dünyanın gözlerinin çevrildiği açılışta, İstanbul’da az camide uygulanmaya devam eden fethedilen şehirlerdeki Cuma hutbelerine kılıçla çıkma geleneğini canlandırmanın içeride ve dışarıda bu gelenekten habersiz kitlelere vereceği mesaj da pek umursanmadı.
Ayasofya, yeni kutuplaşmalara malzeme olmaması için gayret gösterilerek, dünyaya bu karar anlatılarak, kendi tarihimizdeki tecrübelerden daha sakin dersler çıkararak, bu tecrübe üzerine yeni bir toplumsal norm inşa ederek değil, tıpkı müzeye çevrildiği zamandaki gibi yine bir kişinin kararı ve yoğun bir rövanş duygusuyla açılmış oldu.
Halbuki muhalefetin olgun tavrı, açılışın bir caminin ruhaniyetine yakışacak biçimde yapılmasına imkan veriyordu.
Yine de bu rövanş duygusuyla da empati kurulabilir.
Nihayetinde Ayasofya Müzesi, Türkçe ezan, tarikat ve cemaatlerin yasaklanması, tekke ve türbelerin kapatılması, kılık kıyafet yasaklarından sonra 30’ların radikal laiklik hamlelerinin bugüne ulaşmış son örneğiydi.
Ayasofya’nın 86 yıl sonra müzeden yeniden camiye çevrilmesiyle Türkiye’deki otoriter tepeden laiklik projesi defteri psikolojik olarak kapandı.
Ama ne ilginçtir ki o defterin kapandığı, İslami çevrelerin son rüyası olan Ayasofya’nın camiye çevrildiği günkü Türkiye, 86 yıl önce Ayasofya’nın müzeye çevrildiği zamanki Türkiye’den daha seküler bir yer.
Ayasofya’nın müze olduğu yıllarda Türkiye’de dindarlık ve İslamcılık yükselişteydi, Ayasofya camii olarak açılırken ise hem siyaseten hem de sosyal olarak heyecanını kaybetmiş, inişe geçmiş bir muhafazakarlık ve İslamcılık var.
Üstelik ‘mahzun Ayasofya’nın da aralarında olduğu, ideolojik motor gücü olan laik iktidar karşısındaki mağduriyetlerden de geriye pek bir şey kalmadı.
Türkiye’de 86 yıl önce Ayasofya’yı bir gecede müze yapan otoriter laikliğin başaramadığı sekülerleşmeyi, sivil hayatın kendisi başardı.
Ama Türkiye’nin siyaseten o kadar değiştiğini söylemek zor.
86 yıl önce duvarlardaki hatların indirilmesine bile Cumhurbaşkanı karar vermişti, 86 yıl sonra halının rengine dahi Cumhurbaşkanı karar verdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan daha bir yıl önce Ayasofya’nın açılmasını isteyenlere Sultanahmet’in vakit namazlarında doldurulmasını şart koşuyordu.
Dün görüldü ki Sultanahmet’i dolduran da Ayasofya’nın açılması oldu.
Ama şimdi yeni bir sınav bekliyor
Bakalım Ayasofya Camii, bu ilk zamanların heyecanı geçtikten sonra önünde her gün kuyruklar olan Ayasofya Müzesi kadar kalabalık olacak mı? 86 yıl “mahzun Ayasofya” olarak siyasi bir sembol haline gelmiş cami, bundan sonra siyasetten kurtulup huzura kavuşabilecek mi?
.27/07/2020 03:36
Nerede o eski CHP? 76 CHP, 37. Olağan Kurultayı’nda sonuç beklendiği gibi oldu ve Kemal Kılıçdaroğlu yeniden genel başkanlığa seçildi.
Ama genel başkanlık seçimi kurultayın en az ilginç kısmıydı.
Kurultayda delegelerin oybirliğiyle, açılışta Kılıçdaroğlu’nun okuduğu “İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi” kabul edildi.
Beyannameler CHP tarihinde önemli belgeler.
İlk akla gelen 1946 seçimlerindeki usulsüzlüklerin tekrar edilmeyeceğine güvence veren İnönü’nün 1947‘deki 12 Temmuz Beyannamesi. O beyanname ile Türkiye, parlamenter demokraside bir ileri aşamaya geçmişti. 1959’daki kongrede kabul edilen demokrasi için ittifak çağrısı yapan İlk Hedefler Beyannamesi, 1961’deki Temel Hedefler Beyannamesi, 1967’deki kongrede Ortanın Solu anlayışının kabul görmesi üzerine yaşanan istifalar gibi örnekler sıralanabilir...
Cumhuriyet’in ve CHP’nin yüzüncü yılına üç kala yayınlanan “İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi” 13 maddeden oluşuyor.
İlk üç maddesi şöyle:
“Güçlü Demokratik Parlamenter Sistem için öncelikle geniş bir toplumsal mutabakat sağlanacak, her türlü vesayetten uzak, darbe hukukundan arınmış, gücünü milletten alan yeni bir Anayasa yapılacaktır.
Başta Kürt sorunu olmak üzere, tüm toplumsal sorunlarımız demokrasi temelinde ve TBMM’nin öncülüğünde çözülecek; Türkiye’nin tam bağımsızlığı, demokrasisi ve üniter yapısı güçlendirilecektir.
Devlet yönetiminde ve toplumsal düzende liyakat sistemi hâkim kılınacaktır.”
Beyannamenin girişinde de şöyle deniyor:
“Kendisini tek başına millet olarak, tek başına devlet olarak görenlerle mücadele edeceğiz. Cumhuriyetimizin üzerinde kurulmak istenen hiçbir vesayeti kabul etmeyeceğiz. Bu uğurda her bedeli ödemeye hazır olduğumuzu da tüm dünyaya ilan ediyoruz.”
Sonunda ise şöyle:
“Aşağıda imzası olan bizler, 37. Kurultayın delegeleri olarak yukarıda saydığımız vaatleri gerçekleştireceğimize, Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandıracağımıza söz veriyoruz.”
Kılıçdaroğlu bu sözü uzun bir süredir tekrarlıyor.
Cumhuriyet’in demokrasi ile taçlandırılması gerektiğini söylemek, aslında adı konmadan yapılmış bir özeleştiri.
Cumhuriyet’in demokrasiyle tamamlanması gerektiği, muhtemelen hala CHP’lilerin tüylerini diken diken eden 90’lardaki İkinci Cumhuriyetçilerin de çıkış argümanıydı.
Beyannamede dört farklı güçlü cümlede geçen bir kavramı ise CHP’den duymaya çok alışık değiliz; Vesayet.
Askeri vesayet, yargı vesayeti, bürokratik vesayet, Kemalist vesayet gibi versiyonları olan bu kavram, AK Parti’nin ve liberallerin en kritik eleştirilerinden biri olmuştu.
Hatta CHP, vesayet derken kastedilenlerden biriydi.
AK Parti iktidarı devletle eşitlenip, neredeyse parti-devlet haline gelince vesayet eleştirisi de el değiştirmiş görünüyor.
Beyannamede vesayetten şikayet edilen cümleler o yüzden çok tanıdık gelecek:
“Kendisini tek başına millet olarak, tek başına devlet olarak görenlerle mücadele edeceğiz. Cumhuriyetimizin üzerinde kurulmak istenen hiçbir vesayeti kabul etmeyeceğiz.”
“Yasama, yargı ve medya bir kişinin vesayeti altındadır.”
“Güçlü Demokratik Parlamenter Sistem için öncelikle geniş bir toplumsal mutabakat sağlanacak, her türlü vesayetten uzak, darbe hukukundan arınmış, gücünü milletten alan yeni bir Anayasa yapılacaktır.”
“Hâkimler ve Savcılar Kurulu, Anayasa Mahkemesi, yüksek yargı organları ve mahkemeler üzerinde yasama ve yürütmenin doğrudan ya da dolaylı vesayetine son verilecektir.”
Türkiye beyannamelere, yazılı vaatlere, güzel sözlere inanmayacak kadar çok şey yaşadı.
Ama CHP’nin değişimi kağıt üstünde kalan bir vaat değil.
Uzun bir süredir gözlerimizin önünde gerçekleşen bir vaka.
Bundan 10 yıl önce laiklikle kalkıp, üniter devletle yatan CHP ile bugünkü CHP arasında dağlar kadar fark var. En son 31 Mart seçimlerindeki aday seçimleri, kimlik siyasetinden kaçınan siyasi dil, CHP’nin başörtüsü yasaklarına verdiği destek için Kılıçdaroğlu’nun net özeleştirisi ve son olarak partinin Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesine karşı çıkmaması bu somut politika değişikliğinin sonuçları.
Özellikle Ayasofya meselesinde CHP’nin gösterdiği tavrın değeri tam teslim edilmemiş olabilir.
Altında Atatürk’ün imzası olan bir kararname iptal edildi ve CHP buna ses çıkarmadı. Hatta Muharrem İnce gibi Atatürkçülüğüyle nam salmış partinin son cumhurbaşkanı adayı Ayasofya’ya namaza bile gitti.
Fakat tam da Ayasofya’daki ilk Cuma namazında yaşananlar nedeniyle CHP’deki bu değişimi savunmak için en zor zaman bu hafta sonuydu.
CHP’nin sessiz kalarak verdiği onaya rağmen Cuma günü Ayasofya’daki ilk cumada Diyanet İşleri Başkanı, ad vermeden de olsa, muhatabı Atatürk olan lanetleme cümleleri kurdu.
Tam CHP, geçen yüzyılın tartışmalarını kapatıp, yeni bir yüzyıla çağrı yapmaya hazırlanırken eskinin tartışmaları geri döndü.
Genel başkanlığa aday olan İlhan Cihaner, kongrede “Dün yaşanan cumhuriyetin ve laikliğin cenaze namazıydı, dün Ortaçağ'a gittik” dedi. Babacan ve Davutoğlu ile ittifaka karşı olduğunu söyledi.
Diğer aday Aytuğ Atıcı, partinin yeni çizgisini “Yeter ki iktidar olalım, ilkemiz olmasın” diye eleştirdi.
Bir başka aday Erdoğan’ın diplomasının peşinin bırakılmasına kızdı.
Fakat Ayasofya’daki hutbeye öfkeyle açılan kurultayda günün sonunda bu üç aday da genel başkanlık için yeterli 100 imzayı toparlayamadılar.
Rahatça genel başkanlığa yeniden seçilen Kılıçdaroğlu, başörtüsü ile ilgili yaptığı özeleştirisini tamamlayan bir sürpriz yaptı ve Parti Meclisi’ne CHP’nin İstanbul teşkilatlarında yöneticilik yapan genç bir başörtülü avukatı aday gösterdi.
Parti yönetimindeki daha sekter, şahin isimleri ise liste dışı kaldığı görüldü.
CHP değişmeye çalışıyor.
Önceki gün Karar’da Ali Bayramoğlu’nun yazdığı gibi CHP yönetimi, AK Parti’nin boşaltmaya başladığı toplumsal merkeze girmek için adımlar atıyor.
Bu değişim taktiksel bulunabilir, samimiyeti sorgulanabilir. Refah Partisi’nin, AK Parti’nin değişim, demokrasi söylemleri de bir zamanlar CHP’liler tarafından takiyye olarak görülürdü.
Yıllarca bu takiyye suçlamasıyla mücadele edenlerin önemli bir kısmı CHP’nin değişimine kredi açmak istemiyor.
Belki değeri kısa vadede iktidar yarışı içinde teslim edilmeyebilir ama bu değişim, ülkenin, siyasetin normalleşmesi ama en çok da Türkiye’deki muhafazakarların uzun vadeli çıkarları için hayırlı bir gelişme.
İktidar ise CHP’deki bu değişimden, Kılıçdaroğlu’nun kimlik siyasetinde ona düşen rolü oynamamasından pek memnun gözükmüyor.
Neredeyse ‘ah nerede o eski CHP’ yakarışları duyuluyor.
Peki sahiden nerede o eski CHP’liler?
Gün geçmiyor ki iktidar medyasında bir köşe yazısında ya da bir televizyon programında Baykal ve onun CHP’sinin yerli ve milliğine özlem ve övgü dile getirilmesin.
Sadece övgü ve özlemle de kalmıyorlar, bizzat Baykal dönemi CHP’sinin önde gelen isimleri artık sık sık Ahaber, CNNTürk ekranlarında CHP’yi yerden yere vururken görülüyor.
Hafta sonu CHP Kurultayı’ndan yayın yapan Ahaber’in yorumcusu CHP’nin eski yöneticilerinden Mehmet Sevigen’di.
28 Şubat’ı, e-muhtırayı, 367 kararını, başörtüsü yasaklarını, AK Parti kapatma davasını CHP’nin hararetle savunduğu günlerdeki yöneticilerinden olan Sevigen, Ahaber ekranlarında partisinin duygusal olarak bölündüğünü, fiziksel olarak da bölünebileceğini anlatıyordu.
Yine son dönemde Ahaber, CNNTürk ekranlarında sık sık görünen eski CHP’lilerden biri de Yılmaz Ateş.
Baykal’ın kurmay kadrosundan Ateş de yeni CHP’yi FETÖ’cülükle, PKK’ya göz kırpmakla, Ermenicilikle suçluyor, çıktığı kanallar sözlerini “Kılıçdaroğlu’nu topa tuttu” diye sevinçle veriyorlar.
Halbuki, aynı Ateş bir zamanların en ateşli başörtüsü karşıtlarından biriydi. Hatta bir keresinde “Çok özür diliyorum ama Sayın Erbakan'ın eşi niye öldü biliyor musunuz? Gittiği hastanede bayan doktor yok gece diye erkek doktora el sürdürmedi ve kadıncağız öldü” gibi bir yalanı bile dillendirmekten çekinmemişti.
Özlenen Baykal CHP’sinin bir başka yöneticisi Onur Öymen’i de yerli ve milli CHP’li kontenjanından aynı ekranlarda Kılıçdaroğlu’nun ABD projesi olup olmadığının tartışıldığı programlarda görmek mümkün.
Öymen’in 2007’de e-muhtıra için tvlere bağlanıp “Genelkurmay'ın tespitleri bizim tespitlerimizden farklı değildir. Altına imzamızı atarız” demesi, ABD gazetelerine “türban Nazi gömleği gibi” açıklamalar yapması yerli ve milliğine halel getirmiyor.
Baykal’ın laikçi CHP’sinin en ateşli yöneticilerinden Savcı Sayan, artık makam odasında İsmailağa cemaatinden hocaları ağırlayan aynı ateşlilikte bir AK Partili belediye başkanı.
Yine Baykal’ın kurmaylarından Korkmaz Karaca, Cumhurbaşkanlığı ekonomi kurulu üyesi.
O yılların en hararetli laiklik şampiyonu, CHP’nin potansiyel genel başkan adayı Metin Feyzioğlu da Ayasofya davetiyesi alacak kadar güvenilir isimler listesine adını yazdırmış durumda.
Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmaktan bahseden, başörtüsü yasağında yanlış yaptık diyen Kılıçdaroğlu’na açılmayan krediler, en ufak bir özeleştiri yapmamış eskinin bu laikçi CHP’lilerine açılıyor.
Aslında sadece bu kadro değişimi bile CHP’nin değiştiğini gösteriyor. Aynı zamanda değişenin sadece CHP olmadığını da...
.29/07/2020 04:17
Ey oğul, Osman Bey... 44 Kaç siyasetçiden duyduk acaba, kaç konuşmada, mitingde heyecanla söylendi, hep hatırlanmak için çerçeveletilip duvarlara asıldı, asla unutmasınlar diye devlet adamlarına hediye edildi, devletimizin kurucu belgesi ilan edildi, ecdadımızın büyük devletler kurup yüzyıllarca yaşatmasının sırrı onda bulundu.
Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihatinden ya da vasiyetinden bahsediyorum.
“Ey Oğul” diye başlayan, “Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana..” diye devam eden, kamyon arkalarında bile görebileceğiniz meşhur metinden.
Bundan üç yıl önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu metni okuduğu bir klip bile hazırlanmıştı.
Aslında Şeyh Edebali’nin böyle bir vasiyeti ya da nasihati yok.
Hatta Şeyh Edebali’nin Osman Bey ile aynı çağda yaşadığı, Osman Bey’in onun damadı olduğuyla ilgili bilgiler de hiç sağlam değil.
Karar’da Hakan Erdem haftalarca bu mitin peşinden gitmişti.
Bazı tarihçiler bu metnin bir benzerinin 19’uncu yüzyılın sonlarında İttihatçılar tarafından üretildiğini söylüyor.
Bugün tarihten geri gelen Kayı Boyu bayrakları, Göktürk alfabesiyle “Türk” yazılarıyla kurucu mitlerin yeniden dirilmesiyle benzer sebeplerden, İttihatçılar da üst üste yenilgilerle yeise kapılmış halkı heyecanlandırmak için Osmanlı’nın kuruluş mitlerine sığınmışlardı. Bu vasiyetnamenin o atmosferde üretildiği söyleniyor.
Ama esas olarak bu vasiyetin ya da nasihatin bugün her yerde, duvarlarda hatta kamyon arkalarında görülebilen, köşe yazarlarının sık sık alıntıladığı, siyasetçilerin konuşmalarında kullandığı versiyonunu 1983 yılında yayınladığı Osmancık romanında Tarık Buğra yazmıştı.
Roman, 80’lerde TRT’ye “Kuruluş” adında çok tutan bir dizi olunca da bu metin popülerleşti.
Şeyh Edibali’nin damadı Osman Bey’e, babasının yerine bey olunca sıraladığı tavsiyelerinin orijinalini Tarık Buğra’nın romanından okuyalım:
“- “Ey oğul, Osmancık; şeyhim Ede Balı’nın sana diyecekleri var. Dinle. Eyi dinle. Beni dinlermiş gibi dinle. Deden Süleyman Şah’ı dinlermiş gibi dinle. Dedene söyleyenler söylermiş gibi dinle. Benim dedeni dinlediğim gibi dinle. Dedenin dedemi dinlediği gibi dinle.” Başını eğerek susuyor. Bütün başlar da eğilmiştir. Şimdi Osmancığa bakan, camlaşmış gözleriyle ve kenetlenmiş dudaklarıyla bakan bir tek kişi vardır: Amucası Dündar beğ, Osman onu görmüştür. Ve Ede Balı.. Ede Balı değil, Domaniç’teki, Sivrikaya’daki ses konuşmaya başlıyor: - “Ey Osmancık; Tanrı gözünü, gönlünü ve yolunu ışıtsın; bileğinin, yüreğinin gücünü pekiştirsin; haktan, adâletten, merhametten, azimden, sebattan garib komasın. “Ey Osmancık; beğsin. Beğliğini bil, beğliğini unutma. “Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde; katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoşgörmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adâlet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana. “Ey Osmancık; bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak, şevklendirmek, gayretlendirmek sana. “Ey Osmancık; yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Tanrı yardımcın olsun; beğliğini kutlu kılsın; hak yoluna yararlı kılsın; ışığını parıldatsın, uzaklara iletsin; sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürtmeyecek akıl versin.” “Bütün başlar eğikti. Osman ayakta idi, dimdik duruyordu, yontma taş gibiydi. Neden sonra, Ertuğrul beğ gazi’ye doğru adım adım yürüyen Osman, diz çöktü el öptü. Ertuğrul beğ gazi de öbür elini onun omuz ardına koydu: “Ey Osmancık, oğul; kıvancımdın, övüncüm ol; sevincimdin, güvencim ol. Var şimdi ananın duasını dile.”
Harika yazılmış, çok gerçekçi, çok etkileyici, keşke 13’üncü yüzyılda söylenmiş, bütün devlet geleneğimiz bunun üzerine kurulsa dedirten ama maalesef büyük bir romancının edebi maharetinin eseri olan bir metin bu.
Hatta Tarık Buğra’nın yazdığıyla da yetinilmemiş, daha sonra bu vasiyetnamenin aralarına parçalar da atılmıştı.
Mesela, her yerde Şeyh Edebali’nin vasiyetnamesinden diye geçen “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” sözü Tarık Buğra’nın romanında yok.
Herhalde her şey bu kadar sahte olunca, o vasiyetnamedeki tavsiyeler de havada kaldı.
Bu vasiyetnameyi çokça okuyan, duvarlarına asan nice devlet adamları gördük ama “öfke bize, uysallık sana, güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde; katlanma sende, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adâlet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana” tavsiyelerine uyanını görmedik.
Herhalde uydurmanın da uydurması olduğu için “insanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışına sahip bir devletimiz de hiç olmadı.
Tarık Buğra’nın 1983’de Osmancık’ı yazana kadarki romanları, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışının tam zıddı bir anlayışın hakim olduğu erken Cumhuriyet döneminin eleştirisi üzerine kuruluydu.
Edebi değeri kadar, resmi tarihle hesaplaşan cesur romanlardı bunlar.
1954 yazdığı Küçük Ağa’da Kurtuluş Savaşı’nın savaştan sonra dışlanan, horlanan kahramanlarının hikayesini yazmıştı. Romanın ana kahramanlarından biri olan Reis Bey, romanın da geçtiği Akşehir’de ağır ceza reisliği yapmış, daha sonra Serbest Fırka, Demokrat Parti kuruculuğu yapmış babasıydı.
Romanın bir sahnesinde Reis Bey’in sofrada doktor Minas Efendi’ye iç dökerek yaptığı Türkiye tahlili hala güncelliğini koruyor:
“Bütün bunları düşündükçe beynim çatlayacakmış gibi oluyor Minas efendi. Ve bunları düşünmeden yapamıyorum.
Beynimi ne kadar zorlasam da şu söylediğimden başka sebep bulamıyorum. Bütün bu insanlar yetersizliklerini anlıyor yanıldıklarını anlıyor, acizlerini anlıyor, böylece de alttan alta kendilerini hor görüyor, kendilerine düşman oluyor, sonra da kendilerine hor bakan insanlar vehmedip onlara düşman kesiliyorlar. Tek avuntuları tek gururları bu düşmanlıklar ve düşmanlık etrafında gruplaşmalar. Bakmayın siz onların kendilerini haklı saymalarına ve hak naralarına bakmayın kendilerini üstün sayıp elaleme tepeden tepeden bakmalarına Hepsinin içinde de içlerinin ta derinliklerinde ne irin sızıntıları var... İyi yetişmemiş insanların ülkesinde düzen bir bozuldu mu mağara devri taş devri hortluyor Minas efendi.”
1976’da yazdığı Firavun İmanı romanında Birinci Meclis’teki İkinci Grubu, grubun lideri Hüseyin Avni Ulaş üzerinden anlatmıştı.
Hüseyin Avni Bey, Atatürk’e suikast davasında yargılandığı İstiklal Mahkemesi’nde yine bize çok tanıdık gelecek bir biçimde beraat almıştı:
“Habercinin pusulayı götürüp cevabı getirmesi bir saate yakın bir zaman aldı. Gazi, karar için bir isteği olmadığını, mahkemenin gerekeni yapmakta serbest bulunduğunu ama kanaatince bu adamı beraat ettirmenin doğru olacağını bildiriyordu. Hüseyin Avni serbestti, neşesizdi, şevksizdi ve beş parasızdı, yalnızdı, yapayalnızdı. Sırtında bir evin yükü vardı. Mahkeme salonunda, gülümseyerek mazisinin ve hatıralarının beyinin en kuytu köşelerinde hapsedileceğini düşünmüştü, Şimdi ise onların tamamen kaybolup gittiklerini görüyordu.”
Tarık Buğra, Beşir Ayvazoğlu’nun olağanüstü biyografisi ‘Büyük Ağa Tarık Buğra’da anlattığı gibi yalnız, bağımsız bir entelektüeldi.
Milliyetçi çevrelerde bulunmuş ama hamaset ve siyaset rüzgarlarına kapılmamıştı. Belki ortada kalmış bir yazar olduğu için bugün kitaplarının bir kısmını Ötüken’de bir kısmını İletişim Yayınları’nda bulmak mümkün.
Muhtemelen romanlarının İletişim Yayınları’nda basılmasına vesile olan yayınevinin kurucularından damadı Osman Kavala olmuştur.
Ne hazindir ki kızı Prof. Ayşe Buğra’nın 1988 yılında evlendiği damadı Osman Kavala, onun erken cumhuriyet dönemini anlatan romanlarındaki gibi haksızlıklarla boğuşuyor 1000 gündür.
Üstelik onun kaleminden çıkmış nasihatleri kendilerine rehber ettiğini söyleyen siyasetçilerin iktidarında.
Bir beraat, iki tahliye, bir AİHM kararına rağmen, 15 Temmuz darbesinden, Gezi olaylarını planlamaya, Kızıl Sorosluktan en son da casusluğa kadar sürekli onu içeride tutacak bir bahane bulunuyor.
Aslında ülkenin en zengin ailelerinden birinin veliahtı olan Osman Kavala’nın üzerine bütün suçların yakıştırılmasına sebep olan en büyük suçu, ülkedeki burjuva stereotipine uymaması.
Yani siyasi krizlerde sessizce bir kenarda bekleyip, bütün iktidarlarla iyi geçinmeye çalışıp, bakan beylerin toplantılarında görünüp, en fazla kendi menfaatine olan demokrasi, hukuk can çekişirken ağzını açmayıp, parasını hedonistçe harcamaması, ısrarla ve naif bir biçimde sürdürdüğü aktivist, hayırsever, muhalif profili.
Hakkında uçuşan iddialar, beraat kararı sonrası Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla görev yerleri değiştirilen hakimler...
1000 günün sonunda artık söylenecek çok az söz kaldı.
Belki son bir ümitle Şeyh Edebali’nin damadı Osman Bey’e nasihatlerini, Tarık Buğra’nın damadı Osman Bey için devleti yönetenlere hatırlatabiliriz;
“Bundan sonra çatışmalar bize, adâlet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana.
.1/08/2020 03:12
Bu zaten bizim hikayemiz... 111 "Biz masalları olan bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır."
Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın bu tweeti tartışılıyor.
Türkiye’nin modernleşme sürecini, bize zorla yaptırılmış, içerideki dejenere işbirlikçilerin eseri, bütün kötülüklerin başlangıcı olarak görmek sağ popülizmin eski ve popüler bir söylemidir.
Örneğin Necip Fazıl, 1966 yılında MTTB’de verdiği Ayasofya konuşmasında Türkiye’nin modernleşme tarihini şöyle tarif etmişti:
"126 yıl boyunca, dışardan Batı emperyalizmasının, içerden de onların sadık ajanları sıfatıyla kozmopolitlerin, Yahudilerin, dönmelerin, masonların ve nihayet hepsinin birden ana sermayesi ve gönüllü fedaisi halinde; adı Türk, küfür tip ve zümrelerinin idare ettiği bu cereyan..."
Bu sağ popülist hamasete bugün makul insanların bile kapılması endişe verici. Peki 'bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri' mi anlatıldı?
Necip Fazıl’ın 1966'da hesap ederek verdiği 126 yılın tam karşılığı, Kalın’ın ise ortalama bir rakam olarak dillendirdiği 150 yılın yani modernleşmenin miladı, 1839 Tanzimat Fermanı’dır.
Ferman, ilhamını Viyana Sefiri Sadık Rıfat Paşa’nın ‘Avrupa’nın Ahvaline Dair Risalesi'nden almıştı.
Paşa, görev yaptığı Avusturya’da Prens Metternich’in imparatorluğun eski usul yönetimini teknokrat bir merkezi otoriteyle değiştiren reformlarını örnek almıştı.
"Zulm ile abad olan bir hükümetin düşmanlarından çok tebaasına dikkat etmesi gerektiği" gibi içinde padişaha cesur uyarılar olan bir risaleydi bu.
Tanzimat Fermanı özetle mekanizmaları eskimiş, toprakları üzerinde hakimiyetini kaybetmiş bir devletin diğer imparatorluklardaki modern merkezi devlet uygulamalarını örnek alarak, kopma emareleri gösteren ahalisine can ve mal güvenliği, hukuk önünde eşitlik vaat etmesiydi.
Buraya kadar olan kısımdaki hikaye tamamen bizim hikayemizdi.
Peki şöyle başlayan Tanzimat Fermanı’na "başkalarının hikâyesini anlatmak" denebilir mi?
"Herkesin bildiği gibi, devletimizde kuruluşundan beri Kuran'ın yüce hükümlerine ve şeriat kanunlarına tam uyulduğundan, ülkemizin gücü ve bütün tebaasının refah ve mutluluğu en yüksek noktaya çıkmıştı. Ancak, yüz elli yıl var ki, birbirlerini izleyen karışıklıklar ve çeşitli sebeblerle şeriata ve yüce kanunlarına uyulmadığından evvelki kuvvet ve refah, tam tersine zayıflık ve fakirliğe dönüştü. Oysa, şeriat kanunları ile idare edilmeyen bir ülkenin varlığını sürdürebilmesinin imkansızlığı açık seçik ortadadır."
Fermanda bugün bile güncel olan uyarılar yer almaktaydı:
"Şöyle ki; Dünyada can, ırz ve namustan daha kıymetli bir şey yoktur. Bir insan bunları tehlikede görünce, yaradılıştan kötü olmasa bile, canını ve namusunu korumak için olmadık çarelere başvurur. Bunun devlet ve memlekete zarar vereceği açıktır. Buna karşılık, can ve namustan emin olan bir kimse sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, işi ve gücü ile devletine ve milletine yararlı olur. Mal güvenliğinin olmadığı yerde ise kimse devlet ve ulusuna ısınamaz, ülkesinin yükselmesi ile ilgilenmez, hep korku ve üzüntü içinde yaşar. Buna karşılık, malından, mülkünden emin olmadığı zaman hep kendi işi ve işinin genişletilmesi ile uğraşır. Devlet ve millet gayreti, vatan sevgisi kendisinde her gün artar."
Peki, eğer padişahın yayınladığı Tanzimat Fermanı değilse, istibdada dönen bu merkezi modern devlete karşı isyan eden Yeni Osmanlılar mıydı bize başkalarının hikayesini anlatan?
Kur'an’daki 'Hür' kavramını Farsça ekle birleştirip "Hürriyet" kelimesini icat etmiş, Batı’daki parlamento, demokrasi gibi kavramları meşveret, şura diye İslam literatürü içinden yeniden keşfetmiş, Tanzimat Fermanı’nı halkın egemenliğine dayanan bir meşruiyet ilan etmediği, fikir ve şahıs hürriyetini getirmediği için eleştirmiş, Birinci Meşrutiyet’in fikir babası olmuş Namık Kemal mi bize başkalarının hikayesini anlattı?
Yoksa Galatasaray Lisesi’nin müdürlüğünü, Ayasofya'nın başhatipliğini yapmış, "Hükümet-i İslamiye şura üzerine tertip olunmuştur. En salih ve adil zat bile hükümet-i müstakileye hakim olsa bulunduğu makam yine kendisini efkar-ı halisanesinden hariç harekette bulundurmağa sebep olur" diyen Yeni Osmanlıların sarıklı ihtilalcisi Ali Suavi mi?
"Bir ikinci medeniyet yoktur; medeniyet Avrupa medeniyetidir, bunu gülü ile dikeni ile almak mecburidi" diyen devrin en radikal Batılılaşma taraftarı Abdullah Cevdet bile başkalarının değil, kendi eklektik hikayesini anlatmaktaydı:
"...Müslüman olmak için Ahmet, Mehmet tesmiye edilmek ve Müslüm ebeveynden dünyaya gelmek hiç de kafi değildir. Müslüman, İslamiyet’in ahkam-ı esasiyesini cah-ü can korkusunu bertaraf ederek zulme karşı kuvveylen de kalemen de, kalben de ve ez cümle fiilen de izhar-ı nefret eder."
Osmanlı Sosyalist Fırkası, sosyalist görüşünü, zekat ve infak gibi İslami kavramlar üzerinden açıklarken, partinin yayını İştirak “biri yer biri bakar kıyamet bundan kopar” cümlesini logosunun altına yerleştirmişti.
Jön Türklerin en Batıcı, pozitivist ismi Ahmet Rıza’nın gazetesinin adı bile İslam siyasi düşüncesinden alınan bir kavram olan Meşveret’ti.
Türkiye’deki İslamcılığın bizzat kendisi 19’uncu yüzyılın sonlarındaki bu modernizmin, o modernizmin öncü isimleri Cemaleddin Afgani’nin, Muhammed Abduh’un rahlesinde yetişmedi mi?
Kolera salgınına karşı Yıldız Sarayı’nda Buhariler okutan II. Abdülhamit’i “Yıldız’da yüksek sesle tilavet edilen Buhariler hastalığı defetmek için değil, safdil halkın dini hislerini okşayarak huluskar padişaha ihlas celbetmek için idi...İyice bilmeliyiz ki gerek münferit, gerek sari ne kadar hastalık varsa izalesi için tababetin tavsiye edeceği şifa tedbirinden başka yapılacak bir şey yoktur” diye eleştiren Akif’in bu eleştirel modern İslami yorumu, “bize anlatılan hikayelere” mi yoksa “bizim hikayemize” mi giriyor?
Peki, Nurnberg’deki Wagner Operası’ndan kendisi ve yeğeni II. Abdülhamit için üç tane koltuk satın almış dindar padişah Abdülaziz, Yıldız Sarayı’nda Tiyatro Salonu kurdurup İtalyan gezici tiyatrocu Arturo Stravolo ve kumpanyasına tahsis etmiş, kendisi operetler yazan II. Abdülhamit, başkalarının hikayesine mi bizim hikayemizde mi yer alıyor?
Ya ancak İngilizlerin baskısıyla 19’un yüzyılın sonlarında kaldırılabilen kölelik ve Üsküdar’daki köle pazarı?
Hürriyet, Müsavat, Adalet, Uhuvvet diyerek İkinci Meşrutiyet’i ilan etmek, partiler kurup, seçim yapmak, basın özgürlüğü, sendikal haklar için yasalar çıkarmak başkalarının hikayeleri oluyor da, istibdad, sansür, jurnalcilik, Meclis’i tatile göndermek, anayasayı rafa kaldırmak, insanları haksız yere tutuklamak, sürgüne göndermek tehcir mi bizim hikayemiz oluyor?
II. Meşrutiyet’in ilanında Selanik’te hutbe okuyan Said Nursi, Said Halim Paşa, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura bize başkalarının hikayelerini mi anlatmış oldular?
Neredeyse oybirliğiyle saltanatı, hilafeti kaldırmış, Cumhuriyet’i ilan etmiş, arkasında Kuran’dan “İşlerinizi İstişare ile yapın” ayeti asılı olan Birinci Meclis’in üyelerinin anlattığı hikaye başkalarının hikayesi miydi?
Şimdi hamaseti yapılan Kudüs’te, Gazze’de, Şam’da, Halep’te, Libya’da, Bağdat’ta, Beyrut’ta sokak sokak savaşmış, Osmanlı mekteplerinde yetişmiş Mustafa Kemal Paşa’nın, İsmet Paşa’nın yıkılan imparatorluğun kurumlarını ve kültürünü radikal bir biçimde değiştirmek için giriştikleri modernleşme adımlarını bizim değil de başkalarının hikayesi yapan kriter nedir?
Peki, Cumhuriyet’in 27’inci yılında çok partili demokrasiye geçmek, BM’ye, NATO’ya üye olmak, AB adayı olmak, beş darbe, muhtıralar, idamlar, işkenceler kimin hikayesiydi?
Yoksa Avrupa Birliği reformlarıyla, açılımlarla Türkiye’yi demokratikleştiren AK Parti de onca yıl bize başkalarının hikayelerini mi anlatmıştı?
Neden 18 yıldır başkalarının hikayelerini anlatmayı bırakıp, bir türlü kendi hikayesine geçemedi?
Onları tutan neydi?
Yoksa kendi hikayemizi anlatabilmek için başka hikayelerin anlatılmasının tehlikeli hale geldiği bir ülke olmamız mı gerekiyordu?
‘Başkalarının hikayelerini anlattığı’ yıllarda demokrasi, ekonomi, özgürlüklerin durumu iyiyken, kendi hikayesini anlatmaya niyetlendiği zamanlarda neden hepsine gerileme yaşandı?
Hayır.
"Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri” anlatılmadı.
Beğenelim, beğenmeyelim, o anlatılan bizim hikayemizdi.
İyisiyle kötüsüyle o hikayeyi, bu ülkenin insanları yazdılar.
Bir imparatorluğu çökmekten kurtarmak için yapılan reformlar da, çöken bir imparatorluğun devamında bir laik Cumhuriyet kurmak da, daha sonra onu demokratikleştirmek için uğraşmak da hepsi bu hikayenin parçalarıydı.
150 yıldır kendi hikayemizi yazıyoruz. Modernleşme bir seçim değil, zaruretti. Manzara ortadaydı. En Batıcısından, en milliyetçisine, İslamcısına kadar herkes “devleti kurtarmak için” reform gerektiği fikrinde birleşiyordu.
Yıllarca Kemalizm’i Osmanlı’yı reddi miras etmekle suçladıktan sonra hala daha onun kavramlarıyla konuştuğumuz 150 yıllık modernleşme tarihimize başkalarının hikayeleri demek, kendi hikayemizi yazmaktan bahsetmek ne yaman bir çelişki.
Kimse hikayeleri tek tipleştirmeye çalışmasın, hikayelerin yazılacağı kalemin üzerinde tahakküm kurmaya kalkmasın.
Bırakın bu toplum ortak hikayesini özgürce ve birlikte yazmaya devam etsin.
Hepimiz o 150 yıllık modernleşme tarihinin çocuklarıyız. Bugün mevcut olan bütün ideolojiler, partiler, fikirler, kurumlar hatta dini cemaatler iyisiyle kötüsüyle o 150 yıllık modernleşme sürecinin eserleridir.
Bugün Adana’dan, Rize’den sıradan insanların çocukları eğitim imkanlarına ulaşabiliyorsa, yükselip, devletin en üst kademelerine gelebiliyorsa bu o modernleşme sürecinin sonucudur. Ve bu yüzde yüz bizim hikayemizdir.
Bu hikayeye reset çekip, başkasına geçemeyiz.
2020 yılında bunları tekrar konuşmak zorunda kalmamalıydık
.03/08/2020 02:52
Ya toplumsal sözleşme ne olacak? 74 Türkiye hararetle 2011 yılında imza atılmış, 2012 yılında Meclis’ten oy birliğiyle geçirilmiş İstanbul Sözleşmesi’ni tartışıyor.
Türkiye hararetle 2011 yılında imza atılmış, 2012 yılında Meclis’ten oy birliğiyle geçirilmiş İstanbul Sözleşmesi’ni tartışıyor.
Tartışmanın en hararetlisi ise muhafazakar kesimin kendi içinde yaşanıyor.
Öyle ki; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan Bayraktar'ın kurucularından olduğu KADEM, sözleşmeye destek verirken, oğlu Bilal Erdoğan’ın kurucularından olduğu TÜGVA sözleşmeden çekilmeyi savunuyor.
İmzalanmasının üzerinden dokuz yıl geçmiş uluslararası bir sözleşme nasıl oldu da bir anda böylesine hararetli tartışmaların konusu haline geldi sorusuna cevap vermeye çalışmadan önce sözleşmenin tartışılma biçimi üzerine konuşmak gerekiyor.
Çünkü ortaya sürülen argümanlar bundan 17 yıl önce imzalanan başka bir uluslararası sözleşmeyle ilgili tartışmaları hatırlatıyor.
2003 yılında AK Parti iktidarı, AB adaylık sürecinde verilmiş bir sözü yerine getirerek Meclis’ten "İkiz Sözleşmeler" olarak bilinen, Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ni geçirmişti.
Aslında bu sözleşmeler 1966 yılında imzaya açılmıştı.
Türkiye imzalamadan önce 190’ı aşkın ülkenin bu sözleşmelerin altında imzası vardı.
İçinde yaşam hakkı, adil yargılanma hakkı, kölelik yasağı, tutuklananların hakları, savaş propagandası yasağı, seyahat özgürlüğü gibi düzenlemeler içeren sözleşmeleri, önce yine AB sürecinin gereği olarak 2000 yılında DSP-MHP-ANAP hükümeti imzalamış, Meclis’ten geçirmek ise AK Parti iktidarına kalmıştı.
Peki neydi bu 37 yıllık gecikmenin sebebi?
İkiz Sözleşmeler, sömürgecilik sonrası, bağımsızlığını yeni kazanmış ülkelerin katıldığı dünyanın yeni normlarını ortaya koyuyordu. O yüzden sözleşmelerin birinci maddesinde "Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler" maddesi yer alıyordu.
Halbuki Türkiye zaten 1945’de birinci maddesi "Milletlerarasında, milletlerin hak eşitliği ilkesine ve kendi kaderlerini kendilerinin tayin hakkına saygı üzerine kurulmuş dostane ilişkiler geliştirmek" diye başlayan Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ni imzalamıştı.
Sınırları, ülkedeki azınlıkların statüsü Lozan’da tescil edilmiş bir ülkeye karşı, sömürgecilik için 35 yıl önce yazılmış bu madde kullanılamazdı.
Ama bu hukuki açıklamalar kimsenin umurunda olmadı, bu maddenin yer aldığı sözleşmelerin AK Parti iktidarı tarafından Meclis’ten geçirilmesi ulusalcı çevreleri ayağa kaldırdı.
Sözleşmenin imzalandığı dönem ABD’nin Irak işgalinin hemen sonrasına denk geldiği için komplo teorileri için de iklim müsaitti.
İkiz Sözleşmeler’in imzalanmasına "ihanet", "vatan hainliği" dendi, bunun "ulus devletin intiharı" anlamına geldiği iddia edildi, Türkiye’nin bölünmesi, Kürdistan için düğmeye basıldığı yazıldı.
Şimdi tam tersi siyasi açıklamalar yapan İstanbul Üniversitesi Senatosu, o günlerde “İkiz sözleşmeler, ulusal birlik ve bütünlük açısından büyük tehlike oluşturuyor" diye açıklama bile yapmıştı.
İşte böyle büyük laflar edilen İkiz Sözleşmeler’in imzalanmasının üzerinden 17 yıl geçti.
Türkiye hala 17 yıl önceki sınırlarında. Kürdistan kurulmadı. Kimse bu sözleşmedeki maddeye dayanarak kendi kaderini tayin hakkı istemedi. Ulus devlet intihar etmedi.
Metinler üzerinden aşırı yorumlara varmak, hak ve taleplerin önüne gelecekteki olası en kötü senaryoları engel olarak koymak, Türkiye’de her türlü gericiliğin retoriklerinden biri ola gelmiştir.
Bunun en unutulmaz örneklerini başörtüsü yasağını savunanlardan duymuştuk.
Üniversitelerde başörtüsü yasağının kalkmasına karşı, bugün üniversitelerde başörtüsüne izin verilirse, iki yıl sonra başörtüsüz öğrenci kalmayacağı, başörtülü kızların varlığının açık kızlara baskı olacağı gibi projeksiyonlar ileri sürülmüş, afaki gelecek senaryoları o günkü hak talebinin önüne set olarak konulmuştu.
Bugün de İstanbul Sözleşmesi’ne İkiz Sözleşmeler’e karşı ileri sürülenlere benzer iri laflarla, metnin aşırı yorumlanmasıyla, başörtüsü yasaklarını savunanların ileri sürdüğü türden kurmaca gelecek projeksiyonlarıyla karşı çıkılıyor.
9 yıl önce AK Parti iktidarının imzalayıp, Meclis’ten geçirdiği bu sözleşme için şu ana kadar "aileyi yok etmeyi amaçlayan proje", "Asrın fitnesi", "Milli varlığımızı tehdit eden ifsat hareketi", "çocuksuz aile, ailesiz toplum hedefliyor" dendi, sözleşmeyi destekleyenler "Soros destekli" olmakla, "fuhşiyatı desteklemekle", "AKP’nin papatyaları" olmakla suçlandı.
Tabii ki her türlü sözleşmeye, kanuna, düzenlemeye herkesin medeni sınırlar içinde her zaman itiraz etme hakkı var.
Nitekim, tam adı "Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi" olan ve İstanbul’da imzalandığı için İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen bu sözleşmeye imzacı Avrupa Konseyi üyeleri içinden de itirazlar yükseliyor.
Özellikle de muhafazakar gruplar, aşırı sağ parti ve çevrelerden.
Bu olmadık koalisyonların da ortaya çıkmasına neden oluyor.
Örneğin, İstanbul Sözleşmesine karşı yaptığı konuşma Türkiye’de İslami çevrelerde hararetle karşılanan, Whatsapp gruplarında takdirle döndürülen Polonya’nın Adalet Bakanı, temel sloganı "egemenliğimizi yabancı İslam kültürüne karşı koyuyoruz" olan sıkı bir İslamofobik ve göçmen karşıtı aşırı Katolik sağ partinin lideri. Herhalde Haçlı Seferi ilan edilse Edirne’ye doğru ilk koşacaklardan olan bu Polonyalı siyasetçi ile Avrupa’yı Haçlı zihniyetiyle suçlayan Türkiye’deki bazı İslami çevreler yan yana düşmüş oldular.
Yine de Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’ni "asrın fitnesi" demeden eleştirenler de var.
Ama onların argümanlarında da ciddi maddi hatalar, aşırı yorumlar, abartılı gelecek projeksiyonları dikkat çekiyor.
Makul eleştirilere bir örnek olarak önceki gün Star’da çıkan Sibel Erarslan’ın yazısı gösterilebilir.
Yazı, başka pek çok kişi ve çevre tarafından da ifade edilen sözleşmeye yönelik temel itirazları toparlaması açısından da üzerinde durulmayı hak ediyor.
Birinci iddia şu;
"Sözleşme, fıtri ve doğal olan kadın veya erkek oluşun yerine, "cinsiyetsizliğin" ikame edilmesini dayatmaktadır. Sözleşmedeki dikkat çekici bir diğer ifade ise "gender stereotype" tir. Cinsiyet hakkında kalıplaşmış yargılar, genellemeler şeklinde tanımlanan bu kavram çerçevesinde sözleşmenin ana gayelerinden birisi olarak; "non stereotyped gender roles" hedeflenmektedir. Bu noktada sözgelimi bir öğretmen kız öğrencisine kızım, erkek öğrencisine oğlum şeklinde seslenemeyecektir. Sözleşmeye göre bu ayrımcılık ve şiddettir."
Öncelikle sözleşme uluslararası olabilir ama Türkiye’yi bağlayan Meclis’ten geçirilen Türkçe çevirisidir. O yüzden kavramların İngilizcelerinden anlamlar çıkarmaya çalışmanın, sözleşmeyi "ecnebi işi" göstermek dışında pek bir anlamı yok.
Adı zaten "Kadına yönelik şiddet" diye başlayan, amacını "Kadınları her türlü şiddetten korumak, kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak" olarak açıklayan bir sözleşmenin "cinsiyetsizliği" dayattığını söylemek ise oksimoron bir ifade olur.
Ayrıca sözleşmenin hiçbir yerinde "cinsiyetsizlik" kelimesi geçmediği gibi, bu anlama gelecek bir amaçtan da bahsedilmiyor.
Evet, sözleşmenin İngilizcesinde "gender stereotype" diye bir ifade geçiyor ama "non stereotyped gender roles" diye bir ibare geçmiyor.
Ayrıca burada kastedilen "stereotype roles" den kasıt erkeklik ve kadınlık değil. "Stereotype" negatif bir kullanım, en iyi çevirisi "basmakalıp" roller olabilir.
Erkeklerin çalışıp, kadınların ev işlerini yapması, erkek eşini aldatınca elinin kiri, kadın aldatınca iffetsizlik olması gibi basmakalıp rollerden bahsediliyor.
Yani bunun ucu öğretmenin kız öğrencileri kızım, erkek öğrencileri oğlum diye çağıramamasına varmaz.
Ayrıca bir uluslararası sözleşmeyle zaten oraya varılamaz. Sözleşmede böyle bir düzenleme olmadığı gibi, kültür, dil, gelenek kanunla düzenlenemez. Kadın-erkek tuvaletlerini cinsiyetçi bulan bazı radikal talepler var ama kadına yönelik şiddeti ve o şiddeti besleyen hukuki ve zihni altyapıyı değiştirmek isteyen bu ana akım uluslararası sözleşmenin o marjinal talepleri karşılamak gibi bir amacı yok.
Bu ekstrem örnekler sadece sözleşmenin şeytanlaştırılmasına yardımcı olur.
Ayrıca bu örnekte ve benzer eleştirilerde, sözleşmenin bu maddesinin “kadın ve erkek rollerinin kökünü kazımayı” amaçladığı gibi aktarılıyor, bu yapılırken maddesi bir kısmı sansürleniyor.
Halbuki sözleşmenin bu maddesinin tamamı şöyle:
"Taraflar kadının aşağılık bir cins olduğu veya kadın ve erkek için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri alır."
Bu maddeden cinsiyetsizlik dayatmasına ya da kadın ve erkek kimliklerinin kökünün kazılacağına varmak için epey zorlamak gerekir.
Benzer bir biçimde şu madde de sözleşmenin "namussuzluğu"na delil gösteriliyor:
"Taraflar kültür, töre, din, gelenek veya sözde "namus" gibi kavramların bu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir."
Sözleşmede başına sözde yazılıp, tırnak içine alınan ‘namus’un namus cinayetlerindeki namus olduğunu anlamak herhalde zor değil. Bu maddeyle sözleşme namusa karşı olmuyor, namusun şiddet eylemine gerekçe yapılmasına, bunun ceza indirimi nedeni olmasına karşı çıkıyor.
Erarslan’ın yazısındaki ikinci itiraz ise sözleşmeyle ilgili en yaygın ve popüler itiraz:
“Sözleşmedeki ideolojik terimlerden bir diğeri "sexual orientation" yani "cinsel yönelim" dir. Burada kişinin birey olarak kimliği değil, kişinin cinsel isteklerinin esas alınması söz konusudur. Kadına şiddeti önlemek amacıyla hazırlanan bir yasada, cinsel eğilim, cinsiyet kavramının önüne geçirilmektedir. Sözleşmeye göre cinsiyet tehlikeli, cinsel eğilim ise tehlikesizdir.”
Sözleşmedeki 81 madde içinde sadece tek bir maddede "cinsel yönelim" kavramı geçiyor. Bu böyleyken sözleşmeyi tek bir cümleden hareketle "cinsel yönelimi, cinsiyetin önüne geçirmeye çalışmakla" suçlamak dayanaksız, aşırı evhamlı bir iddia.
İçinde buna yakın bir ibarenin dahi geçmediği bir metni, "sözleşmeye göre cinsiyet tehlikeli, cinsel eğilim ise tehlikesizdir" diye konuşturmak ise ancak gaipten ses duymakla mümkün.
İstanbul Sözleşmesi’nde "cinsel yönelim" kavramının geçtiği tek madde şu:
“Taraflar bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.”
Yani sözleşme hükümleri uygulanırken, bir mağdur, ki bu sözleşmenin mağdurları kadınlar, haklarını korumaya yönelik tedbirlerden yararlanırken, sıralanan pek çok özellik, kimlik veya statüsüyle birlikte "cinsel yönelimi" yüzünden de, yani eşcinsel olması nedeniyle de ayrımcılığa uğratılamaz diyor.
Buna karşı çıkmak, "hayır, o zaman ayrımcılığa uğratılsın" dan başka bir anlama gelmiyor.
"Cinsel yönelim" kavramının resmi bir sözleşmede geçmesi açısından itiraz edenler olabilir ama bir mağdura bu yüzden ayrımcılık yapılamayacağıyla ilgili bir hükümden Lut kavmine, eşcinsel evliliklere nasıl varıldığını anlamak bir hayli zor.
Ve Erarslan’ın yazısındaki son itiraz;
"Sözleşmenin terminolojisinde dikkat çeken bir diğer ifade; "domestic violence" (ev içi şiddet)in, bizim dilimize "aile içi şiddet’’ olarak geçirilmiş olmasıdır. Sözleşmenin Türkçe metni, aileyi şiddet mekanı, şiddetin doğduğu yer olarak tarif etmektedir."
Evet, sözleşmenin İngilizcesinde "domestic vioelence", Türkçe’ye "aile içi şiddet" olarak tercüme edilmiş. Buradan hareketle "hedef Türk ailesi" deniyor. Aile dışı beraberliklerin kapsam dışına çıkarılmasında art niyet aranıyor.
Bunu iddia edenler sözleşmeyi yazanların İngilizce konuşan ülkelerde değil de Türkiye’deki aileye karşı olduğunu da iddia etmiş oluyorlar. Gerçekten birilerinin Türkiye'de aileyi bitirmek için plan yapmakta olduğuna inananlara herhangi bir meseleyi anlatmak zaten mümkün değil, onlar yazıyı burada terk edebilir.
Ama "Domestic" kavramının Türkçe’de benzer bir karşılığı olmaması bir tarafa, sözleşmenin hemen girişi okunmuş olsaydı, orada "Tanımlar" diye bir bölüm olduğu görülecekti. Orada, sözleşmedeki kullanımından neyi kastedildiği açıklanan kavramlardan biri de ‘aile içi şiddet’. Şöyle deniyor:
"Aile içi şiddet; eylemi gerçekleştiren, mağdurla aynı ikametgahı paylaşmakta olsun veya olmasın veya daha önce paylaşmış olsun veya olmasın, aile içinde veya aile biriminde veya mevcut veya daha önceki eşler veya birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır."
Şimdi gelelim, baştaki soruya: Peki ne oldu da dokuz yıl sonra bu sözleşmenin İslam’a, aile yapımıza ihanet olduğu keşfedildi?
Çünkü imzalamasından dokuz yıl sonra gelen bu ani hiddet, Hz. İsa’nın katili diye ilk gördüğü Yahudi’ye tekme tokat saldıran, ‘ama bu 2000 yıl önce oldu’ denince de ‘ama ben yeni duydum’ diyen adamın öfkesine benziyor.
Aslında ne 2011’den bu yana aileler parçalandı, ne de halkımız kitleler halinde eşcinsel oldu. Hatta 2011’de serbest olan eşcinsel onur yürüyüşleri bile son beş yıldır yapılamıyor.
Bu dokuz yılda değişen tek şey muhafazakar iktidarın kudreti ve muhafazakar kitlelerin özgüveni.
2011 yılında Avrupa ile iyi ilişkileri olan, içerideki güç dengelerini gözeten, başka kesimleri de ikna etmeyi, rıza kazanmayı önemseyen bir iktidar ve muhafazakar kitle vardı.
O atmosferde AK Parti iktidarı Türkiye’deki kadın sivil toplum hareketiyle işbirliği içinde çalışmış, İstanbul Sözleşmesi’ne Avrupa’da öncülük etmiş, sözleşmeyi çekincesiz ilk imzalayan ve Meclis’inden geçiren ülke olmuştu. Yıllarca da iktidar çevreleri bununla gurur duydu. Bu imza, AK Parti icraatlarının anlatıldığı Sessiz Devrim kitabına gururla kondu. Bugün sözleşmeyi asrın fitnesi ilan edenler de herkesin gözü önünde olan bütün bu gelişmelerle ilgilenmediler, bir kısmı da ilgilenmeyi zamanın şartlarına uygun bulmadılar.
Ama 10 yıl sonra artık Avrupa’nın ne dediğiyle ilgilenmeyen, içine doğru kapanmış, içerideki güç dengelerinin tamamını kendi lehine dönüştürmüş, başka kesimleri ikna etmeyi umursamayan ve buna ihtiyacı da kalmayan, uzlaşmayı eziklik olarak gören bir iktidar ve muhafazakar kitle var.
Artık hakim olan, uzlaşma, müzakere ve istişareyi, eziklik, "birilerine şirin gözükmek" olarak gören ve "bizim dediğimiz olmalı" diyen yeni bir anlayış.
İstanbul Sözleşmesi, eskinin uzlaşmacı, demokrat, sivil toplum örgütleriyle birlikte çalışan, dünyaya açık, dengeleri gözeten AK Parti iktidarından kalan eski bir hatıra artık.
Artık bu dengeleri gözetmek zorunda olmamanın özgüveniyle, yıllar önce sandıklara kapatılmış kadın-erkek ilişkileriyle ilgili değerler, fikirlerle sözleşmenin maddeleri yeniden süzgeçten geçiriliyor.
Bu yapılırken de ‘İmzalarken kendimizde değildik, meyve suyumuza bir şeyler katmışlar’ gibi tepkiler veriliyor.
Halbuki herkes kendindeydi, neyi imzaladığının da gayet farkındaydı. O gün onu yapmak, ona destek vermek ya da ses çıkarmamak siyaseten doğruydu ve şıktı.
Sözleşmenin içeriği üzerine yapılan tartışmalar kadar iktidarın zayıf ve güçlü olduğu dönemlerde değişen siyaseti açısından da kritik bir tartışma bu.
İstanbul Sözleşmesi’nin ahlaksızlığa neden olduğunu iddia edenler, kınından çıkarılan kılıçlar gibi zamanı geldiğinde sandıklardan çıkarılan hakiki fikirlerin toplumda muhafazakarlara karşı nasıl bir güvensizlik yarattığını, güç ilişkilerine göre bu pozisyon değişimlerinin kamusal ahlaka nasıl kalıcı zararlar verdiğini pek umursamıyor.
Aslında mesele İstanbul Sözleşmesi’nden daha çok, uzlaşma, denge, birbirini göz etme üzerine kurulan ve bir arada yaşamamızı sağlayan toplumsal sözleşmemiz...
Esas yara alan da çekirdek aile değil, içinde yaşadığımız büyük ailemiz...
.0/08/2020 02:26
Lübnanlılar da mı vatan haini? 49 Türkiye’de uçan kuşu vatana ihanetle suçlayanlar hızlarını alamayıp sınırları aştılar.
Daha önce Suriye’de herkesin birbirine saldırdığı iç savaşta savaşmadıkları için Suriyelilerin vatana ihanetle suçlandığını görmüştük, şimdi vatanlarına ihanetle suçlanma sırası Lübnanlılarda.
Sebep; şehri harabeye çeviren limandaki korkunç patlama sonrası ülkeyi ziyaret eden ilk devlet başkanı olan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Beyrut sokaklarında yardım çığlıklarıyla bağra basılması ve Avaaz adlı imza kampanyaları için açılmış sitede 61 bin kişinin Lübnan’ın 10 yıl Fransa mandasıyla yönetilmesini savunan şu metni imzalaması:
“Lübnan’daki yetkililer açıkça güvenliği sağlayıp, ülkeyi yönetmekten aciz oldukları açıkça gösterdiler. Terörizm, milisler, yolsuzluk ve çöken sistemle ülke son nefesini verdi. Bizler, Lübnan’ın temiz ve sürdürülebilir bir yönetim için yeniden Fransız mandasına dönmesi gerektiğine inanıyoruz.”
Mektubun ya da atılan imzaların herhangi bir resmiyeti yok, herkesin her konuda imza metinleri açabildiği bir sitede açılmış, tepkisel olduğu hemen anlaşabilecek bir metin bu.
Çok muhtemelen Napolyonvari bir edayla, yüzündeki kolonyalist gülümsemeyi saklayamadan Beyrut sokaklarında çaresiz Lübnanlıların yardım çağrılarına karşılık veren Macron’un ve Fransız sağcılarının milli gururunu okşamıştır.
Kimin hoşuna gitmez ki!
Macron’dan üç gün sonra Beyrut’u ziyaret eden Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Beyrut’taki Türkmenler ve 70’lerde, 80’lerde çalışmak için Mardin’den göç etmiş Mardinli Araplar tarafından Türk bayraklarıyla karşılandığı görüntüler, Türkiye’deki milli hisleri okşamadı mı?
Üstelik Macron’u kimse Fransız bayraklarıyla karşılamamıştı.
Demek ki mesele Lübnanlıların ülkelerine ihaneti değil, hangi ülke için ihanet ettiklerinde.
Kolonyalizmin Fransız olanını istemek fena ve vatana ihanet, Türkiye’nin himayesine sığınmak meşru, haklı ve göz yaşartıcı.
Ayrıca Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Ben Türküm, Türkmenim diyen soydaşlarımıza Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı vereceğiz” derken, Macron, 'kendisini Fransız hissedenlere Fransa vatandaşlığı vereceğiz' de demedi, bütün Lübnanlılara seslendi “Beyrut’u yeniden inşa edeceğiz, sizi asla yalnız bırakmayacağız, yaptığımız yardımların yolsuzluklara gitmesini engelleyeceğiz” dedi.
Yine de eski kolonyalist devlete, gel tekrar bizi yönet diye 61 bin imza vermek epey radikal bir talep.
Peki Lübnanlıların bu yaptığına vatan hainliği denebilir mi?
Vatan hainliği için önce vatandaşların güçlü aidiyet duygularıyla bağlı olduğu bir devlete ihtiyaç var.
Lübnan, siyaset, bürokrasi ve bütün hayatın dini ve mezhebi kimliklere göre bölündüğü ve paylaşıldığı bir ülke. Lübnanlılık o kimliklerden biri değil.
Herkesin birbiriyle savaştığı iç savaştan sonra 1990’da varılan uzlaşma anayasası, Cumhurbaşkanlığı’nı Maronit Katoliklere, Meclis başkanlığını Şiilere, Başbakanlığı Sünnilere bırakan statik bir sistem bir kurmuş. Ülkede evlenirken bile ortada bir devlet yok, herkes kendi dini ya da mezhebinin kurallarına göre evlenebiliyor.
Ama ülkenin esas patronu ise elinde hala silah olan Hizbullah.
Lübnanlılık kimliği ve sedir ağaçlı Lübnan bayrağı, kendisini ülkedeki kimliklerle ifade etmeyen sekülerler, gençler, son dönemde de Hizbullah’ın gücü karşısında azınlık psikolojisine giren Sünnilerin sahip çıktığı değerler.
Kanlı bir iç savaşın ardından varılan bir uzlaşma olduğu için asla değiştirilemeyecek bu yapı, kimlik siyasetinin, kimlik üzerinden kadrolaşmanın bütün zaaflarını beraberinde getiriyor, hesap sorulmaz, ehliyet ve liyakatı esas almayan bir devlet ve bürokrasiyi ortaya çıkarıyor, bunun sonucu da geçen yıl yolsuzluklara batarak çöken bir ekonomi, şimdi de beceriksizlik, kötü yönetim, yolsuzluk ve hesap vermezliğin toplamı olan bir patlamayla şehrin havaya uçması, en az 300 bin Beyrutlunun evsiz kalması oldu.
2013 yılında tehlikeli diye 2 bin 750 bin ton amonyum nitratın neden yedi yıldır şehrin ortasındaki limanda depolandığı ve hangi mantıkla bu deponun yanı başındaki depoya havai fişeklerin yerleştirildiği sorularını soracak muhatap bulamıyor Lübnanlılar.
Çünkü kimse hesap vermiyor. Kadın iletişim bakanı dışında hükümetten istifa eden olmadı, tam olarak ne olduğunun uluslararası bağımsız bir soruşturmayla ortaya çıkarılması taleplerine ne Hizbullah ne de Maronit Cumhurbaşkanı Avn yanaşmıyor.
Avn, 1989’da Suriye işgaline karşı savaşmış ülkenin eski Genelkurmay Başkanı, Hizbullah 2006’da Güney Lübnan’ı İsrail işgaline karşı korumuş ülkenin gayri resmi ordusu. Onlara kim ne diyebilir?
Tıpkı bundan 15 yıl önce arabası geçerken patlayan bombalarla öldürülen Sünni Başbakan Refik Hariri’den geriye bombalarla Beyrut’un ortasında açılmış derin bir çukurdan başka bir şey kalmaması gibi. Onun da hesabı sorulamadı, failler bulunamadı.
15 yıl önceki cenazeye de gelen tek yabancı lider Fransa Cumhurbaşkanı Chirac olmuştu. Türkiye ve diğer ülkeler, Lübnan yönetimi ve Suriye ile ilişkilerini düşünerek cenaze törenine bakan düzeyinde bile katılım sağlamamışlardı.
Chirac, zor günde Lübnan’ın yanında olmakla kalmamış, 2005’de ülkeden suikastın baş şüphelisi olan Suriye ordusunun çekilmesini de sağlamıştı.
İşte bu yüzden ülkedeki ağır taşları yerinden oynatamayan Lübnanlılar için Fransa’nın böyle bir sonuç değiştirici gücü var hala.
Lübnanlıların devletlerinden ümidi kesince ilk akıllarına gelen ülkenin Fransa olmasının yakın tarihi böyle.
Tabii bunun bir de uzun tarihi var.
Osmanlı egemenliğine karşı bağımsızlık mücadelesi veren Suriye ve Lübnan’daki Arap milliyetçilerinin destekçisi Fransa olmuştu.
Hatta İttihatçıların kudretli Suriye valisi Cemal Paşa, 1916’da Şam’da terkedilen Fransa elçiliğinde bulunduğu söylenen belgeleri delil göstererek yüzlerce Suriyeli ve Lübnanlı siyasetçi, yazar, gazeteci, aşiret reisini ya sürgüne göndermiş ya da tutuklatmıştı.
6 Mayıs 1916 günü mahkemeleri süren bu Arap milliyetçisi siyasetçi, gazeteci ve şairlerin en önde gelenleri Şam ve Beyrut’un meydanlarında aynı gün idam edilmişlerdi.
Hala iki şehrin merkezinde bu meydanlar o günün anısına Şehitler Meydanı adını taşıyor.
Bu o kadar büyük bir travma yaratmıştı ki, Osmanlıcılık fikrine sıkı sıkıya bağlı olduğu için 1923’e kadar İttihatçı kalan, bu yüzden Arap milliyetçilerinin hainlikle suçladığı, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında Beyrut’u temsil etmiş Dürzi emiri Şekip Arslan anılarında şöyle yazar:
“Çanakkale Zaferi, İttihatçı yöneticiler arasında bir sarhoşluğa yol açmıştı. Bu sarhoşluk yüzünden hiç alışılmadık bazı kararlar aldılar. Suriye’nin Türkleştirilmesi ve Arap milliyetçiliğinin kökünün kazılması bunlardan biriydi. Cemal Paşa, zor kullanarak Suriye halkını Türkleştirebileceğini zannediyordu.”
Hatta bu amaç için Cemal Paşa, okul ve yetimhaneler kurup yönetmek üzere, Halide Edip ve bir grup İttihatçı kadın öğretmeni Beyrut’a çağırmıştı.
İki bine yakın Arap, Ermeni ve Kürt yetim çocuğun barındığı bir yetimhane kurulmuş, yetimhanenin başına Cumhuriyet’in ardından Sağlık Bakanlığı, İstanbul Valiliği yapacak ve ömrünü 27 Mayıs’tan sonra tutuklandığı Yassıada’da tamamlayacak Dr. Lütfi Kırdar getirilmişti.
Türkiye, bu yılları adını Cemal Paşa’nın Beyrut’taki sarayının bulunduğu dağdan alan Falih Rıfkı’nın Zeytindağı gibi kitaplarla, hoş imparatorluk hatıraları olarak hatırlarken, Araplar için bu yıllar dört dörtlük zorba bir kolonyalizm tecrübesiydi. Yeni kuşaklara da böyle aktarıldı.
Türkiye, Cumhuriyetle bu kötü tarihsel hatırayı silmeye çok yaklaştı. Hatta en yakın olduğu zaman AK Parti iktidarı yıllarıydı. Bir dönem Lübnanlılar için İstanbul’dan ev almak moda ve çocuklar için iyi bir gelecek yatırımı haline bile gelmişti.
Ama Suriye iç savaşı ve siyaseten ve ekonomik olarak bir model olmaktan çıkmasıyla Türkiye Lübnanlılar için cazibesini kaybetti.
Lübnan’da Türkiye’nin en yakın müttefiki olan Hariri ailesiyle Türk Telekom’da kurulan ekonomik ilişkiler de kötü bir sonla bitti, ilişkiler bozuldu.
Ama Fransa, bu sert Osmanlı tecrübesinden sonra Arap milliyetçilerine yıllardır uğruna mücadele ettikleri bağımsızlığı veren bir ülke olarak ve 26 yıllık manda rejiminin çok kötü olmayan hatıraları yüzünden hala Lübnanlılar için o cazibesini koruyor.
Fransa’da 250 bin kişilik büyük bir Lübnanlı diasporası yaşıyor. Ülkenin yarısı frankafon, Beyrut’ta hala Fransızca gazeteler çıkıyor, ülkedeki din ve mezhep üzerine kurulu siyasi yapıya kendini ait hissetmeyen seküler Lübnanlıların başlarına bir hal gelse gidebilecekleri ikinci adres olarak gördükleri ülke hala Fransa.
Yani, hem ekonomik olarak hem de yönetim olarak çökmüş bir devletin yerine 61 bin kişinin Fransa mandası için imza vermesinin arkasında böyle bir tarih var.
O tarih de yaşıyor. Önceki gün Lübnanlılar, devleti protesto için ortasında 6 Mayıs 1916’da burada idam edilenler anısına dikilmiş bir anıtın olduğu Şehitler Meydanı’na çıktılar, Macron bu meydandan sevgi tezahüratları arasından geçti.
Buna Lübnanlıların ülkelerine ihaneti demek haksızlık olur, olsa olsa buna kötü yönetilen bir devletin insanlarına ihaneti denebilir.
Lübnanlıları vatan hainliğiyle suçlamayı bırakıp, çaresiz kalınca akıllarına neden kapı komşuları, aynı kültürün parçası oldukları, yüzlerce yıl birlikte yaşadıkları, çoğunun dindaşı Türkiye değil de Fransa geliyor sorusunu üzerinde düşünmek gerek.
Bundan 100 yıl önce Diyarbakır’dan İstanbul’a gitmenin en kestirme yolu Beyrut Limanı’ndan gemiye binmekti.
Arada neler yaşandı da bu mesafeler açıldı?
Başkasının ülkesinde bile vatan haini arayan Türkiye’nin bugün içinde olduğu ruh haliyle bu soruya serinkanlı cevaplar bulması pek kolay gözükmüyor.
.12/08/2020 02:55
Türkiye’nin tekinsizlik sorunu 64 'Tekinsizlik' (Unheimlich), Sigmund Freud’un 1919 yılında Imago dergisinde yayınlanan makalesinin adı.
Makalede 19. yüzyılın başlarında Hofmann tarafından yazılmış ‘Kum Adam’ adlı meşhur hikayeden alıntılarla bu kavramı açıklıyor Freud.
Hikaye, Nathaniel adlı bir çocuğu annesinin, uyumayan çocukların gözlerine kum atan, sonra o gözleri yerinden çıkarıp kendi çocuklarına götüren Kum Adam’la korkutmasıyla başlıyor.
Aslında annesinin onu Kum Adam’la korkutup uyumaya zorlamasının sebebi, eve babasının çirkin suratlı avukat arkadaşının gelmesidir. Babasıyla bir takım simya deneyleri yapan bu çirkin baba dostu, Nathaniel’in çocukluk travması olur ve bütün hayatı boyunca peşinden gelir. Ondan korkmasının paranoya mı, yoksa haklı bir korku mu olduğuna bir türlü karar veremez, sonunda korkuları haklı çıkar. Bütün hikaye boyunca Nathaniel’in o tekinsiz hali hissedilir.
Almancada tanıdık, güvenli olanı, evi anlatan heimlich kelimesinin olumsuzu olan unheimlich, Ulus Baker’in çevirisiyle; yersizlik yurtsuzluk, evsizliği tarif ediyor
Tam da Freud makalesinde tekinsizlik kavramıyla bunu anlatmaya çalışıyor; tanıdık olanın yabancılaşmasıyla ortaya çıkan endişeyi...
İnsanı en çok tedirgin eden bilinenin, güvenilenin formunun değişmesi ve artık güvenilmez hale gelmesidir. O yüzden iyi korku filmleri bu temanın üzerine kurulur. Katile dönen yazar baba, canavara dönen masum oyuncak bebek, ölü çıkan akrabalar en çok tüyleri diken diken eder. İnsanın en kötü kabusların mekanının doğduğu, büyüdüğü ev olması da boşuna değildir.
Tekin olmama hali, tekinsizlik insanın varoluşsal korkularını tetikler, en temel hayatta kalma içgüdüsünü harekete geçirir.
Türkiye’de çok uzun süredir hakim olan duyguyu da en iyi “tekinsizlik” kelimesi özetliyor.
Son 10 yıl da yaşadığımız alt üst oluşlar, tecrübeler bu duyguyu kamçıladı. ETÖ’den FETÖ’ye yer değiştirmelerde yaşananlar bile bir korku filmi senaryosuna benziyor.
Türkiye’de iyiler-kötüler, hainler-kahramanlar, dostlar-düşmanlar, hak olan ile suç olan çok hızlı ve çok sık yer değiştiriyor.
Sadece son bir ay içinde olanlara bakalım.
Önce sadece bir yıl önce “camiye çevrilsin” diyenlerin “oyuna gelmek”le, “istikametini kaybetmek”le suçlandığı Ayasofya, büyük törenlerle camiye çevrildi.
Geçen hafta o camideki ilk Cuma namazının çıkışında konuşan Cumhurbaşkanı yine bir yıl önce “Kandil’in ve Pensilvanya’nın güdümünde” olmakla, “yurtta sulh konseyinin temsilciliği” ile suçladığı İYİ Parti ve Meral Akşener için “milli ve yerli olarak düşündüğümüz İYİ Parti” deyiverdi. Bahçeli’nin İYİ Parti’yi cumhur ittifakına davetini yerinde bulduğunu söyledi.
Bahçeli’nin daha bir kaç ay öncesine kadar İYİ Parti için dediklerini ya da daha beş yıl önce Erdoğan için söylediklerini, Erdoğan’ın Bahçeli için söylediklerini artık kimse hatırlamıyor bile.
Buna artık o kadar alışmış durumdayız ki, 15 Temmuz gecesinin kahramanlarından Ömer Halisdemir’in adı okullara, caddelere verilirken, ona o emri veren, bu yüzden aylarca kahramanlık hikayeleri anlatılan, ardından Fırat Kalkanı operasyonunu yönetirken kendisinden “efsane komutan” olarak bahsedilen Korgeneral Zeki Aksakallı ve Afrin’e yönelik Zeytin Dalı operasyonunu yönetirken yere göğe sığdırılamayan, “apoletlerini sökecek adam daha anasının karnından doğmadı” denen Orgeneral İsmail Metin Temel, geçen ay sessizce kadrosuzluktan emekliye sevk edildi ve bu durum da kimsenin umurunda olmadı.
Şimdi savaş gemileri Ege’ye, Akdeniz’e mehter marşlarıyla çıkarılırken, bu Akdeniz politikasının mimarlarından, Mavi Vatan konseptini geliştirenlerden Koramiral Cihat Yaycı da sessizce görevden alındı, istifa etti, onun da üzerine iki gün bile konuşulmadı.
En güncel örnek, iki gün önce sabah saatlerinde BDDK’dan şöyle bir açıklama yapıldı:
“Mevduat bankaları için yüzde 100 ve katılım bankaları için yüzde 80 olarak belirlenmiş olan aktif rasyosu değerinin sırasıyla yüzde 95 ve yüzde 75 olarak düzenlenmesine karar verilmiştir.”
Ekonomiyi çok yakından takip etmeyenlerin ne olduğunu anlamakta zorlanacağı bir açıklamaydı bu.
Aktif rasyosu bir denklem. Bu denkleme göre bankaların belli oranlarda kredi vermesi, menkul kıymet alması veya TCMB ile swap(takas) yapmaları isteniyor. Bankalar, topladıkları mevduat ile bu kaynağı değerlendirdikleri krediler, menkul kıymetler ve swap işlemleri arasında bu formüle göre bir denge kurmak zorundalar.
Pratikte BDDK’nın bankalara yüksek bir aktif rasyo oranı dayatmasının sebebi bankaları kendi rasyonel karlılık hesaplarının ötesinde kredi vermeye zorlamak. Böylece piyasayı canlı tutmak, ekonomik sorunların hissedilmesini ötelemek.
Şimdi bundan 11 gün önceki başka bir haberi okuyalım: “1 Mayısta yürürlüğe giren ve özel bankaları daha fazla kredi vermeye zorlayan Aktif Rasyosu düzenlemesinde ilk cezalar kesildi. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), HSBC'ye geçen yıl kârının yüzde 40'ına denk gelen yaklaşık 180 milyon TL'lik ceza kesti. Albaraka Türk Katılım Bankası, KAP'a yaptığı açıklamada 20,6 milyon TL ceza kesildiğini duyurdu.”
Yani 11 gün önce iki büyük yabancı bankaya, yeterince kredi vermedikleri için yıllık karlılıklarının yarısına yakın miktarda ceza kesen devlet, 11 gün sonra bu cezalara neden olan kararından vazgeçmiş oldu.
HCBC bankasının ve Albaraka Türk’ün yöneticileri 11 günde değişen bu kararlar hakkında ne hissetmişlerdir acaba?
Çok şaşırmamışlardır herhalde.
Aslında Cumhuriyet Mitingleri’nde Atatürkçü Düşünce Derneği adına ateşli konuşmalar yapan birini, televizyonlarda en ateşli iktidar destekçisi olarak görmek, yıllarca “cemaat”in sözcülüğünü yapan birini şimdi en önde gelen FETÖ avcısı olarak izlemek, bir zamanların katı laikçi CHP’lilerine hükümet kanallarında Davutoğlu’nu, Babacan’ı yerli ve milli olmamakla suçlarken rastlamak, “AK Parti kapatılsın, devrim kanunları uygulansın” diyen Perinçek’in İstanbul Sözleşmesi karşıtı kampanya yaparken, başörtüsü yasağı savunucusu Feyzioğlu’nun Ayasofya’da saf tutarken karşınıza çıkması da artık hiç şaşırtıcı değil ama tekinsiz, tedirgin edici ve korkutucu.
Bir anda her şeyin tepe taklak olma ihtimali, iyilerin kötü, kötülerin iyi , kahramanların hain, hainlerin kahraman haline gelme hızı, neyin suç, neyin özgürlük olduğunun sık sık değişmesi Türkiye’nin tekin olmadığı fikrini güçlendiriyor.
Türkiye’nin bugün en büyük sorunu tekin bir ülke olmaması.
Bu ülkenin en etliye sütlüye karışmayan sıradan vatandaşlarının bile kişisel güvenlikleri için, bir borsa endeksi gibi bu sürekli değişen dengeleri, yükselen ve inişe geçen değerleri, isimleri takip etmesi gerekli.
Yoksa dün kötü parti olanın, bugün iyi parti ilan edildiğini kaçırabilir, gece katile dönen masum oyuncak bebekli bu korku filmi setinde kendinizi tekinsiz hissedebilirsiniz.
.19/08/2020 03:04
Neresi iç, neresi dış karışınca... 22 28 Ağustos 1958 günü İsrail'in El Al Havayolları'na ait bir uçak teknik arıza nedeniyle Yeşilköy Havalimanı kulesinden zorunlu iniş için izin ister.
Ambulanslar, itfaiyeler uçağın ineceği yere doğru hareket ederler.
Dönemin gazetelerinde küçük bir haber olarak yer alan o uçağın sırrı 30 yıl sonra ortaya çıkar.
Eski İsrail istihbarat subayı, gazeteci Samuel Segev, İran Üçgeni kitabında uçağın Başbakan Menderes'le gizli bir görüşme için Türkiye'ye gelen İsrail Cumhurbaşkanı Ben Gurion ve Dışişleri Bakanı Golda Meir'ı taşıdığını, acil inişin senaryonun bir parçası olduğunu yazar.
Senaryoya göre, acil iniş yapan uçak boşaltılacak, Ben Gurion özel bir uçakla gizlice Ankara'ya getirilecektir. Ama havalimanındaki yoğun tedbirler yüzünden plan bozulur. İsrail Cumhurbaşkanı ve heyeti bir ambulansa bindirilerek olay yerinden uzaklaştırılır ve Ankara'daki görüşmeye götürülür.
1910’larda kendisinden sonra İsrail’in ikinci Cumhurbaşkanı olacak Ben Zvi ile birlikte İstanbul’a gelip Darülfünun’da Hukuk okuyan eski Osmanlı vatandaşı Ben Gurion’un İstanbul aksanıyla çok iyi Türkçe konuştuğu söylenir.
1958’deki ziyaretin neden gizli yapıldığını en iyi şu sözü açıklıyor:
“Türkiye bize metres gibi davranıyor. Halbuki evlendik, evliliğimizi bir türlü açıklamıyor.”
Evlilik üstelik 1948’de İsrail’in kurulmasından hemen bir yıl sonra gerçekleşmiş, 1949 yılında Türkiye İslam dünyasında İsrail’i tanıyan ilk ülke olmuştu.
Türkiye İsrail’i tanıyan ilk ve tek İslam ülkesi olma ünvanını 1979’a kadar sürdürdü. 1979’da Camp David Anlaşması ile Mısır, 1994’de Oslo Görüşmeleri’yle Ürdün İsrail’i devlet olarak tanıdı.
26 yıl sonra geçen hafta bu ülkelere Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de eklendi.
Aslında BAE ile İsrail ilişkileri, tıpkı 1958’de Türkiye ile İsrail ilişkileri gibiydi, çoktan evlenmişlerdi ama bunu açıklamıyorlardı.
Özellikle Arap Baharı’nda Müslüman Kardeşler’in güçlenmesi ve İran ‘ın bölgede artan gücünü varlıklarına bir saldırı olarak gören Suudi Arabistan, BAE gibi körfez ülkeleri içgüdüsel olarak İsrail’le yakınlaştılar, özellikle BAE emiri Muhammed bin Zayed, Batıcı, seküler Arap emiri profilinin gereği olarak İsrail ve ABD ile çok daha yakın ilişkiler kurmaktan çekinmedi.
En son Trump’ın damadı Jared Kushner’in Ortadoğu üzerine “20 kitap okuyarak” hazırladığı, Filistinsiz Filistin-İsrail barış anlaşmasının Beyaz Saray’daki Netanyahu ve Trump’lı çoşkulu lansmanında salonda BAE, Bayreyn ve Umman’ın Washington Büyükelçileri de vardı, İsrailli solcuları bile utandıran anlaşmayı coşkuyla alkışlamakta bir beis görmemişlerdi.
İsrail ve BAE arasındaki barış anlaşması ise mevcut de-facto durumun epey gerisinde bir sonuç yaratacak.
BAE, Mısır ve Ürdün’den sonra İsrail’i devlet olarak kabul eden üçüncü arap ülkesi olacak ve bunun doğal sonucu olarak karşılıklı diplomatik ilişkiler kurulacak, büyükleçiler atanacak.
Yine damat Jared Kushner’in arabuluculuk yaptığı bu anlaşma sayesinde, Filistinsiz İsrail- Filistin anlaşmasının bir gereği olarak Batı Şeria’nın bir kısmını daha işgal etmeye hazırlanan İsrail, bu planını barışa bir şans daha vermek için ertelediğini açıkladı.
Böylece bir zamanlar Arap dünyasında İsrail’e karşı petrol boykotların başını çeken, hatta Katar’ı bu boykotlara katılmaya ikna eden BAE’in kurucusu Şeyh Zayed bin Sultan el-Nahyan’in varisi Muhammed bin Zayed babasının sözünü dinlememiş oldu.
Bu anlaşmaya en sert tepkiyi iki ülke verdi.
Biri doğal olarak Filistin. Filistin, bir zamanlar en büyük destekçisi olan, binlerce Filistinlinin yaşadığı BAE’den tepki olarak elçisini çekeceğini açıkladı.
Anlaşmaya aynı sertlikte tepki veren ikinci ülke ise Türkiye.
Dışişleri Bakanlığı, BAE’yi, “kendi dar çıkarları uğruna Filistin davasına ihanet” etmekle suçlayarak “Bunu adeta Filistin için yapılan bir özveri gibi takdim etmeye çalışan BAE'nin bu riyakar davranışını tarih de, bölge halklarının vicdanı da unutmayacak ve asla affetmeyecektir” dedi.
Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın da “Filistin halkına ve davasına ihanet edenlerin hüsranını tarih elbette yazacaktır” diye tweet attı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan bir adım daha ileri gitti, “Filistin’e yönelik atılan adım yenilir, yutulur bir adım değil. Şimdi Filistin, büyükelçiliğini galiba kapatıyor ya da geri çekiyor. Şu anda aynı durum bizim için de geçerli. Ben de Dışişleri Bakanıma talimatı verdim. Dedim ki, ‘Abu Dabi yönetimiyle özellikle diplomatik ilişkileri askıya almak veyahut da bizim de büyükelçiyi geri çekme gibi bir adımımız olabilir. Çünkü biz Filistin halkının yanındayız. Filistin’i de hiçbir zaman yedirmedik, yedirtmeyeceğiz” dahi dedi.
BAE’nin Arap Baharı nedeniyle Türkiye’ye hasmane bir tutum içine girdiği doğru. Parasal gücünü kullanarak medyada ve think tanklerde Türkiye aleyhine faaliyetleri destekliyor BAE. Hatta Twitter bile, geçen aylarda BAE’nin finanse ettiği Türkiye karşıtı kara propaganda yapan hesapları iki kez kapattı.
Ama bu sert tepkilerle ortaya tuhaf bir durum çıkmış oldu.
Sonuç olarak BAE, bu anlaşmayla İsrail’i devlet olarak tanımış oldu ve karşılıklı büyükelçilikler açılacak.
Yani yaptıkları Türkiye’nin 71 yıl önce yaptığını 2020 yılında yapmak.
Ayrıca Türkiye’nin hali hazırda İsrail’de büyükelçisi, Kudüs’te başkonsolosu var.
Üstelik, AK Parti iktidarı ‘ne yapalım bizden önce olmuş bunlar’ diyecek durumda da değil.
2010 yılında İsrail’in Mavi Marmara’daki katliamından sonra diplomatik ilişkiler maslahatgüzarı seviyesine indirilmişti.
2016 yılında imzalanan anlaşmayla Mavi Marmara meselesi tazninat ve özürle kapatıldı ve yeniden karşılıklı olarak büyükelçiler atandı.
Yani sonuç olarak şimdi Türkiye, kendisinin 71 yıl önce yaptığını bugün yaptı diye BAE’den elçisini mi çekecek?
Üstelik Tel Aviv’de ve Kudüs’te diplomatları varken?
BAE’ye böyle sert çıkıp, İsrail’e ya da bu anlaşmanın mimarı olan Trump yönetimi ve Trump’ın damadına tek bir kelime etmezken?
Ve tabii ABD tarihinin gelmiş geçmiş en pro-İsrail başkanı olan, en Cumhuriyetçi başkanların bile çekindiği Kudüs’ü İsrail’in edebi başkenti olarak tanımak gibi işlerin altına imza atmış, dört yıl daha yönetimde kalırsa ne yapacağı kestirilemeyen Trump’ın seçimleri bir kere daha kazanmasının da hayallerini kurarken...
Belki de herşeyi yanlış değerlendiriyoruz.
Cumhurbaşkanı, “Ben de Dışişleri Bakanıma talimatı verdim. Dedim ki, ‘Abu Dabi yönetimiyle özellikle diplomatik ilişkileri askıya almak veyahut da bizim de büyükelçiyi geri çekme gibi bir adımımız olabilir” açıklamasını geçen hafta Cuma namazı çıkışı İstanbul’da Hz. Ali Camii’nin önünde yapmıştı.
Cumhurbaşkanı, camii çıkışında bütün televizyonların canlı yayınladığı bu ayak üstü basın toplantısında BAE-İstail anlaşması dışında da dış politikayla ilgili değerlendirmeler yaptı.
Mesela Akdeniz’deki Oruç Reis meselesi için Merkel’le görüşme yaptığını açıkladı “Sayın Şansölye benden sonra Miçotakis ile de bir görüşme yaptı. Bu görüşmede Miçotakis’i, bize söylediği çizgiye inşallah getirmiş olur” dedi.
Ardından Mısır ile Yunanistan arasındaki anlaşmaya geçti ve “Mısır bir taraftan istihbarat örgütü vasıtasıyla benim istihbarat örgütüme başka şeyler söylüyor. Yani ‘Burada yanlış anlaşılmalar var’ diyor. ‘Bu yanlış anlaşılmaları düzeltmemizde fayda var’ diyor. Şu anda istihbarat örgütümüz, onların istihbarat örgütüyle görüşmelerini devam ettiriyor, devam ettirecek” diye yürütülen gizli görüşmeler hakkında bilgi verdi.
Sonra Suudi Arabistan’a değinerek “Maalesef bu süreç içerisinde Suudi Arabistan’da da yanlış adımlar atılıyor. Bu konuda Dışişleri Bakanıma da bugün söyledim. ‘Süratle muhatabınla da bunu görüş ve bu konuda gerekli adımlar atılsın.’ dedim” diye konuştu.
İstihbarat teşkilatları arasındaki gizli görüşmelerden, liderlerle yapılan telefon görüşmelerine kadar gizli açık tüm diplomatik faaliyetlerin bir Cuma namazı çıkışı 84 milyona açık canlı yayınlarda konuşulacak kadar şeffaf yürütüldüğü bir ülkede belki de bizim dış politika zannettiğimiz şey, aslında dış politika değildir.
Dünyada dış politikanın bu kadar ayak üstü canlı yayınlarda, seçim meydanlarında, parti toplantılarında, her akşam televizyonlarda prime timeda yayınlanan tartışma programlarında hararetle konuşulduğu az ülke vardır.
Oruç Reis meselesi yüzünden bir Türk fırkateynin bir Yunan fırkateynine çarptığını bile ilk olarak, canlı yayında AK Parti’nin 19’uncu kuruluş yıldönümü törenlerinde konuşan Cumhurbaşkanı’ndan duyduk.
Türkiye’de giderek artan biçimde dış politika iç politikanın bir parçası.
Neresi iç, neresi dış karışınca, diplomasi ile polemik de birbirine karışıyor, Macron’la Kılıçdaroğlu’yla konuşur gibi konuşmaya başlayınca da işler çıkmaza giriyor.
Böyle bir dış politikada meydan okumalar herkese açık canlı yayınlarda izlenirken, diplomatik hamleler, geri adımlar, uzlaşmalar ancak şifreli kanallardan takip edebiliyor.
Mesela aylarca Libya’ya Osmanlının geri dönüşünü canlı izledikten sonra, Türkiye’nin, meşru hükümet ve Hafter arasında başlayan siyasi sürece desteğini ancak dış haberler sayfalarında okuyabildik.
Yine Biden’ın açıklamalarına karşı Türkçe’de esip gürleyenler, İngilizce’de iki ülke arasındaki dostluğa zarar vermekten bahsettiler. Biden’ın sözleri üzerine Türkiye’deki muhalefetin işittiği azarı, Biden işitmedi.
Öyle olunca da İsrail’de elçimiz varken, İsrail’e elçi atayacak diye BAE’yi elçi çekmekle tehdit etmek çelişkili görünmüyor.
Dış politika hamlelerinin hedef kitlesi, Türkiye’nin dünyada büyük bir devlet gibi hareket ettiğini, herkese meydan okuduğunu, Osmanlı’nın geri döndüğünü görmekten gurur duyan içerideki seyirci.
O izleyici de diplomatik dille konuşulan, kapalı kapılar ardında müzakerelere dayanan, teenniyle hareket edilen sıkıcı bir sanat filmi değil, “taktik maktik yok, bam bam bam” konulu bir aksiyon filmi izlemek istiyor.
Dış politikada sürekli aksiyon filmi merakının ülkeye maliyeti ise her gün biraz daha büyüyor.
.22/08/2020 03:12
İktidar bir PR faaliyeti midir? 35 Belarus’ta iki hafta önceki mizahi seçimden bu yana 26 yıllık diktatör Lukaşenko’ya karşı sokaklarda gösteriler bitmiyor.
Başkent Minsk’ten gelen bir görüntü ise sosyal medyada kısa sürede fenomen haline geldi.
Protesto yürüyüşündeki kalabalığa eşlik eden genç müzisyenler, bizim tulum diye bildiğimiz çalgının Belarus’taki versiyonu olan dudalar eşliğinde çok tanıdık bir şarkıyı çalıyordu.
Bizdeki bazı aklı evvel akademisyenler bu görüntüye bakınca duda çalan kırmızı giymiş kadından işkillenip, Gezi-kırmızılı kadın-dış güçler üzerine hikayeler yazdılar.
Ama bilenler bir kere daha güçlü iktidarlar karşısında direnen protestocuların marşına dönmüş o rock şarkısına kulak kesildi.
“Peremen” yani “Değişim”, 80’lerin ortasında Rusların efsanevi rock-punk grubu Kino’nun (Sinema) efsanevi kurucusu ve solisti Viktor Tsoi’nin marş haline gelmiş, Sovyetleri yerinden oynatmış şarkısı....
Şöyle diyor sözleri:
“Değişim. Onu yürekten istiyoruz. Değişim. Gözlerimiz onu istiyor. Gözyaşlarımızda, kahkahalarımızda. Damarlarımızda atan nabızda. Değişim için bekliyoruz.”
Aslında rock müzik 70’ler ve 80’lerin ilk yıllarında Sovyetlerde dejenere Batı kültürünü temsil ettiği için yasaklı bir müzik türü.
Ama Gorbaçov’un Glastnost (Açıklık) ve Perestroyka (reform) politikalarıyla rock müziğe de televizyonların, sahnelerin kapıları açılıyor.
Viktor Tsoi, bir taraftan eşi ve çocuğuyla ocakçılık yaptığı bir apartmanın şimdi müze olan kazan dairesinde yoksulluk içinde yaşarken, bir taraftan da arkadaşlarıyla kurduğu Kino grubuyla yeraltında satılan albümler yapan henüz tanınmamış genç bir adam o sırada.
Şöhreti 1987’de final sahnesinde grubuyla şarkı söylediği kült bir Sovyet filmi olan Assa’yla yakalıyor.
Çekik gözleri, saçları, bebeksi yüzüyle Bruce Lee’yi hatırlatıyor izleyicilere.
Çekik gözlerinin sebebi Koreli babası.
Onun da hikayesi ilginç. 19’uncu yüzyılın ortalarından itibaren şimdi Kuzey Kore olan bölgeden çok sayıda Koreli sınırı geçip, Rusya’ya göç ediyor. Rusya’nın uzak doğu topraklarında 200 bine varan bir Rus Koreli nüfusu oluşuyor. Stalin, Japonlarla işbirliği yaptıkları iddialarıyla tıpkı Kırımlılara yaptığı gibi Korelileri de yaşadıkları topraklardan Kazakistan’a ve Özebekistan’a sürmüş. Tsoi’nin babası da o Sovyet Korelilerinden bir mühendis.
Filmle, hem Sovyet gençliği için ekranlarda görülmeye alışılmadık rahat görüntüsü, giyimi, tarzıyla kendisi hem de söylediği şarkı fenomen haline geliyor: Peremen.
Aslında Victor Tsoi’nin politikayla da pek ilgisi yok.
Şarkıdaki “peremen” yani “değişim”den kastı politik bir mesaj da değil, Rusça’da aynı anlamda kullanılan okullardaki tatil zamanını kastettiğini anlatmış bir röportajında. Politik değil, sosyal bir değişim talebi bu.
Ama şarkının patladığı zaman, Gorbaçov’un Perestroyka yılları olunca şarkı bir anda Sovyet gençleri arasında politik değişim talebinin marşına dönüşüyor.
Hatta Gorbaçov bile şarkının gençlerdeki değişim talebini yansıttığını söyleyerek, kendi politikalarına dayanak göstermiş.
Viktor Tsoi, albümleriyle, filmleriyle, konserlerle, televizyon programlarıyla hem Sovyetlerde hem de Doğu Bloku ülkelerinde şöhret oluyor. Tabii KGB’nin yoğun gözetimi altında.
1988 yılında başrolünde oynadığı “İğne” adlı film tüm zamanların en çok izlenen Sovyet filmi olmuş.
Filmdeki uyuşturucu bağımlılığı sahneleriyle o yıllarda Sovyetlerde bahsedilmesi bile tehlikeli meseleler ekrana taşınmış, böyle şeyler izlemeye alışık olmayan gençler filme büyük ilgi göstermiş.
Şöhretin zirvelerindeyken 1988 yılında Sovyetlerin Afganistan işgalini eleştiren savaş karşıtı bir şarkı olan Kan Grubu’nu yapıyor:
“Kolumdaki kan grubum. Kolumdaki seri numaram. Savaşta bana şans dile, şans dile. Burada kalmayayım, burada kalmayayım. Bana şans dile”
Aslında yine politik bir mesajı yok şarkının, bu anlamsız savaşa giden gençlerin isyanını anlatıyor.
Tsoi, aslında hiç istemese de Sovyetlerin katı ve sıkıcı kültürel ve ideolojik hegemonyasına karşı bir gençlik isyanının sembolü haline geliyor.
1990 yılında henüz 28 yaşındayken şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybedince bu efsane bir mite dönüşüyor.
Ölümünden bir yıl sonra 1991’de, Moskova’da Rusya parlamento binasını komünist darbecilere karşı korumaya çalışanların barikatlarından Peremen şarkısı duyulmaktadır artık...
Hakkında bir tanesi Belarus’un başkenti Minsk’de olmak üzere hatıra duvarları oluşturuluyor, heykelleri dikiliyor.
Peremen de Rusya ve eski Sovyet ülkelerindeki sokak gösterilerinin marşı haline geliyor.
Rusya’daki Putin karşıtı gösterilerde de sık sık söyleniyor.
Rus yanlısı yönetime karşı Ukrayna’daki kanlı Maidan ayaklanmasının marşlarından da biriydi Peremen.
En son da Belarus sokaklarında tekrar duyuldu.
Gencecik yoksul bir rockçının yazdığı şarkı, gerçeklerin sürekli ters yüz edilmesi üzerine kurulu büyük bir propaganda makinesinin ürettiği hikayenin büyüsünü kaçırmıştı.
Sovyet propaganda makinesinin en temel stratejilerinden biri adını, Stalin, Kruşçev ve Brejnev dönemlerinde komünist partinin politbürosunun değişmez ismi olmuş Mikhail Suslov’dan alıyor.
“Suslav Manevrası” denen bu propaganda yöntemine göre neyle suçlanıyorsanız, düşmanınıza onunla saldırmalısınız. Örneğin Sovyetler, Afganistan’ı işgal ederken, ABD’yi Afganistan’ın içişlerine karışan emperyalist bir ülke olmakla suçluyordu.
1980’lerde ekonomisi yavaş yavaş çökmekte olan Sovyetlerde vatandaşlar Batı ekonomisinin çökmekte olduğuna inandırılmıştı.
Moskova’da yaşayan sıradan bir Rus vatandaşı Batı’nın sadece ekonomik olarak değil, ahlaken, toplumsal olarak da çökmekte olduğunu düşünüyordu.
Ama bu büyülü masal bozulmasın diye günlerce dünyadan saklanmaya çalışılan Çernobil gibi bir facia, insanlara devletin kendilerine yalan söylediğini, ülkenin o kadar da iyi yönetilmediğini gösterdi.
İşlerin aslında anlatıldığı gibi olmadığı, kötüye gittiği ise, Gorbaçov’un Glastnost ve Perestroyka açılımlarıyla ekonomide, kültürde demir perdelerin indirilmesiyle anlaşıldı.
O boşluktan içeri giren Viktor Tsoi ve şarkıları da bu değişimde ve aydınlanmada rol oynamıştı.
Ortaya çıkan güçlü yeraltı mizahı, kulaktan kulağa dolaşmaya başlayan fıkralar da propaganda makinesinin hikayesini gülünç hale getiriyordu artık.
O fıkralardan birinde bir adama karısı gidip ekmek almasını söyler. Adam fırına gider, upuzun bir kuyrukla karşılaşır. Saatlerce kuyrukta bekler. Ama kuyrukta en ufak bir hareket, kısalma olmamaktadır. Saatler sonunda kuyruktan homurtular, sisteme karşı öfkeli sesler yükselmeye başlar. Bağıranlardan biri da bizimkidir. Sonra bir araba yaklaşır. İçinden gri pardösülü KGB ajanları çıkar. Adamın yanına gelip kulağına eğilerek “Bundan beş yıl önce bu işlerin nasıl halledildiğini biliyorsundur. Artık öyle yapmıyoruz ama sen evine git ve bir daha böyle nümayişlere karışma” der.
Adam korkarak eve koşar. Elleri boştur. Karısı “Ekmek nerede” diye sorar. Adam “Ne ekmeği artık devlette kurşun bile kalmamış” diye cevap verir.
Şarkılar, romanlar, fıkraların karşısında koca bir rejimin propaganda makinesi işlevsiz kalır.
Gencecik Viktor Tsoi’nin komünist rejime farkında olmadan vurduğu darbe o kadar unutulmaz olur ki, yıllar sonra Rusya’da komünist bir milletvekili Peremen şarkısının CIA tarafından yazıldığını iddia eder ve konunun araştırılması için önerge verir.
İktidarlar sadece PR faaliyetiyle, propaganda makinesinin gerçekleri ters yüz etmesiyle ayakta kalamaz ve ikna edici olamaz.
Bunun bu yüzyıldaki en güçlü delili, siyasi propagandanın en profesyonelini yapmış Sovyetlerin yaşadıkları.
80’lerin ortalarına kadar ‘her şey harika gidiyor, biz kazanıyoruz’ diye anlatılan resmi hikaye açılan ilk hava boşluğundan giren acı gerçeklerle bir anda tepe taklak olmuştu.
Şimdi de sıra her şeyi dış güçlerle açıklamaya çalışan ama 26 yıl sonra artık ikna edici olamayan Lukaşenko’ya gelmiş görünüyor
Dudalar şimdi onun için sokaklarda Peremen çalmaya başlad
.24/08/2020 02:52
Sevinmiyorlar diye sevinmek... 72 2015 yılında İtalyan enerji devi Eni, Mısır açıklarında dünyanın en büyük doğal gaz yataklarından birini bulduğunu açıkladı.
Sisi hükümetiyle anlaşmalı firmanın Mısır kıyılarından 150 kilometre açıklarındaki Zohr sahasında bulduğu rezerv yüzeyin 1450 metre altındaydı, 100 kilometrelik alana yayılmıştı ve 850 milyar metre küpe yakındı.
Bu, BAE ve Suudi Arabistan’a bağımlı hale gelmiş, hem siyaseten hem de ekonomik olarak zor durumdaki darbeci Sisi yönetimi için rüya gibi bir haberdi.
Rezerv için büyük masraflar edildi, Amerikalılardan, Ruslara herkese projeden bir miktar dağıtıldı ve nihayet 2018 yılında Zohr havzasında üretime başlandı.
Üretime başlamak için düzenlenen görkemli törende kürsüye Sisi çıktı.
Ama eline geçen bu fırsatı bile halka ümit vermek için değil, korku salmak için, düşmanlarına çatmak için kullandı.
Zohr gaz sahası gibi projelerin ülkede güvenlik ve istikrar olmazsa mümkün olamayacağından meseleye giriş yaptı, “şeytanlar” dediği iç ve dış düşmanların ülkenin altını oymaya çalıştığını söyledi, sorumsuz yayıncılık yapan medyayı eleştirdi, 25 Ocak 2011’de Mübarek’i alaşağı eden devrim sonrası yaşanan kıtlıkları, gaz, petrol kuyruklarını hatırlatıp, “bir daha bunu asla başaramayacaksınız, beni tanıyorsunuz, asla denemeyin” diyerek halkı tehdit etti, ülkenin istikrarını Mısır ordusuna ve kendi sağlığına bağladı, "Ülkenizde istikrarsızlığa neden olursanız, ülkeyi çökertirsiniz, emin olun ben sadece faniyim, birdenbire ölebilirim, Mısır'ın güvenliğinden tek sorumlu sizsiniz” diye ordusuna seslendi.
Muhtemelen bu berbat konuşmayı dinleyen ve ülkedeki mevcut durumdan memnun olmayan Mısırlılar, Akdeniz’deki en büyük gaz rezervinin ülke kıyılarında çıkmasına sevinememiştir.
Muhakkak ki Müslüman Kardeşler gibi yeraltına çekilmiş grupların mensupları, sempatizanları bu gazın Sisi’nin iktidarını uzatacağını düşünüp üzülmüşlerdir.
Tabii ki Türkiye Mısır değil. Demokratik seçimlerle iktidarların değiştiği, meşruiyet sorunu olmayan bir yönetime sahip, hala her şeye rağmen meselelerini konuşabilen, güçlü bir muhalefetin olduğu bir açık toplum Türkiye.
Ama Mısır kadar olmasa da kutuplaşmış bir toplumda yaşıyoruz.
Demokrasiden, hukuktan, özgürlüklerden uzaklaştıkça, toplumsal kesimler de birbirinden uzaklaşıyor, güvensizlikler artıyor.
Böyle bir ülkeden sevinçte-tasada bir örnek toplum performansı bekleyemezsiniz.
Sevinçte bir olabilmek için tasada da bir olabilmek gerekir.
Ama uzun süredir bu ülkede birilerinin tasası diğerlerinin sevinci olmuş durumda.
Bu ruh halinden insanları gaz bulundu diye bir anda çıkaramazsınız.
Dün zillet ittifakı kurmakla, terör örgütleriyle, dış güçlerle işbirliği yapmakla suçlanan muhalefeti, bugün “şimdi birlik olma” ya çağıramazsınız.
Neredeyse iç düşmanlar gibi “onlar” diye bahsedilen insanları, canınız öyle çektiğinde “biz” olamadıkları için suçlayamazsınız.
Demokrasi, tavizler, geri adımlar, uzlaşmalar üzerine kurulmuş iktidarı paylaşma rejimidir.
Doğalgaz müjdesinin açıklanacağı gün, adını bile pek çok kişinin ilk kez duyduğu, yanındaki pembe köşk çay bahçesinin müdavimleri dışında kimsenin cami olmasını talep etmediği, her duvarında mozaikler, freskler olan Kariye’yi bile müze olarak bırakmayıp, masadaki her şey benim, paylaşmayacağım mesajı veren bir iktidarın, sevinçlerin paylaşılmamasından şikayet etmeye pek hakkı kalmaz.
Demokrasilerde iki his insanların iktidarlara rızasını artırır; iktidarların geçici olması, muhalefetin iktidar üzerindeki etkisi. Ama uzayan ve otoriterleşen iktidarlar bu hissi yok eder. Kendilerine oy vermeyen ama rıza gösteren insanların oranı düşer. Muhalifler için geriye tek bir yol kalır; İktidarın gitmesini istemek. Türkiye’de 18 yıllık bir iktidar var, bu iktidar giderek sertleşiyor, parti-devlet haline geliyor. Muhalifler artık iktidarın kendilerini duymadığını düşünüyor. İktidarın ilk seçimde değişmesi her şeyin önüne geçiyor. Böyle bir demokraside, muhalifler iktidarın elini güçlendirecek, ömrünü uzatacak herhangi bir gelişmeden memnun olmazlar.
Yine de bütün bunlara rağmen vatanseverlik duyguları baskın geldi.
Üç tarafımız petrol, doğalgaz rezervleriyle çeviriliyken yıllarca bizde çıkmamasının yarattığı tarihsel milli yara depreşti.
Maaşlarını dolarla almayan ama dolarla birlikte doğalgaz faturalarının, elektrik faturalarının, benzin masraflarının yükseldiğinin farkında olan tecrübeli vatandaşlar, dolara verilmeyecek her metreküp doğalgaz haberiyle mutlu oldu.
Muhalefet partilerinin liderleri, muhalefetin önde gelen figürleri, İstanbul ve Ankara’nın belediye başkanları, muhalif gazeteciler Türkiye’nin hepimize ait denizlerinde bulunmuş bu gaz için sevinçlerini bildirdi ve hükümeti tebrik ettiler.
Ama bu mutluluk ve sevinç yetmedi.
Gazın bulunduğu açıklamasının hemen sonrasından itibaren muhaliflerin sevinmediği yazılmaya başlandı.
Neredeyse bazıları kimin sevinip sevinmediği hafiyeliği yapmaktan kendi sevincini bile yaşayamadı.
Televizyondaki tartışmalarda usulünden bir kaç teknik konuşma ve uzman görüşünün ardından konu beşinci dakikada “birilerinin” sevinmediğine, kendi ülkesinin başarısından rahatsızlık duyanlara getirildi.
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik “Ülkemizin başarısıyla gururlanamayanlar ve milletimizin sevinciyle sevinemeyenler var. Onlara da ülkemizin başarısıyla gururlanma ve milletimizin sevinciyle sevinme duygusu “nasip” olmasını diliyoruz” dedi.
İktidara yakın gazeteler, “Muhalefette gaz sancısı”, “Sevinemediler”, “Hazımsızlar”, “Türkiye doğalgaz buldu, Biden’in dostları suspus oldu”, “Karadeniz’de gemileri battı” başlıklarıyla çıktı.
Peki neden bir ülkenin vatandaşları böyle bir haber karşısında yeterince sevinmez?
Bu sevince gölge düşüren pek çok etken vardı çünkü.
En başta “doğalgaz bulundu” hikayesi yalancı çoban hikayesine dönmüştü.
Son sekiz yılda her seçim öncesi Türkiye’nin farklı bölgelerinde bulunan doğal gaz miktarı 21 trilyon metre küpe ulaşmıştı. Bunun 20 trilyonu geçen yıl yerel seçimlerden önce Ahaber tarafından Tekirdağ’da bulunmuştu. Rakamlara bakılırsa Türkiye’nin dünyada Rusya, İran ve Katar’dan sonra dördüncü doğalgaz ülkesi olması gerekiyordu. İnsanlar doğal olarak habere kuşkuyla yaklaştılar.
Bütün dünyaya gaz satmasına rağmen cari açığı yüksek olan, ekonomisini doğrultamamış ülke örnekleri ortada dururken “Cari açığı gündemimizden çıkaracağız“ gibi abartılı açıklamalar bu gazla ekonomideki kötü gidişatın üstü örtülüyor izlenimi yarattı.
Doğalgaz müjdesinin açıklandığı tören, ekonomideki gidişatla ilgili halka “siz dolarla mı maaş alıyorsunuz”, “milli ekonomiye geçtiğimiz için saldırı altındayız” dışında bir açıklama yapmamış Hazine Bakanı’nın eski Enerji Bakanı olarak PR faaliyetine döndü.
Aşırı ve gereksiz bir yerlilik ve millilik vurgusu, bir televizyon tartışmasında eski TPAO yöneticisi Fatih gemisinde sondaj için Fransız-Amerikan Schlumberger şirketinden hizmet alındığını açıklayınca, Türkiye’nin Karadeniz’de başka sahalarda yabancı enerji firmalarıyla birlikte sondaj faaliyetleri yaptığı bilgisiyle hamasi laflar olarak kaldı.
Doğalgazda Rusya, İran ve Azerbaycan’a bağımlıyken, kendi doğalgaz rezervlerimizi bulduğumuzda bunun neden “Doğu-Batı ekseninin Doğu lehine değişimi” anlamında geldiğini, bu kadarlık doğalgaz rezervinden nasıl olup da “Doğu ve Batı ekseni değil Türkiye ekseni”ne varıldığı anlaşılamadı, ülkenin eksenini değiştirme merakı, ortada somut bir kazanım varken, afaki sloganlara devam edilmesi ağızlarda ekşi bir tat bıraktı.
Bunlardan biri yüzünden sevincine gölge düşenler “sevinemediler” diye sevinçle parmak gösterildiler.
Gazın çıkarma maliyetini sorgulayanlar, tek kuyunun yeterli olup olmadığını sorma cesaretini gösterenler ise doğrudan hazımsızlar listesine yazıldılar.
Çünkü artık iktidara yakın bazı kesimleri birlikte sevinmek değil, karşıt görüştekilerin kötülüğünü, hainliğini teşhir etmek heyecanlandırıyor.
İlk refleks kapsamak değil, dışlamak, çekmek değil itmek.
Bunu ülkemiz için üzülerek, ah ederek değil, gizleyemedikleri büyük bir heyecanla yapıyorlar.
Neredeyse bazı insanların sevinememelerine seviniyor gibiler.
Belki de insanların sevinememesinin sebebi de tam olarak budur.
.26/08/2020 02:49
Kızıl Elma mı, Fatih Portakal mı? 84 'Haydi vatandaşlar sıklaştırın safları silahları kapın! Tiranlar hainler onun bunun artıkları, Artık korkudan titremeye başlayın! Adi suikastçiler çözülsün dizlerinizin bağları! Yakındır geliyor zamanı hesap sormanın! And içmiş askerleriz biz yeneceğiz düşmanı! Bir yiğit düşmeye görsün toprağa bizden, Doğurur onu toprak ana yeniden, Koparıp alsın diye sizlerin kafanızı!'
Bu korkunç satırlar dünyanın en romantik milleti Fransızların milli marşı La Marseillaise’den.
1792’de Fransa’nın Avusturya ile savaşı sırasında Claude-Joseph Rouget de Lisle tarafından “Ren Ordusu İçin Savaş Türküsü” adıyla bestelenmiş marş, 1795’de Fransız Milli Marşı olarak kabul edildi.
İki asırdır da Fransızlar okullarda, törenlerde, maçlarda bu marşı okuyor.
Zaman zaman sert, kanlı bulunup değiştirilmesi teklif edildi ama yasaklandığı Napolyon dönemi haricinde marş, 200 yıllık hatırası, yaşanan savaşlar, kayıplar, verilen mücadelelere hürmeten korundu.
Aslında milletlerin tarihinde savaşın kitleleri heyecanlandırdığı, başka ülkelerin topraklarına göz dikildiği, dünyaya egemen olup bütün insanlığa huzur ve barış getirmek gibi ideallerin savunulduğu zamanlar oldu.
Romalılar, ele geçirdikleri topraklarda insanların barış ve mutluluk içinde yaşadıkları “Pax Romana” kurduklarını düşünüyordu.
Napolyon’un ordularını diğer Avrupa ülkelerinin, hatta Mısır’ın üzerine sürmesinin motivasyonu devrimin özgürlük, eşitlik, kardeşlik ideallerini tüm dünyaya yaymaktı.
Ordusu Mısır’a ayak bastığında Napolyon Mısırlılara okunmak üzere hazırlattığı Arapça beyannamede “Zalimlere buraya sizin gasp edilmiş haklarınızı geri almak için geldiğimi söyleyiniz” diye seslenmişti.
1899’da Filipinlerin bağımsızlık savaşında 250 bin Filipinliyi öldüren Amerikan askerlerine ithaf ettiği “Beyaz Adamın Yükü” şiirinde Rudyard Kipling, bunun beyaz ve medeni adamın vahşi insanlara karşı sorumluluğu olduğunu iddia etmişti:
"Beyaz Adamın yükünü omuzla Yetiştirdiğin en parlak gençleri Uzak diyarlara yolla Esirlerinin ihtiyaçlarını karşılamak için; Değişken ve yabanıl halkı, Yeni dizgin vurulmuş Yarı iblis, yarı çocuk insanları Kontrol altına almak için."
“Bir halk, kendinden sonra gelen yeni nesillerle aynı toprakta oturup kalmaz; çünkü sürekli büyür ve bu yüzden yayılmak zorundadır” gibi sosyal bir tespitten ortaya çıkan Lebensraum (Yaşam alanı) Hitler’in ırkçı fikirleriyle birleşince ortaya Kavgam’daki yeni Alman dış politikası çıkmıştı:
“Açık bir görüş ve cesaretle Alman milletinin dış politikasını bugüne kadar yürütmüş olan kabiliyetsizlik ve şuursuzlukla mücadele etmelidir. Gelenekleri ve peşin hükümleri dikkate alınmadan, milletimizi ve onun gücünü toplamak, onu şimdiki dar hayat alanından çıkaracak ve yeni topraklara götürecek sevk etme cesaretini bulmalı, böylece bu dünyada yok olup gitmek ve¬ya başkalarına esir olmak tehlikesinden kurtarmalıdır”
Küçüklü, büyüklü bütün milletlerin göz koyduğu topraklar, emperyal hayalleri oldu.
İtalyanların Mare Nostrum’u, Yunanların Megola İdea’sı, Hintlerin Akhand Bharat’ı Gürcülerin Tao-Klarjeti, Türklerin de Turan’ı vardı.
Sonra insanlık bu yayılmacılık, fetihçiliğin bedelini iki dünya savaşında ağır ödeyince, 1945’de Birleşmiş Milletler anlaşmasının girişine artık bu yayılmacılık devrinin kapandığı açık açık yazıldı.
Bütün ülkeler şu paragrafın altına imza atarak kapıdan içeri sokuldu:
“Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasi bağımsızlığına karşı, gerekse Birleşmiş Milletlerin amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”
La Marseillaise de artık eski zamanlardan kalan zararsız bir hatıra haline geldi. Tıpkı bizim insanı heyecanlandıran Mehter marşları, Plevne Marşı gibi.
Ama 2020 yılında hala o eski zamanların ruhuyla marş bestelemek bize nasip oldu:
"Canlar canının yolunda ancak Kızıl elma hedefine ulaşılacak Vadedilmiş olan ilahi nur Hak Ebedi mutlak hakim olacak Kızıl elmanın fethiyle ancak Yeryüzü sükun huzur bulacak Başlar koyar yoluna tüm cihanda Şu çılgın Türkler hilal uğruna Haydi Türkiyem Allah aşkına Tarihe bir daha damga vurmaya Ey aziz millet vatan namına Yeniden nesillere ilham olmaya Nesebinden geliyor yine aynı kan Dirilişle yeniden yazıyor destan İ'la-yi Kelimetullah bekliyor cihan İstikamet kızıl elma vermeyiz aman”
“Kızıl Elma Marşı”, bu yılki Malazgirt Zaferi kutlamaları için bestelendi.
Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı İletişim Başkanı tarafından paylaşıldı. Milyonları aşan izlenme oranlarına ulaştı.
Kızıl Elma, Ömer Seyfettin’in meşhur hikayesinde anlattığı gibi aslında bilinmeyen ortak bir gayeye tekabül ediyor.
Tam olarak ne olduğuyla ilgili Roma’dan, Bizans’a uzanan tahminler, hikayeler bile önemli bir külliyatı oluşturuyor. Sonra Ziya Gökalp’le Turan hedefine dönüşüyor.
Bütün bunlar eski zamanların dünyasında normal, anlaşılır hikayeler. Bugün bir hatıra, sembol olarak yaşatılmasında da bir beis yok.
İsteyenler bundan altı yıl önce “Her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” dan, ümmetçilikten, Kızıl Elma’ya nasıl ulaşıldığını, Malazgirt anmalarında Kürt İdris-i Bitlisi’nin Alparslan’a desteğinin altının çizildiği günlerden, 2000’lerin meşhur ulusalcı romanı “Şu çılgın Türklere” nasıl gelindiğini sorgulayabilirler.
Ama artık bunun pek de bir anlamı kalmadı.
Çünkü üzerinde düşünmeyi hak eden fikri bir zemin kalmadı, her türlü manevraya, zigzaga açık bir pragmatizmle karşı karşıyayız.
Ama 2020 yılında bestelediğiniz resmi bir marşta “Kızıl elmanın fethiyle ancak/Yeryüzü sükun huzur bulacak” dediğinizde “diğer milletlerin bundan haberi var mı” diye dalga geçilmeyi de göze almanız gerekir.
Amerikalıların, Çinlilerin, İngilizlerin “yeryüzüne sükun, huzur ancak bizimle gelir” dediğini duysa, 20 kilometrelik emperyalizme lanet metinleri yazacakların bu yerli ve milli emperyalizmle coşabilmesi trajik bir durum.
2020 yılında göz koyduğumuz coğrafyalardan birini sokaktan çevirip, huzur ve sükunu için Türklerin egemenliğini kabul etmesi gerektiğini söylemek ise ancak traji-komik olabilir.
Ulusalcılarının demode “Şu çılgın Türkler”inin tepesine, bir hilal kondurmakla bütün toplumu heyecanlandıran bir Kızıl Elma’ya varılamayacağı açık.
Bu Kızıl Elma, Ömer Seyfettin’in anlattığı gibi Kanuni’nin çadırı önünde “Kızıl Elma” diye bağırıp, Kanuni “bu nedir soruşturun” dediğinde “hükümdarımız bilir”, “onun bizi götürdüğü yerdir” cevapları veren askerlerin dediği gibi, hükümdarların yüreğinin götürdüğü bilinmez yerlere gözü kapalı giden bir toplum olmasak da iyi olur.
Yeni Kızıl Elma’nın Avrupa Birliği olduğunu da söyleyen pek kalmadı.
Belki de Kızıl Elma o kadar da uzakta değildir.
Mesela Amerikan başkanlarının, seçim kampanyalarında pazarlıkla, bir iki telefon görüşmesiyle “rehine” kurtardıklarını övünerek anlattıkları bir ülke olmamak bir Kızıl Elma olabilir.
Ya da başka bir Amerikan başkan adayının, “Muhaliflere destek verip, iktidarı sandıkta devirelim” muamelesi çekemeyeceği, böyle konuştuğunda ona önce röportajı verdiği dünyanın en önemli gazetesinin editörlerinin itiraz edeceği bir ülke olabilmek.
Hedefi biraz daha küçültelim.
Belki de akşamları en azından bir büyük kanalda Fatih Portakal gibi muhalif birinin haberleri sunup, hükümeti yerden yere vurabildiği ama bu yüzden genç yaşta, mesleğinin zirvesindeyken “doğal hayata dönüp, domates yetiştireceğim” diyerek emekliye ayrılmadığı bir ülke olmayı başarabilmek...
Her çağın Kızıl Elması ayrı.
Belki de 2020 yılında Kızıl Elma için marş besteleyip, büyük prodüksiyonlar yapmaya, hamasi sözler söylemeye gerek yoktur.
Muhalif bir gazetecinin her akşam büyük bir kanalda huzurla ve güvenle haber sunabilmesi yeterlidir.
Elma mı Portakal mı sorusunun cevabı belki de Portakaldır
.29/08/2020 03:13
26 yıl önce “uçaktan düşen bombalar”... 55 28 Mart 1994.
27 Mart 1994 yerel seçimlerinden hemen sonraki gün.
Türkiye’nin tek merak ettiği İstanbul ve Ankara’da seçimleri Refah Partisi adaylarının kazanıp kazanmadığıydı.
Erdoğan, Gökçek portrelerinin, Refah Partisi’nin sürpriz başarısı üzerine korkuyla karışık yorumların çıktığı o günkü gazetelerin iç sayfalarında kenarda kalmış bir haber çok az kişinin dikkatini çekmiş olmalı:
“Şırnak’ta bomba düştü: Şırnak’ın Kumçatı beldesine bağlı Koçaklı Köyü’ne bölgede operasyon yapan Türk savaş uçaklarından birinden bomba düşmesi sonucu 12 kişinin öldüğü, 8 kişinin de yaralandığı öne sürüldü.” (Cumhuriyet)
“Köyde 12 ölü: Şırnak’ın Cudi, Gabar, Namaz Dağları’nda PKK’ya karşı hava destekli operasyonlar sürerken, önceki gün 12.00 sularında kendt merkezine 30 kilometre mesafedeki Koçaklı köyüne uçaktan bir bomba düştüğü öne sürüldü” (Milliyet)
Birbirine benzeyen kısa haberlerde hep aynı vurgu vardı: “Uçaktan bomba düştü”.
Sanki askeri jetin kapısı yanlışlıkla açılmış bir bomba kapıdan yuvarlanmış gibi verilmişti haberler.
2011’de Uludere’de bile çıplak gerçeği çok az gazete söyleyebilmişti,1994 bu söylemek daha da zordu.
Birkaç ay sonra Cudi’ye bayrak çekilerek terörle mücadelede zafer ilan edilen günlerdi.
Çiller, terörü bitiren Başbakan olmak istiyordu. Bu uğurda devlet “rutin dışına” çıkmıştı.
Öyle ki bir kaç ay sonra SHP’li İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Azimet Köylüoğlu ve Tunceli milletvekili Sinan Yerlikaya ile birlikte Dersim’den gelen muhtarları kabul eden Başbakan Tansu Çiller, bir muhtarın “Köylerimizi askerler yaktı, hatta bu operasyonlara askeri helikopterler de katıldı” sözlerin üzerine şöyle demişti:
“Her gördüğünüz helikopteri bizim helikopter sanmayın. Bu PKK’nın helikopteri de olabilir. Rus, Afgan, Ermeni helikopteri de olabilir. Çünkü bazen sınırı ihlal edip girebiliyorlar.”
Çiller’in “PKK’nın helikopteri” sözüyle o günlerde PKK bile dalga geçmişti.
O yüzden ancak “bir uçaktan bomba düşmüş” olabilirdi.
Gazetelerin iç sayfalarında kenarda köşede kalmış haber büyük bir trajediydi.
Ancak iki gün sonra haber olabilmişti. Ne ölü sayısı doğruydu ne de köyün adı.
26 Mart 1994 günü sabah saatleri Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Kuşkonar ve Koçağılı köylerinde hayat rutin başlamıştı.
İki köyün erkekleri köyün dışındaki tarlada çalışıyor, çocuklar dışarıda oynuyordu.
Saat: 10.30-11.00 sularında uçak sesleri duydular ama bu sesler artık onların günlük hayatının bir parçası haline gelmişti.
Ama birazdan köylülerin “masa kadar” dedikleri kazan bombalarından ilki bir evin üstüne, ikincisi okula isabet etti.
Jetler gittiğinde bilanço ağırdı.
Koçağılı köyünde 13, Kuşkonar köyünde 25 sivil hayatını kaybetmişti.
Ölen 38 kişiden, 24'ü çocuktu. Onlardan 7'si ise bebek. Geri kalanların çoğu ise erkekler tarlada olduğu için kadınlar ve yaşlılardı.
Bombalamalar çevrede sürdüğü için Kuşkonar'daki cenazeler dinî bir tören bile yapılamadan toplu bir mezara gömüldü.
Ne savcı geldi, ne de tek bir otopsi yapıldı. Yaralılar etraftaki köylülerin yardımıyla Cizre ve Mardin'deki hastanelere kaldırıldı, köylüler komşu köylere sığındı.
Koçağılı Köyü'nün muhtarı Halil Seyrek ise 1 Nisan günü Şırnak savcısına gidip köyün askerî uçaklar tarafından vurulduğunu anlattı.
26 yıllık hukuk mücadelesi o ifadeyle başladı.
Soruşturmayı başlatan Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, tanıkların iddia ettiği bombalama iddiasını inceledi.
Bombalamayı gösteren ilk hukuki delil, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden üç yaşındaki Zahide Kıraç'ın savcının da katıldığı otopsiyle bir ateşli silahla parçalandığı tespit edilen kafatasıydı.
Şırnak Cumhuriyet Savcısı, 10 gün içinde soruşturmasını tamamladı ve 7 Nisan 1994 günü saldırının PKK tarafından gerçekleştirildiğine hükmederek görevsizlik kararı verdi. Dosyayı terör suçlarına bakan Diyarbakır DGM Başsavcılığı’na gönderdi.
Bu arada konu TBMM’ne taşındı. 23 Haziran 1994’de Şırnak Milletvekili Selim Sadak’ın Kuşkonar ve Koçağılı köylerindeki katliamla ilgili sorusuna cevap veren İçişleri Bakanı Nahit Menteşe şöyle cevap verdi:
“26 Mart 1994 günü Şırnak, Merkez, Koçağılı Köyü kuzeyindeki Stoker Tepe ile Kuşkonar Köyünün kuzeyindeki kayalıklarda 1 000 civarında teröristin toplandığı, Şırnak İl Merkezi ile bölgede bulunan Askerî Birliklere eylem hazırlığı içinde bulundukları duyumunun alınmasını müteakip teröristlerin bulunduğu Stoker Tepe ile Kuşkonar Köyünün kuzeyindeki kayalıklara hava harekâtı düzenlenmiştir. 2. Hava harekâtı sonucunda teröristlerin telsiz konuşmalarından 150 civarında ölülerinin olduğu anlaşılmıştır. Teröristlere verdirilen bu zayiat sonucu; Güvenlik Birimlerine terörist gruplarla ilgili bilgilerin Koçağılı ve Kuşkonar köylüleri tarafından verildiği değerlendirilerek, aynı gün teröristler tarafından anılan köylere 82 mm.'lik Havan, Roket ve uzun namlulu silahlarla saldırı düzenlenmiş ve bu saldırı sonucunda Koçağılı Köyünden (13) kişi ölmüş, (13) kişi yaralanmıştır. Kuşkonar Köyünden ise Resmî Makamlara, saldırı hakkında bugüne kadar herhangi bir müracaat olmamıştır. arz ederim”
Bu arada Diyarbakır DGM Başsavcılığı, iki yıl boyunca dosyayı elinde tuttu. Bu iki yılda bazı mağdurları dinledi. Hatice Bayı ve Lali Erden ifadelerinde ne olduğunu anlamadıklarını söyleyip, kimseden şikayetçi olmadılar.
1996 yılının mart ayında Diyarbakır DGM savcısı “eylemin terör örgütü mensuplarınca yapıldığına dair delil bulunamadığı” gerekçesiyle görevsizlik kararı verdi. Dosyanın tekrar döndüğü Şırnak Savcısı Ağustos ayında görevsizlik kararı verdi.
Böylece birbiriyle çelişen iki görevsizlik kararıyla soruşturma ortada kaldı.
Artık olayın adı "Köyün üzerine atılan bombalar sonucu meydana gelen ölümler" di.
10 yıl boyunca 38 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını kimin öldürdüğüyle kimse ilgilenmedi.
10 yıl sonra, olayın meydana geldiği günlerde İstanbul Belediye Başkanlığı’na seçilen Erdoğan’ın kurduğu AK Parti iktidar oldu.
Üst üste çıkarılan Avrupa Birliği reform paketleriyle demokratikleşme sürecine girildi.
5 Ekim 2004 günü avukat Tahir Elçi, köylülerin “köyümüzü jetler bombaladı, o gün korktuk söyleyemedik” diye özetlenecek şikayet dilekçeleriyle soruşturmanın yeniden açılması için savcılığa başvurdu.
Şikayeti alan Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı Haki Çeliker, “Olayın PKK tarafından yapıldığına dair bir delil olmadığından, bilakis olayın uçak ya da helikopterden düşen bombalarla meydana geldiği anlaşıldığından” diyerek cesur bir adım attı, AİHM kararlarını hatırlatıp, köylerin uçakla bombalandığı iddiasının yeniden araştırılması için 8 yıl önce takipsizlik kararı verilen dosyayı yeniden açtı.
Mağdur ve tanık beyanları yeniden alındı.
Fakat henüz eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ tarafından “FETÖ için yapıldığı” iddia edilen askerlerin sivil mahkemelerde yargılanma düzenlemesi yapılmamıştı.
İsnat edilen suçun askeri savcılığın görev alanında olduğu gerekçesiyle önce Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, ardından Şırnak Cumhuriyet Savcılığı görevsizlik kararı vererek, dosya 15 Haziran 2005 tarihinde Diyarbakır 2. Hava Kuvvetleri Komutanlığı Savcılığı’na gönderildi.
Diyarbakır Askeri Savcılığı, Diyarbakır 2. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na 26 Mart 1994 günü olay saatinde o bölgede uçak ve helikopterle herhangi bir uçuş faaliyeti olup olmadığını sordu. Komutanlık herhangi bir uçuş olmadığını bildirince, Diyarbakır Askeri Savcılığı, 2006’da dosyadaki bir takipsizlik kararının daha altına imza attı.
Tahir Elçi, savcılıktan dosyanın bir örneğini istedi ama “soruşturmanın tehlikeye girmemesi” gerekçesiyle sadece görevsizlik kararının bir örneğini alabildi. Bunun üzerine davayı AİHM’e taşıdı.
Bu arada soruşturma dosyası tekrar Şırnak Cumhuriyet Savcısı’na dönmüştü. Savcılık ek ifadeler aldı. İfadelerde bazı tanıklar uçak gördüklerini söyledi ve şikayetçi oldu, bazıları şikayetçi olmadı.
Savcı, tekrar Şırnak İl Jandarma Komutanlığı’na yazı yazarak bilgi istedi. Komutanlık, olay tarihi ve saatinde uçuş planlarının kayıtlarında olmadığını bildirdi.
Bunun üzerine 2007’de Şırnak Cumhuriyet Savcısı “ister uçakla bombalanma iddiası olsun ister terör örgütü yahut yabancı ülkeler tarafından gerçekleştirilen bir saldırı olsun bu olayın sıradan bir olay olarak nitelendirilmesi mümkün değildir” diyerek dosyayı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na iade etti.
Tahir Elçi, dosyanın hala peşindeydi.
2008 yılında yeniden ifadelerin alınması için başvuruda bulundu.
Artık yeni adı Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı başvuru üzerine yeniden Diyarbakır 2. Tatktik Java Kuvvet Komutanlığı ve Malatya Erhaç 7. Ana Jet Üssü’ne o gün bu köyler üzerindeki uçuşlar, uçuş personel, hakkında bilgi istedi.
Bir kere daha komutanlıklar o gün orada bir uçuş yapılmadığını bildirdiler.
2011 yılında yine Tahir Elçi’nin talebi üzerine Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı, bu kez Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’ne aynı soruyu sordu.
Cevap 2012’de geldi.
Sivil Havacılık, o gün ve saatte Şırnak üzerinde bir uçuş gerçekleştirilmediğini bildirdiği yazısının ekine bir bilgi notu eklemişti:
“O gün Şırnak’ın batısı ve kuzeybatısında Tanyer 60 adlı iki F-4 uçağı iki adet MK83 yüklü olarak saat 10.24 kalkmış, saat 11’de hedefine varmış ve 11.20’de de inmişti. Yine Kaplan 05 adlı iki F-16 uçağı da dört adet MK82 yüklü olarak 11’de kalkmış, saat 11.20’de hedefine varmış ve 12’de inmişti.”
İşte nihayet yıllar sonra köylüleri doğrulayan bilgi gelmişti.
Bu bilgiden sonra Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturmayı derinleştirdi.
Genelkurmay’a ve Diyarbakır 2. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na yazılar yazarak, bu uçuşlarla ilgili tüm personelin bilgilerini istedi. Genelkurmay’dan isimlerle ilgili bilgi gelmezken, Diyarbakır 2. Hava Kuvvetleri’nden isimler geldi.
Bu isimler doğrultusunda savcılık dönemin Diyarbakır Asayiş Kolordu Komutanı Hasan Kundakçı ve ismi verilen üç üst düzey subayın ifadelerini aldı.
Bu arada Kasım 2013’de 7 yıl önce Tahir Elçi’nin yaptığı AİHM başvurusunda karar çıktı. 26 Mart 1994 günkü bombardımanda iki oğlunu, iki gelinini ve dört torununu kaybeden Hatice Benzer adına yapılan başvuruda hak ihlali kararı çıktı. Türkiye, 2 Milyon 310 bin Euro tazminat ödemeye mahkum edildi.
AİHM kararını dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin Strasburg'da değerlendirdi, “AİHM'den dönen eksik soruşturmaların yeniden açılabileceğini, bu dosyanın da yeniden açılacağını” söyledi. Davada Türkiye tarafını temsil eden Adalet Bakanlığı'nın basın danışmanı Adnan Boynukara da Twitter'da kararı "Güvenlik merkezli politikaların sonucu" diyerek yorumladı.
Fakat ne AİHM kararı ne de Adalet Bakanı’nın soruşturmanın yeniden açılmasına desteği de sonucu değiştirdi.
2014 yılında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı olayın “askeri operasyon sırasında görevli askeri personel tarafından yapıldığı” gerekçesiyle yeniden görevsizlik kararı vererek, dosyayı Diyarbakır Askeri Savcılığı’na gönderdi.
Diyarbakır Askeri Savcılığı dosyayı Genelkurmay Askeri Savcılığı’na gönderdi.
Genelkurmay Askeri Savcılığı da olayın 20’inci yılının yani zaman aşımının dolmasını bekledi ve 9 Nisan 2014’de zamanaşımından dosyayı kapattı.
Bunun üzerine Tahir Elçi, dosyayı hak ihlalinden Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.
Ama bir yıl sonra 2015 yılında Diyarbakır’daki hendek olayları sırasında tarihi dört ayaklı minareyi çatışmalardan korumaya çalışırken ateş arasında kaldı ve polislerden çıkan kurşunlarla öldürüldü.
Ondan sonra dosyayı AYM’de avukat Neşet Girasun takip etti.
Ve nihayet önceki gün Anayasa Mahkemesi 26 yıl sonra Şırnak Uludere’ye bağlı Kuşkonar ve Koçağılı köylerinin 1994’te askeri uçaklar tarafından bombalandığına, yaşamını yitiren 38 kişi ile yaralananların ve yakınlarının yaşam haklarının ihlal edildiğine oybirliğiyle karar verdi.
Bu karar, devletin 38 vatandaşını jetlerle vurduğu, bunu inkar etmek için yıllarca yalan söylediği, suçu PKK’ya attığı, olayı örtbas etmeye çalıştığı, mahkemelerde sürekli görevsizlik kararı vererek suçluları koruduğu, zamanaşımına kadar soruşturmayı sürüncemede bıraktığının da kabulü demek.
Bu 26 yıllık hukuksuzluk hikayesi Türkiye’de hararetle tartışılan pek çok meselede de duymak isteyene çok şey söylüyor.
Öncelikle, bugün üzerinde konuşulmasa da, pek popüler bir konu olmasa da Türkiye’nin hala bir Kürt sorunu var ve bu sorunu kangren hala getiren devlet oldu.
Bebeklerin, çocukların içinde olduğu 38 insanın ölümüne en başından itibaren 26 yıl boyunca gösterilen bu ilgisizlik, PKK’nın, HDP’nin hala hangi psikolojik zemin üzerine oturduğunu net biçimde gösteriyor.
Askeri vesayet bir liberal tez ya da FETÖ’cü yalan değildi. Kendi vatandaşlarının ölümüne neden olup, 26 yıl bunu örtbas edebilen bir yapı büyük bir sorundu. Bununla mücadele edilmesi gerekiyordu.
2009’da askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açan düzenlemeyle ilgili adım, hesap vermek istemeyen kapalı devre bir hukuki yapıyı çözmek için atılmıştı. Geçmişi bugünden değerlendirip, bunu FETÖ projesi gibi sunanlar, önce bu soruşturma örtbas edilirken neden görevlerini hakkıyla yapmadıklarının hesabını vermeliler.
2010 referandumunda Evet demek için sadece Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı bile yeterli sebepti. Devleti korumak refleksiyle hareket eden bir yargının değişimini istemek demokratik bir talepti
20 yıl 38 masum insanın katledilmesini aydınlatmak için uğraşmış Tahir Elçi, hayatının son yılında televizyon ekranlarında, mahkemelerde linç edildi. Bunları yaşamış bir insandan tekrarlaması istenilen cümlelerin ne kadar haksız bir zorlama olduğu herhalde anlaşılmıştır.
Uludere katliamında sorumluların hesap vermesi için 2037 yılında bir Anayasa Mahkemesi kararı mı beklenecek?
Yeni Türkiye’yi haklı olarak yererken eski Türkiye’yi övenlerin aklına Koçağılı ve Kuşkonar köylerindeki katliam gelsin.
Bugün de devletin her hatasını hararetle savunanların, örtbas etmeye çalışanların, bu örtbaslarda rol alanların bu 26 yıllık hikayeden çıkaracağı büyük ibretler olmal
.31/08/2020 02:50
Adaletin yalancı çoban hikayesi 53 1035. Hakkında bir kez beraat, iki kez tahliye kararı verilmesine, bir kez Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) hak ihlali tespitine rağmen Osmanlı Kavala’nın tutuklu olarak Silivri Cezaevi’nde geçirdiği gün sayısı bu.
1430. İki kere tahliye edilip, iki kere bir gün geçmeden yeniden tutuklanan, Yargıtay tarafından verilen müebbet cezası ağır bulunan, Anayasa Mahkemesi başkanı ve üyeleri tarafından bile suçlandığı televizyon konuşmasında suç unsuru tespit edilemeyen Ahmet Altan’ın cezaevinde geçirdiği gün sayısı.
Sadece dört köşe yazısı yüzünden ülkücü kökenli yazar Mümtazer Türköne dört yıldır tutuklu.
“Tutukluluğu siyasi, tahliye edilmeli” diyen AİHM kararına, tutuklu olduğu davadan tahliye edilmesine rağmen HDP’nin eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş da...
Türkiye’de hukuk sisteminin tutukluluğu cezaya çeviren uygulamalarının, kötü iddianamelerin, önyargılı yargılamaların mağdurları arasında artık her kesimden, her görüşten insanlar var.
Laik, Kemalist Cumhuriyet yazarları, Sözcü çalışanlarıyla, Alparslan Kuytul, Halis Bayancuk gibi oy vermeyi bile gayri-İslami gören İslamcıları, ODA TV çalışanlarıyla, Zaman gazetesi çalışanlarını, milliyetçi Yeniçağ yazarıyla, Yeni Yaşam gazetesi yöneticilerini, ulusalcı gazetecilerle, Büyükada’da sivil toplum atölyesi yapan liberal-sol aktivistleri, Cumhurbaşkanı’na hakaretten tutuklananlarla, Atatürk’e hakaretten tutuklananları aynı anda mağdur edebilen bir yargı sistemimiz var.
Çocuğunu verdiği kolej, yaptığı bağış yüzünden, minareden şarkı çalınmasını notalı emojiyle duyurdu diye, dört yıl önce attığı tweette bir siyasetçinin eşine çirkin dedi diye, tweeti darbe çağrıştırıyor diye, “koronavirüs sayıları açıklanmıyor”, “bankalar batıyor” tweetleri attı diye evinden karga tulumba alınıp tutuklanan insanlar var.
Afrin operasyonuna destek için lokum dağıtan arkadaşlarının standındaki lokumu devirdikleri için Boğaziçili öğrenciler aylarca tutuklu yargılandılar.
Üstelik bu kararların keyfiliği ile ilgili gözümüzün önünde yaşananları, Trump’ın, Merkel’in, Macron’un telefonlarıyla serbest bırakılanları, anında gönderilen uçaklarla ülkelerine gönderilenleri unutsak bile, ABD seçimlerinde klip olup gözümüzün içine sokuluyor.
Tutuklamanın bir cezalandırma yöntemine döndüğü böyle bir ülkede sosyal medyanın, seyircilerin tribünlerden tutukla- tutuklama diğer bağırdığı bir arenaya dönmüş olmasına da şaşmamak gerek.
Adalet sistemine güvensizlik artınca, kayıt dışı hukuk mekanizmaları ortaya çıkıyor, Twitter, neredeyse Türkiye’de gayri resmi bir istinaf mahkemesi gibi çalışıyor.
Mahkemelerin tahliye ettiği, beraat ettirdiği insanlar birileri telefon açınca, Twitter’da TT olunca, şunun bunun vicdanı sızlayınca gecesinde tekrar tutuklanıyor.
Uzun süredir tutuklama bir yürek soğutma mekanizması olarak kullanılıyor.
Her olayın içine jurnalcilik ve ihbarcılıkla hemen polis çağrılıyor.
Herkes sevmediği fikirdeki, eylemdeki insanları tutuklatmaya çalışıyor. Karşıt görüşten birini evinden aldırmak bir güç gösterisine dönmüş durumda.
Talep artık hürriyette değil, tutuklanmada eşitlik.
Hoşumuza gitmeyen her şey bize suç gibi geliyor.
Akıl yürütmeyle, kanaatle insanların hayatı hakkında hükümler veriliyor. Kimse delil, karine merak etmiyor.
Böyle bir atmosferde, Batmanlı bir köylü kıza tecavüz ederek onu intihara sürüklediği iddia edilen bir uzman çavuşun mahkeme tarafından ısrarla tutuksuz yargılanması karşısında insanların infiale kapılması vicdanı bir tepkidir.
Mesnetsiz delillerle, suçlamalarla gözümüzün önünde bu kadar insan haksız yere tutuklanmışken, berbat iddianamelerle komik suçlamalarla haklarında müebbet cezalar istenmişken, insanların oturup bu kez bu davada iddianameyi okuması mı bekleniyordu?
İktidar siyasi önyargılarla pek çok insanı yargılanmadan suçlu ilan etti, haklarında hükümler verdi, bu kez sıra muhaliflerdeydi.
Benzer duygularla insanlar böyle bir davada taraf oldular, birbirinden görerek kopya tepkiler verdiler, hükümler kestiler, herkes kendinden o kadar emindi ki kimse suçlamaların doğruluğunu test etme gereği bile duymadı.
Halbuki iddianamede olayın iki tarafının da birbirine çok yakın ayrıntılı ifadelerini okuyanların ortada anlatılan gibi bir durum olmadığını anlaması zor değildi.
Bu kez mahkemenin ısrarla tutuklama kararı vermemesinde hukuken haklı sebepleri vardı.
Ama devlet, normal vatandaşlarından, muhaliflerden, aykırı, farklı fikirleri olan insanlarından esirgediği hukuki standartları, bu kez intihar etmiş yoksul bir Kürt kızına karşı, maaşlı bir askeri için uygulayınca kimse bu davada hukukun gereğinin yapıldığına ikna olmadı. Vicdanlar kanadı, adalet duyguları iyice örselendi.
İşte buna adaletin yalancı çoban hikayesi diyoruz.
.2/09/2020 02:48
Sırada yerli ve milli hukuk mu var? 46 Yeni yargı yılı, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi'nde açıldı.
Açılışın yine Cumhurbaşkanlığı külliyesi içindeki bu kültür merkezinde yapılması, önümüzdeki yılın da yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki anlamsız ayrılıkların giderileceği, bu Fransız işi tefrikanın yerini, birlik ve beraberliğe bırakacağı bir yıl olacağını gösteriyor.
Yargı yılı açılışında Cumhurbaşkanı hukuk ve adalet vurguları güçlü bir konuşma yaptı.
Konuşmanın bu kısımlarını Karar’da hukuk ve adalet meselelerini sık sık yazan Taha Akyol’un, Ahmet Taşgetiren’in ya da Elif Çakır’ın köşelerinde okusaydık herhalde şaşırmazdık.
Neyse ki Yargıtay’ın yeni başkanı Mehmet Akarca’nın konuşması sizi bu bir anlık iyimserlikten kurtarıyor ve kendinize getiriyor.
Genel olarak Yargıtay başkanlarının adli yılı açılış konuşmalarına dönemin ruhu hep sinmiştir.
Ama yine de bu konuşmalarda lafta da olsa temel hukuki değerler, normlar özenle vurgulanırdı.
Mesela “evrensel hukuk” gibi.
Ama yine dönemin ruhuna uygun olarak, ilk defa hukukun evrenselliğine değil milliğine vurgu yapan, hatta yerli hukuk üretip ihraç etmekten bahseden bir Yargıtay başkanı dinledik.
Şöyle dedi:
"Bize yakışan kolaycı bir anlayışla ithal edip tüketmek değil, her alanda olduğu gibi geniş bir açık görüşlülükle hukuk alanında da üretmek, örnek olmak ve ihraç etmektir. Ülkemizin güzide hukukçularına çağrım şudur, bize, yargımıza, hukukumuz artık batıcı, anti batıcı, ön yargılarla yaklaşmayınız. Özgün, bütün milletlere ilham olacak şekilde ve insana değer veren bir hukuk anlayışı geliştirmeye çalışınız. Bu konuda hep birlikte çalışalım.”
İnsan konuşmayı dinlerken bundan 21 yıl önceki adli yıl açılışında Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un o meşhur konuşmasını hatırlıyor. Şöyle başlamıştı:
“Unutmayalım ki, totaliter eğilimli toplumlar sevaplarını, özgürlük yanlısı toplumlar günahlarını abartırlar. Ama, bu beriki daha güvencelidir. Hiç değilse aldatmaz. Kuşkusuz en doğrusu, sorunları kırılmalara uğratmadan indirgemeciliği reddeden bir mantıkla ele almaktır. Ben ülkemi doğrularıyla yanlışlarıyla, sevaplarıyla günahlarıyla birlikte seven biriyim. Gerçekçiyim.Hukukun kimliği evrenseldir. Ülkelere göre değişmez. Sorunlara işte bu bilinçle yaklaşacak, sizleri de düşünmeye çağıracağım.”
Sonra dönemin Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakanı’nın gözlerinin içine bakarak şöyle devam etmişti:
“Örnek aldığımız Fransa'nın düşünce hükümlüsü Baudelaire'leri, Garaudy'leri var. Ama yine de bizimki kadar övünecekleri (!) düşünce suçluları yok. Bu konuda ciddi iddialar bulunmaktadır.
Bunlara göre; Türkiye'de 1993'te 60, 1994'te 102, 1995'te 83, 1996'da 91 gazeteci yazar tutuklanmış; Türkiye İnsan Hakları Vakfına göre 1993'te 18, 1994'te 45, 1995'te 46, 1996'da 31 yazar düşünce suçlusu olarak cezaevine girmiştir. İnsan Hakları Derneğine göre, 1997'de bu rakam 153'tür. Bir başka iddiaya göre de, 1997'de 22 ülkenin cezaevinde toplam 180 gazeteci bulunmaktadır. Bunun 78'i Türkiye'dedir ve birincilik bizdedir. Sayı, Zambiya'da 1, Sudan'da 2, Nijerya'da 8'dir(121).
Bu iddialar değerlendirilmeli, Türkiye yasalarla beyinleri ezilmeye, sesleri kısılmaya çalışılanların ülkesi olarak 21. yüzyıla girmemelidir. Yapılacak iş, salt düşünce suçları olan hükümleri kaldırmak, suçlara eylem çağrısı yapan, suça kışkırtan hükümlerdeki sözcük ve deyişleri, suçların yasallığı ilkesi gereğince, belirgin ve saydam kılmaktır. Çağcıl demokraside devlet düşünceler karşısında yansızdır. Hukuku, düşünceleri barış içinde yarıştırmak için kullanır, yasaklamak için değil.”
2020 yılında konuşan yeni Yargıtay başkanı ise bırakın kendisi ülkedeki ifade hürriyeti, demokrasi sorunlarını dillendirmeyi yurtdışından gelen eleştiriler için bile şöyle dedi:
“Avrupacı etki gruplarına tavsiyemiz, Türkiye'de yargı bağımsızlığına gölge düşürecek söylemlerden, patronize edici üsluptan sakınmalarıdır. Hukuk sistemimizi toplumsal dinamiklere göre şekillendirmekte özgür ve bağımsız bir ülkeyiz. Hukuk bağımsızlığımıza saygı duymayanlardan yargı bağımsızlığı dersi almamız mümkün değildir."
20 yılda nereden nereye.
Herhalde Yargıtay Başkanı’nın “Avrupacı etki grupları”ndan kastı 1987’den bu yana hukuk sistemimizin bir üst normu olarak kabul ettiğimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi değildir. Hemen karşısında oturan Cumhurbaşkanı bile Türkiye’deki hukuk içinde çare bulamadığı için üç kere o Avrupacı etki grubuna başvurmuştu.
Muhakkak, Yargıtay Başkanı’nın kendisi de AİHM içtihatlarına uyum için Adalet Bakanlığı’nın yıllardır Avrupa Birliği fonlarıyla düzenlediği sayısız seminer ve eğitimlerden bazılarına katılmıştır.
Herhalde bundan kastı insan hakları örgütleri, sivil toplum kuruluşları, Türkiye’de Avrupa Birliği standartlarında hukuk ve demokrasi isteyen çevreler de değildir.
Celal Bayar’ın siyasi yasağından, Erdoğan’ın siyasi yasağına, fikirleri yüzünden hapis yatan Mümtaz Soysal’dan, başörtüsü özgürlüğüne kadar kampanyalar düzenlemiş Amnesty gibi, Yargıtay devletin emrinde adaletin gereğini yerine getiremezken insan hakları ve özgürlükler için sesini çıkarmış uluslararası sivil toplum kuruluşlarını da herhalde kastetmiyordur.
Zaten eğer “Avrupacı etki grupları” diye bir liste yapılsa o listesinin tepesinde, konuşmayı yaptığı salonda onu izleyenler arasında bulunan, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne uyumu için sayısız reform paketi çıkarmış AK Partili bakanlar ve siyasetçiler olurdu.
Yargıtay Başkanı’nın “Türkiye'de yargı bağımsızlığına gölge düşürecek söylemlerden, patronize edici üsluptan sakınmaları”nı tavsiye ettiği, “Hukuk bağımsızlığımıza saygı duymayanlardan yargı bağımsızlığı dersi almamız mümkün değildir" diyerek ad vermeden uyardığı ya Trump olmalı ya da Merkel!
Büyükada, Deniz Yücel davalarında Türkiye’deki yargı kararlarına saygı göstermeyip hükümetle pazarlık yollarını arayan ve vatandaşlarını hapisten kurtaran Almanya’nın tavrı, ama özellikle Brunson davasında ABD ve Trump’ın tutumundan muhakkak rahatsız olmuştur Yargıtay başkanı.
Diplomatik krize neden olmamak için isim vermemiştir. Ama zaten “Türkiye'de yargı bağımsızlığına gölge düşürecek söylem, patronize edici üslup” deyince insanın aklına hemen Trump’ın Brunson’ın Türkiye’den nasıl kurtarıldığı ile ilgili son açıklamaları ve seçimler için hazırlattığı klip geliyor.
Tabii ki ülkenin şartları malum, Yargıtay Başkanı’ndan Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki yargı yılı açılışında, 21 yıl önceki selefi Sami Selçuk’unki gibi şöyle cesur cümleler kurmasını beklemiyorduk:
“Savaş sonrasında İtalya demokrasiye geçti. Faşizm döneminden kalan ve valilere doğduğu kentten başka kente gidenleri kent dışına çıkarma yetkisi veren Zorunlu Sürgün Yasasını Anayasa Mahkemesi iptal etti. Halkın sevgilisi Başbakan De Gasperi, düzeni sağlamak ve suçluluğu önlemek için bu yasaya gerek olduğunu, yeniden çıkaracaklarını duyurunca, Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Dr. De Nicola bir bildiri yayımladı. Başbakanı eleştirdi ve hükümet karara uyuncaya değin Anayasa Mahkemesinin hiçbir davaya bakmayacağını, Roma'dan ayrılıp Napoli'ye taşınacağını açıkladı. Dediğini de yaptı.
Böylelikle belki de yargının tarihinde ilk kez bir sivil itaatsizlik olgusu yaşanıyordu. Kamuoyunda kıyamet koptu. Grevler başladı. Bunalım çıktı. En sonunda Başbakan De Gasperi, iptal kararına uyacaklarını bildirmek ve özür dilemek zorunda kaldı. Mahkeme de Roma'ya döndü. Türkiye'de her şey "hikmet-i hükümet" sayesinde birer bilmeceye dönüşmüştür.
2398 yıl önce Sokrates'in nasıl yargılandığını biliyoruz. Ama yüzyıl önceki Mithat Paşa davası hâlâ bir sır. Bir sayın Adalet Bakanı ayrılış konuşmasında "adalete karışmadığını" övünçle söyleyebiliyor, bunu erdem olarak sunabiliyor. Bu itiraftan anlıyorsunuz ki, yargının kapısı siyasal müdahalelere açık. Ama kimseden çıt çıkmıyor.”
Ama mesela geçen hafta Anayasa Mahkemesi’nin 1994’de Şırnak’taki iki köyün savaş uçakları tarafından vurulup 38 insanın öldürülmesi için 26 yıl sonra hak ihlali kararı verdiğini hatırlatıp, 2013’de AİHM’in kararına kadar neden Türkiye’deki yargının 38 vatandaşın ölümü için adaleti sağlayamadığını sorgulayabilir ve tavsiyelerde bulunabilirdi.
Ama bunun yerine, bunu sorgulayan çevrelere Avrupa etki grupları diyerek tavsiyelerde bulunmayı tercih etti.
Savunma sanayinde, teknolojide, tarımda yerlilik ve millilik hedefi iyi olabilir ama hukuk, yerlilik ve milliğin iyi olacağı alanlardan biri değil.
Türkiye’de hukukun evrensel normlardan uzaklaşıldığında; 367 kararından, başörtüsü yasağına, siyasi yasaklardan parti kapatma davalarına kadar nasıl yerli ve milli refleksler verebildiğini en iyi törenin yapıldığı salonu dolduran hazirun bilir.
Yargının “Bütün milletlere ilham olacak hukuk anlayışı geliştirmek”ten önce, Türkiye’deki 85 milyona güven vermek gibi acil görevleri var.
21 yıl önceki yargı yılı açılış konuşmasındaki değişim, demokrasi, adalet heyecanından bugün geriye kalana bakılırsa bu hiç de kolay olmayacak gibi görünüyor.
.7/09/2020 10:45
Sıkıcı hakikatler yerine heyecanlı yalanlar... 20 6-7 Eylül 1955 olaylarının yıldönümündeyiz. Dün yine üzerinden 65 yıl geçmiş bu utanç verici pogromu kınayan çok sayıda mesaj yayınlandı.
İyi niyetlerle de olsa bu mesajlarda yine vahim bilgi hataları, tevatürler, yıllar içinde yanlış ve yalan olduğu ortaya çıkmış bilgiler, siyasi önyargılardan mülhem iddialar, söylenmemiş sözler ve tabii her şeyin en kolay açıklaması olan, herkesi büyük yüklerden kurtaran komplo teorileri revaçtaydı.
Halbuki 6-7 Eylül, bir anda Yeni İstanbul gazetesinin "Atamızın evi bomba ile hasara uğradı" manşetiyle düğmeye basılarak başlamış bir olay değildi.
O gün linçe dönüşen gerilim, uzun bir süredir tırmanmaktaydı.
Gerilimin merkezinde de Kıbrıs meselesi vardı.
Aslında Türkiye’nin 1955 yılında kadar Kıbrıs diye bir meselesi de yoktu.
Bunu en iyi 1950 yılının başlarındaki bir Meclis zaptı anlatır.
CHP milletvekili Cevdet Kerim İncedayı, Meclis kürsüsüne eline iki küçük şişeyle çıkar.
Şişelerden birinde Kıbrıslıların kanı, diğerinde Kıbrıs toprağı vardır. "Kıbrıs’ı Yunan’ın ele geçirdiğini, soydaşlarımızın kan ağladığını bir an önce harekete geçilmesini" ister.
Ardından cevap vermek için kürsüye Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak gelir. Sakin bir ses tonuyla Kıbrıs’ın Lozan’da İngiltere’ye bırakıldığını, İngiltere’nin bu haktan feragat edecek gibi de olmadığını hatırlatır. "Telaşa düşmeye, bir bardak suda fırtınaya koparmaya gerek yoktur" der ve kürsüden iner. Bir daha da konu açılmaz.
Kısa bir süre sonra iktidara Demokrat Parti gelir, Dışişleri Bakanı Prof. Fuat Köprülü olur. Ama bu Kıbrıs yine sorun olmaz.
1953 yılında Köprülü, bir Avrupa seyahati dönüşü uğradığı Atina’da gazetecilerin soruları üzerine "Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs diye bir mesele yoktur" dahi demiştir.
Hatta bu sözleri üzerine Kıbrıs’ın bir dava haline gelmesini sağlayan Sedat Simavi’nin Hürriyet’inde "Gaflet" başlığıyla eleştirilmiş, Köprülü tarafından dava edilen Simavi, mahkeme sürerken kalp krizinden hayatını kaybeder.
(Simavi’nin Kıbrıs davasına bağlılığının eski Sakız mutasarrıfı olan babasının mezarının Rumlar tarafından tahrip edilmesi ve ardından ziyaret ettiği Kıbrıs’ta Türklerin Hristiyanlaştırıldığını öğrenmesiyle başladığı iddia edilir.)
O yıllarda Türkiye’nin Kıbrıs sorunu olmadığı gibi, Yunanistan’la ilişkiler de bahar havasındadır.
1951’de iki ülke birlikte NATO’ya girmiş, Balkan Paktı imzalanmış, 1952’de Bayar Atina’yı, Yunan Kral’ı Türkiye’yi ziyaret etmiş. Hatta olayları başlayacak Atatürk’ün Selanik’teki evi de bu bahar havasında restore edilip, 1953’de müze olarak ziyarete açılmıştı.
İlişkiler etkilenmesin diye İstanbul’un fethinin 500’üncü yıldönümü kutlamaları bile çok abartılmamış hatta daha şahin söylemleri ve talepleri olan Milliyetçiler Derneği kapatılmıştı.
Ama bu bahar havası uzun sürmedi.
Sömürgeciliğin kaybetmeye başladığı, İngiltere’nin Hindistan’dan bile çekilmek zorunda kaldığı yıllardı.
Kıbrıs’ta da Rumlar İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele etmekteydi. Bütün dünyanın sempatisi onlarla birlikteydi. AKEL gibi sosyalistlerin yürüttüğü bu mücadeleye 1953’de Yunanistan’la birleşmeyi yani ENOSİS’i savunan milliyetçi EOKA eklendi. Yunan Albay Grivas’ın başında olduğu EOKA’nın faaliyetleri, İngilizlerin çekilip adanın Yunanistan’a bağlanmasından korkan 100 bin Türk’ü endişelendirmişti.
Kıbrıs Türk toplumunun temsilcileri Ankara’ya gelip destek bulmaya çalışırken ve genelde muhatap bulamazken, Menderes, 1954 seçimlerinde Meclis’e giren Fatin Rüştü Zorlu’yu devlet bakanı yaptı, bir Kıbrıs politikası geliştirmesi için görevlendirdi.
Yine 1954 yılında artan Kıbrıs duyarlılığıyla, yine Sedat Simavi’nin 1953 yılında vefatından önce başlattığı girişimlerle, Hürriyet’in avukatı ve yazı işleri müdürü Hikmet Bil’in öncülüğünde Kıbrıs Türktür Cemiyeti kuruldu.
Cemiyetin başkanlığına, bir yıl önce Hüseyin Üzmez’in suikast girişiminde ölümden dönmüş liberal gazeteci Ahmet Emin Yalman getirildi. Aktif bir CHP’li olan Yeni Sabah muhabiri Orhan Birgit de cemiyetin kurucuları arasında yer aldı.
1955 yılı bir kırılma yılı oldu.
EOKA terör saldırılarına başladı. Saldırıların hedefinde adadaki İngiliz yönetimi ve onunla işbirliği içinde olan, özellikle polis teşkilatında görevli Türkler vardı.
Bu saldırılar, her gün gelen ölüm haberleri Türkiye’deki öfkeyi artırıyordu. Ama hükümet, Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve Milli Talebe Federasyonu’nun Kıbrıs için miting başvurularını ısrarla reddetmekteydi.
30 Haziran günü İngiltere, artan gerilim üzerine Türkiye ve Yunanistan’ı üçlü bir zirvede Kıbrıs’ı konuşmak üzere 29 Ağustos’ta Londra’ya davet etti.
Zorlu’ya göre bu davetin sebebi, adadaki varlığı tehlikeye giren İngiltere’nin Türkiye ve Yunanistan’ı karşı karşıya getirerek adadaki üstlerini korumak için elini güçlendirmek ve zaman kazanmak istemesiydi.
Böylece "emperyalizme direnen" Rum halkının temsilcisi olarak dünyada sempati gören Yunanistan’ın karşısına İngiltere Türkiye’yi oturtmuş olacaktı.
Bu toplantıya davet edilerek ilk defa Kıbrıs’taki taraflardan biri haline gelen Türkiye’nin tezi "Biz Lozan’da adayı İngiltere’ye bıraktık, başka bir dayatmayı kabul etmeyiz" gibi hukuki bir görüşe dayanmaktaydı.
Bu sırada adada 3 Türk polisi öldüren EOKA, 28 Ağustos’ta Türklere yönelik büyük bir saldırı başlatacağını duyurdu.
Kıbrıslı Türk liderlerden bu tehdit karşısında endişeli açıklamalar geldi, Türkiye’de gazeteler 28 Ağustos tehlikesine dikkat çeken yayınlar yaptılar, Cumhurbaşkanı ve Başbakan Kıbrıslı Türklere destek verdi, teskin etti.
En sert açıklamayı ise 24 Ağustos günü İstanbul’daki Liman Lokantası’nda konuşan Başbakan Menderes yaptı.
Menderes, gazetecilere şöyle dedi:
"Yunanistan bir nevi irredantizm politikası ile işe başladı. Hatta buna emperyalizm karıştı. Girit alındı, şurası, burası alındı. Daha da pek çok yer alınacak sanıldı. Ankara’ya kadar gidildi ve hadiseler oralarda asırlardan beri Türklerle yan yana kucak kucağa yaşayan ırkdaşlarının tarihte misli görülmemiş bir tasfiyesi ile nihayet buldu. Kıbrıs’taki bir avuç ekseriyetlerine istinad ederek dünyanın başına yeni gaileler açmak isteyenlere ister istemez Ankara önünde ne işiniz var sualini sormak gerekir."
Konuşmasının sonunda "Kıbrıs’ın Anadolu’nun devamı olduğunu, statükosunda bir değişikliğe tahammülleri olmadığını" söyledi.
Bu sert konuşma Londra yolundaki Türk heyetinin işini zorlaştıracaktı.
6-7 Eylül’e doğru giden kritik bu 10 gün içerisinde İstanbul’da gerilimin nasıl arttığını bu konularda en şahin yayınlar yapan "Türkiye Türklerindir" logolu Hürriyet’in haberlerinden okuyalım:
"Şehrimizde intişar eden bir Rum gazetesinin mensupları ile Şehir Meclisinde aza olan bir Rum doktor hiçbir sebep yokken dün akşamüstü ortalığı velveleye vermişler ve polis kuvvetlerini işgal etmişlerdir. Hadise polisi yanıltmak ve fuzuli yere meşgul etmek bakımından olduğu kadar, Rum doktorla, Rum gazetesi sahiplerinin taşıdıkları zihniyet bakımından da dikkate şayandır." (Hürriyet- 27 Ağustos 1955)
"Rum vatandaşların yersiz ve boş telaşları: Kıbrıs’ta katliam gününden sonra şehrimizde herhangi bir hadise cereyan etmemiştir. Fakat şehrimiz Rumlarının bazılarının yersiz bir telaşa kapılarak dükkânlarını mutattan evvel kapadıkları görülmüştür." (Hürriyet- 30 Ağustos 1955)
"Dün 30 Ağustos Zafer Bayramı yurdun her tarafında olduğu gibi şehrimizde de büyük coşkunluk içinde kutlanmış, gece her taraf ışıklandırılmıştır… Bu arada Fener Patrikhanesi’nin karanlık gömülmüş olduğu sanki bu bayramla sanki hiç alakaları yokmuş gibi tenvirat yapmadıkları konusunda gazetemize yoğun şikâyetler gelmiştir." (Hürriyet- 31 Ağustos 1955)
"İstanbul Kız Lisesi Mezunları Cemiyeti üyeleri dün bir toplantı yaparak Kıbrıs davasında Türk kadınlarına düşen vazifeyi canları pahasına yapacaklarına dair and içmişlerdir."(Hürriyet- 1 Eylül)
"Beşiktaş semti gençleri bir duvara çizdikleri Kıbrıs haritası ve Kıbrıs Türktür resmiyle görülüyor." (Hürriyet- 2 Eylül)
"Londra konferansında Kıbrıs hakkındaki Yunan görüşünü izah eden Hariciye Vekili’nin konuşmasını yayınlayan şehrimizdeki Rumca gazeteler dün Rumlar tarafından kapışılmıştır. Bu alakalarını tabii görüyoruz. Yunan görüşünün nasıl müdafaa edildiğini öğrenmek elbette tadına doyulmaz bir zevktir. Fakat bu işte asıl gözümüze çarpan Kıbrıs patırtısı sayesinde fazla satış yapan Rumca gazetelerin Türk görüşünü sadece haber şeklinde vermekte hâlâ ısrar etmeleri, bunu belirtmeği ve bir dava gibi ele alarak bir Türk vatandaşına yakışacak tarzda yorumlamayı hiç akıllarına getirmemişlerdir." ( Hürriyet- 2 Eylül)
"Patrikhane’nin Kıbrıs’a hangi yoldan yardım ettiği anlaşıldı." (Hürriyet- 3 Eylül)
"Dün saat 16’da biri Güzel Sanatlar Akademisi talebesi ve biri de lise talebesi olan iki genç Yunanistan’dan memleketimize gelen ve burada satılan gazetelerden 15 adedini Taksim meydanında yakmışlardır." (Hürriyet- 5 Eylül)
"Muhtelif yerlere yazılan ve asılan Kıbrıs Türktür ibaresi dün gece yarısına doğru Patrikhane’nin duvarına da yapıştırılmıştır. Fener Patrikhanesi’nin Kıbrıs mevzuundaki sükûtu da Fenerli gençler arasında nefret uyandırmıştır. Dün akşam bir Türk ile Rum arasında çıkan münakaşa karakolda neticelenince Fenerli gençler Patrikhane’nin duvarına Türk bayrağı ile süslü ve üzerinde Kıbrıs Türktür ibaresi yazılı bir yafta asmağa karar vermişlerdir." (Hürriyet-6 Eylül)
"Şişli otobüsünde seyahat eden bir yüzbaşı yüksek sesle Rumca konuşan iki kişiyi dövmüş, birkaç genç de Ada vapurunda Rumca şarkı söyleyen bir grubu zorla susturmuştur. Civarda bulunan ve bakkalın bu hareketine sinirlenen halk kendisinin üzerine hücum etmiş, selameti firarda bulan İstavro evine kaçarak saklanmıştır. Evin önünde toplanan kalabalık halk kitlesi uzun müddet bakkalın evden çıkmasını beklemiştir." (Hürriyet- 6 Eylül)
"Ayrıca yine akşamın geç saatlerinde Nişantaşı Meşrutiyet mahallesinde İstavro isminde bir Rum bakkal Türk bayrağına ve hükümet erkânına dil uzatmak küstahlığında bulunmuştur." (Hürriyet- 6 Eylül)
Haberlerden görüldüğü gibi ortam zaten barut fıçısına dönmüş durumdaydı.
Hala hükümet Kıbrıs için sokak gösterilerine izin vermiyordu.
Peki dünkü pek çok anma mesajında söylendiği gibi, fitili ateşleyen Yeni İstanbul gazetesinin Selanik’teki Atatürk’ün evine bomba atıldı manşeti "yalan haber" miydi?
Hayır.
Gerçekten de 5 Eylül’ü 6 Eylül’e bağlayan gece yarısı Selanik’teki Atatürk’ün doğduğu evin bahçesine, evin camlarını kıran tahrip gücü çok yüksek olmayan bir bomba atılmıştı. İki bomba da patlamadan etkisiz hale getirilmişti.
Ev Selanik’teki Türkiye konsolosluğuyla aynı bahçeye bakıyordu. Evin etrafında 2.5 metrelik duvarlar vardı. Çok korunaklı bir yer değildi.
Haberi ilk yapan da Yeni İstanbul gazetesi değildi. Haber önce sabah saatlerinde BBC tarafından duyurulmuştu. Ardından önce Anadolu Ajansı haberi abonelerine geçti.
Sonra Radyo 13.00 ajansından itibaren haberi vermeye başladı.
Yani Yeni İstanbul gazetesi ikinci baskı yapmadan önce haber zaten duyulmuştu.
Hatta Milli Talebe Cemiyeti, olayı protesto için Gülhane Parkı’nda bir açıklama yapmak üzere valilikten izin bile istemişti.
O yıllarda gazeteler önemli haberler için ikinci baskı ya da akşam baskısı yapabiliyorlardı. DP’li Mithat Perin’in sahibi olduğu Yeni İstanbul gazetesinin yazı işleri müdürlerinden Gökşin Sipahioğlu da patronunu ikna etti ve gazete manşetinin tamamen bu habere ayrıldığı 30 bin nüshalık ikinci bir baskı yapıldı.
15.00’de yapılan baskı, 16.00’da İstanbul’da satılmaya başlanmıştı. Gazetenin tam sayfa manşeti tahrikkardı:
“Atamızın evi bomba ile hasara uğradı. Sabaha karşı vuku bulan menfur hadise infial uyandırdı.”
Manşet bombadan büyüktü.
İlk olaylar Beyoğlu’nda başladı.
Yine ertesi günkü Hürriyet gazetesinden okuyalım:
"Aziz Ata’nın Selanik’te evin bahçesine atılan bombanın haberi üzerine muhtelif gruplar Taksim Meydanı’nda toplanmaya başladı. Saat 18.30’da Taksim Abidesi’nin etrafı coşkun bir insan seliyle dolmuş bulunuyordu. Bu saatten sonra kalabalık dükkân ve evlere bayrak astırmak maksadıyla İstiklal Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçti ve yolun iki kıyısını kırmızı beyaz renklerle donatarak Tünele doğru aktı. Asmalımescit’teki bir eczanenin sahibi Rum’un nümayişçilerin ihtarına rağmen dükkânına bayrak asmayı reddetmesi üzerine tahrip hadiseleri başladı ve kalabalığın coşkun tezahürlerine artık mani olunamadı."
"Kalabalığın mani olunamayan çoşkun tezahürleri" ndan geriye acı bir tablo kalmıştı. 6-7 Eylül günleri İstanbul’da başta Rumların evleri ve dükkanları olmak üzere, kiliselere ve diğer gayrimüslimlerin ev ve dükkanlara yönelik saldırı ve yağmalarda 3 kişi hayatını kaybetmişti, çok sayıda yaralama ve tecavüz olayı yaşanmıştı. İstanbul tanınmaz haldeydi.
Çok az Rum vatandaşın yaşadığı İzmir de karışmıştı. Hedef Yunan konsolosluğu ve İzmir Fuar’ındaki Yunanistan pavyonuydu. 8 Eylül 1955 günkü Hürriyet’ten okuyalım yine:
"Bu menfur hadise İzmirliler üzerinde de kırbaç tesiri yapmış, genç, ihtiyar, kadın, erkek, köylü, şehirli herkes büyük bir heyecan içinde fuar münasebetiyle Yunan bayrağının asılmış olduğu konak meydanına koşmuştur. Bu halk kitleleri meydandaki direkte bulunan Yunan bayrağını bir anda indirerek evvela parçalamış, bilahare de yakmıştı. Bu sırada küçük bir çocuk elinde bayrağımız olduğu halde meydana gelmiş ve biraz evvel Yunan bayrağı bulunan direğe tırmanarak elindeki Türk bayrağını buraya çekmiştir. Bayrağımız direğe çekilirken meydanı dolduran halk hep bir ağızdan İstiklal Marşı’nı söylemiştir. Gittikçe büyüyen halk kitlesi önlerinde Türk bayrakları olduğu halde Fuar’a yürüyüşe geçmiş Yunan pavyonuna hücum ederek pavyonu evvela taşa tutmuş ve sonra da ateşe vererek kül haline getirmiştir. Buradan da Yunan Konsolosluğu’na doğru yürüyen nümayişçiler tenekelerle benzin temin ederek binayı ateşe vermişler, binanın içinde ele geçirilen Yunan bayrakları yakılmak suretiyle meşaleler meydana getirilmiştir."
Hükümet hemen sıkı yönetim ilan etti. Asker şehre sevk edildi ama müdahalede geç kalınmıştı.
Sekiz saatlik bir otorite boşluğunun bilançosu ağır oldu.
İktidarın olaylara ilk tepkisi "kızıl ve siyah güçleri" sorumlu tutmak oldu.
6 Eylül gecesinden itibaren yakalanabilen yağmacılarla birlikte aralarında Aziz Nesin’in, Asım Bezirci’nin olduğu onlarca solcu, Hikmet Bil, Orhan Birgit ile birlikte Kıbrıs Türktür Cemiyeti yöneticileri, olayları başlatan kıvılcımdan sorumlu tutulan Yeni İstanbul gazetesinin sahibi Mithat Perin, Gökşin Sipahioğlu’nun aralarında olduğu yüzlerce kişi gözaltına alındı.
İçişleri Bakanı Namık Gedik ile birlikte, Emniyet Genel Müdürü Ethem Yetkiner ve İstanbul Emniyet Müdürü Alaaddin Eriş istifa etti.
İstanbul’da asayişten sorumlu komutanlar görevden alındı.
İzmir’de konsoloslukta yakılan Yunan bayrağı için Türkiye resmi olarak özür diledi. Yunan bayrağını konsoloslukta yeniden göndere Devlet Bakanı Muammer Çavuşoğlu (Nazlı Ilıcak’ın babası) çekti.
Olaylar üzerine Londra’daki konferans sonuç bildirgesi yayınlanmadan karşılıklı suçlamalarla dağıldı.
Türkiye, olaylardan komünistleri ve Kıbrıs Türktür Cemiyeti yöneticilerini sorumlu tutup tutuklarken, Yunanistan’da da İstanbul’daki Rumlara yönelik saldırının yarattığı büyük infialle Selanik’te Atatürk’ün evinin bombalanması “Yunanistan’ı zor durumda bırakmaya yönelik bir Türk tertibi” olarak değerlendirildi.
Olaydan 10 gün sonra Yunanistan vatandaşı olan Hukuk Fakültesi öğrencisi Oktay Engin ve konsolosluğun yine Batı Trakya Türkü olan kavası Hasan Uçar tutuklandı.
İstanbul göçmeni olan Yunan savcı, bombanın Türkiye’den getirildiğini, bomba talimatını Lozan Konferansı’ndaki heyette katip olarak bulunmuş tecrübeli bir diplomat olan Selanik Konsolosu Mehmet Ali Balin’in verdiği ileri sürüyordu. İşkence ve baskı altındaki ifadelerde Hasan Uçar, bombayı attığını, talimatı Oktay Engin’nden aldığını itiraf etti.
Yani Türkiye’de bombayı atan kişi olmakla suçlanan Oktay Engin’le ilgili iddiaların kaynağı Yunan savcının iddianamesi.
Oktay Engin, dün yine bazı mesajlarda şüpheli bulunduğu gibi Türkiye’den Yunanistan’a gönderilmiş bir öğrenci değildi.
Gümülcineli Yunanistan vatandaşı bir Türk’tü. Bomba atmak ya da attırmak için kullanılacak biri de değildi. Babası Gümülcine’yi Yunanistan meclisinde temsil eden Türk milletvekillerinden biriydi, Türkiye’deki siyasetçilerin yakından tanıdığı biriydi.
Yunanistan’daki Türkler içinde ilk defa hukuk okuyan öğrenci o olmuştu. Selanik Üniversitesi’nde Hukuk okuyordu, babasının bağlantıları sayesinde daha sonra kendisinin MİT mensubu olduğu iddialarına kaynak olacak, Türkiye’den ona bir burs bağlanmıştı.
Engin, 9 ay Yunanistan’da hapsedilip, yargılandıktan sonra delil yetersizliğinden tahliye edildi ardından sınırdan yasadışı yollardan Türkiye’ye kaçtı. Daha sonra Hasan Uçar da tahliye edildi. O da Türkiye’ye geldi. Yunanistan, sorumluluğu Türklere atarak kendi soruşturma dosyasını kapatmıştı.
Türkiye’deki 6-7 Eylül yargılamaları ise 1956 yılına kadar sürdü.
Sanıklar arasında Sarafim Sağlamer adında bir Rum vatandaş bile vardı. Mahkemede resmi ya da komünist bir tertip izine rastlanamadı. 1956’da hem solcular hem de Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nden tutuklular tahliye edildi.
Hükümet, Rumların zararlarını karşılamak için 12 milyon dolarlık bir tazminat ödedi, Rum cemaati de sembolik de olsa bundan memnuniyetini bildirdi.
1957’de yapılan seçimlerde Ankara’da seçimi kaybeden DP, İstanbul’da seçimi gösterdiği iki Rum aday (Aleksandros Hacopulos ve Hırıstaki Yoannides) sayesinde Rumların oylarını alarak kazanabilmişti.
Kıbrıs’ta esas şiddetli çatışmalar 1958 yılında yaşandı. Meşhur “Ya taksim ya ölüm” mitingleri bu sırada yapıldı ama bu kez benzer bir saldırı, linç yaşanmadı.
6-7 Eylül olayları Kıbrıs için devam eden müzakereleri de etkilemedi.
Kıbrıs konusunda 1955’de başlayan müzakereler dört yıl daha sürdü, Londra ve Zürih anlaşmaları ancak 1959 yılında imzalandı.
Anlaşmalar Türkiye için önemli bir başarıydı. Hiçbir iddiası olmayan bir adada varlığını ve garantörlüğünü resmileştirmişti.
Anlaşmanın ardından Türkiye ile Yunanistan arasında yeniden bir bahar havası esti.
Yunanistan Başbakanı Karamanlis eşiyle Türkiye’ye geldi. Menderes çifti onları İstanbul’da ağırladı.
İki ülke, Batı Trakya’daki Türkler ve İstanbul’daki Rumların sorunlarını çözmek için özel temsilciler atadılar. Özel temsilcilerden biri Boris Johnson’un üvey amcası büyükelçi Selim Kuneralp’ti.
Peki, 6-7 Eylül olaylarında DP hükümetinin bir rolü yok muydu?
Bu konudaki iddiaların kaynağı 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Yassıada Mahkemeleri’ndeki 6-7 Eylül olayları davası.
Bu davanın açılmasını sağlayan ise, 6-7 Eylül 1955’den iki yıl sonra başka bir nedenle kurucusu olduğu DP’den istifa etmiş Fuad Köprülü’nün darbenin hemen ardından 4 Haziran 1960 günü Sabah gazetesine verdiği röportaj oldu.
Köprülü “Hadiseler Fatin Rüştü Zorlu’nun ilhamı ile Menderes ve Gedik tarafından tertiplenmiştir” dedi. Ama herhangi bir delil ya da ayrıntı vermedi.
Bu beyan, Yassıada’da 6-7 Eylül davalarının açılmasına gerekçe yapıldı. Davanın 12 tutuklu sanığı arasında Bayar, Menderes, Zorlu ile birlikte Yunanistan’da yargılanmış konsolos Mehmet Ali Balin, Oktay Engin ve bombayı atmakla suçlanan kavas Hasan Uçar da vardı.
Davanın iddianamesi Yunanistan’daki Türkiye’yi suçlayan iddianameye ve Köprülü’nün beyanına dayandırılmıştı.
Köprülü, davada önce tanık oldu ama ardından 6-7 Eylül olaylarından sonra olayları komünistlerin yaptığıyla ilgili açıklamaları ortaya konunca davanın sanıklarından biri haline geldi.
Mahkemedeki ifadelerinde gazetedeki haberin bazı kısımlarının çarpıtıldığını, Selanik’teki Atatürk’ün evine bombanın tertip olduğunu söylemediğini, genel olarak olayların tertip olduğuna ise 1956’da yargılanan bütün sanıkların beraat etmesinden, olayın üstünün kapatılmasından sonra inanmaya başladığını anlattı ama yine kanaatleri dışında somut bir delil gösteremedi.
Ama onun yerine 6-7 Eylül olayları sırasında Paris’te NATO daimi temsilciliğinde ikinci katip olan damadı Çoşkun Kırca mahkemede tanık olarak verdiği ifadede gördüğünü iddia ettiği bir telgrafı anlattı.
Kırca ifadesinde "Tahminen 27-30 Ağustos 1955 tarihleri arasında Londra´dan Ankara´ya gönderilen bir telgrafın suretini okuduğumu hatırlıyorum. Bu şifre telgrafta "Başbakana arzı" kaydı ile şunlar yazılı idi: "İngilizler nezdinde tezimizin kabulü için ısrarlı faaliyetimiz devam etmektedir. Her ne kadar yaptığımız teşebbüsler kendilerini hayli şaşırtmış ise de, bu hususta yine de çalışılması kanaatindeyiz. Başbakanımızın bu ilgililere talimat vererek dâhilde bu hususu temin buyurmasını istirham ediyoruz" dedi.
Kırca’ya göre bu telgraftaki talimat verilen dahildeki ilgililerden kasıt 6-7 Eylül gibi nümayişlerdi.
Böylece Zorlu, bu nümayişlerle Londra’da elini güçlendirecekti.
Zorlu ve Menderes’in ısrarlı taleplerine rağmen telgrafın orijinali bir türlü mahkemeye getirilemedi. Zorlu, hatırladığı kadarıyla buradaki kastın müttefik ülke elçiliklerini harekete geçirmek olduğunu söyledi.
Sonradan ortaya çıkan telgrafın orijinali açıktı:
Fakat ifadelerimizle haklarımızda musir davranacağımıza kendilerini teyakkuz ettirdiğimizi zannediyorsak da bu sahada çok çalışılması icap ettiğini, anlamaktayız. Tarafı devletlerinden bu husustaki ilgililere yerilecek emirlerin pek faideli olacağını, saygılarımla arz ederiz."
Londra Konferansı sırasında Zorlu’yla birlikte heyette olan Büyükelçi Mahmut Dikerdem ve konferans sırasında Menderes’in yanında olan büyükelçi Melih Esenbel’in daha sonra yayınlanan hatıratları da Çoşkun Kırca’nın tanıklığını ve tertip suçlamalarını yalanladı.
Aslında Londra Konferansı’nda Türkiye’nin açtığı Lozan kartı Yunanistan’ı zor durumda bırakmıştı. Konferansın 6-7 Eylül olaylarıyla kesilmesi Yunanistan’ın lehine ama Türkiye’nin aleyhine olmuştu.
Zaten konferans devam ederken, Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nden isimlerin de katıldığı Kıbrıs Türklerinin Londra’da beş bin kişilik bir mitingi yapılmıştı.
Dikerdem, Ortadoğu’da Devrim Yılları adlı anılarında Zorlu’nun haberi nasıl aldığını, nasıl şok olduğunu, olayları büyütmek değil tam tersine Ankara’ya önerisinin morotoryum ilan ederek dondurmak olduğunu ayrıntılarıyla yazdı.
Konferans yarıda kesilip uçakla Ankara’ya dönerken Zorlu ona "Londra’da elde ettiğimiz başarı bir gecede heba olup gitti" demişti.
Anılarında anlattığına göre Dikerdem, Çoşkun Kırca’nın şahitliğine karşı Yassıada Mahkemesi’nde ifade vermek istemiş ama savunma tanıklarının dinlenmesine gerek görülmeden karar açıklandığı için bunu yapamamıştı.
Büyükelçi Melih Esenbel de Zorlu’nun Menderes’e morotoryum ilanını teklif ettiği, karşılığında Menderes’ten 6-7 Eylül olaylarını ilk kez öğrendiği telefon konuşmasına tanık olmuştu.
Anılarında o anı şöyle yazdı: "Zorlu öneriyi Başbakan´a anlattı. Menderes´in karşılığı kısa oldu: "Fatin Bey, siz ne söylüyorsunuz. Millet ayaktadır, ben moratoryumu falan kabul edemem, İstanbul yanıyor. Oradaki işi bitirip artık ülkeye dönünüz."
Mahkemede Menderes, Bayar ve Zorlu tertip iddialarını reddettiler. Zaten o günlerde ortamın gerilimli olduğunu anlattılar.
Tanık olarak ifade veren Patrik Atenagoras bile "6-7 Eylül hadiselerinin tertip olduğuna dair bilgim yoktur" dedi.
Yassıada yargılanan DP milletvekili Hacopulos, Rum okulunda öğretmen olduğu 6-7 Eylül sırasında annesinin ve babasının evinin de yağmalandığını anlattı, "Olay bir günün eseri değildir, bir çok faktörler bir araya gelmiştir. Bu hadisenin hükümet tarafından yapıldığını bilseydim söylerdim" dedi.
Askerler ve DP’den ayrılmış eski Hürriyet Partili siyasetçilerin Menderes aleyhine ifadelerine rağmen tertip iddiasını kanıtlayan bir delil ortaya konamadı.
Ama mahkeme kararını Köprülü ve damadı Kırca’nın beyanlarına dayandırarak, Menderes ve Zorlu’yu 6-7 Eylül olaylarını tertip etmekten suçlu buldu.
Davanın üzerine kurulduğu Selanik’teki bombalama iddiaları ise çökmüştü. Oktay Engin ve diğer sanıklar beraat ettiler.
Menderes ve Zorlu’nun dosyası anayasayı ihlal davasıyla birleştirildi ve idamlarına gerekçe yapıldı.
Davayı başlatan ifadenin sahibi olan Köprülü’nün oğlu Orhan Köprülü de 6-7 Eylül olayları sırasında DP’nin İstanbul İl Başkanı’ydı. Eğer bir DP tertibi varsa, onun da yargılanması gerekirdi. Ama onun adı sanıklar hatta tanıklar arasında bile geçmediği gibi, Cemal Gürsel’in önerisiyle 1961’de kurulan Kurucu Meclis’e alındı.
6-7 Eylül olayları İstanbul’daki azınlıkları, özellikle Rumları korkutmuştu ama 6-7 Eylül olaylarından sonra kitlesel bir göç yaşanmadı.
1960 yılında İstanbul’da hala 65 bin Rum ve 15 bin de Yunanistan vatandaşı yaşamaktaydı.
Esas göç, 1964 yılında yine Kıbrıs’ta yaşanan olaylara tepki olarak İnönü hükümetinin Türkiye’deki 13 bin Yunanistan vatandaşı Rum’un oturumunu iptal etmesiyle yaşandı.
Bunlar, Türkiyeli Rumlardı ama pek çoğu bir vesile yıllar önce hiç gitmedikleri Yunanistan vatandaşı olmuşlardı.
Türkiye’de yaşayan aynı ailelerin içinde Yunan vatandaşı ve Türkiye vatandaşı olanlar vardı. 13 bin Rum’un bir gecede vatansız kalmasıyla çok daha fazla sayıda Rum Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Mülklerine el konuldu. Beyoğlu’nun, Tarlabaşı’nın metruk hali o ani göçün sonucudur.
Fakat, bir darbe mahkemesindeki bu yargılamanın izleri yıllarca unutulmadı.
Bugün hala 6-7 Eylül’le ilgili dillendirilen, örneği Bayar’ın Menderes’e yıkılmış bir kilisenin önünde "Bu muydu yapacağın" dediği ya da Menderes’in Taksim’deki yıkıma bakıp yanındakilere "Galiba biraz fazla ileri gittik" dediği gibi iddialar, Yassıada’daki duruşmalarda bile dillendirilmedi ama sonradan dolaşıma girdi.
6-7 Eylül olaylarıyla ilgili tertip iddiası yıllar sonra 1991’de çıkan bir kitapla yeniden gündeme geldi.
6-7 Eylül olayları sırasında Özel Harp Dairesi'nin öncülü olan Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görev yapmış ve son pozisyonu 12 Eylül’de MGK Genel Sekreterliği olan emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu ile gazeteci Fatih Güllapoğlu arasında geçen diyalog, Güllapoğlu’nun 'Tanksız, Topsuz Harekat' isimli kitabına girdi:
Sabri Yirmibeşoğlu: "Sonra 6/7 Eylül olaylarını ele alırsak."
Fatih Güllapoğlu: "Pardon Paşam, pek anlayamadım. 6/7 Eylül olayları mı?"
SY: "Tabii... 6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı. (Paşa bunları söylerken benden de soğuk terler boşandı) Sorarım size? Bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?"
FG: "Evet Paşam !"
Yirmibeşoğlu, bu konuşmayı daha sonra yalanladı, ben o zaman sadece bir üst teğmendim dedi.
2004 yılında Dilek Güven’in Almanya'nın Bochum Ruhr Üniversitesi Tarih Fakültesi’nde kabul edilen ve bir yıl sonra Tarih Vakfı tarafından Türkçe olarak yayınlanan doktora teziyle, (Cumhuriyet dönemi azınlık politikaları bağlamında: 6-7 Eylül olayları) ilk defa 6-7 Eylül’le ilgili İngiliz belgeleri ortaya çıktı.
19 Ağustos 1954 tarihli Atina’daki İngiltere Büyükelçisi’nden Londra’ya gönderilen bir raporda şöyle deniyordu:
"Yunan-Türk dostluğunun kırılgan olduğu çok açık, çok küçük bir şok bile yetebilir. Atatürk'ün Selanik´te doğduğu evin duvarına tebeşirle slogan yazmak gibi önemsiz bir olay bile bir kargaşanın çıkmasına yeter."
Gerçekten de öyle olmuştu. O konjonktürde Selanik’teki korumasız Atatürk’ün evinin bahçesine atılmış bir kaç bomba Türkiye’de binlerce insanın çılgına dönmesine, Türkiye ile Yunanistan’ın karşı karşıya gelmesine yetmişti.
Peki bu kimin işine yaramış olabilirdi?
Ya da hala cevabı olmayan soru: Peki o bombayı kim atmıştı?
Sabri Yirmibeşoğlu’nun söylediği bir kaç cümle gibi, bu meselenin de peşini kovalayan olmadı.
Herkese bilinenlerle bu mesele de çözülmüş gibi geldi.
Bütün bu tevatür, doğruluğu baştan kabul edilmiş insanın hoşuna giden iddialar, herkesin kendi siyasi meşrebine göre bir tanesine inandığı komplo teorileri gerçeğin peşinden gidilmesini bu olayda da gereksiz bir uğraş haline getirdi.
Bu ezbere, sahte, siyaseten faydalı hakikatler aynı zamanda hakiki bir yüzleşmenin yapılmasının önündeki de en büyük engel haline geliyor.
Karmaşık ve utandıran hakikatler yerine, heyecanlı ve temize çıkaran yalanlar sevildiği sürece de gerçekler ortaya çıkmayacak.
.09/09/2020 03:57
Bu zaten kapatılmış hali 71 1887 yılında yani Mustafa Kemal 6 yaşındayken babası Ali Rıza Efendi hayatını kaybetti.
Tam ölüm tarihi ve ölüm nedeni kayıtlarda mevcut değil ama mirasının “şeri mahkeme” tarafından tasdik edildiği 13 Nisan 1887’den önce vefat ettiği kesin.
Keresteci Ali Rıza Efendi’nin mirası eşi Zübeyde, oğlu Mustafa ve kızları Makbule ile Naciye arasında bölüştürülmüştü.
Ali Rıza Bey’den kalan miras ailenin o günlerde maddi olarak zor günler geçirdiğini gösteriyor.
Defni için 500 kuruş harcanan Ali Rıza Efendi’den Zübeyde Hanım’a 751 kuruş, oğlu Mustafa’ya mirasın yüzde 44’ü olan 1.929 kuruş ve iki kızına da 964’er kuruş kalmış. Tabii bir de ederi 35.010 kuruş olan bir ev.
Bir de madden daha az değerli ama manen değerli özel eşyaları:
Miftah’ul Kulub yani “Kalplerin Anahtarı”, Abdülkadir Geylani’nin 15. göbekten torunu Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi’nin (1801-1863) yazdığı, hala baskıları yapılan, ehl-i tariklerin en çok rağbet ettiği, tarikat yoluna girenlere okutulan popüler kitaplardan biri.
Şöyle başlıyor kitap:
“Bu eserin derlenip yazılmasına kalkmaya ve başlamaya sebep olan durum şudur: Hicrî 1259 (M. 1843) yılı rebiülâhir ayında, kendi hücremizde teveccüh halindeydik. Bu hâlde bulunduğumuz sırada; Enbiyanın Sultanı Evliyanın Asfiyanın Müttakilerin Baş Tacı Efendimiz Hazretleri zuhur etti. Allah, ona. salât ve selâm eylesin. Bu hiçbir şey hükmünde olan kula; ihsan, mürüvvet, lütuf ile şöyle buyurdu:
-Nuri, evlâdım, vakitler bir başka oldu. Âşık, sadık, mana yüzünü görmeyi isteyen ümmetlerim; esenlikle yollarını bulup hoşnutluk yoluna bel bağlayarak vuslat sırrına nail olsunlar. Sofilerden bazısı da; arada vasıta olmadan takvası üzere giderek, yollarını düzeltmek için özlerine bir kabiliyet gelsin. Zira, bir alay kimseler vardır ki; ehlullah kisvesini giymiş, kemer bağlamış, başına taç giymiş, şeriatıma da itibar etmemiş durumdadır. Geçen hâlinden ve tecellisinden söz ederek; ehlullahın yazdıkları risalelerden ve şiirlerden ezberleyip meclis meclis gezip o hâllerden dem vururlar...”
Mirasında çocuklarına bir Osmanlıca sözlükle birlikte bu kitabı bırakan keresteci Ali Rıza Efendi’nin de ehl-i tarik olduğunu (Kadiri ya da Nakşi) tahmin edebiliriz.
Ama herhalde kitabı yazma talimatını Hz. Muhammed’den aldığını söyleyen dervişin bu kitabı, II. Abdülhamit’in kurduğu modern ilimlerin öğretildiği okullarda okumuş Mustafa Kemal’in aklına pek yatmamıştır.
Zaten 50 yıl sonra 1925 yılında babasından miras kalan bu kitabı okuyanların tekke ve zaviyelerini kapatma kararını alırken sebep sadece Şeyh Said ayaklanması değildi. Onun kuşağında en Batıcısından en İslamcısına kadar tekke ve tarikatlarla ilgili olumsuz kanaatler neredeyse ortaktı.
1910’larda tarikatların bozulduğu, miskinler dergahına döndüğü konusunda İslamcı Sebilürreşad dergisiyle Abdullah Cevdet’in İçtihad dergisi arasında çok az görüş farkı vardı. Birinci tarikatların ıslahını, ikincisi kapatılmasını savunuyordu.
Tarikatlar, Mehmet Akif’in şiirlerinden de nasibini almıştı:
Koca millet! Edebiyatı ya oğlan ya karı Nefs-i emmâre hizasında henüz duyguları Sonra tenkide giriş: Hepsi tasavvufla dolu Var mı sûfiyyede bilmem ki İbâhiye kolu
Sivas Kongresi’nden Birinci Meclis’e kadar İstiklal Harbi’nde önde gelen tarikat şeyhlerinin verdiği destek de bu akıbeti değiştirmeye yetmedi. Hatta tarikat şeyhlerinin bir kısmı inkılapların da öncüsü oldular. 1924’de İkinci Meclis’te halifeliğin kaldırılması için teklif verenlerden biri de son Meclis-i Meşayih reislerinden Urfa mebusu Mustafa Saffet Efendi’ydi.
1925 yılında Şeyh Said ayaklanmasının ardından Atatürk, meşhur “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler memleketi olamaz” konuşmasıyla tekke ve zaviyeleri kapatınca Konya’daki Mevlana dergahının postnişini Veled Çelebi şöyle bir dörtlük yazmıştı:
Hak ehli olunca içimizden mefkūd Cahiller edince arş-ı irşâda suûd Beyhûde figân etmeyelim, lâyıktır Dergâhlarımız boş idi oldu mesdûd
Devrin büyük şeyhlerinden, Necip Fazıl’ın mürşidi Abdülhakim Arvasi’nin yorumu da benzerdi: “Hükümet tekkeleri kapatmadı, onlar zaten kendi kendilerini kapatmışlardı. Hükümet boş mekanları kapattı.”
İskender Paşa cemaatinin mürşidi olan Nakşi şeyhi Mehmet Zahit Kotku da sohbetlerinden oluşturulan Tasavvufi Ahlak kitabında bu bozulmayı şöyle anlatmıştı:
“Zaten beş yüz seneden beri hatta daha evvelleri dervişlik kalmamış, herkes yalnız şeyhlik sevdasında olduklarından, bugünkü şeyhler de maalesef kemal bakımından noksan kişilerdir, bunlara şeyh deyip peşlerine takılmak bile doğru değildir. Bizim gençlik zamanlarımızda Küçük Hüseyin Efendi namında 100 yaşını geçmiş keramet ehlinden bir şeyh efendi vardı. Tekkesini tamire çalışanlara, “biz yıkılsın diye bakıyoruz, siz de yapmaya çalışıyorsunuz” diye söylemişler, gününün dervişlerinden herhalde bıkmış olmalılar ki böyle şikayette bulunmuşlardır.”
Aslında tekke ve zaviyelerin kapatılmasına karşı bile devam eden bu içsel eleştiri, sürekli kendini sigaya çekmek tasavvufta bozulmayı engellemek için yerleşmiş bir kültüre tekabül ediyor.
Hatta dikkat edilirse 1843 tarihli Miftah’ul Kulub’da da mana aleminde konuşturulan Hz. Muhammed, kisve giymiş, kemer bağlamış ama şeriattan sapmış sufileri eleştirmektedir.
Bu kitaptan 800 yıl önce 1046’da Nişabur’da Kuşeyri tarafından yazılan ve tasavvuf literatürünün temel eserlerinden biri kabul edilen Kuşeyri Risalesi’ndeki tarikat eleştirilerini bugün bir gazetede köşe yazısı olarak yayınlasanız kimse 1000 yıllık olduğunu fark etmez:
“...konuştukları zaman kendilerinden kendi namlarına başkasının, (Hakk’ın) konuştuğunu, tasarruflarında kendilerinin dışında bulunan bir velînin (mütevellî-i Hak) bulunduğunu (hal ve hareketlerinin Hak tarafından idare edildiğini) iddia etmişlerdir. Bazılarını yukarıda belirttiğim hususlar, içinde yaşadığımız şu zamanda bir dert halini almış ve bu durum uzayıp gitmiştir. Ben tenkit ve red dilini bu kadar uzatmak istemezdim. Çünkü şu tasavvuf yolunun ehli olan sûfîlerden kötü tarzda bahsedilmesini ve tasavvufun aleyhinde bulunanların bu sözleri sûfîleri ayıplamanın câiz olduğuna delil saymalarından endişe ederdim. Zira bu memleketlerde tasavvuf yoluna muhalif olan ve tarikatı reddedenlerin giriştikleri çetin mücadele bir dert ve belâ haline gelmiştir. Tasavvufta görülen bahis konusu rehavet ve kayıtsızlık sebeplerinin ortadan kalkmasını ümit ederek; ‘Allah Teâlâ, tasavvuf yolunun âdabına riayeti hiçe sayan, çok güzel dinî ve tasavvufî âdetlerden sapan kimselere belki lutuf ve ihsanda bulunur da onları irşat eder’ derim. Bir yandan zaman işleri güçleştirirken, diğer taraftan zamanımızda yaşayan kimseler, tercih ettikleri hareket tarzına aldanarak alışkanlıklarına devam etmektedirler.”
Yani karşımıza her devir suiistimale, yozlaşmaya, bozulmaya müsait ve bu yüzden kendi içinde de hal çareleri aramış bir kurum var.
Fakat çeşitli dönemlerde tarikatlar, tekkeler sadece bozuldukları, yoldan çıktıkları için kontrol ve denetim altına alınmaya çalışılmamıştı.
İktidarlar, kendileri için böyle yapıları tehlikeli buldukları için de bunu yapmak istediler.
Şimdi tekrar gündeme gelen 19’uncu yüzyılın ortalarından sonra yine eleştiriler artınca tarikatları denetlemek ve kontrol altına almak için kurulmuş Meclis- Meşayih’den neredeyse bir yüzyıl önce 1793’de III. Selim tarafından bilinen şeyhlerden kurulan bir meclise de şu görevler verilmişti:
“Şeyhler ve onların müritleri arasında itikadi bozuk, dalalet ve fesat sahibi olanların halleri teftiş edilerek Saray’a bildirilecek. Kendi başına izinsiz tekke açanlar ihbar ve men hatta tedip edilecek.”
100 yıl kadar sonra 1866’da Meclis-i Meşayih kurulduğuna göre devletin sopasıyla da bir çare bulunamamış görünüyor.
Meclis-i Meşayih’in kurulması da Bektaşi Yeniçeri Ocağı’nın halliyle zirveye ulaşan devlet-tarikat gerilimden ve devletin her alanda başlayan merkezileşme politikalarından ayrı düşünülemez.
Yani mesele tek başına dini değildi, hatta daha fazla siyasiydi.
Sadece son yüzyılın en önde gelen Halidi-Nakşi şeyhi olan Erbilli Esad Efendi’nin başına gelenler bile bunu söylemek için yeterlidir.
1880’lerde II. Abdülhamit’in damadının himayesinde Meclis-i Meşayih azası yapılan Esad Efendi’yi 1900’de Erbil’e sürgüne gönderen de II. Abdülhamit’ti. 1914’de İttihatçılar tarafından yeniden Meclis-i Meşayih azası yapılmıştı. 1931’de ise Menemen olayı yüzünden Erenköy’deki evinden 86 yaşında kollarından tutularak gözaltına alındı ve hapiste hayatını kaybetti.
Ne ilginçtir ki bugün yine tarikatların üstünde Meclis-i Meşayih gibi bir denetleme ve kontrol mekanizmanı kurulmasını savunanların başında iktidarla yakın ilişkileri olan ve Diyanet teşkilatında da etkili Erbilli Esad Efendi’nin Erenköy Cemaati (Hüdayi Vakfı) geliyor.
Ama unutmamak gerekir ki devletin fazlasıyla kontrolündeki Meclis-i Meşayih de bu derde çare olamamıştı.
Böylece 1925’de en radikal çözüme gidildi; tekkeler kapatıldı, tarikatlar yasaklandı. Hatta birine şeyh ya da derviş demek inkılap kanunlarına hala aykırı.
Peki sonuç ne oldu?
Bin yıllık gelenekleri olan tekkeler, tarikatlar hala yaşıyor. Yeraltında daha da güçlendiler. Bölündüler, parçalandılar, içlerinden kült yapılar çıktı.
Hatta bu kapatma ve baskı politikaları sayesinde bir de onlara bugün Türkiye siyasetini doğrudan etkileyen, dört yıl önce en büyüğü darbe teşebbüsüne bile kalkışabilmiş dini cemaatler eklendi.
Yani sonuç İsmail Kara’nın yazdığı gibi oldu:
“Tekkelerin kapatılması, tasavvuf kültürünün kendine mahsus kanallarla devam etmekle beraber, yasaklar dolayısıyla alt seviyelere doğru seyretmesi sadece dindar çevreleri değil herkesi daha sınırlı ve katı kültürel, estetik, dini çevrelere, hatta imkanları daha az bir dile ve iletişim imkanlarına, daha dar bir dünyaya mahkum etti.”
O yüzden son tarikat skandalı üzerine yeniden orijinal bir fikir ve çareymiş gibi tarikatlar kapatılsın, yasaklansın diyenlere hatırlatmak gerek.
İşte zaten bu kapatılmış hali.
Yazıda kullanılan kaynaklar:
İsmail Kara; Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam, Din İle Modernleşme Arasında, Dergah Yayınları
Mustafa Kara; Cumhuriyet Türkiyesi’nde Tarikatlar; Türkiye’de Tarikatlar içinde, İSAM Yayınları
.12/09/2020 02:54
11 Eylül’ü de konuşacak mıyız? 73 Hayır, 2001’de ABD’nin 11 Eylül’ünden değil, 40 yıl önceki bizim 11 Eylül’ümüzden bahsediyorum.
Ama önce biraz daha geriye gitmeliyiz.
1962 yılında Erzincanlı Müslüm Kara, pamuk tarlalarında işçi olarak çalışmak için köyünden kalkıp Çukurova’ya gider.
Bir gece aynı yerde kaldıkları işçilerden birinin altını çalınır. Müslüm suçlanır. Hapse atılır.
Hapiste Allah’a yalvarır “Allah’ım, gerçek suçluyu medyana çıkar. Doğacak ilk çocuğum kurban olsun sana”.
Gerçekten de bir sürü sonra polis gerçek hırsızı yakalar. Müslüm aklanır, hapisten çıkar, köyüne döner.
Ve adağını yerine getirir, 2.5 aylık çocuğunu öldürür. Karısı delirir.
Yakalanır. Suçunu itiraf eder. Adli Tıp “Aklı dengesi yerindedir” raporu verir.
Bu suçun cezası o tarihlerde idamdır.
Avukatı idamdan kurtulması için “Çocuğum gayri-meşruydu, o yüzden öldürdüm” demesini ister. Demez.
Katil olmadığını, Allah’a adağını yerine getiren iyi bir mümin olduğunu düşünmektedir.
Son çare avukatlarının dediğini yapar, sağlıklı düşünemediğim bir anda yaptım der. Böylece cezası idamdan müebbede dönüşür.
12 yıl hapis yattıktan sonra 1974’de (siyasi tutukluları önce kapsamayan daha sonra ancak Anayasa Mahkemesi kararıyla siyasi mahkumların yararlanabildiği) aftan yararlanıp hapisten çıkar. Ama tahliyesinden 20 gün sonra ölür.
Bu inanılmaz hikaye 1979 yılında Başar Sabuncu’nun yazdığı senaryoyla Atıf Yılmaz tarafından filme çekilir: Adak.
Müslüm’ü Tarık Akan’ın oynadığı film, Türkiye’nin ilk dökü-draması olur.
Olayın geçtiği gerçek mekanlarında çekilen filmin içinde drama sahnelerinin yanında Müslüm Koca’yı yargılayan mahkemenin hakimi, davayı inceleyen Adli Tıp’ın başındaki profesör, sosyologlar, psikologlar olayı anlatır.
Türkiye’nin bütün sinema salonlarında gösterime giren film, 1980 yılının eylül ayında Mersin’in Sağlık Mahallesi’ndeki yazlık Meram Sineması’nda da gösterime girer.
Sıcakların sürdüğü 10 Eylül gecesi başrollerinde Tarık Akan ve Necla Nazır’ın oynadığı filmi izlemek için sinemaya girmeye çalışan kalabalığın üzerinde yoldan geçen bir taksiden yaylım ateşi açılır.
Kör kurşunlar 10 yaşındaki Yılmaz Özkan, 12 yaşındaki Erdal Ongun ve Abdullah Yılmaz’ı öldürür.
4’ü çocuk 10 kişi de yaralanır.
Polis taksinin peşine düşer, taksinin şoförü Mustafa Antmen bir yol kenarında ölü olarak bulunur. Yozgat’ta ilkokul öğretmenliği yapan Antmen, yazları da Mersin’e gelip taksi şoförlüğü yapmaktadır. Arabasının saldırganlar tarafından gasp edildiği anlaşılır. Ama katiller bulunamaz.
Çocuğunu adak adadığı için öldüren bağnaz, cahil bir köylünün yerildiği filmin bir yazlık sinemadaki gösteriminde, bu kez cahil olmayan ama aynı bağnazlıkla bir siyasi dava için gözünü karartanlar tarafından öldürülen çocuklar...
Adları, tozlu arşivlere kaldırılmış 11 Eylül 1980 günkü gazetelerin, özel anarşi sayfalarındaki “9 kentte üçü öğretmen 17 kişi öldürüldü” başlıklarının altında kaldı.
11 Eylül günkü gazeteler Türkiye’nin her yerinden başka sıradan insanların kurbanı olduğu siyasi cinayet haberleriyle doluydu.
Ankara Gaziosmanpaşa’da bir evde sol görüşlü Osman Özen başından bir av tüfeğiyle vurulmuş halde bulunmuştu.
Ankara Cebeci’de ise kimliği belirsiz kişiler sağ görüşlü iki kardeşin; 25 yaşındaki Sıddık Tanrıverdi ve 20 yaşındaki Selim Tanrıverdi’nin yaşadığı evi basıp, ikisini yere yatırarak taramışlardı.
Kayaş’ta lise mezunu olduğu dışında bilgi verilmeyen Bektaş Boran, yine kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından açılan ateşle öldürülmüştü.
Kadıköy Feneryolu’nda bir eczaneye bomba atılmış, kırılan camlardan yoldan geçen bir kadın ağır yaralanmıştı.
Mersin’de o gün bir su kanalında Ahmet Kaya adlı bir gencin cesedi bulunmuştu. Yapılan otopside önce işkence edilip, sonra suda boğularak öldürüldüğü ortaya çıkmıştı.
Trabzon’da babasının bakkal dükkanının yakınlarındaki bir inşaata konan bombayı elleyen ilkokul öğrencisi Hakan Değirmenci feci şekilde parçalanarak hayatını kaybetmişti.
Eskişehir’de bir motosikletli tarafından taranan kahvehanede gazetelerde, “sağ görüşlü boşta gezer” olarak tarif edilen 25 yaşındaki Şahap Esen hayatını kaybetmişti.
Yine Eskişehir’de istasyonun arkasındaki vagonların arasında vurulan ama ismi tespit edilemeyen bir genç kaldırıldığı hastanede ölmüştü.
Malatya’da sabah Malatya Sigara Fabrikası’ndaki işine giden Namık Gültaş, yol üstünde silahla öldürülmüştü.
Yine Malatya’da Hasan Hüseyin Dede akşam uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetmişti.
Samsun Bafra’da ilkokul müdürü Ragıp Metin Atalay, evine gitmek üzere arabasına binerken silahlı saldırıya uğramış, hastaneye kaldırılırken yolda ölmüştü.
Gaziantep’te DİSK’e bağlı sendikacılar, 16 yaşlarında motosikletli iki kişinin saldırısında ağır yaralanmıştı.
Yine Antep’te Cumhuriyet mahallesinde ağabeyinin evinden çıktıktan sonra silahlı saldırıya uğrayan ve öldürülen sağlık memuru Mehmet Kartal’ın “sağ görüşlü olduğunun bildirildiğini” yazıyordu gazeteler.
Bursa’da Yediselviler’de bir eve gece giren saldırganlar açtıkları ateş sonucu evde oturan Bekir Orhan’ı ağır şekilde yaralamıştı.
Zonguldak’ta Karabük Demir Çelik Fabrikası’nda işçi olarak çalışan Murat Yiğit, gece evine giderken bir grubun saldırısına uğramış, önce dövülmüş, ardından başından vurulmuştu.
Fatsa’da Meşebükü köyünde yaşayan Mehmet Samsun, kendisine ait fındık bahçesinde uğradığı silahlı saldırı sonucu ölmüştü. Aynı köyde fundalık bir alanda cesedi bulunan Ahmet Gündoğdu’nun ise iki gün önce silahla öldürüldüğü tespit edilmişti.
Urfa Suruç’ta evine giden cezaevi başgardiyanı Bekir Hanas, başka bir cezaevi gardiyanı tarafından öldürülmüştü. Gazetelere göre olayın siyasi yönü olup olmadığıyla ilgili incelemeler sürmekteydi.
Bir gün önceki anarşi sayfalarındaki haberler de farksızdı:
“Adana’da biri er 5 kişi, Mersin’de 4, diğer illerdeki olaylarda ise 15 kişi öldürüldü”
Ondan önceki günkü de: “6 kentte ikisi öğrenci, biri eczacı 11 kişi öldürüldü”
Ve bir önceki günkü de...
Hatta 12 Eylül günü çıkan gazetelerde de 11 Eylül günü öldürülmüş onlarca insanın haberleri vardı.
Tüm bu sıradan insanların adlarını bir daha kimse duymadı.
Mersin’de bir yazlık sinemanın önünde taranan 10 ve 12 yaşlarındaki iki çocuk yaşasaydı, bugün belki de o yaşlarda torun sahibi olacaklardı. Ama o geceden bugün geriye hiç bir şey kalmadı. Öldürüldükleri sinema yıkıldı, yerine belediye yaşlılar için bir sohbet evi kurdu.
Google’a adlarını girdiğinizde haklarında hiç bir şey çıkmıyor.
İnternetin olmadığı bir devirde meydana gelmiş bir iç savaşta öldürüldükleri için adları tozlu arşiv sayfalarında kaldı.
Siyasi cinayetlere kurban gitmişlerdi ama siyaseten önemli değillerdi, aileleri ve yakın çevreleri dışında kimse onlara ne olduğuyla ilgilenmedi.
Pek çoğu solcuların ya da sağcıların “şehitlerimiz” listelerinde bile kendilerine yer bulamadı.
Üzerinden geçen 40 yılda kimse onlardan bahsetmedi.
12 Eylül’ün 40’ıncı yıldönümünde de kimse 11 Eylül günü, 10 Eylül günü, 9 Eylül günü sol-sağ çatışması denilip geçilen kör dövüşte, hatta solun kendi içindeki fraksiyon kavgalarında öldürülmüş, arada kalmış bu insanlardan bahsetmeyecek.
Haklı olarak darbenin ceberrutluğu üzerine konuşulacak , bir nesli hapislere tıkmasından, idamlardan, işkencelerden bahsedilecek ama üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen sıra yine bu kadar insan neden ve nasıl birbirini öldürdü sorusuna gelemeyecek.
Darbenin sosyalist solun veya ülkücülerin üzerinden silindir gibi geçtiği söylenecek ama bağnaz siyasi davalar uğruna bir neslin üzerinden nasıl silindir gibi geçildi sorusu, ülkenin okumuş gençleri nasıl bu kadar soğukkanlı cinayetler işleyebildi sorusu yine cevapsız kalacak.
“11 Eylül günü olan anarşi, 12 Eylül’de nereye gitti” gibi polemik cümleleri, aynı silahla bir gün solcu, öteki gün sağcı öldürülüyordu gibi ispatlanmamış iddialar, bu cinayetlerin ülkeyi askeri darbe ortamına hazırlanmak için işlendiğini söyleyen komplo teorileri, darbenin arkasında ABD vardı gibi büyük analizler ileri sürülüp, bu sorulardan yine kaçılacak.
Herkesten özeleştiri isteyen solcular, kimseye özeleştiri vermeyen ülkücüler bu karanlık yılların gerçek bir özeleştirisini yapmadan, neden oldukları ve darbeye zemin hazırlayan şiddetle tam olarak yüzleşmeden ulvi davalarına devam edecekler.
Sadece kayıplarından, şehitlerinden bahsedecek ama karşılıklı neden oldukları kayıplardan, aralarındaki katillerden bahsetmeyecekler.
Halbuki o cinayetlerin gerekçeleri, Allah’a adadığı adak için 2.5 aylık çocuğunu öldüren Müslüm Kara’nınkinden daha haklı, daha meşru ya da daha anlaşılır değildi.
12 Eylül darbesinin 40’ıncı yıldönümünde darbenin aramızdan aldığı insanlarla birlikte, darbe öncesindeki kör siyasi cinayetlerin kurbanı olmuş, bugün bir evin duvarındaki eski bir çerçeve içindeki siyah beyaz fotoğraflarda kalmış, belki de artık fotoğrafları duvarlardan indirilip dolaplara kaldırılmış sıradan, adsız insanlar da saygıyla hatırlanmalı.
Buna neden olan, bugün de siyaseti katılaştırmaya, uzlaşmalarının önünü kapatmaya devam eden ideolojiler, davalar, ütopyalar, kendi hakikatine sonsuz inanç, mutlak haklılık yanılgısı sorgulanmalı.
40 yıl mesafe almak, soğukkanlı analizler yapmak için yeterli bir süre.
12 Eylül sadece darbecilerden hesap sorulan değil, 11 Eylül’de olanlar için pişmanlık, mahcubiyet duyulan bir gün de olmalı.
Artık bir daha kimsenin bağnaz davaların adakları ve kurbanları olmaması için...
.14/09/2020 03:44
Has ipek kendini kırdırmaz 42 “Bir aydır Doğu Akdeniz’de araştırmalarını sürdüren Oruç Reis, kablolarını toplayarak Antalya limanına döndü.”
Dün Yeni Şafak gazetesinin haberi sayesinde, sekiz savaş gemisi eşliğinde Doğu Akdeniz’e doğru yola çıkışı ve ilerleyişi canlı yayınlarla an ben an aktarılmış Oruç Reis’in Antalya Limanı’na döndüğü duyuldu.
Gazetenin haberine göre “Geminin limana döndürülmesi kararı, bölgesel sorunların barışçıl çözümü kapsamında diplomasiye fırsat tanımak açısından atılmış bir adım olarak görülüyor.”
Yunanistan Başbakanı, bu adımdan duyduğu memnuniyeti ifade ederken, hükümetten ise saatler sonra Enerji Bakanlığı’ndan yazılı ve düşük profilli bir açıklama geldi ve “geminin aylık planlı bakım ve personel değişimi için limana geri döndüğünü” söylendi.
Uğruna savaşın kıyısına gelinen, Yunanistan’la fırkateyn tokuşturulan, Fransa’nın savaş gemilerini Doğu Akdeniz'e göndermesine neden olan, Macron’un yedi Akdeniz ülkesi lideriyle Pax Mediterranea ilan edip, Türkiye’ye laflar saydığı krizin merkezindeki bir gemiden bahsediyoruz.
Yeni Şafak bile dün bu haberi sosyal medya hesabından haberin sonuna “Sizce doğru karar mı” diye sorarak duyurabildi.
Nitekim okurlar da bu ani geri dönüşü anlayamamış görünüyordu.
Eh, “Bu sefer savunma yapmayacağız. Çünkü; "Savunma Yüzyılı" bitti. 20. yüzyıl parantezi kapandı. Dünyanın ezberini bozacağız” hamasetiyle çoşturulmuş, günlerdir televizyonlarda Türk ordusunun kaç günde Atina’ya varacağıyla ilgili bahisleri izleyen okurların bir anda diplomasinin sakin sularına dönüşe alışması kolay değil.
Diplomasi bazen sert oynamayı hatta askeri diplomasiyi de gerektirebilir ama iç kamuoyuna yüksek sesle sadece “asla geri adım yok, savaşsa savaş” mesajlarını verip, sadece taarruzları, ileri hamleleri açıktan yaptıktan sonra diplomatik geri adımların sessiz sedasız, kuytuda kenarda duyulması muhakkak bir şaşkınlık yaratacaktır.
Sertlik kıvamını kaçırmanın zararları bunlar.
İç kamuoyunu coşturmak için yarın masaya oturmak zorunda kalacağınız muhataplarınızın yüzüne bakmanızı zorlaştıracak sözler de etmemek gerek.
Mesela, sahada karşı karşıya gelinen Macron’a cevap verirken, bütün Fransızları hedef alıp “20’inci yüzyılda hangi askeri başarınız var, bir Napolyon var, o da zaten Fransız sayılmaz, Korsikalı” demek gibi.
Ya Fransız Meclis Başkanı da çıkıp, sizin de “İstiklal Harbi’nden başka ne başarınız var, Atatürk de zaten Selanikli” deseydi?
Konuyla hiçbir ilgisi yokken Macron’un heyheylenmelerine “Siz de Cezayir’de katliam yaptınız” demek de öyle. Üstelik bunu söylediğiniz, Cezayir için insanlık suçu demiş ve bu yüzden tefe konmuş ilk Fransa Cumhurbaşkanı.
Dış politikada diplomasi kitaplarını kapatıp sürekli tarih kitapları açık dolaşınca bütün dönemsel, geçici çatışmalar, karşı karşıya gelişler, ezeli ve ebedi mücadelelere dönüyor.
Asla düşmanlıkların bitmediği, asla kimsenin değişmediği sahte bir tarihi süreklilik çizgisi çiziliyor.
Çıta bir hayli yukarı çıkarılıyor, toplum da o hamasete fazlasıyla alışıyor, daha azı kimseyi kesmiyor.
Sadece iktidarın destekçilerini değil, bunun altında kalmayan muhalefeti de.
Geçen hafta 9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu için CHP’li Datça Belediyesi’nin attığı tweet bunun son bir örneğiydi.
Belediye kutlama için daha önce de sosyal medyada çok dönmüş mizahi bir görseli seçmişti:
“Su soğuk ama girince alışıyorsun- Yunan İşgal Ordusu Başkumandan Trikupis”
Tabii mesaja çok sayıda tepki ve düzeltme geldi.
Bir kere Trikupis’i 9 Eylül’de Türk orduları İzmir’den denize dökmüş olamazdı. Çünkü Büyük Taarruz sırasında 29 Ağustos’ta askerleriyle birlikte teslim olmuştu.
Yani Türk kuvvetleri İzmir’e girerken, ordunun esiriydi.
Ayrıca fotoğraftaki uzun bıyıklı asker de Trikupis değildi.
İstiklal Harbi’ndeki başka bir Yunan komutandı: Albay Nikalaos Plastiras.
Ukrayna’da Kızıl Ordu’ya karşı Beyaz Ordu’yla birlikte savaşmış ve yenilgi üzerine Anadolu’ya gönderilmiş 5/42 Evzon Alayı’nın komutanıydı.
Onun alayı Sakarya Savaşı’nda Türk ordusunu çok zorlamış, kuvvetleri ancak Sakarya nehrinin karşı kıyısında durdurulabilmişti.
Bu yüzden de Türk tarafından Evzon Alayı’na “kara biber”, “şeytanın askerleri” gibi adlar takılmış, hatta hakkındaki Yunanca bir biyografiye göre Atatürk bile Plastiras için iyi asker olduğunu teslim eden sözler söylemişti.
Ama Albay Plastiras da Türk ordusunun 9 Eylül’de “denize döktüğü” Yunan kuvvetleri içinde değildi.
Çünkü Yunan ordusu 30 Ağustos’tan itibaren gemilerle İzmir’den ayrılmaya başlamıştı. Albay Plastiras da kalan kuvvetleriyle birlikte 9 Eylül’den çok önce Sakız adasına kaçmıştı.
Bizdeki “Yunanlıları denize dökmek” denen olay, Yunanlılar için Kral’ın ve hükümetinin bardağı taşıran son beceriksizliğiydi.
Çünkü Yunan hükümeti, savaşı kaybettiği gibi, 30 Ağustos’tan 9 Eylül’e kadar İzmir’e doğru ilerleyen Türk ordusunun önünden kaçan İzmir ve çevresindeki Rumları da tahliye edememiş, İzmir limanına yeterli sayıda gemi gönderememişti.
Bu yüzden Sakız adasında bulunan Albay Plastiras ve Midilli adasında Albay Gonatas liderliğinde hükümeti devirmek ve Kral’ı istifaya zorlamak için bir cunta kurulmuş, Atina’da uçaklarla Kral’ı istifaya çağıran bildiriler atılmış, nitekim İzmir’in kurtuluşundan iki gün sonra 11 Eylül’de darbeyle Kral Konstantin ve hükümeti devrilmiş. Yönetim Plastiras ve albay cuntasının eline geçmişti.
Bir ay sonra Plastiras ve arkadaşları, Altılar Mahkemesi adı verilen davada yanlış kararlarıyla yenilgiden sorumlu tuttukları Yunanistan’ın eski başbakanları Petros Protopapadakis, Dimitrios Gunaris ve Nikolaos Stratos, eski bakanlardan Yorgo Baltacis ve Nikolaos Stratos ile Anadolu’da Yunan ordusunun başındaki son komutan olan Yorgo Hacıanestis’i yargılayıp, idama mahkum etmişti.
Sakarya Meydan Savaşı’ndaki yanlış komutası yüzünden suçlu bulunan Kral Konstantin’in kardeşi Prens Andrew de suçlu bulunup sürgüne gönderilmişti. Prens’in bir sebze kasasına saklayarak ülkeden kaçırdığı oğlu Prens Philip, halen Kraliçe Elizabeth’in eşi olan Prens Philip.
Yani Datça Belediyesi’nin denize dökme esprileri yaptığı Plastiras, Anadolu’nun işgal kararını veren Yunan karar vericileri idam ettiren de kişiydi.
Bizim İstiklal Harbi, Kurtuluş Savaşı dediğimize Yunanlılar “Küçük Asya Bozgunu” diyorlar. Bu bir tanımlama değil, tarih kitaplarında kullanılan resmi ad. Çok erken bir vakitte tarihlerindeki bu bozgunla yüzleşmişler, sorumlularından hesap sormuşlardı.
Plastiras’ın has adamı olduğu Venizelos’un Türkiye ile barış siyaseti izlemesi de bu erken hesaplaşmanın bir sonucuydu.
Bizzat Türk ordularına karşı savaşmış Plastiras da aynı Türkiye dostu siyasi çizgiyi izledi.
Çok çalkantılı bir hayat yaşamış, iki kere daha darbeye kalkmış, muhalefet partisi liderliği yapmış, üç kez başbakan olmuştu.
1950 ile 52 arasındaki başbakanlıkları Türkiye ile Yunanistan’ın elele NATO üyesi olduğu zamanlara denk gelmişti.
Yunanistan Başbakan’ı ve Dışişleri Bakanı olarak Türkiye’deki muhataplarıyla çok yakın ilişkiler kurmuş, Türk gazetelerine Türkçe başlayan röportajlar vermişti.
Hatta bir röportajında “Türkiye ve Yunanistan’ın yakın istikbalde bir federasyon haline geleceğine inanıyorum. Türkiye ile Yunanistan birlik oldukları ve tam manasıyla kaynaştıkları takdirde müstevli devletin herhangi bir harekete geçmelerinden önce iyice düşünmeleri gerekecektir” demiş, “Doğu Akdeniz’in güvenliği Türkiye ve Yunanistan’ın ortak askeri kuvvet oluşturması gerektiğini” söylemişti.
Plastiras çok sayıda Türk askerinin şehit olmasına neden olmuş bir Yunan komutandı.
Onun uzattığı eli sıkanlar da daha 15-20 yıl önce yakınlarını bu savaşlarda kaybetmiş, bizzat cephelerde savaşmış Cumhuriyetin ilk kuşağıydı.
Ama kimse uzatılan o eli “sizin elinizde şehitlerimizin kanı ver, ülkemizi işgal etmeye çalışmış generallerdiniz” diyerek geri çevirmemişti.
Tarih defteri olayın üzerinden 20 yıl geçtikten sonra çoktan kapatılmıştı.
Ama 100 yıl sonra, Ege’de Yunanistan’la kriz vesilesiyle, doğrudan İstiklal Harbi’ni yaşamış kuşağın kapattığı tarih defterleri yeniden açılıp, sanki dün olmuş gibi bir öfkeyle “denize dökmek” üzerinden mizah yapılabildi.
Tarih sürekli bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden kurulur.
Bu yüzden tarihteki savaşları, kavgaları ezeli ve ebedi zannetmek büyük hatalara neden olabilir.
20 yıl sonra, pek çok arkadaşlarını öldürmüş bir komutanla el sıkışıp görüşmüş, o savaşlarda savaşmış askerlerden, o günleri bizzat yaşamış Cumhuriyet’in ilk kuşak kadrolarından bile daha kindar olmaya herhalde vatanseverlik diyemeyiz.
Güncel diplomatik sorunları konuşurken birden tarih defterlerini açıp, pek çoğu yanlış, hamasi bilgiyle muhataplarını rencide etmek de büyüklük olmasa gerek.
Türkiye’nin cumhuriyet tarihindeki en büyük askeri hamlesi 74 Kıbrıs Harekatı’ydı. O harekattan bir kaç ay sonra BBC’ye çıkan zamanın Başbakan’ı Bülent Ecevit şöyle demişti:
“Yunanlar uluslararası sorunlara gerçekçi bakarsa, yenilgi duygusuna kapılmamaları gerekir. Ancak maalesef bu meselelere gerçekçi ve güncel bir açıdan bakmıyorlar. Bizans tarihinin hatıralarını canlı tutmaya çalışıyorlar. Enosis’in maddi ve manevi unsurlarıyla Helenizm ideallerine sahipler. Dünyada bu tür tarihi zaferlerle ilgili hayallere önem veren hiçbir ulus, günümüz dünyasında huzur bulamaz. Çok daha yakın bir döneme dair imparatorluk geçmişi olan Türkiye, eski topraklarını ilhak etmeye dair benzer hayallere sahip olsaydı Türkiye bugün ne durumda olurdu? Tüm komşularımızla aramız kötü olurdu.”
Acaba Ecevit, bugün bile izleyince çok cool ve karizmatik gelen bu konuşma yerine, Yunanlıların 400 yıl Osmanlı idaresi altında yaşadığını hatırlatsaydı, İstiklal Harbi’nde nasıl İzmir’den Yunan ordusunun denize döküldüğünden bahsetseydi daha mı güçlü ve haklı görünürdü?
Tarih defterlerini sürekli açık tutunca, güncel krizleri tarihi hesaplaşmaların bir parçası gibi gösterince, o kadar büyük laftan sonra diplomasiye şans vermek için sismik araştırma gemisini Akdeniz’den Antalya limanına çekmek gibi yerinde hamleler de bu büyük tarih anlatısı içinde geri adım ya da zayıflık gibi görünür. Halbuki has ipek kendini kırdırmaz.
.16/09/2020 03:55
Gofretten darbeyi kimler yedi? 56 Bundan üç yıl önce 31 Mart’ı 1 Nisan’a bağlayan gece sosyal medyada bir reklam filmi hızla yayılmaya başladı.
Ülker’in resmi twitter hesabından paylaşılan 1 Nisan “eşek şakaları” temalı reklam aslında 10 gündür gösterimdeydi.
“1 Nisan yaklaşıyor, tuhaf şeyler oluyor” diye başlayan reklamda bozuk, gizemli, korkutucu bir ses Ülker’in “Mutluluk her yerde” sloganı için yazılmış şarkıyı söylüyordu:
“mutluluk planlanır, mutluluk şakalanır. mutluluk orada mutluluk burada karşına çıkabilir küçük kardeş olmak şakaya maruz kalmak zorlu kardeş hayatı şimdi hesaplaşma zamanı”
Bu sırada çeşitli 1 Nisan eşek şakaları gösteriliyordu.
“Eve dönerken bir parlama gözünü alacak. Evini folyoyla kaplı bulacaksın...
“Aniden kendini kale direği olarak bulacaksın. Pis burunla çekilmiş şutlar seni bulacak.”
“Bir mekanda tatlı tatlı tatlı siparişi vereceksin. Ama acılar seni bulacak”
Reklamın sonunda da şöyle deniyordu:
“1 nisan geliyor, hesaplaşma zamanı yaklaşıyor. sana süprizlerim olacak #kücükkardeşolmak bunu gerektirir.”
İzleyince absürd, tuhaf gelen bu reklam “Küçük kardeş olmak” temalı bir dizi reklamın parçasıydı. Seride başka reklam filmleri de vardı.
Bu reklam kampanyası için kucukkardesolmak.com diye bir site açılmış, küçük kardeşlere “abilerinizden, ablalarınızdan intikam alma zamanı, onlara 1 nisan şakaları yapın, sitede bizimle paylaşın, biz de şakanıza sponsor olalım” deniyordu.
Cin fikirli reklamcıların epey zorlama bir reklam filmi ve kampanyası vardı karşımızda.
Ama kim derdi ki küçük kardeşlere abinin, ablanın pastasının üzerine acı biber ekip eşek şakası yap diyen bir 1 Nisan reklamından, subliminal Cumhurbaşkanı’nı zehirleme mesajı çıkarılacak!
Ama Türkiye’nin ruh hali buna fena halde uygundu.
Bir yıl önceki darbeyle psikolojiler bozulmuştu, 15 gün sonra da kritik bir referanduma doğru gidiliyordu, her şey siyaseten kullanıma açıktı.
Bir de üstene o gecenin akşamında aralarında Atilla Taş’ın da olduğu “FETÖ” iddiasıyla tutuklu yargılanan 21 yazar-gazeteci için mahkeme tahliye kararı vermişti.
Tahliye kararları, geçenlerde meşhur bir trolün anlattığı gibi sosyal medya temyiz mahkemesinden dönmüş, gazeteciler, kapıda aileleri tahliyelerini beklerken hapishanede tekrar tutuklanmıştı.
O gece hepsi birleşince ortaya bir reklam filminden delice bir paranoya çıktı.
Kuyuya taşı ilk kim attı, ilk kim reklam filmine subliminal darbe mesajları görerek algıyı yönlendirdi kısmına az sonra geleceğiz.
Ama bu ilk taştan sonra bu reklamda gizli darbe, suikast planları olduğu fikri bir anda dolaşıma girdi ve hemen kabul gördü.
Reklamı her izleyen, başka bir gizli mesajı deşifre ediyordu.
O gün yani 1 Nisan günü Erdoğan Diyarbakır’da konuşacaktı.
Reklamda geçen “1 Nisan yaklaşıyor, hesaplaşma zamanı geliyor” bu mitingde Erdoğan’a yönelik gizli bir suikast girişimi mesajıydı.
Hatta reklamın bir yerindeki 04.00’ü gösteren saat de bu suikastın 16.00’da yapılacağını söylüyordu.
Bazılarına göre ise bu saat 1 Nisan gecesi darbenin saat 04.00’de start alacağı anlamına geliyordu.
Neden bu kadar gizli planlar herkesin göreceği bir reklam filmine saklanıp riske atılsın sorusu kimsenin ilgisini çekmiyordu.
Gece ilerledikçe daha da yaratıcı şifreler çözüldü.
Reklamdaki eşek şakalarından biri olan ‘Evini folyoyla kaplı bulacaksın’ın baş harfleri çıkarılmıştı: EFKB. Bu uzaktan kumanda ile patlatma sistemi demekti. Mesaj açıktı:
“Filmde evini folyoyla kaplı bulacaksın” diyor ve PATLAMA. EFKB, yani uzaktan patlatma sistemi. Erdoğan iyi korunmalı, aman dikkat.”
Ama reklamda tek bir tehdit yoktu ki!:
“Ülker'in reklam filmindeki pastanın üstüne bir şeyler ekleniyor. Erdoğan’ı zehirleyin diyorlar. Allah sizi kahretsin.”
“Direğe bağlanmış insan figürü. Yani tutuklanma olamaz mı?”
Kelime kelime, fotoğraf fotoğraf reklam deşifre edildi.
Reklamda geçen “küçük kardeş olmak”, “Küçük Amerika Türkiye” demekti. “Şimdi hesaplaşma zamanı” 16 Nisan öncesi beklenen kalkışma. “Acılar seni bulacak”, “Nisan geliyor, hesaplaşma zamanı” zaten apaçık tehditlerdi.
Ama hızını alamayanlar, daha açık olmayan tehditleri de deşifre ettiler.
Hem de akıllara gelmeyecek bir yöntemle:
Reklam filmdeki sesleri tersten yavaşlatılmış olarak dinleyerek!
Bir anda sosyal medya korkutucu ağır çekim anlaşılmaz ses videolarıyla doldu. Yüzde 80 yavaş modunda, bası azaltılmış olarak dinleyenler başka, yüzde 60 yavaş modunda baslı dinleyenler başka gizli mesajlar duyuyordu.
Aslında hiçbir anlamı olmayan seslerin altına altyazı olarak kim ne yazarsa, psikolojik olarak kulaklar da onu duyuyordu.
“Ramazan şakası” denildiğini yani Mısır’daki darbeyle ilgili gizli bir mesaj verildiğini duyanlar da vardı, “Millet alkışlanır, şarkılar okunur, dualar okunur, dağlar taş olur, Allah’ı unuttum, Allah’ın sınavı yaklaştı” gibi sesler duyduğunu iddia edenler de...
Gece yarısı binlerce insan bu anlaşılmaz korkutucu sesler içinden gizli mesajları çözmeye çalışıyor, aynı zamanda korku filmi gibi olan bu şeytani akla lanet okuyordu.
Tepkilerin hedefinde tabii ki anında FETÖ’cülüğü ilan edilmiş, hemen bir operasyonla hesap sorulması istenen Ülker vardı.
Önce Ülker’den rasyonaliteye çağıran bir açıklama geldi:
“Bir şaka reklamı, başlatılan bir sosyal medya kampanyası ile farklı noktalara çekildi, içinde asla olmayan ve olması dahi düşünülemeyecek anlamlar yüklenerek markamıza yönelik olumsuz yargılar oluşturulmaya çalışıldı. Reklam film görüntüleri ve üzerindeki yazılarla oynanarak deformasyon oluşturuldu ve sanki bu görüntü ve sözler markamıza aitmiş gibi lanse edilmeye çalışıldı. Aslında, Ülker'i hedef almış gibi görünmekle birlikte, milletine ve ülkesine bağlı saygıdeğer vatandaşlarımızı da tahrik etme ve hasmane tutum almaya zorlamayı amaçlamıştır. Bu vesile ile bu haksız algıdan incinmiş olan tüm vatandaşlarımızdan da ayrıca özür diliyoruz."
Ama açıklama linçi durdurmayınca bu kez Murat Ülker, bu paranoyalara hak veren bir tweet attı:
"Yurtdışındayım. Şimdi duydum. Haber verenlere teşekkürler. Kumpası kuranlar hak ettiklerini bulacaklar. Milletimizin yanındayız"
Aralarında benim de olduğum bu paranoyayla dalga geçenler de bizzat patronun “kumpas” diyen bu açıklamasından sonra ağır bir linçle karşılaştı.
16 Nisan referandumu öncesi halkı teyakkuz haline sokacak fırsat tepe tepe kullanıldı.
En popüler mesajlardan bir kaç örnek:
“Can verirken salavat getiren, şehid olurken Cennet'i gören bir millete ne korku, ne keder ey #Ülker”
“Ülker hepimizin gözüne sokarcasına 1 Nisan darbe tehditinde bulunurken sahibi ise yurtdışında. Teyakkuzda olmamız için bir sebep daha!”
“Bu millet darbecilere, darbe severlere haddini bildirdiyse Ülker'e de haddini bildirecektir...”
“Soruyorum; Sözüm ona bu reklam filmi ile kime ve neye HİZMET ediyorsunuz @Ulker Hangi abi ve ablalara mesaj gönderiyorsunuz?”
“Ülker reklamı subliminal mesajı aşmış, doğrudan mesaj veriyor. Büsküvi çikolata firması nasil bir hesaplaşmadan bahsedebilir. Kim ne üfledi!”
“Küçük kardeş olmak = Küçük Amerika Türkiye Şimdi hesaplaşma zamanı = 16Nisan öncesi beklenen kalkışma Pasta sahnesi = Suikast (zehirlenme)” “Bu olayın arkasında Nato ve CIA var. Sokaklara çıkmasın kimse. Erdoğan gereken çağrıyı yapar bize, en ufak taşkınlık onlar için bahane olur.!”
“Zaman gazetesi sübliminal mesajları gibi olmuş... Abiler ablalar... Küçük kardeşler... 1 Nisan'da büyük sürprizler..”
“Ülker'in reklamından tiksinmek ve subliminal mesaj aramak için paranoyak olmaya gerek yok. Bir şeyler dönüyor birkaç gündür. Tedbir şart !”
“Alçakça hazırlanmış bir reklam filmiyle milletimize bir tehdit daha yapıldı 2)Bilinçaltı korku oluşturma 3)FETÖ içi tekrar moral aşılama”
“Tabi tabi ... Bi de yedik... Alçak herifler... Bu halk size subliminal bir mesaj verecektir...”
“Reklam filmiyle basbayağı tehdidi yedik. Hiç bir şirket kendine böyle alenen vurmaz. Başından beri iyi niyet yoktu ki ayaklarına dolanıverdi.”
(Daha fazlasını merak edenler o gece atılan ibretlik tweetleri buradan okuyabilirler. https://twitter.com/search?lang=tr&q=darbe%20until%3A2017-04-01%20since%3A2017-03-31&src=typed_query)
Ama iş sosyal medyada kalmadı.
“Bu gece bize uyku yok” mesajlarını, Kısıklı’da toplanma çağrıları izledi:
“Evden tedirgin beklemek istemeyenler Kısıklı'ya geliyor. Nöbetçiler yerlerine gidiyor. Ben de yoldayım. Vatan görevi kutsaldır”
“Gelmek isteyen olursa ben birazdan Kısıklı'da olacağım. Bu gece uyumak yok!”
Gerçekten de gece yarısı aralarında milletvekillerinin, belediye başkanlarının olduğu yüzlerce kişi Kısıklı’da Cumhurbaşkanı’nın evinin karşısında nöbet tutmaya başlamıştı.
Toplanan kalabalık adına açıklama yapan AK Parti İstanbul Milletvekili Metin Külünk şöyle dedi:
“Bu milleti 1 Nisan şakasıyla tehdit ederek boyun bükecek bir millet değiliz. Bu ülke bizim, bu vatan bizim, bu devlet bizim, bu cumhuriyet bizim. Bize kimse sömürge muamalesi yapamaz. Bu ülkenin bir tane başkomutanı vardır, o da Recep Tayyip Erdoğan’dır" dedi.
Ertesi gün iktidara yakın gazeteler bu reklam filmi ve darbe paranoyasıyla ilgili haberlerle doluydu. Reklamı yapan şirket, reklamcı teşhir ediliyordu.
Ülker bu reklamın hazırlanmasında görev yapmış bütün çalışanlarını soruşturma için açığa aldığını açıkladı. Reklamı yapan şirketler açıklama yaparak birbirilerini suçladı, reklamı hazırlayan çalışanının istifa ettiğini duyuruldu.
Olay o kadar büyüdü ki, referandum kampanyasının bir parçası haline geldi.
Başbakan Binali Yıldırım, katıldığı televizyon programında reklam için “İzlemedim ama duydum. Yersiz anlamsız insanlara bir anlamda o darbe günlerini hatırlatan birtakım ifadeler varmış. Bir hesaplaşmadan bahsediliyormuş. "Ablalar abiler" gibi birtakım yersiz laflar içeren ve zaten toplumda bir tedirginlik var bu tedirginliği tetikleyen maalesef talihsiz bir reklam” dedi.
Sonra pek çok şey gibi, gizli darbe, suikast mesajlarının hem düzden hem tersten yerleştirildiği bu şeytani reklam unutuldu. Açıldığı duyurulan soruşturmadan da bir şey çıkmadı.
O gece yaşanan delilik hali unutuluyordu ki dün sosyal medyaya bir blog linki düştü.
Boğaziçi mezunu genç bir reklamcı, reklam ajanslarında gördüğü kötü muameleleri, mobbingleri, aralarında ödül almış Mersin Arslanköylü Ümmiye Koçak’la Ronaldo’yu buluşturan reklam filminin de olduğu işlerinin nasıl çalındığını, kendisine bu muameleleri yapan reklamcılardan intikam almak için ettiği intikam yeminlerini, intikam anı için onların işlerini takip etmeye başladığını anlatıyor ve konu 1 Nisan 2017 gecesine geliyordu:
“Derken sevgili dostlar; Ekşi’de yediğim lincin ve intikam yeminimin üzerinden sadece 10 gün geçmişti ki, ilahî bir şey oldu. 31 Mart’ı 1 Nisan bağlayan gece, önüme Ülker’in 1 Nisan reklam kampanyası dahilinde, çok ilginç bir reklam düştü. Muhtemelen bu reklamı ilk gören kişilerden biri bendim.
Bakın o gece, benim kafam milyon değildi. Milyar değildi. Trilyon da değildi. O gece benim kafam, gerçekten katrilyondu. Kafam gerçekten çok güzeldi sevgili dostlar… Evde Rocky’nin ünlü soundtrack’i Eye of the Tiger eşliğinde, duvarları yumruklayarak, hayatımın en kötü 10 gününü geçirmiştim. Sinirim inanılmaz bozuktu ve kelimenin tam anlamıyla, intikam aşkıyla yanıp tutuşuyordum. Ve önüme düşen bu reklam filminin sloganı ise “Şimdi Hesaplaşma Zamanı” idi.
Reklam gerçekten enteresandı ve sesiyle, müziğiyle, görüntüleriyle şiddet öğeleri barındırıyordu. Artniyetli birileri tarafından, sağa sola çekmeye çok müsaitti. Muhtemelen o gün, dünya üzerinde benden daha art niyetli bir insan da yoktu.
Bu arada Ekşi’de yediğim linç, aklıma müthiş bir fikrin gelmesini sağlamıştı. “Zeki çocuklar” olarak bildiğimiz Ekşi Sözlük’teki zekâ ortalaması bile içler acısı vaziyetteydi, bunu görmüştüm.
Yani sosyal medya dediğimiz ortamda, sürü psikolojisiyle hareket eden ve bildiği/bilmediği, anladığı/anlamadığı her konuda, müthiş bir özgüvenle yorum yapan milyonlarca cahil ve aptal insan vardı. Ki o dönem, Türkiye’nin tek gündemi de darbe meselesiydi. Herkes darbeyle yatıyor, darbeyle kalkıyordu. Yani ben, bu reklamın sübliminal darbe mesajları verdiğini iddia etsem, elbet buna inanacak ve bu fikrimin yayılmasını sağlayacak birileri olacaktı. Hemen Twitter’a girdim ve sıradan, anonim bir hesapla, bu reklamın sübliminal darbe mesajları verdiğini, bu nedenle de tetikte olmamız gerektiğini belirten bir tweet attım. Ardından bu tweet’ime; Büyük Resmi Görme Uzmanı çok takipçili hesapları ve troll’leri tek tek etiketlemeye başladım. Birkaç tanesi retweet etti. Hemen ardından konu Ekşi’ye düştü. Çok kısa bir süre içerisinde de virale dönüştü ve günün en çok konuşulan konusu olmayı başardı. Artık herkes bu reklamın darbe mesajları verdiğinden bahsediyor ve sokağa çıkma çağrıları yapıyordu.”
Yani ilk taşı reklamı yapan ajanstan intikam almak isteyen eski bir çalışanı atmıştı. Kulaklara karpuz suyunu o kaçırmıştı. Onun yönlendirmesiyle, “burada subliminal darbe mesajı veriliyor” demesiyle algılar oraya yönlenmişti. Üstelik bunu yapan da Erdoğan’ı devirecek bir reklam filmini yapmayı hayal eden Gezici bir reklamcıydı.
Ama intikam için atılan taş bir çığa dönmüştü ve sonuçları da ağır olmuştu.
O geceki paranoyak linç yüzünden gazetelerde adı deşifre edilen reklam yazarı Türkiye’yi terk edip ABD’ye yerleşmek zorunda kaldı.
O akşam haklarında tahliye kararı verilen 21 gazeteci tahliye edilmedi ve yeniden tutuklandı. Çoğu üç yıldır hala cezaevinde.
O geceki linçten ve tehditlerden sonra Ülker, kendi kurduğu Şehir Üniversitesi’ni de yüzüstü bırakarak Türkiye’den uzaklaştı.
O gecenin de katkılarıyla sürekli canlı tutulan darbe psikolojisi içinde 15 gün sonra yapılan referandumda “Evet”ler az farkla önde çıktı ve Türkiye’nin yönetim sistemi kökünden değişti.
Peki o gece kimler Gezici bir reklamcının algı operasyonuna gelmişti?
Tabii ki en önde gelen külyutmaz iktidar destekçileri, her şeye algı operasyonu diyenler, sürekli büyük resmi görenler, bütün kirli planları deşifre edenler, algı oyunlarını bozanlar...
Üç yıl önce 1 Nisan gecesi bu gofretten darbeyi yiyenler aslında ne kadar kolayca manipüle edilebildiklerini, algılarıyla ne kadar kolay oynandığını da göstermiş oldular.
Blog yazısını yazan reklamcı, yazısına “Anlatılan benim hikayemdir” başlığını atsa da aslında bu anlattığı maalesef bizim de hikayemizdir.
.19/09/2020 02:33
Müge Anlı nasıl en ‘güvenilir’ yargı kurumu haline geldi? 61 2018 yılında Danıştay 8. Dairesi, Türk Eğitim-Sen’in başvurusu üzerine, 2013 yılında Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliği'nin "Öğrenci Andı" başlıklı 12. maddesini yürürlükten kaldıran düzenlemeyi iptal etti.
Yani Türkiye’nin demokratikleşme, çözüm süreci yıllarında okullarda her sabah okutulma zorunluluğu kaldırılan Andımız, Cumhur İttifakı yıllarında geri döndü.
MEB bir karar vermediği için hala geri dönmüş sayılmaz.
Ama meselemiz bugünlük bu hızlı konjonktürel değişimler değil.
Bu kararla başlayan hukuki bir skandal.
2018 yılında bu kararı protesto etmek için Memur-Sen’e bağlı Eğitim-Bir-Sen 81 ilde basın açıklamaları yaptı.
Bu basın açıklamalarını duyurmak için Memur-Sen ve Eğitim-Bir-Sen’in genel başkanı olan Ali Yalçın, sosyal medya hesabından şöyle bir tweet attı:
“81 İLDEN BASIN AÇIKLAMASI YAPIYORUZ Yürütmenin yerine kendini koyarak,hukuka uygunluğu denetleme yetkisini aşan Danıştay'ın Öğrenci Andı kararına bugün 81'den"Basın Açıklaması" ile tepki vereceğiz.”
Taha Ün, herhangi bir yorum yapmadan, siyasi olarak da desteklediği bu eylemin duyurusunu paylaşmıştı.
Sonra, Taha Ün’ün RT’sinden gören gerçek ismini kullanmayan Mahir Tilki adlı bir hesaptan hem Memur-Sen Başkanı Ali Yalçın’a hem de Taha Ün’e mentionlanan, “ırzını...” diye başlayıp “...bedevileri” diye biten ağır bir küfür tweeti atıldı.
Bu ağır küfür üzerine Memur-Sen Başkanı Ali Yalçın’ın avukatları küfür eden kişinin gerçek ismini ve adresini de tespit ederek suç duyurusunda bulundular.
Buraya kadar her şey normal.
Şikayet üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 2018 yılında soruşturma başlattı.
Soruşturmanın üzerinden iki yıl geçti.
Dün olanları aynı zamanda Taha Ün’ün eşi olan Gelecek Partisi’nin Genel Başkan Yardımcılarından Sema Ün’ün mesajlarından okuyalım:
“Sabah 7.45 gibi kapıyı vurup geldiler. Arama izinleri olduğunu söylediler. Taha’yı uyandırdım. Polisler bir hakaret davası olduğunu söylediler. Bize hiçbir tebligat gelmediğini söyledim. Orası bizi ilgilendirmez dediler. Evin aramasına ilişkin işlemlere dair tutanağın tutulmasının ardından karakola götürdüler. İfadenin savcılıkta alınacağı söylenmiş orada. Kelepçe takarak Kartal Anadolu Adliyesi’ne götürdüler. O ana kadar hiçbir şey bilmiyordu.”
Neyse ki Taha Ün, savcılık ifadesinin ardından serbest bırakıldı.
Şimdi bir kere daha özetleyelim.
Twitter’da RT ettiği bir tweete, başka birinin ettiği küfür yüzünden hakkında yakalama ve ev arama kararı çıkarılan, kelepçelenen birinden bahsediyoruz.
Olayı daha da büyük skandal yapan açıklama ise Memur-Sen hukuk müşavirliğinden geldi.
Sosyal medya hesabından açıklama yapan Memur Sen, “Konfederasyonumuzun ve Genel Başkanımızın Taha Ün’e yönelik herhangi bir suç duyurusunda bulunmadığını kamuoyuyla paylaşırız” dedi.
Yani gözaltına alındığı hakaret soruşturmasında hakkında bir şikayet dahi yoktu.
Ama hakkında şikayet dahi olmamasına rağmen, okuma yazması olan herhangi birinin dahi küfrü başkasının ettiğini anlayacağı bir soruşturmada Taha Ün hakkında, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndaki bir savcının talebi üzerine Ankara 3. Sulh Ceza Hakimliği yakalama ve ev araması kararı verebildi.
Üstelik Memur-Sen başkanının avukatlarının savcılığa adını, adresini vererek şikayetçi olduğu küfrü eden kişi iki yıldır kayıp ve onun hakkında herhangi bir işlem henüz yapılmamışken.
Gerçekten inanılmaz.
Haksız, yıllarca süren tutuklamalar, köşe yazısı gibi yazılmış önyargılı iddianameler, tahliye edilip gecesinde tekrar tutuklananlar, çok ciddi işkence iddiaları ortada dururken bunun nesi skandal denebilir.
Ama karşımızda hukuksuzluğun bir ileri boyutu var.
Hukuk sistemimiz artık hakkında şikayetçi olunmayan birini bile bir soruşturmaya ekleyip hakkında yakalama ve ev arama kararı çıkarabiliyor, bileklerine kelepçe vurabiliyor.
Bu muhafazakar dünyadan gelen, daha birkaç yıl önce nikah şahitliğini Cumhurbaşkanı ve eşinin yaptığı birine yapılıyor.
Taha Ün halen Gelecek Partisi’nin İletişim Ajansı’nın başkanı.
AK Parti’ye, özellikle Pelikan olarak anılan çevreye karşı açık ve isim vererek eleştiriler yapıyor.
Bu yüzden hakkında açılan davalarda bir kez ifade verdi, geçen ay da Gelecek Partisi’nin genel merkezinin açılışı için gittiği Ankara’da kaldığı otelden gözaltına alındı. Halbuki yine ifadeye çağrılmamıştı, kendisine bir tebligat yapılmamıştı.
Üst üste iki kez ve ikisi de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmalarda, iktidardaki güçlü bir çevreyi eleştirileriyle rahatsız eden birine karşı bu açık hukuksuzluk tesadüf olmasa gerek.
Kimsenin hakkında şikayetçi olmadığı, kendisi de edilen hakaretin mağduru olan bir kişiyi zanlı haline getirmek, hakkında yakalama ve ev arama kararı çıkartmak pek adli hataya benzemiyor.
Bu soruşturmayla ilgili HSK’dan bir açıklama yapılmazsa, davayı açan savcı ve yakalama kararını çıkartan hakim hakkında bir soruşturma başlatılmazsa, bunun siyasi bir göz korkutma operasyonu olduğunu düşünmek için çok haklı sebepler var.
Ayrıca bundan sonra Twitter’da RT ettiğimiz her tweetin altında edilen küfürlerden de sorumlu hale geliriz.
Adaletin siyasi hesaplaşmalar için kullanılmasına tabii ki ilk defa tanıklık etmiyoruz. Ama bunun için artık sanık olmaya bile gerek kalmadığını bu gözaltı gösterdi.
Türkiye’de hukuk sadece iktidar değil, muhalefet için de siyasi hesaplaşmalarda bir araç.
Bunun son örneği Halis Bayancuk ya da medyada bilinen adıyla Ebu Hanzala hakkında dün verilen mahkeme kararı.
Özellikle sol ve HDP çevrelerinde açıkçası tipine bakarak El Kaideci, IŞİD’çi damgası yemiş birinden bahsediyoruz.
Bu damga yüzünden neredeyse her iki yıl da bir tutuklanıyor, sonra delil yetersizliğinden tahliye ediliyor.
Suçu El Kaide ve IŞİD gibi Selefi olmak. Halbuki buradaki çarpıklığı en iyi Türkiye’deki solcuların, en çok da siyasetçilerin terörden yargılanmasından en çok mağduru olan HDP’lilerin anlaması gerekirdi. Bu durum, ikisi de solcu diye ÖDP’lileri DHKP-C’den yargılamakla aynı şey.
Ama bu durum bile geçen ay hakkında tekrar bir tahliye kararı çıktığında Meclis’te HDP’lilerin ve CHP’lilerin “IŞİD’çiler bırakılıyor” diye tekrar tutuklanmasına neden olan gürültüyü çıkarmasını engellemedi.
Halbuki 2008’den bu yana Türkiye’de en çok tutuklanıp tahliye olma rekoru muhtemelen Bayancuk’ta.
2008’de tutuklanıp 12 ay sonra tahliye oldu. 2011’de tutuklandı, 21 ay sonra tahliye oldu. 2014’de tutuklandı, birkaç ay sonra delil yetersizliğinden tahliye edildi. Buraya kadar ki tutuklamalar El Kaide yöneticiliğindendi.
2015’de Suruç Katliamı’ndan sonra bu kez IŞİD yöneticiliğinden tutuklandı, katliamla ilgili tek bir soru sorulmadan sekiz ay sonra bırakıldı. 2017’de Sakarya’ya katıldığı bir yemeği fiziki takip eden polis, yemeğin bunu gösteren bir delil yokken “örgütsel toplantı” olduğuna karar verdi, o gün bugündür de tutuklu.
Yargılandığı dosyalara Emniyet İstihbarat’ tan gelen raporlarda yöneticisi olmakla suçlandığı IŞİD tarafından hakkında ölüm emri verildiği yazılması, hatta valilikten koruma bile teklif edilmesi bile önyargıları kıramadı.
Terör örgütü yöneticiliğinden yargılanıp, aleyhine gösterilen tek bir şiddet eylemi, şiddet övgüsü, talimatı da yok.
En ciddi delil, daha sonra geri çekilmiş bir tanık ifadesi. Ama o da 2011’de açılmış bir davada, 7 yıl hiç bir şey bulunamadıktan sonra 2018’de ortaya çıkıveren bir tanığın, 2015’den sonrası hakkındaki tanıklığı. Yani 2011’de terör yöneticiliği suçlamasına dört yıl sonra olacak olaylar delil olarak girmiş oldu.
Zamanın şartlarına göre önce El Kaide, daha sonra IŞİD yöneticiliğinden yargılandı, bu iki örgüt Suriye’de birbirini tekfir edip, keserken Türkiye’deki savcılar dosyaları birleştirip El Kaide/IŞİD diye bir örgüt yarattılar.
Ama dün cezayı sade “terör örgütü yöneticiliği”nden aldı. Tam olarak böyle, hangi terör örgütü olduğu karara yazılmamıştı bile.
Yargının bir Cuma günkü performansı böyleydi.
Aynı Cuma sabahı Türkiye’nin yarısı ise televizyonlarının karşısına geçip Müge Anlı’nın bir cinayeti daha çözmesini bekliyordu.
Her gün kanallarda kurulan televizyon mahkemelerinde kendini savunacak takati, birikimi, tecrübesi olmayan insanlar arenaların ortasına atılıyor, milyonların jüri üyeliğinde haklarında bazen tipleri, bazen sosyal sınıfları, bazen aksanları, bazen ağızlarından çıkan yanlış bir cümle yüzünden yarım yamalak bilgilerle hükümler kesiliyor.
Making a Murderer, Staircase, OJ Simpson gibi belgesellerin kamu spotu olarak gösterilmesi gereken bu ekranlardaki adalet, insanlara mevcut adalet sisteminden daha güvenilir geliyor.
Artık adalet sisteminin güçlüleri koruduğu inancı o kadar yüksek ki insanlar haklarında kulaktan dolma bilgi sahibi oldukları soruşturmalarla ilgili sosyal medyadan hükümler veriyor, yargılamalar yapıyor, tutuklayın kampanyaları düzenliyor.
Maalesef bu boşluğu açan adalet sisteminin kendisi.
Eskiden bu boşluğu mafya doldururdu, şimdi televizyonlar ve Twitter dolduruyor.
Yargı mensupları herhalde bugün Türkiye’de en güvenilir yargı kurumu neden Müge Anlı ile Tatlı Sert programı diye arada düşünüyorlardır.
Alkışlarla konukların gözaltına alınışını izlerken insan düşünmeden edemiyor, belki de Themis’in de artık bir öğleden sonrası kuşağında televizyona çıkma vakti gelmiştir.
.21/09/2020 04:39
Challenger neden infilak etmişti? 50 Hemen sorunun cevabını verelim: Bir conta yüzünden.
Zamanının en ileri teknolojisiyle koca bir uzay mekiği yap, bütün dünyanın hayran bakışları altında uzaya doğru fırlat ama basit bir conta yüzünden bütün dünyanın gözü önünde havada parçalansın. İtibarın yerle bir olsun.
Tam olarak bizdeki o meşhur deyişi hatırlatan bir hikaye:
Bir mıh (çivi) bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir eri, bir er bir cengi, bir cenk bir vatanı kurtarır.
Fakat bu hikayeden çıkarılacak ders sadece bu değil.
Challenger derken tam olarak neden bahsettiğimizi herkes hatırlamayabilir.
Oysa çocukluğu ve gençliği 80’li yıllara denk gelenlerin hafızalarından çıkmayan bir görüntüydü.
28 Ocak 1986 günü büyük bir heyecanla uzaya fırlatılan Challenger uzay mekiği, atmosferden uzaklaşırken yakıt tankının ayrılacağı sırada bir anda infilak etmişti.
İçinde az önce gülümseyerek ve el sallayarak mekiğin dar kapısından içeriye girişlerini izlediğimiz ikisi kadın 7 astronotla birlikte...
34 yıl önceki o günle ilgili hafızalarımızda patlama sonrası gökyüzünde oluşan ördeğe ya da leyleğe benzeyen buluttan fazla bir şey kalmadı.
Ama Netflix’te gösterime giren dört bölümlük Challenger: Son Yolculuk belgeseli, Challenger faciasından hatırlanacak ve öğrenilecek çok şey olduğunu büyük bir maharetle gösteriyor.
Öncelikle patlamada ölen yedi kişilik mürettebatın hepsi astronot değildi.
Sharon McAuliffe, 38 yaşında bir öğretmendi.
Aslında onun o mekikte olması, patlamanın da arkasındaki sebeplerden biriydi.
Hikayenin başı 1969 yılına kadar gidiyor.
ABD’de 1969’da Ay’a çıktıktan sonra uzay çalışmalarında ne yapılacağı konusunda kafalar karışmıştı.
Sovyetler ile girilen yarışta en zoru başarılmıştı. NASA, bütün enerjisini, birikimini Ay misyonu için seferber etmişti.
Peki şimdi ne yapılacaktı?
İşte uzay mekikleri bu sorunun cevabı olarak ortaya çıktı.
Apollo 11’den sonra da Ay’a ve uzaya insanlı insansız roketler gönderilmişti. Fakat büyük masraflar edilerek uzaya gönderilen roketlerden geriye dünyaya içindeki astronotlarla denize düşen küçük kapsüllerden başka bir şey kalmıyordu.
Büyük masraflarla yapılan roketler sadece bir kullanımlıktı.
NASA’nın yeni hedefi uzaya gidip geri gelebilen uçakvari bir taşıt tasarlamak oldu. Hatta belki de böylece uzayı artık bir uçuş destinasyonuna çevirmek, maliyetleri düşürüp, ticari uzay uçuşlarına başlamak...
Bunun ilk kısmını yapmayı başardılar. 1977’de geliştirilen Enterprise uzak mekiğiyle yapılan denemelerden sonra ilk uzay aracı Colombia iki astronotla 1981’de uzaya gönderildi ve içindekilerle birlikte tek parça olarak geri döndü.
Bu ABD ve NASA için 1969’daki Ay misyonundan bu yana elde edilmiş en büyük başarıydı yeniden bütün dünyada büyük bir sükse yapmışlardı.
Tabii pek çok kişinin boşa giden paralar olarak baktığı Kongre’den alacakları bütçeyi de arıtacak bir motivasyondu bu.
İzleyen yıllarda her yıl sayısı artarak mekikler uzaya gönderildi.
Neredeyse her ay bir uzay mekiği fırlatılınca artık uzaya tarifeli uçuşlarla gidilebileceği de konuşulmaya başlandı.
Tabii bu hiçbir zaman mümkün olmadı. Çünkü herhangi bir şekilde ticari olarak böyle bir uçuşun masrafları karşılanamazdı.
Peki bu uçuşların masraflarını kim karşılıyordu?
Tabii ki ABD devleti. Kongre’deki komite her yıl NASA’nın bütçesini onaylıyordu.
Fakat uçuşlar arttıkça, neredeyse her ay uzaya bir mekik fırlatılmaya başlanınca uzay seyahatleri haberleri gazetelerin manşetlerinden, iç sayfalarına doğru düşmeye başlamıştı.
Amerikalılar Ay’a gitmekten sonra uzaya gitmekten de sıkılmışlardı.
Halbuki bu işi Kongre’nin finanse etmesinin esas motivasyonu içerideki bu büyük ilgi, dünyada yaptığı sükseydi.
NASA telaşlanmaya başlamıştı. Hatta bu yüzden bütçelerine karar veren Kongre’deki komite üyesi iki senatörü uzaya götürdüler.
Ama yeniden toplumun heyecanını artırmak için acilen bir şeyler yapılmalıydı.
Bu sırada halkla ilişkiler uzmanlarının aklına bir fikir geldi.
Neden uzay seyahatine sivil bir ABD vatandaşı da götürülmesin?
Bu karar açıklanır açıklanmaz bir anda bütün ilgi tekrar uzay çalışmalarına döndü.
Sanatçılar, yazarlar, siyasetçiler gönüllü olarak ortaya atıldılar.
Peki yüzbinlerce gönüllü arasından bu şanslı uzay yolcusu nasıl seçilecekti?
Başkan Reagan çıkıp, bu ismin öğretmenler arasından seçileceğini açıkladı.
Amaç bu uzay yolculuğunu çocuklar ve gençler için bir derse çevirmekti.
10 bin öğretmen gönüllü olarak başvurdu. Mülakatlar ve elemeler sonunda geriye 10 öğretmen kaldı.
Bu 10 öğretmen NASA’da testlerden geçti, eğitimler aldı.
Nihayet seçilen kişiyi, güzellik yarışması sonucu açıklar gibi 10 adayın önünde başkan yardımcısı Bush açıkladı: 38 yaşındaki iki çocuk annesi idealist, sempatik öğretmen Sharon McAuliffe.
Onun görevi uzaydan bütün Amerikalı öğrencilerin izleyeceği dersler yapmak, uzayda ders videoları çekmekti.
Hazırlıklar başladı. Uzay yolculuğu için kendi alanlarında tecrübeli, aileleri ve çocukları olan 6 astronot daha seçildi.
Uzaya gönderilen mekik sayısı da hızla artıyordu.
1985 yılında 9 mekik uzaya gönderilmişti. 1986 yılının hedefi 16’ydı.
Kongre’den bütçe bu rakamlar vaat edilerek alınmıştı. Plandan sapılamazdı.
Challenger’ınki uzay mekiğiyle yapılan 25’inci yolculuk olacaktı.
Fakat 1981’de itibaren sayısı artan bu uçuşlar sırasında, dünyaya düşen kendilerinin imal ettiği katı yakıtlı roket hızlandırıcılarını denizden çıkarıp inceleyen Morton Thiokol şirketinin mühendisleri ciddi bir sorunla karşı karşıya kaldılar.
Hızlandırıcının parçalarını birbirine mühürleyen halka contalardan biri yanıyor, güvenlik için konan yedeği de deforme oluyordu. 1981’deki ilk uçuştan itibaren çeşitli uçuşlardan dünyaya düşen hızlandırıcılarda benzer bir sorun tespit edilmişti.
Bu iki contanın yanması roket motoru sızıntısına neden olabilir ve mekiği havaya uçurabilirdi. Bunun çözülmesi gerekiyordu.
Fakat sorunun neden kaynaklandığı anlaşılamıyordu. Şirketin mühendisleri sorunu anlamaya çalışırken, bu ciddi güvenlik sorunundan başından beri haberdar olan NASA ise uzay seyahatlerini tüm hızıyla sürdürmeye devam ediyordu.
Şirketteki mühendisler artık bu fırlatışları her seferinde kalp çarpıntıları içinde izlemeye başlamışlardı. Felaket kaçınılmazdı. Fakat hiçbir adım atılmıyordu.
Morton Thiokol firmasının yetkilisi uzay mekiklerini üreten firmaya “yardım edin, bu bir kırmızı alarmdır” diye biten bir uyarı mektubu dahi göndermişti.
Ama NASA, Kongre’ye verdiği uçuş sayısı sözünü tutturmanın derdindeydi ve bu arızanın uçuşları durduracak kadar ciddi bir problem olmadığına karar verilmişti.
Nihayet sorunun hava durumuyla ilgili olabileceği keşfedildi. Uzay mekiklerinin fırlatıldığı gün hava soğuksa contalar deforme oluyordu.
Ve nihayet Challenger’in uçacağı gün geldi çattı. Ocak ayının son günleriydi.
Ama fırlatmanın yapılacağı Pazar günü hava tahminlerinde Florida’daki Cape Canaveral üssü civarında şiddetli yağmur ve yıldırım görünüyordu, bu yüzden iptal edildi.
Yağmur ve fırtına planlanan saatten önce çoktan dinmiş hava uçuşa uygun hale gelmişti ama bir kere iptal kararı verilmişti.
Ertesi gün 7 mürettebat tekrar mekiğe girdiler, hava şartları uygun görünüyordu. Ama bu sefer de uzay mekiğinin kapısı tam kapanmadı. Canlı yayında mühendisler gelip, yakıt tankerleri olduğu için sadece pille çalışan aletlerle saatlerce sorunu çözmeye çalıştılar. Nihayet son teknoloji bir aletle sorun çözüldü; testere ile.
Dünyanın en ileri teknolojisiyle yapılmış mekiğin kapısında kalan aralık canlı yayında testereyle kesilerek giderildi. Ama geçirilen saatlerde hava yeniden bozmuştu, rüzgar sertleşmişti. Uçuş bir kere daha iptal edildi.
Uçuşun ertelendiği 28 Ocak salı gününe gelindiğinde ise Florida tarihindeki en soğuk günlerden biri yaşanıyordu. Dereceler eksi altıya kadar düşmüştü. Portakal tarlaları donmuştu. Herkes bir kere daha iptal kararı geleceğine emindi.
Fırlatma gününün gecesinde Morton Thiokol şirketinin mühendis ve yöneticileri ile NASA yöneticileri arasında telefon bağlantısıyla bir acil durum toplantısı yapıldı. Karar verilecek olan uçuşun bir kere daha iptal edilip edilmeyeceğiydi.
Toplantıda Thiokol’deki mühendisler hava soğudukça contaların deforme olduğunu ve şu ana kadarki en soğuk havaya denk gelen uçuşun mutlaka iptal edilmesi için bastırdı.
NASA yöneticileri ise bu riskin alınabileceğini söylüyordu, hatta bir NASA yetkilisi “ne yapalım yani önümüzdeki Nisan’ı mı bekleyelim” diye onlara çıkışmıştı.
Nihayetinde mühendislerin dediği değil, şirket yöneticilerinin isteği oldu ve hızlandırıcıyı yapan şirketin yetkilisi uçuşun yapılabileceğiyle ilgili bir muvaffakatname imzalamak zorunda kaldı. Uçuş günü mekiğin etrafındaki buz sarkıtları bile NASA’yı durdurmadı.
Ve fırlatmanın 73’üncü saniyesinde mekik yerden 15 kilometre yukarıya çıkmışken bütün dünyanın, Amerika’daki bütün okullarda canlı izleyen çocukların, üste toplanmış ailelerin ve Sharon McAuliffe’in öğrencilerinin gözleri önünde mekik havada infilak etti. Herkes ne olduğunu başta anlayamadı. Sonra mekiğin patladığı ve yedi mürettebatın da kurtulamadığı anons edildi.
Peki ne olmuştu da 25’inci uçuşta bu yaşanmıştı?
NASA gerçek sebebi bilmesine rağmen bütçesini ve imajını düşünerek önce sessiz kaldı. Sonra ortaya patlama anının görüntüleri çıktı. Görüntülerde patlamadan önce hızlandırıcı tanklarında bir alev görünüyordu.
Ama NASA sözcüsü basının karşısında çıktı ve ısrarla buna alev değil, “sıradışı hüzme” dedi. Sorulara rağmen sözcü ezberlediği metnin dışına çıkmadı.
Bu arada kazayı araştırmak üzere Başkan Reagan, dış politika konusunda uzman olan, uzay çalışmaları hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmayan tecrübeli kongre üyesi Bill Roger başkanlığında bir soruşturma komitesi kurdu.
Reagan’ın Roger’a daha sonra ortaya çıkan talimatı şöyleydi: “Ne olmuş olursa olsun NASA’nın yüzünü kızartma, onlar yine uzaya gidecek.”
Dünyanın her yerindeki devletin itibarını önceleyen refleks devredeydi.
Soruşturma komisyonunda ayda ilk yürüyen insan Neil Armstrong, uzaya çıkan ilk kadın astronot Sally Raid ile birlikte Pentagon’dan yetkililer, mühendisler, uzay bilimciler vardı.
Komisyona alınan bir üye ise devletin bu komisyondan beklentilerine çok da uygun olmayan bir isimdi: Nobel fizik ödüllü, atom bombasını yapan isimlerden anarşist, çılgın profesör Richard Feynman.
Komisyonun ilk sorgularında başkan Roger aldığı talimata uygun olarak NASA yetkililerinin hırpalanmasına, sıkıştırılmasına izin vermedi.
Ama canlı yayınlanan sorgularda NASA yetkilisi contalardaki sorunla ilgili bir soruya cevap verirken açıkça yalan söyleyince, NASA mühendislerinden Richard Cook artık isyan etmişti.
Başka bir adla New York Times’ın NASA muhabiri Phillip Boffey’i aradı. Elinde patlamayla ilgili belgeler olduğunu söyledi.
Boffey NASA çalışanları telefon rehberine baktı. Bu adla kimse yok, gerçek adınız ne diye sordu. Gerçek adını söylemek zorunda kaldı.
İkisi buluştu conta meselesiyle ilgili belgeler ikna ediciydi ama haberin güvenilir olması için Cook’un adıyla olmasa da en azından unvanıyla konuşması gerekiyordu.
Haber “bir NASA mühendisi”ne dayandırılarak yayınlandı. NASA’nın yıllar önce hızlandırıcıların contalarında bir sorun tespit ettiği ve patlamanın da bu yüzden meydana geldiği haberi şok etkisi yarattı.
O ana kadar gerçekleri örtmek üzerine kurulu komisyon bir sonraki toplantısını NASA yetkilileriyle gizli yapmaya karar verdi. NASA yöneticisi Larry Mulloy’a yüklenci şirketin soğuk hava yüzünden fırlatışın iptal edilmesini isteyip istemediği soruldu, hatırlayamadığını söyledi.
Bu açık bir yalandı. Bizzat kendisi o geceki toplantıda uyarılara rağmen bu kararı veren NASA yöneticiydi.
Ama salonda o gece toplantıda olan Thiokol’dan mühendis Allan McDonald da vardı. Aniden ayağa kalktı, elini havaya kaldırdı ve titreyen bir sesle “Soğuk havadan endişe ettiğimiz için fırlatmanın ertelenmesini istedik” dedi.
Salon buz kesmişti.
Bu arada soğuk havayla contaların aşınması arasındaki ilişkiye dair belge komisyon üyesi olan ilk kadın astronot Sally Raid’in eline geçmişti. Ama onun bunu açıklaması başını belaya sokabilirdi.
Belgeyi gizlice komisyondaki Pentagon yetkilisine verdi.
Pentagon subayı da devlete zarar verecek bu bilgiyi doğrudan açıklamazdı. Bunu duyurması için en uygun isim olan Nobelli fizikçi Profesör Feynman’ı seçti. Ama belgeyi direkt olarak ona vermesi de suç olurdu.
Bir çözüm buldu. Onu yemeğe çağırdı. Sonra garajdaki klasik arabasının yanına götürdü. Halka contaları çıkardı, “Arabamdaki halka contalar soğukta sızma yapıyorlar” dedi. Profesör mesajı almıştı.
Ertesi gün kamuya açık olan komisyon toplantısına Profesör Feynman contalar ve bir bardak soğuk suyla geldi.
Herkesin gözü önünde halka contaları soğuk suya batırıp, soğuk suyla contaların deforme olduğunu gösterdi. Bir Nobelli profesörün bunu söylemesi herkesi etkilemişti.
Nihayet gerçek ortaya çıktı. NASA yetkilileri bu konuda uyarıldıklarını kabul etmek zorunda kaldılar.
Gerçeği örtmek için yola çıkmış Roger komisyonu raporunda NASA patlamadan sorumlu tutuldu.
NASA’nın yöneticileri emekliye ayrıldılar. Uzay mekiği çalışmaları durduruldu.
ABD prestij için büyük paralar harcadığı NASA’nın ve uzay çalışmalarının itibarını kendi eliyle yerle bir etmişti.
Ama o itibarı yeniden toparlamak da bu hesaplaşma sayesinde oldu.
Hızlandırıcılardaki conta aşınması sorunun çözülmesi için Morton Thiokol başkanlığında, NASA’nın da altında çalışacağı yeni bir ekip kuruldu.
Peki ekibin başına kim getirildi?
Komisyon toplantısında ayağa kalkarak NASA yöneticisinin yalan söylediğini açıklayan Thiokol’dan mühendis Allan McDonald. Onun kurduğu ekip halka conta sorununu çözdü. NASA yeniden uzay mekiği çalışmalarına döndü, 2011 yılında program bitirilene kadar da uzaya mekik göndermeye devam etti.
Devletler, resmi kurumlar hata yaparlar ve bunu örtmek isterler. Bu dünyanın en ileri uzay teknolojisi ve uzmanlarıyla çalışan NASA bile olsa böyledir.
Devletler böyle stratejik kurumlarını, çalışmalarını korumak isterler, onların zarar görmemesini tercih ederler. Bu yüzden hataları örtbas etmeyi denerler.
Eğer karşılarında buna meydan okuyacak, bunu denetleyecek bir güç ve irade yoksa başarılı da olurlar.
İşte açık toplumların ve demokrasilerin farkı burada ortaya çıkar.
Devlet her yerdeki devlete benzer reflekslere sahiptir ama eğer kamusal alanda açık ve özgür bir tartışma alanı, hesap sorma imkanları, özgür bir medya varsa bu örtbası yapmak kolay olmaz.
Tek başına bir mühendis çıkar işini kaybetmeyi göze alır ve gazetelere konuşur. Bir başka mühendis Kongre’deki toplantıda elini kaldırıp bütün kariyerinin bağlı olduğu NASA yöneticisini yalanlar.
İnsanları bu riski almaya teşvik eden ifade hürriyeti, özgür medya, hesap verme ve hesap sorma kanallarını açık olmasıdır
Yani iyi bir demokrasi insanları devletin karşısında cesur ve şahsiyetli yapar, ahlaklı olmayı teşvik eder, bu ahlaklı tavrın riskli olsa da ödüllendirilebileceğini vaad eder.
Sistemin içinde basit bir halka conta zarar gördüğünde bile dünyanın en ileri teknolojisinin eseri olan bir uzay mekiği patlayabilir.
Ama eğer güçlü bir demokrasi, özgür bir medya, yerleşmiş bir hesap verme ve hesap sorma sistemi varsa o contanın neden yandığı da ortaya çıkarılabilir.
İyi sistemler kendi kendilerini tamir edebilenlerdir. İtibar örtbasta değil, kendi hatasını düzeltmekte aranır.
Böylece geriye saklanmış hatalar üzerine kurulu çürüyen bir sistem değil, sürekli bazen yıkım pahasına kendini yenileyen dinamik bir yapı kalır. Kurumsal kibir, resmi itibar kaygısı karşısında ahlaklı, şahsiyetli insanlar bulur ve onlardan korkmaya başlar.
Sonra yıllar sonra da olsa bu hikayenin bir de belgeseli yapılır, bütün tanıklar, aktörler çıkıp konuşur, ifşa, şeffaflık bir kere daha ödüllendirilir. Örtbas anlayışı bir kere daha mahkum edilir. İtibarın hakikat ve insan hayatı karşısında tasarruf edilmesi gereken bir şey olduğu gösterilir.
Challenger’da hayatını kaybeden öğretmen Sharon McAuliffe uzaydan öğrencilere ders veremedi ama bu belgesel vesilesiyle 34 yıl sonra bütün bunlara çok ihtiyacı olan bize verdiği ders bu olsun.
.23/09/2020 03:38
Jurnalciler yeniden bildiriyor 71 İktidarların merkezileştiği, tek kişi üzerinde toplandığı her rejim için jurnalcilik kaçınılmazdır.
Herkes o tek kişiye sesini duyurmaya, onun gücünü arkasına almaya, düşmanlarını onunla tehdit ve tasfiye etmeye çalışır.
Bunun zirvesi 2. Abdülhamit dönemiydi.
Jurnalcilik “en çirkin ihtirasları yarıştırmak için bir vasıta” haline gelmişti.
Bunun insanları nasıl bunalttığı, toplumsal huzursuzluğu nasıl artırdığını Abdülhamit devrinin üst düzey bürokratlarından besteci Cemal Reşit Rey’in babası Ahmet Reşit Bey şöyle anlatır:
“Sultan Hamit devr-i saltanatını karartan ve halkı kendisinden soğutan iller jurnalcilikti. Hafiyelik ve jurnalcilik bu dönemde adeta bir sanat haline geldi. O sanata salik ve maharete malik olanlar babaları, anaları, kardeşler, ve dostları hakkında bile okuyanı inandıracak tarzda jurnal verdiklerinden her fert birbirinden şüphelenerek babasının evlada, evladın babaya emniyeti kalmadı. Dostlar ve akraba ile buluşup görüşmek müşkilleşti. Hakkında jurnal verilip de bir belaya uğramamak için herkez dilsiz oldu.”
Padişahın kuruntuları ve evhamı fırsatçı jurnalcilerin iştihanı kabartmaktaydı.
Padişahın gözüne girebilmek için birbirleriyle yarışan tarikatlar arasında da jurnalcilik en kestirme tasfiye yöntemiydi.
Jurnalleriyle meşhur olan 2. Abdülhamit’in cinci hocası Rıfai şeyhi Ebü’l- Hüda, kendisine rakip olarak gördüğü Şazeli şeyhi Zafir Efendi’yi gözden düşürmek için, padişahın bazen Cuma namazlarını kıldığı Beşiktaş’taki Şazeli Camisi’nde bomba patlatılacağıyla ilgili Romanya’daki adamlarına bir jurnal yazdırıp Yıldız’a göndertmişti.
Devirler benzer olunca kullanılan yöntemler de birbirine benziyor.
Şazeli tarikatını gözden düşürmek için sahte ihbarlar yapan Rifai şeyhinin 150 yıl önce mektuplarla yaptığı jurnalciliği, 150 yıl sonra devrin en meşhur Nakşi-halidi hocalarından Cüppeli Ahmet, hasmı Selefi gruplara karşı televizyonda yapıyor günlerdir.
Güvenlik kaygılarının arttığı bir devirde kolay kolay göz ardı edilemeyecek iddialarda bulunuyor:
“2000 tane dernek var oralarda. Bu silahlanmanın önüne geçilsin. Son başlarına gelince anlıyorlar. Bak bu Selefiler sıkıntı. Adıyaman civarı ateşleniyor...(“Menzil mi” sorusuna) Değil, Menzil selefi olur mu? Selefiler Menzil'i tekfir ediyor. Tarikatların hepsi kafirdir Selefilere göre. Fakat orada çok dernekler kuruluyor. Ve o bölgede çok PKK da var. Bir çıngar çıktığı zaman üçlü beşli çıkaracaklar. Onun için ben devlete bu derneklerin önünün alınması lazım diyorum. İzmir'de şurada burada her yer selefi dernek doldu. Adam aleni herkesi tekfir ediyor. Cumhuriyet'in değerlerine sövüyor. Fakat bir işlem de yok. Bunları salarlar, ipini uzun bırakırlar. Çünkü onu olta gibi kullanıp öbürlerini armut gibi toplarlar. Bu devletin işidir, bunu yapsın bir şey demiyorum. Yapmalıdır da ama tehlike boyutuna dönmeden tedbir alınmazsa FETÖ durumuna da dönmesin yani.”
Önce silahlandıklarından bahsediyor, sanki bu yeterince ciddi bir iddia değilmiş gibi sonra herkesi tekfir ettiklerini ve tabii Cumhuriyet değerlerine sövdüklerini söylüyor.
Artık kim neresinden tutarsa. Kime neresi daha cazip gelirse.
Açıklamaları günlerdir laik medyada da büyük ilgi çekiyor. Cüppeli Hoca’nın bu ihbarının gereğinin yerine getirilmesi talep ediliyor.
Cumhuriyet değerlerinin yılmaz bir savunucusu olmadığı kesin olan bir Nakşi-Halidi şeyhi, Selefiler ile olan 1000 yılı aşmış itikadi çatışmasına 2020 yılında laik devletin kolluk gücünü dahil etmeye çalışıyor ve süper laikler de bunun laiklik için iyi bir şey olduğunu zannediyor.
Zaten onun “Selefiler silahlanıyor” jurnali çoktan televizyonlarda “tarikatlar silahlanıyor” diye tartışılmaya başlandı.
İhbarı hemen ciddiye alındı.
Doğrudan İçişleri Bakan yardımcısı ihbar üzerine soruşturma başlattıklarını açıkladı. Cüppeli Hoca savcılığa ifadeye çağrıldı.
Herhalde savcıya, vaad ettiği gibi silahlandıklarını iddia ettiği 2000 selefi derneğin adını verecek.
Bir cadı avı daha başlayacak.
Nereden biliyoruz. Çünkü yapılmışı var.
Daha geçen hafta ortada delil olarak tek bir meyve bıçağı, tek bir şiddet övgüsü bile yokken ülkedeki büyük selefi gruplardan Tevhid cemaatinin lideri Halis Bayancuk’a terör örgütü liderliğinden 12.5 yıl daha hapis cezası verildi.
Ama karara hangi terör örgütünün lideri olduğu dahi yazılamadı.
Çünkü Suriye’de birbirini tekfir edip boğazlayan hem El Kaide hem IŞİD’den yargılanmaktaydı.
2008’den bu yana neredeyse her iki yılda bir bu örgütlerden biriyle ilgili bir soruşturmada tutuklanıyor, bir süre hapis yatıyor, sonra delil yetersizliğinden tahliye ediliyor.
2017’den beri de hapiste. Sebep Sakarya’da düzenlenmiş bir yemek. Polisin fiziki takip kararıyla izlediği yemek “terör örgütü faaliyeti” olarak iddianameye girmiş ama aynı polis fiziki takip yaptığı bu yemeği dinlemediği için orada ne konuşulduğu meçhul. Zaten üç yıldır terör örgütü liderliğinden yargılanmasına rağmen duruşmalarda savcılar ve hakimlerden kendisine soru bile sorulmamış.
Zaten selefi eşittir terörist kabulüyle mahkemelere baştan mahkum olarak çıkıyor. Hakkında verilen herhangi bir tahliye muhalifler tarafından iktidara karşı “IŞİDçiler serbest bırakılıyor” saldırısına dönüşüyor.
Tam bir kısır döngü.
Geçen hafta mahkemenin karar duruşmasında yaptığı son savunmasında bu kısır döngüye esaslı bir şekilde itiraz etmiş:
“Şimdi ben 2008 yılından beri yargılanıyorum, çocukluğumdan beri de siyasetin içerisindeyim. Yani bir siyasi muhalif kimliğim var, öyle bir ailenin içerisinden geliyorum. Türkiye’de hep zulüm vardı. Yani zulmün olmadığı hiçbir dönem olmadı Türkiye’de. Ve bu zulmün aparatlarından biri, kollukla yargı hep bu aparatlardan biri oldu.
Fakat eski dönemdeki zulümle bugünkü zulüm arasında iki tane fark var: -Bizim dosyayı da ilgilendirdiği için bunu söylüyorum.- Birincisi, eskiden öngörülebilir bir zulüm vardı. Şu anda öngörülemez bir zulüm var. Yani eskiden, mesela bir avukat size diyordu ki: “Seni, mesela 142. maddeden yargılıyorlar. Muhtemelen sana bi 3 yıl ceza verirler. Veya 1,5-2 yıl ceza verirler.” derdi. Şimdi adam makale yazıyor, anayasal düzeni yıkmaktan ceza alıyor. Yani “Mahkemelerden nasıl bir karar çıkacak?” hiç kimse öngöremiyor.
İki, sizden önceki zulümler, cerrah titizliğiyle zulüm yapıyorlardı. Nasıl? Mesela FETÖ’cüleri örnek vereceğim. Adamlar gerekirse bir sene dosyayı sürüncemede bırakıp Meclisten kanun çıkarttırıyorlardı bir şey yapacakları zaman. Polis oturuyordu delil üretiyordu adam, delil. Şu anda o kadar pervasız bir zulüm var ki kimse ne delil üretme derdinde ne kanun çıkarma derdinde.
E hani hukuki bir yargılamada deliller olurdu; hani deliller tartışılırdı; hani kişiler, o deliller hakkında bir şeyler söylerdi. Biz sizin ne düşündüğünüzü bilmiyoruz, hangi delili değerlendirdiğinizi bilmiyoruz. Henüz biz neyin yargılamasının yapıldığını da bilmiyoruz.
Bizim hukukumuz da ortada kalmış. Yani Avrupa’yla Doğu’nun arasındayız. Mahkemelerimizin kararlarında Avrupa’nın ifadeleri kullanılıyoruz: hak, hukuk, insan hakları... Fakat iş uygulamaya geldiğinde Çin’e, Hindistan’a, Rusya’ya; yani Doğu’ya ait o diktatörlüğü, o despotluğu bütün muhaliflere uyguluyoruz.”
Bu savunmayı daha da ilginç yapan bunları söyleyen kişinin, evrensel hukuki normlara inanmayan, Türkiye’deki rejimi meşru görmeyen, bu yüzden oy bile kullanmayan bir selefi cemaatin lideri olması.
Türkiye’deki hukuk öyle bir hale geldi ki bir Selefi cemaat lideri bile mahkemelere lafta hak, hukuk, insan hakları gibi Avrupalı kavramlar kullanıp, uygulamada muhaliflere Doğu despotluğu uyguluyorsunuz diyor.
Herhalde Cüppeli Ahmet’in de masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı gibi evrensel hukuk normları pek umurunda değildir.
Özellikle de İslami akidelere aykırı bulduğu Selefi grupların tasfiyesi gibi daha büyük ‘hak’ bir dava söz konusu iken adaleti gözetmenin ne önemi olabilir ki!
Hele de zemin ve iklim şartları jurnalcilik için bu kadar müsait iken bu fırsatı kim kaçırmak ister!
Bu büyük fırsat penceresinin sadece Cüppeli Hoca değil, Rıdvan hoca bile farkında.
Rakip futbol yorumcularını eski tweetleri üzerinden FETÖ’cü, Cumhurbaşkanımıza hakaret ettiler diye ihbar ettiği televizyon yayını devrin iyi bir özetiydi.
Siyasette uzun bir süredir var olan jurnalcilik virüsü dinden, futbola kadar yayılıyor.
İktidar tek elde toplandıkça, sadece bir kişiyi ikna ederek her şeyi yapmak mümkün oldukça da bu virüsün yayılmasını durdurmak mümkün değil.
Toplumların içini çürüten, güvensizliği artıran, şahsiyetleri öldüren bir virüs jurnalcilik.
Bundan 130 yıl önce Mehmet Akif’e:
“Müvekkel eyleyip câsûsu her vicdâna, her hisse, Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se” dedirtmişti.
Durumu bundan daha veciz ifade edemeyince de işte böyle uzayan yazılar yazılıyor.
.26/09/2020 11:18
“Gelinen aşama itibarıyla” 30 Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde yaşanan olaylarla ilgili başlattığı soruşturmada 7 ilde 82 kişi hakkında gözaltı kararı verdi.
Soruşturmanın nosu 2014/146757. Yani bu 2014 yılında başlatılmış altı yıllık bir soruşturma, yeni değil.
Yine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açıklamasına göre 82 şüpheliden 20’si gözaltına alınmış durumda.
Gözaltına alınanlar arasında Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen, eski milletvekilleri Altan Tan, Sırrı Süreyya Önder, Ayla Akat Ata, Emine Ayna, Nazmi Gür de var.
Aralarında Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da olduğu dört kişi zaten hapiste ve halen milletvekili olan Pervin Buldan, Garo Paylan, Meral Danış Beştaş, Sezai Temelli, Hüda Kaya, Saruhan Oluç, Serpil Kemalbay hakkında da fezleke hazırlandı.
Peki 82 kişinin geri kalanları kimler?
Başsavcılık açıklamasından okuyalım:
“Yakalanamayan (61) şüphelinin bir kısmının PKK/KCK terör örgütünün dağ kadrosunda yer aldıkları bir kısmının da yurt dışında olduğu tespit edilmiştir.”
Neden PKK’nın dağ kadrosundan isimlerin de bu soruşturmada olduğu sorusuna cevabı yine başsavcılık açıklamasının girişi veriyor:
“06-07-08/ Ekim 2014 tarihlerinde, Ülkemiz genelinde “KOBANİ” olayları olarak bilinen terör amaçlı eylemlerde; PKK/KCK terör örgütü sözde örgüt yöneticileri, örgütün gençlik yapılanması, kadın yapılanması ve şehir silahlı yapılanması ile Halkların Demokratik Partisi (HDP) MYK üyeleri ve eş başkanlarınca sosyal medya hesapları ile PKK/KCK terör örgütünün bazı basın yayın organlarında “Fırat Haber Ajansı ve Gençlik Yapılanması, Kadın Yapılanması v.b” üzerinden halkı sokağa çıkıp terör eylemleri gerçekleştirmeleri yönünde çok sayıda yaptıkları çağrılar üzerine…”
Yani Başsavcılık dünden beri herkesin zannettiğinin aksine, 6-8 Ekim olaylarıyla ilgili sadece HDP’nin yaptığı bir çağrı olmadığını söylüyor.
Çağrılara geçmeden 6-8 Ekim’in hemen öncesine bakalım.
Her şeyi 15 Eylül’de IŞİD’in Türkiye sınırında, Suruç’un tam karşısında bulunan YPG’nin kontrolündeki Kobani’ye saldırısı başlatmıştı.
Türkiye, saldırılar artınca sınırını kapatmış, Kobani’deki siviller Türkiye sınırına yığılmıştı. Karşı tarafta Suruç’ta da HDP’liler toplanmış, Türkiye’nin sınırı açması için gösteriler yapılmış, göstericilere polis müdahale etmişti. Gergin bir bekleyiş sürüyordu.
Dört gün sonra Türkiye 19 Eylül’de sınırlarını açtı. Ama bu dört günlük gecikme Kobani konusunda hükümete karşı öfkeyi artırmış, “sınırda YPG yerine IŞİD’i istiyorlar” algısına neden olmuştu.
Çözüm süreci sürüyordu ve Kobani meselesi çözüm sürecini bitirebilecek bir krize dönmüştü. Hükümet yetkilileri ve HDP’liler arasında sürekli görüşmeler yaşanıyordu. HDP’liler sık sık Kobani’ye geçip oradakilerin taleplerini Türkiye’ye iletiyorlardı.
1 Ekim’de Başbakan Ahmet Davutoğlu, HDP Eş Genel başkanı Selahattin Demirtaş’la görüştü.
HDP’lilerin talebi Türkiye’nin Kobani’de IŞİD’e müdahale etmesi ya da Suriye’deki diğer kantonlardan YPG’nin Kobani’ye geçebilmesi için koridor açmasıydı.
Bu talepler için 4 Ekim’de PYD başkanı Salih Müslim Ankara’ya geldi.
Ama bu görüşmeden de bir sonuç çıkmadı, Türkiye, YPG’ye bu koridoru açmadı.
IŞİD de Kobani’ye yüklenmeye devam etti.
Bu sırada 26 Eylül’den itibaren hükümetin Kobani politikasını protesto için sokaklarda gösteriler başlamıştı.
Gösterilerde sahneye PKK’nın şehir yapılanması olan YDGH çıktı.
26 Eylül’de Viranşehir’de, 1 Ekim’de Cizre’deki gösterilerde YDGH’li gruplar polisle karşı karşıya geldi, taşlı saldırılara, gaz ve tazyikli suyla karşılık verildi.
6-8 Ekim’de yaşanacak olaylarla ilgili ilk açıklama ise, soruşturmalarda hiç bahsedilmese de 6 Ekim günü İmralı’da Öcalan’la görüşen kardeşi Mehmet Öcalan’dan geldi.
6 Ekim akşam üstü PKK’nın haber ajansı ANF sitesinde Mehmet Öcalan’ın ağzından Öcalan’ın şu sözleri yansıdı:
“IŞİD’in olduğu yerde ve Kürtlerin yaşadığı bölgede nerede bir IŞİD varsa sonuna kadar direnilecek. Sonuna kadar direneceğiz. IŞİD’e hiçbir taviz verilmeyecek.”
Ve o günün akşamı toplanan HDP MYK toplantısı sırasında altı yıldır soruşturulan o çağrı yapıldı.
Bu çağrı önce akşam 20.30’da HDP’nin Twitter hesabından paylaşıldı.
“Şu anda toplantı halinde olan HDP MYK’dan halklarımıza acil çağrı! Kobane’de durum son derece kritiktir. IŞİD saldırılarını ve AKP iktidarının Kobane’ye ambargo tutumunu protesto etmek üzere haklarımızı sokağa çıkmaya ve sokağa çıkmış olanlara destek vermeye çağırıyoruz”
Bunu daha uzun bir çağrı izledi:
“Halklarımıza ACİL EYLEM ÇAĞRISI! Kobanê'de yaşanan katliam girişimine karşı 7'den 70'e bütün halklarımızı sokağa, alan tutmaya ve harekete geçmeye çağırıyoruz. Bütün uluslararası kurumlar, demokratik kitle örgütleri, emek ve meslek örgütleri, kadın ve gençlik örgütleri, demokratik güçler Kobanê'de yaşanan vahşete karşı harekete geçmelidir. Bundan böyle her yer Kobanê'dir! Kobanê'deki kuşatma ve vahşi saldırganlık son bulana kadar SÜRESİZ DİRENİŞE çağırıyoruz!”
Gergin bir ortamda bir partinin kitlesini akşam saatinde acil kodlu bir açıklamayla “alan tutmaya” çağırmasının, hukuken açık bir şiddet çağrısı olmasa da siyaseten, ahlaken büyük bir sorumsuzluk olduğu açık.
Burada bir parantez açıp o akşam HDP MYK’da bu çağrı kararının nasıl alındığıyla ilgili Selahattin Demirtaş’ın mahkemedeki savunmasında anlattıklarına bakalım:
“6 Ekim akşamı olağanüstü MYK toplantımız vardı. Tek gündem Kobani değildi, başka gündemlerimiz de vardı. Fakat biz o toplantıyı sürdürürken Suruç sınırındaki arkadaşlarımız aradı.
Soru: Saat kaçta, kimler vardı?
Kimler vardı isim isim hatırlamıyorum, ama MYK’nın karar alma çoğunluğu vardı. Zaten resmi alınması gereken kararları deftere yazarız. Toplantı halindeyken Suruç’ta bulunan arkadaşlarımız bir MYK üyemizi aramış, demiş ki, Mürşitpınar Sınır Kapısı düşmek üzere, şimdi ne yapacağız?
Başbakan konvoyun Türkiye topraklarından geçmesini kabul etti, ama Mürşitpınar Sınır Kapısı düşerse o konvoyun artık geçme ihtimali de kalmayacak. Orada birkaç bin sivil kalmıştı, büyük bir çoğunluğu Türkiye tarafına alınmıştı. Onlar da bir kaç saat sonra katledilmiş olacaktı.
Ne yapacağımızı tartışırken dedim ki, ben Başbakan ile bir görüşeyim, durumun kritikliğini, vahametini anlatayım... en toplantıdan çıktım. Toplantıya ara verdik, çıktım. Tam 11 veya 12 dakika, telefondan bakmıştım, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile konuştum.... Telefon görüşmesi bitti ve morali bozuk bir şekilde toplantıya geri döndüm, arkadaşlara anlattım. “Budur” dedim.
Arkadaşlar da dedi ki, “Biz de bu arada yazılı kısa bir açıklama yapmışız.” Davaya konu açıklama budur. Bir anayasal haktır, demokratik protesto hakkı. Bunun kullanılması konusunda, daha doğrusu hükümete siyasi olarak tavır koyduğumuz konusunda.
Çünkü çözüm sürecindeyiz, görüşme yürütüyoruz. Öyle kolay kolay, Hükümet ile çatışacak bir pozisyona girmemeye dikkat ediyoruz. Hükümet de bizimle ilişkilerde buna dikkat ediyor. Çözüm sürecini yürüten iki partiyiz.
Ama o gün, siyasi bir tavır açıklamamız gerekir düşüncesiyle o açıklama yapıldı. Öyle gösteriler olacak, insanlar sokağa çıkacak, provokasyonlu gösteriler olacak, beklenti de bu değildi.
Hakim: Yani siz o açıklamanın yapılmasından haberdar değilsiniz özetle. Böyle mi anlıyorum?
Demirtaş: Benim de içinde bulunduğum toplantıda alınmış bir karardır. Öyle haberdar değilim falan değil. Ben sadece açıklama basına geçilirken, yazıldığında Başbakan ile görüşme halindeydim diyorum. Sonuna kadar ben o açıklamanın meşruiyetinin, haklılığının arkasındayım.
Hakim: Basın açıklamasının yapılma kararı alınmıştı siz çıktığınızda?
Demirtaş: Tabii ki, tabii ki. Alınmıştı, hiçbir tereddüt yok o konuda.”
Yani Demirtaş savunmasında bu çağrının kendisi Başbakan’la telefon görüşmesi yaparken, arkasından yapıldığını anlattı. Parantezi burada kapatalım.
HDP’nin açıklamasına dönelim. Açıklamadaki dikkat çekici cümlelerden biri “sokağa çıkmış olanlara destek vermeye çağırıyoruz”du.
Bu cümleden açıklamadan önce sokakta olanlar olduğunu anlıyoruz.
O günün internet sitelerindeki habere bakıldığında da HDP’nin çağrısından saatler önce İstanbul’un çeşitli ilçelerinde, Bismil’de, Adıyaman’da, Eskişehir’de Kobani için yürüyüş ve protesto haberleri görülüyor.
Ama bu acil kodlu, alan tutmalı çağrının gerilimi artırdığına, gösterileri büyüttüğüne şüphe yok. Ama HDP’nin çağrısının yapıldığı 6 Ekim akşamından 7 Ekim günü öğleden sonraya kadar herhangi bir ölüm olayı yaşanmadı.
Bu noktada Başsavcılığın açıklamasındaki soruşturmaya konu olan diğer çağrılara bakalım. Yani “PKK/KCK terör örgütü sözde örgüt yöneticileri, örgütün gençlik yapılanması, kadın yapılanması ve şehir silahlı yapılanması” nın çağrılarına.
Bunlardan en kritiği KCK’nın yani Kandil’in çağrısı. 7 Ekim sabahı saat 08.50’de ANF’de yayınlanan PKK’nın çağrısı açık bir şiddet çağrısıydı:
“Kuzey halkımız İŞİD çetelerine, uzantılarına ve destekçilerine hiçbir yerde yaşam şansı tanımamalıdır. Tüm sokaklar Kobani sokaklarına dönüştürmeli, tarihin bu eşsiz direnişine denk bir direniş gücü ve örgütlülüğü geliştirilmelidir. Bu saatten itibaren milyonlar sokaklara akmalı, sınır insan seline dönüşmelidir. Her Kürt ve onurlu her insan, dostlar, duyarlı kesimler bu andan itibaren eyleme geçmelidir. An direniş eylemini geliştirme ve büyütme anıdır.”
Yine aynı sitede PKK’nın gençlik, kadın yapılanmaları, şehir milisleri YDGH’den de benzer içerikli, silahlı milislerin sokaklarda “IŞİD’çi cadı avına” çıkmasına neden olan çağrılar geldi.
Bu açıklamaların Öcalan’dan gelen ilk açıklamaya benzerliği de dikkat çekici.
Aynı 7 Ekim günü Gaziantep’te bir Suriyeli mülteci kampında mültecilere hitap eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği “Havadan bombalayarak bu sorunlar çözülmez. Bununla ilgili yerde mücadele eden yapılarla işbirliği kurulmadan netice alınamaz. İşte aylar geçti ve herhangi bir netice yok. Şu anda Kobani de düştü düşüyor" sözlerinden s “Kobani de düştü düşüyor” kısmı bir sevinç ifadesi olarak algılandı, kısa sürede yayıldı.
PKK’nın çağrısıyla şiddetlenen olaylarda ilk ölüm haberi 7 Ekim günü saat: 14.00’de Muş Varto’dan geldi.
6-8 Ekim olaylarında ölenlerle ilgili en ayrıntılı dökümü yapan Hürriyet’ten Ali Dağlar’ın haberine göre “7 Ekim Muş’un Varto ilçesinde Kobani’ye IŞİD saldırısını protesto eden gruplar sokaklara barikatlar kurup, polisle çatışmaya girdi. Varto’nun Buzlugöze köyünden inşaat işçisi 25 yaşındaki Hasan Buksur, bu olaylar sırasında başına isabet eden bir kurşunla hayatını kaybetti.”
Soruşturma dosyasında 37 olarak görülen ölü sayısı, Dağlar’ın ayrıntılı dökümünde 50 kişi olarak görülüyor, bu sayının 52 olduğu da ifade ediliyor.
Dağlar’ın hikayeleriyle dökümünü yaptığı 50 kişi arasında Hüdaparlılar, Kobani için sokağa çıkmış göstericiler, göstericilere karşı sokağa çıkmış milliyetçiler, polisler, PKK’lılar, çatışma arasında kalmış vatandaşlar, Suriyeli göçmenler, giyimi, sakalı yüzünden hedef olanlar, korucular, saldırılan benzin istasyonu sahipleri tarafından öldürülenler var.
Yasin Börü ve arkadaşları da 7 Ekim günü Diyarbakır’da öldürülmüştü. Bayramın son günü kurban eti dağıtımından dönen Hüda- Par gönüllülerine kalabalık bir grup saldırmış, ilk saldırıda 19 yaşındaki Ahmet Dakak kesici aletler ve kurşunla öldürülmüş, buradan kurtulup kaçarak bir apartmandaki eve sığınan 16 yaşındaki Yasin Börü, 26 yaşındaki Riyad Güneş, 25 yaşındaki Hasan Gökguz sığındıkları evi basan grup tarafından üçüncü kattan aşağıya atılmış, çok sayıda bıçak darbesiyle feci bir şekilde öldürülmüş, kısmen yakılmışlardı.
Bu IŞİD’çi cadı avında Diyarbakır, Bingöl, Van’da Hüda-Par’a yakın toplam dokuz kişi öldürüldü.
Diyarbakır, Mardin ve Batman’da Hüda-Par binalarına saldırırken binalardan açılan ateş sonucu en az 7 gösterici öldürüldü.
Gösteriler sırasında en az 10 kişinin polis, jandarma ve asker kurşunu ve gazıyla öldürüldüğü tahmin ediliyor.
Bunlar arasında Viranşehir’de göstericiler arasında olan kız kardeşlerine polis müdahale ederken, balkondan görüp feryat edince balkona atılan gaz fişeğinden yere yıkılıp beyin travması geçiren 28 yaşındaki Aynur Kudin de var.
Olaylar sürerken Bingöl’de emniyet müdür yardımcısı ve bir baş komiser PKK’lılarca öldürüldü. Onları öldüren PKK’lılar olduğu iddiasıyla takip edilen bir araçta da dört kişi öldürüldü.
Siirt’te üç kişi AK Partili Kurtalan Belediye binasına saldırırken ateş açan korucular tarafından, iki kişi molotofla saldırdıkları benzin istasyonun sahipleri tarafından öldürüldü.
Mardin’e yerleşmiş iki Suud asıllı Suriyeli göçmen, yol çeviren PKK’lı grup tarafından şüpheli bulunarak infaz edildi. Fotoğrafları IŞİD’çi diye sosyal medyadan yayıldı.
Diyarbakır’da Menzil tarikatı mensubu bir adam sakalı cüppesi yüzünden IŞİD’çi diye öldürüldü. Yine Adana’da IŞİD’çi oldukları iddiasıyla bir baba ve oğul evlerinin önünde öldürüldü.
Antep’te ve İstanbul’daki gösterilerde Kobani için sokağa çıkanlarla milliyetçiler karşı karşıya geldi. Antep’te milliyetçi gruptan iki, Kobani göstericilerden iki kişi bu çatışmalarda öldü. 19 yaşındaki Sevgi Alıcı ise evinde yemek yerken pencereden giren bir kurşunla hayatını kaybetti.
Yine İstanbul Esenyurt’ta Kobani göstericileriyle, onların protesto eden milliyetçi grubun çatıştığı olayda sol gruplara mensup bir gösterici öldürüldü. Sultanbeyli’de böyle bir çatışmanın arasında kalmış iki çocuk babası 36 yaşındaki Serdar Aslan da kurşunlara hedef oldu.
Yani “6-8 Ekimde 50 ya da 52 vatandaşımız öldürüldü” derken, o sayıların içinde her kesimden insanlar var.
Bu çatışmalar sürdüğü iki gün boyunca Sırrı Süreyya Önder, İdris Baluken ve Pervin Buldan’dan oluşan HDP’nin İmralı heyeti Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala’yla görüşmeler yürüttüler.
Haberler ve sonraki açıklamalardan Sırrı Süreyya Önder-Efkan Ala diyaloğu üzerinden HDP ve hükümetin bu gösterileri bitirmek için birlikte çalıştığı görülüyor.
Olayları ise 9 Ekim’de İmralı’da Öcalan’ın yazdığı ve devlet eliyle Demirtaş’a ulaştırılan bir mesaj bitirdi.
Demirtaş 9 Ekim günü Diyarbakır’da düzenlediği basın toplantısında “Dün gece itibarıyla Öcalan ile kısa bir mesaj bağlantısı kurma imkanı doğdu. Kendisinin de katliam ve büyük provokasyon tehlikesine karşı diyalog ve müzakereyi hızlandırma yöntemini bütün taraflara telkin, tavsiye, önerdiğini belirtmek istiyoruz" dedi.
Daha sonra mahkemedeki savunmasında Demirtaş bu mesajın kendisine nasıl ulaştırıldığını şöyle anlattı:
“Hedefin çözüm süreci olduğunu düşündüğümüz için hükümet ‘İmralı’da Abdullah Öcalan’dan bir mektup getirirsek Selahattin Bey okur ve bunu kamuoyuna açıklar mı?’ diye milletvekilimiz Sırrı Süreyya Önder üzerinden bana haber gönderdi. Ben de bu şiddet, terör ve provakasyonların durması için her şeyi yapabileceğimi, buna da hazır olduğumu belirttim. 9 Ekim’de şiddet olaylarını kınadığımızı, durması gerektiğini, Öcalan’ın da mektubunda bunu belirttiğini paylaştım. Ayın 9’unda, bir gün sonra Adalet Bakanlığı İmralı cezaevine resmi bir devlet heyeti göndererek Öcalan’dan da bu provokasyonların durması konusunda çağrı yapmasını istedi. Öcalan da kendi el yazısıyla kısa bir not yazarak devlet yetkililerine teslim etti. Adalet Bakanlığı bu mektubun fotoğrafını WhatsApp üzerinden Sırrı Süreyya Önder’e, Sırı Bey de bana gönderdi. Ben o esnada Diyarbakır’da basın mensuplarını toplamış, çağrıyı tekrarlamaya, şiddetin durmasını istediğimizi belirtmeye ve Öcalan’ın da çağrısını eklemeye hazırlanıyordum. Nitekim o saatte mektup yetişti ve 9 Ekim’de şiddet olaylarını kınadığımızı, durması gerektiğini, Öcalan’ın da mektubunda bunu belirttiğini ifade ederek o mektubu da kamuoyuyla paylaştım. Dönemin Hükümeti Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu işbirliği ile uyum içerisinde bu şiddet olaylarının durmasını sağladık. Hükümet yetkilileri bana ve arkadaşlarıma samimi çabalarımızdan dolayı teşekkür ettiler.”
Bu olaylarla ilgili uzun bir süre ne Cumhurbaşkanı ne de hükümet yetkililerinden HDP’yi ve Demirtaş’ı doğrudan suçlayan bir açıklama duyulmadı.
19 Ekim’de Başbakan Davutoğlu, Akil İnsanları yeniden topladı. 11 saati aşan bir görüşme yapıldı, çözüm sürecine bağlılık tekrarlandı.
29 Ekim’de de muhalefetin tepkilerine rağmen Peşmerge güçlerinin Türkiye üzerinden Kobani’ye geçmesine izin verildi.
6-8 Ekim olaylarının ardından çözüm sürecini yeniden ayağa kaldırmak için HDP- hükümet-İmralı arasında yoğun görüşmeler yaşandı.
Özellikle 17-25 Aralık operasyonları sırasında Demirtaş’ın, “Cemaat öyle bir hale getirdi ki, halkın önüne bir tarafta yolsuzluk, bir tarafta siyasi darbe konuldu. Halk öyle bir noktaya geldi ki, siyasi darbe olmasın diye hırsızlığı sineye çekti. Cemaat bu hale getirdi, AKP’den hesap sormamızı engelledi” demesi, operasyona siyasi darbe diyen açıklamaları hükümet çevrelerinde memnuniyetle karşılanmıştı.
6-8 Ekim olaylarından üç ay sonra hükümet çevrelerinde ve iktidara yakın medyada HDP, Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder algısının nasıl olduğuyla ilgili bir kaç haber paylaşmak yeterli:
“HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamasında takipçilerine 'şapşik' dedi.” (Yeni Şafak)
“HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş grup toplantısında AK Parti ile HDP'nin genel seçim için anlaştığı iddialarına ilişkin konuştu ve CHP'ye çok sert sözlerle yüklendi.”
“HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, TBMM Genel Kurulu’nda AKP’li vekillerle gülerken çekilmiş fotoğraflarıyla ilgili gelen eleştirilere, kendilerine küfretmeyen bütün vekillerle konuşabileceklerini söyleyerek yanıt verdi.”
“Sırrı Süreyya Önder: Bizzat barışın meşruiyetini tartışmaya açarak, Kürt halkı özelinde Türkiye'de bir barış gerçekleşecekse de bunun AKP döneminde gerçekleşmemesi temennisine varan; ancak barışın ve barış sürecinin yarattığı kazanımları bir kenara iten bir algı oluşuyor.”
Nitekim dün 6-8 Ekim’den altı yıl sonra koluna iki polisin girerek gözaltına alındığı Sırrı Süreyya Önder, 6-7 Ekimden sadece 5 ay sonra 28 Şubat 2015 günü Dolmabahçe Sarayı’nda şimdi hapiste olan İdris Baluken, dün hakkında 6-8 Ekim soruşturmasında fezleke hazırlanan Pervin Buldan’la birlikte, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, İçişleri Bakanı Efkan Ala, AK Parti Grup Başkanvekili Mahir Ünal ve o dönem çözüm sürecini yürüten Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu’nun yanında Öcalan’ın PKK’ya silah bırakma çağrısını okumuştu.
O günlerde de kimse HDP’yi ya da Sırrı Süreyya Önder’i 6-8 Ekim için suçlamıyordu.
Peki bu suçlamalar ne zaman başladı?
Olaydan 8 ay sonra.
17 Mart’ta Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı ve 22 Martta Erdoğan’ın Dolmabahçe mutabakatını tanımadığını açıklaması sonrası girilen 7 Haziran seçim sürecinde artık her meydanda Kobani olayları, Yasin Börü’nün katli HDP’ye dönük bir suçlamaya dönüşmüştü.
Ama buna rağmen yine de hukuki olarak bir adım atılmadı.
Bu soruşturmada ilk hukuki adım olaydan bir yıl sonra Ekim 2015’de yine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından atıldı.
Ama o adım bugünküne hiç benzemiyordu. Haberden okuyalım:
“Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu, Kobani bahanesiyle 6-7 Ekim 2014'te gerçekleşen olaylara ilişkin açıklamaları nedeniyle HDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyeleri hakkında soruşturma başlattı. Edinilen bilgiye göre, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı, MYK'nın milletvekili olmayan üyelerini ifade vermeye çağırdı.”
Dün evleri aranarak, gözaltına alınan HDP MYK üyeleri beş yıl önce ifadeye çağrılmıştı. Onlar da gidip ifadelerini verdiler. Kimse gözaltına alınmadı, kimsenin evi aranmadı.
6-8 Ekim olaylarında HDP’nin rolü defteri, ancak 2016 darbe girişiminin ardından Kasım 2016’da HDP eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ hakkında tutuklama kararı verilirken tekrar açıldı. Her iki isim de “terör örgütü üyeliği” ve 6-8 Ekim olayları nedeniyle “suç işlemeye alenen tahrik” ten tutuklandı.
Bu arada 6-8 Ekim olaylarında hunharca öldürülen Yasin Börü ve üç arkadaşının ölümüyle ilgili Diyarbakır’da açılan davada 41 sanık yargılandı.
2017 yılında karar açıklandı. 16’sı “canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme” ile “devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak” suçlarından beşer kez ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Çocuk yaşta olan 6 sanığa 110’ar yıl hapis cezası verildi.
Bu mahkemede mağdur avukatları iki kez Demirtaş dosyasıyla bu davanın birleştirilmesini talep ettiler ama mahkeme bu talebi iki kez reddetti.
Dün zırhlı bir araca bindirilerek gözaltına alınan Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen de 6-8 Ekim soruşturmasında 31 Ocak 2017'de bir kere daha tutuklanmıştı. 8.5 ay tutuklu kaldıktan sonra da tahliye edilmişti.
Bilgen, o gün MYK toplantısına katıldığına ve o MYK toplantısında suç işleme çağrısı yapıldığına yönelik bir karar alındığına ilişkin tespit olmadığını ileri sürerek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuş, mahkeme kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vererek, Bilgen'e net 20 bin lira manevi tazminat ödenmesine hükmetmişti.
Yani Bilgen, Anayasa Mahkemesi’nin bu kararına rağmen yeniden aynı suçtan gözaltına alınmış oldu.
Bu soruşturmanın tutuklu sanığı olan Demirtaş için de tuhaf bir durum var. Çünkü üç yıl boyunca tutuklu olarak yargılandığı 6-8 Ekim olayları davasında 2 Eylül 2019 günü tahliye edilmişti.
Bu tahliye kararının AİHM İkinci Dairesi’nin 20 Kasım 2018’de verdiği Demirtaş’ın tutukluluğunun makul süreyi aştığı kararına verilmiş bir cevap olduğu iddia edilmişti.
Hükümet AİHM Büyük Dairesi’ne bu kararla ilgili itiraz etmiş, itirazın 18 Eylül 2019’da görüşülmesinden önce de karar kesinleşeceği için ön almak amacıyla Demirtaş hakkında tahliye kararı verilmişti.
Fakat Demirtaş, 2013 Nevruz’unda, yani çözüm sürecinin başında, İstanbul’da yaptığı ve zamanında iktidara yakın gazetelerin birinci sayfalarından bile verdiği barış mesajları yüzünden övülmüş bir konuşma nedeniyle aldığı hapis cezası yüzünden tahliye edilememişti.
Avukatları bu cezanın yattığı süreden mahsup edilmesi için başvurmuştu ve bu Demirtaş’ın tahliye olması anlamına gelebilirdi.
Fakat tam bu aşamada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 20 Eylül 2019’da 6-8 Ekim olayları için Demirtaş hakkında yeni bir soruşturma başlattı ve bu kez 302. maddeden yani devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçlamasıyla yeni bir tutuklama kararı çıkardı.
Yani Demirtaş, daha önce yargılanıp tahliye edildiği soruşturmada bir başka suçtan bir kere daha tutuklanmış oldu.
İşte dünkü gözaltı dalgası, AİHM kararına karşı Demirtaş’ın tahliyesini engellemek için yeniden güncellenmiş bu soruşturma kapsamında yapıldı.
İnsan hakları hukukçusu Kerem Altıparmak’a göre altı yıl sonra HDP’ye yönelik bu geniş operasyonun arkasında da yine AİHM ile ilgili bir manevra olabilir:
“AİHM Büyük Daire Demirtaş kararı yıl bitmeden çıkacak ve muhtemelen sonuçları sadece Demirtaş’la sınırlı kalmayacak. Büyük bir operasyonla o kararın uygulanmaması için gerekçe üretiliyor olabilir.”
Anayasa hukuku profesörü olan HDP eş genel başkanı Mithat Sancar’a göre ise bu operasyon sadece bir AİHM manevrası değil, iktidar açısından çok daha ciddi bir karara işaret ediyor.
Sancar, 6-7 Ekim’deki HDP MYK çağrısı yüzünden gözaltına alınan Sırrı Süreyya Önder’in ve fezleke hazırlanan Pervin Buldan’ın o günlerde HDP MYK üyesi bile olmadıklarını hatırlatıyor.
İkisinin bir ortak özellikleri daha var.
Çözüm sürecinde hükümet tarafından İmralı heyetine seçilen ve süreçte en aktif rolü oynayan iki isim olmaları.
Dünkü gözaltı listesinde olan Altan Tan ve Ayla Akat Ata da çözüm sürecinin başlangıcındaki ilk İmralı heyeti içinde yer almışlardı.
Bu heyetlerde yer alan Selahattin Demirtaş ve İdris Baluken zaten uzun süredir tutuklu.
Böylece çözüm sürecinde devlete güvenmiş, İmralı’ya gitmek, Kandil’e gitmek gibi şu anda yargılandıkları davaların hepsinden daha somut terör örgütüyle ilişki suçuna sokulabilecek fiilleri işlemeyi göze almış isimlerden beşi tutuklu ya da gözaltında.
Pervin Buldan için fezleke hazırlandı. Ahmet Türk de bir süre hapis yattıktan sonra tahliye edilmişti.
Son operasyonda gözaltına alınan Altan Tan, Ayla Akat, Sırrı Süreyya, Nazmi Gür, Emine Ayna aktif siyasete ara vermiş isimlerdi.
Uzun süredir HDP’yle mesafeli olan ve eleştirel açıklamalar yapan Altan Tan, 6-8 Ekim günkü MYK toplantısında da yoktu.
Daha da uzatabiliriz.
Ama bu uzun hikayede, 2020 yılının Eylül ayının sonunda altı yıl önceki soruşturma için bu isimlerin gözaltına alınmasına, evlerinin aranmasına hukuki bir gerekçe bulmak mümkün değil.
Altı yıl önceki soruşturmayı bugüne bağlayan tek gerekçe Başsavcılık açıklamasındaki şu cümlede saklı olabilir:
“Cumhuriyet Başsavcılığımız Terör Suçları Soruşturma Bürosunca 2014/146757 sayı ile soruşturma başlatılmış, soruşturma kapsamında Selahattin DEMİRTAŞ ve Figen YÜKSEKDAĞ ŞENOĞLU tutuklu olarak bulunmakta olup gelinen aşama itibariyle Ankara merkezli 7 ilde, 25.09.2020 tarihinden geçerli olmak üzere 82 şüphelinin gözaltına alınmasına karar verilmiştir”
“Gelinen aşama itibarıyla”
Bu kadar.
6-8 Ekim’den bir ay sonra, üç ay sonra, beş ay sonra gelmeyen o aşama, bir yıl sonra nazik bir ifadeye çağırma davetinden ibaret kalan bir soruşturmada nasıl oldu da altı yıl sonra o aşamaya gelindi, altı yıldır aranmamış evleri aranarak insanlar gözaltına alındı sorusunun cevabı meçhul.
Ama “gelinen aşamanın” hukuki bir aşama olmadığını anlamak için hukuk eğitimine ihtiyaç olmadığı açık, Türkiye’de bir süre yaşamış olmak yeterli...
30/09/2020 02:08 Zor zamanlarda ‘pisleşmeme’ ahlakı 65 Türkiye, son bir yıldır neredeyse cepheden cepheye koşuyor. Her iki ayda bir ülkemizin kaderini belirleyecek, tarihi bir dış mesele bütün gündemi esir alıyor. Sonra bir anda o bitiyor, başka bir cepheye geçiliyor.
Bundan sadece bir yıl önce Türkiye’nin tek gündem maddesinin Suriye olduğunu kaç kişi hatırlıyor?
Suriye’de bir varlık yokluk savaşı, beka mücadelesi veriliyordu.
Sykes-Picot’lar, Misak-i Milliler raflardan indirilmiş, her adım, her karar, her anlaşmanın başına tarihi sıfatı konuyor, camilerde Fetih sureleri okunarak başlanan operasyonlar zaferle bitiyor, sonra bir zafer de masalarda kazanılıyordu.
En son 36 askerin şehit edildiği bir hava saldırısı ve yi e tarihi zafer denen Türkiye-Rusya arasındaki Soçi Anlaşması’yla Suriye bir anda hayatımızdan çıkıverdi.
Uzun süredir uzmanları dışında kimse Suriye’den bahsetmiyor. Gazetelerin birinci sayfalarında ya da televizyon ekranlarında Suriye’yle ilgili duyduğumuz son büyük haber bir YPG heyetinin Moskova’da Rusya Dışişleri bakanı Lavrov tarafından ağırlanması oldu, tabii buna Dışişleri Bakanlığı sözcüsü düzeyinde verilen cılız tepki...
Çünkü Suriye çoktan bırakılıp Libya’ya geçilmişti.
Bu kez raflardan Trablusgarp Savaşı hatıraları indirildi. Osmanlı’nın 100 yıl sonra Libya’ya dönüşü üzerine epey büyük laflar edildi. Gerçekten Türkiye Libya’da Hafter’i durdurdu. Üzerinde konuşulması tehlikeli operasyonlar yapıldı. Ama sonra bir barış ve müzakere süreci başladığı anda Libya ile ilgili haberler de kesiliverdi. Arada Libya ile Türkiye arasındaki deniz anlaşmasının mimarı olan amiral de önce pasif göreve çekildi, sonra istifa etti. En son Türkiye’nin desteklediği Sarrac’ın istifa kararı aldığını duyduk, Libya’da neden sokak gösterileri oldu, neden Sarrac istifaya karar verdi pek anlaşılamadı.
Çünkü çoktan yeni bir cepheye geçilmişti.
Bu kez Türkiye Akdeniz’e geri döndü. Mavi Vatan. Navtex derken bir anda kendimizi Yunanistan’la geleneksel deniz mili krizinin ortasında bulduk. Arada Fransa ile karşı karşıya geldik. Macron’un ezik çıktığı fotoğraflar bakanlarımızca paylaşıldı, üst düzey görevliler Macron’a çakma Napolyon demek için birbirleriyle yarıştı. Hatta son yüzyılda Fransa’nın askeri hiçbir zaferi olmadığı, zaten Napolyon’un da Fransız olmadığı dahi söylendi. Bütün yaz Akdeniz’de varlık ve yokluk mücadelemizle geçti. Yunanistan’la gemi tokuşturma, Fransa ile laf dalaşı derken bir baktık Oruç Reis gemisi Antalya’ya, çakma Napolyon “Sayın Macron”a, “hadsiz Yunan”, “Sayın Miçotakis”e geri dönmüş.
Her şey o kadar hızlı oldu ki, TRT’nin Barbaros dizisi bile krize yetişemedi.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın hazırlattığı Mavi Vatan marşı bile iddialı sözleriyle ortada kaldı:
“Küfür tek millet olup kurmuştu ittifakı
Yaradan’a sığınmıştı İslam’ın orduları
Denizlerin aslanı, çekmişti zülfikârı,
Akdeniz’de hedefti zilletin ittifakı.”
Ecdadımın kanından akar damarlarımda
Can verir can alırız mavi vatan uğruna”
Çünkü marş dolaşıma girdiği sırada Türkiye çoktan o zillet ittifakıyla masaya oturmuştu.
Hatta marştan bir gün sonra Cumhurbaşkanı “Akdeniz tüm ülkeleri ve halklarıyla bizi birleştiren bir çatı. Gelin, yeni husumetlerle Akdeniz’in ak sularını kirletmeyelim. Gelin, hep beraber Akdeniz’i tekrar bir barış havzasına çevirelim” çağrısı bile yaptı.
Barış, işbirliği mesajları, diplomasi trafiği başlayınca zaten Akdeniz’in de eski heyecanı kalmadı. Gündemden hızla düşmeye başladı.
Son bir haftadır bütün milli ve tarihi heyecanlar Azerbaycan cephesine kaydırıldı
Tabii ki Türkiye bile isteye cepheden cepheye koşmuyor, bu meselelerin hepsinde her konuda haksız da değil.
Ama ölüm kalım mücadelesi, bekamız söz konusu denilen, tarihten büyük büyük referanslar verilip, her adımın önüne tarihi sıfatı konan olaylar bir anda sönümleniyor, cepheler yerini diplomasi masalarına bırakıyor, sonra bir bakılıyor, o tarihi, hayati ölüm kalım meselesi gündemimizden çıkıvermiş.
Kısa bir moladan sonra bu kez başka bir cephede aynı tarihi milli heyecanlar yaşanmaya devam ediyor.
Bu cepheden cepheye, seferberlikten seferberliğe koşturulmak Türkiye’nin ruh sağlığına iyi gelmiyor.
Özellikle bazı bünyeler bu hızlı ruh hali değişimini kaldıramıyor. Kendini seferberlik havasına fazla kaptıranlar da tabiri caizse “pisleşmeye” başlıyor
Bu siyasi “pisleşmenin” bizde uzun bir tarihi ve epey acı sonuçları var.
Balkan Savaşı öyle bir zamandı. Yüzlerce yıl yönetimimiz altında yaşamış milletlerden ağır bir yenilgi almak, imparatorluğun başkentlerinden Edirne’yi bile kaybetmek ağır bir travmaya neden olmuştu.
Katliamlardan kurtulan Müslümanlar ayaklarındaki terliklerle Anadolu'ya doğru göç ederken, bu ağır yenilgiyle travmatize olan İttihatçı yazar Aka Gündüz, 21 Eylül 1912'de Tanin'de o yemini yayınlamıştı:
"Bastığım toprakların her tutamından kan fışkıracak.. Taş üstünde taş bırakırsam, arkada kalan ocağım sönsün.. Gülistanları süngümle kabristan edeceğim.. Tarihe dümdüz bir harabe bırakacağım ki, üstüne, on asır bir medeniyet kuramasın.. Dal üstünde yaprak, burç üstünde bayrak bırakırsam, iman tahtamın ortasına kara damga vurulsun.. Nefesimden yangın, silahımdan ölüm, adımımdan uçurum saçacağım.. Her beyaz renge bir pençe barut lekesi, her barut lekesine bir avuç kan bulayacağım.. Merhameti yatağanımın ağzına.. mefkûreyi tüfeğimin kapsülüne.. medeniyeti atımın arka nalına asacağım.. Dağların kovukları, ormanların gölgeleri, harabelerin buruşuk çehreleri ebediyete 'buralardan geçen Türk hikâyesini' söyleyecek."ı.
.Yakın zamanlarda da çok sayıda benzer travmatik zamanlar oldu. Çok gerilere gitmeyelim, mesela 2007 onlardan biriydi.
İçeride hükümet bir taraftan laiklerin Cumhurbaşkanlığı seçimi için kopardığı krizle mücadele ederken bir taraftan da artan PKK’nın saldırılarına karşı Kuzey Irak’a operasyon yapılıp Barzani’ye bir ders verilmesini savunan Genelkurmay ve askerin gözüne bakan medyaya karşı direniyordu.
O günlerde Hürriyet’in genel yayın yönetmeni “F-16’lar Erbil’de alçak uçuş yapsa üç beş bin evin camı kırılsa ne olur” diye bir yazı yazmış, şimdi Cumhurbaşkanı başdanışmanları arasında olan bir Radikal yazarı da “Barzani’nin kıskıvrak yakalanıp Türkiye getirilmesini” önermişti.
Bu Radikal’deki son yazısı oldu. Hürriyet genel yayın yönetmeni de o günlerde bu yazıları yüzünden yerden yere vurulmuştu.
En çok da AK Parti iktidarını destekleyen Yeni Şafak gazetesinde.
Rahmetli Kürşat Bumin ve Alper Görmüş’ün birlikte hazırladıkları Medyakronik sayfasında medyadaki bu gözü dönmüş militarizm sık sık eleştirilirdi.
Kim derdi ki yıllar sonra yine milli heyecanların yükseldiği bir zamanda aynı Yeni Şafak’ın genel yayın yönetmeni “Erivan’ın tam merkezine füze düşmeli” diye yazsın ve ancak cılız bir kaç tepkiyle karşılansın.
Bir kaç hafta önce de Akdeniz krizi sırasında BAE’nin uçaklarının hedef alınması gerektiğini yazmıştı. Askeri uçaklarının değil, sadece uçaklarının...
25 yıl ülkenin başkentini yönetmiş eski Ankara Belediye Başkanı ise CHP’nin İstanbul il başkanına içinde bolca kan, ırkçılık, lümpenlik olan bir mesajı da herhalde bu milli çoşku içinde ayıplanmayacağını, takdir göreceğini düşünerek yazdı.
Nezaketi, diplomasiyi, teenniyle hareket etmeyi, en son söylenecek lafı ilk başta söylememeyi eziklik, teletabilik olarak görmek moda olunca, birileri de buradan kendine rol çıkarıp Erivan’ın ortasında füze gönderebiliyor, içindeki ırkçıyı salıveriyor, arabalarla Ermeni Patrikhanesi’nin önünden konvoylarla geçebiliyor, haber spikeri de buradan kendine vazife çıkarıp belaltı vurursa bunun vatanseverlik hesabına yazılacağını düşünüyor.
Zaten insandaki ahlak da güzel havalarda, bol güneşte ortaya çıkmıyor. İyi havalarda, rahat zamanlardaki ahlakın, adaletin, marifetin kimseye bir faydası yok.
Öyle zamanlarda herkeste ortalama bir ahlak var.
Hikmet, marifet, irfan, adalet kelimelerini cümle içinde sık sık kullanarak da onlardan çeşitli kombinasyonlar yaparak da kimse hikmetli, adil, maruf olmuyor.
Gerçek ahlak, erdem, adalet, nezaket zor zamanlarda, havalar bozmuşken, akıl yerini duygulara terk etmişken, kitleler narsist heyecanlara kapılmışken yeşeriyor.
Çünkü ahlak sadece bir bilgi değil, aynı zamanda bir eylem.
Ahlak üzerine okumak, düşünmek ve konuşmak kimseyi ahlaklı yapmaya yetmiyor ancak günü gelince o sınavdan geçmen gerekiyor.
Yine bir sınav dönemindeyiz.
.03/10/2020 03:23
Nomenklatura’nın çıkarları... 73 HBO’nun bütün dünyada büyük ilgi gören dizisi Çernobil’in en unutulmaz sahnelerinden biri, santraldeki patlamanın ardından Çernobil’in yanı başında kurulmuş Pripyat şehir konseyindeki acil toplantı sahnesiydi.
Şehirdeki komünist parti temsilcilerinin katıldığı konsey toplantısı, kariyerlerini korumak için Moskova’ya kazanın kontrol altına alındığı raporunu geçen santralin iki üst düzey yöneticisinin “endişe edilecek bir şey yok” konuşmalarıyla açılır.
Sonra sözü genç bir konsey üyesi alır, dışarıda gördüğü kusan insanlar, yüzleri kanayanları anlatır, gökyüzünü kaplayan ışıktan bahseder ve şehrin hemen tahliye edilmesini ister.
Tam bu sırada Ekim Devrimi’ne katılmış yaşlı bir konsey üyesi bastonunu yere vurarak söz alır, ayağa kalkar ve konuşmaya başlar. Yaşlı adam konuşmasına şehrin hemen tahliyesini savunan konsey üyesine destek veriyormuş gibi başlar:
“Acaba kaçınız buranın gerçek ismini biliyor. Elbette hepimiz ona Çernobil diyoruz. Gerçek ismi ne? Vladimir I. Lenin Nükleer Elektrik Santrali. Lenin. Bu gece hepimizle gurur duyardı. Özellikle de seninle genç adam. Bu halka olan tutkunla gurur duyardı. Devletin yegane amacı da bu değil mi?”
Ama sonra konuşmasının seyri değişir:
“Bazen unutuyoruz bazen korkunun tutsağı oluyoruz. Ama Sovyet sosyalizmine olan inancımız her zaman ödüllendiriliyor. Şimdi devlet bize buradaki durumun tehlikeli olmadığını söylüyor. İnanın yoldaşlar. Devlet paniği önlemek istediğini söylüyor. İyi dinleyin. Doğru, insanlar askerleri gördüğünde korkacaklar. Ama insanlar kendi çıkarlarına uygun olmayan sorular sormaya başladığında onlara basitçe sadece işlerine bakmaları, devlet işlerini devlete bırakmaları söylenmeli. Şehri tecrit edeceğiz. Kimse gitmeyecek. Telefon hatlarını keseceğiz. Yanlış bilginin yayılmasını engelleyeceğiz. Bu şekilde halkın emeklerinin meyvelerinin heba olmasını engelleyeceğiz. Bu gece yaptıklarımız için hepimiz ödüllendirileceğiz. Bu hepimizin parlaması için büyük bir fırsat.”
Yaşlı komünistin konuşması konseyde hararetli alkışlarla karşılanır ve şehir tahliye edilmez, dışarıya kapatılır.
Gerçekten de o gece konseyin aldığı bu karar yüzünden Pripyat şehrinde yaşayan binlerce insan 36 saat boyunca yanı başlarında yanan nükleer tesisi solumak zorunda kalmış, binlerce insan bir kaç nesil boyunca bunun bedelini ödemişti.
Dizinin bu sahnesini aklıma düşüren Sağlık Bakanı’nın koronavirüsle ilgili açıklanan sayılarda vaka-hasta ayrımı yaptıklarıyla ilgili skandal açıklamasına gelen tepkilere karşı attığı tweet oldu:
“Bilelim ki, salgınla mücadele sürecinde, devletimiz, HALKININ SAĞLIĞI KADAR, ULUSAL ÇIKARLARINI DA korumaktadır.”
Gerçekten da büyük harflerle yazılmayı hak eden, uzun süredir görülmemiş bir itiraf bu.
Sadece koronavirüsle mücadeleyle ilgili değil, ulusal çıkarlar için halkın sağlığının riske atılabileceğinin bu kadar aleni ilanı, mevcut iktidar hakkında da çok şey söylüyor.
Halk ve ulus aynı anlama gelmesine rağmen ulusal çıkarlarla, halkın çıkarları arasında açılan bu anlamsal makasın sebebi, ulusal çıkarın aslında bizatihi kendisi için var olan Raison d’Etat ya da hikmet-i hükümet tariflerindeki bir devletin çıkarları anlamında kullanılması.
Hikayenin bu kısmı bize çok tanıdık. Türkiye’nin yakın tarihi, cumhuriyetin kurucu yıllarındaki halk için halka rağmen anlayışından itibaren devletin ali çıkarları için toplumun hak ve özgürlüklerinden verilmiş tavizlerin de tarihi.
Ama ülkedeki koronavirüs vaka sayılarını olduğundan az göstermeyi ulusal çıkarla ya da devlet aklıyla açıklamak kolay değil.
Nitekim bunun yarattığı güvensizliğin ilk sonucu olarak İngiltere, Türkiye’yi seyahat edilebilecek ülkeler listesinden çıkardı.
Peki, Yüksek Seçim Kurulu’ndan TÜİK’e, Merkez Bankası’ndan, koronavirüs sayılarına kadar varan bu gerçekleri, rakamları ayarlama halini başka neyle açıklayabiliriz.
İşte bu noktada bir kavram Türkiye’de olan biteni açıklamakta bize daha fazla yardımcı olabilir:
Nomenklatura.
Latince kökenli kelime endeks, isim listesi, repertuvar anlamlarına gelse de bugün dünyanın herhangi bir yerinde biri nomenklatura deyince akla sadece Sovyetler geliyor.
Kavram, Tito ile birlikte çalışmış ama daha sonra komünist partiye dönük eleştirileri nedeniyle hapse atılmış Yugoslav komünist siyasetçi Milovan Djilas’ın hapisteyken yazdığı kitaptaki “yeni sınıf” teorisine dayanıyor. Djilas’a göre komünist ülkelerde teorinin tam tersine bir gelişme yaşanmış ve parti yeni bir sınıf yaratmıştı.
Partiye bağlı elit sınıfın adını ise kendisi de bir zamanlar bu sınıfın bir üyesiyken Almanya’ya iltica eden Sovyet diplomat Mikhail Voslensky 1970’de aynı adı taşıyan kitabıyla koydu: Nomenklatura: Sovyet Yönetici Sınıfı.
Nomenklatura derken kastedilen Politbüro ya da Moskova’daki parti yöneticileri değildi.
Onların da içinde olduğu bürokrasiden, orduya, medyadan, iş ve sanat dünyasına kadar uzanan ülke nüfusunun yüzde 1.5’una yani Sovyet nüfusuna göre 2 milyon insana tekabül bir elit yönetici kitleydi.
Bunlar elitliklerini zenginliklerinden, soyluluklarından değil, komünist partisine sadakatten alıyorlardı. Buraya da parti yöneticileri tarafından bu sadakatleri nedeniyle seçilmişlerdi. Bu sadakati gösterdikçe de ülkenin imkanlarından, zenginliklerinden yararlanıyor, imtiyazlı bir hayat sürüyorlar, nomenklatura içinde yer almaya devam ediyorlardı.
Böylece sadakatleri topluma, ülkeye hatta komünist değerlere değil, partiye, onun yöneticilerine sadakate dönüşmüştü. Sadece onlara karşı kendilerini sorumlu hissediyor ve sadece onlara hesap veriyorlardı.
Kapalı devre bir sadakat üzerine kurulu bu elit kitle, halkla devlet arasındaki uçurumu büyütmüş, kendi iç ahlakını oluşturmuş, sistemin içeriden çürümesine neden olmuştu.
Pripyat şehir konseyinin, Çernobil’in patladığı gün şehri tahliye etmeme kararı da klasik bir nomenklatura refleksiydi.
O yaşlı komünistin dediği gibi o gece bu kararı almaları hepsinin parlaması için büyük bir fırsattı.
Nomenklatura zihniyeti maalesef Türkiye’de son dönemde açıklanamaz pek çok şeyi açıklayabiliyor.
Sağ salim köyünden helikopterle gözaltına alınmış 64 yaşındaki bir çiftçi yoğun bakımda vefat edince, ne olduğunu soranlara makul bir cevap vermesi gereken vali kökenli atanmış İçişleri Bakan yardımcısına “Yazıklar olsun! Israrla helikopter yalanını tekrar edip terör örgütünün dümen suyuna girenler... Hadi onlar Kırmızı kategoriden bir bir eksilen teröristlerine ağladıkları için çarpıtıyorlar. Peki size ne oluyor?” diye tweet attıran, Van Valisi’ni yaşlı adamın taziyesinde konuşan abisini, eli cebinde susturan özgüvenin kaynağı, sorumluluğu artık halka karşı değil sadece kendilerini bu yönetici elitin içinde tutanlara karşı hissetmelerinden geliyor.
Nasıl oluyor da bir tane iktidar milletvekili Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasına, internet yasağı, çoklu baro gibi yasalara ses çıkarmıyor, nasıl oluyor da savcılar o iddianameleri yazıyor, hakimler o tutuklama kararlarını veriyor, YSK adil bir seçimi iptal edebiliyor, TÜİK, Merkez Bankası rakamları ayarlayabiliyor diye isyan ettiren bütün gözü karalıkların arkasında, bunları yaparak nomenklaturanın içinde kalıp, hiçbir olumsuzluktan etkilenmeden mutlu ve güçlü azınlığın mensubu olarak yaşama ayrıcalığını kaybetmeme duygusu var.
Bu o kadar güçlü bir duygu ki herkese ahlak, din satan gazetecilere, sırf nomenklaturanın içinde kalmaya devam edebilmek için en liberal insanların bile yüzünü kızartan televizyondaki bir DNA testi açıklama showuna “gazetecilik faaliyeti” dedirtebiliyor, bunu kanalın FETÖ-PKK ile mücadelesine bağlayan bir bildiriyi imzalatabiliyor.
Talimatla, emirle değil, ayrıcalıklı pozisyonunu korumak için uğraşan bir sınıfın bir mensubu olma bilinciyle hareket ediyorlar. Bu kapalı devre grubun kendi içinde bir ahlak oluşuyor, böylece ayıplanma hissi ortadan kalkıyor, lidere sadakat halka, hakikate, ülkeye, değerlere sadakatin önüne geçiyor, hatta onların yerini alıyor. Kendini böyle ikna ediyorsun.
Yanı başında bir nükleer santral patlayınca bile içine düştüğün ahlaki fasit daireden çıkarmıyorsun. İlk refleksin örtbas oluyor.
Nomenklaturanın çıkarları kolayca ulusal çıkarlara dönüşüyor.
İşte bu ruh hali insana “halkın sağlığı kadar...” diye başlayan cümleler bile kurdurtabiliyor
.5/10/2020 02:44
Üzerimize sürülen makam aracı... 91 Önceki gün Ankara’da yaşanan adiyattan bir olay, kırmızı plaka ve çakardan başı dönmüş bir makam şoförünün anlık sinirle yaptığı bir hata olarak kalabilecekken, 2020 yılı Türkiye’sinin anlatıldığı bir dönem belgeseline dönüverdi.
Belgesel sosyal medyaya düşen bir videoyla başladı.
“Cenaze namazının kılınacağı camiinin bahçesine araç alınmıyor. Haberal’ın şoförü girmek için diretiyor. Ankara Belediyesi ile sözleşmeli olan ANFA güvenlik şirketinin görevlisi de yasağı hatırlatıyor, aracın geçişine izin vermiyor.
Görüntüleri izlediğinizde açıkça görüyorsunuz ki, söz konusu tutum sadece Erkan Haberal’ın aracına uygulanmış değil. Yani Erkan Haberal’a ayrımcılık filan yapılmış değil. Belli ki kural konup bir sınır çekilmiş, cami bahçesine arabanla girme kuralı.
Devam edelim: Haberal araçtan inip camiye yöneldikten sadece bir dakika sonra şoförü, bile isteye yapılmış olduğu video kaydında net olarak görülebilecek şekilde aracını güvenlik görevlisinin üzerine sürüyor ve adamcağızı yere seriyor."
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin forsunu taşıyan kırmızı plakalı bir araçla, o aracın parasını veren milletin mensuplarından birinin üzerine sürmek gibi bir vahamet karşısında o makamın sahibi olan milletvekilinin ne yapmasını beklersiniz?
Her makul siyasetçinin yapması gerekeni.
Yine dün Habertürk’te Nihal Bengisu Karaca’nın yazdığını yapmasını:
“Milleti temsil eden kişinin o şoförle yaptığı iş akdini feshetmesini ve kamuoyundan özür dilemesini değil mi?”
Ama, hayır öyle olmadı.
Meclis’te kavgaları ayıran Meclis’in İdare Amirlerinden de biri olan milletvekili, sosyal medya hesabından şöyle mesajlar attı:
“Resmî otomobilimi kullanan şoför arkadaşımla Camii’ye giriş esnasında Büyükşehir Belediyesi ANFA görevlisinin son derece kaba ve kırıcı muamelesine maruz kaldım. Önce otomobilimin camına ANFA görevlisinin eliyle vurarak hakeratamiz bir davranışıyla karşılaştım. Bir provokasyon ihtimaline karşılık soğukkanlılık ve sağduyuyla hareket ettim ve otomobilden inip yürüyerek Cenaze Namazı’nın kılınacağı alana intikal ulaştım. Arkasında ANFA görevlisinin önyargılı ve tahammülsüz muamelelerinin şöförümü hedef alarak devam ettiğini, hatta fiili müdahelede bulunduğunu namaz sonrası öğrendim. Doğal olarak da şoförüm tepkisini gösterip otomobili sürünce orada görevli bulunan bir şahsa çarpmış, bunun üzerine da şahsıma iftira kampanyası hazırlanarak sosyal medyadan servis edilmiştir. Olay tamamen bundan ibarettir. ANFA görevlisinin yetkisi olmadan otomobille girişime menfi şekilde müdahil olması, sonrasında bilgim ve dahilim olmadan otomobilimin kurulan bariyerlerin açık kısmından girme teşebbüsü istenmeyen görüntülere yol açmıştır.. Özellikle gelişmelerden son derece üzgün olduğumu paylaşmak isterim. Maksatlı, kötü niyetli ve provakatif ANFA görevlisi olayın yegane sorumlusudur. Konuyla ilgili gerekli inceleme ve takibat devam etmektedir.”
Gerçekten de insanın kanını donduran bir soğukkanlılıkla, Meclis’e ait kırmızı plakalı makam aracıyla, şoförünün bir görevliye çarpmasının “doğal” olduğunu söyledi.
Gelen tepkilere bakılırsa herkes dün Nihal Bengisu Karaca’nın yazısındaki gibi hissetti:
“Hayatım boyunca çok pişkin açıklamaya tanıdık oldum ama itiraf edeyim bu açıklama kadar berbat bir şey görmedim. Beyefendi kendisinin mağdur olduğuna inanıyor. İşçiye tazminat davası açmayı düşündüğünü açıklamasına ramak kalmış. Özür dilemediği gibi neredeyse özür bekliyor. Beyefendi hadiseden üzüntü duyduğunu söylemiş. Ama kendisine yalakalık yapmak içim imdadına koşan ne kadar önemsiz gazeteci ve siyasetçi varsa hepsinin tweetini bu olayı ‘Ankara Belediyesi’ne PKK’lılar doldurmuş onlar da vekilimize kumpas kurmuş’ diye yorumlayan ebleh açıklamaları retweet etmesi gösteriyor ki, ‘üzüntü’ filan duymamış.. Hepsinden daha korkunç olanı şu: Beyefendiye göre aracını engellerseniz şoförü de ‘doğal olarak’ arabayı üzerinize sürebilir. Buna hakkı vardır. Böyle bir imtiyazı vardır, bu imtiyaz vekilden şöförüne kendiliğinden intikal eder. Bu doğaldır.”
Karaca’nın söylediği gibi, sadece kendisi şoförünün yaptığını doğal görmekle kalmadı, başka partili milletvekilleri de bunun Ankara Belediyesi’nin bir kumpası olduğunu dile getiren tweetler attılar, hatta bir milletvekili Mansur Yavaş’ı “saygısızlık yapıldığı anda ezer geçeriz” diye tehdit bile etti.
Bu suçlamalar üzerine de Ankara Büyükşehir Belediyesi, olayın başlangıcındaki görüntülerle birlikte yaşananları anlatan uzun ve ayrıntılı bir açıklama yaptı:
“Hacı Bayram-ı Veli Camisi’nin protokol otopark kapasitesi 10 araçtır. Cenaze töreninde yaklaşık 40 araç önceden alana giriş yapmıştır. Çıkış esnasında trafikte sorun yaşanabileceği sebebiyle, polisin aldığı kararla alana araç girişi durdurulmuştur. Otopark ve çevresinin durumu ekteki fotoğraflarla sabittir. Bundan sonraki tüm süreçler de devletin resmi polisleri ile törene katılanlar arasında yaşanmıştır.
Hacı Bayram-ı Veli Cami ve çevresi, güvenliğin sağlanması gerekçesiyle T.C. Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı ANFA Güvenlik tarafından kapalı devre kamera sistemi ile izlenmektedir. Bu sistem tarafından kaydedilen görüntülerde yolun polis araçları tarafından kapatıldığı sabittir. Görüntülerde, aracın durdurulması üzerine Sayın Erkan Haberal’ın polislerle konuştuğu, ardından da cenaze töreni alanına yaya olarak devam ettiği görülmektedir. Hemen ardından alana gelen Sayın Mehmet Haberal da, kendisine durumun açıklanması üzerine yaya olarak yoluna devam etmiştir. Sayın Erkan Haberal’ın bölgeden ayrılmasından bir süre sonra şoförlüğünü yapan şahıs, polisin açıklamalarına rağmen içeriye girmekte ısrar etmiş, araca resmi plaka takmış ve ardından da tehditler savurarak aracını özel güvenlik görevlimizin üzerine sürmüştür.
10 yıl önce Büyükşehir Belediyesi’nde göreve başlayan ve dokuz yıldır aynı bölgede görev yapan özel güvenlik görevlimiz, görüntülerde de görüldüğü üzere sadece kendisine verilen talimatları uygulamış, kimse ile sözlü iletişim kurmamıştır. Güvenlik görevlimiz aracın bilerek çarpması sonucunda yaralanmıştır. Anında müdahale gerçekleştirilen özel güvenlik görevlimizin sağlık durumu iyidir. Kendisi ile yönetimimiz yakinen ilgilenmekte, süreci takip etmektedir.
Bir süre sonra şoför, yetkililerimize “Ben Erkan Haberal’ın danışmanıyım. Bir hata yaptım. Makamı içeriden alabilir miyim?” ifadelerini kullanmıştır. Yetkililerimiz ise süreci polisin yönettiğini kendisine bir kez daha vurgulamıştır.
Görüntülerde de sabit olduğu üzere, özel güvenlik görevlimizin üzerine göz göre göre, akla ve vicdana sığmayacak şekilde araç sürülmüştür. Gerek özel güvenlik görevlimiz şahsı adına gerekse ANFA Güvenlik kurum adına, aracı süren şahıs hakkında şikâyetçi olmuştur. Konu emniyete intikal etmiş, hukuki süreç başlamıştır. T.C. Ankara Büyükşehir Belediyesi, konunun takipçisi olmaya devam edecektir. Bunun dışındaki tüm siyasi yorumları önce Allah’a, ardından Türk Milletinin yüce feraseti ile maşeri vicdanına havale ediyoruz. T.C. Ankara Büyükşehir Belediyesi bir devlet kurumudur; yönetimi millet iradesi ile belirlenmiş olup 6 milyon Ankaralıya hiç kimseyi ayırt etmeden eşit hizmet götürmektedir ve sadece kanunlara göre hareket etmektedir.”
Yani aslında her şey bir cenaze namazına geç gelmiş bir siyasetçinin en fazla bir kaç yüz metre yürümemesi için yaşanmış.
Yine görüntülerden net bir şekilde görüldüğü gibi araçları alana sokmayan da polisin kendisiymiş, belediye görevlisi sadece polisin talimatlarını yerini getirmiş.
Belediye görevlisi AK Parti döneminde işe başlamış yani bir MHP’li siyasetçiye kastı da yokmuş.
Ve devletin tahsis ettiği Auidi’yi görevlinin üzerine süren makam şoförü bile aslında hata yaptığını kabul etmiş.
Ama hata yaptım demekle kapanacak bir hadise değil bu.
En azından karşımızda kasten yaralamaya teşebbüs suçu var. Hem de onlarca polisin, kameraların önünde işlenmiş bir suç bu.
Peki görüntülerden net biçimde görüldüğü gibi şoföre anında müdahale eden, o güvenlik koridorunu kuran polis daha sonra ne yaptı?
Tam burada dönem belgeselinin daha vahim bir bölümüne geldik.
Ankara Emniyeti’nin dün bu olayla ilgili yaptığı açıklamaya.
Dün gözlerden kaçtı. O yüzden okuyalım:
“Bazı sosyal medya hesaplarından, bir sürücünün siyah makam aracını özel güvenlik görevlisinin üzerine sürmesine ilişkin paylaşımlar yapılmaktadır. Müdürlüğümüzce yürütülen çalışmalar neticesinde, olayın 03 Ekim 2020 günü saat 12:45 sıralarında Hacı Bayram Veli Camii yerleşkesinde Eski Devlet Bakanı Merhum Zeki Ergezen’in cenazesi esnasında, makam sahibinin araçta bulunmadığı bir anda gerçekleştiği anlaşılmıştır. Konuyla ilgili olarak adli işlem başlatılmış olup özel güvenlik görevlisi Ö.K.’nın, basit tıbbi müdahale ile giderilebilir ölçüde yaralandığı ve hayati tehlikesinin bulunmadığı yönünde sağlık kuruluşunca rapor düzenlenmiştir.”
Açıklama bu kadar.
“Konuyla ilgili adli işlem başlatılmış olup” diyor ama bu açıklama başlamış değil, ancak beraatle tamamlanmış bir adli işlem hakkında olabilir.
Açıklamada makam sahibinin ve şoförünün adı geçmiyor.
Makamın ne olduğu, arabanın hangi kuruma ait olduğundan da özenle bahsedilmemiş. Hatta “makam sahibinin araçta bulunmadığı bir anda gerçekleştiği anlaşılmıştır” gibi cümlelerle de zaten adı verilmeyen makam sahibi özenle olayın dışında tutulmuş.
Açıklamada makam sahibinin, makamın, olayın baş faili olan şoförün adı yok ama kimin adı var?
Arabayla üzerine sürülen mağdurun adı, baş harfleriyle verilmiş.
Sanki sanık oymuş gibi.
Ve yine faillerin özenle gizlendiği açıklamada, mağdurun ayrıntılı sağlık durumuna yer verilmiş.
“Basit tıbbi müdahale ile giderilebilir ölçüde yaralandığı ve hayati tehlikesinin bulunmadığı yönünde sağlık kuruluşunca rapor düzenlenmiştir” cümlesinden zaten soruşturmaya değer görmediklerini anlıyoruz.
Yani Ankara Emniyet’i bu açıklamayla “büyütecek bir şey yok, dağılın” demiş.
Üstelik kendi polislerinin emrini yerine getiren bir güvenlik görevlisinin mağdur olduğu açık bir kasten yaralama teşebbüs suçu karşısında.
Bu yazı yazılırken de tweet attığı için insanları sabaha karşı evlerinden gözaltına alan emniyetin, başlatıldığı söylenen adli işlemlerde ne aşamada olduğunu öğrenememiştik.
Ama yakın dönem belgeseli henüz bitmedi.
Ve final bölümü.
Yazı boyunca alıntılar yaptığımız, dün Habertürk’te yayınlanan Nihal Bengisu Karaca’nın köşe yazısı öğleden sonra gazetenin internet sitesinden kaldırıldı.
Peki, şimdi bu belgeselin adı ne olsun?
“Millet meclisinin makam aracıyla milletin üzerine sürmek” mi?
Kırmızı plaka ve çakar sarhoşluğu mu?
Özür dilemeyenler, hesap sorulamayanlar mı?
İktidar ittifakından bir siyasetçinin şoförünü eleştirmenin bile gazetelerde sansür sebebi olduğu karanlık günler mi?
Köşe yazısı yazmanın, birinin üzerine araba sürmekten daha riskli hala geldiği zamanlar mı?
Kontrolsüz güç, güç değildir mi?
Yoksa “üzerimize sürülen makam aracı” mı?
Galiba en iyisi bu.
Samimi bir özürle, kamu hizmetine yakışmayan bir fiil yüzünden bir görevden alma kararıyla sadece bir kişinin üzerine sürülmüş olmakla kalacak kırmızı plakalı, Meclis logolu, çakarlı, bizim vergilerimizle alınmış/kiralanmış o pahallı makam aracı, ardından yaşananlarla hepimizin üzerine sürülmüş oldu.
Gerçekten de hepimizin. Kendisini dışarıdaki zaferlere kaptırıp, içeride yaşanan ağır yenilgilere yüzlerini çevirenlerin bile üzerine...
Ankara’da yaşanan adiyattan bir olay, 2020 yılı Türkiye’sinin anlatıldığı bir dönem belgeseline işte böyle dönüverdi.
Belgesel burada bitti.
.10/10/2020 13:13
Bir el çanıyla anayasal düzeni devirmeye teşebbüs... 35 Türkiye’de Pennsylvania deyince akla ne geldiği malum, ABD’de ise bağımsızlık bildirgesi, anayasa geliyor.
Bir de çan ve kırmızı köprüler.
Çan ve kapalı köprüler, Pennsylvania ile ilgili çizimler, takvimler ve hediyelik eşyalarda sık sık kullanılıyor.
19’uncu yüzyılda nehirlerin üzerine yüzlercesi inşa edilmiş, eyaletin sert iklim şartları yüzünden üzeri kırmızıya boyalı ahşap çatıyla kapatılmış köprülerden halen 200’den fazlası ayakta. Gezi rotaları yapılan köprülerin en ünlüsü 1854’de açılmış, Amerikan İç Savaşı’na da tanıklık etmiş Sachs Covered Bridge.
Eyaletin esas sembolü çanın ise ABD tarihi için kritik bir anlamı var.
4 Temmuz 1776 günü 13 koloni adına aralarında Benjamin Franklin ve Thomas Jefferson’ın da olduğu temsilciler, İngiliz krallığından ayrılarak Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ni Pennsylvania’dan açıklamışlardı.
Jefferson’ın kaleme aldığı Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin en meşhur paragrafında halkın, mutlak bir despotizme sürüklenen bir yönetimi yıkıp yenisini kurma hakkının altı çizilmişti:
“Gerçekler bizim için gayet açıktır: Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır; Tanrı tarafından bağışlanmış, belli bazı vazgeçilemez haklara sahiptirler; yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme hakları da bunların arasındadır. Bu hakları güvence altına almak amacıyla, insanlar kendi aralarında yönetimler kurarlar; bu yönetimler gerçek güçlerini, yönetilenlerin onamasından alırlar. Herhangi bir yönetim biçimi, bu hedeflere ulaşmada köstekleyici olmaya başladığında, bu yönetimi değiştirmek ya da düşünmek, yeni bir yönetim kurmak ve bu yeni yönetimin yetkilerini ve dayandığı temelleri, güvenlik ve mutluluklarını sağlayacağına en çok inandıkları bir biçimde düzenlemek ve kurmak, halkın hakkıdır. Aslında sağgörü, uzun bir geçmişi olan yönetimlerin sudan ve geçici nedenlerle değiştirilmemesini buyurur. Bu yüzden insanların durumlarını düzeltmek amacıyla alışılagelen yönetim biçimlerini değiştirmek yerine, kötülüklere katlanmayı yeğlediklerini deneyimler göstermiştir; ancak sürekli aynı amaca yönelik, uzun bir yolsuzluklar ve zorbalıklar silsilesi, ulusu, mutlak bir despotizme sürüklemek niyetini açığa vurursa, o zaman böyle bir yönetimi yıkmak ve gelecekteki güvenlikleri için yeni koruyucular seçmek, o ulusun hakkı ve görevidir.”
Bağımsızlık Bildirgesi okunduktan sonra bu haberi kutlamak için çalınan çan daha sonra Özgürlük Çanı adını aldı Pennsylvania’nın sembollerinden biri oldu.
ABD’de özgürlüğü, demokrasiyi, anayasayı simgeleyen çan, 250 yıl sonra Türkiye’de ise hukuksuzluğun, keyfiliğin sembolü haline gelmiş Osman Kavala hakkında yazılan yeni iddianamede karşımıza çıktı.
Üzerinde Pennsylvania eyaletinin adı, haritası ve en meşhur kırmızı köprülerinden Sachs Covered Bridge’in resmi olan klasik bir el çanı, önyargılar, faraziyeler, ‘kesin öyle olmuştur’larla dolu 64 sayfalık iddianamede üç müebbet istenen, ne kötü tesadüf ki “Anayasal düzeni devirmeye teşebbüs” suçlamasının elle tutulabilen tek somut delili.
O tek somut delile geçmeden yeni iddianame derken neden bahsettiğimizi biraz daha netleştirmeliyiz.
Çünkü bu köşede çok sayıda Kavala iddianamesi, davası yazısı okumuş olanların kafası haklı olarak karışmış olabilir.
Çünkü artık mahkemelerin bile kafası karışmış durumda.
Önceki gün Kavala hakkında yazılan yeni iddianameyi kabul eden mahkeme, “Sanık Osman Kavala’nın anayasal düzeni cebir ve şiddet yoluyla yıkmaya teşebbüs suçundan tutukluluk hâlinin devamına...” karar verdi.
Halbuki, Kavala bu suçlamadan geçen Mart ayında tahliye edilmişti.
Yani mahkemenin tutukluk halinin devamına karar verdiği suçlamadan tutuklu bile değildi.
Kavala davası, bir adamı hapiste tutmak için hukuka karşı verilen bir mücadeleye döndüğü için kararlar, suçlamalar, iddianameler de birbirine karışmış durumda.
Kısa bir özet yapmak gerekirse, 2017’de indiği Antep uçağından gözaltına alındıktan sonra geçen 1075 gün içinde Osman Kavala 4 kez tutuklandı, hakkında 3 kez tahliye ve 1 kez de beraat kararı verildi.
Bu kararları hukuki olarak açıklamak mümkün değildi ama hiçbiri de sebepsiz değildi.
2017’de bizzat Cumhurbaşkanı tarafından da dillendirilen günlerce gazete sayfalarından inmeyen büyük iddialarla tutuklandıktan sonra hakkındaki iddianame 1.5 yılda yazılamamıştı.
İddianamenin yazılması için baskılar artınca bir anda karşımıza altı yıl sonra bir Gezi soruşturması ve davası çıkıverdi. Osman Kavala da Gezi’nin organizatörü ve finansörü yapıldı.
Dava sürerken, AİHM, 10 Aralık 2019'da Osman Kavala'nın “makul şüphe bulunmadan siyasi gerekçelerle tutuklandığı”na hükmetti ve tutukluluğun derhal sona erdirilmesini istedi.
Tam bu karar, itirazlar sonrası kesinleşecek ve Türkiye için bağlayıcı hale gelecekken 18 Şubat 2020'de Osman Kavala'nın da olduğu Gezi Parkı Davası'nda yargılanan tüm sanıklar beraat ediverdi. Onca iri iddia fos çıktı.
Ama eşi ve yakınları onu hapishaneden çıkarmak için Silivri’ye gittiklerinde kötü bir sürprizle karşılaştılar.
Kavala, o günün gecesi cezaevinden çıkamadan 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin yürütülen başka bir soruşturmada bir kez daha “Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs” (TCK 309) suçlamasıyla tutuklanmıştı.
Bu suçtan yattığı tutuklu kalabileceği maksimum 2 yıllık süre dolduğu için 20 Mart 2020'de hakkında tahliye kararı verildi ama hukuk yine Kavala’yı hapiste tutmak için tedbirini önceden almıştı.
9 Mart 2020’de "Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgilerini Siyasal ve Askeri Casusluk için Temin Etme" suçlamasıyla tutuklandığı için yine cezaevinden çıkamadı.
29 Eylül’de tahliyeye bir kere daha yaklaştı. Anayasa Mahkemesi, ikinci tutukluluğuna yaptığı bireysel başvurusunu o gün görüşeceğini duyurmuştu. Ama o gün bir şey oldu ve Anayasa Mahkemesi dosyasını görüşmeyi erteledi.
Ne olduğu bir saat sonra televizyon alt yazılarındaki haberle ortaya çıktı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Kavala hakkında ikinci iddianameyi hazırlamıştı. Bu büyük ‘tesadüfi’ gelişme yüzünden de Anayasa Mahkemesi, Kavala dosyasına bakmayı ertelemek zorunda kalmıştı.
Karşımızdaki 64 sayfalık iddianame işte Anayasa Mahkemesi’nin dosyayı görüşeceği güne yetiştirilmiş o iddianame.
Aceleye getirildiği için de, içinde yok yok.
Okurken bir anda karşınıza “Uluslararası spekülatör George Soros’un Türkiye’deki temsilcisi konumundaki şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın, bir plan ve senaryo dahilinde yürütülen Gezi Kalkışması’nın planlanmasında, uygulanmasında ve tüm ülke sathına yayılarak derinleştirilmesinde etkin rol oynadığı” diye başlayan, Kavala’nın geçen Şubat ayında yargılanıp beraat ettiği eski iddianamesinden sayfalar dolusu iddia çıkıyor.
Anlaşılan savcı daha bir yıl önce hakkında beraat kararı verilmiş iddialarla şansını bir kere daha denemiş.
İddianamenin üçte biri Gezi davasından kalma iddialardan oluşuyor. Üçte biri iddianamenin diğer sanığı Henri Barkey hakkındaki iddialar. Geri kalan üçte biri ise insanı hayretler içinde bırakan faraziyelerden, tahminlerden ve Facebook paylaşımı gibi komplo teorilerinden ibaret.
Bu iddianamedeki illiyet bağı kurma, mantık yürütme ve suç üretme anlayışıyla Osman Kavala’yı bırakın 15 Temmuz darbe girişiminden, OJ Simpson davasından IŞİD’in Paris’teki Charlie Hebdo saldırısına kadar her şeyden yargılamak mümkün.
Şaka değil.
İddianamede Kavala ve Barkey, son altı yıldır Türkiye’de yaşanan terör olayları ve darbe girişimiyle böyle böyle ilişkilendirilmiş.
Bir kaç örnek verelim.
“Açık Toplum Enstitüsü’nün kurucusu George Soros’un Türkiye’ye gelişinin, FETÖ/PDY Silahlı Terör örgütünün yayın organı Zaman Gazetesi’nin 15 Temmuz darbe girişiminden yaklaşık 9 ay 10 gün önce yayınladığı “Gülen Bebek” adıyla bilinen reklam filminden birkaç hafta sonra gerçekleşmesi ve şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın İshak Alaton’la birlikte George Soros ile görüşme yapması oldukça dikkat çekicidir.”
“Şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın ise şüpheli Henri Jak Barkey’in İstanbul’a gelişinden bir gün sonra 27 Haziran 2016 tarihinde Diyarbakır İli’ne gittiği ve aynı gün İstanbul’a geri döndüğü tespit edilmiştir. Bu süreçler devam ederken önce 7 haziran 2016 tarihinde PKK/KCK silahlı terör örgütünün alt yapılanması olan TAK oluşumu tarafından Fatih ilçesi Vezneciler mevkiinde bombalı araçla 13 kişinin ölümü ile sonuçlanan intihar saldırısı gerçekleştirildiği, devamında 28 haziran 2016 tarihinde de Bakırköy Atatürk Havalimanında DEAŞ silahlı terör örgütü tarafından havaalanı içerisinde bombalı ve silahlı intihar saldırısında 48 kişinin ölümüne sebebiyet veren saldırının gerçekleştiği tespit edilmiştir.”
“Şüpheli Henri Jak Barkey’in, İstanbul ve Adana illerinde biz dizi görüşmeler yaptıktan sonra Irak Ülkesi’ne gittiği 13 Mart 2016 tarihinde Ankara İli’nde Kızılay Güvenpark’ta görevli emniyet mensuplarına yönelik PKK Silahlı Terör örgütü tarafından bombalı araçla saldırı düzenlendiği...”
“Şüpheli Henri Jak Barkey’in İstanbul İli’nde faaliyetlerde bulunmasının ardından 10 Mart günü Adana İli’ne gitmesiyle, aynı gün şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın da Fransa’ya gittiği 10 –11 Mart 2016 tarihlerinde Fransa’da bulunduğu ve çeşitli görüşmeler yaptığı tespit edilmiştir. Şüpheli Henri Jak Barkey’in 7 – 10 Mart tarihleri arasında İstanbul İli’nde, 10 – 13 Mart tarihleri arasında Adana İli’nde yürüttüğü çalışmalar sonrası, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan 15 Temmuz darbe girişimi Akıncı üssü iddianamesinde anlatıldığı üzere darbe girişimini yöneten firari Adil Öksüz’ün, 14 Mart 2016 günü Ankara İli’ne giderek darbe hazırlığına ilişkin bir dizi toplantı yaptığı...”
“Şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın ise şüpheli Henri Jak Barkey’in Türkiye’den ayrılmasından sonra 6 Temmuz 2016 tarihinde Fransa Ülkesi’ne gittiği, 6 Temmuz– 10 Temmuz 2016 tarihleri arasında Fransa’da bulunduğu tespit edilmiştir. Bu süreçte, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan 15 Temmuz darbe girişimi Akıncı üssü iddianamesinde anlatıldığı üzere darbe girişimini yöneten firari Adil Öksüz, Kemal Batmaz ile birlikte 11 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ/PDY Silahlı Terör örgütü lideri Fetullah Gülen ile darbe girişimini son kez görüşmek üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmiş ve 13 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’ye geri dönmüştür.”
Peki, olaylar arasında başka hiçbir ilişki kurulmadan, insanlar arasında iletişim, irtibat göstermeden sayfalar boyunca sadece böyle kronoloji üst üste çakıştırılarak nereye varılıyor?
Okuyalım:
“Yukarıda anlatılan süreç göz önünde bulundurulduğunda, şüpheliler Mehmet Osman Kavala ve Henri Jak Barkey’in 15 Temmuz darbe girişimi öncesindeki faaliyetlerinin darbe girişimi hazırlıkları ile kesiştiği, bu durumun her iki şüphelinin de 15 Temmuz darbe girişiminden önceden haberdar oldukları ve darbe girişiminin alt yapısını oluşturmak için yurtiçi ve yurtdışı bir dizi bağlantı kurdukları, son olarak da şüpheli Henri Jak Barkey’in 15 Temmuz günü Türkiye’ye gelerek darbe girişimini İstanbul Büyükada’da sabaha kadar takip ettiği ve yurtdışı bağlantılarını gece boyu devam ettirdiği anlaşılmıştır.”
Şaşkınlık verici olsa da Kavala ve Barkey hakkındaki darbe suçlamasını okudunuz.
İddianamede haklarında üçer kez müebbet istenen “Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs (TCK 309)” suçlamasının delili işte bu kronolojik çakışma.
Peki iddianamenin diğer irice suçlaması, yani “Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgilerini Siyasal ve Askeri Casusluk için Temin Etme (TCK 328)” suçlaması neye dayandırılmış?
Hazırsanız okuyalım.
Çünkü ortada yine somut bir delil, suç tespiti değil bir akıl yürütme var.
Ve herkese epey tanıdık gelecek bir akıl bu:
“Bu kapsamda şüphelilerin iddianamenin önceki bölümlerinde izah edilen eylemleri ve irtibatları ile faaliyetleri kapsamında, ülkemiz sosyolojik, ekonomik ve siyasal tabanının analiz edilmesi, toplumun sinir uçlarının tespiti ve gerektiğinde bunların harekete geçirilebilmesi maksadıyla legal görünümlü ancak illegal amaca hizmet eden stk’lar kurdukları ve bunların desteklenmesini sağladıkları, bu sayede toplumdaki ayrışmaların ortaya çıkarılmasında ve bunların derinleştirilmesinde araç olarak kullandıkları kurumlar üzerinden uygun şartlar altında faydalandıkları anlaşılmaktadır. Yukarıda da izah edildiği üzere kamuoyunda gezi parkı olayları olarak anılan dönemde harekete geçirilen bu hücreler, toplumda kısmen mevcut ve kendileri tarafından derinleştirilen ayrışmaları kullanarak soyut kavramlar etrafında toplumun farklı kesimlerini bir araya getirdikleri, bunun neticesinde her ideolojiden ve özellikle de marksist leninst ideolojiyi benimseyen terör örgütlerinin sahada mevcut bulunan potansiyel militan gücünden ve bu örgütlerin Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine yönelen sürekli bir eylem gayretinde olmaları sebebiyle kitlelerin sanal ve sosyal medya kullanılarak bir şekilde sokağa itildiği, davet edildiği, bu şekilde de terör örgütlerine eylemselliğe geçmeleri maksadıyla uygun ortam sağlandığı tespit edilmiştir. Bu şekilde toplum mühendisliği yöntemleriyle işletilen biçimde, şüphelilerin tespit edilebildiği kadarıyla kamuoyunda gezi parkı olayları olarak anılan dönemde açığa çıkmaya başlayan eylemleri ile Türkiye Cumhuriyeti Hükumetine yönelik olarak faaliyetlerde bulundukları, uzun yıllardır ülkemizde örgütledikleri ve maddi olarak destekledikleri stk’lar aracılığıyla elde etmiş oldukları sosyolojik, ekonomik ve siyasal içeriğe haiz olan devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin ederek amaçları doğrultusunda yabancı devletler lehine ve ülkemiz aleyhine kullandıkları...”
İşte bu da casusluk suçlaması.
Türkiye’de bütün sivil toplum örgütü faaliyetlerini casusluk olarak bu paragrafın içine sokmak mümkün.
Zaten iddianamede de bunun nadide örnekleri de verilmiş:
“Şüpheli Mehmet Osman Kavala, Anadolu Kültür A.Ş. aracılığıyla özellikle Kürt, Ermeni, Rum veya Hristiyan, Yahudi, Süryani, Ezidi kökenli vatandaşlarımıza yönelik ayrıştırıcı projeleri fonlayarak toplumsal ayrışmayı tetikleyici faaliyetler yürütmektedir.”
“Yine Şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın Apple marka telefonunun yapılan incelemesinde, “Dersim’de köylerin yakıldığı ve halkın zorla göç ettirildiği” algısı oluşturan 1994 isimli belgesel filmini hazırlamak için yönetmen Devrim Tekinoğlu’na maddi kaynak gönderdiği anlaşılmıştır. İlk bakışta sanatsal çalışmalar olarak değerlendirilebilecek söz konusu belgeseller, aslında Kürt kökenli vatandaşlarımızın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı aidiyet duygusunu yok etmeye yönelik provokatif çalışmalardır. Şüpheli Mehmet Osman Kavala, bu şekilde Kürt kökenli vatandaşlarımıza yönelik kültürel ve sanatsal faaliyetleri finanse ettiğini belirtse de esasında bu faaliyetler her defasında onları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından ayrıştırmayı, uzaklaştırmayı amaçlayan provokatif faaliyetler olarak gerçekleşmektedir.”
“Şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın, kalkışma sürecinde İnsan Hakları İzleme Örgütü Türkiye Raportörü Emma Sinclair-WEBB’le çok sıkı ilişki içerisinde olduğu...”
“Aynı şekilde Ermeni kökenli vatandaşlarımıza yönelik ise 1915 olaylarını sürekli gündemde tutarak ve sözde soykırım olarak niteleyerek, bu konuda lobi faaliyeti yürüterek Ermeni vatandaşlarımızın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı olumsuz tutum içerisinde olmalarına zemin hazırlamaktadır.”
“2013 yılı ve öncesinde başlayan sözde özgürlük temalı dünya kamuoyunda Arap baharı olarak bilinen olayları organize edip finanse eden açık toplum vakfının yöneticisi George Soros ile irtibatlı olduğu, açık toplum vakfının Arap ülkelerinde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti devletinde sosyal ve demografik yapıdaki farklılıkları öne çıkararak ayrıştırma ve toplumsal bölünmeleri hedef alarak ülke yönetimlerini değiştirmeyi hedeflediği..”
“İshak Alaton, şüpheli Mehmet Osman Kavala’nın babası Mehmet Kavala’dan itibaren çok uzun yıllardır Kavala ailesi ile sıkı ilişkileri olan birisidir. Açık Toplum Enstitüsü’nün Türkiye Temsilciliği’ni ve Türkiye’deki Açık Toplum Vakfı’nı şüpheli Mehmet Osman Kavala ile birlikte kurmuşlardır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 17/11/2016 tarihinde tanık ifadesi alınan Cem Fadıl Bozkurt ifadesinde özetle; “... İshak Alaton’un FETÖ/PDY Silahlı Terör örgütü lideri Fetullah Gülen ile henüz Türkiye’de bulunduğu dönemlerden itibaren çok sıkı ilişkilerinin olduğunu...”
Bizzat Başbakan’ın özür dilediği Dersim katliamı ya da her yıl Cumhurbaşkanı’nın taziye yayınladığı 1915 olayları için belgesel çekmek, faaliyet yapmak suç, İnsan Hakları İzleme Örgütü raportörü ile ‘çok sıkı’ ilişkide olmak şüphe çekici, Türkiye’nin başından beri desteklediği Arap Baharı da “sözde özgürlük temalı Soros’un desteklediği toplumsal bölünmeleri hedef alan” olaylar... Suçlamalardan dört yıl önce vefat eden işadamı İshak Alaton bile nasibini almış ama Türkiye’de Açık Toplum’un kurucusu, biyografisinde Pensilvanya’da Üç Gün diye özel bir bölüm olan Can Paker’den tabii ki bahis yok.
Uzatmamak için iddianamede önemli yer tutan 15-17 Temmuz 2016’da Büyükada Splendid Otel’deki toplantıyla ilgili iddialar için daha önce bu köşede çıkmış iki yazının linkini bırakalım.
Wilson Center ve GPOT’un ortaklaşa düzenlediği, İran nükleer anlaşmasının birinci yıldönümünde 3’ü Türk, 9’u yabancı 12 İran uzmanının katıldığı, bir turizm şirketinin organizasyonu yaptığı, önceden internetten duyurulmuş “İran ve Komşuları” çalıştayıyla ilgili iddianamede “zamanlama manidar” dışında yeni bir iddia yok.
Sadece ABD’de karısını öldürmekten hapiste olan meşhur bir katil ile karıştırılıp, darbe gecesi suikastlar için Türkiye’ye getirildiği iddia edilen The Christian Science Monitor muhabiri Scott Peterson’a biçilen rol değişmiş:
“Darbe girişiminin başarılı olması durumunda uluslararası kamuoyunu yönlendirici haberler yaparak dünya kamuoyuna servis etmesi amacıyla darbe girişimi gecesi Splendid Otel’de bulunduğuna dair bulgulara ulaşılmıştır.”
Halbuki adam sadece nişanlısı bu çalıştaya katıldığı için adadaydı.
Hotel çalışanlarından alınan ifadelerle toplantıyla ilgili şu sonuca varılmış:
“Şüpheli Henri Jak Barkey’in, 15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ/PDY silahlı terör Örgütü unsurları tarafından gerçekleştirilen darbe girişimini takip etmek, gerektiğinde yönlendirmek ve özellikle darbenin başarılı olması sonrası darbenin uluslararası destekçileri ile koordinasyonu sağlamak üzere darbe girişimi gecesi Türkiye’de bulunduğu ve her türlü ihtimale karşı burada bulunmasını açıklayabilmesi amacıyla Splendid Otel’deki göstermelik bir toplantıyı organize ettiği, kendisiyle birlikte darbeyi takip etmesi için Ellen Beth Laipson, Ali Vaez ve Ellie Geranmayeh’i de toplantının katılımcıları arasında gösterdiği, darbe gecesi diğer katılımcıların darbe sürecini takip ettiğine dair bir bilgi bulunmamasına karşılık şüpheliler Henri Jak Barkey, Ellen B. Laipson ve Ali Vaez’in darbe girişimi süresince tüm gelişmeleri sabaha kadar birlikte takip ederek uluslararası irtibatları sağladıkları anlaşılmıştır”.
Darbe gecesi sabaha kadar darbe haberlerini takip etmek gerçekten de o gece 80 milyon insanın yaptığı çok şüphe çekici bir faaliyet.
Ama şu basit sorunun cevabı yok.
Bunca yabancı uzman (Çoğunun İran uzmanı olduğuna takılmadan) “darbe girişimini takip etmek, gerektiğinde yönlendirmek, uluslararası koordinasyonu sağlamak” gibi Washington’da ya da bir Yunan adasında da rahatlıkla ve güven içinde yapılabilecek işler için neden risk alıp İstanbul’a gelmiş olsun?
İddianamede sadece “Neden Büyükada” sorusuna bir cevap verilmiş:
“Şüpheli Henri Jak Barkey’in toplantıyı Büyükada’da planlama sebebinin ise darbe girişimi sürecinde İstanbul’da meydana gelebilecek olaylardan etkilenmemek amacıyla olduğu açıktır.”
Olaylardan etkilenmemek için İstanbul’a gelmemek de mümkündü halbuki!
Esas soru ise şu; bunca uzman darbeyi yönetmek için dünyanın her yerinden Büyükada’ya gelmişken, darbenin beyin takımından olduğu iddia edilen ve bu iddianamedeki iki sanıktan biri olan Osman Kavala neden bir vapura binip de Büyükada’ya gelerek bu toplantıya katılmamış?
Hatta davetli bile değil.
İddianamenin üçte birini oluşturan bu toplantıyla Kavala’yı birbirine bağlayan tek bağlantı 18 Temmuz’da Henri Barkey ile Karaköy Lokantası’nda ayak üstü karşılaşmış olmaları.
Barkey’in darbe başarısız olduktan üç gün sonra bile hala 18 Temmuz’da hala İstanbul’da dolaşmasına takılanlar da haklı.
Darbeyi yerinde koordine etmek için böyle fake bir toplantı organize ediyorsunuz, sonra darbe başarısız oluyor ve iki gün daha otelde kalıp İran üzerine çalıştay yapıyorsunuz, yetmiyor İstanbul’a gidip lokantalarda yemekler yiyorsunuz.
Ve sonra bir de üstüne otelden ayrılırken arkanızda şüphe çekecek bir delil bırakıyorsunuz.
Böylece geldik bunca farazi iddiadan sonra iddianamenin en somut, en elle tutulur gözle görülür deliline; el çanına.
Şaka değil. Gerçekten de bir el çanı var. Fotoğraflarıyla da iddianameye girmiş.
Dört yıldır gazetelerde dillendiriliyordu, iddianameye de girmiş.
İddiaya göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan İzmir asıllı İstanbul doğumlu Türkiye uzmanı Henri Barkey, 17 Temmuz 2016 günü otelden ayrılırken resepsiyona üzerinde Pennsylvania yazan, eyaletin haritası ve en meşhur kırmızı köprülerinden Sachs Covered Bridge’in resmi olan klasik bir el çanını bırakmıştı.
İddianamede bu bilginin kaynağı otelin müdiresi. İfadesinde şöyle demiş:
“... Daha sonra otelimize Adalar İlçe Emniyet Müdürlüğü’nden gelen görevliler 15.07.2016 – 17.07.2016 tarihleri arasında kalan grup ile ilgili bilgi almak ve Henri Barkey’in iletişim bilgileri hakkında soru sorduklarında Funda Hanım (Splendid Otel Ön Büro sorumlusu) Henri Barkey’in ilk geldiğinde kendisini tanıtırken bırakmış olduğu aşağıda resimde görülen kartviziti gelen görevli arkadaşlara teslim etti. İlçe Emniyet görevlileri bu arada kartviziti inceleyince Pensilvanya imzası işte dedi ve kartviziti alıp gittiler. Onlar gittikten kısa bir süre sonra Funda Hanım yanıma gelerek Henri Barkey’in giderken resepsiyon bankosunun üzerine yan tarafta görülen zili bıraktığını, üzerinde Pensilvanya yazısının olduğunu ve kendisinin bu zili dolaba kaldırdığını söyledi. Ben de zili getirmesini söyledim ve Pensilvanya yazısını görünce tekrar İlçe Emniyet görevlilerini arayarak Henri Barkey’in bıraktığı bir şey olduğunu, teslim etmek için karakola geleceğimi bildirdim ve gelerek zili teslim ettim”
Peki otel müdiresine bu zili Henri Barkey’in bıraktığını söyleyen Funda Hanım ne demiş?
İddianamede ilginç bir şekilde onun ifadesi yok.
Ama o zili bulup Funda Hanım’a veren Splendid Otel’in şef garsonu Ayhan Ulaş’ın ifadesi var:
“...Bu bahsedilen 17 kişilik grup 17.07.2016 tarihinde otelden ayrıldıktan sonra resepsiyonda bulunduğum esnada masanın üzerinde yan tarafta fotoğrafı bulunan zili farkettim ve zili elime alıp baktığımda Pensilvanya yazasını görünce çok şaşırdım ve bunu direk otelin Pazarlama İşleri Müdürü olan Funda hanıma götürerek teslim ettim. Bu zilin buraya otelimize gelen 17 kişilik grup tarafından bırakıldığını düşünüyorum. Çünkü bu grup geldiklerinde dahi bu zili görmedim ta ki bu grup gittikten sonra bu zili gördüm fark ettim...”
Yani zili ya da el çanını Henri Barkey’in bıraktığını söylemiyor. 17 kişilik grup tarafından bırakıldığını ‘düşündüğünü’ söylüyor.
Peki bıraktığını düşünüyorum nasıl olmuş da “Çanı Henri Barkey bıraktı”ya dönmüş?
Herhalde otel müdiresi Funda Hanım’ın ifadesindeki şu kısım bunu açıklıyor:
“Henri Barkey’in ilk geldiğinde kendisini tanıtırken bırakmış olduğu aşağıda resimde görülen kartviziti gelen görevli arkadaşlara teslim etti. İlçe Emniyet görevlileri bu arada kartviziti inceleyince Pensilvanya imzası işte dedi ve kartviziti alıp gittiler.”
Polislerin Barkey’in kartivizitinde görüp heyecanlandığı “İşte Pensilvanya imzası” dediği ne peki?
Google’a giriyoruz. Barkey’in çalıştığı Washington’daki Wilson Center’ın adresini soruyoruz. Ve işte ‘Pensilvana imzası’:
“Woodrow Wilson Plaza, 1300 Pennsylvania Avenue NW., 3d Floor, Washington”
Çalıştığı kurum Pennsylvania Caddesi’nde olunca, Barkey de önce “Pensilvanya” ya sonra da otelde bir anda ortaya çıkan üzerinde “Pennsylvania” yazılı el çanına bağlanıvermiş.
Halbuki polisler Google’a girseler, Henri Barkey’in esas kadrolu olarak 35 yıldır çalıştığı Lehigh Üniversitesi’nin Pennsylvania eyaletinde olduğunu görüp bütün sırrı çözebileceklerdi.
Ben de şüphelenip email üzerinden Barkey’e bu çanla ilişkisini sordum. Şöyle bir cevap verdi:
“Ben hiç görmedim. Splendid 19’uncu yüzyıl oteli. Böyle çanlar müşterilerin garson veya başkasını cağırmak icin kullandıkları bir şey olsa gerek. Belki de bir sürü çan daha vardı otelde, ne bileyim. Bir çan neyin ispatı ki?”
Ama savcı böyle düşünmüyor.
Peki, savcı buradan nereye varmaya çalışıyor, neyi iddia ediyor.
Okuyalım:
“Splendid Otel çalışanlarının ifadelerinden de anlaşıldığı üzere, şüpheli Henri J. Barkey’in otelden ayrılırken, üzerinde FETÖ Silahlı Terör Örgütü lideri Fetullah Gülen’in 1999 yılından bu yana ikamet ettiği ve 15 Temmuz darbe girişimini yönettiği Amerika Birleşik Devletleri Pensilvanya Eyaleti’nin isminin ve haritasının yer aldığı çanı resepsiyona bırakmıştır. Henri J. Barkey’in, darbe girişimini gerçekleştiren FETÖ Silahlı Terör Örgütü’nün yuvası olarak kabul edilen Pennsylvania Eyaleti’ni simgeleyen çanı darbe girişiminden önce Türkiye’ye gelirken yanında getirmesi ve otelden ayrılırken de bu çanı resepsiyona bırakması hayatın olağan akışı içerisinde kabul edilebilir bir davranış değildir ve darbe girişimi sonrası Türkiye’den ayrılarak bir daha Türkiye’ye gelmeyen şüpheli tarafından darbe girişimi ile ilgili verilmiş bir mesaj mahiyetinde olduğu açıktır.”
Başarısız olmuş bir darbe girişiminden iki gün sonra, bütün dünya darbeyi Fethullahçıların yaptığını bilirken, Türkiye’de FETÖ ile irtibatlı herkes gözaltına alınırken, ‘darbeyi koordine etmek’ için geldiği Büyükada’daki otelinden ayrılan Henri Barkey, üzerinde Pennsylvania yazan çanı resepsiyona bırakarak hangi açık mesajı vermiş olabilir?
Siz açık olan mesajı anladınız mı?
Bu soru çok önemli. Çünkü darbeye teşebbüs ve casusluk iddialarıyla üçer kez müebbet istenen, idam olsaydı idam istenecek bu 64 sayfalık iddianamedeki en somut delil bu.
Üstelik davanın iki sanığından biri olan, bu yüzden 1076 gündür tutuklu olan Osman Kavala’nın ne bu çanla ne de bu toplantıyla hiçbir ilgisi yok.
Ama bu davadaki mahkeme tarihinin bile Kavala’yı biraz daha hapiste tutmakla bir ilgisi var.
Anayasa Mahkemesi kararını erteletmek için iddianamesi yazılan davanın ilk duruşması 18 Aralık’ta.
Ne tesadüf 1 Aralık’ta AİHM’in uygulanmayan Kavala kararı Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nde görüşülecek.
Bu kez de komiteye, siz bir karar almayın 17 gün sonra zaten duruşma var mı denmiş olacak? Sonra 17 gün sonra yeni bir suçlamadan tutuklama kararı mı?
Her şey mümkün.
Bu davanın duruşmalarından öğrenebileceğimiz tek şey o çanı o gün otele gerçekten kimin bıraktığı?
Başarısız darbe girişiminden iki gün sonra, Gülen’li Samanyolulu sokak adları değiştirilirken, FG plakalı araçlar trafiğe çıkmaya çekinirken, kim üzerinde Pennsylvania yazan bir çanı otelin resepsiyonuna bırakmış olabilir?
Belki de korkup elinden çıkarmak isteyen biri.
Herhalde iddianamedeki bu en somut delil duruşmalara da getirilir.
Bir meraklı da eline alıp sallar.
250 yıl önce ABD’nin özgürlük, adalet vaatleriyle dolu bağımsızlık bildirgesini kutlamak için çalınan çanlar, 2020 yılında Türkiye’de mahkeme salonunda adaletin ardından çalınmış olur.
Bundan daha net bir mesaj mı olur?
.12/10/2020 10:19
Ulusalcılık nasıl resmi ideoloji oldu? 49 Dün KKTC, Cumhurbaşkanı’nı seçmek için sandık başına gitti. Pandemi yüzünden katılım oranının ülke tarihinin en düşük düzeyi olan yüzde 50'nin biraz üzerinde kaldığı seçimlerde yarışan rekor sayıdaki 11 adaydan hiçbiri ilk turda yüzde 50’yi geçemedi.
Önümüzdeki Pazar günü yapılacak ikinci turda yüzde 32 ile seçimi birinci sırada bitiren Ankara’nın açıktan desteklediği Ulusal Birlik Partisi genel başkanı ve Başbakan Ersin Tatar ile yüzde 30 oy alan mevcut cumhurbaşkanı Musfafa Akıncı yarışacak.
Sonucu, yüzde 22 oy alan Tufan Erhülman liderliğindeki sosyal demokrat Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin tavrı belirleyecek. Seçimin ardından açıklama yapan CTP liderinin verdiği “kutuplaşma” karşıtı mesajlar seçmenlerini serbest bırakacaklarının bir sinyali olabilir ama geleneksel olarak CTP seçmeninin oyu Akıncı’ya gidecektir.
Türkiye’nin açık müdahalesi ve kimseye haber verilmeden alınan Maraş kararı nedeniyle UBP ile koalisyon hükümetini bitiren Halkın Partisi’nin adayı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay ve yine Türkiye’nin müdahalesine karşı sert açıklamalar yapan Serdar Denktaş’a giden yüzde 10 sağ oyun da Tatar’a gideceği kesin değil.
Türkiye’nin seçime açık müdahalesi Kıbrıs’ta, YSK’nin seçim iptali kararının İstanbul seçimine etkisi gibi bir sonuç doğurabilir.
Aslında Türkiye her zaman KKTC iç siyasetine ve seçimlerine karıştı. Ama bu kadar aleni bir müdahalenin pek bir örneği yok.
Doğrudan Cumhurbaşkanı yardımcısının danışmanı koordinatörlüğünde Türkiye’den Tatar’a reklamcılar gönderildi.
Seçime bir hafta kala Başbakan Tatar, Ankara’da Beştepe’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’la tamir edilen boru hattını açtı, Maraş sahilinin açılacağı müjdesini verdi. Seçim için rengini açıkça belli ederken, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın muhatabının KKTC Cumhurbaşkanı olması gibi diplomatik kurullara bile takılmadı Ankara.
KKTC Seçim Kurulu kurallarına göre seçime bir hafta kala adayların resmi açılış yapması yasak. Tatar bu yasağı Ankara’da delmiş oldu.
Ama daha mühimi, bir süredir çalışmaların sürdüğü Maraş’la ilgili açıklanan karardan KKTC Cumhurbaşkanı’nın, Meclisi’nin, koalisyon ortağının, hatta Maraş’ın açılması çalışmalarını yürüten KKTC Dışişleri Bakanı’nın bile haberi olmadığı ortaya çıktı. Bu yüzden KKTC’deki koalisyon hükümeti yıkıldı. Hatta Dışişleri Bakanı Özersay’ın anlattığına göre Başbakan Tatar’ın bile bir kaç saat öncesine kadar Maraş açıklamasından tam haberi yoktu.
Ama Ankara’nın rengini bu açık belli ettiği KKTC seçimlerinin bir örneği daha var.
16 yıl önceki Annan Planı Referandumu.
AK Parti iktidarının Annan Planı’na açık desteği ve teşvikiyle referandumunda Denktaş gibi tarihi bir figüre karşı sandıktan yüzde 65 “Evet” çıkmıştı.
O günlerde Ankara, şimdi “vatan haini” ilan edilen Mustafa Akıncı ile de aynı saftaydı.
Tuhaflık da zaten burada başlıyor.
Akıncı, bugün iktidar çevrelerinden Maraş sahilinin açılması kararından rahatsızlık duyduğu (Nasıl duymasın Cumhurbaşkanı olarak kararı televizyondan öğrendi) ve arşivlerden çıkarılan 2017’de bir röportajda söylediği "Kıbrıs'ta çözüm topraklarımızdan bir kısmını Rumlara geri vermeliyiz" sözleri yüzünden yerden yere vuruluyor.
AK Partili siyasetçiler, yakın gazeteciler en kibar ifadelerle Akıncı’yı Rumların adamı olmakla, kanla sulanmış vatan topraklarını peşkeş çekmekle, milli olmamakla suçluyorlar.
Rumların adamı olmakla suçlanan Akıncı, şimdi Rum tarafında kalan Limasol’da doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalmış, 1973’de ODTÜ Mimarlık’tan mezun olduktan sonra geldiği adada 74 harekatı sırasında Lefkoşe Dereboyu’nda mücahitlerle birlikte mücadele etmiş, 1976’da 28 yaşında Lefkoşe’nin belediye başkanı seçilmiş, hayatı Kıbrıs sorunu içinde geçmiş bir siyasetçi.
Peki, Akıncı’yı Kıbrıs’ta çözüm için topraklarımızdan bir kısmını Rumlara vermeliyiz dediği için kansızlıkla, vatan hainliğiyle suçlayanlar AK Parti’nin mimarı olduğu, hararetle savunduğu Annan planında Maraş, Erenköy ve ara bölgenin 100 gün, 30’a yakın yerleşim biriminin de 6 aydan 3 yıla kadar bir süre içinde Rumlara verildiğini hatırlamıyor mu?
Planda 60 bin Rum’un da KKTC tarafındaki evlerine geri dönmesine karar verilmişti. Tabii bunun karşılığında Türk tarafı da adanın yönetiminde eşit söz hakkı, toprak ve geri dönüş hakları alıyordu.
Çözüm karşılığı toprak teklifi ilk defa da Annan Planı’nda yapılmadı.
Annan Planı’na şiddetle karşı çıkan Rauf Denktaş da defalarca çözüm masasına sunduğu tekliflerde Maraş’ın Rumlara bırakılmasını teklif etmişti.
Arşivden bir kaç haber okuyalım:
“KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'a mektup göndererek, Lefkoşa uluslararası havaalanının iki toplumun kullanımına açılması karşılığında kapalı bölge Maraş'ı BM kontrolünde Rumlara vermeye hazır olduklarını bildirdi.” (12 Temmuz 2003)
“Cumhurbaşkanı Denktaş, 2 Nisan'da Kıbrıs Rum tarafına 6 maddeden oluşan güven artırıcı önerilerini sundu. Öneri, Kıbrıs'ın her iki tarafına uygulanan her türlü kısıtlamaların karşılıklı olarak kaldırılmasını, Maraş'ın yeniden iskana açılması için Rumlara verilmesini...” (2 Nisan 2003)
‘‘Hatta bizim planımızda Maraş yoktu, ama Maraş da boşalmış bir vaziyetteydi. 'Ne yapalım Maraş'ı?' dediler. 'Girin' dendi. Hatta yanlışlıkla İngilizler'in üssüne de girdiler, sonra geri çekildiler 'İlerde masaya oturulduğu zaman toprak tavizlerine vermek zorunda kalabiliriz, işte burada da tavizi verebiliriz' denildi. O zamanın hükümetinin kararı buydu. Sayın Ecevit başbakan olduğu bir dönemde, bu karar, bize Başbakanlık'tan intikal etti. Onun için ben toprak konusunda katı değilim. Ben birkaç defa Sayın Denktaş ile bu müzakereler sırasında görüştüm. 'Sayın Denktaş sizin için önemli olan toprak mı yoksa Kuzey Kıbrıs Türk halkının anayasal güvenceleri mi? Herhalde anayasal güvence topraktan daha mühim olması gerek' dedim. 'Evet, O halde topraktan feragat edelim mi?' dedi. 1982 senesiydi zannediyorum. BM Genel Sekreterliği'nin koordinatörlüğünde Rum ve Türk tarafı temsilcileri, yani Denktaş'la, o zamanki Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı konuşmalar yapıyorlardı New York'ta. Biz 'Yüzde 30'a kadar toprak tavizinde bulunabiliriz' dedik. Fakat karşı taraf daha fazla toprak istedi...”
Başbakan Erdoğan da toprak konusunda Akıncı’dan farklı düşünmüyordu.
Dün sosyal medyada dolaştırılan haber bunun sadece bir örneği.
2004 yılında Harvard Üniversitesi’nde katıldığı bir konferansta Erdoğan, ''Kıbrıs konusunun çözümünde adadan karşı tarafa toprak verilecek mi?'' sorusuna net bir yanıt vermişti:
"Kıbrıs konusunda arkadaşımızın sorusu, oradan 1 metre toprak verecek misiniz? Adanın şu an yüzde 36'sı KKTC'nin yaşam alanıdır. Belli bir oranda bu tür toprağı verebiliriz. Biz garantör ülke olarak tavsiye ederiz, KKTC bu yaklaşımı gösterir. Buranın çözüme kavuşturulması çok çok daha önemlidir.”
Zaten bu açık, pragmatik bakış açısıyla Kıbrıs’ta yılların statükosuna karşı çıkarak Annan Planı noktasına gelmişti AK Parti iktidarı.
Milli dava Kıbrıs’taki bu yeni barış ve çözüm vizyonu, AK Parti’nin 2002’de iktidara gelmesinden sonra statükoya, Ankara’daki askeri sivil bürokrasiye karşı da ilk karşı çıkışıydı.
Sivilleşme adımları, çözüm süreçleri, başörtüsü yasağına karşı yapılanlar sonradır.
AK Parti, ilk kez askerler ve onlara yakın kesimlerle Kıbrıs meselesi üzerinden karşı karşıya geldi.
AK Parti’ye karşı askerlerin ilk muhtıra gibi açıklamalarını, “genç subaylar rahatsız” haberlerini, Ankara’da ATO’da düzenlenen kuvvet komutanlarının katıldığı meydan okuyan toplantıları, Denktaş’ın danışmanı olarak Kıbrıs görüşmelerine katılan Mümtaz Soysal’ın görüşmelerin tıkandığı bir anda etrafındaki gazetecilere “birazdan askerler muhtıra verecek” dediği türden girişimleri, daha sonra günlüklerle ortaya çıkan ordu içindeki hazırlıkları tetikleyen da Kıbrıs’ta AK Parti iktidarının statükoya karşı çıkarak, Annan Planı’nı desteklemesi olmuştu.
Türkiye’de AK Parti’ye karşı ulusalcı bir dalganın yükselmesinin motoru da Kıbrıs’taki gelişmelerdi.
Bugün AK Partililerin Mustafa Akıncı’ya söylediklerinin aynılarını o günlerde ulusalcılar, CHP’liler Erdoğan’a ve Gül’e karşı söylüyordu.
Tabii ki Rum tarafının Annan Planı’na hayır demesi, buna rağmen AB’ye alınması, Kıbrıslı Türklerin çözüme evet dedikleri için cezalandırılmış olması Kıbrıs’la ilgili perspektifi değiştirmiş olabilir.
Ama bu, 16 yıl önce kendisine karşı söylenen bütün ulusalcı argümanları virgülüne dokunmadan bu kadar sahiplenmeyi herhalde açıklamaz.
Hatta sahiplenmek tabiri, AK Parti çevrelerinden Akıncı’ya yöneltilen “vatan hainliği”, “Rum’un adamı” suçlamalarının lümpenliğini açıklamaya yetmiyor.
Daha dün Rum kesiminin en fanatik, ırkçı grubu Rum Ulusal Halk Cephesi ELAM taraftarı bir grubun Maraş sahilinin açılmasını protesto için ellerinde Yunan bayrakları ve meşalelerle Derinya sınır kapısına saldırması bile Akıncı’nın ikinci tura kalmasına için sevinen, bundan cesaret alan Rumların sevinç gösterisi diye haber yapılabildi.
Aslında Kıbrıs bundan 16 yıl önce olduğu gibi sadece bir sembol.
Bundan 16 yıl önce AK Parti iktidarının statüko karşıtı değişimci siyasetinin ilk başladığı yer olması açısından sembolik değeri vardı.
16 yıl sonra da ulusalcı tezlerin iktidara ve Türkiye’ye ne kadar hakim hale geldiğini göstermesi açısından sembolik değeri var.
Bugün sadece Kıbrıs konusunda değil, bütün dış politika başlıklarında, iç politikadaki Kürt meselesi, tarikatlar gibi kritik konularda herhangi bir televizyonu açtığınızda karşınızda farklı fikirleri savunuyormuş gibi oturtulmuş ama aynı fikirleri savunan insanlardan fazlasını göremezsiniz.
Artık bu konularda resmi söylemden farklı düşünenler ana akım kanallarda temsil dahi edilemiyor.
Bugün bir televizyon tartışmasında yakın zamanlara kadar AK Parti iktidarının resmi söylemi olan Annan Planı’nı, Kıbrıs’ta çözümü savunan, Kürt Sorunu diyerek çözüm sürecini isteyen, bizzat Erdoğan’ın özür dilediği Dersim Katliamı’ndan, Türkiye’nin taziye yayınladığı 1915’den resmi söylem sınırları dışında bahseden biri muhtemelen diğer bütün katılımcılar tarafından linç edilir.
Daha önceki akşam muhalefet kontejanından televizyona çıkarılan bir anket şirketi sahibi, CHP il başkanına 1915 ile ilgili anma tweeti, Atatürk değil de Gazi Mustafa Kemal dediği için avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Aynı programda AK Partiyi temsil eden isimler de onun bu milli duruşunu takdir ediyordu.
Başka bir ekranda ise Cübbeli Ahmet Hoca, tarikatları konuşan hazirunun takdirini Atatürk’ü eleştirmenin caiz olmadığı fetvasıyla kazanmaya çalışıyordu.
Bugün artık Türkiye’de kamusal alanda özgürlükçü, liberal değerleri savunmak, bazı dış politika konularında Türkiye’nin haksız olduğunu söyleyebilmek, tarihimizde Atalarımızın günahlarından, yanlışlarından bahsedilmek cesaret istiyor.
Dış politikada tek makbul analiz ülkelerin dostları yoktur çıkarları vardır demek.
NATO ittifakı ve AB adaylığından yana konuşmak şüphe çekmek için yeterli.
Rusya ve Çin’le dostluğu savunmak ise vatanseverliğin nişanesi.
Sadece yurtdışında okumak, bir yabancı burs almış olmak damgalanmanıza neden olabilir.
Bir sivil toplum kuruluşunda çalışmak, üstüne bir de o STK’nın AB’den fon almış olması ise iddianamelerde aleyhinize suç delili olarak kullanılabilir.
Sosyal medyada her gün önümüzden binlerce kez paylaşılan, “teşekkürler hocam” diye övgülere boğulan Yahudilik, masonluk, kripto Ermenilik üzerine aleni ırkçı floodlar akıyor.
İstanbul Belediye Başkanı’na Pontus, Yunan, Rum demek ise adiyattan bir mesele haline gelmiş durumda.
2000’li yıllarda bir ulusalcının hayallerini süsleyen bir Türkiye’de yaşıyoruz.
2000’lerin başlarından itibaren büyük puntolu, bol fotolu kitaplarda, büyük harfli email mesajlarında, Facebook gönderilerinde yazılanlar artık ciddi mecralarda dillendiriliyor.
Demokrasinin fazlalığından, hala konuşturulan liberallerden, Yetmez ama evetçilerden şikayet etseler de emekli subayların rüya ülkesi olduk.
Ve bu hayali gerçekleştirenler de laik ulusalcılar değil.
İktidar, 90’lı yıllardan itibaren demokrasi, özgürlük, dünyaya açıklık gibi değerlerle dönüşen muhafazakarları, pragmatik tercihleri, propaganda makinesiyle lümpen bir ulusalcılığa doğru sürükledi.
Ulusalcılık, kendine en büyük düşman olarak bellediği, 40 hikayesinin 40’ı da armut üzerine olan ayı misali 40 komplo teorisinin 40’ı da üzerine olan AK Parti iktidarında ülkenin resmi ideolojisi haline geldi.
Artık, AK Parti iktidarında “yerli ve milli” diye kendini tescil ettirmeden muhalefet etmek bile sakıncalı.
Böyle olunca da hala 2000’li yılların Türkiye’si gibi yaşayan “yavruvatan” da yanı başımızda farklı fikirlerdeki insanların yüksek sesle konuşabildiği, hükümetlerin yıkılıp, gazetelerin özgür yayın yapabildiği, çözüm için taviz vermekten, müzakere etmekten bahsedilebilen bir demokrasi adası gibi kaldı.
.14/10/2020 11:21
Kundakçılık mı fırsatçılık mı? 13 Geçtiğimiz hafta perşembe günü (9 Ekim) önce Hatay’ın Belen ilçesinde, ertesi gün de komşu İskenderun ile Arsuz’da başlayan ve yerleşim yerlerini tehdit eden orman yangınları herkesi korkuttu.
Hatay Valiliği, 9 Ekim’deki ilk açıklamasında Belen’deki yangının trafo patlaması yüzünden çıktığını ve şiddetli rüzgarın etkisiyle büyüdüğünü açıkladı:
Ertesi gün ise valilik ikinci bir açıklama daha yaparak “Yangında sabotaj ihtimaliyle ilgili gözaltına alınan şahıslar olup konuyla ilgili soruşturma devam etmektedir. Henüz sabotaj ile ilgili kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır. Hem yangının seyrini hem de sabotaj ihtimalini araştırmak için bölgemizde İHA’ lar görev yapmakta kolluk kuvvetlerimizde kapsamlı bir şekilde konuyu araştırmaktadır” dedi.
İlk gün bahsedilmeyen sabatoj ihtimalini ikinci gün güçlendiren iki faktör oldu.
Yangın sadece trafo bölgesiyle sınırlı kalmamış eş zamanlı olarak önce Belen, ardından Arsuz ve İskenderun’da birbirinden farklı noktalarda orman yangınları çıkmıştı.
Bu durum şüpheleri artırırken Ateşin Çocukları İnisiyatifi internette PKK’ya yakın bir sitede “kundakçıları selamlayarak” yangını üstlendi.
PKK’nın daha önceki orman yangını sicili, yangınların başladığı 9 Ekim tarihinin Öcalan’ın sonu İmralı’da biten Suriye’den çıkarılışının yıldönümüne denk düşmesiyle birleşince başta Hatay olmak üzere ve sosyal medyada insanlar yangının PKK tarafından çıkarıldığına kani oldu.
Hatta artan tepkiler üzerine HDP bile kınama mesajı yayınlandı.
İlk andan itibaren olayla bizzat ilgilenen Bakan Pakdemirli, İçişleri Bakanı Soylu ve Hatay Valiliği, “sabotaj ihtimalinin araştırıldığı”ndan daha ileri bir şey söylememiş olsa da, yine İçişleri Bakanı yangın yüzünden gözaltına alınan iki kişinin sosyal medya paylaşımları yüzünden gözaltında olduğunu açıklamış olsa da aynı anda farklı yerlerde yangın çıkabilmesinin sabotaj dışında mantıklı bir açıklaması bulunamadı.
Bulunamadı çünkü Türkiye’nin dünyadan kopukluğunun etkisiyle bu resimde büyük bir eksik parça vardı.
Türkiye’de yangınların başladığı Perşembe gününden itibaren Hatay’ın güneyinde İsrail, Lübnan ve Suriye’de de yüzlerce farklı noktada orman yangınları çıkmıştı.
Perşembe günü İsrail’de, Lübnan sınırındaki ormanlık alanlarda ve Batı Şeria’daki yerleşim yerlerinde aynı anda birbirinden bağımsız onlarca farklı noktada çıkan orman yangınları yüzünden binlerce insan evlerinden tahliye edildi hatta İsrail Başbakanı Netanyahu, Kıbrıs ve Yunanistan’dan yardım istedi.
Ve ne tesadüf aynı anda pek çok farklı noktada yangınlar çıkması yüzünden İsrail’de de kundaklanmadan şüphelenenler oldu.
Özellikle Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşim yerlerinin yakınlarında yangınlar çıkınca İsrail devlet yetkileri, sağcı siyasetçiler ve gazeteler yangınların Filistinlilerin tarafından çıkarıldığını iddia ettiler. Bir kaç haberden okuyalım:
“...güvenlik yetkilileri Batı Şeria’da özellikle Maoz Zvi’deki yangınların Filistinlilerin kundaklaması sonucu çıktığından şüpheleniyor. (The Jeruselam Post)
“Yerel medyanın İsrail güvenlik ajansı Şin Bet’teki kaynaklarından aktardığına göre bazı yangınların Arap asıllı İsrailli kundakçılar tarafından çıkarıldığından şüpheleniliyor.” (i24news)
“Shomron Yerel Meclisi’nin başkanı Yossi Dagan, Güney Samaria’daki yangınların terörist saldırı olduğu söyledi: “Bu her açıdan bir terör saldırısı. Buna güvenlik ve siyasi bir mesele olarak bakılmalı. Kundakçılara ve tehditlerine diğer terör saldırılarıyla aynı ciddiyetle yaklaşmalıyız.” (TheJewishVoice)
Geçen hafta Perşembe gününden itibaren komşu Suriye de bütün hafta sonu orman yangınlarıyla boğuştu.
Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki şehirleri Lazkiye, Tartus, daha iç bölgedeki Humus, Hama ve İsrail sınırındaki Kuneytra şehirlerinde eş zamanlı olarak orman yangınları çıktı.
Yangınlarda üç kişi hayatını kaybetti, 70 kişi yaralandı.
Aynı anda farklı yerlerde bu kadar çok yangın çıkması Suriye’de de kundakçılıkla açıklandı. Adalet Bakanlığı yangınlarının sorumlularına en ağır cezaların verileceğini söyledi.
Televizyonlarda motosikletle yangın çıkarıp kaçanlarla ilgili ihbarlar yapıldı.
Esad taraftarları arasında viral olan bir blog yazısında ise kundakçıların kim olduğu ilan edildi:
“Orman yangınları ABD ve Türkiye’nin ajanlarının işi. Çünkü Suriye’de kaybettiklerini anladılar, en büyük kurtuluş savaşı da geliyor ve onu erteletmeye çalışıyorlar.”
Peki bu ABD ve Türkiye ajanları komşu Lübnan’dan ne istemiş olabilirdi?
Çünkü yine Perşembe ve Cuma gününden itibaren Lübnan’da da ormanlar cayır cayır yandı.
Geçen yıl yaşanan orman yangınlarında felç olan, yangınlarla mücadele edemeyen hükümete karşı büyük sokak gösterileri yaşanan ülkede aynı anda 100’ü aşkın farklı noktada orman yangınları çıktı.
Lübnan’da itfaiye birimlerinin başındaki general, durumu “Aynı anda her yer yanıyor, çıldırmış gibi” diye özetledi. Ülkedeki bütün askeri helikopterler bile yangınlarla boğuştular.
Yani Doğu Akdeniz’deki dört ülkede, aynı günlerde yüzlerce farklı noktada çıkmış yangınlardan bahsediyoruz.
Eğer sabotajsa İsrailli sağcıların suçladığı Filistinliler, Esadçıların suçladığı Türk ajanlar ve PKK’lılar aralarında anlaşıp bu yangınları çıkarmış olması gerekir.
Ya da daha mantıklı bir açıklaması var.
Aslında dört ülkede de siyasetçiler ve güvenlikçiler dışında bilim insanlarının, meteorologların açıklaması aynı.
Tarihin kaydedilmiş en sıcak eylül ayından sonra en sıcak ekim ayı yaşanıyor bölgemizde.
Türkiye’de sosyal medya kullanıcılarının yakından takip ettiği meteoroloji uzmanı Yaşar Türker de Eylül ayından bu yana Türkiye’de sıcaklık rekoru kıran illeri yazıyor.
Hatay Valiliği, yangının trafo patlamasından çıktığını açıkladığı gün de şöyle yazmıştı:
“İskenderun Belen arasında Sarımazı'da çıkan orman yangını trafo patlaması sonucu çıkmış deniyor, ancak İskenderun güneydoğudan esen rüzgarın fön etkisiyle 2 gündür 35 dereceyi geçmekteydi ve kupkuru bir hava var.”
Peki rekor kıran hava sıcaklığı nasıl yangınlara neden olabiliyor?
Meteorolog Yaşar Türker’den okuyalım:
“İskenderun'daki orman yangınının uydudan belirlenmiş hali ve uydu görüntüsü. Akdeniz doğu kıyıları boyunca, İsrail, Filistin, Lübnan, Suriye ve Türkiye'de sıcaklıklar 35-38°C'lere kadar tırmandı ve çok fazla sayıda yangın çıktı.”
“İskenderun'un son bir haftalık sıcaklık ve nispi nem grafiği. 8 Ekim Öğle/akşam saatlerinde itibaren doğulu rüzgarın fön etkisiyle nispi nem (RH) %6'lara kadar gerileyip 48 saatlik bir dönemde çok düşük seyretti. Haliyle yangına müsait bir ortam oluştu.”
“Dün öğlen başlayan ve İskenderun, Belen, Arsuz çevrelerinde 1500 hektarın zarar gördüğü orman yangınına havayı kurutup sıcaklığı 35-38 derecelere çıkararak ortam hazırlayan kuvvetli doğulu rüzgarlar hava araçlarının müdahelesini de çok zorlaştırıyor. Rüzgar öğleye doğru azalıyor.”
Rekor seviyelerde giden sıcaklıklar, nemi düşürüp havayı kurutarak sıcaklıkları iyice artıran şiddetli rüzgarla birleşince otların kuruduğu ekim ayında orman yangınları için şartlar Türkiye, Lübnan, Suriye ve İsrail’in birbirine yakın coğrafyalarında oluşmuş oldu.
Türker’in yangınlarla ilgili bilimsel açıklamalarını diğer ülkelerdeki meteorologlar da yapmış.
Ama diğer ülkelerden Türkiye’yi ayıran bir fark var.
O da yangının üstlenilmiş olması.
“Ateşin Çocukları” adlı sadece internette yangın ve patlama üstlenmeleriyle tanınan bir isim, yine Nüçe Civan adlı PKK’ya yakın haberler yapan bir sitedeki bildirisiyle “Hatay Belen’de faşist sürüleri, askeri alanı ve bütün şehri ateş kül ve korku içinde bırakan kutsal ateşi yakan inisiyatifimizin doğal üyelerini selamlıyoruz” dedi.
“Ateşi yakan inisiyatifin doğal üyelerini selamlamak” tuhaf bir üstlenme şekli.
Ama ilk defa bir yangın üstlenmiyorlar.
Google’da tarama yaptığınızda Afyon’dan Trabzon’a son bir yılda çıkmış büyüklü küçüklü onlarca orman yangınını üstlendikleri görülüyor.
Hatta en son Sakarya’da patlayan ve sabotaj sonucu olmadığı da bilinen havai fişek fabrikasındaki patlamayı bile “Sakarya’da hendek ilçesinde bir havi fişek fabrikasını küle döndürdük” diye üstlenmişlerdi.
Hatay’daki yangından sonra İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da buna dikkat çeken bir açıklama yaptı:
“Özellikle sosyal medya üzerinden Türkiye'de huzursuzluk oluşturmaya çalışanlar, örneğin dün Trabzon'daki yangınla ilgili de aynı hadiseyi söylediler. Bir örtü yangını netice itibarıyla. Bunu, bir terör örgütünün kampanyasına döndürmek isteyenler de var. Buna gelinmemesini, bu tahrike kapılınmamasını istiyoruz, istirham ediyoruz. Nedeni de şu; 1 Ocak'tan bugüne kadar, terör örgütünün çeşitli adlar altında üstlendiği, 'Ateşin Çocukları' da dahil olmak üzere yaklaşık 850 olay var. Bu olayların 400'ü hiç yok. Hiç baki olmamış. Neden? Bunlar da bir çeşit terör propagandasıdır. Bu olayların 300'ünün tüm adli araştırmalar sonucu kontaktan, elektrikten, herhangi bir ihmalden kaynaklandığı savcılıklarımızca tespit edilmiş. Yaklaşık 90'ının soruşturması devam ediyor. 22'sinin PKK terör örgütüyle irtibatlı olabileceği konusunda hem savcılıklarımızın hem güvenlik birimlerimizin tespiti söz konusu. Bizim görevimiz 22 tane değil 1 tane yaptırmamaktır, bunun için çaba sarf etmektir. Ama terör örgütünün kendine ait hakikaten bir propaganda yönetimi var. Bu yöntemi de kamuoyunun bilgilerine arz etmek istedim."
Gerçekten de üstlendikleri yangınlarla ilgili yine Google’da küçük bir tarama yaptığınızda neredeyse otomatik pilota bağlamış bir şekilde, ajanslara düşen her yangın haberi üzerine bir üstlenme açıklaması yaptıkları görülüyor.
Peki bu üstlenme bildirileri nerede karşınıza çıkıyor?
İşte işin fırsatçılık kısmına geldik.
Kim olduklarını hatta olup olmadıklarını bile bilmediğimiz sadece internet üzerinde var olan bu inisiyatifin son Hatay üstlenmesi dışındaki bütün bildirileri PKK’nın haber ajansı ANF’de haber olarak çıkmış.
Yani eğer böyle bir yapı yoksa bile PKK bu yapının üstlenmelerinin duyulmasından, bunun kendisinden bilinmesinden memnun gözüküyor.
Bu konuda PKK’dan gelen tek yalanlama Eylül 2019’da Mustafa Karasu’nun yine ANF’de çıkan “PKK’nın orman yaktığına dair söylemler uydurmadır. PKK’ya bağlı hiçbir birim ben şurayı yaktım, burayı yaktım dememiştir. PKK’nın böyle bir politikası yoktur” açıklaması oldu.
Ama PKK, TAK’ın saldırılarıyla bile ilişkisi olmadığını söyleyen bir örgüt olduğu için bu yalanlamaların bir anlamı yok.
Hatay’la ilgili yükselen tepkilere rağmen de PKK’dan bir açıklama yapılmadı.
Türkiye içerisinde uzun süredir terör eylemi yapamayan örgüt muhtemelen Türkiye’nin her yerinde yangın çıkarabilecek kudrette bir örgüt olarak görünmekten de memnun.
Bu yangını siyasileştirerek, HDP kapatılsın tagleri açanlar da bu durumdan memnun gözüküyor.
Bu siyasi fırsatçılığın Hatay gibi kozmopolit bir ilde bir yangından tehlikeli sonuçlar yaratabileceğini düşünen birileri mutlaka vardır. Bakanlar, AK Partili milletvekilleri ve valilik başından beri sağduyulu açıklamalar yaptı.
Karşımızda kundakçılık olmasa da bir fırsatçılık olduğu açık.
xxxxxxx
19/10/2020 05:15 Devlet iplerinden kurtulunca... 47 Videoyu herkes görmüştür.
Denizli’de koronavirüs denetimi yapan Vali Ali Fuat Atik, belediye başkanı, emniyet müdürünün de olduğu kalabalık bir heyetle dükkanları gezerken bir dönercinin önüne geliyor. O sırada sırtı Vali’ye dönük yüzü maskeli dönerci yanmasın diye tavuk dönerini kesmekle meşgul.
“Dönerci” diye seslendiği döner ustasından yine beklediği ilgiyi ve saygıyı görmeyen Vali, bir anda hiddetleniyor.
Dönercinin maskesinin burnunda olmadığını söylüyor, ‘eldivenin yok’ diyor, sonra bir ara “Patronun nerede” diye aranıyor, hemen sonra da yanındakilere seslenip “faaliyetten men” talimatı veriyor.
Krizin, pandeminin ortasında en az beş kişinin ekmek kapısı olan bir dükkanı Ankara’nın atadığı, bir kaç sene kalıp gidecek, ay sonu maaşı garanti bir vali tepesi atıp kapatıyor.
Bir valinin böyle ayak üstü dükkan kapatma yetkisi olmadığı gibi, dönerci ustalarının, lokantalardaki servis elemanlarının eldiven takması da yasak.
Ama Cumhurbaşkanlığı sisteminde valiler artık bir nevi yerel cumhurbaşkanı. Ağızlarından çıkan kararname gücünde. Tepedeki rol modelleri Cumhurbaşkanı partili olunca, artık iktidar partisinin il başkanlarıyla yarışacak kadar rahatlar. Hesap vermek diye bir dertleri olmadığı gibi, hesap sormaya cesareti olan da kalmadı. O yüzden ağzından çıkan “faaliyetten men” kararı hemen uygulanıyor.
Bu olay Cumartesi günü yaşandı.
Denizli yerel medyasında haber oldu, yerel tvlerde gösterildi.
Vali bey tabii ki bu sıkı denetimi nedeniyle yerel medya tarafından takdir edildi.
Görüntüleri çeken İHA’nın haberini kullanan Denizli Son Nokta Gazetesi “Valiye meydan okuyan esnaf ticaretten men edildi” başlığını attığı haberinde şöyle demiş: “Denizli Gazi Bulvarı üzerinde denetime çıkan Vali Ali Fuat Atik, uyarısına rağmen eldiven takılmadan döner kesilmeye devam edilen işletmenin faaliyetten men edilmesi talimatını verdi.”
Denizli Horoz gazetesi de takdirle vermiş haberi:
“Vali Atik önce uyardı, sonra işletmeden men etti: Denetim sırasında eldivensiz çalışılan bir iş yerini uyaran Vali Atik, döner kesmeye devam edilmesi üzerine işletmenin faaliyetten men edilmesi talimatını verdi.”
Aslında olay Denizli sınırları içinde kalsaydı, bu sınırlar içinde horozu ötene kimse ‘yanlış yaptın’ diyemezdi
Ama ne büyük aksilik ki Vali’nin hiddetlendiği anlar kameralarca kaydedildi ve görüntüler de ertesi gün yani Pazar günü sosyal medyaya düştü.
Mesele yerelden ulusala taşındı, Vali’nin hükümranlık alanı dışında yaşayan insanlar bu nobranlığı gördü ve büyük bir tepki oluştu.
Ses çıkaranlar arasında çok sayıda iktidarı destekleyen gazeteci, trol hesap da olunca, daha sonra yayınlandığı mesajında İçişleri Bakanı da bu görüntüleri tasvip etmeyenler arasında yer alınca, ki muhtemelen tecrübeli bir siyasetçi olarak öncesinde Vali’yi özür dilemesi için uyarmıştır, Vali bey, baş edemeyeceği ve kendisine maliyeti olacak bir toplumsal basınçla karşılaştı, bir gün önce olan olay bir anda gözüne yanlış görünüverdi.
Sosyal medya hesabından paylaştığı (tashihler ve bozuk Türkçe yüzünden üç kez) mesajında “yaşanan diyalogda şahsımın yaklaşımı, üslubum ve kullandığım ifadenin gönül kırıcı bir yaklaşım içermesi hakikaten şahsımı da üzdü. Bu sebeple vatandaşlarımızdan bu tutum ve yaklaşımım sebebiyle özür diliyoruz” dedi, dönercinin de kapatılmayacağını, yarın gidip onu ziyaret edip gönlünü alacağını söyledi.
Günün sonunda Denizli dışındaki insanlardan gelen toplumsal baskı Vali’ye özür diletmiş oldu.
İş ulusala taşınmasaydı, valinin iktidarını, kariyerini borçlu olduğu çevrelerden, hatta doğrudan İçişleri Bakanı’ndan bile eleştiri gelmeseydi, koskoca Vali’nin o dönerci ustasına bir özür borcu yoktu.
Zaten özrünü de muhatabı olan dönerciye telefon açıp dilemedi. Baş edemediği tepkilerin geldiği Twitter’da yayınladı.
Özür mesajında keyfi olarak kapatma talimatı verdiği dönerciden değil, “vatandaşlardan” özür diledi, “Şahsımın yaklaşımı, şahsımı da üzdü” derken de bize karşımızda bir insan değil, bir makam olduğunu yeniden hatırlattı.
Fakat vatandaşlar olarak devlete attırdığımız bu geri adım, uzun süredir ilk defa bir devlet yetkilisine dilettiğimiz bu özür bizi şımartmamalı.
Vali bey şanssız bir devletlü sayılır.
Yaptığı kameralar tarafından yakalanıp, ülkede vatandaşların elinde devlete karşı kalan son denetleme imkanı sosyal medyaya düştü.
Hesap vermek zorunda olmadığı ama gücünün de yetmediği kalabalık bir kitlenin hücumuna uğradı, arkasında da Ankara’dan kimse durmayınca geri adım atmak zorunda kaldı.
Devlet her zaman bu kadar kıskıvrak yakalanmıyor.
Örneğin, daha geçen hafta 106 yıl sonra Şehir Tiyatroları’nın resmi programına giren ilk Kürtçe oyun Beru’yu “kamu düzenini bozabileceği” gerekçesiyle oynanacağı akşam yasaklatan Gaziosmanpaşa Emniyet Müdürü ve Kaymakamı, bu tiyatro oyununun kamu düzenini nasıl bozacağını soranlara bir açıklama yapmaya dahi tenezzül etmediler.
1981 yılında İtalyan oyun yazarı Dario Fo’nun yazdığı, Türkçesi Devlet Tiyatroları tarafından oynanmış, Kürtçesi üç yıldır 100’e yakın kez oynanan, polisin daha önce tekstini okuduğu, gelip izlediği, kameraya çektiği bir oyununun yasaklama nedeninin “PKK propagandası” olduğunu iddia eden İstanbul Valisi ve vali kökenli atanmış İçişleri Bakan Yardımcısı da bunu neye dayanarak söylediklerini dahi açıklamaya gerek duymadan, kararı eleştirenlerin üzerine parmak salladılar.
Zaten aynı İçişleri Bakan yardımcısı önceki hafta da Van’da köyünden helikopterle gözaltı alındıktan iki gün sonra hastanede yoğun bakımda bulunan 64 yaşındaki yoksul bir köylünün ölümü üzerine kendisine sorulan makul soruları yine “terör örgütüne alet olmak” suçlamasını başından savmıştı.
Yine geçen haftalarda sahih olmadığını düşündüğü hadisi eleştirmek için sosyal medya hesabından tersine çevirip paylaşan bir kadını ifadeye çağıran polis, Dirilişli, Yükselişli padişah dizileriyle dalga geçen bir tweeti yüzünden evi kobralarda basılıp gözaltına alınan gazeteciyi sorgulayan savcı da bu yüzünden çok rahattı.
Artık devlet o kadar canının istediğini yapıyor, yüreğinin götürdüğü yere gidiyor ki yine geçen hafta Enis Berberoğlu hakkında Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlali ve yeniden yargılama kararını, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, anayasanın açık hükmünü ihlal ederek tanımadığını açıkladı.
İki yazısı, beş tweeti, üç telefon konuşmasını gerekçe gösterip insanları “Anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs” ten müebbetle yargılayan bir mahkeme bizzat kendisi anayasal düzeni yıkmış oldu.
Artık bizi duymayan, bize ihtiyacı kalmayan, varlığını bize borçlu olmadığını düşünen, hikmet-i hükümetinden sual soracak elimizde bir güç de kalmamış bir devlet var.
Devlete karşı elimizdeki son güçleri de 2017 referandumunda devrettik.
Bütün yetkileri tek bir seçilmişe verdik. Devlet tek bir seçilmişten ve onun atadığı atanmışlardan oluştu.
O atanmışlar da artık bize değil, kendilerini seçene karşı sorumluluk duyuyor ve sadece ondan çekiniyor.
Meclis’in gücü budandı, siyaset kurumu, partiler, bakanlar zayıfladı.
Atanmışlara karşı seçilmişleri güçlendirmek için verilen bir mücadelenin sonunda geriye tek bir seçilmiş dışında, bütün atanmışların seçilmişlerden üstün hale geldiği bir sistem kaldı.
Artık halkın beş yılda bir Cumhurbaşkanı’nı seçmek dışında devlet üzerinde bir otoritesi yok.
Elimizde kalan tek güç tweet atmak.
Ama o da herkes üzerinde etkili değil.
Örneğin Meclis plakalı makam arabasını belediye görevlisinin üzerine sürüp yere düşüren şoförünün yaptığı için özür dilemeye tenezzül bile etmeyen, bu vandallığı “doğal olarak” diye savunan milletvekili üzerinde herhangi bir gücümüz yok.
Çünkü o milletvekili biliyor ki liderinin desteği sürdükçe artık ne hukukun ne de halkın elinden bir şey gelmez.
Aynı özgüven içinde eski bir İçişleri bakanı, eski bir korgeneral, eski bir albay, suç örgütü liderliğinden hapisten yeni çıkmış, daha yeni bir cinayete azmettirmekten 17 yıl hapis cezası almış biriyle marinada rahatça poz verebiliyor.
Biliyorlar ki artık 24 yıl önceki Susurluk gibi bu fotoğrafın üzerine gidecek bir medya yok, savcı yok, Meclis’te de bunun için araştırma komisyonları kurulamayacak.
O fotoğraf karesi artık bir acil durum işareti olmalı.
Bütün dünyada demokrasi ve hukuk tarihi raison d’Etat/hikmet-i hükümet zihniyetindeki iktidarları dizginlemenin de tarihidir.
Ama Türkiye’de bu biraz daha acil bir meseledir.
Çünkü Türkiye’de tarihin birincil aktörü her zaman devlet olmuştur.
Türklerin tarihteki en büyük eseri devlettir.
Toplumsal sözleşme modellerinin aksine bizde devleti millet değil, milleti devlet yaratmıştır.
Önce ordu ve devlet kurulmuş sonra ona uygun bir tebaa oluşmuştur.
Başka aktörlerle bu rolünü paylaşmayı sevmeyen, hesap sorulmaktan hoşlanmayan, “vergilerimizle” edebiyatından anlamayan, varlığını kendisine borçlu olduğunu düşünen, egosu şişik, itibarından taviz vermek istemeyen, vatandaşın hizmetkarı olmayı içine sindiremeyen, büyük bir hayran kitlesi olduğunun da farkında olarak şımarıkça davranabilen bir devlettir bu.
O yüzden Türkiye’de demokratik bir düzen, bir hukuk devleti ancak bu şımarık devlet dizginlendikçe, ipleri sıkıca kavrandıkça kurulabildi.
Tarihimiz iplerinden kurtulup boşta kalan bir devletin neler yapabileceğinin acı örnekleriyle dolu.
En büyük travmalar, acılar bu ülkede tek aktör olan devlet eliyle yapıldı.
Bugün vatandaşların büyük bir kısmı, özellikle daha önce devlete karşı şüpheci ve eleştirel olan dindar kitleler, devlet-millet kaynaşması heyecanıyla içine düştükleri devletperestlikle farkında değiller.
Din ve milliyetçilikle kutsallaştırdıkları devletin her kararını, her hatasını, her füzesini, her bir memurunu, polisini, askerini savunmakla, devleti şımartmakla meşguller.
Ama maalesef bugün vatandaşlar olarak devletin kontrolünü hızla kaybediyoruz.
Devletin ipleri elimizden bir kez daha kayıyor.
Yani kötü yakalanmış Denizli Valisi’ne attırılan geri adım kimseyi yanıltmasın.
.21/10/2020 10:27
Sen kimsin, Asım’ın nesli mi? 59 AK Parti Gençlik Kolları’nın yeni reklam filmi ‘Sen Kimsin’ de gençlere Hz. Ali, Musab bin Umeyr’den, Selahaddin Eyyübiye, Kanuni’ye, Fatih’e tabii Abdülhamit’e, Erbakan, Menderes’ten Aziz Sancar’a, hatta Naim’e, TOGG’un, SİHA’ların mühendislerine kadar kim oldukları hatırlatılıyor, sonra bütün bu figürler toplanıp Erdoğan’ın resmini oluşturuyor ve konu “sen Recep Tayyip Erdoğansın”a bağlanıyor. Sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sesi duyuluyor:
Sizler Asım’ın neslisiniz...
Reklam filmi üzerinde konuşturmasıyla başarılı, AK Partili gençleri heyecanlandıracağı da açık.
Film muhalifleri de harekete geçirdi, sosyal medyada reklam filminin “sen kimsin” sorusuna AK Parti iktidarı döneminde haksızlığa uğramış gençlerin adları ve fotoğraflarıyla cevap veren, ekonomik şartlar, gençlerin sorunlarına dikkat çeken binlerce eleştirel tweet atıldı.
Kemalist çevreler Atatürk’ün adının “sen...” li bir cümlede geçmemesini eleştiriyor. Siyasi iletişim olarak verilen mesajı, gençlere kendileri olmak dışında biçilen ağır rolleri, lider kültüne katkısını, finaliyle ortaya çıkan itikadi sorunları eleştirenler de var.
Ama bu yazının konusu ‘Asım’ın nesli’...
Sık sık duyduğumuz ‘Asım’ın nesli’ bilindiği gibi Mehmet Akif’in Safahat’ının altıncı kitabı Asım’dan geliyor.
Akif’in “Çanakkale Şehidlerine”, “Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem”, “İrticaın şu sizin lehçede mânası bu mu”, “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” gibi en iyi bilinen şiirleri ve mısraları Asım’ın içinde geçiyor.
Asım aslında tek parça bir şiirden ibaret. Akif, 1919’da Sebülürreşad’da parça parça yayınlamaya başladığı şiiri, 1924’de ilk kez kitap olarak bastırdı.
Zaten şiirin başında Akif “Bu eser bir muhavereden (karşılıklı konuşma) ibarettir” diyor.
Sonra “Harb-i Umumi içinde, Fatih yangınından evvel, Hocazade’nin Sarıgüzel’deki evinde geçer. Eşhas’ı muhavere de şunlardır” diyerek eser boyunca konuşan karakterleri tanıtıyor:
Hocazâde olarak geçen kişi Hoca Tahir Efendi’nin oğlu Mehmed Âkif’in kendisidir.
Köse İmam ya da gerçek hayattaki adıyla Bosnalı Ali Şevki Hoca, Hoca Tahir Efendi’nin talebelerinden biri, gerçekte de Akif’in çok yakın bir dostudur. İlmi ve kütüphanesiyle meşhurdur. Fatih yangınında içinde Akif’in şiirlerini yazdığı defterin de olduğu kütüphanesi yanıp kül olmuştur.
Konuşmadaki karakterlerinden Emin, Hocazade’nin oğludur. Yani Mehmet Akif’in gerçek hayattaki oğlu Emin’dir.
Âsım ise Köse İmam’ın yani Ali Şevki Hoca’nın oğludur.
Ama bütün karakterler gerçekken Asım hayalidir. Çünkü Ali Şevki Hoca, gerçek hayatta hiç evlenmemiştir, Asım diye bir oğlu yoktur.
Mehmet Akif, bu hayali Asım karakteriyle ülkeyi kurtaracak bir nesle konuşur, tavsiyelerde bulunur.
Fakat bu zannedildiği gibi hamasi bir ‘gazlama’ konuşması değildir.
Aslında tamamı bir oturuşta yazılmamış olsa da, bir bütünlük içinde akan Asım, yer yer heyecanın, epikliğin yükseldiği ama roman lezzeti de veren, siyasi, sosyal tespitlerin, tasvirlerin ve sert eleştirilerin yer aldığı Mehmet Akif’in ustalık dönemi eseridir.
Fakat ilginç bir şekilde şiirin bazı bölümleri çok popüler olmuşken, onların öncesi, sonrası, bağlamı üzerine daha az konuşulmuştur.
Örneğin milliyetçi ya da birlik ve beraberlik mesajları için çok kullanılan;
Değil mi sînede birdir vuran yürek… Yılmaz! Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cebhe sarsılmaz
beyitlerinin pek atıf yapılmayan hemen öncesi şöyledir:
Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir;
Değil mi cenge koşan Çerkes’in, Lâz’ın, Türk’ün, Arab’la, Kürd ile bâkîdir ittihâdı bugün.
Yine çok sık alıntılanan;
Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı
beyitlerinin de hemen ardından ilmiye sınıfına, medreselere sert eleştiriler gelir;
Kuru da’vâ ile olmaz bu, fakat ilm ister;
Ben o kudrette adam görmüyorum, sen göster?
Aslında bir tane de örnek gösterilir: Oflu imam;
Oflu’nun ilmi de olsaydı o îmâna göre,
Şimdi baştanbaşa tevhîd ile dolmuştu küre
Oflu imamın ilmi çok kudretli olmasa da cesareti ve imanı büyüktür.
Bunun hikayesini şiirde Köse İmam’ın ağzından dinleriz ki bu kısım da malum nedenlerle pek popüler olmamıştır:
Yine bir dolduran olmuştu ki Abdülhamid’i,
Karakoldan dediler: “şimdi, İmam, Erzurum’a!”
Bir de kış, bir de kıyâmetti ki artık sorma!
Tıktılar, çalyaka, bir tekneye; sırtım gevşek;
Abam arkamda değil, sonra ne yorgan, ne döşek. Titredim beş gece, dört gün...
-Ne de çok! Beş gece mi?
Köse İmam ve hocası olan Mehmet Akif’in babası bir jurnalle kışın ortasında Erzurum’a sürgüne gönderilmiştir.
Oflu imamla da sürgünde tanışırlar. Oflu imam onlara kendisinin neden sürgüne gönderildiğini anlatır:
Çoktan beridir vardı benim bir derdim:
Gideyim, zâlimi îkaaz edeyim, isterdim.
O, bizim câmi uzaktır, gelemez, mâni’ ne?
Giderim ben, diyerek, vardım onun câmi’ine.
Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid,
Koca şevketli!
Hakikat bunu etmezdim ümid.
Belki kırk elli bin askerle sarılmış Yıldız;
O silâhşörler; o al fesli herifler sayısız.
Neye mâl olmada seyret, herifin bir namazı:
Sâde altmış bin adam kaldı namazsız en azı!
Hele tebzîri aşan masrafı, dersen, sorma.
Gördüğüm maskaralık gitti de artık zoruma,
Dedim ki: “Bunca zamandır nedir bu gizlenmek?
Biraz da meydana çıksan da hasbihâl etsek.
Adam mı, cin mi nesin?
Yok ne bir gören ne eden;
Ya çünkü saklanıyorsun bucak bucak bizden.
Değil mi saklanıyorsun, demek ki:
Korkudasın; Ya çünkü korkan adamlar gerek ki saklansın.
Değil mi korkudasın var kabâhatin mutlak!..” Bir de baktım, canavarlar pusulardan çıkarak, Koştular, tekmeye kuvvet kimi, dipcikle kimi, Serdiler her tarafından delinen postekimi. -Sonra?.. -Ben hissimi kaybetmişim artık... -Vah! Vah!”
Oflu hocanın zulme karşı bu cesur çıkışını över Akif:
Bir adam dursa da bir zâlim imâmın yüzüne,
Adli emretse, bu zâlim de onun hak sözüne,
İnkıyâd eyleyecek yerde tutup kıysa ona,
O mücâhid yazılır ta şühedânın başına.
Hamza’dan sonra gelen şanlı şehîd ancak odur.
Hak için can verenin pâyesi elbet bu olur.
Hakkı bir zâlime ihtâr, o ne şâhâne cihâd!
Yine çok bilinen, sık sık Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da okuduğu şu dizeler de Asım şiiri içindedir:
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
...
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticaın şu sizin leçede mânası bu mu?
Ama şiirde bu dizeleri Hocazade yani Akif’in kendisi söylemez, bunları Köse İmam’a söyletir.
Sonra yine bu dizelerden sonra geldiği az bilinen bir tartışma başlar aralarında:
“İrticaın şu sizin leçede mânası bu mu?”
Yok canım!
-Yok deme!
-İfrât ediyorsun Köse…”
* * *
Sonra Hocazade olarak Akif devam eder:
İğnelersin şu benim neslimi yüz buldukça,
Sana elmas gibi hürriyeti kim verdi,
Hoca? Ne yaman şeydi unuttun mu o istibdâdı?
Hep fecâyi’di, hayâtın hele hiç yoktu tadı.
Milletin benzi sararmış, işitilmezdi refâh;
Her nefes dört elifin sırtına binmiş bir “âh!”
O ne günler...
Yine mesele istibdat devri ve 2. Abdülhamit’e gelmiştir
Bu şiirler 1919’dan sonra yazılmış şiirler. Yani zannedildiği gibi Akif Abdülhamit’le ilgili fikirlerinden hiçbir zaman caymamıştır.
Ama gördüklerinden sonra daha az öfkelidir, şiirde kendi kendine nasihatler eder.
Bunu da şiirin devamında Köse İmam’la babası arasında geçen bir diyalogla yapar.
Köse İmam, kızdırmak için bir zamanlar Akif’in babası Hoca Tahir Efendi’ye şu mısraları okumuştur: “Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer, Âkıbet çok kötü...”
Bunlar 10 yıl önceki Akif’in dizeleridir. Şair ustalığını konuşturur.
Hoca Tahir Efendi, padişahçı değildir ama padişahlara sövülmesinden de hoşlanmaz. Bu beyte kızmaz ama bir nasihatle cevap verir:
Adamlığın yolu nerdense, bul da girmeye bak!
Adam mısın: Ebediyyen cihanda hürsün, gez;
Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.
Adam değil misin, oğlum:
Gönüllüsün semere;
Küfür savurma boyun kestiğin semercilere
Az önce Köse İmam’a söylettiği “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” li mısralara da bir cevap verir sonra.
Şiirde sık sık vurgulandığı Akif, geçmişin hayalleriyle yaşayan muhafazakar bir şair değildir, ‘geçmişe takılıp kalmamalı’ demektedir yine:
Sen işin yoksa devir çamları paldır küldür;
Neslimin şöyle dönüp bakması hattâ züldür.
Gözüm ensemde değil, görmeliyim ben önümü;
Kestik attık hele mâzî denilen kör düğümü!
Ne zamandan beridir bağlıyız artık bıktık;
Demir aldık o sizin an’anelikten çıktık.
Bütün şiir bu tartışmalarla ilerler.
Hem toplumuna, hem tarihe hem de kendisine karşı eleştirel bakabilen, geri kalmışlığı, cehaleti, kaderciliği sert sözlerle eleştiren bir Akif vardır Asım’da.
Dini görüşleri bugünün perspektifinde modernist, siyasi görüşleri hürriyetçidir. Otoriteyle ciddi bir sorunu olduğu açıktır.
Şiire adını veren Asım’la olan diyaloğu da hamasi değildir.
Köse İmam, oğlunun deli doluluğundan, gördüğü bütün haksızlıklara, dinen yanlış olan işlere müdahale edip kavga çıkarmasından rahatsızdır.
Hocazade yani Akif için ise bunlar Asım’ın faziletleridir ama onun bu faziletli karakteri ve enerjisi faydalı işlere sevk edilmelidir. Çünkü Akif’in Asım’ın neslinden beklediği hükümeti ele geçirerek, ihtilal yaparak, baskıyla, zorla memleketi ve toplumu düzeltmesi değildir.
Asım’ın neslinden çok bahsedilir ama Akif’in Asım’a ne tavsiye ettiğinden pek bahsedilmez. Okuyalım:
Kıssadan hisse çıkarsak mı, ne dersin Âsım!
Anlıyorsun ya, zarar yok, daha iyi anlaşalım:
İnkılâb istiyorum ben de, fakat, Abdu gibi…
Yoksa, ellerde kör âlet efeler tertîbi,
Bâbıâlîleri basmak, adam asmakla değil.
Çek bu işten bütün ihvânını, kendin de çekil.
Gezmeyin ortada, oğlum, sokulun bir sapaya,
Varsa imkânı, yarın avdet edin Avrupa’ya.
-Amca bey!
-Nâfile Âsım, seni hiç dinlemeyiz…
Çünkü sen bir kişisin, biz bakalım öyle miyiz?
Ben… baban… sonra Melek…
Tutturamazsın ne desen…
Hadi tahsîlini ikmâle tez elden, hadi sen!
....
İnkılâbın yolu mâdem ki bu yoldur yalınız,
“Nerdesin hey gidi Berlin” diyerek yollanınız.
Altı ay, bir sene gayret size eğlence demek…
Siz ki yıllarca neler çekmediniz, hem gülerek!
Hani, bir ömre bedeldir şu geçen her gününüz;
Bir gün evvel gidiniz, bir saat evvel dönünüz.
Şark’ın âgûşu açıktır ozaman işte size;
O zaman varmanın imkânı olur gâyenize;
O zaman dinlerim artık seni, Âsım bol bol… -
-Yarın akşam gideriz.
-Öyle mi? Berhurdâr ol!
Asım’ı konuşmanın hemen ertesi günü Berlin’e ilim tahsil etmeye gönderir Akif.
Ama sadece ilimlerini tahsil etmesini isteyerek. Özellikle de atom üzerine çalışmasını ister.
Akif, Sebülürreşad’da hararetle savunduğu, meşruiyetçi- modernist-İslamcı görüşlerin öncüsü Cemaleddin Afgani gibi çareyi ihtilalde değil, onun talebesi olan Akif’in Arapça’dan ilk çevirilerini yaptığı Muhammed Abduh gibi eğitim ve reformla İslam aleminin toparlanmasında görür.
Ama bunu toplumun en geniş kesimlerini içine alarak yapmaktan da yanadır.
Yakın dostu Eşref Edip’in derlediği Sebülürreşad’daki yazılarından okuyalım:
“Müslümanlıkta en güç bir şey varsa o da bir adama dinsiz payesi vermekten ibaret olduğu halde faziletini irfanını, ikbalini, şöhretini çekemediğimiz yahut tefekkür tarzını kendi meşrebimize muvafık görmediğimiz kimseleri nazardan düşürmek bize pek kolay geliyor....binde bir zayıf ihtimalle yakaladığımızı dinsiz yapıp çıkıyoruz. Gerideki dokuz yüz doksan dokuz ihtimali imanı nazara bile almıyoruz. Arabistan’a gidin en büyük adamlar Vahhabi, Türkistan’a gelin farmason, Acemistan’a uğrayın dinsiz...Bir yabancı aramıza girse dese ki: ‘Ey cemaat-i Müslimin! Filan filan zatlar sizin en akıllınız, en aliminiz, en fazılınız olduktan başka milletinin saadetine çalışmış olmak itibarıyla en hayırhahınız, en hamiyetlinizdir. Siz bunları Vehhabilikle, masonlukla itham ediyorsunuz yani Müslümanlıktan çıkarıyorsunuz. Demek ki sizin dininiz akıl ile, ilim ile, fazl ile, hamiyet ile kabil-i telif olmayacak.’ Bu söze karşı ne diyebileceğiz.”
Akif, zannedildiği gelenekçi de değildir:
“Eski, eski olduğu için atılmaz; fena olursa atılır. Yeni yeni olduğu için alınmaz; iyi olursa alınır. Yeniyi, iyiliğinden, hususiyle lüzumundan dolayı almak, eskiyi de fenalığı sabit olduğu için atmak kimsenin aklına, daha doğrusu işine gelmiyor.”
Yazılarında istibdat karşıtlığı, fikir hürriyeti, işin ehline verilmesi, adalet ana siyasi temalardır:
“İşleri ehline tefviz etmeyen, bütün muamelatında adaleti düstur-i hareket tanımayan milletler için yaşamak ihtimali yoktur.”
Bu fikirleri sadece kağıt üstünde kalmamış, onları bütün risklerini göze alarak hayatında da uygulamıştır.
21 senelik memuriyetinden, liyakati herkesçe takdir edilen Baytar müdürü Abdullah bey haksız olarak görevden alınınca anında istifa etmiştir.
Saray’ın İstiklal Harbi aleyhine fetva istediği meşihatın ve baskılar üzerine en son istifa eden Şeyhülislam Haydarizade İbrahim Efendi’nin uzun süre buna direnmesini teşvik edenlerden biridir.
Sonra Ali Şükrü Bey’le birlikte “İstanbul’da yapacak bir şey kalmadı” diyerek milli mücadeleye destek için Ankara’ya gitmiştir.
Ardından ülkedeki İslamcılığın sesi Sebilürreşad dergisi de matbaasını alıp Kastamonu’ya gelip orada yayınlanmaya başlamıştır.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ise yeni rejimden memnun olmadığı, başka amaçlarla kullanılmasından çekindiği Türkçe Kuran mealini yapmamak için Mısır’a gönüllü sürgün olarak gitmiştir.
Ama 1935’de hastalanarak tedavi için tekrar İstanbul’a döndüğünde sadece milli marşın şairi olarak değil, kritik anlardaki duruşu, hizmetleri ama en çok da ahlakı ve büyük şairliğiyle herkesten hürmet görmüş, bütün gazeteler yurda dönüşünü ve hastalığını birinci sayfalarından haber yapmıştır.
O yüzden bir yıl sonra 1936’da vefat ettiğinde cenazesi üniversite gençliğinin omuzlarında büyük kalabalıklarla kaldırılmış, arkasından Falih Rıfkı’dan, Hüseyin Cahit’e Sertellere kadar fikren ona ters olan ülkenin bütün yazarları, gazetecileri methiyeler yazmıştır.
Henüz Atatürk’ün de hayatta olduğu yıllardan başlayarak ölüm yıldönümlerinde yüksek muallim mektebinde, ülkenin çeşitli şehirlerindeki halkevlerinde ihtifaller düzenlenmiş, mezarını o günlerdeki gazete haberlerinde yazdığı gibi aralarında kız öğrencilerin de olduğu “Kemalist üniversite gençleri” inşa etmiştir.
Akif, meşruiyetçi, hürriyetçi ıslah yanlısı bir İslamcıdır. Bu kimliğini İstiklal Marşı’nı yazarken, Cumhuriyet devrinde yaşarken de saklamamıştır.
Fikir mücadeleleri vermiştir ama bunu fikri ya da kültürel iktidar kurmak, ülke yönetimini ele geçirmek için yapmamıştır.
Tutarlı, itibarlı yenilikçi fikirleri, entelektüel derinliği, şairliği, ahlakı ve şahsiyetiyle, fikren ve siyaseten yakın olmadığı bir rejimde bile itibar görmüştür.
Her ne kadar hamasi ezberlenmiş cümleler ya da önyargılar yüzünden değeri bugün bile tam olarak anlaşılmasa da aslında Asım’ın neslinden beklediklerinin büyük bir kısmını Mehmet Akif, kendisi bizzat hayatında gerçekleştirmiştir.
O yüzden 2020 yılında hala Batı taklitçiliğinden şikayet etmek, aynı ülkede birlikte yaşadığı farklı fikirlerdeki insanların üzerinde fikri iktidar kuramamaktan yakınmak, gençlere “Kimsin sen” diye sorup hamasi bir dava ve tarih neferliğini teklif etmek, üstelik “Abdülhamit’in aklı sana miras” demek pek de Akif’in “Asım’ın nesli” nden beklediği işler olmasa gerek.
Herhalde bu yüzden filmi hazırlayanlar da kendilerine Akif’ten değil, Necip Fazıl’dan misyonlar çıkarmayı tercih etmişler.
Asım şiirinin tamamını okuyanlar, Akif’in “Asım’ın nesli” nden hemen en başta geçmişle böbürlenmeyi bir tarafa bırakıp, kendi gerçekliğimizle cesaretle yüzleşmeyi beklediğini görecektir.
Herhalde iyi bir vatansever ve entelektüel olarak, Asımlardan ülkenin vatandaşlarının herhangi bir kısmı üzerinde bir fikri ve kültürel iktidar kurmak gibi ihtilalci fikirlerden kurtulmayı, daha fazla insanın aklını ve enerjisini ülkenin toplam aklına ve enerjisine çevirmenin yollarını aramayı da bekleyecektir.
Bugün Asım’ın neslinin “Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım” tavsiyesine uyması için ise ülke şartları o kadar müsait olmayabilir.
Bir fırsatını bulup yurtdışına gitmek isteyen gençlerin sayısına bakılırsa belki de Akif’in Asımlara ilim tahsil etmek için Berlin’e gitmeyi tavsiye ettiği zamanlarda yaşıyoruzdur.
.26/10/2020 13:07
Bunun kime faydası var? 41 Cumhurbaşkanı Erdoğan AK Parti Kayseri İl Kongresi’nde Macron ve Fransa üzerine konuşurken, tribünden dev bir pankart açılıyor “Bu bir sevda öyküsü Hazardan Balkanlara”, sonra diğer tribünde başka dev bir pankart “Büyük millet canlanıyor.”
Eğer bu kongre iki ay önce yazılsaydı, muhtemelen Cumhurbaşkanı’nın hedefinde Yunanistan Başbakanı Miçotakis olurdu. Tribünlerde ise Hazarlı değil, Akdenizli, Meisli, Yunanistanlı bir pankart açılırdı.
Üç ay önce yapılsaydı Libyalı, Trablusgarplı, Mavi Vatanlı bir pankart görürdük.
9 ay önce yapılsaydı Suriyeli, İdlipli, Afrinli.
Nitekim bundan bir yıl önceki yerel seçimlerde Nevşehir’den Zeytinburnu’na bütün meydanlarda Yeni Zelanda’daki cami saldırısının videoları izletilmiş, cami basan teröristle başlayan cümleler ustalıkla HDP’ye ve Millet İttifakı’na bağlanıvermişti.
Bundan bir yıl önceki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de meydanların konusu, Suriye’de süren operasyonlardı. Cumhurbaşkanı her şehirde öldürülen son terörist sayısını açıklamış, her yerde “Bizi Afrin’e götür” pankartları açılmıştı.
Ondan bir yıl önceki referandum mitinglerinde de anayasa paketinden üç bahsedilmişse, Hollanda ve Almanya’dan beş bahsedilmişti. Niğde’den, Bağcılar Meydanı’ndan Hollanda Başbakan’ına Nazi artığı denmiş, Samsun’dan, Şırnak’tan Merkel’e seslenilmiş, Kılıçdaroğlu’na meydan okumalarla, Avrupa Birliği’ne meydan okumalar birbirine karışmıştı.
Yani Cumhurbaşkanı ilk defa meydanlarda, kongrelerde dış politika konularına girmiyor. Dış politikanın iç politikada kapladığı alan giderek artıyor.
Çünkü artık iktidarın en çok satan hikayesi bu.
Muhafazakar kesimde pek çok insan oyunu kendi şehrindeki yol, su meselesi için değil, Arakan için, Gazze için veriyor.
Ekonomik, siyasi meseleler büyüse de iktidarın içerideki hikayesinin ikna ediciliği günden güne azalsa da Türkiye’nin çıkarları ve tüm dünya Müslümanları için mücadele eden lider ve ülke hikayesi büyük kitleleri heyecanlandırmaya devam ediyor, yaşanan sorunlar karşısında sabırlarını ve motivasyonlarını artırıyor.
Ekonomideki sorunlar, dünyayla kapışmanın katlanılması gereken bir bedeline dönüşüyor. Otoriterleşme ve hukuksuzluklar, dünyada bu kadar ülkeyle mücadele halindeyken işi sıkı tutma zorunluluğuyla, Batı’nın Türkiye’ye müdahaleleri, içerideki adamlarını kışkırtması, ülkemizin iç işlerine karışmasıyla meşrulaştırılıyor.
İçerideki muhalefet, kolayca dışarıdaki muhalefetin devamı, onların buradaki temsilcisine dönüştürülüyor.
Dünyayla milli çıkarlarımız, Türklük, bayrak ve İslam için mücadele eden, kavga veren bir iktidarı eleştirmek, muhalefet etmek bile gayrimilli bir eyleme dönüşüyor.
Yani dış politikayı iç politikada böyle kullanmak siyaseten işe yarıyor, seçim kazandırıyor, söylem üstünlüğü veriyor, kitleleri motive ediyor.
Sokak röportajlarında ekonomi çok iyi diyen fanatik partililerin bile artık sadece mizah malzemesi olabildiği şartlarda, Kayseri’de, Malatya’da tek kelime ekonomiden bahsetmeden Paris’e, Washington’a meydan okuyarak kitleyi heyecanlandırabilmek büyük bir lüks.
Peki aradan diplomat, büyükelçi, Dışişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanı’nı çıkararak, diplomatik dil, nezaket gibi filtreleri kaldırarak doğrudan meydanlardan dünyaya, Kayseri’den Paris’e, Malatya’dan Washington’a, yürekten dile yapılan şeffaf bir dış politikayla elde edilenler, içeride verdiği haz duygusuna değiyor mu?
İçeride iktidar için faydalı olan dışarıda Türkiye için, dünyadaki Müslümanlar için de faydalı mı?
Örneğin son Fransa krizi...
Cumhurbaşkanı, AK Parti Kayseri İl Kongresi’nde “ Bu Macron denilen zatın İslam ile, Müslümanlar ile derdi ne? Macron'un zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacı var. İnanç özgürlüğünden anlamayan bir devlet başkanına başka ne denilebilir? İkide bir Erdoğan'la uğraşıyor. Zaten seçim olacak. Yolunun pek uzun olduğunu sanmıyorum. Fransa’ya bir şey kazandıramadı ki ülkesine kazandırsın” dedi, akşamında Elysee Sarayı açıklama için “kabul edilemez” diyerek, Fransa'nın Türkiye'deki Büyükelçisi geri çağrıldığını duyurdu.
Büyükelçi’nin geri çağrılması telafi edilemez bir hasar değil.
Macron’un bu sözleri hiç hak etmediği de söylenemez.
Ama bu sözlerle atılan taş ürkütülen kurbağaya değdi mi?
Bu sözler kimin işine yaramış oldu?
Tabii ki Macron’un.
Çıkarmaya hazırlandığı yasayla ülkedeki Müslümanlara yönelik baskı politikalarına imza atmak üzere olan Macron’a AB’den eleştiri değil, destek geldi.
AB, Dış Politika Yüksek Komiseri Josep Borrell, Erdoğan’ın Macron’la ilgili sözlerini kınadı, Türkiye’yi gerilimi artırmaması için uyardı, 'böyle yaparsanız daha da izole olursunuz' dedi.
Erdoğan’ın sözleri Macron’un içerideki konumunu da güçlendirdi.
Ne sağ ne sol diye iktidara gelen Macron’un uyguladığı sert sağcı siyasi ve ekonomi politikalarından sonra iki yıl sonraki cumhurbaşkanlığı seçimindeki tek şansı, aşırı sağa oy kayışını engelleyerek sağ oyları toparlamak.
Bunun en kolay yolu laiklik, cumhuriyetçilik diyerek İslam ve mültecilerle ilgili sertlik politikalarını savunmak.
Erdoğan’ın sözleri sonrası elçisini geri çekerek en büyük rakibi olan Marienne Le Pen’in bile desteğini almış görünüyor.
Le Pen, Macron’a destek verirken “Erdoğan’ın öğretmen için taziyesini bile bildirmeden, Macron’a hakaret ettiğinin” altını çizdi.
İşte tam bu nokta bu sözlerin en çok kimin işine yaramadığını da gösteriyor:
Fransız Müslümanlarının, bütün Müslümanların ve aşırı sağcı saldırılara karşı onlara destek veren Batılı çevrelerin.
Türkiye işin bu kısmını kaçırdı ama Fransa’da 10 gündür bir “Kubilay vakası” yaşanıyor.
Derste ifade hürriyeti konusunu anlatan 48 yaşındaki Samuel Paty adlı bir tarih-coğrafya öğretmeni, ifade hürriyetine örnek olarak öğrencilerine Charlie Hebdo’daki Hz. Muhammed karikatürlerini gösterince önce okulun Müslüman velilerinin tepkileriyle başlayan, sosyal medyada büyüyen tartışmalardan sonra geçen hafta 18 yaşındaki Fransa vatandaşı bir Çeçen tarafından boğazı kesilerek öldürüldü.
Kubilay benzetmesi sadece cinayetin şekli açısından değil, sonuçları açısından da iyi bir benzetme.
Nasıl Kubilay hadisesinden sonra Serbest Fırka kapatıldı, çok sayıda tarikat lideri tutuklandı, laiklik uygulamaları sertleşti, bu korkunç cinayetle de Fransa’da Müslümanlara yönelik baskılar artıyor, artacak.
Ama ülkeyi bu noktaya getiren tek bir olay değil.
En sarsıcısı 2015’deki Charlie Hedbo saldırısı olan, IŞİD’in Paris katliamları, bir kaç yıl önce yine başı kesilerek 85 yaşındaki bir rahibin öldürülmesi gibi failleri Fransa vatandaşı Müslümanlar olan şiddet olaylarında son beş yılda 230 Fransız hayatını kaybetti.
Zaten Macron, bu olaylarla birlikte ülkenin uyanan laiklik ve cumhuriyetçilik hislerini aşırı sağcılara kaptırmamak için öğretmen Paty cinayetinden önce “Ayrılıkçılık Yasası”nı hazırlamıştı.
“İslami ayrılıkçılık” tabiri bölücülük yapmayı değil, ülkedeki İslami cemaatlerin, camilerin cumhuriyet idealleri ve sisteminin dışında kalmasını ifade ediyor.
Macron’un yasayı tanıtırken söylediği "İslam dünyanın her yerinde kriz yaşıyor." "Fransa'da, cumhuriyetin ortağı olması için İslam'ın yapılandırılması gerekiyor" cümleleri haklı olarak tepki çekmişti.
Yasanın fikir babası ise Macron’un akıl hocalarından Tunuslu Hakim El Karoui.
“İslam: bir Fransız Dini” kitabıyla büyük sükse yapan Karoi, Fransa’nın Müslümanları dış mesele olarak görmesini eleştiriyor, artık Fas’tan, Cezayir’den, Türkiye’den imamlar getirilerek, camilerinin yurtdışından finanse edilerek değil, Fransız Müslümanlarının kuracağı bir örgütle ve Fransız değerleriyle uyumlu olarak yönetilmesini savunuyor.
Zaten yasanın temelinde de camilerin ve İslami kurumların yurtdışından destek almasını engelleyen, imamların Fransa’da yetiştirilmesini savunan düzenlemeler var.
Bu aynı zamanda Fransız değerleriyle uyumlu bir Fransız Müslümanlığı kurma projesi.
O yüzden yasa, Napolyon’un 1808 yılında Yahudileri tek çatı altında toplayan Consistoire Central Israélite adında bir yapı kurarak Fransız Yahudiliği yaratma projesine benzetiliyor.
Napolyon’un bu toplum mühendisliği uygulamasından önce Fransızların devrim sonrası aydınlanma adı altında kiliseleri içindeki rahiplerle yaktığını, rahipleri haçlara çivilediğini, 1905’den bu yana laikliği temel değer olarak benimsediğini, bu kavramı kullanma şampiyonluğunu elinde bulundurduklarını ve ülkenin yarısının ateist olduğunu hatırda tutmak gerekiyor.
Çünkü Fransa’daki İslamofobi bir Hristiyan sağcı bağnazlığından kaynaklanmıyor.
Hz. Muhammed karikatürlerinin çok daha fecileri on yıllar önce Hz. İsa ve Tanrı için de çizilmişti, Charlie Hebdo’da böyle karikatürler yayınlanmıştı.
Fransızlar için ifade hürriyeti kutsal bir cumhuriyetçi değer. Karikatür meselesinde bu kutsal cumhuriyetçi değer, pek de cumhuriyetçi değerler olmayan yabancı ve mülteci düşmanlığı ve İslamofobiyle iç içe geçmiş oldu. Yine laikliğe taban tabana zıt bir “Fransız Müslümanlığı kurmak lazım” fikrine dönüştü.
Fransa’daki bu “Kubilay hadisesi” sonrası en zor durumda kalan da bu İslamofobik dalgaya karşı çıkan örgütlü makul Fransız Müslümanları ve Fransız solu oldu.
Öyle ki Fransa Milli Eğitim Bakanı, göçmenlere ve Müslümanlara yakın olan Fransız entelektüellerini, Fransa’nın en büyük öğrenci organizasyonunu özgürlük adı altında İslamcı solculuk yapmakla, teröre destek vermekle suçladı.
İçişleri Bakanı, Fransa'da İslamofobiye karşı Kolektif (CCIF) adlı kuruluşa "devlet düşmanı" dedi, saldırıda parmakları olduğunu söyledi. 50’ye yakın İslami vakıf ve derneğin yurtdışından yardım aldığı için kapatılması gündemde.
Televizyon tartışmalarında ılımlı görüşleri savunan liberal ve solcu aydınlar gazeteciler, bu terör saldırılarına yol açmakla suçlanıyor. Bize çok tanıdık gelecek tartışmalar yaşanıyor.
Yani şu anda Türkiye böyle bir Fransa’yla tartışıyor.
Ve bu ortamda Macron’u eleştirmek yerine ona hakaret etmek, onun İslam ile ilgili söylemlerine yardım etmek anlamına geliyor. Onun atacağı adımları engellemek için dünyanın diğer ülkeleriyle birlikte hareket etme, baskı kurma imkanlarını da ortadan kaldırıyor.
Bunun ülkedeki Müslümanların, en başta da Türkiyeli Müslümanların, Türkiye’den aldıkları desteğin kesilmesi için bahane olarak kullanılacağına şüphe yok.
Ama sonuçların en kötüsü bu değil.
Bu tarzın dünyadaki Müslümanlara da bir faydası yok.
70 yıllık bir demokrasisi olan Türkiye, yaşanan terör olayıyla ilgili net bir pozisyon ortaya koymadan, doğrudan Macron’a deli diyerek konuya girerken, Körfez’deki ve onun etkisindeki diktatörlükler bu olay karşısında hemen kınama mesajları yayınlayarak ılımlı İslam’ın temsilcisi olma fırsatını kaçırmadılar.
Adı Tayyip olan ve Sisi’nin her belalı işini Kuran’dan Hadis’ten kaynak göstererek meşrulaştıran El Ezher Şeyhi hemen cinayeti kınadı, saldırgana terörist dedi.
Aynı günlerde daha geçen yıl lideri soykırımdan aranan Sudan, Beyaz Saray’da bizzat Trump tarafından yapılan bir açıklamayla İsrail’i tanıyan dördüncü Arap ülkesi ünvanını aldı.
Türkiye’nin girdiği yeni yol, Arap dünyasında yükselen yeni trendle birleştiğinde dünyadaki Müslümanlar için en kötü senaryo ortaya çıkıyor.
Bir taraftan demokrasisi gerileyen, dili sertleşen dünyadaki özgürlük endekslerinde özgür olmayan ülkeler arasına giren, izlediği dış politika yüzünden yalnızlaşan bir Türkiye, karşısında ise Batı ile iyi ilişkiler kuran, dünyaya İslam’ın ılımlı, dünyaya açık yüzü mesajı veren ama kendi halklarına düşman otoriter diktatörlükler.
Böyle bir Türkiye’nin dünyadaki Müslümanları yalınkılıç savunması da artık maalesef kimsenin işine yaramıyor.
Ayrıca, Macron’a İslam ile ilgili sözleri için açıkça deli diyen Türkiye, her fırsatta İslamcı terörizm tabirini kullanan, Müslümanların ülkeye girişini yasaklamaya çalışmış, İsrail’in başkentini Kudüs olarak tanımış, Arap ülkeleriyle arasını yapmış, ABD tarihinin en İslamofobik, en pro-İsrail başkanının ülke menfaatleri gereği yeniden seçilmesini savunuyor.
Yine ülke çıkarları yüzünden şu anda dünya üzerinde Müslümanlara en büyük zulmü yapan, resmi gazetesi üzerinden Fransa’ya Sincan modelini öneren Çin’e tek bir kelime edemiyor.
Ama bunları Kayseri’de, Malatya’da stadyumları dolduran insanlara anlatmak hiç kolay değil.
.28/10/2020 12:35
Adana’dan bir puslu havalar ve kurtlar hikayesi... 27 Rekor üstüne rekor kıran ama iktidarın bakmadığı dolar, iki ülkenin lideri için kazan& kazan olarak ilerleyen Fransa ile gerilim, marka listesini görünce çoğunluğun zaten boykot halinde olduğunu keşfettiği Fransız malları, Malatyalı minibüsçünün bir anda ortada büyük muhalif gibi kalmanın telaşıyla Anadolu Ajansı kamerasına okuduğu bağlılık açıklaması...
Hepsi birbirinden önemli ve hepsi birbirinden can sıkıcı popüler gündem maddelerini bugünlük bir tarafa bırakıp, pek kimsenin ilgilenmediği ama yine çok can sıkıcı olan başka bir habere biraz daha yakından bakalım.
Bunun için altı yıl öncesine gitmemiz gerek.
17/25 Aralık operasyonlarının sonrasına. O zamanki adıyla paralel yapı ile mücadelenin yeni başladığı zamanlara.
Her gün yeni bir skandal ortaya çıkıyor, gazetelere, televizyonlara paralel yapıdan ayrılmış eski imamlar çıkıp ifşaatlarda bulunuyordu.
Onlardan biri de kendisini paralel yapının Hatay ve Adana bölge sorumlusu olarak tanıtan Tamer Barış Terkeşli’ydi.
Saç traşı, pahalı gözlükleri, kol düğmeleri, saatiyle tam olarak imam protipine uymasa da badem bıyıkları ve literatüre hakimiyetiyle ikna edici duran bu genç adam her gün yeni bir iddiayla uzun süre gazetelerin manşetlerinden ve televizyonlardan inmemişti.
Bizzat kendisinin katıldığı toplantılarda konuşulanları, hazırlanan planları anlatıyordu.
Anlattığına göre 2011 yılında 17-25 aralık operasyonlarının planlandığı toplantıda vardı:
“17 ve 25 Aralık kirli komplosu 2011’de İstanbul’da katıldığım bir toplantıda planlandı. Y.K. isimli eyalet imamı ‘Bu işin Amerika’dan onayını aldık’ dedi.”
“Son vaizi bitirme operasyonu” adını verdiği Cübbeli Ahmet Hoca’ya kumpas kararının toplantısında da vardı:
“Cübbeli Ahmet Hoca'nın sesini nasıl kısarız diye benim de katıldığım bir toplantı yapıldı. Mutlaka ortada bir suç bulmalıydılar ve buna da Cübbeli Ahmet Hocayı dahil etmelilerdi. Hatta o toplantıda biri, Cübbeli Ahmet Hoca'nın veya yakınlarının illaki gayrimeşru bir ilişkisi vardır oradan çok daha kolay köşeye sıkıştırırız dedi. Fethullah Gülen'in de son vaazı Cübbeli Ahmet Hocayı bitirme operasyonudur.”
Fenerbahçe’ye şike operasyona karar verilen toplantıda da:
“Bize bir spor kanalından girmemizi bir takımı ele alamazsak dahi en azından bizden bir adamı sokmamız gerektiğini söylediler. Fenerbahçe odak noktasıydı artık. Toplantılarda Aziz Yıldırım'ın vesayeti temsil ettiğini söylediler. Ona göre Aziz Yıldırım vesayetin son kalesiydi. Bu operasyona şike adı verildi.”
MİT tırları baskınını yapan subayları tanıyordu, TİB’den silindiğini iddia ettiği bizzat kendisinin başka cemaat mensuplarıyla yaptığını iddia ettiği tapeleri gazetelere veriyor, Erdoğan’a “Süfyan” adının verildiğini, Sincan cezaevinin de onun için inşa edildiğini anlatıyordu.
Fakat bütün bu suçları anlatırken kendisini aklamayı da ihmal etmiyordu. Çünkü o bu kumpaslara zamanında hep itiraz etmişti:
“Bu sözleri işittikten sonra kan beynime sıçradı, ‘Biz bu ülkeyi yıkmaya çalışan, yıllardır memleketin sırtından geçinip sülük gibi kan emenlerle mi savaşıyoruz, onları mı temizlemek istiyoruz yoksa Türkiye’yi istikrara kavuşturan gelmiş geçmiş en aklı başında hükümeti mi bitirmek istiyoruz. Ülkenin legal yolla seçilmiş başbakanını devirmek ülke iradesini hiçe saymaktır, biz kimin uşağıyız, kimin eliyiz, kimin ağzı, kimin kulağıyız. Bu yaptığınız hakkaniyete sığmaz’ şeklinde tepki gösterdim. Ve toplantının yapıldığı odada bir anda zaman durmuş gibi oldu. Kimse konuşmadı bende kalkıp gittim. Buda benim kalemimin kırılmasına neden oldu.”
Kaleminin kırılması derken kastettiği 2011 yılında Adana’da bir yolsuzluk operasyonunda tutuklanmasıydı.
Yine kendi anlatımına göre “Gerçekleri görüp paralel çeteden uzaklaşması üzerine yapılanma tarafından takibe alınıp tutuklanmıştı.”
İktidara yakın gazeteleri ve televizyonları bu hikayenin tamamına inandırmıştı.
Ama Adana’daki yerel medya bu hikayeye inanmadı, çünkü onu iyi tanıyorlardı.
2011 yılında Adana Belediyesi’nde bir şirketin yöneticisiyken yolsuzluk, çeteleşme, şantaj gibi çok ciddi suçlamalarla tutuklanmıştı. Kendini cemaatçi, istihbaratçı olarak tanıtarak işadamlarına şantaj yapmakla suçlanmış, ucu Adana Belediye başkanı Aytaç Durak ve şehrin bazı mafyatik işadamlarına da uzanan soruşturma ulusal medyada da haber olmuştu.
Hapisten çıktıktan sonra da 17/25 Aralık’ı fırsat bilerek bu kez itirafçı cemaat imamı rolüyle ulusal medyada görünmüştü.
Adana’da yerel gazeteler her akşam televizyonlara çıkan bu adamın eski hikayelerini hatırlattılar.
Ama 17/25 Aralık sonrası heyheyli günlerde, Adana’daki yerel medyanın dediği değil, paralel yapıyı deşifre eden eski imam olarak manşetlerine ve ekranlarına çıktığı iktidar medyasının dediği dinlendi.
Hatta Sabah’ın bölge temsilcisi bile televizyona telefonla bağlanıp daha önce “Parsadan” dediği Terkeşli’ye zamanında haksızlık yaptığını söyledi.
Terkeşli, ulusal medyada popüler oldukça Adana’da da popülaritesi arttı. Dönemin valisi, emniyet müdürdü ve yargı mensuplarıyla yakın ilişkiler kurdu.
Her akşam televizyonlara çıkıp paralelci isimleri veren eski bir cemaatçi imamı kimsenin karşısına almak istemeyeceği günlerdi.
Sadece gazetelere ve televizyonlara konuşan bir eski imam olmaktan çıktı, dönemin kritik davaların tanıklık yaptı.
Onun anlattıklarına çok paralel ifadeler veren Şike Davası’nda, Cübbeli davasında gizli tanık ifadeleri ortaya çıktı
Türkiye’nin her yerinde çeşitli davalarda tanık olarak paralelci isimleri vermeye başlamıştı.
Doğrudan onun ifadeleriyle soruşturmalar açıldı.
Adana’nın eski MHP’li Belediye Başkan vekili Zihni Aldırmaz ve 27 kişinin tutuklandığı paralel yapı soruşturması, onun televizyonlarda anlattıklarını savcılara anlatmasıyla başlamıştı.
15 Temmuz darbesinden bir ay önce görünen bu davanın duruşmasında Adana’daki iki yerel gazetenin sahibi tanık olarak dinlendi.
Gazeteci Ercan Yılmaz, Tamer Barış Terkeşli'nin iki yıl önce kendisine bir arkadaşı vasıtasıyla ulaştığını söyledi: “Önümüzdeki günlerde paralel operasyonu yapılacak. Ferat Yüksel'e (Davanın tutuklu sanığı olan Adana Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri) söyle, bana 500 bin TL versin. Yoksa bu operasyona o da dahil olur' dedi. Ben de bunu Ferat'a ilettim. Ferat ise bunu kabul etmedi. Ben bunu Terkeşli'ye söylediğimde o da 'geçmiş olsun’ dedi”
Bir diğer tanık gazeteci Taner Talaş da Terkeşli'nin kendisine ulaşarak, “yakın zamanda yapılacak paralel operasyonun çok insanı yakacağını, Zihni Aldırmaz ve Ferat Yüksel'in kendisine para vermesini istediğini” söylediğini anlattı.
(Aldırmaz ve Yüksel, bir ay sonraki duruşmada tahliye edildi, üç yıl süren mahkeme sonunda da beraat ettiler.)
İki gazetecinin tanıklığı ve Terkeşli’nin tanık olduğu davada sanıklardan rüşvet istediği haberleri hem Adana yerel medyasında hem de ulusal medyada haber oldu.
Ama bu haberler bile iktidar medyasının Terkeşli aşkını bitirmedi.
“FETÖ medyasında Terkeşli’yi infaz emri” başlıklı bir karşı saldırı haberi yapıldı:
“16 Milyar liralık himmet çarkının deşifre edilmesi sonrası başlatılan operasyonla panikleyen FETÖ medyası, bir çok soruşturmanın kilit konumunda bulunan Tamer Barış Terkeşli’yi hedef almış, Post Medya, Meydan, Yeni Hayat, Yarına Bakış gazeteleri tarafından “gizli tanık” olduğu, tutuklamalardan sorumlu olduğu iddiasıyla terör örgütlerine hedef gösterilmişti. FETÖ medyasının hukuk ahlaksız tutumu etkisini gösterdi. Paralel örgütünün Terkeşli’yle ilgili suikast çalışması içine girdiği ortaya çıktı. Hatay Emniyet Müdürlüğü Muhabere Elektronik Şube Müdürlüğü 155 ihbar hattına yapılan bir başvuruda, Terkeşli’nin Hatay’daki ikamet adresinin araştırıldığı, plakası değiştirilen iki araçla suikast gerçekleştirileceği öne sürüldü. “
Ama bir ay sonra 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı.
Darbeden altı gün sonra Zaman, Today’s Zaman, STV, Cihan Haber Ajansı’nın kapatılmasıyla ilgili KHK kararında çoğu yerel 45 gazete daha kapatılmıştı.
Bunların arasında Adana’dan üç gazetede de vardı.
Önce Adana Haber, Adana Medya ve Akdeniz Türk gazeteleri kapatıldı, daha sonra başka bir KHK’yla Ekspres Gazetesi de onlara eklendi.
Ama Adana’daki herkes bu gazetelerin FETÖ’yle bir ilgisi olmadığını biliyordu.
Ardından bu gazetelerin sahipleri ve bazı yazarları hakkında Adana’daki Zaman gazetesinin temsilci ve çalışanlarının içinde olduğu “Adana’daki paralel yapının medya ayağı” soruşturması başlatıldı.
Gözaltına alındılar.
Gözaltına alınanlardan Adana Haber gazetesi ve sahibi Rıfat Söylemez, Express Gazetesi ve sahibi Hakan Bülent Yardımcı Kemalist çizgideydi. Adana Medya’nın sahibi Taner Talaş Milli Görüş geleneğinden geliyordu. Gazeteci Ali Pekmezci sosyalistti.
İlk KHK’da FETÖ’cü olarak kapatılmalarının ilk akla gelen sebebi Adana’da iktidara yönelik sert yayınlarıydı.
Ama bu gazetelerin bu kadar çabuk listeye girmesinin başka bir sebebi daha vardı.
Mahkemeye çıkıp Terkeşli aleyhinde ifade veren gazeteci Taner Talaş ve Hakan Bülent Yardımcı’nın adları, 2015 yılında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına verilen bir gizli tanık ifadesinde “Paralel yapıya ait basın yayın kuruluşları içerisindeki ön plana çıkan mensupları” listesinde yer aldığı ortaya çıktı.
Gizli Tanık, Terkeşli’nin kirli çamaşırlarını ilk ortaya süren gazeteci Taner Talaş’ın adını Adana’daki Zaman Gazetesi temsilcisinden bile önce vermişti.
Adanalı gazeteciler iki yıl boyunca yargılandılar. Talaş bu sırada genç yaşında kansere yakalandı. Beraat kararları gitti geldi, nihayetinde beraat ettiler.
Aynı gizli tanığın ifadeleri darbeden sonra yazılan Genelkurmay Çatı Davası’na da girmişti. Adana’daki paralel yapılanma, operasyonlarla ilgili savcıya iddialı açıklamalar yapmıştı.
İfadesinde 2011’de Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak’ın görevden alınmasına neden olan ve Tamer Barış Terkeşli’nin 14 ay hapis yattığı soruşturmanın da FETÖ kumpası olduğunu anlatmıştı. O ifade Çatı davasından, Adana’daki davanın dosyasına eklendi ve 2011’deki yolsuzluk ve çeteleşme soruşturması bir kumpas davasına dönüştürülerek, Durak ve diğer sanıklar da beraat ettiler.
Terkeşli darbenin ardından hala itibar görmeye devam etti. Cezaevinde intihar eden FETÖ tutuklularının ölümünün intihar süsü verilmiş örgüt içi infaz olduğunu söyleyerek yeniden manşetlere çıktı.
Ama 2018 yılında Adanalı üç işadamının şikayetiyle savcılık bir iddianame hazırladı.
Müştekilerden Metin Ünal mali müşavirdi. 15 Temmuz darbe girişiminden 12 gün sonra Adana’da bir yerel gazetede adı bir FETÖ operasyonu haberinde geçirilmiş, bir başka yerel sitede de “Adana’nın kara kutusu yeminli müşavir M.Ü” diye bir haber yapılmıştı. Haberler daha sonra kaldırıldı.
15-20 gün sonra iş yaptığı bir inşaat firmasının sahibi olan A.D.Y. kendisini ofisine çağırdı. Geri kalanını iddianameden okuyalım:
“İşyerine gittiğinde tanımadığı bir şahsın kendisini istihbaratçı olarak tanıttığını, kendisiyle ilgili yürütülen bir soruşturma olduğunu, bu soruşturmada durumunun hukuki açıdan iyi olmadığı, hatta yakın bir tarihte alınacağı gibi söylemlerde bulunarak kendisinin FETÖ ile ilgili tüm bildiklerini gizli tanık olarak anlatmasını istediğini, kendisinin bu konuyla hiçbir alakası olmadığını, sadece soruşturma yapılan 3 firma ile şirket olarak çalıştığını, sadece iş ilişkisinin bulunduğunu anlattığını, akabinde Ankara’ya giderek avukat bir arkadaşına bu durumu anlattığında bu şahsın Tamer Barış Terkeşli isimli şahıs olduğunu öğrendiğini, 23-08-2016 günü A.D.Y’nin ofisine gittiğimde Tamer Barış Terkeşli isimli şahsın içeride olduğunu, tekrar gizli tanık olarak ifade vermesini, kendisine yapılacak operasyonu engelleyebileceğini söylediğini... 23-09-2016 tarihinde tekrar Tamer Barış Terkeşli ile görüşmesinde, kendisini çok zor duruma düşürdüğünü, üzerinde kendisi yüzünden büyük bir baskı olduğunu, neden bu adamın arkasında durduğunun sorgulandığı, 23-09-2016 tarihinde gözaltına alınma kararının imzalandığını ve yarın sabah alınacağını, son olarak ilgili yerler ile görüşerek yarın operasyon yapılmaması konusunda görüşeceğini söyleyerek işyerinden çıktığını, bu esnada A.D.Y’e bir şekilde hal yolu olup olmadığını sorduğunu, A.D.’nin bir görüşeyim diyerek ayrıldıklarını, aynı gün akşamı A.D.Y. ile K. Pastanesinde buluştuğunu, Tamer Barış Terkeşli’nin 2.000.000 TL talep ettiğini, kendisinin böyle bir parayı ödeyemeyeceğini, 1.200.000 TL talep edilmesi yönünde anlaştıklarını...”
İfadenin ileri bölümlerinde mali müşavir Ünal, parayı gerçekten Terkeşli’nin mi istediğinden emin olmak için onunla görüşmesini de anlatıyor:
“A.D.Y.’yi aradığını, A.D.Y’nin kendisine Tamer Barış Terkeşli’nin ofisinde olduğunu, adliyeye geçeceğini sen buraya gel dediğini, ofise gittiğini Tamer Barış Terkeşli ile görüştüğünü, imajımı düzelteceğini, şık bir dilekçe yazması gerektiğini, bir yerde CEO olarak atayabileceğini söylediğini, kendisine A.D.Y’nin çok para dediğini, kendisinin de “Çok değil, bu artık bizim sorumluluğumuz, üzerimizde kaldı. Çerez parası gibi taksit taksit ödenmez. Yarısını haftaya Çarşamba gününe kadar öde dediğini...”
Peki bu insanlar nasıl bu kadar kolay ikna olmuştu? Hiç mi şüphelenmemişlerdi?
İddianamedeki diğer müşteki Bülent Doğan’ın ifadesini okuyunca neden ve nasıl inandıkları sorusunun cevabını alıyorsunuz.
Bülent Doğan, Adana’da 2. El Oto alım satım işi yapan, atları, narenciye bahçeleri olan bir işadamı.
Bu kez olay 2014 yılının Ağustos ayında geçiyor. Yani Terkeşli’nin televizyonlara çıktığı günlere. Yine iddianamedeki orijinal anlatımdan okuyalım:
“2014 yılının Ağustos ayında daha önceden tanıdığı N.Y. in iş yerine geldiğini ve kendisine ‘6 tane yeni minibüs durağı yapılacak, bunları alalım’ dediğini, bu iş nasıl olacak diye sorduğunda, ‘ 2 tanesi Tamer Barış Terkeşli ve M.Y.’ye ait olacak, 4 tanesi seninle benim olacak’ diye söylediğini, durak işi ile ilgilenmediğini, Tamer Barış Terkeşli’yi tanımıyorum, bu yüzden güvenmiyorum’ dediğini, N.Y.’nin Tamer Barış Terkeşli’yi bir gör tanı, adam Ankara’dan gelmiş, yapamayacağı iş yok, benim yakalamam var, buna rağmen emniyete rahatlıkla girip çıkıyorum” diye söylediğini, bunun üzerine N’i uzun süredir tanıdığı için kendisine güvendiğinden, karlı bir yatırım olduğunu düşündüğünden dolayı durakları almaya karar verdiğini... Tamer Barış Terkeşli, N.Y., M.Y ile Mado’da buluştuklarını bu şahıslara 2.000.000 TL ödeme yaptığını. N.Y. nin Terkeşli’nin yaptırmayacağı bir iş olmadığını söylediğini, daha önce kesinleşmemiş bir dosyası olduğu için silah ruhsatı alamadığını, bu kadar güçlüyse silahına ruhsat çıkarsın diye söylediğini... Terkeşli’nin ruhsat işi Emniyet amiti ve müdürlere hediye için iki altın teşbih ve dört adet bilezik istediğini, kuyumcuya gittiklerini... aynı gün kendisini Tamer Barış Terkeşli’nin telefonla aradığını, saat: 22.00- 23.00 arasında polisevine gel seni C. Müdür ile tanıştıracağım dediğini, polisevine gittiğini, korumaların içeri aldığını, burada büyük bir odaya kendisini aldıklarını, odaya girdiğinde odada C. Müdürün, Tamer Barış Terkeşli’nin ve M.Y.nin olduğunu, Terkeşli’nin kendisini müdür ile tanıştırdığını, C. Müdürün kendisine nerelisin, ne iş yapıyorsun gibi sorular sorduğunu, ‘avukatın Ankara’ya gitsin, Yargıtay’a dosyanın düşürülmesi için dilekçe versin. Daha sonra ruhsatını alırsın’ dediğini, ‘müdürüm dosya düştükten sonra bunlara gerek yok, kendim ruhsatımı alırım” dediğini, biraz daha oturduktan sonra polis evinden ayrıldığını... 15-20 gün sonra N.Y’nin geldiğini, önüne bir liste bıraktığını, ‘kirve bu listede tanıdıkların var mı’ diye sorduğunu, 8. sırada kendi ismini gördüğünü, ‘bunlara operasyon yapılacak’ dediğini, ‘seni Barış Terkeşli’yle konuşturayım’ dediğini, 2014 yılının ekim ayı olduğunu, Terkeşli’yle buluştuklarını, Terkeşli’nin “sen tefecilik yapıyormuşsun, hatta emniyette fotoğrafların, ses kayıtların var, inanmıyorsan yarın emniyete götüreyim, göstereyim” dediğini, 1 gün sonra Terkeşli’nin kendisini aradığını ‘plakanı emniyet müdürlüğünün giriş kapısına bildirdim, aracınla gir, terör bölümüne gel’ dediğini, bunun üzerine Emniyet Müdürlüğü’ne gittiğini, aracını içeriye park ettikten sonra terör bölümüne gittiğini, burada terör müdürü olduğunu tahmin ettiği bir müdürün odasına oturduğunu... müdürün kendisine ‘ bizimle çalışmak ister misin’ dediğini, ‘ne konuda’ diye söyleyince, ‘terörle ilgili, uyuşturucu ile ilgili’ dediğini, ‘benim bu işlerle işim olmaz, başka bir iş için buraya geldim’ dediğini, daha sonra Tamer Barış Terkeşli ile birlikte Organize Büro’ya çıkmak için odadan ayrıldıklarını, dışarıda Terkeşli ile tartıştığını, Organize Büro’ya çıkmadan Emniyet’yen ayrıldığını, N.Y.’yi aradığını Terkeşli’nin güvenilir biri olmadığını, bizi oyuna getirmeye çalıştığını, ödediği 2 milyon tl’yi geri vermesini söylediğini, aracıyla baraj yolunda kavşağa varmadan 4 tane Ford marka polisi aracının etrafını çevirip durdurduğunu, aracının her yerinde detaylı arama yaptıklarını, ne oldu diye sorduğunda ‘ihbar var’ dediklerini, bunun üzerine hemen Terkeşli’yi aradığını ‘ senin yaptığın insanlık mi böyle yaparak benim gözümü mü korkutmaya çalışıyorsun’ dediğini, ‘ Bülent bey onlar nasıl durdurmuş, bir yanlışlık olmalı hemen onları arıyorum’ dediğini, polislerin aramada birşey bulamayınca kendisini bıraktıklarını...”
Türkiye’nin ilk FETÖ Borsası davası böylece başladı.
Terkeşli, bu ağır iddialarla tutuksuz yargılandı. Hakkında mahkemeye getirilme kararları olmasına mahkemedeki ifadesini bile Hatay’dan SEGBİS üzerinden verdi.
Bunlara bakınca herkes bu mahkemeden bir şey çıkmayacağını düşünüyordu. Çünkü Terkeşli yalnız değildi, devlet içinde halen görevde olan isimlerle yakındı.
Ama Pazartesi günkü 10’uncu celsede mahkemenin oy birliğiyle verdiği karar herkesi şaşırttı.
Mahkeme Terkeşli’yi toplam 25 yıl hapis cezasına çarptırdı.
Kararda müşteki işadamlarına yönelik işlediği suçlar ve aldığı cezalar şöyle sıralandı:
“Müşteki Metin Ünal’a yönelik dolandırıcılık suçundan 2 yıl hapis 40 bin TL para cezası,
Müşteki Bülent Doğan’a yönelik kamu görevlileri ile ilişkisi olduğundan bahisle bir işin gördürüleceği vaadi ile dolandırıcılık suçundan 18 yıl hapis 180 bin TL para cezası,
Müşteki Ali Kazım Başaran’a yönelik dolandırıcılık suçundan 2 yıl hapis 53 bin 320 TL para cezası, Müşteki Cüneyt Semirli’ye yönelik şantaj suçundan 1 yıl 6 ay.”
Türkiye’de FETÖ borsası iddialarıyla ilgili ilk somut mahkeme kararı olması açısından çok önemli kararda eksikler çok.
Terkeşli’nin işbirliği içinde olduğu işadamı A.D.Y beraat etti, görüştüğü emniyet müdürleri hakkında ise daha iddianame yazılırken kovuşturmaya gerek yok kararı verilmişti.
Mahkeme Terkeşli hakkında tutuklama kararı çıkarmadı, temyiz süreci boyunca tutuksuz olacak.
En başından beri bu iddiaların takipçisi olan ve bu yüzden gazetesi kapatılan, gözaltına alınan, yargılanan gazeteci Taner Talaş’ın kararın bir milat olduğunu düşünüyor:
“Tamer Barış Terkeşli’nin FETÖ borsası nedeniyle ceza alması bu konuda bir milat oluşturacaktır. Ben 17.06.2016 tarihinde yani bu olaylar daha konuşulmadan önce Terkeşli’nin para topladığını, benden de para istediğini, o dönemin yetkili FETÖ İhtisas Mahkemesi olan Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne tafsilatı ile anlatmıştım. Yapmış olduğum bu hakkaniyetli ve cesur tutumun bedelini, Terkeşli’nin gizli tanık olarak verdiği ifadede beni ve gazetemi hedef göstermesi akabinde 668 sayılı KHK ile gazetemin kapanması ile ödedim. Bu adalet midir? Sadece ben değil, Terkeşli’nin şantajına boyun eğmeyen birçok insan maalesef mağdur edildi. Bu süreçten sonra esas tartışılması gereken Terkeşli’nin hala kamu görevinde olan yandaşlarıyla kurduğu ilişkinin ortaya çıkarılması, ilişki kurduğu kişilerin tespit edilmesidir. Geç de olsa adaletin tecelli edeceğine inanıyorum.”
Fakat Adana’da yaşanan bu örnek olayın tek olmadığı açık.
Sınırlı sayıda televizyonlara ve gazetelere çıkarak itibar edinmiş, korku salmış bir kişi bile Adana’da bunu yapıyorsa, kim bilir kimler ellerindeki güçle nerelerde neler yapıyordur.
Hukuk, şeffaflık, özgür medyayla terörle mücadele edilemeyeceğine, bunların FETÖ, PKK gibi örgütlerle mücadelede zaaf olduğunu düşünen geniş bir kesim var.
Onlara göre bu işlerde rutin dışına çıkmadan sonuç alınamaz.
İşte korku, önyargı, hukuksuzluk ve militan bir medya birleşince ortaya çıkan sonuç.
Demek ki havalar puslu olursa mutlaka kurtlar şehre inermiş..
.31/10/2020 04:41
Hadi bakalım sandıklara, iki binli yıllara... 85 İlk sezonu 2010’da, üçüncü ve son sezonu 2013’de yayınlanmış olan Danimarka politik dizisi Borgen nasıl oldu da 7 yıl sonra Türkiye’deki Netflix’in en çok izleyenleri arasına girdi?
Dizide büyük entrikalar, nefes kesen aksiyon sahneleri ya da çözülmesi gereken bir gizem yok.
Belki de popüler olmasının sebebi tam olarak budur.
Büyük siyasi entrikalardan, düşmanlıktan, devasa sorunlardan sıkılanlara, küçük ve müreffeh bir ülkede partiler, siyasetçiler, medya arasındaki demokrasi oyunlarını izlemek rahatlatıcı gelmiştir.
Borgen’de parlamenter demokrasiye, eşit siyasetçiler arasındaki çekişmelere, polemiklere özlemimizi gidermiş olabiliriz.
Türkiye’nin 70’leri, 80’leri ve 90’larından darbeleri, siyasal şiddeti, askeri vesayeti çıkarırsak geriye TBMM’de geçen bir Borgen dizisi kalabilir.
Bir zamanlar Türkiye’nin de birbirine yakın güçleri olan, karizmaları birbirini ezmeyen, eşit statüde yarışan ve bu eşitliği içine sindirmiş siyasi liderleri vardı.
O yerli Borgen dizisinin özellikle 90’lar Türkiye’sindeki ana karakterlerinden biriydi Mesut Yılmaz.
Mesut Yılmaz iki medeniyetin arasında kalmış bir insandı, bütün siyasi hayatını da bu belirledi.
Bir taraftan Rizeli milliyetçi-muhafazakar bir aileden geliyordu. Babası, 70’ler 80’lerde İstanbul’daki dini yayıncılığın merkezi olan Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısı’nın sahibiydi.
Amcası, 1939 Erzincan depreminden sonra yaptıklarıyla ünlenmiş eski bir savcı olan, 1950-60 arası DP’den Rize milletvekilliği ve bakanlık yapmış, Yassıada’da yargılanıp müebbet hapis cezası almış, 4.5 yıl Kayseri cezaevinde kalmış İzzet Akçal’dı.
Amcasından dolayı Türkiye’de sağın en temel travması olan Yassıada’yı bizzat yaşamıştı. 13 yaşındayken Yassıada’da yargılanan amcasına şöyle ateşli ve öfkeli bir mektup yazacak kadar:
“Türk milleti doğrudan şaşmaz amcacığım
Bizlere susmak düşmez amcacığım
Göğsünde iman var, ufkunda yıldız
Duacıdır sana şu kadın, şu kız
Bu kutsal davada değilsin yalnız
Seninledir millet Oğuz amcacığım
Ferah tut kalbini Yavuz amcacığım
Hazreti peygamber pirimiz bizim
Allah diye başlar şiirimiz
Varsın zindan olsun yerimiz bizim”
Ama bir taraftan ortaokulu Avusturya Lisesi’nde, liseyi İstanbul Erkek Lisesi’nde okumuş Alman ekolüyle yetişmiş, varlıklı, şehirli, seküler bir hayatın içinden geliyordu.
Bu iki dünya arasındaki gelgitler Mesut Yılmaz’ın siyasi çizgisinde de kırılmaların esas nedeni oldu.
1991’de ANAP Kongresi’nde genel başkanlığı muhafazakar kanadın karşısında liberal kanadın adayı olarak kazanmıştı.
Ama esas olarak o tarihlerde liberallikten kasıt sekülerlikti.
Onun başında olduğu ANAP, 91 seçimlerine Mitterand’ın siyasi reklamcısı Jacques Seguela’ya hazırlatılan bugün için bile fazla Avrupai bulunabilecek bir kliple ve Sezen Aksu’nun şehirli, modern Hadi Bakalım şarkısıyla girmişti.
Ama Türkiye genç, ciddi, iyi eğitimli, Alman siyasetçisi gibi duran, popülizm yapmayan Mesut Yılmaz’ı ve onun Avrupai seçim kampanyasını değil, eskilerden, tanıdık Süleyman Demirel’i seçmişti.
Bu yıllarda Yılmaz’ın iki büyük şansızlığı ve bir yanlış kararı siyasi kaderini de belirledi.
Şansızlıklarının en büyüğü, merkez sağda karşısındaki rakibinin Tansu Çiller olmasıydı. Şansızlığının sebebi Çiller’in karizmatik ve iyi bir siyasetçi olması değildi. Tam tersine siyaset bilmeyen, derinliği olmayan ve aşırı pragmatik bir liderle aynı ringi paylaşmak zorunda kalmak Mesut Yılmaz’ın da imajına zarar verdi.
Çiller’in Yılmaz’ın vefat haberini bile Başkanlık sistemi övgüsü yapmak için bir fırsat olarak kullanması, bu şansızlıktan ne kastedildiğini anlatmak için tek başına yeterli.
İkinci büyük şansızlığı siyasi kariyerinin Türkiye’de İslamcılığın ve Refah Partisi’nin yükselişine denk gelmesi oldu. Buna karşı çıkacak fikri donanımı zayıftı, sağ seçmeni elinde tutacak kadar bir muhafazakar kimliğe ve müktesebata da sahip değildi.
Laik tarafı, ordunun irticayla mücadele adı altında siyasete müdahalesine net bir biçimde karşı çıkmasına da engel olmuştu.
Bu iki şansızlığı en ateşli laiklik taraftarı ve Refah Partisi karşıtı olan Çiller’in bir anda fikir değiştirip Refah Partisi ile koalisyon kurmasıyla hayatının yanlışına onu sürükledi. Biraz devletçilik, biraz da siyasi ihtirasla 28 Şubat post modern darbesiyle devrilen Erbakan’ın yerine kurulan asker gölgesindeki hükümetin Başbakanı olmayı kabul etti.
Bugün muhafazakarların önemli bir kısmı Mesut Yılmaz’ı 28 Şubat’ın ardından bu ara dönem hükümetinin Başbakanı olarak hatırlıyor.
Özellikle de o dönemde imam hatip okullarına yapılan baskılar ve bu baskıları protesto eden insanlara söylediği “yarasa” sözüyle.
Ama çok az insan bugün 28 Şubat’tan sadece bir yıl sonra Mesut Yılmaz’ın Başbakan olarak askerlerle irticayla mücadele yüzünden nasıl karşı karşıya geldiğini ve 21 Mart 1998’de TSK’nın Yılmaz’a karşı yayınladığı muhtırayı hatırlıyor.
28 Şubat’tan sadece bir yıl sonra askerler artık Mesut Yılmaz Başbakanlığındaki hükümetin irticayla mücadele performansından da memnun değildi.
27 Mart 1998 günü yapılacak MGK toplantısında irticayla yeterince mücadele edilmediğini düşünen ordunun Başbakan Mesut Yılmaz’ı uyaracağı, yeni bir 28 Şubat yaşanacağının konuşuluyordu.
MGK, YÖK ve rektörlere irtica brifingleri vermişti. Ara rejim tartışmaları başlamıştı.
Yılmaz ile ordu arasındaki krizin merkezinde ise irticayla mücadeleden daha çok 28 Şubat’ın ihtiraslı generali Çevik Bir’in Genelkurmay Başkanlığı hesapları vardı.
Genelkurmay Başkanı Karadayı emekli olursa yerine Org. Kıvrıkoğlu gelecek, Org. Çevik Bir de emekliye ayrılacaktı. Ama eğer Karadayı'nın görev süresi bir yıl uzatılırsa Bir’in önü Genelkurmay Başkanlığı’na kadar açılacaktı. Mesut Yılmaz, Çevik Bir’in önünün açılmasını istemiyordu.
Nihayet Yılmaz askerlerle yaşadığı krizin esas sebebini bir Tiflis seyahatinde gazetecilere anlattı.
Aslında anlattı denemez. Mehmet Ali Birand’ın bulduğu bir yöntemle sessiz film olarak anlattı.
O geziye katılan isimlerden gazeteci Yalçın Doğan yeni çıkan kitabı “Sussam Susulmaz Yazmasam Olmaz” da bu görüşmeyi şöyle anlatıyor:
“Askeri apolet işareti yapıyor, eliyle dört işaretini ekliyor, son yine eliyle yukarılara doğru işaretiyle tamamlıyordu. Her işarette bize soruyorduk . Onun deyimiyle sessiz film oynuyorduk. Askeri apolet ve dört yıldız işareti yapınca biz “Orgeneral Çevik Bir mi” diyoruz, başıyla onaylıyordu. “Yukarılara mı gitmek istiyor” diye sorunca “Evet” anlamında başını sallıyordu.”
Bugün arada yaşanan tecrübeler yüzünden askeri vesayet meselesini küçümseyenlerin anlaması kolay değil ama Başbakanların orduyla ilgili şikayetlerini yüksek sesle dillendiremediği zamanlardı.
Hatta bu görüşmede anlatılanları, kaynağın Yılmaz olduğunu söylemeden yazan Birand, Doğan ve Muharrem Sarıkaya için ertesi gün Genelkurmay bir açıklama yaparak, gazetecileri komuta kademesine "nifak sokmakla" suçlamış, "Basın görevini onuruyla yapamadıkları için askeri tesislere girmelerine, demeç verilmesine yasak getirilmiştir" demişti.
Ama Mesut Yılmaz geri adım atmadı ve 17 Mart günü ANAP grup toplantısında siyasi hayatının en sert konuşmasını yaptı.
Bu, cumhuriyet tarihinde askere karşı o ana kadar bir Başbakan’ın yaptığı en sert konuşma da olabilir.
Konuşmasında “27 Mart, 28 Şubat olmaz, asker kendi işine baksın, dayatma yapılacaksa ben yaparım” demiş, “İrticayla mücadelenin askerin değil, hükümetin görevi olduğunu” hatırlatmış, başörtüsü yasağına karşı çıkmış, “irticayla mücadele edilirken dindar vatandaşlar rahatsız edilmemeli” mesajı vermişti.
Eresi gün konuşma “Yılmaz: Ordu kışlaya dönsün” başlıklarıyla verildi. Bugün maalesef bir kısmı hala itibar gören bazı Kemalist-askerci yazarlar Yılmaz’ı orduyla böyle konuştuğu için yerden yere vurdu.
Ve bu konuşmanın ardından 21 Mart günü TSK ertesi günkü gazetelerde “muhtıra gibi” başlıklarıyla verilen çok sert bir açıklama yaptı:
“TSK Anayasa ve yasaların kendisine verdiği görevlerin bundan önce olduğu gibi bundan sonra da eksiksiz olarak yerine getirmeye devam edecektir. Bu hususta kesin kararlıdır. Bunu yaparken de hiçbir kimsenin bu görevini hatırlatmasına ihtiyacı yoktur. T.S.K. yüce milletimizin güvenine mazhar olan bütün Cumhuriyet hükümetlerine bağlıdır, saygı duyar ve başarılarını mutlulukla izler. Ancak makamı, konumu ve görevi ne olursa olsun hiç kimse kişisel menfaatleri ve siyasi ihtirasları uğruna T.S.K.'nin yasal görevi olan ülke güvenliğine yönelik bölücü ve irticai gelişmelere karşı mücadele azminden vazgeçirecek, zayıflatacak tereddüde düşürecek veya kararlığını gölgeleyecek hiçbir tavır, tutum, beyan ve telkinlerde bulunamaz. T.S.K. ayrıca bu tarz tartışmaların devamının ülkenin demokratik yapısına ve milli menfaatlerine son derece zararlı olduğu düşüncesini taşımaktadır. Bazı talihsiz beyanlarda olduğu gibi, T.S.K. bir tehdit değil, aksine ülkemiz için bir güvencedir. Türk Silahlı Kuvvetleri dün olduğu gibi bugün de yüce milletin kendisine duyduğu güven ve itibara gölge düşürecek hiçbir davranış içinde olmamıştır. T.S.K. gelecekte de her türlü siyasi mülahazanın dışında olarak bu tutum ve davranışını sürdürecektir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.”
2001 yılında Mesut Yılmaz bir kere daha bu siyaset düşkünü, vesayetçi TSK’yı karşısına aldı.
Bu kez krizi çıkaran ordunun AB reformlarına sürekli taş koymasıydı.
ANASOL-M hükümetinin ortağı olarak AB reformlarını uygulanması, ekonomik reformların hayata geçirilmesi konusunda en kararlı tavrı gösteren kişi Yılmaz’dı.
İdam cezasının kalkması, TRT’de Kürtçe yayın yapılması ve özeleştirmeler konusunda askerlerle tartışmalar yaşamıştı.
2001’de ANAP Kongresi’nde askeri vesayeti net sözlerle eleştiren çok tartışılan bir konuşma yaptı:
“Avrupa Birliği uyum çalışmalarındaki engelleyici rolü konusunda herkesin az çok bilgi sahibi olduğu, ancak üç maymunları oynadığı bir tabu var. Ulusal güvenlik gerekleri... Ya da daha doğru bir isimlendirmeyle ulusal güvenlik sendromu... Bugün bu tabunun üzerindeki perdeyi çekip almanın zamanı gelmiştir. Ulusal güvenlik, bir devletin bekasını sağlamayı amaçlayan son derece gerekli bir kavramdır. Bu kavramın bugünkü kullanım tarzı, tam aksi yönde cereyan etmektedir. Ulusal güvenlik kavramı, devletimizin geleceğini sağlamlaştırıcı her adımın engelleyicisi konumuna getirilmiştir. Devletin bekasını sağlayacak bir kavramı, devletin can damarlarını keser hale getirmeyi dünya üzerinde yalnız Türkiye becerebilirdi. Nitekim de öyle olmuştur. Türkiye'de değişimin anahtarı, ulusal güvenlik kavramında saklıdır. Ulusal güvenlik gerekçesiyle devletimizin bekasını sağlamlaştıracak, milletimizi rahat ve huzura erdirecek adımlar atılması adeta imkansızlaştırılmaktadır. Türkiye, eğer bir adım ileriye gitmek istiyorsa bu sendromdan kurtulmalıdır.’’
Bu konuşma üzerine yine Genelkurmay’dan ertesi gün gazetelerin “muhtıra gibi” başlıklarıyla verdiği bir açıklama yaptı.
Yılmaz’ı onursuzlukla suçlayan, yargılamayla tehdit eden berbat bir açıklamaydı bu:
“Son tartışma konusunun, sorumlu bir makamda olunmasına rağmen, meşru zeminlerde tartışmak yerine, dünyaya şikayet etme şeklinde gündeme getirilmesinin onurlu bir yaklaşım olarak kabul edilmesi mümkün değildir.
***
Eğer atılması düşünülen ileri adımlar; Şeriatı düşünen sapık düşünce ve eylem sahiplerinin faaliyetlerini kolaylaştıracaksa, Ülkeyi bölmeyi çalışan gruplara yasal dayanak sağlayacaksa, Ülkenin yaşamsal güvenlik mülahazalarından tavizler verecekse, bunlar gerçek anlamda ileri değil, geriye doğru atılmış adımlar olacaktır. Başarız Tarihi örnek alarak verilen matbaanın gelmesini istemeyen zihniyetin bu konuşmada ulusal güvenlik kavramını reddeden zihniyet olduğu değerlendirilmektedir. Üzerinde düşünülmesi gereken önemli konu, kişi ve kurumların sorunlar karşısında, üzerlerine düşen görevleri eksiksiz yapmak yerine, başkalarına saldırarak sorumluluktan ve başarısızlıktan kaçma gayretleridir.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nde; Ekonomi iflas noktasına gelmişse, Ekonomiyi bu hale getirenler hakkında en ufak bir işlem yapılmıyorsa, Milli ve ahlaki değerler aşındırılmışsa, Soygun düzeni adeta normal bir davranış haline gelmişse AB'ye girmeyi hedefleyen bir ülkede ortaçağı hedefleyen zihniyetler devlet kadrolarında bile yer alabiliyor ve buralara özenle yerleştiriliyorsa, Ülke içinde siyasi istrar, kişisel ihtiraslar nedeniyle bir türlü sağlanamıyorsa, Ülkenin bir parçasında ekonomik ve sosyal tedbirlerin alınamaması neticesi ayrılıkçı terörün, etnik/milliyetçi ve ayrılıkçı harekete dönüşmesi önlenemiyorsa, küreselleşme anlayışı ekonomik teslimiyetçilik olarak benimseniyorsa, tüm bu olumsuzlukların nedenini ‘ulusal güvenlik kavramı' ile örtmek ve bu kavramın sonucu olarak görmek hem makul hem de insaflı değildir, aynı zamanda tehlikelidir. Yapılan bu talihsiz konuşmada; ‘Her ileri adımın, ulusal güvenlik gerekçesiyle kesildiği' ifade edilmiş, ancak tek bir örnek de verilmemiştir. Bu sorumluluğu paylaşan bir kişinin kurumları hedef alan bu tür konuşması, mesnetten yoksun ve düşündürücüdür.”
Mesut Yılmaz’ın askeri böylesine kızdıran konuşmayı yaptığı ANAP Kongresi’ni ailesi ANAP teşkilatlarında görevli bir üniversite öğrencisi olarak yerinde izlemiştim.
Ama o gün kongre salonundaki ANAP’lıları bu konuşma pek de heyecanlandırmamıştı. Konuşma cılız alkışlarla karşılanmıştı. Çünkü böylesine çetin siyasi mücadele verebilecek bir sosyolojik tabanı kalmamıştı artık ANAP’ın. O sosyolojik taban bu mücadeleyi AK Parti’de vermeyi tercih etti.
2002 seçimlerine AB vurgularıyla giren ANAP yüzde 5’lerde kalmıştı. Maltepe’deki son seçim mitinginde Yılmaz, yine iddialı bir demokrasi konuşması yapmıştı ama meydanın neredeyse tamamını dolduran 2002 seçimlerinde ANAP’ı destekleyen ve ANAP’tan aday olan liderleri Denizolgun’u görmeye gelmiş Süleymancılar için bu hiç bir şey ifade etmemişti.
Mesut Yılmaz ise yeniden 2007’de Rize’den bağımsız aday olduğunda AK Parti’nin parti olarak aldığı oyun yarısını tek başına almayı başarmıştı. (40 bin oy)
Rize gibi muhafazakar bir şehirde, sırtında 28 Şubat kamburu olan bir siyasetçinin, Tayyip Erdoğan gibi Rizeli karizmatik bir Başbakan’ın karşısında ve 27 Nisan’ın gölgesinde gidilen bir seçimde bu kadar yüksek oyu nasıl aldığını en iyi dün Rizeli tarihçi ve gazeteci Fatih Sultan Kar’ın çektiği fotoğraf anlatıyor.
mesut-yilma.jpg
Türkiye’de seçmenlerin tercihlerini ideolojilerine ve kimliklerine göre yaptığını düşünmek, her şeyi siyasi rasyonaliteyle açıklamaya çalışmak entelektüel bir defo. Tek motivasyonları dindarlık, laiklik ya da milliyetçilik olmayan milyonlarca insanın siyasi tercihlerini liderlerle kurdukları irrasyonel olabilecek duygudaşlıklar da belirliyor.
Mesut Yılmaz, en azından kendi memleketinde bu duygudaşlığı kurmayı başarmıştı. Örneğin benim hacı anneannemin ömrünün sonuna kadar oyunu ve kalbini kazanmıştı.
Rize ile İstanbul arasında, Beyazıt’taki Beyaz Saray ile Avusturya Lisesi arasında, muhafazakarlıkla, laiklik arasında kalmış Türkiye’ye erken gelmiş, yalnız, ihtirası ve pırıltısı az, meşruiyetçi, macera sevmeyen bir liberaldi.
28 Şubat’ta kurulan hükümetin Başbakanı olmayı kabul ederek siyasi hayatını riske atmıştı ama Türkiye’nin 28 Şubat havasından çıkmasında, yeniden AB reformlarıyla demokratikleşme yoluna girmesinde, idamın kaldırılması, devlet kanalında Kürtçe yayın gibi Türkiye için radikal adımların atılmasında, 2001 krizinin aşılmasını sağlayan Derviş programının uygulanmasında az bilinen kritik bir rol oynamış, ön açıcı olmuştu.
“AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” sözü bile tabu kırıcıydı.
2001 yılındaki ANAP Kongresi’nde yaptığı konuşmanın şu bölümü ise hala güncelliğini koruyor:
“Biz devlet ve millet olarak hızla yolların ayrıldığı noktaya doğru gidiyoruz. Geleceğe giden Türkiye’nin önünde iki yol var. Ya birisinden gideceğiz, ya diğerinden. Biri, merhum Özal’ın bizlere miras bıraktığı Türkiye’ye yeniden çağ atlatan yol. Diğeri, statükonun bataklığında her geçen gün ülkemizi bir alt kümeye düşürecek yol. Biri, ülkemizdeki insanlarımızın tamamı ayrım yapmadan kucaklayacak yol. Diğeri her geçen gün daha fazla sayıda insanımızı düşman ilan edecek yol. Biri, Türkiye’yi çağdaş dünyaya, AB’ye ulaştıracak yol. Diğeri, Türkiye’yi Orta Doğu’daki yeni bir Baas Cumhuriyeti olmaya götürecek yol. Yollardan biri aydınlık, diğeri karanlık. Biri sağlam, diğeri kaygan. Girdiğimiz yola göre, ya çağı yakalayacağız ve geleceğe doğru sağlam bir şekilde ayakta kalacağız. Ya da çağı ıskalayıp, belirsiz bir geleceğe mahkum olacağız. Yolların birinde çağdaş dünyayla birlikte yürüyeceğiz. Diğerinde, Miloseviçlerle, Saddamlarla... Şu gerçeği iyi kavrayalım, Önümüzdeki yol çatallaştı. Bu yolların hangisine girilirse girilsin dönüşü yok. Karar verme zamanı.”
Konuşma 2000’lerin başındaki statükoya karşı değişimci, sivil demokrat liberal iyimserliğini yansıtıyordu. 2000’lerin ilk 10 yılı bu iyimserliğin sürdüğü bir dönem oldu.
1991’deki seçim şarkısının nakaratında çok uzaktaki bir hedef olarak tekrarlanan “2000’li yıllara”nın ikinci 10 yılının sonunu devirirken Türkiye herhangi bir yola girmemiş, tam olarak yolunu kaybetmiş bir ülke artık.
1991’de büyük ümitlerle “2000’li yıllara” derken vaad edilenlerin çok uzağında olduğumuz ise açık.
73 yaşında vefat eden eski Başbakan Mesut Yılmaz’a Allah’tan rahmet, Berna Hanım’a başsağlığı dilerim....
.4/11/2020 13:15
Mucizevi kurtuluşlar bizi kurtarabilir mi? 30 Türkiye tarihinin zihinsel olarak en büyük kırılmalarından biri 1999 depremiydi.
Her şey gücü yeten, hikmetinden sual sorulmaz, her yerde nazır ve nazır olan güçlü devlet fikri 7.4’lük depremle enkaz altında kaldı.
Devletin boşluğunu sivil toplum doldurdu. Türkiye, sivil toplumun değerini ve önemini de bu depremle öğrendi.
Depremle birlikte yıkılan tabulardan biri de "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" fikri olmuştu. Dünyanın her yerinden kurtarma ve yardım ekipleri Türkiye’ye koşmuş, günlerce enkazların altından insanları kurtarmış, aylarca kurdukları kamplarda yardım çalışmaları yapmışlardır.
Tabii o günlerde bu tabuların yıkılmasından rahatsız olanlar vardı.
Sivil toplum örgütlerinin önü kesilmiş, vakıflar irticacı, terörist diye deprem alanlarına sokulmamaya çalışılmıştı.
Geçen haftalarda hayatını kaybeden dönemin MHP’li Sağlık Bakanı Osman Durmuş, AKUT’a ve diğer sivil toplum örgütlerine “şov yapıyorlar” demiş, on binlerce insan seyyar hastanelerde açık havada tedavi edilmeye çalışılırken ABD’nin 6. Filo'ya bağlı 3 gemisini yüzer hastane olarak Türkiye'ye gönderme teklifini reddetmiş, Yunanistan ve Ermenistan’dan gelen doktor ve yardım ekibini geri çevirmişti. Yabancı doktorların ülkeye hastalık taşıyabileceğini, Türk doktorların denizde yıkanacağını ama onlara duş ve tuvalet bulamayacaklarını dahi söylemişti.
Bu nobranlıklara karşı depremden bir hafta sonra Yeni Şafak gazetesinin attığı manşet unutulmazdır:
“Teşekkürler Yabancı”
“Acılı günümüzde koşup geldiğin, acımızı paylaştığın, bir umudu canlandırmamıza yardım ettiğin için, her nereden geldiysen ve nereye gidiyorsan, teşekkürler... O sabah, evlerimiz başımıza çöktü. On binlerce insanımızı kaybettik. Siz, dünyanın dört bir yanından, Avrupa'dan, Asya'dan, Amerika'dan, Afrika'dan koşup geldiniz. Bize umut oldunuz. Acımızı paylaştınız. Beton ve demir yığınlarının altından gelen bir nefes, bizim kadar sizi de sevindirdi. Bir çocuğun enkaz altında sönüp giden hayatı için, bizimle birlikte siz de gözyaşı döktünüz. Dilimizle anlaşamadıysak da, kalbimizle anlaştık. Bütün güzel şeyler için, bütün kalbimizle size teşekkür ediyoruz.”
Gazete ikinci manşetini de bakana ayırmıştı, yine efsane bir başlıkla:
“Bakanımızın kusuruna bakmayınız”
“Gelip gördün, ey yabancı. Biz sıcak insanlarız. Ne kadar darda olsak, misafirimize hürmet ederiz. Biz ne kadar sıcak, ne kadar sevecen olursak olalım, ne yazık ki, büyüklerimizin suratı biraz asıktır. Biz, asık suratlı olmasına rağmen, devletimize 'Baba' deriz. Bakanımız, size kem söz söylemiş olabilir. Sizi incitmiş olabilir. Lütfen, bu acılı günlerimizde, içimizdeki birkaç kişinin sözlerine, davranışlarına bakarak bizi yargılama. Güle güle dön ülkene, sana minnettarız yabancı.”
Yeni Şafak’ın manşeti deprem sonrası Türkiye’de oluşan havayı, zihniyet değişimini, devlete karşı eleştirel bakışı çok iyi anlatıyor.
Zaten bu bakışla 1999 depreminden sonra Türkiye bir reform, demokratikleşme sürecine girdi, AB adaylığının yolu açıldı.
Deprem sonrası baştan aşağı değişen inşaat mevzuatı, devletin ve sivil toplum örgütlerinin kurtarma ve yardım alanlarında yaptığı büyük atılım da depremden çıkarılan derslerin, sivil toplumun artan etkisinin bir sonucuydu.
İzmir depremi haberlerini izlerken bütün bunları yeniden hatırlıyor insan.
Türkiye’nin yine dünyanın önemli bir kısmıyla kavga halinde olduğu, "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" anlayışının hakim olduğu günlerde meydana gelen depremin ardından dünyanın her yerinden Türkiye’de yardım teklifleri, dayanışma ve geçmiş olsun mesajları yağdı.
Hatta Ankara’nın hasımları bu dayanışma ve geçmiş olsun mesajlarında başı çektiler; Biden, Fransa’nın Dışişleri ve İçişleri Bakanları, Yunanistan Başbakanı Miçotakis, İsrail Ordusu ve Savunma Bakanı ve hatta Suriye’deki YPG komutanı...
Cumhurbaşkanı da dayanışma gösteren ülkelerin bayraklarıyla bir teşekkür mesajı yayınladı:
“İzmir depremi dolayısıyla geçmiş olsun ve taziye mesajlarını ileterek yardıma hazır olduğunu bildiren tüm dost ülkelere teşekkür ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak tüm kurumlarımızla sahada vatandaşımızın yanındayız, duruma tam olarak hakimiz” dedi.
Gerçekten de Türkiye 21 yıl sonra artık deprem sonrası duruma hakim, hem devletin hem de sivil toplum örgütlerinin kurtarma ve yardım çalışmaları gurur verici bir noktada.
Zaten günlerdir herkes eli yüreğinde enkazlardan kurtarılan bebeklerin, gençlerin mucize kurtuluş haberlerini izliyor.
İnsanlar her zaman ümidi, mutlu haberleri seçerler.
Acı gerçeklerden, hesaplaşmalardan ise kaçmak isterler.
O yüzden tüm Türkiye 90 saat sonra enkazdan çıkarılan 3 yaşındaki dünya tatlısı Ayda ile mutlu olurken, başka bir apartmanın enkazından çıkarılan 60 yaşındaki Arife Yücel, anne babaları çalıştığı için baktığı torunları 3 yaşındaki Diren, 4 yaşındaki Lena, 6 yaşındaki Vera ve 10 yaşındaki Feda Yücel ile birlikte sessizce son yolculuklarına uğurlanıyordu.
Bakanın acısı olmadığını söylediği, köftecilerin köfte, şirketlerin burs sözü vermek için birbirleriyle yarıştığı, fotoğrafları hemen sosyal medyada postlara çevrilip altına “en zor zamanda dahi ümidini bırakma” klişeleri yazılan, hatta üzerine tekbir tartışması dahi yapılan küçük Ayda’nın annesini 10 dakika önce parktan birlikte döndükleri evlerinin enkazında kaybettiği gerçeği, kutlama havasına girenlerce ihmal edildi.
Tıpkı bundan 10 ay önce 41 insanın hayatını kaybettiği Elazığ’daki depremde 27 saat sonra enkaz altından kurtarılan 2.5 yaşındaki Yüsra bebek ve annesini bugün kimsenin hatırlamadığı gibi.
Halbuki Yüsra bebeğin mucize kurtuluş hikayesi devlet ve toplum için bir seferberlik vesilesi olabilseydi, 10 ay önce çürük binaları tespit için çalışmalar başlasaydı, belki İzmir’de çöken apartmanlardan biri ya da bir kaçı önceden tespit edilir, enkazdan kurtuluşlarına sevindiğimiz küçük bebeklere mezar olmaları engellenebilirdi.
O yüzden tabii ki resmi ve sivil kurtarma ekiplerinin başarılarını, fedakarlıklarını ve becerilerini sonuna kadar övebiliriz
Ama bu mucize kurtuluşlar afyon etkisi yapmamalı, esas büyük başarısızlıkları unutturan bir başarı hikayesine dönmemeli, depremin bizi sarsıp, tedbirler için adımlar atmamızı, devlete hesap sormamızı ve zorlamamızı bir kere ertelememeli.
Eğer toplum bunu zorlamazsa, devlet deprem sonrası bu başarı hikayeleriyle eleştirilerden kendisini yine kurtaracak, yine atması gereken radikal adımları atmayacak.
Hatta dün Meclis’te konuşan Bahçeli’nin yaptığı gibi “Keşke riskli binalarda oturmak tercih edilmeseydi” diyerek vatandaşları suçlayacak, muhalefetin devlete yönelik eleştirilerine “Devleti suçlamakla, mücadeleyi sulandırmakla amaçlanan nedir? Kirli niyet sahipleri hayasız değil midir?” diyecek.
Halbuki bir devletin 2020 yılında hala enkaz altından insanları kurtarmakla övünmeye, mucize kurtuluşları bir başarı hikayesine, ümit ve şükür vesilesine çevirmeye hakkı yok.
Bundan 21 yıl önce büyük bir deprem yaşamış, neredeyse her yıl benzer depremlerde onlarca insanını kaybetmeye devam eden bir ülkede depremde en büyük üçüncü şehrinde 110 insanını kaybetmişken bir devlete düşen sadece mahcubiyet duymak, hesap vermek ve nerede yanlış yapıldığını anlamaya çalışmak olabilir.
Eğer bir sonraki depremde yine lanet olası bir çürük bir apartmanın enkazından annesiz küçük bebekleri kurtarmış olmakla övünmek istemiyorsak...
.7/11/2020 10:35
Mahcup olanlar, mahcup olmayanlar... 48 Yazı yazılırken Biden, Georgia’nın ardından Pennsylvania’da da öne geçmiş, böylece sayımların sürdüğü son dört eyalet de (Georgia, Pennsylvania, Arizona, Nevada) maviye boyanmıştı.
Eğer yüzde 95’lerin üzerine çıkmış olan sayımlarda artık büyük bir sürpriz olmazsa Joe Biden başkanlık için yeterli 270 delegeyi rahatça geçmiş olacak. Dört eyaleti de alırsa 306 delegeye ulaşacak.
Bu rakamla bile tatmin olmayıp sonucu mahkemelere taşımaya hazırlanan Trump, 2016’da Hillary Clinton karşısında 304 delege toplamıştı.
Bu sonuçla Biden, Trump’tan sadece ABD başkanlığı unvanını almayacak.
2016 yılında başkan seçildiğinde 70 yaşının sonlarına gelmiş olan Trump, ABD tarihinde yemin eden en yaşlı başkan olmuştu.
Yemin töreninde 78 yaşında olacak olan Biden, Trump’tan en yaşlı başkan unvanını da alacak.
Halbuki, Biden siyasete girdiğinde Amerikan siyasi tarihinin rekorlar kitabına gençliğiyle adını yazdırmıştı. 1972’de 30 yaşındayken Delaware’den Senato’ya seçildiğinde Amerikan tarihinin en genç altıncı senatörü olmuştu.
Ama siyasete daha yemin etmeden veda edebilirdi.
Seçilmesinden kısa bir süre sonra eşi ve bir yaşındaki kızı bir araba kazasında hayatını kaybetmiş, iki oğlu da kazadan yaralı kurtulmuştu. Kazadan yaralı kurtulan iki oğluna bakmak için senatörlükten istifa etmek istemesine, ise senato başkanı izin vermemişti. Biden 30 yaşında siyasete böyle büyük bir trajedi ve bunun ülke çapında yarattığı sempatiyle başladı.
(Biden bu kazadan yaralı olarak kurtulan büyük oğlu Beau’yu da başkan yardımcılığı sırasında 46 yaşındayken beyin kanserinden kaybetti. Oğlu Delaware savcısıydı ve valiliğe adaylığını koymaya hazırlanıyordu.)
Eğer 1987’de 45 yaşındayken ilk kez başkan adaylığı yarışına girdiğinde seçilseydi, JFK’yden sonraki en genç ABD başkanı unvanının da sahibi olabilirdi.
Fakat Demokrat Parti adaylık yarışından bir dizi skandal yüzünden çekilmek zorunda kalmıştı. Bu bir dizi skandal Trump’ınkiler gibi seks skandalları değil, Amerika’da büyük bir ayıp olan intihal vakalarıydı.
Demokrat Parti ön seçimlerinde yaptığı konuşmalardaki en vurucu paragrafları başka konuşmalardan referanssız almıştı.
Daha sonra Hukuk Fakültesi’nin birinci sınıfındayken yazdığı bir makalede de intihal yaptığı için F aldığı ortaya çıkarıldı.
Televizyonlarda onun konuşmalarıyla, intihal yaptığı 1961 yılında JFK’in yemin töreninde yaptığı konuşma, 1967’de Bobby Kennedy’nin yaptığı konuşma yan yana gösterildi.
En ilginci ise İngiliz İşçi Partisi lideri Neil Kinnock’ın 1987 seçimlerinde Thatcher’a karşı yarışırken yaptığı bir konuşmadan çaldığı paragraftı:
Kinnock konuşmasında “Neden ben kuşaklar boyu üniversite eğitimi alabilmiş ilk Kinnock’um? Neden eşim Glenys, kendi ailesinde kuşaklar boyu üniversiteye girebilmiş ilk kişi. Atalarımız kalın kafalı olduğu için mi?” diye sorarak eşitsizliğe dikkat çekmişti.
Biden da bir ön seçim konuşmasında bu konuşmayı aynen aldı, sadece isimleri değiştirdi:
“Neden Joe Biden, ailesinde üniversiteye gidebilen ilk kişi. Neden seyirciler arasında oturan eşim kendi ailesinde üniversiteye gidebilmiş ilk kişi. Babalarımız ve annelerimiz çok parlak olmadığı için mi? Ben kuşaklar boyu ailemdeki en zeki kişi olduğum için mi üniversiteye gidebilen ilk Biden oldum?”
İntihal yapmış olsa da Biden’ın kendisi ve eşi hakkında söyledikleri yalan değildi.
2016’da Yale mezunu Clinton’ı fazlaca sistemin adayı bulup, bu sistemi trollemek üzere Trump’a oy veren alt ve orta sınıf Amerikalıların oylarını tekrar kazanmayı başarmasının arkasında da elit olmayan bu uzun hikayesi var.
Çünkü tıpkı Türkiye’deki gibi sosyal adaleti savunan Demokratlar artık elitlerin, eğitimlilerin, halkın dertlerinden ve değerlerinden kopmuş dejenerelerin partisi olarak görülüyor. Küreselleşmeyle fakirleşen, işlerini kaybeden işçi sınıfı, geleneksel değerlerin dejenere edildiğini düşünenler Demokratlardan uzaklaşıyor.
Medya, üniversiteler, Hollywood demokratların elinde olduğu için politik doğruculuk baskısıyla gerçek fikirlerini söyleyemeyenler, inançlarının ayıp olarak görülmesinden rahatsız olanlar için “akşam yemeğinde konuşulanları konuşan” tweet atan Trump, 2016’da sürpriz bir şekilde bir alternatif olabilmişti.
Fakat ahlaki zafiyetleri, karakteri yüzünden Trump, pek çok insan için gururla oy verdiğini söyleyebileceği bir aday değildi.
Sisteme karşı tepki olarak Trump’a oy veren ama bunu açıkça söyleyemeyenlere “mahcup seçmenler” adı verildi.
Bu mahcup seçmenler utanıp renklerini belli etmediği için 2016 seçimleri öncesi yapılan anketlere bakılarak Clinton’ın kazanmasına kesin gözüyle bakılıyordu.
2020 seçimleri öncesi yapılan anketlerde de öyle oldu.
Ama Trump 4 milyon fark yese de son ana kadar başa baş bir yarış götürdü.
Başta “sosyalist Biden” propagandasının işe yaradığı Florida’daki Kübalı, Venezüellalı hispanikler, polis şiddeti yüzünden aylarca sokaklarda gösteri yapmış Siyahlar, hatta gelir gelmez koyduğu “Muslim Ban” olarak bilinen seyahat yasağına rağmen Müslümanlar arasındaki oylarını artırdı.
Her sözüyle, tweetiyle bir kaç nefret suçu işleyen, engellilerle bile dalga geçebilen öyle bir karikatür figür 70 milyon oy aldı.
Fakat Trump’ın seçimlerin ardından yaptıkları mahcup seçmenini bile mahcup etmiş gözüküyor.
Daha milyonlarca oy sayılmamışken çıkıp zaferini ilan etti, taraftarları önde olduğu yerlerde sayımların durdurulması, geriden geldiği yerlerde her oyun sayılması için seçim merkezlerinin önünde uzun tüfeklerle gösteriler düzenledi.
Şimdi de sayımları mahkemeye taşımaya çalışıyor, “Oyları çalıyorlar”, “sahtekarlık yapıyorlar” diye tweetler atıyor, konuşmalar yapıyor. “Legal oylarla biz kazandık, onlar illegal oyları sayıyorlar” diyor.
Halbuki seçimden önce bunun aynen böyle yapacağı biliniyordu. Bernie Sanders neredeyse geleceği okur gibi bunu anlatmıştı.
Çünkü koronavirüs nedeniyle 150 milyon Amerikalı seçmenden 100 milyona yakını oylarını erken ya da postayla kullandı.
Bu da sayımlarda erken sayılan oylar, geç sayılan oylar farkının oluşmasına neden oldu.
Erken oy ve postayla oyu daha çok koronavirüsü ciddiye alan Demokratlar tercih ettiği için normal olarak sonradan sayılan oylarla Demokratlar aradaki farkı kapattı.
Trump, ilk gece “aslında sokaklarda kutlama yapmamız lazım” gibi suçunun farkında olduğunu belli eden şüpheli ifadelerle zaferini ilan ederken, “Pennsylvania’da 600 bin farkla öndeyiz bu fark kapanmaz, sayımı durdurun” demişti ama o fark önce Wisconsin ve Michigan’da ardından Pennsylvania ve Georgia’da kapandı.
Trump’ın hile ve sahtekarlığa gösterebildiği tek delil sonradan sayılan oylarla Biden’ın öne geçmesi...
Yoksa elinde çöplüklerde kenarı yakılmış olarak bulunmuş bir tane oy pusulası bile yok...
O yüzden de sadece tweetlerinin önünde uyarı koyan Twitter ya da konuşmasını “Bu kadar yalanı ve temelsiz iddiayı yayınlamayız” diyerek yarıda kesen CNNBC gibi kanallar değil, en büyük destekçisi Fox News, New York Post bile ona inanmıyor, iddialarının temelsiz olduğunu söylüyor.
Kendinden çılgın oğlu, avukatı Rudy Guillani, 24 saat melekleri sandıklarda göreve çağıran evanjelik kilisesinden dostları ve seçim sonuçları için küreselcileri, Sorosçuları suçlayan komplocu yorumcular dışında yanında duran pek kimse yok.
Başkan “Çünkü çaldılar” diye bağırırken, Başkan Yardımcısı Mike Pence, hatta “her oy sayılmalı” dışında tweet atmayan, babasını RT bile etmeyen kızı Ivanka bile sessizliğini koruyor.
Cumhuriyetçi Parti de seçimde hile gibi çok ciddi iddialarla arasına mesafe koymuş durumda.
Partinin Senato’daki çoğunluk lideri Mitch McConnell, Başkan’ın hile iddialarını tekrarlamadan, sadece delil varsa mahkemelere götürüleceğini söyledi.
Cumhuriyetçi kongre üyelerinden Adam Kinzinger, Trump’ın iddiaları için “çılgınca” dedi.
2008’de Cumhuriyetçilerin adayı Mitt Romney, açıklama yaparak iddiaları tehlikeli bulduğunu açıkladı. Sayımların sürdüğü Arizona ve Georgia’nın Cumhuriyetçi valileri de hile iddialarından rahatsız.
Ama Fox News, New York Post, Başkan Yardımcısı Pence ve Cumhuriyetçiler hatta kızı Ivanka Trump olmasa da Trump’a inananlar da var.
Üstelik kilometrelerce uzaklıktaki bir ülkede; Türkiye’de.
Günlerdir Türkiye’de televizyonlara çıkan yorumcular Fox News’te söylenmeye utanılanları rahatça konuşuyor.
Sosyal medyada, köşelerinde iktidara yakın gazeteciler en Cumhuriyetçi gazetecilerin yazamadığı seçimde hile, sahtekarlık, küreselcilerin komplosu iddialarını yazıyor.
Tabii pek çoğu bu argümanlara İstanbul seçimlerinden alışık.
800 bin farktan sonra hafıza-ı beşer olarak unuttukları deli saçması tezleri bir kere de burada kullanıyorlar.
Hadi hayallerinde bile göremeyecekleri kadar İsrail yanlısı bir ABD başkanıyla dört yıl daha isteyen İsrailli sağcıları, gazeteci doğramalarına bile göz yumabilen bir ABD başkanıyla koltuklarını sağlama almış Körfez ülkelerinin şeyhlerini, dört yıl daha İslamofobisini özgürce yaşamak isteyen Hindistan’ın aşırı Hindu milliyetçi başkanı Modi’yi, “Hollandalı Trump” denen Geert Wilders’i, Trump’ın “Önce Amerika” dışında bütün görüşlerine katıldıklarını söyleyen Alman ırkçı parti AfD’nin heyecanını, desteğini anlamak mümkün.
Peki ya ağızlarından Kudüs, ümmet lafları düşmeyen, Trump’ın yaptıklarının yüzde birini Macron yapınca boykota başlayan Türkiye’deki bazı muhafazakarların, iktidar destekçilerinin Trumpçılığını dünyaya nasıl izah edebiliriz?
Seçimlerde kaybederlerse Kudüs’ün kaybedeceğini söyleyenler, Kudüs’ü İsrail’e vermiş ve bir dört yıl daha işbaşında kalsa Filistinlilerin elinde kalmış son toprakları da yerleşimlere açtıracak bir ABD başkanı seçilemedi diye kahırlanıyor.
Ağızlarını her açtıklarında ümmet diyenler, ülkedeki Müslüman muhaliflerini bile “gavurla işbirliğiyle” suçlayanlar, yüzde birini dediği ve yaptığı için Macron’a çakma Napolyon deyip, Fransız malları boykot listeleri hazırlayanlar, gelir gelmez ilk iş olarak Müslüman ülkelerden göçmenlerin ülkeye girişini yasaklamış, seçimden önce seçmeni “Biden gelirse terörist milletlerden mültecileri ülkeye dolduracak” diye korkutan, sizi “İslamcı teröristler koruyorum” diyen bir adamın seçim hilesi yalanlarını utanmadan sıkılmadan haber yapıyor.
Ekonomik krizi, kurun yükselmesini dış güçlerin oyunu diye açıklayanlar, Türkiye’yi ekonomik olarak çökertmekle tehdit etmiş bir adamı neredeyse milli ve yerli ABD başkanı olarak savunuyor.
Ülkenin Cumhurbaşkanı’na “aptal olma” diye mektup yazmış, ülkenin Cumhurbaşkanı’nın yanında YPG komutanıyla görüşmesini anlatmış, silah pazarlıklarını kameralar önünde yapan birini, en azından dürüst diye bağırlarına basıyorlar.
Trump’ın ahlaken berbat karakterine, yıllarca en büyük komplo teorilerinin aktörü olmuş evanjeliklerin kurtarıcı figürü olmasına gelemedik bile.
Tek sebep; Biden’in bir yıl önce Türkiye karşıtlıklarıyla malul New York Times editörlerinin “endorsment”ını kapabilmek için söylediği Türkiye’de iktidarı yıkmak için muhalefete destek vermeliyiz sözleri.
Halbuki, Türkiye’deki bütün muhalefet partilerinin de tepkisini çekmiş bu boşboğazlığına rağmen Biden, Bosna savaşında Müslümanlara ambargonun kaldırılmasını, NATO müdahalesini savunmuş, AK Parti iktidarıyla da uzun süre iyi ilişkileri olmuş bir isim. Pragmatik bir lider, rahatça ilişkiler yoluna sokulabilir, en azından sabah kalktığında hangi tweeti atıp, neyi altüst edeceğinden korkulmayacak bir başkan olur.
Buna rağmen, emperyalist, Siyonist, kapitalist, aptal şeytani bir ABD başkanı tiplemesi çizilse ancak benzeyecek bir adam dört yıl daha dünyanın başına bela olmadığı için üzülüyorlar.
Meğer iktidarın çıkarları, dünya Müslümanlarının, Kudüs’ün çıkarlarının önündeymiş.
Bundan sonra ağızlarından Filistin, Kudüs, ümmet lafı çıktığında, Trump için çıkardıkları gürültü teneke gibi peşlerinden gelecek.
Galiba pek de umurlarında değil.
Çünkü bunlar mahcup dahi olmayan türden Trump seçmenleri.
.9/11/2020 09:37
Biden’ın Türkiye ile 48 yıllık hikayesi 22 “Yeminli Türk düşmanı”, “Çirkin Amerikalı”, “Türkiye’yi sevmeyenler cephesi”, “Perakende terbiyesiz”, “Küstaha fırça”, “Rum kuklası”.
Bunlar ABD’nin 46’ıncı başkanı Joe Biden hakkında 80’li, 90’lı, 2000’li yıllarda Türkiye’deki gazetelerde atılmış başlıklardan bazıları.
Bu uzun yıllar boyunca yolunun Türkiye ile kesişmiş olması normal.
Çünkü karşımızda 12 gün sonra 78 yaşına girerek 244 yıllık ABD tarihinde yemin ederken en yaşlı ABD başkanı unvanı alacak, 1972 yılında 30 yaşında ABD tarihinin en genç altıncı senatörü olarak girdiği Senato’da Başkan Yardımcısı olduğu 2008 yılına kadar aralıksız 36 yıl kalmış ve Dış İlişkiler Komitesi’nde çalışmış bir siyasetçi var.
Ve bu hikayenin başlangıcında da Biden daha iki yıllık senatörken meydana gelen 1974’teki Kıbrıs harekatı var.
Biden, Delaware eyaleti senatörü. Başkanlık seçimi zafer konuşması için de bu yüzden 36 yıl boyunca temsil ettiği Delaware’in en büyük ve kalabalık şehri memleketi Wilmington’u seçti.
Wilmington,19’uncu yüzyıldan bu yana Yunanların göç ettiği, 1934’den beri bir Rum Ortodoks Kilisesi olan, her yıl festivaller yapacak kadar örgütlü ve kalabalık bir Yunan nüfusuna sahip bir şehir.
1974 Kıbrıs Harekatı olunca da Wilmington’daki Rum Ortodoks cemaati harekete geçti. Tabii ilk yaptıkları eyaletin kongre üyelerine ulaşmak oldu. Bunlardan biri de 32 yaşındaki genç senatör Biden’dı.
Genç Biden’a nasıl Kıbrıs’taki Rum tezlerinin anlatıldığı ve onların güçlü bir savunucusu haline geldiğini, Delaware’deki Yunan cemaatinin önde gelen isimlerinden biri olan eski askeri istihbaratçı Dean Lomis, “Joe Biden’ın Helenleştirilmesi” başlıklı makalesinde anlatıyor.
Yani Biden kendi seçim çevresinde etkili olan Yunan cemaatinin etkisiyle 1974’ten itibaren Kıbrıs konusunda Türkiye karşıtı bir çizgide yer almış. Hatta NATO ittifakı ve Sovyet tehdidi yüzünden Türkiye’ye yakın duran Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’la da karşı karşıya gelmiş.
Kıbrıs Harekatı sonrası ABD senatosundan geçirilen Türkiye’ye ambargo kararı için çalışan senatörlerden de biri.
Murat Yetkin’in yayınladığı 1980 yılının nisan ayında 38 yaşında genç bir senatör olarak geldiği Ankara’da dönemin muhalefet lideri Bülent Ecevit’le çekilmiş fotoğraf da aslında yine bir Yunan lobiciliği faaliyeti.
O ziyaret sırasında ABD Senatosu’nun Dış İlişkileri Komitesi’nin Avrupa Komisyonu başkanı olan Biden, kendisiyle birlikte Ankara’ya gelen üç senatörle Ecevit’ten önce 1 saat 20 dakika boyunca Başbakan Demirel ile görüşmüştü. Ardından Türkiye’nin o günlerde var olan senatosunun Dış ilişkiler Komitesi Başkanı’yla, Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri ile ve son olarak da Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ile de görüşmüşlerdi.
Her ne kadar o günler Dışişleri Bakanlığı bu ziyaret için “Paskalya tatillerini geçirmek için Türkiye’ye geldiler” dese de senatörlerin bütün görüşmelerinde ana mesele NATO’ya dönmek isteyen Yunanistan’la ilgili Türkiye’nin NATO’daki veto hakkını kaldırmasıydı.
Nitekim o günkü gazetelerde bu görüşmeyle ilgili konuşan Başbakan Demirel ve CHP lideri Ecevit, Türkiye’nin hangi şartlarda bu vetoyu kaldırabileceğini senatörlere anlattıklarını söylemişler. Zaten Biden da Ankara’dan Atina’ya geçmiş.
Türkiye’nin NATO’daki Yunanistan vetosunu ise bu görüşmelerden altı ay sonra darbeyle işbaşına gelecek Kenan Evren kaldırmıştı.
Biden bu ziyaret öncesi ABD senatosunda, Yunanistan vetosunu kaldırmaya ikna etmek için Türkiye’ye yönelik ambargonun kaldırılmasına destek veren senatörlerden de biriydi.
80’ler, 90’lar boyunca da Biden ABD’de Ermeni soykırımı tasarılarında imzası olan, Türkiye’yi Kıbrıs ve Yunanistan yüzünden sürekli eleştiren senatörlerden biri oldu.
O yüzden de gazetelerde adı ABD’deki “Türkiye’yi sevmeyenler cephesine” yazılmıştı.
Türkiye ABD’nin çok yakın bir NATO müttefiki olduğu için Biden’ın bu pozisyonu ABD dış politikasına da muhalif bir demokrat pozisyona tekabül ediyordu.
Genel olarak Biden, ABD dış politikasına muhalifti ve pragmatik değil demokrasi ve insan haklarına duyarlı idealist bir dış politikayı savunuyordu.
1991 Körfez Savaşı’na karşı Baba Bush’u en çok eleştiren senatörlerden biri olarak da o günlerde Körfez Savaşı’nda ABD’nin yanında duran Türkiye ile farklı cephelerdeydi.
Ama 1990’ların başında Biden ile Türkiye’nin aynı yerde durduğu bir mesele vardı: Bosna savaşı.
Biden, Joe Lieberman ve Robert Dole ile birlikte ABD senatosunda katliamlara maruz kalan Müslüman Boşnakların en büyük destekçilerinden biriydi. 1995’de ABD Senatosu’nun Bosnalı Müslümanlara yönelik silah ambargosunu kaldırmasına öncülük eden senatörler arasındaydı, Bosna’da Sırp mevzilerine yönelik askeri müdahaleyi hararetle desteklemişti.
O günlerde Senato’da yaptığı konuşmalardan birinde Sırpların Bosnalı Müslümanlara yönelik zalimliklerini anlatırken “Yahudilere yapılan şimdi Müslümanlara yapılıyor. Bu soykırımdır. Mladiç, Karadziç, Miloseviç savaş suçlusudur, Himmler’den farkları yoktur. Bunu izleyecek miyiz” demişti.
Promises to Keep adlı hatıralarına göre 1993 yılında görüştüğü ve savaş suçları mahkemesinde yargılanırken ölen Sırbistan lideri Miloseviç’e “Sen lanet olası bir savaş suçlususun ve yargılanmalısın” demişti.
Biden’ın esas olarak Türkiye’de “Yeminli Türk düşmanı”, “Çirkin Amerikalı”, “Perakende terbiyesiz”, “Küstaha fırça”, “Rum kuklası” diye manşetlere çıkması ise 1999 yılında yaşananlar yüzünden olmuştu.
1999’da ABD’yi ziyaret eden ve Türkiye için kredi arayan her ikisi de rahmetli olan Başbakan Bülent Ecevit ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem, ABD senatörlerinin de katıldığı bir toplantıda Biden’la karşılaşmışlardı. İşte o toplantıda söz alan Joe Biden, Türkiye’deki gazetelerin haberlerine göre “ABD'ye muhtaçsınız. Ancak ABD'nin Türkiye'ye ihtiyacı yok. Kredi ihtiyacınızın da olduğunu biliyorum. Kıbrıs sorununu çözün, istenenleri yerine getirin, size yardımcı olalım. Aksi takdirde hiçbir yere varamazsınız” demişti.
Yine gazete haberlerine göre İsmail Cem bu sözlere “Kıbrıs'ta bir yere varamazsak varamayız. Buraya avuç açmaya gelmedik” demiş Ecevit ise “Kıbrıs meselesi 1974'te bitmiştir. Anladınız mı Sayın Senatör” diye Biden’ı terslemişti. Amerikan versiyonuna göre Ecevit’in “Bunu yapamazsınız” çıkışına Biden, “Öyle bir yaparım ki” manasında bir yanıt vermişti.
İşte bu diyalog sonrası ertesi günkü tüm gazetelerin manşetlerindeydi Joe Biden.
Fakat 2000’lerde artık hem Türkiye hem de Biden değişmeye başladı.
Türkiye’de artık Kıbrıs’ta çözümü savunan bir iktidar vardı. Biden da 11 Eylül sonrasının etkisiyle artık daha az muhalif bir Demokrat senatördü. Afganistan işgalini ve ardından Irak işgalini desteklemişti.
Sonra Irak’ın üç federatif bölgeye bölünmesini (Kürt, Sünni ve Şii) savundu. Kürt meselesiyle duyarlılığı da böyle başladı.
Guantanamo’nın kapatılması için ABD senatosunda mücadele etti.
AK Parti iktidarıyla en yakın ilişkileri ise 2008’de Başkan yardımcısı olduktan sonra kurdu. Özellikle de Arap baharı sonrası Türkiye’nin bir demokrasi modeli olduğu zamanlarda.
Bu iyi ilişkilerin zirvesi 2011’deki Türkiye ziyaretiydi.
O günlerde ameliyat olan evinde dinlenen Başbakan Erdoğan’ı Kısıklı’daki evinde ziyaret etmiş, ziyaret sırasında terlik giyerek ertesi günkü gazetelerin manşetlerine çıkmıştı.
Samatya'da balık pazarında alışveriş yapması, Balık pazarındaki esnafla sohbet etmesi, bir şarküteriden peynir, zeytin ve bal aldıktan sonra tarihi Develi Restaurant'da kebap ve baklava yemesi, boğazı izlemek için Boğaz Köprüsü’nden arabasını 10 kilometreyle sürdürmesi, “Türkiye’de huzur içinde yaşıyorsunuz” açıklamalarıyla bir anda halkın, siyasetin, medyanın sempatisini kazanmıştı.
Bir anda 90’ların “Çirkin Amerkalı”sı, sempatik Amerikalı’ya dönmüştü.
Ziyarete ilişkin New York Times’ın haberini hatırlayalım:
“Biden ve danışmanları terlik giyip Erdoğan tarafından oğlu, kızı ve damadı ile tanıştırıldılar. 1952 yılından beri NATO müttefikleri olan Türkiye ile ABD arasında Obama Yönetimi döneminde zengin ama karmaşık bir ilişki var. Biden, İstanbul’daki zirvede Başbakan Yardımcısı Babacan’ın krizdeki Avrupa’ya yönelik “Türkiye’deki hükümet gibi güçlü bir hükümet olsa sorunlar çözülür” sözlerini yanıtsız bırakmadı. Babacan’ın “Küçük balığı büyük balık değil, hızlı balık yer” sözleri üzerine Biden iğneli bir üslup ile “Bizim ekonomimizin, bizden sonraki en büyük ekonomiden 3.5 kat ve sonraki 4 ekonominin toplamından daha büyük olduğu gerçeği, dünyada olup bitenlere karşı bize bağışıklık sağlamaz” diyerek genç köpekbalıkları denizinde ABD’nin hala balina olduğunu anımsattı.”
Bugün Trump’la ilgili söylenenlerin o gün Obama ile ilgili söylendiği günlerdi: “Erdoğan Obama ve Biden ile kişisel dostluğuyla sorunları çözüyor.”
Peki daha sonra Türkiye’ye ve Biden’a ne oldu? Neden ilişkiler bozuldu?
Türkiye’de demokrasi konusunda geri adımlar atıldı. ABD’de Suriye meselesi üzerinden Türkiye’ye bakış değişti ve ilişkiler geriledi.
Buna Biden’ın Amerikan tarzı rahat üslubu da tuz biber ekti.
2014’de Harvard Üniversitesi’nde yaptığı konuşma büyük bir krize dönüşmüştü:
“Bölgedeki müttefiklerimiz, Suriye’deki en büyük problemimizdi” diyerek şunları söylemişti: “Türkler, ki çok iyi dostumuzdur ve benim de uzun süre vakit geçirdiğim Erdoğan’la harika bir ilişkim var. Suudiler, Emirlikler vs… Ne yapıyorlardı? Esad’ı devirme ve bir Sünni-Şii vekalet savaşı çıkarmada çok kararlıydılar. Ne yaptılar? Esad’la savaşacak herkese yüz milyonlarca dolar para ve on binlerce ton silah akıttılar, El Nusra, El Kaide için destek olacak, dünyanın diğer yerlerinden gelen cihadistlerin aşırı unsurlarını kabul ettiler.” Biden ayrıca “Birden bire herkes uyandı” diyerek, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, ki eski bir dosttur, bana dedi ki, siz haklıydınız, çok fazla insanın (Suriye’ye) geçişine izin verdik, şimdi sınırı mühürlemeye çalışıyoruz”
Bu konuşmadan sonra Biden, arayıp Erdoğan’dan özür diledi.
15 Temmuz darbe girişimi sırasında ABD yönetiminin ortada kalan tavrıyla gerilen ilişkileri de darbeden bir ay sonra Ankara’ya gelen Biden tamir etmeye çalışmıştı.
Erdoğan’la düzenlediği basın toplantısında söylediği “Yeterli düzeyde empati gösterilmediği konusunda düşünceler var. Darbe girişimine gerektiği gibi tepki veremediğimiz için şahsen Türkiye'ye geldim." "Kişisel olarak buraya geldiğimde de başkanı temsil eden birisi olarak tüm ülkenize ve meslektaşlarınıza ne kadar üzgün olduğumuzu aktarmak istiyorum. ABD halkı, ABD olarak yanınızdayız. Özür dilerim, keşke daha erken burada olabilseydim. Sizin halkınıza hayranız" sözleriyle bir kere daha ertesi günkü gazetelerde sempati yaratmıştı.
Ve nihayet herkesin bildiği son krizde başkan adaylığı sırasında, New York Times’ın “endersoment”ını kapmak için “Türkiye’deki iktidarı darbeyle değil, sandıkta devirmek için muhalefete destek verilmesi gerektiği”ni söyledi ve Ankara’da hem iktidarın hem de muhalefetin haklı ve sert tepkisini çekti.
Bu konuda bir açıklama yapmadı, en son İzmir depreminden sonran Trump’ın yapmadığını yapıp Türkiye’ye geçmiş olsun mesajı yayınladı. Belki de bu konuşmasının mahcubiyetiyle.
Peki bu 48 yıllık kariyerden sonra dört yıllık Biden döneminde Amerika ile Türkiye’nin ilişkileri nasıl olur?
Aslında Biden’ın şu ana kadarki dış politika konuşmaları, yazıları ve hazırladığı dokümanlarda Türkiye’nin adı geçmiyor.
Yani bizde zannedildiği gibi yatıp kalkıp Türkiye ile uğraşmıyor.
Nisan ayında Foreign Affairs dergisinde çıkan ve dış politikasını anlattığı “Neden Amerika Yeniden Liderlik Etmeli” başlıklı makalesinde de Türkiye adı geçen ülkelerden biri değil.
Dış politika üzerine yazılmış bir makalede demokrasiden bu kadar sık bahsedilmesi tuhaf değil.
Çünkü bütün Demokratlar gibi Biden da dış politikasını iç politikasının bir devamı olarak kurgulayacak.
Ama özellikle bu dört yılda bunun tonu artacaktır.
Çünkü içeride Trump’ın anti-demokrat, popülist siyasetiyle mücadelelerini dışarıda da benzer popülist liderlere karşı devam ettirmek isteyeceklerdir.
Özellikle Trump döneminde ABD’nin “özgür dünyanın lideri” olma sıfatını kaybetmesinden, bunu bazen Macron’a, bazen Merkel’e kaptırmasından da büyük bir rahatsızlık var.
Tekrar bu liderliği kazanmak için demokrasi ve insan hakları konusunda daha müdahaleci bir ABD görebiliriz.
Biden ve çevresinin Trump’a en büyük eleştirilerinden biri de otoriter liderlerle olan muhabbeti.
Listenin başında Putin var. Zaten Foreign Affairs makalemesinde de Putin ve Rusya’ya özel bir yer ayrılmış.
Türkiye bu açıdan da ABD ve Rusya arasında bir tercih yapmaya zorlanabilir. Özellikle S-400 meselesi bunun bir testine çevrilebilir.
Özellikle Trump’ın Suriye’den çekilme tarzını ve Kürtleri yüzüstü bıraktığını söyleyen Demokratlar, Biden iktidarında bunu telafi etmeye çalışacaktır. Bu da Türkiye ile gerilimleri artırabilir.
Biden, seçim öncesi açıklamalarında Ortadoğu’da ABD’ye sadece IŞİD ve El Kaide ile mücadele rolü biçmişti. Bu Kürtlerle olan ittifakı artırabilir ama aynı zamanda Türkiye ile bu konuda işbirliği kapılarını da açabilir.
Yani Türkiye, Trump döneminden çıkış heyecanıyla tüm dünyada demokratik değerlerin savunucusu bir Amerika’yla sorunlar yaşayabilir. Tabii demokrasiden, hukuk devletinden uzaklaşan bir Türkiye için problem bu.
Nitekim Biden Wilmington’daki zafer konuşmasında “Bu akşam bütün dünya bizi izliyor. İnanıyorum ki ABD, dünya için bir yol göstericidir. Gücümüzle değil, örnekliğimizin gücüyle önderlik edeceğiz” sözleri buna işaret.
Ama Biden’ın pragmatizmi ile Erdoğan’ın pragmatizmi birleşip voltranı da oluşturabilir.
Yani sadece ABD başkanının ne yapacağı değil, Türkiye’nin de ne yapacağı ve nasıl bir yol izleyeceği önümüzdeki dört yılı belirleyecek.
.11/11/2020 09:17
Esas affedilmez olan... 59 Kremlinolog, Soğuk Savaş yıllarında Batı’da çok itibarlı bir meslekti.
Çünkü Batılı ülkelerin, demir perdeyle dünyaya kapanmış, gidip gelmenin çok zor olduğu, özgür basın gibi bir mefhumun olmadığı, takip edilmesi, bilinmesi zor bir düşmanları vardı: Sovyetler Birliği.
Ancak şimdi filmlerini ve romanlarını okuduğumuz tehlikeli casusluk oyunlarıyla bilgi almak mümkündü.
Ama ya casusların bile giremediği kapalı duvarların arkasındaki esas karar merkezi Kremlin’de neler oluyordu?
Kim öne geçmiş, kim kimin ayağını kaydırmış, kim tasfiye olmuş, kimin yıldızı parlamış, kimin sönmüştü?
Bunu anlamak ancak bir uzmanlık gerektiriyordu.
İşte Kremlinologların iş tanımı da buydu.
İşlerinin en heyecanlı anları Kızıl Meydan’da düzenlenen törenler sırasında meşhur balkondan geçit törenini izleyen Politbüro üyelerini gözlemlemekti.
Kim önde duruyor, kim arkada kalmış, geçen seferki törende olup, bunda olmayan kim, yeni yüzler kimler, Stalin’in, Kruşçev’in, Gorbaçov’un yanında kim duruyor? Hepsini gözlemlemek için geçit törenleri büyük bir fırsattı.
Zor yetişen, ender bulunan Kremlinologlar, Soğuk Savaş’ın bitmesiyle emekli oldu, meslek ortadan kalktı.
Ama kapalı yönetimlerin iç dünyasını, yükselen ve inişe geçenleri, çekişmeleri takip etmek için böyle bir uzmanlığa olan ihtiyaç her zaman sürüyor.
Örneğin Beştepe, uzun süredir koridorlarında gazetecilerin dolaşamadığı, resmen verilenler dışında kulislerin yazılamadığı kapalı duvarlar ardındaki bir dünya.
Gazetecilerin muhaliflerine o kapılar zaten çoktan kapandı ama muhalif olmayanları da ancak kendilerine verilen kadarını bilme hakkına sahip.
Cumhurbaşkanı’nın çevresinde olan bitenleri çıplak gözle izlemek artık mümkün değil. Gördüğümüz aktörlerin güçleri, görmediğimiz aktörlerin etkinliğine vakıf olmadan da yapılacak bütün analizler de ya eksik ya da fena halde yanlış.
Gittikçe darlaşan iktidar çemberinde ne olduğunu anlamak artık gazetecilerin boyunu aşıyor, Beştepelogluk gibi bir uzmanlık gerektiriyor.
İşte Türkiye geçen Pazar akşamından itibaren ancak böyle bir uzmanlıkla, Beştepeloglar tarafından anlaşılabilecek Sovyetik günler yaşıyor.
Çünkü olay AK Partili siyasetçilerin, bakanların bile giremediği iktidarın en yüksek, herkese kapalı katında, bir ailenin içinde yaşanıyor.
O yüzden Twitter hesabını dondurarak, Instagram hesabından yaptığı paylaşımda; “sağlık sorunlarım nedeniyle görevi bırakma kararı aldım”, “zamanımı annem, babam, eşim ve çocuklarıma ayıracağım”, “At izi it izine karıştı”, “Cenab-ı Allah sonumuzu hayreylesin” gibi deşifre edilmesi gereken mesajlar veren Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifası bırakın anlaşılmayı saatlerce teyit dahi edilemedi.
Hatta paylaşımın ardından aralarında Hazine ve Maliye Bakan’ın danışmanlarının, bakan yardımcısının da olduğu pek çok AK Partili siyasetçi, milletvekili ve iktidara çok yakın gazetecinin bile ne olduğundan habersiz olduğu ortaya çıktı.
Pozisyonlarını garantiye almak için önce Albayrak’a destek veren, hemen ardından ne olur ne olmaz diyerek Erdoğan’a bağlılık bildiren tweetler attılar.
Bakanların, bakanlıklarda kendi aralarında toplanıp ne olduğunu anlamaya çalıştıkları, bazı bakanların ertesi günkü seyahatlerini iptal ettiği haberleri geldi.
Üzerine konuşmak, ne olduğunu öğrenmeye çalışmak sadece zor değil aynı zamanda tehlikeliydi de.
Kimin tarafından yazıldığı meçhul farklı farklı istifa hikayeleri Whatsapp gruplarında dolaşmaya başladı.
Beştepelogların zaten bildiği Albayrak’ın medya üzerindeki etkisi de tümüyle ortaya serildi.
İstifa mesajı yüzbinlerce kişi tarafından görünmüşken, Reuters, New York Times tarafından haber yapılmışken, bırakın istifayı böyle bir mesajın paylaşıldığı bile ‘anaakım medya’da haber yapılamadı.
‘Anaakım’da bu haberi ilk giren Habertürk televizyonu bile istifa dememek için “Albayrak’ın görevi bırakma paylaşımı” gibi tuhaf bir laf uydurmak zorunda kaldı.
Ancak 27 saat sonra Cumhurbaşkanlığı istifayı “affını isteyen bakan affedilmiştir” diye yine Beştepelogların analiz etmesi gereken bir terminolojiyle kabul edince, koca holdinglere ait olduğu düşünülen, koca binalardaki televizyonlarda çalışan yılların gazetecileri hepsinin içine aynı anda doğmuş gibi ancak ortak bir KJ’yle konuyu konuşmaya başlayabildiler: “Albayrak’ın görevden af talebi”
Daha önce benzer bir mektupla gece yarısı istifa eden Süleyman Soylu hakkında konuşulabilenler Albayrak hakkında konuşulamadı.
Çok az insanın ona ulaşabildiği, dar bir çevresi olduğu ortaya çıktı.
AK Parti’nin kurucularından olan parti sözcüsü bile ezberlediği cümlelerden fazlasını söyleyemedi, tedirgin oldu.
Ekonomik krizin ortasında Hazine Bakanı’nın bir Instagram notuyla ortadan kaybolması üzerine, o bakanın yeni ekonomi programı açıklamalarında en önlerde oturan işadamları, işkadınları ve onların büyük büyük dernekleri ise hala halının altına saklanmaya devam ediyor.
2020 yılının sonunda Türkiye tarihinin ancak Beştepelogların analiz edebileceği en Sovyetik 27 saati yaşadı.
Bu 27 saat Albayrak’ın sadece Cumhurbaşkanı’nın damadı ve Hazine ve Maliye Bakanı olmadığını ortaya koydu.
Hakkında konuşmanın bile zor olması, bir kişinin gücü için verilebilecek herhalde en açıklayıcı bilgi.
İşte tam da burası üzerine herkesin düşünmesi gerekir.
Bir ülkede bir cumhurbaşkanın damadı 2015’de girdiği siyasette beş yılda nasıl bu kadar güçlü hale gelebildi?
Bu gücün nasıl inşa edildiği herkesin bildiği bir sır.
Albayrak’a Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın yollarını açmak için AK Parti’nin en kıdemli bakanları ve bürokratları yıllar içinde gözlerimizin önünde tasfiye edildiler.
Bugün neden AK Parti iktidarlarının değişmez ekonomi bakanı Ali Babacan bir partinin genel başkanı, neden Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Londra’da finansçılık yapıyor ve neden Merkez Bankası başkanı Erdem Başçı Paris’te OECD’de çalışıyor ve tabii ki neden eski Başbakan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bugün bir muhalefet partisi lideri gibi sorularının cevabı bu güç temerküzüyle ilgili.
Bu isimler sadece görevlerinden olmadılar Bilderbergçilikle, faiz lobisinin adamı olmakla, Alman ajanlığıyla bile suçlanıp, itibarsızlaştırılmaya çalışıldılar.
Ve maalesef bütün bunlar olurken çok az insan olan bitene itiraz etti.
İtiraz edenler de bunun bedelini ödedi.
Bu her bakımdan Türkiye’nin 150 yıllık birikimi için büyük bir hayal kırıklığıydı.
Çünkü Türkiye’de son 150 yıldır pek çok konuda tartışmalı olan farklı ideolojilerin hem fikir oldukları tek bir konu vardı: Saltanat devri kapanmıştır.
Öncesinde fikren ve ahlaken ama 1908’de siyaseten Türkiye’de saltanatçılık sona ermişti. İstiklal Harbi’nde her konuda ters düşen Meclis’teki Birinci ve İkinci Grup saltanatı kaldırma konusunda birleşmişti.
O yüzden İngiltere’de ve dünyanın başka ülkelerinde olan saltanatçı hareketler Türkiye’de hiçbir zaman kök salamadı, bir kaç kişinin hezeyanları olarak kaldı.
Hatta bu o kadar içselleştirilmiş bir duyguydu ki siyasette de hiçbir veliaht tutmadı.
Milli Şef İnönü’nün oğlu, Başbuğ Türkeş’in oğlu, hoca Erbakan’ın oğlu olmak bile akıbeti değiştirmedi.
İdam edilmiş Başbakan Menderes’in çocukları bile siyasette kendilerine büyük yerler edinemediler.
Siyasetçilerin en büyük zaafları ve onlara hata yaptıran da genelde aileleri oldu.
Süleyman Demirel’in en çok başını yeğeni Yahya Demirel ağrıttı. Tansu Çiller’in kariyerinin bitmesinde her şeyin içinde olan eşi Özer Çiller’in iktidar hırsının payı büyük. ANAP’ı eritenin Özal’ın 1987’den itibaren ailesine kapanması, eşinin, oğullarının, kardeşinin siyasette bir ailevi politbüro oluşturması olduğunu o günler hakkında yazılan bütün hatıratlardan okumak mümkün.
O yüzden böyle bir sağduyusu olan bu toplumun Albayrak’ın siyasette artan ağırlığına karşı da daha yüksek sesle tepki göstermesi beklenirdi.
Maalesef AK Parti kitlesi bu durumu çok çabuk içine sindirdi. Sindiremeyenler de sustu.
AK Parti içinde hatta bürokraside bile alçak seslerle dillendirilen itirazlar bir türlü kamuoyu önüne çıkamadı.
Kendinden başka derdi olmayan bir grup siyasetçi, gazeteci ve trol çetesinin bol yerlilik, millilik vatanseverlik soslu tezahüratları herkesin sesini bastırdı.
Nihayetinde ortaya ekonomide ağır bir bilanço çıktı. İçi boşaltılmış bir hazine, büyük borçlar, 8.5’lara dayanmış bir dolar kuru...
Ama bu ağır bilançodan etkilenmeyeceği kesin olanlar bunu bile bir başarı hikayesi olarak anlatmaya devam ediyor.
Başarısızlıkta boncuk bulmakta yarışanlar, aslında Albayrak’ın Türkiye’yi Çin gibi bir üretim merkezine çevirmek için dolar kurunun arşa çıkmasına izin verdiği gibi hikayeler anlatmaktan bile utanmıyorlar.
Ne de olsa Türkiye Çin olsa bile onlar fabrikalarda ucuz işçi değil, China Daily gazetesinde köşe sahibi olmaya devam edecekler.
Vatanseverlik de nasıl olsa ülke için bedelini göze alarak gerçekleri yüksek sesle söylemek değil, sevmediğin insanları hain diye jurnalleyeceğin bir spor dalı.
Devir teslim töreni bile olmadan, selefiyle ancak telefonda konuşarak görevi ve bu ağır bilançoyu devralan Lütfi Elvan, DPT geleneğinden gelen dürüst ve çalışkan bir siyasetçi.
Talihin bir cilvesi olsa gerek, Albayrak’ın yerine atanan Lütfi Elvan, yine arkasında kimlerin olduğu malum Pelikan bildirisiyle Davutoğlu Başbakanlıktan istifa ettikten sonra gittiği Konya’da yanındaki tek bakandı, hatta adı yeni partilerle birlikte bile anılınca bunu yalanlayan tweetler atmıştı.
İstifanın üzerinden üç gün geçmesine rağmen hala daha tam olarak ne yaşandığını bilmiyoruz ve maalesef bunu bilmemek bize artık o kadar da tuhaf gelmiyor.
Ekonomik krizin ortasında, piyasaların açılmasına saatler kala bir Pazar akşamı Twitter’ını kapatıp, Instagram’dan istifa eden, görevini bile halefine devretmeden ortadan kaybolan bir Hazine ve Maliye Bakanı...
Bu hiç olmamalıydı. Bütün bunlar hiç yaşanmamalıydı.
Bu kadar demokrasi tecrübesi olan bir toplum bu duruma çok daha önce ses çıkarabilmeliydi.
Esas affedilmez olan işte bu...
Not: Yıllar önce bu uyarıları cesaretle yapmış olan Hakan Albayrak, Karar’a tekrar hoş geldin...
.14/11/2020 08:49
Yabancı sermaye için pişen hukuktan vatandaş İsmail Bey’e de düşer mi? 56 İngiliz Kralı Yurtsuz John’un 1215’de kabul etmek zorunda kaldığı Latince “Büyük Özgürlük Fermanı” anlamına gelen Magna Carta Libertatum, ilk anayasa metni, demokrasi yolunda atılmış ilk adım olarak kabul edilir.
Çünkü ilk kez bir Kral, tebaasına tavizler ve güvenceler vermiş, bunu yazılı bir belgeye dökmüştür.
63 maddeli fermanın 39 ve 40’ıncı maddeleri modern hukuk açısından da kurucu değerdedir:
39- “Hiç kimse, önce kraliyet yasaları veya lordunun adil yargısına muhatap olmadan tutuklanmayacak, hapse atılmayacak, malına el konmayacak, suçlu ilan edilmeyecek, sürgüne gönderilmeyecek veya herhangi bir başka biçimde helak edilmeyecektir.”
40- “Hak ve adalet kimseden esirgenmeyecek, adalet geciktirilmeyecektir.”
Aslında Kral John’un fermanının muhatabı sıradan İngilizler değil, kendisinin adaletsiz uygulamalarına, mallarına mülklerine çökmesine, haksız tutuklamalarına isyan etmiş baronlardır.
Zaten bu iki madde dışında fermanın diğer maddeleri de mala, mülke, araziye verilen güvenceler, miras hakkı, polisleri ve haciz memurlarını sınırlayan kurallar, tüccarların dolaşım hakkını tanıyan maddelerden oluşur.
Örneğin;
“Eğer bir kimse, kendisiyle yasal olarak aynı hak ve imtiyazlara sahip olanlar tarafından toprağından, şatosundan, özgürlüğünden ve haklarından tarafımızca yargılanmaksızın mahrum edilmişse, bu durum derhal düzeltilecek...”
“Hiçbir polis veya icra memurumuz veya bir diğer memur kendi ihtiyacı için özgür bir insanın arabasını veya atını sahibinin onayı olmaksızın almayacaktır.”
“Bundan böyle hiçbir icra memuru inandırıcı bir tanık olmaksızın herhangi birini dava edemeyecektir”
“Tüm tüccarlar ticaret yapmak üzere kara veya deniz yoluyla, güvenli bir şekilde İngiltere dışına çıkabilir, İngiltere’ye girebilir.”
Bundan 805 yıl önceki fermandan murad da bugünküyle aynıdır; güven ve istikrar:
“Krallığımızın ıslahı, baronlarımızla aramızdaki geçimsizliğin en iyi şekilde giderilmesi ve bunun sağlayacağı güven ve istikrar ortamından tebaamızın ilelebet yararlanabilmesi için, Tanrı’nın rızasıyla, aşağıdaki güvenceleri bahşediyoruz...”
Ama Kral’ın bu hukuki güvenceleri sıradan tebaasına değil de baronlara, soylulara vermiş olması Magna Carta’nın değerini azaltmaz.
Çünkü Kral’ın kendi otoritesini bir sözleşmeyle sınırlaması, halkına taviz ve güvence vermesi, onların rızasını meşruiyetinin kaynağı olarak tanıması demektir, bu kabul tarihin paslı kilitlerini çözmüş, o kapılardan sonra halk ve demokrasi de girmiştir.
1215’den sonra hukuk devleti, anayasa ve demokrasi adına atılan diğer tarihi adımlarda da mutlak monarşilere karşı en saflarda mülk sahipleri, burjuvalar, tüccarlar görülür.
Mesele çoğu kez ekonomidir.
Hatta Fransız Devrimi’nin ünlü sloganları bile böyle tercüme edilebilir;
Özgürlük; ancak özgür insanlar ticaret yapabilir. Eşitlik; ancak eşit insanlar arasında ticaret yapılabilir. Kardeşlik; ancak aralarında husumet olmayan insanlar ticaret yapabilir.
O yüzden geçen Pazar akşamından beri ülkemizde yaşanmakta olan geç kalmış aydınlanma sürecini hemen bir çırpıda kenara atamıyor insan.
Hazine Bakanı’nın Instagram’daki veda mektubuyla kayıplara karışması ve Hazine’nin altınlarını bozduracak noktaya getirildiği bilgisiyle yaşanan bu ani aydınlanma sonrası Ankara’dan mevsim normallerin üzerinde hukuk ve adalet mesajları geliyor.
Adalet Bakanı, Kutsal Roma İmparatoru I. Ferdinand’ın 600 yıldır hukukun üstünlüğü fikrinin şiarı olmuş meşhur sözüyle bile hakimlere ve savcılara seslendi; Adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun! (Fiat justitia, pereat mundus!)
Cumhurbaşkanı, günlerdir klasik konuşmalarını bir tarafa bıraktı, parti kongrelerinden açılışlara kadar her gittiği yerde hukuk, adalet, reform diyor:
“Önümüzdeki aylarda, hukuk devleti ilkesini güçlendirme, öngörülebilir, kolay erişilebilen, hızlı ve etkin işleyen yargı sistemi konusunda yeni adımlar atacağız.”
“Ekonomide ve hukukta yeni bir reform dönemi başlatıyoruz. Ekonomik kalkınma ve istikrar için hukuk devleti ilkesinin önemini biliyoruz. İnsan hakları eylem planına özellikle ehemmiyet veriyoruz.”
Ama “Ekonomide ve hukukta yeni reform dönemini başlatıyoruz” dedikten sonra hep yatırımcılara çağrı yapıyor.
İşte insan bu noktada şüpheye düşüyor.
Ya buradaki hukuk mesajlarının muhatabı biz vatandaşlar değilsek, yabancı sermayeyse?
Eski ANAP Genel Başkanı, iktisatçı Nesrin Nas’ın dediği gibi biz vatandaşlara hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü değil de sadece yabancı sermayeye hukuki güvenlik vaad ediliyorsa?
Bütün bu yargı reformu vaatleri, Latince özdeyişlerden kasıt “Gelin burada yatırım yapın, sözleşme güvenliğiniz sağlanacak, malınız, mülkünüze dokunulmayacak, haksız yere tutuklanmayacaksınız” ise?
Soruyu daha da basitleştirebiliriz; Bu hukuk mesajları İngiliz fonları, Alman sermayesi, Amerikan şirketlerine mi yoksa bu hukuki aydınlanma süreci halen Antalya E Tipi Cezaevi’nde yatmaktan olan vatandaş İsmail Demirbaş’ı da ilgilendiriyor mu?
İsmail Demirbaş’ı artık herkes tanıyor. Günlerdir sosyal medyanın trending topic listesinden düşmüyor. Sokakta yürürken kendisine uzatılan bir mikrofona konuştu diye hapse girmesinin vicdanları rahatsız ettiği açık.
Bilmeyenler için kısa bir özet.
İsmail Demirbaş 49 yaşında, Ispartalı, Antalya’da yaşıyor. Evli ve çocukları var.
22 Ekim günü Antalya’nın ana caddelerinden birinde yürürken kendisine “Kendine Muhabir” adlı 50 bin abonesi olan bir Youtube kanalının muhabiri mikrofon uzatıyor ve “Sizce erken seçim gerekli mi” diye soruyor.
Dış görünüşüyle insanlar hakkında yargılara varan önyargılı biriyseniz bıyıkları, yatay çizgili tshirtüyle her mahallede karşınıza çıkacak esnaf abilere benzeyen Demirbaş’ın sağ eğilimli, dindar hatta AK Partili olduğuna hükmedebilirsiniz.
Tabii konuşmaya başlayana kadar.
Konuşmaya başlayınca kesinlikle AK Partili olmadığını anlıyorsunuz. Hatta bayağı ifrit bir muhalif olduğunu...
Sonra bir ara 17/25 Aralık’ın hesabının verilmesinden, bankaya yatırdığı para yüzünden hapishanede plastik sandalyede ölenlerden bahsettiğinde aklınıza bir şüphe düşüyor, acaba diyorsunuz, ama sonra oklarını FETÖ’ye de uzatıyor, hatta badem bıyıklarına kanıp dindar zannederken “Elhamdülillah Ateistim” dediğini duyup şaşırıyorsunuz.
Dinin “yalan” olduğuna dair hakaret içermeyen ama bir dindarı rahatsız edecek sözler söylüyor, aslında dindar bir ailede yetiştiğini, hatta Cuma namazı kıldırmışlığının bile olduğunu anlatıyor. Ama siyaseten son olup bitenler onu dinden uzaklaştırmış, Atatürk’ün değerini anlamış.
Belli ki bu tersinden ihtida hikayesi yüzünden iktidara karşı da çok öfkeli.
Ama hakaret etmiyor, ağzından köpükler saçmıyor, insanların kısık sesle bile söylerken korkacağı düşünceleri caddenin ortasında sakince ve muntazam cümlelerle ifade ediyor.
Ama çok sert, pek çoğu haksız ithamlar içeren, kulaktan duyma bilgilere dayanan eleştiriler bunlar.
Zaten röportajı yapan Youtuber-muhabir de onu uyarıyor. “Ama bunu kesmeden yayınlarsam başın belaya girer” diyor. Demirbaş, “göze aldım, kesersen sen de vatan haini olmuş olursun” diye yayınlanması için ısrar ediyor.
Herhalde Youtuber bunun izleneceğini anlıyor, riski alıp yayınlıyor. Gerçekten de öyle oluyor. Kısa sürede dış görünüşten hiç beklenmeyen sözler söyleyen İsmail Demirbaş’ın videosu viral haline geliyor.
Hemen ardından, herhalde daha önceden yine dili yüzünden bir davası olduğu için ismi hemen tespit edilip beş polis aracıyla evi basılıyor, gözaltına alınıyor.
Önce serbest bırakılıyor.
İki gün sonra bu kez sokak röportajları dünyasının fenomeni, sık sık kapatılan ve kurucusu ifadeye çağrılan 436 bin aboneli İlave Tv’ye konuşuyor.
Anlaşılıyor ki o kanalın sahibi de bu popüler olmuş vatandaşı bir kere daha konuşturup, reytinginden yararlanmak istiyor.
Ama parrhesia nöbeti geçirir gibi konuşan Demirbaş’ın bütün bu hesaplar pek umurunda değil.
Aynı sözleri, burası Norveçmiş rahatlığında bir kere de orada tekrarlıyor.
Bir kere daha gözaltına alınıyor. Bu kısmını tam anlamamakla birlikte haberlere göre hakkında önce ev hapsi kararı veriliyor, sonra bu karara itiraz edince tutuklanıyor.
Ama günün sonunda, Türkiye ortalamasının epey dışında, hiçbir klişeye uymayan, bir miktar kafası karışık vatandaş İsmail Demirbaş yoldan geçerken verdiği bir sokak röportajı nedeniyle halen Antalya E Tipi Cezaevi’nde.
Gerekçe Cumhurbaşkanı’na hakaret.
Tam olarak tutuklama müzekkeresini okumadığım için bilmiyorum ama iki konuşmasında bu suçun içine sokulmuş olabilecek en sert ifadeler doğrudan Cumhurbaşkanı’na olmasa da iktidara yönelik olarak söylediği “vampirler, kan emiciler” sözleri ve açıkça Cumhurbaşkanı’na söylediği “Vatan hainliğinden bir an önce yargılanmalı, Yüce Divan’da yargılanmalı” sözleri.
Bu sırada Cumhurbaşkanı’na doğrudan bağlamadan talihsiz bir benzetme yapıp, Menderes’in örtülü ödenek yüzünden idam edildiğini hatırlatıyor.
“Hakareti eleştiri kılıfına sığdırmaya çalışanlar İsmail Demirbaş isimli şahıs üzerinden mağduriyet edebiyatı oluşturmaya çalışıyor” başlıklı Sabah ve Takvim haberinden Demirbaş’ın esas hakaret olarak görünen ifadelerinin “vatan hainliği” suçlaması ve “Yüce Divan’da yargılanmalı” sözleri olduğu anlaşılıyor.
İşte tam bu noktada insan arşivlere dalıyor.
2020 yılında vatandaş İsmail Demirbaş bir sokak röportajında söyledi diye hapse atılmasına neden alan bu sözlerin son beş yıl daha ağırlarını kimler söylemiş?
Erdoğan’a en çok vatan haini deme, Yüce Divan’la tehdit etme listesinin zirvesinde şimdi ittifakın ortağı Devlet Bahçeli var.
Bahçeli, öyle sokak röportajında bir Youtube kanalında değil, mitinglerde, parti grubunda, televizyonlarda, gazetelerde 2011’den 2016’ya kadar her bulduğu fırsatta mütemadiyen bu suçlamalarını tekrarlamış:
“Başbakan Erdoğan’ın Türk milletini bitirmek, Türkiye’yi çökertmek için uyguladığı politikalar, hangi seviyeden ele alınırsa alınsın açık bir şekilde ‘Vatana İhanet’ suçu oluşturmaktadır.” (2011)
“9 yılda hangi sorunu çözdün ki 4 yıl daha istiyorsun! AKP ülke yönetiminden uzaklaştırılmalı, her türlü yoksulluğun ve yolsuzluğun hesabını Yüce Divan’da vermeli. Bozkurdun nefesi ensenizde!” (2012)
“Öyleyse bir haramzade var. Kim? Erdoğan. Ne varsa 2002 yılında yapılmış. Öncesini yok farz ediyor. 2002 yılından önce ne yapıldığını eğer bir gün tarih fırsat verirse MHP iktidarında, 11 yıllık AKP iktidarını Yüce Divan'a yönlendiriyorum.” (2013)
“Allah nasip eder tek başımıza iktidar olduğumuzda Recep Tayyip Erdoğan'ın yedi sülalesinden hesap soracağım.” (2014)
“17-25’i harekete geçirir, Yüce Divan binasını temizletir, hâkimlere yeni elbiseler giydirir, Recep Tayyip Erdoğan’ı beklemelerini isterim. Yüce Divan’a gönderirim.” (2015)
“Türkiye uzunca bir süredir hukuksuzluğun pençesinde, adaletsizliğin egemenliğindedir. Hukuka saygı ve riayet ağır yaralar almıştır. Bunun başlıca sorumlusu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dır. 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk sürecindeki tıkanıklık ve engellemeler hukuk ilkelerini ve adalet ölçülerini hiçe saymış, AKP'yi hukuksuzluğun mimarı haline getirmiştir. Türkiye'yi 14 yıldır yöneten AKP hukukla ters düşmüş, ahlakla yollarını tümden çatallaştırmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan millet iradesini kasten yanlış ve keyfi yorumladığından yasa ve Anayasa hükümlerine adeta savaş açmıştır.” (2016)
Erdoğan’a en çok vatan haini deme ve Yüce Divan’la tehdit etme listesinin ikinci sırasında ittifakın gizli ve küçük ortağı olarak neredeyse her akşam bir televizyon kanalına çıkan Doğu Perinçek var.
Sadece söylemekle de kalmamış, Yüce Divan dosyasını ve dilekçelerini bile hazırlamış:
"Bugünkü AKP yöneticileri, 152 adacığımızı yabancı ülkelere teslim ettikleri için, Türkiye'nin Güneydoğusunda Kürdistan adı altında ikinci bir İsrail kurmaya çalıştıkları için, Atatürk devrimlerini yıktıkları için, TCK'nın 302 maddesine göre sanık sandalyesine çıkarılacaklardır. Bu suçları işleyenlerin başında bulunan Tayyip Erdoğan'ı vatana ihanetten Yüce Divan'a sevk edeceğiz. Dosyamız ve dilekçelerimiz de hazır.” (2015)
Şimdi iktidar cephesine yanlayan bazı genel yayın yönetmenleri, gazeteciler, siyasetçilerle liste uzuyor.
Eğer hakaretten kasıt, “vampir ve kan emici” sözleri ise, doğrudan Cumhurbaşkanı’nın çözüm süreci boyunca Devlet Bahçeli’ye söylediği “bu nasıl bir vampirliktir” diye başlayıp devam eden çok sayıda konuşması var.
Yani İsmail Demirbaş, bugün iktidar ortaklarının yakın zamanda birbirlerine daha ağırlarını söylediği sözler yüzünden hapiste.
Üstelik evindeki duvar saatini 17/25’e ayarlayıp, bu haftanın Yolsuzluklarla Mücadele Bayramı ilan edilmesini bile istememişken...
Peki siyasetçilerin sert eleştirilere herkesten daha fazla tahammülü olması gerektiğiyle ilgili açık AİHM içtihadını da görmezden gelerek Demirbaş hakkında tutuklama kararını veren hakim, Adalet Bakanı’nın “tutuksuz yargılama esastır” sözlerini üzerine alacak mı?
Yoksa hakimler ve savcılara da bu konuşmalar ekonomiyi düzeltmek için dışarıya verilmek zorunda kalınmış, kendilerini asla ilgilendirmeyen tavizler olarak mı geliyor?
Çok açık ki devletimiz hukuku ve demokrasiyi bizim kara kaşımız kara gözümüz için değil, hazine tam takır olduğu için hatırladı.
Ama Magna Carta’dan beri biliyoruz ki, bu işler de biraz böyle oluyor. Ekonomik talepler ve ihtiyaçlar, hukukun ve demokrasinin önünü açıyor.
Tabii ki yanlış anlaşılmasın bu Magna Carta havasının oluşmasında Türk burjuvazisinin herhangi bir etkisi yok.
Onlar en son, başarısızlığı artık Cumhurbaşkanı tarafından da tescil edilen Hazine Bakanı’nı en ön sıralardan elleri patlarcasına alkışlarken ve paralarını Instagram storylerinde yerken görüldü. Demokrasiyle, hukukla pek işleri yok.
Ama yabancı sermayenin, telefon açıp işlerini hallettirecekleri Ankara’da tanıdıkları yok.
Onlar hukuki güvence istiyor.
Peki Alman araba şirketlerine hukuki güvence verilirken, Citi group aylık raporuna iyi geçmek için reform adımları atılırken, Moody’s’den bir artı puan kazanmak için insan hakları eylem planı hayata geçirilirken etrafa saçılacak hukuk ve demokrasi kırıntılarından biz vatandaşlara da düşecek mi?
Bu ani aydınlanma sürecine ikna olmamız için ilk adım olarak vatandaş İsmail Demirbaş’ı bırakmaya ne dersiniz?
.6/11/2020 09:23
Hala öyle mi Güler Hanım? 74 “Azdan az, çoktan çok gider”, kaybedecek şeyi olmayan birinin kaybedecek çok şeyi olan birine söyleyebileceği en etkili meydan okumalardan biri.
İlk olarak Yılmaz Güney’in bir filminde mi yoksa Kurtlar Vadisi’nde mi kullanıldığında popülerleştiği konusunda rivayetler muhtelif.
Mafya ağzı olduğu kesin.
Bu sözün Türkiye’de devlet ile işadamları arasındaki ilişki konusunda çok açıklayıcı olduğu da...
Çoktan çok gitmesinden endişe ilk başta haklı bir korku gibi görünüyor.
Özellikle devletin mafyalaştığı otoriterleşme dönemlerinde.
O yüzden klasik Marksist altyapı üstyapıyı belirler analizleri Türkiye’yi açıklamıyor.
Haklı olsalardı, demokrasi defalarca çökerken burjuvaziden çatlak da olsa bir ses çıkması gerekirdi.
Ama o ses hiçbir zaman çıkmadı. Tabii alkış sesleri hariç...
27 Mayıs darbesinin Devlet Başkanı Cemal Gürsel, İstanbul Ticaret Odası'na "Bana Sanayi Bakanlığı için üç isim önerin" dediğinde ona üç isim önerilmişti: Vehbi Koç, Nejat Eczacıbaşı ve Şahap Kocatopçu.
İlk iki isim bağlılıkları bildirerek aflarını isteyince İstanbul burjuvazisi adına bakanlık görevini Türk Şişecam'ın Genel Müdürü olan Şahap Kocatopçu üstlenmişti. (Ne tesadüf aynı isim 12 Eylül rejiminde de darbecilerin bakanlar kuruluna aynı pozisyonda girdi.)
Affını istemesinin nedeni bu olmasa da kendisine bakanlık teklif edilen Nejat Eczacıbaşı’nın babası Ferit Eczacıbaşı, İttihatçılık zamanlarından Celal Bayar’ın yakın dostu, sıkı bir Demokrattı. Babası gibi Demokrat Partili olan iki numaralı oğlu Vedat Eczacıbaşı, darbenin ardından İstanbul’daki ünlü bir meyhanede ayağa kalkıp “Kadehimi benim için hala Başbakan olan Menderes için kaldırıyorum” deyince ihbar edilip tutuklanmış uğradığı linçe dayanamayıp intihar ederek hayatını kaybetmişti.
Kardeşi ilk gözaltına alındığında ağabey Nejat Eczacıbaşı, önce bunun gazetelere çıkmaması için uğraşmış, olayı öfkeli bir başlıkla veren Hürriyet gazetesi haberinde “Vedat Eczacıbaşı” adını kullanınca gazeteye bir açıklama gönderip “olayı gazetelerden öğrendiğini, Vedat Eczacıbaşı ile ilgisinin bir akrabalık bağından ibaret olduğunu ve yine bahis konusu kimsenin, Eczacıbaşı ilaç fabrikası ile hiçbir alakasının bulunmadığını, olay karşısında duyduğu teessürü” ifade etmişti.
Ama ülkenin bakanlık teklif edilmiş en zengin işadamlarından biri olmak bile kardeşinin cenazesini memleketleri İzmir’e götürmesine yetmemişti.
İşadamları bu ve benzeri acı tecrübelerden kendilerine dersler çıkardılar.
Herhalde ülkenin önde gelen 12 işadamının bir araya gelerek TÜSİAD’ı kurmak için 2 Nisan 1971 gününü beklemeleri de tesadüf değildi.
12 Mart Muhtırası'ndan 20 gün, Nihat Erim başbakanlığında teknokrat ara rejim kabinesinin kurulmasından 5 gün sonrası...
Ekonominin başına Dünya Bankası’ndan Atilla Karaosmanoğlu’nun getirilmiş, Başbakan Erim, "Demokrasinin ve özgürlüklerin üzerine bir şal örtülmeli" demişti.
Demokrasinin üzerine şal örtülmesi TÜSİAD'ın hiç umurunda olmadı. O günlerde kuruluşlarını müjdeledikleri, altında ülkenin en zengin ailelerinin imzasının olan "Amaç ve Görüşlerimiz" adlı gazete ilanında “Ülkemizin yeni bir devreye yöneldiği şu günlerde, biz bu yönelimin Yurdumuzun kaderini nesiller boyu etkileyeceği inancındayız” deniyordu.
12 Eylül ve işadamları üzerine çok fazla konuşmaya bile gerek yok. Vehbi Koç’un Kenan Evren’e gönderdiği sonu “Emrinize amadeyim” diye biten tebrik telgrafı geçtiğimiz yıllarda İstanbul Bienal’inde bir sergide bile yer aldı.
İşadamları, sadece paranın değil, gerçek iktidarın da kokusunu da iyi aldılar, her zaman esas iktidarın kimde olduğunu, işlerini kimle görebileceklerini, kimi karşısına almalarının maliyetinin daha ağır olacağını iyi hesap ettiler.
O yüzden 28 Şubat'ta hükümetin değil, askerlerin, beşli çetenin, silahsız kuvvetlerin yanında durdular, 2007’de cumhurbaşkanlığı krizinde laiklik vurgulu açıklamalar yaptılar, 2008'de AKP kapatma davasına hık mık ettiler, üniversitelerde başörtüsü düzenlemesine bile karşı çıktılar.
Mevcut iktidarlara karşı seslerini ise ancak ülkedeki demokrasi seviyesi ortalamanın üstüne çıktığında duyabildik.
Parlamenter demokrasinin güçlü olduğu 79’da Ecevit’e karşı gazetelere ilanlar verdiler, 90’lardaki zayıf hükümetleri eleştirdiler, AK Parti iktidarının demokrasi çıtasını yukarılara çıkardığı dönemlerde zaman zaman itiraz ettiler.
Ama çizgiyi aşınca durmasını bildiler. 1997’de Prof. Bülent Tanör’ün yazdığı Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri başlıklı TÜSİAD raporu, 2011’de Prof. Ergun Özbudun’ın TÜSİAD için hazırladığı anayasa taslağı çok tepki alınca TÜSİAD yaptırdığı çalışmaların ve hocaların arkasında duramamıştı.
Ama bütün bu karanlık tarihte bazı istisna insanlar ve istisnai dönemler de yok değildi.
70’ler boyunca piyasa ekonomisini, liberalleşmeyi savunan ve bu yüzden TÜSİAD’la da kapışan işadamı Mehmet Mermerci, 90’ların başında liberal değerleri savunmak için parti kuran Cem Boyner ve yine 90’ların başında parti kuran ve en zor zamanlarda demokrasi ve özgürlükler için mücadele eden Besim Tibuk ve tabii son olarak babasının parasını yiyerek bir ömür mutlu mesut bir hayat yaşamaktansa solcu ve muhalif bir aktivist olmayı tercih eden ve bu tercihinin cezasını da 1111 gündür hapiste ödemekte olan Osman Kavala...
Bu listeye bir ismi daha eklemezsek haksızlık olur.
Sakıp Sabancı’yı.
Sabancı, 1995 yılında İstanbul Sanayi Odası’ndan bir heyetle birlikte Diyarbakır’ı ziyaret etmiş ve bu geziden sonra “Doğu Anadolu Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Politikaları Raporu”nu hazırlatmıştı.
Rapor o günlerin şartlarında oldukça cesurdu.
Sorunun sadece fabrika açmakla çözülmeyeceğini söylüyordu Sabancı, İspanya ve İngiltere tecrübelerinin incelenmesini, özellikle Bask modeline bakılmasını öneriyordu.
Yani bir çeşit özerkliği tartışma masasının üzerine koymuştu.
Bu öneri Alparslan Türkeş’i çok hiddetlendirmiş “Sakıp Ağa, çizmeden yukarı çıkıyorsun” diye onu öfkeyle uyarmıştı.
TÜSİAD, o gün de Sakıp Sabancı’nın arkasında duramadı.
Hatta bir kaç yıl sonra Sabancı Center’da kardeşini kurban verdiği suikastı bu kırmızı çizgiyi geçmeye bağlayan çok sayıda komplo teorisi yazıldı.
Ama aralarında Sakıp Sabancı’nın da olduğu bir grup işadamı zaman zaman cesur hamleler yapmaya devam ettiler.
2000’ler boyunca Karaköy’de Sabancılara ait bir binada ve onların da destekleriyle faaliyetlerini yürüten TESEV’in Türkiye’nin demokratikleşmesine, sivilleşmesine, AB sürecine büyük katkıları oldu.
Türkiye ortalamasının çok üzerinde bir akademik özgürlük ortamı sağlayan Sabancı Üniversitesi, Sakıp Sabancı’nın vefatının ardından da bu çizgisini sürdürdü.
2005’de Boğaziçi Üniversitesi ile birlikte düzenledikleri popüler adıyla Ermeni Konferansı idare mahkemesi kararıyla iptal edilince buna karşı direndiler ve konferansı yaptılar.
Tabii o günler bu iptal kararına dönemin Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın “düşünce özgürlüğü” diyerek net bir şekilde karşı çıkabildiği zamanlardı.
Sonra bu köprünün altında çok sular geçti.
AK Parti iktidarı bütün güçleri elinde topladı. İktidarın kokusunu iyi alan, gücün kimde olduğunu tespitte mahir Türk burjuvaları da klasik pozisyonlarını aldılar.
Kim derdi ki bir zamanların en şahin Kemalist işadamı İnan Kıraç’ı bir gün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hayali yerli otomobil için kurulan konsorsiyumda sahnede göreceğimizi ya da 28 Şubat’ta boykot listelerine girmiş Ülker’in patronu Murat Ülker’in gün gelip, o 28 Şubat’ın en ateşli destekçisi Doğu Perinçek ve Uygurlara zulümleri arşa ulaşmış Çin Büyükelçisi’nin düzenlediği toplantılara koşacağını...
Ama herhalde bu sahneler içinde en şaşırtıcı olanı 2018’deki o toplantıydı.
2018 yılında yeni Cumhurbaşkanlığı sisteminin sürpriz Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Yeni Ekonomi Modeli diyerek yaptığı Powerpoint sunumunu izlemek üzere iş dünyasının en önemli isimleri salondaki yerlerini almıştı.
Genç ve tecrübesiz bakan konuşması sırasında salondaki kelli felli iş insanlarına büyük bir özgüvenle laf attı, onlarla ilginç diyaloglar kurdu.
“Öyle mi Güler Hanım” gibi...
Ama toplantının sonunda Güler Hanım’ın da bundan çok rahatsız olmadığını gördük.
Kameraların karşısına geçip kimsenin hiç bir şey anlamadığı o Powerpoint sunumu tevil eden işadamları arasında en dikkat çekici olan Güler Sabancı’ydı.
Sakıp Sabancı’yı andıran kendine has, özgüvenli üslubuyla bakana kefil oldu ve desteğini bildirdi:
“Sayın Bakanımızı Enerji Bakanlığından tanırız. Söylediğini yapan bir kişidir. Gerçekleştirmiştir. Başarılı bir enerji Bakanlığı yapmıştır. Bugün de bize orta ve uzun vadede yeni dönemin dönüşüm döneminin neler yapılacağının ana hatlarıyla verdi. İnanıyorum ki önümüzdeki dönemde Eylül başında orta vadeli program çıktığında hepimiz daha fazla detaylara hakim olacağız. Ancak duyduğumuz orta ve uzun vadeli planın ön hatları bakanımızın geçmişini de bildiğim için, yaşadığımız için enerji bakanlığında tek tek uygulanacağına ve Türkiye’nin, ülkemizin hak ettiği dönüşümü gerçekleştireceğine olan inancımız tamamdır”
O günlerde bu sözleri Sabancıların oturdukları yerden para bastıkları aldıkları elektrik dağıtım ihaleleriyle, ülkedeki ekonomik krizden etkilenmediklerini gösteren yüksek karlılık rakamlarıyla, yüksek vergi cezalarından duydukları korkuyla veya Pelikan adıyla bilinen grubun derneğinin başkanlığı yapan eski TESEV Başkanı Can Paker’in Sabancı Holding’in yönetiminde olmasıyla açıklayanlar oldu.
Sebep her neyse iki yıl sonra sonuç ortada.
Bir bakanın karnesini düzeltmek için Hazine’nin 128 milyar doları Babacan’ın tabiriyle kibritle yakıldı, bütün değerlendirme kuruluşlarında Türkiye’nin notları yerlerde sürünüyor. Cumhurbaşkanı’nın açıklamasıyla açı reçetelik hale gelmiş bir ekonomi var.
Halbuki 2018 yılında da sadece çıplak gözle bile ortada “güvenimiz tamamdır” denecek bir ehliyet ve liyakat olmadığını görmek mümkündü.
Bu duruma bağıra çağıra geldik.
Ama 2018’de bakana açıkça kefil olan Güler Sabancı ve o toplantının çıkışında bakanın Power Point becerilerini övgülere boğan iş insanlarının sesini bu iki yılda hiç duyamadık.
Bankalarında baş ekonomist, uzman olarak çalıştırdıkları ve baskılarla işten çıkardıkları finansçılar, bankacılar bu iki yıl içinde Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin nasıl eritildiğini anlattılar, onları duymadılar.
Enflasyon-faiz üzerine yeni ekonomik tezler yazılırken, emekli maaşı ve kitap gelirleriyle geçinen ekonomistler bile her gün itiraz ettiler ama onlar çıkıp tek kelime söyleyemediler.
Ekonominin bir inat ve önyargı uğruna darmadağın edildiği Brunson krizinde ağızlarını açamadılar, Osman Kavala için Slovenyalı parlamenterler bile açıklama yaptı, ama 2018’de bakana kefil olan Güler Sabancı ve powerpoint övücü iş insanlarından “tanırız, ne alakası var” diyen çıkmadı.
Ve “Dediğini yapan bir kişi” olan bakan bir Instagram mesajıyla ortadan kayboldu, bir haftadır yine sessizler.
Affını kabul eden Cumhurbaşkanı bile kendisine bir cümleyle teşekkür ederken, Hazine Bakanı olarak yaptıklarından hiç bahsetmeden, sadece Enerji Bakanı iken sismik araştırma ve sondaj gemileri almasını övebildi.
Bakanın “başarılı bir bakanlık yapmadığını” artık en fanatik AK Partili küçük esnaf bile kabul ediyor bugün.
Ama iş dünyasından yine tek bir ses yok.
Instagram storylerinde “happy hour”lardan, İtalya’nın kasabalarındaki bağbozumlarından “keyifli” paylaşımlarını görmesek yaşadıklarından bile insan şüpheye düşebilir.
Adana’da vakıf binalarına bile el konulmuş dini bir cemaatin lideri kadar, sokak röportajlarında kendisine uzatılan mikrofonlara konuşan yatay çizgili tshirtlü abiler kadar bile cesaretleri yok.
Halbuki Cumhurbaşkanı’nın bile acı reçete gerek dediği bu tablonun en çok kaybedeni de en çok kazananlar olmalı.
Demek ki öyle değilmiş. Belki de Güler Hanım için bu iki yıl o kadar da kötü geçmemiştir. Hatta “güveni tamam” olan eski bakana holdinginde bir iş bile teklif edebilir.
Yani o söz o kadar doğru olmayabilir.
Azdan az, çoktan çok gitmiyor bu ülkede.
Azdan hayallerini yıkacak kadar çok gidiyor ya da çoktan giden kafaya takılmayacak kadar az.
Ama şurası kesin Türkiye tekrar demokrasiye, hukuka, rasyonaliteye dönerse, bundan en çok kazanan yine “çok”lar olacak.
Herhalde artık kimse o demokrasiye burjuva demokrasisi demez.
Çünkü sokak röportajlarında olan bitene isyan eden emekli amcalar ve teyzeler kadar bile katkıları olmayacak bu dönüşe...
Öyle değil mi Güler Hanım..
.18/11/2020 10:49
Bir başka (dır) Türkiye mümkün... 52 ABD televizyon tarihinin hala kırılamayan en çok izlenme rekoru, 1977 yılında yayınlanan Roots (Kökler) dizisinin finaline ait.
1767’de köle tüccarları tarafından Afrika’dan kaçırılıp, Amerika’da satılan Kunta Kinte’nin kölelikten özgürlüğe uzanan hikayesinin finalini izlemek için o akşam ABD’deki her iki evden birinde televizyon açılmış, 130 milyon izleyici ekran başına oturmuş.
Dört yıl sonra Türkiye’de gösterildiğinde de büyük ilgi görecek dizi, Alex Haley’in kendi ailesini anlattığı aynı adı taşıyan 6 milyon satmış kitabından uyarlanmıştı.
Aslında 1977 yılına gelindiğinde artık ABD’de siyahlara yönelik ırkçı ayrımcılıklar hukuken bitirilmiş, kölelik ise çoktan tarih olmuştu.
Ama Kunta Kinte’nin hikayesi, gözyaşları içinde diziyi izleyen milyonlarca beyaz Amerikalı’ya şöyle dedirtmişti: “Bunlar gerçekten de Amerika’da yaşanmış, kahretsin.”
Dizi yarattığı bu duyguyla bir aydınlanmaya, yüzleşmeye neden olmuş, hukuken biten ayrımcılıkların, ahlaken de bitirilmesine katkı yapmıştı. Kökler’in açtığı kapıdan hemen orta sınıf sevimli Cosby Ailesi girmişti.
Kökler’in yönetmeni Marvin Chomsky (Noam Chomsky’nin kuzeni), bir yıl sonra o yıllarda üzerine bu kadar çok film yapılmamış olan Yahudi Soykırımı üzerine Holocaust adlı dört bölümlük mini bir dizi daha yaptı.
Meryl Streep’in başrolünde oynadığı dizi ABD’de geniş bir izleyici kitlesine ulaştı.
Ama esas büyük yankı yarattığı yer bir yıl sonra gösterildiği Almanya oldu.
Dizi, Berlinli başarılı bir Yahudi doktor olan Josef Weiss ve ailesinin mutlu burjuva hayatlarından gaz odalarına giden hikayesini anlatıyordu. Dizideki diğer hikaye ise tam tersi yöndeydi. İşsiz ve apolitik avukat Erik Dorf da aynı sırada SS teşkilatında bulduğu işle yavaş yavaş bir Nazi ölüm makinesine dönüşmüştü.
Dört bölümlük dizi, 1979 yılında Almanya’da 20 milyon insanı yani ülke nüfusunun üçte birini ekran başına kilitledi. O ana kadar Almanlar, Nazi döneminde işlenen suçları Hitler ve Nurnberg Mahkemesi’nde yargılanan bir grup Nazi’nin üzerine yıkmış ve o defteri kapatmıştı.
Ama dizi bir uyanışa neden oldu. Yeni nesiller anne ve babalarına o soruyu sordular: “Bütün bunlar olurken sen neredeydin?”
Büyük tartışmalar yapıldı, bir moda olarak gençler ailelerinin ve yaşadıkları şehirlerin utanç tarihlerini araştırmaya başladılar. Yeni Alman nesli bir diziyle, savaş yıllarında Nazi heyecanına kapılmış anne ve babalarının kendilerine hiç anlatmadıkları gerçek hikayeleriyle yüzleşti.
Aslında Almanya, 1979’a gelindiğinde Nazi suçlarının hesabını çoktan vermiş, Başbakan Willy Brandt 10 yıl önce Polonya’daki soykırım anıtı önünde diz çökmüştü.
Ama Holocaust ile Alman toplumun yüzleşmesinde, kanunen suç olan NAZİ savunuculuğunun, ahlaken de büyük bir ayıp haline gelmesinde bu dört bölümlük mini dizi önemli bir rol oynamıştı.
Bu kadar travmatik olaylar hakkında olmasa da ve bu kadar açık politik, tarihi bir epiklik içinde derdini anlatmasa da “Bir Başkadır” da aslında benzer bir iş görüyor.
Bu kadar ilgi görmesi ve insanların üzerinde bu kadar çok konuşmak istemesinin sebebi hem sert bir yüzleşmeye çağırarak yarattığı rahatsızlık hem de mevcut siyasi ve sosyal tıkanıklığın aşılabileceğiyle ilgili verdiği ümit.
Üstelik bunu ülkedeki dertten tasadan kaçan eğitimli, şehirli insanların sığındığı elit bir dijital platformda yapıyor.
Zaten tam da dizinin mesajının muhatabı bu elit Netflix izleyicisi.
Yoksa derdini ‘total’e anlatabilmesi mümkün değil. Total izleyiciye izletilseydi muhtemelen sekülerlere yönelik eleştirileri anlaşılmaz, muhafazakarlarla ilgili dedikleri de Akit’in yaptığı gibi yanlış anlaşılırdı.
Dizinin kısa sürede yarattığı bu rahatsızlık, huzursuzluk hissi, üzerine konuşma ve yazma isteği yüzünden müthiş oyunculuklara rağmen başrol unvanını bir kişi hak ediyor: Yönetmeni ve senaryo yazarı Berkun Oya.
Koç Lisesi mezunu, Türkiye’nin en yaratıcı, zeki tiyatro yönetmeni olarak dizide Robert Kolejli Peri’ye yaptırdığı şeyi bu diziyle aslında kendisi yapıyor. Bu kariyeri için riskli, damgalanmaya neden olabilecek bir cesaret.
Genel toplum ve devlet katında olmasa da sanat dünyasında Kürt meselesiyle ilgili tabular uzun süre önce kırıldı, yüzleşmeler başladı. Film festivallerinde Kürt meselesini gören çok sayıda film ödüller aldı. Bunu yapmak artık en azından o camiada o kadar cesaret istemiyor hatta siyaseten takdir görüyor.
Takva, Ahlat Ağacı gibi çeşitli filmlerde de İslam ve Müslümanlar seküler sanatın içinde ustalıkla görünür oldular.
Ama ilk defa bir filmde kamera sekülerlerin yüzüne çevriliyor, üstelik onların bir defosuna...
Başörtülülere ayrımcılıkla ilgili bugüne kadar seküler camiada görülmemiş ölçüde açık ve acımasız bir yüzleşmeye şahit oluyor izleyici.
Bunu İslamcı bir yönetmen veya senarist ATV’de ya da Kanal7’de yayınlanacak bir hidayet filminde yapmıyor.
O yüzden Berkun Oya’nın yaptığı cesurca bir iş.
Bu dizinin 2008’de, 2009’da yapılması Türkiye’nin iklimini değiştirebilirdi. O yüzden bazılarına göre bu geç kalmış klişe bir çaba, ayrıca bugün için cesaret de gerektirmiyor. Çünkü başörtüsü meselesi zaten aşıldı, hatta tam tersine ayrımcılıklar yaşanıyor bugün.
Evet belki, başörtülülere ayrımcılık siyaseten ve hukuken aşıldı ama aslında bu bir toplumsal uzlaşmanın, zihniyet dönüşümün sonucu olmadı, seküler kesim iktidarın mutlak gücü nedeniyle bunu kabul etmek zorunda kaldı ve zamanla buna alıştı. Ama uzun yıllar çok büyük bir heyecanla desteklediği bu ayrımcılıkla bugüne kadar yüzleşmedi.
CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun özeleştirisi dışında bu konuda edilmiş bir özeleştirel bir söz dahi duymadık.
O yüzden bu bir norm haline gelemedi, dizinin İngilizce adıyla bir ‘ethos’a dönmedi. O yüzden de hala muhafazakar kesimde seküler alternatiflere karşı güvensizlik sürüyor.
O yüzden asla geç ve klişe değil.
Berkun Oya, bilerek ya da bilmeyerek siyasi bir açılım yapıyor.
Kürt açılımı, Alevi açılımı gibi bu da sekülerlerin muhafazakar açılımı.
Bugün CHP’nin, solun, laik kesimin en çok ihtiyacı olan şeyi bir diziyle başarıyor.
Sekülerlere büyük ittifakların üzerine inşa edilebileceği kurucu ve kapsayıcı bir anlayışın nasıl olabileceğini gösteriyor.
Ve bunu 2020 yılında yapması, 2008’de yapmasından daha büyük bir cesaret istiyor.
Çünkü arada yaşananlar yüzünden, uzun süreli aşırı güçlü ve baskıcı bir iktidar yüzünden artık seküler kesimde yüzleşme, kendini sorgulama itibar görmüyor. Hele başörtüsü konusundaki duygu; “Tamam işte daha niye ağlıyorsunuz”, “Yetti sizin mağduriyetiniz.”
Ayrıca jeep içindeki ya da yoksul kadınların başörtüsü, muhalifler için çok güçlü ve otoriter bir iktidarı ne pahasına olsun destekleyen hazır kıta kitleleri de temsil ediyor ve yeniden öfkeye neden oluyor.
Böyle bir konjonktürde karşısındakine öfke yerine hatayı kendinde aramayı teklif ediyor dizi. O yüzden de cesur.
Hatta bunu yapabilmek için Nurettin Yıldız’dan plastik çiçek- gerçek çiçek nasihatini copy-paste ederken, dizideki hocayı Nurettin Yıldız’a benzetmiyor, sekülerlerin hacı-hoca tiplemesinin dışında pastoral, naif, insana dokunan bir hoca tiplemesi yaratıyor, her an hocadan bir falso bekleyen izleyiciyi önyargısıyla yüzleştiriyor.
Muhafazakarlığı İstanbul’un etrafta atların, koyunların gezdiği uzak ve fakir taşrasına taşıması fazla klişe, belki bu sadece çekim kolaylığı ve güzel manzaralar için yapılmıştır.
Ama o taşraya yine seyirciyi şaşırtmak için, Jung tartışan İslamcı gençler yerleştiriyor.
Artık kimse başörtüsü altına beyaz bone takmadığı gibi, yoksul ve uzak İstanbul’da da öyle gençler yok.
Ama Jung’ın muhafazakar dünyadaki anlamını bilmek bu hataları örten bir detaycılık.
Jung, muhafazakar entelektüeller için her şeyi cinsellikle açıklayan, dinsiz Freud’un, bir papazın oğlu olan, dine değer veren ve onu anlamaya çalışan, her şeyin cinsellikle açıklanmasından hoşlanmayan, İslam’la ilgili güzel sözleri de olan, tasavvufa, metafiziğe kapıları açık zıddı.
O yüzden pek çok kitabını muhafazakar yayınevlerinin yayınları arasında bulmak mümkün.
Ama anlaşılması çok zor metinler bırakmış olan Jung ile ilgili daha derinlemesine bir kavrayış yok. Sadece muhafazakarlarda değil, bütün kesimlerde.
Anlaşılmasının zor olması bunun nedenlerinden tabii biri. Ama esas neden ona hiç ihtiyacımız olmaması.
Çünkü Jung okumak iyi ve kötü arasında bir varoluşu kabul etmeyi gerektiriyor. Aydınlanma ve gerilik arasında bir pozisyon almayı.
“Kimse tarihi iyi veya kötü olarak yargılayamaz. Çünkü insanoğlunun yarısı kötüdür ve her insanın da yarısı kötüdür” diyen birinin tarihin ululaştırıldığı bir ülkeye söyleyecek çok sözünün olmaması normal.
Ama ‘Bir Başkadır’ın kendisine referans olarak Jung’u seçmesi tam isabet.
Jung’un şu sözü dizinin girişinde karşımızda çıksaydı kimse yadırgamazdı:
“Düşünmek zordur, o yüzden çoğu insan yargılar”
Düşünmek yerine yargılamak üzere bir kültür içinde yetişmiş ama bunun duvara çarptığını gören Türkiye’nin okumuş, şehirli insanları da herhalde günlerdir Meryem gibi Google’a soruyor: “Jung diye bir bilim adamı var mı abla?”
Dizi Peri ile birlikte izleyenlerini Jung’un terapi koltuğuna oturtuyor.
Boğaz kenarında oturan bir ailenin, çocukluğunda, gençliğinde her yazı Avrupa’da tatilde geçirmiş, Robert mezunu psikiyatr kızı Peri’yi kardeşi başörtülü bir Kürt psikoloğun karşısına oturtup, başörtülü hastasına karşı içinde oluşan, engelleyemediği ama utandığı öfkenin sebebi olarak şu cümleyi kurdurmak için mevcut Türkiye ile epey mesafe almış olmak gerekir:
“Bunlar hep anne ve babamın b.k yemesi.”
Bir insanın çok sevdiği sadece iyiliklerini istediği ve şefkat duyduğu anne ve babasının ayrımcılığı ve kötülüğüyle yüzleşmesi kolay değil.
Sürekli Halk Tv’nin açık olduğu, Facebook’tan gelen her şeye inanılan ev tasvirinde çok insan kendi ailesini görüp, iyice ürkmüş olabilir.
Dindarlar 80’lerde ve 90’larda daha az eğitimli olan, taşralı anne ve babalarının dünyasından, ‘atalarının dini’nden daha kolay sıyrılıp yeni dünyalara açılabilmişti.
Şehirli, seküler ailelerde daha eğitimli anne ve babaların evlatları için ‘ataların dini’nden kopmak daha da zor. Hele anne ve babasının ayrımcı fikirleri olduğunu kabul etmek...
Peri bu defosunun üzerine cesaretle ve gönüllü olarak gidiyor. Belki de bir psikiyatr olduğu için bunu yapabiliyor.
Ama bunun bir defo olduğunu tespit etmesi, bununla mücadele etmeye çalışması bile tek başına cesur bir mesaj, bir iyi niyet adımı.
Evinden kurtulmaya, anne ve babasını aşmaya çalışıyor Peri. Toplumların ilerlemesi aslında bunun da hikayesi. Ancak yeni nesilleri anne ve babalarını aşan toplumlar ilerler.
Ama Berkun Oya’nın biraz torpil geçtiği imamın kızının Konya’daki üniversitesine gitmek için evden başörtüsüz olarak çıkarken söylediği söz evlerinden çıkmak isteyenlerin sadece seküler mahallelerde oturmadığını söylüyor:
“Evden çıkmaya hazırım baba!”
Dizideki hem sekülerler hem de muhafazakarlar mutsuz. Ülke ve toplum herkesin üzerine çökmüş gibi.
Zenginlik, şöhret mutsuzluğu değiştirmiyor.
Çarpık şehirlerde yalnız kalmış insanların haz merkezli hayatlarından, komando travmasını atamamış sinirli kocaya, köyde üzeri örtülen tecavüzden, karnına asker tekmesi yediği için engelli doğan çocuğa, onu sakinleştiren Kürtçe şarkının Dersim Katliamı için bestelenmiş bir ağıt olmasına kadar bu memleketi mutsuz edenler ince ince işlenmiş.
Ama dizi, bölüm sonunda olayların geçtiği 2019’un mutsuzluğundan 80’lerin tanıdık bildik mutluluğuna, şehirli orta sınıf eğlencesine çıkarıyor bizi.
Beyaz pianosu, bağrı açık altın zinciri ile 80’lerdeki bir konser kaydından Ferdi Özbeğen’le yıllar sonra karşılaştırıyor bizi.
Özbeğen ne elitlerin gözbebeği ne de halkın sanatçısıydı. Ama ortak bir zevke hitap ediyordu.
Belki de bu tercihin sebebi bu ortak, ulaşılabilir mutluluk hissini tattırmaktı.
Mutlu finalde çalan Melih Kibar’ın Çoban Yıldızı da 80’lerde herkesin aynı kanalı izlediği, Eurovision günlerine götürüyor izleyiciyi. O şarkı Eurovision’da Türkiye’nin resmi müziğiydi. Eurovision izlemek bizi bir toplum yapan ender zamanlardan biriydi.
Dizinin müzikleri 70’lerin, 80’lerin Türk filmlerindeki müzikleri hatırlatıyor. Yeşilçam melodramlarından tanıdık yaylılar, yavaş akan filmin, entel filmi hissi verip snobize olmasını engellediği gibi sonunun da diğer Türk filmlerinde olduğu gibi mutlu sona çıkacağının da habercisi.
Ama beklentilerin aksine dizinin hiçbir yerinde “Bir başkadır benim memleketim” şarkısı çalmıyor.
Çünkü memleketin mevcut haline herhangi bir övgü yok.
Herhalde bu yüzden dizinin adı “Bir başkadır benim memleketim” değil, “Bir Başkadır”.
Ama diziyi bitirince bir başka Türkiye mümkün hissine kapılıyor insan.
Böyle bir yüzleşmeye ve yeniden başlamaya açık olanlar için ümit vesilesi...
Ama henüz buna hazır olmayanları, kendi mutlak hakikatlerinden taviz vermek istemeyenleri de rahatsız edeceği de açık.
Günlerdir diziyi fazla klişe bulanlar, “Cihangir kafası”, “gizli yetmez ama evetçilik”, “2008’lerde bitmedi mi bu işler” diyenler, dizinin meselesinin asla laiklik-muhafazakarlık çatışması olmadığına yemin billah edenler, topu oradan çıkarmak için zorlama sınıfsal analizler yapanlar var.
Dizinin oyuncularından biri verdiği röportajda “Bir Başkadır”ı sadece laik-muhafazakar tartışmasına indirgemek, diziye ve emek veren herkese haksızlık olur” dedi.
Dizideki laik anne ve babanın evlerinde açık olan Halk Tv yayınında görünen gazeteci Gürkan Hacır, “Başörtülüleri “uzaylı gibi gördüğünü” söyleyen anne-babayı, benim ve Yılmaz abi üzerinden karakterize etmesi saçmalıktır. Önyargıdır” diye tepki gösterdi.
Dizinin ne kadar cız yerlere dokunduğunu gösteren tepkiler bunlar.
O cız yeri görmek, konuşmak ve aşmanın da mümkün olduğunu gösteriyor “Bir Başkadır.”
Televizyon tartışmalarında, sosyal medyada ortaya çıkmayan kamusal alanın evlerimizde sessizce bir diziyi izleyerek ortaya çıkması büyük bir imkan.
Beğenenlerin çoğunlukta olması da evlerinden çıkmak isteyenlerin sayısının, evlerinde kalmak isteyenlere yaklaştığının işareti.
Asla yıkılmaz denen önyargıların fark edildiğini, üzerinde açıkça konuşulduğunu görmek film icabı bile olsa insana iyi geliyor.
“Bir Başkadır” mutsuz ve huzursuz evlerinden çıkmaya hazır olan ama bunu bir türlü yapamayanlar, karşı mahallede nasıl karşılanacağından endişe duyanlar için terapi niteliğinde bir dizi.
Ancak evlerimizden çıkıp konuşmaya başlarsak bir toplum olabilir ve “Bir başkadır benim memleketim” şarkısını da ancak o zaman inanarak söylemeye başlayabiliriz çünkü...
.23/11/2020 12:31
Hayır, o reform misafirler için... 38 Hafta sonu Türkiye’de rüzgar mevsim normallerinin üzerinde Batı’dan esti.
Cumhurbaşkanı, iki gün içinde parti kongrelerinde yaptığı konuşmalarda iddialı cümleler kurdu:
“Kendimizi başka yerlerde değil Avrupa’da görüyor ve geleceğimizi Avrupa ile birlikte kurmayı tasavvur ediyoruz.”
“Sadece Osmanlının Avrupa’da 600 yıllık geçmişi vardır. Bugün de kendimizi Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olarak görüyoruz. Bizi başka arayışlara mecbur bırakmadıkça tercihimizi hep Batı’dan yana kullandık.”
Batı’dan esen rüzgarın meteorolojik bir açıklaması yok.
10-11 Aralık tarihlerindeki AB zirvesinde Türkiye mevzusunu masadan kaldırmak isteyen Ankara biraz fazla hızlı dönüyor sadece, bu onun rüzgarı...
Tabii üç yıl önceki Cumhurbaşkanlığı sistemi referandumu kampanyası sırasında ‘Evet’leri coşturmak için vaat edilen AB adaylığını bitirme referandumu yapılsaydı ya da daha geçen yaz Cumhurbaşkanı’nın söylediği gibi “AB’nin sonu gelseydi” bugün kendimizi ve geleceğimizi Avrupa’da görmek de mümkün olmazdı!
Cumhurbaşkanı’nın “Yerimiz Avrupa” sözlerini manşetlerine taşıyan medyaya bakılırsa, “Ver mehteri” havası en azından bir süreliğine yerini “Ver, 9. Senfoni” ye bırakabilir.
Demek ki aksini söyleyen herkesi Batı’nın içimizdeki uzantıları gören bazılarının zannettiği gibi iktidar 100 yıllık Batı prangasından Türkiye’yi kurtarmaya çalışmıyormuş, her türlü anti-demokratik uygulamayı, hukuksuzluğu meşrulaştırabilen bir istiklal mücadelesi vermiyormuşuz, bekamızı Batı tehdit etmiyormuş, Avrupa da çökmüyormuş.
Yoksa Cumhurbaşkanı neden Türkiye’nin yeri ve geleceğini Avrupa’da görüyoruz, tercihimizi hep Batı’dan yana kullandık desin ki...
Gündüz vakti havai fişek gösterisi de olsa insan kendisini 2020’de değil, 2004’de zannedebilir...
Yaşı yetenler hatırlayacaktır.
17 Aralık 2004’de Brüksel’deki AB zirvesinden uzun müzakereler, masadan kalkma tehditleri sonucu alınan AB resmi adaylığı sonrası Ankara’ya dönen Başbakan Erdoğan’ı Esenboğa havalimanında ellerinde “Avrupa ve Türkiye’nin mimarı”, “Avrupa fatihi” pankartları olan büyük bir kalabalık karşılamıştı.
Havaalanından Kızılay Meydanı’na dev bir konvoyla hareket eden Başbakan’ı, derecelerin -7’yi gösterdiği Kızılay’da ellerinde AB ve Türkiye bayrakları ve balonları olan 20 bin insan coşkuyla alkışlamıştı.
Üzerinde “AB hayırlı olsun” yazan AB ve Türkiye bayraklı havai fişek panosu yakılmış, üstüne gündüz vakti havaya havai fişek bile atılmıştı.
Meydanda bugünlerde tekrar hatırlanan Ayten Alpman’ın meşhur şarkısı çalmıştı: “Bir başkadır benim memleketim...”
Ankara’daki bu coşkulu Avrupa kutlamasını o sırada Büyükşehir Belediye Başkanı olan Melih Gökçek’in organize ettiğine bugün kim inanır?
Hatta bazı AK Partili bakanlar kutlamalar için “Melih biraz abartmış” bile demişlerdi.
Ama o günler için bunlar abartılı hareketler değildi.
Rüzgarlar gerçekten de demokrasiden, sivilleşmeden, Avrupa Birliği’nden yana esiyordu.
Türkiye dünyanın yükselen yıldızı ve demokrasisiydi.
Şimdi, her gün Türkiye aleyhine bir karara imza atan Avrupa Parlamentosu’ndaki Türkiye’nin adaylığı oylaması sırasında, parlamenterler ellerinde üzerinde çeşitli dillerde “Evet” yazan Türkiye ve AB bayraklı pankartlar kaldırmışlardı.
Batı medyası coşkuyla Türkiye’nin yanındaydı, heyecanlı manşetlerle Erdoğan ve Türkiye’nin başarısı övülüyordu.
Sadece Avrupa’nın değil, Arap dünyasının gözü de Brüksel’deki zirvedeydi. Zirveyi izlemek üzere Arap ülkelerinden akredite olmuş gazeteci sayısı 270’di. Suriye devlet televizyonundan, BAE ve Suudi Arabistan kanallarına kadar herkes Türkiye’ye ve böylece İslam dünyasına Avrupa’nın kapılarını açan Erdoğan’la röportaj yapmak istiyordu. Ankara’daki kutlamaları Al Jazeera canlı yayınlamıştı.
Brüksel’deki zirveyi Türkiye’den bugün biraraya gelmeleri yada Erdoğan’la sohbet etmeleri imkansız çok kalabalık bir köşe yazarı ve gazeteci grubu izlemişti.
Ankara’ya dönmeden önceki gün Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül, o kalabalık gazeteci grubuyla bir araya gelip, sohbet etmişti.
Erdoğan onlara “Avrupalılar sessiz devrim yaptınız bizi şaşırttınız diyorlar. Müzakerelerde de süratli gideriz. Yeter ki yol açılsın” demiş, desteği için CHP’ye de teşekkür etmişti.
O basın toplantısını izleyen köşe yazarları ertesi gün gazetelerine heyecanlı yazılar yazdılar.
Ama 10 yıl sonra o heyecandan geriye hiç bir şey kalmadı.
O gün yazılarına “İslam dünyası için umut ışığı”, “Haydi Kolay gelsin Türkiye”, “Bravo Erdoğan”, “Merhaba, Avrupa biz geldik” başlıklarını atan gazetecilerden pek çoğu 10 yıl sonra iktidara eleştirel pozisyonları yüzünden ana akım gazetelerden kovuldu, bir kısmı bugün yurtdışında yaşıyor, bir kısmı internet mecralarında gazeteciliğe devam etmeye çalışıyor, bazıları hapse girdi.
Ama hapse düşmek, sürgüne gitmek ve işinden olmaktan daha büyük acılar da var.
O günlerde “Türkiye Avrupa’ya aittir” kapağıyla çıkan, “Türkiye’ye hayır demenin imkansızlığı”, “Erdoğan’ın arkasında durmanın önemi” başyazılarıyla Türkiye’nin AB macerasına hararetle destek veren The Economist’in Türkiye muhabiri Amberin Zaman’ın geçen hafta yaşadığı türden insanı çaresiz bırakan acılar...
Amberin Zaman’ın uzun süredir hastalıklarla mücadele eden annesi Vasfiye Kalmuk, önceki gün hayatını kaybetti. Ama Zaman, 80’lerini aşmış annesinin son günlerinde yanında olamadı ve ona veda edemedi.
Çünkü yaptığı bazı haberler, röportajlar ve attığı tweetler yüzünden hakkında açılmış soruşturmalar vardı.
Uzun süre Türkiye’ye gelip gelemeyeceğini anlamaya çalıştı, herkese sordu, soruşturmaların sebebini anlamaya çalıştı ama bir soruşturmada hakkında yakalama kararı da olduğunu öğrendi.
Kimse ona Türkiye’ye dönersen en fazla ifadeni verir tutuksuz yargılanırsın garantisi veremediği için Türkiye’ye annesine veda etmek için dönemedi.
Amberin Zaman, 1950’lerin başına Pakistan elçiliğinin basın ataşesi olarak İstanbul’a gelmiş Sorbonnelu diplomat Arşadüz Zaman ve onun Türkiye’deyken Türkçe öğretmeni olarak tanışıp evlendiği, Notre Dame de Sion mezunu Tatar-Türkmen Vasfiye Kalmuk’un iki kızından biri.
Genç diplomat Arşadüz Zaman, sadece bir Türk kadınla evlenmemiş, Türkiye’de geçirdiği yıllarda aralarında Yahya Kemal, Halide Edip, Rauf Orbay, Ahmet Emin Yalman, Abdi İpekçi, Bülent Ecevit’in aralarında olduğu geniş bir çevre edinmişti. Evinde verdiği davetlere İstanbul’un entelektüel ve basın hayatından isimler katılıyordu.
İstanbul’dan sonra Pakistan basın ataşesi olarak Paris, New York, Tokyo ve Bonn’da da görev yapmış, 1971’de Pakistan’a karşı bağımsızlık savaşı verilirken Bengalli Arşadüz Zaman, Mücibur Rahman’la birlikte hareket etmiş ve Bangladeş’in kuruluşunda yer almış, daha sonra Bangladeş’in çeşitli ülkelerde büyükelçilik görevini yürütmüştü.
80’lerin başında Cidde’de İslam Birliği Konferansı’nın genel sekreter yardımcılığı görevine getirilen Zaman, Irak-İran savaşı sırasında ateşkes girişimlerinin arabuluculardan biriydi. Yunus Emre’yi ilk Bengalce’ye çeviren isimdi. Andre Malraux’u Fransızca’dan Bengalceye çeviren ilk isim olarak Fransızlardan Legion d'Honneur nişanı almıştı. 2008’de vefatına kadar yazları İstanbul’da geçirmiş, Atatürk hayranı Bangladeşli şair Kazi Nazrül İslam’ın şiirlerini Türkçe’ye çevirmişti.
Amberin Zaman, böyle diplomatik bir ortamda doğmuş 1991’den bu yana Türkiye’de pek çok İngiliz ve Amerikan gazetesi ve dergisinin temsilciliğini yapmış çok tecrübeli bir gazeteci.
1991’de Daily Telegraph’ın genç Ankara muhabiri olarak çalışmaya başlamış, daha o günlerde ordu-siyaset ilişkileri, Türkiye’nin Orta Asya siyaseti, Kürt sorunu ile ilgili yaptığı haberler çok konuşulmuştu.
Türkiye’nin tehlikeli gündeminden kaçmadan haberlerini yaptı.
1995’de Daily Telegraph’a Yunanistan’daki kamplarda PKK’lıların eğitildiğini ilk o yazdı, 1998’de Türkiye’den Batı’ya insan ticaretini müşteri kılığına girerek kaleme aldı, 1999’da Türk medyası şeytanlaştırırken Merve Kavakçı’yla Washington Post için röportaj yaptı, çalıştığı Amerikan ve İngiliz gazetelerinde Türkiye’deki başörtüsü yasağını eleştiren çok sayıda makaleye imza attı.
AK Parti iktidarına karşı Batı medyasındaki önyargıların kırılmasında onun haberleri etkili oldu. 2007’deki e-muhtıra krizi sırasında, AK Parti kapatma davası sırasında The Economist’in ordunun siyasete müdahalesine karşı eleştirel kapakları ve başyazıları onun eseriydi. Taraf’ta yazarken, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’la röportaj yapmıştı.
Ama 2013 Gezi olaylarından sonra iktidar da pek çok kişi gibi onun da iktidara bakışı değişti, daha eleştirel bir pozisyon aldı. Habertürk’teki yazılarına son verildi.
2014’de televizyonda “Yüzde 25-30’luk bir kitle hiçbir sorgulama yapmıyor” diyen Kılıçdaroğlu’na, “Müslüman bir ülkeden bunun tersini beklemek garip değil mi?” dediği için Müslümanlara hakaret ettiği gerekçesiyle ertesi gün meydanlarda Erdoğan tarafından “gazeteci kılıklı militan, edepsiz kadın” ilan edildi.
Çözüm süreci bittikten sonra Türkiye’de oluşan yeni atmosfer içinde daha önce pek çok kişinin yaptığı, hatta AA’nın muhabir gönderdiği Kandil’de ve Suriye’de PKK ve YPG’lilerle yaptığı röportajlar, Suriyeli Kürtler üzerine haberleri Türkiye’de göze battı, hakkında hedef gösterildiği haberler yapıldı, haberleri soruşturmalara konu oldu.
Günün sonunda fikirleri ne olursa olsun, sadece yaptığı gazetecilik yüzünden 30 yıldır Türkiye’yi dünyaya anlatan, Batı’da en çok tanınan Türk gazetecilerden biri 2020 yılında annesinin cenazesi için bile Türkiye’ye gelemedi.
Bu manzaraya yurtdışından, Avrupa’dan bakan biri Türkiye’deki hukuk sistemi hakkında ne düşünür, bu ülkede reform veya değişim iradesi görür mü?
Ama iktidar yaptığı bir kaç açıklamayla bunun görüleceğini düşünüyor.
Cumhurbaşkanı’nın geçen hafta söylediği “Ekonomik hayatın tüm paydaşlarıyla da çalışılarak İnsan Hakları Eylem Planı’na son hali verilecek" sözleri ve ardından insan hakları alanında atılacak adımlar olarak sıraladığı “mülkiyet hakkı ve sözleşme serbestisi” gibi “reform” kalemleri, bu reformun pek bizlik bir şey olmadığını göstermişti.
Dün de Ali Paşa’dan, Kamil Paşa’dan beridir görülmemiş bir Avrupaperververlikle savunulan Avrupa hedefiyle aynı anda bugün bırakılsa küçük azınlık dışında kimsenin itiraz etmeyeceği Osman Kavala’nın bile bir yıl önce beraat ettiği iddialarla suçlanmaya devam edildiğini gördük.
Hukuk ve reform çağrısı yapan yılların Arınç’ı fitne ateşini yakan ilan edilirken, ana muhalefet liderini tehdit etmiş mafya liderine alenen sahip çıkan MHP liderine sadece şükranlar sunuldu.
Anlaşılan bu reformlardan kastedilen, misafirler için çıkarılan tabak takımları, çatal bıçak setleri, sadece onlar için hazırlanan özel yemekler gibi bir şey...
İktidar bu reformlar, hukuk falan sizin için değil, siz heyecanlanmayın, elinizi de sürmeyin, bunlar akşam gelecek misafirler için diyor.
Ama artık misafirlerin de karnı bu yemeğe tok olabilir.
.25/11/2020 02:14
Hangisi daha AK Partili: Arınç mı, Bahçeli mi? 113 Devlet Bahçeli’nin dün partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmayı izlerken insanın gözü ister istemez takvime kayıyor.
2020 yılındayız ve hala böyle bir konuşma izleyebiliyoruz.
Bahçeli, Arınç’a “Çarpıklık, ahmaklık, ihanete yataklık”, Davutoğlu’na “İşbirlikçi ve iradesiz Serok Ahmet”, İmamoğlu’na “Laçka, gafilce, kendini bilmez, virüs kadar tehlikeli” dedikten sonra bütün iltifat haklarını ise cinayete azmettirmekten 20 yıl hapis yatıp afla serbest kalan, daha geçen ay tekrar bir cinayeti azmettirmekten 18 yıl hapis cezası almış, ana muhalefet liderini açıkça tehdit etmiş Çakıcı için kullandı.
Bir de üstüne, haklarında henüz herhangi bir mahkeme kararı olmayan Kavala ve Demirtaş’la ilgili sözleri yüzünden Arınç’ı suçluyu övmekle suçladı.
Devleti en çok düşünenlerin devletin itibarını yerle bir ettiği, bekamızdan en çok endişe edenlerin bekamızı en fazla zora düşürdüğü zamanlardan, “hukukta reformu boş verin, standart devlet yerinde kalsın yeter” dedirten günlerden geçiyoruz.
Ama Bahçeli’nin konuşmasının arada kalan, dikkat çekmeyen esas şu cümlesi üzerinde daha fazla kara kara düşünmeyi hak ediyor:
"Sayın Arınç nereye varmak, ne yapmak istiyorsun? Aslına mı çekiyorsun, nesline mi özeniyorsun? Nedir seni teröristlere sempatiyle baktıran?"
“Aslına mı çekiyorsun, nesline mi özeniyorsun?” cümleleriyle neyi ima ettiği malum.
Arınç’ın siyasi çıkışını kökenlerine bağlıyor.
Bir rivayete göre Arınç’ın ataları Bitlis Ahlat’tan Manisa’ya göçmüş Kürt bir aile. Ergun Poyraz’ın 2000’lerde ulusalcıların elinden düşürmediği kitaplarına göre de Yahudi.
Bahçeli, ilk kez siyasi tavırları etnik kökenle izah etmiyor.
Henüz Cumhur İttifakı Tanrı Dağları’nda bir kum tanesi bile değilken, sık sık Erdoğan’ın yanlış siyasetlerini “Potomya”lılığına bağlardı, hatta çözüm süreci döneminde bir keresinde “sen Gürcü, eşin Arap, Bilal ne o zaman” diye bile sormuştu.
İlişkilerin ısındığı ama Cumhur İttifakı’nın da henüz kurulmadığı 2018’de, Danıştay’ın Andımız’ı tekrar serbest bırakan kararını eleştiren Bekir Bozdağ için de şöyle demişti:
“Sayın Bozdağ Kürdüm, özgürüm diyebilir. Dilini tutan yoktur. Sus otur yerine diyen de yoktur. Buyursun, mizaç ve meşrebine müzahir değerlendirmesini yapsın. Türk milleti kendisini en güzel ve yüksek mevkilere taşımıştır. Ama kendisi Türk milletini düşürmeyi aklından geçirmesin Andımızı fıtrat ve köküne uygun okumak isteyen varsa kendi bilir. Ancak Türk milletinin Andına kimse karışmasın, hiç kimse ortalığı karıştırmasın. PKK'lıyım, bölücüyüm, Kürdistan için çalışırım diyen varsa cezası bellidir, sonuçlarına katlanacaktır. Uyarıyorum, Sayın Bozdağ buna çok dikkat etsin. 81 ilde basın açıklaması yapan malum bir sendikanın başkanı da durum muhasebesi ve özeleştiriyi yapacak milliliği göstersin."
Ama bu ağır sözleri söylediği zamanlarda Erdoğan’dan sert cevaplar da almıştı. Erdoğan, Bozdağ’a sahip çıkmıştı.
Ama iki yıl sonra bugün ne Erdoğan ne de AK Parti’den bir ilçe gençlik kolları başkanı bile Arınç’ın “aslı ve nesli”ne yapılan bu tuhaf göndermeye bir şey diyemeyecek.
2009’da, 2014’de hatta 2018’de söylendiğinde ırkçılık olarak ayıplanacak bu konuşma 2020 yılında söyleyenin yanına kar kalacak.
Çünkü artık bu o kadar da ayıp değil.
Bugün AK Partililerin çoğunluğu kendilerini, çok daha “büyük ve kutlu” bir davada müttefikleri olan Bahçeli’ye, AK Parti’yi kuran üç kişiden biri olan Arınç’tan daha yakın hissediyor.
Hatta 25 yıl Ankara’yı yönetmiş Melih Gökçek, Bahçeli’nin bu sözlerini paylaştı, “Merak ettim, Arınç’ın aslı ne nesli ne” diye sordu.
Bunu sadece “parsel parsel arsa” tartışmasından kalan kiniyle de yapmıyor muhtemelen.
Sahiden de Bahçeli gibi düşünüyor.
Ve yalnız değil.
Yalnız olmadığını anlamak için İmamoğlu’nun Pontusluğu ve Rumluğu üzerine son bir yılda AK Parti cenahında edilen lafları, yazılan yazıları hatırlamak bile kafi.
Daha beş yıl önce milliyetçiliği ayaklarının altına aldığını söyleyen AK Parti’nin bakanlarından, milletvekillerinden, Cumhurbaşkanı’na en yakın isimlerden “Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır” ,“Rabbim Türk’ün şanını yüceltsin” gibi sözler duymak artık hiç şaşırtıcı değil.
Bir zamanların İslamcılarının milliyetçilik ve kavmiyetçiliğe karşı hassasiyetlerinden geriye pek bir şey kalmadı.
Artık kimse Babanzade Ahmet Naim’in “İslam’da Kavmiyetçilik Yoktur” risalesini hatırlamıyor.
90’larda İslami kesimin en ileri, demokrat dergileri olan Girişim’i, Yeni Zemin’i çıkarmış Mehmet Metiner’in Çakıcı’nın Kılıçdaroğlu’na aleni tehdidini tevil edecek hale gelmesi sadece ona has bir savrulma değil.
AK Parti’ye yakın entelektüellerin ve tabanının çok önemli bir kesimi Cumhur İttifakı süresince milliyetçileşti, devletçileşti, bir kısmı da bunun doğal sonucu olarak MHP’lileşti.
Devletin sahibi olmak, terörle mücadele, dışarıdaki operasyonlar, laik, liberal ve sol düşmanlığı bu söylemin gücünü artırdı.
Küçük ortak olmasına rağmen MHP baskın ve sert ideolojisiyle daha muğlak, köşesiz bir ideolojik çerçeve üzerine kurulu AK Partilileri içine doğru çekti, çekiyor.
Ama esas kayışı zaten rakamlar anlatıyor.
31 Mart 2019 yerel seçim sonuçları manzarayı net biçimde ortaya koymuştu.
MHP, Cumhur İttifakı kapsamında olmayan illerden Erzincan, Karaman, Amasya, Çankırı, Kastamonu, Karabük, Bartın, Kütahya ve Bayburt'ta belediye başkanlıklarını AK Partili adaylara karşı kazandı.
2014 yılında bu illerden sadece Bartın ve Karabük MHP’nin elindeydi.
AK Parti’nin kalesi olan Rize’de bile MHP, Çayeli, İkizdere ve Derepazarı gibi ilçelerde başkanlıkları AK Partili adaylara karşı, eski AK Partili adaylarla kazanabildi.
MHP, AK Parti’ye ders vermek isteyen, bir nedenle küsen seçmenin çok rahat gidebildiği bir parti haline geldi.
Oy oranı yüzde 10’ların biraz üzerindeyken, içinden yüzde 10’u aşan İyi Parti gibi bir parti çıkmasından sonra bile hala MHP’nin yüzde 10’larda kalabilmesini belki matematik açıklamıyor ama AK Parti’den kayan bu oylar açıklıyor.
Artık AK Parti ve MHP ortak bir seçmen havuzuna sahipler. Bu iki seçmen kitlesi daha ideolojik olanlar dışında birbirine benzeşiyor. Tabii ki bunun kazananı da daha geniş bir havuzda yüzmeye başlayan MHP oluyor.
Ekonomik krize, Gelecek ve DEVA partilerine rağmen, hala Cumhur İttifakı’nın neredeyse bütün anketlerde yüzde 45-48 bandında kalmasının sırrı da burada gizli.
AK Parti’den kopan oyların bir kısmı MHP’ye gidiyor.
ADHOC araştırmadan Ulaş Tol, Perspektif sitesindeki yazısında bunu şöyle açıklıyor:
“Evet AK Parti’de düşüş var ama hâlâ Cumhur İttifakı’nın oyu %45-48 bandında (hatta kimi şirketler daha da yüksek buluyor). Bir başka deyişle, AK Parti çoğunluk enerjisini kaybetti ama hâlâ açık ara birinci parti...Kopuş dinamiğinde diğer bir ilginç durum ise AK Parti ve MHP’nin oy kaybı toplamının Cumhur İttifakı oy kaybından daha fazla olması ve MHP’nin oy oranında önemli bir değişim olmaması. Bunun sebebinin AK Parti’den kopan kesimlerin bir kısmının ya da rahatsız olup da kopuş eşiğinde olanların, bahsettiğimiz adressizlik sendromu nedeniyle, zaten içerden gördüğü MHP’ye yönelmesi. AK Parti’den yola çıkıp MHP’de mola veren (kalıcı olmadığı söylenebilecek) bu oylar sayesinde, MHP, kendisi de önemli bir oy kaybetme eğilimine girmiş olmasına karşın, henüz oy oranlarını muhafaza ediyor.”
Bu, Cumhur İttifakı halindeyken olan akış.
Ya MHP, Cumhur İttifakı’ndan ayrılırsa ve bu ayrılığın sebebi Demirtaş, Kavala, Kürt meselesi gibi bir milliyetçi hassasiyetlere dokunan bir konu olursa, son beş yıldaki propagandayla MHP’lileşmiş, milliyetçileşmiş AK Parti seçmeninin bir kısmı kimi seçer?
Aslında Erdoğan ve Abdülhamit Gül’ün reform çıkışları için bir ön açma olabilecek Arınç’ın konuşmasına AK Parti cephesinden, kitlesinden, trollerinden, gazetecilerden gelen sert refleks bu konuda bir fikir veriyor.
Yani MHP’ye olan mecburiyet sadece matematiksel bir ittifak mecburiyeti değil, aynı zamanda kopuşun maliyetinin daha büyük olmasından duyulan endişeden de kaynaklanan bir mecburiyet.
AK Partililik uzun süredir artık AK Parti seçmenini kesmiyor. O yüzden pek çoğu kendisini AK Partili değil, Reisçi olarak tanımlıyor. MHP bu Reisçiliğin duygularına daha iyi hitap eden bir parti.
MHP’nin temsil ettiği milliyetçi devletçilik, yabancılara ve farklılıklara düşmanlık bu ülkedeki fabrika ayarımıza çok yakın bir pozisyon.
“Gavur”a karşı hınç duygusu, bölünme korkusu, devlete aşırı sadakat, ataerkillik neredeyse içgüdüsel siyasi pozisyonlar.
AK Parti kitlesinin de uzun yıllar törpüledikleri bu ‘hasletleri’ son beş yılda gelişti, daha baskın hale geldi.
Yani AK Parti, kendi kendine yarattığı bu aşırı milliyetçi, devletçi, güvenlikçi, içe kapanmacı söylemin esiri haline gelmiş durumda.
Belki de esiri demek artık doğru değil, artık AK Parti böyle bir parti. Hatta AK Parti bile değil, AK Parti seçmeni böyle bir seçmen.
Erdoğan’ın “şimdi reforma dönüyoruz”, “şimdi tekrar geleceğimizi Avrupa’da görüyoruz” pragmatizmini bile kaldıramayacak, onunla birlikte hareket etmesi her geçen gün zorlaşan bir katılaşma içinde AK Parti kitlesi.
Yani AK Parti artık, 2001’de Arınç’ın kurucusu olduğu parti değil. AK Partililer de ona oy verip, Meclis’e gönderen aynı seçmenler değil.
Bir organize suç örgütü liderinin gün aşırı övülmesinden, insanların kökeni üzerinden siyasi analizler yapılmasından o kadar da rahatsız olmayan, bunu daha büyük kutsal ve milli davalar için rahatça meşrulaştırabilen, her türlü itirazı susturulması gereken fitne olarak gören insanların çoğunlukta olduğu bir parti artık AK Parti.
Arınç, AK Parti içinde, eski AK Parti’yi temsil eden son isimlerden biriydi.
Dün hatıratı ve verdiği röportajlarda AK Parti’nin devletleşmesini, milliyetçileşmesini ve Kürt siyasetini eleştirdiği için disipline sevk edilen eski Diyarbakır milletvekili İhsan Arslan da o kurucu değerleri temsil eden isimlerden biriydi.
İkisinin de ısrarla parti içinde kalma, itirazlarını içeriden dillendirme çabasının ne kadar beyhude olduğu son olaylarla birlikte ortaya çıktı.
Artık içeride ikisinin eleştirilerini dinleyecek hatta anlayacak pek kimse kalmadı, fikirleri muhtemelen demode bulunuyor.
Belki Arınç, Cumhurbaşkanlığı istişare kurulundan istifa ederken AK Parti’den istifa etmediğinin altını çizdi ama AK Parti zaten çoktan o ve diğer kurucularından istifa etmişti.
Partinin kurucuları için bunu kabul etmek kolay değil ama artık Arınç’a değil, Bahçeli’ye yakın bir AK Parti var.
.28/11/2020 03:17
Bırakırsan reform olur 68 Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK Parti grubunda, Demirtaş, Kavala, Arınç’ın her ikisi hakkındaki sözleri derken sözü Anayasa’nın 138. maddeye getirdi ve şöyle dedi:
“Buradan yargıya sesleniyorum… Diyorum ki; değerli yargı mensupları Anayasa’nın 138. maddesi beni ne kadar muhatap alıyorsa aynı şekilde benim dışımdakileri de muhatap alıyor. 138. maddeyi eze eze kullananlara karşı gereğini neden yapmıyorsunuz? Gereken adımları neden atmıyorsunuz? Size birilerinin talimat verme hakkı var mı? Benim ne kadar talimat verme hakkım yoksa, ana muhalefettekilerin de talimat verme hakkı yok. Bunun dışındakilerin de talimat verme hakkı yok. Bu talimatlar verilirken niçin gereğini yapmıyorsunuz? Bunu söylemek zorunda kaldım. Atılan adımlar karşısında yargının sessiz kalmasını ben kabullenemiyorum.”
Hemen açıp Anayasa’nın 138. maddesini okuyanlar yargı mensuplarını bu maddeyi uygulamak için göreve çağırmanın tuhaflığı hemen fark ettiler:
“MADDE 138. – Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.
Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.
Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”
Ankara Hukuk Fakültesi’nden Doç. Dr. Cüneyt Ozansoy da Erdoğan’ın bu çıkışı üzerine sosyal medya hesabından Anayasa’nın 138. maddesini paylaştı ve şöyle dedi:
“Sayın Cumhurbaşkanı. Bir hukuk hocası olarak, içtenlikle dileğimdir: Reform gibi bir isteğim yoktur. Sadece mer'i Anayasaya uymanızın yapılacak en büyük reform olacağı inancındayım. Bu dilek dışında da, bir gücüm yoktur.”
Yargıdaki sorunların sadece iktidarın yargıya müdahalesi yüzünden meydana geldiği, hakimlere ve savcılara bırakılsa her şeyin düzelebileceği fazla iyimser bir bakış açısı ama
bugün iktidarın bile yargı reformu diyerek şikayet ettiği pek çok yanlış yargıya siyasi müdahalelerin eseri.
Mesela FETÖ davaları.
2017’de Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin verdiği karar içtihat haline gelebilseydi, bugün FETÖ davalarında savcılar esnafların, ev hanımlarının, öğretmenlerin, öğrencilerin peşinde koşmazdı.
Neydi o karar?
Burdur’un Ağlasun İlçesi’nde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nde mühendis olarak görev yapan Hakan Ö. darbeden sonra gözaltına alınmıştı. Hakkında FETÖ üyesi olmaktan dava açıldı. Deliller çocuğunu örgüte müzahir okullara göndermek, sohbetlere katılmak ve örgüt gazetesine abone olmaktı. Ama mahkeme FETÖ davalarının çoğunda olduğu gibi üyelikten 6 yıl 3 ay hapis cezasını verdi. Dava Yargıtay 16. Daire’nin önüne gitti. Daire, “organik bağ yok, hiyerarşi içinde değil, talimat, emir yok, sempati ve iltisak örgüt üyeliğine yetmez” diyerek cezayı bozdu. İçtihat olabilecek, mahkemeleri kalıp olarak değil, dosyaya göre karar vermeye cesaretlendirebilecek bir karardı.
Ama öyle olmadı.
Çünkü çok tuhaf bir şey oldu. Yargıtay’ın bu kararı üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman, medyaya konuştu, “Yargıtay 16. Ceza Dairesinin aldığı kararın doğru olmadığını düşünüyorum. Ben umudumu koruyorum. Değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Bizi şu aşamada etkilemez. FETÖ ile mücadele kararlı bir şekilde devam edeceğiz” dedi.
Kocaman, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 1999’da üç ay hapis yattığı Pınarhisar’daki savcısıydı. Yıllarca bu referansla bakanlık görevleri yapmış, 2017 yılında, 15 temmuz gecesi darbecilere yönelik ilk tutuklama kararını çıkaran başsavcı yerine bu kritik göreve atanmıştı. Herkes Cumhurbaşkanı’na yakınlığını biliyordu. O yüzden onun bu muhtıra gibi açıklaması, Beştepe’nin görüşü olarak algılandı. Yargıtay’ın kararı mahkemeler için bir içtihat olamadı. Daha sonra Yargıtay’ın verdiği başka kararlar da o yüzden yeterince bağlayıcı olamadı. Binlerce insan bu kriterlerle hapis yattı ve hala yatıyor.
Mesela Osman Kavala davası.
Kavala’nın önyargılar, komploculuk, siyasi husumetten ibaret iddialarla tutuklanmış olduğunu, iktidar medyasında yapılan yayınları, Cumhurbaşkanı’nın “Kızıl Soros”lu açıklamalarını bir tarafa bırakalım.
Ama eğer bu siyasi müdahale ve oluşturulan baskı atmosferi olmasaydı, Anayasa Mahkemesi, daha Mayıs 2019’da mahkemenin raportörünün “hak ihlali var” raporuna uyar, başkan ve beş üyenin yaptığı gibi diğer üyeler de hak ihlali kararı verir, Kavala tutuksuz yargılanabilirdi.
Aralık 2019’da AİHM’in Kavala için verdiği “siyasi nedenlerle tutuklu, derhal tahliye edilsin” kararını, normal prosedüre uygun olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na bağlı hakimler uygulasaydı, yine bugün bir Kavala sorunu olmazdı.
Hadi, orası da olmadı. Şubat 2020’da Kavala yargılandığı Gezi Davası’nda beraat ettikten sonra en temel hukuki kurallara uygun olarak serbest bırakılsaydı, hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na bağlı savcılar ve hakimler yeni bir suçlamayla tutuklama kararı çıkarmasaydı, yine bugün yargının Kavala diye bir sorunu olmazdı.
Hatta o tutuklamanın bir ay sonra dolan süresi sadece dikkate alınıp, bu kez casusluktan tutuklama diye bir şey icat edilmeden tahliyesine karar verilseydi de...
Mesela Demirtaş meselesi.
Yine 2018’de AİHM’in verdiği “hukuki değil siyasi saiklerle tutuklu, tahliye edilsin” kararı uygulansaydı, yani normal hukuki prosedür hayata geçirilseydi ya da Eylül 2019’da yargılandığı mahkemede hakkında verilen tahliye kararı üzerine ceza aldığı diğer davadaki tutuklu kaldığı süre de hesaplanarak tahliye edilmesi gerekirken, konuyla ilgisiz Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından aynı gün açılan soruşturma ve verilen tekrar tutuklama kararı olmasaydı da, yargının bir Demirtaş sorunu olmazdı.
Mesela Ahmet Altan.
Kesilmiş videolara dayanan, önyargılı iddialarla daha 2016’da ilk gözaltına alındığında mahkemenin verdiği tutuksuz yargılama kararı, o gece oluşturulan siyasi baskıyla yeniden bir tutuklama kararına dönüştürülmeseydi ya da 2019’da Yargıtay’ın müebbet hapis cezasını bozması sonrası, mahkemenin verdiği tahliye kararına müdahale edilmeseydi, yazdığı bir yazı gerekçe gösterilerek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın harekete geçip hakkında bir gün sonra yeniden tutuklama kararı verilmeseydi, yani normal hukukun çalışmasına izin verilseydi, bugün hapiste olmazdı.
Kesilmiş biçilmiş videolarla yıllarca hapis yatan Alparslan Kuytul’dan, lokum kutusu devirmekten hapse atılan Boğaziçili öğrencilere kadar liste uzatılabilir.
Bütün bu süreçlerde yargıya bu siyasi altın dokunuşlar olmasaydı, bugün yargı kendi meselelerinin bir kısmını kendi kendine çözmüş olurdu, bugün yargı reformuna da ihtiyaç duyulmazdı.
O yüzden ekonomi için, Batı’ya iyi fotoğraf vermek için başlayan ve şu ana kadar retoriğin ötesine geçmeyen hukuk reformu girişiminde dün HSK’nın attığı adım o yüzden en kritik ve en sahici reform adımı oldu.
Bütün bu davalarda kritik roller oynamış, siyasi müdahaleye alan açmış, insanın okurken utandığı siyasi önyargı, komplo teorileri üzerine kurulu iddianamelerin yazıldığı Ankara ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcıları Yargıtay üyesi yapılarak yargının iki ana karar mekanizmasından çekildi.
Yargıyı yakından takip edenler çok kritik iki taşın yerinden oynatıldığının farkında. Üstelik uzun süredir bu iki taşı Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de yerinden oynatamamıştı. Albayrak’ın istifası sonrası bu mümkün olabildi.
Bu iki atama hakimlere ve savcılara, pek çok laftan ya da Latince özdeyişten daha çok şey söylüyor.
Fakat bu atama ancak beraberinde yargıya şu mesaj verilirse bir reform adımı olabilir:
Mevcut hukukun doğal akışında işlemesine müdahale edilmeyecek.
Önümüzde doğal akışına bırakırsan kendiliğinden reform olabilecek bir hukuki takvim var.
Mesela Anayasa Mahkemesi’nin önünde bir af kararı var.
Mahkeme, şekil yönünden inceleyip sorun yok dediği af kanununu, yakında eşitlik açısından da inceleyerek bir karar verecek. Eğer siyaset gölgesi mahkemenin üzerine düşmezse, bu karar 1973’de, 1999’daki gibi bir iptal kararı olabilir.Affın kapsamı darbe, cinayet ve örgüt liderliği gibi suçlar dışında yatan siyasi suçlara doğru genişlerse, bu en kestirme reform adımı olur.
Yine Aralık ayında Demirtaş kararı AİHM’in Büyük Dairesi’nin önüne gelecek. Orada çok muhtemelen hak ihlali ve acil tahliye kararı kesinleşecek, eğer yerel mahkeme yine arkasına siyasete alıp bu karara direnmezse bir mesele daha hukuki süreç içinde doğal olarak çözülebilir.
Kavala’nın ikinci tutukluluğuna yönelik bireysel başvuru da AYM’nin önünde. İlk oturumu, o güne hemen iddianame yetiştirilince ertelenmişti. Burada da hakimler sadece dosyaya bakarak kararlarını verirse, herhalde hakimlerin çoğunluğu AYM başkanının gördüğü hak ihlalini bu kez görecektir.
Ahmet Altan’la ilgili Yargıtay’ın kararının dikkate alınması, Enis Berberoğlu ile ilgili AYM kararının uygulanması, FETÖ tutuklularıyla ilgili Yargıtay içtihatlarının dikkate alınması, yani sadece mevcut hukukun işletilmesi sorunların çözümü için yeterli olacaktır.
Bütün bunlar olurken iktidara düşen de tek bir görev var: Hiçbir şey yapmamak.
Aslında isteyene reform yapmak bu kadar kolay...
.30/11/2020 11:05
“Demokrasi havariliği” suçlaması aslında neyi teşhir ediyor? 82 Avustralyalı askeri hakim tümgeneral Paul Brereton, 2019 yılının Temmuz ayında Afganistan’ın başkenti Kabil’e indiğinde, seyahatinin amacını Kabil’deki Avusturalya Elçiliği ve Avustralya Savunma Bakanlığı’ndan bir kaç kişi dışında kimse bilmiyordu.
Babası da 2. Dünya Savaşı’nda yenilen Japon askerlerini, işledikleri katliam ve tecavüz suçları için yargılamış askeri mahkemenin hakimlerinden biri olan Brereton, Avustralya ordusu (ADF) adına 2016 yılından beri yürüttüğü gizli bir soruşturma için buradaydı.
Avusturalya, ABD’nin Afganistan işgaline 2001 yılında katılmış, 2015 yılına kadar askerleri Afganistan’da savaşmış, bu 14 yıl boyunca 41 Avustralyalı asker Afganistan’da öldürülmüştü.
Bu çok fazla savaş tecrübesi olmayan bir ülke için büyük bir kayıp. Zaten Afganistan savaşı da Avustralya’da “en uzun savaş” olarak anılıyor.
Bu savaşın ön cephesinde Avustralya ordusunun özel kuvvetleri olan SAS (Special Air Service) birlikleri ve komando birlikleri vardı.
Askeri hakim Brereton’un soruşturduğu iddiaların merkezinde de ülkenin en elit bu iki özel askeri birliği bulunuyordu.
İddialar ilk olarak 2015 yılında bir akademik çalışmayla ortaya çıkmıştı. Özel kuvvetler ile komando birlikleri arasındaki sürtüşmeler üzerine Avustralya ordusu, sosyolog Dr. Samantha Crompvoets’den bir rapor istemişti.
Her iki birlikten askerlerle konuşmaya başlayan sosyolog Crompvoets, Afganistan’da yaşanan savaş suçlarıyla ilgili dehşet verici itiraflarla karşılaştı.
Yolda Taliban militanı diye durdurulup öldürülen 14 yaşında çocuklar, verilen askeri kayıplardan sonra teröristleri barındırıyor diye etrafı sarılan köylerde sorguya alınıp başından vurulan, boğazı kesilen köylüler...
2016 yılında bu beklenmedik itirafları rapor haline getirip gizli bir mektupla, bizzat tanıştığı Avustralya Genelkurmay Başkanı Angus Campbell’a gönderdi.
Rapordaki iddialar üzerine Genelkurmay Başkanı Campbell, soruşturma talimatı verdi.
Bu soruşturma için de 63 yaşındaki tecrübeli askeri yargıç tümgeneral Brereton görevlendirildi.
Soruşturma gizli olarak yürütüldü.
Ama ilk bilgiler 2017 yılında bir kitapta yayınlandı.
Kitapta, 2012 yılında üç Avustralyalı askerin öldürüldüğü bir Taliban saldırısının ardından saldırganları aramak için bir Afgan köyünü basan SAS birliklerinin, gözaltına alıp sorguladığı 50 kişiden Ali Can adlı bir köylüyü, elleri arkadan bağlı olarak önce bir uçurumdan atması, ardından başından vurarak öldürmesi anlatılıyordu.
Kitaptaki itirafçı askerin anlatımına göre Afgan köylüyü uçurumdan atan, Avustralya’nın en ünlü ve itibarlı subaylarından biri olan eski SAS komutanı Ben Roberts- Smith’ti.
2013 yılında ordudan ayrıldıktan sonra iş hayatına giren ve başarılı bir işadamı olan Roberts- Smith iddialara karşı avukatlar tutarak kendini savunmaya çalıştı, özellikle sağ siyasetçiler ve medyadan destek gördü.
Aynı yıl soruşturmada elde edilen bazı bulgular, İngiliz ordusunda görev yapmış eski bir subay olan ve Avustralya ordusunda avukatlık yapan David McBride tarafından Avusturya devlet kanalı ABC’ye sızdırıldı.
Türkiye’de tahayyül bile edemeyeceğimiz bir refleksle, ABC Avustralyalı askerlerin Afganistan’da aralarında çocukların da olduğu sivilleri öldürdüğünü gösteren bu resmi belgeleri “Afgan Files” adı altında yayınladı.
McBride hakkında gizli belgeleri elde etmek ve dışarıya sızdırmak iddiasıyla soruşturma başlatıldı (ama tutuklanmadı.)
Üç yıl sonra bu kez Avustralya’da yaşanmış olmasını tahayyül edemeyeceğimiz bir şey oldu ve polis kamu yayıncısı ABC’yi basarak, bu gizli belgeleri bulmak için arama yaptı.
Baskın Avustralya’yı ayağa kaldırdı. ABC belgeleri vermeyeceğini açıkladı, iktidara yeni gelmiş muhafazakar partili İçişleri Bakanı baskının talimatını kendisinin vermediğini söylemek zorunda kaldı. Ülke medyası ve BBC baskını kınayan açıklamalar yaptılar.
Artık yargıç Brereton’un soruşturması açığa çıkmıştı, Avustralya kamuoyunda tartışmalar başladı.
Çünkü söz konusu olan Avustralyalıların toz kondurmadığı, ülkenin en prestijli kurumlarından biri olan ordunun itibarıydı.
İngilizlerle gittikleri savaşlarda hep siper kazdıkları için Diggers (kazıcılar) olarak anılan askerler, Avustralya milli kimliğinin kurucu figürüydü.
Avustralya milli tarihi, Çanakkale’ye savaşmak üzere giden Anzak (Australian and New Zealand Army Corps’un kısaltılması) askerlerinin İngiliz komutanlar tarafından kayalık bir bölgeye çıkarılmalarıyla verdikleri kayıplar ve kahramanlık hikayeleri üzerine inşa edilmişti.
Bu “efsanevi” hikayenin kirlenmemesini isteyenler seslerini yükseltmeye başladılar.
Eski Başbakan Tony Abbott, Afganistan’a binlerce askerini göndermiş, 41 kayıp vermiş Avustralya ordusunun, Taliban gibi bir güçle savaşırken “savaşın belirsizliği ve acımasızlığı” sırasında yaşananlar yüzünden yıpratılmaması gerektiğini söyledi, askerler hakkında hemen hüküm verilmemesini istedi.
Eski Savunma Bakanı, ülkede askerliğin, vatanseverliğin ve kahramanlığın simgelerinden biri haline gelmiş, ülkenin en büyük madalyası Victoria Haçı’nı taşıyan eski SAS komutanı Roberts-Smith’e kefil oldu.
Eski ve muvazzaf özel kuvvetlerden askerlerin, soruşturmaya karşı aralarında örgütlenip, yargıç Brereton’u itibarsızlaştırmak için PR çalışmaları yaptığı daha sonra ortaya çıktı.
Ama yargıç Brereton hakkındaki iddialara hiç cevap vermedi, soruşturmasını dört yıl boyunca gizlilik içinde sürdürdü ve ortaya geçen ay yayınlanan 465 sayfalık rapor çıktı.
Yargıç Brereton’ın 2019 yılı yazındaki Afganistan seyahatinde ne yaptığı da raporla birlikte anlaşıldı. Bu seyahat sırasında Afgan köylerine gitmiş, 55 farklı iddiayla ilgili 400’ün üzerinde Afgan köylüsünün tanık olarak ifadesini almıştı.
Rapordaki 423 tanık arasında itirafçı SAS askerleri ve komandolar da vardı.
20 bin belge, 25 bin fotoğrafın bulunduğu 465 sayfalık raporda 2005-2015 yılları arasında Avustralya özel kuvvetlerinin Afganistan’da karıştığı 55 farklı olay araştırılmıştı.
Rapor, 2009-2013 yılları arasında, Avustralya’nın özel kuvvetleri SAS birliği ve komando birliğinde halen görevli veya emekli olmuş 19 askeri, 39 Afgan mahkum ve çiftçiyi keyfi olarak öldürmekle suçluyordu.
Bunlar iddiaların, ispatlanmış ve delillendirilmiş olanlarıydı.
Cinayetlerin çoğunluğunun nedeni ise şok ediciydi.
Afganistan’a yeni gelen genç SAS askerlerinin ve komandoların acemiliklerini atmaları ve ilk öldürme deneyimlerini yaşamaları için komutanları onlara bu mahkum ve köylüleri öldürtmüştü. Hatta bu “blooding” adı verilen bir geleneğe dönmüştü.
Cinayetleri terör saldırısı gibi gösterip örtbas etmek için cesetlerin yakınlarına, Avustralya ordusunun envanterinde kayıtlı olmayan silahlar yerleştirilmişti.
Savcı Brereton raporunda bu canilikleri ayrıntılarıyla anlattı ve bunlar için “savaş suçu” dedi.
Rapor, okuyup bitirdiğinde Avustralya Savunma Bakanı’nı bile fiziksel olarak hasta edecek kadar şok edici ayrıntılarla doluydu.
Boğaz kesme, işkence, üzerine oturup nefessiz bırakma, bu savaş suçları işlenirken kullanılan ırkçı ya da heavy metal sembolleriyle tam olarak bir delirmişlik halini gösteriyordu.
Bu haliyle raporu yayınlamak, dünyada ABD ordusunun yine ABD medyası tarafından oryaya çıkarılan Vietnam’daki My Lai katliamı ya da Ebu Gureyb cezaevinde yaşanan işkenceler gibi bir etki bırakacak, Avustralya ordusunun itibarını yerle bir edecekti.
Ama iktidarda sağ ve milliyetçi bir koalisyon olmasına rağmen rapor isimler ve fotoğraflar sansürlenerek internette yayınlandı.
Bunla yetinilmedi, Avustralya Genelkurmay Başkanı General Angus Campbell, kameraların karşısına geçti ve bizzat raporun içeriğini anlattı.
Savaş suçlarına karşı ileri sürülen mazeretlerin geçersiz olduğunu, askerlerin bu çiftçi ve mahkumlardan "kendilerince intikam aldıklarına" dair endişe verici kanıtlar olduğunu söyledi.
Ve sonra kendi ordusuyla ilgili sert konuştu:
"Rapor, mevcut çarpık kültürün; askeri mükemmelliyetçiliği, ego ve yetki ile birleştirmeye çalışan bazı deneyimli, karizmatik ve nüfuzlu subaylar tarafından benimsendiğini ve güçlendirildiğini ortaya çıkarıyor. Ayrıca, bu askerlerin himaye edildikleri de anlaşılıyor."
Raporun yayınlanmasıyla Avustralya Başbakanı Morrison, Afganistan Cumhurbaşkanı’mı arayarak derin üzüntülerini bildirdi ve resmen özür diledi.
İddialarda adı geçen muvazzaf askerler ordudan atıldı, bütün askerler hakkında hukuki soruşturma açıldı. Yargılamanın daha uzun yıllar sürebileceği ama suçlu bulunurlarsa Avustralya hukukuna göre 17 yıla kadar hapis cezası alabilecekleri söyleniyor.
Bu korkunç savaş suçu beklendiği gibi bütün dünyada tepkiyle karşılandı, bu olay Avustralya ordusunun tarihine silinmez kara bir leke olarak işlendi.
Bu lekeyi kendi ordusuna doğrudan Avustralya hükümeti ve Genelkurmay’ı sürmüş oldu.
İşte Türkiye’de bu ve benzeri hikayelerin en anlaşılmayan tarafına geldik.
Bu haber Türkiye’de de medyada geniş olarak yer aldı, iktidar sözcüleri ve yorumcular tarafından haklı olarak lanetlendi.
Bu lanetlemeler sırasında “Batı’nın gerçek yüzü”, “işte demokrasi havarileri” gibi genellemeler zevkle kullanıldı.
Ama bu suçu yine Avustralya ordusunun kendisinin soruşturduğu, ortaya çıkardığı ve açıkladığı, iddiaları gazetelerinin, televizyonlarının yazdığı, böyle bir olayın ancak gerçek bir hukuk devletinde, kuvvetler ayrılığında ve bir demokraside mümkün olabileceği gibi ayrıntılara takılmadılar.
Tabii bu bir ihmal değil, bir tercih.
Batı derken bunun içine hem işkenceyle cinayet işleyen özel kuvvetlerden askerlerin hem de bunu soruşturanların, haberlerini yapan gazetecilerin, buna tepki gösteren geniş bir kamuoyunun girdiği öyle üzerinden kolayca atlanılabilecek bir ayrıntı değil.
Üstelik başka bir ülkedeki iktidarın, kendi ordusunun üzerine kara leke sürmek pahasına soruşturup, açıkladığı katliamla parmakları doğrudan “Batı medeniyeti”ne uzatanlar, bunun yakınına dahi yaklaşacak bir soruşturma ve teşhirin Türkiye’de ya hayal bile edilemeyeceğini ya da bedelinin müebbet hapislik bir suç olduğunu unutmuş da olamaz.
Daha 1915 için bile askeri arşivlerini açamamış, 1938’de Dersim’de yaşananlarla bile yüzleşememiş, 1994’de kendi vatandaşlarının yaşadığı köyleri jetlerle bombalayıp, 39 insanın ölümüne neden olduğu 26 yıl sonra ancak bir AİHM kararıyla ortaya çıkabilmiş, 2011’deki Uludere Katliamı için tek bir kişinin, tek bir rütbesinin dahi sökülmediği bir ülkede yaşarken başkasının savaş suçuna bu kadar hararetle parmak uzatmak için ya ülkende yaşanan suçlarla ilgili de devletin pozisyonu dışında bir yerde duruyor olman ya da utanma hissini kaybetmiş olman gerekir.
Genelde başka ülkelerdeki insan hakları ihlalleri karşısında en hararetli kınamalara girişenler ikinciler oluyor.
Zaten, devlet sırrını açıkladı diye gazetecilerin en ağır hapis cezalarını aldığı, linç edildiği bir ülkede yaşarken, Avustralya devlet kanalı ABC’nin, kendi ordusunun savaş suçlarını açıklayan belgeleri yayınladığı için aranmasını basın özgürlüğü ihlali diye kınamak başka türlü mümkün olamaz.
Tabii bunu yaparken onları esas heyecanlandıran basın özgürlüğü ya da insan haklarının ihlal edilmesi değil, basın özgürlüğü, insan hakları devletlerin elinin kiri.
Onları esas heyecanlandıran Batı’da yaşanan kötülükleri Batı’nın topyekûn kötülüğüne, bizim ise topyekün iyiliğimize delil göstermek, demokrasi, insan hakları gibi değerlerin içinin boş olduğunu ispatlamak ve böylece içerideki hak ihlallerini, “bunlar Batı’da da oluyor” parantezine sokup meşrulaştırmak...
En son Fransa’da Macron hükümetinin Meclis’ten geçirdiği, polislerin görüntülerinin çekilip, yayınlanmasını yasaklayan, para ve hapis cezaları getiren yasa tasarısını, Fransız polisinin artan şiddet vakalarını da aynı saklayamadıkları kaygılarla haberleştiriyorlar.
Fransa’da Meclis’ten yeni geçirilen yasayla iktidara verilen yetkinin, Türkiye’de yıllardır zaten polis şiddetini görüntüleyen gazetecilerin ellerinden fotoğraf makinelerini zorla almak, evlerini basmak gibi yöntemlerle uygulandığının, olmadı Terörle Mücadele Yasası’ndaki “açık kimliklerini yayınlamak suretiyle terör örgütüne hedef göstermek” suçuna sokulup gazetecilere hapis cezaları verildiğinin örnekleri bir Google mesafesinde.
Aynı yasada yer alan ve Fransa’yı ayağa kaldıran polislerin gösterileri drone ile izlemesi gibi uygulamalar için bizde ayrıca kanuna bile gerek yok. Böyle bir yasayla basın özgürlüğünün riske girmesine ve polis şiddetine karşı sokaklara dökülecek 100 bin vatandaş da...
Avustralya’ya ve Fransa’ya bakarken bir miktar mahcubiyet duyabilmek için, daha geçen hafta bir mitinge girerken vurulan bir gencin davasında beraat kararı çıktığını, daha bir ay önce köylerinden helikopterle gözaltına alınıp gözlerini yoğun bakımda açmış, biri uğradığı işkence sonucu hayatını kaybetmiş 70’li yaşlarında iki köylü için henüz bir soruşturmanın dahi açılamadığını, bunu ilk haberleştiren dört gazetecinin ise hapiste olduğunu, İçişleri Bakanı’nın daha geçen hafta, hayatını kaybetmiş köylü için işbirlikçi dediğini hiç unutmamak gerekir.
Kendi ülkelerindeki insan hakları ihlalleriyle ilgili tek kelime edemeyenlerin başka ülkelerin insan hakları ihlalleri karşısında kapıldıkları hiddetin ikiyüzlülük olduğunu da...
Batı’da da Doğu’da da devletlerin suçlar işleyebileceğini, insan hakları ihlallerine imza atabileceğini ama hem Batı’da hem de Doğu’da bunlara karşı çıkan, bunlarla mücadele eden kurumların, insanların olduğu gibi yalın bir hakikati kabul etmek kolay değil. Batı’daki insan hakları ihlalleri karşısında “insan hakları ve demokrasi havarisi” kesilirken, kendi ülkesindeki haksızlıkları eleştiren, sorgulayan, “insan hakları ve demokrasi havarileri”ni ihbar eden Yehuda’ya dönüşenler için fazla karmaşık bir dünya bu.
“İşte demokrasi ve insan hakları havalarilerinin gerçek yüzü” diye heyecanla parmaklarını uzatırken neyi teşhir ettiklerini de o yüzden fark edemiyorlar.
.02/12/2020 11:22
Boğaz’da Körfez usulü reform 40 Başlıktaki büyük harfli Körfez’den kasıt evet Körfez ülkeleri. Ama konunun İstinye’deki Katar Caddesi üzerinde geçen Cuma günü alışverişe çıkan Katar’la bir ilgisi yok.
Körfez’e doğru gitmeden önce Boğaz’ın kenarında geçen hafta reform için yapılanlara bakalım.
Dolmabahçe’de, açılım süreçleri toplantılarına ev sahipliği yapmış eski Başbakanlık yeni Cumhurbaşkanlığı ofisi, reform toplantılarına da ev sahipliği yapıyor.
Adalet Bakanı, Hazine ve Maliye Bakanı, Merkez Bankası Başkanı burada önce TÜSİAD heyetiyle iki saat boyunca reformu konuştu.
TOBB heyetiyle yapılan reform buluşmasında bakanların sayısı altıya çıktı.
Bir sonraki gün bu kez Adalet Bakanı ve Cumhurbaşkanı Sözcüsü Türkiye’deki azınlık cemaatlerinin liderleri ve vakıf temsilcileriyle bir reform toplantısı daha yaptı.
Uzun süredir dertlerini dinlemek için pek kimseyle görüşüp, istişare etmeyen iktidarın yolunun uzun yıllar sonra yine Boğaz’ın kenarındaki “açılım” ofisine düşmesi tek başına bir reform sayılabilir.
Ama bahardan kalma bir havada Boğaz’da iş dünyası ve azınlık cemaatlerinin liderleriyle reform konuşulurken, Ankara’daki hava yine karasal, kurak ve soğuktu.
Erdoğan ve Bahçeli’nin konuşmalarıyla reformun sınırları çizildi, açılımın Kavala, Demirtaş’a kadar uzanmayacağı, zaten var olmayan Kürt sorununa asla değmeyeceği deklare edildi, samimi bir reform konuşması yapan Bülent Arınç’ın istifaya zorlanması, Kürt meselesi ve milliyetçilik merkezli eleştirileri yüzünden İhsan Arslan’ın disipline gönderilmesiyle açılımdan daha fazla açılacakların da gözleri korkutuldu.
Ama önceki akşam Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın pandemideki yeni yasakları açıklayacağı için Türkiye’deki bütün evlerde açılan konuşmasının, film öncesi uzayıp bitmeyen reklam kuşakları gibi olan ve haberlerde Katar ve CHP yorumlarının gölgesinde kalmış şu bölüm, bu hukuk ve demokrasi reformunun muhatabının, hukuk ve demokrasiye en çok ihtiyacı olan muhalifler de olmadığını gösterdi:
“Asırlık oyunları bozan, alt üst eden, zihinlere vurulan asırlık zincirleri kıran Türkiye’ye bunun bedelini ödetmek isteyen olacaktır. Ülke ve millet olarak bunların hepsini de göğüslemeye evelallah hazırız. Bizi asıl üzen içerde ortaya çıkan tuhaf manzaradır. Türkiye’de ekmeğini yiyip vatanına düşmanlık besleyen, sefasını sürüp insanını sevmeyen bir kesim var. Bunlar zahirde demokrat, insancıl, hoşgörülü gözükür, hakikatte faşistin, darbecinin, vesayetçinin önde gidenidir. Bunlar çok çalışır gözükür ama hiçbir şey üretmek. Bunlar çok konuşur ama hiçbir şey söylemez. Bunlar dünyayı çok bilir gibi davranır ama hiçbir şeyden haberi yoktur. Bunlar yalanda ve iftirada sınır tanımaz ama sıra gerçeklere gelince hemen arkasını döner. Bunlar demokrasiyi milletin iradesinde değil, yurt dışından gelen sinyallerde arar. Bunlar etrafına kin ve nefret saçmaktan kalbi kurumuş, dili çatallaşmış bir güruhtur. Ülkemizin ufkunu gölgeleyen, enerjisini emen, havasını kirleten, suyunu bulandıran bu anlayışın demokrasimize ve kalkınmamıza maliyeti en az yarım asırdır. Millet kendilerine hak ettikleri cevabı vermiştir ama onların gündemi hep başkadır. Sandık mühendisliği hesaplarına öyle dalmış durumdalar ki milleti görecek halleri yok.”
Erdoğan’ın konuşmasında adlarını vermediği ama her cümlede “bunlar” diye kulağı çınlatılan, “onlar” gizli zamiri arkasına saklananların sadece muhalefet partilerindeki siyasetçiler ya da muhalif gazeteciler olmadığı açık.
Bahsedilen “onlar”ın, “bunlar”ın “güruhun”, “kesimin” içine ülkenin yarısını sığdırmak mümkün.
Mesela “Bunlar çok çalışır gözükür ama hiçbir şey üretmez” cümlesini duyunca İstanbul’da reform toplantıları yapılan iş insanları da şöyle bir irkilmiştir.
Bu Erdoğan’ın irticalen yaptığı bir miting konuşması da değil. Prompterdan okudu, anlık değil, üzerine düşünülmüş cümleler.
Bu da meseleyi daha girift hale getiriyor.
Cumhurbaşkanı bütün ülkenin izlediği bir konuşmada sınırları belirsiz, kalabalık bir kitleye “ekmeğini yiyip vatanına düşmanlık besleyen”, “önde gideni”, “kalbi kurumuş, dili çatallaşmış güruh”, “bunların hiçbir şeyden haberi yoktur”, “havasını kirleten, suyunu bulandıran” dedi.
Bu konuşmada “bunlar”, “onlar” diye bahsedilenler, o reformların esas muhatabı olacak, ifade hürriyeti, medya özgürlüğüne en çok ihtiyacı olanlar, hukukta reforma neden olan hukuksuzlukların en çok mağduru olanlar, yani ülkenin muhalifleri...
Muhaliflere bakınca, iflah olmaz insanlar, kalbi kurumuş, dili çatallaşmış bir kitle gören, onlardan yazılı bir konuşmada bile “Türkiye’de ekmeğini yiyip vatanına düşmanlık besleyen, sefasını sürüp insanını sevmeyen bir kesim” diye bahseden bir iktidarın muhaliflerin hakkını, hukukunu korumak için sahici bir reform yapması mümkün mü?
Şu cümleden haklarında suçlama yapabilmek için delile bile ihtiyaç duyulmadığını, demokrat, insancıl ve hoşgörülü olmanın bile, kötü olmaktan onları kurtarmadığını anlıyoruz: “Bunlar zahirde demokrat, insancıl, hoşgörülü gözükür, hakikatte faşistin, darbecinin, vesayetçinin önde gidenidir.”
“Önde gidenidir” ya da “sinyal” gibi kelimelerin yazılı bir metne girmesi sınıfsal, sosyolojik arkaplanı olan çok derin bir öfkeye, kıyıcı bir rövanş arzusuna, kırılması zor önyargılara işaret ediyor.
Zaten “En az yarım asırdır, suyu bulandıran, havayı kirleyen bir anlayış” ile herhangi bir diyalog, uzlaşma da mümkün olmaz, onu sadece yok etmek gerekir.
Bu konuşmayı hazırlayanlar muhtemelen daha önceki “hukuk reformu” vurgulu, “yerimizi ve geleceğimizi Avrupa’da görüyoruz” konuşmalarını da yazanlar olmalı.
İşte bütün bu mesajlar arasında bir çelişki görmeyen reformculuğa, Körfez usulü reformculuk diyoruz.
Çok uzun süredir reform kelimesi onların tekeli altında.
Beş yıl öncesine kadar Arap Baharı ile başarısız devrimler yaşayan Arap dünyasında şimdi reform zamanı!
Bu reform döneminin yeni reformist liderleri de Körfez şeyhleri.
Bir şeyhlik olan BAE’nin ABD Büyükelçisi’ni, Suudi Arabistan’ın ya da Bahreyn’in dışişleri bakanlarını Amerikan televizyonlarında izleyince bir TedTalks ya da Davos toplantılarında bir konuşmacı izlermiş gibi bir hisse kapılabilirsiniz.
Üzerinize reform, tolerans, açıklık, birlikte yaşamak, iyi yönetişim, hesap verilebilirlik, şeffaflık, inovasyon kelimelerini boca ediyorlar.
Bir an için bahsettikleri ülkenin üç kuşak babadan oğula geçen şeyhler, krallar tarafından yönetildiği unutuveriyorsunuz.
BAE’de tolerans bakanlığı bile kuruldu. Hatta 2019 yılı tolerans yılı ilan edildi. Papa ülkeyi ziyaret edip, stadyumda ayin yönetti.
Kadınların araba kullanmasına izin vermek, içki satışını serbestleştirmek, meclise kadın üye sokmak, medeni kanunda değişiklikler yapmak, sermayeye kolaylıklar sağlamak, kapitalizmle tam uyum içine girmek, AVM’ler, markalarla tam bir tüketim toplumuna dönmek onları reformist yapmaya yetiyor.
Ama Körfez usulü reformunun asla kapsamına girmeyenler var:
“Bizi neden bu şeyh ailesi yönetiyor” diye soran muhalifler, demokrasi ya da gerçekten siyasi reformları isteyenler ve tabii ki Arap diktatörlerin korkulu rüyası Müslüman Kardeşler...
Onlar insan statüsünde dahi olmadıkları için bütün bu tolerans, iyi yönetişim, açıklık, birlikte yaşamak gibi şık, modern kavramların kapsama alanına girmiyorlar.
Ülkelerindeki Katolik azınlığı Papa’yla bulaştırmak serbest ama Müslüman Kardeşlerin tek bir dernek açması yasak.
En pahalı markaların, ünlü mankenlerle AVM’lerde mağaza açması serbest ama Al Jazeera’nin tek bir muhabir göndermesi yasak.
Körfez reformunun en şaşalı kısmı ise İsrail’le ilişkileri düzeltmek.
Bununla Batı’da kazanamayacakları gönül az.
Elçilikte üç gazeteci daha doğrasalar mesele edilmeyecek kadar geniş bir kredi açıldı onlara.
Tabii ki Türkiye bir Körfez ülkesi değil.
Körfez ülkeleri gibi bu reform paketini Batı’ya satmak için kimsenin almayacağı medya kurumlarını, şirketleri, futbol kulüplerini alacak, PR için etrafa saçacak parası yok
Türkiye’nin reform gibi görünecek laiklik açılımları yapacak hali de yok. O açılımlar 100 yıl önce yapıldı.
Ama ekstradan bu kadar bonus getiriyorsa, bin ayıp örtüyorsa bir İsrail açılımı neden olmasın?
Dün Al Monitor’de Amberin Zaman’ın yazısındaki kaynaklar, Türkiye ile İsrail arasında Türkiye’nin girişimiyle ilişkileri normalleştirmek için gizli görüşmeler yaptığını söylüyorlardı.
Muhalifleri, sahiden yargıyla dertleri olanları kapsamayan Körfez usulü reformu tamamlayacak son adım da bu olabilir.
Muhtemelen Ankara, Mavi Marmara anlaşmasını bile kendi kitlesine anlatmış olmanın özgüveniyle, İsrail’le ilişkileri yeniden düzeltince kaç Osman Kavala’yı hapiste tutma hakkı kazanmış olacağının hesabını yapmıştır.
Ya da Boğaz’da reforma ihtiyaç duyacak kadar büyük dertleri olmayan TÜSİAD’la, TOBB’la, dini cemaatlerin liderleriyle reform toplantıları yapınca, dışarıya Türkiye’den verilecek diyalog, açıklık, birlikte yaşama, tolerans mesajının içerideki kaç ayıbı örteceğini de...
Körfez usulü reformun Boğaz’a gidip gitmeyeceğini, reformun esas hedef kitlesi olan Batılıların bunu sevip sevmeyeceğinden anlayacağız.
En azından, şu ana kadar yapılanlarla “Türkiye’de bir değişim ve reform sürecine girildi” cümlesi dolaşıma sokulmuş gözüküyor.
Batılıların uzaktan görebildiği reformu göremediğiniz için üzülmeyin.
Eğer uslu bir vatandaş olursanız siz de bir gün reformu görebilirsiniz.
.5/12/2020 17:24
Türkiye çöl olmasın! 33 1943 yılında doğduğu Kuhave, Kahire ile İskenderiye arasındaki Tanta yakınlarında, Nil Deltası’na bakan ve herkesin İkinci Dünya Savaşı’nı konuştuğu bir köydü.
Köy ahalisi Müslüman olup Muhammed Hitler adını aldıklarına inandıkları Führer’in onları İngiliz sömürgecilerin elinden kurtaracağına inanıyordu.
Küttab denen Kuran okuluna gitmiş eğitimli babası hariç. O yüzden İngilizlerin kazanacağına inanan baba, savaşın bitmesine iki yıl kala doğan oğluna “Nasr” yani “Zafer” adını koydu. Tam adı: Nasr Hamid Ebu Zeyd’di.
Babası gibi küttaba gitti, 8 yaşında hafız oldu. Küçük hafıza köylüler “Bak hele başımıza ikinci Şeyh Abduh olacak” diye takılırlardı.
Şeyh Abduh, Türkiye’deki İslamcılığı da çok etkileyen, tecdid ve ihya geleneğinin kurucularından Muhammed Abduh’tan başkası değildi.
Köylüler haklı çıkacak, o küçük hafız, Abduh’la benzer yolları izleyecek, yıllar sonra hafızlık töreninin yapıldığı köyündeki camide, hafızlık arkadaşı, hakkında süren linçe katılıp ondan “Kahire Üniversitesi’ndeki şu mürted” diye bahsedecekti.
Küttabı bitirip hameletü’l Kur’an (Kuran hamalı) olan Nasr için babası dinî okul ve sivil okul arasında kararsız kalmıştı.
Önce bir Kıpti okuluna gitti. Sonra sivil bir okula.
Okuldaki hocası Şeyh Abdülaziz, sıradışı bir Ezherli’ydi. Onun sayesinde Don Kişot ve Suç ve Ceza’yla, dünya edebiyatıyla tanıştı.
14 yaşındayken babasını kaybetti. Küçük yaşta yetim kalmak, daha sonra ona iftira attığı iddia edilecek Hz. Muhammed’e ömrünün sonuna kadar sürecek derin bağla bağlanmasına neden olmuştu.
Babası “Ben ölürsem ve senin ertesi günü sınavın varsa, sınava girmelisin” diye vasiyet etmişti ama en büyük erkek çocuk olarak evin yükü omzuna çökmüştü.
On yedi yaşında Tanta Teknik Koleji’nin telsiz bölümünü bitirdi. Ulaştırma Bakanlığı’nda işe girdi. 1948’de İsrail ile çatışmaların yaşandığı dönemde Süveyş Kanalı’nda çalıştı.
Cemal Abdünnasır’ın, 1952 darbesi ile iktidarı ele geçirmesi, bütün Mısır’ı ve Arap âlemini olduğu gibi genç bir öğrenci olan Nasr’ı da etkisi altına almıştı. “Semamı rahat bırak/ yoksa yakar seni o sema” marşları ağzından düşmüyordu.
Bütün Mısır, önce Türkler, sonra Arnavut Mehmet Ali Paşa ve son olarak İngilizlerin ardından Mısır’ın ilk kez bir Mısırlı tarafından yönetilmesinin gururunu yaşamaktaydı.
Ama aynı anda Müslüman Kardeşler’e (İhvan) de gönülden bağlıydı.
Bağlılığı, 1919 Devrimi’nin liberal havasıyla ortaya çıkan Müslüman Kardeşler’in köylerinde bir yardım teşkilatı olarak faaliyet gösterdiği çocukluk günlerine dayanmaktaydı.
Küçük yaşlarda İhvan’ın çocuk örgütlenmesi olan Genç Aslanlar’a gidip gelmeye başlamıştı. Hareketin kurucusu Hasan el-Benna’nın öldürülmesinden sonra yerine geçen Hasan el-Hudeybi bir gün Tanta’ya gelmiş, onun için düzenlenen kutlamada bir çocuğun spor salonunda koşup, yüksek sesle “Allah en büyüktür, ona şükürler olsun” diye bağırması düşünülmüştü. En gür sesli Genç Aslan olarak Nasr seçilmişti. Heyecandan titreyen Nasr’ı tebrik eden Hudeybi, ona bir pusula hediye etti. Ertesi gün İhvan’ın bürosuna giden Nasr, çocuk olmasına rağmen tıpkı Müslüman Kardeşler’dekiler gibi “kardeş” diye hitap ettiği bir okul müdürüne üyelik başvurusunu yaptı.
1952’de Nasır’ın Hür Subaylar cuntası darbesine aslında İhvan da destek vermişti. Ama darbeden sonra Nasır, İhvan’a verdiği sözü tutmayıp, şeriatı ilan etmeyince ve onlara vaad ettiği beş bakanlığı da vermeyince ipler kopmuştu.
Baskılama siyaseti sonunda 1954’de İhvan, Nasır’a yönelik suikast girişiminde bulununca daha büyük tutuklanma dalgası başladı. O kadar ki gözaltına alınanlar arasında 11 yaşındaki Nasr ve babası da vardı. Bırakıldılar.
Ama Seyyid Kutup’un hapsedilmesine karşı çok öfkeliydi.
Seyyid Kutub’a Kuran’ın Gölgesinde ile başlayan ilgisi, Yoldaki İşaretler’deki cesareti nedeniyle hayranlığa dönüşmüştü.
Nasır’a en çok da bu kavgada İslam’ı siyaseten kullandığı için kızıyordu.
Nasır, Müslüman Kardeşler’e karşı El Ezher’i kullanmış, onlara sosyalizmi, Arap milliyetçiliğini, aile planlamasını metheden fetvalar yayımlatmıştı. Sonra 70’lerde bu kez Enver Sedat, aynı Ezher şeyhlerinden pazar ekonomisini, İsrail’le barışı metheden fetvalar alabilmişti.
Seyyid Kutup, 1966’da hapishanedeyken idam edildi. Zeyd, hatıratında Kutub’un bir kitap yazdığı için idam edilmiş bir düşünür olduğu fikrinden vazgeçmedi.
Ama İhvan’a sempatisi ve Seyyid Kutup’a hayranlığı 60’ların sonunda genç bir üniversite öğrencisi iken artık tamamen tükenmişti:
“İnsanların egemenliği ile Allah’ın egemenliği arasında seçim yapmak bana zor gelmemişti. Ama zaman geçtikçe anladım ki Allah’ın egemenliği demek onun adına konuşanlar egemen olacak demekti. Müslüman Kardeşler’in nutuklarında hissedilen ötekilere, “kafir” topluma dönük nefret bana itici geliyordu...Fark ettim ki Kutub’un bir kişinin ve kurumun diktatörlüğünü reddetmesi ve tüm insanların, aha doğrusu tüm mümin Müslümanların eşitliğini savunması sadece görünüşteydi, gerçekte onun modeli totaliter diktatörlüğü de aşıyordu, her türlü insani diktatörlükten beterdi, çünkü daha yüksek bir güce dayanıyordu.”
Yaşadığı başka büyük hayal kırıklıklarından biri de 1967 Altı Gün Savaşları’nda İsrail’e karşı alınan büyük yenilgi olmuştu. Ama bir diğer hayal kırıklığını Mısır halkı için yaşamıştı.
Nasır, yenilginin sorumluluğunu alıp istifa etmiş ama istifa konuşmasından etkilenen Mısırlılar onun göreve devam etmesi için sokaklara dökülmüşlerdi:
“Halkların hayatında insanların hayatındaki gibi belirli anlar vardır ki babanın egemenliğinden kurtulmak gerekir. Freud buna babayı öldürmek der. Halkın özgürleşmek için onu öldürmesi gerekiyordu. Önemli olan bir egemenin yargı önünde hesap vermesiydi. Mısır halkının inisiyatifi ele geçirebileceği bir andı. Ama kahramanlarını kaybetmek istemediler.”
Bitmiş ve tükenmiş Nasır’a beyaz bir sayfa daha açıldı, o da yenilginin suçunu silahlı kuvvetlere yıktı. Baskı politikalarıyla geçen üç yıldan sonra da öldü.
Yerine geçen Enver Sedat, Nasır’ın tam tersine ülkeyi Batı’ya açtı, serbest piyasa adımları attı. Bunun üzerine ordu ve öğrenciler arasında başlayan Nasırcı- Arap sosyalist hareketlenmeyi bitirmek için ise İhvan’la sonu kanlı bitecek bir ittifaka girdi. Gazeteler kurmaya, dernekler açmaya başlayan İhvan üniversitelerde güçlendi. Nasırcılar ile İhvan yanlısı öğrenciler karşı karşıya geldiler. Körfezle kurulan iyi ilişkilerle Vahhabi, Selefi fikirler Mısır’da kök salmaya başladı. Ülke dışarıda ve ekonomik olarak Batı’ya açılırken, içeride İslam’ın Ortodoksi yorumları güçleniyordu:
“Televizyon Sedat’ı düzenli olarak köyü Mit Abul-Kom’da Cuma namazı kılarken gösteriyordu. Sırtında çelebiye vardı ve elinde ağır bir değnek tutuyordu. Zibibe resimlerde açık seçik görülüyordu. Zibibe halk dilinde alındaki koyu renkli yere verilen addı. Bu başın sık sık ve uzun süre secdeye dayandığının çok ibadet edildiğinin bir işaretiydi. Tespih daima elindeydi. Sedat dini politik hedefleri için araç olarak kullanmakta ustaydı.”
Sedat’ın akraba müteahhitleri zengin eden yolsuz serbest piyasacılığı ile fakirleşen halkı dinle teskini önce IMF duvarına, sonra da IMF’nın baskısıyla kesilen gıda sübvansiyonlarıyla başlayan açlığa ve yoksulluğa tepki olarak patlak veren 1977’deki Ekmek Ayaklanmaları’na tosladı.
Bu sırada Zeyd, ilk üç yıl hayal kırıklığı yaşadığı Kahire Üniversitesi’nde Fransa’dan gelen ünlü İslam düşünürü Hasan Hanefi’nin önüne açtığı yeni ufuklarda dolaşıyordu.
Daha sonra ideolojik olarak karşı karşıya geleceği Hanefi sayesinde Kuran’ın teoloji silahlarıyla yeni kavramlar, tanımlar ve dogmalarla yürütülen politik ve toplumsal bir mücadelenin sahnesi olduğunu keşfetmişti. Master konusu olarak da kendisine Mutezile’yi seçmişti.
1977 yılında ekmek ayaklanmalarının yaşandığı Kahire’si artık onun da barınacak yer bile bulamadığı kasvetli bir şehirdi.
Bir burs bulup ABD’ye gitti. Pensilvanya Üniversitesi’nde önce İngilizcesini geliştirdi, sonra Hanefi’den öğrendiği hermenötik literatürünü keşfetmeye çıktı.
Hermes, Saussure, Gadamer, Dilthey, Heidegger derken Pensilvanya’da İbn Arabi’yi keşfetti.
Arabi’nin yüzlerce yıldır tekfir edilmesine neden olmuş eseri Fütuhatü’l Mekkiye üzerine çalıştıkça Kuran’ı anlamanın ve yorumlamanın tarihiyle karşılaştı. Mutezile’nin, Eş’ariye’nin dünyasını tanıdı.
Tehlikeli sularda dolaşamaya başlamıştı.
13’üncü yüzyıldan bu yana şeyh-i ekber mi, kafir şeyh mi olduğu tartışılan, İbn Teymiyye’nin, Ebusuud Efendi’nin tekfir ettiği İbn Arabi’nin açtığı kapılardan girince Kuran’ı en iyi Arapların anladığı önyargısı da yıkıldı.
Özellikle de İbn Arabi üzerine çalışan Japon İslam alimi Toshiko İzutsu’nın kitaplarıyla tanışınca.
ABD’de geçen iki yıl sonra açık bir zihin ve büyük ümitlerle döndüğü Mısır’da kendisini büyük bir sürpriz bekliyordu.
Ekmek ayaklanmalarına karşı ABD’nin desteğini alarak iktidarını korumak için 1978’de Camp David’de İsrail’le anlaşan Enver Sedat, içerideki tepkileri dindirmek için 1980 yılında da şeriatı ilan etmişti. Ama sonra Müslüman Kardeşler’le arası açılmış, yeniden eline sopasını almış, Eylül 1981’de Eylül Kararları’nı açıklamıştı.
Aralarında entelektüellerin, profesörlerin de bulunduğu 1500 kişiyi bir anda tutuklatmış, kendisine karşı olduğunu düşündüğü binlerce memuru işten atmış, bazılarının görev yerlerini değiştirmişti.
Muhaliflik şüphesiyle görev yeri değiştirilen üniversite hocalarından biri de Zeyd’di. Onca eğitimden sonra Sosyal Yardım Bakanlığı’na memur olarak tayin edilmişti.
Bir ay sonra Enver Sedat öldürüldü.
Zeyd üniversitesine geri döndü ama artık kimsenin ağzını korkudan açamadığı bir ortam vardı.
Bir teklif üzerine önce Sudan’a, ardından da İzutsu’nun da izinden Japonya’ya gitti ama münzevi bir hayat yaşayan ve evinden çıkmayan İzutsu’yla görüşemedi.
1989’da Mısır’a başına büyük işler açacak ünlü kitabı Nas Mefhumu’nu yazmış olarak döndü.
Kitabın temel iddiası şuydu: “Kuran lugavî bir metindir, hitap ettiği kültürle karşılıklı etkileşim içerisinde vücut bulmuştur. O kültürden bağımsız düşünülemez ve o anlaşılamaz.”
Kitap ilk başlarda çok büyük bir tepkiyle karşılaşmadı.
Bu arada İmam-ı Şafii’yi eleştiren bir başka kitabı daha çıkmıştı. Döndüğü üniversitenin bıraktığı gibi olmadığını keşfetmesi uzun sürmedi. 80’ler ve 90’larda tüm dünyada olduğu gibi Mısır’da da İslami hareketler büyümüş, Kahire Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin öğrenci profili de değişmişti:
“Bir çok öğretmen İslam’ı helal ve haramdan ibaret sayıyordu. Bütün evren helal ve harama bölünmüştü. Üniversiteye gelen kuşak da tamamen bu görüşü benimsemişti. Bir çok öğrenci yeni olan her şeyi reddediyordu. Sadece İslami bilimlerde, Kuran ve Hadis konularında böyle değildi bu. Şiir sanatı derslerinde de aynıydı. Derste bir aşk şiirini incelerken 18 yaşındaki bir kız öğrenci ayağa kalkıp İslam’da aşk şiirinin haram olduğunu söylüyordu. Kendimi üniversite onuruna yakışmayan bir düzeye indirmek zorunda kalıyordum. Kuran derslerinde Kuran kendi kültürünün bir ürünüdür dediğimde neler olduğunu tasavvur edebilirsiniz.”
Yine de doçentlikten profesörlüğe terfi zamanı gelinceye kadar büyük bir sorunla karşılaşmamıştı.
1993’de profesörlüğü için hazırlanmış üç bilirkişi raporundan birinde kafirlikle suçlanmıştı. Bu yüzden diğer iki raporu dikkate almayan Kahire Üniversitesi kendisine profesörlük ünvanını vermeyi reddetti.
Böylece cin şişeden çıktı.
O raporu yazan Prof. Abdussabur Şahin, aynı zamanda Mısır'ın ilk camisi olan Amr Bin As Camii'ndeki Cuma namazlarında hutbe okuyan meşhur ve ateşli bir hatipti.
Cuma vaazlarında isim vermeden Kahire Üniversitesi’ndeki ateist ve komünist bir profesörden bahsediyor, ona hakaretler ediyordu. Sonra Zeyd’in hakkında makaleler, karikatürler çıkmaya başladı. Karalama kampanyası büyüdü.
Bir karikatürde hançerini Kuran’a saplamış şişman bir adam olarak çizilmişti:
“Çoğunluğun okuma yazmasının olmadığı bir toplumda böyle bir karikatür, başa gelecek uğursuzlukların öncüdür. İlk tehdit mektuplarının gelmesiyle olay tırmanmaya başladı. Resmi makamları uyardım bana bir koruma verildi.”
1993’de Tunus’ta bir konferanstayken aldığı habere ise önce inanamadı.
Mürted olduğu ve bir kafir Müslüman kadınla evlenemeyeceği için eşiyle evliliğini fesih için hakkında boşanma davası açılmıştı.
Dava, İslam hukukundaki hisbe ilkesine dayanıyordu.
Bu ilkeye göre kamu çıkarını ilgilendiren bir konuda vakadan şahsen etkilenmeyen üçüncü kişilerin de mahkemede dava açma hakkı vardı.
Burada kamu çıkarı olarak, hakkında bazı İslam alimlerinin mürted hükmü olan bir kişinin, Müslüman bir kadınla evli olmasıyla işlenen aleni haram olarak gösterilmişti.
1993 yılında hala bu kanunun yürürlükte olmasının sebebi de Batı dünyasında laik, modern bir lider olarak bilinen Enver Sedat’tı.
Sedat, kendisine karşı artan muhalefeti bastırmak, sertleşen eleştirileri devlete ve millete yönelik eleştiriye çevirmek için “Değerleri İhlallere Karşı Koruma Yasası”nı çıkarmıştı.
Bir üniversite öğrencisinin yüzüne karşı söylediği “Bay başkan çevrenize bir grup ikiyüzlü yaltakçıyı topladınız” sözü karşısında aşırı hiddetlenince bu yasaya karar verdiği iddia ediliyordu.
Ama yasanın içine “Ulusun Tahkiri” dışında, “İnancın Tahkiri”, “Dinin Tahkiri” gibi suçlar da eklemişti. Hisbe de bu kanunda verilen haklardan biriydi.
Dava bütün dünyada gündem oldu.
Bir grup öğrencisi davayı protesto için bir otobüsle evinin önüne gelip, ona destek verdi. Dünyanın her yerinden dayanışma mesajları ve iş teklifleri aldı.
Nihayet, 1995 yılında kendisi gibi işini kaybeden profesör eşiyle birlikte Hollanda’ya gittiler, ömrünün sonuna kadar mensubu kaldığı Leiden Üniversitesi’nde çalışmaya başladı.
1996 yılında boşanma davasında karar çıktı. Karısıyla boşanmalarına karar verilmişti. Onu en çok üzen hakkında yayılan şayialara annesinin bile inanmasıydı:
“Sürgün yalnız benim kaderim değil. O tüm bir kuşağın kaderi. Evet, Mısır tüm bir kuşağını kaybetti. Ahmed Şevki bir şiirinde şöyle der:
Nasıl bir kedisin sen, Doğar doğmaz yavrularını yer, Ondan sonra yavru istersin tekrar.
Mısır ve tüm Arap dünyası bu obur kedi gibi görünür bana. Arabistan’ın ne çok çocuğu yabancı ülkelere dağıldı. Arap ulusu zenginliğini heba ediyor. Yalnız petrol değil, insan zenginliğini de. Çok kızgın olduğum Mısır benim vatanımdır, aşkımdır, anamdır. Buna nasıl izin verdi? Baştan beri duygum buydu. Azalmadı. İbtihal’den (eşi) öldüğümde beni Mısır’da toprağa vermemesini rica ettim. Mısır’ı mezarım olarak düşünmek istemiyorum. Mısır’ı oraya bir ceset olarak dönmeyi istemekten daha çok seviyorum.”
Nasr Hamid Ebu Zeyd, 2010 yılında Endonezya’da katıldığı bir konferans sırasında kaptığı virüsten dolayı ağır bir hastalığa yakalandı. Tedavi için bir daha dönmek istemediği Kahire’ye sessizce döndü ve hastanede hayatını kaybetti. Aynı gün köyünde toprağa verildi.
Zeyd’in başına bela açtığı kitabı Nas Mefhumu, sadece bir akademik çaba değil, bir felaket olarak nitelendirdiği ve kendisine acı verdiğini söylediği dindarlığın zayıflamasına karşı verdiği fikri bir mücadelenin bir sonucuydu.
Ölümüne kadar kitapta yazdıklarının Kuran’ın vahiy olmadığı anlamına gelmediğini anlatmaya çalıştı. En büyük endişesi kendisine Batı’da kendisine “kafir” olarak muamele edilmesiydi. Bir röportajında böyle anlaşılmaktan duyduğu endişeyi dile getirmişti:
“Ben bir Müslümanım. En korktuğum şey Avrupa’da İslam’ı eleştiren biri gibi düşünülmemdir. Değilim. Ben Salman Rüşdi değilim. Böyle muamele görmek istemiyorum. Ben bir araştırmacıyım. İslami düşüncenin eski ve modern yorumlarını eleştiriyorum. Kuran benim için Allah’tan Muhammed Peygamber’e indirilmiş bir nastır. Bu metin insan diline Arap dili olarak indirilmiştir. Bunu dediğim için Peygamberin Kuran’ı yazdığını söylemekle suçlanıyorum. Bu düşüncel bir kriz değildi bu ahlaki bir krizdir.”
Nasr Hamid Ebu Zeyd’in, aynı zamanda 20’inci yüzyılda Mısır’ın da tarihi olan hayat hikayesini anlattığı hatıratı Türkiye’de İletişim Yayınları tarafından “İslam’la Bir Yaşam” adıyla yayınlandı.
Zeyd, kitabında 90’larda davet edildiği Ankara İlahiyattaki bir konferansın, aleyhinde yapılan yayınlardan sonra nasıl iptal edildiğini de anlatıyor.
Ama sonra Türkiye çok değişti.
2000 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İstanbul’da düzenlediği “Avrupa Birliği'ne Giriş Sürecinde Türkiye'de Dini Hayat" konulu Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası’na yurtdışından davet edilen 25 ilahiyatçıdan biri de Leiden Üniversitesi’nden Nasr Hamid Ebu Zeyd’di.
2008’de yine Diyanet’in de ortaklarından olduğu, o dönem Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez’in de katıldığı Frankfurt’ta düzenlenen “İslam’ın Manevi Mirası: Günümüzde Kuran” başlıklı bir konferansın konuşmacılarından da biriydi Prof. Zeyd.
Prof. Zeyd’in eşinden boşatılmasına neden olan Nas Mefhumu kitabını Türkçe’ye çeviren, İslam Ansiklopedisi’nde hakkındaki maddeyi yazan Prof. Mehmet Emin Maşalı, hali hazırda İstanbul Müftüsü.
Türkiye, Diyanet ve İlahiyat Fakülteleri’yle bu entelektüel tartışma kültürünü uzun süre korudu. Özellikle AK Parti iktidarı yıllarında bu alandaki özgüven ve özgürlükler arttı.
Ama son yıllarda, geleneksel görüşün dışındaki her farklı dini tartışmayı parmakla gösteren, ihbar eden, tekfirci bir bakış özellikle İlahiyat Fakülteleri’ndeki bu akademik ortamı zehirliyor, sabote ediyor.
Siyasette ve medyadaki “ya bizden ya onlardan”, “ya yerli ve millisin ya değilsin” anlayışı ilahiyat alanında da konuşulması haram olanlar helal olanlar biçiminde yapılıyor.
Ana akım Sünni görüşler dışındaki fikirler üzerinde konuşulmaması gerek günahlar haline geliyor.
Binlerce yıllık tarihi olan tartışmaların entelektüel bağlamından habersiz olan genel kitlenin önüne kesilmiş videolar atılıyor ve “dini tahrif” adı altında ana akım dışındaki her fikir tekfir ediliyor.
Uzun süredir bu kampanyaların hedefinde olan Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yine dar bir gruba yaptığı konuşmadan kesilmiş bir videoyla tekrar aynı kitlelerin önüne atıldı, üniversiteden ihracı istendi, o da üniversiteden emekliliğini istedi.
Öztürk’ün ne demek istediğini, bu tartışmanın 800’lü yıllara kadar uzayan tarihini bilenler farkında. Ama bilenlerin çoğu da arkasına kitlelerin öfkesini alan bu ihbarcılıkla mücadele etmeye çekiniyor. Meydan Absussabur Şahinlere kalıyor.
Halbuki yazılarını, kitaplarını okuyanlar, konferanslarını dinleyenler Prof. Öztürk’ün tehlikeli sularda dolaşmak pahasına bütün bu tartışmalara akademik bir şehvetle değil, özellikle yeni nesillerin kafalarında dinle ilgili oluşan şüpheleri gidermek motivasyonuyla girdiğini hemen fark edebilir.
Bunu, “caminin son cemaat yerinde durup kapıdan çıkanları durdurmaya çalışıyorum” diyerek anlatmıştı.
Prof. Zeyd’in kaygısı da tam olarak buydu.
Ama Türkiye’de uzun süredir İslami kesimde tebliğ motivasyonu yerini, “din budur, ister insan ister inanma” vulgarlığına bırakmış durumda.
Belki de İslami çevrelerde 80’lerde, 90’lardaki dini tebliğ, insanlara İslamı anlatma motivasyonun arkasında kalabalıklaşma, güçlenme duygusu vardı.
Nihayet, kalabalıklar yeterli sayıya ulaşıp, iktidar bütün kurumlarıyla kontrol edilince başka insanlara dini tebliğ etmek, bunun için örnek olmak gibi hasletler unutuluverdi.
Maaşını alıp, herkesin söylediklerini söyleyerek itibarlı ve rahat bir hayat yaşamak yerine, camiden çıkan bir kişiyi daha kapıdan çevirmeye çalışan Prof. Öztürk’ün, ne dediğinden bağımsız olarak bu kaygısı bile başına belalar açma pahasına yaptıklarını değerli yapıyor.
Ama isteyen çıksın, cami zaten toprağından bizim diyenlerin bu riski anlaması kolay değil.
Mısırdakiler de bunu anlamamıştı.
Prof. Zeyd’i mürted ilan edip, zorla eşinden boşatılmasına destek veren ya da sessizce izleyen El Ezher hocaları, üç yıl sonra meydanlarda Müslüman kadınlar katledilirken ulul emre itaat diyerek Sisi’nin arkasında dizilerek tarihteki yerlerini aldılar.
Çok uzun yıllar, dindar olmayan Müslümanları ağır sözlerle eleştirmiş, kısa iktidarlarında da kapsayıcı bir dil kuramamış Müslüman Kardeşler’in güçten düştükten sonra yaşadığı büyük gerileme de sadece baskıyla açıklanamaz, Mısırlıların gönüllerini ve akıllarını kazanmadaki başarısızlığını da gösterdi.
Zeyd’i ve benzerlerini ülkeden kovan Mısır’da dindarlık artmadı, insanlar fevç fevç camilere koşmadı, yeni nesiller arasında dinsizlik, deizm yayılıyor.
İslami çevrelerdeki entelektüel kalite düştü, kadınlara sünnet gibi en geri fikirleri savunan, darbeci otoriter bir Selefilik yükseldi, din alimlerinin itibarı azaldı. 1000 yıllık El Ezher siyasi bir propaganda makinesine döndü.
Mısır iyice çölleşti.
Türkiye henüz bir Mısır değil. Ama hızla fikri hayatı gibi dini düşünce hayatı da çölleşiyor. Her türlü farklı yorum, yaklaşım artık üniversitelerde bile var olamıyor.
Erozyonun o meşhur sloganını tekrarlamak gerekir: Türkiye çöl olmasın!
.7/12/2020 16:28
Bill Gates bizden ne istiyor? 34 67 milyon insanı hasta eden, 1.5 milyon insanı öldüren, bütün dünyayı bir yıldır evlerine kapatan, milyarlarca insana aynı anda maske taktıran, ekonomileri çökerten, olimpiyatları iptal ettiren bir virüsle ilgili insanların sadece karmaşık ve anlaşılması zor bilimsel açıklamalarla yetinmesi beklenemezdi.
Nitekim bir yılda virüsün ortaya çıkışı ile ilgili geniş bir komplo teorisi literatürü oluştu.
Ama artık virüsün laboratuvarlarda nasıl yaratıldığı ya da aslında hiç var olmadığıyla ilgili teoriler o kadar revaçta değil.
Çünkü bu bir yılda virüs herkesin yakınlarına kadar ulaştı, var olduğu, tehlikeli olduğu, din, dil, ırk, zenginlik, fakirlik, Trump, Boris Johnson, Rahmi Koç demeden herkesi etkilediği ortaya çıktı.
Şimdi artık aşı komplolarının zamanı...
Kabul edelim ki dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir şekilde 7 milyar insana yapılacak bir aşı, her türlü komplo teorisi oldukça davetkar.
Bu komplo teorilerinin merkezinde tabii ki “küreselciler” var.
Bu kavram, Türkiye’de son bir kaç yıldır Devlet Bahçeli’nin tweetlerinden , en yerli ve milli köşe yazarlarının yazılarına kadar her yerde karşımıza çıkıyor.
Ama “Küreselciler” pek de yerli ve milli bir kavram değil.
Amerikan sağcılarının ürettiği, Trump’ın BM zirvesinde bile kürsüden dillendirdiği “globalists” ten tercüme, ithal, yani bu topraklara ait değil.
Yani gayet küresel bir kavram.
Zaten “küreselci” komplo teorileri, dünyadaki en “küreselci” akımlardan biri.
Texas’ta İngilizce olarak kaleme aldığınız bir yazı ya da amatör olarak çektiğiniz bir video, bir kaç ay sonra onlarca farklı dile çevrilip, mesela Çankırı’da kimsenin tek kelime İngilizce bilmediği bir aile Whatsapp grubunda hararetle paylaşılabiliyor.
Bunu şu ana kadar büyük paralar akıtılan küreselcilerin sesi The New York Times, CNN gibi mecralar başarabilmiş değil.
Bugünlerde Türkiye’deki Whatsapp gruplarında hararetle dolaştırılan “Hay böyle tesadüfün içine” başlıklı görsel de işte o küresel, ‘küreselci’ komplo teorilerinden biri.
Konu tabii koronavirüs aşısı.
Şöyle başlıyor:
“Çin’deki Wuhan laboratuarının sahibi Glaxo. Ve ne tesadüf ki o da aşıyı bulan Pfizer’in sahibi. Ve ne tesadüf ki hem Soros’un finansman yönetimini yapıyor, hem de Open Foundation Society’sinin...”
whatsapp-image-2020-12-07-at-16-33-49.jpg
Böyle de devam ediyor.
Daha laboratuvar yazamayan birinden ne öğrenebilirim demezseniz ya da Soros’un vakfının adının “Open Foundation Society” değil, “Open Society Foundation” (Açık Toplum Vakfı) olduğunu bile bilmeyen birinin amatör bir komplosu deyip de geçmezseniz, bütün bu şirket adlarını bilmeyenler için oldukça ikna edici görünüyor.
Aslında Soros’un vakfının adındaki hatada çeviren orijinal esere sadık kalmış sadece.
12 Kasım’da “Franceska I” tarafından paylaşılan İngilizce orijinalinde de vakfın adı “Open Foundation Society” diye geçiyor.
Metnin Türkçesinde herhalde teorinin “gavur” kaynaklı olduğu anlaşılmasın diye o isim de atılmış.
Türkçesinde diyorum çünkü aynı teori dünyadaki belli başlı bütün dillere çevrilip, küresel çapta aile whatsapp gruplarda dolaşmakta.
Aman işin ehlinden çıkmış gibi dursun diye çoğumuzun adını ilk defa duyduğu bir sürü şirket adının geçtiği metindeki bilgilerin neredeyse hepsi yanlış.
(AFP, üşenmemiş tek tek bütün cümleleri analiz etmiş. https://factual.afp.com/el-laboratorio-de-wuhan-pertenece-al-gobierno-chino-y-glaxo-no-es-propietaria-de-pfizer)
Bir kere Wuhan’daki laboratuvarın İngiliz GlaxoSmithKline (Glaxo) ile hiçbir alakası yok. Tamamen Çin devletine ait.
2003 yılında Çin Bilimler Akademisi’nin kararıyla kurulmasına karar verilmiş ve Fransız devletinin salgın hastalıklarla mücadele merkezi CIRI’nin yardımlarıyla 2014’de tamamlanmış.
Glaxo, koronavirüs aşısını üreten Pfizer’in da sahibi değil, olsa olsa rakibi denebilir.
Hisseleri halka açık olan bir şirket olan Pfizer’in ortakları arasında Glaxo yok.
İki şirket sadece 2018’de Voltaren’in de aralarında olduğu üç ilacın ortak üretimi için işbirliği yapmışlar.
Türkçe komplo teorisinde söylendiği gibi Wuhan’daki laboratuvarı da “Alman şirketi Winterthur inşa etmedi”, Winterthur’u da “Alman Allianz satın almadı.”
Winterthur Alman değil, İsviçre şirketi. İnşaat değil, sigorta.
2006’da onu satın alan Alman Allianz değil, Fransız AXA.
Winterthur’un alt şirketlerinin Wuhan’da inşaat yaptığıyla ilgili hiçbir bilgi de yok.
Bu kadar çarpıtmanın sebebi ise Wuhan’daki laboratuvarı, aşıyı bulan Pfizer’a bağlamak.
Çünkü Winterthur’u Alman inşaat firması, onu alan Fransız AXA’yı da Alman Allianz yapınca, Allianz’ın borsadaki hissedarlarından biri olan Vanguard’a ulaşılıyor.
Ama yine teoride iddia edildiği gibi Vanguard da Allianz’ın sahibi değil, sadece küçük bir hissedarı.
Vanguard’a varmaya çalışmanın sebebi de şu: Vanguard, halka açık bir şirket olan Pfizer’in yüzde 8.05’le en büyük hissedarı.
Pfizer’in ikinci büyük hissedarı da yüzde 7.72 ile BlackRock.
Yani iddia edildiği Pfizer’in sahibi değiller.
Çünkü Vanguard ve BlackRock ABD merkezli dünyanın en büyük iki yatırım fonu.
İşleri borsadaki şirketlerden paylar satın alarak ellerindeki fonları yönetmek.
Zaten komplo teorisinde Pfizer’in ucu Soros’a da böyle bağlanmış.
Çünkü BlackRock’ın paralarını yönettiği binlerce yatırımcısından biri de Soros.
Ama bu Soros’un BlackRock’un sahibi olduğu anlamına da gelmiyor.
Finansal sistemin bu karmaşıklığından habersizlere yatırım şirketinin hisse alımını şirketi toptan satın almak, yatırım şirketine parasını yatıranı da şirketin sahibi göstermek kolay.
Şimdi geldik esas meseleye.
Vanguard ve BlackRock sadece Pfizer’ın değil, Coca Cola, Ford, McDonald’s, Facebook ve evet Microsoft’un da yüzde 1 ile 10 arası değişen hisselerine sahip.
Microsoft’un hisselerinin yüzde 7.9’u Vanguard’da, yüzde 4.59’u da BlackRock’ta.
Ama yine bu Microsoft’un sahibi oldukları anlamına gelmiyor.
Komplo teorisini yazanlar bu kadar ayrıntıyla ilgilenmek istememiş olabilir. Zaten esas gelmek istedikleri yere yeni geldik:
Sonuç olarak bütün bu bilgiler gösteriyor ki Pfizer aşısının arkasındaki isim Bill Gates...
Komployu yazanlar vardıkları sonuçtan o kadar eminler ki şöyle bitirmişler:
“Şimdi anlaşıldı neden bir yarasa gelip yılanı ısırdı da bütün dünyayı enfekte etti. Ha! Unutmadan, maske takın!”
Bu aralar, insanlara olayların arkasında, kimsenin göremediklerini görebildikleri gibi şımarıkça bir özgüven veren bütün komplo teorilerinin yolu hep Bill Gates’e çıkıyor.
Microsoft’la elde ettiği dahi ve öncü rolünü uzun yıllar önce Apple’a kaptıran Bill Gates, yeniden dünyanın en popüler insanı oldu. Koronavirüs komplo teorilerinin hepsinin baş kahramanı.
Yani zannetmeyin ki “Pandemi ile dijital kölelik amaçlanıyor Aşı ile insanlar kontrol altına alınmak isteniyor Bu işlerin başında Bill Gates var” gibi cümleler sadece Türkçe’de kuruluyor bugünlerde.
Her şeyin yerli ve millisini savunanların bolca tükettiği bu komplo teorilerinin çoğunluğu yine İngilizce’den çeviri. Çoğunluğu da Bill Gates’in memleketi ABD’den ithal.
Ama artık kimse menşeini sorgulamıyor, küreselleşmenin nimetlerinden küreselcilerin oyunlarını deşifre eden komplocular da yararlanıyor.
Mesela geçen hafta Rusya Komünist Partisi’nin başkanı bile çıkıp, küreselcilerim aşı adı altında hepimize çip takacağını söyledi.
O isim vermedi ama aynısını tekrarlayan Trump’ın ultra sağcı danışmanı Roger Stone de Rus Komünist Partisi ile aynı fikirde. O doğrudan küreselcinin adını verdi: Bill Gates!
YouGov’un 1640 kişi üzerinde yaptığı bir araştırmaya göre Amerikalıların yüzde 28’i Bill Gates’in aşıyla insanlara çip takmaya çalıştığına inanıyor.
Buna inananların oranı Cumhuriyetçiler arasında yüzde 44’e kadar çıkıyor.
Bu teorilerin en büyük tüketici ve üreticisi olan Amerikan sağının ideologlarından radyocu Alex Jones, bir konuşmasına dayandırarak, Bill Gates’in aşının 700 bin kişiyi öldüreceğini söylediğini iddia etti.
Yine dolaşımdaki konuşmalarından birinde Bill Gates’in genetiği değiştirilmiş organizmaları küçük çocukların kollarına aşılamaktan bahsettiği görülüyor.
Başka bir konuşmasında da dünya nüfusunu azaltmaktan bahsetmiş.
Her konuşmasından birer cümle birleştirilip, bazı yerleri yavaşlatılarak korkunç seslere dönüştürülünce karşımıza insanlık neslini bitirmek için aşı işlerinin peşinden koşan korkunç bir Bill Gates profili çıkıyor.
Bu videoların bütün dünyada alıcısı çok.
Nitekim bu videolar, okyanusları aştı, altına İtalyanca, İspanyolca, Türkçe altyazılar yazıldı, sosyal medyada ve tabii ki aile Whatsapp gruplarında dolaşıma girdi.
Üstelik bütün bunların bir kısmı Bill Gates’in geliştirdiği teknolojiler kullanılarak yapıldı.
Mesela İtalya’da bir parlamenter bu videolardan hareketle Bill Gates’in insanlığa karşı suç işlemekten Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması gerektiğini bile söyledi.
Türkiye’de eski bir AK Partili milletvekili de Bill Gates’in bu videolarından birinin üzerine şöyle yazdı:
“Bill Gates diyor ki: ‘Dünya nüfusunu azaltılması gerek’ ‘Genetiği değiştirilmiş organizmaları çocukların kollarından doğrudan damara vururuz’. Çok dikkatli olunması gereken ‘aşı süreci var’ önümüzde. Milletimizin her bir ferdini ve devletimize güven duygusunu doğrudan ilgilendiriyor.”
Aslında söylediği bir cümle bağlamından koparılıp kesilerek böyle dediği iddia edilmiş demek daha doğru.
Bunu ilk olarak da Natural News adlı aşı ve ilaç karşıtı yayınlar yapan ve sık sık Google tarafından bloklanan aşırı sağcı bir site yapmış. Türkiye’de hala onların hazırladığı video dolaşıyor.
Röportajı izlediğinizde Bill Gates’in aslında bunun tam tersini söylediğini görüyorsunuz.
Pandeminin henüz başladığı Nisan ayında verdiği röportajda Bill Gates bir soru üzerine aşının her şey yolunda giderse ancak 18 ay sonra hazır olabileceğini, sürecini hızlandırmanın risklerini anlatıyor.
Genel olarak grip aşılarının yaşlı insanlar üzerinde fazla etkili olmadığını söylüyor, yaşlıların aşıdan gençlerin aşılanıp, salgının azalması sayesinde yararlandığını anlatıyor. Ama koronavirüs özelinde virüsten en çok etkilenen kitle yaşlılar olduğu için aşının onlar üzerinde de etkili olması gibi bir ciddi ve zor bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzu söylüyor ve devamında da kesilip çarpıtılan cümleleri kuruyor:
"Yaşlı insanlarda da etkili olabilmesi için aşıyı güçlendirmeniz gerekir ama bunu yaparken, yan etkileriniz de olmamalı. Eğer 10 bin kişide bir kişi etkileyen bir yan etkisi olursa, dünyada 700 bin insan bundan acı çeker.”
Sadece bu kısmı dinleyenler, tabii ki bunu teorik bir rakam olduğunu, milyarlarca insana yapılacak bir aşının güvenliğinin sağlanmasının önemini ve zorluğunu vurgulamak için söylediğini anlayamıyor.
Sonra da konuşmasına şöyle devam ediyor:
“Yani tüm yaş aralıklarında, hamileler, erkekler, kadınlar, yetersiz beslenenler, tetiklenebilecek hastalıklarda devasa bir ölçekte aşı güvenliğini gerçekten anlamak gerek, bu çok çok zordur, buna OK deyip, bütün dünyaya bu aşıyı dağıtırken hükümetlerin de buna müdahil olması gerekecek çünkü karar verilmeden önce bazı riskler ve tazminatlar olacak.”
Pandeminin başında yapılmış genel uyarılar bunlar.
Ama videoyu kesilmiş haliyle dolaşıma sokan Natural News sitesindeki haber “Vaftizci Yahya İsa’nın yoluna taş döşemişti, Bill Gates ise Deccal’in yoluna taş döşüyor” diye bitiyor.
Dolaşımdaki videolardaki ikinci iddiaya göre Bill Gates, bir başka konuşmasında “Genetiği değiştirilmiş organizmaları çocukların kollarından doğrudan damara vururuz” dedi.
Gerçekten de böyle cümlesi var. Hatta daha etkili olsun diye bunu söylerken sesi yavaşlatılıp, şeytani bir hava katılmış.
Peki sahiden de bunu söylemiş olabilir mi?
Video bu kesilmiş haliyle ilk olarak 10 Mayıs 2020’de “NASA 1958’den beri hiçbir yere gitmedi” adlı bir Youtube kanalında "Bill Gates, GMO’yu (Genetiğiyle Oynanmış Organizmalar) küçük çocukların kollarından damarlarına nasıl enjekte ettiğini açıklıyor”
Gates, bu sözleri 22 Ocak 2015’de Brüksel’de katıldığı bir konferansta söylemiş. Yanındaki kişi de vakfı birlikte kurdukları eşi Melinda Gates.
Ama konferansın konusu aşılar değil, GMO yani Genetiğiyle Oynanmış Organizmaların tarımda kullanılması. Yani bizdeki adıyla GDO’lu tarım ürünleri.
Gates çiftinin vakfı, Afrika’da açlıkla mücadele eden ülkelerde tarımsal verimliliğin artırılması için tarımda teknolojik yeniliklerin kullanılmasıyla ilgili projelere destek veriyorlar. Yani GDO kullanımını destekliyorlar.
Bill Gates, GMO kullanımının toptan yanlış ve tehlikeli bulunmasına karşı bir analojiye başvuruyor. Tabii bunun bir analoji olduğunu en başta söylediği cümle, komplo teorisi videolarına alınmamış. Aslında söylediği tam olarak şöyle:
“En güçlü analoji ilaçlar, biliyorsunuz. İlaçlarla ilgili endişelenmemiz gereken şeyler var mı? Bazılarının yan etkileri olabiliyor mu? Bunun için güvenlik testlerine ihtiyacımız var mı? Demek istediğim, genetiği değiştirilmiş organizmalar olan şeyleri alıyoruz ve onları küçük çocukların kollarına enjekte ediyoruz, onları doğrudan damarın içine fırlatıyoruz. Yani, evet bence de denemeler yaptığımız, bazı şeyleri test ettiğimiz bir güvenlik sistemimiz olabilir. Üzerinde düşündüğümüz konu, beslenme sorunlarını çözen, verimlilik sorunlarını çözen, tahıl hastalıklarını halleden bu teknikler Afrikalı çiftçiler için ölüm kalım meselesi...”
Yani konunun aşıyla, çocukların aşılanmasıyla hiçbir ilgisi yok.
Ve son iddia “Bill Gates aşılama yolu ile nüfusu %10 - 15 azaltmalıyız” dedi.
Tabii ki bunu da demedi ama derdini o kadar kompleks anlatmış ki, böyle dediği zannedilebilir.
Yine Facebook üzerinden, yine ilk önce İngilizce olarak dolaşıma sokulmuş kesilmiş bir videoyla karşı karşıyayız.
Konuşmayı dolaşıma sokan popüler Facebook hesabı, Bill Gates’ten “Billderberg Grubu üyesi” diye bahsetmiş.
whatsapp-image-2020-12-07-at-16-36-02.jpg
Aslında kesilen cümleler 2010 yılında TedTalks’ta yaptığı “Sıfıra inovasyon” başlıklı konuşmasından.
(Türkçe altyazısı da olan çok iyi bir konuşma: https://www.ted.com/talks/bill_gates_innovating_to_zero/transcript#t-316523)
Konuşmanın konusu enerji ve iklim. Küresel ısınmaya karşı karbon salınımın nasıl sıfırlanabileceği üzerine konuşuyor.
Bunun için bir denklemi var.
(Karbon= İnsanlar x İnsanlar tarafından kullanılan hizmetler x Servisler için kullanılan enerji x Bu enerji için harcanan karbon miktarı.)
Karbon salınımını sıfırlamak için denklemin çarpanlarından birinin sıfırlanması gerektiğini söylüyor ve tek tek hepsi üzerinden gidiyor. Önce nüfus faktöründen bahsediyor:
“İlk olarak elimizde nüfus var. Dünya nüfusu bugün 6.8 milyar kişi. Bu yaklaşık 9 milyara çıkabilir. Bugün, gerçekten de iyi işler çıkardığım yeni aşılar, sağlık hizmeti, üreme sağlığı ile beki bunu yüzde 10 ya da 15 azaltabilir. Belki yaklaşık 1.3 milyarlık artışı görebiliriz. ”
Yani nüfusu sıfırlayamazsınız hatta azaltamazsınız diyor, en fazla artan nüfus sayını düşürebilirsiniz ama bu karbon salınımını sıfırlamayı sağlamaz diyor özetle.
Sonra diğer maddelere geçiyor. Konuşmasının sonunda sıfırlanacak faktörü enerji olarak gösteriyor, çare olarak da yeni temiz ve güvenli nükleer enerjiyi savunuyor.
Peki o halde neden aşı ve sağlık hizmetleriyle nüfus artışının azalacağını söylüyor?
Aslında bu nüfus artışıyla ilgili bilimsel bir tespite gönderme.
Nüfus artışının en çok yoksul ülkelerde ve yoksul ailelerde olmasının sebebi, bebek ölümlerinin sıklığı. İnsanlar bebekler çok sık öldüğü için daha fazla sayıda çocuk yapıyorlar. Eğer bebekler ve çocuklar iyi aşılama ve sağlık sistemiyle yaşatılırsa, gelişmiş ülkelerdeki gibi aileler daha az çok çocukla yetinecekler.
Ama konuşmanın sadece bir paragrafını kesince iklim değişikliğiyle ilgili bir konuşmada tam tersi söylenen bir cümle bir anda küreselcilerin aşıyla nüfusu azaltma projesine dönüşebiliyor.
Ve son olarak gelelim Bill Gates’in bize aşıyla çip takmak istemesine.
Aslında bize derken sadece biz Türklere, Müslümanlara değil, herkese. O yüzden 72 millet bu komplo teorisinden bahsediyor.
İddiaların kaynağı Bill Gates’in Mart ayında Reddit’te katıldığı online sohbette bir soruya verdiği cevap.
Normal hayata güvenle nasıl geçileceğiyle ilgili bir soruya cevap verirken, kimlerin iyileştiği, kimlerin test olduğu, kimlerin aşı yaptırdığını gösteren dijital sertifikalardan bahsediyor ama çiplerden değil.
Aslında söylediği, bizdeki HES kodu benzeri uygulamalar.
Ama bu cümle iki farklı şeyle birleştirilince ortaya bir komplo teorisi çıktı.
İlki Gates Vakfı’nın desteklediği bir proje. Bu projede kişilerin aşı bilgileri özel bir mürekkeple deri yüzeylerine dövme benzeri bir şekilde işleniyor, yine bir çip yok ortada. Bu patenti dahi alınmamış, vakfın destek verdiği bir start-up projesi.
BBC’ye konuşan çalışmada yer alan bilim insanı Ana Jaklenec, “bu teknolojinin henüz uygulanmadığını, insanların izlenmesini ya da kişisel bilgilerine ulaşılmasını sağlamayacağını, bu tür bilgilerin bir veri tabanına kaydedilmeyeceğini” belirtmiş
İkincisi; BM gözetiminde yürütülen ID2020 adlı bir dijital kimlik projesi. Burada da bedene yerleştirilecek bir çip değil, 2030 yılına kadar dünyadaki nüfus kayıtlarını dijtalleştirmek amaç. Yani Türkiye’de zaten var olan e-devlet gibi çalışmaları tüm dünyaya yaymak.
Çünkü dünyada 1.5 milyar insanın herhangi bir kaydı yok. Göçmen meselesindeki en kritik konu bu kimliksizler.
Girişim, dijital kişisel bilgilerin kötü amaçlar için kullanılmasıyla da mücadele ediyor. Bill Gates’le ilgisi onun bu inisiyatifin danışmanlarından biri olması
Peki neden Tim Cook ya da Mark Zuckerberg değil de Bill Gates bu teorilerin hepsinin başrolünde?
Neden Microsoft’un kurucusu olan, dünyanın en zengin adamlarından biri bu kadar aşı ve salgınla ilgileniyor?
Herkesin aklına gelen bu soru komplocuların insanların aklını çelmesine neden oluyor.
Ama Netflix’teki “Bill Gates’in Beyninin İçinde” belgeselini izleyenler bunun sebebini gayet iyi biliyorlar.
Belgeselde bambaşka bir Bill Gates’le tanışıyorsunuz.
Her yere sırtında taşıdığı bez çantası içindeki beş-altı kitapla giden, bilim, sağlık, tıp, tuvalet teknolojileri, Afrika’nın kalkınması gibi konular üzerine kimsenin okumadığı sıkıcı kitaplar okuyan, vaktini ve parasını eşi Melinda ile kurdukları Bill ve Melinda Gates Vakfı’nın çalışmaları için harcayan entelektüel bir vakıf adamı portresi bu.
90’ların sonundan itibaren Microsoft’tan elini ayağını çekip , kendisini vakıf işlerine vermeye başlamış.
Önce dünyanın her yerine bilgisayar dağıtmak, kod eğitimleri vermek gibi kendisinden beklenecek işlere imza atmış. Hatta bu sıralarda Türkiye’ye de gelmişti.
Ama 1997 yılında New York Times’ın tecrübeli muhabiri Nicholas Kristof’un bir makalesini okuyunca bütün vakıf faaliyetlerinin yönü değişmiş.
whatsapp-image-2020-12-07-at-16-35-56.jpg
Makalede her yıl Afrika’da temiz suya erişemediği için ishal yüzünden ölen çocuklar anlatılmakta.
Hala dünyada ishal yüzünden çocukların ölmekte olduğu bilgisi onları şok etmiş.
Bill Gates hemen kütüphanesindeki Dünya Gelişim Raporu’nu açmış. Gördüğü rakam karşısında bir kere daha şaşırmış.
1997 itibarıyla her yıl dünyada 5 yaşından altındaki çocukların yüzde 12’si hala ishalden ölmekteydi.
2000 yılında resmen kurdukları Bill ve Melinda Gates Vakfı, bu temel yaşamsal sorunlarla ilgilenmeye başlamış.
Ölümcül ishale karşı aşı kampanyaları düzenlemişler, kanalizasyon sistemleri yaptırmışlar. Belgeselden öğreniyoruz ki susuz çalışan tuvalet geliştirmek için aylarca uğraşmış, milyonlarca para harcamış, Çin’e kadar gitmiş Bill Gates.
Sonra çocuk felcinden hala çocukların öldüğü ve sakat kaldığını keşfetmişler. 1950’lerde Batı’da aşının bulunmasıyla bitirilmiş bir hastalık yüzünden ölen ya da sakat kalan milyonlarca çocuk.
Bu kez kendilerine hedef olarak çocuk felcini bitirmeye adamışlar.
Aşı teknolojisiyle tanışmaları böyle olmuş.
En büyük bağışçıları da Gates’in yakın arkadaşı ABD’nin en zengin adamı Warren Buffet.
Buffet, Gates Vakfı’na tam 31 milyar dolar bağışlamış.
Bu sayede dünya çapında çocuk felcine karşı büyük bir aşılama kampanyası yapmışlar. 10 yıldır da bu çalışmayı sürdürüyorlar.
Çocuk felcini çoğu yine hayatımızdan çıkmış kızamık gibi Afrika’da ve Asya’da hala çocukları öldüren hastalıklar ve bunlara karşı geliştirilen aşılar izlemiş.
Sadece 2010 yılında gelişmekten ülkelerdeki 8 milyon çocuğun aşılanması için 10 milyar dolar bağış yapmışlar. Aralarında Pfizer ve Glaxo’nun da olduğu dünyanın bütün aşı üreten ilaç şirketlerine destek vermişler.
2010’da Çin’deki Sinovac’ı ziyaret etmesinin sebebi de bu.
Yani ırkımızı, neslimizi yok edecek, dünya nüfusunu azaltacak denen Bill Gates en az 20 yıldır yaşadıkları bile kimsenin umurunda olmayan dünyadaki yüzbinlerce çocuğun hayatını kurtarmak için para harcıyor.
Ama insanlara bunu anlatmaları kolay değil.
Zengin bir adamın parasını ve vaktini insanlığın hayrına harcayabileceğine inanmayanlara tüm bunlar da oyunun bir parçası gibi gelecektir.
Zaten vakitlerinin bir kısmını da haklarındaki iddiaları yalanlamakla geçiriyorlar.
Örneğin kendi çocuklarını aşılatmadıkları iddialarını bizzat Melinda Gates yalanlamış
Vakitlerinin geri kalanında ise Afrika’nın kurak bölgelerinde yetiştirilen manyok bitkisindeki hastalıkla mücadele etmek gibi bizim dünyamızda karşılığı olmayan sorunlarla uğraşıyorlar.
Dünyamızda insanlara çip takmaya çalışan, dünya nüfusunu bitirmek için uğraşan küreselci şeytanlardan daha büyük sorunlar var, neyse ki bunlarla mücadele eden insanlar da var.
2806 nolu odada olanlar orada mı kalmalıydı? 42 Henüz #metoo hareketinin başlamasına altı yıl var.
14 Mayıs 2011 akşamı.
New York’un göbeğindeki lüks Sofitel Oteli’nin 2806 numaralı kral dairesinde yaşananlar ertesi gün bütün dünya medyasının manşetlerine çıktı.
Odada herkesin yakından tanıdığı bir isim kalıyordu.
62 yaşındaki IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn ya da onsan bahsedilirken kullanılan kısaltmayla DSK.
DSK’yı kamuoyu önce 68 gençlik hareketlerinde yer almış, Fransız sosyalist partinin gençlik yapılanmasında yetişmiş, Nobel Ekonomi ödülü alması konuşulan, televizyonlarda yıldızı parlayan sakallı, gözlüklü ciddi bir solcu ekonomist olarak tanımıştı.
1981’de Mitterand’ın Fransa’nın ilk sosyalist cumhurbaşkanı olarak seçilmesiyle onun da kariyerinde yeni kapılar açıldı.
Önce halkla ilişkilerci olan ikinci eşi Brigitte Guillemette, sıkıcı solcu ekonomist görüntüsünü tümüyle değiştirdi.
Sakalını kesti, gözlüklerini çıkardı, şık takım elbiseler giymeye başladı.
1986’da 37 yaşında Sosyalist Parti’den parlamentoya seçildi.
Klasik bir Fransız sosyalisti gibi değildi.
80’lerde henüz yeni başlarında olan bilgisayar teknolojisiyle ilgilenen, satranç oynayan, seçim propagandası için klipler çeken, esprili, modern Amerikan tarzı bir profil çiziyordu.
1991’de Cumhurbaşkanı Mitterand’ın önerisiyle 41 yaşında ilk bakanlık koltuğuna oturdu.
Bu arada halkla ilişkilerci eşinin teşviğiyle hatta bizzat onun ayarladığı bir öğle yemeğinde tanıştığı Fransa’nın meşhur televizyoncusu Anne Sinclair’le önce gizli aşk yaşamaya başladı, sonra ikisi de eşlerinden boşandı, evlendiler.
Kariyerinin zirvesi ise Chirac’ın Cumhurbaşkanlığı ve sosyalist Jospin’in başbakanlığı sırasında 1997 yılında getirildiği Hazine Bakanlığı oldu.
İki yıl bu koltukta oturdu. Bütçe açığını kapattı, ülkeyi büyüttü, Avro’ya geçişe öncülük etti.
Fransız solunun gelecekteki lider adaylarından biri olarak görülürken 2007 yılında sağcı Cumhurbaşkanı Sarkozy, onu IMF Başkanlığı’na aday gösterdi.
IMF Başkanlığı sırasında 2008 finansal krizi patladı. Peş peşe ülkeler iflaslarını açıklıyordu. Onların imdadına da bir kurtarıcı olarak IMF’nın başkanı DSK koşuyordu.
Kurduğu iyi ilişkiler ve birikimiyle krizin aşılmasında öncü rol oynadı. Dünyanın “finans çarı” haline geldi.
Tabii dünya 19292dan beri gördüğü en derin krizle çalkalanırken kimse üç kez evlenmiş, dört çocuklu yaşını başını almış IMF Başkanı’nın özel hayatıyla ilgilenmiyordu.
Para vermek için gittiği ülkelerde otellerde onun için organize edilen özel partilerden henüz kimsenin haberi yoktu.
Ama IMF Başkanı olarak birlikte çalıştığı altındaki evli bir uzmanla ilişkisi üzerine IMF’de başlatılan soruşturma 2009’da Amerikan medyasına manşet olmuştu.
Üst düzey uzman olan kadın, DSK’yı pozisyonunu kullanarak kendisini ilişkiye zorlamakla suçladı, böyle birinin kurumun başında olmasının uygun olmadığını iddia etti ama ortada bir şiddet, taciz, tecavüz suçlaması yoktu.
IMF Yönetim Kurulu da bir açıklama yaparak “olay üzücü, başkan ciddi bir hata yaptı” dedi, DSK, IMF yönetimiyle yaptığı toplantıda “işleri zorlaştırdığı için üzgün olduğunu” söyleyerek özür diledi ve zor zamanlardaki IMF Başkanlığı görevine hiç bir şey olmamış gibi devam etti.
Yapılan yorumlarda da “Klasik bir Fransız erkeği işte” denip hınzırca gülünüp geçildi.
Bu olay popülaritesinden hiçbir şey kaybettirmedi.
2012’de yapılacak Fransa Cumhurbaşkanlığı seçiminde popülaritesi hızla düşen Cumhurbaşkanı Sarkozy karşısında Sosyalistlerin en güçlü adayıydı.
Anketlerde ilk turda yüzde 34’le önde görünüyordu. İkinci turda ise Sarkozy karşısında yüzde 60 ile seçimi alacağına kesin gözüyle bakılıyordu.
Hatta Obama’nınkinden çalıntı sloganı bile hazırdı: Yes we Kahn...
Ta ki 14 Mayıs 2011 akşamı yaşananlara kadar.
O akşam katta 9 yıl önce Gine’den ABD’ye göçmüş oda görevlisi Nafissatou Diallo görevliydi.
Odanın boşaldığını zannederek üç kere “room service” diye kapıya vurdu. İçeriden bir cevap gelmeyince, anahtarıyla içeri girdi. Odada dolaşırken bir anda karşısında çıplak haldeki 62 yaşındaki IMF Başkanı’nı gördü.
Tabii kim olduğunu bilmeden...
Diallo’nun anlatımına göre DSK, zorla kendisine oral seks yaptırmıştı.
Diallo, başına gelenleri önce müdürüne, ardından otelin güvenlik sorumlusuna bildirdi ve otelin güvenlik sorumlusu 911’i arayarak New York polisine ihbarda bulundu.
Saldırıdan hemen sonra check out yapıp oteli terk etmiş olan Kahn’ın önce nerede olduğu tespit edilemedi.
Ama o kadar rahattı ki cep telefonunu unuttuğu için oteli aradı. Havalimanındaydı.
Polis havalimanına gitti ve Kahn’ı bindiği Air France uçağından indirip gözaltına aldı.
Daha sonra yaşananları herkes hatırlayacaktır.
Bir anda IMF Başkanı’nı, Fransa Cumhurbaşkanlığı seçiminin en güçlü adayını elleri kelepçeli olarak polisler arasından çıkarken gördük.
DSK, en başından itibaren otel odasında olanların rızayla olduğunu iddia etti.
Elde esas olarak bütün dünyanın tanıdığı IMF Başkanı’nın sözü ve Gineli oda temizlikçisinin sözü vardı.
Deliller yetersizdi. Odanın içinde Diallo’nun anlatımını doğrulayan sperm örnekleri bulunmuştu. Diallo’nun vücudunda zorlamayı ispatlayan bazı morluklar tespit edilmişti. Olayın hemen ardından güvenlik kamerası görüntüleri Diallo’nun ağladığını ve bir sandalyeye oturtulduğunu gösteriyordu.
Ama çoğunluk için olay bir siyasi komploydu.
Parlak bir siyasetçi seçim öncesi böyle bir skandalla ekarte edilip, Sarkozy’nin önü açılmıştı.
Hatta Türkiye’de konu hızlıca Sarkozy’nin Yahudiliğine bağlandı. (Halbuki DSK’nın hem annesi hem de babası Yahudi’ydi)
O günlerde yapılan anketlere göre Fransızların yüzde 56’sı bunun bir siyasi komplo olduğuna inanıyordu.
Komplo iddialarını, olayın geçtiği Sofietel otelin Fransız bir otel zinciri olması, otel zincirinin güvenliğinin başındaki ismin, Sarkozy’nin koruma müdürünün arkadaşı olması, Diallo’nun polise ifade vermeyi kabul etmesinden sonra güvenlik kameralarına yakalanan iki Amerikalı polisin kutlama dansı görüntüleri güçlendirdi.
Bunun bir komplo olduğuna inananlardan biri de DSK’nin çok varlıklı bir aileden gelen gazeteci eşi Anne Sinclair’di.
Eşini kurtarmak için paralar saçtı, New York’un en iyi avukatlarını, dedektiflerini tuttu.
Bir anda medyanın ilgisi DSK’dan, saldırıya uğrayan Nafissatou Diallo’ya çevrildi. New York Post, manşetten genç kadının hayat kadını olduğunu iddia etti.
Dedektiflerin ve avukatların bulguları savcılığın da kafasını karıştırmıştı. Diallo’nun hapisteki bir arkadaşıyla telefonda yaptığı DSK’nın çok zengin olduğundan bahsettikleri bir konuşma ortaya çıkarıldı.
Savcılık, Diallo’nun ABD vizesi alırken anlattığı Gine’de askerlerin tecavüzüne uğradığı hikayesinin yalan olduğunu tespit etmişti.
Amerikanvari bir hukuk mantığıyla orada yalan söyleyen , burada da yalan söylüyor olabilir diyerek iddianame geri çekildi. DSK tahliye oldu ve Fransa’ya geri döndü.
Bu arada ABD’deki dava sürerken Fransa’da da eski bir cinsel taciz hikayesi patlak vermişti.
Sosyalist bir partiden bir milletvekili televizyonlara çıkıp, 2002’de DSK’nın 22 yaşındaki kızına cinsel saldırıda bulunduğunu anlattı.
2002’de 22 yaşında olan Tristane Banon genç bir gazeteciydi. Paris Match için çalışmaya başlamıştı. Siyasetçilerin büyük hataları üzerine bir kitap yazıyordu.
Bu yüzden görüştüğü DSK, onu daha ayrıntılı bir röportaj için parlamento yakınlarındaki bir eve çağırmıştı. Eve gidince DSK, önce genç kadının elini tutmuş, sonra kayıt cihazını kapatmış ve ardından ona saldırmaya çalışmıştı.
Genç kadın evden zor kendini dışarıya atmış ama polise gitmemişti. “Polise gidip DSK bana tecavüz etmeye kalktı deseydim evine git derlerdi” diye anlatıyor bunun sebebini.
Aslında başına gelenleri 2007 yılında kitabı çıktığında Fransız devlet kanalında katıldığı popüler bir talk showda anlatmıştı.
Ünlü Fransız televizyoncu Thierry Ardisson’un yemek sofrasında içkiler içilirken çekilen showunda, geç kadın konu DSK’ye geldiğinde başından geçeni bir hatıra olarak anlatırken sofradaki herkes gülüyordu hatta bir ara tecavüze yakın bir durumu tarif ederken Ardisson “Bayılırım” bile demişti.
Sadece 13 yıl önce bile cinsel saldırı ve taciz konusundaki duyarsızlığı gösteriyor o televizyon programı. Yazının şu ana kadarki kısmında anlatılan bütün bu ayrıntıların kaynağı ise Netflix’in DSK skandalı üzerine olan yeni belgeseli “2806 Numaralı Oda”
Belgeseli izlerken, insan önce ciddi bir ahlaki sorunla yüzleşiyor.
Özellikle de belgeselde konuşan DSK’nın Sosyalist partiden yakın arkadaşlarının anlattıklarına bakarken.
Fransa’da uzun yıllar sosyalist hükümetlerde Kültür Bakanlığı yapmış Jack Lang belgeselde bütün olan biteni “Aşk şeytani bir komplo değildir. Belki de işin romantik kısmına daha fazla yoğunlaşmıştır, ne var bunda, ne var bunda. Şehvetli biri devlet başkanı olamaz mı” diye meşrulaştırıyor.
Fransa’nın eski sosyalist adalet bakanı olan Elisabeth Guigou ise bir kadın olarak DSK’nın kadın avcısı ve çapkın olduğunu bildiklerini ama çapkınlıkla şiddet arasında büyük bir fark olduğunu söylüyor.
“Böylesine zeki, çekici bir adam cinsel saldırıya neden ihtiyaç duysun ki” diye iddialara neden inanmadığını açıklıyor.
Başka pek çok solcu gazeteci, siyasetçi de 2011’de skandal patlak verdiğinde tvlere çıkıp “Onun bunlarla bir ilgisi olamaz”, “Bu hikayenin bizim tanıdığımız DSK ile hiçbir ilgisi yok”, “Onu 30 yıldır tanıyorum şiddet içeren en ufak bir hareketini görmedim” gibi cümlelerle DSK’yı aklamaya çalışmışlar.
Sahiden de onların tanıdığı DSK bunu yapabilecek biri olmayabilir. Hatta buna ihtimal vermeyen gazeteci eşi de bu yüzden iddialara en başta inanmamış olabilir.
Ama bir insanın iç dünyasını, cinsel arzularını, bir odanın içinde yapabileceklerini kim bilebilir?
Kimi bu kadar yakından tanıyabiliriz?
Nitekim, Fransa’ya dönmesinden kısa bir süre sonra DSK’nın adı bu kez Lyon’daki bir otelde katıldığı bir seks partisinde bir hayat kadınına cinsel şiddet uyguladığı iddialarında geçti.
Yine yargılandı ve yine bir hayat kadınına cinsel şiddette suç bulunamadı ve beraat etti.
Ama bu skandalla, herkesin gördüğü dışında bir dünyası olduğu ortaya çıktı. Gittiği ülkelerde düzenlediği otel partileri deşifre edildi.
Nihayet ona sadakatle bağlı eşi de gerçeği gördü ve boşandı.
Ama, siyasi itibarını kaybetmiş de olsa DSK hala Rusya ve çeşitli Afrika ülkelerinde danışmanlık hizmetleri veren itibarlı bir ekonomist olarak yaşıyor. Yeniden evlendi. Verdiği röportajlarda yaşadıklarının suç değil, özel hayatı olduğunu anlattı.
Konuşmayı reddettiği Netflix belgeseli sonrası attığı tweette “Benim de kendi cephemden olan biteni anlattığım belgesel Ocak 2021’de yayınlanacak” dedi.
Belgeselde anlatılan olaylar sadece 9 yıl önde oldu. Ama izlerken insan tecavüz gibi ceza yasalarında suç olarak girmiş fiiller dışındaki cinsel taciz, cinsel saldırı, zorlamaların affedilemez suçlar olduğu fikrinin ne kadar yeni bir fikir olduğunu keşfediyor.
Yapan kişi vazgeçilmez bir görev yapan, çok insanın tanıyıp kefil olduğu IMF başkanı olunca, Gineli isimsiz bir oda görevlisinin iddiası hükümsüz kalabilmişti.
İnsanların çoğunluğu böyle bir olay için önemli bir siyasetçinin harcanmasından hoşlanmamıştı. O yüzden de Gineli oda görevlisinin görmezden gelinebilir mağduriyetine değil, daha büyük bir siyasi komploya inandılar. Oda görevlisinin hayatında bulunmuş bir yalanı onu bir anda itibarsızlaştırmaya yeterken, DSK hakkındaki onca iddia görmezden gelinebildi.
Belgeselde DSK skandalından çıkan cezasızlığın #metoo hareketlerinin de ilham kaynağı olduğu söyleniyor.
Kanunlar ve toplum cinsel taciz ve hukuktaki tecavüz tanımına girmeyen cinsel saldırı suçlarında gerekli cezayı vermeyince, toplum da ahlaken bunu çok fazla sorun etmeyince, kadınlar ifşa gibi bir yöntemle hak aramaya başladılar.
Özellikle güçlü insanlar, belli alanlarda başarılı olmuş erkekler, böyle bir suçlamayla karşılaşınca bir anda mensubu oldukları ideolojik, dini, siyasal, kültürel cemaatlerin koruma kalkanı altına girenlere karşı ancak bu gerilla yöntemiyle bir sonuç alınabildi.
Sosyal medya bunu hem kolaylaştırdı hem de ifşaların çok ses çıkarmasını sağladı.
Ama aynı zamanda masumiyet karinesi, kirletilmeme hakkı, insanlık onuru gibi temel ilkelerin zorlandığı sonuçlar da doğurdu. Aslında dünya tarihinde her yeni hak mücadelesi, en başta toplumsal normlara, verili hukuki ve siyasal statükoya karşı veriliyor. Bu zorlu iş, hak mücadelesini verenleri de radikalleştirebiliyor, sertleştirebiliyor.
En son hakkındaki taciz iddiaları üzerine intihar eden kişinin ardından bazı yazılanlar bu ideolojik sekterliği gösteriyordu.
Ama trajik bir sona rağmen, “mahallenin abisi” olduğu için kendisinin bile itiraf edip, özür dilediği cinsel taciz iddialarının bu kadar rahat görmezden gelinmesi ve FETÖ’ye bağlanma hızı da aynı derecede korkutucuydu.
İnsanları farkında olmadıkları ahlaki bir norma ve hassasiyete uyandırmak kolay değil.
Özellikle de mücadele edilen bütün kültürlerde var olan, on binlerce yıllık yerleşik bir ataerkillikse.
Bir de bunun üzerine mahallelerin, cemaatlerin, kültürel ve siyasi grupların koruma çemberleri de eklenince iş daha da zorlaşıyor.
Ama dünyanın 2011’den daha iyi bir noktada olduğuna kuşku yok.
9 yıl önce IMF başkanı olmak bir oda temizlikçisine cinsel saldırıdan yırtmaya yetebiliyordu.
Ama bugün Netflix’teki belgeseli izlerken nasıl yırttığına şaşırıyoruz, ileri sürülen meşrulaştırıcı argümanlardan iğreniyoruz.
2007’deki tv programında anlatılan cinsel saldırıya, “bayıldım” diyen tv programcısı, 2020’deki belgeselde telaşla aslında öyle demek istemediğini anlatmaya çalışıyor.
Bu da durum dururken değil, #metoo mücadelelerin sonunda oldu.
.14/12/2020 13:41
Kuru derelerde boğulmadan... 45 Türkiye, geçen hafta Devlet Bahçeli’nin tweetleriyle tekrar HDP’nin kapatılmasını, hatta daha da ileri giden yardımcısının sözleriyle “siyasi haşere sürüsü olarak itlaf edilmesi” gerektiğini konuşurken ve Meclis’teki bütçe görüşmelerinde İçişleri Bakanı Soylu kendisini protesto eden HDP’lilere “haysiyetsizler” diye bağırıp, kayyımlar için “ohh” çekerken, İran’da da benzer bir bölücülük tartışması patlak verdi.
Ama bölücülük yapmakla suçlanan bu kez Türkiye ve Türkler.
Esas kıvılcımı yakan da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 10 Aralık Zafer Günü kutlamalarında Bakü’de okuduğu Aras şiiri:
"Aras’ı ayırdılar Kum ile doyurdular Men senden ayrılmazdım Zülm ile ayırdılar”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, şiir okumayı seviyor, çok da iyi okuyor. Bu yüzden başı belaya da girmiş, hapis yatmıştı.
Ama bu kez bir şiir yüzünden başı belaya giren Türkiye oldu.
Çünkü Bakü’de okunan dörtlüğün ucu İran’ın beka kaygısına dokundu, bölünme sendromunu tetikledi, durup dururken Ankara ile Tahran arasında diplomatik krize neden oldu.
Şiir söylendiği gibi Azerbaycan’ın milli şairi Bahtiyar Vahapzade’ye ait değil.
Azerbaycan Diller Üniversitesi’nden Prof. Jale Qaribova’nın verdiği bilgilere göre şiir anonim ve Azerbaycan’da Bayati adı verilen dörtlüklerden oluşan bir halk şiiri türünün örneği. Aras ya da Azerbaycanlıların dediği gibi Araz üzerine benzer çok sayıda bayati dörtlük var.
Türkünün söyleniş biçiminden de anlaşılacağı gibi zannedildiği gibi bu siyasi bir şiir değil, bir aşk şiiri. Birbirinden zorla ayrılanlar da iki sevgili.
Ama Aras Nehri’nin siyasi bir anlamı var.
Çünkü Aras aynı zamanda İran’la Azerbaycan’ı da birbirinden ayırıyor.
Sınırın bir tarafında Azerbaycan devleti var, karşısında ise İran’ın resmi 31 eyaletinden Doğu Azerbaycan ve Batı Azerbaycan eyaletleri.
Azerbaycan milliyetçilerine göre ise burası Güney Azerbaycan.
Türkiye’nin Kuzey Irak dediği bölgeye Kürtlerin Güney Kürdistan demesi gibi.
İran için Azerbaycan milliyetçiliği, kökenleri 1979 Devrimi’nin çok öncesine dayanan bölücü bir tehdit.
Tarihsel kökleri Türk Şah İsmail’e, bölgenin esas sahibi ve yönetici sınıfının Türkler mi Farslar mı olduğu tartışmasına kadar götürülebilir.
Ama 20.yüzyılda gerilimin arttığı an, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetlerin İran’ın güneyini işgal etmesiyle bölgede özerk bir Azerbaycan hükümetinin kurulması olmuştu.
90’ların başında Azerbaycan, SSCB’den ayrılıp bağımsız bir devlet olunca, İran’daki Azerbaycan Türkleri de hareketlendi, Güney Azerbaycan Milli Hareketi adlı, amacı bölünmüş Azerbaycan’ı birleştirmek olan, İran’ın toprak bütünlüğüne tehdit olarak gördüğü bir hareket ortaya çıktı.
Lideri Kanada’da yaşayan hareketin çok etkili olduğu söylenemez. Çünkü İran’daki Türklerin çoğunluğunun birinci kimlikleri Şiilikleri.
İran’ın dini lideri Hamaney’in babası da Türk.
Ama iktidarda İslami bir rejim olsa da Fars asabiyesinden İran’daki Türkler rahatsız.
İran rejiminden kaynaklı huzursuzluklar arttıkça, milliyetçi hisler de kabarıyor.
En son Karabağ savaşında sınırın bir yanında Azerbaycan ordusunun askerleri yürürken, nehrin karşı kıyısındaki İran topraklarından Azerbaycan Türklerinin tezahürat yaptığını görmüştük.
İşte o nehir Aras Nehri’ydi.
O yüzden, sınırın her iki tarafındaki Azerbaycan Türklerin milli duygularının en yüksek seviyeye çıktığı, Dağlık Karabağ zaferi için Bakü’de düzenlenen resmi geçitte, bir Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Aras Nehri’nin iki yakasındakilerin zulüm ile ayrıldığını söyleyen dörtlüğü okuyunca kimsenin aklına aşk gelmedi.
O günden beri gerilim yükseliyor.
Önce Tahran’daki Türkiye Büyükelçisi, İran Dışişleri’ne çağrılıp, izahat istendi.
Ardından Devrim Muhafızları’na yakın bir grup büyükelçilik binası önünde “Türk-Fars Azeri, Hepsi İmam Hüseyin’in askeri” sloganları eşliğinde protesto gösterisi düzenledi.
İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, attığı tweette Erdoğan’ın okuduğu şiirin ne manaya geldiğinin farkında olup olmadığını sordu:
"Cumhurbaşkanı Erdoğan'a, Bakü'de kötü olarak tabir ettiği şeyin, Aras'ın kuzeyindeki bölgelerin İran anavatanından zorla ayrılmasına atıfta bulunduğu bilgisi verilmedi. Azerbaycan Cumhuriyeti'nin egemenliğine zarar verdiğinin farkında değil miydi?”
Türkiye’nin önde gelen İran uzmanlarından Adem Yılmaz, günlerdir artarak devam eden tepkileri Independent Türkçe için derledi.
Tepkilere ve argümanlara bakınca aynadaki aksimize bakıyor hissine kapılıyor insan.
Bölünme korkusu ve beka kaygısının siyaseti, medyayı, insanları nasıl şirazeden çıkarabildiği üzerine ibretlik bir seyir bu.
Benzerlikler o kadar çok ki İran Meclisi’nde Fars milliyetçisi milletvekilleri, Doğu Azerbaycan eyaletlerindeki illerden gelen milletvekillerini Erdoğan’ı yeterince kınamamakla bile suçladılar.
Ali Asghar Khanii adlı bir milletvekili ise Saddam’ın idam videosunu paylaşıp, "Sayın Erdoğan, bu Büyük İran topraklarına göz diken son şahsın akıbeti" diye yazdı. Hatta bu tweeti, Twitter saldırganca bulup silince, Twitter’ın Erdoğan’ı koruduğunu dahi yazdı.
Hamaney'in Türk vilayetlerindeki temsilcileri ise bir açıklama yapıp, Türkiye’deki 25 milyon Alevi kartını açmaktan çekinmediler: “Şah İsmail'in dünyadan ayrılışının üzerinden 450 yıl geçmesine rağmen, yas şiirlerinin hala Türk cem evlerinde okunması hayrete şayandır. Başta İran, Azerbaycan ve Türkiye olmak üzere tüm Müslümanları bölgenin hassas durumu konusunda çok dikkatli olmaya, düşmanın karmaşık bölücü komplolarına alet olmamaya çağırıyoruz.”
Devrim Muhafızları’nın muhtemel Cumhurbaşkanı Adayı Said Muhammed, “Düşmanın planı artık füze değil, ülkeyi parçalamaktır. Erdoğan’ın şu sözlerine bakınız. Kurt gibi İran’ı parçalamak için ülkenin etrafında yatmışlar” dedi.
İran gazetelerinde günlerdir Erdoğan manşetlerde.
Padişah, paşa olarak çiziliyor. İran’ı parçalamaya çalışmakla suçlanıyor. Tarih bilmediği söyleniyor, hakaretler ediliyor, Erdoğan, Siyonizm’in emrinde deniyor hatta bu şiir son nükleer fizikçi cinayetine bile bağlanıyor.
Örneğin Muhafazakar Keyhan gazetesi “Erdoğan bey! Tarih mi bilmiyorsun, yoksa İsrail'e mi dans ediyorsun?!” manşetiyle çıktı.
Haberlere göre Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, İranlı mevkidaşı Zarif’i arayıp bir açıklama yaptı, İranlı gazetecilere göre özür diledi.
Muhtemelen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bakü’de bu dörtlüğü, İran’ı rahatsız etmek için okumadı.
Böyle bir günde Aras’tan bahsetmenin ne anlama gelebileceği düşünülmeden, hoşluk, belagat olsun diye yazılı konuşmaya eklenmiş bir şiir gibi duruyor.
Ama bu kriz, hamasetin her türlüsünün zararları, diplomatik dilin neden vazgeçilmez olduğu üzerine de bir ders.
Muhtemelen Azerbaycan’ın da isteyeceği en son şey, İran’la böyle bir meseleden karşı karşıya gelmektir. Erdoğan şiiri okurken, Aliyev’in yüzünde beliren sıkıntı ifadesi bunu gösteriyordu.
Buna Karadeniz’de “Kuru derelerde boğulmak” denir.
Krizden çıkarılacak diplomatik ders bu.
Ama kuru derelerde boğulmamak için bu krizden bize çıkacak başka bir ders daha var.
Bir aşk şiirinde bir nehrin adının geçmesinin yarattığı korku, endişe ve öfkeden çıkarılması gereken ders bu.
Çünkü sadece İran’ın değil, kendi vatandaşlarını mutlu edemeyen devletlerin peşini bırakmayacak korkular, endişeler ve öfke krizleri bunlar.
İran’a uzaktan bakmak o yüzden çok öğretici. Aynadaki aksimize bakıyoruz aslında.
Ama uzaktan bakınca bir şiir için kapıldıkları bu öfke krizi pek çoklarına anlamsız, çocukça geliyor. Günlerdir “ne var bunda”, “amma abarttınız” yorumları yapılıyor.
Gerçekten de Türkiye’den bakarken kaç kişinin İran’a bunu demeye hakkı var acaba?
İran’daki Türklerin, kimlikleri ve Türkçe için verdikleri mücadeleye destek verip, İranlıları bir şiirle kapıldıkları bölünme korkusu için kınarken herhalde bu işin dönüp dolaşıp ucunun bize de dokunacağı düşünülüyordur.
Güney Azerbaycan Milli Hareketi’nin kurucusu olan ve şimdi Kanada’da yaşayan Piruz Dilenci, hareketin sitesinde taleplerini “Uzun yıllar boyu dilimizi istedik vermediler, İmdi topraklarımızı isteyrik ve alacayıq” diye anlatmış.
Hikayelerimiz çok benzer değil mi?
20 yıl önce Kürtçe klip yapacağım dediği için başına çatal, bıçak fır1atılmış, sürgünde ölmüş Ahmet Kaya’nın mezarının dahi gelemediği, 1979’da, TRT Sanatçıları ile birlikte katıldığı Ağrı’nın Düşman İşgalinden Kurtuluşu konserinde, hemşerilerinin ricasını kıramayıp söylediği bir aşk hikayesini anlatan Kürtçe sıtran için (Ehmedo Roni) tutuklanan, terörle mücadele yasasından yargılanıp hapis cezası alınca önce Suriye’ye sonra Almanya’ya kaçan Nizamettin Arıç’ın 40 yıldır dönemediği bir ülkede yaşarken, üstelik bu travmaların dün ve bugün yaşanmasına destek vermişlerin, milliyetçiliklerinden bir gram taviz vermemişlerin İranlıları ayıplamaya yüzü olabilir mi?
Ayıplamak bir tarafa, 1991’den bu yana kurdukları 10’a yakın parti kapatılmasına rağmen 2020 yılında hala yüzde 11 oy alan HDP’nin varlığı bile çözülmesi gereken bir sorun olduğunu söylerken, sorunu hala yasakla, kapatmayla, itlafla çözmeyi önerenlerin tam tersine, İranlıların bölücülükle ilgili bu büyük hassasiyetini, aşırı tepkiselliğini ve alınganlığını çok iyi anlaması beklenir.
Ama işte olmuyor.
İtlaf edemiyorsun. Halının altına süpüremiyorsun. Yasakla, susturarak sorunları sorun olmaktan çıkaramıyorsun.
Bir gün bir şiirle, bir nehrin adıyla korktuğun karşına çıkıveriyor.
.16/12/2020 04:14
Bu hava savunma sisteminin bizi koruduğuna emin misiniz? 125 “ABD' nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası." CAATSA’nın uzun adı böyle.
2017 yılında Rusya’nın ABD seçimleri, Ukrayna ve Suriye savaşlarına müdahalesine karşı ABD Senatosu’nda kabul edilmiş bir yaptırım paketi.
Yasada sıralanan ABD’nin hasımları listesinde Rusya dışında İran ve Kuzey Kore de var.
Yani Türkiye, hasım olarak değil, hasım olan Rusya’dan S-400 aldığı için bu yaptırımların muhatabı.
Herhalde bozulan müttefikliği, hasımlığa çevirmemek için yaptırımlar siyasi karar alıcılara uzatılmadı. Rusya’nın silah ihracına bakan resmi kurumu Rosoboronexport’le S-400 alımı sözleşmesini imzalayan Savunma Sanayi Başkanlığı’yla (SSB) sınırlı kaldı.
Savunma Sanayi Başkanı İsmail Demir ve çalışma arkadaşları sanki kendi inisiyatifleriyle bu alımı yapmışlar gibi doğrudan yaptırımların hedefi oldu.
Bu da yaptırımların beklenenden hafif olduğu yorumlarına neden oldu. Bazı uzmanlara göre Türkiye’nin resmi silah alımlarını yapan SSB’ye getirilen lisans ve ihracat kısıtlamaları daha geniş bir silah ambargosu anlamına da gelebilir. Ama iktidar cephesinden gelen düşük profilli tepkilere bakılırsa bu da o kadar mühim olmayabilir.
Ama Türkiye’nin ABD yaptırımı ile ilgili kötü hatıraları var. Kıbrıs’ta Türkiye’nin haklı olduğu bir müdahale için uygulanan yaptırımlar yüzünden Türkiye’nin ekonomisi uzun yıllar toparlanamamıştı.
ABD Türkiye’ye yaptırım uygularken, Sudan’ı İsrail’i tanımasının bir ödülü olarak terör örgütlerine destek veren ve yaptırım uygulanan ülkeler listesinden çıkardı, muhtemelen gelecek yıl S-400 alacak Hindistan da ABD’nin Asya’da Çin’e karşı en sağlam müttefiki olduğu için CAATSA yaptırımıyla karşılaşmayacak.
Bu çifte standartları eleştirmek herkesin hakkı.
Ama hükümet bile yaptırım kararı karşısında böyle yavaş ve temkinli giderken, S-400’ü ya da Patriot’u uzun menzilli saldırı füzesi sananlar şimdiden Tel Aviv’den girip Kudüs’ten çıktı.
ABD üstlerini kapatalım diyenler, NATO’dan çıkmayı teklif edenler...
Bir yorumcu “ABD’nin düşmanımız olduğunu okullarda çocuklarımıza bile anlatmalıyız” dedi.
Askerimizin başına çuval geçirdikleri, Muavenet zırhlısını kasten vurdukları, Marshall yardımları adı altında süt tozuyla bizi zehirledikleri hatırlatılıyor, Rusya ve Çin’le ilişkilerin önemi çiziliyor.
Hatta “büyük şeytan” ABD’ye karşı Rusya ile birlikte hareket etmek milli ve yerli bir tavır olarak övülüyor.
Lavrov ve diğer Rus yetkililer de ABD’yi kınayıp, Türkiye ile dayanışma mesajları vermekte gecikmedi.
Sputnik, yayınlarında ‘tam bağımsız Türkiye’ bayrağını açmış sallıyordu.
Yaptırımları bir tarafa bırakıp, esas soruya dönelim yeniden:
Türkiye, S-400’leri neden aldı?
Ankara’nın bu soruya resmi cevabı özetle şöyle:
ABD bize Patriotları satmadı. Suriye’den şehirlerimize roketler yağarken, uçaklarımız düşürülürken Türkiye’nin acil hava savunma sistemine ihtiyacı vardı. Rusya bize sattığı için onlardan aldık.
En kaba özeti bu.
Gayet mantıklı görünüyor.
Peki, bir ülkenin hava savunma sistemi olmazsa en fazla başına ne gelebilir?
Mesela düşman güçlerin olduğu komşu ülkelerin birinden fırlatılan bir füze şehirlerinize düşebilir.
Ya da bir düşman jeti gelip bilerek ya da bilmeyerek bir askeri birliğinizi bombalayabilir.
36 askerinizi böyle bir saldırıda kaybedebilirsiniz.
Tıpkı 27 Şubat 2020 gecesi İdlib'te olduğu gibi.
Hava savunma sistemimiz olmadığı için bir ya da bir kaç jet gelip askeri birliğimizi bombaladı ve 36 askerimiz orada şehit oldu.
Bu, Türkiye tarihinde bir seferde verilmiş en büyük askeri kayıp.
Aynı zamanda bir savaş uçağının bilinçli bombardımanı sonucu askerlerimizi kaybettiğimiz ilk ve en büyük saldırı.
Peki Türk harp tarihine geçen bu saldırının faili kimdi?
Hiçbir zaman bu soruya tam bir cevap verilmedi.
Rusya’nın gözetiminde Suriye jetleri mi, Rusların yönlendirilmesiyle Suriye uçakları mı? Rus uçakları ama Suriyeli pilotlar mı, yoksa doğrudan Rus pilotları ve Rus jetleri mi?
20 sene önce Muavenet zırhlısının başına gelen yarı komplovari olayla ilgili bütün ayrıntıları bilenler, askerimizin kafasına ABD askerlerinin çuval geçirmesi üzerine kitaplar yazan büyük vatanseverler, 36 askerimizin şehit edildiği bir hava saldırısının gerçek failini çok da merak etmediler.
Geçen hafta Al Monitor’e uzun bir röportaj veren ABD’nin eski Suriye Özel Temsilcisi ve 2008-2010 arası Ankara Büyükelçisi James Jeffrey bu soruya bütün çıplaklığıyla net bir cevap verdi:
“Erdoğan dişinizi gösterene kadar geri çekilmez. Ekim 2019’da ateşkesi müzakere ederken biz bunu yaptık. Ekonomilerini yok etmeye hazırdık. Rus jetinin düşürülmesinden sonra Putin’in yaptığı da buydu. Ruslar İdlib’te Türkiye’ye iki sert mesaj gönderdi. Türklerin bir birliğini katlettiler. Ancak işler Rusya’nın istediği gibi gitmedi.”
Apaçık bir şekilde ABD’nin Suriye özel temsilcisi, kendisinin de görevde olduğu bir tarihte meydana gelmiş saldırı için “Ruslar Türklerin bir birliğini katletti” dedi.
Bu röportajın üzerinden bir hafta geçti. Sıradan biri değil, ABD’nin eski Suriye özel temsilcisiydi bunu söyleyen.
Ona rağmen ne Türkiye’den ne de Rusya’dan kimse çıkıp, “ne diyor bu Amerikalı diplomat, Türk-Rus ilişkilerini dinamitlemeye çalışıyor” dahi demedi.
Görmezden gelindi.
Modern zamanlarda, normal bir demokratik ülkenin başına gelebilecek en büyük askeri felaket, bir başka ülkenin askeri jetleri tarafından bir askeri birliğinin bombalanması ve 36 askerinin öldürülmesi olabilir.
Her ülke böyle bir olay yaşanmasın, hiçbir yabancı devlete karşı böyle bir askeri açık vermemek için ordusunun envanterinde hava savunma sistemi olmasını ister.
Bir gün 36 askerinizi böyle bir saldırıda kaybetmemek için bu savunma sistemine verilecek paraya da değer.
Bunun caydırıcılığı yeter.
Türkiye’nin başına büyük paralar verilerek alınan bir hava savunma sisteminin işe yarayacağı ender anlardan olan bu büyük felaket 10 ay önce geldi.
Üstelik bu saldırı olduğunda Türkiye’nin hava savunma sistemi de vardı. Henüz aktive edilmemişti ama vardı: S-400’ler.
Aktive edilmiş olsaydı ne olacaktı ki?
Rus S-400’ler, askerlerimize saldıran Rus jetlerini vurabilir miydi ki?
Daha açık yazalım: Türkiye, 36 askerini bir ders vermek için jetleriyle vurmaktan çekinmemiş Rusya’dan, ancak böyle bir saldırıya karşı kullanılacak hava savunma sistemi aldı.
Türkiye, S-400 ve benzeri hava savunma sistemine verilen paraların değeceği, belki ilk ve son defa amacına uygun olarak kullanılacakları saldırıyı 10 ay önce yaşadı. Bu saldırının faillerinden hava savunma sistemi alındı.
Hatta 36 askerimizin şehit edildiği saldırıya rağmen S-400 sevkiyatı ve sonu yaptırımlara çıkan ısrarı bitmedi.
Tekrar tekrar yazmakta fayda var.
Çünkü herkesi hızlıca vatan hainliğiyle, bölücülükle, terörle, dış güçlerle işbirliğiyle suçlayanların her akşam televizyonlarda Rus propagandası yaparken bu pek umurlarındaymış gibi görünmüyor.
36 askerimizi, “ders vermek” için gözünü kırpmadan öldürmüş bir devletle işbirliği ısrarı yüzünden, 60 yıldır içinde olduğumuz ve şu ana kadar jetleriyle askerlerimizi bombaladıkları vaki olmayan eski müttefiklerimizi karşımıza almış olduk.
Bir de üstüne geliştirilmesine katkı yaptığımız, dünyanın en ileri askeri uçağı olan F-35’lerden olduk.
Savunma sistemi olarak alınan S-400’ler son üç yılda hasımları artırmaktan başka bir işe yaramadı
Üstelik uğruna bu hasımlığı, kayıpları çektiğimiz Rusya, S-400’lerin parasını dahi vermişken gelip jetleriyle askerlerimizi vurdu.
Yaptırımların Türkiye’ye fazla bir zararı olmayacak ama peki S-400’ler verdiği bu zarara değdi mi?
Bu hava savunma sisteminin bizi saldırılardan koruduğuna emin misiniz?
Üstelik bu daha kurulup, çalıştırılmamış hali.
.19/12/2020 12:34
Neden onlarla yeterince gurur duymadık? 130 Şu anda dünyada haklarında en çok konuşulan, üzerlerine en çok haber yapılan, en çok takdir edilen, övülen çifti kimdir sorularının tartışmasız bir cevabı var:
Koronavirüs aşısını geliştiren BionTech’in kurucuları Dr. Özlem Türeci ve Prof. Dr. Uğur Şahin çifti.
İlk kitlesel aşılamanın başladığı İngiltere, Oxford’un ürettiği aşı varken onların aşılarını tercih etti, ilk dozun 90 yaşındaki Margaret Keenan’a vurulmasını bütün dünya izledi.
Financial Times gazetesi onları 2020’nın insanları ilan etti.
Amerikan ilaç regülatör kurumu FDA aşılarını onayladı, dün Başkan Yardımcısı Mike Pence, eşiyle birlikte Beyaz Saray’da canlı yayında kolunu sıyırıp onların aşısını oldu.
İngiltere ve ABD’den sonra Kanada, Yeni Zelanda da onları aşısını onaylayıp satın aldı, 27 Aralık’tan itibaren Almanya’da onların aşılarıyla kitlesel aşılama başlayacak.
Yani Biden’dan Merkel’e Kraliçe’den FDA başkanına kadar herkes onların ürettiği aşıdan olacak.
Onlarsa çalışmaya devam ediyor. O kadar ki bütün dünyanın canlı izlediği İngiltere’de 90 yaşındaki kadına ilk aşının yapılış anını bile kaçırmışlar. Arkadaşlarının mesajlarından haberleri olmuş.
Ocak ayından beri üzerine çalıştıkları aşıdan geriye kalan vakitlerinde birlikte yapabildikleri en özel anlar yaşadıkları Mainz şehrinin arka sokaklarında birlikte yürüyüp 80’lerin pop şarkılarını dinlemekmiş.
İlgi arsızı değiller, mütevaziler.
En son BM’nin Kovid-19 için düzenlediği liderler zirvesine bağlanıp, dünya liderlerine bilgi verdiler.
Almanya Başbakanı Merkel, onlarla bir video görüşmesinde bir araya geldi ve çifte "Sizinle çok büyük gurur duyuyoruz" dedi.
BM’nin 75. yıldönümü için Bundestag’da bir konuşma yapan BM Genel Sekreteri Guterres, konuyu Şahin-Türeci çiftine getirip, “Kendilerine buradan saygılarımı sunuyorum. Aşının geliştirilmesine büyük katkılarından dolayı kendilerine şükranlarımı sunuyorum. Bütün Almanlar, ikisinin performansıyla gurur duymalıdır" dedi.
Peki biz onlarla yeterince gurur duyuyor muyuz?
Evet, ikisi de küçük yaşlardan itibaren Almanya’da yetişmiş, eğitimlerinde, şirketlerinde, yaptıkları hiç bir şey de Türkiye’nin bir katkısı yok.
Ama İskenderun’da doğmuş, üç yaşındayken ailesi Almanya’ya göç etmiş bir işçi ailesinin çocuğu Uğur Şahin ve uzun süre Rize ve İstanbul’da kurduğu akupunktur merkezlerinde insanları tedavi etmiş Rize Fındıklılı doktor bir babanın kızı olarak Almanya’da doğmuş Özlem Türeci’den Almanya’da ve bütün dünyada “Türk doktorlar” diye bahsediliyor.
Onların bütün dünyada ilgi çeken hikayelerinin en ilham verici tarafı göçmen çocukları olması.
“Göçmen çocukları insanlığı kurtaracak” başlıkları atılıyor. Financial Times, onları yılın insanları ilan ederken bunun altına çiziyor, New York Times’dan CNN’e, haklarında açıklamalar yapan siyasilerden, yazarlara kadar herkes Türkiyeli iki göçmen olduklarını vurguluyor.
Popülizmin, yabancı düşmanlığının, göçmen düşmanlığının yükseldiği Avrupa’da, bütün insanlara hayat aşısı icat eden bilim insanlarının Almanya’da yetişmiş iki Türk göçmen olmasının değeri aşı kadar büyük ve hayati.
Onlar da bu kimlikleriyle barışık, bununla gurur duyduklarını, kendi göçmenlik hikayelerini her röportajlarında anlatıyorlar.
Şahin, nasıl Almanya’da Almancası kötü diye İlkokul 4'ten sonra öğretmeninin onu en düşük seviyeli hauptschuleye göndermeye çalıştığını, son anda bir Alman komşularının referansıyla kurtulduğunu anlatıyor.
Onların hikayesiyle, göçmen ve mülteci meselesinde alınacak çok ders, kırılacak çok önyargı var, ikisinin büyük başarısı, Almanya’daki Türklere karşı bakış açıcısına büyük etki yapacak, orta ve uzun vadede hayatlarını kolaylaştıracak.
Ayrıca BionTech’in büyük ortağı Amerikan Pfizer’ın başında da Selanik doğumlu Albert Bourla var. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin meşhur zengin ailelerinden Burla Biraderlerin akrabalarından o da. Yunan milliyetçileri “Selanik Yahudileri bizi zehirleyecek” diye aşıya direnirken, biraz zorlayıp isterseniz ona bile sahip çıkabilirsiniz.
Peki o halde neden bütün dünyanın konuştuğu, yılın insanları ilan ettiği iki Türkiye kökenli bilim insanıyla Merkel kadar bizim devletimiz gurur duymuyor gibi görünüyor?
Neden onların müthiş göçmenlik hikayesini siyaseten kullanmaktan bile imtina edildi?
Neden onlarla daha yakın ve sıcak ilişkiler kurulmadı?
Bunu nereden çıkarıyorum.
Şahin ve Türeci’nin geliştirdikleri aşının yüzde 95 etkili olduğunun açıklanmasının üzerinden 40 gün geçti.
9 Kasım’da bu açıklama yapılmıştı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, henüz bir tebrik tweeti atmadı. Keza her konuda onlarca tweeti olan Türk milliyetçisi MHP lideri Devlet Bahçeli de.
Sadece bir Cuma namazı çıkışı, Cumhurbaşkanı “Uğur beyle ben de görüştüm” dedi ama bu telefon konuşması bile Cumhurbaşkanı’nın benzer bütün etkinliklerini duyuran iletişim sorumluları tarafından duyurulmadı, ilginç bir şekilde öncesinde haber olmadı, bunla ilgili de bir tweet atılmadı.
Cumhurbaşkanı’nın tebrik anlamındaki tek açıklaması, 3 Aralık’ta yani neredeyse aşının ilanından bir ay sonra katıldığı BM Genel Kurulu Kovid-19’la Mücadele Oturumu’nda kurduğu bir cümleden ibaret: “Bu vesileyle aşı çalışmaları kapsamında önemli bir başarıya imza atan ve oturuma da çevrimiçi olarak iştirak eden Prof. Uğur Şahin’i ve Dr. Özlem Türeci’yi huzurlarınızda şahsım ve milletim adına tebrik ediyorum” dedi.
Zaten çift o toplantının katılımcıları arasındaydı.
İktidar cephesinden Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın Şahin’le bir teması olduğunu biliyoruz.
Bütün dünyamın ve Türkiye’nin çifti hararetle tebrik ettiği, Türkiye’de insanların da büyük gurur duyduğı günlerde, aşının bulunduğu açıklamasından 3 gün sonra şöyle bir tweet attı Koca:
“PROF. DR. UĞUR ŞAHİN’LE bir telefon görüşmesi yaptım. Prof. Şahin, Özlem Türeci ile Almanya’da, kendi şirketleri olan BioNTech’te COVID-19’a karşı bilim çevrelerinde ilgi uyandıran bir aşı geliştirdi. Görüşmede bu gelişmeyi ele aldık. Bakanlık olarak süreçte iletişim halindeydik.”
Çok ilginç. Bu tweette bile tek bir tebrik mesajı yok. Mesafe korunmuş.
Gerekli gereksiz her şeyle duyulduğu ilan edilen gurur, dünyayı kurtaran iki Türk’ten esirgenmiş.
Peki Balkan şampiyonlarında madalya alan sporcuları bile arayan, tebrik mesajları atan, Türk’e Türk’ün propagandasına bayılan, pop şarkıcılarına saatlerini ayırabilen yöneticilerimiz bu kez sahiden de göğüsleri kabartan, insanlığı kurtaracak bir başarıya imza atmış, buralı, yerli iki bilim insanına karşı bu kadar mesafeli ve soğuk davranmayı tercih etti?
Bu başarıya sahip çıkmanın hem Türkiye’ye, hem yurtdışındaki Türklere hem de Türkiye’nin iddialı olduğu göçmen meselesine büyük katkıları olacağı açıkken neden bundan ısrarla uzak duruldu?
Onların bu mesafesi yüzünden Türkiye’nin resmi ve iktidara yakın medyası da bu başarı hikayesini fazla köpürtmedi.
Cevabını meçhul sorular bunlar. Bundan sonra sadece spekülasyon yapabiliriz.
Bu iki bilim insanı siyasi mülteci değil, aileleri de siyasi mülteci aileleri değiller, devletin kırmızı çizgilerini zorlayan pozisyonları, mensubiyetleri ya da siyasi fikirleri olmadığı da açık.
Geriye tek bir neden kalıyor.
Bu iki Türk bilim insanına yakın ilgi ve alaka gösterilmemesinin, tek bir tweetin bile esirgenmesinin sebebi onların kişilikleri değil de aşıları.
Sağlık Bakanı Koca, neden onların aşısının değil de Çin aşısı Coronavac’ın tercih edildiğiyle ilgili çeşitli açıklamalar yaptı.
O açıklamalarda farklı gerekçeler ileri sürdü, bazılarında yeterince doz aşı veremedikleri için almadıklarını söyledi, bazılarında onların mRNA denilen yeni bir yöntemle ürettikleri aşılarına güvensizliğini belli etti.
O açıklamaları hatırlayalım:
"Almadığımız doğru bilgi değil. BioNTech aşısı da gelecek. Üretimi zor bir aşı, taşıması belirli koşullara bağlı bir aşı. Onlarla da bir yere vardık. Yıl sonuna kadar 25 milyon dozu verebilecekler. Biz bunu erkene çekmeye çalışıyoruz. Yoksa BioNTech aşı da gelecek. Mesele zamanlama”
“İstemiyoruz diye bir şey yok. Alacağız. En az 25 milyon doz alacağız. Fiyat da pahalı değil. Bizim BioNTech ile anlaştığımız fiyat Çin aşısını aldığımız fiyat ile aynı"
"İki Türk'ün başarısı ile övünüyoruz. İlk günden itibaren irtibattaydık. Türkiye'de Faz 3 çalışması için izin verdiğimiz kaç aşı var? İki. Biri, BioNTech. O arkadaşlar olmasa BioNTech'e vermezdik. Niye verdik? Vatandaştaki etkisini görerek, satın almak için. Ama (onlar) '1 milyondan fazla veremeyiz' dedi. 2021 için 25 milyon verebileceklerini söylediler. Ben '2021'in Nisanı'ndan sonra aşıya ihtiyacım olmayacak. Çünkü benim aşım devreye girecek. Nisan dahil, bana ne kadar aşı verirseniz, alırım' dedim. Fazla veremeyeceklerini söylediler. O onların stratejisi… Nisana kadar verecekleri bir miktar var ama yeterli değil. Onu artırmaya çalışıyoruz."
“Yalnızca AstraZeneca için değil BioNTech için de söylüyorum. Bunlar ‘mRNA' aşısı. Genetik yollarla elde edilen aşılar. Erken dönemde antikor ve hücresel bağışıklık geliştirme anlamında başarı ortaya koymuş olabilirler. Ama orta ve uzun vadeli sonuçlarını dünya bilmiyor. Çünkü salgında mRNA yöntemiyle ilk kez kullanılıyor."
Açıklamalar böyleydi.
Doğrusu pek inandırıcı değil.
Çünkü aşının yüzde 95 etkili olduğu açıklamasının ertesi günü Prof. Uğur Şahin, dünyadaki pek çok medya kuruluşundan önce Türkiye’de DHA’ya gayet akıcı Türkçesiyle bir röportaj vermiş ve şöyle demişti:
“Türkiye için de Sağlık Bakanlığı ile görüşmeler gerçekleştirmemiz gerekecek. Bir protokol imzalandığı taktirde Ocak-Şubat-Mart aylarında Türkiye’ye de aşı dozlarını getirme imkanı doğacak. Sağlık Bakanlığı kaç doza ihtiyaç olduğu ve ne zaman gerekli olduğunu bildirdiği taktirde, Türkiye için de yeterince aşı ayırmayı istiyoruz.”
Bakanın aşının yeni bir yöntemle yapıldığı için güvenirliliğini sorgulayan açıklamaları ise, BionTech aşısını onaylayan kuruluşların adlarına, toplu alıp vatandaşlarına uygulayacak ülkeler listesine 10 saniye bakınca anlamsızlaşıyor.
O zaman akla şu ihtimal geliyor.
Acaba en başından itibaren iki Türk bilim insanını yılın insanları ilan ettiren büyük başarısına, onların aşısını almak zorunda kalmamak için mi çok ilgi gösterilmedi?
En başından beri onların geliştirdiği aşının değil, Çin aşısının alınacağı belliydi de bu yüzden mi kamuoyu o yöne doğru yönlendirilmedi?
Çin aşısının motivasyonu artık neyse, bu o kadar güçlü bir motivasyon ki; sürekli yerlilik ve millikten bahseden, Avrupa’yla göçmenler ve orada yaşayan Türkler konusunda sık sık haklı olarak karşı karşıya gelen Türkiye’yi yönetenleri, sadece siyasi nedenlerle ve iki Türkiye kökenli bilim insanına destek için bile yapmaları gereken tercihi yapmaktan alıkoydu.
Çin aşısının güvenli olmadığı tezlerine katılmamakla birlikte, bu fırsatı kaçırma pahasına, iki Türkün ürettiği aşıya böylesine sırt çevirme pahasına Çin’le kurulan bu zorunlu ilişkiyi anlamakta insan zorlanıyor.
Belki de sebep, Türkiye’nin kendi insanlarının başarılarına karşı, hepimizin hem tarihten hem de kendi hayatlarımızdan iyi bildiği geleneksel ilgisizliği ve hoyratlığıdır sadece.
Pek çok lüzumsuz başarıyla gurur duyan, hamasetle heyecanlanan devletimizi yeterince heyecanlandırmamış ve göğüslerini kabartmamış gözükse de, içinde yaşadığımız zor şartlardan çıkıp bu büyük başarıya imza atmış Dr. Özlem Türeci ve Prof. Dr. Uğur Şahin’le çok gurur duymalıyız. En az Merkel kadar…
.21/12/2020 10:18
Fırtına nesil gelmedi ama… 62 Galiba ilk kez 2009’da o dönem DTP’nin Diyarbakır İl Başkanı olan Fırat Anlı, Cengiz Çandar ve Hasan Cemal’e bunu söylemişti:
"Biz son kuşağız. Bizden sonra gelenler duygusal kopuş içinde... Diyalog kurabilecek, konuşabilecek ve sorunun çözümünü sağlayabilecek son kuşak biziz..."
Daha sonra 2011 yılında rahmetli Şerafettin Elçi, Taraf’ta Neşe Düzel’e ilk olarak “fırtına çocuklar” tabirini kullandı:
“Yeni parlamentonun bu sorunu çözmesi şart. Eğer çözemezsek, bu sorunun çözümü artık imkansız hale gelir. Bir süre sonra öfkeli çocuklar iktidara gelecek. Bu gençler, henüz egemen değilken bu sorunun çözülmesi gerekiyor. Bu fırtına çocukları, egemen oldukları takdirde, onlarla sorunu çözmek çok zordur.”
Sonra pek çok defa Ahmet Türk de bunu tekrarladı:
“Biz, bölge halkıyla barış aramada diyalog kurulacak son kuşağız. Yeni dönemin gençleriyle barış diyaloğu kurmak çok daha zor olacaktır.”
Kürt sorununun çözümü için acilen adım atılmasını savunan siyasetçiler, entelektüeller, köşe yazarları yıllarca bu argümanı tekrarladılar.
Fakat hafta sonu Diyarbakır merkezli Rawest araştırma şirketinin, Yaşama Dair Vakfı (YA-DA) ve Kürt Çalışmaları Merkezi ile birlikte yürüttüğü “Türkiye’de Genç Kürt Olmak: Gençleri Tanımak ve Anlamak” başlıklı araştırmasına göre bir fırtına nesil gelmedi ve gelecek gibi de görünmüyor.
Araştırma 1500 denek ve 16 odak grupta, 100 kişiyle derinlemesine mülâkatla Adana, Diyarbakır, İstanbul, İzmir, Mardin, Mersin, Urfa ve Van’daki Kürt gençleri arasında yapılmış. Yani hem bölgedeki hem de batı illerindeki genç Kürtlere sorulmuş.
Aslında araştırmanın sonuçlarına göre işsiz, karamsar, ayrımcılıkları hisseden bir Kürt gençliği var.
Fırtına nesil olmak için şartlar oldukça müsait.
Kürt gençlerinin sadece yüzde 34’ü çalışıyor, yüzde 24’ü vasıfsız işçi. Bu oran tahmin edilebileceği gibi Türkiye ortalamasından da kötü.
Her 10 gençten 7’si nadiren ya da sıklıkla ayrımcılığa uğradığını söylüyor.
Kürt gençlerinin hayatlarından memnuniyet oranı da Türkiye ortalamasının altında.
Batıdaki Kürt gençlere oranla doğudaki Kürt gençler daha da karamsar.
Kürt gençlerin yarısı göçü yaşamış. 5’te 2’si batıda doğup büyümüş, beşte biri 1’i ise sadece 10 yıldan fazladır aynı şehirde yaşıyor.
Ama bütün bunlara rağmen yine de araştırma entegrasyonun hızla arttığını, radikalliğin ise azaldığını gösteriyor.
Araştırmada elde edilen bulgulara göre “Gençlerin yarısı ana dilini iyi bildiğini söylese de gündelik hayatta dili pek kullanmıyor.”
“Kürt gençlerinin en az beşte biri Kürtçeyi artık pek bilmiyor ve neredeyse hiç kullanmıyor. Kürtçe bilmeyenlerin bir kısmı ebeveynler tarafından hiç öğretilmediğini söylese de önemli bir Kürtçe kullanımının zamanla azalıp dilin unutulduğunu söylüyorlar. Dili orta ya da iyi derecede bildiğini söyleyenlerin de önemli bir kısmı çoğunlukla Türkçe konuşuyor. Bilenler, Kürtçeyi en çok anne ve babalarıyla konuşuyor.”
Kürtçe artık anne ve babalarla konuşulan bir dil haline gelmiş.
Yüzde 20, anne ve babasıyla sadece anadilde iletişim kurduğunu söylüyor. Eşi ya da sevgilisiyle sadece anadilde konuşma oranı yüzde 4, arkadaşlarla ise sadece yüzde 1.5.
Ama bu asimilasyon da demek değil.
Bunu da “hangi kimliklerle çağrılmak istersiniz” sorusuna verilen cevaplardan görüyoruz.
Birden fazla cevap verilebilen soruya yüzde 47,6 Müslüman, yüzde 46,6 Kürt demiş. Bunları yüzde 33.8 özgürlükçü, yüzde 33.6 dünya vatandaşı, yüzde 32.7 eşitlikçi izliyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı diyenler ise sadece yüzde 13.7.
Dünya vatandaşlığı bile TC vatandaşlığının önüne geçmiş durumda.
Yani Kürtçe’nin kullanımı azalırken, Kürtlük belirleyici bir kimlik olarak yükseliyor.
Araştırmacılar, ayrımcılık, dil ve kimlikle ilgili verileri şöyle analiz etmiş:
“Kürt gençleri Kürt kimliğini muhafaza ederek evrensel kimliklerle bağ kuruyorlar. Bunu yaparken dini inanca da vurgu yapıyorlar. Kendilerini Müslüman, Kürt ve özgürlükçü olarak tanımlıyorlar.
Gençlerin, Kürtlerin en önemli sorunlarının ana dil ve ayrımcılık olarak zikretmelerinin kimlikle doğrudan ilişkisi bulunuyor. Ana dilin günlük kullanımı azalırken ve bir ihtiyaç olarak diri tutulması kimliğe tutunmanın bir sonucu. Öte yandan ayrımcılığa uğramak hem dile hem de kimliğe dönüş ya da onu daha fazla sahiplenmeye sebep oluyor. Kimlik gençlerin sosyalleşme, çalışma hatta evlenme düşüncelerini bile etkiliyor.
Batıda doğmuş ya da batı illerine aileleriyle göç etmiş Kürt gençler, yaşadıklarından ve politik konumlarından bağımsız biçimde, kültürel olarak “Türkiyelileşmiş” durumdalar. Önemli bir bölümü hayata Türkiye’de tutunmayı umuyorlar. Kültürel olarak “Türkiyeli” olmayı sürdürüyorlar. Bu durum doğrudan HDP’nin “Türkiyelileşme” politikasının bir sonucu olmamakla birlikte HDP’nin politikası ve söylemi gençlerin bu pozisyonları ile barışmalarına katkı sağlamış görünüyor.”
Fakat Türkiyeli kimliğine rağmen, karşı karşıya kalınan ayrımcılıklar yüzünden “Türk bir sevgilim olmasın” diyenlerin oranı yüzde 44. “Türk bir Belediye Başkanım olmasın” diyenlerin oranı yüzde 47, “Türk bir öğretmenim olmasın” diyenlerin oranı yüzde 43.
Araştırmacıların bu sonuçlar için analizi de önemli:
“Türkiye’de yaşama ve batı illerinde gelecek kurma niyet ve planı olmasına karşın Türk bir sevgili olmasını istemeyenlerin oranındaki yükseklik, ayrımcılık ve onun etkisinin araya duvarlar ördüğünü de göstermesi bakımından dikkat çekici. Bu durum Kürtlerin ve özelde Kürt gençlerinin batı illerinde içinde yaşayabildikleri Kürt habitatının olduğunu ve böyle bir habitata sahip olmanın uzaklaşmayı kolaylaştırdığını da gösteriyor.”
Fakat, gettolar içinde de olsa Kürt gençleriyle Türk gençleri aynı kültürü tüketiyor, benzer bir hayat yaşıyor.
Kürt gençlerinin beğendikleri sanatçılar; Ahmet Kaya, Sezen Aksu, Müslüm Gürses, İbrahim Tatlıses, Yıldız Tilbe, Tarkan . Türk gençlerle ortak bu playlistlere sadece Ciwan Haco, Şivan Perwer, Mem Ararat, Şakiro ve Aynur da giriyor. Ya da Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş dışında tutulan takımlar arasında Amedspor da yer alıyor.
Aynı şekilde başka araştırmalarda genel olarak Türkiye’de gençlerde görülen sekülerleşme trendi Kürt gençlerde de sürüyor, üstelik ortalamanın daha üstünde.
Kürt gençlerin çoğunluğu kendisini beş yıl öncesine göre daha az dindar buluyor.
Çok dindarım diyenler beş yılda yüzde 23’den yüzde 15’e düşmüş. Pek dindar değilim diyenler yüzde 39’dan yüzde 55’e çıkmış.
Kürt gençlerin batı illerinde yaşayanların yüzde 27’si, bölge illerinde yaşayanların yüzde 11’i kendisini ateist olarak tanımlıyor. Bu oran Türkiye ortalamasının hayli üstünde.
Araştırmacıların yorumu şöyle:
“Kürtlerin daha dindar olduğuna ilişkin yaygın kanaatin aksine araştırma bulguları, Kürt gençlerinin diğer gençlerden daha dindar olduğu görüşünü desteklemiyor...Kürt gençlerde siyasi tutumla ilişkili olan dinden uzaklaşma eğilimini pekiştiren iki farklı aktör daha var: Birincisi; Kürt gençler Türkiye ölçeğinde AK Parti’nin İslami bir temsil içinde olduğunu düşünüyor ve AK Parti karşıtlıkları onları dinden uzaklaştıran bir faktöre dönüşüyor. İkinci olarak; bölgesel düzlemde, IŞİD ve Suriye’deki diğer İslamî silahlı örgütlerin Kobanî’ye saldırdığı atmosferi anımsıyor ya da bugün Afrîn gibi yerlerde bu örgütlerin Kürtlere “kötü davrandığının” altını çiziyorlar. Bu örgütlerin İslamî temsil iddiaları gençlerin dinden uzaklaşmalarını hızlandıran bir etkiye sebep oluyor.”
Bu sekülerleşme trendi, şehirleşme ve modernleşmeyle de iç içe geçmiş bir eğilim. Bunu da şu sorulara verilen yanıtlardan anlıyoruz: “Kadınlar istediği saatte dışarı çıkabilmelidir” diyenlerin oranı yüzde 65. “Cemevleri ibadethane olarak tanınmalıdır” diyenlerin oranı ise yüzde 58.4, “Öğrenciler kızlı-erkekli aynı evde kalabilirler” diyenlerin oranı yüzde 37.3.
Fakat önyargılar da sürüyor. Kim öğretmeniniz, belediye başkanınız, sevgiliniz olmasın sorularına verilen yanıtlarda en çok uzak durulan kimlikler şöyle sıralanıyor: Tarikat mensubu/sofu, eşcinsel, ateist, Suriyeli ve Arap.
Suriyeli ve Araplara karşı önyargılar Türkiye ortalamasında.
Bu sorulara Ermeni ve Türk diyenlerin oranı ise neredeyse aynı. Ermeni kimliğiyle ilgili genel Türkiye araştırmalarındaki önyargılar Kürtler arasında daha az.
Amerikalı, Japon, Norveçli, Alman belediye başkanı, öğretmen ve sevgiliye ise daha çok açık oldukları anlaşılıyor.
Araştırmanın en dikkat çekici kısmı radikalleşme eğiliminin incelendiği bölüm.
2016 yılında yürütülen bir araştırmaya da dayandırılan bulgular çarpıcı: “Kürt gençlerinin bireyselleşmeleri politik süreçler üzerinden ilerlemiyor”. “Bu yüzden daha sert bir tutuma kayma şartları zayıf.” “Bugün gençlerin şiddete daha mesafeli oldukları gözlemleniyor.”
Radikalleşme azalıyor ama kimlik bilinci yükseliyor:
“Kürt gençleri gündemle yakından ilgileniyor.” “Kültürel olarak hem Türkiye’ye hem batıya entegre olma eğilimleri kuvvetli fakat kendi kimliklerinden de uzaklaşmıyorlar.”
“Çözüm sürecinin bitmesinin sorumluluğu kimde” sorusuna verilen cevaplar da ilginç:
Yüzde 52 AK Parti’yi sorumlu tutuyor, yüzde 20 HDP’yi. Derinlemesine mülakatlarda HDP’li gençlerin örgüt ve HDP’nin çözüm sürecindeki performansına eleştirel baktığını görmek şaşırtıcı oldu.
Araştırmacılar azalan radikalleşmeyle ilgili bu ezber bozan sonuçları şöyle değerlendirmiş:
“Kürt siyasal dalga siyasi alışkanlıklardan uzaklaşma ve uzlaşmaya daha açık bir tavır geliştirme eğiliminde oldukları ve radikalleşme ile aralarındaki mesafenin açıldığı söylenebilir. “Biz uzlaşılacak son kuşağız”, “fırtına çocuklar geliyor” gibi ifadeler çokça tartışıldı ve sol-liberal çevreler başta olmak üzere kamuoyu tarafından benimsendi. Bu yaklaşım ve ifade biçiminin bugün için bir mit olduğunu söylemek mümkün. 2015-16 yılına kadar özellikle Rojava’da YPG’nin güçlenmesinin etkisiyle yükselen radikalleşme eğilimi hem geçtiğimiz on yıl içerisinde Kürt gençliğinin yaşadığı ekonomik ve sosyal dönüşüm hem de 2015 ve sonrasındaki büyük şiddet dalgasının ortaya çıkardığı yıkım sonrasında büyük ölçüde azalma eğiliminde görünüyor. Bu esnada özellikle Demirtaş’ın yükselen popülaritesi ve Demirtaş üzerinden sivil siyaset alanının genişlemesi de bu eğilimi besleyen faktörlerden biri. Politik Kürt gençlerinde daha önce var olan karizmatik lider anlayışının silahlı figürlerden ziyade şu an legal Kürt siyaset aktörlerinin üzerinde yoğunlaşması da bu miti bugün için yanlışlayan bir anlam taşıyor. Öte yandan radikalleşmenin azalmasının genç kuşağın çözüm süreci gibi süreçleri görmesi ve HDP'nin barajı aşma başarısı göstermesi gibi sebepler haricinde bugün Türkiye’de silahlı mücadelenin alanının daralması ve PKK eylemlerinin görünürlüğünün önceki yıllara oranla azalmasına da bağlanabilir.
Buradaki radikalleşmenin daha çok legal olmayan/silahlı mücadele biçimleri olarak algılandığını, şiddetin bir araç olarak kullanılıp kullanılmayacağı çerçevesinde ele alındığını belirtmekte fayda var. Zira bahsedildiği üzere politik taleplerde düşüş pek görülmüyor. Politik taleplerin yükselmesi ve belirginleşmesi ile şiddet arasında doğrudan bir bağ kurulmadığı görülüyor.”
10 yıl önce herkesin kabul ettiği bir argümanın, 10 yıl sonra mit haline gelmesi üzerinde düşünmek gerek.
10 yıl önce şiddet ortamında yetişmiş bir neslin fırtına nesil olacağı fikri oldukça ikna ediciydi. Taş atan çocukları dahi hapse atarak rüzgar eken bir devletin fırtına biçeceği malum bir sondu.
Bu sözler 2009’dan beri çeşitli biçimlerde denenen çözüm süreçlerinin de motivasyonlarından biri olmuştu.
Ama toplumsal ve siyasal olaylar üzerine kestirim yapmak her zaman zor. Etki ve tepki analizleri açıklayıcı değil. Hiç hesaba katılmayan gelişmeler, kestirilmesi zor tepkiler her şeyi değiştirebiliyor.
Son 10 yılda da öyle oldu.
Devlet rüzgar ekmeye iki yıl ara verdi. Çözüm süreci deneyimi yaşandı, silah olmadan da çözüm aramanın mümkün olduğu fikri geri dönülmez biçimde yerleşti. Siyasete açılan geniş alan daha önce ikincil aktörler olan HDP ve Demirtaş’ın yıldızının parlamasına neden oldu, silahlı örgüt popülaritesini meşru siyasete kaptırdı. Sonra yine hiç hesapta olmayan Arap Baharı’nın Suriye’de neden olduğu savaş, Kürtler açısından yeni bir kimlik uyanışına yol açtı. Oradan cesaret alınarak Türkiye’de girişilen hendek terörü şehirleri yıkıp geride bir enkaz bıraktı ve ilk kez geniş Kürt kamuoyunun PKK’nın taktiklerini sorgulamasına neden oldu. Ardından Türkiye’de beklenmeyen 15 Temmuz travmasıyla girilen olağanüstü dönemle devletin sertleşmesi, kayyımlar, tutuklamalar, PKK’ya yönelik İHA ve SİHA’lı operasyonlarla örgütün hareket kabiliyetinin önemli ölçüde sekteye uğratılması, Suriye’de yapılan operasyonlar, AK Parti-MHP ittifakı ile dönülen devletçi milliyetçi tezler, HDP’nin her şeye rağmen artık yüzde 10’ların üzerine oturan bir parti haline gelmesi, bütün Türkiye’de şehirleşme, sekülerleşme , internetle dünyayla entegrasyonun artması...
Bütün bu girdilerle ortaya Rawest’in bulduğu manzara çıktı.
Kürt gençleri Türkiye’ye daha fazla entegre, radikallik ve şiddete onay düşüyor ama Kürt kimliği yükseliyor, ayrımcılık hissi sürüyor.
Bu bir fırtına nesil manzarası değil, aksine diyaloğa açık bir nesil görüntüsü.
Ama ne yazık ki Türkiye’yi şu anda bunu fırsat olarak görüp, değerlendirebilecek bir anlayış yönetmiyor.
Çözüm süreci tecrübesinin, siyasete alan açılmasının ve tabii HDP’nin entegrasyona, Türkiyeleşmeye katkısının farkında olmayan, hala HDP’yi kapatmaktan hatta itlaf etmekten bahseden, Türk ve Kürt gençlerle duygusal bağları zayıflamış siyaseten yaşlı bir anlayış bu.
10 yıl önce diyalog kurulabilecek son nesil biziz diyen isimlerden Fırat Anlı uzun süre hapis yattıktan sonra, yurtdışına gitti. Ahmet Türk’ün belediye başkanlığına kayyımlarla el kondu, Şerafettin Elçi hayatını kaybetti.
Diyaloğa kapalı fırtına bir Kürt genç nesli gelmedi ama diyaloğa kapalı fırtına bir Türk yaşlı yönetici kuşağı geldi.
İnşallah bu fırtına yaşlı Türk yönetici kuşağı, Son 10 yılda olan bitenlerin, hayatın, dünyevileşmenin sonucu olan radikalleşmenin azalması ve entegrasyonun yükselmesi eğilimlerine daha fazla zarar vermez.
.23/12/2020 11:09
‘Beşinci kol faaliyeti’ diye diye... 34 Geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhalefetin savunma sanayine dönük eleştirileri için “beşinci kol faaliyeti” dedi. CHP grupbaşkanvekili Özgür Özel, Meclis’teki bütçe görüşmelerinde “beşinci kolu” ilk olarak İspanyol diktatörü Franco’nun kullandığını hatırlatıp, Erdoğan’ı Franco’nun tabirlerini kullanmakla ve diktatörlükle suçladı.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ona “Franco CHP’nin içinde yaşıyor. Erdoğan yerli ve milidir” diye cevap verdi. Sonra arşivlerden İnönü’nün Faşist İtalya ziyareti, Hitler’in doğum gününe gönderilen heyet ve Nazi Almanyası ile Türkiye arasında imzalanan dostluk anlaşması kupürleri çıkarıldı. Diktatör olsa, diktatör diyemezsin tezi tekrarlandı. Ve klasik son; Özel hakkında 250 bin TL’lik tazminat davası açıldı. (Bu arada “diktatör olsa diktatör diyemezdin” savunmasının orijinali bir zamanlar Atatürk’e atfedilirdi ama ona 70-80 yıl sonra diktatör diyenler hakkında bile hala davalar açılabiliyor. )
Arada bir tekrarlan bu milli siyasi spor faaliyetini çok uzatmadan şunları hatırlatıp geçelim; 1932’de İnönü’nün ziyaret ettiği Mussolini’yle 1935 Etiyopya işgaline kadar ABD ve Avrupa ülkeleriyle de çok iyi ilişkileri vardı. 1939’da Hitler’in 50. Yaş gününe Türkiye dışında daha sonra işgal edeceği Yunanistan, İsveç, Macaristan, Yugoslavya, Belçika, Danimarka’dan heyetler katılmıştı. 1941’de Türkiye, Edirne sınırına kadar gelmiş Nazi ordusu tarafından işgal edilmemek için dostluk ve işbirliği anlaşması imzalamış ve o dönem Nazilere yanlamıştı. Ayrıca İspanya İç Savaşı’nı kazanıp 1975’e kadar ülkenin başında kalan Franco’yla daha sonra bütün Batılı ülkeler iyi ilişkiler kurdu, Türkiye’nin en ileri ilişkisi de 1959’da Menderes’in İspanya’ya gidip Franco’yla dostluk anlaşması imzalamasıydı. Diktatör olsa diktatör diyemezsin savunmasını da ilk Atatürk’le ilgili eleştiriler için kullanılırdı.
“Beşinci kol” tabiri ise evet Franco’ya ya da onun yakın adamlarından general Mola’ya ait. 1936’da söylenmiş ilk olarak. Francocu milliyetçi kuvvetler, Cumhuriyetçi yani sol güçlerin elinde olan Madrid’e doğru ilerlerken Franco ya da Mola, “Dört koldan Madrid’de yaklaşıyoruz. Beşinci kol da şehrin içinde bizi bekliyor” diyerek Madrid’deki Franco yanlılarına atıf yapınca meşhur olmuş bu tabir.
Aslında buradaki “beşinci kol” negatif değil, pozitif.
Bu tabir bugünkü “içeride düşmanın emrindeki adamlar”, “ajanlar” anlamını ise Madrid’deki komünistler sayesinde kazanmış. Francocuların bu “Beşinci kol” vurgusunu Madrid’deki komünistler bir cadı avına çevirmiş, “beşinci kol”a dikkat çeken yayınlar yapmışlar, hatta Franco güçleri Madrid’e yaklaşırken, “beşinci kol” ihanetinden korkup hapishanedeki Franco yanlılarını öldürmüşler.
“Beşinci kol” suçlaması, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin hedefindeki ülkelerin içindeki Nazi yanlısı güçler için, Soğuk Savaş yıllarında ise ne tuhaftır ki kavramın banisi komünistler için kullanıldı.
Bugün de hala kullanımda.
Çin, Hong Kong’taki protestolar için, Putin ve Orban ülke içindeki muhalifler, liberal STK’lar için, Avrupa’daki aşırı sağ partiler göçmenler için “beşinci kol” faaliyeti diyor.
Türkiye’de de 70’lerde sağcılar tarafından içerideki komünistler için kullanıldıktan sonra 80’lerde ve 28 Şubat döneminde irtica için, 90’ların sonundan itibaren ise ulusalcılar tarafından bütün sivil toplum faaliyetleri ve liberaller için kullanıldı.
En son beşinci kol tabiri ulusalcıların elindeydi. Bunun üzerine kurulu çok sayıda kitaplar yazdılar, ülkedeki bütün sivil toplum çalışmalarını sivil örümceğin ağına benzettiler. Tabii bu beşinci kol faaliyeti o zamanlar AK Parti iktidarına da hizmet ediyordu.
Son beş yıldır ise bu tabiri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmalarında, iktidara yakın think tanklerin raporlarında, gazetelerin haberlerinde, köşe yazılarında sık sık görüyoruz.
Yani bir ülkede “beşinci kol” tabiri kol geziyorsa, o ülkede muhalifler, sivil toplumcular, gazeteciler için hayat zor, ortam zehirlenmiş demektir.
Özellikle son beş yılda devlet, medyadan sivil topluma belediyelerden, iş adamlarına kadar her alana müdahil oluyor, haklarında davalar açarak, kayyımlar atayarak, kendisine yakın örgütlenmeler kurarak alternatif nefes alanlarını kapatmaya çalışıyor, her siyasi, sosyal hatta entelektüel tartışmanın içine polisiyle, savcısıyla giriyor.
Vatandaşlar ve sivil toplum, her geçen gün devlet karşısında zayıflıyor.
Bir zamanlar el üstünde tutulan sivil toplum örgütleri de herşeye hakim ve her konunun içinde bir devlet karşısında anlamsızlaşıyor, sivil toplum örgütlerinin oturup devlet olmadan bir konuyu konuşması ve çözmeye çalışması bile kriminalize edilmelerine yetiyor.
Bir zamanlar dernekler ve vakıfların etrafında örgütlenmiş muhafazakar camiadaki bütün iktidar alanları t devlet ve AK Parti tarafından kontrol ediliyor. Bu alanda başka aktörlerin tek başlarına hareket etmesine şüpheyle bakılıyor. Yılların birikimleriyle kurulmuş yüzlerce vakıf ve dernekten tek beklenen kriz anlarında iktidara destek veren bildirilerin altına imza atmaları.
Bu çerçevenin içine girmek istemeyenler, eleştirel olmaya çalışanlar, geçen hafta yeni bir sürprizler karşı karşıya kaldı:
“Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun Teklifi.”
Adına bakıldığında kimsenin karşı çıkmayacağı bu kanun TBMM Adalet Komisyonunda görüşülerek TBMM Genel Kuruluna sevk edildi.
Kanun, BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarına uyum çerçevesinde hazırlanmış.
43 maddelik kanun teklifinde mevcut 6 kanunda da değişikliklere gidiliyor.
Kanunun ilk alt maddesi BM kararlarının Türkiye’de uygulanmasına yönelik maddeler.
Ama ardından yedinci maddeden itibaren Yardım Toplama Kanunu, Dernekler Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Kanunu’nda değişiklikler getiren maddeler başlıyor.
Bu değişikliklerde BM’nin ülkelerden beklentisinin ötesine geçilmiş, fırsat bu fırsat denilerek devletin eline problem çıkaran sivil topluma karşı yeni sopalar verilmiş.
Dernek ve vakıfların online olarak yardım toplamasını, yurtdışına yardım göndermesini zorlaştıran, bir dernek ya da vakıf yöneticisi hakkında terör soruşturması açıldığında derneğe kayyım atanmasının önünü açan, avukatları müvekkilleri hakkında ihbarcılığa zorlayan, yurtdışındaki dernek ve vakıfların Türkiye’de örgütlenmesine kısıtlamalar getiren düzenlemeler bunlar.
İktidarın reformlar için Dolmabahçe’de görüştüğü TÜSİAD, TOBB, MÜSİAD gibi ‘sivil toplum’ örgütlerinin umurunda olmasa da gerçek sivil toplum örgütlerinin ve aktivisitlerin tüylerini diken diken etti bu maddeler.
Farklı kesimlerden sivil toplum örgütleri dün farklı açıklamalarla kanunu eleştirdi. Mazlum-Der, Özgür-Der, AKDAV, Hukukçular Vakfı, Medeniyet Vakfı ve Umran Vakfı ortak bir basın toplantısı yaparak, Meclis’te muhtemelen pek çoğu farkında olmadan bu kanunu görüşecek milletvekillerini uyardı:
“Irak’ın işgalinde de kullanışlı bir aparat olan Kitle İmha Silahları başlığı altında, kirliliği malum uluslararası organların tavsiyeleri bahane edilerek hazırlanan, Dernekler Kanunu ve Yardım Toplama Kanununda köklü değişiklikler yapan, muhatapları dinlenilmeden, hiçbir toplumsal tartışmadan geçirilmeden, nasıl ve hangi gerekçelere dayandığı belirsiz yasa teklifinin öncelikle usulen sakat olduğunu vurgulama ihtiyacı hissediyoruz.
İçerik açısından özellikle dikkat çekmek isteriz ki teklifin 15. Maddesiyle, basit bir soruşturma ile bile, masumiyet karinesine aykırı olarak, dernek organlarında yer alan kişinin hatta dernek organının geçici olarak görevden uzaklaştırılmasının ve derneğe kayyım atanması ile gerekli görülürse derneğin faaliyetlerinin geçici olarak durdurulmasının yolu açılmaktadır. Soruşturma ve kovuşturmaların uzunluğu ve niteliği, basit bir gizli tanık beyanı ile bile kişi ve kurumların rahatlıkla soruşturmalara dahil edilebildikleri dikkate alındığında sivil toplumun karşı karşıya bulunduğu risk anlaşılacaktır.
Zaten ciddi bir denetim, yaptırım riski ve bürokrasi ile kuşatılmış bulunan sivil toplumun sesini daha da kısacak, şiddete bulaşmadığı mahkeme kararları ile sabit örgütlerin bile terör örgütü kapsamına alındığı bir vasatta, terör gibi muğlak ve kaygan bir kavram üzerinden sivil toplum faaliyetlerini ve itirazlarını kriminalize edecek, ifade özgürlüğünün ve örgütlenme hakkının özünü zedeleme riski taşıyan düzenlemeye açıkça itiraz ettiğimizi vurgularız.
Biz aşağıda imzası bulunan sivil kuruluşlar olarak, söz konusu teklifte yer alan Dernekler Kanunu’na ve Yardım Toplama Kanunu’na ilişkin maddelerin teklif metninden çıkartılması gerektiğini, bu tür düzenlemelerin ilgilileri ile istişare edilmeden tepeden inme yöntemlerle hazırlanması geleneğinden vazgeçilmesi gerekliliğini vurgularız.”
İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, Yurttaşlık Derneği, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin öncülüğünde de yüze yakın vakıf ve dernek bir açıklama yaptı:
“Teklifin amacı ve ismi ile hiç ilgisi olmadığı halde, Yardım Toplama ve Dernekler Kanunlarında yapılan değişiklikler ile mevcut dernek ve vakıfların yardım toplama faaliyetleri ve örgütlenme özgürlüğü ciddi şekilde kısıtlanmakta ve İçişleri Bakanlığının dernekler üzerindeki siyasi vesayetini sağlayacak yeni düzenlemeler içermektedir....dernek ve vakıflarının tümü tek imza ile kapatılma riskiyle karşılaşacak, bu konuda açılacak idari davalar yıllarca süreceği için pratikte “hızlı kapatma” prosedürü yaratılmış olacaktır.”
Hem İslami hem sol ve liberal STK’ların bu ortak tepkisi meselenin ciddiyetini ortaya koyuyor.
Ülkede sivil toplum o kadar itibarsızlaştırıldı ki bazı sivil toplumcular bile yasaya, “esas hedef yerli silah sanayisi”, “mesele sivil toplum mu sanıyorsun” diyerek karşı çıkıp, ancak yerli ve milli duyarlılıklara hitap ederek karşı çıkmaya çalışıyor.
Ama bakalım uzun süredir sivil toplumu sadece kendisini destekleyen bildirilerin imzacısı olarak gören, sivil toplum örgütleri deyince aklına yurtdışından fonlanan yerli ve milli olmayan unsurlar gelen, hiç iktidardan gitmeyecekmiş gibi devletin karşısında sivil toplumu ve vatandaşları zayıflatan iktidar bu sesleri duyacak mı?
Bir gün yine sivil topluma, devlet karşısında birey haklarına ve özgürlüklerine ihtiyacımız olabilir diyerek geri adım atacaklar mı?
Yoksa bu itiraz da, ulul emre isyan, hikmet-i hükümetten şüphe etmek olarak görülüp, uzun beşinci kol faaliyetleri fişlemesine mi eklenecek
.6/12/2020 13:15
Orda, bir mahkeme var uzakta... 47 21 yaşındaki Dublinli G.R Lawless 1956 yılında İrlanda Cumhuriyet Ordusu’na (IRA) katılmış genç bir İrlanda milliyetçisiydi.
Yasa dışı örgüt üyeliğinden daha önce iki kere gözaltına alınmış ama delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştı.
13 Temmuz 1957 günü İngiltere'ye giden bir gemiye binerken tekrar gözaltına alındı.
Lawless, 1956 yılında IRA'ya üye olduğunu ama sonradan örgütten ayrıldığını iddia etti.
Tutuklandığı, Temmuz 1957’den Aralık 1957’ye kadar mahkeme önüne çıkarılmadan tutuklu kaldı.
Mahkemesiz uzun tutukluluğu sırasında avukatları o güne kadar kimsenin başvurmadığı bir yola başvurdular.
Kasım 1957'de İrlanda Hükümeti’ni, imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı hareket etmekten Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na şikayet ettiler.
Fakat, şikayetin ardından Lawless, İrlanda hükümetinin teklifini kabul etti ve "Devlet aleyhine faaliyetlere katılmayacağım" yeminini edip serbest bırakıldı.
Fakat avukatları, mahkemesiz uzun tutukluluk için Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun önündeki İrlanda hükümetinden tazminat taleplerinden vazgeçmediler.
Komisyon başvuruyu 1960 yılında görüştü. İrlanda hükümetini haklı bularak tazminata gerek olmadığına hükmetti.
Ama nihai karar için dosyayı, hukuken önemli bularak 1959 yılında kurulan Avrupa İnsan Hakları Divanı’na sevk etti.
Divan, kararını 1 Temmuz 1961 günü Avrupa Konseyi binasında açıkladı. Tarihi bir gündü bu.
Çünkü dünyada ilk kez Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bağlamında hukuki bir karar verilecekti.
Divanın yedi hakimi, uzun tutukluluğa o günlerde artan IRA saldırılarıyla ilgili acil bir güvenlik önlemi olarak başvurulduğuna, bunun İrlanda yasalarına uygun olduğuna hükmetti, Lawless’in sözleşmenin ihlal edildiği iddiasını geçersiz buldu.
Avrupa İnsan Hakları Divanı’nın tarihindeki ilk kararını veren yedi hakimden biri divana Türkiye’nin atadığı hakim Prof. Dr. Kemal Fikret Arık’tı.
Çünkü Türkiye, CHP iktidarı döneminde 1949 yılında Avrupa Konseyi’nin kurucularından biri olmuştu.
Kasım 1950’de DP iktidarı döneminde de Roma’daki Avrupa Konseyi toplantısında kabul edildiği gün Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni imzalamıştı.
Sözleşme konsey üyesi ülkelerde 1953 yılının Ekim’inde yürürlüğe girmiş, DP iktidarı da altı ay sonra 10 Mart 1954’de AİHS’i TBMM’den geçirerek onaylamıştı.
Fakat, AİHS onaylanırken Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na TC vatandaşlarının da başvurmasının kapısını açacak resmi beyandan imtina edilmişti.
21 Haziran 1959’da Avrupa Konseyi’nin 8 üyesi, komisyon yerine ülke vatandaşlarının insan hakları ihlalleri için başvurabileceği bir üst mahkeme olarak İnsan Hakları Yüce Divanı’nı kurdular.
1959, Türkiye’de DP iktidarının baskılarının arttığı, insan hakları ihlallerinin zirveye çıktığı bir yıldı.
Divanın kuruluş haberi gazetelerde büyük bir ümitlerle verilmişti. DP hükümeti ise yerel mahkemelerin üzerine Avrupa’daki bir mahkemeyi koymayı bir kere daha “milli hislerle” kabul etmedi.
Ama Türkiye, Avrupa Konseyi’nin bir üyesi olduğu için divana bir hakim göndermişti: Prof. Dr. Kemal Fikret Arık’ı.
Bir yıl sonra 27 Mayıs darbesi oldu.
DP’li siyasetçiler Yassıada’da toplandı, toplu linçe dönen önyargılı mahkemelerde yargılandılar.
Mahkeme salonuna taşınan askerler ve öğrenciler, Cumhurbaşkanı ve Başbakanı’nın savunmalarıyla dalga geçiyor, onlara laf atıyor, alkış ve yuh sesleriyle savunmalarını engelliyordu.
Menderes’in avukatı Burhan Apaydın, hukukun kimsenin umurunda olmadığı, DP’lilerden düşükler diye bahsedilen günlerde mahkeme salonunda ayağa kalktı ve şöyle dedi:
"Alkış, gülüşme, uğultular, müdafaa müessesine zarar veriyor. Müdafaayı yaralıyor. Türkler kanun önünde müsavidir. Avrupa Konseyi’nce kabul edilen ve Büyük Millet Meclisince tasdik olunan İnsan Hakları Sözleşmesi müvekkilimin hukukunu korur."
Ama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Başbakan’ın çiğnenen hukukunu koruyamadı.
Eğer bir yıl önce İnsan Hakları Yüce Divanı’na vatandaşların bireysel başvuru hakkı kabul edilseydi, Yassıada’nın hukuksuz Yüksek Adalet Divanı’ndan çıkan idam kararı, bir üst mahkeme olarak divanının önüne taşınabilirdi.
Türkiye vatandaşlarına bu hakkı vermemek için 33 yıl direndi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının tanınması ilk olarak 27 mayıs darbesinden sonra kurulan İnönü Başbakanlığındaki koalisyon hükümeti sırasında gündeme geldi. Teklifi veren BM Hukuk Komisyonu’nda görev yapmış bir kamu hukuku Profesörü olan CHP Kocaeli Milletvekili Nihat Erim’di.
CHP milletvekili Erim, 27 Mayıs darbesinin yarattığı hukuksuzlukların giderilmesi, Türkiye’nin dünyadaki imajının düzeltilmesini gerekçe göstererek AİHM’e bireysel başvuru hakkının tanınması için Meclis’e bir önerge vereceğini açıkladı.
Bu şartlar için oldukça cesur bir teklifti bu.
Fakat Nihat Erim, teklifinin karşısında önce kendi partisini buldu.
Önerge CHP grubunda hararetli bir oturumda tartışıldı.
Daha sonraki yıllarda "statükocu"deyince akla gelecek isimler olacak CHP milletvekilleri Çoşkun Kırca ve Anayasa Mahkemesi eski üyesi olan Osman Paksüt’ün babası olan CHP milletvekili Emin Paksüt grupta söz olarak bunun “ülkenin egemenlik haklarını aykırı bir karar” olacağını söylediler.
Sonra kürsüye Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin çıktı. Teklifin “Endişeye mucip noktaları olduğunu” anlattı.
En son İsmet İnönü, kürsüye çıktı, teklifin sakıncalarını, yaratacağı sorunları anlattı ve teklife karşı olduğunu açıkladı. Oylamada çekimserlerin oyu, karşı çıkanlar ve destekleyenlerden fazla çıktı. Kafalar karışmıştı.
Ne yapacağını şaşıran Nihat Erim, bir kaç gün düşündükten sonra geri adım atmayacağını açıkladı. Teklif, Meclis Anayasa Komisyonu’na geldi.
Ama burada CHP’li vekillerin oylarıyla CHP’li vekil Nihat Erim’in AİHM’e bireysel başvuru hakkı teklifi reddedildi.
Prof. Dr. Nihat Erim, 10 yıl sonra 1971 muhtırasının ardından kurulan hükümetin Başbakanlık görevine getirildi.
Başbakanlığı sırasında yüzlerce gazeteci, akademisyen ve öğrencinin tutuklandığı Balyoz Harekatı’nın talimatını verdi. "Gerekirse demokrasilerin üstüne şal örtmeli" cümlesini kurdu.
Deniz Gezmiş ve arkadaşları onun Başbakanlığı sırasında idam edildiler. Gezmiş’in babasının idamların durdurulması için kendisine yazdığı mektuba Erim, “Sıkıyönetim mahkemelerinin kararları hakkında Anayasa ve kanunlar dışında bir şey yapılamayacağı tabiidir. Bilgi edinilmesini rica ederim” diyen soğuk bir cevap yazmıştı.
Bireysel başvuru hakkı daha sonra bir kere de 1978 yılında Ecevit’in Başbakanlığı sırasında gündeme geldi.
Bu hakkı en çok savunanlardan biri, Erim’in Başbakanlığı döneminde kitabı yüzünden tutuklanmış Prof. Mümtaz Soysal’dı ama öneri yine “milli” kaygılarla kabul görmedi.
Soysal, 90’ların başında Dışişleri Bakanı olduğunda, “İnsan hakları kılıfı ardında Güneydoğu’yu komşu kapısı yapıp ‘başka’ faaliyetler gösterenlerin Uluslararası Af Örgütü kalkanı ardına gizlenmelerine izin vermemesiyle” övünecekti.
33 yıllık gecikmenin ardından Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına bu devrimci hakkı vermeye cesaret eden 1987 yılında Özal oldu.
12 Eylül darbesi, ayyuka çıkan işkenceler, 1984’de Meclis’in aldığı iki idam kararı ve son olarak Avrupalı parlamenterler ve gazetecilerin refakatinde Türkiye’ye dönen TKP liderlerinin komünist propagandadan tutuklanmasıyla gerilen Avrupa ile ilişkiler tamir edilmeliydi.
Çünkü ekonomik olarak ABD ve Orta Doğu’dan beklentiler boşa çıkmıştı.
Ocak 1987’de bir Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını kabul ettiğini açıkladı.
Üç yıl sonra ANAP iktidarı bir adım daha ileri gitti ve 1990’da AİHM’e zorunlu yargı yetkisini de tanıdı. O güne kadar seçimlik olan bu yetkiyle, AİHM kararları zorunlu olarak Türk mahkemelerinin kararlarının üzerine konulmuş oldu.
Fakat Anayasa metni, atılan bu tarihi adımların gerisinde kalmıştı.
Uluslararası hukukla, Türk hukuku arasındaki hiyerarşik ilişkiyle hakkında, 1961 Anayasası’ndan gelen ve 1982 Anayasası’nda da korunan Anayasa’nın 90. maddesi belirsizdi.
1999 sonrası girilen Avrupa Birliği yolunda, AB Türkiye’den bu muğlaklığın giderilmesini istedi.
2001 yılında AB’yle uyum için, MGK’nın kaldırılmasının da içinde olduğu 38 maddelik bir anayasa değişikliği paketi Meclis’in önüne getirildi.
Bu geniş kapsamlı demokratikleşme paketinin altındaki ilk üç imza, koalisyon hükümetinin liderlerine aitti.
DSP İstanbul Milletvekili Bülent Ecevit, ANAP Rize Milletvekili Mesut Yılmaz ve MHP Osmaniye Milletvekili Devlet Bahçeli.
Teklifin 32. maddesiyle Anayasa’nın 90. Maddesinin son fıkrasına şu cümle ekleniyordu: "Kanunlar ile milletlerarası antlaşmaların çatışması halinde milletlerarası antlaşmalar esas alınır."
Kısa bir cümleydi ama tarihi bir adımdı.
Teklif komisyonda kabul edildi.
Bütün partiler anayasa değişikliğinden anlaşmışlardı. Yeni kurulan AK Parti de değişiklik paketini destekliyordu.
Bu destek için pakete Erdoğan’a Meclis yolu açan bir madde de eklenmişti. Paketi destekleyen Saadet Partisi’nin desteğini almak için de Erbakan’ın siyaset yasağını kaldıran bir madde pakette yer almıştı.
Ama TBMM’de yapılan gizli oylamada 38 maddelik paketin üç maddesi yeterli oyu alamayarak düştü.
Erdoğan ve Erbakan’a siyaset ve Meclis kapılarını açan maddelerinin yeterli oyu alamamasının sebebi malumdu.
Ama en çok fireyi 90. maddeye eklenen cümle almıştı.
Diğer maddeler 470’in üzerinde oyla kabul edilirken, bu maddeye ilk turda 149, ikinci turda 201 hayır çıkmış, yeterli oyu alamayan madde tekliften düşmüştü.
Maddeye itirazın sebebi yine ulusalcı ve milliyetçi çevrelerdeki rahatsızlıklardı.
Maddenin Meclis’te ilk turda yeterli oyu alamaması üzerine AK Parti, yeni teklifler vererek maddenin geçmesi için mücadele etti ama bu teklifler de reddedildi.
Bunun üzerine AK Parti adına kürsüye Ertuğrul Yalçınbayır çıktı:
"Yine, 90'ıncı maddeyle güvence altına alınan haklarımızda ilerleme değil, aksine, gerileme söz konusu. Ülkenin ve hükümetin buna hazır olmadığının açık delili olarak, bu maddenin geri çekilme arayışları içerisinde bulunduğunu gördük. Bu madde geri çekilmek isteniyor. Küreselleşmeye de bölgeselleşmeye de samimi olarak inanmıyorsunuz. İnsan haklarını güvence altın alan her türlü davranışlardan, demokrasiyi güvence altına alan her türlü davranışlardan "bize özgü" diye, "bizim şartlarımız" diye vazgeçmek için elinizden geleni yapıyorsunuz. (AKP sıralarından alkışlar) Bunlar kamu vicdanında kabul görmüyor. Kişilere bağlı işlem yapmaktan süratle, biz de kaçınıyoruz; ama, sizin tavrınız, çoğunluğun tavrı, kişisel sonuçlar almaya, partisel sonuçlar almaya yönelik. Bu, ülkenin zararınadır. Süratle bu anlayışınızdan lütfen dönün, yeni mutabakatları tehlikeye sokmayın."
2001’deki anayasa değişikliği paketiyle Erdoğan’a açılmayan siyaset yolu, 2002 yılında 312. maddede yapılan değişiklikle açıldı.
Koalisyon ortağı MHP lideri Bahçeli’nin itirazlarına rağmen Erdoğan’ın da mahkum olduğu madde ceza yasasından düştü.
312. maddeden ceza alan Erdoğan, AB Uyum Yasaları çerçevesinde hüküm giydiği suçun ortadan kalktığı tezine dayanarak, milletvekili adayı olabilmek amacıyla, adli sicil kaydının silinmesi için Diyarbakır 3 No'lu DGM'ye başvurdu.
Ama mahkemeler o günlerde de yasaları takmayabiliyordu.
Mahkeme, bu başvuruya olumsuz yanıt verince temyize gidildi ve bir üst mahkeme olan Diyarbakır 4 No'lu DGM Erdoğan'ın sicil kaydının silinmesine karar verdi. Ancak bu kez de Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu itiraz edince, kararı görüşen Yargıtay 8. Ceza Dairesi, Diyarbakır 4 No'lu DGM'nin kararını "yok hükmünde" saydı. Bunun üzerine de o günkü titriyle AK Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın avukatları “seçilme hakkını engellediği” gerekçesiyle AİHM’e başvurdular.
Bu arada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak TCK 312/2. maddesi uyarınca devlete karşı işlenmiş suçlardan ceza aldığı için Erdoğan’ın siyasi parti kurucusu olamayacağını, "Türkiye'nin ekonomik ve siyasal türlü güçlüklerle karşılaştığı bir dönemde siyasî yaşamda büyük rol oynayabilecek bir Siyasî Partinin genel başkanı olarak görevine devam etmesinin kamu düzeni, kamu yararı ve ivedilik göz önünde bulundurularak ileride doğabilecek sakıncaların giderilmesi" için AK Parti’nin uyarılmasını isteyen bir başvuru yaptı.
Kanadoğlu ayrıca partinin kurucuları Ayşe Böhürler, Ayşe Nur Kurtoğlu, Habibe Güner, Sema Ramazanoğlu, Fatma Ünsal Bostan ve Serap Yahşi Yaşar'ın türbanı simge ve dayatma unsuru olarak kullandıkları ve bu halleriyle milletvekili seçilme yeterliliğine sahip bulunmadıklarından kurucu üyelikten çıkarılmaları için davalı partiye ihtar kararı verilmesini de istedi.
Başvuruları inceleyen Anayasa Mahkemesi, ikinci talebi reddetti ama Erdoğan’ın kurucu olmayacağı ile ilgili ihtar talebini Haşim Kılıç ve dört üyenin itirazına rağmen kabul etti.
Erdoğan’ın avukatı Hayati Yazıcı bu kararı da "Türkiye’de ayrımcılık yapılıyor" diyerek AİHM’e götürdü. AİHM’e başvuru dönemin medyasında "Tayyip de Türkiye’yi Batı’ya şikayet etti" başlıklarıyla verildi. Fakat AİHM henüz karar vermeden, AK Parti iktidara geldi. 2003’de Siirt seçimleri ve kanuni değişikliklerle engeller ortadan kaldırılınca, artık Başbakan olan Erdoğan, AİHM başvurularını “Türk milletinin hukuk mücadelesine duyduğu şükranların zorunlu bir ifadesi olarak" geri çekti.
2001’de "ulusalcı" kaygılarla değiştirilmeyen 90. madde de üç yıl sonra 2004’de bu kez AK Parti iktidarı tarafından yine AB reformları için Meclis’e getirilen 11 maddelik anayasa paketi içinde yer aldı.
AK Parti Grup başkanvekilleri ve 193 milletvekilinin imzaladığı önerinin yedinci maddesi şöyleydi:
"Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90 inci maddesinin son fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.
Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır."
AB reformları için çıkarılan pakete CHP de destek veriyordu.
CHP’li milletvekillerinin de oylarıyla maddeler hızla geçiyordu.
Ana sıra 90. maddedeki değişikliğe gelince, CHP grubu yeni bir önerge verdi. Şimdiki genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun da aralarında olduğu CHP’li milletvekilleri, “temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalar” maddesinin muğlak olduğunu söyleyerek maddenin başına “Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Uluslararası Çalışma Örgütü” yazılmasını istediler.
Ama daha sonra başka sözleşmeler de imzalanabilir diyen hükümet ve AK Parti bu önergeye katılmadı.
CHP grubu 90. maddedeki bu tarihi düzenlemeye red oyu verdi.
Ama 90. madde 7 Mayıs 2004 günü Meclis’te yapılan oylamada AK Partililerin oylarıyla değişti.
Bir ay sonra yine AB adaylığı için, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 10 yıldır hapiste olan DEP’li milletvekillerinin davasının usul yönünden bozulması için başvurdu. Yargıtay 9. Ceza Dairesi de kapatılan DEP'in 4 eski milletvekili Leyla Zana, Hatip Dicle, Selim Sadak ve Orhan Doğan hakkındaki infazı durdurarak, tahliyelerine karar verdi.
Ve 2020’nin son günlerindeyiz.
Anayasa’nın 90. maddesi hala yürürlükte.
Hapishanelerde de hala DEP’ten sonra altı partileri kapatılan ama oyları yüzde 10’u geçmiş olan HDP’li milletvekilleri var.
Ve AİHM’in verdiği Demirtaş kararlarıyla Anayasa’nın 90. maddesine 2004’de eklenen “milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklar” dan biri yaşanıyor.
Ama 2004’de 90. maddeyi böyle değiştiren Cumhurbaşkanı Erdoğan ve 2001’de benzer biçimde değiştirilmesi için Meclis’e anayasa değişikliği teklifi veren MHP Lideri Bahçeli, AİHM kararları bizi bağlamaz diyor.
Halbuki AİHM’le geçen bu uzun tarihimiz, bu kararların neden herkesi bağlaması gerektiği hakkında ibretlerle dolu.
“Bizi bağlamaz” gerekçeleri ise hiç değişmiyor.
1961 yılında CHP’li Erim, Avrupa İnsan Hakları Divanı’na bireysel başvuru hakkının tanınması için önerge verdiğinde de hapishanelerde DP’li milletvekilleri vardı.
Onları "gençlerin katili", "düşükler" diye suçlayanlar tahliyelerine şiddetle karşı çıkıyorlardı. Aralarında Celal Bayar’ın da olduğu DP’li vekillere af önerileri yüzünden ortalık karışmış, affa karşı ordu içindeki cunta rahatsızlığını göstermiş, CHP’li gençler affı protesto gösterileri sırasında Adalet Partisi binalarını taşlamıştı.
O günlerde Milliyet Gazetesi başyazısıyla bu değişikliğe destek verirken şöyle yazmıştı:
"Konu milliyetçi yönden kolaylıkla istismara müsaittir. Şüphesiz hükümetimizin icraatının, mahkemelerimizin kararlarının milletlerarası bir mahkeme önünde tartışılmasını milli haysiyetimize aykırı bulanlar çıkacaktır. Halbuki insan haklarını ve temel hürriyetleri ihlal etmemeye kararlı bir devletin, milletlerarası denetleme yolunu açması, kendine olan güvenini ispat eder. Bu şekilde hareket milli haysiyetimizi sarsmayacak, bilakis itibarımızı yükseltecektir."
Herhalde mesele insan haklarını ve temel hürriyetleri ihlal etmemeye kararlı bir devlet özgüvenine sahip olup olmamakta...
Bugün, 60 yıl önce verilmiş sözlere, anayasanın açık hükmüne rağmen AİHM’in kararını tanımamak milli haysiyetimizi sarsıyor ve itibarımızı düşürüyor.
Bırakın, AİHM’in Türkiye hikayesinde de görülebileceği gibi dengelerin hızla değiştiği bir ülkede o kapı açık kalsın.
Herkes için içerideki bütün kapılar kapanınca gidilecek, Türkiye’nin siyasi havasından ve kutuplaşmasından uzakta bir mahkeme orada dursun.
Gitmesek de, görmesek de o bizim mahkememizdir.
O kapının açık kalması hepimizin faydasınadır.
.28/12/2020 13:08
Yılbaşı bizim neyimiz olur? 27 “Süslü çam ağacının altına oturttuğunuz çocuklarınızı cehennem ateşine atıyorsunuz. Deccal’la sosisli kızartma randevusuna benzer bu. Noel Baba ve Noel’in diğer süsleri saf kötülüktür, Paganlığın adetleridir, sizi Tanrı’dan uzaklaştırmak için kurnazca oyunlardır bunlar.”
Bir kaç kelimesi değiştirilerek yılbaşına doğru bir Cuma namazı hutbesinde okunabilecek bu satırlar, internette pek çok örneği bulunabilecek dindar Hristiyanların, Noel Baba’nın oyunlarına gelmiş saf Hristiyanlara uyarılarından biri.
Bugün artık azınlıkta kalsalar da İsa’nın doğumu için sabaha kadar partilenmesinden, çocukların Noel Baba’dan medet ummasından, aşırı süsten püsten dindar Hristiyanlar da pek mutlu değil.
Çünkü çam ağaçlı, Noel Babalı, geyikli Noel kutlamaları sadece bizim için değil, Hristiyan dünyası için de çok eski bir gelenek değil.
Aslında tüm bu ritüeller herkesin bildiği gibi çok eski.
25 Aralık’ta bayram yapmak İran’ın güneş tanrısı Mitra için yaptığı festivale, ağaç süslemek İskandinav mitolojisinde dokuz diyarı birbirine bağlayan Yggdrasill’e, yine Çin ve Mısır’daki örneklerine, Noel Baba dediğimiz Santa Claus Kuzey Avrupa mitolojilerine, hediye dağıtması Roma efsanelerine, uzun sakalı ve kırmızı şapkası Zerdüşt rahiplerine kadar uzatılıyor.
Sevilmiş olmalı ki bu kültür ve figürler medeniyetler arasında el değiştire değiştire özellikle Avrupa’daki Germen toplulukların Pagan kültürlerinde önemli bir yer etmiş.
O kadar ki, 16. yüzyılda Katolik Hristiyanlığın kiliselerindeki süslemeleri bile bidat diye söken Protestanlığın babası Martin Luther, Alman geleneklerine yenik düşüp, bir çam ağacına mum dikerek onu Hristiyanlığın simgesi haline getirmiş.
Ama İngiliz Puritenleri bu Pagan geleneğini “ahlaksız ve faydasız” bulup, 1647’de İngiliz parlamentosundan Noel kutlamalarını yasaklatan bir karar bile çıkartmış. Kutlama yerine oruç tutulmasını ve tefekkür edilmesini önererek...
ABD’ye göç eden Püritenler de bu katılığı sürdürmüş, Puriten göçmen kolonilerinin yerleştiği Boston’da 1659’da Noel kutlamaları yasaklanmış, Yine başka eyaletlerde Noel süslemelerini yasaklayan yasalar çıkarılmış.
Ama gelenek ABD’ye göç eden Alman, İrlandalı toplulukların içinde yaşamaya devam etmiş.
Ama 19. yüzyıla kadar bu kutlamalar ne ABD’de ne de Avrupa’da yaygınlık kazanmamış.
Bir kaç tarih.
Noel Ağacı, 1846’da Kraliçe Victoria’nın, Alman eşi Prens Albert ve çocuklarıyla birlikte bir Noel çamı etrafındaki resimlerinin Illustrated London News’ın kapağında yayınlanmasıyla popüler hale gelmiş.
Noel, ancak 1870’de ABD’de tatil ilan edilmiş.
Noel’in ve yılbaşının sembolü olan New York’taki Rockefeller Binası’nın önüne ilk çam 1931’de dikilmiş.
Bugün bildiğimiz Noel Baba figürü 1924’de bir Alman çizerin eseriymiş.
Yani bugünkü Noel ve Yılbaşı kutlama geleneği Batı’da da 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış çok yeni bir gelenek.
Neredeyse aynı zamanlarda Osmanlı da bu gelenekle tanışmış.
Çok sayıda Hristiyan’ın yaşadığı, Batılı sefaretler ve tüccarlar etrafında Pera çevresinde Avrupai bir hayatın sürdüğü İstanbul’da bu yeni kutlama hemen popüler olmuş.
19. yüzyıla ait seyahatnamelerden hemen yanları başında bu kadar süslü ve eğlenceli kutlamalar yapılırken, kozmopolit hayatla iç içe yaşayan asri Türklerin de partilere katıldığını hatta acemilikleriyle dalga konusu olduğunu öğreniyoruz.
Ama esas olarak Noel ve Yılbaşı’nın Müslümanlar arasında popüler hale gelmesi Cumhuriyet’le birlikte yaşanmış.
Tabii ki özellikle de 1926’da Miladi Takvim’e geçip, 1 Ocak’ın yeni yılın başlangıç günü olmasıyla.
Bugün yapılan yılbaşı, Noel, çam ağacı, Noel baba tartışmalarının aynısını 1930’larda okumak mümkün.
1936 yılında Cumhuriyet gazetesinde devrin en ünlü gazetecilerinden Feridun Kandemir’in “Noel Baba’yı karşılamak için çamlar ve çiçeklerle hazırlanan Türkler” yazısından okuyalım:
“... Noel’de muhakkak ki İstanbul ikiye bölünüyor. Köprünün bu tarafında her günkü hayatın tabii akışı ve ötede sanki kırk gün kırk gece sürecek bir düğün hazırlığı. Fakat sanmayın ki bu mükellef düğün sofrasına sadece Karşıyakalı çökecek ve bir kilid gibi köşeye kurulacak telli pullu çamın dibinde sade o hora tepecektir.
Hayır.
Bakın etrafını sardıkları şu körpe çam fidanını Aksaraylı berberle arkadaşları, Beşiktaşlı bir grupla bir türlü paylaşamıyorlar.
Ve çiçekçi bu yağlı müşterileri kaçırmamak için dil döküp duruyor. Beşiktaşlılar beş liraya üzerlerinde kalan fidanı hamala yükledikten sonra dalları süsleyecek oyuncakları almak için yola düzelirlerken onlara soruyorum:
-Şimdi ne olacak bu? Ne yapacaksınız?
Gençler cehlime güler gibi dudaklarını bükerek konuşuyorlar.
-Çamsız Noel olur mu?
-İyi amma Noel neyin nesi?
-Vallahi orasını pek sormayın. Noel, Noel işte. Kaç senedir alıştık. İnce eleyip sık dokumadan yılda bir gece de böylece felekten kam alıyoruz.
-Ya yılbaşı.
-Aa. O başka. Ona daha bir hafta var. Noel’de hindimizi doldurur, kadehlerimizi tokuşturur, çalar, eğlenir, dans ederiz. Yılbaşında ise sabaha kadar piyango müjdesini bekleyerek oynar, şansımızı deneriz.
Peşlerine takılarak girdiğim büyük oyuncakçı mağazasında mahşer gibi bir kalabalık var.
...
Karanfil, gül, menekşe, krizantem demetleriyle süslü kucakların bir canlı bahçe haline getirdiği kaldırımlara bakan kapılardan birine dalıyor ve karşıma çıkan bar sahibini dinliyorum.
-Hazırlanıyoruz işte. Şüphe yok ki bizim için yılın en canlı mevsimi budur. Bayram arkasından Noel ve yılbaşı. Hele Noel, beş altı senedir Noeller pek canlı oluyor.
-Müşterilerin ekseriyeti?
-Yıldan yola Türkler artıyor. Mesela altı yedi sene evvel Noel’de salonumuzda tek Türk müşteri bulunmazken, geçen sene masaların yarısına yakınını Türkler tutmuşlardı. Şimdiye kadar aldığımız siparişler bu sene bu miktarın daha fazla olacağını gösteriyor.
-Bunlar hangi sınıfa mensup insanlar
-Her çeşid var. Büyük tacir, büyük memur, büyük zengin. Ta esnafa kadar...
-Desene asıl bayramı siz yapıyormuşsunuz..
...
Işığa boğulmuş bir vitrinde koskoca bir Noel BABA, önündeki masayı süsleyen tabak tabak mezelere bakarak ağzını şapırdatıp duruyor. Onu seyreden kalabalığın arkasından süpürgesinin uzun sopasına ellerini dayamış, çenesini de oracığa yerleştirmiş bir çöpçü hayran , şaşkın dalmış gitmiş. Ben de uzun uzun ona bakıyor, sonra yanına sokularak soruyorum.
-Kim bu, hazret.
-Ha.. Bilmiyon mu onu.. Nail Baba işte.
Süpürgesini sallayarak ağır ağır uzaklaşırken sözünü tamamlıyor
-Yarın akşam geliyormuş.”
Yılbaşı değil, doğrudan Noel kutlayan Türklerden bahsediyor Kandemir.
Bir altı yıl daha geriye gidelim.
Yine Cumhuriyet gazetesinden bu kez, basının ‘Sivil Amiral’i Abidin Daver’in bir zamanların en popüler köşesi “Hem Nalına, Hem Mıhına”da 1930 yılının Noel’i yaklaşırken çıkmış bir yazısından:
“Noel, Hazreti İsa’nın doğduğu gece Hristiyanlık 19 asırdan beri bu bayram gecesini tes’it eder. Kendi dini ve milli bayramlarımız yetmiyormuş gibi Noel geceleri bayram yapmağa başladık. Çünkü işin ucunda eğlence var. Eğlenceye fazlaca düşkün olduğumuz için bizimle hiç münasebeti olmadığı halde eğlenmek fırsatını kaçırmıyoruz, Noel’de biz de bayram ediyoruz.”
Noel ve Yılbaşı’nın her yerde olduğu birbirine karıştığı kutlamalar bu yıllarda popüler hale geliyor. 1929 yılında Atatürk’ün Hariciye Köşkü’nde yabancı ve diplomatlar ve devlet erkanı için düzenlediği yeni yıl balosunun fotoğraflarını herkes görmüştür.
Aynı tarihlerdeki dergi kapaklarında süslenmiş çam görselleri de görünmeye başlıyor.
Noel dışında, yılbaşı geceleri ise en çok bugünkü gibi yılın en büyük ikramiyesinin verildiği piyangosuyla meşhur. Radyo bu piyangonun çekileceği akşamda özel yayınlara başlıyor. Evlerde yiyeceklerin hazırlanması, kuruyemişlerin alınması gibi adetler de o günlere uzanıyor.
1940’ların, 50’lerin gazetelerine bakınca çam süsleme adetinin İstanbul ve Ankara’daki zengin ve eğitimli Müslüman Türkler arasında da yayıldığı görülüyor.
O kadar ki 40’ların, 50’lerin gazetelerinde çam katliamı ve çam kesme yasakları haberlerine rastlayabilirsiniz.
Yani yılbaşı kutlaması denince bir asırlık bir kültürden bahsediyoruz.
“Batı özentiliği”, “dejenerasyon” tartışmaları da yeni değil, onlar da bir asra yaklaşıyor.
Ama her yıl sanki ilk kez yapılıyormuş gibi hararetle yapılıyor bu kavga.
Bu sene biraz daha harareti düşmüş gibi.
Herhalde muhafazakarlar için en büyük şok, daha bir kaç hafta öncesine kadar milli ve yerli heyecanların merkezinde olan İlham Aliyev’i, eşi Mihriban Aliyev ile birlikte blujeanleriyle, Azerbaycan bayrağı renginde toplarla süslenmiş bir çam ağacı önünde gösteren kare oldu.
Aslında şaşılacak bir şey yok. KGB şefi bir babanın oğlu İlham Aliyev.
Wikileaks’in yayınlandığı 2009 yılına ait bir ABD Bakü Büyükelçiliği telgrafından Alıyev’in Türk dizilerini başörtülü karakterler yüzünden yasaklattığını öğrenmiştik. Aliyev Büyükelçi’ye “İranlılar, kadınlarını kapatırken gülüyoruz; ama insanlar, Türklerin de kadınlarını kapattıkları görülürse bu ciddiye alınabilir" diyerek kararını açıklamıştı.
O zamanlar bu muhafazakar kesimde de tepkiyle karşılanmıştı. Ama o kesim için en önemli kriter son durumda müttefik olup olmamak olunca, hafızalardan bu bilgi silinivermiş.
Aliyev’e kızmak da haksızlık. Sovyetler döneminde de bir ara yasaklanmış Noel ve yılbaşı kutlamaları artık dinler ve kültürler üstü modern evrensel bir gelenek haline geldi.
Artık bu evine çam koyup süsleyenlere dejenere demek için biraz geç.
Türkiye’nin modernleşmesi ve laikleşmesiyle başlayan 100 yıla yaklaşan bir gelenekten bahsediyoruz.
Bu kültür özellikle modern ve laik ailelerde dedelerden, anneannelerden, pek çoğunda anne ve babalardan görünen bir bir adet artık.
Kültürler de böyle birbirini etkiliyor. Özellikle eğlence üzerine kurulu kültürler çabucak yerleşiyor.
Süslü çam ağaçları, ışıklar, geyikli arabasıyla hediye getiren ihtiyar pofuduk bir dedenin cazibesi ve takvimlerde bir yılın geride kalmasının yarattığı kutlama isteğiyle kavga etmek de çok zor.
O yüzden 100 yıl sonra artık bunu bir gerilim vesilesi yapmayı bırakmak gerek.
Bundan rahatsız olanlar, enerjilerini Noel Babaları bıçaklayıp, evine çam dikmiş komşularını ayıplamak yerine belki milli ve dini bayramları nasıl daha cazip ve eğlenceli hale getirebilecekleri üzerine düşünmeye harcamalılar.
Başkalarının mutluluğundan mutsuz olmayı bırakıp neden kendimize bu kadar asık suratlı, neşesiz, renksiz bir dünya kurduk diye düşünmek de çok faydalı olabilir.
.30/12/2020 10:54
Dün Ankara’da iki binada yaşananlar... 65 Hayatın normal zamanlarda da çok hareketli akmadığı Ankara, pandemi yüzünden üniversite öğrencileri de şehirden çekilip, Kızılay ve Ulus’taki lokantalar, fast food dükkanları, dönerciler, cafeler, kahveler, barlar da kapanınca iyice durgunlaşmış.
Ama dün bu durağan başkentte birbirinden birkaç kilometre uzaklıktaki iki binadaki sıra dışı bir hareketlilik vardı.
Gazeteciler de gözlerini bu iki binaya çevirmişlerdi.
Önce ilk binaya gidelim.
Tarihinde pek çok siyasi partinin kongresinde ev sahipliği yapmış, dün de DEVA Partisi’nin Birinci Olağan Kongresi’nin yapıldığı Sıhhiye’deki Atatürk Spor Salonu’na.
Kongre salonuna doğru giden bütün caddelerdeki billboardlarda DEVA Partisi kongresi posterlerinin yoğunluğu dikkat çekiciydi.
İstanbul’daki billboardlarda da gözle görünür biçimde yer tutmuştu DEVA.
Bunlar bir yıl önceki yerel seçimlerde belediyelerin el değiştirmesinin can çekişen demokrasiye somut katkıları.
Parti-devlete çok yaklaşmış 18 yıllık iktidar partisinden kopan isimlerin kurduğu, TRT’nin ve onlarca medya kuruluşunun haberini dahi yapamadığı bir partinin, şehrin orta yerinde bangır bangır müziklerle, afişlerle, Türkiye’nin her yerinden gelen delegeleriyle kongre yapması bile mevsim normallerinin çok üzerinde bir demokrasi günü yaşattı Ankara’ya.
Ama 15 yıl iktidar partisinde bakanlık, yöneticilik yapmış isimlerin kurduğu bir partinin bile karşı karşıya olduğu bu medya ambargosunun sonuçları, daha salona girmeden görüldü.
Uzun süredir spor müsabakalarının, konserlerin, kongrelerin durduğu salonun önündeki bu olağandışı kalabalığı merak edenler, birbirine “ne var bugün burada” diye sorunca bilenler önce “DEVA Partisi kongresi” deyip sonra eklemek zorunda kaldılar: “Babacan’ın partisi var ya...”
Her ne kadar dijital platformlarda çok yakından takip edilse de ana akım televizyonlarda görünür olamamanın sonuçları bunlar.
O yüzden DEVA hala, beş yıl öncesine kadar istediği bütün kanallara çıkabilen Babacan’ın partisi.
DEVA Kongresi’nden de gün boyu muhalif televizyonlar, Karar TV, Medyascope gibi dijital kanallar dışında ana akım medyadan sadece Habertürk bir süreliğine yayın yapabildi. DEVAcılar, kongreyi yayınlayan medya olmayınca bir yayın akışıyla kongrelerini Youtube hesaplarından kendileri yayınladı. Profesyonel bir spiker, Babacan kürsüye çıkana kadar partinin yöneticileriyle röportajlar yaptı.
Aslında sadece gazeteciler için değil, sosyal bilimciler için de gözlemlenmesi gereken bir parti DEVA. 30-40 yaş ağırlıklı şık giyimli, çoğu beyaz yakalı işlerde çalışan erkek ve kadınlar olarak özetlenebilecek delege profili partinin orta sınıflarda bir karşılığı olduğunu gösteriyor.
Bazı ceketlerde DEVA rozetleriyle birlikte Atatürk rozetleri de göze çarpıyordu. Kongre salonunun mescidi de boş değildi.
Delegelerinin bir kısmı akşam kaldıkları oteldeki yemekte içki içen, bir kısmı Ankara’ya gelmişken sabah kalkıp Hacıbayram Camisi’ne namaza giden bir parti DEVA.
Türkiye’nin geleneksel merkez sağ profiline yakın hatta onun daha genç ve modern bir versiyonu bu sentez.
Kongre salonunda ilk göze çarpan fark ise Babacan’ın resimlerinin salona asılmamış olmasıydı.
Bu bir unutkanlık değil, partinin uygulamaya çalıştığı bir prensibi.
İl kongrelerine, genel merkeze ve parti teşkilat binalarına da Babacan’ın resimleri asılmıyormuş.
Bu prensiplerin sıkı takipçisi, partinin teşkilatlanmalardan sorumlu genel başkan yardımcısı olan eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün.
Ergün, AK Parti tecrübesinden dersler çıkararak bağışlar konusunda da kırmızı çizgileri olan bir çerçeve hazırlamış. Partinin ana finans kaynağı genel merkez ve teşkilatlardaki yöneticilerinin üst limiti olan bağışları.
Baskın bir seçime katılabilmek için yapılması zorunlu olan bu kongre Nihat Ergün’ün istediği türden bir kongre değil.
Ergün, iki gün süren, delegelerin de konuştuğu, partinin sorunlarının tartışıldığı, parti yöneticilerinin yarısının çarşaf listeden seçildiği çok sesli, yarışlı kongreler planlıyor DEVA için.
Benzer kongrelerde pek de dikkat çekmeyen bir yasal zorunluluk olan Kongre Divan Kurulu da dikkat çekici isimlerden oluşmuştu.
Divan Kurulu’nun başkanlığını partinin en yaşlı kurucusu olan Ramiz Ongun yaptı.
Ramiz Bey bu salonun yabancısı değil.
Bundan 23 yıl önce Türkeş’in vefatının ardından 1997’de bu salonda düzenlenen ilk MHP kongresinde Devlet Bahçeli, 23 yıl boyunca koruyacağı genel başkanlık koltuğuna ilk kez otururken karşısındaki en güçlü rakiplerinden biriydi Ramiz Ongun.
O kongre bu kongre kadar sakin de değildi. Plastik sandalyeler havalarda uçuşmuş, bir ara kongre kürsüsü işgal edilip “illegalite” bile ilan edilmişti.
Ongun, 2003’de MHP Meclis dışında kalmışken bir kere daha Bahçeli’nin karşısına yine bu salonda çıktı.
Protestolar yüzünden dakikalarca başlayamadığı konuşmasını “Başbuğ Ramiz” sesleri arasında tamamlayıp delegelerden 300 oy gibi hayli yüksek bir oy almıştı.
Bugün muhalefet partilerini bile gün aşırı terörle, ihanetle suçlayan, ana muhalefet liderini hapse attırma isteğini saklamayan Bahçeli, herhalde o günleri demokratik cahiliye dönemleri olarak hatırlıyordur.
En son karşısında aday olmaya çalışanların başına gelmeyen kalmayınca İYİ Parti kuruldu.
MHP geleneğinin önemli isimlerinden Ongun’un DEVA kongresinde divan başkanı olarak yaptığı konuşmadaki demokrasi ve hukuk mesajları, geçmiş ve gelecek muhasebesi ile bugünkü MHP arasında Tanrı Dağları kadar mesafe var.
Divan Kurulu’nda Ongun’un hemen yanında DEVA Partisi’nin önde gelen isimlerden eski Batman Milletvekili Mehmet Emin Ekmen oturuyordu.
Onun yanında Vanlı işkadını Evrim Rızvanoğlu, onun yanında da partinin yöneticilerinden iş kadını Elif Esen.
Milliyetçi, Kürt, liberal, muhafazakar isimleri Divan Kurulu’nda yan yana oturtan bir parti DEVA.
Bunun siyasetin kimliklerle yapıldığı Türkiye’de ne kadar anlam ifade edeceğini zaman gösterecek.
Ama bunun denenecek kıvama gelmesi bile Türkiye için önemli.
Kongrenin katarsis anı her kongrede olduğu gibi genel başkanın konuşmasıydı.
Bu konuşmanın katarsis anı ise rasyonel, mesafeli, kontrollü, rengini belli etmeyen, kendinden fazla bahsetmek istemeyen Ali Babacan’ın ilk kez duygularına hakim olamadığı anlardı.
Babacan konuşmasına “Her dönemde farklı kimliklerin ezildiğine, farklı kesimlerin mağdur edildiğine tanık olduk” diyerek girdi, neden ve nasıl siyasete girdiğini anlatırken 12 Eylül’den, 90’lı yıllardan bahsetti, sonra sıra 28 Şubat’a geldi.
“Her birimiz o dönemde kendi hayatımızda çok acılar çektik. Ben kendi ailemde o günlerin ıstırabını yaşadım” dedikten sonra bir anda gözleri doldu, sesi titredi ve konuşamadı.
Salondaki delegeler ayağa kalkarak bu zor anlarında Babacan’a destek verdiler.
Devamında yine sesi titreyerek ilk kez özel hayatıyla ilgili bir detayı paylaştı: “Benim kız kardeşim Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden, ODTÜ’den üç kez uzaklaştırma cezası aldı. Neden? Sırf başındaki örtü yüzünden. Başındaki örtü.“
Bazıları bunu siyaseten kurgulanmış bir mizansen olarak gördü.
Halbuki Babacan, bir hitabet ustası değil, eski bir siyasetçi olsa da kürsülerde daha yeni. Danışmanları konuşmalarındaki tona heyecan katması için epey uğraşıyor.
Yani istese de bunu bir mizansen olarak yapması zor.
Babacan kongre konuşmasında diğer konuşmalarından farklı olarak neden 2001’de siyasete girdiğini ve neden bugün DEVA’yı kurduğunu kendi hikayesiyle anlatmayı tercih etti.
Bunu yaparken de daha önce üzerinden hızlıca geçtiği kendi aile hikayesini ilk kez açtı.
Babacan’ın kendisinden küçük üç kız kardeşi var. Dördü de TED Koleji mezunu. İki kız kardeşi ise yine Babacan gibi ODTÜ mezunu.
Betül Babacan Bilgisayar ve Tuğba Babacan Gıda Mühendisliği okumuş. Ali Babacan da Endüstri Mühendisliği’ni bölüm ve üniversite birincisi olarak bitirmişti.
Tuğba Babacan’ın üniversite yılları 28 Şubat’a denk gelmiş. ODTÜ Gıda Mühendisliği bölümünde okurken, başörtüsü yüzünden önce bir hafta, sonra 15 gün, ardından bir dönem uzaklaştırma cezası almış ve bir senesini kaybetmiş.
Tuğba Babacan da kongre için salondaydı.
Babacan’a daha sonra neden duygulandığını sorduğumda, “kardeşim de kongrede karşımdaydı” dedi.
Aslında başörtüsü yasaklarının Babacan ailesi için hikayesi çok daha eski. Hatta bu yasakla Türkiye’de tanışan ilk aile Babacanlar.
1967 gibi erken bir vakitte dindar bir esnaf olan dedesi, başörtülü kızlarını da üniversiteye göndermek isteyince kızılca kıyamet kopmuştu.
Ankara İlahiyat Fakültesi’ne kayıt yaptıran Babacan’ın halası Hatice Babacan, okul kapısından başını açmadan başörtüsüyle derse girince, 40 yıl boyunca çözülemeyecek başörtüsü sorunu başlamıştı.
Üniversiteden kendisine destek veren bir erkek öğrenciyle birlikte atılan Hatice Babacan’a destek için İlahiyat öğrencileri, üniversitelerdeki ilk boykot ve fakülte işgallerine imza atmışlar, gazeteler boykotçu öğrencileri Paris’te üniversiteleri boykot eden Maocu öğrencilere benzetmişti.
19 yıldır siyasetin içinde olan Babacan’ın ağzından bu hikayeye dair bugüne kadar hiçbir şey duymadık.
Parti sürecinde Babacan’la üç kez röportaj yaptım. Her seferinde halası Hatice Babacan’la hatıralarını öğrenmeye çalıştım ama bir kaç cümle dışında pek cevap vermek istemedi, konuyu bugünkü mağduriyetlere getirdi.
Başka siyasetçiler için harika bir siyasi referans ve propaganda imkanı olabilecek bu hikayeden uzun siyasi hayatı boyunca ve parti kurduktan sonra hiç bahsetmedi.
O yüzden siyasete neden girdiği anlatırken ilk kez bu kişisel mağduriyet hikayesinden bahsetmesini, “28 Şubat mağduriyetinden ekmek yemek” olarak yorumlamak kötücül bir yorum olur.
Bunu sosyal medyada özellikle Babacan’a Davutoğlu’na açtıklarından daha geniş bir kredi açan laik kesimden yorumcular yaptı dün.
“Yine mi başörtüsü mağduriyeti” gibi tepkiler çoğunluktaydı. Türkiye’de bugün çok daha ciddi mağduriyetler yaşanıyor, iktidar da bu mağduriyetlerin üzerini eski, çözülmüş mağduriyetleri hatırlatarak kapatmaya çalışıyor. Buna tepki duymak anlaşılır.
Ama travmatik sonuçları olmuş, insanların hayatlarını kökünden değiştirmiş ve hala bugün AK Partili olmanın en büyük motivasyon kaynağı olmaya devam eden başörtülülere karşı ayrımcılık konusunda, bugüne kadar gerçek bir pişmanlık göstermemiş laik kesimin, konu her açıldığında bin kez gösterilmiş sıkıcı bir Türk filmi izliyormuş gibi dudak bükmeye, next next deyip konuyu geçiştirmeye çalışmaya pek hakları yok.
Ayrıca, hala pek çok başörtülü kadını, DEVA ya da Gelecek Partisi’nde bile aktif görev almaktan uzak tutacak kadar canlı, kanlı yaşayan bir motivasyondan bahsediyoruz.
DEVA’nın muhafazakar kitlelerle duygudaşlık kurması, genel muhalefetin de lehine. Ama iktidar gibi muhalefet de tek tipçi. Muhafazakar bir siyasetçiden mazisini unutmasını beklemek pek demokratik bir beklenti olmasa gerek.
Aslında Babacan, 2001’de neden siyasete girdiğini 28 Şubat’ta ailesinin de yaşadığı mağduriyetle anlatıp, konuyu bugünkü mağduriyetlere ve neden DEVA Partisi’ni kurduklarına getirdi ve şöyle dedi:
“Gelelim bugüne…bugün o siyasete ilk girdiğim günün üzerinden neredeyse 20 yıl geçti. Ve şimdi de bambaşka bir baskı dönemindeyiz. Ezilenler iktidar gücünü eline alınca değişti, başkalarını ezmeye başladılar. Biz ezilmenin ne olduğunu iyi biliyoruz. Ezilmenin ne olduğunu iyi bilenler başkasını ezmez arkadaşlar.”
İktidar destekçileri de Babacan’ın bugünle ilgili bu eleştirilerinden rahatsız. Babacan’ın konuşmasındaki bu duygusal ana AK Parti cenahından da şiddetli eleştiriler geldi. Hatta bu vesileyle Babacan bir yıl sonra ilk kez bazı televizyonlara ve gazetelere haber oldu.
Onlar, başörtüsü yasağını Erdoğan’ın bitirdiğini hatırlattılar, Babacan’ı zamanında bu yasağı savunan CHP’yle işbirliğiyle, Erdoğan’a ihanetle, kendisiyle çelişmekle suçladılar.
Babacan’a Karar TV için yaptığımız röportajda bu tepkileri sorduk “O yasağı tek başına mı kaldırdı, biz yok muyduk bu mücadeleyi verirken” dedi özetle.
Bugün MHP’nin, Bahçeli’nin 28 Şubat ve sonrasındaki koalisyon döneminde başörtüsüyle ilgili tavrını, 1999’da Meclis’e giren başörtülü MHP’li milletvekilinin nasıl başı açtırılarak Meclis’e girdiğini, bir başörtüsü krizi olan 2007’deki Cumhurbaşkanlığı krizi sırasındaki konuşmalarını hatırlayan pek yok.
Yine bugün iktidar medyasından inmeyen Perinçek’in başörtüsü yasaklarının en ateşli savunucusu olduğunu da...
Ayrıca o günlerin yasakçı CHP’sinin eski yöneticileri olan Baykal ekibi her akşam iktidar televizyonlarında “en azından yerli ve milli adam” kontenjanından ağırlanıyor.
Ama belki de bu tartışmaları anlamak için dün Ankara’da hareketli saatlerin yaşandığı diğer binaya gitmeliyiz.
Ahlatlıbel’deki Anayasa Mahkemesi binasına.
Herkesin topu birbirine attığı, aylardır oyalanarak karar alınamayan Osman Kavala dosyası nihayet Anayasa Mahkemesi’nin Genel Kurulu’nun önüne geldi dün.
Kavala, artık sadece Kavala değil. Türkiye’de hukuksuzlukların sembolü.
Mahkeme, reform nutukları arasında artık iktidar destekçilerinin bile anlamakta zorluk çektiği, AİHM’in açıkça siyasi saikle cezalandırıldığını ve acilen tahliye ilan edilmesini istediği Kavala’nın tutukluluğunda hak ihlali olup olmadığını görüştü.
Sonuç; 7 AYM üyesi “hak ihlali var” derken, 8’i bir sorun görmedi.
10 Ocak’ta görev süresi dolacak Burhan Üstün de izinden gelip üye kullanarak devlete son bir hizmet daha yapmış oldu.
En son askeri üye Serdar Özgüldür’ün 22 Aralık’ta yaş haddinden emekli olmasından sonra Anayasa Mahkemesi’nde Ahmet Necdet Sezer’in atadığı üye kalmadı.
15 üyenin tamamı Gül ve Erdoğan’ın atadığı üyeler.
Yani hepsinin muhafazakar kökenli olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Ama bu muhafazakar hukukçular Kavala oylamasında ikiye bölündüler.
Bu ilk kez olmuyor.
Son dönemdeki bireysel başvurularla ilgili AYM kararlarında net bir biçimde bu bölünme görünüyor. Bu zihinsel bir bölünmenin sonucu.
Muhafazakar kesimdeki bir zihinsel bölünmenin de izdüşümü.
Muhafazakarların daha kalabalık kesimleri için demokrasinin, özgürlüklerin, hukukun cazibesi başörtüsü yasağı kaldırılınca kaçmış gibi görünüyor.
Gerisiyle pek ilgilenmiyorlar.
O yüzden başörtüsü yasağını kaldırmış bir liderin partisinden ayrılıp parti kuran başörtüsü mağduru bir kız kardeşin abisinin duygulandığı anlar da onlara sadece bu ihanetin bir sembolü gibi görünüyor.
DEVA ve Gelecek Partisi, muhafazakarların bu kazanımlarıyla karnı doymayan, başkaları için de hukuk ve özgürlük isteyen, hikayenin bu kısmında takılmayıp eleştiri seslerini yükselten muhafazakar siyasetçiler öncülüğünde kurulmuş iki parti.
Yani aslında dün Ankara’da Atatürk Spor Salonu’ndaki kongreyle, Anayasa Mahkemesi binasında üyeleri ikiye bölen oylama aynı zihinsel ve siyasi kırılmanın sonuçları.
Muhafazakar kesimde sadece kendine Müslüman olanlarla, başkalarına da Müslüman olmaya çalışanlar karşı karşıya geliyor.
Türkiye’deki mevcut ve değişmez gibi görünen siyasi statükonun akıbetini bu kırılmanın sonuçları belirleyecek.