 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Sakın Beşinci Olma, Helâk Olursun!..”
Mehmet Can
19.05.2019 - 00:01
Yayınlanma
Eşref-i mahlükat yani yaratılmışların en şereflisi olan insana cahillik değil, alimlik yakışır. Çünkü -herşeyden önce- insan, Allahü Tealanın muhatabı ve yeryüzündeki halifesidir. Allah, -insanı cahillikten kurtarmak için- çok sayıda kitap ve peygamber göndermiştir. Son Peygamberi Muhammed aleyhissalatü vesselama gönderdiğ son kitabı Kuran-ı kerimin ilk emri; "ikra" yani "oku"dur. Çünkü Rabbimiz celle celalüh, beşeriyeti cehalet karanlık ve bataklığından kurtarıp insanın ulaşabileceği en yüksek derece olan ilimle şereflendirmek ister. Bunun için Dinimizde cahillik çok çirkin görülmüş ve kınanmıştır. Bu meyanda, İslam öncesi döneme, "cahiliyye" denilmiş olması çok manidardır.
İslam İlimle Özdeştir
İslam dini, ilimle özdeştir. Evet medeniyetimizde din ile ilim, hiçbir zaman birbirinden ayrılmayan iki ana unsurdur. Biri olmayınca diğeri tek başına insanı hedefe ulaştırmaz. İlim, dünya ve ahiret saadetinin anahtarı ve erdemlerin en büyüğüdür. Âyet-i kerimede buyuruldu ki: "De ki: Ey Rabbim! İlmimi artır." (Taha 114)
Dikkat buyurun! Bu ayet-i kerime bize -başka herhangi birşey için değil- ilmimizin artması için dua etmemizi emrediyor. Zira ilim tükenmez bir hazine olup; sadece sahibine değil, başka insanlara da, hatta diğer canlılara da fayda verir.
İlim Kervanına Herkes Katılacak!
Dinimizde ilim, hayatî öneme sahiptir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, yahut bunları seven ol. Beşincisi olma, helak olursun!" (Beyhaki, Şuabü'l-iman 1709)
Efendimiz aleyhissalatü vesselam, bu hadis-i şerifleriyle, adeta bütün İslam toplumunun ilim ile meşgul olmasını emrediyor. Bu hadis-i şerife göre; herkesin kendi şartları nispetinde ilim kervanına katılması gerekir: Bilenler öğretecek, bilmeyenler öğrenecek, öğrenemeyenler dinleyecek, ötekiler de bütün bu sınıfları sevip imkanları ölçüsünde onları destekleyecektir. Bu hadis-i şerif, ilim kervanına hiçbir şekilde katılmayanların, dünya ve ahirette kaybedenlerden olacaklarını da haykırıyor.
Hiç Bilenlerle Bilmeyenler Bir Olur mu?
Normalde bütün insanları bir tarağın dişleri gibi eşit kabul eden Dinimiz; alim ile cahilin yani bilen ile bilmeyenin asla bir olamayacağını söylüyor. Âyet-i kerimede buyuruldu ki: "De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler (alimler ile cahiller) bir olur mu?" (Zümer 9)
Başka bir ayet-i kerime: "Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler." (Al-i İmran 18)
Görüldüğü gibi; Allah azze ve celle yüce Zatı ile başlıyor, ikinci olarak melekleri, üçüncü sırada da ilim sahiplerini zikrediyor. Âlimlere; şeref, üstünlük ve asalet olarak bu ayet-i kerime yeter.
İlim, Başarının Anahtarıdır
Dünya ve ahiret saadetinin anahtarı ilimdir. Müslüman; ilim öğrenmek zorundadır. Çünkü cehaletle, ne İslam yaşanır ne de yaşatılır.
İlim, insanları olgunlaştırarak güzel ahlaka kavuşturur. Toplumu da helak edici ahlaksızlıklardan temizler.
İlim, ahiretimiz için ne kadar kıymetli ise, dünyamız için de o kadar değerlidir. Eskiden savaşlar; fizikî kuvvetle, topla tüfekle yapılırdı. Şimdi ise ilimle yani bilgi ve teknoloji ile yapılıyor. Bunun için, artık bilgiyi ellerinde tutanlar, gücü de tekellerinde bulunduruyor ve dünya düzeninin kurallarını da onlar belirliyor.
Sakın Cahillerden Olma!
Ancak bilgi ne kadar mühim ise, onu yerinde ve zamanında işleyip kullanmak da o kadar önemlidir. Bakınız, bugünkü şartlarda bir tondan biraz fazla olan bir binek arabanın hammadde maliyeti kabaca 850 dolar olarak hesaplanmaktadır. Peki bu hammaddeyi etkin bir şekilde işleyen otomobil markaları bu binek arabaları kaça satıyorlar bir düşünün… İşte bilgiyi yerinde kullanmak bu kadar stratejik önem arzetmektedir.
İlmin meydana getireceği bu kadar çok büyük kazançlara mukabil, cehalet de başka yollarla telafisi asla mümkün olmayan kayıplara sebep olmaktadır. Çünkü her fenalığın, hatta küfür ve şirkin başı da bilgisizlik ve cehalettir. Bunun için ayet-i kerimede: "Sakın cahillerden olma," (Enam 35) buyurulmaktadır.
Mârifet veya; “Men Arefe Nefsehu Fekad Arefe Rabbehu!..”
Mehmet Can
16.06.2019 - 00:02
Yayınlanma
Kendisini, çevresini, yaşadığı hayatı ve genel olarak bütün kainatı; bilme, tanıma, anlama ve öğrenme merakı, insanoğlunun fıtratında bulunan önemli bir duygudur. Bunun için o, bu dünyaya geldiğinden beri; "ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, beni buraya kim gönderdi, yaşadığım hayat neyin nesidir", sorularının cevabını arayıp durmaktadır. Bunun için, diğer peygamberler gibi, Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de hep insanlara; hayatın anlamını, amacını ve iyi bir insan olmanın yollarını anlatmıştır.
Kainatı da, hayatı da yaratan Allahü Teala'dır. Öyleyse iyi bir insan olmak istiyorsak, öncelikle Mevla'mızı doğru bir şekilde tanımalıyız. İslam alimleri, bu konuyu; 'marifet' tabiri ile ifade etmişlerdir. Zira bu manadaki 'marifet', Allahü Teala'yı; bilmek, anlamak ve tanımak, demektir. Zaten Rabbimiz celle celalüh de, kendisini tanımamızı emrediyor. Âyet-i kerimede buyuruldu ki:
"Ben, cinleri ve insanları ancak ve ancak Bana ibadet etsinler, diye yarattım." (Zariyat 56) Bu ayet-i kerimede geçen "ibadet etsinler" ifadesi, "beni tanısınlar" şeklinde tefsir edilmiştir. Çünkü ibadet; ibadet edilenin 'marifet'ine yani bilinmesine ve tanınmasına bağlıdır. Zira bilinmeyene ibadet edilemez. Binaenaleyh önce 'marifet' gerekir. Faraza 'marifet' olmadan ibadet yapılsa da pek bir manası olmaz.
Konu ile alakalı iki ayet-i kerime daha: "Allah'ın, kalbini İslam'a açtığı bir kimse, Rabbinden bir 'nur' üzere olmaz mı?" (Zümer 22) ve "Ey iman edenler! Eğer Allah'a karşı takva sahibi olursanız O, size bir 'furkan' verir." (Enfal 29) İşte bu iki ayet-i kerimedeki 'nur' ve 'furkan' kelimeleri; 'marifet'e işarettir. Bir de: "Onlar, Allah'ı takdir edemediler," (Enam 91) ayet-i kerimesi vardır. Buradaki "takdir edemediler" ifadesi de, "tam olarak tanıyamadılar", anlamındadır.
İslam alimleri, 'marifet'; "Allahü Teala'nın yüce Zatı'nın bilinemeyeceğini, bilmektir," demişlerdir. Zünnûn-ı Mısrî hazretleri de, "Allahü Teala'nın yüce Zatı hakkında tefekkür etmek cehalettir ve de 'marifet'in hakikati hayrettir", demiştir.
Dolayısıyla 'marifet', Mevla'mızın; -yüce Zatı değil- sıfatları, isimleri ve fiilleri hakkındaki sahih ve doğru bilgidir.
Evet Rabbimizin; isimleri, sıfatları ve fiilleri hakkındaki bilgiyi, yüce Kitabı'ndan öğreneceğiz. Âyet-i kerimede buyuruldu ki: "O'nun hak olduğunu anlayıncaya kadar ayetlerimizi, onlara hem ufuklarda hem de kendi nefislerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?" (Fussılet 53) Buradaki 'afak' yani ufuklardan maksat, insanın dışındaki kainattır. 'Enfüs' yani nefislerden gaye de; küçük kainat olan insandır.
Bunun için alimler: "Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu" (Kişinin, Allahü Teala'yı tanıması, kendi nefsini tanımasına bağlıdır ve nefsini tanıyan, Rabbini de tanır,) demişlerdir. İnsan, nefsini şöyle tanıyacak: Sahip olduğu maddî ve manevî bütün imkanlara dikkatlice bakacak ve diyecek ki: Ben, kimin eseriyim? Sahip olduğum solunum, sindirim, dolaşım, boşaltım ve benzeri muazzam sitemler kendi kendine mi var oldu? Yine rahat yaşayabilmem için lazım olan; el ayak, dil, göz, kulak ve benzeri cihazları kim vücuduma monte etti? Sonra diyecek ki; ben, kendi irademle bu dünyaya gelmedim; ruhumu ve bedenimi ben yaratmadım; vücudumdaki hiçbir sistem veya organın varoluşunda bir katkım yok. Hele hele hayat kaynağım olan rûhum hakkında hiçbir fikrim yok!
Sonra aklını çalıştırıp şu soruyu soracak: Peki içinde yaşadığım kainatı ve küçük kainat sayılan insanı kim yarattı? İşte tam bu noktada iz'an insaf ve imanın gereğini yapıp şöyle cevap verecek: "Beni de, hayatı da, kainatı da yaratan, donatan ve idare eden bir sonsuz kudret sahibi vardır!" Sonra -İlahî vahyin öğrettiği gibi-: "O sonsuz kudret sahibi yüce Zat, Allahü Teala'dır," hakikatini haykıracak. İşte bu merhaleden sonra artık Rabbini tanımak ve kendisinden ne istediğini öğrenmek için O'nun son peygamberi Muhammed Aleyhisselamın getirdiği İslam dinini öğrenmeye başlayacaktır. İşte; "nefsini tanıyan, Rabbini de tanır," sözünün manası kısaca böyledir.
Çocuklarımız veya ''Ne Ekersen Onu Biçersin!..''
Mehmet Can
24.06.2019 - 12:25
Yayınlanma
Hiç şüphe yok ki, şu fani dünyada sahip olduğumuz en büyük nimetlerden biri de çocuklarımızdır. Onların; gülmeleri bizi sevindirir, ağlamaları bizi üzer, mutlu olmaları ise; mutluluğumuza mutluluk katar. Âyet-i kerimede çocuklar için; "dünya hayatının süsü" (Kehf 46) buyurulması; -onların bizim için ifade ettiği manayı- açıkça ortaya koymaktadır.
Allahü Teala'nın bize emaneti olan çocuklarımızı; dünyada mutlu, ahirette de mesut olacak şekilde yetiştirmek boynumuzun borcudur ve kolay bir iş değildir. Bunun için; yavrularımızın maddî olduğu kadar manevî ihtiyaçlarına da dikkat etmemiz gerekir. Hayırlı nesiller; bilinçli ve fedakar anne-babaların ellerinde yetişir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Hiçbir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha kıymetli bir bağışta bulunmamıştır!" (Tirmizi 1952)
Çocuklarının eğitim ve terbiyesini ihmal eden aileler, sadece kendilerine ve çocuklarına haksızlık etmekle kalmazlar. Onlar, aynı zamanda topluma karşı da suç işlemiş olurlar. Çünkü eğitilip yetiştirilmeyen ve ustaca yontulup güzel bir şekil verilmeyen çocuk; kendisine, ailesine ve toplumuna -faydalı olmak şöyle dursun-; her zaman yaşadığı muhit için potansiyel bir tehlikedir. Anne-baba olmak kolay, faydalı ve verimli şahsiyetler yetiştirmek ise; sabır, gayret ve fedakarlık isteyen zor bir iştir.
Çocukları; çocukken eğitebiliriz, fakat büyüdükleri zaman onları kontrol etmemiz zordur. Bunun için atalarımız; "ağaç yaş iken eğilir," demişlerdir. Çünkü çocukların ruhları tertemiz, zihinleri de saf ve berraktır. Onların dünyalarında kirli ve paslı şeylerin yeri yoktur. Dolayısıyla onlar, bu yaşta kendilerine öğretilen güzel ve faydalı hayat prensiplerini alıp, ömürleri boyunca muhafaza edebilirler. Biraz gayret edersek; bu küçük yaşta, onlara istediğimiz şekli verebiliriz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Çocuklara öğretilen şey, taşa kazınan yazı gibidir!" (Camiu's-sagir 8138)
Ebeveynler; çocuklarına -özellikle de evde ve aile hayatında-çok iyi örnek olmalı ve onları menfi yönde etkileyecek tavırlardan sakınmalıdırlar. Çünkü çocuğun gözü fotoğraf makinası, kulağı da ses kayıt cihazı gibidir. Gördüğünü çok kolay bir şekilde taklit eder ve duyduğunu hemen ezberleyip tekrarlar. Binaenaleyh çocuklarının yanında menfi hareket ve davranışlarda bulunan anne-babalar; çocuklarının -yarın büyüdüklerinde- kendilerine benzediklerini görünce, hiç şaşırmasınlar. Çünkü; "ne ekersen onu biçersin!.."
Şurası da muhakkak ki, her anne-baba, tabiî olarak çocuklarını sever ve onlara karşı merhametli olur. Zaten Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselam: "Büyüğümüze saygı göstermeyen ve küçüğümüze merhamet etmeyen bizden değildir," (Tirmizi 1921) buyurmuştur. Fakat merhamet nedir? Çocuğu her türlü tehlikeye karşı uyarmak, dünyevî açıdan merhamet olarak değerlendirilebilir. Fakat çocuğunu ateşe yaklaştırmayan ve ona ateşin yakıcı olduğunu öğretenler, aynı zamanda onlara -çok çok daha yakıcı olan- cehennem ateşini öğretmezlerse, kamil manada merhametli sayılamazlar. Âyet-i kerimede buyuruldu ki: "Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlarla taşlar olan o müthiş ateşten koruyun!" (Tahrim 6)
Çocuklara küçükken; dinî vecibelerin gösterilmesi; ergenlik çağına girdiklerinde bu vazifelerini kolaylıkla ifa etmeleri noktasında kendilerine yardımcı olur. Onlara -bu yaşta;- zina, içki, kumar, hırsızlık, yalan ve diğer günahların çirkinliğinin anlatılıp öğretilmesi de, büyüdüklerinde bu ve benzeri suçlardan uzak durmalarını kolaylaştırır.
Özellikle okulların kapalı olduğu bu mevsimde onları; alkol, uyuşturucu, sigara; sosyal medya, kötü arkadaş ve tehlikeli alışkanlıklardan titizlikle korumalıyız. Yoksa bunların sadece bir tanesi, onların hayatını zehir etmeye yeter.
İslam alimleri, Müslümanca çocuk yetiştirmeyi şöyle özetlemişlerdir: a) Evvela çocuğun zihnine; Allahü Teala'nın varlığı ve birliği kazınmalı ve sıfatları ezberletilmelidir. b) Âhiret inancı; cennet ve cehennemin varlığı belletilmeli ve hangi hayat tarzının insanı cennete, hangisinin de cehenneme götüreceği anlatılıp aşılanmalıdır. c) Bizzat örnek olarak ve tatlı bir şekilde yaptırarak; ibadet etme melekesi kazandırılmalıdır. d) Sosyal ilişkilerde ve beşerî münasebetlerde; ahlaklı, ölçülü tutarlı ve özellikle de mütevazı olmak gerektiği öğretilmelidir. Allahü Teala, hepimizin çocuklarını korusun, amîn!..
Analitik Düşünce’nin hayatımızdaki yeri ve önemi
Mehmet Can
30.06.2019 - 00:02
Yayınlanma
"Düşünce", insanları diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerdendir. Kuran-ı kerimin birçok ayet-i kerimesinde: "...düşünmez misiniz?" (Nahl 17), "...düşünen bir topluluk için deliller vardır." (Bakara 164), "…yine de düşünmeyecek misiniz" (Enam 50), "Hiç düşünmez misiniz?" (Hud 30), "…fakat öğüt alıp-düşünen var mı?" (Kamer 17), "ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi?" (Vakıa 62) gibi ifadelerle düşünmenin önemi vurgulanmıştır.
İnsan için "düşünme" ne kadar mühim ise, "analitik düşünme" de o kadar önemlidir. "analitik düşünme," bildiklerimizi, gözlemlediklerimizi, öğrendiklerimizi ve duyduklarımızı doğru analiz edebilme kabiliyetidir. Sistematik düşünme tarzı da diyebileceğimiz "analitik düşünme" yeteneğine sahip olan insanlar; bir problemi veya bir meseleyi alt konulara ayırıp, her bir bilgiyi ayrı ayrı değerlendirerek çözerler.
"Analitik düşünme"; hafıza (bellek), muhakeme (yargılama), idrak (algılama), istihraç (çıkarsama), tercih (yeğleme), tasnif (sınıflandırma), istikra (tümevarım), talil (tümdengelim), tahlil (çözümleme) ve tecrit (soyutlama) gibi bir dizi zihinsel işlemin uyum içinde etkileştiği bir süreçler mecmuudur.
"Analitik düşünme", bir meseleyi çözerken; doğru sorular sormayı gerektirir. Biz, bu anlamlı sorular sayesinde, problemi; geçmiş-bugün-gelecek ekseninde bütüncül bir bakış açısıyla görebilme ve doğru bir şekilde sebep-sonuç ilişkisini kurabilme imkanına sahip oluruz.
"Analitik düşünme" yeteneği olan insanlar: Bir problem karşısında ilk akla geleni yapma kolaycılığına kaçmazlar. Onlar, diğer seçenekleri de göz önünde bulundurarak en doğru çözümleri bulmaya gayret ederler.
Analiz yapamayan insanlar, sentez de yapamazlar. Çünkü onlar, hep bölük pörçük baktıkları için, bir türlü resmin tamamını göremezler.
Uzmanlar, "analitik düşünme" becerisini geliştirmek için polisiye roman okumayı tavsiye ederler. Çünkü bu romanlarda dedektif; iz sürer ve bunu yaparken sürekli akıl yürütür, ipuçlarını bulur ve bunları birbirine bağlar, sorular sorar ve aldığı cevapları değerlendirir. Kısacası o, doğru sonuca varmak için, ince eleyip sık dokur ve hiçbir ayrıntıyı kaçırmaz.
Karşılaşılan sorunların tutarlı, sağlıklı ve mantıklı bir şekilde çözümlenmesi anlamına da gelen "analitik düşünme" becerisinin temeli; her zaman önyargılardan uzak durmak ve sorgulayıcı olabilmektir. Yani kolayca "evet" dememek ve anlamlı sorular sorabilmektir.
Bir problemi çözerken, şu mantıkî aşamalar takip edilebilir:
a) Problemi -önyargısız bir şekilde- doğru olarak anlamak.
b) Konu hakkında gereken bütün bilgileri toplamak.
c) Alternatif çözümler aramak.
d) Bulunan çözümleri bir bir uygulamayı tasarlanmak.
e) Bunlar içinden en doğru olanı seçmek.
f) Nihai çözümü bulup uygulamak.
Uzmanlar; "analitik düşünme" becerisini geliştirmek için, şunları tavsiye ederler:
*Klasik ve modern mantık ilimlerini öğrenmek.
*Münazara ilmini öğrenmek.
*Matematik problemlerini çözmek.
*Bilim-kurgu kitaplarını okumak.
*Politik kitaplar okumak.
*Faydalı tartışmalara katılmak.
*Sürekli olarak yeni kelimeler, yeni kavramlar ve yeni biligiler öğrenmek.
*Etkin düşünme egzersizleri yapmak.
*Karşı olduğumuz farklı fikirleri anlamaya çalışmak.
*Bağlantılar aramak: Çünkü günlük hayatımızdaki pek çok şey birbirine bağlıdır. Tabiatta ve çevremizde cereyan eden olaylar arasındaki bağlantıları keşfederek, "analitik düşünme" becerimizi geliştirebiliriz. Her zaman sebepleri, sonuçları ve benzerlikleri düşünmek gerek. Görünenin ötesine bakabilmek, öğrendiğimiz yeni bilgiler ile eski bilgilerimizi bütünleştirmek de çok önemlidir. Ayrıca tarihî olaylar ile günümüzdeki hadiseler arasındaki benzerlikleri fark etmek de ufkumuzu açar.
*Ayrıntılara dikkat etmek: Mesela yeni tanıştığımız insanların; isimlerini, neler giydiklerini, neler yediklerini, neleri sevdiklerini, güçlü oldukları konuları, zaaf noktalarını ve nihayet onları diğer insanlardan farklı kılan özelliklerini aklımızda tutmalıyız ki onları iyice tanıyabilelim.
*Sorgulamak: Bir konuyu çözerken; sebepleri anlamaya çalışmak, mevzuya eleştirel bakabilmek, asla kolaya kaçmamak ve hemen evet dememek, büyük ölçüde doğru karar almamıza yardımcı olur.
*Kendimizi aşmak: Karmaşık meseleleri yardım almadan çözmeye çalışmak. Örneğinbir matematik problemini çözerken, hesap makinesi kullanmamak.
Bu konuda yazılmış çok sayıda ilmî kitap ve makale vardır. Ayrıca zaman zaman konu ile alakalı kurslar da açılmaktadır, idealist gençlere duyurulur…
Mümin, Hem Vakûr Hem de Mütevâzıdır!
Mehmet Can
07.07.2019 - 11:15
Yayınlanma
Vakar; her zaman sakin, ağırbaşlı ve temkinli olmak; aceleci, hafif meşrep ve laubali olmamaktır. Vakûr insan, daima teeni ile hareket ettiği için; oturması, kalkması, yürümesi; konuşması, gülmesi, ağlaması kısacası bütün hal ve hareketleri; basitlik, bayağılık ve hafiflikten uzaktır.
Vakar, bir karakter meselesidir ve içten gelir. Bunun için gerçekten vakûr olmayan bir kimse, uzun zaman ciddi ve vakarlı gibi duramaz. Çünkü kişinin uzun zaman böyle ciddi taklidi yapması imkansız gibidir. Zira karakter gizlenemez ve kişi eninde sonunda karakterinin gereğini yapar. "Huylu huyundan vazgeçmez," sözü de bunu anlatır. Dolayısıyla ciddiyet, insanın iç dünyasında olmalı ki, taşıp dış dünyasını da süslesin.
Vakar, müminin temel özelliklerindendir ve vakûr mümin, herşeyden evvel kendisine karşı ciddidir; mesela asla yalan söylemez. Çünkü o, verdiği sözü tutmak gerektiğine inanır ve bunun için de asla tutamayacak sözü vermez. O, asla korkak da olamaz. Çünkü korkaklık, kişinin vazifesini yapmasına ve olaylar karşısında gerçek tavrını göstermesine manidir. Yine vakûr bir mümin, iki yüzlü olamaz. Mesela başkalarına anlatmaya çalıştığı İslam'ı evvela kendisi yaşamaya gayret eder.
Vakûr mümin; tevekkül sahibi olduğu için her zaman sakindir, rahat hareket eder ve asla telaşa kapılmaz. O, adab-ı muaşeret kurallarına uyar; yerine göre konuşur, yerine göre susar, yerine göre tebessüm eder ve yerine göre celallenir, ama kimseye saygısızlık etmediği gibi ileride kendisini zor durumda bırakacak söz ve davranışlardan da titizlikle uzak durur.
Vakûr mümin, basit ve bayağı olamaz; üstüne başına, kılık kıyafetine, yaşadığı mekana ve kullandığı eşyalara çok önem verir.
Vakûr bir mümin; fazla şaka yapmaz, fazla gülmez ve fazla konuşmaz. Bir de kendisini ilgilendirmeyen konulara burnunu sokmaz, elinden geldiği kadar kimseden birşey istemez ve kimseyi rahatsız etmez. Çünkü bu hususlar, vakarı alıp götürür.
Âyet-i kerimelerde buyuruldu ki: 1-"Onlar, müminlere karşı alçak gönüllü, inkarcılara karşı vakûr ve cesûrdurlar." (Maide 54) 2-"Ve onlar ki; yalan şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman; vakar ile oradan geçip giderler." (Furkan 72) 3-"O çok merhametli Allah'ın has kulları, onlardır ki; yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman, incitmeksizin 'selam' der, geçerler." (Furkan 63)
Hadis-i şeriflerde de şöyle buyuruluyor: 1-"Koşarak yürümek müminin değerini düşürür." (Ebu Nuaym) 2-"Malayaniyi terk etmek, kişinin müslümanlığının güzelliğindendir." (Tirmizi) 3-"Susmak, hikmettir; fakat susan azdır." (Deylemi) 4-"Acele şeytandan, teenni ise, Rahman'dandır." (Tirmizi) 5-"Kamet getirildiği zaman, namaza koşarak değil, ağırbaşlı bir şekilde yürüyerek geliniz. Yetişebildiğiniz kadarını imamla birlikte kılınız; yetişemediğiniz rekatları da kendiniz tamamlayınız." (Buhari) 6-"Ey insanlar! Sükûnetle hareket edin! Acele etmekle sevap kazanılamaz…" (Buhari)
Dikkat buyurun! İbadetler için dahi ciddiyet ve vakardan taviz verilmesine müsaade edilmiyor.
Vakûr mümin; dengeli ve tutarlı tavrıdan dolayı daima hürmet edilen, saygı duyulan ve itimat edilen kişidir. Evet, imandan kaynaklanan vakar, sahibine büyük itibar kazandırır. Hafif meşreplik ise, gül gibi olması gereken mümini, dikenli bir çalıya çevirir. Herkes güle yaklaşmak isterken, kimse dikenli çalının yanından dahi geçmek istemez.
Fakat mümin için vakar ne kadar gerekli ise, tevazu da onun için o kadar lazımdır. İnsanlar, tevazu sahibi vakûr kişileri sever ve sayarlar. -Her ne özelliği olursa olsun- kibirli kimseleri ise, hiç kimse sevmez.
Mesela bir baba, ne kadar ciddi olması gerekiyorsa, o kadar da; sevecen, şefkatli ve mütevazı olması icab eder. Efendimiz aleyhisselam da vakûr olduğu kadar, mütevazı idi. Âyet-i kerimede buyuruldu ki: "Allah'ın rahmeti sayesinde, Sen onlara yumuşak davrandın. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar Senin etrafından dağılıverirlerdi!" (Al-i imran 159)
Başarılı bir eğitim için; ebeveyn ve eğitimcilerin bu dengeyi kurmaları çok önemlidir.
İslâm Dininin On Temel Özelliği
Mehmet Can
14.07.2019 - 12:15
Yayınlanma
İslam dini, Allahü Tealanın, son peygamberi Hazret-i Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem vasıtasıyla bütün insanlığa gönderdiği en son ve en mükemmel dindir. İslam, bütün semavî dinlerin ortak adıdır. İslam, evvela ilk peygamber olan babamız Âdem aleyhisselama gönderilmiştir. Zamanın ilerlemesiyle, insanoğlu İslam dininden saptıkça, Cenab-ı Hak, onlara yeni peygamberler ve en son olarak da Hazret-i Muhammed'i göndermiştir. İnsanlığın son dini, Hazret-i Muhammed'in tebliğ ettiği İslam dinidir.
İslam'ın gelmesiyle; semavî ve gayrı-ı semavî diğer bütün dinlerin hükmü sona ermiştir. Bu, tıpkı, yeni bir kanun çıkınca, eski kanunun hükmünün yürürlükten kalkması gibidir. Âyet-i kerimelerde buyuruldu ki:
"Bugün sizin Dininizi sizin için kemale erdirdim. Sizin üzerinizdeki nimetimi (lütuflarımı) tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçtim, (yalnız İslam'dan razı ve hoşnut oldum.)" (Maide 3)
"Kim, İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki; kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette zarar edenlerden olacaktır." (Âl-i İmran 85)
İslam dinini, diğer bütün dinlerden ayıran ve üstün kılan birçok özelliği vardır. Bunlardan birkaçı şöyledir:
1- Eski dinler, belli bir zamana ve belli bir bölgeye hitap ediyorlardı. İslam ise, topyekûn bütün insanlığa seslenmektedir. Âyet-i kerimelerde buyuruldu ki:
"Ey Muhammed! Biz, Seni bütün insanlara yalnızca müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik." (Sebe 28)
"Ey Muhammed! De ki: Ey insanlar Ben, Allah'ın hepiniz için gönderdiği Peygamberiyim." (A'raf 158)
2- Eski dinler, sadece kendi zamanlarının insanlarını muhatap almışlardı. İslam dini ise, bütün insanlığa ve bütün çağlara hitab etmektedir. İslam dininin hiçbir hükmü tazeliğini, geçerliliğini, tutarlılığını, insanlığa en faydalı olma özelliğini kaybetmemiştir.
3- Diğer dinlerin tamamı tahrif edildiği halde, İslam, hala ilk günkü tazelik ve saflığı ile, bozulmadan yaşamaktadır.
4- İslam, kolaylıklar dinidir. İslam'da insanlar; yapamayacakları veya yaparken çok zorluk çekecekleri işlerle mükellef kılınmamışlardır.
5- İslam, insanın; "nereden geliyorum, nereye gideceğim, niçin yaratıldım, girdiğim bu hayat yolu, beni nasıl bir sonuca ulaştıracak" gibi sorulara en iyi ve en tatmin edici cevapları verir.
6- İslam dini, insanlığın maddeten ve manen ilerlemesine, gerçek insanlık mertebesine ulaşmasına yardımcı olur. Hiçbir okul ve mektep okumamış hakikî bir mümin, birkaç tane üniversite bitirmiş bir insandan daha huzurlu, daha sağlıklı, daha madenî ve daha insanîdir.
7- İslam, getirdiği helal-haram sistemiyle, cemiyet hayatını düzenlemiş ve disipline etmiştir. Bu sistem, insandan hiçbir zaman ayrılmayan, manevî bir bekçi gibidir. Bu bekçi, insanı bütün fenalıklardan korur. Allahü Tealanın herşeyi bileceğini, hiçbir şeyin O'ndan gizlenemeyeceğini idrak eden müslüman şahsiyette güçlü bir irade oluşur. Böyle güçlü bir karaktere sahip olan kişilerden meydana gelen bir toplumda ise; asayiş, emniyet, istikrar, nizam ve ahenk hakim olur.
8- İslam dini bilimle çelişmez. Bilim, madde aleminin, hayatın ve özellikle insanın nasıl var olduğunu inceler, bu alemde cereyan eden İlahî kanunları bulup çıkarır. Bu kanunlar sayesinde insanlığın teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine
.
|
| Bugün 391 ziyaretçi (535 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|