 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Mezardaki biz!..
Serdar Arseven
22.12.2020 - 00:00
Yayınlanma
Ölümler, hastalıklar “kalplerimiz” için şifa vesileleri…
İstifade edebilmeyi nasip etsin Rabbim.
“Uyarıcı olarak ölüm yeter!” buyuruyor Hazret-i Peygamber (s.a.v.).
Günümüzün her gün nice ölüm haberi alan ve etrafındaki çember gittikçe daralan insanı…
Bizler…
Bu “uyarılardan” istifade edebiliyor muyuz?..
Gün geçmiyor ki, bir yakınımızın vefat ettiği ya da ağır bir hastalığa yakalandığı haberi gelmesin.
Bunların her birinde mesajlar var.
Alabiliyor muyuz?
“Toprağın çağrısı”nı duyabiliyor muyuz?
***
İnsanoğlu tuhaf.
Çok tuhaf.
Gafleti çok koyu.
Nefsi çok baskın.
Merhum Babam’ın kanser tedavisi gördüğü servisin kapısında sigara tüttüren hastalar arasında “Bir tane bile içersen bacağını kesmek mecburiyetinde kalabiliriz!” uyarısını almış haldeki bir amca vardı.
Babam’ın tedavisi sürerken aldılar, götürdüler.
Bacağını kestikleri haberi geldi.
Durumu çok iyi bilen bir başka hasta amcaya, “Bakın gördünüz, siz bırakın bari!” dediğimde…
“Boşver evlât, sigara içmeseydi kesmeyecekleri nereden belliydi? Olacağına varır, olacağına!” diyerek nasihat vermişti.
Geçenlerde, her gün bir paketi deviren bir arkadaşıma, “Bak, bu iş çok tehlikeli. Buna hakkın yok. Bütün organların, bütün hücrelerin Allah’ın emaneti. Kötülüğü kendine yapmış da olmuyorsun sadece, kendine acımıyorsan çoluğuna çocuğuna acı!” dedim….
Sigara içtikleri halde uzun yaşayanlardan, içmedikleri halde genç yaşta ölenlerden bahsetti.
Dedik ki;
“Hiçbir trafik kuralına uymadığı halde kaza yapmayan, bütün kurallara uyduğu halde kazada vefat eden insanlar var. Ne yani, böyle oluyor diye çılgınlar gibi araba mı kullanalım?”
***
İnsanoğlu çok tuhaf…
Elden ayaktan kesilmesi, bakıma muhtaç hale gelmesi an meselesi ama kasım kasım kasılıyor!..
Şöyle fiyakalı bir arabaya bindi mi, “altına sürgü sürülenlerden” olmaması garantiymiş gibi havasından geçilmiyor.
Bir makama geldi mi, “sayınlara”, “suyunlara” alışıyor, çıktığı kabı beğenmemeye başlıyor.
“Ölüm var, ölüm!” gerçeğine kulakları tıkıyor…
Saçlarından, suratından, kollarından, bacaklarından gelen “toprak seslerine” aldırmıyor.
“Tuttuğu takım gol attı” diye havalara uçanlarımız, “gol yedi” diye karalar bağlayanlarımız var…
“Geleceğimi garantiye almaya çalışıyorum.” diyenlerimiz var.
“Vakit geçirmek için oynadıklarını” söyleyenlerimiz var.
Servete göre, makama göre, kılık kıyafetin markasına göre “kıymet biçenlerimiz” var.
İspat-delil aramadan ona buna suç atanlarımız var.
İyi günde “alkışlayıp”, kötü günde “satanlarımız” var.
Yapılanlar yapanların yanına kâr kalır “sananlarımız” var.
Mezardaki halimiz, bu halimiz hakkında ne düşünecek acaba?..
********************************
BİR İKİNDİ GÖLGESİ ÖMÜR DEDİĞİN
Geçtiğimiz günlerde vefat eden İmam Hatip Lisesi Müdürü Merhum İsmail İNAN’ın hatıra olarak paylaştığı bir yazıyı Baki Bey Kardeşimiz göndermiş.
Bursa Haber’den Hülya Aytekin’in sütununda gördüm yazıyı.
Merhum İsmail İnan’ın kalbinden geçmiş paylaşmış.
Biz de, “Merhum’a Dua” ile devam edelim…
Bütün hastalarımıza…
Ve Serdar ağabey’inize, kardeşinize…
“Dualarınızı” eksik etmemeniz temennisiyle…
Buyurunuz efendim:
ÖMÜR DEDİĞİN ....
Hayata ha şimdi, ha sonra başlayım derken bir bakıyorsun
tükenmiş ömür...
Avucumuzda son kullanma tarihi çoktan geçmiş bir yığın
TECRÜBE kalıyor.
Atsan atılmıyor,
satsan satılmıyor!..
"Gençlik bir kuştu;
tutmak istedim tutamadım.
Yaşlılık bir paçavra; satmak istedim satamadım."
B i r i k i n d i g ö l g e s i Ö M Ü R d e d i ğ i n...
Gece olur duramazsın, güneş vurur kalkamazsın. Sade bir ikindilik, kısa bir dinlencelik…
Dünyaya ait ne varsa harcanıp gidiyor. Yiyip içmeler, gezip tozmalar, gülüp eğlenmeler...
Evin, arabanın taksitleri, filanca yerde yaptığımız tatiller, almalar vermeler,
saçıp savurmalar, bizim zannettiğimiz saklayıp durduğumuz altınlar, azıcık bile vermeye kıyamadığımız paralar… Hepsi bir bir kaçıyor bizden, ya da istemesek de biz onlardan ayrılmak zorunda kalıyoruz…
B i r S E C D E y e r l e r i k a l ı y o r g e r i y e
Alnımızda mıh gibi çakılı kalıyor.
Bozulmuyor, kokmuyor, yitmiyor…
Bir o bize kalıyor…
O k ş a n m ı ş b i r y e t i m b a ş ı ö p ü l m ü ş a n n e e l i a l ı n m ı ş b i r b a b a d u a s ı
Reyyan kapısından geçmek için vize mahiyetinde, saklanmış ORUÇ’lar…
Gizliden; şöyle kimseye çaktırmadan bir fakirin eline tutuşturulmuş SADAKA'lar kalıyor…
Masivadan sıyrılıp, vakit saat dinlemeden açılmış eller, tek O’ndan istemeler, tek O’na gönderilmiş dilekçeler kalıyor…
Yürekten söylenmiş
E l h a m d u l i l l a h, acizce, kulca edilmiş nasuh bir t e v b e,
isyanları yıkayan g ö z y a ş l a r ı kalıyor…
Mümince gülüşler, şeker tadında sözler….
Kimsenin etini yemeden, kırıp dökmeden, gözünde yaş bırakmadan geçirilmiş günler kalıyor...
Biraz dur, bekle biraz…
Arada bir arkana dön ve geriye neler bıraktığına bak...
Harcanmış yıllarını seyret usulca.
Bak nasıl bitiyor ömür dediğin…
Bir KAPIYA bir kere gidersin,
ikincisinde utanırsın...
Ama bir K A P I var ki her gün gidersin, gitmelere
D O Y A M A Z S I N... Çünkü bilirsin seni KAPISINDAN kovmayacak bir tek “O” V A R D I R.
Her gün,her gün içini dökersin,bir O SIKILMAZ senden,bir O affeder seni,bir O yüzüne vurmaz ayıplarını akıttığımız her damla gözyaşı cehennem ateşini söndürsün inşallah
Dua ve muhabbetle...
O sonsuz rahmet sahibi ALLAH 'ıma emanet olun inşaallah
.'Allah'ım ya Rabbim, aklıma mukayyet ol!'
Serdar Arseven
24.12.2020 - 00:05
Yayınlanma
Bir garip hâl var üstümüzde.
Neyi, niçin yaptığımızı bilmez haldeyiz.
Yaşıyor “gibi”yiz.
Bütün kavramların içi boşalmış gibi
At izi it izine karışmış..
İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırt etmek iyice güçleşmiş gibi…
Çalışan çalışır gibi yapıyor, oturan oturur gibi, yürüyen yürür gibi…
Tartışma programlarına “abone” zatlara bakıyorum, bir “dâvâ”nın “çile izleri” yok suratlarında.
“Ne yapılması emredilmişse” onu yapıyorlar gibi.
Tutarlılık hiç mühim değil, bugün “beyaz” dediğine, yarın “siyah” diyebilirsin.
-Manevra imkânı her vakit vardır, öylesi icap ettiğinde dönebilirsin!..
Uzun yıllardır görüştüğümüz okuyucularımız, tarif edemedikleri hisler içinde olduklarını söylüyorlar.
Belirsizlik hayatın bir gerçeği ama biraz da “tahmin edilebilirliğin” olması gerekmez mi?
Neyin ne olacağını tahmin edebilmek hiç bu kadar zor olmamıştı.
Geçtiğimiz günlerde, bir tıp profesörü bile aradı, “Bu virüs mutasyonu işlerini nereye gideceğine, İngiltere’nin nasıl bir oyun içinde olduğuna dair tahmin ve değerlendirmelerimizi” almak için!..
“Hocam, siz anlamadıysanız ben nasıl anlayayım?” dedim.
“Yok kardeşim, bizim de bir şey bildiğimiz yok aslında! Yaptığımız dışarının dediğini tekrarlamak!” diye iç dökmez mi…
Ekranlarda boy gösteren anlı şanlı profesörler, dönüp dolaşıp “aslında pek bir şey bilmediklerini” söylemiş olmuyorlar mı aslında?
Dünya Sağlık Örgütü, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi ne diyorsa o.
“On beş gün evvel söylediğinizle şimdi söylediğiniz farklı” dediğinizde, “Eee, bu dinamik bir süreç” gibi “boş” karşılıklar alıyorsunuz.
“Değişmeyen tek şey değişim”miş!
Buddha’dan alıntı lâf.
Vatandaş nazarında ise, hiçbir şeye yaramayan, “boş” lâf!..
*
Aha, kelimeyi yakaladım: “Boş”.
“Boşluk”.
İçinde bulunduğumuz hissi tarif için en uygun kelimeyi arıyordum; “boşluk” düştü önüme.
“Olumlu veya olumsuz bir şey hissetmemek!”.
“Donup kalmak!”
“Hissizleşmek!”
“Kişinin kendine ve bulunduğu ortama yabancılaşması” hâli.
“Boşlukta yaşayan” insan, dünyayı bir ekranın arkasından izliyormuş hissine kapılır.
İşine odaklanmakta zorlanır.
Neyi, niçin yaptığını bilemez, “yapar gibi yapar” sadece.
Her şeyi, yakınlarda dönüp dolaşan “ölüm”ü bile şöyle bir “yazık oldu” ile karşılar.
Taciz, tecavüz gibi, insanın kanını beynine sıçratması gereken rezillikleri “sıradan” olaylarmış gibi algılar…
Ana Muhalefet yandaşlarının “Eeee, tecavüze uğrayan da yolluymuş demek ki!” yollu lâflarına tepki göstermez.
“Tecavüze uğrayanlar daha fazla mağdur olmasın diye tecavüzcülerin üzerine gitmiyoruz!” zırvalarını izler, boş gözlerle.
Ekranlardaki bitmez tükenmez “DNA testlerini” “eğlencelik” olarak izler, verilmek istenen “o berbat mesajı” fark etmeksizin.
“Yerli” dizileri izler, “Eşlerini aldatan iyi insanlar!”ı izler, öylesine, boş gözlerle…
Tepkisiz, eleştirisiz…
Vatandaş ne yapsın;
Öfkeden kabarmış suratlarla birbirlerine tehditler, hakaretler savuranları, bir “kayıkçı kavgasını” izliyormuş gibi izler…
Bir “boşluk hissi”.
Dükkânını ne vakte kadar açık tutabileceğine, işinde hangi vakte kadar çalışabileceğine, çarkı nasıl döndürebileceğine dair bir tahmini yoktur.
Gittiği üniversitenin günün sonunda neye yarayacağı, kendisine ne gibi ufuklar açacağı konusunda bir fikri yoktur.
Gider gelir.
Uzaktan sınavlara girer durur.
Hayat “ekran”a kısılmıştır, hayat eve kapanmış, sıkışmıştır.
Dükkân hayata kapanmıştır.
Masraflar da, arttıkça artmıştır.
İnancına saldırılar vardır, Kur’an-ı Kerim’ine saldırılar vardır, saldıranlar saldırmaya devam etmektedir.
Mukaddesâta saldıranlar zerre ceza almamaktadır.
“Sıkıntılara” dikkat çekenler ise, linç edilmektedir. Tuhaf işler böyle devam edip giderken... Hepsini örten bir tuhaflık sâdır olur birinden...
Memleketin Ana Muhalefet’in başındaki zat çıkar piyasaya birden; “uyuşturucu kaçakçılarının, organ tacirlerinin” vergilendirilmesini ister…
“Nasıl yani, vergi dairelerine beyanda mı bulunacak uyuşturucu kaçakçıları, organ tacirleri!..”
Matrah, kdv filan…
Sokaktaki vatandaş “Bu nasıl bir Ana Muhalefet’tir” derken…
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, şaşkınlığını en üst perdeden dile getirir:
“Allah’ım, ya Rabbim, aklıma mukayyet ol!”
*
At izi, it izi birbirine karışmıştır. Doğru ile yanlış birbirine karışmıştır.
Sokaktaki vatandaş…
Tıpkı Sayın Bakan gibi…
“Aklıma mukayyet ol, Ya Rabbim.” demektedir.
27.12.2020 - 00:00
Yayınlanma
Geçtiğimiz günlerde, "Kayıp Nesil" başlığı altında, bu "plân-demi süreci"nin çocuklarımız ve gençlerimiz, dolayısıyla geleceğimiz üzerindeki olumsuz etkilerine vurgu yapmış…
Geçtiğimiz günlerde, “Kayıp Nesil” başlığı altında, bu “plân-demi süreci”nin çocuklarımız ve gençlerimiz, dolayısıyla geleceğimiz üzerindeki olumsuz etkilerine vurgu yapmış…
Derin endişelerimizi arz etmiştik.
O yazımızda, Sayın Milli Eğitim Bakanı’ndan da bahis vardı.
Şöyle demiştik:
“Sayın Ziya Selçuk, kendisini Cumhuriyet Tarihi’nin en ‘kısmetsiz’ milli eğitim bakanlarından biri olarak görüyordur herhalde.
Çocuklarımızın başarısı düzeylerini belirlemek için ortaya konulan ‘ölçme ve değerlendirme’ kriterlerini bir eğitimci olarak benimsemesi elbette mümkün değil.
Amma velâkin; ‘Plân/demi Ortamı’ işte, yapılabilecek olan bu kadar galiba.
Çok sıkıntılı günlerden geçiyoruz, çok.”
Evet, böyle yazmıştık.
Sayın Bakan’ın “Sevgili Öğrencilerimiz” girişli açıklaması, bu satırlarımızı tâkip etti.
Gerçekten de bir eğitimci olarak ne kadar büyük endişeler içinde olduğunu gösteren ifadeler var orada.
“Eğer bugün bir öğrenme kaybınız olur ve biz bunu fark etmezsek bu eksikler, hayatınız boyunca karşınıza çıkar.” ikazıyla ve aşağısında sıraladığı “Böyle olmasını istemezdik, ama olağanüstü bir süreçten geçiyoruz malûm” cümlesinde toparlanabilecek “izahatıyla” sıkıntının büyüklüğünü ortaya koyuyor Sayın Bakan.
Çocuklarımız, gençlerimiz geçen eğitim yılını büyük ölçüde “pas” geçmiş oldular mecburen.
Bu yıl da öyle oluyor.
İşte 2020 bitiyor, 2021’e yanaştık.
Ocak, Şubat…
Ve Mart, “dert ayım benim” derken, bu yıl da geçip gider böyle.
Yaz tatili vesaire…
Hooop, 2022!..
Malûmlarınız olduğu üzere,
ilkokul ve ortaokul öğrencileri, karne notlarını, bu dönem “ders etkinliklerine katılım puanı” üzerinden alacak.
Lise öğrencilerinin birinci dönem notları ise -eğer yapılabilirse- ikinci dönem yapılacak yüz yüze sınavlarla belirlenecek.
İşin özü şu ki, küresel tezgâhın bütün dünyayı perişan eden mecburiyetlerinden dolayı, bu eğitim sezonunu da aşağı yukarı kaybetmiş oluyoruz.
Sayın Bakan’ın milyonlarca öğrenciye seslendiği açıklamasındaki, “Eğer bugün bir öğrenme kaybınız olur ve biz bunu fark etmezsek bu eksikler, hayatınız boyunca karşınıza çıkar.” cümlesi, ülkemizin önümüzdeki yıllarında büyük sıkıntılar olarak karşımıza çıkabilecek tehlikelere işaret ediyor.
Uzaktan eğitimin bizim gibi “otokontrol” bilinci “gelişmekte olan” toplumlarda çok da verimli olmayacağını hepimiz biliyoruz.
Biz, maalesef pek de “disiplinli” bir toplum değiliz.
Mesela, polisin olmadığından emin olduğumuz ortamlarda kemer takmamayı, diğer trafik kurallarını takmamayı alışkanlık haline getirmişiz!..
Bunun için “Her birimizin başına bir polis mi lâzım arkadaş!” lâfını sıkça duyar vaziyetiyiz.
Evlerimizi “dersliklere” dönüştürebilmek, her evde küçük bir okul ortamı meydana getirebilmek bize çok da yakın olmayan işler.
Bugünleri “ailece”, “daha çok yararlı kitabın okunduğu”, derslerin tekrar tekrar izlendiği, yazılıp çizilerek sindirildiği “fırsat günleri” olarak değerlendirebilmek için gerekli olan alışkanlıklarımız gibi.
Etrafta gördüğüm;
Çocuklarımızın, gençlerimizin büyük bölümü, vakitlerini internette ve daha çok da “vurdulu kırdılı” oyunlar oynayarak harcıyor.
Anne ve babalar ile gençler, çocuklar aynı ev içindeki yabancılar gibi.
Oyun başında abur cubur atıştırmalar, ekrana bakmaktan kıpkırmızı olmuş gözler…
Radyasyon, radyasyon, radyasyon!..
*
İnternette son derece popüler ve son derece zararlı “idol”ler var.
Dünyada milyarlarca, ülkemizde milyonlarca çocuk ve genç, bunların etkisi altında.
Bizler, “O politikacı bu politikacıya nasıl laf çaktı, hangi partide kimin eli kimin neresinde” mevzularıyla oyalanırken…
Çoğumuz da, “ayın sonunu nasıl getireceğimizi” düşünüp dururken, gençlerimiz ve çocuklarımız, bambaşka dünyalarda yaşıyorlar.
Yani, aslında yaşamıyorlar!..
İyice “asosyal” hale gelmiş, ekrana kilitlenmiş, radyasyona boğulmuş “Bu Neslin” geleceği ne olacak?..
Tabii, “beka meselesi” var ya, bu memleketin geleceği ne olacak?..
*
Sayın Milli Eğitim Bakanı, hiç şüphe etmem ki, bunların hepsinden endişe ediyordur.
Hepimiz endişe ediyoruz.
Lâkin elimizden pek bir şey gelmiyor.
“Sevgili öğrencilerimiz”e seslenirken,
“Lütfen, siz şu an sadece sağlığınıza ve derslerinize odaklanın. En çok ihtiyacımız olan şey sağlık ve geleceğe dair tek güvencemiz sizlersiniz. Güzel bir gün diliyorum.” diyor Sayın Bakan.
Biz de bu dileğe yürekten destek verelim.
Ve yazıyı şu cümleyle bitirelim:
“Tek güvencemiz” olan “Yeni Nesil”, “Kayıp Nesil” olmaz İnşAllah.
29.12.2020 - 00:05
Yayınlanma
Sağ olsunlar, sosyal medyada bir fotoğrafımızı paylaşmışlar.
Çeyrek asır öncesinden.
Rahmetli Hasan Karakaya Ağabey, o vakitler “Doğan Gazetesi”nde yazan bir şahsın attığı korkunç “iftira”dan dolayı, günlerce yatırılmış…
DGM’lik olmuş…
*
Orada, Merhum Hasan Karakaya ve bendeniz.
O içerilerde, bendeniz kapılarda…
Ne süründürülmüştük.
*
28 Şubat.
Ve daha öncesi…
Bugünleri getiren o günler…
*
Geçmiş zaman olur ki…
Bu fotoğrafı biz de paylaşınca…
Yorum yağdı.
O günlere özlem.
Nice vatan evlâdı o günleri özlediğini yazmış.
“Nesini mi özlemeli” o günlerin?
Evet;
Sıkıntı diz boyuydu, akıl almaz yasaklar vardı.
Yiğidin bugünkü gibi harman olduğu değil az bulunduğu zamanlardı.
Evet böyleydi.
Amma velâkin yiğitler de tam yiğitti!..
Ah o “hasbilik.”
O “Ömer Ruhlu”lar.
Her şey başkaydı o vakitler; gazetecilik de başkaydı.
Biz işimizi “salt iş olsun” diye yapmazdık.
Yüreğimizle yapardık.
Mustafa Karahasanoğlu Ağabey’in önderlik ettiği küçük bir ekip, “Saat kaç olmuş olmamış, eve geç kalınmış kalınmamış” hiç aldırmaksızın “Ya Allah” diye çalışırdı.
O günlerde okuyucularımızla etle tırnak gibiydik.
Başımıza bir sıkıntı geldiğini duydukları an, öyle telefon etmekle de yetinmez, Anadolu’nun, hatta dünyanın dört bir yanından atlayıp gelirlerdi.
Habere otomobille gitme lüksüne sahip olduğumuz günler çok sınırlıydı.
Çoğu vakit belediye otobüslerini kullanırdık.
Yakın mesafelerde yürümek, “36 lık filmi kestire kestire” en az üç haberde kullanmak, sıradan şeylerdi.
Servisin bütün haberlerini tek tek okur, o kırık dökük daktilolarda düzeltir, öyle sunardım Yayın Kurulu’na…
Ben de ayda en az 8 “özel manşeti” çakardım, ayıptır söylemesi.
O günlerde, bırakın şimdiki gibi “Cumhurbaşkanı”na alabildiğine “diktatör” demeyi, “ima yoluyla bile olsa” bir şeyler yazsanız başınız belâya girerdi.
Hukukçumuz Ali İhsan Karahasanoğlu Ağabey’in odası, ağzına kadar “mahkeme kâğıtları” ile doluydu.
Ne baskınlar, ne saldırılar oldu.
Bizim için hava hoştu o günlerde, bugünkü gibi “at izi it izi birbirine karıştı” mevzuları da yoktu.
Saflar netti.
Dedik ya, bizler “Ya Allah” diye yüklenirdik kalemlere, klavyelere, deklanşörlere…
O günlerde, “hasbî siyaset adamlarımız”la iyi paslaşırdık.
İçlerinden bazıları, bizlere dosya dosya malzeme ulaştırırlardı.
Refahçılar, Büyük Birlikçiler, Yeniden Doğuşçular.
Rahmetli Necmettin Erbakan, Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, Rahmetli Hasan Celal Güzel…
Ve Hakk’ın rahmetine kavuşan niceleri…
Allah hepsinden razı olsun.
O günlerde, devletin çeşitli birimlerinde, kıyıya kenara atılmış nice kardeşimiz vardı.
Onlar da büyük bir aşkla çalışır, bize destek verirlerdi.
Şükranla anarım hepsini.
*
O günlerde…
“Sivil toplum örgütlerimiz” vardı.
Onlar gerçekten de “sivil”diler.
İmkânları bugünle kıyas kabul etmeyecek ölçüde dardı ama yüreklerinde bitmez tükenmez heyecanlar vardı.
Şimdi onlar, nice muazzam maddî imkânlara kavuşmuş olarak, yine varlar.
Ama sanki yoklar!
Merak eden de yok gibi, hangi konuda ne diyorlar diye.
O günlerden Rahmetli Mustafa Başoğlu’nu nasıl unuturum?..
Zamanın kendisine Başdanışmanlık vermiş Cumhurbaşkanı’na “Haksızlık yapıyorsunuz!” diye yüklenmiş…
Bunun bedelini de ödemişti.
Rahmetli Mustafa Başoğlu Ağabey, şimdi; Rahmetli Muhsin Yazıoğlu Başkan ile yan yana yatıyor.
Ankara, Hamamönü’nde…
Merhum Mehmet Akif Ersoy’un manevi hatıraları ile dolu Tacettin Dergâhı’nın tam yanında, imkânı olan ziyaret etsin lütfen.
Kendisiyle oturup konuşurduk uzun uzun…
Derdi ki;
“Bana vekillik yolunu açan zattır Sayın Cumhurbaşkanı. Beni Başdanışman da yapmıştır. Ama inancım, ülkem, milletim benim için her şeyden önce gelir. Yapılan haksızlıklara göz yummam elbette mümkün değildir!”
*
Rahmetli Erbakan Hoca’nın “Kaymak dünyada yenmez, kaymak Cennet’te yenir!” cümlesi kafamın bir yerinde.
Rahmetli Muhsin Başkan’ın, gülümseyerek, “Bu Doğan medyası bana o kadar çok iftira attı ki… Bizim avukat dava açtı, kazandık. Paramızın kalmadığı anda imdadımıza yetişti. Oradan gelen tazminatla parti binamıza bütün kış boyunca yetecek kadar doğalgaz aldık!” dediği günler.
Sayın Erdoğan ile diğer “Milli Görüş Belediye Başkanları”nın, önlerine çıkartılan her türlü engele rağmen, fırtına gibi estikleri günler.
Yasaklara direnişin yarım ekmek arası peynir, domateslerle sürdürüldüğü günler.
Maziye bir bakıver…
O günlerde, “kadın, erkek ayrımcılığı” yoktu aramızda, şimdilerde “nice eski mağdureyi” bile etkisi altına alan “dilden ve tavırlardan” eser yoktu.
Bir “Hak Davası” .
“Tesettür” inancın simgesi.
“Tesettürü” hedef alanlar esasında İslam’ı hedef alıyorlar…
O kadar!..
O günlerde tesettür daha fazla tesettür idi.
Daha çok dikkat çekmenin değil, daha az görünür olmanın vasıtası idi.
Çok şey yazabilirim aslında…
O kadar çok şey yazabilirim ki…
Nice kardeşim, “Keşke o kadarını da yazmasaydın!” der.
Derdimi ya anlatamam ya da yanlış anlatırım.
Öyle şeyler görüyoruz ki, öyle yaman haller yaşıyoruz ki…
Ve, 25-30 yıl öncesinin “hasbiliğini” öyle özlüyoruz ki…
Kalabalıklar içinde yalnızlar olmanın…
Gönlümüzce “Durun kalabalıklar!” diyememenin sıkıntısını öyle yaşıyoruz ki…
O kadar olur!..
Biz böyle düşünürken, bazı kardeşlerimiz de, “Niçin ortaya çıkıp, şöyle esip gürlemiyorsunuz eskisi gibi?” diye sormaz mı…
Yok…
Ben “şimdilik” almayayım.
Ya anlaşılmamak var işin içinde, ya da yanlış anlaşılmak.
Kaş yapayım derken göz çıkarmak.
Kalbimi dinliyor ve dinlendiriyorum kardeşlerim.
MİLAT’’ta.
Bu güzel kalpli insanların arasında…
Kalbimi dinleye dinleye…
Gidiyorum gündüz gece.
31.12.2020 - 00:05
Yayınlanma
Bugünlerde, bazı okuyucularımdan gelen “ikaz” mesajlarını şöyle toparlayabilirim:
“Kardeşim, kendinize çok dikkat edin,
‘İnsanlarımızı’ teker teker linç ediyorlar!..
‘Başarıyla’ tamamladıkları her operasyondan sonra da, iştahları artmış olarak başkasına yöneliyorlar!..
Aman, ekrana çıktığında her söylediğine, eline kalemi aldığında her yazdığına çok çok dikkat et!..
‘Sarı Öküz’ mevzuu gündemde.
Bunlar, oraya buraya çekilmeye müsait bir kelimeni yakalarlarsa, saptırıp, linç ederler.
‘Bizim’ dediklerimiz de, bu linç operasyonuna, bugüne kadar olduğu gibi aslını feslini araştırmaya gerek görmeksizin destek verirler!”
Böyle bir hava var gerçekten.
“Bu kesim”den birisinin ağzından, maksadını biraz aşan birkaç kelime çıksa…
İtinayla cımbızlıyor...
Uygun kanalda, şeytan işi başlıklarla saptırıyor…
Servise veriyorlar…
Sosyal medyada linç kampanyası başlatılıyor…
Bu kampanyaya, “Aman beni de onlardan zannetmesinler!” psikolojisinden bir türlü kurtulamayan bazıları da destek verince…
“Linç Operasyonu” tamamlanmış oluyor.
Hedefe yerleştirilen kişinin durumuna göre, “soruşturmalar”, “görevden uzaklaştırmalar” gerçekleşiyor.
En azından müthiş bir “itibar suikastı” ile “marjinalleştiriyorlar” hedef aldıkları şahsı.
“Çağdaş Devrim Yobazları”nın bu taktiği, aslında “Siyonistlerin Propaganda Yöntemi”.
İsrail Vahşeti’ne ve
“Siyonist Lobisi”nin insanlığı perişan eden “sömürü çarkı”na dikkat çektiğinizde, “içerideki ve dışarıdaki” ajanlarını kullanarak sizi “antisemitist” ilân ediyorlar…
İnsanlık tarihinin bu en yaman ırkçıları, size “ırkçı” damgasını vuruyor ve “marjinalleştiriyor”lar.
***
Bu operasyonlara, “Siyonizm”in kirli faaliyetlerine dikkat çeken nice etkili devlet adamı, gazeteci, akademisyen, vs., muhatap olmuştur.
Hedefe yerleştirilen bu insanlara, “kendilerinden” saydıkları bazıları da yüklenince…
“Marjinalleştirme Operasyonu” tamamlanmıştır.
Bu operasyonlara hedef olanları isim isim saymaya kalksak, bir büyük kitaba sığmaz herhalde.
Türkiye’den iki misal;
Rahmetli Necmettin Erbakan ve ‘özellikle’ son üç dört yılda Sayın Recep Tayyip Erdoğan.
***
İşin bu tarafı böyle.
Öbür tarafında ise…
Bu yazının başlığında, “Onlara Her Şey Serbest!” diyerek işaret ettiğimiz “ayrıcalıklı” insanlar, “Kültürel İktidar” sahipleri var.
Bunlardan biri geçtiğimiz günlerde, canlı yayın bitti zannederek bir “hanım”a sarktı.
Bunun yarısını “bu kesimden” biri yapmış olsaydı, insan içine çıkamaz hale getirilirdi.
“Kültürel İktidar Takımı”ndan biri yapınca, “ak”landı.
Hem de, “Siyasi İktidara Destek Verir Görünümdeki” “İri Gazete” tarafından!..
Bir başka misal:
Geçtiğimiz günlerde, “Kültürel İktidar Mensupları”ndan, biri, canlı yayında “Aşı yaptırmam diyen vatan hainidir!” dedi.
“Vatan Hainliği” gibi yerinde kullanılmadığı takdirde “vatan hainlerine” yarayacak bir kavram üzerinden, böylesine vahşi bir söylem üreten “anlı, şanlı, büyük akademik unvanlı” bu şahıs da, baktım gayet rahat ifadelerle röportaj veriyor.
Kendisine…
Bazı yazarlar, “Oldu olacak “Heil Hitler” diye bitirseydin hadsiz!. Bu nasıl bir kafa, bu nasıl bir zihniyet! Aman Allah’ım, sen bunların şerrinden koru!” vesaire diyerek tepki göstermiş…
Hepsi bu kadar!..
***
Misalleri sabaha kadar uzatmak mümkün.
“Her Daim Kültürel İktidar Partisi”ne bakın mesela;
“Taciz, tecavüz gırla” ama aldırdığı yok.
Bunların milyonda biri, kazayla “Siyasal İktidar Partisi”nde yaşansa…
Yandı gülüm keten helva!
***
İşte size birkaç misal verdik efendim.
Bu memlekette “Siyasi İktidarlar” değişir, ama “Kültürel İktidar” değişmeeeez!..
Davul senin boynundadır, tokmak bunların elinde!..
“Kardeşim, kendinize çok dikkat edin!..
Bugünlerde, ‘bizim insanlarımızı’ teker teker linç ediyorlar... Bunlar, oraya buraya çekilmeye müsait bir kelimeni yakalarlarsa, linç ederler!.” diye ikaz eden kıymetli okuyucularıma elbette kulak veriyorum.
Amma velâkin bu “linç operasyonlarına” pabuç bırakmak da çok yanlış olur.
Meşhur, “Suyumu bulandırıyorsun!..” mevzuunu bilenler bilir.
Bilmeyenler, rahatlıkla bulabilir.
***
Efendim;
Ben doğru bildiğim yolda “kimi vakit hızlı, kimi vakit ağır adımlarla” ilerlemeye devam edeceğim İnşAllah.
“Paçayı kaptırmamak” elbette mühim ama “paça endişesiyle” de yaşanmaz!..
Malûm, hayat çok kısa ve hesap çok çetin kıymetli kardeşlerim!..
.3.01.2021 - 00:05
Yayınlanma
“Türbanlı hakime güvenmem!” diyen CHP’li Fikri Durmuş Sağlar, iktidara geldikleri an neler yapmayı plânladıklarını “faş etmiş” oldu.
O zihniyetin farklı kesimlerin kendisine eleştirileri “Ah, Fikri Durmuş Bey ah, bunları söylemenin sırası mıydı!
Şimdiden durumu açık edip de, oyların yolunu kesmenin ne anlamı vardı! Bu sözler, ortaklarımızdan bazılarını da rahatsız ediyor!” kıvamındadır.
Sayın Sağlar, dört dörtlük bir CHP’lidir.
“Açık yürekliliğinden dolayı” tebrik edilmelidir!
*
Yandaş Sözcü Gazetesi’nin, Ayasofya’nın açılmasını 2020’nin “felâket ve gözyaşı tablosuna” eklemesini de aynı çerçevede düşünebilirsiniz.Gazeteler
Sözlere ve manşetlere yansıyan, bu zihniyetin “ontolojik” gerçekliğidir.
Bu zihniyetin “yasakçılıktan” vazgeçme ihtimali,
“yok hükmünde”dir!..
Fikri Durmuş Bey’in niyetleri tamamen açık eden çıkışından sonra, “oy kaybı endişesinden dolayı” sarf edilen “Aslında ayrımcılığa karşıyız!” yollu lâkırdıların zerre inandırıcılığı yoktur.
“Baretsiz Başörtüsü Show” da, bu kanaati pekiştirmiştir.
Seçimlerden önce “çarşaflılara kameralar önünde CHP rozeti takmaktan” bile çekinmeyen ‘CHP Zihniyeti’nin dünü ile bugünü arasında hiçbir fark yoktur.
CHP’de aslında hiçbir şey değişmemiştir.
Zira…
Dedik ya…
“Bu CHP’nin ontolojik gerçekliğidir!”
*
Bugün için…
Üzerinde durulması gereken “esas” mesele, bu zihniyetin güç kazanıp kazanmadığıdır.
Yani…
Bu “yasakçı anlayış”, günün birinde memleketin idaresini ele alabilir mi, alamaz mı?..
Daha bugünden ilk Genel Seçim’in ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nin sonuçları hakkında tahminlerde bulunmak doğru olmaz.
“Sayın Erdoğan sandıkta ezer geçer!”
Ya da…
“Kazanması neredeyse imkânsız!” yollu değerlendirmeler için çok çok erken.
*
Benimkisi “muhtemel seçim sonuçlarından” ziyade, gördüğüm tabloyu işaretten ibaret birkaç satır olacaktır.
Ben…
Kimse kusura bakmasın…
“Yasakçı zihniyetin” güç toplaya toplaya ilerlediğini görüyorum!
“Başörtüsünün kamu kurumlarında bile serbest olduğu” bir ortamda, bu söylediğime itiraz eden çok olacaktır.
Memleketin en mühim siyaset adamları, “Bu zihniyetin tükendiğini” iddia ederken, ben de tutmuş, “yasakçı zihniyetin gittikçe güçlendiğini” öne sürüyorum, değil mi?
*
Memleketin o karanlık 28 Şubat günlerini çok gerilerde bıraktığını, vatandaşlarımızın kahir ekseriyetinin “oyuna gelmeyecek kadar” bilinçlendiğini, böyle şeylere tevessül etmek isteyenlerin pişman olacaklarını yazsam…
Bunu biraz da “ayran kabartacak” ifadelerle yapsam…
Ağızlarda hoş bir “tat” bırakmış olurum.
Amma velâkin…
Kısa yoldan geleyim:
“Kafayı kuma gömmemin anlamı yok!”
*
Efendim…
Beş altı ay kadar oluyor, kadim gazetelerimizden birinin “abone” işlerinde görevli bir kardeşimizle konuşuyordum.
Kendisi, “Bin türlü gayret göstermemize rağmen abone sayısını arttıramıyoruz. Aksine, erimeler oluyor!” deyince…
“Tabii, millet sosyal medyaya yöneldi. Artık gazeteler daha çok sosyal medyadan okunuyor!” yollu bir izah getirdim.
Dedi ki;
“Tam olarak öyle değil abi. Evet bunun da etkisi var ama... Mesele daha çok yaş meselesi. Bizim gazeteleri daha çok orta yaşlı ve yaşlı kesim okuyor. Onlar da, Allah hepsine sağlıklı ve uzun ömürler versin, birer birer aramızdan ayrılıyor... Geriden gelen gençlerimiz de pek rağbet etmeyince haliyle kayıplar oluyor.”
Ne dersiniz, böyle bir durum var mı yok mu?..
Gözlemlerimiz çok net bir şekilde gösteriyor ki, başörtüsünü kamu kurumlarında bile serbest hale getiren siyasi iradeye “genç kesim desteği” artmıyor.
Aksine istikrarlı bir şekilde azalıyor.
Siz de etrafınızdaki ve sadece etrafınızdaki değil, farklı yerlerdeki gençlerimizle konuşun lütfen.
Nasıl bir tablo çıkacak karşınıza?
KUŞAKLAR ARASI İLETİŞİM KOPMA NOKTASINA GELDİ!
Öncelikle, genç kuşaklarla diğerleri arasındaki “iletişim” büyük ölçüde azaldı, hatta kopma noktasına geldi.
Aile fertleri aynı evde birer yabancı gibi, mecbur kaldıkları için “ara sıra” görüşüyorlar.
Eller ve gözler ekranlarda, aynı evlerdeki hayatlar başka başka.
Böyle olunca da “kuşaklar arası aktarım” ya hiç olmuyor ya da çok çok az oluyor.
Okullar şimdilerde kapalı ama açık olduğu dönemlerde de, geçmişten bugüne sağlıklı aktarımlar yok gibiydi.
Çocuklarımız ve gençlerimizin çoğu, 14 Şubat’ın “sevgililer günü” olduğunu çok iyi biliyordu ama 28 Şubat’ta ne olduğunu bilmiyordu!
“Eğitim ve kültür alanlarında başarılı olunamadığı” Devlet’in Zirvesi tarafından defalarca dile getirilse de, bu alanlarda kayda değer adımlar atılamadı.
Aksine…
Çok zararlı tablolar gördük.
Bunları teker teker yazsak, yazı maksadını aşacak, nice kardeşimiz de bize kızacak!..
*
Geçen yazımızda da ifade ettik,
başka başka sıkıntılarımız var.
Mesela…
Bugün, CHP Zihniyeti’nin hedef aldığı tesettür, 20, 30 yıl önce çok daha fazla tesettür idi.
O günlerde tesettür, “gayesine” uygun olarak, “daha az görünür” olmanın vasıtası idi.
Şimdilerde, maalesef birçok yerde daha fazla dikkat çekmenin vasıtası gibi.
Sadece hanımlara işaret edersek haksızlık yapmış oluruz.
Bir zamanların o “mücahitlerinin” bir kısmında büyük “değişimler” meydana geldi.
“Sınıf atladıklarını zannedenlerin” çoğu, geldikleri yeri beğenmemeye başladı.
*
Kadın-erkek ayrımcılığının da iyice körüklendiği bir süreçten geçiyoruz.
“Kadın Hakları” adına ortaya konulan ancak “Kadınımızı ve erkeğimizi, aslında bütün olarak ailemizi, haliyle de ülkemizi daha çok mağdur etmekten başka işe yaramayan” hal ve hareketlere özellikle dikkat çekmek isterim!
*
Neresinden bakarsanız bakın, durumlar böyle…
Sayın Cumhurbaşkanı, sıkıntıyı görmemiş olsaydı, sürekli olarak “Hesabi değil hasbi olun” der miydi?
“Bize Ömerler lâzım!” der miydi?
Partililere hitap ederken “kibrin zararlarına” dikkat çekme ihtiyacını hisseder miydi?..
*
Efendim..
Takdir edersiniz ki,
“28 Şubat zihniyeti bitmiştir. Bir daha geri gelmesi de mümkün değildir. Hem zaten, milletimiz de uyanmıştır. Bir daha oyuna gelmeyecektir!” yollu cümlelerle “ayran kabartmasını” bilirim.
Amma velâkin…
Bunların gerçeği tam olarak yansıtmadığını da…
“Kitlelere” moral vermekten ziyade, “rehavet” havasının koyulaşmasına yol açacağını da bilirim.
Bugünkü ortamda, “Yerel Seçim Sonuçlarına” da yansıyan “Karşıtlar İttifakı” tablosunun gittikçe olgunlaştırıldığını görüyorum.
İstanbul Belediye Seçimi’nin ardından, bazı Ak önde gelenlerinden sadır olan “Oylarınıza sahip çıkamadık, hakkınızı helâl edin!” cümlesi son derece önemlidir.
Bu gelenek “sandığa sahip çıkmaktaki” üstünlüğü ile bilinen bir gelenektir.
Sandığa sahip çıkamamak, çok çok önemli sıkıntıların göstergesidir.
AK Parti’deki bu sıkıntılı hale mukabil, “karşı tarafın” sandıklara dört elle sarıldığını ve seçime büyük bir motivasyonla asıldığını da biliyoruz.
*
Efendim.
Bugünkü yazım, “seçim sonuçları tahmini” niteliğinde değildir.
Buna yukarıda da işaret ettim.
Bugünkü yazım, birçok yazımdaki “ikazlara” ilâveler ihtiva etmektedir.
Bunun özel bir kıymeti olsa gerektir.
Zira…
“İkaz” edenin kimseden beklentisi yoktur.
Herhangi bir “parti ekibinde” ya da “sosyal medya organizasyonunda” vs. yer almamaktadır.
Sadece ve sadece…
Memleket o 28 Şubat günlerine dönmesin, o karanlık günler hem de o günleri de aratır halde geri dönmesin diye “ikaz” etmektedir.
Bu satırları kaleme alan,
kafa konforlarını “ara sıra” bozduğu için
özür dilememektedir!..
5.01.2021 - 00:05
Yayınlanma
Ak Parti’ye destek veren vatandaşların oluşturduğu WhatsApp gruplarında bazı paylaşımlar dikkatimi çekiyor.
Epeyce rağbet gören paylaşımlarda
Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Teşkilât’a Talimatı” hatırlatılıyor:
“Her kesimden insanımızın evine, iş yerine bizzat gidin. Telefonunuz 24 saat açık olsun. Cevap veremediğinize mutlaka dönün. Halktan kopuk yönetici olmaz!”
Google’dan “Erdoğan’dan Teşkilât’a Talimat” diye arama yaptığınızda karşınıza epeyce haber çıkıyor.
Sayın Cumhurbaşkanı, teşkilât yöneticilerine, milletvekillerine, belediye başkanlarına defalarca ve yıllar boyunca, “Aman ha!” demiş.
Nice konuşmasında geçen “ikazlar”a şöyle bir bakacak olursak…
*
“Ulaşılmadık seçmen bırakılmayacak.
Seçmen ne istiyor?
Şikayetleri nedir?
Oy vermediyse, neden vermedi?
Tüm bu fotoğrafı çok iyi çekin.
Projelerimizi, neler yaptığımızı ve neler yapmak istediğimizi vatandaşa iyi anlatın."
*
“Hiçbirimiz bulunduğumuz makamların hizmet makamları olduğu unutmayacağız.
Hizmet gayesinin olduğu bir yerde, kibir, büyüklenme, tepeden bakma hele hele insanları kendinden uzak tutma kesinlikle söz konusu olamaz!..”
*
“Halk ile ilişkisini kesen ile biz de ilişkimizi keseriz! Size oy vermiş olsun olmasın, her bir ferdin meselesi sizin de meselenizdir. Şehrin insanını olduğu kadar tarihini, kültürünü, değerlerini de bir bütün olarak görmeniz gerekiyor.”
*
"Her kesimden insanımızın evine, iş yerine, hayatını geçirdiği yerlere her gün bizzat gitmeliyiz. Buralarda onlarla muhabbet etmeli, dertlerini, sıkıntılarını dinlemeli, mümkünse bunlara çözüm üretmeli, değilse insanımızın gönlünü almalı, yaptıklarımızı onlara anlatmalıyız. Telefonumuz 24 saat açık olmalı ve o anda cevap veremediğimiz her çağrıya muhakkak dönüş yapmalıyız. Milletle arasına duvar ören, kendini ulaşılamaz bir yere konumlandırmış, hele hele insanları küçümseyen bir AK Parti yöneticisi varsa bulunduğu yerde, özellikle söylüyorum, fuzuli şâgil, yani haksız işgalci demektir. AK Parti'nin hiçbir il başkanı, ilçe başkanı, yöneticisi, belediye başkanı, milletvekili velhasıl hiçbir temsilcisi milletten kopuk olamaz, kopuk yaşayamaz.”
*
“AK Parti'nin sahibinin millet olduğunu, hesap vereceğimiz yerin de yine milletin vicdanı olduğunu adeta döne döne, tekrar tekrar söylüyorum.
Halktan biri olacaksınız.
Hiçbir zaman küçümsemeyeceksiniz, tepeden bakmayacaksınız. Gurur, kibir olmayacak!..”
*
Evet,
Sayın Cumhurbaşkanı, bunları “döne döne, tekrar tekrar” söylemiş ama…
Ak Parti’ye destek verenlerin oluşturdukları platformlarda, “Sayın Erdoğan ne yapsın. Bütün evleri, bütün iş yerlerini kendisi mi dolaşsın? Sayın Erdoğan’ı yıkmak isteyenler bütün güçleriyle uğraşırken, ‘bizim tarafta’ motivasyon eksikliği dikkat çekiyor. Buna bir an evvel son verilmeli.” çerçeveli “nice şikâyet” dikkatimi çekiyor.
Üşenmeyip, sayfalar dolusu yazılarla “gözlemlerini” aktaran okuyucularımız var.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın yukarıda bir kısmını verdiğimiz “ikazlarının” sahada yeterince karşılık bulamadığını…
“Vatandaşla iç içe teşkilât özlemi”nin giderilemediğini gösteren nice “vak’a” geliyor önümüze.
Gerek Refah Partisi, Fazilet Partisi dönemlerinde, gerekse Ak Parti’nin ilk yıllarında “teşkilât -vatandaş ilişkisi” çok daha güçlüydü.
Bizlere ulaşan şikâyetler de çok daha azdı haliyle.
Şimdilerde, “yereldeki vatandaş”la “yereldeki yöneticiler” arasına bile duvarlar örülmüş gibi.
Bırakın her siyasi görüşten vatandaşla sağlıklı iletişimi, “uzun yıllar boyunca AK Parti için çalışmış olanlar” dâhi “ilgililere ulaşmakta” büyük sıkıntılar çektiklerini söylüyor.
*
İşte size dikkat çekici bir durum:
Sayın Cumhurbaşkanı, “Evleri, iş yerlerini teker teker dolaşın, vatandaşa yakın olun. Telefonlarınız da 24 saat açık olsun.” diyor ama…
Twitter kullanan birçok “teşkilât yöneticisi”nin, belediye başkanının, milletvekilinin “Direkt Mesajı” (DM’si) bile vatandaşa kapalı.
*
Ben, DM’yi herkes için açık tutuyorum, bunun da çok faydası görüyorum.
Vatandaşın nabzını sağlıklı bir şekilde tutabilmek açısından büyük imkân.
Size yanlışlarınızı, eksiklerinizi hatırlatıyorlar.
Göremediklerinizi görmenize vesile oluyorlar.
Şikâyetlerini, beklentilerini ifade ediyorlar.
Cevabı geciktirdiğimizde sitemlerini yolluyorlar.
Telefon numaralarını gönderiyor, telefon numaranızı istiyorlar.
*
Bütün bunlar siyaset yapanlar için çok daha fazla önemli olmalı.
Zira, onların vatandaşa sandıkta hesap verme mecburiyetleri var.
Malûm;
Vakit su gibi akıp gidiyor!..
7.01.2021 - 00:05
Yayınlanma
Ahmet Turan Alkan.
Kapatılan Zaman’ın akıcı üsluplu yazarıydı.
“Silahlı Terör Örgütü’ne üye olmaktan” ceza almıştı.
Yaklaşık 2 yıl tutuklu kaldıktan sonra, tahliye edildiğinde, “Ülkem adına artık daha ümitvârım” demişti.
Ve dahi “pişman olmadığını” söylemişti!..
Aradan geçen sürede “biraz daha mı düşündü”, ne yaptı…
Kişisel internet sitesinde “derin pişmanlıklarını” ifade ettiği bir yazı kaleme aldı.
“Özetini” paylaşmak isterim:
“Yazmayalı uzun zaman oldu; gerçi bu uzun beş yıl zarfında bazı uzun kalem tecrübelerim olmadı değil. Ta ilk gençlik yıllarından beri pekâlâ gayet güzel romanlar yazabileceğime dair naif hayaller besledim durdumsa bu hülyâyı kuvveden fiile geçiremedim. Neyse ki bu defa ikisi düpedüz romana benzer, biri otobiyografik unsurlar taşıyan üç taslağı tamamlamayı başarabildim.
Şu esnada Corona kısıtlamalarından fırsat buldukça marangozluk ve leziz kitap okumalarıyla hemhâlim.
Son beş yılda herkesle birlikte önemli olaylar yaşadım. Siyasi ve toplumsal büyük depremler geçirdim, etkilendim ve yeniden düşünmek için fırsatım oldu. Şimdi değişen ve değişmeyen şeyler hakkındaki bazı tesbitlerimi sizlerle bölüşmek istiyorum.
· Gazete yazarlığı, zihni hayatımda süratli değişkenliğe yol açacak oynak ve güvenilmez bir zemin oldu. Yazı hayatımda bir angajmana girmemeye, ‘kendim gibi’ kalabilmeye emek verdim. Yazdıklarımın ‘gazete politikası’nı yansıtmaktan ziyade şahsi görüşlerimin ifadesi olmasına itina gösterdim. Bunu bir yere kadar başarabildimse de son derece sert, hızlı ve sivri köşeli politik gelişmelerden ne kadar yıprandığımı, savrulduğumu sonraları anladım.Gazeteler
· ‘Ülkü Ocakları Derneği’ndeki sıradan üyeliğim dışında üniversitedeki meslek hayatım ve yazarlığım müddetince herhangi bir kuruluşla resmi bağım olmadı. Yazdığım gazete ise resmen değilse bile ‘alenen’ bir cemaatin sözcüsü durumundaydı. Hayatımın en büyük hatası, cemaat angajmanlı bir gazetede fikren hür ve müstakil kalabileceğimi varsaymak olmuştur. Ben bunu başardığımı zannediyordum; dönüp ardıma baktım ki...
· Kalemimi başka vâdilerde de işletebilir, hattâ çok daha iyi bir seçenek olmak bakımından hiç yazmayabilirdim de... Hatâm yazmayı seçmek oldu. Vaktiyle bana hatırşinaslık ve nezaket gösteren insanlara vefâ göstermeyi önemsiyordum. Bu vefa duygusunun, çok kritik bir eşikten sonra nasıl düpedüz ‘Saflık’ ve ‘Enayilik’ noktasına dönüştüğünü de öğrendim. Acı bir şeydi...
· Ve asıl mesele, asıl dramatik viraj. Ülkeyi ve toplumsal huzuru altüst eden fitne-fücur fırıldakları esnasında gazete yöneticilerinin birer ikişer yurtdışına ‘tüymeleri’ beni uyarmalıydı. İtiraf ederim ki uyanamadım. Gazete sayfalarında gayet demokrat ve liberal görünenlerin meğer gizli ajandaları, kağıt üzerindeki iş arkadaşlarımın meğer sahte yüzleri de varmış. Saflığın bu derecesi elbet karşılıksız bırakılamazdı ve bunun cezasını çok ağır ödedim, ödüyorum.
· Yazıyla uğraşanlar bilir; şehvet-i kelâm diye bir budalalık türü vardır. Bir de ‘nükte yapma hırsı’. Yazarlık hayatımda bu iki benlik girdabına kapıldığım zamanlar, bu ‘şevkle’ incittiğim insanlar, zedelediğim şahsiyetler oldu ki bunlar meyanında Reisicumhurumuz ve sayın Devlet Bahçeli de var maalesef. Bunlar bir yazar için zihinde iyi tadlar bırakan şeyler değil; şimdi hatırladıkça hicab ediyor, kendilerinden helâllik diliyorum.
· Fetö’nün bir terör örgütü olduğuna ancak, o mel’un 15 Temmuz darbesi’nden sonra görebildim ama çok geçti. Olup bitenlerin hemen ardında, kökü ve ucu Atlantik ötesine doğru uzanan, mahiyeti belirsiz, gölgeli insanlardan müteşekkil yarı mistik, alçak ve yılan gibi dessas bir örgüt vardı. Devletin içine yuvalanmış her seviyede binlerce bürokratın varlık sebebi darbeden sonra su yüzüne çıktı, komplo âşikâr oldu.
· Fetö’nün en büyük fenalığı, yargı kararlarına da yansıdığı gibi, ne yaptığını gayet iyi bilen fesat yönetici ağabey ve imam takımı dışında binlerce mâsum ve samimi insanın hayatını karartması olmuştur. Bu insanların dramlarıyla her yüzyüze geldiğimde bu deniz anasını andıran paralel örgüte lânet okudum. Mahalli tabirle, ‘Allah karartılarını kaldırsın!’ diye ilenmekten nefsimi men edemedim.
· Kendini bir ‘Sivil toplum hareketi’ diye takdim eden Fetö, tam aksine bütün kurum ve birimleriyle devleti sinsice ele geçirme hesabı yürüten ikiyüzlü ve tehlikeli bir örgüt. Kibirli, dünyaperest, çıkarcı, faydacı ve zalim bir şer şebekesi. Meşru devlet ve hükümet uzuvlarına karşı riyakâr tuzak tertipleyip, Türkiye’yi bazı dış güçlerin hesabına yeniden dizayn ederken suçüstü yakalandılar. Atlantik ötesinden kerâmet umanlar kötü yanılıyor. O cerbezesine güvenen ağlak adamın ve avânesinin artık bu topraklarda geleceği yok. Dış mihrakların pençesinde bir avuç gafil rehine durumundalar.
· Zihnimde bir kekrelik; aldanmış, enayi yerine konulmuş olmanın verdiği acı bir tatsızlık ve derin bir hüzün. Örgütün güyâ beyin takımı ve prensleri batı ülkelerinde safâ sürerken, ülkesine güvenip evinde kalan bir avuç aldatılmış insan vicdan ızdırapları içinde. Pişmanlık mı? Evet! Özür mü? Elbette!
· Peki, okuyucudan ve hasbetenlillah sevenlerimden de özür dileyebilecek miyim? Deneyeceğim: Özür dilerim ey okuyucu. Eğer hâlâ merak ediyorsanız, ara sıra buralarda olurum muhtemelen... Huz mâ safâ, dâ mâ keder demiş şair: Hoşuna gideni al, sevmediğini bırak gitsin.”
“YENİ GEZİ, YENİ GEZİ” DİYE İKAZ EDİP DURDUK!..
Evet.
“Kitabın Ortasından” köşemizi takip edenler hatırlayacaktır, etmeyenler rahatlıklı bulabilecektir; birçok kereler “İkinci Gezi Geliyor!” diye ikazlarda bulunmuştuk.
Şimdilerde…
“Boğaziçi Üniversitesi-Rektör” bahanesiyle, “örgütlü” bir kalkışma başladı.
Meselenin “üniversite” boyutu, bir “küçük” aşama.
Esas olarak hazırlanan “Hane Halkı Ekonomisi” boyutlu bir kalkışma.
Plândemi ya da daha doğru bir ifadeyle “plân-demi”nin yol açtığı sıkıntılar malûm.
Birçok ülke, özellikle de “üretim fakiri” sayılabilecek ülkeler zor durumda.
Türkiye’nin durumu da kolay değil.
Birçok sektörde “ayakta kalabilme çabası” dikkat çekiyor.
Hayat yokuşu, milyonlarca vatandaş için giderek dikleşiyor.
“Dünya karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinde ilgilenir”.
Bu cümle çok doğru bir cümle.
Bir de…
Vatandaşların yarıdan çok daha fazlası “öncelikle” “Hane Halkı Ekonomisi”ne önem verir.
“İkinci Gezi Hazırlığı” hakkında başka yazılarımız da olacak kısmetse.
ABD’nin “Biden”lı döneme girmesinin bazılarının heveslerini iyice tırmandırdığını ve riskleri ciddi mânâda arttırdığını görmek gerek.
“Darbe”nin nice yöntemi var, malûm.
Bugünü bir “ikaz”la bitirmiş olayım:
“Külliye ile sokaktaki vatandaş arasındaki bilgi akışını aksatan duvarlar mutlaka kaldırılmalı! ‘Mutfak’ meselesi; ağaç, böcek, rektör meselelerine hiç ama hiç benzemez!”
0.01.2021 - 00:00
Yayınlanma
Malûm, yüzde 1’in hatta yüzde “yarım”ın bile belirleyici olduğu söylenen bir “Büyük Seçim”e doğru ilerliyoruz.
Seçimin ne zaman yapılacağına dair iddialar muhtelif...
Kimileri “erken seçim”i kaçınılmaz görüyor…
Kimileri de ‘Yönetim’in 2023’e kadar olan süreyi kullanıp avantaj sağlamak isteyeceği’ görüşünden hareketle,bunun “ihtimal dışı” olduğunu söylüyor.
Her neyse ne, “tahmin farklılıkları” bu yazınının başlığını etkilemez:
“Seçimin Anahtarı Gençlikte!”
“Büyük seçimden kimin, nasıl çıkacağını büyük ölçüde ‘gençlerin’ tercihleri belirleyecek!”
Anadolu Ajansı’nın Türkiye İstatistik Kurumu verilerine dayanarak hazırladığı habere göre, 15-24 yaş grubundaki gençlerimizin sayısı yaklaşık 13 milyon.
Bu nüfusun yüzde 15’ini aşan bir rakam. (*)
“Gençlik Çağı”nı 30 yaşa kadar taşıdığınızda “partilerin en büyüğü” çıkıyor karşınıza:
Gençlik Partisi.
*
Şöyle bir baktım;
“Gençlik Partisi” diye bir parti var mı?, diye...
Varsa var, bizim işaret ettiğimizin bununla alâkası yok.
Büyük bir kısmı “oylarının rengini” belirlememiş çok geniş bir kitleden bahsediyoruz…
En büyük partiden daha büyük olan ve ne dediğine, ne istediğine, ne düşündüğüne pek de “aldırış” edilmeyen…
“Z Kuşağı” misali, “sembollere” sıkıştırılmak istenen...
“Büyük” zatların, “Şimdiki gençler dünü bilmezler azizim!” yollu “tepeden bakışlarına” hedef olan…
“Büyüyünce” icra etmeleri “gereken” mesleklerin bile “işlerini çok iyi bilir büyükler” tarafından belirlendiği…
Dünyaya adeta her bakımdan “borçlu” bir şekilde gelmiş koca bir gençlik!..
“Adına ahkâm kesişlerden” bıkmış, usanmış bir gençlik!..
GENÇLİĞİN “ESAS” İLGİ ALANLARI!
Son vakitlerde “sabır” çekişlerimizi iyice arttırdık ama bizim de tepemiz atmaz değil.
“Z Kuşağı” meselesinin ele alındığı, “gençliğin çok kötüye gittiği” görüşünün tekrarlandığı bir ortamda...
Biraz da ses yükselterek…
Dedim ki;
“Genç dediğiniz ne kardeşim!
Genç dediğiniz siz, biz!..
Bizim evlâtlarımız!..
Ne yapsın gencimiz!
Okulunu düşünüyor, üniversitesini düşünüyor, üniversiteyi bitirdiğinde ‘ne yapacağını’ düşünüyor.
Aldığı eğitimin ‘hayatta’ neye yarayacağını düşünüyor.
Diplomasının ne işe yarayacağını düşünüyor.
‘Şartları kötü olmayan bir iş bulabilir miyim, evlenebilmeme yetecek parayı toplayabilir miyim, evimi geçindirebilir miyim, kirayı ödeyebilir miyim?’
Bunları düşünüyor.
‘Devlete kapak atabilir miyim?’
Bunu düşünüyor.
‘Özel sektörde çalışırsam, insan yerine konur muyum?’
Bunu düşünüyor.”
Koca bir gençlik…
Öğrenci olanlar var, öğrenciyken çalışanlar var…
Bir de “Ne öğrenci olan, ne de çalışan…”
“Ne yaşar ne yaşamaz!”lar var!..
*
“Üniversite kapısına dışarıdan getirilerek bağıran, bağırtılan” ya da “politika koridorlarında rant kovalayan, kovalattırılan” tipler azınlığında azınlığı…
“Deizm mi, panteizm mi” fantezileriyle yaşayanlar da öyle..
Milyonlarca genç…
Ellerinde önümüzdeki sürecin “anahtarlarını” taşıyan milyonlarca genç…
Büyüklerin her yaptığını, her söylediğini “dikkat çekmez bir dikkatle ” izleyen ve bir yerlere not eden milyonlarca genç…
*
Bu yazıyı okuyan “büyüklere” hitap etmiş olayım şu son satırlarda:
“Destek verdiğiniz siyasi parti hangisiyse…
Gençlerin sesine yeterince kulak veriyor mu sizce?..
Önümüzdeki sürecin anahtarının gençlerde olduğunu biliyor mu?
Destek verdiğiniz parti hangisiyse…
Önümüzdeki sürecin anahtarının gençlerde olduğunun bilinciyle hareket ediyor mu?..
Gençlerle sağlıklı iletişim kurabilmek için gerekenleri yapıyor mu?..”
Bu soruların hepinizde cevapları vardır elbette.
O cevaplara göre de tahminleriniz olur, haliyle!..
*
Dedim ya,
“Anahtar” gençliğin elinde!..
.............................................................
(*):(https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/istanbulun-genc-n.
12.01.2021 - 00:00
Yayınlanma
Ülkenin “doğrudan halk tarafından seçilmiş” ilk ve tek Cumhurbaşkanı olan…
Defalarca seçim kazanmış tek Lideri olan Sayın Erdoğan için, “Sözde Cumhurbaşkanı” diyor Ana Muhalefet Genel Başkanı.
Bu, bir yönüyle “vatandaşın iradesine saygısızlık”tır…
Diğer yönüyle de, “gündem kaydırma” operasyonudur!..
Sizin öncelikli göreviniz, vatandaşın sıkıntılarını gündeme taşımak…
Onlara çare bulunması için “Siyasi İktidar”ı zorlamak…
Çözüm modellerini ortaya koymak değil mi?
Ya siz ne yapıyorsunuz?
“Ne biçim posta koydum!” havasını mı atıyorsunuz?
“İktidar işi zor iş arkadaş, en rahat koltuk Ana Muhalefet koltuğu, az iş çok lâf” mı demek istiyorsunuz?
Bunun için mi “Siyasal İktidar”a “gollük” paslar atıyorsunuz?
Yoksa, yoksa…
CHP’yi epeyce terleten “taciz, tecavüz” haberlerinin iyice unutulması için mi böyle yapıyorsunuz?
Gündemi Kaydırmak!
Takip ediyorsunuz, bu sütunda ve sesimizi duyurma imkânını bulabildiğimiz diğer ortamlarda “sokaktaki vatandaşın” dertlerini gündeme taşımaya çalışıyoruz.
Bir önceki yazımızda da, “gençliğimizin gerçek gündemini” yansıtmıştık, aynen şöyle diyerek:
“Gencimiz…
Okulunu düşünüyor, üniversitesini düşünüyor, üniversiteyi bitirdiğinde ‘ne yapacağını’ düşünüyor.
Aldığı eğitimin ‘hayatta’ neye yarayacağını düşünüyor.
Diplomasının ne işe yarayacağını düşünüyor.
‘Şartları kötü olmayan bir iş bulabilir miyim, evlenebilmeme yetecek parayı toplayabilir miyim, evimi geçindirebilir miyim, kirayı ödeyebilir miyim?’
Bunları düşünüyor.
‘Devlete kapak atabilir miyim?’
Bunu düşünüyor.
‘Özel sektörde çalışırsam, insan yerine konur muyum?’
Bunu düşünüyor.
Koca bir gençlik…
Öğrenci olanlar var, öğrenciyken çalışanlar var…
Bir de ‘Ne öğrenci olan, ne de çalışan…’
“’Ne yaşar ne yaşamaz!’lar var!..”
*
Biz bu türden yazılarla, konuşmalarla “sokaktaki vatandaşın” gerçek dertlerini gündeme taşımaya çalışırken…
Memleketin “Ana Muhalefet Genel Başkanı”, gündemi “vatandaşın gerçek dertlerinden” başka yerlere kaydırıyor!..
En düşük kiranın 1200 lira, 1500 lira olduğu şehirlerde, küçücük maaşıyla ev geçindirmek, bir de “evlâtları” okutmak mecburiyetinde kalan bir “Baba”nın derdini gündeme getirmek, gündemde tutmak yerine…
1500 lira ile 2000 lira arası emekli maaşıyla “hayatta kalmaya çalışan” yaşlımızın derdini gündeme getirmek, gündemde tutmak yerine…
Pandemi, plandemi derken, “boğulma” noktasına gelen esnafımızın taleplerini gündeme getirmek, gündemde tutmak yerine…
Ne yapıyor?..
Sayın Erdoğan’a “Sözde Cumhurbaşkanı” diyerek…
“Milli İrade”ye saygısızlık ederek gündemi kaydırıyor!..
Kimse,
“sokaktaki vatandaşın dertlerine de dikkat çekiyor ama” demesin lütfen…
Hayır…
Öyle yapmıyor…
Bu konuların en fazla konuşulacağı süreçlerde “gündemi” kaydırıyor!..
Bakınız, şimdi aklıma geldi, oradan devam edeyim:
Geçtiğimiz günlerde, Memur-Sen Genel Başkan Yardımcısı Hacı Bayram Tonbul’un bir televizyon kanalındaki konuşmasına rastladım.
Şöyle diyordu Sayın Tonbul:
“Enflasyon oranında verilecek zam (maaş zammı) asla bir zam değil. Hissedilen enflasyon, şu andaki resmi enflasyonun kat kat üstünde. Kiraların böyle olduğu durumda, hayat pahallılığının her gün arttığı durumda, bunun yeterli olduğunu söylemek, yani, memurlara hakarettir!”
Siyasi iktidarın dünya görüşüne en yakın Memur Sendikası’nda yöneticilik yapan Sayın Tonbul bunları söylüyor…
Ana Muhalefet Genel Başkanı bu kadarını bile yapmıyor!..
Ya ne yapıyor?..
Dedik ya, “maksadı neyse”, gündem kaydırıyor!..
*
Siyasi iktidarlar, belli dengeleri göz önünde bulundurmak mecburiyetinde olduklarından, “sokaktaki vatandaşla karşı karşıya” gelebilir.
Muhalefet, özellikle Ana Muhalefet ise çok daha rahat bir konumdadır.
Onun öncelikle görevi, “vatandaşın taleplerini” gündeme taşımak, onların problemlerinin çözümü için çaba sarf etmektir.
Bu hususlardaki performansı, ya kendisine iktidar yolunu açacaktır ya da bulunduğu yerde çakılı kalmasına sebep olacaktır.
Bizdeki ‘Ana Muhalefet’e bakıyoruz…
Vatandaşın dertleriyle “ilgilenir” gibi yapıyor ama ilgilenmiyor.
Bendeniz buralardan, kısıtlı imkânlarıyla “sokaktaki vatandaşın dertlerine” işaret etmeye çalışırken…
Bunu yaptığım için de “tepki çekmeyi” göze alırken…
“Ana Muhalefet Genel Başkanı” tutuyor, ülkenin halk tarafından seçilmiş İlk Cumhurbaşkanı için…
Defalarca açık ara seçim kazanmış olan Sayın Erdoğan için “Sözde Cumhurbaşkanı” diyor.
Dedik ya, “maksadı neyse” gündem kaydırıyor!..
Ne yazık ki…
Memlekette çok büyük bir Ana Muhalefet krizi var.
Sokaktaki vatandaşın problemlerinin gündeme taşınmasının önündeki en büyük engel bugünkü Ana Muhalefet Zihniyeti!..
Sokaktaki vatandaş, bunlara bakıp bakıp diyor ki,
“Allah ellerine düşürmesin!”
Biz de…
Bunlara bakıp bakıp diyoruz ki…
“Amin!
.12.01.2021 - 00:00
Yayınlanma
Ülkenin “doğrudan halk tarafından seçilmiş” ilk ve tek Cumhurbaşkanı olan…
Defalarca seçim kazanmış tek Lideri olan Sayın Erdoğan için, “Sözde Cumhurbaşkanı” diyor Ana Muhalefet Genel Başkanı.
Bu, bir yönüyle “vatandaşın iradesine saygısızlık”tır…
Diğer yönüyle de, “gündem kaydırma” operasyonudur!..
Sizin öncelikli göreviniz, vatandaşın sıkıntılarını gündeme taşımak…
Onlara çare bulunması için “Siyasi İktidar”ı zorlamak…
Çözüm modellerini ortaya koymak değil mi?
Ya siz ne yapıyorsunuz?
“Ne biçim posta koydum!” havasını mı atıyorsunuz?
“İktidar işi zor iş arkadaş, en rahat koltuk Ana Muhalefet koltuğu, az iş çok lâf” mı demek istiyorsunuz?
Bunun için mi “Siyasal İktidar”a “gollük” paslar atıyorsunuz?
Yoksa, yoksa…
CHP’yi epeyce terleten “taciz, tecavüz” haberlerinin iyice unutulması için mi böyle yapıyorsunuz?
Gündemi Kaydırmak!
Takip ediyorsunuz, bu sütunda ve sesimizi duyurma imkânını bulabildiğimiz diğer ortamlarda “sokaktaki vatandaşın” dertlerini gündeme taşımaya çalışıyoruz.
Bir önceki yazımızda da, “gençliğimizin gerçek gündemini” yansıtmıştık, aynen şöyle diyerek:
“Gencimiz…
Okulunu düşünüyor, üniversitesini düşünüyor, üniversiteyi bitirdiğinde ‘ne yapacağını’ düşünüyor.
Aldığı eğitimin ‘hayatta’ neye yarayacağını düşünüyor.
Diplomasının ne işe yarayacağını düşünüyor.
‘Şartları kötü olmayan bir iş bulabilir miyim, evlenebilmeme yetecek parayı toplayabilir miyim, evimi geçindirebilir miyim, kirayı ödeyebilir miyim?’
Bunları düşünüyor.
‘Devlete kapak atabilir miyim?’
Bunu düşünüyor.
‘Özel sektörde çalışırsam, insan yerine konur muyum?’
Bunu düşünüyor.
Koca bir gençlik…
Öğrenci olanlar var, öğrenciyken çalışanlar var…
Bir de ‘Ne öğrenci olan, ne de çalışan…’
“’Ne yaşar ne yaşamaz!’lar var!..”
*
Biz bu türden yazılarla, konuşmalarla “sokaktaki vatandaşın” gerçek dertlerini gündeme taşımaya çalışırken…
Memleketin “Ana Muhalefet Genel Başkanı”, gündemi “vatandaşın gerçek dertlerinden” başka yerlere kaydırıyor!..
En düşük kiranın 1200 lira, 1500 lira olduğu şehirlerde, küçücük maaşıyla ev geçindirmek, bir de “evlâtları” okutmak mecburiyetinde kalan bir “Baba”nın derdini gündeme getirmek, gündemde tutmak yerine…
1500 lira ile 2000 lira arası emekli maaşıyla “hayatta kalmaya çalışan” yaşlımızın derdini gündeme getirmek, gündemde tutmak yerine…
Pandemi, plandemi derken, “boğulma” noktasına gelen esnafımızın taleplerini gündeme getirmek, gündemde tutmak yerine…
Ne yapıyor?..
Sayın Erdoğan’a “Sözde Cumhurbaşkanı” diyerek…
“Milli İrade”ye saygısızlık ederek gündemi kaydırıyor!..
Kimse,
“sokaktaki vatandaşın dertlerine de dikkat çekiyor ama” demesin lütfen…
Hayır…
Öyle yapmıyor…
Bu konuların en fazla konuşulacağı süreçlerde “gündemi” kaydırıyor!..
Bakınız, şimdi aklıma geldi, oradan devam edeyim:
Geçtiğimiz günlerde, Memur-Sen Genel Başkan Yardımcısı Hacı Bayram Tonbul’un bir televizyon kanalındaki konuşmasına rastladım.
Şöyle diyordu Sayın Tonbul:
“Enflasyon oranında verilecek zam (maaş zammı) asla bir zam değil. Hissedilen enflasyon, şu andaki resmi enflasyonun kat kat üstünde. Kiraların böyle olduğu durumda, hayat pahallılığının her gün arttığı durumda, bunun yeterli olduğunu söylemek, yani, memurlara hakarettir!”
Siyasi iktidarın dünya görüşüne en yakın Memur Sendikası’nda yöneticilik yapan Sayın Tonbul bunları söylüyor…
Ana Muhalefet Genel Başkanı bu kadarını bile yapmıyor!..
Ya ne yapıyor?..
Dedik ya, “maksadı neyse”, gündem kaydırıyor!..
*
Siyasi iktidarlar, belli dengeleri göz önünde bulundurmak mecburiyetinde olduklarından, “sokaktaki vatandaşla karşı karşıya” gelebilir.
Muhalefet, özellikle Ana Muhalefet ise çok daha rahat bir konumdadır.
Onun öncelikle görevi, “vatandaşın taleplerini” gündeme taşımak, onların problemlerinin çözümü için çaba sarf etmektir.
Bu hususlardaki performansı, ya kendisine iktidar yolunu açacaktır ya da bulunduğu yerde çakılı kalmasına sebep olacaktır.
Bizdeki ‘Ana Muhalefet’e bakıyoruz…
Vatandaşın dertleriyle “ilgilenir” gibi yapıyor ama ilgilenmiyor.
Bendeniz buralardan, kısıtlı imkânlarıyla “sokaktaki vatandaşın dertlerine” işaret etmeye çalışırken…
Bunu yaptığım için de “tepki çekmeyi” göze alırken…
“Ana Muhalefet Genel Başkanı” tutuyor, ülkenin halk tarafından seçilmiş İlk Cumhurbaşkanı için…
Defalarca açık ara seçim kazanmış olan Sayın Erdoğan için “Sözde Cumhurbaşkanı” diyor.
Dedik ya, “maksadı neyse” gündem kaydırıyor!..
Ne yazık ki…
Memlekette çok büyük bir Ana Muhalefet krizi var.
Sokaktaki vatandaşın problemlerinin gündeme taşınmasının önündeki en büyük engel bugünkü Ana Muhalefet Zihniyeti!..
Sokaktaki vatandaş, bunlara bakıp bakıp diyor ki,
“Allah ellerine düşürmesin!”
Biz de…
Bunlara bakıp bakıp diyoruz ki…
14.01.2021 - 00:05
Yayınlanma
“Geleceğimize güvenle bakabilmek”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cümlesinin tamamı şöyle:
"Kendini bilen, tarihini bilen, medeniyetini bilen, inançlı, ahlaklı, erdemli gençler yetiştirmeden geleceğimize güvenle bakamayız.”
Aklı başından gitmemiş olan herkesin yüzde yüz hak vereceği bir değerlendirme.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın, “eğitim ve kültür alanlarındaki sıkıntılara” nice konuşmasında dikkat çektiği malûmlarınızdır.
Mesela…
Birlik Vakfı’nın 2015 yılındaki 30. Yıl Kutlamaları Merasimi’nde şunları söylemişti Sayın Cumhurbaşkanı:
“Türkiye'de geçtiğimiz 13 yılda her alanda tarihi bir dönüşüme, tarihi bir değişime şahit olduk. Ülke olarak çok önemli mesafeler kat ettik. Ancak bu süreçte iki alanda, eğitimde ve kültürde hedeflediğimiz noktaya gelemediğimizi üzülerek söylemek istiyorum. Eğitimde altyapıyı güçlendirdik. Eğitimin, öğretimin içeriği konusunda çocuklarımızı medeniyet tasavvurumuza uygun şekilde yetiştirme konusunda aynı şeyi söyleyemiyorum. Ümitsiz değilim, bunu başaracağımıza inanıyorum. İmam hatip okullarımıza giden öğrenci sayımızın 1 milyon 200 bine çıkması çok önemli. 600 binden 28 Şubat sonrası 60 bine indi. İktidarımız süresinde bu sayıyı artırdık. Müfredatı süratle geliştirmemiz, zenginleştirmemiz lâzım. Bunu yaptığımız zaman gençliğimiz çok farklı şekilde gelişecektir. Kültür alanında da yapılmak istenenle yapılması gerekenler arasında çok ciddi fark var. Türkiye'nin diğer alanlarda ihtiyaçlarının büyüklüğü, milletimizin gırtlağına dayanan sıkıntıları çözme gayreti böyle şekillendirdi. Ama daha fazlasını yapabilirdik. Şimdi önümüze bakacağız. Önümüzdeki yıllarda eğitim ve kültür alanında bir seferberlik içinde ilerlemeliyiz. Özellikle STK'larda güzel gelişmelerimiz var. Yük yüklenerek, onların da katkıda bulunması gerekiyor. Çok büyük görevler düşüyor.”
Evet, Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu konuşmasının üzerinden beş, altı yıllık bir zaman dilimi geçti.
Memleketin başındaki nice badire, karşı karşıya kalınan bir dolu tehlike, bir türlü “takım oyunu”na geçilememesi, “yalnızlık”, vesaire…
Farklı sebepler öne sürülse de netice ortada:
“Eğitim ve kültür alanlarında” arzu edilen noktaların epeyce uzağındayız.
Ve üstelik bu, “muhalefet” yapan birilerinin “iddiası” da değil.
Bizzat Sayın Cumhurbaşkanı, “Eğitimde büyük bir reforma imza atılacakları” vaadinde bulunduğu, 19 Ekim 2020 tarihli konuşmasında, “Hükümet olmakla muktedir olmak, muktedir olmakla iktidar olmak arasındaki farkı iyi biliyorsunuz. Gerçek iktidarın fikri iktidar olduğunu iyi biliyoruz. Tek tek bireylerden başlayarak, toplumun tamamına uzanan fikri iktidar yolu zor ve zahmetli bir süreçtir. Kendimi bu konuda mahzun hissediyorum. 18 yılda her alanda tarihi eserlere ve hizmetlere imza attığımızı eğitim, kültürde arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum.
Genç bir nüfusa sahibiz ama medeniyet tasavvurumuzu hayata geçiremiyoruz. Medyamız bizim sesimizi ve nefesimizi yansıtmıyor. ilimde, sanatta, kültürde benzer sıkıntılarla karşı karşıyayız. Dünyaya kendimizi anlatamıyoruz. Bunun için de fikri iktidarımızı da hala tesis edemediğimiz kanaatindeyim. Hiç kimsenin bu arayıştan rahatsız olmaması gerekir.”
Evet efendim;
Sayın Cumhurbaşkanı’nın dört ay evvel yaptığı konuşmanın altını çizdiğimiz bölümlerini de böylece vermiş olduk.
Bütün bunları “hatırlattıktan” sonra…
Gelelim günümüze…
O Adımlar Bir An Evvel Atılmalı
Sayın Cumhurbaşkanı’nın birkaç gün evvel dile getirdiği son derece isabetli tespitle gitmiştik bu yazıya:
"Kendini bilen, tarihini bilen, medeniyetini bilen, inançlı, ahlaklı, erdemli gençler yetiştirmeden geleceğimize güvenle bakamayız.”
Dünden bugüne söylenenlere baktığımızda, “süratle” hal yoluna konulması gereken “eğitim ve kültür” işlerinde epeyce “vakit kaybedildiğini” görüyoruz.
Meseleye hangi açıdan bakarsanız bakın ortada “sıkıntılı” bir durum var.
Bugünlerde “adalet ve ekonomi alanlarındaki reformlardan” bahis var ama “eğitimde reform” meselesi gündemde değil gibi.
Gündemi, Ana Muhalefet Genel Başkanı’nın “saçma sapan” lâfları ve bu lâflar etrafında şekillenen tartışmalar oluşturuyor.
Bir başka ifadeyle, gündemi Ana Muhalefet belirliyor!..
Biz, elimizdeki kısıtlı imkânlarla gündemi “aile”ye, “eğitim”e, “kültür”e ve dahi “sokaktaki vatandaşın taleplerine” taşımaya…
Memnuniyetleri ve memnuniyetsizlikleri “yapıcı dille” yansıtan bir “kanal” olmaya gayret ediyoruz.
Umarız…
Günün birinde…
Geleceğe güvenle bakabilmemizi sağlayacak “eğitim ve kültür” hamlelerinin gerçekleştirildiğini görürüz…
Tam da burada hatırlatmakta fayda var;
Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Toplantısı’nın ardından çok çarpıcı bir açıklama yayınlanmıştı.
Deniyordu ki orada;
“Aile yapısını sarsmaya yönelik saldırıların giderek yaygınlaştığı toplantıda, özellikle medya yoluyla dayatılan çarpık bireysel ve toplumsal ilişki biçimlerinin ve gençlerin önüne rol model olarak çıkarılan örneklerin önce aileyi hedef aldığı, medeniyet ve kültür kodlarımıza taban tabana zıt fikirlerin ve hayat tarzlarının sürekli olarak yüceltilmesinin ve özendirilmesinin bu oyunun bir parçası olduğu belirtilmiştir.”
Evet…
Tespit çok.
Birçok konuşmada, açıklamada nice “kıymetli” tespit dile getiriliyor.
Bunları söylemek faydalı da…
Ağızlarımız ne zaman ve nasıl tatlanacak?..
Sayın Cumhurbaşkanı’nın 25 Nisan 2008 tarihli AK Parti Konya İl Kadın Kolları Kongresi’nde dile getirdiği Hz. Mevlânâ imzalı şu veciz cümle ne kadar güzel, değil mi:
“Bal bal demekle ağız tatlanmaz, balı yersen ağız tatlanır.”
Sayın Erdoğan'dan 'Çekinmeyin!' Tâlimatı!
Serdar Arseven
17.01.2021 - 00:05
Yayınlanma
AK Parti Merkez Karar Yönetim Kurulu Toplantısı’ndan sızan “kulis” haberlerine şöyle bir göz attım.
Bir de, Ak Parti’nin her yaptığına yüzde yüz destek veren A Haber’deki “MKYK Kulis Haberi”ne denk geldim.
Toparlayacak olursam…
Şu ifadeler yansımış içeriden:
“Ak Partili vekillerin Meclis’te yaptıkları basın toplantısı sayısının diğer partilerin çok gerisinde kaldığına işaret eden Erdoğan, kurmaylarına daha aktif çalışmaları yönünde uyarılarda bulundu. Erdoğan, Ak Parti milletvekillerinin gündem belirleyecek, partinin faaliyetlerini ve görüşlerini en iyi şekilde aktaracak açıklamaları yapmaktan çekinmemelerini istedi”
A Haber’de, bunlara ilâve olarak, CHP milletvekillerinin sayıca Ak Partililerden çok daha az olmalarına rağmen, “Ak Partililerin üç katı basın toplantısı düzenlediklerine” vurgu da vardı.
*
MKYK’dan “yakın medya organlarına” yansıyan ifadeler,
meselenin “sadece basın toplantısı düzenleme” meselesi olmadığını gösteriyor.
Bütün Ak Partililere mesaj var.
Teşkilâtta görev yapan herkese.
Sayın Erdoğan’ın, Parti Yönetimi’nin, Meclis Grubu’nun, Teşkilât’ın “temposu”ndan hiç de memnun olmadığını görmemek mümkün değil.
O kadar ki…
“Açıklama yapmaktan çekinilmemesi” tâlimatını verme ihtiyacını hissediyor!..
Kimler, nelerden “çekiniyor” olabilirler?..
“Hangi hesaplar” içinde olabilirler?
Sayın Erdoğan, “yedi düvel”den çekinmediğini gösteren konuşmaları yaparken, süper güçlere en net ifadelerle tepki gösterirken…
Kendisinin bir yerlere getirdiklerinden bazıları, niçin, kimlerden, nelerden çekiniyor?..
*
Kulis haberlerinde bu soruların cevapları yok elbette, ancak “ikazları” tamamlayan, “Büyük Kongre’nin bir an evvel yapılması tâlimatı”na dair satırlar yeterince işaret veriyor.
Ak Parti’de çok büyük bir değişim ve gelişim ihtiyacının olduğu görüşünü, Sayın Cumhurbaşkanı’ndan, memleketin en ücra köşesindeki bir AK Parti seçmenine kadar hemen herkes farklı tonlarda vurguluyor.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın şikayetçi olduğu “düşük tempoyla” işi yürütenler bu yazdıklarımızdan haliyle rahatsız olacaklardır.
Amma velâkin…
Ak Parti’nin şu an içinde bulunduğu durumun, “kişisel hesapların” çok ötesinde olduğu…
“Parti hesaplarının” da çok ötesinde olduğu, su götürmez bir gerçek.
Sayın Cumhurbaşkanı, kendisine arz edilen bir “rapordaki” rakamları dayanak alarak, Ak Partili vekillere “CHP’lilerin üçte biri kadar basın toplantısı düzenlenmiyor, aktif olun, çekinmeyin!” uyarısında bulunuyor ama…
Bazı yazılarımızda dikkat çektiğimiz üzere, son yıllarda yaptığı bir çok konuşmada, sadece milletvekillerine değil, farklı görevlerdeki pek çok AK Partiliye çok açık ikazları var.
Bugün, bunları uzun uzun vererek can sıkacak değilim.
Sadece 5 Kasım 2020 tarihli konuşmasındaki şu cümlelerini hatırlatmam, ne denli “tepkili” olduğunu göstermeye yetecektir:
“Milletle arasına duvar ören, kendini ulaşılamaz bir yere konumlandırmış, hele hele insanları küçümseyen bir AK Parti yöneticisi varsa bulunduğu yerde, özellikle söylüyorum, fuzuli şâgil, yani haksız işgalci demektir. AK Parti'nin hiçbir il başkanı, ilçe başkanı, yöneticisi, belediye başkanı, milletvekili velhasıl hiçbir temsilcisi, milletten kopuk olamaz, kopuk yaşayamaz!”
*
“Fuzuli işgalcilik yapılmasın!” demiş Sayın Cumhurbaşkanı…
Daha ne desin!
Koskoca Cumhurbaşkanı, ortada çok ciddi problemler olmasa, bu kadar “kesin” ve “keskin” ikazlarda bulunur mu?
-*
Son seçimlerden, bilhassa “Yerel Seçim”den çıkan tablodan hareketle, “yaşananlardan ne ölçüde ders alındığı” üzerine yoğun tartışmalar içine giriyor taban.
“Hasbilik hesabilik tartışmaları” alttan alta büyüyor.
“Hasbilere ve hesabilere ne kadar kıymet verildiği” tartışmaları da öyle…
Sayın Cumhurbaşkanı’nı “Yeter Artık!” deme noktasına getiren ortamda, “vatandaşın bire bir yaşadığı” olumsuzluklar var.
Bir vakitler AK Parti yöneticileri (genel olarak) halka çok daha yakındı.
Bize çok daha az şikâyet ulaşırdı.
Bu şikâyetlerden bazılarını dile getirdiğimizde de, kısa sürede konu izah edilir…
Bir eksiklik, hata varsa hemen “telâfi” yoluna gidilirdi.
Şimdilerde…
Sosyal medyada, “O benim ziyaretime geldi, ben onun ziyaretine gittim!” muhtevalı paylaşımlar ağırlıkta.
Bazen, daha doğrusu çoğu zaman “Cumhurbaşkanı bir konuşsun da ona göre bir pozisyon alayım!” tavrı dikkat çekiyor.
Bekleyiş ya da Sayın Cumhurbaşkanı’nın ifade ettiği gibi “çekinme” hâli!..
Bunlardan çok daha sıkıntılı bir durum olarak, bazılarının vatandaşı hatta “AK Parti tabanını” hedef alan paylaşımlarda bulunduğunu bile gördük.
Öte yandan, birçok yazımızda ve konuşmamızda dile getirdiğimiz gibi, “gençlikle irtibat” meselesinde büyük sıkıntılar var.
Hem de çok büyük!..
*
Buraya kadar yazdıklarımızdan “Bugün seçim olsa işler AK Parti açısından çok kötü olur!” sonucu çıkmaz.
Zira…
Rakiplerine baktığımızda da; -ne kadar aktif, dinamik olurlarsa olsunlar-, “benzemezler ittifakını” sürdürme noktasında çok büyük sıkıntılar çektiklerini görüyoruz.
“Devlet Aklı” da, Cumhur İttifakı’nın çerçevesinin genişletilmesinden yana!..
Amma velâkin…
Ak Partililerin unutmamaları gereken şöyle bir gerçek de yok değil:
“Hazır olmazsanız en güçlü rüzgârlar bile sizi hedefinize götüremez!”
*
Bakalım…
Ak Parti’de değişim ve gelişim işleri nasıl olacak?..
Kısmetse izlemeye ve gördüklerimizi siz kıymetli okuyucularımızla paylaşmaya devam edelim.
Mesut Özil: 'Alman gibi düşünüyorum, Türk gibi hissediyorum!'
Serdar Arseven
19.01.2021 - 00:05
Yayınlanma
Şimdilerde Türkiye’nin gündeminde olan Mesut Özil’in, bir çırpıda bitirilecek kadar akıcı ve sürükleyici olan “Futbolun Büyüsü ve Gerçekleşen Hayaller” adlı kitabını okuyunca…
Bizim kuşakların anlamakta zorluk çektikleri, daha doğrusu anlama çabası göstermeden yargıladıkları “Yeni Nesil”in tarifini buldum.
“Altın kafesten dışarı çık ve kendin ol!” diye haykıran bir delikanlı Mesut Özil.
“Rızıklarını” aramak için, uzun yıllar önce Almanya’ya göçen vatan evlâtlarının torunu, çocuğu…
Bodrumunda farelerin cirit attığı bir evde büyümüş…
“Bodrum merdivenlerinin en üst basamağında durup karanlığa bakıyorum. Trabzanın en üstündeki elektrik düğmesi kendimi bildim bileli bozuk.” diyor…
“Gri posta kutuları ezik büzük.
Dış duvarda numaramız bile yazmıyor. Rakamları muhtemelen birisi çalmıştır! (..) Ne olmuşsa olmuş, daha sonra birisi, ev numaramız olan 30 sayısını yeşil sprey boyayla duvara yazmış.”
*
“Bisikletimi almak için bodruma iniyorum. (…) Bu kadar kötü kokuyor burası. Bilhassa idrar kokusu var… Komşular buraya işiyorlar mı, yoksa koku burada sürüsüne bereket yaşayan sıçanlardan mı geliyor, bilemiyorum.”
*
Mesut Özil, “Modern Batı”nın, kendisine “ekmek için” sığınan “göçmenlere” lâyık gördüğü “yoksulluğun” ortasında büyümüş bir çocuk, bir gençti.
Almanya’nın dil, iz, yol bilmezleri…
Bütün hedefleri, Türkiye’den birkaç apartman dairesi satın alabilmek ve dönüşte “kira gelirleriyle rahat edebilmek” olan anne, babaların çoğu, “Almanca öğrenme” imkânına sahip değildi.
Mesut Özil’in ifade ettiği gibi, “Yabancılarla Almanlar arasında birlikte yaşamak diye bir şey yoktu. Birbirlerinden ayrı yaşarlardı.”
Çocuklar, yaşadıkları ülkenin dilini, ailelerinden değil, itilip kakıldıkları okul öncesi eğitim kurumlarında ve okullarında öğrenmeye çalışırlardı.
Mesut Özil, Almanca’ya çok geç başlamanın sıkıntısını uzun yıllar boyunca çektiğini belirtiyor kitabında.
Ve, üzerinde etraflıca tefekkür edildiği takdirde “bugünü” anlamamıza yardımcı olabilecek şu cümleyi kullanıyor:
“Alman gibi düşünüyorum ama Türk gibi hissediyorum!”
Türk Milli Takımı mı, Alman Milli Takımı mı?
Mesut Özil, kitabında “Niçin Türk Milli Takımı’nı değil de, Alman Milli Takımı’nı tercih etti?” tartışmalarına da işaret ediyor:
“Almanya’da doğmuş olmama rağmen sadece Türk pasaportum vardı. O zamanlar, çifte vatandaşlık yoktu. Aradaki fark çocukken beni ilgilendirmiyordu. (..) Ama büyüdükçe ve büyük futbol kariyeri yapma şansım giderek daha belirgin hale geldikçe bu konu hakkında düşünüp taşınmam gerekti.
Alman Milli Takımı için mi yoksa Türk Milli Takımı için mi?.. (Oynamalıydım.)”
*
Aile fertleriyle, arkadaşlarıyla uzun uzun istişare ettikten sonra, Alman Milli Takımı’nda oynamaya karar verdiğini belirtiyor Mesut Özil.
Bunun için ilk yapması gereken, Türk Başkonsolosluğu’na müracaat edip, Türk Pasaportu’nu geri vermekmiş…
Babasıyla birlikte gittiği Konsolosluk’ta, görevlilerin “nefret dolu” bakışlarına ve engelleme girişimlerine muhatap olduklarını, işlerinin aksatıldığını, aynı yere uzun yollar kat edip ikinci kere gitmek mecburiyetinde bırakıldıklarını anlatıyor Mesut Özil.
“Bana öyle şeyler söylediler ki…” diyor;
“Gurursuz olmakla suçlandım, ihanetle, Türkiye’yi sevmemekle suçlandım. Ne büyük saçmalık!”
Bunları yaşadıktan sonra da Türkiye’den birilerinin sürekli olarak kendisini çekiştirdiğini, Türk Milli Takımı’nda oynamaya ikna etmeye çalıştığını anlatan Mesut Özil, sonrasında şunları söylüyor:
“Almanya için oynamaya karar vermiş olmam, Türkiye’yi kalbimde taşımadığım, kafamda bitirdiğim, kendimi Türkiye’ye ve Türk İnsanı’na kapadığım anlamına gelmiyordu.”
O anlama gelmiyordu…
Peki, hangi anlama geliyordu?
Mesut Özil, bu soruya, en büyük başarısı Dünya Üçüncülüğü olan Türk Milli Takımı yerine, Dünya Kupası’nı defalarca kazanmış Almanya Milli Takımı’nda oynamanın kariyeri açısından çok daha iyi olduğu yönündeki kanaatini belirterek cevap veriyor.
Onun bu yaklaşımını isabetli bulanlar da, “Alman Milli Takımı’nda oynayan ve bu sayede Dünya Kupası kaldırmış futbolcular arasına girmeyi, dünyanın en büyük kulüplerinde forma giymeyi başaran Mesut Özil’in yaptığı, Türkiye için de faydalıdır. Onun oradaki varlığı, Türkiye’nin ve Türk futbolcularının, teknik adamlarının reklamları açısından da çok yararlı olmuştur!” diyorlar.
Tartışmalı bir konu.
Mesut Özil, o günlerde Türk Milli Takımı’nı tercih etseydi…
Bugün, Türkiye’nin futbol gündeminin bir numarası olabilir miydi?..
Mesut Özil’in Alman Milli Takımı’nda oynaması, kendisinin ve Türkiye’nin futbol piyasası değerine, tanıtımına ne denli katkı sağlamıştır, üzerinde düşünülebilir.
O’nun kitabını okuyanlar…
Mesela…
Real Madrid’deki “futbol kültürü” ve “bakış açısıyla”, Türkiye’deki “büyük” kulüplerin bu alanlardaki durumlarına dair “dikkat çekici” kıyaslamaları bulabilir.
*
Ben işin futbol yönüyle fazla ilgili sayılmam.
Kitap, “Bugünün gençliğinin bizim kuşaklardan ne denli farklı düşündüğü”ne dair fikirler vermesi bakımından ilgimi çekti.
Gençliği anlama çabasını göstermeyenlerin “gençliğe sahip çıkma” pozlarının ne kadar “eğreti” durduğunu göstermesi bakımından da çok ilginç.
Gençleri…
Yargılamamak lâzım.
Anlamaya çalışmak lâzım!..
ÇİN ZULMÜ’NE KARŞI ÇIKMANIN BEDELİ!..
Belirtmeden geçmek büyük eksiklik olur…
Fenerbahçe’nin “transfer bombası” Mesut Özil, başarılarla dolu kariyerine İngiltere’nin Arsenal kulübünde devam ederken, Çin’in, Doğu Türkistanlı Müslümanlara uyguladığı korkunç zulümlere tepki göstermişti.
Sosyal medyadan yaptığı 13 Aralık 2019 tarihli paylaşımında yer alan ifadeleri “özetleyerek” hatırlatmış olalım:
"Ey Doğu Türkistan.
Ümmetin kanayan yarası.
Eziyetlere direnen mücahit ve mücahideler topluluğu…
Zorla İslam'dan uzaklaştırmaya çalışanlara karşı tek başına mücadele veren şanlı müminler….
Kur'anlar yakılıyor, camiler kapatılıyor, medreseler yasaklanıyor, din alimleri birer birer öldürülüyor. Erkek kardeşler zorla kamplara sokuluyor. Onların yerine Çinli erkekler ailelere yerleştiriliyor. Bacılar zorla Çinli erkeklerle evlendiriliyor. Tüm bunlara rağmen Ümmet-i Muhammed suskun, sesi çıkmıyor. Müslümanlar sahiplenmiyor. Bilmezler mi ki zulme rıza zulümdür.
(..) Bilmezler mi ki, zulmün olduğu yerde tarafsızlık, namussuzluktur... Bilmezler mi ki yıllar sonra oradaki kardeşlerimizin bu acı günlere dair hatırlayacakları zalimlerin işkenceleri değil, biz Müslüman kardeşlerin sessizliği olacaktır. Ya Rabbi, Doğu Türkistan'daki kardeşlerimize yardım eyle... Şüphesiz ki Allah; tuzak kuranların en hayırlısıdır.”
*
Hatırlayacaksınız…
Yüzbinlerce beğeni ve retweet alan bu paylaşıma Çin,
“Terörü ve ayrılıkçılığı destekleyen tweet, Çinli Arsenal hayranlarının duygularını ciddi bir şekilde incitti” diyerek karşılık verdi…
Ve şu cümleyle de Arsenal’ı “tehdit” etti:
“Futbol siyasetten uzak durmalı, yoksa Çinliler Arsenal’den uzak duracak!”
*
Arsenal’ı “Ya Mesut’u oynatmayacaksın ya da bizi karşına alacaksın!” diye tehdit ediyordu Çin.
Premier Lig’in en büyük “sponsorları” Çinli şirketler…
Çinlilerin önemli bir kısmı İngiliz Ligi’ni takip ediyor ve bir İngiliz takımını tutuyor.
İngiltere’nin belli başlı kulüplerinin taraftar ürünleri, Çin’de bol bol satılıyor.
Çin, neresinden bakarsanız bakın, İngiltere ve aslında “diğer bütün devletler” için “ürkütücü” bir güç.
Mesut Özil’in bu sosyal medya paylaşımından sonra ne yaman baskılarla karşı karşıya kaldığını tahmin edersiniz.
Onun tavrı, büyük bir cesaret örneği ve kitabında işaret ettiği “Kendin OL!” kararlılığına uygun bir “delikanlılık” mesajı!
“İnsanlık” mesajı!..
İki kuruşluk dünya menfaatleri için, mideden bağlı oldukları kişilerin art arda yaptıkları taban tabana zıt açıklamaların hepsini “hararetle” alkışlayan tiplerin dünyasında, çok sağlam bir duruş.
Kaybedecek çok şeyi olan bir gencin, “onuruna” sahip çıkışı…
Ve yaşananlar…
Premier Lig’in Çin’deki yayın ortaklarının Arsenal maçı yayınlarını iptal etmesi…
Video oyunlarından Mesut Özil’in kaldırılması, internet aramalarında Mesut Özil ismine sınırlama getirilmesi…
Ve …
“Banko oyuncu” Mesut Özil’in maçlara çıkartılmamaya başlanması!..
Zulme karşı çıkışının bedeli böylece ödetildi Mesut Özil’e…
Amma velâkin…
Bu bedeller, elbette “zulme sessiz kalmanın” bedeli kadar ağır olamazdı…
Olmadı!..
Diş işlerinde ağır tablo!..
Serdar Arseven
21.01.2021 - 00:05
Yayınlanma
Akit TV Canlı Yayını’ndaki “dişsiz” halimizi gören hanım okuyucumuz “geçmiş olsun” demek için aradı.
Her Çarşamba akşamı, daimi yorumcu olarak katıldığımız “Söz Meydanı” Programı hazırlayan Mustafa Balevi kardeşimiz, “Böyle daha da sevimli olmuşsunuz!” diyerek iltifat etti sağ olsun ama…
Sıkıntılı bir durum.
Bir ayda 8 kilo vermek işin güzel tarafı…
Güzelim yiyeceklere uzaktan bakmak ve nice dikişin erimesini beklemek tabii ki sıkıntı veriyor.
Neyse ki, şükrümüz var.
Sıkıntıya lezzet katıyor…
Yüce Allah’a sayısız şükür.
Rabbim’den bütün hastalarımıza şifa diliyorum.
Ya Şâfi Allah.
*
Okuyucumun telefonundan bahsediyordum.
Geçen haftaki programda görmüş...
“Geçmiş olsun kardeşim” dedi.
Otuz yıldır yakından takip edermiş bizi.
O, çok sıkıntılı, kapkaranlık 28 Şubat sürecinde Allah’ın izniyle yaptıklarımıza şahit olduğunu söyledi.
“Bugün de dost uyarılarında bulunuyorsunuz, İnşAllah görmesi gerekenler görür ve hisse kapar” dedi.
Ve ardından…
“Kardeşim, nasıl oldu sizin diş işi, benim de sıkıntım var da, anlatır mısınız?”
diye sordu.
Kısaca (!) anlattım:
“Epeyce süre önce…
Sol üst dişin alt taraflarında şişlik ve ağrı olunca, şehrin merkezi yerlerinden birindeki ‘Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’nden randevu alıp gittim.
Film çektiler.
Diş Hekimi, baktı.
Apse yaptığını söyledi.
Antibiyotik verdi.
Ve, ‘Şu anda pandemi dolayısıyla girmeyelim. Bu antibiyotik 3 ay ileri atar, hatta daha fazla ileri atar…
O zaman bakarız, ama bir hafta sonra kontrole gelin.’ dedi.
Bir hafta antibiyotik kullandım, fayda etmedi.
Aynı Diş Hekimi, antibiyotiği değiştirdi.
Şiş olan bölgeyi de ufak bir operasyonla boşalttı, şişliği indirdi.
İkinci antibiyotik fayda etti.
Üç ay sonra yine şişlik oldu ve pandemi hızlanarak devam ediyordu!..
İnternette, bu türden sıkıntıların ihmal edilmemesi, antibiyotiklerle bastırılmaması gerektiğini söyleyen çok sayıda diş hekimi gördüm.
Bazı vak’alar dikkatimi çekti.
Mesela, dişindeki apseyi hep antibiyotikle bastıran bir kadında tam 10 santimlik tümör çıkmış!
Videoda çenesi dağılmış haliyle görünen kadıncağız kanser tedavisi görüyormuş!..
‘Şimdi ağır hastamız var, daha da ilerlerse işimiz kötü!’ diyerek bir üniversitemizin fakültesine müracaat ettim.
Yine film çekildi.
Daha sonra, daha ayrıntılı bir film istendi.
Orada büyük bir kitle olduğu, bunun patolojisinin yapılması gerektiği, tümör olup olmadığının patoloji sonucunda anlaşılacağı söylendi.
Bayağı ilerlemiş bir durummuş.
Kitle, çevre kemikleri epeyce yemiş, bitirmiş.
O an, Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’ndeki “Üç ay erteleyelim, sonra bakarız” diyen Hekim Kardeşimiz geldi aklıma.
Beynimi susturdum, bir şey diyemedi!..
*
Neyse, işte, sıraya girdik.
Gün verildi.
Vaktimiz geldiğinde…
Genel anesteziyle ameliyatımız yapıldı.
Uyandığımızda, üç dişimizin başka çaresi olmadığı için alındığı ve kitlenin tamamen çıkartıldığı söylendi.
Sağ olsunlar, bizi büyük bir kitleden kurtarmış oldular.
Patoloji sonucu da, iki hafta sonra çıktı.
Şükür, tümör değilmiş, kistmiş.
Bundan sonra belli aralıklarla film çektireceğiz kısmetse, tekrarlayıp tekrarlamadığına bakacağız.
Üst tarafta beş adet küçültülmüş dişimiz vardı, üçü gitmiş oldu özetle....
İki dişi kalmış canavar!..
Bakalım, ne yapacağız.
Kısmet.”
Hanımefendi’ye hızlıca bunu anlattım.
“Tekrar geçmiş olsun kardeşim” dedi.
İhmale Gelmez, Aman Ha!..
“Benim de derdim var” diye ekledi telefondaki Hanımefendi:
“Yaşım 75, Sokağa çıkma kısıtlamasından dolayı, hafta içi günde 3 saat serbestim.
Diş hekimine gittim, ‘Çok ihmal etmişsin teyze’ dedi.
Evet ihmal ettim.
Çünkü korkuyorum.
Bir diş hekimi, öyle bir iş yaptı ki, perişan oldum.
Çok yanlış işler yaptı, büyük zarar verdi, orayı perişan etti.
Dava açtım kazandım.
Tazminat aldım.
Çoğu diş hekimi iyidir ama bize yanlışı denk geldi herhalde ya da bizim diş işlerini hallederken böyle oldu.
İnsanlık hali.
O zaman biraz gençtim yine, uğraşabiliyordum.
Şimdi, öyle değil.
Yine bir yanlışlık olursa, bu sefer tam gittim.
Üst çene, alt çene tamamen apse.
Devlet’in yerine gittim.
Sağolsunlar baktılar.
Alttaki dişlerin neredeyse tamamının alınması gerekiyormuş…
Ve uzun bir tedavi süreci varmış…
Pandemiden dolayı da sıkışıklık had safhadaymış.
Yani…
Git, gel…
Kalabalık, sıkıntı, bir de o kadar ayrıntılı işlere girmek istemiyorlar…
Komşulara sordum, ‘Özele git’ dediler.
Bir yere gittim.
Diş Hekimi, film bile çektirmeden, ‘sekizini çekip almamız lazım, sonra da uzun bir tedavi’ dedi.
‘Filmi görmeden nasıl karar verebiliyor ki, belki biri kurtarılabilecek dişlerin?’ diye düşündüm.
Etraftan tavsiyeler aldım.
Çok tavsiye edilen bir başka diş hekimine gittim.
İki adet implant ve diğer dişler için bir dolu şey saydı.
O iki dişe implant yapmaktan başka çare yokmuş.
*
Benim için her durumda karşılanması çok zor bir fiyat çıkarttı.
“Teyze, problemin bu kadar ilerlemiş olmasaydı ve zemin birazcık müsaade etseydi bu kadar külfete girmene gerek kalmazdı ama...’ dedi.
Diş hekimi de kendince haklı olabilir…
Şimdi ben ne yapayım, Serdar Kardeşim. Damdan düşüne soruyorum!”
*
Durumuna üzüldük.
Birkaç yeri aradık.
Bakalım…
*
Benim ve teyzenin yaşadıkları…
Eğer önce “başka başka bahanelerle” ve sonra da “pandemi” diye ihmal etmemiş olsaydık, bu kadar ağır tablolarla karşı karşıya kalmayacaktık.
O Hanımefendi, “Virüse yakalanırsak gideriz!” diye düşünmüş…
Devlet hastanelerindeki “pandemi” sıkışıklığı da malûm.
Sağlık personeli büyük fedakârlıklarla mücadele ediyor, Allah hepsinden razı olsun.
Amma velâkin, dalgalar boyu aşıyor çoğu yerde.
İnsanımız da, bu tabloyu görüp…
“Aman virüs kapmayayım, aman yük olmayayım, aman iki ay erteleyeyim, üç ay erteleyeyim” diye geciktikçe gecikiyor…
Bu da sıkıntıları büyüttükçe büyütüyor.
“Diş meselesinde” gecikmenin faturası çok ağır.
Kalbe vuruyor, böbreğe vuruyor, her yere vuruyor…
Romatizma yapıyor…
Nice nice sıkıntının giriş kapısı…
Bazı diş hekimleri, ‘Ameliyata alınacak bütün hastaların, diş sağlıklarının da gözden geçirilmesi lâzım aslında… Yoksa istenmeyen durumlar meydana gelebilir!’ diyorlar.
Ne yazık ki, gerek geleneksel ihmalkârlığımız ve gerekse ‘plan-demi’ mevzularından dolayı pek çok hastalıkla ağır ihmaller oluyor…
Öyle ki, konuştuğum bir onkoloji uzmanı, müracaat eden son 13 hastanın tamamının “4. Evre” yani “son aşama” olduğunu söyledi.
Bazı hastalıklar çok hızlı ilerliyor.
Bu hastalar, diyelim ki altı ay evvel “ilk belirtiler üzerine” müracaat etmiş olsalardı, belki 2. Evrede, hatta 1. Evrede, yani “erken evrede” teşhis imkânı olacaktı.
Nice hastayı böyle böyle kaybediyoruz maalesef…
En azından tedavileri çok daha güç şartlar altında oluyor.
Devletimize de çok daha pahalıya patlıyor!
SİGARA FENA YAPIYOR!
Efendim…
Diş meselesi böyle.
Aklıma şimdi geldi, hemen arz edeyim:
Ben çok az sigara kullanırdım.
Şükür bıraktım.
Diş eti problemlerinde (az da olsa) sigara içiyor olmak, çok ilerletici bir faktörmüş.
Hatta, oradaki bir kitleyi, “tümöre, hatta kötü huylu tümöre’ çevirebiliyormuş…
Öbür meseleleri zaten çok iyi biliyorsunuz, diş temizliği, diş ipi, uygun beslenme vesaire…
*
Bu virüsü üreten, ne yaman bir şeytanlık yapmış…
Bir minicik icat ile, virüsün ulaşamadığı hastaları da ölüme sürükleyebiliyor…
Virüsten kaybettiğimizden çok daha fazlasını “virüs korkusundan” kaybediyoruz.
Allah hepsine rahmet eylesin.
Riya… Allah Muhafaza!..
Serdar Arseven
24.01.2021 - 00:00
Yayınlanma
Mevlânâ Hazretleri der ki;
“Allah aşkı için çalış, Allah rızası için iste...
Halkın kabul etmesi veya reddetmesiyle işin ne!”
Mesele, “niye niçin yaptığın” meselesi.
Öyle ki…
Bir işi, “Allah rızası için” yapmadığında, o iş “güzel bir iş” de olsa, sıkıntı!..
O işi, “Allah rızası için” yapmaya niyetlendiğinde, ancak “imkânsızlıktan” dolayı yapamadığında, sevabın sevap!..
*
Gösteriş yapmak!..
Riya…
“Onlar, gösteriş için yaparlar!” (Maûn/6)
İşlerini “gösteriş” için yapanlar…
Kimler?..
“Bizler” değiliz…
“Başka” birileri!..
Bundan pek “eminiz”.
Öyle mi!?
*
Hazret-i Peygamber (s.a.v.) buyurur ki,
“Müminin niyeti amelinden hayırlıdır!”
İş dönüyor dolaşıyor, “niyet” meselesine geliyor.
“Bilsinler diye” yapıyorsan, kötü.
Kalbe şöyle bir soru:
“Bilmeyecek olsalar da yapar mıydın?”
Peygamber Efendimiz (s.a.v), bir gün, “Sizin için en korktuğum şey küçük şirktir.” buyurmuştu.
Yanındakiler, “Küçük şirk nedir ya Allah’ın Rasûlü” diye sorunca da…
“Riyâdır!” demişti.
Riyâ, yani gösteriş!..
Küçük şirk!..
*
Neyi, niçin yaptığın meselesi o kadar mühim ki…
Bunun “muhasebesini” yapmazsan, menfaat ilişkilerinin anaforuna kapılıp gidiyorsun.
Omurganı yitiriyorsun!..
O vakit de…
İki gün arayla söylenen birbirine taban tabana zıt iki sözü de “alkışlar”, ya da “yuhalar” hale geliyorsun!..
Hakikati değil, menfaati öne alıyorsun.
Hakkı ve hakikati değil, gücü esas alıyorsun.
Ve güçler oyununda kaybolup gidiyorsun!..
Ölçülerin şaşıyor.
Bugün “iyi” dediğine, başka gün “kötü” damgasını yapıştırırken, ölçün Kur’an ve Sünnet olmuyor.
Hevâ ve hevesin oluyor!..
“Küçük Hesapların” için, “En Büyük Hesap” endişesini bastırıyorsun…
“Aldatan aslında kendisini aldatır!” derler.
İnsanoğlu kendisini aldatmakta çok mahir.
En kötü fiillere imza atanları dinleyin, yaptıkları işlere “pek yaman” kılıflar ürettiklerini göreceksiniz.
*
Ne güzel ki,
“Gönülden” tevbe etmek, Cenab-ı Hakk’ın “dostluğunu” kazanabilmek için vesile.
Rabbimiz günah işleyip de uyanan insanları sever.
Bunun şartı da belli:
“Döndün Yüce Rabbim” diyen dilden çok, kalp olacak.
Ve o söz tutulacak!..
*
Sözleri, sözlerin en güzeliyle bitirmeli:
“Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde, malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, hayırlarınızı boşa çıkarmayın!” (el-Bakara, 264)
AMELİYATHANE TEKNİKERLERİNDEN MEKTUP VAR!..
“Sağlık Bakanımız Sayın Fahrettin Koca ve diğer yetkililerin dikkatlerine:
“Cerrahide Dünya standartlarına ulaşmak ve branşlaşarak, sağlıkta kaliteyi daha da artırmak için
2002 yılında kurulan Ameliyathane Teknikerliği bölümünün amacı; ölüm sakat kalma ve uzun
iyileşme dönemini en aza indirerek, cerrahide memnuniyet ve güveni en üst seviyeye çıkarmaktır.
20 bin Ameliyathane Teknikeri mezunu olarak 2 yıl boyunca teorik ve pratikte ameliyathane eğitimi aldık. Stajlarda çoğunlukla scrub ve bunun yanında sirküle olarak gerekli donanıma sahip bir şekilde mezun olduk.2015 iş gücü ve hedeflerinde en çok ihtiyaç duyulan bölüm %72 ile Ameliyathane Hizmetleri olmuştur. 2023 hedeflerine oranla 13000 alım söz konusuyken Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan son 3 sağlık personeli alımında "36, 0 ve 10" rakamları verildi, hastanın güvenliği için bize daha çok ihtiyaç duyulması gerekir.
Ameliyathanelerde oluşan kazaları minimize etmek amacıyla alanında uzman Cerrahi Ameliyathane Teknikerlerinin önemi artırılıp oda adedince en az 1 Cerrahi Ameliyathane Teknikeri bulundurma zorunluluğu ve bu çerçevede Personel Dağılım Cetveli (PDC) tablosundaki sayının arttırılması ve en az 2 bin alım talep ediyoruz. Saygılarımızla.”
Gençler hep yanınızda olur!..
Serdar Arseven
26.01.2021 - 00:05
Yayınlanma
Öncelikle “genç” ne demek, ona bakalım:
UNESCO “15-25 arası” diyor ama, bu çok gerilerde kalmış bir hesap.
Dünya Sağlık Örgütü, gençlik yaşını 65’e kadar yükseltmiş, bu da gerçekçi değil.
Bunun herkesin kabulleneceği bir ölçütü yok.
Onun için, ben de pekâla kendimce “gençlik” sınırı çizebilirim.
Bizim küçüklüğümüzde, 40’lı yaşlardaki büyükannelerin, büyükbabaların sayısı hiç de az değildi.
Günümüzün genç vatan evlâtları, ilk evliliklerini ortalama 30 yaş civarında yapabiliyorlar!..
Bu durumda, 30, hayli genç bir yaş oluyor, 40’lar ise “ileri gençlik” dönemi…
İşe “politika” penceresinden bakacak olursak..
Bundan yaklaşık yirmi yıl evvel yapılan seçimde, ilk oylarını kullanan vatan evlâtları şimdilerin “ileri gençlik” döneminde.
Ve bu memleketin gençleri, “kahir ekseriyeti” oluşturuyor.
Ülkemiz için “hayati” öneme sahip olduğu bilinen ve “en geç” 2023 yılında yapılacak olan seçimlerin sonuçlarını da çok büyük ölçüde bu “kahir ekseriyet” belirleyecek.
Onun için, çeşitli “ittifak modelleri” üzerine kafa yorduğumuz şu günlerde…
“Gençlerle ittifak” meselesi her siyasi oluşum için “hayati” önemde.
Bir kitlenin desteğini almak istiyorsanız, o kitleyi çok iyi tanıyacaksınız.
Beklentilerini göz önünde bulunduracaksınız.
Son yıllarda, “gençliği” yakından tanımama yardımcı olacak nice faaliyet içinde oldum.
Bu yaşta üniversite talebesi olmak, az şey mi?
Sosyal medya fenomeni gençlerden bazılarıyla birebir, bazılarıyla da toplu olarak sohbet etme imkânlarını oluşturdum.
Çok dinledim, az konuştum.
*
Bunlardan bir bölümünü de, zaman zaman siz kıymetli okuyucularımla paylaştım.
Efendim…
Meseleye, “politika tarafından” bakacak olursak…
Gençlerin büyük bir bölümünün, “ideolojik” kalıpların çok ötesine geçtiklerini ifade ederiz…
Bizler, genellikle “yüksek politika” takılıyor…
Kendi gündemimizle, ya da balon gündemlerle “vakit” öldürüyoruz ama…
Gençler, hayatın tam içinde.
Bizim neler çektiğimizi çok iyi biliyorlar ve bunlara kendi dertlerini de ekliyorlar.
Kimse zannetmesin ki, gençlerimiz umursamaz hale gelmiştir!
Kimse zannetmesin ki, gençlerimiz “dün neler yaşandığını bilmedikleri için” bugün hakkında doğru dürüst kanaat sahibi değildir!..
Kimse zannetmesin ki, gençlerimiz “sadece yıkmayı bilir”, “yapmayı nereden bilir!”
Sadece “tüketmeyi” bilir, “üretmeyi” ne bilir!.
“Eskimiş kalıplarla” düşündüğünüzde, böyle bir manzara görüyorsunuz.
Yakından tanıdığınızda ise, bambaşka bir gençlik çıkıyor karşınıza.
Sorumsuz bir gençlik değil, hayır!..
Nice nice genç, “Aileme yük olmaktan kurtulsam!” arayışında.
Çok sorumsuzmuş gibi görünen birçok genç, “Babam emekli, maaşı belli. Bir de bana para gönderiyor!” diyerek benden “iş bulmam için” aracı olmamı istemiştir.
Tabii…
“Ama bak abi, hakkım olmayan bir işi istemem. Eğer o işi yapabileceksem, hak ediyorsam isterim!” diye eklemeyi de ihmal etmeden.
Gençlerimizin kahir ekseriyeti, “ailesini geçindirebileceği” bir işe kavuşabilmek için hesaplar yapıyor.
“Dedelerinin, babalarının emeklerinin geçmişte nerelerde, nasıl sömürüldüklerini” çok iyi bildikleri için de…
“Emek sömürüsü yapmayacak” yerlerde çalışmak istiyor.
Hatta, mümkünse kendi işini kurmak…
Ve, yanında çalışanlara “adil” davranacağı ortamları oluşturmak.
Tabii bir de gerçekler var…
Hayat şartları…
Gençlerin çoğu, “piyasadan” ümit kesip, “devlete kapak atmayı” hedefliyor.
Buna da, “hedef küçültmek” diyor.
Sistemini oturtmuş ülkelerde, “devlete kapak atmayı” hedefleyen çok sayıda genç göremezsiniz.
Oralarda, özelde olsun, devlette olsun, iş hayatının katı kuralları vardır.
Bizde ise, “garanti iş, garanti maaş, hakkın belli, hukukun belli!” diyerek “devlet kapısına” yönelir kahir ekseriyet.
Gençlerin bu durumdan memnun oldukları zannedilmesin.
Kahir ekseriyeti, hedef büyütmek istiyor ama…
Hayat şartları işte.
*
Evlâtlarımızın, kardeşlerimizin çoğunda“umursamaz” tavırlar görebilirsiniz…
Bu sizi yanıltmasın…
Aslında, tepki göstermiş oluyorlar bu halleriyle bize…
İnsanların üzerlerine üzerlerine giderseniz, her yaptıklarınızı kendi ölçülürinizle kıymetlendirip, yargılarsanız…
Tepki alırsınız!..
Maksadınız, bağcı dövmek değil de üzüm yemek olduğu için…
Gençleri anlamaya, mesajlarınızı bu bilinçle vermeye gayret edeceksiniz…
Bunun yollarını ya bulacak, ya bulacaksınız!..
Gençler, öncelikle “tutarlılık” istiyor.
İdeolojiler, kavramlar üzerinden değil…
“Tavırlar” üzerinden düşünüyor.
“Anlatma, yap!” diyor.
Dil lisanından çok, hâl lisanını istiyor.
Sözlerle tavırlar arasında büyük farklar gördüğünde de uzaklaşıveriyor!..
Aradığını hiçbir yerde bulamayacak olursa, etrafındakilerle birlikte “mağara”lara çekiliyor.
Dünyasını bizlere kapatıyor!..
Platon’un mağara alegorisini bilirsiniz…
Bilmeseniz de bulabilirsiniz.
*
Genç kuşaklar bizim kuşaklardan çok daha gerçekçi.
“internetin pençesindeki gençlik” yollu şikâyet cümleleri, meselenin sadece bir yüzünü anlatıyor.
Öbür yüzde ise, dünyanın her yerindeki her türlü gelişmeyi anında anında öğrenen, kıtaları, okyanusları birkaç tıkla aşan bir “gençlik resmi” var.
Onlara “salt eskinin söylemleriyle” ulaşamazsınız.
Onlar, kendilerine “saygı” duyduğunuzu, “anlayışla” yaklaştığınızı gördüklerinde…
“Amca, sen yorulma, ben taşırım!” diyorlar!..
Amca sen çok yoruldun.
Ben buradayım.
Kendini sakın “yalnız” hissetme.
Ben yanındayım!..
28.01.2021 - 00:00
Yayınlanma
Kemal Kılıçdaroğlu, Sayın Erdoğan’a “firavun” dedi!..
ABD Merkez Kuvvetleri Komutanlığı, terör örgütü PKK’yı “twitter üzerinden” kutladı!..
Üst üste dikkat çekici gelişmeler…
Biden döneminde, tehditler doz arttırarak devam edecek.
Bakalım nereye kadar?..
Hatırlayacaksınız:
“Okyanus Ötesi”ndeki CIA unsuru, 2013 yılında, Recep Tayyip Erdoğan’a “Firavun” diyerek saldırmıştı.
“Firavun” hakaretini sözde “Adalet Yürüyüşü”nde savuran Kemal Kılıçdaroğlu, Grup Toplantısı’nda mesajını vermeye devam etti.
“Okyanus Ötesi”nden gelen çağrışım bu.
Işıklar boşuna söndürülmedi.
“Ya seçimle ya da BAŞKA ŞEKİLDE gidecekler!” tehdidinin savrulması boşuna değildi.
“Rejim Bekçileri”nin “SAATİ” geldiğinde “gerekeni” yapacaklarının söylenmesi de öyle!..
*
Şimdi de…
Yine…
“Firavun” mesajı verildi.
*
Yapılmak istenen ne?
Sayın Cumhurbaşkanı’nın olan biteni görmemesi düşünülemez.
Bakın, “İttifakı genişletme” çabalarına hız verdi.
2023’te yapılacağı ilân edilen seçime iki yıldan fazla süre var.
İttifak girişimleri için bu kadar “acele” etmeye gerek yok.
Seçime onca vakit varken “ittifak görüşmeleri” yapmak, eğer amaç salt yüzde 50’yi aşmak ise, çok mantıklı olmaz.
Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Oğuzhan Asiltürk ile görüşmesinin ardından ne demişti?
“Bu ziyaretim hem bir nezaket ziyareti…
hem de, bu ittifak meselesinde, yani bir seçim ittifakı mı olur, veyahut da geleceğe yönelik, biz terörle mücadele verirken…
Burada bu terörle mücadelede her türlü desteğin yanımızda olması lâzım. Yani bizim bir YALNIZLIĞI hissetmememiz lâzım. Bunun için de buna benzer görüşmeleri bundan sonra da yapmayı PLÂNLIYORUZ.”
Bu sözlerin şiflerini çözdüğümüzde, meselenin salt “Yüzde 50 artı 1” meselesi olmadığını, Sayın Cumhurbaşkanı’nın “yakın tehdide” karşı “hızla” tedbir aldığını görüyoruz!..
*
Biden’in ABD seçimini kazanması, Türkiye’yi hedef alan operasyonların etkisini artırarak devam edeceğine yönelik değerlendirmelere ağırlık kazandırdı.
Türkiye’deki Siyasi İktidar, yeni döneme hazırlıkların ilk adımı olarak “bünyede” bir takım değişikliklere gitti, özellikle ekonomi yönetimine, bir “yeni dönem ayarı” yaptı.
Ekonomi ve adalette “reform” ve “AB gündemine dönüş” adımları geldi.
Türkiye, Ak Parti iktidarının ilk yıllarında “antidemokratik müdahale” girişimlerinin başarıya ulaşamaması için “AB gündemi”nden istifade etmişti.
Şimdi…
Yeniden “AB gündemi”nin öne çıkmaya başlaması elbette boşuna değil.
Bununla yabancı yatırımcının çekilmesi hedefleniyor şüphesiz.
Aynı zamanda…
Türkiye’deki “antidemokratik müdahale” arayışlarına karşı alınmış bir “tedbir” olduğunu da görüyoruz.
*
Kast ettiğim, memleketin geçmiş dönemlerde maruz kaldığı “sıcak müdahale”lerden birideğil.
Yani…
Klâsik darbe girişiminden bahsediyor değilim.
Böyle bir durum yok.
Benimki bilgi değil, kuvvetli sezgi…
“Plândemi”nin “sarsıcı etkilerinin” gittikçe artan tempoyla kullanılacağı ve memleketin “çalışamaz hale getirileceği” bir ortam…
İstenen bu!
BU SESLERE KULAK VERMEK ŞART!
Memleketin her köşesinden “duyun bizim sesimizi” mesajları yükseliyor.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a seçimler boyunca destek vermiş olan nice vatandaşımız, seslerinin “duyulmadığından” şikâyet ediyor.
Birkaç yıl evvel siyasi iktidarın politikalarından birine tepki gösterdiğimizde, haklı olduğumuz bile bile “bize kızan” çok olurdu.
Şimdilerde…
“Serdar kardeşim, sen bari söyle. Siz ve sizin gibi hassasiyet gösteren az sayıdaki yazar olmasa, ikaz eden, kamyon devrilmeden yol gösteren olmayacak!” yollu geri dönüşler alıyorum daha çok.
Teşkilât ile vatandaş arasında büyük sıkıntılar olduğu ortada.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın çeşitli vesilelerle ve farklı tonlarda “değişim” ihtiyacına vurgu yapması elbette boşuna değil.
Vatandaş, bir yandan şu “plandemi” sürecinde, alınan tedbirlerin sıkıntısını yaşarken, bir yandan da ülkenin iyiden iyiye siyasi istikrarsızlığa sürüklenmesinden endişe ediyor.
*
Bu süreç böyle devam ederse, ortam “bulanık suda avlanmak” isteyenler için uygun hale gelebilir!.. Sayın Cumhurbaşkanı’nın dünkü Meclis Grup Toplantısı’nda açıkladığı “sıkıntıdaki esnaflara destek paketi” önemli. Bunların devamı mutlaka gelmeli.
*
Sayın Erdoğan’ın karşısında yer alan “ittifak”ın, memleketin hangi sıkıntısına, nasıl çare bulunacağına dair ayağı yere basan en küçük bir teklifi yok.
Bu “ittifak” sadece gerilim üretiyor.
Politikanın “sığ tartışmalarının” ve “gerilimlerinin” işlerine geleceğini düşünen AK Partililer olabilir…
Ben meseleye öyle bakmıyorum.
Seçmenlerin yüzde 50’sinden çok daha fazlası, öncelikle “hane halkı ekonomisini” düşünür.
“Tencere” zora girerse, her şey zora girer!..
*
Vatandaşa “uygun fiyata ürün sağlama” iddiasıyla öne çıkan “zincir marketlerde” bile her şeye sürekli olarak zam yapıldığı yönündeki şikâyetler gittikçe artıyor.
Mesele, bir vakitlerin meşhur “soğan, patates” muhabbetinin çok ötesine geçmiş durumda.
Bunları söylediğinizde bazı “tuzu kurular” tepki gösteriyor ama, çok sınırlı gelirleriyle ev, dükkan döndürmeye çalışan milyonları “yeterince dikkate almamak” vahim hata olur.
*
Türkiye çok kritik bir süreçten geçiyor.
“İttifak genişletme” çabaları elbette önemli.
Lâkin…
Sayın Erdoğan’la seçimler boyu ittifak yapmış milyonlarca vatandaşla ittifakı kuvvetlendirmek, sürecin sağlıklı bir şekilde atlatılabilmesi bakımından çok daha önemli.
Bunları söylemem, yazmam, birilerinin hoşuna gitmeyebilir.
CHP’ye tek lâf etmeyip, gece gündüz Sayın Erdoğan’a ve AK Parti’ye yüklenenleri de biliyoruz.
Biz bambaşka bir yerdeyiz.
Nice kadim okuyucumuz ço
'O devir geride kaldı!'
Serdar Arseven
31.01.2021 - 00:05
Yayınlanma
Ak Parti Genel Başkanvekili Sayın Numan Kurtulmuş, geçtiğimiz günlerde çok ilginç bir “mesaj” verdi:
"Erdoğan'ın resminin arkasına sığınarak siyaset yapma devri geride kalmıştır.”
Gündemin karmaşası arasında bazı gözlerden kaçmış olabilir ama üzerinde durulmayı hak eden bir ‘mesaj’ bu.
Sayın Numan Kurtulmuş, önümüzdeki süreçte “çok şeylerin değişeceği” sinyalini vermiş oluyor böylece.
Demek ki, bugüne kadar, hatırı sayılır sayıdaki ve mevkilerdeki birileri böyle yapıyordu.
“Bundan sonra böyle olmayacak.” mesajı, hem de Ak Parti Genel Başkanvekili tarafından verildiğine göre…
Durumlar bugüne kadar böyleydi!..
Yani…
Bugüne kadarki eleştirilerimiz gayet yerindeydi!..
*
Evet…
Sayın Numan Kurtulmuş, önümüzdeki süreçte “çok şeylerin değişeceği” sinyalini vermiş oluyor böylece.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın kapsamlı ve aşağı yukarı her yeri etkiyecek bir “değişimin” hazırlıkları içinde olduğu yönündeki “duyumlar” ulaşıyordu bize.
Vatandaşın beklentisi malûm;
“Hesabî değil, hasbî isimler.”
“Vatandaşa tepeden bakan değil, vatandaşın yanında olan isimler.”
“Çarşıda, pazarda görülen..
Vatandaşla birlikte nefes alan, vatandaşla birlikte çile çeken, vatandaş gibi yaşayan isimler.”
“Dostça destek vermesini de, dostça ikaz etmesini de bilen isimler…”
“Bagajlarındaki yüklerle gelmeyen isimler.”
Hadi bakalım.
Hayırlısı.
*
Önümüzdeki süreçte neler değişecek?
Allah ömür verirse izleriz..
Gördüklerimizi yazar ve söyleriz.
Her güzel işe destek verme, gördüğümüz yanlışlıklara da lisan-ı münasiple dikkat çekme gayretini devam ettiririz.
Bunları söylemek ve yazmak vazifemiz.
Malûm, biz 81 milyon…
Aynı gemideyiz.
SOKAKTAKİ VATANDAŞIN SESİ
Bir sitem geldi:
“Serdar Ağabey, sen yapma bari! Allah aşkına, vatandaşın sıkıntılarına ilgisiz kalma! Sesimizi duyur!”
Vatandaş haklı!..
Mesajı gördüğümüz an, “Bu da olmaz! Sokaktaki insanımızın dertlerini gündeme taşımaya çalışan bir adama çatmak haksızlık!” diye tepki gösterdik ama…
Vatandaşımız sonuçta haklıdır.
“Az buluyorsa” haklıdır!
*
Böyle bir durum var mı, yok mu, kıymetli okuyucularım?
İşte, sizler aile büyüklerisiniz, aile küçüklerisiniz…
Bu memleketin has evlâtlarısınız.
“Yaşantınızın merkezindeki konuların gündem dışında kaldığından ya da gündem dışına itildiğinden” şikâyet etmiyor musunuz?
İşte;
Sayın Erdoğan’ın, “Fırsatçılara göz açtırmayacağız! Fırsatçılık yapan bedelini en ağır şekilde öder!” muhtevalı sözlerine büyük ilgi gösterdiniz…
“Hah, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu işe el atacak. Onun el atmadığı konularda sonuç alınamıyor zaten!” dediniz.
Bu olumlu bir gelişme.
Demek ki, vatandaşın sesi Sayın Cumhurbaşkanı’na ulaşıyor.
Sokaktaki vatandaşın sıkıntılarını ısrarla dile getirmeye çalışması sayesinde, konu Külliye’nin gündemine geldi.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın “fırsatçılara göz açtırmayacağız” mesajını vermesinin ardından, elbette “farklı şeyler” söyleyenler de oldu.
Bu da güzeldir.
Tartışılsın da, sokaktaki vatandaşın dertleri tartışılsın.
Hakarete, iftiraya, terör destekçiliğiyle alâkası olmayan her türlü eleştiri de lütfen dikkate alınsın.
Tamam…
Nice destek aldığı halde, “Tek kuruş almadım, batıyorum” diyen yalancıları konuşturan kanallara itibar edilmesin.
“Kayak keyfi” yapmak için, “küçük servetleri” savuran zümrenin, “Millet aç kardeşim aç!” paylaşımlarına itibar edilmesin.
Boğazda viskilerini yudumlayanların tepkilerine gülünsün ve geçilsin.
Amma velâkin…
Derdine derman bulabilmek için dil döken sokaktaki vatandaşın sesine de kulak verilsin.
“Sokaktaki vatandaşlardan biri olarak” söylüyorum bunları.
Söylemek ve yazmak vazifemiz.
Malûm, biz 81 milyon…
Aynı gemideyiz.
“Fırsatçılar, üç kâğıtçılar”
Bu memlekette, öyle, bazı medya organlarının iddia ettiği kadar çok “üç kâğıtçı” yoktur.
Lâkin, bir üç kâğıtçı bütün mahalleye zarar verir!..
Mesele…
At izi ile it izinin ayrılmasıdır.
Güzel esnafımıza her türlü katkının verilmesi ve fırsatçılık yapanların en ağır şekilde cezalandırılmasıdır.
Bazıları, esnafımızı genellemelerle suçlayan dilden uzaklaşmalıdır.
Esnaf olmak kolay değildir, hele hele dükkânı açık tutmak hiç kolay değildir.
Esnaf risk alandır, vergi ödeyendir, istihdam edendir.
Ödemeleri yapamadığı takdirde batacak olan…
Sadece elini değil, başını da taşın altına koymuş olan vatan evlâdıdır.
Onun için aman medyadaki “dil”e dikkat!..
*
Vatandaşın her kesiminden yükselen talepler var.
Eleştiriler de var.
Bu talepler ve eleştirileri gündeme getirenlerin içinde de, art niyetli olanlar var, düzgün niyetli olanlar var.
Elbette var.
Yapılması gereken…
Niyet okuyuculuğuna girişmektense, problemlere ve çözüm yollarına odaklanmak…
Çözümü zaman alabilecek konularda, gerekli açıklamaları yapmak…
Vatandaşa gerekçeleri ayrıntılı olarak anlatmak, bu gerekçelendirmelere yönelik eleştiri ve itirazları da dikkate alarak “süreci” devam ettirmektir.
Özellikle sosyal medyada yuvalanmış bazı tiplerin, eleştiri ve teklif sahiplerinin tamamını hedef almak suretiyle, vatandaşın tepkisini arttırmaya çalıştıklarını görüyoruz.
Bunlar yıpratıcı tavırlardır ve böyle yapanlara karşı çok dikkatli olunmalıdır.
Bir de…
Dedik ya, toplumun “kıymet üreten” kesimleri “genel” ifadelerle rahatsız edilmemelidir.
Bunları söylemek ve yazmak vazifemiz.
Malûm, biz, 81 milyon…
Aynı gemideyiz.
Gençlerimiz yaşlanmasın, yaşlılarımız gençleşsin!..
Serdar Arseven
02.02.2021 - 00:05
Yayınlanma
Gençlerimizi bir an evvel yaşlandırmaya çalışmaktansa, bizim gençleşmeye gayret etmemizde fayda var.
Yoksa…
Allah ömür verir de yaşarsak, çok değil beş yıl sonra…
İyice gerilerde kalmış vatan evlâtları olacağız!
*
Dediklerimi kulak arkası etmeyin lütfen;
“Gençleşmiş Tecrübe” konuşuyor burada!
*
Bir genç, kısa sürede benim yaşıma gelemez ama ben bunu yapabilirim.
Ben, gencin şu andaki yaşında oldum ama genç, hiç benim yaşımda olmadı.
Tecrübemi, gence tepeden bakmakta, genci beğenmemekte değil…
“Anlamaya çalışmakta” kullanmalıyım.
Onun için de “genç” olmalıyım.
Bir vakittir, genç insanlarımızla daha çok vakit geçirebilmek, onları yakından tanıyabilmek için vesileler oluşturmaya çalışıyorum.
Bu yaşta “üniversite öğrencisi” olmak bile var, bu vesileler arasında.
Dedim ya, onlar hemen benim yaşıma gelemezler ama ben, hemen onların yaşında olabilirim!
*
Bizler “kuşak çatışması” kavramını kullanmaya bayılıyoruz.
Benim küçüklüğümde, gençliğimde de şöyle denirdi:
“Efendim, kuşak çatışması var. Gençler bizi anlamıyor!”
Gençler bizi anlamıyor.
Oysa, biz gençleri çok anlıyoruz!
Hayır…
Bir sıkıntı varsa, kabahatin büyüğü bizlerdedir!..
Zira, onlar hiç yaşlı olmadı ama biz genç olduk!
Gençken ne yaptıysak, bugün onu görüyoruz!
Şimdiki gençler de öyle düşünsünler lütfen, bugün ne ekiyorlarsa, yarın onu biçecekler!
*
Böyle bakarsak…
“Heeey gidi heeey!” ile başlayan ve “kahramanlık öykülerimize” bağlanan cümleler kurmayız.
Her dönemi kendi şartları içinde değerlendirir…
“Eski” ile “yeni” arasındaki bağlara zarar verecek hâl ve hareketlerden uzak dururuz!
*
Bizde “farklı fikirlerdeki ve kuşaklardaki” insanlarla ilişkiler genellikle “çatma, çatışma” şeklinde oluyor.
Böyle yapmak, süreçleri bu şekilde götürmek, “dar çevrede” dönemlik itibarlar kazandırıyor gibi görünür ama zaman içinde “yalnızlaşmak” gibi bir tehlikeyi de beraberinde getirir.
İsmini vermek istemediğim çok çok kıymetli bir “Ağabey”im, “Bilirsin” demişti;
“Ben, zaman zaman hislerime kapılarak benim gibi düşünmeyenlerle sert tartışmalara girdim. Yaptıklarımın çok iyi şeyler olduğunu zannediyordum o günlerde, ya da böyle yapmak hoşuma gidiyordu.
‘Bizimkiler’de ‘Helâl, yaşa, var ol!’ diye bol bol gaz verince dozu iyice arttırıyordum
Lâkin…
‘Davetler’ sayesinde farklı kesimlerden insanlarla bir araya gelip, sohbetler etme imkânını bulunca, aramızda birçok ortak noktanın olduğunu gördüm. Yargılayıp hüküm vermeden önce, ‘tanımaya, anlamaya çalışmak’ gerektiğini idrak ettim. Oturduğun yerden yüklendiğin insanla yüz yüze bıkıyorsun. Aranda insani münasebetler gelişiyor. O seni tanımaya başlıyor, sen de onu.
Bir noktadan sonra, aranızda fikir farklılıkları kadar, ortak düşünce alanlarının olduğunu da görüyorsunuz.
Yaşım hayli ilerledi ama şimdi kendimi çok daha genç hissediyorum.
Sözlerim ve ‘inancıma davetlerim’ de, çok daha fazla etkili oluyor.”
*
Evet, “olgunlaşmak” böyle bir şey.
Bir “yaşlı”nın gençleşmesi, olgunlaştığını mı gösteriyor acaba?..
Öyle olmalı.
Gençleri anlamaya, onların dertlerini dinlemeye, onlarla “arkadaş” olmaya gayret eden her yaşlıda “olgunlaşma” belirtileri görüyorum.
*
Böyle yapanlar hem, genç yaşta olmanın hem de tecrübe sahibi olmanın faydalarından istifade edebiliyorlar.
“Genç bilse, yaşlı yapabilse” sözüne çok itibar edilir.
Bu sözde hakikat payının olduğu da malûmdur.
Lâkin…
Ben. “genç ile yaşlı birlikte yapabilse” demeyi tercih ediyorum.
Birlikten kuvvet doğmaz mı?
Elbette!..
İnternet çağında iyice “kopuyoruz” maalesef.
Bir de “plandemi” mevzuu çıktı, neredeyse tamamen uzaklaştık birbirimizden.
Mesafeler maalesef gittikçe açılıyor!..
Bunların üzerine, bizim ülkenin sürekli gerilim üreten gündem maddelerini ekleyin…
Her gerilim vasıtası, kesimlerin ve yaş gruplarının birbirlerinden daha da uzaklaşmasına, keskinliklerin daha da artmasına yol açıyor.
Tartışmalar, kavgalar, çekişmeler, hakaretler, iddialar, iftiralar, etiketlemeler nefislere hoş gelebilir, birilerinin “kariyer” ve “maddiyât” plânlamalarına hizmet ediyormuş gibi görünebilir ama…
Bu memleketi ayakta tutan “dayanışma ruhu”na zarar verir.
Her söylediğinizin bir yerlere çekildiği ve en temel ahlâki hassasiyetlerin bile geri plâna itildiği ortamı, uzak bir mesafeden ve “geniş açıdan” izleyen gençlerin kahir ekseriyeti de…
Birbirlerini yiyip duran yaşlılardan iyice uzaklaşır!..
*
Bunları benim söylediğim kadar açık söylemek küçük hesaplar içinde olanların işlerine gelmez.
Ne var ki, dost olan da gerektiğinde “acı söylemekten” çekinmez!
Yazıyı toparlayalım yavaş yavaş:
Ben, “Şu gençliğin haline bak arkadaş!” yollu söylemlere hiç de sıcak bakmıyorum.
Şunun şurasında, birkaç on yıl evvel biz de “genç” yaşlardaydık.
Ne olmuş, yaşımız biraz ilerlemişse?
Öleceğimiz andan daha önce ya da sonra mı öleceğiz?
Nefeslerimiz artacak ya da azalacak mı?
Genç olabilmek için çok mu geç kaldık?
Hissettiğimiz yaşta olamaz mıyız?
Yuvarlanıp gitmek!..
Serdar Arseven
07.02.2021 - 00:05
Yayınlanma
Geçmişte neler yaşadığını hatırlayabilen ve geleceğe dair plânlar yapabilen tek canlı insan.
Günün birinde öleceğimizi bilmek gibi bir “ayrıcalığa” da sahibiz.
Cennet, cehennem inancının olup olmamasına ve inancın derecesine göre değişen ruh hallerimiz var ama hepimiz günün birinde öleceğimizi, an be an oraya yaklaştığımızı biliyoruz.
Etrafımızdaki her şey “kurmaca” gibi…
Birkaç on yıl evvel çekilmiş ve bugün hâlâ ekranlarda olan filmlere baktığımızda, başrol oyuncusundan figüranına kadar nice tanıdık simanın bir daha geri gelmemek üzere aramızdan ayrıldığını görüyoruz.
Yakınlarımız, uzaklarımız, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz, âşık olduklarımız, nefret ettiklerimiz…
Ne varsa ölüyor…
Hücrelerimiz yenilene yenilene ölüyor…
Her an ölüyoruz…
*
Ne var ki hayat da devam ediyor…
Bir keresinde, dert üstüne gelen dertleri “savmak” için,
“Ne yapalım, ölene kadar idare edeceğiz!” demiştim.
Bunlar doğru sözler değil ama…
İnsanın ağzından bazen, “Ört ki ölem!” deyimi çıkıveriyor.
Halbuki, “ölümün de hayırlısını” dilemek lâzım.
En güzel şekilde, ağızdan en güzel kelimelerin döküldüğü anda, güzel ölüm.
*
“Ne var ki hayat da devam ediyor!”
İnsan, doktorların “Maalesef ümit görünmüyor!” dedikleri hastalığın pençesinde olduğunu bilse bile susuyor, acıkıyor…
Bu durumda bile çalışmak zorunda kalabiliyor.
Böylelerini bilirim, doktorları yüzlerine “Çok az ömrünüz kaldı maalesef!” dedikleri halde, yüklendikleri “ailenin geçim derdi” yüzünden, işlerine gidip gelen kardeşlerim olmuştur.
Amansız bir hastalığın pençesindeki bir “yakın arkadaşımın”, ölümünün ardından çocuklarını uğraştıracak “vergi, vesaire” borçlarının kalmaması için son günlerine kadar çabaladığını öğrendiğimde bir acayip olmuştum.
İnsan böyle bir hastalığa yakalanmış olsa, gece gündüz “büyük hesabı” mı düşünür, yoksa o halde bile yakasını bırakmayan “dertlerle” mi uğraşmak mecburiyetinde kalır?..
Bugünlerde iyice sıkıntıda olan “esnaflardan” birinin başına –Allah korusun- böyle bir durum gelse…
Etrafı temizlemesi, boynuna ip gibi geçirilmiş mükellefiyetlerden kurtulması için vakit yeter mi, belli değil…
Bizler, ölüme doğru hızla yürürken, hatta bize “en fazla şu kadar yaşarsın” denmişken bile…
Sürekli olarak “tetikte” olmak mecburiyetinde kalıyoruz.
Ağızlarımızdan hangi “ulvî” kelimeler dökülürse dökülsün, endişelerimizden büyük bölümü de “dünya hayatı”nda kalacak şeylere dair oluyor.
Çünkü…
Her ne olursa olsun, “hayat devam ediyor.”.
Bizler de, çeşitli rollerle sürdürdüğümüz bu hayatın içinde yuvarlanıp gidiyoruz.
Bu, “yuvarlanıp gitme” hâli, bir yönüyle “iradesizliğe” işaret ediyor.
Hiçbirimiz, hadi abartmayalım, çoğumuz, inançlarımızın gösterdiği doğrultuda yaşamıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde, “çalıştığı gazetenin çok kızdığı” bir topluluğa mensup insanlar aleyhinde çokça haber yapan bir meslektaşıma “Yazdıklarını okuyorum. Bazılarında iddia var, ispat yok. Biliyorsun, inancımız bize, iyice araştırmayı, emin olmadan kanaat belirtmemeyi emrediyor.” dedim.
Okuduğum haberlerden birkaçını da misal olarak gösterdim.
Dedi ki, “Abi, böyle gidiyor! Onların bizim tarafla ilgili yazdıklarına bir bak, hiç dinliyorlar mı, insaf vicdan!”
Doğrusu denilebilecek bir lâf kalmıyor bu durumda.
“Karşı tarafın”, inancımızın emirlerine aykırı tutumları, “onlar gibi olmadığı” iddiasındaki bizlere “örneklik” mi teşkil etmeli?..
Biz bir şeyleri niçin yapıyoruz?
Allah rızası için mi, yoksa birilerinin hoşuna gitmek, mesleklerimizde daha fazla ilerlemek, daha fazla şöhret olmak, daha fazla para kazanmak için mi?
*
Hayat devam ediyor.
Nefsin arzuları bitmiyor.
İhtiyaçlar ve masraflar da gittikçe artıyor.
Ortam, her birimizi “inancımızdan daha fazla uzaklaşmaya” zorluyor!..
Böyle giderse…
İnancımızın reddettiği ve başlarımıza dert olan “amaca giden her yol mubahtır” anlayışı, söylemde ne kadar karşı çıkarsak çıkalım, uygulamada daha fazla yer bulacak gibi.
“İyi niyet taşları ile döşeli” o yolda “yuvarlana yuvarlana” ilerleyecek… Halimizi hatırımızı sorduklarında da, “yuvarlanıp gidiyoruz işte” diyeceğiz böyle giderse…
*
Ah, inancım.
Sana çok muhtacım.
Ruh hâliniz nasıl?
Serdar Arseven
09.02.2021 - 00:05
Yayınlanma
Her dönemin sıkıntısıdır belki ama “gençlerle yaşlıların”, “şöyle düşünenlerle böyle düşünenlerin” bu kadar uzaklaştıkları, birbirlerinden bu kadar ayrı düştükleri bir zaman dilimi olmamıştır herhalde.
Felâket bir kopuş var!..
*
“Dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” dedirten “plândemi süreci”, bu kopuşu iyice hızlandırdı.
Birbirlerinden kopmuş da olsalar, gençler ve yaşlıların, şöyle düşünenlerle böyle düşünenlerin
bir “ortak duygusu” var:
“Ümitsizlik!”
“Plândemi” mevzuu, aramızdaki mesafeleri iyice açtı.
Ve ümit köprülerini birer birer yıktı!..
*
Bunun aksini söyleyenlerle, yani “gelecekten hayli ümitli olduklarını dile getirenlerle” özel ortamlarda konuştuğunuzda, “ümitsizlik dalgası”nın etkisi altına girdiklerini görüyorsunuz.
İnancımızın “ümitsizliği men ettiğini” hatırlatsanız da, “o ruh halini” etrafınızdan uzaklaştıramıyorsunuz.
Hangi siyasi akımı desteklerse desteklesin, her konuştuğumuz, “Bizim oralarda büyük sıkıntılar var.” diyor…
Nerelerin olup bittiğine akıl erdiremese de, “hiç de iyi şeylerin olmadığını” ifade ediyor.
Söylenenlerle yapılanlar arasındaki büyük farklara dikkat çekiyor, “desteklediğinin” yanlışlara yönlendirildiğini, bu gidişle işlerin iyice sıkıntıya gireceğini, yönetimle aralarına duvar örüldüğünü söylüyor.
Buradan sadece “siyasal iktidar”a işaret ettiğimiz düşünülmesin; zira öyle bir hava var, “bugün hava bulutlu” diyorsunuz, “Vay sen bana ördek mi demek istedin!” diye kaş kaldırıyor birileri…
Yok, indirilsin lütfen o çok bilmiş kaşlar!..
Demek istediğimiz o ki,
bu durum muhalefet için de geçerli.
Bunca yıllık gazetecilik hayatımızda çok sayıda “Sağlam CHP’li”yle de arkadaşlıklarımız oldu.
Onlar da “CHP tabanının düşünce ve taleplerinin yukarıya ulaşmadığı, ulaştırılmadığı, adeta aralarına duvarlar örüldüğü” şikâyetlerini dile getiriyorlar.
Hangi siyasi görüşün tabanına bakarsanız bakın, dışarıdan çok içeriye odaklanma ve bünyedeki sıkıntıların böyle devam etmesi halinde işlerin hiç de iyi gitmeyeceği yönündeki görüşleri dile getirme ya da dile getirmekten çekinme hâli var!..
Plândemi sürecinin bugün geldiğimiz aşamasında da, havadaki “belirsizlik” ve “ ümitsizlik” hâli dikkat çekiyor.
İlk günleri hatırlayınız;
uzun kolonya kuyrukları, elleri çatlayıncaya kadar kimyasallarla yıkamalar, marketten gelen torbaları dezenfekte etmeler, “aman ha, zaman ha” halleri…
Şimdi bakıyoruz…
İnsanlar iyice gevşemiş gibi…
Meselenin aslında “pandemi” meselesi olmadığı, düpedüz “plândemi” ortamında bulunduğumuz yönündeki kanaat gittikçe yaygınlaşıyor.
Eskiden, ABD’ye, Avrupa’nın temel ülkelerine sürekli olarak bağlantılar yapılır, oralardaki felâket tabloları ortaya konulurdu.
Şimdilerde o türden yayınları da pek görmüyoruz.
Ya “plândemi” bitti ya da yeterince “panik” meydana getirildi!..
Siyasi iktidarların “mecburen” ve “hep birlikte” uygulamaya geçirdikleri “kısıtlama tedbirlerinin” işe yaradığına, yarayacağına, bunların gerçekten de yararlı olduklarına inananların sayısı iyice azalmış durumda.
Hafta sonu sokağa çıkma kısıtlaması var ama yok gibi.
Kısıtlamalar fazla ciddiye alınmıyor.
Ülkelerin yöneticileri de, söylemleriyle değilse de, eylemleriyle “pek de ciddiye almadıklarını” gösteriyorlar kısıtlamaları.
Misalleri sıralayacak olursam, yazım belli adreslere gider, onun için bundan kaçınıyorum.
Ne demek istediğim bellidir;
iktidar da muhalefet de “kısıtlamalara” o kadar da “kasıyor” denemez, meselenin özü bu.
*
Yazının başlarında “ümitsizlik haline” vurgu yapmıştım.
Konu dağıldı mı bilmiyorum, etrafı dağıtan bizsek, toparlayacak olan da biziz yine.
Efendim;
Bu ruh halinden sıyrılmaya mecbur olduğumuzu ifade etmek isterim.
Yarınını “plânlamaya” çalışan sadece insan.
Bu plânlama faaliyeti “ümitler” üzerine bina edilir.
Yarınından ümidi kalmayan insan, plân yapamaz.
Ruh hali sağlıklı olmayan insan, sağlıklı kararlar alamaz.
Bir ailede “gerilim ve kamplaşma” havası varsa, başta çocuklar olmak üzere herkesin ruh hâli bozulur.
Ruh hâli bozuk insan, yarınlarına güvenle bakamaz.
Yarınlarına güvenle bakamayan insan, “endişe bozukluğu” hastalığına yakalanır.
Ruh hastalarının nasıl tedavi edileceğini öğrenmek için araştırma yaptığınızda, size öncelikle “sağlam dostluklar” oluşturmanızın tavsiye edildiğini görürsünüz.
İnsanlar arasındaki güven bağlarının bu kadar zayıfladığı bir toplumda, “ruh hastalıkları”nın tedavisi pek mümkün olmaz.
Sonra sonra…
Gençlerle yaşlılar…
O görüştekilerle bu görüştekiler…
Farklı yerlerdeki “ümitsizler” birbirine girer…
Ve onları kimse ayıramaz!..
Türkiye uyuşturucuda transit ve hedef ülke!..
Serdar Arseven
10.02.2021 - 00:00
Yayınlanma
“Saygın uluslararası raporlar, ülkemizin hiçbir yasa dışı uyuşturucu maddenin ana üretim alanlarından biri olmadığını ortaya koyuyor.
Uyuşturucuyu bir ‘insanlık suçu’ olarak gören ulusal bakış açımız, güçlü kurumsal yapılanma ve toplum tarafından verilen destek, Türkiye’nin yasadışı uyuşturucu maddeler konusunda ‘kaynak ülke’ olarak gösterilememesinde öne çıkan etmenler olarak değerlendiriliyor.
Türkiye, coğrafi konumu ve genç nüfusu sebebiyle uyuşturucudan doğrudan etkilenen ülkeler arasında. Ülkemiz, uyuşturucu ve ara kimyasal kaçakçılığında ‘transit ve hedef’ ülke. Bu da, Türkiye için ‘Uyuşturucu ile Mücadele’nin ne denli hayati öneme sahip olduğunu gösteriyor.
uyusturucu_9f833a8c7be6afd021eac45c03899632.jpg
İÇİŞLERİ Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nın 2020 yılı Türkiye Uyuşturucu Raporu’nda, “Günümüz dünyasının bugüne kadar tecrübe etmediği oldukça karmaşık bir uyuşturucu sorunu ile yüz yüze olduğuna” vurgu yapılıyor.
Raporda, “küresel tehdit” olarak nitelendirilen “Uyuşturucu Sorunu” hakkında şu ifadeler dikkat çekiyor:
“Günümüz dünyası bugüne kadar tecrübe etmediği, oldukça karmaşık bir uyuşturucu sorunu ile yüz yüzedir. Özellikle 1950’li yıllara kadar kendilerinden narkotik maddeler olarak söz edilen kenevir, afyon, eroin, kokain vb. gibi geleneksel uyuşturucular bugünün dünyasında geçmişe oranla daha büyük miktarlarda üretilmekte ve kullanılmaktadır.
Aynı zamanda, 1950’li yıllarda gündeme çıkan ve her geçen yıl daha da tehlikeli bir noktaya gelerek, özellikle son yirmi yılda küresel bir tehdit haline gelen sentetik uyuşturucular ve yeni psikoaktif maddeler, uyuşturucu sorununu daha da kompleks bir hale getirmektedir.
Sorun çok karmaşık
Uyuşturucu ile küresel ve bölgesel düzeyde mücadele eden BM ve EMCDDA gibi örgütlerce yayınlanan temel dokümanlarda sorunun karmaşıklığı net olarak ortaya konmaktadır.
Söz konusu uluslararası örgütlerce yapılan tespitlerde, geleneksel, sentetik ve yeni psikoaktif maddelere yönelik üretim, kaçakçılık ve kullanım bölgelerine dair yapılan küresel değerlendirmelerde eroin üretiminde Güney Batı Asya, sentetik uyuşturucularda Avrupa, yeni psikoaktif maddelerde Uzak Doğu Asya ön plana çıkarken, üretimin bu başlıklarla sınıflandırılan bölgelerle sınırlı kalmadığına da vurgu yapılmaktadır.
Ülkemizin durumu
Uyuşturucu ile mücadele alanında yayınlanan saygın uluslararası raporların incelenmesinden de görüleceği üzere ‘ülkemiz hiçbir yasa dışı uyuşturucu maddenin ana üretim alanlarından biri olarak gösterilmemektedir.’
Uyuşturucuyu bir ‘insanlık suçu’ olarak gören ulusal bakış açımız, güçlü kurumsal yapılanma ve toplum tarafından verilen destek, ülkemizin her ne tür olursa olsun yasa dışı uyuşturucu maddeler konusunda kaynak bir ülke olarak gösterilememesinde öne çıkan etmenler olarak değerlendirilebilir. Ancak, Türkiye coğrafi konumu ve genç nüfusu sebebiyle uyuşturucudan doğrudan etkilenen ülkeler arasındadır. Ülkemiz gerek Asya’da üretilen ve Avrupa’ya transfer edilen başta eroin olmak üzere afyon türevleri kaçakçılığında, gerekse Avrupa’da üretilen ve Asya’ya sevkiyatı yapılan sentetik uyuşturucu ve ara kimyasal kaçakçılığında ‘transit ve hedef’ ülkedir.
Türkiye uyuşturucu kaçakçılığı bağlamında son derece önemli bir güzergah olan ‘Balkan Rotası” üzerinde yer almaktadır.’
logo (2)_b4667304da21bc2a8f0659711dd2cb24.jpeg
**********************
TÜM DÜNYA ÇOCUKLARI KENDİ ÇOCUKLARIMIZDIR!
Türkiye, insanlık suçu olan uyuşturucu suçları ile mücadeleyi, “Tüm dünya çocuklarını kendi çocukları olarak gören” bir anlayışla sürdürüyor.
Ülkemizde uyuşturucu madde imal ve ticaretiyle mücadelede; Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM), Jandarma Genel Komutanlığı (JGK), Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Gümrükler Muhafaza Genel Müdürlüğü (GMGM) etkin olarak görev alıyor.
Bu kurumlar ile birlikte Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü (TMO), Adli Tıp Kurumu (ATK), Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) ve Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) gibi kurumlar da uyuşturucu ile mücadelede önemli görevler üstleniyor.
**************************
tablo-1_d8607a10d5ce5054bb52ec53d5e4e12e.jpg
2019 YILI UYUŞTURUCU SUÇLARININ DÖKÜMÜ
Türkiye’de 2019 yılında gerçekleşen toplam 148.821 uyuşturucu olayının suç türlerine göre dağılımı incelendiğinde;
* 115.823 olayın (%77,83) kullanma amaçlı uyuşturucu madde satın almak/kabul etmek/ bulundurmak (TCK m.191),
* 29.668 olayın (%19,94) uyuşturucu madde imal ve ticareti (TCK m.188),
* 2.986 olayın (%2,01) 2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında Kanuna muhalefet,
* 289 olayın (%0,19) uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma/ özendirme (TCK m.190),
* 55 olayın (%0,04) ise 3298 sayılı Uyuşturucu Maddelerle İlgili Kanuna muhalefet kapsamında gerçekleştiği görülmektedir (Tablo 2.1).
Türkiye’de 2019 yılında yakalanan toplam 220.010 şüphelinin suç türlerine göre dağılımı incelendiğinde;
* 156.076 şüpheliye (%70,94) kullanma amaçlı uyuşturucu madde satın almak/kabul etmek/ bulundurmak (TCK m.191),
* 60.380 şüpheliye (%27,44) uyuşturucu madde imal ve ticareti (TCK m.188),
* 3.120 şüpheliye (%1,42) 2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında Kanuna muhalefet,
* 375 şüpheliye (%0,17 ) uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma/özendirme (TCK m.190),
* 59 şüpheliye (%0,03) 3298 sayılı Uyuşturucu Maddelerle İlgili Kanuna muhalefet kapsamında işlem yapıldığı görülmektedir
*****************************
esrar_f90c837ae9bfc85e2778b021683a896d.jpg
Türkiye Bağımlılıkla Mücadele Eğitimleri
Uyuşturucu ile Mücadele alanındaki en önemli faaliyet alanlarından birini de “eğitim” alanındaki çalışmalar oluşturuyor.
“Eğitim alanında” yapılanları, yazı dizimizin önümüzdeki bölümlerinde yansıtmaya çalışacağız. Bu bölümde, “Türkiye Bağımlılıkla Mücadele Eğitimleri” hakkında, yetkililer tarafından yapılan açıklamayı arz edelim:
“2017 yılında başlayan Türkiye Bağımlılıkla Mücadele Eğitimleri (TBM) ile hedef grupların uyuşturucu maddelerin neler olduğuna, bu maddelerin zararlarına, bu maddeleri kullandıklarında nerelerde tedavi olabileceklerine ve bu maddeleri kullanmış kişilerle nasıl iletişim kuracaklarına ilişkin bilgi düzeylerinin artırılması amaçlanmaktadır.Bu yönde TBM modülü öncelikle;
· Kurum bakımındaki 15 yaş üstü çocuklara,
· Kurumlarda ve Sosyal Yardımlaşma ve
Danayışma
· Vakıflarında çalışan tüm personele,
· Tüm Kamu Kurumları personeline,
· Bakanlıkta hizmet alan ailelere ve diğer vatandaşlarımıza verilmektedir.
TBM kapsamında 2019 yılında 172.489 kişiye ulaşılarak eğitim faaliyeti gerçekleştirilmiştir.
TBM kapsamında 145 formatör yetiştirilmiş olup 720 aktif eğitici bulunmaktadır.”
***************************************
6797696796_5b165b7b50e76c61562542e5c772cae7.JPG
"Uyuşturucu ile Mücadele" dosyamızı hazırlarken, İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu'yu da ziyaret ettik. Sayın Soylu ile görüşmemiz, yazı dizimize hız vermemizi sağladı. Kendisine teşekkür ediyoruz.
7808078_9df523eac8b9de056854df772a3a6537.JPG
Gençlik ve Spor Bakanı Dr. Mehmet Muharrem Kasapoğlu'na, “Uyuşturucu İle Mücadele” yazı dizimizi anlattığımızda, büyük memnuniyet gösterdi ve diziyeayrı bir katkı sağladı. Sayın bakanımıza teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Başlarken…
Önce Gençlik ve Spor Bakanı Sayın Dr. Mehmet Muharrem Kasapoğlu’nu ardından da İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu’yu ziyaret ettik.
Ana konumuz, bir süredir yazılarımızda ve konuşmalarımızda yoğun bir şekilde ele aldığımız “Anadolu Gençliği”ydi.
Her dönemde olduğu gibi, bu dönemde de, heyecanları “çeşitli odaklar” tarafından “menfî niyetler” doğrultusunda kullanılmak istenen “kıymetli gençlerimiz” vetecrübeleriyle onlara katkıda bulunması gereken “orta, ileri yaştaki” vatan evlâtlarının yürek ve güç birliği yapmalarının önemi üzerine sohbetler…
Buluşmalarda düşünce ve tespitlerimizi dile getirdik.
Sayın bakanlarımızdan çalışmaları hakkında bilgiler aldık.
Her iki görüşmemizde de, aklımızın bir yerinde sürekli olarak duran “Uyuşturucu ile Mücadele Dosyası” hazırlama düşüncemizi dile getirdik. Sağ olsunlar, her iki bakanımız da, bu konulardaki çalışmaları hakkında ufuk açıcı değerlendirmelerde bulundular.
Çalışmamızın genel çerçevesini zihnimizde oturttuktan sonra, “uyuşturucu ile mücadele’nin alandaki yetkilileri”yle de buluşmalarımız oldu.
Konu hakkında çalışan sivil toplum örgüt yöneticileriyle görüştük.
Üzerinde epeyce çalıştık ve elde ettiklerimizi yazıya dökmeye karar verdik.
Bu yazı dizimizde, insanlığın karşı karşıya kaldığı bu büyük belâ ile mücadele adına yapılanlar, yapılması düşünülenler, uyuşturucu tacirlerinin kara para rotaları, kara para aklama oyunları, aile büyüklerimize ve gençlerimize “hayatî tavsiyeler” gibi hususların altını çizmeye çalışacağız.
Kıymetli katkılarından dolayı, başta İçişleri Bakanı
Sayın Süleyman Soylu ile Gençlik ve Spor Bakanı Sayın Mehmet Muharrem Kasapoğlu, Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nın fedâkâr, cefakâr mensupları olmak üzere, “mücadeleye” güç veren herkese teşekkürlerimizi arz ediyoruz.
Takip etmeniz ve katkıda bulunmanız dileğiyle…
Arz ederiz…
**************************************************************
ÖYKÜ…
Şeytan İçimdeydi…
“Tek düşündüğü Yasemin ve uyuşturucuydu. Paraları bitmişti. Her gün evden para istiyor, bazen alamıyordu.
Krizleri aşılmaz boyutlara geliyordu. (..) Gözyaşları kurumuştu yerçekimine doğru. İntihar edecekti. Gustav Klimt öpücüğünü kondurmuştu. Mektup yazdı. Defterden yamuk koparılmış bir sayfanın üstüne: “Sevgili ailem, Karanlığı içimde hissediyorum. Aydınlığı kaybolmuş biriyim artık. Uyuşturucu beni bu hale getirdi. Herkesten, her şeyden ve kendimden uzaklaştım. Sizleri üzdüm. Her ne kadar bağımlı değilim desem de o kimyasallar hep vücudumda. Kendi kaotik dünyamda yalan mutluluğumla boğuşuyorum. Şeytanın bacağını hep kırmışımdır ancak bu sefer şeytan içimdeydi. Zamanı her tüketişimde, rüyalarım daha gerçek oluyor. Gerçeği ayırt edemeyecek bir noktadayım. Boğuluyorum. Balinalar parçalıyor. Katil. Sevgili anneciğim, babacığım. Sizleri, benden kurtarıyorum. Gözyaşlarınıza sebep olduğum için özür dilerim. Sizleri seviyorum…”
Son kez odasına baktı. Kedisini dışarı bıraktı. Öptü kedisini, kedi miyavladı, son kez, ev arkadaşına bilmeden. Kapıyı kapatıp çıktı. İstanbul’a bir bilet aldı ve otobüs saatini beklemeye başladı. Saatler sonra evinin kapısının önündeydi. Korkuyordu. Zile bastı. Annesi kapıyı açtı. Şok geçirmişti. Yıllardır görmediği oğlu karşısındaydı. Sarıldı. Ağladı. Hemen bir çorba koydu önüne. Babası ne diyeceğini bilemiyordu. Sormadılar hiçbir şey. Özlemle seyrettiler. Annesi, yatağını hiç bozmamıştı. Öptü oğlunu yılların özlemiyle. Korkuyordu, yanından ayrılamıyordu. O ise kararını çoktan vermişti. Yarın uyandığında canına kıymış olacaktı. Uyandı. Karşısında beyaz önlüklü adamları gördü. Hatırlayamıyordu. Burası neresiydi? Hatırlamak istemiyordu. Geçmişi silmek ve uzaklaşmak istiyordu.
-Bugün nasılsınız Selim Bey? Taburcu olacaksınız. Aileniz aşağıda sizi bekliyor.
Yeni yılın yedinci cumasında, kar taneleri süzülüyordu penceresinin manzarasından usulca. Yüzündeki sevinç, içindeki dünya savaşının bitişini müjdeliyordu. İlk üç ay, yoksundu. Üç ila altı ay coşku. Sonra diğer bağımlıların aksine hiçbir istek olmamıştı içinde. Kurtulmuştu.
-İyiyim doktor bey. Teşekkür ederim her şey için. Siz ve ailem olmasanız ne yapardım bilemiyorum. Gözleri doldu sevinçten. Kalktı ve hazırlandı. 185 cm boyunda 82 kg gayet sağlıklı ve yakışıklıydı. Aşağı indi. Önce annesine sonra babasına sarıldı. Eğer babası o gece o mektubu çantasında bulmasaydı bugün o aramızda olamayacaktı. Tevafuk… Bilemezdi. Kimse onun yaşadığını yaşasın istemiyordu ama olamazdı. Babasının dükkânında tezgâhta durmaya başladı. Nişanlandı, sevdiği bir kadınla. Mutluydu. Gökyüzüne bakıyordu. Güneşi hissediyordu. Sol koluna taktırdığı yeni telefonla üç haneli bir numara tuşladı: 155.
-Alo, polis merkezi, buyurun
-Bir ihbarda bulunacaktım.
-Buyurun, dinliyorum sizi. Alo… Orda mısınız? (..)
-Orkide sokağın, cadde tarafında kırmızı bir arabanın içinde uyuşturucu ticareti oluyor. İlgilenebilir misiniz lütfen?
-Kimsiniz efendim siz?
Telefonu kapattı. Beklemeye başladı. Yemin etmişti bütün satıcıları yakalatmaya. Polisler geldi. Narkotik Şube oradaydı. Dronelar ise havada. Etrafları sarıldı. Çuval çuval uyuşturucuya el konuldu. Yemin etmişti. Kimse, onun yaşadığını yaşasın istemiyordu. Polis olamazdı ama elinden gelen her şeyi yapardı. Yokuş aşağı adımlarını usulca attı. Başarmanın vermiş olduğu gülümseme, karanlığı aydınlatan bir fener gibiydi. Cebinden paketini çıkardı. Üç devesinden birini yaktı. Bir nefes aldı. Fırlattı bütün develeri sokağa. Sigarayı da bıraktı. Kendini buldu. Mutluydu; nefes aldığı için, mutluydu; elinden bir şey geldiği için. Bilemezdi. İlk avını gerçekleştirdi. Av mevsimi başladı…
(E.A.)
(T.C. İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü,Narkotik Suçlarla Mücadele Dairesi Başkanlığı, Madde Bağımlılığı Üzerine Öyküler: Yırtık Akvaryum,
Uyuşturucu ile amansız kavga!
Serdar Arseven
11.02.2021 - 00:00
Yayınlanma
Bölüm 1 için tıklayınız(Türkiye uyuşturucuda transit ve hedef ülke!..)
MİLAT "UYUŞTURUCU DOSYASI"NI AÇMAYA DEVAM EDİYOR-2
Türkiye, uyuşturucu pazarı açısından ‘kaynak’ ülke olarak nitelendirilmiyorama çok önemli tehditler altında... Buna rağmen, bugüne kadar etkin şekilde mücadele edilmesinde, uygulamaya konulan projelerin büyük rolü var.
Narkotim_4b1e0dc0aa32bacb3d88fce518229f12.jpg
NARKOTİM isimli proje kapsamında 81 ilin narkotik birimlerinde Narkotimler oluşturuldu ve projenin kurumsal hale gelmesi sağlandı.
alandenetim_4ea9977f2f7e6c01c548f16d18059b4e.jpg
Alan Denetimi Projesi kapsamında görev alan polisler, okul önlerinde uyuşturucu satışına engel oluyor. Torbacılara göz açtırmıyor.
TÜRKİYE, dünyanın itibarlı kuruluşlarının raporlarında, uyuşturucu pazarı açısından ‘kaynak’ ülke olarak nitelendirilmiyor ama bir ‘transit ve hedef ülke’ olarak çok önemli tehditler altında bulunuyor. Bu tehditlerle karşı bugüne kadar etkin şekilde mücadele edilmesinde, İçişleri Bakanlığı tarafından uygulamaya konulan projelerin büyük rolü var.”
Dizimizin bugünkü bölümünde, bu projelere değineceğiz. Uyuşturucu ile mücadele alanında uygulamaya konulan projeler hakkında yetkililerden aldığımız bilgileri özetleyelim:
NARKOTİM PROJESİ: Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından yürütülmekte olan istihbari ve operasyonel çalışmalara ilave olarak, özellikle suçun oluşmasının önlenmesi ve uyuşturucunun sokak düzeyli ulaşılabilirliğininengellenmesi amacıyla 2014 yılında uygulamaya konulan NARKOTİM isimli proje, 2018'de yurt çapına yayıldı ve 81 ilin narkotik birimlerinde Narkotimler oluşturuldu ve projenin kurumsal hale gelmesi sağlandı.
ALAN DENETİMİ PROJESİ: Alandaki yetkililer, narkotik suçlarla mücadele politikalarından en önemlisinin sokak satıcıları ile etkin mücadele olduğunun altını çiziyor. Suçun yaşama alanı olan sokaklarda yeterince önleyici tedbir almadan sokak satıcılarıyla mücadelede başarı sağlanamayacağını vurgulayan yetkililer, “Alan Denetimi Projesi” hakkında şu bilgileri veriyor:
“Bu projede önemli olan, önleyici tedbir ile operasyonel çalışmalar arasındaki bütünlüğü sağlamak ve farklı polis birimlerinin narkotik suçlarla yapılan mücadeleye katkısını temin etmektir."
Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından yürütülen proje ile;
• Suçun önleyici boyutunu esas alan ve sokak satıcılarıyla madde bağımlılarına yönelik caydırıcı çalışmaları da ifa etmesi, mahallinde yapılacak tespitler doğrultusunda uyuşturucu sorununun en seri şekilde lokal düzeyde çözülmesi ve çözüm metotlarının üretilmesi,
• Suçun odağı haline gelen ve polisiye tedbirlerin uygulanmasının zor olduğu bölgelerin giriş çıkışlarında alınacak tedbirlerle arz ve talep unsurlarının baskılanması ve polisin tüm birimleriyle sokaktaki varlığını hissettirmesi amaçlanmaktadır.
uyuma_9b2eb0e4ab19d1ce3c6af3b62ceca58d.jpeg
UYUMA PROJESİ: Tamamen yerli yazılımla yürütülen UYU-MA Projesi sayesinde, suç bildirimleri anlık ve tek tuşla yapılabilmekte, bildirim yapan kişinin konum bilgisinin alınması ile 112 Acil Çağrı Birimleri koordinesinde en yakın kolluk birimine aktarılması sağlanarak, olaylara daha hızlı müdahale edilmektedir. Bildirim yapan kişilerin kimlikleri kesinlikle gizli tutulmaktadır.
NARKOREHBER PROJESİ: Zabıta teşkilatı, temizlik görevlileri, özel güvenlik teşkilatına vb. 25 yaş üstü yetişkinlere Narkotik birimlerince eğitim verilmesi amacıyla “NARKOREHBER MODÜLÜ” hazırlanmıştır. 25 yaş ve üzerindeki tüm yetişkinlerin farkındalığının arttırılmasını amaçlayan “NARKOREHBER MODÜLÜ” çerçevesinde madde bağımlılığı, kullanımı ve etkileri, narkotik maddelerin sınıflandırılması, narkotik madde çeşitleri, sokak satıcıları kimlerdir, ticaret ve tüketimde kullanılan jargon, uyuşturucu satılan yerler ile kullanılan mekânlar ve sentetik eczalar, uyuşturucu suçlarında yasal durum, uyuma projesi, madde bağımlılığı ile mücadele çözüm merkezleri konularına yer verilmektedir.
“EN İYİ NARKOTİK POLİSİ: ANNE” PROJESİ: NARKOREHBER projesine paralel olarak, madde bağımlılığı ve uyuşturucu ile mücadele alanında annelerin farkındalığının artırılması, bu yolla madde kullanıcısı gençlere erken müdahalenin sağlanması, böylece hem gençler arasında uyuşturucu kullanımının önlenmesi hem de birimlerimizce yürütülen çalışmalara toplumsal katkının sağlanması amacıyla başlatılan bir projedir. “EN İYİ NARKOTİK POLİSİ: ANNE” Projesi ile annelere yönelik hazırlanan eğitim modülü kapsamında bilgilendirme faaliyetlerine 2020 yılı Ekim ayında başlanmıştır.
NARKO-NOKTA PROJESİ: Vatandaşlarımızın uyuşturucu ile mücadelede duyarlılıklarını arttırarak satıcı ve kullanıcıların belirlenmesi ve suç işlenen yerlerin tespitini sağlamak, uyuşturucu ile mücadele çalışmalarının emniyet birimlerince nasıl yapıldığını anlatmak, uyuşturucu maddeler hakkında aileleri bilgilendirmek amacıyla 2017 yılından itibaren uygulanmaya başlanmıştır. Özellikle büyükşehirlerimizde halkın yoğun olduğu, AVM, meydanlar, sosyal etkinliklerin yapıldığı alanlarda stant açılarak bilgilendirme faaliyetleri gerçekleştirilmektedir.
NARKO-TIR (HEDEF OLMA HEDEFSİZ KALMA) PROJESİ: Dünyada alanında bir ilk olma özelliği taşıyan NARKOTİK EĞİTİM TIR’ı vatandaşlarımıza bilgisayar destekli 54 farklı konuda hazırlanmış madde kullanımı ve zararlarını anlatan animasyonlarla eğitim programları sunmaktadır.
NARKOYARIŞMA PROJESİ: Gençlerin uyuşturucu ile mücadele alanında bilgilerinin artırılması, bilinçlendirilmesi ve sürdürülen mücadelede onların bakış açılarından faydalanılması amacıyla 2017 yılından bu yana NARKOYARIŞMA adı altında faaliyetler yürütülmektedir. Bu kapsamda;
- 2018 yılında lise öğrencilerine yönelik Afiş ve Slogan yarışması,
- 2019 yılında üniversite öğrencilerine yönelik Kısa Film yarışması,
- 2020 yılında üniversite öğrencilerine yönelik Öykü yarışması,
- 2021 yılında 18 yaş üzeri tüm vatandaşlarımıza açık Rap Müzik yarışması düzenlenmiştir. 2021 yarışması Haziran ayında sonuçlanacaktır.
NARKO 191 PROJESİ: 2017 ve 2018 yılları doğrudan madde bağlantılı ölüm verilerinin incelenmesinde, özellikle bonzai ve farklı maddelerin bir arada kullanılmasından kaynaklanan ölüm oranlarının arttığı fark edilmiştir. Bu olumsuzluğa dönük farkındalık oluşturmak amacıyla NARKO 191 projesi başlatılmıştır. 2019 yılında proje çerçevesinde hedef kitleleri bilgilendirmek amacıyla afiş ve çıkartmalar hazırlanarak, İl Emniyet Müdürlükleri, İl Jandarma Komutanlıkları ve Adalet Bakanlığı Denetimli Serbestlik Müdürlüklerinde hedef kitlenin dikkatini çekebilecek uygun yerlere asılmıştır.
anket_baeb68db7983fc0f7f4947b00380709d.jpg
NARKOLOG PROJESİ: Uyuşturucu madde suçlarının arkasında yatan nedenlerin ve risk faktörlerinin belirlenmesi amacıyla 2018 yılında NARKOLOG projesi hayata geçirilmiştir. NARKOLOG; 81 İl Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüklerinde uyuşturucu suçlarından hakkında işlem yapılan kişilere, adli süreçlerin tamamlanması aşamasından sonra tamamen gönüllülük esasına göre bu alanda eğitilmiş uzman personelce uygulanan ve 70 sorudan oluşan bir anket formudur. Formlar tablet PC’ler üzerinde doldurulmakta, online olarak Daire Başkanlığına aktarılmakta, Excell ve SPSS Programları kullanılarak analiz edilmektedirç
AÇIK KAPI PROJESİ: İçişleri Bakanlığınca kamu hizmetlerine kolay erişimin sağlanması, vatandaş başvurularının hiçbir boşluğa mahal vermeden hızlı bir şekilde sonuçlandırılması, kamu hizmetlerinin sunumunda memnuniyetin arttırılması amacıyla 15 Aralık 2017 tarihinde Açık Kapı Projesi hayata geçirilmiş ve 81 il valiliği ile 161 ilçe kaymakamlığında hizmet vermektedir.
Açık Kapı Bürolarına yüz yüze ve elektronik ortamda başvuru yapılabilmektedir. Açık Kapı Bürolarına uyuşturucu konusunda da başvuru yapılabilmektedir. Uyuşturucu kapsamındaki vatandaş başvuruları haftalık olarak raporlanarak mülki idare amirine sunulmaktadır. Başvuru içeriğine göre; Emniyet ve Jandarma İl/İlçe Müdürlüklerine, İl/İlçe Sağlık Müdürlüklerine, Halk Sağlığı Hizmetleri Başkanlığına, AMATEM ve ÇAMATEM’e yönlendirilmektedir.
ATIK SULARDAN UYUŞTURUCU VE DİĞER PSİKOAKTİF MADDELERİN İZLENMESİ PROJESİ: SCORE projesi çerçevesinde ilk uluslararası düzeyli Atık Suda Uyuşturucu Analizi çalışması 2011 yılında 19 Avrupa şehrinde yapılmıştır. İkincisi ise 68 Avrupa şehrinde 2019 yılında gerçekleştirilmiştir. Yapılan çalışmalarla belirlenen tarih ve saat dilimlerinde aynı anda tüm katılımcı şehirlerde toplanan atık su örneklerinin analiz sonuçları karşılaştırılmıştır. Böylece ulusal ve bölgesel uyuşturucu kullanım trendlerini ve uyuşturucu kullanıcılarının davranışlarını ölçmeyi hedefleyen, var olan analiz, inceleme ve değerlendirmeleri tamamlayıcı nitelikte bir uyuşturucu göstergesi çıkarılması hedeflenmiştir.
******************************************
MANZARA MEZARLIK
“Kimse neden öldüğümü bilmeyecek’’ dedi. Ardından, ‘’herkes beni öldüren şeyin damarlarımda gezinen o Allah’ın cezası şeyin olduğunu düşünecek ama gerçekte neden öldüğümü bilmeyecekler. Ahlar vahlar içerisinde buz gibi bir odada kirlettikleri bedenimi, temiz gömüleyim diye yıkayacak ama öldürdükleri ruhumla hayatımı kuşattıklarını görmeyecekler. ‘
(..)
“Sadece, ufacık bir baş ağrısını geçirmek için arkadaşımın verdiği ilacı içtim sanıyordum,’’ dedi, ardı arkası kesilmeyen hıçkırıklarıyla, ‘’ama bak ne haldeyim. Küçük bir kıskançlık yüzünden ne haldeyim,’’ diye bağırdı Ahu. Karşısında bin bir parçaya bölünmüş ağabeyi ve kardeşine. Ayakları geri geri ilerleyip pencerenin dibine gelmişken, yüzünde gözyaşlarına tezat bir tebessüm belirdi. “Eğer o evden çekip gitmeseydim babam öğrenecekti. Bana, ne yapacağı umurumda bile olmazdı ama sen! Seni okula bile yollamazdı Asu’m. Alırdı her şeyini benim yüzümden’’ dedi burukça. Başını sağa sola salladı Asu, ağlamaktan konuşamıyordu fakat gözleri ile diyordu diyeceği her şeyi. Alp ise bambaşka bir durumdaydı. Şu ana kadar dibi gördüm derdi fakat şimdi gerçek olan dipteydi ve bu dipten kurtulmak çok zor olacaktı. Başka bir seçeneği kabul etmiyordu benliği. Elleri yüzünü sertçe sıvazladı kendine gelebilmek amacıyla. Kulaklarına kardeşlerinin hıçkırıkları dolarken, kalbini söküp avuçlarına bırakmışlar gibi hissediyordu. Kendine gelmeli, kardeşlerinin ellerini sımsıkı tutup ayağa kalkmalıydı. Silkelenip yüzündeki gözyaşlarının izlerini parmaklarıyla yok edip önce Asu’ya dönüp elini uzattı. Asu elini anında tutmuş yanına gelmişti. Birlikte Ahu’ya baktıklarında onun açık pencerenin dibinde olduğunu yeni fark ediyormuşçasına irkildiler. Alp bedenini saran farkındalıkla Ahu’ya odaklandı. Ahu’sunun gözlerinde ölümün kırıntıları kol geziyordu. “Ahu’m,’’ dedi temkinli sesiyle. “Mezarlıklardan hep korkardım,’’ hıçkırıkları nefesini kesiyordu Ahu’nun, “şimdiyse manzaram mezarlık’’ deyip bir bacağını pencereden boşluğa bırakmıştı. “Yapma Ahu! Gel haydi tut elimi’’ deyip iki elini birden uzattı Alp. Bakışları kara bulutların gezindiği gökyüzüne çevirirken, hayır dercesine iki yana salladı başını Ahu. İçinde bitip bilmeyen kavgaların içinde tek bir şeyi duyuyordu.
“Belki’’ diyordu içindeki ses, “Belki ölürsen diner tüm acıların Ahu!’’
Gözlerini harap ettiği kardeşlerine değdirip geri çekti. Batmaya yüz tutmuş güneşin yansıdığı mezarlığa baktı sonra. İçinde susmayı bilmeyen o ses tekrar konuştu; “Bak Ahu! Bak orası asıl evin’’ diyordu. Gözlerini son kez kardeşlerine değdirip derin bir nefes alıp dudaklarını araladı. “Özür dilerim’’ diyebildi sadece. Azrail’in arsız fısıltısı yeryüzünü mesken ederken bir hayat son bulmuştu. Gün geceye kavuşurken batan güneşin şahitliğinde; gökyüzünden emareleri silinen bulutlar, sessiz çığlıklarıyla son taneleri akıtıyorlardı, ölüm acısının sindiği şehre… Görmek, duymak ve kabullenmek bir hayatı kurtarmak için yeterli olabilirdi. Lakin bazen o kadar çok geç kalırdınız ki o çırpınan bedenleri son gördüğünüz yer mezar olur ve o bedenlerden geriye, arkalarında kocaman bir enkaz kalırdı… Bugün bir annenin çocuğu ölmüş; feryadı gök kubbeyi aşmış, yaşamı toprağa karışmıştı. Bugün bir babanın çocuğu ölmüş; gölgesiz kalmış, çocuğunun toprağa karışan bedeni ağaçlara can olmuştu. Bugün bir çocuk ölmüş; yasını kardeşleri tutmuş, süt kokusu yetim, ninnisi öksüz kalmıştı. Bugün bir çocuk ölmüştü… (Y.A.)
* T.C. İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü,Narkotik Suçlarla Mücadele Dairesi Başkanlığı, Madde Bağımlılığı Üzerine Öyküler: Yırtık Akvaryum,
Trilyon Dolarlık NarkoTerör pazarı
Serdar Arseven
12.02.2021 - 00:00
Yayınlanma
“Organize suç grupları ile terör örgütleri arasında, silah temini, uyuşturucununsevkiyatı ve dağıtımı yoluyla terörist faaliyetlerin finansmanı, mali piyasalara sızma gibi birçok alanda kurulan ortaklıklar dikkat çekiyor.
Terörizm ve yasa dışı uyuşturucu kaçakçılığı arasındaki bağ endişe verici bir noktada… Terör örgütlerinin uyuşturucu ticareti yoluyla korkunç büyüklükte rakamlara hükmediyorlar.”
bingöl_4d07b9b57272e2ad69748945ff461404.jpg
Geçtiğimiz aylarda Bingöl’de, uyuşturucuyla mücadele kapsamında jandarma tarafından gerçekleştirilen narko terör operasyonda 7 milyon 147 bin kök kenevir bitkisi ele geçirilirken 8 şüpheli de gözaltına alındı.
hindu_f6f39e251ce3a7b1dfd0ec0a05f4ee7b.jpg
Hinduizm'de kenevir içmenin önemli bir yeri var. Her ne kadar Hindistan'da esrar satışı yasa dışı olsa da bazı bölgelerde kenevir satışına tolerans gösteriliyor.
İÇİŞLERİ Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı raporlarında terör örgütlerinin “uyuşturucu pazarı”ndaki faaliyetleri hakkında önemli bilgiler veriliyor:
Yasa dışı uyuşturucu ticareti; üretim, kaçakçılık ve satış aşamalarını içeren küresel bir sorundur.
Örgütlerin gizli faaliyeti
Dünyadaki çok farklı coğrafi alanlar ile piyasaları kapsaması ve küresel bir faaliyet olarak suç örgütlerince gizlilik içerisinde yürütülmesi uyuşturucu kaçakçılığının finansal boyutu hakkında tahminler yapılmasını zorlaştırmaktadır.
Küresel pazarı büyük
2017 yılında yayınlanan Uluslaraşırı Suç ve Gelişen Dünya Raporu’na göre 2014 yılında esrar, kokain, opiyatlar ve amfetamin tipi başlıca uyuşturucuların küresel perakende piyasasının 426 ile 652 milyar ABD Doları olduğu tahmin edilmektedir.
Söz konusu rapora göre bu piyasada “uyuşturucu türlerine göre” paylar şu şekildedir:
* Esrar 183 ile 287 milyar ABD Doları,
* Kokain 94 ile 143 milyar ABD Doları,
* Opiyatlar 75 ile 132 milyar ABD Doları,
* ATS’ler ise 74 ile 90 milyar ABD Doları.
Yine 2019 Avrupa Uyuşturucu Pazarları Raporuna göre, 2017 yılı verilerine dayalı olarak yapılan tahminlerde Avrupa perakende uyuşturucu piyasasının minimum değeri 30 milyar Avro’dur.
Bu rakamın;
* Yüzde 39’unu esrar,
* Yüzde 31’ini kokain,
* Yüzde 25’ini eroin,
* Yüzde 5’ini amfetamin tipi uyuşturucular (Amfetamin, metamfetamin ve MDMA/Ecstasy) oluşturmaktadır.
Yukarıda ortaya konan tahminler incelendiğinde; hesaplamaların geçmiş yıllara yönelik yapıldıkları (2014 ve 2017 yılları) ve bu hesaplamalar içerisinde, özellikle son 10 yılda, küresel bir tehdit halini alan yeni psikoaktif maddelerin (Sentetik kannabinoidler, sentetik katinonlar vb.) piyasa değerlerinin yer almadığı görülmektedir.
Tüm bu etkenler dikkate alındığında ve bugünkü küresel piyasaya ilişkin bir tahmin yürütülmeye çalışıldığında uyuşturucu kaçakçılığına ilişkin korkunç rakamlara ulaşılacağı ortadadır.
PKK, Narkoterör'ün her yerinde!..
Serdar Arseven
13.02.2021 - 00:00
Yayınlanma
Terör örgütü uyuşturucu ticaretini bizzat organize ediyor...
PKK/KCK/PYD terör örgütüne; uyuşturucu ile mücadele eden Emniyet birimleri tarafından yapılan operasyonlar neticesinde gerçekleştirilen tespitler, PKK/KCK/PYD’nin sadece uyuşturucu madde ticaretini yapan şahıslardan gelir elde etmekle kalmadığı, uyuşturucu madde ticaretinin tüm aşamalarında rol oynadığını ortaya koyuyor.
Çalışmalar, Terör Örgütü’nün,
* Uyuşturucu ticaretini bizzat koordine ettiğini,
* Ülkemiz sınırları üzerinden uyuşturucu madde nakliyesi yapan ve illegal giriş yapmaya çalışan, tüm şahıs ve organizasyonlardan vergi adı altında haraç aldığını,
* Avrupa’da uyuşturucu dağıtımında etkin olduğunu,
* PKK’ya haber vermeden uyuşturucu madde ticareti yapan şahıs veya organize gruplara ait uyuşturucu maddelere örgüt tarafından el konulduğunu,
* Uyuşturucu imalatı yapan organizasyonlara yer temini ve koruma sağladığını,
* Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki yasa dışı kenevir ekiminde aktif rol oynadığını, * PKK’nın uyuşturucu ticareti ile ilgili operasyonlarını örgüt içerisinde özel hücrelerin yürüttüğünü ve diğer teröristlerin bu konuda bilgilendirilmediğini ortaya koyuyor.
Uyuşturucu madde imal ve ticareti ile profesyonel düzeyde uğraşan ve iç içe olan PKK/KCK/PYD terör örgütü;
* Uyuşturucu ekimi,
* Uyuşturucunun imalatı ve nakliyesi,
* Uyuşturucunun dağıtımı ve sokak satışları,
* Uyuşturucu üreticisi ve kaçakçılarından komisyon alma safhalarında aktif olarak rol almaktadır. Bu safhalar bizzat kendi örgüt elemanları tarafından organize ediliyor ve yönetiliyor.
******************************
PKK, NARKOTERÖR’ÜN HER YERİNDE!..
Narkotik Suçlarla Mücadele Başkanlığı verilerine göre terör örgütü PKK ve diğer uzantıları KCK ve PYD, uyuşturucu ticaretinden bir hayli nemalanıyor. Örgüt, bu ticaretten haraç/pay almanın yanı sıra, bizzat kendisi uyuşturucu ticaretini aktif olarak yönetiyor.
pkk_0182e90b516f028a1eb67f308e9d3331.jpg
İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanan ‘narkoterör raporu’nda, terör örgütü PKK’nın hintkeneviri üretimi ve ticaretinden yılda 500 milyon TL, uyuşturucu kaçakçılığından 1.5 milyar dolar gelir sağladığı bildirildi.
ELDEKİ deliller, PKK/KCK/PYD’nin uyuşturucu madde ticaretinin tüm aşamalarında rol aldığını ortaya koymaktadır. Örgüt, yasa dışı kenevir ekimini, bu alanın en kazançlı yöntemi olarak görmektedir. Bilhassa Doğu ve Güneydoğu Anadolu kırsalında kenevirden elde ettiği esrar ticaretinden büyük gelir elde eden örgüt, bu süreci bizzat organize etmenin yanı sıra köylülere ve bölge insanına kenevir ektirmekte veya kenevir ekimine teşvik etmekte, üretilen esrardan komisyon almaktadır. Güvenlik güçlerinin operasyonları, DHKP/C, TİKKO ve FETÖ terör örgütlerinin de kara uyuşturucu ticaretinde yer aldıklarını ortaya koymaktadır.
OPERASYONLAR
Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Başkanlığı yetkilileri, “uyuşturucu!” işinden büyük kaynaklar elde eden Terör Örgütü’ne yönelik belli başlı operasyonları şu şekilde sıraladılar:
* 2014 yılında Diyarbakır’ın Lice ilçesinde, PKK/KCK/ PYD terör örgütü tarafından kenevir ekim ve üretimi yapılan bölgede gerçekleştirilen operasyonda 4.700 kg toz esrar ile 1 adet uzun namlulu silah ele geçirilmiştir. Operasyon esnasında, uyuşturucuyu korumaya çalışan teröristler ile yaşanan çatışmada bir güvenlik görevlisi yaralanmıştır. Yaşanan çatışmanın ardından teröristler, arazi ve hava koşullarının olumsuzluğundan istifade ederek kaçmışlardır.
* 22 Haziran-3 Temmuz 2016 tarihleri arasında Diyarbakır’ın Lice ilçesinde
PKK/KCK/PYD terör örgütünün Lice-Hazro-Kocaköy kırsalında yürüttüğü
uyuşturucu faaliyetlerini sonlandırmak üzere güvenlik güçlerimiz tarafından icra
edilen Bayrak-14 Şehit Jandarma Teğmen Abdülselam ÖZATAK Operasyonu
neticesinde 6’sı ölü olmak üzere 14 terörist ele geçirilmiştir. Bu operasyonda
3 askerimiz ise şehit olmuştur. Operasyon kapsamında;
* 67,9 milyon kök kenevir bitkisi,
* 17, 4 ton esrar maddesi,
* 19 adet uzun namlulu silah,
* 6 adet tabanca,
* Bombalı eylemlerde kullanılmak amacıyla çalınan veya gasp edilen 3‘ü kamuya ait
olmak üzere 22 araç,
* 43 adet el yapımı patlayıcı ele geçirilmiştir.
* 2016 yılında Diyarbakır’ın Lice ilçesinde, PKK/KCK/ PYD terör örgütü tarafından
ekim ve üretimi yapılan bölgede yapılan aramada; Operasyon kapsamında;
* 2.2 ton esrar maddesi,
* 10.000 kök kenevir bitkisi,
* 8 adet ruhsatsız tabanca,
* 50 adet fişek ve
* Çok sayıda örgütsel doküman ele geçirilmiş, 5 örgüt üyesi tutuklanmıştır.
2019 yılı içerisinde özellikle kırsal alanda olmak üzere Diyarbakır ilinde
PKK/KCK/PYD terör örgütü tarafından ekim ve üretim yapılan bölgelerde terör
örgütünün bu kapsamda finansman elde etmesinin önüne geçmek için güvenlik
güçlerince yapılan operasyonlarda;
* Yaklaşık 32 ton esrar,
* 33.330.731 kök hint keneviri,
* 39 adet sığınak,
* 10 el bombası,
* 12 adet piyade tüfeği,
* 6 adet tabanca,
* 2691 adet fişek,
* 20 el yapımı patlayıcı madde yakalanmıştır.
Operasyonlar sırasında güvenlik güçleri ve terör örgütü üyeleri arasında çıkan silahlı
çatışmalar neticesinde 8 örgüt üyesi ölü olarak ele geçirilmiştir. Terör Örgütünün Uyuşturucu İmalat ve Kara Ticaretindeki Rolü Terör örgütü PKK/KCK/PYD bir
dönem Lübnan’ın Bekaa Vadisinde bulunan kamp bölgelerinde (Baelbek ve Hermen
kenevir ve haşhaş ekimi yaparak kurduğu laboratuvarlarda uyuşturucu imal
etmekteydi. Şimdilerde ise Kuzey Irak kamplarında ve ülkemiz sınırına yakın sınır
köylerinde uyuşturucu imal ederek nihai pazara sunduğu bilinmektedir. Bilhassa Afgan
afyonunu işleyerek elde ettiği eroinin Avrupa pazarında arzına büyük önem
vermektedir.Güvenlik güçleri, tarafından örgütün 1980 yılından günümüze çok sayıda
uyuşturucu imalathanesi ele geçirilmiş, çok sayıda imal malzemesi ve uyuşturucuya el
konulmuştur.
Yapılan çalışmalar, Terör Örgütü PKK/KCK/PYD’nin uyuşturucu üretici ve
kaçakçılarından büyük miktarlarda komisyon ve haraç aldığını göstermektedir.
PKK'nIn dünladaki narkoterör faaliyetleri
PKK Terör Örgütünün Dünya’daki Narkoterör Faaliyetleri... Emniyet
raporlarında, PKK Terör Örgütü’nün “küresel çaptaki” faaliyetleri hakkında da dikkat çekici bilgiler yer alıyor:
PKK/KCK/PYD terör örgütü uyuşturucu faaliyetlerine tacir ve üreticilerden
komisyon alarak başlamış olsa da son zamanlarda uyuşturucunun Avrupa sokak
piyasasını kontrol etmeye kadar ilerlemiştir. PKK/KCK/PYD Avrupa’da uyuşturucu
dağıtımını bizzat organize etmekte ve yönetmektedir. Uyuşturucu fiyatlarındaki
yüksek kâr oranları örgütün sokak dağıtımına yönelmesinin en önemli nedenidir. Bu
durum birçok uluslararası raporda da yer almıştır. 1970’li yıllardan itibaren Kürt
diasporası Avrupa’da geniş bir alana yayılmıştır. Örgüt, Türkiye ve Avrupa’nın
genelinde üslenme fırsatı bulmuş olsa da terör eylemlerini Türkiye’nin doğu ve
güneydoğu bölgelerinde yürütmüştür. PKK/KCK/PYD‘nin geniş alanlara yayılımı
örgütün terör kampanyasının yanı sıra diğer kriminal faaliyetlerine de avantaj
sağlamaktadır. Örgüt üyeleri arasında hiyerarşik bir yapının bulunması, iletişim ağı ve
kurye sisteminin verimli bir şekilde işlemesi, uyuşturucu organizasyonlarının korku
ve tedirginlikten dolayı örgütle rekabetten çekinmesi, PKK/KCK/PYD’ye uyuşturucu
dağıtımında uygun bir atmosfer sağlamaktadır.
Güney Amerika’daki uyuşturucu kartellerinin dağıtımında uyguladığı yöntemleri,
PKK/KCK/ PYD terör örgütü Avrupa ülkelerinde rahatlıkla uygulamaktadır. Güney
Amerika’daki kartellerin kullandıkları paravan şirketleri ile maaşlı dağıtım
elemanlarının yerine, PKK/KCK/PYD terör örgütü siyasi amaçlı dernekleri ve deşifre
olmamış militanlarını kullanmaktadır.
* PKK/KCK/PYD terör örgütünün başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın
birçok ülkesinde aktif olarak uyuşturucu ticareti yaptığını gösteren birçok örnek
mevcuttur. Uluslararası raporlarda gösterildiği üzere uyuşturucu ile adı yan yana
rahatlıkla anılabilecek olan bu örgüte yönelik; 1987-2008 yılları arasında Avusturya,
Bulgaristan, Danimarka, Fransa, Hollanda, İngiltere, İsveç, İsviçre, İtalya, Kanada,
Moldova, Norveç, Portekiz, Polonya, Slovenya, Venezuella, Yunanistan ve
dağılmadan önce Yugoslavya ülkelerinde gerçekleştirilen toplam 38 operasyonda
PKK/KCK/PYD ‘ye üye 109 şahıs ile birlikte,
* 871 kg eroin,
* 3,5 kg kokain,
* 10.000 adet amfetamin tablet ele geçirilmiştir.
02.09.2017 tarihinde Belçika haber ajansı Belga’nın yaptığı “PKK uyuşturucu
sevkiyatını Belçika’dan yapıyor” başlıklı makaleye göre, Avusturya ve Belçika’da
düzenlenen operasyonlarla PKK’nın Avrupada’daki uyuşturucu ağlarından birinin
çökertildiği belirtilmiştir. Ayrıca makalede merkezi Flaman Bölgesi’ndeki Hasselt
kenti olan şebekenin, uyuşturucuları Avrupa’ya Belçika’nın Anvers ve Hollanda’nın
Rotterdam limanlarından soktuğu ve limanlardan alınan uyuşturucuları Hasselt’teki
bir evde 5’er kiloluk paketlere bölerek arabaların gizli bölmelerine yerleştiren şebeke
üyelerinin, bunları Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda ve İşviçre dahil Avrupa’nın
yarısında piyasaya soktuğu söylenmiştir. Soruşturma kapsamında yapılan ve tarihi
açıklanmayan bir baskında Hasselt’teki evde;
* 30 kg kokain,
* 12 kg eroin,
* Çok sayıda sentetik uyuşturucu hap, silah,
* 800 bin Avro para ele geçirilmiştir.
* Ayrıca Avusturya’da 4 kişi toplam 21,5 yıl hapse mahkum edilirken, kaçan beşinci
kişi hakkında yakalama kararı çıkarılmıştır. Belçika’da ise aralarında ismi
açıklanmayan şebekenin lideri dahil 10 kişi gözaltına alınmıştır.
Örgütün Suriye pazarı
Flamanca yayın yapan Het Belang van Limburg gazetesinin haberinde ise şebekenin
sadece eroinden yılda milyonlarca Avro elde ettiği ve bunu terör örgütü PKK’ya
aktardığının öngörüldüğü belirtilmiştir. Terör Örgütü’nün Suriye Pazarı Suriye Görev
Gücü kapsamında görevlendirilen personel, terörden arındırılan bölgeleri
uyuşturucudan temizlemeye devam etmektedir.
17 Temmuz’da Suriye/Azez görev gücünde görevli personel tarafından, danışmanlık
görevi kapsamında yürütülen planlı operasyon ile Menbiç istikametinden Azez
bölgesine uyuşturucu madde taşıdığı tespit edilen araca operasyon düzenlenmiş ve
araçta yapılan aramada gizlenmiş vaziyette 41 kilo 540 gram captagon hap ele
geçirilmiştir.
Ayrıca Suriye/Afrin görev gücünde görevli Türk Emniyet Personeli tarafından da
Raco Bölgesinde bir deterjan fabrikasında terör örgütü mensuplarınca uyuşturucu
captagon ham maddesi imalatının yapıldığı bilgisi alınması üzerine, 18.07.2018 günü
operasyon gerçekleştirilmiş ve 1 ton captagon ham maddesi (amfetamin) ve captagon
imalatında kullanılan çeşitli kimyasallara ve makinalara el konulmuştur.
**************************
PKK/KCK/PYD 1980-2020 ARASI UYUŞTURUCU TABLOSU
Olay/operasypon sayısı 461
Şüpheli sayısı 1,493
Errar/kg 95,730
Erogin/kg 5,450
Afyon/kg 71,2
Bazmorfin/kg 4,315
Kokain/kg 9,4
Ecstasy /adet 137,477
Asetik Anhidrit/lt 28,348
KenevirBitkisi/kök 121,524,618
tablo_e35489aa3fdabfccbefb521f7b6cf360.jpg
*********************************
KEŞKE
- “Ben sadece anlamaya çalışıyordum.”
Sesi çok zayıf geliyordu. Telefon kapandı ve ondan sonraki aramalarımın hepsi cevapsız kaldı.
İki gün sonra öğrendim ki kullandığı uyuşturucu beyin damarlarının tıkanmasına yol açmış ve bu da felce sebep olmuştu.
O sadece anlamaya çalışıyordu.
Defalarca kendime “Neden o?” diye sordum. Benim yüzümden olmuştu. Benim dört yıl önce yaptığım kötü bir seçim, iki ailenin dağılmasına sebep olmuştu. Hayatımızda yaptığımız kötü bir seçimin yıllar süren sonuçları olur. Zarar gören sadece kendimiz olduğumuzda düzeltme şansımız daha kolaydır. Ancak hiçbir zaman tek zarar gören biz olmayız. Hayatta yaptığımız tek bir kötü seçim beraberinde yüzlerce yanlışı ve binlerce ‘keşke’yi getirir. Keşke bana ilk uyuşturucu madde teklif edildiğinde kalkıp gidebilseydim. Keşke kendimi bağımlı olmadığıma ikna etmeye çalışmasaydım. Keşke ailem benim kızım yapmaz demeseydi. Keşke ihtiyacım olan yardımı daha önce kabullenebilseydim. Gözlerimi salonun en uzak köşesinden alıp tekrar önümdeki yüzlere baktım.
Bütün yaşananlardan sadece iki yıl sonra, burada karşınızda durmuş size kendi öykümü anlatıyorum. Size uyuşturucu madde kullanmanın hiçbir bahanesi olamayacağını anlatıyorum. Hayatınızda hiçbir şeyin yolunda gitmediğini düşünebilirsiniz.
Yardım alın.
Hayatınızı yoluna koymak için yardım alın.
Size doğru sandığınız şeylerin aslında doğru olmayabileceğini ve bu bağımlılığın kişi ayırt etmediğini anlatıyorum.
Yardıma ihtiyacınız varsa lütfen her birinize dağıtılan broşürlerdeki adreslerle iletişime geçin. Yanlış yaptığınızda geri dönmek için asla geç değildir.
Hayatınızda keşkeleriniz olmasın.
''Sizin hayatınızda keşkelere yer olmasın.”
Önümdeki salonda beni dinleyen yüzlerce üniversite öğrencisinin yüzlerindeki hüzünlü ifadelere baktım.
Sonra en ön sırada oturan ve buruk bir gülümsemeyle bana bakan aileme bir kez daha teşekkür ettim. İki yıl önce hayatımın değişmesinin ilk adımı olan röportaj, yarışmada birinci olmuştu.
Arkadaşım, ben ve ailelerimiz iyileşmek için uzun bir zamana ihtiyaç duymuştuk. Şimdiyse o röportaj sayesinde yurdun dört bir yanını dolaşıp üniversite öğrencilerine yardım etmeye çalışıyorum. Keşke dememeleri için… Hiçbir şey'e geç kalmamaları için…
(C.,A.)
*T.C. İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü,Narkotik Suçlarla Mücadele Dairesi Başkanlığı, Madde Bağımlılığı Üzerine Öyküler: Yırtık Akvaryum,
Psikoaktif tehlike!..
Serdar Arseven
15.02.2021 - 00:00
Yayınlanma
Milat, uyuşturucu ile mücadele dosyasına devam ediyor-6
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla yayılan yeni psikoaktif maddeler ile mücadele, 2006 yılında kuruluş çalışmalarına başlanan ve 2008 yılında tam anlamıyla hayata geçirilen TUBİM Erken Uyarı Sistemi Ulusal Çalışma Grubu aracılığıyla yapılmaktadır.
erkenuyari_f8a7bf0c61950860cf47818aa9c58510.jpg
Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde oluşturulan, "Erken Uyarı Sistemi Ulusal Çalışma Grubu" yıl içinde bir kaç kez toplanarak, son gelişmeleri masaya yatırır, eldeki verilerin analizini ve alınacak önlemleri görüşür.
MİLAT Gazetesi olarak açtığımız, “Uyuşturucu ile Mücadele” yazı dizimizin bugünkü bölümünde, gittikçe yaygınlaşan “psikoaktif madde” kullanımı ile mücadelenin ayrıntılarına göz atmaya çalışacağız.
Psikoaktif (Psikotrop) maddeler, asıl olarak merkezi sinir sisteminde etkisini gösteren ve beynin işlevlerini değiştirerek algıda, ruh hâlinde, bilinçlilikte ve davranışta geçici değişikliklere sebep olan kimyasal maddelerdir.
90’lı yılların başlarında kötüye kullanılan madde çeşidinde az sayıda artış olurken, son yıllarda “yasal kafa yapıcı maddeler” (legal highs), “tasarım maddeler” (designer drugs), “bitkisel kafa yapıcı maddeler” (herbal highs), “araştırma kimyasalları” olarak da bilinen yeni psikoaktif maddelerde büyük bir artış meydana gelmiştir…
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla yayılan yeni psikoaktif maddeler ile mücadele, 2006 yılında kuruluş çalışmalarına başlanan ve 2008 yılında tam anlamıyla hayata geçirilen TUBİM Erken Uyarı Sistemi Ulusal Çalışma Grubu aracılığıyla yapılmaktadır.
Erken Uyarı Sistemi Ulusal Çalışma Grubu
Uyuşturucu ile mücadelinin en önemli ayaklarından birini, “Erken Uyarı Sistemi”nin oluşturduğunu belirten İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı yetkililerinden, bu kapsamdaki çalışmalar hakkında bilgi istedik.
Yetkililerden alınan bilgileri, geniş bir özet halinde dikkatlerinize arz ediyoruz:
Yılda en az 2 defa düzenli olarak toplantılar yapılmak suretiyle faaliyetlerine devam eden Erken Uyarı Sistemi içerisinde Sağlık, Adalet, Ticaret, Tarım ve Orman Bakanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Sahil Güvenlik Komutanlığı, Üniversiteler ve ilgili diğer kurumlardan temsilciler bulunmaktadır.
2015 yılında hayata geçirilen Jenerik Sınıflandırma Sistemi ile de yeni psikoaktif maddelerin birçoğunun daha ülkemizde görülmeden kanun kapsamına alınması sağlanmaktadır.
Bu yönde, Temmuz ve Aralık 2019’da gerçekleştirilen 23 ve 24 üncü TUBİM Erken Uyarı Sistemi Ulusal Çalışma Grubu Toplantıları neticesinde; 2019 yılında 101 olmak üzere, 2008 yılından günümüze kadar toplam 890 yeni psikoaktif madde 2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında Kanun kapsamına alınmıştır.
bonzaigenc_ec20a5e21fc261e6db49df38a3529320.jpg
Maddeler görülmeden
Bu maddelerden 520’i tek tek Sayma Usulü ile 370’i ise Jenerik Sınıflandırma Sistemi ile yasaya dahil edilmiştir. 2015 yılında hayata geçirilen Jenerik Sınıflandırma Sistemi ile de yeni psikoaktif maddelerin birçoğunun daha ülkemizde görülmeden kanun kapsamına alınması sağlanmaktadır.
Bu yönde, Temmuz ve Aralık 2019’da gerçekleştirilen 23 ve 24 üncü TUBİM Erken Uyarı Sistemi Ulusal Çalışma Grubu Toplantıları neticesinde; 2019 yılında 101 olmak üzere, 2008 yılından günümüze kadar toplam 890 yeni psikoaktif madde 2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında Kanun kapsamına alınmıştır.
2313 sayılı kanun kapsamına alınan maddelerin dağılımına bakıldığında; sentetik kannabinoidlerin (264), sentetik katinonların (177) ve feniletilamin grubu maddelerin (127) ön plana çıktığı görülmektedir.
Haşere ve tarım ilacı gibi zehir katkıları
NPS’lerin mevcut küresel boyuttaki durumu ülkemizle kıyaslandığında “Bonzai” sokak adıyla bilinen sentetik kannobinoid yakalamaları ve kullanımının diğer NPS’lere göre öne çıktığı görülmektedir. 2019 yılında ülkemizdeki NPS olayları ve kriminal analiz raporları incelendiğinde en çok karşılaşılan NPS’lerin tamamı sentetik kannabinoid grubu; 5F-MDMB-PICA, 4F-MDMB- bilinmektedir.
Ülkemize yasa dışı yollarla başta Çin’den getirilen hammaddenin çözülmesi oldukça kolaydır. Çoğaltılması için profesyonel laboratuvar gerekmemektedir. İçine haşere ve tarım ilacı gibi zehir katkıları eklenmektedir. Çoğu kullanıcı bu katkıların neden olduğu zehirlenme etkisini, narkotik madde etkisi sanmaktadır. Ada çayı, damiana çayı, yavşan otu, kekik, kalitesiz esrar, kına, hint kınası, kimyon gibi bitkisel ürünlere spreyleme yoluyla emdirildiği gibi, kağıt üzerine spreylenmiş olarak ele geçirilmiş örnekleri mevcuttur. Bitkisel ürünler ve bazen de esrar üzerine spreylenmesi, kullanıcılarda doğal olduğu yönünde algı oluşturmaktadır.
Bonzai olayları
Özellikle 2012-2016 döneminde ülkemiz adına oldukça ciddi bir sorun olan sentetik kannabinoid ve olaylarındaki düşüş bu alanda yürütülen başarılı çalışmaların bir sonucu olarak düşünülmelidir. Özellikle 2017 yılından bugüne konuya ilişkin halk sağlığına yönelik farkındalık artırıcı çalışmaların, NARKOREHBER, NARKOLOG, NARKO-191 gibi projelerin ve Çin’den gelen hammadde yakalamaları ile sokağa yönelik kolluk birimlerince yürütülen etkin operasyonların azalış eğilimine önemli katkı sağladığı bilinmektedir..
Türkiye’de 2019 yılında 12.241 sentetik kannabinoid olayı gerçekleşmiştir. Bu olaylarda 17.631 şüpheli yakalanmış ve sokaklarda bonzai adıyla bilinen 723 kg sentetik kannabinoid ele geçirilmiştir.
tinerci_8afcddcf330698c45cfe7f373148407d.jpg
*************
Bonzai yakalama istatistikleri
Sentetik kannabinoidler, (bonzai) uyuşturucu ve hayal gösterici etkileri olan, tamamen sentetik narkotik bir maddedir. 300’e yakın kimyasal çeşidi bilinmektedir. Hammaddenin çözülmesi oldukça kolaydır. Çoğaltılması da kolaydır. Bitkisel ürünler ve bazen de esrar üzerine spreylenmesi, kullanıcılarda sentetik (kimyasal) olmadığı yönünde güçlü ve fakat yanlış bir kanaat oluşturmaktadır.
Öldürme oranı yüksek
Bu özellikleri ile madde bağlantılı ölümlerde önemli bir oranı oluşturduğu gözlemlenmiştir. 2018 yılında 657 madde bağlantılı ölüm olayının yüzde 45,8’inde (301) sentetik kannabinoid mevcuttur. 2017 yılında ise 941 madde bağlantılı ölüm olayının yüzde 59,9’unda (564) sentetik kannabinoid mevcuttur.
2017 ve 2018 bonzai rakamları
2018 yılında sentetikkannabinoid (bonzai) görülen 301 vakanın 147’sinde (Yüzde 48,8) ölüm tek başına bu maddeden kaynaklanmıştır. 2017 yılında ise Bonzai kaynaklı görülen 564 vakadan 247’sinde (Yüzde 43,8) ölüm tek başına bu maddeden kaynaklanmıştır.
Gözle görülür azalmalar oldu
Yakalama istatistiklerinin de incelenmesinden görüleceği üzere; 2017-2018 dönemi arasında sentetik kannobinoid olay sayıları neredeyse stabil kalmış iken yakalama miktarlarında Yüzde 30 oranında artış yaşandığı gözlemlenmiştir (2017 yılında 958 kg, 2018 yılında 1248 kg). Ancak 2019 yılında gelindiğinde ise hem olay sayıların da hem de yakalama miktarlarında gözle görülür azalma olduğu görülmüştür. Örneğin 2018 yılında 24.320 olan sayısı %50’de fazla bir azalış göstererek 2019 yılında 12.241’e düşmüştür. Aynı şekilde aynı yıl içinde yakalama miktarı bir önceki yıla göre yaklaşık %44 oranında azalma göstererek 723 kg’a düşmüştür.
*************
Rezil bir haldeydim!..
Eski yaşamımda kapısının önünden bile geçmek istemeyeceğim yerlerde rezilce sabahlıyordum. Bu ben değildim, eskilerde kendimi sorgulayıp sıradan diye tanımladığım hayatım, asla farkına varamadığım kıymetini bilmediğim değerlerle doluydu. Ben hep kendime, doğru sorular sorup yanlış cevaplar verdim. Bu kendimi bulmak değildi. Bu, sıradan hayatıma sıradan olmayan bir kötülüktü. Ben aslında mutluydum, sadece yolumu kaybetmiştim.
Yanlış sokağa giriş!
Yanlış sokağa saptım, çıkmaza girmeden önce son sapağı kaçırmak üzereydim. Ece’yi hiçbir yerde bulamadım, içimdeki istek gittikçe kuduruyordu. Ece’ye ve bağımlılığıma ulaşmalıydım. Evine gitmek geldi aklıma, var gücümle koşmaya başladım, ayağım durmadan takılıyor, tökezliyor kadim bir amaca ulaşmak istercesine aldırmadan ifademi bozmadan koşmaya devam ediyordum.
Rezil bir haldeydim
Hafif bir esinti vardı dışarıda. Önü açık ceketimden içime rüzgâr giriyordu. Koşmaya devam ederken bir dükkânın yansımasından kendimi gördüm. Rezil bir haldeydim. Ansızın ağlamaya başladım. Düşünemeyecek kadar bitkindim. İnsanlar benimle aynı kaldırımda bile yürümüyorlardı. Yansımadan gözlerimin içine baktım. Aciz birine benziyordum. Artık hayallerim yoktu. Elimde yalnızca kullanmak için kendimi parçalayacağım bir bağımlılığım vardı. Adını bile bilmediğim yerlerde sabahlayacak, bağımlılarla sahte zevkler tadacak, günden güne kendimi tamamen kaybedip, bir daha bulamayacaktım. Kimsenin tabutumu taşımak istemeyeceği türden bir uğurlamayla aranızdan ayrılacaktım. Yazık oldu diyeceklerdi. Kimsesiz, aciz bir adamdı…
Ece'nin cansız bedeni
Aklım tek bir şeye odaklanmıştı. Son bir nefesle koşmaya devam ettim, köşeyi dönüp eve ulaştım. Kapıyı çalmaya, yumruklamaya, anahtar aramaya gerek bile yoktu. Açık bir şekilde önümde duruyordu. İttim ve içeri girdim. Nereye gittiğimi bilircesine salona yöneldim. Sararmış her yeni delik deşik koltuğun yanında Ece’nin cansız bedeni duruyordu. Aşırı doz kullanmıştı. Dizlerimin önüne çöktüm, cansız bedenine sarıldım ve saatlerce ağladım. Kendime geldiğimde hayatımda aldığım en doğru kararı verdim. Ece’nin cebinden bulduğum telefonla polisi ve ambulansı aradım. Ekipler eve ulaştığında bir krizin ortasındaydım, kendimi zincirlemek istiyordum. Babam, Ece, yaptıklarım, yapamadıklarım hepsinin acısı ve ağırlığı ekleniyordu ruhuma. Ruh yirmibir gram derler, ölseydim o an hiçbir şey ölçemezdi ruhumun ağırlığını.
Üç zorlu gece
Hastaneye yattığımda üç zorlu krizlerle dolu gece geçirdim. Uyandığımda Ece’yi sordum, defnedildi dediler, kimsesizler mezarlığına. Ben gömmek isterdim seni Ece, seni senden kurtaramadığım için af dilemek isterdim, ben sulamak isterdim gözyaşlarımla kabrini. İkna edilmeme gerek bile kalmamıştı. Ateşi ancak ateş söndürür, yüreğim bir ateşti babamı toprağa verdiğim günden bu yana, Ece’nin acısı da ateş gibi düştü yüreğime. Pes ettim, hayatla savaşıma, bir son verecektim, ona direnmeyecek, onu yaşayacaktım, kalan küçücük umudumla rehabilitasyon merkezine sığındım. Çok zor zamanlar geçirdim, içimdeki kiri çıkarmak için ruhumu çitiledim her gün. Çok yıldım, çok acılar çektim ama asla pes etmedim.
Hergün yeni bir umuttur
Her gün yeni bir umuda tutundum. Hâlâ babama verdiğim sözü tutabilirdim. Bir yıl geçti Ece’yi kaybedeli, babamı ise bir buçuk. Her gün azaldı sandım acılarım, oysaki alıştım zaman denen kor girdabın içinde. Babamı ve Eceyi kaybettim ama kendimi kazandım. Ben şanslı olan taraftayım. Burada kendim gibi hayatlar tanıdım, umutlar yeşerttim yeniden yüreğimde. Sıradan gibi görünen, muhteşem 148 YIRTIK AKVARYUM hayatıma dönmek için her şeyi yapıyorum. Hemşire giriyor ansızın içeri, gözlerinin parlaklığında Ece’yi görüyorum sanki. Gülümsüyorum belli belirsiz. Gözlerim pencereden sızan gün ışığına dikkat kesiliyor. Yeniden gün doğuyor benim için, yeniden umutluyum. Bu duvarların arasında hiç olmadığım kadar özgürüm. Benim hikâyem henüz bitmedi. (Ü.V)
*T.C. İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü,Narkotik Suçlarla Mücadele Dairesi Başkanlığı, Madde Bağımlılığı Üzerine Öyküler: Yırtık Akvaryum
*************
Yarın: Bakanlıklar ve Uyuşturucu İle Mücadele
Bakanlıklar ve uyuşturucu ile mücadele
Serdar Arseven
16.02.2021 - 00:00
Yayınlanma
genceylem_91b3c7dc30b0976a9dc88559f11c3466.jpg
Gençlik ve Spor Bakanlığı, halkın özellikle de gençlerin uyuşturucu ve zararlıalışkanlıklardan korunması konusunda mücadelesini kararlılıkla sürdürüyor.Bu kapsamda yürütülen 20 dernek ve vakfa destek veren Bakanlık, uyuşturucuyla mücadele konusunda etkin rol üstlenmeyisürdürüyor.
madde_aa4d1b77aa9266d757b5d7130910f277.jpg
Türkiye, uyuşturucu ile mücadelede giderek artan bir etkinliğe sahip oldu. Bu çerçevede, Gençlik Merkezlerinde 855 farkındalık eğitimi ile 119.413 gence, Gençlik Kamplarında 370 farkındalık eğitimi ile 125.000 gence, Yurtlarda ise 468 farkındalık eğitimi ile 17.630 gence yönelik eğitimler verildi.
TÜRKİYE, uyuşturucu ile mücadelede gittikçe artan etkinliği ile dikkat çeken bir ülke. Bu, uluslararası raporlarda altı çizilen bir gerçek. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay Başkanlığındaki Bağımlılıkla Mücadele Yüksek Kurulu faaliyetlere öncülük ediyor.
Bakanlıklarda ise yoğun çalışmalar dikkat çekiyor. Bunlardan bazılarını arz ediyoruz.
Gençlik ve Spor Bakanlığı
2019 yılında Gençlik ve Spor Bakanlığı'na bağlı gençlik merkezlerinden, kamplardan ve yurtlardan yararlanan gençlerin bağımlılıklara dair farkındalıklarını geliştirerek bağımlılıklara karşı korunmalarını sağlamak amacıyla yapılan faaliyetler kapsamında;
* Gençlik Merkezlerinde 855 farkındalık eğitimi ile 119.413 gence,
* Gençlik Kamplarında 370 farkındalık eğitimi ile 125.000 gence,
* Yurtlarda 468 farkındalık eğitimi ile 17.630 gence yönelik eğitimler verildi.
Gençlik Merkezleri
Gençlik Merkezlerinde gerçekleştirilen sosyal, kültürel ve sanatsal faaliyetler, haftanın 7 günü kesintisiz devam ediyor. 322 Gençlik merkezinde yürütülen, bağımlılığa karşı önleyici ve koruyucu faaliyetler olarak değerlendirilebilecek sosyal, sanatsal, sportif, kültürel ve gönüllülük faaliyetlerine gençlerin katılımları ile bağımlılıklara karşı korunmalarını sağlamak amacıyla 2019 yılında 263.000 faaliyetle 5.460.750 gence ulaşıldı.
Sorunların çözümü
Bakanlığa bağlı tesislerden yararlanan gençlerin bağımlılık konusunda yaşayabileceği sorunların çözümü konusunda gençlik merkezlerinde, yurtlarda, il ve ilçe müdürlüklerimizde görevli sosyal çalışmacı, psikolog, gençlik lideri, kamp lideri, yurt yönetim memuru, yurt yönetim personeli vb. kadrolarda gençlerle doğrudan temasta olup gençlere yardımcı olabilecek personelin geliştirilmesi amacıyla “eğitici eğitimleri” veriliyor.
Bu kapsamda 2018 yılında 329, 2019 yılında ise 775 personelin eğiticilerin eğitimi programından faydalanması sağlandı. 2015 yılından bu yana ise toplamda 6.882 personele eğiticilerin eğitimi verildi.
İçişleri Bakanlığı
Bakanlık faaliyetlerini yazı dizimizin önceki bölümlerinde dikkatlerinize sunmuştuk. Bugünkü
bölümde, İçişleri Bakanlığı’nın “Uyuşturucu İle Mücadele” alanındaki projelerinden bir bölümünü özetleyerek verelim:
Narko Nokta Projesi
* Vatandaşlarımızın uyuşturucu ile mücadelede duyarlılıklarını arttırarak satıcı ve kullanıcıların belirlenmesi ve suç işlenen yerlerin tespiti sağlamak,
*Uyuşturucu ile mücadele çalışmalarının emniyet birimlerince nasıl yapıldığını anlatmak,
* Uyuşturucu maddeler hakkında aileleri bilgilendirmek amaçları ile 01.06.2017 tarihinden itibaren uygulanıyor.
NarkoRehber Projesi
Zabıta teşkilatı, temizlik görevlileri, özel güvenlik teşkilatı gibi gruplara narkotik birimlerince eğitim verilmesi amacıyla EGM Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından “NARKOREHBER EĞİTİM MODÜLÜ” hazırlandı.
NarkOTır Projesi
Kalkınma Bakanlığı ve İstanbul Kalkınma Ajansı’nın desteği ile hayata geçirilen proje kapsamında hazırlanan ve alanında dünyada bir ilk olma özelliği taşıyan Narkotik Eğitim Tırı ile 2015 yılında İstanbul ilinde faaliyetlere başlandı.
Projenin başlatıldığı 2015 yılından, 2020 yılına kadar olan dönemde ise Narko-Tır tarafından, İstanbul, Yalova, Sivas, Kırşehir, Kırıkkale, Kırklareli, Nevşehir, Niğde, Aksaray, Tekirdağ, Edirne, Rize, Denizli, Antalya, Isparta, Afyonkarahisar, Zonguldak, Manisa, İzmir, Muğla, Kocaeli, ve Konya illerinde yapılan etkinliklerle ulaşılan kişi sayısı 342 bin 800 oldu.
Narko 191 Projesi
Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Başkanlığı tarafından uyuşturucu suçlarından işlem gören kişiler arasından sentetik madde veya farklı maddelerin aynı anda kullanılmasından kaynaklı olumsuz sonuçlara yönelik farkındalık oluşturmak için Narko 191 projesi yürütüldü. Proje çerçevesinde çok sayıda afiş ve çıkartma, halkın bilinçlendirilmesi amacıyla yurt çapında, hedef kitlelerin dikkatini çekebilecek yerlerde kullanıldı.
MeTr Metruk Binalar
Terk edilmiş binaların yıkılması, yıkılması zaman alan metruk binaların ise girişlerinin fiziki önlemler alınarak engellenmesi faaliyetleri…
Haziran 2016 tarihinden Haziran 2020 tarihine kadar 85.571 metruk bina tespit edildi, yenilerini belirleme çalışmaları devam ediyor.
Tespit edilen metruk binalardan % 63,3’ü (54.165) yıkıltı, %20,48’i (17.524) rehabilite edildi ya d a güvenlik tedbiri alınmdı. Bu çerçevede toplam 85.571 metruk binanın %83,78’ine (71.689) işlem yapıldı. Geriye kalan %16,22’sinin (13.882) ise yıkılma işlemleri devam ediyor.
Milli EğitimBakanlığı
Türkiye’de okullarda önleme çalışmaları Milli Eğitim Bakanlığı ile Türkiye Yeşilay Cemiyeti arasında 2013’te imzalanan ve 2014’te yürürlüğe giren “Türkiye Bağımlılıkla Mücadele (TBM) Eğitim Programı” ekseninde veriliyor. Protokolün hedefi, 20 milyon öğrenciye ulaşmak. TBM Programı, hem ulaşılan kişi sayısı hem de içeriklerin kapsamı bakımından dünyanın en büyük önleme programı olarak kabul ediliyor.
Okulda Bağımlılığa Müdahale Programı
Sigara, alkol veya uyuşturucu ile yeni tanışmış veya deneme aşamasında olan öğrencilere yönelik hazırlanmış olan Okulda Bağımlılığa Müdahale Programı (OBM), zararlı maddelerden vazgeçirmeye yönelik olarak geliştirilmiş okul temelli önleyici müdahaleler bütünü olarak biliniyor. OBM Programı ile pek çok zararlı davranışın bağımlılığa dönüşmeden okul çağında önlenmesi hedefleniyor.
Sağlıklı Nesil Sağlıklı Gelecek Projesi
Milli Eğitim Bakanlığı ile Türkiye Yeşilay Cemiyeti arasında 2017 yılında imzalanan protokol ile; öğrencilerin zararlı alışkanlıklara karşı bilinçli bir şekilde yetişmelerini, sigara, alkol, uyuşturucu, kumar ve internet bağımlılığının olumsuz ve yıkıcı etkilerini kavramalarını sağlamak ve yeni neslin bağımlılıklarla ilgili bilinç düzeylerini arttırmak amacıyla “Sağlıklı Nesil Sağlıklı Gelecek Projesi” başlatıldı. Protokol kapsamında ülke genelinde ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerinin katıldığı ‘bağımlılık’ konulu ‘Sağlıklı Nesil Sağlıklı Gelecek Yarışması’ düzeniyor.. Sağlık Bakanlığı Bakanlık bünyesinde eğitim programlarına özel önem veriliyor. “MaddeBağımlılığı Hekim Eğitimi” ve“Acil Yaklaşım Eğitimleri” bunlar arasında yer alıyor.
Sağlık Bakanlığı Tedavi faaliyetleri
Türkiye’de uyuşturucu bağımlılığı tedavisi gerçekleştiren kurumlar;
* Sağlık Bakanlığı’na bağlı devlet hastaneleri,
* Üniversitelere bağlı tıp fakültesi psikiyatri klinikleri,
* Sağlık Bakanlığı hastaneleri ile irtibatlı üniversite hastaneleri ve bazı özel hastanelerdir.
Türkiye’de uyuşturucu madde bağımlılığı tedavisi ayaktan ve yatarak tedavi olarak sunulmakta olup, 2019 yılı sonu itibariyle 124 uyuşturucu madde bağımlılığı tedavi merkezi bulunmaktadır.
Ayaktan Tedavi Ağı kapsamında ayaktan tedavisi başlatılan hastalara ilaç tedavisi düzenlenir, bireysel ve grup terapilerine katılmaları sağlanır, kontrol randevuları planlanır.
Yatarak Tedavi Ağı kapsamında hastaların tedavisi detoksifikasyon denilen arındırma ile başlamakta ve psikososyal müdahalelerle sürdürülmektedir. Yatarak tedavi süreci genellikle 14-21 gün sürmektedir. Türkiye’de bulunan 124 tedavi merkezinin 53’ünde yatarak tedavi hizmeti gerçekleştirilmektedir. 2019 yılında yataklı tedavi merkezlerine yapılan başvuru sayısı 17.079’dur. Bu sayıdan mükerrer vakalar çıkarıldığında elde edilen toplam tekil kişi sayısı 12.495’tir.
**********************
Çocukluğum geçiyor yoldan
Havanın serinliğinde yaşamı buluyor, hayatı, bedeninden ziyade ruhunda hissediyordu. Kafasını kaldırdı ve ayın o dimdik duruşuyla burun buruna geldi. Ay en parlak şekline bürünmüş ve yaptığı işe kendini kaptıran, o işin hakkını veren bir orkestra şefiymiş gibi birtavırtakınmıştı.
Yıldızlar onun önderliğinde gökteki yerini almışlar ve birinsanın ancak yüreğiyle dinleyebileceği o sonsuzsenfoniye çoktan başlamışlardı. Bu, iki denizin birbirine kavuşamaması,fakat birbirlerinden uzaklaşma korkusuyla hep o ayrımçizgisinde duran yaşama ve var olma isteğiydi. İhtiyacı olan şey ölmek değil, aksine dolu dolu yaşamaktı. Sinan’la buluştuğu o akşamölmüştü zaten. Şimdi kendi üzerine elleriyle serdiği bu toprağı yararak, yeryüzüne çıkacaktı. Bütün gövdesiylemeydan okuyacaktı ölümüne.
Ölümü görmüştü!
Geçmişini değiştiremezdi; bir kere ölmüştü; fakat eski hayatının aksine artık daha güçlüydü. Çünkü ölümü görmüş, onun ne demek olduğunu anlamıştı.Ölümün kesinliğinde hayatı bulmuştu. Gözlerinin rengi yerine gelmişti.Masmaviydi. Fakatiçindeki ejderha hâlâ oradaydı. Yüksek sesle “Senmi bana sahipsin, yoksa benmisenin efendinim” dedi.Müthiş bircesaret bulmuştu içinde. Birçırpıda elindekisigara paketini buruşturup attı. Farkında olmasa da sigarayla birlikte hayatını alt üst eden bütün bağımlı olduğu şeyleriçatıdan aşağıya bırakmıştı. En çok da içinde kıpırdanıp duran o zehirlişeyi, bu efsanevî geceye gömmüştü.
Hayat Güzeldir
Doğruca aşağıya, dairesine indi. Sırt çantasına bir kaç parça giyecek tıkıştırdı. Aklına sehpanın üzerindeki Canan’ın hediye ettiği ‘’Hayat Güzeldir’’ adlı kitap geldi. Bu kitabı yanına alacağından kimsenin şüphesi olamazdı. Gülüyordu. Gülmesi kendinde parlayan coşkunluğun heyecanındandı. Parası olup olmamasının önemi yoktu. Gerisi önemsizdi onun için ve birşekilde hallederdi. Merdivenleri ikişerikişer, koşar adımindisokağa. Oradan yan tarafında akıp giden caddeye çıktı. Biraz evvel yukarıdan baktığı insanların arasındaydışimdi. Yürümeye başladı. Gülüyordu.İnsanlar yanından geçerken dikkatle onu süzüyorlardı ve deli olduğuna hükmediyorlardı.Oise bu heyecanın çekiminde yürüyor ve hâlâ gülüyordu.(K.A.)
DİPNOT: T.C.İçişleri Bakanlığı, Emniyet GenelMüdürlüğü,Narkotik SuçlarlaMücadeleDairesiBaşkanlığı,Madde BağımlılığıÜzerineÖyküler:Yırtık Akvaryum
17.02.2021 - 00:00
Yayınlanma
Uzmanlar, ebeveynleri “madde bağımlılığının belirtileri” konusunda çok dikkatli olmaya davet ediyor. Yazı dizimizin bu son bölümünde, uzmanların ebeveynlere ve gençlere önemli tavsiyelerine yer veriyoruz.
kullanim_169a3bc0e13eedde698e0418bcbf1cec.jpg
Madde bağımlısı olan gençler, genlellikle insanlardan uzak bölgeleri tercih edenler. Bu alanların başında ise metruk binalar ilk sırada yer alır.
sinirli_43f6336d06f8a182b8ce231f3197e17b.jpg
tablo_d9b21519273e2974d20d40d231db5aff.jpg
UYUŞTURUCU ile mücadelede hiç şüphesiz annelere, babalara, diğer büyüklere de önemli görevler düşüyor. Büyük ilgiyle karşılanan “Uyuşturucu ile Mücadele” yazı dizimizin bu son bölümünde, toplumun her kesiminin ihtiyaç duyacağı “rafine” bilgilere yer vereceğiz.
Uzmanlarla birlikte toparladığımız “bilgiler”, tam mânâsıyla “kesip saklanmalık” nitelik taşıyor.
Arz ediyoruz:
Uyuşturucu madde; belirli miktarda alındığında, kişinin merkezi sinir sistemine etki ederek, psikolojik ve fiziki dengesini bozan, kişi ve dolayısıyla toplum üzerinde ekonomik ve sosyal çöküntü meydana getiren, alışkanlık ve bağımlılık yapan, kullanılması, bulundurulması, üretilmesi ve satışının kanunlarla yasaklandığı maddeler olarak tanımlanmaktadır.
“MADDE BAĞIMLILIĞI” insanın yaşamına devam edebilmesi için gerekli olmayan, fakat vücuduyla tanıştırdıktan sonra da ihtiyacıymış gibi o maddeyi alıp kullanması ve devamında da bu maddeyi bırakmakta zorlanması durumu olarak ifade edilebilir.
Başlama sebepleri
Bu “batağa” saplanmanın ilk adımları olarak, yani “başlama sebepleri” olarak şunlar dikkat çekiyor:
Merak Etkisi, Arkadaş Israrı, Özenme, Kişisel Sorunlar, Ailevi Sorunlar, Eğlence.
Bağımlılık ile mücadelede madde kullanım belirtilerinin bilinmesi önemli bir avantajdır.
Belirtilerin fark edilmesi madde kullanan bir bireyin tespitinde yararlı olacak ve dolayısıyla onun bu yoldan döndürülmesi adına önemli kazanımlar sağlayacaktır.
“KULLANIMIN ERKEN FARK EDİLMESİ HAYAT KURTARIR.”
Madde kullanımı fiziksel belirtileri
* Ağızda yaralar, dişlerde beklenmeyen çürükler
* Bakımsız dış görünüş
* Başta kollar olmak üzere vücutta iğne izleri
* Bitkinlik ve dalgınlık
* Tespit edilmiş bir sebebe dayanmayan burun akıntısı
* Dengesizlik
* Fark edilebilir sarhoşluk hali
* Gözbebeklerinde daralma veya genişleme
* Gözlerde kanlanma
* Konuşma güçlüğü
* Mide-bağırsak yakınmaları
* Morarmış ve kabuk bağlamış yaralar
* Sakız çiğnemede artış
* Sebepsiz yoğun kaşıntı
* Şiddetli kas ve eklem ağrıları
* Solunum güçlüğü
* Terleme ve titreme
* Uyku bozukluğu veya uyuyamama
* Yeme düzensizliği, kilo kaybı
* Her zamankinden fazla tatlı yeme isteği
* Yüzde kızarma gibi fiziksel belirtiler görülebilir.
Psikolojik belirtiler
* Genel bir motivasyon eksikliği, dalgınlık, uykusuzluk, uyuşukluk, odaklanmada güçlük veya anormal hareketlilik
* Madde etkisinde gördüğü hayalleri gerçek gibi anlatma şeklindeki psikolojik olumsuzluklar
* Kişilikte ve duygu durumunda aniden ortaya çıkan ve sebebi açıklanamayan değişiklikler
* Sebepsiz yere korku duyma, içe kapanma, gerginlik ve şüpheli tavırlar gibi psikolojik olumsuzluklar, görülebilir.
Sosyal belirtiler
* Aile ilişkilerinden uzaklaşma, araya mesafe koyması ve iletişimini azaltması
* Argo konuşmaya yönelme
* Aşırı para harcama, evden değerli eşya veya paranın kaybolması
* Derslere ilgi ve başarıda düşüş, okul devamsızlığının artması
* Evden uzaklaşma, odaya kapanma veya yalnız kalma isteği ya da banyo veya tuvalette zaman harcama
* Hırsızlık, gasp, yankesicilik vb. suçlara karışma
* İlgi-istek kaybı
* Kişinin kendine güven kaybı
* Kişinin kendini kontrol kaybı
* Mevcut arkadaş çevresinden uzaklaşma veya mevcut arkadaşlarıyla farklı ve yeni bir arkadaş grubuna girme
* Sık yalan söyleme gibi sosyal belirtiler görülebilir.
* Bağımlılar maddeyi alabilmek için önce mevcut parasını bitirir. Sonra ailesinin veya çevresindeki insanların değerli eşya ve paralarını çalmaya başlar. Hırsızlık, gasp, yankesicilik gibi suçlara karışabilir. Hatta maddeye para yetiştiremeyince satıcılığa başlayabilir.
* Fiziksel belirtilerin hepsi aynı anda görülmeyebilir. Psikolojik ve sosyal belirtilerin ergenlik döneminde de ortaya çıkabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Şüpheden sonra profesyonel destek alınabilir. Kapılarımız 24 saat açıktır.
* Madde kullanabilmek için bazı eşyalara ihtiyaç duyulur. Bir kullanıcıda; şırınga (Enjektör), pet şişe, alüminyum folyo, pipet, sigara kağıdı, sakız, göz damlası, bongtabir edilen küçük ve genellikle camdan yapılma nargile veya cam pipo, kaşık, sigara kullanmasa da çakmak, jilet gibi eşyalar bulunabilir.
* Dikkat çekici ve göz alıcı renkte ve şekilde ilaç tabletleri, tütüne benzemeyen bitki kırıntıları, jelatin, ampul, içi çıkartılmış kalem, hasta olmadığı halde reçeteli ilaçlar görülmesi de dikkat etmeye değerdir.
* Fiziksel belirtilerin hepsinin aynı anda görülmeyeceği gibi eşyaların da hepsinin aynı anda üzerinde olmasına gerek yoktur. Sayılanlar sadece dikkatinizi çekmek adına sıralanmıştır. Önemli olan doğal işleyişe uygun olmayanların tespit edilebilmesidir.
* Yaptığımız araştırmalarda en yoğun kullanım yerlerinin; kişilerin evleri, daha sonra metruk binalar, araba içi, parklar, umumi tuvaletler ve mezarlıklar olduğu belirlenmiştir.
Neden gençler hedefe alınıyor?
Bir ülkenin geleceğe yapacağı en büyük yatırım sağlıklı ve eğitimli bir gençlik yetiştirmektir. TUİK 2019 Gençlik Raporu’na göre; Türkiye nüfusunun yüzde 15.6’sını (12 milyon 955 bin 672) 15-24 yaş grubu çocuk ve gençler oluşturmaktadır. Bu sayı pek çok ülkenin toplam nüfusundan fazladır. 2018 yılında yapılan bir araştırmaya göre Türkiye'de uyuşturucu madde kullanımına başlama yaş ortalaması 19.5’dir. NARKOLOG Projesi kapsamında ise 2020 yılında uyuşturucu kullanımına başlama yaş ortalaması 20.9’dur.
Riskli yaş grubu
Ayrıca, uluslararası literatürde de uyuşturucu bağımlılığı sürecinde 15-24 yaş grubunun en riskli yaş grubu olduğu kabul edilmektedir.
Bu dönemde her açıdan değişim içerisinde olan gençler, uyuşturucu kullanımı konusunda kırılgan bir grubu oluşturmaktadır. 15-24 yaş döneminde, henüz fiziki ve sosyal gelişimini tamamlamamış genç bünyelerin uyuşturucu ile tanışması, bağımlılık problemi ile birlikte ciddi fiziksel, psikolojik ve sosyal sorunların doğması, diğer bir söylemle gençliğin kaybedilmesi anlamına gelmektedir.
Bağımlıların, bağımlı olduklarını kolaylıkla kabul etmedikleri yapılan bilimsel araştırmalarda görülmektedir.
****************
UYUŞTURUCU MADDE KULLANIM ORANLARI
Günde Birden Fazla kullananların oranı % 10,3
Günde Bir Kez kullananların oranı %18,1
Haftada Birden Fazla kullananların oranı %25,8
Haftada Bir Kez kullananların oranı %19,2
Literatürde ‘günde bir/birden fazla’, ‘haftada bir/birden fazla’ kullanım sıklığı ‘bağımlılık’ durumuna işaret eden göstergelerdir.
Diğer bir ifadeyle kullanım sıklığına göre bağımlı olarak görülebilecek kitlenin oranı %73,4’dür.
***************
Uyuşturucu suç dosyası
“Uyuşturucu ve Uyarıcı Maddelerle” ilgili suçlar şu şekilde sıralanıyor
Ticaret Suçu: Uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı şekilde imal, ithal veya ihracı, ülke içinde satışı, herhangi bir para karşılığı olmasa da başkalarına verilmesi, sevk edilmesi, nakledilmesi, depolanması, satın alınması, kabul edilmesi, bulundurulması ticaret suçunu oluşturur.
Özendirme ve Kolaylaştırma Suçu: Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırmak, özel yer, donanım veya malzeme sağlamak, kullananların yakalanmalarını zorlaştıracak önlemler almak suçtur. Esrar elde etmek amacıyla kenevir ekimi yasalarımıza göre suçtur ve cezai hükümler gerektirir.
Kullanım Suçu: Uyuşturucu madde kullanma ve kullanmak için bulundurma yasalarımıza göre suç olsa da ceza işlemleri, kişiye yüklenen bazı görevlerin yapılmaması durumunda başlatılır. Tedavi amacıyla kendiliğinden başvuran kullanıcıya cezai işlem yapılmaz.
Mücadele uygulaması
Uyuşturucuya karşı verilen mücadelenin etkinleştirilmesi; teknolojik imkanlar yardımıyla vatandaşlarımızın duyarlılığının ve toplumsal gözetimin artırılmasına ve toplumsal sorumluluk bilincine uygun şekilde kalıcı ve güçlü bir ortamın oluşturulmasına bağlıdır.
Bu yönde; uyuşturucu suçlarının önüne geçmek, suçu tüm delilleri ile ortaya çıkarmak, suçluları adalete teslim etmek, vatandaşların elektronik ortamda seri bir şekilde bildirimde bulunmasını sağlamak amacıyla, tamamen yerli bir yazılım geliştirilmiştir.
Bildirim yapan kişilerin kimlikleri kesinlikle gizli tutulmaktadır.
Google Play ve AppStore mağazalarından program indirilir.
Kayıt işlemi yapılır, sisteme girilen bilgiler veri tabanından doğrulanır.
Kullanıcılara ‘’SMS Doğrulama Kodu’’ gönderilir ve doğrulama kodu uygulamaya girilerek uygulama aktif hale getirilir.
Uyuşturucu satıcılarını gören vatandaşlar uygulamadaki butonuna dokunur, 155 acil yardım hattı en yakın ekibi bildirilen konuma sevk eder.
Uyuşturucu ile Mücadele Danışma ve Destek Hattı (Alo 191)
Yeşilay Danışmanlık Merkezi (YEDAM) (Alo 115)
AMATEM Alkol ve Uyuşturucu Madde Bağımlıları Tedavi ve Araştırma Merkezleridir.
ÇEMATEM Çocuk ve Ergen Madde Bağımlılığı Tedavi Merkezleridir.
AÇIK KAPI Ayrıca, İçişleri Bakanlığımızca 15 Aralık 2017 tarihinde Açık Kapı Projesi hayata geçirilmiştir. 81 il valiliğinde ve 161 ilçe kaymakamlığında hizmet verilmektedir.
Gençlere tavsiyeler
* Müzik, sanat, spor, edebiyat veya merak ve yeteneklerinize göre herhangi bir alanda mutlaka bir uğraşınız olsun.
* İdealleriniz olsun.
* Dünyada yaşayan tüm insanların sorunlarının olacağını ve sorunlarınızla başa çıkabilmenin çok farklı yollarının var olduğunu bilin.
* Karşınızdaki kim olursa olsun HAYIR diyebilmeyi öğrenin, bu HAYIR sizi arkadaş ortamından koparacak dahi olsa da.
* Hiçbir anne veya baba, çocuğunun kötülüğünü istemez. Anne veya babanızın tavsiye ve tecrübelerine güvenin.
* Araştırın, sorgulayın. Özellikle madde kullanımı ve bağımlılığı alanında kulaktan dolma bilgilerle veya İnternet taramasıyla hareket etmeyin, profesyonel destek alın.
* Madde bağımlısı bir arkadaşınız varsa, tek başınıza yardım etmeye çalışmayın. Bunu başaramazsınız, başaramadığınız gibi kendiniz de bağımlı adayı olursunuz. Profesyonel desteğe başvurun.
* Madde kullanmanın tüm dünyada ve Türkiye’de yasaklanmış ve ceza yaptırımına bağlanmış bir suç olduğunu bilin. Her bağımlı potansiyel bir satıcıdır. Hukuki zorluklarla karşılaşabileceğinizin farkında olun, hayatınızı karartmayın.
"Mekânın Cennet Olsun Doğan Cüceloğlu"
Serdar Arseven
18.02.2021 - 00:05
Yayınlanma
“Farklı dünyaların insanları” olsak da, Doğan Cüceloğlu’nun vefatı beni çok üzdü.
Merhumun ardından yazılanlara, söylenenlere bakıyorum…
Hemen herkes çok üzülmüş.
Acaba niçin?..
“Hacı Bayram Veli Üniversitesi/İletişim”den Hocam Doç.Dr. İbrahim Sarıtaş’ın bu “niçin”e verdiği güzel bir cevap var.
Sosyal medya adresinde gördüm.
Paylaşmak isterim:
“Böyle bir kamplaşmada, herkesin herkese küfrettiği politik bir ortamda her kesimden insanın hocalık ve insanlık vasfı dolayısıyla ölümüne üzüldüğü ve rahmet okuduğu bir hayayı ve hayatı hepimize nasip et Ya Rabbi..
Mekânın Cennet olsun Doğan Cüceloğlu..”
Ne güzel ifade etmiş değil mi, İbrahim Sarıtaş Hoca:
“Her kesimden insanın…
Hocalık ve insanlık vasfı dolayısıyla ölümüne üzüldüğü…
Ve rahmet okuduğu…
Haya ve Hayatı..”
*
Hazret-i Peygamber’in (s.a.v) dostlarından birine hitabı:
“Sende Allah’ın sevdiği iki hususiyet vardır.”
Bu iki önemli hususiyet?..
“Biri hilm, diğeri ise teenni.”
Hilm ve teenni.
Yumuşak huyluluk ve ölçülülük.
Öfkeden kabarmış suratlarla birbirlerine hakaret eden, birbirlerine her türlü damgayı acımasızca yapıştıran insanlarımız…
Ya günün birinde yüzyüze bakmak, bir konuda birlikte hareket etmek gerekirse?..
Ne gam!..
Rasul-i Ekrem (s.a.v.) “Müslüman kardeşini aşağılaması kişiye kötülük olarak yeter!” dememiş gibi…
“Helâllik istemeye” bile gerek görmeden, hiçbir şey olmamış gibi devam ederiz…
Ne gam!..
Böyle hallere her yerde, her vakit rastlamıyor muyuz?
Size, sosyal medyadan ağza alınmayacak hakaretlerde bulunanlardan bazılarına bir şekilde ulaştığınızda…
“Kasap sevdiği postu yerden yere vururmuş, debbağ sevdiği deriyi yerden yere vururmuş!” gibi lâflar ediyorlar.
Yani…
Kendilerini kasap ya da debbağ yerine koyarken bile, size yine hakaret etmiş oluyorlar!..
Tabii farkında olmadan!..
Ağızlarından çıkan lâfların nerelere gittiğini düşünmeden!..
“Aklı olmayanın dini yoktur!” Hadis-i Şerifi’nin ne mânâya geldiğini bilmeden!..
*
Merhum Doğan Cüceloğlu’nun kitaplarından okuduklarınız vardır, birçok programını izlemişsinizdir, sosyal medyada çok sayıda videosu da mevcut.
Kırmadan, dökmeden, hakaret etmeden, üslubunu bozmadan, işin şovuna kaçmadan, kılıktan kılığa girmeden, “tane tane” paylaşıyor hisselerini ve bilgilerini…
Milyonların içindeki “yalnız adam” Remzi Bey ile sohbetleri,
“Saygı görmek istiyorsan saygılı olacaksın!” mesajını, büyük bir ustalıkla sunar hepimize.
“Gerçeği yalnızca ben bilirim, karşımdaki de ben ne düşünüyorsam öyle düşünmek mecburiyetindedir. Aksi takdirde o ya akılsızdır ya da kötü niyetlidir!” yaklaşımına işaret eder…
Der ki;
“(Bazıları) bir problemi çözmek değil, her ne pahasına olursa olsun tartışmayı kazanmak amacındadırlar. Kendi düşündüğünün dışında bir gerçek kabul etmeyen, düşüncesini karşısındakine kabul ettirmek için baskı yapan kişilerdir bunlar…Kesin tutumlu kimselerde müsamaha düzeyi düşük olduğundan, bu kişilerin iletişiminde savunuculuk birden bire şiddete dönüşebilir!”
Şiddet.
Her türlü şiddet!..
*
Birkaç misal, Hazret-i Peygamber (s.a.v)’den:
“Müslüman kardeşini aşağılaması kişiye kötülük olarak yeter!”
“Mümine lanet etmek, onu öldürmek gibidir.”
“Mümin; yeren, çekiştiren, lanetleyen, kaba sözlü ve ağzı bozuk kimse olamaz.”
*
Hallerimize, hareketlerimize “Kur’an ve Sünnet” mi yön veriyor, yoksa heva ve hevesimiz mi?..
Üzerinde tefekkür etmeye değmez mi dostlar?..
*
Bu yazıya, “Farklı dünyaların insanları olsak da, Doğan Cüceloğlu’nun vefatı beni çok üzdü.” diyerek girmiştim.
İbrahim Sarıtaş Hoca’nın paylaşımını tekrarlayarak bitireyim:
“Böyle bir kamplaşmada, herkesin herkese küfrettiği politik bir ortamda her kesimden insanın hocalık ve insanlık vasfı dolayısıyla ölümüne üzüldüğü ve rahmet okuduğu bir hayayı ve hayatı hepimize nasip et Ya Rabbi..
Mekânın Cennet olsun Doğan Cüceloğlu..”
Cumhurbaşkanı Erdoğan: "Ailemize çok büyük operasyonlar çekiliyor!"
Serdar Arseven
21.02.2021 - 00:05
Yayınlanma
Yazıya şöyle bir “spotla” başlayalım:
“AK Parti Adana, Hakkari, İstanbul, Manisa, Malatya Şanlıurfa ve Tokat İl Kadın Kolları 6. Olağan Kongreleri”ne katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, çok önemli “ikaz” ve “tespit”lerde bulundu.
Konuşmasında, “aile”nin önemine vurgu yapan Sayın Erdoğan…
“Televizyonuyla, filmiyle, dizisiyle, müziğiyle, internetiyle ve daha nice mecralarıyla ailemize yönelik çok büyük OPERASYONLAR çekiliyor!” dedi.
*
Evet…
Girişimiz böyle oldu.
Her lâfın bir yerlere çekildiği bu tuhaf ortamda, yazımızın devamını nasıl getireceğiz, hele bir bakalım:
Efendiiim;
Sayın Cumhurbaşkanımızın “üç temel alandaki” sıkıntılardan “şikâyetçi olduğu” konuşmaları dikkatlerinize arz etmeye çalışıyorum…
Bu üç temel alan hemen aklınıza gelmiştir:
1-Eğitim,
2-Kültür,
Ve,
Üç:
Aile.
Sayın Cumhurbaşkanımızın bu üç alandaki eksikliklere, “özeleştiri” vurgusuyla dikkat çektiği “çok sayıda” konuşması vardır.
Bu meseleler, Sayın Erdoğan’ın Başkanlık ettiği Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu’nda da gündeme gelmiştir.
Çok mühim toplantılardan birinin sonrasında pek güzel bir açıklama yayınlanmıştır.
Aynen şöyle denmiştir orada:
“Aile yapısını sarsmaya yönelik saldırıların giderek yaygınlaştığına değinilen toplantıda, özellikle medya yoluyla dayatılan çarpık bireysel ve toplumsal ilişki biçimlerinin ve gençlerin önüne rol model olarak çıkarılan örneklerin ÖNCELİKLE AİLEYİ HEDEF ALDIĞI, medeniyet ve kültür kodlarımızla taban tabana zıt fikirlerin ve hayat tarzlarının sürekli olarak yüceltilmesinin ve özendirilmesinin bu oyunun bir parçası olduğu belirtilmiştir.”
Ne güzel bir açıklama değil mi?..
“Medya”nın toplumumuzun “altını oymak”, “ülkemizin zeminini kaydırmak”, bizi bölmek, parçalamak için “maksatlı” hareket ettiği ne güzel belirtiliyor.
Bunları söyleyen bencileyin “gariban vatan evlâdı” olsa, “Adaaaam, sen de!” deyip geçebilirsiniz.
Amma velâkin…
Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu’ndan bahsediyoruz.
Devlet’in Zirvesi, “Türkiye’yi vurmaya matuf organize hareketlere” dikkat çekiyorsa…
Bunu ortaya koymak için düpedüz “Kirli Tezgâh” anlamına gelen “oyun” kelimesini kullanıyorsa, açıklamanın her bir kelimesinin altını çizmelisiniz!
Ve tabii..
Bu memleketin has evlâtları olarak, “kirli oyunlara” karşı üzerinize düşeni yapmalı…
Yetkililerden de, üzerlerine düşeni yapmalarını beklemelisiniz!
Bu operasyonlara “kimlerin”, hangi biçimlerle katıldığını da “not etmeli”siniz.
Bu sizin hem hakkınız, hem de göreviniz.
Öte yandan…
Bunca seçimde milletimizin teveccühüne mazhar olan Sayın Cumhurbaşkanımız’dan beklenen de, sıkıntılara çare olacak adımların bir an evvel atılmasını sağlamaktır.
Yaklaşık yirmi sene oldu, az zaman değil, çok zaman çok!
*
Daha geriye gitmeyelim…
Birlik Vakfı’nın 2015 yılındaki 30. Yıl Kutlamaları Merasimi’nde, “Türkiye'de geçtiğimiz 13 yılda her alanda tarihi bir dönüşüme, tarihi bir değişime şahit olduk. Ülke olarak çok önemli mesafeler kat ettik. Ancak bu süreçte iki alanda, eğitimde ve kültürde hedeflediğimiz noktaya gelemediğimizi üzülerek söylemek istiyorum. (..) Kültür alanında da yapılmak istenenle yapılması gerekenler arasında çok ciddi fark var.” demişti Sayın Cumhurbaşkanımız.
Bu konuşmanın üzerinden altı yıl geçmiş…
Arada “sıkıntıları” dile getirdiği nice konuşması var.
Mesela…
Sayın Erdoğan, “eğitimde büyük bir reforma imza atacakları” vaadinde bulunduğu, 19 Ekim 2020 tarihli konuşmasında, “Hükümet olmakla muktedir olmak, muktedir olmakla iktidar olmak arasındaki farkı iyi biliyorsunuz. Gerçek iktidarın fikri iktidar olduğunu iyi biliyoruz. (..) Kendimi bu konuda mahzun hissediyorum. 18 yılda her alanda tarihi eserlere ve hizmetlere imza attığımızı eğitim, kültürde arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum.” demişti.
Şimdi de…
İşte…
Sayın Cumhurbaşkanı’nın “bu yöndeki” nice konuşmasına bir yenisi eklendi.
MİLAT’ın dünkü sayısında ayrıntısıyla verdik.
Büyük ihtimalle görmüşsünüzdür…
-AK Parti Adana, Hakkari, İstanbul, Manisa, Malatya Şanlıurfa ve Tokat İl Kadın Kolları 6. Olağan Kongreleri”ne canlı bağlantı ile katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu vesileyle çok önemli “ikaz” ve “tespit”lerde bulundu.
Konuşmasında, “aile”nin önemine vurgu yapan Sayın Erdoğan…
(Dikkat buyurunuz lütfen)
“Televizyonuyla, filmiyle, dizisiyle, müziğiyle, internetiyle ve daha nice mecralarıyla ailemize yönelik çok büyük operasyonlar çekiliyor.” dedi.
*
Biraz evvel dikkatlerinize arz ettiğim Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Toplantısı’na dair açıklamada, medyanın “ailemizi hedef alan oyunların içinde olduğuna” dikkat çekiliyordu.
Sayın Cumhurbaşkanımızın il kadın kolları kongrelerindeki konuşmasında da “ailemizi hedef alan çok büyük operasyonlara” vurgu var.
Yine medya, yine medya…
Hangi kanallar ve kişilerse bunlar…
Birileri bize bir şeyler yapmak istiyor!..
Birileri bize çok kötü şeyler yapmak istiyor!..
Birileri ailemizi yıkmak istiyor!..
Yani…
Ha oyun, ha operasyon, ha tezgâh!..
Birileri, bizi “perişan etmek” istiyor.
Bu yöndeki uyarıları da, bizzat Sayın Cumhurbaşkanı yapıyor.
*
Bunları biz yazdığımızda, biz dile getirdiğimizde, birileri, çok bilmiş pozlarıyla “kaş kaldırıp” niyet sorgulamalarına girişebiliyor.
Hatta ve hatta “İstanbul Sözleşmesi” denilen “ailenin dibine dinamit” metnine karşı çıkışımıza bile –farklı bahaneleri öne sürerek- karşı çıkabiliyor!..
Neyse ki…
“Büyük sıkıntıları” dile getiren yalnızca biz değiliz.
Ak Parti’nin iç muhasebesini ve muhalefetini de en net ifadelerde Sayın Erdoğan yapıyor.
*
Ben deniz de…
“Dost ikaz, düşman dedikodu eder” özdeyişine uygun hareket etmenin gayreti içinde olan bir gazeteci olarak…
“Dalkavuk düşmandan çok daha tehlikelidir!” özdeyişine saygı duyan bir gazeteci olarak…
Bir “seçmen” olarak…
Atılması gereken adımların “bir an evvel” atılması çağrısında bulunuyorum!..
Eğitim, kültür ve aile işleri şöyle bir güzel yoluna girsin.
Lütfen.
Bakınız, kaç yıl oldu ve kaç nesil oldu.
Artık çözümler gelsin ve şikâyetler bitsin.
Lütfen.
CHP Oyun Oynuyor!..
Serdar Arseven
23.02.2021 - 00:00
Yayınlanma
Uzun yıllardır görüştüğümüz kıymetli okuyucularımız ve onların evlâtları, hatta torunları, gönlümüz de hatlarımız da kendilerine açık olduğu için, gece gündüz arayıp dert yanıyorlar.
Farklı siyasi partilere mensup olan “sokaktaki vatandaşların” şikâyetleri ortak:
“Tavan ile taban arasındaki irtibat çok zayıf, sesimizi yukarıya duyuramıyoruz.”
Bu satırları kaleme alanın “çizgisi”ni göz önünde bulunduranlar, şikâyetlerin kahir ekseriyetinin“Ak Parti Tabanı”ndan geldiğini düşüneceklerdir.
Bu bir miktar doğru ama...
Başka partilerin tabanlarından da çok yoğun tepkiler var.
Memleketin neredeyse her yerini gezmişizdir bunca sene boyunca…
Bu sayede her partiden nice “arkadaş” edinmişizdir.
Onlar arasında “CHP’liler” de vardır.
Bizi hâl, hatır sormak için aradıklarında, konu bir şekilde “Parti Yönetimi”ne gelir.
Bu kardeşiniz de, CHP Tabanı’ndaki hissiyatı bu şekilde öğrenir.
*
Bugünkü CHP’nin HDP ile bu kadar içli dışlı olmasına ve vatandaştan bu kadar “kopuk” olmasına, CHP Tabanı’ndan çok sert tepkiler var ama duyan kim…
Yukarısı fil dişi kulede yaşıyor!..
Tavan ile Taban arasında aşılmaz duvarlar var sanki.
Bir “oyun” mudur, nedir, bilinmez ama…
Ana Muhalefet’in Yönetimi, sokaktaki vatandaşın problemleri gündeme gelmesin diye uğraşıyor adeta!
CHP Tabanı bu durumdan çok şikâyetçi.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun Sayın Erdoğan’a ve yakınlarına sürekli olarak hakaret etmesinden çok hoşlanan sosyal medya trollerinin aksine, tabandaki CHP’lilerin çoğu, partilerinin problemler ve çözüm yolları üzerinden siyaset yapmasını istiyor.
Olması gereken de bu, değil mi?
Muhalefet partilerinden beklenen, vatandaşın sıkıntılarını gündeme taşımaları…
İktidara geldikleri takdirde bu sıkıntıları “hangi projelerle” sona erdireceklerini anlatmaları…
Değil mi?..
Muhalefet partilerinin, bilhassa da Ana Muhalefet Partisi’nin Tabanı bunu bekliyor..
Ne var ki, bu bir “oyun”mudur nedir bilinmez, Sayın Kılıçdaroğlu ve “adamları”, gece gündüz Sayın Erdoğan’a ve yakınlarına hakaret etmekten başka bir şey yapmıyor.
İşte, Sayın Berat Albayrak üzerinden Sayın Erdoğan’ı hedef alan bir “oyun” daha…
*
Resmen dalga geçiyor vatandaşla…
Sığ sularda yüzüyor Ana Muhalefet Partisi.
Tek amacı, Ana Muhalefet’te kalmak, hep Ana Muhalefet’te kalmak!..
İşte, partiyi karıştıran “taciz-tecavüz” iddialarının gündemden düşmesi için “Sözde Cumhurbaşkanı” diyerek, Sayın Cumhurbaşkanı’nı hedef aldılar.
GARA Operasyonu’nun ardından, HDP’yle yakınlıkları iyice sorgulanınca, gündemi değiştirmek için, önce direkt olarak Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a ve Sayın Süleyman Soylu’ya saldırdılar.
Baktılar ki olmuyor…
Baktılar ki
Sayın Erdoğan ve Sayın Soylu’ya saldırılar ters tepiyor…
“Gara” gündeminde bu iki devlet adamına saldırmak, dikkatlerin HDP’yle yakın ilişkilerine yönelmesinden başka bir işe yaramıyor…
Bu sefer de, Ak Parti’nin “zayıf karnı” olarak gördükleri “Damat Edebiyatı”nı öne çıkartarak, Sayın Berat Albayrak’a yöneldiler.
Böyle “oyunlar” işte…
Ana Muhalefet’i, Ana Muhalefet olarak kalmaktan başka nereye götürecekse!
Hani, CHP nereye gitmiş, gitmemiş pek umurumuz da değil de…
“Şöyle vatandaşın gerçek problemlerine odaklanan, bu problemlerin çözümü için projeler üreten, iddialı, çalışkan” bir Ana Muhalefet Partisi’ni, şu dertli gönül arzu ediyor işte!..
*
Şimdi gördüm…
Bir okuyucum hatırlatmış:
Bir filmde, ne diyordu Sayın Müsteşar, Sayın Özel Kalem Müdürü’ne:
“Muhalefet muhalefetten düşmemek için vardır Sayın Kalem!”
.Gençlik ve Emânet!..
Serdar Arseven
25.02.2021 - 00:00
Yayınlanma
Sayın Devlet Bahçeli, tamamını “gençliğimize” tahsis ettiği Grup Konuşması’nda, “15-24 yaş aralığında yaklaşık 13 milyon kardeşimiz bulunmaktadır.” dedi.
Bu eski hesap.
Şimdilerde, gençlerin ortalama evlenme yaşı “30” diyebilirsiniz.
Gençlik yaşını rahatlıkla buraya kadar, hatta epeyce ötesine kadar yükseltebilirsiniz.
Bu hesapla, “genç sayısı” 13 milyonda kalmaz, belki 23 milyona çıkar.
İşe “siyaset açısından” bakacak olursak...
2023’te kimin kazanacağını, kimin kaybedeceğini büyük ölçüde bu 23 milyonluk “genç” kitle belirler!..
2023’e 23 milyon damgası!..
*
Sayın Bahçeli konuşmasında yok “Z” kuşağı, yok “G” kuşağı gibi sınıflandırmalara karşı olduğunu da söyledi.
Katılırım.
Dahası bunu defalarca söylemişliğim vardır.
“Gençliği” bir sınıfta toplamak ve bizden çok farklı şartlarda yaşıyorlarmış gibi görmek, bence hiç de isabetli değil
Biz de genç olduk, her dönemin kendisine göre zorlukları var.
Her dağın da kendine göre dumanı var.
Şimdiki gençlik, “internet gençliği” imiş!..
Olsun…
Bize de zamanında “televizyon gençliği” derlerdi.
Televizyonun dünyamızı değiştirdiğini, bizi gerçeklerden koparttığını söylerlerdi.
Oysa insanoğlu, gerçeklerden uzun süre kopamıyor.
En sevdiğiniz vefat ettiğinde bile, yeni duruma kısa süre sonra alışmak mecburiyetinde kalıyorsunuz.
Büyük acı yaşamanız, boşaltım sisteminizin çalışmasını durdurmuyor.
Acıkıyorsunuz, uykunuz geliyor ve ölenle ölünmüyor.
Dünkü gençler gibi, bugünkü gençler de, hayatın gerçekleriyle karşı karşıya.
Genç, nasıl bir eğitim aldığını düşünüyor.
Onca emek ve onca masrafın karşılığı olarak, eline geçecek diplomanın “piyasada” ne işe yarayacağını düşünüyor.
Bu şartlarda evlenmesinin mi, yoksa evlenmemesinin mi daha iyi olduğunu düşünüyor.
Evlenmeye karar verdiği takdirde…
“Dünya evi”ne adım atabilmek için gerekli olan parayı nasıl bir araya getirebileceğini düşünüyor.
Alacağı maaşın yeterli olup olmayacağını düşünüyor.
Tam da yuvasını kurmuşken, işten atılıp atılmayacağını düşünüyor.
Onun için de çoğunlukla “garanti iş, garanti maaş” olarak baktığı “devlet memurluğuna” yöneliyor!..
Genç, marsta, merihte, ayda yaşamıyor…
Genç, bizimle birlikte yaşıyor.
Uçuk kaçık görüntüler veren “azınlıktaki gruplara” bakarak “toptan” bir “gençlik” algısını ortaya koymanın doğru olmadığını düşünüyorum.
“Efendim, gençlik tarihimizi bilmiyor.”
Bu alanda eksiklikler olabilir, ama “yaşlılarımız” arasında da tarihimizi bilme ortalamasının çok yüksek olduğu söylenemez.
Okumaya, araştırmaya çok meraklı bir toplum değiliz.
Bu gençler için de, yaşlılar için de geçerli.
Şu da çok açık bir gerçek ki…
Anneleri, babaları, dedeleri “kitaplarla” iç içe yaşayan gençlerin çoğu okumaya meraklı oluyor.
Evde kitap kokusu olmalı, sigara vesaire kokusu değil!..
Tertemiz bir yuva ve helâlinden lokma…
Ne güzel değil mi?
*
Gençliğimizin “umumiyetle” bilinçsiz olduğu görüşüne katılmıyorum.
Yaşlılarımızın bilinç düzeyinin “her bakımdan” gençlerimizinkinden çok yüksek olduğu görüşüne de katılmıyorum.
Çok bilinçli yaşlılarımız da var, dünyadan, ahiretten habersiz yaşayan yaşlılarımız da…
Ve üstelik…
Her yaşın da kendisine göre güzelliği var.
Gençlere baktığımda, evet “bazı tecrübeleri henüz edinememiş olmak” gibi tabii eksiklikleri görüyorum ama bizden çok üstün oldukları tarafları da görmezden gelmemek gerek.
Bizler, hayatın “dün dündür bugün de bugün” yollarında hayli yıpranmış durumdayız.
Gençlik, meselelere bakarken bu “yıpranmışlıktan” fazla etkilenmiyor.
Hayata daha “düz” bakıyor.
Daha kalpten bakıyor.
Yapılanlarla söylenenler arasındaki farklara dikkat kesiliyor, özünüz ile sözünüzün bir olduğuna kanaat getirdiğinde size kalbini açıyor.
Kendisine, “Yeni yetmeye bak, tutmuş bana akıl veriyor!” tarzıyla yaklaşılmasına gıcık oluyor…
“Ben senden 30 yıl daha fazla yaşadım, dolayısıyla senden çok daha fazla şey bilirim! Bu konularda konuşman için daha kırk fırın ekmek yemen lâzım!” yollu “küçümseyici” tavırlara çok bozuluyor.
*
Gençlerimizle “çekişirsek” ve onlara “üstenci dille” yaklaşırsak, kaybeden biz oluruz.
Ben, diyorum ki,
“Ey Serdar, sen bir vakitler 20, 21, 22 yaşlarında oldun ama…
Genç, hiç 55, 56, 57 yaşlarında olmadı.
Yani…
Senin gençlik tecrüben var ama gencin yaşlılık tecrübesi yok.
Genç bir anda yaşlı olamaz ama sen, bir anda o yaşlarda olabilirsin.
Çünkü sen o yaşlarda oldun ama gençler bu yaşlarda olmadı.”
*
Ben gençleşmeye çalışıyorum ve gençlerin de “bir an evvel” yaşlanmalarının iyi bir şey olmadığını düşünüyorum.
Ha, gençliğe tecrübelerimizi aktarmak ve olgunlaşmalarına katkıda bulunmak mı?
Evet.
Bunu yapmanın yolu da, “sabahtan akşama kadar nasihat çekmek” değil elbet.
Genç karşısında “özü ve sözü bir” insan görünce, tabii olarak etkileniyor.
Mesele, “Emin İnsan Olabilme” meselesi.
Malûm;
Gelenin Hz. Muhammed (s.a.v.) olduğunu görenler...
Yaşlısıyla genciyle…
Hep birlikte,
“El-Emîn geliyor” derlerdi.
14 Şubat ve 28 Şubat!..
Serdar Arseven
28.02.2021 - 00:05
Yayınlanma
Bugün 28 Şubat.
Tam 24 yıl olmuş.
Yaklaşık çeyrek asır.
*
Merhum Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Refah-Yol Hükümeti’ni “darbeyle” devirenlere “28 Şubatçılar” diyoruz.
Bugün, ‘plandemi”yle “insanlığı” vuranlar…
O gün, Rahmetli Erbakan Hoca’yı alaşağı etmek için düğmeye basmışlardı!..
“Emri Veren, Dünyayı Yöneten Aileler!”
Meselenin özü budur.
28 Şubat’ın özeti budur!..
*
Mahkeme’den; “Evet, bu bir darbedir!” kararının çıktığı gün, bazıları, “Bu tarihi bir gündür. Darbeciler hak ettikleri cezaları almışlardır!” diyerek sınırsız memnuniyet belirtti ama…
Ben öyle demedim.
Adliye kapısındaki kameralara o gün “Darbeden hüküm giyenlere hiçbir şey olmaz!” demiştim.
Ve olmadı…
“Ne-tekim!”
*
Bakınız lütfen:
O darbeye elindeki medya organlarıyla tam destek verenler arasında, bugün “itibar görenler” var.
“Hayırsever İşadamı” rütbesine yükseltilenler var!..
O günlerin “beşli çetesi”ne ne oldu?.
Hiç!..
O günlerde, “alenen darbe teşvikçiliği” yapanların büyük bir bölümü, bugün muteber.
O günlerde “her türlü tehlikeyi göze alarak darbecilere cepheden karşı çıktığımız için” bize köpüren “muhafaza-KÂR”ları da biliriz.
Onlar da pek muteber!
Ve bugün,
“Z kuşağı, ne dilimizi bilir, ne de tarihimizi!” denmekte.
Eğer öyleyse, “muteber” kelimesinin anlamı da bilinmeyecektir!..
Muteber demek, itibar gören demek, “el üstünde tutulan” demek!..
*
Aradan bunca yıl geçmiş…
Yaklaşık çeyrek asır.
Bugünkü gençlerin büyük bölümü, evet 28 Şubat’ı bilmiyor.
“28 Şubat nedir?” diye sorduğunuzda…
“Şubat ayının son günü, ama Şubat, dört yılda bir 29 çeker!” karşılığını alıyorsunuz.
“Peki 14 Şubat nedir?” diye sorduğunuzda ise, cevap anında geliyor:
“Sevgililer Günü!”
*
“Gençlik dünü bilmiyor!” derseniz, bu bir ölçüde doğru olur.
“Gençliğimize dünü anlatamadık.” derseniz, bu tamamen doğru olur.
Bizim için 28 Şubat çok şeyler ifade ediyor.
Hükümetin “çeteler” tarafından zorla alaşağı edilmesinden başlayın, milyonlarca hayatı karartan yasakların olanca şiddetiyle uygulanmasına, üniversitelerde “Nazi odaları”nın kurulmasına, sokaklarda başörtülü, çarşaflı, çember sakallı avlarına çıkılmasına, yeşil çiklet kâğıdı kullanan esnafın bile perişan edilmesine kadar aklınıza gelen nice “28 Şubat çılgınlığı!..”
Resmen çıldırmış gibiydiler, akıl almaz işler yapıyorlardı.
Birkaç gencin okulun bir köşesinde namaz kılmasını bile, “Yobaz Kuşatması” olarak manşetlere çekiyorlardı.
“İçki içmeyen ve karısını başkalarıyla dans ettirmeyen” personeli, “disiplinsizlik” damgasıyla kapı dışarı ediyor, nerede “Atatürk Taciri”, nerede “Din Taciri” varsa koruyup, kolluyorlardı!.,.
“15 Temmuz Kanlı Darbe Girişimi”nin faillerine bir bakınız lütfen…
Kimler kapı dışarı edilmiş, kimler korunmuş ve kollanmış değil mi?
Muhasebe İçin Güzel Bir Gün
Efendim, üzerinden neredeyse çeyrek asır geçmiş 28 Şubat’ın.
O günlerde “iradesi”ne ipotek konulan bu aziz millet, her darbe sonrasında olduğu gibi, fırsatını ilk bulduğunda…
“Gerçek temsilcileri” olarak gördüklerine vekâleti verdi.
İşte Ak Parti,
İlk girdiği seçimden neredeyse üçte iki oranında sandalyeyle çıktı.
Post Modern Darbe sonrasında oluşturulan “atanmış koalisyonların” iyice batağa sürüklediği Türkiye, bir “umut” olarak Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a sarıldı.
Bu sarılışın üzerinden de neredeyse 20 yıl geçti.
Bugün…
Hangi konularda başarılı, hangi konularda ise başarısız olunduğuna “insafı” elden bırakmadan baktığımızda, “parçalı bulutlu” bir tablo görüyoruz.
Bu yıllar içinde, ülkemize dışarıdan ve içeriden nice müdahaleler oldu.
“Şeytan taşlamaktan tavafa vakit bulunamayan” dönemler oldu.
Başta “savunma sanayii” olmak üzere bazı alanlarla büyük atılımlaraimza atıldı.
Çok zamanda, çok ve büyük işler yapıldı.
Öte yandan…
Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın da, yıllardır, defalarca ve hâlâ ifade ettiği üzere, “eğitim, kültür ve aile” alanlarındaki “operasyonlara” engel olunamadı…
Bu alanlarda arzu edilen başarı bir türlü yakalanamadı.
Aksine, bu dönemde, bu üç başlık altında, yani “eğitim, kültür ve aile” başlıkları altında uygulamaya konulanlar, maalesef tabloyu daha da ağırlaştırdı.
Ülkenin doğrudan milletin oyuyla seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı, bu üç alandaki “büyük sıkıntılara” bugün bile işaret ediyorsa…
Bunları, muhalefet liderlerinden biri değil de…
Ülkeyi yaklaşık 20 yıldır yönetmekte olan Cumhurbaşkanı ve İktidar Partisi Genel Başkanı söylüyorsa, lâfı uzatmanın mânâsı yoktur!..
Eğitim, kültür ve aile…
Bizim “mefkûremiz” açısından bakıldığında…
Ne kalır ki geriye?
Bendeniz,
Eğitimde katsayı haksızlığı ortadan kaldırıldığında, başörtüsü yasağı sona erdirildiğinde çok daha iyi neticelerin ortaya çıkacağını “tahmin ve ümit” ediyordum.
Olmadı.
Kültür alanında büyük adımların atılacağını, “Milletin Kültürel İktidarına” giden yolun taşlarının döşeneceğini “tahmin ve ümit” ediyordum.
Olmadı.
Saldırılara muhatap olan aile yapımızın korunmasına ve güçlendirilmesine matuf adımların atılacağını “tahmin ve ümit” ediyordum.
Bizi de “uyutan” ortamda, “batı”dan “aileye dinamit” niteliğinde ne sözleşmeler, ne kanunlar ithal edildi.
Ve bugün hâlâ, çeşitli kisvelerle karşımıza çıkan “feminist zihniyet” yüzünden, ağzımızı açtığımızda…
Niyet sorgulamalarına maruz kalır hale geldik!..
*
Bugün 28 Şubat.
Günlerden Pazar.
Kısa sürede gevşetilmesini umduğumuz “plândemi kısıtlamaları”ndan dolayı evlerdeyiz!..
Fırsat bu fırsat, belki de bugün şöyle sâkin sâkin oturup sağlam bir muhasebe yapabiliriz.
Bugüne kadar yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı, yapmamamız gerekirken yaptıklarımızı şöyle bir masaya yatırabiliriz.
En üsttekinden en alttakine kadar her vatandaşımızın üzerine düşenler var…
Bugün, bütün darbecilere şöyle gönlümüzce “ah” ederken…
Cenab-ı Allah’ın bunca nimetini nasıl değerlendirdiğimizi, nasıl değerlendiremediğimizi iyice ölçüp tartmalıyız dostlar!..
Ve bir de…
Eğitim, kültür ve aile alanlarındaki yanlışlara “artık” bir son verilmesini…
“Muhalefet dili”nden “iktidar dili”ne artık geçilmesini…
Önemle istirham ederiz…
İktidardaki dostlar.
Beraber Islandık Yağan Yağmurda…
Serdar Arseven
02.03.2021 - 00:05
Yayınlanma
İnsanoğlu geçmişte yaşamayı ve bugünden şikâyetçi olmayı seviyor.
Şâire, “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer,
Bir an acı duyar insan, sevmişse biraz eğer” dedirten duygu.
*
Bende de böyle bir hâl var elbet, geçmişi özlüyorum çoğu vakit.
Meselâ…
Zulmün kol gezdiği “28 Şubat günleri” özlenir mi?..
Özleniyor işte, büyük konuşmayacaksın!..
*
O yıllarda benim için çok şey yeniydi.
Pek güzel hisler içindeydim.
Öncelikle…
Saflar belli gibiydi.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın da şikayetçi olduğu “at izinin it izine karışması” gibi bir durum, o günlerde kafalarımızı kurcalamıyordu.
İki taraf vardı:
Zâlimler ve mazlumlar.
Bizler, var gücümüzle mazlumlara destek vermeye çalışıyorduk.
Bu elbette çok zordu, birçok tehlikeyi göze almayı, bedel ödemeyi gerektiriyordu.
Üstelik, “maddi açıdan” hiçbir vaadi de yoktu.
Aksine…
Kaybettiriyordu!..
*
Muhterem Mustafa Karahasanoğlu önderliğindeki ekibimizle gece gündüz çalışır; “Hayra motor, şerre fren olalım” diye kendimizi unuturuk.
Haklarını helâl etsinler, ailelerimizi unuturduk.
Çok başka günlerdi…
Bizler…
Yani…
28 Şubat darbecilerine karşı olan gazeteciler, “duyarlı medya mensupları” olarak sık sık “istişare” için bir araya gelir, “ortak dil” arayışı içinde olurduk.
O günlerde, aramızdaki sohbetler ağırlıklı olarak, “ümmetin, milletin sıkıntıları” üzerineydi.
Memleketin içinde bulunduğu zor durumdan kurtarılabilmesi için neler yapılması gerektiği üzerine konuşur, dertleşirdik.
Öyle, “para pul, rant ara rant bul” mevzuları gündemimizde hiç ama hiç yoktu.
Sokaktaki vatandaşın bu kadar derdi varken, memleket zulüm altında inlerken, “şahsî”, hele de “maddî” meselelerimizi gündeme getirmeyi “ayıp” addederdik.
Daha doğrusu, aklımızın ucuna bile getirmezdik!..
O günlerde “parti, dernek, vakıf, sendika, dergi, gazete, her ne ise” gerçekten de birer araçtan ibaretti bizim için.
“Hakkı hâkim kılma mücadelesi”nin araçları…
*
O günlerde de aramızda “çekişmeler, kavgalar” olurdu ama, bunların çok büyük bölümü o “araçların” daha etkin bir şekilde çalışmaları için olurdu.
Öyle zor günlerdi ki onlar, “dedikoduya” vaktimiz yoktu.
Öylesine hışımla saldırıyorlardı ki, “şeytan taşlamaktan tavaf etmeye vakit bulamadığımız” oluyordu.
Atalarımız, vaktinde kendilerinden 10 kat büyük güçlere karşı büyük zaferler kazanmalarıyla ünlüdür.
Bizim karşımızdaki “medya devlerinin” her biri, bizden belki bin kat, belki de yüzbin kat büyüktü.
Üstelik, “topyekûn” gelirlerdi üzerimize.
“İri Gazete”nin “Topyekûn Savaş” manşetini unutmak ne mümkün!..
*
O günlerde…
Gazetemiz gazete gibiydi, derneğimiz dernek gibi, vakfımız vakıf gibi, sendikamız sendika gibi, partimiz parti gibi, vesaire, vesaire…
Her bir unsur, “adam gibi” mücadelesini verirdi.
Sayımız çok değildi ama yüreklerimiz toplu atınca sesimiz gür çıkardı.
*
O günlerde ne güzel eylemlerimiz vardı.
Dünyanın bütün zâlimlerine kafa tutan o “muhalif ruh”la bir araya gelir, “ekmek arası domates, peynir” zenginliğindeki sofralarımızda gönül dolusu sohbetlere girişirdik.
“El ele vererek” gönül zincirleri oluşturur, bizi “bastırmak” için görevlendirilen “polislere” karanfiller uzatırdık.
Sanatçı Eşref Ziya Terzi”ye “Ağlama Karanfil”i yazdıran ruh, o ruhtu işte.
Öylesine zarif, öylesine heybetli.
O günlerde ne güzel “karanfillerimiz” vardı.
“Feminizm” denilen “ayrılıkçı” ideolojiye de, “karanfillerimizin” hayatlarını karartmak isteyen “etiketli zorbalara” da hep birlikte karşı çıkardık.
O günlerde, benim için çok şey yeni sayılırdı.
İmam hatipli değildim.
Bu güzel insanların arasına girmemin üzerinden çok uzun vakit geçmemişti.
“Gelenekle” kökten irtibatım yoktu ama kısa sürede gönülden bağlanmıştım.
O günlerde, nerede bir “zâlim” varsa üzerine üzerine gitmeye gayret ederdim.
Herkesin gelişmiş ve gelişmemiş tarafları vardır mutlaka, bende de “medenî cesaret” tarafı öne çıkardı.
Her kesimin fikir, tavır sahiplerine gider...
Herkesi “bana konuşmaya” adeta zorlardım.
28 Şubat zorbaları, beni karşılarında görmekten bıkmış usanmışlardı.
Onları bıktırasıya tâkip ederdik, hem de ne imkânsızlıklar içinde.
Belediye otobüsleriyle gidilen haberlerin zevki bambaşkaydı, nerede şimdiki gibi özel şoförler…
“Hoş şoför özel, her şey çok güzel” olunca, habere de gidilmiyor pek!..
Masa başı;
Çek manşeti, ver mehteri!..
*
Buraya kadar “dünü niçin bu kadar çok özlediğimi” biraz olsun anlatabilmişimdir herhalde.
Bugünün tablolarını gözlerinizin önüne serebilirim de…
Buna gerek yok gibi.
Olanı biteni hepiniz görüyorsunuz…
“Hasbîlik, hesabîlik” bakımından ne hallerde olduğumuzu hepiniz biliyorsunuz.
İşte efendim, böyle…
Şarkısı var hislerimizin:
“Beraber yürüdük biz bu yollarda,
beraber ıslandık yağan yağmurda!”
Böyle bir güzel sevda...
Serdar Arseven
07.03.2021 - 00:05
Yayınlanma
Geçtİğİmiz hafta içinde annemizi kaybettik. Rabbim rahmet eylesin. Mekânı Cennet olsun. Dualarını
eksik etmeyen kardeşlerimizden Allah razı olsun.
Merhume Kayınvalidem Gülizar Hanımefendi ile 66 yıllık eşi Halil Beyefendi arasındaki muhabbeti görmenizi isterdim.
Kastamonu’nun küçücük bir köyünde çok büyük bir aşkı yaşayan ve yaşatan iki sevimli ihtiyar.
Bir aşk, 66 yıl sürer mi?
Ben, o köyde, eskidikçe güzelleşen bir aşka şâhitlik ettim 30 yıl boyunca.
*
Muhterem Kayınpederim, gözbebeği eşini toprağa verdikten sonra, “Bir kez olsun kalbimi kırmamıştır!” deyince…
Aklıma Merhume’nin son sohbetlerimizden birinde söyledikleri geldi:
“Allah razı olsun Halil Efendi’den. Bir günden bir güne kalbimi kırmadı, bir günden bir güne yüzümü yere eğdirmedi. Beni ele güne muhtaç etmedi. Çocuklarıma güzel bir baba oldu, gönlüme yoldaş, sırdaş, arkadaş. ”
*
Tam 66 yıl önce...Genç evlilik. Görücü usulü. Tertemiz.
Bu güzel insanların 12 çocukları olmuş, 8’i hayatta.
Ne sıkıntılar çekmişler, ne acılar görmüşler, ne yokluklar, yoksulluklar…
Muhterem Kayınpederim anlatır:
“Kıtlık yılları… Açlık kapıda. Devlet dayanmış, aldıkça alıyor olmayandan bile. Bir de zulüm; ‘Ezan yasağı’ var. Bizim köyün hocasını aldılar götürdüler, ‘Arapça Ezan’ okudu diye. Her taraf yokluk. Bir de, babadan kalma ev yıkıldı yıkılacak. Çaresiz gurbet.”
*
Epeyce çalıştıktan sonra köye dönmüş Kayınpederim.
Evlenmiş.
Yazın “ırgatlık” için köyde, diğer zamanlarda İstanbul’da, Samsun’da.
Çalıştığı yerlerde yatmış, eve para göndermiş.
Rahmetli Kayınvalidem de, köyde ne varsa sahip çıkmış.
Sekiz çocuğuna kol kanat germiş.
Derler ki bizim oralarda,
“Gülizar dedim mi durup düşüneceksin. Bütün ev işleri, köy işleri onda. Okuması yazması yok ama her bir hesap aklında. Çocuklarının her birini çiçekler gibi giydirir, okula gönderir. Evinin hakkına göz dikeni bin pişman eder. Sabahın altısından gece yarılarına kadar, çalışır didinir. Yemez yedirir, içmez içirir.”
Anadolu Kadını böyledir.
Baştan aşağı çile.
Emek vermeyen sevmeyi nerden bilir?
*
Anlattılar, dinledim:
Kayınpederim, yıkılmaya yüz tutan baba evinin yerine yenisini yaptıracak kadar parayı biriktirince köye dönmüş.
Ormanda kesim, köyde tarla, bağ, bahçe işleri…
Tam sekiz çocuk.
Her birini evlendirmiş, teli, duvağı, damatlığı ile…
Bir vakitler iki sofra kurulurmuş köy evinde.
Cıvıl cıvıl çocuk sesleri çınlatırmış her yeri.
Uzun kış gecelerinde kestaneler, patatesler közlenirmiş.
Kediler, köpekler, kömüşler, inekler, öküzler, eşekler, atlar…
Ne güzel bir hayat.
Çocuklar sırayla ormana giderlermiş kesim işindeki babalarıyla birlikte.
Cumartesi’den Perşembe’ye kadar orada kalırlarmış.
Cumaları herkes köydeymiş.
Cuma “izin” günüymüş, mübarek günde mecbur kalmayınca çalışmak olmazmış.
*
Kayınvalidem Gülizar Hanımefendi ile Kayınpederim Halil Beyefendi, o sıcacık köy evinin saygı ve sevgi gören büyükleri.
Anne, babanın birbirlerini sevdikleri yuvalar huzurla doluyor.
Sevgi kokusu evin her yerine siniyor.
Ben, 30 yıl evvel o köye ve bilhassa da o eve adım atar atmaz aldım o güzel kokuyu.
Büyük şehirlerde, çocukları “boş vakitlerde” usulen severler.
Köylerde, kan ter içindeyken de sevilir çocuklar.
Ben o sevgiyi 30 yıl boyunca yaşadım.
Çocukluğumda bulamadığımı, yıllar sonra yakaladım.
Gülizar Hanımefendi ile Halil Beyefendi’nin bakışlarındaki sevgi, “Yaşamak budur işte!” dedirtirdi bana.
*
O güzelim evin kedisi hiç eksik olmazdı.
Göğsüme sığınmış kediyle birlikte uyuya kalmanın keyfi bambaşkaydı.
Odun çıtırtısı, mutfak, sedir, bir cici kedi ve oyuncaklarına dalmış çocuğun tatlı nefesi.
*
Gülizar Hanımefendi ile Halil Beyefendi, sabahın altısında başlayan günlerinde, bin türlü işlerinin arasında, büyük bir aşk yaşarlardı.
Her gün tazelenen mübarek aşkları vardı.
Birlikte çalışmak, birlikte yemek yemek, birlikte çay içmek…
Torunlarla, çocuklar gibi oynamak.
Birlikte üzülmek ve birlikte sevinmek.
Hastane kapılarına birlikte gitmek, doktorlardan gelecek haberleri kalp çarpıntısıyla beklemek.
*
Kayınpederim son aylarda tedavi için İstanbul’a gidip geliyordu sık sık…
Hanımefendisi de, öyle, pencere kenarında…
Gözü hep yollarda.
*
O gün…
Hafta sonu…
Nefesi iyice daralmış Kayınvalidemin.
Beyefendisi sabaha kadar sobayı yanar halde tutmuş, üşümesin diye.
Sabah ambulans gelmiş.
Götürmüşler.
Yoğun bakıma almışlar.
“Halil Efendi nerede?” diye sormuş hemşireye bir ara.
Sonra çocuklarını saymış teker teker.
“Kızım seni çok sevdim. Ölmez de çıkarsam, çayımı içmeye beklerim.” Demiş Hemşire Hanım’a.
*
Geçtiğimiz günlerde defnettik Merhume’yi.
Kayınpederim, başında bekliyordu.
Yanına gittim.
“Süt satarak biraz para biriktirmiş” dedi.
“Kefen Parası”ymış.
Anadolu Kadını.
Her bir şeyi düşünecek ille de.
*
Köyden döndük.
Kalanlar telefon etti.
Başında öylece beklemekteymiş…
Bir Kıymetli Beyefendisi..
Bir de Çiçek…
Hanımefendi’nin Son Kedisi.
İmamoğlu'nun 8 Mart Mesajı, "Basit" Bir Mesaj Değil!..
Serdar Arseven
09.03.2021 - 00:05
Yayınlanma
Çok dikkat çekici çok.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle öyle bir twit attı ki Ekrem İmamoğlu…
Binlerce mesaj var…
İmamoğlu’nun yazdıklarını görmüşsünüzdür:
“İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener ve HDP Eş Genel Başkanı Sayın Pervin Buldan’ın nezdinde tüm kadın siyasetçilerin ve Türkiye genelindeki kadın belediye başkanı mevkidaşlarımın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü kutlarım.”
*
İşte böyle..
Sayın Meral Akşener ile Pervin Buldan’ı “bir kaba” yerleştirivermiş Ekrem İmamoğlu!
“Basit” değil, çok ağır mevzu...
Çok!
Hiç şüphe etmem ki, Sayın Meral Akşener, bu mesajı görünce…
“Bu ne münasebetsizlik!” kıvamında bir şeyler söylemiştir.
Bizim, “dost serzenişi” niteliğindeki bir yazımıza ne denli tepki gösterdiğini bildiğimizden…
Bu “acayip” mesajı “sessizlikle” karşılayacağını hiç ama hiç sanmayız!..
*
Bunca yıldır “politikacıları” takip eden bir gazeteci olarak,
hangi mesajın ne anlama geldiğini “birazcık” biliriz.
Hoş, bu mesajla aslında ne demek istendiğini “çakmak” için büyük tecrübelerden geçmiş olmaya da gerek yok.
Mesele apaçık ortada.
Ekrem İmamoğlu, Sayın Meral Akşener’e,
“Lütfen, bir yere gitmeyiniz!” mesajını veriyor düpedüz!..
İkaz ediyor!..
*
Bu mesajın fırlatılmasından kısa süre evvel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, sırtını PKK terör örgütüne dayadığını ilân eden HDP’nin kapatılmasına…
Nerede hazırlandığını herkesin bildiği listelerde yer almak suretiyle Meclis’e gelen vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına kesin dille karşı çıkmış…
Dahası…
Cumhur İttifakı’nın “dokunulmazlıkların kaldırılması” teşebbüsünü, Sayın Meral Akşener’i “Millet İttifakı”ndan kopartma çabası”na bağlamıştı.
Bundan birkaç gün önce de…
İyi Parti’nin önde gelen isimlerinden, Eski Bakan Ahat Andican’ın “HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına dair” sözleri dikkatimizi çekmişti.
Demişti ki özetle Sayın Andican:
“Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı arasında çok önemli farklar var. Cumhur İttifakı adeta, ‘bir parti’ gibi hareket eden partilerden oluşuyor.
Millet İttifakı için böyle bir durum yok.
Biz bazı konularda çok farklı düşünebiliriz.
Mesela, bu dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda…
Ben, şahsen, oylama olduğu takdirde dokunulmazlıkların kaldırılması yönünde oy kullanacağım.”
*
Sayın Andican, sözlerinin “şahsını” bağladığının altını çizmiş olsa da, konuşmasının İYİ Parti tabanındaki “genel hissiyata” tercümanlık etmediği söylenemez.
İyi Parti nasıl bir parti?
MHP’den kopmuş…
Ülkücülerin “bir kısmından” oy almayı başarmış, oylarının çok büyük bir bölümünü ise “Sağ Kemalist” diyerek işaret edebileceğimiz kesimden almış bir parti.
Muharrem İnce, CHP’deki “Sol Kemalistlerin” hissiyatını, Atatürk’ün kurduğu partinin, HDP’yle bu kadar içli dışlı olmasına gösterdiği tepkilerle ortaya koymuştu malûm…
CHP tabanında büyük rahatsızlık var ve bu rahatsızlık her geçen gün artacaktır.
HDP’liler, başta İstanbul olmak üzere, CHP’nin kazanmasını sağladıkları yerlerde bu katkılarının karşılığını talep ediyorlar hâliyle!..
Öte yandan;
Uzun yıllardır “iktidar” özlemiyle yanıp tutuşan CHP’liler de, “yerel yönetim iktidarı”nın sağladığı avantajlara tâlipler!..
“Millet İttifakı”na doğrudan ya da dolaylı olarak katılanların taleplerinin tamamını hiçbir yerel yönetim karşılayamaz!..
Gaz birikir birikir ve sonunda, olacak olan olur!..
Önce yerel sonra da genel iktidara sahip olmak için girilen “işbirliği”nin yan etkileri gittikçe artan dozda hissediliyor.
“İttifakların”, hele hele böylesine “benzemezler ittifakları”nın mensupları günün birinde mutlaka birbirlerine düşerler.
“Eşyanın tabiatına aykırı” birliktelikleri devam ettirmeye çalışan partiler, eninde sonunda kaybederler.
Bu ittifakta kaybetmeyecek olan tek parti “HDP”dir…
Zira, HDP, kaybedecek bir şeyi olmayan bir yapıdır!..
*
İmamoğlu’nun, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “İyi Parti’yi bizden kopartmak istiyorlar!” yollu çıkışının ardından gelen “ilginç” ve yüzde yüz “ikaz” niteliğindeki 8 Mart Dünya Kadınlar Günü mesajı şimdi Sayın Akşener’in önünde.
“Ontolojik” gerçekliğini arayan İyi Parti’nin işi hiç de kolay değil.
Geçtiğimiz günlerde, zehir zemberek bir açıklamayla İyi Parti’den istifa eden Ümit Özdağ’ın tepkisi, “zamanlama manidar”a bağlandı ama…
Mesele o kadar da “basit” değil.
Bir yerlerde bir şeyler oluyorsa, başka yerlerde de bir şeyler oluyordur yani…
Sayın Meral Akşener, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, PKK terörünün evlâtlarını ellerinden aldığı “Şehit Anneleri”nin feryatlarını kalbinin bir yerinde hissetmiştir mutlaka.
Anadolu’nun bağrından yükselen bu feryatların İyi Parti’ye ulaşmaması düşünülemez.
*
Siyasetin böylesine “sert üsluplarla” yürütüldüğü ortamlarda herkes herkes için her şeyi söyler.
Sonra da..
Bir bakarsınız, bambaşka şeyler olur.
Bugünkü söylemlere bakarak yarını yorumlamaya kalkışanlar da çoğu vakit yanılır.
Ha bu arada…
Sayın Akşener’in “Abdullah Gül’ün çatı adaylığına hayır!” tavrının sebepleri üzerinde düşünmekte de fayda var.
İyi Parti’nin Meclis Grup Başkan Vekili Sayın Müsavat Dervişoğlu, konu, geçen Cumhurbaşkanlığı Seçimi’ne geldiğinde, “o günlerde büyük fedakârlık yaptıklarını” söylemişti.
Yani dostlar…
Çoğu şey ilk bakışta göründüğü gibi değildir siyasette!..
*
Efendim;
İstanbul’u “tuhaf ittifakla” kazanan Ekrem İmamoğlu’nun son derece “manidar” mesajını alanlar aldı.
Bu öylesine bir “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” mesajı değil elbette.
İçinde ne mesajlar barındırıyor.
En önemlisi de, “bir ikaz”ı barındırıyor!..
“Basit” bir mesaj olarak görmek hata olur!
'İstanbul Sözleşmesi'nin neresine karşısınız?..'
Serdar Arseven
11.03.2021 - 00:00
Yayınlanma
“Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi” gibi “süslü” bir ambalajla sunulan İstanbul Sözleşmesi’ni okumayanlardan…
Okusalar bile “metnin arkasında yatan felsefeyi” idrak edebilecek durumda olmayanlardan geliyor bu soru:
“İstanbul Sözleşmesi’nin neresine karşısınız?”
Soruyu yöneltenlerin bazılarının hallerinde, “Yoksa siz kadına şiddetten mi yanasınız?” iması da yok değil…
Yani…
Böylesine çirkin bir “ima”nın neresini ciddiye alacaksın, “Cennet anaların ayakları altındadır!” kutlu emrine iman etmiş bir vatan evlâdı olarak!..
*
Ne kadar çok yazılmış, söylenmiş olursa olsun, İstanbul Sözleşmesi’ne karşı olmamızın sebeplerini “aça aça” tekrar etmekte fayda var.
Belki gözünüzden kaçmıştır…
CHP-HDP yandaş medyasının çok hoşuna giden bir haber:
“Ankara 2. Aile Mahkemesi, SEVGİLİSİNE şiddet uygulayan gencin evden 3 ay süreyle uzaklaştırılmasına, tedbir sürecinde erkeğin genç kadına 300 lira nafaka ödemesine karar verdi!” (23.05.2018)
Gördüğünüz gibi, ortada “nikah” yok.
Sadece “Birlikte yaşayanlar” var!..
Zina “serbest” olduğundan, buradaki ilişki “suç” olarak nitelendirilemiyor!..
Amma velâkin, Türk Medeni Kanunu’na göre, ortadaki bir “aile” olarak da kabul edilemiyor.
Zira…
Türk Medeni Kanunu, birlikteliklerin aile hukuku açısından sonuç doğurabilmesi için,
“Birbiriyle evlenecek erkek ve kadının evlendirme memurluğuna başvurmaları gerektiğini” hükme bağlıyor. (Md.134)
Yani…
Tek başına “sevgililik ilişkisi”, “Aile, karı-koca” olmak için yetmiyor!..
Aralarında resmi nikâh akdi olmayanlar, “boşanma dâvâsı” açamıyorlar meselâ!..
Evlilik yok ki ortada, bu neyin boşanması!..
Türk Medeni Kanunu’na göre durum böyle.
Amma velâkin…
Örneğimizdeki duruşmada, sevgililerden birinin diğerine şiddet uyguladığı gerekçesiyle “nafaka”yla cezalandırılmasına karar veriliyor.
Buradaki mevzu, “şiddet uygulama”nın cezası değil.
Türk Ceza Kanunu’na göre, bu zaten suç.
Ortada, “sevgiliye nafaka bağlanması” gibi bir durum var!
Tam da bu noktaya gelmişken, haberin devamını “sevgili”, “İstanbul Sözleşmesi” ve “partner” ifadelerine odaklanarak okuyalım isterseniz:
“Dava dosyasına göre, Z.D., sevgilisi O. D. ile birlikte yaşıyorlardı. Z. D. hamile olduğunu öğrendikten sonra erkek arkadaşının kendisine şiddet uygulayıp tehdit ettiğini belirterek 6284 sayılı Yasa'daki tedbirlerin uygulanmasını ve bu çerçevede nafakaverilmesini talep etti. Ankara 2. Aile Mahkemesi, genç kadının başvurusunu, İstanbul Sözleşmesi'ni (Kadına Yönelik Şiddetle ve Aile İçi Şiddetle Mücadele ve Önleme Avrupa Konseyi Sözleşmesi) esas alarak karara bağladı.
Kararda, İstanbul Sözleşmesi'nin 3/b bendi uyarınca ‘partnerlerin’ de aile içi şiddet tanımı içinde yer aldığına…Bu tespitler ışığında sevgilisine şiddet uygulayan O. D.’nin 3 ay süreyle genç kadının konutuna, okula ve işyerine yaklaşmamasına ve iletişim araçlarıyla rahatsız etmemesine, tedbir kararı sürecince geçerli olmak üzere 300 TL nafaka ödemesine hükmetti.”
Evet…
İstanbul Sözleşmesi zihniyetine göre, bir ilişkinin “evden uzaklaştırma ve nafaka” talebine konu olabilmesi için, kadın ile erkeğin “evli” olmaları gerekmiyor!..
Sevgili olabilirler.
Bu da “evden uzaklaştırma ve nafakaya” hükmedilebilmesi için yeterlidir.
Zira...
Buradaki, İstanbul Sözleşmesi’nde işaret edildiği üzere, bir “partnerlik” ilişkisidir!..
“Partner” nedir?..
“Cinsel Yönelim” nedir?
“Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” nedir?
Bu “Sözleşme”nin yaslandığı “felsefe” nasıl bir felsefedir?
Şunu da unutmayalım:
Sözleşme’nin uluslararası hukuka göre geçerli olan “orijinal metni”nde, “aile içi şiddet" yerine…
“Ev içi şiddet” ifadesi var. (Convention on preventing and combating violence against women and domestic violence)
“Ev” ile “Aile” aynı anlama gelmiyor.
Tıpkı “Karı-Koca” ile “birlikte yaşayan insanlar” ifadelerinin aynı anlama gelmediği gibi!..
Konular birbirine karıştırılmasın, “ev içinde birlikte yaşayan insanlardan” biri diğerine şiddet uyguluyorsa, bu zaten “suç”tur.
Şiddet gören gerekli başvuruları yapıp, karşı tarafın cezalandırılmasını talep edebilir.
Amma velâkin, Türk Medeni Kanunu, “nikah dışı birliktelikleri”, “karı-koca ilişkileri” kapsamında görmez.
İstanbul Sözleşmesi ise (mahkeme kararında da işaret edildiği üzere) böyle görür!..
Burada kararı veren hakimin kusuru yoktur.
Zira,,,
Bizim hukukumuzla, “onların hukuku” çeliştiğinde…
Anayasa’nın 90. Maddesindeki hüküm gereğince “onların hukuku” geçerlidir!..
*********************
PARTNER, EŞLER, EBEVEYNLER!..
Mevzu çok uzun.
Şurasını da unutmak olmaz:
“Bizimkiler” İstanbul Sözleşmesi’nin 3. Maddesindeki "Eşler ya da partnerler arasındaki şiddet" ifadesini, "Eşler veya ebeveynler arasındaki şiddet" olarak tercüme ederek, durumu örfümüze uydurmak istemişlerse de…
Sözleşme’nin bazı maddelerinde geçen "evlilik veya ilişki", "eş veya partner" ifadeleri değiştirilmemiştir!
Hoş, değiştirilmiş olsaydı da, değişen bir şey olmayacaktı.
Zira…
Türkiye'nin taraf olduğu 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 33. Maddesi, “uluslararası antlaşmaların uygulanmasında tercümelerin değil, orijinal metinlerin bağlayıcı olduğunu” hükme bağlamaktadır.
Yani…
Sen nasıl tercüme etmiş olursan ol, neyi “kendine uyarlamaya çalışmış” olursan ol, geçerli olan, “Batı”nın “Orijinal” metnidir!..
Bu metin de sonuna kadar bağlayıcıdır!..
Şimdi…
Gelelim metindeki, “cinsel yönelim” muhabbetine!
Batı’nın buradaki "cinsel yönelim" ifadesi ile, eşcinsel bireyleri işaret ettiğini de dünya âlem bilmektedir.
Konular birbirine karıştırılmasın diye burada da bir noktanın altını çizmek isteriz:
İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkanlar "Eşcinsel bireylere şiddet uygulansın” filan dememektedir!
Hayır, mazluma kimlik sorulmaz!..
Yani, haksızlığa kim uğrarsa uğrasın, haksızlığa karşı çıkılmalıdır.
Kaldı ki…
Ortada şiddet fiili olduğunda, bizim hukukumuz ayrım yapmamaktadır.
Yani…
Eşcinsellere şiddet uygulanması da aynı şekilde, aynı miktarda suçtur!..
Bir başka ifadeyle bu açıdan bireyler arasında bir farklılık yoktur.
Buradaki mesele, “eşcinsel ilişkilerin”, “ev içi partner ilişkisi” bağlamında değerlendirilip değerlendirilmediği!
Bu ilişkilerin “meşrulaştırmasına” yol açılıp açılmadığı meselesidir…
Yukarıda haberini verdiğimiz mahkeme kararının “İstanbul Sözleşmesi”ne atıfları, batının “hedefini” ortaya koymaktadır!..
“Bizimkiler” tercüme faslında işi kurtarmaya ve İstanbul Sözleşmesi’ni, “geleneğimizle tamamen zıtlaştırmamaya” çalışmışlarsa da, bunu yapmak mümkün değildir!..
Zira, Sözleşme’nin felsefesi ortadadır.
Sözleşme, “Anadolu Kadını”nın, fıtri özelliklerini ve güzelliklerini reddetmekte, hepsini bir “rol”e indirgeyerek, yüzyıllarca yıllık “Aile Birikimi”ni, “Batı’nın Aile Kavramına Bakışı” doğrultusunda “yok saymakta”dır.
Sözleşme’nin 12. Maddesi’nde, “Kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların KÖKÜNÜN KAZINMASI” bir hedef olarak işaret edilmektedir.
Bu iş için de, Milli Eğitim’den sivil toplum örgütlerine, medyasına kadar bir dizi “oluşumun” birlikte hareket edeceği vurgulanmaktadır.
Nitekim, bugüne kadar “bu yönde” birçok adımlar atılmıştır ve atılmaktadır.
Milli Eğitim’in “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” organizasyonları, sivil toplum örgütlerinin bu yöndeki faaliyetleri, medyadaki “farklı cinsel tercih” vurgulamaları, rol modellemeleri vesaire, vesaire…
*
Yazı uzadı biliyorum.
Lâkin, gücümüz bu kadar uzun bir meseleyi, çok daha kısa bir metinle izaha yetmiyor.
Galiba söylediklerimizden, dile getirmek istediğimiz diğer hususlar da anlaşılmıştır.
Son söz olarak şunları söyleyelim:
Türkiye, “kadınını, erkeğini, çoluğunu, çocuğunu” şiddetten koruyabilmek için“Tek Dişi Kalmış Canavar”a muhtaç kalacak kadar “çaresiz” bir ülke değildir.
Dünkü grup toplantısında 2021’i Mehmet Akif Ve İstiklâl Marşı Yılı ilân ettiklerini vurgulayan Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Merhum Şâir’in, buradaki “Tek Dişi Kalmış Canavar”la “hangi felsefeye” işaret ettiğini en iyi bilenlerdendir!..
Ülkemiz, hem “şiddetle” mücadeleye, hem de Ailemizin korunmasına, katkı sağlayacak…
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Sayın Fahrettin Altun’un “Eşcinsellik propagandasına izin vermeyeceğiz!” cümlesiyle ortaya koyduğu “iradenin” hayata geçirilmesine yardımcı olacak metinleri aziz milletimizin emrine sunabilir.
“Cennet Anaların Ayakları Altındadır”a iman etmiş bir medeniyet coğrafyası, bu işin üstesinden gelmelidir ve eminim ki…
Bunu başaracaktır!..
Zira…
Malûm…
Aile meselemiz, beka meselemizdir!..
Silvanlı Vatandaştan Sayın Meral Akşener'e Çarpıcı İkaz!..
Serdar Arseven
14.03.2021 - 00:05
Yayınlanma
Habertürk’te Veyis Ateş, Kübra Par ve Muharrem Sarıkaya’nın sorularını cevaplandıran İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener çok şeyler söyledi.
Programa dair epeyce haber gördüm.
Ben bugünkü yazımda,
Sayın Akşener’in o haberlerde hiç geçmeyen ya da kıyılara köşelere atılan ifadelerine dikkat çekmek isterim.
Orada tam olarak şöyle dedi Sayın Akşener:
“Silvan'da 1960 doğumlu beyefendi yüksek sesle 'Makulde bulun, bizi konuş, kavgadan uzak dur. Bıktık, bıktık, bizi konuş, dedi. Bundan çok etkilendim.”
Vatandaşın mesajı çok açık:
“Bağırıp çağıracağınıza, birbirlerinize lâf çakmaya uğraşacağınıza, akıllı olun, bizim problemlerinizi gündeme getirin! Bıktık habire birbirlerinize bağırıp çağırmanızdan, hakaret etmenizden!..Siz böyle yaptıkça bizim sesimiz duyulmaz oluyor!”
Kıymetli okuyucularımız, izleyicilerimiz bu yöndeki ikazlarımızı hemen hatırlayacaklardır…
Daha birkaç gün evvel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na, “Ana Muhalefet Lideri olarak vatandaşın sıkıntılarını ve çözüm tekliflerinizi gündeme getirmek yerine, habire Sayın Erdoğan’a saldırıyorsunuz! Sayın Erdoğan da size cevap verince ortalık geriliyor, sokaktaki vatandaşın sesi duyulmaz oluyor!” demiş…
Ve eklemiştik:
“Yoksa siz bunu iktidara gelmemek için mi yapıyorsunuz? Ana Muhalefet koltuğu çok mu rahat geldi!”
*
Böyle bir hava var.
Çoğu vakit Sayın Kılıçdaroğlu Sayın Erdoğan’a ve ailesine hakaret ediyor…
Sayın Erdoğan da bu hakaretlere hâliyle ve misliyle karşılık veriyor.
Haftanın gündemini de, büyük ölçüde bu atışmalar şekillendiriyor.
Sayın Erdoğan, Sayın Kılıçdaroğlu, Sayın Bahçeli, Sayın Akşener arasındaki atışmalar birilerinin hoşuna gidebilir ama “sokaktaki vatandaş”ın hiç hoşuna gitmiyor!..
“Sokaktaki vatandaş”, ülke gündeminin birinci sırasında “kendi meselelerinin” olmasını istiyor!..
Esas işi kendi meselelerini gündeme taşımak olan muhalefetin, bunu yapmak yerine, işi çoğu zaman “kısır tartışmalar” ve “karşılıklı hakaretleşmeler” alanına çekmesine fena halde bozuluyor!..
“İktidar partilerinin gündem değiştirme çabasına girmeleri normal kabul edilebilir de, muhalefet partilerinin gündemi vatandaşın problemlerinden uzaklaştırmaya çalışmaları çok garip!” diyor.
Ve özellikle “Meclis İçi Muhalefet Partileri”nin böyle bir yola girmelerinin “gerçek sebebini” hâliyle sorguluyor!..
Silvan’daki vatandaş da, Sayın Meral Akşener’in çok etkilendiğini söylediği ifadeleriyle ortaya koymuş hissiyatını ve ikazını:
“Makul olun! Kavgadan uzak durun! Bıktık sizin bu hallerinizden!”
Doğrusu…
Bu bıkkınlık memleketin her yanında dikkat çekiyor.
Şimdi aklıma 20 küsur yıl öncesi geldi.
Sayın Akşener, o günleri en iyi bilenlerdendir.
Defalarca konuşmuştuk kendileriyle, bir zamanlar çok gergin geçen “Milli Güvenlik Kurulu toplantıları” vardı.
Her MGK Toplantısı öncesinde herkesin yüreği ağzına gelir, “İçeriden İnşAllah kriz çıkmaz. Memleketin altı üstüne gelmez!” diye dua edilirdi.
O dönemin üniformalı zatları, öfkeden kabarmış suratlarla milletin karşısına çıkar…
Sürekli olarak “tehdit” ve “gerilim” havası yayarlardı.
Şimdi de…
Grup toplantıları “eski MGK toplantılarına” benzemeye başladı.
Öyle ki…
RTÜK, grup toplantıları yayınları için, “7 Yaş-Olumsuz Davranış” uyarısı koysa yeridir!..
*
Bakalım…
Silvanlı vatandaşın “Makul olun, kavgadan uzak durun! Problemlerimizi gündeme getirin, birbirinizle uğraşmayın!” muhtevalı “ikazından” çok etkilendiğini söyleyen Sayın Meral Akşener, bu hissiyâtını grup konuşmalarına ve diğer konuşmalarına nasıl yansıtabilecek.
Bir Hanımefendi olarak bu konuda “öncülük” yapabilecek mi?..
Eminim, “1960 doğumlu Silvanlı Vatandaşımız” da görmek isteyecektir, sözlerinin Sayın Meral Akşener’i ne kadar etkilediğini…
İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu'nun Muhtereme Anneleri Servet Soylu Hanımefendi’ye Cenâb-ı Hâkk’tan rahmet diliyorum
Mekânı Cennet Olsun.
.
.
|
| Bugün 215 ziyaretçi (662 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|