 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Gazze Soykırımı Karşısında İnsanlığın Sessizliği 12 Ekim 2025, Pazar 00:01 A+ A- Gazze… Bir avuç toprak, bir avuç insan, bir avuç umut… Ama gökyüzünden yağan her bomba, o umudu biraz daha toprağa gömüyor. Çocukların ağlaması, annelerin feryadı, babaların çaresizliği artık dünyanın en ağır sessizliği oldu. Her gün biraz daha eksiliyor insanlık. Bir çocuğun oyuncak yerine taşla oynaması, bir annenin evladını kefensiz toprağa vermesi… Bu manzaralar artık sadece haberlerde geçiyor; ama gerçekte orada her saniye bir kalp duruyor. Dünya Neden Sessiz? Birleşmiş Milletler kınadı, Avrupa sustu, Amerika veto etti… Müslüman ülkeler toplandı, konuştu, dağıldı. Kimse elini taşın altına koymadı. Vicdanlar kararırken, diplomasi soğuk hesaplarla yürüdü. İnsanoğlu aya gitti, Mars’a araç gönderdi… Ama yeryüzünde bir çocuğu koruyacak kadar merhamet gösteremedi. Gazze’de İnsanlık Öldü Gazze’de ölen sadece insanlar değil… Adalet öldü, vicdan öldü, merhamet öldü. Bir bebeğin cansız bedeni, insanlığın yüzüne tutulmuş bir aynadır artık. Ve o aynada herkes kendi suskunluğunu görür. Bombalar evleri değil, umutları yıkıyor. Bir annenin gözyaşı artık su değil; içinde öfke, çaresizlik ve sabır var. O sabır ki, her yıkıntının altından yeniden “Allah büyüktür ve o ne güzel vekildir…” diyerek yükseliyor. Bir Milletin Direnişi Gazze halkı, ölümle hayat arasındaki ince çizgide, onurla yürüyor. Aç ama vakur, yorgun ama dimdik duruyorlar. Çünkü biliyorlar ki, zulüm ebedî değil… Her zulüm, kendi sonunu taşır içinde. Bir Filistinli çocuğun gözlerinde hâlâ bir ışık yanıyor: “O ışık sönmesin, çünkü biz pes etmedik.” Tarihin Tanıklığı Tarih bu günleri yazacak. Kimin sustuğunu, kimin konuştuğunu… Kimin zulme ortak olduğunu, kimin mazlumun yanında durduğunu… Belki yıllar sonra ders kitaplarında “Gazze Soykırımı” yazacak; ama o kitapları okuyacak çocukların bazıları, o günlerin acısını kendi kalbinde taşıyor olacak. Bir Dua, Bir Umut Rabbim… Gazze’nin üstüne yağan bombaları merhamete çevir. Oradaki çocukların ağlamasını gülüşe döndür. Bizleri de suskun değil, duyarlı kullarından eyle. Gazze’de bir bebek ağlıyorsa, hiçbirimizin gülmeye hakkı yok. Gazze’de bir anne evladını yitiriyorsa, hiçbirimiz huzurlu uyuyamayız. Çünkü orada ölenler, aslında bizim insanlığımızdır. Ve insanlık, Gazze’de yeniden dirilmedikçe, dünya asla kurtulmayacaktır. “Bir zulme sessiz kalan, o zulme ortak olur.” — Hazreti Ali (radıyallahü anh
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/gazze-soykirimi-karsisinda-insanligin-sessizligi-83
.Kültürel İktidar Olmak: Unutulan Rüya 19 Ekim 2025, Pazar 00:15 A+ A- Yirmi beş yıl… Bir çeyrek asır geçti. Bir zamanlar dua ederek, hayal kurarak, yürek yırtarak çıkılan yolda; “bir gün biz de yöneten oluruz, biz de söz sahibi oluruz” denilen o düş, çoktan gerçekleşti. Fakat bir eksiklik var — kalplerin derininde, sessizce kanayan bir yara gibi duran bir eksiklik: Kültürel iktidar olamamak. Evet, devlet kapıları açıldı, yönetim masaları doldu, şehirler değişti, yollar, köprüler, hastaneler yapıldı. Ama insanın iç dünyasına, kelimenin ruhuna, sanatın kalbine dokunan o kudret hâlâ bir türlü gelmedi. Camiler doldu, ama gönüller aynı sesle titremedi. Binalar yükseldi, ama fikirler derinleşmedi. Kültürel iktidar, sadece güç değil; bir hikâye anlatma yeteneğidir. Kendini, geçmişini, inancını, aşkını, hüznünü, umudunu anlatabilmektir. Fakat biz, uzun zamandır o hikâyeyi anlatmayı unuttuk. Ya da anlatamadık. Belki de bir zamanlar “bizim hikâyemiz” dediğimiz şey, iktidar olunca bir dosyanın arasında kayboldu. Bugün sinemada, sanatta, romanda, şiirde, sahnede, dijital mecralarda, sokakta… O eski yürek yanmasını, o vakur sesi duymak zorlaştı. Kültürel iktidar olmayı yalnızca “televizyonda görünmek”, “ödül almak” ya da “dizilerde değerlerimizi göstermek” sandık. (gösterirken değerlerin canına okuduk) Oysa kültürel iktidar, gönüllerde iz bırakmak demektir. Bir insanın vicdanında yankılanmıyorsan, ne kadar güçlü olursan ol, o güç gölgeden ibarettir. Belki de asıl mesele şu: Biz hep “dışarıda” bir mücadele verdik, ama içeride yenildik. Fikrimizi savunduk ama estetiğimizi kuramadık. Kaleler inşa ettik, ama kelimelerimizi ihmal ettik. Ve sonunda, kendi çocuklarımızın hayran olduğu şarkılar bile bize yabancılaştı. Kendi torunlarımız, bizim dilimizi değil, başkalarının hikâyelerini konuşur oldu. Ama her şey bitmiş değil. Bir medeniyetin yeniden dirilişi, bir hükümet kararıyla değil; bir şairin, bir öğretmenin, bir ressamın, bir annenin kalbinde başlar. Kültürel iktidar, iktidar olmanın değil; kendini anlamanın sonucudur. Yeniden tevazuya dönerek, yeniden kalbimizi güzelliğe açarak; yeniden “neden varız?” sorusuna cevap arayarak kazanılabilir. Belki yirmi beş yıl geçti, ama bu hikâye hâlâ yazılıyor. Belki hâlâ birileri, sessiz bir gecede dua ederken, “bir gün bu milletin çocukları kendi hikâyelerine inanacak” diye fısıldıyordur. O gün geldiğinde, işte o zaman sadece devlet değil, gönüller de bizimle olacak. Ve işte o zaman, kültürel iktidar da sessizce kurulacak: Bir marşta, bir mehterde, bir kitapta, bir çocuk gülüşünde…. Yeniden Başlamak Mümkün mü? Evet, mümkün. Ama sadece sandıkları kazanarak değil, kalpleri yeniden fethederek. Bir toplumun ruhu, emirle değil; örnekle, güzellikle, zarafetle değişir. Kültürel iktidar, empoze edilmez — inşa edilir. Sessizce, sabırla, sevgiyle… Belki yorgunuz. Belki hayal kırıklığına uğradık. Ama unutmamalıyız ki, her medeniyet yıkıldıktan sonra, bir şiirin kıvılcımıyla yeniden doğmuştur. Bir şairin mısrasında, bir öğretmenin kaleminde, bir annenin duasında, bir çocuğun saf merakında… Orada yeniden filiz verir inanç, orada canlanır umudun tohumu. Yeniden başlamak demek, dünyaya değil, kendine bakmak demektir. Ne olduk? Ne kaybettik? Ne kaldı elimizde? Belki iktidar olduk, ama zarafeti unuttuk. Belki güçlü olduk, ama inceliği kaybettik. Belki çok konuştuk, ama az dinledik. Şimdi yeniden dinleme zamanı. Kendimizi, halkımızı, gençlerimizi, sessiz kalanları… Kültürel iktidar; sadece geçmişi yüceltmek değil, geleceği sevebilmek demektir. Gençlerin yaptıklarına kızmadan, onu anlamaya çalışmak; bir gencin giyimine değil, gözlerindeki arayışa bakmaktır. Çünkü kültür, yasakla değil; bağ kurmakla yaşar. Biz bu toprakların şiirini, türküsünü, dualarını biliyoruz. Bir zamanlar Mevlânâ’yı, Yunus’u, Eşrefoğlunu doğuran bu ruh, elbette yine dirilecektir. Yeter ki biz, yeniden o incelikli imanı, o merhametli aklı, o huzurlu dili bulalım. Kültürel iktidar, bir kurumda değil; bir gönülde doğar. Belki bu defa daha sessiz bir başlangıç olacak: Bir genç, gece yarısı dua ederken; Bir kadın, çocuğuna “iyilik en büyük zenginliktir” derken; Bir adam, haksızlığa uğrasa da sabırla susarken… Evet, yeniden başlamak mümkün. Çünkü bu milletin yüreğinde hâlâ iman var, vicdan var, umut var.Ve bu üçü bir araya geldiğinde, kültürel iktidar da, medeniyet de, gönül de yeniden dirilir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kulturel-iktidar-olmak-unutulan-ruya-98
.Akşam Ezanına Sığan Bir Ömür: 80’lerde Çocuk Olmak 26 Ekim 2025, Pazar 00:14 A+ A- Bir zamanlar hayat çok daha yavaştı… Gün, güneşle başlar; akşam ezanıyla biterdi. Ve biz çocukken, günün son ışıklarıyla birlikte koşarak eve dönerdik. Toprakla, terle, gülüşle yoğrulmuş küçük bedenlerimiz, bir tas çorba ve bir annenin “hoş geldin oğlum” sesiyle ısınırdı. O zaman mutluluk bu kadar sadeydi, kolaydı işte. Ne internet, ne telefon, ne de kalabalık kalpler vardı. Sadece biz vardık… Ve bizim dünyamız, birkaç sokak, bir top, bir ip ve bir avuç arkadaştan ibaretti. Sokak lambalarının altında uzayan gölgelerimiz, bizim tek oyun konsolumuzdu. Taşlar kale olurdu, çizgiler sınır… Kızlar ip atlardı, erkekler plastik toplarla dünya kupası oynardı. Top patlasa bile üzülmezdik; iğneyle dikilir, biraz bantla yamalanır, oyun devam ederdi. O tozlu sokaklarda, hiç kimse kimseden üstün değildi. Birimizin topu varsa hepimizin vardı. Birimizin bisikleti varsa, sırayla hepimiz sürerdik. O yıllarda paylaşmak, öğretilen bir şey değil, yaşanan bir şeydi. Bakkalın tezgâhında cam kavanozların içi gökkuşağı gibiydi. Bir lira verip beş akide şekeri alınır, birini yer, dördünü arkadaşla paylaşırdık. Gazoz kapağı biriktirirdik, çizgi romanlar elden ele dolaşırdı. Bir “Tommiks” ya da “Kızılmaske” bir Zagor, süpermen bulmak, bir hazine bulmak gibiydi. Mutluluk o kadar küçüktü ki; ama o küçücük mutluluklar, bugün bile hatırlandığında insanın gözleri nemlenir…. Evde tek bir televizyon olurdu. Çoğunda o da yoktu… Akşam olunca salonda, herkesin önüne açılırdı. Zaten trt açılış 19.00- kapanış 23.00 civarıydı… Tek kanal vardı… “Susun çocuklar, ajans başlıyor!” diyen bir baba sesi… Birlikte izlenen bir film, birlikte gülünüp birlikte hüzünlenilen bir hayat… Reklam arasında mutfağa koşulur, bir tabak meyveyle dönülürdü. Kimse yalnız izlemezdi, kimse yalnız yemezdi. Çünkü o zamanlar, yalnızlık ayıp sayılırdı. Komşular bir kap yemekle kapını çalar, bir tabak dolusu misafirlik dönerdi eve. Birinin çocuğu ağlasa, herkesin içi sızlardı. Mahallede herkes birbirinin annesi, babası gibiydi. Evlerin çoğunlukla kapıları kilitlenmezdi, insanların kalpleri de öyle… Kavgalar bile çocukça olurdu; bir gün küsenler, ertesi gün yine beraber oynardı. Şimdi o çocuklar büyüdü… Kimi baba oldu, kimi anne… Kimisi büyük şehirlerde, kimisi uzak ülkelerde… Ama bir akşam ezanı duyduklarında içlerinde bir şey sızlıyor hâlâ. Belki de özledikleri, sadece çocukluk değil; annelerinin sesi, babasının elindeki nasır, bir teneke kutuyla oynadıkları o küçük cennet… Artık kimse “akşam ezanı okundu mu?” diye sormuyor. Ama biz biliyoruz ki, o ezanla biten günlerde, bir ömürlük saflık saklıydı. Ve Anlıyoruz Ki… 80’lerde çocuk olmak, fakirlik değil, sadeliğin zenginliğiydi. Bir çocuğun elindeki ip, bir milletin masumiyetiydi. Şimdi o çocuklar büyüdü ama yüreklerinin bir köşesinde hâlâ aynı soru var: “Bir daha o sokağa dönebilir miyiz?”
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/aksam-ezanina-sigan-bir-omur-80lerde-cocuk-olmak-112
.BABALAR NE İSTER? 02 Kasım 2025, Pazar 00:15 A+ A- Bir baba, evladına baktığında sadece bir çocuk değil… kendinden bir parça, kalbinin dışarıda atan hâlini görür. Evlat babanın sırrıdır, sözü meşhurdur… O yüzden her baba, çocuklarından sadece “başarı” beklemez. Asıl istediği, onların iyi, dürüst, vicdanlı, merhametli, çalışkan, gayretli insanlar olmalarıdır. Bir baba, evladının eline kalem verdiğinde sadece yazmayı değil; doğruyu, hakkı, adaleti öğrenmesini ister. Sınavlardan yüksek not alsın diye değil, hayatta doğruyu savunacak kadar cesur olsun diye çabalar. Babaların çoğu duygularını kelimelere dökmez. Kimi zaman bir omza dokunuşta, kimi zaman sessiz bir gülümsemede gizlidir sevgileri. Ama her biri kalbinde aynı duayı taşır: “Evladım, ben yaşlanınca değil… yanlış yaptığında bile yanımda ol.” Bir baba, çocuğunun akıllı olmasını ister ama vicdanının da canlı kalmasını ister. Çünkü akıl insana yön gösterir, ama vicdan yürünecek yolu seçtirir. Bir baba bilir ki, dünyayı kurtarmak değil, bir kalbi incitmemek en büyük başarıdır. Ve bazen, babaların çocuklarından tek beklentisi şudur: Bir gün büyüdüğünüzde, arada bir arayın… Sesi titreyen o “Nasılsın baba?” kelimesi, bir ömrün bütün yorgunluğunu alır. Bir baba için evladı, hayattaki en güzel emanettir. Yorulsa da, susmasa da, içinden hep aynı söz yankılanır: “Yeter ki iyi insan ol evladım… Gerisi zaten olur.” Diplomalar sararır, başarılar unutulur, ama bir babanın gözündeki iftihar, ömrün sonuna kadar silinmez. Çünkü baba olmak, bir kalbi diğerine emanet etmektir. … Baba dağ gibidir, korur. Bağ gibidir, meyve verir. Baba giderse her yer artık bir çöldür… Baba giderse…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/babalar-ne-ister-126
.MAZERETİM VAR, ASABİYİM BEN 09 Kasım 2025, Pazar 00:20 A+ A- “Mazeretim var, asabiyim ben…” Ne çok duymuşuz bu cümleyi. Bazen kendimiz söylemişizdir, bazen de bir başkasından işitmişizdir. Bir tartışmanın ardından, bir gönül kırıldığında, bir sessizlik çöktüğünde bu söz çıkar ağızlardan: “Ben kötü biri değilim ama asabiyim işte...” Sanki bu cümle, kalp kırmanın bahanesi olmuş gibidir. Sanki öfke, karakter değil de kaderdir. Oysa öfke, bize verilmiş bir duygu ama imtihanı olan bir duygu. Çünkü insanı büyüten şey, sinirlenmemek değil; sinirlenince sabredebilmek, öfkelendiğinde susabilmektir. Öfke, kalpte kopan bir fırtına gibidir. İçimizde ansızın başlar, rüzgâr gibi eser, gözümüzü perde gibi kapatır. O anda ne dediğimizi, kimi incittiğimizi fark etmeyiz bile. Sonra fırtına diner, gökyüzü açılır… Ama bir bakarız, bir yerlerde kalpler kırılmış, gönüller dağılmış. Ve ardından o tanıdık cümle gelir dudaklara: “Mazeretim var, asabiyim ben.” Oysa kalp kırmak, hiçbir zaman mazeretle açıklanmaz. Çünkü kırılan bir kalp, kolay onarılmaz…. Bir kere dağılmış bir gönül, eski haline dönmez. Şu çeşmenin haline bak, su içecek tası yok. Kırma kimsenin kalbini yapacak ustası yok… Denilmiştir… Sevgili Peygamber Efendimiz (aleyhisselam) “Gerçek pehlivan, güreşte rakibini yenen değil; öfkelendiğinde nefsine hâkim olandır.” Buyurur… İşte gerçek güç budur. Sesini yükseltmek, öfkeyle bağırmak güç değildir. Asıl güç, o an kalbinde kaynayan öfkeyi tutabilmektir. Asıl yiğitlik, nefse “dur” diyebilmektir. Bir sahabi, Peygamber Efendimiz’e gelip, ‘Bana bir öğüt ver ya Resûlallah.” der. Fahr-i kainat Efendimiz üç kez tekrar ederler aynı sözü: “Öfkelenme.” Bu kadar sade, bu kadar derin bir öğüt… Çünkü öfke, şeytanın en çok sevdiği andır. İnsan o anda, dilini değil nefsini konuşturur. Yüce Mevlamız buyurur: “Öfkesini yenenleri ve insanları affedenleri Allah sever.” Ne büyük bir müjde bu! Düşünsenize… Bir insan, sadece susarak, sadece kırmayarak, Allah’ın sevgisine mazhar olabiliyor. Bir kalbi kırmamak, bir gönlü incitmemek, belki kimsenin görmediği küçük bir fedakârlık gibi gelir bize. Ama Allah katında o an, meleklerin kaydettiği koca bir iyilik olur. Bir kelimeyi yutmak, bazen bin dua değerindedir. Sabır, dışarıdan sakin görünür ama içinde fırtınalar kopar. Öfkesini yutan insan, aslında içindeki ateşi Allah’a teslim edendir. “Rabbim, sen biliyorsun, ben susuyorum.” demektir bu. Ve bil ki, Allah, kendisi için susan kulunu yalnız bırakmaz. Belki kimse bilmez o an senin neye sabrettiğini, ama Allah bilir. Ve senin o sabrını, rahmetine dönüştürür. Bir söz düşün… Ağzından çıkarken sıcak karşı tarafa çarptığında soğuk bir taş gibi. Bir kalbe dokunur, ve o kalp bir daha eskisi gibi olmaz. Kimi zaman yıllar geçer, hâlâ o cümle yankılanır: “Keşke sussaydım...” Kırılan bir kalp, bazen bir daha konuşmaz. Bazen bir tebessümle başlayan bir dostluk, bir öfke anında biter. İşte bu yüzden, öfkeyi yönetmek sadece bir ahlak değil, bir insanlık borcudur. Artık “Mazeretim var, asabiyim ben.” deme… Çünkü asıl mazeret, kendi kalbini terbiye edememektir. Asalet, öfkesine yenilmemekte; öfkesine rağmen, sevgiyle kalabilmektedir. De ki: “Mazeretim yok, merhametim var. Asabiyetimi değil, insanlığımı seçiyorum.” Öfke geçer, ama söylenen söz kalır. Kızgınlık diner, ama bırakılan iz silinmez. Her öfke anı, bir tercih anıdır: Ya nefsi seçeceksin, ya Allah’ı… Ya yakacaksın, ya affedeceksin. Ve her affediş, bir dua gibi yükselir göğe. O zaman anlarsın: Asıl güç bağırmakta değil, kalbi koruyabilmektedir. Unutma… İnsanın gerçek olgunluğu, öfkesini bastırmasında değil, onu güzelliğe dönüştürebilmesindedir. Çünkü öfkesine hâkim olan, aslında kalbine hâkim olmuştur. Ve kalbine hâkim olan, Rabbinin rızasına en yakın olandır. “Mazeretim yok, asaletim var.” diyebilen bir yürek ol. Çünkü öfkesini yenebilen her insan, kendi nefsine karşı kazanılmış bir zaferin kahramanıdır. Bazen içimizde bir şeyler birikir... Söylenmeyen sözler, haksızlıklar, anlaşılmamak, kırılmak... Ve bir anda, sanki yüreğimizde bir kıvılcım tutuşur. Nefesimiz daralır, ellerimiz titrer, sesimiz yükselir. Sonra bir bakarız, öfke bizi ele geçirmiş. İşte tam o anda, insanın kalbinde bir savaş başlar. Bir yanda “haklıyım” diyen nefis, diğer yanda “sabret” diyen vicdan... İşte öfkeyi kontrol etmek, bu iki ses arasında doğru olanı seçebilmektir. Öfke, insana verilmiş doğal bir duygudur. Ama bu duygu, kontrol edilmediğinde insanın hem kendisini hem çevresini yakar. Bir kibritin ucu gibidir; küçücük bir hareketle büyük yangınlara sebep olur. Öfke anında susmak, zayıflık değil; kalbin olgunlaşmasıdır. Çünkü öfkeni yuttuğunda, aslında kendini yenmiş olursun. Öfke Gelince Ne Yapmalı? Bir hadis-i şerifte Sevgili Peygamber Efendimiz (Aleyhisselam) şöyle buyurur: “Öfkelendiğinizde ayakta iseniz oturun; oturuyorsanız uzanın. Öfkeniz geçmezse, abdest alın.” Bu tavsiye, sadece bir davranış değişikliği değil; bir ruhsal soğuma yöntemidir. Çünkü öfke ateştir, ateşi söndüren ise sudur. Abdest, sadece bedeni değil, kalbi de serinletir. Bazen öfkelendiğimizde içimizden bin kelime geçer, ama sadece birini söylememek bile büyük bir zaferdir. O kelimeyi yuttuğunda, Allah senin sabrını yüceltir. Belki kimse fark etmez o anı, ama melekler yazar: “Falanca, öfkelendi; ama sustu.” Bir düşün... Bir kalbi kırmamak için susmak, belki de seni cennete götürecek bir davranıştır. Aslında öfke, çoğu zaman kırılmışlığın maskesidir. İnsan bağırır çünkü sessizce anlatamadıklarını haykırmak ister. Ama bağırdıkça uzaklaşır, sustukça yaklaşır. O yüzden bazen kendine şunu söylemek gerekir: “Ben sinirli değilim, sadece incindim.” İçindeki öfkeyi tanırsan, onu kontrol etmeye başlarsın. Onu bastırmaya değil, anlamaya çalış. Çünkü bastırılan öfke bir gün taşar; ama anlaşılan öfke, merhamete dönüşür. Öfke anında hatırla: Seni yaratan Allah, sana sabrı da verdi. Senin içindeki öfkeyi biliyor, ama o öfkeyle ne yaptığını daha çok önemsiyor. O yüzden öfkelendiğinde hemen konuşma. Bir yudum su iç, bir nefes al ve içinden de ki: “Rabbim, kalbimi serinlet. Şu an susmak senin rızan için.” İşte o an, öfke çözülür, yerini huzur alır. Ve sen fark edersin ki, öfkeni kontrol etmek, birini değil kendini affetmektir. Öfkeyi bastırmak değil, dönüştürmek gerekir. Onu sabra, anlayışa, duaya çevirebilen insan, gerçek anlamda olgunlaşmıştır. Kızdığında bağırmak değil, susup kalbine dönmek en büyük cesarettir. Çünkü öfkesine hâkim olan, Rabbinin sevgisine en yakın olandır. En büyük kahraman nefsini yenendir, denilmiştir…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/mazeretim-var-asabiyim-ben-143
.EKRAN IŞIKLARI ALTINDA KAYBOLAN NESİL MODERN DÜNYANIN ESİRLERİ GENÇLER 16 Kasım 2025, Pazar 00:31 A+ A- Bir zamanlar gençlik; edebiyle, merhametiyle, hayaliyle anılırdı… Bir gencin alnındaki parıltı, sadece telefon ekranından değil; yüreğindeki temiz duygulardan, taşıdığı ideallerden gelirdi. Şimdi o gençlik, ekran ışıkları altında, rengarenk ama bir o kadar da karanlık bir dünyada büyüyor. Bir zamanlar kahramanlarımız kitap sayfalarındaydı. Onlar bize sabrı, vefayı, iyiliği öğretirdi. Şimdi kahramanlık, dizilerde kötülükle karışmış bir gösteriye dönüştü. Gençler, artık ahlaka değil “havalı” olana özeniyor. Sadakat yerine ihanet, edep yerine cesaret kılıfına bürünmüş pervasızlık alkışlanıyor. Oysa her dizide, her filmde, fark etmeden içimize işleyen bir mesaj var: “Ne olursa olsun kazan!” Ama kimse demiyor ki, “Ne olursa olsun doğru kal!” Bir zamanlar gençler, kalplerindeki duyguları defterin köşesine yazardı. Şimdi her duygunun yeri bir “paylaşım” butonu. Artık kalpler değil, profiller konuşuyor. Beğeni almak vicdanı susturmuş, “takip edilmek” sevilmek sanılmış. Ne acı ki, gençler mutlu görünmek için gerçek mutluluklarını kaybediyor. Fotoğraflarda gülüyorlar, ama içlerinde bir sessizlik büyüyor. O sessizlikte; yalnızlık, yönsüzlük, değersizlik duygusu var… Bir gencin en zayıf anı, “arkadaş grubuna ayak uydurma” çabasıdır. Yanlış olanı herkes yapınca, doğru olan utanılacak bir şey gibi görünür. “Ne var ki bunda?” cümlesi, nice masum kalpleri kirletir. Kötülük normalleşir, iyilik safdillik sayılır. Oysa gerçek güç, kalabalığa rağmen doğruyu seçebilmektir. Ama kimse gence bunu anlatmıyor artık… Bugünün gençleri bozulmadı, sadece yapay ışıkların altında yolunu kaybetti. Onlara kızmak yerine, bir el uzatmak gerek. Çünkü gençlerin yüreğinde hâlâ bir iyilik kıvılcımı var. Yeter ki o kıvılcımın üzerine gölge düşmesin. Bir anne, bir baba, bir öğretmen, bir abi ya da abla… Her biri bir rehber olabilir. Bir söz, bir tavır, bir örnek bile bir gencin iç dünyasında bir ışık yakabilir…. Ahlak Yasakla Değil, Sevgiyle Yeşerir Gerçek şu ki, gençler nasihat değil, örnek arıyor. Kınama değil, anlaşılma istiyor. Dünyanın tüm teknolojisi bir kalbi doyuramıyor artık… O kalbin aradığı şey, samimiyet ve vicdandır. Ruhları aç… Hem de öyle aç ki, maneviyat okyanusu versen yutarlar… Ahlak, baskıyla değil; sevgiyle, şefkatle ve doğru örneklerle büyür. Bir genç, gördüğü iyiliği unutur mu sanıyorsunuz? Hayır… Bir gün kendi evladına, “Bir zamanlar bana da biri doğru yolu göstermişti” diye duygulanarak anlatır. Ve işte o zaman, insanlık yeniden filiz verir… Ne Yapmalıyız? Bir gencin kalbi, tıpkı yeni sürülmüş bir toprak gibidir. Ne ekersen, o büyür. Eğer sevgiyi, edebi, sorumluluğu ekersek; meyvesi huzur olur. Ama ilgisizliği, gösterişi, hoyratlığı ekersek; sonuç, bugünkü karmaşa olur. Artık şikâyet etmenin değil, yeniden inşa etmenin zamanıdır. Kırılmış bir aynayı seyretmek yerine, yenisini yapmalıyız. Gençlerle konuşuyoruz… ama dinlemiyoruz. Onların dünyasını anlamadan, kendi kalıplarımızı dayatıyoruz. Oysa bazen bir gencin en büyük ihtiyacı, sadece bir “dinleyen kulak”. Bir anne, bir baba, bir öğretmen... “Ne oldu?” demek bile bazen her şeyi değiştirir… Unutmayalım, bağırarak değil; anlayarak değiştiririz bir genci. Evet, dizi, film, sosyal medya zarar verebilir. Ama asıl zarar, rehbersiz bırakılmış ekrandan gelir. Bir gence neyi izleme, neyi paylaşma demek yerine; “İzledikten sonra ne hissettin?” diye sormayı denemeliyiz. Bırakalım ekranın dili değil, vicdanın sesi konuşsun. Teknolojiyi düşman değil, dost yapalım ama vicdanlı bir dost. Bir gence verebileceğimiz en güzel hediye, değerli bir rol modeldir. Bu sebeple birçok biyografi kitabı hazırladık… Kitapların arasında büyüyen genç, yalanın değil, gerçeğin güzelliğini öğrenir. Şiir okuyan genç, söze değil, kalbe değer verir. Bir müze gezisi, bir gönüllülük faaliyeti, bir güzel sohbet… Bunlar ekranın gösteremediği dünyaları açar. Bir kitabın kokusu, bir dizinin ışığından daha kalıcıdır. Gençler nasihat değil, örnek ister. Yalan söyleyen bir baba, dürüstlük öğretemez. Saygısı noksan bir öğretmen, edep anlatamaz. Eğer gençleri değiştirmek istiyorsak, önce kendi kalbimizi temizlemeliyiz. Çünkü ahlak ağızdan değil, halden bulaşır. Bir genç yalnız kaldığında, yanlış sesler kulağını doldurur. Ama yanında bir aile, bir dost, bir öğretmen olursa, karanlıkta bile yönünü bulur. Toplum olarak gençleri suçlamak yerine, onların yanında duralım. Bir gencin düşmesini engellemek, bir toplumun yıkılmasını engeller. Unutmayalım: Gençlik bizim geleceğimiz değil, bugünümüzdür. Hiçbir genç kaybolmuş değildir. Bir tebessüm, bir umut sözü, bir gönül kapısı… Hepsi birer başlangıçtır. Evet, ahlaki dejenerasyon var. Ama hâlâ namusuna sahip çıkan, vefayı bilen, helal haram diyen, adaleti seven milyonlarca genç de var. Onlara sahip çıkalım onları kucaklayalım ve unutmayalım: Bir gencin kalbine dokunmak, bir ülkenin geleceğini kurtarmaktır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ekran-isiklari-altinda-kaybolan-nesil-modern-dunyanin-esirleri-gencler-156
.GENÇLERİN YENİ DUVARI “Özelime Girme” 23 Kasım 2025, Pazar 00:25 A+ A- Evlerin duvarları, artık eskisinden daha sessiz… Bir tarafta hızlı büyüyen, kalbi gelgitlerle dolu gençler; diğer tarafta onları anlamaya çalışırken yüreği incinen anne babalar… Her iki taraf da aynı evin içinde, aynı sofrada, aynı çatı altında; fakat bazen birbirlerine bir adım kadar yakın, bir sessizlik kadar uzak duruyorlar. Gençlerin dilinde sıkça duyulan bir cümle var: “Özelime girme!” Bu söz, dışarıdan sert görünse de… Aslında içeride fırtına koparan bir ruhun “ben de anlamıyorum ne olduğumu” demesidir. Genç, kendine ait bir dünyanın peşinde; ama o dünyanın kapısını bazen kendisi bile aralayamıyor. Anne baba ise bu sözü duyunca sessizce kırılıyor. Çünkü bir zamanlar gözünün içine bakan, her adımını “anne bak, baba bak” diye yüreğine taşıyan o çocuk, şimdi bir “mesafe” koyuyor gibi geliyor. Anne babanın içine düşen soru hep aynı: “Acaba bir şey mi saklıyor? Yoksa artık bize güvenmiyor mu?” Oysa çoğu genç hiçbir şey saklamıyor… Sadece kalbini toparlamak için zamana, düşüncelerine yer açmak için bir köşeye ihtiyaç duyuyor. Telefonunu kıskanması gizlemeye çalışmasından değil; belki konuşacak kelime bulamadığı içindir. Odasına kapanması kötü bir niyetten değil; belki kendi karmaşasını kimse görmesin diyedir. Ama anne babanın korkuları da boş değil… Bu çağda her şey hızlı değişiyor; haberler, tehlikeler, yanlış arkadaşlıklar, kırılgan kalpler… Evladını kaybetmekten değil, onun bir gün acıyla karşılaşmasından korkar anne baba. İşte bu yüzden “özelime girme” sözü, iki tarafın da kalbinde farklı yankılanır: Genç için özgürlük, anne baba için uzaklaşma… Oysa belki de ikisinin de tek ihtiyacı aynı cümledir: “Ben buradayım… İstersen konuşuruz.” Ne yapmalı Çocuğun o an konuşmak istememesi, hiç konuşmayacağı anlamına gelmez. Bazen susmalar, yürekte yer açmak içindir. Soru sormak yerine önce anlamaya çalışın: “Bugün biraz dalgınsın, istersen konuşabiliriz.” Bu cümle kapıları açar, gerginliği değil. Gencin en çok ihtiyaç duyduğu şey, baskısız bir güven duygusudur. Gölge gibi değil; durak gibi yanında durun. Odasına Kapıyı çalıp girmek, telefonuna karışmamak ama hayatından habersiz de olmamak… Denge her şeydir. “Ne yedin, kaç aldın, ödevin var mı?” değil… “Bugün seni ne mutlu etti?” “Canını sıkan bir şey oldu mu?” Bu sorular gencin ruhuna dokunur. Sadece “yasak” demek mesafe oluşturur... “Neden endişelendiğinizi” anlatmak ise güven kazandırır. Genç, büyüdüğünü hissetmek ister. “Sen anlamazsın” demek bir kalbi söndürebilir; “Fikrini merak ediyorum” demek bir kalbi açabilir. Belki de çözüm, birbirimizin ruhuna biraz yer açmaktan geçiyor. Gençlerin özgürlüğe, alanlara; anne babaların güvene ve yakınlığa ihtiyaç duyduğu bu çağda… İki tarafın da birbirine söyleyebileceği en kıymetli cümle şudur: “Sen benim için değerlisin… Kapın kapalı olsa bile, kalbine hep yakınım.” Ve belki o zaman, “Özelime girme!” sözü bir duvar olmaktan çıkar; Anlaşıldığında, iki kalp arasında bir köprüye dönüşür.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/genclerin-yeni-duvari-ozelime-girme-170
.KİTAP OKUMAYI NEDEN SEVMİYORUZ? 30 Kasım 2025, Pazar 00:58 A+ A- Bir zamanlar millet kitapla büyürdü. Bir çocuk “Oku!” emriyle başlardı hayata. Mübarek kitabımız Kur’an-ı kerimin ilk kelimesi bile “oku” derken, biz okumamayı nasıl becerdik acaba? Bir nesil vardı, kitapla ağlar, kitapla gülerdi. Şimdi bir sayfa bile çevirmeye üşenen insanlar olduk. Eskiden kitap, kahramandı. Elde bir kandil, dizde bir kitap, gönülde bir merak olurdu. Şimdi ışıklar çok, ama kalpler karanlık. Ekranlar pırıl pırıl, ama gözlerde derinlik yok. Dedelerimiz, ninenin dizinde “Battal Gazi” dinlerdi. “Kerem ile Aslı”yı, “Yunus”u, “Mevlâna”yı bilirdi herkes. Şimdi çocuklar süper kahramanları ezbere biliyor, ama kendi kültürünün kahramanını tanımıyor. Bir zamanlar bir mısra için diyar diyar gezen alimler vardı. Şimdi üç satır okuyunca “çok uzunmuş” diyen torunlar… Kitap bekler. Sabırla, sessizlikle, tevazu ile bekler. Ama biz beklemeyi unuttuk. Her şeyin anında olmasını istiyoruz; bilgi de mutluluk da, hikmet de. Oysa kitap, aceleye gelmez. Bir sayfası bile, bir ömürlük ders taşır. Ama nerede o ömür, nerede o sabır… Bir paragrafı okumaya sabredemeyen insan, nasıl olur da bir ömrü anlamaya çalışır? Evlerde kitap vardı eskiden, şimdi dekor. Bir zamanlar kitaplar okunurdu, şimdi sadece dizilir. Toz tutmasın diye silinir, ama içi hiç açılmaz. Çocuğun eline kitap versen “slayt var mı?” diye soruyor. Çünkü biz ona kitabı sevdirmedik, kitapla büyütmedik, sadece notla, sınavla korkuttuk. Bir evde kitap okunmazsa, o ev sessizleşir. Söz kalmaz, dua kalmaz, ruh kalmaz. Kitapla susmayı bilmeyen, hayatla konuşmayı da öğrenemez. Kitap, insana ayna tutar. İçine bakınca kendini görürsün. Ama biz kaçıyoruz aynalardan. Kendimizi görmeye tahammülümüz yok. Çünkü kitap sorar: “Nerede yanlış yaptın?” Kitap sorar: “Ne oldun sen?” Ve biz o sorulardan korkuyoruz artık. Bir cümle, insanın ömrünü değiştirebilir oysa. Ama kimse cümlelerin peşine düşmüyor. Bir satırda yanan kalpler, şimdi bildirim sesine alışmış. Bir milletin ahlakı, okuduğu kitaptan belli olur. Okumayan, düşünmeyen, sormayan insan, ahlakını da başkasından kopyalar. Bir zamanlar Yunus “söz ola kese savaşı” derdi, şimdi sözler yaralıyor. Bir zamanlar Mevlâna “gel” derdi, şimdi kimse kimseye bakmıyor bile. Kitap susunca, merhamet de susar. Kitap unutulunca, vicdan da unutur. Ve biz unuttuk… Hem kitabı, hem vicdanı, hem kendimizi. Belki ilk televizyon açıldığında… Belki ilk cep telefonu çaldığında… Belki de ilk defa sessizlikten korktuğumuzda. Oysa kitap sessizdir, ama içinde binlerce ses taşır. Bir cümle, bazen bir ömrün ağırlığını taşır. Yeter ki dinlemeyi bil. Ekranlar ışık saçar, ama ısıtmaz. Kitap sessizdir, ama kalbi ısıtır. Bir millet, okuduğu kadar yaşar, okumadığı kadar unutulur. Kitap okumayı sevmiyoruz çünkü kendimizle yüzleşemiyoruz. Kendini okumayan, kitap da okuyamaz. Çünkü asıl kitap, insanın kendi yüreğindedir. Unuttuk... Ne okumayı, ne anlamayı, ne hissetmeyi. Belki bir gün, yine bir sayfa açarız… Belki bir gün, o sayfa bizi yeniden bulur. Belki bir gün….
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kitap-okumayi-neden-sevmiyoruz-184
.ZİNCİRİ GÖRÜNMEYEN KÖLELİK MÜSTEMLEKE AYDINI 07 Aralık 2025, Pazar 00:39 A+ A- Bir milletin kalbi, bazen bir kurşunla değil, bir kelimeyle delinir… Bazen topraklar işgal edilmez ama zihinler edilir. O zaman ne kalır geriye? Ne ezanlar eskisi gibi çağırır, ne bayrak aynı anlamı taşır. İşte o zaman doğar müstemleke aydını… O, kendi toprağında yabancı gibi yaşar. Kendi halkına tepeden bakar, kendi tarihini küçümser, kendi kültürünü “geri kalmışlık” diye damgalar. Kendini ne kadar “modern” zannetse de aslında bir başkasının gölgesidir. Güneşe değil, başkasının ışığına muhtaç kalmış bir aydındır o. Bir zamanlar dedeleri toprak için savaşırken, o “fikir” uğruna kendi özünü satar. Bir yabancının kitabında kendi kurtuluşunu arar, kendi ecdadının hikmetini hor görür. Kendi insanına yabancılaşır, kendi ülkesine ait olmaktan utanır. Belki de en acı kölelik budur: zinciri görünmeyen kölelik… Müstemleke aydını, sömürge askerinden daha tehlikelidir; çünkü onun silahı kelimedir, fikirdir, kalemdir. Sinemadır, tiyatrodur, sosyal mecralardır, dijital platformlardır…. Ve o kalem, milletinin ruhunu yavaşça zehirler. Bir nesli “aşağılık duygusu”yla büyütür. Bir millete, “sen zaten yapamazsın” dedirtir. Oysa bu toprakların hikmeti bambaşkadır. Bizim medeniyetimiz, gönülle kurulmuş, imanla büyümüş, merhametle yeşermiştir. Bu toprağın çocuğu batıya dönüp değil, kalbine dönüp ilerler. Çünkü gerçek aydın, kendi köklerinden utanmaz; onlarla gurur duyar, onlardan kuvvet alır. Ey müstemleke aydını! Sen zannedersin ki kurtuluş, başkası gibi olmakta… Oysa kurtuluş, kendin olarak kalabilmekte gizlidir. Bir gün sen de anlayacaksın: Kendini kaybedenin, kazandığı hiçbir şey aslında kendine ait değildir…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/zinciri-gorunmeyen-kolelik-mustemleke-aydini-198
.KAYBOLAN NEZAKETİN SESSİZ ÇIĞLIĞI Adabı Muaşeret Neredesin? 14 Aralık 2025, Pazar 00:20 A+ A- Zaman değişti… İnsanlar hızlandı, yollar kısaldı, konuşmalar çoğaldı ama gönüller daraldı. Bir zamanlar ömrümüzün süsü olan “âdâb-ı muâşeret”, yani güzel davranışların ince ilmikleri, modern dünyanın telaşında birer birer söküldü sanki. Eskiden bir selâmın sıcaklığı yetiyordu iki gönlün arasındaki mesafeyi kapatmaya. Şimdi ise selâm vermeye bile üşeniyor bazı insanlar… Oysa Sevgili Peygamber Efendimiz (Aleyhisselam) “Aranızda selâmı yayınız,” buyurmuştu; Çünkü selâm sadece bir söz değil, kalpten kalbe açılan bir kapıydı. Göze bakarak konuşmanın inceliğini, dinlerken susmanın edebini, teşekkür ederken yüzün yumuşamasını unuttuk. Hâlbuki Sevgili Peygamber Efendimiz (Aleyhisselam) “İnsanlara güzel söz söyleyin” diyerek gönülleri incitmeyen bir dil emanet etmişti ümmetine. Tatlı sözün sadaka olduğunu, tebessümün bile bir ibadet sevabı taşıdığını öğretmişti. Modern dünyanın telaşı bize çok şey öğretmiş olabilir; Ama insanın insana tebessüm etmesinin kıymetini hafifletti. Bir çocuğun başını okşamak, bir büyüğün elini öpmek, bir kapı aralığında yol vermek… Belki saniyelik bir jest; Ama unutmayalım ki Efendimiz, “Kim mümin kardeşine bir kolaylık sağlarsa, Allah da ona kolaylık sağlar” buyurur. Günümüzde insanlar birbirini dinlemiyor, cümleler kesiliyor, selamlar yarım kalıyor. Kırmamaya çalışmak yerine savunmaya geçiyor, gönülleri tamir etmek yerine daha da incitiyoruz. Hâlbuki İslam, kırılan kalbi onarmayı, gönül almayı, yumuşak olmayı öğütler. Rabbimiz, Sevgili Peygamber Efendimize (Aleyhisselam) hitaben; “Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, insanlar etrafından dağılıp giderdi” buyurur. Demek ki insanı insanda tutan şey, yumuşak bir kalp ile güzel bir davranıştır. Adâb-ı muâşeret sadece “görgü kuralları” değildir; Bir medeniyetin aynası, bir kalbin dışa yansıyan ahlakıdır. İnsanın insanı incitmemek için gösterdiği çabadır. Kırmamak… kırılmamak… Sessizce ama özenle yaşamak… Belki de yeniden başlamalıyız. Sokaklarda selâmı çoğaltarak, sofralarda paylaşmayı büyüterek, Sözümüzü yumuşatarak, kalbimizi genişleterek… Çünkü nezaket bir lüks değil; İslam’ın bize emanet ettiği bir kulluk edebidir. Modern zamanlar çok şey aldı elimizden; Fakat geri almanın yolu hâlâ elimizde: Bir tebessüm… Bir teşekkür… Bir gönül inceliği… Bir selâm… Belki küçük görünür; ama unutulmuş bir dünyayı yeniden kurmaya yeter
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kaybolan-nezaketin-sessiz-cigligi-adabi-muaseret-neredesin-212
.HELALİN UNUTULDUĞU YERDE HİLE BÜYÜR 21 Aralık 2025, Pazar 00:25 A+ A- Bazen bir haberin altındaki küçük bir satır, bütün bir toplumun yarasını özetler: “Yine dolandırıldılar…” Oysa o satır sadece bir cümle değildir; birinin umutlarının çalınması, bir annenin birikiminin elinden alınması, bir babanın dizi titreyerek eve döndüğü akşamdır. Dolandırıcılık, sadece para kaybı değildir; güvenimizin kemirilmesi, insanın insana olan inancının yavaşça solmasıdır. Belki de en üzücü olan, bu olayların artık hayatımızın olağan bir parçası haline gelmesidir. Telefonda bir numara çalsa tedirgin oluyoruz, kapıya biri gelse arkasında kötü niyet arıyoruz. Çocuklarımıza “kimseye inanma” diye büyütüyoruz, çünkü kandırılmanın nasıl bir acı bıraktığını biliyoruz. Peki, biz ne ara bu kadar güvensiz bir toplum olduk? Aslında her şey çok hızlı değişen zamanın ruhunda saklı. Bir yanda ekonomik zorluklarla boğuşan insanlar; diğer yanda kısa yoldan zengin olma hayaliyle gözleri kararanlar… Bir yanda mahallenin bakkalına bile veresiye defteri tutturamayan geçim sıkıntısı; diğer yanda bunun istismar edilmesi için pusuda bekleyen vicdansızlar… Herkesin bir umut aradığı, herkesin bir çıkış kapısı peşinde koştuğu bu dönemde, kötü niyetlilere fırsat doğuyor. Eskiden toplum bir ailenin geniş haliydi. Herkes birbirini tanır, kollardı. Şimdi ise şehirler büyüdü, insanlar birbirine yabancılaştı. Yabancılık arttıkça, iyilik de kötülük de tanınmaz hale geldi. Dolandırıcılar tam da bu boşluğa yerleşti; insanların saflığını, iyi niyetini, zayıf anlarını hedef aldı. Bazen bir insan dolandırılınca “Bu kadar saf olunur mu?” diyorlar. Oysa asıl soru şu olmalı: “Bu kadar kötü nasıl olunur?” Birinin parasını, umudunu, hayat planını çalmayı nasıl içine sindirir bir insan? Nasıl olur da bir annenin gözyaşını görmezden gelebilir? Bir öğrencinin emanet parasını, bir yaşlının ömür birikimini nasıl gâvurcasına alabilir? Ama asıl yara, paradan değil; insanların birbirine olan inancının çalınmasından doğuyor. Çünkü bir kez kandırılan insan, bir daha kimseye güvenemiyor. Kalbinin kapısını kapatıyor, insanlara mesafe koyuyor, iyilik gördüğünde bile “Acaba?” diye şüphe ediyor. Çözüm ne ekonomik göstergelerde gizli ne sadece yasal düzenlemelerde… Çözüm, yeniden insan olmaktan, yeniden vicdanı hatırlamaktan geçiyor. Çözüm, çocuklarımıza “akıllı olun” demek kadar, “merhametli olun” demeyi de unutmamakta. Çözüm, gözyaşının değerini bilen, kul hakkından korkan bir kalp yetiştirmekte. Bir toplumun en büyük kaybı, parası değil; vicdanı yitirildiğinde olur. Bugün dolandırıcılık olayları bu kadar fazlaysa, belki de en çok vicdan yoksulluğundan çekiyoruz. Ve belki de bu yüzdendir, sokaklardan çok yürekler üşüyor. İçimizde bir yerlerde hâlâ iyi insanlar olduğuna inanmak istiyoruz. Bir gün bu ülke, başkalarının umudunu çalmayı değil; ona omuz vermeyi yeniden hatırlasın diye…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/helalin-unutuldugu-yerde-hile-buyur-228
.GÖRÜCÜ USULÜNÜN UNUTULAN HİKMETİ 28 Aralık 2025, Pazar 00:20 A+ A- Zaman değişti… İnsanlar değişti… Ama değişmeyen bir şey vardır ki, o da insanın yuva kurarken doğru kalbi bulma arzusudur. Eskiden büyükler, bu yolculukta çocuklarının koluna girer, tecrübeleriyle önlerini aydınlatırlardı. Bugün ise pek çok genç, kalabalıkların içinde yalnız kalmış, kalplerin arasında kaybolmuş hâlde doğru insanı arıyor. Bulmak neredeyse imkansız… (Yılda 600 bin evlilik 200 bin boşanma var memlekette) Oysa görücü usulü, sandığımız gibi zorla yapılan bir nikâh değil; aksine ailelerin tecrübesi, gençlerin rızası ve kalbin sezgisiyle harmanlanan bir yolculuktur. Belki de modern zamanlarda unuttuğumuz en değerli hikmetlerden biridir. Ailelerin Rehberliği: Tecrübenin Eli Tutmasıdır Genç bir kalp, çoğu zaman duyguların fırtınasında doğruyu görmekte zorlanır. Bir gülüşe kapılır, bir söze tutulur, bir anda gönlünü ateşe atabilir. İşte burada, yılların imbiğinden süzülmüş anne-baba tecrübesi devreye girer. Onlar, evlilik yolculuğunun sadece “sevmek” değil; aynı zamanda sorumluluk, sabır, vefa, geçim, karakter uyumu olduğunu bilirler. Görücü usulü; işte bu tecrübeyi arka bahçe gibi gençlerin kalbine serer. İki Ailenin Buluşması: Yalnızca İki İnsan Değil, İki Dünya Evlensin Diye Modern sevgi anlayışı iki kişiyi merkeze alırken, görücü usulü iki ailenin gönül birliği kurmasını amaçlar. Çünkü evlilik bir yolsa, o yolun taşlarını sadece gelin ve damat değil; aile büyükleri, kardeşler, akrabalar da döşer. Uyumlu aileler, gençlerin yükünü hafifletir, onların yuvasını dua ile korur. Görücü usulü bu uyumu önceden tartar. “Bizim kızımızı mutlu eder misiniz?” diye sorarken aslında “Biz sizi evlat bilir miyiz?” demektir. Sakin ve Sağlıklı Tanışma Süreci Görücü usulü bir baskı değil; tam tersine usulüne uygun, nezaketli, ölçülü bir tanışmadır. Gösterişsizdir. Rol yapmayı gerektirmez. Maske taktırmaz. Herkes fıtratıyla, haliyle, özüyle görünür. Kalpler sakinleşir, zihin berraklaşır. Böylesi bir tanışmada insanlar birbirini “nasılsa öyledir” diye bilir; sonradan değişen roller, biten heyecanlar, sahte davranışlar bu kapıdan içeri giremez. Dua ile Açılmış Bir Kapının Bereketi Görücü usulü evliliklerde çoğu zaman bir anne duası, bir baba hayrı, bir büyük sözü, bir aile ahlakı, bir ocak bereketi vardır. Dua ile açılan kapılar kolay kapanmaz. Saygıyla kurulan yuvalar kolay yıkılmaz. Sözün, edebin, usulün olduğu yerde sevgi zamanla daha da kök salar. Zorla Sevdirmek Değil, Kalbi Bilene Kulak Vermektir Kimi yanlış anlar… Görücü usulünün “zorla evlendirme” olduğunu düşünür. Hayır… Görücü usulü rızaya dayalıdır, gönlün istemediğine kimse zorla “evet” demez. Sadece genç kalbin etrafına bir ışık konur, karanlık yerleri aydınlatılır, adım atacağı yol berraklaştırılır. Son söz yine iki gönlün olur. Modern Çağın Yorgun Kalplerine Bir Sığınak Bugün insanlar sosyal medyada, kalabalıklarda, rengârenk hayatlarda bile yalnız. Maskelerin ardında gerçek kişilikleri bulmak zor. Görücü usulü ise: Samimi, güvenli ve kökleri dua ile sulanan bir tanışıklık sağlar. Kalplerin yanlış kişilerin elinde yıpranmasına engel olur. Yuva arayan gençlere bir sığınak olur, bir nefes olur. Hele kız/oğlan çocukluktan beri tanınıyor ise, nimetin büyüğü… Son Söz Evlilik, bir ömrü beraber yüklenmektir. Kaderin iki insanı bir araya getirdiği yerde, ailelerin tecrübesi, gönüllerin rızası ve geleneğin hikmeti birleşirse, sevgi hem daha güçlü olur hem daha uzun ömürlü… Görücü usulü, kalbin yolculuğuna rehberlik eden bir ışık gibidir: Kaybolanı buldurur, bulanı mutlu kılar, mutluyu korur. En iyi evlilik görücü usulüdür efendim… İsbatı ise, boşanma oranının milyonda bir olmasıdır…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/gorucu-usulunun-unutulan-hikmeti-240
.YABANCI OKULLAR Cephede Değil, Sınıfta Yenildik 04 Ocak 2026, Pazar 00:25 A+ A- Osmanlı’nın yıkılışını yalnızca cephelerde aramak, hakikatin yarısını görmektir. Asıl yıkım, top sesleriyle değil; sınıf zilinin sesiyle başladı. Yabancı okullar, Osmanlı topraklarında masum birer eğitim kurumu gibi göründü; oysa gerçekte bir milletin inancına, ahlakına ve ruh köklerine yönelmiş sessiz işgal merkezleriydi. Bu okullarda verilen eğitim, bilgi öğretmekten çok kimlik bozmayı hedefliyordu. Çocuklara matematik anlatılırken, satır aralarında kendi medeniyetlerinin “geri”, Batı’nın ise “üstün” olduğu telkin ediliyordu. Din, hayatı anlamlandıran bir merkez olmaktan çıkarılıp; ilerlemenin önünde duran bir yük gibi gösteriliyordu. İman, alaya alınmadan ama sistemli biçimde önemsizleştirilerek zayıflatıldı. Yabancı okullar, Osmanlı toplumunun ahlaki dokusunu da sessizce parçaladı. Edep, hayâ, aileye bağlılık ve itaat gibi kavramlar; çağdışı etiketlerle itibarsızlaştırıldı. Genç zihinlere özgürlük adı altında sınırsızlık, bireysellik adı altında bencillik aşılandı. Böylece ne tam Batılı ne de kendi gibi olabilen, köksüz bir nesil ortaya çıktı. Bu kurumlar yalnızca bireyi değil, toplumsal düzeni de hedef aldı. Aynı evin içinde iki ayrı dünya oluştu: evde dua eden anne, okulda inancı sorgulanan çocuk. Anne-baba otoritesi zayıflatıldı, gelenekler küçümsendi, geçmişle bağlar koparıldı. Bu kopuş, milletin hafızasında onarılması zor yaralar açtı. Daha da vahimi, birçok yabancı okulun açık ya da örtülü misyonerlik faaliyeti yürütmesiydi. Eğitim, bir maske; asıl hedef ise din değiştirme, zihni yönlendirme ve sadakati başka merkezlere kaydırmaktı. Maalesef basiretsiz yöneticiler, kendi topraklarında yetişen çocukların kalbini ve aklını başkalarının müfredatına emanet etti. Bu, bir devlet için sadece ihmal değil; tarihî bir basiretsizlikti. Bir millet, çocuklarına kendi inancını ve ahlakını öğretmezse; başkaları bunu kendi çıkarına göre öğretir. Osmanlı’nın yaşadığı tam olarak buydu. Yabancı okullar, asker göndermeden, bayrak dikmeden, tek kurşun atmadan; nesilleri dönüştürdü, direnci kırdı, ruhu çözdü. Bugün geriye dönüp bakıldığında acı gerçek şudur: Osmanlı, bazı cepheleri savaşarak kaybetti; ama asıl yenilgiyi, eğitimde gösterdiği gafletle yaşadı. Ve bu gafletin bedelini, yalnız bir dönem değil; nesiller boyunca ödedi. 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı topraklarında yabancı devletler ve misyonerler tarafından açılan okul sayısı önemli ölçüde artmış ve yaklaşık 1.600 civarına ulaşmıştı... Harputta Amerikan kolejinin ne işi vardı? Değil mi?
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/yabanci-okullar-cephede-degil-sinifta-yenildik-255
.4 MİLYON EV GENCİ 11 Ocak 2026, Pazar 00:20 A+ A- Bu ülkede dört milyon genç var… Diploması olan, yıllarca sıralarda oturmuş, sabahlara kadar ders çalışmış, hayallerini “okursan kurtulursun” vaadiyle büyütmüş dört milyon genç. Ve şimdi… Evlerinde oturuyorlar. Perdelerin ardından hayata bakıyor, takvim yapraklarını sessizce çeviriyorlar. Onlara artık bir isim verildi: “Ev genci.” Oysa bu isim, yaşanan trajediyi anlatmaya yetmiyor. Bu gençler tembel değil. Bu gençler umursamaz hiç değil. Onlar sadece yanıltılmış kandırılmış bir nesil. Kendilerine söylenen her şeye inandılar: “Oku, üniversiteye gir, diploman olsun; gerisi gelir.” Geldi mi? Hayır. Gelen yalnızca sessizlik oldu. Gönderilen CV’lere cevap yok, mülakatlara çağrı yok, umutlara karşılık yok. Eğitim sistemi yıllarca gençleri hayata değil, sınavlara hazırladı. Ezberletti, sıraladı, eledi. Ama yaşamayı öğretmedi. Üretmeyi, ayakta kalmayı, değerli hissetmeyi öğretmedi. Üniversiteler, gençleri geleceğe taşımak yerine; onları diplomalı işsizliğin soğuk koridorlarına bıraktı. Daha acısı şu: Bu gençler yalnızca işsiz değil, kendilerini değersiz hissediyorlar. Evde oturdukça toplumdan kopuyor, hayattan çekiliyor, yavaş yavaş içlerine kapanıyorlar. Sabahları geç uyanan bir beden değil bu; umutsuzluktan yorulmuş bir ruh. “Ben nerede yanlış yaptım?” sorusu, her gün zihinlerini kemiriyor. Aileler de çaresiz. Evlatlarının gözlerinin içine bakamıyorlar. “Okutmakla iyi ettik mi?” diye kendi kendilerine soruyorlar. Bir anne, oğlunun sessizliğini izliyor; bir baba, kızının umutlarının nasıl söndüğüne şahit oluyor. Bu yalnızca ekonomik bir kriz değil; toplumsal bir vicdan meselesi. Dört milyon ev genci, bu ülkenin kaybolan enerjisidir. Hayal gücüdür, üretim gücüdür, yarınlarıdır. Ama sistem onları kenara itti. Gençleri suçlamak kolaydı: “Beğenmiyorlar, çalışmak istemiyorlar.” Oysa gerçek daha acı: Onlara uygun bir yol, adil bir kapı, güvenilir bir gelecek sunulmadı. Bir ülke gençlerini kaybederse, yalnız bugünü değil, geleceğini de kaybeder. Diplomalı umutsuzluk, en tehlikeli toplumsal sessizliktir. Çünkü bu sessizlik bir gün öfkeye, kopuşa, yabancılaşmaya dönüşür. Artık soruyu gençlere değil, sisteme sormanın zamanı: Bu eğitim kimin için? Bu diplomalar neye yarıyor? Bu gençler neden evlerinde çürüyor? Ve belki de en acı soru şudur: Bir ülke, kendi gençlerini bu kadar yalnız bırakmaya nasıl razı oldu? NASIL!,
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/4-milyon-ev-genci-267
.BİTMEYEN DERT BAŞIBOŞ SOKAK KÖPEKLERİ 18 Ocak 2026, Pazar 00:20 A+ A- Bir sabah uyanıyorsun, pencerenin önünden geçen yalnız bir gölge görüyor gözlerin… Bu gölge bir çocuk değil, bir köpek… Ama ne yazık ki artık bir sokak manzarası değil; sadece bir sorun olarak algılanıyor. Artık sürüyle geziyorlar… Türkiye’de sokak köpekleri problemi sadece hayvanların kaderi değil, aynı zamanda insanın kendi toplumsal yaralarıyla yüzleşememesi demek. Yaklaşık 4 milyon köpek sokağa terk edilmiş olarak yaşam mücadelesi veriyor — ama bu sayı resmi rakamların ötesinde, kontrol edilemeyen bir nüfus artışının habercisi olarak her yıl artıyor. Bu problem ne zamandır var? Bir günde ortaya çıkmadı. Ne zaman şehirler büyüdü, kırsal nüfus kentlere göç etti; ne zaman insanlar hızla modernleşme sorumluluklarını unutup “iyi niyet” adıyla kontrolsüz besleme alışkanlığına daldı, o zaman sokak köpeklerinin nüfusu da katlandı. Bu nüfus artışı sadece rakamlarda değil, insan hayatında da ciddi etkiler bırakıyor. Resmi açıklamalara göre: • Sokak hayvanlarının riskli kuduz temasları, 2018–2022 aralığında ortalama 267.000 civarındayken, 2023’te yaklaşık 438.000’e yükseldi — bu da kişilerin sağlık ve yaşam kalitesi üzerinde doğrudan bir yük oluşturuyor. • Trafik kazalarında hayvanların karıştığı olaylarda 55 ölüm ve 5.000’in üzerinde yaralanma kaydedildi. Bu veriler bir tablo çiziyor: Sokak köpekleri meselesi artık sadece hayvanların kaderi değil, toplum sağlığını etkileyen geniş bir mesele haline geldi. Ve hepimizin bildiği gibi, bu sayıların arkasında gerçek insanların gerçek kayıpları var. Bir çocuk sokağa çıkarken korkuyor, bir yaşlı kadın evine yürürken tereddüt ediyor, bir genç insan parkta yürümeye çekiniyor. Bu korkular, tek tek rakamlarla değil; toplumun içine sindiği için dile gelmeden ürkütücü bir suskunlukla dolaşıyor. En acı yanı ise bu sorunun kolayca çözülebilecek yöntemlerle yıllardır sürdürülebilir biçimde yönetilememesi: • Kısırlaştırma ve aşılama programları evet uygulandı ama popülasyonun yalnızca küçük bir kısmını kapsadı. • Mevzuatta “barınak” zorunluluğu var ama ülke genelindeki mevcut kapasite toplam 105.000 köpeği bile barındıramıyor — yani milyonların %2’den bile azına hizmet verebiliyor. • Bu durum neden çözülemiyor? Çünkü mesele yalnızca hayvan sayısı değil, sorumluluk paylaşımının net olmaması, sürdürülebilir politikaların eksikliği, toplumsal farkındalık boşlukları ve vicdani çözümlerin siyasi ve teknik meydan okumalarla yer değiştirmesi. Öncelikle herkesin kalbini yumuşatan duygularla çözülemez bu sorun. Kalbin yumuşak olması güzel; ama sistemlerin, politikaların ve örgütlü uygulamaların da güçlü olması gerekiyor. Bazen televizyonda görebildiğimiz tek şey dramatik başlıklar oluyor: “Bir saldırı daha,” “Trafik kazası,” “Vatandaş korkuyor…” Ama ekranda görmediğimiz, sayıların ardındaki sessiz yüzler var: • Her kuduz temasında elleri titreyen aileler. • Evden çıkmaya korkan çocuklar. • Geceleri sokak ışıkları altında huzursuz adımlarla yürüyen insanlar. • Ve sürekli artan popülasyon karşısında çaresizlik hissi. Bu problem bir köşe yazısı konusu olmaktan öte, toplumsal vicdan ve politika açığıdır. Sadece “çözüm önerileri” değil; insanın insanla olan ilişkisini, sorumluluğu paylaşma biçimimizi de yeniden düşünmemiz gerekiyor. Çünkü bu meselede en çok kaybeden bizleriz. Toplum olarak bir arada yaşama becerimizi, dayanışmayı, sorumluluk alma kültürünü… Ve en çok da vicdanımızı… Merhametin Ticareti Türkiye’de sokak köpekleri meselesi artık bir “hayvan sevgisi” tartışması değildir. Bu mesele, ihmalin, popülizmin, korkak siyasetin ve en acısı da merhamet istismarının konusudur. Yıllardır çözülmeyen bu problem, çözülemediği için değil; çözülmesi istenmediği için kangrene dönmüştür. Bugün sokaklarda milyonlarca başıboş köpek varsa, bu sadece devletin değil; toplumun ve bu alandan beslenen yapıların ortak sorumluluğudur. Çünkü ortada artık bir gerçek vardır: Sokak köpekleri sorunu, bazı vakıf ve dernekler için duygusal bir gelir kapısına dönüşmüştür. Her trajediden sonra aynı döngü yaşanır. Bir saldırı, bir ölüm, bir yaralanma… Ardından sosyal medya paylaşımları, ağlatan görseller, sert sloganlar: “Onlar da can!” Evet, canlar. Ama insan hayatı ne zaman bu kadar değersizleşti? Bazı dernekler ve sözde hayvan hakları oluşumları, bu sorunun çözülmesini istemez. Çünkü çözüm demek; – Bağışların azalması, – Kampanyaların bitmesi, – Sürekli kriz üzerinden kurulan görünürlüğün sona ermesi demektir. Bu yüzden bilimsel, kalıcı ve devlet denetimli çözümler her seferinde “katliam” yaftasıyla bastırılır. Kısırlaştırma yıllarca sloganlaştırılır ama sahada gerçekçi bir plan yoktur. Barınak denir ama barınakların ne hâlde olduğu konuşulmaz. Sorumluluk derneklerin değil, hep “devletin” olur; ama devlet adım atınca yine aynı çevreler karşısına dikilir. Ortada korkunç bir çelişki vardır: Sokakta açlıktan, hastalıktan, birbirini parçalayan köpekler “özgür”; Ama aynı sokakta yürüyen çocuk korku içinde. Bu mudur merhamet? Her yıl yüz binlerce insan kuduz şüphesiyle hastanelere başvuruyor. Binlerce insan yaralanıyor. Yaşlılar evlerinden çıkmaya çekiniyor. Çocuklar okula giderken tedirgin. Ama bazı çevreler için bunların hiçbirinin önemi yok. Çünkü onların gündeminde insan yok, yalnızca slogan var. Ve işin en kirli tarafı şudur: Bu mesele üzerinden duygu sömürüsüyle para toplayan, denetlenmeyen, şeffaf olmayan yapılar vardır. Bağışların nereye gittiği belli değildir. Sahiplenme yoktur, sorumluluk yoktur, sonuç yoktur. Ama dram hiç bitmez. Çünkü dram biterse rant biter. Bu yüzden sokak köpekleri sorunu, çözülmeyen bir problem değil; bilerek sürdürülen bir kaostur. Ne köpekler mutlu, ne insanlar güvende. Kazanan yalnızca bu kaostan beslenenlerdir. Bir ülkede merhamet, aklın önüne geçerse; Bir ülkede duygu, bilimin yerine konursa; Bir ülkede insan hayatı, ideolojik sloganlara feda edilirse… İşte orada ne hayvan korunur, ne insan yaşar. Gerçek hayvan sevgisi; – Kontrolsüz çoğalmayı durdurmaktır. – Bilimsel nüfus yönetimidir. – Devlet denetimidir. – Şeffaflıktır. – Ve her şeyden önce insan hayatını merkeze almaktır. Artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bu problem neden çözülmüyor değil… Kimler çözülsün istemiyor?
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/bitmeyen-dert-basibos-sokak-kopekleri-280
.ZAVALLI ANNE BABALAR… 25 Ocak 2026, Pazar 00:30 A+ A- Eskiden bir bakış yeterdi. Bir söz, yarım bir cümle… Anne babanın sesi evin içinde yankılandığında çocuk durur, düşünür, dinlerdi. Şimdi aynı evlerde sesler var ama yankı yok. Söylenen sözler duvara çarpıp geri dönüyor, kalplere dokunmadan… Günümüz anne babaları en çok da bu yüzden üzgün. Çocuklarına kızdıkları için değil, ulaşamadıkları için. Aynı sofrada oturup başka dünyalarda yaşayan evlatlarını izlemek, insanın içini acıtıyor. Ellerinde telefon, kulaklarında kulaklık, gözlerinde bambaşka hayaller… Anne konuşuyor, baba anlatıyor ama kelimeler gençlerin kalbine varmıyor. Söz geçirememenin arkasında bir otorite kaybından çok, bir bağ kopuşu gizli. Anne babalar kendilerini suçluyor. “Nerede hata yaptım?” sorusu geceleri uykularını kaçırıyor. Fazla mı serbest bıraktım, çok mu sıktım, yeterince dinlemedim mi, çok mu konuştum? Oysa çoğu anne baba elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştı. Çalıştı, çabaladı, eksiklerini evlatları yaşamasın diye kendinden verdi. Ama bugün, fedakârlıklar çoğu zaman görünmez, emekler sessiz kaldı. En acısı da şu: Anne babalar artık korkuyor. Evladına kızmaktan korkuyor, kırmaktan korkuyor, tamamen kaybetmekten korkuyor. Bir cümle kurarken bin kez düşünüyorlar. Çünkü biliyorlar ki gençler kırılgan ama bir o kadar da uzak. Kapılarını kilitlemiyorlar belki ama kalplerini kapatıyorlar. Bu çaresizlik bağırmakla değil, susmakla büyüyor. Anne mutfakta sessizce ağlıyor, baba kimse görmesin diye içine atıyor. “Biz mi eskidik, zaman mı değişti?” sorusu dillerinde ama cevabı yok. Sadece yorgunluk var… Sadece özlem. Eskisi gibi dizinin dibinde oturan, bir şey anlatmak için sabırsızlanan çocuklarına duyulan derin bir özlem. Yine de anne babalar vazgeçmiyor. Çünkü anne olmak, baba olmak vazgeçememek demek. Kapı kapansa da beklemek, söz dinlenmese de dua etmek demek. Belki bugün ulaşamıyorlar ama kalpten kurulan bağlar kolay kopmuyor. Bir gün, bir kelime, bir bakış her şeyi değiştirebilir. Anne babalar buna inanarak ayakta duruyor. Ve belki de bu çağın en sessiz kahramanları onlar… Sözleri etkisiz gibi görünen ama sevgisi hâlâ dimdik ayakta olan, çaresiz ama umutsuz olmayan anne babalar. Çünkü bilirler; evlat yolu uzun, kalp yolu sabırlıdır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/zavalli-anne-babalar-294
.BİLGİYE ERİŞİM KOLAY AMA CEHALET DİZ BOYU 01 Şubat 2026, Pazar 01:25 A+ A- Bilgi artık bir tık uzağımızda. Bir sorunun cevabı için kütüphanelere gitmeye, ansiklopedilerin sayfalarını çevirmeye gerek yok. Telefonu eline alan herkes, dünyanın en büyük bilgi denizine açılabiliyor. Ama bütün bu kolaylığa rağmen içimizi acıtan bir gerçek var: Bilgi çoğaldıkça gençlerin cehaleti de derinleşiyor gibi… Bu bir akıl meselesi değil, bir yön meselesi. Gençler zeki, hızlı, pratik. Ama dikkatleri dağınık, kalpleri yorgun. Bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça, bilgiyi arama zahmeti ortadan kalktı. Zahmet olmayınca kıymet de azaldı. Okunan şeyler sindirilmeden geçiliyor, izlenen videolar düşünülmeden unutuluyor. Bilgi dokunmuyor artık; sadece kaydırılıp geçiliyor. Eskiden öğrenmek bir yolculuktu. Merakla başlanır, sabırla devam edilirdi. Şimdi her şey anlık. Bir dakikadan uzun videolar sıkıcı, birkaç sayfalık yazılar ağır geliyor. Gençler çok şey biliyor gibi görünüyor ama az şey anlıyor. Çünkü anlamak durmayı, düşünmeyi, yalnız kalmayı ister. Oysa onların dünyası gürültülü, kalabalık ve sürekli meşgul. Asıl sorun cehalet değil belki de; yüzeysellik. Gençler bilgiyle değil, bilgi kırıntılarıyla besleniyor…. Başlıkları okuyor ama metni değil. Yorum yapıyor ama araştırmıyor. Kanaat sahibi oluyor ama emek harcamıyor…. Bilgiye ulaşmak bu kadar kolayken, bilgiyle derinleşmek bu kadar zor hiç olmamıştı. Bir de rol modeller meselesi var. Bilgili olan değil, çok konuşan; derin olan değil, çok görünen değerli sayılıyor. Gençler okumaktan çok izlemeye, düşünmekten çok tüketmeye teşvik ediliyor. Böyle bir dünyada kitap sabır ister, düşünce emek ister. Ama hızlı tüketilen içerikler, emeksiz alkışlar daha cazip geliyor. Yine de umut var. Çünkü bu gençler kötü değil, kayıp da değil. Sadece yönsüzler. Doğru bir cümle, samimi bir örnek, içten bir rehberlik kalplerine dokunabilir. Gençler öğüt değil, şahitlik istiyor. Söyleneni değil, yaşananı örnek alıyor. Bilgiyi anlatmaktan çok, bilginin insana ne kattığını göstermek gerekiyor. Bilgiye erişim kolay ama bilgelik hâlâ emek istiyor… Okumak, düşünmek, anlamak hâlâ sabır istiyor. Belki de gençlerin ihtiyacı olan şey daha fazla bilgi değil; daha az gürültü, daha çok rehberlik ve daha samimi bir yön bulma çabası. Ve belki de önce biz durup şunu sormalıyız: Onlara bilgiyi mi sunduk, yoksa bilgeliği mi? Çünkü gençler ekranda gördüklerini değil, kalpte hissettiklerini öğreniyor….
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/bilgiye-erisim-kolay-ama-cehalet-diz-boyu-307
.AYNI VAGON FARKLI DÜNYALAR… 08 Şubat 2026, Pazar 00:25 A+ A- Sabahın erken saatleri… Metro peronunda uykusunu henüz üzerinden atamamış insanlar, aynı yöne bakan ama bambaşka hayatlar taşıyan yüzler. Herkesin ortak bir telaşı var: yetişmek. Ama kimsenin ortaklaştığı bir şey daha olmalıydı; saygı. Toplu taşıma, aslında bir şehir aynasıdır. Metrolar, metrobüsler, tramvaylar… Hepsi aynı vagonun içine farklı dünyaları sığdırır. Kimi yorgun bir işçi, kimi okuluna giden bir çocuk, kimi hastaneye yetişmeye çalışan bir yaşlı. Ama bu kalabalığın içinde bazen bir ses yükselir, bir davranış taşar ve bütün o görünmez denge bozulur. Yüksek sesle yapılan telefon konuşmaları… Sanki vagon değil de özel bir oda. Kahkahalar, bağırarak anlatılan dertler, herkesin duymak zorunda bırakıldığı hayatlar. Kulaklık takmayan ama müziğini herkese dinletenler… O an sadece gürültü değil, bir başkasının huzuruna dokunan bir hoyratlık yayılır vagona. Bir de beden dili var. Çantasını koltukta gezdirenler, ayakta duranları görmezden gelenler. İtiş kakışla kapıdan ilk ben çıkayım telaşı, “pardon” demeyi unutan omuzlar. Oturması gereken bir yaşlıyı, bir hamileyi fark etmeyen gözler… Bütün bunlar küçük gibi görünür ama kalplerde büyük kırgınlıklar bırakır. Kimse kimseye bağırmıyor belki ama sessiz bir saygısızlık dolaşıyor aramızda. “Benim acelem var”, “benim keyfim var”, “benim alanım” diyerek başkalarının varlığını yok sayıyoruz. Oysa toplu taşıma, adından da anlaşılacağı gibi “toplu” bir alan. Burada bireysel konfor değil, ortak nezaket gerekir. Eskiden bir bakış yeterdi, biri yaşlıysa hemen yer verilir, biri rahatsızsa ses kısılırdı. Şimdi bakışlar kaçıyor. Kulaklıklar, ekranlar, kendi kabuğumuz… Aynı vagondayız ama birbirimize çok uzağız. Saygı, gürültünün altında eziliyor. Oysa şehir dediğimiz yer sadece beton, ray ve duraklardan ibaret değil. Şehir, insanın insana tahammül ettiği yerdir. Bir ses kısmak, bir adım geri çekilmek, bir yer vermek… Bunlar kaybettirmez, aksine insanı çoğaltır. Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey çok basit: Aynı vagondayız. Aynı sabahı yaşıyoruz. Birbirimizin yükünü ağırlaştırmak yerine, biraz hafifletmek elimizde. Toplu taşıma, bizi sadece bir yerden bir yere götürmesin; biraz da insanlığımıza yaklaştırsın.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ayni-vagon-farkli-dunyalar-320
.TRAFİK MAGANDALARI Acele Büyük, Saygı Küçük 15 Şubat 2026, Pazar 00:25 A+ A- İstanbul gibi büyük şehirlerde trafik, yalnızca araçların değil; sabrın, vicdanın ve insanlığın da sınandığı bir yolculuktur. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başlayan korna sesleri, akşamın karanlığına kadar süren bir aceleye dönüşür. Herkes bir yere yetişme telaşındadır ama kimse kimseye yetişemez aslında. Çünkü yollar doludur; en çok da öfkeyle. Kırmızı ışıklar, bazıları için sadece renkli bir süstür. Şeritler, bir düzen değil; geçilmesi gereken engellerdir. Sinyaller unutulur, aynalar görmez olur. Direksiyon başına geçildiğinde, insanlığın geride bırakıldığına şahit oluruz. Bir anlık öfke, bir ömürlük pişmanlığa dönüşebilecek kadar güçlüdür ama bunu düşünen pek azdır. Trafik magandası dediğimiz şey, aslında yalnızca hız yapan biri değildir. O, karşısındakini yok sayandır. Yaya geçidinde duran yaşlıyı görmeyendir. Çocuğun elinden tutmuş anneyi aceleye kurban edendir. Bir selektörle, bir korna ile hükmettiğini sanandır. Oysa yol, kimsenin mülkü değildir; hayatın ortak emanetidir. İstanbul’un yollarında bazen bir ambulansın çığlığı yankılanır. İçinde bir can, zamanla yarışır. Ama kimi direksiyonlar sağa yanaşmayı değil, öne geçmeyi düşünür. O an, şehir biraz daha ağırlaşır; vicdan biraz daha susar. Beton binalar bile bu hoyratlıktan utanır sanki. Trafikte kural, aslında kanun maddesi değil; insan kalabilmenin asgari şartıdır. Birine yol vermek, birkaç saniye kayıp değil; insanlığa kazançtır. Fren yapmak, zayıflık değil; olgunluktur. Beklemek, yenilgi değil; saygıdır. Ama bunlar, hız çağında unutulmuş kelimelerdir. Büyük şehirlerde en çok kaybolan şey zaman değil, merhamettir. Direksiyon başında büyüyen öfke, eve varınca susmaz; çocuklara, eşlere, hayata taşar. Trafikte hoyratlaşan insan, farkında olmadan kalbini de sertleştirir. Yollar bizi sadece bir yerden bir yere götürmez; kim olduğumuzu da açığa çıkarır. Belki de İstanbul’un trafiği, bize ayna tutuyordur. Ne kadar aceleci, ne kadar tahammülsüz, ne kadar yalnız olduğumuzu fısıldıyordur. Eğer yollar bu kadar gerginse, kalpler de yorgundur. Eğer kurallar bu kadar çiğneniyorsa, değerler de eskimiştir. Bir gün, kırmızı ışıkta duran bir arabayla başlayabilir her şey. Bir yayaya verilen sessiz bir öncelikle. Sinyal verilerek yapılan basit bir dönüşle. Şehir o gün değişmez belki ama insan değişir. Ve bazen bir insanın değişmesi, bir şehrin kaderine yeter. İstanbul’un yolları genişleyemez belki ama vicdanlarımız genişleyebilir. Çünkü bu şehir, hızdan çok merhamete; güçten çok saygıya; öfkeden çok sükûnete muhtaçtır. Yollar bizim değil, biz yolun misafiriyiz. Ve misafir, ardında kırık kalpler değil, selam bırakmalıdır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/trafik-magandalari-acele-buyuk-saygi-kucuk-334
.GÖNÜLLER NEDEN ÇİÇEK AÇMIYOR? 22 Şubat 2026, Pazar 00:25 A+ A- Günümüzün en çok sorulan ama en az durup düşünülen sorularından biri: Neden artık Mevlânâlar, Yunuslar, Hacı Bektaş Velîler yetişmiyor? Soru basit görünür; cevabı ise insanın kalbine ağır gelir. Çünkü biz, insanı büyütmeyi bıraktık. Bilgiyi çoğalttık ama hikmeti azalttık. Sesleri yükselttik ama gönülleri susturduk. Kalabalıklar içinde yalnız, ekranlar arasında kayıp bir çağ inşa ettik. Mevlânâ, çağının en gürültülü zamanında bile iç dünyasına doğru yürüyebilen bir insandı. Yunus, sözü az ama manası derin bir gönül sultanıydı... Hacı Bektaş, insanı merkeze alan bir adalet ve merhamet dili kurmuştu. Onları büyüten şey imkân değil, irfandı, mana deniziydi… Onları çağının üstüne çıkaran şey hız değil, sükûnetti. Bugün ise her şey hızlı. Düşünce bile nefes alamadan geçiyor zihnimizden. Okuyoruz ama anlamıyoruz, konuşuyoruz ama duymuyoruz, görüyoruz ama fark etmiyoruz. Kalp, aceleye dayanmaz; irfan, gürültüde yeşermez. Biz toprağı kuruttuk, sonra çiçeğin neden açmadığını sorduk. Manevi yoksunluk, sessiz bir yıkımdır. Gürültü koparmaz ama insanı içten içe eksiltir. Vicdan körelir, merhamet yorulur, edep eskir. İnsan kalitesi dediğimiz şey; diploma sayısıyla değil, gönül derinliğiyle ölçülür. Ama biz ölçüyü değiştirdik, sonra sonucu beğenmedik. Artık çocuklara “başarılı ol” diyoruz, “iyi insan ol” demeyi ihmal ederek. Kazanmaya öğretiyoruz, paylaşmayı unutturuyoruz. Hak aramayı biliyorlar ama hakka razı olmayı bilmiyorlar. Kalpler dolu ama yönsüz; zihinler keskin ama köksüz. Mevlânâlar yetişmez, eğer tahammül küçümsenirse. Yunuslar doğmaz eğer sade sözler değersiz görülürse. Hacı Bektaşlar gelmez, eğer adalet sadece slogana indirgenirse. Bu çağın en büyük fakirliği para değil, manadır. En büyük açlığı ekmek değil, merhamettir. Ve en büyük çöküşü binaların değil, insanın içinin yıkılmasıdır. İnsan içten yıkıldığında, şehir ayakta kalsa ne fayda? Belki yeni Mevlânâlar gelmeyecek. Ama her insan, kendi payına düşen kadar Mevlânâ olabilir. Bir susuşta, bir affedişte, bir anlayışta… Yunus, bir şiir değil; bir hâl meselesidir. Hacı Bektaş, bir isim değil; bir duruş meselesidir. Toprak hâlâ burada. Tohum hâlâ mümkün. Ama önce kalbi sulamak gerekiyor. Çünkü manevi yoksulluk giderilmeden insan kalitesi yükselmez. Ve belki de asıl can yakıcı soru şudur: Yeni Mevlânâlar neden yetişmiyor değil, biz neden Yunus olmayı istemiyoruz?
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/gonuller-neden-cicek-acmiyor-347
.IŞIKLAR ALTINDA KARANLIK YALNIZLIK 01 Mart 2026, Pazar 13:05 A+ A- Dışarıdan bakıldığında her şey tamam gibidir. Işıklar üzerlerindedir, alkışlar hiç susmaz, hesaplar doludur, kapılar kolay açılır. İnsan sanar ki böyle bir hayatın içinde acıya yer yoktur. Oysa tam da orada, parıltının en yoğun olduğu yerde, karanlık en sessiz hâliyle bekler. Ünlü olmak, kalabalıklar içinde görünür olmaktır ama çoğu zaman anlaşılmamaktır. Herkes yüzünü tanır, kimse kalbini bilmez. Gülüşler rol olur, mutluluk bir beklentiye dönüşür. İnsan alkışa alıştıkça, sessizlikle baş edemez hâle gelir. Işıklar sönünce geriye kalan boşluk, sıradan bir yalnızlıktan daha ağırdır. Zenginlik, hayatı kolaylaştırır ama hayatı anlamlandırmaz. Para acıyı geciktirir, yok etmez. Rahat yaşam, soruları susturur ama cevap vermez. “Ben kimim?” “Bu kadar görünürken neden bu kadar eksiğim?” soruları, en pahalı evlerin duvarlarında daha yankılı çarpar. Uyuşturucu, çoğu zaman zevk arayışı değil; kaçış kapısıdır. Yorulan zihnin, taşamayan duygunun, bastırılmış kırılganlığın sessiz çığlığıdır. Sahneye güçlü çıkan biri, kulise yorgun iner. Herkesin güçlü sandığı insan, en çok güçlü görünmek zorunda kalan kişidir. Popülerlik, insanı çoğaltmaz; çoğu zaman parçalar. Herkes senden bir şey ister: gülmeni, üretmeni, susmanı, güçlü olmanı… Ama kimse “nasılsın?” diye gerçekten sormaz. Sorulsa bile cevap vermek zordur; çünkü zayıflık, bu dünyada pahalı bir lükstür. Uyuşturucu bazen uyku olur, bazen unutma. Bazen bir anlığına durabilme isteğidir. Zamanın ve beklentilerin kamçıladığı ruh, kendine kısa bir sessizlik satın almak ister. Ama bedeli ağırdır. Çünkü o sessizlik, iyileştirmez; sadece erteleyerek büyütür yarayı. Ünlüler uyuşturucuya “daha kolay” ulaşır denir. Belki doğrudur. Ama asıl mesele ulaşmak değil, dayanamamaktır. Herkesin gözü önünde yaşamak, insanın kendi içine sığınmasını zorlaştırır. İçine kaçamayan insan, başka şeylere kaçar. Bu bir zayıflık hikâyesi değil; bir yalnızlık hikâyesidir. Güçlü görünenlerin de sarılmaya, durmaya, ağlamaya ihtiyacı vardır. Ama sistem, insanı üretirken tüketir. Alkış bittiğinde geriye kalan sesi duymak istemez. Belki de bu yüzden bazıları, her şeye sahipken kendini kaybeder. Çünkü insan, anlam olmadan yaşayamaz. Anlam yoksa konfor yetmez, ün yetmez, para yetmez. Ruh açken, bedenin doyduğu her şey eksik kalır. Uyuşturucu bir sebep değil, bir sonuçtur. Anlam yoksunluğunun, sevgi eksikliğinin, dinlenemeyen ruhun sonucu. Ve belki de asıl soru şudur: Bu insanlar neden uyuşturucuya bulaşıyor değil, biz neden insanı alkışlarken ruhunu yalnız bırakıyoruz?
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/isiklar-altinda-karanlik-yalnizlik-360
.GÜÇ GEÇİCİDİR, KÜLTÜR KALICI 08 Mart 2026, Pazar 11:10 A+ A- Dünyada “süper güç” denilen şey çoğu zaman gürültülüdür. Tanklarla, uçaklarla, manşetlerle gelir. Haritaları kalemle değil, çıkarla çizer. Bugün vardır, yarın yoktur. Ama bir de kadim devlet kültürü vardır. Sessizdir. Gürültü yapmaz ama iz bırakır. Toprak fethetmekten önce insan kazanmayı bilir. Süper Güç: Hızlı Yükselen, Çabuk Unutulan Süper güç olmak, çoğu zaman kaba kuvvetle ölçülür. Ekonomiyle, silahla, teknolojiyle… Ama gücün dili serttir. Buyurur, dayatır, korkutur. İtaat ister ama sadakat doğurmaz. Süper güçler yükselirken yıkar. Yıkarken kendini de tüketir. Çünkü adaletin olmadığı yerde, güç uzun süre ayakta kalamaz. Kadim Devlet: Zamanı Aşan Bir Ahlâk Kadim devletler acele etmez. Onlar yüzyıllarla düşünür. Bir nesli değil, nesilleri hesaba katar. Kadim devlet, gücünü sadece ordudan almaz. Gücünü; adaletten, merhametten, hukuktan, gelenekten, vicdandan alır. Bu yüzden yıkılsa bile hatırlanır. Çünkü bıraktığı iz, korku değil hürmettir. Süper Güç Korkar, Kadim Devlet Güven Verir Süper güç, kendisinden korkulmasını ister. Kadim devlet, kendisine güvenilmesini. Süper güç kontrol eder. Kadim devlet korur. Süper güç sömürür. Kadim devlet yaşatır. Birincisi menfaatle ayakta durur, ikincisi emanet bilinciyle. Silah Değil, Söz Bırakanlar Tarihte bazı devletler vardır; arkalarında sadece yıkıntılar kalır. Bazıları vardır ki; arkalarında yollar, köprüler, okullar, vakıflar, çeşmeler, adalet hikâyeleri bırakır. Süper güçler savaş kazanır. Kadim devletler insan kazanır. Bugün Güç Var, Ama Ruh Yok Bugünün dünyasında güç çok, ama hikmet az. Hız var, ama sabır yok. Bilgi var, ama bilgelik yok. İşte bu yüzden süper güçler çoğalıyor, ama kadim devletler yetişmiyor. Gerçek büyüklük, haritaları genişletmekte değil; kalpleri genişletmektedir. Gerçek güç, yenmekte değil; adaletle yönetmektedir. Süper güç olmak, zamanın rüzgârına bağlıdır. Ama kadim devlet olmak, tarihin vicdanına. Ve tarih, her zaman vicdanlı olanı hatırlar. Kadim devlet kültürü bizde var, onlarda yok. Onlar modern zamanların çapulcu moğolları… Ama hızla yok oluşa doğru sürükleniyorlar…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/guc-gecicidir-kultur-kalici-373
.PENCEREDE KALAN GÖZLER 15 Mart 2026, Pazar 00:30 A+ A- Bayram sabahı… Güneş doğuyor ama bazı evlerde aydınlık içeri girmiyor. Perdeler aralanıyor, kapı siliniyor, en güzel örtü seriliyor. Yaşlı bir anne, titreyen elleriyle baklavayı dilimliyor. “Torunlar sever.” diyor içinden. Bir baba, bastonuna yaslanıp balkona çıkıyor; sokaktan geçen her arabada bir umut, her ayak sesinde bir heyecan arıyor. Saat ilerliyor. Telefon suskun. Kapı hâlâ çalmıyor. Oysa bir zamanlar o evde bayram sabahları yerinde duramayan çocuk sesleri vardı. Yeni ayakkabılar giyilir, şekerler ceplere doldurulur, kahkahalar duvarlara çarpıp geri dönerdi. Anne mutfaktan seslenir, baba harçlıkları hazır ederdi. Ev, sadece bir mekân değil; kalplerin aynı ritimde attığı bir yuvaydı… Şimdi o çocuklar büyüdü. Başka şehirlerde, başka hayatların içinde savruldular. Bayram, onlar için çoğu zaman bir tatil takvimine dönüştü. Uçak biletleri alındı, otel rezervasyonları yapıldı, deniz kenarında kahvaltı sofraları kuruldu. Fotoğraflar paylaşıldı: “Bayram kaçamağı.” Altında gülümseyen yüzler… Ama o karelerde eksik bir şey var. O fotoğraflarda, pencereden yol gözleyen bir anne yok. Yaşlılık zor bir imtihandır. Ama en zoru beklemektir. Çocuklarını dokuz ay karnında, bir ömür kalbinde taşıyan bir annenin bayram sabahı tek dileği vardır: “Kapı çalsın.” Bir babanın en büyük zenginliği, evladının eşiği aşarken “Baba!” diye sarılmasıdır. Onlar hediyeye, pahalı sofralara değil; bir çift elin ellerini tutmasına, bir başın omuzlarına yaslanmasına muhtaçtır. Bayramın anlamı yavaş yavaş siliniyor. Şekerlerin tadı aynı, takvim aynı; ama ruh başka. Çünkü bayram, bir araya gelmekti. Küslükleri bitirmekti. Büyüklerin elini öpmek, küçüklerin başını okşamaktı. Şimdi çoğu evde bayram, kısa bir telefon konuşmasına sığdırılıyor: “Anne, bayramın mübarek olsun. Bu sene gelemiyoruz.” O cümlenin ardından gelen sessizliği kimse duymuyor. O sessizlikte bir annenin yutkunduğu, bir babanın gözlerini kaçırdığı bilinmiyor. “Canları sağ olsun.” diyorlar. “Yeter ki mutlu olsunlar.” İşte anne baba yüreği böyle bir şey… Kırılır ama beddua etmez. Bekler ama vazgeçmez. Belki kimse kötü değil. Hayat hızlı, yollar uzun, sorumluluklar ağır. Ama bazen insanın içini acıtan soru şu oluyor: Deniz kenarında geçirilen birkaç gün mü daha kıymetli, yoksa yıllarca seni beklemiş bir kalbin duası mı? Bir gün roller değişecek. Bugün “gelemiyoruz” diyenler, yarın kapıya bakacak. O zaman anlaşılacak ki bayram; tatil değil, vuslattır. Bayram; takvimdeki kırmızı gün değil, anne babanın gözündeki ışıltıdır. Ve o ışık söndüğünde, en güzel tatiller bile insanın içindeki boşluğu doldurmaya yetmez. Bayram belki hâlâ geliyor. Ama asıl mesele, bizim gidip gitmediğimiz. Çünkü bazen bir yolculuk, bir ömrün en büyük vefası olur. Anne baba duası gibi bir hazineyi ancak mezarları başında gözyaşı dökenler bilir…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/pencerede-kalan-gozler-387
.UNUTULAN KELİMELER, UNUTULAN MEDENİYET 22 Mart 2026, Pazar 12:37 A+ A- Bir milletin dili, sadece konuşma aracı değildir; hatırasıdır, vicdanıdır, ruhunun aynasıdır. Dil; dedenin torununa bıraktığı görünmez mirastır. Bir kelime bazen bir medeniyet taşır omuzlarında. Bazen bir dua, bazen bir ninni, bazen de bir mezar taşıdır. Alfabenin değişmesiyle birlikte yaşanan kırılma, yalnızca harflerin değişimi değildi. Bir gecede kütüphaneler sustu. Dedelerimizin yazdığını torunlar okuyamaz oldu. Sandıklarda saklanan mektuplar, hatıra defterleri, vakfiyeler, mezar taşları bir anda yabancılaştı. Sanki geçmişle araya görünmez bir duvar örüldü. O duvarın arkasında ise koskoca bir birikim, sessizce beklemeye bırakıldı. Sonra dilde sadeleşme adına başlayan süreç… Elbette her dil değişir, dönüşür. Fakat bazen “arılaştırma” hevesi, kelimeleri değil kökleri keser. Asırlardır kullanılagelen, şiirlerimize, dualarımıza, atasözlerimize sinmiş Arapça ve Farsça kelimeler birer birer çıkarılırken; sadece kelimeler gitmedi, onların taşıdığı anlam derinliği de gitti. Bir kelimeyi atmak kolaydır; fakat o kelimenin çağrıştırdığı kültürü, edebiyatı, tasavvufu, hukuku, ruhu ne yapacağız? “Kalp” yerine başka bir kelime koyabilirsiniz; ama o kelimenin yüzyıllar boyunca şiirde, ilahide, duada kazandığı manevî yükü nasıl taşıyacaksınız? “Hikmet”, “irfan”, “edep”, “merhamet” gibi kelimeler sadece sözlük maddesi değildir; bir hayat anlayışının özüdür. Kelime daraldıkça düşünce daralır. Düşünce daraldıkça ufuk küçülür. Dil kuşa döndü diyenlerin acısı biraz da buradan gelir. Cümleler kısaldı, kelimeler hafifledi, ifade derinliği azaldı. Eskinin metinlerini anlamak zorlaştıkça genç kuşak, kendi medeniyet metinlerine yabancılaştı. Kendi klasiklerini okuyamayan bir nesil, başkasının kültürüne daha kolay teslim olur. Çünkü insan, boş bırakılan yeri mutlaka doldurur. Kültür erozyonu sessiz olur. Gürültü çıkarmaz. Önce kelimeler eksilir, sonra kavramlar. Kavramlar gidince değerler bulanıklaşır. Değerler zayıflayınca kimlik yorulur. Ortaya ise bilgili ama köksüz, teknolojiyi bilen ama geçmişini tanımayan, hızlı tüketen ama derin düşünemeyen bir nesil çıkma tehlikesi doğar. Bu bir suçlama değil, bir sızıdır. Çünkü her nesil kendi imkânları ve şartları içinde yetişir. Fakat geçmişle bağ koparsa, gelecek de sağlam kurulmaz. Ağaç kökü kadar göğe uzanır. Kökü budanan bir ağacın dalları bir süre yeşil görünse de, rüzgâr sert estiğinde dayanamaz. Belki mesele geçmişe dönmek değil; geçmişle barışmaktır. Alfabe değişmiş olabilir; ama eski yazıyı öğrenmek hâlâ mümkündür. Bazı kelimeler unutulmuş olabilir; ama onları yeniden diriltmek elimizdedir. Dilimizi zenginliğiyle kabul etmek, tarihî katmanlarıyla sahiplenmek, bizi küçültmez; aksine derinleştirir. Çünkü dil fakirleşirse düşünce fakirleşir. Düşünce fakirleşirse ruh yorulur. Oysa bu milletin hafızası güçlüdür. Yeter ki kendi kelimelerine küsmek yerine, onları anlamaya çalışsın. Bir kelimeyi kurtarmak, bazen bir medeniyeti hatırlamaktır. ….Ve hatırlamak, yeniden ayağa kalkmanın ilk adımıdır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/unutulan-kelimeler-unutulan-medeniyet-399
.SELAMSIZ SABAHSIZ YÖNETİCİLER… 29 Mart 2026, Pazar 13:02 A+ A- Bazı kapılar vardır, içeri girildiğinde insanın içi daralır. Ne bir “merhaba” karşılar seni, ne bir tebessüm… Sadece soğuk bakışlar, duvar gibi yüzler ve sessizlik. Bu işyerlerinde yöneticiler vardır; adları var ama insan halleri yoktur. Personeline selam vermeyi küçüklük sayar, hal hatır sormayı zaman kaybı görürler. Ama iş verimine gelince, beklentileri dağ gibidir. Kibir, makamla büyüyen bir hastalıktır. O koltuğa oturunca insan olmayı unutanlar, yüksek sesle konuşmayı liderlik, mesafeyi otorite sanırlar. Oysa kibir, saygı üretmez; sadece korku doğurur. Korkuyla çalışan insan verimli değil, yorgun olur. Yüzler vardır, insana umut verir. Bir de yüzler vardır, insanın içindeki hevesi söndürür. Mahkeme duvarı gibi suratı olan yöneticiler, farkında olmadan işyerine soğukluk salar. Çalışanlar fikir söylemekten çekinir, hata yapmaktan korkar, en kötüsü de önemsenmediğini hisseder. Ve önemsenmeyen insan, ruhen işten ayrılır. İlgi Lüks Değil, İhtiyaçtır İnsan makine değildir. Bir “Nasılsın?” Bir “Emeğine sağlık” Bir “Kolay gelsin” Bunlar maaş değildir, ama maaştan daha değerlidir bazen. İlgisizlik, insanı yavaş yavaş tüketir. Sessizce. Verim Sayılarla Değil, Gönülle Artar Yüksek verim, yüksek sesle istenmez. Verim; anlaşılan, değer verilen, güvenilen insanla artar. Çalışan kendini ait hissederse, sorumluluk alır. Sorumluluk alan insan da işini sahiplenir. Asıl Güç Nerede? Gerçek lider, önce insan olmayı bilir. Selam vermekten utanmaz, dinlemekten korkmaz, hata karşısında bağırmaz.Çünkü bilir ki; makam geçicidir, insanlık kalıcıdır. Personeline selam vermeyen yöneticiler, belki iş yürütür; ama insan yetiştiremez. Oysa kurumları ayakta tutan şey, soğuk duvarlar değil; ısınan kalplerdir. Ve unutulmamalı: İnsanını kaybeden, eninde sonunda işini de kaybeder. İdeal yöneticiye örnek var mı? Var… Bir dönem uhdesinde çalışmaktan şeref duyduğumuz Enver Ören ağabeyimiz… Hâzâ insandı… Kalbe endeksli yönetim tarzı vardı ve çoook sevilirdi… Bulunduğu meclislere müsbet bir enerji yayar, kalpleri sürur ile doldururdu.. İnsan-ı kâmil olmak kolay değil…. İnsan çok özlüyor azizim…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/selamsiz-sabahsiz-yoneticiler-411
.LİSAN-I HÂL, LİSAN-I KÂLDEN ENTAKTIR.” 05 Nisan 2026, Pazar 12:02 A+ A- Gerçek şu ki… Yani insanın hâli, sözünden daha yüksek sesle konuşur. Çocuklar kulaklarıyla değil, gözleriyle büyürler. Gençler nasihat dinlemez aslında; hayatı seyrederler. Bir baba dürüstlükten bahsedip en küçük menfaatte doğruluktan sapıyorsa, çocuğunun zihninde söz değil, o küçük kayma yer eder. Bir öğretmen kitap sevgisini anlatıp eline hiç kitap almıyorsa, öğrencinin hafızasında kalan cümleler değil, o boş masadır. Bir büyük sabrı öğütleyip öfkesine yeniliyorsa, genç sabrın tanımını değil, bağırışın tonunu öğrenir. İşte dram burada başlar. Büyükler konuşur, çocuklar bakar. Büyükler öğüt verir, gençler ölçer. Aradaki mesafe açıldıkça güven incelir. Çünkü insan, özellikle genç insan, tutarsızlığı hemen hisseder. Söylenenle yapılan arasındaki çatlak büyüdükçe saygı sessizce çekilir. O zaman evlerde nasihat çok, tesir az olur. Oysa gençlik örnek ister. Canlı, somut, yürüyen bir örnek. “Çalışkan ol” demek kolaydır; gece ışığı sönmeyen bir emeği göstermek zordur. “Ahlâklı ol” demek kolaydır; haksızlık karşısında bedel ödemeyi göze almak zordur. “Mütevazı ol” demek kolaydır; makamı varken sade kalabilmek zordur. Bugün birçok gencin içindeki kırgınlık biraz da buradan gelir. Büyük idealler anlatılır ama küçük hesaplar yapılır. Fedakârlık övülür ama konfor terk edilmez. Samimiyet konuşulur ama gösteriş sevilir. Genç zihin bu çelişkiyi görür ve ya susar ya uzaklaşır. Uzaklaşırken de sadece kişiden değil, değerden de uzaklaşır. Bir çocuğun gözünde baba kahramandır. Bir öğrencinin gözünde öğretmen pusuladır. Bir gencin gözünde büyükler istikamettir. Eğer pusula şaşarsa, gemi yönünü kaybeder. Eğer kahraman düşerse, güven sarsılır. İşte o zaman kelimeler ne kadar süslü olursa olsun, içi boş bir yankı gibi kalır. Asıl acı olan şudur: Büyükler çoğu zaman bunun farkında değildir. “Ben söyledim ya” derler. Oysa çocuk, “gösterdin mi?” diye sorar içinden. Çünkü lisan-ı hâl, yani yaşanan hayat, en yüksek sestir. Samimiyet bağırmaz ama hissedilir. Çelişki saklanmaz ama sezilir. Belki de yeniden başlamanın yolu buradan geçer. Daha az konuşup daha çok yaşamak… Daha az öğüt verip daha çok örnek olmak… Çocuğumuza bırakacağımız en büyük miras; banka hesabı değil, tutarlı bir hayattır. Gençlere vereceğimiz en güçlü mesaj; kürsüden değil, karakterden yükselendir. Unutmamalıyız ki bir nesil, büyüklerinin gölgesinde büyür. O gölge serinse huzur verir, karanlıksa ürkütür. Biz nasıl bir gölge bırakıyoruz? Çünkü söz uçar denir; ama hâl kalır. …Ve çocuklar, en çok kalan şeyi miras alır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/lisan-i-hal-lisan-i-kalden-entaktir-425
YÜKSELEN BETON, ALÇALAN İNSANLIK KOMŞUNUZU TANIYOR MUSUNUZ? 12 Nisan 2026, Pazar 10:52 A+ A- Büyük şehirler… Işıkları hiç sönmeyen, yolları hiç boşalmayan, kalabalığı hiç eksilmeyen şehirler… Ama garip bir şekilde en çok yalnızlığın yaşandığı yerler de yine buralar. Aynı apartmanda yıllarca oturup birbirinin adını bilmeyen insanlar var. Asansörde göz göze gelmemek için telefonuna bakanlar, kapı önünde karşılaşınca başını çevirenler, “selam” vermeyi yük gibi görenler… Oysa bir zamanlar komşuluk, akrabalık kadar yakındı. Anahtarlar birbirine emanet edilir, bir tabak yemek kapıdan girer kapıdan çıkardı. Şimdi ise kapılar çelik, kilitler sağlam, ama kalpler kilitsiz değil. Bir apartmanda onlarca daire… Her birinde ayrı bir hayat, ayrı bir telaş, ayrı bir yorgunluk. Ama kimse kimsenin yorgunluğunu bilmiyor. Üst katta hasta bir yaşlı var belki; alt katta işsiz bir baba, elektrik faturasını nasıl ödeyeceğini düşünen. Yan dairede ağlayan bir kadın, karşı dairede sessizce borçlarını hesaplayan bir genç. Duvarlar ince, sesler duyuluyor; ama kimse duymamayı tercih ediyor. En acısı da şu: Aynı merdivenleri paylaşıp aynı havayı soluyan insanlar, birbirine yabancı. Bir yangın çıksa panik oluruz belki; ama kalplerdeki yangını kimse fark etmiyor. Oysa yardımlaşma bir şehrin ruhudur. Ruh gidince geriye sadece beton kalıyor. Komşusu açken tok yatan insanın dramı aslında onun da yoksulluğudur. Cebinde para olabilir, evi sıcak olabilir; ama kalbi üşüyordur. Çünkü insanı insan yapan şey, başkasının derdiyle dertlenebilmesidir. Bunu kaybettiğimiz gün, sadece komşuluğu değil, insanlığımızın bir parçasını da kaybettik. Büyük şehirler bize hız verdi, konfor verdi, imkân verdi. Ama biz bu imkânların arasında birbirimizi kaybettik. Çocuklarımız aynı apartmanda büyüyor ama birlikte oynamıyor. Anneler birbirine gitmiyor. Babalar kapı önünde iki kelam etmiyor. Bayramlar bile apartman boşluğunda yankılanmadan geçip gidiyor. Oysa bir kapıyı çalmak bu kadar zor olmamalı. Bir “İhtiyacınız var mı?” demek bu kadar ağır gelmemeli. Bir tabak çorba, bir bardak çay, bir selam… Belki de bir insanın hayata tutunmasına yetecek. Şehirler büyüdükçe kalpler küçülmemeli. Beton yükseldikçe merhamet alçalmamalı. Aynı apartmanda yabancı gibi yaşamak kader değil; tercih. Ve her tercih, bir gün bizi de yalnız bırakacak. Belki de yeniden başlamanın vakti gelmiştir. Asansörde başımızı kaldırıp gülümsemekle. Kapı komşusunun adını öğrenmekle. Çocuklara “komşu” kelimesinin anlamını yeniden öğretmekle. Çünkü bir şehir, ışıklarıyla değil; içindeki insanların birbirine verdiği selamla aydınlanır. Ve o selam eksikse, en parlak şehir bile karanlıktır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/yukselen-beton-alcalan-insanlik-komsunuzu-taniyor-musunuz-437
.GERİ DÖNMEYEN HİKÂYELER 19 Nisan 2026, Pazar 00:30 A+ A- Bazı ayrılıklar vardır ki gürültülü olmaz. Büyük tartışmalar, sert sözler, kapıları çarpıp gitmeler yaşanmaz. Sadece bir gün fark edersiniz: Bir kalpte artık size ayrılan yer kapanmıştır. Sanki yıllarca açık duran bir kapı sessizce kilitlenmiş, anahtarı da çok uzaklara atılmıştır. İşte insanın içini en çok sızlatan şey de budur; bir kalpten tamamen silinmiş olmanın sessizliği. Bir zamanlar o kalpte sizin adınız vardı. Bir mesajınız beklenirdi, sesiniz duyulunca yüzler aydınlanırdı. Küçük bir hatıranız bile kıymetliydi. Ama zaman bazen en güçlü duyguları bile yavaş yavaş törpüler. Bir gün bakarsınız ki eskiden sıcak olan o kalp artık size karşı soğuk bir odadan ibaret kalmış. İçinde dolaşamazsınız, kapısını çalamazsınız. Çünkü sevgi çekilip gitmiştir. İnsan böyle zamanlarda önce inanmak istemez. “Belki geçici bir kırgınlıktır, belki yeniden düzelir” diye düşünür. Hatıraları tekrar tekrar gözden geçirir, birlikte gülünmüş anları hatırlar. Kalp, kaybettiğini kabullenmek istemez. Çünkü sevgi alışkanlık gibidir; insan birine alışınca onsuz bir hayat düşünmek zor gelir. Fakat bazı ilişkiler gerçekten biter. Sadece sözde değil, kalpte biter. Birinin sizi artık sevmediğini anlamak, insanın içindeki en derin boşluklardan birini oluşturur. O boşlukta insan kendini sorgular: “Nerede eksik kaldım? Ne yanlış yaptım?” Oysa bazen hiçbir yanlış yoktur. Bazen iki insanın yolları sadece ayrılır. Duygular değişir, kalpler başka yönlere bakmaya başlar. İşte tam bu noktada insanın önünde iki yol vardır. Ya geçmişin gölgesinde kalıp kendini yavaş yavaş tüketmek ya da gerçeği kabul ederek hayatına devam etmek. Kabul etmek kolay değildir. Çünkü kabul etmek, sevginin gerçekten bittiğini itiraf etmektir. Ama insanın yarasını iyileştiren en güçlü ilaç da tam olarak budur: Kabullenmek. Kabullenmek, unutmak demek değildir. Yaşananları inkâr etmek de değildir. Kabullenmek, “Bu hikâye burada bitti” diyebilme olgunluğudur. Hatıraların değerini inkâr etmeden ama onların içinde hapsolmadan yoluna devam edebilme cesaretidir. İnsan bunu başardığında kalbindeki sıkıntı yavaş yavaş hafifler. Çünkü kalp, gerçeklerle barışınca iyileşmeye başlar. Zaman geçtikçe insan şunu fark eder: Bir kalpten silinmiş olmak dünyanın sonu değildir. Belki bir hikâye bitmiştir ama hayatın kitabı hâlâ devam ediyordur. Yeni sayfalar, yeni insanlar, yeni umutlar vardır. İnsan kendini yeniden tanır, yeniden ayağa kalkar. Belki bir gün geçmişe dönüp baktığınızda o hüzün dolu günleri hatırlarsınız. Ama artık o hatıra kalbinizi yakmaz; sadece size hayatın öğrettiği bir ders gibi görünür. O zaman anlarsınız ki bazen kaybetmek de bir kazançtır. Çünkü insan bazı kapılar kapandığında, aslında kendine açılan başka yolları fark eder. Ve en sonunda kalbiniz sessizce şunu söyler: Bazı sevgiler geri dönmez. Ama insan, kabullenmeyi öğrendiğinde yeniden sevecek kadar güçlü kalır. Tıpkı navigasyon gibi. Rotadan çıkınca hemen yeni bir rota çiziverir… Artık eski rotaların hükmü bitmiştir… Geçmişte yaşayanlar kederden, gelecekte yaşayanlar kaygıdan kurtulamaz demişlerdir… Yaşadığınız ânı kalp huzuru ile geçirmenin sırrı işte bu…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/geri-donmeyen-hikayeler-448
.KALABALIKLAR İÇİNDE KAYBOLAN ŞEY: VEFA 26 Nisan 2026, Pazar 11:29 A+ A- Zaman değiştikçe insanların halleri de değişiyor. Eskiden kapılar daha çok çalınır, gönüller daha çok yoklanırdı. Birinin aklına bir dostu düşse hemen eline telefon değil, yüreğine bir merak düşerdi. “Acaba nasıldır?” diye soran kalpler vardı. Şimdi ise çoğu insan kendi telaşının, kendi derdinin içinde yürüyüp gidiyor. Aynı şehirde yaşayanlar birbirine aylarca, bazen yıllarca ses vermeden yaşayabiliyor. Ahir zamanın en sessiz hüzünlerinden biri de belki budur: İnsanların birbirini unutmaya başlaması. Oysa insan, insana iyi gelen bir varlıktır. Bir hâl hatırı sormak, bir kapıyı çalmak, bir dostu hatırlamak… Bunlar küçük gibi görünen ama kalpleri aydınlatan büyük güzelliklerdir. Vefa işte tam da burada başlar. Vefa; hatırlamaktır. Bir dostu, bir akrabayı, bir eski hatırayı kalbinin bir köşesinde canlı tutabilmektir. İnsanların çoğu yoğunluk bahanesiyle uzaklaşırken, birinin “Ben seni unutmadım” diyebilmesidir. Vefalı insan sayısı azdır ama onların kalbi geniştir. Çünkü vefa, kalbi dar olanın taşıyabileceği bir yük değildir. Vefalı insan geçmişini inkâr etmez, dostlarını kolayca silmez, zor zamanlarda yanında olanları unutmaz. Arayıp sormak için bir sebep aramaz; çünkü onun için hatırlamak zaten başlı başına bir sebeptir. Bir dostun ansızın gelen telefonu, uzun zaman sonra sorulan bir “Nasılsın?” sorusu bazen insanın içindeki bütün yorgunluğu alır. İnsan o zaman anlar ki dünyada hâlâ hatırlayan kalpler vardır. Ve işte o küçük hatırlayış, belki de günlerce süren bir yalnızlığı dağıtır. Bugün insanlar çok konuşuyor ama az hatırlıyor. Çok kalabalıklar içinde yaşıyoruz ama kalpler bazen birbirinden çok uzak. Oysa vefa, mesafeleri küçülten bir köprüdür. Bir selam, bir dua, bir küçük mesaj bile bazen yılların mesafesini kısaltabilir. Vefalı olmak aslında büyük bir iyiliktir. Başkasına yapılan bir iyilik gibi görünse de en çok insanın kendi kalbini güzelleştirir. Çünkü vefa, kalbi diri tutar. İnsan hatırladıkça insan kalır. Belki bu çağın en güzel direnişi de budur: Unutmamak. Dostları, akrabaları, eski hatıraları ve güzel günleri unutmamak. İnsanların birbirini kolayca sildiği bir zamanda hatırlayanlardan olmak. Çünkü vefa, kalplerin karanlık zamanlarında yanan küçük ama çok kıymetli bir ışıktır. Ve o ışık sönmediği sürece, insanlık da tamamen kaybolmayacaktır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kalabaliklar-icinde-kaybolan-sey-vefa-462
.MEHTERİN SESİ: BİR MİLLETİN HAFIZASI MEHTERİN SIRRI NEDİR? 03 Mayıs 2026, Pazar 11:17 A+ A- Mehter marşı… Sadece bir müzik değildir o. Davulun tok sesiyle, zurnanın yırtıcı nağmesiyle yükselen bir tarih çağrısıdır. Adımların ritme vurduğu, kalplerin aynı anda çarptığı bir diriliş hatırlatmasıdır. Çünkü mehter, bir milletin yürüyüşüdür; hem toprağa basan ayakların hem de göğe yönelen duaların sesidir. Bir Türk ve Müslüman, mehteri duyduğunda neden heyecanlanır? Çünkü o ses, yalnızca kulağa değil, hafızaya hitap eder. Asırlardır nesilden nesile aktarılan bir ruh vardır o nağmelerde. Sadece savaş meydanlarının değil, aynı zamanda bir inancın, bir davanın, bir varoluş iddiasının yankısıdır. Mehter çaldığında insan, kendini bir ordunun içinde hisseder; yalnız olmadığını, bir tarihin devamı olduğunu anlar. O yüzden kalp hızlanır, gözler dolu dolu olur, insanın içinden bir “biz” duygusu yükselir. Mehter ile cihat arasındaki bağ da burada gizlidir. Cihat, yalnızca kılıç kuşanmak değildir; hak için, adalet için, insanlık için verilen her türlü gayrettir. Mehter ise bu gayretin sesidir. Asker yürürken sadece bedeniyle değil, inancıyla yürüsün diye çalar. Yorgun düşen omuzları dikleştiren, korkuya karşı cesaret aşılayan bir nefes olur. Mehterin ritmi, askere şunu fısıldar: “Yalnız değilsin, arkanda bir millet, üstünde bir kader var. Yürü Mevlam seninle!” Lakin her ses, her gönülde aynı yankıyı bulmaz. Mehtere “alerji duyanlar” meselesi de buradan doğar. Çünkü mehter, kimliktir. Kökü olanı köküne çağırır; kökünden kopanı ise rahatsız eder. Tarihiyle barışık olan için mehter bir gurur vesilesidir. Ama geçmişini yük gören, aidiyet duygusunu yitirmiş ya da bu milletin hafızasıyla mesafeli olan için o ses gürültüden ibaret kalır. Zira insan, kendine ait olanı sever; yabancılaştığına ise kulaklarını kapatır. İrfan ehlinin nazarında mehter, sadece bir askeri bando değildir. O, bir medeniyetin ritmidir. İçinde disiplin vardır, vakar vardır, nizam vardır. Her vuruş ölçülüdür, her ses yerli yerindedir. Bu yönüyle mehter, bize sadece geçmişi hatırlatmaz; aynı zamanda nasıl bir düzen, nasıl bir duruş sahibi olmamız gerektiğini de öğretir. Bugün mehter dinlerken coşan yürekler, aslında kendi özünü arayan yüreklerdir. Çünkü insan, ne kadar modernleşirse modernleşsin, köklerinden tamamen kopamaz. Bir davul sesi, bir zurna nağmesi… Ve bir anda asırlar aşılır. İşte mehter budur: zamanı delen, kalbi dirilten, insana kim olduğunu hatırlatan bir sestir. Fıkıhta üç yerde çalgıya cevaz var. Harpte mehter Ramazanda davul Düğünde def… Ve belki de en çok bu yüzden… Mehter başladığında, sadece kulaklar değil, kalpler ayağa kalkar.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/mehterin-sesi-bir-milletin-hafizasi-mehterin-sirri-nedir-473
.ANNE GİDİNCE… 10 Mayıs 2026, Pazar 11:48 A+ A- Parkta dinlenmek için oturmuştum… Birisi bir kitap unutmuş… Kitaptan daha önemlisi ise, içindeki buruşuk notlar… Annesine yazmış anlaşılan… Buraya yazıp, okuyanlara aktarayım istedim… Hepimiz için ders olsun… ……… Anne gidince… Ev aynı ev kalır ama yuva olmaktan çıkar. Duvarlar yerinde durur, eşyalar olduğu gibi kalır; ama bir ses eksilir, bir nefes çekilir aradan. O sessizlik, en çok da insanın içine çöker. Anne gidince… Kapı hâlâ açılır ama “Hoş geldin yavrum” diyen olmaz. Sofra kurulur belki ama o eski tat, o şefkat kokusu bulunmaz. En sevdiğin yemek bile eksik gelir; çünkü aslında yemek değilmiş seni doyuran… Annenin kalbiymiş. Ben kıymetini bilemedim… O her aradığında “Sonra konuşuruz” dedim. O bir şey anlatmak istediğinde “Şimdi işim var” diye geçiştirdim. Meğer en önemli işim, onun sesini dinlemekmiş… anlayamadım. Anne gidince… İnsan birden büyür. İstemeden, hazır olmadan… Sığınacak bir gölge kalmaz. Yorulunca başını koyacak bir diz… kırılınca içine akacak bir merhamet kalmaz. Şimdi anlıyorum… Dünyada kimse seni karşılıksız sevmezmiş anne gibi. Kimse sen ağlamadan gözlerinin dolduğunu fark etmezmiş. Kimse sen söylemeden derdini anlamazmış. Anne gidince… Telefon rehberinde bir isim durur ama arayamazsın. Bir fotoğrafa bakarsın… gülüşün donup kalır. İçinden “Anne…” diye seslenirsin, cevap gelmez. En çok da bu koyar insana… Cevapsız kalan o tek kelime. Keşke… Bir gün daha oturabilseydim yanında. Elini biraz daha tutabilseydim. Sana “Seni seviyorum anne” demeyi bu kadar geciktirmeseydim… Şimdi içimde büyüyen şey sadece özlem değil, bir de ağır bir pişmanlık… Geç kalmışlığın, telafisi olmayan o sızısı… Anne gidince… İnsan anlar: Cennet neden annelerin ayakları altındaymış… Ama işte… Bazen insan en büyük hakikati, en büyük kaybından sonra öğrenirmiş. Anne gidince… Geriye bir dua kalır, bir de hiç dinmeyen bir hasret… Ve dilimde hep aynı cümle: “Anne… ne olur bir kez daha ses versen…”
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/anne-gidince-487
.İNSANIN HUYU DEĞİŞİR Mİ? 17 Mayıs 2026, Pazar 10:36 A+ A- İnsan bazen kendi kendine şu soruyu sorar: “Acaba insanın huyu gerçekten değişir mi?” Kimi insanlar, “İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur” der. Sanki kalpler taş gibi değişmez, huylar kaza/kader gibi sabitmiş gibi düşünülür. Oysa İslamiyet insana çok daha umut veren bir hakikati öğretir: İnsan değişebilir. Hem de güzel yönde değişebilir. Çünkü insanın kalbi de ruhu da terbiye edilmeye açık bir emanettir. İslam’ın ilk yıllarına bakıldığında bunun en güzel örnekleri görülür. Cahiliye devrinde sert, öfkeli, hatta zalim sayılan insanlar; imanla, ilimle ve güzel bir çevreyle bambaşka bir ahlâka kavuşmuşlardır. Dün merhametsiz olan kalpler, bugün yetimlerin başını okşayan eller olmuştur. Dün kılıç kaldıran insanlar, bugün gözyaşıyla dua eden gönüllere dönüşmüştür. İşte sahabe nesli bunun en parlak şahididir. Onlar doğuştan melek değildi; fakat iman, eğitim ve güzel bir rehberle ahlakın en güzel örneği oldular. Demek ki insanın kalbi bir toprak gibidir. Nasıl ki bir tarlaya ne ekilirse o büyür; insanın kalbine de ne verilirse o yeşerir. Sevgi verilirse sevgi çoğalır. Merhamet öğretilirse merhamet kök salar. Güzel sözler duyulursa dil de güzelleşir. Bu değişimde en büyük paylardan biri eğitimdir. İyi bir öğretmen sadece bilgi vermez; aynı zamanda bir kalbin yönünü de değiştirir. Bir çocuğa sabrı, dürüstlüğü ve iyiliği öğreten bir öğretmen, aslında geleceğin ahlâkını inşa eder. Belki bir cümle, belki bir örnek davranış; bir insanın bütün hayatını değiştirebilir. Aile de insanın ilk mektebidir. Çocuk önce anne babanın sözlerini değil, davranışlarını öğrenir. Evde saygı varsa çocuk saygılı olur, merhamet varsa merhameti öğrenir. Bir anne babanın kalpten söylediği “iyilik yap” sözü, bir çocuğun ömrüne yön verebilir. İnsanı değiştiren bir başka güç de çevredir. İyi insanlar insanı güzelleştirir. Dürüst insanların yanında duran bir insan, zamanla doğruluğa alışır. Çünkü insan kalbi, bulunduğu ortamın kokusunu alır. Gül bahçesinde duran gül kokar, dumanlı yerde duran ise dumana bulanır. Günümüzde medya ve toplum da insanın ahlakını etkileyen güçlü araçlardır. İnsan neyi çok görürse, neyi çok duyarsa zamanla ona alışır. Bu yüzden iyiliği anlatan sözler, güzel örnekler, merhameti ve yardımı hatırlatan hikâyeler toplumun kalbini yumuşatır. Fakat bütün bunların temelinde bir şey vardır: İnsanın niyeti ve gayreti. İnsan gerçekten değişmek isterse Allahü teala ona yollar açar. Bir adım atan kulun önüne nice kapılar açılır. Küçük bir iyilik bile kalpte büyük bir dönüşüm başlatabilir. Bir gün öfkesini tutabilen bir insan, ertesi gün sabrı öğrenir. Bir gün bir yetime yardım eden bir kalp, ertesi gün merhameti daha çok hisseder. İyilik yaptıkça insanın içi aydınlanır; kalp güzelleştikçe huy da güzelleşir. Bu yüzden hiçbir insan için “O artık değişmez” demek doğru değildir. Kalpler Allah’ın elindedir ve insanın içinde her zaman iyiliğe dönebilecek bir kapı vardır. Belki de insanın en büyük umudu budur: Hiçbir kalp tamamen karanlık değildir. Bir iyilik, bir dua, bir güzel söz… Bazen bir insanın bütün hayatını değiştirmeye yeter. Tarih yüzerce örnekle doludur… Değişebilir miyiz? Evet.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/insanin-huyu-degisir-mi-499
.SESSİZLEŞEN REHBER 24 Mayıs 2026, Pazar 11:35 A+ A- İnsan gençken dünyanın kalabalığına aldanıyor. Sanki herkes hep yanımızda kalacak, her sohbet yarım kaldığı yerden devam edecek, her kapı çalındığında eski bir dostun sesi duyulacak sanıyoruz. Oysa yıllar ağır ağır geçtikçe, hayatın en sessiz öğretmeni olan ayrılık kendini göstermeye başlıyor. Otuz, kırk yıllık dostluklar vardı… Birlikte genç olduğumuz, aynı hayallere güldüğümüz, aynı dertlere omuz verdiğimiz insanlar… Bir çay masasında saatlerce konuştuğumuz, bazen hiçbir şey konuşmadan da anlaşabildiğimiz dostlar. Sonra bir gün bir haber geliyor. Bir telefon… Bir mesaj… Ya da bir sabah vakti içimize düşen o ağır sessizlik. Bir isim daha göçüyor dünyadan. O an anlıyoruz ki yıllar sadece takvim yapraklarını değil, kalbimizin odalarını da eksiltiyor. İnsan bazen telefon rehberine bakıyor. Bir zamanlar en sık aranan numaralar… Gecenin bir vakti bile çekinmeden aradığımız dostlar… Şimdi o isimler orada duruyor. Ama arayacak bir ses yok. Bir süre silmeye kıyamıyorsun. Sanki numarayı silersen hatıralar da silinecek gibi geliyor. Sanki rehberde kaldığı sürece hâlâ bir yerlerde yaşıyorlarmış gibi… Ama sonra bir gün, ağır bir iç çekişle, titreyen parmaklarla o isme dokunuyorsun. “Sil” yazısı çıkıyor ekranda. O küçücük kelime insanın kalbine koca bir boşluk bırakıyor. Siliniyor bir isim… Ama aslında silinen sadece bir numara değil. Birlikte edilen kahkahalar, yapılan yolculuklar, paylaşılan sırlar, omuz omuza geçirilen yıllar… Rehber biraz daha sessizleşiyor. Ve insan fark ediyor… Dünya sandığımız kadar dolu değilmiş. Asıl kalabalık, dostların olduğu zamandaymış. Şimdi sokaklar aynı sokaklar, şehir aynı şehir… Ama bir şey eksik. Sanki dünyanın rengi biraz solmuş gibi. Çünkü bazı insanlar sadece insan değildir. Onlar bir ömürlük hatıradır. Bir dost sesi, bir güven duygusu, bir hatıra yurdudur. Onlar gidince dünya biraz daha boş kalır. Yıllar geçtikçe insanın kalbi tuhaf bir dinginliğe de kavuşuyor. Dünya eskisi kadar cazip görünmüyor. Kavgalar, hırslar, koşuşturmalar… hepsi uzaktan bakınca çok küçük geliyor. Çünkü insan biliyor: Gerçek zenginlik, uzun yıllar süren bir dostluktu. Ve en büyük fakirlik, o dostların bir bir göçmesidir. Şimdi bazen akşam vakti oluyor. İnsan bir çay koyuyor kendine. Bir sandalye daha çekmek geliyor içinden. Sonra hatırlıyor… O sandalyenin sahibi çoktan başka bir âleme göçmüş. İşte o an kalpte bir hasret esiyor. Sessiz, derin, kelimesiz bir hasret… Ve insan içinden şöyle diyor: “Ne güzel yıllardı… Ne güzel dostlardı… Dünya onların olduğu zaman daha sıcak, daha anlamlıydı.” Şimdi telefon rehberi sessiz. Ama kalbin hafızasında o isimler hâlâ duruyor. Silinmeyen yerde. Hatıraların en vefalı sayfasında.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/sessizlesen-rehber-511
.TAŞLARDA SAKLI HUZUR 31 Mayıs 2026, Pazar 01:06 A+ A- Bir eski mezarlığa girdiğinizde insanın kalbinde tuhaf bir sükûnet doğar. Şehrin gürültüsü kapının dışında kalır. İçeride ise başka bir zaman, başka bir iklim vardır. Rüzgâr bile sanki daha yavaş eser. Ağaçların gölgesi, taşların üstüne düşer ve insanın kalbinde yumuşak bir sessizlik dolaşır. Hele o eski Osmanlı mezar taşları… Kimi başında bir sarık, kimi bir kavuk, kimi bir zarif çiçek kabartmasıyla durur. Sanki birer taş değil de vaktiyle yaşamış insanların son tebessümüdür. Taş ustalarının ellerinden çıkan o ince yazılar, ölen kişinin kim olduğunu değil, nasıl bir hayat yaşadığını fısıldar gibi durur. Bir taşta “rahmetli”, bir taşta “merhume”, bir taşta “garip kul” yazılıdır. Bazısında bir dua… Bazısında bir teslimiyet… Ve insan o yazıları okurken ölümün sertliğini değil, tuhaf bir huzuru hisseder. Çünkü o taşları diken insanlar ölümü bir düşman gibi görmezdi. Onlar ölümü hayatın kapısını kapatan değil, başka bir kapıyı açan bir misafir gibi bilirdi. Onun için mezarlıklar şehirlerin içindeydi. Caminin yanında… Mahallenin içinde… Evlerin hemen yakınında… İnsanlar her gün yürürken mezar taşlarının yanından geçerdi. Bir Fatiha okur, bir an durur, sonra hayatına devam ederdi. Ölümü unutmak için değil, onu hatırlayarak yaşamayı öğrenmişlerdi. Belki de bu yüzden kalpleri daha yumuşaktı. Kırmaktan daha çok sakınır, incitmekten daha çok çekinirlerdi. Çünkü insan ölümü hatırladıkça dünyanın küçüklüğünü fark eder. Kırgınlıkların değersiz olduğunu, hırsların boş olduğunu, kalp kırmanın ise ağır bir yük olduğunu anlar. Bugün ise modern şehirlerde mezarlıklar çoğu zaman uzaklara taşındı. Şehrin dışına… Gözden ırak yerlere… Sanki ölüm görünmezse yok olacakmış gibi. Sanki insan onu düşünmezse hiç gelmeyecekmiş gibi. Ama insanın kalbi biliyor: Unutulan şey ölüm değil, hayatın kendisi oluyor. Çünkü ölümü unutan insan, hayatın değerini de yavaş yavaş unutuyor. Eski mezarlıklarda gezerken insan bunu daha iyi anlıyor. O taşlar insana korku değil, bir hatırlatma veriyor. “Dünya uzun bir yol değil,” diyorlar sessizce. “Bir misafirlik kadar kısa.” Ve garip bir şekilde insan mezarlıktan daha huzurlu çıkıyor. Çünkü ölümün düşman olmadığını hissediyor. Hayatın son sayfası değil, bir geçiş kapısı olduğunu düşünmeye başlıyor. Belki de bu yüzden ecdadın mezar taşları sert değil, zarifti. Korkutucu değil, sevimliydi. Sanki yaşayanlara şöyle diyordu: “Dünya kavgasına fazla kapılma. Gönül kırma. İyilik bırak. Bir gün sen de bu sessiz bahçeye geleceksin.” Ve insan o taşların arasında yürürken kalbinde şu düşünce beliriyor: Ölümü sık hatırlayan insan aslında hayata daha güzel bakar. Daha merhametli olur. Daha sabırlı olur. Daha az kırar, daha çok affeder. Çünkü bilir ki hayat uzun değil. Ama güzel yaşanırsa derin olabilir. Belki de bu yüzden eski mezarlıklar sadece ölülerin yeri değildir. Onlar yaşayanlara hayatı öğreten sessiz mekteplerdir. Taşların dili yoktur ama anlatacak çok hikâyeleri vardır. Ve o hikâyelerin en sade cümlesi şudur: Dünyaya fazla bağlanma. Ama insanlara iyi davran. Çünkü geriye kalan tek şey, kalplerde bıraktığın izdir
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/taslarda-sakli-huzur-524
.SAHNENİN IŞIĞI MI, BİLİMİN IŞIĞI MI? 07 Haziran 2026, Pazar 13:37 A+ A- Bir stadyum dolusu insanın aynı anda ayağa kalkıp alkışladığını düşün… Ya da bir konser alanında binlerce kişinin tek bir ismi haykırdığını… Işıklar, kameralar, tezahüratlar… Ve bir de sessiz bir laboratuvarda, gece yarısı tek başına çalışan bir bilim insanını hayal et. İşte bizim çağımızın en derin çelişkilerinden biri burada başlıyor. Bir ses sanatçısı, bir futbolcu ya da bir şovmen; toplumun gözünde çoğu zaman bir bilim insanından daha görünür, daha çok konuşulan, daha çok kazanan ve ne yazık ki daha çok “örnek alınan” kişiler hâline geliyor. Oysa biri alkış toplarken, diğeri insanlığın geleceğini inşa ediyor. Bu bir kıyas değil aslında… Sanatın, sporun, sahnenin değeri elbette vardır. Sanat insanın kalbine dokunur, faydalı bir etkinlik milyonları birleştirir. Ama bir aşı, bir keşif, bir buluş… İnsanlığın gidişatını değiştirir. Bugün genç bir çocuğa “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sorduğumuzda, aldığımız cevapların çoğu sahneye, şöhrete, hızlı kazanca çıkıyor. Çünkü gördükleri bu. Çünkü ekranlar bunu parlatıyor. Çünkü alkış, emeğin önüne geçiyor. Oysa bir bilim insanının hikâyesi alkıştan çok sabır ister. Görünmeyen geceler, başarısız deneyler, anlaşılmayan fikirler… Ama sonunda insanlığa bırakılan bir ışık vardır. Bir futbolcunun attığı gol unutulur, bir türkü zamanla eskir… Ama bir bilim insanının bulduğu gerçek, nesiller boyunca yaşar. Asıl mesele şudur: Biz gençlere neyi hayranlıkla anlatıyoruz? Kimi “başarılı” diye gösteriyoruz? Hangi hayatları parlatıyoruz? Eğer alkışı, faydanın önüne koyarsak; şöhreti, emeğin önüne geçirirsek; gençler de doğal olarak en çok ışık alan yere yönelir. Ama unutulmamalı ki, ışık her zaman sahnede değildir… Bazen bir mikroskobun altında, bazen bir kitap sayfasında, bazen de kimsenin görmediği bir odada yanar. Gerçek rol modeller; hayat kurtaranlar, bilgi üretenler, insanlığa yön verenlerdir. Belki de artık çocuklara sadece “kim ünlü?”yü değil, “kim faydalı?”yı sormayı öğretmeliyiz. Çünkü alkış sustuğunda geriye kalan tek şey, insana bırakılan değerdir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/sahnenin-isigi-mi-bilimin-isigi-mi-537
.BİR ÇAY KOY… GELİRİM… 14 Haziran 2026, Pazar 12:35 A+ A- “Bir çay koy…” Diyebildiğin biri varsa hayatta, yalnız değilsin demektir. Bu cümle, iki kelimelik bir sığınaktır aslında. İçinde özlem saklar, içinde vefa… Kapıyı çalmadan açan dostlukların, haber vermeden gelen sevgilerin hatırasıdır. Eskiden akşamlar daha yavaştı sanki… Güneş biraz daha ağır batardı, insanlar birbirine daha çok vakit ayırırdı. Birinin “geliyorum” demesi, sadece bir ziyaret değil, kalbin kalbe doğru yola çıkmasıydı. Çayın buharı yükselirken, sözler de yumuşardı. Dertler anlatıldıkça hafifler, suskunluklar bile anlaşılırdı. Bazen hiç konuşmadan içilen bir çay, en uzun sohbetlerden daha derin olurdu. Şimdi herkes bir yerlere yetişiyor… Ama kimse kimseye ulaşamıyor. Telefonlar dolu, mesajlar eksik, kalpler kalabalık ama yalnız. Oysa bir zamanlar, “bir çay koy gelirim” demek, “sana ihtiyacım var” demenin en zarif hâliydi. Ve “gelirim” diyen gerçekten gelirdi… Gece olsa da, yol uzak olsa da, yorgunluk bahaneye dönüşmezdi. Çünkü bazı insanlar, mesafe tanımazdı birbirine. Bazı dostluklar, bir çaylık vakitte ömürlük olurdu. Şimdi içimizde ince bir sızı var… Birinin ansızın kapıyı çalmasını özlüyoruz. Sofraya fazladan bir bardak koymayı, çayın demini uzatmayı, gecenin bir yarısı “iyi ki geldin” demeyi… Belki de yeniden öğrenmeliyiz: Birini arayıp içtenlikle “gel” demeyi, ve hiçbir şeye aldırmadan yola çıkmayı… Çünkü hayat, ertelenen buluşmaların, söylenmeyen sözlerin, içilmeyen çayların hüznüyle ağırlaşıyor. Hadi… Bugün birine söyle: “Bir çay koy, gelirim…” Ve bu kez gerçekten git. Çünkü bazı hasretler, ancak demli tavşankanı bir çayın buharında çözülür.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/bir-cay-koy-gelirim-549
.GÖNLÜ KIRIK BABALAR 21 Haziran 2026, Pazar 11:20 A+ A- Bir evin içinde bazen en az konuşan, en çok susan bir kalp vardır… O kalp çoğu zaman bir babaya aittir. Yıllarını ailesine adamış, sabahın erken saatlerinde çıkıp gecenin yorgunluğuyla dönen, bir lokmayı bölüp evladına veren, kendi isteklerini erteleyip çocuklarının hayallerini büyüten bir baba… Ama gün gelir, o emeklerin sesi duyulmaz olur. Söyledikleri “eski kafalı” diye geçiştirilir, nasihatleri kulak ardı edilir. Oysa o sözler, hayatın içinden süzülmüş tecrübelerin en sade hâlidir. Bir babanın “dikkat et” deyişi, sadece bir uyarı değil; yaşanmış acıların, düşülen hataların tekrar edilmemesi için uzatılan görünmez bir eldir. Ama zaman değiştikçe, roller de değişir. Çocuklar büyür, kendi yollarına gider, kendi doğrularını kurar. Ve bazen o yolculukta en çok geride kalan kişi baba olur. Bir köşede sessizce oturan, konuşsa anlaşılmayacağını düşünen, gözleriyle anlatmaya çalışsa da görülmeyen bir baba… En çok da unutulmak incitir babayı. Yaptıklarının sıradan sayılması, fedakârlıklarının “zaten yapması gereken” diye görülmesi… Oysa o fedakârlıklar, bir ömrün en kıymetli parçalarıdır. Belki o baba, bir akşam yemeğinde konuşmak ister ama kimse dinlemez. Belki bir tavsiye vermek ister ama sözünün üstüne söz konur. Ve sonra yavaşça susmayı öğrenir… Çünkü bazı kırgınlıklar bağırmaz, sadece içe çekilir. Ama bilmek gerekir ki; bir babanın kalbi kırıldığında, o sadece bir insanın değil, bir yuvanın içten içe sarsılmasıdır. Çünkü baba; çoğu zaman fark edilmese de o evin direğidir. Ve en acı olan şudur: Babalar çoğu zaman sevgilerini yüksek sesle söylemezler. Ama kırıldıklarında da bunu dile getirmezler. Sadece biraz daha sessizleşir, biraz daha içine kapanırlar… Oysa bir “Baba, haklıymışsın” cümlesi, bir “İyi ki varsın” sözü, bir sarılma… Belki de yılların yorgunluğunu bir anda hafifletecek kadar değerlidir. Hayatın en büyük pişmanlıklarından biri, değeri geç fark edilen insanlardır. Ve çoğu zaman o listenin en başında babalar gelir. Bu yüzden, hâlâ yanımızdayken… Sesini duymaya, sözünü anlamaya, kalbini hissetmeye çalışmalıyız. Çünkü bazı kırgınlıklar telafi edilebilir… Ama bazı sessizlikler, bir daha asla konuşmaz.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/gonlu-kirik-babalar-562
.HER BAKIŞTA O MANA ÖLECEĞİZ NE ÇARE… 28 Haziran 2026, Pazar 11:50 A+ A- Ölümü düşünmek… İlk duyulduğunda insanın içini ürperten bir kelime. Sanki uzak durulması gereken, konuşulunca içimizi karartan bir gerçek gibi… Ama biraz kalbimizle yaklaştığımızda fark ederiz ki, ölüm aslında bize korku değil; derin bir huzur fısıldar. Bazen hayatın telaşı içinde yoruluruz. Yetişmemiz gereken işler, kırıldığımız sözler, içimize attığımız dertler… Kalbimiz ağırlaşır. İşte tam o an, insan başını kaldırıp ölümü hatırladığında bir şey değişir. Sanki içindeki düğümler yavaş yavaş çözülür. “Hepsi geçecek” der kalbi… “Hiçbiri sonsuz değil.” Ölümü düşünen insan, kırgınlıklarını uzun süre taşıyamaz. Çünkü bilir ki, zaman sınırlı… Birine kızgın uyumak yerine sarılmak ister. Kalp kırmaktansa gönül almayı seçer. “Ya son görüşmemiz buysa?” diye düşünmek, sevgiyi daha gerçek, daha sıcak kılar. İşte bu yüzden ölüm tefekkürü, insanı sertleştirmez; aksine yumuşatır, inceltir. Bir annenin elini biraz daha sıkı tutmak… Bir dostun sesini biraz daha dikkatle dinlemek… Sevdiğine “iyi ki varsın” demeyi ertelememek… Bütün bunlar, ölümü hatırlayan bir kalbin hediyesidir. Ve tuhaf bir şekilde… Ölümü düşünmek, hayatı daha güzel yapar. Güneşin doğuşu daha içten ısıtır insanı. Bir çay, bir sohbet, küçük bir tebessüm bile kocaman mutluluklara dönüşür. Çünkü insan anlar ki, asıl zenginlik sahip olduklarında değil; fark edebildiklerinde saklıdır. Ölümü tefekkür eden kalpte bir teslimiyet doğar. Her şeyi kontrol etme çabası yavaş yavaş azalır. İnsan, elinden geleni yapıp gerisini bırakmayı öğrenir. Bu bırakış, bir vazgeçiş değil; bir güven duygusudur. Ve o güven, kalbin içine ince bir huzur gibi yerleşir. Aslında ölüm, hayatın sonu gibi görünse de… bize hayatı öğretir. Nasıl seveceğimizi… Nasıl affedeceğimizi… Nasıl gerçekten yaşayacağımızı… Belki de en güzeli şu: Ölümü hatırlayan bir kalp, her günü daha kıymetli yaşar. Daha çok sever, daha az kırar, daha çok şükreder… Ve insan o zaman anlar… Huzur, uzaklarda değil; kalbin derinliklerinde, fark edebilmeyi bekleyen bir hakikattir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/her-bakista-o-mana-olecegiz-ne-care-577
.DÜNYA GÜRÜLTÜLÜ, KABİR SESSİZ 05 Temmuz 2026, Pazar 12:49 A+ A- Şehrin kalabalığı içinde hızla yürürken, bir anda yolumuzun kenarında sessizce uzanan bir mezarlık çıkar karşımıza… Betonun, camın ve telaşın ortasında bambaşka bir dünya. Gürültü bir adım ötede devam ederken, orada zaman sanki yavaşlar. İnsan, farkında olmadan adımlarını biraz daha sessiz atar, bakışlarını yere indirir. Modern insan çoğu zaman ölümü hayatın dışına itmeye çalışır. Planlar yapar, hedefler koyar, geleceği garanti altına almak ister. Ama mezar taşlarının arasından süzülen o derin sessizlik, bütün bu hesapların ne kadar kırılgan olduğunu fısıldar. İçinden bir ses yükselir: “Bir gün ben de burada olacağım.” İşte o an, kalpte hafif bir ürperti dolaşır. Kimi gözlerini kaçırır, hızlıca geçip gitmek ister. Çünkü bakmak, düşünmek demektir. Düşünmek ise insanı kendi gerçeğiyle yüzleştirir. Yarım kalmış sözlerle, ertelenmiş sevgilerle, söylenmemiş “özür dilerim”lerle… Mezarlık sadece toprağın altındakileri değil, insanın içinde sakladıklarını da ortaya çıkarır. Kimi ise yavaşlar… Taşların üzerindeki isimlere, tarihlere takılır gözü. Bir zamanlar gülen, konuşan, hayal kuran insanların şimdi birkaç satıra sığmış hikâyeleri… O an dünya biraz küçülür. Dertler, hırslar, yarışlar anlamını yitirir. İçinde sessiz bir soru belirir: “Ben neyin peşindeyim?” Modern hayat, insana sürekli daha fazlasını ister. Daha çok kazan, daha çok sahip ol, daha çok görün… Ama mezarlıkların yanından geçerken insan fark eder: En sonunda herkes aynı yere varır. Ne unvanlar kalır, ne kalabalıklar… Geriye sadece yaşananlar, kırılan kalpler ya da kazanılan gönüller kalır. Bu fark ediş, bazen korku gibi gelir. Çünkü insan kontrol edemediği şeylerden ürker. Ama o korkunun içinde başka bir duygu da gizlidir: bir çağrı. Daha gerçek yaşamaya, daha samimi olmaya, daha az kırmaya çağıran bir ses… Belki de mezarlıkların sessizliği bu yüzden bu kadar derindir. Çünkü konuşmadan anlatır. Bağırmadan hatırlatır. Kaçtıkça peşimizden gelen o hakikati, bir anlığına bile olsa kalbimize dokundurur. Ve insan yoluna devam ederken içinde küçük bir değişim olur. Belki fark etmez hemen… Ama biraz daha yumuşar, biraz daha düşünür, biraz daha hisseder. Çünkü bazen en büyük dersler, en sessiz yerlerde verilir
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/dunya-gurultulu-kabir-sessiz-590
.BEYNİMİ DOYURDUN YA KALBİM VE RUHUM? 12 Temmuz 2026, Pazar 00:44 A+ A- Okul koridorlarında yankılanan sesler bazen neşeli kahkahalar değil; kırıcı sözler, sert bakışlar ve görünmeyen yaraların sessiz çığlıkları oluyor. Akran zorbalığı, küfür, saygısızlık… Bunlar çoğu zaman “disiplin sorunu” diye etiketleniyor. Oysa biraz daha derine bakınca, aslında kalpteki bir eksikliğin, iç dünyadaki bir boşluğun dışa yansıması olduğunu fark ediyoruz. Genç bir insan, içini dolduracak değerler bulamazsa, dışarıda güç aramaya başlar. Sevilmediğini hisseden, anlaşılmadığını düşünen bir kalp; bazen kendini korumak için sertleşir. Küfür, aslında ifade edilemeyen duyguların kabalaşmış halidir. Zorbalık ise çoğu zaman güçlü görünme çabasının, içteki kırılganlığın üzerini örtme gayretidir. Saygısızlık da saygının ne demek olduğunu yeterince hissedememiş bir kalbin sessiz itirazıdır. Maneviyat dediğimiz şey, sadece ibadetlerden ibaret değildir; insanın iç dünyasını besleyen, ona merhameti, sabrı, empatiyi öğreten bir derinliktir. Bir çocuğa küçük yaşta “kalp kırmanın da bir karşılığı olduğunu”, “her insanın değerli olduğunu” hissettirebilirsek; o çocuk büyüdüğünde başkasına zarar vermekten çekinir. Çünkü bilir ki, karşısındaki de kendisi gibi bir kalbe sahiptir. Bugün bazı gençlerin öğretmenine karşı sert tavırları, aslında otoriteye başkaldırıdan çok daha fazlasını anlatır. Belki evde duyulmayan bir ses, belki anlaşılmayan bir ruh, belki de hiç öğrenilmemiş bir saygı dilidir bu. Sevgiyle yoğrulmamış bir kalp, saygıyı da kolayca üretemez. Çünkü saygı, korkudan değil; değer vermekten doğar. Unutmamak gerekir ki, hiçbir çocuk doğuştan kötü değildir. Her çocuk, sevgiyle şekillenmeye hazır bir dünyadır. Ona ne verirsek, onu büyütür. Eğer kalbine merhamet, vicdan ve anlam koyamazsak; boş kalan yerleri öfke, kabalık ve umursamazlık doldurur. Bu yüzden çözüm sadece kurallar koymakta değil; kalplere dokunabilmektedir. Bir öğretmenin içten bir ilgisi, bir ebeveynin şefkatli yaklaşımı, bir güzel söz… Bazen bunlar, bir gencin hayatındaki en büyük dönüşümün başlangıcı olur. Belki de en çok ihtiyacımız olan şey şudur: Gençlere sadece “nasıl başarılı olunur”u değil, “nasıl insan olunur”u da anlatmak… Çünkü kalbi beslenmeyen bir insan, ne kadar bilgili olursa olsun eksik kalır. Ama kalbi güzelleşen bir genç hem kendine hem çevresine ışık olur. Ve bir gün, o sert koridor seslerinin yerini; anlayışın, saygının ve içten bir selamın sıcaklığı alır…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/beynimi-doyurdun-ya-kalbim-ve-ruhum-604
.KUTSALLARA SAYGI, TOPLUMUN HUZURUNA SAYGIDIR 19 Temmuz 2026, Pazar 11:48 A+ A- Bir toplumun en hassas yeri neresidir diye sorulsa, cevabı ne ekonomidir ne siyaset… Bir milletin en hassas noktası, inandığı değerlerdir. Çünkü insan, malını kaybettiğinde yeniden kazanabilir; makamını kaybettiğinde yeniden yükselebilir. Fakat gönlünde taşıdığı mukaddesatına uzanan bir hakaret, yıllar geçse de unutulmaz. Bugün "mizah", "özgürlük", "sanat" veya "eleştiri" adı altında dinimize, Kur'ân-ı Kerîm'e ve Peygamber Efendimiz'e “sallallahu aleyhi ve sellem” yapılan hakaretlerin, basit bir espri olarak görülmesi mümkün değildir. Mizah, insanları güldürmek içindir; milyonlarca insanın en kutsal değerlerini aşağılamak için değil. Gerçek mizah; zekâ ister, incelik ister, nezaket ister. İnancı hedef alan, insanları öfkelendirmeyi amaçlayan bir üslup ise mizah değil, provokasyondur. İnsan düşüncesini eleştirebilir, fikrini söyleyebilir. Fakat başkasının kutsalını aşağılamak, ifade özgürlüğü değil; birlikte yaşama hukukuna zarar veren bir davranıştır. Çünkü özgürlük, başkasının onurunu ve inancını çiğneme hakkı vermez. Dikkat çekici olan başka bir husus da şudur: Dünyanın birçok yerinde insanlar kendi kutsallarına, kimliklerine veya değerlerine yönelik en küçük bir saygısızlıkta güçlü tepki gösterirken, söz konusu İslâm ve Müslümanlar olduğunda aynı hassasiyet her zaman gösterilmemektedir. Oysa adalet, herkes için aynı ölçünün uygulanmasını gerektirir. Saygı ya herkes içindir ya da hiçbir anlam taşımaz. İslâm'ın öğrettiği edep ise bunun tam tersidir. Kur'ân-ı Kerîm, Müslümanlara başkalarının kutsallarına hakaret etmeyi yasaklar. Çünkü böyle bir davranışın karşılıklı düşmanlığı körükleyeceğini bildirir. Müslüman, kendi inancını korurken başkasının mukaddesatına da saygılı olmayı öğrenir. Tarih boyunca dinler, milletler ve medeniyetler ancak karşılıklı hürmet sayesinde bir arada yaşayabilmiştir. Kutsalların alay konusu hâline getirildiği toplumlarda ise güven zedelenir, öfke büyür ve insanlar birbirinden uzaklaşır. Bunun bedelini de sadece inananlar değil, bütün toplum öder. Bu nedenle dinî değerlere yönelik sistemli gibi görünen veya sürekli tekrar eden provokatif çıkışların masumiyetle değerlendirilmesi her zaman kolay değildir. Bu tür eylemler, kim tarafından yapılırsa yapılsın, toplumdaki fay hatlarını harekete geçirme, insanları birbirine düşürme ve kutuplaşmayı artırma riski taşır. Böylesi girişimlerin arkasındaki niyet ne olursa olsun, sonuçları toplumsal huzuru zedeleyebilir. Bu yüzden sağduyu sahibi herkesin bu tür provokasyonlara karşı dikkatli olması gerekir. Müslümanlar, Sevgili Peygamber Efendimiz'e “sallallahu aleyhi ve sellem” yapılan duydukları sevgiyi canlarından üstün görürler. Bu sevgi, asırlardır gönülleri bir arada tutan en büyük bağlardan biridir. Dolayısıyla bu sevginin hedef alınması, yalnızca bireysel bir incinme değil, milyonlarca insanın ortak vicdanına dokunan bir yaradır. Fakat Müslümana yakışan tavır da öfkenin esiri olmak değildir. İnancını vakar içinde savunmak, hukukun içinde kalmak, ilimle konuşmak ve ahlâkla örnek olmaktır. Çünkü Peygamberimiz bize bunu öğretti. Toplumun huzuru, birbirimizin kutsallarına gösterdiğimiz saygıyla korunur. İnançlarla alay etmek medeniyet değildir; medeniyet, farklı inançların bir arada yaşayabileceği bir iklim kurabilmektir. Unutulmamalıdır ki, kutsallara uzanan her saygısızlık sadece bir dine değil; aynı zamanda toplumsal barışa da zarar verir. Huzurun yolu ise hakaretten değil, saygıdan; düşmanlıktan değil, adaletten; öfkeden değil, edepten geçer.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kutsallara-saygi-toplumun-huzuruna-saygidir-618
.YALNIZLIĞIN EN AĞIRI 26 Temmuz 2026, Pazar 11:25 A+ A- Akşamın sessizliği, odanın duvarlarına ağır ağır çökerken, pencerenin önündeki sandalyesinde oturuyor yaşlı adam. Gün batımının solgun ışığı yüzüne vuruyor; sanki yılların yorgunluğunu daha da belirgin kılıyor. Elleri dizlerinde, bakışları uzaklarda… Ama aslında baktığı yer dışarısı değil; hatıralarının içi. “Ne çabuk geçti…” diye geçiriyor içinden. Bir zamanlar bu eller ne çok işe koşmuştu. Küçücük elleri tutmuş, düşmesinler diye sımsıkı kavramıştı. Bir lokmayı bölmüş, çoğaltmıştı. Gece uykusundan sıçrayıp bir ağlamaya koşmuş, sabaha kadar başında beklemişti. Şimdi o eller boş… ve biraz da üşüyor. Kapıdan gelen her ayak sesiyle başını kaldırıyor. Belki… diye. Belki bugün gelirler. Belki “Baba nasılsın?” diyen bir ses duyulur. Ama sesler geçip gidiyor, kapı açılmıyor. Beklemek de bir alışkanlık olmuş artık; insan en çok alıştıklarına dayanıyor. “Ben nerede eksik yaptım?” sorusu, kalbinin en sessiz köşesinde yankılanıyor. Cevabını bilmediği bir soru bu. Belki hiçbir yerde eksik yapmadı. Belki de hayat, bazen en çok sevenleri en yalnız bırakan bir yol. Yine de içinde bir kırgınlıktan çok, tuhaf bir merhamet var. Çünkü anne-baba yüreği, incinse bile sevmekten vazgeçmiyor. Yatağının başucunda sararmış bir fotoğraf duruyor. Gözleri ışıl ışıl iki çocuk, ortalarında genç bir adam… Gülüyorlar. O fotoğrafa her baktığında, kalbinde hem bir sızı hem de bir sıcaklık beliriyor. “Ne güzel günlerdi…” diyor fısıltıyla. Sanki o günler hâlâ bir yerlerde yaşıyor da, o ulaşamıyor. Huzurevinin koridorlarında zaman ağır akar. Ama kalbin içindeki zaman, olduğu yerde kalır. Onun için hâlâ çocukları küçük… Hâlâ kapıdan içeri koşarak girip boynuna sarılacaklar gibi. İnsan, en çok sevdiği anları büyütmüyor içinde; hep aynı yaşta saklıyor. Bazen kendi kendine konuşuyor: “Belki işleri vardır… Belki yorgundurlar… Belki bir gün…” Bu “belki”ler, onun en sadık dostu olmuş. Çünkü umut, ne kadar incinse de insanın içinden tamamen çıkmıyor. En sessiz köşede bile bir yer bulup yaşamaya devam ediyor. Gece çöktüğünde, odasına ince bir yalnızlık doluyor. Ama o, yorganını çekerken yine dua ediyor: “Allah’ım, onları koru… yollarını açık et…” Kendisi için değil, yine onlar için İşte en çok da burada insanın içi yanıyor. Unutulmuş bir yaşlının kalbinde hâlâ sevgi var. Hâlâ dua var. Hâlâ bekleyiş var. Ve belki de en acısı şu: Kapıyı çalmayanlar unutmuş olabilir… Ama o, hâlâ hatırlıyor.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/yalnizligin-en-agiri-631
.GÖNÜL KIRMADAN HAKİKATİ SÖYLEMEK 02 Ağustos 2026, Pazar 12:40 A+ A- Emr-i bi’l-ma‘rûf, nehy-i ani’l-münker nedir? Bir insanın elinden tutmakla, onun yakasına yapışmak arasında ince bir çizgi vardır. İkisi de “seni doğruya götürmek istiyorum” diyebilir. Fakat biri gönül kazanır, diğeri gönül kırar. İşte emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker, tam da burada başlar. Ma‘rûf; dinin, aklın ve güzel vicdanın iyi ve güzel gördüğü şeylerdir. Münker ise dinin ve sağduyunun yanlış ve kötü gördüğü şeylerdir. İslâmî kaynaklarda bu kavram, iyiliğin yaygınlaştırılması ve kötülüğün önlenmesi için gösterilen gayreti ifade eder. Âlimler bu görevin temel dayanağının Kur’an, sünnet ve icmâ olduğunu belirtmişlerdir. Fakat burada çok önemli bir incelik vardır: İyiliği emretmek, insanlara tepeden bakmak değildir. Kötülükten sakındırmak, kendimizi başkasından üstün görmek değildir. Bilakis insan, başkasını düzeltmeye çalışırken önce kendi nefsine bakmalıdır. Çünkü bazen insan başkasının gözündeki çöpü görür de kendi gözündeki merteği göremez. Önce kendimizden başlamalıyız Emr-i bi’l-ma‘rûfun en güzel şekli, insanın kendi hayatında ma‘rûfu yaşamasıdır. Çocuğuna namazı anlatıp kendisi namaza ehemmiyet vermeyen… Evladına doğruluktan söz edip kendi işinde hile yapan… İnsanlara merhamet tavsiye edip evinde herkese bağıran… Gıybetten sakındırıp dost meclislerinde insanların kusurlarını anlatan… Böyle bir nasihat gönülde ne kadar karşılık bulabilir? İnsanların kulakları bazen kapanabilir fakat gözleri açıktır. Söylediğimizden çok yaptığımıza bakarlar. Bu sebeple en etkili davet, hâl ile yapılan davettir. Güzel ahlâk, sessiz bir vaazdır. Güler yüz, bazen uzun bir konuşmadan daha tesirlidir. Bir yetimin başını okşamak, merhamet üzerine söylenmiş onlarca cümleden daha güçlü olabilir. Kim yapar? Bu vazife yalnızca hocaların, vaizlerin veya din görevlilerinin vazifesi değildir. İslâm âlimleri, açıkça bilinen iyilik ve kötülükler konusunda müslümanların iyiliği tavsiye etme ve kötülükten sakındırma sorumluluğunun bulunduğunu belirtmişlerdir. Bununla beraber kişinin bunu yapabilecek bilgi ve ehliyete sahip olması gerekir. Çünkü bilmeden yapılan nasihat bazen nasihat değil, yanlış yönlendirme olur. Her duyduğunu din zannetmek… Her alışkanlığı haram saymak… Her ihtilafı bid‘at veya sapıklık ilan etmek… Her farklı düşünceyi kötülük kabul etmek… Bunlar emr-i bi’l-ma‘rûfun ruhuna uygun değildir. Özellikle ictihad ve ihtilaf alanına giren meselelerde kişinin kendi kanaatini dinin değişmez hükmü gibi sunması doğru değildir. Ehl-i sünnet âlimleri bu konuda bilgi ve ehliyetin önemini vurgulamışlardır. Her doğru, her yerde söylenmez Bir söz doğru olabilir. Fakat doğruyu söylemenin de bir zamanı, yeri ve usulü vardır. Bir insanın herkesin içinde yüzüne vurulan kusuru, onu düzeltmek yerine daha da inatçı hâle getirebilir. Hâlbuki aynı söz, yalnızken ve şefkatle söylendiğinde gönlüne girebilir. İşte hikmet budur. Doğruyu söylemek yetmez; doğruyu doğru zamanda, doğru yerde ve doğru biçimde söylemek gerekir. Peygamber Efendimiz’in aleyhisselam insanları eğitirken takip ettiği yol da kalpleri kazanmak, kolaylaştırmak, müjdelemek ve nefret ettirmemek üzerine kuruluydu. İnsanları Allah’a çağırırken Allah’ın kullarını Allah’tan soğutmamak gerekir. Ne büyük bir hassasiyet… Önce sev, sonra söyle Bir insana: “Sen şöylesin, böylesin…” diye başladığınızda kapılar kapanabilir. Fakat: “Senin iyiliğini istediğim için söylüyorum…” dediğinizde aynı söz başka bir anlam kazanır. Çünkü nasihatin ruhu sevgidir. Sevmediğiniz bir insanı düzeltmek kolaydır. Asıl marifet, sevdiğiniz insanın yanlışını söylerken onun kalbini incitmemektir. Bir babanın evladına… Bir annenin çocuğuna… Bir öğretmenin öğrencisine… Bir dostun arkadaşına… Bir âlimin talebesine… söyleyeceği sözün içinde mutlaka merhamet bulunmalıdır. Çünkü insanı değiştiren çoğu zaman sözün sertliği değil, sözün arkasındaki sevgidir. Ne zaman susmalı? Burası belki de en zor kısmıdır. Her gördüğümüz yanlışa müdahale etmek emr-i bi’l-ma‘rûfun hikmeti değildir. Bazen konuşmak iyilik getirir. Bazen susmak daha büyük bir zararı önler. Bazen bir söz insanı kazanır. Bazen aynı söz düşmanlık doğurur. Ehl-i sünnet âlimlerinin üzerinde durduğu önemli ölçülerden biri de budur: Emir ve nehiy, ıslah yerine daha büyük bir fitne ve fesada yol açacaksa bundan kaçınmak gerekir. Demek ki mesele yalnızca: “Ben doğruyu biliyorum.” demek değildir. Asıl mesele: “Bu doğruyu nasıl söylersem hayır doğar?” diye düşünmektir. İşte hikmet burada başlar. El ile müdahale meselesi Peygamber Efendimiz ﷺ bir kötülük görüldüğünde kişinin gücü yetiyorsa eliyle, buna gücü yetmiyorsa diliyle karşı çıkmasını; buna da gücü yetmeyen kişinin kalbiyle kötülüğü reddetmesini bildirmiştir. Bu hadis, kötülüğe karşı duyarsız kalmamayı öğretirken müdahalenin imkân ve yetki meselesini de gündeme getirir. Fakat burada çok önemli bir sınır vardır. Her insan kendi eliyle ceza veren bir hâkim değildir. Ehl-i sünnet geleneğinde fertlerin yaptırım uygulaması, şiddete başvurması, düzeni kendi eliyle değiştirmeye kalkışması veya toplumda fitne çıkaracak fiilî müdahalelerde bulunması meşru bir “davet yöntemi” olarak görülmez. Fiilî yaptırım ve kamu düzenini ilgilendiren müdahaleler yetkili kurumların alanıdır; fertlerin görevi esas olarak nasihat, irşad, eğitim, güzel örneklik ve iyiliğe ortam hazırlamaktır. Bu ayrımı kaybettiğimiz zaman iyilik adına kötülük yapmaya başlayabiliriz. Kötülüğü önlemek isterken daha büyük bir kötülük meydana getirebiliriz. Yangını söndürmek için eve ateş atmak gibi… Emr-i bi’l-ma‘rûf bir savaş değil, bir gönül işidir Bazen din adına konuşanların dili öylesine sertleşiyor ki insan, karşısındaki kişinin kalbinde Allah sevgisi mi yoksa korku mu bırakacağını bilemiyor. Oysa İslâm’ın davetinde hikmet vardır. Merhamet vardır. Sabır vardır. Güzel söz vardır. Ümit vardır. Bir insanın günahını yüzüne vurup onu bütünüyle kaybetmek kolaydır. Zor olan, elinden tutup: “Gel, birlikte toparlanalım.” diyebilmektir. Zor olan, düşene tekme atmamak; elinden tutmaktır. Zor olan, hata yapan insanı hatasından ibaret görmemektir. Çünkü günahkâr insan ile günah aynı şey değildir. İnsan düşebilir. İnsan yanılabilir. İnsan nefsine yenilebilir. Ama Allah’ın rahmeti geniştir. Belki bizim bir güzel sözümüz, bir insanın yeniden ayağa kalkmasına vesile olacaktır. Üç kelime: İlim, rıfk ve sabır Emr-i bi’l-ma‘rûfun ruhunu anlatmak için üç kelimeyi yan yana koyabiliriz: İlim… Rıfk… Sabır… İlim olmadan insan neyin doğru, neyin yanlış olduğunu karıştırabilir. Rıfk, yani yumuşaklık olmadan doğru söz bile kalbi yaralayabilir. Sabır olmadan ise bir insanın değişmesini bekleyemeyiz. Ehl-i sünnet âlimleri de bu görevi yerine getirecek kimselerde özellikle ilim, yumuşaklık ve sabır gibi niteliklerin bulunmasını önemsemiştir. Çünkü gönüller bir günde değişmez. Bir çocuğun terbiyesi yıllar sürer. Bir insanın kötü alışkanlığı bir gecede oluşmadığı gibi bir gecede de kaybolmaz. Bir kalbin pası da sabırla temizlenir. Bugün bize düşen nedir? Bugün emr-i bi’l-ma‘rûf sadece kürsülerde konuşmak değildir. Komşunun hakkını gözetmektir. Yetimin başını okşamaktır. Anne babaya güzel davranmaktır. Kul hakkından sakınmaktır. İşini dürüst yapmaktır. Çalışanın hakkını zamanında vermektir. Çevreyi kirletmemektir. Hayvana eziyet etmemektir. Gıybet meclisinden kalkmaktır. Çocuğa merhamet etmektir. İhtiyaç sahibini incitmeden yardım etmektir. Bir yanlışı gördüğümüzde onu herkesin içinde teşhir etmek yerine mümkünse mahremiyetini koruyarak uyarmaktır. Kısacası iyiliği çoğaltmak, kötülüğün yayılmasına engel olmak ve bunu yaparken yeni bir kötülüğe sebep olmamaktır. İşte emr-i bi’l-ma‘rûfun özü budur. Gönül yapmak, gönül kırmaktan daha büyük iştir İnsanları dine çağırırken onları dinden soğutmamak… Doğruyu anlatırken kibirlenmemek… Yanlışı söylerken kendimizi günahsız zannetmemek… Bir kardeşimizin hatasını gördüğümüzde onu küçük düşürmek yerine ayağa kaldırmak… Belki de bugün en çok buna muhtacız. Çünkü dünyanın dili zaten sert. İnsanların kalbi zaten yorgun. Herkes bir yerinden incinmiş. Herkes biraz anlaşılmayı bekliyor. Öyleyse biz Müslümanlar, insanların yarasına bir yara daha ekleyen değil, yaraya merhem olan insanlar olalım. Bir insanın elinden tutalım. Bir yetimin başını okşayalım. Bir yaşlının duasını alalım. Bir günahkâra: “Sen bittin.” demek yerine: “Rabbimizin rahmeti var, yeniden başlayabilirsin.” diyelim. Çünkü emr-i bi’l-ma‘rûf, insanları ezmek değil; iyiliği ayağa kaldırmaktır. Nehy-i ani’l-münker, insanları aşağılamak değil; kötülüğün önünü kesmektir. Ve bütün bunların özü tek bir kelimede toplanır: Merhamet. İnsanları Allah’ın kulları olarak görmeden yapılan nasihat, kuru bir tartışmaya dönüşebilir. Ama Allah’ın kullarına merhamet nazarıyla bakarak söylenen bir söz, belki bir kalbin kapısını açar. Öyleyse iyiliği emredelim. Kötülükten sakındıralım. Fakat bunu yaparken gönül kırmayalım. Çünkü gönül, Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhıdır. Bir insanın kalbine girmek istiyorsak önce kapısını tekmelemeyelim. Kapısını çalalım… Selâm verelim… Gülümseyelim… Ve önce gönlünü kazanalım. Sonra söyleyeceğimiz hakikat, belki de ömür boyu unutulmayacaktır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/gonul-kirmadan-hakikati-soylemek-645
.MODERN ZAMANLARDA DERVİŞ OLUNUR MU? 09 Ağustos 2026, Pazar 11:34 A+ A- Modern zamanların kalabalığı içinde insan, çoğu zaman kendini bir çölün ortasında kalmış gibi hissediyor. Gürültü var, ışık var, hız var… ama huzur yok. Kalpler, hiç olmadığı kadar dolu ama bir o kadar da boş. Çünkü insan artık dışarıyı fethetmeye çalışırken, iç dünyasını ihmal ediyor. Oysa tasavvufun en kadim çağrısı hep aynıydı: “Kendine dön, kalbine in, orada Rabbin seni bekliyor…” Bugün Allahü tealaya samimiyele ulaşmak isteyen bir insanın önünde, görünmeyen ama güçlü engeller var. Modern dünyanın süslü putları… Kariyer, para, beğenilme arzusu, tüketim hırsı… Hepsi birer cazibe merkezi gibi insanı kendine çekiyor. Gönül, bir yandan secdeye kapanmak isterken, diğer yandan dünyanın alkışlarına meylediyor. İşte asıl yorgunluk burada başlıyor. Çünkü insan iki ayrı yöne aynı anda yürüyemez. Tasavvuf, “azaltarak çoğalmak” demektir. Modern dünya ise “çoğaltarak mutlu olmak” vaadiyle gelir. Ama ne gariptir ki, çoğaldıkça içimiz daralır. Eşyalar artar, ama huzur azalır. Sosyal çevre genişler, ama yalnızlık derinleşir. İnsan, kendini kaybettikçe daha çok şey satın alarak bulacağını zanneder. Oysa aradığı şey, bir alışveriş sepetinde değil; kalbin en sessiz köşesindedir. Bu çağın insanı için en büyük imtihan belki de “dağılmadan kalabilmek.” Her şey dikkatini çekmek için yarışırken, kalbini tek bir hakikatte tutabilmek… Herkes daha fazlasını isterken, “Allahü teala bana yeter” diyebilmek… İşte bu, modern zamanların en büyük zühdüdür. Eskinin dervişi çarşıdan uzaklaşarak nefsini terbiye ederdi; bugünün dervişi ise çarşının ortasında kalıp kalbini koruyarak imtihan olur. Bazen insan diz çöküp dua etmek ister ama zihni susmaz. Ekranların ışığı gözünden çekilse bile, gönlünden çekilmez. Kalbi bir türlü sakinleşmez. İşte o anlarda insan, çaresizliğini en derinden hisseder. “Ya Rabbi, seni istiyorum ama kendimden kurtulamıyorum…” diye fısıldar içinden. Ve belki de en samimi dua tam da budur. Çünkü tasavvuf, kusursuzların yolu değil; arayanların yoludur. Düşe kalka yürüyenlerin, her seferinde yeniden niyet edenlerin yoludur. Modern dünyanın ortasında kalıp yine de kalbini Allah’a çevirebilen insan, belki de en kıymetli yolculuğu yapmaktadır. Çünkü o, zorlukların içinden geçerek aramaktadır. Unutmamak gerekir ki, Allahü zülcelal kalabalıkların gürültüsünde kaybolmaz; biz kayboluruz. O, hâlâ kalbin en derin yerinde, en saf hâlimizle bize yakın. Belki de yapmamız gereken, dünyayı tamamen terk etmek değil; kalbimizi dünyanın esaretinden kurtarmaktır. Ve belki de en güzel başlangıç şudur: Az konuşmak, çok hissetmek… Az istemek, çok şükretmek… Ve her şeye rağmen, kalbinle sessizce şunu söyleyebilmek: “Ben geldim ya Rabbi… Eksik, yorgun, dağınık… Ama sana geldim.”
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/modern-zamanlarda-dervis-olunur-mu-657
.PARA NE KADAR SAADET GETİREBİLİR? 16 Ağustos 2026, Pazar 11:16 A+ A- Paranın sesi çoktur; ama kalbin sesi ondan daha derindir. Ne var ki modern zamanlarda çoğu insan, paranın gürültüsünü kalbin fısıltısına tercih eder. Zenginlik, dışarıdan bakıldığında bir zirve gibi görünür; oysa o zirvenin rüzgârı serttir, gecesi uzundur, yalnızlığı derindir. Bir zamanlar dar sokaklarda, eski mahallesinin samimi selamlarında büyüyen o insan… Şimdi yüksek duvarların, korunaklı sitelerin, soğuk ve mesafeli hayatların içinde yaşıyor. Eskiden kapı önünde içilen bir çayın sıcaklığı vardı; şimdi en pahalı kahveler bile içini ısıtmıyor. Çünkü mesele içilen değil, paylaşılan şeydi. Ve o paylaşılan şey artık yok. Zenginlik çoğu zaman insanın etrafını kalabalıklaştırır; ama bu kalabalık, kalbe dokunmaz. Menfaatin olduğu yerde samimiyet azalır, çıkarın olduğu yerde vefa kaybolur. Etrafındaki insanlar artar ama “onu gerçekten anlayan” bir kişi bile kalmaz. İşte o zaman insan, en çok kalabalıkların içinde yalnız kalır. Paranın çözemediği şeyler vardır. Vicdanın sızısını susturamaz, geçmişin özlemini dindiremez, kırılan bir kalbi onaramaz. Gece başını yastığa koyduğunda, banka hesapları değil, eksik kalan duygular konuşur. Bir annenin duası, eski bir dostun samimiyeti, içten bir gülüş… Bunların hiçbirinin fiyatı yoktur ama yoklukları en ağır bedeldir. Modern dünyanın sunduğu “mutlu görünme” hali, belki de en büyük yalandır. Sosyal medyada paylaşılan ışıltılı anlar, gerçekte yaşanan karanlıkları örtmeye yetmez. İnsan, en çok kendine karşı rol yaparken yorulur. Gülümser ama gözleri anlatır gerçeği. Çünkü kalp, sahte mutluluğu taşıyacak kadar güçlü değildir. Ve bazen o insan, gecenin bir vakti içinden şöyle geçirir: “Ben ne zaman bu kadar uzaklaştım kendimden?” Eski mahallesinin tozlu sokaklarını, çocukluğunun saf sevinçlerini, çıkarsız dostluklarını hatırlar… O zaman anlar ki, kaybettiği şey para kazanırken yitirdiği ruhudur. Çünkü insan, kazandıkça değil; paylaştıkça çoğalır. Sahip oldukları arttıkça değil, bağ kurdukça zenginleşir. Belki de asıl çıkış yolu, geriye dönmek değildir; ama kalbe dönmektir. Samimiyete, sadeliğe, hakikate dönmek… Paranın değil, gönlün hüküm sürdüğü bir hayata yeniden niyet etmek… Çünkü gerçek zenginlik, cebinde olan değil; kalbinde taşıdığındır. Ve kalp huzuru olmadan, dünyanın bütün serveti bile insana dar gelir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/para-ne-kadar-saadet-getirebilir-672
.KULLUĞU ALLAH’A, İTAATİ KENDİNE İSTEYENLER 23 Ağustos 2026, Pazar 11:50 A+ A- İnsan, yalnız kalmaktan korkan bir varlıktır. Bir yere ait olmak, anlaşılmak, aynı değerlere inanan insanlarla omuz omuza yürümek ister. İşte cemaatler, vakıflar, dernekler ve çeşitli gönüllü topluluklar biraz da bu ihtiyacın içinden doğar. İnsanların dinini daha iyi öğrenmek, çocuklarına güzel bir ahlak kazandırmak, yoksula yardım etmek, öğrencinin elinden tutmak, iyiliği çoğaltmak ve manevi bir iklim oluşturmak için bir araya gelmeleri son derece anlaşılır ve hatta toplum için faydalı olabilir. Bir insanın iyiliğe çağırması, kitap okutması, ihtiyaç sahibine yardım etmesi, gençlerin elinden tutması ve güzel ahlakı yaymaya çalışması elbette kıymetlidir. Fakat mesele tam da burada başlar: İyilik için kurulmuş bir yapı, zamanla iyiliğin kendisini değil, kendi varlığını korumaya başladığında ne olur? Hizmet, iktidara; rehberlik, tahakküme; itaat, sorgusuz bağlılığa; tevazu, dokunulmazlığa; kardeşlik, çıkar ilişkisine dönüşürse artık ortada ciddi bir ahlak problemi var demektir. Din insanı Allah'a bağlamak için vardır; bir insana kul olmak için değil. Bir cemaat lideri, mürşit, hoca, kanaat önderi veya herhangi bir dinî otorite kendisini insanların Allah'a ulaşmasına yardımcı olan bir vesile olarak görüyorsa bunda sorun yoktur. Fakat zamanla insanlar Allah'tan çok liderden korkmaya, Kur'an'dan sünnetten çok liderin sözünü önemsemeye, vicdanlarından çok cemaatin talimatlarını dinlemeye başlıyorsa burada durup düşünmek gerekir. Çünkü dinin ölçüsü şahıs değildir; şahısların ölçüsü dindir. İnsanın en büyük zaaflarından biri, sevdiği kişiyi eleştirmekte zorlanmasıdır. Bir lider güzel konuşuyorsa, çevresinde binlerce insan varsa, kendisine “hoca”, “üstat”, “efendi” gibi yüce sıfatlar veriliyorsa onun hata yapabileceğini kabul etmek zorlaşabilir. Hele bir de lider kendisini “özel bir misyonun sahibi” gibi sunmaya başlarsa, takipçilerinin gözünde sıradan bir insan olmaktan çıkıp neredeyse sorgulanamaz bir makama yükselir. İşte tehlikeli eşik burasıdır. Hiçbir insan masum değildir. Hiçbir insan Allah adına sınırsız yetki sahibi değildir. Bir dinî liderin söyledikleri Kur'an'ın, sahih sünnetin, aklın, vicdanın ve temel ahlak ilkelerinin üzerinde değildir. “Bunu yap çünkü ben söyledim.” anlayışı, insanı düşünmekten uzaklaştırır. Halbuki dinimizde tefekkür etmek farz. Hele din adına yalan söylemek, insanları kandırmak, devlet kurumlarına sızmak, haksız kazanç sağlamak, başkasının hakkını yemek, iftira atmak, masum insanlara zarar vermek veya hukuku çiğnemek meşrulaştırılıyorsa, yapılan şeyin adına ne denirse densin ahlaken ve dinen ciddi bir sapma söz konusudur. Bazen de daha tehlikeli bir oyun kurulabilir: İnsanlara önce Allah anlatılır, sonra yavaş yavaş Allah'ın önüne örgüt konur. Önce “Allah için hizmet” denilir; sonra “bizim için fedakârlık” istenir. Önce kardeşlik vardır; sonra “bizden olmayanlara güvenme” denilir. Önce güzel ahlak öğretilir; sonra amaç uğruna her yol mubah görülmeye başlanır. Böylece insan farkına varmadan dinin hizmetkârı olmaktan çıkıp bir yapının hizmetkârı hâline gelebilir. Bu dönüşümün arkasında çoğu zaman insanın zaafları vardır: Güç, para, makam, itibar, şöhret, nüfuz ve dokunulmazlık… Bunların hepsi insanın nefsini sınayan imtihanlardır. Fakirken tevazu sahibi olan bir insanın zenginleştiğinde değişmesi nasıl mümkünse, küçük bir topluluğun başındaki bir kişinin büyük bir güce ulaştığında değişmesi de mümkündür. Güç, insanın karakterini her zaman bozmaz; fakat karakterdeki zaafları görünür hâle getirebilir. Asıl mesele burada “cemaatler kötü müdür?” sorusu değildir. Bu soru fazla basittir. Asıl soru şudur: Bir yapı, insanı özgürleştiriyor mu; yoksa kendisine bağımlı hâle mi getiriyor? Tard olunca hayatı bitiriyor mu? İnsanları daha ahlaklı, daha bilgili, daha merhametli ve daha sorumlu hâle getiren bir topluluk toplum için nimettir. Fakat insanlara “Bizden değilsen eksiksin.” diyen, liderini eleştirilemez gören, kendi menfaatini toplumun menfaatinin önüne koyan ve üyelerinden sorgusuz itaat isteyen bir yapı tehlikeli hâle gelir. Üstelik mesele yalnızca dinî yapılarla sınırlı değildir. Dünyanın her yerinde ideolojik, siyasi, ekonomik veya sosyal gruplar benzer şekilde insanları kendi çıkarları için kullanabilir. İnsanların kutsal duygularını istismar etmek ise bu manipülasyonların en ağır biçimlerinden biridir. Çünkü insanın yalnızca parasını değil, vicdanını ve imanını da kullanmış olursunuz. Burada istihbarat örgütleri meselesine de dikkatle yaklaşmak gerekir. Tarih boyunca çeşitli devletlerin başka ülkelerdeki sosyal, dinî veya siyasi hareketleri etkilemeye çalıştığı bilinen bir gerçektir. Fakat herhangi bir cemaat veya dinî topluluğu somut delil olmadan “istihbarat örgütünün paravanı” ilan etmek de doğru değildir. İddia ile gerçeği birbirinden ayırmak gerekir. Devletin görevi de söylentilerle değil, hukuka uygun istihbarat, denetim ve somut delillerle hareket etmektir. Türkiye'nin yaşadığı tecrübeler bize çok önemli bir ders vermiştir: Devlet içinde devlet olmaz. Hiçbir cemaat, vakıf, dernek, tarikat, şirket veya başka bir yapı devlet kurumlarını kendi sadakat ağına dönüştürmemelidir. Bir kişinin kamu görevine getirilmesinde “hangi gruba bağlı olduğu” değil, liyakati, ehliyeti ve hukuka bağlılığı esas alınmalıdır. Devletin burada yapması gereken dinî hayatı bastırmak değil, hukuku korumaktır. İnsanların dinini öğrenmesine, ibadet etmesine, vakıf ve dernek kurmasına elbette özgürlük tanınmalıdır. Fakat bütün yapılar hukuk önünde eşit olmalı; mali yapıları şeffaf olmalı; çocukların ve gençlerin güvenliği korunmalı; kamu kaynakları denetlenmeli; eğitim faaliyetleri açık ve hesap verebilir olmalı; suç işlendiğinde failin sıfatına bakılmaksızın hukuk işletilmelidir. Çünkü hukuk devleti olmak demek, maneviyata düşmanlık değildir. Tam tersine, devletin bir dinî grubun diğerine üstünlük kurmasını engellemesi, samimi dindar insanları da istismarcılardan korumaya çalışmasıdır… Peki çare nedir? Bence çare, insanları cemaatlerden koparmak değil; insanı cemaatten daha güçlü hâle getirmektir. Çocuklara ve gençlere yalnızca “sadece itaat et” dememeliyiz; “Oku, öğren, incele, düşün, sor, araştır.” demeliyiz. “Hocalar ne diyorsa doğrudur.” yerine “Söyleneni Kur'an, ehli sünnet, ahlak, hukuk ve akıl ölçüleriyle değerlendir.” diyebilmeliyiz. Sağlam dini kaynaklara bak, oku… Din eğitimini yalnızca şahısların anlattığı bilgilerden ibaret bırakmamalı; temel İslam kaynaklarına, ahlak eğitimine, derin düşünmeye ve sağlam bir dinî bilgiye dayandırmalıyız. Bir müslüman, Âlimden ilim öğrenebilir, hocadan istifade edebilir, mürşidinden nasihat alabilir, bir cemaatle hayır faaliyetinde bulunabilir. Fakat vicdanını, aklını, fikrini, ailesini, hayatını ve iradesini bütünüyle başka bir insana teslim etmemelidir. Bu yanlış olur… Çünkü din, insanı özgürleştirir. Allah'a kulluk eden insanın başka insanlara kulluk etmesine gerek yoktur. Belki de en büyük ölçümüz şu olmalıdır: Bir yapı bizi Allah'a yaklaştırırken insanlara karşı daha merhametli, daha dürüst, daha adil ve daha mütevazı hâle getiriyorsa orada hayırlı bir taraf vardır. Fakat bizi daha kibirli, daha öfkeli, daha ayrıştırıcı, daha itaatkâr, daha çıkarcı ve “bizden olmayan herkes kötüdür” anlayışına sürüklüyorsa, orada ciddi bir problem var demektir. (temiz sahih ehli sünnet inancı taşıyan herkes kardeşimizdir demek lazım) Ve nihayet şunu unutmamak gerekir: Cemaat insan içindir; insan cemaat için değil. Hizmet insan içindir; insan hizmet adı altında kullanılmak için değil. Din insanı Allah'a yaklaştırmak içindir; bir kulun başka kullar üzerinde iktidar kurması için değil. Bir gün bir yapının bütün tabelaları sökülebilir, bütün binaları yıkılabilir, bütün makamları kaybolabilir. Fakat insanın kalbine yerleşmiş hakikat kalır. Bu yüzden din adına en büyük hizmet belki de insana Allah'tan başka hiçbir makamın önünde eğilmemeyi, hakkın karşısında kendi liderini bile yerine göre sorgulayabilmeyi ve yanlış gördüğü yerde “Hayır, bu doğru değil.” diyebilmeyi öğretmektir. Çünkü gerçek iman, yalnızca birine inanmak değil; hakikate sadık kalabilmektir. Ve gerçek liderlik, insanları kendine bağlamak değil; onları Allah'a, hakka, adalete ve güzel ahlaka bağlayıp bir gün kendisine ihtiyaç duymayacak kadar özgür bırakabilmektir. Bir Süleyman Efendi muhibi ile konuştum. Dedi ki; ‘Halk partisi için rey isteyen bir kimseye asla bağlı kalmam, saygı duymam, peşinden gitmem!’ …. Allahü teala hepimize hidayet versin Bu duayı hergün namazda kırk defa yapıyoruz! Muhabbetle…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kullugu-allaha-itaati-kendine-isteyenler-682
.İKİYE BÖLÜNMÜŞ KALPLER 30 Ağustos 2026, Pazar 01:12 A+ A- Bazı çocuklar vardır… Kalabalıkların içinde büyür ama içlerinde hep eksik bir sandalye vardır. Masaya oturduklarında biri hep yoktur. O yokluk, zamanla bir boşluktan çok bir sessizliğe dönüşür. Ve o sessizlik, en çok kalplerinde konuşur. Boşanmış ailelerin çocukları, hayatı yaşıtlarından biraz daha erken ciddiye alır. Çünkü bir gün ansızın öğrenirler: Her şey her zaman yerinde kalmaz. Ev dediğin şey dağılabilir, sesler ayrılabilir, insanlar gidebilir. O yüzden birine “çok bağlanmak” onlar için bazen korkutucudur. Çünkü bağlandıkları şeylerin kopabileceğini çok iyi bilirler. Geceleri uyumadan önce düşündükleri şeyler vardır. “Acaba ben mi sebep oldum?” diye içlerinden geçen o sessiz soru… Cevabını kimse vermez ama o soru büyür. Kendilerini suçlamasalar bile, içlerinde bir kırıklık taşırlar. Bir tarafları hep eksik kalmış gibidir. Bir yanı annede, bir yanı babada kalmıştır sanki… Ve hiçbir zaman tam bir bütün olamazlar. Bayramlar, doğum günleri, özel günler… Onlar için biraz daha hüzünlüdür. Çünkü herkesin yanında “tam” olan ailesini gördükçe, kendi içlerindeki eksiklik daha çok hissedilir. Başkalarının sıradan mutlulukları, onların kalbinde ince bir sızıya dönüşür. İçten içe “keşke” derler… Ama çoğu zaman bunu kimseye söylemezler. Topluma bakışları da biraz mesafelidir. Güvenmekte zorlanırlar. Çünkü en çok güvendikleri yerin bile dağılabildiğini görmüşlerdir. İnsanların sözlerine değil, daha çok davranışlarına bakarlar. Ve çoğu zaman kendilerini korumak için duvarlar örerler. O duvarların arkasında ise çok hassas, çok kırılgan bir kalp vardır. Anneye ayrı, babaya ayrı sitemleri olur. Söyleyemedikleri cümleler birikir içlerinde. “Neden denemediniz biraz daha?”, “Ben ne olacaktım?” gibi sorular, zaman zaman içlerini yakar. Ama bir yandan da ikisini de sevmeye devam ederler. İşte en zor olan da budur… Kırgınlıkla sevgi arasında kalmak. Geleceğe dair kaygıları da biraz daha derindir. “Ben de aynı şeyi yaşar mıyım?” korkusu, içten içe onları takip eder. Kendi kuracakları yuvayı hayal ederken bile bir tereddüt vardır. Ama yine de en çok onlar ister mutlu bir aileyi. Belki de en güzel aileyi kurmak için en çok onlar çabalar. Çünkü neyin eksik olduğunu en iyi onlar bilir. Ve bütün bu kırgınlıkların içinde, aslında çok güçlü bir yanları vardır. Erken büyümüş olmanın getirdiği bir olgunluk… Küçük şeylerden mutlu olabilme yeteneği… Ve en önemlisi, içten bir sevgiye duydukları derin özlem… Boşanmış ailelerin çocukları eksik değildir… Sadece kalplerinde biraz daha fazla hikâye taşırlar. Biraz daha fazla hüzün, biraz daha fazla özlem… Ama aynı zamanda biraz daha fazla sevgi potansiyeli. Çünkü kırılan kalpler, en güzel sevmeyi öğrenir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ikiye-bolunmus-kalpler-698
.EN GÜZEL İYİLİK BİR İNSANA UMUT OLMAK… 06 Eylül 2026, Pazar 11:51 A+ A- İnsana verilen en büyük hediyelerden biri, başını dik tutarak yaşayabileceği bir imkândır. Bir kapı açmak… Bir yol göstermek… Bir “gel, birlikte çalışalım” diyebilmek… İşte bazen tek bir cümle, bir insanın kaderine dokunur. Çünkü iş, sadece geçim değildir; iş, onurdur, özgüvendir, hayata tutunma sebebidir. “Bir insana iş vermek, sadaka vermekten daha faziletlidir” sözü, aslında insanın fıtratına ne kadar uygun bir hakikati anlatır. Sadaka, anlık bir yarayı sarar; ama iş vermek, o yarayı bir daha açılmamak üzere iyileştirmeye vesile olur. Birine balık vermek değil, balık tutmayı öğretmektir bu… Ve hatta ona bir deniz açmaktır. Düşün… İşsizliğin, çaresizliğin ağırlığını omuzlarında taşıyan bir insanı. Evine giderken gözleri yerde, kalbi sıkışık… Çocuklarının yüzüne bakarken içini kaplayan o sessiz mahcubiyet… İşte o insanın elinden tutup ona bir iş verdiğinde, sadece cebine para koymazsın; kalbine umut koyarsın. Başını kaldırmasına, yeniden kendine inanmasına vesile olursun. Çalışan bir insanın evine giren rızık, sadece sofrayı değil, ruhu da doyurur. Alın teriyle kazanılan bir lokmanın tadı başkadır. O lokmada şükür vardır, huzur vardır, emek vardır. Ve en önemlisi, o lokmada kimseye el açmamanın verdiği derin bir izzet saklıdır. Birine iş vermek, aslında bir hayatı yeniden inşa etmektir. Bir baba artık evine daha huzurlu döner. Bir anne, çocuklarının geleceği için daha umutla bakar. Bir genç, hayallerine daha sıkı tutunur. Sen bir kişiye kapı açarsın; ama o kapıdan bir aile, hatta belki bir nesil geçer. Bu iyiliğin en güzel tarafı ise sessiz oluşudur. Gösteriş istemez, alkış beklemez. Birinin yüzünde beliren huzurlu bir tebessüm, en büyük karşılıktır. Ve insan o an anlar: Vermek, sadece paylaşmak değil; çoğalmaktır. Modern dünyada çoğu zaman yardım etmek, kolay olanı seçmek gibi görülür. Oysa zor olan, sorumluluk almaktır. Bir insanı işe almak, onun hayatına ortak olmak demektir. Ama işte tam da bu yüzden kıymetlidir. Çünkü gerçek iyilik, emek ister. Belki de en güzel sadaka, bir insanın geleceğine dokunmaktır. Ona sadece bugününü değil, yarınını da kazandırmaktır. Elinden tutup onu ayakta durur hâle getirmektir. Ve kim bilir… Belki de bir gün, o insan başkasına kapı açar. İyilik dalga dalga yayılır. Bir lokmayla başlayan şey, bir hayatı değiştirir. Çünkü en güzel yardım, bir insanın kendi ayakları üzerinde durabilmesine vesile olmaktır. Ve bundan daha büyük bir huzur, bundan daha derin bir mutluluk yoktur.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/en-guzel-iyilik-bir-insana-umut-olmak-712
.IŞIKLAR İÇİNDE UYUYANLAR 13 Eylül 2026, Pazar 12:46 A+ A- Bir insan ölünce garip bir sessizlik çöker memlekete. Hayat boyunca söylediği sözler, yaptığı işler, bıraktığı hatıralar konuşulur. Fotoğrafları yeniden paylaşılır. Eski şarkıları dinlenir, eski filmleri seyredilir. İnsanlar onun ardından güzel cümleler kurmaya çalışır. Ama nedense bazı kesimlerde bir cümleden özellikle kaçılır: “Allah rahmet eylesin.” Sanki bu cümleyi söylemek ayıpmış gibi... Sanki bir ölünün ardından dua etmek çağ dışı bir davranışmış gibi... Sanki “Mekânı cennet olsun” demek, “Ruhu şad olsun” demekten daha az medeniymiş gibi... Ölenin ardından “ışıklar içinde uyusun” deniliyor. “Yıldızlara karıştı.” “Gökyüzünde bizi izliyor.” “Enerjisi bizimle.” “Güzel ruhu sonsuza kadar yaşayacak.” Her türlü söz bulunuyor da insanın ağzından iki kelime çıkmıyor: Allah rahmet eylesin. Oysa ölüm geldiğinde bütün gösterişler susar. Şöhret susar. Para susar. Siyaset susar. Unvan susar. Alkış susar. Kamera susar. Ve insan, nihayet bütün dünyalık sıfatlarından sıyrılıp sadece insan olarak kalır. İşte tam o anda insanın söyleyebileceği en sade, en samimi cümlelerden biri belki de şudur: “Allah rahmet eylesin.” Çünkü bu cümle öleni yargılamak değildir. Onun adına cennet bileti kesmek değildir. Hayatını kusursuz ilan etmek değildir. Sadece, “Ey Rabbim, Sen merhametlilerin en merhametlisisin; bu kuluna rahmetinle muamele eyle.” demektir. Ne kadar sade... Ne kadar insanca... Ne kadar bizim. ______________ Peki neden utanıyoruz duadan? Neden bazı insanlar dinî bir kelime kullandığında sanki entelektüel seviyesinden bir şey kaybedecekmiş gibi davranıyor? Neden “Allah” kelimesinin bulunduğu bir cümle, bazı çevrelerde açıklanması gereken bir mahcubiyet hâline geldi? Bunun elbette tek bir sebebi yok. Yılların biriktirdiği tartışmalar var. Din ile siyaset arasındaki gerilimler var. Dindarlığın bazen yanlış temsil edilmesi var. Dinin adına yapılan yanlışlar var. İnsanların kendi inançlarıyla yaşadığı kişisel mesafeler var. Bütün bunları anlamak mümkündür. Fakat başka bir şeyi de sormak gerekir: Bir insanın dinle ilgili tartışmaları olabilir; ama ölümün başında dua etmek neden bu kadar zorlaşmıştır? Bir insan dindar olmayabilir. Allah inancı olmayabilir. Buna saygı duymak gerekir. Fakat inanan bir toplumun kendi kültürel ve dinî dilinden utanması da başka bir meseledir. Türkiye'nin asırlardır kullandığı ölüm dili vardır. “Başımız sağ olsun.” “Allah rahmet eylesin.” “Mekânı cennet olsun.” “Rabbim taksiratını affetsin.” “Allah sabır versin.” Bunlar yalnızca kelime değildir. Bunlar bir milletin ölüm karşısında geliştirdiği merhamet dilidir. Bir cenazenin başında söylenen birkaç kelimeyle yaşayanın acısını paylaşmak, ölene dua etmek, geride kalana sabır dilemektir. ______________ Bir sanatçı öldüğünde de insan ölür. Bir aktör öldüğünde de insan ölür. Bir şarkıcı öldüğünde de insan ölür. Bir siyasetçi öldüğünde de insan ölür. Bir profesör öldüğünde de insan ölür. Bir işçi öldüğünde de insan ölür. Bir çocuk öldüğünde de insan ölür. Ölüm, insanların arasındaki bütün sınıfları bir anda kaldırır. Mezarlıkta kimse “ünlü” değildir. Kimse “önemli kişi” değildir. Kimse “trend” değildir. Herkes toprağa emanet edilmiş bir insandır. Ve yaşayanların yapabileceği en güzel şeylerden biri, ardından güzel söz söylemek ve inandıkları şekilde dua etmektir. Bir Fatiha okumak ne kadar ağır olabilir? Bir insanın ardından birkaç dakika ellerimizi açmak, neyi eksiltir bizden? Bir ölünün ardından: “Allah'ım, onu bağışla.” demek neden bazılarına bu kadar zor gelir? Belki de mesele din değildir yalnızca. Belki mesele, dindar görünmekten değil; dindar bir cümle kurmaktan utanır hâle gelmektir. ______________ Fakat burada ince bir çizgi var. “Allah rahmet eylesin” demeyen herkes kötü niyetli değildir. Bunu söylemeyen herkes dine düşman değildir. Bazısı alışmamıştır. Bazısı farklı bir dünya görüşüne sahiptir. Bazısı ölüm karşısında ne söyleyeceğini bilemez. Bazısı gerçekten inanmıyordur. İnsanın kalbini bilmeden hüküm vermek doğru değildir. Fakat toplumun genel dilindeki değişimi de görmezden gelemeyiz. Bazen insan, kendi kültürünün kelimelerini kullanmaktan çekinir hâle geliyor. Kendi tarihinden, kendi musikisinden, kendi geleneklerinden, kendi dinî kavramlarından uzaklaşmayı modernlik zannediyor. Sanki kendi köklerinden ne kadar uzaklaşırsa o kadar çağdaş olacakmış gibi... Oysa medeniyet, insanın kendi köklerinden utanması değildir. Medeniyet, farklı inançlara ve düşüncelere saygı duyarken kendi inancından da utanmamaktır. ______________ Ölümün karşısında insanın bütün maskeleri düşer. Hayattayken ne kadar güçlü görünürsek görünelim, ölüm geldiğinde elimizden hiçbir şey gelmez. Ne servetimiz onu geri getirir. Ne şöhretimiz. Ne takipçi sayımız. Ne ödüllerimiz. Ne alkışlarımız. Ne de milyonlarca insanın “çok iyi bir insandı” demesi... Geriye yalnızca Allah'ın rahmeti kalır. İşte “Allah rahmet eylesin” demek biraz da bunu hatırlamaktır. Biz hüküm vermiyoruz. Biz hesap sormuyoruz. Biz sadece dua ediyoruz. Çünkü ölüm, insanın hakkında son sözü bizim söyleyeceğimiz bir yer değildir. Hüküm Allah'ındır. Rahmet Allah'ındır. Affetmek Allah'ındır. Bizim payımıza ise dua düşer. ______________ Bir Fatiha... Bazen koca bir ömrün ardından söylenebilecek en güzel hediyedir. Bir ölünün mezarı başında okunan Fatiha, belki yaşayanın da kendi sonunu hatırlamasıdır. Bugün onun ardından okuyoruz. Yarın belki bizim ardımızdan okunacak. Bugün bir mezarın başında “Allah rahmet eylesin” diyoruz. Yarın belki birileri bizim için aynı cümleyi söyleyecek. İnsan bunu düşündüğünde dilindeki kelimeler değişiyor. Ölüm başkasının başına gelen bir hadise olmaktan çıkıyor. Bir gün benim de kapımı çalacak olan hakikat hâline geliyor. Belki bu yüzden ölümün başında dua etmek kıymetlidir. Çünkü dua sadece ölüyü değil, yaşayanı da terbiye eder. İnsana haddini hatırlatır. Kibirden arındırır. Dünyanın geçici olduğunu söyler. Ve kula usulca şöyle fısıldar: “Sen de bir gün gideceksin.” ______________ Keşke bir insan öldüğünde onun ardından konuşurken biraz daha sadeleşebilsek. Daha az gösteriş... Daha az slogan... Daha az sosyal medya cümlesi... Daha çok merhamet. Daha çok vefa. Daha çok dua. Bir insanın ardından güzel bir hatıra anlatmak ne güzeldir. Bir şarkısını dinlemek... Bir kitabını yeniden okumak... Bir filmini seyretmek... Ailesine başsağlığı dilemek... Ve bütün bunların yanında, inancımız gereği başımızı hafifçe eğip: “Allah rahmet eylesin.” demek... Bundan daha doğal ne olabilir? ______________ Belki artık ölülere değil, kendi kelimelerimize yabancılaşıyoruz. Belki de asıl kaybettiğimiz şey, “Allah” kelimesini söyleme cesareti değil; samimiyet. Çünkü samimi olan insan, ölümün karşısında rol yapmaz. Ölüm bir sahne değildir. Cenaze bir gösteri değildir. Acı bir sosyal medya estetiği değildir. Bir insan toprağa verilirken geriye yalnızca birkaç avuç toprak, birkaç damla gözyaşı ve birkaç dua kalır. O yüzden... Bırakalım insanlar inandıkları gibi konuşsun. Dileyen “ışıklar içinde uyusun” desin. Dileyen “ruhu şad olsun” desin. Ama inanan bir insan da kendi duasından utanmasın. Bir Fatiha okumaktan çekinmesin. “Allah rahmet eylesin” derken sesini kısmak zorunda hissetmesin. Çünkü bu cümle bir gericilik işareti değil. Bir siyasi slogan değil. Bir gösteriş değil. Bir başkasını yargılama biçimi hiç değil. Bu, bir insanın başka bir insan için Rabbinden merhamet dilemesidir. Ve belki ölümün karşısında insanın söyleyebileceği en güzel sözlerden biri hâlâ aynıdır: Allah rahmet eylesin. Allah mekânını cennet eylesin. Geride kalanlara sabır versin. Ve bizlere de ölüm gelmeden önce hayatımızı güzelleştirecek kadar akıl, kalbimizi temizleyecek kadar merhamet nasip etsin. Âmin.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/isiklar-icinde-uyuyanlar-724
.KALBİ OLMAYAN EĞİTİM 20 Eylül 2026, Pazar 12:10 A+ A- Bugün okullar var, kitaplar var, sınavlar var… Ama bazen eksik olan bir şey hissediliyor: anlam. Çocuklar bilgiye hiç olmadığı kadar hızlı ulaşıyor. Ama aynı hızla sabırsızlaşıyor, kırılganlaşıyor, yönünü kaybediyor. Başarı hedefleri büyüyor ama kalpleri daralıyor. Bilgi artıyor, fakat huzur aynı oranda çoğalmıyor. Çünkü eğitim yalnızca aklı doldurmak değildir. Eğitim, aynı zamanda kalbi inşa etmektir. Bir öğrenci düşünün… Matematikte başarılı, yabancı dili iyi, teknolojiye hâkim. Ama saygıyı bilmiyorsa, sabretmeyi öğrenmemişse, merhamet duygusu gelişmemişse… O bilgi, onu hayata karşı güçlü değil; eksik kılar. İşte bu yüzden eğitimde en derin ihtiyaç, sadece daha fazla bilgi değil; daha güçlü bir değer zeminidir. Maneviyat denildiğinde bazen yanlış anlaşılır. Bu, sadece belli ritüelleri öğretmek değil; insana kendini tanıtmak, sorumluluk duygusu kazandırmak, vicdanını uyandırmaktır. Bir çocuğa şunu öğretebilmek: “Yalnız değilsin. Yaptığın her şeyin bir anlamı var. İyilik küçülmez, kötülük büyütülmemeli. İnsan olmak, sadece yaşamak değil; doğru yaşamaktır.” Böyle yetişen bir çocuk, sadece sınav kazanmaz… Hayat kazanır. Peki nasıl? Önce evde başlar. Anne-babanın davranışı, çocuğun ilk kitabıdır. Sonra okulda devam eder. Öğretmenin sadece ders anlatan değil, örnek olan bir rehber olması gerekir. Ve en önemlisi, toplumun dili değişir. Ekranlar, sokaklar, arkadaş çevresi… Hepsi aynı mesajı verirse, çocuk o zeminde büyür. Eğitim sistemi, sadece müfredat değiştirerek düzelmez. İnsan yetiştirme anlayışı değişmeden, sonuç değişmez. Bilgi ile ahlak, başarı ile merhamet, akıl ile vicdan birlikte yürümelidir. Biri eksik olursa denge bozulur. Çünkü insan; sadece düşünen bir varlık değil, aynı zamanda hisseden ve sorumluluk taşıyan bir varlıktır. Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey şudur: Daha çok bilen değil, daha çok hisseden, daha çok düşünen ve daha çok sorumluluk alan insanlar yetiştirmek. Ve bu da ancak kalbe dokunan bir eğitimle mümkündür. Unutulmamalı: Kalbi güçlü olmayan bir nesil, bilgisi ne kadar büyük olursa olsun yönünü kaybeder. Ama kalbi sağlam olan bir nesil, en zor yolları bile doğru yürür. Kalbin ve ruhun ilacı inançtır…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kalbi-olmayan-egitim-738
.HİKAYEN VAR AMA… ANLATAMAZSIN… 27 Eylül 2026, Pazar 12:47 A+ A- Bir toplumun kalbi sadece sokaklarında değil, anlattığı hikâyelerde atar. Sinema, tiyatro, edebiyat… Bunlar bir milletin aynasıdır. İnsan kendini orada görür, kendini orada tanır. Peki ya o aynada kendini bulamayanlar? İşte asıl mesele burada başlar. Bazı insanlar vardır ki; inancı, değerleri, hayat anlayışı derindir. Ailesinden aldığı terbiye ile büyür, doğruyu yanlışı ayırt etmeye çalışır. Ama ne zaman sanatın kapısına yaklaşsa, içinde bir tereddüt belirir. “Bu bana göre mi?”, “Bu dünyada kendimi koruyabilir miyim?” soruları zihnini meşgul eder. Böylece daha yolun başında geri çekilen nice yetenek, nice hikâye olur. Sanat ise boşluk kabul etmez. Anlatılmayan her hikâye, yerini başka bir hikâyeye bırakır. Söylenmeyen her söz, başka bir ses tarafından doldurulur. Zamanla bazı bakış açıları daha görünür, daha güçlü hâle gelir. Bu da toplumun bir kesiminin kendini dışarıda hissetmesine yol açar. Oysa mesele sadece “kim anlatıyor?” değildir. Asıl mesele, “ne kadar farklı ses yan yana gelebiliyor?” sorusudur. Çünkü sanat tek sesli olduğunda fakirleşir. Hikâyeler çoğaldıkça, insan kendini daha çok yerde bulur. Bir çocuğun izlediği filmde kendinden bir parça görememesi, bir gencin sahnede kendi değerlerini hissedememesi… İşte bu, sessiz bir boşluk oluşturur. Bu boşluk zamanla bir kopuşa, bir yabancılaşmaya dönüşebilir. İnsan, kendine ait olanı bulamadığında uzaklaşır. Ama çözüm uzaklaşmak değildir. Çözüm; üretmek, anlatmak, var olmaktır. Sanat; sadece eğlendirmek için değil, anlam kurmak için vardır. İçinde merhamet olan, iyilik olan, umut olan hikâyelere her zaman ihtiyaç vardır. Ve bu hikâyeleri anlatacak insanların, hangi kesimden olursa olsun, cesaretle ortaya çıkması gerekir. Çünkü bir toplumun ruhu, sadece yaşadıklarıyla değil, anlattıklarıyla da şekillenir. Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Kendi hikâyeni anlat. Çünkü dünya, senin sesini de duymalı. “Biz kendi hikâyemizi anlatmazsak, kim anlatacak?”
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/hikayen-var-ama-anlatamazsin-750
.İNSAN NEDEN DOYMAZ? 04 Ekim 2026, Pazar 11:14 A+ A- İnsan garip bir varlıktır. Bir lokma ekmekle doyacak bir mideye sahiptir ama dünyayı içine sığdırmaya çalışan bir nefse… Bir ev yeterken daha büyük bir ev ister. Bir makam yeterken daha yükseğini arar. Bir miktar para huzur getirecekken daha fazlasını biriktirir. Alkışlanınca daha çok alkış ister, güç bulunca daha fazla güç… Ve bazen insanın eline bir makam, bir imkân, bir yetki geçer. İşte imtihan tam o noktada başlar. Çünkü makam insanı büyütmez; içinde ne varsa onu büyütür. Dürüst insanın eline güç geçince adaleti büyür. Merhametli insanın imkânı artınca iyiliği çoğalır. Fakat nefsinin peşinden giden insanın eline fırsat geçince hırsı büyür. Kendisine emanet edilen yetkiyi şahsî menfaatine çevirmeye başlar. Dün küçük gördüğü dünyalıkların peşinden bugün büyük bir iştahla koşar. Sonra bir gün… Perde açılır. Gizlenen ortaya çıkar. İnsanların gözündeki itibar bir anda yere düşer. Yıllarca kazanılan güven, birkaç yanlış tercihin altında ezilir. Nice makamlar, nice servetler, nice gösterişli hayatlar bir anda anlamsızlaşır. İnsan o zaman belki de ilk defa kendisine sorar: “Ben neyin peşinden koştum?” Nefsin doyduğu yer yoktur Tasavvuf bize insanın en büyük düşmanının dışarıda değil, kendi içinde aranması gerektiğini hatırlatır: nefis. Nefis “biraz daha” der. Biraz daha para… Biraz daha makam… Biraz daha şöhret… Biraz daha itibar… Biraz daha güç… Fakat “biraz daha”nın sonu gelmez. Çünkü nefis, kendisine verilenle değil, kendisinden esirgenenle ilgilenir. Elindeki nimetleri saymaz; başkasının elindekilere bakar. On tane varken on bir ister. On bir olunca yirmi… Yirmi olunca yüz… İnsan bazen servet biriktirdiğini zannederken aslında servetinin esiri olmaya başlar. Mesele paranın çokluğu değildir. Zengin olmak da ayıp değildir. Makam sahibi olmak da günah değildir. Asıl mesele, insanın elindeki nimetin kalbine sahip olup olmadığıdır. Para cebinde ise nimet olabilir. Kalbine girmişse imtihan ağırlaşır. Haram neden insanı doyurmaz? Haram kazanç, insana ilk anda büyük bir kazanç gibi görünür. Oysa manevî açıdan bakıldığında insanın içine düşen bir boşluk gibidir. Çünkü haramla elde edilen şey yalnızca bir mal değildir; insanın vicdanından eksilen bir parçadır. Bir başkasının hakkını yiyerek zenginleşen insan, aslında kendi ruhundan fakirleşir. Bir makamı kötüye kullanarak elde edilen menfaat, kasayı doldurabilir fakat gönlü doldurmaz. Çünkü insanın içinde yalnızca mide yoktur. Vicdan vardır. Vicdan susturulursa insan dışarıdan zengin, içeriden yoksul hâle gelebilir. Bu yüzden bazı insanların çok şeyi olduğu hâlde neden huzursuz olduğunu anlamak için cüzdanlarına değil, gönüllerine bakmak gerekir. Doymayan insanın asıl açlığı nedir? Tasavvufun penceresinden bakınca insanın dünya ile doldurmaya çalıştığı boşluğun aslında dünya ile dolmayacağı görülür. Çünkü insanın ruhu sonsuzluk ister. Sonlu şeylerle sonsuz bir ihtiyacı karşılamaya çalışınca insanın iştahı büyür ama huzuru büyümez. Bir ev alır, sonra daha büyüğünü ister. Bir makam elde eder, sonra daha yükseğini… Bir servet kazanır, sonra servetinin yetmediğini düşünür. Çünkü gönlün Allah'a muhtaçlığı, dünyaya sahip olmakla giderilemez. İnsan bazen Allah'tan uzaklaştıkça dünyaya daha fazla sarılır. Dünyaya sarıldıkça da doyacağını zanneder. Fakat dünya tuzlu su gibidir. İçtikçe susuzluk artar. Asıl zenginlik nedir? Kanaat… Tasavvufun en güzel öğretilerinden biri de budur. Kanaat, hiçbir şeye sahip olmamak değildir. Kanaat, sahip olduklarının seni esir almasına izin vermemektir. Bir insanın çok parası olabilir ama gönlü fakir olabilir. Bir başkasının az parası olabilir ama gönlü zengin olabilir. Gönül zenginliği, kasadaki rakamlarla ölçülmez. Bazen küçük bir sofrada şükür vardır. Bazen mütevazı bir evde huzur… Bazen az maaşla büyük bir gönül… Bazen kimsenin bilmediği bir iyilik… İnsan bunlarla zenginleşir. Çünkü gerçek zenginlik, sahip olduklarının çokluğu değil, sahip olduklarının karşısında gönlünün özgür kalabilmesidir. Makam bir imtihandır Makam, insanın kendisini büyük görmesi için değil, emanetin ağırlığını hissetmesi için verilmiştir. Bir devlet memuruna verilen yetki… Bir yöneticinin imkânı… Bir siyasetçinin kendisine duyulan güven… Bir bürokratın imzası… Bunların hiçbiri aslında insanın şahsî malı değildir. Hepsi emanettir. Ve emanetin hesabı vardır. İnsan dünyada imza atarken kolayca unutabilir. Bir evrakı imzalarken, bir ihaleyi onaylarken, bir yakınına ayrıcalık sağlarken, bir başkasının hakkını görmezden gelirken yanında kimsenin olmadığını düşünebilir. Ama tasavvuf insana başka bir hakikati hatırlatır: “Yalnız değilsin.” Görünmeyen iki şahit vardır. Vicdanın vardır. Ve sonunda Allah vardır. İnsan bazen bütün kapıları kapatabilir ama kendi vicdanının kapısını kapatamaz. Rezil olmak mı, uyanmak mı? Bir insanın yaptığı yanlış ortaya çıktığında toplum önünde küçük düşmesi elbette acıdır. Fakat belki bundan daha acı olan, insanın bütün bunlardan sonra hâlâ nefsini suçlamamasıdır. Çünkü insanın gerçek kaybı itibarını kaybetmesi değildir. Allah'ın huzurunda mahcup olmaktır. Dün insanların önünde itibarlı görünen insan, bugün herkesin diline düşebilir. Dün alkışlanan kişi, bugün yaptığı yanlışlarla anılabilir. Dün makamının kapısında bekleyenler, bugün yüzüne bakmayabilir. Dün sahip olduğu güç, bugün hiçbir işe yaramayabilir. Dünya böyledir. Devran döner. Makam geçer. Servet geçer. Şöhret geçer. İnsan kalır. Ve sonunda insan, yanında götürebildiği şeylerle baş başa kalır. Keşke insan fırsat bulunca kendisini hatırlasa İnsanın eline fırsat geçtiğinde aklına ilk gelen soru: “Buradan ne kazanırım?” olmamalı. “Burada benden ne bekleniyor?” olmalı. “Bu imkânla kime faydam dokunabilir?” “Bu makamdan ayrıldığımda arkamda ne bırakacağım?” “İnsanların hakkına giriyor muyum?” “Çocuklarım benim yaptıklarımla gurur duyacak mı?” “Yarın Allah'ın huzuruna çıktığımda bunun hesabını verebilir miyim?” İşte bu sorular insanı frenler. Nefis hız ister. Vicdan fren… Nefis sahip olmak ister. Kanaat durmayı öğretir. Nefis “Benim olsun.” der. İrfan ise: “Emanettir.” der. Sonunda herkesin elinden düşer İnsan dünyaya gelirken eli boş gelir. Giderken de eli boş gider. Aradaki zaman ise bir imtihandır. Kimi eline geçenle gönül yapar. Kimi eline geçenle gönül yıkar. Kimi makamıyla insanlara hizmet eder. Kimi makamını kendisine hizmet ettirir. Kimi servetiyle hayır yapar. Kimi servet uğruna kendisini tüketir. Ama ölüm geldiğinde makamın kapısı kapanır. Kasaların anahtarı geride kalır. Kartvizitler anlamını yitirir. Alkışlar susar. İnsan yalnız kalır. Belki o anda anlayacaktır: Dünyada kazandığını sandığı şeylerin bir kısmı aslında kendisinden götürmüştür. Bu yüzden insanın en büyük meselesi daha çok kazanmak değil, kendisini kaybetmemektir. Doymak da sofranın son lokması değildir. Doymak, gönlün: “Allah'ım, bana verdiğin yeter. Beni harama muhtaç etme. Emanete ihanet ettirme. Elimdeki nimetleri başkalarının hakkına dönüştürme. Dünyayı kalbimin sahibi yapma.” diyebilmesidir. Çünkü insanın cebini doldurmak kolaydır. Gönlünü doyurmak zordur. Ve belki insanın bütün ömrü, aslında şu sorunun cevabını aramakla geçer: “Ben dünyaya sahip mi olacağım, yoksa dünya mı bana sahip olacak?” İrfan ehli bu yüzden dünyayı elinin içine almayı, fakat kalbine sokmamayı öğütler. Çünkü elindeki dünya sana hizmet ederse nimet olur. Kalbindeki dünya sana hükmederse esaret… Ve insanın en büyük özgürlüğü, dünyanın elinden kurtulmak değil; dünyanın kalbinden çıkmasıdır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/insan-neden-doymaz-764
.GÖNÜLLERİ BİRLEŞTİREN MANEVÎ ÇİMENTO EHL-İ BEYT 11 Ekim 2026, Pazar 12:23 A+ A- Bir neslin ihyası, bir milletin dirilişi ve kardeşliğin yeniden inşası üzerine… Rahmetli Enver Ören ağabeyin bir eğitim uzmanına söylediği rivayet edilen şu sözlerde, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir fikir saklıydı: Seyyid ve şeriflerden, yani Peygamber Efendimizin (Aleyhisselam) mübarek soyundan gelen gençler arasından kabiliyetli, zeki ve istidatlı olanları bulup onları Ehl-i sünnet itikadı üzere çok iyi yetiştirmek… Onları ilimle, irfanla, ahlâkla, muhabbetle donatmak… Böylece hem İslâm’ın sahih bilgisi nesilden nesile aktarılsın hem de ümmetin etrafında birleşebileceği müşterek bir muhabbet zemini güçlensin. Bu düşüncenin merkezinde yalnızca bir eğitim projesi değil, bir gönül medeniyeti tasavvuru vardı. Çünkü bazen bir milletin kaderini değiştiren şey, yüksek duvarlar, büyük binalar veya gürültülü nutuklar değil; doğru yetiştirilmiş birkaç insanın sessizce yaktığı irfan kandilleridir. Ehl-i Beyt… Bu iki kelime, Müslüman gönüllerde ne derin hatıralar uyandırır! Resûlullah Efendimizin (Aleyhisselam) hanesi, onun aile efradı, onun muhabbetini taşıyan bir hatıra, onun ahlâkına duyulan hasret… Müslümanlar asırlardır Ehl-i Beyt sevgisini kalplerinde aziz bir emanet gibi taşırlar. Çünkü Peygamber sevgisi, yalnızca dilde söylenen bir söz değil, insanın hayatına yön veren bir muhabbet olmalıdır. O sevgiyi taşıyan kalp, merhamete daha yakın, zulme daha uzak; kardeşliğe daha açık, husumete daha kapalı olmalıdır. Ehl-i Beyt’i sevmek, yalnızca onların isimlerini hürmetle anmak değil, onların hatırasına yakışan bir ahlâkı da yaşatmaya çalışmaktır. İşte merhum Enver Ören ağabeye atfedilen bu düşüncenin en dikkat çekici tarafı da burada beliriyor: Ehl-i Beyt muhabbetini bir ayrışma sebebi değil, birleşme vesilesi hâline getirmek… İnsanları birbirinden uzaklaştıran değil, birbirine yaklaştıran bir değer olarak görmek… Birbirini tekfir eden, birbirinin kusurunu arayan, küçük farklılıkları büyük düşmanlıklara dönüştüren anlayışların karşısına ilimle, irfanla ve güzel ahlâkla çıkmak… Zira bir toplumun en büyük ihtiyacı, herkesin aynı düşünceyi aynı kelimelerle ifade etmesi değil; farklılıklarını düşmanlığa dönüştürmeden ortak değerler etrafında yaşayabilmesidir. Ehl-i Beyt muhabbeti de bu ortak değerlerin en kuvvetli kaynaklarından biri olabilir. Soyun şerefi, ahlâkın güzelliğiyle tamamlanır Bir gencin damarlarında hangi büyük hatıranın dolaştığını bilmesi elbette kıymetlidir. Ancak asıl mesele, o hatıranın sorumluluğunu da taşıyabilmesidir. Seyyidlik ve şeriflik, İslâm geleneğinde hürmetle anılan bir nesep mensubiyetidir. Fakat bu mensubiyetin gerçek güzelliği, ilim ve irfanla, tevazuyla, adaletle, merhametle ve güzel ahlâkla birleştiğinde daha anlamlı bir hâl alır. Çünkü şerefli bir geçmiş, insana yalnızca iftihar hakkı değil, aynı zamanda mesuliyet de yükler. Büyük bir aileye mensup olduğunu söylemek kolaydır; o ailenin adına yakışır bir hayat sürmek ise emek ister, terbiye ister, nefis muhasebesi ister. Bu sebeple, kabiliyetli gençleri keşfetmek ve onları iyi yetiştirmek düşüncesi, yalnızca seyyid ve şeriflerle sınırlı kalmaması gereken geniş bir eğitim idealine açılır. Elbette Peygamber Efendimizin soyundan geldiği kabul edilen gençlerin tarihî ve manevî miraslarını tanımaları, bu mirasın sorumluluğunu kavramaları ve ilim yolunda desteklenmeleri güzel bir hedef olabilir. Fakat milletin geleceğini kuracak ilim insanları, ahlâklı yöneticiler, adaletli hukukçular, merhametli hekimler ve irfan sahibi eğitimciler bütün toplumun içinden yetişmelidir. Zira İslâm medeniyetinin ufku, yalnızca bir nesebin değil, hakikati arayan bütün insanların gayretleriyle genişlemiştir. Düşününüz… Anadolu’nun bir köyünde, mütevazı bir evde dünyaya gelen zeki bir çocuk… Belki babası bir işçi, annesi bir ev hanımı… Elinde imkânları sınırlı, fakat gönlünde büyük hayalleri var. Bir öğretmen onun kabiliyetini fark ediyor; önüne kitaplar koyuyor, ufkunu açıyor, ahlâkını güzelleştiriyor. O çocuk yıllar sonra insanlığa hizmet eden bir âlim, bir öğretmen, bir bilim insanı oluyor. İşte eğitim dediğimiz ilaç budur. Bir insanın içinde saklı olan cevheri bulmak ve onu insanlığın istifadesine sunmak… Bir milletin istikbali, böyle keşfedilmiş ve güzel yetiştirilmiş cevherlerin omuzlarında yükselir. Ehl-i sünnetin ruhu: İlim, itidal ve güzel ahlâk Ehl-i sünnet itikadı üzere eğitim vermek denildiğinde, meselenin yalnızca birtakım bilgileri ezberletmekten ibaret olmadığı unutulmamalıdır. İnancı sağlam temellere oturtmak, Kur’anı kerim ve sünneti doğru kaynaklardan öğrenmek, dinî meseleleri ehil insanlardan tahsil etmek, ilmî birikimi ahlâkla tamamlamak ve insanın nefsini terbiye etmesine yardımcı olmak gerekir. İlim, insanın zihnini aydınlatırken ahlâk da kalbini güzelleştirmelidir. Bilgi kibri büyütüyorsa eksik kalmış; inanç merhameti azaltıyorsa yanlış anlaşılmış; din adına konuşan bir dil insanları sürekli aşağılıyor, soğutuyor ve dışlıyorsa kendi usulünü yeniden gözden geçirmeye muhtaç hâle gelmiştir. İşte gençleri zararlı fikir akımlarına karşı korumanın yolu da burada aranmalıdır. Her türlü düşünceyi yasaklamakla değil, hakikati öğreterek; insanları korkutarak değil, akıllarını ve vicdanlarını güçlendirerek; düşmanlık üreterek değil, sahih bilgiyi ve güzel ahlâkı birlikte kazandırarak… Bir genç, inancını sağlam delillerle tanırsa, doğru dinî kaynakları okuyup anlamayı öğrenirse, bilmediklerini sormaktan korkmazsa ve kendisine öğretilenleri akıl ve vicdan süzgecinden geçirebilirse savrulmalara karşı daha dirençli olur. Çünkü kökü derinde olan bir ağacı her rüzgâr yerinden sökemez. Burada asıl ihtiyaç, yalnızca bilgili gençler değil, bilgilerini hayatlarına taşıyabilen şahsiyetler yetiştirmektir. Öyle insanlar ki haklı olduklarında bile ölçüyü kaybetmesinler; yanlış gördükleri bir düşünceyi eleştirirken insan onurunu çiğnemesinler; kendilerinden farklı düşünenleri hemen düşman ilan etmesinler ama itikadi yanlışları ilmi olarak söyleyebilsinler… İlimleri arttıkça tevazuları artsın, makamları yükseldikçe hizmetleri çoğalsın, sözleri çoğaldıkça gönül kırmaktan daha fazla sakınsınlar. İşte dinin güzelliğini temsil eden insanlar böyle yetişir. Manevî çimento: Muhabbet ve kardeşlik Bir binayı ayakta tutan yalnızca taşları değildir; taşları birbirine bağlayan harçtır. Taşlar ne kadar sağlam olursa olsun aralarında bağ yoksa bina zamanla dağılır. Milletler de böyledir. Tarih, dil, kültür, inanç ve ortak hatıralar toplumun taşlarıdır. Muhabbet, adalet, merhamet ve kardeşlik ise onları bir arada tutan harçtır. Ehl-i Beyt sevgisi, işte bu manevî harcın mühim unsurlarından biri olabilir. Hazreti Hasan’ın (radıyallahü anh) sulh ve uzlaşmayı önceleyen hatırası, Hazreti Hüseyin’in (radıyallahü anh) zulüm karşısındaki tavrı, Hazreti Ali’nin (radıyallahü anh) ilim ve hikmetle anılan şahsiyeti, Hazreti Fâtıma’nın (radıyallahü anha) Peygamber hanesindeki müstesna yeri… Bu hatıralar, Müslümanların kalplerinde ortak bir hürmet zemini meydana getirebilir. Yeter ki bu sevgi, başkalarını küçümsemek için değil, kendimizi güzelleştirmek için yaşansın. Yeter ki birleştirsin, bölmesin; gönülleri yumuşatsın, öfkeleri körüklemesin. Çünkü Ehl-i Beyt muhabbetinin en güzel meyvesi, bir Müslümanın başka bir Müslümanın acısına kayıtsız kalamamasıdır. Bir evde acı varsa diğer evin kapısının çalınması, bir çocuk açsa komşunun sofrasından pay ayrılması, bir haksızlık yaşanıyorsa mazlumun yanında durulmasıdır. Kardeşlik, yalnızca aynı kelimeleri söylemek değil, aynı acılara insanlıkla yaklaşabilmektir. Birbirinin elini tutmak, düşenin elinden kaldırmak, hatayı düzeltirken gönlü incitmemektir. Bir toplumda Ehl-i Beyt sevgisi gerçekten kök salmışsa, o sevginin meyveleri insanların davranışlarında görülmelidir. Hürmet, adalet, vefa, merhamet ve fedakârlık… Bunlar yoksa geriye yalnızca isimler ve sözler kalır. Oysa gönül medeniyeti, sözün davranışa dönüştüğü yerde başlar. Bir nesli yetiştirmek, bir geleceği değiştirmektir Bir genci yetiştirmek, yalnızca bir insana meslek kazandırmak değildir. Onun bakışını, vicdanını, sorumluluk duygusunu ve hayat karşısındaki duruşunu şekillendirmektir. İyi yetişmiş bir öğretmen binlerce çocuğun gönlüne dokunabilir. İyi yetişmiş bir âlim, karanlıkta yolunu kaybedenlere ışık tutabilir. Adaletli bir yönetici, binlerce insanın hakkını koruyabilir. Merhametli bir insan, belki bir ömrün yönünü değiştirebilir. Bu bakımdan merhum Enver Ören ağabeye atfedilen düşünce, üzerinde durulmaya değer bir eğitim idealini hatırlatmaktadır: Kabiliyetli gençleri keşfetmek, onları köklü bir inanç ve ahlâk anlayışıyla yetiştirmek, tarihî ve manevî miraslarını tanımalarını sağlamak ve toplumun hizmetine hazırlamak… Ancak bu idealin gerçek anlamda başarıya ulaşması, eğitimde liyakatin, fırsat eşitliğinin, ilmî ciddiyetin ve güzel ahlâkın esas alınmasına bağlıdır. Gençlerin kıymeti yalnızca soylarında değil, taşıdıkları kabiliyette, gösterdikleri gayrette ve insanlığa sunabilecekleri hizmette aranmalıdır. Bir ülkenin değişmesi için bazen büyük projelerden önce büyük bir eğitim seferberliği gerekir. Kütüphaneler kurulmalı, iyi öğretmenler yetiştirilmeli, gençlerin soruları cevapsız bırakılmamalı, ilim insanları desteklenmeli, dinî eğitim sahih kaynaklara ve sağlam bir ahlâk anlayışına dayanmalıdır. Gençlerin önüne yalnızca geçmişin hatıraları değil, geleceğin sorumlulukları da konulmalıdır. Onlara ecdadın büyüklüğü anlatılırken bugünün yetimleri, yoksulları, mazlumları ve ilim bekleyen çocukları da hatırlatılmalıdır. Zira geçmişle övünmek güzeldir; fakat geçmişin emanetine layık bir gelecek hazırlamak daha büyük bir vazifedir. Gönüller birleşirse, ülke değişir Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, birbirimizin yüzüne daha dikkatle bakabilmektir. Aynı kıbleye yönelen insanların birbirlerine sırt çevirmemesi, aynı Peygamberi seven gönüllerin birbirini incitmemesi, aynı ülkenin çocuklarının birbirine yabancılaşmamasıdır. Bizi bir arada tutan değerleri yeniden hatırlamak, onları günlük hayatımızda yaşatmak ve gelecek nesillere sahici örneklerle aktarmaktır. Ehl-i Beyt muhabbeti, bu büyük kardeşlik idealinin önemli bir kapısı olabilir. Fakat o kapıdan içeri girenlerin ellerinde kibir değil tevazu, öfke değil merhamet, ayrılık değil kardeşlik taşıması gerekir. Peygamber Efendimizin (Aleyhisselam) hanesine duyulan hürmet, onun ümmetine karşı duyulan sorumlulukla tamamlanmalıdır. Bir yetimin başını okşayamayan, bir mazlumun derdiyle dertlenemeyen, kendi menfaatini herkesin hakkından üstün tutan bir anlayış, taşıdığı en kıymetli isimlerin manasını bile eksik bırakır. Rahmetli Enver Ören ağabeyimize atfedilen bu sözlerin bize hatırlattığı esaslı hakikat şudur: Bir milletin istikbali, iyi yetişmiş insanların omuzlarında yükselir; birliği ise gönülleri birbirine bağlayan müşterek değerlerle güçlenir. Ehl-i Beyt sevgisi de bu değerlerden biri olarak ilimle, ahlâkla, adaletle ve merhametle yaşatıldığında gerçek manasını bulur. Ne güzel olurdu; gençlerimizin gözlerinde ilmin ışığı, gönüllerinde Peygamber muhabbeti, davranışlarında güzel ahlâk parlasaydı… Birbirini dışlayan değil, birbirine sahip çıkan nesiller yetişseydi. Bir gencin başarısı ötekinin kıskançlığına değil, sevincine vesile olsaydı. İnsanlar soylarıyla övünmek yerine iyilikleriyle örnek gösterilseydi. Camilerimizde, okullarımızda, evlerimizde ve sokaklarımızda aynı merhamet dili konuşulsaydı… İşte o zaman muhabbet, yalnızca gönüllerde saklanan güzel bir duygu olmaktan çıkar; toplumu ayakta tutan bir kuvvete dönüşürdü. O zaman Ehl-i Beyt sevgisi, geçmişten bugüne uzanan bir hatıra olmanın ötesinde, geleceği inşa eden bir ahlâk mektebi hâline gelirdi. Ve belki o gün, bir milletin dağınık taşları yeniden birbirine kenetlenirdi. Çünkü bir ülkeyi asıl güçlü kılan, yalnızca sınırları, orduları veya serveti değildir. Birbirinin hakkını gözeten insanları, ortak değerlerine sahip çıkan gençleri ve zor zamanlarda birbirinin elini bırakmayan gönülleridir. Ehl-i Beyt sevgisi gönülleri yumuşatsın, ilim zihinleri aydınlatsın, güzel ahlâk hayatımıza yön versin. Birliğimiz muhabbetten, kuvvetimiz adaletten, istikbalimiz iyi yetişmiş nesillerden doğsun. Çünkü gönüller birleşirse millet dirilir; ilim ve irfan birleşirse gelecek aydınlanır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/gonulleri-birlestiren-manevi-cimento-ehl-i-beyt-775
.AĞZI DUALI GENÇLERDEN, AĞZI KÜFÜRLÜ GENÇLERE… 18 Ekim 2026, Pazar 13:07 A+ A- “Ağzı dualı gençlerden, ağzı küfürlü gençlere…” diye başlayan bir cümle, aslında sadece bir yakınma değil; toplumdaki dil dönüşümünün de kısa bir özeti. Dil, insanın iç dünyasının aynasıdır. Kalpte ne varsa dile o dökülür. Bu yüzden bir toplumun dili sertleşiyorsa, aslında iç dünyasında da bir kırılma, bir boşluk ve bir yön kaybı yaşanıyor demektir. Bugün sokakta, okulda, sosyal medyada ya da ekran karşısında gençlerin kullandığı dilde küfür ve argo giderek sıradanlaşıyor. Bir zamanlar utanılan, ayıp sayılan sözler; artık şaka malzemesi, samimiyet göstergesi hatta “havalı” olmanın bir yolu gibi sunuluyor. Özellikle komedi adı altında yapılan bazı gösteriler, diziler ve filmler bu dili normalleştiriyor. Gülmek için sınırların zorlandığı, espri uğruna değerlerin aşındırıldığı bir kültür inşa ediliyor. Sosyal medyada ise beğeni ve takip uğruna daha sivri, daha sert, daha dikkat çekici konuşanlar öne çıkarılıyor. Böylece gençler farkında olmadan bu dili taklit ediyor, zamanla da benimsiyor. Oysa dil sadece bir iletişim aracı değildir; aynı zamanda bir ahlak meselesidir. İnsan, dilini nasıl kullanıyorsa karakterini de öyle inşa eder. Sürekli küfür eden bir dil, zamanla düşünceyi de kirletir; saygıyı, nezaketi ve empatiyi zayıflatır. Bu da bireyler arası ilişkilerde sertleşmeye, tahammülsüzlüğe ve toplumsal huzurun zedelenmesine yol açar. Peki bu gidişatı nasıl tersine çevirebiliriz? Öncelikle aileden başlamak gerekir. Çocuk, en çok evde duyduğunu öğrenir. Anne-babanın dili, çocuğun dilinin temelidir. Evde saygılı, ölçülü ve güzel bir dil hâkimse, çocuk da bunu benimser. Eğitim kurumları da sadece akademik bilgi veren yerler değil; aynı zamanda değer kazandıran ortamlardır. Öğretmenlerin kullandığı dil, öğrenci üzerinde derin izler bırakır. Bu yüzden okullarda nezaket, saygı ve doğru iletişim üzerine bilinçli çalışmalar yapılmalıdır. Medya ve eğlence dünyasına da büyük sorumluluk düşüyor. Mizah; aşağılamadan, kırmadan, kirletmeden de yapılabilir. Topluma yön veren içerik üreticileri, dilin gücünü hafife almamalı; aksine onu iyileştiren, güzelleştiren bir araç olarak kullanmalıdır. Gençlere gelince… Onlara sadece “bunu yapmayın” demek yetmez. Alternatif sunmak gerekir. Anlamlı sohbetler, edebiyatla tanışma, güzel sözün değerini fark etme… İnsan neyle beslenirse ona dönüşür. Kalbi güzel olanın dili de güzel olur. Belki de yeniden hatırlamamız gereken en temel şey şudur: Güzel söz sadakadır. Bir insanın ağzından çıkan her kelime ya bir kalbi incitir ya da bir gönlü onarır. Tercih bizim… Toplum olarak dili düzeltmek, aslında kendimizi düzeltmek demektir. Çünkü kelimeler sadece konuşulmaz; yaşanır, yayılır ve bir kültür hâline gelir. Eğer yeniden saygılı, zarif ve anlamlı bir toplum istiyorsak, işe dilimizden başlamalıyız.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/agzi-duali-genclerden-agzi-kufurlu-genclere-789
|
| Bugün 560 ziyaretçi (925 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|