 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
İhtiyaç Hamuruyla Yoğrulmuş İnsan 05 Ekim 2025, Pazar 00:06 A+ A- "Kendi kendime yeterim.” Günümüzün en sevilen cümlelerinden. Oysa bu iddia, ilk sarsıntıda sönmeye mahkûm. Çünkü hayatımız, çoğu zaman farkına bile varmadığımız ihtiyaçlar ve bu ihtiyaçları sessizce karşılayan görünmez sistemler üzerine kurulu. Sadece su ve yemekle değil; oksijen, uyku; mahremiyet, aidiyet, itibar; merak, öğrenme, zihin ve lisan; güzellik ve düzen; oyun ve neşe; emek ve fayda; zeka ve hafıza; hatıra ve gelecek gibi kat kat ihtiyaçlarla yoğrulmuşuz. İnsanın mimarisi, ihtiyaç mimarisidir ve bu ihtiyaçların çoğu görünmez sistemler tarafından karşılanır. İnsanın binlerce ihtiyacını üç-beş başlıkta toplamayı seviyoruz. Çoğu zaman da eksikliğini en çok hissettiğimiz tek bir ihtiyaca odaklanıp bütün meselelerimizin anahtarı oradaymış sanıyoruz. Oysa insanın ihtiyaçları ağ yapısıdır; bir halkadaki aksama, diğer halkalarda yankılanır. Farkında olmadığımız sayısız ihtiyacımıza, yine farkına varmadığımız sayısız sistem cevap verir. Bu sistemlerin verdikleri de ilmek ilmek hücrelerimize işler. Acıktığımızda yediğimiz yemek, merak ettiğimizde öğrendiğimiz bilgi, sevildiğimizde bize sarılan insan... Hepsi hamurumuza katılan mayalardır. Oksijen en temel ihtiyaçtır ve en çok görünmez olandır; aksayınca görünür hale gelir. Ormanlar, yosunlar, rüzgârlar, atmosfer döngüleri; penceredeki menfezden akciğerdeki alveole uzanan zincir tek bir nefeste buluşur. Su musluğa yalnızca faturayla gelmez. Kar ve yağmur, baraj, arıtma tesisi, pompa istasyonu, boru hattı, sayaç… Her halkada mühendisler, operatörler, bakım ekipleri vardır. Şebeke elektriğe, elektriğin sürekliliği ise bambaşka sistemlere dayanır. Gıda tarlada başlar gibi görünür. Toprağın mikroorganizmaları, tohum ıslahı, arıların polen taşıması, sulama, hasat, depolama, soğuk zincir, nakliye, fırın, manav, denetim… Soframıza gelen bir dilim ekmeğin ardında yüzlerce el, onlarca iş vardır. Aile ve mahalle, sosyal ihtiyaçların ilk halkasıdır. Çocuk ve yaşlı bakımı, komşuluk, okul ve öğretmen; ev içi emek ve gönüllü ağlar… Görülme, duyulma ve korunma ihtiyacı önce burada karşılık bulur; insan, insanla tamamlanır. Bu halkalar inceldiğinde yalnızlık kalınlaşır. Manevî tarafta ise ihtiyaç, acziyet diye okunur. İnsana, sınırlarını inkâr etmek güç vermez; tam aksine, güç arayışını yanlış adreslere sürükler. Dua, bu sebeple teslimiyete açılan kapıdır; insanın, kendini ve ihtiyacını doğru yere emanet edişidir. Allahü Teâlâ’ya yönelen kalp, ihtiyaçlarını yerli yerine koymayı öğrenir. Kısacası liste uzun ve ihtiyaç çok. Yazılarda daldan dala atlayacağız. Bir gün bilim ve beyin, Bir gün öğretmenlik ve girişimcilik, Başka bir gün yapay zekâ ve iktisat konuşacağız. Önümüzdeki birkaç yazıda insanı tanımak için gelişimini resmedeceğiz. Şu ıssız dünya çölünde büyümeye çalışan bir ağaç gibi, tohumdan çınara kadar insanın ihtiyaçlarını ve bunların nasıl karşılandığını göreceğiz. Haftaya tohumu yani insanın genlerini ve potansiyelini ele alacağız.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ihtiyac-hamuruyla-yogrulmus-insan-66
.Anasına Bak Kızını Al: %25 Kuralı 12 Ekim 2025, Pazar 00:15 A+ A- Önceki yazıda insanı “ihtiyaç hamuruyla yoğrulmuş” bir varlık olarak ele almıştık. Bu hakikatin ilk durağı şudur: insan olmak için önce insan genlerine ihtiyaç var. Dolayısıyla hayatta ilk olarak ihtiyacımız olan şey anne ve baba. Bir insanın hayatında anne babanın payı zannedilenden çok daha büyüktür. İnsanın karakterinin, sağlığının, mutluluğunun kısaca insanı insan yapan her şeyin en az %50’si genetiktir. Kalanı ise çevreyle yoğrulur. Dolayısıyla bir çocukta gördüğünüz iyi-kötü ne varsa, bunun yarısı aileden gelen gen izleridir. Bu yarımın da yarısı sizden, yarısı eşinizden geldiğine göre, iyi bir eş seçmek çocuğunuzun hayatının en az %25’ini nikâh gününde belirlemek demektir. Sonra birlikte kurduğunuz hayatla herkes gayreti kadar bu payını büyütür. Atalarımız bu hakikati sade ve isabetli sözlerle ölçüye çevirmiştir: “Anasına bak, kızını al; kenarına bak, bezini al.”Kumaşın kalitesi kenarında belli olur; insanın huyu da çoğu zaman ailesinin kenarlarında. Bugün “genetik” dediğimiz şeye onlar “aslı-nesli” diye bakmış; eş seçiminin aileyi, ailelerin de soyu belirlediğini hatırlatmışlardır. Çevrenin çok daha çeşitli dolayısıyla önemli olduğu zamanlardan geçsek de aileden gelen genler insanın ilk sınırlarını çizer. Evlilik, iki kalbin buluşmasından önce iki soyun kesişmesidir. Eş seçmek yalnızca bir kişiyi değil, onun akraba çemberini de seçmektir: teyze, dayı, hala, amca, nine, dede… Bu çember, çocuğun hem genetik hem de çevre laboratuvarıdır. Bu sebeple eş seçerken bir kişiyi değil paket olarak ailenin tamamını seçiyoruz. Burada bir itiraz kulaklarıma geliyor: “Peki, evlenmeden önce DNA testi mi yaptıracağız?” Henüz bütün karakter analiziyle testler mümkün değil ama üç küçük, işe yarar taktik bırakayım: Sofra ve çarşı taktiği: Ailesiyle aynı sofraya oturun; bir de beraber alışveriş yapın. Sofrada şakanın sınırı, kırgınlığın süresi ve barışın usulü görünür. Alışverişte de gecikmeye, hataya, yorgunluğa verilen tepki… Bütün bunlar, “evdeki iklimin” röntgenidir. Bir kişinin şu anki ailesine nasıl davrandığından, gelecekteki ailesine nasıl davranacığına dair ipuçları bulmak mümkündür. Nişan çarşısı gibi adetler de boşuna değil. Küçük kriz deneyi: Bilerek değil tabii, ama hayat zaten minik aksaklıklar üretir: yanlış sipariş, bozuk cihaz, iptal olan plan… Müstakbel damat/gelin çözüm mü arıyor, yoksa suçlu mu? Sesi mi yükseliyor, nefesi mi daralıyor? Bu, yarın çocuğunuz ağladığında evinizin tonunu belirler. Akraba evliliğinden kaçın: Bu yalnızca tıbbî bir tedbir değil, zihnî ve duygusal genişlik için de gereklidir. “Uzaktan al” sözü, gen havuzunu ve ufku genişletmenin hikmetli ifadesidir. Mantık Evliliği Akıl, sevginin emniyet kemeridir. Mantık evliliği “hesap kitap” değildir; değer, huy ve ritim uyumu demektir. Sevgi motoru çalıştırır; mantık direksiyondur. Direksiyon yoksa en güçlü motor bile savurur. Aynı temel değerlere “evet”, aynı sınır ihlallerine “hayır” diyebilen iki insanın sevgisi hem uzun ömürlü hem çocuk için güvenlidir. İnsan olmak için ihtiyacımız olan ilk şey genlerdi. Onu tertemiz bir şekilde aldık. Şimdi o mübarek hücrenin bebek olacağı bir rahme ihtiyaç var: anne karnı. Yani yaratılışın ilk toprağı. Orada annenin beslenmesi, uykusu, stresi, duası; mevsimler, ışık ve gece-gündüz ritmi epigenetik düğmelere dokunur. Burçlar, doğum mevsimi ve gebelik takviminin beyin ve davranış üzerindeki etkilerinden bahsedeceğiz. Haftaya inşallah Toprak: Rahim, Beslenme ve Mevsimlerin Dili ile devam edeceğiz.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/anasina-bak-kizini-al-25-kurali-82
.Bir Hücreden İnsana: En Uzun Dokuz ay 19 Ekim 2025, Pazar 00:20 A+ A- Geçen yazıda tohumu, yani kalıtımı ve eş seçiminin mesuliyetini konuştuk. Genlerin etkisinin zannedilenden daha güçlü olabileceğini de ele aldık. “Genlerimizin sağlığımız ve karakterimiz üzerindeki etkisi nedir?” derseniz, en doğru cevap şudur: çevreye göre değişir. “Peki çevrenin etkisi nedir?” diye sorunca da cevap yine benzer: sahip olduğunuz gen varyasyonlarına göre değişir. Bu yüzden aynı genetik potansiyele sahip kişiler farklı çevrelerde farklı sonuçlar verir; farklı genetik potansiyeller de aynı çevrede farklı tepkiler gösterebilir. Basit düşünelim: Aynı kek hamuru doğru ısıda kabarır, düşük ısıda söner. Farklı hamurlar ise aynı koşullar altında farklı sonuçlar verir. Burada hamur genlere, fırın çevreye benzer. Benzer biber tohumları, güneş ve suya göre bir tarlada daha keskin acır, bir diğerinde daha hafif yanar. Aynı toprakta büyüyen iki farklı tohumun biri acı, diğeri tatlı olabilir; tohum geni, tarla çevreyi temsil eder. İnsanda da tablo benzerdir. Uzun boya yatkın bir çocuk, yetersiz beslenme ve düzensiz uyku ile beklenenden kısa kalabilir; minyon yapıya yatkın bir çocuk ise ne kadar yese de bir anda boy atmaz. Yüksek zihinsel potansiyele sahip biri, bunu işleyeceği imkândan yoksunsa tavanına erişemez; potansiyeli daha mütevazı olan biri de birkaç kitapla bir gecede dâhi olmaz. Velhasıl fizikî de zihnî de her özelliğin sahne alması için hem genin hem çevrenin o işe uygun olması gerekir. Şimdi genlerin ilk çevresiyle buluştuğu toprağa inelim: Tek bir hücrenin trilyonlarca hücreye dönüştüğü yer olan anne rahmi. Anne rahminde maruz kalınan hormonlar ve annenin çevre şartları, farklı gen aktivasyonları ile beyni temelden şekillendirir. Anne karnında yaşananlar, sadece fiziksel değil, duygusal ve zihinsel gelişimi de etkiler. Mesela anne adayı, baharatlı bir şeyler yediğinde bu baharatın, amniyotik sıvıya geçtiği ve bebeğin daha anne karnındayken bu baharatı tattığını biliyoruz. Kültür transferi, sandığımızdan da önce başlıyor. Anne karnındaki çevre faktörleri ve hormonlar, bebeğin beyin yapısını ve dolayısıyla yetişkinlik yıllarında sahip olacağı nefsani arzuları bile etkileyebiliyor. Buradaki mühim nokta şu: annenin çoğu zaman ekstra bir şey yapmasına gerek yoktur. Rahmin şartları masum bebek için öylesine ince ayarlanmıştır ki, yanlış yapılmadığı sürece işler kendi seyrinde zaten yolunda gider. Bu yüzden tek hücreden trilyonlarca hücreye uzanan yaklaşık kırk hafta boyunca bebeğin ilk çevresinde esas görev, yanlıştan sakınmaktır. Yanlış dediğimiz de zaten normalde de insan için zararlı olan davranışlardır: içki, sigara, uyuşturucu kullanımı, aşırı stres ve kötü beslenme vs... Anne adayına verilecek en güzel tavsiye budur: Lütfen kendine zarar verme! Sen bize daha çoook lazımsın:) Dünyaya yeni bir insan getirme sorumluluğunu almış ve bu kişinin hayatı boyunca kazanacağı bütün sevaplara ortak olacak olan anne adayının, sadece maddi değil manevi mesuliyeti de vardır. Sağlıklı olması için uğraşılacağı gibi salih/saliha olması için çaba sarf etmek gerekir. Annenin okuyacağı sure ve dualar hem kendisine hem de bebeğine iyi gelecektir. Çocuk gelişiminin en büyük yükünü çeken anneye dışarıdan verilebilen bütün destek verilmeli. En büyük beklenti baba adayının evin iklim bekçisi olmasıdır. Yani annenin uyku, sofra ve sükûnet düzenini koruyan kişi olmasıdır. Bu çerçevede geri kalan herkesin işi de bu iklime ayak uydurup kısa ve saatli ziyaret ve “duman sıfır” gibi küçük tedbirlerle bu düzeni bozmamaktır. Anne adayına bu mübarek vazifesinde destek olmak hepimizin boynunun borcudur. Folat ve kalsiyum gibi takviyeler de bu çerçevede anlaşılmalıdır: Maksat anne ve bebek için yeterli düzeylerin sağlanmasıdır. Folat, özellikle erken dönemde, bebeğin sinir sistemi gelişimi için kritiktir; kalsiyum ise annenin kemik depolarını korumaya yardımcı olur ve bazı durumlarda gebelikteki riskleri azaltmaya katkıda bulunabilir. Anne, hekim önerili takviyeleri ihmal etmemelidir. Neticede annenin ve bebeğin ihtiyaçları, bir şekilde karşılanmalı. Layıkıyla karşılanmasa uzun vadede zararları ortaya çıkacaktır. Peki, doğduğumuz tarihin hayatımıza etkisi var mı? Kimileri cevabı burçlarda arasa da işin bambaşka boyutları var. Biz, haftaya burçları ve arkasındaki gerçekleri konuşalım, inşallah.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/bir-hucreden-insana-en-uzun-dokuz-ay-97
.BURÇLAR ve GERÇEKLER 26 Ekim 2025, Pazar 00:16 A+ A- Doğduğumuz tarihe göre şekillendiğimiz doğru mu? Gökyüzündeki yıldız kümelerini sınıflandırmaktan ibaret olan burçlar, nasıl oldu da karakterimizi, kaderimizi, geleceğimizi şekillendirdiği düşünülen bir şeye dönüştü? Babil rahipleri binlerce yıl önce, takvimi düzenlemek için gökyüzünü 12 eşit dilime bölmüşlerdi. Gece nöbetlerinde göğün nabzını tuttular: tutulmaları, gezegen kavuşumlarını, Venüs’ün ileri–geri döngülerini, belirli yıldızların ufukta “ilk doğuş”unu tek tek kayda geçirdiler. Yerde ise Fırat’ın taşkınlarını, ekinlerin tutup tutmadığını, çekirge istilalarını, saray entrikalarını, savaşları ve salgınları not ettiler. Bir süre sonra bu iki defter arasında eşzamanlılıklar görmeye başladılar: “Şu yıldız şöyle doğduğunda sel geldi… Mars kızıl parladığında sınırda kan döküldü… Tutulmadan sonra kıtlık oldu…” Kil tabletlerde listeler büyüdükçe büyüdü; gökteki benzer işaretlerin yerde de benzer sonuçlar doğuracağı fikri kök saldı. Yani bugün “korelasyon” diyeceğimiz birlikte değişimleri nedensellik sandılar. Zamanı on iki eşit dilime bölüp olayları bu dilimlere yerleştirince de “aynı zaman tekrar ederse, aynı kader de tekrar eder” zannı güçlendi. Takvim bir anda kehanet cetveline dönüştü. Muhtemelen kimse bu hesaplamanın bir gün “Sen Akrepsin, o yüzden kıskançsın.” cümlesine dönüşeceğini tahmin etmiyordu. Kişiselleştirme ise çok daha yenidir. Önce gökten devletin talihi okunurdu; krallar, seferler, kıtlıklar… “Sen hangi saatte, hangi ışık altında geldin?” Orta Çağ’da bu sarayın imtiyazıydı. Asıl kırılma 20. yüzyılda gazeteler Güneş burcuna göre günlük–haftalık yorumlar basınca oldu. Astroloji ilk kez kitlelere tek tek konuştu. Uygulamalarla birlikte doğum saati dakikaya indi, bildirimler “sen” diye hitap etmeye başladı. Fakat öz aynı kaldı: not edilen örüntüler hâlâ korelasyon, anlatılan hikâye çoğu kez nedensellik sanılıyor. Astrolojide bu fark sıkça karışır. Mesela Ocak doğumluların okulda ya da sporda biraz daha başarılı oldukları fark edilir; hemen “Oğlak burcu azimli!” denir. Oysa mesele yıldızlarda değil, takvimdedir. Birçok sporda altyapı takımları yılbaşı kesim tarihine göre kurulur. Aynı yaş grubunda Ocak’ta doğan çocukla Aralık’ta doğan çocuk yan yana gelir; biri diğerinden neredeyse bir yaş daha olgundur. Bu fizyolojik/psikomotor avantaj seçmelerde “daha yetenekli” görünmeyi sağlar. Seçilince daha iyi antrenman, daha çok dakika, daha iyi koçluk gelir ve fark büyür. Yani istatistikte “Ocak doğumlu sporcu çok” diye görünen şey yıldızlarla değil, sistem tasarımının mağduru veya mağruru olan çocuklarla alakalıdır. Hikâye astrolojik değil, kronolojiktir. Gezegenlerin çekimi, doğum odasındaki doktorun yerçekimini bile geçemediğine göre, yıldızların karakter yazdığı iddiası fiziğe aykırıdır. Ama doğum zamanı ile bazı biyolojik sonuçlar arasında zayıf ilişkiler bulunabilir. Bunun nedeni gökyüzü değil, yeryüzüdür: ışık süresi, annenin D vitamini seviyesi, mevsime bağlı enfeksiyonlar, hormon döngüleri... Etki vardır, ama fail farklıdır. Doğduğumuz anın gökyüzü değil, o ana kadar geçen ayların ışığı, ısısı, hormonları, besini bizi şekillendirir. Çünkü her şey sırayla işler. Anne karnında İlk haftalarda folik asit varsa sinir tüpü kapanır; yoksa kapanmaz. İkinci trimesterde serotonin dengedeyse beyin köprüleri doğru kurulur; stres hormonları yüksekse bağlantılar eksik kalır. Üçüncü trimesterde yeterli D vitamini varsa dopamin sisteminin temelleri sağlam atılır; yoksa ileride duygu durumu hassaslaşır. Yani yıldızlar yerinde durur, ama bebeğin içindeki kimya mevsimle, ışıkla, annenin bedeniyle hareket eder. Yazın anne karnında olan bebek, bol güneş alır, D vitamini depolar, annenin morali yüksektir. Sonbaharda doğduğunda beyni bu iyimser kimyaya göre ayarlanmıştır. Kışın hamilelik geçiren bir annenin bebeği ise daha karanlık bir ortamda büyür; ışık azaldıkça serotonin düşer, kortizol artar, bebeğin biyolojik saati bu farkla doğar. Baharda doğanlar, kışın içinden geçmiş çocuklardır; sonbaharda doğanlar yazın meyvesidir. Sonbaharda doğanların ömürlerinin en kritik ilk aylarını kışın geçirecek olması, baharda doğanların ise bu kritik aylarını yaz aylarında geçirecek olması da pek çok şeye tesir eder. Gece–gündüz süresinden annelerin ulaşabildiği taze gıdaya, enfeksiyon dalgalarından güneş ışığının şiddetine kadar pek çok değişken farklıdır; dolayısıyla bu bebeklerin zihinlerinde kurulacak ilk devreler de az çok farklı ayarlara sahip olur. Tesir işte buradadır. Yıldızlarda değil, mevsimde. Bu küçük farkların bir insanın bütün hayatını belirlemez elbette. Ama karakterdeki o ince tınıların, eğilimlerin bir kısmını açıklayabilir. Mevsime göre hormon dengesi, D vitamini düzeyi, annenin ruh hali, hatta doğumun gerçekleştiği günkü hava sıcaklığı bile o minik biyolojide değişikliklere sebep olabiliyor. Yani etkiler var, ama fail yıldızlar değil. Kozmik değil, biyolojik bir takvimin eseridir. Peki, o halde burç yorumlarını okurken “Bu tam ben!” diyenler yalan mı söylüyor? İşte burada devreye Barnum etkisi girer. Psikoloji literatüründe klasik bir deney vardır: Bir grup öğrenciye kişilik testi yaptırılır, ertesi gün her birine “kişisel analiz raporu” verilir. Herkes raporunu şaşırtıcı derecede isabetli bulur, hatta “beni tanımış” der. Sonra açıklanır: Herkese aynı metin verilmiştir. Metin de şu tür cümlelerle doludur: “Potansiyelin yüksek ama zaman zaman anlaşılmadığını hissediyorsun… Disipline önem veriyorsun ama bazen ipleri salabiliyorsun…” Yani herkesin içine sığabileceği kadar genel ifadeler, her birine özelmiş gibi görünür. Horoskop okurken yaşanılan “Vay, bu tam ben!” hissi de aynı mekanizmanın eseridir: Geneli, kişisele yormak. Burçlar güzel bir masal anlatır: her insan bir hikâyenin kahramanıdır, gökte bir sembolü vardır. Ama gerçek hikâye yeryüzündedir. Bugün astroloji ve burç dediğimiz şey, yıldızlardan çok biyolojik ritimlerin şâirane bir yanlış yorumudur. Yıldızlar bizi şekillendirmez, yalnızca ışık verir. Geri kalan yolu, biz sinir sistemimizin içinden yürürüz. Hayatımızın akışını ışıkları bize yüzlerce senede ancak gelebilen yıldızlarda değil de yıldızların sahibinde ve başta beynimiz olmak üzere organlarımızın sıhhatinde aramamız daha makul görünüyor.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/burclar-ve-gercekler-113
.BEYNİN GIDASI KELİMEDİR: ANNENİN SESİ, İLK OKUL 02 Kasım 2025, Pazar 00:20 A+ A- Her ebeveynin zihninde ortak bir soru yankılanır: "Çocuğum için en iyisini nasıl yaparım?" Bu arayış bizi daha iyi okullara, daha eğitici oyuncaklara veya daha fazla özel derse yönlendirir. Peki ya çocuğunuzun gelecekteki başarısının anahtarı, tüm bunların ötesinde, çok daha temel ve erişilebilir bir şeyde saklıysa? Cevap, pahalı materyallerde değil, sizin sesinizde, yani kelimelerinizde gizli olabilir. Bebek dünyaya geldiğinde herkes aynı soruyu sorar: “Kaç kilo doğdu?” Sonra o kiloyu büyütmek için seferberlik başlar. Süt içti mi, doydu mu, kilo aldı mı… Bütün bunlar elbette kıymetli; ama aynı bebek, beynini büyütmek için gereken besini almazsa, o kilo hiçbir işe yaramaz. Çünkü hayatın ilk üç yılında vücudun en aç organı mide değil, beyindir. Yeni doğan bir bebeğin yediği her lokmanın yaklaşık %60’ını beyin tüketir. Yani bebek adeta şöyle der: “Beni besle ama sadece karnımı değil, zihnimi de doyur!” Bizim gıda farkındalığımız yüksek, zihin farkındalığımız zayıf. Boy-kilo tablolarını ezbere bilir, vitamin saatini aksatmayız; kaşıktan düşen lokmanın hesabını sorarız. Fakat kelimelerin tablosu yoktur evimizde: kaç masal anlatıldı, gün boyu kaç soru birlikte çözüldü, sofrada kaç cümlelik sohbet kuruldu, bunun sayacı çalışmaz. Mide açlığı ağlayarak haber verir; zihin açlığı sessizdir. Sessiz olduğu için de ertelenir. Oysa ertelenen her cümle, beynin kurulmamış bir bağlantısıdır; eksik kalan her sohbet, yarınki anlama gücünden düşen bir paydır. Zihni de tıpkı bedeni gibi günlük beslemek gerekir: lokma beden içindir, kelime zihin içindir. Peki bu zihnin gıdası nedir? Ne vitamin, ne protein… Beynin gerçek gıdası kelimelerdir. Beyin, kelimelerle çalışır. Bir çocuğun beyni, duyduğu her kelimeyle yeni bir sinaps (bağlantı) kurar. Bu bağlantılar ne kadar zenginse, düşünme kapasitesi de o kadar derindir. Harvard Üniversitesi’nin uzun soluklu gözlemleri, çocukların zekâ gelişiminde genetikten çok dil maruziyetinin belirleyici olduğunu gösteriyor. Kelimeler beynin kasıdır. Kas çalışmadığında erir; beyin de öyle. Ünlü “30 Milyon Kelime” araştırması, 0–3 yaş arasında çocukların duyduğu kelime miktarının gelecekteki başarı, iletişim ve öğrenme becerilerini nasıl belirlediğini çarpıcı şekilde ortaya koydu. Bazı çocuklar bu dönemde yaklaşık 45 milyon kelime duyarak hayata başlıyor; bazılarıysa yalnızca 13 milyonla. Aradaki fark, ilerde kolay kolay kapanmayacak kadar büyüktür. İşte o eksik kelimeler, ileride “anlamadı”, “yavaş öğreniyor” diye tarif ettiğimiz boşlukların gölgesidir. Her çocuk, “İslam fıtratı” üzere, yani öğrenmeye hazır bir tertemizlikle doğar. Bu fıtratın ilk muhatabı annedir. Anne ne söylüyorsa, çocuk dünyanın öyle bir yer olduğuna inanır. Sözün tonu, kelimenin sıcaklığı, sesin ritmi... Bunlar yalnızca kulağa değil, sinir sistemine de dokunur. Çocuğun ilk öğretmeni, diplomaya ihtyiyaç duymayan en etkili eğitimci olan annesidir. İlk sınıfı da onun kucağıdır. İnsanın kimliğini inşa ettiği, çevresiyle en çok etkileşime geçtiği, kendi içinde bile konuştuğu dile boşuna anadil demiyoruz. Baba ve etraftaki diğer insanlar da elbette yardımcı olacak ama adı üstünde yardımcı. Bu işte başrol her zaman annedir. Ekonomistler de bu gerçeğe kendi açılarından bakarlar ve bu yatırımın hakkını teslim ederler: Erken çocukluk dönemine yapılan her 1 dolarlık yatırım, cemiyete ortalama 7 dolar olarak geri döner. Yani kelimeye yatırım, sadece duygusal değil, ekonomik olarak da en yüksek getirili iştir. Ebeveynler için işin özü üç kelimede toplanır: Kavra, Konuş, Katıl. Kavra: Çocuğun o anda neye merak duyduğunu fark et. Öğrenme, merakın filizlendiği anda gerçekleşir. Meraksız kulağa yapılan eğitim, taş toprağa tohum atmaktır. Konuş: Çocuğun ilgilendiği konuda konuşmaktan çekinme. Kısa emirler değil, uzun cümleler kur. “Evet. Hayır.” kelimeleri günü kurtarır, ama beyni büyütmez. Anlattığın her hikâyede bir değer, bir ölçü, bir duygu bırak. Katıl: Öğretme değil, birlikte yapma. Bir davranışı bin kez söylemek yerine bir kez göster. Suyla besmele çekerek içtiğini gören bir çocuk, “nasıl yapılır”ı öğrenir; çünkü kelime, fiille birleştiğinde sinir ağlarında iz bırakır. Modern çağın yanılgısı, ekranların ve hoparlörün insan ses ve görüntüsünün yerini tutabileceğini sanmak. Oysa bilim açık: bebekler hoparlörden çıkan sesle öğrenmez. Ekrandan duyulan bir “anne sesi” bile gerçek annenin tonunu, ritmini, kokusunu taklit edemez. Bir deneyde, canlı olarak bir hareketi izleyen bebekler davranışı taklit etmiş; aynı hareketi ekrandan görenlerse hiçbir şey öğrenmemiştir. Çünkü beyin, sahiciliği tanır. Dijital görüntüye değil, duygusal bağa tepki verir. O hâlde en gelişmiş eğitim teknolojisi hâlâ eski usuldür: Kucağa almak, göz göze bakmak, kelimeyi kalpten söylemek. Bir çocuğun zihnini kelimelerle beslemek, toprağa güneş ışığı vermek gibidir. Fiziksel gıda toprağı hazırlar, ama kelimeler filizi büyütür. Güneşsiz toprak nasıl çorak kalırsa, kelimesiz beyin de potansiyelinin altında kalır. Kısacası, çocuk eğitimi doğmadan başlamıştır bile. Doğumdan sonra da annenin ağzından dökülen her kelime, çocuğun zihninde bir sinir hattı olarak büyür. Ve eğer o hatlar doğru kelimelerle örülürse, insanlık da bir nesil içinde değişebilir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/beynin-gidasi-kelimedir-annenin-sesi-ilk-okul-127
.ÇOCUĞUN İŞİ OYUNDUR 09 Kasım 2025, Pazar 00:25 A+ A- Elinde bir sopayla toprağı karıştıran, minderleri üst üste yığan veya dakikalardır aynı kuleyi yapıp yıkan bir çocuğu gördüğümüzde içimizden bir ses fısıldar: “Vakit geçiyor, acaba bir şey öğrenmiyor mu?” Bu endişe bizi hemen harekete geçirir: Daha eğitici oyuncaklar, zekâ geliştirici kurslar, ekranda akıp giden öğretici videolar… Çocuğun ajandasını bir CEO titizliğiyle doldururken, onun asıl işini elinden alırız: Oyun. Oysa oyun, çocuğun mesaisidir. Geçen yazıda bahsettiğimiz gibi, hayatın ilk üç yılında kelimelerle beslenen beyin, artık bu kelimeleri fiile dökmek, dünyayı test etmek ister. Çünkü beyin, sadece duyarak değil, yaparak ve yaşayarak öğrenir. Oyun, bir çocuğun risk almadan hayatı tecrübe ettiği bir "uçuş simülatörü" gibidir. Nasıl ki pilotlar gerçek bir uçağı kaldırmadan önce binlerce saat simülatörde eğitim alır, acil durum senaryolarını tekrar tekrar çalışırsa; çocuklar da hayatta karşılaşacakları krizleri, başarıları ve hayal kırıklıklarını oyunun güvenli limanında prova ederler. Düşmek ama canının çok yanmaması, kaybetmek ama telafi şansının olması, kızmak ama ilişkiyi tamir edebilmek… Bunlar kitaptan değil, oyundan öğrenilir. Dışarıdan bakıldığında oyun kaotik görünür. Kurallar sürekli değişir, roller hızla takas edilir. Bir bakarsınız minderler kale olmuş, kaşıklar asker… İşte tam bu esneklik, beynin en çok ihtiyaç duyduğu şeydir. Çünkü hayat da belirsizdir ve problem doludur. Oyunun en kritik katkısı, "yürütücü işlevler" (executive functions) dediğimiz becerileri geliştirmesidir. Bu faaliyetler, beynin ön lobunda (prefrontal korteks) yer alır. Dikkati yönetmek, dürtüleri kontrol etmek, plan yapmak ve hedefe ulaşmak için adımları sıralamak için beynin bu bölgesinin gelişmesi gerekir. Bu beceriler, çocuğun gelecekteki akademik ve sosyal başarısı için IQ'dan daha belirleyici kabul edilir. Basit bir saklambaç oyununu düşünelim. Çocuk neler yapar? Planlar: Nereye saklanacağına karar verir. Sabreder: Ebe onu ararken sessizce bekler, aniden ortaya çıkma isteğini bastırır. Odaklanır: Ebenin nerede olduğunu ve oyunun kurallarını aklında tutar. Adapte olur: Saklandığı yer işe yaramazsa, hızla yeni bir yer bulur. İşte bu kabiliyetler, yarın okulda öğretmeni dinlerken, bir soru çözerken veya iş hayatında bir projeyi yönetirken kullanacağı kabiliyetlerin ta kendisidir. Bugün saklambaçta sabretmeyi öğrenen çocuk, yarın trafikte veya bir toplantıda da sabretmeyi bilir. Oyun sadece zihni değil, kalbi ve karakteri de eğitir. İki çocuk aynı oyuncağı istediğinde ve aralarında anlaşmazlık çıktığında, çoğu ebeveyn hemen müdahale eder: "Sırayla oynayın," veya "Paylaşmak güzeldir." İyi niyetli bu müdahaleler, bazen çocuğun öğrenme fırsatını kesintiye uğratır. Bırakın müzakere etsinler. O an yaşanan gerilim, bir yetişkinin iş toplantısında yaşadığı fikir ayrılığından farksızdır. Orada sadece bir oyuncak değil; hak, adalet, sabır, ikna ve empati gibi kavramlar masadadır. Oyun, ahlakın ve adaletin de ilk tecrübe edildiği yerdir. "Mızıkçılık yapma!" uyarısı, çocuğun aldığı ilk adalet dersidir. Kuralların herkes için geçerli olduğunu oyunda keşfeder. Bugün oyunun önündeki en büyük engel sadece ekranlar değil, aynı zamanda ebeveynlerin aşırı planlı ajandalarıdır. Karete kursundan çıkan çocuk, İngilizce dersine yetişir. Her aktivite kıymetlidir lakin hiçbiri serbest oyunun yerini tutmaz. Yapılandırılmış aktivitelerde kuralları yetişkin koyar, hedef bellidir. Oysa serbest oyunda yönetmen çocuktur. Kendi hedefini koyar, kendi kuralını belirler ve kendi hatasından öğrenir. Dijital ekranlar ve "eğitici" denen karmaşık oyuncaklar ise çocuğa hazır bir dünya sunar; hayal kurmasına gerek bırakmaz. Oysa beyin, eksik olanı tamamlamayı sever. Malzeme ne kadar basitse, zihin o kadar çok çalışır. Birkaç tahta blok, oyun hamuru veya boş bir kutu, çocuğun zihninde bir arabaya, eve veya uzay gemisine dönüşebilir. Peki ebeveyn ne yapmalı? Üç basit tavsiye: Zemin Hazırla, Zaman Tanı, Zihnini Aç. Zemin Hazırla: Çocuğun dağıtabileceği, kirlenmekten korkmayacağı güvenli bir ortam sağla. Basit malzemeler sun. Zaman Tanı: Ajandada "serbest zaman" bırak. Hatta bazen "sıkılmasına" izin ver. Çünkü orjinal fikirler, can sıkıntısının boşluğunda filizlenir. Sürekli dışarıdan uyarılan bir beyin, kendi çözümünü üretmeyi öğrenemez. Zihnini Aç: Oyunu yönetme, müdahale etme. Çocuk seni çağırdığında oyuna katıl, ama onun koyduğu kurallara uyarak. Çocuk şoförse, sen yolcu ol. Kısacası, bir çocuğun geleceğine yapılacak en büyük yatırım ne en pahalı oyuncaktır ne de en prestijli kurs. En büyük yatırım, onun bugünkü oyun hakkını teslim etmektir. Çünkü bugün kumdan kaleler yapan eller, yarın geleceği inşa edecektir. Fıtratına uygun bir zeminde oynayan çocuk, hayatın karmaşık sahnesine hazır hale gelir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/cocugun-isi-oyundur-142
.KUMAŞI TANIMAK HER İNSAN BİR MADENDİR 16 Kasım 2025, Pazar 00:38 A+ A- "Yedisinde neyse yetmişinde odur." Atalarımız, insanın temel yapısının kolay değişmediğini anlatmak için bu sözü sıkça kullanır. İnsanlar öteden beri de "madenlere" benzetir; altın, gümüş veya demir gibi... Nasıl ki her madenin bir cevheri, bir işlenme usulü varsa, her insanın da bir mizacı (huyu) dolayısıyla da bir eğitim yolu vardır. Önceki yazılarımızda insanın tohumunu (genetik), toprağını (anne karnı) ve ilk provasını (oyun) ele aldık. Şimdi bu süreçte ortaya çıkan ham maddeye, yani mizaca bakma zamanı. Çünkü çocuk okula başladığında, bu biricik mizacıyla eğitim sisteminin standart kalıplarıyla karşılaşır. Mizaç, bir insanın dünyaya verdiği tepkilerin doğuştan gelen ayarıdır; kişiliğimizin iskeletidir. Bu sadece ne hissettiğimiz değil, neden öyle hissettiğimiz ve nasıl tepki verdiğimizdir. Yani temel motivasyonlarımız, korkularımız ve dünyayı algılama penceremizdir. Bu farklılıkları anlamak için tarih boyunca pek çok model geliştirilmiştir. Bunlardan en kapsamlı olanlardan biri de, kökleri çok eskiye dayanan Enneagram modelidir. Enneagram, insanı dokuz temel mizaç tipine ayırarak, her birinin temel arayışını ve hayata bakış açısını ortaya koyar. Kimisi dünyayı "güven" arayışıyla (Tip 6), kimisi "bilgi ve anlama" ihtiyacıyla (Tip 5), kimisi de "huzur ve uyum" penceresinden (Tip 9) seyreder. Hiçbir mizaç diğerinden üstün değildir. Tıpkı madenler gibi: Altın değerlidir, ama demir olmadan sağlam binalar inşa edilmez. Mesele madenin ne olduğu değil, ustanın (ebeveynin ve öğretmenin) o madeni nasıl işleyeceğidir. Sanayi Devrimi'nin mirası olan modern eğitim sistemi, standartlaşma üzerine kuruludur. Tüm farklı madenleri aynı tornadan geçirmeye çalışır. Herkesin aynı anda, aynı şeyi, aynı motivasyonla öğrenmesi beklenir. Bu sistem, mizaçtaki farklılıkları bir zenginlik değil, adeta "düzeltilmesi gereken bir pürüz" olarak görmeye meyillidir. Oysa farklı mizaçlara aynı şekilde davranmak, cevhere ihanettir. Mesela, temel motivasyonu "bilgi edinmek ve gözlem yapmak" olan bir çocuğu (Enneagram Tip 5) düşünün. Sınıfa girdiğinde kenarda durur, önce ortamı analiz eder. Öğretmen iyi niyetle "Hadi koş, sen de katıl!" diye onu hazırlıksız bir aktivitenin ortasına ittiğinde, çocuk kendini tehdit altında hisseder. Çünkü onun mizacı önce anlamayı ve hazırlanmayı gerektirir. Ona alan ve zaman tanımamak, hassas bir mücevheri çekiçle dövmek gibidir. Kırılır. Bir de temel motivasyonu "yeni tecrübeler yaşamak ve keyif almak" olan bir çocuğu (Enneagram Tip 7) ele alalım. Kıpır kıpırdır, dikkati çabuk dağılır, 40 dakika boyunca tek bir konuya odaklanmakta zorlanır. Ona sürekli "Sus, otur, odaklan!" demek, onun öğrenme enerjisini bastırmaktır. Onun beyni, çeşitlilik ve hareketle beslenir. Onu pasifize etmeye çalıştığınızda, bu enerji sıkıntıya ve yaramazlığa dönüşür. Mizaç sabittir, ancak bu mizacın nasıl tezahür edeceği eğitime ve iradeye bağlıdır. İşte burada "şahsiyet" ve "karakter" devreye girer. Karakter, mizacın üzerine giydirilen ahlak, irade ve eğitimdir. Eğitimin amacı mizacı değiştirmek değil, onu terbiye ederek olgunlaştırmaktır. Her mizacın bir aydınlık (potansiyel, fazilet) bir de karanlık (riskler, gölge taraflar) yüzü vardır. Mesela, "adalet ve güç" odaklı bir mizaç (Tip , eğitilmezse (risk) zorbalığa ve tahakküme dönüşebilir Aksine iyiye yönlendirilirse (potansiyel) koruyucu bir liderlik ve sarsılmaz bir kararlılık olur. "Mükemmellik ve düzen" arayan bir mizaç (Tip 1), yönetilmezse katı bir yargılayıcılığa yol açabilir; anlaşılırsa yüksek ahlaki standartlar ve disiplin haline gelir. Eğitim, riskli tarafları törpüleyip potansiyeli ortaya çıkartma sanatıdır. İnsanın kendini bilme yolculuğu, kendi mizacını tanımakla başlar. Peki, iyi bir usta (ebeveyn/öğretmen) ne yapar? Çocuğun mizacı ile çevrenin beklentileri arasında bir uyum yakalar. Bütün iş aslında buradadır. İşin özü üç adımda gizlidir: Madenî Tanı (Gözlemle ve Anla): Çocuğunuzun etiketlerini bir kenara bırakın. Onun temel arayışı ne? (Bu noktada Enneagram bilgisi kıymetli bir rehberdir. Başka mizaç analizleri de olabilir). Hangi durumlarda zorlanıyor, ne ile motive oluyor? Onun fabrika ayarlarını keşfedin. Usulü Bul (Beklentiyi Ayarla): Her çocuktan aynı tepkiyi beklemeyin. Gözlemci çocuğa (Tip 5) sosyal ortamlara girmeden önce bilgi verin, ona alan tanıyın. Enerjisi yüksek çocuğun (Tip 7) derslerini çeşitlendirin, farklı yöntemler deneyin. Sabırla İşle (Strateji Geliştir): Mizacı bahane olarak kullanmayın, ama onu anlayarak strateji geliştirin. Mükemmeliyetçi bir çocukla (Tip 1) sonuçtan çok çabaya odaklanın. Yardım odaklı bir çocuğa (Tip 2) önce kendi ihtiyaçlarını gözetmeyi öğretin. Unutmayın ki, insan bir makine değildir; standart bir ürün bekleyemeyiz. Her insan biriciktir ve mizacı ona özeldir. Eğitimin nihai hedefi, fabrikadan çıkmış gibi birbirine benzeyen insanlar yetiştirmek değil; kendi cevherini tanıyan, zaaflarını bilen ve potansiyelini en iyi şekilde kullanarak şahsiyet sahibi insanlar yetiştirmek olmalıdır. Bu da ancak insanın fıtratına uygun davranmakla mümkündür. Gelecek haftaki yazıda inşallah çocuk okula başlayacak:) Siz o zamana kadar enneagram ve mizaçla alakalı biraz daha malumat isterseniz aşağıdaki videodan beni dinleyebilirsiniz:) https://youtu.be/azgBP8NHUUQ
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kumasi-tanimak-her-insan-bir-madendir-157
.İLK ÇATIŞMA: İLKOKUL 23 Kasım 2025, Pazar 01:36 A+ A- Hayatın büyük dönemeçleri çoğu zaman sessiz sedasız gerçekleşmez; bir sarsıntı, bir denge kaybı ve yeni bir denge arayışı eşlik eder onlara. Biz yetişkinler bu dönemeçleri kariyerimizde, ilişkilerimizde yaşarız belki ama en temel belki de en sarsıcı olanı, o minik ayakların bir okul kapısından ilk kez içeri girdiği andır. İlkokul, bir çocuk için sadece okuma yazma öğrenilen bir yer değildir; organize sosyal hayatla yaşanan ilk büyük yüzleşme, ilk ciddi "çatışma" alanıdır. Bu çatışmayı anlamak için, çocuğun geldiği yeri hatırlamak gerekir: Ev; kuralların esneyebildiği, ihtiyaçların merkezde olduğu ve sevginin koşulsuz sunulduğu güvenli bir kozadır. İlkokul ise bu kozanın yırtılmasıdır. Çocuk, evrenin merkezi olduğu illüzyonundan çıkarak, kuralların, beklentilerin ve sosyal hiyerarşinin olduğu bir yapıya adım atar. Peki, bu yeni dünyada o minik kalplerde neler olur ve neye ihtiyaç duyarlar? Okul öncesi dönemde çocuk, kendi dünyasının mutlak hükümdarıdır. İlkokul, bu biriciklik algısını yıkar. Çocuk, kendisi gibi "biricik" olan 30 farklı kişiyle aynı sınıfta olduğunu fark eder. Öğretmenin ilgisi bölünmüştür, kurallar herkes için geçerlidir. Bu, çocuğun yaşadığı en gerekli kırılmalardan biridir. İlk günlerde yaşanan o yürek burkan vedalaşma sahneleri, basit bir kapris değildir. Bu, psikolojide "ayrılma kaygısı" dediğimiz, en temel güvenlik üssünden (çoğunlukla ebeveyn) kopmanın sebep olduğu derin bir sarsıntıdır. Çocuk, "Geri dönecek misin?" veya "Beni burada unutacak mısın?" sorularının endişesini yaşar. Buradaki ihtiyaç, güvenin tazelenmesidir. Çocuğun, okulun korkulacak bir yer olmadığını ve günün sonunda mutlaka ailesine kavuşacağını bilmesi gerekir. Vedalaşmaları kısa, net ve kararlı tutmak, ebeveynin de bu sürece güvendiği mesajını verir. Oyunun serbest ve kaotik doğasından, okulun katı ve programlı düzenine geçiş, çocuk için muazzam bir zihinsel efor gerektirir. Kırk dakika boyunca hareketsiz kalmak, dikkatini odaklamak, zilin çalmasını beklemek... Bunlar, doğası gereği dürtüsel olan ve henüz otokontrol mekanizması tam gelişmemiş bir çocuk için adeta işkencedir. Çatışma burada, çocuğun içten gelen arzuları (hareket etme, konuşma isteği) ile dışardan gelen beklentiler (otur, dinle) arasında yaşanır. Bu süreçte ihtiyaç duyulan şey, sabır ve anlayıştır. Kuralların neden var olduğunu anlatmak ve bu kurallara uyum sağlarken yaşayacağı zorlukları normalleştirmek esastır. Sınıf, karmaşık bir sosyal laboratuvardır. Çocuk ilk kez bu kadar çok akranıyla uzun süre bir arada bulunur. Arkadaşlık kurmak kadar, dışlanmak, kıyaslanmak ve rekabet etmek de bu sürecin bir parçasıdır. Sosyal karşılaştırmanın tohumları burada atılır. İlkokulun başlattığı bu "ilk çatışma", aslında sağlıklı bir büyümenin işaretidir. Bu bir hastalık değil, bir adaptasyon sürecidir. Ebeveynlerin bu süreçteki rolü, hakem veya kurtarıcı olmak değil, bilge bir rehber olmaktır. Kendi kaygılarımızı çocuğa yansıtmamak, çocuğun yaşadığı duygusal dalgalanmaları küçümsemeden doğrulamak (Okula alışmak bazen zor olabilir, anlıyorum vs..) ve akademik başarıdan önce duygusal iyi oluşuna odaklanmak gerekir. Bu çatışmayı sağlıklı bir şekilde yönetebilen çocuklar, hayatın ileriki dönemlerindeki daha büyük fırtınalara karşı daha dirençli ve hazırlıklı olurlar. Onlara verebileceğimiz en büyük hediye, bu yeni dünyayı keşfederken yanlarında olduğumuzu hissettirmektir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ilk-catisma-ilkokul-171
.SİSTEMİN "USLU" ÇOCUK TAKINTISI VE KAYIP ERKEKLER 30 Kasım 2025, Pazar 13:58 A+ A- Kadın erkek eşitliği konusu üzerinde konuşmaya teşebbüs ettiğinizde maalesef linç edilme tehlikesi mevcut. Bu konudaki tartışmalar bilimin sınırlarını zorlar dereceye geldi. Fakat hem fizyoloji hem de nörobiyoloji ilimlerinde yapılan ayrıntılı araştırmalar bu eşitliği bozuyor. Her iki cinsiyetin de kendine göre avantajları ve dezavantajları olduğunu gösteren birçok çalışma var. Sadece beyinleri hakkında dahi “Kadın Beyni, Erkek Beyni” isimli kitap baştan sona bu farkları anlatıyor. “Kız çocuklar erkek çocuklardan daha erken konuşur.” “Erkekler çok iyi dinleyici değildir.” “Kadınların empati kabiliyeti daha fazladır.” “Erkekler üç boyutlu şeyleri daha iyi kavrarlar.” “Kadınlar erkeklerden daha çok konuşurlar.” Bu tarz cümlelerin çoğunu bizzat tecrübe etmişsinizdir. İşte kadın beyni ile erkek beyni arasındaki bu temel farklar, daha anne karnındayken şekillenmeye başlıyor. Hamileliğin üçüncü ayında erkek bebeklerin büyük çoğunluğu testosteron salgılamaya başlıyor. Erkeklik hormonu olarak bilinen bu hormon bebeğin beyninin sol yarı küresinin gelişimini yavaşlatıyor. Bu hormona ne kadar maruz kalınırsa beynin sol yanının gelişimi de o kadar gecikiyor. Kızların büyük çoğunluğu için beynin iki yarısı da aynı hızda gelişirken erkeklerde sağ soldan önce gelişiyor. Kadın ve erkek arasında sayılabilecek farklılıkların çoğu işte bu lobların gelişim hızları arasındaki farktan kaynaklanıyor. Disleksi ve kekeleme gibi hastalıkların erkek çocuklarda kızlara nazaran 4-5 kat fazla görülmesi bile sol lobun gelişimi ile alakalı. Beyin gelişimleri daha anne karnındayken bile farklılaşmaya başlayan kızlar ve erkeklerin fizyolojisi de birbirine benzemez. Vücutların yağ ve kas dağılımı cinsiyetle doğrudan ilgilidir. Erkeklerin baldır ve basenleri daha kaslı, kadınlarınki ise daha yağlıdır. Bu da erkeklerin daha uzun süre ayakta kalabilmelerini, kadınların ise daha uzun süre oturabilmelerini sağlar. Sınıfın uslu çocuklarının kızlar olmasına şaşırmamalı. Müze gezileri, tabiat incelemeleri, laboratuvar dersleri daha fazla olsa erkeklerin de aslında “us”lu çocuklar olduğu görülebilir. (Bir öğretmen olarak erkek öğrencilerime, sınıf ortamından ziyade koridorda volta atarken daha rahat ulaştığımı da belirteyim:) Ders esnasında öğrencilerden beklenen birtakım davranışlar var: saatlerce oturmak, öğretmeni dinlemek, tahtadaki yazıları deftere geçmek vs… Bu işler “iyi öğrencinin” tarifindeki gizli baharatlardır. Bunları yapmayanlar pek de iyi öğrenci sayılmazlar. Erkekler uslu oturma yarışını kaybettikleri gibi iyi bir dinleyici olma yarışını da daha doğmadan kaybettiler. Beynin konuşma ve dinlemeden sorumlu olan kısımları sol tarafta daha baskın. Yani kadınlar erkeklerden daha iyi dinleyici. Bilgilerin %90’dan fazlasının sözel olarak aktarıldığı derslerimizi düşününce halimize acımamak elde değil. Dersler laboratuvarda veya bahçede, görsellerle işlendiğinde erkeklerin daha rahat kavradığı muhakkak. Ama sistem böyle değil. Şu anda eğitim sistemimizde çoğunlukla öğrencilerin ezber kabiliyeti ölçülüyor. Yani bir meseleyi ne kadar iyi anlayıp yeni şeyler üretebildikleri değil, hocaların vurguladığı bazı yerleri ne kadar iyi hafızalarında tuttukları ölçülüyor. Detayların ön plana çıktığı bu işte de beynin sol yarısı dolayısıyla kızlar daha başarılı. Meseleyi anlayıp problem çözmede başarılı olan erkek beyni yine âtıl kalıyor. Kız öğrencilerin detaylara odaklanma ve yönergeleri takip etme konusundaki sabrı, mevcut sistemde onları öne çıkarıyor. Tahtayı deftere geçirmek, güzel yazmak gibi işlerde de gol yiyen erkekler için günümüz okulları, zihnin pek de kullanılmadığı bir yer olarak görülse yanlış olmaz. Ne de olsa erkek beyninin başarılı olduğu konuları çalıştırmakta, okullarımız pek de başarılı değil. Sizce bir maymunla bir leopar yarışsa hangisi kazanır? Bu soruya, sempati duyduğunuz bir hayvan varsa veya yakın zamanda bir belgeselde ikisinden birisini seyretmişseniz bir cevap verebilirsiniz. Lakin cevaptan önce sizin bir soru sormanız lazım: Ne yarışı? Eğer bu iki hayvanı koşu yarışına sokarsak ikisi de koşar lakin leopar kazanır. Eğer bu yarış, ağaca tırmanma yarışı olursa ikisi de tırmanabilir lakin maymun kazanır. Nereye varmak istediğimi anladınız. Başarı dediğimiz şey büyük ölçüde neyi ölçtüğümüzle alakalıdır fakat mevzu insan eğitimi olunca burası göz ardı ediliyor. Zihnin potansiyelini keşfetmek yerine birkaç rakam, başarının sembolü oluveriyor. Bunun acısını bütün çocuklar çekiyor. Gayri tabii bir şekilde öğretmeye çalıştıklarını, biyolojisi elvermediği için öğrenemeyen insanları başarısızlıkla suçlayan; hareket etmek üzere yaratılmış olan bedenleri, hareket etti diye azarlayan; yorum sorusuna ezberletilen cevabı vermedi diye, yeni fikirler üreten beyinleri yanlış düşünmekle suçlayan; laboratuvarda maddeyi bir kere görse bütün dertleri bitecek öğrencilere, bütün kainatı kelimelerle anlatmaya çalışan bu sistem herkesi mağdur eder. Ama erkekleri daha fazla mağdur ettiği muhakkak.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/sistemin-uslu-cocuk-takintisi-ve-kayip-erkekler-185
.NEFSİN BİYOLOJİSİ 07 Aralık 2025, Pazar 00:40 A+ A- Kâinatta olup biten her şeyi Allahü Teâlâ yaratır; buna iman ederiz. Lakin âdet-i ilahiyesi gereği, her bir hadiseyi de belirli bir sebebe bağladığını görmezden gelemeyiz. Mesela rızkımızı doğrudan O’nun indirdiğine inanırız; fakat su ve azot döngüsü gibi tabiat kanunlarını da bilmek, bize farz kılınan tefekkürün bir parçasıdır. Depremin Allahü Teâlâ’nın imtihanı olduğunu bilmek, “fay hatları” gerçeğini araştırma ya engel değildir. Aynı şekilde, hayatı veren de alan da yalnızca O’dur; ama zigot, DNA, ölüm sebepleri gibi konuları öğrenmek ve üzerinde düşünmek de imanımızı zedelemez; bilakis pekiştirir. Nefsi anlamak için de bu bakış açısını kullanmalıyız: Nefs, Allahü Teâlâ’nın mahlûkudur ve sebepler âleminde onun işleyiş mekanizmalarını çözmek mümkündür. Eğer nefsi hiç tanımazsak, onu nasıl terbiye edeceğimizi de bilemeyiz. Zaten en büyük zorluk, tanımadığımız bir hasımla boğuşmaktan kaynaklanmıyor mu? Kaldı ki, günümüzde haramların yanı sıra mübahların da sayısının artması, nefsi bozmanın yeni yollarını önümüze seriyor. Bazen haramlara düşmeden bile, mübahların fazlasıyla kendimize zarar verebiliyoruz. İşte burada “nöroterbiye” adını verdiğimiz konsept dev reye giriyor. Madem “her şeyi sebepler çerçevesinde araştırıyoruz,” öyleyse beynimizin çalışma düzenine de yakından bakmalıyız. Çünkü beyin, bir yanda “hemen, şimdi, çabucak!” diyen nefs misafirine, diğer yandaysa “dur bir düşün, sabret!” diyen aklın sesine ev sahipliği yapar. Bu iki misafirin taleplerinden hangisini dinleyeceğimize, kalp denen üçüncü bir kuvvetle karar veririz. Kalp, yüreğimizdeki et parçasıyla sınırlı değil; ruhumuzu bu fiziksel âleme bağlayan mânevî bir portal gibidir. İnsan, ruhu ve bedeniyle bir bütündür. Bedeni (dolayısıyla beyni) bir araç sayarız; ama bu aracın önemsiz olduğunu iddia edemeyiz. Onu ruhsuz bir makineye indirgemek, özgür irade ve bilinç gibi insana mahsus kabiliyetleri açıklamakta başarısız olur. Öte yandan, sadece “ruh var, beden yokmuş gibi” davranmak da nefsi ve beyni anlama çabamızı eksik bırakır. Bu yüzden, hemen her kararında “yanlış ama kolay” ile “doğru ama zor” arasında bocalayabilirsin. Beynine biraz daha yakından bakınca modern biyolojinin sunduğu imkânlarla, nefsin tuhaf hilelerini görme şansımız artıyor. Böylece, nefsi zayıflatmanın (yahut terbiye etmenin) aslında fiziksel âlemle de çok sıkı irtibatlı olduğunu göreceksin. KTB Kitap:https://www.ktbkitap.com/urun/noroterbiye-rauf-enc
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/nefsin-biyolojisi-199
.MADDE VE MANA 21 Aralık 2025, Pazar 00:20 A+ A- “Beyin mi, beden mi, ruh mu?” derken, aslında insanı farklı açılardan tanıma gayreti içindeyiz. Fakat meselenin özünde şu soru yatıyor: “Peki bu ‘insan’ dediğimiz varlık kimdir?” Zira ne kadar ‘beyin, nefs, kimyasal, ruh, kalp’ desem de hepsinin kesişim noktasında insanın bizzat kendisi duruyor. Madem nefs terbiyesinden bahsediyoruz, o hâlde önce insanın genel yapı sını, “madde ve mânâ” boyutunu daha yakından görmemiz lazım. İnsan nedir? Şu anda bu yazıyı okuyan kimdir? Bu konu da esas itibariyle dört farklı görüş vardır. Birincisi tamamen materyalist olan görüş. Bu görüşe göre insan sadece madde ve enerjiden ibaret bir atom yığınıdır. Metafiziği, dolayısıyla ruhu inkâr eder. İkinci görüş birincinin tam tersidir. İnsanı sadece metafizik bir varlık olarak görür. Maddenin mânâya tesirini inkâr eder. Üçüncü görüş bazı meselelerde materyalisttir. Bazı meselelerde ise metafizikçidir. Hikmetini öğrendiği konularda materyalistlerle aynı görüştedir. Hikmetini bilmediği şeyleri metafiziğe havale eder. Karnının doymasını yemekle açıklarken, haz almayı ruhla açıklamaya çalışır. Dördüncü ve İslamiyet’e en uygun olan görüşe göre ise madde ve mânâ bir aradadır. Aynı anda hem manevi alem de bir şeyler olur hem de maddi alemde bazı şeyler gerçekleşir. İnsan yemek yediğinde hem midede enzimler, kanda hormonlar, sinir sisteminde sinyaller belirir, hem de Allahü Teâlâ’nın “Rezzâk” sıfatı tecelli eder. Bir rahme bebek düştüğünde hem embriyodan, mitoz bölünmeden ve DNA’dan bahsedilir hem de Allahü Teâlâ’nın “Muhyi” sıfatı orada mevcuttur Sen güzel bir kitap okurken hem gözün, beynin ve dil zekân devrededir hem de ruhun beslenmektedir. Zararlı bir video seyrederken de hem gözün ve beynin çalışır hem de kalbin kararır. Maddi alemde bir şeyler oluyor diye manevi alem boş kalır sanma.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/madde-ve-mana-227
.BÜTÜN VE PARÇA 28 Aralık 2025, Pazar 00:25 A+ A- Her bütün, kendisini oluşturan daha küçük parçalardan oluşur. Bu, evrenin temel bir prensibidir ve atomlardan galaksilere kadar her şeyi kapsar. Bir atom, protonlar, nötronlar ve elektronlar gibi daha küçük parçaların birleşiminden oluşur. Ancak bu parçalar bir araya geldiğinde, sadece bir proton, nötron veya elektron toplamından daha fazlasını oluşturan bir atom ortaya çıkar. Ortaya çıkan atom, kendisini oluşturan parçaların özelliklerini taşır, ancak aynı zamanda onlardan çok farklı yeni özelliklere sahiptir. Mesela hidrojen ve oksijen gibi yanıcı elementler, bir araya geldiklerinde, beklenmedik bir dönüşüm geçirir ve serinletici bir yudum olan suyu meydana getirirler. İnsan, ruh ve bedenin bir araya gelmesiyle meydana gelir. Dolayısıyla ikisinden de etkilenen ve yapıp ettikleriyle ikisini de etkileyebilen müthiş bir varlıktır. İnsanı tanımak için beden veya ruhtan sadece biri tercih edilirse sonuç, eksik çıkacaktır. İnsanı diğer canlılardan ayırıp kıymetli yapan kısmı ruhudur. Allahü Teâlâ’nın katında mesul olan da bu ruhtur. Beden geçici bir konaktır. Bedenimizle, Rabbimizin rızasına kavuşacak amelleri yapmak veya yapmamak tercihi bize aittir. Biz de bu tercihleri manevi bir kuvvet olan “Kalp” vasıtası ile yapıyoruz. Kalp, göğsün sol yanındaki yürek denilen et parçasının içinde bulunan manevi bir kuvvettir. Kalbe her an ruhtan, melekten, şeytandan ve nefsten çeşitli fikirler gelir. Bu fikirlere bazen iyi ve kötü arkadaşların telkinleri de eklenir. Bunca seçenek arasında kalp eğer akla uyup İslamiyet’i seçerse dünya ve ahiret kurtuluşuna erer. Yok eğer nefsin arzularına kapılırsa da hem dünyasını hem de ahiretini heba eder. Ruhu analiz edemiyoruz ama insan bedeni, çeşitli organların bir araya gelmesiyle vücut bulur. Kalp, ciğer, böbrek, beyin vs.… Her bir organ, çeşitli hücrelerden meydana gelir: Sinir hücreleri, kas hücreleri, kan hücreleri vs. Her bir hücre, çeşitli organik moleküllerden oluşur: Proteinler, karbonhidratlar, yağlar vs. Her bir organik molekül, çeşitli atomların bağlanmasıyla şekillenir: Karbon, oksijen, hidrojen atomları vs. Her bir atom, daha küçük parçacıkların bir araya gelmesiyle var olur: Proton, nötron, elektron vs. Temel atomaltı parçacıklar ise enerjinin bir şekilde maddeye dönüşmesiyle var olur ve meşhur E=mc2 ile ifade edilir. İnsanı anlamaya çalışırken çoğunlukla sosyal bilimler, özellikle psikoloji, sosyoloji, antropoloji gibi disiplinler tercih edilir. Bunun yanında insanı oluşturan organlar ve hücreler, biyolojinin; moleküller ve atomlar, kimyanın; madde ve enerji ise fiziğin konusudur. Her ne kadar insanı anlamak için daha çok sosyal bilimler tercih edilse de fen bilimleri olmadan insanın tam manasıyla anlaşılamayacağı meydandadır. Bedene yapılan her şey onu meydana getiren organlara, hücrelere, hatta atomlara tesir eder. Aynı şekilde bedenimizi meydana getiren atomlarda, hücrelerde veya organlarda bir değişiklik olduğunda bedenimize, dolayısıyla bize tesir eder. Bu sebeple insanı konuşurken bedenini, organlarını veya kimyasallarını göz ardı edemeyiz. Ayrıca insanların bir araya gelmesiyle meydana gelen topluluklar da kendisini oluşturan her bir insandan farklı ama onlardan etkilenen bir yapıya sahiptir. Herkes için de bulunduğu toplumu, toplum da insanları sürekli olarak şekillendirir. Çoğu insan, bilgisayarın ve arabaların nasıl çalıştığını bile beynin nasıl çalıştığından daha iyi biliyor. Eşyalarımıza zarar gelmesin diye onları tanıyıp kullanım kılavuzlarına uygun davranmamıza rağmen kendimize bu kadar yabancı olmamız da günümüz dünyasının ironisi olsa gerek. Cemiyetin içindeki her bir insan, bu topluluğa tesir eder. İnsandaki her bir organ, bulunduğu kişiyi şekillendirir. Organlar, kendilerini oluşturan hücrelerin durumlarından etkilenir. Hücreler ise kendilerinde ve etraflarında bulunan moleküllerle şekillenir. İşte bu küçücük moleküller, hücrelere oradan organlara oradan insanlara oradan da topluma tesir edecek kadar kuvvetlidir. İnsan da ruhu ve bedeni ile bir bütün olduğu için nefs terbiyesinde beden önemli bir yer kaplar. KTB KİTAP:https://www.ktbkitap.com/urun/noroterbiye-rauf-enc
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/butun-ve-parca-241
.ADALET? 04 Ocak 2026, Pazar 00:20 A+ A- Bunun enteresan bir misalini mahkemelerde görüyoruz. Aşağıdaki grafik, mahkemelerde şartlı tahliye mahkumları için verilen kararların, gün içindeki dağılımını gösteriyor. Üç oturum halinde yapılan mahkemede, yuvarlak içine alınmış üç karar, her oturumun ilk kararını gösteriyor. Noktalı çizgilerle gösterilen yerler ise yemek molalarını gösteriyor. Görüldüğü üzere yemek molalarından hemen sonra mahkumlar lehine kararlar artarken, hâkimlerin kanında glukoz azaldıkça mahkumlar daha fazla reddediliyor. Çünkü beyinde glukoz azalınca hücreler yavaşlar. Dolayısıyla beyin yavaşlar. Yani düşünce yavaşlar. Bu durumda da kolay olan tercih edilir ve şartlı tahliye kararında hakimler için kolay olan, ret cevabı vermektir. İnsanlar için adalet gibi evrensel bir değer bile biyolojilerinden bağımsız olarak düşünülemez. Adaletin gözü kördür, taraf gözetmez ama karnı aç olabilir dikkat etmek lazım.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/adalet-254
.İKİLİ SİSTEM 11 Ocak 2026, Pazar 00:25 A+ A- Bilim adamları beynin işleyişi ve zihnin anlaşılmasını kolaylaştırmak için sıklıkla “ikili sistem” modellerini kullanırlar. Bu modeller, beynin farklı yönlerini ve faaliyetlerini açıklamak için basitleştirilmiş kategorilere ayırır. Daniel Kahneman’ın Sistem 1 ve Sistem 2 modeli, otomatik düşünceler ve şuurlu kararlar arasındaki ayrımı yapar. Eric Kandel ise hissî verileri işleyen ve motor çıktıları kontrol eden beyin bölgelerini birbirinden ayırır. Elkhonon Goldberg, alışılmış görevlerle yeni durumları ele alan “Rutin Beyin” ve “Yeni Beyin” kavramlarını tanımlar. Ray Jackendoff, bilinçli ve bilinç dışı işlemleri ayrı tutar. Richard Davidson’un çalışmaları ise duygusal tepkileri yönlendiren “Yaklaşan Beyin” ve “Kaçınan Beyin” sistemlerini inceler. İnsanı anlarken, beyninde birisi anlık zevk peşinde iken diğeri uzun vadeli planlar yapan iki varlık düşünmek işimizi kolaylaştırır. Hacivat ve Karagöz, Batman ve Joker, Mr. Spock ve Garfield, Sherlock Holmes ve Recep İvedik gibi bir ikilidir beynimizdeki. Birinin gözleri keskindir, diğeri ise burnunun ucunu bile göremez. Bu ikisinin konuşmaları arasında yaptığımız tercihler, bizi insan yapar. İşte bunlar, akıl ve nefstir. Beynin, insana sürekli anlık zevkleri telkin eden kısmı nefsle, aldığı eğitime göre mantıklı tavsiyeler veren kısmı ise akılla ilgidir. Beyinde bir film çekilseydi akıl kendisini başrol zanneden bir yardımcı oyuncu olurdu. Nefs her an aktiftir. Akıl ise, ancak çağırıldığında gelir. Aralarında tercih yapma hakkı ise, manevi bir kuvvet olan kalbe aittir. Nefs doğuştan gelen arzularından hiç vazgeçmez. Yusuf suresi 53. ayeti kerimesinde mealen Yusuf aleyhisselamın ağzından buyrulduğu gibi “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefs, Rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder...” Artık bizlere ne demek düşer? Nefs kendi işini yapacak biz de kendi işimizi!
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ikili-sistem-268
.GEMİ 18 Ocak 2026, Pazar 00:25 A+ A- İnsanı bir gemiye benzetecek olursak kalp, dümenin başındaki kaptandır. Geminin güvertesi, motorları ve mürettebatı bedendeki diğer organlardır. Beyin ise kaptan köşküdür. Kaptan köşkünde çeşitli misafirler vardır. Bunlardan biri kaptanlık okulunda okumuş akıldır. Doğruluk, mantık, sabır gibi dersler almıştır. Akıl, aldığı eğitim miktarınca kalbe destek olur. Onu doğru yola sevk etmeye çalışır. Mantıklı kararlar tavsiye eder. Her gemideki akıl aynı seviyede değildir. Aklın seviyesi hayat tecrübelerine ve aldığı eğitime bağlıdır. Kaptan köşkündeki diğer misafir beş yaşındaki şımarık bir çocuk gibi olan nefstir. Nefs sürekli saçma sapan isteklerde bulunur. Buzdağına çarparsak ne olacağını merak ettiği için kaptana bunu tavsiye edebilecek kadar umarsızdır. Sesi çok çıktığı için bazen kaptanın kafasını karıştırabilir. Kalp her an uyanık olup nefsi kontrol altında tutmak zorundadır. Nefs, neredeyse geminin sahibi gibidir. Neticede beden, nefs olmadan hayatta kalamaz. Kaptan onu gemiden atamadığı için ıslah etmekle mükelleftir. Kaptan köşkünde iki tane de telsiz vardır. Bu telsizlerden her an anons yapılır. Anonslardan biri, aklı devre dışı bıraktırıp, nefsin şımarık çocuk gibi olan isteklerini kalbe yaptırmak isteyen bir sestir. Vesvese de denilir. Diğeri ise nefse uymamayı telkin eden meleklerdir. Meleklerin telkinine ilham da denilir. İki telsizden hangisinin pili kuvvetliyse onun sesi o kadar çok çıkar. Bazı insanlar şeytanın sesini kısmıştır. Bazılarıysa meleklerin. Etrafımızdaki diğer gemiler arkadaşlarımızdır. Rotalarımız onlarınkine benzer. Genellikle filo gibi beraber hareket ederiz. Onlar hazinelere giderse beraber kavuşuruz. Fırtınaya gidiyorlarsa da beraber helak oluruz. Hayat şartlarımız ise hava koşulları gibidir. Bazen fırtınalı olur bazen sakin. Bazı zamanlarda dalgalar gitmek istediğimiz yere doğru olur işimizi kolaylaştırır. Bazen de akıntıya kürek çekeriz bir türlü ilerleyemeyiz. Müslümanların kuvvetli olduğu bir dünyada dalgalar Hakk’a doğru olur. Kendini boşluğa bırakanların bile güzel sahillere ulaşmasını sağlar. Müslümanlar zayıfladığında ise akıntı ters yöne demektir. Doğru yolda kalabilmek için daha fazla çaba gerekir. Kalp yönünü doğru tarafa çevirdikten sonra hava durumu en fazla işi geciktirir. Lakin nefs zor işleri sevmediğinden akıntıya kürek çekmek istemez. Yolu değiştirmek için kalbe daha fazla baskı yapar. Akıntıya kendini bırakmak ister ki bu da günümüz dünyasında modaya karşılık gelir. Kalbe direkt yol gösteren deniz fenerleri de vardır. Eğer kalp deniz fenerinin ışığını görürse etrafın gürültüsüne aldanmadan gemiyi doğru yere götürür. Deniz fenerleri, Peygamberler ve onların vârisleri olan İslam Alimleridir. Yaydıkları feyzlerle kalplerin yanlışa sapmasına mâni olurlar. Nefsin ve şeytanın gürültüleri azalır. Akıl ve ilham kalbe daha rahat tesir eder. Nihayetinde kalp, deniz fenerinden gelen ışığa kilitlenir ve hedefe kolaylıkla ulaşır. Modern dünya ise nefsin iyice şımartıldığı, aklın yanlış yönlendirildiği, şeytanın vesvesesinin kulaklardan çıkmadığı, akıntının ters istikamette kuvvetli olduğu ve deniz fenerlerinin söndürülmeye çalışıldığı bir yer olarak karşımız da duruyor. Böyle bir ortamda gemiye kaptanlık etmek için çok daha uyanık olman gerekiyor. Aklının üzerine daha fazla görev düştüğü için onun eğitimine de daha çok yatırım yapman lazım. Sadece kalbi ve aklı çok kuvvetli olanların kurtulabileceği bu fırtınalı denize hoş geldin. KTB KİTAP:https://www.ktbkitap.com/urun/noroterbiye-rauf-enc
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/gemi-281
.NEFSİN BİYOLOJİSİ 25 Ocak 2026, Pazar 00:25 A+ A- Kâinatta olup biten her şeyi Allahü Teâlâ yaratır; buna iman ederiz. Lakin âdet-i ilahiyesi gereği, her bir hadiseyi de belirli bir sebebe bağladığını görmezden gelemeyiz. Mesela rızkımızı doğrudan O’nun indirdiğine inanırız; fakat su ve azot döngüsü gibi tabiat kanunlarını da bilmek, bize farz kılınan tefekkürün bir parçasıdır. Depremin Allahü Teâlâ’nın imtihanı olduğunu bilmek, “fay hatları” gerçeğini araştırmaya engel değildir. Aynı şekilde, hayatı veren de alan da yalnızca O’dur; ama zigot, DNA, ölüm sebepleri gibi konuları öğrenmek ve üzerinde düşünmek de imanımızı zedelemez; bilakis pekiştirir. Nefsi anlamak için de bu bakış açısını kullanmalıyız: Nefs, Allahü Teâlâ’nın mahlûkudur ve sebepler âleminde onun işleyiş mekanizmalarını çözmek mümkündür. Eğer nefsi hiç tanımazsak, onu nasıl terbiye edeceğimizi de bilemeyiz. Zaten en büyük zorluk, tanımadığımız bir hasımla boğuşmaktan kaynaklanmıyor mu? Kaldı ki, günümüzde haramların yanı sıra mübahların da sayısının artması, nefsi bozmanın yeni yollarını önümüze seriyor. Bazen haramlara düşmeden bile, mübahların fazlasıyla kendimize zarar verebiliyoruz. İşte burada “nöroterbiye” adını verdiğimiz konsept devreye giriyor. Madem “her şeyi sebepler çerçevesinde araştırıyoruz,” öyleyse beynimizin çalışma düzenine de yakından bakmalıyız. Çünkü beyin, bir yanda “hemen, şimdi, çabucak!” diyen nefs misafirine, diğer yandaysa “dur bir düşün, sabret!” diyen aklın sesine ev sahipliği yapar. Bu iki misafirin taleplerinden hangisini dinleyeceğimize, kalp denen üçüncü bir kuvvetle karar veririz. Kalp, yüreğimizdeki et parçasıyla sınırlı değil; ruhumuzu bu fiziksel âleme bağlayan mânevî bir portal gibidir. İnsan, ruhu ve bedeniyle bir bütündür. Bedeni (dolayısıyla beyni) bir araç sayarız; ama bu aracın önemsiz olduğunu iddia edemeyiz. Onu ruhsuz bir makineye indirgemek, özgür irade ve bilinç gibi insana mahsus kabiliyetleri açıklamakta başarısız olur. Öte yandan, sadece “ruh var, beden yokmuş gibi” davranmak da nefsi ve beyni anlama çabamızı eksik bırakır. Bu yüzden, hemen her kararında “yanlış ama kolay” ile “doğru ama zor” arasında bocalayabilirsin. Beynine biraz daha yakından bakınca modern biyolojinin sunduğu imkânlarla, nefsin tuhaf hilelerini görme şansımız artıyor. Böylece, nefsi zayıflatmanın (yahut terbiye etmenin) aslında fiziksel âlemle de çok sıkı irtibatlı olduğunu göreceksin. Bu yolculukta “Nasıl?” sorusunun cevabını bulmak için, nöroterbiye ye dair ipuçlarını bir sonraki kısımda detaylandıracağız.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/nefsin-biyolojisi-293
.PEKİ PSİKOLOJİ? 01 Şubat 2026, Pazar 01:21 A+ A- Günümüzde psikoloji, yanlış şekilde “Ruh bilimi” olarak anılsa da esasen nefs bilimi diye tanımlamak daha isabetli olur. Arapçada zaten “ilmünnefs” ifadesi vardır ki doğrudan psikoloji için kullanılan “nefs ilmi” manasına gelir. Kur’an-ı Kerîm’de de bildirildiği üzere ruh, maddî âlemin sınırlarını aşan, hakkında çok az bilgi sahibi olduğumuz bir varlıktır. Bu sebeple ruh, bilimin inceleyebileceği konuların ötesindedir. Bilim, ancak maddî verilerle ilgilenebilir ki nefs de bu yönüyle bilimin çalışma alanına girebilir. Ruh ise bütünüyle metafizik (üç boyutlu kâinata sığmayan) bir cevherdir. Ölçülemez ve deneyle incelenemez. Bazen, “psikolojisi sağlam fakat kalbi kararmış” bir insanla karşılaşmak mümkündür. Beynindeki kimyasallar denge hâlinde olabilir; kendine güvenen, problemsiz görünen birisi olabilir. Ancak Allahü Teâlâ’dan uzaktır, maneviyattan habersizdir. Bunun tam tersi de vâkidir: Kalbi aydınlık, Rabbini tanıyan ve seven bir kişi, geçici zihinsel rahatsızlıklar veya kimyasal düzensizlikler yüzünden psikolojik problemler yaşayabilir. Meşhur “meczup” insanlar buna örnektir; kalbi temizdir ama madde tarafında dengesizlikler yaşayabilirler. Burada kritik bir nokta var: Şu gördüğümüz milyarlarca çeşit madde, nasıl ki aslında periyodik tablodaki 118 elementin milyonlarca kombinasyonundan meydana geliyor, aslında nefsin de sınırsız görünen istekleri, beyindeki birkaç temel kimyasalın (dopamin, serotonin, oksitosin, endorfin vs...) farklı miktar ve kombinasyonlarda salgılanmasıyla ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Binlerce psikolojik durum, beyinde belirli bir nörotransmitterin eksikliği veya fazlalığıyla ilişkilendirilebiliyor. İnsan beyninde, milyarlarca “nöron” yani sinir hücresi vardır. Her mesaj hücrenin içinde elektrikle ilerler, nöronlar arasına geldiğinde ise “sinaps” ismi verilen minicik boşluklardan kimyasallar salgılanarak öteki nörona aktarılır. Nefisle ilgili meselelerin başlangıcı çoğunlukla bu sinapslarda döner. Zira nöronlar, birbiriyle sinapslarda dolaşan kimyasallar demek olan “nörotransmitter” vasıtasıyla konuşur. Dopamin, serotonin, oksitosin ve endorfin gibi “mutluluk hormonları”5 diye bildiğimiz kimyasalların pek çoğu, “haz” olarak algıladığımız durumların tam ortasında yer alır. Nefs, işte bu mekanizmaları istismar ederek insanı anlık zevklerin peşinde sürükler. Ancak unutmayalım ki bu nörotransmitterler veya beyin mekanizmaları bizzat zararlı değildir. İnsanın kendisini, “sırf haz için” yanlış yollara sokması tehlikeli olur. Nefis de tam burada devreye giriyor: Fıtrattan gelen içgüdüleri, sınır tanımaz bir hırsa dönüştürmeye meyilli bir kuvvettir. Bizim maksadımız bu kimyasalları Rabbimizin rızasına uygun olarak salgılatarak hem bu dünyada hem de ahirette mutlu olabilmektir. ------------------------------ 5 Hormon, kanda dolaşan, nörotransmitter ise sinapslar arasında bilgi nakletmeyi sağlayan kimyasalların özel isimleridir. Bu sebeple haz nörotransmitteri demek daha doğrudur. Ama halk arasında galat olarak mutluluk hormonları diye meşhur olduğundan kitap boyunca çoğunlukla “mutluluk hormonları” olarak kullandım.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/peki-psikoloji-306
.ARZULARIMIZ (Şehvet-Dopamin) 08 Şubat 2026, Pazar 00:30 A+ A- Şehvet denilince akla genelde karşı cinse olan arzu gel se de nefsin bütün fizyolojik arzularına şehvet denilebilir. Yeme, içme, karşı cinsle ilgili istekler, para ve mal biriktir me, bedenî haramlar gibi çeşitli nefsanî arzulara şehvet diyebiliriz. Bu farklı görünen istekleri yönlendiren, beyinde bulunan bir kimyasal vardır. Önce bir şeyleri arzulamamızı sağlayan1 kavuştuğumuzda da bize haz veren kimyasalın ismi “Dopamin”2. Bu kimyasal, tahmin edemeyeceğimiz kadar çok yerde karşımıza çıkıyor ve nefisle yakından ilişkili gibi görünüyor. Çekirdek çıtlatmakta da dopamin buluyoruz, müzik dinlemekte de. Para kazanmak da dopaminle alakalı oyun oynamak da. Kitap okumakta da dopamin var zina yapmakta da. Bu kadar farklı arzu beynimizde aynı kimyasalı kullandığı için hâliyle artıları da var eksileri de. Dopamin aynı zamanda vücuttaki enerji ile de ilişkili bir kimyasal. Beyindeki dopamin seviyesi yüksek olduğunda, bedende de daha fazla enerji açığa çıkıyor. İşte bu yüzden, zevkle yaptığımız işlerde kendimizi daha enerjik hissediyoruz. Dopamin seviyesinin yükselmesi haz kaynağı olurken, düşmesi de hüzne yol açar. Burada biyolojik sınırlarımız devreye girer. Beyinde dopamin salgılandıktan sonra, yeni den salgılanabilmesi için geri toplanması ve hazırlanması gerekir. Bu biyolojik gerçek de yaşanan haz ne kadar büyükse, ardından yaşanan boşluğun o kadar derin olacağı anlamına gelir. Bu sebeple sağlıklı bir hayat için hayati öneme sahip olan dopamini, dengeli bir şekilde salgılatmak çok önemlidir. Beyindeki kimyasal dengeyi sağlamak, nöroterbiye’nin en önemli adımlarından biri olacaktır. Beynimizi mahveden ve nefsimizi esir alan amelleri iki kategoriye ayırabiliriz: Doğrudan zarar verenler ve dolaylı yoldan etkileyenler. Fiziksel değişikliklere yol açtığı için kimyasal tepkimeleri ve mekanizmaları takip etmenin daha kolay olduğu davranışlara “doğrudan zarar verenler” diyelim. Alkol, uyuşturucu, sigara ve ilaçlar bu kategoridedir. Vücuda bir şey girmeden zarar veren ve bu zararın takip edilmesi ve anlaşılması daha zor olan davranışları “dolaylı etkileyenler” olarak adlandıralım. Pornografi, kumar ve kötü ahlak bu kategoridedir. Masum görünen hileler için de bu kural geçerlidir. Yemek ve içmek doğrudan; ekranlar, oyunlar, para ve müzik dolaylı olarak nefsi ifsat eden unsurlardır. Dopaminle alakalı bir diğer önemli kural da onu en çok harekete geçiren faktörün, ödülün kendisi değil beklentisi olmasıdır. Kavuşulan arzular değil de kavuşma ihtimali, insanı harekete geçiriyor. Bu sebeple nöroterbiye’nin temelinde, ödülün kendisinden çok yanlış yerden beklenmesiyle mücadele vardır. Yani, cebinde para olması nefsinin en büyük oyunu değil. Cebinde olmayan, ancak hayalini kurduğun para, nefsinin en büyük oyunudur. Sahip olduğun nimetler zaten senindir. Bu yüzden, zaten sahip olduğun şeyler arzularını kamçılamaz. Sahip olmadığın, ancak sahip olabileceğini düşündüğün şeyler, arzularını harekete geçirir. Dopamin salgılanır ve nefsinin en büyük oyunu burada gerçekleşir. Beynimizin normalde günlük işlerimizi zevkle yapabilelim diye salgıladığı dopamine olan düşkünlüğü nefsimizi alkole, zinaya, para kazanma hırsına, oyunla ömür geçirme ye, müzik bağımlılığına, çok yemek yemeye sürükler. Nefsin hilelerinde dopaminin oynadığı rolü, ilerleyen zamanlarda ayrı başlıklar altında inceleyeceğiz. Normalden biraz fazla dopamin salgılandığında, bu seviye kısa süre sonra azalır ve beyin hızla eski haline döner. Mesela bir şeyler yemek. Eğer bir faaliyet sebebiyle beyinde dopamin seviyesi, normal den daha fazla artarsa, bu seviye sonrasında daha hızlı bir düşüş yaşanır. Mesela aşırı tatlı tüketimi. Bazı faaliyetler, beyinde dopamin seviyesini normalden çok daha fazla artırabilir. Bu tür bir artışın ardından dopamin seviyesi hızla düşer ve bu düşüş sonrası insanın eski dengesine dönmesi çok daha uzun zaman alabilir. Aşırı alkol, uyuşturucu madde kullanımı veya pornografi burada sayılabilir. 1 Berridge, K. C. (2007). The debate over dopamine’s role in reward: the case for incentive salience. Psychopharmacology, 191(3), 391-431. 2 Wise, R. A. (2004). Dopamine, learning and motivation. Nature reviews neuroscience, 5(6), 483-494.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/arzularimiz-sehvet-dopamin-322
.ŞÖHRET 15 Şubat 2026, Pazar 00:30 A+ A- Şöhret denilince akla günümüzün meşhurları gelse de bu kelime çok daha geniş manalara sahiptir. Nefsin sosyal hayattaki isteklerinin bütününü kapsayan şöhret, insanın cemiyetteki görünür olma arzusudur. Sosyal hayatta yer edinme ihtiyacı insanda doğuştan vardır. Herkes cemiyette bilinme ve var olma arzusuna sahiptir. İslamiyet’te kötülenen, bu arzunun aşırıya kaçması veya yanlış yollarla ele geçmesidir. Sosyal hayattaki statümüze göre tetiklenen ve sosyal hayata bakışımızı etkileyen nörotransmitterin ismi “Serotonin”1. Serotonin genellikle depresyonla birlikte anılır ve bu onun için büyük bir eksikliktir. Serotonin, vücutta birçok işe yarar. Bizi ilgilendiren kısmı ise cemiyet içindeki tavırlarımıza yön vermesidir. Bu kimyasal da insanın cemiyet içinde işe yarar bir fert olarak kalabilmesi için beyinde salgılanır. Yine dopaminde olduğu gibi haramlar yoluyla elde edilerek daha fazla salgılanması insana dünyada ve ahirette zarar verir. Sosyal başarılarda da serotonin var kibirde de. Cemiyette saygı görmek de serotonin salgılatır gıybet etmek de. Yüksek statülü birinin takdir etmesi de serotonin kaynağı meşhur olmak da. Serotonin de dopamin gibi faydaları da zararları da olan bir kimyasal ve nefsle yakından ilgili. Serotonin insanın dünyaya bakışına da tesir eder.2 Beyinde yüksek miktarda serotonin varsa, insan daha iyimser ve cemiyetle uyumlu bir nefse sahip olur. Serotonin miktarı azaldıkça insan daha kötümser ve az uyumlu bir havaya bürünür. Normalde cemiyette işe yarar insanlar olabilelim diye beynimizde salgılanan serotonin, nefsimizi kibirlenmeye, başkalarını küçümsemeye, gıybet etmeye, şöhret meraklısı olmaya, sosyal medyada beğeni almak için saçma hareketler yapmaya sürükler. 1 Edwards, D. H., & Kravitz, E. A. (1997). Serotonin, social status and aggression. Current opinion in neurobiology, 7(6), 812-819. Maymunlarda bile böyle. Watson, K. K., Ghodasra, J. H., & Platt, M. L. (2009). Serotonin transporter genotype modulates social reward and punishment in rhesus ma caques. PloS one, 4(1), e4156. 2 Kiser, D., SteemerS, B., Branchi, I., & Homberg, J. R. (2012). The reciprocal interaction between serotonin and social behaviour. Neuroscience & Biobe havioral Reviews, 36(2), 786-798.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/sohret-335
.GADAB 22 Şubat 2026, Pazar 00:30 A+ A- İslam ahlakı kitaplarında şehvetin zıddı olarak tarif edilen gadab, nefsin istemediği kaçındığı şeyler demektir. Başımıza gelmesini istemediğimiz durumlarda gadaba geliriz. Bu bazen sinirlenmek olur bazen üzülmek. Korkmak da gadabın bir çeşididir kaçmak da. Modern tabirle “Organizmayı strese sokan” her şey diyebiliriz. Stres durumunda vücudu saran ve beyinde yaptığı değişikliklerle insanı rahatsız eden kimyasalın ismi “Kortizol”1. İnsanın tehlikeli durumlardan kurtulabilmesi için vücudu ve beyni hazırlayan bir kimyasal olan kortizol, çok çeşitli yerlerde karşımıza çıkar. Trafikteki can sıkıntısından sınav kaygısına, bir yarışmayı kaybetmekten ölüm korkusuna, bir yerimizin yaralanmasından arkadaş grubundan dışlanmaya kadar çeşitli senaryolarda vücudumuzda kortizol salgılanır. Kortizol, bedeni “savaş ya da kaç” moduna hazırladığından vücutta çeşitli tepkilere sebep olur. Sindirim ve bağışıklık sistemlerine gidecek olan enerji akışını kaslara yönlendirip insanı geçici olarak güçlendirir. Uzun süreli strese eşlik eden mide kramplarından bağırsak bozulmalarına kadar birçok mesele, kortizolün tesiriyle olur. Vücudu savaş moduna geçiren bu kimyasal, beyne de bir sinyal verir: “Acilen bir şeyler yapmalısın”. Nefsini sıkıntıya sokan bu hissi bastırmak için insanın önünde iki seçenek vardır. Ya kortizol yani stres miktarını düşürecek bir şeyler yapmalı ya da bu hissi bastıracak kadar çok mutluluk hormonu salgılatmalı. İşte nefsimizin birçok talebinin kaynağı burasıdır. Miktarını düşüremediği kortizolün sesini bastırmak için haz nörotransmitterlerini talep eder. Bunun helalden veya haramdan olmasına aldırmaz. Nefsin tek istediği kendini iyi hissetmektir ve buna ulaşmak için senden ahmakça şeyler talep etmekten çekinmez. Yenilen Pehlivan Neden Güreşe Doymaz? Bu atasözü nefsin, dopamin düşüşüne ve kortizol yükselmesine nasıl tepki verdiğine dair güzel bir misaldir. Güreşi kazanan kişinin beyninde dopamin salgılanır. Çünkü arzu ettiği bir şeye kavuşmuştur. Hele bir de güreşi kazanana cemiyette kıymet veriliyorsa serotonin de salgılanır. Yarışmalarda kazanan kişilerin keyfi bu iki hormondan gelir. Kaybeden kişide ise bu ikisi olmadığı gibi bir de kortizol salgılanır. Maç sonrası asılan suratlardan çıkan kavgalara kadar birçok tepkinin ilk adımı, kortizolün verdiği rahatsızlık hissidir. İnsanlar bu can sıkıntısına farklı tepkiler verseler de işin başı kortizolün beyne gönderdiği “acilen bir şeyler yapmalısın” mesajıdır. Bundan sonra beyin serotonin ve dopamin kaynaklarını gözden geçirir. Kortizolü bastıracak ve haz nörotransmitterlerini salgılatacak en hızlı çözümleri listeler. Bu durumda en yakın haz kaynağı az önce kendisini yenen pehlivanı yenmektir. İşte nefs eğer imkânı varsa hemen tekrar yarışmak ister. Yine yenilse daha çok ister. Bir şekilde kortizolün mesajını bastıracak ne varsa yaptırmak ister. Bu sebeple yenilen pehlivan güreşe doymaz. Pehlivanın istediği şey güreşmek değil güreşten elde edeceği dopamin ve serotonindir. Eğer tekrar güreşme imkânı bulamazsa üzülmek, bir şeyleri tekmelemek gibi gadab alametleri gösterebilir, ya da ileride temas edeceğimiz muhtelif dopamin kaynaklarından birinde teselli arayabilir. Kazanan kişi için ise işler bambaşkadır. Beyni hazla dolu olan galibimiz bir daha yarışmayı pek istemez. Kaybetmek ihtimali varsa hiç istemez. Zaten oradan alınacak haz alınmıştır. Ancak mesela korkaklıkla itham edilerek tahrik edilirse veya daha büyük bir ödülle teşvik edilirse tekrar yarışmak ister. Yoksa nefsi bu anın tadını çıkartmayı tercih eder. Esas maksadı vücudumuza zarar gelme ihtimalinden bizi kurtarmak olan kortizolün verdiği rahatsızlıktan kurtulmak için nefsimiz, bizi daha büyük zararlara sürükler. Kortizolün mesajını bastırmak için nefsimiz dopamin ve serotonin kaynaklarına yönelir. Ve maalesef tabiatı icabı helal ve haram gözetmez. Modern dünyamız, her an bedenimizi tehdit eden tehlikelerle dolu değil. Hiçbirimiz koşarak kaçmamız gereken aslanlarla dolu bir ormanda yaşamıyoruz. Ancak çoğumuz, kendi ellerimizle oluşturduğumuz kortizol havuzlarının içinde yüzüyoruz. Her tarafımızı suni stres kaynakları ile doldurduk. Böyle bir hayatta da zamanlı zamansız kortizol yağmurlarına yakalanıyoruz. 1 Montoya, E. R., Terburg, D., Bos, P. A., & Van Honk, J. (2012). Testostero ne, cortisol, and serotonin as key regulators of social aggression: A review and theoretical perspective. Motivation and emotion, 36(1), 65-73.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/gadab-348
.ÇEŞİTLİ KİMYASALLAR 01 Mart 2026, Pazar 14:46 A+ A- Dopamin, serotonin ve kortizol üçlüsü, nefsimizin büyük bir kısmını şekillendirir: Arzularımızı ve endişelerimizi onlarla anlatırız. Fakat beyin kimyası elbette bu üçüyle sınırlı değil. Aynı anda hem bedenimize hem zihnimize tesir eden başka kimyasallar da var. Hepsi nefsin farklı köşelerinde sahneye çıkıyor. Nöroterbiyeyi onların üzerine inşa etmeyeceğiz ama onları da kısaca tanısak iyi olur. Fiziksel temasla tetiklenen mutluluk hormonun ismi “Oksitosin”. Bağ hormonu veya kucaklaşma kimyasalı olarak da bilinen oksitosin memelilerin sürü halinde yaşamasını sağlayan hormondur.1 Sarılma, kucaklaşma, tokalaşma gibi fizikî temasla artar. İdeal miktarda salgılansa cemiyeti bir arada tutmaya yarayacak olan oksitosinin fazlası, mahlukâta bağlanma tehlikesi doğurur. Nefslerin birbirine bağlanmasını ve güvenmesini sağlayan bu hormon, mutluluk hormonları arasında en masumudur. Bu sebeple biz, nefsi terbiye etmek için diğer haz nörotransmitterleri yerine oksitosin ikame ederek ondan istifade etmeye çalışacağız. Maalesef modern tıp, fiziksel temasın faydalarından mahrum. İnsanın sevdiği kişilere dokunmaya ve bu sayede oksitosin salgılatmaya ihtiyacı var. Oksitosin hem beyinde mutluluk sebebidir hem de antienflamatuar yani iltihap önleyicidir. Sevdiğin, güvendiğin insanlara sarılmak ilaç kadar faydalı olabilir. Hem de hiç yan etkisi olmadan. Son mutluluk hormonumuz “Endorfin”dir. Vücudumuzda ağrıyı hafifletmek için beyinde üretilen bir iç morfindir (endo-morfin). Ağrı kesici tesiri morfinden 30 kat fazla olan bu hormon, sabah tek başına spor yapan kişilerin mutluluk sebebidir. Nefsin herhangi bir yarış olmadan ve saygı görmeden kendi kendine yaptığı sporu ödüllendirmesidir. Bazı insanların sosyal hayatlarındaki üzüntüsünü unutmak için kendisine fiziksel zarar vermesinin izahı da olabilir. Kendini jiletleyen kişi, aslında acı çekmek istemeyip, nefsinin başka sebeplerle duyduğu acıyı bastırmak ister. Bunun için endorfini salgılatarak bir miktar rahatlamak amacıyla kendine fiziksel zarar verebilir. Erkeklik hormonu olarak bilinen “Testosteron”, en yanlış tanınan hormonlardan biridir. Erkeklerin kadınlara karşı hissettiği arzuların testosteronla doğrudan bir ilgisi yoktur. Her türlü arzu gibi, karşı cins için hissedilenler de dopaminle alakalıdır. Testosteron haz vermez. Sadece erkeği kadınla birleştirmek için gerekli biyolojik düzenlemeleri yapar. Aynısının kadın versiyonu olan “Östrojen” de böyledir. Kadınları fizikî olarak hazırlar lakin erkeklere karşı hissettikleri arzu dopamindendir. Bu iki hormon nefsin hevâ ve hevesini anlamamızda doğrudan rol oynamazlar; lakin beyinde mühim işler yaparlar. Kadın ve erkek nefislerinin aralarındaki temel farklılıklara tesir eden bu hormonlara, nefslerimiz arasındaki farklılıklara tekrar değineceğiz. Yanlış bir şöhrete sahip olan ve bizi ilgilendiren son hormon “Adrenalin”. Bu hormon tek başına nefse bir haz vermez. Başka hormonlarla beraber salgılandığında onların beyne ilettiği mesajı kuvvetlendirir. Kortizolle birlikte salgılanırsa insanın daha fazla korkmasını sağlarken dopaminle beraber salgılanırsa da hazzı arttırır. Halk arasında adrenalin bağımlısı olarak bilinen insanlar aslında normal dozlarda dopaminle yetinemeyenlerdir. Heyecan miktarını arttırarak sonunda alınacak haz için adrenalin isterler. Gerçekten tehlikeli olan durumlarda işe yarayabilecek olan bu hormon, nefsin hep daha fazlasını istemesinin de bir temsilidir. Adrenalin salgılandığında kalp atışı hızlanır. Belki de bu sebeple İslamiyet’te kalbi hızlı çarptıran işler pek makbul görülmez. Bu kimyasalları tanımak, nefsinin hem aydınlık hem de karanlık taraflarını daha net görmeni sağlar. Aynı kimyasal bazen seni iyi ve faydalı işlere yönlendirirken, bazen de yanlış yola sürükleyebilir. Vücudun fıtrî bir denge üzerine yaratılmış, ama bu dengeyi korumak senin elinde. İşte tam da bu yüzden, doğduğun andan itibaren ödül ve ceza mekanizmalarıyla şekillendiriliyorsun. Nefsi terbiye etmek de bir nevi bu dengenin kontrolünü eline almak demek. 1 Hung, L. W., Neuner, S., Polepalli, J. S., Beier, K. T., Wright, M., Walsh, J. J., ... & Malenka, R. C. (2017). Gating of social reward by oxytocin in the ventral tegmental area. Science, 357(6358), 1406-1411.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/cesitli-kimyasallar-361
ÖDÜL ve CEZA 08 Mart 2026, Pazar 11:28 A+ A- Üç tane çocuk hayal edin. Birinin normal harçlığı 20 diğerinin 50 sonuncusunun ise 100 lira olsun. Üçünün de babası herhangi bir sebepten bugün çocuklarına 50şer lira harçlık verse. Neler hissederler? Aynı para üç farklı kişide aynı tesiri yapar mı? Yapmayacağı aşikâr. Normalde 20 lira alan çocuk daha mutludur. Ödüllendirilmiştir. 100 lira bekleyen çocuk için bu bir cezadır. Her gün 50 lira almaya alışkın olan çocuğun hayatında ise hiçbir değişiklik olmaz. Aynı para bir kişi için ödüle, bir diğeri için cezaya, bir başkası için ise hiçbir şey ifade etmeyen bir şeye nasıl dönüşebiliyor? Aralarındaki fark nedir? Eğitimciler, felsefeciler ve anneler farklı tarifler yapsa da ödül ve cezanın biyolojideki karşılığı bellidir. Beyindeki mutluluk hormonlarının seviyesini arttıran her şey ödüldür, azaltan her şey de cezadır. Her zamanki miktarda salgılanan bir kimyasal ekstra mutluluğa sebep olmaz. Bu sebeple başımıza gelen her şeye bakış açımız sahip olduğumuz hayat standartlarımıza göredir. Mutluluk hormonları hepimizin beyninde sürekli olarak bulunur. Hayatımızı rutin bir şekilde yaşarken farklı seviyelerde de olsa serotonin, dopamin ve oksitosin salgılarız. İşte bu kimyasalların normalden daha fazla salgılanmasını sağlayan her şeye ödül diyoruz. İstediğimiz yemeği yemekten (dopamin) takdir edilmeye (serotonin), sevdiğimiz birine sarılmaktan (oksitosin) para kazanmaya (dopamin) kadar çok çeşitli şeyler beynimizdeki bu kimyasalları arttırır. Bu artış da bize kendimizi iyi hissettirir. İyi hissettiren davranışımız neyse onu bir daha yapmaya meyilli oluruz. Yani ödül öğreticidir. Aksine eğer bu kimyasallar standart seviyelerinin altına düşerse buna ceza denir. Birinden azar işitsek (serotonin) veya paramız azalsa (dopamin) bu kimyasallar azalır. Bu azalma da bize kendimizi kötü hissettirir. Bu kötü hissetme de bu davranışın tekrar yaşanmaması için bizi bir çare aramaya yönlendirir. Yani ceza da öğreticidir. Geleceğin beklentisi, geçmişin bilgisi üzerine kuruludur. Bu sebeple dopamin, beyinde öğrenmeyi de tetikleyen bir kimyasaldır.1 Bu sayede, keyif alınan şeyler kolaylıkla hafızaya kazınır. Her zaman 50 lira alan çocuğumuz beklentisinin tam karşılığını almış ve aldığı harçlığı unutacağı bir güne başlamıştır. Ne de olsa diğer günlerden bir farkı yoktur. Normalde 20 lira alan ise ödüllendirilmiştir. Buna sebep olan şey ne ise onu öğrenip tekrar etmeye meyilli olur. Normalden fazla harçlık almasına sebep olan ortam şartlarını hafızasına kazır. Ne yapmıştır da ödül almıştır. Bu bilgi gelecekte de mutlu olmanın anahtarı olabilir. 100 lira bekleyen mağdurumuz ise ne suç işlemiştir de bu başına gelmiştir. O da bir daha bu hissi yaşamamak için ortam şartlarını hafızasına kazır. Gelecekte bir daha başına gelmesin diye buna sebep olan durumlardan kaçınmaya çalışır. Aynı 50 lira üç farklı tecrübeye sebep oldu. Çünkü her bir çocuğun hayat standardı başkaydı. Nefs için de tarif aynıdır. Nefsin hoşuna giden şeyler ödüldür, gitmeyen şeyler cezadır. Doğduğumuz andan itibaren nefsimiz şehvet ve gadab kuvvetlerinin tesiri ile yoğrulur. Beynimiz ödül ve cezanın gelgitinde şekillenir. Beyinlerimiz doğduğumuz andan itibaren bu kurallarla çalışır. Mutluluk hormonlarını arttıracak şeyleri tekrar et, azaltacak şeylerden uzak dur. Nefislerimizi de doğduğumuz andan itibaren şekillendiren mekanizma budur. Nefsin hoşuna giden şeyleri tekrar et. Hoşuna gitmeyen şeylerden uzak dur. Aynı anda ateşlenen nöronlar birbirine bağlanır. Mutlu kimyasallar salgılanırken yaşananlar hafızaya yazılır. Aynı hadise tekrar yaşanınca mutlu kimyasallar da salgılanır. Aynı şekilde kortizol salgılanırken yaşananlar hafızaya kazınır. Zamanında bizi üzen şey tekrardan yaşanınca da kortizol salgılanır. Ödül ve ceza bu şekilde öğrenme sebebi olur ve nefsin bozulmasında da düzelmesinde de kritik rol oynar. 1 Berke, J. D. (2018). What does dopamine mean? Nature neuroscience, 21(6), 787-79
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/odul-ve-ceza-374
.ÇEVRE 15 Mart 2026, Pazar 00:25 A+ A- İnsan sosyal bir varlık. Doğduğumuz andan itibaren etrafımızdaki insanlardan bir şeyler öğreniriz. Karşımızdaki bir kişinin yaptığı hareket bizim de beynimizi harekete geçirir. Hem de aynı hareketi biz yapıyormuşçasına beynin aynı bölgesinde ortalama %33,61 oranında nöron ateşlenir. Yani hiç hareket etmediğimiz halde seyrettiğimiz kişinin üçte biri kadar bizim de beynimiz çalışır. Başka birini seyrettiğimizde beynimizde “Ayna Nöronlar” devreye girer. Bebeklikten itibaren taklit yoluyla öğrenmemizi sağlayan bu nöronlar, bizim gibi sosyal canlıların olmazsa olmazıdır. Bebekler, bu nöronlar sayesinde etraflarında gördükleri herkesi sürekli taklit etmeye çalışırlar. Bu sayede insan olmayı öğreneceklerdir. Bizler bu nöronlar sayesinde karşımızdaki kişi ile empati kurabiliriz. Bir kişi önümüzde düşüp dizini yaralasa bizim de dizimizde ufak bir sızı hissetmemiz bundandır. Başkaları gülerken gülmeye, ağlarken de ağlamaya bu sebeple meyilliyiz. Başkalarını örnek alarak biz de insan olabilelim diye var olan ayna nöronlar nefsimizi modaya uymaya, kıskançlığa, kötü arkadaştan etkilenmeye, ekranlarla ifsat olmaya sürükler. Biz ise bunların yerine iyi insanları örnek almayı ona öğreteceğiz.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/cevre-386
.GELECEĞİ GÖRMEK 22 Mart 2026, Pazar 12:34 A+ A- İnsan, gelecekte ne olacağını beyninde tasarlayabilen yegâne canlıdır.1 Kış hazırlığını yaz aylarından yapan hayvanlar, aksini iddia ediyor gibi görünse de aslında onlar geleceğe yatırım yapmıyorlar. O anda iç güdülerinin emrettiklerini yapıyorlar. Mesela karıncalar, kış için stok yapıyor gibi görünse de sadece içgüdülerinin emri ile o anda ne bulurlarsa yuvalarına götürüyorlar. Arıların bal yapması, ileride yiyeceğimiz olsun diye düşünerek değil de o an aldıkları hazla alakalıdır. Köpeklerin kemik saklamasından sincapların palamutları gömmesine kadar bütün canlılarda kaide aynıdır. Sadece o anda içlerinden nasıl geliyorsa öyle davranıyorlar. Yaptıkları fiillerin tamamını, sevk-i tabiî (içgüdü) ile yapıyorlar. Gelecekte başına gelecekleri düşünüp tedbir almaya çalışmakla bir alakası yok. Geleceği öngörüp onu beyninde yaşamak bildiğimiz kadarıyla insanoğluna mahsus. Beynimizde geleceği görme işinden sorumlu olan kısım “Prefrontal Korteks” yani ön lobdur. Aklımızla da çok ilgili olan beynin bu ön kısmı, insanoğlunu beyni olan diğer canlılardan ayıracak kadar büyük ve gelişmiştir. Geleceğe dair plan yapmak da beynin bu kısmıyla alakalı kumar oynamak da. Gelecekten ümitli olmak da prefrontal korteksi çalıştırıyor endişe etmek de. Cimriliğin temel sebebi de bu sigorta poliçesi yaptırmanın da. Geleceğe dair nefsimizden gelen bütün emirler, beynimizin bu ön lobuyla alakalı. Beynin bu bölgesi sayesinde insanoğlu, diğer hiçbir canlının başaramadığı şeyleri başardığı gibi diğerlerinin hiç çekmediği acıları da çekiyor. Bütün canlılar sadece anlık hazlarla veya streslerle yaşarken bizler gelecekteki lezzetlere odaklanıp şu anda dopamin salgılatabildiğimiz gibi stresleri düşünüp oturduğumuz yerden kortizol de salgılatabiliyoruz. Beynimizin geleceği öngörme kabiliyeti, nefsimizi cimrilik, kumar, ölümden çok korkmak ve dünyevi kurumlara (sigorta, banka, devlet vs.) aşırı bağlanmak gibi hatalara da sürüklüyor. Nefsini anlamak için gerekli olan temel biyoloji bilgisi bu kadardı. Her ne kadar beyninde daha birçok iş yapılıyorsa da nefsini doğrudan ilgilendirenler bunlar. İhtiyacın olan şeyleri keyifle temin edebilesin (dopamin), cemiyet içinde bir yerin olsun (serotonin) ve birbirimize güvenle bağlanabilelim (oksitosin) diye var olan kimyasalların, sırf haz almak için aşırı salgılanmasına uğraşmak nefsinin zaaflarıdır. Geleceğini öngörebilmen (prefrontal korteks) ve başka insanlardan bir şeyler öğrenebilmen için var olan (ayna nöronlar) beyin bölümlerini, haz kimyasallarını taşkınca salgılatmak için vasıta olarak kullanmak da nefsin tuzağıdır. Nefsin zaaflarına aldanmamak ve tuzaklarına kanmamak için bahsi geçen kimyasalların hayatının nerelerinde olduğunu takip etmen lazım. Beyninde dönen bu tiyatroda bakalım başrolü kime vereceksin. 1 Gilbert, D. T., & Wilson, T. D. (2007). Prospection: Experiencing the futu re. Science, 317(5843), 1351-1354.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/gelecegi-gormek-398
.MAYIN TARLASI 29 Mart 2026, Pazar 13:06 A+ A- Modern dünyamız, nefsimiz için adeta bir mayın tarlası gibi. Her köşe başı, her tıklama ve her karar, görünürde masum ancak potansiyel olarak nefsimizi kandırabilecek birçok hile ve tuzaklarla dolu. Yemekler, ekranlar, oyunlar, alışveriş, para vs. bunların hepsi, eğer dikkatli olmazsak nefsimizi hedef alabilir. Ancak endişeye mahal yok; bu mayın tarlası aynı zamanda nefsimizi terbiye etmek ve Rabbimizin rızasını kazanmak için bir fırsatlar tarlasıdır. Bu krizi fırsata çevirmek için beynimizin nasıl çalıştığını bilmek çok işimize yarayacak. Modern dünyanın karmaşıklığı, bizi çevremizdeki birçok tuzak ve hileyle karşı karşıya bırakırken, bu durum aynı zamanda bizi, kendimizi daha iyi anlamaya ve nefsimizi terbiye etmeye teşvik etmelidir. İşte bu noktada, beynimizin ödül mekanizmasını anlamak, dünya ile etkileşimimizi kontrol etmemize yardımcı olabilir. Beynimizde bir ödül merkezi vardır. Bu merkezi çalıştıran unsurlar da temelde ikiye ayrılır: Doğuştan beynimize kodlanmış olanlar ve sonradan öğrendiklerimiz. Doğuştan gelen istekler ve arzular, vücudumuzun temel ihtiyaçlarını yansıtır ve aslında zararlı değillerdir. Mesela, bir şeyler yemek, doğduğumuz andan itibaren beyinde dopamin salınımına sebep olur. Çocuklar ‘büyümek için bunu yemeliyim’ düşüncesiyle değil, yemekten aldıkları haz ve açlık hissinin rahatsız ediciliğinden kurtulmak için beslenirler. Yemekten hem keyif alırlar hem de gerekli maddeleri vücutlarına alarak hayatta kalmış olurlar. Bu doğal ve aslında keyif odaklı tepkiler, onların hayatta kalmasını ve büyümesini sağlar. Bir bebek dünyaya geldiğinde, çeşitli temel ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçların bedenle alakalı olan kısımları genellikle anneler ve diğer bakıcılar tarafından anlaşılır ve karşılanır. Ancak bu esnada beyinde meydana gelenler, genellikle göz ardı edilir, çoğunlukla da yeterince anlaşılmaz. İnsan hareketlerinin, sinir sistemine ve dolayısıyla beyne bağlı olduğu gerçeği, çoğu zaman atlanır. Oysa acıkan bir bebeğin ağlaması, onun karnının doyması ve sonrasında yaşadığı tatmin hissi; hatta bir yetişkinin alkol bağımlısı olması, bütün bu süreçler aynı beyin mekanizması, dopamin sistemi, tarafından yönetilir. İşte bu yüzden, en temel ihtiyaçlarımızdan en gereksiz davranışlarımıza kadar, her türlü sinir sistemi tepkisinin arkasında bulunan mutluluk hormonlarının rolü, daha detaylı bir araştırma gerektirir. Peki modern dünyamızı nasıl tasvir edebiliriz? Bu konuda iki meşhur eserden fikir alabiliriz. “1984” mü “Cesur Yeni Dünya” mı? Tarih boyunca gelecekte dünyanın nasıl bir yer olacağı hep merak edildi. Bu yüzden hiç eskimeyen bu konu hakkında yüzlerce ütopik ve distopik roman yazıldı. İçlerinde iki tanesi, diğerlerinden çok daha fazla meşhur oldu. Korku ve nefret üzerine inşa edilmiş bir distopya olan Orwell’ın 1984’ü ve ilk bakışta ütopya zannedilecek kadar keyif üzerine inşa edilmiş olan Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı. 1984 isimli romanında Orwell karamsar bir dünya portresi çizer. Dünyadaki üç süper devletin sürekli birbiriyle savaştığı, herkesin büyük birader tarafından gözetlendiği, mülkiyet hakkının olmadığı, çocukların küçük yaşlardan itibaren sistem için yetiştirildiği, tarihin ve lisanın devlet eliyle tahrip edildiği ve herkesin korku içinde yaşadığı bir dünya. Ülkedeki yönetim bu korkuyu bilerek sürekli körüklemekte ve halkları korku ve nefretle idare etmektedir. Cesur Yeni Dünya isimli romanında Huxley ise tam tersi bir portre çizer. Bütün dünyanın tek devlet olduğu, bebeklerin kuluçka merkezlerinde dünyaya geldiği, çocukların ileride yapacağı işe göre sınıflandırılıp sadece bunu yapacak şekilde yetiştirildiği ve ailenin olmadığı bir dünya kurar. Bu dünya ilk bakışta ütopya zannedilebilecek kadar herkesin mutlu ve verimli olduğu bir distopyadır. Verimliliğin kaynağı, tercih hakkı elinden alınmış çocukların bebeklikten itibaren yetiştirildikleri şekilde çalışması, mutluluğun kaynağı ise sınırsız cinsellik ve “soma” isimli bir haptır. Modern dünyada “soma” henüz keşfedilmemiştir. Hükümetlerin hiçbir yan etki olmaksızın halklarını haz dolu bir şekilde idare etmesini sağlayacak olan bir hap şimdilik yoktur. Soma’ya en yakın şey masum görünen bağımlılıklardır. Yemek, müzik, oyun, internet gibi dopamin kaynaklarının yan etkileri tam bilinmediği için günümüzde “soma” yerine kullanılmaktadır. Günümüzde birçok entelektüel, bu konuda hemfikirdir.1 Sokaktaki çoğu kişide gördüğümüz kulaklıklar, canı sıkılan herkesin hemen sarıldığı akıllı telefonlar, gençlerin elinden düşmeyen dijital oyunlar, zararları paketlerinin üzerinde bile yazıldığı halde tüketilmekten vazgeçilmeyen sigaralar, acıkmadan yeme ihtiyacı hissettiren abur cuburlar hep birer “soma” adayıdır. İnsanların korkuları ile manipüle edileceğini düşünen Orwell’a karşı hazları ile manipüle edileceğini düşünen Huxley. Dünyanın sopayla yönetileceğine inanan Orwell’a karşı havuçla yönetileceğine inanan Huxley. Orwell bol kortizollü bir dünya tasavvur ederken, Huxley bol dopaminli bir dünya tasarlar. Günümüz dünyası, 1984’le Cesur Yeni Dünya arasında sıkışmıştır. Bazı ülkeler Huxley’i haklı çıkartırken, bazıları Orwell’ı örnek almıştır. Güney ve Kuzey Kore, bu konuda tam bir laboratuvar ortamı gibidir. Coğrafyaları, tarihi kökenleri ve genetik özellikleri ortak olan bu iki devlet, sanki bir sorunun cevabını araştırmak üzere ayrılmış gibidirler: Dünya kortizolle mi daha kolay yönetilir yoksa dopaminle mi? İkinci Dünya Savaşından sonra Güney Kore Amerika’nın, Kuzey Kore ise Rusya’nın hissesine düşmüştür. Bu yüzden Güney Kore’de “Cesur Yeni Dünya” sahne alırken, Kuzey Kore “1984”ü yaşıyor. Rusya, kendisinin bile başaramadığı bir diktatörlüğün Kuzey Kore’de uygulanmasını sağlamıştır. Herkesin her an korku altında yaşadığı bir ülke meydana getirmiştir. Güney Kore ise dünyaya bile ihraç edebilecek kadar haz üretebilen bir ülke olmuştur.2 Bu iki devletin kobay olduğu uzun süreli kontrollü deneyin neticelerini bize açıklamazlar. Ancak, dünyanın gidişatın dan senin de gördüğün üzere kazanan belli gibi. Dünya en kolay hazla, yani dopaminle yönetilir. Kapitalist sistemin temeli budur. Ara sıra da korkuyla yani kortizolle “temizlik” yapılır. Modern dünyaya bir de bu gözle bakmanı tavsiye ederim. Eğer 1984’ün içinde yaşasaydık, olanları anlamak ve bunlara karşı koymak daha kolay olurdu. Çünkü kortizol, insana acilen bir şeyler yapması gerektiği hissini verir. Hiçbir nefs baskı altında kalmak istemez. Ancak Huxley’in dünyasını fark etmek daha zordur. Beyni dopaminle dolu olan bir kişi fazla düşünme gereği hissetmez. Kendisini zaten mutlu hisseder. Sadece haz kaynaklarının azalması onu uyarır. “Soma”sını elinden alana düşman olur. Mutluluğunu azaltan şeylerden uzak durur. Mesela, sigara bağımlısı bir kişiye sigaranın zararları hakkında uzun uzun nasihat ettiğinde, bu kişinin sigarayı senden daha çok tercih etme ihtimali yüksektir. Yani dopamin kaynağı olan sigaradan vazgeçmek yerine, mutluluğunu engelleyen senden vazgeçecektir! Başkalarına nasihat ederken buna dikkat etmeye çalış. Bu sebeple insanlar kendilerine sürekli nasihat veren kişileri sevmezler. Çoğu nasihat, dopamin kaynaklarına yapılan bir saldırı olarak kabul edilir ve nasihat veren kişiler, mutluluğun önündeki engel olarak görülür. Bağımlıları için oyun, sigara, alkol, müzik, yemek vs. daimî dopamin kaynaklarıdır. Dolayısıyla “soma” almasına izin vermeyen kişiler de nefsin düşmanı olarak görülür. Anne-babaların çocukları ile yaşadığı çatışmanın kökeni de genellikle budur. Bütün bu zorluklara rağmen, ister kendi nefsine, isterse de sevdiklerine nasihat vermen mümkün. Dünyada nefsine hitap eden şeylerin sayısının astronomik derecede arttığı bu zamanda, psikolojini sağlam tutup, mücadeleye devam etmen gerekiyor. Sıradaki bölümde, hayatta kalmamız için içimize yerleştirilmiş olan mutluluk hormonlarının nasıl istismar edildiğini inceleyeceğiz. Vücudumuzun ihtiyacı olan maddeleri temin edelim diye dopamin salgılatan yemeklerin, nasıl birer zevk kaynağına dönüştüğüyle başlayalım. 1 Bulut, M. H. Yeni Dünya’nın Kurtları (İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncı lık, 2016), 107-111. 2 Ülkemizde Güney Kore dizilerinin gençler arasında ne kadar yaygın ol duğunu bilseniz şaşırabilirsiniz. Kendisi veya tanıdıkları bu durumda olanla rın bu konu üzerine biraz düşünmesi gerekebilir. Oh, C. J., & Chae, Y. G. (2013). Constructing Culturally Proximate Spaces through Social Network Services: The Case of “Hallyu” (Korean Wave) in Turkey. Uluslararası ilişkiler/International relations, 77-99.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/mayin-tarlasi-412
.İŞTAH 12 Nisan 2026, Pazar 11:16 A+ A- Yemekten aldığın zevkin kaynağını hiç düşündün mü? Sevdiğin bir yemeğin ilk lokmasını ağzına attığında hissettiğin mutluluğun nereden geldiğini? Hatta ortada yemek yokken bile canın bir şey yemek çektiğinde “Of ya! Şu olsa da yesek.” derken yüzündeki gülümsemenin sebebini? İşte bütün bunların arkasındaki sır, beyninde salgılanan mutluluk hormonlarıdır. Karnının ciddi anlamda acıktığını hissettiğinde, yemeğe duyduğun o arzu ve ilk lokmanı yediğinde yaşadığın zevk, her ikisi de o anda beyninde salgılanan dopamin ile ilişkili. Sevdiğin insanlarla bir arada yersen, oksitosin de salgılanır. Hele bir de yemeği sen ısmarladıysan buna serotonin de eşlik eder. Bu durum, yemek yemenin sadece bedenin için değil psikolojin için de bir gereklilik olduğunu gösterir. Ama ne kadar yemenin? Bu yemek meselesi, aslında bir yönüyle zihnimizin de meselesidir. Ne kadar yemek yediğimiz, neden yemek yediğimiz, ne zaman yemek yediğimiz... Hepsi bizi birer insan yapan, bizi ‘biz’ yapan detaylardır. İbadetlerimizin enerjisini de bu yemeklerden aldığımızı unutmayalım. Rabbimizin bize bahşettiği bu nimetleri ne ölçüde ve hangi amaçla tükettiğimiz önemli. Yemeğin bize sadece bedenen değil, zihnen de hitap ettiğini anlamamız lazım. Şimdi, bu meseleyi bir adım daha derinleştirelim ve dopamin, bu zevk kimyasalıyla yemeğin arasındaki ilişkiyi, günlük hayattan bir misalle ele alalım. Şimdi hayal et. Arkadaşlarınla bir kebapçıya gittin. İlk olarak siparişi verdikten sonra, salatalardan oluşan rengarenk bir şölen başlıyor. İlk lokma için etlerin gelmesini bile beklemiyorsun. Ortadaki salatalar muhteşem görünüyor. Hemen biraz lavaşla ezmeden başlıyorsun. İlk lokmanın keyfiyle “Kebaba bile gerek yok, şu lavaşla ezme bana yeter.” diyorsun. Sonra her bir lokma bir öncekinden biraz daha az lezzetli geliyor. Diğer salataların da ucundan tadına bakıyorsun. Biraz sonra vücudun ihtiyacını giderebilecek kadar yediğin için arkana yaslanıyorsun. Tam o sırada masaya siparişler geliyor. Az evvel salatalarla karnını dolduran sen değilmişsin gibi bu sefer de etler iştah açıcı görünüyor. İlk lokmalar çok lezzetli geliyor. Yavaş yavaş miden dolduğu için son lokmalar gözüne artık o kadar lezzetli görünmüyor. İsraf olmasın diye yemeği bitirmeye çalışırken, son lokmayı, arkadaşlarınla birbirinize teklif ediyorsunuz. Bir şekilde yemek bitiyor ama sen de yorulmuş oluyorsun. Bu esnada yan masaya gelen künefenin kokusu burnuna geliyor. Son lokma için midesinde hiç yerin olmadığını iddia eden senin aklına “Acaba bir künefeyi bitirebilir miyim? Arkadaşlarla yarım yarım mı paylaşalım?” diye düşünceler geliyor. Peki, daha bir dakika önce midende yer olmadığını iddia ettiğin halde, künefe için nasıl bir boşluk açıldı? İşte burada insanoğlunun tabiatına dair ilginç bilgiler öğreniyoruz. “Karnım doydu” ifadesinin ne kadar da mecazi olduğunu anlıyoruz. İnsanın iştahının mideyle değil de beyinle alakalı olduğunu öğreniyoruz. İştah kelimesinin kökeninin bile şehvet kelimesinden geldiğini biliyoruz. Dolayısıyla iştah mekanizmasının arkasında da dopamin olduğunu fark ediyoruz. Daha fazla dopamin için beyinde her zaman bir arzu olduğunu öğreniyoruz. Eğer kebapçı ziyaretinizi biyolojik açıdan incelersek, ortaya şöyle bir tablo çıkar: Karnınız acıktı yani fiziksel olarak yemeğe ihtiyacınız var. Açlık hissini tatmin etmek için yemek yemeniz lazım. Daha önceki tecrübelerinizden yola çıkarak bu hissi kebapla gidermeye karar verdiniz. (Bu arada tercihiniz pizza da olabilir, suşi de. Buradaki esas nokta, acıkma hissinden kurtulmak için gittiğiniz yerde size önden bir şeyler ikram edilmesi.) Önden gelen salatalar ve lavaş açlık hissini bastırabilecek bir miktar dopamin salgılatabilir. Dolayısıyla her bir arkadaş, açlık seviyesine göre masadaki kalorileri tükettiğinde, asgari düzeyde dopamin salgılanmış olur ve doyum sağlanır. Ama tam bu sırada siparişler gelir. Gelen yemekler salataların vereceği hazdan yani beyinde salgılatacağı dopaminden daha fazlasını vaat eder. Bu sebeple mide dolu da olsa gelen kebap için genişlemek zorunda kalacaktır. İlk lokma çok lezzetli gelir; neticede eğer kebapçıya gitmişseniz, salata yemeye gitmemişsinizdir. Etten alacağınız hazzı düşünerek o parayı vermeye razı olmuşsunuzdur. Ama lokmalar ilerledikçe mideden gelen sıkıntı hissi, beyinden gelen iştahı bastıracak seviyeye gelir. Bu sayede artık tamamen doyduğunuzu hissedersiniz. Fakat ne görelim, yan masaya gelen künefenin kokusu size daha büyük bir dopamin kaynağı olarak göz kırpıyor. Zaten salataydı, lavaştı, kebaptı derken sindirim sistemi de baya bir yorulmuştu. İnsanın bu yorgunluğunu, hızlı bir glikoz ve dopamin kaynağından daha iyi ne giderebilir. İşte karnımız tıka basa doluyken sofradaki salataların değil de künefenin cazip gelmesinin serüveni kısaca böyledir. Atalarımız Çözmüş Aslında atalarımız yemek yemenin psikolojik ve nörobiyolojik süreçlerini sezmişler. En meşhuru annelerimizden sürekli duyduğumuz, “Yemekten önce tatlı yeme. İştahını keser.” cümlesiyle hayatımızda yer bulmuş. Eğer yemekten önce tatlı yersek, iştahımız kesilir; çünkü beyinde güçlü bir sinyal, zayıf sinyali bastırır. Önce künefe yerseniz dopamin seviyeleri fırlar. Ardından gelecek salataların şu ankinden daha fazla dopamin vaat etmesi pek mümkün değildir. Böyle olunca künefe sonrası görülen salataya karşı bir iştah hissedilmesi düşük bir ihtimal. Bu sebeple yemekler az dopamin salgılatandan çok salgılatana doğru bir sıra ile tüketilir. Sırayı bozup dopamin yönünden zengin yiyecekler tüketirseniz, bir sonraki yiyeceği yeme isteğiniz azalır. Atalarımızın keşfettiği ikinci formül ise daha da ilginç, “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım.” Demek ki tatlı yemenin sadece fiziksel bir şey olmadığını fark etmişler. İnsan psikolojisi üzerindeki tesirlerini anlamışlar. Sebep-sonuç ilişkisini şu an bildiğimiz gibi bilmeseler de kendilerine gerekli dersleri çıkarmışlar. Tatlı tüketmek mutluluk hormonlarını artırır. Beyinde dopamin ve serotonin artınca insanın dünyaya bakışı daha pozitif bir hal alır. Dolayısıyla tatlıyla gelen kimyasallar, karşısındaki insana karşı daha mülayim bir nefs ortaya çıkartır. Mühim toplantıları yemekli yapmalarının bir sebebi de budur. İnsanların nefsini yumuşatıp istediklerini daha rahat yaptırmak istiyorlar. Dopamin hem mubah hem farz olan işlerde salgılanan, ancak haram olan durumlarda daha fazla salgılanabilen bir zevk kimyasalıdır. Hayatımızı sürdürebilmek için yeterince yemek farz, ibadetlerimizi rahatça yerine getirebilmek için enerji sağlamak maksadıyla yemek sünnet, doyana kadar yemek mübah, fakat doyduktan sonra yemeye devam etmek haramdır. Dolayısıyla, yemek yemek her zaman dopamin kaynağıdır; fakat türüne ve miktarına göre bu iş ya nefsanî olur ya da Rahmanî. İslam ahlakı kitaplarında nefsi kuvvetlendiren unsurlar; haramlar, mekruhlar ve mübahların fazlası olarak sayılır. Helal yemek gibi mübah sayılan ameller bile fazla yapıldığın da nefsi körükler. Haramların hızlıca bozduğu beynin ödül merkezini, mübahların aşırı kullanımı da bozar. Neticede, “Damlaya damlaya göl olur.” Dopamin, yemek yemenin bir zevk kaynağı olduğunu gösteriyor. İster farz olan bir şeyi yaparken, ister mübah bir şeyden zevk alırken, dopamin hep oradadır. Ancak, haram bir durum söz konusu olduğunda, bu kimyasal daha da artabilir. Şimdi burada ilginç bir durum var; bu kimyasalın etkisiyle, yemek yemenin sadece bedeni doyurmakla kalmayıp, psikolojik bir tatmin de sağlayabildiğini görebiliriz. Bu, ‘hedonik açlık’ dediğimiz, tamamen zevk amacıyla yemek yeme alışkanlığının temelini oluşturur.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/istah-438
.HEDONİK AÇLIK 19 Nisan 2026, Pazar 00:45 A+ A- Artık hayatımızda ‘hedonik açlık’1 adında bir kavram bulunuyor. Yani sadece vücudumuzun enerji ihtiyacını karşılamak için değil, tamamen zevk amacıyla da yemek yiyoruz. Protein, vitamin ya da mineral sağlama amacı gütmeksizin, beyinde dopamin salgılanmasını tetiklemek için yemek tüketiyoruz. Fizyolojik tatmini değil, psikolojik tatmini hedefliyoruz. Maalesef günümüzde yemek yemek, çoğu zaman nefsi beslemekten ibaret oluyor. Bu ‘hedonik açlık’, yani zevk için yemek yeme durumu, bir yandan bize dopamin yoluyla keyif verirken, diğer yandan sürdürülebilir bir hayat oluşturmamızı engeller. Her şeyin aşırısının zararlı olduğu bu dünyada, yemek de aşırıya kaçıldığında bir zehir haline dönüşür. Zevk amacıyla sürekli yemek, bizi kısa vadede mutlu etse de uzun vadede zarar verir. Kendi kendimize üreteceğimiz tatminle yetinmemek, yerli malı üretimine güvenmeyip her şeyi ithal etmek gibidir; ilk başta cazip görünse de uzun vadede sürdürülemez ve tehlikelidir. Dopamini kendi iç dengemizle salgılatmak, ülkede yerli malı kullanmak kadar stratejik ve önemlidir. İlk başlarda içeriden üretilen bu tatmin belki zor olabilir, fakat daha sonra çok daha sürdürülebilir ve sağlıklı bir yol haline gelir. Tıpkı yerli üretimin kısa zamanda daha yorucu ve masraflı olması, fakat uzun vadede daha sürdürülebilir ve kârlı olması gibi. Dışarıdan elde edilen tatminler ise uzun vadede sürdürülebilir olmaktan uzaktır, tıpkı her şeyi ithal etmeye alışmış ülkelerin durumu gibi. Hiç karnın tok olduğu halde kendini buzdolabının önünde buldun mu? Veya yemek yiyeli henüz bir saat olmuşken elinde koca bir paket cips ortaya çıktı mı? Midenin genişleyecek bir yeri kalmadığı halde abur cubur yemeye seni kim ikna etti? Bütün bunlar nefsinin enteresan bir oyunundan ibaret. Sanki nefsin şöyle diyor “Evet, biliyorum midede yerin yok. Ama beynindeki dopamin seviyeleri düştü. Canın sıkkın. Şu anda da en hızlı dopamin kaynağı şu bol yağlı ve tuzlu cips. Sen bir paket göm. Gerisini boş ver sindirim sistemi düşünsün! Canını sıktığına değmez be kardeşim(!)” Günümüz dünyası da her tarafını hızlı ulaşılabilir paketli ürünlerle doldurarak, nefsine her türlü imkânı sağlıyor. Modern dünyanın getirdiği bu kolaylık, aslında bize zorluklar da sunuyor. Mağazaların reyonları, market rafları rengarenk çeşit çeşit abur cuburla dolu. Her biri bizi çekiyor ve ‘Beni ye!’ diyor. Aç olup olmadığımıza bakmaksızın, bu ürünlerin cazibesine kapılmak kaçınılmaz gibi. Aslında bu, içimizdeki bir boşluğu doldurma çabasıdır. Maalesef stres, sıkıntı, yorgunluk ya da üzüntü gibi duygusal hallerimizi gıda ile dengelemeye çalışıyoruz. Evet, paketli gıdalarla imtihanın zor; ancak asıl imtihan, bu cazibeye verdiğin tepki ile başlıyor. Bir adım geri çekilip ‘Gerçekten aç mıyım?’ diye kendine sorman bile nefs terbiyesi için güzel bir başlangıç. Unutma ki, gerçekte doyması gereken yer miden değil, nefsindir. Bir de bir işe dalmışken açlığı hissetmeme meselesi var. Eğer arkadaşlarınızla sohbet etmek, heyecanlı bir oyun oynamak veya çok sevdiğiniz bir kitabı okumak gibi bol dopaminli bir faaliyetteyseniz aklınıza yemek gelmeyebilir. Bu da aynı biyolojinin neticesi. Beyinde yeteri kadar dopamin varken başka dopamin kaynaklarına ihtiyaç yok. Yani bir faaliyette yoğun bir şekilde konsantre olduğumuzda, mesela bir kitap okurken ya da bir oyunda, beynimiz bu faaliyetten ötürü dopamin salgılayarak bize ‘bu anın tadını çıkar’ mesajını veriyor. Bu noktada, midemizdeki gıda ihtiyacı ikinci plana atılıyor. Bağırsaklara ikinci beyin denildiğini belki duymuşsundur. Dopaminin %50’si ve serotoninin %90’ı bağırsaklarda üretiliyor; dolayısıyla düşünce sistemimizden ziyade yediklerimiz daha mühim diyenler var. Lakin son araştırmalar, bağırsaklarda üretilen serotoninin kan-beyin bariyerini geçemediği için beyne doğrudan faydalı olmadığını gösteriyor.2 Üretilen bütün dopamini beyne gönderip insanı mutlu edemese de sindirim sistemimizin beynimiz üzerinde çok büyük tesiri var. Bağırsaklardan emilen maddeler, hormonların yapı taşlarını barındırdığı için çok önemlidir. Eğer vücudumuz için gerekli olan protein, yağ, vitamin ve mineral gibi maddeleri temin etmezsek sağlıklı bir beyne de sahip olamayız. Dolayısıyla ne yediğimiz önemlidir, fakat niye yediğimiz de önemlidir. Çeşitli yemekler dopamin kaynağı olduğu gibi yemek yedirmek serotonin, birlikte yemek oksitosin, acılı yemek de endorfin kaynağıdır. Hayatta bu kadar çok mutluluk hormonunu bir arada görebileceğiniz çok fazla şey bulamazsınız. Allahü Teala ömür boyu keyifle yemek yiyerek hayatta kalmamızı garanti etmiş. Biz de bu işin, önce tadını sonra da suyunu çıkartmayı başarmışız. Mesela kolayı üretmişiz. 1 GÜNDÜZ, N., AKHALİL, M., & SEVGİ, E. N. (2020). HEDONİK AÇ LIK. Izmir Democracy University Health Sciences Journal, 3(1), 80-96. 2 El-Merahbi, R., Löffler, M., Mayer, A., & Sumara, G. (2015). The roles of pe ripheral serotonin in metabolic homeostasis. FEBS letters, 589(15), 1728–1734.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/hedonik-aclik-449
.KOLA VE ŞEKER 26 Nisan 2026, Pazar 11:29 A+ A- Modern dünyanın en masum görünen ama belki de en tehlikeli tuzaklarından biri de şekerli ve gazlı içecekler. Mesela kola; kafein, şeker ve tadı sayesinde bağımlılık yapıyor. “Sindirime yardımcı olması” gibi kulağa hoş gelen bir özelliği var; ama gerçekte, bedeni fark etmeden daha fazla yemeğe teşvik ediyor. Çünkü kola, mideyi genişletip sindirimi hızlandırarak aslında doymamızı geciktiriyor. Böylece normalde daha az yemekle doyacak bedeni, kolayca kandırabiliyoruz. Üstüne bir de kafeinle dopamin sistemini canlı tutuyor. Sonuç? Nefis, “Daha fazla ye, daha fazla iç!” diye bağırıp duruyor. Aşırı lezzetli yemeklere gelirsek… Evet, burada da bir tuzak var. Aşırı lezzet, başka yemeklerden alınacak zevki de baltalıyor. Birkaç gün daha sade yemekler yesen, damak tadın yeniden düzenleniyor; ama gün içinde sürekli tatlı ya da çok yağlı besinler tüketirsen, o eski basit lezzetler gözünde âdeta sönük kalıyor. Bu açıdan en tehlikelisi şeker gibi görünüyor. Zira şeker, beynin dopamin sistemini doğrudan etkiliyor. Yani kokain beyne ne yapıyorsa, şeker de onun biraz seyreltilmişini yapıyor.1 Ayda bir yediğin pasta seni mutlu eder, hatta ara sıra canın sıkıldığında aklına gelebilir. Haftada bir yemeye başladığında keyif miktarı düşer ama “Üzüldüğümde bir pasta olsa?” diye düşünmeye başlarsın. Günde bir yediğinde ise artık mutluluk değil, alışkanlık hâline gelir. Tatlı olmadan geçirdiğin bir gün mutsuzluk kaynağına döner. Yani istediğin her şeye sürekli sahip olmak, zannettiğin kadar mutlu etmiyor. Aksine sürekli daha fazlasını talep edip doyumsuzluk döngüsüne giriyorsun. Her istediği şeye sahip olduğu halde bir türlü mutlu olamayan şımarık çocukları gözünün önüne getir. Ne demek istediğimi daha iyi anlarsın. İnsanoğlu, yemek yememeyi veya doyduktan sonra da yemeyi tercih eden bildiğimiz tek canlıdır. Diğer canlılarda da yemek yemenin biyolojisi benzer olsa da yemekten aldığı zevki psikolojik durumları için kullanıp obez olan sadece biziz. Bir de bizimle çok fazla vakit geçiren bazı evcil hayvanlar. Obezite de beyindeki ödül mekanizması ile alakalı gibi görünüyor.2 Hastalık kaynaklı olanlar dışında obezitenin temel sebebi kontrolsüz yeme isteğidir. Yani, aslında beynin ödül merkezinin istismar edilmesi söz konusudur. Faydalı işlerden salgılatılamayan mutluluk hormonları için yemeklerde kısayol aranmaktadır. Beyindeki ödül mekanizmasının yemekle bu kadar güçlü bir bağlantı kurmasının sebeplerinden biri, yemeğin insanlık tarihi boyunca kıt bir kaynak olması ve bu nedenle onu tüketmek için ödül mekanizmasının devreye girmesi olabilir. Ancak günümüzde bu mekanizma, fazla ve sağlıksız yiyecek tüketimine yol açıyor. Çünkü modern dünyanın imtihanı, yokluk imtihanı değil tokluk imtihanıdır. Yemek konusunda kontrol sağlamak, hiç yememekten daha zor bir görevdir. İlk lokmayla birlikte mide ve beyin kimyasal tepkimelere maruz kalır. Bu tepkimelerin ortasında iradeyle, dur demek büyük bir öz disiplin gerektirir. Sofradan doymadan kalkmak sünneti, nefsimize ağır gelir. Ancak bu bize büyük bir irade gücü kazandırır. Bu yüzden nefs terbiyesinde bu tür antrenmanlar kritik rol oynar. Şu ana kadar yemekle ilgili anlattıklarımdan tatlı, lezzet veya keyif karşıtı olduğumu düşünme. Elbette lezzetli yemekler de tüketeceğiz, tatlı da yiyeceğiz. Ancak bunların beynimize, psikolojimize ve nefsimize ne gibi etkileri olduğunu anlamalıyız ki ölçülü bir şekilde tüketebilelim. Bir gün can sıkıntısını gidermek için yenilecek şekerli bir gıda seni mahvetmez. Uzunca bir süre dopamini yanlış yerlerden salgılatmak ise yavaş yavaş felakete sürükler. Nefse hitap eden çeşitli gıdalara bu denli kolay ulaşmaya alışık değiliz. Modern dünyamızın nefsimize hazırladığı en masum görünen ama herkesi etkileyen bu hilelere karşı uyanık olmalıyız. 1 ASLAN, S., & KÖKSAL, E. (2021). MADDE BAĞIMLILIĞI VE ŞEKER BAĞIMLILIĞI İLİŞKİSİ. EJONS International Journal on Mathematic, Engi neering and Natural Sciences, 5(19). 2 Kenny, P. J. (2011). Reward mechanisms in obesity: new insights and fu ture directions. Neuron, 69(4), 664-679.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kola-ve-seker-461
.İNSANLIĞIN BÜYÜK İMTİHANI EKRAN 03 Mayıs 2026, Pazar 11:16 A+ A- Günümüzde insanlığın belki de en büyük imtihanı ekranlarladır. Sinemada, televizyonda, bilgisayarda, tablette, telefonda ve sanal gerçeklik gözlüklerinde maruz kalınan görüntülerle bu imtihan her an devam ediyor. Çevremiz, beynimizin derinliklerinde gerçek zannettiğimiz için nefslerimizi avlayabilen tuzaklarla dolu. Aristoteles, kendisine fethettiği yerleri nasıl yönetmesi gerektiğini soran Büyük İskender’e, “İnsanların arasına nifak tohumları ekeceksin, birbirleriyle savaşınca hakem olarak kendini kabul ettireceksin, ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın.” diye nasihat etmişti. Günümüzde yaşasaydı muhtemelen şöyle derdi: “Ekranlar, insanları tek tek lokma haline getirdi. Ekranları yönetirsen, dünyayı da yönetirsin.” Elektronları teker teker ekranda isteğimiz noktaya çarptırarak görüntü elde etmeye çalıştığımız tüplü ekranlardan, milyonlarca rengi barındıran dokunmatik ekranlara ulaşmak kolay olmadı. Binlerce bilim adamı ve mühendisin emeği ile bugünkü teknoloji medeniyeti inşa edildi. Çoğu da iyi niyetli insanlardı. Tıpkı atom bombasının savaşı bitirecek bir unsur olduğuna inandığı için nükleer enerji projelerinde çalışan bilim adamları gibi(!) Ama sonuç değişmedi. Böyle muazzam bir gücü ele geçirenler çalışanların niyetine bakmaz ve kendi çıkarları için bunu kullanırlar. Eğer dünyayı kendi çıkarların için ele geçirmeyi düşünen şeytanî bir zekâ olsaydın, ekranlar senin de çok işini yarardı. Dünyadaki herkesin dikkatini dağıtmak, derin düşünmelerini engellemek, anlık zevklerinin peşinde koşmalarını sağlamak, senin istediğin gibi düşünmelerini sağlamak için ekranları kullanabilirdin. Hem de bütün bu operasyonun masraflarını, kendilerini dilediğin gibi yönettiğin insanlara ödettirebilirdin! Düşünsene, insanlar sistemine sürekli bağlı kalmak üzere, her daim yanlarında taşıdıkları küçük ekranlarla yaşıyorlar. Ailecek oturduklarında ise evin baş köşesine koydukları büyük ekranlara hep beraber bakıyorlar. Hatta arkadaşlarıyla sosyalleşmek niyeti ile dışarı çıktıklarında bile kendilerini devasa ekranlı karanlık salonlarda senin hazırladığın filmlere para verirken buluyorlar. Senin için bir ütopya olabilecek bu durum, insanlık için nasıl bir distopya olurdu, değil mi!
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/insanligin-buyuk-imtihani-ekran-472
.TEMBELİZYON 10 Mayıs 2026, Pazar 11:44 A+ A- Reklamlar Günlük hayatta çok faydaları olan ayna nöronlar iş yetişkin insana gelince yine istismar edilebiliyor. Mesela dondurma yiyen bir kişiyi görünce onun yaptığı bütün hareketler bizim de beynimizde canlanıyor. Bu canlanma henüz dondurma yememiş olsak da beynimizde dopamin salgılatıyor. Olması gerekenin üçte biri1 kadar harekete geçen beyin, bu seyirden bir miktar lezzet alıyor ve bu onu daha fazlası için teşvik ediyor. Peki beyin az önce tadını aldığı dopaminden daha fazlasını nereden bulabilir? Tabi ki o dondurmanın kendisinde! Ekranlardaki görüntü de ayna nöronları, neredeyse gerçeği kadar harekete geçiriyor.2 Beynimizin bazı bölgeleri, gördüğü görüntünün gerçek olmadığını anlayamayacak kadar basit bir sistemle çalışıyor. Bu konuyu çok iyi bilen reklamcılar, birkaç cazip faktör daha ekleyerek (mesela, kumsal da güzel kızlara bu dondurmayı yedirerek) nefsi daha fazla tahrik edebiliyorlar. Bu durumda nefsiniz, “Sen de yesene!“ diye ısrar ediyor. Bundan sonrası, nefsinizle sizin aranızda bir mücadele haline geliyor. Dizi-Film Ekranların tehlikesi söz konusu olduğunda, reklamlar sadece işin bir kısmıdır. Başka insanlarla irtibat kurmak temeline dayalı insan beyni, ekranlarda gördüğü şeyleri bir anlamda gerçek zannediyor. Bu gerçek de ekranların bir diğer istismar vakası olan dizi ve film sektörünü ortaya çıkartıyor. Seyrettiğimiz her dizi veya filmde karakterlerden en az biri ile gizli bir empati kuruyoruz. Empati miktarı da karakteri ne kadar tanıdığımızla alakalı. Yani ekranda gördüğümüz kişi ne kadar meşhur veya tanıdıksa izlediklerimizi o kadar gerçek hissediyoruz. Bu sebeple yapımcılar meşhur artistlere çok fazla para vermeye razı oluyor. Aslında gerçek olmadığını bildiğimiz bu görüntüleri beynimizin derinliklerinde gerçek zanneden bölgeler var. Ayna nöronlar burada da devreye girip ekranda gördüğümüz karakterlerle bağ kurmamızı sağlıyor. Bu bağ empatiye, empati de o karakterin rol icabı aldığı lezzetlerden haz almaya ve çektiği sıkıntılardan elem duymamıza sebep oluyor. Neticede ayna nöronlar, ilgili bölgeleri çalıştırıyor. O bölgeler de dopamine veya kortizole sebep olabiliyor. İki yaşından küçük bir çocuk ekranda gördüğü şeylerin gerçekten orada olduğunu zanneder. Yani siz dedesini görsün diye bir yaşındaki çocuğun yanında görüntülü görüşme açarsanız, çocuk dedesinin, elinizdeki cihazın içinde olduğunu zanneder. Daha sonra telefonu gösterip dede dediğinde “Ay yavrucak dedesi ile görüşmek istiyor.” zannedersiniz ama aslında dedesinin o kutunun içinde olduğunu zannettiği için telefona öyle diyordur. Sonra gerçekten görünce ayrı bir sevinmesinin bir sebebi de budur. Hatta dikkat edin, sırf dedesini kurtarmak için telefonunuzu kırmaya çalışabilir. Veya televizyondaki o renkli dünyayı serbest bırakmak için televizyonunuzu kırabilir. 5-6 yaşına kadar, çocuklar ekranlarda olanları gerçek zannetmeye devam ederler. Filmlerde yaş kısıtlaması biraz da bundan var. Çocuklar için film değil de çizgi film tercih edilmesi de bundan kaynaklı. Gerçek dünyadaki şeylerle karıştırmasın diye. Buraya kadar problem yok. Çocuk deyip geçeriz. Hatta bazen güleriz gerçek zannetti diye. İnsan büyüdükçe beyni de gelişir ve önce o kişilerin kutuda olmadığını, ardından da orada yaşananların gerçek olmadığını öğrenir. Ama burada gözden kaçan bir kısım vardır. O da beynin “Ekranda gördüklerim gerçek değil” diyen kısmı ile “Bütün bunlar gerçek” diyen kısmı beyinde aynı anda çalışmaya devam eder. Dil zekasının da olduğu beynin dış kısmı “Bütün bu seyrettiklerim kurgu” derken duygularla da alakalı olan iç kısmında hala gerçek zannedilir. Bu sebeple insanlar dizilerdeki hoşlarına giden olaylarda sevinir, gitmeyenler de ise üzülür. Hani gerçek olmadığını biliyorduk! Bu gerçeği bilen yerlerimizle sevinen yerlerimiz başka. Ama ikisi de çalışıyor. Ve gerçek zanneden beyin bölgesinde lisan kabiliyeti olmadığından derdini anlatamıyor. Anlatsa ne derdi acaba? Belki de şöyle diyor: “Ben gerçek zannediyorum, niye sahte şeyler seyrettiriyorsunuz ki bana?” Çocukların şiddet içerikli bir film izlemesi veya habere maruz kalması ileride saldırgan olma ihtimallerini arttırıyor.3 Bu konudaki veriler meselenin halk sağlığını etkileyecek büyüklükte olduğunu gösteriyor. Bir şey seyrederken genellikle kendimizi esas oğlan veya esas kız yerinde buluruz. Ama diğer karakterlerden de hislerimize tercüman olanların çok olduğu diziler bizim için daha cazip olur. “Ekranda seyrettiğimiz kişilerle empati kurmanın ne zararı var?” diyebilirsiniz. Fakat mevzu insan beyni olunca, gelen ve giden her sinyal önemli oluyor. İnsan, bir dizi seyrederken, sosyal çevresinin oradaki gibi olduğu hissine kapılır. Her hafta düzenli olarak maruz kalınan sosyal yapının, kendi hayatının bir parçası olduğu zannı, beyninin derinliklerine işler. Sonuçta, insan bir canlı olarak öncelikle etrafındaki diğer insanlardan öğrenir. Ekranlarda gördüğü karakterleri sosyal çevresi olarak algılamaya başlayınca işler karışır. Birer kurgudan ibaret olan hayatları gerçek, kendini de bu hayatın bir parçası zanneden kişiler gerçekte hayal kırıklığına uğruyorlar. Gerçek hayatta ekranlarda maruz kaldıkları aşklar da yok adalet d, her zaman mutlu sonla biten hikayeler de yok herkesi kurtaracak olan seçilmişler de. İnsan nefsinin arzu ettiği her şeyi, ekranlar vasıtasıyla herkesin her an ulaşabileceği şekilde sunan modern dünyamız, çok acımasızdır. Her türlü insanın en derin arzularına kadar hitap edebilecek çeşitlilikte üretim yapan bir sektöre direnmek gerçekten çok zor. Nefs, sanalla gerçeği ayırt edemeyecek kadar ahmak olduğundan bundan kurtulmanın tek yolu ekranları kapatmak olabilir. Bunun mümkün olmadığı durumlarda da seyredilen şeyler konusunda çok seçici olmak tek çaren. “Seyrettiklerim beni etkilemez. Ben neyin doğru neyin yanlış olduğunu biliyorum.” gibi cesurca cümlelerin biyolojiye aykırı olduğunu unutma. Beyne herhangi bir sinyal girdikten sonra nöronların ateşlenmemesi mümkün değil. Yani seyrettiklerin seni mutlaka şekillendirecek. İyi veya kötü. Artık “Bana ne seyrettiğini söyle. Sana kim olduğunu söyleyeyim.” devrinde yaşıyoruz. Bir film sahnesini arkadaşımıza anlatırken genellikle şu cümle kalıplarını kullanırız: “Esas oğlan esas kızı ateşler arasından nasıl kurtardı ama.” Aslında söylememiz gereken ise şöyle olmalıydı: “Senarist esas oğlana esas kızı kurtarma sahnesi yazmış, yönetmen bu sahneyi çok güzel kurgulamış, görsel efekt uzmanı ateş efektlerini gerçekçi yapmış, müzik süpervizörü sahneye uygun bir şarkı seçmiş, aktör ve aktris de iyi oynamışlar.” Bütün bunlara ek olarak, izlediğimiz ekranın görüntü kalitesi, hoparlörlerinin ses kalitesi gibi birçok teknik ayrıntı da eklenebilir. Biri hariç yukarıda söylenilenlerin hepsi gerçektir. Gerçek olmayan tek şey, birinin başka birini ateşten kurtarmasıdır. Ama ekranlar insan nefsini öyle aldatır ki biz sadece gözümüzün gördüğü yalana odaklanırız. Sinemada seyredilen filmin daha bir cazip gelmesi de bu sebepledir. Başka uyarıcılardan uzak ve gerçeğe daha yakın bir görüntü ile abartılı bir ses. Sinema salonları, beyindeki bütün nöronları aktif hale getirmek üzere kurgulanmıştır. Ekranlardaki karakterlerle empatiyi abartanlar sosyal çevrelerinden de mahrum kalıyorlar. Aynı diziyi seyreden birkaç kişinin bir araya geldiğinde oradaki karakterlerden sanki ailenin bir ferdi gibi veya komşu çocuğuymuş gibi bahsettiğini görebilirsiniz. Kurgu olan bu karakterleri nasıl sahiplendiklerine şaşırabilirsiniz ama beyin böyle çalışır. Bu durum insanın akrabalık, arkadaşlık ve komşuluk gibi ihtiyaçlarını karşıladığını zannetmesine sebep oluyor. Çünkü her birimizin sosyalleşebileceği kişi sayısı sınırlıdır. Bunu ekranlardaki karakterlerle platonik olarak doldurunca gerçeğine ihtiyaç kalmadığını zannediyoruz. Üstüne internet üzerinden kurulan sanal arkadaşlıklar da bu kontenjandan yiyince gerçek arkadaşlıklara yer kalmıyor. Seyrettiğimiz karakterlerle empati kurmak sadece sosyal olarak kendimizi yanlış yere konumlandırmamıza sebep olmaz. Aynı zamanda oturduğumuz yerden mutluluk hormonları salgılatarak nefsimizi tembelliğe sürükler. Dopamin, ihtiyaçlarımızı karşılamak için çalışmamızın keyifli olmasını sağlar. Ancak oturduğumuz yerden başkalarının arzularına kavuşmasını izleyerek bu hormonu salgılarsak, çalışmaya olan ihtiyacımızı hissetmeyiz. Adaletin sağlandığı bir dünyayı konfor alanımız dan izlemek, adalet için savaşma ihtiyacımızı giderir. Diziler, gerçek hayattaki meseleleri daha fazla işlese, bizim de canımız çekip dopamin ve serotonin kaynaklarına yönelebilirdik. Lakin hangimiz bir Polat Alemdar olabilir ki. Çoğumuz dizilerdeki karakterler kadar yakışıklı ve güzel olmadığımız için o aşklar da imkânsız oluyor. Seyrettiğimizden aldığımız %33,6’lık haz bile gerçeğine gerek bırakmayacak kadar çok olabiliyor. Bu da sadece zamanımızı çaldığı için değil aynı zamanda lüzumsuz haz kaynağı olduğu için bizi tembelliğe sürüklüyor. Büyüklerimiz boşuna televizyona “Tembelizyon” dememiş. Yarışma Programları Masterchef ve Survivor gibi yarışma programlarında da aynı biyolojik mekanizmalar işliyor. Ekranda yaşanan heyecanlara ve sevinçlere ortak olma hissi. Bazen yarışmacının, bazen de jürinin yerine kendini koyan ayna nöronlar, seyirciye evinde dopamin ve serotonin kaynağı oluyor. Bu programların baştan sona her sahnesi seyircinin heyecanını, merakını ve yarışmacılarla empatisini canlı tutmak üzere tasarlanmıştır. Yarışmacıların birbirinden çok farklı tiplerden seçilmesi empati kurmamızı sağlamak içindir. Çeşitlilik arttıkça, kendimize yakın hissederek, akıbetini merak edeceğimiz bir yarışmacı bulma ihtimalimiz de artıyor. Oylama sahneleri de merak duygumuzu istismar edecek formatta. Kim elendi, niye elendi gibi, öğrendiğimizde ha yatımızdaki hiçbir şeyi değiştirmeyecek olan bilgileri, merak etmemizi sağlayacak şekilde tasarlanmış. İşimize yarayacak bilgileri keyifle öğrenelim diye var olan dopaminin, buralar da harcanması ne kadar üzücü. 1 Ayna nöron aktivitesi bütün bölgenin ortalama %33,6 kadarında görülür. Kilner, J. M., & Lemon, R. N. (2013). What we know currently about mirror neurons. Current biology, 23(23), R1057-R1062. 2 Caggiano, V., Fogassi, L., Rizzolatti, G., Pomper, J. K., Thier, P., Giese, M. A., & Casile, A. (2011). View-based encoding of actions in mirror neurons of area f5 in macaque premotor cortex. Current Biology, 21(2), 144-148. 3 Huesmann, L. R., & Taylor, L. D. (2006). The role of media violence in violent behavior. Annu. Rev. Public Health, 27, 393-415.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/tembelizyon-486
..
|
| Bugün 755 ziyaretçi (1268 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|