 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.Basın yine "Molla gidiyor!" havasına girdi ama İran'da rejim mejim değişmez!
Giriş: 11 Ocak 2026 - 07:54
Güncelleme: 11 Ocak 2026 - 07:54
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Basın yine "Molla gidiyor!" havasına girdi ama İran'da rejim mejim değişmez!
Dünya basınının âdetidir: Her sene en az bir defa, “İranlılar sokağa döküldüler... Molla rejimi bu defa yolcu...” gibisinden başlıklar verirler, bu haberler birkaç gün devam eder ama İran’da sokaklar sakinleşir ve herşey eskisi gibi devam eder, gider.
Avrupa ve Amerika basınında ve TV’lerde günlerdir yine bu haberleri okuyup seyrediyoruz.
Batı basını bu yola girer de Türk basını peşlerine takılmadan durur mu? Gazetelerimiz, TV’lerimizin haber bültenleri ve internetteki haber siteleri günlerdir “Molla gidiyor!...” yaygarası yapıp duruyorlar.
Yerli ve yabancı basının âdetidir: İran’da küçük çaplı, hatta siyasî olmayan bir karışıklık bile çıksa, birkaç kişi bambaşka bir sebepten, meselâ para yüzünden birbirine girse ve bu küçük çaplı didişmelerin görüntüleri de varsa âlâ ki ne âlâ! “Molla yolcuuu!..” manşetleri hazırdır.
REKLAM
İran’da son birkaç günden buyana hakikaten birşeyler oluyor ama sebep rejime muhalefet değil, çekilen maddî sıkıntılar ve ambargo yüzünden yaşanan açlık... Olup bitenler yukarıda sözünü ettiğim pek küçük çaplı hadiselerden sayılmazlar ama rejimi gönderebilecek boyutta da hiç değiller. Hele geçmişteki protestolar ile mukayese edildiklerinde, özellikle de Şah’ın gitmesi ile neticelenen 1979’daki başkaldırı ile karşılaştırıldıklarında öyle büyük gösteri bile sayılmazlar.
Bir sosyal hareketin rejime son verecek devrim halini alması için, kitleleri sürükleyecek bir liderin mevcudiyeti şarttır. İran’da 1953 olaylarının, 1963’ün 5 Haziran’ındaki “15 Hordad Ayaklanması”nın ve 1979’da gelen İslâm Devrimi’nin liderleri bellidir: Musaddık ile Humeynî...
ŞAH’IN HİÇBİR İŞE YARAMAYAN OĞLU...
Ama, İran’da bugün yaşanan ve “başkaldırı” olduğu söylenen olaylarda lider mevcut değildir. Ülkenin son Şah’ının oğlu olan ama kırk küsur senedir pek ortalarda gözükmeyen Rıza Pehlevi’nin liderlik karizması olmaması bir yana, yakınlarının söylediklerine bakılırsa kitleleri az da olsa sürükleme yeteneğine hiç sahip değildir. Son olayların ardından mal bulmuş magribî gibi ortaya çıkmış, dağınık gösterilerin rejime son verecek hareketler hâlini alması için elinden geleni yapmış ve tamamen Amerikan politikasının destekçisi olmuştur ama bütün bu çabaları boştur, zira İranlılardan destek görmemektedir.
REKLAM
Rıza Pehlevî’nin nafile çabaları bir yana, İran’da İslam Cumhuriyeti’nin yerine Şah rejiminin gelmesi bundan böyle zaten mümkün değildir. Zira, toplumun arzuları artık farklıdır ve halkın beklentileri 1970’li senelerdeki isteklerden çok farklıdır. Öncelik ekonomik sıkıntıların son bulması ve kısmen de olsa özgürlük talepleridir, rejimin değişmesi arzusu ise ikinci plâna geçmiştir.
Sık sık karışan ama hiçbir sonuç vermeyen sokak hareketlerinin yaşandığı İran bundan yedi sene önce de karışmış ve Amerikan Başkanı Donald Trump bütün İranlılar’ı rejime başkaldırmaya çağırmıştı ama netice ne oldu? Hiç!.. Trump’ın çağrısı rejime muhalif olan fakat aklı başında ve şuur sahibi İranlılar arasında ters tepti, kendi içlerinde hesaplaşmayı dış desteğe tercih ettiler ve sokak hareketleri söndü, gitti...
Seneler önce de yazmıştım: Mevcut rejimin geleceğinin ve değişme zamanının geldiğinin işareti, Tahran’ın “Bazar” denen Kapalıçarşı’sındaki dükkânların kepenklerini indirmeleridir. “Bazârî”ler, yani çarşı esnafı kepenklerini indirdiği an, yeni bir rejim gelmek üzere demektir ama Tahran Çarşısı’nda şu anda tek tük dükkân kapatılması sokak hareketlerine geniş çaplı destek mânâsına gelmez.
Süleyman Şah'ı asıl yerine, yani Caber Kalesi'ne nakletmenin zamanı artık geldi!
Giriş: 22 Ocak 2026 - 17:47
Güncelleme: 22 Ocak 2026 - 17:47
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Süleyman Şah'ı asıl yerine, yani Caber Kalesi'ne nakletmenin zamanı artık geldi!
Büyük ve güçlü devletlerin bazı tarihî mesuliyetleri vardır ve imkân buldukları anda bu mesuliyetin gereğini yerine getirmek zorundadırlar.
Süleyman Şah’ın kabrinin, asıl yeri olan Caber Kalesi’ne nakledilmesi gibi…
Osman Gazi‘nin atalarından olduğuna inanılan Süleyman Şah, 1200’lü senelerde Fırat Nehri’ni geçerken boğulunca hemen orada bulunan Caber Kalesi’nin eteklerine defnedilmişti ve kabri o devirden itibaren asırlarca “Türk Mezarı” diye bilindi...
Milli Mücadele devam ettiği sırada, Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Fransız Hükümeti arasında 20 Ekim 1921’de imzalanan ve Suriye ile sınırımızı belirleyen Ankara İtilâfnamesi’ne göre, türbenin bulunduğu 8 bin 797 metrekare arazi Türk toprağı kabul edilip Türkiye’ye bırakılmış ve 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması da sınırımıza kuşuçuşu 92 kilometre mesafede bulunan türbe arazisinin Türkiye’ye ait olduğunu onaylamıştı.
REKLAM
Türk Mezarı’nın geçmişi bir hali maceralı olmuştu...
Caber Kalesi’nin etekleri, birkaç asır içerisinde evliya türbesi hâlini almıştı! Sıtmalıların buraya gelip de Fatiha okudukları takdirde şifa bulacaklarına inanılıyor, hasta atlar da düzelmeleri için türbeye ziyarete getiriliyorlardı.
Türk Mezarı üzerindeki ilk inşaat 1887’de, İkinci Abdülhamid zamanında yapıldı; türbenin yanısıra kuyu, ambarlar, odalar ile askerler için bir de koğuş inşa edildi ve on asker ile bir de türbedar gönderildi. Ama, Cumhuriyet’in ilânından sonra Meclis’in 30 Kasım 1925’te “Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”u kabul etmesi üzerine buradaki imamın maaşı ödenmez oldu, türbe 1926’da Maarif Vekâleti’ne bağlandı ve imamın maaşının da Evkaf Umum Müdürlüğü bütçesinden ödenmesi kararlaştırıldı. Araziye 1938’de bir de karakol yaptırıldı ve türbeyi koruyan bir astsubay, bir onbaşı ve sekiz erin görev yaptığı karakola “Caberkale Jandarma Karakolu” ismi verildi.
REKLAM
İLK YOLCULUK BAŞLIYOR...
1966’da Fırat Nehri’nin üzerinde Tavra Barajı’nı yapmaya başlayan Suriye, Türkiye’nin barajın tamamlanmasından sonra sular altında kalacağı anlaşılan türbeyi başka bir yere taşımasını istedi. Yedi sene sonra, 1973 Aralık’ında Süleyman Şah’ın kabri ile türbede bulunan diğer kabirler Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Dr. Tayyar Altıkulaç’ın nezaretinde kuzeye, Türk sınırına kuşuçuşu 28 kilometre mesafede olan Karakozak’a nakledildi ve 1975’te yeni kabir üzerinde bir başka türbe inşa edildi.
Tayyar Hoca, seneler sonra yayınladığı “Zorlukları Aşarken” isimli hatıralarında mezarların türbenin altındaki bir mahzende bulunduğunu, mahzene bir er ile indiğini, Süleyman Şah’ın kabrinin yanında birkaç mezarın daha olduğunu, kemikleri itina ile toplayıp torbalara koyarak Karakozak’a götürdüklerini ve cenaze namazlarının kılınmasının ardından defnettiklerini yazıyordu...
REKLAM
Aslında türbenin taşınmaması, hemen yanıbaşında bulunan Selçuklu ve Memluk dönemlerinden kalma Caber Kalesi’ne nakledilmesi gerekirdi. Zira içerisinde bir cami ile 35 adet kulenin bulunduğu kale bir tepenin üzerinde bulunduğu için su altında kalmamıştı ve kalmayacaktı ama özellikle Dışişleri Bakanlığı, meseleyi uzatmamak için başka bir yere nakil isteğini kabul etti.
Suriyeliler ise Caber Kalesi’nde daha sonra bir çanak çömlek müzesi kurdular ama müze iç savaş sırasında, 2013’te bir güzel yağmalandı!
İKİNCİ YOLCULUK VE BAŞBAKAN’IN TALEBİ
Aradan yine seneler geçti...
2010’lu yıllarda Suriye’de iç savaş çıkmış, zamanla daha da kızışmıştı. Kürtler, IŞİD mensupları ve Suriyeli olan yahut olmayan silâhlı gruplar birbirlerine ateş yağdırıyorlardı...
IŞİD, Süleyman Şah’ın Karakozak’taki mezarının bulunduğu bölgede ilerliyor ve Türkiye’de Süleyman Şah’ın kabrinin sınıra yakın bir yere nakledilmesi gerektiği konuşuluyordu.
Nihayet, 22 Şubat gecesi yapılan “Şah Fırat” isimli operasyon ile türbe sınırımızın 200 metre ilerisindeki Suriye Eşmesi’ne nakledildi. 572 askerimiz karadan M-60 A3 tipi tankların ve havadan da F-16 uçaklarının sağladığı destek ile Suriye’ye girmiş, Süleyman Şah’ın ve son uykularını onunla beraber uyuyanların kemikleri ile türbedeki eşyalar ve oradaki askerlerimiz geriye, sınırımızın 200 metre ilerisindeki Suriye Eşmesi’ne nakledilmiş, boşaltılan türbe de teroristlerin eline geçip Türkiye aleyhinde reklâm vasıtası yapılmaması için patlayıcılarla havaya uçurulmuştu!
REKLAM
Operasyonda bir de şehit vermiştik: Başçavuş Halit Avcı’ı...
Daha önce yazmıştım, şimdi kısaca hatırlatayım:
O günlerde, Habertürk’te, şimdi Millî Savunma Üniversitesi Rektörü olan Prof. Erhan Afyoncu ile beraber Tarihin Arka Odası’nı yapıyorduk. Program gayet iyi izleniyordu, gündem gereği sık sık Süleyman Şah’ın bahsi geçiyor, Erhan ile ben nakle karşı çıkıyor, “Mezarın bulunduğu yer Türk toprağıdır, her hâlükârda bu toprağı korumamız şarttır” diyorduk.
Birgün, Ankara’da önemli pozisyonda bulunan bir bürokrat aradı, âcil bir konuda benimle ve Erhan ile görüşmesi gerektiğini söyledi, randevulaştık ve bir diğer meslekdaşı ile beraber geldiler...
Zamanın başbakanı Ahmet Davutoğlu tarafından gönderildiklerini söyleyip “Süleyman Şah Türbesi’ne tehditler gittikçe arttı. Orada yüz küsur örgüt var. Programınızda türbe konusuna sık sık temas edip nakle karşı çıkıyorsunuz ve kamuoyu söylediklerinizden etkileniyor. Ama terörist gruplar orayı işgal ederlerse ve türbedeki askerlerimizin başına bir iş gelecek olursa zor durumda kalırız. Mecburiyetten dolayı mezarı artık sınırımıza yakın bir yere nakletmek zorundayız. Büyük gizlilik içerisinde bir operasyon yapılacak” deyip asıl mesajı verdiler:
REKLAM
“Nakle karşı çıktığınız takdirde tek bir askerimizin burnu bile kanasa, vicdanî sorumluluk size ait olur. Allah göstermesin, daha fena ihtimallerden bahsetmek bile istemiyoruz. Başbakan bu konuda aleyhte yayın yapmamanızı rica ediyor, bizi de bu ricasını iletmekle görevlendirdi”...
Önümüze konan bu ihtimaller, hele işin içine bir de “vicdanî sorumluluk” girince söz söylememiz ne mümkün? Çâresiz “Peki” dedik!
Ama bugün şartlar, stratejik vaziyet ve daha da önemlisi Suriye’nin çehresi değişti. Ülkenin ekseriyetine hâkim olan Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara geçen hafta SDG militanlarını da dize getirdi, Suriye neredeyse tamamen temizlendi. Daha önce diğer grupların elinde bulunan ve üzerinde Caber Kalesi’nin de yeraldığı bölge şimdi hükümet kuvvetlerinin kontrolünde...
Dolayısıyla, Süleyman Şah’ın yolculuğunun artık son bulması ve kemiklerinin ilk yere, Caber Kalesi’ne ama kalenin dışına ve Tavra Barajı’nın sularının ulaşmadığı bir yere değil, kalenin içine, oradaki Selçukî dönemi minarenin yakınına defnedilmesinin ve TİKA’nın da mezarların üzerine büyük bir türbe inşa etmesinin zamanı gelmiştir.
Türkiye böyle yapmakla hem büyük ve güçlü bir devlet olduğunu göstermiş, hem de Süleyman Şah’a karşı tarihî sorumluluğunu yerine getirmiş olacaktır!
Caber Kalesi bugün baraj gölünün üzerindeki bir tepede aynen duruyor.
Caber Kalesi bugün baraj gölünün üzerindeki bir tepede aynen duruyor.
1974’te Türk Mezarı’ndan çıkartılan ve Karakozak’a nakledilen kemiklerin bulunduğu tabutlardan biri, definden hemen önce. Solda, Dr. Tayyar Altıkulaç var.
1974’te Türk Mezarı’ndan çıkartılan ve Karakozak’a nakledilen kemiklerin bulunduğu tabutlardan biri, definden hemen önce. Solda, Dr. Tayyar Altıkulaç var.
Süleyman Şah’ın ikinci türbesi. Türkiye, Süleyman Şah’ın kemiklerini Karakozak’taki bu türbeden 22 Şubat 2015 gecesi almış ve bina IŞİD’in eline geçmesi ihtimaline karşı havaya uçurulmuştu.
Süleyman Şah’ın ikinci türbesi. Türkiye, Süleyman Şah’ın kemiklerini Karakozak’taki bu türbeden 22
Süleyman Şah'ı asıl yerine, yani Caber Kalesi'ne nakletmenin zamanı artık geldi!
Giriş: 22 Ocak 2026 - 17:47
Güncelleme: 22 Ocak 2026 - 17:47
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Süleyman Şah'ı asıl yerine, yani Caber Kalesi'ne nakletmenin zamanı artık geldi!
Büyük ve güçlü devletlerin bazı tarihî mesuliyetleri vardır ve imkân buldukları anda bu mesuliyetin gereğini yerine getirmek zorundadırlar.
Süleyman Şah’ın kabrinin, asıl yeri olan Caber Kalesi’ne nakledilmesi gibi…
Osman Gazi‘nin atalarından olduğuna inanılan Süleyman Şah, 1200’lü senelerde Fırat Nehri’ni geçerken boğulunca hemen orada bulunan Caber Kalesi’nin eteklerine defnedilmişti ve kabri o devirden itibaren asırlarca “Türk Mezarı” diye bilindi...
Milli Mücadele devam ettiği sırada, Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Fransız Hükümeti arasında 20 Ekim 1921’de imzalanan ve Suriye ile sınırımızı belirleyen Ankara İtilâfnamesi’ne göre, türbenin bulunduğu 8 bin 797 metrekare arazi Türk toprağı kabul edilip Türkiye’ye bırakılmış ve 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması da sınırımıza kuşuçuşu 92 kilometre mesafede bulunan türbe arazisinin Türkiye’ye ait olduğunu onaylamıştı.
REKLAM
Türk Mezarı’nın geçmişi bir hali maceralı olmuştu...
Caber Kalesi’nin etekleri, birkaç asır içerisinde evliya türbesi hâlini almıştı! Sıtmalıların buraya gelip de Fatiha okudukları takdirde şifa bulacaklarına inanılıyor, hasta atlar da düzelmeleri için türbeye ziyarete getiriliyorlardı.
Türk Mezarı üzerindeki ilk inşaat 1887’de, İkinci Abdülhamid zamanında yapıldı; türbenin yanısıra kuyu, ambarlar, odalar ile askerler için bir de koğuş inşa edildi ve on asker ile bir de türbedar gönderildi. Ama, Cumhuriyet’in ilânından sonra Meclis’in 30 Kasım 1925’te “Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”u kabul etmesi üzerine buradaki imamın maaşı ödenmez oldu, türbe 1926’da Maarif Vekâleti’ne bağlandı ve imamın maaşının da Evkaf Umum Müdürlüğü bütçesinden ödenmesi kararlaştırıldı. Araziye 1938’de bir de karakol yaptırıldı ve türbeyi koruyan bir astsubay, bir onbaşı ve sekiz erin görev yaptığı karakola “Caberkale Jandarma Karakolu” ismi verildi.
REKLAM
İLK YOLCULUK BAŞLIYOR...
1966’da Fırat Nehri’nin üzerinde Tavra Barajı’nı yapmaya başlayan Suriye, Türkiye’nin barajın tamamlanmasından sonra sular altında kalacağı anlaşılan türbeyi başka bir yere taşımasını istedi. Yedi sene sonra, 1973 Aralık’ında Süleyman Şah’ın kabri ile türbede bulunan diğer kabirler Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Dr. Tayyar Altıkulaç’ın nezaretinde kuzeye, Türk sınırına kuşuçuşu 28 kilometre mesafede olan Karakozak’a nakledildi ve 1975’te yeni kabir üzerinde bir başka türbe inşa edildi.
Tayyar Hoca, seneler sonra yayınladığı “Zorlukları Aşarken” isimli hatıralarında mezarların türbenin altındaki bir mahzende bulunduğunu, mahzene bir er ile indiğini, Süleyman Şah’ın kabrinin yanında birkaç mezarın daha olduğunu, kemikleri itina ile toplayıp torbalara koyarak Karakozak’a götürdüklerini ve cenaze namazlarının kılınmasının ardından defnettiklerini yazıyordu...
REKLAM
Aslında türbenin taşınmaması, hemen yanıbaşında bulunan Selçuklu ve Memluk dönemlerinden kalma Caber Kalesi’ne nakledilmesi gerekirdi. Zira içerisinde bir cami ile 35 adet kulenin bulunduğu kale bir tepenin üzerinde bulunduğu için su altında kalmamıştı ve kalmayacaktı ama özellikle Dışişleri Bakanlığı, meseleyi uzatmamak için başka bir yere nakil isteğini kabul etti.
Suriyeliler ise Caber Kalesi’nde daha sonra bir çanak çömlek müzesi kurdular ama müze iç savaş sırasında, 2013’te bir güzel yağmalandı!
İKİNCİ YOLCULUK VE BAŞBAKAN’IN TALEBİ
Aradan yine seneler geçti...
2010’lu yıllarda Suriye’de iç savaş çıkmış, zamanla daha da kızışmıştı. Kürtler, IŞİD mensupları ve Suriyeli olan yahut olmayan silâhlı gruplar birbirlerine ateş yağdırıyorlardı...
IŞİD, Süleyman Şah’ın Karakozak’taki mezarının bulunduğu bölgede ilerliyor ve Türkiye’de Süleyman Şah’ın kabrinin sınıra yakın bir yere nakledilmesi gerektiği konuşuluyordu.
Nihayet, 22 Şubat gecesi yapılan “Şah Fırat” isimli operasyon ile türbe sınırımızın 200 metre ilerisindeki Suriye Eşmesi’ne nakledildi. 572 askerimiz karadan M-60 A3 tipi tankların ve havadan da F-16 uçaklarının sağladığı destek ile Suriye’ye girmiş, Süleyman Şah’ın ve son uykularını onunla beraber uyuyanların kemikleri ile türbedeki eşyalar ve oradaki askerlerimiz geriye, sınırımızın 200 metre ilerisindeki Suriye Eşmesi’ne nakledilmiş, boşaltılan türbe de teroristlerin eline geçip Türkiye aleyhinde reklâm vasıtası yapılmaması için patlayıcılarla havaya uçurulmuştu!
REKLAM
Operasyonda bir de şehit vermiştik: Başçavuş Halit Avcı’ı...
Daha önce yazmıştım, şimdi kısaca hatırlatayım:
O günlerde, Habertürk’te, şimdi Millî Savunma Üniversitesi Rektörü olan Prof. Erhan Afyoncu ile beraber Tarihin Arka Odası’nı yapıyorduk. Program gayet iyi izleniyordu, gündem gereği sık sık Süleyman Şah’ın bahsi geçiyor, Erhan ile ben nakle karşı çıkıyor, “Mezarın bulunduğu yer Türk toprağıdır, her hâlükârda bu toprağı korumamız şarttır” diyorduk.
Birgün, Ankara’da önemli pozisyonda bulunan bir bürokrat aradı, âcil bir konuda benimle ve Erhan ile görüşmesi gerektiğini söyledi, randevulaştık ve bir diğer meslekdaşı ile beraber geldiler...
Zamanın başbakanı Ahmet Davutoğlu tarafından gönderildiklerini söyleyip “Süleyman Şah Türbesi’ne tehditler gittikçe arttı. Orada yüz küsur örgüt var. Programınızda türbe konusuna sık sık temas edip nakle karşı çıkıyorsunuz ve kamuoyu söylediklerinizden etkileniyor. Ama terörist gruplar orayı işgal ederlerse ve türbedeki askerlerimizin başına bir iş gelecek olursa zor durumda kalırız. Mecburiyetten dolayı mezarı artık sınırımıza yakın bir yere nakletmek zorundayız. Büyük gizlilik içerisinde bir operasyon yapılacak” deyip asıl mesajı verdiler:
REKLAM
“Nakle karşı çıktığınız takdirde tek bir askerimizin burnu bile kanasa, vicdanî sorumluluk size ait olur. Allah göstermesin, daha fena ihtimallerden bahsetmek bile istemiyoruz. Başbakan bu konuda aleyhte yayın yapmamanızı rica ediyor, bizi de bu ricasını iletmekle görevlendirdi”...
Önümüze konan bu ihtimaller, hele işin içine bir de “vicdanî sorumluluk” girince söz söylememiz ne mümkün? Çâresiz “Peki” dedik!
Ama bugün şartlar, stratejik vaziyet ve daha da önemlisi Suriye’nin çehresi değişti. Ülkenin ekseriyetine hâkim olan Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara geçen hafta SDG militanlarını da dize getirdi, Suriye neredeyse tamamen temizlendi. Daha önce diğer grupların elinde bulunan ve üzerinde Caber Kalesi’nin de yeraldığı bölge şimdi hükümet kuvvetlerinin kontrolünde...
Dolayısıyla, Süleyman Şah’ın yolculuğunun artık son bulması ve kemiklerinin ilk yere, Caber Kalesi’ne ama kalenin dışına ve Tavra Barajı’nın sularının ulaşmadığı bir yere değil, kalenin içine, oradaki Selçukî dönemi minarenin yakınına defnedilmesinin ve TİKA’nın da mezarların üzerine büyük bir türbe inşa etmesinin zamanı gelmiştir.
Türkiye böyle yapmakla hem büyük ve güçlü bir devlet olduğunu göstermiş, hem de Süleyman Şah’a karşı tarihî sorumluluğunu yerine getirmiş olacaktır!
Caber Kalesi bugün baraj gölünün üzerindeki bir tepede aynen duruyor.
Caber Kalesi bugün baraj gölünün üzerindeki bir tepede aynen duruyor.
1974’te Türk Mezarı’ndan çıkartılan ve Karakozak’a nakledilen kemiklerin bulunduğu tabutlardan biri, definden hemen önce. Solda, Dr. Tayyar Altıkulaç var.
1974’te Türk Mezarı’ndan çıkartılan ve Karakozak’a nakledilen kemiklerin bulunduğu tabutlardan biri, definden hemen önce. Solda, Dr. Tayyar Altıkulaç var.
Süleyman Şah’ın ikinci türbesi. Türkiye, Süleyman Şah’ın kemiklerini Karakozak’taki bu türbeden 22 Şubat 2015 gecesi almış ve bina IŞİD’in eline geçmesi ihtimaline karşı havaya uçurulmuştu.
Süleyman Şah’ın ikinci türbesi. Türkiye, Süleyman Şah’ın kemiklerini Karakozak’taki bu türbeden 22 Şubat 2015 gecesi almış ve bina IŞİD’in eline geçmesi ihtimaline karşı havaya uçurulmuştu.
İran'ı Şia itikadını ve Türkler'in yönetimdeki rolünü gözönüne almadan değerlendiremeyiz
Giriş: 01 Şubat 2026 - 07:02
Güncelleme: 01 Şubat 2026 - 07:02
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı İran'ı Şia itikadını ve Türkler'in yönetimdeki rolünü gözönüne almadan değerlendiremeyiz
Dünya tedirgin vaziyette Amerika’nın İran’ı vurmasını bekliyor. Hattâ, Trump’ın Körfez’e yığdığı Amerikan donanması bu yazıyı okuduğunuz sırada, Humeynî’nin sürgünden dönüşünün 47. yıldönümü olan bugün, İran’ın üzerine ateş ve ölüm yağdırmaya başlamış olabilir...
TV’lerimizde günlerdir arz-ı endâm eden İran uzmanları, Ortadoğu üstadları ve diğer stratejistler herşeyden bahsediyorlar ama meselenin temeli olan bazı hususlara hiç temas edilmiyor: İran’ın Şii olmasına ve işbaşında Türk asıllıların bulunmasına...
Meselenin temelinde Şiilik ile Türkler’in İran tarihinde yüzyıllar boyunca çok önemli rol oynamaları ve bu rolün hâlâ devam etmesi yatar...
REKLAM
İran’ı Gazneli Mahmud’dan ve Selçukîler’den buyana asırlarca Türkler idare ettiler. 11. asırda yaşayan ve Farsça’nın en güçlü şairlerinden olan Ferdovsî’nin kaleme aldığı İran’ın millî destanı Şehname’yi Gazneli Mahmud yazdırmıştı! Hasbelkader profesör olan bir zatın şimdilerde moda olan Kürt açılımından parsa kapabilmek maksadıyla geçenlerde Kürt olduğunu iddia ettiği ve Şiilik’i 16. asrın başında İran’ın resmî mezhebi yapan Şah İsmail ile mensup olduğu Safevî Hanedanı, daha sonra iktidara gelen Kaçarlar ve Afşarlar özbeöz Türk idiler. Bu memleketi 11. asırdan 1925’e, yani Pehlevî Hanedanı’nın kurucusu olan Rıza Şah’ın iktidara gelmesine kadar neredeyse bin sene boyunca İranlılar değil, Türkler idare ettiler! Farslar, yani asıl İranlılar memleketin başına ancak 1925’te, Pehlevî hanedanı ile geçebildiler, hâkimiyetleri de sadece 54 sene devam edebildi ve 1979’daki İslam Devrimi’nin ardından işbaşına yine birçok Türk geldi.
TAHRAN’I HÂLÂ TÜRKLER YÖNETİYOR AMA...
Tahran’da şu anda yine bir Türk hâkimiyeti var. Dinî lider Ali Hameney ile Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan aslen Âzerî, yani Türk ve evlerinde Türkçe konuşuyorlar; yani, Donald Trump’ın “düşman” ve “hedef” gördüğü İran’ı yine Türkler idare ediyor!
Hameney’in Âzerî Türkçesi’ni akıcı şekilde konuştuğunun bizzat şahidi idim. 1980’lerde muhabir olarak İran’da bulunduğum sırada zamanın Cumhurbaşkanı olan Hameney ile mülâkat yapmıştım ve mülâkatı baştan sona Türkçe vermişti!
İran’da işte böyle neredeyse on asır boyunca Türkler hakimiyet kurdular ama bu memleket bir Türk devleti olmadı, olamadı! Zira, 25 asır öncesine dayanan devlet geleneği ve kültürel alandaki “Fars” hâkimiyeti “İran üst kimliği”ni teşkil etti ve 16. asırdan itibaren güçlenip resmî mezhep hâlini alan Şiilik, bu kimliğin en önemli unsuru hâline geldi. Üst kimlik sadece Türkler’i ve Türk hanedanları değil, İran’ı teşkil eden bütün etnik grupları, Farslar’ı, Âzerîler’i, Kürtler’i, Belûcîler’i, Lûrîler’i, Araplar’ı, Teleşîler’i, Hristiyanlar’ı ve bölgedeki diğer bütün etnik unsurları “İranlı” yaptı. Bu arada hem İran’da, hem de çevrede konuşulan gayet zengin ve Arapça’ya nazaran daha kolay olan Farsça da birçok dili ve tabiî Türkçe’yi de hayli etkiledi.
REKLAM
1979’da devrilen son Şah’ın dışişleri bakanlarından biri “İran’ı işgal maksadı ile binlerce senedir her çeşit millet geldi... Yunanlılar geldi, Romalılar geldi, Türkler geldi, burada asırlarca hüküm sürdüler ve hepsi bizden birşeyler öğrenip gittiler” derken bu üst kimliği kastediyordu.
İran’da son zamanlarda gittikçe yoğunlaşan İran milliyetçiliği ile Şia doktrinini yeniden ortaya koyup uygulayanlar arasında en başta gelenler de Âzerî, yani aslen Türktür! Şimdilerde yaygınlaşan Arap ve Türk karşıtı ideolojinin başlatıcısı olan ve 1983’te ölen Mahmud Afşar Yezdî, adından da anlaşılacağı gibi Fars değildir; Afşar Boyu’ndan bir Türktür: “Yeni Safevîlik” akımının kurucularından kabul edilen ve iki sene önce vefat eden Dr. Cevad Tabatabaî de Tebrizlidir; yani Âzerîdir;!
Ne tuhaf ve ne hazin değil mi? İran’da şimdi Acem milliyetçiliği ve Şia inancı üzerine inşa edilmeye başlayan yeni doktrin Türkler’in eseri ama sistemin temelinde İranlılık düşüncesi yatıyor!
MİLLÎ VE ROMANTİK BİR İNANÇ
Mesele işte budur, ortada mâzisi neredeyse 25 asır öncesine dayanan eski bir medeniyet ve 16. asırdan sonra Şia inancını millî ve romantik kisve hâline getirmiş bir millet vardır.
REKLAM
Şiî itikadını bir köşe yazısının sınırları içerisinde anlatabilmek mümkün olmadığı için burada sadece birkaç temelinden, meselâ Hazreti Ali’nin soyundan gelen on iki imama bağlılıktan; on ikinci imam Hazreti Mehdî’nin gizlendiğine ve günün birinde ortaya çıkacağına inanmaktan, temelini imamların dünyadaki vekili olan kişinin yolundan gitmenin teşkil ettiği “Velâyet-i Fakih” sistemini kabul etmekten ve şehadetin yüceltilmesinden bahsedebilirim...
İran’da sadece öteki dünya itikadı değil, kişilerin günlük hayatı ve devletin politikası inancın etkisi altındadır. Öyle ki, kısa ve orta menzilli roketler de dahil olmak üzere imal edilen bütün silâhların isimleri, Şia doktrinine ait kavramlardır.
İran’ın özellikle dış politikasını inanç sisteminden ayrı düşünmek mümkün değildir ve Tahran her an yepyeni ve beklenmedik hareketler yapabilir yahut o güne kadar uyguladığı politikalarda anî ve eskiye göre tam tersi değişikliklere gidebilir, hattâ her an Trump ile barışması da mümkündür! Şii olmayanların bu sistemi anlamaları ise aslında hayli zordur ve İran’ın politikalarını ülkeye hâkim olan dinî itikadı gözönüne almadan değerlendirmek de bu değerlendirmeyi yapanları hatâlara sevkeder.
Daha önce de yazmıştım: Açık söylemek gerekirse, İran geçmişte hiçbir vakit dostumuz olmadı! Öyle ki, vaktiyle ezelî ve ebedî düşman olarak gördüğümüz Rusya ile girdiğimiz savaşlardan çok daha fazlasını İran’a karşı verdik, yani İran ile daha uzun müddet mücadele ettik. Rıza Pehlevî şayet devrilmeyip de iktidarda kalsa idi, İran’ın bölgenin en büyük gücü olup başımıza tam bir belâ kesileceği zaten kesin idi. İran’ın nükleer güç olması da en başta bizim için büyük bir tehdit teşkil eder...
REKLAM
Dolayısı ile İran’da olup bitenleri düzgün şekilde yorumlayabilmek için değerlendirmede Şia inancının temel alınması, hâlen Türkler tarafından idare edilen bir ülke olduğunun gözönünde tutulması ve bunların İranlılar’ın artık neredeyse mazoşist bir hal alan acı çekme merakları ve meşhur inadları ile birarada değerlendirilmesi şarttır.
Masumiyet Müzesi'ndeki konuşmaları anlayabilene aşkolsun!
Giriş: 25 Şubat 2026 - 08:29
Güncelleme: 25 Şubat 2026 - 08:29
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Masumiyet Müzesi'ndeki konuşmaları anlayabilene aşkolsun!
“Masumiyet Müzesi” pek bir moda oldu ya, modadan geri kalmayayım dedim ve dün akşam seyretmek için TV’nin karşısına geçtim...
Ama on dakika sabredebildim; evet, sadece on dakika!
Önce bir hususu açıkça ve samimiyetle ifade edeyim: Geçmiş senelerde Orhan Pamuk’un bazı romanlarının intihal olduğunu yazıp söylediğim için ona ait Masumiyet Müzesi’ne de veryansın edeceğimi zannedebilirsiniz. Ama hayır, izlemeyi hakikaten çok istiyordum, zira dizi doğup büyüdüğüm ve hâlâ yaşadığım Nişantaşı’nda geçiyordu, çekimler gayet hoş idi ve bizim mahalle de ekranda sık sık görünüyordu. Sadece on dakika sabredebilmemin sebebi ise konu yahut çekimler değil; bazı oyuncuların, özellikle de başroldeki hatunun tahammül edemediğim ve bir türlü anlayamadığım Türkçeleri idi!
REKLAM
Ne dediği anlaşılanlar tabii ki vardı, meselâ Tilbe Saran’ın hakkını teslim etmem gerekir ama Eylül Kandemir’in söylediklerinden hiçbir şey anlamadım! Replikleri koşar gibi idi, sesler sanki burundan geliyordu ve hemen her kelimenin son hecelerini mutlaka yutuyordu. Sanki hiç işitmediğim dilde bir film seyrediyordum ama altyazı olmadığı için anlamıyordum!
Devam edip de ne yapacaktım ki? Kapattım, gitti!
BİZDE SES TAM BİR DERTTİR!
Sadece “Masumiyet Müzesi”nde değil, son senelerde çekilen Türk dizilerinin ve Türk filmlerinin neredeyse tamamında bir ses ve konuşma problemi var. Teknik masadakilerin neyi nasıl yapmaları gerektiğini bilmemeleri yahut bir türlü becerememeleri yüzünden sesler hep gürültülü bir ortamda kaydedilmiş gibi geliyor, oyuncular konuşmak yerine homurdanıyorlar, dolayısı ile ne söyledikleri anlaşılmıyor, hele sahneye bir de fon müziği kondu mu, tam bir kakafonik cümbüş!
Görünüşe değil, yeteneğe itibar edildiği geçmiş günlerde oyunculuğun temel şartlarından biri düzgün konuşmaktı. Mesleğe girmek isteyenlere önce yoğun şekilde diksiyon dersleri verilir, yani düzgün konuşma öğretilir ve seyircinin karşısına ne dedikleri anlaşılır hâle geldikten sonra çıkartılırlardı. Aynısı TRT’de de yapılır, zamanın önde gelen edebiyatçıları solist adaylarına doğru dürüst konuşmayı, yani telâffuzu öğretirlerdi.
REKLAM
Bir zamanların önde gelen oyuncularının, meşhur müzisyenlerinin ve çoğu tiyatrocu yahut sinemacı olan seslendirme sanatçılarının konuşmalarına kulak verirseniz, Türkçelerinin nasıl âhenkli, düzgün ve anlaşılır olduğunu farkedersiniz...
Zamane oyuncularında böyle mükemmelini bulabilirseniz bulun! Erkek yahut kadın hiç fark etmiyor, mâşuğuna “Seni seviyorum” mu diyor, yoksa “Canın çıksın” diye beddua mı ediyor, yahut ağız dolusu küfürler mi sıralıyor, anlayabilene aşkolsun!
“Masumiyet Müzesi” işte bu konuşma zaafı ile baştan aşağı mâlüldür!
BİR DİKSİYON KURSU FACİASI
Bugün TV’lerde sunucu olmak isteyenlerin gittikleri dünya kadar diksiyon kursu var ama bu kurslarda nasıl bir Türkçe’nin öğretildiği konusu, üzerinde durulması gereken bir mesele... Zira, bazı kurslarda Türkçe diye bambaşka bir dil talim ediliyor!
Geçenlerde bizim televizyonda stüdyo şefliği yapan ve haber sunucusu olabilmek için diksiyon kursuna giden genç bir arkadaşla konuşuyordum. Söz arasında “sâha” kelimesini birkaç defa “sahâ” diye telâffuz edince dayanamadım, “O kelime ‘sahâ’ değil ‘sâha’dır, Spiker olmak istiyorsan böyle telâffuz hataları yapmaman lâzım” dedim.
REKLAM
Kelimenin “sahâ” diye söylenmesi gerektiğinin kursta öğretildiğini, hattâ hocasının “Sakın ‘sâha’ demeyin ‘sahâ’ deyin, doğrusu budur” diye sıkı sıkıya tenbih ettiğini söyledi ve “Gelecek derste hocaya tekrar soracağım, bakalım ne diyecek?” deyip gitti...
İki-üç gün sonra tekrar geldi, hocasına sorduğunu ve “Olur mu öyle şey? O kelime ‘sahâ’dır. Türkçe’yi doğru dürüst bilmeyenlerin kafanızı karıştırmasına izin vermeyin” dediğini söyledi!
Türkçe’yi işte böyle yarım yamalak bilip böyle berbat şekilde telâffuz eden diksiyon hocasının ismini yazmıyorum; ancak şu kadarını söyleyeyim: Kurslarda sadece gevelemeler pazarlayan bu zât gerek oyunculuğu, gerekse de konuşması ve ses tonunun müzikalliği bakımından memleketin önde gelen sanatçılarından kabul edilir; hanımlar da gayet yakışıklı bulurlar ve ayılıp bayılırlar!
TAHRİBAT ARTTIKÇA ARTTI
Bir zamanlar “Türkçe” denen zarif, âhenkli, hoş bir dil vardı...
Baltayı eline önce Türk Dil Kurumu aldı; “yapıt”, “çapıt”, “olanak”, “dolanak” misâli “pşckcgtgsk” gibisinden tatsız kelimelerle zarif lisanın âhengini yoketti. Şimdi de dizi ve film oyuncuları güya konuşuyorlar ama sadece homurdanır gibi, hattâ homurdanmadan da beter sesler çıkartıyorlar, ne dedikleri hiç mi hiç anlaşılmıyor ve neticede Türkçe’nin üzerine tüy dikiliyor!
Hamaney ile iki buçuk saat
Giriş: 02 Mart 2026 - 10:48
Güncelleme: 02 Mart 2026 - 10:48
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Hamaney ile iki buçuk saat
İran’ın dinî lideri Ayetullah-ı Uzmâ Ali Hamaney, Birleşik Amerika ile İsrail’in önceki gün Tahran’a yaptıkları bombardımanında can verdi.
Hamaney hakkında daha önce yazdığım bir hatıramı şimdi ayrıntılarıyla anlatayım:
1982 yahut 83 olacak... İran-Irak Savaşı’nın en kanlı günleri yaşanıyordu ve yirmili yaşlarında bir muhabir olarak Tahran’da idim...
Başbakan Hüseyin Musevî, Meclis Başkanı Haşimî Rafsancânî, o sırada “İslâmî İrşad Veziri” yani Enformasyon Bakanı olan ve sonra Cumhurbaşkanlığı yapan Muhammed Hatemî gibi İran’ın önde gelen birçok yöneticisi ile, hattâ Evin Zindanı’nın başgardiyanı Esedullah Lâciverdî ile mülakat yahut kısa görüşmeler yapmış ama iki kişi ile konuşma imkânını bulamamıştım: Devrimin lideri Ayetullah Humeynî ve o zaman Cumhurbaşkanı olan Huccetülislâm Ali Hamaney ile.
REKLAM
Humeynî özel mülâkat zaten vermiyordu; gazeteciler lideri sadece Camoran’daki evinin bitişiğindeki Hüseyniye Mescidi’nde Cuma günleri namazdan önce devletin önde gelenlerine ve halka mescidin içine kurulmuş olan yüksek platformun üzerinden konuşma yaparken görebilirlerdi. Ama sadece görebilir ve soru soramaz, görüşemezlerdi. Cumhurbaşkanı Hamaney ise demeç veriyordu ama özel kalemini benim gibi genç bir muhabirin aşabilmesi hayli zordu. Çok uğraşmama rağmen, randevu almaya muvaffak olamamıştım.
Hamaney, Meşhed’de doğmuştu ama isminden de anlaşıldığı gibi ailesi aslen Azerbaycan’daki Şebüster Eyaleti’nin Tebriz yakınlarındaki Hamane şehrinden geliyordu ve ana dilleri de Türkçe idi.
Bir gün, Cumhurbaşkanının Lâle Oteli’nde konuşma yapacağını öğrendim...
“Lale”, Tahran’ın Şah zamanında sefahat geceleri ile meşhur “Hilton”u idi. İranlılar, devrimin hemen ardından yabancı otellerin isimlerini değiştirip Farsça yapmışlardı ve Hilton da Lâle olmuştu...
Terör o senelerde şimdiki gibi yaygınlaşmamıştı ve bezdirici güvenlik tedbirleri de pek yoktu. Önemli kişilerin yanına basın kartınızı gösterip kolayca girebiliyordunuz. Ben de öyle yaptım, Lâle’ye gittim, Hamaney’in korumalarına İranlılar’ın verdiği basın kartımı gösterdim, Cumhurbaşkanı’nın konuştuğu kürsüye yaklaştım ve konuşmasını bitirmesinden hemen sonra Farsça olarak “Ben gazeteciyim, sizden haftalardır randevu almaya çalışıyorum ama bir türlü alamıyorum...” dedim.
REKLAM
İranlılar, Farsça konuşan kişinin Türk olduğunu “hı” harfini telâffuzundan anlarlar. Arapçanın “ayn” ı gibi Farsça’nın “hı”sını telâffuz edebilmek, yabancılar için epey güçtür...
Cumhurbaşkanı, Türk olduğumu büyük ihtimalle “gazeteciyim” mânâsında kullandığım “habernigârem”in başındaki “hı”yı bozuk telâffuzumdan farketti, beni yukarıdan aşağı değil, her nedense aşağıdan yukarıya doğru süzdü, sonra Âzeri lehçesi ile “Türkseeen?” yani “Türk müsün?” diye sordu. “Beli” cevabımdan sonra “Men şimdi Peykân Karhânesi’ne gidirem, yolda danışırıh”, yani “Peykân otomobil fabrikasına gidiyorum, yolda konuşuruz” dedi; beni “maşin”ine, yani otomobiline aldı ve haftalardır yapmaya uğraştığım mülâkatı arabasında yaptım, fabrikayı birlikte dolaştık ve beraber iki buçuk saat geçirdik.
BOŞVERME Mİ, KİBİR Mİ?
Hamaney’in ölümüne büyük bir güvenlik açığının sebep olduğu besbelli ama bu açığı aklım almıyor, sebebini anlayamıyorum:
REKLAM
Amerikan donanması İran’ın yanıbaşına sokulmuş, savaş uçakları her an saldırıya hazır vaziyette beklerken ve Hamaney’in her hareketi CIA’in takibi altında iken İranlılar Cumhurbaşkanı’nı niçin gizli ve güçlü bir sığınağa götürmeyip evinde tutarlar ve kör gözüm parmağına misâli devletin en üst seviyedeki yöneticileri ile beraber nasıl olur da biraraya getirirler? Dünyanın en geri ve en fakir ülkelerinde bile böyle bir ortamda sadece üst düzey toplantılarda değil, normal seviyedeki görüşmelerde de farklı yerlerdeki katılımcılar sadece internet üzerinden biraraya gelirlerken İran böyle yapmayı niçin akıl etmez ve başta Cumhurbaşkanı olmak üzere devletin önemli makamlarındaki kişileri nasıl hedef hâline getirir?
Demek İran’ın “2 bin 500 senelik devlet geleneği” bunun akıl edilmesine kâfi gelmemiş veyahut yönetime hakim olan kibir, güvenlik kurallarına riayeti engellemiş!
İÇ SAVAŞ ÇIKMAZ, REJİM YUMUŞAR!
Bizim televizyonlarda her akşam görünen uzmanlıkları kendilerinden menkul bazı allâmeler hâlâ “İran’da iç savaş çıkabilir, bölünebilir ve rejim her an yıkılabilir” deyip duruyorlar...
Silahlı bir muhalefetin bulunmadığı İran’da iç savaş kimler arasında çıkacak?
Önümüzdeki günlerde rejime karşı başkaldırılar görülebilir. Ama bu hareketler “iç savaş” demek değildir, sadece “başkaldırı”dır; böyle bir durumda rejim sert karşılık verir ve onbinlerce kişi canından olur. “İranlılık” âidiyetinin asırlardır hâkim olup yerleştiği İran’da bölünme ihtimali ise zordur.
İran’da Hamaney sonrasının liderleri memleketin namusunu kurtarabilmek için ilk zamanlarda yine etrafa kafa tutup yiğitlik gösterilerine girişecek ama vakit geçtikçe en azından halka karşı yumuşayacaklardır!
İlber
Giriş: 14 Mart 2026 - 18:50
Güncelleme: 14 Mart 2026 - 18:50
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı İlber
Nerede ise yarım asırlık bir arkadaşınızın göçüp gitmesinin hemen ardından bir şeyler yazmak, hayli zordur. O dostun vefatı ne kadar yeni ise hakkında konuşmak da o kadar zorlaşır.
Zira şaşırmışsınızdır, ahbâbınızın ebediyyen gittiğinin henüz tam farkına varamamışsınızdır ve kafanızı toparlayıp birkaç söz edebilmek size güç gelir.
Dün vefat eden ve yakın arkadaşlarımın en başında gelen İlber’in ardından şu anda ben de bu vaziyetteyim ve yarım asır boyunca devam etmiş dostluğumuzun rengârenk hatıraları şimdi dört bir yanımda resmigeçit yapıyorlar...
Artık hiçbiri hayatta olmayan eser sahibi gerçek âlimler ile keyifli ve uzun sohbetler, aristokrasinin son temsilcileri ile geçirdiğimiz ve tarihî hadiselerden o hadiseleri sanki o anda yaşıyormuşçasına bahsettiğimiz anlar, mutlaka espriler yaparak yahut kahkahalar atarak konuştuğumuz ve sabahlara kadar devam eden kültür, asalet ve zarafet dolu geceler ile o gecelerin değişmeyen ritüeli: İlber ile etrafı çekiştirmemiz, orada bulunanlardan birinin “Amma dedikoducusunuz haaa!” demesi üzerine İlber’in “Dedikodu, mahalle karılarına mahsustur; bizim yaptığımız dedikodu değil, biyografi” cevabını vermesi, sonra o meşhur kahkahasını atması ve daha dünya kadar hoşluk...
REKLAM
Yarım asra yaklaşan bir arkadaşlık, işte böylesine dolu ve güzel hatıralar bıraktı…
Bu yazı, İlber’in ardından bastıran hüznün ve elemin tazeliği sebebiyle kısa, işte bu kadar olacak...
Ama, senelerden bu yana düşündüğüm bir hususu da yazmam gerekiyor:
İlber keşke bu kadar gezmese, şu davet benim o konferans senin diyerek kapı kapı dolaşmasa, evini sadece akşamdan akşama uğranıp uyumaya yarayan bir mekân olarak görmese ve oturup çalışsa idi, eminim ikinci bir Bernard Lewis olur ve hattâ Bernard Lewis’i bile geride bırakırdı.
Nûr içinde yatsın...
Mehmet Çebi'nin saatlerini gördükten sonra,"Saat koleksiyonu yapıyorum" diyenleri pek ciddiye almayacaksınız!
Giriş: 28 Mart 2026 - 16:36
Güncelleme: 28 Mart 2026 - 16:37
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Mehmet Çebi'nin saatlerini gördükten sonra,"Saat koleksiyonu yapıyorum" diyenleri pek ciddiye almayacaksınız!
Etrafımızı saran sıkıntı verici, hattâ boğucu savaş ve felâket havasından biraz olsun uzaklaşabilmek maksadıyla, geçen gün bir dostumla beraber Kabataş’tan Karaköy’e giden caddenin üzerindeki Tophane-i Âmire binasında bir açılışa katıldım: Mehmet Çebi’nin “Muhteşem Cep Saatleri” sergisinin açılışına...
Önce, tanımayanlar için Çebi’nin kim olduğunu söyleyeyim: Türkiye’de 80-90 seneden buyana artık sadece dar bir çevrenin merakı hâline gelen hat sanatımızı ayağa kaldıran, son yıllarda hattın birçok eve girmesini sağlayan, bu konuda ardarda müsabakalar ve sempozyumlar düzenleyen, neticede hattatlar ile müzehhiplere iş imkânı sağlayan bir işadamı ve zengin bir kolleksiyonun sahibidir ve benim de yakın dostlarımdandır. Hattın yanısıra Türk resmini de en iyi bilenlerin başında gelir; yurt dışındaki müzayedeleri yakından takip eder, buralardan bizimle alâkalı ve Türkiye’de olması gereken önemli hattatların yazdığı elyazması Kur’anlar, hatlar ve daha başka objeler satın alır, ismi bu konular ile ilgilenenlerin ilk sıralarında geçer ve bir de müzesi vardır: Dünyanın ilk “Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesi”nin sahibidir.
REKLAM
Mehmet Çebi senelerdir “Eski cep saatleri toplamaya başladım, iyi bir kolleksiyon olacak” diyordu ama ne yalan söyleyeyim, bu yeni hevesinin amatör seviyede kalacağını zannediyordum. Fakat, Tophane-i Âmire’de açtığı sergiyi görünce ne kadar önemli bir iş yaptığını ve benim de ne kadar yanıldığımı anladım. Çebi, Avrupa’daki müzayedelerden ve antikacılardan 1500 civarında cep saati toplamış, mekânın saatlerin tamamının sergilenmesine alan bakımından imkân vermemesi yüzünden Tophane-i Âmire’ye bunların sadece 307’sini getirebilmişti.
Sergi salonunda 1600’lerin sonundan 1900’lerin başına kadar geçen dönemde yapılmış Patek Philippe, Breguet, Vacheron Constantin, IWC, Lange Söhne, Ulysse Nardin, Aureole, Chaton, Achille Trégent,Auber, Le Phare, Audemars, Prior, Jacob Frisard, John Barton, Gregson Eberhard, Terrot, Bourrit, Le Roy, Rossel, Pavel Bure, Elgin gibi dünyanın en meşhur saat markalarından şimdi artık mevcut olmayanlara kadar uzanan bir markalar resmigeçidi vardı. Mücevherlisinden minelisine, Türk pazarı için imal edileninden ön ve arka kapakları padişah resimlisi yahut istanbul manzaralısı olanına ve tuğralısına kadar çeşit çeşit cep saati... Meselâ, Auguste Courvoisie’in yapımı olan 1850 tarihlisinin kapaklarında Sultan Abdülmecid çizimi ile bir Haliç görüntüsü vardı, bundan birkaç yıl sonra imal edilmiş Rosenfeld markalısının arka yüzünde de mine ile işlenmiş pırlantalı bir ay-yıldız, ön yüzde ise Sultan Abdülâziz’in çizimi yer alıyordu.
REKLAM
Çebi’nin koleksiyonundaki en kıymetli parçayı Rus Çarı Birinci Nikola’nın 1844’te İngiltere’deki Windsor Kalesi’nde buluştuğu İngiltere Kraliçesi Victoria ve kocası Prens Albert’e hediye ettiği ve kapağında Çar’ın resminin, arkasında da Romanof Hanedanı’nın amblemi olan çift başlı kartalın bulunduğu Calame Robert markalı cep saati teşkil ediyordu ve orijinal kutusu da hâlâ mevcuttu.
Türkiye’nin en zengin saat kolleksiyonu, Kanunî Sultan Süleyman ile Üçüncü Selim gibi saat meraklılarının mekânı olan Topkapı Sarayı’ndadır. Sarayda duvar saatinden masa saatine kadar dünya kadar marka mevcuttur ama cep saatlerinin adedi bunlara nisbeten azdır.
Mehmet Çebi’nin koleksiyonu, işte bu noksanı telâfi ediyor ve çok önemli bir kuralı hatırlatıyor: Ciddî, kaliteli ve zengin bir koleksiyonun üç şartın biraraya gelmesi ile yapılabileceğini; bilgi, zevk yahut dikkatli bir göz ve bol para sahibi olmadan bu işin mümkün olamayacağını...
Koleksiyonun açılışına beraberce gittiğimiz bir dostum sergilenen cep saatlerini görünce “Çebi’yi deliliğini bilirdik ama meğerse zırdeli imiş” dedi ve dostumun söylediğine zevk ile hak verdim.
Mehmet Çebi’nin sergisinin İngilizce kataloğu.
Mehmet Çebi’nin sergisinin İngilizce kataloğu.
19. yüzyılın ortalarında imal edilmiş bir cep saatinin iç kapağındaki Osmanlı arması.
19. yüzyılın ortalarında imal edilmiş bir cep saatinin iç kapağındaki Osmanlı arması.
Yine 19. yüzyılın ortalarında yapılmış altın bir cep saatinin arka yüzündeki Sultan Abdülmecid çizimi.
Yine 19. yüzyılın ortalarında yapılmış altın bir cep saatinin arka yüzündeki Sultan Abdülmecid çizimi.
1860’larda imal edilmiş bir saatin arka yüzünde yaralan Sultan Abdülâziz çizimi. Çizimin etrafına mine işlenmiş.
1860’larda imal edilmiş bir saatin arka yüzünde yaralan Sultan Abdülâziz çizimi. Çizimin etrafına mine işlenmiş.
Rus Çarı Birinci Nicholas’ın İngiltere Kraliçesi Victoria’ya hediye ettiği saat.
Rus Çarı Birinci Nicholas’ın İngiltere Kraliçesi Victoria’ya hediye ettiği saat.
Çar’ın hediye ettiği saatin ön kapağında minyatür bir portresi var.
Çar’ın hediye ettiği saatin ön kapağında minyatür bir portresi var.
Çar’ın hediyesi olan saatin arka kapağında yeralan Romanof Hanedanı’nın sembolü olan çift başlı kartal.
Çar’ın hediyesi olan saatin arka kapağında yeralan Romanof Hanedanı’nın sembolü olan çift başlı kartal.
Çar Birinci Nicholas’ın Kraliçe Victoria’ya hediye ettiği saatin orijinal kutusu.
Çar Birinci Nicholas’ın Kraliçe Victoria’ya hediye ettiği saatin orijinal kutusu.
Arkasında Sultan Abdülhamid’in tuğrasısının bulunduğu som altından bir saat.
Arkasında Sultan Abdülhamid’in tuğrasısının bulunduğu som altından bir saat.
Mehmet Çebi’nin koleksiyonunda yeralan, iri bir mücevheri andıran, üzerinde envaî taşların bulunduğu ve hanımlar için yapılmış nisbeten daha küçük boyutlardaki saatlerden biri.
Belki farkında değiliz ama, İran ile 1932'de imzaladığımız andlaşmanın şartlarını mükemmelen yerine getiriyoruz
Giriş: 15 Nisan 2026 - 08:55
Güncelleme: 15 Nisan 2026 - 09:02
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Belki farkında değiliz ama, İran ile 1932'de imzaladığımız andlaşmanın şartlarını mükemmelen yerine getiriyoruz
Trump Amerikası ve İsrail ile İran arasındaki silâhlı mücadele bütün şiddetiyle devam ediyor, taraflar andlaşmaya varacak gibi oluyorlar ama her bakımdan iş sağlanamıyor, roketler karşılıklı olarak yeniden ateşleniyor ve bu işte başından beri tarafsız kalan Türkiye ateşkes için elinden gelen çabayı gösteriyor.
Belki farkında değiliz ama, İran ile 1932’de imzaladığımız ve şimdi unuttuğumuz bir andlaşmanın şartlarını yerine getiriyoruz...
Türkiye ile İran arasında 5 Ekim 1932’de Ankara’da “Emniyet, Bîtaraflık ve İktisadi Emek Beraberliği Muahedenamesi”, yani “Güvenlik, Tarafsızlık ve Ekonomik İşbirliği Andlaşması” imzalanmış ve Büyük Millet Meclisi’nin 10 Haziran 1935’te onayladığı andlaşma 15 Haziran’da Resmi Gazete’de yayınlanarak Türkiye açısından yürürlüğe girmişti.
REKLAM
Ama, andlaşma o günden buyana gündeme gelmedi; andlaşmayı imzalamak için Ankara’da bulunan İran Dışişleri Bakanı Muhammed Ali Han Forugî’nin daha sonra yaptığı ziyaretler ve şerefine verilen davetler hakkında o günlerin gazetelerinde çıkan haberlerden sonra metinden hiç bahsedilmedi. Andlaşma, sadece emekli Büyükelçi İsmail Soysal’ın 1983’te Ankara’da Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan “Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları” isimli kitabında zikredildi, metni aşırı bir Öztürkçe’ye çevrilmiş şekilde yayınlandı ve hâlâ yürürlükte olduğu söylendi, o kadar...
Türkiye’nin Afganistan, Irak ve İran ile 8 Temmuz 1937’de Tahran’da imzaladığı Sâdâbâd Paktı da bu andlaşmayı yürürlükten kaldırmamıştı...
Türkiye ile İran arasında yapılan bir dizi sözleşmenin ardından imzalanan andlaşma aslında sınır bölgesindeki aşiretlerin eylemlerini engellemek maksadıyla imzalanmış ve daha sonraki senelerde bu maksatla protokoller de yapılmıştı ama bazı maddeler savaş durumu gözönüne alınarak yazılmıştı.
SANKİ BUGÜNLERİ GÖRMÜŞLER...
Sekiz maddelik andlaşmanın ilk iki maddesine göre, taraflardan biri saldırıya uğradığı takdirde diğeri tarafsız kalacak ve saldırılan ülkenin aleyhinde siyasî, ekonomik veya maddî hiçbir andlaşma yapmayacaktı. Ancak, taraflardan birine karşı düşmanca ve askerî eylemlere girişen, yani saldıran üçüncü devlet tarafsız devletin tarafsızlığını bozmaya kalkıştığı takdirde silâhlı karşılık görecekti.
Andlaşmanın dördüncü maddesi, taraflardan birinin bir başka devletin yahut devletlerin düşmanca davranışlarıyla karşılaşması hâlinde, andlaşmayı imzalayan diğer devletin durumu düzeltmek için bütün gücü ile çaba göstermesini öngörüyordu. Beşinci madde ise sanki imza tarihinden doksan küsur sene sonra Donald Trump diye birinin çıkıp İran’a saldıracağını, İran yönetimini değiştirmeye ve ülkede isyanlar çıkartmaya çalışacağını görmüş gibi yazılmıştı... Maddede yine günümüzün Türkçesi ile “Anlaşan taraflar kendi ülkeleri içinde, öteki taraf ülkesinin huzur ve emniyetini bozmak veya hükümetini değiştirmek maksadını güden teşekkül ve grupların oluşmasına ve yerleşmesine; bundan başka, öteki ülkeye karşı propaganda yoluyla veya diğer herhangi bir vasıta ile mücadele maksadında bulunan kişilerin veya grupların yerleşmelerine imkân vermemeyi üstlenirler” deniyordu.
Türkiye ile İran arasında 1932’de imzalanan böyle bir andlaşmanın mevcudiyetini ve andlaşmanın gereklerini bugün farkında olarak veya olmayarak her şekilde yerine getirdiğimizi, bu yazı ile hatırlatmak istedim.
Türkiye ile İran’ın 5 Ekim 1932’de Ankara’da imzaladıkları ve Meclis’te onaylanmasının ardından 15 Haziran 1935’te Resmi Gazete’de yayınlanan andlaşma.
Türkiye ile İran’ın 5 Ekim 1932’de Ankara’da imzaladıkları ve Meclis’te onaylanmasının ardından 15 Haziran 1935’te Resmi Gazete’de yayınlanan andlaşma.
Büyükelçi İsmail Soysal, 1932 Andlaşmasını, dilini o gününTürkçesi’ne uyarlayarak 1982’de yayınlamıştı.
Büyükelçi İsmail Soysal, 1932 Andlaşmasını, dilini o gününTürkçesi’ne uyarlayarak 1982’de yayınlamıştı.
Kılıç artığı ve mehter
Giriş: 30 Nisan 2026 - 06:38
Güncelleme: 30 Nisan 2026 - 06:38
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Kılıç artığı ve mehter
Gündemin bizdeki kadar süratle değiştiği bir başka memleketi bulabilmek hayli zordur...
Geçen hafta da birbirinden alâkasız ve saçma sapan meseleler ile uğraştık. Meselâ, Gaziantep’deki CHP il yönetimi mehter marşı icra edilirken çocukların teşkil ettiği mehterana arkasını döndü. Gerekçe, mehterin geçmişe ait bir irtica alâmeti olması idi!
Derken, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mine Kırıkkanat, CHP nin eski lideri Kemal Kılıçdaroğlu hakkında “kılıç artığı” ifadesini kullandı ve kıyamet koptu. Mine Hanım tepkiler üzerine özür dilemek zorunda kaldı ama bunu yaparken özrü kabahatinden büyük bir iş etti: Sosyal medya hesabından yayınladığı özür metninde cehalet beyanında bulunuyor, “Kılıç artığı sözünün tarihçesini bilmiyordum. Bu sözü, Kılıçdaroğlu’nun soyadına atfen söyledim. Cehaletimi bağışlayın” dedi.
REKLAM
“Özrü kabahatinden büyük” dememin sebebi, işte burada: Senelerce köşe yazarlığı yapacaksınız bilmem kaç cilt dolusu romanız, denemeniz ve daha pek çok kitabınız olacak ama “kılıç artığı” sözünün nereden geldiğini ve ne mânâya geldiğini bilmeyeceksiniz; bizler de inanıp “Meğerse bilmeden söylemiş, hoşgörelim” diyeceğiz...
Yerseniz...
Ama, Mine Kırıkkanat’ın gerekçesi şayet doğru ise, yani “kılıç artığı” ifadesinin ne maksatla kullanıldığını hakikaten bilmiyorsa, durum çok daha vahimdir. Zira roman, köşe vesaire yazan, bütün yazdıklarını Türkçe kaleme alan, hattâ İngiltere’de yaşayan bir hemcinsini kendisinden intihal yaptığı iddiası ile dâvâ edip de dâvâyı geçenlerde kazanan bir hatunun bu dilin hassas ifadelerinden birini bilmemesi, Türk Edebiyatı’nın ve Türkçe’nin artık gayet vahim vaziyete gelmiş olması demektir. Bu durumda da, zaten birkaçyüz kelimeye sıkışıp kalmış olan Türkçe, yazarlık iddiasındaki zevât tarafından çok daha aşağılara çekilmektedir!
Hani “iki ucu bilmemneli değnek” deyimi vardır ya; Mine Kırıkkanat’ın özrü buna benzedi. “Kılıç artığı” sözünü bilerek kullanması bir dert ama bu sözü şimdiye kadar işitmemiş olması ayrı bir dert!
REKLAM
ATTİLÂ İLHAN DOĞRU SÖYLEMİŞ AMA...
Gaziantep’te yaşanan rezalet mâlûm... 23 Nisan münasebetiyle çocuklar mehteran giysileri içerisinde gösteri yapmışlar...
Ama o da ne? Mehter “Eski Ordu Marşı”nı, yani “Ceddin deden, neslin baban”ı çalıp “Türk Milleti Türk Milleti, aşk ile sev milliyeti, kahret vatan düşmanını, çeksin o mel’un zilleti” dediği sırada dinleyiciler arasındaki koskoca bazı adamlar, çocuklara arkalarını dönüyorlar! Bunlar, CHP’nin il yönetimi ve mabadlarını çevirmelerinin sebebi de çocukların mehtere refakat etmeleri! CHP Gaziantep İl Başkanı Vakkas Acar, sonradan üstüne üslük, “Çocuklarımızın saray kültürüne özendirilmesini protesto ediyoruz” demiş!
Bu zihniyet, 1930’lar Türkiye’sinin hâkimi olan CHP’nin 90 küsur sene sonra bile kendini hâlâ aynı konumda görüp “Memlekette herşey benden sorulur” hülyalarından bir türlü çıkamamasının mükemmel bir örneğidir!
REKLAM
Rezalet, Gaziantep’te koskoca adamların ufacık çocuklara kıçlarını dönmelerinden ibaret kalsa iyi; ama aynı gün Pamukkale’de de mehter yüzünden bir başka hadise yaşanmış!
Basına aksettiğine göre, Zübeyde Hanım Anaokulu’nda bazı öğretmenler ve veliler 23 Nisan münasebeti ile mehter gösterisi düzenlemeye karar vermişler. Okul yönetimi gösteriyi uygun bulmamış ve yapılmamasını istemiş, ama pürüz daha sonra halledilmiş ve minikler Gaziantep’te olduğu gibi mehter giysileri içerisinde podyuma çıkmışlar...
Hadise işte bu gösteri sırasında yaşanmış ve ortada iki iddia var:
İlk iddia, bir öğretmen hanımın gösteri daha tamamlanmadan müziği kestiği; Okul Aile Birliği’nin öne sürdüğü diğer iddia ise böyle bir olayın yaşanmadığı, gösterinin tamamlandığı ve mehtere engel olunduğu yolundaki söylentiyi çıkartanlar hakkında da adlî makamlara başvurulacağı...
Aile Birliği, mehter gösterisinin 3 dakika 14 saniye sürdüğünü söylüyor ve görüntülerini de kanıt olarak gösteriyor. İzlediğinizde, gösterinin hakikaten normal bir şekilde son bulduğunu görüyorsunuz.
REKLAM
Ama, ortada çok kısa bir başka görüntü daha var: Siyah elbiseli bir hanım, herhalde bir öğretmen, gösteri mekânının bir ucundan diğerine yürüyor, mehter marşını çalan âletin tuşuna basarak müziği durduruyor ve koparlörlerden mehter yerine cıstır cıstır birşeyler yükseliyor. Öğrenciler ise marşın susmasına rağmen mehterana mahsus hareketlerini bozmuyor ve gösteriye müziksiz devam ediyorlar!
Fakat, siyah elbiseli hanımın görüntüleri, Okul Aile Birliği’nin “Mehter’e engel olunmadığının” kanıtı olarak gösterdiği 3 dakika 14 saniyelik filmin içerisinde yok ve mesele de işte burada!
Görüntüler arasındaki farkın sebebi tam olarak izah edilmediği takdirde, Pamukkale’deki anaokulunun üzerinde dolaşan şaibe bulutlarının dağılması hayli zordur.
Üstelik, bu didişme âdetimiz devam edip gittikçe sadece mehteri değil, bandoyu, orkestraları, tiyatroları ve akla gelebilecek diğer herşeyi siyasî malzeme hâline getirir ve tartışır, dururuz...
Rahmetli Atilla İlhan’a atfedilen hoş bir söz vardır; “Mehter çalarken on komünistten dokuzu milliyetçi olur” dediği söylenir.
Ama görünen o ki memlekette artık komünist pek kalmamış, mehtere kıçlarını dönen CHP’nin Gaziantep il yönetimindekiler de bambaşka birşey olmuşlar...
Belçika'nın 30 yaşında ölen kraliçesi Astrid'in ruhu hakikaten göründü mü?
Giriş: 13 Mayıs 2026 - 09:20
Güncelleme: 13 Mayıs 2026 - 12:50
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Belçika'nın 30 yaşında ölen kraliçesi Astrid'in ruhu hakikaten göründü mü?
Belçika Kraliçesi Mathilde, beraberinde kalabalık bir iş adamı ve politikacılar heyeti ile Türkiye’ye geldi.
Bir kraliçe başka bir memlekete yüzlerce kişi ile beraber turistik gezi, tarihî ve kültürel inceleme yahut tabiî güzellikleri seyir maksadıyla değil, ülkesine para kazandırmak için gider.
Kraliçe Mathilde de öyle yapıyor; İstanbul’da ekonomi, finans ve ticaret kuruluşlarıyla görüşüyor, hattâ silâh fuarına bile gidiyor, yani Belçika’ya biraz daha para kazandırmak için her çevre ile temas ediyor.
“Belçika” dendiğinde bu ülkenin tarihini bilenlerin hatırına mutlaka sömürgecilik, kötü muamele, işkence ve baskı gelir. Memleketin bu şekilde hatırlanmasının sebebi, 1835 ile 1909 arasında hüküm süren Kral İkinci Leopold’un “özel mülkü” olan Kongo’daki boyunduruğa karşı çıkanlara yaptırdığı insanlık dışı muamelelerdir. Kongolular’a idamdan toplu katliama varıncaya kadar her çeşit baskıyı yapan kral, ileride ellerine silâh alıp Belçika’ya karşı kullanmalarını engellemek maksadıyla çok sayıda gencin ellerini kestirmiş, insanlığa sığmayacak bu ve daha başka uygulamaların yanısıra Brüksel’de hayvanat bahçesi benzeri ama içerisinde hayvanların değil Kongolular’ın kapatıldıkları bir “insanat bahçesi” yaptırıp Afrikalılar’ı teşhir ettirmişti.
REKLAM
Bugün Avrupa’nın “başkenti” olan Belçika’nın her bahsi geçtiğinde, ben memleketin bu kanlı ve azap dolu geçmişi ile beraber çok güzel ama bahtsız bir kraliçesini, şu andaki kraliçe Mathilde’in kocası Kral Philippe’in babaannesi olan ve 1935’te henüz 30 yaşında iken bir trafik kazasında can veren Kraliçe Astrid ile Astrid’in ölümünden sonra yapılmış bir ruh celsesinde çekildiği söylenen fotoğrafını hatırlarım.
“EKTOPLAZMA” DENEN MADDE...
Astrid, bir İsveç prensesi idi. 1926’da Belçika Veliahdı Leopold ile evlendi ve kocasının 1934’te tahta çıkması üzerine Belçika Kraliçesi oldu. Ama ertesi sene hayatını kaybetti, ölümünün ardından kocası Leopold de ardarda felâketler yaşadı, hattâ tahtını oğlu Baudoin’a bırakmak zorunda kaldı.
Kraliçe’nin öldüğü senelerde dünyada bir “metafizik” fırtınası esiyor, insanlar haldır haldır “celse” yapıyorlar, yani ölmüş kişilerin ruhları ile temas etmeye çalışıyorlardı ve o senelerin modası da “ektoplazma” idi. Ektoplazma, celse sırasında “fizikî medyum”un, yani medyumluğun en üst seviyesine gelmiş kişinin ağız, burun yahut kulak gibi vücudundaki tabiî deliklerden çıktığına iddia edilen buhar veya jel benzeri bir madde idi ve çağırılan ruh, ektoplazma sayesinde orada bulunanlara görünebilirdi.
REKLAM
Kopenhag’daki bir grup ruhçu, 31 Mayıs 1938’de Einer Nielsen adındaki Danimarkalı bir fizikî medyum ile beraber Kraliçe Astrid’in ruhu ile temas etmeye çalıştılar. Celse sırasında Nielsen’in ağzından ektoplazma çıktı ve Astrid’in görüntüsü halini aldı. Tuhaf olan taraf, görüntünün Astrid’in en meşhur fotoğrafı ile birebir aynı olması idi.
Belçika Kraliçesi’nin bir trafik kazasında hayatını kaybetmesi, o senelerin en fazla konuşulan hadiselerden idi ve magazin haberlerinin de ilk sıralarında yeralıyordu. Nielsen’in Kraliçe Astrid görünümlü ektoplazma fotoğrafı bu yüzden büyük ilgi çekti ve dünyanın önde gelen gazeteleri ile dergileri celse hakkında uzun yazılar yayınlayıp fotoğrafa da geniş yer verdller.
Nielsen, bu celse sayesinde şânına şan kattı. Artık dünyanın en aranan medyumlardan biri hâline gelmişti ama sonraki senelerde hakkında birçok iddia ortaya atıldı. Sahtekâr olduğu, vücuduna gizlediği gazlı bezleri ektoplazma gibi gösterdiği veya önceden yuttuğu yumurtaya bulanmış kağıtları ektoplazma zannedilmesi için celse sırasında kustuğu bile söylendi ama bir düzine izleyicinin bulunduğu salonda ortaya çıkan Kraliçe Astrid görüntüsünün sahtekârlık eseri olup olmadığı sorusuna hiçbir zaman cevap verilemedi...
REKLAM
BİZDE DE YAPILDI AMA...
İnanıp inanmamak size kalmıştır ama Avrupa sosyetesi geçen yüzyılda işte bunlarla uğraşıyordu ve aynı konularla ilgilenen fakat eskiye göre şimdi hayli az sayıda olan gruplar, hâlâ mevcut.
Avrupa’da böyle işler moda olacak da Türkiye’ye gelmeyecek mi?
Tabii ki geldi! Hatta 1960’ların sonuna doğru bir ektoplazma celsesi yapıldı ama celsenin operatörü, yani idarecisi ektoplazma medyumun ağzından henüz sekiz-on santim çıktığı sırada daha sonra ne yapması gerektiğini pek iyi bilmediği için müdahale edip çıkan maddeyi geri gönderdi ve medyumu uyandırdı.
Yukarıda da söyledim, bütün bunları ben sadece naklediyorum, inanıp inanması artık size kalmış.
Einer Nielsen’in 31 Mayıs 1938’de Kopenhag’da yaptığı celsede, Kraliçe Astrid’in ruhunun böyle göründüğü söylenir.
Einer Nielsen’in 31 Mayıs 1938’de Kopenhag’da yaptığı celsede, Kraliçe Astrid’in ruhunun böyle göründüğü söylenir.
Kraliçe Astrid’in en meşhur fotoğrafı. Ektoplazma, ruh celsesinde de bu görüntüyü vermişti.
Kraliçe Astrid’in en meşhur fotoğrafı. Ektoplazma, ruh celsesinde de bu görüntüyü vermişti.
Belçika kraliyet ailesi. Kraliçe Astrid, Kral Philippe’in babaannesi oluyor.
Belçika kraliyet ailesi. Kraliçe Astrid, Kral Philippe’in babaannesi oluyor.
Einer Nielsen, bir ruh celsesinde ektoplazma çıkartıyor.
Einer Nielsen, bir ruh celsesinde ektoplazma çıkartıyor.
Avrupa’da 20. yüzyılın başlarında yapılan ruh celselerinde çıktığı söylenen ektoplazma görüntüleri.
Avrupa’da 20. yüzyılın başlarında yapılan ruh celselerinde çıktığı söylenen ektoplazma görüntüleri.
Belçika Kralı Üçüncü Leopold ve karısı Kraliçe Astrid, evlendikleri gün.
Belçika Kralı Üçüncü Leopold ve karısı Kraliçe Astrid, evlendikleri gün.
Belçika'nın 30 yaşında ölen kraliçesi Astrid'in ruhu hakikaten göründü mü?
Giriş: 13 Mayıs 2026 - 09:20
Güncelleme: 13 Mayıs 2026 - 12:50
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Belçika'nın 30 yaşında ölen kraliçesi Astrid'in ruhu hakikaten göründü mü?
Belçika Kraliçesi Mathilde, beraberinde kalabalık bir iş adamı ve politikacılar heyeti ile Türkiye’ye geldi.
Bir kraliçe başka bir memlekete yüzlerce kişi ile beraber turistik gezi, tarihî ve kültürel inceleme yahut tabiî güzellikleri seyir maksadıyla değil, ülkesine para kazandırmak için gider.
Kraliçe Mathilde de öyle yapıyor; İstanbul’da ekonomi, finans ve ticaret kuruluşlarıyla görüşüyor, hattâ silâh fuarına bile gidiyor, yani Belçika’ya biraz daha para kazandırmak için her çevre ile temas ediyor.
“Belçika” dendiğinde bu ülkenin tarihini bilenlerin hatırına mutlaka sömürgecilik, kötü muamele, işkence ve baskı gelir. Memleketin bu şekilde hatırlanmasının sebebi, 1835 ile 1909 arasında hüküm süren Kral İkinci Leopold’un “özel mülkü” olan Kongo’daki boyunduruğa karşı çıkanlara yaptırdığı insanlık dışı muamelelerdir. Kongolular’a idamdan toplu katliama varıncaya kadar her çeşit baskıyı yapan kral, ileride ellerine silâh alıp Belçika’ya karşı kullanmalarını engellemek maksadıyla çok sayıda gencin ellerini kestirmiş, insanlığa sığmayacak bu ve daha başka uygulamaların yanısıra Brüksel’de hayvanat bahçesi benzeri ama içerisinde hayvanların değil Kongolular’ın kapatıldıkları bir “insanat bahçesi” yaptırıp Afrikalılar’ı teşhir ettirmişti.
REKLAM
Bugün Avrupa’nın “başkenti” olan Belçika’nın her bahsi geçtiğinde, ben memleketin bu kanlı ve azap dolu geçmişi ile beraber çok güzel ama bahtsız bir kraliçesini, şu andaki kraliçe Mathilde’in kocası Kral Philippe’in babaannesi olan ve 1935’te henüz 30 yaşında iken bir trafik kazasında can veren Kraliçe Astrid ile Astrid’in ölümünden sonra yapılmış bir ruh celsesinde çekildiği söylenen fotoğrafını hatırlarım.
“EKTOPLAZMA” DENEN MADDE...
Astrid, bir İsveç prensesi idi. 1926’da Belçika Veliahdı Leopold ile evlendi ve kocasının 1934’te tahta çıkması üzerine Belçika Kraliçesi oldu. Ama ertesi sene hayatını kaybetti, ölümünün ardından kocası Leopold de ardarda felâketler yaşadı, hattâ tahtını oğlu Baudoin’a bırakmak zorunda kaldı.
Kraliçe’nin öldüğü senelerde dünyada bir “metafizik” fırtınası esiyor, insanlar haldır haldır “celse” yapıyorlar, yani ölmüş kişilerin ruhları ile temas etmeye çalışıyorlardı ve o senelerin modası da “ektoplazma” idi. Ektoplazma, celse sırasında “fizikî medyum”un, yani medyumluğun en üst seviyesine gelmiş kişinin ağız, burun yahut kulak gibi vücudundaki tabiî deliklerden çıktığına iddia edilen buhar veya jel benzeri bir madde idi ve çağırılan ruh, ektoplazma sayesinde orada bulunanlara görünebilirdi.
REKLAM
Kopenhag’daki bir grup ruhçu, 31 Mayıs 1938’de Einer Nielsen adındaki Danimarkalı bir fizikî medyum ile beraber Kraliçe Astrid’in ruhu ile temas etmeye çalıştılar. Celse sırasında Nielsen’in ağzından ektoplazma çıktı ve Astrid’in görüntüsü halini aldı. Tuhaf olan taraf, görüntünün Astrid’in en meşhur fotoğrafı ile birebir aynı olması idi.
Belçika Kraliçesi’nin bir trafik kazasında hayatını kaybetmesi, o senelerin en fazla konuşulan hadiselerden idi ve magazin haberlerinin de ilk sıralarında yeralıyordu. Nielsen’in Kraliçe Astrid görünümlü ektoplazma fotoğrafı bu yüzden büyük ilgi çekti ve dünyanın önde gelen gazeteleri ile dergileri celse hakkında uzun yazılar yayınlayıp fotoğrafa da geniş yer verdller.
Nielsen, bu celse sayesinde şânına şan kattı. Artık dünyanın en aranan medyumlardan biri hâline gelmişti ama sonraki senelerde hakkında birçok iddia ortaya atıldı. Sahtekâr olduğu, vücuduna gizlediği gazlı bezleri ektoplazma gibi gösterdiği veya önceden yuttuğu yumurtaya bulanmış kağıtları ektoplazma zannedilmesi için celse sırasında kustuğu bile söylendi ama bir düzine izleyicinin bulunduğu salonda ortaya çıkan Kraliçe Astrid görüntüsünün sahtekârlık eseri olup olmadığı sorusuna hiçbir zaman cevap verilemedi...
REKLAM
BİZDE DE YAPILDI AMA...
İnanıp inanmamak size kalmıştır ama Avrupa sosyetesi geçen yüzyılda işte bunlarla uğraşıyordu ve aynı konularla ilgilenen fakat eskiye göre şimdi hayli az sayıda olan gruplar, hâlâ mevcut.
Avrupa’da böyle işler moda olacak da Türkiye’ye gelmeyecek mi?
Tabii ki geldi! Hatta 1960’ların sonuna doğru bir ektoplazma celsesi yapıldı ama celsenin operatörü, yani idarecisi ektoplazma medyumun ağzından henüz sekiz-on santim çıktığı sırada daha sonra ne yapması gerektiğini pek iyi bilmediği için müdahale edip çıkan maddeyi geri gönderdi ve medyumu uyandırdı.
Yukarıda da söyledim, bütün bunları ben sadece naklediyorum, inanıp inanması artık size kalmış.
Einer Nielsen’in 31 Mayıs 1938’de Kopenhag’da yaptığı celsede, Kraliçe Astrid’in ruhunun böyle göründüğü söylenir.
Einer Nielsen’in 31 Mayıs 1938’de Kopenhag’da yaptığı celsede, Kraliçe Astrid’in ruhunun böyle göründüğü söylenir.
Kraliçe Astrid’in en meşhur fotoğrafı. Ektoplazma, ruh celsesinde de bu görüntüyü vermişti.
Kraliçe Astrid’in en meşhur fotoğrafı. Ektoplazma, ruh celsesinde de bu görüntüyü vermişti.
Belçika kraliyet ailesi. Kraliçe Astrid, Kral Philippe’in babaannesi oluyor.
Belçika kraliyet ailesi. Kraliçe Astrid, Kral Philippe’in babaannesi oluyor.
Einer Nielsen, bir ruh celsesinde ektoplazma çıkartıyor.
Einer Nielsen, bir ruh celsesinde ektoplazma çıkartıyor.
Avrupa’da 20. yüzyılın başlarında yapılan ruh celselerinde çıktığı söylenen ektoplazma görüntüleri.
Avrupa’da 20. yüzyılın başlarında yapılan ruh celselerinde çıktığı söylenen ektoplazma görüntüleri.
Belçika Kralı Üçüncü Leopold ve karısı Kraliçe Astrid, evlendikleri gün.
Belçika Kralı Üçüncü Leopold ve karısı Kraliçe Astrid, evlendikleri gün.
CHP Kongresi'nde dönen oyunları Hollywood bile akıl edemedi!
Giriş: 23 Mayıs 2026 - 11:36
Güncelleme: 23 Mayıs 2026 - 13:55
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı CHP Kongresi'nde dönen oyunları Hollywood bile akıl edemedi!
“Baba”, “Arsen Lüpen”, “House of Cards”, “Sopranolar” yahut “Sıkı Dostlar” gibisinden suç dizilerine ve filmlerine meraklı olanlar için önceki gün çok daha renkli ve heyecanlı bir hikâye yayınlandı: CHP Kurultayı ile İstanbul İl Kongresi’ni iptal eden mahkeme kararı...
Karar sanki bir siyasi parti değil de ucuz bir mahalle çetesi yahut cinayet haricinde dünya kadar yasadışı işe bulaşıp her türlü haltı etmiş bir mafya grubu hakkında. Rüşvet, oy satın alma, yalan beyan, vesaire ne ararsanız var...
Hollywood’un üçkâğıt konulu filmlerine meraklı olanların Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin 20 sahifelik kararını baştan sona okuyup hoş vakit geçireceklerine eminim.
REKLAM
Meselâ, kararın 15. sahifesinde öyle tezgâhlardan sözediliyor ki, bu işleri yapanlar sanki siyasi bir partinin yöneticileri değil, alelâde bir çete!
Şikâyetlere, tanık ifadelerine, ihbarlara, ses kayıtlarına, bilirkişi ve MASAK raporları ile emniyet fezlekelerine göre, CHP Kurultayı’nda neler neler dönmemiş! Divan Başkanı olan Ekrem İmamoğlu’nun organizasyonunda oy kullanan bazı delegelere oylarını Özgür Özel’e vermeleri için para dağıtmışlar, bazılarına farklı illerde ve ilçelerde belediye başkanlığı ve belediye meclis üyeliği adaylığı teklif edilmiş, bir kısmının yakınları CHP’li belediyelerde ve bu belediyelere bağlı şirketler ile iştiraklerde işe yerleştirilmiş.
Yapılanlar bu kadarla kalsa, iyi... Satış fiyatı daha düşük olan delegelere Özgür Özel lehinde oy kullanmaları şartı ile marketler için alışveriş kartları dağıtılmış ama ucuza satın aldıkları bu delegelere güvenmedikleri için, oylarının fotoğrafını cep telefonu ile çekip göndermeleri istenmiş! Derken, ikinci tur oylamaya geçilmesi kasten geciktirilmiş, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylıktan çekildiği yolunda yalan açıklamalar ile delegeler kandırılmış ve neticede iradeleri fesada uğratılıp Özgür Özel’in Genel Başkan olması sağlanmış.
REKLAM
Mahkemenin kararında, “Şüphelilerin suçu birlikte hareket ederek işledikleri” söyleniyor.
Hukukî üslûp ile söylenmiş olan bu ifade, günlük konuşmada “çete” mânâsına gelir ve Türkiye’nin en eski partisinin genel başkanı olabilmek için böyle yollardan medet umulması üzücü, şaşırtıcı ve daha da önemlisi, utanç verici bir iştir.
CHURCHİLL’İN İLHAMI İLE...
Ve, bütün bunların üzerine CHP nin sâbık ve sâkıt Genel Başkanı, İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkmasını sağlayan Başbakan Winston Churchill’in 13 Mayıs 1940’ta Avam Kamarası’nda Hitler’i ve Nazileri kastederek yaptığı konuşmada söylediği “Size sunabileceğim tek şey kan, emek, gözyaşı ve terdir” sözlerini mahkeme kararına tahvil ederek “Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum. Ben size acıya katlanmayı ama teslim olmamayı vadediyorum. Ben size onur, haysiyet, cesaret ve mücadele vadediyorum!” diyebiliyor...
Hollywood’da çekilen ve sinema dünyasının klâsiği haline gelen üçkâğıt filmlerinin senaristleri, prodüktörleri ve yönetmenleri, CHP Kongresi’nde olup bitenleri öğrendikleri zaman “Helâl olsun Türkler’e! Senaryolarda böyle ayak oyunlarına yer vermek bizim aklımıza neden gelmedi ki? Düşünebilse idik bu numaraları mutlaka kullanır, meselâ Beyaz Saray seçimlerini konu alan filmlerde yer verir ve daha da sükse yapardık” deyip esef edeceklerdir!
"100 Numaralı Adam"ın evlere şenlik 2026 versiyonu
Giriş: 25 Mayıs 2026 - 16:15
Güncelleme: 25 Mayıs 2026 - 21:46
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı "100 Numaralı Adam"ın evlere şenlik 2026 versiyonu
Dün, ekranlarda, Kemal Sunal’ın 1978’de çevirdiği “100 Numaralı Adam” isimli filmin 2026 versiyonu vardı.
“100 Numaralı Adam” meşhurdur ama bilmeyenler için konusunu kısaca anlatayım: Bir sütçünün oğlu olan ve Kemal Sunal’ın canlandırdığı Şaban, çaycılıktan berberliğe ve vinç operatörlüğüne kadar her çeşit işte çalışmış ama beceriksizliği ve saflığı yüzünden hepsinden kovulmuştur.
Günün birinde bir kızla tanışır. Kızın çalıştığı firma, sattığı ürünleri tanıtması için halktan birini aramaktadır ve Şaban’ı reklâm filmlerinde oynamaya ikna ederler.
Fakat reklâmını yaptığı herşey bozuk çıkmakta, “modern apartman” diye ballandıra ballandıra anlattığı binalar da çürük malzeme kullanıldığı için gümbür gümbür yıkılmaktadır. Şaban şirketin sahtekâr olduğunu farkedince yaptığı sözleşmeyi bozar. Ama saf olduğu için önüne konan belgeleri okumadan imzalamış ve şirkete hayli borçlanmıştır. Önce tanıttığı apartmanlardan reklâm karşılığı aldığı daire elinden gider, derken sıra ailesiyle beraber yaşadığı gecekonduya gelir.
REKLAM
Avukatlar, icra memurları ve polisler gecekonduya gelip aileden burayı hemen boşaltmasını isterler. Şaban “Çıkmıyorum, gücünüz yetiyorsa çıkartın” diye haykırır, polisler gecekonduya girmeye kalkışınca da üzerine benzin döktürür ve polisler ile icra memurlarına “Bir adım daha atarlarsa kendini yakacağını” söyler.
Herkes şaşkın halde kalakalır, hadise yerine gelen televizyon canlı yayına başlar, fakir fukarayı kandıran şirket halkın gerçekleri öğrenmesinden korkup Şaban’a yüksek paralar teklif etse de Şaban kabul etmez, orada olup biteni izleyenlere şirketin bütün pisliklerini anlatır, neticede sevdiği kız da yanına gelir ve film biter!
“100 Numaralı Adam”ın en can alıcı sahneleri, Şaban’ın üzerine benzin döküp “Çıkmıyorum ulan, gücünüz yetiyorsa gelin de çıkartın” diye haykırıp kendini benzine buladığı kısımdır. Kemal Sunal, Şaban rolünü son derece güzel ve inandırıcı şekilde oynamış, bu sahne ve replikleri Türk Sinemasının unutulmazları arasına girmiştir.
Ama, “100 Numaralı Adam”ın dün yayınlanan 2026 versiyonu bana sorarsanız hiç de iyi çekilmemişti ve başarılı değildi. Zira senaryoda can alıcı bir değişiklik vardı; başroldeki oyuncu avukatların, polislerin ve icra memurlarının karşısında direnemiyor, elinden alınmak istenen binayı bırakıp gidiyordu. Üstelik, oyunculuğu da pek öyle başarılı ve inandırıcı değildi. Sadece konuşup “Gitmeyeceğiz, buradayız. Burası ana-baba ocağımız” deyip duruyor, Şaban’ın kendini yakma teşebbüsü gibisinden bir aksiyon falan da yapmıyor ve binayı tıpış tıpış terkediyordu. Otobüsün üzerine çıkmış bir adamın elindeki su hortumuyla polisleri ıslatmaya çalışması komikliği haricinde dikkat çeken bir hareket de yok gibi idi.
“100 Numaralı Adam” ın 1978’deki orijinali ile 2026’daki çakma versiyonunu mukayese edebilmeniz için orijinalindeki en meşhur sahnenin linkini burada veriyorum. Tıklayıp izleyebilirsiniz. 2026 versiyonu ise zaten heryerde mevcut, TV’ler hâlâ gösteriyorlar...
Türkiye ne günlerden geçmiş! Darbe dönemlerinde mevlit okutmak için bile izin alma mecburiyeti vardı!
Giriş: 15 Haziran 2026 - 08:47
Güncelleme: 15 Haziran 2026 - 08:47
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Türkiye ne günlerden geçmiş! Darbe dönemlerinde mevlit okutmak için bile izin alma mecburiyeti vardı!
Bu yaşıma geldim, askeri yönetimlerde mevlid okutmanın bile izne tâbî olduğunu editörlüğünü Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali’nin yaptığı ve geçenlerde yayınlanan “Mevlit” isimli kitaptan öğrendim.
Seçkin bir bilim hanımı olan Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali, Oxford Üniversitesi’nde şarkiyat okudu; yurtdışındaki bazı üniversitelerde dersler verdi, hocalığa Marmara Üniversitesinde devam etti ve idarî görevlerinin yanısıra çok sayıda eser verdi. Türk Dili ile ilgili hayli metin neşretti, sözcükler yayınladı, kültür tarihi konularında “Tütün”, “Tuz”, “Saç”, “Ayakkabı”, “Hapishane”, “Defin”, “Ekmek”, “Hediye”, “Mum”, “Meyve”, “Takvim”, “Radyo”, “Taksi-Dolmuş” gibi birçok alanda hazırlanan kitapların editörlüğünü yaptı. Türkiye’nin üçüncü Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın torunu ve Celâl Bayar Vakfı’nın başkanı olan Prof. Naskali, 27 Mayıs darbesi ile ilgili çok sayıda kaynak da neşretti.
REKLAM
“Bu yaşıma geldim, bilmiyordum” dediğim askerî yönetim dönemlerinde mevlit okutmak için sıkıyönetim komutanlığından müsaade alma mecburiyetini Prof. Naskali, “Mevlit” kitabında belgesi ile beraber anlatıyor.
Hadise şöyle cereyan etmiş:
Türkiye’nin meşru Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, 27 Mayıs darbesi ile tutuklanıp Demokrat Partili diğer politikacılarla beraber Yassıada’ya gönderildi, burada faaliyet gösteren Yüksek Adalet Divanı isimli ihtilâl mahkemesi tarafından idama mahkûm edildi, Millî Birlik Komitesi cezasını müebbet hapse çevirdi ve Bayar, Kayseri Cezaevi’ne kapatıldı.
Celâl Bayar’ın hanımı Reşide Bayar, kocasını ziyaret için 24 Aralık 1962’de İstanbul’dan kızkardeşiyle beraber Ankara trenine bindi. Ankara’dan Kayseri’ye karadan devam edecekti ama Reşide Hanım tren daha Ankara’ya varmadan, Sincan’da geçirdiği bir kalp krizi neticesinde vefat etti.
Cenazesi 27 Aralık’ta Ankara’da hayli kalabalık bir cemaat tarafından kaldırıldı. Naaşı Hacıbayram Camii’ne götürüldü, cenaze namazı kılındıktan sonra eller üzerine alınan tabut üç kilometre ilerdeki asri mezarlığa bir saat yirmi dakikada ulaşabildi, tabut Adliye önünde ve Samanpazarı’nda cenaze arabasını alınmak istendi ama cemaat kabul etmedi ve naaşın eller üzerinde taşınmasına devam edildi.
REKLAM
Halk, 27 Mayıs darbesine tepkisini böyle gösteriyordu...
“KARGAŞALI MEVLİD” NE DEMEK?
Celâl ve Reşide Bayar’ın kızı Nilüfer Gürsoy, ertesi sene 14 Aralık’ta İstanbul’da, Çiftehavuzlar’daki evlerinde annesinin ruhuna mevlit okutmak istedi. Ancak, Türkiye’de 27 Mayıs darbesinin yadigârı olan sıkıyönetim hâlâ devam ettiği için, mevlitlerde ve hatimlerde bile sıkıyönetim komutanlığından izin alınması mecburiyeti vardı.
Üstelik, bir müddet önce yine bir mevlit sırasında yaşanan tatsız hadise hâlâ hafızalarda idi. Şişli Camii’nde Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın ruhları için mevlit okutulmak istenmiş, cemaat için hazırlatılan şekerlerin konduğu külâhların kenarında “Vatansever Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan ruhuna fatiha” yazdığı için şekerleri getiren çırak tutuklanmış ve “vatansever” sözü için de tahkikata başlanmıştı.
Celâl Bayar’ın kızı ve Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali’nin annesi olan Nilüfer Gürsoy, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’na müracaat ederek annesi Reşide Bayar’ın ruhuna mevlit okutabilmek için izin istedi ve askerler izni 13 Aralık 1963’te verdiler. Sıkıyönetim Kurmay Başkanı olan ve daha önce propaganda konusunda bir kitap çevirip yayınlayan Kurmay Albay Şefik Gürgân’ın imzasını taşıyan izin belgesi matbu idi. İsim, adres ve tarih kısmı el yazısıyla doldurulmuştu ve belgenin altında sıkıyönetim komutanının emri ile “Siyasi bir ortam yaratmamak, herhangi bir gösteri veya kargaşaya meydan vermemek şartı ile yukarıdaki adreste Bayan Reşide Bayar ruhuna mevlût okutulmasına izin verildiği” yazılıydı.
Biz bugünlere ölmüşlerimizin, hattâ memleketin meşrû “first lady”sinin ruhuna okutulacak mevlit için bile izin alınmasının gerektiği işte böyle dönemleri yaşayıp geldik...
Kılıçdaroğlu'na şimdi "hain" yaftası yapıştıranlar, onu vaktiyle "Gandhi" diye yere-göğe koyamayanlardır!
Giriş: 29 Haziran 2026 - 14:55
Güncelleme: 29 Haziran 2026 - 14:55
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Kılıçdaroğlu'na şimdi "hain" yaftası yapıştıranlar, onu vaktiyle "Gandhi" diye yere-göğe koyamayanlardır!
Bu yazıyı okuyup da CHP’deki bir türlü bitmek bilmeyen didişmede Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklediğim zannına aman haaa, kapılmayın…
Açık söyleyeyim: Hayatımın hiçbir döneminde CHP’li olmadım, CHP’yi desteklemedim ve 1950 sonrasındaki CHP’den memlekete bir fayda gelebileceğine de ihtimal vermedim. Bugünkü CHP’nin “Atatürk’ün partisi” ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu” olduğu iddiaları, bana göre lâf-ı güzaftan ibarettir; zira imparatorluk bakiyesi kadroların kurduğu CHP veya CHF ile bugün mensuplarının birbirlerinin gözünü oyduğu, mahkemelerden medet uman, binbir şaibe söylentisine bulanmış ve maalesef lümpenleşmiş siyasî grup arasında uzaktan yakından hiçbir alâka kalmamıştır!
REKLAM
CHP’deki didişmeleri bir ay öncesine kadar arada bir eğlence niyetine takip ederdim. Ama etrafımızın ateş çemberi haline gelmesi ve bir sınır komşumuzun savaş içerisinde bulunması artık umurumuzda bile değil ve varsa, yoksa hâlâ CHP! Televizyonlarda isimlerinin altında “gazeteci” yazan ve ekranlarda artistlik yapmalarının dışında hiçbir zaman ses getiren bir haberini görmediğim zevat, her akşam arz-ı endam edip CHP’den bahsediyor, “Kılıçdaroğlu şöyle etti, Özgür Özel bilmem ne yaptı, filânca şöyle dedi, falanca ona cevap verdi” mealinde haber özelliği olmayan dünya kadar lâf ediyorlar ve bu iş artık hakikaten sıktı!
İNSAN DEDİĞİN, İSTİKRARLI OLMALI...
CHP tulûatının başka bir boyutu daha var: Vaktiyle yere göğe konamayan Kemal Kılıçdaroğlu şimdi tukaka olmuş vaziyette ve bazı CHP’liler geçmişte medhede ede yere-göğe sığdıramadıkları liderlerini bugün yerin dibine sokmak için yarış hâlindeler!
İnsanda bir duruş, bir tutarlılık, bir istikrar olması gerekir ama CHP’deki kavganın taraflarında bu hasletler nerdeeee?
Bir zahmet, yakın geçmişi hatırlayın: Kılıçdaroğlu partinin başına geçtiğinde “Piro” idi, ve Gandhi’ye benzetiliyordu, Adalet yürüyüşüne çıkıp da tabanlarını patlatırken ondan düzgün bir siyasetçi yoktu, hele 2023 seçimleri öncesinde kurulan malûm masadan Cumhurbaşkanı adayı olarak kalkıldığı zaman, “Hatâ etti, seçilme şansı yok” diyenlere neler neler söylemişlerdi. O zaman İyi Parti’nin Genel Başkanı olan Meral Akşener “Kılıçdaroğlu’nu bana dayattılar ama anketlerde Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu çıkıyor, ikisinden birini aday yapmamız lâzım” deyip masayı terkettiği zaman günah keçisi ilân edilmiş, masanın destekçilerinden envâi çeşit hakaret görmüştü.
Ama devir değişti, bir zamanların “Gandhi”si şimdi “hain” oldu ve isminin başına “kayyum” yaftası yapıştırıldı. Üstelik zemmetme, yani yerin dibine sokma çabalarının öncülüğünü, geçmişte Kılıçdaroğlu’nu defalarca televizyona çıkartıp “umut” diye pazarlayan arkadaşlarımız yapıyorlar!
Refik Halid bundan tam bir asır önce “Siyaset nedir? Muvaffak olunca ve olduğun müddetçe yüceltme, hürmet... Olmazsan ve olamadığın takdirde de yerme, aşağılama ve dedikodu! Bugünün övülenleri yarın ayıplanır, dünkü nefret edilenler bugün yüceltilir! ...Talihsizliğe uğrayarak göçenler için Fatiha değil bir kınama suresi, “Ölülerinizi hayırla yâdedin” yerine “Ölülerinizi kötülükleri ile yad edin” duası...” diye yazmıştı.
Yukarıda da söyledim; insanda duruş, tutarlılık ve istikrar sahibi olması gerekir ama CHP’deki kavganın taraflarında bu hasletler maalesef nanay!
Bir zamanlar gelen yabancı devlet adamlarını yatıracak yatağı bile olmayan Türkiye, NATO Zirvesi'ni şimdi bu binada yapıyor!
Giriş: 01 Temmuz 2026 - 16:05
Güncelleme: 01 Temmuz 2026 - 16:40
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Bir zamanlar gelen yabancı devlet adamlarını yatıracak yatağı bile olmayan Türkiye, NATO Zirvesi'ni şimdi bu binada yapıyor!
Ankara, önümüzdeki hafta başkentlik tarihinin en önemli toplantısına ev sahipliği yapacak. 7-8 Temmuz’da düzenlenecek NATO Zirvesi’ne teşkilâta üye ülkelerin devlet veya hükümet başkanları, dışişleri bakanları ve yüzlerce diplomat ile NATO’ya üye olmadıkları halde davet edilen devlet adamları katılacak.
Lise ve üniversite senelerimde yaşadığım Ankara’da bürokrasi kendini her yerde hissettirirdi ama şehre insanların birbirleri ile gayet samimî olduğu irice bir kasaba havası hâkimdi. Esenboğa Havaalanı’na inen yabancı konuk Ankara’ya havaalanından şehre uzanan ve iki yanında gecekonduların arz-ı endâm ettiği dar bir asfalttan götürülür ama dışarıya bakıp da estetik rezaleti görmemesi için yol boyunca mümkün olduğu kadar lâfa tutulup meşgul edilirdi.
REKLAM
Karlı gecelerde vasıtaların Kızılay’dan Çankaya’ya bile çıkamadıkları o senelerin başkentinde, yabancı konuklar otellerde ağırlanır ve şayet boyları uzun ise yatacakları yatak bulmakta bile sıkıntı çekilirdi. Meselâ, 1962 Ağustos’unda gelen Birleşik Amerika Başkan Yardımcısı Lydon Johnson’u Kızılay’daki Balin Oteli’nde misafir etmiş ama boyunun uzun olduğunu unutmuş ve çıkabilecek protokol rezaletini gelişinden birkaç saat önce Siteler’de uygun bir karyola yaptırarak önleyebilmiştik.
28 Ekim 1975’te beş günlüğüne gelen İran Şahı Rıza Pehlevi ile karısı Farah’ın gelişlerinden itibaren de terslikler yaşanmıştı. İran Büyükelçiliği, Ankara çiçekçilerinin hiçbirinde Şah için Esenboğa’da yapılacak karşılama töreni sırasında Farah Pehlevi’ye vermeye lâyık çiçek bulamadığı için Avrupa’dan alelâcele bir buket getirtmişti. Şah ile hanımını Çankaya Köşkü’nde misafir edecektik ama Köşk’te misafirlere lâyık bir yatak odası yoktu! Çareyi zamanın first lady’si Emel Korutürk bulmuş, İstanbul’da Moda’daki köşkünden nefis bir yatak odası takımı ile bir avizeyi ve bir halıyı hemen Çankaya’ya taşıtmış, Şah ile hanımı kendileri için alelâcele hazırlanan bu yatak odasını kullanmışlardı. Emel Korutürk evinden gelen oda takımlarını Şah’ın Türkiye ziyaretini tamamlamasından sonra geri göndermemiş, hattâ eşi Fahri Korutürk’ün 1980’de görev süresinin bittiği gün Çankaya’dan ayrılırlarken “Devlete ileride belki yine lâzım olur” diyerek Köşk’te bırakmıştı.
REKLAM
O kadar eskiye gitmeye aslında pek de gerek yok… 1999 Kasım’ında Türkiye’ye gelen Amerikan Başkanı Bill Clinton için Hariciye Köşkü’nde verilecek resmî yemek öncesinde çekilen sofra takımı sıkıntısını yakından bilirim.
NATO, “KİTAP EHLİ” OLACAK!
Aşağıda, bazı fotoğraflar görüyorsunuz. Bunlar, Ankara’da önümüzdeki hafta yapılacak NATO Zirvesi’nin toplanacağı mekânlardaki hazırlıklara ait...
Zirve, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki Sergi Salonu’nda ve salonun hemen yanıbaşındaki Millet Kütüphanesi’nde toplanacak. Liderler sergi binasının büyük salonunda biraraya gelecekler, diplomatik temaslar üst katlarda, açıklamalar da kütüphanenin “Cihannüma” salonunda yapılacak.
Külliye’de görevli bir arkadaşım şaka niyetine “Zirve için gelen liderler kütüphaneyi görüp kitap ehli olacaklar” diyordu...
Kubbeli olan ve harikulade bir görüntü veren Cihannüma, geçen Kasım’da Türkiye’ye gelen Papa 14. Leo’ya da gezdirilmiş ve Papa konuşmasını burada yapmıştı.
Fotoğraflar mekânın nasıl etkileyici bir yer olduğunu gösterdiği için fazla bir şey yazmaya gerek bulunmuyor ama merak ettiğim bir husus var:
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin inşasına karar verildiği zaman “İstemezüüük!” diye yeri göğü birbirine katanlar, Amerikan Başkan Yardımcısı’nın Ankara’ya gelişinden birkaç saat önce Sanayi Sitesi’nde adamın boyuna uygun karyola imal ettirmek zorunda kalan ve İran Şahı ile karısını yatıracak bir yatağı bile sahip olamayan Türkiye’nin nereden nereye geldiğini acaba idrak edebiliyorlar mı?
NATO'yu mehter ile uğurladık!
Giriş: 09 Temmuz 2026 - 16:39
Güncelleme: 09 Temmuz 2026 - 18:14
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı NATO'yu mehter ile uğurladık!
Bazı gazetecilerin takıntı halini almış fikirleri vardır.
Bende de böyle birkaç takıntı mevcuttu: Meselâ, imparatorluk zamanından kalma sarayların devlet geleneğimizin asırlar öncesine uzandığını gösterdikleri için kullanmamız gerektiğine inanırdım. Başka bir takıntım da, Türkiye’ye gelen yabancı devlet adamları için yapılan karşılaşma törenlerinde yeniçerilerin yer alması ve mehter müziğinin çalınmasıydı.
Bu bahisleri son 25 sene içerisinde kaç defa yazdığımı, TV ekranlarında da kaç kere söylediğimi hatırlamıyorum. Ama fırsat buldukça ısrarla tekrar ediyordum ve bir dostum da benimle aynı kanaatte idi: Şimdi askerî okulların başında bulunan Prof. Dr. Erhan Afyoncu...
REKLAM
Devlet, sarayları aslında 27 Mayıs darbesine kadar sık sık kullanmıştı. Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün ve Celal Bayar’ın cumhurbaşkanlığı dönemlerinde Topkapı haricindeki saraylar ve kasırlar her zaman birer protokol mekânı idiler. Yabancı misafirler burada ağırlanır, Dolmabahçe’nin muayede salonunda kalabalık davetler verilir, daha küçük davetler de Şale’de yapılırdı…
Ama, bu işe 27 Mayıs darbesi son verdi! Şimdi Cumhurbaşkanlığı’na bağlı olan saraylar birkaç sene öncesine kadar TBMM’nin idaresinde idiler, buralarda tam bir memur sultası vardı ve saraylar seçimleri kazanamayıp “danışman” yahut “uzman” unvanı almış olan bazı sâbık milletvekillerinin eşlerini-dostlarını mükellef odalarda ağırlamalarına yarardı.
Saraylar birkaç sene önce Cumhurbaşkanlığı’na bağlandı ve bu zevâtın ellerinden kurtuldu! Şimdi gerektiğinde Cumhurbaşkanı da kullanıyor, yabancı misafir de ağırlanıyor, toplantı mekânı da oluyorlar ve hattâ bazı ramazanlarda buralarda iftar bile veriliyor!
CUMHURİYETLERDE İMPARATORLUK İZLERİ
Bir diğer hayalim, yahut takıntım, yabancı liderler için yapılan karşılama törenlerinde merasim kıt’asının yanı sıra tarihimizi aksettirecek yeniçeri giysilerine bürünmüş askerlerin de yer alması idi. Yabancı devlet adamlarını en göze çarpacak tarihî sembollerimiz olan yeniçeriler, levendler ve mehter takımı ile karşılamamız; saraylarda ağırlamamız ve protokol nöbetlerini de tarihî giysiler içerisindeki birliklere vermemiz gerekirdi. Böyle karşılama ve ağırlama misafiri hem etkileyecek, hem de genç bir devlete değil, köklü bir medeniyetin haşmetli temsilcisine gelmiş olduğunu hissettirecekti.
REKLAM
Zaten benzer uygulamalara en ileri demokrasilerin hüküm sürdüğü memleketlerde de rastlanıyordu. İngiltere Kraliçesi’nin ayı postundan yapılmış ve gözlerine kadar inen başlıklar takan kırmızı ceketli muhafızlarından bahsetmeme lüzum yok, zira İngiltere zaten monarşi idi... İsveç, Norveç ve Danimarka da öyle...
Ama, kıt’a Avrupası’ndaki cumhuriyetlerde de vaziyet aynı idi: Paris’teki Cumhurbaşkanlığı Sarayı Elysee’nin, Başbakanlık Ofisi olan Hotel Matignon’un, Meclis’in, Senato’nun ve Adalet Sarayı’nın önünde Napolyon devri üniformalarına bürünmüş miğferli ve kılıçlı muhafızlar vardı. Roma’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı Quirinale’nin muhafızları altı asır öncesinden, Savoy Prensliği’nden kalma “Corazzieri” yani “Haçlı” üniformaları içerisinde idiler. Atina’daki Meçhul Asker Anıtı’nın, Meclis’in ve Başkanlık Sarayı’nın önünde eteklikleri ve ponponlu patikleri ile baleyi andıran hareketler yapan “Evzon”ları görürdünüz. Kremlin’deki Rus tören birlikleri Çarlık devrinin üniformalarını giyerler, Bulgarlar da karşılama törenlerine tarihî figürleri olan “çeteci”leri getirirlerdi.
REKLAM
Böyle görüntülerin en etkileyicisi Moğolistan’da olurdu, yabancı devlet adamlarını Cengiz Han dönemini sembolize eden atlılar karşılardı.
Mehter hayalim, NATO ülkelerinin liderleri için Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde önceki gün düzenlenen karşılama töreninde hakikat oldu.
Gerçi karşılamalarda birkaç sene önce hoş bir yenilik yapılmış, 16 Türk Devleti’nin giysileri içerisindeki askerlere törenlerde yer verilmişti ama görüntü noksan idi, sahnede yeniçerilerin de olması ve mehter nağmelerinin işitilmesi şarttı.
Bu eksiklik önceki gün halledildi ve yeniçeriler ile mehter karşılamadaki yerlerini aldılar...
Şimdi, iki günden buyana mehter ile yatıp mehter ile kalkıyoruz...
Her yeniliği bir müddet uzun uzun tartışır ve sonra sıradan bir uygulama olduğuna inanıp kanıksarız. Mehter meselesinde de böyle olacak, hakkında yazılanlar ve söylenenler birkaç hafta içerisinde son bulacak ve resmî karşılaşmalarda yeniçeriler ile mehter takımının yer almasının eskiden beri devam edegelen bir uygulama olduğunu zannedeceğiz.
REKLAM
ZİRVENİN GİZLİ KAHRAMANLARI
Ankara’da, yabancı konukların organizasyona hayran kaldıkları, çok üst düzey bir NATO yetkilisinin “Ağırlamada zirve yaptınız. Bundan sonraki toplantılara ev sahibi edeceklerin işleri bir hayli zor” dediği anlatılıyor...
Gazetelerimiz, iki günden bu yana zirvenin mutfağından ve yemekleri hazırlayan aşçılardan bahsediyorlar...
Zirvenin düzgün geçmesi maksadıyla daha pek çok ayrıntılı hazırlık yapılmıştır, yemek ve ikram meselesi bu hazırlıkların sadece bir parçasıdır ve her şeyin gerisinde Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan ile Cumhurbaşkanlığı Destek ve Malî İşler Genel Müdürü Mehmet Tuncer ve ekipleri vardır. Bu çok önemli toplantıyı kazasız-belâsız atlatmamızın ve NATO’yu mehterle uğurlamamızın gizli kahramanları onlardır.
Kaynayıp giden bir haber: Devlet, geçen hafta 6 bin 314 adet hesabı bloke ettirdi!
Giriş: 28 Temmuz 2026 - 10:15
Güncelleme: 28 Temmuz 2026 - 10:30
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Kaynayıp giden bir haber: Devlet, geçen hafta 6 bin 314 adet hesabı bloke ettirdi!
Memleketin gündemini birbirinden tuhaf hadiselerin işgal etmeye başlaması bilmem dikkatinizi çekiyor mu?
Türkiye’de böyle tuhaflıklar ve gariplikler hep yaşanırdı ama şimdi gittikçe artıyorlar ve bir önceki güne nazaran herşey daha da tuhaf hal alıyor.
Deprem sonrasında yapılan bağış paralarının kumara yatırılmasından tutun, paramparça olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin Kemal Kılıçdaroğlu'nun elinde kalan kısmı tarafından İstanbul'da düzenlenen toplantıyı kalabalık gösterebilmek için bir cast ajansından para ile figüran kiralandığı iddiaları gibi dünya kadar garabet...
Dikkat buyurun: Bu rezaletin “devletin kurucusu” olduğunu iddia eden partide yaşandığı söyleniyor!
REKLAM
Bütün bu garabetin arasında memleketin iyiliği için çok önemli bazı işler de yapılıyor ama bunlar maalesef fark edilmiyor, basında bahisleri geçse bile gündemi tuhaflıkların işgal etmesi sebebi ile fazla ses getirmiyorlar.
Meselâ bunlardan biri: Adalet Bakanlığı, geçen hafta Arjantin ile İspanya’nın dünya kupası finali için karşı karşıya gelmesinden hemen önce, maç üzerine yasadışı bahis ve kumar oynanmasını engellemek maksadıyla bankalara talimat göndererek 6 bin 314 adet hesabı bloke ettirdi…
Adalet Bakanı Akın Gürlek bloke edilen hesapları final maçı öncesinde kapsamlı bir çalışma yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Yasadışı Bahis ve Spor Suçları Soruşturma Bürosu’nu belirlediğini, yasadışı bahis trafiğinde kullanılan bu hesapların yanısıra yine yasadışı bahis siteleri ile bağlantılı oldukları anlaşılan 19 “dış finansçı”nın deşifre edildiğini ve 23 şüpheli hakkında da adlî işlem başlatıldığını söyledi.
DEVLET İLE DİDİŞİLMEZ!
REKLAM
Hazırlıkların ve yapılan işin ne kadar geniş çaplı olduğunu herhalde farketmişsinizdir. İstanbul Başsavcılığı’nın bünyesindeki bir büro banka hesaplarını ve önemli maçlar öncesindeki yapılan yüksek transferleri tek tek elden geçiriyor; bazı hesapların yasadışı bahiste, yani kumarda kullanıldığını belirliyor.
Burada önemli olan, kumar oynamaya yarayan hesapların öyle birkaç tane değil, tam 6 bin 314 adet olması! Düşünün: Yüzbinlerce, hattâ milyonlarca hesap tek tek elden geçirilmiş, hangi hesabın kumara para yatırmaya yaradığı belirlenmiş, savcılık üstelik bunları belirlemekle de kalmamış ve final maçının başlamasından hemen önce bankalara eşzamanlı müzekkereler gönderip hesapların tamamını bloke ettirmiş, yani sahiplerinin bu hesaplar üzerinden bahis oynamalarını engellemiş! İş bununla da bitmemiş, yasadışı bahis ve sanal dolandırıcılık işlerinin yapıldığı ve polisin “dış finans evi” dediği 19 ayrı mekân tespit edilmiş,bu mekânlarda bahis sitelerine ânında girmeyi sağlayan yarayan sistemler ile yasadışı bahis oynayanlara ait telefon, kart ve para ele geçirilmiş...
Bütün bunlar, canına tak eden devletin “Artık yeter” diyerek gücünü göstermesi, yani bu işi son verme kararı ile vaziyete müdahale etmesi demektir
REKLAM
“Müdahale”ye şimdilerde “irade” yahut “devlet aklı” dendiği de oluyor; “devlet iradesini gösterdi” veya“devlet aklı devreye girdi” gibisinden süslü tâbirler kullanılıyor. Ama, kastedilen hep aynı: Tepesi atan devlet “Benim dediğim olacak” diyor ve bozulmuş nizamı gerektiğinde güç kullanarak yeniden işler hale getiriyor.
Unutmayalım ve hiç hayâle dalmayalım: Bir memlekette devletten daha güçlü bir teşkilat, örgüt vesaire yoktur! Devlet en tepede ve en güçlü olandır; onun istemediği yahut izin vermediği bir işin yapılması da mümkün değildir.
Ama bütün bu gücüne rağmen devletin “Dur!” demesi gereken bazı hadiseler karşısında suskunluğa büründüğü de olur ve bunun sebepleri çeşitlidir.
Devlet son zamanlarda sesini yükseltmeye ve gücünü göstermeye başladı! Seneler önce işlenmiş ama çözülememiş cinayetlerin dosyaları yeniden açılıyor, bu cinayetlerle ilgisi bulunanlar vali yahut iş adamı olduklarına bakılmaksızın cezaevine gönderiliyorlar, avuç avuç uyuşturucu kullanan sanatçılar ile sanatçı müsveddeleri adli tıp yolundalar, devlet nefreti ve ile emrine milyonlarca dolar verilip deprem bölgesine musallat edilen geçmişi şaibeli bir şarkıcıdan da nihayet hesap soruluyor...
AHBAP soruşturması için tanık olarak adliyeye çağrılanların neredeyse tamamı, ifadelerinde “Haluk Levent konusunda yanılmışız” demişler...
Yanıldıkları tek konu sadece o mu? “Burada devlet yok, halk var” gibisinden sloganlardan ne haber?
Eyyâm-ı bâhur
Giriş: 11 Ağustos 2026 - 08:57
Güncelleme: 11 Ağustos 2026 - 09:58
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Eyyâm-ı bâhur
Eyyâm-ı bâhur, yani aşırı sıcaklar fena bastırdı. Pişiyoruz, hatta “pişiyoruz” demek az bile gelir, kavruluyoruz!
Uzun senelerden buyana unuttuğumuz “eyyâm-ı bâhur” sözünü bundan birkaç sene önce hatırlamıştık, bazılarımız da yeni öğrenmişlerdi ve gittikçe artan ifrat- tefrit âdetimizin neticesinde eyyâm-ı bâhuru da ideolojik bir deyim haline getirmiştik. Bu kavramı ilk defa duyanlar sosyal medyada ahkâm kesip işi “Arap seviciliği”ne getirmiş, “Artık sıcaklarımız da Araplaştı” demişler, hattâ cehaletin verdiği engin bir cesaret ile “Afrika sıcağı sözü varken bizi Araplaştırmaya çalışıyorlar ama Türkiye lâiktir” diyenler bile çıkmıştı.
Entellektüel, aydın, ilerici, vesaire zevât sıcaklardan pişe pişe eyyâm-ı bâhurun ne demek olduğunu çok şükür öğrendi de, böyle saçmalamalara artık nisbeten az rastlanıyor.
REKLAM
Eyyâm-ı bâhur sözünün nereden geldiğini birkaç sene önce yazmıştım, şimdi aynı bahis açılmışken tekrar edeyim:
Bu sözün geçmişi, eski asırlarda geceleri hiç durmadan gökyüzüne bakan insanoğlunun yıldızların hareketinden mitolojik ve efsanevî karakterler yarattığı günlere kadar uzanır...
Yarımküremizin en parlak yıldızı, Büyük Köpek Takımyıldızı’ndaki iki parlak yıldızdan biri olan ve bizim “Akyıldız” dediğimiz “Sirius”tur. Ait olduğu takımyıldızı eski asırlarda köpeğe benzetildiği için birçok kültürde ismi “Köpek Yıldızı” olan Sirius bu yarımkürede Temmuz’un sonlarında doğar ve eski inançlara göre onun doğuşu ile beraber aşırı sıcaklar başlar. Mezopotamya’dan itibaren eski Mısır, Yunan, Roma kültürlerinde vârolan bu inanış İslâmiyet öncesi Arap kültüründe de yer bulmuş, hattâ Cahiliye Devri’nde bazı kabileler işi Arapçası “Şi’râ-yı Yemâniyye” olan Sirius’a tapmaya kadar götürmüşlerdir.
Kur’an’da, Necm Suresi’nin 49 âyeti olan “Şüphe yok ki, Şi’râ Yıldızı’nın Rabbi de O’dur” ifadesi, tapınmadaki bu dalâlete atıftır.
REKLAM
Romalılar, Temmuz’da ve Ağustos’ta yaşanan sıcaklar ile Köpek Takımyıldızı arasında kurdukları bağlantıdan hareketle eyyâm-ı bâhura “köpek günleri” yahut “köpekyıldızının günleri” mânâsına gelen “Dies Caniculares” demişlerdir. Eyyâm-ı bâhurun bugün hâlâ bazı batı dillerinde, meselâ İngilizce’deki karşılığının “dog days”, yani “köpek günleri” olmasının sebebi, bu bağlantıdır!
Biz ise işin içine iti, köpeği, vesaireyi karıştırmadan “eyyâm-ı bâhur”, yani “çok sıcak günler” demeyi tercih etmişizdir...
HÜNKÂRIN YAZ VE KIŞ OYUNLARI
Yine bahis açılmışken eskiden kalan ve artık pek biilinmeyen bir eyyâm-ı bâhur fıkrası yazayım:
Yarım akıllı hükümdarın biri etrafın şimdiki gibi kavrulduğu günlerde maskarasına “Haydi kış oyunu oynayalım” buyurmuş...
REKLAM
Tepeleme dolu mangalları getirip yakmışlar, pencereleri kapatmışlar, kürkleri giymişler ve daha da terlemeye başlamışlar. Ama kürklere bürünenler sadece maskara ve maiyet erkânı imiş, hünkâr ise yazlık elbisesi ile! Canı “kış oyunu” isteyen hükümdara birşey söylemek, “Sen de kürkünü giyip terlesene” demek kimin haddine?
Zavallılar neredeyse ölecek hâle gelmişler ama hünkâr bir mutlu bir mutlu! Zevkten dört köşe, “Kış geldi ne güzel” diyor, karşısında kebaba dönen adamlarına bakıp kahkahalar atıyor!
Maskara “Bu herif kış gelip bilmem neremiz donarken aklına esip de ‘Haydi yaz oyunu oynayalım’ diyecek olsa ne halt ederiz?” diye düşünmüş ve tahmini doğru çıkmış! Kar lâpa lâpa yağıp herkes soğuktan titrerken yarım akıllı hükümdar “Yaz oyunu oynayalım” diye emretmiş.
Maiyet erkânı üzerlerindeki kürkleri çıkartmış ve herkes incecik gömlekle kalmış! Ama hünkârın üzerindeki kat kat kürkler duruyormuş. Hava güya çok sıcak ya, hükümdarın canı saltanat kayığına binip denizde gezinti yapmayı çekmiş. Zavallı kürekçilere sadece ince birer gömlek giymeleri emredilmiş, adamcağızlar çaresiz başeğip saltanat kayığını getirmişler, hünkâr ve maskarası da geçip karşılıklı oturmuşlar.
REKLAM
Maskara ve kürekçiler ayazda tir tir titrerlerken hükümdar “Bu sene eyyâm-ı bâhur fena geldi. Bu ne sıcak böyle? Allah’tan hafif bir meltem esiyor da serinletiyor” buyurmuş; maskara da maskaralığını yapıp “Kerâmet buyurdunuz efendimiz” cevabını vermiş.
Hünkâr biraz sonra “Bu kadar sıcağa rağmen burnumun ucu üşür gibi oldu” deyip maskarasına sormuş: “Sen ne âlemdesin, sıcak rahatsız ediyor mu?”.
Maskara “Vallahi efendimiz” demiş. “Bende arkamdaki malûm yerden başka sıcak tek bir yer kalmadı. Siz mübarek burnunuzu gelin oraya sokup ısıtın; ne sizde soğuk, ne de kulunuzda sıcak yer kalsın”.
Görsel: Gemini
Jeologlar komedyası
Giriş: 27 Ağustos 2026 - 05:03
Güncelleme: 27 Ağustos 2026 - 05:03
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Jeologlar komedyası
Sıcaklar yüzünden nefes bile alamayacak hâle gelmemiz kâfi gelmedi, üstüne bir de deprem derdi çıktı. Marmara, Adalar, Kayseri, Malatya ve daha birçok yer sallanıp duruyor.
Ama, Kandilli Rasathanesi neyse ki yüreklere su serpti. Geçen gün son depremler ile ilgili basit ve anlaşılır bir açıklama yapıp “Sarsıntıların odak mekanizmasının normal bileşenli oblik doğrultu atımlı olduğunun tespit edildiğini, kaynak mekanizmalarının birbirleriyle oldukça uyumlu çıkmasının bu depremlerin benzer bir faylanma geometrisi içerisinde geliştiğini” duyurdu.
REKLAM
Nasıl hemencecik anlayabildiniz değil mi? Ya odak mekanizması yamuk bileşenli ve konik atımlı olsaydı ve kaynak mekanizmaları da birbirleri ile uyumsuz çıkıp benzemez bir faylanma trigonometrisi içerisinde gelişselerdi hâlimiz nice olurdu?
Verilmiş sadakamız varmış; Allah, Türkiye'yi korumuş da böyle olmamış!
Deprem olur da sosyal medya gülü jeolog, sismolog, sedimantolog vesairemiz lâf etmeden dururlar mı?
Türkiye, hatırlarsınız, jeologların mevcudiyetinden 1999 depreminin hemen ardından, üstadların TV’lerde hiç durmadan arz-ı endâm etmeleri sayesinde haberdar olmuştu...
REKLAM
Önceleri, İstanbul’da 7’nin üzerinde bir deprem olacağını söyleyip milleti korkutmuş, “İstanbul bir-iki sene içerisinde mutlaka yıkılacak” demişler ama bekledikleri felâket bir türlü gelmemiş, bunun üzerine felâket tarihini beş-on sene daha sonraya götürüp hepimize hayat bağışlamışlar, bu dedikleri de çıkmayınca tahminî süreyi 40-50 yıla yaymışlardı.
Derken pandemi derdi geldi ve jeologlar ekranları doktorlara bıraktılar. Mevcudiyetleri tam unutulmak üzere idi ki pandemi sona erdi, sarsıntılar yine başladı meydan tekrar onlara kaldı... Artık eskiden olduğu gibi her yerdeler!
REKLAM
Bu son depremlerin ardından da yine ekranlar ile haber sitelerinde boy gösterdiler ve Marmara’daki depremlerin sanki Karayipler’de yahut Balear Adası’nda veya Sicilya’da olduğunu zannediyormuşuz gibi sarsıntıların “Adalar fayı üzerinde yoğunlaştığını” söylediler, ardından da birbirinden farklı fikirler ile hepimizi irşad buyurdular.
Meselâ, gelecekte yaşanması beklenen Marmara depremi hakkında biri “Fay tek parça halinde kırılacak” derken bir diğeri “Kırılma sayısı en fazla ikidir” dedi, öteki de “Marmara’daki fayların tehlikesi yoktur” kerâmetinde bulundu. Acemi müneccim misâli “Öleceğiz, biteceğiz, mahvolacağız, aha üç zaman içersinde şu bilmemkaç vilâyet yerle bir olacak” edebiyatını yapan felâket tellâllarının söyledikleri bölgelerde deprem meprem olmadı ama hiç tahmin etmeyip bahsetmedikleri yerlerde facialar yaşandı!
REKLAM
Tahminleri çıkmayan bazı jeologlar da mesleklerini bir tarafa bırakıp şimdi inşaat mühendisliğine soyunuyorlar ve “Fayların ne zaman kırılacağı önemli değildir, önemli olan yapı stoklarımızdır” demek ile meşguller.
Üstadlardan seneler boyunca kırıkların çeşitlerini, ters kırıkları, eğim atımlı normal kırıkları, doğru dürüst adam gibi kırıkları, yamuk, belâ, kıvırtık, bilmemne kırıkları, vesaireyi ve en önemlisi de jeolojinin “seviyor-sevmiyor”, “gelecek-gelmeyecek” yahut “olacak-olmayacak” gibisinden papatya falını andıran bir bilim dalı olduğunu öğrendik!
REKLAM
FIKRA GİBİ TAHMİNLER…
Depremin zamanını önceden bilmek şu anda imkânsız, amennâ! Ama deprem erbâbının buna rağmen peşpeşe ama hiçbiri çıkmayan tahminlerde bulunması bana eski bir fıkrayı hatırlattı…
Geçmiş devirlerde hesap-kitap kullanarak gelecekte olacakları öğrenme işine “cifir” derlerdi…
Padişahın biri zamanın en meşhur cifir üstadını çağrıp “Bu işin sırrını oğluma öğret. Şehzadem mükemmel bir cifirci olsun” buyurmuş.
“Ferman hünkârımındır” diyen üstad şehzade ile aylar, yıllar boyu çalışmış; nihayet hükümdarın huzuruna çıkıp herşeyi öğrettiğini ve artık öğretecek birşey kalmadığını söylemiş.
REKLAM
Padişah memnun olmuş, oğlunu huzuruna çağırmış, bu arada parmağındaki yüzüğü kimseye farkettirmeden çıkartıp avucuna saklamış ve şehzadeye “Bil bakalım avucumda ne var?” diye sormuş.
Şehzade elindeki kağıda bir alay sayılar yazmış, hesaplar yapmış ve babasına “Avucunuzdaki şey yuvarlaktır” demiş. Padişah “Maaşallah oğluma, devam et ve avucumdakinin ne olduğunu söyle” buyurmuş.
Çocuk yine rakamları döktürmüş, aynı şekilde hesaplar yapmış ve “Avucunuzdaki şeyin ortası deliktir” demiş. Daha da memnun olan padişah “Peki avucumda ne var?” diye sorunca oğlu tekrar dünya kadar hesap yaptıktan sonra “Avucunuzdaki değirmen taşıdır babacığım” cevabını vermiş!
REKLAM
Hükümdar hiddetlenmiş, cifir üstâdına dönüp “Bre, bu işi sen böyle mi öğretirsin?” diye kükremiş!
Boynu bükük müneccim “Hünkârım” demiş. “Şehzadenize ben herşeyi öğrettim. Avucunuzda yuvarlak ve ortasında delik olan bir şey sakladığınızı öğrettiklerim sayesinde buldu. Ama değirmen taşının avuca sığmayacağını düşünemeyecek kadar alık ise bu işte benim ne kabahatim var?”.
Tam 98 bin adet kumar sitesi engellenmiş ama yetmez! Sosyal medyadan hakaretin de bedeli olmalı!
Giriş: 08 Eylül 2026 - 16:41
Güncelleme: 08 Eylül 2026 - 16:41
Anasayfa Özel İçerikler Murat Bardakçı Tam 98 bin adet kumar sitesi engellenmiş ama yetmez! Sosyal medyadan hakaretin de bedeli olmalı!
Geçen Temmuz’un son günlerinde “Kaynayıp giden bir haber” başlığıyla yazmıştım: Adalet Bakanlığı, Arjantin ile İspanya’nın Dünya Kupası finali için karşı karşıya gelmelerinden hemen önce maç üzerine yasadışı bahse girişip kumar oynanmasına engellemek maksadıyla bankalara talimat göndermiş ve 6 bin 314 adet hesap bloke edilmişti.
Hesapları İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Yasadışı Bahis ve Spor Suçları Soruşturma Bürosu belirlemiş, ayrıca 19 “dış finansçı” deşifre edilmiş ve 23 şüpheli hakkında da adli işlem başlatılmıştı.
REKLAM
Haber pek ses getirmediği için “kaynayıp gittiğini” söylüyordum...
Üç gün önce çok daha geniş bir operasyon yapıldı; Fenerbahçe-Beşiktaş karşılaşması öncesinde 1200 banka hesabına el kondu ve 98 bin internet sitesi de erişime engellendi.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, yasadışı bahis sitelerini hedef alan bu operasyonun da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın koordinasyonunda yapıldığını, İstanbul İl Jandarma Komutanlığı Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün 345 adet yasadışı bahis sitesini, 110 farklı ödeme yöntemini, 1200 IBAN’ı ve yasadışı bahisler ile bağlantılı 98 bin internet sitesini tespit ettiğini söyleyip bu sitelere erişimin engellendiğini açıkladı.
REKLAM
Ama bu haber de pek ses getirmedi, üzerinde konuşulmadı ve gazeteler ile internet sitelerinde Gürlek’in açıklaması olarak yer aldı, o kadar...
Erişimin engellendiği site adedine dikkat buyurun: 90, 900 yahut 9 bin değil, 98 bin!
Sayının bu kadar yüksek olması yetkililerin yasa dışı kumarı ortaya çıkartmak için nasıl canla-başla çalıştıklarını gösteriyor ama bir başka hususu da gözler önüne seriyor: Paranın gözleri nasıl bürüdüğünü!
Talep olmayınca arz da olmaz; dolayısıyla yasadışı bahis, yani kumar organizasyonu ile uğraşan 98 bin internet sitesinin mevcudiyeti, her birini en az 15-20 kişinin kullandığı varsayılacak olursa memlekette milyonlarca kumar meraklısının bulunduğunu gösterir. Bu, sadece futbol müsabakalarından cebini doldurmak isteyenlerin sayısıdır ve daha başka bahis konuları da düşünüldüğünde nüfusun oldukça yüksek bir yüzdesinin kumardan gelecek paraya bel bağlamış olduğunu gösterir.
REKLAM
Bir buçuk ay önce yine bu konudan bahsederken, canına tak eden devletin “Artık yeter” diyerek gücünü gösterdiğini ve devlet ile didişilemeyeceğini yazmıştım.
HİÇBİRİMİZ HAZRETİ İSA DEĞİLİZ!
Ama, internetin gayrimeşru bir gelir vasıtası haline getirilmesi ile mücadeleye kararlı olan devletin, yine internet ile alâkalı başka bir alanda da gereken tedbirleri alması gerekir: Klavyenin başına geçenin etrafa hakaretler ve küfürler yağdırmasının engellenmesi konusunda...
Memlekette artık o kadar çok klâvye şovalyesi var ki! Maşallah her konuda bilgiye sahipler, bazıları isimlerini kullanmaya cesaret edemeyip takma adların arkasında pusuya yatıyor, bilgisayarın başına oturup yalan-yanlış birşeyler yazıyor, ahkâm üstüne ahkâm kesip önlerine geleni kıtır kıtır doğuruyorlar ve bu işi yaparken ağızlarından bal damlıyor! Eleştiri ile hakareti ayıran sınırdan hemen hepsi bîhaber olduğu için, ettikleri küfür ile hakaretin ve yaptıkları edepsizliğin bini bir para! Sığındıkları kavram ise hep aynı: “Düşünce özgürlüğü”...
REKLAM
Devlet bir müddet önce internete nizam verip sosyal medyayı efendilik çizgisine çekmek için hukukî bir çalışma başlatmıştı ve her düzgün işe karşı çıkan düşünce özgürlüğü şampiyonları da “özgürlükler elden gidiyor” yaygarasına girişmişlerdi...
Ama, başlatılan ve son derece gerekli olan bu hazırlıktan daha sonra bahsedilmez oldu...
İnterneti yasadışı gelir vasıtası olmaktan çıkartmaya çalışan devletin sosyal medyayı edepsizliklerden temizlemek de görevidir. Zira hakarete uğrayanlar Hazreti İsa değillerdir, “Bir de buraya vurur musun?” diye öbür yanaklarını da göstermek mecburiyetleri yoktur ve hakaret eden ettiği hakaretin bedelini ödemeli, ceremesini çekmelidir.
.
|
| Bugün 231 ziyaretçi (338 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|