 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (90)

(https://www.fikriyat.com/galeri/tarih/kazim-karabekirin-sahip-ciktigi-yetim-cocuklar; 28.4.2025)
“Yetîm Babası”; şehîd yetîmi, küçüklü büyüklü, sıra sıra kalabalık bir çocuk topluluğunun ortasında görülüyor. (Ortada, sol baştaki siyah kalpaklı zâttan îtibâren sağa doğru yedinci zât, rahmetli Karabekir Paşa’dır. Allâh, cümlesine ganî ganî rahmet etsin!)
***
Kemalizmin ve Kemalist Resmî Târihin iflâsının tescîli: “Mutlak Şef”, Karabekir Paşa’nın kitabını yaktırıyor!
Mustafa Kemâl,
“Her halde muhterem paşa; neşrettikleri ‘Şarkılı ibret’ eseri yerine İstiklâl harbinin bir kaç safhasını vatan çocuklarına öğretecek başka bir eser hediye etselerdi; tarih ve hakikat namına daha büyük bir hizmet görmüş, efkârı umumiyenin kendi haklarında, millî mücadeledeki hizmet ve tesirleri hakkında kafalarda yaşattığı müphem hükümlere kendi eller ile, kendi yazılar ile hakikî istikametlerini vermiş olurlardı!” sözüyle, Şarkılı İbret müellifi Kâzım Karabekir’i istihfâf etmiş ve -hem Milliyet’teki neşriyâttan, hem de bilâhare yazılan kitaba muâmelesinden anlaşıldığı vechiyle- gâyet samîmiyetsizce ve meydan okurcasına, onu, İstiklâl Harbine dâir hakîkatleri öğretecek eserler têlîf etmiye dâvet etmişti.
Kâzım Karabekir Paşa, zâten sırf bir çocuk kitabları müellifi değildi; gençliğinden îtibâren o târihe kadar, harb târihine, harb san’atine ve iktisâdî kalkınmaya dâir birçok eser têlîf ve neşretmişti: Sırb-Bulgar Seferi 1885 (Edirne, 1910), Bulgar Ordusu’nun Terbiyesi (Edirne, 1911), İtalya-Habeş Seferi (Edirne, 1911), Osmanlı Ordusu’nun Taarruz Fikri (Edirne,1911), İslâm Ahâlînin Dûçâr Oldukları Mezâlim Hakkında Vesâika Müstenid Mâlûmât (İstanbul, 1918), 335 (1919) Senesi Temmuz Ayı Zarfında İslâmlara Karşı İcrâ Olunduğu Haber Alınan Ermeni Mezâlimi (İstanbul, 1919), 7. Birinci Kafkas Kolordusu’nun 334 (1918)’deki Harekâtı ve Meşhûdâtı Hakkında General Harbord Riyâsetindeki Amerikan Hey’etince Takdîm Edilen Rapor (Erzurum, 1920), 335 ve 336 (1919-1920) Seneleri Kafkaya’da İslâmlara Karşı İcrâ Olunduğu Tebeyyün Eden Ermeni Mezâlimi (Kars, 1921), Târihte Kars Eşrâfı (Sarıkamış’ta Varlık gazetesi’nde 25 Ağustos 1921 ilâ 17 Temmuz 1922 târihlerinde tefrika edilmiştir), Erkânıharbiye Vazîfeleri Hakkında (Sarıkamış, 1922), Erkânıharbiye Vezâifinden İstihbârât (İstanbul, 1923), Sanâyi Projeleri (Ankara, 1923), İk̆tisâd Esâslarımız (İzmir, 1923), Tâlim ve Terbiye Hakkında Anahtarlar (Ankara, 1923) gibi… (Yakar 2007: 18-19)
O, Mustafa Kemâl’in meydan okumasına lüzûm kalmadan, tam da o sıralarda, İstiklâl Harbi hakkında bir eser hazırlamıştı ve kitab baskıdaydı: Türkün Ulu Tarihine Büyük Hörmetlerimle: İstiklâl Harbimizin Esasları; Yanlış Bilgi Felâket Kaynağıdır…
Eserden maksadı, resmî ders kitablarında ve yapılan muhtelif neşriyâttaki inkâr, ithâm ve tahrîflere vesîkalarla cevâb vererek, hatâlı veyâ kasıdlı bilgileri tashîh ederek, İstiklâl Harbi’mizin Resmî, yânî Kemalist Târih tarafından gizlenen bâzı hakîkatlerini gün ışığına çıkarmaktı. Kitabın neşredilmesiyle, Milliyet’te mârûz kaldığı edebsizce hücûmlara ve Mustafa Kemâl’in meydan okumasına da cevâb vermiş olacaktı…
Devâmlı tarassud altındayken ve Totaliter Rejimden beklenebilecek her çeşid zulme rağmen böyle bir eser têlîf etmek, büyük cesâret işiydi. Nitekim, meydana getirdiği eser, haber alındı ve baskısı henüz bitmişken, “Mutlak Şef”in tetikcileri (Ali Kılıç, Recep Zühtü Soyak, v.s.) tarafından, kânûnlar umursanmadan, matbaadaki bütün nüshalarıyle zaptedildi ve kamyona doldurulup bir kirec ocağında yakıldı!
Âşikârdır ki cevâb vermekte âciz kaldıkları için, ayrıca hakîkatleri ört bas etmek maksadıyle giriştikleri bu kitab yakma fiiliyle (sene 1933), Kemalist İdeolojinin, Kemalist Rejimin, Kemalist Resmî Târihin ve hepsinin “Baş”ının iflâsını bir kerre daha tescîl etmiş oldular!
Hâdisenin tafsîlâtını, doğrudan, mezkûr kitabı basan kıymetli matbaacı, müellif ve (1950’li senelerde) haftalık Hür Adam gazetesinin nâşiri, rahmetli Sinan Omur’un (1898 – 1974) kaleminden öğreniyoruz. Onun tam metin hâlinde iktibâs ettiğimiz îzâhatı, kitabın yine onun tarafından 1951’de yapılan ikinci baskısının (İstanbul: Sinan Matbaası, 1951, 192 s.) son sayfalarında (190 – 192) mündericdir:
Sinan Omur, -kendi matbaasında basılan- Karabekir’in kitabının nasıl yakıldığını anlatıyor
“Bu kitabı nasıl neşrettim ve nasıl imha edildi?
“932 senesinde Feridun Fahri ‘Kandemir’ tarafından yazılan ve Neşriyat Evimiz tarafından neşredilen ‘Zindan hâtıraları’ isimli tarihî bir eser dolayısiyle merhum Kâzım Karabekir paşa hazretlerini tanımıştım. Taliliğin [Tâlihliliğin] verdiği gayretle, bu fırsatı hiç kaçırmadım. Paşa hazretlerinden, İstiklâl Harbine ait tarihî hâtıralarının mühim olanlarından bazılarının neşredilmek [bâzılarını neşretmek] üzere lûtfetmelerini rica ettim; paşa bu ricamı memnuniyetle kabul ederek: ‘- Basabilir misiniz’ deyince: ‘- Tarihî bakımından aydınlanmasına pek büyük ihtiyaç olan ve bilhassa tarafıâlînizden bu hususların açıklanması da çok ehemmiyetli ve kıymetli bulunacağına göre böyle bir eseri basıp Türk milletine sunmağı en büyük şeref ve vazife bilirim ve bu hususta her türlü fedakârlığa hazır olduğumu arz ettim. [Cümlenin düzgün şekli: “İstik̆l̃âl̃ Harbimizin târihî bakımdan aydınlatılmasına ihtiyâc olan bâzı husûslarının bilhassa taraf-ı âlînizden açıklanması çok ehemmiyetli ve kıymetli bulunacağına göre, böyle bir eseri basıp Türk milletine sunmağı en büyük şeref ve vazîfe bilirim, dedim ve bu husûsta her türlü fedâk̃ârlığa hazır olduğumu arzettim.”]
“Paşa Hazretleri, bu samimî mukaveleden [mük̃âlemeden] son derece mütehassis olarak ‘İstiklâl Harbimizin Esasları’ ismi altında ve tamamiyle vesikalardan mürekkep mühim bir eser hazırlıyarak lûtfedecekleri vaadini verdiler.
(İfşââtından korkulan) “Karabekir Paşa, tarassud altındaydı”
“Kısa bir müddet sonra, himmet ettikleri bu eseri ben de geceli gündüzlü çalışarak tabetmeğe başladım. Tam onuncu formayı bastığım bir zamanda, Milliyet gazetesinde, Paşa Hazretlerinin neşrettiği İstiklâl harbine ait vesikalardan bazılarının haricî siyasetimize dokunduğundan neşredemiyeceklerini okuyunca, vesikanın hangi vesika olduğunu öğrenmek istedim. Paşa Hazretlerinden öğrenmek mümkün olamayınca, [ki] ‘Paşa tarassut altında bulunduğundan ben temas edemiyordum; vasıta ile muhabere ediyorduk’, o zaman Milliyet gazetesinde çalışan Nizamettin Nazif beyefendi üstadımıza bu vesikanın neye dair olduğunu öğrenivermesini rica etmiştim. Muhterem dostumun bunu anlamak üzere yaptığı soruşturmasiyle, gazetenin sahibi ve Siirt mebusu merhum [?] Mahmud beyefendinin Ankaraya gitmesi bir oldu ve bu suretle de öğrenmek mümkün olmadı.
Totaliter Rejim, yalanlarının çürütülmesine tahammül edemiyor
“Vesikaları daha iyi gözden geçirerek basmıya devam ettim. Kitap on beş formada hitam bulup da fihrist, hata-savab cetvelini tabederek piyasaya çıkaracağım 933 senesi Nisan ayının sekizinci günü [Milliyet gazetesindeki tartışma 1933 Mayıs’ında cereyân ettiğine göre, Sinan Omur’un aklında kalan târih yanlıştır] İkdam gazetesi İdare Müdürü Ali Gümüş bey bana gelerek:
‘- Sen bir kitap basıyormuşsun; bunun hakkında seninle bir zat görüşmek istiyor’ dedi. Ben de:
‘- Gizli kapaklı bir şey yapmıyorum; kim isterse görüşebilirim’ diye cevap verdim.
“Bu konuşmadan bir gün sonra, akşam üzeri, pardösümü arkama alarak traş olmak üzere karşıki berbere giderken Ali Gümüş beyle karşılaştım. Beni, görüşmek isteyen zata götürmek istediğini söyledi. Yanında heybetli iri yarı bir de zat vardı. Hemen oracıkta duran üstü tenteneli bir otomobile beni bindirerek Beyoğlu tarafına doğru yol almağa başladık. İstiklâl caddesine gelince traş olmama müsaadelerini rica ederek caddedeki bir berberde traş olabildim. Fransız hastahanesinin karşısında, Pangaltı caddesinde, şimdiki numarası 161 olan, Afyon Milletvekili merhum Ali beyin evine geldik.
“Mâdem ki sizce bu kitabın çıkması mahzûrlu görülüyor, şu hâl̃de benim ne haddime kalmıştır ki çıkarabileyim!”
“Burada Kılıç Ali beyle karşılaşınca, görüşmek isteyenin bu zat olduğunu anladım. Hal hatır sorduktan sonra söz basmakta olduğum bu kitaba intikal etti. Çok centilmen bir tavırla ve olgun bir eda ile konuşmaya başlıyan bu zatı, ne yalan söyliyeyim, bu şekilde konuşabilen ve bu suretle nâzik ve nârin davranacağını hiç aklımdan geçirmezdim. [Metinde, böyle bozuk cümleler var…] Ümidimin fevkınde çıkan Kılıç Ali bey, başlangıç tekerlemelerini yaptıktan sonra bu kitabın bugün için memlekete zarar vereceğini ve daha henüz neşretmek zamanı gelmediğini uzun uzadıya tahlil ettikten sonra fikrimi sordu. Ben de:
‘- Madem ki sizce bu kitabın çıkması mahzurlu görülüyor, şu halde benim ne haddime kalmıştır ki çıkarabileyim; ne isterseniz onu yapabilirsiniz’ dedim.
‘- Pekâlâ öyle ise, basılan ne kadar forma varsa bize hepsini teslim eder misin’ deyince:
‘- Efendim; benim ne kuvvetim kudretim vardır ki sizlere bu kitabı teslim etmem diyebileyim, ne isterseniz onu yapabilirsiniz’ diyerek yanlarından ayrıldım ve beni getiren zevatla beraber matbaama döndüm.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (91)

Rahmetli Kâzım Karabekir Paşa’nın -İstiklâl Harbi’ne dâir bâzı hakîkatleri ifşâ ettiği için “Mutlak Şef”in şimşeklerini üzerine çeken- kitabının 1951’deki ikinci baskısının ön ve arka kapakları… Bu ikinci baskı gibi 1933’teki yakılan ilk baskısı da Sinan Omur tarafından yapılmıştı…
***
Tetikciler, Karabekir’in –İstik̆l̃âl̃ Harbine dâir resmî yalanları cerheden- kitabının bütün formalarını yaktılar
“Biraz sonra Recep Zühtü [Soyak] beyle Halk Partisinin Baş Kâtibi Kâzım bey ve daha birkaç zevat matbaaya geldiler, basılan formaları İtfaiyeden gelen [resmî] kamyona koyarak alıp gittiler.
“Oradaki konuşmalardan öğrendim ki hamam külhanlarında yaktırmak mümkün olmayınca, Topkapı haricine getirip oralardaki hâlî çukurluklarda yakacaklardır. Nitekim de öyle yapmışlardır.
“Muhterem okuyucularım; bu hâdisenin tam tafsilâtı böyle birkaç sahifeye sığmaz. Bu vak’anın çok enteresan tarafları vardır. İnşaallah onu da sizlere bir gün 64 sahifelik bir eser halinde ayrıca takdim edeceğimi vaad ediyorum. [Bildiğimiz kadarıyle, Sinan Omur, böyle bir kitab neşretmedi…]” (Sinan Omur, “Bu kitabı nasıl neşrettim ve nasıl imha edildi”; Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimizin Esasları, İstanbul: Sinan Matbaası Neşriyat Evi, 1951 içinde, ss. 190-192. Bu kitabın TİMAŞ Ye. tarafından 1991’de yapılan yeni baskısının son kısmında bir hayli il̃âveler –ss. 231/343- vardır; maâlesef metinlerin dili kısmen bozulmuş, pek çok kelimenin yerine Uydurmacaları ikâme edilmek sûretiyle kitabda tahrîfât yapılmıştır; bunun yerine, metin aynen muhâfaza edilip, hiç olmazsa, değiştirilmek istenen kelimelerin yanına, köşeli mûteriza içinde Uydurmacaları konulabilirdi… Sinan Omur hakkında -bu metniyle berâber- şu çalışmamızda bir hayli mâlûmât vermiştik: Ayasofya Câmii’ne “Bizans Müzesi” Hakâretinin Sahîh Târihçesi; Yeni Söz, 19-21.1.2023/73-75)
Mehmed Âkif bahsine dönüş
Rahmetli Mehmed Âkif’in, Teşvikiye Sağlıkevi’nde tedâvî görürken bâzı gazetecilere verdiği mülâkatlarda, ona atfen, Kemalizmi tecvîz ve takdîr eder mâhiyette bâzı sözler yer almıştı. Bunlara bir de Mithat Cemal Kuntay’ın Hakkı Tarık Us’tan rivâyeti ilâve oluyordu; ki en vahîmi bu rivâyetti: “Vallahil’azim, eğer Atatürk olmasaydı bu zafer kazanılamazdı!”
Böylece, Mustafa Kemâl ve İnkılâbları hakkında müsbet tek satır, tek mısrâ dahi neşretmemiş olan Mehmed Âkif gibi Müslümanlığın en hâs bir temsîlcisi dahi, Kemalist Propaganda tarafından, Mustafa Kemâl’i tebcîl, takdîs eden muharrir, şâir ve Devlet adamları kervanına katılıyor, Mustafa Kemâl’i ilâhlaştırma zihniyet ve tavrı bu yolla da takviye ediliyordu.
Sâdece Mehmed Âkif’in yüksek seciyesi nazar-ı dikkate alındığında dahi, bu iddiâların doğruluğuna ihtimâl vermek mümkün değildi. Zâten bu iddiâları ortaya atanlar, bu gibi mes’elelerde şâyân-ı îtimâd olmaktan pek uzak kimselerdi.
Mehmed Âkif’in en büyük bir protesto vâsıtası: Sükût
Dîğer taraftan bu mes’ele üzerinde teemmül ederken, Mehmed Âkif’in bir seciye husûsiyetini de mutlakâ dikkate almak îcâb eder. Şöyle ki: O, tasvîb etmediği bâzı şahsıyetler veyâ vâkıalar hakkında ısrârla sükût tavrı takınırdı… Yânî onun Mustafa Kemâl, İstiklâl Harbi’nin sonrası ve Kemalist İnkılâblar hakkında ısrârla susması, onlara karşı en şiddetli bir protesto mânâsı taşıyordu. Bunun böyle olduğunu anlamak için, Mithat Cemal Kuntay’ın kitabına mürâcaat etmek kâfîdir:
“Müteaddit Sükûtları… Altı, yedi türlü sükûtu vardı Âkif’in:
“1) Bitmiyen sükût (kendisine takdim edilen adamdanh haz[z] etmemişse);
“2) Hakaret olan sükût (inandığı şeylere uymıyan bir sözün karşısında). İlh…” (Mithat Cemal -Kuntay-, Mehmed Âkif, İstanbul: Semih Lûtfi Kitabevi, 1939, s. 279)
Kezâ:
“Kur’an nâsiri Cevdet Paşanın ilmine Âkifin meftunluğu ibadet hörmeti alır. O kadar ki Cevdet Paşayı seven -ölü olsun, diri olsun- Âkifin dostudur; sevmiyen de tiksindiği adam.
“Tarihinin iki cildini gönderdiği için Cevdet Paşaya Namık Kemalin yazdığı mektuptaki:
‘Güneşte şamât arar gibi eseri bedii hikmetperverilerinde nevakis taharri ettim.’ (Şame: Bek denilen leke. Cem’i: Şamât.)
“Cümlesinde duran büyük hürmete Âkif’in gözleri dolardı.
“Yine bu Cevdet Paşa sebep oluyor, Âkif, Adanalı Hayret hocadan selâmını kesiyordu:
‘- Kasası enbiya benim türkçemin yanında Ermeni türkçesi gibi kalır.’
“Dediği günden sonra Adanalı Hayret hocayı Âkif, kafasının içinden çıkarıp atmıştır. Zaten birine küstü mü, Âkif, aleyhinde bulunmak için bile, onu ağzına almazdı, unuturdu! Darıldığı adam ‘görmediği, bilmediği, hiç tanışmadığı adam’ dı; ‘Yok’ tu.” (Kuntay 1939: 225)
(Dirâyetci bir Müslüman olan) Mehmed Âkif, Dîndaşlarını, dâimâ Îmân merkezli teşkîlâtlı mücâdeleye teşvîk̆ etmişti
Bu mes’elede çok mühim bir başka tesbîtimiz, Mehmed Âkif’in dâimâ Îmân merkezli teşkilâtlı bir mücâdeleyle kurtuluşa erebileceğimize inanmış ve gerek şiirlerinde, gerek mev’izelerinde ısrârla bu fikri işlemiş bir Dâvâ Adamı olduğuydu. Bu noktainazarla, o, elde edilen bütün zaferleri, şu veyâ bu şahsı hiç bahis mevzûu etmeden, evleviyetle, böyle Îmânlı bir topluluğun timsâli olarak Mehmedciğe atfediyordu. (Bu gibi husûsları yukarıda tevsîk etmiş bulunuyoruz.)
Mehmed Âkif’in İstiklâl Mücâdelemizin ancak şuûrlu bir Îmânla topyekûn mücâdeleye atılarak kazanılabileceğine ve nitekim de öyle olduğuna dâir fikrinin hakîkate ne kadar muvâfık olduğunu gösterme sadedinde, Kâzım Karabekir’in şahâdetine de mürâcaat ettik ve bu vesîleyle, Kâzım Karabekir / Mustafa Kemâl çatışmasına dâir çok mühim bâzı târihî hakîkatleri gün ışığına çıkardık.
Sertel’lerin müfterî gazetesi
Mehmed Âkif’e Mustafa Kemâl hakkında mültefit sözler söyleten bir gazete de Sertel’lerin Tan gazetesi idi. Bir muhâbirlerine ısmarladıkları tahrîfkâr röportajı tenk̆îd ederken, bu meyânda, şâyed Mehmed Âkif’e atfettikleri o sözler sahîh olsaydı, müteâk̆ib senelerde, Sabiha Sertel, Mehmed Âkif’e onca hışımla hücûm etmez veyâ en azından, Mehmed Âkif’e yakıştırdıkları bu “dönekliği” ona karşı kullanmaktan hâlî kalmazdı, şeklinde bir muhâkeme yürütmüştük.
Filhakîka, Sabiha Sertel’in gazetesinin Mehmed Âkif’e müteveccih hücûmları, 31 Aralık 1938’de (Şükûfe Nihal’in makâlesiyle) başlamış, 1940 senesinde, hâssaten Sabiha Sertel ile Eşref Edib arasında bir kalem münâkaşası hâlinde devâm etmiştir.
Mütehakkim Zümrenin bir temsîlcisi olarak Sabiha Sertel’in 1939 - 1940 senelerinde Mehmed Âkif’e hücûmları hakkında daha evvel bir çalışma yapmış ve onu Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi isimli vâsi araştırmamız içinde neşretmiştik. (Yeni Söz, 27-31.7.2019/306-310) Onu, burada da, yeni bilgiler ilâvesiyle nakledeceğiz. Bu vesîleyle dahi, Mehmed Âkif’in Kemalizm ve Mütehakkim Zümreyle ne derece bağdaşmaz bir şahsıyet olduğu ve Kemalizmi ve onun Şefini tervîc eden bir söz sarfetmiş olamıyacağı daha iyi anlaşılacaktır.
Hakîkatperver büyük mütefekkir
Büyük Mütefekkirimiz, Millî Şâirimiz Mehmed Âkif, her şeyden evvel bir Hakîkat Adamıydı! Şu beyti, onun şahsıyetinin en bâriz tarafıdır:
“Şudur cihânda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun, hakîkat olsun tek!”
İslâmî dünyâ görüşünün, seciyesinin, Milletimizin mârûz kaldığı felâketlerin bir netîcesi olarak, “Frenklikden iğrenirdi”! Kezâ şahsıyetsizlikden, seciyesizlikden, mukallidlikden de…
Dr. Abdullah Cevdet’in Dozy’den tercümesi karşısındaki tavrı
Henüz Kemalist Rejim teessüs etmediği için Münâfık kisvesiyle ortalıkta dolaşan Farmason, Siyonist ajanı (ve Kemalizmden evvel Kemalist, ayrıca Mustafa Kemâl’in pek çok îtibâr ettiği) Dr. Abdullah Cevdet, Müslümanlığı târümâr etmek kasdıyle, Hollandalı Şark̆iyâtçı Prof. Dr. Reinhart Dozy'nin (1820 - 1883) Târih-i İsl̃âmiyet'ini tercüme ve neşredip üstelik bu dalâlet Ebuzziyâ Tevfîk'den de alkış alınca dayanamamış, bir kerre daha Hakîkat ehli olduğunu isbât etmişti… (Târih-i İslâmiyet’in 1863’te neşredilen Felemenkce aslının ismi, Het Islamisme’dir. Zındık Müellif, Mütercim, Gazeteci, “sömürge beyinli” İhtilâlci, -T. Herzl ve Bene Berit’le irtibât hâlindeki- Siyonist ajanı Dr. Abdullah Cevdet, eseri, Prof. Victor Chauvin tarafından Essai sur l'histoire de l'islamisme -İslâm Târihine Dâir Deneme- ismiyle tercüme edilip 1879’da basılan Fransızcasından -Paris: Éd. Maisonneuve, VII-536 p.- tercüme etmiştir.)
Avrupalı şark̆iyâtçıların Hz. Muhammed’in (S.A.V.) Risâletini marazî rûhiyâtla îzâh eden asırlık an'anesinin ilk kitabı Dozy’nin mezkûr eseri olsa gerekdir… Bizim (maâlesef henüz neşretme imkânı bulamadığımız) bir başka çalışmamızda cerhettiğimiz bu iddiâyle, Hz. Peygamber, bir rûh hastası ve Kur'ân-ı Kerîm de onun birsâmlarının (hallucinations) mahsûlü olarak gösteriliyor… Bu çürük iddiâ sâhiblerinin son temsîlcileri arasında, kitabı (Mahomet, 1961) Fransa'da bir hayli rağbet gören Troçkici Yahûdi Maxime Rodinson da (1915 – 2004) bulunuyor… Onun kitabının (Atilla Tokatlı tarafından) “Türkce” (daha doğrusu Uydurmaca ve muharref) bir tercümesi, Sabataî gazete patronu Erol Simavi'nin (1930 – 2015; 1949 Işık Lisesi mêzûnu) Hürriyet Yl. arasında çıkmıştır (İstanbul, 1980, 202 s.)…
Dr. Abdullah Cevdet, iki cild hâlinde hazırladığı Dozy Tercümesini, kendisinin Kâhire'deki İctihâd Matbaası'nda basmıştı: İlk cildi 1908'de, 1-336 s. ve ikinci cildi 1909'da, 337-733 s.
Kitab, piyasaya çıkar çıkmaz, İslâm Âleminde, haklı olarak infiâlle karşılandı ve Meşîhat Dâiresi Şer'î Neşriyâtı Teftîş Hey'eti tarafından 1910'da yasaklandı; toplanabilen nüshalar imhâ edildi.
Dozy tercümesinin yasaklanması üzerine, Yeni Tasvîr-i Efkâr gazetesi Sâhib ve Başmuharriri Tevfîk Ebuzziyâ (1848 - 1913), gazetesinde, kitab ve mütercimine dâir altı sütûnluk bir takrîz neşretmiş, mezkûr inkârnâmeyi ve mütercimini Müslümanlık (evet, üstelik Müslümanlık!) nâmına medhe kalkışmıştı…
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (92)
Bu Münâfıkça neşriyâta tahammül edemiyen Mehmed Âkif (Rahmetullâhi aleyh), ona, 4 Mart 1910 târihli Sırât-ı Müstak̆îm'de (sayı: 78, ss. 409-410) neşredilen nezîh bir makâleyle mukâbele etti ve takrîzin hakîkatsizliğini teşhîr etti. Onun bu tenk̆îdî makâlesi, aynı zamânda, İslâmın tâlîm ettiği pek geniş fikir ve vicdân hürriyetinin şuûrlu bir ifâdesi olması bakımından da nümûnevî kıymeti hâizdir. Buna, bir de, Târihî Türkcenin nefîs bir nümûnesi olmak vasfını ilâve etmemiz lâzım:
“Efendim,
“Abdullah Cevdet Efendi'nin tercüme etmiş olduğu Târih-i İslâmiyet'i müdâfaa hevesiyle yazıp gazetenizin başına geçirdiğiniz uzun etekli, geniş kollu makâleyi tanıdıklarımdan birinin ihtârı üzerine okudum. O takrîz-i belîğin mûtâd-ı kadîminiz vechîle, lâfız, ibâre münâkaşasîle meşgûl olan kısmını geçiyorum. […]
“Evvelâ şunu söyliyeyim ki bendeniz kimsenin ak̆îdesine müdâhale etmek, kimsenin telak̆k̆îyât-ı vicdâniyesini teftîşte bulunmak îtiyâdında değilim. [Teftîş etmek, Fransızca hem “kontrol̃ etmek < contrôler”, hem de “inspecter” fiillerinin Türkcesidir. Ne yazık ki bu gibi binlerce kelime, Kemalist Rejim tarafından Milletimize unutturulmuştur!] Zâten Müslümanlık, hiçbir ferde başkalarının îtikâdını teftîş hakkını vermemiştir; vicdân câsûsluğunu Kur'ân sarâhaten men'eder. Âhâd şöyle dursun, Peygamber'de bile kul̃ûb-i Ümmet üzerinde murâkabe hakkı yoktur. […]
“…Siz ne söylerseniz söyleyiniz, Müslümanlığı esâsından sarsmak, râbıta-i vahdeti koparıp atmak maksad-ı sarîhiyle yazılmış bir eseri tercüme eden, […]
‘- Ey Müslümanlar! Dîn diye sarıldığınız mâhiyetin ukûl̃ için, efk̃âr için ne müdhiş bir kayıd olduğunu anlayınız! Daha ne zamâna kadar böyle hurâfâta esîr olup kalacaksınız?'
nidâ-i tezyîfi her kelimesinden yükselen bir adamı Müslüman yâhud Müslümanlık muhibbi tanımamakta mâzûrum: Çünki demin de arzetmiştim ya! Bendeniz zâhirciyim! […]
“Haydi bunu geçelim; lâkin siz hakîkati böyle mi anlarsınız? Zavallı halkın tenvîr-i fikrine böyle mi hizmet edersiniz?
“Bir Dozy peydâ oluyor, Peygamber hakkında söylemediğini bırakmıyor… Sonra bir Abdullah Cevdet geliyor, o sözleri bize mahz-ı hak̆îkat̃ göstermek istiyor. Bundan münfâil olan Âlem-i İsl̃âm'a karşı da Efendimiz çıkarak Dozy'nin sözleri hak̆îkat̃, Abdullah Cevdet Efendi tercümân-ı hak̆îkat̃tir, hizmeti, Rahmetullâh'ın mücâhedesi kadar büyükdür, diyorsunuz!
“Tasvîr-i Efkâr sâhibinin pîş-i azminde hiç teşebbüs edilecek iş kalmamış mı ki Târih-i İsl̃âmiyet gibi bir tezvîrnâmeye altı sütûnluk takrîz yazıyor; Abdullah Efendi'yi tutup ek̃âbir-i Ümmetten Rahmetullâh'ın yanına çıkarmak istiyor?
“Evet, Cevdet Efendi bu eseri yalnız tercüme etse idi, yânî ne muâheze, ne istihsân yolunda kendisinden bir söz söylemese idi, kimse bir şey demezdi. L̃âkin mütercim öyle hezeyânlar istifrâğ ediyor ki böyle bir takrîz-i belîğ ile yaldızlansa, yine Ümmet-i merhûmeye yutturulamaz Efendim!” (Açıklamalı ve Lugatçeli Mehmed Âkif Külliyâtı, Haz.: İsmail Hakkı Şengüler, İstanbul: Hikmet Neşriyât, 1990, cild 5, ss. 11-18; Dr. Abdullah Cevdet ve onun Dozy’den, Jean Meslier’den, Voltaire’den, D’Holbach’tan tercümeleri, v.s. hakkında tafsîlât, Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 19.9-11.10.2019/359-379’dadır.)
Dr. Abdullah Cevdet (“sömürge beyinli” bir ihtilâlci) ve Kemalizmle münâsebeti
Burada, Mehmed Âkif vesîlesiyle bahis mevzûu ettiğimiz Farmason Dr. Abdullah Cevdet'in (Malatya, Arapgir, 1869 - İstanbul, 28.11.1932) hayâtı boyunca müdâfaa ettiği bütün fikirler birkaç kelimeyle hülâsa edilebilir: Avrupa'ya perestiş, Materyalizm ve İlhâd, İslâm düşmanlığı (Zındıklık)… Fikirleri, ciddîye alınacak bir felsefî arayışın mahsûlü değildir. Hepsinin esâsı, Avrupaperestlikdir. Materyalizm ve İslâm düşmanlığı, Avrupaperestlik ak̆îdesinin mantık̆î netîceleridir. Bizdeki bütün Frenk mukallidleri gibi, o da, kendi kendine tefekkür ve hakîkati arama, hiçbir otoriteye tâbi olmadan, tecrübî ilim usûlünün rehberliğinde doğruyu tesbît etme zihniyet ve tavrından uzaktı. Kendi rızâlarıyle beyinlerini Avrupa'ya peşkeş çekmiş (dîğer tâbirle, “sömürge beyinli”) bedbahtlar kâfilesine dâhildi. İctihâd mecmûasının 16 Kânûnusânî 1329 (16 Ocak 1913) târihli 89. sayısında intişâr eden aşağıdaki satırlar, asırlardır dünyâya kan kusturan, yeryüzünde jenosid yapmadığı belde bırakmıyan, bütün kudretini “yamyamlık” (yâni dîğer insanların kanıyle, teriyle semirme) uğrunda seferber eden Avrupa Medeniyetine (tabiî buna “medeniyet” demek câizse) kayıdsız şartsız teslîm olmuş, onun önünde secdeye varmış bir insan müsveddesinin kaleminden çıkmıştır:
“Evet, Avrupa bir tefevvuktur. [“Tefevvuk”: Üstünlük… “Avrupa, dünyânın geriye kalanından üstündür”…] Ona husûmet beslemek bizden uzak olsun! […]
“Avrupa bizim hocamızdır. Avrupa'ya muhabbet etmek, ilm u terakkîye, maddî ve mânevî kuvvete muhabbet etmekdir. Avrupa'nın çalışkan ve şükürgüzâr bir şâkirdi olmak: İşte bizim rolümüz! Biz onlara ihtiyârımızla dost olmazsak, onlar bizi kendilerine zorla dost veyâhud zîrdest edeceklerdir. [“Zîrdest”: el altında bulunan, tâbi, mahkûm…] […]
“En büyük ve en dâimî hasmımız, bizim kendi kanımızdadır, kendi kafamızdır. Bizim ile ecânib [ecnebîler] arasındaki münâsebât, kavî ile zaîf, âlim ile câhil, zengin ile fakîr arasındaki münâsebâtdır. Bir ikinci medeniyet yokdur. Medeniyet, Avrupa Medeniyetidir. Bunu gülüyle, dikeniyle isticnâs etmiye mecbûruz. [“İsticnâs etmiye”: benimsemiye, ona temessül etmiye…]” (Dr. M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, İstanbul: Üçdal Neşriyât, 1981, ss. 357-359'dan naklen)
Yukarıda, Dr. Abdullah Cevdet’in “Kemalizmden evvel Kemalist” ve Mustafa Kemâl’in çok îtibâr ettiği bir fikir adamı olduğunu kaydettik. Mustafa Kemâl’in ona ve neşriyâtına îtibârının en mühim şâhidi, âşikâr olan fikirdaşlıklarından mâadâ, onun -baştan sona, nâdir görülür şiddette dîn ve Allâh düşmanlığı telkîn eden, Jean Meslier’ye atfedilmekle berâber hakîkatte D’Holbach’a âid olan- Akl-ı Selîm (Le Bon Sens) tercümesini, 1929’da Maârif Vekâleti’ne neşrettirmesidir; ki eser, Kemalist Totaliter Rejimin başlıca propaganda kitablarından biri olarak, 20 sene zarfında, Millî Eğitim Bakanlığı Kataloglarında, “Umumiyetle dinlerin, bilhassa Hıristiyanlığın köklerini ve özünü anlatan bu eser, felsefeyi, sosyolojiyi seven, dinin mahiyetini öğrenmek istiyen herkesin faydalanabileceği biricik kitaptır” tavsıyesiyle satılmıştır. (Alâkalı vesîkalar ve tafsîlât, Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar ünvânlı eserimizde -Ankara: Kurtuba Yl., Nisan 2013-, ss. 192 v.d.’dadır.)
Dr. Abdullah Cevdet, hayâtı boyunca yaydığı fikirlerin Kemalizmle münâsebetine ise, “Kılıczâde Hakkı Bey Birâderimize Açık Cevâb” başlıklı makâlesinde (İctihâd, 1.7.1925, sy. 183, s. 3640) bizzât, iftihârla dikkat çekmiştir:
“Bizim müdîr fikirlerimiz işte meydandadır… İşte Başı, Büyük Meş'alemiz olan Halk Fırkası'nın umdeleri, işte İctihâd'ın müdîr fikirleri! Bunların ne kadar kardaş ve emeldaş oldukları meydanda! İctihâd ve Sâhibi ve Halk Fırkası yekdîğerlerinin malı olmaları, bir netîce-i tabiiye ve mantıkıye değil mi? Halk Fırkası Hükûmeti, lâakal otuz seneden beri geceli-gündüzlü gördüğümüz tatlı rü'yâların çoğunu ayniyle vâkî kılan tek Hükûmettir.” (Hanioğlu 1981: 386'dan naklen)
Kemalist Totaliter Rejim, Mehmed Âkif’i, ölüm döşeğine kadar tarassud altında tuttu
Mehmed Âkif’in bütün hayâtı, işte, Dr. Abdullah Cevdet’in Dozy’den tercümesi hakkında şu yukarıda müşâhede ettiğimiz tavrında olduğu vechiyle, hep hakîkî mânâda Mücâhidlikle geçti. Onun kılıcı, kalemiydi; topu tüfeği, hakîkate müstenid fikir ve bilgileriydi; bir de san'ati…

(Muharrem Coşkun, İlk Kez Yayınlanan Belgelerle… Vatanında Cüdâ İstiklâl Şâiri; Kod Adı: İrtica-906, İstanbul: Gaziosmanpaşa Belediyesi neşri, Aralık 2014, 168 s.)
***
Müslümanların başlattığı İstiklâl Harbine de bu sıfatla iştirâk̃ etti. Lâkin Sabataîliğe vâkıf olmadığı için, hiç tahmîn edemediği bir sûrette, İstiklâl Harbinin, Müslümanlara karşı (Orgeneral Ali Fuad Erden'in tâbiriyle) bir “ihtilâl harbi”ne çevrildiğini gördü… Esefle, hakîkatte Müslümanlıkla hiç alâkası olmıyan Münâfıklara, Harbe hem kendi Frenkci ve Materyalist dünyâ görüşlerini muzaffer kılmak uğrunda, hem de nefsânî hesâblarla katılmış olanlara “Kurtarıcılar”, “Gâzîler”, “Kahramanlar” pâyelerinin verildiğini ibretle ve dudaklarını ısırarak seyretti…
Kurulan (kurdurulan) yeni nizâmda, Dr. Abdullah Cevdet gibi Zındık ve vatan hâinlerinin el üstünde tutulduğuna, bilakis, onun gibi hakîkî Mücâhid, Gâzî ve Kahramanlara ise düşman muâmelesi yapıldığına, peşlerine hafiyeler takıldığına, kitablarının müsâdere edildiğine, yasaklandığına, “Mürteci” iftirâsına mârûz bırakıldığına, Sabiha Sertel gibiler “Milliyetcilik” taslarken, kendisinin “milliyetsizlikle” ithâm edildiğine, Milletinin derin şuûr ve hissiyâtına tercümân olarak, serâpâ millî ilhâmla (Millî Âmentü olarak) rûhundan fışkırmış “İstiklâl Marşı”nın değiştirilmek, yerine Frenkci ve şahısperest bir marşın ikâme edilmek istendiğine, onca tiksindiği “Frenkliğin” en büyük mezîyet sayıldığına, memleketin bir baştan bir başa Frengistan'a döndürüldüğüne şâhid oldu… Bu k̃âbûsa dayanamadı, Mısır'a hicret etti; orada da rahat vermediler…
Velhâsıl, 1923’ten 27 Aralık 1936’da vefâtına kadar Kemalist Totaliter Rejimin devâmlı tarassudu ve baskısı altında yaşadı. Öyle ki Teşvik̆iye Sağlıkevi’nde hasta döşeğinde yatarken bile tâkîb ediliyordu! Cenâzesi dahi Kemalist hafiyelerin tâkîbinden kurtulamadı! Sonraki senelerde de bu def’a onun için ihtifâl yapanlar, ona sâhib çıkanlar tâkîb edilmiye, kara listelere alınmıya devâm etti!
Türk Milletinin en büyük mütefekkiri, en hâs san'atkârı, katıksız Hakîkat eri “Millî Şâir”in Kemalist Totaliter Rejimde nasıl bir düşman muâmelesi gördüğü, “İrticâ-906” kodlu dosyayle devâmlı tâkîb altında olduğu, hayâtının çekilmez hâle getirildiği, Muharrem Coşkun tarafından hazırlanan ve Gaziosmanpaşa Belediyesi tarafından pek güzel bir baskıyle Milletimizin dikkat nazarlarına arzedilen, resmî vesîkalar derlemesi mâhiyetindeki bir kitabla, gözler önüne serilmiş bulunuyor:
İlk Kez Yayınlanan Belgelerle… Vatanında Cüdâ İstiklâl Şâiri; Kod Adı: İrtica-906, İstanbul: Gaziosmanpaşa Belediyesi neşri, Aralık 2014, 168 s. (Şu İnternet adresinden, kitaba tam metin hâlinde ulaşılabilir: https://www.gaziosmanpasa.bel.tr/comments-files/Files/561-kodadiirtica_1.pdf; 1.5.2025. Kitabın başlığında bir hatâ vardır: “Vatanında Cüdâ” değil, ya “Vatanından Cüdâ” veyâ “Vatancüdâ” olmalıydı…) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 24.9.2019/363)
Bu kitaba emeği geçen herkesden Allâh râzı olsun!
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (93)
Kemalist Rejimin ve Sabataî Cemâatinin istenmiyen adamı: Mehmed Âkif
27 Aralık 1936 günü, akşam üzeri İstanbul’da vefât eden Mehmed Âkif merhûm, Kemalist Rejimin (ve onun hâkim unsuru olan Sabataî Cemâatinin), mümkün olsa, ismini dahi unutturmak istediği bir şahsıyetti. Rejim, onun için resmî cenâze merâsimi yapmamış, lâkin Üniversite gencliği ve halk, en asîl cepheleriyle Anadolu Milletinin rûhuna tercümân olan bu büyük mütefekkir, âlim, muharrir, mütercim ve şâirin cenâzesinin bir garîban cenâzesi gibi kaldırılmasına râzı olmamış, bir ânda Bâyezid Câmii’ni dolduran kadirşinâs Mü’minler, tâbutunu gözyaşları içinde bayraklara ve Kâbe örtüsüne sarmış, büyük cemâatle namazını kılmış, mübârek naaşını bütün yol boyunca eller üstünde taşıyarak Edirnekapısı Mezarlığı’ndaki ebedî istirâhatgâhına tevdî etmişlerdi.
O ânların bir şâhidi olan Mithat Cemal Kuntay, nasıl Milletin hâs evlâdlarının, en başta Milliyetci Üniversite gencliğinin, Millî Mütefekkir ve Şâirimizin (Kemalist resmî ricâlin boykot ettiği) cenâzesinin “bir fıkara cenâzesi” gibi kalkmasına müsâade etmediklerini anlatıyor:
“Cenaze Bayezidden kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil.
“Çok sonra bir kaç kişi göründü. Biraz sonra çıplak bir tabut geldi. ‘Bir fıkara cenazesi olmalı.’ dedim. O anda Emin Efendi lokantasının sahibi Mahir usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım.
“Al sancakla siyah Kâbe örtüsüne sarılan tabut, Üniversite gençlerinin bir ürperme manzarası alan elleri üstünde gidiyordu. Cenazenin arkasında yekpare bir karaltı yürüyordu; bunda bir damla ‘teşkilât’ yoktu; bunlar, bir işaretin, bir teşekkülün topladığı insanlar değildi; kendi kendine gelenlerin saflarıydı; sırf cenazeye gelmiştiler, ve bu, şahidi olmıyan güzel dostluktu. Cenaze arabası, tekerleklerinde, beygirlerinde şuurlaşan bir durgunlukla arkadan, uzaktan geliyordu.
“Mezarlıkta ‘maket’ini [maskını] almak istediler; bana danıştılar: ‘Tabutunu açabilir miyiz?’ Ona bu kadar yakın olmaktan utandım. Üniversite gençlerini gösterdim:
‘- Çocuklarına sorun!’ dedim.
“İstiklâl marşile gömdüler. Fetihtenberi şehrin toprağına kendi eserile gömülen ilk ölü!” (Kuntay 1939: 174-175)

(Ulus, 28.12.1936, s. 1)
Mehmed Âkif’in vefât haberi, Kemalist Totaliter Rejimin yarı-resmî gazetesi olan Ulus’ta, kendisine, l̃utfen, ikinci sayfada, birkaç satırlık yer bulabilmiştir! Gazete, o ve ertesi gün, “Mutlak Şef”in ilk def’a Ankara’ya gelmesinin teşkîl ettiği “Mîlâd”ın tes’îdiyle meşgûldür…
***
Mustafa Kemâl’in Mehmed Âkif’e buğzunun bir mîyârı: Ulus gazetesi
Mustafa Kemâl’in rahmetli Mehmed Âkif’e ne derece buğzettiğini anlamak için, o günlerin Ulus gazetesini, yânî onun doğrudan sâhibi olduğu ve Rejimin neredeyse resmî sözcülüğünü yapan gazeteyi incelemek kâfîdir.
Ne bu gazetede, ne dîğerlerinde, “Mutlak Şef”in, Âkif’in vefâtıyle alâkalı herhangi bir beyânına rastlanıyor… O, o günlerde bambaşka işlerle meşgûldür: Totaliter Rejimin idârecileri, onun ilk def’a Ankara’ya geldiği günü, bir Mîlâd gibi, büyük âlâyiş ile tes’îd etmekte, bu vesîleyle ona bir kerre daha arz-ı ubûdiyet telgrafları çekmekte, nutuklar îrâd etmektedirler ve o da, bunlardan Ankara Vâlisi ve “CHP İlyönkurul Başkanı” Nevzat Tandoğan’a, bir telgrafla, tam da “Mutlak Şefliğe” yakışır bir üslûbla cevâb veriyor; öyle ki, gazetesi, bunu şöyle manşet yapıyor: “Ulu Önderin lutuf buyurdukları cevap…”
Gazetesi de, tamâmen bu “büyük hâdiseyle” meşgûl oluyor, iki gün zarfında, birinci sayfası, manşetten bu “hâdise”yi işliyor… Mehmed Âkif’e gelince, ona, bu iki günün nüshasında, birinci sayfada yer yoktur! Sonraki günlerde, Gazetede, hakkında herhangi bir makâle de neşredilmiyor!
Vefât ve cenâze haberlerine gelince, bu “pek ehemmiyetsiz haberler”, ikinci sayfada, birkaç satırla geçiştiriliyor…
Birinci haber aynen şöyledir:
“Şair Akifin ölümü
“Dün akşam telefonla İstanbuldan haber aldığımıza göre bir müddettenberi İstanbulda hasta yatmakta olan şair Mehmed Akif, dün saat on dokuz buçukta vefat etmiştir. Kendisi altmış üç yaşında idi. Birinci büyük millet meclisinde Burdur mebusu olarak bulunmuş ve İstiklâl marşının güftesini yazmıştı.
“Şair Akif son osmanlı edebiyat devirlerinde, müstakil bir edebî çeşni sahibi olarak temayüz etmiştir. Nazımdaki tahkiyesi bilhassa kuvvetli idi. Ölümü edebiyat âleminde derin bir teessür uyandıracaktır.” (Ulus, 28.12.1936, s. 2)
Böylece, Mehmed Âkif, ancak 1. Meclis’de Burdur Meb’ûsluğu yapması ve “müstakil bir edebî çeşni sahibi olması” hasebiyle Rejimin yarı-resmî gazetesinin bu küçücük haberine mevzû edilmiye hak kazanıyor! İstiklâl Harbi’nde Müslümanların topyekûn seferber olmasındaki muazzam rolü, onun mânevî cephesinin başlıca temsîlcisi olduğu vâkıası, çoktan Resmî Târih sayfalarından silinmiştir! “İstiklâl Marşı’nın güftesini yazmış” olması dahi, tenezzülen kaydedilip geçilmiştir!
Kezâ, Rahmetlinin cenâze haberi de, bundan daha fazla bir alâkaya mazhar olamıyor:
“İstanbul Telefonları:
“Şair Akif gömüldü
“İstanbul, 28 – Şair Mehmed Akif bugün, Edirnekapı mezarlığına ve Süleyman Nazifin yanına gömüldü. Cenaze töreninde profesörleriyle beraber edebiyat fakültesi ve üniversite talebeleri bulundular. Cenaze Beyazıddan Edirnekapıya kadar el üstünde taşındı. Mezarının başında heyecanlı nutuklar söylendi. Üniversiteliler, Çanakkale şiirini okudular ve İstiklâl marşını söylediler, üniversiteliler şairin mezarını yaptıracaklardır.” (Ulus, 29.12.1936, s. 2)

(Ulus, 29.12.1936, ss. 1 ve 2)
Mustafa Kemâl’in Mehmed Âkif’e buğzunun bir mîyârı: Ulus gazetesi… Rahmetlinin vefâtı gibi cenâzesine de, ikinci sayfada, ancak bu kadarcık bir haber lâyık görülmüştür! Bu “şâyân-ı ihmâl hâdiseye mukâbil”, Gazete, bir başka “büyük hâdiseyle” meşgûldür: “Mutlak Şef”in Ankara’ya ilk def’a gelişinin 17. senedevriyesi vesîlesiyle yapılan perestişkâr merâsimler (ki âyinler dense daha doğrudur!), onun memnûniyetine mazhar olmuş ve “Zeus”, Olimpos’tan Vâliye “lutfen” cevâbî bir telgraf göndermiştir: “Atatürkün Ankaralılara büyük iltifatları… Vali ve C.H.P. İlyönkurul Başkanı N. Tandoğanın telgrafına Ulu Önderin lütuf buyurdukları cevab: ‘27 Birincikânun tarihinin yıldönümü münasebetile muhterem Ankara halkının hakkımda gösterdikleri yüksek hislere terceman olan telgrafınızı aldım. Teşekkür eder ve sayın hemşerilerime, memleketin yükselme ve ilerleme vadisindeki gelişmelerinde muvaffakiyetler dilerim.’ ” Bu “ilâhî iltifâta” mazhar olmak, Ankaralılar için ne büyük bir şereftir!
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (94)
Dîğer gazetelerde Mehmed Âkif’in vefâtı ve cenâzesi
Matbûâtın geriye kalanı da prangalı olmakla berâber, bunlardan bâzıları, bu husûsta, “Yarı-Resmî Gazete” kadar lâkayd davranamıyorlar. Ne de olsa, halka hitâb ediyorlar ve beyin yıkıyan Maârife ve Resmî Propagandaya rağmen, halkın geniş bir kesimi, en yüksek mânevî değerleri temsîl eden Mehmed Âkif’i unutmamıştır, onu candan sevmektedir. Nitekim Totaliter Rejimin cenderesi içinde yetişmiş Üniversite gencliğinin (ağırlıklı olarak Edebiyât talebelerinin) Âkif’in cenâzesine ve eserine gösterdikleri samîmî alâka, bu hâlin bir tezâhürüdür.
Mâmâfih, Ulus bir tarafa, dîğer gazetelerden bâzıları Mehmed Âkif’in vefât ve cenâze haberlerine nisbeten geniş yer vermiş ve onun hakkında mültefit makâleler neşretmişlerse de, gazetelerinin patron ve başmuharriri sıfatını hâiz hiçbir kalemden Rahmetli hakkında tek satır çıkmamıştır! Meselâ Cumhuriyet sâhibi Yunus Nadi, Kurun (Vakit) sâhibi Mehmet Asım Us veyâ Hakkı Tarık Us, Haber – Akşam Postası sâhibi Hasan Rasim Us, Tan sâhibleri Ahmet Emin Yalman ve Sertel’ler, Akşam sâhibi Necmettin Sadık (Sadak), v.s. Dîğer taraftan, o gazetelerde çalışan muharrirler arasında Âkif’i samîmiyetle takdîr eden ve ona muhabbet besliyenlerin de bulunduğu, bunların, gazetelerinin siyâsetine bir nebze têsîr etmiş oldukları düşünülebilir…
Biz, devrin gazetelerinden Kurun, Haber – Akşam Postası, Yeni Asır, Akşam, Son Posta, Cumhuriyet ve Tan gazetelerini inceleme imkânı bulduk. Bunlardan Tan üzerinde genişçe duracak, dîğerlerinden kısaca bahsedeceğiz. (Başlıca kaynağımız, “İstanbul Üniversitesi Gazeteden Tarihe Bakış Projesi” sitesinden ulaşılan gazetelerdir: https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE#gazete; 8.5.2025)
Kurun
Mehmed Âkif’in vefâtı, Us kardeşlerin Kurun (daha evvel Vakit) gazetesinin 28 Aralık 1936 târihli nüshasının birinci sayfasında, sağ üst tarafta, bir portre fotoğrafıyle berâber veriliyor: “Mehmet Akif öldü… İstiklâl marşı şairi yarın şehitliğe defnedilecek…”
Kurun’un haberinin Milletin hissiyâtına tercümân olan bir kalemden çıktığı bellidir:
“Bugün okuyucularımıza büyük bir kayıbı haber vermekle elem duyuyoruz. Her gün, her yerde, merasimde veyâ hususî toplantılarımızda millî heyecanımızı ifade vaziyetlerinde hürmetle söylediğimiz İstiklâl marşını yazmış olan büyük ve değerli şair Mehmet Akif dün gece gözlerini hayata kapamıştır.”
Haber, hastalığın seyri hakkında verilen îzâhatla ikinci sayfada devâm ediyor, Şâirin edebiyâtımızda işgâl ettiği orijinal mevk̆ie dikkat çekildikden ve son sıralarda yazdığı kısa bir şiiri nümûne olarak takdîm edildikden sonra, cenâzesi hakkındaki bilgi ve Merhûmun dâmâdlarına tâziyede bulunarak nihâyete eriyor:
“Çanakkale manzumesini ve İstiklâl marşını şeref ve gurur duyarak söyliyen herkesin, şaire karşı son hürmet vazifesini yapacağı muhakkaktır. [Bu cümleyi Gazetedeki tertîb karışıklığını düzelterek iktibâs ettik.]
“Damatları Balıkesir saylavı Hayrettin Karan’a, muharrir arkadaşımız Ömer Rıza Doğrul’a, diğer akrabasına ve bütün millete taziyetlerimizi bildiririz.” (Kurun, 28.12.1936, s. 1 ve 2)
Kurun’un bir sonraki nüshasında, Mehmed Âkif merhûmun cenâzesine dâir haber de birinci sayfadan ve tâbutu omuzlarda taşınırken çekilmiş bir fotoğraf refâkatinde veriliyor. Haber, iki sütûnluk bu fotoğrafla, birinci sayfanın ortasından başlıyor ve ikinci sayfada, yine iki sütûnda verilen kısa bir haberle bitiyor:
“Büyük şairimiz Mehmet Akifin uzun ıztırap aylarından sonra nihayet evvelki gece gözlerini yumduğunu okuyucularımıza büyük bir teessür içinde haber vermiştik. Şairin Mısır apartımanında bulunan cenazesi dün otomobille Beyazıt camiine getirilmiş ve orada büyük bir kalabalık tarafından namazı kılınmıştır. […]

(Kurun, 29.12.1936, s. 1)
***
“Gençlik şairin ruhunu sevindirecek bir heyecanla onu ta Edirnekapı dışındaki mezarlığa kadar hep el üstünde taşıdı.
“Yolda, geç haber alanların, yetişemiyenlerin otomobillerle geldikleri ve alaya katıldıkları görülüyordu. Mezar, profesör bay Naim merhumla rahmetli M. [Muallim] Cevdetin mezarları arasında kazılmıştı. […]
“…Duadan sonra, gençler İstiklâl marşını kabir başında söylediler. Büyük üstada genç neslin bu son saygı hareketi oldu. Bu arada vatan toprakları büyük bir evlâdını göğsüne alırken, duyulan acı; ancak geride kadir bilen, değer tanıyan bir neslin yetişmekte olduğunu görmekle biraz diniyordu. İlh…” (Kurun, 29.12.1936, ss. 1 ve 2)
“Kemalizm, Sabataînin dînidir”
Kurun’un 28 İlkkânun 1936 târihli nüshasının birinci sayfasında, Mehmed Âkif haberinin hemen yanında, üç sütûn üzerinden bir başka haber manşet yapılmış: “Hatay bayrağı dün şuurlu bir coşgunluk içinde çekildi… Şiî ve Sünnî diye bir mezhep yoktur. Tek mezhep Kamâlizmdir.”
Dil Kurumu’nun 1945’teki ilk baskısında, Kemalizm kelimesinin îzâhı yapılırken: “Kemalizm Türkün dinidir.” deniliyor. Bunun doğrusu: “Kemalizm, Sabataînin dînidir.” şeklinde olmalıydı! Kurun’un bu manşetinden anlaşılan ise, Kemalizm (/ Kamâlizm), hem dîn, hem mezhebdir veyâ öyle bir dîndir ki tek mezhebe inhisâr eder…
Şükrü Kaya’ya nazaran, Kemalist “İnkılâb, her nevi diktatörlüğü reddeden bir rejim” imiş!
Kurun’un bu haberinin altında üç sütûn üzerinden Dâhiliye Vekîli, CHP Umûmî Kâtibi ve Mustafa Kemâl’in en fanatik tilmîzlerinden Şükrü Kaya’nın nutku veriliyor: “Ankara Parti Vilâyet Kongresi ve Şükrü Kayanın nutku: Atatürk Rejimi, halkın, halk için ve halk tarafından idaresidir…” Nutuk, “Kongre vesilesile murahhaslar şerefine Vali ve Parti Başkanı Nevzad Tandoğan tarafından Şehir Lokantasında verilen ziyafet” esnâsında îrâd edilmiştir.
Beynelmilel Mason Mâbedinin 33 Dereceli Müntesibi Şükrü Kaya, nutkunda, Münâfıklığın ne menem şey olduğunu gözler önüne serercesine, “Atatürk İnkılâbının her çeşid diktatörlüğü reddeden bir rejim” ve dünyânın en ileri Demokrasisi olduğunu iddiâ ediyor… Yine onun tekrâr ettiği Kemalizmin hurâfî “Târih Tezi”ne nazaran, “Türk” târihi, Beşeriyet târihi ile başlıyormuş ve bu muhayyel “Türk milleti”, Kemalizm sâyesinde, dîğer milletlere de ideal bir siyâsî rejimin nasıl olduğunu göstermekte imiş! 20-21. asırların en uzun ömürlü Totaliter Rejimi kendini böyle takdîm ediyor! Nutkundan birkaç parça aşağıdadır:
“…Biz, Atatürk rejimini, halkın, halk için ve halk tarafından idaresi diye anlıyoruz… […]
“Beşeriyet tarihile başlıyan Türk tarihinin hususî icapları, Türkleri, bin bir tecrübeden sonra, yani otokrasi ve teokrasinin tatlı ve acı neticelerini gördükten sonra, ârızî bir takım sebeplerle, memleketi istilâ edilmiş, istiklâli, hürriyeti elinden alınmış bir hale getirilmişti [getirmişti]. […]
“…On binlerce sene pek çok rejim inkılâpları geçiren Türk milletine, büyük Önderi, tarihin en müşkül devrinde, tutacağı yolu, kurtuluş yolunu gösterdi: Halk için halk ile… […]
“…Bu [Kemalist] ideale göre, halkın ekseriyetinin intihabını kazanmak, memleketi idare için kâfi değildir. İntihabı kazanarak memleketi muayyen bir müddet için idare etmek kâfi gelmez. Bu bir nevi diktatörlük olur. Atatürk inkılâbı her nevi diktatörlüğü reddeden bir rejimdir. Halk, her zaman, her yerde kendisinin vekil ettiği mebuslarının ve hükûmetin işlerini murakabe edebilmelidir. Atatürkün kurduğu halkçılık budur. İşte biz bu yolun yolcusu olarak burada toplanmış bulunuyoruz. […]
“Büyük Önder, bütün beşer târihinin seyrini beşeriyet lehine olarak değiştirmiştir”
“Atatürk demokrasisi bunların [Avrupa Demokrasilerinin] çok fevkinde bir demokrasidir. Biz yalnız milletin amaline ve ihtiyacına muvafık düşüncelerde reylerine müracaatla yapılan işlerle iktifa etmiyoruz. Biz istiyoruz ki millet muayyen meseleler üzerinde reyini vermiş olmakla beraber yapılan işlerin de birer birer bütün safahatile reyine uyup uymadığını bizzat görsün ve her fırsatta murakabe etsin, millet her zaman hâkimiyet, mesuliyet şerefini taşısın. […]
“…Türkleri bir araya toplıyarak beşer tarihinin huzuruna kudretli ve kuvvetli bir camia halinde çıkaran Atatürk, bütün beşer tarihinin seyrini beşeriyet lehine olarak değiştirmiştir. Eğer tarihin hakikî gidişi nazarı itabare alınırsa anlaşılır ki Türk [???] milleti daima yükselecek, ve, dünyanın diğer milletlerine misal ve aynı zamanda beşeriyetin saadetine hadim mümtaz bir heyet olacaktır. İlh…” (Nutkun metni için, Akşam gazetesini esâs aldık: 28.12.1936, ss. 1 ve 5.)
Kurun’da Refik Ahmet Sevengil’in makâlesi: Tevfîk̆ Fikret ve Kemalizm ile Mehmed Âkif arasındaki tezâd
29 Aralık 1936 târihli Kurun’un 3. sayfasında, Gazetenin “Neşriyat direktörü” Refik Ahmet Sevengil’in (Libya, Bingâzî, 1903 – Ankara, 13.9.1970) “Mehmet Akif’in bana görünen portresi” başlıklı ve iki buçuk tam sütûn hacminde bir makâlesi mündericdir. Muharrir, Rahmetlinin kuvvetli san’atkâr cihetini, san’atinin ictimâî muhtevâsını, “yerlilik” mânâsında “millîliğini”, fikirlerindeki samîmiyeti, v.s. tebârüz ettirirken insâflı davranıyor; lâkin esâs îtibâriyle Tevfik Fikret’in ve Kemalizmin têsîri altında şekillenmiş kendi Materyalist dünyâ görüşü zâviyesinden Şâirimizi değerlendirirken, onu istikbâli görememiş, geride kalmış, aşılmış bir fikir ve san’at adamı olarak değerlendiriyor:
“:..Benim yetişme senelerim, Mehmet Akifin Tevfik Fikrete Amerikan mektebinde vazife aldı diye çattığı ve o yüzden birçok kimselerin Akife şiddetli hücumlarda bulunduğu yıllara rastgelir. Onun adını ilk defa bu münasebetle duydum. Tevfik Fikreti o sıralarda hiç bir fikrî esaretin gölgesini taşımıyan, yeni, hür ve ileri bir hayatın özentisini terennüm etmiş bir adam olarak ideal sayıyordum; kendisini yakından tanımadığım, hattâ görmediğim halde eserlerinin ve bilhassa bu eserlerdeki kahraman teceddütperver şahsiyetinin tesirile sarılarak ona tapınıyordum. Mehmet Akif hakkındaki ilk intibaım, tamamile aleyhtedir.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (95)
“Mehmed Âkif’i okuyan adam, herşeyden önce büyük bir şâirle karşı karşıya olduğunu kabûl etmek ve san’atin insanı çekip götüren kudretine teslîm olmak vazıyetindedir”
“Seneler geçti; Mehmet Akif’in eserlerini baştan sonuna kadar okudum; şairin arûz veznine olan hâkimiyeti, türkçeyi arûz çerçevesi içinde kullanıştaki ustalığı ilk bakışta göze çarpıyordu; dış mükemmelliği bir edebiyat eseri için elbette iyi bir takdimdir; fakat bu şekil güzelliğinin arkasında asıl insanı saran, heyecanları ölçüye sığmıyan engin bir ruhun çarpıntılı musikisiydi. Mehmet Akif’i okuyan adam, herşeyden önce ‘Büyük bir şair’le karşı karşıya olduğunu kabul etmek ve san’atin insanı çekip götüren kudretine teslim olmak vaziyetindedir.
“ ‘Safahat’ın yedi cildini baştan aşağıya kadar saran hava içinde şaire şairlik vasfını kazandırmış bir tapu senedi gibi dalgalanan heyecan, hangi menbalardan kuvvet almaktadır?
“Akif’in şiirlerinde başlıca üç vasfın hâkimiyeti göze çarpar:
“1 - İçtimaî.
“2 – Millî.
“3 – Dinî.
“Şair, içinde yaşadığı cemiyetin manzaralarını fevkalâde kuvvetli bir mahallî renkle tasvir etmiştir. İstanbulun fakir ve orta halli sınıfı, bu şiirlerde maddî ve manevî hayatının bütün akışile canlı, kuvvetli, elle tutulur, gözle görüler bir şekilde yaşar, dolaşır, düşünür, konuşur, ağlar.
“Mehmet Akif’in halka aşılamağa çalıştığı esas fikir: Yaşanmaz böyle tek tek; devr-i hâzır: devr-i cem’iyyet!”
“Mehmet Akif, san’atin içtimaî bir kıymet olduğunu bilen bir adamdır. Ona nazaran san’at, kökü cemiyetin içinde olan bir varlıktır ve san’atkârın duygu ve düşüncelerini cemiyete aşılamak için kudretli bir vasıtadır.
“Mehmet Akif’in halka aşılamağa çalıştığı esas fikir nedir?
‘Bugün ferdî mesâînin nedir mahsûlü, hep hüsrân!
Yaşanmaz böyle tek tek; devr-i hâzır: devr-i cem’iyyet!’
“Şarkın asırlarca süren tevekkül, infirat, i’tizal, tenbellik, meçhul ve manevî bir kuvvetten yardım ummak ve oturmak şeklindeki tehlikeli alışkanlığını sarsmak için uğraşan şair, tek bir manzumesinde gönül fantezisine, şahsî derdine, ferdî tahassüse yer vermiyor; şiirlerinde kütleyle meşgul olduğunu, içtimaî yaraları deşmeğe uğraştığını, cem’iyete kendi düşüncesine göre yol çizdiğini görüyoruz. Mehmet Akif bu sahada eşsiz bir san’atkârdır. [Muharririn “meçhul ve manevî bir kuvvet” tâbiriyle Allâh’ı kasdedip O’nu -hâşâ- mevhûm bir kuvvet olarak telakkî etmesi husûsuna dikkat edilmelidir… Ona, Tevfîk Fikret’in ve Kemalizmin aşıladığı dünyâ görüşünün esâsı ve Mehmed Âkif’in dünyâ görüşüyle uyuşamayışının başlıca sebebi budur…]
Şiirleri hangi bakımdan “millî”?
“Şairin eserlerinde bulduğum ‘Millî’ olmak vasfını evvelâ şöylece izah edeyim: İçinde yaşadığı cemiyetin hayatını tipik hususiyetlerile canlandıran yerli malzeme, yerli renk, yerli koku, yerli heyecan ve ifadeyi taşıyan bir san’at elbette millîdir; Mehmet Akifte bu unsurlar tamamen vardır. Çanakkale ve Anadolu İstiklâl harplerinin göğsümüzü kanatlandıran muazzam heyecanı, ancak onun mısralarında tunçlaşarak ebediyete doğru muhteşem bir âbide halinde uzayıp gitmek imkânını buldu; bunu da hesaba katmaktan elbette geri kalmıyacağız.
Ahmet Refik, Mehmed Âkif’in ve müdâfaa ettiği dünyâ görüşünün mîadını doldurduğunu iddiâ ediyor
“Ancak bunda bir noktayı göz önünde bulundurmak lâzımdır.
29 Aralık 1936 târihli Kurun’da, Gazetenin Neşriyât Müdürü Refik Ahmet Sevengil’in Mehmed Âkif ile Tevfik Fikret ve Kemalizmi zıdlaştıran, Âkif’in ve onun dünyâ görüşünün mîadını doldurduğunu iddiâ eden makâlesi… ***
“Mehmet Akif’in milliyet telâkkisi ile bizim bugünkü düşüncelerimiz arasında açık bir fark yok mudur? Biz milliyeti onun ve daha evvel Namık Kemal’in anladığı gibi mi anlıyoruz? Elbette değil.
“Bizim milliyet telâkkimizle onun düşünceleri arasında ehemmiyetli fark vardır; fakat vatanperver Mehmet Akif bir devrin hâleti ruhiyesini en iyi ve san’atkârane bir şekilde temsil eden adam olmak itibarile zamanına, muhitine göre münakaşa edilmeli… Ve büyük Akif, sağlığında zamanını kapamış bir adamdı; onun nesli bütün telâkkilerile beraber göçüp gitmişti; şimdi o mazinin son san’atkâr sesi de tarihî rolünü yapıp bitirmiş olarak sönmüş bulunuyor.

Mehmed Âkif, Allâh’ı aramaktan “etrâfında olup biteni göremiyor” imiş!
“Bu şiirlerin üçüncü vasfı ‘Dinî’ olmaktır; birçok kimseler bunu Akifte birinci vasıf olarak sayarlar.
“Fatih camii müderrislerinden İpekli hoca Tahir efendinin oğlu, aile içinde sağlam bir İslâm terbiyesi alarak yetiştikten sonra yüksek tahsilini Baytar mektebinde yaptı; böylece müsbet ilimlerle olan teması, Akif’in İslâmlığını hurafelerden temizlemiş, iyi ahlâk, içtimaî fazilet, sağlam ve geniş bir dindaşlık sevgisi halinde bir iman kılığına bürümüştü.
“Zaman geçiyor, telâkkiler değişiyor, insan cemiyetlerini idare eden hâkim düşünceler yerlerini yenilerine bırakıyordu; fakat Mehmet Akif’in bir eski zaman dervişi gibi ilâhî bir cezbeye tutulup içine kapanmış olan gözleri, etrafta olup biteni göremiyordu. O, bir eski zaman filozofu gibi sonsuz bir araştırmanın heyecanına dalmıştı:
‘Lâmekânlarda mısın, nerdesin ey gâib İlâh?
Dönerim enfüs-ü-âfâkı ezelden beridir;
Serpilip kubbene donmuş o ışık damlaları,
Seni yer yer arıyan yaşlarımın izleridir!’
“Bu sahada muztarip bir muhafazakâr olarak kaldı; çünkü mazi dekoru içinde harikulâde olan Akif, istikbali görmek ve cemiyetin yürüyüş istikametlerini çizmek vaziyetinde değildi. Halbuki Tevfik Fikret’in asıl büyük olduğu saha budur.
“Seneler benim Tevfik Fikret’e olan bağlılığımı azaltmamış, fakat başlangıçta Mehmet Akif’e karşı duyduğum fena hissimi tamamen gidermiştir.
“Birini sevmek, ötekisini yermeği icabettirmez. Esasen san’ati içtimaî kıymet olarak anlayışta ikisi birleşiyorlar; ancak cemiyete san’at vasıtasile telkin etmek istedikleri fikirlerde ayrılıyorlar.
“Her kıymeti kendi sahasında ölçmek lüzumunu bir kere daha işaret edelim.” (Refik Ahmet Sevengil, “Mehmet Akif’in bana görünen portresi”, Kurun, 29.12.1936, s. 3)
“Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması, târihin bir zarûreti idi”
Kurun’un işbu 29 Aralık 1936 târihli nüshasında -üstelik, manşete çıkarılmış- başmakâle, mûtâd hârici olarak, Mehmet Asım Us tarafından kaleme alınmamıştır. Muharriri olarak “Sadri Ertem” görülüyor. Hâlbuki Sabri (Etem) Ertem (İstanbul, 1898 – Ankara, 13.11.1943, Cebeci Asrî Mez.), Gazetenin -iç sayfalarda- yazan bir fıkra muharriridir. Üslûbuna ve muhtevâsına bakarak, bu başmakâlenin de, “Mutlak Şef”in başka muharrirlerin ismini kullanarak kaleme aldığı makâlelerden biri olduğu intibâını ediniyoruz. Başlığı, “Tarih ve mantık hatası… Arap imparatorluğu kurmak istiyenler, ilk hamlede tarihi tahrif ediyorlar, en adi yalanları söylüyorlar!” şeklindedir. Makâle, Antakya mes’elesi üzerinde duruyor ve bu beldenin, Arab değil, “Türk” olduğunu iddiâ ediyor; bu meyânda şu dehşetengîz tesbîtte bulunuyor:
“Osmanlı imparatorluğunun yıkılması, tarihin bir zarureti idi. Bu imparatorluğun yıkılmasında bir sürü kudretler yer almıştır. Bu imparatorluğun enkazından çıkan bütün milletler, onu yıkmak hususunda hep bir saftaydı. İmaparatorluğu yıkmak istiyen, Araplar da, onu korumak istiyen bizler miyiz? Böyle bir iddiâ çok gülünç olur.
“İmparatorluğu katî olarak yıkan, onun tarihî rolünü nihayetlendiren, Türk milletidir. Bu bakımdan ihtilâli Araplaştırmak kimsenin haddi değildir. Büyük ihtilâllerin mana ve mahiyetini anladığımız içindir ki; her milletin kendi mukadderatını kendisinin tayin etmesini bir prensip olarak kabul ettik. İlh…” (Kurun, 29.12.1936, ss. 1 ve 2)
“Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması”, tasfiyesi, muhtelif araştırmalarımızda gösterdiğimiz vechiyle, Mustafa Kemâl’in tâ gencliğinden beri tahakkukuna çalıştığı bir emeldi. Kezâ, Selânik Cemâatinin… Kezâ en yakın arkadaş muhîtinin… Yânî Ali Fethi Okyar’ın, Ali Fuad Cebesoy’un, Mustafa İsmet İnönü’nün, Ali Fuad Erden’in, v.s… Burada, bu emelin, (gûyâ Türk Milleti nâmına) iftihârla bir def’a daha beyân edildiğini görüyoruz… Siyonist, Sabataî, Farmason ve Frenklerin Osmanlı İmparatorluğunu tasfiye emelinin Türklere mâl edilmesindeki kurnazlık ayrıca ibretâmîzdir…
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (96)
Kurun’da Hakkı Süha Gezgin’in kadirşinâs makâlesi: “İçi boşalmış kabuk göğüslerin tak tak öttüğü demlerde onun Îmânla dolu varlığı göklerin sesini verdi”
Kurun’un 30 Aralık 1936 târih ve 37 sayılı “Güzel Sanatlar, Kadın, Moda, Sinema” ilâvesinin 2. sayfasında, Mehmed Âkif hakkında, yan yana iki makâle mündericdir. Bunlardan biri Hakkı Süha Gezgin’in, dîğeri Sadri Ertem’in kaleminden çıkmıştır. Bunlardan ikincisi, oldukça sathî muhtevâlı olduğundan, sâdece birincisini kısmen nakletmek istiyoruz.
Bilhâssa kıvrak kaleminin mahsûlü edebî portleriyle ve Fransızcadan yaptığı roman tercümeleriyle tanınan Hakkı Süha Gezgin (Manastır, 1895 – İstanbul, 7.11.1963, Zincirlikuyu Mez.), makâlesine, bizzât iştirâk ettiği cenâze merâsiminden bahsederek başlıyor, müteâk̆iben Rahmetlinin san’atinin orijinal vecheleri üzerinde duruyor:
“…Bir aralık bu insan denizi çalkandı ve tabut, başlar üstünde al bir dalga gibi yükseldi. Cenaze otomobili, ağzını açmış, bekliyordu. Gençler vermediler. Omuz üstünü de az görerek el üstüne aldılar. Tabutun altında üç dört nesil birleşmişti. Soğuktan morarmış yüzlerce parmak üstünde Mehmet Akif taşınıyordu.
“Ayaklarda sevginin kanadı, ellerde saygının gücü ile meydan yürüdü; sokaklar yürüdü; Şehzadebaşı, Saraçhane, Fatih, Edirnekapı önümüzden gelip geçti ve ansızın kendimizi surun dışında, servilerin altında bulduk.

30 Aralık 1936 târihli Kurun’un 37 sayılı “Güzel Sanatlar, Kadın, Moda, Sinema” ilâvesinin 2. sayfasında, Mehmed Âkif hakkındaki iki makâle…
***
“Mehmet Akife gösterilen bu coşkun bağlılık, pek yerindedir. Memleket, kendi uğrunda yıpranan evlâtlarını unutmaz. Büyük şair ise, varlığının bütün değerli taraflarını yalnız vatan için harcamış bir adamdı. Yedi ciltlik ‘Safahat’nda kendi derdinden bir satır yoktur. Kendi gönlünü, kendi acılarını bir yana atarak, bütün eserlerine yurdun gururunu, yurdun acısını sindiren büyük feragat karşısında hürmet ve biraz da hayretle iğilmemek haksızlık ve insafsızlık olur.
“ ‘Edebiyatı Cedide’nin en kuvvetli olduğu günlerde, o da yazıyordu. Memlekette yepyeni bir akış varken, ve bu cereyan etraftan alkışlar toplarken, tek başına kalmak, kolay bir iş değildi. Ancak yollarının sonundaki aydınlığı görebilenlerdir ki başkalarının izlerinde yürümezler.
“ ‘Safahat’ şairi, sanat bakımından yepyeni bir şahsiyetti. Üslûbunda kimsenin hakkı yoktu. Fikirleri şunun bunun aksi sadası değil, kendi beyninin terkipleriydi. Heyecanında ise eşsizdi. İçi boşalmış kabuk göğüslerin tak tak öttüğü demlerde onun imanla dolu varlığı göklerin sesini verdi.
“Balkan savaşının acısını, torunlarımız, onun eserlerinde tadacaklar. Yıkılan ocaklarla, parçalanan kardeşlerimizin yasını ilk tutan o olmuştu. Urumellerinin yangınları onun mısralarında parladı, kanlı göç alayları onun hayalinden süzülerek yürekler yaralayıcı acılara büründü.
“Süleymaniye ve Fatih kürsülerinde yalnız bu toprağın derdini konuşmuş, sade bu vatanın kurtuluş yollarını aramıştı. Anadolu dağlarında Türkün uğuldayan sesine ilk koşan şair odur. Bülbül, İstiklâl marşı bu kara günlerin alevden dokunmuş şiirleri sayılmıyor mu? Hele son yazdıkları arasında gördüğümüz Boğaziçindeki ‘Mevlûd’ manzumesi kadar içli, coşkun ve her tarafı parpar yanan kaç tane şiirimiz var? Çanakkaleye giden şatafatlı heyet arasında o yoktu; fakat bu şanlı savaş sırtlarının ‘Homer’i o oldu.
“Kaynağı ne olursa olsun, eseri büyük adamı yaratıcı yapan, ‘heyecan’dır. Bu gönül radyumu ise, o müstesna insanda yaradılışın bütün cömertliğile yığılmıştı. Harcadıkça artıyor, zenginliği göz kamaştırıyordu.
“Ondaki sanat kudretine hiç imrenmedim. Çünkü bu, bence meselâ kanatsız uçmak kadar büyük bir ‘olmaz’dı. Fakat insanlığına yaklaşmak isteği, ömrümün her çağında bir ideal olarak yaşıyacaktır.
“Başka söz olmadığı için bugün ‘Akif öldü!’ diyoruz. Sonsuzluğu, eserlerinin büyüklüğünden alan hiç ölür mü? Akifin Türkçe yaşadıkça anılacağına, dün tabutu altında yan yana dizilen dört neslin büyük kalabalığı şahittir.” (Hakkı Süha Gezgin, “Mehmet Akif için”, Kurun, 30.12.1936, San’at İlâvesi, s. 2)
Haber
Us kardeşlerin -sabâhleyin okura ulaşan- Kurun’dan başka bir de akşam gazeteleri vardı: Haber – Akşam Postası… Gazetenin başında, Us kardeşlerin en küçüğü olan Hasan Rasim Us bulunuyordu.
Bu gazete, Mehmed Âkif’in vefât ve cenâze haberini, 28 Birincikânun 1936 târihli nüshasının birinci sayfasının sağ alt köşesinde iki sütûnla veriyor ve portre fotoğraflı kısa haber, ikinci sayfada, Ömer Rıza Doğrul’a tâziyeye ilâveten, “son şiirlerinden biri” verilerek bitiyor. Yine ikinci sayfanın sol köşesinde, Hasnun Rasih Tanay’ın “Mehmet Akif’in ölümü” başlıklı kısa fıkrası bulunuyor.

(Kurun, 28.12.1936, s. 1)
Mehmed Âkif’in vefât haberiyle berâber dîğer haber başlıkları: “Şiî ve Sünnî diye bir mezhep yoktur. Tek mezhep Kamâlizmdir…” “Atatürk Rejimi, halkın, halk için ve halk tarafından idaresidir…” v.s.
***
Haber’in 30 Aralık 1936 târihli nüshasının yedinci sayfasında ise, Fikret Âdil’in bu gibi büyük insanlara vefâsızlıktan şikâyet eden fıkrası mündericdir: “Bırakalım, nur içinde yatsınlar! Ahmet Haşim için de, Mehmet Akif için olduğu gibi ağlamıştık, ona da abideler vaadetmiştik…”
Yeni Asır
İttihâdcı İhtilâlinin lider kadrosundan Selânikli Fazlı Necîb’in Bilgin soy adını alan pek nüfûzlu âilesinin İzmir’de neşrettiği Yeni Asır (Selânik’de, evvelâ Asır) gazetesinin 29 “Kânunuevvel” 1936 târihli nüshasında, Mehmed Âkif’in vefât ve cenâze haberleri bir arada veriliyor… Ancak beşinci sayfada, müteferrik̆ haberler cinsinden birkaç satırla:
“Şâir Mehmet Akif, dostlarının gözyaşları arasında göçüp gitti…
“İstanbul, 28 (Yeni Asır) – Üstat şâir Mehmet Akif dün gece sekizi çeyrek geçe vefat etti. Yedi safahatın eşsiz şâiri, ciğerlerinden muztaripti. Ölümü derin tesir uyandırdı. İlh…”
“Asıl mühim haber” ise, Gazetenin birinci sayfasının üst kısmını boydan boya kaplıyan bir manşetle veriliyor:
“D’of. Vindsor Büyükadada oturacak…”
Birinci sayfanın dîğer “mühim haberler”i:
“Dr. Aras Atinada karşılandı…”
“Yepyeni bir ideal… Şükrü Kaya nutkunda Atatürk rejiminin üstünlüğünü izah etti…”
“Tarikat âyini suçluları… Sekiz suçlu mahkemece tevkif edilmiştir… Bir suçlu âyin yapıldığını ve horoz kesildiğini iddia etti…” İlh…
Gazetenin o devirdeki İmtiyâz Sâhibi, Şevket Bilgin ve Başmuharrir ve Umumî Neşriyat Müdürü, Hakkı Ocakoğlu’dur. Başmuharririn mezkûr nüshadaki makâlesinin başlığı, “Rejim bizden hakikat istiyor…” şeklindedir. Bir sonraki nüshanın başmakâlesi ise, “Harp mı? Bu ihtimali çok uzak görmelidir” başlığıyle Şevket Bilgin tarafından kaleme alınmıştır. 30 Aralık 1936 târihli bu nüshanın ikinci sayfasında, Tokdil imzâsıyle kaleme alınmış “Mehmet Akif’in ölümü” başlıklı bir fıkra mevcûddur. Fıkra, Mehmed Âkif’i seven bir kalemin hissiyâtını ifâde ediyor… İkiyüzlü Gazete, bu fıkrayle de, dîndâr halkın ağzına bir parça bal çalmış oluyor!
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (97)
Akşam
“Büyük Şef”e çok yakın bir gazete patronu ve başmuharriri olan Farmason ve muhtemelen Sabataî Necmeddin Sadık (Sadak)’ın Akşam gazetesinin 28 “Kânunuevvel” 1936, Pazartesi târihli nüshasının birinci sayfasında, Mehmed Âkif’ten bahis yoktur… Millî Mütefekkir ve Şâir’in vefât haberi, kendine ancak ikinci sayfanın müteferrik̆ haberleri arasında yer bulabilmiştir:
“Büyük bir kayıp: Şair Mehmed Akif dün akşam öldü…
“Büyük şair Mehmed Akif dün akşam saat sekize çeyrek kala Beyoğlunda Mısır apartımanındaki dairesinde vefat etmiştir. […]
“Eserleri bütün Türk âlemince tanınmış olan Mehmed Akif İstiklâl marşı, Çanakkale müdafaası gibi yüksek eserler bırakmıştır. Ölümü Türk edebiyatı için büyük bir ziyadır, kederli ailesini taziye ederiz.”
Aynı nüshanın birinci sayfa başlıkları: “Hatay bayrağı merasimle çekildi…” “Parti genel sekreteri Şükrü Kayanın bir nutku: Atatürk demokrasisi hem referandum ve hem de kanunî teşebbüs esaslarını ihtiva eden bir rejimdir…” “İngiliz-İtalyan anlaşması Romada imza edilecek…” “Sulama işleri: Ege mıntakası zahire ve pamuk ambarı olacak…” v.s.
29 Aralık 1936, Salı târihli nüshada, Mehmed Âkif’in cenâze haberi de, kendine birinci sayfada yer bulamamıştır. Bu husûsta kısa, fakat iki sütûnu kaplıyan bir resimli haber, beşinci sayfadadır:
“Vefatını teessürle yazdığımız şair Mehmed Akifin cenazesi dün kaldırılmıştır. […]
“Mezar başında yapılan dinî merasimden sonra heykeltraş Aşir ile arkadaşları merhumun büstünü yapmak üzere alçı ile yüzünün kalıbını almışlardır. Bundan sonra cenaze merasiminde bulunan üniversite gençleri hep bir ağızdan mezarın başında şair tarafından güftesi yazılmış olan İstiklâl marşını hep bir ağızdan söylemişlerdir.
“Marş söylendikten sonra üniversite gençlerinden bazıları merhumun şahsiyetinden, hususiyetlerinden, memlekete, edebiyatımıza yaptığı hizmetlerden bahsetmişler, gençliğin merhumu hiçbir zaman unutamıyacağını söylemişlerdir.
“Bundan sonra talebeden biri merhumun Çanakkale şiirini okumuştur.
“Talebeden birinin teklifi üzerine şairin mezarının üniversite gençliği tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Mezarın yapılması işi edebiyat fakültesi talebe kurumu tarafından tanzim ve idare edilecektir. Bundan başka her sene bir (Mehmed Akif günü) yapılması da karar altına alınmıştır.
“Merhumun cenazesine edebiyat fakültesi talebesi tarafından bir çelenk gönderilmiştir.
“Merhuma rahmet diler, ailesine bu meyanda muharrir arkadaşımız Ömer Rizaya taziyetlerimizi sunarız.”
Akşam’ın işbu nüshasının birinci sayfasının başlıklarına gelince:
“Hariciye vekilimiz dün Atinaya vasıl oldu…” “Türk-İtalyan münasebatı: İtalya, Montrö muahedesine iştirak ediyor mu?” “Sabık İngiliz kralı İstanbula geliyor…” “Devlet şûrasında yeni teşkilât yapılacak…” “Soğuk devam ediyor…” v.s.
Akşam’da, Mehmed Âkif’i gözden düşürmiye mâtûf iki makâle
Mehmed Âkif’in vefâtı ve cenâzesi, Akşam gazetesinin birinci sayfasına haber olamamıştı. Müteâk̆ib günlerde, Gazete, onun hakkında iki makâle neşretti; ikisi de Millî Şâirimizi gözden düşürmiye mâtûftu: İlki, 4 Ocak 1937 târihli nüshada, Hasan Âli Yücel’in, ikincisi de 30 Ocak 1937’de, Nurullah Ataç’ın kaleminden…

(Akşam, 29.12.1936, s. 5)
***
Farmason Kemâlperest Hasan Âli Yücel’in tam da kendisine yakışır makâlesi
Mustafa Kemâl’i kendisine Mâbûd edinecek kadar insanlık haysiyetinden vazgeçmiş Hasan Âli Yücel… -Kendi tâbiriyle- “Efendisinin solundaki sıfır”… Beynelmilel Mason Mâbedinin 10 Nisan 1925’te Vefâ Locası’nda tekrîs edilmiş sâliki… “Millî Şef” devrinin irfânsız Maârif Vekîli…
Makâlesi, tam bir Kemâlperest ve Mason noktainazarına göre yazılmıştır. Bu kesim, hep, Âkif’i geçmişte kalmış, mîadı dolmuş bir dünyâ görüşünün temsîlcisi gibi göstermiye çalışıyor. Hattâ, o, “milletin her türlü felâketlerden kurtulup ereceği bahtiyarlığı, gelecek günlerde değil, geçmiş zamanlarda arıyor” imiş…
Hasan Âli, Kemâlperestliği ve Masonluğu îcâbı, Âkif’in fikirlerini ısrârla böyle tahrîf ediyor… Hâlbuki Âkif ve her Dirâyetci Müslüman için, mâzî, sâdece bir ilhâm ve mânevî kuvvet kaynağıdır; yoksa onu diriltmek veyâ aynen taklîd etmek bahis mevzûu değildir. Âkif, Kemalistlerin ve Şef’inin ilim istismârcılığına mukâbil, sahîhan -zâten Kur’ân’dan neş’et etmiş olan- İlim Zihniyetini benimsemiş ve Müslümanların ancak Müsbet İlimlerin rehberliğinde yükseleceğine inanmış örnek bir fikir ve hareket adamı idi…
Sonraki senelerin irfânsız Maârif Vekîli, istihfâfla, hayrânı olduğu ve mesnedsiz, sathî muhtevâlı bir inkârnâmeden ibâret Târih-i Kadîm’ini Latin harflerine çevirip neşrettiği Tevfîk Fikret ile Mehmed Âkif’in şiir dilini mukâyese edip Âkif’te dil seviyesinin sokak diline kadar düştüğünü, “lâubâlîleştiğini” iddiâ ediyor…
Bu sûiniyetli bir değerlendirmedir… Gerek Hakîkatperverliği, gerekse Natüralizm edebî cereyânından ilhâm almış olması, Mehmed Âkif’i, realiteyi olduğu gibi tasvîr tavrına götürmüştü. Lâkin bu tasvîrlerle verdiği mesaj, Natüralistlerinkine benzemez. Velhâsıl onun, şiirlerinde halk ve sokak dilini kullanması, vâkıaya riâyet sâik̆iyledir; binâenaleyh nak̆îse değil, bir fâik̆iyettir. Ayrıca, Tevfîk Fikret’in ictimâî tasvîrleri, yapmacık, Mehmed Âkif’inkiler, sahîhtir (authentique); içinden yaşanarak, hissederek yapılmışlardır… Hepsinden mühimmi, Âkif’in şiirlerinde felsefî derinlik vardır; şiirleri, en üst seviyede hikemî şiirlerdir; Âkif, şiirle felsefe yapmıştır. Müsbet İlimlere müstenid Yüksek Tefekkürle bütün bir İslâm Âlemini ihyâ edecek fikirlere ulaşmış, onları zihinlere nakşetmek için şiiri vâsıta edinmiştir… Fikirleri, kendi arayışlarının mahsûlüdür; onun mümtâz şahsıyetinin izlerini taşırlar; onlarda, Tevfîk Fikret ve Mustafa Kemâl’in aksine, Frenk mukallidliğinden eser yoktur…
Hasan Âli ve emsâlinin bir başka tahrîfi, âşikâr târihî vâkıaya rağmen, Müslümanlıkla Türklüğü birbirinden ayırmaktır. Bu, kendi sübjektif tercîhleridir ve bu ayırımı dayatma peşindedirler. Hele Âkif’in şiirlerini de bu ayırıma göre tahlîl edip onların sâdece “millî” veyâ “Türk” unsurlarının takdîr gördüğünü iddiâ etmek, pek büyük bir tahrîfkârlıktır.
Yine Hasan Âli’ye nazaran, Mehmed Âkif’in Müslümanlıkla Türklüğü ayrılmaz bir şekilde mezcetmiş olması, “dalâlet”tir ve “cem’iyet telakkîsi geri olan, bu sebeble cem’iyette gördüğü değişmelere (yânî Kemalist İhtilâline) inanmıyan, onlara uymayı reddeden, bu sebeble Vatanını terkedip uzun seneler Mısır’da yaşıyan” Âkif, Vatanına avdet etmekle, “dalâletten kurtulmuş”, “Türk vatanına karşı borcunu ödemiş ve kendini affettirmiş sayılmalı” imiş…
Bu meyânda, onun Hz. peygamber’in “Hâccetü’l-Vedâ”ına dâir bir manzûm eser yazma tasavvurunu istihfâf etmeyi de ihmâl etmiyor…
Bir taraftan Kemalizme bu derece zıdd olduğunu bizzât yazdıkları bir şahsıyete, dîğer taraftan onu tervîc eden sözler yakıştırmalarına hayret edilmez mi?
“…Mehmed Akif, Klerikal bir temayülün edebiyatımızda hakikaten kudretli bir mümessili olarak bizim dünyamızdan ayrılmış bulunuyor. [“Klerikal” < Frz. Clérical: Ruhbânın, Kilise erbâbının Devlet işlerine karışması dâvâsını güden… İslâmda “ruhbân sınıfı” mevcûd olmadığına göre, Hasan Âli, bu tâbiri, Devlet işlerinde İslâmın têsîri olması mânâsında kullanıyor olsa gerekdir…]
“Bayramda Fatih meydanı, mahalle kahvesi, hasta çocuk tasvirli şiirlerile Türk edebiyatına halkçı bir şair olarak giren Mehmed Akif, Balkan felâketi üzerine Fatih ve Süleymaniye kürsülerindeki vaizlerini [vaazlarını] manzum bir hale sokarak milletin uyanmasını temin için gene halkçı bir dille eserlerini yaratmıştır. Mezhep ve meşrep itibarile tam zıddı olan Tevfik Fikretin nesre çalan, fakat hiçbir satırında lâubalîleşmiyen nazım lisanını, daha çok mahalle ve sokak diline yaklaştırarak almıştı. Onun kaleminde aruz, her şeyi hikâye edebilecek bir kolaylık kazanmıştır. Hikâye edebilecek diyorum, çünkü bu dille her şeyi ifade etmek mümkün değildir. Bu kadar açık ve bu kadar anasırı tam bir üslûple söylenemiyecek karanlık ve karışık duygularımız olduğunu da unutmamalıdır. [Bozuk cümle…]
“Hayatı telâkki tarzına gelince Mehmed Akif, her hâdiseyi din bakımından görürdü ve o gözle göstermeğe çalışmıştır. Adalet deyince hayalinde Hazreti Ömer, şecaat deyince Hazreti Ali canlanır bir duyguda idi. Onun için milletin her türlü felâketlerden kurtulup ereceği bahtiyarlığı, gelecek günlerde değil; geçmiş zamanlarda arardı. Mehmed Akifin telkine çalıştığı (Asrı saadet), çöller ortasında, zamanda ve mekânda bugün olduğumuz yerden daha arkada bir yeşil vahaya benzetilebilir. Akif buna inanırdı. Onun kudret kaynağı bu islâmî imandadır. İnanılan şey her ne olursa olsun inanış, kendiliğinden bir kuvvettir ve her inanışın sağlamlığı da samimiyetinde görülür. Mehmed Akif mümindi, çünkü imanında samimî ve bundan dolayı da kuvvetli idi.
“Onu şairliğe çeken, bu iman olmuştur. Sade bu imanın tesirile kupkuru bir din naşiri olmaktan kendisini kurtaran, şairliğinin ilk zamanlarındaki halkçılık duygusunun pehlivan ruhunda destanî hisler haline gelebilmesidir. Yoksa Akif de emsali gibi her hâdiseyi bir nas ile izah etmekten başka bir meziyeti olmıyan herhangi bir medrese mensubundan başka bir insan olamazdı. İstiklâl harbinin en heyecanlı anlarında Ankaranın ufuklarından akseden top sesleri, onun bu ruhî ihtiyacını karşılamakta en coşkun bir musiki tesiri yaptı. İstiklâl marşının bazı satırlarında bu gürlemelerin kaybolmaz tarrakaları var. Daha önce Çanakkale için de ayni duygularla destanî bir şiir yaratan Mehmed Akif, bütün eserleri yok olsa gene bunlarla ebedî kalacak bir şair vasfını kazanmıştır.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (98)
“Mehmed Akif şiirlerini yaratırken başlıca iki unsur kullanmıştı: Dinî, millî. Açık olarak görmeliyiz ki, ruhumuzda onun şiirlerine makes olan taraf, millî olan tellerdedir. Meselâ Çanakkaleyi anlatan şiir parçasında iç duygularımızı titreten vuruşlar, onun tasvir ettiği muhteşem ve âlemleri içine alan büyük ve muhayyel tabutun dinî anasırından değil, bu tabutun içinde yatan Mehmetciğin kendisinden geliyor. Bu muharebe, ne Uhud, ne de Bedir gazvesine benzer. O, sadece Çanakkale muharebesidir. Karşı tarafta ‘kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne belâ…’ dediği her dinde ve hattâ bizim dinde düşmanlar, bu yanda ise Akifi kahramanlıklarile coşturan Türk yiğitleri vardır. Dava, aslâ bir tevhid meselesi değildi.
“İstiklâl mücadelesinden sonra Mehmed Akif, cemiyette gördüğü değişmelere inanmadı ve inanmadığı için de uyamadı. Beş altı sene memleketten uzak yaşamasının sebebi budur. Çünkü onun cemiyet telâkkisi geri idi. Halbuki kurtuluş zaferinden hızını alan inkılâp duramazdı. Bu muharebede sıkı bir yürüyüş zarureti hasıl olduğu zaman, bacaklarında kudret olmıyanlar, döküntüler arasında kalırlar.
“Mehmed Akif halkçılık ruhunda ve Türk milletinin gösterdiği kahramanlıkların destanını duymakta büyük bir isabet göstermişti. Onun bence yaratıcı tarafı buradadır; yarına intikal edecek tarafı burası olduğu gibi, bu isabete mukabil, büyük bir dalâlete de düşmüştü. Mısırda kendisini karşılayan ve koruyan nihayet şu veya bu ferd olmuştur. Halbuki hastalandıktan sonra döndüğü öz vatanında tabutunu eller üstünde götüren ferd değil, cemiyetti; feveranlı anlarında onun dilile kendi büyüklüklerini duyan ve dinliyen Türk cemiyetinin vicdanı… Onun da çok yakından tanıdığı bu yiğit millet, kendisinin herhangi bir faziletine, fedakârlığına hitap eden insanı, hattâ düşmanı olsa unutmaz. Mehmed Akif, son zamanlarında yazmayı tasavvur ettiği (Haccetül-Vedaı) ile değil, Mısırdan İstanbula hicretile, bu dalâletini, mübarek vücudünü ölümünden sonra bile göğsünde taşıyan Türk vatanına karşı ödemiş ve affettirmiş sayılmalıdır.” (Hasan Âli Yücel, “Pazartesi Konuşmaları: Mehmed Akif”, Akşam, 4.1.1937, s. 6. Hasan Âli’nin ismi, makâlesinin sonunda, bir dizgi hatâsı olarak “Hasan Âdil” şeklinde basılmıştır.)

Hasan Âli Yücel’in Latin harflerine çevirip bir “Mukaddime” yazarak neşrettiği inkârnâme ve onun, Mehmed Âkif ve temsîl ettiği “klerikal” dünyâ görüşünün mîadını doldurmuş olduğunu iddiâ ettiği makâlesi…
***
Akşam’da Mehmed Âkif hakkında Ataç’ın tezyîfnâmesi
Nurullah Ataç’ın, 30 Ocak 1937 târihli Akşam’daki fıkrası, tam bir tezyîfnâmedir!
Kimdir Nurullah Ataç?
Evvelâ takdîre şâyân taraflarını söyliyelim: Her şeyden evvel, tercüme târihimiz bakımından iftihâr edebileceğimiz bir tercümeci (tercüme nazariyecisi) ve kuvvetli bir mütercim! Kemalist Uydurma Dilin fanatik militanları arasına katılmadan evvel, zevk̆le okunan bir fıkra muharriri… Kezâ, kalemini kaprislerine uyarak kullanmadığı zamân şâyân-ı istifâde bir münek̆k̆id… Eh, bir kısım mezîyetlerini sayarken, menfî cephesini de tebârüz ettirmiş olduk! Yine de en büyük nak̆îsesini söylemedik: Katıksız bir Kemalist! Bu îmânının bir lâzımesi olarak: “Eritmeliyiz kendimizi Avrupa uygarlığı içinde; kurtuluş ondadır!” diyebilecek kadar Türklüğe sırt çevirmiş bir Garbperest! (Nurullah Ataç, “Ben”, Diyelim, İstanbul: Varlık Yl., 1954, s. Ve yine aynı bâtıl akîdesinin bir lâzımesi olarak, fütûrsuz bir Mülhid! (Ataç hakkında tafsîlât şu eserimizdedir: Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar –“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil-, Ankara: Kurtuba Yl., Nisan 2013, 571 s. Ataç’ı muhtelif cepheleriyle ele alan bir kitab têlîf etmek niyetiyle bir hayli malzeme topladık ve bunlar üzerinde çalıştık. Lâkin ömrümüzün şu son deminde artık buna imkân bulabileceğimizi zannetmiyoruz. İnşâallâh, genc araştırmacılar, onun hakkında objektif eserler têlîf ederek, kendisinin hem tenk̆îde şâyân, hem de istifâde edilebilecek taraflarını ortaya koymıya muvaffak olurlar! En fazla istifâde edilebilecek cephesinin, tercümeciliği ve mütercimliği olduğunu gözden kaçırmadan…)
Nurullah Ataç’ın Mehmed Âkif hakkındaki tenk̆îdî fıkrasında, maâlesef, kendi şahsıyetinin müsbet değil, menfî cephesi tezâhür ediyor. Mehmed Âkif’imizi bu derece tezyîf eden bir makâlenin Necmeddin Sadık Sadak’ın gazetesinde neşredilmiş olması da ayrı bir ibret mevzûudur. Bu fıkrayı “Büyük Şef” keyifle okumuş olsa gerekdir:
“…Avrupalıların ‘réaction’ filosofları, mütefekkirleri gayet ince, mantıkî ağlar örmesini bilen insanlardır; bizim ‘réaction’ mütefekkirlerimiz de öyledir sanıyoruz.
“Geçen gün Akif’in şiirlerini işte o vehm ile okumağa başladım. Her manzumeyi, her mısraı sevmek istiyordum. […]
“Elimden gelen hüsnü niyeti gösterdim. Fakat nihayet kollarım düştü. Eski kanaatime döndüm: Akif’in, bir insan olarak kıymeti ne olursa olsun, bir şair sayılması hayli zor işlerdendir. Hele onda fikir aramak, fikre hürmetsizlik olur. Din şairi, din filosofu değil, mahalle kahvesi hatibi. Hani: ‘Tesettür kalktı, ortadan bet bereket de kalktı’ sözü yok mu, Akif mütemadiyen onu tekrar edip duruyor. Medreseleri ıslah edelim, mektebleri ıslah edelim, namazımızı kılıp orucumuzu tutalım, ıslah edelim, ibadet edelim… Bütün Akif’i okuyun, başka bir şey bulamazsınız… Hayır, buna ‘réaction’, hattâ düpedüz ‘irtica’ fikriyatı, iedologiası demek bile fazladır.
“Eski zaman hasreti… Hangi eski zaman? Ayağı poturlu, Priol saatli köy ağalarının kalaylı maşrapadan şerbet içip namaz kıldıkları devir. Asım’ı okuyun, bakın bundan başka bir şey var mı?... Var; Asım Almanyaya gidip tahsilini bitirecek, oradan bize ‘terakkiyatı hazırai medeniye’ yi getirecek. Kültür, irfan diye bir şeye lüzum yok. Peki, Akif Avrupanın felsefesi, edebiyatı yerine ne teklif ediyor? Şarkın felsefesini, edebiyatını mı? Hayır; o da berbat: Eski şiirimiz kötü, yenisi manasız, Hafız ayyaşın biri, tasavvuf rakı içmeğe bir bahane… Akif’in kitablarına bakın: Şark kültüründe de, İbn-i Teymiye ile Sadi’den başka kimseyi kurtarmak kabil değil. Hayır, Akif’in kültür aradığı yok: Aklı selim icabı makineye falan itibarı var; çalışın, kazanın, sonra da camie gidip mukabele dinleyin, nenize yetmez.
“Fakat Akif’in kitablarını bir açtınız mı, bitirmeden bırakamıyorsunuz. Güzelliğinden mi? Hayır; ya nesinden? Basitliğinden. Ben ömrümde bu kadar basit bir eser okumadım. Hani bir şey anlatmak istemeyip de teferruatı bırakıp bir türlü esasa giremiyen adamlar vardır, acaba ne diyecekler diye merak edip dinleriz; Akif’in manzumeleri de öyle bir merak ile okunuyor.
“Belli ki aruzla söz söylemekten keyif duyuyor. Ne olsa, aklına ne gelse, ne duysa hemen aruza sokacak; ‘Selâmün aleyküm. – Aleyküm selâm. – Barıştık. Yüzün gülsün artık imam.’ Hani bazan alay için: ‘Şimendifer gidiyor düt deyip Bakırköyüne’ veya: ‘Şekerli kahve getir, bir de çay getir taze’ gibi mısralar söyleriz. (Bilmiyorum, belki bunlar da Safahat’tan aklımda kalmıştır.) Akif’in kitabları bunlarla dolu. Okudukça insanın güleceği tutuyor: Aruzu, şiiri tehzil eder gibi bir şey. Mısralar kolay söylenilmiş, pürüzsüz, akıcı imiş… Ne söylüyor ki güçlük çeksin? Asım’da arzıhal yazma parçasını okuyun, şiir lisanı ile bu kadar alay olur mu diye insanın tüyleri ürperiyor. Şiirin ifade vasıtasını bu kadar bayağılaştıran bir adama büyük şair değil, sadece şair de demek kabil midir? Hatıralarda ‘Berlin hatıraları’nı okuyun ve sonra söyleyin: Akif’in ‘şiirini’ ‘parodier’ etmek (alayla taklid) kabil midir? Sanki o mütemadiyen kendi kendini ‘parodier’ etmiş…

Necmeddin Sadık Sadak’ın Akşam gazetesinin 30 Ocak 1937 târihli nüshasında Nurullah Ataç’ın tezyîfnâmesi…
***
“Akif’in kitablarını ümid ile, severek okumak azmi ile açmıştım; yazık! Bir ümidim daha yıkıldı.” (Nurullah Ataç, “Sohbet: Mehmed Akif”, Akşam, 30.1.1937, ss. 3 ve 4)
Kaskatı Kemâlperest, fanatik Uydurmacacı Nurullah Ataç, bu sapkın dünyâ görüşü îcâbı, ömrünün sonuna kadar Mehmed Âkif’in iflâh olmaz bir hasmı olarak kaldı. Yukarıda atıfta bulunduğumuz “Ben” başlıklı makâlesinde, “Eritmeliyiz kendimizi Avrupa uygarlığı içinde; kurtuluş ondadır!” cümlesinin yer aldığı paragrafta, Mehmed Âkif’i, 1937’deki fıkrasında yer alan bâzı ifâdeleri tekrâr ederek, yine tezyîf etmekden kendini alamıyor:
“ ‘Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar’ diyen şair ise şüphesiz bayağıdır. Mahalle kahvesi düşünürü. Hani ‘tesettür kalktı, bet bereket kalktı’ diye konuşanlar vardır mahalle kahvelerinde, işte onların şairi, onların düşünürüdür Mehmet Akif.” (Nurullah Ataç, “Ben”, Diyelim, İstanbul: Varlık Yl., 1954, s. 9)
Mehmed Âkif’in “Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar”dan kasdının, “medeniyet” kisvesi altında Milletimizi yok etmiye çalışan Siyonist Avrupa Emperyalizmi olduğu mâlûm… Milletimiz, dolaylı olarak o emperyalizmi alkışlıyan, o âlem içinde eriyip yok olmayı “ilerilik” zanneden Nurullah Ataç ve emsâli Avruparestlerin aklıyle hareket etseydi, çoktan târihten silinmiş olurdu!
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (99)
Son Posta
28 Aralık 1936 târihli Son Posta, Mehmed Âkif’in vefâtını birinci sayfanın sol alt köşesinde, iki sütûn üzerinden, “Acıklı bir kayıp” başlığıyle ve (muhâbirlerinin röportajı esnâsında) hasta yatağında çekilmiş bir fotoğrafının refâkatinde veriyor; haber, 11. sayfada devâm ediyor:
“Bir müddettenberi rahatsız bulunan üstat şair Mehmet Akifin hayata gözlerini yumduğunu dün gece geç vakit acılar içinde haber aldık. Büyük şair ölümiyle irfan hayatımızda derin bir boşluk bırakmış, kendisini seven, hürmet eden binlerce okuyucusunu sonsuz teessürler içinde bırakmıştır.”
Haber, Mehmed Âkif’in hastalığı, hayâtı ve eserleri hakkında kısaca mâlûmât verildikden sonra cenâze ve tâziye bahsiyle bitiyor:
“Ölümiyle memleket kıymetli bir evlâdını kaybetmiştir. Cenazesi bugün Beyazıt camiinden kaldırılacak, namazı kılındıktan sonra Edirnekapıya defnedilecektir.
“Kederdide ailesine taziyetlerimizi sunarız.”
Son Posta’nın 29 Aralık 1936 târihli nüshası, Mehmed Âkif’e geniş yer ayırıyor: Birinci sayfanın sağ üst köşesinde, iki sütûn üzerinden ve fotoğraf refâkatinde verilen uzun haber, heyecânlı ve Âkif hayrânı bir kalemden çıkmıştır; dokuzuncu sayfa ise, tamâmen Âkif’e ayrılmıştır…
Dokuzuncu sayfadaki manşet: “Kaybettiğimiz Büyük Şair için…” şeklindedir. Sayfanın sol tarafında, Naci Sadullah’ın ismi belirtilmiyen bir zâtla yaptığı uzun mülâkat vardır: “Akifin son günleri”… Sağ tarafta “Çanakkale şiirinden parçalar…” Sağ tarafta altta, tâbutun ellerde taşındığı ânlardan bir intibâ mâhiyetindeki fotoğraf refâkatinde: “Hayatı ve eserleri… O, yedi ciltlik Safahat adlı eserinde bütün şiir kudreti, bütün temiz Türkçesile daima dimdik ayakta duracak…”
Mehmed Âkif merhûm, en âlî kıymetlerimizle yoğrulmuş şahsıyetıyle, Milletimiz tarafından öylesine candan sevilip takdîr ediliyor ki, öyle zannediyoruz, devrin ceberût iktidârı dahi, bu derin sevgiyi ifâde eden haber ve makâleler neşredilmesine mâni olmayı mahzûrlu bulmuştur. Son Posta’daki cenâze haberini de bu çerçevede değerlendiriyoruz:
“Ve koca şâirin tâbutu, gencliğin elleri üzerinde yükseliyor; sulu bir kar altında, onun tâbutunu, Bâyezid Câmii’nden tâ Edinekapısı’na kadar el üstünde taşıyorlar”
“…Gözleri yaşlı ve matemli bir kalabalığın içinde kimler yok? Hemen bütün Üniversite profesörleri… Genç Üniversite doçentleri… Aksakallı hocalar… Şairler… Muharrirler… Yüksek rütbeli memurlar… Ve koca bir gençlik ordusu… […]
“Bütün hayatında, düşmanlarını bile incitmekten ürkerek yaşayan temiz şairin, güneşli bir yaz günü kadar parlak yüzünü görür gibi oluyorum. […]
“Senin arkandan gözyaşı dökülmek için bir değil, birçok sebepler var. Senin, bugün son yolculuğuna çıkacağını duyanlar, yarın, burada kana kana gözyaşı dökemediklerine ağlayacaklar…
“Namazın kılınmasından sonra tabut otomobile konulacak. Gençlerden birisi bağırıyor:
“- Onu gene başımızda taşımak istiyoruz!
“Ve koca şairin tabutu, gençliğin elleri üzerinde yükseliyor.
“Sulu bir kar altında, onun tabutunu Beyazıt camiinden tâ Edinekapıya kadar el üstünde taşıyanlar yorgunluk ve soğuk mefhumlarının adlarını bile unutmuşlar.
“Yanımda yürüyen bir genç kız, ufak mendille, kapakları şişmiş gözlerinin yaşlarını kurutuyor. Akifin mısralarını söylüyor: ‘O kadar gözyaşı döksem ki toprağa, / Nihayet sen de fışkırsan!’
“Mezar başı… Sesleri de yürekleri gibi yanık hocalar, Kur’an okuyorlar. Yanımda bulunan iki kişi konuşuyorlar. Birisi:
‘- Hocalar, diyor, kendilerine mezar başında okumak için para teklif edilmesine dehşetli kızmışlar!’
“Diğeri cevap veriyor:
‘- Hakları var… Onların bu mezarın başına menfaat kaygusuyla gelmediklerini, dinmeyen gözyaşlarından da mı anlayamamışlar?’
“Dualardan sonra nutuklar başlıyor. Üniversite gençleri, Akifin hayatını olanca temizliğiyle tasvir edebilmek, Akifin kudretini, olanca vüs’atiyle tarif edebilmek, iki kelimeyle Mehmet Akifi ‘anlatabilmek’ için, işlenmiş dimağlarının olanca gayretini sarsıyorlar [sarfediyorlar].
“Fakat, biribirlerile yarışırcasına gösterdikleri belâgate rağmen, koskoca Akifin şahsiyetine, kelimeler dar geliyor. Akif, kelimelerin, şahsiyetinin vüs’atine nisbeten çok dar kalan mahfazasına bir türlü sığmıyor. Nihayet onu, gene kendi dilinden anlatmayı tercih ediyorlar. Ve genç üniversite talebeleri, üstadın en kuvvetli şiirlerini okuyorlar.

(Son Posta, 29.12.1936, ss. 1 ve 9)
***
“Genç heykeltraş Ratip Aşir, üstadın yüzünün bir kalıbını çıkarıyor. Sonra bütün mezar başında bulunanlar, her sene, Birincikânun ayının 28 inci gününde, Büyük Şairin mezarı başında birleşmeye andediyorlar.
“Ve en sonra İstiklâl marşı söyleniyor… […]
“Sanki bütün gençlik; Mehmet Akifin ruhunu, kendi içinden kopan bu ebedî mısralarla, bu şafaklarda yüzen alsancağın hiç sönmiyeceğine yüzde bin temin etmek istiyor!” (Son Posta, 29.12.1936, s. 11)
Cumhuriyet
28 Aralık 1936 târihli Cumhuriyet gazetesi, Mehmed Âkif’in vefâtını, kendisinin bir portre fotoğrafıyle berâber birinci sayfadan tek sütunluk kısa bir haberle veriyor; haber, üçüncü sayfada devâm ediyor. Metin, kadirşinâs bir kalemden çıkmıştır:
“…Büyük şair nihayet dün akşam; Türk milletine İstiklâl marşı, Çanakkale Müdafaası gibi yüksek eserler miras bırakarak Allahın rahmetine kavuşmuştur.”
Hayâtının seyri hakkında kısaca bilgi verdikden sonra:
“Akif Arab şairlerinden İbnülfarabiyi, Türklerden Fuzuliyi, Acemlerden Sadiyi, Fransızlardan Lâmartini severdi. Bunlardan gizli veya açık mütessir olmuştur, denilebilir. Fakat şurası muhakkaktır ki Akif Türk nazmını aruz veznile herkesten ve her büyük şairden daha selis bir dereceye yükseltmiştir.
“Türkçe onun kaleminde en sade ve bununla beraber en beliğ bir şiir dili olmuştur.
“İstiklâl marşı, Akifin kullandığı temiz ve duygulu lisanın en heyecanlı bir mahsulüdür. ‘Hakkın Sesleri’ ve yedi ciltlik ‘Safahat’ Akiften bize kalan nefis armaganlardır.
“Akifin Türk edebiyat tarihinde şüphesiz hususî bir mevkii vardır, ve onun ölümile muhakkak büyük bir kıymet kaybetmiş oluyoruz. […]
“Büyük şaire rahmet dilerken kederli ailesine, damadı arkadaşımız Ömer Rızaya derin teessür ve taziyetlerimizi sunarız.” (Cumhuriyet, 28.12.1936, s. 3)
Cumhuriyet’in 29 Aralık 1936 târihli nüshasında, Mehmed Âkif merhûmun cenâze haberi, birinci sayfanın sağ alt köşesinde iki sütûnu kaplıyor ve 8. sayfada devâm ediyor. Birinci sayfada, cenâze alayının bir fotoğrafı bulunuyor. Haber muhtasardır; şu cümlelerle bitiyor:
“Büyük şairi ebedî medfenine tevdi edenler, gözyaşları arasında oradan ayrılmışlardır.
“Mehmed Akife Allahtan rahmet diler ve kederli ailesine bir daha taziyetlerimizi sunarız.”
Mehmed Âkif’in cenâze haberi muhtasar olmakla berâber, Cumhuriyet’in bu nüshasında, Rahmetlinin rûhunu şâd eden iki kadirşinâs makâle intişâr etmiştir: Birisi M. Turhan Tan’ın, dîğeri Âbidin Dâver’in kaleminden. Her iki muharrir de katı birer Kemalist olmakla berâber, makâlelerinde hakîkati teslîm etmişlerdir. Bu bakımdan meşkûrdurlar. (M. Turhan Tan hakkında başlıca mêhazımız: Doç. Dr. Çilek Çetindaş, “M. Turhan Tan”, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2.5.2018, https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/tan-turhan-samih-fethi; 7.4.2025. Âbidin Dâver hakkında: Murat Yümlü, “Abidin Dâver”, Atatürk Ansiklopedisi, https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/95/Abidin_D%C3%A2ver_(1886-1954); 9.5.2025)
.
|
| Bugün 957 ziyaretçi (1230 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|