 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.Kültür değerlerimize sahip çıkalım
11 Ocak 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:38
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
İnsanların ilgi alanları farklı farklıdır. Bazıları gazetelerin önce spor sayfasına bakar, bazıları haberleri okur, bazıları da siyasî yorumları inceler. Fikir ve sanat adamları ise daha çok kültür-sanat sayfaları ile ilgilenirler.
Süreli yayınlar üzerinde çalışanların, özellikle de edebiyat araştırmacılarının çok iyi bildikleri üzere, gazetelerde değerini yitirmeyen hatta zaman geçtikçe kıymeti artan yazılar kültür ve sanata dair yazılardır. Bugün için flaş bir haber yarın hiçbir şey ifade etmeyebilir. Aynı şekilde, akşam yazdığınız siyasî bir yazı sabah aktüalitesini kaybedebilir. Ama kültür-sanata dair konular öyle değildir. Yüzyıllar ötesine ancak kültür ve sanatla ilgili yazılarla ses götürebiliriz. Siyasî yazılar belki taraftar kazandırabilir, ama bize öncelikle geçmişten alacağı güçle geleceği inşa edecek bilgili, kültürlü nesiller lazım. Böyle bir nesil de şüphesiz millî ve manevî değerlerle yoğrulmuş kalem mahsulleri ile yetişecektir. Dolayısıyla kültür, sanat ve düşünce yazılarına daha fazla ağırlık vermemiz gerektiğini düşünüyorum.
Milletleri ayakta tutan din, dil, örf, âdet gibi kültürel değerlerdir. Maalesef son yıllarda bu değerlerimizi hızla yitirmeye başladık. Her şeye ekonomi penceresinden bakan malum çevrelere anlatmakta güçlük çeksek de manevî değerlerini kaybeden milletler başkalarına yem olmaya mahkûmdurlar. Avrupa Birliği’ne doğru hızla ilerleyişimiz bu tehlikenin ayak sesleridir.
Peki, ne yapmalıyız?..
Öncelikle neyi kaybettik, onu bilmeliyiz. Yetmez, nerede kaybettiğimizi de bilmeliyiz. Nasrettin Hoca misali, evde yitirdiğimizi sokakta aramaya kalkarsak sittinsene arasak bulmamız mümkün değildir.
Biz başta din anlayışımızı yitirdik. Daha düne kadar bizim için din şekilden ziyade bir ruhtu, bir uygulama idi. Müslüman olmak demek dürüst olmak demekti. Beytülmale el uzatmaktan daha büyük günah düşünülemezdi. Kul hakkı denilince akan sular dururdu. Alın teriyle kazanılmayan her şey haram sayılırdı.
Ya bugün? Şairin ifadesiyle:
Üç-beş kendini bilmez maskara elinde İslâm
Kuşa dönüp tanınmaz duruma geldi vesselâm.
İslâm dini birtakım mekanik hareketlerden ibaret değildir. Tahsildara vergi öder gibi kılı kırk yararcasına hesaplanıp verilen bir zekât, zekâtın hikmeti teşrîiyyesine ne ölçüde uyar bilmem.
Yunus Emre:
“Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahı elin yüzin yumaz değil.”
derken ibadetin arka planında insanlara faydalı olmanın, diğer bir ifade ile gönül kazanmanın yattığını ne güzel ifade etmiştir. Hz. Peygamberimiz “Sizin en hayırlınız insanlara faydalı olanınızdır” buyurmuyor mu?
Bizim Müslümanlık anlayışımız Ahmet Yesevî’den, Mevlana’dan, Yunus Emre’den, Hacı Bektaş Velî’den süzülüp gelen bir anlayıştır. Bu anlayışın adına ister Türk Müslümanlığı deyin, ister Anadolu Müslümanlığı, ister gönül Müslümanlığı... Bizim için önemli olan zarf değil, mazruftur. Biz bu mazrufu (anlayışı) kaybettik, onu bulup cemiyete hâkim kılamazsak korkarım Batı’ya koltuk değneği olmaya devam edeceğiz...
..
Tanzimat ve Avrupa Birliği
18 Ocak 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:38
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
İnsan, içinde yaşadığı ortamın yanlışlıklarını pek göremiyor. Mesela, geriye dönüp baktığımızda Tanzimat’ın, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla sonuçlanan bir sürecin başlangıcı olduğunu görebiliyoruz. Ama bugün AB yolunda hızla ilerlerken Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasî ve içtimaî yapısını kökten sarsacak adımlar attığımızı fark edemiyoruz.
Parti taassubu ve tarafgirlik bir kenara bırakılarak hadiselere objektif bir gözle bakıldığında, 1839 Gülhane Hattı Hümayunu ve 1856 Islahat Fermanı ile son yıllarda TBMM tarafından çıkarılan AB uyum yasaları arasında büyük benzerlikler olduğu görülür. Maalesef bu benzerlikler sadece söz konusu metinler arasında değil, Batı’nın baskısı ve bizim yöneticilerin teslimiyetçi tavırları arasında da görülmektedir.
Batı’nın istekleri doğrultusunda hazırlanan Tanzimat Fermanı’nın getirdiği belli başlı sosyal değişiklikler şunlardır:
1- Müslümanlarla gayrimüslim tebaanın hukukî statülerinin eşit hale getirilmesi.
2- Başka din ve milliyetten olanlara kendi dillerinde eğitim veren okullar açılması.
3- Ticaret serbestliği ve yabancılara ticarî imtiyazlar verilmesi.
4- İçtimâî yapımızın Hristiyanların içtimâî yapısına benzetilmesi.
Günümüzde AB yetkililerinin baskıları da aşağı yukarı aynı konularda yoğunlaşmaktadır:
1- Farklı etnik grupların kendi dillerinde eğitim yapabilmelerinin sağlanması.
2- Ruhban okulunun açılması.
3- Ekümeniklik, azınlıkların vakıf arazileri vb. konuların çözülmesi.
4- Yasalarımızın AB yasalarına uydurulması.
Dikkat edilirse aradan yaklaşık bir buçuk asır geçmiş olmasına rağmen, Batı’nın talepleri hiç değişmemiş. Gayeleri önce içtimâî yapımızı sarsmak sonra da bizi, birbirimize düşürerek zayıflatıp siyasi ve ekonomik yönden kendisine bağımlı hale getirmektir.
Bazılarının bu söylediklerimize “evham” deyip geçeceklerini biliyoruz. Ama durum ortada. Tanzimat’la başlayan Batı taklitçiliğimiz, İmparatorluğun parçalanarak topraklarımızın işgaline yol açmıştı. Korkarım yine Batı’nın “insan hakları, özgürlük, eşitlik” gibi yaldızlı sözlerine aldanarak “Modern Tanzimat Fermanı” olarak niteleyebileceğimiz uyum yasalarını çıkarmaya devam edecek olursak Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu da Osmanlı İmparatorluğu’nun akıbetine dönecektir.
Allah’tan o gün, halkın millî ve dinî duyguları sağlamdı. Atatürk’ün önderliğinde: “Ya istiklâl ya ölüm!” denilerek vatan kurtarılmıştı. Üzülerek belirtelim ki “Gerekirse millet olarak aynı şeyleri yine yaparız” diyemiyoruz. Vicdânî retçilerin türediği, dünya vatandaşlığının revaçta olduğu bir ortamda, vatan için kaç kişi canını feda eder? Heyhât!..
Tarihi tekerrür diye târif ediyorlar
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
(Mehmet Akif)
.
Sosyal meseleler karşısında
25 Ocak 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Türk üniversitelerinde genellikle şöyle bir anlayış vardır: “Üniversiteye giren bir genç yüksek lisans, doktora, doçentlik ve profesörlük çalışmaları yapar, derse girer, uzmanlık alanının dışına çıkmamak kaydıyla ara sıra bilimsel dergilerde yazı yazar. Bu çerçevenin dışına çıkmak, mesela bir gazetede siyasi ve sosyal konularda yazı yazmak üniversite hocalığıyla bağdaşmaz...” Bu anlayış üniversitelerimizde dün de vardı bugün de var. Prof. Dr. Mehmet Kaplan (1915 - 23 Ocak 1986) bu kısır döngünün dışına çıkabilmiş ender ilim adamlarımızdan biriydi.
Onu, Orta Doğu gazetesindeki yazılarından tanıdım. Kesip sakladığım yazılarından en eskisi “Gökalp’in Özlediği Vatan” (Orta Doğu, 26 Ekim 1974) başlığını taşıyor. O yıllarda lise öğrencisiydim. Gazetedeki yazılarından tanıyıp sevdiğim Hoca’nın makalelerini daha sonraları başta “Türk Edebiyatı” ve “Hisar” olmak üzere dergilerden de takip ettim. Diyebilirim ki Mehmet Kaplan özellikle “deneme” türünde yazı yazmada etkilendiğim yazarların başında gelir.
İlk okuduğum kitabı “Büyük Türkiye Rüyası” dır. 1976’da Edebiyat Fakültesi 1. sınıf öğrencisi iken kara tahtaya büyük harflerle Osmanlıca “Büyük Türkiye Rüyası” yazıp önünde resim çektirmiş olmama bakılırsa bu eseri çok sevmişim.
Mehmet Kaplan çok yönlü bir ilim adamıdır. Uzmanlık alanına sıkışıp kalmamış, Türk milletini ilgilendiren hemen her konuda yazı yazmış, fikir beyan etmiştir. Bu konuda Zeynep Kerman/İnci Enginün’ün yayınladığı “Mehmet Kaplan, Hayatı ve Eserleri” (Dergah Yayınları, İst. 2000) adlı eserin 63-127. sayfaları arasında Hoca’nın Türk kültürünü değişik açılardan ele alıp incelediği takriben 1300 yazının künyeleri yer almaktadır ki bu makaleler bilhassa kültür-sanat alanında yazı yazanların istifade edebileceği bulunmaz bir hazinedir.
Burada Kaplan Bey’in ilmî eserlerinden bahsetmeyi zait görüyorum. Fakat özellikle gençleri haberdar etmek gayesiyle onun “deneme” kitaplarının adlarını zikretmeden geçemeyeceğim: “Nesillerin Ruhu, İst. 1967” , “Büyük Türkiye Rüyası, İst.1969”, “Edebiyatımızın İçinden, İst. 1978”, “Kültür ve Dil, İst. 1982”, “Sevgi ve İlim, İst. 2002” .
Kanaatimce gençlerimiz bu kitapları muhakkak okumalıdırlar. Mehmet Kaplan bu eserlerinde milleti ayakta tutan temel unsurun kültür olduğunu ısrarla vurgulamaktadır.
Türk milletine hizmet etmenin yolu Türk kültürünü bilmekten, tanımaktan geçer. “Bir insan belli bir sahada ihtisas yaptığı için, o sahada bütün bilgilere ve en ileri maharete sahip olabilir de, kültür bakımından tamamıyla cahil ve boş bulunabilir. Türkiye’de bugün Batı dillerini bilen, belli sahalarda ihtisas yapmış binlerce insan vardır. Fakat bunların pek azı, Türk milletinin tarihine, edebiyatına, musikisine veya mimarisine karşı ilgi duyarlar.” (Kültür ve Dil, s. 7-8) Millete yabancılaşmış insanların halkı anlamaları ve onun dertleriyle dertlenmeleri mümkün müdür?
Demem o ki üniversite hocası, faaliyetlerini uzmanlık alanıyla sınırlandırmamalıdır. Onun topluma karşı da birtakım görev ve sorumluluğu vardır. Bence üniversite hocasının -ihtisas alanı ne olursa olsun- sosyal meseleler hakkında da söyleyecek fikri olmalı, bunu da -Mehmet Kaplan gibi- hiç çekinmeden yazıp söylemelidir.
Ölümünün 22. yılında Mehmet Kaplan’ı rahmetle anıyoruz...
.
Gönül kültürü
01 Şubat 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Sözlükler kültür hayatımızda önemli bir yere sahiptir. Okuyanların, yazanların, düşünenlerin kısaca aydınların başucu kitabı sözlüklerdir. Kelimeleri daha yakından tanımak, mânâ derinliklerine vâkıf olmak ve kelime dağarcığımızı zenginleştirmek sözlükler sayesinde mümkün olmaktadır. Dolayısıyla sözlüklere karşı özel bir ilgim var. Gördüğüm her sözlüğü almaya çalışırım. Ve yeni aldığım sözlüklerde ilk baktığım kelime de şüphesiz “gönül” olur.
Başka hiçbir dilde Türkçedeki zenginliğiyle “gönül” kavramı yoktur. Türkler gönüle o kadar farklı anlamlar yüklemişlerdir ki içtimâî yapımız “gönül” kavramı etrafında şekillenmiştir dersek fazla abartmış sayılmayız.
İşte size sözlüklerin “gönül” maddesinden birkaç atasözü ve deyim: “Gönül gözü, gönül dili, gönül kulağı, gönül kitabı, gönül evi, gönül Kâbesi, gönül kapısı, gönül şehri, gönül yolu, gönül eri, gönül bağı, gönül birliği, gönül terazisi, gönül yapmak, gönül kazanmak, gönülden sevmek... Gönül yapmak Kâbe yapmaktır. Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz. Gönül Kâbe’dir. Gönül kimi severse güzel odur. Gönül kıran Tanrı’ya ermez. Gönülsüz namaz göklere çıkmaz...”
Milletlerin sosyal yapısını en iyi atasözleri ve deyimler yansıttığına göre gönülle ilgili yukarıda sunduğumuz atasözleri ve deyimler ışığında dünkü içtimâî yapımızı şöyle resmedebiliriz: “Gönül şehrinde oturan, gönül gözüyle gören, gönül diliyle konuşan, gönül kitabından okuyan, gönülden ibadet eden, birbirine gönülden bağlanan, gönül terazisiyle tartan, gönlü Allâh’ın evi bilen, gönül kazanmayı en büyük ibadet sayan ve nihayet gönülden seven bir millet...”
Şimdi lütfen etrafınıza şöyle bir bakınız. Toplumumuzda sıralanan bu özelliklerden bir emare görebiliyor musunuz? Heyhât!..
T. S. Eliot: “Kültür, aslında herhangi bir toplumun dininin vücut bulmuş bir şeklidir” der. Bizim dinimiz Anadolu’da gönül hamuruyla yoğrularak vücut bulmuştur. Bu yüzdendir ki ecdadımız her şeyi gönüllü ve gönülden yapmışlardır. Onlar gönülden sevmişler, gönülden ibadet etmişler ve işlerini gönüllü yapmışlardır. Anadolu’da ortaya çıkan gönül medeniyeti ve gönül Müslümanlığının temelinde yatan gerçek budur.
Günümüzde ise maalesef her şeyi gönülsüz yapıyoruz. Çalışmalarımız gönülsüz, ibadetlerimiz ihlâssız, eğitimizin zoraki... Gönülsüz yenen aş ya karın ağrıtır ya baş, demişler. Bu kadar gönülsüzlüğe ne baş dayanır ne karın. İkisi de ağrımaya başlayınca çareyi kafamızı midemize bağlayarak yiyip içip, gezip eğlenmede bulduk. İşte umumî manzaramız bu...
Yazımı bir beyitle noktalamak istiyorum:
“Türkleri necip millet yapan gönül kültüründen kalmamış hiçbir iz.
Bilmem hâlâ Türk’üz, Müslüman’ız demeye nasıl varır dilimiz?”
.
Ahmet Kabaklı'yı anarken
08 Şubat 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Şark dünyasının ölümsüz şairi Sâdî bir beytinde mealen şöyle der: “Ömür tarlasının kalıcı iki ürünü vardır: İyi bir ad ve hayırlara vesile olacak eserler... Bunların dışında, yeryüzünde ne varsa yok olacaktır.”
Sâdî’nin bu güzel tespiti ışığında Ahmet Kabaklı’nın hayatı incelendiğinde üstadın hayat tarlasına sadece kalıcı tohumlar saçtığı, gelip geçici ürünlerle vaktini zayi etmediği görülür. Ömrünü Türk kültürüne hizmet etmeye adamış bir zatın adı elbette güzel olacaktır ve sonsuza dek sevilip sayılacaktır. Hayırla anılmaya vesile olacak eserlere gelince... Başta, Ümit Meriç’in ifadesiyle “Her evde bulunması, defalarca okunması gereken, beş bin esere bedel” beş ciltlik “Türk Edebiyatı” tarihi olmak üzere 26 eser, yüzlerce makale ve nihayet 1972’de çıkarmaya başladığı ve halen yayın hayatını sürdüren Türk Edebiyatı dergisi...
Ben bu yazımda Kabaklı Hoca’nın önemli hizmetlerinden biri olduğuna inandığım Türk Edebiyatı dergisi üzerinde kısaca durmak istiyorum.
Bilindiği üzere kültür hayatımızda dergilerin yeri büyüktür. Geriye dönüp baktığımızda birçok fikrî ve edebî akımın belli dergiler etrafında teşekkül etmiş olduğunu görürüz. “Servet-i Fünûn” ; Edebiyât-ı Cedîde’nin, “Türk Yurdu” ; Türkçülük akımının, “Genç Kalemler” ; Millî Edebiyat’ın ocaklarıdır.
Elan “Millî Edebiyat” ın ocağı olarak gördüğümüz Türk Edebiyatı dergisinin hangi ihtiyaçtan doğduğunu Altan Deliorman şöyle anlatır:
“Bir gün Aydınlar Ocağı’nda konuşurken Ahmet Kabaklı: Şu mevcut edebiyat dergilerine bir bakın, dedi, hepsi malum ideolojinin sözcüsü gibi. İpe sapa gelmez şeyler edebiyat diye sunuluyor. Meydanı boş bulmuşlar. Biz bir edebiyat dergisi çıkarmalıyız. Asıl ve gerçek edebiyatı ancak bu şekilde kurtarabiliriz.
Bu fikre karşı çıkan yoktu. Ama kim yapacaktı? Elbette Kabaklı Hoca! Bir süre sonra Türk Edebiyatı çıktı.”
15 Ocak 1972 tarihinde piyasaya çıkan Türk Edebiyatı’nın başyazısında Ahmet Kabaklı, derginin amacını şu cümlelerle özetliyordu:
“Türk Edebiyatı ideolojiye, kalıpçılığa ve dar görüşe karşı olanların buluşma yeridir. Titizlendiğimiz nokta: ’halis sanat ve doğru düşünce’meselesi olacaktır.”
Bugün rahatlıkla söyleyebiliriz ki Türk Edebiyatı 36 yıldır bu prensiplerinden taviz vermeden yayın hayatını sürdürmektedir.
Kabaklı Hoca aynı yazısında derginin bir diğer amacını da şöyle ifade eder:
“Türk Edebiyatı, yurdun neresinde bir değer, bir istidat görürse, ona sahip çıkacaktır. Öylelerini arayacak, onları yalnızlıklardan ve kurda kuşa yem olmaktan kurtaracaktır. Sütunlarını onlara açan Türk Edebiyatı, mevcut şöhretleri size sunarken yeni bir sanat fidanlığı olmaya da çalışacaktır.”
Bu noktada Türk Edebiyatı’nın sahibi Servet Kabaklı ve Genel Yayın Yönetmeni Beşir Ayvazoğlu Beylerden bir istirhamımız olacak: “Genç kabiliyetlere sahip çıkarak derginin bir sanat fidanlığı olma özelliği konusunda biraz daha duyarlı olunamaz mı?”
Ölümünün 7. yıldönümünde büyük Türk alpereni Ahmet Kabaklı’yı rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun...
.Tartışma kültürü
22 Şubat 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Eksik olmasınlar, televizyoncularımız kadın programlarından vakit bulabilirlerse ara sıra tartışma programlarına da yer veriyorlar, bizler de seyretmeye çalışıyoruz. Gerçekten seyretmeye çalışıyoruz, çünkü tartışma programı değil mübarek, sinir harbi. Belli yaştan sonra bu tip gerilimlere tahammül edebilmek çok zor.
Bir konu niye tartışılır? Öncelikle bu soruya cevap aranması gerekir. Mezkûr soruya doğru cevap verebilmek için de her halde “tartışma” nın ne olduğunu iyi bilmek lazım.
Şemseddin Sami, “Kâmûs-ı Türkî” de “tartışma” yı: “Bahs ve münazaa üzerine bir şeyi birlikte tartmak, tartarak hall-i münazaa etmek” diye açıklar. Dikkat edilirse burada “tartma” ile “tartışma” arasında bir ilgi kuruluyor. Yani tartışmanın bir bakıma tartmak olduğu vurgulanıyor. Öyle ise, her hangi bir şeyi tartışmak demek, onun mahiyetini yahut gerçek değerini öğrenmek için tartmak demektir.
Aslında cemiyet hayatına tartı hâkimdir. Çarşıda-pazarda yaptığımız alış verişler hep tartı esasına göre yapılır. Alacağımız şeylerin birçoğu ya daha önceden tartılmış, standart hale getirilmiştir ya da istediğimiz miktara göre satıcılar tarafından tartılarak bize verilir. Söz gelimi pazara çıkmışız, 5 kg elma alacağız, poşete bir miktar elma koyarız, satıcı tartar. Fazlaysa çıkarır, eksikse, ilave eder. Böylece satıcıyla bir bakıma “tartışmış” oluruz. Ama ne birbirimize hakaret ederiz, ne de tarttığımız/tartıştığımız şey eksik oldu, fazla oldu diye inatlaşırız.
Peki, her hangi bir meseleyi -mesela baş örtüsü konusunu- tartarken/tartışırken niye bir noktada uzlaşamıyoruz?
Maalesef bizde tartışma çok yanlış algılanıyor. Tartışma denildi mi halkımızın da aydınlarımızın da aklına, karşısındakinin sırtını yere getirme, baskın çıkma, yumruğunu masaya vurarak muhatabını susturma geliyor. Doğrusu, televizyonlarda gördüğümüz tartışmalar da böyle bir atmosfer içinde geçiyor. Tozun dumana karıştığı bir ortamda “hakikat” in bacadan çıkıp gideceği için de gayet tabii, doğruya bir türlü ulaşılamıyor.
İnsanlar bütün ön yargılarını bir kenara iterek sırf doğruların ortaya çıkması için bir araya gelip tartışabilseler muhakkak görüş birliğine varacaklardır. Çünkü hakikat “bir” dir. Belki ona (hakikat) ulaşma yolları farklı olabilir. Ben şahsen, tartışmacılar iyi niyetle meseleye yaklaşırlarsa ihtilafın sadece “araç” ta olduğunu, “amaç” konusunda hemfikir olduklarını göreceklerdir diye düşünüyorum.
Kısacası; Namık Kemal’in dediği gibi, hakikat şimşeği fikirlerin çarpışmasından doğar. Diğer bir ifade ile doğrulara ulaşmanın yolu tartışmadan geçer. Ama tek şartla: İyi niyetli olmak. Gayemiz üzüm yemek değil de bağcıyı dövmekse kavga kaçınılmaz olur..
.Çalışmak...
06 Mart 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Mal-mülk, ilim-irfan, makam-mevki hepsi çalışılarak elde edilir. Talih, miras, dehâ gibi ferdî istisnalar bu genel hükmü değiştirmez. Çalışan kazanır, yatan kaybeder. Tembelin başına talih kuşu konduğu görülmemiştir. Ağzım balık yesin, ayağım suya girmesin. Bu mümkün değil...
Başarının temelinde çalışma azmi yatar. Kâşiflerin, mucitlerin, büyük düşünürlerin hayat hikâyelerini okuyunuz. Hemen hepsinin, başarılarını disiplinli bir çalışma aşkına borçlu olduklarını göreceksiniz. Bu konuda ünlü kimyacı John Dalton’un şu sözleri dikkate şayandır: “Benim dimağım bir arı kovanı gibidir; fakat vızıltılar ve gürültüler ile dolu olmasına rağmen bir nizam ve intizam içinde çalışır. Orada biriken gıda maddeleri tabiat hazinelerinin en iyilerinden, durmak bilmez bir çalışma sayesinde derlenmektedir.”
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, bütün mesele şudur: Tabiatın sırlarla dolu bir hazine olduğunu bilmek, dikkatli bir gözlem ve nihayet karınca gibi çalışmak... Bu üç özelliğe sahip bir insanın aşamayacağı engel ve başaramayacağı iş yoktur.
Başarının kabiliyetten ziyade bir yoğunlaşma işi olduğunu söyleyebiliriz. Güneşe tutulan bir merceğin ışınları belli bir noktaya sabitlendiğinde, nasıl orada bir enerji oluşur ve bir müddet sonra yanma meydana gelirse, bizler de düşüncelerimizi belli bir konuya teksif ederek üzerinde ısrarla durursak birtakım müspet neticelere ulaşacağımız muhakkaktır.
Ben şahsen okullarda çocukların beyinlerini hazır bilgilerle doldurmak yerine, onlara düşünce eğitimi vermenin, başarının sırlarını öğretmenin daha faydalı olacağını düşünüyorum. Kanaatimce en başarılı öğretmen, öğrencilerine, başarı yolunun şahsî gayretten geçtiği fikrini aşılayabilen öğretmendir. Azmin elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağını, çalışan kişilerin er-geç hedeflerine ulaşacaklarını genç zihinlere nakşedebilmekten daha büyük bir başarı olabilir mi?
Diğer taraftan, başkalarının başarılarından ders çıkarmak da bir çalışma metodudur. “Herhangi bir işi, bir başkası yapıyorsa ben niye yapamayayım?” diye sık sık kendi kendimize sormalıyız. Tespit edilen bir konunun cesaretle üzerine gidilir, sabırla üstünde çalışılır ve ümitle sonucu beklenirse niye netice alınmasın?
Ayrıca şunu da belirtelim ki çalışmak dinimizce de kutsal sayılmıştır. Bizim inancımıza göre çalışmak ibadettir. Şair ne güzel ifade etmiş değil mi?
Yaratılışın gayesi ibadet,
Çalışmayı da buna ilave et.
Allah da sever çalışanı kul da
Durma, çalış! Bu ne büyük bir nimet.
Kısacası; bugün insanlığın hizmetine sunulan bu büyük imkânların hepsi özverili çalışmaların ürünleridir. Derin bir dikkat, tükenmez bir sabır, disiplinli ve yorulmak bilmez bir çalışma azmi... Bunlar göze alınabilirse -hangi konuda olursa olsun- başarılamayacak bir iş yoktur!..
İslâm'da reform...
07 Mart 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Tanzimat, Batı’ya açılan ilk penceredir, denilir. Doğru!.. Dış dünyaya pencereyi batıdan açmışız yani. Dolayısıyla, her şey bize Batı’dan geliyor. Kış da Batı’dan geliyor, deli dana hastalığı da Batı’dan geliyor, moda da Batı’dan geliyor... Son olarak İslâm’da reform haberi de yine Batı basınından geldi.
Gazetelere yansıdığına göre; Batı basını, Ankara Üniversitesi’nden bir grup ilahiyatçının hükümetin isteğiyle “İslâm’da reform” için harekete geçtiğini, oluşturulan kurulun İslâm’a ve çağa uymayan bazı hadisleri ayıkladığını ve çalışmanın bitmek üzere olduğunu, yazdı. Konu sadece haber olarak kalmadı, köşe yazarları da meseleye eğilerek “Türkiye Batı için kabul edilebilir bir İslâm yaratabilir mi?”, “İslâm’ın mesajını yeniden düşünmek” gibi başlıklar altında konuyu tartıştılar. Şu ifadeler Financial Times gazetesinin başyazısında yer almıştır: “Türkiye’de yeni-İslâmcı ve reformcu hükümetin cesaretlendirdiği çalışmalarda gerçekten modernize edilmiş bir İslâm fikriyle hareket ediliyor.”
Aslında, “İslâm’da reform” teşebbüsleri bizde yeni değildir. Tanzimat’la birlikte bir takım dinî telakkiler de tartışılmaya başlanmıştır. Bu topraklarda, ister ıslahat adı altında, ister zorbalıkla olsun, hep dinde reform tazyiki var olagelmiştir.
1950’lerde dinde reform münakaşalarının daha da alevlendiğini görüyoruz. Bu tartışmaları o yıllarda çıkan dergi ve kitaplardan takip etmek mümkün. Mesela, 1956’da Osman Nuri Çerman’ın neşrettiği “Dinde Reform” (1956) isimli kitapta dinde reform şöyle tarif ediliyor: “Dinde reform, dinî hükümlerin, ibadet şekillerinin, kaide ve formalitelerinin bu asrın milliyet, medeniyet, hukuk gidişine göre ayarlanması demektir.”
Bu esere “Dinde Reform Meselesi” (1957) adlı eseriyle Kemâl Edip Kürkçüoğlu’nun cevap verdiğini biliyoruz. Ayrıca, Eşref Edip’in hazırladığı “Dinde Reformcular” (1959) isimli kitapta, konuyla ilgili birbirinden güzel makalerin yer aldığını belirtelim.
Son yıllarda dinde reform faaliyetlerinin “değişim” kisvesi altında sürdürüldüğü malum. “Değişim” e ilâveten bir de hiç alakası olmadığı halde Mevlana’nın bir rubaisinin Abdulbaki Gölpınarlı tarafından yapılan:
“....................................................
Dünle beraber gitti, cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne âit.
Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım.”
şeklindeki tercümesi kullanılarak “yeni şeyler söylemek” adına İslâm inancını temelden sarsacak nice safsatalar dile getirildi:
“İslâm’da baş örtüsü yoktur.”, “Benim inandığım Allah kulunu cehennemde yakmaz.”, “Bu asırda idam mı olurmuş?”, “Zinayı suç saymak insan haklarına aykırıdır...” Maalesef bu sözlerin bir çoğunu ilahiyat menşeli kişilerden duyduk.
Bütün bunlar yaşanırken Diyanet’in şuyûu vukûundan beter bir çalışma ile gündeme gelmesine şahsen ben üzüldüm. İnşallah Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil haklı çıkmaz:
“Bana İlâhiyat Fakültesinden bahsetmeyiniz, rica ederim. Laik Üniversiteye bağlı fakülteler din âlimi değil, din tenkitçisi yetiştirir.”
.İstiklâl Marşı'nı yeniden okumak...
14 Mart 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
İstiklâl Marşı’nın bu günlerde yeniden okunması gerektiğine inanıyorum. Yeniden okumaktan kastım tabii ki marş olarak okunması değil. İstiklâl Marşı; İstiklâl Harbi’nin bir rûhu, bir beyannamesi olarak ele alınıp üzerinde düşünülerek tekrar tekrar okunmalıdır. Bu yapılırsa Millî Mücadele yıllarıyla 2000’li yıllar arasında bazı benzerlikler olduğu görülecektir.
İsterseniz Cumhuriyet’e takaddüm eden yıllarda yaşadığımız olumsuzlukları kısaca hatırlamaya çalışalım: Birinci Dünya Harbi (1914-1918) sonunda bizim de içinde bulunduğumuz İttifak Devletlerinin yenilmesi sonucu, 30 Ekim 1918’de İtilaf Devletleriyle (İngiltere, Fransa, İtalya) Mondros Mütarekesini imzalamak zorunda kaldık. Felaketlerin fitili ateşlenmişti artık, musibetler birbirini izledi. 13 Kasım 1918’de İstanbul’un işgaliyle azınlıkların yıkıcı ve bölücü faaliyetlerini arttırdığı görülür. İşgal kuvvetleri komutanlarından Fransız generali Franchet d’Esperey’nin beyaz bir at üzerinde muzafferâne bir eda ile birtakım azınlıkların sevinç gösterileri arasında İstanbul’a girmesi vicdanları dağlar. Süleyman Nazif’in “Hadisat” gazetesinde çıkan “Kara Bir Gün” başlıklı meşhur yazısı bu meşum olay üzerine yazılmıştır:
“Fransız generalinin dün şehrimize vürudu münasebetiyle bir kısım vatandaşlarımız tarafından icra olunan nümâyiş Türk’ün ve İslâm’ın kalbinde ve tarihinde müebbeden kanayacak bir cerîha açtı. Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüzn-ü idbârımız şevk-ü ikbâle münkalip olsa yine bu acıyı hissedecek ve bu hüzn-ü teessürü evlâd-u ahfâdımıza nesilden nesile ağlayacak bir miras terk edeceğiz.”
Bu mukaddes mirastan kaç kişi haberdarız acaba? Heyhât!..Bir tarafta azınlıkların ihanetleri devam ederken diğer tarafta da düşmanların Anadolu’yu işgalleri sürüyordu. İngiltere: Musul, Adana, Antep, Maraş ve Urfa’yı; İtalya: Antalya ve Konya’yı; Yunanistan: İzmir, Aydın ve Manisa’yı; -İtilaf Devletlerinin desteği ile- Ermeniler: Kars’ı işgal ederler. Düşmanın iştahı iyice kabarmıştı. Anadolu’da Türk varlığını ortadan kaldırmak istiyordu. “Sevr” dayatması zincirin son halkasıydı. İşte İstiklâl Marşı böyle bir atmosferde yazılmıştır. Ve halkın bütün bu olup bitenlere verdiği bir cevaptır:
“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tütün en son ocak.” Bu ifadeler bana hep Bilge Kağan’ın “Orhun Âbideleri” nde yer alan: “Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir?” sözünü hatırlatır.
Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen Türk milletinin gönlünde yanan istiklâl ateşinin hiç sönmemiş olması bence Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasında en büyük etken olmuştur.
Bu sınırlı sütunda İstiklâl Marşı’nı ayrıntılı olarak ele almak konuyu uzatmak olur. Biz burada İstiklâl Marşı’na yansıyan İstiklâl Harbi rûhuna kısaca işaret etmekle yetineceğiz. Kilitli bir kapıyı açabilmek için nasıl anahtar gerekirse, İstiklâl Marşı’na hâkim olan duygu ve düşünceleri anlayabilmek için de öncelikle o mısralarda geçen anahtar kelimeleri tespit etmek gerekir. Metne bu gözle baktığımızda karşımıza aşağı yukarı şu kelimeler çıkacaktır:
“Millet, istiklâl, bayrak, hürriyet, ümit, iman, vatan, şehit, Allah, mabet, ezan...” Şimdi lütfen bu kelimelerin çağrıştırdığı tabloyu zihnimizde canlandırmaya çalışalım: “Ayyıldızlı bayrağın gölgesinde istikbale ümitle bakan, istiklâline düşkün inançlı bir millet... Camilerindeki Kur’ân tilavetiyle, minarelerindeki ezan sesleri birbirine karışmış... Vatan sevgisini imandan sayan, gerektiğinde bu topraklar için şahadet şerbetini içmeye hazır fertler...” İşte size İstiklâl Harbi’ni kazanan dedelerimizin inanç dünyası...
Gelelim günümüze...
Maalesef Cumhuriyet öncesi çekilen sıkıntılarla bugün karşı karşıya kaldığımız olaylar arasında büyük benzerlikler var: AB dayatmaları, TBMM’ye kadar giren ayrılıkçılar, vatanımızı bölmeye çalışan terörist faaliyetler, “Hepimiz Ermeni’yiz” diye sokaklarda nümayiş yapan bedhâhlar... Galiba eksik olan tek şey İstiklâl Marşı’nda ifadesini bulan ceddimizin hayat felsefesi... Bunun içindir ki sizleri İstiklâl Marşı’nı yeniden okumaya davet ediyoruz... İstiklâl Marşı’nın kabulünün 87. yıldönümünde Mehmet Akif’i ve aziz şehitlerimizi rahmetle anıyoruz...
Bir başka açıdan nevruz...
21 Mart 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Nevruz “yeni gün” demektir. Güneşin “Koç Burcu” na girdiği 21 Marta rastlar. Nevruzla birlikte artık kış çıkmış, bahar gelmiştir. Eskiden şairlerimiz bu önemli günde devlet büyüklerine baharın çeşitli yönlerden ele alındığı “nevruziye” denilen kasideler sunarlar ve caizeler alırlardı. Biz bu yazımızda biraz da o şairlere -özellikle de Latîfî’ye- özenerek nevruzu farklı bir açıdan ele almak istiyoruz. Tabii, bizim devlet büyüklerinden bir caize beklentimiz yok. Sadece istiare yoluyla bazı hakikatleri dile getirmeye çalışacağız...
Biliyorsunuz, halk arasında nevruza “Sultan Nevruz” denir. İnsanlar nevruzu ilkbaharla birlikte tahta çıkmış bir padişah olarak tahayyül ederler. Padişah imajı da ister istemez savaşı çağrıştırır. Tahta çıkmak öyle kolay mı? Nevruz, kışla bir ölüm kalım savaşından sonra koltuğa oturmuştur.
Çimenlikte otağı kurulan Sultan Nevruz ahalinin durumunu yerinde görmek üzere çıktığı gezide dikenin adaletsizliklerini görür, bülbülün feryatlarını dinler, nergisin intizar gözyaşlarına şahit olur.
Manzara-i umûmiyenin iyi olmadığını gören Sultan Nevruz hemen birtakım kanunlar çıkararak reâyâya duyurur:
1- Bundan böyle gül, dikene yaklaşmayacak.
2- Dikenin, “güle sakın yaklaşmayasın” tehdidine bülbül kulak asmayacak.
3- Karga ve çaylaklar ortalıkta dolaşmayacak.
4- Gülşende muhalif rüzgâr esmeyecek.
5- Dikenin kökünü kazımazsa bağcı, cezasını kendi canıyla ödeyecek.
Çıkarılan bu kanunların sıkı takibi sonunda sulh ve sükûn devri başlar. Herkes hayatından emin, yiyip içip gezip eğelenmektedir. Fakat zamanla bu eğlencelerin dozu kaçar ve öyle bir noktaya ulaşılır ki kuru sofuların bile çalgısız oynadığı görülür:
Bir konup göçme yurdu iken bu fani dünya
İnsanlar onu eğlence meydanı sandılar.
Kimi zevk safa, kimi para pul sevdasıyla
Değişip âhireti dünyaya, aldandılar.
Durumun vahametini gören Sultan Nevruz ahalinin dünya-perestliğine üzülerek onları “Gülden murat cemâlu’llâh’tır, bülbülün feryâdı dîdâr-ı Hak içindir, rengârenk çiçekler güzel ahlâkı temsil eder. Sakın gaflete düşüp karga ve çaylaklar gibi dünya lâşesine talip olmayın” diye uyarır. Lakin dinleyen kim?
Yaratılış gayesini unutarak zevk-ü işrete dalanlara tabiatın cezası mukadderdir. Nitekim çemen ahalisi önce Temmuz sıcağında yanıp kavruldular, bilahare de sonbahar kasırgasıyla sağa sola savruldular. Canını kurtarabilenler de bir yerlere sindiler...
Kim bilir, çetin kış şartlarını atlatıp bahara çıkabilecekler mi? Dahası, bütün bu olup bitenlerden ders alacaklar mı?
“Dünya baştan sona bir ibretler aynasıdır görene
Günde bin uyarıcı hâdise zuhur etse, köre ne?..”
Kitabın geleceği...
28 Mart 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Millet olarak kitaba gereken değeri veren bir toplum olduğumuzu söyleyemeyiz. Yapılan istatistikler ortada... Yılda kişi başına düşen kitap sayısı bakımından dünya ortalamalarının çok altındayız. Söz gelimi Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25 iken Türkiye’de 12 bin kişiye yılda sadece 1 kitap düşüyor. Bu vahim duruma bilgisayar, internet ve elektronik kitaplar gibi teknolojik âletler eklenince bizde kitabın geleceği hakkındaki kuşkular biraz daha artıyor.
Aslında elektronik medya sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada kitabın geleceğini tehdit etmektedir. Oysa bugün ulaşmış olduğumuz bu teknolojik gelişmeleri kitaba borçluyuz. Yani kitaptan kitaba aktarılan bilgiler sayesinde gelindi bu noktalara... Dolayısıyla, eli kalem tutan herkes kitabın geleceği hakkında kafa yormalıdır. Bu, en azından kitaba karşı ödenmesi gereken bir vefa borcudur, diye düşünüyorum.
Bana sorarsanız kitaplar iki çeşittir:
1- Sözlük ve ansiklopediler gibi müracaat eserleri. Bunların elektronik ortamlara aktarılarak istifadeye sunulmasında pek mahzur görmüyorum.
2- Fikir ve sanat eserleri... Bunlar baştan sona, önemli gördüğümüz satırların altını çizerek hatta zaman zaman kendi düşüncelerimizi de kenarlara ekleyerek okumamız gereken kitaplardır. Bu yüzden onları elektronik ortamlardan okumak “okuma” dan beklenen neticeyi hiçbir zaman vermez. Çünkü bu tür eserler öncelikle üslup kazanma amacıyla okunur. Tabir caizse onlar ezip suyu içilecek cinsten eserlerdir. Takdir edersiniz ki elektronik kitaplarda bu söylediklerimin uygulanması mümkün değildir. Bence, analitik düşünce ve sanat kaygısı var oldukça söz konusu eserler hayatiyetini sürdürecektir.
Diğer taraftan şunu da belirtelim ki Umberto Eco’nun dediği gibi “Kültür tarihinde bir şeyin diğerini yok ettiği görülmemiştir. Daha çok yeni buluşlar, eskisini büyük oranda değiştirmiştir.” Ancak, hiçbir zaman yeni icatlar eskisinin yerini tutmamıştır. Diğer bir ifade ile fotoğraf, resim sanatının; sinema da tiyatronun zevkini veremez. Binaenaleyh, -erişim ve muhafaza kolaylıklarına rağmen- elektronik kitaplar da klasik kitapların tadını asla vermeyecektir.
İzniniz olursa bu noktada bir hatıramı naklederek konuyu tamamlamak istiyorum: Öğrencilik yıllarımda idi. Torosların eteğindeki köyümüzden şehre gitmek üzere aşağıya şoseye inmiştim. Odun kamyonları filan gelirse kazaya gidecektim. Baktım bir cip geliyor. El kaldırdım, durdu. Cipte şoför dâhil üç kişi vardı. Öğrenci olduğumu, kazaya gitmek istediğimi söyledim. İçlerinden birisi delikanlı dedi, biz ikimiz mühendisiz, bu ağabey de şoförümüz. Dün İstanbul’dan geldik. Ermenek’e satılan bir traktörde fabrika hatası bir arıza çıkmış, onun raporunu tuttuk, gidiyoruz. Mut’a kadar seni seve seve götürürüz. Yalnız senden bir ricamız var. Vaktin varsa, beraber şu dağa tırmanalım. Orada bir saat temiz hava almak istiyoruz. Bize arkadaşlık eder misin? Hay hay dedim. Beraber dağa tırmandık, yeşillikler arasında dolaştık. O mühendislerden birisinin şu sözünü hiç unutmuyorum: “Ben bu temiz havada bir ay yaşasam, hiç ölmem.”
Diyeceğim o ki bizim iyimser tahminler tutmaz ve elektronik medya, kitabın pabucunu dama atarsa, bir gün gelecek -yukarıda bahsi geçen mühendisin temiz havaya ve yeşilliğe duyduğu özlem misali- insanlar da kitap hasretiyle kütüphanelere koşarak kitapları koklayıp iç geçirecekler. Bundan şüpheniz olmasın...
.Remzi Oğuz Arık'ı anarken...
04 Nisan 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Dün, Remzi Oğuz Arık’ın vefat yıl dönümüydü. 54 yıl önce (03 Nisan 1954) bir uçak kazasında kaybettiğimiz vatan ve millet sevdalısı bu müstesna şahsiyeti gençliğe tanıtmak gayesiyle; lise yıllarımda alıp okuma bahtiyarlığına erdiğim merhumun kitaplığımdaki eserlerini karıştırırken karşıma takriben 24 sene önce Coğrafya Bölümü öğrencilerinin mezuniyet yıllıkları için yazdığım bir yazı çıktı:
“Sevgili gençler!
Anadolu coğrafyasının bundan 5-6 asır öncesini düşününüz... Bütün canlıların aynı kayıtsızlıkla çiğneyip geçtiği bu kara parçası, zamanla kutsîleşerek binlerce ana kuzusunun bir gül bahçesine girercesine uğrunda şahadet şerbetini içebilmek için sıra beklediği mukaddes bir vatan haline dönüşmüştür. Bir toprak parçasını vatan haline getiren âmiller nelerdir?.. Bu soru bir sülük misali beyninizde yer etsin... Hayatınızı bu sorunun cevabına göre şekillendiriniz ve öğrencilerinize de hep bunu telkin ediniz.
Meslek hayatınızda başarılar dilerim...”
Remzi Oğuz Arık’ı okuyanlar yukarıdaki ifadelerin “Coğrafyadan Vatana” adlı eserden mülhem olduğunu fark edeceklerdir. Dolayısıyla, yıllar önce talebelere yönelttiğimiz sorunun yani bir toprak parçasını vatan haline getiren âmillerin neler olduğu sorusunun cevabını her halde okuyucularımız bizden bekler. R. Oğuz Arık’ın düşünceleri ışığında konuyu açmaya çalışalım.
İşlenmemiş, gen, harap bir arazi düşünün... İnsanoğlu gelip orayı imar ediyor, ev yapıp ağaç dikiyor. O çorak arazi yeşeriyor, canlanıyor, âdetâ sahibinin bir parçası haline geliyor. Tıpkı bunun gibi, herhangi bir coğrafya parçası da üzerinde yaşayan insanların vücuda getirdikleri kültürel değerlerle mukaddesleşiyor, bizim oluyor, uğrunda canlar feda edilecek vatan haline geliyor.
Toplum hayatında her gün karşılaşıldığı üzere bir malın, bir mülkün veya bir tarlanın sahibi iseniz onu belgelemeniz gerekir, elinizde tapunuz olması lazım. Peki, üzerinde yaşadığımız bu mukaddes vatanın bizim olduğunu nerden bileceğiz, tapusu hani? derseniz, Remzi Oğuz Arık’ın bu soruya cevabı şöyledir:
Şu mâbetler, saraylar, evler, yollar, köprüler, kervansaraylar, su yolları, hamamlar, çeşmeler... teker teker milyonlarca voltluk bir kudretle insan hâtırasını çeken ve mıhlayan varlıklar değil midir? Sonra yazı, tarihin dayandığı büyük dayanak, dil dediğimiz muhteşem anlaşma vasıtasını, güzel sanatların en tatlısı olan edebiyat halinde, nesilden nesile alıp getirmiştir. [...] Yazı ile, güzel sanatların yüreğe en derin işleyeni olan mûsikî göklerden yere inmiş, insan hâtırasının başka bir bekçisi kesilmiştir. [...] Hâtıraları rengîn büyüsü ile güzelleştirip nesillere devreden resim nasıl unutulur? (Remzi Oğuz Arık: Coğrafyadan Vatana, İst. 1967, s. 23)
Demek ki toprağı vatan haline getiren ve onun bize ait olduğunu belgeleyen, fikir ve sanat eserlerimizdir, diğer bir ifade ile kültürel değerlerimizdir.
Remzi Oğuz Arık bir başka makalesinde de “coğrafya” nın “vatan” olduktan sonra toplumun birlik ve beraberliğini devam ettirebilmesi için “din, âile, ahlâk, irfan, dil ve edebiyat, sanat, hukuk, devlet, iktisat gibi... müesseseler meydana getirmesi; gaye birliğine ve bir örnek âdete, ananeye, örfe sahip olması” (a.g.e, s. 13) gerektiğini belirtir. Tabii ki bütün bunlar bir anda ve kolayca ulaşılacak hedefler değildir. Zaman ister, çaba ister, fedakârlık ister. “Coğrafyadan vatana yükselişin kaç milyon fâciaya, kaç milyar hadiseye, kaç milyar acıya mâl olduğunu anlamak için doğuran bir ananın yanında bulunmak; onun çektiğini uyanık yürekle görmek lazımdır.” (a.g.e, s. 16) O zaman bu toprakların kolay kazanılmadığı daha net idrak edilecek ve bir annenin çocuğunu sevmesi, onun üzerine kol kanat germesi misali vatanın da korunup geliştirilmesi mecburiyeti olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Kısacası; Remzi Oğuz Arık milliyetçi, idealist ve vatansever bir zattır. Ona göre coğrafyayı vatan yapan kültürdür. Bu sebeple, insanlar kültürlerine sahip çıktıkları ölçüde vatanseverdirler... Özellikle gençlere onun başta “Coğrafyadan Vatana” olmak üzere bütün eserlerini okumalarını tavsiye ediyorum. Vefatının 54. yıldönümünde Remzi Oğuz Arık’ı rahmetle anıyoruz...
Ergenekon...
11 Nisan 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Yazının başlığına bakarak bu günlerde aktüel olan “Ergenekon soruşturması” nı ele alacağımızı düşünebilirsiniz. Ancak, biz hadiselere kültür penceresinden bakmaya çalıştığımız için, söz konusu operasyondan değil, Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu) 1929’da neşrettiği “ERGENEKON” adlı eserden bahsetmek istiyoruz. Ama bakarsınız yazının sonunda yolumuz Ergenekon soruşturmasıyla kesişebilir. Ergenekon, Göktürklerin türeyişi ile ilgili bir destanın adıdır. Bu destanda Göktürklerin, etrafı dağlarla çevrili yurtlarından dış dünyaya çıkışları anlatılmaktadır. Maalesef bizde destan, efsane, menkıbe gibi şifâhî kültür ürünlerinin değeri bilinmemekte, sıradan hikayeler olarak görülüp hafife alınmaktadır. Evet, destanlar “tarih” değildir. Lakin “gerek tarih, gerek fikir ve sanat bakımından büyük değer taşırlar; tarihi aydınlatır, fikir ve sanat hayatına kaynak olurlar. Tarih bakımından destanların kıymeti şuradadır ki,bazı milletlerin millet haline gelmeleri tarihin çok eski çağlarında olmuştur... Destanlar, tarihleri bu ölçüde eskilere uzanan milletlerin ilk çağlarını bize birtakım mitolojik menkıbeler halinde anlatırlar. Bunlar gerçek olmasalar, hatta gerçeğe uymasalar bile, milletlerin kendi millî mazileri hakkında neler bilip neler düşündüklerini haber vermek bakımından ehemmiyetlidirler.” (Nihad Sami Banarlı: Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, c. 1, s.2)
Bu gerçeklerin farkında olan Yakup Kadri “Ergenekon’dan çıkış” la “Millî Mücadele” arasında bir ilgi kurarak -Ankara’ya gitmeden önce- İkdam gazetesi başyazarı olarak kaleme aldığı “Millî Mücadele” yi destekleyen yazılarını “Ergenekon” adıyla yayınlamayı uygun görmüştür. Yakup Kadri söz konusu eserin ön sözünde şöyle der: “Sekiz yıl evvel İkdam gazetesi başmuharrirliğini deruhte ettiğim anda ben bir somnambül gibi idim. Kendi irademin fevkinde bir ilahî kuvvet beni, bir sarp yokuştan, adı bellisiz bir tepeye doğru itiyordu ve tadını hâlâ hasretle hatırladığım bir sıtma içinde bir şeyler sayıklıyordum; işte bu yazılar o sayıklamalardır. Anın içindir ki bir kısmını cezbesi tutmuş bir dervişin boğuk vâveylâları gibi mânâsız; bir kısmını âtîyi gören kâhinlerin sözleri gibi esrarlı ve dokunaklı bulacaksınız; diğer bir kısmı ise hâtiften gelen sesler kadar, bütün olacak şeyleri noktası noktasına haber verdiler.
Bunların hiç birinde benim sun’um, taksirim yoktur. Hepsinin kusur veya kıymetleri Millî Mücadele devri dediğimiz o fevkalade devrin havasına âittir. Bu bir müstesna hasat mevsimi idi; geldi geçti ve bu mevsimde her ruh en güzel meyvesini verdi.
Ergenekon’u o devrin hissî ve fikrî tarihine bir vesika teşkil eder ümidi ile çıkarıyorum.”
Evet, Yakup Kadri, Millî Mücadele ile ilgili yazdığı yazıları kitaplaştırmak istediğinde kitaba en uygun ad olarak “Ergenekon” u buluyor... Keşke yöneticilerimiz bu tercih üzerinde kafa yormuş olsalardı.
29 yazının yer aldığı “Ergenekon” da ilk dikkatimizi çeken, zaman zaman rastladığımız (sansür) veya (sansür edilmiştir) ifadeleri oldu. Bilindiği üzere o yıllar mütareke dönemiydi ve Türk basını İtilaf devletlerinin sansürü altındaydı. Yakup Kadri’nin 17 Temmuz 1921 tarihli “Mustafa Kemal Paşa” adlı yazısının 7 ayrı yerinde (sansür edilmiştir) ibaresinin yer aldığını görüyoruz. İşte adı geçen makaleden bir parça: Mustafa Kemal Paşa benden İstanbul’a dair de hiçbir haber sormadı. (sansür edilmiştir) Zannedilir ki o, burada doğdu, burada büyüdü ve mevcudiyetinin bütün kökleri ile buraya merbuttur. (sansür edilmiştir..) (sansür) fakat bu sözümü âdî bir temelluk zanneder diye korktum... Horaçius’un, bir mısraını hatırlıyorum (sansür edilmiştir) (sansür edilmiştir) bu sözü, bu fırsat dolayısı ile kendim için söylemek belki biraz mübalağalı olur. Fakat günün birinde bana hayatımın en şanlı hadisesini soracak olan torunuma göğsüm kabararak diyemez miyim ki, gençliğimin yüksek bir dönümünde (sansür edilmiştir...) bir yaz günü Mustafa Kemal Paşa ile yan yana yemek yedim. (sansür edilmiştir..) a.g.e, s.90-91
Aslında bu kitapla ilgili söylenecek çok şey var. Ama sözü uzatmak istemiyorum. Arzu edenler bulup okuyabilirler. Demek istediğim şu ki, bir zamanlar “Millî Mücadele” devrinin fikrî ve hissî vesikaları “Ergenekon” adıyla yayınlanıyordu. Bugün ise adı “mafya, darbe, suikast, çete” gibi ifadelerle birlikte anılan bir “soruşturma” ya “Ergenekon” ismini veriyoruz. Ne kadar çok değişmişiz değil mi?..
Kırk bir kere EDEBİYAT"
18 Nisan 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Yazarlığın yolu dergilerden geçer. Eli kalem tutan zevatın geçmişlerini inceleyiniz, hemen hepsinin bir dergi macerası olduğunu göreceksiniz. Onlar ya bizzat dergi çıkarmışlardır ya da dergi faaliyetlerinin içinde yer almışlardır. Yani yazarlar içinde şöyle veya böyle dergicilikle ilgisi olmayan kişi hemen hemen yoktur. "Genç Kalemler" deyince Ömer Seyfettin, "Hisar" deyince Mehmet Çınarlı, "Türk Edebiyatı" deyince Ahmet Kabaklı hatırımıza gelmiyor mu?..
Dertliler nasıl köşe bucak derman ararlarsa, söyleyecek sözü olanlar, gönlüne mukaddes ateşten kıvılcım sıçrayanlar da kendilerini ifade edebilmenin arayışı içine girerler. Dergiciliğin böyle bir ihtiyaçtan doğduğunu düşünüyorum.
Dert sahipleri her zaman dertlerine deva bulabilirler mi? Aynı şekilde fikir ve sanat zevkini tadan genç kabiliyetlerin kendilerini yetiştirebilecekleri bir atmosferle karşılaşmaları da çoğu kez mümkün olmuyor. Diyelim ki böyle bir ortama kavuştular, ellerinden tutacak, kendilerine önderlik yapacak fikir ve sanat adamları bulabilecekler mi?.. Bundan dolayıdır ki özellikle taşrada çıkan dergilere daha fazla ilgi gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. Onlar fikir ve sanat mektepleridir. Bir dergi etrafında toplanarak karınca kararınca çalışan gençlere geleceğin kültür ve sanat adamları gözüyle bakmakta beis yoktur…
Bütün bunları, Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencilerinin çıkarmakta oldukları "Kırk bir kere EDEBİYAT" adlı derginin yeni sayısını (Nisan-Mayıs 2008/6) karıştırırken düşündüm.
Yaşıtları başka işlerle vakit öldürürlerken Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencilerinin adlarına yakışır bir faaliyet içerisinde olmaları takdire şayandır.
"Kırk bir kere EDEBİYAT" dergisinin sayfalarını çevirdikçe mutluluğum artıyor. Birbirinden güzel şiir, deneme ve araştırmalar göz kamaştırıyor. "Tebrikler gençler" demekten kendimi alamıyorum.
Gençlerin sosyal faaliyetleri sadece "dergi" ile sınırlı değil. "Kırk bir kere EDEBİYAT Sohbetleri" adı altında konferanslar da tertip ediyorlar. Bu cümleden olarak 09.04.2008 Çarşamba günü Ankara Üniversitesi DTCF öğretim üyesi Prof. Dr. Nurullah Çetin "Milletleşme Sürecimizde Yahya Kemal Aydınlanması" konulu bir konferans verdi. Nurullah Çetin Bey ilgiyle takip edilen konuşmasında özet olarak şunları söyledi:
"Jön Türklere özenerek genç yaşta Avrupa'ya kaçan Yahya Kemal, Paris'te Albert Sorel, Emile Borgoix, Camile Yulien gibi tanınmış şahsiyetlerin derslerine devam eder. Bunlardan Camile Yulien'in "Fransa'nın toprağı bin yıl içinde Fransız milletini yarattı" sözünden çok etkilenen Yahya Kemal 1912'de vatansever bir kişi olarak yurda döner ve sonraki yıllarda bütün ömrünü coğrafyayı vatan kılan, kalabalıkları millet yapan millî ve manevî değerleri yüceltmeye harcar."
Kısacası; üniversitelerden kavga gürültü haberlerinin eksik olmadığı şu günlerde Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencilerini kültür-sanat faaliyetleriyle haşir neşir görmek bizi ziyadesiyle sevindirdi. Allah nazardan saklasın. Kırk bir kere MÂŞALLAH.
Vefatının 25. yıl dönümünde Erol Güngör
25 Nisan 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Dün (24 Nisan 2008) Erol Güngör’ün vefatının 25. yıl dönümüydü. Gençliğinde kitaplarını, makalelerini ve gazete yazılarını okuyan birisi sıfatıyla vefat yıl dönümünde o değerli kültür adamını hayırla yâd etmek boynumuzun borcudur, diye düşünüyorum. Bugün kıyısından köşesinden de olsa kültür ve sanatla meşguliyetimiz varsa muhakkak bunda Erol Güngör’ün de tesiri vardır. Dolayısıyla, bizim için hocamıza vefa borcumuzu yerine getirmeye çalışmaktan daha güzel ne olabilir?
1998’de bendeniz tarafından hazırlanan “Prof. Dr. Erol Güngör’ün Anısına Armağan” adlı esere A. Habip Sakızlıoğlu takma adıyla yazdığım yazıya şu ifadelerle girmişim:
“24 Nisan 1983... Erzincan’da askeriz. İkindi vakti, tadat alanında toplanıyorduk. Pek samimi olmadığım bir arkadaş kulağıma eğilerek “Ahmet Hoca, duydun mu, Erol Güngör ölmüş” dedi. “Deme yahu, yanlışlık olmasın, kimden duydun” dedim. “Maalesef, yanlışlık yok. Tugay’dan bir arkadaş söyledi. Ağabeyi Hidayet Güngör Paşa’ya haber gelmiş” dedi. Bir anda donup kalmışım. Hayatta bir defa görmüş olmama rağmen özellikle Orta Doğu ve Millet gazetelerindeki günlük yazıları vesilesiyle her gün konuşup görüştüğüm birisiymiş gibi, rûhen kendime yakın hissettiğim mütefekkir bir büyüğümüzü genç yaşta, 45 yaşında kaybetmiş olmanın acısı yüreğimi dağlamıştı. Ama ne çare ki, her canlı bir gün ölümü muhakkak tadacaktı...”
Yukarıda işaret edilen Erol Güngör’le ilk -ve tabii son- karşılaşmamıza dair hatıramı naklederek onun mütevazılık yönüne dikkati çekmek istiyorum.
Konya Selçuk Üniversitesi’ndeki yeni görevime başlamak üzere 12 Ocak 1983 Cuma günü sabah erkenden Rektörlük Özlük İşlerine gelmiştim. Fakat ilgili memur, Rektör Bey (Prof. Dr. Erol Güngör) sizin kararnamenizi imzalamadı. Muvafakat belgeniz eksikmiş, dedi. İlgililere, muvafakat belgesini daha önce elden teslim ettiğimi söyledim. Onlar da hatırladılar, ama kim bilir hangi dosyanın içine karışmıştı? Bütün personel belgeyi bulabilmek için seferber oldu. Özlük İşleri Müdürü beni odasına davet ederek “Rektör Bey öğleden sonra İstanbul’a gidecek, saat 12.00’ye doğru çıkar. Arkadaşlar evrakını arıyorlar, bulabilirlerse ne âlâ, bulamazlarsa işiniz haftaya kalır haberin olsun” dedi.
Saat 12.00’ye on kala Rektör Bey odasından çıktı. Bizim iş haftaya kalmıştı artık... Derken bir memur, elinde dosya olduğu halde koşarak merdivenin başında Rektör Bey’e bir evrak uzattı. Aralarında geçen kısa bir konuşmadan sonra Erol Bey çantasını kalorifer peteğinin üzerine koyarak memurun elindeki evrakı çantanın üzerinde gözden geçirip imzaladı. Ve etrafındakilere “Allah’a ısmarladık” deyip gitti. Böylece bizim kararnamem imzalanmış oldu.
Burada dikkatimizi çeken onun iş bitiricilik ve mütevazılık yönü oluyor. Bugün şöyle bir düşünün; hangi rektör, dekan yahut müdür merdiven başında evrak imzalar? Dahası, hangi memur, rektörüne merdiven başında evrak imzalatma cesareti gösterebilir?
Bütün bunlar “bugün git, yarın gel” felsefesinin aksine, yapıcılık ve alçak gönüllülüğün ürünleridir. “Bilgi; büyük adamları mütevazı, normali şaşkın, basitleri de kibirli yapar” diyen Brigitte ne kadar doğru söylemiş değil mi?
Kısacası; Erol Güngör çalışkan, bilgili ve mütevazı bir ilim adamıydı. Bilgi ve tecrübelerini sadece akademik ortamlara hasretmeyerek, görüşlerini hiç çekinmeden gazete ve dergilere de yansıtmış böylece de büyük bir kitleye hitap etmesini bilmiştir. Vefatının 25. yıl dönümünde onu rahmetle anıyoruz. Ruhu şâd olsun...
Eden bulur...
02 Mayıs 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
“Etme bulma dünyası... Eden bulur... Hak yerde kalmaz... Hak yerini bulur...” Hiç şüphe yok ki bunlar ayaküstü söylenmiş sözler değildir. Atalarımız tecrübe imbiğinden geçirdikten sonra söylemişlerdir bu sözleri... Dolayısıyla, bunlar tartışma götürmez hakikatlerdir.
Gerçekten de dünya bir etme bulma yeridir. Kimsenin ettiği yanına kâr kalmaz. İnsanlar yaptığı kötülüklerin cezasını muhakkak çekeceklerdir. Belki bu dünyada, belki öbür dünyada... Belki de bu cezalar çocuklarına miras kalacaktır.
Bana sorarsanız, kötü kişiler cezalarını öncelikle bu dünyada çekerler. Şöyle etrafınıza bir bakınız: Kimi bulamıyor, kimi buluyor yiyemiyor, kimi kazanıyor bereketi yok. Kimi de hem kazanıyor, hem yiyor ama ağzının tadı yok. Yazık ki kimse bu olumsuzlukların sebebini araştırmıyor.
Rahmetli annem “Ayağını taş kaksa Allah’ın bir ikazı bil” derdi. Yani bizim kültürümüzde bir felaketle karşılaşıldı mı önce kendimizi gözden geçirme esastır. Diğer bir ifade ile insanlar bir musibetle karşılaştıklarında “Kime haksızlık yaptım acaba?” diye kendi kendilerine sorarlardı. Bugün Anadolu’da bu güzel geleneğin hâlâ yaşamakta olduğuna şahsen ben çok şahit oldum.
Hoca, iyi hoş da “deveyi havutuyla yutanlar” bir eli yağda bir eli balda dolaşıyorlar, diyeceksiniz. İlk bakışta haklı gibi görünseniz de unuttuğunuz bir şey var: “Allah imhâl (mühlet) eder, ihmâl etmez.” Yani Allah kötüleri cezalandırmakta acele etmez, zamana yayar. Ancak, bazıları bu mühleti yanlış yorumlayarak “Allah kötülüklerimize karşı bizi cezalandırmıyor” zehabına kapılıyor.
Bu mesele Mevlâna’nın Mesnevîsi’nde de söz konusu edilir. “Tanrı suçuma bakmıyor, günahıma karşılık bana bir şey yapmıyor, şayet yapıyorsa hani cezamın belirtisi?” diye soran birisinin bu sorusunu Şuayıp aleyhisselam C. Hakk’a iletir. Allah’ın cevabı şöyledir:
“Tanrı, suçları pek örterim ben dedi, sırlarını söylemem; belâlara uğradığına ancak bir belirtiyi söyleyeyim. Cezasını verdiğimin bir tek belirtisi şu: Kulluk ediyor, oruç tutuyor, duâ ediyor. Namaz kılıyor, zekât veriyor, daha da başka şeyler yapıyor hani... Fakat bir zerrecik bile can tadı bulamıyor. Kulluklar ediyor, yüce işler işliyor ama bir zerre bile tat alamıyor. Kulluğu güzel ama mânâsı güzel değil. Cevizler çok ama içleri yok. Tat gerek ki kulluklar meyve versin... İç gerek ki tohum ağaç olsun. İçi olmayan çekirdek hiç fidan olur mu?”
Mevzuumuzla alakalı şu atasözü de önemlidir: “Üveye etme özünde bulursun, geline etme kızında bulursun.” Ziya Paşa’nın da bu mealde bir beyti var:
“Halka gadr eyleyenin âkıbeti hayr olmaz./
Kendi bulmazsa da bir gün olur evlâdı bulur.”/
Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, bazen yapılan kötülüklerin cezası miras yoluyla evlada da intikal edebiliyor. Çocukların ne suçu var, denilebilir. Ama mademki evlat anne babanın malına mülküne varistir. Cezaya da varis olması pek de mantığa aykırı görünmüyor. Helâl süt emmiş olmaya özel bir önem atfedişimizin temelinde yatan gerçek de bu değil midir?
Kısacası; dünya etme bulma yeridir. Kötülük yapan cezasını muhakkak çeker... Keşke başımıza gelen felaketlerin bilerek veya bilmeyerek işlemiş olduğumuz hataların neticesi olabileceğini düşünebilsek... O zaman eminim cemiyet hayatı daha huzurlu olacaktır
.Ceza miras kalır mı?
09 Mayıs 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Geçen hafta bu sütunda çıkan “Eden Bulur” başlıklı yazımızda yer alan Ziya Paşa’nın:
“Halka gadr eyleyenin âkıbeti hayr
olmaz/
Kendi bulmazsa da bir gün olur evlâdı
bulur.” /
beytindeki “kötülüklerin cezasının bazen miras yoluyla evlada intikâli” meselesinin okuyucularımız arasında bazı tereddütler doğurduğu anlaşılmaktadır. Aldığım mesajlar bunu gösteriyor. Dolayısıyla konuyu biraz daha açmak istiyorum.
Bizim kültürümüzde özellikle de klasik edebiyatımızda “hakkın yerde kalmayacağı” fikri üzerinde ısrarla durulmuştur. “Divan” larda şairlerin bu mevzuda söyledikleri birçok beyit vardır:
“Gam değil her kişi ettiğin bulur
Sanma kim zerrece yanına kalur.
(Gevherî)
Kim musîbet kılmağa mâil ola
Ol musîbet bir gün anı da bula.
(Zarîfî)
Nîk ü bed herkes bulur âlemde
ettiğin
Kendi bulmazsa cezâ mirâs olur
evlâdına.”
Bu düşüncelerden bilhassa son beyitte ifade edilen “cezanın evlada miras olması” fikri haklı olarak soru işaretlerini de beraberinde getirmektedir.
Doğrusu, her koyunun kendi bacağından asılmasıdır. Ancak, kurunun yanında yaşın da yandığı bilinen bir gerçektir. Yani bazen kötülerin işlediği bir suç yüzünden suçsuzlar da ceza görebiliyor. Belki de bunlardan daha kötüsü, ebeveyn dürüst insanlar değil ve çocuklarına da helâl lokma yedirmemişlerse gayet tabii, kötülükler genler yoluyla evlâda intikal edecek, onlar da suç ve ceza ile tanışacaklardır.
Aslında “cezanın evlâda intikali” konusu sadece “Doğu” da değil, “Batı” da da işlenmiştir. 1294/1878 yılında Rasih Efendi’nin “Ezop” tan dilimize çevirdiği hikâyelerden birisi mealen şöyledir:
Bir kartal yüksek bir ağacın tepesine yuva yaparak yavru çıkarır. Aynı ağacın dibine tilki de yuva yapıp yavrulamıştır. Bir gün yavrularına yiyecek bulmak için tilkinin yuvadan ayrıldığını gören kartal hemen komşusunun yavrularını kaparak kendi yavrularına güzel bir ziyafet çeker. Tilki yuvaya dönünce olup bitenleri görür ama yapabileceği bir şey yoktur. Derken bir gün kartal üç-beş kişinin tarlada pirzola pişirdiklerini görür. Piknikçilerin dalgınlıklarından istifade ederek közde pişen etlerden bir parça kapıp yavrularına götürür. Ne var ki etlere sönmemiş kömür parçacıkları yapışmıştır. Çalı-çırpıdan yapılmış olan yuva bir anda tutuşur. Yavrular çaresiz alevden kurtulmak için kendilerini aşağıya atarlar. Tilki de kartalın gözü önünde yavruları bir güzel yer.
Anlaşılan o ki, cemiyet hayatında muzır kişilerin işlediği kötülüklerden dolayı zaman zaman suçsuz insanların da zarara uğradıkları oluyor. Hatta -hikâyede de anlatıldığı üzere- bazen anne-babanın yaptığı bir hatanın bedelini kendi çocukları ödemek zorunda kalabiliyorlar..
.Şiir Bahisleri:1 Mensur şiir...
16 Mayıs 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:37
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Fatin Davut “Şiirin Sonu” (Hâtimetü’l-Eş’âr, İst. 1269/1853) diyeli 155 yıl olmuş. Muallim Nâcî’nin:
“Erbâb-ı teşâur çoğalıp şâir azaldı
Yok öyle değil, şâirin ancak adı kaldı.”
beytinin üzerinden de bir buçuk asra yakın bir zaman geçmiş. Ama şiir hâlâ yaşıyor. Çünkü şiir insanlıkla yaşıttır ve insan var oldukça şiir de var olacaktır. Gayet tabii, şiir anlayışlarında zamanla değişiklikler olmuştur, olması da gerekir.
Öncelikle şu tespiti yapmama izin veriniz: Bir şiir vardır bir de nesir. Yani bir sözün şiir olabilmesi için ilk şart “manzum” olmasıdır. Bence şiire en büyük kötülüğü mensur sözü de şiir sayanlar yapmışlardır.
Diğer birçok hastalık gibi “mensur şiir” hastalığı da bize Batı’dan bulaşır. Fransız şair Aloysius Bertrand’ın (1807-1841) “Gaspard de la Nuit” adlı eserini yayımlamasından sonra “mensur şiir” modasının etrafa yayıldığı malum...
Recaizade Mahmut Ekrem’in (1847-1914): “...Her güzel şey şiirdir: Ormanlarda kuşların hazin hazin ötüşü, derelerde suların latîf latîf çağlayışı hatta dağlarda kavalların garip garip aksedişi şiir olduğu gibi” diyerek şiiri basite indirgemesi ve hızını alamayarak “Her mevzûn ve mukaffâ lakırdı şiir olmak lâzım gelmez, her şiir mevzûn ve mukaffâ bulunmak iktizâ etmediği gibi” (Takdîr-i Elhân, İst. 1302/1886, s. 9-10) tarzında fetvâ vermesinden sonra birçok Edebiyât-ı Cedîde (Servet-i Fünûn) taraftarı zevatın mensur şiire yöneldiğini görüyoruz. Bunlardan Halit Ziya (1865-1945) mensûrelerini 1891’de “Mensur Şiirler” adıyla yayımlayarak Türkçe’de bu türün isim babası olmuştur.
Halit Ziya, söz konusu eserinin önsözünde: “Bu makaleleri tevlid eden fikirler şâirâne olduğu için anlara Mensur Şiir nâmını vermek istedim. Şiiri vezin ve kâfiyede arayanların edecekleri i’tirâz indimde bir i’tirâz-ı hîç-â-hîç kalır.” diyerek akıl hocası Recaizade Mahmut Ekrem’in yolunda ilerlediğini belirtme ihtiyacı duymuştur.
Şimdi Halit Ziya’nın Mensur Şiir adı verdiği makalelerinden -parça bütünün habercisidir muktezasınca- bir paragraf sunuyoruz:
“Şâir; semâlardan dökülen handelerle güler, sehâblardan, zulmetlerden saçılan giryelerle ağlar; çiçeklerden, çemenlerden çıkan râyihalarla mest olur; tabiatın letâfetlerine, zînetlerine karşı mebhût kalır bir mahlûk-ı ulvî, bir hiss-i mücessemdir.”
Peki, bu metinde şiiriyet nerede? Herhangi bir düz yazıdan ne farkı var bu ifadelerin?
Yaptığım araştırmalarda mensur şiirle ilgili en dikkat çekici yorumu “Cehennem Meyvası” adlı mensûrelerin müellifi Kaya Bilgegil’in (1921-1987) yapmış olduğunu gördüm:
“Mensur şiir (poème en prose) vücûda getirilmesinin imkânını kabul edişimle hazırlanmaya başlanan bu kitap, en güzel şiirin mutlaka nazımla inşa edilebileceği kanaatine vardığım gün neşrolunuyor. Bu cümle, hiçbir zaman Shelley’in ” Hakîkî filozofi ifadenin manzum ve mensur olarak ayırt edilmesine cevaz vermez. Şâirin mûtad olan bazı şekiller altında hissiyâtını ifade etmesi şart değildir. Rûhundaki armoni sezildikten sonra, şeklin ehemmiyeti yoktur. “ fikrini reddettiğim zannını vermemelidir. Ancak, ruh armonisi, şeklî armoni içinde ifade edilmek imkânı bulursa, eserin çok üstün olacağı da muhakkaktır. An’anevî şekilde olmasa bile, her ruh hâlinin riyâzî bir beyan kisvesi bulması; şiir için şarttır.” (Cehennem Meyvası, İst. 1956, s. 39)
Mensur şiir konusunda en mutedil görüşün Kaya Bey’in bu söyledikleri olduğunu kaydettikten sonra sözü bağlayabiliriz.
Taş yerinde ağırdır, derler. Bence şiir de nesir de kendi yolunda ilerlemelidir. Şiirin bazı unsurlarından istifade edilerek vücuda getirilen mensur şiir türü, şiirin gelişmesine her hangi bir katkı sağlamamıştır. Aksine, serbest şiire kapı araladığı için şiir surunda bir gedik açılmasına sebep olmuştur...
Öfkesiz iman...
23 Mayıs 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
İki gün sonra (25 Mayıs 2008) Necip Fazıl’ın vefatının 25. yıl dönümü... Üstadın ölüm yıl dönümünde ne yazayım diye düşünürken aklıma onun çoğunluğu beyitlerden oluşan “Öfke ve Hiciv” adlı eseri geldi. Kitabı alıp tefeül usulü açtım. İster tesadüf deyin ister tevafuk, karşıma şu beyit çıktı:
ÖFKE
“Razı mısın, olmasın kaşı gözü simanın?
Hiçbir değeri yoktur, öfkesi yok imanın.”
Necip Fazıl’ın şiir olarak ifade ettiği bu düşünceyi düz yazı halinde söylemek istersek şöyle diyebiliriz: “Yüzde kaş, göz olmadığı zaman insan ne ise, öfkesi olmayan iman da odur.” Beytin birinci mısraının doldurma olduğu, şairin doğrudan “Öfkesi olmayan imanın hiçbir değeri yoktur” demek istediği de düşünülebilir.
Bir “his” şiiri vardır bir de “kültür” şiiri... Hamuru -yukarıdaki beyit gibi- “fikir” ve “hars” tan oluşan kültür şiirini anlayabilmek için öncelikle o şiirin fikrî kaynaklarına inmek gerekir. Peki, söz konusu beytin fikrî kaynağı nedir acaba?
Hz. Peygamberimizin şu sözünü sanırım hatırlayacaksınız: “Her kim bir münker (dince uygun görülmeyen, caiz olmayan) işlendiğini görür de eliyle değiştirmeye gücü yeterse onu eliyle değiştirsin. Buna kudreti yoksa diliyle değiştirsin. Diliyle de değiştirmeye muktedir değilse kalbiyle değiştirsin. Bu da imanın en zayıfıdır.”
Hadis’ten de anlaşılacağı üzere, herhangi bir kötülük görüldüğü zaman onun “el” ile yahut “dil” ile düzeltilmesi gerekir. Bunlara güç yetmediği takdirde kalben buğuz etmek, toplumda dinin yasakladığı fiiller nasıl işlenebiliyor diye öfkelenmek, onları tasvip etmediğimizi -hiç olmazsa- kalben ifade etmek dînî bir vecîbedir. Necip Fazıl’ın beytinin arka planında işte bu “nass” vardır.
İsterseniz konuyu müşahhas bir örnekle biraz açmaya çalışalım: Âmiriniz, patronunuz yahut müdürünüz -her kimse- arkadaşlarını toplamış içki içiyorlar, siz de servis yapıyorsunuz... İçki şişelerini alıp çöpe atamazsınız. İçki içmek dînen haramdır, içmeyin de diyemezsiniz. Geriye ne kaldı? Kalben buğuz... Bunu da yapmıyor ve “bana ne, içen içsin saçan saçsın” diyorsanız en zayıf imandan da (kalben buğuz) mahrumsunuz demektir ki Necip Fazıl “Öfkesi yok imanın hiçbir değeri yoktur” derken bu noktaya işaret etmek istemiştir.
Bu konuda Mevlana da bir beytinde meâlen şöyle der: “Gayret-i dîniyye (sevkiyle gelen öfke) ateşinden dünya yemyeşil olur.”
Öfke ateşinden dünya nasıl mı yeşerecek?.. Hiç kimse kötülüğe göz yummaz ve herkes gücü nispetinde münkeri defetmeye gayret ederse cemiyete iyilik, güzellik ve adalet hâkim olacağı için gayet tabii, dünya gülistana dönecektir.
Necip Fazıl’ın, yazımızın çekirdeğini teşkil eden beyti otuz küsur sene önce yazılmıştır. Üstat bugünkü reaksiyonsuzluğu, neme lazımcılığı hatta tepkisizliğin bir meziyet olarak algılandığı günümüz İslâm anlayışını görseydi kim bilir ne derdi...
Kısacası; dinler arası diyalogdu, mozaikti, AB kriterleriydi derken bütün dînî ve millî hassasiyetlerimizi kaybettik. Topluma hâkim olan felsefe “yemek içmek, gülüp oynamak, gezip eğlenmek...” Hemen herkes lisân-ı hâl ile “bunların dışındakiler beni ilgilendirmiyor” der gibi. Bu şartlarda “müminim, müslümanım” sözü bir değer ifade eder mi bilmem...
Vefatının 25. yıl dönümünde Necip Fazıl’ı rahmetle anıyoruz...
Kalem, kılıç ve feth-i mübin...
30 Mayıs 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Dün (29 Mayıs 2008) İstanbul’un fethinin yıl dönümüydü. Bundan 555 yıl önce Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethederek hem yeni bir çağ açmış hem de Hz. Peygamberimizin:“İstanbul elbet fetholunacaktır. Onu fetheden hükümdar ne güzel hükümdardır. Ve onun ordusu ne güzel ordudur.” hadisinde methettiği kumandan olma şerefine nail olmuştur. Bu önemli başarının temelinde yatan sır nedir acaba diye merak ediyorsanız lütfen Edirneli Kâmî’ye kulak veriniz:
“Adl-i cihâna seyf ile oldu behem kalem
Vermez zamâne herkese hem seyf ü hem kalem.”
Şair bugünkü dille diyor ki: “Dünyaya adalet, kılıç ve kalemle beraber gelir. Ama herkeste de hem kılıç hem kalem olmuyor ki...”
Kâmî’nin çok güzel ifade ettiği üzere, devlet adamı “kalem” ile “kılıç”ı şahsında toplayabildiği ölçüde büyüktür. Esasen bu ihtiyar dünya nice cihangir gördü. Fakat onlardan çok azı geride hoş bir seda bırakmıştır. Bu ender şahsiyetlerden biri de şüphesiz ki Fatih’tir. Çünkü o hem “kılıç”a sahipti hem de “kalem” e...
“Kılıç” ın maddî gücü, “kalem” in de fikir ve ideali temsil ettiğini belirttikten sonra Fatih’in şahsında temerküz eden bu iki özellik üzerinde kısaca duralım.
Yılmaz Öztuna “Büyük Türkiye Tarihi” adlı eserinde (c.2, s.438) Fatih Sultan Mehmet’in o gün sahip olduğu savaş gücü hakkında şunları söyler:
“İstanbul’un fethi (feth-i mübîn) için bazı geceler uyumamak sûretiyle projelerini tekemmül ettiren II. Mehmet, nihayet başarısının esasını sağlayan büyük büyük topları döktürmüştü. Bu topların planlarını bizzat büyük Türk hakanı çizmişti. Bu toplar, o zamana kadar görülmemiş, hatta tasavvuru mümkün olmayan büyüklükte ve mükemmeliyette idiler. 2 tonluk gülle atabilen toplar vardı. 4 tane çok büyük top vardı ki ancak 2000 asker tarafından çekilebiliyordu. Ortaçağ harp sanatı, II. Mehmet’in matematik dehâsıyla değişiyordu. Bu arada Sultan, tarihte ilk defa olarak havan topunu da icat etmişti. (Tarihte havan topu ile ilk atış 21 Nisan 1453’te Haliç’teki düşman donanması üzerine yapılacaktı.)”
Görülüyor ki kılıcın gücü tamam, ya kalemin ucu?..
Malum,Türklerde “cihan hâkimiyeti mefkûresi” eskiden beri vardır. Oğuz Kağan Destanı’nda geçen “Yurdumuzu öylesine genişletelim ki gök kubbesi ona çadır, güneş de bayrak olsun” sözünde bu mefkûre açıkça görülür. Daha sonraları “kızıl elma”, “nizâm-ı âlem” yahut “îlâ-yı kelimetu’llâh” gibi değişik adlarla anılan bu ideale bir de Hz. Peygamberin müjdesine nail olabilme heyecanı eklenince İstanbul’un fethi en büyük mefkûre haline gelir. Başta babası II. Murat olmak üzere, Ak Şemseddin, Molla Gürânî, Molla Yegân, Molla Husrev, Hocazade, Hızır Bey Çelebi gibi hocaları genç şehzâdeyi ilim ve irfanla teçhiz ederek onu adeta fethe hazırlarlar. Böylece hem kılıca hem de kaleme sahip olan II. Mehmet de İstanbul’u fethederek Türklerin cihangirlik mefkûresini bu mübarek beldenin burçlarına diker.
Kısacası; barış esas, savaş istisnadır. Yani savaş mecburiyetten doğar. Zaman zaman mecburen başvurulan bu yol bir güç gösterisi yahut güçlünün zayıfı ezme vasıtası olmamalıdır. Diğer bir ifade ile kılıcın gücünü kalemin ucu daima yönlendirmelidir. O zaman savaş -İstanbul’un fethinde olduğu gibi- düşmanlık değil, barış getirir.
Fetih yıl dönümünüz mübarek olsun...
Haklıya ve güçlüye dair...
06 Haziran 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Siyasi tarihimiz hep haklılarla güçlüler arasındaki mücadeleye sahne olmuştur. Tahterevallinin bir ucunda güçlüler diğer ucunda haklılar vardır. Bu iniş-çıkışlarda çoğunlukla güçlüler baskın çıkmış, nadiren de haklıların söz sahibi oldukları görülmüştür.
Bizim kültürümüzde hak-hukuk her şeyin üstünde gelir. Hak deyince akan sular durur. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Tek başımıza da kalsak hak bildiğimiz yoldan dönmeyiz... Milletimiz bu istikamette yürüyen -sayıları çok fazla olmamakla birlikte- birçok önemli şahsiyetler de yetiştirmiştir. Bunlardan ilk aklıma gelen Mehmet Akif oluyor. Onun:
“Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; // Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam. // Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? // Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum. // Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim. // Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim. // Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım: // Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.” gibi ifadeleri, altından kazılmış floresan harflerle gökyüzüne yazılacak niteliktedir.
Hakkı savunmak yahut haklının yanında yer almak bir kişilik meselesidir. Şahsiyeti oluşmamış, tek başına ayakta durma cesareti olmayan, başkalarının gölgesinde yaşamaya alışmış zayıf karakterli kişiler -güçlü dururken- haklının yanında yer almazlar.
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.”, “Hak kavînindir.”, “Arsız güçlü olunca, haklı suçlu olur.” vb. atasözlerimiz haksızlığa karşı çıkmanın güçlüğünü anlatmaktadır. Ancak, hüner zoru başarabilmektir. Toplumda “Adam sen de...”, “Âlemin dürüstü ben miyim?”, “Bana ne?” gibi nemelazımcılık hastalığı yaygınlaşırsa orada haklının değil, güçlünün borusu ötmeye başlar ki uçuruma yaklaşıldığının işaretidir.
Bu noktada, belki sizlerin de müşteki olduğunuz üzücü bir gerçeğe de temas etmeden geçemeyeceğim: Gerek âile ocağımızda gerekse eğitim hayatımızda, dürüst olmamızı, doğruluktan ayrılmamamızı öğütleyen büyüklerimizin ve öğretmenlerimizin; haklının yanında yer aldığımız için başımız derde girdiği zaman “Boş ver, doğrunun yardımcısı Allâh’tır. Hak yerde kalmaz” diye bizi teselli etmeleri gerekirken “Âlemi sen mi kurtaracaksın, el ne yaptıysa sen de onu yapsaydın” demeleri yok mu? İnsanı kahrediyor.
Tabii, burada sorumluluk öncelikle aydınlara düşmektedir. Halk gündelik yaşar. Ama aydınlar faydacı (pragmatik) düşünemezler. Onlardan, doğru neyse onu söylemeleri ve güçlünün değil, haklının yanında yer almaları beklenir.
Kısacası, bütün mesele haklıyı güçlü kılabilmektir. Çalışmalarımızı bu alanda yoğunlaştırmalıyız. Bunu başaramazsak güçlü haklı olur ve hak-hukuk toz duman içinde kaybolur gider. Şairin söylediklerine katılmamak mümkün mü?
“Haklıysan ne yapıp edip hakkına sahip
çıkacaksın
Değilse mecbursun zalimin önünde diz
çökeceksin.”
Felsefe kırıntıları...
13 Haziran 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Eskiden bazı kitapların sonlarında -veya herhangi bir bölümünde- “Felsefe kırıntısı”, “Hikemiyat döküntüsü”, “Aforizmalar”, “Akvâl-i hakîmâne” vb. başlıklar altında güzel sözlere de yer verilirdi. Şu anda bu tip eserlerden hatırlayabildiklerim şunlar:
1- Rıfat Necdet Evrimer: Bu Dünya Böyledir İşte!, İst. 1958, s. 5-114. (Aforizmalar)
2- Mehmet Celâl: Osmanlı Edebiyatı Numuneleri, İst. 1312/1896, s. 306-325. (Akvâl-i hakîmâne)
3- Fazıl Ahmet: Harman Sonu, İst. 1335/1919, s. 28-31. (Felsefe kırıntısı, Hikemiyat döküntüsü, İnanmamalı)
Bu kitaplardan yeni elime geçen “Harman Sonu” ndan size bazı örnekler sunmak istiyorum. Bakalım beğenecek misiniz?..
[Felsefe kırıntısı:
1- Bir kitapta gördüm; insanların fikrini açmaya, kalbini kuvvetlendirmeye hiçbir şey harâbeler üzerinde düşünmek kadar hüsn-i tesir edemezmiş! Şu halde dünyanın en büyük filozofu baykuşlar ve en kavî milleti biz olmak icap etmez miydi?
2- Büyük adamların pek beşerî olan kusurları bize garip geliyor. Lakin yine unutmayalım ki en yüksek ağaçların da toprağa gömülü bir kökü vardır.
3- Kadınlar kendilerini en iyi giydiren değil, en ziyade soyan terziyi tercih ederler.
4- Cidden bir şey bilen ne kadar azsa her şeye karışan o kadar çoktur.
5- Halkın hiç takdirine mazhar olmayanlar kimlerdir bilir misiniz? Kendini beğenenler.
Hikemiyat döküntüsü:
1- Napolyon ne iyi görmüş; istibdâda varmak için anarşi kadar kısa hiçbir yol yoktur, diyor.
2- Kâbil olsa La Bruyère’in şu sözlerini “muska” yapıp nâzırlarımızın boynuna takardım: “Yalnız kendini ve yalnız bu günü düşünmek: Siyasiyat hatalarının işte menbaı”.
3- Bir memlekette sürekli sükûn, kuvvete alamet değil! Nitekim çocuklarda fazla durgunluk za’f ve hastalığa delildir. Montesquieu dermiş ki: Bir yerde kimse ses çıkarmıyor mu? Anlayın ki hürriyet orada ikamet etmiyor.
4- Çok defa adalet, kanunun himaye ettiği haksızlıklara verilen namdır!
5- Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, çıldırmayanın aklından şüphe etmeli!
İnanmamalı:
1- Zavallı Ahmet Emin ve Celâl Nuri’nin menfâdan çabucak geleceğine,
2- Sabah gazetesinin baş makalesine,
3- Heyet-i murahhasanın milleti cidden temsil ettiğine,
4- Şair Mehmet Emin beyin dehâsına,
5- Benim sözlerimin ciddiyetine
İ N A N M A M A L I...]
Bana sorarsanız, düşünce yazılarının ana maddesini güzel sözler oluşturur. Atasözü, deyim, vecize gibi özlü sözlerden faydalanmadan kültür-sanat yazılarında mükemmeliyete ulaşmak mümkün değildir. Binaenaleyh, özellikle fikrî yazılarda hikmetli sözlerden müstağni kalınmamalı. Tabii, buna biraz da “espri” katılırsa tadına doyum olmaz...
Cemil Meriç ve "Bu Ülke"...
20 Haziran 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Yıl 1975... Lise öğrencisiyim. Daha önce “Hisar” ve “Türk Edebiyatı” dergilerinde yazılarını okuduğum Cemil Meriç’in “Bu Ülke” (Ötüken Yayınevi, İst. 1974) adlı bir kitabı çıktığını duydum. Kitabı alıp okumaya başladığımda ilk dikkatimi çeken “veciz ifadeler” olmuştu. “Murdar bir ’hal’den muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.”, “Aydınlarımız, Batı’nın her hastalığını ithale memur bir anonim şirket.”, “Kamûsa uzanan el namûsa uzanmıştır.” gibi vecizeleri hâlâ hafızamda kazılı...
Bana sorarsanız “Bu Ülke” kitaptan ziyade bir aforizmalar manzumesi... Necip Fazıl’ın “Öfke ve Hiciv” leri ne ise Cemil Meriç’in “Bu Ülke” si de o...
Geriye dönüp baktığımda sanat ve edebiyat dünyamı Necip Fazıl’ın “Öfke ve Hiciv” serlevhalı beyitleriyle, Cemil Meriç’in “Bu Ülke” adlı eserinin büyük ölçüde şekillendirmiş olduğunu görüyorum. Bir gazetenin haftalık kültür-sanat ekinde “Aczimin Giryesi” başlığı altında çıkan beyitlerimde “Öfke ve Hiciv” lerin tesiri açıkça görülür. Diğer taraftan, denemelerimin kısa ve aforizmalarla müzeyyen oluşu da “Bu Ülke” den mülhem olsa gerek...
Her liseli genç gibi o yıllarda biz de şiir yazıyorduk. Ancak, Cemil Meriç’in: “Nâzım, ifadenin çocukluğu: Sevimli ve serkeş. Nesir, bütün nâzımları kucaklayan bir orkestra: Girift ve kâmil. Kur’ân mensurdur: Yedi Askı şairlerini secdeye kapandıran bir nesir.” (s. 15) uyarısı bir anda şairlik hülyamızı altüst etmiş, şiir defterimizi yırtarak nesre yönelmiştik...
Bundan yaklaşık 30 sene önce Cemil Meriç’in “Bu Ülke” sinden altını çizdiğim satırları bugün incelerken, bazı dostların “Niçin siyasete girmiyorsun? Millete hizmet etmenin yolu politikadan geçiyor, elini taşın altına sokmalısın. Çık artık şu fildişi kuleden” yollu sitemlerine bir türlü müspet cevap veremeyişimin altında yatan gerçeği görür gibi oldum: “Önünde birçok yol var. Politika bunlardan biri. Belki en aldatıcısı olduğu için en cazibi. Mutlakın ve sonsuzun rüyası. Mukaddes bir abes. Bana sorarsan kütüphanene dön, yani kitap ol. Aydınlan ve aydınlat. (s. 166)
Evet, politika da bir yol. Ama biz ta o günden Cemil Meriç’e uyarak kitap olmaya karar vermişiz. En büyük idealimiz aydınlanmak ve -karınca kararınca- aydınlatmak...
Bence “Bu Ülke”, iyi insan ve dürüst vatandaş olmak isteyenlerin ilk okuması gereken kitaplardan biridir. “Bu Ülke”ye gerçek aydınların âmentüsü desek fazla abartmış sayılmayız. İşte size söz konusu eserden altı çizili birkaç satır:
“Kendini yığın haline getiren bir millet pâyidar olmaz. Tek kaygısı para olan bir yığın yaşayamaz.” (s. 115), “Dinsizlik, Batı’nın yükselen sınıfları için ne kadar hayırlıysa, bizim için o kadar meş’umdur; dinsizlik onlar için ilerleyiş, bizim için çözülüş ifade eder.” (s. 80), “Tanzimat sonrası Türk aydınına en çok yakışan sıfat: Müstağrip. Edebiyatımız bir gölge-edebiyat; düşüncemiz bir gölge-düşünce. Üç edebî nevi itibarda: Taklit, intihal ve tercüme.” (s.49), “Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz” laştıranlardır.” (s. 24), “Cinayete ses çıkarmayan, cânînin suç ortağıdır.” (s. 102)
Kısacası, “Bu Ülke” dürüst insanların ilticagâhıdır. İster fikir adamı olunuz, ister sanatkâr, doğru yolda ilerlemek istiyorsanız “Bu Ülke”ye bîgâne kalamazsınız.
Vefatının 21. yıldönümünde Cemil Meriç’i rahmetle anıyoruz...
Din tartışmaları...
27 Haziran 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Son günlerde din tartışmaları iyice ayağa düşürüldü. Ekranlarda yahut gazete köşelerinde öyle ahkâm kesen gazeteciler var ki mübarekler gazeteci değil, sanki birer müçtehit... Dînî konularda fikir beyan edebilmek için ihtisas gerektiği hiçbirinin umurunda değil. İslâmî meseleler tartışılırken “bence” , “bana göre” , “aklım almıyor” , “bu asırda nasıl olur?” gibi ifadelerle söze başlayan kalem ve kelam bezirgânlarını gördükçe insan kahroluyor.
İslam dini gibi yüce bir müesseseyi tartışabilmek için ihtisas sahibi olmanın yanında, inanç sahibi de olmak lazım. Bir ateistin dini anlaması mümkün değildir. Çünkü din öncelikle bir inanç meselesidir. Her şeyi akılla çözmeye çalışan tabiatperestlerin din tartışmalarında söyleyecekleri demagojiden öteye geçemez!
İslâmiyet sadece amel ve itikattan ibaret değildir. Onun bir de içtimâî yönü vardır. Zinanın kötü bir şey olduğuna inanmayabilirsiniz. İçkinin yasaklanmasındaki hikmeti aklınız almayabilir. “Sokakta dekolte kıyafetle dolaşmanın ne mahzuru var?” da diyebilirsiniz. Laik Türkiye’de bunlar en doğal hakkınız. Lakin “Bunlar da neyin nesi, hangi asırda yaşıyoruz, 1400 yıl öncesinin inançlarıyla bugün yaşanır mı?” gibi hezeyanlarla Müslüman halkın inancını hafife almaya hakkınız yok.
Diğer taraftan, din tartışmalarının laiklik ekseninde yapılması da ayrı bir garâbet örneği... Bir defa laiklik din değil; din olmadığı gibi dine alternatif bir müessese de değil. En kısa tarifiyle laiklik: “Dünya işlerini dinden ayırma” dır. Üstelik Hıristiyan dünyasının ihtiyaçlarından doğmuştur. Esasen Hıristiyanlığın içtimâî cephesi yoktur. Bu yüzden, kilisenin dünya işlerine karışmaması tabiidir. Siz kalkar da bu mantıkla dini yorumlamaya kalkarsanız İslam’a haksızlık etmiş olursunuz.
Hemen belirtelim ki din, dünya işlerine müdahale etsin gibi bir iddiamız yok. Söylemek istediğimiz; her dinin kendi şartlarında tartışılması gerektiğidir. Laikliğin gölgesinde İslâm’ı tartışmak hakkaniyetle bağdaşmaz.
Din tartışmalarının reyting malzemesi yapılmasına ne demeli? Bir şey bilmeyen, daha da kötüsü bir şey bilmediğini de bilmeyen, kerameti kendinden menkul üç-beş şöhret budalasını ekranda dövüştürterek çıkar sağlamaya çalışmak dürüstlükle bağdaşır mı?
Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan 70 milyonluk bir ülkede zaman zaman İslâm adına yanlış şeyler yapan kişiler de çıkacaktır muhakkak. Bunlardan bir kısmı bağnazlığından, bir kısmı cahilliğinden, bir kısmı da hinliğinden yapıyor olabilir bu işleri. Böyle durumlarda pireyi deve yaparak yaşanan olumsuzlukları halkın imanına hücum vesilesi yapmanın düşünce özgürlüğü ile bir ilgisi yoktur.
Kısacası; Türkiye laik bir ülkedir. Laiklik anayasanın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek maddeleri arasındadır. Dolayısıyla, olur olmaz şeyler bahane edilerek ikide bir dinin uluorta tartışılmasını zait buluyoruz. Hele hele laiklik adına İslâm’ın hırpalanmasını asla tasvip edemeyiz...
Son söz şairin:
Cedelleşmenin kimseye hayrı olmaz dinle
Güç sende, kime vuracaksan vur ama dinle.
Üç aylar ve Yeniçağ
04 Temmuz 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Bugün 1 Recep... Üç ayların başlangıcı. Hicrî aylardan recep, şâban ve ramazanın toplumumuz için ayrı bir önemi vardır. Üç aylar olarak bilinen bu aylar dînî bir atmosfere girildiğini gösterir. Üç aylarla birlikte gerek evlerde, gerekse camilerde farklı bir hareketlilik gözlenir. İnsanların iyilik yapma ve ibadet etme konularındaki hassasiyetleri biraz daha artar.
Üç ayları önemli kılan âmillerin başında şüphesiz ki kandil geceleri gelir. Recep, şâban ve ramazanı bir kandiller geçidi olarak nitelemek de mümkün.
Bu sene Regâip Kandili’ni üç aylarla birlikte idrak ettik. Recep ayının ilk cuma gecesi Regâip Kandili olması münasebetiyle dün gece çifte bayram yaşadık. Yani hem üç aylarla müşerref olduk, hem de Regâip Kandili’yle. Hatta buna bir de cuma gününün kutsiyetini eklersek üç bayramı birlikte yaşadık da diyebiliriz. Bu önemli tevâfuku iyi değerlendirerek üç aylara güzel bir başlangıç yapmak her Müslüman’ın öncelikli hedefi olmalıdır.
Mübarek gecelerden Miraç Kandili de yine recep ayındadır. Bilindiği üzere miraç, Hz. Peygamberin “hicret” ten bir buçuk yıl önce recep ayının 27. gecesi Mekke’den Mescid-i Aksâ’ya, oradan da yedi kat göğe yükselerek “kurb-ı Hakk” a vasıl olması mûcizesidir. Hem dînî hayatımızda hem de edebî metinlerimizde genişçe yer alan miraç hâdisesi ile ilgili Süleyman Çelebi’nin “Mevlidi” nden sizlere birkaç beyit:
Can kulağın ger tutar isen bana
Mustafâ mi’râcını eydem sana
Göklere hem nice seyrân kıldı ol
Hak teâlâ hazretine buldu yol
Arş u kürsîyi görüben ol hoca
Geçdi yetmiş bin hıcâbı ol gece
Hak teâlâ hazretine erdi ol
Hak ne kim gösterdi ise gördü ol.
Allâh’ın rahmet ve mağfiretinin bolca görüldüğü Berat Kandili ise şaban ayının 15. gecesine rastlar. Peygamberimizin ifadesine göre Cenabı Hak o gece “İstiğfar eden yok mu, affedeyim. Rızık isteyen yok mu, ona rızık vereyim. Hastalığa uğramış yok mu, ona şifa vereyim. Yok mu, yok mu?” diye sabaha kadar nida eder.
Ve nihayet ramazan ayının son on gününde aramamız gereken bin yıldan daha hayırlı Kadir Gecesi. Bin ay 80 küsur yıl ettiğine göre o gece, kadir gecesiz geçen bir ömre bedeldir.
Sıraladığımız bu mübarek gecelerin üç aylara serpiştirilmiş olması sebebiyledir ki milletimiz bu aylara ayrı bir ilgi göstermektedir. Keşke bu ilgi yıl on iki ay devam edip gitse’85
Kısacası; din cemiyet içindir. Dinin asıl hedefi dürüst ve ahlâklı fertler yetiştirmektir. Mübarek aylar, günler ve geceler inşallah bizler için daha dürüst, daha namuslu ve daha hayırsever müminler olma yolunda işaret taşları olur.
Okuyucularımızın üç aylarını tebrik ediyorum.
Yeniçağ için el ele
YENİÇAĞ millî direnişin kalesidir. Bunu dost-düşman herkes biliyor. Bütün mesele bu kalenin tahkim ve tezyidi. Ben şahsen okuyucularımızın üstüne düşeni yaparak YENİÇAĞ’ın tirajını ikiye katlayacağından eminim. Her gün bir gazete alan fedakâr YENİÇAĞ okuyucusu gerekirse bir gazete daha alarak söz konusu kalenin tezyit işini üstlenebilir. Ancak, kalenin tahkimi de önemlidir ve bu görev de öncelikle gazete yöneticilerine düşer.
Gazete yöneticileri ile okuyucularımızın el ele vererek millî direnişin kalesi YENİÇAĞ’ı tahkim ve tezyit etmeleri millî ve dînî varlığımıza kasteden bedhahlara verilecek en büyük cevap olacaktır.
Yeni bir tecdîd-i gayrete ne dersiniz?..
TÜRKÇENİN GAZİLERİ
18 Temmuz 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Kâşgarlı Mahmut ve
“Dîvânü Lügâti’t-Türk” ü (1)
Millet olarak kültürel değerlerine topyekûn sahip çıkan bir yapıda olmasak da her devirde içimizden bu değerleri muhafaza ve müdafaa eden kahramanlar çıkmıştır. XI. yüzyılda bir anne şefkatiyle Türkçeye kucak açarak onun gelişip zenginleşmesi için cansiperane mücadele veren alperenlerin başında şüphesiz ki “Dîvânü Lügâti’t-Türk” müellifi Kâşgarlı Mahmut gelir.
Kültür milliyetçiliğin unutulmaz ismi Kâşgarlı Mahmut’un hayatı hakkında maalesef yeterli bilgiye sahip değiliz. Hatta onun Kârûn’un hazinelerine değişilmeyecek kadar kıymetli olan “Dîvânü Lügâti’t-Türk” adlı eseri bile ne acıdır ki 800 yıl nisyan karanlığında yolculuk yaptıktan sonra nihayet XX. yüzyıl başlarından İstanbul’da Ali Emîrî tarafından bir tesadüf sonucu kaybolup gitmekten kurtarılmıştır. İsterseniz önce “Dîvânü Lügâti’t-Türk” ün bulunuş hikâyesini Kilisli Muallim Rıfat’tan dinleyelim:
Divanyolu’nda “Karababa” sokağının başında “Diyarbakır Kıraathanesi” adlı bir kıraathane vardı. “Diyarbakırlı Ali Emirî Efendi” buranın birinci müşterilerinden idi.
Her gece akşamdan sonra gelir, gece yarısına kadar oturur, dostlarıyla görüşür, konuşur; sonra kalkar, Parmakkapı’daki hanesine giderdi.
Malî 1333 senesi idi. Bir gece yine bu kıraathaneye teşrif buyurdu. Biraz tarihten, edebiyattan bahsedildikten sonra:
-Beyler, efendiler! Bu gece size bir şey soracağım! dedi.
-Buyurun, dedik.
Sordu:
-Divanü Lügati’t-Türk isminde bir kitap gördünüz mü, ya da işittiniz mi?
İlk cevabı ben verdim:
-Kitabın kendisini görmedim, fakat Kâtip Çelebi bunu görmüş ve Keşfü’z-Zunun’a yazmıştır, dedim.
Sonra Arif Bey ve arkadaşları Arapça tarihlerin birisinde bunun adını gördük, dediler. Bunun üzerine Emirî Efendi, Fuzulî’nin şu mısraını okudu:
“Eyledim tahkik, görmüş kimse yok cânânımı.”
Söz sırası bize geldi. Bir ağızdan heyecanla sorduk:
-Siz gördünüz mü?
Sualimiz hoşuna gitti, kendine mahsus olan tarzda gevrek gevrek güle güle katıldı:
-Ne söylüyorsunuz? İnayet-i Bârî ile bugün o kitaba malik oldum, dedi. Cümlemiz tebrik ederek nasıl elde ettiğini, kimden aldığını sorduk.
-Âdetim veçhile haftada iki üç kere Sahaflar Çarşısı’na uğrar, yeni bir şey var mı diye kitapçılara sorarım, dün de uğradım. Kitapçı Burhan Bey’in dükkânında oturdum. “Bir şey var mı?” dedim. Kitapçı:
-Bir kitap var, ama sahibi otuz lira istiyor. Bu kitap bana geleli bir hafta oldu. Ben, bunu yüksek bir fiyatla alır diye Maarif Nâzırı Emrullah Efendi’ye götürdüm. O da ilmiye encümenine havale etti. Encümen tetkik için bir hafta müsaade istedi, ben de kabul ettim.
Haftaya devam edeceğiz...
TÜRKÇENİN GAZİLERİ
25 Temmuz 2008 00:00
Son Güncelleme: 18 Eylül 2024 20:36
Yazıyı Paylaş
Ahmet SEVGİ
Ahmet SEVGİ
ahsevgiah@gmail.com
Kâşgarlı Mahmut ve "Dîvânü Lügâti’t-Türk" ü (2)
Geçen haftaki yazımızda, kültür milliyetçiliğinin unutulmaz ismi Kâşgarlı Mahmut’un “Divanü Lügâti’t Türk” adlı eserinin bulunuş hikâyesini Kilisli Muallim Rıfat kaleminden anlatmaya başlamıştık:
Diyarbakırlı Ali Emirî Efendi, eseri Sahaflar Çarşısı’nda bir dükkânda görür. Fiyatını sorar. Kitapçının cevabıyla birlikte, yazımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz:
-Bir kitap var, ama sahibi otuz lira istiyor. Bu kitap bana geleli bir hafta oldu. Ben, bunu yüksek bir fiyatla alır diye Maarif Nâzırı Emrullah Efendi’ye götürdüm. O da ilmiye encümenine havale etti. Encümen tetkik için bir hafta müsaade istedi, ben de kabul ettim. Bir hafta sonra uğradım. On lira teklif ettiler. Ben de: “Kitap benim değildir, başkasınındır. Otuz liradan bir para aşağıya vermiyor” dedim. Cevaben; “Biz otuz liraya bir kütüphane satın alırız. Al kitabını, istemiyoruz!” diye kitabı iade ettiler. Kitap sahibiyle tayin ettiğimiz müddet yarın bitecektir. Yarın kitabı vermeye mecburum. Bakınız eğer işinize gelirse siz alınız! dedi. Kitabı elime alınca bayıldım. Otuz lira değil, otuz bin lira değeri var. Dünyada eşi menendi görülmemiş, bir Türk kâmusu ve grameri. Fakat kitapçıyı şımartmamak, fiyatı artırmaya bırakmamak için nazlı davrandım: “Dağınık bir eser: Acaba tamam mı, değil mi? Hem de müellifi Kâşgarlı bir adam imiş, kimdir, necidir? Belli değil. Sarı çizmeli Mehmet Ağa... Maamafih ne de olsa bir eserdir. Maarif on lira teklif etmiş ise, ben de on beş lira veririm” dedim. Kitapçı:
- Hayır, arz ettiğim gibi kitap benim değildir. Benim olsaydı verirdim. Fakat sahibi mutlak otuz lira istiyor. Almayacak olursanız sahibine iade ederim, dedi.
Sordum:
- Sahibi kimdir?
Cevaben dedi ki:
- Yaşlıca bir hanımdır, eski Maliye Nâzırı Nazif Bey’in mensubatından... Paşa, bu kitabı ona verirken: “Bak, sana bir kitap veriyorum. İyi sakla! Sıkıldığın zaman kitapçılara götür. Altın para otuz lira eder, aşağıya verme!” demiş. İşte bu otuz lira kadının kulağında küpe olmuş... Yoksa kendisi acûze bir kadındır. Alacak isen, bir kadına iyilik etmiş olursun, dedi.
Bunun üzerine:
- Evet, şimdi işin şekli değişti: Bir kadına muavenet (yardım) bir vazifedir. Peki, kabul ettim, dedim ve kitabı aldım. Fakat o dakikada şöyle düşündüm: Yanımda ancak on beş lira var, eve gidecek olsam kitap dükkânda kalacak, mümkün ki, başka birisi gelir, kitapçı tamahkârlık ederek ona da gösterir, o da alır. Paranın üstünü yarına bırakayım desem, olmaz. Başladım içimden Allah’a yalvarmağa: “Allah’ım, bir dost gönder, bana yardım etsin. Beni kitaptan ayırma!”
İki dakika sonra baktım ki, dostlarımdan eski Darülfünun’un Edebiyat Muallimi Faik Reşat Bey oradan geçiyor. Hemen çağırdım. Gizlice: “Varsa aman bana yirmi lira ver” dedim. Çantasını açtı, on lira varmış, onu verdi.
-Üst tarafını da şimdi acele eve gider getiririm, dedi. Ben de kitapçının dükkânında kısmen huzuru kalple oturdum.
Birkaç dakika sonra Reşat Bey geldi, parayı getirdi. Otuz lirayı Burhan Bey’e verdim.
Burhan Bey - “Pekâlâ, ya benim bahşişim yok mu?” dedi.
Üç lira da ona verdim, vedalaştım. Dükkândan kalktım, Reşat Bey’le konuşa konuşa çarşıdan çıktık. Fakat arkamıza baktım: “Acaba Burhan Bey pişman olup da arkamızdan koşmasın” diye korku içindeydim. Neyse, baktım ki gelen yok: “Oh, elhamdülillâh!” dedim.
Kitabı aldım, eve geldim, yemeyi içmeyi unuttum. Birkaç saat mütalaa ile uğraştım. Arkadaşlar, size arz ediyorum: Bu, kitap değil, Türkistan ülkesidir. Türkistan değil, bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde başka revnak kazanacak. Arap dilinde Sîbeveyh’in kitabı ne ise bu da Türk dilinde onun kardeşidir. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bu kitaba hakiki kıymet verilmek lazım gelse cihanın hazineleri kâfi gelmez.
Bu kitap ile Hz. Yusuf arasında bir müşabehet var. Yusuf’u kardeşleri birkaç akçeye sattılar. Fakat sonra Mısır’da ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana 33 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere veremem.
Haftaya devam edeceğiz
.
.
.
|
| Bugün 418 ziyaretçi (850 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|