 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Üçüncü Balkan Savaşı mı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Nisan, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yugoslavya''nın üçüncü bir Balkan Savaşı çıkartmak istediği açıktır. Böyle bir hengâmede Kosova''yı elinde tutabileceğini ve eski Yugoslavya''dan olabildiği kadar parçalar koparacağını sanıyor.
1878 Berlin andlaşması ile Osmanlı imparatorluğundan ayrılıp bağımsız prenslik ve üç yıl sonra krallık olan Sırbistan, o tarihten sonra şiştikçe şişti. 1912-13 Balkan savaşlarında, büyük bir Müslüman nüfus, Sırbistan''a bırakıldı.
1914-18 Birinci Cihan Savaşı''nı Sırbistan çıkardı. Dünya kana boyandı. Balkanlar ateş altında kaldı. Savaştan sonra Sırbistan''a Yugoslavya adıyla acayip bir minyatür imparatorluk bahşedildi. Kötülüğün bütün tohumları atıldı.
1939-45 İkinci Cihan Harbi''nde Balkanlar''da gene büyük savaş oldu (bu defa Türkiye katılmadı). Yugoslavya gene sınırlarını genişletti.
Büyük devletlerin yapay şekilde inşa ettikleri bu Yugoslavya, tıpkı Sovyet İmparatorluğu, tıpkı diğer imparatorluklar gibi dağılmaya mahkûmdu. Artık Sırbistan değildi. Güney Slavları bir yana, Arnavutlar, Türkler, Macarlar gibi Slav olmayan kavimlerden de önemli kitleleri egemenliğine almıştı.
Şimdi 2 Balkan ve 2 Cihan savaşından sonra 3. Balkan Harbi çıkartmak, yarımadayı kana boyayarak bombardımanların öcünü almak istiyor. Her savaştan kârlı çıkmaya alıştığı ve olağanüstü şımartıldığı için, sonunda yeniden büyüyeceği fikrindedir. Halbuki böyle bir şey artık kesinlikle mümkün değildir.
Yugoslavya, Arnavutluk''a girmekle çok tehlikeli bir teşebbüs yaptı. Gücü, Batılı uygar devletler gibi tehlikeden, insan ve madde kaybından çekinmemesindendir. 19. asrın çete ruhunu muhafaza ediyor. Yarın hangi komşusuna dalacağı meçhuldür. Zaten bombardımanları, NATO''nun içindeki dostlarından evvelce haber alıp o alanları boşaltıyor. Bana göre havadan borbardıman aylarca sürse bile Kosova''yı bırakmayacak, hattâ artık Kosova''nın bir Sırp ülkesi hâline geldiğini savunacaktır. Hitler, savaştığı ordular Berlin''e gelinceye kadar teslim olmayı aklından geçirmedi. Kaç milyon Alman''ın öleceği ve kaç Alman şehrinin yerle bir edileceği onu hiç ilgilendirmedi.
Bu savaşta NATO''nun, Avrupa Birliği''nin, Birleşik Amerika''nın, hür dünyanın, demokrasilerin geleceği münakaşa ediliyor.
.Milliyetçiliğin yükselişi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Nisan, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Seçimlerde Sol ve Sağ iki milliyetçi partinin ilk iki sırayı kazanması yanlış ve eksik değerlendiriliyor. Sakat analizler yapılıyor. Niçin?
Birinci sebep, milliyetçilik ve Türk milliyetçiliğinin bilinmemesidir. Aydınlarımız bu konuya ilgi göstermemişlerdir. Milliyetçiliği ırkçı, otoriter, modası geçmiş, marjinal bir akım sanmışlardır. Milliyetçilere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapmaktan hoşlanmışlardır.
Bu aydınlarımıza en büyük Türk milliyetçisi olan Atatürk, milliyetçilikten tecrîd edilerek anlatılmıştır. O kadar ki içlerinde milliyetçiliği Atatürk''ten sapma şeklinde algılayanlar çoktur.
Bilmezliğin yanında peşin hükümlerin ve karşı ideolojilerin bağnazlığının birinci derecede ağırlıklı bulunduğunu söylemeliyim.
Ancak kusurun tek taraflı olduğunu iddia edemeyeceğim. Milliyetçiler de kendilerini anlatamamışlardır. Hele Türk milliyetçiliğinin 21. asra nasıl baktığı hiç açıklanmamıştır. Milliyetçi hareketin mutlak bir demokrasi içindeki ilkeleri doğru dürüst saptanmamıştır.
Milliyetçi Hareket Partisi''nin yükselişini Öcalan''a, şehitlerimize bağlamak dar bir görüş açısının ifadesidir.
Daha ağırlıklı faktörler vardır. Birisi, Türk milliyetçi hareketinin ordu ile ters düşmeyeceği ilkesidir. Atatürk ile de hiçbir meselesi yoktur. Vatandaş Atatürk''le zıtlaşanlardan, askerle kavga eden, hattâ onları yola getireceğini iddia edenlerden hoşlanmamaktadır. Bu uyarmayı yıllardan beri yapıyoruz.
Daha da ağırlıklı faktörler mevcuttur.
Meselâ ANAP
da askerle ve Atatürk''le kavga etmediği halde oy alamadı. Çok ağırlıklı bir sebep, politikacıların para pul, çete mafya işleriyle uğraşmalarıdır. Böyle bir mekanizmayı demokrasinin eninde sonunda temizleyeceği âşikârdır. Ecevit ve Bahçeli, bu sebeple tercih edildi.
21. asır milliyetçiliğinin öcü olmadığı, Türkiye''yi kapatmayacağı, bilakis dünyaya açacağı ve büyüteceği hususunda vatandaşlarımız ve milliyetçiliği hiç bilmeyen, bilmek bile istemeyen entelektüellerimiz, bazı iş adamlarımız, hızla aydınlatılmalıdır.
.Bozkurt nedir?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Nisan, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
439 yılında Çin İmparatoru Tay-vy, yel götürmez ordusu ile Türkler''in üzerine yürüdü. Pek çok Türk''ü kılıçtan geçirdi. Çinliler''in T''u-kü-e dedikleri, kendilerine Kök Türük (Göktürk) diyen boydan sadece 500 aile, Altay Dağları''na can atıp İmparator''un kılıcından kurtuldu. Orada Ergenekon vadisine sığındı (Pien-i tien adlı Çin kroniğinin verdiği bu bilginin Fransızca''ya çevrilerek dünya ilim âlemine tanıtılması: Stanislas Julien, Documents Historiques sur les Tou-kious (Turca), Journal Asiatique, Paris 1864, VI. Seri, c.III, s. 348-9).
Göktürkler, çevresi dağlarla örtülü Ergenekon vadisinde 96 yıl kaldılar. Dağdaki demir madenini eriterek silâhlandılar. Çoğaldılar. Göktürkler''i Ergenekon''a getiren Mete soyundan Bilge Şad''ın oğlu Uluğ-Yabgu Tavu''nun oğlu Bumin Kağan, 535 yılında Göktürkler''i Ergenekon''dan çıkardı. Kendisinin Mete''nin meşru halefi ve bütün Türkler''in büyük hâkanı olduğunu bildirdi. Japon Denizi ile Kırım arasında uzanan Göktürk imparatorluğunu kurdu (o zamana kadar Türk, Türkçe konuşan boylarından birinin adı idi, Göktürkler''den başlıyarak bütün Türkçe konuşan kavimlere Türk dendi).
Türkler''e Ergenekon cenderesinden cihana açılmak üzere çıkarken dağ geçitlerini göstererek rehberlik eden, Bumin Han''ın Bozkurt''u idi. Şükran olarak kurt başı, Göktürk bayrağının alem''i yapıldı.
Artık bu özetten, Bozkurt''un Türk için ne idüğü anlaşılır.
Millî Mücadele''de Türk, Anadolu''ya kapatılarak ikinci bir Ergenekon''a mahkûm edilmek istendi. Bu defâ Türk''ü bu cendereden Mustafa Kemal Paşa çıkardı. Atatürk''e Bozkurt dendi. Atatürk''ün emriyle posta pullarının ve banknotların üzerine ay-yıldız içinde büyük bir Bozkurt resmi kondu. Gene Atatürk, Râtip Tâhir''e Bozkurt''lu Ergenekon''dan çıkış tablosunu yaptırarak Millî Eğitim Bakanlığı''nın girişine astırdı. Sonradan bir takım kansızlar, bu tabloyu indirtmişlerdir.
Gençliğin elinden millî sembollerini alırsanız Mao''nun, Lenin''in posterlerine mahkûm edersiniz. Milliyetçi Hareket Partisi''nin simgesi Osmanlı''dan alınma 3 hilâl''dir. Bozkurt, Adriyatik''ten Çin''e kadar bütün Türklüğün sembolüdür.
Gençler! Bozkurt''a sahib çıkınız!
.Dış politikamız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Nisan, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış politikamıza gerek Cumhurbaşkanımız, gerek Başbakanımız çok dikkat ediyorlar ve hâkim durumdalar. Sayın Demirel, Birleşik Amerika''da bütün dış ülkelerdeki temasları gibi, birkaç konuda Türkiye için çok önemli başarı sağladı. Demirel olmasaydı NATO''dan kaymamız işten değildi. Sayın Ecevit ise, düşünmek için Kıbrıs''ı seçmekle doğrusu büyük isabet kaydetti.
Girit''in doğusuna yerleştirilen Rus füzeleri, Kıbrıs''a ve Güneybatı Anadolu sahillerine tevcih edilmiştir. İngiltere Dışişleri Müsteşarı Kıbrıs''ta ilgi çekici temaslar yapmıştır. Washington''ın da Kıbrıs konusunda hoş teklifler hazırladığına eminim, her an cebinden çıkartabilir.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde az devlet ve hükûmet başkanı, dış politika ile birinci derecede ilgilenmiştir. Zira, bir yetenek ve kültür meselesidir. Bakanlığa hiç uğramayan dışişleri bakanı, herhalde yalnız bizden çıktı. Ülkeleri değil, kıt''aları karıştırmak derecesinde coğrafya yoksullarını da gördük.
Siyasî iradenin yönlendirmesinden âzâde Dışişleri bürokratları, yurtta ve cihanda sulh tesellisi ile yıllar geçirdi. Kaçırılan fırsatların hikâyesi ciltler doldurur. Osmanlı imparatorluk (bilhassa Tanzimat) dış politikası hiç incelenmemiştir. Dış Türkler konusundan ise, Osmanlı derecesinde nefret edilmiştir. Türkiye''nin ufku daraldıkça daralmıştır.
Diplomatlarımızın hiç olmazsa bir kısmı, bürokrasimizin kremasıdır. İyi yetişmişlerdir. Ancak memurdurlar. Şahsî inisiyatifleri sınırlıdır. Siyasî iradenin desteği ve teşviki ölçüsünde hareket ederler. Bakanlarının, hükûmet ve Devlet başkanlarının dış politika ile birinci derecede ve tam bir vukufla ilgilenmeleri gerekir. Bu ilgiden rahatsız olmazlar.
Türkiye''nin, dünyanın hemen her ülkesi ile ilişkileri hayatidir. Böyle olmak gerekir. Eskisi gibi değildir. Çok uyanık ve faal bulunmak, her ülke ile ilgilenmek durumundayız. Ticaretimizi ve kültürümüzü yaymak bâbında hiçbir kusur afvedilemez.
Bugünki sınırları içinde Büyük Türkiye, lider Türkiye, en geniş mânâsıyle, dış politikada başarıyla gerçekleşir. Mutlaka gerçekleşecektir. Tutucu, Türk''ü küçümseyen, ufuksuz, millî potansiyelimizden ve geçmişimizden habersiz bürokratların ve politikacıların, 21. asır Türkiyesi''nin yönetiminde yeri yoktur.
.Kosova''da neler oluyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Nisan, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
NATO''nun Kosova''ya hava harekâtı çoktan bir ayı geçti. Sonuç fecidir: Arnavutsuz bir Kosova... Hayat sınırının asgarî çizgisinde yaşamaya çalışan, bin yıllık yurtları ve bütün varlıkları, kimlik belgelerine kadar ellerinden alınmış birbuçuk milyon Müslüman Arnavut (ki bunlardan birkaç on bini Türk''tür).
Dünya tarihinin gördüğü en kudretli askerî ittifak olan NATO nerede yanlışlık yaptı?
Bana göre, yanılgı, daha çok siyasîlerden geldi: Lisede tarih okuyup sınav geçirdikten sonra unutan, bugün hür dünyayı yöneten siyasîlerden... Bu büyük ve saygın kişiler (Osmanlıca ile zevât-ı kirâm), hem diktatör denen tipin mizacını, hem milletlerin karakterini teşhiste yeteneksiz davrandılar. Miloşeviç''in, tepesinde uçaklar uçuşunca baş eğeceğini veya muhaliflerince devrileceğini sandılar.
Uçaklar ne yaptı? Geceleri boş binalar bulup bomba ve füze fırlattı. Sırp askerî gücüne ciddi zarar verildiğine inanmıyorum.
Hiç unutulmasın, tarihteki diktatör tipinin en karakteristiklerinden biri olan Hitler, düşman Berlin sokaklarına dalmadan intihar etmedi. Kaç milyon Alman gencinin öleceğini aklından geçirmedi bile. 1945 yılı girerken 12 yaşındaki Alman erkek çocuklarını silâh altına aldı.
Körfez Savaşı''ndaki Irak''a bombardıman yoğunluğunun onda biri Yugoslavya''ya uygulanmadı.
Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel, Balkan tarihini ve coğrafyasını çok iyi bilir. Geçen hafta Washington''da Clinton''ı ve NATO kodamanlarını nazikâne uyardı. Savaş kaybeden, mağlûp bir NATO''nun 21. yüzyılda dünya barışında onulmaz bir gedik açacağı, Pax Americana''nın bozulacağı, Birleşik Amerika''nın saygınlığının ve caydırıcılığının kalmayacağı hususunu, diplomatik dille ima etti. Amerika''nın; Kaddafi''nin, Saddam''ın ve emsalinin maskarası olacağını söylemedi.
Acaba NATO, Sırplar hesabına Kosova''da ırk temizliği mi yaptı? Yüzde 90 Arnavut nüfustan arınmış bir Kosova''yı Sırbistan''a hediye edip işi bitirmeye mi hazırlanıyor?
YAZARIN SON YAZILARI
Göç İstanbul için facia oldu 04 Şubat 2012
Kaydet
Son söz Anayasa Konseyi'nde 03 Şubat 2012
Kaydet
Fransa'da sağduyu 02 Şubat 2012
Kaydet
Esad'ın zor günleri 01 Şubat 2012
Kaydet
Tüm Yazıları
GÜNÜN YAZARLARI
İsmail Kapan
İsmail Kapan
Orta Doğu yeni bir yangını kaldıramaz!..
Kaydet
Rahim Er
Rahim Er
İsrail de silahsızlandırılmalı!
Kaydet
Sevil Nuriyeva
Sevil Nuriyeva
Rusya’nın değerler sistemi üzerine…
Kaydet
Nur Tuğba Aktay
Nur Tuğba Aktay
Epstein ve şantaj mühendisliği!
Kaydet
Necmettin Batırel
Necmettin Batırel
Yangın söndü...
Kaydet
.Düşünen liderler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Nisan, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Diyebilirim ki, demokrasi tarihimizdeki hiçbir hükûmetin icraatı, kurulacak koalisyon derecesinde dikkatle izlenmemiş olacak. Millet gözünü dört açmıştır. Zira önceki iktidarlarda politikacılar, kantarın topunu kaçırdılar. Türkiye''ye sıçrama temin etmek şöyle dursun, hırsızlık ve yolsuzlukları önleyemediler.
Seçmen, bu faktör dolayısıyla Ecevit ile Bahçeli''ye oy verdi. Diğer faktörler ö-nemsizdir.
Bülent Ecevit, Türkiye dışında bir otel odasında derinlemesine düşündü. Devlet Bahçeli''nin de Ankara''daki evinde tefekkür içinde bulunduğu muhakkak. Çünkü bahis konusu, büyük bir milletin geleceğidir. Yalnız bizim değil, çocuklarımızın da geleceği...
Anavatan ve Doğru Yol''da kısa vadede değişiklik olması ihtimali görünmüyor. O halde Demokratik Sol Parti-Milliyetçi Hareket Partisi-Anavatan Partisi terkibinde bir koalisyon kurulacaktır. Ben, Ecevit''in de, Bahçeli''nin de, böyle bir hükûmetin yapısı üzerinde düşündüklerini sanıyorum.
Pazar günü 21. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanacak ve milletvekillerimiz and içeceklerdir. Meclis başkanlığı için partilerin grup kararı alması yasaklanmıştır. Ama bir mutabakat oluşacaktır.
Bana göre bu kadar düşünen liderler, hükûmeti hemen kuracaklardır. Hükûmet programının, derhal icraya dökülmesi gerekecektir. Hızlı icraat, hemen icraat, derhal icraat... Ama yanlış yapılmayacaktır. Yanlışları millet artık taşıyamaz haldedir.
Seçimlerin, meclisin teşekkülünün, hükûmetin ortaya çıkmasının bir sürü modası geçmiş formaliteye boğulduğundan şikâyetçiyiz. Gelecek seçimlerin elektronik olacağından eminim (nüfus sayımının da öyle). Ertesi gün seçilenlerin ilânı ve cumhurbaşkanının hemen bir milletvekilini görevlendirmesi gerekiyor.
Yeni yüzyılı bütün şartları ile birlikte hissedemeyenler, tasfiye görecektir.
.Demokrasi geçmişimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Mayıs, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
21. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk milletine ve devletine kutlu olsun! 1877-78 ve 1908-1920 olarak 13 yıllık imparatorluk meclisleri tecrübemizden sonra Ankara''da kurulan ve kendisine Mustafa Kemal Paşa''yı Başkan seçen Türkiye Büyük Millet Meclisi, 79 yaşını idrak etti. 1961-80 arasında imparatorluktan sonra ikinci defa Senato''lu Meclis denendi.
Toplam 92 yıl parlamento tecrübesi küçümsenemez. 1876''dan bu yana 123 seneden beri Anayasamız da var. Osmanlı Anayasası, Rusya çarlık anayasasından 29 yıl öncedir.
Buna rağmen ne anayasa, ne meclis, ne senato, ne cumhuriyet, demokrasi mânâsına gelmez. Bunların hepsi demokrasi dışı rejimlerde de olabilir. Demokrasiyi biz 1908-13 ve kâğıt üzerinde 1913-20 arasında uygulamaya kalkıştık, yüzümüze gözümüze bulaştırıp imparatorluk dönemini kapattık.
Türkiye Cumhuriyeti ise 1946''dan bu yana 53 yıldır demokrasiyi uyguluyor. Arada 3 müdahale ve ara rejim dönemini bu 53 yıldan düşmek gerekir.
Demokrasimiz olgun hâle geldi, eski tabirle kemâlini buldu mu? Maalesef hayır! Anayasamız olsun, uygulanan sistem olsun, epey antidemokratik unsurla malûldür. Malûl sıfatı ağır gelebilir. Ama sistemi vurgulamak ve sorgulamak zamanı gelmiştir, geçiyor. Meselâ çeyrek asır önceki Meclis İçtüzüğü (ki kanun kuvvetindedir), yıllar boyu pek çok komisyonda ele alındı, bir türlü yenilenemedi. Eksik, karmaşık maddelerle doludur. 1923, 1961, 1983 Anayasaları, asker tarafından empoze edildi şeklinde eleştirildi. Fakat sivil iktidarlar, bir anayasa oluşturamadı.
Bir iki yıl içinde çağdaş demokrasiye geçemezsek, kenarda kalmış devlet muamelesi görmemiz işten değildir.
21. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin bu idrâk içinde çalışacağını ümîd ediyoruz. Milletvekillerimiz için Meclis içinde bir Türkçe kursunun açılması gerekiyor. Berbat Türkçe''nin tipik örneklerinden olan milletvekili andını zor okudular. Hele Fransızca telaffuzu yazıldığı şekilde, çok kolay ve basit laik kelimesini doğru söyliyebilenler azınlıkta kaldı...
...Türk Milliyetçiliği hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Mayıs, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Aydınlarımızın Türk milliyetçiliği hakkında hem bilgileri eksik, hem görüşleri hatalıdır. Belki diğer fikir akımları gibi Türk milliyetçiliğinin de Osmanlı''dan bu yana çeşitli gelişmeler geçirmesi onları şaşırtmıştır.
Konuyu 1999''da Türkiye''de Türk milliyetçiliği nedir ve ne değildir? şeklinde sınırlamak pratik ve pragmatiktir. Birkaç noktayı vurgulamak istiyorum: 1-Ziya Gökalp''in anladığı ve sunduğu Türk milliyetçiliğine Türkçülük, Alparslan Türkeş''inkine ülkücülük denmiştir.
2-Bizim fikrimize göre 2000 yılında Türk milliyetçiliği, yeni bir gelişmenin içindedir. Türkeş de aynı düşüncedeydi. Partisini merkezde, liberal, yenilikçi, dışarıya açık, eksiksiz demokrasi uygulayan, milliyetçi bir kitle partisi hâline getirmek istiyordu.
3-1930''larda ırkçı milliyetçiler vardı. Bugün ırkçı milliyetçi kalmadı. Çoktan kalmadı. Hiç kimse tek isim veremez. Türk olduğunu kabûl eden ve Türk aleyhtarı faaliyette bulunmayan herkes Türk''tür. Hangi kökenden gelirse gelsin. Türkeş bunu bin defa söyledi. Irkçılık, faşistlik derecesinde menfur bir geri kafalılıktır. İlim ve gerçek dışıdır.
4-Türk milliyetçisinin Atatürk''le hiçbir meselesi yoktur. Olması, eşyanın tabiatına aykırıdır. Zira Atatürk, gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisidir. Ben ondan daha büyük milliyetçiyim iddiasında bulunan zaten çıkmamıştır. Bundan sonra çıkarsa, kızmaya falan hacet yoktur, gülünç olur. Atatürk karşıtı bir kişi bugün milliyetçi akım mensubu sayılamaz.
5-Kendilerini Atatürkçü ilân edenlerin çoğunluğu, Atatürk''ü, birinci vasfı olan milliyetçilikten soyutlayarak, İnönü döneminde sunulduğu gibi anlıyorlar.
6-Turan fikri, Türk birliği akımıdır. Türk ülkelerinin kültür başta olmak üzere her alanda yaklaşmaları, irtibatlarını güçlendirmeleri davasıdır. Tek devlet hâline gelmek hayali değildir. Rusya ve Çin''le hırlaşmak hiç değildir. Atatürk eğitim sisteminde Orta Asya, âzamî dozda vurgulanmıştır. Dışımızdaki Türk âlemine sevgisi bulunmayan kişi, milliyetçi akımın dışında kalır.
.Ruslar Kosova''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Haziran, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
200 Rus askeri, İngiliz birliklerine birkaç saat takaddüm ederek Priştine havaalanına girdi.NATO, Kosova''yı İngiliz, Amerikan, Fransız, Alman, İtalyan askerî kontrolünde olmak üzere beş bölgeye ayırdı. Ruslar, 6. olmak istiyorlar. Belki 6''nın birincisi... Sanırım meselenin çözümü Clinton-Yeltsin görüşmesine kalacak. NATO''nun planı 2 haftaya kalmadan Kosova''nın tamamına hâkim olmaktır. En büyük bölge ve Priştine, en fazla asker veren İngilizler''de kalıyor.
Belgrad''ı Kosova''dan çekilmeye, Karadağ limanlarında yatan Yugoslavya savaş gemilerinin havadan bombardımanla batırılacağı tehdidi ikna etti. NATO şimdiye kadar Yugoslavya filosuna dokunmamıştı (Yugoslavya deniz kuvvetleri 900''ü deniz piyadesi 7.500 kişi, 4 denizaltı, 4 firkateyn, 34 sahil muhafaza ve 16 mayın botu, 20 çıkarma teknesinden oluşur, bir kısmı Tuna üzerinde ve Adriyatik''le bağlantısızdır).
Priştine''de Rus askeri, kötü hâtıraları canlandırıyor. Rusya, 19. asrın en büyük savaşlarından olan 93 (1877-78) Rus-Türk savaşını, Osmanlı''ya bağlı Sırbistan''a sivil kıyafette binlerce asker ve kumanda etmek üzere Orgeneral Çernayev''i sokarak ve Sırplar''ı ayaklandırarak başlattı. Sırp-Rus kuvvetlerini Korgeneral (Gazi) Osman Paşa bir saat içinde dağıttı (bu 29.10.1876 Aleksinaç zaferi üzerine Osman Paşa''ya mareşal rütbesi verildi). Bu defa Rusya, Türkiye''ye bağlı Romanya ve Karadağ''ı ayaklandırarak savaşa girdi.
1912 Balkan Savaşı, Rusya''nın himayesinde planlandı. 1914 Birinci Cihan Savaşı, Sırbistan''ı korumak için Avusturya-Macaristan''a harb ilân eden Rusya tarafından başlatıldı. İkinci Cihan Savaşı sonunda Stalin, Yugoslavya''ya el koyup Akdeniz''e inmek için büyük gayret gösterdi. Fakat Tito, Moskova''dan bağımsız bir komünist federasyon kurdu.
Rus askerinin selâmsız sabahsız gece yarısı Kosova''nın başkentinde ortaya çıkması, hayra alâmet değildir. Hiç olmazsa bir pazarlık arzusunun tezahürüdür. Bir milyon Arnavut kıştan önce ülkelerine dönmez ve yeni bir Sırp istilâsı barbarlığına karşı korunmazsa, Kosova''da her şey olabilir. Bosna trajedisi ortadadır. Ve Washington''da Miloşeviç''in Sırplar''ca tasvip görmediği inancı gibi yanlış görüşlerle politika çizilmektedir.
Dünya politikası içinde Kosova
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Haziran, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya nüfusunun dörtte birine yakını elhamdülillah Müslüman''dır. Kosova''da Müslümanlar, kan ve ateşle imtihan geçirdiler, geçiriyorlar. Din kardeşlerimizin kılı kıpırdamadı. Bosna''da da böyle olmuştu. Petrol muslukları birkaç hafta kapatılabilseydi Batı kendine gelir, Bosna-Hersek''teki o büyük trajedi yaşanmaz, çok önemli bir İslâm toprağı kaybedilmezdi. Esasen Sırp, Bosna''da durdurulsaydı, Kosova''ya sarkamazdı. Bosna günlerinde sıranın Kosova''ya geleceğini pek çok yazdık. Kosova''da da bir sonuç alınmazsa sıra şüphesiz Sancak''ta ve Makedonya''dadır.
Bilhassa Mısır''da hayli Arap''la#mış Arnavut yaşar. Mısır, Arap politikasında baş çeker. Yugoslavya''yı uyarabildi. Sanırım Yunanistan''ı gücendirmek istemedi.
Uzak Şark''tan, Asya''dan, Afrika''dan, Lâtin Amerika''dan, Bosna için olduğu gibi Kosova için de ses gelmedi. Anlaşılan globalleşme ve insanî değerler gibi kavramlar hâlâ cihamşümûl değildir, 21. asrı bekliyor.
Kosova''yı kurtarmak için Birleşik Amerika baş çekti. İngiltere onu izledi. Yunanistan dışındaki NATO devletleri harekete katıldı. Yoksa Kosova''da da ırkî temizlik gerçekleşiverecekti (daha önlenebilmiş değildir). Ancak sıranın Makedonya''ya geleceğini, sonra diğer ülkelere sıçrayıp Balkan Savaşı çıkacağını teşhis eden Washington ve Londra, harekete geçti. Arnavutlar, Avrupalılar''ın göz bebeği bir millet değildir. Balkan savaşı tehlikesi olmasaydı, kolayca harcanırlardı.
Kosova kurtuldu mu? Böyle bir iddia için vakit erkendir. Belgrad mecburen baş eğdi. En küçük fırsatta baş kaldırabilir. Daha önemlisi, Rusya''nın çıkaracağı pürüzdür. Moskova''nın mızıkçılığını, Rusya Devlet Başkanını da davet edip her yıl toplanan 7 zengin dünya ülkesi çözümleyebilir.
Kosova krizinde Türkiye, elinden geleni yaptı ve yapacaktır. Dışişlerimiz daha faal olabilir. Kosova sorununun Kürt konusu ile benzerliği yoktur. Benzerlik iddia edenleri aydınlatmaya çalışalım.
Cumhurbaşkanımız Moldova''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Haziran, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel, bugün Moldova''dadır. Türkiye Cumhuriyeti''nin yaptırıp Gagauz kardeşlerimize hediye ettiği su tesislerini açmak üzere Moldova devletinin Gagauz Özerk bölgesine gidecektir. Bu ziyarete ben de davetli idim. Mazeretim dolayısıyle katılamadım.
Ancak geçen yıl gene Cumhurbaşkanımız''la Moldova''da ve Karadeniz''in kuzey-batısındaki Gagauzlar''ın arasında idim. Gagauzlar, biz Türkiye Türkleri''nin şivesine çok yakın bir Türkçe konuşuyorlar. Türkçe''yi bizim alfabemizle yazıyorlar. Edebiyatları ve mütevazı ölçüde yayınları var. Geçen defa âcil ihtiyaçları tespit edilmişti. Sayın Demirel, Türk''ün yaşadığı her ülkede bu ihtiyaçları inceliyor, dinliyor, görüyor, meşhur olağan dışı hâfızası ile asla unutmuyor. Kısa notlar alıyor ve bunları devletimizin yetkili organlarına ulaştırıyor. Gerçekleşmelerini safha safha izliyor. Babalarımızın fikri- tâkıyb dedikleri bir işi sonuna ulaştırma hasletine sahiptir.
Adriyatik''ten Çin''e kadar uzanan ülkelerdeki 200 milyona yakın Türk kitlesine bu ilgi tabiatiyle Atatürk''te derinlemesine vardı. Sonra Turancılık yaftası ile red, hattâ mahkûm edildi. Özal canlandırdı, bu uğurda can verdi.
Şimdi Demirel, aynı kutsal misyonun başındadır. Tam şuurlu ve mükemmel bilgili olarak... Gece uyumuyor, gündüz oturmuyor. Zira Bilge Kağan, Türk devletinin başındaki kişinin böyle olması gerektiğini taşlara kazımıştır. Birkaç yıl önce Ötüken vadisinde Demirel''le beraber bizzat okuduk. Bunun Türk için ne büyük şans olduğunu vurgulamak isterim. Zira uzun yıllar ne makamlarda ne adamlar gördük ki Kazak''ı Rus, Kırgız''ı Moğol sanıyorlardı.
Dışarıdaki soydaşlarını pas geçen, onlarla ilgilenmeyen devlet; önemsiz, ikinci sınıf, korkusundan ve beceriksizliğinden içine kapanmış, içeride de menfaatlerini savunmakta yetersiz bir devlettir, böyle muamele görür. Kimse korkmasın, Büyük Türkiye bugünki sınırları içinde bir büyük varlık olacaktır. Ama diğer Türk ülkeleri ile en sıkı ilişkiler kurmaktan bizi kimse alıkoyamaz. Bir Arap Birliği, bir Afrika Devletleri Birliği olur da bir Türk Devletleri Birliği olmazsa, artık yüzümüze tükürürler. Bu hususta elhamdülillah Türkiye''de hemen hemen konsensüs (icmâ) oluştu. İkna edilmesi gereken az zümre ve kişi kaldı
70 milyar dolar silindi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Haziran, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünyanın en zengin 7 devletinin başkanlarının Almanya''nın Köln (Osm. Kolonya) şehrinde yaptıkları toplantı dün sona erdi.
Bu devletler Birleşik Amerika, Kanada, Japonya, Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere''dir. Bir müddetten beri toplantılarına Rusya devlet başkanını da davet ediyorlar. Rusya tabiatiyle çok büyük bir devlet de, zenginlik, refah, para bakımından yoksullar arasında. Ama Rusya tarihi malûm. Ruslar, sorun yaşayan ve sorunlarını ihrac eden, daha kaba tabirle belâ çıkaran bir millet şöhreti yapmışlardır. Batılılar, bu karakterdeki bir büyük devleti dışlamak yerine, içlerinde bulundurmayı tercih ediyorlar. Doğru tercihtir.
Dün sona eren G-8 toplantısına göre, yerkürenin geri kalmış, fakir ülkelerinin 200 milyar dolar toplam dış borçları varmış. G-8, bunun 70 milyar dolarının silinmesine karar verdi. 7 en zengin devlet, bu ülkelerden alacakları bulunan 70 milyarı istemeyecekler.
Doğrusu yerinde, güzel, insancıl bir karar. Zira dünyamızdaki 200 devlet arasında per capita (kişi başına) gelir bazında eskisinden beter uçurumlar oluştu. Uçurum gittikçe kapanacağına, gittikçe açıldı. Bir tarafta 300-800 dolar kişi başına gelirli ülkeler... Diğer tarafta 20 ilâ 30 bin dolar arasında kişi başına geliri bulunanlar ki, artık 30 bin tavanını zorlamaya başladılar.
Türkiyemiz, bu ikisinin arasında bir yerlerdedir. 3500 (veya iştirâ paritesi ile 7000) dolar civarında bocalayıp duruyor. 10.000 doları aşıp öteki tarafa geçmemesi ve mükemmel bir demokrasi oluşturamaması için, hemen hemen milletlerarası bir çaba vardır.
70 yıl önce Arz''ın nüfusu 2 milyar idi. Tam bu günlerde 6 milyara erişti. Biz de 15 milyondan 65 milyona çıktık. Bu kadar insana sağlık, eğitim, iş ve refah götürmek en büyük problemdir. 21. asrın daha büyük bir problemi yoktur...
.G-8 ve Kıbrıs
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Haziran, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
G-7 denen dünyanın en zengin devletlerinin başkanları zaman zaman bir araya geliyorlar. Birinci derecede, zenginliklerini nasıl koruyacaklarını, nasıl artıracaklarını konuşuyorlar. Milletlerarası sorunları da ele alıyorlar ki, barış içinde servetlerini katlıyabilsinler.
Bu devletler Birleşik Amerika, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada''dır. Bir belâ çıkarıp tıkırında giden işlerine çomak sokmasın diye Rusya devlet başkanını da aralarına almışlar, böylece G-8 olmuşlardır.
Rusya''nın 7 zengin arasına girecek hâli yoktur. Ne kişi başına geliri, ne millî hâsılası, ne demokratik düzeni buna yeterli değildir. Fakat 7''lerin yanında bulunmaktan memnundur. Alabildiği kadarıyla kredi isteyebileceği en üst platformdadır.
7''lerin son sırada gelenleri yılda 1.2 trilyon dolar GSMH ile İtalya ve 600 milyar dolar ile Kanada''dır. Yılda 8 trilyon dolarla Amerika baş çekiyor. Hepsinin kişi başına geliri 20 ilâ 30 bin dolar arasındadır.
7''ler kendilerini örnek demokrasiler olarak da takdim ediyorlar. Ancak meselâ İtalya Başbakanı, gençliğindeki eylemci komünistliğinin tadı damağında kalmış bir adamcağızdır. Her isteyen anarşiste, satışı milletlerarası yasaklanmış plastik mayınlar satıp binlerce insanı elsiz ayaksız bırakıyor.
G-8, Bosna''da ve Kosova''da sorunları çözümlediği kanaatindedir. Halbuki Bosna''da insanlık rezil edilmiştir ve Kosova''nın ne olacağı meçhuldür.
G-8 şimdi Kıbrıs''a musallat olmaya karar verdi. Birleşmiş Milletler''i peşine takacaktır. Güvenlik Konseyi''nin 5 daimî üyesi rapor yazıyorlar. İngiltere, Fransa, Amerika, Rusya ve Çin''in kaleme alacakları Kıbrıs raporunun ne menem şey olacağı açıktır. Kıbrıs''ta 25 yıldır kan ve gözyaşının durması onları çok sinirlendirmiştir. 25 yıl önce Rumlar, Türkler''i nasıl kesemedi, enosis''i gerçekleştiremedi diye hâlâ kin içindedirler. Bir hır çıkarıp adada kan gövdeyi götürsün istiyorlar.
Türkiye, bu kadar zengin olan adamlara dert anlatmakta zorlanmıştır. Ancak G-8 ve arkasındaki küçük devletler, Kıbrıs''ta avuçlarını yalayacaklardır. Kan dökmek, silâh satmak isteyenler varsa, başka kapıyı çalsınlar...
.Derinlemesine reform
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin 1) ekonomik, 2) demokratik, 3) bürokratik radikal reformlara şiddetle ihtiyacı vardır.
Bu hükûmet ya bu reformları gerçekleştiren veya başlatan; yahut Türkiye''yi çağdaş ülkelerle arası artık iyiden iyiye açılmış, problemlerini aşmaktan âciz bir devlet hâlinde bırakmış beceriksiz bir iktidar olarak tarihe geçecektir. Şimdilik ilk ihtimal daha kuvvetlidir. Bu müsbet görüntünün icraata dökülmesi, koalisyon liderlerinin tam manasıyle algılamış bulunmalarına bağlıdır. Türkiye bu reformları kendi 65 milyon insanı için yapmakla yükümlüdür. IMF veya Avrupa Birliği için değil. Bu arada reformları gerçekleştirip dışarıya kendisini beğendirmesinde de mahzur yoktur. Onlar bizi beğenirlerse dinimizden, milliyetimizden kopmuş filan olmayız. Özal''ın ilk yıllarında ülkemiz için Batı''da oluşan olumlu imaj hepimizi memnun etmişti. Tabiî içimizi düzeltip kendimize geldiğimiz zaman, Türk''ü kıskananların ve hasım yahut rakip görenlerin düşmanlıkları artacaktır. Fakat bu husumeti o zaman daha kolaylıkla aşarız. Bizi aralarında görmek isteyenler çoğalır. Şunu demek istiyorum ki, birtakım reformları AB başta olmak üzere bazı dış mihraklar da arzu ediyorlarsa, bu bizim vazgeçmemizi gerektiren millî bir kompleks oluşturmasın. Kendi insanımızı ve bizzat kendimizi çağdaşlığa, saygınlığa, refaha, dünya nimetlerine lâyık görüyor muyuz? Mesele budur. Bu millet, taş kafalı falan değildir. Her müsbet yeniliğe açıktır. Oyunu bu istikamette kullanmıştır. Utanmak için değil, iftihar etmek için var olan bir millettir. Bu, en büyük Türk miliyetçisi olan Atatürk''ün sözüdür. 21. asrın milliyetçilik anlayışı da budur. Hükûmetten ve yüce meclisimizden, çok âcil olmak mutlak şartıyle, ekonomik, demokratik ve bürokratik alanlarda derinlemesine reformlar bekliyoruz. Ufak tefek rötuşlarla derdimize çare bulmamız kesinlikle mümkün değildir. Derdimiz nedir? Bunu açıklamaktan da çekinmeyelim: Epey gerilerde kaldık...
.Sancak''ta soykırımı başladı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kosova meselesi henüz çözümlenmekten uzaktır. Zaten bütün Yugoslavya''nın durumu istikrardan mahrumdur.Sırplar, Sancak''ta ırk temizliğine, yani Müslümanlar''ı kitle hâlinde öldürmeye başladılar. Sancak, Osmanlı''nın Kosova gibi 1913''te Sırbistan''a bıraktığı Yenipazar Sancağı''dır (bugün il dediğimiz mülkî birime Osmanlı 1300''den 1920''lere kadar sancak demiştir). Nüfusunun üçte ikisi Müslüman Boşnak''tır (az sayıda Arnavut ve Türk). Bir Sırp ülkesi olmayan Sancak''tan mahrum kalan Sırbistan''ın, Karadağ ile bağlantısı kesilmektedir. Zira, Sancak, Sırbistan, Kosova, Karadağ, Bosna-Hersek arasında yer alır.
Kaldı ki, Yeni Yugoslavya''nın Sırbistan ile beraber iki üyesinden biri bulunan Karadağ Cumhuriyeti''nde de -Karadağlılar Sırplar''ın bir boyu olmalarına rağmen- bağımsızlık hareketi başladı. Sırbistan''dan yakasını kurtarmak için fırsat aramaya başladı. Karadağ''da Sırp birlikleri ve Sırbistan filosu vardır. Adriyatik üzerindeki Karadağ, İtalya''ya dönüktür. 1878-1918 arasında Osmanlı''dan ayrılıp bağımsız prenslik (son bir kaç yılında krallık) oldu, sonra Sırplar tarafından Yugoslavya''ya katılmaya zorlandı. Bağımsız yaşadığı 40 yılı unutmuş değildir. Karadağ ayrılırsa, Sırbistan''ın, 1918 öncesi gibi, denizle ilişkisi kalmamaktadır.
Sırbistan''ın kuzeyindeki Voyvodina, Kosova gibi, otonom bir bölgedir. Şimdi azınlığa düşmekle beraber önemli oranda Macar nüfusu olduğu için, 1919''da Macaristan''dan koparılıp yeni kurulan Yugoslavya''nın Sırbistan Cumhuriyeti''ne otonom eyalet şeklinde verilmişti. Voyvodina''da Macarlar ve Sırp olmayanlar şimdi, Sırp yönetimini protesto ediyorlar. Macarlarla Sırplar arasında kan dökülmeye başlanırsa, Voyvodina''nın hemen kuzeyindeki Macaristan, dolayısıyle Avusturya ve Almanya, harekete geçer.
Bu derecede istikrardan mahrum, kendine Yugoslavya demekte direnen Sırbistan''da Miloşeviç, iktidarından hiçbir şey kaybetmiş değildir. Halbuki ülkede tam demokrasi sağlanabilse Yugoslavya, Karadağ''ı, Sancak''ı, Voyvodina''sı ile huzur bulacaktır. Ancak Sırplar''ın Kosova''ya dönmesi ihtimali zayıftır. Zaten bu, insanlık adına yeni bir kepazelik oluşturur.
Devleti küçültmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Devleti küçültmek bir Özal kavramıdır. Fazla tutmadı. Zira Türk toplum muhayyilesinde devlet ile küçüklük mefhumları yan yana gelemez. Devlet, büyük ne kelime, ulu (en büyük)''dur. Osmanlı terminolojisinde Devlet-i Aliyye yani Yüce Devlet''tir.
Milletimizin devleti bu şekilde algılamasına itirazımız yoktur, zaten haddimiz değildir. Ancak Özal''ın kasdettiği, Devlet''in ekonomiden el çekmesi, kadrolarını azaltması, bizzat kendisi epey kırtasiyeci olan Osmanlı''nın bile kırtasiyecilik diye yaka silktiği bürokratik muamelelerin asgarîye indirilmesi idi.
Merhum Özal, bu husustaki fikirlerini uygulayamadı, epey kabarık olan başarı hanesine yazamadı. Başa çıkamadı demeyeceğim ama, önce erteledi, sonra vakti kalmadı.
Modern Devlet işletmeci değildir. Ekonomiyi sadece düzenlemektedir. İşçisi, iş yeri falan yoktur (Birleşik Amerika''da yalnız posta yani mektup devlet sektöründedir). Makul sayıda memuru vardır.
Bizim memur sayımız, rekor oluşturuyor. Hiç de makbul sayılmayan rekorlarımızdan biridir. Bugünkü sayının çok azı görevliyle aynı işleri yapmak mümkündür. Böyle bir durumda memur sınavı açılması üzüntü veriyor. Zira istihdam politikasına dönüktür. Memura ihtiyaç yoktur.
Memur maaşı, çağ dışıdır. Bir memurun, aynı işi yapan işçi statüsündeki vatandaştan az para alması, başka bir dengesizliktir.
Devlet, kendisini hiç ilgilendirmemesi gereken sektörleri başından atamadı. Kırtasiyeciliği kesin engelliyemedi, artırdı. Engellese idi, pek çok memura lüzum kalmayacağı için, işsizlik belâsı büyürdü.
Denge bozukluğu zirveden başlıyor: 35 kişilik hükûmet, 550 kişilik parlamento, 6000 personelli Meclis, çirkin mimarili devâsâ binalar... Bu kalabalık, Türk Devleti''ni daha işlemez, âdetâ hantal hâle getirdi.
.İntihar teşebbüsü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Politika, ama gerçek politika, en zor mesleklerden biridir. Hangi kökenden ve eğitimden gelenlerin daha başarılı oldukları üzerinde konsensüs yoktur. Ancak uzun bürokrasi ve üniversite hayatından gelenlerin, gençliklerinde politika ile uğraşmayanların intibakta zorlandıkları görülmüştür. Zira Devlet yönetimini, parlamentoyu, partiyi, bürokratik veya akademik alışkanlıklarla algılarlar.
Hikmet Uluğbay''ın, kabûl ettiği bakanlığın olağanüstü durumu dolayısıyle koyu bir strese girdiği âşikârdır. Ancak ben yine, son dakikalarda şahsî sebepten doğan bir sıkıntının eklendiğini sanıyorum.
İntihara karar verenler, bir mektup bırakırlar. Uluğbay olayında böyle bir yazı bulunmadı.
İntihar şekli, yorgunluktan melekeleri iflâs etmiş bir kişinin irade dışı davranışına benziyor. Zira tabanca ile intiharı seçen müntehir -solak değilse- sağ şakağına tek kurşun sıkar. Çeneden ateş edilen kaç vak''a olduğunu öğrenmek isterdim.
Müntehir, hareketini bir protesto olarak gerçekleştirir. Uluğbay''ın neyi ve kimi protesto ettiği üzerinde ancak tahminler yapılıyor.
İntihar, Türk toplumunda yaygın değildir. Zaten büyük günahtır. Buna rağmen buhranlı dönemlerde artar. 1980 harekâtı sonrasında Adalet Partisi''nin iki sâkıt senatörü, intihar etti.
Cinayetlerin intihar şeklinde düzenlenmesine çok tesadüf edilir. Bilhassa istihbarat servisleri intihar ve kaza süsü vermeye meraklıdır. Sultan Abdülaziz''in (1876) ve oğlu Velîahd Yusuf İzzeddin Efendi''nin (1916) ölümleri böyledir. Mayerling Faciası (1889) denen Velîahd-Arşidük Rudolf ile metresinin ölümleri de büyük ihtimalle aynı kategoriye girer.
Japonlar''ın hara-kiri''leri bambaşka manadadır. Zira protesto için değil, özür dilemek için yapılır. Özür dilenen kişi Mikado''dur.
Uluğbay''a şifalar diliyoruz. Politikaya devam edeceğini sanmıyoruz. Bu arada Kara Cuma olayı mutlaka, âcilen ve her vatandaşın anlıyacağı şekilde resmen araştırılıp açıklansın. Hükûmete samimi tavsiyemiz budur.
İsrail-Filistin-Ürdün
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanımızın İsrail-Filistin-Ürdün ziyareti, Orta Doğu barışına katkı ve bu barışta Türkiye''nin pozisyonunu belirlemek içindir. İsrail''in yeni Başbakanı Barak ve Cumhurbaşkanı Weizman''dan sonra Demirel, bugün Gazze''de Yaser Arafat''la görüşüyor. Yarın Ürdün''ün yeni kralı İkinci Abdullah''la konuşacak. İki hafta sonra Mısır''a gidecek. Mısır, en etkili Arap devletidir.
Orta Doğu barışının arkasında Birleşik Amerika var. Bu cümlem fuzuli oldu. Zira Birleşik Amerika, dünyanın her yerinde barış kurmak peşinde. Tabii kendi anlayış düzeni içinde. Adı üzerinde: Pax Americana.
Biz Osmanlılar, Filistin ve Ürdün''ü Araplar''dan almadık. Başka bir Türk devletinden aldık. Resmî adı Türk Devleti (ed-Dewleti''t-Türkiyye) olan Mısır Memlûkleri''nden... Bu ülkeleri, 402 yıl, doğrusu tam efendice yönettik. Buralarda Arab''ın, Türk''ün, her mezhepteki Müslüman''ın, Hıristiyan''ın, Musevî''nin burnunu kanatmadık. Hazret-i İbrahim''in kabrine, Hazreti Süleyman''ın duvarlarına, Hazret-i İsa''nın doğduğu taşa, Efendimiz''in Mirac mucizesinin gerçekleştiği Mescid-i Aksâ ile tefrik yapmadan, en samimi saygıyı gösterdik. 3 Semavî Din ve bunların mezhepleri arasında dengeyi bozmamak için Rusya ile korkunç bir savaşı (Kırım Harbi''ni) göze aldık. Bu durum, bir millet için ne büyük şereftir sevgili okuyucularım... Bilmem hatırlıyor muyuz? Arab''ı, Batılı''sı hatırlıyor mu?
Yavuz Sultan Selim 30 Aralık 1516''da Kudüs''e girdi. 4 ay önce Haleb''de resmen halîfe sıfatını da alan Sultan Selim, şerefine 12.000 kandille aydınlatılmış Mescid-i Aksâ''da iki rek''at hâcet namazı kıldı (Feth-nâme-i Diyâr-ı ''Arab, v.33b). 2 Ocak 1517''de Gazze''yi ve 6 Ocak''ta Halîlü''r-Rahmân''ı ziyaret etti. Mısır''ı fethetmek üzere Sina''ya geçti. Oğlu Kanûnî Sultan Süleyman -ki 16. asrın en büyük imarcısıdır- Kudüs''ü ihya etmek için bugünki değerlerle 800 milyon dolar harcadı. Mimar Sinan''ı Kudüs''e gönderdi. İnşaata nezaret göreviyle Suriye beylerbeyi -sonradan Kıbrıs Fâtihi olan- Lala Mustafa Paşa da Kudüs''e geldi. Bugün Harem-i Şerif, dağ taş Sultan Süleyman''ın eseri olarak gözler önündedir.
1918 sonunda bu ülkelerden ayrıldık. Araplar bizi istememişlerdi. Ayrılmamız, Orta Doğu''da barışın sonudur. Şimdi Pax Americana, Pax Ottomana''nın misyonunu üstlenmek istiyor.
Türk varlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kıbrıs''a çıkmamızın 25. yılıdır. Çıkmasa idik bugün Kıbrıs''ta tek Türk yoktu. Bir kısmı öldürülmüş, gerisi Türkiye''ye veya İngiltere''ye göçe zorlanmıştı. Çıkmasa idik zaten siyasî anlamda Kıbrıs da yoktu. Yunanistan''ın bir ili idi.
Yunan haydutluğuna bir yerde hayır! demek zorunda kaldık. Bütün dünya adada olan bitenleri seyrediyor, gevezelik dışında hiçbir şey yapılmıyordu. Türkler''in adadan kaçmaları bekleniyordu. Londra ve Zürih andlaşmalarının bağlayıcı hükümlerine rağmen İngiltere de sessizdi (nitekim ortaklaşa müdahale teklifimizi reddetmiştir). Zaten İngiltere, sömürgesi Kıbrıs''tan çekilirken gösterdiği vurdumduymazlıktan sorumlu idi. Adadaki kocaman üslerini muhafaza etmesine rağmen.
Atina''daki yavuz hırsızlar şimdi feryad ediyorlar. Güney Kıbrıs''ın Yunanistan''ın güney-doğu uzantısı olduğu bellidir. Kuzeyin Türkiye''nin orta-güney uzantısı olduğu gibi. Plan, Türkler''i kuzeyden de atmak ve Türkiye''yi batıdan olduğu gibi güneyden de Yunan kuşağı ile çevirmektir.
25 yıl şunu gösterdi: Yalnız Hıristiyan âlemi değil, Müslüman dünyası da Kıbrıs sorununda Yunan tarafındadır. Hıristiyanlar''ın Yunan sevgisini açıklamak gerekmez. Müslümanlar için böyle bir özel sevgi bahis konusu olmayacağına göre sebep, Türk ve Osmanlı korkusudur. Acaba Kıbrıs''ta Türk varlığı diğer Türk ülkeleri için emsal oluşturur mu? endişesidir.
Hâlâ Yunan asıllı vatandaşlarının oylarının etkisiyle hareket eden Birleşik Amerika, müttefikine ambargo koyan ilk devlet olarak dünya siyasî tarihine geçmişti. Bu çeşit bir hatayı tekrarlamayacaktır. Ama bizim de müzakereden kaçan taraf görüntüsü vermemize lüzum yoktur. Batı''nın Kıbrıs''ta belâ istemeyeceği ümidi ağırlıklıdır.
Türk Kıbrıs''ı çeyrek asırdır en seçkin diplomat kudretiyle savunan Rauf Denktaş, tarihimize millî kahramanlarımızdan biri olarak geçti. Başbakan Bülent Ecevit''i de 25 yıl önce gösterdiği kararlılıktan dolayı kutluyoruz. Hiçbir şey, Türkler''i Kuzey Kıbrıs''tan kaçırtamaz.
.İkinci Hasan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fas Kralı İkinci Hasan 38.5 yıl tahtta kaldıktan sonra 70 yaşında vefat etti. Fas hanedanı, en köklü Müslüman Hanedanlardandır. Ailenin atası, Hazreti Hasan''ın 17. kuşak torunu olduğunu söyleyerek 1363''te Hicaz''dan Fas''a göçen bir şeriftir. Aile 1509''da Fas tahtına yükseldi. Fakat Filâlî Şerifleri denen bugünkü hanedan, aynı ailenin 1640''ta iktidara gelen başka bir dalındandır. İkinci Hasan, bu dalın 16.''sı idi. Hanedan, bütün Fas ve Kuzey Afrika gibi Sünni-Maliki''dir.
İkinci Hasan, atası Sultan İsmail''in 55 yıllık hükümdarlığı (1672-1727) dışında, Orta Çağ''dan bu yana en fazla tahtta kalan Fas hükümdarı oldu.
Fas, 16. asırda Osmanlı nüfuzuna girdi ve bu nüfuzdan ancak Sultan İsmail döneminde uzaklaştı. 4 Ağustos 1578''de Osmanlı amirali Ramazan Paşa''nın Türk ordusu ve donanması, Fas''a çıkan Portekiz-İspanyol ordusunu ve donanmasını -kralları dahil- Kuzey Fas''ta Vâdi''s-Seyl''de imha ederek, Kuzey Afrika''yı, Latin ve Katolik Afrika olmaktan kurtardı. Tarihin seyri değişti. Fas sultanları ülkelerini Osmanlı usulü teşkilatlandırdılar.
Fas, bütün Batı Afrika''ya egemen, 1727''ye kadar büyük devletler arasında sayılan bir imparatorluktur. Böyle bir devleti Fransa, 44 yıl (1912-1956) himaye adı altında sömürgeleştirdi. İkinci Hasan''ın babası Sultan Muhammed, Fransa ile çok akıllı şekilde bir mücadele yürüterek istiklalini kazandı. 1957''de sultan (imparator) ünvanını bırakarak melik (kral) sanını aldı.
İkinci Hasan, büyük tecrübe ve bilgisine, zeka ve yeteneğine rağmen ülkesinde demokrasi kuramadı. Zaten buna Türkiye dışında hiçbir Müslüman devlet muvaffak olamadı. Böyle bir hükümdara, ülkesinin birliğini hakkıyla savunmasına ve temsil etmesine rağmen, sert muhalefet, hatta ciddi suikasdler yapıldı. Zira başta Fransa olmak üzere Batı ile samimi ilişkiler kurmuştu. Dünkü cenazesine Süleyman Demirel, Birleşik Amerika Başkanı, İngiltere Veliahdı, Fransa, Almanya, İtalya, İsrail, Güney Afrika cumhurbaşkanları, İspanya, Belçika, Ürdün kralları ve emsali katıldı. İkinci Hasan bu saygıya layık bir hükümdar sıfatıyle tarihe geçti. Yerine Fas tahtına 36 yaşındaki oğlu Melik Muhammed oturdu.
İran ile ilişkiler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK''nın Suriye''den sonra, bütün sınırdaş komşularımızın en önemlisi olan İran''a sığındığı, İran''dan destek aldığı açıktır. Bugünki dünyanın haberleşme imkanları içinde Tahran''ın bu durumu inkara kalkışması, mantık dışıdır.
İran ile Türkiye, zıt rejimlerle yönetilen iki ülke... Pekiyi böyle olmadığı asırlarda ilişkilerimiz pek mi iyi idi? Ne gezer! 1500 yılında Şah İsmail Safevi''nin peşine Anadolu''dan topladığı yüz bin göçebe Türkmen''i takıp Sünnî-Hanefi Akkoyunlu Türkmen devletini yıkarak yerine kan ve ateşle Şiî, İsnâ-aşerî (sonradan yumuşayarak Câferî oldu) bir Türkmen devleti (veya hanedanı) kurmasından beri, İran ile Türkiye''nin arası düzelmedi.
Bu mücadeleyi MÖ 7. asra kadar gerilere götürmek bile mümkündür. Turan''ı İran''a karşı savunan şanlı atamız -İranlılar''ın Efrâsyâb dedikleri- Alp Er Tunga''ya kadar...
Her ne hâl ise, Osmanlı tarihinin en sert savaşları maalesef kökende iki Türkmen devleti olan Türkiye ile İran arasında geçti. İkinci Abdülhamid kısa müddet ilişkileri düzeltmişti. Sonra Atatürk ile Rıza Şah samimi dostluk kurdu.
Fakat Muhammed Şah Pehlevi, Arya-mihr (Âriler''in Güneşi) sanını takınarak, nüfusunun ancak yarısı İranlı olan gerçek bir imparatorlukta, ırkçılığa başladı.
İran, PKK ile içli dışlılığı artırdığı nisbette kendine zarar verecektir. Terörden medet umanın sonu hüsrandır. İran''ın rejimine gelince bizi ilgilendirmez. Daha pek çok öğrenci, halk, esnaf, aydın hareketleri görülecek, fakat İran ihtilali direnecektir. Uzun vadede, henüz başlamayan 21. asırda ne olur? Bilemeyiz. Yalnız, iki tarih kanununu savunagelmişizdir, şunlardır:
1) Otoriter rejimler gittikçe liberalleşirler, ve 2) İmparatorlukların sonu yoktur, mutlaka ayrışırlar.
Balkanlar''da barış
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış ilişkilerimiz yoğunlaştı ve bir nebze iyileşti. Cumhurbaşkanımız, Rabat ve İskenderiye''den sonra Saraybosna''da... Vandal istilasından çıkma Bosna''nın zavallı başkentinde ne olacak? Balkanlar''a çekidüzen verilecek. Bu, hayli iddialı bir yaklaşım. Çekidüzen verilebilir mi üzerinde konuşulacak dense daha gerçekçi olur.
Balkanlar için Güneydoğu Avrupa tabiri daha sıkça kullanılmaya başlandı. Zira Türkçe Balkan kelimesi, hele Fransızca''da bu kelimeden türetilen balkaniser mastarı, 19. asırdan itibaren, pejoratif (küçültücü) değilse bile, kargaşa gösteren bir kavram manasında kullanılmıştır.
Balkanlar, Osmanlı''nın mutlak tekelinde birkaç asır huzur içinde yaşadı. Şehirleşmenin nadir olduğu, bir köylüler kıt''ası durumundaki Balkanlar''da Osmanlı, o çağ Avrupa''sının ileri ülkelerinden farksız merkezler oluşturdu. 17. asrın 3. çeyreğinde bayındırlığın ve refahın hangi çizgiye eriştiğini bugün bütün dünya, Evliya Çelebi ciltlerini kendi dillerine çevirerek okuyor, öğreniyor.
Almanya, sonra Rusya imparatorluklarının, bu büyük yarımadada Osmanlı tekelini kırmaya ve bu uğurda en büyük çaplı savaşları göze almaya başlamaları ile, Balkanlar''da huzur kalmadı. 19. yüzyılda bu durum Türkler''i, Balkanlar''dan, dolayısıyla Avrupa''dan atabilir miyiz? mani''sine (manyaklığına) dönüştü. 1913''te artık Meriç''ten sınır kesilmiş, Avrupa, çabasının sonucunu almıştı.
Bu sonuçtan hemen hiçbir Avrupa devleti memnun kalmadı. Onların kurdurdukları Balkan devletlerinin hiçbiri de, ben sınırlarımdan memnunum, komşularımla ve azınlıklarımla sorunum yok diyemedi. Bugün de diyemiyor.
Şimdiki perişanlıktan elbette Sırplar sorumludur. Ancak bu kötü tablonun oluşmasında suçu bulunmayan hiçbir belli başlı Avrupa devleti yoktur. Balkanlar''da gerçek anlamda barış, 21. asırda bile büyük gayretlerle erişilebilecek bir hedeftir.
.Amerika''nın Kürt Projesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika''nın, dünya barışını üstlendiği ve bunun için insan haklarını birinci motif olarak kullandığı açıktır. Kendi anlayışına göre Körfez''e, Bosna-Hersek''e, Kosova''ya barış getirmiştir. Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu''ya barış getirmek istediği de âşikârdır.
Kuzey Irak''ta Barzani ile Talabani''yi anlaşmaya zorlamış, PKK''yı dışlamıştır. Bu bölgede Bağdad''a şeklen bağlı bir Kürt otonomisine gidiyor.
Güneydoğu Anadolu''da ise PKK''nın silah bırakmasını istiyor. Dışişleri müsteşarlarından Kore asıllı Koh''u, araştırma gezisine gönderiyor. Koh''un bulunduğu makam, Amerikan bürokrasisinin en üst düzeyidir. Bu zât, bir rapor yazacak. Müşahedelerini Birleşik Amerika''da fiilen 2. kişi olan dışişleri bakanına, o da Başkan''a anlatacaktır.
Başkan, bu bilgilerle, Washington''da Ecevit''le görüşecek. Sonra kasımda İstanbul''a gelip Demirel''i yoklayacak. Aralık ayında ise Helsinki Zirvesi var.
O tarihe kadar Türkiye''nin dikkatini dağıtmaması, yoğurdu üfleyerek yemesi gerekiyor. Helsinki''den Türkiye''yi dışlayan bir sonuç çıkarsa Ankara''nın sertleşeceğini, hem Avrupa Birliği, hem Birleşik Amerika biliyor. Türkiye''nin pozisyonu ve hakkı teslim edilirse, Ankara yumuşayacaktır.
Avrupa Birliği''nden sonra Washington da insan hakları konusunda bizi defalarca uyardı. Bütün demokrasilerde geçerli hakları biz, niçin kendi insanımız için istemeyelim? Fakat Güneydoğuda örtülü bir savaş ve bu savaşın arkasında pek çok devlet vardı. Bu derdi başından atmak üzere bulunan Türkiye, elbette dışarıdan istendiği için değil, kendisini layık gördüğü için, insan haklarındaki eksikliklerini tamamlayacaktır. Mutlaka başarılı olacaktır. Dışarıdan kışkırtılmadığı takdirde... Milletimiz, insanlığın bütün çağdaş haklarını elbette kullanacaktır. Başka toplumları insan haklarını ihlal ile suçlayacak pozisyona geleceğiz.
Ancak insan haklarının, Türkiye''nin herhangi bir bölgesine veya Türk halkının herhangi bir kesimine değişik yönetim getirmek şeklinde anlaşılamayacağını, bunun imkansızı zorlamak olduğunu, sanıyorum Washington idrak etmiştir.
Ecevit''in Türk Solu''nu yeniden tarifi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Bülent Ecevit''in Türk Sol hareketini yeniden tarif edercesine kısa, fakat yeteri derecede vurgulu (eski tabirle: Muhtasar müfîd) açıklaması, etkili oldu. Sol fraksiyonları ayağa kaldırdı. Türk Solu''nun istikbalini işaret etti. Dolayısıyla, tarifi dışında kalan Sol''un politik geleceğinin bulunmadığını söyledi. Bunların artık vatandaştan seçilebilecek oy alamayacaklarını (zaten alamıyorlar) belirledi.
Hepsi bu kadar mı? Bana göre hayır! Doğrusu başka mânâlar da çıkardım. Şöyle: Ecevit, köhnemiş Sol''un tarifini öylesine yaptı ki, uzaktan atışla, Türk Sağı''nı da tehdit etti. Onlara siz de çağa uyum gösteremezseniz akıbetiniz aynıdır dedi. Sağ''ın oy potansiyeline de el attı. Bu derecede kapsamlı bir çıkış bende Sayın Başbakan''ın bir ara seçim ihtimaline göre konuştuğu intibaını uyandırdı. Artık bu kadarı benim vehmim ise, sevgili okuyucularımdan özür diliyorum.
Ecevit''in çıkışı üzerinde daha çok konuşulacaktır. Bilhassa Sol''un çeşitli akımlarına inanmış kişiler (ki bunların haylisi iflah olmaz derecede tutucudur) karşı çıkacaklardır. Boğaz Köprüsü, renkli ve çok kanallı TV, beş yıldızlı otel edebiyatının mensupları şimdi diş biliyorlar ve zaten hislerini de saklamıyorlar.
Ama Ecevit''i beğenenler, alkışlayanlar da olacak. Yalnız medenî cesareti ve öz eleştiri yeteneği şimdiden en büyük puanı aldı. Bu beğeni, Demokratik Sol Parti''nin oy potansiyelini muhafaza edecek. Ama sayın Başbakan''ın çıkışını sadece bu faktöre bağlamak yanlıştır. Bülent Ecevit, tıpkı Cumhurbaşkanımız''ın her fırsatta kendi üslubu içinde yaptığı gibi Türkiye''nin hızlı dönüşüm ihtiyacını vurguladı. Galiba, aksi takdirde, milletçe duvara toslayacağımızı da ima etti.
Dinozorlar hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bakmayınız insanlarla dinozorları bir arada gösteren bilim-kurgu maceralarına... Arz denen gezegenimizde dinozorların her çeşidi, insan adı verilen üstün ırk ortaya çıkmadan on milyonlarca yıl önce, bütünüyle yok olmuştu.
Ama insan yapısında dinozorlar, tarihin her döneminde mevcuttur. Türlerini sürdürmek için her mücadeleyi göze almışlardır. Bugün de böyledir.
Dinozor tabiri bugün, çağa uyum göstermekte direnen, zihinleri geçmişe takılı kalmış hemcinslerimiz için, gittikçe yaygın şekilde kullanılıyor.
Bu tür, Türkiye''mizde sayıca epey fazla olduğu gibi, çeşit bakımından da zengindir. Muhtelif ideolojilerin mensubu her tipte dinozorumuz var. Ne istiyorlar?
Türkiye''yi kapatmak istiyorlar. Sınırlarımızı fikir, san''at, kültür dahil, pek çok şeye kapatmak, nüfusu bol bol artan, arttıkça zengin dış dünya ile arasındaki mesafe aşılmaz hâle gelen bir Türkiye arzu ediyorlar.
Bu vatandaşlar üstelik Türkiye''yi en iyi biz yönetiriz iddiası da taşıyorlar. Hiçbir iktidarı beğenmiyorlar. Akl-ı evvel oldukları vehminin pençesindeler. Vatanseverliği tekellerinde sanıyorlar. Her reforma direniyorlar. Kendileri gibi düşünmeyenleri hâricî ilân ediyorlar. Aslında az bir şey başarabiliyorlar. Tarih böyle yazıyor.
Dinozor denen ırk, varlığını sürdürüyor. Ortadan kalkmıyor. Geçmişimizin her döneminde vardı. Bugünküler; hürriyetsiz, gelişmiş dünya nimetlerinden mahrum, âdetâ yoksulluğa talip bir millet istiyorlar. Bu milletin muhteşem tarihinden ve mâşerî potansiyelinden habersizler. Bu potansiyelden haberleri bile yok ki, harekete geçirebilsinler. Çocuklarımıza, gelecek nesillere, hâsılı Türk''e hiç acımıyorlar. Kafaları ancak birkaç sloganı sürekli tekrarlayan bir zemberekle işleyebiliyor.
Dinozorların reformdan, demokrasiden, pek çok şeyden ödleri kopuyor. Bu derecede korkan bir ırk, varlığını devam ettirebilir mi?
Amerikan usulü barış
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika, 3. Binyıl''a bir barış dünyası kurarak girmek istiyor. Bu barışı kendi görüşleri istikametinde tesis etmeye çalışıyor. Çeşitli bölgelerde kuvvet dengelerini de gözetiyor. Böyle bir dengede ağırlığı bulunmayan devletlerin vay hâline...
Bu sisteme Pax Americana diyoruz. Dünya,. 19. asırda Pax Britannica''yı ve daha önceleri 16-17. asırlarda Pax Ottomana''yı yaşadığı için, İstanbul ve Londra''dan sonra Washington''ın teklif ettiği sisteme yabancı değildir.
Her iki Amerika ve Okyanusya kıt''alarında -Castro''nun ölümüne ertelenen Küba dışında- Birleşik Amerika''ya ters düşmeyen, uyumlu bir sistem yürürlüktedir. Batı ve Orta Avrupa, kendi düzenini kurmuştur ve Washington''la gönüllü veya zoraki işbirliği içindedir.
Washington, Doğu Avrupa ve Yakın Doğu''da da barış kurmak istiyor. Bosna-Hersek, Kosova, İsrail, Kuzey Irak gibi ülkeleri ele aldı. İsrail''i Filistin ve Suriye ile anlaştırıp Bağdat''taki rejimi yıkar ve Kuzey Irak''ta Kürtler''i yoluna koyarsa, eminim, Asya''nın geri kalan bölgeleri ve Afrika için de planları vardır.
Doğu Avrupa''yı ise, zamanla Rusya''yı da dahil ederek, Avrupa sistemine almak istediği açıktır. Türkiye''nin bu sistemde bulunmasının daha faydalı olduğu fikrindedir. Kıbrıs, Ege, Güneydoğu Anadolu, Kuzey Irak gibi kesimlerde Türkiye ile anlaşmak durumundadır.
Washington da, Avrupa Birliği gibi insan haklarını çok öne çıkarıyor. Buna elbette itirazımız yoktur. Fakat Birleşik Amerika ve Rusya başta, bir takım devletlerde nükleer ve biyolojik silâhlar var. Bu silâhların tam kapasite ile sadece 24 saat kullanılması durumunda, Arz üzerindeki 6 milyar insanın tamamının öleceği biliniyor. Washington''ın bu meselede de liderlik etmesi gerekiyor. Ama sanırım Moskova ve Pekin''de müzakere zemini bulamıyor.
Kuzey Kafkasya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kuzey Kafkasya, bir kavimler meşheridir. Bağımsız diller konuşan birçok az nüfuslu kavmin yanında, Türk ve Rus gibi büyük milliyetler, beraberce yaşarlar. Hâkim din, Sünnî Müslümanlık''tır.
Kuzey Kafkasya, Osmanlı nüfuz bölgesi iken, 19. asırla Rus istilâsı başladı. Asrın ikinci yarısında Rus imparatorluğuna katıldı. Osmanlı öncesinde de İslâm vardı. Fakat bugünki geniş İslâmlaşma, 15-18. asırlar Osmanlı eseridir.
Kuzey Kafkasya, Avrupa kıt''asının güney-doğu ucudur. Ulu Kafkas Dağları (ki masallarımıza konu olmuştur), Avrupa ile Asya kıt''alarını ayırır. Dağların kuzeyi Kuzey Kafkasya bölgesi, Avrupa kıt''asında kalır. Dağların güneyindeki Güney Kafkasya ise Asya kıt''asında. Tabiî coğrafya budur. Güney Kafkasya bugün Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan arasında paylaşılmıştır.
Kuzey Kafkasya ırkları, en şecî ve muhârib kavimler arasındadır. Şeyh Şamil''in 19. asır ortalarında, o yıllarda Fransa''dan sonraki en kudretli kara kuvveti olan Rus ordularına çeyrek asır kan kusturduğu unutulmamıştır.
Rus zulmünden kaçan milyonlarca Kuzey Kafkasyalı, bu arada Çeçenler, Türkiye''ye yerleştiler. Türkler''le geniş ölçüde karışım oldu. 18-20. asırlardaki padişahlarımızın anneleri Kafkasyalı''dır. Benim annemin babaannesi Çerkes ve anneannemin annesi Avar''dır. Bu bakımdan, o kavimlere karşı Türk sempatisi, politik bakımdan itham edilemez.
Ülkemizde Çeçen asıllılar da var. Büyük bestekârımız Tanbûrî Cemil Bey''in bir saz eseri Çeçen Kızı adını taşır. Ama Türkiye''deki Çeçenler, Türk''tür. Türk saymasak general, milletvekili falan yapmazdık. Rusya ile ilişkilerimiz hayatîdir, kesin şekilde bozamayız. Hele bizim Osmanlı İslâm anlayışımıza temelinden zıt görüş ve eylemde bir köktendinci hareketi üstelik, millî hareket olmaktan saptığı için, beğenmeyiz. Kaldı ki perde arkasında pis bir petrol oyunu da bahis konusudur. Rusya''nın; kendisine her bakımdan yabancı, Rus''tan nefret eden, ezilmiş, kitle hâlinde sürülmüş, katliâma uğramış kavimlerle meskûn Kuzey Kafkasya''da bir istikbali olduğuna inanmıyoruz. Ancak Türk dış politikası, muazzam bir sahadır. Duygu ile değil, akılla yürütülür.
Milletçe matemdeyiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
6.7 şiddetindeki müthiş deprem, Türkiye''yi mateme boğdu. Maalesef 2. Binyıl''ı böyle büyük bir milli felaketle kapatıyoruz. Milletçe üzüntümüz son haddindedir.
İstanbul çevresinde her asrın sonuna doğru büyük bir deprem olduğu biliniyor. İlmi sebebi meçhuldür.
Tarihçe malûm en büyüğü, Küçük Kıyâmet diye Osmanlı tarihine geçen 14 Temmuz 1509 zelzelesidir. İkinci Sultan Bayezid'' in (1481- 1512) son yıllarıdır. 14 Temmuzdan sonraki 30 günde de aralıklı sarsıntılar devam etti. 5.000 İstanbullu öldü, 1.070 ev ve konak, 109 cami ve mescit yıkıldı. Topkapı Sarayı ile İstanbul Surları zarar gördü. Felâket, Edirne''ye kadar olan alanı etkiledi.
Bir diğeri 22 Mayıs 1766 depremidir. Üçüncü Sultan Mustafa'' nın (1757-1774) saltanatının ortalarıdır. İki buçuk ay müddetle sarsıntılar sürdü. Fatih Sultan Mehmed''in (1451-1481) yaptırdığı Fâtih ve Eyübsultan Camileri yıkıldı. Bugünkiler, depremlerden sonra yaptırılmıştır.
Dünki felâketten önceki, 10 Temmuz 1894 zelzelesidir. İkinci Sultan Abdülhamid devrinin (1878-1909) ortalarıdır. Kapalı Çarşı çöktü. Çok insan öldü ve yaralandı. Devlet çok ciddiyetle onarıma geçti. Bu arada halktan da ilk 5 ayda 82.874 altın yardım toplandı.
Şimdi 105 yıl sonra, gene bir yaz günü, felâket tekrarlandı. İnsanca zayiatımız büyüktür. Maddi kaybın yüz milyar doların üzerinde bulunması muhtemeldir.
Büyük milletimizin başı sağ olsun. Gözbebeğimiz Deniz Kuvvetlerimiz''e de taziyelerimizi sunuyoruz. Allah yardımcımız olsun!
.Milli felaket
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Deprem, Türkiye''yi, en yoğun nüfuslu, en sanayileşmiş, en gelişmiş bölgesinden vurdu. Zararın telafisi yıllar alacaktır. İnsan kaybımızın telafisi ise yoktur. Aklı başında bir hükümet iktidardadır. Fazla eleştirip şevkini kırmak doğru değil. Ama her şeyin iyi gittiğini iddia edersek, vatandaş gücenir, infial duyar. Zaten mesleğimiz, gerçekleri vurgulamak işidir.
Müzmin hastalığımız, hızlı icra yeteneğimizin körleşmesidir. Her işimizde, ama her işimizde, inanılmaz bir ağırdan alma ve rehavet vardır. Bu huyumuz yüzünden kaybımız, çağın ölçülerini aşıyor. Şu anda yaşadığımız milli felakette, elimizi çabuk tuttuğumuzu iddia edebilir miyiz? TÜPRAŞ, dünyanın belli başlı sanayi tesislerinden biridir. Türkiye''dekilerin en büyüğüdür. Böyle bir müessesenin çok kudretli itfaiyesi, özel helikopterleri, söndürme uçakları olması gerekirdi. Yangının sürmesini mazur görmüyoruz. Vaktiyle tedbir almayanları kınıyoruz. Yıkılan binaların, demir ve çimento yoksulu bulundukları aşikardır. Mevzuatımız her türlü kontrol için yeterlidir. Fakat uygulanmaz. Zira rüşvet esastır. Rüşvetin olmadığı yerde vurdumduymazlık geçerlidir. Böyle binalar yapmak alçaklığını irtikab eden müteahhidin, vicdani endişesi yoktur. Mesleğini, işlerin nasıl yürüdüğünü bilmenin verdiği ahlak dışı bir korkusuzlukla icra etmektedir.
Devletin köhneliği, köhnemişliği üzerine o kadar çok yazı yazdık ki... Birçok politikacı arkadaşımız bize ters bakmaya başladı. Zira devleti modernleştirecek, çağdaşlaştıracak potansiyeli harekete geçirebilecek iradeleri yetersizdir. Çok öğündüğümüz rasathanemiz bile depremin şiddet derecesini tayin edemedi. 7''nin üzerinde olduğunu Birleşik Amerika rasathanelerinden öğrendik. Büyük milli felakete maruz kaldık. Üzüntümüz sonsuzdur. Mutlaka telafi edeceğimiz hususunda ise şüphemiz yoktur.
Otorite zafiyeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ben TÜPRAŞ Genel Müdürü''nü tevkif edilmiş sanıyordum. Dün Yönetim Kurulu Başkanı meslektaşının himayesinde ortaya çıktı. Başkan, müessese hakkında yalnız kendi basın sözcüsünden bilgi alınacağı, diğer kaynakların geçersiz olduğu hakkında uyarıda bulundu. Amerika''da okuttuğumuz kişilerin demokrasi ve basın hürriyeti konusunda hangi çizgilerde bulundukları kendini gösterdi.
Richter ölçeği ile şiddet ölçemeyen profesörlerimizin hâlâ müdürlüklerde ve kürsülerinde kalıp kalmayacakları keza merak ediliyor. Hükümetimiz; devletin, ordunun, özel sektörün makine ve insan ekiplerini harekete geçiremedi. Ülkemizin kapasitesini kullanamadı. On bin vatandaşa yeraltında ölümü bekletti. Zaman unsuruna hakim olamadı. Yabancı memleketlerden gelenleri bile derhal yerlerine ulaştıramadı. Nasıl yardım edeceği hakkında müracaat bekleyen iş adamlarımızı pas geçti.
Sakın muhalefet, bu yazdıklarımdan keyiflenmeye falan kalkmasın. Onların iktidarları, tecrübe edilmiştir. Sayın Başbakanımızın kaşlarını çatmasının zamanıdır. Kaşlarını çattığı zaman, muhatabı bürokratın ödünün kopması gerekiyor. İşin ağırdan alınacak tarafı kalmadı. Binlerce insanın hayatı ve milyarlarca dolarlık milli varlık bahis konusudur. Sayın Ecevit! Birkaç yavaş bürokratın canını yakınız. Ricalarınızı pas geçen özel sektörden birkaç kişiyi azarlayınız. Millet yanınızdadır, bakınız size nasıl sarılıyor.
1074''ten bu yana bütün Türkiye tarihinin en büyük tabii afetiyle karşılaştığımız doğrudur. Ama biz, Balkan ve Birinci Cihan Savaşları felaketlerinden çıkmasını bilmiş bir toplumuz. Milli Mücadele''ye karar verdiğimiz zaman elimizin altındaki varlık, bugünkünün binde biri değildi. Tarihimizin en büyük depremi bizi şaşırtamaz. Elbette ıstırap çekiyoruz ve çekeceğiz. Ancak bu günleri geride bırakacağız. Zararlarımızı mutlaka telafi edeceğiz. Yeter ki zaman unsuruna hakim olalım. İnsanımızı, beceriksizliklere kurban etmeyelim.
.Aksaklıklar hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ekonomimizin kalbi mesabesindeki TÜPRAŞ''ın İzmit rafinerisindeki yangın, yabancı ekiplerin ve uçakların marifetiyle, inşallah ve maşallah kontrole alındı. Hasar 1 milyar dolar. Ve yangının çevresindeki yıkıntılara günlerce kurtarma yasağı konduğu için, pek çok kişi öldü. Bu faciayı depremin sırtına yükleyip sıyrılmak, kimsenin haddi değildir. Sorumluların mutlaka yakalarına yapışılacaktır.
İl ve ilçelerimizin, başlarındaki yöneticiler dahil, olağanüstü haller için teşkilâtlanmadıkları, hattâ böyle bir nosyona sahip bulunmadıkları ortaya çıktı (istisnaların hakkı mahfuzdur). Gelecekte yöneticilerimizi, bu şartlara göre de yetiştirmeliyiz. Ama bu husus geniş ölçüde karakter meselesidir.
Buna mukabil, Atatürk''ün ve demokrasi liderlerimizin o derecede güvendikleri halkımız, gerçek bir milletin mensupları olduğunu gösterdi. Ama irtibat ve dağıtımda aksaklıklar oldu. Bu da, fertleri aşar. Yardımları teslim alıp dağıtacak görevliler, ortadan silinmişlerdi.
Dışarıdan gelen yardım ekiplerini pasaportta, gümrükte, araca yerleştirmekte, yiyeceklerini sağlamakta beceriksizliğimiz, kayda değer. Kırtasiyeye gömülmüş, köhne bir mekanizma var. Uçaktan inenlerin pasaportuna bile bakmadan, bir dakika önce gidecekleri yere ulaştırabilen, bu arada onların yemek yiyeceklerini unutmayan, bu hususlarda emir verebilecek, şahsî inisiyatif sahibi bir âmir çıkmadı. Bizde formalite, daima insana, hatta insan hayatına takaddüm etmiştir.
Bu eleştirileri yapacağız. Bizim görevimiz budur. Vatandaş, bunları yazmamızı istiyor. Kimsenin alınmasına lüzum yoktur.
Bu arada geçtiğimiz perşembe günü Ankara''da, edebiyatımızın en seçkin isimlerinden Mehmet Çınarlı, 74 yaşında vefât etti. Yüksek tirajlı gazetelerimizde adından bile bahsedilmedi. Acaba niçin?
Malazgirt''ten bu yana
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dün, Malazgirt zaferinin 928. yıldönümü idi (26 Ağustos 1071). Milletçe yastayız, ilk defa kutlamadık.
Malazgirt ile biz, bu coğrafyaya tâlib olduk. Bugün Türkiye Cumhuriyeti adıyla üzerinde yaşadığımız coğrafyaya... Anadolu dediğimiz bu toprakların bütün nimetlerine ve bütün mihnetlerine...
Malazgirt kapısından Anadolu''ya girdik. 3 yıl sonra (1074), İznik taht şehrimiz olmak üzere Türkiye devletini kurduk. İznik''in seçilmesindeki jeostratejik hedef, izahı fuzulî kılacak derecede açıktır. Gösterdiği yön bellidir. Anadolu''daki bu yeni Türk devletine biz Türkiye demedik. O dönemin Avrupası bu adı taktı (Turkia). Böylesine önemli bir coğrafyayı Türkistan''dan gelen Türkler''e kaptıran bütün Avrupa ittifâk ederek üzerimize geldi (1. Haçlı Seferi). İznik''i bizden aldı (19 Haziran 1097). Taht şehrimizi Konya''ya taşımaya mecbur olduk, henüz geldiğimiz Anadolu''yu bırakıp Türkistan''a dönmeyi aklımızın ucundan geçirmedik.
İznik''i ancak 7 Mart 1331 günü Osmanoğlu Sultan Orhan geri alabildi. İznik, tamamı Orhan Gazi fethi olan Yalova-Gölcük-İzmit-Adapazarı felâket hattının az güneyinde bulunduğu için büyük âfetten masûn kalabildi.
Malazgirt zaferinin 900. yıldönümünü (1971) muhteşem şekilde kutlamış, kalenin önündeki sahradan tam teçhizatlı mekanize bir tümenimizi geçirmiştik. Zamanın cumhurbaşkanı ve başbakanı ile bir askerî tayyare ile Van''a inmiş, helikopterle Malazgirt''e gelmiştik. Bendeniz, genel başkan Süleyman Demirel''in emriyle Adalet Partisi''ni temsil ediyordum. Malazgirt''in 1000. yılında (2071), bu topraklar üzerinde muhteşem bir Büyük Türkiye vardır. Hiç şüphe etmeyiniz.
Bu mihnetli ve meşakkatli, fakat nimet ve şeref dolu toprakları bize açan Selçuk oğlu Mikâil
oğlu Çağrı oğlu Sultan Alp Arslan''a, Malazgirt zaferi üzerine Alp Arslan''ın Anadolu''yu fethetmesini emrettiği kuzeni Türkiye''mizin kurucusu ve ilk devlet başkanı Selçuk oğlu Arslan oğlu Kutalmış oğlu Birinci Sultan Süleyman-Şâh''a, Türk milletinin minnet duygularını sunuyoruz.
30 Ağustos
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Büyük Zafer''in 77. yıldönümüdür. Maruz kaldığımız felaket dolayısıyle kutlayamıyoruz. Silâhlı Kuvvetlerimiz''i tebrik ediyoruz. Gölcük''teki ağır kayıpları için taziyetlerimizi tekrarlıyoruz.
30 Ağustos 1922 zaferi, birkaç gün sonra İzmir''i ve Bursa''yı almamızı, müstevlîyi topraklarımızdan atmamızı sağladı. Millî Mücadelemiz''i tamamladı. Türkiye Cumhuriyeti''nin kurulmasını temin etti.
Büyük Zafer''i hazırlayan ve neticesini görerek mutlu olan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin bütün şerefli üyelerini, bu uğurda toprağa düşen şehitlerimizi, minnet ve rahmetle anıyoruz.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reîsi ve Başkumandan Müşîr Gazi Mustafa Kemal Paşa, muzafferen girdiği İzmir''den Ankara''ya döndü. Yüce Meclis''in huzuruna çıktı. Başkanı bulunduğu milletvekillerine şöyle hitâb etti:
"Arkadaşlar! Bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirdim. Bundan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği memnuniyet içindeyim. Kalbim sevinçle doludur. En karanlık ve bedbahd günlerimizde Meclisimiz''in sarp ve yalçın bir kaya gibi azim ve imanı, bize büyük zafere erişmek imkânını verdi. Pek azîz ve muhterem arkadaşlarım! Sizi, bütün dünyaya karşı temsil eylediğiniz hürriyet ve istiklâl fikrinizin zaferinden dolayı tebrik ediyorum."
Bugünki milletvekillerimiz, Atatürk''ün, böylesine hitab ettiği bir Meclis''in üyeleri bulunmanın bilincinde olmalıdırlar. Bu bilince erişmek sonsuz bir mutluluk ve şeref kaynağı olmakla kalmaz. Beraberinde, o derecede ağırlıklı bir sorumluluk şuuru doğurur.
30 Ağustos, tarihimizin Zaferler ayı sayılan Ağustos''u taçlandırmıştır.
Teokratik devlet hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Eylül, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti''ne teokratik devlet sıfatı yakışmadı. Çünkü değildir. Osmanlı Türkiyesi bile değildi. Diyanet''in Devlet''e bağlanması üzerinde, her konuda olduğu gibi, elbette konuşulacaktır. Tenkit, her düşüncenin temelidir. Ama diyanet-devlet bağlantısını cumhuriyetimizin bir acayipliği şeklinde sunmak fantezidir. Sistem meselesidir. Atatürk tarafından icad edilmedi. Osmanlı''dan kaldı.
Fâtih İkinci Sultan Mehmed Han efendimizden (1451-1481) itibaren, hem dinî bütün müesseseler (ibadet ve öğrenim), hem tekkeler ve şeyhler, devletin içine alındı, dışarıda kendi başlarına bırakılmadı. Saltanatın sonuna kadar devletin sıkı mürakabesi altında kaldılar. Bu durumun başka hiçbir Müslüman ve Türk devletinde görülmediğini eklemem gerekiyor. Ancak biz Türkiye''yi konuşuyoruz.
Osmanlı''da iktidarın başı, sadrâzam denen başbakandır. Ordu, donanma, eyaletler, akla gelen ve gelmeyen her şeyden sorumludur ve her alan yetkisi içindedir. Hâkan-halîfeyi mutlak yetkiyle temsil eder. Yasa kuvvetinde ferman, hüküm vs. denen kararnâmeler, hâkan-halîfe adına yazılır.
Sadrâzamı, vezir pâyesinde bulunanlar arasından padişah seçer. Sebep göstermeksizin görevine son verebilir.
Bütün bunların günümüzde uygulanabilirliği yoktur. Fakat sistemin böyle işlediğini bilmek gerekir ki, geçmişe atıflarda bulunup yanlış sonuçlar çıkarılmasın.
Şimdi meselâ camilerimizi cemaatlere bırakırsanız, kargaşa olur. Camiler arası rekabet bile başlıyabilir. Teoride devleti dinden koparmak isteyenler bile memnun kalmazlar. Olmadı, eskisine dönelim denir ama, vuku bulacak tahribatı düzeltmek kolay değildir.
Başbakana bağlı bir diyanet işleri başkanlığı Türkiye''nin şartlarına uygundur. Daha aktivite vermek gerekiyor. Başkanın protokoldeki yeri mutlaka yükseltilmelidir. Ama lağv ve ilgası zararlıdır. Hıristiyan mezheplerindeki düzenlemeler bize pek emsal olmaz. Zira tarihî gelişmeleri bizimkinden çok farklıdır.
Türk demokrasisi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Eylül, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Demokrasimizin geride kaldığını, eksiklikleri olduğunu, çağa yetişemediğini herkes kabûl ediyor, söylüyor. Gelişmiş bir demokrasiye hızla geçmemizin zorunluluğunu politikacılar, devlet adamları, iş adamları, halkımız, hâsılı her kesim, vurguluyor.
Bu gecikme neden oldu? Neden gerilere düştük? Çünkü uzun zaman bizim şartlarımız konusu istismar ve bahane edildi. Her ülke gibi Türkiye''nin de elbette özel durumu ve şartları var. Fakat öyledir diye, antidemokratik kısıtlamalara ilelebet katlanmamız mümkün değil. Ülkemiz bu yüzden ileriye gidemiyor, sıçramayı hiç yapamıyor.
Tam demokrasi, bir kısım romantik vatandaşlarımızın sandığı gibi, teokrasi özlemlerine kapıyı aralamak değildir. Böyle bir romantizm rüzgârı estiği için demokrasimiz gecikti.
İyi niyetli eleştiriler bile, realiteye oturmadıkları takdirde, sömürülür. Meselâ Yargıtay Başkanımız''ın çok ünlenen nutkunun İran''ın propagandaya dönük bir TV kanalında övülmesine haydi özel mânâ vermeyelim. Ancak aynı TV''nin Türkiye''de nutku eleştirenleri kınamasına ne demeli? Her akıl sahibi kabûl eder ki, Türkiye''de devlet ile din arası ilişkilerde aksaklık varsa, İran''ın gösterdiği istikamet izlenerek düzeltilemez.
Demokrasimizin Güneydoğu meselesine ve potansiyel irticaa takılması iyi olmadı. Büyük gecikme yaşandı.
Biz demokrasiyi, yalnız çağımız insanının vazgeçilmez hayat tarzı olduğu için savunmuyoruz. Çok geciken ekonomik gelişmemizin de temel şartı sayıyoruz.
Bütün dünya demokrasi ile mi yaşıyor? Hayır! Demokrasinin alternatifleri yok mu? Var! Ama biz, o biçim alternatiflerden kurtulmak için 200 yıldır çabalıyoruz. Nizâm-ı Cedîd''i devlet rejimi ilân edişimizden bu yana 206 yıl geçti. Fazlasıyla uzun bir müddettir. Vaktiyle biz, daha kısa zaman parçaları içinde cihan devletleri kurardık. Büyük Türkiye''yi oluşturacak mâşerî yeteneğimizi kayıp mı ettik?
Kıbrıs ve Ecevit
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Eylül, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kıbrıs için, bizi Avrupa Birliği''ne yaklaştıracak formülleri harekete geçirmek gerekiyor. Kıbrıs''ta bir Türk bölgesi olacak ve Türkiye''nin garantör ilişkisi devam edecektir. Avrupa Birliği üyesi yapılacak bir Kıbrıs''ta Türkler''in azınlık durumunda kalacakları bütün teklifler geçersizdir. Gerginliğe yol açar, başka işe yaramaz. Almanca konuşan İsviçreliler''le Fransızca konuşan İsviçreliler''in İsviçre''deki tam eşit statüleri oluşturulabilirse mesele biter. Kıbrıs konusu gündemden düşer. Bütün ilgililer rahat nefes alırlar.
Bunun ötesinde bir istek, Atina''nın Ankara ile sürekli anlaşmazlık politikasını tercih ettiğini gösterecektir ki, Avrupa Birliği ile Amerika bunu sezdikleri zaman Yunanistan müşkül durumda kalır. Atina''nın böyle bir hata yapmayacağı ümidi hakimdir. Ondan sonra Ege, bir barış denizi hâline gelebilir. Yunanistan askerî harcamalarından milyarlarca dolar tasarruf sağlar. İki taraf da kârlı çıkar.
Kıbrıs politikası ve bu ayın sonunda Beyaz Saray''da söyleyecekleri hakkında milletçe Bülent Ecevit''e güveniyoruz. Kıbrıs konusunda masadan kaçan bir Türkiye imajı ve bu imajın istismarı kabûl edilemez. Bu takdirde, bahane arayan dış mihraklar, Türk menfaatleri ile oynamaya başlayacaklardır. Türkiye horlanamayacak derecede önemli bir devlet olduğu için, Avrupa ve Amerika da zora girecek, herkes zararı paylaşacaktır.
Türkiye devleti 1074''te kuruldu. O tarihten bu yana hiç sömürge hayatı yaşamadı. Dünyamızda bu kadar kıdemli kaç devlet bulunduğunu saymaya kalksak, iki elin parmaklarını zor tamamlarız. Bu gerçeği unutmamak lâzım.
Beyaz Saray mülâkatı, Türk iç politikasına birinci derecede müessir olacaktır. Milletimizin yüksek menfaatleri ve dünya barışı namına, her aklı başında kişi, konuşmanın iyi geçmesini, ümit vermesini, elle tutulur olgularla sonuçlanmasını temenni ediyor. Ecevit, bu güvenle Washington''a gidecektir.
Tarihî görüşme
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Eylül, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Beyaz Saray''da tarihî görüşme yapılıyor. Türk-Amerikan ilişkilerinin sağlıklı ve samimi bir dönemindeyiz. Belki 1950''lerin başındaki veya Özal-Bush zamanındaki hararet yok. Fakat sağlam sonuçlar alınabilmesi için iki tarafın karşılıklı iyiniyeti ve hevesi mevcut.
Yarım yüzyıldır Beyaz Saray''da yapılan Türk-Amerikan zirve görüşmelerinin hiçbirinde bu derecede yoğun gündem olmadı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı''nı ziyaret eden Türkiye Cumhurbaşkanlarının veya başbakanlarının hiçbiri, bu kadar çeşitli konuları konuşmadılar. Mülâkatın mutattan uzun tutulması da bunu gösteriyor.
Türkiye, Washington''dan, âcil kredi akışı için, ilgili kuruluşlara ve bankalara işaret vermesini istiyor. Diyebiliriz ki gerisi, daha çok Amerika''nın Türkiye''den taleplerini, Türkiye hakkında temennilerini içerecektir.
Kıbrıs ve Irak konuları, Ankara için hiçbir âciliyet taşımıyor. Ama Başkan Clinton ve Demokrat Parti, Ortadoğu Pax Americana''yı tesis ederek 2000 seçimlerine girmek istiyor. Clinton''ın siyasî hayatı sona eriyor ama, tarihe böyle bir misyonu başarmış kişi sıfatiyle geçmek ve bu arada başkanlığı Cumhuriyetçiler''e kaptırmamak kararındadır.
Washington''ın bizim için geleneksel politikası, Amerikan politikasına ters düşmeyecek, istikrarlı bir Türkiye''dir. Kıbrıs''a fazla angajedir. Saddam''ı devirmeyi aklına koymuştur. Ege''de huzursuzluk istemiyor. İnsan haklarından taviz veremiyor. Bu konularda Ankara ile paralellik arıyor.
Bülent Ecevit, ziyaretini büyük bir ekiple yapıyor. Türkiye''nin durumunu en iyi şekilde anlatacağına eminiz.
Bir müddet için Amerika ziyareti, gündemin birinci maddesidir. Ziyaretin sonu, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin, Sayın Cumhurbaşkanımız''ın önemli nutku ile açılışına tesadüf ediyor. Rota belirlenecek. Nasıl ve nereye doğru yol aldığımızı öğreneceğiz.
Washington mutabakatı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Eylül, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu satırlar yazılırken Washington''da Beyaz Saray''da tarihî Clinton-Ecevit görüşmesi yapılıyordu.
Cumhuriyet tarihimizin hayli zor bir dönemindeyiz. Ekonomik darboğazda iken gelen yüzyılın büyük âfeti, ülkemizi sarstı. Ancak daha zor devirlerde de yaşamıştık. Bunu da atlatacağız. Cezaevlerinde komünist çetelerin ayaklanması... Şeytancılık sapıklığı ile çete oluşturmak isteyen yoldan çıkmış serseri gençler... Gündemin yürekler yakan en feci maddesi: Depremzedeler... Taze para diye feryâd eden millî ekonomi... Cumaya hayırlısıyla Cumhurbaşkanımız''ın nutku ile açılacak Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni bekleyen önemli yasalar... Anayasa tadilleri... Türkiye, Ekim ayına böylesine bir manzara ile giriyor. Müşkülleri bertaraf edecek, engelleri atlıyacak, krizi geçecek irade, milletimizde mevcuttur. Geçişin şu veya bu ölçüde kolaylaşması, Washington mutabakatına ve bu mutabakatın hayata geçirilmesindeki sür''ate bağlıdır. Aksi takdirde zorlanırız. Zorlanan bir Türkiye, epey dengeyi zorlar. Ama böyle bir şey beklenmiyor. 2000''in, Türk Devleti''nin sorunlarını çözmek ve sıçrama yapabilmek yeteneğini sergilediği, Türk potansiyelini harekete geçirebildiği bir dönemin başlangıcı olmaması için hiçbir sebep yoktur. Osmanlı''nın 700. Yılı hayırlara vesile olacaktır. 700 sene önce azim ve iradelerini bilemiş atalarımızın ne derecede mütevazı, ne kadar muhal görünen şartlar içinde başladıklarını hatırlıyalım. Türkiye Cumhuriyeti''nin pek de beğenmediğimiz bugünki imkânları bile mukayese edilemeyecek kadar ileridir. Türk milletinin battığı tarihin hangi döneminde görüldü?
G-20
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
G-20, Washington''un 21. yüzyıl başında Pax Americana''yı nasıl tasarladığı hakkında tipik fikir veren bir teşebbüstür. Dünya ekonomisini âdetâ tek sisteme bağlamak istemektedir. Sistemin dışında kalanlar önemsiz hale gelmektedir. Dolayısıyle dışarıda kalanlar da bu 21. asır modeline adapte olmaya çalışacaklardır.
G-20 denen oluşum, G-7''nin genişletilmişidir. Washington''un inisiyatifiyle Birleşik Amerika, Kanada, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya devlet veya hükûmet başkanları, G-7 adıyla yılda bir defa bir araya geliyor, dünya ekonomisini konuşuyorlar. Bu 7 devlet, dünya servetinin en büyük kısmını ellerinde tutuyor. Ekonomi dışında yavaş yavaş, problemli saydıkları konulara da girdiler. Son defa Kıbrıs''ı bile konuştular. Bir müddet önce, Rusya dışarıda kalıp huzursuz olmasın diye, ekonomisinin cılızlığına rağmen onu da aralarına aldılar. Oldular G-8...
G-8, şimdi aralarına 10 yeni devlet ve 2 milletlerarası kuruluşu katarak G-20 haline gelmeyi kararlaştırdı. 10 yeni devletten biri Türkiye''dir. Diğerleri Avustralya, Çin, Güney Kore, Hindistan, Suudi Arabistan, Güney Afrika, Brezilya, Arjantin ve Meksika... Ayrıca Dünya Bankası ve Avrupa Birliği de birer temsilci ile katılacak. Zaten Avrupa Birliği''nin 4 büyüğü (Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya) G-8 içinde idi.
G-20''de tek Afrika devleti var. Güney Afrika Cumhuriyeti. Ve yalnız 2 müslüman devlet bulunuyor: Türkiye ile Suudi Arabistan.
Bu şekilde Türkiye ekonomisi, şemsiye altına girecek. Bu durum, Türkiye''nin Avrupa birliği üyesi olması ve Türk devletleri ile işbirliği mekanizması oluşturmasıyla daha netleşecek. Nitekim Birleşik Amerika-Kanada ve Meksika ile çoktan ayrı bir ekonomik ünite kurdu.
21. yüzyıl devletleri, bu derecede karmaşık şekilde yönetilecek. Ve her şey insanın refahı ve hürriyeti için yapılacak. Bu yepyeni dünyaya katılmaya hazır mıyız?
Dün Lüksemburg''ta bizi konuştular
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği dışişleri bakanları dün Lüksemburg''ta toplandı. Türkiye''nin adaylığı üzerindeki raporu görüştü. Yunanistan''ın sevimli dışişleri bakanı, bir Yunan geleneği haline gelen vetolarını kullanmamak için şartlarını beyan etti.
Bu rapor, 15-16 Aralık''ta Finlandiya''nın Tampere şehrinde yapılacak Avrupa Birliği toplantısında tekrar incelenecek. Ve Türkiye''nin adaylığı karara bağlanacak.
Daha iki ay var, o zamana kadar epey gelişme bekleniyor. Kasım ayında İstanbul''da AGİK zirvesi var. Clinton, Demirel''le görüşecek, sonra Atina''ya uğrayacak. Bundan başka, Güney ve Kuzey Kıbrıs''ın bir araya gelişi adanın durumu üzerinde müzakere açmaları bekleniyor. Türkiye, masaya oturacak, tezini açıklayacak ve masadan kalkan taraf olmayacaktır. Türk düşmanları, bizim böyle bir hata yapmamızı dört gözle bekliyorlar. Ki kendilerine has çifte standartlı yaygara propagandası ile Türk''ü dünyaya şikayet edebilsinler. Çekinecek bir şeyimiz yoktur. Sayın Rauf Denktaş, Kıbrıs meselesini bütün dünyada en iyi bilen kişidir.
Türkiye, 1978''de Avrupa Birliği (o zamanki adıyla AET) adaylığı için Yunanistan''la birlikte müracaat etmek hakkını kullanmamış, müracaat için zaman (!) istemişti. Bu, bütün Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yapılan en kapsamlı dış politika hatasıdır. O sırada da gene başbakan olan Ecevit, Necmettin Erbakan, İstanbul holdingleri, derin devlet, hatta halkımız, Avrupa Birliği''ne geçmek için tereddüt gösterdi. Ne derecede yanılabileceğimizin tipik tarihi misalidir. Efendim 1978''de üyelik sürecimiz başlasa idi, henüz kurulan sanayimiz çökermiş! En fazla bu motif kullanılmıştır. Sanayimizin, üyelik süreci içinde gelişeceği hesaplanmadı. Herkes, korkunç bir marksist propagandanın baskısında idi.
Ümid ediyorum bugün Avrupa Birliği için bu kabil şüphelerimiz kalmadı. Adaylık bir merhaledir, üyelik değildir, üyeliğe geçiş müddeti içinde (ki yıllar alacaktır), Avrupa Birliği''nin bütün adaylar gibi biz de sağlayacağı desteğin yardımıyla, hem demokrasimize, hem ekonomimize çekidüzen vereceğiz. Mensubu bulunduğumuz Avrupa camiasının hakkımızdaki tereddütlerini ortadan kaldıracağız. Tam bir devlet reformundan geçmemiz gerekiyor.
.Reform ihtiyacı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanımız, 2010 yılı için Türkiye''nin ihracat hedefini 200 milyar dolar olarak gösterdi. Bu 20.000 dolar per capita (kişi başına) gelire tırmanan bir Türkiye demek... Kendini kurtarmış, sorunlarını çözümlemiş gerçek bir Büyük Türkiye...
Ekonomisini enflasyon ve faiz batağına saplamış, yağmalanan arazilere şehir kuran bir ülke bunu nasıl başarır? Demokratik alt yapısını çağdaş hale getirerek ve devleti KİT''lerden kurtararak... Bankasız, fabrikasız, işçisiz, toprak mahsulsüz modern bir devlet oluşturarak... Eğitim ve sağlık sektörleri bile özelleştirilecektir.
Tam bir liberal ekonomiye maalesef geçilemedi. Karma ekonomi sürüp gidiyor. Özal tipinde çok hızlı hareket edebilen bir politikacı bile KİT''leri tasfiye edemedi. Özelleştirme yapamadı. Kırtasiyeciliği ortadan kaldıramadı (neyse bugün Özelleştirme Kurulu, sayın Başbakan''ın başkanlığında galiba ilk toplantısını yapıyor).
Dünkü kaba sosyalist devletler ise serbest ekonomiye geçebildiler. KİT''lerinden kurtulabildiler. Bizim başaramamamız için ciddi bir sebep yok. Yeter ki istikrar sağlansın. İç huzurumuz olsun. Birbirimizi engellemeyelim. Millete en küçük faydası bulunmayan çekişmelerden vazgeçelim. Katlandığımız mahrumiyetler ve çektiğimiz sıkıntılar gelecek nesillere sarkmasın.
Orta ve uzun vadeli hedefleri tayin ederken, kısa vadeli ve acil olanları gözden kaçırmamak gerekir. IMF ile müzakereler süredursun, depremzedelerimizi kışa hazırlamakta gecikmemeliyiz. Bu hususta hükümetin küçük ihmalleri, büyük memnuniyetsizlik uyandırır ve şiddetli eleştiri konusu olur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi ise, reform mahiyetindeki kanunları ve Anayasa tadillerini birbiri ardınca sıralamaya devam etmelidir. Rehavete kapılmamalıdır. 20. dönemin açıklarını telafiye mecburdur. Tabii reform, icraat demektir. Hükümet yapar. Ama yasama meclisi, reformlar için sağlıklı zeminler oluşturur.
Pakistan''da darbe
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Pakistan, kurulduğu 52 yıldan bu yana, bizim samimi dostumuz olan nadir ülkelerden biridir. Bu dostluk ve samimiyet hiç bozulmadı. Her iki devlet, kendi iç çalkantılarını ve rejim krizlerini, karşılıklı ilişkilerine aksettirmediler.
Pakistan, Türk''ün İslâm dinini götürdüğü ve Müslüman olduğu için Hindistan''dan ayrılmış bir devlettir. İngiltere''nin Hindistan-Pakistan-Bangladeş''ten çekilmesi, Britanya Cihan İmparatorluğunun resmen sona ermesi idi. Artık İngiltere kralı, Hindistan İmparatoru titrini taşıyamayacak, bu koca kıt''aya kral naipleri atayamayacaktı.
İki yıl önce Pakistan ve Bangladeş, bağımsızlıklarının 50. yılını büyük şenliklerle kutladılar. Ben de, sayın Cumhurbaşkanımızla beraber bu dost ülkelerde idim.
Pakistan ordusu, dünyanın ciddi silahlı kuvvetlerinden biridir. Keşmir meselesi sebebiyle Hindistan''la yarım asırdır sürüp giden çok önemli anlaşmazlık, Hindistan gibi büyük bir devlete karşı Pakistan''ı askeri gücünü âzamîde tutmaya mecbur bıraktı. Hatta tıpkı Hindistan gibi nükleer silahlar edinmeye zorladı.
Bir milyar nüfuslu bir kıt''a devlet olan Hindistan''da demokrasi yürütülebildiği, hiç olmazsa ancak seçimle iktidar belirlenebildiği halde, Pakistan''da demokrasi aksadı. Türkiye, demokrasi ile yönetilen tek Müslüman devlet halinde kaldı. Bizdeki milli trajediyi takliden Pakistan''da Başbakan Butto''nun idamı, son derece çirkin ve yanlış bir işti. Babasının prestijinden ve dramından yararlanarak ortaya çıkan Benazir Butto, servet hırsına kapıldı ve bütün gösterişine rağmen umulanı vermedi.
Benazir Butto''yu düşüren Başbakan Navaz Şerif, demokrasiyi kuramadı. Ordu ile de geçinemedi. Keşmir''den askerini çekmesi emrini aldıktan sonra azledilen Genelkurmay Başkanı, devlete el koydu.
Birleşik Amerika, yeni bir Hindistan-Pakistan savaşı istemiyor. Pakistan''ın atom bombası sahibi olmasına da karşı (bu yüzden CIA Pakistan''da çok kanlı eylemler yaptı). Ama Birleşmiş Milletler, yarım yüzyıl geçti, Keşmir sorununu çözemedi. Şimdi dünyanın dikkati, Kuzey Kafkasya''dan sonra Pakistan''a da çevrildi.
Avrupa''nın kapısı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lüksemburg raporu ile Avrupa''nın kapısı aralandı. Bu rapor 2 ay sonra Finlandiya''da müzakere edilecek, belki tadile uğrayacak ve oylanacaktır. O zamana kadar geçecek müddet içinde Türkiye''yi etkileyecek gelişmeler, Ankara''nın davranışları ve tutumu, müsbet veya menfi şekilde yansıyacaktır. Ama hava genellikle Türkiye''den tarafadır. Avrupa Birliği, Türkiye''yi dışarıda bırakmakta sakınca görmüştür. Diğer bir deyişle, Türkiye''yi içine almayı faydalı bulmuştur. Birleşik Amerika, Avrupa''nın Türkiye üzerindeki tereddütlerini ortadan kaldırmaya çalışmıştır.
Önümüzdeki 2 ay içinde bu olumlu atmosferi korumak ve geliştirmek, geniş ölçüde Türkiye''nin elindedir. Avrupalılar''ın yapabilecekleri bir sakarlığa karşı da soğukkanlı davranmak iyidir. Bize yöneltilecek eleştirileri, haklı bulalım bulmayalım, doğal karşılamaya alışmalıyız.
İki ay içinde atacağımız her akıllı adım, Finlandiya''da bize verilecek adaylık statüsünde lehimize tecelli edecektir. Bu arada Kıbrıs üzerinde iki tarafın mutlaka masaya oturması istenecektir. Masaya oturacak ve tezimizi açıklayacağız.
Türkiye''de ileri görüşlü bir yönetim olsaydı, biz bu safhaları çoktan tamamlamıştık. Çoktan Avrupa Birliği üyesi idik. Yunanistan''la beraber ve Portekiz, İspanya, Avusturya''dan evvel... Fakat 1980''den önce aklımızı marksist felsefe ile bozmuştuk. Avrupa Birliği daha 6 devlet (Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg) arasında şekillenirken 1960''tan önce birliğe girmeye teşebbüs eden, sonra Roma andlaşmasını imzalayan Türkiye, karambole geldi, yaya kaldı.
21. yüzyıl Türk tarihçileri, bu tarihi gecikmenin sorumlularını ortaya çıkaracaklardır. Bugün 20.000 dolar p.c. geliri aşmış, en ileri demokrasi düzeyine erişmiş bir Türkiye, gerçek Büyük Türkiye oluşacaktı. Öylesine ters davrandık ki, şimdi IMF ile müzakere halindeyiz...
.Pakistan''da demokrasi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya Müslüman nüfusunun yarısına yakını Güney ve Güneydoğu Asya''da yaşar. Bu sahadaki Müslüman devletler Pakistan, Bangladeş, Maldiv, Malezya, Endonezya, Brunei''dir. Hindistan''daki 150 milyona yakın Müslüman''ı bunlara eklemek gerekir.
Demokrasi, Asya ve Afrika kıt''aları için zor bir rejimdir. Japonya, İsrail gibi birkaç istisnası vardır. Türkiye dışında hiçbir Müslüman ülke demokrasi ile yönetilmiyor. Malezya gibi demokrasiye yakın duranlar mevcuttur.
Hindistan ise, bir kıt''a-devlet olarak demokrasinin epey ana ilkesini uyguluyor. Ordu, politikaya karışmıyor. Darbe falan yapmıyor. İktidar, seçimle gelip gidiyor. Hukukun üstünlüğüne uyulmaya çalışılıyor. Politikacının yolsuzluğa meyli asgarî düzeydedir. Sağ ve sol her türlü parti kurulabiliyor.
Pakistan''da ve Pakistan''dan ayrıldığından bu yana Bangladeş''te, Hindistan''a benzer bir rejim kurulamadı. Ordu, sık sık iktidara el koydu. Generaller devlet, hükûmet başkanı oldu. Partiler kapatıldı, politikacılar öldürüldü. Politik yolsuzluk en büyük çapa ulaştı.
Bu defa Pakistan''da henüz Genelkurmay Başkanı ve orgeneral olan, çocukluğu Ankara''da geçtiği için Türkçe konuşabilen Pervez Müşerref, darbe yaptı. Seçimleri fazla geciktirmeyeceğini vaad etti. Buna rağmen darbe, bilhassa demokrasilerde, İngiltere''de, Amerika''da iyi karşılanmadı.
Birleşik Amerika, tavır koydu. Pakistan, ekonomi ve silâh bakımından Amerika''ya bağımlıdır. Washington''ın hatırı için Keşmir''den vazgeçecek değildir. Ama yarısını askerî rejimde yaşadığı 52 yıllık tarihi boyunca, Amerika ile olumlu ilişkilerini sürdürdü. General Müşerref de, mümkün olabildiği derecede Amerika''yı memnun etmeye çalışacaktır.
Amerika, Hindistan''la savaşmayan bir Pakistan istiyor. Orta Asya ile güneyden bağlantısını Pakistan sağladığı için, o da General Müşerref''e çok sert davranmayacaktır. Ancak Soğuk Savaş döneminde Birleşik Amerika''nın devletlerin rejimleri ile ilgilenmediği dönem kapandı. Bugün hiç olmazsa insan haklarını vurgulayarak demokrasiyi savunuyor. Bu politikasını değiştirmesi için hiçbir sebep de bulunmuyor.
Türkiye, sorunlarının hakkından gelmiş, mutlu ve güçlü bir Pakistan istiyor.
Çağın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye niye geri kaldı? Elâlem 30.000 dolarda iken biz neden 3.000 dolarla sürünüyoruz? (Bu kelimeyi meslek hayatımda ilk defa kullanıyorum). O kadar Atatürkçüyüz de neden onun en kapsamlı, en hedef gösterici ilkesi olan muâsır medeniyyet çizgisine erişemedik?
Çünkü dış dünyanın tutumu bir yana, biz, yüce devletimizin (Osm. devlet-i aliyye) tarihî kesişme noktalarına torpil koymakla ünlüyüz. Birtakım dar kafalılar, menfaatle gözleri kararanlar, bu eylemi yapmışlar ve her defasında istisnasız Türk''ü yıllarca geriye götürüp atmışlardır. Eylemlerini, yaptığının ve kimin hesabına yaptığının, ipleri kimleri çektiğinin farkında bile olmayan, hattâ topluma hizmet ettiğini sananlar vasıtasıyla, yahut halkı ayaklandırarak yaptılar.
1703 Edirne Vak''ası, 1730 Patrona İhtilâli, 1807 Kabakçı ayaklanması, 1808 Alemdar olayı, 1876 darbesi, 1909 31 Mart trajedisi... Cumhuriyet döneminden parlak örneklerle devam etmek istemiyorum, savcının biri ziyaretime gelebilir. Hepsi bu devlete, bu millete çok pahalıya mâl oldu.
Bizim toplumumuzda polis sevilir, hakim ve savcı sayılır, askere toz kondurulmaz. Birileri, bu hasletlerimizle oynamak istiyor.
Tarihle fazlaca uğraştığımız için, vehimden uzak durmak şartıyla kuşkulu davranırız. Aylardan beri bu sütunda, 15 Aralık''a kadar bir sakarlık yapmak ihtimalimiz üzerinde defalarca durduk.
Bu sakarlıklar başladı. 7.4 Yetmedi mi? pankartı, Gökçeada''da bir Rum evinin kundaklanması, şiddet kullanması muhtemel bulunmayan bir hanımın evine gece yarısı baskını... Avrupa hukuk sisteminin en nefret ettiği tipteki olaylar sergilenmeye başlandı.
Laiklik karşıtları ile laikçilerin mücadeleyi sıcak tutmak suretiyle pozisyonlarını korumak istedikleri âşikârdır. Avrupa Birliği''ne adım atma ise ayrı bir konu. Hâlâ belirli mihraklar, Avrupa Birliği''nin bize çok şey kaybettireceği fikrindedir. Hattâ, artık çok açıkça söylenmemekle beraber, bunun millî menfaatlerimize aykırı olduğuna samimi şekilde inananlar, başka bir açıdan bakamayanlar mevcuttur.
20 yıl önceki kendimizi Yunanistan''ın gerisinde ilân ettiğimiz büyük trajedinin hesabı sorulmadı. Sorumlular açıklanmadı ama Kasım ortasında Dünya büyüklerinin İstanbul''da bir araya gelmelerine ve Aralık ortasında Finlandiya toplantısına kadar, bizi adam olmak istidadından mahrum bir toplum şeklinde reklam etmeye kalkışacaklar artık kendilerini gizleyemezler...
Türkiye''nin imajı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ahmet Taner Kışlalı cinayetinin Türkiye''nin hem içeride, ama bilhassa hem dışarıya karşı imajını bulandırmak için işlendiğine şüphemiz yoktur. 20 gün sonra İstanbul''da Dünya demokrasilerinin liderleri toplanacaklar. Ondan bir ay sora da Finlandiya''da Türkiye oylanacak. Bu yolların kesilmesi için eylem yapıldığı âşikârdır. Korkumuz, önümüzdeki müddet içinde, aynı türden Türk''ü küçük düşürmeye, Türkiye''nin iyi yönetilemediğine yönelik fiillerin devamıdır.
Acaba Türk Devleti, bu cinayeti aydınlatarak, icra edenlerin hiç beklemedikleri bir sürprizle bizi sevindirir mi? Aydınlatmaktan maksadımız, bombayı koyanların değil, koyduranların şüphe bırakmayacak şekilde teşhisidir.
Eylemin, İslâm''ı teröre dayalı bir din şeklinde göstererek en büyük günahı işleyen teokrasi hayalindeki örgütlerden birinin eseri olup olmadığı üzerinde çok düşündüm. Bana zayıf ihtimal gibi geldi. Bu, daha güçlü bir mihrakın eseri görünüyor.
Hiç unutulmamalıdır ki, eninde sonunda Türkiye''nin dahil olacağı Avrupa Birliği''ne girmemizden endişelenen devletler vardır. Hem Avrupa''da hem Asya''da... Türkiye''nin dokunulmaz, üzerinde oyun oynanmaz, güçlü bir çizgiye yükselmesi, işlerine gelmez.
Bizde de bir takım zümrelerin Avrupa Birliği''nden tedirgin olabilecekleri tabiidir. Aksini düşünmek saflıktır.
Dünki cenazede CHP''nin ağırlığı vardı. Hürriyet Gazetesi, Prof. Kışlalı''nın CHP''ye girmek üzere bulunduğunu yazdı. Cumhurbaşkanımız, TBMM Başkanı ve Başbakan için slogan atan bir grubun varlığı, hâlâ kızıl bayrak açılabildiğini ve CHP''nin bu zümreden yakasını kurtaramadığını gösterdi. Türk devletinin en yüce makamlarının küçültülmeye çalışıldığı açıktır.
Alçakça bir suikastin sonunda oluşan cenaze töreninde daha epey dikkate değer husus vardı. Ama Genelkurmay Başkanı''nın emriyle Ankara garnizonundaki 3.000 subay ve astsubayın blok hâlinde bulunmaları, en düşündürücü tabloyu oluşturdu.
Silâhlı Kuvvetler ve Demokrasi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk subayı, hem saygı, hem sevgi görmeye alışmıştır. Bu Cumhuriyet''in eseri değildir. Bin yıldan beri böyledir. Türk subayı Anadolu''yu fethettiğinin, bu topraklarda devlet kurduğunun, üzerine gelen on misli Haçlı ordularına bu devleti yedirmediğinin, her üç Haçlı seferinde tası tarağı toplayıp Türkistan''a dönmeyi aklından geçirmediğinin idrakindedir. Millî Mücadele başarısıyla ve Atatürk''ün telkin ettiği milliyetçilik idealiyle bu idrak, tamamen pekişti.
Subaya gösterdiğimiz saygı ve sevgi, başka milletlere nazaran fazla olabilir. Fakat millî hasletimizdir. Subaya hakaret ne kelime, toz kondurmayız.
Ancak subay, hem klasik Osmanlı döneminde, hem bugünki ordunun kurucusu olan (1826) İkinci Mahmud''dan sonra, hem de Cumhuriyet''te Atatürk''ten sonra zaman zaman politikaya girdi. Politikaya girdiği her olay, hem kendi bünyesine, hem devlete dehşetli zarar verdi. Politikaya giren subay, aslî görevinden ayrıldığı gibi, politikacılar için şart olan her türlü eleştiriye açıktır. Bu eleştiriler zaten tarihçiler, basın mensupları ve milletimiz tarafından yapıldı. Atatürk cumhuriyetinde ve demokratik düzende, üniforma ile politikaya izin verilmez.
Bir müddetten beri, Türkiye''de teokrasi olabileceğini sanan, Osmanlı Müslümanlığı''ndan kopmuş, İran''a, Arabistan''a falan özenen hayal erbabı, Türk subayı hakkında tarihimizde görülmemiş ithamlarda bulundular. Münasebetsizlik sınırının ötesinde lâflar söyleyip yazdılar. Meselâ deprem münasebetiyle telaffuz edilen herzeler, akıl ve edep dışıdır. Bunları yapanlar, yüce dinimize zarar verdiler. Türk demokrasisine çomak soktular.
Türkiye''de ordu ile zıtlaşarak, silâhlı kuvvetlere rağmen reform yapılamaz. Emin olunuz, Birleşik Amerika''da ve Fransa''da da yapılamaz. Silâhlı Kuvvetler, millet için vardır. Milletin ve devletin yüksek menfaatleri paralelinde ikna edilemeyeceklerini, demokrasi dışına çıkabileceklerini sanmak, eşyanın tabiatına aykırıdır.
Geçtiğimiz Cumartesi günki cenazede 3.000 subay ve astsubay, Genelkurmay Başkanı''nın çevresinde blok oluşturdu. Bir imaj çizdi. Donanmamızın Gölcük''te içimizi yakan kaybını mücâzât-ı ilâhiyye şeklinde sunanlar, Türk milleti ile ters düşmüşlerdir. Türkiye''de Türk ile ters düşenlerin geleceği olmaz. Bizi demokrasi çizgisinden uzaklaştırarak çağın gerisine atacak hiçbir hareketi kabûl etmeyiz. Böyle bir demokrasinin teokrasi hayallerine canlılık getireceğini sanmak ise, başka çeşitten bir gaflettir.
Hazar''da kapışma
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Haydar Aliyev bugün Türkiye''dedir. Kafkasya''daki hızlı gelişmeleri, önümüzdeki yüzyılın dengesini kuracak Hazar''daki çok büyük kapışmayı görüşecek. Bu arada Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel''in 75. doğum gününü kutlayacak. Biz de kutluyoruz. Nice senelere!
Çeçenler''in Dağıstan''a girmesiyle başlayan ve Çeçen kırımına müncer olan savaş devam ediyor. Ermenistan''da kanlı meclis baskını, Ermeniler''in yakalarını hâlâ asırlık çetelerden kurtaramadıklarını gösteriyor.
Moskova, Mavi Akım adını verdiği bilim-kurgu projesini, Ankara''ya dayatmaya çalışıyor. Karadeniz''in altından, kuzeyden güneye doğalgaz boru hattı... Hem teknik, hem finans bakımından imkânsız bir şey. Danıştığımız mühendisler, 2.000 metre deniz altından zemine boru gömülemiyeceğini söylediler.
Ama mesele bu değil. Ankara, Türkmenistan ve Azerbaycan''ın ekonomik olarak Rusya''nın pençesine düşmesiyle neticelenecek böyle bir projeye katılmak gibi çılgınlığı göze alamaz. Kaldı ki, Türkmen gazı üzerinden Rusya''ya haraç vermeye gücümüz yetmez. Belki hepsinden önemlisi, 21. asır Türkiye enerjisi, Rusya''nın tekeline ve insafına bırakılamaz.
Sayın Başbakan''ın 4 gün sonraki Rusya ziyareti bu bakımdan son derece de ehemmiyet arz ediyor. Enerji meselemize kısa vadeli çıkarlar açısından değil, yüzyıl sürecek perspektiften bakmak, akıllı kararlar vermek lâzım.
Yoksa Rusya ile mümkün olabilen en iyi ilişkilere taraftarız. Nice asırlık Türk-Rus çekişmesinin sona ermesinde, her iki devletin büyük menfaati var. Önümüzde açılan yeni Binyıl, barış ve anlaşma çağıdır. Rusya''nın Karadeniz ve Hazar''daki etkinliğinin ve payının çok azalması, Sovyetler Birliği''nin dağılmasının, Rusya''nın imparatorluğunu kaybetmesinin tabii bir sonucudur.
Hazar havzasının Rus hegemonyasına bırakılması bahis konusu değildi. Almanya ve Fransa bile bölgeye sokulmak istiyor. İngiltere ile Hollanda, ağır basacağı muhakkak bulunan Birleşik Amerika''nın yanındadır. Washington''ın Bakü-Ceyhan hattını desteklediği âşikârdır.
Rusya, elbette Karadeniz ve Hazar''da belirli paya sahip olacaktır. Kuzey Kafkasya''da daha çağdaş bir tutuma girmesi beklenir. Türkiye ise, şu veya bu yolla enerji ihtiyacını karşılayacaktır. Ama milyarlarca dolar haraç vererek ve hele Türk cumhuriyetlerini ezmek pahasına değil. Böyle bir politika, Ankara''da bir değil, nice hükûmeti alıp götürür.
Osmanlı''nın tasfiyesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Clinton''ın Beyaz Saray''da 1 yılı kaldı. 8 yıllık iktidarını, tarihe Birleşik Amerika''nın büyük başkanlarından biri değerlendirmesiyle geçerek kapatmak istiyor. Pax Americana''yı gerçekleştirerek ayrılmak istiyor.
Geçen ay Clinton, dünyanın, asrın yarısını, Osmanlı İmparatorluğunun tasfiyesi ile uğraşarak geçirdiğinden şikâyet etti. Gerçekten Balkanlar''da olsun, Ortadoğu''da olsun, Kafkasya''da olsun, Osmanlı''nın tasfiyesi işi günümüzde bile tamamlanmış değil. Gerçi imparatorluğumuzu, Rusya, İngiltere ve Fransa''ya enayice savaş açarak biz kendi ellerimizle yıktık. Ama bu yıkımda asıl sorumluluk Batı''nın ve Türk''ü anlamamakta direnen Şark kavimlerinindir.
Washington, Bosna-Hersek''te ve Kosova''da ağırlığını koydu. Her iki cihan savaşında müttefikleri olması bakımından Rusya, İngiltere ve Fransa''nın sevgilisi durumunda bulunan Sırplar''ı bir dereceye kadar hizaya getirdi. Şimdi Irak''ı Saddam''dan arındırarak düzenlemek istiyor. Suriye''yi ikna ederek İsrail barışını sağlamaya gayret ediyor. Clinton, İsrail barışı için Oslo''dadır. Sonuç henüz uzaklardadır. İsrail, Golan tepelerini Suriye''ye bırakmaz ve Kudüs''ün Arap kesiminden çekilmeye zerre kadar niyetli görünmüyor.
Amerika''nın Kafkasya''da ve Hazar bölgesinde işi, bunlardan da zordur. Zira burada muhatabı Rusya''dır. Rusya, hâlâ insanlığı 5 defa yok edecek nükleer gücü elinde tutuyor. Amerika ile Rusya, nükleer silâhları sıfırlamayı başaramadılar. Bu silâhlar kullanılacak falan değildir. Ama güç unsuru da değil midir?
Rusya, Güney Kafkasya''da 10 yıl önce kendisinden ayrılan 3 devlete tahakküm sevdasından vazgeçmedi. Kuzey Kafkasya''da Moskova''ya bağlı otonom cumhuriyetleri tutmakta ise zorlanıyor. Bunların en hürriyetçisi olan Çeçenistan''ı ezmeye uğraşıyor.
Hazar bölgesinde, 21. asrın hayat kaynakları münakaşa ediliyor.
Türkiye, bütün bu alanlarla ilişkilidir. Osmanlı''nın süregelen tasfiyesi hareketine biz de katılıyoruz. Kafkasya''da, Karadeniz''de ve Hazar''da, Amerikan politikası geçerli olacak gibi görünüyor. Zira Rusya dahil, bölgedeki bütün ülkelerin çıkarlarına paralel davranmaya özen gösteriyor. Bölgeyle ilgisi yok sayılan Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, İtalya gibi devletleri bile kolluyor. Pax Americana''yı sağlam temeller üzerine oturtmak istiyor.
.Osmanlı''dan günümüze
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı devletinde şeriat, hukukun kaynaklarından biridir. Yasa, hâkan (padişah) adına, devletin ve toplumun menfaatleri ne ise, o istikamette yayınlanır. Bununla beraber şeriat''le açık çelişkiye düşülmemesine dikkat edilmiştir. Kadı, din adamı değildir. Hâkim, belediye başkanı ve ilçe yöneticisidir. Fetvâ, istişârîdir. Devlet''in görüşü esastır.
Osmanlı''da resmî mezhep fıkh''ta (hukuk) Hanefî, itikatta Mâtürîdî''dir. Tasavvuf çok ağırlıklıdır, geniş ölçüde dinî hayatı etkilemiştir. Osmanlı veya Türk Müslümanlığı denen budur. Diğer 3 Sünnî mezhebin geçerli bulunduğu ülkelerde, o mezheplerin sistemi uygulanmıştır. Gayri Müslim veya Şii cemaatler, yalnız medeni hukukta kendi geleneklerine uymakta serbesttirler.
Gerek din, gerek tasavvuf kurumları, Devlet''in tam ve tavizsiz kontrolü altındadır. Devlet''in üzerinde hiçbir otorite kabûl edilmemiştir. Bu durum, bütün İslâm devletleri arasında yalnız Osmanlı''da görülür. Tanzimat (1839) ile Batı hukuku girmeye başlamış ve 1922''ye kadar geniş alanlara yayılmış, yargı laik mahkemelere verilmiştir.
Osmanlı teokratik bir devlet değildir. Laik bir devlet de değildir. O kadar geniş ve biribirine benzemez ülkeleri kapsıyan bir imparatorluktur ki, yukarıda özetlediğim hukuk sistemi ile uzun ömürlü olabilmiştir. Osmanlı, millî bir devlet de değildir. Esasen gerek millî, gerek laik devletler Avrupa''da 19. asırda ortaya çıktı.
Osmanlı, İslâmî ilimlerde son derecede zengin bir literatürü devralmış, fakat hiçbirinde orijinallik göstermemiştir (Mecelle hariçtir). Sürekli eskiyi tekrarlamıştır. Çok az katkıda bulunmuştur. Orijinallik, hukuku uygulama biçimindedir. Dinî bahisleri kurcalamaktan mümkün mertebe kaçınmıştır. İctihad kapısının kapandığı iddiası, Osmanlı devlet felsefesinin işine gelmiştir. Hâkan, halîfe sıfatını kullanarak din üzerinde hiçbir görüş belirtmemiştir.
Osmanlı, fikir hayatında tasavvufa ağırlık vermiş, gerek kelâm''ı (İslâm felsefesi), gerek felsefeyi (Eski Yunan felsefesi) pas geçmiştir. Burada Eski Türk mizacının ve zevkinin etkisi açıktır. Ancak sosyal bir çalkantı oluşturmaktan kaçınmak hususundaki Devlet politikasının ağırlığı da hemen göze çarpar.
Hilâfeti, meşîhati, İslâm âleminin hem taht şehrini, hem kutsal şehirlerini elinde tutan Osmanlı, din bahsinde yeni fikirler üretememiştir. Öyle ki, Türk''e yabancı Selefiyye hareketi asrımızın başlarında İstanbul''daki bir kısım din, fikir ve san''at adamlarımızı şiddetle etkilemiştir.
Türkiye Cumhuriyeti hukuk ve devlet düzeninde ise şeriat, hukukun kaynaklarından biri değildir, olumlu veya olumsuz şekilde referans gösterilemez. Laik devlet dediğimiz sistem budur.
Tarihin en büyük zirvesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Önümüzdeki hafta İstanbul''da toplanacak Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı (AGİT) konferansı, 21. asra girişin gerçek ve belirleyici simgesi olacak.
Avrupa Birliği (AB) üyelerini ve adaylarını aşan bir kadro bir araya geliyor. Eski Sovyetler Birliği''nden ayrılmış ülkeler, Kazakistan''a kadar dahil edilmiş. Hepsinin üzerinde Cihan Devleti Birleşik Amerika var. Başkan Clinton, pazartesiye konuğumuzdur.
60''a yakın devletin başkanı veya başbakanını beraberce göreceğiz. 2000''e 45 gün kala İstanbul, devlet başkanı sayısı bakımından bütün tarihte emsali bulunmayan bu konferansa ev sahipliği yapacak. Buna lâyıktır. Zira tarihte -Büyük Konstantin''den Osmanlı''nın sonuna kadar- tam 1600 yıl imparatorluk taht şehri olmuş başka kent yok.
Ne konuşulacak? Pek çok şey konuşulacak da asıl konular insan hakları, çevre, barış ve güvenliktir. Daha önce Paris ve Helsinki şartlarını Türkiye dahil imzalamış devletler, bu defa sayıları epey çoğaltarak bir araya gelecekler.
İnsan hakları, çevre, liberal ekonomi, serbest düşünce, sorunları barış içinde çözme, katkısız demokrasi ve bu blokun mutlak güvenliği, bu hayat şartlarının ve refahın muhafazası ve sürekliliği... İstanbul Konferansı, bu konularda mutabakat ve tedbir oluşturacak. Bu kavramların dışında kalan, uyum sağlayamayan, mızıkçılık eden ülkelerin vay hâline... Hiç şüphe etmeyiniz, yeni yüzyılda veya moda tabiriyle Üçüncü Milenyum''da ikinci sınıf memleketler ve toplumlar muamelesi görecekler.
Türkiye bir de köprü misyonu üstlenebildiği takdirde, hür dünyanın sınırları Asya''ya açılabilecek. Zaten İstanbul, yeryüzünde iki kıt''a üzerinde bulunan tek şehirdir, başkası yoktur. Önemli bir parçası da Asya''da kalan bir Avrupa şehri... Roma ve Osmanlı cihan devletlerinin merkezi...
Ne kadar istenirdi ki, Gümrük Birliği''ne girdiğimiz zaman, bütün uyum kanunlarını çıkarmış ve Anayasa tadillerini gerçekleştirmiş, bunun da ötesine geçmiş bulunalım! Yıllar kaybedildi. Önümüzdeki İstanbul ve sonraki ayda Helsinki konferanslarında Türkiye''nin eli ne kadar kuvvet kazanacaktı...
Acaba AGİT ve AB toplantıları arasındaki bir ayda açığımızı kapatabilir miyiz? Bu derecede akıllı davranmamız mümkün mü?
Osmanlı modeli
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Clinton''ın bir müddetten beri kaç defa vurgulayarak Osmanlı''yı dile getirmesi dikkatimizden kaçmadı. Osmanlı, Avrupa için önemlidir. Avrupa tarihinin bir parçasıdır. Osmanlı ile savaşmamış, önemli ilişkilere girmemiş tek Avrupa ülkesi yoktur. Amerika için bunlar söylenemez. Amerika, İstanbul''da 1820''de elçiliğini açtığı halde bizim Washington''da orta elçilik kurmamız 6.4.1867''dedir. 14.1.1909''da her iki taraf, temsilcilerini büyükelçiliğe yükseltti (ilk büyükelçilerimiz Hüseyin Kâzım Bey, sonra bestekâr Yusuf Ziya Paşa''dır).
Daha Arkansas valisi olduğu gençlik yıllarında Başkan Clinton''ın Osmanlı tarihi ile ilgilendiği tespit edildi. İhtimal bu ilgi, İngiltere''deki tahsil yıllarında başladı. Ama son haftalarda Başkan, niçin ısrarla Osmanlı üzerinde durdu?
Bana göre Türkiye''ye Osmanlı gibi davranın tavsiyesinde bulundu. Türkiye Cumhuriyeti''nin rejimi üzerindeki hassasiyetini bildiği için de, Millet Meclisi''mizdeki 35 dakikalık tarihî konuşmasında 5 defa Atatürk''ü andı.
Biz, imparatorluğumuzu cebren tasfiye etmiş Türkiye Cumhuriyeti olarak, miras alıp sürdürdüğümüz millî kültürümüz dışında Osmanlı yönetiminin neresinden ders alacaktık? Arz edeyim:
Biz Osmanlı''nın, tek resmî dilin Türkçe olmasındaki çok kararlı tutumu dışında, her dile, kavme, cemaate, dine, mezhebe, inanışa tam bir hürriyet tanımasından, klasik dönemde de, 19-20. yüzyıllardaki Yenileşme (Teceddüt) döneminde de bu uygulamayı katıksız sürdürdüğünden ders alacaktık. Clinton bunu ima etti.
Efendim Türkiye Cumhuriyeti''nde dinler, mezhepler hür değil mi? Elbette öyledir ama, Başkan gibi biz de biliyoruz ki Türkiye, meselâ Fransa gibi tam bir millî devlettir. Moda tabiriyle ulus-devlet. Cumhuriyet bu şekilde kuruldu, bugün de böyledir, böyle devam edeceği de şüphesizdir. Osmanlı Türkiyesi, diğer imparatorluklar gibi, milliyetler mozaiği idi. İmparatorluk yönetim biçimleri, ulus-devletlerde uygulanmaz.
Başkan Clinton, her kavmin bağımsızlık istemesinin kimseye yararı olmadığını, 500 devlet ortaya çıkacağını da belirtti. Ama kibar üslûbu içinde, diplomatik dille, insan hakları bâbında elimizi çabuk tutmamız gerektiğini söyledi.
"İstanbul Konferansı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünki İstanbul AGİT Zirvesi, 21. yüzyıla hangi ülkelerle girdiğimizi vurguladı. Tarihe geçecek çok önemli milletlerarası konferanslardan biri idi. Bu çapta bir toplantının İstanbul''da yapılmasını, kendine has sabır ve dirayetle hazırlayıp gerçekleştiren Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel''i kutluyoruz.
Konuşmacı devlet ve hükûmet başkanları, Çeçenistan savaşını vurguladılar. Rusya''yı itidale (ılımlılığa) davet ettiler. Başkan Clinton''ın konuşması Başkan Yeltsin''i kızdırdı. Zira Clinton, yanlış anlamadı isem, Yeltsin''in Amerika veya demokrasilerin desteği ile iktidara geldiğini, demokrasiden ayrılırsa bu desteğin çekilebileceğini ima etti.
Yeltsin, Çeçenler''i terörist kelimesiyle tanımladı. Rusya''nın iç meselesi olduğunda direndi. Ancak Çeçenistan''ın Rusya''nın bir ili değil, Rus Federasyonu''na dahil otonom cumhuriyetlerden biri bulunduğunu pas geçti. Çok yaklaşan seçimlere konsantre idi. Bu yüzden Türkiye''nin ve Birleşik Amerika''nın Rusya''nın dostluğunu aradıklarını hissedemedi.
Moskova, 60 yıl geçmeden ikinci defa ve 21. asrın tam eşiğinde, bir milliyetin soykırıma tabi tutulamıyacağını anlamakta zorluk çekiyor (Stalin, vaktiyle bütün Çeçenler''i Çeçenistan''dan çıkartıp Sibirya''ya sürmüştü). İncil''de, eski günahların gölgesinin uzun olduğu yazılıdır.
Ama bu gerginliğin Çeçen meselesi olmadığına eminim. Rusya için Kuzey Kafkasya meselesidir. Kuzey Kafkasya sorununun ardında ise Hazar bölgesi enerji kaynakları üzerindeki çekişme yatıyor. Rusya, güneyde Batı politikası izleyen Azerbaycan''la Gürcistan''ı yola getirmek için de Ermenistan''ı kullanıyor. Ermeniler, bir asırdan fazla zamandan beri piyon şeklinde kullanıldıklarını anlıyamadılar. Refah ve barış yerine yoksulluğu ve işgalciliği tercih ediyorlar. Biz Türkler, onlar için çok üzülüyoruz.
Dünki Ecevit-Simitis görüşmesi keza çok önemli idi.
İstanbul Şartı (Senedi) dün imzalanacaktı. Bugüne kaldı. Rusya''nın kabûl edebileceği bir metin oluşturulmaya çalışılıyor.
Her konuşmacı, Türkiye''ye ve Demirel''e teşekkür etti. Demirel''in çeyrek yüzyıl önce AGİT''in ilk Helsinki Nihaî Senedi''ni imzalayıp bugün de politikada kalan tek lider olduğu belirtildi. Doğrusu Türkiye için, başka bir şekilde asla sağlanamıyacak bir tanıtma platformu idi.
AGİT sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı''nın (AGİT) İstanbul Konferansı, Türkiye açısından tam başarı ile sona erdi. Bu çapta bir toplantının İstanbul''da yapılmasını düşünen, isteyen, kabûl ettiren, hazırlatan ve en mükemmel şekilde yöneten Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel''i kutluyoruz. Konferans sırasında çok önemli temaslar yapan Sayın Başbakan''ı, Dışişleri Bakanı İsmail Cem''i, kusursuz bir organizasyonu yürüten dışişleri mensuplarımızı da kutlamak gerekiyor. Bu ortamı sağlayan Sayın Bahçeli ile Sayın Yılmaz''ı keza unutmamalıyız.
Türkiye için öylesine bir tanıtım oldu ki, bir ay sonraki Avrupa Birliği Helsinki toplantısındaki adaylığımız, hemen hemen kesinleşti.
Bakü-Ceyhan boru hattı anlaşmasının imzası, Türkiye''nin hem enerji bakımından, hem Orta Asya politikası bakımından geleceğini çizdi. Bence bunlardan da önemlisi, Cumhurbaşkanımız''ın vurguladığı gibi İstanbul''u kurtardı. Boğaz''dan yılda milyonlarca ton petrol geçirmek planı gibi İstanbul için en fantastik suikast teşebbüsü önlendi.
Bakü-Ceyhan hattını inşa edecek şirketler hakkında şüphe belirtenlere katılmıyorum. Washington bu şirketlere sözünü dinletir. 2,5 milyar dolarlık bir yatırım için Amerika, Hazar havzasını Rus hegemonyasına bırakmaz.
Ayrıca Başkan Clinton''ın TBMM''deki tarihî konuşmasını hiç unutmamak gerekiyor.
Bütün bunlar iyi de, insanımızın, bilhassa yöneticilerimizin, politikacılarımızın mizaçlarını da pas geçmeyelim. Rehavete kapılmakta, fırsatları kaçırmakta ve değerlendirememekte, yapacağımızı yaptık daha ne olsun? demekte üzerimize yoktur.
15 Aralık gününden önce Meclis''ten mutlaka demokratikleşme yönünde birkaç kapsamlı yasa çıkarmamız şarttır. Ayrıca Kıbrıs konusunda kavgacı tavrımızı bırakarak istendiği kadar konuşmaya hazır bulunduğumuzu belirtmeden, Helsinki''ye girmeyelim.
AGİT İstanbul Konferansı''nda yapılan konuşmalar ve onaylanan metinler, 21. yüzyılda hangi felsefe ile yaşayacağımızı işaret etti. Bunu algılamakta geciken devletlerin hayat standartlarının daralacağı âşikârdır.
AGİT ve Ermenistan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Alparslan Türkeş''in, Turgut Özal''ın, Süleyman Demirel''in nice şahsi gayretleri yanında Başkan Clinton da Azerbaycan''la Ermenistan''ın arasını bulmak istedi. Ama Rusya karşı çıkıyor, barışı engelliyor. Ermenistan''la barış İran''ın da işine gelmiyor. Kendi Azeri vatandaşlarını incitmek pahasına İran, işgalci Ermenistan''a destek veriyor. Gürcistan ise Güney Kafkasya''da Ermenistan''ın da katılacağı işbirliğine taraftardır.
Birleşik Amerika''nın ve Türkiye''nin Ermenistan''a teklifleri gayet basittir: Azerbaycan''la anlaş, seni dünyaya açalım! Ne kadar parlak ve cazip bir teklif. Ancak Asala, Taşnak, Hınçak gibi terör örgütleri, Ermeni zekâsını körletmiş, öz çıkarlarını göremiyecek hâle getirmiştir. Bu kafa geçmişlere takılı kalmış, Ermeniler için felâketlere sebeb olmuş bir zihniyeti temsil ediyor. Bu kafa ile 21. yüzyılda yaşamak mümkün değildir.
Yakasını fena halde Moskova''ya kaptıran, Rus uydusu durumuna düşen Ermenistan, hareket yeteneğini kaybetmiş görünüyor.
Güney Kafkasya''da barışın şartı Ermenistan''ın, bir milyon Azeri''yi kaçgun (kaçkın) hâle düşüren işgali altındaki Azerbaycan''ın beşte biri büyüklüğünde topraklarını boşaltıp geri vermesidir. Dağlık Karabağ''daki Ermeni otonomisinin eskiden olduğu gibi devam edeceği tabiidir. Ermenistan, Azeri topraklarını işgalde direndiği müddetçe zararlara uğrayacak ve vatandaşlarına ıstırap çektirecektir.
Rusya, Güney Kafkasya''dan elini çekmemek için Ermenistan''ı kullanıyor. Kuzey Kafkasya''da ise, federasyonunun bir parçası olmasına rağmen ateş ve kana boğuldu. Bu politika, Rusya ile Batı''nın arasını açtıkça açıyor. Muazzam Rusya devletine zarar veriyor.
Ermeniler pratik, çalışkan, zeki, san''atkâr bir millettir. Azerbaycan''la barış yaptığı takdirde, çok değil, bir yıl içinde küçücük Ermenistan refaha erişecektir. Türk limanlarından Karadeniz''e ve açık denizlere ulaşacaktır. Batı, büyük yatırımlar yapacaktır.
Clinton Amerikası da, Türkiye de, Batı da bunu istiyor. Rusya ve İran''a mahkûm, huzursuzluk içinde ve yoksul bir Ermenistan''ın ise, istikbali görünmüyor, karanlıktır. AGİT İstanbul Konferansı''nda Ermenistan Cumhurbaşkanı''nın çekingen tavırları gözden kaçmadı. Halbuki Ermeni barışı için fırsattı. Erivan bu fırsatı değerlendiremedi.
Rusya nereye gidiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Önümüzdeki zaman parçası içinde Hazar havzası enerji kaynakları için Birleşik Amerika''nın Batılı devletleri ve Türkiye''yi yanına alarak Rusya ile çekişmesi, dünya dış politikasını belirleyecek.
Bu çekişmede Türkiye''nin yeri bellidir. Ancak Rusya, Türkiye''nin hâlâ Karadeniz''deki büyük komşusudur. Hâlâ muazzam bir devlettir. Ekonomik çöküntüsüne ve demokrasiye adapte olmaktaki çalkantısına bakıp hakkında yanlış hesaplar yapılamaz. Zaten Ankara, böyle bir hesap içinde değildir. Daima Rusya ile anlaşmayı ve dostluğu tercih eder. Ankara''nın bu politikası, Moskova''nın Orta Asya ve Güney Kafkasya''daki kesinlikle maziye karışmış sömürgeci tutumuna prim verecek üslûp taşıyamaz.
Kuzey Kafkasya''ya gelince, Rusya Cumhuriyeti''nin değil, Rus Federasyonu''nun parçasıdır. Bu netameli bölgede Karadeniz''le Hazar arasında küçük otonom cumhuriyetler sıralanıyor. Hepsi iliklerine kadar Rus''a hasım kavimlerle doludur. Zira Rus kültürüne her bakımdan yabancı toplumlardır ve Rus''tan çekmedikleri kalmamıştır. Hepsinin nazarında Rus, müstevlîdir.
Kuzey Kafkasya''da Rusya''nın istikbali için bahse giren kaybeder. Ama Rusya''nın iç meselesidir. Bunu unutmamak gerekiyor. Fakat Moskova''nın bu veya başka bir bölgede, tarihe karışmış metodlar uygulamasına demokrasiler, blok hâlinde karşı çıkacaklardır.
Rusya, seçimlere çok yaklaştı. Biraz da bu atmosferin etkisindedir. Seçim sonuçlarına göre politikası, demokrasilere yaklaşabileceği gibi, aksi de varittir.
Aksi varittir. Çünkü tarihçiler Rus karakter yapısını bilirler. Rus milleti, edebiyatının ve musikisinin olağanüstü zenginliğinden de anlaşılacağı üzere, duygusal ve romantik, fevrî ve heyecanlıdır. Kolayca hırçınlaşabilir. Kendi kendisine büyük zararlar vereceğini kaale almaksızın başını belâya sokabilir. Bunu yaparken pek çok devlete, hattâ dünyaya bu belâyı bulaştırabilir.
Rusya, ekonomisini ve demokrasisini yoluna koyup Avrupa camiasına girmedikçe, hırçınlığı sürüp gidecektir. İmparatorlukların tasfiyesi kolay değildir. Uzun vâdeli ve çok sancılı bir iştir.
.Helsinki''ye az kaldı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Helsinki''de yapılacak Avrupa Birliği toplantısına iki hafta kaldı. Türkiye''nin resmî adaylığı görüşülecek. Önümüzdeki kısa müddet içinde çok olumsuz bir gelişme olmadığı takdirde kabûl edilecek. Hemen ekliyelim, olumsuz gelişme ihtimalinin bizden kaynaklanabileceği varittir. Zira yüce Türk devletini öylesine içine kapalı, yoksul, fakat gururlu hâle getirdik ki, benim gibi tarihle fazlaca uğraşanlar temkinli düşünüp yazmak durumundadır.
Adaylığımızın onaylanacağını söyledim. Burada tatsızlık, adaylığın temenni mahiyetine bürünmüş şartlara bağlanmasıdır. Slovakya ve Litvanya''ya koşulmamış şartları soğuk karşılarız. Şartlar, adaylığımızın tescilinden sonra başlayacak ve diğer devletlerden ne isteniyorsa tabiatiyle bizden de onlar talep edilecektir. Aksi takdirde milletçe haklı olarak öfkeleneceğiz. Zaten soğukkanlı bir toplum ünümüz yoktur. Bütün Akdenizliler gibi heyecanlı ve duygusalız.
Öfkelenmeye hakkımız şuradan doğar ki, bizim adaylığımız zaten 40 yıl önce kararlaştırılmış, kabûl ve imza edilmişti. Ancak akıl almaz bir iş yaptık, çeyrek yüzyıl önce Yunanistan''la beraber tam üyeliğe geçiş müracaatında bulunmadık. 5-10 yıl mühlet istedik. Efendim, o müddet içinde sanayiimiz gelişecekmiş! Bu yutturmacayı, öylesi kuruluşlar makul karşıladı ki, inanamazsınız. Acıyla ve asabiyetle hatırlıyorum. Zira sanayiimiz asıl, üyeliğe geçiş periyodunda gelişecekti. On milyarlarca dolar yardım alacaktık.
Bu hatırlatmayı çok kişinin sevimli karşılamıyacağını biliyorum. Ama hatırlamaya mecburuz ki, gene sakarlık yapmıyalım.
Türk milletinin geleceği, yüksek menfaatleri ve tarihin her döneminde olduğu gibi dünya üzerinde önemli düzeyde bulunması bahis konusudur. Diplomasi gerçek bir san''attır. Katı kalıplar, diplomasiyi işlemez hâle getirir. Diplomasinin sınırlandığı rejimlerde büyük zararlar göze alınır.
Biz, resmen aday olup, uygar devletlerin çizgisini elde etmek istiyoruz. Bunu Türk insanı için istediğimiz âşikârdır. Yabancılara hoş görünmek illetinde bulunduğumuz iddiası lâf salatasıdır.
Temennimiz Sayın Başbakan''ın 15 gün sonraki Helsinki toplantısının kapanışına gidip huzur içinde akşam yemeğine katılmasıdır (şartlı adaylık hâlinde Ecevit, bu yemeğe katılmıyacaktır).
Milliyetçilik hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Milliyetçilik, milleti için üzülmek duygusunun oluşturduğu bir fikir akımıdır. Millet olabilmiş toplumlarda bu duygu binlerce yıldan beri mevcuttur. Tarihin akışını düzenlemiştir. Ancak, büyük fikir akımlarından biri hâline gelmesi son 200 senenin eseridir. Türkiye Türkleri''nde ise sadece 130 yıl...
Milleti için üzülmeyen, milletinin dertlerini dert edinemeyen kişi, karakter yapısı bakımından milliyetçi olamaz.
Bütün fikir akımları gibi milliyetçiliğin de olumlu ve olumsuz, yüce ve sapık tarafları ve uygulamaları vardır.
Fransızlar ve Almanlar, milliyetçilikleriyle yeri göğü inletmişlerdir. Ama bu düşünceyi en akıllı, kendilerinin en yararına uygulayabilen İngilizler''dir. Milliyetçilik edebiyatı yapmaksızın, hattâ bu kelimeyi telaffuz etmeksizin... Ve diğer ulusların milliyetçiliğini faşist, totaliter, ırkçı, emperyalist gibi aşağılayıcı ithamlarla suçlayarak... Zira İngiliz imparatorluğunu en ciddi şekilde tehdide kalkışan milliyetçiler 19. asır başında Fransa''dan, 20. asır ortalarında Almanya''dan çıktı.
Ruslar da dehşetli milliyetçidir. Komünizm gibi milliyeti ve dini reddeden bir ideolojiyi, Ruslar için maharetle kullanıp nice ulusu iliklerine kadar sömürdüler. Rus milliyetçiliği hâlâ dehşet saçıyor.
Milliyetçilik duygusu, millet olabilmenin birkaç temel şartından biridir. Milliyetçilerden nefret ettiklerini sıkça vurgulayan sol partilerde bile bu duygunun bulunmadığını sanmak gaflettir.
Milliyetçiliğin çeşitleri, nüansları, farklı tatbikatı, fraksiyonları vardır. Ama çok kaba şekilde akıllı (veya olumlu) ve akılsız (veya olumsuz) diye ikiye ayırmak, daha anlaşılır bir tariftir. Yakın tarihin en akılsız milliyetçisi Hitler, en akıllısı Atatürk''tür.
Türk milliyetçiliği 21. yüzyıla (veya üçüncü binyıla), Türk''ün yüksek menfaatlerini savunabilmek için, küreselleşmiş bir dünyaya adapte olarak girmek durumundadır. Türkiye''de Merkez Sağ çöküntü hâlindedir. Türk milliyetçiliği, çağdaşlaşabildiği ve liyakat gösterebildiği ölçüde, boşalan Merkez Sağ''ı doldurmak şansı ile karşı karşıyadır. Merkez Sağ ise Türkiye''de her zaman iktidar demektir.
Avrupa Birliği ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''ni ne kadar istiyorsunuz? sorusunun cevabı, hayli karmaşıktır. Zira kendini Avrupalı Türk hissetmeyen kişinin fikren taraftar olması yetmez. Fâtih, Sultan Mahmud, Atatürk, Menderes derecesinde Avrupalı Türk sıfatımızdan emin bulunmamız gerekiyor.
Çikita muzu önce yasaklamak isteyen, ertesi gün -herhalde uyarıldığı için- yasağa açık kapı bırakan bir bakan, Avrupa Birliği''ne ne derecede uyum gösterebilir? Çamaşırımızı gece yıkamamız tavsiyesi, çağdaşlık alâmeti sayılabilir mi? Gazımız, elektriğimiz kesilerek millete hangi fikir telkin edilebilir?
O kadar kapalı yaşamış, Avrupa''daki, Amerika''daki tahsil yıllarımızda bile yabancı kültürlere girerek anlamakta o kadar başarısız kalmışız ki, her yenilik bizi korkutuyor.
Meselâ Sultan Mahmud''un fes inkılâbı, Atatürk''ün şapka inkılâbı ne radikal değişimdir, ne sembolik göstergelerdir. Bunun adı şapkadır denerek bir günde yapılmışlardır.
Korku, milliyetçiliğin yanlış algılanmasından kaynaklanıyor. Kültürün köylüde ve yerli malın en iyisi olduğunu söyleyen geçmiş devirlerin milliyetçiliğidir. Milliyetçilik, yüksek millî kültürü en büyük özenle korumak, geliştirerek sonsuza kadar yaşatmaktır. Türk''ün Türk kalarak bekası bununla mümkündür. Kültürümüz gibi çok büyük oluşumların, yabancı medeniyetlerle iç içe bulunmasından çekinmek anlam taşımaz. Dünyaya kapanarak milliyeti korumak gibi bir şey yoktur. Böylesine yaratılışta olsa idik, güzelim Türkistan''dan çok netameli bu coğrafyaya gelir mi idik?
Diğer bir korku, devleti yönetenlerin, milleti tesâhüb (sahiplenme) duygularıdır. Modern Türkiye''yi oluşturan, ancak modası çoktan geçen ünlü Reşid Paşa bürokrasisidir ki, Cumhuriyet''te ayniyle devam etti. Milletin, gerçek sahibi bulunduğu sadece söylendi. Ne 1950''de, ne bugün uygulamaya geçilemedi. Menderesler, Demireller, Özallar yetmedi. Atatürk gibi radikal değişime karşı korkusuz bir liderin 1945''ten sonra hayatta kalması gerekiyordu.
Nasıl anlatabilsek ki, Avrupa normlarını biz Batı''ya yaranmak, hattâ AB''ye girebilmek için istemiyoruz. Bu normlar bize lâzım olduğu için istiyoruz. Türk, bu kuralların dışında bırakılmaya, böylesine bir hayata mahkûm edilmeye müstahak değildir.
Çeçenistan''da soykırımı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ruslar''ın Çeçenistan harekâtının boyutları, her türlü çizgiyi aştı. Tam bir soykırımına dönüştü. Bu şiddetin sebeplerinden birinin, Rusya''da çok yaklaşan seçimler olduğu biliniyor. Başkan Yeltsin, gönlünce seçim sonuçları istiyor. Politikacı sıfatıyle bu husus onun hakkıdır. Ama bir kavmin yok edilmesi pahasına seçim kazanılmaz. Korkarım Sayın Yeltsin tarihe Çeçenkıran unvanıyle geçecek. Politik hayatını, hem de kendi devletini oluşturan bir milliyetin imhası ile kapatmak, seçim kaybetmekten çok daha kötüdür. Dünyanın en güçlü ordularından birinin, en ağır silâhlarla küçük bir yiğit milletin üzerine gitmesi ne demek?
Aslında Ruslar, Rusya federasyonuna dahil otonom cumhuriyetlere ve bölgelere gözdağı vermek istiyorlar. Çeçenistan''ı yok edip Dağıstan''ın, Tataristan''ın, Çuvaşistan''ın ve emsalinin gözünü korkutmak emelindeler.
Bunun da üzerinde, Hazar havzası petrol ve gaz yataklarının kontrolü ve dağıtımı meselesi var. Moskova, Çeçenistan''ı petrol yolu üzerinde engel görüyor. Diğer gayri Rus kavimlerin de yeni engeller oluşturmasından, Moskova''ya kafa tutmalarından çekiniyor.
Çeçenistan, Rusya Federasyonu''nun bir parçası, federasyonun bir iç meselesi ama, Rusya Cumhuriyeti''nin bir ili, bir eyaleti değil ki... Federasyon içinde otonomi, içişlerinde tam serbestlik verilmiş bir cumhuriyet. Çeçenler, federasyonu oluşturan kavimlerden biri.
Ruslar''ın, çarlık ve Sovyet dönemlerine özenip, bir kısım vatandaşını yeryüzünden silmeye kalkışması, orta ve uzun vadede Moskova''nın aleyhine işler. Sivil halka, Grozni gibi büyük bir şehri boşaltmaları için ültimatom vermek ne demek? Hitler ve Stalin devirlerinde miyiz? 2000 yılında böyle şeylere kalkışanlar, dünyadaki saygınlıklarını kaybederler. Kendi başlarına kalırlar diyeceğim ama, İran Dışişleri Bakanı, Çeçen harekâtında da Moskova''yı destekler sözler söyledi. Bu sözler, İran vatandaşlarınca tasvip görmez ve Tahran''ın Kafkasya''daki itibarını ortadan kaldırır.
Milyonlarca Kafkas kökenli Türk''ün yaşadığı Türkiye''de halkımız, Çeçen kırımı için üzülüyor. Moskova, Kafkasya''da geleceğinin olmadığının telâşı içinde, Rus menfaatlerine aykırı eylemler yapıyor.
İkinci Binyıl''ın son Ramazanı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ramazan inşallah Türk milletine hayırlar getirecek. Fazla ıstırap çektiği dönemlerden sonra Cenâb-ı Hak, milletimize daima bir lütuf dönemi ihsan buyurmuştur. Tarih böyle yazıyor.
Artık saat meselesi. Helsinki''den iyi haberler bekliyoruz. AB, Avrupa tarihini ve kültürünü oluşturan başlıca milletlerden ve Batılılar''ın tabiriyle bir imparatorluk ırkı olan Türk''ü savsaklamak gibi bir hata yapmıyacaktır. Akıl, mantık, hesap, kâr ve menfaat üzerine kurulmuş bir uygarlık, böylesine vahîm bir hatayı kaldırmaz.
2000 yılında maalesef kemerleri sıkacağımız anlaşılıyor. Sonrası ferahlıktır.
Geçtiğimiz 20. yüzyıl, asırların en kanlısı idi. İnsanlık barışa ve huzura susadı. Ama beşer tabiatı gereği pürüzler sürüp gidecektir. Her toplum çok uyanık, çok çalışkan olmak durumundadır. Gafillerin ve tenbellerin vay hâline!
Büyük komşumuz Rusya''nın başkanı Yeltsin, iktidarının son deminde Pekin''e koştu. Sulh ve salâh için mi dersiniz? Ne gezer! Minicik yiğit bir millet olan Çeçenler''e karşı destek almak için. Ve bu desteği aldı da Rusya ve Çin gibi iki dev, bir milyon Çeçen''e karşı. Dünya, bu traji-komedilerden kurtulmalıdır. Hâlâ Birleşik Amerika''nın baş çektiği Batı, Çeçen kırımını kınıyor. Ama Boşnak''ı ve Arnavut''u Sırplar''a karşı korumakta yetersiz kalmıştır.
Dünya yeniden iki düşman bloka ayrışmak istemiyor. Zaten fiilen iki blok var: Demokrasi âlemi ve bu âlemin dışında kalan bütün ülkeler...
Türkiye demokrasi âleminin içinde ama, sınırda bulunuyor. Niçin merkeze oturamadık? Reform yetersizliğinden, reform gecikmelerinden... Politik istikrarsızlıklar, siyasî iradeyi hantallaştırdı ve Türk mâşerî dehâsını açığa çıkartamadı.
Helsinki sonrasında durumumuz ne olacak? Pazartesi sabahı, bu konu ile sevgili okuyucularımın huzurundayım.
Hayırlı olsun!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin 200 küsur yıllık çağdaşlaşma (Osm.Teceddüd) tarihinde yeni bir döneme girdik. Çok meşakkatli yoldur. Öylesine engellere takıldık (ve takılacağız) ki, bir tarih kitabında okunsa bile üzüntü verir. Türk imparatorluğunda 1793''te devlet rejimi olarak Nizâm-ı Cedîd''i (Yeni Düzen demek!) ilân edip bu uğurda çok değerli başını veren (üçüncü) Sultan Selim''i, (ikinci) Sultan Mahmud''u, Büyük Reşid Paşa''yı, Âli Paşa''yı, Atatürk''ü, Menderes''i, Özal''ı sevgi ve saygıyla anıyoruz.
Demirel''i, Ecevit''i, Bahçeli''yi, Yılmaz''ı, Cem''i kararlı gayretleri ve sonuç almaları bakımından kutluyoruz.
Avrupa Birliği''ne destek veren Çiller''i ve Doğru Yol Partisi ile Fazilet Partisi''ni ve Cumhuriyet Halk Partisi''ni de unutmuyoruz.
Bizden 1878''de ayrılan Romanya''dan 1908''de ayrılan Bulgaristan''tan ve emsalinden sonra aday olabilmemizin sebepleri üzerinde ne kadar durulsa azdır. Avrupa''nın kusurları vardır ama, temelde Türk devletinin radikal reformlara karşı yetersizliği yatar. Önümüzdeki en değerli zaman parçasında aynı gaflete düşmemek için, yabancıyı suçlayıp kurtulmak huyumuzdan vazgeçmemiz gerekir.
Çeyrek asır önce Avrupa Birliği''ne akıl erdiremeyenlerimiz o kadar çoktu ki... Yakasını Marksizme kaptırmış, yahut Atatürk''ü 1938''de dondurmak sevdasındaki Kemalistlerden tutunuz da, muhafazakâr İslâmcılara ve milliyetçilere kadar muhalefet yaygındı. Özel sektörümüz, dehşete düşmüştü. Hepsinin vizyondan mahrum bulunduklarını vurgulamaktan hiç çekinmiyorum. Ve bu bakımdan, şimdi geldiğimiz çizgiyi küçümsemiyorum.
1856 Paris Andlaşması ile resmen 7 Büyük Avrupa Devletinden (Osm. düvel-i muazzama) biri ilân edilen Türkiye''nin sonradan mesafe alamaması, felâketimiz oldu.
Türkiye''nin adaylığı bize de, Avrupa''ya da hayırlı olsun! Avrupa Birliği, aklını başına topladı. Avrupa''nın sınırını Meriç''te kesmek kapital hatasını düzeltti. Avrupa sınırının gerçek mânâda Avrasya''ya uzandığı Helsinki''de resmen tescil edildi.
Ne zaman gireriz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bugün Moğolistan''da kalan Türk Hâkanlığı''nın taht şehri Ötüken''den ayrıldığımız 1200 yıl oldu. O zamandan günümüze, sürekli batıya gittik. Uzun, fakat yönünü hiç şaşırmayan bir yürüyüştü. Başkentimiz 1402''de Edirne, 1453''te İstanbul idi.
Türk olarak Avrupa kıt''asındaki maceramız çok daha eskidir ama, ben yalnız Türkiye''den bahsediyorum.
Asya''dan asla kopmamış ve hiçbir zaman kopmayacak bir Avrupa devleti...1074''te kurulan Türkiye devletinin pozisyonu budur. Onun için 5 asra yakın başkentini İstanbul''da kurmuş gibidir. İstanbul, yeryüzünde iki kıt''a üzerindeki tek şehirdir.
Avrupa Birliği, çağımızın hayrete değer bir oluşumudur. Üyesi bütün devletler haklı olarak iftihar ediyorlar. Kökende Almanya ile Fransa''nın bir daha asla savaşmamalarını ekonomik yönden sağlamak düşünülmüştü. Biz de bu birliğe adayız. Üyeliğimiz ne zaman gerçekleşir?
Bu, tamamen bizim elimizdedir. Yüzde doksan bizim irademizde. Çalışkanlığımız, hızlı davranabilmemiz, yeniliğe intibak isteğimiz, engelleri aşabilme yeteneğimiz, refaha ve huzura arzumuz, üyelik sıfatını alacağımız tarihi belirleyecektir. Siyasî istikrarsızlık olmazsa, aklı başında yöneticileri iş başına getirebilirsek, çağ kaybetmiş ideolojiler peşinde koşmazsak, birkaç yıllık iştir. Sadece birkaç yıl... Bizden önceki adayları sollamamız mümkündür.
Milletçe adam olamayacağımıza inanmış kişilerin üyeliğimiz için 10, hatta 15, 20 yıl hesaplamaları, hattâ hiç üye sıfatını elde edemeyeceğimizi söylemeleri, kabule şayan değildir. Bunlar, Türkiye''nin bugünkü berbat şartları içinde sürüp gitmek isteyen, ellerinden iş gelmez, herkesi de öyle sanan insanlardır. Türk''e inançları yoktur.
Ama yolumuzun çetin, çok çetin olduğunu belirtenlere katılıyorum. Zira pek çok şey değişecektir. Değişime karşı tabiatte bulunanların vay hâline... Asla değişmez kurallar, bölünmez bütünlüğümüzdür. Atatürk sevgisidir. Teokrasi romantizminin asla gerçekleşmeyeceğidir.
5 yıl sonra; millî kültürüne hakkıyle sahip, ekonomisini düze çıkarmış, vatandaşlarını ileri ülkelerdeki imkânlara lâyık gören bir zihniyetle yönetilen Türkiye Cumhuriyeti oluşacaktır. Atatürk''ün muâsır medeniyet seviyesi dediği işte budur
Örnek bir Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Aklımızı başımıza toplayabilmek imkânımız varsa, Avrupa Birliği üyeliği şartlarını azimle ve sür''atle yerine getiririz. Hemen örnek bir Türkiye oluşur. Sovyetler''in dağıldığı döneme rastlayan liberal ekonomiye geçişimiz sıralarında Türkiye''nin Varşova Paktı, Sovyet ve Balkan ülkelerine örnek gösterildiğini hatırlatıyorum. Ama o ülkelerin çoğu özelleştirmelerini tamamladılar. Üstelik hiç tecrübeleri bulunmayan demokrasinin kurallarını yürürlüğe koydular. Eski eyaletlerimizin bizden önce Avrupa Birliği şartlarına hazır olmaları bizi -haydi utandırıyor demeyeyim- çok üzmüştür. Türkiye''yi yönetenlerin Türk''ü üzmeye, hele utandırmaya hiç hakları yoktur.
Çağın gerisinde kalan mekanizmaları aşıp çağı yakalayan reformları gerçekleştirmek, millî borcumuzdur. Bunu Avrupa için değil, kendimiz ve çocuklarımız için yapacağız.
Avrupa Birliği üyesi Türkiye, örnek oluşturacaktır. Zaten Amerika da, Avrupa da bunun farkındadır.
Kimlere örnek olacağız? Önce Türk cumhuriyetleri kardeşlerimize... Sonra İslâm âleminden hevesi olanlara... Belki daha pek çok ülkeye... Asırlarca dünyaya düzen vermiş bu milletin yeteneğini kaybettiğine inanmam. Yeter ki mâşerî dehâ harekete geçirilebilsin.
Derin tarihçiler 21. yüzyıl Türkiyesini tasavvur edebiliyorlar. Bu tasavvur çok yeni de değil. Bu sebepten geçtiğimiz yıllarda Türk''ün yolunu kesmek tecrübeleri yapıldı. Şimdi akıl ve mantık hâkim olmaya başladı. Bu temayül derinleşecektir. Nedir? Türk''ü yanına ve içine almak suretiyle daha güzel gelişmelerin gerçekleşebileceği fikridir.
Türk''ü dışlamak, yıpratmak, yoksullaştırmak teşebbüsleri zararlı, hattâ tehlikelidir. Bu teşebbüslerin en büyüğü Dünya Galibi devletlerce 1920''de yapıldı. Sonuç malûmdur.
Turan terimiyle sembolleştirilen Türk âleminin işbirliği yolu da Avrupa Birliği''nden geçiyor. Her iki istikamette gelişmemizde tenakuz yoktur. Gerçeğin ta kendisidir.
Eğer Helsinki''de aksaklık çıksaydı... Türkiye sert biçimde içine kapanır, maruz kaldığı zararın fazlasını etrafa saçardı. Amerika da, Avrupa da bunu gördü. Biz de görebilelim ve örnek Türkiye''yi oluşturalım.
Reform hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Reform, bir devletin ve milletin batmaması için yapılır. Olağanüstü ürkütücüdür. Derin tepkiler açığa çıkar. Zira düzen değişmektedir. Değiştiren güce karşı nefrete yakın duygular genelleşir. Tarih boyunca bütün toplumlarda böyle oldu.
En büyük reformatörler peygamberlerdir. Reformu Allah adına yapmışlardır. Devlet adamlarına gelince, reformlarında, bir ölçüde yanılırlar. Osmanlı Türkiye''sinde Fâtih''ten sonra en radikal reformatör Sultan Mahmud''dur. Yeniçeri ordusunu tarihten silerken, birinci sınıf bestekâr olmasına rağmen yeniçerilik unsurları gördüğü muhteşem Mehterhâne-i Hâkaanî''yi, yeniçeri arşivini, mezar taşlarındaki yeniçeri başlıklarını, şehirlerimizde Sünnî bir tarikat olan Bektâşî dergâhlarını ortadan kaldırması, en ünlü örnektir.
Ama bu hatalar, yaptığı reformların devlete ve topluma kazandırdıkları yanında hiç önemli değildir. Nitekim 1566''dan saltanatın sonuna kadar devlet başkanlarımızın en dehâ sahibi, en yüksek kültürlüsü değerlendirmesiyle tarihe geçti. Bugünkü Türk Ordusu, onun 1826 reformu ile kuruldu. Yeniçerilik devam etse idi hâlimiz nice olurdu? Devlet yönetimini askeriye ve ilmiyeden alıp mülkiye sınıfına verdi. Menfaatleri bozulanlar, hâkanlığı dışında halîfe-i rûy-i zemîn de olan hükümdara Gâvur Padişah dediler. Zira üstelik fes, pantalon, ceket giydirmişti. Çok genç yaştaki kızına da fes giydirip kışlaları ziyarete yollamış, askerle karavana yedirmişti. Devlet dairelerine resmini astırmıştı. En vahîmi, elini kaldırıp parmağıyla Batı yönünü gösteren ünlü yağlı boya tablosunu yaptırmıştı! Hâsılı o devirde pek çok havsalanın almadığı şeyleri gerçekleştirdi.
Bugün ülkemiz, Orta Afrika ile Orta Avrupa arasında uzanan 1826 Türkiye''sinden daha iyi şartlarda değil. 1826''nın ve 2000 yılının şartlarından bahsediyorum. Per capita 3.500 dolarla, iki nesli kucaklayan ve 7 sıfırlı banknot oluşturan enflasyonla, çetelerle iç içe girmiş, rüşvet ve ihtilâsa boğulmuş resmî mekanizmalarla, bütçesini faize ve KİT açıklarına kaptırmış bir devletle, en düşük ücretlerle çalıştırdığı memur sayısını milyonlara çıkaran ve gene memur sınavı açan bir zihniyetle, ne çağdaşlık, ne başbakanımızın tabiriyle çağcıllık mümkün değildir. Derin tarihimiz, coğrafyamız, kültürümüz, millî dehâya sahip bulunmamız sayesinde ayaktayız.
Reformlarımızı tamamlayamadığımız takdirde, AB ve ABD bile bizi kurtaramaz. Reform, irade ile olur. Ufak tefek hatalar kaale alınmaz. Durumlarının sarsılacağı endişesine kapılanlar pek çok şey yaparlar. Ancak bahis konusu, Türk''ün istikbali ve kaderidir.
Kürtçe hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir bakanımız, Kürtçe radyo-TV yayını yapılabilmesi gerektiğini söyledi. Diğer bir bakanımız bir milletin tek resmî dili olur dedi.
Bir milletin tek resmî dili, hattâ tek dili olması tabiîdir. Bir devletin ise birden fazla resmî dili bulunabilir. Ama bu, Türkiye için bahis konusu değil. Soruna biraz daha inelim.
Türkiye, Fransa yapısında bir devlettir. Vatandaş evinde, açıkta, her yerde istediği dili konuşabilir. İstediği dilde yayın yapabilir. Ancak Türkiye''de tek resmî dil Türkçe ve tek resmî alfabe Latin alfabesidir. Ayrıca Türkçe öğrenmek, her vatandaş için kesinlikle zorunludur. Bu kurallar, hiçbir şartta asla değişmez.
Osmanlı Devleti, bütün imparatorluklar gibi milliyetler mozaiki idi. Ama tek resmî dil Türkçe ilkesinden hiç taviz vermedi. Diğer dillerin ve bütün dillerin kendi cemaatleri içinde kullanılması, öğretilmesi, yayın yapması ise serbestti.
1876 Kaanûn-i Esâsîsi''nde (Anayasa) Sadrâzam (Başbakan) Midhat Paşa, belli başlı diğer imparatorluk dillerine de resmîlik verilmesini istedi. O kadar asırlık Osmanlı politikasına temelden aykırı bir teklifti. Sultan Abdülhamid, bu teklifi Anayasa metninden çıkarttırdı, tek resmî dilin Türkçe olduğuna dair 18. maddeyi koydurdu.
Sultan Abdülhamid''in yeğeni (kızkardeşinin oğlu) ünlü sosyolog Prens Sabahaddin Bey, adem-i merkeziyyet (yerinden yönetim) ilkesini savundu. Türkçe konuşanların azınlıkta bulunduğu imparatorluk eyaletlerinde, o eyalet halkının konuştuğu dilin de, Türkçe ile beraber olmak şartıyle, resmî sayılabileceğini ileri sürdü. Cumhuriyetle millî devlete geçildiği için, bu gibi fikirler bahis konusu edilmedi.
Bugün Kürtçe kitap, kaset yayını serbesttir. Bir kanun maddesinden dolayı Kürtçe radyo ve TV yayını yapılamıyor. Serbest bırakmakta sakınca bulunmadığı, hattâ Kürtçe öğreten cemaat okulları da olabileceği düşüncesindeyim. Fakat Türkçe öğrenmenin, Türkiye Cumhuriyeti uyruğundaki her çocuk için, mecburî tutulacağı doğaldır. Çocuğun ana dili ve dini fark etmez. Ancak bütün Kürt dillerini serbest bırakmalıdır. Biribirini anlamayan 4 Kürt dili var.
Kürt asıllı Türkler''in çoğu Türkçe konuşuyor. Folklor malzemesi dillerin romantizm ötesinde fiilen değerleri yoktur.
Türkçe bugünkü modern Avrupa dillerinin hiçbirinin daha oluşmadığı 1300 yıl önce Göktürk Yazıtları gibi şâheser vermiş muazzam bir kültür ve ilim dilidir. Meraklı vatandaşın ise Türkçe''nin yanında istediği yerel dili kullanabilmesi gerekir. Cemaat ve özel teşebbüs işidir. Devletin olmazsa olmaz temel ilkesi, her vatandaşa Türkçe''yi öğretmektir. Asıl üzerinde durulması gereken mesele, bu konuda gittikçe büyüyen yetersizliğimizdir.
AB adaylığımız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Adnan Menderes 1959''da daha sadece 6 üyesi bulunan Ortak Pazar''a resmen müracaat etti. Onun yaman muhalifi İsmet İnönü 1963''te Ankara Andlaşması ile resmî adaylığımızı imza, ilân ve kabûl etti. Bunun mânâsı açıktır: Türkiye''de oyların yüzde 90''ının temsilcisi çok büyük iki parti, gerçek merkez sağ ile merkez sol, Avrupa Birliği üyeliğimiz üzerinde anlaşmışlardı.
Niçin anlaşmasınlar ki, Sadrâzam (Başbakan) Âlî Paşa''nın Paris''e giderek imza koyduğu 1856 Paris Andlaşması ile Türkiye, resmen 7 büyük Avrupa Devleti''nden biri olmuştu (diğerleri İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, Almanya hâline gelmeye çalışan Prusya ve İtalya hâline gelmeye çalışan Sardunya''dır).
İngiltere ve Fransa ile dostluk andlaşmaları imzalıyarak yön gösteren Atatürk''ün hedefi belli idi. Hiçbir rejim ve iktidar değişikliği ile ilgisi bulunmıyan, hepsinin üzerinde Türkiye millî devlet politikası idi. Üçüncü Selim''den beri (1793) değişmedi. Bocaladığı oldu, ama aynı noktaya geldi. Atatürk hayatta olsa idi, Yunanistan''ın Türkiye''den önce AB üyeliği mümkün değildi.
Ama sonra bize birşeyler oldu. Millî hedeflerimizi şaşırdık. Çok vakit kaybedildi.
Demokrasimizi ve ekonomimizi çağdaşlaştıramadık. Bu çağdaşlaşmanın AB ile hiçbir ilişkisi yok. Bize gerektiği için gerçekleştirmek zorundaydık. Olmadı. Olsa idi bugün AB''ne neyimizin eksik bulunduğunu sorabilirdik.
Şimdi çok büyük şans doğdu. ABD olsun, AB olsun, Türkiye''siz bir Avrupa''nın dünya düzeninde ve dengesinde zorlanacağını anladı. Ankara''da, hârikulâde uyuşabilen bir koalisyon oluştu. Buna da ihtimal verilmiyordu. Zira 3 partinin ayrı felsefelerden geldikleri âşikârdır.
Ama AB içinde Avrasya''ya ulaşmak politikamızda hemen hemen millî konsensüs ortaya çıktı. Bir jeostratejik gerçeğin ifadesi olan Adriyatik''ten Çin Seddi''ne tabiri ile dalga geçenler, yanıldılar. Bugünki sınırları içinde Büyük Türkiye ideali görünür hâle geldi. Gerçekleşmek için millî iradenin şahlanmasını bekliyor.
Avrupa için Türkiye''nin mânâsı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin resmî AB adaylığının 21. yüzyıl cihan politikasında ne demek olduğunu hem ABD, hem Avrupa çok iyi biliyor. Diyebilirim ki, en az bilen biziz. Şanlı ve bilge atalarımızın mensup bulundukları yüce millet için Türk''ün aklı sonradan gelir tarzındaki sözlerinin elbette hikmeti vardır.
Polonya ve Macaristan gibi önemli tarihî devletler de AB adayıdır. Ama Washington''da, Strasburg''ta, bütün adaylar arasında hem de birkaç bakımdan en önemlisinin Türkiye bulunduğunun idraki içindedirler. Hiç şüpheniz olmasın!
Zaten Türkiye''nin bu müstesna pozisyonu, Batı''da bizim hakkımızda uzun yıllar tereddüt geçirilmesinin sebebidir. Bu safhada Türk''ü daraltmak için epey teşebbüs yapıldı. Zira Türkiyesiz Avrupa onlar için bir şeydir. Türkiyeli Avrupa bambaşka bir şey. Batı sonunda ikinci şıkta karar kıldı.
Kıbrıs ne olacak? falan şeklindeki millî sevginin coşkunluğunu anlayabilecek mizaçtayım. Ama biliniz bakalım, biz Kıbrıs''taki Türk hukukunu, Güney Kıbrıs''ın AB üyeliği meselesini, AB ve ABD''ye kafa tutarak mı, onların içlerinde bulunarak mı daha iyi çözeriz?
Mafya yatağı Güney Kıbrıs''ı aralarına almak için Batı''nın bu acelesi elbette acayip bir şeydir. Ancak dünya lideri ABD Başkanı''nı, Fransa''nın çok saygın Cumhurbaşkanı''nı, Almanya Şansölyesi''ni tersliyen bir Türkiye''nin, bu acayipliğin çözümünde hiç şansı olmazdı. Emin olunuz bu tersliği Fâtih ve Kaanûnî Türkiyesi bile yapmazdı. Hele görüşmeyiz, konuşmayız ne demektir? Bizim konuşmaktan çekinecek bir şeyimiz yoktur.
Türkiye''li bir Avrupa, kendisini oluşturan uygarlık felsefesinin olgun dönemine ayak bastığının idraki içindedir. Bizim de 200 yıldır toz yuttuğumuz uzun yolun sonuna geldiğimize inanmamız gerekiyor. Bu inanç, her engeli aşar.
İkinci binyıl bitmek üzere
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Binyıl''ın son 10 gününe girdik (bununla beraber 3. Binyıl ve 21. yüzyıl tarih ilmi bakımından 1 Ocak 2000''de değil, 1 Ocak 2001''de başlar, tekrar hatırlatıyorum).
20. asır, İkinci Binyıl''ın kötü yüzyıllarından biri değerlendirmesiyle tarihe geçecek. Bütün teknik ilerlemiye, refahın yaygınlaşmasına rağmen böyledir. En kanlı zaman parçasıdır.
20. asır (1900-2000), şaşaa ile başladı. Kültür, san''at, ilim dorukta idi. İnsanlık büyük ümitler içindeydi.
Yüzyılın başında Rusya, Japon savaşında ağır darbe yedi (1905). Türkiye, anavatanın ikinci parçası sayılan Rumeli''ni kaybetti (1912). Bu göstergeler pas geçildi. Tarih boyunca bilinmeyen şekilde bir Cihan Savaşı patladı (1914-18). Mağrur Avrupa medeniyeti üstünlüğünü yitirdi. Türkiye, Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan gibi en köklü imparatorluklar çöktü. İngiltere ve Fransa, imparatorluklarını koruyabildiklerini sanarak sevindiler. Ama 250 yıldır dünyaya hükmeden Avrupa kıt''ası, intihar teşebbüsünü tekrarladı. İkinci Cihan Savaşı çıktı (1939-45)
İki Cihan Savaşı arası (1918-39), bir totaliter rejimler dünyası idi. 1945''ten sonraki yıllar, yarım asra yakın, bir soğuk savaş dönemi oldu. Dünya bir dehşet dengesi içinde iki parça hâlinde yaşadı.
Kültür ve san''at, bir zamanlardaki parlaklığını kaybetti. Artık dehâ sahibi şairler, bestekârlar çıkmadı. İlimde allâmelik (erudition) sona erdi çok dar uzmanlık sahaları gelişti.
Bilhassa ulaştırma ve haberleşmede aldığı mesafe bakımından, bitmesine 10 günden az kalan 20. yüzılı elbette küçümsemiyoruz. Bilgisayar ve teknoloji dünyasını gerçekleştirerek yeni yüzyıla geçiyor. Daha önemlisi, her şeyin insan için yapıldığı bu âlemde, tekniğin getirdiği refahı koruma, geliştirmek ve yaymak için, insan haklarını öne çıkaran çağdaş demokrasiden başka çare bulunmadığı üzerinde geniş çapta konsensüs oluştu. Faşizmin çökmesinden yarım asır geçmeden, insan haklarının ve demokrasinin bütün tarih boyunca en büyük düşmanı olan komünizmin de silinmesi, ümitleri arttırdı.
20. asır o kadar kötü yıllar yaşadı ki, 21. asrın daha iyi geçeceğinden şüphe etmemek gerekiyor.
20. yüzyılda Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye 20. yüzyıla, büyük devletlerden (Osm.düvel-i muazzama) biri olarak girdi. Orta Afrika ile Orta Avrupa, Adriyatik''le Basra Körfezi arasında uzanıyordu. Yenileşme (Osm.Teceddüd) hareketi bir çizgiye erişmişti, devam ediyordu.
1912-13 Balkan Savaşı''nda yönetimin kötülüğü, imparatorluğun felâketi ve sonun başlangıcı oldu. Elimizi kolumuzu sallayıp, enayilik derecesini aşan bir gafletle Birinci Cihan Savaşı''na (1914-18) girmemiz, devleti çökertti. 1920''ye geldiğimizde diyebilirim ki Türk, tarihinin hiçbir döneminde vuku bulmadığı kadar horlandı. Rumeli''ni kaybetmiş, Anadolusu yakılıp yakılmış, büyük nüfus yitirmiş, üretimi sıfıra epey yaklaşmış, okullarını kapatmış, orduları silâhlarını depolayıp dağılmış bir Türkiye...
İmparatorluk, yaşama şansından mahrum kaldı. Millî devlet ve cumhuriyet zorunlu hâle geldi. Atatürk''ün sürekli kalacak prestijinin birinci sebebi, Türk''e onurunu iade etmesidir. Onuru kırılmış bir millet, değil imparatorluk, ciddi bir devlet sahibi olamaz.
Bununla beraber Cumhuriyet, hedeflerine ulaşamadı. Ne Atatürk''ün bıkıp usanmadan vurguladığı, ne ondan önceki büyük reformcuların tasarladıkları hedefler gerçekleşmedi. Demokrasi tecrübesi yaptığımız son yarım asırda yetişen birkaç müstesna Devlet adamımızın yaptıkları, kifayet etmedi. Demokratik, ekonomik ve kültürel hedefler, üçü de ufuklarda kaldı.
Zamana hâkim olamadık. Zamana râm olduk. 90''lı yıllardaki başarılarımız, Türkiye''nin çapından küçüktür.
Şimdi önümüzde yeni ve ciddi bir ümit dönemi açıldı. Aklımızı başımıza toplayabildiğimiz nisbette çağa yetişmek imkânımız mevcuttur.
Bu 20. Yüzyılda Türkiye değerlendirmem, hoş karşılanmayabilir. Ama eksiklerimizi kabûl ve itiraf etmeden, hiçbir radikal reform mümkün değildir. Kaldı ki önümüzdeki asırda, Türkiye''nin 20. yüzyılını gerçeklerine oturtacak tarihçilerin yetişeceğine eminim.
20. yüzyıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Karakteristik 20. yüzyıl, 1918-1990 arasıdır. 1918 sonunda Birinci Cihan Savaşı''nın bitmesine kadar 19. asır, bütün şartları içinde devam etmiş gibidir. Ancak 1918''in son ayında yepyeni bir Dünya doğdu. Gerçek 20. yüzyıl başladı.
1990''a doğru Sovyetler çözüldü. Dehşet dengesi sona erdi. Demokrasi ve liberal ekonomi zafer kazandı. Varşova Paktı''nın zoraki üyeleri ile Sovyetler''den ayrılan 14 yeni devlet, Rusya''nın pençesinden kurtuldu. Siyasî coğrafya değişti. Gerçek 21. yüzyıl başladı.
1918-1990 arası, tipik 20. asırdır. 3 döneme bölünebilir: 1) İki Cihan Savaşı Arası (1918-1939), 2) İkinci Cihan Savaşı (1939-1945) ve 3) Soğuk Savaş veya Dehşet Dengesi yılları (1945-1990).
İki Cihan Harbi arasındaki 21 yıllık dönem, faşist veya totaliter, hiç olmazsa otoriter sağ rejimler dünyasıdır. Sol diktatörlüğü ise mutlak Rus egemenliğindeki Sovyetler Birliği temsil eder. Demokrasi, Kuzeybatı Avrupa ile Kuzey Amerika ve Okyanusya''ya çekilmiştir. Ama demokrasiler de, akıl almaz büyüklükteki sömürgeleriyle, insanlığın bir başka türlü yüzkarasını sergilerler.
İkinci Cihan Savaşı, Birleşik Amerika''nın müdahalesi sayesinde demokrasiler lehine biter. Sömürgecilik tarihe karışır. Ancak Rusya, sömürgelerini çok daha genişlettiği gibi fazladan 40 yıl elinde tutar. Arz''ı tehdid eder hâle gelir. Yanlış politikası ile Sovyetler''in bu gücüne meydan veren Birleşik Amerika, Hür Dünya''nın savunmasını üstlenerek hatasını gidermeye çalışır. Yarım asra yaklaşan Dehşet Dengesi, insanlığı titretir. Nükleer ve konvansiyonel silâhlara, dev haberalma örgütlerine, kültür ve propaganda savaşına, uzay yarışmasına, trilyonlarca dolar akıtılır.
Tamamlamamıza birkaç gün kalan 20. yüzyılın son 10 senesi, Dehşet Dengesi''nden kurtulmuş bir dünyanın ümidi içindedir. Pax Americana dönemi artık kesinlikle başlar. Avrupa Birliği, inanılmaz boyutlara ulaşır. Demokrasiyi ve liberalizmi, millî kültürlerini geliştirerek gerçekleştirmeyi başaran ülkelerde, tarihin hiçbir devrinde görülmemiş çapta bir refah ve zenginlik düzeyi oluşur.
Yeni yüzyıl, yeni binyıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yeni bir yüzyıl çift sıfırlı (00) yılla değil, sıfır bir''li (01) yılla başlar. Şöyle: 21. yüzyıl 1 Ocak 2000 günü değil, 1 Ocak 2001 günü başlayacaktır. Asır ve şimdi daha çok yüzyıl dediğimiz zaman parçasının bu şekilde oluştuğunu gazeteniz Türkiye''de son yıllarda birkaç defa açıkladım. Ancak yoğun istek karşısında tekrarlamakta fayda görüyorum:
Kullandığımız Mîlâdî Takvim, isminden de anlaşılacağı üzere, Hazret-i İsa''nın doğum günü farzedilen günden başlatılmıştır. 1 yılının 1 Ocak günü, İsa''nın doğum günü sayılmıştır. Hazret-i İsa''nın doğduğu gün 1 yaşında değil, 0 (sıfır) yaşında bulunduğu âşikârdır. Buradan 100 yılı doldurmak için, Milâdî 100 yılının 31 Aralık gününe erişmek gerekir ki, bu suretle ikinci yüzyıl 1 Ocak 101 günü başlar.
20. asrın 1 Ocak 1901 günü başlayıp 1 Ocak 2001 günü sona ereceği ortaya çıkar.
Biz tarihçilere göre böyledir. Hiçbir tarihçi bu hususta şaşırmaz. Ancak yılı gösteren 4 rakamdan 2.''sinin değiştiği gün, yeni bir yüzyılı kutlamak âdet oldu. Bu şekilde 1 Ocak 1800 günü 19. ve 1 Ocak 1900 günü 20. asrın başlangıcı değerlendirmesiyle bütün Batı âleminde kutlandı. Gerçek takvimde ise asrın bitmesine daha 1 yıl vardı.
Yerleşmiş âdetler, örf hâline gelir. İlmi ve mantığı bile aşabilir. Üstelik şimdi 4''lü yıl sayısında yalnız 2. değil, 1. rakam da değişiyor (ki ancak 1000 yılda bir defa vuku bulur): 1999 oluyor 2000 (3. rakam her 10 yılda, 4. rakam ise her yıl değişir). Bunun mânâsı, yeni bir Binyıl, Frenkçe''si ile söylersek Milenyum demektir. Hem yüzyıl bitiyor, hem binyıl bitiyor. 21. yüzyıl ve 3. binyıl başlıyor.
Tarih zamanlarının Çağ''lara, Binyıl''lara, Yüzyıllar''a (hattâ yarım ve çeyrek yüzyıllara) bölünmesi, geçmişi incelemekte kolaylık sağlar. Yoksa dünya şartları, asır yenilendiği için değişmez. Çok başka faktörlerle değişir. Gene de 3. Milenyum ve 21. yüzyıl insanlığa hayırlı olsun diyelim. Zaten iyi temennilerde hayır vardır.
İkinci Binyıl''ın son günü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çetin bir yüzyılın son günü... Dünya tarihinin gördüğü iki cihan savaşının ikisi de bu yüzyılın ilk yarısında patladı. Zavallı insanoğlu... Her ikisi de insanlığa bir şey kazandırmadı. Çok şey alıp götürdü. Bilhassa her iki savaştan sonraki ahlâk değerlerinin gerilemesi dikkati çekiyor.
İkinci Cihan Harbi''nin sömürge çağını kapatması, nadir olumlu gelişmelerden biridir. Ama yalnız kapitalistler sömürgelerini tasfiye ettiler. Komünistler, sömürgelerini daha 40 yıl pençeleri altında inlettiler. Berlin Duvarı''nın yıkılışına kadar...
Sömürgeci emperyalizme dur! diyen biziz. Biz Türkiye Türkleri''yiz. Atatürk''tür. Yoksa 1920''de imparatorluğumuz elimizden gitmekle kalmıyacaktı. Anavatan, tehlike ve tehdîd ve istilâ altında idi. Cihan Savaşı''nda tam 11 cephede yedi düvelle döğüştükten, silâhlarımızı ve donanmamızı bırakıp ordularımızı dağıttıktan sonra yeniden Kurtuluş Savaşı''na girişmek... Doğrusu Türk''ten başkasının göze alacağı işlerden değildi.
Neyse imparatorluğumuza veda edip millî devletimizi kurduk. Yenileşme hareketine en radikal boyutunu kazandırdık. Dünki düşmanlarımız olan Batı''ya dostça yaklaşmak gibi çok akıllı bir politika izledik. Sömürgecilerin yönetiminde kıvranan nice ülkeye örnek ve ümîd olduk.
Bir yerlere geldik. Bir çizgiye eriştik. Ancak çağdaş uygarlık çıtası çok yüksektir. Her yıl teknolojinin yeni bir zaferiyle daha da yükseliyor. Yeni Binyıl''ın hemen başında, birkaç sene içinde o çizgiyi de aşacağımız üzerinde şüphesi olanlara, işi yavaştan almak isteyenlere çok dikkat edeceğiz.
Yeni Yüzyıl ve Yeni Binyıl, insanlığa kutlu olsun. Türk''lüğe hayırlar getirsin.
Üçüncü Binyıl''ın önümüzde açılan ilk onda biri, 21. asır, geçtiğimiz yüzyılı gölgede bırakacak gelişmelerle ilerliyecektir. Geçmişini çok iyi ve çok doğru bilip geleceğe kudretle bakmasını bilmeyenlerin vay hâline...
Geçtiğimiz yüzyıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçtiğimiz 20. yüzyılın başı ile sonu arasında bambaşka bir dünya oluştu. Nüfus dörde katlandı: 1900''de 1,5 ve 2000''de 6 milyar. Bağımsız devlet sayısı da dört mislini buldu: 1900''de 52 ve 2000''de 200 devlet. Şehirleşme inanılmaz boyutlara ulaştı. Zira 1900''de dünyada nüfusu 100.000''i geçen sadece 288 şehir vardı (bu 288''den yalnız 4''ü 2 milyonun, 13''ü 1 milyonun, 30''u yarım milyonun üzerinde idi).
1900''de tren, vapur, metro, telefon, telgraf, fotoğraf mevcuttu. Sessiz sinema, elektrik, röntgen, ses kaydı, otomobil, denizaltı, yazı ve dikiş makinesi başlamıştı. Uçak, radyo, TV, faks, tank meçhuldü.
Şiir, musiki, edebiyat, felsefe, tefekkür, estetik, san''at ve ilim dorukta idi. Dehâlar sıralanıyordu. Nezaket, terbiye, ahlâk yüksek düzeyde idi. Oy, işçi, kadın hakları için mücadele ediliyordu.
İhtiyaçlar bugünki kadar çeşitli değildi. İnsanlar, daha az bir gelirle, daha mütevazı şartlarda, fakat huzur içinde yaşıyorlardı.
1900 insanına ister Londra, Paris, Petersburg''da, ister Berlin, Viyana, İstanbul''da, tarihin asla şahid olmadığı en büyük felâkete 15 yıldan az kaldığını söyleseniz, kimse inanmazdı. Gururunun zirvesindeki Avrupa medeniyetinin intihara kalkışacağı, Jules Verne''in bilim-kurgularında bile tasavvur dışı idi.
19. asrın tatlı bir uzantısı hâlinde yaşanırken 1914''te felâket patladı. 1918''de sona erdiği zaman artık dünya, eski dünya değildi. Gerçek 20. yüzyıl başlıyordu.
1989''da Berlin Duvarı yıkıldı. 1991''de Sovyetler Birliği dağıldı. 20. yüzyılın şartları sona erdi. 21. yüzyıl kendini gösterdi. İnsanlıkta huzurlu, korkusuz, müreffeh bir dünya için yeniden ümitler yeşerdi.
Bu ümitlerin gene hayal kırıklığı ile sonuçlanacağı gibi bir ihtimali ima etmiyorum. Zira böylesine kötümser senaryo için ciddi bir emare görünmüyor.
Ama girdiğimiz 21. asırda, 6 milyar insanın önemli bir bölümünün, çağın nimetlerinden uzak kalacağı söylenebilir. Zengin demokrasiler ve demokrasi oluşturmakta yeteneksiz yoksul ülkeler, insanlığı gene ikiye bölecek. Belki ara şartlarda yaşıyan ülkeler olacak.
Zengin demokrasi âlemine katılamayıp yoksul, kapalı devletler kategorisinden çıkamayanlar için yeni yüzyıl, hiç de müsamahalı davranmayacaktır.
.AB konusunda hayale kapılanlar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği üyeliği sürecinde Türkiye''de pek çok şey değişecek. Pek çok şey artık eskisi gibi olmayacak. Ancak Türk devletinin temellerini oluşturan bazı ilkeler asla değişmez. En önemli üçü şunlardır:
Bölücülük, bölünme, etnik farka dayalı ve otonomiyi hatıra getiren imtiyazlar mümkün değildir. Avrupa Birliği''nin etnik ayrışmayı kolaylaştıracağını ümit edenler, hayal kırıklığına uğrayacaklardır.
Türkiye''de iki asırlık yenileşme hareketini durdurmak, tersine işletmeye kalkışmak imkânsızdır. Bu hususu Anayasa, laiklik kelimesiyle belirlemiştir. Din ve Devlet ayrılmıştır. Ancak dinî kurumların ve faaliyetlerin Devlet denetimi dışında bırakılması bahis konusu olmaz. Bu hususta Osmanlı geleneğini sürdüreceğiz. Bu arada, dinî mevzularda eskimiş kısıtlamalar varsa -ki vardır- elbette kaldırılır. Din konusu Türkiye''de çok hassas hâle geldi. Zira Osmanlı Türk anlayışındaki Müslümanlıktan koptuk.
Atatürk, binlerce yıl millî kahramanımız olmakta devam edecektir. Bununla beraber Atatürk adına yobazlık yapan, milleti baskı altında tutarak menfaat sağlamaya alışmış bir kadro vardır. Bunların içinde samimi duyguyla 1938''de dondurulmuş bir Atatürk''ü idealleştiren de mevcuttur. Atatürk''ü, en mümeyyiz vasfı bulunan Türk milliyetçiliğinden soyutlayarak yutturmaya çalışanlar ise daha fazladır. Bütün dönemler gibi Atatürk dönemi de eleştiriye açıktır, tabu falan değildir. Ama bu, uzman tarihçilerin işidir.
Avrupa Birliği üyesi sıfatıyle tam demokrasiye geçecek Türkiye''de birtakım müfrit fikirlere aksiyon alanı açılacağını umanlar, yanılıyorlar. Zira Devlet, kendini savunur. Bütün olgun demokrasilerde Devlet kendini nasıl savunuyorsa, Türkiye Cumhuriyeti''nde de aynı şekilde savunacaktır.
Avrupa Birliği ve millî değerler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bazı milliyetçilerimizde ve muhafazakârlarımızda, Avrupa Birliği''ne üye bir Türkiye''nin millî değerlerinden kaybedeceği fobisi hâlâ mevcud olabilir. Dinimizin, dilimizin, hattâ bağımsız devlet vasfımızın tehlikeye düşeceğini ileri sürenler vardı. Hepsi bir cemaatin başında bulunan bu arkadaşlarla yarım asırdır Avrupa ile çok yakınlaşmamız zaruretini konuşmaktan dilimizde tüy bitmiştir. Hepsine Allah rahmet eylesin, çok direnenler çıkmıştı.
Milliyetçi fikir, millî kültür değerlerinin üzerine titremekle başlar. Milletin, dünya nimetlerinden gerekli payı alamaması üzüntüsüne dönüşünce, politikaya intikal eder. Türk milliyetçiliğinin 130 yıllık tarihi budur.
Bağımsızlığımızın kısıtlanacağı iddiası, daha çok korkutmacaya benzer. Öcü göstererek baskıya almaktır. Fransa''nın, İsveç''in bağımsızlıkları ne kadar kısıtlanmışsa, Türkiye için de aynı şey geçerlidir. Ne eksik, ne fazla. Zaten herhangi devirde yapılmış bir devletlerarası andlaşmada taraflar, karşılıklı tavizler verip kısıtlamalara rıza göstererek imza koyarlar. Avrupa Birliği de aynı şeydir.
Yoksulluk içinde büyük kültürlerin gelişmesi duraklar. Türkiye, bu zorluk içinde kalmıştır. Kültürünü yayamamasının sebepleri arasında maddî yoklukların ağırlığını kimse inkâr edemez.
Avrupa Birliği bize, millî kültürümüzü, dilimizi, san''atımızı geliştirmek için, bütün çağdaş imkânları açacaktır. Gerisi, bizim yeteneğimize kalmıştır. Sonuçtan, en muhafazakâr milliyetçiler bile memnun olacaklardır. Bu hususta hiç şüphem yoktur.
Millî değerler, kapanarak değil, açılarak büyür, yayılır, yükselir. Millî kültürün zarar göreceği vehmi, Türk kültürünün haşmetini öğrenememiş, daha kendi dilini doğru telaffuz edemiyen, mübtedî milliyetçilerin duygusu olabilir.
Tebriklere cevap verememenin mahcubiyeti içinde, dostlarımın, okuyucularımın bayramını kutluyorum.
Buruk bir bayram sohbeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2000''li yılların ilk bayramının son günündeyiz. Aynı Şeker (Ramazan) Bayramı ile gene 2000 yılının sonunda bir defa daha teşerrüf edeceğiz.
Yarından itibaren Türkiye''nin yüklü gündemi yeniden hareketlenecek. Başımıza belâ kesilen hemen mi asalım, bekliyelim mi? konusu aktüalitesini sürdürecek. Bendeniz bir parçası bulunduğumuz Avrupa hukuku prosedürünün neticelenmesini bekliyelim diye yazacağım. Mesleğimizin üstâdı dostum Altemur Kılıç işi uzatmaya lüzum yok diyecek.
Ama ekonomik meseleler ağırlığını artıracak. Dünya Bankası, TC Enerji Bakanlığı''nı, lüzumsuz büyük paralar harcamakla suçladı. Washington''ın ne demek istediği üzerinde tefsirler kaleme alınacak. Politikacılarımız ve bürokratlarımız, en ucuz enerji ve telekomünikasyon yatırımlarının Türkiye''de gerçekleştirildiği ve bu hünerlerinin bundan böyle devam edeceği güvencesiyle içimizi rahatlatacaklar.
Türk âlemiyle ilişkilerimizde şahsî gayreti ve inancı, üstün yeteneği ile en önemli başarıyı gösteren Süleyman Demirel''in, bu alandaki faaliyetlerine ve esasen Turan fikrine karşı olanlar, Anayasa tadilâtına yanaşmamak için bin dereden su getirecekler. Meclisimiz, 21. asır Türkiyesi''nde cumhurbaşkanlığı yapabilecek milletvekilleriyle dolup taştığı için, içlerinden birini tercihte epey zorlanacaklar.
Trilyon avcısı hayâsızlar İstanbul''da, Ankara''da, Londra''da, artık hantal da değil, tamamen âtıl ve battal hâle gelen adalet mekanizması ile dalga geçmekte devam edecekler. Onlara trilyonları kusturacak siyasî irade, Türkiye''de üç dönem üst üste seçim kazanır ama, politikacılarımız bunun farkına varamadılar.
Televoleleri, gazete ilâveleri, buralarda teşhir edilen rezillikleri ve sefillikleri, ahlâk, san''at ve estetik erozyonunu nefretle izleyen halkımız, yarın bayramını tamamlıyacak. Ateşten gömlek hâline gelen hayat mücadelesine, birkaç gün önce bıraktığı yerden devam edecek...
Bin yıl önce, bin yıl sonra
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Milâd''ın İkinci Binyıl''ı 1000-2000 arasıdır. 1000 yılında Osmanlı yoktur. Selçukoğulları bile daha bugünki Türkmenistan''dadır, Horasan''a inip hâkanlık kuramamışlardır. Asıl Türk devletinin temsilcisi Karahanlı Hâkanlığı''nın Hanefî-Mâtürîdî İslâm''ı Türk İmparatorluğunun tek resmî dini kabulü (921) sadece 80 yıl olmuştur. Değil Anadolu''ya, İran''a bile ulaşamamışızdır. Üstelik Anadolu bütünüyle kendisine Roma İmparatorluğu diyen Bizans''ın elindedir (Güneydoğu''da bir şerit Abbâsîler''e ait). Akdeniz milleti olmak bir yana, açık denizlerden o kadar uzaktayızdır ki...
Daha 1100 yılına varmadan neler geçtiğini sevgili okuyucularım hatırlayacaklardır. 1074''te Anadolu Fâtihi Selçukoğlu (Kutalmışoğlu) Birinci Sultan Süleyman-Şah, İznik''i başkent yaparak ölümsüz Türkiye devletini kurdu. Üsküdar''a geldi, karşı yakadaki Ayasofya''nın muhteşem kubbesini inançla seyretti. Torunlarının cihan devletini gerçekleştireceklerini bildiğinden eminim.
İkinci Binyıl''ı, bıçak sırtında tamamladık. Berbat bir ekonomi, işlemez mekanizmalar, deprem felâketi, çok uzayan dış destekli bölücü terör, gırla giden hırsızlık, çetecilik, mafyacılık, kara para, adaletsiz gelir dağılımı... Yabancı ülkelerle bir sürü anlaşmazlık... Orta Asya''dan kopuş ve Avrupa''dan dışlanma...
En kötüsü ve tarih boyutlarında beteri, 200, hattâ 300 yıllık Türk Yenileşme Hareketi''ni yüzümüze gözümüze bulaştırmış olmamız. Atatürk''ün muasır medeniyet dediği bu hareketi başarıya ulaştırabilseydik, zaten sorunlarımız çözümlenirdi.
Üçüncü binyıl, 2000 ilâ 3000 yıllarıdır. Türkiye için, mümkün olabilen en iyi şartlarda başladı. Bin yıl önceki atalarımız gibi, Türk''e yakışan mâşerî dehâ çizgisinde kullanabilirsek, önümüz açılır. Zaten açıldı, ama farkedemiyenlerimiz çoktur.
Aman hata yapmıyalım. Bize mahsus o kocaman yanlışlara kapılmıyalım. İnsanları yerli yerinde bulundurmasını bilelim. Tefrikaya düşmeyelim. Emin olunuz, 2010 yılında Büyük Türkiye''nin gerçekleşmemesi için hiçbir sebep yoktur...
Avrupa Birliği''nin standartları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ankara''da liderler zirvesi toplandı. İleriye doğru tedbirlerde daima geciktiğimiz için, Öcalan konusu gündemin üst sıralarından düşmüyor.
Halbuki gerçek gündem, Avrupa Birliği üyeliğimizdir. Türkiye''nin 200 küsur yıldan bu yana gerçek gündemidir. Ve başka her olay, teferruattır. Tarih perspektifinden böyle görünüyor.
Aday sıfatıyle ilk AB toplantısına giriyoruz. Avrupa''da, Türkiye''nin çağdaş demokrasi çizgisine ulaşabileceğine dair şüphe izhar eden açıklamalar başladı.
Türkiye''yi bu derecede yeteneksiz görenlerin bulunması hayret vericidir. Hem içimizde, hem dış ülkelerde... Türkiye''nin bir Portekiz''in, bir Yunanistan''ın elde ettiği demokrasi düzeyine erişememesi millî onur meselesi hâline geliyor. Gelmesi lâzım.
Bu hususta hantallık, nemelâzımcılık, yavaştan alma, alttan torpilleme, basit problemleri karmaşık hâle sokma, her şeye parti çıkarı açısından bakma gibi biribirinden berbat tutumlar, kabûl edilemez.
Ufaklı büyüklü binlerce hukukî düzenleme yapıp derhal uygulamaya geçirmek durumundayız. İcranın, çok iyi görev dağıtması ve her göreve müddet koyması gerekiyor. AB uyum çalışmalarının sorumlularını herkes bilmeli. Gerçek sorumlu elbette hükûmet ve başbakandır. Fakat teknik hazırlayıcılar için de Bakan seviyesinde koordinatör şarttır. Üç düzine bakanlı hükümetlerde koordinasyon mümkün değildir, yahut zayıftır. Âcil teşkilâtlanma lüzumu ortadadır.
Dere tepe düz gidip arpa boyu yol almak politikası çağ dışı, miskin bir karakterdir. Böyle yöneticilere karşı küçümseme duygularımızı hiç saklamadık. Önce, AB uyum düzenlemelerinin tam envanteri ilân edilmeli. Her konu tarihlenmelidir.
AB üyeliğine hazır hâle geldiğimiz an, Büyük Türkiye şekillenir. İlk 10''a girmemiz gibi iddialar ciddiyet kazanır. Bu çizgiye eriştiğimiz zaman, üye olup olmamak bile ikinci derecede kalır.
Çetelerin çöküşü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hizbullah operasyonu devletimiz için çok büyük bir polisiye başarı oldu. Hizbullah, PKK''dan sonra Türkiye''yi karıştıran, dışa bağımlı en önemli terör örgütü idi.
Türkiye''nin kalkınmasını geciktirmek, ekonomik ve askeri bakımdan yıpratmak, mümkünse halkımız arasına nifak sokmak, bizi Avrupa''dan koparmak için dış güçlerin başımıza musallat ettiği çetelerden biri Hizbullah''tır. Güneydoğu''da, sanıyorum Diyarbakır merkezli olarak kuruldu. İstanbul''a sıçraması yenidir.
Militanların İran''da eğitildiği anlaşılıyor. Doğumuz''daki büyük komşumuzun bu gibi işlere tevessül etmesinin mantığı yoktur. Fakat ideolojik ifratlar, daima kötülük tohumları ekmiştir. İran bir İslâm cumhuriyetidir. Terör, bütün dünyada İslâm''ın imajını lekelemiştir. Tahran''ın hedefiyle çelişen bir durum ortaya çıkmış, İran''a ne kazandırdığı meçhul kalmıştır.
Bununla beraber Türkiye''deki Hizbullah''ın, diğer ülkelerdekilerle bağlantısı ve ne dereceye kadar Tahran''dan yönlendirildiği meçhuldür. Başka devletler hesabına çalışan taşeron bir örgüt olması muhtemeldir.
MİT ve emniyet, doğrusu çok planlı çalışıp İstanbul operasyonu ile pek çok cinayeti ortaya çıkardı. Daha nelerin bulunacağı bilinmiyor. Ülkemizde yapılmış en başarılı operasyonlardan biridir.
Bize göre çok daha önemlisi, artık Türkiye''de çetelerin sonunun görünmesidir. Çeteler ortadan kalkacak ve Türkiye''ye huzur avdet edecektir. Çetelere bağlı bütün yolsuzluklar azalacak, zamanla ortadan silinecektir. Türkiye''nin bu bakımdan da Avrupa standartlarına uyumu çok yaklaştı.
PKK, Hizbullah ve emsali bütün terör, cinayet ve hırsızlık örgütleri, halkımızla irtibatlanamadı. Sindirme veya menfaat sağlama yoluyla edindikleri taraftarlar, halka indiklerini göstermez. Bütün iddialarına rağmen, siyasî ve fikrî yapıları yoktur. Sadece bazı sloganları sömürüyorlar.
Terörün en büyük başı, hücresindedir. Diğer bir başı evvelki gün öldürüldü. Milletin nefretini kazanan bu cinayet şebekelerinin her bakımdan sonu yaklaştı. Devletimizi, hükümeti, güvenlik güçlerimizi kutluyoruz. Bugün, dünden daha huzur içindeyiz.
AB''nin şartları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''ne uyum şartlarından ürkenlerimiz var. Uyum sağlıyamıyacağımızı söyliyenler de var (bunlar kapalı şekilde Türk''e iftira ediyorlar). Bu korku ve ümitsizlik gerçeklere dayanmıyor. Yeni bir oluşumun sancıları şeklinde algılamak daha doğrudur.
Bu toplumun, yani biz Türkler''in, ne değişikliklerden geçerek 2000''e geldiğimizi unutuyoruz. 921 yılına kadar Allah''a değil, Gök Tanrı''ya inanırdık. 1074''e kadar Anadolu''da değil, Türkistan''da yaşardık. Haydi bunlar çok uzaklarda kaldı diyelim. Yenileşme, ıslahat (reform), inkılâp dönemimizi hatırlıyalım.
1826''da Sultan Mahmud, 500 yıllık ordumuzu temellerine kadar yıktıktan sonra, yepyeni bir ordu, bugünki ordumuzu kurdu. Ertesi yıl donanmada aynı şeyi yaptı. Ordusunu ortadan kaldırdığı devlet, muz cumhuriyeti falan değildi. Sınırları Orta Avrupa ile Orta Afrika, Fas ile Hind Okyanusu arasında uzanan bir imparatorluktu. Bu kadarla kalmadı. Halkına değilse bile Devlet görevlisine fes, pantalon, ceket giydirdi. Devlet yönetimini askeriye ve ilmiye sınıflarından alıp mülkiye sınıfına verdi. Adı gâvur padişah''a çıktı ama aldırmadı, devam etti.
Sultan Mahmud''unkinden daha radikal (kökten) tek inkılâp, Atatürk''ün cumhuriyet ilân etmesidir. Zira bizde hâkanlık kurumu 2700 yıllıktı. Sultan Mahmud 1 gün içinde (15.6.1826) eski orduyu, Atatürk gene 1 gün içinde (29.10.1923) eski rejimi ortadan kaldırdı.
Bunlara nazaran Avrupa Birliği''ne geçişimiz lâ-şey kabîlindendir. Çok da radikal değildir. Zira bugün milyonlarca Türk, Avrupa''nın kurallarını zaten biliyor ve benimsemiş durumdadır.
Ama statüko tatlıdır, tembel harcıdır. Değişiklik, kural değiştirme, yahut kurallara uyum, pek çok mizaca zor gelir. Bu zora katlanacağız. Sakın milletimizi yeteneksizlikle ithama kalkışmıyalım. Çağdaş uygarlık düzeyinin kapıları bize açılmıştır. Elimizi tez tutup, kapıdan geçelim. Bu tarafta kalmıyalım. Büyük Türkiye, kapının öte tarafındadır. En şüpheci ve muhalif davrananlar bile sonuçtan memnun kalacaklardır. Hırsız, uğursuz, çeteci takımı hariç...
Hizbullah
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hizbullah operasyonu, tasavvur edilebilecek en aşağılık çizgide vahşetin toplu göstergesi olduğu için unutulmıyacak, hâfızalarda kalacak, Batı dünyasında akisler yapacak, tarihe geçecektir.
2000 yılında bir Hâricî, bir Hasan Sabbâh canavarlığı hayret vericidir. İnsanlık onuru ayaklar altına alınmıştır. Eşref-i mahlûkat diye nitelenen insan tipi inkâr edilmiştir. Bu işin İslâm adını kullanılarak yapılması nefretimizi arttırmıştır.
Gerek Fethullah Gülen Hoca, gerek Diyanet İşleri Başkanımız, hiç bir terör eyleminin İslâm ile yakından uzaktan ilişkisi olamıyacağını yetkiyle belirttiler.
Türkiye Hizbullah''ı, İran ihtilâline özenmiş. Güneydoğu Anadolu''da gûyâ şeriate dayalı bir Kürt devleti veya otonomisi hedeflemiş. PKK, marksist bir Kürt devleti veya otonomisi istediği için, karşı karşıya gelmişler.
Demek güneydoğumuzda sorun vardır. Bütün 20. yüzyıl boyunca vardı. Zira Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya, İsveç, Amerika ve tabii İran, böyle bir sorunun oluşması için ellerinden geleni yaptılar. Kürtler, tıpkı Ermeniler gibi, Türk''ü küçültmek için kullanıldılar.
Binaenaleyh problem, yapaydır. Yapaydır ama, Osmanlı''sı olsun, Cumhuriyet''i olsun Türk devletinin kusurları, yanlışları, eksikleri yok mudur? Güneydoğu insanımıza Türkçe öğretemedik (Türkçe konuşanlara da anadillerini inanılmaz derecede kötü öğretebildiğimiz başka bahistir). Yesevî, Yûnus, Mevlânâ ümanizmi ile oluşan o şahane Osmanlı Türk Müslümanlığı''nı telkin edemedik. İslâm''ı vahşetle karıştıran bulanık beyinler ortaya çıktı.
Güneydoğu''da savaş devlete 100 milyar dolara patladı. Bu savaşın sırtından bir başka 100 milyar dolar kara paranın aktığını da unutmamak gerekir. Gerçek pislik, zaten ikinci faktörden çıktı.
Türkiye''nin imajı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK gibi Hizbullah''ın da Türkiye''nin imajını bozduğu âşikârdır. Zaten maksatlardan birinin bu olduğu kesindir. Hizbullah''lı, PKK''lı bir ülke, Türkiye Cumhuriyeti''nin gerçek manzarasını yansıtmıyor. İmajımız niçin bozuldu? sorusunun doğru ve cesur cevaplarını bulmak lâzım.
Hizbullah, İslâm''ın tebliğine aykırı bir kuruluş. Nitekim yetkili din adamlarımız belirttiler. Üstelik bizim Osmanlı Türk Müslümanlığı ile temelden uyumsuz. Tıpkı PKK gibi dış mihraklı olduğunu unutmamak gerekiyor. İran''da, Afganistan''da, Sudan''da, Cezayir''de ve başka Müslüman ülkelerde İslâm adına yapılan eylemler, Türkiye''ye de sıçratılmak istendi. Tarihî sosyal yapımız bakımından sonu gelmez teşebbüslerdi. Fakat bizi çok uğraştırdı. Hâlâ uğraştırıyor. Maksatlardan biri de bu idi.
İmajımız büsbütün bozulmasın diye bu kabil iğrençliklerin üzerini örtecek miyiz? Bir çizgiden ve bir sayıdan sonra mezar arama faaliyetlerini durdurmaya kalkışacak mıyız? Devlet mekanizmasında bazı kişilere sıçrar endişesine kapılacak mıyız? Hayır!
Cerahati, dibine kadar inip yok edeceğiz. İmajımız böyle düzelir. Örtmek, saklamak, utanmak politikası çağdaş değildir. Almanya''da Kohl sorgulanıyor. Prens von Bismarck''tan sonra Alman Birliği''ni ikinci defâ gerçekleştiren adam olduğu için esirgenmiyor. Almanya şerefini yitirmiyor. Demokrasinin nasıl işlediğini sergiliyor.
Hizbullah''ın gelişmesinden Silâhlı Kuvvetlerimiz''i sorumlu tutan zihniyete katılmıyoruz. Nitekim Genelkurmay tebliğ yayınladı. Biz, Genelkurmay''ın dediğine inanırız. Ama 15 yıldır Güneydoğumuzda kötü işler oldu. Milyarlarca dolar aktı. Bu işe bulaşanların saklanması zaten mümkün değil. Gerçekleri açıklayıp dosyayı tarihçilere bırakmak lâzım. PKK, Hizbullah ve benzeri terör örgütlerinin niçin ve nasıl oluştukları hâlâ çok aydınlanmadı. 1980 öncesinin marksist çeteleri de böyle karanlıkta kalmıştı...
Millî yanlışlarımız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk askerini gördüğünüz yerde vurun! talimatıyle harekete geçen kişiler ve çeteler, içimizden çıktı. İster marksist olup Türkiye''yi 6 (altı) cumhuriyete ayırıp Sovyetler Birliği''ne katmak maksadıyle, ister Güneydoğumuzu bizden koparmak şantajı ile hareket etsinler. Sonuç değişmez.
Bu sonuç, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bu çocukların, hangi eğitim sisteminin ürünü oldukları veya hangi eğitimden mahrumiyet neticesi baş verdikleri meselesidir.
Demek Türkiye Cumhuriyeti, çocuklarını, vatandaşlarını, millî felsefesiyle yetiştirmekte başarısız kaldı. Osmanlı''yı, yani Millî Mücadele''yi gerçekleştiren babalarını inkârdan tutunuz da, Arap-İran teokrasisi yahut Ekim 1917 İhtilâli özlemcilerine kadar her türlü sapık aramızdan çıktı.
Anadilini öğretemedikten başka, onu ilkel kabile lehçesi derekesine indirgeyen bir eğitim sisteminin derdine deva bulunamadı. Atatürk''ten sonra bu eğitimin, milliyetçi, dolayısıyla millî vasfı da kalmadı. Normal okullarında yabancı dil öğretemedi. O halde bu kadar parlak insan nasıl yetişti? Efendim, istisnalar kaideyi bozmıyacağı gibi, konumuz imalât hatalarıdır. Elbette bu vahîm tablonun başka geçerli sebepleri de mevcuttur. Ancak hepsinin temelinde millî eğitimden ve kültürden mahrumiyet faktörü yatar.
Tabirlerimi ağır bulanlar olabilir. Fakat çocuğuna millî şuur veremediği için onu ömür boyu hapse mahkûm eden bir sistemi nasıl savunabilirsiniz?
Bu sorunlar millî eğitim ve kültür politikamızda pas geçildi. Emin olunuz, bugün de bahis konusu değildir. Kimsenin umurunda değildir bile diyebiliriz.
Binaenaleyh, Hizbullah ve benzerlerinin nasıl oluşabildiklerinin sebepleri, ancak yüzeyi görmeye çalışanların ulaşamıyacağı derinliklerdedir.
AB ve Biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği üyeliğimize kadar geçecek süreç, yalnız Cumhuriyet döneminin değil, 926 yıllık bütün Türkiye tarihinin en büyük dönemeçlerinden biridir.
Olguyu, böylesine bir azamet ve nezaket ölçüleri içinde kavrıyabiliyor muyuz? Sorun budur.
Geçiş sürecinin uzayıp kısalması bizim elimizdedir, dış etkenler ikinci derecededir.
Bu müddet içinde kaybedilecek en kısa zaman parçası bile milletimize zarar verir. Ve bu millet, zarar görmekten gına getirmiştir. Artık ferahlık, rahat, hattâ haşmet ve şevket görmek istiyor.
Millî kültürümüzün yüce unsurları dışında her alanda her şeyimizi değiştirmeye hazır mıyız?
Kaldı ki millî kültürümüzü de, pek çok geliştirmek suretiyle değiştireceğiz.
Kesin değişmiyecek olan Türk Devleti''dir. Atalarımız ebed-müddet sıfatıyla ululamışlardır.
Devletimize temel veren ilkeler değişmez. Avrupa Birliği''ne geçiş, bazı politika cahillerinin sandıkları gibi bölücülüğün ve teokrasinin önünü açmaz. Bu akımları yok etmese bile, küçültür, marjinal ve zarar vermez çizgiye indirger. Her demokraside marjinal akımlar mevcuttur. Bölünme ve teokrasi özlemcileri -ki onlar da bizim vatandaşlarımızdır- bu gerçeği ne kadar erken kavrarlarsa, tansiyon o kadar çabuk düşer. Avrupa Birliği''nin ne idüğünü, ne olup ne olmadığını doğru kavramak gerekir. AB, Avusturya''daki faşist partinin iktidara katılmasına izin vermedi.
Tansiyonu yükseltmek Türkiye için olumsuz imaj verir. AB''ye yaklaşmamızı geciktirir. Tansiyonu yükseltenlerin mutlaka aleyhine sonuçlanır.
Avrupa Birliği normlarına erişmiş bir Türkiye, güneşte yerini almıştır, gerçek Büyük Türkiye''dir. Yalnız AB değil, bütün Dünya bize kapılarını açar.
Kafkaslar''da büyük huzursuzluk
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çeçenistan''da olaylar trajik zirvelerde seyrediyor. Savaş, dağlara kayıyor. Çeçen kadınları ve çocukları, müstevlinin ayakları altında. Batı baskısı sonuç vermiyor. Son defa Birleşik Amerika''nın fiilen 2. kişisi olan Dışişleri Bakanı Madeleine Albright Hanım, Rusya Başkanvekili Vladimir Putin''i kaplanla savaşmaması tabiriyle uyardı. Ama Putin, bir Çeçen zaferi ile başkanlık seçimlerine girmek istiyor.
Halbuki yüzelli milyonluk çok güçlü bir devletin, bir milyonluk küçük bir kavmi imhaya yeltenmesine tarih terminolojisinde zafer falan denmiyor. Başka şeyler deniyor. Bu başka sıfatlar Tolstoy''u, Stravinski''yi yetiştirmiş bir millete hiç mi hiç yakışmıyor.
Kaldı ki, dağlarda Çeçen savaşının yıllarca süreceği kesindir. Rusya milyarlarca dolarını ulu Kafkas dağlarına gömecektir. Finans bakımından şiddetle muhtaç bulunduğu ABD ve AB ile arası açılacak, saygınlığı kalmayacaktır. Rusya''nın yaptığı AGİT ilkelerine temelinden aykırıdır.
Türkiye, Kafkaslar''ın kuzey eteklerinde geçen Çeçen kırımını, nefrete dönüşebilecek bir teessürle izliyor. Bu duygu, 5 milyon Kafkas asıllı Türk''ün yaşadığı ülkemiz için çok tabiidir. 60''a yakın din kardeşimiz devlette ise -gür sesten vazgeçtik- cılız sesler bile yükselmiyor.
Artık Rusya ile ilgisi kalmayan Kafkaslar''ın güneyinde durum ise, diyebilirim ki daha endişe vericidir. Çünkü boyutları çok daha büyüktür. Moskova, Azerbaycan''la Ermenistan''ın barış yapmasına elinden gelen her engeli koyuyor. Gürcistan''ı tehdit ediyor. Sınırdaş olduğumuz Güney Kafkasya''daki tam bağımsız üç devletteki gelişmeler ve sürekli Rus müdahaleleri, Ankara kadar Washington''u da tedirgin ediyor. Çarlık ve Sovyetler''den sonra şimdi Federatif Rusya''nın da emperyal ve emperyalist heveslere kapılması, gerçekte bütün dünyanın başını belâya sokabilir.
Putin''in seçilmesini ve hemen sonraki durumu merakla bekliyoruz.
Irkçılık belâsı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avusturya Cumhuriyeti''nin son seçimlerden 2. çıkan partisinin genel başkanı Haider, dünya çapında ün yaptı. Hemşehrisi Hitler bile gençlik yıllarında bu kadar çabuk gelen şöhreti kıskanırdı.
Bizim geleneğimizde ırkçılık yoktur. Ne Osmanlı öncesinde, ne Osmanlı''da, ne Cumhuriyet''te. Türküm diyen, kendisini Türk''e mensup hisseden, devletimizin uyruğunda bulunan herkes Türk''tür.
Türk milliyetçiliğinde bile hiç olmazsa son 50 yıldır ırkçılık mevcut değildir. Vaktiyle bazı milliyetçilerimizin azınlık ırkçılığına tepki olarak ve o dönem Avrupa''sından esinlenerek ırkçı söylemlerde bulunmaları, çoktan maziye karıştı.
Türk''ü sevmek demek olan milliyetçiliğimizden ürkenler, daha açık söylemek gerekirse komünizme kesin tavır alınmasından huylananlar, son zamanlara kadar Türk milliyetçiliğini ırkçı göstermeye çalıştılar.
Halbuki çok ünlü Türk milliyetçilerinin bazıları Türk asıllı değildir. Misal getirmeye lüzum yoktur. Tarihî kişilerin kökenleri, tarihçilere mahsus bir bilgidir. kökenleriyle değil, mensup bulundukları millete göre tarihe geçerler. Bugünki İngiltere ve Danimarka hanedanlarının Alman, İspanya ve İsveç hanedanlarının Fransız asıllı olmaları, kimi ilgilendirir?
Kişilerin geriye gidildikçe karıştıkları ırklar, hayret uyandırır. Çok defa ne kadar karıştıkları tespit edilemez. Irken sâf insanlara ancak çok kapalı kabilelerde tesadüf edilebiliyor.
Binaenaleyh gerek saf ırk, gerek ırkçılık iddiası, tamamen ilim dışıdır. Bu bakımdan, 1930''lar dünyasının en yüksek kültür ve ilmine sahip Almanlar''ın böyle bir hevese kapılmalarına, hattâ bunu devlet rejimi ilân etmelerine, koskoca bir milletin Hitler''in peşine takılmasına ne kadar şaşılsa yeridir. Bu yıkımı yaşadığı içindir ki bütün Avrupa, Haider''e karşı çıkıyor.
Irkçılık, beraberinde kendisinden olmayan bütün kavimlere, dinlere, inançlara da düşmanlık getirdiği için, insanlık dışıdır. İnsan beynine musallat tam bir âfet, dört dörtlük bir belâdır.
Silâhlar ne oldu?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Devlet, savaş hâlinde, vatan tehlikeye düştüğü zaman, her şeyi göze alır. Hızlı hareket gerekir. Birçok yasal prosedür pas geçilir. Kademeler atlanarak emir verilebilir. Yeter ki veren, emir yetkisi taşısın. Savaş behemehâl kazanılmalıdır.
Her ülkede bu mekanizmaya pislikler bulaşmıştır. Vatanı savunduğu bahanesiyle veya şartların olağanüstülüğünden faydalanarak ceplerini dolduranlar, türlü karakter zaafları sergileyenler çıkar. Bunlar Devlet görevlisi ise, ihanet çizgisindedirler. Yakın tarih her ülkede böyle örneklerle dolup taşar.
Türkiye, tarihinin en büyük isyanlarından biriyle karşılaştı. İsyanın arkasında pekçok Batı ve Doğu devleti yer aldı. Bunlar GAP''ı gerçekleştirtmeyeceklerine, Güneydoğu''yu bizden koparacaklarına inanmışlardı. Vaktiyle Ermeniler''i hangi oyuna sürüp başlarını yaktılarsa, şimdi Kürt asıllı vatandaşlarımıza musallat olmuşlardı.
Türkiye için öylesine yanlış hesaplar yapıldı ki, hesap sahiplerinin yanılgı derecesi bugün ortaya çıkmıştır.
40.000 Türk vatandaşının hayatını kaybettiği korkunç olaya, en büyük çapta uyuşturucu trafiği ve elbette silâh ticareti de bulaştığı için, bataklık akıl almaz şekilde büyüdü. Hâlâ temizlenmiş değildir.
Böylesine bir savaşta Devlet, ne gerekiyorsa öyle yapar. Gerekeni yapmayana devlet bile denmez. Millî Mücadelemiz''e karar veren Osmanlı subayları, hangi yasanın hangi maddesini ihlâl ettiklerini düşünse idiler hâlimiz nice olurdu?
Binaenaleyh şu veya bu yoldan silâh aldı ve dağıttı diye, savaşı yönetenler suçlu olmaz. Emri veren zamanın başbakanı Tansu Çiller, gereğini yapmıştır. Batman Valisi, kendi başına birlik falan kuramaz. Elbette yetkili kişilerden emir almıştır. Ancak villa ithamları gibi çok ciddi iddiaların hiç savsaklanmadan incelenmesi gerekir.
Bu silâhlardan bazılarının koruculara verildiği anlaşılıyor. Araştırılması gereken, korucuların bunları satıp satmadıklarıdır. İkinci husus, silâh alımında Devlet görevlilerinin maddî menfaati olmuş mudur? Bu konular aydınlatılmalı.
Hizbullah olayı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Beş polisimizin şehit düşmesi üzücü olduğu kadar vahim bir olaydır. Polis, milletimizin, şehirlerimizin güvencesidir. Güvenliğimiz için can verebilmektedir. Arada zengin polis şeflerinin zuhuru, bu kuruma karşı beslediğimiz sevgiyi ve itimadı azaltamaz.
Operasyonların dikkatli, çağdaş ve medya davet edilmeden yapılması gerekiyor. Medyaya haber uçurulması sakıncalıdır.
Hizbullah''ın Türkiye gündeminden sür''atle çıkarılması lâzım. Bu ne pis bir imajdır! Doğrusu ülkemize gölge düşürdü. Bizde böyle şeyler olmamalıydı.
Babalarımızdan miras kalan Osmanlı Türk Müslümanlığı''nı devam ettiremedik. İslâm''ı Arap''tan, İran''dan öğrenmeye kalkıştık. Halbuki bin yıl önce bu yüce dini Türkistan''da Ebû Hanîfe''den, İmam Mâtürîdî''den, Ahmet Yesevî''den öğrenmiştik. Hiçbiri Arap değildir.
Kadınların idam edilmediği Osmanlı sisteminden, din adına kadınları işkenceyle öldürebilen bir ortama geçtik. İrticaın boyutları bizi 1500 yıl öncesine götürdü.
Hizbullah kafasındakiler için Türk milleti kâfirdir. Bu kafa, bin yıldır yaşadığımız Müslümanlığı eşkıya çeteciliği hâline getirmeye kalkışmakla kalmadı. Türk''e karşı ne derecede nefretle dolu olduğunu da belli etti. Zaten Türk''ün algıladığı İslâm''a karşıdır.
Onlara göre Müslümanlık, kendi çetelerinden olmayanı kesip doğramaktır. Son yıllarda bazı ülkelerde böyle oldu. Türkiye''de de olabileceğini düşünmedik. Zira Türk karakterine temelinden aykırıdır. Gerçi tarihimizde bilhassa ihtilâl dönemlerinde kötü örnekler mevcuttur. Ancak bunları çoktan aştığımızla öğünüyorduk.
Babalarımızın anladığı şekliyle İslâm, Türk milletinin ve milliyetçiliğinin ayrılamaz, sentezlemeye ihtiyacı bulunmayan unsurudur. Hizbullah, Tâliban falan filan bize yabancıdır. Dinimize de yabancı olduğunu otoriteler söylüyorlar.
Türkiye ve AB
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği konusunda vakit öldürmediğimizi ümit ediyorum. Mümkün olabilen en kısa zamanda AB üyesi dostlarımıza biz hazırız, siz hazır mısınız? dememiz gerekiyor.
Bir Avrupa Birliği ki, hemen önümüzdeki yıllarda sınırları doğuya ve güney-doğuya doğru önemli boyutlarda genişleyecek: Estonya, Polonya, Slovenya, Çekya, Macaristan, hemen sonra Romanya, Bulgaristan... Son üçü eski eyaletlerimizdir. Türkiye''nin bu derecede gecikmesi her aklıma geldikçe -itiraf ediyorum- asabım bozulur.
Rejimlerin en berbadından yakasını kurtardığı on yılı bulmayan Bulgaristan... Ve sonra NATO, Gümrük Birliği üyesi Türkiye... Her aklı başında Türk''ün asabının bozulması lâzım.
Çünkü efendim, lâklâkıyyât ile vakit öldürmekte birinciyiz. Cumhurbaşkanı rutin kelimesiyle ne demek istemiş? Bunun üzerinde düzinelerce yorum yapılır mı? Ne demek istemişse demiş, ne demek istememişse dememiştir.
Cumhurbaşkanı seçimini yüzümüze gözümüze bulaştırmadan çözümledikten sonra, Anayasa Mahkememiz''in de bir an önce Ana Muhalefet Partimiz hakkında diyeceğini demesini bekliyoruz. Cumhurbaşkanı seçiminden sonra kabinede -ufak tefek düzeltmeler hâlinde de olsa- revizyona gidilir.
Bunlardan sonradır ki, Avrupa Birliği ve Güneydoğu için hükûmetin ne yapıp ne yapmadığını sorgulayacağız.
O zamana kadar Hizbullah batağının kurutulması, gündemden düşürülmesi lâzım. Güneydoğu''ya çok sağlıklı şekilde yaklaşabilmemiz gerekiyor. Bölgede ekonomi berbat da, eğitim sanıyorum ondan da berbat...
Başımıza yeni belâlar sarmak itiyadımızı bıraktığımız takdirde, elhamdülillâh bu hayatî meselelerin altından kalkacak potansiyele sahibiz. Türk''ün 21. yüzyılda gölgede mi kalacağı, güneşte yerini mi alacağı bahis konusudur. Bizi gölgede bırakmak isteyenler, hiçbir şeyden medet ummasınlar.
RTÜK karartmaları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
RTÜK, gittikçe ağırlaşan eleştirilere muhatap oluyor. Gerçek fonksiyonunu yerine getirdiğinden şüpheliyim. Rastgele TV karartıyor. Genel bir gözdağı vermek istiyor görünümündedir. CNN Türk''ü ve TGRT''yi 24''er saat kapatmak ne demek?
CNN Türk''ün karartılması, Batı''da kötü imaj oluşturdu. Cezanın gerekçesi de kabule şayan değildir.
TGRT''yi ise RTÜK''ün eski başkanı yönetiyor. Devletin ne olduğunu bilen, işinin tam manasiyle ehli, biyografisinde hiç şaibe bulunmayan, saygın bir medya mensubudur. Bugüne kadar TGRT, RTÜK''ten karartma cezası almamış tek özel TV idi. Zira yayınları ılımlı ve dengelidir.
Gazete, periodik, radyo ve TV kapatma cezası, antidemokratiktir. Mutlaka ağır para cezası ile değiştirilmelidir.
Basın yayın dünyamızda bölücü, ırkçı, teokratik, komünist yazılar, haberler, kitaplar, filmler gırla gidiyor. Birçoğu terör, şiddet, cinayet, hattâ katliam tavsiye ediyor. Bunlarla tabiatiyle mücadele yapılacaktır. Birçok TV kanalında toplumun ahlâkını bozan, toplum değerlerini kaale bile almayan, estetik çizgimizi çok aşağılara çeken neşriyat mevcuttur. Otokontrol mekanizması işlemiyor ve reyting iddiası üste çıkıyor. Bu durumun zamanla düzelebileceği görüşündeyiz. Ancak hiçbir ülkede bu kadar TV ve radyo kanalı bulunmadığını biliyoruz. Elbette fikir ve yayın hürriyeti esastır. Ancak şiddet telkin eden, ahlâk çökerten yayınlar, demokrasilerde de takibat altındadır.
Ölçü, Avrupa Birliği ve Birleşik Amerika''daki ölçülerdir. Başka ölçüler makbul değildir. Bu bakımdan en fazla gazeteci ve yazar hapseden ülkeler listesinden düşmemiz gerekiyor. Çoğunun terörist, eylemci ve gerçek suçlu oldukları ise, milletlerarası düzeyde açıklanamadı.
RTÜK, yeni bir KİT durumuna geldi. Bu hâliyle devam edemez fikri yaygındır. Türkiye''nin en saygın ve dikkatli iki kanalını karartmak gibi ölçüden mahrum kararların sağlıklı olmadığına eminiz. Üstelik bu kararların, göründüğünden daha sağlıksız bulunmaları muhtemeldir.
İstikrarın iki şartı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Siyasî istikrar, Türkiye''nin sorunlarının çözülebilmesinin temel şartıdır. İstikrarın devamı için, cumhurbaşkanı seçimi ile Fazilet Partisi davasının sonuca bağlanması gerekiyor. Bu iki mesele aşıldıktan sonradır ki önümüzü görebileceğiz. Ne yapacaksak yapacağız.
İki meseleden birinde bile tökezlersek istikrarsızlık kapımızda bekliyor. Boşa giden 1990''lı yıllara döneriz. Acıyla hatırlıyoruz. Dertlerine çare bulunmaz bir ülke hâline düşmüştük.
Milletvekillerinin özlük hakları ile ilgili Anayasa''nın 86. maddesinin değiştirilmesini Cumhurbaşkanı yazıyla Meclis''e tavsiye etti. Parti kapatma mekanizmasının düzeltilmesine taraftar bulunduğunu da şifahen bildirdi. 5 artı 5 formülü ile birlikte Anayasa''nın iki maddesinin daha oylanmasının etik, ahlâk, gelenek, örf, âdet ve saireye uygunluğu, ikinci derecededir.
Devletin birinci derecede menfaatleri yanında, ikinci derecede konular kaale alınmaz. Beceriksiz politikacılar, ikinci derecedeki Bizans münakaşalarına dalıp asıl roblemi çözmekte âciz kalırlar.
Ana Muhalefet Partisi''nin kapatılıp milletvekillerinin Meclis dışında bırakılması gibi bir ihtimal göze alınamaz. Demokrasimizi geriye götürür. Avrupa ile mesafemizi açar. Üstelik böyle bir ihtimal 3 ay içinde ara seçim zorunluluğunu getireceği için, istikrar diye birşey kalmaz. Havanda su döğeriz.
Fazilet Partisi görüşünün devlete sürekli problem üreten zihniyetten uzaklaşabilme yeteneği oranında demokrasi kuvvetlenir. Yoksa Türkiye''de rejim ve hayat tarzı asla değişmez ve iki ayrı hayat tarzı mümkün değildir. Bunu kabûl etmek için devletimizin son 200 yıllık tarihini doğru okumak gerekiyor.
Sayın Demirel''in tekrar seçilmesindeki yüksek menfaatlerimizi görmekte direnenler için fazla sözümüz yoktur. Olmazı dile getiren veya zayıf, sıradan cumhurbaşkanı tipini özleyenleri ise küçümsüyoruz.
Bu iki âcil ve sıcak sorunumuzu akıl ve mantık istikametinde çözümleyelim. Ve artık lâf üretmek yerine icraata geçelim.
.TCK 312
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Mart, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanı seçiminden hemen sonra Türk Ceza Kanunu''nun mahut 312. maddesi değiştirilecek, hafifletilecek ve Necmettin Erbakan her hâl-ü kârda hapishaneye gitmeyecektir. Tabii cumhurbaşkanlığı seçiminde Türkiye''de siyasî dalgalanma yapacak bir aksaklık olmadığı takdirde... 312''nin değiştirilmesi zaten evvelce de düşünülüyordu.
Şiddet eylemine karışmamış bir kişinin yazdığından ve söylediğinden dolayı hapsedilmesi zaten antidemokratiktir (ağır para cezası verilebilir). Bu kişi milletvekili ise, hele başbakanlık yapmışsa, hassasiyetin artacağı tabiidir. Burada seçilmiş kişinin tam bir fikir hürriyeti bahis konusudur. Bu konularda Türkiye bilhassa duyarlıdır. Zira 27 Mayıs trajedisi bu ülkede yaşandı.
Üstelik hapse mahkûmiyet, 6 (altı) yıl gibi inanılmaz derecede geçmişte kalmış sözler dolayısıyle ise, ciddiyetini kaybeder. Bu gibi kovuşturmalar için zaman aşımı şarttır. Ancak hukuk sistemimizde yargıcın şahsî takdir hakkı kısıtlıdır. Önündeki yasaya uymak durumundadır. Yasa yapmak ve değiştirmek mutlak tekelini elinde tutan Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne iş düşmektedir.
Yukarıdaki üç paragrafı Fazilet Partililer, büyük memnuniyetle okuyacaklardır. Bundan sonraki paragrafların hoşlarına gitmeyeceğini biliyorum.
Erbakan''ın 6 yıl önceki sözleri, popülizmin şahane örnekleri şeklinde algılanabilir. Oy almak için telaffuz edilmiştir. Hoca''nın mizacı da öteden beri bu üslûptadır. Popülizm yapmayan politikacı ise nadirdir. Ama söylenenler faciadır. Burasının Türk devleti olduğunu unutan bir insan bu lâfları edebilir. Bu düşünce tarzı, Fazilet Partisi ile selefi olan partilerin başını sürekli belâya sokmuş, Devlet''le karşı karşıya getirmiştir.
Türk''le alay etmek, Türk''ü incitecek kelâmda bulunmak kimsenin haddi değildir. Affedilemez ve bunu sıradan bir kusur şeklinde göstermek isteyenler de affedilmez.
Bilmem arz edebildim mi? Bunu anlamak yeteneğini göstermeyen her parti ve her kişi Türkiye Cumhuriyeti ile ters düşecek ve gündemi karartacaktır. Almanya''da Almanlık, Fransa''da Fransızlık''la dalga geçin, bakınız başınıza neler gelir
AB ve Millî Egemenlik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mart, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''ne üye olduğumuz takdirde, hattâ adaylık safhasında millî egemenliğimizden bir şeyler kaybetmemiz ihtimali bazan açıkça, bazan fısıltı hâlinde konuşuluyor.
Milliyetçi bir düşüncedir. Saygı uyandırır. Ancak bu fikri körükleyenler var.
Zira Avrupa Birliği üyeliği, 1923''te Cumhuriyetin ilânından bu yana, Türk devletinin karşılaşacağı en radikal değişikliktir. Ama bütün üye devletler için de aynı ağırlıkta bir gelişme gerçekleşti. Her kurum yenilenecektir. Birey hakları üste çıkacaktır. Bu durum, samimi olsun, menfaat bakımından olsun, endişe veriyor.
İmtiyaz, üstünlük, kara para ve benzer çıkarları yitirmek endişesi bizi ilgilendirmiyor. Vız geliyor diyebiliriz. Toplumca ve millî kültür bakımından zaafa uğrar mıyız? Böyle bir fobiyi kafalardan uzaklaştırmak gerekiyor.
Avrupa Birliği üyesi Türkiye, yoksulluktan kurtulmuş bir ülke olacaktır. Bugüne kadar millî kültürümüzü ihmal etmemizin sebepleri arasında maddî imkânsızlık faktörü birinci sıradadır. Avrupa Birliği üyesi sıfatıyle milli kültürümüzü dünyaya açacağız, her branşını yücelteceğiz. Çok daha eğitimli çok daha sağlıklı bir millet hâline geleceğiz. Güneşteki yerimizi alacağız.
Avrupa Birliği üyeliği, ülkemize musallat ırkçı bölücülüğü de, romantik veya terörist teokrasiyi de, Atatürk''e karşı saygısız davranışları da asgarî, marjinal, tehlike oluşturamaz derekeye indirgeyecektir. Türkiye Cumhuriyeti''nin olmazsa olmaz bu temel ilkelerinden zaten en kötü şartlarda bile taviz vermeyiz. Bizi etkilemek isteyen dış güçler ise, güçlendiğimiz nisbette yavaş yavaş böylesine meraklarından vazgeçeceklerdir. Yeter ki biz irademizi gevşetmeyelim. Potansiyelimizi açığa çıkartalım. Devlet hayatında istikrarı bozacak maceralardan kaçınabilelim
312. madde
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Mart, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Uzun bir tatilin ortasında gündemde ağırlık hâlâ Türk Ceza Kanunu''nun 312. maddesinde... Çetrefil, karanlık bir madde... Belki bilhassa böyle kaleme alınmış.
312 üzerinde önemli kişilerden bile biribirine benzemez mütalaalar çıkıyor. Bu münakaşa nedir?
Efendim bu münakaşa, Türkiye Cumhuriyeti''nin bütünlüğü demokratik kurallar içinde nasıl daha iyi sağlanabilir endişesidir. Halkımızı pek ilgilendirmiyor. Milletimiz, derin veya derin olmayan devletin ne yapıp edip bütünlüğü koruyacağının güven duygusu içindedir. Bu duygu asırlara uzandığı için, içimizden o kadar bozguncu çıkıyor, gene zayıflamıyor.
Devletin ve demokrasinin kendisini savunacağı bellidir. 312 ne şekilde değiştirilirse değiştirilsin, hangi üslûb ile kaleme alınırsa alınsın, savunma mekanizması işler.
Derin devletin âlâsı İngiltere''dedir. O kadar derindir ki, şimdiye kadar kimse dibini göremedi. İster tarihçi, ister gazeteci, ister politikacı, ister istihbaratçı olunuz, göremezsiniz. Hiç İngiltere''de devletin ve demokrasinin âciz kaldığını hatırlıyor musunuz?
Son söz Türkiye Büyük Millet Meclisi''nindir. Parlamentomuz elbette 312. maddeye münasip şeklini verir. Bana göre, aynı konularda Avrupa Birliği normlarını incelemek gerekiyor. Eninde sonunda bu normlara uyum sağlamak durumundayız.
Kafasını ırkçı bölücülüğe veya teokratik düzene takmış olanları Avrupa Birliği içinde koskocaman bir düş kırıklığı bekliyor. Zira yukarıdaki cümlemi tekrarlıyorum: Hem devlet, hem demokrasi, kendisini her hâl-ü kârda savunur.
Kuğunun Son Ötüşü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Mart, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bayramlar vesile edilerek tatiller bu kadar uzatılmamalı. Koskoca bir ülke, nihayet bu sabah çalışır hâle gelecek. 18 Mart 1915 Çanakkale deniz zaferinin 85. yıldönümü tatile rastladı. 1915 dünyasının en büyük deniz gücü olan müttefik İngiliz ve Fransız donanması, o azametli dretnotları, zırhlıları, ağır ve hafif kruvazörleri, muhrip ve firkateynleri, denizaltı ve uçakları ile, Çanakkale Boğazı''nı cebren geçip İstanbul''a gelmek istedi. Başarsa idi, İngiltere Başbakanı Lloyd George''un Paris Sulh Konferansı''ndaki resmi ifadesine göre Birinci Cihan Savaşı (1914-18) 4 değil, 2 yıl sürecek, 1916''da bitecekti. Çarlık Rusyası çökmeyecek ve 20. yüzyıl komünizm diye bir devlet rejimi tanımayacaktı.
Mevki-i müstahkem kumandanı Cevad Paşa''nın (Orgeneral Cevad Çobanlı) 150 topu, ustaca döşenmiş mayınlarımızla beraber, toplam 506 topunu bir an susturmaksızın 6 saat 45 dakika (11.00-17.45) ateş kusan tarihin gördüğü en kudretli armadayı durdurdu. O anlı şanlı düşman saff-ı harb zırhlıları, hâlâ Boğaz''da yatıyor.
Çanakkale Savaşı, 34 yaşında bir kurmay yarbayı, düşmanın en büyük kara çıkarmasında, ordu kuvvesinde 7 tümenin başına getirdi. Tarihin akışı değişti. Anafartalar Kahramanı sıfatı, Milli Mücadele''nin başına geçmesinde Mustafa Kemal Paşa''ya yardımcı olmuştur.
Ergun Göze, tarihin en karakteristik kara-deniz savaşlarından biri olan Çanakkale muharebeleri üzerinde, şahane bir prestij kitabı yayınladı (Boğaziçi Yayınları). Ağır papye kuşeye basılmış çarpıcı tarihi resimler içeren esere Göze, Kuğunun Son Ötüşü adını vermiş.
Can vermeden önce en güzel şarkısını söyleyen Kuğu, Osmanlı idi. Çanakkale''de harikuladelikler sergiledi. Bugün Türkiye Cumhuriyeti, iki taraftan yüz binlerce genci kucaklayan o toprakların ve denizlerin üzerine titriyor.
Samsun Türk Kurultayı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Mart, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu seneki Türk Kurultayı yarın Samsun''da toplanıyor. Pek çok ülkeden gelen 600 Türk delegesi birkaç gün Dünya Türklüğü''nün meselelerini konuşacaklar. Yakutistan''dan Birleşik Amerika''ya kadar...
Az coğrafya bilen arkadaşlar mizah konusu yaptılar ama Adriyatik''ten Çin Seddi''ne bir ilmî ve doğru tabirdir. Bu tabir, Türkçe konuşan halkların yoğun bulundukları Avrasya kuşağı içindir. Yoksa belli başlı her ülkede az veya çok Türk yaşıyor.
İlk Türk Kurultayı, Alparslan Türkeş''in teşebbüsüyle Antalya''da toplandı. Büyük ve çok manalı bir oluşumdu. Türkeş, o zamanki cumhurbaşkanı Özal ile Başbakan Demirel ve Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü''yü bir araya getirdi, hepsine örs ile demir döğdürdü. Türk''ün bir ve beraber olabildiği takdirde hangi potansiyele erişeceğini gösterdi. Aynı zamanda Altaylar''daki Ergenekon''dan nasıl açık denizlere ulaştığımızı Antalya''da simgeledi.
Örs ile demir döğme, geçit bulmak için çepeçevre dağlardaki demir madenini eriten ilk Göktürk hakanı Bumin Kağan''ın yaptığı işi temsil eder. Türk''ün millî şuurunun çelikliğini korumak için Türk hakanları her yıl bu olayı kutladılar.
Bumin Kağan, 439 yılında Çin kıyımından kurtulmak için Ergenekon vadisine sığınan Türkler''i 96 yıl sonra 535 yılında dağların arasından çıkardı. Kırım''la Kore arasındaki Göktürk devletini kurdu. Hakana dağ geçitlerini Börteçine adını verdiği dişi bozkurtu gösterdi. Atatürk''e Bozkurt denmesi bu sebepledir.
Mete soyundan kut almış Bumin Kağan, Osmanlı cihan devletini kurabilmeleri için Türkler''i Ergenekon''dan çıkardı. Türk tarihini bilenler, ne demek istediğimi anlarlar.
Samsun Türk Kurultayı, bütün Türkler''e kutlu olsun.
Çağdaş uygarlık düzeyi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Mart, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği normları, Kopenhag kriterleri, Maastricht şartları, AGİT kuralları, evrensel insan (ve hayvan) hakları... Bütün bunlara içtenlikte ve hızla uyum sağlamamız, AB üyesi olmamızın ötesinde anlam taşıyor. Bu, Türk devletinin ve milletinin Yenileşme tarihinin noktalanması demektir. Çağdaş uygarlık düzeyini yakaladığımız zaman, Avrupa Birliği''ne girip girmemek elimizdedir. Ama epey yüksek tutulan çıtayı atladığımız takdirde, Avrupalılar yakamızı bırakmayacaklar, üyeliği kabulümüz için bizi zorlayacaklardır.
Resmî adaylığımızdan bu yana Batı''dan gelen talepler ve ziyaretçiler, şikâyetimizi mucib oldu. Zira sürekli eleştiriye maruz kaldık. Bu eleştiriler ve istekler, çağın şartlarına intibak yeteneğimiz nisbetinde azalacak ve yumuşayacaktır.
On yıl öncesinin yoksul ve köhnemiş katı sosyalist uydu devletlerinin bizden önce AB üyesi olmaya hazırlanmaları, nerelerde yanıldığımız, neleri yapamadığımız hususunda bizi uyarmalıdır, derin düşündürmelidir.
Çağdaş çizgi, iki faktör hâlinde özetlenebilir: İleri demokrasi ve iyi işleyen ekonomi... Bunların gerçekleşmesi için, sağlam, her türlü bağnazlıktan, sabit fikirden, ön yargıdan kurtulmuş bir hukuk sistemi...
Osmanlı''nın bugün git, yarın gel şeklinde ifadesini bulan ünlü kırtasiyeciliği, Cumhuriyet döneminde, çözülmek bir yana, maalesef katmerleşti. Rüşvet, yolsuzluk, kara para, kayıtsız ekonomi, arazi yağması ise, geometrik artışlarla devleşti. Yağmacı ve hırsızdan, çaldıkları asla geriye alınamadı. Hukuk sistemi çöktü. Devlet yara aldı. Milletin hakları gasbedildi. Böyle bir düzenin devamı, bizi bütün hedeflerimizde engeller.
Vatandaşın ıstırabı büyüktür. Sabırla bekliyor. Bu derecede sabır, pek çok millette yok. Bizde niçin var? Zira en az iki asırdan beri sabra alışmışız. Beklemeye alınmış bir milletiz. Ama sabrın ve ümidin sonu gelir. Deniz bir yerde biter. Ya o tarafa geçeriz, ya bu tarafta kalırız...
.Devlet sistemimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Nisan, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir ay sonra Cumhurbaşkanı seçimi gündemden düşecek. İnşallah az hasarla atlatacağız. Haziran''da Sayın Süleyman Demirel''in politikamıza katkılarının gündemin başına oturacağından şüphe etmiyoruz.
Bütün demokrasilerde bu kabil seçimler oluyor. İç dengeler değişiyor. Politikacılar batıp çıkıyor. Ama Devlet, tıkır tıkır işliyor. Ekonomik gelişme, hızını kesmiyor. Birkaç yıl içinde per capita (kişi başına) geliri 30.000 dolara erişmemiş Avrupa Birliği üyesi kalmayacak. 30 yıl önce ekonomisi bizden iyi bulunmayan Yunanistan euro''yu kabullenip AB''nin tam çekirdeğine girdi.
Biz AB normları ve Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerimiz konularında hangi çizgideyiz? Her yıl, her ay, her hafta, hattâ her gün nasıl bir terakki kaydediyoruz? Bunları izleyen mekanizmalar işliyor mu, yoksa hiç mi mevcut değil? Hükûmet bu terakkilerden biz vatandaşları haberdar kılıyor mu?
Çok okuyucumun yukarıdaki satırlara tebessüm ettiğini biliyorum. Ama normalin böyle olması gerekmiyor mu? Bunu yapamadığımız âşikârdır. Bir şeyleri hiç beceremiyoruz. Şu halde bu muazzam Devlet teşkilâtı, Birleşik Amerika''yı yönetecek sayıda memur, KİT''leşmiş bakanlıklar, fiyakalarından yanlarına yaklaşılmaz kurumlar, kuruluşlar ne yapıyorlar? İleri, zengin, çağdaş ülkelerin yönetimleri ile neden paralellik kuramıyoruz?
Bu kadar köhnemiş kurumlardan oluşan yönetimi çağımıza adapte etmek için bir Devlet Reformu planımız yoktur. Partilerin seçim bildirgilerinde yazıp çizdikleri asla uygulanmamıştır. O derecede şikayet konusu olan Anayasa için taslaklarımız bulunmuyor (geçen yıl çok değerli bir arkadaşım, kısa bir tatil süresinde yeni Anayasa taslağı hazırladı, grubunda okuyabileceğini umdu, tabii okuyamadı).
Sistemimiz üzerinde âcilen ve çok derinlemesine düşünmek zorundayız. Çocuklarımıza 3.000 dolarlık yoksul bir ülke bırakamayız.
TBMM: 80 yıl önce ve bugün
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Nisan, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dün Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin Ankara''da açılışının 80. yıldönümü idi. TBMM, İstanbul''daki Osmanlı parlamentosunun İngiliz süngüsüyle dağıtılması ve birçok üyesinin tutuklanıp Malta''ya sürülmesiyle fiilen sona erdi. Bu Osmanlı Parlamentosu''ndaki çoğunluk grubu olan Müdâfaa-i Hukuk milletvekilleri, Ankara''daki Mustafa Kemal Paşa''dan talimat alıyorlardı. Ancak İngilizler''in eninde sonunda parlamentomuzu basıp dağıtacağını öngören Paşa, Erzurum Milletvekili seçildiği halde İstanbul''a gelmedi. Sadrâzamın henüz meclise gelip yemin etmemiş bir milletvekilinin başkan seçilemeyeceği ihtirarı üzerine Atatürk, Osmanlı parlamentosu reisi (başkanı) olamadı.
Osmanlı parlamentosunun düşman süngüsüyle dağıtılmasından tam 38 gün sonra Mustafa Kemal Paşa, Ankara''ya can atan Osmanlı milletvekillerinin gelemeyenlerinin yerine acele seçim yaptırarak meclisi tamamladı. 23 Nisan 1920 Cuma günü Ankara''da Meclis açıldı. Son Osmanlı parlamentosunun kabûl ettiği Mîsâk-ı Millî''yi, virgülüne dokunmaksızın onayladı.
Bir baskı yanlışı yok sevgili okuyucularım, İstanbul''daki meclisin dağılmasından tam 38 gün sonra Ankara''da TBMM toplandı. Zamanın ilkel haberleşme ve ulaştırma şartları içinde ve pek çok yeri işgal edilmiş bir ülkede...
Bu meclise artık Osmanlı Meclis-i Meb''ûsânı denmedi. Türkiye Büyük Millet Meclisi dendi. İlk defa Osmanlı yerine resmen Türkiye kelimesi kullanıldı. Cumhuriyetin temelleri, en feci zorluklar içinde, fakat sağlam şekilde atıldı.
Türkiye Cumhuriyeti''nde millî iradenin tek temsilcisi bulunan Büyük Millet Meclisi, basit bir cumhurbaşkanı, seçimini 38 günde gerçekleştiremedi. Ama asıl kötü olan bu değil. Asıl kötü olan, bu muazzam devletin gündeminin aylardan beri bir seçim meselesine endekslenmesidir. Son günlerde futbol araya girdi de gündem biraz değişti.
Cumhurbaşkanlığı için adaylık, yarın geceyarısından sonra mümkün değildir. Yarından itibaren adayları gözden geçireceğiz.
Putin Rusyası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Vladimir Putin, gösterişli bir törenle, eski tabirle âlây-ı vâlâ ile asaleten Rusya Federasyonu Başkanlığı makamına (az daha tahtı''na diyecektim) oturdu.
Rusya, asırlardan beri kuzeydeki büyük komşumuzdur. Biz de Rusya''nın güneydeki büyük komşusu... Romanovlar ve Osmanoğulları... Sonra SSCB ve TC... Bugün Rusya Federasyonu ile sınırımız kalmadı. Ama hâlâ birinci derecede komşumuzdur, kimse şüphe etmesin...
Fâtih Sultan Mehmed, Karadeniz''i Türk gölü, iç denizi hâline getirmiş, Boğazlar''ı, dolayısıyla Karadeniz''i kapatmıştı. Türk tekeli 300 yıl sürdü. Bu müddet içinde Karadeniz''de Osmanlı''dan başka devletin sahili yoktu. 1770''ten itibaren Rusya, Karadeniz''e indi ve sahillerini Türkiye ile paylaştı. Bugün Rusya''nın Karadeniz''in kuzey-doğusunda dar bir kıyı şeridi kalmıştır. Bütün güney sahilleri ise bizimdir. Bu da tarihin garip cilvelerinden biri...
Her ne hâl ise, Vladimir Putin, seleflerinden fazla çarlarınkine benzer bir törenle vekâleten yürüttüğü başkanlığa and içerek başladı. Tam bir başkanlık sistemidir. Yetkileri Birleşik Amerika başkanından bile fazladır. Binaenaleyh parlamenter Avrupa sistemine aykırı bir rejimdir.
Her şey Putin''den sorulacaktır. Kendisini bu makama getiren selefi Yeltsin, törende hemen yanı başında idi. Putin''in, Yeltsin ve ailesi hakkında hiçbir soruşturma açtırmayacağı sözü verdiği rivayet ediliyor (bana başka bir ülkeyi hatırlattı ama, şu anda hangisi olduğunu çıkaramadım)
Rusya imparatorluğunun gerçek kurucusu (1721) Büyük Petro, başkenti Moskova''dan -İsveç''te aldığı topraklar üzerinde henüz yaptırdığı ve adını verdiği- Baltık üzerindeki Petersburg''a götürmüştü (1712). Komünist ihtilâlde başkent Moskova''ya alındı. 1917''de Leningrad olan şehrin adı, komünist rejim çökünce gene Petersburg''a dönüştürüldü. Şimdi başkentin Moskova''dan Petersburg''a taşınması konuşuluyor.
Putin, komünist rejimin geri kalmış ve yoksul bir ülke hâline getirdiği Rusya''yı, çarlık dönemindeki prestijine kavuşturmak isteyen genç bir liderdir. Dünya barışı için hayırlı olmasını temenni ediyoruz..
AB yolu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği yolunun bizim için ince ve uzun olacağı peşinen söylenmişti. Ama -hele resmen adaylığımızdan sonra- bu derecede lâgar gideceğimiz tahmin dışı idi.
Şimdi bir AB Genel Sekreterliği kurulacağı, başına bir büyükelçi getirileceği, kuruluşun doğrudan başbakana bağlanacağı söyleniyor. Sekreterliğin başbakan adına 3. başbakan yardımcısı tarafından izleneceği, bu makama Mesut Yılmaz''ın talib olduğu, gelen haberler arasında..
Vaktiyle kendisine o derecede ümitler bağlanan Sayın Yılmaz, Özal''ın yolunu izleyemedi. Bu yüzden ANAP oyları geriledikçe geriledi. Halbuki iyi ekibi olan bir parti idi, bugün de öyledir.
Bunları Sayın Yılmaz''ı kınamak, hattâ eleştirmek için yazmıyoruz. Uyarmak için yazıyoruz. Zira talip olduğu makam, lütfen tarihçi görüşüme itimat buyurunuz, Türkiye''nin geleceği bakımından, Çankaya''dan daha önemlidir. Büyük sorumluluktur. Türk''ün istikbali AB normlarına erişip erişememesine bağlıdır. Bu normlar nedir? Atatürk''ün muâsır medeniyet seviyesi veciz ibaresiyle gösterdiği hedefin ta kendisidir.
Bu hedefe büyük inançla sarılmış bir ekibin çalışması lazım. Bu çalışmanın, şimdiye kadar çok az alışık bulunduğumuz bir sür''at ve dirayetle yapılıp ceste ceste Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde millî iradeye sunulması gerekiyor. Atatürk inkılâplarındaki ve Özal''ın ilk yıllarındaki çok hızlı tempoyu yakalamak zorunludur.
Enflasyonu çökertmek, özelleştirmeyi tamamlamak, şaibesiz enerji yatırımları, AB normlarının ana temalarındandır. Ulaştırma Bakanı''nın cep telefonu ihalesi hakkındaki tehdide benzer son ithamları, hâlâ bazı kafaların Türk devletini ucuza kapatarak tatlı kârlar elde etmek için huyundan vazgeçemediklerini gösteriyor. Bakanı millet huzurunda açık konuştuğu için kutluyoruz.
Sayın Demirel, AB çizgisinin ne derecede hayatî olduğunu vurguladı. Çankaya''dan ayrıldıktan sonra daha açık konuşabileceği muhakkaktır.
Niçin geri kalıyoruz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Öncesini tarih kitaplarına bırakalım. Demokrasi dönemimizde Türkiye''nin niçin, neden ve nasıl bir türlü muâsır medeniyet seviyesine erişemediğinin sebeplerinden bazılarını başlıklar hâlinde hatırlamamızda fayda var:
1-Çağdaş demokrasiye bugün bile ulaşamamış olmamız... Cumhuriyeti kuran Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin, millî iradeyi temsil eden tek ve yegâne organ bulunduğunu vurgulamaktaki çekingenliği...
2-1960, 1971 ve 1980 askerî müdahaleleri sonunda demokratik ve ekonomik gelişmemizin dumura uğraması ve deneyimli politikacıların biçilmesi...
3-1970''lerdeki iç komünist taarruzun ülkemizi gereğinden fazla sarsması...
4-Her çeşitten bürokrasinin, seçilmiş kişilere karşı geleneksel mukavemeti... Tanzimat döneminden kalma devletin memur yüksek bürokratlarca yönetilmesi özleminin kafalardan silinememesi...
5-Politik kadroların biçilmesi sonunda oluşan koalisyonların parti çekişmeleri yüzünden verimsizliği...
6-Modern liberal ekonomiyi kavrayışımızdaki büyük gecikme... Özelleştirmenin yapılamadığı tek Avrupa ülkesi hâline gelmemiz... Her şeyin vatandaşın değil, devletin olması gerektiğine inanan zihniyet...
7-Politik, ekonomik ve hukukî alanlarda tam bir Şark rehaveti içinde bulunmamız, çok hızlı davranmaktaki kesin aczimiz, kendimizi bağlayan mekanizmalar meydana getirerek yeni menfaatler ve yeni KİT''ler oluşturmaktaki şöhretimiz...
8-Ferdin, şahsî teşebbüsün şevkini kırmamız, yeteneksiz ve yetersiz politik ve bürokratik kadrolar oluşturarak sürekli kaliteyi düşürmemiz, yeteneklerden her alanda ürkekliğimiz, hükûmet listeleri başta rastgele ve keyfî listeler yapmamız...
9-Nüfus artışını medenî ülkelerdeki çizgiye çekemememiz... Düzine çocuklu aileler oluşturmamız... Bunların her çocukları için devletten eğitim, sağlık, iş istemesindeki anormallik ve eşitsizlik...
Bunlardan bile önemli dış etkenlerden, kültürel ve moral sebeplerden, başka bir yazımda bahsedeceğim.
.19 Mayıs
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Genel Yayın Müdürümüz Kenan Akın''ın Avrupa Birliği''ne sportmence girdik cümlesine katılıyorum. Kopenhag kriterlerine gerçek bir katkıda bulunduk! 19 Mayıs''ın 81. yıldönümünü böylesine bir sevinç ve şenlik içinde idrak ediyoruz. Galatasaray''ı kutluyoruz. Bize Türk futbol tarihinin en büyük başarısını kazandırdı.
19 Mayıs 1919 günü, 9. Ordu-yı Hümâyûn (imparatorluk ordusu) müfettişliğine atanan 38 yaşındaki "Anafartalar Kahramanı" Mustafa Kemal Paşa, yeni görevine başlamak üzere, karargâhını oluşturan subayları ile, Samsun limanında Anadolu''ya ayak basmıştı.
Osmanlı''nın nice ordu komutanlarından birinin göreve başlaması, sıradan bir hadise idi. Zamanın cihan devleti İngiltere bile böyle sandı ve ancak bir müddet sonra uyanabildi.
19 Mayıs''ın tarihî bir dönüm noktası olacağını hâkan-halîfe Altıncı Mehmed Vahîdeddin de, Harbiye Nezareti de, Mustafa Kemal Paşa da kestiremezlerdi. Eyalet valileri, büyükelçiler, ordu komutanları, atandıkları görevlerine hareketten önce usulen padişahı ziyaret ederlerdi. Padişah, bunu sıradan bir protokol ziyareti şeklinde algılamadığını gerçi -Atatürk''ün sonradan anlattığına göre- Mustafa Kemal Paşa''ya isterseniz memleketi kurtarabilirsiniz diyerek ihsâs etmişti ama, Paşa''nın yapacaklarının çapını bilmesi mümkün değildi.
Zira Mustafa Kemal Paşa''nın İstanbul''dan gemiye binip Karadeniz''e açıldığı 15 Mayıs günüdür ki Yunanlılar, İngiliz filosunun desteğinde İzmir''e çıktılar. Bunu ancak ertesi gün İstanbul hükûmeti öğrenebildi ve inanmakta zorlandı. Millî Mücadele''nin temeli İzmir''in işgalidir. Aksi takdirde Kurtuluş Savaşı olmazdı. Ama İngiltere, Yunan''ı İzmir''e çıkartmak ve bir müddet sonra kendisi İstanbul''u işgal etmekle (16.3.1920), imza koyduğu Mondros mütarekesini temelinden bozdu.
Daha önceki görevi ordular grubu komutanlığı (4., 7., 8. ordularımızın oluşturduğu Filistin cephesi komutanlığı) olan Mustafa Kemal Paşa''ya gerçi Harbiye Nezareti, vaktiyle Köprülü Mehmet Paşa''ya verilenlerle ancak kıyaslanabilecek, Anadolu''nun önemli kısmı üzerinde askerî ve mülkî en geniş yetkiler vermiş, sadrâzam (imparatorluk başbakanı) ve padişah onaylamıştı. Ama Paşa''nın, yenik çıktığımız Birinci Cihan Savaşı sonrası Anadolu''sunu düzenlemesi, asayişi sağlayarak şurada buradaki küçük işgal birliklerini uzaklaştırması bahis konusu idi. Yunan''ın Batı Anadolu''ya yayılması da, yeni bir Kurtuluş Savaşı''nın başlatılması da düşünülmemişti.
19 Mayıs''ın neyin başlangıcı olacağını, olayın kahramanı bile bilemezdi. Büyük Atatürk''ü şükran, saygı ve sevgiyle anıyoruz.
Putin''in Rusyası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünyanın dikkati Vladimir Putin''in oluşturmaya çalıştığı yeni Rusya''nın üzerindedir. En fazla bizim dikkat kesilmemiz lâzım. Dışişlerimiz ve bütün kurum ve kuruluşlarımızla... On yıl öncesi gibi gafil avlanmayalım.
Putin, Rusya''nın hiç müstahak olmadığı şekilde Avrupa''dan kopmuş, yoksul ve karmakarışık bir ülke hâline düşmesinden etkilenen bir Rus milliyetçisidir. Komünizm denen insan tabiatine temelinden aykırı hastalığın kocaman bir devleti nelere duçar kıldığının tam idraki içindedir. Komünistler hâlâ önemli sayıda bulundukları için, bunu çok açık söylememektedir. Ancak 1917 öncesi çarlık düzeni ile barışıktır. Artık Ruslar, çarlarından nefret falan etmiyorlar. Rusya''yı yücelten çarlarını seviyorlar.
İmparatorluk döneminde Rusya, eyaletlere ayrılmıştı. Sovyet döneminde ise otonomiler kuruldu. Şimdi Sayın Putin, eski yönetime dönmek istiyor. Yeryüzünün toprak bakımından 1. devletini sadece 7 bölgeye ayırdı. Bunlara eyalet değil, niyabet denebilir. Zira her bölge, ülkeleri içeriyor.
7 bölgeden 5''inin başına general, ancak 2''sinin başına sivil vali (veya yönetici) getirmesi, Sayın Putin''in, Rusya Federasyonu''nun otonom cumhuriyetlerinin canına okumak niyetinde bulunduğunu açıklıyor. Ben öyle algılıyorum. Henüz bölge sınırlarını gösteren bir harita görmediğim için kesin konuşamıyorum. Fakat 7 gerçek kral nâibinin uygulayacakları rejim, Federasyon''un sonu olabilir.
Üstelik Putin, Kafkasya ve Türkistan''da Rus nüfuzunun devamını istiyor. Bu alanda atacağı yanlış adım, Rusya''yı yeni bir Afgan macerasına sürükleyebilir. Zira Ruslar, kendilerine yabancı, hattâ düşman milliyetlerle meskûn bu ülkelere, hem çarlık, hem sovyet dönemlerinde, çok kötü muamele ettiler. Milyonlarca insan öldürdüler. Bu ülkeleri iliklerine kadar sömürdüler. Geri ve yoksul bıraktılar. Bu milletlerden, kendilerini sevmelerini, alkışlamalarını bekleyemezler.
Tarihte imparatorluk devrinin kapandığını net şekilde görememek, Rusya''ya yeni problemler oluşturur. Ve bu problemler hemen diğer devletlere sıçrar.
Amerika ve Irak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika Başkanlık seçimlerini Teksas eyalet valisi İkinci George Bush''un kazanması çok kuvvetli ihtimal hâline geldi. (babası Birinci George Bush -ki merhum Özal''ın dostu idi- hayattadır). Demokrat Parti''den olan Clinton''ın yardımcısı Al Gore''a az bir şans tanınıyor.
Bilindiği gibi Birleşik Amerika''da Cumhuriyetçi Parti muhafazakâr ve emperyalisttir. Fakat Türkiye''ye Demokratlar''dan fazla ilgi gösterdiği söylenmiştir.
Turgut Özal, Körfez Savaşı''nda, şimdiki adayın babası Bush''a, Bağdad''a girilmesini, Saddam''ın devrilmesini tavsiye etmiş, aksi takdirde Irak halkında Saddam''ı başından atacak mecal bulunmadığını söylemişti.
Amerikan başkanları, demokrasiler içinde en yetkili devlet başkanlarıdır. Hem cumhurbaşkanı, hem başbakandırlar, ayrıca bir başbakan yoktur. Hepsi meclislerin dışından sekreter denen bakanları ve büyükelçileri kendileri atarlar (büyükelçiler de kariyerden gelmezler). Ama -kısa bir metin olan- Anayasa içinde hareket ederler. Para işleri ve harcamalar ise, iki meclisin mutlak yetkisindedir. Üç beş yargıçtan oluşan Anayasa Mahkemesi (yüksek mahkeme), yılda bir davaya ya bakar ya bakmaz, konusu ekseriya eyaletlerle federal merkezin anlaşmazlığıdır.
Ama daha önemli bir faktör mevcuttur: Başkan adayları, Washington''a giderlerse neler yapacaklarını ballandıra ballandıra anlatırlar. Üstelik çoğu samimidir. Ancak Beyaz Saray''da Oval Ofis''teki koltuğa oturunca, önlerine dosyalar konur. Ve karşılarında dosyalar hakkında açıklamalarda bulunan sevimsiz adamları dinlerler.
Şimdi George Bush II, Kuzey Irak''ta Saddam''ın hükmü kalmadığını, Kürtler''e otonomi verildiğini, Güney Irak''taki (Osmanlı''nın Basra eyaletidir) Şiî Araplar''ın da Saddam''dan kurtulmaları gerektiğini, seçildiği takdirde bunu gerçekleştireceğini söyledi.
Ortadoğu, o derecede karmaşık bir ülkeler manzumesidir ki, Osmanlı''dan başkası tek ülkesini bile bir, hattâ yarım asır yönetemedi. Bu bakımdan müttefikimiz, üstelik dostumuz Amerika''ya, böyle bir macerayı tavsiye etmeyeceğiz. Körfez Savaşı, Saddam''ın bütün Körfez monarşilerini açık tehdidi üzerine çıktı. Şimdi böyle bir tehdit yoktur ve Amerika, yalnız kalır. Sayın Bush, kazanıp koltuğuna oturursa, uzmanları kendisine açıklayacaklardır.
..Fâtih ve İstanbul
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Atatürk''ün Fâtih İkinci Sultan Mehmed Han (1432-1451-1481) için değerlendirmesi kelimesi kelimesine şöyledir. "Fâtih sadece bir Türk büyüğü değil, cihan tarihinde de en büyük adamdır" Atatürk, 20.01.1935: Âfet İnan, Atatürk''ten Yazdıklarım, 1000 Temel Eser, MEB, 1971, s.111-2).
Yahyâ Kemâl Beyatlı, İstanbul''un Fethi''ni "bütün Türk tarihinin en büyük olayı" hükmü ile yazıyor. Atatürk''ün de, Beyatlı''nın da kanaatleri, tarih ilmi bakımından doğrudur. Zaten Batılı tarihçilerin İstanbul''un Fethi''ni Orta Çağ''ın (476-1453) sonu ve Yeni Çağ''ın (1453-1789) başlangıcı saymaları, bunun delilidir.
Bu kutlu günün 547. yıldönümü bugündür. Kutlu kelimesini bihakkın kullandım. Zira Osmanlı terminolojisinde bu olay Feth-i Mübîn terkibiyle anılır ve mübîn sıfatı bizde ancak Kur''ân-ı Mübîn denerek kutsal kitabımız ve yüce dinimiz için söylenmiştir (mübîn''in sözlük anlamı hakkı bâtıldan ayıran demek).
Atatürk, İstanbul hakkında, devlet başkanı sıfatıyla 1927''de şehri ilk ziyaretinde verdiği nutukta yeryüzünde iki kıt''a üzerinde kurulmuş tek şehir vurgulamasını yapıyor. Gerçekten öyledir. Gerek geçmişte, gerek bugün iki kıt''a üzerinde kurulan tek şehir İstanbul''dur. Bu da biz Türkler''in eseridir. Zira Bizans İstanbul''u, sadece Avrupa kıt''asında kalır.
İstanbul, 11 Mayıs 330 gününden 1922''ye kadar kesiksiz 1123 yıl sırasıyle Roma, Bizans, Osmanlı devletlerinin imparatorluk taht şehri oldu. Bu bakımdan da tarihte yegânedir.
İstanbul, Türk medeniyet, kültür ve estetiğinin doruğu olan şehirdir. Her ülkeden gelen Türkler bu doruğu oluşturmak için asırlarca bütün mâşerî dehâlarını sergilediler.
İstanbul''un Fethi bize, tarihte ilk defa her iki Boğaz''ı da kapatabilmemizi sağladı. Anadolu ve Rumeli''nin iki yakası birleşti. Cihan devletinin gerçek temellerini atmış olduk.
İstanbul''suz Türk ve Türkiye''nin tasavvuru bile mümkün değildir. Feth''in dünya tarihindeki en kapital değişiklikleri hazırlayarak çağ kapatıp çağ açması bakımından bütün milletlerin gelişmesiyle ilgisi vardır.
Reform
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Süleyman Demirel''in Çankaya''da son uyarması Devlet Reformu sözüdür. Bunun ne derecede kapsamlı bir kavram olduğunu açıklamaya hacet yoktur. Ben Türk devletinin yeniden yapılandırılması şeklinde anlıyorum. Aksi takdirde muâsır medeniyet seviyesi (çağdaş uygarlık düzeyi) lafzı da edebiyatta kalır. Bilmem hatırlıyor muyuz, Atatürk''ün gösterdiği hedeftir. Türkiye Cumhuriyeti''nin kurucusunun -en küçük şüphe yok- en büyük, en muhtevâlı vasiyetidir. Zaten bunu gerçekleştirdiğimiz takdirde, bugünkü sınırları içinde Büyük Türkiye''yi oluşmuş buluruz. Türk milletinin, Nizâm-ı Cedîd''den (1793), belki Karlofça''dan (1699) bu yana Teceddüd (Yenileşme) dediği istikamette göze aldığı akılları durduran trajik fedakârlıklar, taçlanarak sona erer.
Sayın Bülent Ecevit de reform kelimesini vurguladı. Tabii radikal reformun temeli, kısa ve özlü yeni bir Anayasa''dır. Bu iş mutlaka yapılacak ama, şu andaki şartların uygunluğu meselesidir. Zira 3 basit madde değişikliğinin akamete uğraması vâkıası çok yenidir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, kudretinin farkında değildir. Meşrûiyetin tek kaynağı olduğunun şuurundan uzaklaşmıştır. Zira sürekli darbeler yemiş, budanmış, şuuru sarsılmıştır. Her parti kendi derdindedir. Ancak korkunun faydası yoktur. Türkiye 6 partiyi kaldıramıyor.
Milyonlarca memura, vatandaşı süründürmek dışında mantığı bulunmayan kırtasiyeciliğe boğulmuş bir mekanizma, Devlet Reformu''na direnecektir. Milletin toprağını, arsasını, ormanını, denizini, lokmasına kadar yağmalayarak millî servetin yarısını cebine indiren zümre, bugünkü hâlin devamından yanadır.
Reform diyenler elbette talaffuz edilen kelimenin mahiyetini biliyorlar. Hiç kolay değildir. Çok büyük irade işidir. Bol lâfla 2000''e böyle geldik. Böyle gidemeyeceğimiz âşikârdır.
Reform yasaları ve Anayasa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Koalisyonun 3 sayın lideri dün öğleden sonra toplandılar. Meclis''in tatilden önce hangi reform yasalarını çıkartabileceği saptandı. Meclisimiz 1 Temmuz''da tatile girecek. Milletvekilleri, illerine dağılıp vatandaşlarla görüşecekler. Epey kapsamlı sorulara muhatap olacaklar.
Haziran içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin birkaç önemli, hattâ reform mahiyetinde yasa çıkarması bekleniyor.
Sayın Cumhurbaşkanı''nın Haziran''da yapılmasını teşvik etmesine rağmen Anayasa tadilleri, sonbahara kalacak.
Anayasa''nın epey maddesinin tadili üzerinde çalışılıyor. Milletvekili dokunulmazlığının sınırlarından cumhurbaşkanının yetkilerine kadar... Bu arada seçimlerin 5 yıldan tekrar 4 yıla indirilmesi ele alındı. Demokrasilerde genel seçimler 4 yılda bir yapılır. Bizde 5 yıla çıkarılmasının mesnedi yoktu.
Gerçekte anayasamızın ne kadar maddesi düzeltilirse düzeltilsin, çağdaş ve Türk devletini 21. asırda yönlendirecek bir metin hâline getirilmesi mümkün değildir. Talimat-nâmeye benzer bir metindir. Yeniden bir anayasa yapmak gerekiyor. Çok kısa, icranın elini kolunu bağlamayan, kişi haklarını ve millet iradesini öne çıkaran bir Anayasa... Aksi takdirde her yıl anayasının birkaç maddesini değişmek zorunda kalan bir devlet hâline geliriz (ki zaten geldik). Ben böyle bir demokrasi bilmiyorum.
Birçok kanunî mevzuatın yenilenmesi, Anayasa derecesinde önemli, bir o kadar âcildir. Ceza kanunu, medenî kanun, seçim ve partiler kanunları bunlar arasındadır. Meclisimizin Haziran ayında yapabildiklerini görelim. Mevzuatımızı ne dereceye kadar düzeltebildiğimiz, bilhassa Avrupa Birliği kriterlerine ne kadar uyum sağlayabildiğimiz açığa çıksın. Geriye nelerin kaldığı konusunda daha belirgin görüşlerin oluşması mümkündür. Her hâl-ü kârda 1999-2000 yasama yılının verimli geçtiği bellidir. Sayın Başbakan''ın bugünkü Meclisi, demokrasi devrimizin en verimlisi ilân etmesine kısmen de olsa katılıyoruz.
İdam cezası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Arnavutluk, Rusya ve Ukrayna''nın da idamı kaldırması üzerine, AB üyesi olsun, AB dışında bulunsun istisnasız bütün Avrupa devletleri içinde Türkiye, bu cezanın yürürlükte kaldığı, fakat uzun yıllardan beri asla infaz edilmediği tek devlet hâline geldi. Birleşik Amerika''nın 50 eyaletinin 41''inde idam cezasının uygulandığını eklemek gerekiyor.
Her işimizde olduğu gibi bu cezayı kaldırmak hususunda da çok geç kaldığımız için başımız belâlara girdi. AB ile aramız açıldı. Suçlular bize iade edilmedi. Türk''e karşı kompleksli Avrupalılar, keyiflerine keyif kattılar. En alçak terörist canilere siyasî sığınma hakkı tanıdılar.
Fehriye Erdal''ın durumu aynı şekilde uzun celselerle gelişti. Önce Fehriye diye bir kelime olmadığını, bunun Fahriye adının nüfusa harf yanlışı ile kaydedildiğini, yahut ebeveynin yanlış telaffuzunun nüfus memurunca pas geçilmesi sonucu ortaya çıktığını kaydedeyim. Bu kadın terör tarihinin en iğrenç toplu cinayetlerinden birinin başlıca faili, mahkemede zafer işareti yapacak derecede TC ve insanlıktan nefret eden bir mahlûktur. Nasıl elimizden kaçırdığımız, niçin yakalayamadığımız ayrı hikâyedir.
Sayın Sakıp Sabancı, Belçika''daki son celseden sonra, yerinde kim olursa olsun göstereceği haklı teessür ve asabiyetle konuştu. Zaten asıl hedef kendisi idi. Ona ulaşamayan katiller, kardeşinin ofisine girdiler. Sabancı''nın, milletvekillerine müstahak bulunmadıkları tarizini bu hâlet-i rûhiye ile açıklıyoruz. Yoksa milletvekillerinin ücret almadıklarını, maaş ve yolluk aldıklarını bilecek konumdadır.
Hâlen Fransa''da uygulanan, hiçbir şekilde af çıkartılamayan ve hafifleştirilemeyen ömür boyu ağırlaştırılmış hücre cezasını bizim sür''atle idam cezasının yerine kabulümüz gerekiyor. Zaten bu ceza, idamdan ağırdır. İdam cezalı Avrupa Birliği adaylığı mümkün değildir.
İdam cezası hakkında bizim görüşümüz şudur: Bir müddet sonra AB bu cezayı yeniden yürürlüğe koymak durumunda kalacaktır. Zira öylesine vicdanları çıldırtan suçlar işleniyor ki, bunların faillerini silmekten başka çare yoktur. Ancak bugün için idamı savunan devlet, Avrupa dışında kalır.
Avrupa''nın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa''nın neresindeyiz? sorusunun gerçek cevabı belirsiz bir yerindeyiz şeklinde olabilir. Kıt''anın en güney-doğusunda bulunduğumuz bellidir ama, bu sadece coğrafya tarifinden ibaret kalıyor. Muâsır medeniyet seviyesi bakımından, Avrupa''nın iyi bir yerinde değiliz.
Niçin? Çünkü sürekli zaman harcıyoruz. Ancak rutin işlerin altından kalkabiliyoruz. Büyük bir devletin âcil, hattâ kronikleşmiş işlerini ehil ve yetkili kişilere tevzi edip koordinasyona gidemiyoruz. İsteneni yapamayanı silkip atamıyoruz. Birkaç politikacının ağzına bakıyoruz. Onların söyledikleri gündelik cümleler, gündemimizi oluşturuyor.
Çünkü en gerçek inkılâbı, zihniyet inkılâbını, 200 yıldan bu yana başaramadık. Kafalarımızdan o kadar memnun, mesrur, mağrur ve bahtiyârız ki, değiştirmeyi aklımızdan geçirmiyoruz.
Küçük bir azınlığın sorumsuzca yaşadığı, milletin ise aç ve açıkta kalmamasına rağmen, çağa ulaşamamanın ıstırabı içinde kahır çektiği bir toplum hâline geldik. Düzenin devamında bu küçük azınlık direniyor gibi...
Anlamını yitirmiş takıntılarımız var. Referandum yapıp millete soralım: AB ile asrın standartları mı, yoksulluğu kader sayıp devam mı? Sonra Avrupa normlarını sıralayalım. Meselâ -uygulamaktan çoktan vazgeçtiğimiz idam cezası mı, AB mi? Bakalım halkımız, iğrenç bir caninin refâh seviyemizi bir defa daha aşağıya çekmesine razı olur mu?
Türkiye''yi çağı yakalamakta geri bırakacak hiçbir çekince makbul olmaz. Statükoculuğun ilmi, felsefesi, tefekkürü yoktur. Dar kafalılıktan ibarettir. Bazı fedekârlıkları elbette göze alacağız. Fakat muâsır medeniyet seviyesi hedefinin dışında her konu, teferruattır. Türkiye, bir teferruat ülkesi değildir. Çağdaş uygarlık yönünde bizi durduran, yolumuzu kesen hiçbir engel kabûl edilemez.
Milliyetçiliğin temeli, milleti yüceltmektir, geride bırakmamaktır. Şu anda iktidarda iki milliyetçi ve bir atılımcı parti bulunuyor. Misyonlarını ifa etmek durumundadırlar.
AB, Silâhlı Kuvvetler ve Atatürk
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği ile uyum çalışmaları gecikiyor, çok gecikiyor. Dolaylı birtakım bahaneler oluşturulmak isteniyor. Birisi, Silâhlı Kuvvetler''in bazı çekinceleridir.
Silâhlı Kuvvetler, AB''ye taraftar olduğunu beyan etmiştir. Bazı hususlarda hükûmeti uyarması tabiidir. Türk subayı, karakteri icabı, yenileşme hareketlerimizde daima baş çekmiştir. Türkiye''yi muâsır medeniyet seviyesine ulaştıracak, Türk''ün kaderini olumlu yönde değiştirecek, devletin sınırlarını tam güvence altına alacak çok büyük bir projeyi engellemesi bahis konusu bile değildir.
Silâhlı Kuvvetler''in elbette fikri alınır, alınmalıdır. Bu hususta uyum şarttır. Asker, bu uyumu gösterir. Ancak, istemediği kişiyi yargı yoluyla da olsa zorla görevlendirmesini talep etmek gibi, zorlamalar gerekmez. Bir kişi, istenmediği yerde zaten huzurunu ve fonksiyonunu yitirir. Devlette veya özel sektörde her kuruluş, çalışacağı kişiden belli standartlara uymasını bekler. Bu hususta devleti zora düşüren acayip yargı kararları çıkabilir, vaktiyle örneklerini gördük.
Avrupa Birliği''nde uygulama ne ise o olacaktır. Sözün kısası budur. Bizim devlet yapımıza ve millet anlayışımıza en çok Fransa uyar. Zaten Türk Yenileşme Hareketinde 200 yıldan bu yana en çok Fransa örnek alındı. İngiltere örnek alınsaydı daha iyiydi fikrindeyim ama, tarihî gelişmeleri tersine döndüremeyiz. AB üyesi Fransa''daki birçok uygulama, bugün de bizim için en iyisidir.
AB standartlarını, teokratik devlet veya dini siyasete sokmak için isteyenlere gelince, AB normlarında buna cevaz yoktur. Bu hususta heveslenmemek ve ümitlenmemek gerekir. Din üzerinde sınırlamalar varsa kaldırılır, o kadar. Ama en ileri ülkelerde bile bugün, marjinal çizgide teokrasi, komünizm, faşizm, ırkçılık gibi antidemokratik akımların taraftarları mevcuttur. Bunlara karşı sinirlenmemeyi, onların da vatandaş olduklarını unutmamayı öğrenmeliyiz.
Atatürk''ü 1938''de dondurarak algılayan, ilerisini ve günümüzü göremeyenlere gelince: Atatürk, her yıl yeni atılımlar yapmıştır. Yaşasaydı çoktan AB üyesi idik. Portekiz ve Yunanistan''ın gerisinde kalmamız havsalasına bile sığmazdı. Romanya ve Bulgaristan''dan sonraya kalacağımızı söyleseler, Atatürk''ün nasıl tepki göstereceğini tasavvur edebiliyorum. Siz, edebiliyor musunuz?
Millî Birliğimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her devirde olduğu gibi bugün de millî birliğimizi bozmak, yıpratmak, parçalamak, ayrıştırmak teşebbüsleri var. Arkalarında ekseriya güçlü destekler mevcut.
Türkiye''nin gerek millet, gerek toprak bakımından bütünlüğü aleyhinde çalışanlar, dış mihraklarla irtibatlıdır. Her ülkede olduğu gibi bizde de insanlar madde ile veya hayalî hedeflerle kandırılabiliyorlar.
Bu akım ve eylemlere karşı Devlet, milletin iradesi ile kendini savunur. Bu savunma, çeşitli sebeplerle çok pahalıya mâl olabilir, çok acı verebilir, çok uzayabilir.
Milletimizi Türk ve Kürt, Sünnî ve Alevî, laik ve dindar şeklinde ikiye ayırma çalışmaları devam ediyor. Şantaj yoluyla para koparmak, makam yapmak, hattâ iktidara tırmanmak peşindeki kişiler fesat ateşini canlı tutuyorlar.
Kürt projeleri akamete uğrayan dış mihraklar şimdi, Alevîler''i yokluyorlar. Kürtler''i ve Alevîler''i, devletin sahibi vatandaş derecesinden, azınlık derekesine indirmek için gayret gösteriyorlar. Ama Kürtler ve Alevîler kendilerini asla azınlık hissetmiyorlar.
Güven Erkaya''nın vefatı, laik-dindar ayırımı için vesile sayılıyor. Ama aklı başında herkes, hiçbir Türk subayının Güven Erkaya''dan başka zihniyette olamayacağını biliyor.
Genelkurmay''la Millî Güvenlik Genel Sekreterliği arasında bile AB normlarında güvenlik kurulunun durumu üzerinde ihtilâf bulunduğu gibi saçmanın ötesinde iddialar ortaya atılıyor. Askerin Avrupa Birliği''ni samimiyetle istemediği fısıldanıyor.
Bunların tamamı fesattır. Asker, AB normlarına diğer sektörlerden daha iyi adapte olacaktır. O standartlara yaklaştıkça, bizi bölmek gayretleri de tavsıyacaktır.
Gen haritası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İnsanın gen haritasının yapıldığı, dünyanın 1. adamı sayılan Başkan Clinton tarafından resmen açıklandı. Bir ay önce de gene Amerika Birleşik Devletleri''nde bir fizikçi, laboratuar deneyinde, ışık hızını birkaç misli aştığını bildirdi.
Her iki keşfin, insanoğlunun bütün geleceğini değiştirebilecek gelişmelere zemin hazırladığı kesindir. 21. asır, her iki keşfin pratiğe dönüştürülmesi çabaları ile geçecek. Bu alanda trilyonlarca dolar harcanacak. Bazı sonuçların ümid edilenden erken ortaya çıkması muhtemeldir.
Zira 19-20. yüzyıllardaki teknik ve ilmî ilerleme, o zamana kadar yapılanları defalarca katlayacak derecede önemli ve çabuk oldu. Mîlâd sıralarındaki medeniyet ve gündelik yaşayışla, 19. asra giren dünyanın arasındaki fark, son iki yüzyılda, bilhassa son yüzyılda gerçekleşenlerden azdır. 19. asırda en hızlı haberleşme aracı olarak güvercinin yerini telgraf, hemen çeyrek yüzyıl sonra telefon, hızlı seyahatte atın yerini tren, yelkenlinin yerini vapur aldı.
Zaten dünya nüfusu 19. yüzyıl başlarında 1 milyarı, ancak 1920''ye doğru 2 milyarı buldu. 1950''de tam 2,5 milyardı. Bugün 6 milyardır.
Sanayi devrimine katılamıyan imparatorluk Türkiyesi, felâkete uğradı. Yüksek teknolojiye giremiyen Cumhuriyet Türkiyesi, hâlâ yoksulluğun acımasız pençesinden kurtulmaya çalışıyor.
Gen haritası yapan bir medeniyetle karşı karşıya, yan yanayız. Ya bu âleme gireceğiz, yahut dışında kalacağız. Hangi haritaları yapmakla uğraştığımızı ciddiyetle gözden geçirmemiz ve -tabirimi mazur görünüz- sayı ile kendimize gelmemiz gerekiyor. Hiçbir mazeret ve bahane makbul değildir. Bahis konusu olan, çocuklarımızın istikbalidir. Daha açık ve katı söyleyeyim, Türk''ün nesiller boyu kaderidir.
İslâm Konferansı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İslâm Konferansı Örgütü Dışişleri Bakanları toplantısı geçen hafta Malezya''nın başkenti Kuala Lumpur''da yapıldı. Bizi, Dışişleri Bakanı İsmail Cem ile Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler temsil etti. İlk defa bir Türk diplomatı, İslâm Konferansı Örgütü''nün 4 yıl için seçilen genel sekreterliğine adaylığını koydu. Seçilemedi. Eski genel sekreter Faslı idi. Gene bir Faslı seçildi.
Türkiye''nin milletlerarası örgütlerdeki faaliyeti her dönemde yetersiz kalmıştır. Meselâ kurucuları arasında bulunduğumuz Birleşmiş Milletler''in Güvenlik Konseyi''nin seçimle gelinen üyeliklerine (veto hakkına sahip 5 devletin üyelikleri süreklidir), yarım yüzyıl içinde hiçbir Türk ulaşamadı.
Bu gibi seçimlerde, bazan uzun vadeli çalışmalar ve temaslar gereklidir. Türk diplomasisi bu tip bir mekanizmaya girmez. Ankara''nın teşvik, destek ve isteği yeterli olmamıştır.
Ama Türkiye''nin, Osmanlı devrinde de, cumhuriyette de, her gruptan devletler için çekinilen bir ülke durumunda bulunduğunu eklemek doğru olur. Bu durumumuz, tarihten kaynaklanır.
56 Müslüman devlet, İslâm Konferansı Örgütü üyesidir. 4 de müşahit ülke mevcuttur. Araplar büyük grubu oluştururlar. Siyah Afrika devletleri üzerinde de etkileri fazladır. Suudi Arabistan tarafından kurulan ve finanse edilen İslâm Konferansı''nın merkezi Cidde''dedir. Bakan düzeyinde bir genel sekreter ve büyükelçi düzeyinde 3 genel sekreter yardımcısı örgütü yönetir.
İslâm Konferansı Örgütü, güzel ümitlerle başladı. Din birliği üzerine kurulmuş tek devletler topluluğudur. Bu bakımdan dünya politikasında ağırlığı olamadı. Kıbrıs, Keşmir, Afganistan, Bosna-Hersek, Kosova, Karabağ, Çeçenistan trajedilerinde ciddi bir şey yapamadığı için prestiji sarsıldı. Ağırlıklı şekilde İsrail ve Filistin''le uğraştı. Yeni Türk Cumhuriyetleri''nin ortaya çıkmasına sevinmedi. Halkı çoğunlukla Müslüman üye devletler arasında işbirliği mümkündü. Bu da gerçekleşmedi. En az 5 üyesi, Birleşik Amerika''nın terörist devletler listesine girdi. Arap Birliği ve Afrika Birliği gibi teşkilâtlar seviyesinde kaldı.
İKÖ''yü, 21. yüzyılın şartları içinde yeniden düzenlemek gerekir. Nitekim bu hususu Kuala Lumpur konferansında Malezya Başbakanı açış konuşmasında şiddetle vurguladı.
Eski başbakanlar aklandı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir başbakan veya bir bakan, yolsuzluk sebebiyle Yüce Divan''a gönderilir, hüküm giyerse, çaldığı para faizi ve cezasıyla geri alınır. Siyasî hayatı biter.
Bizdeki gibi bocalayan demokrasilerde değil, gerçek demokrasilerde de böyle şeyler oluyor. Japonya ve İtalya''da oldu ve başbakanlar, bakanlar hapse de atıldı. Ben şahsen, şiddet eyleminde bulunmayan seçilmiş kişilere hapis cezası verilmesine muhalifim. Ancak hırsızlığa soyunanların son kuruşları ellerinden alınabilmeli. Asırlar boyu biyografilerine hırsız başbakan ve bakan kaydının düşülmesi, hapis cezasından daha ağırlıklıdır.
Bir başbakan hakkında bir yıl içinde bir düzine soruşturma önergesi verirseniz, meselenin ciddiyetini kavrayamadığınız ortaya çıkar. Seçimleri kaybedersiniz. Üstelik meclisi boşuna çalıştırmak gibi ağır bir suç işlersiniz. Devleti gerçek yolsuzlukları önleyemez hâle getirirsiniz. Herkeste bu işin siyasî rakibini poltika dışına atmak için yapıldığı kanaati yerleşir. Mekanizma bozulur. Yasama meclisi, asırlık yetkilerinden birini bürokrasi ile paylaşmaya mecbur kalır. Bugün Yargıtay''dan, yarın sulh hukuk hâkiminden yardım istersiniz.
Japonya ve İtalya''da olabilen, büyük meblağlara ulaşan yolsuzlukların bizde mevcut bulunmadığı söylenemez. Aksine, imparatorluk Türkiyesi de, cumhuriyet Türkiyesi de bu konuda zengin verilerle dolup taşar. Kapalı ve otoriter rejimlerde soygun kolay ve yaygındır. Demokrasiye geçilebildiği nisbette azalır ve marjinal duruma düşer.
Yazımızı dünkü meclis oylamalarının sonuçlarını beklemeden yazıyoruz. Zira her iki eski başbakanın da aklanacağı bellidir. Sonbaharda, millî iradenin tek mihrakı olan yasama organımız, Bakanlar Kurulu üyeleri için meclis soruşturması ve Yüce Divan''a sevk prosedürlerine mutlaka yeni bir şekil verecektir.
Bu gece Türkiye Büyük Millet Meclisi 3 ay için çalışmalarına ara veriyor. Milletvekillerimiz yurdu, illerini dolaşacaklardır. Hepsine sabır ve kolaylık temenni ediyoruz. Zira vatandaşın ayyûka çıkan haklı feryatlarına muhatap olacaklar.
Kopenhag kriterleri
Yilmaz Öztuna
Avrupa Birliği''ne girmemizi sağlıyacak Kopenhag kriterleri, hem ne kadar geç girersek o zamana kadar vurgun yaparız zihniyetindekileri, hem devletin zarara uğrayacağından endişelenen bazı yüksek bürokratları, hem bazı milliyetçilerimizi, tereddüde düşürüyor. Zaten 300 seneden beri bu tereddütü yaşıyoruz.
Bunların arasında azîz arkadaşım, üstâdım Altemur Kılıç da var ki, muhtevâlı yazılarını gazetenizde okuyorsunuz. Altemur Bey, arada bu sütunda yazdıklarımı da eleştirmek lütfunda bulunuyor. Türk milliyetçiliği aşkıyla yapılan bu eleştiriler beni duygulandıryor. Ama AB fikrinden zerre kadar uzaklaştırmıyor.
Sayın Kılıç''ınkine benzer endişeler, dostum Alparslan Türkeş''te de vardı. Ancak yıllarca süren konuşmalarımızdan sonra muâsır medeniyet seviyesi için AB hedefinin vazgeçilmezliği üzerinde anlaştık.
Avrupalılar''ın Kürt, Alevî, az ılımlı Müslüman (ne demekse?), bu arada Yunan, Ermeni aşkları zaman zaman depreşir. Şark Meselesi üzerinde eski alışkanlıklarını unutmamak için bir takım gayretleri göze alırlar. Biz yeni bitme bir millet ve devletmiyiz ki, bunlardan korkalım! Bilakis, çok daha büyük palavralara karşı aşılıyız, bağışıklığımız vardır. Türkiye Cumhuriyeti''nin bugünki sınırları kutsaldır. Ve bu sınırlar içinde hiçbir cemaat, diğer vatandaşlarımıza fark atacak taleplerde bulunamaz. Ama ferd hâlinde kişinin, her türlü çağdaş ve demokratik hakkı mahfuzdur. Ben Kopenhag kriterlerini böyle anlıyorum. Fransa da böyle anlıyor.
Biz Fransa derecesinde zengin olmadığımız, birkaç bin dolar çizgisinde bocalamaktan kurtulamadığımız için, zenginlerin yoksullara yapageldikleri densizliklerle karşılaşabiliyoruz. Kendimize geldiğimiz, fakirlik çemberini kırdığımız, millî potansiyelimizi harekete geçirebildiğimiz nisbette Avrupa, yakamızı bırakacaktır. Aksi takdirde Kopenhag kriterlerini ister benimseyelim, ister pas geçelim, yakamızı kurtaramayız.
Ancak Avrupa Birliği''nin normları vardır. Bunları reddederek, çekince koyarak, biz onlardan iyi düşünürüz ve daha yüksek karakterliyiz falan gibi vâhimelerde direnerek Avrupalı olmamız mümkün değildir. O halde, bunca asırdır Avrupalılık''ta ısrarımız beyhude mi idi? Yoksa Sultan Selim''ler, Sultan Mahmud''lar, Atatürk''ler, bizi milletçe topyekûn kandırdılar mı?
AB için millî irade
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''ne girmemiz tam bir siyasî irade gerektiriyor. Partilerimiz ve milletimiz, büyük çoğunluğu ile AB''ye taraftardır. Çeyrek asır önce, hattâ son yıllara kadar tereddüt vardı.
Tereddüt, konuyu bilmezlikten kaynaklanıyordu. Hem bu birliğin şartlarını ve durumunu bilmiyorduk. Hem de Türk milletinin ve Türkiye devletinin son yüzyıllarını... AB''ye girince Hristiyan olacağımızdan tutun da, bağımsızlığımızı kaybedeceğimizden korkanlara kadar her tip insanımız mevcuttu. Böyle değilse bile iliklerimize kadar sömürüleceğimiz mutlak ve muhakkaktı! Misal getirip kimseyi mahcup düşürmek istemem.
AB için artık millî irade oluştu. Siyasî iradenin teşekkülü bekleniyor. Eksiksiz, tavizsiz bir irade... İşin şurasından burasından tutup öğünmeye başlarsak, 200 yıldan bu yana yaptığımız gibi dere tepe düz gideriz.
AB için irademizi gevşetmek isteyenyer vardır. Ama açık muhalefet dönemi sona erdi. Bahanelere sığınmak metoduyla tempoyu düşürmek isteyenler, derinden gidiyorlar.
Niçin böyle davranıyorlar? Gayri meşru kazanca, har vurup harman savururcasına bir sefâhat içinde yaşamaya alışmışlardır. Bunlar nüfusumuzun yüzde bir ikisini, çevrelerinde çimlenenlerle beraber bilemediniz en fazla yüzde dört beşini teşkil eden, dejenere, hayasız bir azınlıktır. Avrupalı''nın onda, yirmide bir geliriyle, üstelik oralardaki hürriyetlerin daha azıyla yaşayan mutlak çoğunluğumuz, bu mutlu azınlığın umurunda bile değildir. Zaten kendilerinin her türlü gayri meşru hürriyetleri vardır.
Bazı bürokratlar, Osmanlı''dan gelen saygınlıklarını kaybedeceklerinden endişe ediyorlar. Bürokratın asıl Avrupa''da hem saygın, hem müreffeh olduğunu açıklayarak bu zümreyi aydınlatmak gerekiyor. Bürokrasi, yarım asır önce, demokrasiye başladığımız zaman da aynı endişeye kapılmıştı.
Bana göre daha ağırlıklı sebep, Türk''ü 300 yıldan beri oldurmayan, feci bir millî itiyadımızdır. İliklerimize işleyen dehşetli bir statükoculuk itiyadı ki, kolaylıkla eyyamcılığa, gün geçirme hastalığına dönüşmüş, her işimiz yarım bırakılmıştır. Nizâm-ı Cedidden bu yana bu kadar inkılâptan sonra elimizde köhne ve hantal, çağdaş şekilde işlemeyen, hattâ çağdaşlığı kavramakta zorlanan bir devlet yapısı kalmıştır.
.Filistin ve Kıbrıs
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Clinton, iktidarının son aylarında Filistin ve Kıbrıs sorunlarını çözümleyerek, Cumhuriyetçi selefleri Reagan ve Bush''un başarı çizgilerine erişmek istiyor. Böylesine bir istek, bir politikacıyı gerçek devlet adamı yapar.
Filistin ve Kıbrıs meseleleri o derecede müzmin ve karmaşık ki, her ikisinin de olanca ağırlıkları ile Clinton''ın halefine devredileceği fikrindeyiz.
İsrail''in Filistin devletine Kudüs şehrinden pay vermeyeceği kesindir. Ancak Harem-i Şerîf için ayrıcalık şarttır. Sanıyorum İsrailliler, bütün dünya Müslümanları için çok kutsal olan birkaç yüz bin metre karelik bir alanda hâkimiyetlerini sürdürmek istemeyeceklerdir. Aksi takdirde anlaşmazlık uzayıp gidecektir.
Kıbrıs''a gelince, maalesef Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri meselesi hâline getirildi. Nasıl bu hâle geldiği bile halkımıza doğru dürüst açıklanmadı.
Avrupa ve ABD, Kıbrıs Türkleri''nin, Avrupa Birliği''ne girebilmek cazibesine kapılmasını bekliyor. Kıbrıs Rum Cumhuriyeti''nin AB''ye girmesini engellememesi için Ankara üzerinde baskı var. Tasarlanan budur. İkinci bir Yunan devleti olarak Güney Kıbrıs AB''ye girince, Kuzey''in kendi arzusuyla katılacağı hesabı yapılıyor. Kıbrıs Türkü, refâh ve dış dünyaya açılmak için, azınlık statüsünü kabullenecek midir?
Ankara''nın tezi ile Batı''nın teklifleri çelişiyor. Ancak önümüzdeki birkaç ay içinde AB standartları istikametinde ciddi bir yol alırsak, Türkiye üzerindeki anlamsız baskılar hafifleyecektir. Türkiye''nin Avrupalı olmaya niyeti bulunmadığı teşhisi yaygınlaşırsa, büsbütün üstümüze geleceklerdir. Elimizi çabuk tutalım. Asırlık komplekslerimizin gene başımızı belâya sokmasına izin vermeyelim.
Azınlık meselesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti''nde Müslüman azınlık yoktur. Hukuken ve devletlerarası hukuk bakımından böyledir. Çok daha önemlisi, fiilen böyledir.
Müslüman azınlık olsaydı, Türk soyundan gelmeyenlere Devlet kapısını kapatırdık. Zira burası bir Türk Devleti''dir. Ancak Türk olmak için asla ırk kökenine bakılmaz. Hiç bakılmamıştır. Ne imparatorluk, ne Cumhuriyet rejimlerinde. Ne otoriter dönemlerimizde, ne demokrasi devirlerimizde. Bu hususta Türk milliyetçisi, Türk sağı, solu, aşırı solu müttefiktir.
Türk değilim iddiasıyla açık ırkçılık yapmayan vatandaşımızı biz, Cumhurbaşkanlığına, Meclis Başkanlıklarına, Başbakanlığa, Genelkurmay Başkanlığına, hâsılı akla gelebilecek her makama getirir, devleti ve yönetimi kendilerine emanet ederiz. Bu mekanizmaya şimdiye kadar sağdan, ortadan, soldan hiçbir çekince gelmemiştir. Doğrusu bu hususta nice Avrupa ülkesine örnek oluştururuz. Ne çare ki biz yoksul, onlar zengin olduğu gibi sesimiz kısıktır. Yoksa Avrupa ülkelerinin insan coğrafyası hakkında söylenecek sözler tükenmez.
Problem nedir? Dış kışkırtmalara dayanan bir ırkçılık hareketidir, küçük kavim milliyetçiliğine dönüşmüştür. Asla devlet kuramamış, edebiyatları bulunmayan kavimler, çatılarında yaşadıkları ülkeye baş kaldırmışlardır. Her birine devlet verilirse, dünya devletlerinin sayısı zaten 200''e çıktı, 2000''e yükselir. Herkes kaybeder.
Bu konuda Avrupa''nın, Birleşik Amerika''nın karşısına sert ifadelerle çıkmamalıyız. Bu üslûp, Türk soyundan gelmeyen, Kürt veya başka soydan gelen, alt kimliklerini koruyarak Türk olan vatandaşlarımızı da üzer. Fiili gerçekler öylesine belirgindir ki, şiddet kullanmayan her fikir, en ilmî ve yumuşak tarzda çürütülebilir. Zaten azınlık ırkçılığı, geniş ölçüde palavraya dayanır. Ama en köklü çözüm, eğitimden geçer. İşte burada zayıf kalmışızdır.
Müslüman azınlıklar oluşturmayacağımız bir realitedir. Oluşturmaya özel gayret göstersek, Türkiye coğrafyası karışır. Herkes zarar görür.
Zaten hiçbir devlet böyle halt yemez.
Ancak her kişi, ferden, istediği her şeyi öğrenmek hakkını haizdir. Bu, her insanın doğuştan hakkıdır. Kendi özel imkânları çerçevesinde, istediği dili öğrenir. Bu dillerde, bölücülüğe kalkışmamak şartıyla istediği yayını yapar. Zaten fiilî durum budur. Yaşadığı ülkede yapamazsa, o ülke dışında yapacaktır. Yarın devam edeceğim.
Türkçe ve AB
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''de tek resmî ve geçerli dil Türkçe''dir. Her vatandaş Türkçe öğrenmeye mecburdur, bu hususta istisna tanınamaz. Devlet, her vatandaşa Türkçe öğretmek zorundadır. Ama bu konuda olağanüstü bir gaflet politikası sürüp gitmiştir, hâlâ devam ediyor, düzelme emareleri bile yoktur. Türkiye''de gerek Batı''nın, gerek Doğu''nun önemli kültür ve klasik dilleri tâlib olanlara öğretilir. Zaten yabancı dil öğrenmek şarttır. Ancak devlet hiç işe yaramayan, faydası bulunmayan, ilkel küçük dilleri ve lehçeleri öğretmez. Böyle bir misyonu yoktur. İsteyen, kendi imkânları ile bunları öğrenebilir. Bu hususta engel konamaz. Avrupa Birliği''nde de uygulama, bu şekildedir.
Bunları doğru dürüst Avrupa''ya anlatamadık. Onların da anlamaya niyetli olmadıklarını söyleyenlere, karşı çıkacak değilim. Ancak devletimizi çağdaş normlarla techiz ettiğimiz nisbette, Batı''nın bu husustaki teklifleri, sataşmaları asgarîye iner. Elhamdülillah 1920 şartlarında değiliz. Ürkecek, bezecek bir şey yoktur. Fakat bize 3000 dolarlık insanlar muamelesi yapıldığı doğrudur.
AB işlerine gelmiyenler veya AB''yi şartlanmış havsalalarına sığdıramayanlar var. Batı''nın Türkiye''de azınlık aramak, hattâ oluşturmak heveslerini bahane konusu yapmalarından korktuğumuzu gizlemiyoruz.
Türkiye''de hiçbir zümre, Müslüman azınlık statüsüne indirgenmek istemez. Ancak Batılılar''ı ve bizi bu motifle mükemmelen dolandıranlar vardır. Onlar bu kârlı uğraşlarından vazgeçmezler. İmparatorluk bakıyyesi ve imparatorluğun anayurdu ülkemizde Müslüman kavimler öylesine karışmışlardır, öylesine Türk olmuşlardır ki, özel gayret göstersek, bir Müslüman azınlık çıkartamayız.
Ama her fert, istediği dili ve lehçeyi konuşur, kendi imkânlarıyla öğrenebilir, her türlü yayın yapabilir. İmparatorluk Türkiyesinde de, Türkiye Cumhuriyeti''nde de zaten fiilî durum budur. Kişinin diğer hakları derecesinde, kültürel hakları da kısıtlanamaz. Ancak hiçbir vatandaş, çocuğuna Türkçe öğretmemek hakkına sahip değildir. Burada Devlet''in müdahale hakkı doğar. Keza mahallî diller ve lehçeler kullanılarak ırkçılık, bölücülük yapılamaz. Türkçe dışında hiçbir dile resmî statü tanınamaz. Hiçbir resmî okula yöre lehçeleri giremez.
Arzettiklerim, AB ve diğer demokrasilerdeki uygulamalardır. İngiltere, bilhassa Fransa bu hususta bize benzer. İspanya, İsviçre, Belçika, Kanada gibi birden fazla resmî dilli devletler azdır, biz onlara benzemeyiz.
Üniversitelerimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1960''lı yıllarda bütün dünyada bir üniversite patlaması oldu. Ve Türkiye''ye sirayet etti. 1950''lerin, sonra 70''lerin ve günümüzün Dünya Üniversiteleri sayısı, bunların öğretim üyesi ve öğrenci sayıları karşılaştırılırsa, patlamanın büyüklüğü ortaya çıkar. Her ülkede her genç üniversite istedi. Orta öğrenimle yetinenler azaldı.
Zengin ülkeler bu patlamaya, epey zorlanarak, ama sonuçta başarıyla ayak uydurdular. Yoksul bir ülke olan Türkiye müşkül durumda kaldı. Her il üniversite istedi. Milyonluk nüfuslu şehirler ve buralarda birden fazla üniversite oluştu. Türkiye Cumhuriyeti, her yerde üniversite açtı.
Öğretimde ve öğrencide kalite, feci şekilde düştü. Yoksulluğumuz yanında, bağnazlığımız da suçludur. Batıda vakıf, yani özel üniversite geçerli iken, bizde 80 öncesinde özel üniversite anayasaya aykırı (!) saydı. Batıda okul ve üniversite bedava (daha doğrusu vatandaşın parasıyla) değil, paralı iken, biz bu çağdaş düzeni sağlayamadık. Ücretli eğitime geçemedik. Eğitimi
- tabiatıyla müfredatı, disiplini, harcaması Devlet kontrolünde olmak şartıyla - özelleştiremedik (neyi özelleştirebildik ki). Zira ödeyemeyecek çocuklarımıza burs sağlayan mekanizmaları geliştiremedik. Yoksul ülkelere has anormal nüfus artışıyla baş edemedik. Acayip öğrenci afları ile tembelliğe prim verdik. Eğitime ve üniversiteye politika bulaştırdık. Okuduğu kurumu yakıp yıkan eylemcileri kulaklarından tutup hayat boyu üniversiteden silkip atamadık.
Bugün üniversitelerimizin sadece ismi budur (istisnalar kaideyi bozmaz). Gerçekte yüksel okullardır. 900 dolar maaşlı profesör maişet derdine düşerek asla araştırma yapamayacağı, telifte bulunamayacağı için onlar da yüksek okul öğretmeni haline geldiler. Hiçbir ülkede görülmemiş şekilde, gerçek ilim adamlarının kaçındıkları rektörlük, dekanlık görevlerine hücum ve tehacüm ettiler. Zaten öğretim üyesi sayısı, öğrenci sayısına yetmedi. Öğrencisini asla tanımadan diploma veren öğretim üyeleri çoğaldı. Bu arada memlelekin hangi branşlarda yüksek öğretime ihtiyacı bulunduğu asla kaale alınmadı.
En büyük yatırımın insan üzerine yapıldığı ve bu da birinci derecede eğitimle sağlandığı bir çağda, Türkiye''nin niçin yerinde saydığının temel sebepleri âşikâr değil mi?
Telâşlı yönetim
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hani Helsinki''de adaylığımızın ilânından sonra, birkaç ay içinde AB ile geniş ölçüde uyum sağlayacaktık? Kendileri unutmuş olabilirler, ama biz, büyüklerimizin bu mealdeki sözlerini hatırlıyoruz. Epey de ümide kapılmıştık. Milletin ümidini kıran, sandıktan çarpılarak çıkar.
Gazetelerde, AB''ye girecek Türkiye''nin yol haritası özeti iddiasıyla yıl yıl 2000 ile 2004 arasında gerçekleştireceğimiz reformlar yayınlandı. Bana hiç de ciddi bir liste gibi görünmedi. Meselâ 2002''de Siyasî Ahlâk Yasası ile Mal Bildirimi Yasası çıkacak, artık politikacı ve bürokratın para pul işleriyle uğraşması, yolsuzluk yapması engellenecekmiş. Bu ne komedidir? Adetâ hevesli politikacı ve bürokrata 2002''ye kadar elinizi çabuk tutun, ne yapacaksanız yapın mesajı veriliyor. Bu yasalar niçin hemen önümüzdeki Ekim''de çıkarılmıyor?
Özal döneminde yürürlüğe konan ve suç oranlarını dehşetli artırmak dışında hiçbir olumlu sonucu alınamıyan, İnfaz Yasası''ndaki hapis cezalarının bir kısmının şartlı tahliyeye dönüştürülmesi, halka silâh satışı gibi çok kötü kanunların kaldırılacağından kimse bahsetmiyor. Ama vatandaşın canını alanların, ırzına tecavüz edenlerin salıverilmeleri için, galiba bütün partiler anlaşmış durumda. Tek gerçek sebep de, hapishanelerde yer kalmaması!..
İş çıkarmaktan fazla, telâş etmeyi pek çok seviyoruz. Bu bölündük, bölüneceğiz telâşı, heyecanı nedir? Avrupa Birliği devletlerinin hangisi bölündü ki Türkiye''den böyle bir şey istensin?
Telâş etmiyeceğiz. Ancak mutlaka ve mutlaka acele edeceğiz. Elimizi çabuk tutmaya mecbur ve mahkûmuz. Zira -haydi her konuda demiyeyim- hayli konuda yıllar boyu ipe un sermişiz. Sonra suçu, dünya şartlarına ve Türk düşmanı devletlere falan yıkıp, büyük meselelerin adamı pozu atarak, bu çilekeş, cefâkeş (cefâkâr değil!) milletin huzurunda palavra sıkmışız. Dünya şartları sürekli değişir ve gerçek devletlerin her dönemde bir sürü hasmı vardır. Bu tarih ve politika kanunu vs hiçbir sebep, işleri ağırdan almanın mazereti olamaz.
Okinawa ve Camp David
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu yıl G7+Rusya, Japonya''nın çok güneydeki adalarından Okinawa''da toplandı. G 8 değil G 7+Rusya yazdım. Doğrusu budur. G7''yi oluşturan ABD, Kanada, İngiltere, Japonya, Almanya, Fransa ve İtalya, gerçekten en zengin devletlerdir. Dünya servetinin üçte ikisinden fazlasını ellerinde tutuyorlar. Yoksul Rusya''ya da -bu hususta hayli tarihî sabıkası olduğu için- bir belâ çıkarmaması, içimizde bulunması dışımızda kalmasından hayırlıdır düşüncesiyle aralarında yer veriyorlar.
Bu tropikal adada, açlıktan milyonların öldüğü ülkeler için 20 milyon dolar civarında insanî yardım kararı çıktı. İnşallah geçen yıl çıkan, çok fakir Afrika devletlerinin dış borçlarından 100 milyar doların silinmesi kararı gibi, kâğıt üzerinde kalmaz!
G 8, G 20 hâlinde genişliyecek ve Türkiye de içlerinde bulunacaktı. Geçen yılki bu proje üzerinde konuşulduğu hakkında bir şey okumadım.
Toplantıda Başkan Putin, judo yaparak stres attı. Ayrıca 7''lere, Kuzey Kore ile ilişki tavsiye ve ricasında bulundu. Zaten geçen ay Kuzey Kore''nin dehşet saçan diktatör oğlu diktatörü, Güney''i ziyaret etmişti. Bunu Birleşik Amerika''nın Kuzey''le hafif bir diplomatik teması izledi. 7''lerden yalnız İtalya''nın Kuzey Kore ile diplomatik münasebetleri bulunuyor.
Başkan Clinton, her üç Semâvî Din''in de büyük peygamberlerinden (resûl''lerden) olan Hazret-i Dâvûd''un adını taşıyan Washington dışındaki başkanlık mâlikânesi Camp David''e (Kemp Dayvid) döndü. İsrail Başbakanı Barak''la Filistin başkanı Arafat, Clinton''ın Okinawa gaybûbetinde, Amerikan Dışişleri bakanı -Mûsevî Çek asıllı- Madeleine Albright Hanım''la, Kudüs''ü çekişmekte devam ettiler. Clinton''a göre "gelişme kaydedilmişti" ama görüşmeler anlaşmazlıkla sonuçlandı.
Anlaşma gerçekleşseydi, İsrail-Suriye barışı başta olmak üzere Orta Doğu''daki birçok mesele de hallolacaktı. Bu şans yine kaybedildi.
Amerika ve dünya barışı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ekim ayında Birleşik Amerika''da yeni başkan seçilecek. Favori, Cumhuriyetçi Parti''den George Bush II. Babası -Özal''ın şahsî dostu- George Bush I, geçenlerde İstanbul''da idi, Sayın Demirel''le görüştü.
Ekim''de seçim olmasına rağmen, Demokrat Parti''den Clinton''ın müddetini tamamlaması Ocak 2001''de. Amerika''da 2 dönemden (8 yıl) fazla başkanlık mümkün değil.
Clinton, son yılında, içeride ABD ekonomisini ve refah düzeyini doruğa çıkardıktan sonra, dış ilişkilere büyük ağırlık tanıdı. Tam bir cihan devleti politikası yürüttü. Pax Americana''nın geçerliliğini vurguladı. Türkiye''ye, şimdiye kadar görmediğimiz bir destek verdi. Başkan''ın bu tutumu, Helsinki''den aday çıkmamızı sağladı. Sayın Demirel''in, İstanbul''daki AGİT toplantısındaki olağanüstü performansını, Türkiye''nin Orta Asya''da, Kafkasya''da, Balkanlar''da var olduğunu vurgulayan siyasetini hiç unutmamak lâzım. AGİT konferansı, bütün Türkiye tarihinin en geniş ve en zirvede milletlerarası toplantısı idi. Bu politika Demirel-Ecevit işbirliği sayesinde yürütüldü.
Clinton, Kuzey Kore gibi içe ve dışa dönük terörün en belirgin temsilcisi bir devlete bile hafiften yaklaştı. Son hedefleri Türk-Yunan dostluğu, Kıbrıs''ta çözüm, bilhassa İsrail barışı idi.
Clinton''ın o kadar ümitle sarıldığı İkinci Camp David müzakerelerinde havanda su döğüldü. Barak da, Arafat da iyi niyetle masaya oturdular. Arafat, politik hayatının sonundadır. Barış içinde bağımsız bir Filistin devleti istiyor. Ancak İran''a fazla yakın örgütlerden çekindiği için taviz veremedi. Barak da İsrailli müfritlerden çekindi.
Temaslar elbette başka platformlarda sürecek. Ama artık Clinton sonrasına kalacaktır. İsrail''le Filistin anlaşsa bile, İsrail-Suriye barışı şarttır. O muhayyel zaman çizgisine erişilirse, Ortadoğu gülistan hâline mi geliyor? Kesin şekilde hayır! Bölgede daha pek çok problem var.
Bu vesileyle, Orta Doğu denen çok karmaşık koskoca bölgeyi tam 400 yıl tek çatı altında yöneten dedelerimiz Osmanlı Türk''ünü, hayranlığımızı saklamaya lüzum görmediğimiz bir saygı ve sevgiyle anıyoruz. Başkan Clinton, Osmanlı faktörünün ağırlığını defalarca vurguladı. Osmanlı''dan sonra rahat nefes alamayan Ortadoğu''da barış için ABD''nin gayretlerini de takdirle karşılıyoruz.
Nasıl bir Anayasa?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anayasamız değişmesin, kalsın diyen kalmadı. Bugünkü metnin şurasını burasını onarmaya çalışmaktansa, yepyeni bir anayasa hazırlamak daha kolay hâle geldi.
Meclis''teki 5 partinin ittifakı gerekiyor. Akıllı, vatansever, demokrasi inancı taşıyan bir ittifak... Yoksa her parti kendi çıkarına göre hareket etmeye kalkışırsa -argo tabiri için özür dilerim- bu iş yatar.
Sayın Cumhurbaşkanımız, yeni bir Anayasa için Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni, politikacıları teşvik etti. Bu teşvike olumlu cevap vermek lâzım.
Bu büyük projenin gerçekleşmesi, 5 genel başkanın niyetine ve iradesine bağlıdır. Gruplarını onlar harekete geçireceklerdir.
Nasıl bir Anayasa gerektiği üzerinde mutabakat şarttır. Bu sorunun kestirme cevabı AB normlarında bir Anayasa şeklindedir. Diğer bütün cevaplar yanlıştır, bizi hiçbir yere götürmez. Metin elbette Türk devleti ve Türkiye Cumhuriyeti''nin anayasası olduğunu belirtecektir. Ama demokrasiden, insan haklarından, kişi hürriyetinden kaytarmak, biz bize benzeriz mazeretine sığınmak, Avrupa Birliği''ne uyumsuz muğlak maddeler, kelimeler koymak, tam bir başarısızlıkla sonuçlanır. Avrupa''da nasılsa bizde de o olacak, nasıl değilse bizde de olmayacaktır. Ve sakın unutulmasın, kısa bir metin kaleme alınacaktır. İcranın ve vatandaşın elini kolunu bağlayan bir talimat-nâme yazılmayacaktır.
Burada tehlike, sokağa çıkan örgütlerin, profesyonel akıl hocalarının, kurnaz bürokratların etkisidir. Deneyimsiz milletvekilleri, bu insanlardan etkilenmiş, Yüce Meclis''in devredilemez yetkilerini seçilmemiş kişilere kaptırmışlar, sonunda demokrasi işte bu hâle gelmiştir. İkisi de TBMM''nin eseri olmayan 1961 ve 1982 Anayasaları, Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni, yani millî iradeyi kısıtlamıştır. Cumhuriyetin ve demokrasinin, bu devletin temeli olan hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir ilkesini duvar vecizesi derekesine indirmiştir. Yüce Meclis''in yetkilerini seçilmemiş ve antidemokratik kurumlarla paylaştırmak istemiştir. Yeni Anayasa, Türk devletini işlemez, hantal, yenileşmeye yeteneksiz, dışarıya kapalı hâle getiren temeldeki bu hatayı düzeltmek mecburiyetindedir. Aksi takdirde koca meclisi boşu boşuna çalıştırmayalım. Genel başkanlara size yazıklar olsun deyip bu konuyu erteleyelim. İş yapar görünmek için iş yapmaya kalkışmak, bizi yerimizde saydırmıştır.
Kanun hükmünde kararname
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Bülent Ecevit, yoldan çıkmış, açıkça suç işleyen, devletine sadakattan ayrılmış memurlara karşı bile mevzuat yetersizliğinden şikâyet ediyor.
İttihat ve Terakki partisinin ünlü Me''mûrîn Muhâkemâtı Hakkında Kaanûn-i Muvakkat''inin muvakkatliğinden (geçiciliğinden) daha yeni kurtulduk. Demek yetmedi. Kanun hükmünde kararnameye ihtiyaç duyuldu. Nereden nereye? Açıklayalım:
İktidardaki İttihatçılar o yasayı, bürokrasinin yüzde yüz emirlerinde bulunduğu bir dönemde yayınlamışlardı. Devlet Memuruna toz kondurmak istemiyordu. Zira imparatorluğu bu memurlarla yürütüyordu. Cihan Savaşı yılları idi. Memurdan çok şey isteniyordu. Ama geçici başlığı atılarak çıkarılan bu yasa, zaten çok nüfuzlu bürokrasimizi bir kat daha güçlendirdi.
1960''a kadar Cumhuriyet hükûmetlerinin memurlardan şikâyeti yoktur. Aksine memurlar, maaşlarının, bilhassa emekli maaşlarının komik duruma düşmesi karşısında ve haklı motifle şikâyetçi idiler. Anlı şanlı Menderes iktidarını yıkan sebeplerden biridir.
1961 Anayasası, siyasî iktidarı, memuruna söz geçiremez hâle getirdi. Bu kasdî tutum, 1982 tarihli bugünkü Anayasa ile de hafifletilerek sürdürüldü. 61 ve 82 mantığına göre Devlet, seçilmişlere emanet edilemezdi. Seçilmemişler, Devlet''i kollamakta daha ehil idiler! Ve son söz seçilmemişlerde olmalı idi!
Sayın Başbakan''ın PKK''lı ve Hizbullahçı memurları tard ve ihrac edemediği hakkındaki yakınmasına katılmam. Millet oyu ve Meclis onayı ile gelmiş bir Başbakanın, Devlet ve vatandaş lehine icraatında elinin tutulmasını kabûl etmem, demokrasiye temelden aykırı bulurum.
Hırsız, eylemci, bölücü memur, bütün demokrasilerdeki gibi, kulağından tutulup derhal atılmalıdır. Atmayan, sorumlu duruma düşer. Meclis, hukukî engelleri kaldırır.
Ancak, bahis konusu kanun hükmünde hükûmet kararnâmesinin, bu yolda kullanılacağına karşı derin şüphelerimiz vardır. Geçmişte bürokrat kıyımının millet yararına ve o bürokratlar suçlu veya ehliyetsiz oldukları için yapılmadığına dair o kadar pis örnekler mevcuttur ki...
.21. Yüzyıl Türk Milliyetçiliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Devlet Bahçeli, pazar günki Erciyes nutkunda, MHP için tek başına iktidarı hedef gösterdi. Şartlarından pek bahsetmedi. Ancak, parti kadrosunun genişleyeceğini söyleyerek, dolayısıyle bugünkü kadronun tek başına iktidar için yeterli bulunmadığını açıkladı. Bu husus doğrudur. Diğer partilerde olduğu gibi Milliyetçi Hareket Partisi''nde de 2000''li yıllara yeterli tek başına iktidar kadrosu yoktur.
Milliyetçi Hareket''in birinci parti olabilmesi, merkez sağ''a kaymasıyla mümkündür. Bunun birinci şartı, Türk milliyetçiliğinin çağa adapte edilebilmesidir. Bu husus henüz muallaktadır.
Milliyetçiliğimizin çok büyük isimleri Gökalp ve onun muakkıbi olan Atsız''ın Türkçü denen ekolleri, inkılâplarımızın Gökalp''in son çizdiği çerçevede oluşmasına rağmen, eskimiştir. Ve birçok alanda yanlış içeriklidir. Geçmişe ve geleceğe doğru radikal reforma, 21. yüzyıl ilmine ve politikasına oturmaya muhtaçtır. Bu ihtiyaç kesindir, olmazsa olmaz. Aksi takdirde Türk milliyetçiliği, marjinal bir akım derecesini aşamaz.
MHP kadroları bu yenileşmeyi kaldırabilirse mesele yoktur. Kaldıramazsa sonuç, söylediğim gibidir. Burada milliyetçiliğin, bütün vatanı ve bütün vatandaşları kapsayan bir kavram şeklinde kullanıldığını belirtmeliyim. Türk milliyetçiliğini son birbuçuk yüzyılda en doğru kavrayan ve ifade eden Yahyâ Kemal''dir ama, fikirlerini bir kitapta toplamadığı için politik hayatımızı etkilemedi.
Bugünkü koalisyonun 3 yıl daha sürmesinde sayılamayacak kadar çok millî menfaat mevcuttur. Bu 3 yıl içinde merkez sağ safları da belirlenecektir. Merkez sağ, 1950''den bu yana Türk milliyetçiliğine gereken ağırlığı veremediği için, hem de birkaç defa tökezledi. MHP, bu tarihî hatayı düzeltebilir. Merkez sağ''ın birinci partisi olabilir. Gerçekte seçmenimizin üçte ikisi sağ yelpazeye, üçte biri sol yelpazeye oy verir. Bu denge hâlâ bozulmamıştır.
Kesin başarı, Avrupa Birliği''dir. AB üyeliğini veya üyelik bahis konusu edilmeden AB normlarını -ama millî hile yapmaksızın- benimsemektir. Bu hedefte baş çeken parti, birinci parti olacaktır.
Hafız Esad''ın ardından
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hafız Esad, 30 yıldan bu yana Suriye''yi mutlak yetkilerle yönetiyordu. 70 yaşındaki ölümü ile 34 yaşındaki oğlu Dr. Albay Beşar, cumhurbakanı sıfatiyle yerine geçti.
Esad, 40 yaşında bir hava korgenerali iken iktidara el koymuştu. Alevî idi. Hemen bütün subaylar ile önemli yöneticileri Alevîler''den seçti. Nusayrî de denen ve Türkiye Alevîliği ile sadece isim benzerliği bulunan bu Şiî mezhep, Sünnî Suriye''de küçük bir azınlıktır.
Baasçı, dolayısıyla Arap ırkçısı ve koyu sosyalist olan Esad, kararlı Türk ve Türkiye düşmanı idi. Bütün Suriyeliler''i Türk düşmanı yaptı. Türkiye''den Hatay''ı, Fırat''ı ve daha pek çok şeyi istiyordu. GAP, Esad''ı çıldırttı. Engellemek için PKK''ya tam destek verdi. Ancak hâmîsi Sovyetler Birliği''nin çökmesi ile müşkül durumda kaldı.
Suriye, Birleşik Amerika''nın terörist devlet listesinde Libya, Sudan, Irak, İran, Afganistan, Kuzey Kore ile birlikte, Esad zamanında yer aldı. Hâlâ listededir. Ancak İsrail barışı Suriye ile mümkün olabileceği için Washington, Şam''la ilişkilerini yürüttü.
Komşularının ve genelde bütün devletlerin rejimleri, nasıl yönetildikleri, Türkiye Cumhuriyeti''ni ilgilendirmez. Bu sebeple Suriye rejimi üzerinde yorum yapmamız fuzulîdir. Ankara''nın şu andaki resmî politikası, Suriye ile ilişkilerimizi yumuşatmaktır.
Suriye; ırk, dil, din, mezhep, inanç, komşularıyla münasebetleri bakımından, problemli Orta Doğu''nun, olağanüstü problemli bir parçasıdır. Esad''ın, el-Muhâberât adını taşıyan gizli askerî polisinin saçtığı dehşete dayalı tek kişi otoritesinin, aynı yoğunlukta devamı şüphelidir. İsrail''le barış gerçekleşirse, Suriye Batı''ya açılır. Ancak demokrasiye geçilebilmesi, çok uzun vâdelidir.
Özetle şunu diyebiliriz: Esad, tıpkı Nâsır, Kaddâfi, Saddâm gibi Batı ve Türk muhalifi, sosyalist ve radikal Arap liderlerinin en belirginlerinden biridir. Arap tarihinde bu şekilde değerlendirilecektir.
Suriye hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hafız Esad sonrası Suriye''deki gelişmeler hakkında tahminlerde bulunmak, tarih ilminin, hattâ fütüroloji''nin sınırlarını aşar, kâhinlik alanına girer. Biz günah işlemekten kaçınacak, kehanette bulunmayacağız. Birkaç nokta üzerinde duracağız.
Konunun karışıklığı, tıpkı Balkanlar gibi Orta Doğu''nun da, Matruşka bebeklerini gölgede bırakacak derecede iç içe girmiş sorunlar yumağı olmasından kaynaklanıyor. Bütün tarih boyunca Balkanlar Orta Doğu''yu çatı altında -hem de asırlarca- yöneten tek devlet, Osmanlı Türk imparatorluğudur. Ne Roma, ne Bizans, kısa müddet için bile bunu yapamadılar. Bu hususu 20. yüzyılın en büyük tarihçisi Arnold Toynbe, vurgulayarak belirtir.
Suriye, diyebilirim ki, Orta Doğu''nun bile en karmaşık alanlarından biridir. Osmanlı''nın Suriye eyaletinin Şam merkez, Hama, Havran sancakları ile Zor sancağı ve Haleb eyaletinin Merkez Sancağı, Beyrut eyaletinin Lazkıye sancağı, toplam 6 ilimiz üzerinde kuruldu. Beyrut eyaletinin Merkez ve Trablus sancakları ile Cebel sancağı, toplam 3 ilimiz üzerinde de Lübnan devleti oluşturuldu. Suriye ve Beyrut eyaletlerinin diğer sancakları (illeri), şimdi Ürdün ve İsrail''e aittir. Bu topraklar 1918 sonunda elimizden çıktı. İngilizler''ce işgal edilip sınırlar çizildi, Fransa''ya devredildi.
Orgeneralliğini ve başkomutanlığını kutladığımız Beşar Esad döneminin, babasınınki kadar kıyıcı olmayacağını ümid ediyoruz. Washington, kendisine ihtiyatlı bir iyimserlikle davranacaktır. Ankara da öyle. İsrail''le barışa gider diye Amerika, bir müddet önce Suriye''yi terörist devletler listesinden çıkarmıştı. Binaenaleyh İsrail barışı, ama Lübnan''ın da Suriye işgalinden kurtulması, Suriye''nin gideceği yönü belirleyecektir.
Suriye için Türkiye''ye yaklaşmak; abartmadan söylüyorum, İsrail''e yaklaşmaktan güçtür. Suriyeliler, 1918''de başlayan ve son 30 yılda inanılmaz boyutlara yükselen Türk aleyhtarlığı ile şartlanmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti''ni anlamakta büyük zorlukları vardır. Hafız Esad''ın başarısı, küçük ve zayıf bir devleti, kilit yahut anahtar, hattâ hem kilit hem anahtar gibi sunabilmesinde idi. Ankara bile bu zokayı yuttu. Gerçeklere oturmayan böylesine bir Suriye imajının devam etmesi, artık mümkün değil.
Mehmet Ali Ağca
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mehmet Ali Ağca, siyasî cinayetler tarihinin karakteristik örneklerinden biri. Doğu kökenli, az tahsilli, yoksul, maddeye karşı olağanüstü muhteris, emsali gibi her eylemde biraz daha dengesi bozulan, kurnaz, hayal âlemi geniş bir tip.
Başlıca iki eylemi var: Abdi İpekçi''yi öldürmesi ve Papa''yı öldürme teşebbüsü. Öncelikle, her ikisinin de Türkiye''ye ve Türk imajına pekçok zarar verdiğini söylemeliyim.
Abdi İpekçi, birinci sınıf bir gazete yöneticisi ve gerçek bir başyazar. Sosyal demokrat. Böyle bir kişinin katli, Sağ''ın ve Merkez Sağ''ın ithamına sebep olur. Merkez Sağ bu kabil işlere bulaşmadı. Ağca, kendisine şemsiye bulmak için Ülkücüler''le rabıtalanmıştı, Türk milliyetçiliği suçlandı.
Ağca''nın eylem planlayıcısı olmadığı, seçilmiş tetikçi olduğu açıktır. Ağca''yı İpekçi suikastine sevkedeni bilmiyoruz. Asıl planlayıcı beyin, suikastçi ile asla temasa geçmez, en az bir kademeli aracı kullanır. Binaenaleyh Ağca''nın bile planlayıcı kuvveti bilmemesi gerekir, tahminde bulunabilir ama tahmini bile yanlış çıkabilir.
İpekçi, iki bakımdan seçildi: Türk milliyetçiliğini sindirip lekelemek ve iç huzuru bozarak Türk devletini zayıf düşürmek.
Papa''ya suikaste gelince, akılları durduracak, fantastik, Laponya''dan Patagonya''ya kadar akisler yapacak bir girişimdir. Hele bir Türk tarafından ise... Hedef, dünyanın en büyük cemaatinin başı bir devlet başkanıdır. Polonya''yı ayağa kaldırıp Sovyetler''in dağılmasına gidecek bir hareketi başlatan kişidir. Burada Ağca''ya tetiği çektiren kuvvet daha belirgindir: KGB, Jivkof ajanlarını kullanarak Ağca''ya yaklaşmıştır. Amaç, hem Sovyet sistemine büyük zarar veren ve vermeye de kararlı CIA ile irtibatlı bir adamı cezalandırmak, bir taş daha vurarak aynı zamanda Türkiye''yi küçük düşürmektir. Emniyet Genel Müdürlüğü ve MİT, Türkiye''den kaçtıktan sonra Almanya''ya giden Ağca''nın, hiç beklenmeyen bir eylem yapacağını, suikastten önce resmî yazı ile Almanya içişleri bakanlığına bildirdiği ve Almanlar bu ihbarı pas geçtikleri için, Türk devleti suçlanamadı. Fakat Hıristiyan dünyasında Papa''yı öldürmek isteyen Türk imajı oluştu.
Bu işler, büyük ve peşin para ile yapılır. Şimdi Ağca, ayak üstü bir düzine senaryo uydurarak, bir vakit önce kurtulmak ve Avrupa''daki parası ile keyif çatmak için gün sayıyor.
Yapay ve gerçek gündem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Girdiğimiz haftanın konusu, perşembe günü Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde yapılacak oylamalardır. İkisi Sayın Mesut Yılmaz, biri Sayın Tansu Çiller hakkında 3 olumsuz komisyon raporu Yüce Meclis''in iradesine sunulacağı gibi, Yılmaz üzerinde olumlu raporlar da aynı muameleyi görecek. Bununla beraber oylamalar sonbahara kalabilir.
Her rapor için biribirine benzemez sayıda müspet ve menfi oylar çıkacaktır. Liderlerinden kurtulmak isteyen milletvekilleri bile mevcuttur.
Meclis''te hükûmeti bozabilecek bir karar oluşmayacağı kanaatindeyiz. Koalisyonun dağılmasında Türkiye''nin hiçbir menfaati görünmüyor.
Fazilet Partisi davası ise, muhtemelen adlî tatil sonrasına kalacak. Ara seçime ve dolayısıyle erken genel seçime götürecek bir sonuç, Türkiye''ye zarar verecektir. Zira enflasyonla mücadele, ekonominin düzenlenmesi, Avrupa Birliği Standartları için çalışmalar tavsayacaktır. Yalnız bizim nesli değil, çocuklarımızın geleceğini de belirleyecek mevzulardır.
Gündemde epey baş köşeye kurulan Mehmet Ali Ağca konusuna gelince, havanda su döğmekten ibarettir. Ağca, bir vakit önce serbest kalmak için işine ne geliyorsa onu söyleyecektir. Kaldı ki, medya manyağı ve megaloman olduğu âşikârdır.
Türkiye''nin gerçek gündemi, temiz toplumdur. Temiz toplum, temiz politikacı şartına bağlıdır. Ekonomidir. Eğitim, sağlık ve adalet reformlarıdır. Medenî âlemin standartları olan Avrupa Birliği normlarına erişmektir. Yoksulluktan kurtulmaktır. Çağdaş demokrasidir. Güçlü bir millî dış politikadır.
Şov, dedikodu, magazin konuları, Türkiye''nin gerçek gündemi olamaz.
Hele üçlü olan bir koalisyonla hükûmet yürütmek kolay değildir. Bakan sayısı gülünç denecek kadar çoktur. Az başarılı bakanlar vardır. Aynı partilerde hükümette önemli hizmet yapacak kapasitede milletvekilleri, liderlerine hoş görünemedikleri için dışarıdadır. Bütün bu faktörlere rağmen hükûmet işlemektedir. Başarılıdır. Meclisimiz ise, çalışma rekorlarına ulaşmıştır. İyi gidişi engelleyecek hiçbir eylem, olumlu puan almaz. İster politikadan, ister bürokrasiden gelsin.
Yapay ve gerçek gündem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Girdiğimiz haftanın konusu, perşembe günü Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde yapılacak oylamalardır. İkisi Sayın Mesut Yılmaz, biri Sayın Tansu Çiller hakkında 3 olumsuz komisyon raporu Yüce Meclis''in iradesine sunulacağı gibi, Yılmaz üzerinde olumlu raporlar da aynı muameleyi görecek. Bununla beraber oylamalar sonbahara kalabilir.
Her rapor için biribirine benzemez sayıda müspet ve menfi oylar çıkacaktır. Liderlerinden kurtulmak isteyen milletvekilleri bile mevcuttur.
Meclis''te hükûmeti bozabilecek bir karar oluşmayacağı kanaatindeyiz. Koalisyonun dağılmasında Türkiye''nin hiçbir menfaati görünmüyor.
Fazilet Partisi davası ise, muhtemelen adlî tatil sonrasına kalacak. Ara seçime ve dolayısıyle erken genel seçime götürecek bir sonuç, Türkiye''ye zarar verecektir. Zira enflasyonla mücadele, ekonominin düzenlenmesi, Avrupa Birliği Standartları için çalışmalar tavsayacaktır. Yalnız bizim nesli değil, çocuklarımızın geleceğini de belirleyecek mevzulardır.
Gündemde epey baş köşeye kurulan Mehmet Ali Ağca konusuna gelince, havanda su döğmekten ibarettir. Ağca, bir vakit önce serbest kalmak için işine ne geliyorsa onu söyleyecektir. Kaldı ki, medya manyağı ve megaloman olduğu âşikârdır.
Türkiye''nin gerçek gündemi, temiz toplumdur. Temiz toplum, temiz politikacı şartına bağlıdır. Ekonomidir. Eğitim, sağlık ve adalet reformlarıdır. Medenî âlemin standartları olan Avrupa Birliği normlarına erişmektir. Yoksulluktan kurtulmaktır. Çağdaş demokrasidir. Güçlü bir millî dış politikadır.
Şov, dedikodu, magazin konuları, Türkiye''nin gerçek gündemi olamaz.
Hele üçlü olan bir koalisyonla hükûmet yürütmek kolay değildir. Bakan sayısı gülünç denecek kadar çoktur. Az başarılı bakanlar vardır. Aynı partilerde hükümette önemli hizmet yapacak kapasitede milletvekilleri, liderlerine hoş görünemedikleri için dışarıdadır. Bütün bu faktörlere rağmen hükûmet işlemektedir. Başarılıdır. Meclisimiz ise, çalışma rekorlarına ulaşmıştır. İyi gidişi engelleyecek hiçbir eylem, olumlu puan almaz. İster politikadan, ister bürokrasiden gelsin...
Reformlar yetmemiştir
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Devletimizin, 21. yüzyıl Türk milletinin beklentilerini karşılayamadığı âşikâr oldu (açığa çıktı). Sayın Demirel Devlet reformu! diyerek Çankaya''dan ayrıldı. Sayın Sezer Yeni Anayasa imasında bulundu. Sayın Ecevit katil, hırsız, uğursuz ve yaramazları Devlet bünyesinden atamadığından yakındı. Sayın Bahçeli, Türk''ün lâyık bulunduğu mevkide olmadığını söyledi. Sayın Selçuk hukuk düzeninin değişmesini istedi.
Devletimiz hantal, köhne, işlemez, ihtiyaçlara yetişemez, hızlanamaz, mesafe alamaz ve en tehlikesi yenileşme, çağdaşlaşma ve demokratlaşma için hevessiz hâle geldi. Demokrasilerde Devlet, güçlendikçe güçlenirken, bizim için her çağda o derecede azîz olan bu varlık işte bugünki durumuna düştü. Biz bu hâle getirdik. A''dan Z''ye kadar hepimiz sorumlu, hattâ suçluyuz. Bir yerlere kadar getiriyoruz. Sonra bir yerlerde takılıyor, tamamlayamıyoruz. Son 3 asrın reformcularının ve reform hareketlerinin isim listesini versem, okuyanda acı hâtıralar uyandırır. En büyük reformatör Atatürk''tür. Bize (artık her şeyi bitirdik, yerinizde sayın, rahat rahat yaşayın, bıraktığım çizgiden sakın ileri gitmeyin) mi dedi? Yoksa (çağdaş uygarlık düzeyi) demek olan muâsır medeniyet seviyesini mi hedef gösterdi? Kıbrıs''ı, Sayın Putin''in bize çözümü için yardım (!) teklif ettiği bir probleme dönüştürdük. Batıranlardan batırdıklarını istirdat için batık bankalar için hiçbir teşebbüsümüz duyulmadı. Vakıf, hayırseverlerin bağışı demektir. Hazineye el atan vakıf olmaz. Vakfın fonksiyonunu ve hazineyi savunan Kültür Bakanlığı, medya taarruzuna uğradı. Bütün bunlar ve bunlara benzer yüzlerce örnek, çöken bir sistemin son çatırtılarıdır.
Tık nefes kalan sevgili Devlet, reform reform! diye feryâd ediyor. Bu imdat isteyen sesi bilmem duyuyor musunuz?
Dış politikada durgunluk
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış politikamızda durgunluk, dikkat çekici bir çizgiye geldi. Endişe verici de diyebilirsiniz. Orta Asya''da ne oluyor? Kafkasya''da ne bitiyor? Balkanlar ne durumda?
Türkiye''nin geleceği için birinci derecede önemi bulunan bu konulardan ne haber var, ne soran, ilgilenen mevcut...
Ya Avrupa Birliği? Bu alan, dış ilişkilerde Dışişleri Bakanlığı, içeride uyum reformları için Mesut Yılmaz''ın Başbakan yardımcılığı arasında bölüşüldü.
Sayın Yılmaz''ın tatilini uzatmayacağı ümidindeyiz. Turizm Bakanı ile kumda oynayacak zaman değildir. Zira Türk nesillerinin hayat düzeyini ve düzenini saptayacak AB normlarında -Allah göstermesin- başarısızlık, Mesut Bey''in üzerinde kalır. Ve ANAP da bu yıkıntının altından kalkamaz.
Gerçekte Sayın Yılmaz''ın kültür ve Dışişleri Bakanlıkları ve 3 defa başbakanlık tecrübesi, 2 yabancı dil bilmesi, sorumluluğunu epey uzatarak kabûl ettiği mevzuda ciddi bir altyapı oluşturuyor. Medenî cesareti de var. Başarısı ile, kendisinde bulunmadığı söylenen vasıfları yalanlamış veya unutturmuş olacaktır.
Dışişleri, bir DSP bakanlığı, AB bir ANAP bakanlığı değildir. Türk devletinin yönünü belirleyen millî mekanizmalardır.
Bir Kıbrıs meselesini yarım asır uzatıp yüzüne gözüne bulaştıran hükûmetler, Bosna''daki gibi Kıbrıs''ta da Türk görmek istemeyen Batı (veya Dünya) zihniyetinin zebûnu oldu. Dikkatli bulunmamız, neyi neyin karşılığında alıp vereceğimiz hususunda yanılmamamız gerekiyor. Dışişleri, bilgi ve görev sahası dışındaki, mevzuatımızın AB normlarına uydurulması için kurulan genel sekreterlikte ağır rol aldı. Durgun, âdetâ şevkini yitirmiş dış politikamızdan, Dışişleri Bakanlığı''nı mesul tutmuyoruz. Zira kararlı kesin, doğruyu yanlıştan ayırmaya yetenekli bir siyasî irade olmadan, hiçbir konuda başarıya ulaşılamayacağı açıktır
700. yıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1953, İstanbul''un Fethi''nin 500. yılı idi. Türk tarihinin en büyük olayı... Dünya tarihinde çağ açan hâdise... Demokrat Parti daha bir yıl önce Devlet kutlamasına karar verdi. Türk milliyetçiliğinin en büyük birkaç isminden olan -bütün tarihçilerimizin münakaşa edilmeyen üstâdı- Fuad Köprülü, Dışişleri Bakanı idi. Atina''dan sert tepki geldiğini Yunanlılar''a göre bu olayın Bizans''ın yıkılması anlamı taşıdığını bildirdi. Dışişlerimiz''in Cezayir, Tunus, Fas''ın bağımsızlığı aleyhine Birleşmiş Milletler''de oy kullandığı dönemdi. Fetih kutlamasının hükûmet seviyesinde yapılması münasip görüldü. Sonra bundan da vazgeçildi. -Herhangi bir kasabamızın kurtuluş günü gibi- İstanbul belediyesince ifası emredildi. Öyle yapıldı. Halkımız, o günlerde Ayasofya''yı gezen Yunan kralı ve kraliçesine aleyhte gösteride bulundu. Binlerce kâğıttan Yunan bayrağı Sultanahmet meydanında misafirimiz hükümdarların gözleri önünde -maalesef- ayaklar altında çiğnendi.
O tarihten bu yana Büyük Fetih, İstanbul belediyesince anılır. Büyükşehir belediyesi Refah Partisi''ne geçince, dünyaya Yeni Çağ''ı açan olay, bir partinin tekeline bırakıldı. Modası kalmamış bir üslûpta kutlamakta devam ediyor. 1953''ün, Avrupa ve Amerika''da akademik düzeyde önlemler alındığını eklemeliyim. Osmanlı''nın 700. yılı, Devlet protokolünde ve milletlerarası genişlikte ele alınacaktı. Şuraya buraya milyonlarca dolar saçıldı. Deprem felâketimiz, sonra Cumhurbaşkanı seçimi dolayısıyla bu seneye aktarıldı. Yabancı devlet başkanları davetimize cevap vermediler. Osmanlı''nın yıkılışının yıldönümü olsa idi, koşarak gelirlerdi. Dün, 700. Yıl''ın aslanın ininden çıktığı Söğüt kasabamızda tes''idine karar verildi. Allah razı olsun bu misyonu Devlet Bahçeli üstlendi. Osmanlı, bir başka partimize havale buyuruldu. Törenlerin yapılacağı eylûlün 3 gününde Cumhurbaşkanımız''ın Birleşik Amerika''da bulunacağı için katılamaycağı, özenle belirtildi. Bu yazı, hafızaları tazelemek maksadıyle yazıldı. Muazzam ve muhteşem Türk kültürünün nasıl çökertildiğini tarihi, kaleme alabilecek tarihçiyi bekliyor. O muhayyel tarihçi, bu yazımızı şimdiden kupür dosyasına koymuşsa, konuyu istediği gibi geliştirecektir
Elektrik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mühendis-ekonomist tipindeki çok seçkin devlet adamımız Turgut Özal, elektrik mühendisi idi. Enerji yatırımının kalkınmanın, gelişmenin, zenginleşmenin vazgeçilmez temelini oluşturduğu şuurunu, icraatına aksettirdi.
Özal''ın üstâdı olan Süleyman Demirel, barajlar kralı unvanıyla iktidara geldi. Cumhurbaşkanlığı''na kadar enerji sorununu binlerce defa vurguladı, gündemden hiç düşürmedi.
Gerçi 1950''nin karanlık Türkiye''sinde değiliz. Ama kişi başına elektrik tüketiminde ülkemiz, gelişmiş devletlerin acınacak kadar gerisindedir. Bundan, enerjiye yatırım yapmayan, faiz ödemeyi ve batık banka kurtarmayı marifet sayan bütün iktidarlar sorumludur. Tehlike çanlarını, nice iktidarın kulağı duymamıştır.
Elektriğe yapılan yüzde elli zam, böylesine bir politikasızlığın sonucudur. Bir hane için 150 kilovatın altında tüketim, yoksulluğun tipik göstergesidir. Halkımız zaten elektriği tasarrufla kullanır. Daha neyin tasarrufu yapılacaktır? Caddelerimiz kararacaktır. Turizm darbe yiyecektir. Vatandaşın şevki kırılacak, hayatından bir kat daha bezecektir.
Milyar dolara yaklaşan alacağını tahsil edemeyen, dehşetli kaçakları önleyemeyen elektrik idaresi, şimdi orta direğe yükleniyor. Vatanın kararmasını tavsiye edenler, yılda milyarlarca dolarlık belâlar oluşturan KİT''leri satamadı, kapatamadı. Bir bankanın yüzde onunu satmakla öğünen zihniyet, 3 yıl içinde Merkez Bankası dışında istisnasız bütün bankaları nasıl özelleştirecektir? Memleketi devlet lojmanları ve yazlıkları cenneti olmaktan nasıl kurtaracaktır?
Bu tempo, 21. asır temposuna benzemiyor. Elektrik kısıntısı, çağ dışı bir tedbirdir. Sorumlusunun bu hükûmet olmadığı, gerçeği hiç değiştirmez. Sorumlular teşhir edilmelidir. Bir demokraside Türkiye''yi kimin kararttığını bile öğrenemeyen vatandaş, sandıkta yanlış partilere, politikacılara oy atabilir.
Yoksulluk ve yolsuzluk
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Devlet Bahçeli, Erciyes''in Tekir Yaylası''nda pazar günü önemli bir nutuk söyledi. Uzun nutkun en önemli cümlesi, yoksulluk ve yolsuzluğu hedef göstermesi idi.
Türkiye için muâsır medeniyet seviyesinin reçetesi budur. Yoksulluğu ve yolsuzluğu ortadan kaldıralım. Çağdaş uygarlık düzeyine erişiriz.
Demokrasi çizgisine geliriz. Yolsuzluğun ortadan kaldırılması demokrasi ile mümkündür. Yoksulluktan kurtuluş ise, demokrasiye geçebilmemizi çok kolaylaştırır.
Devlet Bahçeli, 13. yüzyıl Türk ümanistlerini, millî ahlâkımız ve felsefemiz için örnek gösterdi. Doğrudur. Ahmed Yesevî''nin Türkistan''dan, Horasan''dan saldığı öğrencileri, Anadolu''da böyle bir atmosfer oluşturdular. Bu atmosferi soluyarak, cihan devleti kurduk.
Bizim Mevlânâ, Sultan Veled, Hacı Bektaş, Yûnus gibi 13. asır ümanistlerimiz, Avrupa''dakilerden hem daha önce, hem daha büyüktür. Sonraları Hacı Bayram, Akşemseddin gibi aynı çaptakiler, akımı devam ettirdiler.
Mazimizdeki kökleri belirten Bahçeli, âtîye de atıflar yaptı. Eleştirileri sert ve açıktı. İsim, zümre ve parti adı vermedi. Yoksulluk ve yolsuzluğun sebeplerini ve faillerini ağzına almadı. Dengeyi bozacak cümle söylemedi. Bu koalisyonun dağılmasının Türkiye''ye neye mâl olacağının idraki içinde konuştu.
Milliyetçiler kurultayında, geniş Türk coğrafyasının pekçok yerinden konuklar vardı. Türkiye izlenmeye değer bir model oluşturursa, bunu yapmaya heveslidirler. Unutmayalım, bu modeli gerçekleştirmek için bin yıl önce Anadolu''ya gelmiştik.
Sayın Bahçeli, partiye oy verenleri kollayarak değil, bütün milleti kucaklayarak politika yaptıklarını ve yapacaklarını bildirdi. Bu kadar açık bir iddianın gerçekleşebilme ihtimalini yarın inceleyeceğim.
21. Yüzyıl Türk Milliyetçiliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Devlet Bahçeli, pazar günki Erciyes nutkunda, MHP için tek başına iktidarı hedef gösterdi. Şartlarından pek bahsetmedi. Ancak, parti kadrosunun genişleyeceğini söyleyerek, dolayısıyle bugünkü kadronun tek başına iktidar için yeterli bulunmadığını açıkladı. Bu husus doğrudur. Diğer partilerde olduğu gibi Milliyetçi Hareket Partisi''nde de 2000''li yıllara yeterli tek başına iktidar kadrosu yoktur.
Milliyetçi Hareket''in birinci parti olabilmesi, merkez sağ''a kaymasıyla mümkündür. Bunun birinci şartı, Türk milliyetçiliğinin çağa adapte edilebilmesidir. Bu husus henüz muallaktadır.
Milliyetçiliğimizin çok büyük isimleri Gökalp ve onun muakkıbi olan Atsız''ın Türkçü denen ekolleri, inkılâplarımızın Gökalp''in son çizdiği çerçevede oluşmasına rağmen, eskimiştir. Ve birçok alanda yanlış içeriklidir. Geçmişe ve geleceğe doğru radikal reforma, 21. yüzyıl ilmine ve politikasına oturmaya muhtaçtır. Bu ihtiyaç kesindir, olmazsa olmaz. Aksi takdirde Türk milliyetçiliği, marjinal bir akım derecesini aşamaz.
MHP kadroları bu yenileşmeyi kaldırabilirse mesele yoktur. Kaldıramazsa sonuç, söylediğim gibidir. Burada milliyetçiliğin, bütün vatanı ve bütün vatandaşları kapsayan bir kavram şeklinde kullanıldığını belirtmeliyim. Türk milliyetçiliğini son birbuçuk yüzyılda en doğru kavrayan ve ifade eden Yahyâ Kemal''dir ama, fikirlerini bir kitapta toplamadığı için politik hayatımızı etkilemedi.
Bugünkü koalisyonun 3 yıl daha sürmesinde sayılamayacak kadar çok millî menfaat mevcuttur. Bu 3 yıl içinde merkez sağ safları da belirlenecektir. Merkez sağ, 1950''den bu yana Türk milliyetçiliğine gereken ağırlığı veremediği için, hem de birkaç defa tökezledi. MHP, bu tarihî hatayı düzeltebilir. Merkez sağ''ın birinci partisi olabilir. Gerçekte seçmenimizin üçte ikisi sağ yelpazeye, üçte biri sol yelpazeye oy verir. Bu denge hâlâ bozulmamıştır.
Kesin başarı, Avrupa Birliği''dir. AB üyeliğini veya üyelik bahis konusu edilmeden AB normlarını -ama millî hile yapmaksızın- benimsemektir. Bu hedefte baş çeken parti, birinci parti olacaktır.
Dini sorun hâline getirmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dinin ve tasavvufun Devlet kontrolüne alınması, bütün İslâm tarihinde, Osmanlı''nın eseridir, Osmanlı''ya mahsustur. İstanbul''un Fethi''nden önce başlayan bu kontrol, imparatorluğun yıkılması ile sona ermedi. Cumhuriyetin millî devlet rejiminde de sürdürüldü. Osmanlı Devleti, bir teokrasi değildi. Laik de değildi. Laiklik, milliyetçilik gibi, 19. asırda Avrupa''da oluştu. Türkiye Cumhuriyeti, hem laik, hem milliyetçidir. Bu ilkelerin ikisinden de hiçbir şartta ve asla vazgeçmez. Bu durum, Diyanet İşleri teşkilâtının gerekliliğini gösterir. Başkan''ın protokoldeki yerini yükseltmek lâzım.
Diyanet Vakfı''na göz dikmek doğru değildir. İçeride ve dışarıda yararlı işler yapmıştır. Bütün kurumlarımız gibi hataları vardır. Bunlar düzeltilir. Devletten arsa ve para koparmanın peşinde, vakıf kavramından bîhaber teşekküller konuşulmaya başlanınca gündemi değiştirmek olmaz.
Dış ülkelerdeki okullarımız, Cumhuriyet döneminde dışa dönük teşebbüslerimizin en başarılısıdır. Türkçe''mizi kıt''alara taşımıştır. Bu başarının niçin biz yapamadık duygusuyla kıskanılması, Türk''ün aleyhinedir. Şunu da hatırlatmak isterim ki, 21. yüzyılda -askerî okullar dışında- Devlet okulu ve üniversitesi kalmayacaktır. Devlet sadece müfredatı ve para akışını düzenleyecektir.
Vârisi bulunduğumuz Osmanlı Türk İslâmı''nın uygulanmasında Mevlid, dua, ilâhî Türkçe''dir. Ezan ve namazda Kur''an, Arapça''dır. Bunların da Türkçe olması hakkında Gökalp''ten kaynaklanan teklif, Türk toplumunda reddedilmiştir. Tabiatiyle Kur''an, zaten bin yıldan beri yapılageldiği gibi Türkçe''ye çevrilebilir ve Türkçe ile her çeşit açıklaması yapılabilir. Bu işin namazda da tatbikini isteyen zaten belâlar içinde yüzen milletimizin başına yeni bir sorun sarmaktan öteye gitmez.
Laik ve demokratik düzen, Din ve Devlet işlerini biribirinden ayırır. Din kuralları, devlet işlerinden ve hukuk sisteminden hemen hemen tamamen ayrılmıştır. Din, öz atalarımızdan öğrendiğimiz gibidir. Reform falan gibi ilim dışı heveslerin uygulanacağı bir alan değildir. Bâtıl inançlar ve çağdışı fikirlere gelince, onlar zaten dinin dışında kalır. Yarın devam ediyorum.
Türk''ün Müslümanlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''de din konularının bu kadar çekişmeli ve başka bir ülkede rastlanmayan derecede medyatik olması, ciddi bir krizi yansıtır. Krizin sebebi, Osmanlı''nın bize bıraktığı dini algılama ve uygulama biçimine yabancı, hattâ birçok noktada zıt bir modelin teklifidir. Bunlar, Arap ve İran modelleridir. Arap modeli Eş''arî, İran modeli Şiî anlayışa dayanır. Mâtürîdî sisteme eklenen Yesevî üslûbumuzdan farklıdır. İşte bu farkın krizini yaşıyoruz. Biz İslâm''ı fıkh, kelâm ve tasavvuf olarak Arap ülkelerinde ve Araplar''dan öğrenmedik. Türkistan''da Müslüman olduk. Din ve tasavvuf felsefesini Türkistan''dan Anadolu''ya taşıdık. Ne İmâm-ı Âzam, ne İmam Mâtürîdî, ne Ahmet Yesevî, ne Şâh-ı Nakşibend, Arap değillerdir.
Meşrutiyet döneminde Mısır''dan gelen Selefiyye akımı, Osmanlı İslâmını maalesef derinden etkiledi. Laik Cumhuriyet''in kaçınılmaz ateşli devresinden ve Osmanlı ulemasının nesli tükendikten sonra da Arap, müteâkıben İran modelleri musallat oldu.
Hiçbir Türk devletinin teokrasi ile yönetilmediğini bilmeyen ve Osmanlı''nın teokratik bir devlet olduğu yalanıyla kandırılan, bir kısmı da zaten Türk''ü bir türlü sevemeyip Arab''a özenen kitleler, böyle bir özlem ve gerçeklere oturmayan bir romantizm içinde, marjinal orandan taştı. İktidara yaklaştı. Atatürk''ü, Türkiye Cumhuriyeti''ni, Türk''ün yaşadığı hayat üslûbunu protesto, hattâ tehdit eder hâle geldi. Büyük kriz çıktı, hâlen sürüyor.
Halbuki Türk Müslümanlığı 21. asır insanımız için de geçerlidir. Dinde reform gibi tarih terminolojisinde hangi mânâya geldiği pas geçilerek kullanılan bir radikalliğe ihtiyacımız yoktur. Çağa göre hükümlerin değişmesine reform denmez. Biz, en samimi Müslüman şöhretiyle şereflenmiş bir milletiz. Bu inancımız içinde yaşayalım. Dini asla Devlet ve hukuk hayatımıza karıştırmayalım. Laiklik budur ve başka hiçbir şey değildir. Dini olduğu gibi laikliği de rant hâline getirenler elbette vardır. Onların kışkırtmalarına kapılmayalım. Batı, bu kavgayı yaşadı ve bitirdi. Bizde de sona ermesi lâzım.
Devleti işletmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Biz Devlet Reformu beklerken, Devlette kriz çıktı. Devlet krizinin derininde yatan sebep, Devlet Reformu yapılmamasıdır. Devlet, kendini ıslah edebilmek yeteneğini kaybetti.
Zira her müessese, sanki ezelden beri mevcut imiş veya hep bugünkü yetkileriyle donatılmış gibi davranıyor. Müesseseler, bir kısmı için artık millete ağırlık oluşturmaktan başka hiçbir varlık ve devamlılık lüzumu ve fonksiyonu kalmamış bulunmalarına rağmen, bunu kabûl etmek ne demek, yetkilerine yetki, kadrolarına kadro katmak ateşiyle yanıp tutuşuyorlar.
Bürokrasi dehşetli direniyor. Seçilmişlerle dalga geçiyor. Reforma razı olmak bir yana, icrayı engellemek için akla gelen ve gelmeyen her türlü davranışı sergiliyor.
Zaten seçilmişlerde de öyle âhım şâhım reform arzusu falan yok. Bunu belirtmeye mecburum. Hattâ bazıları, hukuk devleti''ni, hukukçuların, yargıçların yönettikleri, hiç olmazsa son sözü söyledikleri bir sistem sanıyorlar. O zaman, partilere ve hür seçime bağlı demokrasi ne oluyor? Millî irade ne ifade ediyor?
Böylece bin yıla dayanan bu muazzam Devlet, köhnelikten çatırdıyor, dökülüyor, işlemez hâle geliyor. Kendini yenileyemiyor, çağdaşlaşamıyor. Milleti muâsır medeniyet seviyesine asla yükseltemiyor. Hatta -ıstırapla yazıyorum- kendini savunamıyor.
İcrâ, yani yürütme, daha anlaşılır tabiriyle hükûmet, devleti işletemiyor. Zira yeterli iradeye dayanmadığı için zaten kendisi zorlukla hareket edebiliyor. 36 sandalyeli hantal bir meclis durumuna düşmüş.
Ne olacak? Cumhurbaşkanı ile Başbakan, belki yarın, belki yarından da yakın karşılıklı koltuklara oturup konuşacaklar. Bizler de sanki hiçbir şey geçmemiş gibi bir duyguya kapılacağız. Pekiyi sonra?
Kararname hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk milletinin yüksek menfaatleri bizim için her şeyden önce gelir. Ve hiçbir kavram, daha öne çıkamaz. Milletin yüksek menfaatlerinin başında güçlü kudretli, sürekli halkımıza hizmet üreten, çağın gereğine uygun hızla işleyebilen Devlet gelir.
Devlet başkanlığı da böyledir. Cumhurbaşkanımızın hem şahsına ve şahsiyetine, hem temsil ettiği makama karşı saygısız ve incitici bir ifadeden kaçınırız. Ancak bizde Cumhurbaşkanı; Fransa''da 4. Cumhuriyet''inkiler, bugünkü Almanya ve İtalya''dakiler veya Avrupa''nın meşrutî kralları statüsünde değildir. Temsil dışında, politikaya da giriyor. Bu durumda eleştiriye açıktır. Politikaya giren eleştiri alır. Kimse bu kuralın dışında kalamaz.
Sayın Ahmet Necdet Sezer''in, imzalamayacağı bir metni tam 17 gün bekletmesi de, sürekli temasta bulunması gerekli Başbakanla görüşmekte ağır davranması da, millete haftalar kaybettirdi. Bu gibi makamlarda bulunanlar değil 17 günden, 1 saatten bile sorumludurlar. Böylesine hızlı bir dünyada yaşıyoruz. Sayın Sezer''in, tekrar sunulan kararnameyi imzalaması, imzalamamasından iyidir.
Zira bugünkü koalisyonun sürmesi ve icraatında elinin tutulmaması lâzımdır.
Kararnameye karşı çıkanların içinde (şüphesiz hepsi değil), Türk''e yaramaz o kadar kıytırık unsurlar var ki, bu faktör de, imzalamanın daha iyi olacağının göstergesidir.
Biri Meclis dışında 3 muhalefet partisine gelince, onlar muhalefet yapıyorlar. Koalisyonun çözülüp kendilerinin hükûmete girmesini ümid ediyorlar. Bugün, böyle bir ihtimal yoktur.
Buna rağmen kararnamenin uygulanmasında gözümüz, hükûmetin üzerinde olacaktır. Devlet, yaramaz, hele eylemci memurunu atabilmelidir, bütün demokrasilerde böyledir. Ama samimi dindarlar ve âdete riayet kabîlinden milliyetçiler kıyımdan geçirilip, sapık ideolojilerinde direnenler pas geçilirse, işte o zaman, koalisyonun devamı imkânı kalmaz
.Nükleer denizaltı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Üçüncü Milenyum, 21. yüzyıl falan diye öğünen insan ırkı, arz denen çok küçük gezegende hayatını sürdürmek için gerekli daha epey problemi çözümleyemedi. Bir zamanlar hiç mevcut bulunmayan yepyeni problemler oluşturmaktan bile geri kalmadı.
Rus nükleer denizaltısı fâciası bunlardan biridir. Dretnot büyüklüğünde (inanmakta zorluk çekebiliriz fakat tam 19.000 ton) bu acayip tekne, aylarca denizlerde kalıp okyanus altlarında saklanıyor. Niçin mi? Efendim -maazallah- bir nükleer savaş zuhurunda, stratejik atom füzelerini hasmının üzerine göndermek için...
21. yüzyıl insanı, saçmalığın bu derekesine düşmemeli idi. Bu nükleer güçle işleyen denizaltılardan Rusya''da 31, Amerika''da, 19, hattâ Fransa''da 4, İngiltere''de 3, Çin''de bile 1 adet bulunuyor. Japonya ve Almanya gibi akıllı ekonomik devler, bu acayip silâhı edinmeye kalkışmadılar (zaten 1945 savaşının mağlûpları olarak nükleer silâh yapamıyorlar).
Haydi Amerika, bütçesi 100 milyar dolar fazla veren, bu parayı hangi oranlarda İsrail''le Filistin arasında bölüştürsem diye düşünen bir devlet... Mahrumiyetler içindeki Rusya halklarına ne oluyor? Nükleer denizaltı, âşikârdır ki yalnız Birleşik Amerika''ya karşı kullanılabilecek bir silâhtır. Böyle bir ihtimal var mı? Bugün için yok. Ama zamanla enerji havzaları üzerinde bu çapta bir anlaşmazlıktan mı çekiniyorlar? Gene de denge sağlayan ve caydıran bir silâh olmaktan öteye gitmez.
Bendeniz Sayın Putin''in yerinde olsam, hepsini söktürüp nükleer denizaltı ayıbından kurtulurdum. Sonra Amerika''dan derhal aynı şeyi yapmasını isterdim. Washington işi sallarsa, onu dünya sathında itham ederdim.
İnsanlık böyle bir belâdan kurtulur, sıra diğer atom ve biyoloji silâhlarına gelirdi. Elde edilecek milyarlarca dolar tasarrufla, neler gerçekleştirilemez ki? Hoş hayal değil mi? Ama anlaşılan o devletleri yönetenler, bizimkilerden çok da akıllı kişiler değiller.
.İnsan Hakları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bugünkü anlamda İnsan Hakları''nın ele alınışı 250 yılı bulmaz. Anglo-Sakson ve Fransız fikir ve politika adamlarının eseridir. Zamanla ülkelere yayıldı.
Son on yıllarda, hele son on yılda İnsan Hakları, medenî dünya için olmazsa olmaz bir düzen hâline dönüştü. Bu düzene giremeyenler, girenlerce küçümsendi, böyle muamele gördü. Kişi hakları ve kişiye verilen değer için çıta, yükseltildikçe yükseltildi. Öyle ki, asker zayiatı verilmeksizin yapılabilir savaşlar tasarlandı, yapıldı da...
İnsan Hakları, şüphesiz demokrasinin ürünüdür. Zaten gerçek demokrasinin temelidir. Totaliter, hattâ otoriterrejimlerde, bugünkü anlamda İnsan Hakları''ndan bahsedilemez.
Ancak bu hususta Batı''nın sık sık çifte standart kullandığını anmadan geçmek olmaz: Kendi insanları için yürürlüğe koyduğu sistemi, değil bütün milletlere, kendi içindeki bütün toplumlara bile tatbik edemiyor. Bununla beraber bu konuda -bizim bazan tasavvurlarımızı dahi aşacak derecede- ciddi ve samimidir. Zira geçmişte unutulamaz acılar yaşamıştır.
Türkiye, Kopenhag kriterlerini, Avrupa Birliği normlarını hemen hemen kabûl etmiş, pekçok anlaşmaya imza koymuş, hızlı olmasını dilediğimiz uygulama safhasına geçmiştir. Bu yoldan dönüş yoktur.
Batı, İnsan Hakları hususunda, imrenilir bir çizgiye erişti. Bu hakların şüphesiz başında gelen insan hayatının değeri bugün Rusya''da 154 dolar, Batı''da milyonlarca dolardır. Biz ikisinin arasında bir yerlerde bocalıyoruz.
İnsan, bütün tarih boyunca, İnsan''ın dehşetli kıyımına uğradı. Henüz bitirdiğimiz 20. yüzyılda bile Stalin, Mao, Hitler gibi her biri -savaşlarda harcadıkları dışında- kendi halklarından on milyonları öldürten canavarlara şahid oldu. Onun için sakın kimse, İnsan Hakları üzerinde titizlenenlerle dalga geçmeye kalkışmasın.
.Kararnamenin âkıbeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kanun Hükmünde Kararname, ikinci kez Cumhurbaşkanı''nca hükûmete iade edildi. İmzalanmaksızın... Bundan sonrasının nasıl bir seyir izleyeceği, hükûmetin, daha doğrusu 3 liderin tutumuna bağlı. Bekleyip göreceğiz. Cumhurbaşkanı, New York''a Birleşmiş Milletler toplantısına gittiği zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı kendisine vekâlet edecektir. Hükûmet, kararnâmeyi az değiştirerek Sayın Akbulut''a imzalatıp yayınlayabilir. Ancak bu, küçük bir ihtimaldir. Meclis, kararnameyi yasaya çevirmek için olağanüstü toplantıya çağırılabilir. Bunu muhalefet de istiyor. Yasa kabûl görmesin, iktidar havanda su döğmüş olsun diye... Ancak Ecevit, Meclis''in açılmasını bekleyeceğini söyledi. Meclis''in tabiî toplantısı 1 Ekim''dedir. Ama Ekim ayı, başkan seçimi meselesini konuşmakla geçer. Kasım ayında ilk acele yasalar ele alınabilir.
Bugün yapılacak Millî Güvenlik Kurulu toplantısında da kararname, bahis konusu edilebilir. Cumhurbaşkanı, bu ihtimali önlemek için toplantıdan önce iade işlemine girişti. Hükûmetin elinde, Devlet''e yaramaz memurların bir listesi bulunduğunu ve listeyi hemen uygulamak istediğini düşünüyoruz. Her hâl-ü kârda hükûmetin, hangi ölçülerde ve hangi sınırlar içinde tensikat yapacağını milletvekillerine açıklaması iyi olur. Zira, geçmişte fevkalâde sakar örnekleri bulunan memur kıyımından çekinilmektedir. Devlete yaramaz, hattâ ihanet eden memurun, derhal atılabilmesi gerekir. Bu işin eldeki mevzuatla yapılamaması şaşırtıcıdır. Sayın Cumhurbaşkanı''nın tutumu üzerinde epey yazılıp çizilecek, konuşulup tartışılacaktır. Nitekim Sayın Başbakan, iade gerekçesini "çelişkilerle dolu" şeklinde tanımladı ve bunu, Bahçeli ve Yılmaz''la mutabık kalarak söylediğini ekledi. Cumhurbaşkanı, çeşitli faktörlerle itham edilecektir. Hükûmeti yıpratmak isteyenler ise, Cumhurbaşkanı''nı yüzdeyüz savunacaklardır. Bu arada milletin yüce menfaatleri pas geçilecektir. Bizim korkumuz, bu ve buna benzer konulara takılıp, Türk milleti için hayatî sorunların ihmal edileceğidir. Zira bizim kadar vakit öldürmekten keyiflenen bir toplum azdır. ..... Büyük Türk milliyetçisi Ebülfez Elçibey''i kaybettik. Türk dünyasının başı sağ olsun. Y.Ö.
.Türk Milliyetçiliği ve Elçibey
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Merhum Elçibey, tam bir Türk milliyetçisi idi. Âzerîce konuşan bir Kuzey Azerbaycanlı olduğu iddiasında bir kabile milliyetçisi değildi.
Rus sömürgeciliğinden yakasını kurtaran Kuzey Azerbaycanlılar, büyük kısmı Kuzeybatı İran''da yaşayan Azeri Türkleri''nin bile küçük bir bölümünü oluştururlar.
Elçibey, bu gerçeklerin şuurundaydı. Zaten asıl mesleği tarih hocalığı idi. Adriyatik''le Çin Seddi arasında yayılan ve derinlemesine bir tarihten gelen çok büyük bir milletin parçası bulunduğunu biliyordu (tarih ve coğrafya bilmeyenler, bilhassa Özal ve Demirel''ce çok kullanıldığı için olacak, bu Adriyatik-Çin Seddi kavramıyla dalga geçmişlerdir).
Binaenaleyh daha geçen asırda Bavyeralı, Sakson, Prusyalı vs. diye Alman''lığı ve Venedikli, Cenevizli, Romalı, Toskan vs. diye İtalyanlığı bölen ilkel zihniyetin üzerine çıkabilmişti.
Bugün Azerbaycan Cumhuriyeti''nde halkoyuna başvurulsa, büyük çoğunluk Türkiye''ye katılmak ister. Aynı oylama Türkiye''de yapılsa sonuç değişmez.
Ancak politikanın gerçekleri vardır. Devletler bu şuurla yönetilir ve yürütülür. Merhum Elçibey, bu temel fikri kavrayamayan Cumhurbaşkanlarından biri idi.
Evet Almanya ile İtalya 130 yıl önce birleşmeyi başardılar. Ama bugün Latin Amerika''da İspanyolca konuşan 19 ayrı devlet var. Arapça konuşan devletlerin sayısı iki düzineyi buldu. Çok yakında Türkçe konuşanların sayısı düzineyi bulacak. Sonra ne olacak? Bu, fütüroloji denen yepyeni bir bilimin konusudur.
Elçibey''in bu tutumunun en büyük hasmı Rusya mı idi sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz! İran idi. Zira İran''ı tam ortasından çatlatacak bir tehlike idi. Onun içindir ki İran, kolay kolay din şemsiyesinden vazgeçmez.
Ama Rusya, Arap dünyası, Ermenistan, Âzerî komünistleri, pek çok dış güç, ve inanınız Türk cumhuriyetleri, Elçibey''den ürktüler. Bütün idealistler gibi romantik olan -ve kendisini çok seven dostu Türkeş''in bana dediği gibi- politika yeteneği bulunmayan bu büyük adam, bugün Türk milliyetçiliği tarihindeki önemli isimler arasında yerini aldı. Allah rahmet eylesin!
.Memur tasfiyesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Memur sayısı bakımından Türkiye Cumhuriyeti, dünya birincisidir. Bu sayının yarıya, sonraki bir zaman diliminde üçte bire düşürülmesi için hiçbir ciddi plan yapılmadı. Özelleştirme yapılamadı ki bu işe el atılabilsin.
Memur maaşı, Türkiye''ye yakışmaz seviyededir. 900 dolara profesör, yargıç, savcı, doktor çalıştıramazsınız. Hem ayıp, hem günahtır. Gerçek maaş reformu, memur sayısının makule indirgenmesiyle mümkündür. O zamana kadar ancak elden gelen yapılabilecektir. Modern devletin çok az memurla çok daha verimli çalışacağı muhakkaktır.
Diğer bir sorun, partilerin adamı olmak bir yana, gerçekten zararlı akımlara bulaşmış, bu akımlara destek veren ve ayrıca hırsızlığı ayyûka çıkmış, içlerinde akıl almaz servetler toplamış kişiler bulunan bir bürokrat zümrenin oluşmasıdır.
Bugün tasfiye edilmek istenenler, devlete ve rejime karşı bulunanlardır. Nazikâne bölücü denen PKK''lı, ırkçı ve ayrılıkçı Kürtler, eylem veya protesto sergileyen, devlete candan bağlı Osmanlı Türk Müslümanlığı''ndan kopmuş, İran, Arap ve bilmem ne hayranı mürteciler... Ve belki, dehşetli Atatürkçü oldukları iddiasıyla sorumluları gene kandıramazlarsa pişmanlık getirmeyen, Türk''e diş bileyen mürteci komünistler... Hırsız, rüşvetçi takımı da var. Onlara ne olacak? Herhalde on yıl mahkemelerde boy gösterdikten sonra servetlerini yemek üzere bir yabancı ülkeye çekilecekler.
Derin ve derin olmayan Devlet bizde, irticanın tarifini yapamamıştır. Halbuki çok basittir. Cumhuriyet rejimi ve Atatürk''le problemi bulunan, bunu açıklayan ve eylem hâline getiren kişi mürtecidir. Hiç böyle problem yaşamayan, Devlet ve Atatürk için can vermeye hazır milliyetçiler mürtecilerle karıştırılmıştır. Samimi dindarlık, Türk milliyetçiliğinin ilkelerinden birini oluşturduğu için, bu meseleleri bilmeyenler tozu dumana katmışlardır. O kadar geniş bir cephe teşkil etmişlerdir ki, vatandaşın çok büyük kitlesini devlete karşı göstermişlerdir. Bu sütunda katı gerçekleri yazarız. Bir kısım milliyetçinin, o tür propagandanın etkisinde kaldığı doğrudur. Diğer bir tehlike, memur tasfiyesi bâbında iğrenç bir jurnal müessesesinin ortaya çıkması, herkesin herkesi ihbar eder hâle gelmesidir.
Bütün bunlara rağmen Devlet ve Demokrasi kendini savunur. Hiçbir demokraside Devlet, kendi aleyhinde çalışmak ne demek, işine yaramaz memuru bünyesinde barındırmaz. Derhal, acele ve resmî tabirle ivedi olarak tasfiye eder.
.Haftanın gündemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Galatasaray''ı kutluyoruz. Türkiyemizin pek de gülmeyen yüzünü güldürdü. Sayıştay Arşivi yangını, kesin sabotajdır. Ülkemizin arşiv yakmakta asırlık sabıkası vardır. Her dönemde, ama bilhassa bugün hayli kişi, mücrim gibi titreyerek mazisine bakıyor. İstikbalini karartmak korkusuyla belge yok ediyor.
Anadolu''yu bize açan ve 3 yıl içinde Türkiye Devleti''nin kurulmasını sağlayan zaferler zaferi Malazgirt''in 929. yılını kutladık. Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli, vukuflu güzel bir konuşma yaptı. Bütün bir yüce millet, Selçukoğlu Sultan Alparslan''ı minnet ve şükranla anıyor.
Kürt ırkçısı ve Türk hayat tarzını kabûl etmeyen kaymakamlarımız da, her kademede memurumuz da bulunduğunu sağır sultan bile biliyor. Zaten çoğu şuurla atanmıştır. Sonra gelen hükûmetler, önemli başarıları izledikleri için vakit bulamayıp pas geçtiler. Böylelerini her demokrasi derhal Devlet bünyesinden atar. Ama milyonlarca memurumuz tedirgindir. Hükûmetin güvencesini bekliyorlar. Geçmişte çok zararlı tasfiyeler yapıldı. Ve jurnal-ihbar müessesesi iğrenç boyutlara ulaştı. Böyle bir rezalet daha görmek istemiyoruz.
Eldeki mevzuat bu tensikat için yeterlidir. Elbette bir yasa yayınlanır. Ama Çankaya''da prestij yitiren hükûmetin, Kasım ayında Meclis''te de aradığını bulamaması ihtimali gözardı edilemez. Muhalefet, iktidarı hezimete uğratmak için yekvücut olacak, fırsat saydığı bu vesileyi kaçırmayacak, demokrasi, insan hakları, hürriyet havarisi kesilecektir. Hükûmetteki bazı partilere gelince, geçen Anayasa tadilindeki gibi, liderleri başka, yardımcıları milletvekilleri bambaşka konuşuyorlar. İrticanın tarifi yapılmamıştır. Onun için çok büyük dindar ve milliyetçi kitle de rahatsızdır.
Özelleştirme ve Enerji, hayat kaynaklarımızdır. Milyarlarca dolar bahis konusudur. Hiçbir şaibe, dedikodu, kayıtsızlık, acemilik kabûl edilemez. Özelleştirmede de, enerjide de çok gerilerde kaldık. Aynı tutum Türkiye''yi felâkete sürükler. Koalisyon liderlerinin fevkalâde uyanık bulunmaları lâzım.
Geçen hafta bu gibi gelişmelerle kapandı. Bugün başlayan Ağustos''un son haftası bakalım neleri gündeme getirecek.
.Anayasamız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1876''dan bu yana epey Anayasa (Osm. Kaanûn-i Esâsî) yaptık. En iyileri, Atatürk''ün anayasasıdır ki, 1960 ihtilâlinde yürürlükten kaldırıldı. En kullanışsızları, darbeler sonunda yaptırılan 1961 ve 1982 anayasalarıdır.
Zira bu ikisi, yalnız vatandaşa değil, millî iradeyi temsil eden icraya, hattâ Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne karşı yasaklarla doludur. Millî iradeyi kıskaca almıştır. Bütün bu yasaklarla korunmak istenen, Devlet''tir. Burada mantık, milletin Devletin koruyucusu ve sahibi bulunduğundan şüpheye dayanır. Bu şüphe ise hem gülünç, hem antidemokratiktir.
Diğer bir kusur, nelerin yapılamayacağını iyice yazalım endişesiyle, metnin tüzüğe döndürülmesidir. Yasalarla çözümlenecek şeyler, anayasaya konmuştur.
İngiltere''de icra (yürütme) yıldırım gibi hızlıdır. Zira anayasa yoktur. Böyle bir ihtiyaç duyulmamıştır. Yasalar ve yasalardan bile fazla riayet edilen teamüller yeterli sayılmıştır. Birleşik Amerika''da ise federasyon şeklinde kurulmak zorunluluğu olmasaydı, bugünkü kısacık ve kuruluştan bu yana pek az tadile uğramış bir anayasa fuzuli görülebilirdi. Ancak bilhassa insan ve ferd (kişi) haklarının şiddetle vurgulanması için oluşturulduğu söylenebilir.
Fransa, 210 yıldan bu yana sürekli anayasa değiştirmekle ünlüdür. İhtiyaçlar değiştikçe yepyeni anayasalar yapmıştır. Halbuki Medenî Kanun''unu 190 yıl ayakta tutmuştur.
Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay Başkanları gibi en üst yargıçlarımız, bugünkü anayasamızın ihtiyaçları karşılayamadıktan başka, yeterli derecede demokratik bulunmadığını da belirtmişlerdir.
Devletimizin köhneleştiği, çarkların çağ dışı bir ağırlıkla işlediği muhakkaktır. Bu ağırlık, hem bürokrasimizin, hem politikacılarımızın iliklerine işlemiştir. Yasa zengini Türkiye''de şu veya bu kanunun şu veya bu maddesi, zaten hiç de atılgan tipte bulunmayan bürokratımızın, politikacımızın ellerini kollarını bağlamıştır. O kadar üzerine titrenen Devlet, işte böyle acıklı bir duruma gelmiştir. Zira görünüşte değil, gerçekte en güçlü devletin, ancak demokrasilerde oluşacağını anlayabilmekte çok geciktik. Milletimizin hangi sorununu çözümlemekte gecikmedik ki?.
.Ana Muhalefet Partimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sonbaharda Anayasa Mahkemesi, Fazilet Partisi davasına bakacak. Hukukçu değiliz, dava hukuk yönünden bizi ilgilendirmiyor. Politik bakımdan, ülkemize ne getirip ne götüreceği yönünden ise şiddetle ilgiliyiz.
Kış içinde, genel seçime dönüşeceği muhakkak bir zorunlu ara seçim ihtimali, uykularımızı kaçırıyor. Ekonomimizin dibe vurmasıyla sonuçlanacak böyle bir gelişmenin felâket olacağını kesin şekilde belirtiyoruz.
Bizim ödümüz koparken, Fazilet Partisi ne yapıyor? Başsavcının dosyasını kabartmak için elinden gelen ve gelmeyen hiçbir şeyi esirgemiyor. Öylesine kendi kuyusunu kazıyor ki, bize sadece hayret etmek düşüyor. Bütün parti, sadece ve yalnız Erbakan''ı ilk yapılacak seçime sokabilmek amacına odaklanmış.
Dış baskılarla Türkiye''de sonuç almak planı, hangi kafadan çıkmışsa, o kafa politika yaptığı ülkeyi zerre kadar tanımıyor. Cumhurbaşkanını bile tanımıyor, taraftarı sanıyor. Avrupa Birliği''ni bilmiyor. Girdiğimiz takdirde, askeri zorlayarak tekrar politikaya sokan 28 Şubat''tan kurtulacağını hayal ediyor.
Türkiye Cumhuriyeti''ni millî iradenin tecelligâhında protesto etmeye kalkışan Merve, Birleşmiş Milletler''de hezeyan saçmalayıp milletvekili olduğunu söylemekten utanmıyor. Türk düşmanı Lord Ahmet çağırılıp mantık dışı şeyler konuşturuluyor. Lord''u ekranda gördüm. Lütfen itimat buyurunuz, Türk''ten nefret edenleri gözlerine bakıp hemen teşhis ederim. Uzun hayat tecrübemiz, ister istemez bize bu yeteneği kazandırdı.
Refah-Yol iktidarı unutulmadı. Bu iktidar, Türkiye''yi küçük düşürmek bir yana, yüzde 22 oyla, asırlık hayat tarzımızı değiştirebileceği gafletinde bulundu. Din konusunda hemen kalkabilecek birkaç sınırlama vardı. Onları da, demokratik gelişmemizi de geciktirdi. Refah Partisi''nin devamı olmayan Fazilet Partisi, bu eleştirileri yapabilmeli.
Türkiye Hakemi olarak tavsiye edilen Erbakan''a gelince, İnsan Hakları Mahkemesi''nden cevabını aldı. Halbuki Brüksel''e ne ümitler yatırılmıştı. Değil başbakanlık yapmış bir kişinin, sıradan bir milletvekilinin bile, âdî suçlar dışında, değil hapsedilmesine, tutuklanmasına kesinlikle karşıyız. Erbakan''ın böyle bir duruma düşürülmemesi gerekiyor. Ancak yaptıkları ve söyledikleri bir yana, Türk Devleti''ni dışarıdan zorlamaya kalkışmasını, Fazilet Partisi''nin âkıbetinin umurunda bile olmamasını eleştiriyoruz. Ve bu yazımız üzerine, bugün erken saatlerden başlayarak telefon, faks vs. bombardımanına tutulacağımızı biliyoruz
Söyleneni anlamak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir Genelkurmay Başkanı''nın bir resepsiyonda politika konuşması, politikacıyı ve yargıyı uyarması, bizde de, her ülkede de istisnaî bir hadisedir. Nitekim bütün medya Sayın Hüseyin Kıvrıkoğlu''nun söylediklerine gereken ağırlığı verdi.
Sayın Genelkurmay Başkanı''nın gerçek muhatabı âşikâr ki politikacılardı. Devlete ters düşen kişilerdi. Ve bütün milletti.
Binaenaleyh Sayın Orgeneral''i bu mutat dışı davranışa zorlayan faktörleri iyi anlamak gerekir. Ne kadar iyi anlarsak, sorun o derecede çabuk ve kolay çözülür. Her hâl-ü kârda problemin ordumuzla uyum içinde çözümlenmesi şarttır. Aksi takdirde demokrasi gecikir ve Avrupa''dan uzak düşeriz. Muâsır medeniyet seviyesi bizim için hayâl olur. Bunu isteyen yoktur. Ama çıkarlarını yürütmek peşindeki muhteris kişiler faaliyettedir. Ülkenin yanması bile umurlarında değildir.
Bu sütunlarda en az on defa yazdığımız gibi, Türkiye''de hiçbir ahval ve şeraitte üç şey kesin şekilde mümkün değildir ve bu üç şartın birinin bile ihlâli hâlinde asker, politikaya müdahale eder. Zira devletin tehlikeye düştüğüne karar verir.
İlk şart, vatanın bölünmez bütünlüğüdür. Ülkenin herhangi bir parçası için otonomi, ayrıcalık, fark, Türkçe dışında resmî dil, ırka dayanan ayırım mümkün değildir.
İkincisi, laiklik ilkesidir. Dine dayalı bir rejim imkânsızdır. Zaten demokrasi değildir. Din, hukuk sistemimizde kaynak oluşturmaz. Bunun dışında dinimiz ve bütün dinler, demokrasilerdeki bütün hak ve hürriyetlere sahiptir.
Üçüncüsü, Atatürk''ün ebediyen saygıyla anılacak bir millî kahraman olduğu gerçeğidir. Milletin ezici çoğunluğu için böyledir. Aksi tutum, milletimizi incitir. Atatürk dönemi elbette tarih konusudur, incelenir ve her ilmî dozda eleştirilebilir. Ama uzman tarihçilerin işidir. Türk''ü sevemiyen sapıkların Atatürk''e ve onun şahsında rejime, düzene, hayat tarzımıza baş kaldırmaları, kabûl edilmez. Bu zihniyettekileri, yürütmeden ve bürokrasinin her branşından uzaklaştırmak, devletin hakkıdır.
Bu üç temel ilke, Türkiye Cumhuriyeti ve onun sahibi Türk milleti ve çağdaş demokrasi için vazgeçilmez temel şartlardır. 28 Şubat''ı bilhassa teokrasi teşebbüsleri doğurdu. Türkiye''de demokrasi yaralandı. 28 Şubat''ta alınan kararların bir kısmı savsaklandığından dolayı, Silâhlı Kuvvetlerimiz tepki gösterdi
.Gerçek gündem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İrtica ve mürteci işini bir an evvel bitirelim. Yasama, yürütme ve yargı üzerine düşeni eksiksiz yapsın. Millî Güvenlik Kurulu, irticaın birinci tehlike olmaktan çıktığını, marjinal duruma düştüğünü resmen beyan etsin. Asıl işimize bakalım. İrticanın birinci tehlike sayıldığı bir Türkiye yürüyemez, yol alamaz.
Başbakan Sayın Ecevit Türkiye''nin (irtica dışında) başka sorunları ve başka konuları vardır dedi. Çok haklıdır.
Türkiye''nin münakaşa kabûl etmez birinci sorununu ve konusunu Atatürk saptamıştır: Muâsır medeniyet seviyesine yükselmek... Hiç değişmeyen birinci gündem maddemiz budur. Bu sorun aşılmadıkça zaten diğerlerini çözümleme çabamız satıhta kalır.
Reçete elimizdedir: Avrupa Birliği normlarıdır. Bu normları benimseyelim ve uygulayalım. Demokrasimizi, ekonomimizi, kültürümüzü geliştirelim. Bu başarı ile dünyaya açılalım.
Bu millet 300 dolar veya yarısını gayri meşru kesime kaptırmış 7000 dolarla yaşamaya müstahak ve mahkûm olamaz. Atatürk''ün beni derinden etkileyen bir sözü vardır: Bu millet utanmak için yaratılmamıştır.
Avrupa Birliği normları, her biri üzerinde 20 gelişmiş ülkenin birleştiği ilkelerdir. 20 gelişmiş ülkenin toplamından daha akıllı olduğumuz iddiası geçersiz, hattâ gülünçtür. 20 gelişmiş ülkenin kabûl ettiklerinin şurasının burasının, şu veya bu istisnaî ve özel durumumuz dolayısıyla bize uymadığını söylemek mantıksızdır.
Medeniyet katarı, takibi zor bir hızla yol alıyor. Kaçırır, atlayamazsak, yaya kalırız.
Gerçi hataların birbiri üzerine yığıldığı bir zemindeyiz. Bazıları iğrenç boyutlara ulaştı. Zamanı değerlendirmek ve hız kazanmak yeteneği yitirildi. Ama herhalde 1920 Türkiyesi''nde değiliz. Atılım için şartlarımız bin kat daha iyidir. Hiçbir bahane makbul ve makul sayılmaz.
Türk mâşerî dehâsı, millî potansiyel, mutlaka harekete geçirilmelidir. Neler yapabileceğimize geçmişimiz şahittir. Niçin bugün yapamayalım?
Halkımızın Gündemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer, bugün New York''ta Birleşmiş Milletler''de Bin Yıl Zirvesi''nde temaslarına başlayacak. Clinton ve Putin dahil dünyanın en etkin politikacıları ile görüşecek.
Ne New York Zirvesi, ne Ombudsman''lık ihdası, ne kararname krizi ne Ekim''deki Meclis seçimleri, ne Kasım''da Meclis''ten çıkacak ivedi yasalar, milletin yüzde doksan dokuzunu ilgilendirmiyor. Zerre kadar ilgilendirmiyor diye yazsam, mübalağaya kaçmış olmam. Onun için medyamızın gündemi ile halkımızın gündeminin arası tehlikeli şekilde açıldı.
Fethullah Hoca ve Fazilet Partisi davaları gibi sonuçları bakımından gerçekten önemli yargı sorunları bile çoğunluğa vız geliyor. Zira insanımız sıkıntıda. Türk insanı artık 3000 dolara veya yarısı kapanın elinde kalın 7000 dolara sığmıyor. Gözü de açılmış, görgüsü, bilgisi artmıştır. Kendisini bu cendereye sıkıştıranları artık alkışlamıyor.
Halkımızın gündemi, yoksulluktan ve lokmasını çalan hırsızlardan kurtulmaktır. Bunun için radikal çarenin Avrupa Birliği olduğunu geç de olsa tamamen kavramıştır. Palyatif ve medyatik yarım ve çeyrek tedbirlerle dertlerinin çözümlenemiyeceğine, çocuklarına gelecek sağlayamıyacağına iyice aklı kesmiştir.
Trilyonlar döküp gökdelenler diken, lojmanlara ve yazlıklara sığmayan, fabrikalarını ve bankalarını başından atamayan, kadrolarını şişirdikçe şişiren, katrilyonlarını üç kâğıtçılara kaptıran, ağırlaştıkça köhneleşen ve köhneleştikçe ağırlaşan devlete, bürokrasiye, kurumlara güven, tehlikeli dozda azaldı. Çünkü kudretli modern bir çekirdek devlet modeline geçemedik.
Ben bu sütunda, haftalarımızı ve aylarımızı alan, elimize tutuşturulan konuları değil, her gün ekonomimizin, kültürümüzün, demokrasimizin nasıl geliştiğini, Avrupa devleti olarak bir gün önce hangi önemli adımları attığımızı yazabilmeliyim.
Yargıtay Nutku
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yargıtay Başkanımız Sayın Dr. Sami Selçuk''un bazı fikirlerini yadırgıyabilirsiniz. Lugatlere girmemiş, çoğumuzun bilmediği kelimeler kullanmasına kızabilirsiniz. Felsefe ve edebiyat sevgisini hukuka çok fazla aksettirdiğini düşünebilirsiniz. Ama hem artık yaka silker hâle geldiğimiz resmî görüşlere getirdiği yeni üslûbu, hem vurguladığı katı gerçekleri görmezlikten gelemezsiniz.
Bu yıl da, geçen yıl yankılar yapan üslûbunu tekrarladı. Kendimizi göklere çıkaran resmî konuşmaların dışında konuştu. Pekçok ihtiyacımız bulunan eleştiri yeteneğini sergiledi. Cesaretli ve yenilikçi bir hukuk adamı olduğunu gösterdi. Tabii sözü uzattıkça uzattı. Lüzumsuz alıntılar yaptı. Uygulanamaz nazarî görüşler ileri sürdü.
Bu yıl Yargıtay, cumhurbaşkansız, meclis başkansız, başbakansız orgeneralsiz açıldı. Anamuhalefet lideri Kutan, Başbakan 1. Yardımcısı Bahçeli, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı''nı temsilen TBMM''nin iki başkan vekili, adalet ve milli eğitim bakanları ile daha 4 bakan, TBMM Genel Sekreteri Vahit Erdem gelmişlerdi.
Yargıtay Başkanımız, her gün laiklikten ve irticadan bahseden başka hiçbir ülke bulunmadığını söyledi. Katılıyoruz. Ancak sonbaharda Fazilet Partisi''nin Anayasa Mahkemesi''nde ve Fethullah Hoca''nın Devlet Güvenlik Mahkemesi''nde yargılanmaları, bu konuları gene gündemin en üst sıralarına taşıyacak.
Mahkemelerin acıklı maddî durumu, yargıç ve savcılarımızın çalışma şartlarının kötülüğü, maaşlarının yetersiz ve dengesizliği için söylenenler, utanç duymamız gereken katı gerçeklerdir. İfade ve fikir hürriyetine getirilen sınırlamalar, demokrasimizi geliştirmekteki yetenek ve heves kıtlığımız, idam cezasını silkip atamamamız... Hepsine katılıyoruz. Sayın Selçuk''un hukukun üstünlüğünü bıktırıcı şekilde tekrarlamasını da bir yüksek yargıç için tabii karşılıyoruz. Yasama ve yürütme de kendini savunabilmelidir. Aksi takdirde yargıç ve savcıların yönettiği devlet rejimine verilen isim malûmdur.
Sayın Başkan, normları ithal edeceğimize kendimiz oluşturalım meâlinde, belki maksadını aşan bir ifadede bulundu. Bu fikre kesinlikle karşıyız. Bizi 50 yıl geciktirir. Yoksul ve zelîl kılar. Bir tarihçiye itimat ediniz.
AB için tereddüt
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Mesut Yılmaz''ın Avrupa Birliği (AB) üzerinde tereddütleri bulunanlardan bahsetmesi doğrudur. Zaten üç defa Başbakanlık yapan bir devlet adamı yanlış şey söylemez. Hele AB gibi Türk devletinin ve milletinin bütün istikbalini yönlendirecek bir konuda...
Biz de bazı okuyucularımızdan bu mealde mesajlar alıyoruz. Bir referandum yapılsa AB için üçte iki, hattâ dörtte üç oy çıkacağından kesinlikle eminim. Millet refaha, temiz topluma, çağdaş medeniyete susadı, dudakları çatlıyor. Ama AB üzerinde tam bir mutabakat için halkımızın aydınlatılması gerekiyor.
Zira bazı kişiler ve zümreler, AB aleyhine kışkırtıyor, hiç olmazsa tereddüde düşürüyorlar. Milliyetçi bir milletin soylu duyguları ya sömürülüyor, ya saptırılıyor.
Kışkırtma ve saptırma meselâ şu motiflere dayanıyor: AB''yi kabûl edersek bölünürüz (yani topraklarımızda bağımsız veya otonom bir Kürdistan kurulur). Kıbrıs''ta ve Ege''de, hattâ Heybeli''de Yunanistan''a okkalı tavizler vermek durumunda kalırız. Brüksel gibi dış mihraklardan yönetiliriz. Haysiyetimiz rencide olur, istiklâlimiz elden gider. Bankalarımızı, fabrikalarımızı, lojmanlarımızı sattırıp bizi cascavlak bırakır, telefonumuzu bile dinliyerek aile mahremiyetimize girerler. Biz 20 devletin Danimarka''da, Hollanda''da oluşturduğu kriter ve normları beğenmeyiz, kendi ilkelerimizi kendimiz oluştururuz, vaktimiz boldur, bunun için 50 yıl çalışır, en az elli komisyon kurarız. Avrupa hasta, dejenere, hattâ ahlâksız toplumlardan meydana geldiği için bizim de ahlâkımız bozulur. Dinimiz elden gider. Ya Hıristiyanlığa, ya dinsizliğe zorlanırız. Türkçeyi unutup İngilizce ve Flamanca konuşmaya başlarız. Zaten Avrupa devleti iddiamız, Tanzimat''ın başımıza sardığı bir belâdır. Gerçekte Türk yahut Arap devletlerine dönük politika izlememiz gereken bir Asya devletiyiz. Ayrıca halkımız Avrupa örf, âdet, alışkanlık ve geleneklerini sevmez. Zira bunlar Türk ve İslâm hayat tarzımıza uymaz. Avrupa bizim yalnız ezelî değil, ebedî hasmımız olarak kalacaktır. Tek gayesi bizi iliklerimize kadar sömürmektir. Bize revâ görmek küstahlığında bulunduğu Sevr Anlaşması, bunun delilidir.
Hem daha fazla zırvalamamak, hem sütunum bittiği için devam etmiyorum. Ama şunu söyliyerek yazımı bitirmeye mecburum: Yukarıdaki görüşlerin tamamı yanlıştır. Bu görüşler bizi, ikinci derecede bir Orta Doğu Devleti hâline indirger. Millî Kültürünü yitirmiş 3000 dolarlık yoksul bir millet durumunda kalırız. Bu seviyedekilere yapılan muamelelere maruz ve muhatab kılınırız.
Ermeni soykırımı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Evet, bir Ermeni soykırımı vardır. Ermeniler, Doğu Anadolu''da, çoğunluğu başlıca düşmanları saydıkları Kürt asıllılar olmak üzere Müslüman Osmanlı halkına soykırımı uyguladılar. Hem de Osmanlı İmparatorluğu, dünyaya egemen İngiltere, Fransa ve Rusya ile savaş hâlinde iken. Alelâde bir kırım değildi. Kürt köylerini basıp erkekleri çengele asıyor, hâmile kadınların karınlarını süngüyle deşip ceninleri teşhir ediyorlardı. İğrenç tafsilâta girip okuyucularımı insanlıklarından utandırmak istemem. Rus orduları gibi çok ciddi bir kuvvete karşı Kafkas cephesinde Anadolu''yu savunan 4. Türk Ordusu''nun ikmal yollarını da kesiyorlardı.
Doğu Anadolu, 1915''te de yoksuldu. Türk imparatorluğunun şenlikli ülkeleri Lübnan, Suriye eyaletleri idi. Osmanlı hükûmeti, dâhiliye nâzırı (İçişleri Bakanı) Tal''at Bey''in (sonradan Sadrâzam Tal''at Paşa) teklifiyle Doğu Anadoludaki birkaç yüz bin Ermeni''yi, bu şenlikli eyaletlerine sürdü. Terörist Ermeni ile masum Ermeni tefrikı yapılamadığı doğrudur. Bir halkı asırlardır yaşadığı topraklardan tehcîr etmek (zorla sürmek) dramatiktir. Ama savaşlarda, hele Birinci Dünya Harbi gibi, o tarihe kadar Dünya tarihinde asla görülmemiş çaptaki bir savaşta, her devlette buna benzer olaylar oldu. Avrupa''nın modern tarihi, böyle örneklerle dolup taşıyor.
Kürt aşiretlerinin, güneye sevk edilen Ermeni kafilelerine töreleri gereği saldırıp öç aldıkları, Osmanlı jandarmasının kafileleri korumakta yetersiz kaldığı da doğrudur.
Ermeniler, kendilerini Bizans''a yedirmeyen Selçuklular, İstanbul''u alır almaz bu cihan başkentine Anadolu''dan Ermeni getirip yerleştiren ve başlarına bir patrik atayan Osmanlılar yönetiminde refah içinde yaşadılar. O çağlarda akıl almaz diyebileceğim bir din ve cemaat hürriyeti atmosferinde burunları kanamadı. Bunları, en antitürk Batı tarih kitapları bile zaten yazıyor. Kendilerine vezir pâyesi (mareşale eşit en yüksek mülkiye rütbesi), nâzırlık (bir Ermeni Dışişleri Bakanı bile var) ve her şey verildi. O halde, imparatorluklarına niçin ihanet ettiler?
Büyük Devletler''in kışkırtmalarına ve boş çıkan vaatlerine kandılar. Büyük devletlerin küçük kavimleri, yaşadıkları devlete karşı harekete geçirdikten sonra, o devletle anlaşıp kendilerini yüzüstü bıraktıklarını, haydi artık devletinizle barışın dediklerini kavrıyamadılar. Bu politika günümüze nasıl intikal etti? Yarın yazacağım.
Ermeniler''in derdi ne?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermenistan Cumhurbaşkanı''nın Birleşmiş Milletler''deki kısacık nutkuna Türkler''in Ermeniler''e soykırımı yaptıkları ithamını sıkıştırması, küstahlık ve cür''etin yanında, politik görüşün kısırlığının daniskası idi. Vaktiyle olduğu gibi bugün de Ermeniler''i Kafkasya''da piyonu sayan Rusya''ya güveniyordu. Başta Kaliforniya eyaleti Birleşik Amerika''da, Fransa''da ve başka ülkelerde refah içinde yaşıyan Ermeni diasporasına dayanıyordu.
Cumhurbaşkanımız, bu sözlü taarruza, diplomatlarımızın alelacele eline tutuşturdukları yetersiz ve mahcup birkaç cümle ile hemen cevap verdi. Türkiye Cumhuriyeti''nin yapacağı çok şey varken, konuyu tarihçilere havale etti. Belki 85 yıllık bir olay artık tarihe karışmıştır ve biz daha Lozan''la bütün bu meselelerin hesabını verdik demek istedi. Ama Ermeniler hâdiseyi güncel tutmak için milletlerarası hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar.
ASALA''nın başının ezilmesinden sonra ortaya PKK çeteleri sürüldü. PKK''dan da bundan böyle bir şey çıkmayacağına karar verenler, şimdi tekrar Ermeniler''i kullanmaya başladılar. Zira Türkiye''nin belirli bir çizgi ötesinde güçlenmesinden hâlâ çekiniyorlar.
Çalışkan, san''atkâr bir kavim olan zavallı Ermeniler, bilmem kaçıncı defa aynı zokayı yutuyorlar. Terörist Ermeni, bizim millî düşmanımızdır, o muameleyi yaparız. Ama millet olarak Ermeniler dostumuzdur. Bu telâkkimizi asırlar boyunca gösterdik. Bugün aynı düşüncedeyiz. Özal, Demirel, Türkeş gibi en şahsiyetli devlet adamlarımız, Ermeniler''i içtenlikle uyardılar: 1) Soykırım iddiasından vazgeçin ve 2) Azerbaycan topraklarını boşaltın, bir iki yıl içinde Ermenistan Cumhuriyeti''ni ihya edelim, Karadeniz''e ve dünyaya açalım, dediler. Daha bir asır önce bütünüyle bir Türk yurdu olan bugünki Ermenistan ülkesinde kurulan cumhuriyet, bu tekliflerimizi değerlendiremedi. Bu zeki, fakat aklını kullanamayan millet, aklını başına toplayıncaya kadar bekleyeceğiz, başka çareleri yoktur. O güne kadar soykırım masalları ile uyuyacak, yoksulluk ve perişanlık içinde kalkacaklardır.
Soykırımı ve ırk temizliği, tarih boyunca bir Türk âdeti olmadı. Avrupa''nın ise iliklerine işlemiştir. Günümüzde bile Bosna''da, Kosova''da, Azerbaycan''da uyguladılar.
Osmanlı dönemi Ermeni olaylarını ben birçok kitabımda ele aldım. Son defa Kültür Bakanlığı''nın yayınladığı 2 cilt Osmanlı Devleti Tarihi''nde özetledim. Geniş biçimde Ötüken Yayınevi''nin bastığı 10 cilt Büyük Osmanlı Tarihi''nde anlattım. Konu ile ilgilenmediğimi söyleyen sayın okuyucularıma duyuruyorum
Reformların radikal olması gerekir
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Herhalde sonbaharda çok önemli yargılar cereyan edecek: Anayasa Mahkemesi''nde Fazilet Partisi ve HADEP, Devlet Güvenlik Mahkemesi''nde Fethullah Gülen davaları görüşülecek. Bu davaların şu veya bu şekilde sonuçlanması politik ve sosyal hayatımızı etkileyecek. Gündem, bu yargıların safhalarına endekslenecek. Meclis''e sunulacak memur yasası aynı derecede ilgi çekecek.
Bu arada Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz''a bağlı AB Genel Sekreterliği''nin çalışmalarını ve bu çalışmaların tatbikata intikalini göreceğiz. Hükûmetin ekonomik tedbirlerini ve uygulamalarını, aynı dikkatle takip edeceğiz.
Gerek Kopenhag kriterlerine uyumda, gerek ekonomik iyileştirmelerde çok daha radikal olduğu nisbette çok daha hızlı icraata muhtacız. Artık her kafaya dank etmelidir ki, Devlet köhneleşmiş, lâgarlaşmıştır. Bu büyük milleti taşıyamıyor. Birkaçı müstesna, Devlet birimleri, çağ dışılık sebebiyle dökülüyor. Her birine insan yığınları birikmiştir. Yarım ve çeyrek tedbirler bizi bir yere götürmedi ve asla götüremeyecektir.
1980 öncesi TBMM, 650 görevliyle çalışıyordu. Bugün 6000 personeliyle Yüce Meclis, KİT''leşti. Koridorlarına girilmiyor, her bucağı işgal altındadır. Önemli devletler 15 bakanla yönetilir. 400, milletvekilliği için en makul rakamdır. 550''nin gerekçesi yoktur. Millî irade üzerinde Anayasa Mahkemesi''nin tahakkümü ihtimali varsa, ayrıca 100 kişilik bir Senato kurulabilir.
Radikal reformlara cesaret edebilen bir Meclis, şan ve şeref kazanır. Ekonomiyi çağdaşlaştıran ve Türk''ü 300 dolar felâketinden çıkaran hükûmetler ve onları oluşturan partiler, baş tâcı edilir. Ama bu iş, yüzde 20 hisse satışı ile falan olmaz. Yüzde 100''ünü satacaksınız. Bütün modern devletler gibi Türkiye''nin de fabrikası, işletmesi, bankası olmayacaktır. Koskoca bir milletin istikbali bahis konusudur. Çağa akıl erdiremiyen, tarih perspektifinden mahrum bulunduğu için istikbali göremeyenlerin yapacakları bir şey yoktur. Muâsır medeniyet çizgisini yakalayabilmeleri ihtimal dışıdır. Sadece havanda su döğerler.
Tarih perspektifi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
16. yüzyılda inanılmaz azamet ve ihtişamda bir Cihan Devleti kurduk. Aynı asrın sonlarında aksaklıklar başladı. 100 yıldan fazla devleti, dışarıdan hiç etkilenmeksizin, kendi dinamiklerimizle, bir zamanlardaki çizgisine getirmeye çalıştık. Tıpkı günümüzün AB karşıtları gibi, dışarıya bakarak reform yapmayı, haysiyetimize aykırı saydık.
1699''dan sonra, Avrupa''dan bir şeyler öğrenmek ve almak gerektiğine inanan ilk Devlet adamlarımız yetişmeye başladı.18. Yüzyılı, tâ 1793''e kadar, Avrupa''dan azar azar bir şeyler almakla tükettik. Taassuptan çekindik. Ama Avrupa ile aramızdaki mesafe de fazla açılmış değildi.
1793, Nizâm-ı Cedîd''i (Yeni Düzen), tarihimizdeki radikal inkılâplar ve inkılâpçılar dönemini açtı: Üçüncü Selim, İkinci Mahmud, Mustafa Reşid Paşa... Tanzimat, Meşrutiyet (taçlı demokrasi)... Evet, Türkiye''yi Türkistan''a benzer bir duruma düşmekten kurtardık. Ama Batı''ya dönük reformlar yetmedi. Zira Batı''nın ilerleme hızına erişemedik.
Nihayet en radikal ve kararlı inkılâpçı ve reformist: Atatürk ve Cumhuriyet. Sonra birkaç defa kazaya uğratılan Demokrasi: Menderes, Demirel, Özal.
Atatürk hedefi, şaşmaz bir doğrulukla saptadı: Muâsır medeniyet seviyesi (çağdaş uygarlık düzeyi). Yaşasa idi, çoktan AB üyesi idik. Hele 1975''te Yunanistan''la beraber davet edildiğimiz zaman 10 yıl müddet isteme gibi telâfi edilmez bir hataya düşmesi imkânsızdı.
Milliyetçilik, Türk milletini yüceltmek ve refaha kavuşturmaktır. Bu tarihi teklifim üzerine Türkeş''le mutabık kalmıştık (dördü hayatta 5 de şahidim var).
Birtakım vehimden ibaret, tarih perspektifinden mahrum veya risk almaktan çekingenlik mahsulü önyargılarla AB normlarını savsaklamak, Türk''ü 3000 dolar zavallılığına mahkûm kılmaktır. 3000 dolarla millî kültürümüzü, milletlerarası alana intikal ettirebilmemiz şöyle dursun, muhafaza bile edemeyiz. Nitekim başta dilimiz, millî kültürümüzden büyük taşlar kopup gitmiştir. Hiçbir millet, 300 yıl Teceddüd (Yenileşme, Çağdaşlaşma) tarihi yaşamadı. Niçin hedefe ulaşamadık? Zira reform dozumuz yetmedi. Kullandığımız dozun çok fazlası gerekliydi. Hâlâ Bizans safsataları ile zaman mı öldüreceğiz?
Darbeciler ve palavracılar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
12 Eylül''ün 20. yılı münasebetiyle epey yazıp çizildi. Bu arada eski ülkücülerden epey palavracı çıktı.
MHP, erken veya zamanında, ilk seçimlerin favorisi ya... Bu partide yer kapmak isteyen, köşede kalmış eski ülkücüler harekete geçti. Palavra üzerine palavra sıkıldı. Biz İstanbullular''ın argo tabiriyle atmasyon iddialar ileri sürüldü. Bilmem hangi yüzbaşı, bilmem hangi orgenerali öldürecekmiş de, şöyle veya böyle olmuşmuş. Bir milliyetçi, velev zulüm görsün, Türk subayına, erine nasıl kurşun sıkar? Alparslan Türkeş gibi bir büyük adam, böyle şeylere izin verir mi?
Artık Başbuğ yok ya... Endâzesiz lâflar ediliyor. Askerlikle de, milliyetçilikle de tam çelişkili sözler...
Asker, rütbe, emir ve kumanda hiyerarşisi (silsile-i merâtib) içindiyse ordu oluşturur. Aksi takdirde cuntalaşır, hattâ çeteleşir. Ve üniforma ile politika yapılmaz. Politikaya meraklı asker, üniformasını çıkarır. İhtilâl ve darbeler, az şey getirmiş, pekçok şey götürmüştür. Askerin politikaya girmemesi, hem bir Atatürk, hem bir demokrasi ilkesidir. Ancak milletlerin tarihinde böyle şeyler olagelmiştir. Askerî darbeler bizde hem ordumuza, hem devlete büyük zararlar vermiştir. Hem imparatorluk Türkiyesinde, hem Türkiye Cumhuriyeti''nde... 27 Mayıs''ta arkasında orgeneral yürüten yüzbaşının resmini o günlerde gazetelerimiz yayınlamıştı. Bir daha böyle bir trajedi görmek istemeyiz.
Cuntalaşan subay, devlet değil, imparatorluk bile batırır, vatan kaybettirir. Okuyucularım âriftir, misal vermem gerekmez.
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, tarihimizin acı sayfalarıdır. Elbette politikacıların hataları, beceriksizlikleri vardır. Ancak hiçbir şey, Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni kapatmaya veya tahakküm altına almaya gerekçe olamaz. Seçilmişlere gelince, onlardan da, silâhlı kuvvetlerle uyum içinde devleti yönetmek beceri ve yeteneğini istemek hakkımızdır. Gelişmiş demokrasilerin kurduğu düzenin bizde işleyememesi kabûl edilemez.
312
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk Ceza Kanunu''nun 312. maddesi, milletlerarası alana intikal etti. AB, bu maddenin tadilini istiyor. Zira gazeteci, yazar tutuklama ve hapsedilmesinde Türkiye''nin sık sık açıklanan rekor durumu, çoğu 312. maddeye dayandırılıyor. Diğer taraftan Ana Muhalefet Partimiz Fazilet de 312''yi milletlerarası arenaya çıkarmaya hazırlanıyor. Hatalarına hata ekliyor. 312''ye makul bir şekil vermeye çalışanları zora sokuyor. Dış baskı teşebbüsleri, 312''nin aynen kalmasını isteyenleri katılaştırıyor. Milliyetçi Hareket Partisi''nin gittikçe sert zemine kaydığı gözden kaçmıyor. Fazilet Partisi''nin olanca gündemi, Erbakan''ın ilk seçimlere katılmasını temin etmeye odaklanmış durumda. Diyebilirim ki parti, hiç olmazsa görünüşte bu hedefe adanmış bulunuyor. Erbakan, Türk kelimesini telaffuz etmemiştir. Bu kelimeyi çok nadiren ağzına aldığı takdirde, Türk''e faydasız şeyler söylemiştir. Hangi ülkede siyaset yaptığını bilmeyen bir kişiyi, hiçbir bakımdan savunamıyoruz. Ancak politikacıyı, seçilmişi savunuyoruz. Âdî ve şiddet içeren suçlar dışında Meclis''te bulunmuş bir siyasetçinin tutuklanmasını, kelepçelenmesini, hapsedilmesini, bir devletin demokrasi sicili için zararlı görüyoruz. Hele Başbakanlık yapmış bir kişinin tutuklanmasının ve hapsedilmesinin Türkiye imajını zedeleyeceğine kesinlikle eminiz.
312''ye gelince, Fazilet Partisi''nin kışkırtmaları pas geçilip, AB düzeyine göre şekil verilmesi doğru olur. Devlet ve Demokrasi, kendini mutlaka savunur. Laiklik ve bütünlük karşıtlarına karşı bu savunma yapılacaktır. AB üyelerinde, devleti koruyan yasalar mevcuttur. Bunlardan birini seçerek tercüme edip Meclis''in iradesine sunmak ve bir nüshasını Kopenhag''a göndermek, en pratik çözümdür. İçeride ve dışarıda kimsenin itirazı olamaz.
AB için yol haritası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yarın Bakanlar Kurulu toplanıyor. AB için yol haritası görüşülecek. Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanan devletlerden, bu arada Türkiye''den beklenen temel reformlar...
Cumhuriyet hükûmeti yarın, Türk''ün ve Türkiye''nin tarihî dönemeci alıp alamama kapasite veya kapasitesizliğini tescil edecek.
Avrupa Birliği, Türkiye, sınırlarını, tarihimizin hiçbir döneminde asla gerçekleşmediği derecede güvenceye alacak. NATO''dan sonra AB, bütün üyelerine sağladığı güvenceyi, bize de temin edecek.
Ayyıldızlı Türk pasaportu, Avrupa''da ve geniş ölçüde dünya ülkelerinde maruz kaldığı yakışıksız muameleden, vize belâsından kurtulacak. Yoksul ve doğurgan milletlere yapılan utanç verici işlemlerden kurtulan vatandaşımız, dış âleme açılabilecek. Uzun zamandır uygulanan işlemler artık bize tabii gelmeye başladı, bayağı alıştık. Atatürk''ün bize nasıl baktığını hissedebiliyor musunuz? Ben, ediyor ve titriyorum. Bu millet utanmak için yaratılmamıştır sözü her dakika kulaklarımda çınlıyor.
Sınırlarını kesin güvenceye almış dünkü eyaletlerimizin müreffeh halklarının, vizesiz dünyaya açıldığını düşününüz. Türkiye bugün, baş döndürücü bir hızla doruğa tırmanan trenin son vagonuna atlayabilmek şansını hâlâ elinde tutuyor.
Ecevit''e, Bahçeli''ye, Yılmaz''a, Yüce Meclis''imize güveniyoruz. Sakın bizi hayal kırıklığına uğratmasınlar.
Aklımızın, dünya nimetlerini paylaşan 20 devletin toplam akıllarının üzerinde bulunduğunu iddia eden kim olursa olsun, bu çilekeş millete hesap verir. Radikal reformlar, tereddüt götürmez. Tam bir kararlılıkla ve eksiksiz bir irade ile mümkündür.
Enerji darboğazı ve petrol
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Enerji darboğazındayız. Elbette bugünkünü değil, ama bütün hükümetleri suçluyoruz. Demirel''in 25 yıldan bu yana vurguladığı nükleer enerjiye geçemememiz başlı başına bir ayıptır. Bize aynı zamanda atom teknolojisi taşıyacaktı. Hindistan''da, Pakistan''da, İran''da, İsrail''de bulunan bir teknolojinin bizde olmaması ayrıca bir ayıptır. Özal''ın nükleer santral için en isabetsiz coğrafyayı onaylaması, bize yıllar kaybettirdi. Aynı zamanda bürokrasimizin lojman ve yazlık merakının hangi boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından, alabilirsek ibret oluşturacak boyutta bir vâkıadır. Sonra nükleer santral ihalesinde rüşvet şayiaları yayıldı. Bir milli dava perişan edildi. Okuyucularımız, Genel Yayın Müdürümüz Kenan Akın''ın bu konuda evvelki günki yazısını dikkatle okumuşlardır.
Petrole gelince: Bir varili dünya piyasasında ikiye katlanarak 36.5 dolara yükseldi. Türkiye, önemli petrol ithalatçısıdır, çok zarar gördük. Depreme, barajlarımızı tehdit eden yağışsız mevsime eklenen bu kötü gelişme, ekonomimizi çok zorluyor. Ama hepsinin üstesinden gelecek potansiyel, kapasite ve yeteneğimiz mevcuttur. Petrol sorunu bizi, Türkiye''yi aşar. Almanya, Fransa ve Japonya, en büyük çapta petrol alıcısı ülkelerdir. Körfez''den (ve ikinci derecede başka ülkelerden) petrol gelmediğini varsayalım, sanayileri durur. Ama döviz rezervleri olağanüstüdür. Variline 100 dolar bile öder, sanayilerini durdurmazlar. Japonya, geçen Uzakdoğu ekonomik krizinden nasibini aldı, hizaya geldi. Şimdi Almanya''nın patlama derecesinde yükselen ekonomik gücü hizalanıyor. Nitekim mark ve euro, dolar karşısında çok geriledi. Bu arada petrol ve gaz satan Rusya kazandı, yıkımdan kurtuldu, Avrupa ve dünya da bir Slav kargaşasından yakalarını kurtardılar. Petrol fiyatı, petrol üretim miktarına bağlıdır. Körfez''de üretim, istenildiği kadar azaltılıp çoğaltılabilir. Varil başına fiyat oluşur. Üretimi ve fiyatları üretici tayin ediyor sanan yanılır. Bu belâlı işi Birleşik Amerika üstlenmiştir!
Kesin irade gerekiyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Reformlar ve inkılâplar, tam bir irade ile gerçekleşir. Tarihte tereddüt ve vehim içinde başarılabilmiş reform ve inkılâp yoktur. Sultan Mahmut, devletin başına belâ kesilen 500 yıllık yeniçeriliği 26 Haziran 1826 günü sabahtan akşama kadar on saat içinde ortadan kaldırdı. O zaman Avrupa''nın en modern askeri akademisi olan Napolyon''un kurduğu Saint-Cyr''in talimatnamelerini Fransızca''dan çevirterek Harbiye''yi açtı. Buradan yetişen subaylarımız öyle bir ordu oluşturdular ki, 1918 cihan yenilgisinde silahları alınıp dağıtıldığı halde, dünya galiplerine karşı Kurtuluş Savaşı''mızı kazandı. Bugün Türk Silâhlı Kuvvetleri, dünya sıralamasında rahatça ilk 10''a girebiliyor. Gerek Osmanlı''nın modern döneminde, gerek Cumhuriyet''te Türk subayı, bütün inkılâplara öncülük etti, bütün yenileşmeleri öncelikle benimsedi. Avrupa Birliği teşebbüsümüz, Vak''a-i Hayriye, Tanzimat, hattâ Cumhuriyet derecesinde önemlidir. Bu hususta tereddüt ve vehim, ancak politikacıdan gelebilir. Türkiye''nin geleceği, siyaset adamlarımızın dirayetine, basiretine, kesin ve keskin iradesine bağlıdır.
Çağdaş uygarlık düzeyinin ta kendisi olan AB ilkelerine rezerv koyan politikanın istikbali yoktur. Atatürk''ün hedefini saptırmakla değil, bu hedefe karşı çıkmakla suçlanacak, tarihe böyle geçecektir. Türkiye''yi Uganda sıralamasına yerleştirmeye kalkışanları memnun edecektir. Ama kendisinden demokrasiyi, gerçek hürriyeti ve çağdaş refah seviyesini esirgeyen partileri halkımız, sandıklara gömecektir.
Bu yoldan dönüş yoktur. Bahane, kıvırtma, lâf ebeliği, vakit geçirme, mazeret uydurma gibi Şark''ı batıran alışkanlıklar geçersizdir. Medeniyet ateşi, kullanmayı bilmeyenleri yakar geçer.
Yazımız, dünkü Bakanlar Kurulu toplantısından ve Washington''daki Ermeni oylamasından önce yazıldı. Pazartesi, bu konuları ele alacağız.
Ermeniler ne istiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK''ya model olan Taşnak terör örgütü, geçen yüzyıl sonunda, emperyalist büyük devletlerce Ermeniler''e kurduruldu. Hedef, Osmanlı Türkiyesi''nde iç huzuru bozmaktı. Bugünki Ermenistan Cumhurbaşkanı, Taşnak Partisi üyesi eski bir teröristtir.
Ermeniler''e sadece belâ getiren bu kafadakiler, Amerika Temsilciler (Millet) Meclisi İnsan İlişkileri alt komisyonundan sonra, 14 üyeli bu alt komisyonun bağlı bulunduğu 45 üyeli Dışişleri Komisyonu''na, 85 yıl önce Osmanlı hükûmetinin emriyle Osmanlı Ermenileri''ne soykırım uygulandığı iftirasını kabûl ettirmek istiyorlar. Oylama, bu perşembe yapılacak.
Pentagon (ABD Savunma Bakanlığı), çok açık bir yazılı metinle, Amerikan parlamenterlerinin, Ermeni raporunu reddetmelerini istedi. Türkiye''nin, Amerika''nın vazgeçilmez müttefiki olduğunu vurguladı. Hükûmetlerinin uyarısına rağmen sözde soykırım raporu Dışişleri Komisyonu''nda kabûl görürse, 435 kişilik Temsilciler Meclisi''nde oylanacaktır. Kongre (Yasama) kararı hâline gelmesi için, 100 kişilik Senato''da da kabulü gerekiyor.
Bu prosedür, seçim arifesi 15 Ekim''de tatile girecek Amerikan Meclisi''nin kapanmasından önceye yetişmeyebilir. Şüphesiz -Ermeni oyları sebebiyle- sonraki ilk seçimlerde tekrarlanır. Zaten bundan önce defalarca gelip geri çevrilmiş bir konudur.
Ermeniler, ABD Kongresi''nden böyle bir destek aldıkları takdirde, Birleşmiş Milletler''e gidecekler. Orada Türkiye''den tazminat ve toprak isteyecekler.
Ama esaslı bir hedef, ABD ile ilişkilerini bozarak Türkiye''yi tecrît etmektir.
Kaliforniya en büyük ABD eyaletidir. Washington''a 52 milletvekili gönderir. Los Angeles''a bağlı Glendale ilçesindeki milletvekilliğini kazanmak için Cumhuriyetçiler, Ermeni oylarına muhtaçtır. Temsilciler Meclisi''nin Cumhuriyetçi başkanı, bu milletvekilliğini mutlaka almak istiyor. Bu derecede pis bir seçim oyununda Amerikan-Türk münasebetleri gibi dünya politikasının ağırlıklı bir kesiti masaya sürülüyor. Ankara, Washington''la ilişkilerinde her adımını dikkatle atacak, belâ arayan komşumuz Ermenistan Cumhuriyeti''ne karşı ambargosunu ise, ateşten çembere dönüştürecektir.
.Ermeni sorununda gaflet
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Uzun müddet Dışişleri Bakanlığı''nın tezi şu idi: Türkiye Cumhuriyeti (hattâ Türkiye Devleti) 1923''te kuruldu. Öncesinden, başka bir devlet, Osmanlı İmparatorluğu sorumludur. Osmanlı''nın bütün dış sorunlarını zaten Lozan''da çözümledik. Artık o meselelerle ilgimiz kalmadı.
Kıbrıs''ta Rumlar''ın Türkler''i asıp kesmesinden önce bir Dışişleri Bakanımızın sözünü de hatırlıyorum: "Türkiye''nin bir Kıbrıs meselesi yoktur."
Bu gafletler, bu redd-i mîrâs kompleksi, şahsiyetli devlet imajımızı zedelemiştir. Yurtta Sulh Cihanda Sulh ilkesini pasiflik şeklinde algıladık. Azgın Ermeniler, bizim için tam bir sürpriz oluşturacak üslûpta Los Angeles''ta iki diplomatımızı, inanılmaz bir mekânda şehid edince, ayıldık. Gene de Ermeniler''in son Osmanlı döneminde Müslümanlar''ı nasıl kesip biçtiklerini, sonra Rus ordularının hizmetinde Doğu Anadolu''da ırk temizliği yaptıklarını, dünyaya anlatamadık. Bunlar tarihe karışmıştı ve tarihten husumet çıkarmak bizim vakarımıza yakışmazdı. Doğru ve güzel de, size saldırılırsa, savunmaya mecbursunuz.
Son yıllarda, her biri Avrupa''nın gelişmiş bir devleti konumunda ABD''nin 50 eyaletinin tam 24''ünün meclislerinde, 1915''te Ermeniler''e Türkler''in soykırımı uyguladığı palavrası kabûl edildi. Eyalet temsilciler meclislerinde ve eyalet senatolarında birer ikişer bu kararlar geçerken uyuduk. İçeride incir çekirdeğini doldurmaz safsatalarla meşguldük. ABD''nin kıytırık birkaç yüz bin Ermeni oyu için tenezzül ettiği bu mekanizmaya karşı çıkamadık. Değil Ermenistan''ın, Türkiye''nin haritada yerini bilmeyen, en küçük tarih bilgisinden mahrum Amerikalı eyalet parlamenterlerine tarih gerçeklerini iletemedik. Şehit diplomatlarımızı teker teker tanıtamadık. Ama Ermeni diasporası, tarihi tersine çevirmek maharetini gösterdi.
Dış politikamız 1938''den bu yana genellikle pasiftir. Ermeni konusuna bağlanıp kalmadan, diğer işlerimize sekte vermeksizin, aktife geçmeliyiz. Bizim için en büyük tehlike şudur: Soykırım iddiası bütün gündemimizi işgal ederse, bizi Avrupa Birliği''ne doğru ilerlemekte geciktirebilir. 1915''te tıkanır kalırız. Zira birçok problemi aynı süreçte çözümlemeyi bilmiyoruz.
Koçaryan Moskova''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Taşnak partisi, 1889''da Rusya tarafından Ermeniler''e kurdurulan bir terör komitesidir. Sonra Fransa ve İngiltere''den de himaye gördü. Amacı, mümkün olabildiği sayıda Türk ve Kürt öldürmek, otonom bir Ermenistan kurmaktı.
Bugünki Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan, Taşnak partisi liderlerindendir. 1994''te Ermenistan''da bu parti kapatılmıştı, Koçaryan iktidara gelince yeniden açtı.
Komşumuz Koçaryan, 3 günlük Rusya gezisindedir. Modern çar pozisyonunda bulunduğu söylenen Başkan Putin, kendisine âşikârdır ki haydi koçum, iyi gidiyorsun, Türkler ve Azerîler''le boğuşmaya devam et falan dedi. Biz bu iğrenç filmi 1890''larda, 1915''te, 1920''de en az üç defa seyretmemiş miydik? 2000''de yeni versiyonunun sunulmasından ne çıkar? Sonunda Batılılar, geçmişte üç defa yaptıkları gibi Ermeniler''e aslanca mücadele ettiniz, şimdi barış zamanıdır, gidip Türkler''le anlaşın diyecekler.
Türkler''le kaynaşmış, asırlarca iç içe yaşamış, zeki, çalışkan, san''atkâr bir millet bu zokayı nasıl yutar? Burada Hınçak ve Taşnak komitelerinin, kendi ırkdaşlarına uyguladıkları acımasız tedhişi unutmamak gerekir. Birkaç ay önceki Erivan parlamento baskınında akıtılan kan, bunun son örneğidir.
15 Ekim''den önce Amerika Temsilciler Meclisi''nde Ermeni tezi lehine karar çıkarsa Türkiye ne yapacak? Mecburen hava koridorunu kesecek. Ermenistan tamamen Rusya''nın ve İran''ın kucağına düşecek.
İran, Azerbaycan topraklarının dörtte birini işgal eden Ermenistan''a desteğini arttırırsa, nüfusunun üçte birinden fazlasını oluşturan Türk Âzerî vatandaşlarını üzecek. İranlılar tarih okumuş, aydın insanlardır. Aynı toprakları paylaştıkları Türkler''in fazla üzüldükleri takdirde ne yaptığını bilirler.
Yarınki Perşembe günü Washington''da milletvekilleri oylarını kullanacaklar. Ertesi cuma günü Ankara''da Millî Güvenlik Kurulu toplanacak, oylama sonuçlarını değerlendirecek.
İyi ve doğru değerlendireceğine şüphemiz yoktur. Birleşik Amerika ile ilişkilerimizi, Ermeniler''i sevindirecek üslûpta bozacak değiliz. Kaçınılmaz, asla vakit öldürmeye gelmez temel hedefimiz Avrupa Birliği konusunun yanında Ermeni meselesinin o derecede ağırlıklı bulunmadığını unutmayacağız. Fakat bir soykırımı falan yapmadığımızı, soykırımına uğradığımızı, Batılı politikacılara iyice anlatabilmemiz lâzım.
.2.3 milyar dolarlık veto
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
3 Devlet bankasının özerkleştirilmesine dair kanun hükmünde kararnameyi, Cumhurbaşkanı imzalamadı. Hukukçu değilliz. Bu bakımdan bir şey söylememiz mümkün değil. Ancak konu, hem özelleştirme, hem Çankaya-Hükümet ilişkileri dolaysıyla, milletimizin yüksek menfaatleriyle birinci derecede ilgilidir. 2.3 milyar dolarlık iki kredinin geçikmesine, hattâ iptaline sebep oluşturabilecek bir vetonun üzerinde durmak gerekir. Böylesine önemli bir konuda hükümetin cumhurbaşkanı ile konuşup anlaşması, sonra Çankaya''ya kararname sunulması daha iyidir. Günümüzde artık her şey yazışmayla, kırtasiyeci zihniyetle yapılmıyor. 21. yüzyılın eriştiği tempo buna müsait değil. Cumhurbaşkanı ile Başbakan''ın medya aracılığı ile rabıta kurmaları ise, sıhhatsizlik alâmetidir.
Sayın Cumhurbaşkanımızın her konuya hukukçu gözüyle baktığı âşikârdır. Bu husus, Sayın Ecevit ve Sayın Bahçeli tarafından bilinerek seçilmiştir. Bununla beraber eski Anayasa Mahkemesi başkanının, redde uğrayan kararnamede sakınca bulunmadığını söylemesi, biz hukukçu olmayan yazarların büsbütün aklımızı karıştırdı. Halkımızın veto demekten hoşlandığı bir sonuca bağlanan bu prosedür, eğer özelleştirmeye karşı bir dünya görüşünü içeriyorsa, bütünüyle vahamet boyutuna ulaşır. Fakat bu şık, kuvvetli ihtimalle bizim vehmimizden ibarettir.
Zira üç bankanın özerkleştirilerek özelleştirilmesine karşı çıkmak, Avrupa Birliği''ne karşı çıkmaktır. Liberal ekonomiye karşı koymaktır. Vatandaşın katrilyonlarının, bugüne kadar olduğu gibi, har vurup harman savrulmasına mesaj vermektir. Politikacıyı bu yolda teşvik etmektir. Demokrasiyi berbatlaştırmaktır. Muâsır medeniyet seviyesinden ortaçağ karanlıklarına dalmaktır.
CHP
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçen yılki genel seçimlerin sonunda Cumhuriyet Halk Partisi''nin Meclis dışında kalmasına üzüldüğümüzü bu sütunda ifade etmiştik. Deniz Baykal ve daha nice politikacı, siyasî hayatımıza renk katıyorlardı. Bir sosyal demokrat parti, demokrasinin vazgeçilmez parçasıdır.
Ancak Atatürk''ün partisi, Cumhuriyetimiz''i kuran parti edebiyatıyla yakılan ağıtlara karşıyız. Zira tarih gerçeklerine aykırıdır. 1946 sonrası CHP''nin, Atatürk''ün partisi ve Cumhuriyet''i kabûl ve ilân eden parti ile, ancak isim benzerliği vardır. Tek parti döneminde Atatürk''ün bu isimle kurduğu parti, az mübalağa ile söylersek, bütün veya birçok politik temayülü tek çatıda topluyordu.
1946''da Demokrat Parti kuruldu, Millet Partisi ve başkaları ortaya çıktı. CHP, genel oyun üçte biri çizgisine düştü. Sonra bir tarihte, marksistler bu partide toplandı. Atatürk''ün milliyetçi partisi maziye karıştı. Milliyetçiliği hasım ilân eden bir siyasî teşekkül oluştu.
Üçte bir ve bugün onda bir oy alan ve milliyetçiliğe yan bakan bir CHP, Atatürk''ün partisi falan olamaz. Bu, Doğru Yol''un, Demokrat Parti ve Adalet Partisi olduğu iddiasına benziyor.
Atatürk sevgisinin bütün partilerde ortak ve geçerli olması gerekir. Demokratik Cumhuriyet ve çağdaş uygarlık ilkelerini benimsemeyen bir partinin ise Avrupa''da yeri yoktur.
Temennimiz, CHP''yi gelecek seçimlerde Yüce Meclis''te görmektir. Bir hizipler ve sürekli kongreler partisi olması, diğer siyasî teşekkülleri ilgilendirmez. Ancak 1980 öncesi büyük hatasını tekrarlamamasını, kıytırık oylara rağbet ve tenezzül etmemesini diliyoruz. CHP''nin bugünkü bünyesinde de -geniş ölçüde bu temayüller HADEP''e kaymakla birlikte- ırkçı, bölücü, marksist hizipçikler bulunabilir.
CHP, bilhassa üst bürokraside, san''at, edebiyat kesimlerinde, en rağbet gösterilen partidir. Bir kısım bürokratlar, onu, hâlâ Atatürk''ün, İnönü''nün partisi sanıyorlar. Bu görüş, geniş kitleleri rencide etmiştir. Partinin oyları, düştükçe düşmüştür.
Deniz Baykal''ı kutluyor, başarılar diliyoruz. Altan Öymen''in de çok değerli bir politikacı olduğunu hatırlatıyoruz.
Özelleştirmenin neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Özelleştirmenin neresindeyiz? sorusunun cevabı ancak çok kötü bir yerindeyiz şeklinde olabilir. Her türlü icra ve eylemin ilk şartı, eksiksiz iradedir. Öncelikli soru şudur: Özeleştirme için gerekli siyasî irade var mı? Hele bürokratik irade oluştu mu? Cevaplar olumsuzdur.
Gösterişte bir şeyler yapılıyor, sonsuz gevezelik ediliyor. Bu iş için kocaman bir KİT bile kuruluyor (en büyük merakımız KİT kurmak ve ihale vermektir). Sonuç, incir çekirdeğini doldurmuyor. Geri kafalı bir bakanlığa, bir yargı organına, bazan Çankaya''ya tosluyor. Yerimizde sayıyoruz. Dünkü Demir Perde ülkelerinden, eski eyaletlerimizden çok gerideyiz. Vehme bile düşüyoruz: Acaba bazı bürokratlar kararnameleri Çankaya''dan dönecek üslûpta mı hazırlıyorlar ve sonra Meclis''te tıkanıp kalır ümidiyle mi hareket ediyorlar? Böyle olmasa bile, siyâsi irade mutlaka eksiktir.
Özal gibi bir reformcu bile bu belâlı alana girememişti. Devletçi ekonomi zihniyeti bürokrasimize, hattâ bir kısım politikacılarımıza ve fikir adamlarımıza hâkimdir. Devletin malını satmayı şerefsizlik, hattâ savunma stratejimize aykırı sananlar bile vardır. İşçisiz, fabrikasız, bankasız bir devleti havsalaları almıyor. Dünyaya bakmak istemiyorlar. 40''lı yılların melankolik özlemi içindedirler.
Ama daha köklü sebep, her KİT''in, her bankanın çevresinde, politika ve belki daha fazla bürokrasi ağırlıklı bir menfaat grubunun oluşmasıdır. Onlar; menfaatlerini, lojmanlarını, yazlıklarını, makam arabalarını, sekreterlerini, titrlerini savunuyorlar. Bu savunma, Türkiye''yi yoksulluğa mahkûm etmiştir. Milyarlarca dolar, milletin omuzlarında kalmıştır.
Beyler, siz gerçekten bankaları, telefonu, hava yollarını ve benzerlerini özelleştirmek istiyor musunuz? Yoksa yıllardan beri vatandaşla ve dış dünyaya karşı dalga mı geçiyorsunuz? Yüzde yirmi, yüzde elli göstermelik ve gülünç satışlar yapıp, o KİT''lerin mutlaka bir yerlerine yapışıp kalmak tutkunuz anlaşılmıyor mu sanıyorsunuz?
Millet, kendini 3000 doların utancına ve mahrumiyetine mahkûm eden, çocuklarının geleceğini karartan bu kafalardan mutlaka kurtulmalıdır. Ancak özelleştirme, hırsızlık ve şaibe götürmez. Bu bakımdan özelleştirmeye gölge düşüren, vatan hainidir. Yolsuzluk endişesini ortadan kaldırınca, sanıyorum tıkanan yol açılacaktır
Ermeni krizinin devamı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermeni (sözde) Kırımı önergesi ABD Temsilciler (Millet) Meclisi Dış İlişkiler (Dışişleri) Komisyonunda kabûl edildi. Türkiye lehine hafifletilerek metnin değiştirilmesi, tepkimizi hafifletmedi. Genelkurmay Başkanımız, on gün sonraki Amerika ziyaretini erteledi. Önerge usul komisyonundan geçirilmeyip doğrudan Temsilciler Meclisi''nin 437 Milletvekilinin oyuna sunulabilir. Bunun için 10 gün müddet var. 13 Ekim''de Temsilciler Meclisi son toplantısını yapacak. Kasım başında seçimlere gidecek.
İşlem 10 gün içinde tamamlanamaz, yetişmezse önerge kadük (geçersiz) olur. Aynı mealde bir teklif, seçilecek Temsilciler Meclisi''ne gelebilir. Komisyonlar prosedürünün tekrar işlemesi gerekir.
10 gün içinde Temsilciler Meclisi, önergeyi ele alıp kabûl ederse, yasama meclisi kararı hâline gelir. Bir müeyyidesi (yaptırımı) yoktur. Ancak hem Türkiye-Amerika ilişkilerini bozar, hem diaspora Ermenileri ve Ermenistan Cumhuriyeti, her türlü şımarıklık içine girebilir. Yaşadığımız coğrafyada yeni huzursuzluklar baş gösterebilir.
Aynı istikamette tekliflerin Avrupa Birliği üyesi devletlerin meclislerine verilmesi ihtimali de vardır. Evvelsi gün Fransa Senatosu, böyle bir Ermeni Soykırımı önergesini gündemine almayı reddetti (Birleşik Amerika''dan sonra en kalabalık Ermeni diasporası Fransa''dadır). Ancak hangi yönde gelişme olacağı şimdiden bilinemez.
Ermeniler bu iddialarını Temsilciler Meclisi''nden sonra ABD Senatosu''ndan geçirip, başka devletlerden de yüz bulurlarsa, Ermenistan Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler''e gidecektir. Türkiye''den tazminat ve toprak talebi gibi geçen asırda Ermeniler''in tam üç defa başlarını belâya sokan hayallerini tekrarlayacaklardır. Bunun için Batı parlamentolarını, tarih akademileri gibi kullanarak, dünya barışına çomak sokacaklardır.
Geçtiğimiz pazartesi günü Harp Akademileri Komutanı''nın sert uyarısı, Türkiye''nin bu ve buna benzer başka münasebetsizliklere muhâtap olması ihtimaline dayanıyor. Ve böylesine bir ortamda irticaın, Cumhuriyet tarihimizin doruk noktasında bulunduğu vurgulanıyor. Politikacıların irticaa taviz şeklinde yorumlanan bazı konuşmaları da Genelkurmay''ca cevaplandırıldı. Bizzat Genelkurmay Başkanı, iki başbakan yardımcısını öğle yemeğine davet ederek tahminlere göre, bu hususlara dikkatlerini çekti.
.Diktatörün sonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Pek çok ülke bayram ediyor. Tarihin gördüğü en kanlı zorbalardan biri, iğrenç katil Slobodan Miloşeviç devrildi. Muhalefet lideri Kostanica başkanlığa geldi. Anası, babası, dayısı intihar etmiş, kaynanası kurşuna dizilmiş bir manyak olan Miloşeviç, 21. yüzyılın eşiğinde ve de Avrupa kıt''asının göbeğinde, asrın soykırımını gerçekleştirdi. Osmanlılar''dan İslâm dinini aldıkları için kendileriyle aynı dili konuşan Boşnaklar''a ve Arnavutlar''a, Türkler diyerek saldırdı.
İnsan hakları şampiyonu Avrupa''nın sergilediği alçaltıcı miskinlikten, İslâm dünyasının vurdumduymazlığından faydalandı. Pek çok Müslüman devlete göre de Boşnaklar ve Arnavutlar Türk, hiç değilse Türkçe konuşmayan Osmanlı idiler.
Hür dünyanın, böylesine alçak bir diktatörün sonu geldiği için sevinci, erken ilân edilmiş bir bayram olabilir. Belgrad olaylarının bir senaryodan, bir danışıklı döğüşten ibaret bulunması ihtimali çok kuvvetlidir.
Kostanica, halkının sadece yüzde 51''inin oyunu aldı. O da Büyük Sırbistan için ırk temizliğine inanmış bir kişidir. Ülkesini ambargodan ve Karadağ''ın kopması tehlikesinden kurtarıp, daha akıllı şekilde aynı politikayı sürdürmesi en kuvvetli ihtimaldir.
Balkan kavimciklerini tanımak, geçmişlerini hatırlamak gerekiyor. Biribirlerini temizlemek, hattâ kendi içlerinde kan dökmek, en hoşlandıkları millî töreleridir. Biribirinden iddialı, tevazu nedir bilmez toplumlardır. Birinci Cihan Savaşı''nı bir Sırp teröristin patlattığı tabanca başlattı.
Gelişmeleri soğukkanlılıkla izleyeceğiz. Balkanlar denen coğrafya, Adriyatik''le Karadeniz, Akdeniz''le Tuna arasında uzanır. Avrupa kıt''asının güneyinde Akdeniz üzerindeki üç yarımadadan en doğudakidir. Bu ülkeleri tam 552 yıl (1361-1913) inanılmaz bir denge hüneriyle yöneten Osmanlı Türk''ünün mâşerî dehâsına, bu vesileyle de hayranlığımızı belirtiyoruz.
Diktatörlere dair
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Diktatörlere karşı nefret, çağdaş uygarlık düzeyinde vazgeçilmez bir tavır, bir ilke hâline geldi. Diktatör ister faşist, ister komünist, ister milliyetçi, ister sosyalist, ister cumhuriyetçi, ister monarşist, ister devletçi, ister liberal, ister dindar, ister dinsiz, ne olursa olsun, menfur bir tiptir. İster kral, ister başkan, ister başkomutan, hâsılı ne ünvan taşırsa taşısın kabûl edilemez. Tarih okuyanlar, iyi diktatör ve kötü diktatör tipleri bulunduğunu bilirler. Bunlar tarihî hükümlerdir. 2000 dünyasında bütün diktatörler kötüdür. Zira diktatör, milletin haklarına el koyan adamdır. Hürriyet ve insan hakları kavramları kadar karşı olduğu bir şey yoktur. Seçimle de gelebilir millî iradeyi oluşturan seçim sonuçlarını geçersiz sayar. Darbeyle, isyanla, ihtilâlle de gelebilir. Asla eleştirilemez. Kendisine fikir söylenemez. Zira o, bütün vatandaşlar adına tek düşünendir. Her gün yeni bir şey yumurtlar. Söylediğinin olağanüstü harikalar şeklinde değerlendirilmesi şarttır. Milletin hayatına egemendir. Savaş açar, barış yapar, karşıtlarını öldürür, işinden atar, hapse gönderir, işkenceye sokar. 2000 yılında bu tipte yönetici, ülkesini yoksul, her türlü ambargoya mahkûm, dış dünyada onursuz hâle getirir. İşte bu tipteki biri, geçtiğimiz günlerde, Balkanlar''ın Orta Avrupa ile düğümlendiği Belgrat''ta iktidardan düştü.
Ancak diktatör, en mukavim, en dayanıklı insan tipidir. Şahsi iktidarını sürdürmekten, mal mülk edinmekten başka amacı yoktur. Kendisine Yugoslavya demekte direnen, Karadağ ile birliği pamuk ipliğine bağlı Sırbistan''daki diktatörün de, politika dışına atıldığı henüz söylenemez. Dış ülkelerde, insan ırkının düşmanı suçlamasıyla kırmızı bültenle aranıyor. Memleketinden kopmamaya çalışacaktır. Berbat ettiği ülkesinde tutunamazsa, milletinden çaldığı yüz milyonlarca veya milyarlarca doları kaçırdığı söylenen Rusya, Irak gibi bir devlette soluğu alacaktır. Katlettiği, ırzlarına geçtiği, yurtlarından çıkardığı, mal ve mülklerine el koyduğu milyonla insan, onu cehennemin bucağında bile kıstıracaktır.
Avrupa''nın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''nden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, elimizi çabuk tutmamız gerektiği hakkındaki uyarılarını tekrarlıyor. Aksi takdirde Türkiye''nin zorda kalacağını, Avrupa''da dengelerin değişebileceğini de vurguluyor.
Elimizi çabuk tutmak... Ne zor iş... Zira millî hasletimiz işleri yavaştan almaktır. Arapça''dan tercüme bir atasözümüz bile var. Acele işe şeytan karışır. Elbette doğrudur. Ancak bir zamanların doğrusu... 2000 yılının en büyük yanlışı...
Rehâvetin keyfini yaşayan, çağın temposunu yakalayamayan toplumlar, uygarlık düzeyinin altına öylesine kayıyorlar ki, bir daha o düzeye erişmek -eski tabirle- hayâl-i muhâl oluyor. Halbuki biz yolun tam yarısındayız.
22 yıl önce Avrupa Birliği''ne girmek için müddet istememiz, Türk Devletinin 20. yüzyılda yaptığı en büyük hatadır. Bu hükmümüz, tarihçinin ve politikacının münakaşasına açıktır. Ancak kaç bin dereden su getirirseniz getiriniz, gerçekler kendini gösterir.
Hangi gerçekler mi? İşte bugün her günümüzü zehreden gerçekler... 3000 dolara mahkûm kılınan bir ulu millet... Profesörüne, yargıcına 900 dolar veren, kırtasiyeye, memura, kitlere boğulmuş, işçili, fabrikalı, lojmanlı, eski model bir devlet... Bu modelle öğünen ülkeler o kadar azaldı ki...
Bazı çıkarcıların, bağnazların, bir zamanların milliyetçiliğine takılıp çağa uyum sağlayamıyanların, Silâhlı Kuvvetlerimiz''in tereddütlerinden bahseden sözleri, bugünki köhne düzenin devamı için ileri sürülen bahanelerdir. Silâhlı Kuvvetler''den maksadın subay olduğu açıktır. Benim tarih bilgime göre Türk subayı, bütün yenileşme hareketlerinin önünde yürüdü. Arkasında subayın sessiz ve vakur desteği olmasa idi, Atatürk o derecede radikal inkılâplarını gerçekleştirebilir miydi? Ordumuz, hangi çağdaşlığa karşı koymuştur?
Ermeni palavraları, bölücü ve mürteci faaliyetler, Kıbrıs konusu ve benzerleri mi? Bu meseleler, AB''ye yaklaştığımız oranda kolaylaşacak, marjinale düşecektir. AB''ye uzak durduğumuz oranda büyüyecek, başımıza belâ kesilecek, bizi 3000 dolarla yerimizde saydıracaktır. Aksini iddia edenlere sakın kanmayın, aldanmayın, inanmayınız...
Filistin''de savaş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail muhalefet liderinin ansızın Kudüs''te Harem-i Şerîf''e girdiğini öğrendiğim vakit, hayrete düştüğümü saklıyamayacağım. Acaba emekli general Şaron, ihtidâ mı etmişti? Müslümanlar''ın 3. kutsal mahallinde ne işi vardı. Bu, basbayağı bir kışkırtma idi. Mûsevî görgü ve terbiyesine yakışmayan bir kışkırtma... Bir buçuk milyar Müslüman''ı yaraladı.
Filistinli bir baba ile küçük yaştaki oğlunun -rastgele kurşunla değil- nişanlanarak vurulması, düşmanlığın vahşet boyutlarına tırmandığını gösterdi. Dünya televizyonlarında yüzlerce defa geçilen bu trajik sahne kadar İsrail''i küçük düşüren bir şey olamaz.
Eh Filistinliler''in Hazret-i Yûsuf''un kabrini yaktıklarını duyduğum zamanki şaşkınlığımı da itiraf etmem gerekir. Bu işi yapan Müslümanlar''ın Sûre-i Yûsuf''tan haberleri bulunmadığı kesindir. Belki sadece, Yûsuf''un Hazret-i Yâkub''un oğlu olduğunu hatırlamışlardır (Yâkub Peygamber''in diğer adı İsrâil''dir).
Kudüs''te Harem-i Şerîf, Müslüman egemenliğine bırakılmadıkça, bu akıl dışı barbarlık sahneleri süreceğe benziyor. Acaba Araplar ve İsrailliler, Harem-i Şerîf yönetimini Türkler''e vermeyi düşünmüşler midir? Bu cümleyi okuyucularımın tebessümünü göze alarak yazdım. Hani Osmanlı arşivlerini araştırıyorlar da, oradan hatırıma geldi. Osmanlı''nın tam 401 yıl, 3 Semâvî Din''in kutsal şehri Kudüs''ü, kimsenin burnunu kanatmadan hangi inanılması zor dirayetle yönettiklerini öğrenmek için...
Kudüs kavgası, Haçlı asırlarındaki kadar uzayıp gideceğe benziyor. Biz Osmanlı Türkler''i, Kudüs''ü Araplar''dan almadık. 1250 yılından beri Filistin''e hâkim olan Memlûk Türkleri''nden aldık. Türkler bırakır bırakmaz, Filistin al kanlara boyandı. O topraklarda, Osmanlı''nın âhı vardır. Osmanlı''ya revâ görülen muamele, gayret-i İlâhiyeye dokunmuştur. Bizim inancımız budur.
Bugün Kudüs, bir Türk meselesi değildir. Bir Arap ve İsrail meselesidir. Bunun bellenmesinde sonsuz faydalar vardır. Türkiye ancak, istendiği takdirde, barışı kolaylaştırmak bakımından ilgilenir.
Yeni bir Arap-İsrail savaşı mı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Filistin''de durum, dünden itibaren çok ciddi boyutlara tırmandı. İki İsrail askerinin karakollarından çıkarken sivil kıyafette linç edilmesini
-bu olay bir senaryo değilse- vesile sayan İsrail, Gazze''de başkanlık sarayını bombardımana kadar ileri gitti. Yaser Arafat, mütevazı bir bina olan makamında değildi ve bu husus şüphesiz İsrail istihbaratınca biliniyordu. Yazımızı kaleme aldığımız dün akşam saat 19''a kadar bombardımanın verdiği zarar belirsizdi. İsrail''in Filistinliler''e tam bir gözdağı vermek istediği açıktır. Harem-i Şerif ve Mescid-i Aksa''da yapılan kaba kışkırtma sonunda Filistinliler, büyük tepki gösterdiler. Şimdi onları durdurmanın Yaser Arafat''ın bile iktidarı dışına taştığını, Tel Aviv hükümetinin kestirmiş olduğu muhakkaktır. Kriz, şimdiki boyutları ile de elbette çok ciddidir. Ancak yeni bir Arap-İsrail savaşına dönüşebilmek ihtimali düşüktür. İsrail''le barış imzalamış bulunan Mısır''la Ürdün epey düşüneceklerdir. Suriye tek başına İsrail''le savaşa girmez. Diğer Arap devletlerinin hali ise malûmdur. Kaldı ki başta Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşmiş Milletler, meseleye müdahil olacaklardır, zaten bu faaliyeti gösteriyorlar. Ama İsrail, İkinci Cape David zirvesinde Başkan Clinton''ın kendilerini fazla zorladığı ve Araplar''a taviz verdiği fikrindedir. Sert tutumunu kolay kolay değiştirmez. Ankara, krizi dikkatle izliyor. İki tarafa itidal tavsiye ediyoruz. Her şeyden önce korkutucu çizgiye gelen kan dökülmesine son vermek gerekiyor. Sonra gene masa başında sonu gelmez müzakereler... Filistin devleti bağımsızlığını ilan etse de, geciktirse de, tarafların anlaşma şansı elbette vardır, fakat son derece küçüktür. Bu küçücük şansı, nereye gizlemişse bulmak, ortaya çıkarmak, uygulamak lazım.
İsrail ve yarınki oylama
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Filistin''de yeni bir savaşın eşiğine getiren kriz, açık şekilde İsrail''in kışkırtmasıyla çıktı. Likud partisi lideri emekli general Ariel Şaron, Mescid-i Aksâ''ya girmek gibi akıl dışı bir iş yaptı. Osmanlıca tabirle buna mukaddesâtı tahkıyr denir. Dünyadaki her Müslüman''ı gücendirdi. Şaron''un birkaç yıl önceki Arap kıyımları hâlâ hafızalarda canlıdır. İsrail''de, Araplar''ı Filistin''in bütününden çıkarmak isteyen böyle fanatik kişiler, gruplar, partiler mevcut. Ancak şahinlerin yanında güvercinler de var. Sürekli savaştan bıkmışlar, artık barış istiyorlar. Barış ise, epey uzaklarda bir yerdedir. Zira İsrail, Kudüs''ün tamamını istiyor. Bağımsızlığını ilân için sabırsızlanan Filistin Cumhuriyeti''ne Kudüs''ün Müslüman kesimini bırakmayı düşünmüyor. Böyle bir şeyi kabûl ise, Yaser Arafat''ın da, bütünüyle Araplar''ın da iktidarı dışındadır. Son İsrail kışkırtması, belki Kudüs''ten bir kısım Arap nüfusu kaçırmak için yapıldı. Ancak İsrail o kadar ileri gitti ki, Avrupa''da bile kamuoyu aleyhine dönmeye başladı. Kudüs, Hıristiyan Avrupa için de en kutsal beldedir. Müslümanlar''dan almak için -dile kolay- asırlarca Haçlı seferleri düzenleyip imparatorlarını, krallarını Kutsal Topraklar''a gönderdiler. Avrupa, Kudüs''te Araplar''ı tehcir edebilir. Zira Araplar içinde Hıristiyanlar vardır. Onlar, Kamâme kilisesi, Zeytin Dağı gibi kutsal Hıristiyan makamlarına özen göstereceklerdir. Kaldı ki Hazret-i Ömer''den bu yana -Arap veya Türk, Sünnî veya Şiî- Müslümanlar''ın Kudüs''te Hıristiyan makamât-ı mübârekesine gösterdikleri saygı malûmdur. Aşırı Mûsevîler içinse, Müslümanlar kadar Hıristiyanlar da Yerusalim''e müstevlî olmuş yabancılardır.
Filistin''de kriz düşmeye başlamışsa da, dinamit üzerinde oturulduğu ortaya çıktı. Binaenaleyh Orta Şark''ta barış tehlikededir. Bu da bütün dünyayı ilgilendirir. Aden limanında bir Amerikan muhribinin başına gelenler ve Amerikalılar''ın bu elem için Afganistan''daki Usâme bin Ladin''den şüphelenmeleri, meselenin boyutlarını gösterir. Aynı gün gene Yemen''in başkenti San''â''daki İngiltere sefarethanesinde bomba patlatıldı. Bölge asıl, yarın Washington''da Temsilciler Meclisi''ndeki oylamada ters sonuç çıkarsa karışacaktır. Dengeler oynayacak, sarsılacak, bozulacaktır.
Yugoslavya''nın geleceği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sırplar, her iki Cihan Savaşı''nda (1914-18 ve 1939-45), Müttefikler yanında yeraldılar. İngiltere, Fransa, Rusya ile birlikte Almanya''ya karşı savaştılar. Her iki savaşta, bilhassa birincisinde, nüfuslarına oranla en büyük insan kaybına uğradılar.
İngiltere, Fransa ve Rusya, Sırplar''ın bu tutumunu unutmamışlardır. Rusya''da ayrıca, kendileri gibi Ortodoks ve Slav olan bu kavme fazladan büyük sempati mevcuttur.
Buna karşılık Alman-Avusturyalılar, başlarına belâ açtıkları için tarihî düşman saydıkları Sırplar''dan nefret ederler. Her iki Cihan Savaşı sonunda müttefikler, Sırplar''ı, anormal boyutlarda ödüllendirdiler. Bu anormallik diyebilirim ki, son yıllarda Balkanlar''ı kana boyayan birinci sebeptir. Zira Sırplar''dan nefret eden birçok millet, onların egemenliğine verildi. Yugoslavya, 1918''de biten ilk Cihan Savaşı''nın ortaya çıkardığı bir ucûbe, minyatür bir imparatorluktu. Şimdi ne olacak?
Batı, Bosna savaşında yaptığı gibi, Sırplar''ı kayıracaktır. Kostunitsa''ya destek verecektir. Irkçı tipten milliyetçi olan Kostunitsa, soykırım suçlusu Miloşeviç ve hempâlarını milletlerarası yargıdan kaçıracaktır. Yugoslavya''da göstermelik bir mahkemeye verip bir müddet sonra, çaldıkları milyarlarca doları yemeleri için, salıverecektir. En muhtemel gelişme budur.
Ama Kosova''da ne olacaktır? Kosova''nın Arnavut ahalisi artık hiçbir formül içinde Sırplar''ın sultasında yaşamak istemiyecektir. Zaten bu kadar düşman, bu kadar biribirine benzemez halkları bir arada tutmak insanî değildir, gerçekçi de değildir. Kostunitsa iktidarı, Yugoslavya''da hapse attığı binlerce Arnavut''tan hiçbirini salıvermedi. Sancak denen Yenipazar''ın Bosna''ya bitişik halkı, Müslüman Boşnak''tır. Hâlen çok büyük korku içinde hayatlarını sürdürüyorlar. Nihayet Kuzeyde, tam Macaristan sınırında, Voyvodina özerk eyaletinde, Katolik Macarlar yaşıyor. Tarih boyunca biribirini seven Macar ve Sırp mevcud olmadı.
Sırp meselesi olanca ağırlığıyla devam edecektir. Karadağlı Sırplar bile, 1918 öncesi bağımsız kendi devletlerinin özlemi içindedirler.
Ermeni sorunu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1915 ve sonraki yıllarda Ermeni vatandaşlarımıza soykırımı uyguladığımız hakkındaki maskara iddia, pekçok ülkede yankı buldu. O ülkelerin ne halkı, ne aydını, ne bürokratı, ne diplomatı, ne politikacısı, ne akademisyeni, 1915''te, öncesinde ve sonrasında Osmanlı devleti Ermenileri''nin macerasını bilmez. Bazı ülkelerde üçbeş kişi konuyla ilgilenip incelemiş, yahut birkaç kitap, yazı okumuştur.
Konuyu bildiğini söyleyenlerle konuşursanız, bilgilerinin yetersizliğine ve yanlışlığına inanmakta zorluk çekersiniz. Ermeni iddialarını tekrarlayıp dururlar. Sakın Amerika Temsilciler Meclisi''nin 2 yıl için seçilen sayın üyelerinin Ermeni meselesini inceledikten sonra oy kullanacaklarını düşünmeyiniz. Politikacı çok meşgul bir adamdır. Böyle araştırmalara vakti olmaz. Zaten yasama meclisleri bütün demokrasilerde milletin meclisleridir, akademi falan değillerdir.
Fotokopilerinin yanında İngilizce''ye çevrilmiş arşiv belgelerini içeren sağlam kitaplar, konuyu çok iyi özetleyen resimli küçük kitaplar yazdırmamız gerekiyor. Bunlar yabancı parlamenterlere teker teker gönderilmelidir. Bazıları mutlaka merak edip okuyacaklardır.
Her alanda olduğu gibi bu alanda da en üst düzeyde yetişmiş insanlarımız vardır. Bizde problem, hangi insanı hangi alanda kullanacağımızı bilemememiz, öğrenemememiz, kestiremememizdir. Tarihçilerin hepsini ya şahsen, ya eserleriyle tanıdığım için, Türkiye''yi yönetenlere birkaç isim tavsiye edecek durumdayım. Bu kişilerle konuşunuz. Çalışabilecekleri ortam hazırlayınız. Ekip kurmalarına izin veriniz. Ancak mutlaka en kısa zamanda sonuç isteyiniz.
Prof. İlber Ortaylı, Osmanlı dışında Doğu Avrupa tarihinin ve dillerinin milletlerarası şöhretli büyük uzmanıdır. İsmet Binark, Devlet arşivlerimizin başında bulunduğu yıllarda inanılması zor çapta belge yayınladı. Prof. Yusuf Halaçoğlu, Binark gibi Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü yapmış, şimdi Türk Tarih Kurumu Başkanıdır, konuyu derleyip toplayacak yetenekte bir Osmanlı mütehassısıdır. Atatürk Akademisi Başkanı Prof. Sadık Tural, her türlü desteği verecektir.
Bu gibi uzman tarihçiler, diplomatlarımızın eline de sağlam kaynaklar vereceklerdir. Bazı büyükelçilerimiz Ermeni konusunu incelemişlerdir. Sonrası, Dışişleri Bakanlığı''nın gayretine bağlıdır. Ve her şeyin üzerinde, eksiksiz bir siyasî irade gerekiyor.
Ermeniler''in yaptıkları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermeniler, asırlarca kendilerini tam bir hürriyet ve refah içinde yaşatıp üstelik millet-i sâdıka diyerek yücelten Türkler''e, yönetimine katıldıkları imparatorluklarına ihanet ettiler.
Küçük azınlık hâlinde yaşadıkları, çanlarını çalıp İstanbul''a milletvekili gönderdikleri Doğu Anadolu''da ırk temizliği yapmak gibi insanlık
vicdanını ayağa kaldıran iğrenç ve vahşi eylemlere giriştiler. Çeteler kurdular, yedi düvelle savaşan kendi devletlerinin ordularını arkadan vurdular.
Doğu Anadolu''dan imparatorluğun güney eyaletlerine sürülünce, öç almaya kalkıştılar. Berlin''de, Roma''da, Tiflis''te, imparatorluklarının iki başbakanını (Tal''at ve Said Halim Paşalar), bir bakanını (Org. Cemal Paşa) öldürdüler.
Hınçak ve Taşnak terör örgütlerinden sonra ASALA''yı kurdular. Beş kıt''ada en seçkin ve masum diplomatlarımızı şehid ettiler.
Bu kanlı vahşet bitti mi? Ne gezer! Bu defa dünyanın en büyük devletinin yasama meclisine para dağıtıp iğfal ederek bir karar çıkartmak istediler ki... Çıksa idi, Ortadoğu denen çok geniş, stratejik ve hassas bölgeyi ateşe verecekti. ABD''nin menfaatleri önemli darbeler yiyecekti. Nitekim Başkan Clinton ve Genelkurmay Başkanı, salâhiyetle vurguladılar.
Binaenaleyh Ermeniler, Osmanlı Türkiyesi''nden sonra kendilerine içtenlikle kucak açan, refah sağlayan diğer bir muazzam devlete, Amerika''ya da ihanet ettiler.
İstanbul''daki Türk Ermeni soydaşlarını rahatsız ettiler. Ama, son asır içindeki diğer çok kanlı eylemleri gibi, bu defa da, en ağır zararı kendilerine verdiler. Dünyanın huzurunu bozan bir toplum imajını pekiştirdiler.
Nasıl bir Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermeni karar tasarısı gündemden düştü. Dünya barışı yeni bir huzursuzluktan kurtuldu. Devletiyle, diasporası ile Ermeniler''in artık gerçekçi politikaya dönmeleri temenni edilir. Ancak Ermeniler''in arkasına saklananların da, bu toplumun yakasını bırakmaları lâzım.
Bizim Devlet politikamız ve amacımız, Avrupa Birliği''dir. Daha doğrusu AB ilkeleridir ki Atatürk''ün muâsır medeniyet seviyesi dediği ve biz Türkler''e hedef gösterdiği kavramdır.
AB üyesi bir Türkiye''nin edineceği boyutları hesaplayan bazı dış mihraklar, çekinebilirler, kıskanabilirler. Böyle bir Türkiye''nin oluşamaması, hiç değilse gecikmesi için ellerinden geleni yapabilirler. Ama bizim potansiyelimizdeki bir devletin kenarda kalmasının kendilerine vereceği zararları da düşüneceklerdir.
Asıl engel, içimizden gelir. Son 300 yıllık yenileşme tarihimize bakan herkes, bu fikrimize katılmak durumundadır. Siyasî irade zaafımızdan çağdaş uygarlığa ulaşmak için gereken sür''ati bir türlü elde edemedik.
Bugünki köhne düzen içinde en fazla üç beş yıl sürebilecek çıkarlarını devam ettirmek isteyenler vardır. Ayrıca, belki hiç tarih okumamış, okudu ise anlayamamış, anlamışsa bile tarih şuuruna erişememiş olanlar mevcuttur. Bu bağnazlık, bu taassup, her devirde bizi geride bıraktı. Türk''ü mahrum ve mahcup hâle getirdi.
AB bize ne sağlayacak? diyen gafilleri unutmamak gerekiyor. Üyelik süresini tamamlayabilmek için Yunanistan, Avrupa Birliği''nden 50, İspanya 150 milyar dolar civarında -kredi değil hibe- para aldı. Bu para üye adaylarına, belirli sektörlerde standartlara ulaşabilmeleri için nüfuslarına göre verilir. Biz de alacağız. 100 milyar dolar diyelim. Tamamen güvence verecek ülkeler arasına girecek Türkiye''ye bir 100 milyar da dışarıdan yatırım şeklinde gelir. Başka bir 100 milyar, yeraltı ekonomisinin vergiye bağlanması ile oluşur. Kendi devletlerine güvenmedikleri için öteden beri bir kısım paralarını başka ülkelerde saklayan vatandaşlarımız da 100 milyar tranfser etseler, buyurun size birkaç yıl içinde 400 milyar dolar... P.C. 10.000 doları yırtmış, demokrasinin itilip kakılmadığı, sınırlarını garantilemiş bir Türkiye... Nasıl, yüzünüz güldü, hoşunuza gitti değil mi?
Yol Haritamız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği 13 Ekim''de The Road Map for Turkey (Türkiye İçin Yol Haritası) adlı 24 sayfa belgeyi, Ankara''ya tevdi etti. En geç 15 Aralık 2000 tarihinde belgeyi kabulümüz gerekiyor. Ki, AB ile üyelik müzakereleri başlayabilsin.
Sayın Mesut Yılmaz, bu konu ile ilgili olarak Brüksel''de önemli temaslarda bulundu.
Avrupa Birliği''nin Türkiye Yol Haritası, zaten bizimle uzun müzakerelerden sonra oluşturuldu. Hoşumuza gitmeyecek, vehmimizi kışkırtacak tabirler çıkartıldı, yumuşatıldı. Belge, 8 Kasım''da resmen açıklanacak.
Harita''da asabiyetimizi tahrik edecek hiçbir şey yok. Bütün demokrasilerde uygulanan insanlık hakları konusunda bazı kuralları kabulümüz isteniyor. Zaten yıllardan beri bu kuralları benimsemek, hattâ benimsediğimiz iddiasındayız. Ancak, Şark''a mahsus bir rehâvet içinde vurdumduymazlığa kaçan, çağa asla uyum sağlayamayan yavaşlığımız, durgunluğumuz, işleri çetrefil hâle getirmekteki berbat hünerimiz, uygulama ve gerçekleştirme safhalarını daima belirsiz zamanlara erteledi.
Bu rehavet, bu durgunluk, bu yavaşlık, bu tereddüt, bu kuşku, milletimize sonsuz zararlar verdi. Türk''ü sayısız dünya nimetinden mahrum bıraktı. Millî potansiyeli mahcup hâle düşürdü. Mâşerî dehâyı zedeledi.
22 yıl önce Ortak Pazar''da yaptığımız akıllara durgunluk veren hata Türkiye''yi çok gerilere düşürdü. Yunanistan, Portekiz, İspanya ile birliğe girmek hakkı elimizde iken, böylesine bir hata bizi, bu ülkelerin bugünki çizgisinin altına itti. O kadar sene geçti, ne zaman hatırlasam, kan beynime çıkar. Demek milletler, bu çapta aymazlıklara duçar olabiliyorlar.
İkinci bir hata artık bizi iflâh etmez. Türk milletini, kendisine vekâleten devleti yönetenlere karşı ümitsizliğe düşürür. Sandığa gidince, böylesine bir millî yanlış yapabilenlerin defterlerini dürecektir.
Yol Haritası 8 Kasım''da yayınlandığı zaman akl-ı evvellerimiz, mutlaka öküz altında buzağı keşfine çıkacaklardır. Bundan tamamen eminiz.
Dış ilişkiler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Rusya Federasyonu Başbakanı Mihail Kasyanov''un Türkiye ziyareti, çeşitli bakımlardan önemli idi. Nitekim genel yayın müdürümüz Kenan Akın iki ayrı yazısı ile vurguladı. Putin''in de bir Ankara ziyareti için zemin hazırlandı.
Enerji bakımından Rusya ile işbirliği içindeyiz. Daha geliştirmeyi düşünüyoruz. Ruslar çok kârlı durumdalar. Bize avcı helikopteri satarak kârlarını âzamîye çıkarmak peşindeler. Siyasî ilişkilerimizin aynı nisbette ilerlemesi, iki tarafa fayda sağlıyacaktır. Her şeyden önce netâmeli bir bölgedeki huzur bakımından şarttır.
Yunanistan''ın -argo tabirimi mazur görünüz- su koyuverdiği ortadadır. Niçin? Efendim Türk tehlikesi motifini canlı tutmak, Atina''nın geleneksel politikasıdır. Hem içeriye, hem dışarıya karşı bu politikadan yararlanır. Avrupa Birliği''ne yaklaşan bir Türkiye''yi kıskanmaktadır.
Ayrıca Amerika Temsilciler Meclisi''nde Ermeni karar tasarısının gündemden düşmesi, Atina''da düş kırıklığı oluşturdu. Amerika Birleşik Devletleri''ndeki Yunan-Rum asıllılar, Ermeni tezini candan desteklemişlerdir. Ama Birleşik Amerika''da üstün güç Mûsevîler''dir. Sessiz ve derinden giderek, Ermeni tasarısının gündeme alınmamasına çalıştılar.
Karşılığında bizden, İsrail üzerinden yardım bekliyeceklerdir. Dış ilişkiler böyledir. İstediğinizi alırken, vereceğinizi dengelemeniz gerekir.
İsrail, fevrî davrandı, birkaç ağır hata yaptı, dünya kamuoyunu aleyhine çevirdi. Geniş bir coğrafyanın çok önemli devleti ve mukayese kabûl etmez en büyük askerî gücü olan Türkiye''yi yanına alarak Filistin sorununu aşmak isteyecektir.
Başbakanımız Ecevit''in katıldığı Üsküp''teki Balkan devletleri zirvesi daha çok Yugoslavya''yı barış ortamına sokabilmek gayretine yöneliktir.
Bütün bunlar dikkatle izlenmesi, peşlerinin bırakılmaması gereken ilişkilerdir. Ama hepsinin toplamından ağırlıklı, Türkiye''nin mutlak şekilde en önemli konusu Avrupa Birliği''dir. Bu hususta bir hata bizi iflâh etmez. Hataların en büyüğü ise, çabuk davranamamak ve zaman kaybıdır.
77. Yıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dün Cumhuriyetimizin 77. yıldönümünü kutladık. Cumhuriyet, şan şeref, inanç, iddia ve gururla kuruldu. Türk Devleti artık geçmişin kötü yönetimini, hatalarını tekrarlamıyacaktı. Yaralarını saracak, yükselecek ve yücelecekti.
Cumhuriyet, İstiklâl Savaşımızın zaferle bitirilmesi üzerine kuruldu. İmparatorluğu yönetenler, gene kendilerinin bozgunla bitirip batıda Rumeli''ni kaybımızı gûyâ doğuda telâfi etmek için, devleti, tarihin en büyük harbine sokmuşlardı. Bugünki kuşaklar inanmakta güçlük çekerler, İngiltere, Fransa, Rusya ve daha bir sürü devlete karşı 4 yıl 10 cephede savaştık ve yenildik. İmparatorluk batırdık. Ordularımız galiplerce terhis edildi, silâhları alındı. Anadolu ve Trakya''da da yakamızı bırakmıyacakları, İzmir''e, Yunan''ı çıkarmalarıyla belli oldu. Millî Mücadele başladı.
Yeni bir harbi göze almak akıl dışı gibi görünüyordu. Nitekim İstanbul''dakilerin aklı kesmemiştir. Başardık. Mümkün olanı kurtardık. Cumhuriyeti kurduk. Vatan, harabe hâlindeydi. Hem bayındırlığına kavuşturmak, hem bir daha aynı felâketlerle karşılaşmaması için cesur atılımlar yapmak gerekiyordu.
Atatürk''ün askerlik dehâsına eklenen münâkaşasız politik dehâsı, kaç devirdir süregelen, fakat yeterli tempo sağlanamadığı, eksiksiz irade konulamadığı için sonuçlanamıyan Türk Yenileşme hareketine en büyük ve radikal hızı sağladı.
77 yıl sonra nerede bulunduğumuzu sağlıklı şekilde muhakeme etmek gerekir. Bugünki çizginin, bize hedef gösterilen muâsır medeniyet seviyesi (çağdaş uygarlık düzeyi) olmadığı muhakkaktır. Bu, hiçbir şey yapılmadı demek değildir. Çok şey yapılmış, ama yetmemiştir.
Atatürk''ün gösterdiği hedefe mutlaka ulaşacağız. Hiçbir engelin yolumuzu kesmesine izin vermeyeceğiz. Elhamdülillah düşmanın İzmir''e çıktığı günlerin şartları içinde değiliz. Bin defa daha iyi durumdayız. 2000 yılının insanları olmak elimizdedir.
Batık bankalar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Batık bankalardan yalnız birinin ele alınmasının büyük dedikodu konusu olabileceğini daha önce yazdık. Şimdi Anamuhalefet Partisi, bu konuda Meclis araştırması önergesi verdi.
Banka soyanların hepsinin yargıya getirilmesi gerekiyor. Bu iş, şov üslûbu verilmeden yapılmalıdır. Gerçi bu üslûp medyamızdan, bilhassa TV''lerden kaynaklanıyor. Ancak İçişleri ve Adalet mensupları da sıkı durmalıdır.
Batırmak için banka kuranların tutuklanmaları, hattâ yargılanmaları ikinci derecededir. Batırılan paranın sahibi bulunan millet, batırılan parasının geri alınıp alınamayacağını merak ediyor. Hükûmet, milletin bunu ne kadar hırslı bir kararlılıkla merak ettiğinin pek farkında değildir. Demokratik hukuk düzeninde Devlet, çalınan parayı son kuruşuna kadar izler.
Vatandaş, milyon dolarlarla oynayanların hâlini korkutucu bir soğukkanlılıkla takib ediyor. Kara para hikâyelerinden tiksinmiştir. Moral değerler alçaltılmış, hattâ Türk vekarı incinmiştir.
Zira yarısı yeraltında ve gayri meşru ellerde bir ekonomi kabûl edilemez. Böyle bir sistemde sosyal adalet bahis mevzuu bile değildir. Para, kapanın elindedir. AB Gümrük Birliği üyesi olmasına rağmen Türkiye, üyeliğin şartlarına uyamamış, bu şartları sağlayamamıştır.
Üstelik milletin sırtından her yıl milyarlarca dolar götüren KİT''lerimiz var. Devlet bankacılığına gelince, dünya birincisiyiz. Demodelikten dökülüyoruz.
Temiz topluma erişmek için kayıt dışı ekonominin en fazla yüzde 10''a düşürülmesi gerekir (tamamen ortadan kaldırmak hiçbir ülkede mümkün olmadı). Per capita geliriniz 3.000 dolar, iştirâ (satınalma) pariteniz 7.000 dolar ise, ikisinin arasındaki bu kadar açık fark, faciadır. Gayri meşru kazancın, meşru kazanca eşitlendiğini gösterir. Farkın, gelişmiş devletlerdeki gibi yüzde 10''un altına inmesi lâzımdır. O takdirde, enflasyon belâsı aşılır. Sağlıklı ekonomi oluşur. Güçlü bir devlet ortaya çıkar.
Ama en önemlisi, milletin morali ve güveni yükselir. Bu temizliği yapmak için kimlerden korkuyorsunuz?
Lider sultası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lider sultasından 1980 öncesinde de şikâyet edilirdi. Milletvekilleri tarafından... Ancak yüzde 5''i partilerin genel idare kurulu (genel başkan diye okuyabilirsiniz), yüzde 95''i illerinde ön seçmenlerce seçilen milletvekillerinin bir kısmı, bazen çoğu, seçim bitince Ankara''ya gelir, genel başkanları ile tanışırlardı.
Ön seçmen denen delege sayısı her parti için her ilde bin civarında idi. Bunlar, aday adaylarını oylar, aday listeleri, verilen oy sayısına göre sıralama ile oluşurdu. Milletvekilleri, ön seçmenlerin baskısından da yakınırlardı. Bu sistem, hatasıyla sevabıyla işledi. 1980''e yaklaşılırken, ön seçmenler içinde delege ağaları türedi ve bunların milletvekili adaylarından para aldıkları duyuldu. Önceki seçimlerin demokrasi ideali ve heyecanı kalmamıştı.
Bugün bu şekilde bir ön seçim tavsiyeye şayan değildir. Pekiyi adayları Genel Merkez mi sıralasın? Bunun antidemokratik bir tarafı yok. Birçok seçkin demokraside böyledir. O zaman ayyûka çıkan ve sonunda Cumhurbaşkanımızca da ifade edilen şikâyetlerin sebebi nedir?
Sebep, 1983''ten bu yana listelerin çok ağırlıklı şekilde genel başkanlarca şahsen yapılmasıdır. Bu listeler, çok şahsî ve epey çarpık değerlendirmelerle düzenlendi. İstisnalar kuralı bozmaz. Fakat bütün partiler, alacakları oylara dehşetli zarar veren listeler düzenlemekte âdetâ biribiriyle yarıştı. Kayıplar eşitlendi, halkoyu zedelenmedi. Zira demokrasilerde oylar partilere ve liderlerine verilir. Hele büyükşehirlerde, listelerde yazılan isimler çok ağırlıklı değildir. Kaldı ki, bütün demokrasilerde parti disiplini ve genel başkan otoritesi şarttır. Demokrasi, partilerde ve mecliste anarşi demek değildir. Ancak genel başkanın şahsî ve millî tutumunda bozukluk olmamalıdır.
Her milletvekiline bir seçim yöresi esasına dayanan dar bölge sistemine gelince, Türkiye için kesinlikle tavsiye etmem.
Seçim ve partiler yasalarımız, hemen çalışmaya başlanarak, mutlaka düzeltilmelidir. Her zaman daha iyisini, en az sakıncalısını aramak gerekir. Fakat asıl aksaklık, müdahalelerin büyük partileri parçalamasından ve ülkemizde Batı''daki gelenekli, derin geçmişli, tecrübeli partilerin oluşamamasından kaynaklanıyor.
Bütün bu mütalaalar, bugünki Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin millî iradeyi aksettirmekte veya demokratik yapıda kusurlu bulunduğu mânâsında yorumlanamaz.
İran uçağı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tahran''dan Şam''a giden bir İran yolcu uçağı, Türkiye semalarında iken, Türk otoritelerince Diyarbakır''a inmeye mecbur edildi. Bu konuda az bilgi verildi. Ertesi gün Tahran, sert tepki gösterdi. Bize karşı aynı şeyi yapabileceği tehdidinde bulundu.
İran uçağının Şam üzerinden Güney Lübnan''daki Hizbullah örgütüne silâh taşıdığından şüphelenilmişti. Türk makamlarının istihbaratı, yahut sadece şüphesi gerçekleşmedi. Uçak didik didik arandı, silâh çıkmadı. Yalnız İranlı yolcular vardı. Ancak bu hareketin ihtar mahiyetinde yapıldığı da düşünülebilir.
Nasıl bir ihtar? Filistin''de Arap-İsrail kavgasının boyutlarının büyümemesi, savaşa dönüşmemesi için bir ihtar!
Birleşik Amerika, Kutsal Topraklar''da barış için bastırıyor.Yeni bir savaş çıkarsa, barış ümidinin uzun zaman için sönmesinden çekiniyor.
Türkiye''nin, İran''ın tepkisini göze alarak yaptığı eylem, İsrail''e yardımcı olmak gibi görünüyorsa da, öyle değildir. İki tarafa ve iki tarafın arkasında bulunan ateşi körükleyen güçlere karşı, Ankara''nın barıştan yana olduğunu gösteren bir işarettir. Şüphesiz Washington''la paralel bir tutumdur.
Hizbullah, İran''a bağlı bir örgüttür. PKK gibi İran''dan kararlı destek görüyor. Bu Şiî ve dinî örgüt, İsrail diye bir devlet tanımıyor. Yahudiler''in geldikleri topraklara dönmelerini, hiç olmazsa İsrail devletinden vazgeçmelerini istiyor. Yani Hizbullah''ın amacı, Filistinliler''in de, bütün Araplar''ın da isteklerini aşıyor. İsrail''in Güney Lübnan''dan askerini çekmesi, Hizbullah''a ümit verdi. Zafer kazandığını söyleyerek, boşaltılan Güney Lübnan şeridine de yerleşti. Halbuki bu topraklar Lübnan devletine aittir.
Acil hedef, Filistin''de akan kanı durdurmaktır. Bunun için Türkiye''nin de arabuluculuğu çok ciddi şekilde bahis konusu. Sayın Süleyman Demirel''in adı geçiyor.
Demokrasimizin ilkeleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı''nın Yenileşme tarihinde örnek Fransa''dır. Türkiye Cumhuriyeti de Fransa Cumhuriyeti''ni örnek aldı. Anglo-Sakson demokrasisine geçiş zordu, zorluk devam ediyor.
Ama sistemimizde Devlet''in ağırlığı yalnız bu faktörle açıklanamaz. Kutsal Devlet kavramı bizde, Mete Han''dan bu yana 2200 yıldan beri hiç değişmedi.
Avrupa Birliği''ne giden Türkiye''de, devletin sahibinin millet olduğu kesinlikle vurgulanacaktır. Avrupa millete tesâhüb eden (sahip çıkan) Devlet kavramına kapalıdır. Millî irade, siyasî partilerce oluşturulmaktadır. Millî irade oluşturmanın başka şekli yoktur. Burada Türkiye''nin özel şartlarını çekinmeden ifade edebilmelidir. Bu ifade, demokrasiye aykırı değildir.
Devletin sınırları içinde bile herhangi tarzda otonomi isteyen bir parti yasa dışı sayılacaktır.
Dini, politikaya temel yapmak isteyen bir partinin istikbali olmayacak, laikliğe aykırı bulunacaktır.
Atatürk''e yöneltilecek bir hakaret, müsamaha görmeyecektir.
Devletimizin bu üç temel, özelliğine rağmen, insan düşüncesini sınırlamak mümkün değildir. Açık veya kapalı, bu ilkelerin muhalifleri bulunacaktır. Demokrasimizi tehdid edici ve demokrasiye zarar verici dereceyi aşmayan, marjinal çizgide kalan böyle temayüllere alışacağız. Eksantrik bulmakla yetineceğiz.
Atatürk''le hiçbir meselesi bulunmayan, din devleti gibi olmaz bir romantikliğe yakasını kaptırmayan, ırkçılık yapıp bütünlüğümüzü bozmak isteyenlere müsamaha etmeyen partiler, iktidar ve muhalefet olarak Türkiye''yi yöneteceklerdir. Türk milliyetçiliği, Türk''e zarar verecek bu üç illetten de tamamen mesûndur. Bu bakımdan önü açıktır. Devletle karşı karşıya gelmesi bahis konusu bile değildir.
.
..
.
|
| Bugün 42 ziyaretçi (69 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|