 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.2010
Dün, gergin bir Türkiye tablosu sundum. Zaten problemi çok bir dünyada yaşıyoruz. 2008 sonunda Amerika hapşırdı. 2009''da bütün dünya nezle oldu.
Dünya, domuz denen yeni grip türü ile 2010''a geçti. Finans krizine böylesine bir salgın eklendi. Zira 1919''un influenza veya İspanyol gribi denen salgında 2 milyar nüfuslu, tarihin en büyük savaşından çıkmış dünya, 40 milyondan fazla insanını kaybetti. Yeryüzündeki her 50 kişiden birinin öldüğü anlaşılır. Bir o kadar zayiat da 1914-18 savaşında verilmişti. Böylece her 25 kişiden biri hayatını yitirmişti. Bu çapta bir facia yaşamaksızın 2010''a eriştik. Ama Irak''ta, Pakistan''da, Afganistan''da, Filistin''de akan kan durmadı, devam ediyor. 2009''da isminden en çok bahsettiren politikacı, şüphesiz ABD''nin ilk Zenci başkanı seçilen Barack Husayn Obama oldu. Hemen Nobel Barış Ödülü aldı. Ankara''dan başladı, Kahire''ye geçerek, parlak nutuklar söyledi. Irak''ı ve Afganistan''ı tedrîcen Amerikan askerinden arındıracağını bildirdi. Türkiye''den, Ermenistan ve Kuzey Irak ile iyi ilişkiler kurmasını istedi. Kürt ve Hıristiyan vatandaşlarımıza daha müsamahalı davranmamızı taleb etti. 190 devletin ekümenik tanıdığı Ortodoks Patriki''ne bizim de bu sıfatını kullanmamızı hatırlattı. ABD-Türkiye stratejik ortaklığının canlandırılmasına çalıştı. Bunların hemen hiçbiri sonuçlandırılmadı. 2010''da Türkiye''yi AB ve ABD ile çetin müzakereler bekliyor. Orta Doğu''da güçlü ve sözü geçer bir Türkiye''nin Batı ile daha kolay anlaşabileceği ilkesi uygulanıyor. Ancak İran, aynı coğrafyada her tarafa üstten bakıyor. 2010 yılında, dünya politikasının gidişinde radikal bir değişiklik beklenmiyor. Bununla beraber eski tas eski hamam beklentisini sarsacak sürprizler zuhûr edebilir, hem Türkiye''de, hem bölgemizde, hem dünyada radikal değişiklikler de olabilir. İnşallah olumlu yönde olur. Dostlarımın, okuyucularımın 2010 yıllarını kutluyorum. Bu yıl daha açılımlı, daha bahtiyar bir Türkiye tablosu sunan yazılar yazmayı ümit ve temenni ediyorum.
.2010''a girerken
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2009''un olanca problemlerini çözümlemeden 2010''a giren bir dünyada yaşıyoruz. Türkiye de istisna oluşturmadı. Biz de 2010''da çözmek ümidiyle Ergenekon''u, Açılım''ı, Kuzey Irak ile Ermenistan''ı ucu açık bıraktık. Koskoca Birleşik Amerika da aynı şeyi yaptı. Sayın Obama, seçilmeden önce ve seçildikten hemen sonraki parlak vaadlerini gerçekleştiremeden yeni yıla intikal etti. İnşaallah bunun öcünü şu veya bu devletten çıkarmaya kalkışmaz.
1930''da 2 milyar, 1950''de 2.5 milyar nüfusumuzla dünyamızı düzeltememiş, düzenleyememiştik. Bugün 7 milyara yol alan fazla kalabalık bir nüfusla meselelerimiz büsbütün çoğaldı, çatallaştı, karmaşıklaştı. Bu arada toprağı, bitki ve hayvanı, ağaç ve çiçeği, sahil ve açık denizi, atmosferi kirlettik, bozduk, yoksullaştırdık. İnsan ırkının çok uzayan, 100''e yaklaşan ömrüne rağmen hayatımız zorlaştı.
Zekâmız nisbetinde akıllı olmadığımız açıktır. Bu eksiğimizi, ilimde ileri hamleler yapmakla, yeni buluşlarla kapatmaya uğraşıyoruz. Teknik bakımından insanlığın büyük hamlesi inkâr edilemez.
Arz''ı yaşanamaz hâle getirirsek, başka âlemlere göçebilme ümidimiz bile belirdi.
Türkiye böyle bir dünyanın parçası. Olumlu gelişmeler eksik değil. Bosna-Hersek''in Avrupa Birliği''nden dışlanmasını önleyebilmemiz, büyük başarıdır. Gazze''ye yardım gemisiyle çıkartma yapmak azmimiz çok güzeldi. Gazze''yi yokluğa mahkûm eden kararlar alabilen önemli Arap devleti Mısır''ın, Türkiye Filistinliler''e yardım ulaştıracak, Türkiye''nin gerisine düşecek diye ödü koptu. Mısır''ın Gazze tünellerinden hoşlanmaması tabii karşılanabilir. Ancak Filistinliler''i ölüme mahkûm etmesi kesinlikle kabûl edilemez. Niçin bunu yaptı? Gazze''de yönetimin, İran''dan emir alan bir terör örgütünün de bulunması sebebiyle yaptı. Filistin örgütleri, kesinlikle İran''a bağımlı olmamalıdır. Aksi takdirde İsrail politikası sertleşecek ve Batı tarafından tasvip göreceği gibi Arap devletleri de Batı''nın yanında yer alacaktır.
İsrail''de dün halkın, Gazzeliler''e yapılan insanlık dışı muamele dolayısıyle İsrail hükûmetini protesto gösterisi olumlu bir gelişmedir. Tarihin tek soykırımına maruz kaldıklarını ileri süren Yahudiler''in Filistin''de günde bir iki metrekare arsa kazanmak politikası ile daha yarım asır dünyayı oyalamasının kendi içinde de tepkileri olmalıdır.
Kar, Türkiye''mizi bastı. Hayırlı kış ve sonunda güzel bir bahar temennisiyle 2010''a başlıyoruz.
Dehşet trafiği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Afganistan''da afyon ekimi, dünya tüketiminin yüzde 50''sine yükseldi deniyor. Bu büyük ülkenin mutlak geçim kaynağı hâline geldiğinde ise bütün kaynaklar birleşiyor. Üretimini satmak için Afgan müstahsili, fiyatları yüzde 50 seviyesine düşürdü haberini de ekleyiniz. Trajedinin boyutları kendini belli eder.
Bu oluşum, ABD egemenliği altındaki bir devlette gerçekleştiği için, daha da şaşırtıcı. Amerika''nın afyon kontrolünü bilerek gevşek tuttuğu anlaşılıyor. Radikal bir mücadeleye girmiyor. Zira afyon tarlalarını bombaladığı takdirde halk açlıktan ölmeye başlayacak. Ve Amerika aleyhine ayaklanacak. Tâlibân''a gün doğacak!
Konunun karmaşıklığı, içinden çıkılamaz derecede vahâmet sergiliyor. Afganistan''da zaten ilkel çizgideki üretim, sürekli işgaller ve iç savaşlarla düştükçe düşüyor. Amerika bütün dünyada, uyuşturucudan -bilhassa gençliğinin ve çocuklarının- dehşet verici zararlara uğradığını söyleyen birinci devlettir. Geleneksel uyuşturucu mücadelesini Kolombiya, Meksika gibi güneyindeki İspanyolca konuşan Katolik Latin devletlerine karşı yapıyordu. Şimdi Meksika, ABD ve Kanada, aynı ekonomik birliğin içindedir. Ama uyuşturucunun Meksika yolu hâlâ ortadan kalkmadı.
Şimdi Avrupa ve ABD, Afganistan''dan gelen uyuşturucunun tehdidi altındadır. Türkiye, Afganistan-Avrupa yolunun tam üzerinde, âdetâ vazgeçilmez yol pozisyonundadır. Bu trafik, Türkiye''ye yılda milyarlarca dolar bıraktığı iddiası, yıllardan beri Avrupa, ABD, Çin medyasında tekrarlanıyor.
Türkiye trafiğinde büyük pay öteden beri PKK''ya aittir. Şimdi Tâlibân, büyük kısmını PKK''nın aldığı bu meblağı ikiye katlamak üzeredir. Barzani''ye gelince, Amerika dahil her tarafı oyalayarak PKK''ya karşı henüz parmağını oynatmadı. Uyuşturucu trafiğine Amerika''nın bulaşmadığını söylemek de mümkün görünmüyor.
Bu durumda PKK, Türkiye Kürtleri''nin yüksek menfaatleri için örgütü lağvetmeye yanaşır mı?
Sıra Yemen''de
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, Irak ve Afganistan''dan sonra üçüncü bir Asya ülkesini işgal etti edecek gibi. Yemen topun ağzında. Amerika''nın İran''a gitmesi konuşuluyordu ama, herhalde Tahran''ın ucuna atom bombacıkları takılmak üzere bulunan süper şihâb''larından ürktü!
ABD ve İngiltere, San''a büyükelçiliklerini kapattılar. Sırada İspanya gibi başka devletler Anglo-Saksonlar''ı izleyebilir. Reagan ile Thatcher''in dünya tarihini değiştiren muhteşem ittifakı bugün de Amerika ile İngiltere arasında geçerlidir.
Niçin? Ne oldu? Tâlibân Afganistan''ı nasıl ele geçirdi ise, el-Kaaide de Yemen''i ele geçirdi (veya henüz tecrübe döneminde). Yemen de Afganistan gibi en yoksul ülkelerden biridir. 1950''de 5, 1975''te 7.5 milyonken bugün (2010) 26 milyon nüfusa çıkarsanız, Almanya veya Japonya olsanız baş edemezsiniz!
Yemen de Afganistan gibi Asya tarihinin en eski ve önemli ülkelerinden biridir. 1516''dan 3 Kasım 1918''e kadar Osmanlı Türkiyemiz''in eyaleti idi. Nüfusunun yarısı Sünnî (çoğunlukla Şâfiî), yarısı Şîî Zeydî''dir (çok az İsmâîlî). Yemen kralı aynı zamanda Zeydî mezhebinin imâmı iken 1967''de komünizan âsîlerce monarşiye son verildi. Bugün cumhuriyettir. Yemen ve Suûdî Arabistan, Osmanlı''dan hemen bağımsızlığa geçmiş, asla sömürge olmamış iki Arap devletidir. İngiliz yönetimindeki Güney Yemen (Aden ve Hadramût), 1994''te asıl Yemen''le birleşti. Yemen isyanları Osmanlı''yı çok uğraştırmıştır. Anadolu ve Rumeli çocuklarımız, o dehşetli iklime dayanamamışlardır. Hatırladığım kadarı ile, gazeteci Hikmet Feridun Es ile aktris Câhide Sonku''nun yüzbaşı babaları Yemen''de şehit oldular. İsmet İnönü bile henüz kurmay topçu binbaşı iken 3 yıl (1910-13) 26-29 yaşlarında Yemen''de bulundu. Dağlarda âsîlere toplarını ateşleyerek işitme duygusu hasar gördü.
Yemen''in yakasını el-Kaaide''den kurtarıp Amerika ile anlaşmak ihtimali zayıftır. Amerika''nın Yemen''i el-Kaaide''den kurtarmaya girişmesi ise kuvvetli ihtimaldir. Tam bu sırada Hillary Clinton İran''ı ağır şekilde tehdîd etti.
Irak''ı Saddam''dan kurtarıp el-Kaaide''den kurtaramayan, Afganistan''da Tâlibân''a karşı bocalayan Amerika, Yemen''de ne yapacak? Osmanlı''nın 17. asırda çok zayiat verdiği dağlardan çekilip sahilleri ve limanları elinde tutarak ülkenin dış bağlantılarını kesmesi benzeri bir planı uygulaması muhtemeldir. İran ve Kuzey Kore gibi Amerika''yı Asya kıt''asından kovmak iddiasında bulunan iki devlet varken, Amerika''nın Yemen''le fazla uğraşmayacağı da düşünülebilir.
Bir Avrupa sohbeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şu Avusturyalılar, Muhteşem dedikleri Kaanûnî Sultan Süleyman''a bir şey demiyorlar da, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa''nın dayanılmaz cazibesinden kurtulamıyorlar.
Avusturya''nın önceki Slav asıllı dışişleri bakanı, çok güzel bir hanımdı. Türkiye ile müzakereye başlanması için sabahlara kadar İngiltere dışişleri bakanını yalvartmıştı. 20 devlet olumlu oy kullanmış, tek başına hepsine direnmiş, sabaha karşı imzalamıştı. Onun sayesinde Brüksel''de müzakereye başladık, unutamıyoruz, minnettarız.
Şimdi Avusturya hâriciyesi anlaşılan devlet geleneğini sürdürmek peşinde. Çok genç
yeni dışişleri bakanı Michael Spindelegger, Goethe lisanı ile konuşacağına, Sarkozy argosunu ve hemşehrisi Hitler üslûbunu tercih ederek hezeyan kustu. Tarih ve coğrafya bilmeyen adamdan bu kadar dışişleri bakanı olur.
Bu çeşit adamlar, Sayın Başbakan''ın söylediği gibi (Türk halkının şevkini kırdı). AB üyeliği isteyenler yüzde 85 iken 55''e düştü. Tayyip Erdoğan, son uzun hükûmet toplantısında bakanlara (AB için çalışmaları hızlandırın) talimatı verdi. Ne yani? Sarkozy, Merkel ve Spindelegger''den önce Avrupa''da vardık, sonra da varız. Avrupa''nın her kurumunda üye olacağız, Avrupa Birliği dışında kalacağız, olacak şey mi?
Türkiyesiz Avrupa ne zaman görülmüş? Daha 451 yılında Attila, Fransa''da Orleans''a kadar gelmişti. 1856''da Avrupa''nın "Türkiye" dediği Osmanlı, Paris Anlaşması ile (Avrupa''nın 7 Büyük Devleti)nden biri kabûl edildi. Anlaşmada Sultân Abdülmecîd''in, Fransız İmparatoru Üçüncü Napolyon''un, Avusturya İmparatoru Franz Joseph''in, Prusya Kralı Dördüncü Friedrich Wilhelm''in imzaları var. Anlaşmanın bizdeki orijinal nüshası, Osmanlı Arşivi''nde 15 kilo ağırlığında muhteşem bir cilt hâlindedir. Genel müdür Doç. Dr. Yusuf Sarınay''dan izin alınıp görülebilir. Fransızca''dır.
Avusturya''nın Kara Mustafa Paşa kara sevdâsından (kompleksinden) kurtulması iyidir. Bize gelince, 1980''de (1995''te üye olan Avusturya''dan 15 yıl önce) Yunanistan''la birlikte üyeliği kaçırdığımız için, tarihçi olarak Türkiye''nin istisnasız bütün kurum, kuruluş ve kişilerini büyük kusurlu görüyoruz. Bu derecede millî bir aymazlığın cezasını, işte böyle münasebetsizliklere muhâtap olarak çekiyoruz. Türkiye''nin, Avusturya üyeliği için oy vermesi gerekiyordu, aklımız başımızda davransa idik mümkündü.
Dış politika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış politikada Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu''nun komşu devletlerle (hatta mümkünse bütün devletlerle) 0 (sıfır) sorun siyaseti uygulanıyor. Davutoğlu, bu teoriye dayanan dış politika teklif eden bir akademisyendi. Doğu kültürüne de vâkıftır. Üniversiteyi bırakıp Başbakan Erdoğan''ın dışişleri başdanışmanı, sonra dışişleri bakanı oldu.
Komşularla sıfır anlaşmazlık, Türkiye bir yana, pek çok devlet için epey iddialı bir programdır. Bu konuda Başbakan Tayyip Erdoğan, Suriye ile inanılmaz bir başarı kazandı. Zira Suriye''deki rejim, lider, azınlık iktidarı, antitürk sosyalist baasçılık, her şey bize zıttı. Mayınlar ve haritalarla ayrılmıştık. Suriye (Şam) eyaletimizle Haleb eyaletimizin güney sancakları (illeri) üzerinde kurulup 1918''den sonra Fransa himayesine verilmiş, Türk aleyhtarlığı eğitiminden geçirilmiş bir devletti.
Mayınların temizlenip vizelerin kaldırılması, gerçek bir politik başarı oldu. Amerika''nın, Arap devletlerinin, İsrail''in hoşuna gitmeyen bir Türkiye-Suriye yakınlaşması doğdu.
Japonya gibi bir devletle ne kadar yakınlaşsak yadırganmaz. Japonya Dışişleri Bakanı Katsuya Okada''nın Ankara ziyareti ve Cumhurbaşkanımızla da görüşmesi, Asya konularını konuşmaları olumlu bir gelişmedir. Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle ve Brezilya Dışişleri Bakanı Celso Amorim, Filistin Devlet Başkanı Mahmûd Abbâs, Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat''ın ziyaretleri de kayda değer. Almanya dışişleri bakanının, Türkiye''ye karşı taahhütlerini tutup AB müzakerelerini sürdüreceklerini söyleyerek imtiyazlı ortaklık aşağılayıcı saçmalığından vazgeçileceğini ima etmesi önemlidir. Şansölyesi Merkel''i atlayıp mı bunu söylediğini bilemeyiz.
Prof. Davutoğlu''nun dünyanın her yerinden gelen 200 diplomatımızı Ankara''ya çağırıp Türkiye''nin hattâ cihanşümûl denecek derecede politik hedeflerini göstermesi, önemli girişimdir. Bu vesileyle aktif 1.464 diplomatımız olduğunu öğrendim.
Diplomat sayısı Fransa 5.809, İngiltere 5.700, Almanya 3.869, İspanya 2.541 imiş. Bizim de diplomat sayımızı katlamamız gerekiyor. Davutoğlu''nun diplomatlarımıza Arapça, Farsça, Grekçe gibi dilleri öğrenmelerini söylemesi de evrensel Türk dış politikası için olumlu bir tavsiyedir.
Gazze
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gazze''de ve Gazze için önemli olaylar gelişti, aynen tarihe geçecek. Mısır niçin bu kadar zorluk çıkardı diye şaşıranlar, kızanlar var. Şöyle: Bir çok Arap ülkesi, Filistinliler''in kitle hâlinde gelip yerleşmelerinden çekiniyor. Meselâ Ürdün''de Filistin kökenliler milyonu buluyor. Nüfus artışı ile büyük problemi olan Mısır, Gazze''deki bir buçuk milyon Filistinli''nin taş ve demir duvarları yıkarak İsrail bombalarından kurtulmak için Mısır topraklarına yığılmasından çekiniyor (Mısır nüfusu: 1925''te 14, 1955''te 23, 1978''de 40, 2010''da 83 milyon). Ayrıca Mısır, Gazze''de Hamas iktidarını, diğer Arap devletleri, Batı ve İsrail gibi, terorist sayıyor. Bizim için PKK ne ise, İsrail için Hamas aynı şey. Hamas''ın İran''a bağımlılığı endişeleri korku boyutlarına taşıyor. Suriye dışında İran rejiminden hoşlanan bir Arap devleti yok. Hamas''ın büyük şefleri, Suriye''de oturuyor, adresleri bilinmiyor. Türkiye, Hamas''la temaslarda bulundu. Hamas''ın seçimle iktidara gelmesine ihtimal vermeyen Amerika, Hamas''ın da Filistin seçimlerine girmesini meşrû kabûl etmişti. Amerika''nın bu gafleti, Filistin meselesini daha çıkmaza soktu. Mahmûd Abbâs''ın devlet başkanı olduğu asıl Filistin Kurtuluş Örgütü, kezâ Hamas''tan nefret ediyor. Ankara, ikisinin arasını bulmaya çalışıyor.
İsrail''in Gazze''ye sığınan Araplar''a muamelesi, dünyayı ayağa kaldırdı. Arap devletlerinin platonik lâflar dışında pek bir şey yaptıkları görülmedi. Ancak Türkiye Başbakanı, İsviçre''de İsrail cumhurbaşkanına one minute dedi. Olayların akışı değişti. Tarihe geçti. Halbuki Mısır, Gazze''ye karşı, bir sempati açıklamadı. Hatta Gazzeliler''den bıktığını çeşitli gelişmelerle ortaya koydu. Onlar için İsrail''i ve arkasındaki Birleşik Amerika''yı gücendirip dış politikasını rayından çıkarmayı göze almadı. Gazzeliler''e yardım konvoyunda -hem de milletvekillerini katarak- Türkiye''nin baş çekmesi, Mısır''ın endişelerini arttırdı. Arap işlerine Türkiye''nin müdahalesini kendi alanına girmek gibi görüp kıskandı. *** Gazetemizin ilk genel yayın müdürü Mahmut Genç''i kaybettik. Allah rahmet eylesin. Türkiye Gazetesi camiasına, Merhum''un oğullarına ve ailesine tâziyetlerimi sunuyorum.
Yunanistan''la ilişkiler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Yunanistan ve Türkiye''ye, karşılıklı Avrupa Birliği standartlarında insan haklarına uyarak davranmalarını tavsiye kararı alıyor. İki taraf da 1923 Lozan Anlaşması hükümlerini aşsın istiyor. Tam da Kıbrıs''taki ikili müzakerelerin şu veya bu şekilde sona ereceği günlerdeyiz.
Ankara öteden beri Atina''nın mızıkçılıklarından yaka silktiği için, Lozan''dan uzaklaşacak bir değişime karşı şüpheli davranacaktır. Ama bu şüpheyi kafamızdan atıp, Lozan''la ilişkisi bulunmayan hususlarda yerine getirebileceklerimizi gerçekleştirmek centilmenliğinde bulunabiliriz. Bu takdirde Atina''dan yıllar boyu sürüncemede kalan taleplerimizi daha güçlü vurgulayabiliriz.
Batı Trakya Türk azınlığının gördüğü muamele, AB standartlarından pek çok uzaktır. İnsan haysiyeti çizgisinin bile altında kalıyor. Müftüleri Atina atamaya kalkışmıştır. Türk okulları sorunları çözülememiştir. Bu Türklere Türk denmesi bile yasaktır, Müslüman deniyor.
Ancak bazı talepler var ki, biz Yunan meselesi sayıyoruz ama öyle değildir. Dünyaca izleniyoruz. Gerçekte Türkiye''nin yüksek menfaatlerinin bahis konusu olduğunu kabûl etmiyoruz. Patrik''i ve Heybeli okulunu Türkiye''den kaçırmak akıl eksikliği ve politika cehaletidir. Korfu''ya gidecek bir Patrik ve Hanya''da açılacak Ortodoks ruhban okulunu tasavvur edemiyoruz. Hristiyan vakıflarını da elbette geri verelim ama, Yunanistan''daki Müslüman vakıfları ile de ilgilenelim.
Kiliseleri onaralım, ibadete ve ziyarete açalım. Ama Yunanistan da Atina ve Selânik''te tek cami bulunmaması aybına son vererek artık işe girişsin. Bu ne inatçı taassuptur?
Hiç de aşılamayacak konular değil. İki tarafın direnmesinden kaynaklanıyor. Lozan''ı mı, Kopenhag kriterlerini mi uygulayalım tereddüdünden doğuyor. Hükûmetimiz, halkımızın Yunanistan''a taviz verildiği duygusuna kapılıp oylarını esirgeyecekleri kuşkusuna kapılmamalıdır. Aynı endişe ihtimal Atina için de varittir. Ama 194 devletin patrik için tanıdığı (ekümenik) sıfatını bizim tanımamamız artık espri konusu olmaktan ileri gitmez.
.İsrail
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Başbakan''ı, Faysal Ödülü için kutluyor, daha nice büyük ödüllere demekle yazıma başlıyorum.
Ödülü bihakkın alacaktır. 20 küsur Arap devleti, Atlas Okyanusu ile Hind Okyanusu ve Büyük Sahrâ ile Doğu Akdeniz arasında muazzam ve muhteşem bir coğrafyada uzanıyor. Dünyanın yarı petrolünü de elinde tutuyor. İçlerinde Mısır gibi tarih ve kültür ülkeleri, Suudi Arabistan gibi Ali Baba hazineleri sahibi devletler var. Hiçbiri, Filistinlilere, Türkiye adına Tayyip Erdoğan''ın, candan, inançlı, kararlı ilgisini göstermedi. Davos''ta başbakanımız one minute dedi ve dediğinden zerre miktarı şaşmadı.
Bu sütunda, birçok defa, İsrail''i eleştirmekte ileri gittiğimizi ima eden yazılar yazdım. Zira bu alâkamızla Arap âlemini kızdırıyorduk. Fakat her devlet adamının bir üslûbu vardır, etkilenmezler. Asıl endişemiz, İsrail''in İsrail''den ibaret olmamasındandır. Henry Ford''un tabiriyle Beynelmilel Yahudi''nin cihanşümul (evrensel) etkisinin Türkiye''ye zarar vermesi ihtimalindendir. Nisan ayına az kaldı.
İsrail dışişleri müsteşarı, İsrail hükûmetinin şahin kanadındaki bakanının emriyle, Yahudiler''in bu pozisyonuna güvenerek, büyükelçimize küstahlığa cesaret etti. Akıl almaz boyuttaki terbiyesizlik karşısında büyükelçimiz, aşağıya konan koltuğa oturmamalıydı. Zaten eli sıkılmayınca muhâtabının niyetini anlamalıydı. "Yanlış odaya geldim, affedersiniz" deyip kapıdan ayrılmalıydı.
Doğrusu kötü, hattâ pis bir gelişmedir. İsrail, İran''la nihâî hesaplaşmasına kadar vazgeçmeyecektir. Bizimle derinlemesine ilişkileri vardı. Bunlar askıya mı alınacak bilmiyorum. İsrail dışişleri bakanlığının, dışişleri bakanlığımızdan resmen ve yazılı özür dilemesi ile krizin söneceği ümidindeyiz. İsrail savunma bakanı da Ankara''ya gelmek üzeredir.
İmparatorluk Türkiyesi''nde Yahudiler, bütün gayri müslim kavimlerimiz arasında en az anlaşmazlığımız bulunan toplumdu. Şimdi İsrail''in itidalini muhafaza edemez tavırları, uyku hâlinde çok sârî bir mikrop olan antisemitizmi canlandırmaktan başka bir şey kazandırmaz.
İsrail ilişkileri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak''ın pazar günü Ankara''yı ziyareti, çok önceden kararlaştırılmıştı. Savunma Bakanı Vecdi Gönül''le ve ondan önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüştü.
Savunma Bakanı ile görüşme konularından biri, İsrail''den alacağımız pilotsuz keşif uçaklarının teslimi önemli meselesidir. Dışişleri Bakanı ile görüşme ise, iki buçuk saat sürmekle, bu çeşit mülâkatlara nisbetle çok uzadığı için dikkat çekti.
İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman, askerî güçle Hamas''ın hakkından gelmek istiyor. Hamas terör örgütü olduğu, üstelik İran bağımlısı bulunduğu için, her türlü metodun kullanılabileceğini savunuyor. Silâhtan mahrum bir buçuk milyon Gazzeli Arab''a, insanlığın kaldırmayacağı bir politika izliyor. Ama Hamas yerinde duruyor, ona bir şey yapamıyor. Hamas, seçimle geldiği halde, Filistin Devlet Başkanı Mahmûd Abbâs tarafından kabûl edilmiyor, Suriye tarafından korunuyor.
Ankara, Yâser Arafât''ın halefi Mahmûd Abbâs ile Hamas''ın Suriye''nin bir yerlerinde gizlenen şeflerinin arasını bulmayı deniyor. Ancak Arap devletleri gibi Türkiye de bunu başaramadı. Arap devletleri, Hamas''ın Gazze''yi bırakmasına taraftardır.
Türk medeniyet, kültür ve estetiğinin zirvesi olan İstanbul aşkının milletimizi çok duygulandırdığı Başbakan Tayyip Erdoğan, pazar günü Birleşik Arap Emirlikleri''ne gitti. Oradan Suûdî Arabistan''a geçecek. Faysal Ödülü''nü alacak. Amerika''nın ayrılamaz müttefiki en zengin iki Arap devleti ile Filistin meselesini konuşacağı muhakkaktır. Bu devletlerin, İran''la, dolayısıyla Hamas''la araları olmadığı, Amerika''ya yan çizmeleri mümkün bulunmadığı için, zor bir misyondur. Ancak Gazzelilere insanî yardım yapabilirler.
Bu yardımı zaten yapıyorlar ama, 60 yıl sürdüğü için bıkmış durumdalar. Filistin meselesinin bir 60 yıl daha devam etmesi kuvvetli ihtimalini ben, yıllardan beri defalarca yazdım...
.Türk Karlos''u
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail Dışişleri Müsteşarı Danny Ayalon''un çirkin eylemi, Savunma Bakanı Barak''ın güzel ziyareti ve Başbakan Erdoğan''ın meseleyi kapatmak bilgeliği ile gündemdeki yerini yitirdi. Ankara''ya gelen Tel Aviv büyükelçimiz başka göreve atanacaktır, yeniden İsrail''e dönmek istemez.
Gündeme gene münasebetsizliğin daniskası bir konu oturdu: Mehmet Ali Ağca... Müddetini doldurdu. Salıverildi. Askerliğe ehil görülmedi. Ankara Sheraton''a yerleşti. "Mesih"liğini ilân etti!
Abdi İpekçi''yi öldürmek için, katillerden sıkıntısı olmayan ülkemizde, o kadar yaratık arasından Ağca seçildi. Ağca, ehliyetini kanıtladı. Abdi İpekçi kimdi? O zaman Ercüment Karacan''ın sahibi bulunduğu Milliyet gazetesinin genel yayın müdürü ve başyazarı idi. Gerçek bir başyazar. Merkez Sağ''ın amansız hasmı idi. İktidardaki Adalet Partisi ve lideri Başbakan Süleyman Demirel hangi icraatı yaparsa yapsın olumsuzdu! Zaten selefi Adnan Menderes de hiçbir şey yapmamış, İsmet Paşa''nın gül bahçesi hâline çevirdiği Türkiye''nin altından girip üstünden çıkmamış mı idi? Merkez Sağ''ı hoş gören tek yazı yazmadı.
Abdi İpekçi, komünist olmayan sosyalistti. Bütün sosyalistler gibi komünistleri kolluyordu. Maalesef Erbakan ve Erdoğan iktidarlarına yetişemedi. Büyük gazetecilerden biri sıfatıyla basın tarihimize geçti.
Mehmet Ali Ağca, Papa sûikastı için, KGB tarafından, o kadar dünya anarşist ve teröristi içinden seçildi. Bulgaristan istihbaratına havale edildi. 3 milyon mark karşılığında Papa''yı öldürmeyi kabûl etti. Moskova, en önemli uydusu hâline getirdiği Polonya''nın dinî lideri kardinalin Papa seçilmesini, komünizmin istikbali için tehlikeli bulmuştu.
Papayı sadece yaraladı. Ağca''nın milletlerarası anarşist iddiası da yaralandı. Sağ ve Sol hiçbir ideolojiye ve inanca sahip olmayan, Çakal Karlos''a özenen, artistlik yeteneğine sahip, gözü kara bir eylemci idi. Şimdi hayatını kazanmak ve medyadan düşmemek için, olanca yeteneğini kullanacaktır.
Irak ne durumda?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, beklendiği kadar erken zamanda Irak''tan çekilmeyecektir. Eski Basra eyaletimiz Güney Irak''ı, İran nüfuzuna açık bıraktı. Eski Bağdad eyaletimiz Orta Irak''ta Sünnî Araplar, tam hâkimiyet kurmak için çetelerle vuruşuyorlar. Eski Musul eyaletimizin merkez sancağı, Orta Irak''a bağlı bulunmakla Bağdad yönetimi gene komşumuzdur.
Musul eyaletimizin sancaklarından (illerinden) Kerkük üzerinde durmayacağım. Diğer bölgelerde ise Kürt otonomisi kurulmuş, Kürdistan adını almıştır. Araplık''tan, Türklük''ten, Farslık''tan kopup bağımsız devlet olmaya çalışıyor.
Kürdistan''ın hayatiyeti, Türkiye ile iyi geçinmesi ile orantılıdır. Zira önemli Kürt nüfusa sahip İran, böyle bir Kürt devletinin oluşup gelişmesini önlemek için elinden geleni yapacaktır, Amerikalıların gitmesini bekliyor. Arap devletleri, başta Irak, Arap coğrafyasından hoyratça gasbedilmiş bir parça muamelesi yapacaklardır.
Amerika çekilince, Avrupa''nın sempatisine rağmen Kürdistan, Araplık için ikinci İsrail-Filistin gibi algılanacaktır. Denge, Türkiye''nin tutumu ile sağlanabilecektir. Türkiye''nin kendi Kürt nüfusu vardır ve Kürdistan''da gittikçe artan yatırımlara ve ticarî ilişkilere girmiştir. Üstelik Amerika''nın müttefiki ve Avrupa Birliği''nin müzakerecisidir. Bu bakımdan Kürdistan''ın ezilmesini engelleyecektir. İki şartla:
İlk şart, Güneydoğu Anadolu''daki Kürt asıllı Türklerle Kürdistan''ın birliğinin bahis konusu olmamasıdır. İkincisi, PKK''nın tamamen silâh bırakmasıdır.
Ama İran faktörü çok ağırlıklıdır. Eğer Ankara, bir ABD-İran savaşında Amerika''ya muhalefet ederse, Washington, Türkiye yerine Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan B projesini gerçekleştirmeye çalışacaktır. Bu da, Türkiye''yi büyük çapta bir savaşa sürükler. Bu faktör ve ihtimaller karşısında Washington, Irak''tan askerini çekmekte acele etmeyecektir. Hiçbir zaman tam bir çekilme de bahis konusu değildir. Meğer ki Irak''ta petrol ve terör tükensin ve İsrail barışı sağlansın. Amerika, çok güçlü birkaç üste askerini ve hava kuvvetlerini toplayacaktır. Basra Körfezi''nde zaten -her biri bir süper tümen kuvvesinde- iki uçak gemisi bulunduruyor. Petrolün patronu olduğu müddetçe, bu pozisyondan vazgeçmez.
Komşumuz Ermenistan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
8 sınırdaş komşumuzun toprak ve nüfusça en küçüğü ve en yoksulu Ermenistan Cumhuriyeti''dir. 20 yıl önce bağımsızlığına kavuşan Ermeniler, Türkiye ile normal ilişkiler kurmak dirâyetini gösterselerdi, bugün 6 milyon nüfuslu, refah ve bolluk içinde, hattâ AB üyesi bir devlet sahibi idiler. Bunu beceremediler.
Sanatkâr, tüccar, müteşebbis, zeki, üstelik 1000 yıl Türklerle ortak yaşamış bir milletin bu beceriksizliği hayrete değer. Ama zekâ başka, akıl başkadır. Akla dönüşemeyen zekâ insanın başına belâ açar.
Ermenilerin böylesine bir belâya düşmelerine sebep, onları yoldan çıkaran, azdıran Batı devletleridir: Rusya, Fransa, İngiltere, Amerika, İsviçre vs.
Doğu Anadolu''da bağımsız devlet ham hayali ile, her türlü nimet ve faaliyetine katıldıkları devletlerine başkaldırdılar. 1915''te büsbütün azıtıp yüz binlerce Kürt, Türk, Azeri, Çerkes''i öldürdüler. İstanbul''da bile patırtı çıkardılar. Biz Çanakkale''de ölüm kalım savaşında iken, Kafkaslar''da bozguna uğramış 3. Ordumuzu arkasından vurdular. Berlin''de Almanya savaş bakanlığı ve İstanbul''da harbiye nezâretinde başkomutan (vekili) Enver Paşa''nın Genelkurmay Başkanı General Bronsart fon Selendorf Paşa, savaş bölgemizdeki Ermenilerin Beyrut, Haleb, Şam, Musul, Bağdad gibi daha şenlikli eyaletlerimize gönderilmelerini istedi. 1915 Mukaatelesi budur.
Bu mukaateleyi Ermeniler katliam, hattâ soykırım yutturmacası hâline getirdiler. Hedefleri Türkiye''yi sıkıştırıp dolandırmaktır. Sınır açılırsa refaha kavuşacaklardır ama, Amerika''daki 4 milyon zengin Ermeni, akıllarını çeliyor. Bunlar 1915 ninnileri ve masalları ile yatıp kalkmışlardır. İşte şimdi Ermenistan, daha dün -saygın kişilerin huzurunda- attığı imzayı, verdiği sözü çiğneyip kıvırtıyor.
Kemânî Serkis Efendi Kılıçyan (İstanbul 1885-Paris 12 Aralık 1944), Mütâreke''de -ihtimal Taşnak baskısı ile- Türklere sataşmak cürmünü irtikâb etti. Kurtuluş Savaşımız sonunda İstanbul''dan kaçıp Paris''e gitti, orada öylesine bir pişmanlık ve hüsrân içinde öldü ki, bugün bile dillerden düşmeyen ünlü Nihâvend Şarkı''sını besteleyerek yürekler yakan yanılgısını dile getirdi: Kimseyê etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime/Titrerim mücrim gibî bakdıkca istikbâlime/Perde-î zulmet çekilmiş korkarım, ıkbâlime/Titrerim mücrim gibî bakdıkca istikbâlime.
Dengeler değişince...
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2002 seçim tahminleri, iyi politikacı olmayan etkili kuruluşlar tarafından -nedense- yanlış tahmin edildi. Onlara göre kesin sonuç (Baykal 1. parti ve başbakan, Erdoğan 2. parti ve başbakan yardımcısı) şeklinde olacaktı. Tahmin yapanların zihniyetleri, Erbakan türevi saydıkları bir partinin iktidar oyu almayacağı yanlışına odaklanmıştı. Halbuki Erbakan 1. parti olmamış mı idi? Bu yanlışlık, o zihinlerde tasarlanan dengeyi bozdu. Bu defa yargı yolu ile kendilerince uygun bir denge kurmak istediler. Anayasa Mahkememiz, iki tarafa da (denge budur, çizgiyi aşmayın) kararını bildirdi. Karar, iki tarafı da tatmin etmedi.
Bir orgeneral, Harb Akademilerinin yıllık toplantısında Türkiye''ye (AB-ABD stratejik ittifakı)na alternatif (Çin ve Asya devletleri)ni gösterdi. Televizyonda paşanın ağzından dinlediğim zaman irkildiğimi itiraf ederim, tüylerim ürperdi diyebilirim. Biz Türkler, bin yıl iç içe yaşadığımız Çin''den bin yıl önce ayrılıp bugünkü coğrafyamıza geçmemiş miydik? Ayrıca demokrasiden kopup totaliter rejimde vasîlerce mi yönetilecektik? 2002 seçimleri, Üçlü Koalisyon''un Türkiye''yi batırıp iktidarın Amerika tarafından tasfiyesine millî tepki idi. 1. partimize yüzde 1 (bir) oy vererek öfkesinin derecesini belli etti. Daha önce de Çiller hükümeti, korkunç bir krizle halkımıza yoksulluk getirmişti. Her iki ekonomik buhran Türkiye''de yönetim beceriksizliğinden kaynaklanmıştır, evrensel sebepleri yoktu. 2009 krizi evrensel olduğu halde, diğer iki krizdeki çöküş olmadı. AK Parti muhalifleri bunu kabullenmekte zorlansalar da, bu böyledir. Politikada gemisini kurtaran kaptandır. Çiller ve Ecevit kurtaramadılar, Erdoğan kurtarmıştır. Türkiye''nin temel dengelerinden diğer birinin bozulması, mahut 2. tezkerenin reddidir. Pentagon''la Genelkurmay ilk defa karşı karşıya geldi. Temel dengeler değişince, akıl almaz projeler baş gösterir. Kurmay subaylar, bütün devletlerde harb oyunları düzenlerler. Ama medyamızın Balyoz dediği, harb oyunu çizgisini delip geçerek bilim-kurgu fantazyasına dönüştü. 5000 veya 500 sayfa ile, hattâ yazılı belge ile darbe olmaz ama, sevimsiz bir fantezidir. Türk subayının saygınlığına çok dikkat edilerek, böyle fantezilerden vazgeçilmesine yardımcı olalım. Demokrasiyi beceremeyip, Orta Çağ Türkiyesi oluşturmayalım.
Kâzım Karabekir
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Genelkurmay Başkanlığı, dün, İstiklâl Savaşı''nın Doğu Anadolu cephesinin muzaffer komutanı Kâzım Karabekir Paşa''yı andı. Geçen ay da Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü Paşa anılmıştı.
Cumhuriyetin kurulması ile sonuçlanan İstiklâl Harbimiz''in başkomutanı Türkiye Büyük Millet Meclisi reîsi Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa''dan sonra gelen komutanlarımızın da anılması, doğru tarih sunmak gibi kapital bir öğretim gereğidir. Atatürk, bin yıl için millî kahramanımızdır. Gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisidir. Askerlikte, dış politikada, devlet yönetiminde açık dehâ sahibidir. Bu vâsıfları asla değişmez. Nitekim bugün, dünyanın hiçbir devletinde artık bulunmayan her vesileyle aynı kişinin öne çıkarılması, yalnız Türkiye''de Atatürk için bahis konusudur.
Bu husus, 2700 yıllık Türk tarihinde aynı çapta başka uzkişiler bulunmadığı şeklinde algılanamaz. Zira doğru değildir. Üstelik tarihimizi ve Türk''ü küçük düşüren, potansiyelini küçümseyen bir tavırdır.
1919 yılında 38 yaşındaki M.Kemal Paşa, yüzlerce Osmanlı generalinin şüphesiz en değerlisi idi. Dehâ sahibi tek askerimizdi. Millî Mücadele''yi doğru şekilde yürüttü. Olumlu sonuca ulaştırdı. Türk Yenileşme Tarihi''nin en radikal inkılâpçısı oldu. Çağdaş uygarlık düzeyini millî hedef göstererek maalesef çok erken öldü.
Silâh arkadaşlarını da anmak, unutturmamak, millî bir görevdir. Herhalde Karabekir Paşa''yı Mareşal Fevzi Çakmak izleyecektir. Hepsi en büyük çapta savaşlar içinde pişmiş askerlerdir. Dün anılan Kâzım Karabekir, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin de 5. başkanıdır (1.8.1946-26.1.1948), bu görevde öldü. Yerine İstiklâl Savaşı komutanlarından Ali Fuat Cebesoy 6. başkan oldu (1.11.1948''e kadar).
Karabekir Paşa, Erzurum''da -İstanbul''un emrine uyup- M.Kemal Paşa''yı tutuklayıp İstanbul''a gönderse idi, tarihimizin seyri -çok olumsuz şekilde- değişirdi. Gene Karabekir, M.Kemal Paşa''nın, Doğu Anadolu sınırına gelen macera adamı Enver Paşa''nın Anadolu''ya sokulmaması emrini yerine getirmese idi, gene tarihimizin seyri değişirdi. Zira Enver, ordularımızın başına geçecek ve Türk milletinin başını bir defa daha büyük belâlara sokacaktı, zira yenilgiye doyamamıştı. İmparatorluğumuzu yıktıktan, düşmanı Polatlı''ya getirdikten sonra bile vazgeçmemişti.
Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Sayın İlker Başbuğ''un bu anlamlı teşebbüsünü kutluyorum.
Afganistan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul''da Afganistan''ı Taliban''dan kurtarmak için 4. zirve yapıldı. Pakistan cumhurbaşkanı Âsıf Ali Zerdârî ile Afganistan cumhurbaşkanı Hamîd Karzâî, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve Başbakanımız Tayyip Erdoğan''la buluştular. Müzakereler perşembe günü Londra''ya geçecek. İngiltere Başbakanı Gordon Brown, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton gibi ilgili ülkelerin devlet adamları ile sürecek. Afganistan, Rus işgali faciasından sonra Taliban felâketinden kurtulabilecek mi? Bu husus konuşuluyor. Bir devlet, silâh bırakmayan bir terör örgütü ile müzakere edemeyeceğine göre, terör örgütünü, ilgili devletin silâhlı kuvvetinin silâh bırakmaya mecbur kılmasından başka çare yoktur. Tâlibân''ın, oluştuğu ülke olan büyük Pakistan devletine de musallat olması, meselenin çapını çok büyüttü. Ayrıca Afganca konuşan kavmin yarısının Afganistan''da, yarısının Afgan sınırındaki Pakistan''da bulunması, diğer bir ana faktördür. Pakistan''da oluşacak bir zaaf, Asya kıt''asında denge değiştirir. Amerika da, Türkiye de bunun idraki içindedir. Afganistan gibi Pakistan''da da devlet başkanına muhalefet geniş çaptadır. Afganistan 3 (Afgan, Fars, Türk), Pakistan 4 (Pencâb, Sind, Afgan, Belûç) kavimden oluşuyor. Pakistan 4 otonom eyaletten kurulu olduğu halde Afganistan yekpâre devlettir. Sünnî İslâm şemsiyesi her iki ülkede de birliği koruyor. Ancak Taliban ve el-Kaaide gibi terör örgütleri, gerçek İslâm''ı temsil ettikleri iddiasıyla bu büyük ülkeleri kana buladı. Şimdi Afganistan silâhlı kuvvetleri kurmay başkanlığına getirilen Türk asıllı general Raşid Dostum''un Kuzey Afganistan''da -ki Güney Türkistan''dır- bir Türk (Özbek, daha az Türkmen, biraz Moğol) devleti kurması ihtimaline İslâm Kerimof''un Özbekistan Cumhuriyeti karşı çıkıyor. Milyonlarca her ırktan Afganistanlı da yıllardan beri Pakistan ve İran''da sürgün hayatı yaşıyor. Üstelik Afganistan''la Pakistan arasında anlaşmazlık var, Türkiye çözümlüyor.
Türkiye, Afganistan''da asker ve polis eğitiyor, Kâbil''de asayiş sağlıyor. Çok iyi yapıyor. Taliban ile NATO savaşıyor. ABD, İngiltere ve diğer devletlerin desteğiyle savaşı yönetiyor. Bütün bu kaosa Afganistan''a komünist Sovyetler''in kanlı işgali sebeptir. Üstelik büyük çapta terör örgütleri üretti. Ülkeyi dünyanın en büyük uyuşturucu yetiştiricisi yaptı.
Avrupa Konseyi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Konseyi Parlamentosu''na ilk defa bir Türk milletvekili 2 yıl için başkan seçildi. Güvenlik Konseyi''ne 2 yıl için üye seçilmemiz kadar önemli bir başarıdır. Başkan''ı kutluyorum: AK Parti Antalya milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu''dur. Hem de şimdiye kadar o parlamentoya seçilen en genç başkan. Alanya doğumlu, 42 yaşındadır. Eski Alanya belediye başkanlarından birinin oğludur. 7 yıldan beri Antalya milletvekili ve Avrupa Konseyi üyesi milletvekilidir. Avrupa Konseyi dışişleri bakanları komisyonu başkanlığı da vardır, münâvebe iledir. İspanya dışişleri bakanı 2 yılını tamamladı. Yerine Türkiye dışişleri bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu gelecek. Bu suretle Avrupa Konseyi''nin en önemli iki organının başkanlığı Türkiye''ye geçiyor. Avrupa Birliği yolunda mutlaka faydalanmalıyız.
Avrupa Konseyi 1947''de kuruldu. Biz 11. üye olarak 1949''da girdik. Almanya 1951, İspanya 1977''de üye oldu. 2001''de Azerbaycan ve Ermenistan üye kabûl edildi. Bu iki devlete NATO ve -Asya kıt''asında bulunmalarına rağmen- Avrupa Birliği üyeliği açılmış oldu. İster misiniz ilk Türk devleti olarak Azerbaycan bizden önce Avrupa Birliği üyesi olsun? Avrupa Konseyi''nin ve parlamentosunun merkezi Fransa''da Alsas''ta Strasbourg şehridir. Resmî diller İngilizce ve Fransızca''dır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Konseyi Bankası gibi çok önemli organlar, Avrupa Konseyi''ne bağlıdır. Avrupa Konseyi Parlamentosu, 313 milletvekilinden oluşuyor. Üye devletler, kendi milletvekillerinden seçip tayin ediyorlar. Kendi içlerinde partilerin politik durum ve temayüllerine ve konulara göre komisyonlar bulunuyor. 313 milletvekilinin üye devletlere dağılımı şöyledir: Almanya 18, Fransa 18, İngiltere 18, İtalya 18, Rusya 18, Türkiye 12, İspanya 12, Polonya 12, Ukrayna 12, Romanya 10, Belçika 7, Çek Cumhuriyeti 7, Yunanistan 7, Macaristan 7, Hollanda 7, Portekiz 7, Avusturya 6, Azerbaycan 6, Bulgaristan 6, İsveç 6, İsviçre 6, Sırbistan 5, Bosna-Hersek 5, Hırvatistan 5, Danimarka 5, Finlandiya 5, Gürcistan 5, Moldova 5, Norveç 5, Slovakya 5, Arnavutluk 4, Ermenistan 4, İrlanda 4, Litvanya 4, Kıbrıs 3, Estonya 3, İzlanda 3, Letonya 3, Lüksemburg 3, Makedonya 3, Malta 3, Slovenya 3, Andora 2, Lihtenştayn 2, San Marino 2, Karadağ 2.
Subay statüsü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Ocak, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Heyecan yaşadığımız bir haftanın sonundayız. Türkiye, böylesine karmaşalara düşmemeli idi. Sivil-asker çekişmesi, son dönem tarihimizin tatsız hatıraları olarak maziye gömülmeliydi. Mükemmel bir demokrasi içinde çağdaş uygarlık düzeyinde ilerlemek, bu büyük milletin hakkı değil miydi? Olmadı!
Türkiye''nin, dışımızdaki âleme güzel fotoğraf vermesi gerekir. İç çekişmeler fotoğrafı bozar. Belirli sayıda olsa bile, subayın politikaya girdiği, politik söz söylediği bir ülke, demokrasi ile yönetilen müreffeh çağdaş dünyadan kopar. Dostlarımız üzülür, -hiç de az olmayan- hasımlarımızın yüzü güler.
Askerî darbe, askerin bir müddet için olsa da yönetime el koyması, Türkiye''ye her defasında 10-15 yıl kaybettirdi. Çok değerli subaylarımız da, ordudan atılarak askerî gücümüz olumsuz etkilendi.
Türk Silâhlı Kuvvetleri, reformlarımızda, öncü olmuştur. Yenileşmekten ürkmez, taraftardır. Gördüğü çok sorumlu millî hizmetin, sürekli yenileşmelere uyum sağlamasına bağlı bulunduğunu elbette bilir. Türkiye mutlaka Avrupa Birliği''ne girecektir. Türk subayının statüsü, Amerika, Japonya, İngiltere, Almanya ve emsali tam gelişmiş, tam demokrat, tam çağdaş, tam ilerici devletlerde ne ise o olacaktır.
Subay statüsü konusunda, bize mahsus özel şartlar bahis konusu olamaz. En saygın subay, en demokrat devletin subayıdır.
Bu reform, hızla ve Türk subayının saygınlığına asla halel gelmeksizin yapılacaktır. Gecikme, milletimizin aleyhinedir. Silâhlı Kuvvetler, bütün devletlerde, subay demektir. Türkiye, jeopolitiği, tarihi, millî potansiyeli bakımından bütün 21. yüzyıl boyunca silâhlı kuvvetlerini çok güçlü tutmaya mecburdur. Zaafa uğramış ordu, Türkiye''ye felâket getirir.
Dış politika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış işleri bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu, Londra''da Afganistan''ı kurtarma konferansından, Fransa''nın Strasbourg şehrine geldi. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi buradadır. Başkan seçilen Antalya milletvekili Mevlit Çavuşoğlu''nu kutladı. Bir Müslüman''ın ilk defa Avrupa Parlamentosu başkanlığına seçilmesi münasebetiyle Avrupalıları da tebrik etti, hayırlı olsun dedi.
Gene Davutoğlu, Gazze''deki çocukların esenliğini Türkiye''nin Tel Aviv''deki çocuklar derecesinde özenle izleyeceğini söyledi. Diplomasi dilinde tehdide benzer bir sözdür. Ancak biz Türkler, Gazze''de Arapça konuşan halka, en az bizim kadar, Arap devletlerince de sahip çıkılmasını bekleriz. Gazzelilerin de önümüzdeki seçimde bir terör örgütü olan Hamas''ı değil, dünya devletlerinin Filistinlilerin meşru temsilcisi saydıkları Filistin Kurtuluş Örgütü''ne oy vermeleri gerekiyor.
Bu arada İsrail bizim pilotsuz uçakları kaynatmasın! Veriyor mu, vermiyor mu, öğrenmek isteriz. Tanklarımız da ne oldu?
Sayın Başbakan Erdoğan''ın, ekonomik kriz içindeki Yunanistan''a yakınlık göstermesi, doğru politikadır. Avrupa Birliği, 100 milyar dolar bağışlayarak üye yaptığı Yunanistan''ı, bu müşkül zamanında atlatmak istiyor. Avrupa devletlerinin, Osmanlı''dan kopmalarından bu yana sürekli karşılıksız yardımcı oldukları Yunanistan''dan artık bıktıklarını söyleyebiliriz.
En yakın ilgiyi ise Türk Cumhuriyetlerine göstermemiz tabiidir. Çin ile Rusya arasında dalgalanmalarına, destek vermemiz lâzım. Enerji ve maden zengini bu geniş ülkeler, çok devletin dikkatini çekiyor.
AK Parti''nin, 6 kıt''adaki ülkelerle ilişki kurmaya çalışması, Büyük Türkiye''yi oluşturur, bunun içindir. Bu hamleyi başarıya götürecek, gerçekleştirecek diplomatlarımız, kültür, sanat ve iş adamlarımız vardır. Potansiyelimiz mevcuttur. 21. yüzyıl dünyası, kendini göstermeye, şekillenmeye başladı. Türk katkısının, geçmişimizle mütenasip olması gerekir.
Anayasa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anayasa konusu gittikçe yoğunluk kazanıyor. Yürürlükteki anayasadan memnun olan, mükemmel sayan tek Allah''ın kulu yoktur. Üstelik 70 küsur maddesi ile oynanarak yamalı bohça haline getirilmiştir. Niçin?
Zira askerî bir anayasadır. Askerin anayasa yaptığı bir demokrasi düşünülemez. Hangi anayasa vardır ki dikta altında kaleme alınmış olsun? İşte böylesine bir acayiplik Türkiye''ye musallat oldu. Ne zamandan beri?
1961''den önce epey düzgün bir anayasamız vardı. Atatürk gibi cumhuriyet kuran bir millî kahramanın bile beğendiği bir anayasa ki, küçük rütbeli âsî subaylar tarafından, Yüce Meclisimiz''le beraber alaşağı edildi. Komünist mikrobunun epey bulaştığı, millete hakaret mahiyetinde maddelerle doldurulmuş bir ihtilâl anayasası yapıldı. Bu 1961 anayasasını, milletin yüzde 57''sinin tek temsilcisi bulunmayan bir kurucu meclis kaleme aldı.
1960''tan beri Türkiye, bir anayasa krizi yaşadı, yaşıyor. Binaenaleyh niçin bir türlü Batı kriterlerinde düzgün bir demokrasi kuramadığımız âşikârdır. Bu çok uzun, her maddesi dallı budaklı fıkralara ayrılmış, daha çok talimatnameye benzeyen anayasayı evet değiştirelim. Ama nasıl?
Beğenmemekte bütün partilerimizin ittifak ettiği anayasamızı, Adalet ve Kalkınma Partisi''nin kendi felsefesine göre bir metin hazırlatarak değiştireceğinden korkuluyor. Diğer partilerin felsefelerine, hatta Türk devletinin temel ilkelerine aykırı maddeler içerebileceğinden şüphelenilmektedir. Muhalefet bu şüphesinde ısrar edecektir.
Sayın Başbakan''ın, yeni bir anayasa ile seçime gitmek arzusu kesin görünüyor. AK Parti milletvekili oyları ile yeni bir anayasa mümkün olmadığına göre, referandum faktörü üzerinde duruluyor. Referandumun reddi halinde de, kabulü halinde de çekişme sona ermeyecektir. Bu çekişme sürerken, Ergenekon denen dava uzayıp gidecektir. Birtakım insanımız da, Türkiye Büyük Millet Meclisi yerine fevkalâde bir kurucu meclisin anayasa yapmasını istiyor. Sinsi bir teşebbüstür. Maazallah Türkiye''de demokrasinin ve millî iradenin sonunu getirir. Bütün bu huzursuzluklar, temel reformların zamanında yapılmamasındandır. Zira bütün iktidarlar, temel meseleleri erteledikçe ertelemişlerdir.
Asya''da sıkıntı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran Dışişleri Bakanı Muttaki Ankara''da. Türkçe bilen, Türkiye''yi tanıyan tecrübeli diplomattır. Asya''da yeniden kaynamaya başlayan kazanlar gözardı edilecek gibi değil. İç çekişmelere o derecede daldık ki, dışarımızdaki dünyada olup bitenlere ilgimiz azaldı.
Çin, Milliyetçi Çin de denen Taiwan''a 7 milyar dolarlık süper silâh satmaya hazırlanan Amerika''yı protesto etti. Daha çok savunma silâhları. Çin, Taiwan''a çıkarma mı yapacak? Vaktiyle Mao''nun kocaman Çin''i yıldırım hızıyla ele geçireceğini tahmin edemeyen Amerika, dünyanın ve Türkiye''nin başına bir de Çin komünizmi çıkarmıştı. Rus komünizmi yetmiyormuş gibi... Leninistler, Marksistler, Maoistler, Troçkistler, Menşevikler, Titistler, Enverhocacılar ve sair bütün fraksiyonları ile komünizmin Türkiye''de bulaşmadığı az yer kalmıştı. Kan gövdeyi götürüyordu. Reagan ile Gorbaçov geldiler de dünya bu çıkmaz sokaktan kurtuldu. Ama insanlığın gördüğü tahribat, bir cihan savaşı tahribatına eşittir.
Amerika''nın, Güney Kore ve Taiwan''ın da yutulup can çekişen komünizmin hamleye kalkışmasına izin vermeyeceği açıktır.
Amerika, Körfez monarşilerini de süper silâhlarla donatıyor.
Milyarlık süper silâhlar üst üste yığılıyor. Suudi Arabistan, Kuveyt, Emîrlikler, Katar, Bahreyn, Umman... Bu 6 monarşinin toplam petrol rezervi 500 milyar varilin üzerindedir. Bir de doğal gaz faktörünü eklemek gerekir. Irak''ın 115 milyar varilini de katmak lazım. Hepsi ABD kontrolündedir (ABD rezervi ise 30 milyar varilden ibarettir, Rusya 80 ve Çin 16 milyar varildir). İran rezervi 138 milyar varildir. Bu rakamlar, çekişmenin azametini ve nelerin göze alınabileceğini gösterir.
Körfez Monarşileri, süper silâhları, ABD askerî elemanlarının yardımı ile kullanacaklar. Kime karşı? Körfez''in doğu yakasındaki devlete karşı... İran, bu monarşilerden nefret ediyor. Saddam da nefret ederdi.
Asya''nın doğusunda da, batısında da kazanlar kaynamaya başladı. Türkiye, Batı Asya''dadır. Sayın Muttaki, bu meseleleri konuşmak için mi Türkiye''ye geldi? Öyle ise, bizden, barış ve diplomatik çözüm öğütleri alacaktır. Radikal (yani silâhlı) çözümlerden kaçınılması tavsiye edilecek. Herhalde Amerika''ya da bu görüşümüzü ileteceğiz. Ama Washington ve Tahran, karşılıklı hakaret diplomasisinden(!) vazgeçeceğe benzemiyorlar.
Afrika ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Afrika''daki son topraklarımızdan 1830''da Cezayir''i, 1912''de Libya''yı bıraktık. Tunus, Mısır ve Sudan''daki egemenliğimizden ancak Lozan Anlaşması ile vazgeçtik. Ve Allaha ısmarladık Afrika! 16. asırda, İspanyolca konuşan Katolik Afrika olmaktan biz kurtarmıştık.
Bizden sonra Afrika''yı derleyip toplamayı -ister inanın ister inanmayın- Muammer Kaddâfî denedi. Hangi güçle mi? Tabiatiyle petrol yani para+ideoloji gücüyle. Bir ara çılgın Nâsır''la anlaşıp Mısır''la birleşmeye bile kalkıştı. 1912''ye kadar Çad, Osmanlı toprağı olduğu için o uçsuz bucaksız ülkeye de daldı. ABD patronajında -Türkiye''nin bile müşâhid üye olduğu- Amerika Devletleri Birliği (1899) olur da Afrika Birliği olmaz mı?
Afrika Birliği, 1999''da 53 Afrika devletince kuruldu. Resmî dilleri İngilizce ve Fransızca''dır, Arapça da olmaması gariptir. Geçen hafta 14. zirve toplantısını Etiyopya''da (Habeşistan) yaptı. Kaddâfî başkandı. Fakat büyük faaliyet göstermesine rağmen bu zirvede yeniden seçilemedi. Malavi gibi güneyde kalan ve Müslüman olmayan bir devletçiğin başkanı Bingu Wa Mutharika başkan seçilmesin mi?
Kaddâfî, haklı olarak bozuldu. Birliğe çok emek vermişti. (Ben kralların kralıyım, Afrika başkanı sıfatına ihtiyacım yok, zaten beş para etmeyen toplantılarla vakit öldüren bir örgüt) diyerek infiâlini belli etti.
Tam bu sırada Türkiye, 13 Afrika devletinde daha büyükelçilik açacağını bildirdi. Şu devletlerde: Gana (evvelce büyükelçiliğimiz vardı kapatmıştık), Kamerun, Angola, Mali, Nijer, Uganda, Çad, Gine, Mozambik, Zambiya, Moritanya, Burkina Faso ve Madagaskar. Osmanlı Türkiyesi, Siyah Afrika''da da vardı, bugün de olmalıyız. Bu ülkelerin bir kısmı Müslümandır. (Çoğunlukla Mâlikî, daha az Şâfiî Sünnî.) Diğerlerinde de çok önemli Müslüman azınlıklar bulunuyor.
Bu arada Güney Amerika''da Kolombiya ve Peru''da (Bogota ve Lima) büyükelçilik, Birleşik Amerika''nın San Francisco, Boston, Miami şehirlerinde başkonsolosluk açıyoruz. Sudan''ın güneyde Juba şehrinde başkonsolosluk açıp Afrika''nın bu toprakça en büyük devletinin Hıristiyan kesiminde de varlığımızı belirtecek, bölgenin iç savaştan kurtulmasına yardımcı olacağız. Aferin Türkiye!..
Dış politikamız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan, çarşamba günü USAK''ta (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) "Değişen Dengeler ve Türkiye''nin Artan Önemi" konferansında, konuşmasının son bölümünde dış politikamızı anlattı. İzlediği dış politika ilkelerini dosdoğru söyledi. Bu önemli konuşma, -araya Meclis kavgası manşetlere oturduğu için- medyamızda gereken yankıyı yapmadı. Konuşmanın birkaç çizgisini naklediyorum:
Dış politikamızda -doğuya doğru- sapma olduğu ithamını reddetti. Ancak bir zamanlar -Birinci Cihan Savaşı''nın acı hâtıraları sebebiyle- ihmal ettiğimiz Arap âlemine artık gereken önemi verdiğimizi söyledi. Doğrudur. Bir de o zamanlar petrol faktörü bu derece öne çıkmamıştı ve sadece bağımsız 4 Arap devleti vardı (S. Arabistan, Yemen, Irak, Mısır).
İsrail''i Gazze (ve Lübnan) taarruzları sebebiyle değil, atom bombası dolayısıyla da eleştirdi. Nükleer enerjinin her devletin hakkı olduğunu, fakat İran''ın atom bombasına karşı bulunduğumuzu ifade etti. Uranyum konusu henüz belirsiz bulunduğu için, İran''ın enerji zenginliğini söylemedi sanıyorum. Türkiye''nin NATO üyesi ve Amerika''nın askerî müttefiki sıfatıyla Batı bloku mensubu mevkiini vurgulamadı.
Türk dünyasında Azerbaycan ve Kuzey Kıbrıs''ı ele aldı. Diğer Türk devletlerinden bahsetmedi. 20 yıldır Minsk Grubu''nun (ABD-Fransa-Rusya) havanda su dövdüğünü belirtti. Rusya ile dış ticaret hacmimizi 10 milyardan 30 milyar dolara çıkartmak projemizden bahsetti. Yarım asır gecikmeyle ilk nükleer santral ihalemizi yapacağımızı söylemedi. Çin''in Uygur katliâmının da bahsi geçmedi (geçen hafta Çin''den önemli bir ziyaretçi gelmişti).
Afrika, Güney Amerika gibi ihmal ettiğimiz kıt''alardaki teşebbüslerimizi söylemedi. Vakit kısıtlı idi. Filistin meselesinin önemini vurgulayarak, uzun vâdeli olduğunu ima ile yetindi. Vizeleri kaldırmak hamlesini de pas geçti.
İki önemli tablo, iktidarla muhalefetin arasının kapatılamaz boyutlarda açıldığını gösterdi, üzüntü verdi, endişelendirdi diyebilirim: Türkiye Büyük Millet Meclisi''ndeki çirkin kavga ki, demokratik meclislerdeki mahut kavgaların boyutlarını çok aşmıştı. Ve Strasbourg''da, Avrupa Parlamentosu başkanı seçiminde, parlamento üyesi muhalefet milletvekillerimizin Mevlüt Çavuşoğlu''na oy vermemeleri.
Polis ve astsubay
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçtiğimiz perşembe günkü grevi yumuşak geçirdik. Çok sorunlu Türkiye''de genel grev deneyimi gereksizdi. Gerçekleşmedi. Aslında Tekel işçilerinden dertli, sayıda büyük gruplar oluşturan meslekler bulunuyor. Fakat devlet memurudurlar, hem de üniformalı görevliler...
Astsubaylar ve polisler... Devletimizin ve halkımızın güvenliği ile görevliler. Statülerinden ve bilhassa maaşlarından ve emekli maaşlarından büyük şikâyetleri var. Medya mensuplarına yoğun başvurular yapılıyor. Nitekim ben, dış ve iç politikaya ağırlık verip sosyal konulara pek giremediğim halde, bu yazımı kaleme alıyorum.
Astsubaylarımız çok şikâyetçi. Bana, subaylarımızı savunup kendilerini pas geçtiğim gibi pek doğru olmayan bir ithamda bile bulunuyorlar. Üyesi bulunduğumuz NATO''da, bilhassa dünyanın -nisbetsiz ölçüde- 1. silâhlı kuvvetlerine sahip ABD''de astsubayların ağırlığını ve gittikçe önem kazandığını elbette biliyorum. Görevlerinin meşakkati de malûm. Maaşlarında, emekli maaşlarında, statülerinde iyileştirmeler yapılmaktadır. Devletin imkânları ve en sert meslek olan askerliğin gerekleri çerçevesinde bu konunun gündemden düşürülmesini hükûmete hatırlatıyorum.
Polislerimize gelince... İç içe yaşıyoruz. Mesleğin yoruculuğunu, nezaketini, zorluklarını herkes biliyor. Benim (polisleri sevmediğim için haklarını savunan yazılar yazmadığım) ithamı, tamamen geçersizdir, yakıştırmadır. Beni, reyting ve tiraj için popülistlik yapan TV ve gazetelerdeki meslektaşlarımla karıştırdıkları anlaşılıyor.
Gazetecilik hayatımda (ki 1960''ta başladı), emniyet mensuplarımızı kuvvetli ifadelerle savunduğumu, bazı yanlış davranışların istisna olduğunu, maaşlarının ve çalışma saatlerinin düzeltilmesi gerektiğini yazdığımı, basında beni izleyenler bilir. -Mesleğim gereği- silâhlı kuvvetleri ve emniyeti eleştiririm. Fakat milliyetçi sevgi ve saygım belirlidir. Benim de eski emniyet mensuplarından akrabalarım var. Polissiz devlet olur mu, var mıdır?
Erdoğan hükûmetinin açılımcı (frenkçe ifade ile: reformist) olduğu görülüyor. Sivil ve üniformalı bürokrasi mensupları milyonlarca görevlinin -bazıları epey gecikmiş- dertlerine eğilecekleri kesindir. Meselâ öğretmenlerimizin, üniversite öğretim üyelerinin dertleri az mıdır? Astsubaylar ve polisler, güvenliğimizin temel elemanlarıdır. Sorunlarını gündemde tutsunlar, elbette çare aranacaktır.
.Önemli görüşmeler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Türkiye''de idi. İstanbul''da NATO Dışişleri Bakanları toplantısına katıldı. Ankara''da millî savunma bakanımız Sayın Vecdi Gönül''le görüştü. Yakından tanıdığımız bir ABD orgenerali Ray Odierno de gelmişti. Sanıyorum detaylı görüşmeler oldu. Amerika, Barzani''yi de uyararak, PKK üzerine gidileceğini vaad etti. Kusuruma bakılmazsa ben, buna pek inanmadığımı yazacağım. PKK yalnız silâhlı bir tehdid ile silâh bırakır. Bunu da -PKK''dan hoşlanmamasına rağmen- Barzani göze alamıyor. Amerika''nın ise işine gelmediğini bile düşünüyorum. Zira Türkiye stratejik ittifaktan koptuğu takdirde Washington, güçlü bir Kürdistan ve Ermenistan oluşturarak onlarla iş birliği yapacaktır. Nisan ayında Temsilciler Meclisi''nde Ermenilerin soykırım masalı kabûl edilirse, Ankara sert tepki verecektir. Yahudi lobisinin bu defa lehimize davranmaması, hattâ aleyhimize çalışması da muhtemeldir. Ancak zayıf ihtimaldir. Zira dengeler bozulur. İsrail''in de rahatı kaçar. Afganistan''da şanlı askerimizin, çalışkan subaylarımızın gayretleri meyvesini verdi. Türk ordusunun potansiyeli kendini belli etti. NATO Genel Sekreteri Rasmussen de Ankara''da idi. Gates gibi o da askerimizin başarısını dile getirdi. Silâhlı kuvvetlerimiz için "muhteşem" süper sıfatı kullanıldı. Filistin''de Hamas''la el-Fetih, biribirine diş bilemekte devam ediyor. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye''de de Filistin devlet başkanı kabûl edilen Mahmud Abbas, Hamas''ı Gazze''de el-Fetihçi Arapları öldürmekle suçladı. Hamas ise, roket saldırıları ile İsrailli sivillere zarar verdikleri için üzgünlüğünü söyleyerek, Batı''ya yaklaşmaya çalışıyor. El-Fetih''in oyunu azaltıp Hamas''a oy kazandıran en psikolojik faktör, ünlü Yâser Arafât''ın ölümünde genç eşine akılları durduracak bir meblağı miras bırakması idi. Milliyetçilikte idealistlik şarttır, böyle şeyler yapılmaz.
Ankara, iki Filistin örgütünün arasını bulmaya çalışıyor. Ama İran''ın Hamas''ı ve Lübnan''da Hizbullah''ı bırakıp Doğu Akdeniz''den çekilmesi ihtimali hiç yoktur. Tahran şimdi zenginleştirilmiş uranyum nakli masalı ile uyutarak vakit kazanıyo
.Gelibolu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gelibolu Savaşı, Avrupa dillerinde, bizim Çanakkale Muharebeleri''ne verilen isimdir. 1915''te 1. Cihan Savaşı''nın bu çok önemli cephesi, 95. yılında geçen hafta anıldı.
Bu vesileyle Avustralya Savunma Bakanı John Faulkner ile Yeni Zelanda Savunma Bakanı Wayne Happy, Çanakkale''ye geldi. Dağ taş, iki taraftan, bizden ve onlardan ölen askerlerin isimleriyle dolup taşıyordu. Şehitlerimizin sayısı, birkaç ay önce Sarıkamış''ta Allahüekber Dağlarında karlara gömdüğümüz 4. Ordumuzun 2 Kolordusunun şehitlerinden az değildi. Ünlü Ermeni tehcîri, Türk-Ermeni mukaatele''si, Çanakkale''de imparatorluğumuzun mukadderâtı ve tarihin en büyük savaşının 2 yıl daha uzaması ile sonuçlanacak vuruşmaların aynı günlerine rastlar.
Çanakkale''de -Âkif''in tabiriyle- yamyamlar dahil, her ırktan asker Gelibolu yarımadasına çıkarılmıştı. İngilizler ve Fransızlar ile onların sömürgelerinden, bilhassa Hindistan ve Senegal''den birlikler çoğunlukta idi. Ama ANZAC (Anzak) denen Avustralya-Yeni Zelanda kuvveti, dövüşme gücü ve verdiği büyük zayiatla tarihe geçti.
ANZAK, Australian and New Zealand Army Corps=Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu''nun kısaltılmışıdır: 5 tugaylı 2 Avustralya tümeni+1 tugay (2 alay) Yeni Zelanda askeri. Onlar için dünyanın öbür ucu sayılan bir coğrafyada o kadar ağır kayıplar verdiler ki, İngiltere dominyonları olan bu iki Anglo-Sakson ülkesinde milliyetlerini oluşturup 1931''de bağımsız devlet olmalarının en önemli faktörüdür.
Her yıl, bazılarında genel vali denen devlet başkanı vekilleri, başbakanları da olan devlet adamları Gelibolu''yu ziyarete gelirler. Dedeleri burada ölen binlerce yurttaşları ile birlikte tören yaparlar (her iki devlet de monarşi olup İngiltere hükümdarı onların da hükümdarıdır).
Ziyaretçi bakanlar, ülkelerinin maktullerinin taşa kazılmış isimlerinin çokluğu karşısında irkildiklerini, ürperdiklerini medyaya söylediler. Avustralyalı Bakan (iki taraftan inanılmaz sayıda muazzam kayıplar olduğunu görüp sarsıldım) dedi. Rusya imparatorluğunun saf dışı edilmesini sağlayan, Mustafa Kemal''i tarih sahnesine çıkaran bir Türk zaferi ki, 33 yaşındaki toy başkomutanımız Enver Paşa, 4 yıllık savaşın ilk yılı içinde en güçlü 2 ordumuzu Sarıkamış ve Gelibolu''da harcamıştı, çoğunluğu 18-25 yaş arası delikanlılar oluşturuyordu. Bir daha asla olmasın!
Dış politika ve anayasa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ukrayna''da başkanlık seçimlerini Maviler''in lideri Viktor Yanukoviç (Yanıkoğlu) kazandı: Yüzde 48.5. Turuncular''ın lideri çok güzel bir hanımefendi olan başbakan Yuliya Timoşenko yüzde 45.5''te kaldı. Yüzde 1.5 oy Yuliya Hanım''a gitse idi o kazanacaktı. Ne olacaktı? Ukrayna 4 yıl içinde NATO ve AB üyesi olacaktı. 46 milyon nüfusun yüzde 22''si Rus olan Ukrayna''nın NATO üyeliği Rusya''yı nasıl etkilerdi? Bu konuya girmiyorum. Kazanan Yanukoviç, Rusya taraftarıdır, iş birliği yapmak istiyor. Meclisinde milletvekili sayısında bir değişiklik olmadığı için, Ukrayna politikası bugünkü yolunu izleyecek. Ancak Yanukoviç, Rusya ile barışırsa, Avrupa''yı ısıtan Rus doğalgazı, Türkiye''den fazla Ukrayna üzerinden batıya ulaşır. Rusya da, Ukrayna da dostumuz ve Karadeniz üzerinde komşularımızdır. Dünya, Ukrayna''dan fazla, İran''ın uranyumu zenginleştirme oyunlarına derin ilgi gösteriyor. Dışişleri Bakanı Prof. Davutoğlu, Tahran''da âdetâ imkânsızı zorlayacaktır. İran, sakınmaksızın yoluna devam ediyor. Yakın zamanda bir gün ansızın (nur topu gibi bir çocuğumuz doğdu) müjdesi ile dünyaya sürpriz yapmaya hazırlanıyor. Cumhurbaşkanımız''ın, bu dönemde Meclis''ten yeni veya kapsamlı tadiller içeren anayasa çıkamayacağı anlamındaki sözleri, inanılmaz boyutta bir parlamento kavgası ile doğrulandı. Demokrasiye hiç yakışmadı. Köhne anayasamıza dönem sonuna kadar katlanmamız kuvvetli ihtimaldir. AK Parti, anayasa tadili için muhtemel bir oylamada fire vermese bile, Kürtçülüğe soyunan partinin oylarına ihtiyaç gösterecektir. Referandum ise, aynen çok yoğun bir genel seçim atmosferi oluşturur. Partiler birbirine girer. Bütün önemli iç ve dış işler yatar. Ne gibi sürpriz sonuç çıkarsa çıksın, kaybeden tarafça benimsenmez, mızıkçılıktan geçilmez.
Seçim sandığının yanına bir referandum sandığı koymak seçeneği ise, epey orijinal bir çıkış olur, fantezi diyebilirim. Tehlikeli bir fantezi. Bütün bu hengâmede köhneleşmiş seçim ve partiler yasaları için değişikliklere zaman daraldı.
Hindistan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül''ün ziyareti, Hindistan''ın ihtişamına uygun üslûpta gerçekleşti.
Hindistan''ın ihtişamı, 3 büyük medeniyetin üst üste gelip mükemmele yakın bir kompozisyona erişmesinden kaynaklanır: Orijinal Hindû medeniyeti+Müslüman Türk medeniyeti+19. asır İngiliz medeniyeti. Bu terkîbe, Hindistan''ın demokrasiyi özümsemekteki inanılmaza yakın yeteneğini eklemek gerekir. Böyle bir ülke, olağanüstü egzotik bitki örtüsü üzerinde ve içindedir.
Hindistan''la sıkı ekonomik, ticarî, kültürel ilişkilere girmemiz, Türk devletlerinden sonra en yakın dostumuz Pakistan''la münasebetlerimize halel getirmez. Hatta fayda sağlayabilir. Belki müzmin Keşmir meselesinde arabuluculuk bile ederiz.
Biz Türkler, Kuşan (Mîlâdî 3-176) ve Akhun (496-567) hanedanlarımızla daha Hazret-i İsa''nın zamanında Hindistan''da egemenlik kurduk. Ama asıl egemenliğimiz, Oğuzlar''ın -Osmanoğulları gibi- Kayı boyundan Seviktegin ve bilhassa oğlu Gazneli Sultan Mahmûd''un Hayber''i geçerek Afganistan''dan Hindistan''a girmeleri ile başlar. Böylece Müslüman (Sünnî-Hanefî-Mâtürîdî) Türk egemenliği -dile kolay- 857 yıldır (1001-1858). Büyük cihangir Sultan Mahmûd, Bengal Körfezi''ne ulaşıp Hind Okyanusu sahillerini biz Türklere açmıştır. Sonra Halaç hanedanından Alâeddin Muhammed, tarihte ilk defa olarak Hindistan kıt''asını tek devlet hâlinde birleştirdi. Pakistan ve Bangladeş''in temellerini Sultan Mahmûd atmıştır. Bugün bu coğrafyada yaşayan yarım milyar insanın Müslüman olması da onun eseridir. Biz Türkler, tarihin akışını işte böyle değiştirebilen bir milletiz.
Hindistan''da Türk hanedanlarının sonuncusu Timuroğulları''dır: 1526-1858. Timur''un 5. kuşak torunu Bâbür Şâh, Gazneli Mahmûd gibi, Kâbil''den gelir, Hayber''den geçer, Delhi ve Agra imparatorluk tahtlarına oturur. Tarihin en haşmetlü devletlerinden birini başlatır. Türkler, bin yıl içinde bu muazzam coğrafyayı üstün mimari şâheserlerle donatıp damgaladılar.
Cumhurbaşkanımızın, muhteşem türbesini ziyaret ettiği -babası gibi Türkçe''de şair- Hümâyûn Şâh, Bâbür Şâh''ın oğlu ve halefidir. Agra''da Tâc-Mahal''de yatan Şâh-ı Cihân da Hümâyûn''un torununun oğlu. Bugün böylesine bir tarihe sahip bulunmanın şuûrunda mıyız?
Politikacı ve asker
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye dış poltikası kadar iç politikası da dünyada dikkatle izleniyor. Dış politikadaki aktivitemiz ilgi çekiyor. Batı ile Doğu arasındaki pozisyonumuz tartılıp biçiliyor. İç politikada ise siyasî iktidar ile silâhlı kuvvetlerimizin karşılıklı gelişmeleri merak ediliyor. Türlü çeşitli anlamlar yükleniyor. Silâhlı kuvvetlerimizin politikadan el çekmeleri ile meydana gelen olayları, çağdaş uygarlığa ve mensubu bulunduğumuz Avrupa düzenine geçmenin sancıları gibi tefsir etmek de mümkündür. Reform dönemi sıkıntılarını yaşıyoruz. Çok geç kaldığımız için bazan bocalıyoruz, acemilik yapıyoruz, fazla ses çıkarıyoruz, fakat bıkkınlık getirmeksizin sürdürüyoruz. Mecburuz. 1960''tan beri birkaç defa şu veya bu oranda siyasete karışmış, batmış, bulanmış, bulaşmış, hattâ iktidara hükmetmek derecelerinde müdahale etmiş silahlı kuvvetlerimiz, vatanı korumak aslî görevleri dışına çıkmamak yeniliği karşısındadır. Rejimi savunmayı ve irtica ile mücadeleyi silahlı kuvvetlerimiz, görevleri saymıştır. Sovyetler''in dağılmasından önceki iliklerimize kadar işlemiş komünist tehlikesini bile ikinci derecede algıladığı vâkı''dir. Amirallerine suikast teşebbüsünde bulunan teğmenlerin -bu iddiaları yargı onaylarsa- hangi etkiler ve eğitim çarpıklığı ile bu duruma düştükleri mutlaka tarihçilerin, politikacıların, çeşitli branşlarda ilim adamlarının incelemelerine konu olacaktır. Tüyler ürperten iddialardır. Bu çeşit yanlışların, suçların teşhisi ve icabına bakılması şarttır. Subayımız, bir reform döneminde bulunduğunu benimsemelidir. 3 büyük darbenin Türkiye''yi 15''er yıldan 45 yıl geri
bıra ktığı pas geçilmemelidir. Bilhassa Atatürk rejim ve sisteminin canına okuyan 1960 darbesi, en kötü örnektir. Ülkeyi millî iradeye dayanarak yürüten politikacılarımız, iktidarda ve muhalefette hangi parti bulunursa bulunsun, bu geçiş ve çağa uyum dönemini âzamî dikkatle düzenlemelidir. Türk askerinin saygınlığının Avrupa standartları ile daha artacağı bilinci oluşmalıdır. Silâhlı kuvvetlerimizin alternatifi yoktur. Jeopolitik konumumuz bizi Avurpa''nın en güçlüsü olmaya mecbur bırakıyor. Güçlü ordusu olmayan Türkiye türlü çeşitli projelere konu olur. Dünyanın gözü üzerimizdedir. Atatürk''ün (bu millet utanmak için yaratılmadı) sözü bugün de olanca ağırlığını koruyor.
Asya''da Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hem Cumhurbaşkanı, hem Başbakan, hem Meclis Başkanı, hem Dışişleri Bakanı, yurt dışında idiler. Asya ülkelerinde... Dış politikaya ağırlık verilmesi şarttır. İcabını yerine getiriyorlar. Özal ve Demirel''in olağanüstü parlak cumhurbaşkanlıklarındaki gibi kalabalık heyetlerle gidilmesinde de Türkiye''nin sayılamayacak kadar menfaati mevcuttur.
Özal''ın ilk dış ziyaretindeki kalabalığın, ufuksuz medya ve politika mensuplarımızca feci üslûpla -gûyâ- eleştirildiğini hatırlıyorum da, modern devlet çizgisinde hiç de fena yol almadığımızı görüyorum. Cumhurbaşkanımız şimdi, Afrika''ya hazırlanıyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı+o günlerde cumhurbaşkanı vekili Mehmet Ali Şahin, Bahreyn''de idi. Bahreyn, Körfez ülkelerinin en küçüğü. Basra Körfezi içinde minik adalar üzerinde kurulmuş. Hükümdarının 2002''den beri kral=melik unvanını kullandığı dünyanın en küçük krallığı...
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Hindistan''dan sonra Bangladeş''e gitti. Türklerin asırlarca yönettiği ülkeler... Bangladeş''te 17. yüzyılda Ganj üzerinde bir adada Osmanlı deniz üssü bulunduğunu bugün tarihçilerimiz bile hatırlamıyor. Cumhurbaşkanımızın, Türkiye''nin 2 misli Müslümanı içeren Bangladeş''in ikisi de hanım başkan ve -eski başbakan- muhalefet lideri ile görüşmesi, dostlar arasında bir konuşma idi.
Başbakan Tayyip Erdoğan, Körfez monarşilerinden Katar''a parlak bir ziyaret yaptı. Aynı zamanda burada toplanan milletlerarası bir konferansa katıldı. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Hanımla ikili görüştü. Anlaşılan İran''ı konuştu. Katar''ın 1910''lu yıllara kadar Basra eyaletimizin bir ilçesi olduğunu hatırlayan da kalmadı. Bu hâtıralar, tıpkı o coğrafyalardaki beceriksiz ve kısa ömürlü haleflerimiz İngiltere ile Fransa egemenliği gibi, nisyâna (unutulmaya) terk edildi. Zira Arap dostlarımız pek hoşlanmıyorlar.
Başbakanımızın Arapları Gazze ve emsali Arap meseleleri için eleştirerek uyarması hârikulâde idi. İlgi çekti, alkışlandı ve inşallah intibâha (uyanışa) vesile olur...
Atom bombası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Katar''da Sayın Erdoğan''la görüşen Amerika Dışişleri Bakanı Hillary Clinton''a bir Müslüman gazeteci şunu sordu: (Müttefiklerinizin nükleer silâhlarına müsamaha ettiğiniz halde niçin İran''ın edinmesine karşı çıkıyorsunuz?)
Amerika''nın nükleer silâhlı müttefikleri İngiltere, Fransa, İsrail, Pakistan''dır. Diğer atom bombalı ülkeler Çin, Hindistan, Rusya''dır, üçü de ABD müttefiki değildir.
Düzen şöyle oluştu: ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin, İkinci Cihan Savaşı''nın (1939-1945) galipleri oldukları için, atom bombası tekelini üzerlerine aldılar ve diğer devletlere yasakladılar. Bu 5 devlet aynı zamanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi dâimî ve veto hakkı sahibi üyeleri oldular. Bugün de aynen böyledir. Japonya ve Almanya yıllardan beri dâimî üyelik istiyorlar. Tarihin en büyük savaşının mağlûplarıdır. Talepleri günümüze kadar yerine getirilmedi. Üstelik Almanca ile Japonca''nın BM resmî dilleri arasına alınması talepleri de kabûl yüzü görmedi (BM resmî dilleri: İngilizce, Fransızca, Rusça, Çince, İspanyolca, Arapça).
Atom bombasına gelince: Almanya ile Japonya en kısa zamanda atom bombası imal edecek kapasite, güç ve bilgiye tamamen sahip bulundukları halde, böyle bir belâyı başlarına sarmayı hiç istemediler. İsrail, bütün Müslüman ülkelerin karşıtlığı karşısında Amerika''dan atom bombası edinmek icâzeti aldı. Aksi takdirde Amerika''nın İsrail''i savunmak için büyük özverilerde bulunması gerekiyordu.
Bu arada Hindistan, protestolara aldırmadı, atom bombacığını yaptı. Pakistan, Hindistan hegemonyasına düşmemek için atom bombası yapmaya mecburdu, yaptı. Nitekim İran da nükleer silâh edindiği takdirde, Türkiye ile Suudi Arabistan ve Mısır akabinde edineceklerdir, bu husus kesindir (Türkiye''de atom bombası var, fakat biri Türkiye diğeri Amerika elinde iki anahtarlıdır).
Amerika, Pakistan devlet başkanı, genelkurmay başkanı ile kuvvet komutanlarını taşıyan uçağı havada imha ettiği halde, atom bombası edinilmesini önleyemedi. Bugün İran''dan başka Kuzey Kore ile başta el-Kaaide cihat iddiasında bulunan terör örgütleri de atom bombası peşindedir. İki cihan savaşı ile adam olmayı beceremeyen insanlık gene kıpırdanmaya başladı. (3. cihan savaşı nükleer, 4. cihan savaşı taş ve sopa ile olur) sözü Einstein''ındır.
İran''ın nükleeri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu, dünya barışı ve komşu dostluğu aşkına gene Tahran''da idi. Ahmedinecat ve arkadaşı Manûçehr Muttaki ile görüştü. İran açıkça söyledi, Türkiye''yi arabulucu kabûl etmiyor. Fakat İran''a yakınlığını hoş karşılıyor. Türkiye''nin iyi niyet ve îkaz (uyarma) turlarından bir şey çıkar mı? İran''ı atom bombasından vazgeçirmek anlamında ise kesin bir şey çıkmaz.
İran''ın ucuna atom bombası takacağı mega süper füzeleri şimdiden hazırdır. Birkaç füze gösterisi, Körfez monarşilerinin işini bitirir. Servetlerinin çoğu Batı''dadır, oralardan mücadelelerini yürütürler. Kısmî olsun, toptan ve radikal olsun, hiçbir çeşit ambargo, İran''ı yolundan döndüremez. Petrol ve gazı ile ihtiyaçlarını müsait ülkelerden alır. Ambargo, Türkiye''nin zararına işler...
İran atom bombası ile ne kazanacak? Elbette patlatmayacak, o takdirde haritadan silinir. Ama öyle bir prestij kazanacak ki, Humeynî rejimini güvenceye alacak. Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya''da gücünün yetebileceği her türlü teşebbüste üstün ve rahat hareket edebilecek. İsrail''le çatışacak.
İran''da egemenlik, artık hükümet ve meclisten Millî Muhafızlar''a yani askere geçmiştir veya geçmek üzeredir. Ama zamanla halk, hürriyet ve demokrasi isteyecektir. Daha şimdiden asayişi muhafaza problemi oluşmuştur.
Tahran''ın ana hedefi, İran veya Pers Körfezi dediği Basra Körfezi''nin batı sahilleri ile Şîî Güney Irak''tır. Batı sahillerinde 6 petrol-gaz zengini Arap monarşisi sıralanmıştır: Kuveyt''ten Umman''a kadar. İran, bizim Boğazlar''ı kapattığımız gibi Basra Körfezi''ni de (Hürmüz Boğazı) kapatacaktır. Bu suretle dünya petrollerinin yarısını ele geçireceği gibi, hemen hemen Türkiye derecesinde jeostratejik duruma gelecektir. Bütün dünya, petrol için İran''a muhtaç olacaktır.
Bu hedefler, müfrit İran milliyetçisi Şâh Muhammed Pehlevî için de geçerli idi, İran''ı dünyanın 5. devleti yapacağı palavrasını resmen telaffuz etmişti. Bugün de politikası değişmedi. Bu coğrafyada Türkiye''yi -Osmanlı dönemindeki gibi- yolunu kesen devlet şeklinde görecektir. Ancak geri zekâlılar İran''ın atom bombasından vazgeçeceğini ümid edebilir. Vazgeçirmek için bütün diplomatik yollar elbette denenecektir. Fakat hedefini telaffuza başlamıştır. Yakında bombama kimse karışamaz! diyecektir.
Değişen Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu derece yükselen bir siyasî tansiyon, olumlu bir gelişme değil. Gerçi geçmişte örnekleri var. Ama örnek vererek sevimsiz hâtıraları canlandırmak istemem. Zaten her devir kendi şartları içinde yaşar. Ordu ve yargı, devletin temel direkleridir. Ordusuz ve yargısız hiçbir devlet olamaz. Ordusu ve yargısı bozuk devletler çöküntüye uğrar. Türkiye en gerçek, en gelenekli devletlerden biridir. Oğuz Han Mete''nin kurduğu ordumuz 2200''lü yıl dönümlerini kutluyor. Ancak devleti ordu ve yargı yönetmez. Böyle devletler varsa da bugün çağ dışı sayılıyor. Demokraside kararlıyız, vazgeçmek imkân ve ihtimalimiz sıfırdır, hiç yoktur. Demokrasinin bir tarifi de şöyledir: Askerin ve yargıcın devlet yönetimine karışmadığı rejim. Bu tarifi kabûl edersek, Türkiye''nin karnesi çok olumsuz çıkar. Maalesef... Askerin ve yargıcın seçimle gelen iktidarlara cephe alması yeni bir şey değil. Çeşitli safhalar geçirmekle beraber 1960''tan beri devam ediyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi, Ergenekon adı takılan Türkiye tarihinin en şümullü davasını oluşturarak, Türk demokrasisini bu şâibeden kurtarmak istedi, istiyor. Öyle kolay iş değildir. Makul bir zamana bağlıdır. Bu zaman, çağdaş uygarlığın tıpkısının aynısı olan Avrupa standartlarının tam uygulanır duruma geleceği müddettir. Zor iştir. Zira askerin ve yargı mensuplarının saygınlığına kesinlikle dikkat etmek gerekiyor. Yargının tarafsızlığı esastır. Taraflı yargı ile maazallah hâlimiz nice olur? Bunun için yargının, parti politikalarının dışında kalması şarttır. Türkiye''de huzurun bulunmadığını, sevgili dostum Fuat Bol, Akdenizli karakterimize bağlıyor. Bu teşhis geçerli olsa bile, sorunun gerçek sebebi Türkiye''nin değişmek istemesidir. Demokrasiye, çağdaşlığa doğru zorunlu bir değişme... Tarihimizde çok örneği var. Fazla dikkat ve büyük özen gerektiren bir açılımdır.
Niçin çekişiyoruz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İşler hiç bu kadar karışmamıştı... Bu basit ve banal cümleyi günümüz Türkiyesi için kullanmak istemezdim. Ama medyada manşetler dolduruyor. Devleti devlet yapan kuruluşların hepsi dertli...
İktidar dertli, muhalefet dertli... Yargı dertli, asker dertli... Medya da dertli... Daha vahîmi bu temel kuruluşların biribirlerinden şikâyetleri...
Şikâyet dedimse, kibarca yazdım. Zira biribirlerine iltifat ettikleri vaki değil. İktidar-muhalefet çekişmesini tabii karşılarım. Çünkü iktidar hükûmet etmek, yönetmek, yapmak, muhalefet de onu eleştirmek için milyonlarca oy almıştır.
Ama askerin ve yargının gündemden düşmemesi, demokrasiye yakışmıyor. Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi, hepsi medyatikleşti. Yazılıp söylenenlerin, iddia ve ithamların da çoğu tutarsız.
En fantastik ididialardan biri, Adalet ve Kalkınma Partisi''nin, Cumhuriyet Başsavcısı''na, partileri aleyhine Anayasa Mahkemesi''nde dava açması için çalıştığı saçmalığı. Zira mahkemeye düşen partilerin oyları arttığı kanaati yaygınmış. İtham konusu ile orantılı bir husustur. Hiçbir partinin bu zararlı oyuna gireceğine inanmam. İşte bu kabilden ayyûka çıkan dedikodular...
Hele sen dedin ben dedimler... Vatandaşın asabını bozuyor, nabzını yükseltiyor, beynini karıncalandırıyor, biribirine hasım hâline getiren husûmetler oluşturuyor. Yekpâre bir milletiz. Dünki devlet değiliz, bugünki devletimiz Türkiye bile 1000 yıllık. Bu dalgalı ummanda hepimiz aynı gemideyiz. Ne yapalım? Evvelâ tansiyonu düşürelim. Kavgasız döğüşsüz tartışalım. Vakit hulûl edince millete gidelim. Millî irade şahlansın. Bakalım Allah neyler? Neylerse güzel eyler!..
.Nijer''de darbe
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
21. yüzyıl darbeler dünyası olmayacak. Komedilere konu olan en darbeci coğrafya, Latin Amerika idi. Katolik Kilisesi''ni yanına alan general veya albay (binbaşı ve yüzbaşı da olabilirdi) hükûmeti alaşağı eder, kendini hayat boyu diktatör başkan-başkomutan ilân ederdi. Amerika kıt''asında başkan, cumhurbaşkanı+başbakandır (yalnız Peru''da ayrıca başbakan var.)
İster inanın ister inanmayın, Latin Amerika, askerî darbe evresinden sivil darbelere geçerek demokraside karar kılmak üzeredir. Artık darbe, Siyah (Zenci) Afrika''ya mahsus bir gelişme hâlindedir.
Türkiye 1876, 1908, 1909, 1913 darbelerini yaşadı ve imparatorluğa veda ettik. Sonra 1960, 1971, 1980 darbelerinin ağırlığı Türk''ün omuzlarını çökertti. Demokratik cumhuriyeti beceremedik, çünkü işimize gelmedi, istemedik. Hâlâ çağdaş uygarlık çizgisine mesafeliyiz. Hâlâ gündemimiz darbedir.
Son darbe Nijer''de yapıldı (Nijerya ile karıştırılmamalı). Yüzde 90''ı Sünnî-Mâlikî Müslüman Siyah Batı Afrika devleti... Kuzey şeridi 1912''ye kadar bizim yönetimimizde idi.
Denizlerden uzak 1.2 milyon km2 üzerinde 15 milyon insan 2000 dolardan az bir gelirle yaşıyor. Cezayir-Libya-Çad-Nijerya-Benin-Burkina Faso-Mali ile çevrili. 1880''lerde Fransa musallat olmaya başladı. 1960''ta bağımsızlık kazandı. Resmî dil Fransızca. Hausa vs. yerli diller konuşuluyor. Yüzde 11 Hâmî Tuareg Berberîleri''ne 1995''te otonomi verildi. Nijer, dünyanın 3. uranyum müstahsili. Savunma bütçesi 40 milyon dolar. 10.600 askeri var. Savaş uçağı yok.
Bir ikisi kadın 27 bakanlı hükümeti var. Tanca Mamadu (yani Muhammed), 72 yaşında. İktidarının 11. yılında. 3 yıl daha uzatmak isteyince Binbaşı Âdem Hârûn darbe yaptı. Albay Abdülkerîm yardımcısı oldu (dikkat buyurun: binbaşının muâvini bir albay!). Diktatör başkan Tanca, parlamento ile anayasa mahkemesini kapatmıştı. Yeni askerî yönetim anayasaya da son verdi. Haydi hayırlısı!..
Ergenekon ve Balyoz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Darbe, çağ dışı ve anti demokratik bir eylemdir. Zorbalıkla iktidarı ele geçirmek teşebbüsüdür. İmparatorluk ve Cumhuriyet dönemlerimizde bunca feci darbeler yaşamamıza rağmen pek de ders almış görünmüyoruz. Hâlâ gündemimizin başına oturmasını büyük üzüntüyle izliyoruz. 2010 yılında darbe bahsine girmek zoruma gidiyor, utanıyorum.
Darbe konusu, Türkiye için dışarıya güzel fotoğraf vermez. Dışarıdaki -nadir sayıda- dostlarımızı üzer. Epey kalabalık olan hasımlarımızın yüzünü güldürür. Türkiye''deki kavga ve kargaşa, üstelik silâhlı kuvvetler ve yargı gibi en büyük güvencemiz bulunan iki temel kuruma sirayet edince, istikrarsız bir tablo oluşur.
Bu tablonun oluşmasında geçmişin acı ve utandırıcı olaylarından ders almamamız, onları değerlendirmek külfetinden kaçınmamız büyük hatamızdır. Dış etkenler de önemlidir, daima vardır. ABD-İran kapışması ihtimalinin yükseldiği dönemdeyiz.
Ne yapalım? Tabiatiyle yargının kararlarını bekleyeceğiz. Harb oyunu mu, darbe planı mı, ikisi de değil mi? Yargı, bunlara öylesine net kararlar verecektir ki, en küçük şüphe oluşmasın. Hiç şüphe kaldıracak konu değildir. Aynı zamanda kesinlikle hızlı yargı bekliyoruz. Aksi takdirde Türkiye, muallakta kalır, istikametini belirleyemez veya yanlış belirler. Ama temel konu, subayımızın darbe ve cunta illetlerinden nasıl arındırılacağıdır.
Yeni bir Türkiye''nin doğum sancılarıdır, katlanacağız. Ancak modern, çağdaş, demokratik, millî kültürüne egemen, güçlü bir Türkiye doğmalıdır. Silâhlı kuvvetlerimiz, Avrupa standartları içinde daha vurucu, daha hareketli, daha caydırıcı, daha saygın duruma gelmelidir. Böyle bir tablo doğru bir iç ve dış politika izleyebilirsek gerçekleşir.
Sayın Başbakan''ın 2011 baharında seçim tasarladığı söyleniyordu. Ancak asker ve yargı problemli hâle gelirsek, 2010 sonbaharı ihtimali kuvvetlenir.
Çankaya ve Genelkurmay
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çankaya ve Genelkurmay''daki görüşmeler önemli idi. Yargı Reformu gerektiği konusunda herkes istekli. Ancak fikirler çeşitli, hattâ çoğunlukla biri diğerine zıt.
Yargı, ancak daha fazla yetki ile gerçek hukuk devleti çizgisine erişebileceğimiz kanaatinde. Yasamayı temsil eden ve yürütmeyi bünyesinden çıkaran Türkiye Büyük Millet Meclisi ise, yargı tahakkümü ile gerçek demokrasiye ulaşılamayacağını savunuyor.
Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül, önce Yargıtay ve Danıştay Başkanları, dün de Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç''la ayrı ayrı görüştü. Sonra Adalet Bakanı Sadullah Ergin''le baş başa konuştu. Herhalde en yüksek 3 yargıcımız, başkanı bulundukları devletin temel kurumlarının fikirlerini, isteklerini, şikâyetlerini iletti.
Yargı reformunun gerçekleşmesi, Anayasa tadilini gerektiriyor. Yüce Meclis''in bugünkü kompozisyonu ile Anayasa tadili mümkün değil. İki büyük muhalefet partisi ile anlaşmak imkânı görünmüyor. Bir iki nokta üzerinde küçük ölçüde bir tadil için anlaşmak bile zor.
Sayın Cumhurbaşkanımızın Çankaya kabulleri elbette önemli idi. Ancak Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ''un Genelkurmay Karargâhında yaptığı toplantıyı -izninizle- kritik diye tanımlayacağım. Sayın Başbuğ, bütün 4 yıldızlı komutanları çağırıp topluca görüştü: 13 orgeneral+2 oramiral. Bazıları İstanbul, İzmir, Malatya''dan geldiler.
Şüphesiz Balyoz davası konuşuldu. Ergenekon denilenden ayrı bir dava oluşturuyor gibidir. Vaktiyle İstanbul''da 1. Ordu Karargâhında planlanmış, uygulamaya konması bazı komutanların aklından geçtiyse bile imkânsızlık ve Genelkurmay onayının alınamaması sebepleriyle harb oyunu olarak kalmış bir projeye benziyor. Epey garip detayları bulunması sebebiyle haklı infial uyandırdı. Doğrusu pek fantastik bir plandı. Yüce Yargı gerçeği bulacak. Genelkurmay''daki Askerî Şûra benzeri bir sürpriz toplantının çok ciddi bir durumun değerlendirilmesi için yapıldığı bildirildi.
Çankaya''da 3''lü Zirve
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Şubat, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin durumu, ABD, AB ve Orta Doğu''da artık açıkça dikkatleri çekmeye başladı, hem de fazlasıyla. Zira Türkiye, bu coğrafyanın etkili devletidir. Etkisi azalırsa, endişe başlar, yerini başka güçlerle doldurmak gerekir.
Gerilimi çözecek, tansiyonu düşürecek her tedbir, milletin lehinedir, tasvip görür. Gerilim sürerse Meclis de iyi çalışmaz, verimsiz hâle gelir. Buyurun erken, hattâ hemen seçim! Bu çizgiye epey yaklaştığımızı söylemeliyim.
Dün Çankaya''daki Üçlü Görüşme, önemli idi. Zirvedeki üç yetişmiş, ergin, tecrübeli, vatansever devlet adamı, elbette olumlu sonuçlara ulaşmak için bir araya geldiler. Anlaşma, birbirini anlama gerçekleşmişse, millet ferahlayacaktır. Gerilmiş asaplar gevşeyecektir. Akıl, duyguya galebe çalacaktır.
Bütün dengeler 27 Mayıs 1960 çok utandırıcı darbesi ile bozuldu. Öylesine bozuldu ki, hâlâ düzelemedi. 27 Mayıs''ı hâlâ alkışlayanlar var. O tarihten bu yana subaylarımızda darbe hevesi, silinmedi. Böyle bir heves neden çağdaş Avrupa, ABD, Japonya, hattâ Hindistan ordularında yok da bizde var? muammâsı açıklanamadı.
Bu muammânın doğru çözümü, yolumuzu açar. Darbe senaryoları ile eğlenen subaylarımız, demokrasilerde böyle bir meşgale bulunmadığını elbette biliyorlar. Silâhlı kuvvetlerimiz, en modern vurucu ve caydırıcı askerî güç hâlinde bulunmak konusunda projeler yapmalı. Türkiye''nin içi ile değil, sınırlarımız ve sınır ötelerimiz Türk menfaatleri ile meşgul olmalı. Çağdaşlaşmak için öncülük ifa etmeli ki yenileşme tarihimizdeki misyonlarına uygun düşer.
Çankaya''da Üçlü Zirve''nin yankılarının milletimizin endişelerini giderecek gibi olmasını temenni ediyoruz. Geleceğinden emin, sükûnet içinde bir Türkiye oluşması ümidindeyiz. Aksi takdirde işimiz zorlaşacaktır. Zirve sonrası herhalde Başbakan Erdoğan konuşacaktır. Biz de tefsir edeceğiz.
Tarih perspektifi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ergenekon ve Balyoz davaları, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli olaylarındandır. Sanıyorum bütün yerli ve yabancı tarihçiler bu fikirdedir. Davalar sonuçlandıktan sonra en az bir asır (yüzyıl) siyasî tarihçilerimizce ele alınacak, her bakımdan incelenecek, nice kitaplara konu oluşturacaktır. Yüzlerce gencimize yüksek lisans ve doktora tezi olarak verilecektir.
Üzerinde her türlü münakaşa yapılacaktır. Türkiye''ye getirdiği değişimler mercek altına alınacaktır. Bu konuda yargı tutanakları yanında gazete haberleri ve yorumları da, mehaz (kaynak) gibi kullanılacaktır.
Tarihçi olarak benim bu çok önemli olaya geniş ve derin açıdan bakmam gerekir. Ancak sonuçlanmamış davalar üzerinde mütalaada bulunmakta epey sınırlı ve çok dikkatli davranmak şarttır. Eleştiriler ve değerlendirmeler, davaların kesin sonuçlara bağlanmasından sonra mümkündür.
Bugün tamamen meçhul olan bir husus, darbe senaryolarının nasıl basına ve oradan yargıya intikal ettiğidir. Bunların niçin uygulamaya dönüştürülmediği, kâğıt üzerinde kaldığı da muammadır.
Âdeta bütün silâhlı kuvvetlere görev dağıtımı yapılmıştır. Bu çapta bir projenin sızmasını önlemek mümkün değildir, zaten mümkün olmadı. Bizim tarihçi sıfatıyla bildiğimiz darbeler, bir avuç insan tarafından planlanmıştır.
Ama hepsinden, ama hepsinden önemli olan konu, hiç ele alınmadı: Türk subayını, silâhını meşru iktidarlara çevirip darbeye götüren sebepler nelerdir? Bu soruya cevap, ama doğru dosdoğru cevap verebilen ülkelerde zaten darbe olmaz. Meselâ İngiltere gibi bir cihan devletinin bütün tarihinde tek darbe vardır: 1649''da oldu, öylesine ders alındı ki bir daha asla tekrarlanmadı.
Anayasayı değiştirmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan, Anayasa''nın -hiç değilse- bazı maddeleri değiştirilmeden devletin yeterince iyi işlemeyeceği kesin fikrindedir. Daha vahîmi, Avrupa kriterlerine uyum sağlamaktaki zorluklardır. Başbakan bunu da söylüyor. Zira Avrupa standartlarına giremeyenlerin çağdaş dünyada ikinci sınıf devlet muamelesi görecekleri âşikârdır. Temel çare yeni bir anayasa olmakla beraber, bugün için böyle bir imkân görülmüyor. Ama ilk genel seçimlerden sonra gelecek Meclis, mutlaka bu işi ele alacaktır. Anayasaları Meclis yapar. Seçilmiş, millî iradeyi bihakkın temsil eden yasama meclisleri... Elbette gereken kurumlara ve kişilere danışılır, Genelkurmay''a da danışılır. Ama anayasayı başka bir güç yapamaz. Yapıp referanduma sunsa bile bu biçim bir referandum meşruiyet kazanmaz. Asker, darbeyle gelmiş bir cunta, hiç anayasa yapamaz. 1961 ve 1982''de başarısız, sakıncalı, aksayan, saçma sapan uzun maddelerle doldurulmuş, zevksiz bir Türkçe ile kaleme alınmış anayasalar, böyle yapıldı. Bu tip anayasalarda, tepeden darbeyle gelenler, önce kendi güvenliklerini ve menfaatlerini düşünürler. Bunu ya ölesiye parlamenterlik, ya geçici madde şeklinde sağlam kazığa bağlarlar. Vatandaş hakları ve devletin yüceliği zarar görür.
Sayın Başbakan''ın Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin bugünkü terkibinden tek anayasa maddesi geçirmesinin bile imkânsızı zorlamak olacağı kanaatine geldiği anlaşılıyor. Zira iktidar -hele Başbakan''ın ağzından- A dese, muhalefet (A değil, B''dir) tepkisini veriyor. Ama bütün devletlerde iktidar bulunduğu halde, yalnız demokrasilerde gerçek ve muvâzaa''sız muhalefet şarttır. O halde Sayın Başbakan, düzeltilmedikleri takdirde Avrupa ölçütlerine uyamayacağımızı söylediği maddeleri nasıl değiştirecek? Meclis''te -iki defa tekrarlanan ve kapalı yapılan- oylamada referandum için yeterli sayıya ulaşırsa, halkoyuna giderek... Yarın: Halk oylamasının erdemleri ve sakıncaları...
Referanduma gitmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ergenekon ve Balyoz bahislerinin yakın zamanda ucu görünmek ihtimali bulunmadığı için halkımız, bu bahislere ilgisini hiç azaltmayarak, başka konularla da uğraşacak. Gündeme girmek konumundaki konuların başında Anayasa''nın yargıya ait bazı maddelerinin tadili teşebbüsü geliyor. Hem de referandum yoluyla... Şimdiden (yargı reformu) deniyor.
Referandum, halkımızın alıştığı bir sistem değil. Zaten bütün devletlerde çok istisnâî durumlarda nadiren müracaat edilir. Tam bir halk oylamasıdır. Sunulan Anayasa maddeleri elbette oylama öncesinde her vasıtayla anlatılacaktır. Ancak birçoğumuza karışık gelecek, zaten iktidarla muhalefet ayrı istikamette açıklayacaklardır.
O halde ne olacak? Halkımız, hangi partiye ve hangi lidere inanıyorsa, onun dediği yönde (evet) veya (hayır) oyu kullanacaktır.
Bu suretle tam bir güvenoyu oluşacaktır. Yüzde 50 asgarî oy alamayan iktidar, hemen ve derhal genel seçim yaygarasına maruz kalacaktır.
İktidar, yargı reformu üzerinde çalışıyor. Anayasa tadilleri gerektiren bu reforma ait maddelerin -oylama sonuçlarına göre- referanduma sunulması bahis konusudur. Yargı organlarımız, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, karşı çıkacaklardır. Anayasa Mahkemesi, yasama''nın ve bilhassa icra''nın yargı''ya müdahalesine yol açacağı endişesiyle karar verecektir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin sayın başkanı Mehmet Ali Şahin, yargı reformu için (değişiklik teklifini özlemle bekliyorum) dediğine göre, hukuk açılımına başlıyoruz. Avrupa Birliği sisteminde her türlü açılıma taraftarız, başka bir çare varsa bile istemeyiz. Temennimiz, sorunların Meclis''te çözümlenmesidir. Tereddüdümüz, referandumun bir genel seçim atmosferi oluşturup bizi aylarca meşgul etmesi, karşılıklı atışmaların tansiyonu yükseltmesidir. Çok işimiz geri kalır. Ayrıca, Meclis''te çözümlenemeyen konuların halkoyuna sunulması alışkanlığı doğurması, diğer bir sakıncadır.
Fransa-Rusya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1870''ten itibaren Almanya''nın kıt''a Avrupası''nda denge kabûl etmez üstünlüğü başlar. Alzas-Loren''i Almanya''ya kaptıran Fransa, Almanya''dan hem çekinmekte, hem öç almak istemektedir. (1870''ten önce kıt''a Avrupası''nın kudretli devleti, dünyanın 1. kara ordusu sahibi Fransa idi.)
Fransa, Almanya''dan aynı derecede ürken Rusya''ya yaklaşır, ittifak arar ve Fransa-Rusya ittifakı doğar. (Daha önceleri Fransa, Polonya''yı elinde tuttuğu için Rusya''ya karşı idi.)
Sevgili okuyucularım, politikaya ayrılmış bu 1. sayfa yazısını tarih sohbetine çevirdim diye kızacaklardır. Ancak yukarıdaki özeti hatırlamadan, geçen günkü Sarkozy-Medvedev birlikteliğini derinlemesine kavramak mümkün değil.
Fransa-Rusya yaklaşması, NATO''nun rakipsiz patronu Birleşik Amerika''da hoş karşılanmaz. Hele Rusya, Fransa''dan birkaç milyar euro değerinde Mistral (ünlü sert Akdeniz rüzgârının adıdır) tipi 4 helikopter savaş gemisi almaya karar verdiyse... Zaten dünyanın 2. nükleer jeostratejik askerî gücü olan Rusya, acaba bu gemilerle ne yapacak? 2 dev ABD uçak gemisinin Basra Körfezi''nde demir attığı gibi, serbest deniz olan Körfez''e mi girecek? Artık İran''la sınırı kalmayan Rusya, kuzeyde Hazar''dan, güneyde Körfez''den mi İran''a nüfuz edecek?
Rusya, Karadeniz filosunun yarısını 20 yıl önce Ukrayna''ya verdi. Ukrayna''da başkanlık seçimlerini geçen hafta Rusya yanlıları kıl payı kazandı. Rusya ayrıca Baltık''ta ve Pasifik''te de iki ayrı filo bulunduruyor. Ama donanması eskimiş, dökülmüştür. Tarih boyu para sıkıntısı çeken Rusya gemilerini henüz yenileyemedi.
Medvedev, Paris''e, bizim büyüklerimiz gibi, milyarder iş adamları ile gitti. Cumhurbaşkanımız Gül''ü âdetâ zoraki karşılayan Fransa''da Türk Mevsimi döneminden hiç hoşlanmayan Sarkozy, Medvedev''i, Üçüncü Napolyon 1867''de Sultân Abdülazîz''i nasıl karşıladı ise, aynı şaşaa ile kabûl etti. (Türk hâkan-halîfesinin ikametine şimdi cumhurbaşkanlarının kaldığı ElysÈe Sarayı tahsis edilmişti.) Türk kompleksi ile açık şekilde mâlûl olan Sarkozy iki defa (1918 ve 1944) Alman istilâsından Fransa''yı kurtaran müttefiki Amerika ile denge oyununa mı girmek istiyor? 3 ay önce Putin de Paris''te idi. Fransa ile Rusya''nın İran konusuna bakış açılarını izlemek ve olayların gelişmesini beklemek gerekiyor.
.Mısır
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mısır, dünyanın en ünlü birkaç ülkesinden biridir. Tarih Sümer''de başlar (M.Ö. 3300) ama, onu takiben hemen Mısır''da gelişir. 2040 yıldan günümüze tarihin kendinden en çok bahsettiren, en şöhretli kadını Kleopatra, Mısırlıdır.
İslâmî dönemde de Mısır, 1370 yıldan günümüze, önemini korudu. Bu müddetin büyük kısmı Arap değil, Türk devletleri yönetiminde geçti. Mısır''ı ancak Lozan Anlaşması ile bıraktık. Bu sebeple Mısırlılar, biz Türklere çok kızarlar. İstanbul''u değil, Kahire''yi İslâm dünyasının birinci beldesi sayarlar.
Bu kadar tarih yeter. Mısır bugün, en zengin değil, en önemli Arap ülkesidir. Bu durumundan asla vazgeçmez. Körfez Monarşileri ve Ürdün kadar değilse bile, Birleşik Amerika ile çok sıkı iş birliği içindedir.
Mısır, 23 devletten oluşan Arap Birliği''nin nüfusça da en kalabalık devletidir. Türkiye''yi bile geçti (83 milyon). Bu korkutucu nüfus artışı Mısır''ı, refah devleti olmaktan alıkoymuştur (1937''de 16, 1980''de 48 milyon).
Türkiye, Arap Birliği''nde müşâhid (gözlemci) üyedir. İki Okyanus (Atlantik ve Hind) arasında uzanan, bizim Türk coğrafyası kadar muazzam bir Arap coğrafyası vardır. Daha derli topludur. Adriyatik''ten Çin Seddi''ne Türk coğrafyası biraz dağınıkçadır. Tamamı Arap âleminin kuzeyindedir.
Dışişleri Bakanımız Prof. Ahmet Davutoğlu, Mısır''a anlamlı bir ziyaret yaptı. Arap devletleri dışişleri bakanları toplantısına katıldı. Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübârek''le baş başa görüştü. Mübârek''in yerini oğluna bırakmaya hazırlandığı yazılıp çizildi. Bu hazırlığın epey gürültülü geçeceğini söyleyebilirim. General Hüsnü Mübârek, 82 yaşındadır ve 1981''den beri başkandır. Her türlü ilişkinin, kültürel münasebetlerin yoğunlaşması Türkiye ve Mısır için önem taşır. Bizim için her Arap devletinin ayrı ayrı vazgeçilmez önemi vardır. Arap devletleri, İranlıları kendilerine hasım gördüklerinden, İran''la yakınlaşmamızdan hoşlanmazlar. Ama Türkiye''den sonra dünyanın en büyük Türk kitlesi İran''da yaşıyor, ilgimiz normaldir. Nice asır aynı çatı altında yaşadığımız Araplarla dostluğumuza halel getirmez. Türkiye''nin politikası budur.
.Gene Ermeniler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
95 yıl önce geçen bir olayın her mart-nisan aylarında Amerika Temsilciler (Millet) Meclisi dış ilişkiler komitesi (dış işleri komisyonu) gündemine gelmesinden artık bıktık usandık. Nefretle kınıyoruz. Eminim halk olsun politikacı olsun Amerikalılar da bıktı.
Ermeniler''in hedefi, Türkiye''yi bunaltıp paramızı dolandırmaktır. Ermeni diasporası nesilden nesile böyle bir piyango ümidini canlı tutuyor. Yeni nesil de, dünya ahvali belli olmaz, bize piyango vurur hayalini bırakmak istemiyor.
1915 Ermeni tehcîr''i ve mukaatele''si için Türkiye''yi dolandırmanın imkân ve ihtimali bulunmadığını Ermeniler''e anlatmak gerekiyor. Her yıl ABD Başkanı''na baş sağlığı (!) diletip ilâveten bir de (soykırım/jenosid) kelimesini telaffuz ettirmeyi istemek berbat geleneğine son vermek lâzım. Türk asıllı ABD vatandaşlarının da oy gücüne sahip olduğunu gösterebiliriz. Yahudi desteğini tekrar kazanabiliriz.
Dünya barışı ile birinci derecede ilgili Türkiye-Amerika ilişkilerini, Ermeni ambargosundan kurtarmak şarttır. İki taraf da zarar görüyor, Ermeni''nin umurunda değil. 1000 yıldır himayemizdeki Ermeniler''den ille nefret etmemiz mi isteniyor? 24 Nisanda ne olur? derseniz: ABD Başkanı, başında bulunduğu cihan devletinin yüksek menfaatlerini çiğneyip "soykırım" kelimesini kullanmayacaktır. Oylama Temsilciler Meclisi''nde gündeme alınmayacak, alındığı takdirde reddedilecektir. Zaten kabulü hâlinde bile aynı prosedürü bir defa da Senato''da tekrarlamak gerekiyor.
Konuya daha derinden bakarsak: Türk-Ermeni, Türkiye-Ermenistan anlaşmasını Rusya da, kesinlikle İran da, Araplar da arzu etmez. Avrupa''nın da çok işine gelmez. Acaba Amerika gerçekten istiyor mu ve istiyorsa hangi maksatla? Hangi şartlarla?
Minsk üyesi Amerika, Fransa, Rusya''nın 20 yıl boyunca havanda su döğüp Azerbaycan''a bir karış toprağını geri vermediğini unutmaksızın Ermeni meselesine bakmak gerekir. Ermeni millî politikası şudur: Karabağ ile 7 Azerî ilçesinin sonsuza kadar üzerinde oturmak. Türkiye''den para sızdırmak. İran konusunda Türkiye, Amerika ittifakından koparsa, Doğu Anadolu''da toprak kazanarak Büyük Ermenistan''ı oluşturmak... Şair ne demiş: İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar...
.1915 olayları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu''nun kararına kızdık. Gereken tepkiyi gösterdik. Ancak Amerika düşmanlığına taşıyıp devlet politikamızı rayından çıkartmayalım.
Şu gerçeği unutmayalım: ABD-Türkiye stratejik ittifakı her iki devlete büyük menfaatler sağlar. İttifakın bozulmasından iki devlet de büyük zarara uğrar. Aksini savunanlar, ABD düşmanlığına takılmış bulunanlardır. Amerika''yı sevmek gibi bir mecburiyetimiz yoktur. Zaten gerçek devletler, duygu politikası yapmazlar. Millî menfaatlerinin gereklerine göre davranırlar. Aksi takdirde millet zararlara, mahrûmiyetlere, sıkıntılara mahkûm olur.
Suûdiler, Mısırlılar, Japonlar, Amerika''yı çok mu severler? Ama Washington çizgisinden zerre sapmazlar.
Amerika, pek yakın müttefikimiz olduğunu söylediği halde, Türkiye''ye tamamen güvenmiyor. Her iki Irak savaşına, Polonya''dan Ukrayna, Japonya''dan Mısır''ına kadar her çeşit devlet katıldığı halde, Türkiye seyirci kaldı. Kürdistan devletinin kurulmasına sebep olduk.
Amerika, her yıl Ermeni oylaması ile başımızın üzerinde sarkaç sallamaktan vazgeçemiyor. Başkan Obama, Ermenistan sınırını açmamızı istiyor. Ama Minsk Üçlüsü içinde bulunduğu halde, 18 yıldır vakit geçirdi. Dağlık Karabağ ile 7 Âzerî ilçesinin bir tekini Ermeni işgalinden kurtaramadı. Bu durumda bizim sınır açamayacağımızı realist Washington politikacılarının bilmeleri gerekir. Dostumuz, diğer bir Türk devletinin başındaki Aliyev de, gaz fiyatını üçe katlayarak zulmetti. Aslında, Washington''ın Türkiye-Azerbaycan yakınlığından hoşlanmadığı bile düşünülebilir.
Başbakan Sayın Erdoğan''ın şâhâne nutkundan ve Cumhurbaşkanı Sayın Gül''ün kesin ve keskin ifadeli birkaç cümlesinden ürken Washington, nisanda yeni bir oylamaya gidilmeyeceğinin güvencesini verdi. Ama yetmez. Bu maskaralığa son vermek gerekiyor. Kaliforniya ve Massachusetts''de diaspora''dan kıytırık oy alarak kimin seçileceği Türkiye''yi zerre kadar ilgilendirmemektedir. Türkiye''nin sırtından seçim kazanmak ve Ermeni dolandırıcılığına âlet olmak bir cihan devletine yakışmaz.
Elazığ depremi için milletçe üzgünüz.
Türk Birliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, kadîm dostumdur. Türkiye gazetesinin de benden önceki başyazarı. Politikaya girdi, milletvekilliği yaptı, cumhurbaşkanlığı bile bahis konusu oldu.
Önümde, genel yayın yönetmenliğini Nurettin Hacıkurtiş''in yaptığı bir kitap var: Avrupa Birliği mi? Türk Birliği mi?, İstanbul 2010. Muhtemelen en eski turancı (pantürkist) olmak sıfatımla, bu konuda çok tanınmış bir ismin yazdığı kitabı heyecana yakın merakla ele aldım. Eserin sonundaki renkli Türk Cumhuriyetleri ve Dünya Türkleri haritası, Adriyatik''ten Çin Seddi''ne muazzam ve muhteşem Türk coğrafyası oluşturduğumuzu gösteriyor. Ayrıca Türk nüfus yaşayan Avrupa ve Asya bölgeleri belirtilmiş. Haritada İran''ın Türkler''le meskûn topraklarını incelerken keyiflendim. Zira İran devletini kurmak için asırlar boyu kaç milyon Türk''ü feda ettiğimizi tarihçi olarak çok iyi biliyorum.
Yalçıntaş''ın, kitabına isim veren sorusunu tekrarlıyorum: Avrupa Birliği mi, Türk Birliği mi? Efendim, ikisi birden. Bu ikisi çelişmiyor ki... Biri diğerinin alternatifi değil ki... İngiltere''nin tam 53 bağımsız devleti içeren Britanya Milletler Topluluğu (Commonwealth), Avrupa Birliği üyeliğini engelledi mi?
Türkiye de hem Avrupa Birliği, hem Türk Birliği üyesi olacaktır. Türk Birliği üyeliği çok tabiidir. Türk ülkeleri Araplar''dan yarım asır sonra bağımsızlık alabildiği için, biz Türkler daha Arap Birliği gibi bir kuruluşa kavuşamadık. Ama temelleri atıldı. Birliğin ileride konfederasyona dönüşmesi bile mümkündür. Türk Cumhuriyetleri bir araya gelecek, komşu devletlerin üyeliği bile konuşulabilecektir.
Ama Türkiye bir Avrupa devletidir. Batı demokrasisine ve çağdaş uygarlık düzeyine bu sıfatımızla erişeceğiz.
Bana konuyu yazmak fırsatı verdiği için Prof. Yalçıntaş''ı kutluyorum. Türk fikir adamlarından, böyle dürüst, millî proje değeri taşıyan görüşler, çalışmalar bekliyoruz.
Yargı reformuna doğru
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Melik Faysal Ödülü, Müslüman âleminin Nobel''i kabul edilir. Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan''a İslâm''a yaptığı hizmet gerekçesiyle verildi. Türkiye için kazançtır, kutluyoruz.
Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, ilk torununun doğumu ile şâd oldu. Onu da kutluyoruz.
Türkiye her ne kadar çeşitli bölgelerinde çeşitli şiddette depremlere şerbetli ise de, kış ortası Elazığ köyleri trajedisi ile milletçe üzüldük. Belçika''da başlayan Avrupa''yı PKK terör örgütünden tasfiye girişimi ise, millî birliğimiz ve milletçe huzurumuz için olumlu gelişmedir, memnuniyetle izliyoruz.
Ancak önümüzdeki ağırlıklı gündem, yargı reformu çalışmaları olacak. Başbakan, her vesileyle kararlılığını tekrarladı. Anayasa tadilini gerektiren bir düzenlemedir. CHP ve MHP, tavırlarını açıkladılar. Buna rağmen Başbakan, çalışmalar bitince muhalefetle görüşüleceğini söyledi.
Muhalefete göre hedef, AK Parti iktidarını tekelleştirmektir. Hükûmete göre ise, darbe anayasalarının Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden budadıkları yetkileri iâde etmektir. Adalet ve Kalkınma Partisi, yeterli oyu sağladığı takdirde referanduma da kararlıdır. Muhalefet ise, Anayasa Mahkemesi''ne başvuracaktır.
Daha açık söylersek, iki taraf da 2011''de yapılacak seçimlerde öne çıkmak, başarı kazanmak istiyor. Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi, AK Parti''ye 3. defa genel seçimleri kazandırmamak için çalışıyorlar. Önümüzdeki 2011 bahar seçimlerini AK Parti kazandığı takdirde, adayını cumhurbaşkanı seçtirmek için şanslı sayılacaktır. Cumhurbaşkanı, şahsiyetlere göre değişkenlik gösteren bir makam oldu. Ancak halkoyu ile seçilince Türkiye, yarı başkanlık sistemine adım atacak, rejim tadile uğrayacaktır. Türkiye''nin yönünü tayin bakımından yargı reformu teşebbüsü çok önemlidir. Safha safha açılarak önümüzdeki haftalarda Türkiye''de gündem başı olacaktır. Bu haftalar içinde iktidar ile muhalefetin arasının, demokrasi tarihimizde az görülen ölçüde açılması, beklentilerimiz arasındadır. Yüksek Yargı''dan da sert tepkilere hazır bulunmalıyız.
IMF
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
IMF, International Monotary Fund=Milletlerarası Para Fonu''nun kısaltılmışıdır. 1947''de faaliyete geçen bir çeşit bankadır. Kurucusu ve büyük hissedarı Amerika''dır. Sonra katılım sırasıyla Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa geliyor. Bunlar en büyük hissedarlar. Türkiye de kurucu ortaklardan biridir.
Kuruluş amacı, paraca dara giren devletlere kredi vermek, kredi için önlerini açmaktır. Bunun için, o devletin ekonomisini epeyce sıkı ve sıkıcı kayıtlar altına alır. Müfettiş tayin ederek, anlaşma hükümlerinin dışına çıkılıp çıkılmadığını belirler. 1939-1945 İkinci Dünya Savaşı''nda yıkıntıya uğrayan, darda kalan ülkeleri kendilerine getirmek gibi bir misyonla, Amerika''nın patronajı altında kuruldu. Merkezi Washington şehrinde, Beyaz Saray''a epey yakındır. Dünyanın en kudretli şahsiyeti olan Başkan''ın, pencereden bakıp telefon açacağı kadar yakın... Ben, politika yazarı olarak IMF''den hoşlanmamışımdır. Gelişmesini tamamlamamış ülkeleri seçmeleri amacıyla uygundur diyelim. Ama anlaşma sona erdiği zaman o devletlerin dertlerine çare bulunduğu tesbit edilememiştir. Gene az gelişmiş kalmışlardır. Maalesef Türkiye, IMF ile epey anlaşma imzaladı. Ecevit-Bahçeli-Yılmaz 3''lü Koalisyonu''nda (1999-2002) anlaşmamız sürüyordu. Sevimli genç bir İtalyan''ı Türkiye müfettişi atamışlardı, içimize girmiş, aramıza karışmıştı, evli bulunmasa damat edinebilirdik. Devletimiz, cumhuriyet tarihinin en feci, en berbat finans krizine uğradı. Borsa üçte bire indi. Sayısız insanımız işinden atıldı. Amerika''nın Ecevit''le derdi, Saddâm''ın dostu olması idi. Amerika''nın azılı düşmanı, her fırsatta Amerika''ya küfreden Saddâm''ı Ecevit, Türk hasmı bulunmasını bile pas geçerek el üzerinde tutuyordu. Daha önce Amerika''nın kendisini iktidardan düşürdüğünü başbakanımız, unutmuş gibiydi. Uzatmayayım, Amerika, Kemal Derviş''i Washington''dan Türkiye''ye bakan tayin etti de, epey yoksullaşmamızdan sonra, krizden çıkabildik. Sayın Erdoğan, IMF ile müzakereleri doğrusu büyük ustalıkla uzattıkça uzattı. Genel seçime az kalmışken IMF cenderesine girmek istememesi tabiidir. IMF''ye ihtiyaç olmadığını maharetle vurguladı. Ne borsa düştü, ne milletlerarası kredibilitemize halel geldi.
1915-2010
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu gidişle Türkiye-Ermenistan sınırı kapalı kalacak. Ermeniler, denize çıkamayacak. Biz Türkler''den gasp ettikleri Gökçe Göl''le yetinecek. 20 yılda 1 milyon Ermeni, Ermenistan''dan göçtü. Bir milyon daha, sınırın açılması ümidiyle bekliyor. Onlar da yolcu...
Sıra, İstanbul''da kaçak işçi olarak çalışan 80.000 Ermeni''ye gelecek. Onlara da yolculuk görünecek. Maalesef diyorum. Zira İstanbullu''yum. Cihan şehrimizde Ermeni görmek bizim için tabiidir.
1915 olayları hakkındaki bilgileri, birkaç Ermeni kitabına göz atmaktan ibaret Batılı politikacılarla aramız açılacak. Tavrımız sertleşecek. O ülkeler de zarar görecek.
İsveç''te, hükûmetlerine rağmen, İsveç dışişleri bakanını bizim dışişleri bakanımız kadar üzen bir karar çıktı. Gene 1 oy farkı ile. İsveç, tarih boyunca asla savaşmadığımız, çok nadir bir Avrupa ülkesi. 18. asırda Rusya''ya karşı epey destek verdik. En ünlü büyük asker kralları 12. Carl''ı tam 6 yıl Türkiye''de öylesine misafir ettik ki, "Demirbaş (Türkiye''nin demirbaşı)" uvanıyla tarihe geçti. Asrın sonunda malî yardımda da bulunduk. Bugün İsveç, azılı Türk düşmanlarını barındırmakla beraber, epey Türk''ün de yaşadığı refah devletidir. Ama parlamentosu, Ermeniler''in yanında Pontus Rumları''nı, Süryânîler''i, Yezîdîler''i de öldürdüğümüzü kayda geçirdi.
Evvelki yıl Almanya meclisinin Ermeni iddialarını kabûlü, daha acayipti. Zira Doğu Anadolu''da beldelerini basıp sayısız Kürt ailesini her türlü işkenceyle öldüren Ermeniler''i, aile fertlerini biribirinden ayırmadan o coğrafyadan alıp, cepheden uzak güney eyaletlerimize (Irak, Suriye, Lübnan) sürmüştük. Bu Tehcîr (zorunlu göç), müttefikimiz Berlin genel kurmayının tavsiye ve telkini ile gerçekleşti. 34 yaşındaki toy başkomutanımız Enver Paşa''yı bu hususta, Sarıkamış taarruzuna da ikna eden, paşamızın
Osmanlı genel kurmay başkanı yaptığı Bronsart Von Schellendorf Paşa, yönlendirdi. Dâmad Enver Paşa da, İttihat ve Terakki Partisi lideri dâhiliye nâzırı (içişleri bakanı) arkadaşı Talat Bey''i ikna etti. Yolda Ermeni kafilelerini, aileleri Ermeni çetelerince işkencelerle öldürülen eski Kürt Hamîdiye milis alayları süvarileri sık sık basıp vurdular.
1915''te olup bitenlerden Los Angeles''te başkonsolosumuzu durup dururken bir Ermeni''nin tabanca ile öldürmesine kadar haberdar değildik. Biz Türkler bilmiyorduk, bugün Batılılar nasıl bilsin?
Amerika ve Ermeniler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''ya kızıyoruz. Kızgınlığımızı da saklamıyor, açıklıyoruz. İstisna da değiliz. Pek çok devlet Amerika''ya karşıdır, diş biler, nefret eder. Ama gene de iş birliği yaparlar. Biz de öyleyiz. Öyle olmalıyız.
Dünyanın 1. devleti ile zıtlaşarak bir yere varmak mümkün değildir. Yakınında durmak, Washington''ın vazgeçemeyeceği derecede yanında bulunmak, stratejik müttefikliğin gereğidir. Amerika, böyle devletlerle menfaat paylaşıyor. Cihan devletlerinin sevilmediğini çoktan öğrendiği için, pek de aldırmıyor. Ancak tamamen karşısına geçen, cihan politikası yürütmesini engellemeye kalkışanların sonuna kadar üzerine yürümüştür. Saddam olayı, en açık misaldir. Amerika''nın Irak''ta epey büyük hatalar yaptığı gerçektir. Fakat Washington açısından bakılırsa, Irak savaşında hedeflerine geniş ölçüde ulaştığı görülür. Körfez petrollerine egemen olmuş, başka güçlerin eline veya etkisine geçmesini engellemiştir. İsrail''i açıkça tehdit eden Saddam''ı ortadan kaldırmıştır. Üçüncü hedefine, milletlerarası teröre karşı radikal bir başarı kazanamamışsa da, tehdit alanlarını epeyce daraltmıştır. Washington''ın, kıytırık Ermeni oyları için Türkiye''yi gücendirdiği muhakkaktır. Yakasını Ermeniler''e kaptırdığı bile söylenebilir. Dökmeciyan''ın 2 dönem (8 yıl) Kaliforniya eyaleti valiliğinde bulunduğu unutulmamalıdır. En doğru politika, Amerika''nın Türkiye''den vazgeçemeyeceği derecede yanında bulunmaktır. Amerika''nın dünya, özellikle Asya politikasında karşısına çıkmamaktır. Amerika''dan kopmamaktır. Amerika''daki Yahudi nüfuzunu unutmamaktır. Diğer taraftan, 1915 gerçeklerini dünyaya anlatabilmeliyiz. Ermeniler, Amerika sayesinde Türkiye''den bir şey koparamayacakları (Ermeni tabiriyle: zırnık araklayamayacaklarını) hususunda inandırılmalıdır. Bize açık düşmanlık gösterenlere tâviz vermeye zorlanamayız. Ancak Amerika ile zıtlaşarak Ermeniler''i ve PKK''lıları olmayacak ümitlere düşürdüğümüzü anlamalıyız.
Başbakan İngiltere''de
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan, iç politikada epey zorluk yaşayan İngiltere''ye gitti. 1997''den beri iktidardaki İşçi Partisi ile muhalefetteki Muhafazakâr Parti''nin arası -bizdeki kadar değilse bile- açıldıkça açıldı.
Öylesine ki, epey yaklaşan genel seçimlere, yıpranmış durumdaki İşçi Partisi, fantastik bir sloganla girmeyi düşünüyor: Lordlar Kamarası''nı ilga ederek yerine seçimle gelecek 300 senatörlük bir senatonun oluşturulması...
Dillere destan İngiliz liberal muhafazakârlığına aykırı bir yaklaşım denebilir. Orta Çağ''dan beri, maaş almaksızın hayat boyu irsî lordlardan oluşan senatonun ortadan kalkması için, öyle anayasa değişikliğine falan da lüzum yok. Zira İngiltere''de anayasa yok. Demokrasinin kurucusu İngiltere, dünyanın anayasasız tek demokrasisidir. Yerleşmiş geleneklerle yönetilir. Anayasa bulunmadığı için bizdeki mânâda bir anayasa mahkemesi de yoktur.
İngiltere, 1940''a kadar 2 asra yakın bir cihan devleti idi. Osmanlı Türkiyesi''nden sonraki ve Birleşik Amerika''dan önceki cihan devleti... O güçle, 6 kıt''aya dağılan pek çok ülkenin canına okuduğunu ilâve etmeliyim. Bugün de İngiltere hükümdarı, 50 devletten oluşan Commonwealth''in değişmez ve hayat boyu başkanı, ayrıca Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkelerin devlet başkanıdır.
İngiltere, Birleşik Amerika''nın 1. müttefikidir. Reagan-Thatcher ittifakından bu yana, ittifak, stratejik boyutları bile aşan bir iş birliği durumunda işlemektedir. İngiltere, vaktiyle egemen bulunduğu Asya kıt''asını, yarım asır oluyor, Amerika politikasına bırakmıştır. Irak ve Afganistan''daki gibi İran sorununda da Amerika''nın yanındadır.
İngiltere, NATO anlaşması ile bizim de müttefikimizdir. Dış politika emperyal tecrübesi dolayısıyla Türkiye''nin ağırlığını ölçebilecek çaptadır. Ermeni yaygaracılığına kulak vereceğini sanmam. Ancak parlamento oylamalarında bazen sürpriz ve kime fayda getireceği anlaşılamayan kararlar çıktığını unutmamak gerekir. Sayın Başbakanımız''ın Londra''da Ermeni konusuna da temas etmesi bekleniyor. Başbakan Gordon Brown ile iki büyük müttefik samimiyeti içinde konuşacağı tabiidir.
Tehlikeli oyunlar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsveç Başbakanı, İsveç parlamentosunun kararı için, Başbakanımız'dan açık özür diledi. Dış ilişkilerde küçümsenemez bir jesttir. İngiltere adalet bakanı ise, Ermeni tasarısının Avam Kamarası'ndan geçmeyeceğini beyan etti.
Ermeniler, milletlerarası arenada maskaralıklarını sürdüreceklerdir. Sonunda Türkiye'yi dolandırabileceklerine inanmışlardır. Almanya gibi Osmanlı'ya tehcîr'i teklif edip uygulatan, Polonya gibi asırlarca bağımsızlığını savunan Osmanlı'yı unutan saygın devletler, bu maskaralığa katıldılar. Soykırım oylamaları gerçekleştirdiler.
Sayın Erdoğan, Türkiye'de kaçak çalışan 100.000 Ermeni'yi sınır dışı edeceğimiz tehdidine mecbur kaldı. Dediğini yapanlardan olduğunu cümle âlem biliyor. Ben, daha büyük tehditlere gidebileceğini düşünmeye başladım.
1915'te Ermeniler, Kürt köylerini bastılar, çocuk kadın demediler. Çekilen ordumuzu arkasından vurdular. Berlin, Ermeniler'i savaş alanı eyaletlerimizden güney eyaletlerimize göndermemizi istedi. Öyle yaptık. Yol meşakkatli idi. Salgın, hastalık, kıtlık, her türlü belâ içinde uzun yürüyüş başladı. Ne yani? Karşılık vermeyecek miydik? Çanakkale'de millî varlığımızı savunduğumuz günlerdi.
O günleri en iyi bilen Ziyâ Gökalp 1915 olayını mukaatele diye tanımlamıştır. Karşılıklı biribirini öldürmek demek. Öyle oldu. Avrupa'nın hemen her devletinin tarihinde son asırda buna benzer ve haylisi daha feci olaylar mevcuttur.
Böyle olaylar, barış anlaşmaları ile sona erer. Ama tarihçiler her zaman her bakımdan, her cephesiyle incelerler. Parlamentoları akademi yerine koyup tarihte geçenleri oylatmak ne demek? Milletleri biribirine kindar hâle getirmekten başka işe yaramaz. İlmi ve ihtisası yok sayan, geri bir anlayışın eseri girişimlerdir. Üç beş derken tehlikeli yollar açabilecek hâle gelir. İlim susar. Milletler biribirine düşer. Karşılıklı suçlamaların sonu gelmez. Her taraf zarar görür. En kazançlı çıkacağını sanan, en büyük kayba uğrar.
Anayasa değiştirmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmetin mini anayasa tadili projesi açıklandı. Türkiye'nin yepyeni, parıl parıl, Avrupa standartlarında, demokratik ve liberal, bizi çağdaş uygarlık düzeyine sokacak bir anayasa ihtiyacı, her parti, konuya âşinâ her vatandaş tarafından kabûl ediliyor. Eski tabirle muhtasar müfîd yani hem yararlı, hem kısa, Türkçe'yi iyi bilen ve iyi yazabilenlerce hazırlanmış bir anayasa, hayallerde yaşıyor.
Bu ihtiyaç için herkes müttefik görünüyor. Ama içeriği konusunda rivayetler muhtelif. Her parti, her grup, kendi kafalarına göre yeni bir anayasa tahayyül ediyor. Öyle ki, meslektaşımız merhum Coşkun Kırca'nın 20 anayasa kaleme alıp dosyaladığı söylenirdi. Kolay yazan gerçek bir yazar, tecrübeli ve yüksek kültürlü hukukçu ve diplomat olduğu için, rivayetin doğruluk ihtimali yüksektir.
O halde ne yapacağız? 20 anayasa taslağı da biz mi kaleme aldıracağız? Şüphesiz hayır! Avrupa standartlarında birleşeceğiz. Mızıkçılık etmeyeceğiz. Biz bize benzeriz sloganı ile kendimize mahsus maddeler ortaya atmayacağız. 27 Avrupa devletinin toplamından daha akıllı olduğumuzu düşünmeyeceğiz.
Böyle bir anayasayı 24. dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden beklerken, şimdi Meclis'e sunulan maddelere geçelim. Hükûmet, muhalefetin de onayını alıp referandumdan kurtulmak için, daha kapsamlı değişikliklerden vazgeçmiş görünüyor. Buna rağmen hazırlanan maddelerin bile iki büyük muhalefet partisince kabulünü sürpriz sayarım.
Halbuki değişikliklerin hiç değilse bazıları, faydalı, mâkul, ihtiyaçlara gerçekten uygun, hattâ zaruridir. Buna rağmen iktidar-muhalefet çekişmesinin boyutları, muhalefetin evet demesini engelleyecektir. Değiştirilecek maddelerin AK Parti lehine işleyeceği söylenecektir.
Referanduma gitmek durumu ise, Türkiye'yi yerinden oynatacak bir halk güven oylaması şeklinde gerçekleşecektir. Aylar boyu bütün dikkatler, bu konu üzerinde yoğunlaşacak. İnşallah ihtiyaç kalmaz.
.İsrail konutları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail-Filistin barışının çok uzun vadeli olduğu hakkındaki fikrimi değiştirmedim. Böyle bir barışın gerçekleşmesi ümidi yalnız bir defa yaşandı: Başkan Clinton'ın Filistin ve İsrail liderlerini Washington'da toplayıp zorladığı zaman... Bir ABD başkanının İsrail'in üzerine gitmesi ne kadar mümkünse, Clinton esirgemedi (bir Yahudi kızını Başkan'a musallat ederek Nixon gibi istifaya mecbur edilmesine ramak kalmıştı).
İsrail kabûl eder göründü. Arafat, Kudüs konusunda taviz verirse Filistin örgütlerince öldürüleceği endişesiyle reddetti. Perde kapandı. Hem de çok ama çok uzak bir gelecekte belki yeniden açılabilecek bir kesinlikle...
Aslında İsrail'in perdeyi asla açmamak politikası bellidir. Konuyu zamana yayarak dünyayı bıktırmak ve Osmanlı Türkiyesi'nin 1918'de İngiltere'ye bıraktığı Filistin'in tamamında kalmak devlet politikasıdır.
Kudüs meselesi, Filistin probleminin en nazik kesimidir. Harem-i Şerîf'i içeren Doğu Kudüs'te İsrail egemenliği, bütün İslâm âlemini yalnız İsrail'in değil, bütün Mûsevî (Yahudi) dünyasının karşıtlığına itiyor. Harem-i Şerîf'te bağımsız bir Müslüman idaresinin kurulması ve başına sembolik olarak bir Osmanlı şehzâdesinin getirilmesi teklifimi tekrarlıyorum.
Arap toprağı Filistin'i Avrupa'dan gelen Yahudiler'e kaptıran Araplar'ın hevessizliği ortadadır. Son defa Mısır gibi liderlik iddiası taşıyan bir ülkenin Gazze'deki zavallılara insanî yardımı engellemesi tipik ve karakteristiktir. Misyonu Tayyip Erdoğan üstlendi. Bu derecede dünya gündeminden düşmez bir konuyu Türkiye liderine kaptırdıkları endişesiyle Batı, harekete geçti.
İsrail'in Doğu Kudüs'te 1600 yeni konut inşa edip, günde bir kaç metre kare arsa kazanmak devlet politikasına Amerika, ilk defa kesinlikle karşı çıktı. Amerika'yı izlemesi normal Avrupa Birliği, peşine Rusya'yı taktı ve nihayet Birleşmiş Milletler İsrail karşıtı tavrını belli etti. BM'nin Koreli -başbakan protokolündeki- genel sekreteri Ban Ki-Mun, İsrail'i konut inşasından vaz geçmeye çağırdı. Âdeta dünyayı karşısına alan bu pestenkerânî projeden vaz geçmesi, Yahudiler'in ünlü zekâlarının göstergesi olacak...
.Anayasa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmet, Anayasa tadili projesini, muhalefet partilerine verdi. Artık uzunca bir zaman için Türkiye'nin gündemini bu konu oluşturacak. Her kafadan bir ses çıkacak. Çeşitli fikirler alındıktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulacak. Anayasa Komisyonu'nda son şeklini alacak. Genel kurulda müzakere edilip milletvekillerinin oylamasına geçilecek.
Her madde, diğer kanunlarda olduğu gibi teker teker oylanacak. Ancak diğer kanunlar gibi açık değil, gizli oy verilecek. Hangi milletvekilinin olumlu, olumsuz, çekimser oy attığı bilinmeyecek. Üstelik bu oylama, tekrar edilecek, ikinci defa yapılacak. Sonunda genel kurul, gene gizli oyla değişikliğin tümü için oy kullanacak.
Bu prosedürün hangi süratle gerçekleşeceğini bilmiyoruz. Meclis'te olduğu kadar basında da türlü çeşitli, mâkul fantastik, uyumlu uyumsuz fikirler söylenecek, yazılacak. Politik ortam malûm. Binaenaleyh kavga çıkması da çok muhtemel. Kavganın Yüce Meclis'e ve saygın basına yakışır seviyede geçmesi temennimizdir.
Ancak muhalefet, hükûmeti (tek parti iktidarını güçlendirmek için yargıyı kısıtlamak) motifi ile itham edecektir. -Atatürk'ün görüş ve arzûları yönünde- Türkiye Cumhuriyeti rejimini oluşturan 1924 anayasası, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kayıtsız şartsız millî irâdeyi temsil ettiği ilke ve felsefesine dayandığı halde, 1961 ihtilâl cunta anayasası ile devletimizin kuruluş felsefesi ve rejimi bozulmuştur (askerî anayasa demek abartılıdır, zira cunta anayasası olduğu malûmdur). 1982 anayasası cunta anayasası bile değildir. Tek şahsın iradesini yansıtmıştır. O kişi, Atatürk gibi vatanı kurtarıp cumhuriyet kurmuş falan değildir, sadece darbe yapmıştır.
Bu özetimiz, yargının yetkileri ve askerin saygınlığı kısıtlansın demek değildir. Yargı, Avrupa'da olduğu derecede tam bağımsız ve tarafsız olacak ve öyle kalacaktır. Ordumuz ise, Avrupa'daki emsalinin saygınlığına kavuşacaktır. İddia ediyorum, büyük bir heves, sevgi ve özveri ile savunduğu milletle daha kaynaşacak, fakat üniformalı politika sona erecektir.
Anayasa tadili, bu hedeflere kısmen de olsa yaklaşmak maksat ve ümidiyle yapılıyor. Ancak muhalefet, tek parti, hattâ tek kişi iktidarı için istendiğinde ısrar edecektir. Bununla beraber açık demokratik gelişmeler getiren maddelere de karşı çıkması hâlinde, oy kaybını göze almalıdır.
.Anayasa tartışılıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin anayasayı değiştirme projesi 26 madde içeriyor. Bu arada mahut çirkin "geçici" denen 15. madde de var.
Proje, bomba gibi düştü. CHP ve MHP
-geçici madde dışında- bütün maddelere olumsuz oy vereceğini bildirdi. Hareket Partisi'nin ifadesi daha yumuşak, fakat daha çok radikaldi. BDP ise, baraj pazarlığı yapacaktır. Bu gibi hassas sayıdaki oylamalarda, her milletvekilinin oyu ayrıca değer kazanır. Grubu olmayan parti mensupları ile de görüşülecektir.
Asıl tepki, yüksek yargıdan geldi ve devam edecek. Yüksek yargı, projeyi, iktidar partisinin yargıyı teslim alma teşebbüsü şeklinde değerlendirdi.
Bu çok önemli anayasa tadil projesi, yasama ve yürütmeyi, açık ifadeyle Türkiye Büyük Millet Meclisi ile hükûmeti, yargı kontrolünden kurtarmak için yapılmış görünüyor. Yasama ve yürütme, yargı'nın müdahalelerinin dengeyi bozduğuna kanidir. Aynı zamanda Avrupa Birliği kriterlerine uyum sağlamak hedefi de açıktır. Muhalefet, bu iki temel sebebi kabûl etmiyor. İktidar partisinin yargıdan kurtulmak teşebbüsü, hattâ taarruzu olduğunu ileri sürüyor. Yargı da aşağı yukarı bu fikri savunacaktır.
Yasanın referanduma gitme ihtimali, tamamen ayrı konudur. Daha da kapsamlı ve karmaşıktır. Bu ihtimali, proje Yüce Meclis'e sunulup oylanmaya başlandığı zaman ele almak daha mâkuldür.
Tasarı Meclis'te kabûl edilse de, edilmese de, Adalet ve Kalkınma Partisi kazançlı çıkacaktır. Bugün için tahminler böyledir. Kabulü hâlinde, önemli bir demokratik adım atılacaktır. Anayasa Mahkemesi ve Yüksek Kurul'un bünyesinde değişiklikler elbette müzakereye açıktır. Zaten proje bunun için çeşitli yerlere gönderildi. Yüce Meclis gene de kabul etmezse AK Parti, genel seçimde, vatandaştan, bu derecede halka yararlı bir teşebbüsü gerçekleştirmek için yeterli oy isteyecektir. Cumhuriyet tarihimizde önemli bir düzenleme teklifidir. Beklenmedik gelişmeler muhtemeldir. Kaldı ki eninde sonunda bu tâdillerle yetinmek imkânı kalmayacak, bir gün mutlaka yepyeni bir anayasa yapılacaktır. Seçim yasamız da, milletvekili statüsündeki boşluk da, anayasamız gibi, sakıncalı denecek derecede ârızalıdır.
Fransa ve Amerika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa ve Amerika'da seçimler, genel seçim olmadıkları halde dünyanın ilgisini çekti. Türkiye'yi de ilgilendirmesi lâzım. Ne oldu?
Fransa'da, yarı başkan Nicolas Sarkozy'nin merkez-sağ Halk Hareketi Partisi, yerel seçimlerde yüzde 35'e düştü. Sosyalist muhalefet -küçük partilerle blok yaparak- yüzde 52, Sağ'daki Front National yüzde 10 oy aldı. 4 yıl müddetle 4'ü denizaşırı (Amerika ve Okyanusya'da, Afrika'da) 26 eyaletten 25'ini sosyalistler yönetecek. Yalnız -anadili Almanca nüfusun fazla bulunduğu- Alsace'da (Alsas) Sarkozy kazandı.
Türk düşmanı olan ve Osmanlı uyruğundan gelmenin kompleksini yaşayan, Ermeni öğretisinde Fransa'nın yüksek menfaatlerini göremeyen Sarkozy'nin 2012 cumhurbaşkanlığı seçiminde tekrar seçilme ihtimali görünmüyor. Sosyalistler'in yeni hanım lideri Martine Aubry (Martin Obri), ilk kadın Cumhurbaşkanı seçilecek ve asırlara uzanan Türk-Fransız yoğun ilişkileri tekrar canlanacaktır. Chirac zamanında çalışma bakanı idi.
Amerika'da Başkan Obama'yı iktidara taşıyan faktörlerden biri genel sigorta (ilâç ve tedavi) projesi idi. 212 Cumhuriyetçi oya karşılık 219 Demokrat milletvekili oyu ile Temsilciler Meclisi'nden geçti. Senato'da 51 senatör oyu ile yasalaşabilecek.
Bu proje 32 milyon sigortasız yoksul ve sokakta yaşayan Amerikalıya ucuz sigorta sağlayacak. Sigortasız nüfus yüzde 5'e inecek. Proje Amerika'ya 940 milyar dolara mâl olacak. Yıldız Savaşları'nın uygulanmasından vazgeçilen projesinden bile fazla...
Obama'nın bu kadar süper bir projeyi gerçekleştiremeyeceği söyleniyordu. Bu sebeple şahsına güven yüzde 43'e düştü. Cumhuriyetçi Parti, projeye şiddetle muhalefetini sürdürüyor. Çalışandan alınan verginin yersiz harcandığını, halkı tembelliğe alıştıracağını, teşebbüs yeteneğini azaltacağını, ülkenin daha önemli ihtiyaçları bulunduğunu, sosyal yapının bozulacağını söylüyor. Ama İran hamlesine hazırlanan Başkan'a daha serbest ve cesur kararlar vermesini sağlayan Temsilciler Meclisi -Senato oylamasında bir aksaklık çıkmadığı takdirde- yeni bir 4 yıl için daha seçilmesinin önünü açıyor.
Anayasa reformu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin anayasa reformu projesi (taslağı), epey geniş çaplıdır. Yargı reformu ağırlıklıdır. Yasama ve Yürütme'yi, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi ve bu meclisin güveni ile oluşmuş, bu meclisin üyelerinden kurulmuş hükûmeti, yargının kontrol, vesayet, otorite, tahakküm ve onay zorunluluğundan kurtarmak hedefi, açıkça görülüyor.
Hükûmet yargıyı, iktidarlara karşı olmak ve taraf tutmakla, tarafsız olmamakla da itham ediyor. İstenen değişikliklerin Avrupa Birliği kriterleri gereği bulunduğunu vurguluyor.
Yüksek yargı organlarımız ise, bu ithamların hemen hiçbirini kabûl etmiyor. İktidarı, yargıyı kenarda bırakacak ve demokratik cumhuriyetin dengesini bozacak anayasa değişiklikleri istemekle suçluyor.
Ana muhalefet ve 2. muhalefet partileri, CHP ile MHP, farklı yaklaşımlarla da olsa, tasarı hâline getirilmek istenen değişikliklerin hemen hepsine karşı çıkıyor. AK Parti anayasası şeklinde tanımlıyorlar. MHP o kadar radikal değilse bile, bu derecede büyük değişikliklerin bu dönemde ve bu metotla gerçekleşemeyeceğini ileri sürüyor. Ancak her iki partinin de, bugünkü anayasayı beğenmedikleri, hattâ hiç beğenmedikleri biliniyor.
3. muhalefet partimizin kendine verdiği ad Barış ve Demokrasi Partisi'dir. Kürt vatandaşlarımızı, Kürt asıllı Türkleri özellikle savunmalarına diyeceğimiz yoktur. Ancak devletin, yargının, hükûmetin, Avrupa Birliği ile Amerika ve belli başlı birçok ülkenin resmî görüşleri, partinin dilinden düşürmediği Öcalan'ın müebbete mahkûm bir terörist ve anarşist olduğu şeklindedir. Bununla beraber BDP, yalnız barajın indirilmesi şartı ile anayasayı değiştirmek tasarısını destekleyebilecek gibi görünüyor.
Bu durumda bu büyük yargı reformu ve anayasa tadili, BDP oyları ile yürürlüğe girerse, memnuniyetsizlik büyük olacaktır. Beklenen olumlu sonuçlar başlangıçta aksayacaktır. Özetle, Mecliste komisyon ve genel kurul görüşmeleri ve oylamaları epey hararetli geçecektir, geçmelidir. Dünya medyası ve politikası bizi izleyecektir. Tasarı, pazartesi günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunuluyor.
Anayasaya doğru
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anayasa'nın 35 maddesini değiştiren tasarının kabûl edilmesi kuvvetli ihtimaldir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde veya ihtiyaç olursa referandumda reddedilmesi ihtimali azdır. Cumhurbaşkanının tekrar görüşülmek üzere Meclis'e göndermesi durumunda da sonuç değişmez.
Ana muhalefet partisinin Anayasa Mahkemesi'ne baş vurmasından olumsuzluk çıkmazsa, Türkiye, 35 yeni madde ile, daha demokratlaşacaktır. İktidar açık şekilde güçlenecektir. Yargının iktidara müdahalesi kısıtlanacaktır.
Bu yeterli mi? sorusunun cevabı ise, olumsuzdur. Zira yeni bir anayasa ihtiyacı kesindir, bu hususta millî konsensüs vardır. Önümüzdeki genel seçimden sonra Yüce Meclis, yeni iktidarın öncülüğünde, bu işe âcilen ve hararetle sarılacaktır. Çok geciktik. Anayasa yapacak tek yetkili makam Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Bu yetkiyi hiçbir organla paylaşamaz, millî iradeye aykırıdır. Ama ihtiyaç duyulan her kuruluş ve kişiden özel veya açık bilgi almak doğru ve serbesttir.
Ancak bir anayasayı millet büyük çoğunluğunun benimsemesi için, iktidar partisinin, karşı parti ile mutabakatı, yazılı olmayan (osm. gayri mektûb) şarttır. Daha açık söylersek: En büyük sağ parti+en büyük sol parti ittifakı, konsensüs sağlar, huzur oluşturur, kem sözler geçersiz kalır. Biribirine yakın siyasî yelpazede en büyük iki parti bulunuyorsa, bunların ittifakına, millî mutabakat denemez.
Bunlar şüphesiz 2011 Meclisi'nin, inşaallah 24. Dönem'in işidir. Bu misyonla tarihe geçecektir. Yargı'nın ve asker'in saygınlığına dikkat etmek gerekir. Böyle bir anayasanın: 1) demokrasiye tamamen oturmuş ve antidemokratik maddeler içermeyen, 2) millî iradeyi net şekilde vurgulayan, 3) Avrupa Birliği kriterlerine -hiçbir kaçamak yapmaksızın- tamamen uygun, 4) iyi, zengin, zevkli, doğru Türkçe ile yazılmış, 5) nizanname, talimatnane, yasaknameye benzemeyen ve genel ilkeler çerçevesinde kısa (os. muhtasar müfîd) tutulan, bir anayasa olması gerekiyor, mutlaka böyle olacaktır.
Bu güzel hayali koruyalım, geliştirelim, üzerinde çalışalım. O zamana kadar, bugünki çabaların sonuçları ile yetinelim.
Anayasa Meclis'te
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anayasa'nın 23+3 maddesini değiştiren önemli tasarı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunuldu. Anayasa Komisyonu'nda müzakere edilecek. Komisyonda genel kurulda müzakerelerin kısa tutulup 2 gün ara ile çifte gizli oylamaya geçilmesi düşünülüyor. Böylesine bir reformda bu acele, eleştirilecektir.
Sayın Cumhurbaşkanı'na sunulacak. Dün 7 uzmana da danışan Sayın Gül, bazı maddeleri Meclis'e tekrar ele alınması için gönderebilecek.
Ama asıl endişe, Ana Muhalefet Partisi'nin Anayasa Mahkemesi'ne müracaatının kesinleşmesinden kaynaklanıyor. Bu konu için gelişmeler tahmin bile edilemez.
Referanduma ihtiyaç kalmamasını temenni ediyoruz. Zira referandumun güvenoylamasına dönüşeceği hakkındaki kanaatimiz kesindir. Halk, 26 maddeyi okuyup karar verecek falan değildir. Adalet ve Kalkınma Partisi'ne, bilhassa Sayın Başbakan'a güveniyorsa, olumlu oy verir. Güvende şüphe varsa veya muhalefet partilerine uyulursa güvensizlik oyu çıkar.
Referandumda olumlu sonuç çıkması muhtemel görünüyor. 26 maddenin ayrı ayrı oylanması demokratik ve cazipse de, pratik değildir. Zira seçmen, bunları okuyup sandığa gelmez ve sandık başında okumak imkânı da yoktur. Referandum öncesi partiler öyle bir propaganda atmosferi oluşturacaklardır ki, değme genel seçim öncesini gölgede bırakacaktır. Daha ortada bir şey yokken bile Baykal'ın Siirt'te ve Bahçeli'nin Urfa'da yaptıkları konuşmalar, tam bir miting havasına büründü.
Böylesine bir uğraşa giren Türkiye, dış politikadaki öncelik ve âciliyet gerektiren hayatî meselelerimize ilgisini asla azaltmamalıdır. Şansölye Merkel'in Ankara'da Başbakan Erdoğan'la konuşacakları konular çok ağırlıklıdır. Hillary Clinton, Başkan Obama'nın Enerji Zirve Konferansı için Erdoğan'ı davette ısrarını duyurdu. Arap Birliği'ne tam üye olarak davet edilmemiz Irak seçimlerinin sonuçları gibi biri diğerinden önemli konuları da eklersek, bir dünya devleti olmak istidadındaki Türkiye'yi bekleyen konuların çeşitliliği oranında muğlâklığı görülür. Yabancı medya Osmanlı'dan bahis açmaya bile başladı...
Şansölye Merkel
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Mart, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Almanya şansölyesi Angela Merkel Hanım, Türklere karşıdır. (Türkiye'yi seviyorum) diyor, elbette! Ama coğrafyamızı seviyor, Türkleri değil. Doğu Almanya'da Luteryen bir rahibin kızı olarak yetişti, orada üniversite fizik profesörlüğü yaptı. Evinde Hristiyan, dış hayatta Rusya peyki koyu komünist disiplininde yaşadı.
Gelini Türk, torunları yarım Türk olan Almanya'nın -hâlen hayatta- efsane şansölyesi Helmut Kohl, hayret ve hayranlık verecek bir hızla gürültüsüz patırtısız Doğu Almanya'yı Rusya'nın pençesinden alıp Alman birliğini gerçekleştirdi. Doğu'dan gelen Angela Merkel'i kendisine halef seçti.
Almanya ve Avusturya, 1918'e kadar iki ayrı federal imparatorluk oldukları için federal başbakanlarına şansölye deniyor. Ayrıca her eyaletin başbakanı vardır.
Amerika ve Japonya'dan sonra dünyanın 3. ekonomik gücü olan Almanya'nın başına, açık Türk dostu olan Schröder'in yerine Merkel, üst üste iki seçim kazanarak şansölye oldu (cumhurbaşkanı tamamen yetkisiz ve semboliktir). Fransa'daki meslektaşı Sarkozy gibi, Türk düşmanlığı hastalığına yakalandı.
Schröder, daha geçen hafta (Türkiyesiz Avrupa Birliği olmaz) dedi. Merkel ise, Türkiye'nin imtiyazlı ortaklığından bahsedip, parlak beyanlarla ülkemize geldi. Bu husustaki taleplerimizi kesmek istediği bellidir. Korkum, Başbakan Erdoğan'ı kızdırması idi, neyse iki taraf da ılımlı davrandı.
Zira (imtiyazlı ortaklık) Türkiye'ye küfretmenin Almanca'sıdır. Ancak Merkel, Almanya ve Almanlarla dostluğumuzu ihlâl edemez. Sarkozy'nin Fransa ve Fransızlarla nice asırlık ilişkilerimizi berbat etmeye gücü yetmeyeceği gibidir. Üstelik ikisi de Türkiye'nin NATO'da ortağı ve müttefikidir. Almanya ithalâtımızda 1. devlettir. Ayrıca Ortak Pazar (Gümrük Birliği) üyesi olduğumuz için Avrupa Birliği'nin zaten imtiyazlı ortağıyız. İmtiyazsız düz üyelik için de -kısır görüşlü politikacılara rağmen- müzakeredeyiz, Prof. Merkel'in bile imzası var.
Merkel'in ardından
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şansölye Merkel'in Türkiye ziyareti kritik sayılıyordu. Ben bile Ankara'da bir tatsızlık çıkmasından endişeliydim. 4 yıl önceki Merkel ziyaretinde böyle bir atmosfer yaşanmıştı: O zamanki politika dışından gelen cumhurbaşkanımız, karşısında oturan Merkel'in yanında bir Türkiye bakanını ağır şekilde azarlamıştı. Siyasî tarihimizde emsali görülmemiş bir protokol fiyaskosu idi.
Neyse Erdoğan nezaketini esirgemedi. Doğrusu Merkel de dikkatli davrandı. Batı'da Merkel'in Türkiye'yi dışlamasındaki politik hatanın vahametine dikkat çekenler çoğaldı. Erdoğan'ın İslâm âlemine ilgisinin dünya dengesini sarsacak dereceye varması endişesi ile birlikte mütalaa edenler fazlalaştı.
Jeopolitik ve askerî sebepler dışında, rakamlar, politikadan arınmış, ciddi finans kuruluşlarının rakamları da denge değişikliklerini vurguluyor. IMF dediğimiz Milletlerarası Para Fonu, yakın geleceğe varan ciddi tahminler de içeren son raporunu yayınladı. Merkel'in gördüğünden şüphe edilemez. Bu rapora göre:
1985'te Almanya ekonomisi Türkiye ekonomisinin 5.49 katı imiş. 1992'de 4.96 ve 2009'da 3.23 katına gerilemiş. 2014 için IMF tahminlerine göre aradaki fark daha kapanacak, Almanya-Türkiye açığı 3 kattan daha aşağılara düşecek.
Bu Türkiye'nin 1918'den sonra ilk defa (büyük devlet) statüsüne epey yaklaşması demek. Tabii iç ve dış politikada akıl dışı yollara sapmaz, vahîm hatalar irtikâb etmezsek. Böyle bir endişem var, saklamıyorum. Zira Cumhuriyet dönemi ile efsaneler oluşturarak öğündük durduk. Yaptıklarımızı göklere çıkarıp beceremediklerimizi hiç söylemedik. Bu dönemdeki iç ve dış politika yanlışlarımızın tarihi daha yazılmadı.
20 yıldan bu yana Türk ekonomisi, Avrupa kıt'asındaki bütün devletler arasında 7.'dir: Sırasıyla Almanya, Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, Türkiye sonra Polonya, Hollanda, Belçika, İsveç, Ukrayna sıralanıyor. Türkiye ekonomisi, bütün Balkan devletlerinin ekonomileri toplamına eşittir. Ayasofya ve Sultanahmet'te, hangi estetik çizgiye erişebildiğimizi gören Şansölye Angela Merkel, ümidimiz vardır, (imtiyazlı ortaklık) hakaretiyle Türk milletini incitmekten vazgeçecek, NATO'nun çok üst sıralarında bulunduğumuzu da kaale alacaktır...
Anayasanın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 26. maddesini değiştiren tasarı, Adalet ve Kalkınma Partisi mensubu 243 milletvekili tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunuldu. Meclis Başkanı, tasarıyı Anayasa Komisyonu'na yolladı. Orada çeşitli partilerin milletvekillerince tartışılıp son şekli verilecek. Sonra Meclis Genel Kurulu'na gelecek.
Tasarı, bilhassa Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül'ün 7 uzmanla da danıştıktan sonra istediği değişiklikleri de içeriyor. Artık TBMM Başkanı ile Genelkurmay Başkanı ve 4 Kuvvet Komutanı, görevleri ile ilgili ithamlar için cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar gibi ancak Yüce Divan'da yargılanabilecek. Yüce Divan görevinin Anayasa Mahkemesi tarafından ifa edildiği malûmdur.
Ana muhalefet partisi genel başkanı Deniz Baykal'a göre ise bu tasarıda Anayasa Mahkemesi, AK Parti'nin organı hâline getiriliyor. Üstelik Anayasa Mahkemesi'nin AK Parti'yi, dini politikaya âlet etmek suçu ile mahkûm ettiğini hatırlatıyor.
Baykal, son grup toplantısında, dinimizin siyasete âlet edilmesinin Muâviye ile başladığını söyleyerek derin tarih bahislerine girmesi hoştu. İmâm-ı âzam Efendimiz'in Emevîler'ce mahkûm edilip hapiste öldüğü hatasını ise tarih bilmeyenler pas geçtiler.
Anayasa kavgası çoktan başladı. Şiddeti yükseliyor, ama daha zirveyi bulmadı. Sayın Başbakan farkında, baş koymaktan falan bahsedip bizi korkutuyor. (Mutlaka çıkaracağız) anlamında söylediği muhakkaktır. Önümüzdeki hafta şiddetli kapışma devam edecek. Çeşitli safhalar geçirip aylarca sürecek. Genel tansiyon inip çıkacak. Hiç hoş değil. İktidar partisi Meclis'te prosedürün bu ay sonunda tamamlanacağını, mayısa sarkmayacağını hesaplıyorsa da, hiç belli olmaz.
Ve kimse şüphe etmiyor ki, bu değişikliklerin kabulü halinde bile fazla yürürlükte kalması bahis konusu değil. Zira gelecek dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi mutlaka yepyeni bir anayasa yapacak. Bu anayasa ile yürümüyor.
ABD ve karşıtları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tarihteki bütün cihan devletleri gibi, 1944'ten beri, 66 yıl oldu, Amerika Birleşik Devletleri de çok hasım edindi. Ne Roma, ne Osmanlı, ne İngiltere, cihan devleti hayatı yaşadıkları asırlarda alkışlanmadılar, çok düşman edindiler. Napolyon 10 yıl, Hitler 4 yıl kadar geçici olarak bu pozisyonu elde etmişti, dünya karşılarında idi. 1944 öncesi Japonya Asya'da, 1944-1990 arası Rusya bütün kıt'alarda tehdit savurdular.
1990'dan itibaren Ruslar'dan ve komünizm denen tarihin en büyük belâsından kurtulan Amerika, Küba'yı artık kendi hâline bıraktı. Nikaragua'da rejim değişti. Viet-nam'la ilişki bile kuruldu. Hâlen Venezuela'da Chavez, Amerika karşıtlığını sürdürüyor, en yakın müttefiki İran'dır.
Amerika, şu 7 devleti, demokrasi, insan hakları ve milletlerarası hukuk dışı "haydut devlet" ilân etmişti: Sırbistan, Libya, Suriye, Irak, Afganistan, Kuzey Kore ve İran. Korkunç bir diktatör olan Saddam'ı mahvetti. Kaddafi öylesine bir dönüş yaptı ki Amerika'nın listesinden düştü. Sırbistan tabii sınırlarına razı oldu. Afganistan'la hâlâ uğraşıyor. Suriye'yi Erdoğan kurtardı ve listeden sildirdi.
Geriye kalıyor Kuzey Kore ile İran. Bu ikisi, diğerlerinden farklı olarak atom bombası peşindedir. Kuzey Kore, kişi diktatörlüğünden kurtulunca Güney'le kolayca birleşecektir. O zamana kadar bir çılgınlık yapmazsa...
Kalıyor İran... İran bir diktatörlüğe dayanmıyor ki o diktatör düşürülüp işi bitirilsin. Kendine bir rejim buldu, devam ettiriyor ve ettireceğe benziyor. Liberalleşmeyi küçük görüyor. Atom bombası yapmaya kesin kararlı. İsrail'e haddini bildirecek. 6 Körfez monarşisini yıkacak. Türkiye'yi kenar devleti durumuna getirip diğer Türk devletleri ile ilişkisini kesecek. Asya'nın büyük devleti olmak istiyor. Osmanlı'nın ezelî ve ebedî rakibi olup, 20. asra kadar Osmanlı ile boğazlaştı. Bugün imparatorluğunun bünye zaafını rejimi sıkı tutmakla örtüyor. Atom bombalı bir İran'ın Türkiye ve Arap âlemine çok büyük zararlar vereceği âşikârdır.
Türkiye, İran'a karşı evrensel tutumu, diplomasi yolu ile çözümlemeye çalışıyor. Amerika ise, İran için daha radikal tedbirler düşünüyor.
.Nükleer zirvesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Washington'da toplanacak Nükleer Güvenlik Zirvesi'ne katılması çok önemli idi. Kararını bizzat katılmak yolunda verdi. Zira Türkiye'nin en yüksek derecede güvenlik konusunu ilgilendiriyor.
Başkan Obama, konferansın davet sahibidir. Geçenlerde kendini resmî bir belgeye sadece (zenci) kaydettirdiği için hakkında epey konuşuldu. (ABD'de yalnız babası veya yalnız annesi zenci olan yarım beyazlar zenci sayılır, beyaz sayılmaz, bunu bilmeyenler Başkan'ın kendi eliyle kendisini sadece zenci yazmasına fazla anlam verdiler.)
Konferansa NATO üyesi devletlerin devlet veya hükûmet başkanları katılacak. Tam bugünlerde, Kuzey Kore ve İran'dan cesaret alan Venezuela diktatörü Chavez nükleer mevzuuna girdi. Caracas'a gündelik ziyarette bulunan Rusya Başbakanı Putin de -herhalde Amerika'yı kızdırmak için- Chavez'e (yardıma hazırız!) demesin mi?
İran'ın nükleer aşkının, vahîm olduğu derecede sârî bir tutku olduğunu çok yazdık. Türkiye'de atom bulunduğunu da bu sütunda yazmıştım. İngiltere'nin en saygın gazetesi Times bu hususu doğruladı: Adana'da İncirlik üssünde 90 adet taktik atom bombası olduğunu, 40'ının Türkiye, 50'sinin ABD tarafından kontrol edildiğini bildirdi. [Taktik atom bombası -maazallah- yakın mesafeye gönderilecek bomba demek, kıt'alararası ise (taktik) yerine (stratejik) deniyor.]
Bu suretle Türkiye'de atom bombası olduğu anlaşıldı. Şimdiye kadar ABD, Türkiye, İngiltere, NATO bunu birinci derecede askerî sır sayarak telaffuz etmiyordu. Amerika, NATO'nun nükleer politikasında değişiklik yapacakmış. Türkiye'den başka Almanya, İtalya, Hollanda ve Belçika'da da Amerika'nın atom bombaları var. Fransa ve İngiltere'de ise kendi atom bombaları bulunuyor, Amerika'ya bağımlı değiller.
Bu derecede önemli bir konuda, Türkiye başbakanının, yerine başkasını göndermesi büyük hata olurdu. Bu vesileyle Obama, Erdoğan'a yeni bir Ermenistan projesi de sunacakmış. Eh Sayın Başbakan böyle sürprizlere şerbetlidir. Memnun bile olması muhtemeldir. Dostça konuşacaklardır.
Soykırım komplosu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1915 Ermeni tehcîri, savaş bölgesindeki Ermeni nüfusunun, müttefikimiz Almanya Genelkurmayının baskısıyla, savaş dışı o zamanki güney eyaletlerimize, aileler birbirinden ayrılmadan Ermenilerin zorunlu göçe tâbi tutulmasıdır. Ermeniler, o coğrafyada erkekleri askere gitmiş çoğunluğu Kürt köylerini basıp henüz doğmuş çocuklara kadar her türlü işkenceyle öldürüyorlardı. Savaştığımız Rusya'nın silâhlandırdığı Taşnak ve Hınçak çeteleri ile birlikte eylem yapıyorlardı. Göç sırasında eski Kürt süvari Hamîdiye alayları mensupları, Ermeni kafilelerini basarak zayiat verdirdi. Yolsuzluk, iklim, kıtlık, salgın, daha da büyük kayıplara yol açtı.
Bu olayın, soykırım kavramı ile ilgisi yoktur. Bu iddia şöyle oluştu: 1916'da İngiltere Parlamentosu, büyük savaşın ortasında, Wellinton House denen savaş propaganda dairesine 2 cilt Blue Book (Mavi Kitap) yayınlattı. Yazar ve düzenleyicileri diplomat James Bryca ile çok ünlü Bizantinist tarihçi Prof. Arnold Toynbee'dir. (O sırada BIS: Britanya Haber Alma Servisinde çalışıyordu.)
Kitabın ilk hedefi, Birleşik Amerika'yı kışkırtarak İngiltere-Fransa-Rusya yanında Almanya-Avusturya Macaristan-Türkiye imparatorluklarına karşı savaşa sokmaktı. Mavi Kitab'ın ilk cildinde, Almanlar'ın işgal ettikleri Belçika ve Kuzey Fransa'da insanları öldürüp sabun yaptıkları, kadınların hepsine tecavüz ettikleri, yalancı şahitlerin ifadeleriyle anlatılır. Barıştıktan sonra 3 Aralık 1925'te dışişleri bakanı (sonra başbakan) Austin Chamberlain, Lordlar Kamarası'nda, Mavi Kitab'ın ilk cildinde Almanlar hakkındaki ithamların (savaş gereği propagandadan ibaret) bulunduğunu söyledi.
Ermeni tehcîrine gelince, İngilizler, işgal ettikleri İstanbul'da ve tehcîr suçlaması ile Malta'ya sürdükleri milliyetçi milletvekillerimiz için Malta'da mahkemeler kurdular. 2 valimizi asarak şehid ettiler. Sanıklar, Ermeni katliâmından suçsuz bulundu.
Toynbee sonradan, Mavi Kitab'ta Türkler'in 1.8 milyon olarak abartılan Osmanlı-Ermeni nüfusunun üçte birini (yani 600.000 kişiyi) öldürdükleri iddiasının Taşnak partisi üyesi olduklarını anladıkları (!) 150 tanığın yalan ifadelerine dayandığını, esasen savaş propagandası sayılacağını yazdı. Başka eserlerinde de Osmanlı'nın imparatorluk yönetiminin İngiltere, Fransa, İtalya'nın sömürge yönetimlerinden çok daha üstün olduğunu anlattı.
İşte Ermeniler'in yaygara koparıp Türkiye'yi dolandırmak teşebbüsleri, geniş ölçüde 1915 tarihli bu Mavi Kitab'a dayanır.
Putin Amerika'da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başlığı okuyup heyecanlanmayın! Rusya başbakanı Vladimir Putin, 1 günlük bir Venezuela ziyareti yaptı o kadar. Amerika'nın Rus işgal ve istilâsına maruz kalması bahis konusu değil. 1990'dan önce Moskova'nın hedefinin böyle bir şey olduğunu günümüzün gençleri inanmakta zorlanır.
Şaka bertaraf, Putin gibi devrimize damgasını vurmuş büyük bir devlet adamının gündelik Amerika ziyareti için Venezuela'yı seçmesi çok anlamlıdır. Washington da yazdığımız gibi değerlendirdi...
Birleşik Amerika, bütün Amerika kıt'ası üzerinde prestij sahibi olmak ister. Başkan Monroe'dan (1817-1825) beri böyledir. Üstelik dünya petrolünün dağıtımını yapmak, devlet politikasıdır. Böyle bir ABD'nin Venezuela'da kendisine hasım, aşırı solcu bir diktatörle geçinmesi mümkün değil. 57 yaşındaki Hugo Chavez, Putin'den 2.2 milyar dolar değerinde, üstelik Rus kredisi ile Rus silâhları alacak. Venezuela ordusunda ABD taraftarı çok subay var, bir Amerika askerî müdahalesinden korkulmaktadır. Putin (ne yapayım, Amerika Venezuela'ya silâh satmak istemeyince biz satalım dedik) diyerek dalga geçiyor. Ama Venezuela zaten Rusya'dan son 5 yılda 4 milyar dolarlık silâh almıştı.
En önemlisi, Chavez'in Kuzey Kore ve İran'ın peşine takılarak nükleer alanına girmek istemesi. Rusya, nükleer santral için söz verdi. Chavez (nükleer bomba yapacak değiliz!) sözüyle Amerika'yı büsbütün kızdırdı. Çok yoksul bir ülke olan Bolivya'nın yerli (Kızılderili) yeni başkanı Evo Morales de, Venezuela'nın yanında yer alıyor.
1990'a kadar Rusya yönetimindeki Güney Kafkasya'ya nüfuz etmek isteyen Amerika'ya karşı Rusya, kendi kıt'asında Washington'a mukabele ediyor. Venezuela'ya gelince, ikinci ve daha tehlikeli bir Küba olabilir.
İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman, eski büyükelçimize yaptığı muameleyle ciddi bir adam olmadığını göstermişti. Şimdi yeni bir büyükelçi atadığımız günlerde Başbakanımız'ı benzettiği kişilerle -tam da Nükleer Konferansı arefesinde- saçmalığın zirvelerine tırmandı. Hiçbir ülkeyi küçük görmeyiz ama, Türkiye ne Libya'ya, ne Venezuela'ya benzer.
Cehaletin bu derecesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermeni soykırımı iftirasını oylayan devlet ve eyalet parlamenterleri, acaba 1915 üzerinde ne biliyorlardı? Bugün ne biliyorlar? Çoğu Ermenistan'ın, hatta Türkiye'nin dünya haritasında yerini hemen bulamaz. Çeşitli branşlardan gelmiş politikacılardır.
Tarih ile siyasî, beşerî, tarihî coğrafya bilgileri kısıtlıdır. Bu bilgiler Türkiye'de, daha bile kısıtlıdır.
Ermeni soykırımı iftirası yanında Türk'ün ve Türkiye'nin başını belâya sokmak için geliştirilen diğer konular arasında Kürtçülük ve Alevîlik var. Her iki toplum da Türk milletinin ayrılmaz parçalarıdır.
Geçen hafta Şansölye Merkel, Türkiye'de idi. Dışişleri Danışmanı Cristoph Heusgen beraberinde idi, görüşmelerde başbakanının yanından ayrılmadı, katıldı. Diplomatların iyi yakın tarih ve siyasî-beşerî-tarihî coğrafya bilmeleri şarttır. Zaten siyasal bilgiler fakültelerinde bu dersler ağırlıklıdır. (Bizde Ankara'ya nakledilince F. Köprülü, H. İnalcık, İ. Ortaylı gibi en büyük tarihçiler ders verdiler.)
Almanya yüce devletini yöneten federal başbakana dış politikada bilgi vermekle görevli danışman, Ankara'daki toplantıda açıkça Kürtler Müslüman mı? süper şâhâne sorusunu sordu. Toplantıdakiler şaşırdılar. Diplomasi tarihine kesinlikle geçecek bir gaftır. Bizim "Bavyeralılar Hristiyan mı?" diye sormamızın aynısının tıpkısıdır. İşte bu kişi, Türkiye ve Kürtler konusunda Almanya politikasına yön veriyor. İhtimal Kürtler'in Müslüman mı, Hristiyan mı, Mûsevî mi oldukları konusunda tereddüdü var. Kısaca: Kürtler hakkında hiçbir şey bilmiyor. Acaba Merkel ve ünlü Ermeni bakanından ayrılamayan Sarkozy, bu gibilerin etkisiyle mi Türkiye karşıtı olup Türkiye'yi Avrupa kıt'ası dışında sandılar?
İşte 1915 Ermeni olayları üzerinde Batılı, çoğu diplomat da olmayan parlamenterler böylesine bilgileri ile kendilerini akademi, üniversite yerine koyup karar vermeye girişti. Kocaman devletler, bir avuç Ermeni oyu için Türkiye gibi bir devleti karşılarına alacak gaflet ve dalâlete düştü.
Polonya matemde
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Polonya bir Katolik Slav devleti. 16. asır sonlarında bir müddet Osmanlı'ya tâbî oldu, krallarını tayin ettik. Rusya'dan önemli, bir büyük devletti. 1700'e kadar Osmanlı ile didişti.
18. asırda Prusya, Avusturya, Rusya arasında sıkışıp kaldı. Sonunda bu üç devlet arasında tamamı paylaşıldı, Varşova'yı ve arslan payını Rusya kaptı. Osmanlı Türkiyesi 1769-74 Rusya savaşını bile göze alarak bu paylaşmayı hiçbir zaman tanımadı. Ruslar'dan kaçan Polonyalılar'ı topraklarımıza kabûl ederek ağırladık, birisi Nâzım Hikmet'in dedesidir.
1795-1918 arasında Polonya diye bir devlet yoktur. 1919'da çok geniş sınırlarla Polonya Cumhuriyeti kuruldu. En büyük şairimizi ilk elçimiz olarak Varşova'ya gönderdik.
Rus ve Alman arasında güçlü Polonya, Avrupa dengesinin kapital ve değişmez kurallardan biridir. Buna rağmen Hitler'in, Rusya ile Polonya'yı paylaşarak tarihte ikinci defa ortadan kaldırması, Almanya hesabına akıl almaz bir stratejik hata idi, Stalin bayram yaptı. Milyonlarca Polonya asıllı vatandaşa sahip ABD, epey Polonyalı'nın yaşadığı Fransa ve İngiltere, Türkiye gibi Polonya'nın samimi dostudurlar.
Polonya'nın, ârızaları ile tanınmış, üstelik 20 yıllık Rus yapısı cumhurbaşkanı uçağı, cumhurbaşkanı Leh Kaçinski ile birlikte önemli devlet adamlarının bulunduğu 97 kişinin ölümü ile sonuçlanan bir kaza yaptı. Polonya, NATO ve AB üyesi önemli bir devlettir. Kazada ölen Kaçinski, kararlı antikomünist, üstelik Rusya'yı sevmeyen bir devlet adamı idi. Amerika'ya yakınlığı Moskova'yı üzmüştü. Almanlar da Polonyalılar'a karşı dikkatli, milliyetçi Polonyalılar'a karşı fazla dikkatlidirler.
Sayın Erdoğan inşaallah kazadır dedi, bu temenniye katılıyoruz. Türk milleti, dost Polonya'nın uğradığı çok büyük kayıp için üzüntülüdür.
Amerika ve nükleer
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
21. asırda cihan devleti olmak için, dünyanın en güçlü silâhlı kuvvetlerine, en büyük nükleer koleksiyonuna, en büyük ekonomisine sahip bulunmak yetmiyor. Dünya enerji rezervleri, yolları, dağıtımı üzerinde egemenlik ve bu alışverişi dolarla yaptırmak gerekiyor.
Bir şart daha: Dünya nükleer dengesini düzenlemek! Öyle her ipini koparan uranyum zenginleştirmeye, atom bombası hevesine kapılmaya kalkışmayacak! Washington'ın izni olmadan olmaz! Hâsılı cihan devleti kolay değil, belâlı iş. 16 ve 17. asırlarda bu misyonu biz üstlenip nizâm-ı âlem'e memur bulunduğumuzu savunmuştuk, başımıza gelmeyen kalmadı.
Amerika da 1. müttefiki İngiltere nasıl 1940'ta misyonu kendisine bıraktı ise, bir müddet sonra bu işten yaka silkip bırakır mı dersiniz? Göreceğiz! Fütürolog olarak benim fikrim bu işi asrın sonuna kadar ağır aksak da olsa yürütür.
Stratejik müttefikimiz ABD, işine gelen devletlere davetiye çıkararak Washington'da topladı: 38'i devlet ve hükûmet başkanı 47 devletin temsilcileri geldiler. Obama (gelin, nükleer silâhlanma hevesini bir güzel zabt-u rabt altına alalım, bana yardımcı olun!) diyor. Müşkili, TC Başbakanı!.. Sayın Erdoğan'ı, İran'ın mahut bombayı yaptı yapacak olduğuna inandırmakta zorlanıyor.
İsrail Başbakanı, Erdoğan'la söz düellosuna girmeyi gözü kesmediği için resmen kirişi kırdı. (Ben Başkan'la ayrıca görüşürüm, bu kalabalığa girmem) diyor. Fena taktik değil. Bir Türkiye-İsrail kavgası, çok dengeyi bozar, çok devletin rahatını kaçırır. Öyle de, İsrail, Filistin arsaları üzerinde apartman inşası tutkusundan bir türlü vazgeçemiyor.
Sayın Obama, İran ve Kuzey Kore'ye nükleer kullanabileceğini söyledi, İran Birleşmiş Milletler'e şikâyet etti. Hâsılı sorun bu çizgiye ulaştı. Dünyayı yönetenler Washington'da toplandı. İncir çekirdeğini doldurmaz sonuçlar çıkarsa doğrusu üzülürüz. Huzura ihtiyacımız var...
Polonya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Leh Kaçinski'nin cenaze günü, Rusya, Almanya gibi Türkiye'de de matem ilân edildi. Türk dostu idi. 3 yıl önce Türkiye'yi ziyaret etmişti. Polonya silâhlı kuvvetlerini yöneten 6 general ve başka devlet adamları, toplam 97 kişi ile birlikte uçak kazasında ölümü konuşuluyor. 1943'te Ruslar'a ve Almanlar'a karşı Polonya millî hareketini İngiltere'den yöneten General Skorzsky'nin Cebelitârık'ta havalanırken düşen uçağında ölmesine benzetenler var.
Polonya 312.685 km2, 38.5 milyon nüfustur (1939'da 388.930 km2 idi). Polonya Cumhurbaşkanı, bu kadar kalabalık bir maiyetle, Katyn katliâmının 70. yılında, burada öldürülen Polonya elitlerinin gömüldüğü toprakları ziyaret ediyordu. Rusya'nın Smolensk şehri yakınlarında Katyn ormanlarında, Avrupa tarihinin en pis katliamlarından biri yapılmıştı, şöyle:
Stalin'in emriyle, 3 Sovyet kampından toplanan 7.000'i subay, gerisi astsubay, mühendis, profesör, hukukçu 21.768 Polonyalı (Leh) tutsak, Katyn ormanına götürüldü. Hepsi enselerinden vurularak KGB (şimdi Çin) usulünce öldürüldü. Tek canlı bırakılmadı. Stalin'in, Polonya'nın millet olarak artık dirilemeyeceği kanaatiyle 5 Mart 1940 tarihiyle verdiği alçakça emir, aynen infâz edildi.
Rus ordusu 1945 başında Varşova'ya girince de 168.000 Polonyalı'yı öldürdü. Katin katliâmının Hitler'in emriyle yapıldığı iddia edildi, ama o tarihte Katin Almanlar'da değil, Ruslar'da idi. Gorbaçov ve Yeltsin, katliâmın Stalin'in emriyle yapıldığını söylediler, Polonya'dan özür dilediler.
Kaçinski, açık Rus düşmanı idi. Üstelik 10 milyon Polonya asıllının yaşadığı ABD'nin samimi müttefiki bulunuyordu. Amerika'nın Rusya'ya yakın füzeler yerleştirmesine izin vermekle Moskova'yı kızdırmıştı. Üstelik son Gürcistan savaşında, alenen Gürcüler'i desteklemiş, hemen Tiflis'e gitmişti.
Rusya, Kafkasya ve Tacikistan'da harekete geçti. Dünya tarihinin en büyük savaşı olan İkinci Cihan Harbi'nin, Almanya'nın Polonya'ya girmesi ile başladığını ima ile Başbakan Erdoğan "inşallah kazadır" sözüyle endişesini ihsâs etti. Ancak Putin de, bir günlük yas ilân etti. Polonya'da Merkez Sağ'ın başına herhalde Kaçinski'nin eski başbakan olan ikiz kardeşi gelecektir.
Başbakan ve Başkan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Obama ile Başbakan Erdoğan'ın Beyaz Saray'da 45 dakikalık görüşmesi büyük ilgi çekti ve başarılı geçti. Türkiye Başbakanı, düşüncelerini açıkça ifade etti. İki tarafın dışişleri bakanları, Hillary Clinton'la Ahmet Davutoğlu da mülâkata katıldılar.
Dünya politikasını ilgilendiren büyük sorun, Türkiye'nin İran'daki nükleer faaliyetler hakkındaki tutumu idi. Sayın Başbakan şu hususları belirtti: Nükleer enerjiden faydalanmak her devlet için meşrudur. Ancak Türkiye nükleer enerjinin atom bombasına dönüşmesine kesinlikle karşıdır. Aynı zamanda bir Orta Doğu ülkesi olan Türkiye, coğrafyasında nükleer silâhlar istemez. İran, bu alandaki çalışmalarının atom bombasına dönüşmeyeceği hususunda bizi inandırmıştır. Bu bakımdan İran hakkında ekonomik yaptırımlar boşunadır. İsrail'in ise nükleer silâhlarından arınması gerekir. Bu takdirde İran için aynı tehlike ortadan kalkacaktır...
Türkiye'nin bu politikası, Amerika'nın İran hakkındaki kararlılığı ile pek örtüşmüyor. Üstelik Washington'ın bu hususta Çin'i bile ikna ettiği söyleniyor. İran karşıtı bir Güvenlik Konseyi kararında Türkiye'nin Brezilya ile baş başa kalması ihtimali fazladır. Prof. Davutoğlu, Washington'dan Brezilya'ya gitti.
Ama Başkan, Erdoğan'dan İran'ı milletlerarası nükleer anlaşmasına girmesi için ikna çalışmasının devamını istedi. Amerika'nın İran ile Kuzey Kore'yi atom savaşı ile tehdidinin hatalı bir çıkış olduğu kanaatindeyim. Amerika şunu demek istemiştir: "İran veya Kuzey Kore atom bombası kullanmak isterlerse, birkaç saat önce davranıp her iki ülkeyi de nükleer silâhlarımla susturup bir günde işlerini bitiririm!"
Neyse ki Washington Konferansı, böyle pis senaryoları dışladı. Ayrıca Tayyip Erdoğan'ın Amerika'yı, Minsk Grubunu harekete geçirmek hususunda uyarması ve Ermenistan'la protokolleri askıya aldırması, Türkiye dış politikası için başarıdır.
Zirveden sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Obama'nın Nükleer Zirvesi, evrensel boyutta sonuçlar verebilir. 47 devletin devlet veya hükûmet başkanını Washington'a davet etti. 47 devlet özenle seçilmişti. İsrail hariç hepsi icâbet ettiler. İsrail başbakanının, Sayın Erdoğan'la sakarlık çıkmasın diye gelmediği söylendi.
Konu, yerkürenin nükleer silâhlardan korunması idi. Amerika'nın birinci endişesi (korkusu da diyebilirim) milletlerarası terör örgütlerinden birinin, şu veya bu suretle bir adet atom bombacığı edinerek Washington'a şantaj yapmasıdır.
Bilhassa Tâlibân ve el-Kaaide'nin, Pakistan atom bombası stokuna göz dikmiş oldukları haber alınmıştır. Ayrıca Amerika'da, İran'ın emriyle hareket eden Hamas örgütüne bomba verip İsrail'e karşı kullandıracağı şüphesi oluştu. Bu örgütün elebaşılarının Suriye'de yaşamaları da Washington'ı tedirgin ediyor.
Amerika'nın Rusya ile imzalamayı başardığı, nükleer silâhların şimdilik yüzde 30'unun karşılıklı yok edilmesi anlaşması, büyük merhaledir. Putin de Obama kadar sevindi. Arkası gelirse dünya rahatlayacaktır.
Başbakan Erdoğan, İran'ın atom bombası imaline gitmeyeceği sözüne güveniyor. İran, İsrail'de var bende neden olmasın? diyerek vakit kazanıp Amerika ile dalga geçiyor. Böyle eğlenceler trajediye de dönüşebiliyor. Nitekim Başkan Obama gibi ılımlı ve barışçı bir politikacı, Kuzey Kore ve İran'ı, atom gösterilerine başladıkları takdirde, anında ve birkaç saat içinde nükleer bombardımanla tehdit etti. Şimdiye kadar bu çeşit bir tehdit asla yapılmamıştı.
Amerika, Irak'ta yaptığı gibi, İran'a adım adım yaklaşıyor. İran politikasında Türkiye ve Brezilya'yı da yanında görmek istiyor. Türkiye Orta Doğu'nun Brezilya Güney Amerika'nın münakaşasız güçlü devletleri. Pazartesi Anayasa tadili Meclis'tedir, artık başka konuları gündemden siler.
Tahran zirvesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran Tahran'da, Amerika'nınkine alternatif bir Nükleer Zirvesi topladı. ABD bir yana, Birleşmiş Milletler'i suçladı. Yani oradan çıkacak bir karara uymayacağını peşinen belli etti. Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu ise Brezilya'da (193 milyon) 65 yaşında 8 yıllık başkan da Silva ile dışişleri bakanı tarafından az görülen bir ilgi ve samimiyetle karşılandı (ayrıca başbakan yoktur). Tefsirimiz şudur:
Brezilya, İran'a karşı yaptırımlara katılmayacak. Güvenlik Konseyi'nde tek olumsuz veya çekimser kalmamak için müttefik arıyor. Brezilya'da bu İran sempatisi nereden doğuyor? derseniz: Amerika kıt'asında ABD'nin sultasını kırmak, burnunu sürtmek isteğinden kaynaklanıyor. Yoksa Brezilyalılar'ın Hayyâm'ı okuduklarını bile sanmam.
İran meselesi, gittikçe artan bir sür'atle, dünyanın 1 numaralı gündem maddesi hâline geliyor. Evrensel finans krizini bile gündemden silecek bir güç taşıyor. Bu hızlanma, İran'ın uranyumu zenginleştirme hızı ile doğru orantılıdır.
Kıt'alararası Şihâb 1, 2, 3, 4, 5, belki 6, 7 ve uçlarına takılmış atom bombacıkları... (şihâb=farsca: yıldız kayması, uzayda yıldız kayması benzeri seyredecek füzeler, Allah bütün insanlığı esirgesin!).
Başbakanımızın İran'la temaslarını kesmemesini Başkan Obama da istedi. Belki neyin olacağını vurgulayarak neyin olmayacağını göstermek için... Ama politik gelişmeler bazen şihâb füzeleri derecesinde bir hızla gelişebilir.
Washington, İran'ın, komşularını, Arap ve Türk devletlerini, Asya'yı, İsrail'i, Avrupa'yı ve bütün dünyayı ben de yaptım! diyerek telâşa düşürmesine kesinlikle izin vermeyecektir. Dünya dengesinde etkili devletler -ki Türkiye bunlardan biridir- bu çeşit sürprizlerden hiç mi hiç hoşlanmazlar. Nüfusunun yarısı Türk olan İran, zekâ ve tecrübenin bihakkın sahibi ilim ve politika adamları ile doludur. Amerika ile epey dalga geçtikten sonra bıkıp birdenbire (bomba falan yapacak değiliz, gelin görün, görüşlere açığız) diye bizi şaşırtabilir. Sayın Erdoğan sanırım bu ihtimali güçlendirmeye çalışıyor.
.Kıbrıs ve dış politika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti halkı, Derviş Eroğlu'nu, 5 yıl için cumhurbaşkanı seçti. Başarılar diliyoruz. Mutlaka başarılı olmalıdır. Anavatan Türkiye gibi muazzam bir devletin geleceğini de etkileyebilecek çok kritik bir misyona tâlib oldu.
Kıbrıs Rum Cumhuriyeti ile müzakereler sürecektir. Az ümit vermesine rağmen devam etmelidir. Türkiye'nin adada 40.000 askerlik kolordusu var. Böyle bir kuvveti Irak'ta veya Afganistan'da kullansa idik, o büyük ülkelerin bugünkü durumu değişirdi.
8 yıl önce çok büyük diplomatik hata yaptık. Büyük fırsat kaçırdık (bir kaç Kıbrıs fırsatı kaçırdık ya neyse). Avrupa Birliği'nin, boğazına kadar problemlere batmış, Annan Planı'nı reddetmiş Güney Kıbrıs'ı üyeliğe alabileceğini tahmin etmedik. Türkiye'de Kıbrıs konusunu, diplomasiye âşinâ olmayan güçler yönetti. Sonunda durum, bugünkü hâle geldi.
Dış politikada hata, bir devlet için, meydan muharebesi kaybetmek derecesinde vahîmdir. 1. ve 2. Irak savaşlarında da aynı büyük hatayı yaptık. Bugün PKK, hâlâ Türkiye topraklarında kan dökebiliyor. Kerkük, tıpkı bir zamanların önemli Türk kültür beldesi olan Erbil gibi, bizden kopmak üzeredir.
Kıbrıs Türkleri, Derviş Eroğlu'na oy verirken, elbette Avrupa Birliği hedefinden uzaklaşmasını istemediler. Mehmet Ali Talat işi uzattığı için oy kaybetmiş olabilir. Kıbrıs Rum kesimi, arkasını rahatça Brüksel'e dayamış, hak hukuk gibi kavramları kaale bile almaksızın pişkin tavrını sürdürüyor. Bu derecede yılışık bir politika, Türkiye gibi muhteşem bir devletin Avrupa Birliği dışında bırakılması bahanesine zemin oluşturabildi. Kıbrıs için çok fazla fedakârlıklarda bulunduk. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanıyan tek devlet Türkiye'dir.
Derviş Eroğlu, çok nazik, hattâ kırılgan bir görevi istedi ve aldı. Selefinden daha, pek çok daha başarılı olmaya mecburdur. Tekrar kutluyoruz. 70 milyonun gözü üzerinde olacaktır. Ne yapacağı üzerinde elbette projeleri vardır.
.Başkanlık sistemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Başbakan, Fransa'da 5. Cumhuriyet'in (1958) modeli yarı başkanlık sisteminden bahsetmiyor. Açıkça ABD modeli tam başkanlık hakkında konuştu.
Tam başkanlık, cumhuriyet rejiminin çeşitlerinden biri. Şöyle oluştu: ABD, İngiltere ile yaptığı bağımsızlık savaşından çıkınca, Avrupalı devletlerce paylaşılmış bütün Amerika kıt'asının ilk devletini kurdu. Can düşmanı İngiltere'nin hanedanından bir prensin bu devlete kral olmayacağı için, cumhuriyet kararı verildi. "Kendimize 4 yıl için öylesine bir cumhurbaşkanı seçelim ki, kral yetkisinde olsun" dediler. O yıllarda yeryüzünde -birkaç Alman serbest şehri- dışında sadece iki cumhuriyet vardı: Venedik ile İsviçre. ABD'nin uyguladığı biçimde cumhuriyet, İsviçre'den fazla Venedik doçluğuna (dukalığına) benziyordu. (Bu benzetmem için umarım stratejik müttefikimiz ABD bana darılmaz!) İlk başkanı 1789'da seçtiler: İstiklâl harbinin başkomutanı General Washington.
Sonra Amerika kıt'asında İspanya sömürgelerinden bir sürü devlet oluştu. Washington'daki başkanlık sistemini taklit ettiler. Şu fark ile: ABD sistemi, sağlam, kısa, kunt bir anayasaya ve insan hakları beyannâmesine dayanan otoriter bir demokrasi idi. Hiçbir Amerika kıt'ası devleti bunu beceremedi. Latin Amerika silme ihtilâller, kanlı darbeler, cuntalar, neferlikten gelme general diktatörler, ağır Katolik Kilisesi baskıcı bir âlem oldu.
Başkanlık sistemi yalnız Birleşik Amerika'da demokrasi ile yürütülebildi. Diğer Amerika, bazı yeni Afrika, Asya'da -ABD'den ayrılan- Filipinler'de diktatörlük rejimlerine dönüştü.
Başkanlık sisteminde başbakan yoktur (yalnız Peru'da var). Başkan, aynı zamanda başbakandır. Bakanlarını meclislerin dışında seçer. (Bu hususta bizim milletvekillerimiz kıyamet koparıp Atatürk ilke ve inkılâplarına aykırılık iddia edeceklerdir.) Büyükelçiler diplomatik kariyerden değil, başkanın güvendiği yakınlarından seçilir, zira o ülkelerde başkanın şahsî politikasını uygulayacaklardır. Başkan, mutlak şekilde başkomutandır. Millet meclisinden önde giden bir senato da olacaktır.
Bu sistem Amerika'yı cihan devleti yaptı. Onun için Demirel ve Özal gibi mühendis ekonomist tipinde çok büyük işlere imza atan devlet adamlarımız, imrenmişlerdir. Daha hızlı icraat yapabileceklerini düşündüler. Düşünmekle kaldılar. Önümüzdeki hafta müsait bir günde devam edeceğim...
.40. yılımızdayız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bugün Türkiye gazetemizin 40. yıl dönümüdür. İlk nüshası 22 Nisan 1970 günü çıkmıştı. Enver Ören'e ve Mücahid Ören'e kutlu olsun diyorum. Bütün çalışanlarını tebrik ediyor, hayırlı mesailer diliyorum...
Enver Ören, mütevazı imkânlarla başladı. Başyazıyı yıllarca kendi yazdı. İhlâs ile başlamıştı, ihlâs ile davrandı, yürüttü, ilerletti. Türkiye gazetesi, İhlâs Holding ve TGRT (Türkiye Gazetesi Radyo ve Televizyonu) gibi dev kuruluşlar doğurdu. TGRT HABER TV ve Radyo, başarıyla devam ediyor. İhlâs Holding, sağlık ve eğitim kuruluşları ile, hemen her alanda büyük hizmet veriyor.
40 yıl içinde Türkiye gazetesi, değerli yazarlar, yöneticiler ve bütün çalışanları ile, en büyük tirajlara yükseldi.
Fedakâr ve cefakeş polis teşkilâtımız da geçen hafta 165. yılını kutladı. Modern Türkiye'nin en temel kuruluşlarından biridir. Her türlü özene lâyıktır. 165 yıl öncesi 1845'tir: Sultan Abdülmecid ve Mustafa Reşid Paşa'dır. Tanzimat'ın ilk yıllarıdır. Fransa emniyet teşkilâtı modeline göre kurmuştuk.
Gene geçen hafta, 10 Nisanda, Türk Ocakları 41. olağan büyük kurultayını topladı. Uzun yıllardan beri Nuri Gürgür'ün başkanlığında ilerleyen büyük ve başarılı millî kuruluşumuzdur. İkinci Meşrutiyet'ten bu yana, Türk milliyetçiliği, kültürü ve dış Türkler konularında önemli hizmetler gerçekleştirmiştir. Bugün de sesi, Hamdullah Subhi ve Ziyâ Gökalp Beyler yıllarındaki kadar gür ve güçlü çıkıyor. Çeşitli temayüllerdeki milliyetçilerimizi bir arada tutmaya çalışıyor.
Müesseseler, kuruluş yıl dönümlerinde, kurucularının adını da anarlar, mutlaka anmalıdırlar. Milletlerarası âdet budur. Büyük fedakârlıklar, atılımlar, açılımlarla, bazıları kelle koltukta kurulmuşlardır. Sultan'dır, Paşa'dır diye kurucularını gölgelemek, nisyâna (unutulmaya) terk etmek olmaz, bize yakışmaz.
1920-2010
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasının 90. yıl dönümüdür: 23 Nisan 1920. 1. Meclis veya 1. Dönem (1920-1923) diye Cumhuriyet tarihimize geçti. İstiklâl Harbi'ne karar veren, bu savaşı yürüten, Mustafa Kemal Paşa'yı reîsi (TBMM başkanı) seçen, başkomutan atayan, ona müşîr (mareşal) rütbesi ve Gazi unvanı veren, savaşı kazanan Meclis'tir. En sert, en amansız, yoksul, patetik, hattâ trajik şartlarda, bambaşka fikirlere sahip bulundukları halde milletvekillerinin -eski tabirle- yekvücûd olduğu meclistir. Osmanlı'da ve Cumhuriyet'te hiçbir dönemi için hiçbir Meclis, daha şanlı, daha fedakâr, daha cefâkeş olduğunu iddia edememiştir, böyle bir şeyi aklından geçirmemiştir.
İster İstanbul'da seçilip Ankara'ya gelmiş, ister Anadolu'dan seçilmiş olsun, 1. Meclis'in bütün üyelerini büyük saygı ile anıyoruz. İstanbul Osmanlı Meclis-i Meb'ûsânı'nın Mîsâk-ı Millî'sini, virgülüne dokunmaksızın, Millî Mücadele'nin hedefi kabûl etmişlerdir.
Atatürk, millî iradenin mutlak ve tek temsilcisi ve yetkilisi olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni öne çıkaran bir cumhuriyet rejimi kurdu. Cumhuriyet de, monarşi gibi çeşit çeşittir. Atatürk, istediği düzenlemeyi yaparak rejimi şekillendirecek imkân, irade ve yetkiye sahipti. Böyle bir cumhuriyet istedi. Bu cumhuriyet rejimi, 1960 cunta darbesi ve anayasası ile temelinden yıkıldı ve bambaşka şekle büründü.
İlk Meclis'ten sonrakiler, 1923, bilhassa 1927, 1931, 1935, 1939, 1943, 1946 Meclisleri, tam 7 dönem, demokratik seçimlerle oluşmadı. Buna rağmen 1923'te Meclis'e, yeni rejimin en radikal muhalifleri girebildi ki yarısı cumhuriyet ilânında oy kullanmamıştır. 1927'de artık 1918-1939 Avrupası'na daha uygun, liderin paralelinden ayrılmayan meclisler oluştu.
2010'a kolay gelmedik. Türkiye Büyük Millet Meclisi 1980'de tekrar kapatıldı, yasaklar kondu, gelenekleri oluşmak üzere bulunan partilere son verildi. 23. Dönem milletvekilleri, bu hafta yeni bir millî sınavın cenderesine girmiştir. Az bâdire yaşamadık. Millete hayırlı sonuçlar bekliyoruz.
95 YIL
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tehcîr'in 95. yılı... 24 Nisan 1915'te Osmanlı hükûmeti kanun kuvvetinde tehcîr kararnâmesini çıkarmıştı. Aynı günlerde Gelibolu'da yalnız devletimizin ve milletimizin değil, tarihin en büyük savaşının da kaderi çekişiliyordu.
Enver Paşa 9, 10, 11. kolordulardan oluşan 3. Ordumuz'un 2 kolordusunu Allahüekber Dağları buzullarına gömmüştü (Rusların da 36.000 zayiat verdiklerini kaydetmeliyim). Geriye kalan kolordumuz, dağınık birlikler hâlinde, aç ve bîilâç, çekiliyordu. Peşlerinde, dişlerine kadar Rus mitralyözleri ile silâhlandırılmış Taşnak eşkıyası...
Taşnaklar, yüzlerce Kürt köyünü basıp kadınları, ihtiyarları, çocukları, bebekleri, kurşun sıkarak falan değil, her türlü işkence ile öldürüyorlardı (köylerin gençleri askerde idi). Akıllarınca o coğrafyada -Müslüman nüfustan arındırıp- Büyük Ermenistan kuracaklardı.
33 yaşındaki Başkumandan Enver Paşa'nın genel kurmay başkanı Bronsart von Schellendorf Paşa, Berlin İmparatorluk Genel Kurmayı'ndan aldığı emirle, savaş bölgesindeki Ermeni nüfusun o coğrafyadan uzaklaştırılmasını öğütledi. Enver, Talat'a söyledi. Dâhiliye nâzırı (içişleri bakanı) Tal'at Bey tehcîr (zorunlu göç) kararnâmesini hazırladı. Emrindeki sadrâzam (imparatorluk başbakanı) Prens Mehmed Saîd Halim Paşa'ya imzalatıp Sultan Reşâd'a onaylattı (başbakan nasıl bakanın emrinde olur demeyin, bizde olmuştur).
O coğrafyadaki Ermeniler, aile fertleri biribirinden ayrılmayarak, güney eyaletlerimize doğru yayan olarak yola çıkarıldı. Yolda, ailelerinin öcünü almak isteyen eski Kürt Hamîdiye süvari alayları mensuplarınca vuruldular. Açlık, salgın hastalık, sert iklim, bozuk yollar... Her türlü belâ mevcuttu. Kafileler ağır zayiat vererek Suriye'ye erişti. Oradan Fransa ve Amerika'ya gidip müreffeh hayatlar kurdular.
Biz başlatmadık. Onlar asıp kesecek, Türk Devleti karşılık vermeyecek miydi? Savaşlarda böyle trajediler olur. Her milletin tarihinde vardır. Ermeniler rahat durup devletlerine silâh çekmeselerdi, bugün o coğrafyada Türk-Kürt-Ermeni asıllı vatandaşlar denge içinde, bin yıllık yaşayışlarına devam edeceklerdi. Kendilerine Aydınlar diyen mahut grup, ideolojilerinin hezimetini yaşamanın üzüntüsüyle gösteriler yapıp milletin nefretini kazandılar. Ermenilerin şehîd ettikleri yüz binlerce insanımız, devlet adamlarımız, diplomatlarımız için ne düşünüyorlar? Onlara da mevlit mi okutacaklar?
Bosna ve Brezilya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçtiğimiz cumartesi İstanbul'da Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül, Balkanlar'da, dolayısıyla Avrupa'da barış için birinci derecede önemli bir girişimi gerçekleştirdi: Bosna-Hersek cumhurbaşkanı Haris Sladziç ile Sırbistan cumhurbaşkanı Boris Tadiç'i bir araya getirdi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da katıldı.
Bosna-Hersek'in Sırbistan ile barışması kolay iş değildi. Sırbistan parlamentosu Srebrenika soykırımını kabûl edip -Sırplar'ın "Türk" dedikleri- Müslüman Boşnaklar'dan özür dilemişti. Saraybosna doğumlu olan Sladziç, İstanbul'da Boşnaklar'dan tekrar özür diledi. Özürlerde (soykırım) kelimesi kullanılmadı. Ancak Lahey Milletlerarası Adalet Divanı, 13 Temmuz 1995'te Srebrenika'da 7.000 Boşnak'ın Sırplar'ca öldürülmesini (soykırım) diyerek damgalamıştır.
Hitler'in Yahudi soykırımından sonraki en büyük Avrupa katliâmıdır. Fransız korgenerali ile Hollandalı albay, emirlerindeki Avrupalı kuvvetlerle faciayı korkakça seyredip müdahale görevlerini yapmadılar. Herhalde gözü dönmüş Sırplar'la savaşmaktan korktular. Ama askerlik şerefinden mahrum bulundukları tarihe geçti.
Sırbistan ve Bosna Hersek, Türkiye'nin sağladığı barışla NATO ve AB üyesi olacaklarını unutmayacaklardır. Şimdi Türkiye, Hırvatistan ile de aralarını bulmaya çalışacak.
Türkiye-Brezilya sürpriz iş birliği de dünyanın dikkatindedir. Bölgelerinin bu iki önemli devleti, BM Güvenlik Konseyi 2 yıllık geçici üyeliğinde buluştular. Brezilya, İran lehinde oy kullanıp yaptırımları önlemek suretiyle ABD'nin Latin Amerika'daki prestijini azaltmak için partner olarak Türkiye'yi seçti. Ama Rusya'dan da ümidi var. Uganda için bile çalışıyor.
Brezilya Dışişleri Bakanı Celso Amorim İstanbul'da idi. Oradan Tahran'a uçtu. Başkan da Silva ise, 13 Mayısta Moskova'da ve 16'da Tahran'da Ahmedinecat ile baş başa... 18 Mayıs'ta AB-Latin Amerika Zirvesi için İspanya ve Portekiz'de. İran'ın atom bombası varmış yokmuş Brezilya'yı ilgilendirmiyor. Bizim ise burnumuzun dibinde. Ama bir ambargodan büyük zarar göreceğimiz de âşikâr...
Nisanda Çanakkale
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gelibolu'da yer gök inledi: Askerimiz, mehterimiz, Boğaz'ı geçen harb gemilerimiz ve saygıdeğer, saygılı misafirlerimiz:
Avustralya Genel Valisi (yani devlet başkanı) Quentin Bryce Hanım, Yeni Zelanda Başbakanı John Key ve Genelkurmay Başkanı Korg. Jerry Matefarce, İngiltere Genelkurmay Başkanı Org. Jock Stirny, Hindistan, Fransa, Almanya temsilcileri... Hepsi 95 yıl önce, 1915 Nisan ayında, o topraklarda bizimle vuruşurken ölen askerlerini andılar (Almanya ve Avusturya-Macaristan, önemsiz sayıda askerle bizim saflarımızda idiler).
Çanakkale zaferler zaferini 5.Ordumuz, kuvvesinin en büyük kısmını feda etmek pahasına kazandı. 33 yaşındaki acemi Enver Paşa, 4 yıllık dünya tarihinin en büyük savaşının daha ilk yılında 3. ve 5. ordularımızı harcamıştı.
Dünya tarihinde o zamana kadar asla görülmemiş kudrette -uçakları da olan- İngiliz-Fransız armadası, Cevad Paşa'nın şahane savunması ile akıl almaz kayıplar verdiği halde Boğaz'ı geçemedi. Yarımadaya çıktılar. Kara savaşı başladı. 1915 Nisan ayı, kara savaşlarının yoğunlaştığı aydı. (Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey'i tarih sahnesine çıkaran Anafartalar Muharebesi ağustostadır).
İngiltere ve Fransa, öz askerleri dışında, sömürge tümenleri ile de çıkarma yaptılar. Bu arada ANZAC kısaltması ile anılan -İngiltere dominyonları- Avustralya ve Yeni Zelanda askeri, tarihlerinin ilk savaşına girdiler. O kadar hevesle dövüştüler ki, büyük kısmı topraklarımızda kaldı:
Avustralya 2 tümen+1 tugay+Yeni Zelanda 2 alaylı 1 tugaydan oluşan ANZAC Kolordusu. Hedef İstanbul'a ulaşıp taht şehrimizi işgal ederek savaşı bitirivermekti. Biz Türkler, bugünkü hayatımızı, savaşın daha ilk yılında en büyük birlikleri toprağa düşen, sakat kalan, hasta yatan, tutsak olan 15-30 yaş arası er ve yedek subay gençlerimizle profesyonel subaylarımıza borçluyuz...
Dünkü yazımda, Srebrenika soykırımı için (İstanbul'da tekrar özür dileyen) kişiyi Tadiç yerine Sladziç yazmışım. Yazının genelinden ve daha yukarıdaki cümleden hata olduğu anlaşılıyorsa da, bu önemli yanlış için özür diliyorum.
Minsk maskaralığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Askerî işgal ile elde edilen toprakları barış yolu ile geri almak zor iştir. Oluşumlar bakımından farklılıklar vardır: Meselâ İsrail, 1967'de Nâsır'ın savaş başlatıp birkaç gün içinde yenilmesi üzerine önemli toprak kazancı ile bugünkü sınırlarına erişti.
İsrail'in Suriye'ye Golan'ı geri vereceğini sanmıyorum. Filistinliler'den her gün birkaç metrekare arsa koparıp iskân ederek epey toprak kazandı. Başkan Obama bile çık dedi, çıkmıyorlar.
İşgal altındaki Azerbaycan topraklarına gelince: Ermenistan'ın zamana yayıp bu toprakların bir kısmının olsun üzerine oturmak istediği açıktır. ABD, Fransa, Rusya'dan oluşan Minsk Grubu, bunca yıl havanda su dövdü, bir kısmını bile geri verdiremedi. Topraklarından sürülen bir milyon Türk'ü görmezlikten geldi. Sorunu uyuttukça uyuttu. Kuzey Kürdistan federe devletinin de Kerkük'ü almak, mümkün mertebe genişlemek hedefleri açıktır.
Ermenistan'ın Azerbaycan topraklarını daha uzun müddet elinde tutamayacağını düşünüyorum. Minsk'le falan çıkmayacaklarına göre Ermeniler, savaş yolu ile çıkarılacaktır. Azerbaycan'ın silâhlı kuvvetleri artık böyle bir savaşı sonuçlandırabilecek çizgidedir. Olağanüstü nazik bu coğrafyada böyle bir savaşın mahallî (yerel) kalması ihtimali azdır. Minsk Devletleri'nin uyutmak politikası da sürüp gidemez. Zamana yayıp Büyük Ermenistan oluşturulamaz.
Filistinliler'e gelince, Nâsır'ın acemi ataklığının cezası bu kadar ağır olmamalı idi. Nâsır, bizim Enver'i örnek aldı. Elbette Enver gibi Türkler'i değil, Araplar'ı birleştirmek istedi. 1967 İsrail savaşını başlatıp zafer kazanacağı yanılgısına düştü. Mısır'ı zarara uğrattı ama, bizimki gibi imparatorluk batırıp 2 milyon vatandaşının ölümüne sebebiyet vermedi. Mısır'ı bağımsızlığını kaybetmek çizgisinde bırakıp kaçmadı. Bütün zararı Filistinliler'e oldu. Enver gibi kurmay yarbay rütbesinde iken ve 35 yaşında darbe yapıp Mısır'ı ele geçirdi ve ölünceye kadar elinde tuttu.
Bu darbeciler ne kadar akılsız oluyorlar...
Ukrayna'da ne oldu?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Nisan, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ukrayna parlamentosu, çok şenlikli bir oturumdan sonra, Kırım güneyindeki -Sinop'a 280 km- Sivastopol deniz üssünü Rusya'ya 2042 yılına kadar kullanmak hakkını tanıdı. Zaten Rusya 2017'ye kadar kullanmak hakkına sahipti, 25 yıl daha uzatıldı.
Parlamento ikiye bölündü. 216 milletvekilinin oyu ile 2042 uzatması kabûl edildi ama muhalefet anayasa mahkemesine gidecek. Akabinde Duma (Rusya federal millet meclisi) 410 milletvekilinin tamamı ile anlaşmayı onaylamakta değil gün, saat sektirmedi. 2042'de kim öle, kim kala, çok uzaklarda bir yıl... 2042'yi benim diyen fütürolog tarihçiler tahmin edemiyorlar...
Rusya'nın bu Sivastopol sevdası nedir? buyurursanız, yarınki cumartesi sohbetimde sunacağım.
Ukrayna, hâlâ kendine gelemeyen büyük, verimli bir ülke (603.700 km2, 46 milyon). Rusya'nın o derecede uzun sömürüsüne mâruz kalmıştı ki... Hâlen Ukrayna'da 10 milyon Rus, Rusya'da 5 milyon Ukran, Moldova'da yarım milyon Ukran yaşıyor. Ukranlar (Ukraynalılar), Beyaz Ruslar'dan sonra Ruslar'ın en yakın akrabası bir kavimdir. Ukranca, Rusça'nın bir lehçesi değildir, Beyaz Rusça gibi apayrı bir dildir. Kiril alfabesi ile yazılır. Çoğunluk -Ruslar ve Beyaz Ruslar gibi- Ortodoks'tur. Epey de Katolik vardır. En güneyde Karadeniz üzerinde Kırım yarımadasında Rus nüfus çoğunluktur.
Ukrayna, doğal gaza mutlak ihtiyacı bakımından Rusya'nın pençesindedir. Sivastopol tâvîzi karşılığında Ukrayna'ya doğal gazı yüzde 30 daha ucuza veriyor. Geçenlerde Rus yanlısı Yanukoviç (Türkçe'dir, Yanıkoğlu demek), yarı-başkanlık seçimlerini kıl payı kazandı. Avrupa Birliği'ne ve NATO'ya acele girmek isteyen ABD yanlısı -çok güzel bir hanım olan- başbakan Yuliya Timeşenko çok az fark ile kaybetti.
Enerjide tek devlete bağlanmak, o devlet dost olsa bile, son derecede sakıncalıdır. Kesin örneği işte Ukrayna'dır.
.Büyük miting
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
33 yıl önce 1 Mayıs 1977 günü İstanbul'da Taksim Meydanı kana bulandı. Bir kısmı belki kurşunla, daha fazlası ayaklar altında kalarak 36 kişi öldü. DİSK'in baş çektiği bir işçi mitingi idi. Hükûmeti, hattâ rejimi çökertmek için düzenlenmişti. (51 gün sonra Demirel hükûmeti düştü.)
DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu), bugünkü normal sosyalist değildi. Devrim dediği marksist rejimi savunuyordu.
Ben, şimdi The Marmara denen Intercontinental Oteli'nin 4. katında meydana bakan cephede bir odada kalıyordum. 1 Mayısta büyük olay çıkacağı söyleniyordu. Mitingi seyredebilmek için bu oteli seçmiştim.
Başbakan Demirel, kendisine suikast yapılacağı devlet istihbaratını ana muhalefet lideri Ecevit'e bildirmiş, İstanbul'a gelmemesini rica etmişti. O yıllarda Amerika'dan fazla Rusya'ya inanan Ecevit, dinlemedi, İstanbul'a geldi. Ecevit'in son başbakanlığında ve ölümüne kadar gençliğindeki gibi Türk milliyetçisi olup, Osmanlı'ya yakın ve cemaatlere anlayışla durduğunu hatırlatmalıyım.
Miting mahşerden nümune idi. Leninist marksistlerle geçinemeyen azınlık Maoist marksistler grubu da gelmişti. Ayrıca, meş'um 6-7 Eylüldeki yağmaların tadı damaklarında kalan -Osmanlı'nın haşerât tabir ettiği- zümre de sızmıştı. Devlete her türlü söven pankartlar açılmıştı. Katılanların çoğunluğu ihtilâlin eli kulağında olduğuna kandırılmışlardı. Taksim-Harbiye üzerindeki apartman daireleri aralarında paylaşılmıştı. Kapitalist ve ABD uşağı aileleri oralardan atacaklarını söylüyorlardı.
Otelin penceresinden bakıyordum. Üst kattan geldiğini sandığım, sonradan otelin çatısından olduğu söylenen ateş açıldı. Karşımda sol tarafta Sular İdaresi tarafından da silâh sesleri geliyordu. Kargaşa çıkarıp askerin el koymasını hazırlamak isteyen derin devlet geçinenlerden bir grubun eseri mi idi? Merkez Sağ'ı yıkıp devleti sovyetleştirmek isteyen Moskova'ya bağımlı olanlar mı yapmışlardı? Bugün bile benim için meçhuldür. Bu gibi mitinglerin şehircilik bakımından şehir merkezinden uzakta yapılması kesin fikrindeyim. Büyük mitinglerin Avrupa'da nerelerde yapıldığı bize örnek olacaktır.
Konumuz Anayasa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu hafta Anayasa haftası... Anayasanın kapsamlı bir tadili için önemli ve nihâî oylama devam ediyor. Hafta sonunda oylamanın olumlu sonuçla bitmesi bekleniyor. Sonra, Çankaya'nın takdirine sunulacak. Sayın Cumhurbaşkanı'nın bütün maddeleri onaylaması gerekecek.
Cumhuriyet Halk Partisi, Anayasa Mahkemesi'ne gidecek. Burada ne olacağını söyleyemeyiz. Muhtemel referanduma gelince, yüzde 50'nin üzerinde oy kuvvetle muhtemeldir. Bu, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin zaferi ilân edilecek. Zayıf ihtimalle bir aksaklık vuku bulsa bile, gene AK Parti lehine sonuç vereceğini düşünüyorum.
Bu takdirde Sayın Tayyip Erdoğan, 2011 bahar seçimlerinde, Anayasa'yı değiştirebilecek daha fazla oy isteyecek ve alacaktır.
2011 seçimlerinde AK Parti 3. defa iktidara geldiği takdirde, Sayın Erdoğan'ın başkanlık getiren yeni bir anayasa tadiline girişmesi muhtemeldir. Yahut yepyeni bir anayasa yapılmaya çalışılacaktır.
Genel seçim, devlet başkanı seçimi, referandum... Bunların hazırlık, gerçekleştirilmek, sonuçlandırmak safhaları, epey zaman alır. Bu zaman zarfında Türkiye'nin hızlı kalkınma ve demokratikleşme politikası ile dış siyasette evrensel faaliyetleri yavaşlamamak gerekir.
Benim görebildiğim kadarıyla AK Parti'nin hedefleri bu şekildedir. Yüksek yargının müdahalesine ve icrayı yavaşlatmasına karşı olduğu açıktır. Ayrıca başkanlık konusu açılırsa, rejim değişikliği olacaktır. 2011'de AK Parti tek başına iktidar kazanamadığı veya hassas milletvekili sayısına düştüğü takdirde ise, gene yepyeni bir anayasa yapılır. Zira bu ihtiyaç artık kesindir. Ancak radikal bir rejim değişikliği olmaz. Hareketli bir Türkiye içindeyiz. Bu hareketlilik devam edecektir.
.Geleceğe bakabilmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Adalet ve Kalkınma Partisi ile genel başkanı Başbakan Tayyip Erdoğan'ın hangi istikamette icraat yapabilecekleri üzerinde tahminlerde bulunuyoruz.
Ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi ve ikinci muhalefeti oluşturan Milliyetçi Hareket Partisi için de fütürolog-tarihçi olarak tahminlerde bulunmak, gelecekte neler yapacaklarından bahsetmek isterdim. Ama elimizde yeterli veriler yok. Sayın başkanları sadece iktidarı eleştiriyorlar.
Bu eleştiriler üzerinde yazmak istemiyorum. Çünkü gazetemizde bu konuyu derinlemesine ele alan, hiçbir inceliği gözden kaçırmayan, bilhassa ana muhalefet lideri Sayın Baykal konusunda uzmanlaşmış kalem arkadaşlarım var.
Muhalefet, elbette iktidarı eleştirmek, araştırmak içindir. Bu görevi ifa etmek için milyonlarca vatandaşın oyunu almışlardır. Ancak neyin nasıl yapılacağını da açık seçik söylemeleri gerekir. Sayın Başbakan, Türkiye'nin ve dünyanın her yerinde günde en az bir kere konuşuyor. Muhalefetin eleştirilerini cevaplandırıyor. Ama gelecekte ne yapacağını da, bazılarını çok açık, bazılarını ima yoluyla anlatıyor. Bu suretle gündemin tek efendisi ayrıcalığını muhafaza ediyor, kimseye bırakmıyor.
Anayasa konusu inşallah hayırlısıyla bitince, anayasanın bütünü yani yepyeni bir anayasa hakkında konuşulacaktır. Sayın Erdoğan, başkanlık sistemini ortaya attı. Bu sistem bugün Avrupa'da -AB üyesi olan veya olmayan- hiçbir devlette mevcut değil. Başbakan, yarı başkanlık değil tam başkanlıktan bahsediyor. Binaenaleyh radikal bir rejim açılımı teklifidir.
Muhalefet liderlerinin de böyle açılımları olmalı diyorum. Bize, iki tarafın açılımlarını mukayese imkânı versinler. Biz de vatandaşa fikirlerimizi açıklayalım. Hangi tarafı beğeniyoruz, yazalım, konuşalım, oy potansiyelleri oluşsun. Bilhassa terör ve Kürtçülük hakkında projeler ortaya konmalı. Türkiye, dünya devleti olmak yolunda hızla ilerliyor. Bu iki konuda ayağımıza çelme atılmasını beklemeyelim. Geleceğe bakalım. Ama doğru bakalım.
.ABD ve İran
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül, Uganda başkanını kabûl etti. Bu Doğu Afrika devleti ile henüz büyükelçilik kurduk (241.548 km2, 33 milyon).
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Ukrayna'da... Ukrayna, Karadeniz üzeri kuzey komşumuz önemli bir devlettir. AB-ABD-NATO taraftarları ile Rusya taraftarları dengededir. Son yarı-başkan seçiminde kıl payı kazanan Rusya taraftarı Yanukoviç, Prof. Davutoğlu'nu kabûl etti.
Bunlar dünyaya açılan Yeni Türkiye'nin sürekli dış temaslarından son ikisi. Ama dünyamızı ilgilendiren konu, İran meselesi... ABD ve İran...
Brezilya başkanı Lula da Silva, Türkiye'yi yanına alarak, İran'la Amerika'nın arasını bulmaya çalışıyor. Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan, bir hafta sonra Brezilya'da. Türkiye ve Brezilya, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 2 yıl süreli geçici üyeleridir (Uganda da öyle). Üyelik müddetinin ikinci yılındalar. ABD-İran anlaşmazlığını çözüp dünya barışına büyük katkıda bulunmak istiyorlar.
İstiyorlar da, Brezilya'yı arabulucu kabûl ederek bombasını süper füzesine takacak zamanı kazanmak peşindeki İran'ın zerre kadar böyle bir niyeti yok. Atomlu, stratejik şihâb füzeli bir devlet olarak Türk-Arap-İran coğrafyasında üstünlüğü, Amerika ile anlaşmaya tercih ettiği açık. Amerika'ya gelince, onun da anlaşmak niyeti yok. ABD, atoma sahip, İsrail'i denize dökecek, Orta Doğu'ya hükmedecek bir İran istemiyor. Bu coğrafyadan Amerika'yı kovabilecek bir İran'ı, Irak gibi üçe bölmek niyetinde. Da Silva dostumuza gelince: Brezilya, bahis konusu coğrafyadan pek çok uzaklarda. Ama, Amerika'nın prestijini kırmak, Amerika kıt'asındaki 34 devlet üzerindeki üstünlüğüne son vermek peşinde. Kim bilir, belki bütün Latin Amerika'nın (veya yalnız Güney Amerika'nın) lideri olmak istiyor. Vaktiyle Arjantin'de Peron aynı pozisyonu kapmak istememiş miydi?
Bu derecede art niyetliler arasında yalnız Türkiye'dir ki, Orta Doğu barışı için ön yargısız, menfaat gözetmeksizin çırpınıyor.
Gökalp'in 'Türkçülük'ü OSMANLI'yı tecrîd etti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ (4)
Gökalp'in 'Türkçülük'ü OSMANLI'yı tecrîd etti
Başlık ResmiGökalp'in 'Türkçülük'ü OSMANLI'yı tecrîd etti
Alparslan Türkeş ve Nihal Atsız Turancılık davası sanıkları olarak Tophane'deki Malul Gaziler Yurdu'nda kurulan mahkemede yargılanıyor. (1944) 20 YIL BOYUNCA ETKİLİ OLDU Ziya Gökalp'in teklifleri, Atatürk inkılâpları hâline gelince devlet rejimi oldu. Bu suretle 20 yıl Türkiye, açık şekilde milliyetçi bir rejimle yönetildi. Milliyetçilik bize maalesef geç geldi. Selçuklu öncesi muazzam ve muhteşem bir tarihimiz olduğu bilinmiyordu. Göktürk Yazıtları okunmamıştı. Kutadgu-bilik, Divânü Lugâti't-Türk, hattâ Dîvân-ı Hikmet meçhuldü. İlk ve Orta Çağ Çin kronikleri Batı dillerine tercüme edilmemişti. Oğuz şehirleri kazılarak toprak yüzüne çıkarılmamıştı. Osmanlı da 19. asra girerken, hâlâ bir dudağı yerde bir dudağı gökte idi. Kuzey Afrika ve Balkanlar bizde idi. Ancak, birlikte yaşadığımız azınlıklar millî şuur edinmeye başlayıp bize zarar verince kendimize gelebildik. Türk milliyetçiliği fikir akımı başladı. Panislam (İslâm Birliği) ve Batı medeniyetini reddetmeyen, hattâ onlarla iş birliğine hazır bir cereyandır. Ancak Türk'e karşı çıkanlara karşıdır. Ziyâ Gökalp'in teklifleri, Atatürk inkılâpları hâline gelince devlet rejimi oldu. Bu suretle 1913-1918+1923-1938=20 yıl Türkiye, açık şekilde milliyetçi bir rejimle yönetildi. Gökalp 1925'te öldüğü için hem nazariye ve fikirlerini geliştiremedi, hem de hedeflerine nasıl ulaşıldığını izleyemedi. Bu hususta çok ağırlıklı bir faktör daha vardır ki Atatürk'ü tahlil edenler gözden kaçırmışlardır: 1918-1939 Avrupası, demokrasiye hiç müsait değildi, demokrasiyi değil, otoriter rejimleri teşvik ediyor, hattâ totaliter rejimleri alkışlıyordu. Demokrasinin Kuzeybatı Avrupa'ya sığındığını söyleyebilirim. Geri kalan Avrupa, derece derece otoriter ve totaliter rejimlerle yönetiliyordu. Almanya'da Hitler'den Rusya'da Stalin'e bu işi çok kanlı yapan diktatörlere kadar her çeşit "şef" veya "lider", dünyanın en medenî ülkelerinde bile cirit atıyordu. Demokrasi sadece İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, İsveç, Danimarka, Norveç'te tutunabildi, bu ülkelerde bile daha otoriter yönetim isteyenler bulunuyordu. Ve üstüne üstlük tam bir sömürgeler dünyası idi. Yeryüzünde bağımsız yalnız 8 Müslüman devlet vardı: Türkiye, Arnavutluk, İran, Afganistan, S.Arabistan, Yemen, Mısır, Irak (son ikisi tam bağımsız bile değildi). İrkildiniz değil mi? DEMOKRASİSİZ BİR DÜNYA Böyle bir dünyada Atatürk'ten demokrasi istemek abartılı ve romantik bir arzudan öteye geçemez. Ancak Atatürk'ün böyle bir hevesi vardı: "Biz öyle bir yönetim, öyle bir rejim istiyoruz ki, bu ülkede, padişahlığa yandaş olanlar bile bir parti kurabilsinler" demiştir (genel sekreteri Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ten Hâtıralar, Yapı ve Kredi Bankası yayınları, 1973, s.58-9). Bu suretle Osmanoğulları'nın taçlı demokrasisine kapıyı aralamıştır. İnanır mısınız, böyle bir şey 1930'lar dünyasında mümkün değildi. En koyu monarşist devlet ve bu devirde cihan devleti olan İngiltere karşı çıkardı. Aynı şekilde Cihan Savaşı'nın (1914-1918) diğer galipleri, bilhassa Birleşik Amerika ile Fransa, ve tabii bu arada Rusya, Almanya ve Avusturya imparatorluk hânedanlarının dönmesine dikkat kesilmişlerdi. Macaristan İsmen krallığını zorlukla muhafaza ediyordu ama bir Habsbug'un Budapeşte tahtına oturmasına izin vermediler, Amiral Horthy ancak kral nâibi olarak Macaristan'ı yönetti (1920-1944). Atsız akımı canlı tuttu Ziyâ Gökalp Bey'in Türkçülük dediği ve Gökalp gibi Diyarbakırlı yani Kürt asıllı olan büyük Türk milliyetçilerinden Süleyman Nazîf Bey'in bu isimlendirme ile dalga geçtiği Türk milliyetçiliğinin, yanlış, maksatlı, hattâ vahîm şekilde Osmanlı'yı tecrîd ederek sunması, tarih gerçeklerine dayanmıyordu. Üstelik 1938'de iktidara gelen gene Bitlis'in ünlü Kürümoğulları ailesinden İnönü tarafından beğenilmediği için, önemli şekilde geriledi. Ki akabinde milliyetçi akımın Gökalp'ten sonraki ikinci büyük lideri Nihal Atsız, daha Atatürk'ün hayatında ortaya çıktı. Ve Türkçü akımı canlı tuttu. Atsız, 20. asrın en büyük tarihçisi ve kendisi de Gökalp yetiştirmesi olan Fuat Köprülü'nün üniversitede asistanı idi. Köprülü'nün onu asistanlıktan, binaenaleyh üniversiteden uzaklaştırması, milliyetçi fikrin devlet tarafından benimsenmediği şeklinde algılandığı için, çok zararlı oldu. Dr. Fethi Tevetoğlu ve Alparslan Türkeş gibi -ikisi de asker kökenli- büyük milliyetçiler Atsız'ı izleyerek bu akıma katıldılar. Atsız olmasa idi ikisi de bambaşka mecralarda ilerleyeceklerdi. SON BÖLÜMÜ ÖNÜMÜZDEKİ CUMARTESİNE...
İran'ın müttefikleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran'ın Güney Amerika'da müttefikleri vardır: Brezilya, Venezuela, Bolivya. Kuzey Amerika'da ABD'nin burnunun dibinde bile müttefiki var: Küba. Başka Amerika devletlerinin de aynı temayülü göstermeleri muhtemeldir.
Bakalım Asya'ya: Kıt'anın devleri Japonya, Çin, Hindistan'dır. Çin, İran'ın ezilmesini de, ABD ile anlaşıp aynı paralele geçmesini de istemez.
Çin, Orta Doğu'da İran'ı, yalnız Amerika'ya karşı değil, Türkiye'ye karşı da denge unsuru gibi görmektedir. Türkiye'nin Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri ile kopartılması mümkün olmayan bağlarını biliyor. Zayıf bir Türkiye yaşamalıdır ki, Uygurları Çin'in ezmesine, asimile etmesine, yutmasına sesini çıkaracak gücü kalmasın. Çin'in Kızgızistan'a sızmasından şikâyet için mecal bulamasın. Atom gücüne erişmiş bir İran'la denge yarışına girecek Türkiye, Orta Doğu'nun güçlü devleti pozisyonunu yitirsin. İran'la uğraşıp dursun. Kuzey ve Güney Azerbaycan'la yakınlaşmayı aklından bile geçiremesin.
İran politikasında Rusya, elbette Çin'den çok daha ağırlıklı pozisyondadır. Hele şimdi Amerika kıt'asındaki 34 devlet üzerindeki ABD egemenliğini (haydi hafifleterek prestijini diyelim) kırmak için hiçbir yakınlıkları bulunmayan İran'la yapay ilişkilere giren Brezilya, Venezuela, Küba gibi ülkelerin durumu ile Rusya'nın İran'a ilgi derecesi mukayese bile edilmez. Rusya, daha 18. asırda İran politikasına, bu alanda Türkiye ile çekişmeyi de göze alarak derinlemesine dalmıştır. Zira Rusya, Çin sınırından Avrupa'ya kadar olan alanda en çok Türk nüfusu ile karşı karşıyadır.
Hâsılı İran meselesi pek çok devleti ilgilendiriyor. İran nüfusunun yarıya yakınının Türk olduğunu da herkes biliyor. Kimse bu konuya girmek istemiyor.
İran, nükleer kontrolü kabûl edip nükleer silahlar edinmek hevesinden vazgeçtiğini gösterir de AB ve NATO gibi ABD önderliğinde hür dünyaya katılmak idealini benimserse, bütün yukarıda sunduğunuz hesaplar düzlenir, değersizleşir. Evrensel barış rüzgârları eser. Nükleer silahlara karşı nefret yaygınlaşır. İnsanlık rahat nefes almaya başlar. İran, tahminlerin üzerinde prestij kazanır. Orta Doğu'nun, Asya'nın göz bebeği olur. Atom bombası nedir ki? Yalnız düşman kazandırır.
.Baykal istifa etti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ana muhalefet lideri ve Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal istifa etti. Milletvekilliğinden istifa ettiğini ise söylemedi.
Baykal, istifa sebebi kaset için (son iki haftada yapılmış) dedi. Olayı (hukuk ve ahlâk dışı bir komplo) ve (siyasî bir düzenleme) şeklinde değerlendirdi. Hukuk ve ahlâk dışı olduğunu Başbakan Tayyip Erdoğan ve yardımcısı Bülent Arınç da ifade ettiler.
Baykal, buna rağmen iktidardan habersiz böyle bir tertibin mümkün olmadığı iddiasında bulundu. Bu, ağır bir suçlamadır. Zira kasetin şantaj ve maddî menfaat için düzenlendiği açıktır. İçeriğinin gerçek mi, montaj mı olduğunu Baykal belirtmedi. (Eski bir kasettir) söylemini özenle reddetti. Kaseti günümüzün siyasî konjonktürüne bağladı. Siyasî ortam gerçekten az görülmüş bir şiddet derecesine ulaşmıştı, hâlâ öyle...
Kasetin iktidar partisinin müsamahası ile yapıldığı iddiası kabûl edilemez. Kasetin CHP camiasında Baykal karşıtlarınca hazırlatılması ihtimali ise vârittir. Bir teşekkülün, bir müteşebbisin (girişimcinin) işi olması da muhtemeldir.
Hükûmet, bu kaset konusunu aydınlığa kavuşturmalıdır. Mesele yargıya falan bırakılırsa zaman alır. Karşılıklı suçlamalar, vatandaşı vahîm derecede rahatsız eder.
Cumhuriyet Halk Partisi seçimlerde (işte başbakan adayınız) diye vatandaşa sunacağı bir politikacı bulmakta çok zorlanacaktır. CHP'nin 22-23 Mayıs büyük kongresinde yeniden Baykal'ın başkanlığa davet edilmesi ihtimali mevcuttur. Başkan Clinton, mâhut Monika skandalından zorlukla yakasını kurtarmıştı. Komplonun ardında İsrail vardı. Baykal komplosunun arkasında da dış etkenler hatıra gelebilir. Bu ahlâk dışı kaset yayınının Halk Partisi'ne genel seçimlerde oy getirmesi ihtimali bile düşünülebilir...
Merkel'in hezimeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Federal Almanya'nın nüfusça en büyük eyaletinde (Kuzey Ren-Vestfalya 18 milyon, 1 milyonu Türk) (Alman seçmenlerinin beşte biri) Şansölye Merkel dostumuzun Hristiyan Demokratlar'ı geriledi. Eyalet hükûmeti düştü. Merkel'in ikinci iktidar dönemini zorlukla yürüteceği anlaşıldı. Kendisi, (imtiyazlı ortaklık) teklifiyle Türkiye'ye sürekli hakaret eden kişi olarak tarihe geçecektir. Zira biz, zaten Gümrük Birliği ile çoktan imtiyazlı ortak olmuştuk. Merkel, yüzde 10 geriledi. Tarihte ilk defa Türk asıllı Almanlar eyalet meclisi için 2'si hanım, 6 milletvekili birden çıkardılar (3 Sol Parti, 2 Sosyal Demokrat, 1 Yeşiller).
Merkel'in, Ruslar'ın Almanya'ya zaferinin 65. yılının Kremlin Meydanı'nda askerî resmî geçitlerle kutlamalarına katılması da acayip kaçtı. (Savaşı Almanya değil Hitler kaybetti) algılaması, tarihi saptırmaktır. Biz de (Birinci Cihan Savaşı'nı Türkiye değil Enver kaybetti) mi diyeceğiz?
İstanbul'da Çırağan ve Dolmabahçe imparatorluk saraylarımızda Türkiye-Suriye-Katar zirvesi gerçekleşti. Hem Cumhurbaşkanı Sayın Gül, hem Başbakan Sayın Erdoğan misafirlerle görüştü. Katar, bütün Körfez monarşileri gibi İran'dan dehşetli ürkmektedir. Hem hükümdarı, hem aynı hanedandan başbakanı İstanbul'da idiler.
İran, Irak vs. meclis başkanları da İslâm Konferansı için İstanbul'da idiler. İran, yalnız Körfez'in doğu kıyılarına egemen değil. Geniş ölçüde Doğu Akdeniz'e inmiştir. Bunu Suriye sayesinde yapabiliyor. Her iki ülke, sımsıkı bir rejimle yönetiliyor, ikisinde de Şîîler hakimdir. Ancak Türkiye ile Suriye halkları birbirlerine -âdetâ Sultan Abdülhamid zamanında yaşıyor gibi- öylesine yaklaştılar ki, artık bu çizgiden vazgeçmezler.
Bugün Medvedev, Türkiye'dedir. Sonra Sayın Erdoğan, Yunanistan'a gidecektir. Biri diğerinden önemli dış temaslardır. Batı, AB ve ABD, dikkatle izleyecektir.
Baykal konusunun gündemimizin bütününü silip süpürmesi doğru olmaz. CHP büyük kongresini bekleyelim. O zamana kadar mahut kasetin faillerini bulabilirsek, Türkiye gerçekten rahatlayacaktır. Faillerin bulunması, TV, kaset ve telefon rezaletlerini geniş ölçüde kısıtlayacaktır.
Medvedev Türkiye'de
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dimitri Medvedev'in 36 saatlik Türkiye'ye resmî ziyareti önemli gelişmelere yol açtı. Yılda 20 milyar metreküp gaz aldığımız, yılda 3 milyon Rus turist (Almanya'dan sonra 2. sıra) kabûl ettiğimiz Rusya, ilişkilerimizin yoğunluğu ve daha da artacak olması bakımından, büyük potansiyel taşıyor.
Rusya'nın, İran'ın atom ve füze sevdasından ürkerek Amerika'ya yanaşmaya başlaması, dikkat çekti. Eskiden beri İran'la ilgilidir. Medvedev, Ankara'ya Şam'dan geldi. Sovyetler döneminde uydulaştırdığı Suriye'ye yaklaşarak Doğu Akdeniz'de görünmek istediği açıktır.
Rusya, 3 Güney Kafkasya devletinin AB ve NATO'ya alınarak ABD nüfuzuna düşmesini istemiyor. Bununla beraber, 3 Minsk üyesinden biri sıfatıyla, Ermenistan-Azerbaycan arasında sıkıştı. Ermenistan'ın Karabağ işgalini uzatarak sorunun vahâmetinin artacağını da görmesi gerekiyor. Yoksa Türkiye, Selçuklu-Osmanlı eşsiz toleransı ile günümüze gelebilen Ermenilere karşı anlayış göstermeye hazırdır.
Rusya, dünyanın bugün de toprak bakımından 1. devletidir (17 milyon km2, 138 milyon nüfus). Hâlâ 10 milyonun üzerinde -bazıları kendi otonom cumhuriyetlerinde- Türk yaşıyor. 20 yıl önce 15 cumhuriyetinin 14'ü ayrılıp bağımsız devlet olan Sovyetler Birliği'nin Rusya Federasyonu, artık sınırları içinde bulunmamakla beraber o ülkelerdeki ister yarım asırlık, ister nice asırlık egemenliğini unutmadı. Biz, Türkiye Cumhuriyeti olunca, İmparatorluk Türkiyesi ülkeleri ile ilgilenmedik. Hepsini savaşlarda yenilerek kaybetmiştik. Rusya, imparatorluğunu, barış içinde dağıttı.
Rusya ve İran ile ticaret, turizm, kültür alanlarında ilişkilerimizi geliştirelim. Ancak enerjide Rus ve İran tekeline düşmemeye dikkat kesilelim. Rusya ile vizelerin kaldırılması olumludur. AB için utandırıcı bir gelişmedir.
Ama bunların hepsinden önemlisi, Boğazlar'dan petrol akışını durdurmak konusunda Rusya ile anlaşmamız olacaktır. Rus gaz ve petrolünü Karadeniz'den ve topraklarımızdan geçirerek çıkarmamız lâzım. İstanbul'u yanmak tehlikesinden kurtarmak konusudur. Bunu sağlayacak Türk hükûmeti, tarihî bir prestij kazanır.
Kasetli hafta
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hafta Baykal kaseti gibi berbat bir konunun egemenliği ile geçti. Maalesef... Dünya medyasında yer aldı. Türkiye gibi bir devletin ana muhalefet liderinin, partisinin genel başkanlığından istifasına sebep olan skandal, gerçekten önemli olaydır.
Bu alçaklığın failleri bulunmadıkça, Türkiye'de karşılıklı ithamların sonu gelmez. Faili bulup yargıya havale eden hükûmet, prestij kazanır. Zira öylesine bir rezalet, her camiadan çok kişiye zarar verebilir, bulaşıcıdır.
Kasetin montaj olması ihtimali vardır. Maalesef partiler, politikada, referandumda, genel seçimlerde propaganda malzemesi yapacaklardır. Birbirimizi ithamlarla vatandaşın başı dönecektir. Bunun Türkiye'yi ne kadar küçük düşüreceği, zarar vereceği âşikârdır.
Türkiye'nin gündemi, ülkemiz ve milletimiz için birbirinden mühim o kadar çeşitli işle dolu iken, böylesine rezil bir engelin araya girmesi üzücüdür. Dış mihrakların tertibi olabileceği düşünülebilir. Benzer olaylar yapmışlardır. Cumhuriyet Halk Partisi'nin iç mücadelesinin bir ürününden ibaret bulunması kezâ muhtemeldir. CHP'ye veya Baykal'ın şahsına çok kızan bir muhalif de yapabilir.
Bu pislik, çeyrek asır önce bir ana muhalefet partisi liderinin telefonunun dinlendiği şikâyeti ile başladı. Daha önce emniyet, ancak uyuşturucu, terör, örgütlü suçlar için yargıç izniyle dinliyordu, meşrûdur, bütün demokrasilerde böyledir.
Ama politikacılar, telefonlarının dinlenmesine kıyamet koparmaları gerekirken, platonik protestolarla yetindiler. Radikal tedbir getirilmezse, yarın daha vahîm kasetler ve dinletiler ortaya çıkabilecektir...
ATSIZ ve TÜRKEŞ arasında anlaşmazlık
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ (5)
ATSIZ ve TÜRKEŞ arasında anlaşmazlık
Başlık ResmiATSIZ ve TÜRKEŞ arasında anlaşmazlık
Başbuğ Alparslan Türkeş, 1960 askerî ihtilalinin lideri Orgeneral Cemal Gürsel, Nadir Nadi, Falih Rıfkı Atay ve Ahmet Emin Yalman ile birlikte... NASIL BİR MİLLİYETÇİLİK? 21. asır Türk milliyetçiliği, bizi mutlaka en kısa yoldan muâsır medeniyet seviyesine çıkarabilen, Türk'e ve Türkiye'ye en yararlı fikir sistemi olmalıdır Ben, Yılmaz Öztuna, 1949 şubatında Sâdeddin Arel'in Şişli'deki evinde cumartesi öğleden sonra toplantılarından birinde, milliyetçilerin üstâd tanıdığı büyük tarihçi ve dil bilgini İsmail Hâmi Dânişmend ile tanıştım. 1951 temmuzunda, Dânişmend'in Şişli'deki apartman dairesinde de Nihal Atsız ve avukat İsmet Tümtürk ile tanıştım. Tümtürk, en büyük şairlerimizden Cenâb Şehâbeddin'in oğludur. O yıllarda Türk milliyetçiliğinin Atsız'dan sonra gelen güçlü şahsiyeti idi. Daima gölgede kalmaya dikkat etmiştir. 1952 temmuzunda da Atsız beni o sırada Harb Akademisi öğrencisi piyade binbaşısı Alparslan Türkeş'le tanıştırdı. Bu tanışmalarımı önce Hayat Tarih Mecmuası'nda, sonra Türk Tarihinden Portreler kitabımda tafsilât ile anlatmıştım (1969 ve 1998). Tevetoğlu ile çok geç, 1968'de şahsen tanıştım, İstanbul'da değildi. Atsız'ın ve Fethi Tevetoğlu'nun en yakın arkadaşı bendim. Atsız ve Tümtürk, (Türkçülük, Türkçü) kelimelerini çok kullanarak Gökalp muakkıbi olduklarını vurguluyorlardı. Ben (Türk milliyetçiliği) tabirinde ısrar ettim. Atsız'ın Osmanlı ve Türk tarihi ve edebiyatının birinci sınıf uzmanı olması, onu ırkçı ve otoriter milliyetçilikten liberal ve demokrat Türk milliyetçiliğine yaklaştırdı. 1952'den itibaren İstanbul'a gelen Osmanoğulları'nın bütün üye ve mensuplarıyla tanışıp dostluk kurmasının etkisini kaydetmeliyim, o yıllarda birçok padişah kızı hayatta idi (şehzâdeler gelemiyorlardı). Türkeş, parti kurup umduğu oyu alamayınca, tabanını genişletmeye mecbur oldu. Eskiden beri tanıştığı Necip Fâzıl Kısakürek'le yakınlaştı. Bunun üzerine Türkeş'le üstâdı Atsız arasında geçici bir anlaşmazlık çıkmıştır. NECİP FAZIL VE MİLLÎ GÖRÜŞ Atatürk ideolojisinin alternatifi, çok seçkin şair ve çok usta yazar Necip Fâzıl Kısakürek tarafından yayınlanan haftalık Büyük Doğu politika ve kültür dergisiyle oluştu. Türk milliyetçilerinin Atatürk'le meseleleri yoktur. Atatürk'ü 1000 yıl boyunca millî kahraman kabûl etmişlerdir. Tabii Atatürk rejimi, sürekli değişip gelişerek çağdaş demokrasi ve uygarlık düzeyine uyum sağlayacaktır. Kısakürek'in sistemi teknikçe çağdaş, yönetimde Orta Çağ'ın gelişmiş modeli İslâm'a dayanmış ve uygun iddiasını taşır. Cesur bir tekliftir. Bu ideolojiyi Prof. Necmeddin Erbakan, aksiyon hâline getirdi. Millî Görüş dedi. Türk kelimesini kullanmaktan kaçınmakla dikkat çekti. "Millet" kavramını, Osmanlı'nın cemaatlere verdiği anlamda kullanmıştır. Millî Görüş'te İslâm, (Hanefî-Mâtürîdî+tasavvuf) Osmanlı Türk uygulamasından da epey uzaklaşmıştır. Arap etkisi çok açıktır. Şâfiî-Eş'arî ekolü daha çok benimsenmiştir. Hattâ, laik idareyi başarıyla yıkıp şerîat yönetimi kurmayı becerdiği için daha önce bulunmayan bir İran hayranlığı başlamıştır. Necip Fâzıl, hayrân olduğu Şarlo (Charles Chaplin) dışında gelip geçmiş bütün Yahudi ileri gelenlerinin insanlığı, bilhassa İslâm'ı ifsâd ettiği iddiasını düzinelerce yazısında tekrarlamıştır. Bu suretle Türk Sağı'nda, antisemitik eğilim başladı. Kısakürek, hattâ Millî Görüş, bir ölçüde Ülkücülük denen Türkeş ekolü milliyetçiliğini de etkiledi. Bugün büyük bir milliyetçi camia, Gökalp'e toz kondurmamakla, büyük mütefekkir için eleştirilerimizi hoş karşılamamakla beraber, Millî Görüş etkisiyle, Türkçü milliyetçilikten epey uzaklaşmıştır. O halde 21. asır Türk milliyetçiliği nasıl olmalıdır? YAHYA KEMAL'İN MİLLİYETÇİLİĞİ Bizi mutlaka en kısa yoldan muâsır medeniyet seviyesine çıkarabilen Türk'e ve Türkiye'ye en yararlı fikir sistemi olmalıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce temsil edilen millî irâdenin kesin üstünlüğü şarttır. Bu üstünlük, Avrupa demokrasisi standartlarından asla aşağı düşmeyecek üslûp ve düzende uygulanacaktır. Batı'daki gibi çok gelişmiş bağımsız yargı, bu demokrasinin gereğidir. Silâhlı kuvvetlerimiz, meslek ordusu hâline getirilerek vurucu gücü âzamîye çıkarılacaktır. Türk subayı üniformalı politika hevesinden kurtarılacaktır. Ama saygınlığına halel gelmek şöyle dursun, milletçe en sevilen, yurt savunması için kesinlikle güvenilen bir çizgide bulunacaktır. Türkiye'nin birinci jeostratejik üstünlüğü coğrafya konumudur (Yerküre'de kapladığı alanın emsalsiz değeridir). İkinci üstünlüğü, Mete Han tarafından 2200 küsur yıl önce kurulmuş çok gelenekli bir ordu olmasıdır. Bu imtiyazlarımızı korumalı, vazgeçmemeliyiz. Bunlar, millî kültürümüzü geliştirerek yapılabileceği için, milliyetçilik şuurunda bir sapma, yanılma, bağnazlık, kısa görüşlülük, statükoculuk, hâsılı her türlü sakınca, daha az yararlı ve belki zararlı fikir sistemlerine yol verir. Elbette komünizm dahil, demokrasiye karşı ve ırkçı olmayan, şiddeti savunmayan her türlü parti, meşrûdur. Türk milliyetçiliğini, en iyi ifade eden mütefekkir, Türk tarihinin en büyük şairi olan Yahyâ Kemal'dir. Liberal, demokrat, Batı'ya dost, millî kültürü en yüksek dereceye çıkaracak şuurda, Osmanlı geçmişimizi kavramış bir sistemdir. Fikirlerini, çok saygı duyduğu ve Ziyâ Bey diye bahsettiği Gökalp gibi kitap hâlinde toplamadı. Zaten hayatında tek kitabı basılmamıştır. Türk milliyetçiliğini nasıl anladığını ve anlattığını anlamak için Nihad Sâmi Banarlı tarafından 10 cilt hâlinde yayınlanan şiirlerini ve yazılarını okumak gerekiyor. Yahyâ Kemal'in ifade ettiği milliyetçilik, Gökalp'in folklor milliyetçiliğine karşı, Türk'ün gerçekleştirdiği en yüksek estetik çizgiyi teklif eden bir anlatımdır. Eski Türk tarihine de, Osmanlı'nın uyguladığı üslûpta Türk Müslümanlığı'na ve tasavvufuna da saygılıdır. Ama 1071'den başlayan tarihimize ağırlık verir. Liberal, demokrat, laik, Batı'ya dönüktür. Medeniyet çizgimiz için İstanbul dilini, şîvesini, musikisini, âdâbını, erkânını, zevkini, hayâtını, ideal ve örnek gösterir. Ben bir Yahyâ Kemal milliyetçisiyim. Türk'ü ve Türkiye'yi ileriye götürecek en elverişli ve doğru kültür ve fikir sistemi olduğunu kabûl ederim. Türk kültürünü muhafaza ederek geliştirmek Türk milliyetçiliğinin birinci hedefidir. Ekonomide liberal, tamamen demokrat, çağdaş uygarlık çizgisine erişmiş bir devlet anlayışı ve dış politikası bu suretle oluşur. Hedef bugünkü sınırlarımız içinde Büyük Türkiye'dir. Bunun için doğduk, bunun için yaşıyoruz.
Atina'yı ziyaret
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Yunanistan'ı 10 bakan ve 100 iş adamı ile ziyareti, tam bir dostluk çıkarması oldu. Bugüne kadar hiçbir devlet ve hükûmet başkanımız bir yabancı ülkeye 10 bakanla gitmedi.
Yunanistan'ın pek dar bir zamanıdır. Aynı coğrafyayı ve güzel denizi paylaştığımız, nice asır aynı çatı altında yaşadığımız, kültürlerimiz iç içe girmiş Yunanlıların, artık Türk'ün kadrini bilmelerini temenni ediyoruz.
Avrupa'nın her devirde şımarık çocuğu olmasına rağmen Yunanistan, bu defa Avrupa Birliği'nin egoist cimriliği ile karşılaştı. Çok büyük evrensel finans krizi ile sarsılan AB; ekonomisini onarırken, Yunanistan sorunu ile büsbütün bocaladı.
Türkiye-Yunanistan yakınlaşması, her iki devlet ve Avrupa dengesi için, doğru politikadır. Türk'ün şüphelerinin ve Yunanlı'nın komplekslerinin izâlesi gerekiyor. İsmail Cem'in gayretleri bile yetersiz kaldı. Şimdi Sayın Erdoğan, Rusya ile enerji bağımlılığından ve Batı'nın dikkatlerinden çekinmeksizin cesur kararlı radikal politikasını, Ege'yi paylaştığımız, Trakya'yı bölüştüğümüz komşumuz için uyguluyor.
Bu politikanın sürdürülmesi, sonuç alınması gerekiyor. Ortodoks taleplerini Osmanlı siyaseti çizgisinde karşılamakta çok geciktik. Bu engelleri artık derhal aşalım. Dün Atina'da palikaryaların bayrak yakması gibi taassup göstermelerine karşılık vermeye tenezzül etmeyelim.
Yeşil pasaporta vize kalkması ve Ege adalarına, bizim dünkü Cezâir-i Bahr-i Sefîd'imize turistlerimiz için kolaylık getirilmesi, olumlu adımlardır. Aslında tam bir vizesizlik gerekiyor. Ama AB ve Şengen kuralları bunu engelliyor. NATO içinde müttefik olmanın şuuruna erişebilelim. Ekonomik ve kültürel potansiyeli harekete geçirelim. Saçma masraflardan kurtulalım. İki taraf da rahatlasın, Avrupa da...
Uranyum takası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1200 kilo İran uranyumu, İstanbul'a geliyor. Karşılığında İran, 120 kilo zenginleştirilmiş nükleer yakıt alacak. Böylece atom bombasından vazgeçip nükleer enerji ile yetineceğini göstermiş olacakmış.
İran'ın atom bombasından vazgeçeceğini sanmak, epey safdillik olur. Ancak çok sıkıştı. Bir gece ansızın havadan taarruza uğramak sürprizi ile uyanmak tehlikesinin artık olgunlaştığını teşhis eder etmez, Türkiye-Brezilya arabuluculuğunu kabullendi. Bomba işini, kısa müddet için erteledi.
Bu suretle, Türkiye-Brezilya arabuluculuğundan sonuç alınmayacağını söyleyen ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın -şimdilik diyelim- tahmini doğru çıkmadı.
Brezilya başkanı Lula da Silva, 2011 BM genel sekreterliğine hazırlanıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan gibi o da sonuç alabilmek için Tahran'a kadar zahmet etti. Türkiye ve Brezilya, BM Güvenlik Konseyi'nin -veto hakkı bulunmayan- üyeleridir. Veto hakkına sahip ABD, İngiltere, Fransa; İran'a yaptırımlar (müeyyideler) için kararlıdır. Rusya da katılmış görünümündeydi. Çin'in zorluk çıkarmasının aşılabileceği söyleniyordu.
Tahran'da başta Türkiye, sonra Brezilya ile İran dışişleri bakanlarının 18 saat sürekli çalışmaları başarılı oldu. Ancak Amerika ve müttefikleri bu İran-Türkiye-Brezilya anlaşmasını henüz onaylamadılar. Kaldı ki Washington'ın yankısının olumsuz çıkacağı bellidir. Tahran'ın da Türkiye ve Brezilya'yı karşısına almaktan çekinerek zorlukla ikna edildiği unutulmamalıdır.
Barış kurtarıldı, İran sorunu çözüldü mü? Hayır! İran, devlet politikasını değiştirmez. Tabiatıyla Amerika da değiştirmez. Enerjide egemenlik konusudur. Sonunda sözünü geçirecek taraf da bellidir. Bizim, 1200 kilo ağırlaştırılmış uranyumu iyice muhafaza etmemiz gerekiyor. Uranyum takası, Türkiye'de yapılacaktır.
Fener ve Heybeli
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fâtih İkinci Sultan Mehmed, sultân-ı ıklîm-i Rûm (=Roma imparatoru) sıfatıyla atadığı Gennadios'a ökümenik (evrensel) patrik sıfatını verdi (6.1.1454). Vezir (mareşal) protokolüne aldı. Köprülü Mehmed Paşa, beylerbeyi (orgeneral) protokolüne indirdi, Tanzimat'ta eski pâyesi geri verilinceye kadar böyle kaldı (1657-1839).
Dördüncü Sultan Murad 1639 ve Sadrâzam Köprülü Mehmed Paşa 1657'de iki patriki idam ettirdiler. Bunlar unutuldu. İkinci Sultan Mahmud, Yunan ihtilâlinde Rusya ile yazışması ele geçen Patrik'i, Patrikhâne orta kapısı önünde astırarak üç gün teşhir ettirdi (22.4.1821). Vatan ihaneti yaman suçlamasına maruz kalmıştı. Hâlâ tartışma konusudur.
Atatürk, Patrik'in kalmasına ve kullandığı sıfatlara itiraz etmedi. Bugün hiç kimse, Fâtih ve Atatürk'ten daha Türk milliyetçisi olduğunu iddia edemez. Zaten dünyada mevcut 200 devlet, Patrik'in (ökümenik) sıfatını kabûllenerek ABD dahil bazıları kral protokolü uyguluyor. Bizim direnmemiz platonik kalıyor, bize epey de zarar veriyor.
Patrik'in İstanbul'da kalması, Ortodoks rahiplerin Türkçe de öğrenerek Heybeli'de okuması, Türkiye devletinin seçkinlikleridir. Kaçırırsak, 21. asır boyunca eleştiriye muhâtab oluruz.
Keza Hristiyan vakıflarına el koymuşsak, bize yakışmaz, düzeltmek gerekir. Türk'e zarar veren gösteriş milliyetçiliğinden doğan hatalarımızı çoktan düzeltmemiz gerekirdi. Ben yılda bir defa bu konuda bir makale yazarım. Konuyu kavramamakta hâlâ direnenler vardır. Ancak devlet menfaatleri, inatçılıktan zarar görür, görmektedir.
Sayın Başbakan Erdoğan, Atina'da bir söz söyledi. Artık bu hataların düzeltileceğini umuyoruz. Böyle yapalım. Ondan sonra Yunanistan'ı, Batı Trakya Türkleri'ne uyguladığı AB standartlarına aykırı politikası, şehirlerinde hiçbir cami bulundurmamak bağnazlığı için, bütün dünyaya şikâyet edelim.
Neler konuşuyoruz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Baykal'ın yerine Kılıçdaroğlu konusu, gündemimizin başına oturdu. Medyamızın çok ilgisini çekti. Bu husustaki fikirlerimizi, Cumhuriyet Halk Partisi büyük kongresinin yeni başkanı resmen seçmesinden sonra açıklayacağız.
Zonguldak trajedisi, bütün vatandaşlarımızı üzdü. Zeminden yarım kilometre göçük altında kalan 30 işçimizin durumu dakika dakika izlendi.
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan, İran'da -geçici de olsa- barışı kurtarmanın haklı memnuniyeti içinde Azerbaycan'la Gürcistan'a uğrayıp soluğu İspanya'da aldı. İtalya ve İspanya hükümetleri ve halkı ile -şeytan kulağına kurşun- aramız iyidir. Başbakan, bu devletlerin başbakanları ile başarılı ve samimi dostluklar kurmuştur. Akdeniz'in kuzeyini paylaştığımız ülkelerdir.
Akdeniz'in kuzeyini paylaştığımız diğer başlıca Avrupa devletleri Fransa ve Yunanistan'la ilişkilerimizi düzenlemek için de elimizden geleni yaptık. Türkiye dostu Jacques Chirac'a (Jak Şirak) doktor pâyesi bile verdik. Patrik'i Sayın Erdoğan'ın yanında Yunanistan'a götürebilse idik, Batı'yı derin düşüncelere gark edebilirdik. O da bir gün gerçekleşir inşallah.
Dünya ise, Türkiye-Brezilya aracılığı ile İran'a yaptırım teşebbüsünün durgunluk dönemine girmesini konuşuyor. Az zenginleştirilmiş (yüzde 20 deniyor) 1200 kilo uranyumun İstanbul'a gelişi, dünyanın ilgisini büsbütün artıracaktır. Ama İran tam 200 kilo uranyum yakıt çubuğu alacak. Bu işin sonu nasıl bitecek? Her ülke merakla bekliyor. Ancak Sayın Erdoğan'la Prof. Davutoğlu'nun şimdiden çok puan topladıkları kesinleşti ki dış politikada zor iştir.
19 Mayıs 1919'da 9. Ordu-yı Hümâyun müfettişi Mustafa Kemal Paşa'nın maiyetiyle Samsun'a çıkmasının 91. yılı münasebetiyle Büyük Atatürk'ü bir defa daha andık. Dehasına hayranlığımızı tekrarlıyoruz. Onu 1938'de dondurmak isteyen gafillerin artık 21. yüzyılı kavramalarını diliyoruz.
Yeni CHP
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhuriyet Halk Partisi'nde değişim, genel bir istekti, âdetâ konsensüs (mutabakat) oluşmuştu. Sürekli muhalefette kalması, üstelik yeterli muhalefet yapamaması eleştiriliyordu. Şimdi yeni bir CHP doğmak üzerededir. İktidarı hedefleyen bir CHP...
Ama Türkiye'de oyların üçte ikisi Sağ'a, ancak üçte biri Sol'a gittiği için, CHP'nin iktidar şansı, Sağ'daki büyük partinin iyice oy kaybına bağlıdır. AK Parti'de ise böyle bir manzara görülmüyor. İçeride, dışarıda, her yerde AK Parti var. Hiç, Türkiye dışında CHP'nin gücü duyuldu, işitildi mi?
Yüzde 40 oy alan parti, hükûmet kurar. Kılıçdaroğlu'nun telaffuz ettiği yüzde 40 hedefinin manası budur. Güneydoğu'da ise oylar, Kürtçüler ve AK Parti arasında paylaşılmıştır. Yeni CHP, her iki taraftan da oy alıp bölgeye yeniden girmek isteyecektir.
Sayın Kılıçdaroğlu, daha genel başkan seçilmeden dış politikada izleyeceği yolu söylemekte acele davrandı (bir taraflara teminat mı verdi?). AB (ve kapalı şekilde ABD)-Asya dengesi dedi. Asya dengesini de (Asya-Hindistan-Çin) şeklinde tarif etti. Bu formül, bizim bir kısım ulusalcılarımız tarafından da ortaya atılmamış mı idi?
Türkiye, NATO üyesi, Amerika'nın müttefiki değil midir? Hâlâ komünist geçinen Çin nereden çıktı? O coğrafyadan 1000 yıl önce kopmamış mı idik? Böylesine bir denge değiştirmenin başımıza ne belâlar açacağının iyi tahlil edilmesi gerekir. Kaldı ki Hindistan'ın Batı'dan kopmayacağını, Rusya'nın ise Doğu'da değil Batı'da kendisine genişçe yer açmak peşinde bulunduğunu, jeopolitik ile gerçekten uğraşanlar bilir.
Milliyetçi Hareket Partisi faktöründen bahsetmiyorum. Ama böyle bir faktör vardır. Politikası, Adalet ve Kalkınma Partisi tökezlediği takdirde Cumhuriyet Halk Partisi ile koalisyondur. Oylar o istikamette dağılırsa, koalisyonun birinci partisi olmayı bile hedefliyor. Özetle: Baykal'ı anlamak daha kolaydı. Yeni CHP'yi doğru değerlendirmekte yanılgı ise, Türkiye'ye zarar verir.
Osmanlı kurumlarına vefasızlık yapılıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı kurumlarına vefasızlık yapılıyor
Başlık ResmiOsmanlı kurumlarına vefasızlık yapılıyor
İstanbul'un fethinden sonra Topkapı Sarayı'ndan yönetilen Osmanlı Devleti; bugünkü sosyal ve hukukî birçok kurumun altyapısını oluşturdu. Bugün devletçe yönettiğimiz, millete hizmet verdiğimiz müesseselerin tamama yakınını biz Türkler, Osmanlı döneminde, 1920'den önce kurduk. 1920'de dünyada var olmayıp bugün bizde bulunanlar elbette müstesnadır. Bu Cumartesi sohbetimde niçin bu konuyu seçtim. Şunun için: Bazı hatalarımız o derecede kronikleşmiştir ki, düzeltmek aklımızın ucundan geçmiyor. Aklından geçenler, bu gibi konuları açmanın münasebetsizlik olduğunu sanıp korkuyorlar. Ancak insanlarda gerçeği öğrenmek duygusu çok güçlüdür. Hiç bir engel tanımaksızın gerçekler, hükümlerini icra ederler. Geçtiğimiz günlerde üst üste bir kaç millî kuruluşumuzun yıldönümlerini kutladık. Hepsi kadîm, kıdemli, şanlı şerefli, büyük hizmet vermiş ve bugün de vazgeçilemez boyutta hizmet vermekte devam eden kurumlardır. Emniyet (polis) teşkilâtımızın 145. yılı kutlandı. Kurucuları Sultan Abdülmecid ve Sadrâzam Mustafa Reşid Paşa'nın ismi anılmadı. Danıştay'ın 142. yılında ne Sultan Abdülazîz, ne Sadrâzam Âlî Paşa isimleri geçmedi. İstanbul Teknik Üniversitesi'nin 237. yılında keza, Osmanlı'ya ait lâf edilmedi. Bu üniversite Türkiye'ye iki cumhurbaşkanı (Özal ve Demirel) ve başbakanlar yetiştirmiştir. Bu Osmanlı kompleksi nedir? Türk milleti ve Türkiye devleti, 1920'lerde gökten zembille mi indi? Bu derecede mazisiz, geçmişi kapkaranlık bir millet ve devlet miyiz? Millî Mücadele'yi Osmanlı generalleri, subayları, halkı kazanmadı mı? Cumhuriyeti Osmanlı generalleri ve bürokratları kurmadı mı? Monarşi, pek çok devlette sona ermiştir. Ancak bu gibi davranışlar, Sovyetler ve uydularında, Çin'de görülürdü. Şimdi o ülkelerde de kalmadı. Sayın Danıştay Başkanı'nın, cumhurbaşkanı dahil en büyük devlet adamlarımız karşısında, en sert eleştirilerden çekinmeyen nutkunu dinledik. Danıştay'ın ne olduğu, niçin kurulduğu, nasıl bu günlere geldiği söylenmeksizin günümüz politikasından bahsedildi. DANIŞTAY'IN 142. YILI Danıştay'ın 1961'e kadar adı Şûrâ-yı Devlet idi ("devlet meclisi" demek). 10 Mayıs 1868'de (142 yıl önce) Sultan Abdülâzîz'in önemli nutku ile açıldı. Nutukta en önemli cümle "icrâ (yürütme) kuvveti adalet, din ve teşrî'den (yasamadan) ayrılacaktır" hükmüdür. Din işlerinin ayrılması, laikliğin bir safhasıdır. Yargının yürütmeden (yani hükûmetten) ayrılması ise açık şekilde demokrasiye doğru güçlü bir adımdır. Günümüzün modern devletine geçiştir. Osmanlı'da -bilhassa İkinci Abdülhamîd döneminde- içtenlikle uygulanmıştır. Henüz millet meclisleri olmadığı için, Şûrâ-yı Devlet'e, yasaları yapma görevi de veriliyordu. Gerektiğinde dîvan-ı âlî (yüce divan) yetkisiyle nâzırları (bakanları) yargılıyordu. 5 dairesinden biri Tanzîmât Dâiresi'dir. Bugünkü Anayasa Mahkemesidir. Önce 3 üyeli 1854-1861'de görev yapan Meclis-i Tanzîmât yerine kuruldu. Çıkartılan, hükûmetten gelsin, Şûra'da hazırlanmış bulunsun yasaların, imparatorluğun anayasası hükmündeki Tanzimat ve Islahat Fermanları ve düzeni ile uygunluğunu denetleyip düzenliyordu. Görüldüğü gibi anayasa mahkemesi 1961'de kurulmuş falan değildir. Şûrâ-yı Devlet reîsi (Danıştay başkanı), nâzır (bakan) olarak hükûmet üyesi idi, 1922'ye kadar böyle devam etti. Ayrıca tabiatiyle adliye nâzırı (adalet bakanı) da vardı. Bütçe de bir yasa olduğu için, bütçe yapmak görevi Şûrâ-yı Devlet'e verildi. 1877-78'de ve kesinlikle 1908'de meşrûtiyet (taçlı demokrasi) rejimi yürürlüğe girince, tabiatiyle yasa yapmak görevi Şûrâ-yı Devletten alındı. Fakat yasaları kontrol ve 1908 anayasası ile uygunluğuna hükmetmeye yetkili Tanzîmât Dâiresi, 1922'ye kadar Şûrâ-yı Devlet'te kaldı. Müessesenin bizzat padişah (hâkan-halîfe) tarafından açılması, kuruluşa verilen önem ve ağırlığa işarettir. Padişah nutkunu ise, müesseseyi özenle hazırlayan Sadrâzam Âlî Paşa'nın kaleme aldığı açıktır. Nihayet, yılda bir defa, sancak (il) ve kazâ (ilçe) temsilcilerinin katıldığı meclisler toplanıyordu. Ancak istişârî (danışma mahiyetinde) idiler. Bununla beraber halkın dileklerini Şûrâ-yı Devlet, özenle incelemekle yükümlü idi. Sultan Abdülhamîd dönemi adaletinin tarafsızlığı ve hızlı işlerliğinin çok övüldüğünü tekrar hatırlatıyorum. TEKNİK ÜNİVERSİTEMİZ 237. yılı kutlanan Teknik Üniversitemiz'in çekirdeği, Sadrâzam Dâmâd İbrahim Paşa'nın Lâle Devri'nde (1718-1730) kurduğu Hendese-hâne'dir. 1773'te Üçüncü Mustafa, Mühendis-hâne-i Berrî-i Hümâyûn adıyla (İmparatorluk Kara Teknik Okulu demek), Avrupalı hocalar ve kitaplarla, bugünkü Teknik Üniversitemiz'i kurdu. Topçu ve istihkâm subayları yetiştiriyordu. Deniz subayı yetiştiren bugünkü Deniz Harb Okulumuz ise gene ayni hükümdar ve ünlü amiral Kapdân-ı Deryâ Cezâyirli Hasan Paşa tarafından İngiliz hocalar ve kitapları ile 1773 (genişletilerek 1776)'de kuruldu. 1834'te Heybeli adaya taşındı (Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun=İmparatorluk Deniz Harb Okulu). Fransa'da ilk teknik üniversite 1747'de kurulduğu için, çok da geri kalmadığımız açıktır (çok ünlü Ecole des Ponts et Chaussées). Daha önceleri Topkapı Sarayı kompleksine dahil Hâssa Mîmârî Mektebi, Saray ve Devlet mimarları yetiştirmiştir ki, Osmanlı'nın çok ileri olduğu su yolları mühendisliği, bu okulun bir bölümü idi. Kitaplar Arasında TBMM Albümü 1920-2010, TBMM yayını: Sayın Köksal Toptan'ın başlattığı önemli teşebbüsü, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bugünkü sayın başkanı Mehmet Ali Şahin gerçekleştirdi. Elimizde ağır papye kuşeye basılmış çok büyük 4 muhteşem cilt hâlinde Yüce Meclis'in 90 yılda gelip geçmiş bütün parlamenterleri resimleri ile sunuluyor. Sayın Başkan'a bana da bir nüsha hediye göndermek lütfunda bulunduğu için teşekkürlerimi sunuyorum.
Kılıçdaroğlu ile CHP
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kemal Kılıçdaroğlu'nun inanılması zor yükselişi, siyasî hayatımızın büyük sürprizlerinden biridir. Hani Baykal, ölesiye başkanlığını sağlama almak için bütün tedbirleri almış, bütün delegeleri yakınlarından seçmişti?
Türkiye politikasında değişime karşı bulunmakla adı çıkan CHP'nin 24 saat içindeki değişim yeteneği, muvafık muhalif hepimizi şaşırttı. Parti Meclisi'nde bile "Baykalcı" bırakılmadı. Büyük kongre havasını da cumhuriyetçi mitinglerine benzettik. Kaset muamması yanında Baykal'ın politikaya aldığı Kılıçdaroğlu'nu çıkaran kuvvetin üzerinde konuşuluyor.
Kitle partilerinde tek tip adam olmaz. Tek tip adamlar, ideoloji partilerindedir. İdeoloji partileri ise, real politik (politika gerçekleri) karşısında demokrasiden uzağa düşerler. Kitle partilerinde, genel başkana karşı olmamak şartıyle, biribiri ile çekişen hizipler mevcuttur. Bunlar partilerine canlılık sağlar, sürekli hareket getirir.
Parti disiplini denen bir kavram vardır. Milletvekilleri, önemli konularda aynı parti içinde aynı yönde oy kullanırlar. Medyamızın söylediği gibi, her milletvekili kendi kafasına göre oy vermez. Aksi tutum, demokrasi olmaz, anarşi olur.
Baykal'ın inanılmaz yıkılışı ve Kılıçdaroğlu'nun sürpriz yükselişi, kaset fenomeni ile gerçekleşti. Kaseti imal edip yayınlayanlar bilinmedikçe, konunun derinliklerine inmek mümkün değildir. Doğrusu tam bir süper komplo'dur. AK Parti ile ilgisi olamaz. Zira AK Parti'nin seçimlerde Baykal'lı CHP'yi tercih edeceği âşikârdı. Baykal'ın, mahut mart tezkeresi ile Amerika'yı bertaraf etmekle tekrar tekrar açıkça öğünmek gafleti üzerinde yoğunlaşılabilir.
Bununla beraber, önümüzdeki genel seçimde Baykal'ın, Erdoğan'ın AK Partisi'ni iktidardan uzaklaştıramayacağı fikrinde bulunanların teşebbüsü düşünülebilir. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi'nin Kılıçdaroğlu ile de AK Parti'den fazla oy alması ihtimali hiç görünmüyor. Bu gerçeği bizim gibi, düzeni işletenler de biliyordur. Bundan dolayı, aynı yönde sürprizler beklenmelidir.
CHP: Dün ve bugün
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsmet İnönü, Bülent Ecevit'i ve Ecevit, Deniz Baykal'ı, kendilerine ihanetle suçladı. Ecevit ve Baykal, bu suçlamaları taşıyarak genel başkan oldular. Sonunda Ecevit, yeni bir parti kurdu. Baykal'lı CHP, bir dönem Meclis dışı kaldı. Sonra Ecevit, kendisini düşüren Amerika'ya husûmetinden, bir Saddam aşkı tutturdu. Partisi seçimlerde 1. çıkınca MHP ile koalisyona razı oldu.
Mahut 3'lü koalisyon, politika dışından gelen cumhurbaşkanının da himmetiyle, tarihimizin en büyük finans çöküşünü yaşattı. Bankalar gece yarısı boşaltılarak soyuldu. Deprem felaketini ilâve ediniz. 2. Irak savaşına hazırlanan Amerika, bu koalisyonun dağılmasına yardımcı oldu! 2002 seçimlerinde 3 koalisyon partisi Meclis dışı kaldı.
Türk Solu, 1990'da Sovyetler çökünceye kadar, yakasını Rus veya Çin komünizminden kurtaramadı. Gerçek bir sosyal demokrasi kurulamadı. Askerî darbelerin inanılmaz boyutta tahribatı da demokrasiyi yedi bitirdi. Askerimize, Merkez Sağ'dan lider beğendirmek mümkün olmadı.
Türkiye, Demirel-Özal ittifakı şansını kullanamadı. 1960 ve 1980 darbeleri ise, erken seçim kararı alınamaması sebebiyle önlenemedi. Merkez Sağ, inanılması zor şekilde çöktü. Merkez Sol, Baykal'la Ecevit arasında paylaşıldı. Baykal'ın 1., Erdoğan'ın 2. parti olup koalisyon kuracaklarına inananların ümidi gerçekleşmedi. Adalet ve Kalkınma Partisi, tek başına hükûmet kurdu.
Baykal, AK Parti'ye karşı radikal, hattâ sadece düzgün bir muhalefet geliştiremedi. İktidarın her şeyini eleştirdi. Kendisi hiçbir proje sunamadı. Epey düzgün ve tecrübeli bir politikacı olmasına rağmen yetersiz kaldığı fikri kuvvetlendi.
Bir halk adamı kimliğiyle öne çıkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun 48 saat içinde, çok partili sistemde görülmeyen bir ittifakla genel başkan seçilmesi, ana muhalefete ne kazandıracak? İzleyip göreceğiz. Sayın Kılıçdaroğlu'nu tebrik ediyor, başarılar diliyoruz. Türkiye'ye sağlam, güçlü bir ana muhalefet partisi gerektiğini biliyoruz.
Yeni CHP
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yeni Cumhuriyet Halk Partisi, kadro değiştirdi. Önümüzdeki seçimde milletvekillerinin çoğunun da listeye girmeyeceği anlaşıldı. CHP bu şekilde dizayn edildi (düzenlendi). Artık kim düzenledi ise...
Yeni CHP'nin oyu birkaç puan artarsa ne olur? Bir şey değişmez. Düzenlemenin, AK Parti'yi iktidardan düşürmek ümidiyle yapıldığı açıktır. Bunun için CHP ve MHP'nin birkaç puan değil esaslı oylarının artması, AK Parti'nin esaslı oy kaybına uğraması, 4. bir partinin yüzde 10 barajını delip geçerek Meclis'e girmesi gerekir. Bu ihtimallerin gerçekleşebileceğine dair hiçbir belirti yoktur.
1999 seçimlerinde Ecevit partisinin tek başına iktidara geleceği iddiası üzerine düzenleme yapıldı. Herkes buna inandırılmaya çalışıldı. Ortaya 3'lü Koalisyon ucûbesi çıktı. 2002 seçimleri için düşünülen, (Baykal başbakan, Erdoğan yardımcısı) formülü yani CHP-AK Parti koalisyonu idi. Tersi gerçekleşti. Üstelik AK Parti tek başına hükûmet kurdu, CHP'ye ihtiyaç kalmadı.
Zira Türkiye'de oyların üçte ikisini Sağ, üçte birini Sol alır. 1960 korkunç askerî darbesi sonunda yapılan anti-Atatürk anayasa ile İsmet Paşa'nın CHP'sinin mutlak iktidarından şüphe edilmiyordu. Paşa, ancak koalisyon kurabildi.
Önümüzde Anayasa Mahkemesi kararı ve -gerçekleştiği takdirde- referandum var. İktidarın istekleri dışında sonuç çıkarsa ne olur? Bu takdirde Sayın Erdoğan (daha fazla oy verin ki iş göreyim) diyerek genel seçime gidecektir.
Zira Cumhuriyet Halk Partisi'nin, çivi çakmamak, ülkeyi soğuğa, karanlığa, karaborsaya mahkûm kılmak, eşkıya ve haydutları çıkarıp aramıza salıvermek gibi kötü bir şöhreti var. Yalnız slogan üretip kafa karıştırmıştır. Tam bir sosyal demokrat hâline gelip, güçlü kadrolar edinerek Cumhuriyet Halk Partisi'nin düzenlenmesi gerekiyor. Kasetle kadro değiştirerek olacak iş gibi görünmüyor.
50. yıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bugün, Türkiye tarihinin en meş'ûm olaylarından birinin, tam 50. yılıdır: 27 Mayıs 1960... Patrona Halil, Kabakçı Mustafa benzeri küçük rütbeli birkaç subayın darbesi... 1826'dan öncesine, yeniçerilik dönemine dönüş karakterinde tam bir irticâ hareketi...
Atatürk'ün son başbakanı, mevcudiyetinin bütün zerrelerine kadar -hattâ ifrat dozda- Atatürkçü olan cumhurbaşkanını, askerî şerefi onu korumakla orantılı bulunan bir albayın, alnına tabanca dayayıp tutup götürmesi... Milyarları olduğu kuyruklu yalanı ile halkın aldatıldığı cumhurbaşkanının İş Bankası'nda 110 lirasının çıkması... Yüzbaşıların arkasında yürüyen orgeneraller... Bir yüzbaşının tabanca çekip 1. Ordu komutanına devlete isyanı kabûl ettirmesi...
Türkiye tarihinde halkımızın en büyük sevgisine erişmiş başbakanın, iki bakanı ile birlikte en feci şartlarda idam edilmesi...
Askerin politikadan uzak durması ve millî irâdeyi mutlak şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin temsil edeceği esası üzerine kurulan Atatürk rejiminin tepetaklak olduğu bu darbe, tabiatiyle iki düzine âsî subayın eseri değildir. Arka planda, dehşetli kindar kışkırtıcılar ve nihayet ABD vardır. İhtilâlcilerin ilk işi, (NATO ve CENTO'ya bağlıyız) beyanı ile Washington'ı temin ve tatmin etmek oldu. Türkiye'de eylemci komünizm bu darbe ile başladı, hâlâ devam ediyor.
Dünya tarihinde kusursuz iktidar yoktur. En büyük çapta devlet adamı Menderes'in de büyük kusurları vardı. Üç defa üst üste seçim kazandı (1950, 1954, 1957). 1961 seçiminin 1960'ta olacağını ilân etse, ihtilâl gerçekleşmezdi. Seçimi de İsmet Paşa kazanacak, Demokratlar muhalefette nefes alacaklardı. Siyasî darbelere yol açılmayacak, demokrasi gelişip yerleşecekti. Silâhlı kuvvetlerimizin çok değerli binlerce subayı, canlarından fazla sevdikleri ordularından atılmayacaklardı.
Menderes'in son dönemindeki finans krizi, en zaruri maddelerin bulunmaması, İstanbul imarındaki ilkellikler, çarpıklıklar, 21 milyondan 10 yılda 28 milyon nüfusa ulaşan Türkiye'yi zora soktu. Subay ve emekli maaşları çok yetersiz kaldı. Ancak Menderes'i asıl düşüren ortam, ekonomik kalkınmanın kültürel kalkınma ile paralelleştirilememesi ile oluştu.
.Feth-i Mübîn
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul'un Fethi'nin 557. yıl dönümüdür: 29 Mayıs 1453... Orta Çağ'ın son ve Yeni Çağ'ın ilk günü... Bu zafer, damarlarındaki kutlu kanın, kudret, azim ve iradeye dönüştürülebilmesiyle Fâtih İkinci Sultan Mehmed tarafından gerçekleştirildi.
Atatürk'ün (Türk tarihinin en büyük siması ama, askerlikte Timur'dan sonradır) şeklinde değerlendirdiği Fâtih... Ben, 2700 yıllık 3 kıt'a üzerindeki Türk tarihinin aynı zamanda gelmiş geçmiş en yüksek kültürlü devlet adamımız olduğunu eklemek istiyorum. Avrupa tarihinde de inanılmaz genişlikte kültüre sahip devlet adamlarının nadir bulunduğunu hatırlamak gerekir.
Büyük kültüre, doğuş eseri büyük dehâ katılınca, çağ değiştirebilen kudret oluştu.
İstanbul'un fethi 2700 yıllık tarihimizin en büyük olayıdır. Türk medeniyeti zirvesine, İstanbul'da erişti. Türkçe en yüksek estetik şivesini İstanbul'da kazandı.
İstanbul'un fethi ile tarihte ilk defa Boğazlar Rejimi kuruldu. Şöyle: 1453'e kadar İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi, dünyanın bütün gemilerine açıktı. Roma ve Bizans, cihan imparatorlukları oldukları, güçlü donanmalara sahip bulundukları dönemlerde bile, Ege Denizi'nden Karadeniz'e veya aksi yönde geçişi önleyemediler, geçiş serbestti. Engellemek için, Boğazların iki tarafına top denen süper silâhı yerleştirmek gerekiyordu.
Top ile Bizans sûrlarını -tarihte ilk defa- delip geçen Fâtih, her iki Boğazın her iki yakasını karşılıklı çapraz şekilde bu silâhla donattı. Büyükbabasının babası Yıldırım Sultan Bâyezid, Anadolu Hisârı'nı yaptırmıştı. Fâtih, Rûmeli Hisarı denen muhteşem kaleyi yıldırım hızı ile inşa ettirdi. İstanbul Boğazı'nı Türk imparatorluğunun mutlak denetimi altına aldı. Torunu Yavuz ve onun oğlu Kaanûnî, büyük ülkeler fethedebilmelerinin güçlü zeminini hazır buldular. Fâtih, bu muazzam işleri, 49 yaşında ölmesine rağmen gerçekleştirdi. Feth-i Mübîn, Türk milletine kutlu olsun...
"Osmanlı Hanedanı"nın kıymetini bilemedik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başlık Resmi"Osmanlı Hanedanı"nın kıymetini bilemedik
Genç Osman'ın ihtilalci yeniçeriler tarafından götürülmesini anlatan bir gravür. Alp Er Tunga'dan (ölümü Milâd'dan önce 624) bu yana 2700 yıllık Türk tarihinin en büyük ailesi Osmanoğullarıdır. Hiçbir tarihçi buna itiraz edemez. Dünya tarihinin gerçekten süper hanedanıdır. Tarihçiler, bizimkiler ve Avrupalılar, bu süperlik üzerinde epey durmuşlardır. Bu süperliği, Osmanlı'yı ve hassaten Osmanoğullarını unutturmak, küçültmek, hattâ aşağılamakta rekor dönemi yaşayan Türkiye'de geniş kitleye hepsi derin politikacı olan Hânedân'ı evliyâlaştırmak hevesine kapılmadan ilmî şekilde vurgulayan tarihçi benim. Epey belâyı da göze almışımdır. Şimdi bu yazımda, Hânedân'ın kusurlarını ele almam, beni çok seven okuyucularımı belki şaşırtacaktır. Bu kusurları -bazen iğrenç tafsilâtı ile- arada yazdığım zaman, sevgili okuyucularımdan epey tepki gelmiştir. "Bu tafsilâtı niçin veriyorsun? Çocuklarımızın öğrenmeleri gerekmez" demişlerdir. Evet, tarihimizin olumsuzluklarından, padişahlarımız da sorumludur ama, dikkatle okunursa, geniş kitlenin, hattâ açıkça telaffuz edeyim milletimizin sorumluluğu da ortaya çıkar. Romantik ve gösterişçi Türk milliyetçiliğinde, millî hatalarımızın teşhiri yasaktır. Romantiklik hoş şeydir ama, milletleri uyutur. Makbul ve müsbet milliyetçilik, gerçek milliyetçiliktir. Uydurma mit'ler ve mantık dışı lâflarla milliyetçiliğin artık işe yaramadığı, katı gerçeklerin tam egemenlik kurduğu bir dünyada yaşıyoruz. Zaten tarihte hatalı davranmayan millet yoktur. PADİŞAHLARIMIZIN ÂKIBETİ Kök Tengri'den (Gök Tanrı'dan) kut almış, kutlu denen en büyük hânedânlarımız, meselâ Göktürkler'deki Mete Hânedânı prenslerinin mücadeleleri, İslâm'a geçip, artık Allah'ın irâdesi ile saltanatı (iktidarı) ele alan Selçukoğulları, Timuroğulları gibi en muhteşem, tarih değiştiren ve tarih oluşturan hânedânlarımızda da devam etti. 1516'dan itibaren üstelik İslâm Halîfesi yüce titrini resmen taşıyan Osmanoğulları hâkanları, imparatorluğun hânedân prensleri arasında bölüşülmesine son vermek, bütün iktidarı tek kişide toplayıp merkezî irâdeyi egemen kılmakla beraber, kanlı iktidar mücadelelerini engelleyemediler. Candan inandıkları dinin yalnız 4 halîfesini "râşid" (ergin) kabûl etmesine rağmen, bu 4'ten son 3'ünün katledilerek halîfeliklerine ve hayatlarına son verildiği bir tarihin vârisi idiler. Şimdi şöyle bir hatırlayalım, ilk Osmanlı tarihçilerinin "Oğuz Han (yani Mete) nesli" olduğunu, yani "kutlu" doğduklarını ve Allah'ın irâdesi ile tahta oturduklarını öğünerek vurguladıkları padişahlarımıza nasıl davranıp saltanatlarına son verdiğimizi görelim: Birinci Murad (1362-1389) Kosova Meydan Muharebesi sonunda şehîd oldu. Oğlu Yıldırım Bâyezid (1389-1402), Timur'a esir düşüp teessür içinde nefes darlığından öldü. Büyük oğlu Birinci Süleyman (1402-1410), kardeşi Mûsâ Çelebî'nin önünden kaçarken, Çelebî'ye yaranmak isteyen köylülerce öldürüldü (Çelebî, bu köyü hallkı ile beraber yaktı). Mûsâ Çelebî (1410-1413), ağabeyi Çelebî Sultan Mehmed'le savaşırken öldürüldü. Çelebî Birinci Mehmed'in torunu Fâtih İkinci Sultan Mehmed (1451-1481), Venedikliler tarafından zehir yutturularak 49 yaşında öldürüldü. Oğlu İkinci Bâyezid (1481-1512), tahttan indirildi, az sonra öldü. Bunun torunu Kaanûnî Sultan Süleyman (1520-1566), Macaristan'da Segetvar'da muharebe meydanında otağında hastalıktan öldü. Birinci Mustafa (1617-18 ve 1622-23) akıl hastası olmasına ve velîahd olmamasına rağmen iki defa kısa müddetler için tahta çıkarıldı. Sonra hayatına dokunulmayarak 1639'a kadar yaşadı. YENİÇERİLER KATLETTİ "Genç" denen İkinci Osman (1618-1622), âsî yeniçeriler tarafından tahttan indirilip alçakça şehîd edildi. Kardeşi Sultan İbrahim (1640-1648), öz annesinin önayak olması ile tahttan indirildi, 10 gün sonra kemend atılarak öldürüldü (Osmanoğullarının kanı "kutlu" olduğun için akıtılamaz, ibrişim kemendle boğularak öldürülürler). Oğlu Dördüncü Mehmed (1648-1687) tahttan indirildi, 5 yıl sonra eceliyle öldü. Dördüncü Mehmed'in büyük oğlu İkinci Mustafa (1695-1703), Edirne Vak'ası denen asker ayaklanması ile tahttan indirildikten 4 ay sonra teessüründen öldü. Kardeşi Üçüncü Ahmed (1703-1730), "Patrona Halil İhtilâli'nde tahttan indirildi. 6 yıl sonra öldü. Üçüncü Ahmed'in torunu Üçüncü Sultan Selim (1789-1807), devlet rejimi ilân ettiği Nizâm-ı Cedîd'i beğenmeyen akıl ve ahlâktan nasipsiz mürtecîler tarafından tahttan indirilip ertesi yıl alçakça şehîd edildi. Amcasının büyük oğlu Dördüncü Mustafa (1807-1808), tahttan indirilip 3 ay, 19 gün sonra boğdurularak öldürüldü, zaten Sultan Selîm'in gerçek kaatili idi. Yerine kardeşi İkinci Mahmûd (1808-1839), sonra büyük oğlu Sultân Abdülmecid (1839-1861) geçip rahat döşeklerinde ölmek şansına nâil oldular. Sultan Mahmûd'un küçük oğlu Sultan Abdülazîz (1861-1876), vatan hainliğine soyunan bir mareşal, Hüseyin Avni Paşa tarafından tahttan indirildi. Birkaç gün sonra kol damarları kesilerek öldürüldü. Resmen intihar ilân edildi. Sultan Mahmûd'un, subayın politikaya karışmaması temel ilkesi çiğnendi. Bu darbe, devletin onulmaz yaralar almasına, ülkeler kaybetmesine, milyonlarca vatandaşın hayatına mâl oldu. Sultân Azîz, donanma ve orduyu çok güçlendirmiş, asker ve denizci doğmuş muhteşem bir hükümdardı. Gene bu darbe, yeğeni İkinci Abdülhâmid'in 30 yıllık şahsî yönetimi zorunluluğunu getirmekle, demokratik gelişmemizi temelinden baltaladı. Olağanüstü sayılan Süleyman Paşa'nın darbe planı, 1960 iğrenç darbesinde aynen taklîd edildi. Darbenin arkasında İngiltere'nin bulunduğunu önemle kaydetmek gerekir. 1960 darbesinin arkasında Amerika'nın varlığı da kesindir. Beşinci Murad (1876) 3 ay sonra rahatsızlığı dolayısıyla tahttan indirildi. Kardeşi İkinci Abdülhamîd (1876-1909), orduyu politikadan çekti. Ancak 1908 ve 1909 askerî darbelerine mâruz kaldı, ikincisinde tahttan indirildi. İngiltere gene ağırlıklı rol oynadı. 1913'te yeni darbe ile İttihâd ve Terakkî'nin Üçlü Yönetim diktatörlüğü başlar. 1915'te, Çanakkale'de yarım milyon Türk gencinin harcandığını cepheyi teftiş ederek gören Velîahd Yûsuf İzzeddin Efendi, Almanya'dan ayrı barış çok mahrem teşebbüsüne katıldığı için, Enver Paşa'nın Alman ajanları tarafından, gene kol damarları kesilerek öldürüldü. SUÇU VAHÎDETTİN'E YÜKLEDİLER 4 padişah kardeşin sonuncusu Altıncı Sultan Mehmed Vahîdeddin (1918-1922), Meşrûtıyet'te padişahlar devleti yönetmedikleri halde, imparatorluğu batırıp kaçanların bütün sorumluluğu üzerine yüklenerek tahttan indirildi, az sonra yalnız halîfe sıfatı kalmış olarak Türkiye'den ayrıldı. Hükümdarlarımızın 15'inin bu suretle tahttan indirilip öldürülmelerinde, kendilerinin ve hânedânın kusuru yoktur. Yöneticilerin ve bir kısım halkın suçudur. Benzer olaylar Avrupa tarihinde de olmuştur, fakat bizden çok, çok daha azdır. Oralarda hükümdarlar hayatlarının sonuna kadar tahtlarını muhafaza etmişlerdir. İngiltere Kralı Üçüncü George (Corc) (1760-1820), son 9 yılında delirdiği halde bile tahttan indirilmeyip oğlu nâib ilân edilmiştir. Osmanoğulları Hânedânı'nın kadrini bilmediğimiz, 1924 sürgünü ve ellerinde ne var ne yoksa alınıp madrabazların eline geçmesiyle sâbittir. Hânedânın diğer noksanlarına başka bir sohbetimde değinmek istiyorum...
Nükleer'e doğru
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Mayıs, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
21. yüzyılda çevre ve doğa kavram ve konuları, olağanüstü ağırlık kazandı. Çünkü tehlike çanları çaldı. İnsan denen üstün yaratığın sağlıklı yaşayabilmesi, hattâ sadece yaşayabilmesi, çevre (toprak, deniz, hava) temizliğine, doğaya (tabiata, hayvanlar ve bitkilere) bağımlıdır.
Geçmiş asırlarda çevreyi ve doğayı şuursuzca kirletip tahrîb ettiğimiz gerçektir. Ancak Arz'ın insan nüfusundaki artış gittikçe hızlandı: Mîlad sıralarında (1. asır) 300, 1450'de 400, 1750'de 700 milyon... 1835'te 1, 1930'da 2, 1950'de 2.5, 2010'da 6.8 milyar... İyi mi?
Biz insanların, kendimizden başka iki canlı çeşidini, bitkileri ve hayvanları sömürerek, üstelik gezegenimizi kirleterek yaşadığımız bir vâkıadır. Bu sömürümüz, akıl dışı oranları bulduktan sonra aklımız başımıza gelmeye başladı. Türkiye maalesef, aklı başına geç gelen ülkeler arasındadır.
Çevre ve doğa yanında, ısınmak, aydınlatmak, işletmek için enerji kaynaklarına ihtiyaç, nüfus artışını bile katlayacak derecelere ulaştı. Petrol ve doğalgaz, medeniyetimizin vaz geçilemez enerji kaynakları hâline geldi.
Enerjinin nükleer denen çeşidi, ancak 1940'larda ortaya çıktı. Aydınlatma, ısıtma alanlarında nükleer santraller olarak kalmadı. Tıpkı biyolojik silâhlar gibi nükleer silâhlar da, ancak bir kaç defa kullanılmış bulunmalarına rağmen, günümüzde de korkutucu ağırlıklarını koruyor. Yasaklanmaları için çalışılıyor. Ancak belirli devletler bu silâhları imal edip sakladılar. Kullanmıyorlar ama, stratejik üstünlük elde etmek için muhafaza ediyorlar.
Amerika, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, İkinci Cihan Savaşı'nın (1939-1945) galipleri sıfatıyla nükleer silâhlara, atom bombalarına resmen sahiptir. Sonra İsrail, Hindistan, Pakistan atom bombalarını yaptılar. Kuzey Kore yaptı yapacak çizgide, refah ülkesi Güney Kore'yi kendine benzetmek hayalinde. İran'ın sıra benim! iddiası ise, 2010 dünyasının en büyük siyasî sorununu oluşturdu. Türkiye, bu meseleye bugün birinci derecede bir ilgiyle dahil oldu. Esas söyleyeceklerim yarına kaldı...
İsrail krizi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Açık denizde bir Türk gemisi, gece yarısı, İsrail askeri tarafından basıldı. Tamamen sıra dışı bir olaydır. Hattâ 500 yıldan bu yana Türk-Yahudi ilişkilerinde böylesine pis bir çatışma geçmediği söylenebilir.
22 Arap devleti+İslâm Konferansı varken, Gazze'de muhasara altına alınan, ambargo uygulanan bir buçuk milyon Filistinlinin derdini, Türkiye olarak biz üzerimize aldık. Gazze, Akdeniz tarafından İsrail, kara tarafından Mısır kuşatması içindedir. Giriş çıkış yasaklanmıştır.
İsrail, filo hâlinde yardımın sonu gelmeyeceği endişesiyle davrandı. En basit yorum budur. Yardımı Kızılay kanalı ile yapsa idik, devlet teşebbüsü şeklinde algılanırdı.
Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül, İsrail'i şiddetle kınadı. Katılıyoruz. Şili'de bulunan Sayın Erdoğan'ın tepkisi henüz gelmedi. Krizi nasıl yöneteceğini bilmiyoruz. Üstelik PKK'nın İskenderun baskını da aynı derecede vahimdir.
İstanbul'daki Musevi vatandaşlarımıza karşı bir halk hareketi yalnız çapulcuların işine yarar. Musevi vatandaşlarımız İsrailli değil, Türk'tür. Yakın tarihimizde gayr-i müslimlere davranışlarımız bize hiçbir fayda sağlamadı. Devletimize ve saygınlığımıza zarar verdi.
Böyle bir hatâ yaparsak, dünya medyasında çok güçlü olan Yahudiler, İsrail'in işlediği ağır suçu evirip çevirip mâzur ve haklı gösterecektir. Açık denizde İsrail kara sularından çok uzakta Türk vatandaşlarına gece baskını ile korsanca ateş açılmasını, Güvenlik Konseyi başta, milletlerarası alanlarda şikâyet edeceğiz. Mavi Marmara gemimizdeki 600 kişinin yarısı Türk, diğer yarısı 30 ayrı devlet vatandaşıdır. Binaenaleyh olay her bakımdan, uluslararası hukukun konusudur. Zaten bütün dünya, belli başlı bütün devletler, ilgileniyorlar.
İsrail'in hedefi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birkaç gün önce, Alman yapımı 3 İsrail süper nükleer denizaltısı, Basra Körfezi'ne geçti, şimdi oradadır. Denizaltılar 1400 kilometre menzilli füzeler taşıyor. Yani İran'ın en uzak mahallerine nokta atışı yapacak güçtedir.
Akabinde Gazze'ye yardım götüren Türkiye'nin baş çektiği gemiler, açık denizde İsrail'in korsan taarruzuna uğradı.
Aynı saatlerde İskenderun deniz üssümüze PKK taarruzu vuku buldu. 40 ilâ 200 kişilik PKK çetelerinin 20 yıldan beri Amanos (Nur) Dağlarında gezip dolaştığını bu vesileyle öğrendik, hayret ve dehşet içinde kaldık.
Bütün bu gelişmeler, İran konusunun detayıdır. Hedef İran'dır ve gerisi teferruattır. Amerika ve İsrail, Yahudileri denize dökeceğini söyleyen İran'ı, Irak'a benzetmeye kararlıdır. Meğer ki İran, tam bir dönüş yapıp Batı ile açık, samimi, güvenilir ilişki kursun. Bunun için artık geç olduğunu bile söyleyebilirim. Herhalde atom bombalı süper füzeli bir İran isteyen tek devlet yoktur.
Türkiye'nin bir İran savaşında müttefiki Amerika'nın yanında bulunmakta zorlanacağı fikri, Washington ve Tel Aviv'de olgunlaşmak üzeredir. Bu ihtimalin provası yapılıyor. Amerika'nın esas A planında Türkiye ile ortak harekât vardır. Aksi takdirde, hiç olmazsa kısmen yerimiz doldurulmak için hazırlanan B planının mevcut olduğunu birkaç defa yazdım. B planında Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan projeleri var. Büyük Kürdistan, Kuzey Suriye şeridi verilerek İskenderun Körfezi'ne çıkarılarak oluşacaktır. Bu suretle Kürdistan, Akdeniz'e ve denizlere açılabilecek. Bir İran savaşında Suriye dışındaki bütün Arap ülkeleri Amerika'nın yanında yer alacaktır. Bu bakımdan İsrail rahattır.
İsrail'in Akdeniz'de bize sataşması, muhtemel İran savaşında Türkiye ile Amerika'nın arasını açmak eylemidir. Amerika, İsrail'i savunmaktan vazgeçmeyeceği için, dolayısıyla Türkiye'yi gücendirecektir. Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan, her zamanki gibi heyecanlı, etkili, ölçülü konuştu. Netanyahu hükûmetini ithamına ve istifasını istemesine katılıyoruz. İsrail halkını, Türk husumeti ile itham etmedi. Dünyayı uyardı. Başkan Obama ile konuşmak üzere bulunduğunu bildirdi.
Nükleer İran ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Atom bombası sahibi devletler, bunları nerede nasıl kullanacaklar? Böyle bir şey, ciddi devletler için bahis konusu bile değil. Ancak sorumsuz diktatörler yönetiminde macera düşkünü devletler de var. Meselâ Kuzey Kore, Güney'deki refah ülkesi kardeşine bir bombacık yollarsa ne olur? Söyleyeyim: Amerika, Kuzey Kore'nin altını üstüne getirip canına okuduktan sonra Güney'le birleştirir.
Büyük nükleer silâh stoku Amerika'dadır (ABD). Sovyet stoku 2.'dir. Bu iki devlet, nükleerlerini azaltmak için kararlı bir müzakere içindeler. Ama onda dokuz nisbetinde azaltsalar bile yine Amerika'nın elinde Arz gezegeninde bütün canlıları bin yıl için yirmi defa yok edecek stok kalıyor, Rusya'nın elinde sadece dünyayı beş defa yok edecek kadar... Bu ne akılsızca silâhlanmadır? Medeniyetin neresine sığan bir politikadır? Modern klasik silâhların dehşeti bile yetmemiştir.
Böylesine bir silâhlanmaya sebep, Sovyetler döneminde Rusların komünizm yolu ile Arz'ı ele geçirmek ideolojisidir. İnsanlık, bu pisliklerden kurtulunca, medenî ve demokrat bir gezegen oluşturmak mümkün olabilecektir.
Amerika, Rusya'nın bir çılgınlığından artık pek korkmuyor. Bir tek atom bombasının bir terör örgütünün eline geçmesinden dehşetli korkuyor. Zira hem Tâlibân, hem el-Kaaide, Pakistan'dan bir bombacık aşırarak dünya tarihinin en büyük şantajını yapmak süper hedefine kilitlendiler.
İran'a gelince, -İran veya Pers Körfezi dediği- Basra Körfezi'nin batısı boyunca dizilen 6 Arap monarşisi ile İsrail'i ortadan kaldırmak millî hedefini izliyor. Körfez'in tamamına hâkim olup Doğu Akdeniz'e kalıcı şekilde yerleşmek istiyor. Bombadan vazgeçmek ihtimali yoktur.
İnsanlığın, nükleer ve biyolojik silâhlardan arınmaktan önemli hedefi olamaz. Başbakan Tayyip Erdoğan, bu ulu hedefi cesaretle telaffuz etti. Brezilya'da -yalnız devlet başkanları için kullanılan- top atışı ile karşılandı. 2011'de Nobel Barış Ödülü'ne ve arkadaşı Başkan da Silva Birleşmiş Milletler genel sekreterliğine çok yaklaştılar. Büyük hedeflere ulaşmanın ilk şartı, onları cesaretle vurgulamaktır. Hiç ağza alınmadan geçiştirilirse, hiç gerçekleşmezler.
Ana muhalefet
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ana muhalefet partimiz Cumhuriyet Halk Partisi, yeni bir oluşuma geçti. En eski partimizdir. Değişimleri hep çok dağdağalı olmuştur. Parti içinde yeni hizipler doğurmuştur.
Ne oldu, nasıl oldu? sorusuna bugün için şu cevabı verebiliyoruz: AK Parti'nin (daha doğru ifadeyle: Tayyip Erdoğan'ın) rejim değişikliğine doğru yol aldığına inanan veya bu motifi bahane şeklinde kullanan iktidarını sona erdirmek için Baykal'lı CHP'nin yetersizliğine karar verildi. Baykal, Ankara'dan çıkmak, hatta partisinin genel merkezinde bile fazla vakit geçirmek istemiyordu. Halka inmesi, meydanlarda egemenlik kurması imkânı bulunmayan bir aristokrattı.
Halk adamı olarak, tam bir bürokrat olan Kemal Kılıçdaroğlu seçildi. Genç değildi (Baykal 72, Kılıçdaroğlu 62). Belediye seçimlerinde İstanbul'da partisinin oyunu artırmıştı ("İstanbul'u kazanan seçimi kazanır ve iktidar olur" parolası geçerlidir). Üstelik Kürt oylarını da alıp Kürtçü partimizi küçülteceği düşünülmüştür (nitekim Ahmet Türk, Kılıçdaroğlu'na karşı telâşını belli etti).
Ancak Sağ'ın nasıl AK Parti'de bütünleşmesi bahis konusu değilse, oy bakımından çok daha kısıtlı bulunan Sol'un bütün oylarının CHP'de toplanması mümkün değil. Ecevit yetiştirmesi Baykal'ın düşmesine çok sevinen Rahşan Ecevit'in desteği önem taşımıyor. Zira Rahşan Affı diye tarihimize geçen facia, toplumumuza büyük zarar verdi. Zaten partisi de Kılıçdaroğlu geldi diye CHP ile birleşmedi. Mustafa Sarıgül için de aynı şey...
Bugünkü çizgi şudur: Uzun iktidarı bakımından AK Parti bir miktar oy kaybetse bile, 2011 seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkması en kuvvetli ihtimaldir. Yüzde 10 barajı bunun güvencesidir. Sayın Bahçeli, Milliyetçi Hareket Partisi'nin Kılıçdaroğlu CHP'si ile koalisyona hazır bulunduğunu belli etti. Bir CHP-MHP koalisyonu zayıf ihtimaldir.
En kısa zamanda ne sürprizler gerçekleşebileceğini gördük. Genel seçime kadar da bugünkü tabloda mutlaka değişiklik olur. Nitekim son Gazze-İsrail vak'ası, Sayın Erdoğan'ı dünya politikacısı durumuna getirdi.
CHP ve MHP de İsrail'e ateş püskürdü. Bu olay olmasa idi, dün Anayasa Mahkemesi'nin değişiklik metnini incelemeye başlaması manşetlere yerleşebilirdi.
27 Mayıs İhtilali 'lordlar kamarası' kurdu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
27 Mayıs İhtilali 'lordlar kamarası' kurdu
Başlık Resmi27 Mayıs İhtilali 'lordlar kamarası' kurdu
İSMET PAŞA OTORİTESİNE TEPKİ Türk milletinin Menderes'i can ve gönülden sevme sebeplerinden birisi, İsmet Paşa'nın baskıcı otoritesine tepki idi. 27 Mayıs 1960 darbesi gibi Türkiye Cumhuriyeti'ni rayından çıkaran, çok olumsuz çok çirkin olayın 60. yılında bir şeyler söylendi ve yazıldı. Ben, az kişinin bildiği veya bildiği halde derinliğine inmediği bir şeyler sunacağım... Seçime girmesine izin verilen ilk muhalefet partimiz olan Demokrat Parti 1950, 1954, 1957 seçimlerini kazandı ve 10 yıl Türkiye'yi yönetti. 1954 seçimlerinde aldığı yüzde 57 oya bir daha hiçbir partimiz erişemedi. 1950 seçimlerini Adnan Menderes değil, partinin kurucu genel başkanı Celâl Bayar kazandı ki Atatürk'ün İnönü yerine başbakan atadığı kişidir (1937-38). Partinin 4 kurucusundan biri olan Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü'nün başbakan olması bekleniyordu. Türkiye'nin 20. asırda yetiştirdiği en büyük tarihçidir. İsmet Paşa yerine cumhurbaşkanı seçilen Celâl Bayar, Köprülü'yü değil, Adnan Menderes'i başbakan yaptı. Herkes şaşırdı. Bana göre Bayar, Köprülü'nün çok büyük kültüründen, Ziyâ Gökalp mürîdi milliyetçiliğinden, dillere destan otoritesinden çekindi. Bu durumda, millî eğitimi seçip o zamanki tabirle maârif vekîli olması beklenirken Köprülü, Tanzimat'tan beri en prestijli ve önemli sayılan hâriciye'yi (dışişleri bakanlığı) istedi. Bayar, bir defa daha kırmamak için kabûl etti. Koca Köprülü'nün uzun (1950-57) dışişleri bakanlığında bir parlaklık göstermediğini, hattâ birkaç ağır hata yaptığını mahcûbiyetle yazıyorum. Niçin mahcûbiyetle? Çünkü Köprülü, benim üstâdımdır. Onun yazdığı her şeyi çocuk yaşımda ezberlercesine okudum ve metodolojisini kavrayıp tarihçi oldum (oğlu tarihçi Orhan Köprülü, beni babasının öğrencileri arasında saymıştır: Fuad Köprülü, Türk Büyükleri Dizisi 64, Kültür Bakanlığı, 1987, s.13). Halbuki Köprülü, millî eğitim bakanı olsa idi, millî eğitim ve kültürümüz bugün çok gelişmiş, milletimiz büyük kültür buhrânını yaşamamış olurdu. Yüce Türk milleti Başbakan Menderes'i öylesine can ve gönülden sevdi ki, bütün Türkiye tarihinde o derecede popüler bir devlet adamımız olmadı diyebilirim. Bu sevgide, İsmet Paşa'nın çok baskıcı otoritesine tepkinin de etkisi kesindir. Paşa, yalnız 1938-1950 arası Millî Şef'liğinde değil, Atatürk dönemindeki uzun başbakanlığındaki (1923-1937) icrâatta -bilhassa bazı olaylar dolayısıyla- sorumlu sayılıyordu. Menderes, Meclis kürsüsünden şu cümleyi telaffuz etti: "Halka mâl olmuş inkılâplar, halka mâl olmamış inkılâplar vardır." Atatürk inkılâplarını kül hâlinde bir bütün, hattâ dokunulamaz dogmalar şeklinde algılayanlar, başta böyle eğitilmiş genç subaylar, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nı mimlediler. Ancak sel gibi akan halkın sevgisi karşısında durmak mümkün değildi. Menderes, millete, verdiği oy'un mutlak değerini ve ekonomik kalkınma kavramını belletmişti. Nüfus 1950 ile 1960 arasında Türkiye'de 20.947.000'den 27.755.000'e, İstanbul şehrinde 1.010.000'den 1.460.000'e, Ankara şehrinde 287.000'den 646.000'e yükselmişti. Üstelik köylü ve kasabalı nüfus, hızla şehirlere akmaya başlamıştı. Ancak 1957'de oyu gerileyen (yüzde 53'e düştü) Menderes, İsmet Paşa'nın yıkıcı muhalefeti ile karşı karşıya idi. Sinirleri yıprandı, soğukkanlılığını kaybedip birkaç önemli yanlış yaptı. 1959'da büyük finans krizi çıktı. Başta İstanbul, şehirlerde iş hayatını çok sarstı. En zaruri maddeler (meselâ kahve, oto lastiği) karaborsada idi. Sanayileşemeyen Türkiye, döviz darboğazı içinde kavruldu. Büyüyen şehirlerimizin ihtiyaçlarını ithal edemez duruma düştü. Emekli ve subay maaşları, enflasyon içinde eridikçe eridi. Basınla iktidarın arası açıldıkça açıldı. ABDÜLAZİZ HAN DARBESİNİN TAKLİDİ 27 Mayıs İhtilâli, 30 Mayıs 1876'da Süleyman Paşa'nın yaptığı Sultân Abdülazîz darbesinin aynı planla taklididir. 84 yıl sonra tekrarıdır. 1 yıl erken seçim kararı alıp iktidar yükünü Cumhuriyet Halk Partisi ve İsmet İnönü'ye yükleyemeyen Demokrat Parti'den çok fazla bilhassa Adnan Menderes için yapıldı. Bir dönem seçim kaybetse bile, Menderes'in, halkın sevgisini kaybetmesinin imkânsız bulunduğu kesin teşhisini yapanlar için, Menderes'in vücudunu ortadan kaldırmaktan başka çare yoktu. Bu hedefi gizlemek için yanına birkaç kişiyi katmak gerekiyordu. Dışişleri Bakanı Fatin Rüşdü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan seçildi. Zorlu, general oğlu, birinci sınıf diplomat, düğününde Atatürk'ün bulunduğu bir milliyetçi idi. Babası Rüşdü Paşa ve kendisi Akabe ve Kıbrıs konularında İngiltere'yi atlattıkları için bu devletçe mimlenmişti. İçişleri Bakanı Dr. Namık Gedik'le Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin işleri Yassıada kepazeliğinden önce bitirildi. Ama darbe, asıl ordumuza karşı yapıldı. Genelkurmay başkanı, büyük komutanlar, birkaç yıllık delikanlı subayların en ağır hakaretlerine uğradı. 240 general ve binlerce subay ordudan atıldı. Bu kadronun yetişmesi için yoksul Türk milleti, boğazından kesip fedakârlık yapmıştı. Atatürk'ün kurduğu rejimde subayın politikaya karışması kesinlikle yasaktı. Zira Atatürk, politikaya giren, darbe yapan subayların 2 milyon vatandaşımızın ölümüne ve imparatorluğumuzun kaybına sebep olduğunu yaşamıştı. Geniş ölçüde Fransa modeline dayalı, 1918-1939 dönemi Avrupası'nda genel rejim olan otoriter yönetimle idare edilen bir cumhuriyet kurmuştu. Bu rejimde millî irade Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce temsil ediliyordu ve bu temsil ortaklık kabûl etmiyordu. 27 Mayıs ihtilâli Atatürk rejimini rafa kaldırdı. Tekrar tekrar hatalara düştü. Üstelik eylemci komünizmi de getirerek Merkez Sağ partilerine karşı düşmanlığı şiâr edindi. Darbeci genç subayları ölesiye senatör yaparak, lordlar kamarası kurdu. Faşist ve mağlûp Japonya, Almanya, İtalya, 1945'ten sonra birkaç yıl içinde tam demokrasiye geçti. Türkiye'de ise Batı standartlarında gerçek demokrasiye hâlâ geçilmiş değildir.
Konumuz Gazze
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye'de tansiyon hiç bu kadar yükselmemişti. Hızla düşürmek gerekiyor. İsrail'den ne istiyorsak, diplomatik yolla taleb edelim. Oyalamaya kalkarsa, milletlerarası karar ve yargı organlarına vakit geçirmeden başvuralım. Önce BM komisyonunun varacağı sonuçlara bakacağız.
Başkan Obama da aşağı yukarı aynı tavsiyelerde bulundu. Fethullah Gülen, Gazze eylemini eleştirdi. Eylemi hazırlayan örgütün adını ilk defa duyduğunu söyledi. Örgütün, programını açıklaması lâzım.
Aynı gün, gene Hatay'da, yıllardan beri İskenderun'da oturan Vatikan'ın Türkiye-Suriye temsilcisi piskopos, boğazından bıçaklanarak öldürülmesin mi? Neyse ki Papa, (cinayetten Türkiye ve Türkler sorumlu değil) dedi.
Başbakan Tayyip Erdoğan, İsrail halkını dikkatle ayırarak, yalnız İsrail hükûmetini sorumlu tutuyor. Cuma günü Konya nutkunda bu görüşünü tekrarladı. Aslında İsrail'in ırkçı ve mutaassıp başbakanı Netanyahu, bir koalisyonun başındadır. Hükûmetindeki kendi kafasında partisinden 6 bakana haber vererek baskın kararını aldı. Koalisyon ortağı diğer partilere mensup bakanlardan böyle bir karar çıkmayacağını gösterir. Tel Aviv üniversitesinden Prof. Hirsch Goodman, bir İsrail gazetesindeki yazısında bu 7 bakanı (İsrail hükûmetindeki 7 aptal adam) şeklinde tanımladı, bizim ekleyecek başka sözümüz yoktur.
Sayın Başbakan gene Konya'da (Konya yalnız Mevlânâ şehri değil, aynı zaamanda Kılıç-Arslan şehridir) dedi, hangi Kılıç-Arslan olduğunu belirtmedi. 1. Sultan Kılıç-Arslan, Selçuklu Türkiyesi'ni büyük ordularla Anadolu'ya gelip üzerimize yürüyen 1. Haçlı seferine, 2. Sultan Kılıç-Arslan ise 3. Haçlı seferine karşı savunmuştur.
1. Kılıç-Arslan'ın savunmasında Türkiye devletinin kuruluşundan (1074) ancak çeyrek asır geçmiş, Anadolu'ya az Türk getirebilmiştik. Ama Avrupa'da Anadolu Selçuklu Sultanlığı'na Türkiye denmeye başlanmıştı. Doğumuzda, Çin'e kadar uzanan bir Selçuklu imparatorluğunun da sahibi idik. 90 yıl sonra, 2. Kılıç-Arslan, Almanya+Fransa+Bizans ordularına karşı savunduğu Türkiye devletini kurtarmıştı. Gazze'nin insanlık dışı kuşatması kaldırılacaktır.
Ancak Filistin konusunun sadece bir bölümüdür.
.Barzani'nin ziyareti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Barzani'nin 8 yıl sonra Türkiye ziyareti, Washington'ın her iki tarafa telkini ile gerçekleşti. Barzani ile -hâlen Irak cumhurbaşkanı- Talabani, Osmanlı Türkiyesi'nin Musul eyaleti olan Kuzey Irak'ın ancak bir kısmını aralarında paylaşıyorlar (asıl Musul şehri Araplarda kalıyor).
Barzani, mahut tezkereyi reddetmemiz üzerine (şimdi Kürt devleti kuruldu) özdeyişini diyen aşiret reisidir. Yahudi asıllı olduğu bizim uydurmamızdır. Hâlis Kürt'tür. Orta Çağ'ın büyük Türk kültür beldesi olan Erbil'i merkez yaparak, devlet kurmaya çalışıyor.
Federe otonom bölge olup bağımsız devlet değildir. Tarih boyunca Selçuklu, Osmanlı, Timurlu, Safevî Türk imparatorluklarına bağlı epey küçük Kürt prenslikleri vardır. Bağımsız hiçbir Kürt devleti yoktur. Şimdi Barzani, tarihin ilk bağımsız Kürt devletini kurmak istiyor. Ailesi 1914'ten beri bu misyona soyunmuştur. Türk, Arap, İran gibi imparatorluklar sahibi olmuş üç büyük milletle uyuşması gerekiyor. Bu mümkün olmadığı için, Amerika'ya dayanıyor.
Amerika, Barzani'ye her türlü silâh bağışlıyor. Peşmerge denen muhariplerini yetiştiriyor. Bunlar bir savaş vukuunda İran topraklarına girip oradaki Kürtlerle birleşmeye hazırlanıyor. Amerika, İran konusunda Türkiye'den destek görmediği takdirde, bağımsız ve üstelik Büyük Kürdistan projesini yürürlüğe koyacaktır. Şimdilik Amerika'nın B planıdır.
Barzani, egemen bulunduğu topraklarda, İmralı adasından emir alan bir PKK istemiyor. Ancak toprağı saydığı yörede kale inşa eden PKK'ya karşı kılını kıpırdatmak niyeti de yoktur. Geçen yıl birkaç eşkıyanın iadesini istemiştik, (size Kürt insanı değil, Kürt kedisi (aynen!) bile vermem) hikmetini telaffuz etmiştir.
Erbil başta, Barzani otonom bölgesini Türkiye imar ediyor, besliyor. Tercihen Kürt asıllı pek çok Türk iş adamı orada çalışıyor. Bölgeye Kürdistan demekte sakınca olmaz. Bayındırlığı ve esenliği için elimizden geleni yaparız.
Asya Zirvesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul'da toplanan Asya Güvenlik ve İşbirliği Zirvesi muhteşem oldu. Amerika ve Afrika devletleri birliği, Avrupa Birliği var da, Arz'ın arazi ve nüfus bakımlarından en büyük kıt'ası Asya'da niçin kurulamadı? Şüphesiz bölge birlikleri var, biri Türk Konseyi'dir. Ama hiçbiri bütün kıt'ayı içermiyordu.
Asya Birliği, bu eksiği gidermek için kuruldu. Bir de yeryüzündeki ABD-AB üstünlüğünü dengelemek için. Başkanlığını Kazakistan yapıyordu, şimdi Türkiye'ye geçti. Zaten İstanbul zirvesine Tayyip Erdoğan hâkim oldu. İsrail sorununu diyebilirim ki bugüne kadarkilerin en radikali çizgide dile getirdi.
İsrail, bizi, kendisine ve Birleşik Amerika'ya karşı Türkiye-Suriye-İran-Hamas İttifakı kurmakla suçluyor. Ancak Erdoğan, İsrail'e geniş ve büyük bir kapıyı açık bıraktı. Hiç de ağır olmayan şartlara uyum sağladığı takdirde ilişkilerimiz düzelebilecektir. Ama Netanyahu kafası devam edip İsrail, Türkiye'yi ABD ve AB'den ayıracak politika tırmanışına girerse, anlaşmazlıklar uzayıp gidecek, krizlerin sonu gelmeyecektir.
Putin de İstanbul Zirvesi'nde idi. Rusya, epey keyifli bir soğukkanlılıkla, krizin az daha ısınmasını bekliyor. O zaman konuşacak. Kriz ilerledikçe, Suriye dışında bütün Arap ülkeleri daha fazla Washington tarafına eğilecektir. Filistin meselesinden bıkmışlardır. Üstelik Arapların çözemediği bu müzmin sorunu Türklerin çözmesini kendileri için küçültücü telakki edeceklerdir. Bu hususta en küçük şüphe yoktur. Mısır, ancak Washington'dan ruhsat aldıktan sonradır ki Gazze kapısını açtı.
Rusya, Türkiye gibi, hem Avrupa, hem Asya devletidir. Toprak büyüklüğü bakımından Avrupa'nın da, Asya'nın da, dünyanın da en geniş devletidir (17 milyon kilometrekare). Putin, Gazze krizinde ben de varım! demek için İstanbul'dadır. Mahmud Ahmedinecat ise bu defa seyirci kalmayı tercih etti.
Şüphesiz Sayın Erdoğan, hangi çizgide duracağını belli edecektir. Krizden Türkiye ne kazandı? Net şekilde ancak o zaman görebileceğiz.
3 önemli konu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Üç önemli konu Türkiye'nin gündemindedir. Birincisi, Asya Devletleri Zirvesi'nden sonra Gazze sorununu daha geniş çapta milletlerarası alana taşımamızdır. Birleşmiş Milletler komisyonunun kararını bekleyecek ve takipçisi olacağız. İsrail'i değil, Yahudileri hiç değil, Türk olan vatandaşlarımız Mûsevileri hiç mi hiç değil, yalnız ırkçı Netanyahu hükûmetini, hattâ bu hükûmetteki sadece 7 aptal adamı suçladığımız unutulmamalıdır.
Meseleyi İsrail'in kuruluşuna, Sultân Abdülhamîd'e kadar götürüp iç politika malzemesi yaparsak, antisemitik çizgiye taşırız. Bundan böyle İsrail'in Filistinlilere kötü muamele yapmak için epey düşüneceğini umuyoruz. Bu da Tayyip Erdoğan'ın sayesindedir. Arap âlemine kalsa idi zulüm metodları sürüp gidecekti. Ayrıca Doğu Kudüs'ün, Harem-i Şerîf'in İsrail yönetim, egemenlik ve sınırları içinde kalmasına razı olmayacağız. Gerisi Arapların işidir. Arap devletlerini yönetenleri de kızdırmamamız gerekiyor.
İkinci konu, Anayasa Mahkemesi'nin vereceği karardır. İç politikada etkileri olacaktır ama, mübalağa da etmemelidir. Zira gelecek Meclis'in yepyeni bir anayasa yapacağından şüphe yoktur. Bu anayasa ile daha fazla ilerleyemeyeceğiz.
Türkiye'nin geleceği bakımından kapital konu ise, BM Güvenlik Konseyi'nin dün geceki oylamasıdır. Bizim kullanacağımız oy çeşididir. Türkiye'nin dış politika yönünü çizecektir. Çocuklarımızın geleceği, sınırlarımızın güvenliği ile ilgilidir (bu yazımız oylamadan önce kaleme alındı).
Üstelik bu Güvenlik Konseyi oylaması, Asya'yı, Asya tarihini de etkileyecektir. Onun içindir ki dünyanın ilgi odağı hâline geldi.
Epey yüklü gündemle haftayı kapatacağız. Karakteristik olan, dış politikada gittikçe yoğunlaşmamızdır. Bu da Türkiye'nin büyümek çabalarının sonucudur.
İran'a yaptırımlar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin, İran'ın geciktirmek için her şeyi yaptığı yaptırım kararları nihayet çıktı. 12 Evet, 2 Hayır, 1 Çekimser oyla kabûl edildi. Türkiye ile Brezilya hayır dedi. Lübnan çekimser kaldı.
İran'ın batması veya yükselmesi Brezilya'yı hiç ilgilendirmez. Brezilya'nın işi, Amerika iledir. Amerika kıt'asında Birleşik Amerika'nın geleneksel hegemonyasına son vermek, hiç değilse gevşetmek peşindedir. Bölgenin en kocaman devleti olarak, Latin Amerika'ya ağabeylik etmek istiyor. Pax Americana'dan şikâyetçi devletleri çevresinde topluyor. ABD ve Kanada dışında her iki (Kuzey ve Güney) Amerika kıt'asında hemen hemen bütün devletler Latin Amerika'yı oluşturur.
Türkiye'nin durumu tamamen farklıdır. İran'dan zerre kadar hoşlanmadıkları âşikâr olan 20 küsur Arap devletinin tavrına benzemiyor. Çok Şîî'si, üstelik Hizbullâh'ı bulunan Lübnan ancak çekimser oy kullandı. Türkiye, İran'ın atom bombasından korkmuyor veya önem vermiyor. (İran atom bombası yapmasın ama İsrail de nükleer silâhlarını yok etsin) diyor. Hattâ bunu, bütün nükleer devletler için istiyor.
Böyle bir arzu, insanlık idealinin en yücesidir. Ama politika gerçeklerine -maalesef- tamamen aykırıdır. Hiç olmazsa, yakın zamanda gerçekleşecek bir şey değildir.
Türkiye, İran'a (senin için elimden geleni yaptım, benden bu kadar, müttefiklerimden ayrı düşemem) diyebilirdi. Stratejik büyük müttefiki Amerika'ya karşı oy kullanmayı tercih etti. Olağanüstü egoist geleneklerle yürütülen İran diplomasisinin bunu kavraması mümkün değildir. Türkiye, demokrasi dünyası ile epey çekişeceğe benziyor. Ama bizi asıl incitecek gelişmeler daha sonra gelecek.
Amerika, karadan ve denizden İran'a müdahale ettikten sonra... Türkiye muhalefetini sürdürdüğü takdirde, başımıza Kürt, Ermeni, Kıbrıs gibi meseleler sarılacak. Bizim görüşümüz; Amerika'nın İran'a müdahaleden vazgeçmek ihtimali yoktur. Keza İran'ın atom bombasından vazgeçmek ihtimali de öyle...
Hanefi mezhebini dünyaya TÜRKLER yaymıştır
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hanefi mezhebini dünyaya TÜRKLER yaymıştır
Başlık ResmiHanefi mezhebini dünyaya TÜRKLER yaymıştır
Hanefî mezhebinin kurucusu İmâm-ı Azâm Ebû Hanife'nin Irak'ın Bağdat şehrinde bulunan türbe ve külliyesi. (FOTO: Osman Sağırlı) Abdülkerîm Satık Buğra Han, 921 yılında, genç yaşında, Kâşgar'da Karahanlı Türk hâkanlık tahtına oturunca, Hanefî-Mâtürîdî Sünnî İslâm'ı, Türk imparatorluğunun tek resmî dini ilân etti. Türkler daha önce Kök Tengri (Gök Tanrı) dininden idiler. Gök Tanrımız, gerçi -Hazret-i İbrahim'in daha M.Ö. 1850'lerde insanlığa öğretttiği gibi- Tek Tanrı idi ama, nedense yalnız Türkler'i himaye ediyordu. İslâm'ın Rabbül-âlemîn'i (=bütün kâinatın tanrısı) değildi. Hanefîlik, Bağdad'da oturan Abbâsî halîfelerinin mezhebidir (135 yıl sonra Selçukoğlu Sultan Tuğrul Bey Bağdad'ı alıp, Halîfe'yi Şîî Büveyhîler'in tahakkümünden kurtaracaktır). Fıkh mezhebidir. Osmanlı, medenî hukukta, epey geniş ölçüde Hanefî mezhebine uymuştur. Ama herhangi bir konuda diğer 3 Sünnî mezhebe göre fetvâ ve kadı kararı istemek meşru idi. Bir Hanefî, bir konuda mezhebinin kuralında zora düşerse, diğer 3 mezhepten hangisi o konuda kolayına gidiyorsa kullanılabilir. Hanefîliğe Türk mezhebi denmiştir. Bugün Sünnî Müslümanlar'ın yarısından fazlası Hanefî'dir. Bu da birçok ülkeye tarih boyunca Türkler'in taşıdığı mezhep olduğu içindir. Kuzey Afrika'da (Mağrib: Yani Fas, Cezayir, Tunus) mezhep Mâlikî, Mısır'da Şâfiî'dir. Bugün bu ülkelerde Hanefî aileler, kesinlikle Türk kökenlidir. Hanefî mezhebi, İmâm-ı âzam (en büyük imam) denen Ebû-Hanîfe ve tilmizlerince oluşturuldu. Son katkıyı Cevdet Paşa yaptı diyebilirim. 4 Sünnî mezhebin kronolojik (zaman bakımından) ilkidir. Gene 4 mezhebin en liberalidir. Sonra gelen Mâlikîlik biraz daha muhafazakâr, daha sonraki Şâfiîlik daha ve en son gelen ve az müstesibi bulunan Hanbelîlik en çok muhafazakârdır. İmâm-ı Âzam, Arap değildir. Diğer 3 mezhebin kurucuları İmamlar, Arap'tır. MÂTÜRÎDÎLİK Mâtürîdîlik, 4 Mezhep gibi bir fıkh (hukuk) mezhebi değildir. Eş'arîlik gibi bir itikat mezhebidir. Bu iki itikat mezhebinin kurucusu da çağdaş gibidir. Ancak İmâm Mâtürîdî, Arap değildir. Mâtürîd, Semerkand'a çok yakın bir kasaba olduğu için Türk olabilir. Mezhebi Türkistan'da oluşup Türkler tarafından İran yolu ile batıda Arap âlemine, güneyde Hindistan'a ve sair ülkelere yayıldı. Hanefî mezhebinden olanlar Mâtürîdî itikat mezhebini kabûl ettiler. Diğer 3 Sünnî mezhep, İmâm Eş'arî'nin itikat mezhebini benimsediler. Eş'arîlik ise Irak'ta oluşup yayıldı. Ben, Satık Buğra Han'ın, çağdaşı ve taht şehri Semerkand'da oturan devletinin teb'ası İmâm Mâtürîdî gibi büyük bir din bilgini ile şahsen görüşmediğini kabûl edemem. Mutlaka görüşmüşler, İmâm, mezhebini Hanefî olan Türk hâkanına kabûl ettirmiştir. Bana göre Müslüman Türk karakterini oluşturan, Türk cihan politikasını etkileyen, Hanefîlik derecesinde, Mâtürîdî mezhebidir. Eş'arîlik, insan iradesini çok kısıtlar. Mâtürîdilik, irâde-i cüz'iyye'de insan'ı sorumlu tutar. Binâenaleyh fikir hürriyetine, serbest icraata, çağa uyum sağlamaya daha müsaittir. 1940'larda Türkiye Cumhuriyeti'nde, Osmanlı ulemâsı (din adamları) nesli ortadan kalktı. Osmanlı devletinin resmî yapısında bulunmayan Şâfiî-Eş'arî mezhebi sistemi etki kazandı. Şâfiî-Eş'arîlik, Kürt ve Arap asıllı Türkler'in mezhebidir. Kafkasya ve Balkanlar'dan gelen nüfus ise, Hanefî-Mâtürîdî'dir. Bu kavramların bugünkü Türk tefekkürüne, terbiyesine, âdâb-ı muâşeretine, davranış ve algılayışına etkileri henüz ilmî olarak araştırılmadı. Zira herkesin dini, mezhebi, tarîkati, âdâbı, erkânı, muâşereti kendine tatlı gelir, kolay kolay değiştirmek istemez. Binâenaleyh, Arap âlemine ve radikal İslâm'a, ılımlı Türk Müslümanlığı'nı örnek gösterip götürmek için Birleşik Amerika'nın bir zamanlar oluşturduğu proje uygulanamaz (gayr-i kaabil-i tatbıyk'tir). Dediğim gibi, kişinin ve toplumun inanç âlemi kendisine o derecede tatlı gelir ki, böyle bir teşebbüs, Araplar'la Türkler'in arasını açmaktan başka işe yaramaz. Kaldı ki Araplar, İslâm'ı en iyi kendilerinin temsil ettikleri iddiasındadırlar. Bugünkü Hicaz'da 1925'ten beri Vehhâbîlik resmî ve çoğunluktur. Osmanlı, dinimizi en iyi kendisinin uyguladığı iddiasında olmuştur. Ama Sünnî olsun olmasın bütün mezhepleri, hattâ diğer dinleri, kendi itikat ve amellerinde serbest bırakmıştır. Bütün Türk devletlerinde böyledir. İslâm öncesi Türk devletlerinde de, yönetilen kavim ve toplumların dinlerine, dillerine bir müdahale görülmez. Türkler bu hususta tek imparatorluk milleti değilseler, kesin şekilde en liberalleridir. Hindistan denen muazzam kıt'ayı 900 yıl yönettik. Çoğunluk Müslüman olmadığı halde, halkın dinlerine, itikatlarına, dillerine müdahalemiz olmadı. Müslüman'lığı yaymamız bile bir devlet politikası sonucu değildir, fertlerin ve toplumların serbest iradeleriyle gerçekleşmiştir. TÜRK MÜSLÜMANLIĞI NEDİR? Yahyâ Kemâl'in 1920'de ortaya attığı ve tarihimizi coğrafyamızı az bilenlerce epey tartışma konusu yapılan Türk Müslümanlığı, Hanefî+Mâtürîdîlik'ten ibaret değildir (zaten bütün Hanefîler Mâtürîdî, bütün Şâfiîler Eş'arî'dir). Bir artı (+) daha eklemeden, Türk Müslümanlığı mümkün değildir:+tasavvuf. Tasavvufun örgütlenmiş, literatürü ve erkânı oluşturulmuş, bunlar hayata ve terbiye ve tefekkür sistemine geçirilmiş şekline tarîkat denir. En yaygın tarîkat, Türkistan kökenli Nakşbendîlik'tir, çok şubesi vardır. Osmanlı'da yüksek kültürlü tabakada Mevlevîlik, halk tabakalarında Bektâşîlik etkili olmuştur. Bektâşîlik, Osmanlı şehrinde Sünnî tarîkatlerden biridir. Anadolu'da -çok az Rumeli'de- ise saf, katıksız Türkmenler'de Şîî temayüller ağırlıklı olmuştur. İmparatorluktan cumhuriyete geçişte, dinî âdâb ve âdetlerimizde öylesine değişiklikler oldu ki, bugünkü nesil, farkında bile değildir. Hangi değişiklikler? Haftaya sunacağım...
..Yaptırımların felsefesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
BM Güvenlik Komseyi'nin İran'a yaptırımlar kararının muhtemel gelişmeleri üzerinde konuşabiliriz. Yaptırımların epey hafif tutulduğu kesindir. Zaten bunlar da mutlaka şurasından burasından ihlâl edilir. Aynen uygulansa bile İran'a vız gelir. Tahran'ı uranyumu zenginleştirmek ve atom bombası imal etmek hedefinden vaz geçirmez.
BM kararı olduğu için uyulması gerekecektir. İran, kararın hiçbir değeri bulunmadığını, en aşağılayıcı bir benzetme ile vurguladı. Zaten bu yaptırımlardan ciddi zarar görmesi beklenmiyor.
Ancak dünya devletlerinin en büyük kısmının şüphesiz İran'ın değil, İran'ın bombası karşısında bulunduğu açıktır. Çin ile Amerika'yı, Rusya ile İngiltere'yi ve emsalini bir araya getirmiştir. Gevezelikten hiç hoşlanmayan Çin'in BM Güvenlik Konseyi kararı oluşturmak için (evet) oyu veren delegesi (bu karara bütün BM üyesi devletlerin uyması gerekir) uyarısını yaptı.
Brezilya ile Türkiye'nin (hayır) oyları fazlasıyla dikkati çekti. Bütün dünya medyasına konu oldu. ABD savunma bakanı Gates (Türkiye'nin Batı'dan kaydığı, yüzünü Doğu'ya döndürdüğü) mübalağalı ve yanlış ifadesinde bile bulundu. Ama Dışişleri Bakanı Hillary Clinton hemen müdahale etti, Türkiye'yi kollayan bir değerlendirmede bulundu. Pentagon'la (ABD silâhlı kuvvetleri) Beyaz Saray iktidar, hükûmet) arasında değerlendirme farkı bulunduğu anlaşılır.
Türkiye ile Brezilya'nın hayır oylarının sebebinin biribirinden farklı bulunduğunu vurgulamak isterim. Türkiye'nin, Brezilya gibi, Amerika'ya haddini bildirmek niyeti yoktur.
Zaten Amerika gibi bir devlete haddini bildirmek maddeten imkânsızdır. ABD savunma bütçesi, dünyanın geri kalan 200 devletinin toplam savunma bütçelerinin üzerindedir. Onun için Japonya, İngiltere, Kanada, Avustralya gibi en akıllı büyük devletler, Amerika'nın karşısında değil, yanında bulunarak kârları paylaşmak politikasından hiç ayrılmadılar. Almanya iki defa tecrübe etti. 1918 ve 1945'te fena halde boyunun ölçüsünü aldı. Şimdi ABD paralelinde dünya nimetlerini paylaşıyor.
İran'ın pozisyonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran atom bombası yaptığı takdirde, Amerika'yı ve İsrail'i korkutamayacağını bilir. O hâlde bombayı ne yapacak? Bu uğurda niye dünyayı ayağa kaldırıp karşısına alıyor? Şöyle: 6 Körfez monarşisini yıkıp kendisine bağlı, Şîa'ya yakın, sosyalist Arap cumhuriyetleri kuracaktır. Suudî Arabistan bu plana dahildir. Mekke ile Medîne'de Şîî egemenliği başlayacaktır. Doğu Akdeniz'de de zaten pozisyon sahibidir. Daha güçlenecektir. Aşağı yukarı müteveffâ Saddâm'ın Baas (Arap sosyalist) projesinin İran modeline dönüştürülmüş şeklidir.
Belki daha önemli hedef şudur: Böylesine güçlü, Arab'a ve Türk'e fark atmış bir İran'da artık bünyesinde barındırdığı kavimlerin bahsi açılmayacaktır. Bu kavimlerin türlü çeşitli heveslere düşmeleri önlenecektir. İran'ın henüz su yüzüne çıkmayan en hassas tarafı, çeşitli diller konuşan, Fars olmayan nüfusudur. Farsça, şiir türünde dünyanın en yüksek dilidir ama, Türkçe ile Arapça daha üstün kültür dilleridir.
İran'ın atom bombasının hiç işine gelmeyeceği devlet hangisidir? derseniz, cevabını bulmak için Aristo mantığı gerekmez.
Türkiye'nin geçen hafta temellerini attığı Türkiye-Suriye-Lübnan-Ürdün iş birliği projesi, İran devlet projesine aykırıdır. Türk-Arap birliği vurgulanmıştır. Suriye'de Şîî yönetim bulunması, Lübnan'da önemli Şîî nüfus, Batı'nın terör örgütleri kabûl ettiği birtakım mukavemet teşkilâtlarının İran'a dayanması, bu iş birliği projesinin aşılması gereken güçlükleridir. Türk projesi, anılan üç Arap ülkesine demokrasi taşıyarak bu güçlükleri aşabilir.
Suriye ile Türkiye halkları, genlerinde Selçuklulardan beri izlerini taşıdıkları beraber yaşamak arzusundan artık kolay vazgeçmezler. Bu inanılması zor görünen dostluk, Tayyip Erdoğan'ın eseridir. Türkiye-Ürdün yakınlaşması en kolayıdır. Lübnan'ın Batı'ya dönük yüzü de olumludur. İsrail, böyle bir senaryo gerçekleştiği takdirde, her türlü güvence de verilirse, en büyük düşman saydığı İran'dan kurtulmuş olacaktır.
Ne âlâ senaryo değil mi? Hep karamsar tablolar çizecek değiliz ya...
İsrail ve Gazze
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gazze konusunda son durum şudur: Arap devletlerinin, Arap Birliği'nin, büyük kısmı Arap ülkelerinden oluşan İslâm Konferansı'nın kılı kıpırdamadı. Mısır, Gazze kapısını geçici şekilde Washington'ın icazeti ile açabildi.
Filistin Kurtuluş Hareketi, Gazze'ye yapılacak yardımın kısıtlanmasını, silâh verilmesinden kaçınılmasını istedi. Artık gerisini siz düşünün. Zira Gazze'ye insanlık dışı yoğunlukta tıkılmış bir buçuk milyon Arap da Filistinli...
İran ise, güyâ özel sektöre ait iki gemisini, yardım malzemesi doldurarak Gazze'ye yolladı. Araplar'ın yapmadıkları bu işi niçin İran yapıyor? Çünkü Gazze'yi yöneten Hamas örgütü, İran'a bağlıdır. İran tarafından kuruldu. Tahran'dan emir alıyor. Üstelik Gazze'ye yardım gemisi göndererek dünyayı bu konuya odaklayan, Türkiye'dir. İran, zinhar Türkiye'nin gerisine düşüp prestij kaybetmek istemez.
Önümüzdeki günlerde İran gemilerini İsrail'in nasıl karşılayacağı ile uğraşacağız. Günlerce dünya medyasında yer alacak. İran savaşının gerçek bir provası yapılacak gibi.
Diğer taraftan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin kurmak istediği komisyon, İsrail'in komisyon kurmak teşebbüsü ile suya düştü. Sayın Cumhurbaşkanımız, İsrail'in bu davranışındaki gülünçlüğü vurguladı. Gazze ablukasının gevşetileceği ise muhakkaktır. Bu da Sayın Erdoğan'ın başarısıdır. Ancak Türkiye'nin gemi olayında uğradığı çok ciddi kayıpların telâfisi meselesi uzayıp gideceğe benzer. İsrail özür dilemeye bile yanaşmadı. Tazminat ve teminat gibi kavramları aklından geçirmediği bellidir. Bu da Türkiye-İsrail ilişkilerini gittikçe gerecektir. Dünya, bilhassa ABD Yahudi diasporası ile de aramız daha açılabilir.
Bu tahminlerimiz, bugünkü İsrail hükûmetinin tutumuna dayanıyor. Başbakan Netanyahu ve 6 bakanı, İsrail koalisyonuna hâkimdir. Koalisyon dağılıp bu berbat, ırkçı, saldırgan hükûmet değişirse, İsrail'in daha mâkul, daha mütevazı, daha hümanist davranması ümidi mahfuzdur. Türkiye ile ilişkiler de zamanla onarılır. Ama İsrail'in temel hedeflerinden vazgeçmesi ihtimali hiç yoktur. İran'ın da öyle...
.Referanduma doğru
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Referandum konusu gündemin başına oturuyor. Hattâ Gazze meselesini ikinciliğe itiyor. Ancak İran hakkında bir sürpriz gelişme, referandum bahsini gölgeleyebilir.
Anayasa Mahkemesi'nin vereceği karar için münakaşalar şiddetlendi. Mahkeme raportörünün beyanları, tartışmayı hararetlendirdi. Herkes hukukçu kesildi.
Sayın Tayyip Erdoğan, olanca ağırlığını, referanduma gitmek için kullanıyor. Dünyada kendisinden en çok bahsettiren devlet adamları arasına girdi. Orta Doğu'da barışın dünya barışının temeli olduğu tezini, büyük bir inançla savunuyor. Oslo'da Norveç Akademisi'nin de bu şekilde algılaması ihtimalleri güçleniyor. Nobel Barış Ödülü alan bir devlet adamının hem iç, hem dış politikada sözünü daha fazla geçireceği, üzerine fazla gidilemeyeceği düşünülüyor.
Sayın Başbakan, artan bir prestijle, referandum için vatandaştan oy isteyecektir. Geçerli oyların yüzde 50'si yeterlidir. Ama yüzde 50'nin üzerinde her puan da önemlidir. Zira vatandaş oyunu, Anayasa vesilesiyle gerçekte Adalet ve Kalkınma Partisi'ne ve partinin genel başkanına hangi ölçüde güvendiğini vurgulamak için verecektir. Vermeyenlerin, iktidarın icraatını beğenmeyenler olacağı âşikârdır.
Referandum sonucu, genel seçimin de, kesin değilse bile, en güçlü göstergesi olacak. Genel seçimleri tekrar kazanan AK Parti, Türk demokrasi tarihinde bir ilke imza atacaktır. Ardından gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de kesin favorisi durumunu pekiştirecektir.
Tabiatiyle tarih'in, zaman içinde sürpriz gelişmelerle yol aldığını biliyoruz. Bu tabloyu, bu tarih kanununu değiştirebilecek, etkileyebilecek faktörlerin falcılığına soyunacak değiliz. Ama en değişken karakterli faktörün dış politika olduğunda ısrarlıyız. Daha net bir değerlendirme için, Anayasa Mahkemesi kararını bekliyoruz.
.Osmanlı'dan bu yana dinî törenlerimiz çok değişti...
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı'dan bu yana dinî törenlerimiz çok değişti...
Başlık ResmiOsmanlı'dan bu yana dinî törenlerimiz çok değişti...
Cenazelerde kadınların ağlayıp, yırtınıp, çırpınarak mersiye okumaları âdeti İstanbul kültüründe yoktur. Kadınlar, cenazeyi, evin dış kapısından uğurlar, kabristan ziyaretini sonraki günlerde yapardı. HANIMLARA CUMA NAMAZI! Hanımların, cenaze ve cuma namazı kılmaları, kesinlikle eskilerin (bid'at-i kabîha) dedikleri eylemlerdir. Neyse ki bu bid'at tutunamadı. Dinî törenler, töreler, âdetler, bütün dinlerde olduğu gibi Müslümanlık'ta da kolayca değişmez. Değişimler, toplumlar büyük çapta olaylara maruz kaldıktan sonra olur. Milletler ve devletler için en büyük çapta olay, rejim değişikliğidir. Tam rejim değişiklikleri: Monarşiden cumhuriyete, totaliter ve otoriter yönetimlerden demokrasiye geçmek gibi. Büyük savaşlardan barışa ve barıştan büyük savaşlara geçmek de, aynı derecede etkendir. Zaten rejimler ancak büyük felâketlerden sonra değişir. Uzun süreli ve şiddetli savaşlar, ahlâki telâkkilerde, âdetlerde değişiklikler oluşturur. 20. asrın ilk yarısında cereyan eden, bütün insanlık tarihinin en büyük iki savaşı, Birinci (1914-18) ve İkinci (1939-45) Cihan Savaşları böyledir. Yenik düştüğümüz Birinci Cihan Savaşı, Kurtuluş Savaşımız'ı (1919-22) doğurdu. Harb-i Umûmî dediğimiz Birinci Cihan Savaşı'ndan önce de Balkan (1912-13) ve İtalya (Libya) savaşlarını yaşadık. 1912-22 arasında 10 yılı savaşarak geçiren bir millet, yorgun toplum hâline düştü. Nüfusu çok azalmış ve yoksullaşmıştı. Bayındırlığı mahvolmuş, müesseseleri yerle bir edilmiş veya kapılarını kapatmıştı. Asla doğru dürüst yürütemediğimiz, hemen diktatörlüğe dönüştürdüğümüz meşrûtiyet (taçlı demokrasi) yerine cumhuriyeti tercih eden Atatürk, sürekli, radikal, şok inkılâplarla, milletimizin millî şuurunu ve kendine güvenini elde etmesi için her şeyi yaptı. Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya ve Türkiye gibi 4 çok büyük imparatorluğun sona erip otoriter cumhuriyetlere dönüşmesi, Avrupa'da da önemli değişimler yaptı. Ama bizdeki kadar değil... Zira Osmanlı inkılâpları geç ve yetersiz kalmış, üstelik çok mukavemetle karşılaşmış, Avrupa'dan gerilere düşmüştük. Hızlı yeni inkılâplar gerekiyordu. Dine dayalı tören ve âdetlerde inkılâp, hattâ basit değişmeler, kolay değildir. Hilâfetin ilgası, tekkelerin kapatılması gibi en büyük çapta inkılâplardan bahsetmiyorum. O bahisler çok yazılıp çizildi, herkes bir şeyler söyledi. Ben, Türk kültürünü yöneten İstanbul ve yeni devlet merkezimiz Ankara başta, büyük şehirlerimizdeki dine dayalı değişikliklerden bazılarını ele alacağım. NELER DEĞİŞTİ? Cenazeye kadınların ve çocukların katılması, epey yeni bir bid'attir. Atatürk'ün, Ankara'da dünyanın her ülkesinden gelen resmî ziyaretçilerin katıldığı cenaze törenine (1938) binlerce erkek yanında ilk defa bir kadın iştirak etti: Kız kardeşi Makbule Atadan. Zamanla, hele son 40 yılda cenazelerde kadın ve çocuklar görüldü. Daha önce 14 yaşlarından küçük erkek çocuk da alınmazdı. Kadın ve çocukların feryat ve figanları, hem teessürü arttırdı, hem töreyi bozdu. Kadınlar, cenazeyi, evin dış kapısından uğurlar, asla sokağa çıkmazlardı. Tabiatiyle defin kısmına da katılmamışlardır. Hanımların çocukların kabristanı ziyareti, sonraki günlerde olur. Hanımların başlarını bir örtü ile (şapka olmaz) örtmeleri, İstanbul kültüründe şarttır. Cenazeye çelenk de son yarım asırda görüldü. Cenazede alkışa gelince, yalnız komünistlere mahsustur. Onları takliden şimdi saygı zannedip alkışlayanlar çoğaldı. Hanımların namaz dışında cami ve türbe ziyaretlerinde kapalıca giyinmeleri ve başlarını örtmeleri geleneğimiz gereğidir. Müslüman olmayan hanımlar da camileri ziyaret edebilirler, onlar da başlarına bir örtü alırlar. Her isteyenin tabutuna Türk bayrağı örtülmesi de son yılların eseridir. Yalnız milletvekili, albay ve generallerin tabutlarına bayrak örtülürdü. Şehitler için kısıtlama yoktur. Rütbesiz erler de düşman silâhı ile ölüp şehit olmuşlarsa, Türk bayrağına sarılırlar (kefen gerekmez). Generallerin cenazesi top arabası ile götürülürdü. Cenaze (matem) marşının bir bando ile çalınması, cumhuriyet dönemindedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında tekbir, salât okunması yasaktı. İlk tekbirler, Fevzi Çakmak'ın cenazesinde üniversite öğrencileri tarafından okundu (13 Nisan 1950). Henüz Demokrat Parti iktidara gelmemişti ama, Türkçe ezan'dan şikâyet umûmî idi. Subaylar son yıllara kadar cenaze için camiye gelir, namaza katılmaz, bir köşede beklerlerdi. Bu çirkinlik, son yıllarda ortadan kalktı. Kur'ân-ı Kerîm, rastgele konulmaz, göğüs hizası üzerinde bir yerde bulundurulur. Saygıyla alınır, üç defa öpüp başa konduktan sonra sayfaları açılır. Türk örfünde böyledir. Pek çok kavmin sıradan kitap muamelesi yaptığına çok şahit olmuşuzdur. Cenazelerde kadınların ağlayıp, yırtınıp, çırpınarak mersiye okumaları âdeti İstanbul kültüründe yoktur. Ama evlerde kemâl-i ciddiyetle Kur'ân ve ilâhî okunur. İlâhîlere küçük mekânlarda, evlerde, dinleyenler de katılabilir. Mevlid'in Osmanlı Türkleri'ne mahsus olduğunu zikretmeliyim. Bugün ortadan kalkan İstanbul muâşeretine ait kuralları inşallah başka bir yazımda sunmak isterim...
Niçin?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK, 200'den fazla teröristle Hakkâri'de bir sınır komando birliğimize gece baskını yaptı. 12 şehit verdik. Dün öğleden önce şehitler, devlet töreni ile, Van havaalanında uçağa alınıp memleketlerine gönderildi. Başbakan, bakanlar, 6 orgeneral şehitleri uğurladı. Van'da bulunan 21 AB devleti büyükelçisinin de törene katılma kararı, milletlerarası teröre karşı milletlerarası dayanışma gücünün olumlu bir göstergesi idi.
Niçin? sorusunun cevabı karmaşıktır. Başbakan, taşeron bir eylem dedi. Taşeronun patronunu söylemedi. Zira patron devlete savaş ilânı demektir. ABD savunma bakanının, Güvenlik Konseyi'nde (hayır!) oyu veren Türkiye'yi ağır eleştirdiği, akabinde ABD Dışişleri Bakanının yumuşak bir değerlendirme ile müdahalesini hatırlıyoruz.
ABD Akdeniz filosunun 12 savaş gemisi evvelsi gün Süveyş Kanalı'ndan Kızıldeniz'e geçti. Basra Körfezi'ne gidiyor. Zaten ABD'nin daha geçen yıl, Pasifik Filosu'ndan -dünyanın en güçlü savaş gemisi olan- bir uçak gemisini de Körfez'deki uçak gemisinin yanına getirdiğini unutmamak gerekiyor.
Amerika'nın İran'a karşı tutumu, Washington'ın devlet projesidir. Hattâ Amerika'nın geleceği buna bağlıdır. Türkiye'nin Brezilya ile (Hayır!) oyu vermesi, bu projeyi etkilemez. Sadece Amerika'yı kızdırmıştır. Uygulamada da plan değişikliği yapabilir. Bu değişiklik, çok açık şekilde Türkiye'nin aleyhinedir.
Türk aleyhdarı güçler, Amerika'ya, İsrail'e, hattâ Avrupa Birliği'ne karşı bir Türkiye-Hamas-Hizbullah-Suriye-İran ittifakı oluştuğu ağır iftirasını işliyorlar. Böyle bir suçlama, savaş çıkarır.
Sayın Başbakan, Van'da milliyetçi, etkili, veciz bir konuşma yaptı. Sayın Cumhurbaşkanımız, terörün Türkiye'nin birinci meselesi olduğunu vurguladı. Yukarıda yazdıklarımız abartılı ise, o zaman PKK'nın bu sürpriz taarruzunun AK Parti'yi iktidardan düşürmek, yani seçimi zorlamak için düzenlendiği anlaşılabilir. Böyle bir plan da -hiç şüphe yok- Türkiye dışında, AK Parti'den ümit kesenler tarafından yapılmıştır.
Ne istiyorlar?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kürt asıllı vatandaşlarımızın en az üçte ikisi, ayrıcalıklı bir şey istemiyor. Bütün Türkiye Türk vatandaşlarına uygulanan sistem ve düzen içinde yaşıyorlar. Yaklaşık üçte bir Kürt asıllı Türk, birtakım özel haklar istiyor.
İstedikleri haklar türlü çeşitli. Bunlardan Avrupa Birliği devletlerindeki benzer statü ne ise, Türkiye de razı ve hazırdır. PKK terörü olmasa idi gerçekleşecekti.
Ancak AB devletlerinde de ayrı ayrı statüler var. Bazıları federedir (İngiltere, Almanya). Asırlardan beri böyle yönetiliyorlar. Bize örnek olamazlar. Zaten bu iki ülkede İngilizce ve Almanca'dan başka bir dilin resmiyeti yoktur. Etnik yapısı bize benzeyen Fransa, Türkiye'ye örnek olabilir.
Kürtçe, temel eğitim dili olamaz. İsteyen çocuk Türkçe, isteyen Kürtçe eğitim görür mümkün değildir. PKK ve ondan emir alan Kürtçü ırkçı partilerin 'otonomi'ye yakın talepleri kabûl edilemez. Türkiye bir Türk devletidir. Her kökenden vatandaş Türk askeri olmuş, bu sıfatla Türk ordusunda savaşmış, Türk sıfatıyla devletin her kuruluşunda bulunmuştur. Cumhurbaşkanı, başbakan, orgeneral ve her şey olmuştur. Türk-Kürt devleti diye bir şey yoktur. Olması mümkün değildir.
Kaldı ki, PKK kafasındakiler, Güneydoğu Anadolu'da önce otonom, sonra federe, sonra tam bağımsız devlet istedikleri için, ne ayrıcalık verseniz huysuzlukları sürüp gidecektir. Sonra Kuzey Irak, Kuzey Suriye, Orta-batı İran'dan oluşacak topraklarla, Akdeniz'e çıkışlı Büyük Kürdistan kurulacaktır.
Bunun gerçekleşmesi için, Türkiye ile Amerika'nın karşı karşıya gelmesi gerekiyor. Bu da ancak İran konusunda olabilir. Ermeniler de Büyük Ermenistan için bunu bekliyor. 15 milyon Kürt lâfı yayılmaya uğraşılıyor. Özal da mübalağalı rakamlar üzerinde kandırılmıştı. Az olanların kendilerini çok göstermek illeti mâlumdur ama, azıtmamak gerekir. 1965'ten önceki sayımlar gibi bundan sonraki sayımlarda da anadilinin sorulup kayda geçirilmesi iyi olur (1927'de 13.648.000 Türkiye'nin 1.357.000'i Kürt, 1960'ta 27.755.000 Türkiye'nin 1.848.000'i Kürt ve bu son rakam içinde 1.135.000 Kürtçe konuşan Türkçe bilmiyordu) (1960'ta 348.000 Arapça konuşanın 212.000'i Türkçe bilmiyordu).
Terörden kurtulmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Profesyonel ordu fikrini, Turgut Özal ortaya attı. Kaç yıl geçti, yerimizde saydık. Kaldı ki, Özal'ın teşebbüsü bile çok geç kalmıştı. Tıpkı nükleer enerji gibi. En hayatî konuları erteledikçe ertelemek, büyük millî kusurumuzdur.
Profesyonel ordu, çağdaş ordudur. Her delikanlımızı Türk yapmak, askerimizin işi, konusu, görevi değildir. Bu görev, (millî) dediğimiz, fakat bu sıfatını pek gerçekleştiremediğimiz, eğitim bakanlığımızındır.
Kalabalık değil, yeterli sayıda, vurucu, teknik, eğitimli, iyi maaş alan, profesyonel bir silâhlı kuvvetimiz olmalı. Aksi takdirde çağdaşlık iddiamız kâğıt üzerinde kalır. Çağa uyum sağlayamayan ülkelerin dünya nimetlerine ulaşması, güneşte yer kazanması mümkün değildir.
Karakol düzeni de değişmelidir. Gerekli olanlar, ciddi bir kale hâlinde berkitilmelidir. Diğerleri boşaltılmalıdır. Sıkı yönetim ve olağanüstü hâl kesinlikle çok zarar verir. 15 yıl olağanüstü hâl, terörü azdırdı. Büyük rant grupları oluşturdu.
Kuzey Irak'taki PKK kalesini de ortadan kaldırmamız şarttır. Türkiye, bu kalenin bağımlısı, mübtelâsı olamaz. Bu işin ancak Amerika ile anlaşarak yapılabileceği açıktır.
Dış politikada eski günahların gölgesi uzun olur. Bocalar, çırpınır, o gölgeden kurtulup güneşe çıkamazsınız. 1938'den bu yana dış politikada, birkaç önemli başarı dışında, büyük hatalar irtikâb ettik. Milletçe hayatımızda fazla huzurlu yıllar yaşamadığımızın bir sebebi budur. Terörden kurtulmak için dış desteklerin sona ermesi gerektiğini çok yazıp çizdik, söyledik. Gereklerini yerine getirmedik. Batı'nın bize dokunmayan terör bin yaşasın ilkesini aşacak politik maharet göstermedik.
Huzur
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Huzur, insan hayatında olduğu gibi milletlerin yaşayışında da birinci derecede ağırlıklı faktördür. Huzursuzluk -maazallah- her türlü olumsuzluğun kaynağıdır. Allah kimseye, hiçbir millete huzurumuz kaçtı dedirtmesin.
Bazı sektörlerde huzur aramak, fuzulidir. Sektörün karakteri gereği mümkün değildir. Zira biribirinin gelişmesinden ve sürprizlerinden oluşan olayların arkası gelmez. Politikayı, politika alanını, politikacıyı tarif ettiğim anlaşılmıştır.
Medya mensupları, bilhassa meslekleri haber yorumunu kendi birikimlerini ölçü alarak kaleme alan siyaset yazarları için de böyledir. Onlar da ister istemez boğazlarına kadar politikaya batmışlardır.
Bazı meslekler ise huzursuzluk götürmez. O mesleklere huzursuzluk bulaşması tehlikelidir, apaçık tehlikeler meydana getirir. İnsan, toplum, millet hayatını kötü etkiler. Devlet yönetiminde ve millet hizmetinde iki sınıf vardır ki, huzursuzluk belirtileri göstermeleri sakıncalıdır. Zira zarar verir, görevlerini aksatır. Hangi iki sınıf? Yargı ve asker sınıfları...
Huzursuz yargıç, savcı, avukat, silâhlı kuvvetler mensubu olanlar görevlerini aksatırlarsa, insan hakları, insan hayatı, tehlikeye girer. Uzak, yakın, çağdaş tarihte pek çok ve pek çarpıcı misalleri vardır.
Yargı ve silâhlı kuvvetler, medyatik, medya malzemesi olmamalıdır. Görevlerinin konuları ve özellikleri bakımından, daha çok olumsuz gelişmelerde medyaya geçerler. Birinci sayfa, ilk haber konusu yapılmaları anormal durumlara bağlıdır. Birinci sayfadan, manşetten, TV ve radyo haberlerinden düşmüyorlarsa, ülke kaynıyor demektir. Vatandaşta huzursuzluk ve endişe hâkimdir. Bu atmosferi hızla dağıtmak, körüklemekten kaçınmak, en doğru yoldur. Huzurlu günler geçirmek, huzur içinde, endişesiz yaşamak idealdir. Olanca müesseseleri ile devletler, bunun için vardır. Siyasî partiler zaten bu misyon için kurulmuştur. Vatandaşın huzurunu bozanlar, oy alamazlar. Nice huzur içinde haftalara...
Balkanlar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul'da yapılan Güneydoğu Avrupa İşbirliği Zirvesi sona erdi. 12 ülkenin devlet ve hükûmet başkanları katıldı: Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk, Slovenya, Makedonya, Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Bosna-Hersek...
Vaktiyle bu 12 devlet (Slovenya hariç) Osmanlı Türkiyesi'nin çatısı ve yönetimi altında bir arada yaşıyorlardı. Osmanlı Balkanlar'a Rûmeli (Roma imparatorluğu diyârı) diyordu. Anadolu ile beraber imparatorluğumuzun iki kanadından biri idi. Bu kanadın yarısı 1878'de, diğer yarısı 1913'te koptu. Tek kanatlı imparatorluk olmaz, zira uçamaz, yerinde sayar. Biz de cumhuriyet ilân ettik.
Atatürk'ün Balkan Paktı'ndan daha geniş bir coğrafyada Güneydoğu Avrupa'nın elbette iş birliğine ihtiyacı var. Bu coğrafya bu kadar devleti kaldırmakta zorlanacak ama başka çare yok.
12 devlet içinde 2 Müslüman Arnavut devleti var: Arnavutluk ve Kosova. 2 Ortodoks Sırp devleti: Sırbistan ve Karadağ. 2 Ortodoks Bulgar devleti: Bulgaristan ve Makedonya (Makedonca ayrı dil değil Bulgarca'nın lehçesidir). Bir Müslüman Boşnak-Katolik Hırvat-Ortodoks Sırp devleti: Bosna-Hersek. Hırvatistan Katolik ama, Sırpça'nın bir lehçesini konuşuyor.
Bunlara Ortodoks Yunanistan'la Katolik Slovenya'yı eklersek oldu 12. Moldova'yı almamışlar. Moldova da girerse, Romanya ile 2 Ortodoks Romen devleti oluyor. Böyle bir coğrafyayı, daha kuzeyinde epey ülke (Macaristan, Slovakya, Ukrayna) ile birlikte asırlarca yöneten atalarımız Osmanlı Türkleri'ni hayranlıkla anıyorum (bu coğrafyaya Yavuz Sultan Selim, Atlantik'le Basra Körfezi arasındaki bütün Arap âlemini kattı). Bunların hepsi Avrupa Birliği ve NATO üyesi veya üye adayıdır. Türkiye, AB dışındadır. Başbakan Erdoğan, Avrupa sınırlarının nereden başladığını söyledi. Vaktiyle de Gaulle, sınırın Ural Dağları olduğunu vurgulamıştı. Ama Sarkozy ile Merkel'in kafası bir türlü basmıyor.
12 Balkan devleti zirvesine hem Cumhurbaşkanımız, hem Başbakanımız katıldı. Daha önemli bir toplantı, yarın Kanada'da başlıyor: G-20 Zirvesi. Başkan Obama ile Erdoğan'ın ikili görüşmesi önemli olacak deniyor.
Türklerdeki çekik göz Moğollar'dan geliyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kökende Türkler, açık renk gözlü ve saçlı bir ırktır. Göz çekikliği ve pomet (yanak kemiği çıkıklığı) bahis konusu değildir. Çekik göz ve pometler, bilhassa Cengiz istîlâsından sonra Moğollar'la karışmanın sonucudur
Türklerdeki çekik göz
Moğollar'dan geliyor
Başlık ResmiTürklerdeki çekik göz Moğollar'dan geliyor
Aileleri ile birlikte, steplerde kurulmuş çadırlarda yaşayan Moğol çocukları... Meslek hayatımda en fazla muhatab olduğum okuyucu sorularından biri şudur: Sümerler, Etiler, Moğollar Türk mü, değil mi? Ve: Cengiz Han Türk mü? Mîlad'dan Önce 3300-1975 arasında bugünkü Güney Irak'ta yaşayan Sümerler de, Mîlâd'dan Önce 1850-1180 arasında Anadolu'da yaşayan ve bize yanlış olarak Etiler diye öğretilen Hititler de, Türk değildir. Moğollar'a gelince: Sümerler de, Hititler de binlerce yıl önce silinip gitmişlerdir. Halbuki bugün Moğollar, yani Moğolca konuşanlar yaşamaktadır. Moğollar'ın Türkler'le ırk birliği, hatta akrabalığı yoktur. Ancak Moğollar, uzun asırlar Türkler'le yan yana, hatta iç içe yaşamış, şiddetli Türk kültürü etkisinde kalmışlardır. Bazı Batılı lengüistler (dil binginleri) Altay adını verdikleri dil-ırk toplumunda Türkler'le Moğollar'ı akraba göstermişlerse de, Türkçe ile Moğolca'nın aynı gruptan olmadığı görülüyor. Türkçe, erken zamanda Ârî (Hind-Avrupa) grubundan ayrılmış, belki Fin (Ural) grubuna yakın, belki hiçbir akrabası bulunmayan bir dildir. Ancak Tûrânî bir kültür ortaklığı'ndan bahsedilebilir. Moğol, bir Türk boyunun adı değildir. Moğollar, Türkçe'nin bir lehçesini değil, apayrı bir dil olan Moğolca konuşurlar. Türk tarihi Mîlâd'dan Önce 7. asırda -İranlılar'ın Efrâsyâb dedikleri Alp Er Tunga ile başlıyor. Türkler'in anayurdu bugünkü Güney Kazakistan'dır. Sonra bugünkü Moğolistan'a, sonra Doğu ve Batı Türkistan'a yayıldık. Moğollar önceleri bugünkü Kuzey Mançurya'da yaşıyorlardı. 840 yılında Türkler, bugünkü Moğolistan'ı bıraktılar. Çin'in kuzeydeki komşusu olmaktan çıktık. Batı'ya doğru kararlı yürüyüşümüz başladı ki tarihin akışını temellerine kadar değiştirmiştir. Zira Müslüman olan Türkler, Selçuklu ve Osmanlı cihan devletlerini kurdular. Biz Türkler'in 840'ta Moğollar'a bıraktığımız bugünkü Moğolistan topraklarında, 1206'da Cengiz Han, bütün cihan tarihinin gördüğü en geniş sınırlı imparatorluğu kurdu. Japon Denizi ile Almanya, Sînâ Çölü ile Endonezya arasında uzanan az ömürlü bir imparatorluk... Cengiz, Mete Han'dan inmiş (yani aslen Türk), sonradan Moğol'laşmış bir kişidir. Ordusunun ve bürokrasisinin Moğollar'dan fazla Türkler'e dayandığı da gerçektir. Fakat bir Moğol hâkanıdır. Eski Türk hâkanlarının geleneklerini sürdürmüştür. 4 oğlundan 3'ünden inen devletler, akabinde Türk'leşmişlerdir. Bu husus, Cengiz'i Türk saymamızı gerektirmemektedir. Daha öz torunlarından başlayan Türk'leşme, bu gerçeği değiştirmez. TÜRKLEŞMEK NE DEMEK? Türkleşmek, başka bir ırktan gelip Türkçe'den başka bir dil konuştuğu halde, anadilini unutup Türkçe konuşmak demektir. Bugün bütün ırklar, kavimler, milletler, milliyetler, bu şekilde oluşmuştur. İstisnası yoktur. Saf ırk ve saf dil yeryüzünde mevcut değildir. Olsa idi, çok kapalı ve ilkel bir topluluk olabilirdi. Kökende Türkler, açık renk gözlü ve saçlı bir ırktır. Göz çekikliği ve pomet (yanak kemiği çıkıklığı) bahis konusu değildir. Orta Asya'daki kardeşlerimizdeki çekiklik ve pometler, asırlarca (bilhassa Cengiz istîlâsından sonra) Moğollar'la karışmanın sonucudur. Zira Mendel Kanunlarına göre koyu renk (göz ve cilt rengi) ve çıkık yanak, dominant'ın (baskın) (meselâ birisi mavi gözlü sarışın diğeri koyu renk gözlü ve saçlı bir çiftten doğan çocuk daha büyük ihtimalle koyu renk gözlü ve saçlı olur). Daha basit kültür hayatı yaşayan fâtih Moğollar, anayurtlarından ayrılıp geniş Türk yurdlarında devlet kurunca, hemen bir iki kuşak (nesil) sonra Türkçe konuşmaya başlamışlardır. Bu oluşum, Türklük aleyhine de işlemiştir: Arap âleminde, Hindistan'da, Çin'de ve ikinci derecede Avrupa ülkelerinde tarih boyunca on milyonlarca Türk'ün Türkçe'yi bırakıp Türklük'ten koptukları biliniyor. Önce iki dillilik evresi yaşanır. Sonra egemen dil, ikinci dili siler. 840 yılında Moğollar'a bıraktığımız topraklarda, Türkçe'nin ilk büyük yazılı ürünleri olan muhteşem Göktürk (Orhun) Anıtları'nı bıraktık ki, 720 yıllarında Göktürk hânedânı prenslerinden Yulığ Tegin'in eseridir (bu isim bugünkü Yollu kelimesi olabilir). Bu yazıtların yazıldığı Göktürk alfabesinin çözülmesi, gerçek Türkoloji'nin başlangıcı sayılır. Kelime alışverişi, dil akrabalığı değildir. Türkçe'nin belki üçte birini Arapça kelimeler oluşturduğu halde bu iki dil apayrı gruplara mensuptur. İngilizce, gene belki üçte bir nisbetinde Fransızca asıllı kelime kullandığı halde, bu iki dil ayrı gruplardandır (Fransızca Latin, İngilizce Germen). Moğolca'da Türkçe asıllı kelimeler elbette vardır. Türkçe'de Moğolca'dan alınmış kelime sayısı üç beşten ibaretken, Cumhuriyet döneminde Arapça millet yerine Moğolca ulus, Arapça meclis yerine Moğolca kurultay gibi kelimeler ortaya çıktı. Turancı milliyetçilerin bir kısmı, Moğollar'ı da Türk saymışlardır. Osmanlı döneminde hiç kullanılmayan Moğol büyüklerinin isimleri kullanılmaya başlandı: Cengiz, Oktay, Batu, Kubilay hatta bütün Türkler'in ve Müslümanlar'ın nefret ettikleri Hulâgû... gibi. Amcamın bir torununun oğlu Batu-Han'dır. 1925'te doğan bir şehzâdeye Cengiz adı verilmesi ve karakteristik olanıdır. Zira Şehzâde Cengiz Efendi'nin babası Şehzâde Abdülhalîm Efendi, Türk ordusunda muvazzaf albaydı, bütün savaşlara katılmıştı, Enver Paşa'nın eşi Nâciye Sultan'ın ağabeyidir. Ziyâ Gökalp tilmizidir... Kitaplar arasında Klasik edebiyatımızın, bilhassa Dîvân şiirinin büyük mütehassısı Prof. Dr. MUSTAFA İSEN, pek çok önemli kitabın müellifidir. İşte yeni çıkan iki eseri: Tezkireden Biyografiye, 376 s., İst. 2010, KAPI yayınları. - Şâir Tezkireleri, 390 sayfa, çift kolon, eski harfli metinler, İst. 2010, GRAFİKER yayınları (Filiz Kılıç, İ.H. Aksoyak, A.Eyduran, M.Durmuş telife katılmışlar).
Erdoğan - Obama
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kanada'nın Toronto şehrinde önce G-8, sonra G-20 üyesi 8 büyük ve 20 önemli devletin cumhur ve hükûmet başkanları bir araya geldi. G-8: ABD, Kanada, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Japonya, Rusya'dır. Bunlar Dünya servetinin yarıdan fazlasının sahibi en zengin ülkelerdir.
G-20 ise, G-8'e 12 devlet eklenerek oluşturuldu. Biri Türkiye, diğer biri, İran konusunda Türkiye'yi tek başına bırakan Brezilya'dır. Brezilya, Güney Amerika kıt'asının tek devleti olarak bulunuyor. ABD muhalifi eski komünist da Silva, gelmesi beklendiği halde vazgeçti.
Zenginlerin yılda bir toplanarak yoksul dünyaya nizâmât ve nasîhat vermeye kalkışmalarının çok karşıtı var. Bu toplantılar her yıl, dünyanın her tarafından gelen büyük kitlelerin sert protestoları arasında yapılıyor. Öyle ki, Kanada, asayişi sağlamak, sorun çıkmasını önlemek için 1 milyar dolar ayırdı. Eski ekol komünistleri, yeni komünistler, çevreciler, Kızılderililer, büyük infiâl içinde Kanada'nın 2. büyük şehrinin sokaklarını altüst ettiler.
Türkiye bakımından önemi, Obama-Erdoğan mülâkatı idi. ABD ile ilişkilerimizin, bütün tarih boyunca en kritik günlerini yaşıyoruz diyebilirim. Başkan Obama'nın, dışişleri bakanı Hillary Clinton'la birlikte, Türkiye'ye karşı atmosferi dağıtmaya çalıştığı anlaşılıyor. Üstelik Başkan, Türkiye'ye PKK istihbaratı iletileceği hususunda Amerika'nın katmerli yalanını tekrarlamak durumunda kaldı. Her hâl-ü kârda, Irak ve Afganistan'da problemleri olan, İran'da çok daha derinlemesine kararların arifesindeki Başkan'ın, Türkiye'yi gözden çıkarmak istemediği âşikârdır.
Amerika, Türkiye'nin İsrail hakkındaki şikâyetlerini değerlendirmekte de zorlanıyor. İsrail'i kesinlikle destekliyor ama, Arap âlemini gücendirmemeye de özen gösteriyor.
Hâsılı Türkiye gibi Amerika'nın problemleri de var. Türkiye'nin PKK konusunda haklı şikâyetlerine Washington, Amerika'nın kendi teröristleri ile başa çıkmakta zorluk çektiği cevabını verdi. El-Kaaide, Tâlibân, Hizbullah, Hamas, Kuzey Kore, Küba vs. gibi haydut devlet ve örgütler ilân ettiklerinden yakınıyor. Benim anladığım, "PKK ile de siz uğraşın!" diyor...
G-20 sonuçları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tarihî denen Obama-Erdoğan mülâkatı, başarılı geçti. Ne bakımdan başarılı? Epey gerginleşen Washington-Ankara hattı, gevşedi. Tam bir anlaşma oluştu mu? Hayır! Ancak bir kavga çıkması ihtimali silindi.
Dünyanın 1. adamı sayılan ABD Başkanı'nın, Türkiye'yi yanında tutmak için çalıştığı ve çalışacağı açığa çıktı. Ancak Washington'da şahinler de var. Meselâ Avrasya'dan sorumlu dışişleri müsteşarı Philip Gordon "Türkiye bir şekilde NATO, ABD ve AB'ye bağlılığını göstermeli. Çekimser oy bile değil de hayır oyu kullanmasını halkımıza anlatamıyoruz" dedi. Amerika'nın şimdiye kadar hiçbir NATO müttefikine böylesine bir uyarıda bulunmadığı açıklandı.
Ama Sayın Erdoğan'ın G-20 Zirvesi'nden başarı ile çıktığını söyleyebiliriz. Hiçbir ikili zirve temasını ihmal etmedi. Sarkozy, Türkiye Başbakanı'nın temaslarını dikkatle izledi.
G-20, dünya ekonomisinin yüzde 85'ini elinde tutuyor. Şu devletlerden oluşuyor: Okyanusya kıt'asından Avustralya+Güney Amerika kıt'asından Brezilya ve Arjantin+Kuzey Amerika kıt'asından ABD, Kanada, Meksika+Afrika kıt'asından Güney Afrika+Asya'dan Japonya, Güney Kore, Çin, Hindistan, Endonezya, Suudi Arabistan+Avrupa'dan İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Rusya, Türkiye+AB (Avrupa Birliği Komisyonu).
Rusya ile Türkiye, Avrupa-Asya devletleridir. Yalnız 3 Müslüman devlet var: Türkiye, Suudi Arabistan ve Endonezya.
Şimdi Amerika, Türkiye ile İsrail arasındadır. İsrail'i sıkıştıracağı anlaşılıyor. Gazze'nin insanlık dışı kuşatması kaldırılabilir. Bu da Erdoğan'a Nobel Barış'ı sağlar. Ancak Filistin konusu uzun vâdelidir. Ayrıca İsrail'in bizden özür dilemesi ve öldürdüklerine tazminat ödemesi gerekiyor. PKK'yı ortadan kaldırmaya gelince, Amerika herhâlde kendisi Tâlibân ve el-Kaaide'ye son vermeden bizim sonuç almamızı prestijine aykırı buluyor. Ne dersiniz?
İran'ın durumu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Haziran, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İslâm dünyasında Arap Devletleri ve Türk Devletleri sayılıp dökülürken, İran'ın durumundan bahsedilmez. Farsça'nın tek resmî dil olduğu iki devlet var: İran ve Tâcikistan. Afganistan'da ise Farsça, Afganca'nın yanında 2. dildir.
Güney Irak'ta Şîî Câferîler çoğunluk, Orta Irak'ta ise hatırı sayılır bir azınlıktır. Bu Şîî Araplar şimdi, Arap ırkçısı Baas ideolojisinden epey geniş ölçüde ayrıldılar. Yüzlerini, mezhepdaşları olan Tahran'a çevirdiler.
Sünnî olan Suriye'de ise, Şîî Nusayrî otoriter bir rejim iktidardadır. Halkı Anadolu halkımıza en çok benzeyen Arap ülkesi Suriye'dir. Suriye, İran'ın müttefikidir. Gazze'yi yöneten Hamas'ın liderleri Suriye'de yaşar ve İran'a bağlıdırlar. Lübnan'daki Hizbullah örgütü de öyle...
Ermenistan Cumhuriyeti'ni İran besliyor. Âzerî Türkleri'nin çok daha büyük kitlesinin yaşadığı İran, kuzeydeki Azerbaycan Cumhuriyeti'ne karşıtlıkta Ermenistan'a paraleldir. ABD hasımlarının çoğu İran'ın dostudur: Venezuela, Bolivya, Küba, Kuzey Kore başlıcalarıdır. Brezilya bile ABD tutkusu dolayısıyle Tahran'a yakındır.
Bu lehinde faktörlere karşılık, İran'ın önemli zaafları da vardır ki Amerika tarafından kaşınırsa büyük tehlike oluşturmak potansiyeli taşırlar. İran, kavimler meşheri bir imparatorluk yapısındadır. Nüfusun zar zor ancak yarısı Fars'tır. Üçte birden fazla yarıya yakını Türk'tür (Âzerî, Kaşgay, Sünnî, Türkmen vs). Önemli Kürt, Lor, Arap, Belûç azınlıklarını buna eklemek gerekiyor. Tâcikistan'da Farsça konuşan nüfus İran'dan çok daha yoğundur (yüzde 80). Afganistan'da yüzde 25, Özbekistan'da yüzde 4 anadili Farsça olan nüfus bulunuyor.
Bu suretle İran nüfus alanı batıda Doğu Akdeniz'in letâfetli sahillerinden doğuda Orta Asya'nın ulu dağlarına uzanıyor. Kuzeyde Hazar Denizi denen dünyanın en büyük gölü, güneyde Basra Körfezi ve Umman Denizi yolu ile Hind Okyanusu'na açılıyor. İran, Suûdî Arabistan'dan sonra dünyanın 2. büyük petrol rezervinin sahibidir (18 trilyon dolar değerinde). Ayrıca gaz rezervi de muazzamdır. Her şey, ABD, İsrail ve Yahudi düşmanlığında baş çeken, Şîî şerîatine dayandığını söyleyen çok otoriter bir yönetimin elindedir. Şimdi böyle bir İran, atom bombası yapmak devlet kararını da bütün karşıtlarının feryatlarına aldırmaksızın uyguluyor.
.2012'de 2 bomba
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
CIA diye meşhûr-i cihân Amerikan Merkezî Haberalma Teşkilâtı Başkanı Leon Panetta, bütün devletlerin ilgilendiği bir haber yayınladı. Çok istisnâî durumlarda konuşan Panetta, dünyaya şunları duyurmak istedi: "İran 2012'de 2 atom bombası sahibi olmayı planlıyor." Birkaç cümle ile, bu planın nasıl gerçekleşebileceğini anlattı.
Ne pahasına olursa olsun Amerika, İran'ın atom bombası ile başta İsrail, aklına esen herkesi tehdit etmesine izin vermemeye kararlıdır. Böyle bir İran'ın, Amerika'yı Orta Doğu'dan uzaklaştırmak isteyeceği açıktır.
Amerika, Orta Doğu'yu bıraktığı takdirde, İran, İsrail'e bir şey yapamasa bile, Saddâm'ın süper projesini gerçekleştirecektir: 6 Körfez monarşisini yıkmak projesini...
6 Körfez monarşisi şu devletlerdir: Dünyanın 1. petrol rezervi sahibi Suûdî Arabistan, dünya 4.'sü Kuveyt, dünya 5.'si Birleşik Emîrlikler, dünya 13.'sü Katar, sonra Umman ve Bahreyn. 6 monarşinin toplam petrol rezervlerinin değeri 66 trilyon dolardır. Buna dünya 2.'si olan İran ve 3. olan Irak eklenirse 99 trilyon dolar ediyor. Çok zengin doğalgaz rezervleri hariçtir.
Tabiatiyle Ürdün'deki Hâşimî monarşisine de son verilecektir. Suriye, zaten İran'ın müttefikidir. Lübnan'la beraber İran nüfusuna düşecektir.
Amerika, her yıl, 200 dünya devletinin toplam savunma bütçelerinin yüzde 55'ini harcıyor. Geri kalan yüzde 45'i diğer 199 devlet paylaşıyor. Bu akıl almaz külfeti elbette İran ve benzeri proje özentilerini engellemek için göze alıyor. 2012'de İran'ı, Türkiye, S. Arabistan, Mısır, atom bombası edinmekte bir an vakit kaybetmeksizin izleyeceklerdir (Türkiye'de zaten en az 60 bomba var ama bir anahtarları Amerika'dadır). Onun için nükleer bir Orta Doğu'yu kimse istemiyor. Erdoğan Türkiye'si, İran'ı barışçı yollardan vazgeçirmeye çalışıyor, "bomba yapmayın!" diyor.
.Türkiye-İsrail
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çok barışçı bir Türkiye ile saldırgan politikanın şampiyonu İsrail'in, müttefik ilişkilerine dönebilmeleri, zaman alacaktır. Gazze kuşatması kalkacak ama, çok daha büyük bir sorun olan Doğu Kudüs (Harem-i Şerîf) konusu olanca ağırlığı ile ortadadır. Kaldı ki İsrail, Türkiye'nin korsanlık dolayısıyle oluşan taleplerini savsaklayacaktır.
Üstelik Türkiye artık eskisi gibi İsrail'i, Orta Doğu'da denge devleti olarak görmüyor. Bu hususu ilk defa ben açıklıyorum. Artık Ankara, İsrail'in tezlerine açıkça karşı çıkmakta serbest kalmıştır. Ancak ABD faktörü dolayısıyle İsrail'le gene dostluk şartlarını arayacaktır.
Şöyle: Irak'ta General Saddam ve Suriye'de General Hafîzu'l-Esed, Türk düşmanlığı vazgeçilemez ilkesini savunan Baas ideolojisi ile, Türkiye'nin karşısında idiler. Fırat ve Dicle'de, Anadolu topraklarında hak iddia ediyorlardı. Bunu, İsrail tehlikesinden kurtulur kurtulmaz tamamen gerçekleştirmeye girişeceklerdi. Zaten Filistin kökenli gerillalar Türkiye'yi kana bulamışlardı. GAP'ı engellemek için Suriye, PKK'yı kurdurmuştu.
Şimdi Saddâm belâsı ortadan kalktı. Suriye'de Baas rejimi de silikleşti. Türkiye düşmanlığından samimiyetle vazgeçildiğini bile söyleyebilirim. Bu hususta Erdoğan'ın kararlı girişim politikası zoru alt ederek başarı kazandı. Zira Suriye'de, Demirel ve Özal gibi en büyük çapta devlet adamlarımızın barış elini sıkmayan çok katı bir rejim hüküm sürmüştü.
Artık, İsrail tehlikesi olmasa bile, Suriye ile Irak'ın, Türkiye'yi karıştırmak gibi bir politikaları yoktur. Hiç değilse bugün için böyledir. 8 yıl süren İran-Irak savaşında bu iki devletin, ordularının ön saflarına öldürülmek üzere sürdükleri Türkmen asıllı birlikleri ile Türk nüfusunu doğramak politikaları sona erdi. Irak'ta Baas milliyetçiliğinin yerini İran'ın Câferî rejimine yakınlık aldı. İran'a gelince, milyonlarca rejim muhalifi elit bir İranlı zümre, bütün dünyaya dağıldı. Humeynî rejimine ateş püskürüyor.
Şartları bu derecede değişken ve kaypak bir düzeyde (Osm.sath-ı mâil) politika yapan Türkiye, çok uyanık bulunmalıdır. Aman bir yanlış yapmayalım.
Dâmâdlar sarayda yaşamaya mecburdu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dâmâdlar sarayda yaşamaya mecburdu
Başlık ResmiDâmâdlar sarayda yaşamaya mecburdu
EŞ VE ÇOCUKLARINI KAYBEDİNCE... Sultan II. Mahmud'un kızı Adile Sultan, çok sevdiği eşi Mehmet Ali Paşa ve dört kızını genç yaşlarda kaybettikten sonra Adile Sultan Sarayı'nda oturmak istemedi ve 1868 yılında sarayı terk etti. Osmanoğulları'ndan Türk imparatorluk prenseslerine "sultan" denir. Habsburg (Avusturya) imparatorluk prenseslerine arşidüşes, Romanov (Rusya) imparatorluk prenseslerine grandüşes, Timuroğulları ve İran Türk imparatorluk prenseslerine "beğim" denmesi gibidir. "Sultan" sayılabilmek için babasının padişah olması gerekmez. Babası şehzâde de olabilir. Daha açık ifadeyle, babası Osmanoğlu olmalıdır. Annesi Osmanoğlu (yani sultan) babası ise şehzâde olmayan prenseslere hanım-sultan denir. Bunlar Türk imparatorluk prensesi değil, sıradan Türk prensesleridir. Bugün (2010) hayatta -bebekler dahil- 16 sultan vardır. 1921 (Nesl-i Şâh Sultan) ile 2004 (Asyahân Sultan) arasında doğmuşlardır. Hanım-sultan sayısı da bu civardadır. Sultanlar, şehzâdelerle birlikte "Hânedân âzâsı/üyesi", fakat hanım-sultanlar ancak "Hânedân mensûbu" sayılırlar. Buna rağmen sultan denen imparatorluk prensesleri tahta geçemezler. Tahta geçebilmek için kesiksiz Osman Gazi'nin sulbünden erkek yani şehzâde olmak gerekir. Avrupa'da Fransa ve Almanya hânedanlarında tahta yalnız erkekler geçebilir. İngiltere, Rusya, Hollanda, İspanya, Portekiz, İsveç, Danimarka'da prensesler de tahta "hükümdar kraliçe veya imparatoriçe" olarak geçebilirler. Tahta en yaşlı şehzâdenin geçmesi ancak 1703'te Üçüncü Ahmed'in cülûsu ile kesinleşmiştir. 1617'de kesinleştiği hakkında bütün eski ve yeni kitaplarda yazılan kesinlikle yanlıştır. Osmanlı devletinde tek soylu aile Osmanoğulları'dır. Başka bir ailenin soyluluk iddiası, hânedâna saygısızlık sayılmıştır. Avrupa sisteminin tam aksi olduğu görülüyor. Bu sistemin, kültür hayatımızı, hattâ bütün hayatımızı asırlarca olumsuz etkilediğini vurgulamam gerekiyor. Öyle Cumhuriyet dönemi kitaplarında yazıldığı gibi erdem falan değildir. Zaten Osmanlı'ya mahsustur. Osmanlı'nın vârisi olduğunu resmen iddia ettiği Selçukoğulları sisteminde ve başka -İslâm sonrası ve öncesi- bütün Türk devletlerinde soyluluk vardır. Osmanlı, o Türk ve İslâm devletlerinde Hânedân üyesi prenslere ülkeler verilerek ayrıştığını iyice tenhis ederek böyle bir sistem kurmuştur. Avrupa devletleri bu sebeple, prenslerin her birinin devletin bir yerinde -hem de irsî olarak- hükümrân olmaları ile, millî birliklerini Osmanlı'dan çok geç yapmışlardır. Osmanoğulları'nın 15. asır ortalarında kesinlikle başardıkları bu işi, en büyük Hristiyan hânedânı sayılan Fransa'nın Capet (Kape) hanedanı 17. asır ortalarında gerçekleştirebilmiştir. MÜLKİYELİ DAMATLAR Sultanlar, 16. asra kadar daha çok Anadolu beylikleri prensleri, Osmanlı devletinin kuruluşuna katılan ailelerin çocukları ile evlendirildi. Ancak 16. asırda ortada kız verecek ve kız alacak Anadolu beyleri kalmadı. Osmanlı devleti, bu beyliklerin Türkmen hânedanlarını sıradan devlet görevlileri hâline getirmek için özel gayret gösterdi. Sultan prenseslerimiz, rastgele devlet görevlileri ile evlendirildi ki böyle bir şey Avrupa sisteminde asla mevcut değildir. Devlet görevlisinin mülkiye, tercihen asker sınıfından gelmesi gerekiyordu. İlmiye (ulemâ) ve tarîkat mensuplarına, onların çocuklarına asla sultan verilmezdi (bir iki istisnası var). Niçin olduğunu hiçbir tarihçimiz yazmadı. Halbuki sebebi çok basittir: Mülkiye ve asker görevlisi, sadrâzam olsa bile, hapis, müsâdere, epey sık olarak da idamla cezalandırılabiliyordu. İlmiye sınıfına idam ve hapis cezası kesinlikle verilemiyordu (birkaç istisnası var). Osmanlı, kafasını kestiremediği erkeğe, Hânedan kızı vermedi (tarîkat mensupları ancak siyasete karışırlarsa bazen söylenen cezalara uğramışlardır, çünkü Osmanlı sisteminde ya dünyevî sultan olunurdu, ya gönüller sultanı). Sultan, kocası dâmâd paşa çok defa eyaletlerde görevli olduğu halde asla onunla gidemez, İstanbul'daki sarayında otururdu. Bizans imparatorluk prenseslerinin İstanbul dışına çıkmak yasağı ile aynı olduğu görülüyor. 4. Mehmed'in yaşlı ablası Hadîce Sultân'a İzmit gibi yakın bir yerde kocasının yanına gitmek izni vermesi istisnadır. Birkaç sultân'a da hac izni verilmiştir. Abbâsî hânedânında da Bağdad dışına prenses vermekte çok titiz ve huysuz davranıldığını hatırlatmalıyım. Osmanoğulları'nda şehzâde kıyımı dehşet verici olduğu halde, hiçbir sultan ne öldürüldü, ne zehirlendi, ne sûikasde uğradı. Haylisinin yaşlı öldüğü görülür. Son şehzâdenin 1916'da öldürüldüğünü vurguluyorum. Dâmâd resmî unvanı ile prenslik statüsüne alınan sultan eşleri, zevceleri sultanların saraylarında, sâhil-saraylarında, yalılarında, köşklerinde yaşamaya mecburdular. Eşleri sultanları asla kendi evlerine, konaklarına götüremezlerdi. Sultanlar, arzû ederlerse, kocalarını tek bir cümle telaffuz edip boşayabilirlerdi (çok az vuku bulmuştur). Hanım-sultan ve sultân-zâde denen sultan'ların kız ve erkek çocukları, annelerinin saraylarında büyütülürlerdi. Hanım-sultan ve sultan-zâdeler, babaları dâmâd'lar gibi prens statüsünde idiler. Fakat eşleri de, çocukları da hiçbir unvan taşımaz ve prens, prenses sayılmazlardı. Soyluluğun kimseye verilmemesi hususunda Osmanlı sisteminin titizliğinin diğer bir örneğidir. SARAY HAZÎNE-İ HÂSSADAN Sultanlara, genç yaşta evlendirilirken, yüzlerce (evet yüzlerce) hizmetkârın çalıştığı bir saray, muazzam bir tahsîsat (maaş) verilirdi. Bunu padişah, hazîne-i hâssa denen kendi hazinesinden verirdi. Ekserisi yaşlı kişilerle evlendirildikleri için, genç yaşlarda dul kalmış, birden fazla evlilik yapmışlardır. Birinci Ahmed'in Kösem Sultan'dan doğma büyük kızı Ayşe Sultan (1605-1657) dördü sadrâzam, 8 ayrı vezirle evlenerek tarihinin rekorunu kırdı. Kız kardeşi -aynı anneden - Fatma Sultan (1606-1670) biri sadrâzam 6 vezirle evlendi. Hânedan dâmadlığına seçilen kişi, vezir (mareşal) rütbesinde değilse, evlenirken bu en yüksek rütbe tevcîh edilirdi. İç güveyisi olan dâmâdlar, eşleri sultan'ların saraylarından (biri sâhil-saray) faydalanırlardı. Sultan kethudâsı denen yaşlı ve emekli, çok güvenilir bir yüksek bürokrat, sultan'ın parasını ve gelirlerini, giderlerini yönetirdi. 1908'de Avrupa sisteminin başladığı görülürse de, tarihin en büyük hânedânının, sultan unvanını verdiği kız çocuklarının statüsünü zaman içinde yenilemekte zorlandığı görülür. Ancak Devlet'in, hâkan-halîfeye bile sağlayamadığı can ve mal güvenliğini sultanlar için -hem de istisnasız- temin ettiğini eklemem gerekir... Kitaplar arasında Osmanlı siyasî ve kültür tarihinin seçkin uzmanı Prof. Dr. Ahmet Nezihi Turan, Gökhan Yavuz Demir'in katılması ile, çok orijinal bir kitap yayınladı: 34 san'at ve ilim mensubu tanınmış kişi, kendi ağızlarından, babalarını, biribirlerine pek de benzemeyen bakış açılarından anlatıyorlar: Oğullar ve Babaları, İst. 2010, Paradigma Yayıncılık, 392 s.
Endonezya'dan Kafkasya'ya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül'ün Endonezya ziyareti, geçen hafta gerçekleşti. Endonezya, Türkiye ve Suûdî Arabistan'la beraber G-20'nin 3 Müslüman ülkesinden biridir. Müslüman nüfusu bakımından dünya devletleri arasında birincidir. Nüfus bakımından dünya devletleri içinde Çin, Hindistan, ABD'den sonra 4.'dür. Japonya ve İngiltere gibi adalar üzerinde kurulmuştur.
Endonezya ile Türkiye biribirlerini yetersiz düzeyde tanıyorlar. Bazı Endonezya adaları 16. asırda Osmanlı egemenliğine girmişse de, daha çok büyük tsunami felaketinde yaptığımız yardım biliniyor. Türkler aleyhine hiçbir akım yoktur. Tanıdıkça bizi seveceklerdir. İhmal ettiğimiz önemli ülkelerden biridir. Cumhurbaşkanımızın ziyareti, daha yakın dostluklar ve ilişkiler için dönemeç olabilir. Vizelerin kaldırılması bu yolu açmıştır.
Geçtiğimiz haftayı, Brüksel'de Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Davutoğlu ve Türk dostu bilinen İsrail sanayi-ticaret bakanı Ben Eliezer'in kapalı mülâkatının dedikoduları ile tamamladık. İsrail'de, bizimkinden fazla yankı buldu. Olumlu gelişmedir. Devletler bozuşup barışırlar. Tarih böyle yürür.
Hele Türkiye ile İsrail... Bozuşmaları nice dengeyi alt üst eder. Maalesef anlaşmazlık bir müddet sürecek. İsrail, korsanlık yaptığını kabûl etmiyor ve etmeyecek. Amerika aramızı bulmak için ter döküyor. Brüksel mülâkatının da Başkan Obama'nın teşviki sonucu vuku bulduğu açıktır.
Başkan Obama ile Başbakan Erdoğan'ın son görüşmesi bazı sonuçlar verecektir. Nitekim cuma günü Kuzey Irak'a teröristlere yaptığımız epey büyük çapta bombardımanın istihbaratını Amerika'dan aldık.
Ancak Amerika asıl, Minsk üyesi diğer iki ülke olan Fransa ile Rusya'yı ikna edip, Ermenistan'ı, 6 Âzerî ilçesini boşaltıp geri vermeye razı ederek barışa büyük katkıda bulunacaktır. Geriye işgal altında 1 ilçe ile Dağlık Karabağ Ermeni otonom yöresi kalır. Bu da zamanla çözümlenir. 6 ilçenin Azerbaycan'a tesliminde bizim de sınırı açabileceğimizi sanıyorum. Güney Kafkasya'daki üç cumhuriyetin de yıldızları parlayacak, NATO, hattâ AB yolları açılacaktır.
İstanbul'u kurtarmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul, yarım asırdan fazla bir zamandan beri yanmak tehdidi altında yaşıyor. Boğaz'dan geçen petrol gemilerinin çıkaracağı yangın ihtimali, son yıllarda, çok daha geniş olan Çanakkale Boğazı'nı da tehdid eder hâle geldi. Zira 1950'lerden beri petrol gemileri, 1937 Montrö Anlaşması'nda tasavvur edilemeyecek oranda büyüdükçe büyüdü. Geçen ay Meksika Körfezi'nde Birleşik Amerika'nın mâruz kaldığı facianın azameti, bütün dünyayı uyardı.
Atatürk'ün Hatay'la beraber Türk milletine son armağanı olan Montrö Anlaşması, Boğazlar'dan geçişi, zamanımızın dev gemilerini tahayyül etmeksizin düzenledi. Hele petrol tankeri denen bir heyûlânın türeyeceği hiç hesaplanmadı.
Hükûmetlerimiz, akla gelen gelmeyen her devletin bayrağını taşıyan petrol yüklü tankerlerin ve pek çok ilkel teknenin büyüyüp çoğalmasını pas geçtiler. Birkaç korkunç kaza bile uyarıcı olamadı. İşte ikisi:
15 Kasım 1979'da Romanya bandıralı Independenta, bir Yunan gemisi ile çarpıştı. Haydarpaşa sahilinde korkunç bir patlama ile battı. 64.000 ton petrol Boğaz'a döküldü ve haftalar boyu yandı. 43 denizci yanarak can verdi. Boğaziçi'ndeki canlıların yüzde 95'i öldü. Marmara Denizi'nin rengi değişti.
13 Mart 1994'te Güney Kıbrıs'a ait iki tanker çarpıştı. 29 denizci öldü. 13.500 ton petrol günlerce yandı. Boğaz'da yılda 99.000 ton balık avlanırken, sonraki yılda 19.000 tona düştü. Birçok balığımızın nesli tükendi.
Bakû-Ceyhan boru hattı, Boğaz'dan geçen günde ortalama 25 gemi sayısını 18'e düşürdü. Boğazlar'dan yılda 150 milyon ton mal geçiyor. Bunun 100 milyon tonu petroldür. 15 mil boyunca İstanbul Boğazı 90 derece 8 dirsek yapmaktadır. Dünyanın en tehlikeli deniz geçididir. Şimdi konu ile ilgili Dışişleri, Ulaştırma, Enerji ve Çevre Bakanları, diplomatik her türlü faaliyetle, İstanbul'u yanmaktan kurtaracak tedbirler alınmasına karar verdiler. Boğazlardan geçiş mutlaka ve ne pahasına olursa olsun çağdaşlaştırılacaktır. Ancak Sayın Başbakan'ın meseleyi benimsemesi, ön planda ele alması gerekir. İstanbul, yeryüzünde 2 kıt'a üzerinde kurulmuş tek şehirdir. Cihan imparatorlukları ve hilâfet taht şehridir. Türk medeniyetinin ve estetiğinin zirvesine ulaştığı beldedir. Hiç, ama hiçbir sorun, bunun kadar hayâtî ve âcil olamaz. İstanbul'u kurtaran dünyayı kurtarır.
Clinton Ermenistan'da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Obama, dışişleri bakanı Hillary Clinton'ı 5 eski komünist cumhuriyete gönderdi. Hillary Hanım, Ukrayna'dan sonra Azerbaycan ve Ermenistan'ı ziyaret edip Gürcistan'a gitti. 19 yıldan beri Azerbaycan'a gelen ilk ABD dışişleri bakanıdır.
Birleşik Amerika'daki güçlü Ermeni diaspora'sını dengeleyecek bir Azeri diasporası yok. Türk diasporası bile yoktur. Bu etkiyle Hillary Clinton, pas geçmek için gayret gösterdi, sonunda Erivan'daki Soykırım Anıtı'nı ziyaret etti, saygı duruşunda bulundu. ABD Erivan büyükelçiliği akabinde (devlet adına değil kişisel ziyarettir) açıklamasını yaptı.
Benzeri resmî ziyaretlerde o ülkenin meçhul asker anıtına gidilir. Türkiye'de meçhul asker anıtı yoktur. Yerine Anıt Kabir ikame edilmiştir. Anıt Kabir'i ilkeleri bakımından ziyaret etmek istemeyen bazı ülkelerin devlet ve hükûmet başkanlarını Türk karşıtlığı veya gericilikle suçladığımızı unutmuyoruz.
İsrail'e yapılan resmî ziyaretlerde ise, yer altında git git bitmek bilmeyen koridorlardan oluşan soykırım müzesi resmen gezdirilir. Gitmeyenler antisemitizm korkunç ithamı ile suçlanır. 1939-45 Savaşı'nda, devletlerine candan bağlı çok iyi yetişmiş milyonlarca Yahudi asıllı Alman, Hitler'in inanılmaz gibi fakat ayniyle gerçek dünya tarihinin en alçakça soykırımlarından birinde öldürüldü. Almanya cezasını pek ağır ödedi. Bin yılda anavatana eklediği bütün Alman topraklarını kaybetti ve harabeye çevrildi.
İşte Ermeniler, böylesine bir felâkete uğrayan Yahudiler'in, 2000 yıl sonra İsrail devletini kurmalarını büyük hayranlıkla izlediler. Taklide karar verdiler. 1915 olaylarını soykırım gösterip Türkiye'ye tarihin en büyük şantajını yapmayı millî hedefleri olarak kabûl ettiler.
Azerbaycan, topraklarının Ermeni işgalinde kalmasına daha fazla sabır göstermeyecek. Savaşla geri alacağını söylemekten çekinmedi. Bu savaşa Türkiye'nin de girmek durumunda kalması ile bir felâket senaryosu gerçekleşir. Bunu en az bizim kadar hesaplayan Amerika'nın elini çabuk tutması lâzım. O Âzerî topraklarını Ermenistan'a yedirmek projesinin akıym kaldığı artık ortadadır.
Kapatınız" taktiği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde grubu bulunan 4. ve sonuncu parti, BDP'dir (20'den az milletvekili bulunan partiler grup oluşturamıyor). Bu partinin de bütün Türkiye'yi temsil etmesi beklenir. Özellikle Güneydoğu'nun ve Kürtçe konuşan vatandaşlarımızın sorunlarını savunmasına da itiraz yoktur. Ancak PKK'dan emir aldığı, bağımsız irade kullanamadığı üzerinde fikir birliği vardır. Zaten onlar da her davranışları, çıkışları, cümle ve kelimeleri ile bunu göstermekten çekinmiyorlar.
BDP'nin 20 milletvekili, ayrı ayrı bağımsız seçilmişlerdir. Zira partilerinin, genel oyun yüzde 10'una erişmek gücü mevcut değildir. Avrupa Birliği'nde en yüksek baraj yüzde 5 ile Almanya'dadır ve Naziler'in milletvekili çıkarmalarını önlemek için bu kadar yüksek tutulmuştur. İtalya ise faşist milletvekili çıkarmaktadır, bir endişesi yoktur.
Türkiye, barajı yüzde 5'e indirse bile, kürt ve kürtçü olmayan komünistler de oy verdikleri halde, BDP'nin bu orana dahi erişmesi ihtimali çok azdır. Türkiye, seçim ve partiler kanunlarındaki çok büyük aksaklıkları düzeltmeden yeni bir genel seçime gidecektir. Zira istikrar faktörünün en önemli olduğu fikrinde büyük partilerimiz birleşiyorlar. Türkiye'nin istikrarsızlıktan çok çektiği hatırlardadır.
Adalet ve Kalkınma Partisi her ne kadar genel seçimleri Mayıs 2011 civarında düşünüyorsa da, muhalefet önceye alınabileceği üzerinde ısrarlıdır.
Bu durumda PKK'ya bağımlı BDP, yüzde 10 barajını aşamayıp tasfiyeye uğrayacağı için, gene ayrı ayrı bağımsız adaylarla seçime girecektir. Ancak partilerinin kendi iradeleri ile değil, KAPATILMAK suretiyle sona ermesini istiyorlar. Böyle bir propaganda ile, kendi ifadeleriyle "TC'den yeni bir zulüm gördükleri" sloganını kullanarak seçimlere gireceklerdir.
Binâenaleyh, hiçbir demokraside mazur görülemeyecek davranışlardan çekinmiyorlar. Meselâ partinin başkanı Diyarbakır milletvekili Selahattin Demirtaş'ın son grup konuşmasında söylediklerinin Türkiye politika tarihinde eşi ve emsali yoktur. Hiç bir demokraside yoktur. Bir an önce haklarında tâkıybâtın başlamasını dört gözle bekliyorlar. Azıttıkça azıtıyorlar.
Savaş rüzgârları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Kuzey Irak'taki Kandil Dağı terörist yuvası dağıtılmadıkça, PKK eylemlerinin sona ermeyeceğini söyledi. Anladığımız kadarıyla, bu operasyon için Sayın Başbakan'dan izin isteyecek. Savaş olmadığı, âsî ve cânî izlemesi olduğu için, ayrıca Yüce Meclis kararına ihtiyaç yoktur.
Ancak bir Irak savaşının kapısının zorlanacağı açıktır. Bu zorlamayı göze alabiliriz, almalıyız. ABD hazretleri bin dereden su getirerek hiç olmazsa Irak'ı boşaltmasını beklememizi falan isteyecektir. Ama Amerika'nın 21. asır içinde Irak'ı tahliye etmek gibi bir düşünceyi aklından geçirmediğine kesinlikle eminim. 2100'den önce petrol ve doğal gaz tükenir. Başka enerji kaynakları pratiğe dönüştürülürse bu tarih daha yakına alınabilir. Amerika, önümüzdeki yıl askerlerini sadece belirli üslerde toplayacaktır.
Amerika'yı aşıp peşmergelerle sıcak temasa gelmeyi de hesaba katalım. Zira Irak denen önemli ülkede bugün yönetim Amerika'dan sonra Kürtler ve yüzleri İran'a dönük Şîî Araplar'ın elindedir. Sünnî Araplar sindirilmiştir, sıralarını bekliyorlar.
Böyle bir Irak'ta savaş ihtimali belki vardır. Ama bir Türkiye-İsrail savaşı asla bahis konusu olmaz. ABD mutlaka araya girer. Zaten sınırdaş değiliz. Havadan bombardıman ve denizden çıkarma ile mi karşılıklı savaşacağız? İsrail'le ilişkilerimiz bir müddet daha gerilecek, sonra gevşeyecek, sonunda eski durumuna dönecektir. Jeopolitiğin ve eşyanın tabiatının gereği budur.
Hiç bekler miydiniz ki, Suriye'nin zeki ve kurnaz cumhurbaşkanı dostumuz Beşar Esad bize İsrail'le barışmamızı ve ilişkilerimizi düzeltmemizi öğütlesin! İşte dış politika böyle bir şeydir. Bu derecede kıvrak ve oynaktır. Kuralları yoktur, ehil olduğunuz oranda istediğiniz gibi eğip bükebilirsiniz. Ama tarih kanunları vardır, hükmünü icra eder.
Türkiye'nin bir Azerbaycan-Ermenistan savaşına katılması ise daha kuvvetli bir ihtimaldir. İran savaşına gelince, Türkiye'yi nasıl bir 21. yüzyılın beklediğini belirleyecektir.
Anayasamız halk irâdesine şüpheci!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Uygulamada ne monarşi, ne de cumhuriyet anayasamız demokrasi ve liberallik sağlayabildi. Devlet'in ön plana çıkarılarak Millet'in Devlet emrine verildiği anayasamızda, halk irâdesine karşı çekingenlik ve şüphe hâkimdir.
Anayasamız halk
irâdesine şüpheci!
Başlık ResmiAnayasamız halk irâdesine şüpheci!
İLK SEÇİMLER 1876'DA YAPILDI Tarihimizdeki ilk anayasa, Midhat Paşa'nın inisiyatifi ile 1876 yılında yürürlüğe kondu. Türk tarihindeki ilk seçim de aynı yıl l. Meşrutiyet'in ilanı ile ll. Abdülhamid Han döneminde gerçekleşti. Resimde Beyoğlu Aya Triada Kilisesi'ndeki seçim sandığı ve seçim kurulu üyeleri görülüyor. Osmanlı Devleti'nde, İmparatorluk Türkiyesi'nde bugünki anlamda bir anayasa yoktu. İngiltere gibi... Birleşik Krallık'ta (İngiltere'de) hiçbir devirde anayasa bulunmadığı gibi, bugün de yoktur. İhtiyaç duyulmuyor. Ancak İngiltere demokrasisi kendisine has bir devlet yönetim düzenidir. Taklid edildiği takdirde başka devletlerde uygulanabilirliği yoktur. Fâtih Sultan Mehmed (1451-1481) ve torununun oğlu Kaanûnî Sultan Süleyman'ın (1520-1566) yayınladıkları kaanûn-nâme denen hukuk belgeleri, Osmanlı Cihan Devleti'nin bir çeşit anayasası idi. Daha çok devlet örgütünü düzenliyordu. Ama kişi, vatandaş haklarına ait maddeler de haylidir. En ilgi çekicilerinden biri Sultan Süleyman Kaanûn-nâmesinin şu maddesidir (aynen): "Cinâyât mukaabelesinde olan cürm-ü siyâset bâbında sipâhî ve raiyyet ve şerîf-ü vazı' ve deniyy-ü refî arasında müşterektir, şöyle ki, her kim bu cerâimden (suçlardan) birisi ile mücrim ola, mukaabelesinde tâyîn olunan ukuubetle muâkab olur (cezalandırılır). İnsan hakları tarihi bakımından çok önemli bir yasa maddesidir. Kim olursa olsun, aynı suç için aynı ceza ile cezalandırılmasını emrediyor. Bugün bize pek tabii gelebilir. Fakat Batı'nın en ileri ülkelerinde ancak 18. asrın son yıllarından başlayarak kabûl edilmiştir. Biz bu temel hukuk kuralını, 16. asırda koymuş oluyoruz. TANZÎMÂT FERMANI 1826'da İkinci Mahmûd'un radikal (kökten) inkılâpları başladı. Onun görüşlerine göre ölümünden az sonra hariciye nazırı 39 yaşındaki Mustafa Reşid Paşa'nın kaleme aldığı Tanzîmât Fermânı, gene Fâtih, Kaanûnî ve diğer hâkan-halîfelerin kanunnâmeleri gibi, bir padişah hatt-ı hümâyûnudur. Hâkan adına yayınlanmıştır. Eskileri gibi şerîate açıkça aykırı kurallar koymaktan özenle kaçınılmış, fakat epey kaçamak yapıldığı, iki sayfalık fermanda birkaç defa "şerîat-i Muhammediyye" kavramının kullanılmasından anlaşılır. 1876'ya kadar Osmanlı, bugünki İngiltere gibi, bir kısmı yazılı metin bile olmayan gelenekler ve en önemlisi 1856'da gene hâkan-halîfe(Sultân Abdülmecid) adına yayınlanan Islâhât fermân-ı hümâyûnu olan yasalarla yönetildi. Bugünki anlamda ilk yazılı anayasa, 1787 Amerika Birleşik Devletleri anayasasıdır. Onu 1791 Fransa Anayasası izledi ki, ABD'ninkinden etkilenmiştir. Bazı Avrupa devletleri çok geç kaldılar. Meselâ Rusya Anayasası ancak 1905'te yürürlüğe girdi. Bizde ilk anayasa, Midhat Paşa'nın inisiyatifi ile 1876'da yürürlüğe kondu. 1877 başında Meclis-i Meb'ûsân seçilmiş milletvekilleri ve Meclis-i Âyân hükûmetin teklifiyle hâkan-halîfenin atadığı çok önemli görevlerde bulunmuş Devlet adamlarının hayat boyu tayini ile oluştu. Cumhuriyet döneminde ne yaptık? Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi 1921'de ve monarşi yerine cumhuriyeti koyarak 1924'te anayasalar yaptı. Esas bakımdan 1876 anayasasıdır ki 1908'de daha liberalleştirilmiştir. Fakat uygulamada ne monarşi, ne cumhuriyet anayasamız demokrasi ve liberallik sağlayamadı. Acele yapılan 1876 Anayasası, Belçika Krallığı'nın Fransızca olan demokrat anayasası (1830) esas alınarak düzenlendi. Gerçi Genç Türkler (veya Yeni Osmanlılar), İngiltere hayranı idiler. Ama içlerinde İngilizce bilenler olmadıktan başka demokrasinin beşiği İngiltere'nin bir anayasası yoktu ki, Türkçe'ye tercüme edebilsinler. Sonra Batı'ya dönük Teceddüd (Yenileşme) denen inkılâplarımızda modelimiz Fransa idi ve Fransızca Tanzimatçıların hepsinin Arapça ve Farsça yanında bildikleri tek Avrupa dili idi (İngilizce'yi denizcilerimiz biliyordu, Almanca ve İtalyanca bilenler 1876'da çok azdı). Ancak Fransa 1871'de Üçüncü Cumhuriyet ilân etmişti. Bir Cumhuriyet anayasası, monarşi olan Osmanlı Türkiyesi'nde uygulanamazdı. Zaten bütün Avrupa'da ve bütün Asya'da sadece iki cumhuriyet vardı (İsviçre ve Fransa). 1918, hatta 1945'e kadar monarşiler dünyası idi. 1961 ve 1982 anayasalarımız, yepyeni metinlerdir. Her ikisi de çok uzundur. 1961 Anayasası 157+20 ve 1982'deki 177+16 maddedir. Dünyanın en uzun anayasa metinleridir. Meselâ Belçika Anayasası 131, Federal Almanya 141, İtalya 135, Fransa 89 maddedir. 1961 ve 1982 Anayasaları, millî irâde'nin tek mercii olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yetkilerini atama ile oluşan çeşitli kuruluşlara dağıtmışlardır. Atatürk Anayasası'na çok aykırıdırlar. Bizim anayasamızda, maddeler çok uzun tutulmak, bir çok fıkraya bölünmekle kalmamış, yabancı anayasalarda yasalara bırakılan birçok konu ve teferruat bu anayasa ile sıkı kayıtlar altına alınmıştır. DARBECİ ASİ SUBAYLAR... Hukukçu olmadığım için detaya inmem doğru olmaz. Tarihçi ve politikacı olarak görüşüm bu merkezdedir. Devlet'in ön plana çıkarılarak Millet'in Devlet emrine verildiğini söyleyebileceğim anayasamızda, halk irâdesine karşı çekingenlik ve şüphe hâkimdir. 1960 ve 1980 darbelerini yapan âsî subaylar da kendilerini muhafaza altına almak istemişler, hattâ Lordlar Kamarası benzeri bir Tabiî Senatörlük müessesesi kurmuşlardır ki, hayat boyu üyeleri darbeci yüzbaşı ve binbaşılar, albaylar idi. Bir iki general vardı. Avrupa Birliği üye adayı Türkiye'nin, AB standartlarına göre daha kısa bir demokrasi anayasası yapması mutlak bir ihtiyaçtır. Ancak birkaç maddesi değiştirilmiş fakat reddi için CHP tarafından Anayasa Mahkemesine verilmiştir. Yüce Mahkeme'nin kararı elbette uygulanacaktır. Anayasa Mahkemesi'nin de yolunu açtığı referandum için 12 Eylül günü saptanmıştır.
Obama ve Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir ABD başkanının, bir yabancı gazeteye, başka bir yabancı devlet hakkında röportaj vermesi, hiç olağan değildir, hattâ olağanüstüdür. Başkan bu röportajı, hem de resmî makamında, Beyaz Saray'da Oval Ofis'te verdi. Türkiye üzerinde birkaç paragraflık özetlemesindeki başarı, büsbütün dikkatimi çekti.
Röportaj, İtalya'nın Corriere della Sera gazetesinin (8.7.2010) muhabiri Paola Valentino'ya verildi. Başkan Obama, Amerika'nın Türkiye'yi nasıl gördüğünü, şüphesiz kendi görüş açısından, veciz şekilde açıkladı. En ilgiye değer cümleleri aynen şöyle:
"Türkiye, tam üye olarak Avrupa'da yer almalıdır." Gazete Başkan'ın bu cümlesini manşette vermiş.
"Türkler'in kendilerini Avrupa ailesinin parçası hissetmedikleri takdirde ittifak ve ilişki için başka yönlere bakmaları normaldir. İsrail'le bozuşan ve İran'a müeyyideler, yaptırımlar uygulanması için Güvenlik Konseyi'nde (hayır) oyu veren Türkiye, Batı'dan koptuğu endişesini uyandırdı. Türkiye, her zaman Doğu ile Batı'nın kesiştiği bölgede stratejik bakımdan en önemli ülkedir. NATO'nun üyesidir. Ekonomik gelişmesi mükemmeldir. Halkının çoğunluğu Müslüman'dır ama, demokrat bir ülke olarak, diğer Müslüman ülkelere model durumundadır.
"Bu bakımdan Amerika, Ankara ile ilişkilerine çok önem veriyor. Türkiye'nin AB üyesi olmasını her zaman destekledik ve Avrupa'nın Türkiye'yi üyeliğe kabulünün aklın gereği olduğunu savunduk. İsrail, küçük ismim Hüseyin olduğu için benden bile şüpheleniyor. Türkiye, bunu anlamalıdır. Biz de Türkler'in İran'la sınırdaş olduğu için, yükselen güç Brezilya ile birleşerek kas gösterisi yapmasını anlıyoruz. Laik Türkiye, Batı'ya itimat telkin etmekle kalmaz, İslâm dünyasını da olumlu etkiler."
Dünyanın güçlü devleti Amerika bizi bu şekilde algılıyor. Türkiye bakımından bu algılamada ters, yanlış, alınganlık konusu bir taraf yoktur.
.AB'yi uyarıyoruz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği, vize konusunda, TC pasaportlarını taklidi imkânsız şekle dönüştüremediğimiz için bizi eleştiriyor. Ankara, pasaport pürüzünü çözmek üzere bulunduğumuz savunmasını yapıyor. Kullandığımız pasaport türünün artık tarihe karıştığı gerçektir.
Bu sebeple, bazı Balkan devletleri dışında, Avrupa devletlerinden vize almak için geceyarısı kuyruklarına giriyoruz. Şu anda 61 devletle karşılıklı vize kaldırmış durumdayız. Büyük başarıdır. Avrupa'da ise, ancak şu devletlerle karşılıklı vize kaldırabildik: Arnavutluk, Kosova, Bosna (bunlar Müslüman ülkeler), Makedonya, Hırvatistan. Bunlar AB üyesi değil. AB üyesi bazı devletler, istedikleri halde, bizimle vize anlaşması yapamıyorlar. Zira her AB ülkesi, Şengen vizesi denen bütün üyeler arasında geçerli tek vize uygulamasındadır.
Bu konuda şu sırada İstanbul'daki Türkiye-AB Siyasî Dialogu'nda çözüm aranacak. AB, üye adayları için Şengen hakkı tanıyıp vize kaldırdığı halde Türkiye için engel çıkarıyor. Nüfus bakımından bütün Avrupa kıt'asında Rusya ve Almanya'dan sonra 3. olmamızdan çekiniyorlar. Türkler'in serbestçe Avrupa ülkelerine girip bir daha çıkmayacaklarından korkuyorlar!
40 yıl öncesine kadar Avrupa'da nüfus bakımından 9. olduğumuz halde şimdi 3.'lüğe terfi ettiğimiz bir vâkıadır.
Ancak Avrupa Birliğinin bize karşı asıl olumsuz tutumu, düşünüp taşınılmadan -üstelik Asya kıt'asında bir ada olan- Güney Kıbrıs'ın kalleşliğine âlet olmalarıdır. Buna nedense, Türkiye'yi sevmeyen bazı Avrupa ricalinin mani'lerini ekleyiniz.
Dışişleri bakanı Prof. Davutoğlu ile AB'den sorumlu devlet bakanı Egemen Bağış, İstanbul Dialogu'nda AB yetkililerini uyararak bu çok önemli, müzmin hâle gelmiş çıkmazları çözmeye çalışacaklardır. Bizim için çok önemli. AB için ise pek çok önemli...
.14 Temmuz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri'nin de (4 Temmuz), Fransa'nın da -bizim Cumhuriyet Bayramımıza eşit- millî günleri Temmuz ayında, yazın ortasındadır. ABD, stratejik müttefikimiz ve 1943'ten bu yana -67 yıl oldu- cihan devletidir. Gene NATO'da birlikte bulunduğumuz Fransa ise, cihan devleti durumunu Napolyon döneminde ancak 10 yıl koruyabildi, gene İngiltere'ye kaptırdı.
Ancak Fransa, Yenileşme (Osm.Teceddûd) tarihimizde örnek aldığımız devlettir. Osmanlı'dan 1940'lara kadar her derecede okulumuzda zorunlu yabancı dil Fransızca idi, hem de yüzde 90 oranında.
Fransa 14 Temmuz 1789'da bir ihtilâl yaptı ki, bizim 476 ve 1453 yıllarında gerçekleştirdiğimiz gibi, çağ değiştirdi. Biz Orta Çağ'ı hem açmış, hem tam 1000 yılı dolduracakken kapamıştık. 1453-1789'a Yeniçağ, 1789'dan günümüze Yakın Çağ diyorsak da, bazı tarihçiler Yeni Çağ'ı günümüzde de sürdürmeyi savunuyorlar. Halbuki 1918'de Modern Çağ başladı. Nerede 1789, nerede 1918? (Modern Çağ'ı teklif eden benim).
14 Temmuz 1789'da Paris halkının yoksul, hattâ sefil kesimi, şehir içinde bulunan Bastille (Bastiy okunur, biz Bastil demişiz) kalesini ele geçirdi. Muhafız askerler ateş açmadı. Açsalar idi, Orta Çağ devam edecekti!.. Bu olayın 221. yılındayız. Fransa'yı kutluyoruz. 14-15 Temmuz gecesi sabaha kadar sokaklarda içilir, dans edilir. Halbuki Hristiyan Avrupa tarihinin en büyük hanedanına mensup öz krallarına karşı bir eylemdir.
Bu baskın ve sonra gelişen, bütün Avrupa'yı, oradan dünyayı alt üst eden olağanüstü olaylar, 19. asırda bizim çok iyi Fransızca öğrenmeden kılıç kuşanamayan Harbiye öğrencilerince, heyecanlı ve imrenen bir merakla okundu. İhtilâlin bütün evreleri, Atatürk'ümüz dahil, subaylarımızı derinden etkiledi.
Fransız İhtilâli üzerinde anıtsal kitaplar yazıldı. Büyük tarihçiler, monarşist, bonapartist, cumhuriyetçi, sosyalist, komünist, ümanist, liberal vs oldukları açıdan, derinlemesine incelediler, didik didik ettiler. Emin olunuz, hâlâ yazılmamış tarafları vardır...
.Açılım'ın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Açılım çok yeni bir kelime... Anlamını soran epey okuyucu oldu. Açılım, herhalde bugün eskimiş sayılan ıslâhat ve Fransızca reform karşılığıdır.
Türkiye gündemindeki açılımın bugünki evresi (safhası), Başbakanımız'ın parti liderleri ile fikir teâtîsi çizgisindedir. Zira sayın liderler, görevleri gereği, bazen nezaket kurallarını epey zorlayarak akla gelen ve gelmeyen her çeşit eleştiri yapmakla ün kazandılar. Milletin onlara verdiği görev elbette iktidarı eleştirmek...
Ama bu görevin iki kanadı var: Eleştiriden sonra, kendi parti felsefelerine, programlarına göre nasıl yapılması gerektiğini de söylemek. Bunu yapmıyor, millî bir sır gibi kendilerine saklıyorlar. Sakın, hiç bir fikirleri olmadığı için söylemiyorlar demeyin, inanmam.
Türk demokrasi açılımının (reformunun) bir parçası, ana dilleri Türkçe olmayan bir kaç milyon vatandaşımızın durumudur. Ana dili Türkçe olmayan Türkler'in en kalabalığının Kürt asıllılar olduğu açıktır. Onun için Kürt açılımı da deniyor.
Nasıl bir açılım? sorusunun net cevabı, bir çok defa yazdığım ve ilgililere söylediğim gibi kesinlikle şudur: Bu konuda Avrupa Birliği kriterleri (ölçütleri, standartları) ne ise, Türkiye'de de aynisi uygulanacaktır. Avrupa devletleri arasında -bünyeleri gereği- bazı farklar var. Ama temel kurallar değişmiyor. Ben, bize en çok benzeyen, zaten 220 yıllık Yenileşme dönemimizde model aldığımız Fransa'daki uygulamaları tercih ederim.
Bunların çoğunu -geç de olsa- kabûl ettik. Gerisini tamamlayacağız. Terör olmasa zaten tamamlanacaktı. Ama Türkiye içinde yeni bir millet, federe veya bağımsız devlet oluşturmak isteyenler de var. İnsan öldürmek, isyan çıkarmak yolu ile elde etmeye çalışmayı hayat tarzı ve geçim kaynağı hâline getirdiler. AB standartlarında, çıkan isyanlar nasıl söndürülürse, biz de aynisini yaptık ve yapacağız...
Tarihî buluşma
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir demokraside başbakan ile ana muhalefet liderinin konuşmasına tarihî buluşma başlığı atan yazara gülerler. Ama Sayın Erdoğan'la Sayın Kılıçdaroğlu'nun dünkü 1.5 saatlik görüşmeleri için gerçekleşen medya ilgisinin inanılmaz boyutlarını gördükten sonra, yazımızın başlığında tereddüt etmedik.
Hafızamız yanıltmıyorsa, son Erdoğan-Baykal buluşması üzerinden 4 yıl geçti ki, demokrasimizde henüz bazı taşların yerine oturmadığının göstergesidir.
Dünkü buluşma Yüce Meclis'te geçtiğine göre, o kadar koruma görevlisi, ancak gazeteciler arasından yol açmak içindi. Bu ilgi nereden kaynaklandı?
İlgi, partiler arası ilişkilerin berbat durumundan kaynaklanıyordu. İki büyük partinin, biribirine zıt dünya görüşleri çerçevesinde, terör ve Kürtçülük gibi en ağırlıklı millî konular üzerinde fikir ve iş birliği ümidine dayanıyordu.
Terörle mücadele ve ordumuzda profesyonel komando birliklerinin güçlendirilmesi gibi çok önemli konularda, muhalefetle iş birliği, doğrusu çok verimli olur. Ancak bütün dikkatler 2 ay sonraki referanduma odaklandı. İki ayrı tarafı sert şekilde karşı karşıya getirdi. İki taraf, Erdoğan tarafdarları ile Erdoğan muhalifleridir. Doğru tanım budur. Üstelik önümüzdeki 60 günde gerginlik sürekli artacaktır.
Böyle bir ortam içinde terörle mücadelenin ikinci plana düşürülmemesi, doğru politikadır. "Tarihî buluşma" sonrası Kılıçdaroğlu'nun açıklamaları, ihtiyatla telaffuz edilen cümlelerden oluşuyordu. Ama terörle mücadelede kararlılık beyanı olumlu idi. Bu konuda Başbakanın dış politika açısından mahrem bazı bilgiler verdiği de tahmin ediliyor. Sayın Erdoğan'ın bugünkü konuşmasını dinlemeden, buluşmanın sonuçları üzerinde fazla değerlendirmeler, tahmin sınırlarını aşmayacaktır. Özel Birlik projesi üzerinde derin bir anlaşmazlık ortaya çıkmazsa, olumlu sonuçlar bekliyoruz. 1923'ten bu yana hiçbir Meclis, bugünkü kadar çalışmadı. Şikâyetler başladı. Milletvekillerinin seçim çevrelerine gitmek istemeleri tabiidir. İktidarın son anda, çok münakaşalı bir yasayı getireceği söylentisi tansiyonu arttırıyor.
Sonuç: Görüşme olumlu geçti. Arkası gelir, kopukluk olmazsa, Türkiye kazanacaktır. İkili görüşmelerin mutlaka devamında, sıklaşmasında, demokrasi rejimi güçlenecek, kökleşecektir.
EVLİYÂ ÇELEBÎ, Sultan 4. Murâd'ın akrabasıydı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
EVLİYÂ ÇELEBÎ, Sultan 4. Murâd'ın akrabasıydı
Başlık ResmiEVLİYÂ ÇELEBÎ, Sultan 4. Murâd'ın akrabasıydı
Bu yazımda Evliyâ Çelebî'nin âilesi hakkında toplanabilen bütün detayı sunacağım. Aşağıda okuyacağınız tafsilât başka bir yerde yoktur. UNESCO'nun doğumunun 400. yılı münasebetiyle faaliyet programına aldığı Çelebîmiz, Fransa'da Strasburg'da AB'nin düzenlediği bir toplantıda "tarihe damga vuran 20 kişiden biri" şeklinde epey abartılı şekilde değerlendirildi. Ama Türkçe'nin gelmiş geçmiş en büyük yazarı ve dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri olduğu muhakkaktır. 25 Mart 1611'de İstanbul'da Unkapanı'nda doğduğuna göre 8 ay sonra 400. doğum yıl dönümüdür. Kendisine, babasının dostu İmâm-ı Sultânî (padişah imamı) Evliyâ Mehmed Efendi'nin adı verildi ki sonra Çelebî'mizin hocası olacaktır. Babası Derviş Mehmed Zıllî Ağa, Saray kuyumcubaşısı idi. Kâbe'nin Altın Oluk'u, Sultanahmet Camii kapısı ve iç süslemeleri, onun eseridir. Çok yaşlı olarak öldü. Aile nesebini Çelebîmiz, Hoca Ahmed Yasevî Hazretleri'ne bağlıyor (ölümü Türkistan'da Yesi şehri 1166). Torunlarından biri, Kütahya şehrine gelmiş. Fâtih Sultan Mehmed'in sancak beylerinden Yavuz Er Sinan, Kütahya'dan gelip Fetih'ten sonra İstanbul'a yerleşmiş, Unkapanı'nda Sağrıcılar Camii'ni yaptırmış. Evliyâ'nın 6. kuşak atasıdır. Evliyâ Çelebî'nin annesi, Sadrâzam Dâmâd Melek Ahmed Paşa'nın halasıdır. Vezirlerden Abaza Mehmed Paşa'nın da halasıdır. Sadrâzam Dâmâd İbşir Mustafa Paşa, bu Mehmed Paşa'nın kızkardeşinin oğludur. Defterdar Mustafa Paşa, Evliyâ'nın -Melek Ahmed Paşa gibi- diğer bir dayısının oğludur. Bu Mustafa Paşa'nın oğlu Defterdâr-zâde Mehmed Paşa'dır. Melek Ahmed Paşa-zâdeler'in nesli günümüzde de devam ediyor. Ketenci Ömer Paşa, Evliyâ Çelebî'nin babasının manevî oğludur. Ömer Paşa'nın oğlu Mahmud Paşa'dır. Mısır beylerbeyi Haydar Ağa-zâde Mehmed Paşa da, Melek Ahmed Paşa'nın bacanağıdır. Bu suretle Evliyâ Çelebî'nin annesinin Abaza (Abhaz) olduğu anlaşılır (detay: Y.Ö., Devletler ve Hânedanlar, 2. ciltte). Bu bilgilerden, Evliyâ Çelebî'nin yüksek Osmanlı aristokrasisinden olduğu anlaşılır. Hattâ, ilk defa şimdi ben yazıyorum: Çelebî, Dördüncü Sultan Murâd'ın akrabasıdır: Damadının halasının kızının oğludur. 17. asır dünyasının en büyük askeri, asrın büyük hâkanı, üstelik büyük bir bestekâr olan Dördüncü Murâd'ı zaten Çelebî'miz, 10.000 sayfalık eserinde, pek çok yerde, sonsuz bir saygı ve sevgi ile anar. Evliyâ'mızın erkek ve kız kardeşleri vardır: Mahmûd Ağa, İnal Hâtun ve Evliyâ Çelebî'nin yengesi Kaya Sultân'ın (4. Murâd'ın kızı) nedîmesi olan bir kız daha... İnal Hâtun, vezir Solakoğlu İlyas Paşa'nın eşidir. GENÇLİĞİ SARAYDA GEÇTİ "Seyyâh-ı Âlem" (Cihan Gezgini) Evliyâ Mehmed Çelebî, ilkokuldan sonra 7 yıl Unkapanı'nda Şeyhulislâm Hâmid Efendi medresesinde okudu. Burada sınıf arkadaşlarından biri, sonradan Cinci Hoca denen Kazasker Safranbolulu Hüseyn Efendi'dir. Hâfız oldu. Hıfzını tamamlayan delikanlıyı Melek Ahmed Paşa, dâmâdı Dördüncü Murâd'a takdîm etti. Çelebî, Saray akademisi olan Enderûn-i Hümâyûn'a alındı. Çelebîmiz, Enderûn'da, büyük mutasavvıflardan Ömer Gülşenî'den musiki, Keçi Mehmed Efendi'den nahv (gramer), Evliyâ Mehmed Efendi'den tecvîd (prozodi), dışarıda bir Rum'dan Rumca, oldukça Farsça öğrendi. Arapça'sını sonradan Kahire'deki uzun ikamet yıllarında çok ilerletecektir. Sesi güzeldi. Sohbeti tatlı idi. Sarayda hâfızlık, müezzinlik, hânendelik yaptı. Sultan Murad'dan iltifat gördü. Bu arada at binmesini ve cirit atmasını da öğrendi. 40 yaşına kadar sakal bırakmayacaktır (zaten Enderûn subayları sakal bırakmazlardı). 8 Şubat 1640'ta Cihan Padişahı Dördüncü Sultan Murad öldü. Kardeşi Sultan İbrahim tahta çıktı (Sultan Murâd'ın oğlu yoktur). Evliyâ'nın çağında yaşadığı 6 padişahtan beşincisidir. Seyyahımız 29 yaşında idi. Enderûn'dan ayrıldı. Melek Ahmed Paşa'nın imam ve müezzini oldu. "SEYÂHAT YÂ RESÛLALLÂH!" Tarife gelmez bir gezmek, her yeri görmek, ülkeleri, halklarını, âdetlerini tanımak merakıyla yanıyordu. Böylesine bir merakla doğmuştu. "Cân ve gönülden seyâhat ârzûlar, seyâhat aşkıyla ağlar, inler, serserî olurdum" diye yazıyor. 20 Ağustos 1630 gecesi -on dokuz buçuk yaşında idi- rüyasında kendisini Yemiş İskelesi'nde Ahî Çelebî Camii'nde görür. Yüzü şâl ile örtülü Peygamber Efendimiz görünür. Sarı deve tüyünden hırka giymişlerdir. Evliyâ derhal Segâh makamından Salât-ı Ümmiye okumaya başlar. Efendimiz'in ayağına düşüp "şefâat yâ Resûlallâh" diyeceğine, sevinç ve heyecan eseri "seyâhat yâ Resûlallâh" der. Efendimiz tebessüm buyurup "Yâ Rabbi, Evliyâ kuluna şefâati ve seyâhati ve ziyâreti sıhhat ve selâmetle âsân eyle" şeklinde dua eder. Evliyâ 10 yıl İstanbul ve çevresini gezerek misyonunun temellerini sağlam atar. Zira İstanbul, Pây-taht-ı Cihân'dır. Ne var, ne yoksa görür. İnsanlarının her çeşidini dikkatle inceler. Bunları Enderûn'da iken yapar. Saray-ı Hümâyûn'dan ayrılır ayrılmaz, gerçek gezilerine başlar. Varlıklı aile çocuğudur. İstanbul'da Unkapanı'nda, Bursa'da İnebey Mahallesinde, Kütahya'da, Bergama'da, sonradan Kahire'de birer evi, Sandıklı'da çiftliği, Bergama'da gayrimenkulleri vardır. Seyahat edebilmek için ticaret yapmış, mal taşımış, akrabası ve dostu vezirlerin kethudâlık, imamlık, müezzinlik, hânendelik, ulaklık (habercilik), elçilik görevlerini kabûl etmiştir. Halvetî ve Nakşbendî muhibbidir. Bugün Beyoğlu'nda bir mahalle Evliyâ Çelebi adını taşıyor. İlk fırsatta Evliyâ Çelebî'nin başka cephelerini sunacağım. Zira Evliyâ Çelebî Yılı olarak dünyaca kutlanıyor. Bakalım biz, en büyük yazarımızın 400. yılı için neler yapacağız?
Osmanoğulları Vakfı -1-
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İki büyük dünya savaşı sonunda (1918, 1945), Avrupa tarihini oluşturan en büyük hânedanlar sona erdi. 4'ü imparatorluk hânedânı idi: Rusya'da Romanof'lar (1917), Almanya'da Hohenzollern'ler (1918), Avusturya-Macaristan'da Habsburg'lar (1918, 1944), Türkiye'de Osmanoğulları (1922, 1924).
Ve daha birçok krallık hânedânı... Rusya'da komünistlerin vahşice yok ettikleri Romanof'lar hariç, hiçbir hanedan Osmanoğulları derecesinde olumsuzluklara mâruz kalmadı.
Osmanoğulları, 2700 yıllık Türk tarihinin en büyük ailesidir. Göktürk, Selçuklu, Timur hanedanlarından bile büyük... Ertuğrul Gazi'den (1191-1281) İkinci Abdülhamîd'e (1842-1918) kadar iki düzine dâhi çıkardı. 1516-1924 arasında hilâfet (halîfelik) tâcını da büyük liyakatle taşıdı.
Atatürk, yetişkin (18 yaş üzeri) şehzâdelerin çıkarılmasını tasarlarken, İsmet Paşa müdahale etti. Hânedan üyesi olmayan, tahta geçmeleri akıldan bile geçmeyen bir sürü insanı kafileye kattı (o tarihte bebekler dahil hânedan 37 şehzâde ve 42 sultandan ibaretti). Bunlar ebediyyen Türkiye topraklarından çıkarılıyorlardı, transit geçmeleri bile mümkün değildi.
Osmanoğulları'nın her şeyine el konuldu. Türkiye dışındaki varlıklarının hiçbirini o devletler, Türkiye'deki uygulamayı emsal göstererek vermediler (verilmemesi için Ankara'dan da yazı gönderildi). Hânedanın yabancı bankalarda kuruşu yoktu. Sultan Vahîdeddin büyük akılsızlık edip Türkiye'yi terk ederken bir avuç elmas almayı bile düşünmemişti. Her Türk'ün elbette dokunulmaz malı mülkü varken, Osmanoğulları'nın her şeyi yağmacıların, dolandırıcıların, azınlıkların eline geçti. Millî Mücadele kahramanlarının hiçbirinin bu iğrenç yağmaya katılmadığını belirtmem gerekir. Keşke Atatürk'ün silâh arkadaşları paşalara İstanbul'da birer hânedan köşkü, yalısı, konağı verilse idi, millî vicdan bunu onaylardı.
Şimdi Şehzâde Osman Salâhaddin Efendi Osmanoğlu, Hânedan için bir vakıf kurulacağını bildirdi. Zira günümüze kadar Türk prens ve prenseslerinin çoğu, feci şartlarda yaşadılar. Millî aybımız olarak tarihe geçecektir. Derin devlet, hânedânın dışarıdaki faaliyetlerini izleyip vakit harcadı. Zira Türkiye aleyhinde faaliyet şöyle dursun, kem söz söyleyen çıkmadı. Yarın devam edeceğim...
Osmanoğulları Vakfı -2-
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanoğulları Hânedânı şu anda 22 şehzâde+16 sultan denen prensesten oluşuyor (18 yaş üzerindekiler sadece 18 şehzâde+13 sultan). Bunlar Hânedân âzâsıdır (üyesi). Sultan (prenses) çocukları olan 23 sultan-zâde (prens) ve 13 hanım-sultan (prenses). Hânedân üyesi değil, Hânedân mensûbu'dur. Bunlara gene aynı sayılarda Dâmâd denen sultan eşleri ve Hanımefendi denen şehzâde eşlerini eklemek gerekir, bunlar da prens ve prenses statüsündedirler.
Bunlar ülkemizde bilinmiyor. Halbuki Avrupa cumhuriyetlerinde, eski hânedanlarına ait her şey dikkatle izlenir, bugünkü nesil tarafından da bilinir. Bizim böyle bir konumuz olmamasına, konunun hiç değilse devlet dışında tutulmasına çok gayret gösterildi.
Bugün en yaşlı sultan, Nasl-i Şâh Sultan'dır (Dolmabahçe Sarayı'nda 1921'de doğdu). Son halîfe İkinci Abdülmecîd'in oğlunun kızıdır. Annesi ise, son pâdişah (hâkan) Sultan Vahîdeddin'in kızıdır. İstanbul'dadır. En yaşlı şehzâdeye, Hânedan Reîsi deniyor. Osman Bâyezîd Efendi'dir (1924). Amerika'da yaşıyor.
1703'te en yaşlı şehzâdenin tahta geçmesi kesinlik kazandı. (Babadan büyük oğula) sistemi bırakıldı. Osman Bâyezîd Efendi, Osmanlı Vakfı'nın başkanlığını kabûl etmişse de, yaşı dolayısıyla, fahrî (onursal) durumda kalacağı anlaşılıyor. Vakfı fiilen, Hânedân'ın en faal üyesi olan 5. Murad (ilâveten anne tarafından Sultan Reşid) dalından Şehzâde Osman Salâhaddin Efendi (1940) yönetecektir.
Sultan Hamid'di, Osmanlı'ydı diye yeri göğü inleten gerçek milliyetçi muhafazakâr dini bütün zenginlerimizin konunun tarihî önemine yakışır ciddi meblağlarla vakfı desteklemeleri gerekir. Bu millî utançtan mutlaka kurtulmalıyız. Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan'ın bir işareti şarttır. Bunu yapacak millî seciyeye ve cesarete sahiptir.
İslâm Konferansı Genel Sekreteri kadîm dostum Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun da vakıf için üye devletlerin dolar milyarderlerini uyarmasını bekliyoruz. Halîfe padişahlarının çocukları ile ilgilenenler olacaktır. Birçoğunun dedelerinin bu şanlı hanedanın nice lütfunu gördüğü malûmdur.
Asya'da Amerika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dışişleri Bakanı Prof. Davutoğlu Şam'da idi. Suriye'nin kendi ülkesindeki PKK'cı Kürtler'e esaslı darbe vurduğu söyleniyor. Başkan Esad, İsrail'le ilişkilerimiz bozulduğu için arabuluculuk yapamayacağımız kanaatinde. Golan Tepeleri'ni istiyor ve İsrail'e 1967 sınırlarını teklif ediyor. Bu da Filistin sorunu ve barışı için bir pazarlık başlangıcı değilse, İsrail'in yanaşacağı tekliflere benzemiyor.
Prof. Davutoğlu Şam'dan sonra Vietnam'dan önce Kâbil'e uğrayacak. Orada bir tuğgeneral komutasında, Kâbil asayişinden sorumlu birliğimiz var. Amerika, 3. yıl için görevinin devamını istiyor. Ayrıca muhârib (Tâlibân ile savaşacak) asker de istiyor ama, Ankara yanaşmıyor.
Amerika, Asya'yı hâlâ öğrenebilmiş değil. 1918 ve 1945'te cihan galibi iken Avrupa'yı bile bilmiyordu. Kıt'ası dışındaki kıt'aların insan yapısına akıl erdiremiyordu. Vietnam'da komünizmi tasfiye edemedi. Irak'ta gayelerine ulaştı. Ama bu tarihî ülkeyi perişan etti.
Irak'ta ABD hedefleri ne idi? İsrail'i en büyük düşmanı Saddam'dan kurtarmaktı. Bunu yaptı. Hedefi ABD olan terör örgütlerini yok etmekti. Belki durdurdu ama, el-Kaaide'yi, Tâlibân'ı ve benzerlerini ortadan kaldıramadı. Üçüncü ve en ağırlıklı hedefi, petrole egemenlikti. Başarılı oldu. Irak petrolünü (dünyanın 3. büyük rezervi), 6 Körfez monarşisinin petrolleri gibi kontrolü altına aldı. Sıranın İran'a geldiği âşikârdır (dünyanın 2. büyük rezervi) Atom bombası ikinci derecededir.
Afganistan'a Roma'da sürgündeki eski kralını ve velîahdını getiren ABD, birkaç milliyetten oluşan bu ülkede birliği temsil edebilecek kralı tahtına oturtamadı. Zira monarşilere hiç akıl erdirememiştir. Millî birliği sağlaması imkânsız, dedikodulara adı karışmış yerli politikacıların, çok geri kalmış bu önemli Orta Asya ülkesini düzenleyebileceğini sandı. Tâlibân, ABD ile Pakistan'ın ortak eseridir. Yetiştirilip silâhlandırıldı. Şimdi, kendisini var edenlere karşı, tarihte görülmemiş çok ilkel bir cihâd üslûbu ile varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Dışişleri Bakanımız, böyle bir ülkeye göz attıktan sonra Uzak Doğu'ya gidecek.
Terör
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Terör ve referandum, millî gündemin ana konularını oluşturuyor. Terörle savaşıp yok etmek görevini uzman birliklere vereceğimiz haberi, PKK'yı varlığını göstermek için hareketlendirmiş olabilir. Zaten istisnasız bütün silâhlı kuvvetlerimiz uzmanlaşacaktır. Avrupa Birliği normları ortadadır. 1789 Fransız buluşu zorunlu askerlik yerini, -1789'dan önceki gibi- profesyonellere bırakıyor.
Nasıl subaylar ve astsubaylar askerlik tahsili yapmış profesyonellerse, erler de öyle olacak. 20 yaşında, birkaç ay yat kalk talimi görmüş, teknik bilgiden mahrum çocukların karmaşık ve çok pahalı süper silâhları kullanamayacakları âşikârdır.
Her delikanlımıza millî terbiye vermek işi, tamamen millî eğitimin görevidir. Hizmet sektöründe de asker kullanmak sona erecektir. Bu hususta geç kaldık. Profesyonel orduya geçemeyip henüz zorunlu askerliği sürdüren az Avrupa devleti kaldı. Aman onlardan da geri kalmayalım.
Elinde silâh dağ bayır gezen, üzerine gelen asker sivil her canlıya ateş açan, bomba fırlatan kişi ve topluluk, demokrasi veya otoriter, devlet olduğu iddiasındaki her ülkede, teslim olmadığı takdirde imha edilir.
Karşılıklı silâh bırakmak, ancak iki devlet arasında olur, mütâreke denir. Âsî veya eşkıyâ konumundaki terörist de silâhını bırakır, atar, teslim ederse, zaten güvenlik güçleri, ateş keserler.
Binâenaleyh, karşılıklı ateş kesilsin teklifinde bulunanlar, çoğunlukla geri zekâlı ukalâ gevezeler ve üstün zekâlı geçinen kurnaz PKK elemanlarıdır. Normal bir insan ve kuruluş, böyle boş lâf etmez, teklifte bulunmaz.
Hızla profesyonel güçler oluşturmamız şarttır. Asker statüsündeki bu gençlerimizin kaçakçı furyasına düşmemeleri, yasa dışı eylemlere kalkışmamaları için, yüklü tecrübemiz vardır, elbette gereken tedbirler alınacaktır. PKK'yı hızla ortadan kaldırmak millî hedefimiz, bizi, AB standartları çerçevesinde açılımlarımızdan alıkoymamalıdır.
Mısır ve ötesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Mısır'da idi. Eski tümgeneral 82 yaşında ve 29 yıldan beri yarı-başkan Hüsnü Mübârek'in, Harb Akademisi diploma töreninde, Arap olmayan ilk devlet başkanı sıfatıyla, onur konuğu idi. Ödül alan subaylara Sayın Gül de diploma verdi. Kocaman Türk bayrağının açılması, Türk marşı çalınması, ihtişamı arttırdı.
Arap ülkeleri ile bir türlü rayına oturmayan ilişkilerimizin düzeldiği artık açığa çıktı. Zira Mısır, Arap âleminin önderliği pozisyonunu hiçbir Arap devletine tanımaz. Sayın Erdoğan'ın, Sırbistan Cumhurbaşkanı Tadiç'i barışa razı etmesi kadar başarılı zor bir düğümü daha çözdük.
Arap âleminin Mağrib (Batı) denen, epey Fransa tasallutuna maruz kalmış ülkeleri sırada bekliyor: Tunus, Cezayir, bir zamanlar büyük devlet olan Fas... Cezayir, Osmanlı Türkiyesi cihan devletinin Batı Akdeniz'e egemen, Atlantik'e açılan kapısı bir deniz eyaletimizdi. 16. asrın dehâ sahibi amirallerimiz, Batı Anadolu'dan gelir, bu ocakta yetişir, zafer kazananlar İstanbul'a çağrılır, Donanma-yı Hümâyûn amiralliklerine geçerlerdi.
Bill Clinton tarafından resmen teşvik edildiğimiz, eski ülkelerimizle ilgilenmek politikamız, ülkemizde Osmanlı'yı unutturmayı kafalarına koymuş ulusalcılarımıza çarptı. Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı'nın son eseri ve şâheseri olduğunu, babalarımız Osmanlı general, subay, bürokrat, aydın ve vatandaşlarınca kurulduğunu inkâr ediyor, birden gökten zembille indiğimize bizi kandırmak, inandırmak, aldatmak istiyorlardı. Bu çarpıklıklar içinde tezatlar âlemi bir Türkiye oluştu. Atatürk ile Osmanlı'yı beraberce kucaklamak yeteneğinden mahrum olmak, en büyük millî nakisadır.
Şu anda terör ve referandum konuları arasına sıkışmamızdan kurtulacağız. Terör uzun vâdelidir. Ama sonu getirilecektir. Terörlü bir Türkiye, teröre taviz veren bir Türkiye bahis konusu bile olamaz. Büyük Türkiye'ye doğru yürürken, tökezlememeye çok dikkat edeceğiz. Partileri bizimkiler kadar birbiriyle kavgalı bir demokrasi bulunmadığını da unutmayacağız. Taraftarlar ve karşıtlar diye ikiye bölünmeyeceğiz. Demokrasi ne gerektiriyorsa, yerine getireceğiz.
Osmanlı'da terk edilmiş bir tek çocuk dahi yoktu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı'da terk edilmiş bir tek çocuk dahi yoktu
Başlık ResmiOsmanlı'da terk edilmiş bir tek çocuk dahi yoktu
Osmanlı döneminde çocukların eğitimine büyük önem verilir, okula başlayacak çocuklar için Amin Alayı düzenlenirdi. Osmanlı Türkiye'sinde çocuk, son derecede şefkate lâyık bir varlıktı. Disiplin, terbiye, belirli gelenekler ve kurallar içinde yetiştirilir, asla dövülmezdi. Zira dövülecek bir şey yaptığı nadirdi. Anne ve babası başta bütün büyüklerine saygı gösterirdi. Okulda dayak nadirdi. Ağırca suçlar için sınıf önünde değnek vurulurdu ki diğer çocuklar ibret alsın. Okul disiplini, her derecede öğrenimde, bugünkü ile kıyaslanmayacak derecede sıkı idi. Bütün dünyada öyle idi. İngiltere'de öğrencilerin resmen -terbiye ve disiplin amacıyla- değnekle dövülmesi -en son soylu okullarında olmak üzere- daha ancak çeyrek yüzyıl önce kaldırıldı. Çocuğu ebe doğurturdu. Ancak ebenin doğumun müşkül olacağını bildirmesi hâlinde, sultanlar (Osmanlı hânedanı prensesleri) gibi önemli hanımlar için hekim getirtilirdi. 19. asır sonlarında tek tük İstanbul'un ileri gelen ailelerinin doğumda doktor getirttikleri görüldü. Ama 1930'da İstanbul'da bile nadirdi. 1940'larda İstanbul'da ebenin doğurtması çok azalmaya başladı. Ebeyi, diğer ebeler, yanlarında yardımcı hizmeti vererek yetiştirirlerdi. 1861'de yasaklandı. Bu tarihte Müslüman, Hristiyan, Mûsevî ebelik yapacak bütün hanımlardan Mekteb-i Tıbbiye'de sınav geçirerek ebelik ruhsatı alması şartı konuldu. Bu kuralın ancak büyük şehirlerimizde uygulanabildiği açıktır. Doğumun 3. günü aile toplanır, yakınlar çağırılırdı. Baba, bebeği kucağına alır, kulağına hafif sesle üç defa ezan okur, üç defa çocuğun adını söylerdi. Sonra konuklar ağırlanırdı. YETİMLERE DEVLET BAKARDI Türk toplumunda piç derdi yoktu. Zira zinâ yoktu. Terk edilmiş çocuk yoktu. Yetimler mutlak devlet himayesinde idi. Bu hususta Türk toplumu, Avrupa toplumundan asırlarca ileridedir. Yakın zamanlara kadar Batı toplumunda gayri meşru ve terk edilmiş çocuklar, büyük sosyal âfetlerden biri idi. Meselâ 1815'te Fransa'da hükûmet, 82.000 terk edilmiş, sahipsiz çocuk tesbit etti, bu rakam 1830'da 118.000'e yükseldi, sonraki yıllarda daha da arttı. (Schoelcher, Esclavage et Colonisation, Paris Üniversitesi, 1943, s.62, not 2) Sosyal faciayı daha iyi anlamak için, şunları hatırlamak yeter: Fransa nüfusu 1815'te 29.3 ve 1830'da 32 milyondu (Avrupa'da o devirde Avrupa topraklarındaki nüfus bakımından 1.) Demek aşağı yukarı her 300 nüfustan biri, terk edilmiş çocuktu. Bunu yalnız çocuk nüfusuna oranlarsak, çıkan sonuç korkutucudur. İngiltere'de durum, -Dickens'ın romanlarından anlaşılacağı gibi- daha kötü idi. Fransa ile İngiltere'nin o yıllarda dünyanın en kalkınmış ülkeleri sayıldığını da hatırlıyorum. Terk edilmiş, daha doğrusu savaşlar ve düşman istilâsı dolayısıyla kimsesiz kalmış çocuklar meselesi, ilk defa 1913'te, Balkan Savaşı'nda yenilmemiz üzerine yepyeni bir problem şeklinde ortaya çıktı. 1918'de problemin boyutları büyüdü. 1922'de çok büyüdü. Babası şehid olan, anası ölen binlerce çocuk himayesiz, yersiz yurtsuz kaldı. Gene Birinci Cihan Savaşı'nda Türk çocuğunun karakteri de değişmeye başladı. 1945'te büsbütün değişti. HERKES YARDIMA KOŞARDI Büyük savaşlardan önce İstanbul'da olsun, başka yerlerde olsun mahalle çocukları; kadına, yaşlıya, garîbe, yoksula, hastaya, kazâ geçirene, kötü muamele görene, saygı içinde yardıma koşarlardı. Kendi mahallelerinde bu gibilerin herhangi bir zorluğa uğramamasına dikkat ederlerdi. Yol gösterirler, önlerine düşer kılavuzluk ederler, başa çıkamazlarsa yardım çağırırlardı. Bir komşu, sokakta oynayan çocuktan bir şey istese, bakkala gönderse, hiç yüksünmeden yerine getirirlerdi. Karşılığında bahşiş almak gibi bir şey bilinmezdi. Batı toplumunda ise çocuk, her hizmetinin karşılığı sembolik olsa da bir para almaya alıştırılarak terbiye edilir. Bir tarihten sonra, bu gibi yardım istekleri karşısında İstanbullu (ve şehirli) çocuğun "Babanın uşağı mı var?" şeklinde haşîn tepkileri görülmeye başladı. Yaşlıya yer vermek âdetini "enayilik" şeklinde değerlendirenler çoğaldı. Anne ve babası ile çene yarıştıran, bilir bilmez karşılık veren çocuklar gittikçe arttı. Bu atmosfer, okullarımıza da yayıldı. İmparatorluk döneminde ilkokul çocuklarını, okul kalfası evlerinden alır ve evlerine bırakırdı. Orta ve yüksek öğrenimde öğrenciler üniformalı, başlıklı, kasketli, işaretli, rozetli idiler. Ortaokulda çocuklara okul üniformalarının şerefini korumak öğretilirdi. Atatürk devrinde bile ortaokul ve liselerde kasket zorunlu idi. Ben ortaokula kasketli girdim, kasketi atmış durumda bitirdim. Zira o yıllarda artık terk edilmişti. Orta ve lise öğrencilerinin evleri ile okulları arasında güzergâhları belirli idi. Çocuklar, üniformalarını, başlıklarını, şeref ve şevkle taşırlardı. Zira okumak, ayrıcalıktı, büyüklüğe, büyümeye, aydınlığa atılmış gerçek bir adım, bir nimetti. Bugün de okulu ile, okullu olmakla iftihar eden çocuklarımız olduğu muhakkaktır. Ancak televizyonlu, bilgisayarlı, internetli bir çağdır. Şartlar değişmiş, fakat eskilerden pek çok daha tehlikeli ve nazik çizgiye gelmiştir. Doğru, yeterli, kaliteli, çağdaş, millî bir eğitim milletçe geleceğimizi belirler. Bir devletin en ağırlıklı, en önemli konusudur. Kitaplar Arasında Jacques Austruy, Kapitalizm Marksizm ve İslâm, İlgi Kültür ve Sanat Yayıncılık, İst. 2010, 144 s. Önemli devlet adamlarımızdan ve verimli bir fikir adamı ve yazar olan Agâh Oktay Güner, Sorbon doktoru olmak ehliyetinin verdiği vukufla, Fransızca'dan çok önemli, aktüel, karmaşık bir konunun Prof. Austruy tarafından kaleme alınmış eserini Türkçe'ye çevirmiş. Sadık Müfit Bilge, Osmanlı'nın Macaristanı, Kitabevi yayını, İst. 2010, 408 s. İğneyle kuyu kazılırcasına araştırılarak, bütün kaynaklara dayanılarak 160 yıl boyunca biz Osmanlı Türklerinin Macaristan'ı nasıl yönettiğimizi anlatan bir eser.
.Tarihimizden kopmamak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Harb Akademilerinin 162. yılı kutlandı. Akademi komutanı Orgeneral Nusret Taşdeler, Cumhurbaşkanını, TBMM Başkanını, Başbakanı, Millî Savunma Bakanını ağırladı. Yeni kara, deniz, hava subaylarımız yanında her yıl olduğu gibi yabancı subaylar da kurmay diplomalarını sevinç ve gururla aldılar.
İlk modern çağdaş ve günümüzde devam eden harb okulunu 1802'de, asrın en büyük askeri henüz imparator olan Napolyon, Paris'te açtı. Bu okulu örnek alarak İkinci Sultan Mahmud 1834'te modern piyade ve süvari subayı yetiştirmek için Harbiye'yi, bugünkü Harb Okulu'nu kurdu (1826'da yeniçeriliğe son verince geçici bir subay okulu da açmıştı). Daha önce istihkâm ve topçu subayı için 1720'lerde Nevşehirli Dâmâd İbrahim Paşa tarafından bir Hendese Mektebi,
-geliştirilerek 1776'da bugünkü Teknik Üniversite olan- Mühendis-hâne-i Berrî-i Hümâyûn kurulmuştu. 1794'te -bu defa İngiltere model alınarak- deniz subayları için Üçüncü Sultan Selim, bugün Deniz Harb Okulu olan Mühendis-hâne-i Bahrî-i Hümâyûn'u tesis etmişti.
1810'da Prusya Krallığı, Harb Akademisi diye, seçilmiş subayları eğitip savaş planları ve savaşlarda komutanlık yapmak için çok yüksek derecede bir askerî okul kurdu. Fransa aşağı kalır mı? 1815'te Napolyon, giderayak, dünyanın ikinci harb akademisini kurdu.
Türkiye'de 2 yıl öğrenim+2 yıl kıt'a stajlı Harb Akademisi, 1848'de Sultan Abdülmecid ve Sadrâzam Mustafa Reşid Paşa tarafından
-Fransız örneğine göre- açıldı. İlk mezunlar, kurmay çıkan sadece 5 subaydır ki, 3'ü mareşal, 2'si kurmay albaylıktan emekli olmuştur. Biri, sadrâzamlık da yapan mahut Hüseyin Avni Paşa'dır.
Şimdi... Bu müesseseler, devletimizin, hem imparatorluk, hem cumhuriyet dönemlerinde, en temel askerî eğitim kurumlarıdır. Her yıl Harb Akademisi'nin, Harb Okulu'nun, Deniz Harb Okulu'nun, Teknik Üniversite'mizin yıl dönümleri kutlanır. Paris'te de imparator Napolyon şükranla ve yüceltilerek anılır. Siz hiç, bu müesseseleri, binbir çaba ve üstün irâde ile kuran Sultan Selim'in, Sultan Mahmud'un, Sultan Abdülmecid'in, Reşid Paşa'nın isimlerinin her yıl yapılan şâşaalı kutlamalarda telaffuz edildiğini işittiniz mi?
Tarihinden kopan devletlerin başı belâdan kurtulmaz.
.Referanduma doğru -1-
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye'de gerçek halk oylaması, dolayısıyla parti propagandaları 1946'da başladı. 1876, 1908, 1912, 1916, hattâ Mustafa Kemal Paşa'nın yönlendirdiği son Osmanlı Parlamentosu seçimi olan 1920 seçimleri, zaten iki dereceli idi. Halk gûyâ birinci seçmenleri (müntehib'ler) seçerdi, onlar da meb'ûs denen milletvekillerini!
1923 erken, 1927, 1931, 1935 Atatürk ve 1939, 1943 İnönü tek adam dönemi seçimlerinde listenin tamamını bu iki cumhurbaşkanımız yaptı. Sandığa atılan listeler sembolikti. Zaten oylar, sandık görevlilerinin ve halkın gözü önünde açık veriliyor, oyların sayımı ise nedense CHP'nin sandık temsilcileri tarafından herkese kapalı yapılıyordu. Böyle acayiplikler, totaliter ve otoriter ülkelere mahsus ve münhasırdır, millete hikmet-i hükûmet diye yutturulur.
Avrupa'da çok devlet gibi Türkiye de 1946'da demokrasiye -şeklen de olsa- geçmeye mecbur kaldı. Geçmekte direnenler, ABD'nin oluşturduğu Birleşmiş Milletler'e kurucu üye kabûl edilmedi. Franco ile Salazar karşı çıktılar, İspanya ile Portekiz kurucu üyeliğe alınmadı (bizden tam 10 yıl sonra 1955'te BM üyesi olabildiler). Dört dörtlük faşist büyük devletler olan İtalya 1955'te, Japonya 1956'da, Almanya 1973'te, İngiltere ve İsveç derecesinde tam demokrasiye geçip BM üyesi olabildiler. 2010 Türkiyesi'nde AB standartlarında demokrasiye geçtiğimiz iddiası, epey cür'etkâr bir söylemdir.
1946 erken, 1950, 1954, 1957 erken, 1961, 1965, 1969, 1973, 1977, 1983 ve sonraki milletvekili ve senato ile ara seçimleri, partilerin gerçek mücadelesi içinde geçti. Meydanlar dolup taştı. Radyoları TV ekranları izledi. Medya hararetlendi.
Ama günümüze kadar hiçbir halk oylamasında, daha bir buçuk ay olmasına rağmen, 12 Eylül referandumu derecesindeki partiler arası mücadele, asla görülmedi. Karşılıklı, demokraside gerekmeyen ithamlar yapıldı, yapılıyor.
Referandum iktidarı tayin edecek bir genel seçim değildir. Üstelik anayasanın bütünü zaten en kısa zamanda değiştirilecektir. Buna rağmen bu derece ilginin, hararetin sebebi nedir? Referandumdan Evet mi, Hayır mı çıkar? Yarın devam edeceğim.
Referanduma doğru -2-
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Referandumda 'Evet'lerin yüzde 60'ı zorlayacağı fikrindeyim. (Yüzde 40+yüzde 40+yüzde 20 kararsız) anketlerine inanmıyorum. AK Parti'nin de sonuçtan endişesi yok. Buna rağmen bir buçuk ay öncesinden demokrasi tarihimizin en heyecanlı, en derin propagandasına girmesi ne manaya geliyor?
Tek manası, Evet oylarını mümkün olabildiği en yüksek çizgide tutmak hedefidir. Genel seçime böyle bir avantajla girmek düşünülüyor. Ancak, referandum oylamasında, anayasanın tadil gören 28 maddesini inceleyip olumlu veya olumsuz oy kullanacak vatandaş, seçmenin onda birini bile bulmaz. Vatandaş ikiye ayrılmıştır: Taraftarlar ve Karşıtlar. Bunun dışında her faktör, oy atana vız gelecektir.
İşte böyle bir atmosfer oluşmuşken Cumhuriyet Halk Partisi, bu cuma günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Silâhlı Kuvvetler İç Hizmet Yasasının mahut 35. maddesinin (korumak ve kollamak) kelimelerinin çıkartılması için olağanüstü toplantı isteyeceğini bildirdi. Bu madde antidemokratiktir, demokrasinin yüz karasıdır. Meclis'in üstün iradesine hakarettir. Ama zamanı değildir. Kaldı ki bu maddenin darbelerin anayasal dayanağı olduğu iddiası anlamsızdır. Darbe yapacak cuntanın bu maddeye ihtiyacı yoktur. Zira anayasaya, bütün yasalara, millete rağmen, devletin kayıplarına zerre kadar aldırmadan, şanlı ordumuza nakisa getireceğine hiç endişe etmeksizin darbe yapılır, yapılmıştır. Milletin ellerine verdiği silâhları millete çeviren bir cuntanın bu maddeden esinlendiği doğru değildir. Bu konuda çeşitli dış ve iç faktörler yazılıp çizilmiştir.
Böyle bir ibare çoktan iptâl edilmeli idi. Ama Sayın Başkan'ın şu sırada Meclis'i olağanüstü toplantıya davet etmesi beklenmiyor.
AK Parti, genel seçimlerde en büyük ihtimalle 1. parti olacak ve büyük ihtimalle tek başına hükûmet kurabilecektir. Ancak referandumdaki oy nispetine erişemeyeceği açıktır. Bir partinin üst üste seçim kazanmasının nadir bir gelişme olduğu da bir faktördür.
Bütün bu hây-ü hûyda askerin ve yargının prestijine dikkat edilirse huzurlu bir Türkiye oluşacaktır. Milletin bu konuda hassasiyeti vardır. Politikaya karışan asker ve yargı istemez. Fakat gündelik mevzu hâline gelmelerinden de hoşlanmaz.
İran'a ambargo
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD muhalifi Brezilya'nın sevimli dışişleri bakanının Ankara ziyareti neyse de, İran'ın eski dostumuz dışişleri bakanının (beni de aranıza alın) talebi, Washington'da asap bozdu. NATO ortaklığının bile ötesinde Amerika'dan sonra en yakın stratejik müttefikimiz İngiltere'nin 3 aylık başbakanı, bir denge bozukluğu dedikodularını önlemek için Türkiye'ye gelmekte gecikmedi. Ciddi, akıllı, Türkiye ile iş birliğine hevesli bir devlet adamı intibaı bıraktı. "Majesteleri'nin Birinci Bakanı" David Cameron'a dışişleri bakanı William Hague de eşlik etti.
İran, bombacığını gerçekleştirecek zamanı kazanmak için her türlü fırsatı değerlendiriyor. İran'ın bomba aşkından feragatinin ihtimali yok. Amerika'nın da İran politikasını değiştirmesi mümkün değil. Realpolitik, ancak bu iki değişmezin katı kuralları üzerine bina edilebilir.
Türkiye (İran'da barışı kurtarmak için her şeyi yaptık, bunca çabamız yetmedi) diyecek çizgiye gelince nasıl bir durum alacağımızı şimdiden söyleyemeyiz. Amerika'ya göre, İran Türkiye'nin komşusudur ama, müttefiki falan değildir. Türkiye'nin yeri gerçek müttefikleri ABD ve AB'nin yanıdır.
Avrupa Birliği, 27 üyesinin ittifakı ile İran hakkında yaptırımdan çok ambargoya benzer bir karar aldı. Artık İran gemileri uluslararası sularda seyredemeyecek, AB, daha doğrusu ABD gemileri tarafından durdurulup güzelce muayene edilecektir. Amerika'nın stratejik saydığı her türlü malzemeden arındırılacaktır. İran'ın (İran veya Pers Körfezi), bizim (Basra Körfezi) dediğimiz deniz bile uluslararası sulara dahildir, dünyanın en kudretli harb filosu buradadır. Diğer yaptırımları saymama hâcet yok, radyodan, internetten öğrendiniz.
İran bu kararların başarı ile uygulanması takdirinde bile çözülmeyecektir. (Ben ettim, siz etmeyin, atomdan füzeden falan vazgeçtim!) demeyecektir. Hattâ Batı'ya karşı politikasını sertleştirecektir. Batı'ya kafa tutup tehditler yağdıracaktır. Doğu Akdeniz'de Tahran'ın emrinde güçlü örgütler var. Onları İsrail'e karşı harekete geçirdiği an, Washington'a gün doğduğu andır.
Yarın: (Gerçekte İran ne istiyor? ABD ne istiyor?) konusunu ele alacağım.
Ne istiyorlar?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran ne istiyor? sorusunun doğru cevabını bulamayan devlet, büyük yıkıntıya uğrar. Tahran'ın "nükleer enerji benim hakkım, nükleer silâh da hakkım ama vazgeçiyorum" demesi gerçekleri yansıtmaz.
İran'ın hedefi, Orta Doğu'nun büyük devleti olmak, tarihî rakipleri Araplar'la Türkler'e üstünlük sağlamak, bu güçle totaliter rejimini ayakta tutmaktır. Tek başına Türkler ve Araplar'la başa çıkamayacağı için, Asya kıt'asını Çin ve Hindistan'la nüfuz bölgelerine ayırmak isteyecektir (Japonya, Avrupa'da İngiltere gibi kıt'asından kopmuş bir ada devletidir).
Bu projeyi engelleyecek güç Amerika'dır. İsrail'dir. İsrail'i denize dökemese bile, bomba ve füze ile korkutarak Asya'dan kopmuş bir Avrupa devleti hâline getirmeye çalışacaktır. Üstün diplomasisi ile, sayıları pek çok Arap ve Türk devletlerine karşı başarı kazanacaktır. Türkiye'nin AB üyeliği ile Asya'dan el çekeceğini düşünebilir. Tacikistan ve azınlık şeklinde Afganistan'daki Tacikler, Farsça konuşurlar, Sünnî olsalar da İran'ı destekleyeceklerdir.
Gelelim Amerika'ya... "Amerika ne istiyor?" sorusunun cevabında yanılan devlet, gaflet ve dalâlet içindedir. Amerika, İran'ın atom bombası yapıp komşularına fiyaka satmasını istemiyor. Pekiyi atom bombasından vazgeçerse, İran'ın yakasını bırakacak mı? Güldürmeyin beni! İsrail'i tehdit eder durumdan çıkmasını isteyecektir. Pekiyi Filistin, Lübnan, Suriye'deki Tahran'a bağlı mahut örgütlerle ilişkilerini kesse, hattâ onları sivilleştirse, silâh bıraktırsa, Amerika, İran'dan vazgeçer mi? Ne gezer!
İran'ın 6 Körfez monarşisi ile uğraşmaktan vazgeçip el-Kaaide, Tâlibân gibi en dehşetli örgütlerle de ilişkilerine son vermesini isteyecektir. İran bunları da yaptı, Amerika'yı daha memnun etmek için muhalefete razı olup demokratikleşmeye de başladı diyelim. "Amerika, İran'la uğraşmaktan işte o zaman vazgeçecektir" mi diyorsunuz? Kusura bakmayın, tebessümlerim kahkahaya dönüşüyor.
Orta Doğu enerji kaynaklarını bizzat düzenlemek, Amerika'nın 21. asır millî temel politikasıdır. Suûdî Arabistan misali İran'la da anlaşamadığı için, İran'ı etnik parçalara bölmek süper projesini uygulayacaktır. İran'ı havadan ve denizden tazyik edip bölüştürmeye kararlıdır (İran nüfusunun ancak yarısının anadili Farsça'dır).
Bir lâle soğanını 1000 altına sattı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Temmuz, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Nevşehirli Dâmâd İbrahim Paşa'nın çûhedârı Taşovalı Mustafa Ağa, mor fitilli pembemsi-beyaz lâle tohumu elde etti ve soğanını 1000 altına sattı, adını mahbûb-i zamân (devrin sevgilisi) koymuştu
Bir lâle soğanını
1000 altına sattı
Başlık ResmiBir lâle soğanını 1000 altına sattı
Osmanlı Türkü, çiçeğe âşık bir millettir. Bilindiği gibi lâle ve leylâk tohumları 16. asır ortalarında İstanbul'dan Hollanda'ya götürüldü. Oradan bütün Avrupa'ya yayıldı. Hollanda, lâleciliği bir endüstri hâline getirdi. Biz, Lâle Devri'nde (1718-1730) 1.350 çeşit lâle yetiştirmiş bir millettik. Hiçbir devletin tarihinde bir çiçek, bir döneme adını vermemiştir. Zamanla öylesine imparatorluk savunmasına daldık ki, Türk'ü Avrupa kıt'asından kovup geldiği yere göndermek isteyen devletlerle uğraşırken, kültürümüzün nice incelikleri ile uğraşacak vakit bulamadık. Çok ünlü İngiliz bahçe mimarisi, bilindiği gibi, İngilizler'in Hindistan Türk (Timurlu / Bâbürlü) imparatorluğunda gördükleri Türk tarzı bahçe mimarisi örnek alınarak doğdu. Osmanlı'da da bahçe mimarisi ünlü idi. Lâle devrinin ünlü bahçe mimarı Tâib idi. Şair Nedîm onu, Fener Bahçesi'nde hârikalar oluşturduğu için över (Tâib adı, basılı Nedîm dîvânında eski harflerde bir nokta düşerek Nâib şeklinde çıkmıştır). Tabîb (hekim) Mehmed Aşkî, Lâle Devri sonrasında yetişen Lâle meraklıları üzerinde bir eser yazmıştır. Bu kitapta 1.350 çeşit lâlenin ayrı ayrı adı ve 124 lâle uzmanının teker teker ismi, her lâleyi kimin bulduğu kayıtlıdır. Var mı muhteşem Avrupa edebiyatında tek çiçek hakkında böyle bir eser? 18. asrın en büyük lâle mütehassısı Tabak Atâ (*) idi. Lâle Devri sadrâzamı (imparatorluk başbakanı) Nevşehirli Dâmâd İbrahim Paşa'nın çûhedârı Taşovalı Mustafa Ağa, mor fitilli pembemsi-beyaz lâle tohumu elde etti ve soğanını 1.000 altına sattı, adını mahbûb-i zamân (devrin sevgilisi) koymuştu. Ahmed Kâmil Efendi, 1753'te lâle üzerine yazdığı eserinde tam 558 lâle meraklısının adını bizlere verir. Padişahlar, sultan denen Türk imparatorluk prenseslerimiz, şeyhulislâmlar, vezirlerden tutun, en mütevazı kişilere kadar lâle meraklılarını biliyoruz. Rüşdî-zâde Remzî Efendi ve Şehremîni Camii hatîbi Ubeydullâh Efendi de çiçekçilik üzerinde iki eserin yazarlarıdır. Ubeydullâh Efendi 1699'da yazdığı Tezkere-i şükûfeciyân (Çiçekçiler Ansiklopedisi) adını verdiği kitabında, 17. asrın en büyük bilgini Kâtib Çelebî'yi de devrinin ünlü çiçek meraklıları ve uzmanları arasında saymıştır. Bu esere göre Kâtib Çelebî, 48 yıllık kısa hayatında, akıl almaz hacimdeki o muazzam eserlerini yazıp on binlerce kitap incelerken, katmer salkımlımavisünbül soğanını elde etmiş, bu Tezkire'den öğreniyoruz. Aynı asrın en büyük bestekârı Itrî'nin hobisinin de meyvecilik olduğunu, Mustafa Bey Armudu'nu elde ettiğini biliyoruz. GÜL'E GELİNCE... Lâleden sonra en fazla gül meraklıları vardı. Zaten gül'ün tahtına hiçbir çiçek oturamamıştır. Orkide bile... Gül klasik şiirimizde en çok geçen çiçek adıdır, bülbül de en çok geçen kuş adı... Sonra karanfil, sünbül, zerrîn, menekşe-benefşe, leylâk gibi çiçeklerin meraklıları geliyor. Bunlar da önemli yekûn tutuyor. Birden fazla çiçekle uğraşan meraklılar da zaten çoğunluktu. 19. asırda çiçek merakımız devam etti. Bu asrın çiçek meraklısı devlet büyükleri arasında şu isimler vardır: Çok zengin bir adam olan Sadrâzam Koca Hüsrev Paşa, Tanzimat sadrâzamlarından Boğaz'da hâlâ duran yalısı ünlü Sadrâzam Kıbrıslı Mehmed Paşa, şair şeyhulislâm Ârif Hikmet Efendi (ki Medîne'de kurduğu kütüphanesi ünlüdür), Mısır hıdîvi (valisi) İsmail Paşa, Sadrâzam Yusuf Kâmil Paşa ve eşi Zeyneb Hanım... Her birinin muhteşem bahçeleri ve pek çok mütehassıs bahçıvanı vardı. Hastalara çiçek giderdi. Bukete deste, zemine konan büyüğüne çelenk denirdi. Bir deste gül... en zarif bir hediye idi. Sevgilisine, nişanlısına, eşine çiçek gönderen âşıklar çoktu. Her çiçeğin manası vardı. Beyaz gül'ün masum, platonik aşk, kırmızı gül'ün ateşli aşk, sarı gül'ün ümitsiz aşk manaları bilinirdi. İlkokul çocuklarından her zaman hocasına, kalfasına çiçek götürenler az değildi. Bugün de çocuklarımız öğretmenlerine çiçek veriyorlar. Esnaf, dükkânlarında çiçek bulunurdu. Evliyâ Çelebî, Manisa dükkânlarında her esnafın her sabah yenilenen çiçekler bulundurduğunu anlatır (velîahd-şehzâdemizin oturduğu ve hükmettiği şehir olması bakımından Manisa'da İstanbul âdetleri yaygındı). Hanımlar ve zarif çelebiler, çiçek takarlardı. Fâtih gibi bir şahsiyet, Barbaros gibi bir adam, ellerinde gül ve karanfil koklarken resimlerini yaptırmışlardır. Bâkî'ye ilk büyük şairlik şöhretini kazandıran kasîdesi sünbül rediflidir. Şiirimiz gül, benefşe radifli gazel'lerden geçilmez. Cenazeye, nikâha çiçek, çelenk, sepet göndermek âdeti ise yenidir. Batı'dan gelmiş gibidir. Lüzumsuz israfa kaçmamak şartıyle güzeldir. Atalarımız, zarîf insanlardı. Zarâfeti ise çok az şey, çiçek kadar güzel sembolleştirebilir. Bugün de çiçeğe, ağaca, yeşile, evcil ve serbest yaşayan hayvana, Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı bütün tabîata, yeni tabiriyle doğa'ya âşık, bu seyyarenin onlarla birlikte yaşamamız için yaratıldığına inananlara şiddetle muhtacız. Zira bir milyar nüfuslu Arz'dan 7 milyara birden geçen İnsanoğlu'nun, atalarının bir kısım öğülmeye değer hasletlerini yitirdiklerini her gün gazetelerde okuyoruz. ......... (*) Eserini 1776'da yazdı. Kitaplar Arasında YAVUZ BÜLENT BÂKİLER, 1944-45 Irkçılık-Turancılık Davası İst. 2010, Türk Edebiyatı Vakfı, 592 s. Büyük epik şairimiz, çok verimli bir müellif, Türkçe'nin gerçek üstadlarından olan Bâkiler, gazetemizin kıdemli köşe yazarlarındandır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ve tek parti diktatörlüğünün Türk milliyetçiliğini son zamanlara kadar mahkûm eden ve mensuplarını ikinci sınıf vatandaş sayan yüz karası davasının, zabıtlarını yayınlıyor. Başta Türk milliyetçi akımının Gökalp'ten sonraki en büyük ismi olan Nihal Atsız olmak üzere Fethi Tevetoğlu, İsmet Tümtürk, Zeki Velidi Togan gibi en önemli şahsiyetleri, bu siyasî yargıda hangi sorulara ne cevap vermişler, ibretle okunuyor.
Niçin?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK (Pe Ka Ka), GAP'ı engellemek için Suriye tarafından komünist bir terör örgütü olarak oluşturuldu. Aynı zamanda ASALA tükenmişti. Onun fonksiyonunu da ifa edecekti. Sonradan PKK, nice değişiklikler geçirdi. Devamı bir çok devletin işine geldi, "Kürtler'in içinde de elimiz bulunsun" dediler.
Şimdi PKK, İnegöl gibi Osmanoğulları'nın Türkmen beyliğinin çekirdek kasabalarından birinde göründü. Sonra Hatay'a musallat oldu. Hatay'ın durumu bellidir, haritaya bakan anlar, Diyarbakır Belediye Başkanı, Türk bayrağı yanında (yakında üstünde de diyecektir) Kürt bayrağı diyerek kışkırtıcı eylemlerinin doruklarına tırmandı.
Ne oluyor? Birileri, Türkiye'ye ihtarda bulunuyor. "Yanımızda olmazsan başına bunlar gelecek" hatırlatması yapıyor. Ordumuzun yüksek kademelerinin durumu malûm. İktidarla muhalefete gelince, hiçbir dönemde araları böylesine açılmamıştı.
İngiltere ve Almanya'nın -fiilen bir kolaylık gerçekleştirmeksizin- Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini üst üste vurgulamaları dikkat çekti. Dünyanın 1. adamı, hiç yoktan bir İtalyan gece postasına Türkiye lehinde konuştu. Sonra Türkiye aleyhine Ermeniler Kaliforniya'da ve Rumlar Kıbrıs'ta milyar dolarlık tazminat davaları açarak dolandırıcılık san'atının şâhikalarına eriştiler.
Ahmet Türk-Molla Barzani mülâkatı şüphesiz dikkatlerden kaçmadı. Bütün bunlar 1. ve 2. Irak savaşlarına katılmamak basiretsizliğimizden doğdu. Türk askeri vaktiyle Kore'de, sonra Somali'de, Lübnan'da, Afganistan'da kendini gösterdiği halde, Irak'a girmekteki hevessizliğimiz bize pahalıya, ama çok pahalıya patladı ki daha tarihçiler bilanço çıkarmadılar. Kürtler ve Ermeniler, büyük ümitlere düştüler, düşürüldüler. Belki Bağdad Müzesi'nin yağmasını bile engelliyebilirdik. Yakın ve uzak tarihte, bundan çok daha büyük işler yaptık.
Dış politikada hata ve sevap, askerlikte meydan muharebesi kazanmak ve kaybetmek derecesinde devletin geleceğini belirler. Derin tarihçiler bunu çok iyi bilirler. Dünya dengesini etkileyecek bir şeyler olacağı ve Türkiye'nin durumunun da bahis konusu bulunduğu artık ortadadır.
Şûra günleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yüksek Askerî Şûra'nın kararları oluşunca, gündem tekrar referanduma dönecek. Yoğun meşgaleleri bulunan liderlerin il il dolaşıp halka evet veya hayır demelerinin erdemlerini anlatmaları, konuya ne derecede önem verdiklerini gösteriyor. Ancak her ilde aşağı yukarı aynı şeyler söylenince, vatandaşı bezdirebilir.
Hele bu sıcakta... Halkımız sıkılırsa oylarını değiştirmek tehlikesi bile var. Bu arada CHP bir de TSK İç Hizmet Yasası'nın mahut 35. maddesini yenileştirmek teklifini Yüce Meclis'e sunmasın mı? CHP'nin niye seçim kazanamadığını bir defa daha anladım. Teklif askere (buyurun müdahale alanınızı genişletiyoruz, acele davranıp bizi şu iktidardan kurtarın!) manasına geliyor. Silâhlı Kuvvetler'in görevi, bütün demokrasilerde emir aldığı zaman savaşmaktır. Barışta askerî eğitim ve öğretim vermektir. Muhtemel her türlü savaşın stratejik ve taktik planlarını yapmaktır. Kuvvetlerimizi her türlü teknik yeniliğe adapte etmektir. Güçlendirmek, vurucu kuvvetini arttırmak, disiplinine dikkat kesilmek, kuvvetlerimizi dünya birincileri liginden asla düşürmemektir.
Asker ve yargı, politikaya girmemelidir. Girmek isteyenler üniformalarını ve cübbelerini çıkarmak zorundadır. Ordu ve yargı, devletin üstün saygın temel kurumları olarak prestijini bu şekilde sürdürür.
Referandumda hele Hoca'nın uzaktan görüşünü açıkladıktan sonra 'evet'lerin daha da yüksek çıkacağı fikrindeyim. Oylamayı boykot eden partiler ve gruplar olursa, ayrıca evet oylarını arttırmaya yarayacaktır.
Türkiye sonbaharının doyulmaz letâfeti başlamak üzere iken, referandumdaki 'evet'lerin felsefesine girmekten kurtulabilirsek, rahat bir kış yaşarız. Ama dostumuz Beşar Esad gibi bir politika kurdu savaşın yaklaştığı görüşünü açıklayarak keyfimizi kaçırdı.
Ve 2011 baharı ile bir seçim atmosferine gireceğiz ki, yoğunluğu ve şiddeti âzamî çizgide olacak. Tıpkı 2010 Ağustos YAŞ'ımızın tarihimizde en hararetli ve münakaşalı gerçekleşmesi gibi...
BM'ye havale
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail, Mavi Marmara baskınını kendi kuracağı komisyona inceletip gerçekleri ortaya çıkaracağını (!), Türkiye'nin resmen talep ve teklif ettiği Birleşmiş Milletler komisyonuna ihtiyaç bulunmadığı için bu komisyona katılmayacağını ve aldığı kararı uygulamayacağını bildirmişti.
Şimdi İsrail, BM komisyonunu kabûl etti. Çok ilgiliyi şaşırttı ama, ben hiç şaşırmadım. Zira Yahudi, oynak zekâsı ile ünlüdür. Kazanç oluşturacak ve zararı azaltacak şekilde isabetle davranan bir zekâdır.
BM komisyonundan İsrail kazancı nedir? derseniz, Musevi mantalitesine göre bu husus artık ikinci dereceye düşmüştür. Mesele düpedüz Türkiye-İsrail ilişkileri halindedir. Türkiye ile bozuşmakta İsrail'in hiçbir menfaati yoktur. Amerika'nın görüşü de budur. İsrail, kendisinden daha büyük (yani daha çok Yahudi içeren) tek Musevi yaşayan ülke olan ABD ile paralel davranır.
Böyle olmasa bile, dünyanın 1. devleti ile zıtlaşmak, ünlü Yahudi zekâsına aykırıdır. Vaktiyle İngiltere'de hiç de önemli Musevi nüfus yoktu. Fakat Museviler, o zaman (1940'a kadar) dünyanın birinci devleti olan İngiltere ile politikalarını paralelleştirmişlerdir.
Bu isabetli politika ile sağladıkları kazancın azameti gözler kamaştırır. Türkiye ile geçinmek, şu andaki hükûmetlerinde bulunan bazı müfritlere yakayı kaptırmamak, onlar için doğru politikadır.
Kaldı ki bizim tarihimizde en az problem yaşadığımız kavim Yahudiler'dir. Yunanlılar, Ermeniler, Bulgarlar, Sırplar gibi en az 500 yıl yönettiğimiz kavimlerle karşılaştığımız tatsızlıkların hiçbiri Yahudiler'le aramızda geçmedi. Osmanlı'nın kendilerine, yeryüzünde Yahudiler'in yaşadıkları bütün ülkelerden kesin şekilde üstün müsamaha sağladığı, eski yeni bütün Musevi tarihlerinde özenle belirtilir. BM Komisyonu kurulması Türkiye'nin resmî talebi idi, yerine getirildi. Şimdi bekleyelim bakalım BM ne diyecek?
YAŞ 2010
2010 Ağustos Yüksek Askerî Şûrası'nın medyada âdeta dakika dakika izlenmesi evvelce vaki olmamıştı. Bu ilgi niçin? Birinci sebep, ilk defa terfi ve atamalarda Genelkurmay listesinin siyasî otoriteyi tam yetkiyle temsil eden başbakan tarafından incelenip değerlendirilmesidir.
Terfi, general ve amiralliğe geçecek albaylar ve bir yıldız daha kazanacak generallerin rütbe yükselmesidir (evvelce terfî etmek anlamını bugünkü kuşaklara açıklamaya ihtiyaç duymazdık).
Askerî liyakat değerlendirmeleri şüphesiz Genelkurmay'ın takdirindedir. Ancak Başbakan, atanacak general ve amirallerin demokrasiye inancını ve ahlâk ve karakterini inceleyip karar vermek tam yetkisini taşır. Daha doğrusu bu yetkiyi kullanması görevi gereğidir. İhmali, ülkeye zarar verebilir. Geçmişte çok zarar verdi.
1876, 1908, 1909, 1913, 1960, 1971, 1980 milletimizi alçaltan darbelerini yaşamamız, endişemizin kaynağıdır. Ekserisi cunta darbeleridir. İstisnasız hepsi şahsî ihtirasların eseridir, yapanlara kazanç sağlamıştır. Hepsi devletimize onulmaz zararlar vermiş, ülkeler kaybettirmiştir. Çağdaş uygarlık düzeyine ve bu düzeyin olmazsa olmaz rejimi demokrasiye bir türlü geçemeyişimizin sebebidir.
Demirel ve Özal, genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanı atamalarına müdahale ile sunulan listeye itirazlarını bildirmişlerdi. Zaten genelkurmay başkanı ile kuvvet komutanlarını yasalarımıza göre hükûmet atar, YAŞ atayamaz. Erdoğan'ın müdahalesi ise tam oldu. Buna mecburdu. Zira yüzlerce subayımız yargı önündedir ve Türkiye tarihinde bunun emsali yoktur.
Başkan Obama geçenlerde, kendisini eleştiren Afganistan'daki başkomutanını derhal görevinden aldı ve emekli etti. Aklı fikri politikada, cunta kurmakta, darbe düşünmekte bir komutanın devlete vereceği zararın büyüklüğü ortadadır. Diğer taraftan, benzeri bulunmayan hârikulâde jeostratejik konumumuz, silâhlı kuvvetlerimize en büyük özenin gösterilmesini gerektiriyor. Türk subayının Avrupa Birliği standart, kalite, ölçüt, kriter, düzeyine uygun statüye kavuşması, en büyük hakkıdır. Bu mutlak zarureti yerine getirelim.
YAŞ'tan sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
YAŞ krizi elbette sona erecek. Ancak dalgaların durulması için referandumu da aşmamız gerekiyor. Sonra dört başı mamur bir ortam oluşur diyorsanız, yanılıyorsunuz. İran konusundaki gelişmeler şu veya bu şekilde Türkiye'yi de etkileyecektir. Bütün dünya böyle bir beklentiye girdi. İran Cumhurbaşkanı'nın Hemedân şehrinde açık otomobiline bomba atılmasını Tahran, ikinci bildirisinde (şenlik fişeği imiş) şeklinde açıkladı. Bu tevil, dünya medyasınca kabûl edilmedi. Mahmud Ahmedinecat ve Rafsancânî, bülbül gibi Türkçe konuştukları hâlde, bizimle görüşmelerinde iki kelimeden fazla Türkçe telaffuz etmemişlerdir. Halbuki dilimizle konuşulsa, kendilerine sempatimizin artacağı muhakkaktır. Bütün dünyada şu fikrin oluşmasından çekindikleri açıktır: "Bu zatlar Türk olmadıkları, ana dilleri Farsça olduğu halde, nasıl Türkçe öğrenmişler?" Hem de Türkçe öğreniminin yasaklandığı İran'da... İran, demokratik açılım yapamadı. Bilakis rejimi sertleştirdi. Halbuki Batı'ya dönük kadroları, Türkiye'den eksik değildir. Diplomaside, başta ABD, dünyayı parmağının ucunda oynattığı kanaatindedir. Ama ne zamana kadar? Bununla beraber, Amerika'nın da Tahran'daki rejim hakkında hoş şeyler düşünmediğini belirtmek gerekir. Hâsılı dünya, bu gibi gailelerin eşiğindedir. Türkiye'de iktidar, YAŞ kararları ile, silâhlı kuvvetlerin bütün demokrasilerdeki gibi hükûmetin emrinde bulunduğunu bir defa daha vurguladı. Zira 1940'lardan bu yana Washington, Türkiye'de politikacılara değil, askere güvenirdi. Gerçek iktidarın askerde bulunduğu yanlış kanaatiyle epey yanlışlar yaptı. Ancak mahut 2. Tezkere'nin reddi ile, silâhlı kuvvetlerimize de güveni sarsıldı. Bizim generallerimizde de ABD'nin ihmal edilebileceği tehlikeli fikri yaygınlık kazandı. Okuyucularım, konuyu nereden nereye getirdiğimi sorgulayacaklar. Ama maalesef pek çok gelişme pek çok durumla bağlantılı bir dünyada yaşıyoruz. Bundan dolayı olayların derinliğine girmeden anlamak ve anlatmak mümkün değil. Bütün politik gelişmeleri anladığım ve bütün anladıklarımı anlattığım gibi bir iddiada ise hiç bulunmadım.
İşsiz kalan aydınlar eşkıya olup çıkmıştı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yüksek medrese öğrencisi "softa"lar zamanla işsiz kalınca Celâlîlik denen eşkıya eylemlerine katıldılar. Bu eylemler, Batı ve Orta Anadolu'da hem anarşiye yol açtı, hem de ilim hayatına büyük zarar verdi
İşsiz kalan aydınlar
eşkıya olup çıkmıştı
Başlık Resmiİşsiz kalan aydınlar eşkıya olup çıkmıştı
Enderun'da yüksek eğitim. Osmanlı'da yüksek medrese öğrencisine "softa" denir. Özel kıyafet ve sarık taşırlar. 16. asrın son yıllarından başlayarak medrese düzeni bozuldu. Softa disiplini sarsıldı. 17. asrın ilk yarısında softalar, geniş ölçüde Anadolu'daki Celâlîlik denen eşkıya eylemlerine katıldılar. Niçin? Klasik Osmanlı düzeninde (yani 19. asırdan önce) okul, devletçe değil, hayır sahiplerince yapılır. Ama hocaları Devlet'çe atanır. Medresesine kendi adını verebilen hayır sahibi, hocasını tayin edemez (bugün de öyle). Pek çok hayır sahibi, fetihler asrı olan 16. yüzyılın refahı içinde çok medrese kurdu, bunlara zengin vakıflar bağışladı. Çok öğrenci birikti (öğrenciler yer içer yatar ayrıca harçlık alırlardı). Yüksek dereceli medreseyi bitirip rüûs denen diplomayı almayanın, kadı (yargıç) müderris (profesör) hattâ nahiye müdürü (nâib) ve belde belediye başkanı olması mümkün değildi. Bu kadrolar zamanla doldu. Zaten 17. asırda nüfus patlaması oldu. Orta dereceli medreselerden çıkanlar gerçi ilkokul (mahalle mektebi, yahut sadece mekteb deniyordu) hocası, mescid imamı olabiliyorlardı. Ama bu görevler de doldu. Esnaflığa gelince çıraklıktan başlayan, lonca'ya kayıtlı ve tercihen esnaf çocuğu olan görünüşte serbest, fakat sıkı kayıtlar altına alınmış, otokontrol sistemiyle işleyen mesleklerdi. Parası olan dükkân açıp esnaflık yapamazdı. Subaylık, generallik, valilik gibi en ayrıcalıklı görevler ise tercihen Saray'ın Enderûn-i Hümâyûn denen akademisinden mezun olanlara veriliyordu. Anadolu'da tepki başladı. Sosyal çalkantılar oldu. Gerçi eyleme dönüşen bu harekette az çok Anadolu Anadolulularındır fikrini görmek mümkündür. Fakat Devlet'e baş kaldırıldı. Düzen bozuldu. Çok kan aktı. SOFTALAR VE CELÂLÎLİK Devlet görevi almaktan ümit kesen softalar, medresenin zor olan yüksek sınıflarına da katlanamadılar. Gittikçe Anadolu'ya çıkıp celâlî denen teşkilatlı çetelere katıldılar. Köyler, softalarla doldu. Vaaz veriyor, ders öğretiyorlardı. Buna cerr'e çıkmak denirdi ki eskiden beri derslerin kesildiği yaz aylarında yüksek medrese öğrencilerinin köye gitmeleri kabûl edilmiş bir âdetti. Köylü softanın yiyecek, yatacağını sağlıyor, bazen hayvan ve para da veriyordu. Zamanla, beş on yıl medresede okuyup başarı ve sabır gösteremeyenler, talebe-i ulûm'luktan çıkarak, beşi onu bir araya gelip gözlerine kestirdikleri köye dalmaya başladılar. Zorla köy kızları ile evlenmek isteyenler, birbirlerinin nikâhını kıyanlar, para isteyenler, hayvan götürenler çoğaldı. Cana kıyanlar görüldü. Köylü beş on medresede okumuş, şehir ve kasaba hayatı yaşamış bu gençleri benimsemeye, kız vermeye hazırdı. Fakat onlar, imarette bedava yemeye alışmışlardı. Çiftçilik etmeye yanaşmıyor, köy hocalığını bile küçük görüyorlardı. Şikâyetler İstanbul'u rahatsız etmeye başladı. Dîvân-ı Hümâyûn (imparatorluk hükûmeti), böyle softalar hakkında Anadolu'da yöneticilere gönderdiği ilk emirlerinde, bunlara öğrenci muamelesi yapılmasını, sert cezalara gidilmemesini bildirdi. İş çığırından çıkınca, Dîvân'ın emir ve tedbirleri sertleşmeye başladı. Zira birçok softa Celâlî çetelerine girdi. Köy ve kasaba basmak eylemlerine katıldı. Düzeni, sosyal tedbirler almaktan çok askerî güçle sağlamak isteyen bazı padişah ve sadrâzamlar, Anadolu'da çok kan döktüler. Celâlîlik'le yakından uzaktan ilişiği olanların canlarını kurtaramadıkları görüldü. Tabii Dördüncü Sultan Murad, Köprülü Mehmed Paşa ve bunlardan önce Kuyucu Murad Paşa gibi kişilerin, sorunun sosyal cephesini kavrayamadıkları iddia edilemez. Ama sebep ne olursa olsun köylünün can, mal ve ırzı ile oynanmasına müsamaha mümkün değildi. Celâlîlik kasabalara, oradan şehirlere sıçramıştı. İstanbul'da Devlet adamları arasında taraftarları bile vardı. Celâlîler yakalanıp Rumeli'de düşman karşısında savaşmaya gönderildi. İçlerinde bazılarına subay, hattâ general rütbesi verildi. Ama Celâlîler başıboş serseri hayatına alışmışlardı. Disiplinden nefret ediyor, asker olmak istemiyorlardı. Çoğu muharebe meydanında, bir kısmı şeref meydanına bile gelmeden kaçtı. Eşkıyalıkta içkiye de alışmışlardı. Osmanlı ordusunda ise içki içmek ağır suçtu. Şehirler sıkı disiplin altına alınmış bulundukları için asayişsizlik mümkün değildi, hiç olmazsa zordu. Ancak ordu büyüklüğünde Celâlî çeteleri arasında Anadolu şehirlerine sataşanlar çıktı. 1613'te Dîvân çıkardığı bir fermanda İstanbul, Edirne, Bursa gibi üç büyük, çok disiplinli üniversite şehri dışında, bu şehirlerin medreselerinde öğrenci olsalar bile, softaların başka hiçbir yerde softa kıyafeti ile dolaşamayacakları bildiriliyordu. ANARŞİNİN SONUÇLARI Birçok medrese kapandı. Softa hareketleri münferit olaylar derekesine düştü. Ama bu hareket, bu eylemler, Batı ve Orta Anadolu'nun ilim hayatına büyük zarar verdi. Hareketler Doğu Anadolu'ya, Doğu Karadeniz'e, Arap ülkelerine, Rumeli'ye bulaşmadı. Doğu Anadolu'dan medreseliler, Anadolu, hattâ İstanbul'un büyük medreselerine gelmeye, kendilerinin daha iyi okudukları iddiasında bulunmaya başladılar. Batı Anadolu'dan Osmanlı'nın deniz eyaletlerine (Libya, Tunus, bilhassa Cezayir) levend ve yeniçeri yazılmaya gidenler azaldı, Doğu Karadenizliler çoğaldı. Medreseler ve müderrislerdeki büyük çöküş ve gerileme, ilmiye sınıfının duayyenlerinden (kazasker rütbeli) Cevdet Paşa'nın 12 ciltlik ünlü tarihinin 1. giriş cildinde tam bir vukuf ile anlatılır. O eleştirileri, içinden yetişmeyen, yüksek medrese rüûs'lu olmayan başka biri yapsa idi, kabulde tereddüt ederdik. Sonra yüksek okul öğrenci hareketlerinin dehşetini, 1970'lerde tekrar yaşadık. Ama doğru konuşalım; bütün dünya ile beraber biz de yaşadık. O, tam bir komünist hareketi idi ve en geniş ölçüde Moskova'ya bağımlı idi. Şimdi çarpıtılarak nice tatlı ballı açıklamaları yapılıyor...
Krizi aşmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dostumuz Hüseyin Çelik "kriz" diyenleri her ne kadar azarladı ise de, ABD Başkanı, Sayın Erdoğan'a herhalde Rusya'da orman yangınları için telefon etmedi (yangına yardım göndermemiz olumludur.)
Şaka bertaraf, Türk Ordusu, Patagonya silâhlı kuvvetleri değil. Dünya askerî dengesinin vazgeçilmez güçlerinden biri... Komuta kademesinde kararsızlık, Washington'ı da, pekçok devleti de rahatsız eder.
Türkiye'nin rahatsızlığı ise, medyanın konuya hangi ölçüde yer verdiğine bakılarak anlaşılır. Bugün yarın düğümün çözülmesi ile sükûnet bulacağımız muhakkaktır. Yargıç-savcı atamalarını da krize dönüştürmezsek... Referandum konuşmalarındaki karşılıklı ithamların aşırılığının halkımızı tedirgin etmeye başladığı da pas geçilmemelidir. Üstelik genel seçim değildir ki iktidar belirlesin. 12 Eylülden sonra da iktidar ve muhalefet aynen yerlerinde kalacak.
Kriz densin denmesin, YAŞ'ın tabii müddetinin uzamasının, bir takım "reform" dediğimiz iyileştirmelerin Avrupa Birliği standartlarına uygun hâle getirilmesinde pek çok gecikmemizden kaynaklandığı muhakkaktır. Yüzlerce defa yazdım. Epey düşman da kazandım. Bu standartlar, pekçok menfaat grubunun işine gelmiyor. Köhnemiş biz bize benzeriz veya gülünç bünyemize uygun değil mazeretleri ile sağırlaştık.
Avrupa Birliği için Ecevit'in 10 yıl müsaade istemesi, siyasî tarihimizin en büyük incilerinden bir şâheserdir. Üstelik Ecevit'e belli başlı bütün kuruluşlarımız destek vermişti. O 10 yılda eski eyaletlerimiz kendilerine çekidüzen verirlerken biz, darbelerin sarsıntıları ile uğraştık. 3 büyük darbe 10'ar yıl dersek bizi 30 yıl muâsır medeniyet seviyesinden geride bıraktı. Bu cümlemi, hiçbir zümreyi özellikle itham etmeksizin, Atatürk'le yatıp Atatürk'le kalkanlara ithâf ediyorum.
Zira Atatürk'ün bütün hedefi, biricik hedefi, asla değişmeyen hedefi, o tarihî cümlesinde ifade edilmiştir. Diğer bütün hedefler, çağdaşlaşmayı sağlayacak, çağdaşlaşmanın teferrüâtıdır. Şu krizi aşalım, daha açık konuşuruz.
Mutlu son
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2010 YAŞ kararlarının, Sayın Cumhurbaşkanımızca onayı ile millet rahat nefes aldı. Bir iktidar-asker anlaşmazlığı endişesi oluşmadan çözümlendi. Onun için mutlu son dedim.
Başta yeni bir genelkurmay başkanı orgeneral Sayın Işık Koşaner, silâhlı kuvvetlerimizin yeni komutanlarını kutluyorum. Sayın Başbakanı da kutlamak gerekiyor. Zira 2010 YAŞ siyasî tarihimize geçecektir. Çünkü genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarını hükûmetin, daha açık ifadeyle başbakanın atayacağı vurgulandı.
Ordumuzun 2220 yıllık geçmişi var (Mete'nin on'lu birimlerle ilk muntazam atlı ordumuzu kurması: M.Ö. 209). Her çağda gereği gibi yenilenerek günümüze geldi. Yenilemekte geç kaldığımız, kusurlu olduğumuz zamanlarda ordularımız hezîmete uğradı, ülkeler kaybettik. Şimdi Avrupa Birliği standartlarına çok yaklaştığımızı söyleyebilirim. Türk'e yakışmaz, Atatürk rejimine temelden aykırı darbe -tehdit demeyim- söylentilerinin artık sonu geldiğini umuyor, bunu istiyoruz. Subayımız ve milletimiz böyle bir şâibe altında çağdaş hayat yaşayamazdı.
Sayın Erdoğan'ı, AK Parti'ye taraftar generaller istemekle suçlayanlara sadece gülerim. Darbe söylentilerinde ismi geçenleri istememiştir o kadar. Derin tarihimizi bilmeyenler bu gibi iddialarda bulunuyorlar. Erdoğan direnmese idi, milletin hukukunu savunmakta ihmal göstermekle suçlanabilirdi. Ben, son yarım asırda, değil AK Parti, eski anlı şanlı Merkez Partileri'ne sempati besleyen bir muvazzaf subay tanımadım (bazıları ancak emekli olunca fikir değiştirdiler).
Menderes'i, Demirel'i, Özal'ı beğenemeyen subaylarımıza onların hizmetlerini kabûl ettirmek mümkün olamamıştır. Niçin'i büyük bir konudur.
En düşük ahlâklı bir mareşal yüzünden 1876'da, bugünkü modern ordumuzun kurucusu İkinci Mahmûd'un 1826'da mahkûm ettiği (istemezük, verin pâreleyelim!) slogancısı asker tipi hortladı. İkinci Abdûlhamîd ve Atatürk'ün otoriter yönetimlerinde rahat nefes alabildik. 1908'de ve 1960'ta darbecilik yeniden başladı. 2010 YAŞ'ı, darbe meraklısı önemli bir sivil zümre için de büyük hayal kırıklığıdır.
Terörün neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Otonomi isteyen Kürtler'in ağırlıkta bulunduğu Diyarbakır'da sönük geçen toplantıda Kürtçü parti, ateşkes kararı (!) aldı. Bu lâf, bir fiyaka gösterisidir. Zira ateşkes (mütâreke) ancak iki devlet arasında olur.
PKK, silâhları ile teslim olursa, devlet, şefkatli davranabilir. Bir genel veya özel af bahis konusu değildir. Ancak gerçek bir yumuşama atmosferinde ifrata gidilmeyeceği âşikârdır.
Böyle bir ihtimal var mı? sorusunun cevabını isterseniz, zayıf ihtimaldir cevabı daha doğrudur. Zira PKK, belirli devletlerin maddî desteği ile hayatını sürdürüyor. Pe Ka Ka'lılar bilhassa örgütü yönetenler, mesleklerinden, dolayısıyla işlerinden, kazançlarından, geçim kaynaklarından mahrum kalmaktan korkmaktadır. Bu husus bütün profesyonel terör örgütleri için müşterek en büyük açmazdır. PKK, büyük uyuşturucu trafiğini kaybetmek istemeyecektir. Bu trafiğin ekonomik sistem şeklinde kalıp-laştığını iddia edenler vardır.
Yeni Genelkurmay Başkanı, tek terörist kalmamasına özen gösterileceğini söylemişti. Bu radikal tutum çoktan uygulanmalı idi. Hiçbir devlet terörle kucak kucağa yaşayamaz.
Özellikle Güneydoğu halkımızın kültürel, sosyal, ekonomik menfaatlerini savunan, geliştirmek isteyen siyasî partiler olabilir, demokrasi gereğidir. Ancak Türkiye'nin her bölgesi aynı sistemle yönetilir. Şu veya bu devlet örnek gösterilerek bizde otonom eyaletler kesinlikle kurulmaz. Türkiye devletinin her vatandaşı Türk'tür. Türk yerine Türkiyeli diye bir kelime ve kavram yoktur, icat da edilemez. Fakat hepimiz hangi asıldan geldiğimizi söylemekte, isteyenlerimiz geleneksel kültürel özelliklerini korumakta serbesttir. Her zaman böyle oldu. Eksiğimiz gediğimiz AB ölçütlerinde tamamlanacak, düzeltilecek, düzenlenecektir.
Ramazan inşallah hayırlara vesile olacak. Bayramdan sonraki 12 Eylül Pazara 33 gün kaldı. Referandum sona erince, bu önemli halk oylamasının, en acayibinden en bilgelerine kadar türlü çeşitli tefsirleri yapılacak. Ancak 20 Eylüle doğru 1) dış politika ve 2) terör gibi Türkiye'nin en temel iki konusu öne çıkacak. Böyle ümit ediyoruz.
Mavi Marmara
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail, Mavi Marmara gemimizi, özenle boyayıp onararak 70 gün sonra Türkiye'ye gönderdi. Teşekkür ederiz ama, delik deşik iadesi daha makul olurdu, göze alamadı. Şimdi dava, Birleşmiş Milletler'dedir.
BM bir araştırma komisyonu kurdu. Hepsi 80'li yaşlarda Yeni Zelanda eski başbakanı başkan, Kolombiya eski başkanı (cumhurbaşkanı+başbakan) başkan yardımcısı oldu. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Türkiye'ye minnettar, bağımsızlığı için büyük kan döktüğümüz Güney Korelidir. Genel Sekreter, komisyonu kontrol ediyor. Bu 3 zâtın İsrail'i kollayacağını sanmam.
Ancak İsrail, konuyu saptırmak için elinden geleni ve gelmeyeni esirgemeyecektir. Şimdiden eylemi yapan askerlerinin sorgulanmasını reddetti. Ama açık denizde gemi vurmak devletler hukukunda (Osm. hukuuk-ı beyneddüvel) korsanlık adını taşır. Komisyonda İsrailli bir delege ve bizden çok tecrübeli emekli bir yüksek diplomatımız var.
Birleşmiş Milletler Komisyonu, mahdut (sınırlı) yetki taşıyor. Cezaya hükmedemez. Olayı aydınlatan bir rapor hazırlamakla görevlidir. Türkiye bu rapora göre önce İsrail'de, sonuç alamazsa milletlerarası yargı organlarından taleplerde bulunacak. Dile kolay 9 Türk öldürülmüştür ki biri ABD tab'asıdır.
Bu meselede Türkiye'nin kazancı nedir? sorusuna da doğru cevap vermeliyiz. İsrail ve koruyucusu ABD ile anlaşmazlık getirdiği için epeyce zararımız vardır. Korsanlık eyleminin, tamayülü malûm Netanyahu hükûmetinden değil, savunma bakanı Barak'tan geldiği anlaşılıyor. Kendisine yetki veren başbakanının isteklerini aşabilmiş, müfrit ırkçı kişiliğini sergilemekten kaçınmamıştır. İstifası gerekir. Zaten İsrail hükûmeti de Knesset'te üç ayaklı bir iskemlede oturuyor.
Türkiye'nin kazancı, bu olayda, insanlık ve çağ dışı bir muhasarada yaşamaya mahkûm edilen Gazzeli Filistin Arapları'nın davasını dünyaya sergilemek oldu. İsrail muhasarayı çok az hafifletti. Mısır, zavallı komşusu ırktaşları ile ilgisini açıkladı. Dünyada Filistin'e alâka, İsrail'e dikkat arttı. Arap âleminde bize karşı sevgi ve saygı gelişti. Ancak dış politikamızın büyük gerçeklerine dönmemiz gerekir. İsrail, tazminat vermek hususunda direnecektir. Soğukkanlı olmalıyız.
Türkiye-Belçika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu, Belçika Dışişleri Bakanı Steven Vanacdere ile ikili ve dosyalı bir görüşme yaptı. (PKK'nın Belçika'daki yoğun para trafiğini engelleyin ve terörist cani Fehriye Erdal'ı iade edin) dedi.
Belçika NATO müttefikimizdir. Dünyada yalnız Brüksel'de 3 ayrı büyükelçimiz vardır: Belçika Kralı nezdinde, AB nezdinde, NATO nezdinde...
Belçika, Avrupa Birliği'nin 7 kurucu devletinden biridir. NATO'nun da kurucu üyesidir. General de Gaulle (dö Gol) NATO başkomutanlık karargâhını -Amerikalı başkomutanla geçinemeyerek- Paris'ten kovunca, Brüksel, NATO genel merkezi oldu.
Belçika, 1814'te İngiltere baskısıyla kurulmuş yeni bir devlettir. Nüfusu Flamanca ve Fransızca konuşan iki halktan oluşuyor. Her iki cihan savaşında Alman işgalinde yaşadı ve Müttefiklerin yanında yer aldı. Dünyanın en müreffeh ülkelerinden biridir: 30.528 km2, 10.5 milyon nüfus. Katolik'tir. Nüfusun ancak yüzde 2'si köylüdür. Dünyanın 6. mükemmel devleti sırasındadır.
Refahtan boğulduğu için halkı şımardı. İki ayrı dil konuşan halkı, iki ayrı devlet hâline gelmek emeliyle büyük ölçüde faaliyete, hatta kavgaya başladılar. Kral tarafsız ve ayrılmaya karşıdır (maaşı yılda 6.1 milyon euro). Anvers dünyanın en işlek limanlarından biridir, Flaman bölgesindedir. Brüksel, Fransız (Valon) bölgesinde ama, ortak yönetiliyor. Elmas sanayinin merkezlerinden biridir. Büyük İngiliz hanım polisiye yazarı Agatha Cristie, romanlarının kahramanı olarak Belçikalı dedektif Hercule Poirot'yu (Erkül Puaro) dünyaya sevdirdi. Fehriye için bizim de bir Poirot'ya ihtiyacımız var!
Zira Fehriye Erdal konusu rezalet hâlini aldı. Şevket Sabancı'yı Sabancı Holding gökdelenindeki makam odasında sekreteri ile beraber öldüren komünist şebekenin üyesidir. Cinayete fiilen katıldı. Elini kolunu sallayıp her Belçika mahkemesinden çıkarken, Türkiye'ye zafer işareti ile nisbet verdi. Belçika hukuk sisteminin kaldıramayacağı bir lekedir. Bu durum acaba nasıl bir psikolojik zavallılığı yansıtmaktadır?
Akıl hastalarını ilk Osmanlı tedavi etti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Akıl hastalarını ilk Osmanlı tedavi etti
Başlık ResmiAkıl hastalarını ilk Osmanlı tedavi etti
1488'de yapılan Edirne Sultan Bâyezid Dârüşşifâsı'nda akıl hastaları tedavi edilirdi. Dârüşşifâ, günümüzde müze olarak hizmet vermektedir. 19. asra kadar Avrupa'da akıl hastası, şeytan tarafından rûhu kabz edilmiş, ancak cismen insan olan bir varlıktı. Osmanlı'ya göre ise sadece meczûbidi. Yani Allah katına "cezb edilmiş" hasta... Meczûb'un yanında mecnûn, şeydâ, dîvâne denebilir, deli demekten kaçınılırdı. Hikmetinden suâl olunmaz bir sebeple bu illete düçar olmuş insana hakaret etmemeye özen gösterilirdi. İki ayrı kültürün aynı konuya bu derecede farklı yaklaşımı, konunun obje'si olan hasta'ya yapılacak muamelede de tabiatiyle zıt metodlar uygulanmasını zorunlu kılıyordu. Batı'da tedavi yolu basitti: Akıl hastası ateşte yakılır, işkenceye uğrar, sonunda ruhları şeytandan kurtarılmış şekilde 'Öbür Dünya'ya, Tanrı'ya havale edilirdi. Modern psikiatrinin büyük kurucularından psikiatr (İngilizce: psikiatrist) Dr.Kraft-Ebing şöyle yazıyor: "Hristiyanlık, akıl hastalarına ilgi göstermiyordu. Onları şeytan tarafından ele geçirilmiş yaratıklar şeklinde algılıyordu. Akıl hastalarını tedaviyi Avrupa, Türklerden öğrendi. Türkler, bizden çok önce, akıl hastalarına mahsus hastaneler kurdular (Traité Clinique de Psychiatrie, Paris 1897, s.53). "Deliliğin hastalık olduğu 16. asır Avrupası'nda bilinmiyordu" (Jean Vinchon, Les Malades de I'Esprit, Paris 1930, s.24). "1818'de Fransa'da akıl hastaları, hayvanlardan ve canilerden daha kötü muamele görürdü" (Esquirol, Rapport, Paris 1874, s.2). 1788'de Türkiye'ye gelen Dr.John Heward adlı İngiliz, İstanbul'da yalnız akıl hastası kabûl edip tedavi eden hastane olduğunu işitip hayretle gezdi. Dönüşünde yazdığı raporda, akıl hastanelerinin Türkiye'de eskiden daha iyi olduğunu, fakat bugün de İngiltere için "örnek ve takdire cidden değer" tıp müesseseleri şeklinde işlediğini belirtiyor. OSMANLI'YA GELİNCE... Osmanlı, diğer hastalıklar gibi akıl hastalıklarına özel dârüşşifâ kurmak geleneğini, vârisi bulunduğu Selçuklulardan aldı. Böyle hasta kabûl ve tedavi eden dârüşşifâ'lara bîmâr-hâne dendi (bu kelime halk ağzında "tımarhane" oldu ve küçümser anlamı zamanla ağır bastığı için şimdi terk edildi). 15. asır sonlarında İkinci Bâyezîd'in Edirne Dârüşşifâ'sı, 16. asır başlarında Hurrem Haseki-Sultân'ın Mimar Sinan'a yaptırdığı Haseki Dârüşşifâ'sı, bimâr-hâne seksiyonları ile cihan çapında ün yapmışlardı, Haseki Hastanesi bugün de işlevini sürdürüyor ve politik alanda büyük günahları olan Hurrem bu vesileyle hâlâ dua alıyor. Bu hayır müesseseleri, çok zengin vakıflarla asırlar boyu yaşadı. Kadın ve erkek hasta pavyonları ayrı idi. Osmanlı'nın mâl-i hulyâdediği mélancolie (melankoli), kara sevdâdediği hystérie (isteri), ateh-i kable'l-mîâd dediği schizophrénie (şizofreni), ayrı metodlarla tedavi gören akıl hastalıkları idi. İlâç, istirahat, gıda ve çiçek çeşitleri, musiki, tedavi yollarından bazıları idi. Besin ve çiçek çeşitleri koku, renk, şekil, tad bakımlarından dikkatle kullanılmıştır. Bu husus, Osmanlı tıbbına ve Türk medeniyetine şeref verir. BEDAVA TEDAVİ EDİLİRDİ Daha Hekim Şuûrî, Mir'ât-ı Emzice (isme dikkat: Karakterlerin Aynası) adındaki psikiatri traité'sinde, Türk Musikisi makam ve usullerinin ayrı karakterleri bakımından farklı etkiler yapacağı için, hastanın durumuna göre dikkatli kullanılması gerektiğini yazar. Bu ise, doktorun derin musiki kültürü bulunmasını gerektirir. Evliyâ Çelebîmiz, 3. cildinde (s.468-70) Edirne Sultan Bâyezid Dârüşşifâsı'nı gezip hekimleri ve hastaları ile konuşur (bugünkü anlayışımıza göre röportaj yapar). Ayrı ayrı besinlerin, çiçeklerin, musiki makamlarının (Hicâz, Uşşâk, Râst... gibi), çalgıların nasıl apayrı tesir yaptıklarını, usta kalemi ile anlatır. Hastaneler Fî sebîlillâh (Allah yolunda) yaptırılan, hastaların vakıf gelirleri ile bedava tedavi edildikleri kuruluşlardı. Delilerin musiki ile tedavisinin uygulamalı olarak Birleşik Amerika'da ancak 1956'da başladığını söylersek, ne yüce bir kültürden geldiğimiz anlaşılır. RUMLAR İŞKENCE YAPARDI Ancak Türklerin akıl hastalarına şefkati, bizimle iç içe yaşayan Rumlara tesir bile edememişti. İstanbullu Rumlar, Türklerin delilere davranışları ile alay edercesine, kendi delilerine türlü işkenceler yaparak, vücutlarındaki şeytanı çıkarmaya çalışır, onları döver, aç ve susuz bırakırlardı ki, şeytan acıya, açlığa ve susuzluğa dayanamayıp def olsun (İnciciyan, s.120). Ancak Avrupa'daki gibi yakmıyor, öldüremiyorlardı. Zira bizde böyle bir davranışın cezası asılmaktı. Avrupa'da 19. asır ortalarına kadar bir akıl hastası suç işlerse, normal insan gibi ceza görürdü. Osmanlı'da, suçun mahiyeti ne olursa olsun, hekim teşhisi ile akıl hastalığı belgelenen kişi, sadece hastaneye kapatılır ve iyileşmeden salıverilmezdi. Cevdet Paşa'nın naklettiği (VII, 148) olay örnektir: 23 Ocak 1802 günü ases ortası odabaşısı Abdullah Ağa adlı binbaşı rütbesindeki subay, Ayasofya Camii'nde sabah namazını kıldı. Namaz biter bitmez kılıcını çekti, cemaatten birini yaraladı. Cemaatin takibi üzerine Soğuksu'ya doğru kaçarken orada da bir çocuğu yaraladı. Yetişen zabıta memurları tutuklayıp Bâb-ı Âlî'ye (Başbakanlık) getirdiler. İlk bakışta aklını yitirdiğine karar verildi. Ancak hekim kararı gerekiyordu. Gelen hekim, aynı teşhiste bulundu. Hiç ceza verilmedi. İyileşinceye kadar kalmak üzere Süleymâniye Dârüşşifâsı'na, Cihan Hâkanı Kaanûnî Sultan Süleymân'ın Sinan'a yaptırdığı İstanbul'un bu en muhteşem külliye'sinin ilgili birimine gönderildi.
..Sumela
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sumela Manastırı'nda Ortodoks âyînine izin veren Sayın Başbakan'ı kutluyorum. Geleneksel Türk kültürüne saygılı, Avrupa kriterlerinin gereği bir açılımı gerçekleştirdi.
Sumela'da son âyîn 1922'de yapıldı. O bölge Rumları Millî Mücadele'de ayaklandıkları için, mübâdele'ye tâbi tutuldular. Ekümenik Ortodoks Patriki, İstanbul'dan gelip âyîni yönetti. Ferman vererek manastırı destekleyen hâkan-halîfelerimizin isimlerini teker teker andı. Cumhuriyet Hükûmeti'ne de teşekkür etti. Her ülkeden gelen binlerce Ortodoks memnun ayrıldı.
Trabzon halkımızı da kutluyorum. Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul Bizans imparatorluğundan 8 yıl sonra karadan gelerek 1461'de bizzat Trabzon Komnenos Bizans imparatorluğunu fethetti. Torunu Yavuz Sultan Selim, şehzâdeliğinde 24 yıl Trabzon'da parlak bir valilik yaptı. Yavuz'un annesi Dulkadıroğlu Ayşe Hâtun, 1505'te Trabzon'da öldü. Caminin bahçesindeki türbesi bugün de ziyaret ediliyor (halası da Fâtih'in eşi idi). İstanbul'da Beyazıt'ta hamam, Manisa'da tımarhane hayır eserleri arasındadır. Müstakbel cihan hâkanı Kaanûnî Sultan Süleyman, 1495'te Trabzon'da doğdu. 14 yaşına kadar bu şehirde tahsil ve terbiye gördü.
Van Gölü'nde, şehrin karşısında Ahtamar adasındaki Ermeni kilisesi de onarıldı. Türk eserlerini yakıp yıkmaktan bıkmayan Ermenilerle kültür düzeyi farkımızı vurguladık. Açılış, dünyanın ilgisini toplayacaktır.
Heybeli okulunu çok geciktirdik. Türkiye'de Türkçe bilen Ortodoks papazlar yetişsin. Fâtih'ten ve Atatürk'ten daha milliyetçi olmak acayipliğinden kaçınalım. Gerçek milliyetçilik palavra ile değil, Türk'ü yücelterek ve yüce tutarak olur.
Biz Türkiye Türklerinin de 3 kıt'ada kutsal millî yerlerimiz var. İmha edile edile bitirilemedi. O ülkelerden dikkat ve özen istemek, takipçisi olmak en tabii hakkımızdır. Kâbil'de Timuroğlu Bâbür Şâh'ın açık türbesinin onarılmasını bitirelim. Bayrağımızı açıp asker koyalım. Birmanya'da 1. Cihan Savaşı'nda İngilizlere esir düşüp orada ölenlerin şehitliğini ele alalım. Gene Rangun'daki Hindistan'ın son Timuroğlu Türk padişahı İkinci Bahâdır Şâh'ın türbesi ile ilgilenelim. Timur'un 16. ve Bâbür'ün 11. kuşak torunudur. İngilizler 1858'de Hindistan tahtından indirdiler. Delhi'den Rangun'a sürdüler. 88 yaşında burada 1862'de öldü. Cihan devleti kültürünün vârisleriyiz. Ama aydınlarımız bunları bilmiyor. Niçin öğretemedik?
.25 gün kala
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Referandum için partiler propagandası, iki liderin karşılıklı çekişmesi hâlini aldı. Meydanlar doldu, meydanlar boşaldı. Ama kimin üstün ve sonuçta galip çıkacağı çoktan kendini belli etti.
Mücadele, kararsız seçmen için yapılıyor. Bu vasıftaki, yani kararını bir gün evvel verip oy atacak, hele hiç sandığa gitmeyecek seçmen oranının fazla olmaması iyidir. Kararlılar ise, kesin çizgiyle ikiye ayrılmış durumda. AK ve karşıtları tarifi doğrudur. Ancak daha açık değerlendirme şudur: Erdoğan taraftarları ve Erdoğan'ın ne pahasına ve ne şekilde olursa olsun iktidardan uzaklaşmasını isteyenler...
İki kesimin de değişecek anayasa maddeleri ile fazla ilgilendiklerini sanmıyorum. Zaten bütün demokrasilerde seçimler, geniş ölçüde menfaate, fakat ilâveten bir ölçüde ideolojiye, ideale, inanışlara, bağlantılara dayanır.
25 gün kaldı. Oluşmuş dengeler bu müddet içinde değişmeyecektir. Büyük ihtimalle EVET oyları yüzde 60'ı geçecektir. Yüzde 50 altına düşmesi ihtimali yoktur. Sayın Başbakan'ın, dünya demokrasi tarihinde rekor kırarcasına olağanüstü yoğun bir kampanyayı göze alması oy oranını arttırmak içindir. Ana muhalefet lideri ise, belirli bir orana (meselâ yüzde 40'a) ulaşamadığı takdirde, çekileceğini öne sürdü.
Oylanacak tadiller, pek berbat, 70 maddesi değiştirildiği halde gayri kaabil-i ıslâh bir anayasanın bazı çarpıklıklarını düzeltmek için yapıldı. 2011 seçimlerinden sonra yeni, yepyeni bir anayasa yapılması şarttır. Ancak anayasanın (değiştirilemez) diye milleti tehdit eder ifadeyle kaleme alınan maddelerinin bazıları da antidemokratiktir. Kaldı ki, seçim yasamız da aynı derecede köhnemiştir. Ve milletvekili statüsü hâlâ düzenlenememiş, kaleme alınamamıştır.
Böyle ayıplardan, nakıysalardan mutlaka kurtulacağız. Bu millet, 1945'ten bu yana hâlâ çağdaş ölçütlerde demokrasiye geçememek aybını daha fazla kaldırmaz. Atatürk'ün tabiriyle: "Bu millet utanmak için yaratılmadı."
ABD ile bozuşmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Batı medyasında, Toronto'daki (Kanada) Obama-Erdoğan mülâkatında ABD Başkanı'nın Başbakanımız'la tartıştığı yazılıp çizildi. Beyaz Saray basın sözcüsü akabinde yalanladı. Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu da (dünyada hiç kimse Türkiye Başbakanı ile o tonda konuşamaz) diyerek tekzîb etti.
Tekzîbler (yalanlamalar) doğrudur. Öyleyse bu çeşit yalanları kim uydurur, yazar, yazdırır, piyasaya sürer ve maksat nedir? Maksat âşikârdır: Türkiye'nin, dünya devleti ABD ile arasını açmak. Biz Türklerin bazen alınganlık derecesinde gururlu olduğumuz, elbette hasımlarımızın da malûmudur. Bu konuda hata yapmamızı beklerler.
Türkiye'yi ABD ittifakından ayırmak hedefi açıktır. Bu takdirde Amerika, boşluğumuzu kısmen de olsa doldurmaya çalışacak, Ermenilerle Kürtleri ele alarak onları sevindirecektir. İskenderun Körfezi'ne çıkacak bir Kürdistan'la Karadeniz'e yaklaşacak bir Ermenistan hayalleri, canlanır. Ebediyyen hayal hâlinde kalır ama, dünyada insan hayâl ettiği müddetçe yaşar.
Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan projesi, Araplar'la İran'ın da toprak kaybı olacağı için, işlerine gelmez. Ama Türkiye'nin ABD, Batı ve Türk devletleri ile arası açılacağı için, 9 asır yaşadıkları Türk egemenliğinin ağırlığını hafifletecek ümidiyle hoşlarına gider. Yunanistan çok rahatlar. Güney Kıbrıs bayram eder.
Ulusalcılarımız, Ergenekoncularımız'la eski komünistler, zaten Amerika'yı hiç sevmezler. 3 defa Türkiye'de darbeye izin verdiği halde, bugün yan çizmesi dolayısıyla Washington'a diş biliyorlar.
Bu ihtimallerin arkası var ama sütunum bitti. Hâsılı ABD-Türkiye ittifakının bozulması, dengeleri altüst eder. Türkiye, epey hasmı bulunan, çok da kıskanılan bir devlettir. 1918'e kadar resmen büyük devletler arasında bulunduğumuzu, bir zamanlar cihan devleti bile olduğumuzu biz unuttuk ama, onlar unutmuyorlar. ABD ile tarihî dengemize dikkat kesilmemiz gerektiğini ima etmiyorum, açıkça yazıyorum.
MİLLİ' EĞİTİMLE MİLLİ değerden uzaklaştık
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
'MİLLİ' EĞİTİMLE MİLLİ değerden uzaklaştık
Başlık Resmi'MİLLİ' EĞİTİMLE MİLLİ değerden uzaklaştık
İlkokul son sınıf öğrencileri öğretmen ve idarecileri ile birlikte... (1926) Eski adı maârif vekâleti olan millî eğitim bakanlığı, dünya devletleri arasında (millî) sıfatını taşıyan çok az bakanlıklardan biridir. (Öğretim) değil (eğitim) denmesi ise Fransızca'da bu bakanlık adının tercümesinden kaynaklanıyor. Okulları düzenleyen bu bakanlık, dünyanın ufak büyük, yoksul zengin, totaliter demokrat bütün devletlerinde çocukları, gençleri, o ülkenin insanı olarak yetiştirmek için millî ve milliyetçidir. Türkiye'de ise (millî, ulusal, milliyetçi) adı taşıdığı halde hiç de öyle olmayan kurumlar haylidir. Bu sıfatları kullanmaktan hoşlanmayan İngiltere, dünyanın en milliyetçi, fakat en demokrat milletini ve yönetimini oluşturabilmiştir. Osmanlı, günümüze oranla, az sayıda, fakat kaliteli okulları ile, kültürlü insanlar yetiştirdi. Bu insanlar, Millî Mücadele'yi yapıp cumhuriyeti kurdular. Cumhuriyet eğitiminde ise kalite gittikçe düştü. Her devlette az çok geçerli bulunan resmî tarih'in dozunu -hem de fena halde- kaçırdık. Uyduruk tarih'e çok yaklaştık. Âdetâ 1920'lerde yaratılıp yeryüzüne inen bir millet olduğumuzu iddia ettik. Geçmişte kötü olmayan hiçbir şey yoktu. Babalarımız, dedelerimiz geri, gerici, eksik zekâlı, cahil, üstelik irticâya mâil insanlardı. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti ve Kurtuluş Savaşı, çok âşikâr şekilde, Osmanlı'nın, Osmanlı insanının, general ve subaylarının, askerinin, bürokratının, halkının eseridir. Tarih devrimini daha da berbat dil devrimi izledi. Dünyanın en zengin kültür dillerinden biri olan Türkçe, kabîle dili hâline getirildi. 1970'lerde binlerce gencimiz, komünizmin pençesinde idi. Ana babalarını kesmeye hazır ve hevesli olduklarını söyleyenleri dinledik. İzmir duvarlarında Türk askerini gördüğünüz yerde vurun! sloganı yazan alçaklar türedi. Millî denen eğitimin böylelerini yetiştirdiği ortada idi. İlk öğretim ve liselerden bahsedeceğim. Üniversite konusu bu makaleye sığmaz. İlk öğretim ve bilhassa liseler, her şeyi öğretmek hevesiyle hiçbirini doğru dürüst öğretememişlerdir. Doğru dürüst Türkçe, yabancı dil, tarih, coğrafya vs. öğrenenler yok olurcasına azaldı. Müfredâtın tamamen çağ dışı kaldığı anlaşıldı. Fakat düzeltilemedi. TÜRKÇENİN DEVRİLMESİ Türkçe, dünyanın en büyük dillerinden biridir. Dil devriminde bu Türkçe devrildi. Atatürk, bu devrimde yanıldığını, başta Fâlih Rıfkı Atay birçok yakınına söylediği, vazgeçtiği halde, 1938'den sonra da dil devrimi hızını kesmedi. Çok kazançlı meslek hâline geldi. Hedef, insanımızın 1) geçmişle, klasik millî kültürle, 2) diğer Türkçe konuşan ülkelerle ilgisini kesmek idi. Çocuklar, anası babası ile anlaşamaz hâle düştü. İlk ve orta öğretimin ilk hedefi bütün dünyada, devletin resmî dilini hakkıyla öğretmektir. Laos'ta ve Paraguay'da veya Japonya'da ve Almanya'da, hâsılı her devlette bu en ağırlıklı temel öğreti gerçekleştirilmiştir. Türkiye, dilini iyi öğretemeyen dünyanın tek ülkesidir. Yeryüzünde, yarım asır önceki klasiklerini sadeleştirerek (!) okutmak maskaralığı, hiç, ama hiçbir millette yoktur. Bugün en seçkin kişilerimiz dahil, mutlaka uzun kısa hece, vurgu, anlam hataları ile kelime telaffuz ediliyor. Binlerce güzel kelimemiz, Türkçe değil veya eskidi câhilâne suikasdine uğrayarak, kullanılmaz, zamanla anlaşılmaz oldu. Her kelime bir mânâ âlemi olduğu için, kullanılmaz olunca, insanımız tefekkürde geriledi, fikir oluşturamaz, nüans ifade edemez derekeye düştü. Hiçbir büyük şair yetişmiyor ve yetişmesi mümkün değil. Zira şiir, kelime ile inşa edilir. Bizde kelimelerin yerini sözcük denen ucûbeler almıştır ki, hemen hepsi dilin musikisinden mahrumdur. OSMANLICA ÖĞRETİLMELİ Bu büyük sorunun, harf inkılâbı ile ilgisi yoktur. Latin harflerinin Türkçe'yi Arap harflerinden daha iyi, daha doğru, daha kolay yazdığı, açıktır (ancak (^) ve (') işaretlerinin imlâdan kaldırılması, çok büyük sûikasd oldu). Bu gerçek, Arap harfleri ve bu alfabe ile yazılmış muazzam edebiyatımızı bırakmak demek değildir. Liselerde seçmeli ders olarak mutlaka Osmanlıca öğretilecektir. Mutlaka öğretilecektir. Başka çare yoktur. Başka çare yoktur. Zira geçmiş edebiyatını okuyup anlamadan lise diploması verilen tek ülke Türkiye'dir. Bir Arap, İranlı, İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Çinli, Japon, asırlar önce yazılmış edebiyatını rahatça okuyup anlıyor. Biz niçin anlayamıyoruz? Kusurumuz nedir? Bize niçin geri zekâlı millet muamelesi yapılıyor? Dünyanın hiçbir ülkesinde gerçek klasik edebiyatını okuyup anlamayan öğrenciye lise diploması verilmemektedir. Türk millî eğitiminin büyük sorunu Türkçe öğretmekteki yetersizliğidir. Bu çapta olmamakla beraber daha epey sorun var ki, en kısa zamanda çözümlenemedikleri takdirde, Türkiye'nin çağdaş uygarlık düzeyine (medeniyet seviyesine) erişmesi mümkün değildir. Hangi sorunlar? İşte: Kız-erkek eğitimi, din eğitimi, okutulan derslerin lüzum ve lüzumsuzluğu, liselerin branşlara ayrılması, san'at okulları, Atatürkçülük, yüksek öğretime geçiş, dershaneler, paralı ve parasız ve burslu öğrenim, anadili Türkçe olmayanlara Türkçe öğretmek, kültür politikası: İçe ve dışa dönük, çeşitli branşlar... Cumartesi günleri, birkaç hafta, fırsat buldukça, bu konular hakkındaki fikirlerimizi sunacağız. Kitaplar arasında MEHMET KOÇAK, Srebrenica Soykırımı, İst. 2010, 472 s. Tarihin en alçakça birkaç soykırımından birini anlatan, yetkiyle kaleme alınan, önemli eser. Güçlü ordusu olmayan insanımızın başına neler gelebilir, ibretle okunuyor.
Irak'tan çekilmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, Irak'tan askerini çekiyor. Ama Irak'ı bırakmıyor, sadece savaşa son veriyor. Ülkedeki iç savaşa gelince, âlicenâb (yüce gönüllü) davranıp (!) "Iraklıların işidir" diyor onlara bırakıyor. (Adam olun da birbirinizi öldürmeyin, devam ederseniz de beni ilgilendirmez) bilgeliğini sunuyor!
Amerika'nın trilyon dolar harcadığı bu dehşetli savaşı nasıl ve niçin göze aldığını hatırlamamız gerekiyor: Güçlü ordu kuran -Türkiye dahil- fiyakasından bütün komşularının yaka silktiği süper diktatör General Saddam Hüseyin rejimine son vermek... Kuveyt'i işgal eden Saddam'ın orada yaptıklarını diğer 5 Körfez monarşisini (S. Arabistan, Emirlikler, Umman, Katar, Bahreyn) yıkarak gerçekleştirmek mega süper projesini engellemek için Amerika savaşı göze aldı.
Saddam, o kadarla da yetinmeyecekti. Ürdün monarşisini de işgal edecek, Yemen'e ve Lübnan'a girip Mısır'ın kapısına dayanacaktı. Müttefiki, Baas denen sosyalist Arap ırkçısı askerî dikta rejimini paylaştığı Suriye'deki benzeri General Esad idi. 1870'de 30 Alman ve 10 İtalyan devleti nasıl birleşip yekpare Almanya ve İtalya'yı oluşturmuşlardı? Zaten Osmanlı Türkiyesi de Arap âlemini tek çatı altında toplamamış mı idi? Saddam'ın ve Esad'ın babaları Osmanlı tab'ası değiller mi idi?
Saddam, sonra İsrail'e dönecekti. İsraillileri Akdeniz'e döküp yarım asır önce geldikleri ülkelere postalayacaktı. Sonra sıra 8 yıl savaşıp yenişemediği İran'a gelecekti. İran'ın Araplar ve Kürtlerle meskun eyaletlerini elbette kapıverecekti.
Bu suretle Saddam, dünya petrol ve gaz rezervinin üçte ikisine sahip olacak; ekonomik gücü cihan devleti geçinen ABD ile eşitleşecekti.
Saddam'ın bu panarab (Arap Birliği) projesi bugün unutuldu. Amerika ve müttefiklerinin müdahalesi olması idi, milyonlarca insanın ölümü ile sonuçlanacak; Orta Doğu'nun sınırlarını aşıp ülkeleri kana boyayacaktı. Daha berbâdı, azınlık ve muhalif halkları ortadan kaldıran askerî ırkçı diktatörlük rejimi büyük bir coğrafyayı kapsamına alacak, etkileyecekti. Amerika engelledi ama Irak'a barış ve demokrasi getiremedi. Berbat bir Irak oluşturdu. Devamı yarına...
Irak'ta ne oldu?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika'nın Irak'ta kaybettiği iddiası büyük bir yanılgıdır. Amerika, iki Irak savaşını ve trilyon dolar harcamayı boşuna göze almadı. Şu sebeplerle Irak üzerinden Orta Doğu'ya (Ar. Şarku'l-Ewsat) girdi: Saddam, terör, İsrail ve petrol sebepleriyle. Şimdi bu dört konuyu birkaç cümle ile açalım:
Saddam'ın Arap devletlerini istilâ ve yağma edip ortadan kaldırdıktan sonra ilhâk etmek projesini engellemek. Saddam'ın Kuveyt'te yaptıkları bütün Körfez ülkelerini korkutmuş, Amerika'nın müdahalesini bekler hâle getirmişti.
Başta el-Kaaide, cihâd yaptıkları iddiasındaki çok teşkilâtlı milletlerarası terör örgütlerini ortadan kaldırmak, Amerika için şeref ve haysiyet, prestij meselesiydi. Zira New York ve Washington'a havadan yapılan eylemler, dünya tarihinin en büyük çapta ve en cür'etkâr terör hareketi olarak tarihe geçti. Amerika'da pek çok şeyi değiştirdi. Amerika, terörü ortadan kaldıramadı, hâlâ savaşıyor.
Saddam, İsrail'i tehdid ediyordu. En büyük Yahudi kitlesinin yaşadığı Amerika, bu tehdidi ortadan kaldırmak misyonunu üstlendi. İsrail için gerçi Irak tehlikesini ortadan kaldırdı, ama İsrail için daha büyük çapta bir tehdit oluşturan İran, Saddam'ın yerini aldı.
Amerika'yı Irak'a getiren en ağırlıklı faktör ise petrol'dür ve ayrıca açıklamaya hâcet yoktur. Artık Irak petrolleri, ihtimal tükeninceye kadar, ABD kontrolündedir.
Bu hedeflerini gerçekleştiren Amerika, Irak savaşını kazanmış sayılır. Ancak bu savaşı, bir filin fincancı dükkânına girdiği üslûpla yönetti. Monarşiye hiç akıl erdiremediği için, Irak'ın başına sembolik mahiyette bir Hâşimî kral getiremedi, bu konunun sadece gevezeliğini yaptı. Türkiye her iki savaşa da katılmamak suretiyle Kürdistan devletinin oluşmasını sağladığı için, Washington'ın Kürt politikası bu istikamette gelişti. Gene Amerika, kuzeyini kopardığı Irak'ın güneyini de İran'a açtı. İmâm-ı âzam ve Hazret-i Alî'nin türbelerini top ateşine tutmak cehaletini irtikâb ederek İslâm dünyasında kendisine karşı duyulan şüpheyi nefret duygusuna çevirdi. Bağdad Müzesi'ni yağmalatarak, insanlık tarihinin ilk parıltılarına zerre kadar aldırmadığını gösterdi. Üstelik Saddam'ın göz dikip Kuveyt'ten geri döndüğü Körfez ülkeleri (6 monarşi+Irak), bugün Saddam'ı gölgede bırakacak derecede azimli bir İran'la karşı karşıyadır.
Nükleer İran
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran'da ilk nükleer santral açıldı. Ruslar tamamladı. Bizim de ilk santralimizi Ruslar yapacak ama kaç yıl sonra... Demek İran'dan yıllarca geri kaldık. Üstelik Ahmedinecat -herhalde Amerika'yı kızdırmak için- 19 nükleer santral daha yapacaklarını beyan etti. Ekonomide 16. sıraya yükseldik fakat İran bizi geçti geçecek gibi...
Gerçekten geçerse, tarihte ilk defa vuku bulacak. 16. asırda Osmanlı Türkiyesi cihan devleti idi. Safevî Türkmen Devleti, zenginlikte bizimle yarışıyordu. Tabiatiyle devletlerin ağırlığında ekonomi ve tabii kaynaklardan çok başka faktörler de vardır.
İran bu başarısını, şüphesiz petrol ve gaz kaynaklarına borçlu. Biz böyle kaynaklar bizde var mı yok mu yeterince araştırmadık bile. 1945'ten bu yana yeni bir dünya oluşurken, Avrupa kriterlerine uyum sağlamakta geciktik. İç kavgalara boğulduk, çok zaman kaybettik. Nükleer enerjideki büyük gafletimiz de kayda değer. Dedikodusu yapıldı, tarihi yazılmadı.
Demokrasi ve toplum hayatımızda Türkiye, çoktan bir Avrupa devletidir. İran ise, devrimden bu yana, Batı'yı küçümsemektedir. Orta Doğu'da egemenlik için Amerika Birleşik Devletleri ile açık rekabete girişmiştir. Bu rekabet, yeni bir savaşı patlattı patlatacak derecelere yükseldi.
Enerji zengini İran, nükleerden elektrik elde edip daha fazla gaz ve petrol satacak. Ama atom bombasına sahip olup İsrail'i denize sürmek politikasını millî hedef hâline getirmiştir. İran'la ilişkilerimizi incelersek, yalnız Atatürk-Rızâ Şâh döneminde samimi zemine oturabildiği görülür. Oğlu Muhammed Şâh, bir Ârî-Med-Pers-Sâsânî İran milliyetçiliği tutturdu. Nüfusunun yarısına yakınını oluşturan Türkler'i sevmez, kıskanırdı. Erbakan, Rafsancânî ile anlaşmak için çok çalıştı. Ancak Humeynî rejimine takdirle yaklaşan Erbakan bile gaz alımında sert bir müsamahasızlığa maruz kaldı.
İran ile münasebetlerimizin âkıbeti, şüphesiz milletlerarası konjonktüre bağlıdır. Aynı zamanda Amerika ile ilişkilerimizin göstergesi hâline gelmiştir.
Kızgın bir yaz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yazın yarısını tamamladık. Bütün dünyada rekor derecesinde sıcak geçti. Meselâ Rusya kavruldu, 1876'dan beri en sıcak yaz mevsiminin yaşandığını bildirdi. Pakistan, bütün tarihinin en büyük doğal âfetine maruz kaldı. Türkiye'de ise 40 derece santigrat, 'evet'çilere ve 'hayır'cılara vız geldi.
New York'ta Birleşmiş Milletler, İran yaptırımları için liste hazırlıyor. Ekonomik baskıların İran'ı yolundan alıkoymayacağını yıllardan beri yazdım. Atom bombası aşkı, millî bir kara sevda hâlindedir. Amerika başta Batı sistemine husumet, hiçbir zaman görülmediği dereceye yükseldi.
Dünyaya nizâmât vermek iddiasındaki Amerika, hakça paylaştırmak misyonu için enerji kaynaklarını ve yollarını kontrol etmek ve milletlerarası terörü bastırmak projesini uyguluyor. Hemen hemen bütün dünyada ABD aleyhtarlığı belki hiçbir zaman görülmediği kadar âzamîye yükseldi, Washington aldırmıyor.
Latin Amerika'da Küba'nın yanında Venezuela ve Brezilya'daki Marksist eğilimli sosyalist totaliter yönetim, ABD karşıtlığı için, bu hususta cihanşümul liderlik pozisyonunu kimseciklere bırakmayan İran'la birlikteler. Yoğun uyuşturucu trafiği yaşayan Meksika ve Kolombiya, Washington paralelinden ayrılmıyorlar.
Washington, İran yaptırımları için İngiltere, Almanya, Fransa (AB diyelim) ile uyuştu. Rusya, hele Çin'i uyuma katılmaya davet ediyor, zorlanıyor. Hindistan'a gelince, Batı'dan ayrılmaz ve asla Çin yörüngesine girmez. İran için BM Güvenlik Konseyi'nin 2 karşı oyla (Türkiye ile Brezilya) aldığı karar yürürlüktedir. Nasıl uygulanacak göreceğiz.
İran bir miktar ekonomik zararı çoktan göze almış durumda. Nükleer tesisleri, füzeleri, pilotsuz uçakları, her türlü süperlikleri ile gerçek, muhtemel, hattâ hayâlî düşmanlarına tehditler yağdırıyor. İsrail'i denize sürmek niyetini gizlemiyor, açıkça ve erkekçe söylüyor. Ama İsrail başlatırsa, yalnız İsrail'e karşı değil, dünya çapında karşılık vereceğini bizzat Ahmedinecat söyledi. Sonbaharın latîf meltemleri esmeye başlayınca, bu anormal kızgınlıklar mâkule ve asgarîye iner mi dersiniz? Yoksa...
Referandum ve bayram
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Önümüzdeki hafta, herhalde referandum kampanyasının sonudur. Zira sonra bayram geliyor. Sakin bir bayram inşallah. Ama akabinde oylama...
Siyasî tarihimizin en kapsamlı kampanyasından 1 yıl geçmeden, genel seçim için belki de aynı yoğunlukta bir faaliyete hazır bulunmamız gerekiyor. Artık halkı meydanlara toplayıp konuşmanın, yerini TV ve basına bırakacağını düşünüyorum. Mitingler bütün dünyada seçimlerden fazla bir şeyi protesto mahiyetinde yapılıyor.
2011 Türkiyesi, 2010'dan daha sakin geçmeyecek. Çünkü 24. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yepyeni bir anayasa yapması şarttır. Doğru, kısa cümlelerle zevkli bir Türkçe ile kaleme alınmış küçük hacimde bir anayasa... Detay belirtmeye ihtiyaç yoktur, detay yasalarla belirlenir. Ama 1) Seçim, 2) Partiler kanunları ile 3) Milletvekili statüsünü de hemen gerçekleştirmeliyiz. Her ikisi de çok eskidi. Ve üçüncüsünü yapmayı Yüce Meclis'in hiçbir dönemi başaramadı.
2011'de bunları başarırsak, Avrupa Birliği sistemi ile geniş ölçüde paralellik sağlarız. Çağdaş demokrasi kendini gösterir ki az şey değildir, Türkiye buna susamıştır, Avrupa bunu beklemektedir. Uygulamalarda da sakarlık yapmamak hünerine erişirsek, muâsır medeniyet seviyesi kapıları önümüzde açılır.
Demokrasi, bu rejime inanmış partilerle mümkündür. Türkiye'de -102 yıl geçti- 1908'den bu yana, Batı'daki gibi gelenekli partiler oluşamadı. İlk gerçek parti İttihâd ve Terakkî, zorbalığa ve cuntaya dayandığı için kötü emsal teşkil etti. Askerî darbeler, partilere musallat oldu. Kötü muamele gören partilerimiz kapatıldı. Türkiye çok gerilere kaydı.
2010'da büyük değişim yaşadık. 2011'de heyecanın teskini lâzım. İçeride ve dışarıda hayatî problemleri olan büyük bir ülkeyiz. Meselelerimizi kavga ederek değil soğukkanlılıkla çözebilir, aksi takdirde zarar görürüz. İmparatorluk ve Cumhuriyet Türkiyesi'nde o derecede yanlışlar yapıldı ki artık akıllı davranmaya mecburuz.
..İLK DEMOKRASİ ADIMINI ATATÜRK ATTI Askeri politikadan çekti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İLK DEMOKRASİ ADIMINI ATATÜRK ATTI
Askeri politikadan çekti
Başlık ResmiİLK DEMOKRASİ ADIMINI ATATÜRK ATTI Askeri politikadan çekti
Büyük Zafer'in 88. yılını kutluyoruz. 30 Ağustos 1922 Dumlupınar Başkumandanlık Meydan Muharebesi'nde Anadolu'yu kana bulayıp yakıp yıkan hayasız bir istilâ ordusunu imha etmiştik. (Türkiye Büyük Millet Meclisi Reîsi ve Başkumandan) resmî sıfatlarını, (müşîr=mareşal) askerî rütbesini ve (Gazi) şeref unvanını taşıyan 41 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa, birkaç gün sonra İzmir'i, Bursa'yı, akabinde İstanbul'u, Edirne'yi geri aldı. 9 Eylülde İzmir'e giren Gazi Mustafa Kemal Paşa, Kasım 1934-Kasım 1938 arasında son 4 yılında taşıdığı ve bugün kullandığımız son ismiyle Atatürk, 1000 yıl için millî kahramanımızdır. Üç ayrı alanda münakaşasız dehâ eseri gösterdi: Askerlik, dış politika ve iç reformlar. 1922 eylülünde, Atatürk'ün 16 yıl sürecek olan otoriter şahsî (tek adam) yönetimi başlar. İlk ve son söz onundur. İç âleminde Fransa ve daha fazla Anglo-Sakson demokrasisine hayrandır ama, bunu uygulamadı. Uyguladığı takdirde, Ziyâ Gökalp öğretisine göre gerçekleştirdiği radikal inkılâplarının münakaşaya açılacağından endişe etmiştir. Zaten bütün Avrupa'da bugünkü gibi demokrasi değil, otokrasi rüzgârları egemendir. Tarih metodolojisinden habersiz kişiler, Atatürk'ü 2010 dünyası şartları ile kıyaslayıp, totaliter yönetimle, bazı icraatına da epey mübalağa katarak eleştiriyorlar. Zira 1918-1939 Avrupası'nı bilmiyorlar. DİKTA REJİMİ HAKİMDİ Bu 21 yılda Avrupa, Dünya egemenliğinin zirvesini yaşadığı halde, otoriter ve totaliter Sağ ve Sol devletler kıt'ası hâlindedir. Devlet kurucu ve tarih oluşturan en muazzam 4 imparatorluk hanedanı düşmüştür: Rusya'da Romanovlar (1917), Avusturya-Macaristan'da Habsburglar (1918), Almanya'da Hohenzollernler (1918), Türkiye'de Osmanoğulları (1922, 1924). Hepsi cumhuriyet oldu. Demokrasi, Kuzeydoğu Avrupa'ya sığınmıştı: İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, İsveç, Norveç, Danimarka, İsviçre. İşte o kadar. Diğer Avrupa devletleri dedikleri dedik -yat kalk diye- çaldıkları düdük otoriter, totaliter, diktatör şef, lider, başbuğların elinde, demokrasi ile ilgisi olmayan cumhuriyetlerdir: Başta on milyonlarca kişi öldürten Rusya'da Lenin ve Stalin ile Almanya'da Hitler olmak üzere: İtalya'da Mussolini, Polonya'da Mareşal Pilsudski, Finlandiya'da Mareşal Mannerheim, Yunanistan'da Gen. Pangalos ve Gen. Kundylis, Bulgaristan'da Kral Boris, Arnavutluk'ta Kral Ahmed Zogo, Yugoslavya'da kral nâibi Prens Paul, Macaristan'da kral nâibi Amiral Horthy, Çekoslovakya'da Masarik ve Beneş, Avusturya'da Şuşnig, Romanya'da Mareşal Antonescu, Portekiz'de Prof. Salazar, İspanya'da birkaç diktatörden sonra komünist cumhuriyetçilerle milliyetçi monarşistler arasında 1 milyon kişinin öldüğü İç Savaş ve General Franco vs. vs... ASLA KAN DÖKMEDİ... İşte böyle bir Avrupa. Böyle bir Avrupa'da Atatürk'ü, o tipik ve karakteristik 20 Avrupa yılının şartları içinde mâkul olduğu derecede reformist, kan dökmeyen, üstelik dehâ sahibi bir lider kabûl etmek gerekir. Yukarıda anılan isimlerin muhtemelen en iyisidir. Yukarıda anılan Avrupalı diktatörler "alçak dağları ben yarattım!" pozisyonunda kişilerdir. Bütün o liderler arasında bugün de saygınlığını muhafaza eden tek kişinin Atatürk olduğunu vurgulamak isterim. Atatürk'ün Fransız usulü laikliği abarttığı eleştirisine şu cevap verilebilir: Bazı alanlarda abarttığı doğrudur. Ancak bütün otoriter yöneticiler dinî kısıtlamalar getirirler (yukarıda sayılan ülkelerin hemen hepsinde böyle oldu). Din, Allah adına konuştuğu için, devlet otoritesinin çekingenliğini anlamak zor değildir. İkincisi, Osmanlı'nın, dini, devlet organları, dolayısıyle devlet otoritesi içine alan tek Müslüman devlet olmasıdır. Osmanlı'nın meşîhat müessesesi hiçbir Müslüman devlette yoktur. Büyük Zafer'le Atatürk, Türk toplumunun tek cumhuriyetçisi oldu. Subayı kesinlikle politikadan çekti. O alanda Mareşal Çakmak'a, bürokraside 1937'ye kadar Org. İnönü'ye güvendi. Diğer bütün Millî Mücadele arkadaşlarını tasfiye ettiği, bazılarının idam talebiyle İstiklâl Mahkemesine verildiği görülür. Ancak Atatürk 57 yaşında ölmese, hiç değilse 1948'i görebilse idi, bugün Türkiye'nin manzarası çok daha olumlu gerçekleşirdi. Reformlarını olgunlaştırıp 45 dünyasına derhal uyum sağlayıp demokrasiye geçecekti. 1943 baharında Cihan Savaşı'na katılacağından eminim. Bugün Türkiye, rahat sınırlar içinde olacaktı. Fâtih 49 (1481) ve torunu Yavuz 50 (1520) yaşlarında ölmeyip 10'ar yıl daha yaşasa idiler, Rönesans'a derinlemesine girecek olan Türkiye, 1500'de İran'ı Sünnî'likten çıkarıp başka bir Türkmen devleti kurarak Şîî'leştiren Şâh İsmail'in, Türk'ü ortasından ikiye bölen bu eylemini de düzeltecekti. KENDİMİZİ TOPARLAYAMADIK 1945'te günümüzün modern demokrasi dünyası ve tek komünist ülke Sovyetler iken insanlığın üçte birini ele geçiren bir komünist dünyası oluştu. Avrupa devleti olarak Türkiye, demokrasiye geçişte, faşizmin dik âlâsını yaşayan Almanya, İtalya, Japonya gibi cihan mağlûplarının birkaç yılda başardıkları hârikulâde geçişi başaramadı. Bugün de Avrupa standartlarında bir demokrasiye ulaşmış değiliz. Niçin böyle oldu? 2700 yıl içinde tarihte büyük işler başaran Türk, neden mahrum kaldı? Başka bir yazının konusudur. 1930'da tam 2 milyar nüfuslu bir dünyada yaşıyoruz ve Türkiye'nin nüfusu 15 milyondur. Bir sömürgeler dünyasıdır ve sadece 60 bağımsız devlet vardır. Bu rakamlar bile ne kadar başka bir âlemde yaşadığımızı gösteriyor. Zafer Bayramı için ebedî Türk devletini kuran ve yaşatan milletimizi, muzaffer ordumuzu kutluyorum, Avrupa kriterlerini benimsemiş dünyanın en modern ve güçlü silâhlı kuvvetlerinden biri olmanın eşiğindedir. Zaferin başkomutanı Atatürk'ü saygı ve sevgiyle anıyoruz. 1918-1939 Avrupası'nın şartlarını unutmayarak Atatürk'ü tarihçilerin eleştiri ve değerlendirmelerine elbette açık tutacağız. Ama Atatürk üzerinden Türk düşmanlığı varsa, bunu kaldıramayız. Atatürk'ün her çağda millî kahraman kimliğiyle anılacağına, fakat tabu falan olmadığına eminim.
.İsrail-Filistin
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Ağustos, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Önümüzdeki günlerde Filistin meselesi ve İsrail tekrar dünyanın gündemine girecek. Zaten hiçbir zaman gündemden fazla düşmeyen bir konudur. Fazla zayiat verip verdirdiğimiz Filistin cephesinden 1918 sonbaharında çekilmiştik. Ülke İngiltere'ye kaldı. O tarihten bu yana rahat yüzü görmedi. Türk yönetiminin ve sağladığı asayiş ve eşitliğin mahareti hâlâ masalımsı, destanımsı üslupla övülerek anlatılıyor.
İsrail devleti oluşunca, sınırları ile yetinmedi. Arapları kaçırarak kendisine yer kazanmak politikası bugün de olanca dehşetiyle devam ediyor. Hedefin bütün Filistin'i ele geçirmek olduğu âşikârdır.
Arada dış zorlamalarla barış masasına oturulup sonuç almadan dağılan Arap-İsrail görüşmeleri, Batı'nın aracılığı ile gerçekleşmiştir.
Orta Doğu politikasını ve dengelerini radikal şekilde etkileyen bu büyük anlaşmazlığın çözümü için ABD teşebbüsleri başta gelir. ABD'nin yapısı bakımından Washington'ın tarafsızlığı zordur. Buna rağmen Başkan Clinton, sorunu en kararlı biçimde ele aldı. Kudüs meselesinde ipler koptu. Zira Filistin lideri Yâser Arafat, Kudüs'te taviz verdiği için kendi örgütü tarafından öldürülmekten korktu, yan çizdi.
Amerika, Mısır ve Ürdün'le çoktan anlaşmıştır. İsrail'in koruyucusu sıfatıyla İslâm âleminde uyandırdığı -kolayca husûmete dönüşebilen- tepkiyi elbette ortadan kaldırmak istiyor. Ama bugün sorun, Clinton'ın bıraktığı noktadan çok daha derinleşmiştir. Buna rağmen Başkan Obama, Amerikalı olmayan bir Müslüman babanın oğlu sıfatına da güvenerek, tekrar öne çıktı. Filistinliler ve İsrail başbakanı Netanyahu masaya oturmayı kabul etti. Ama Gazze'yi yöneten Hamas örgütü, Filistinlileri ihanetle suçladı. Üstelik Avrupa Birliği de müzakerelere katılmayacağını bildirdi. Zaten İsrail, Kudüs şehrinin -Harem-i Şerif'i de içeren- Arap kesimini yutmak politikasını sürdürüyor.
Türkiye bir vakitler İsrail'in varlığını, Irak-Suriye'deki azılı Türk düşmanı Baas rejimine karşı güvence sayıyordu (bu husus telaffuz edilmemiştir). Şimdi elhamdülillah Irak'ta Saddam kalmadı, Suriye ile de içtiğimiz su ayrı gitmiyor. Nehirlerimizi istemekten vaz mı geçtiler dersiniz? Sovyet Rusya'nın Irak-Suriye'yi himaye faktörü çoktan ortadan kalktı. İsrail dengesine ihtiyacımız kalmadı. Bu değişimi belki İsrail de kale alır. Ama ben, hiç ümitli değilim.
Irak'ı boşaltmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bugün Irak'taki törene ABD başkan yardımcısı Biden da katılıyor. "Ne oluyor?" derseniz, Başkan Obama, genelkurmayının (daha erken!) uyarısına rağmen askerini Irak'tan çekiyor. Zira seçim kampanyasında halkına söz vermişti. Epey acayip bir çekilme:
Amerikalılar memnun. Iraklılar ise töreni gözyaşları ile seyredebilirler. Kürtler az rahatsız, Araplar şimdi bize bir şey yaparlar mı diye! Hiçbir devlet (Amerikalılar, İngilizler Irak'tan gidiyor) diye aldanmasın. Amerika'nın Irak'ta 145.000 askeri var. 90.000'ini çekiyor. 50.000'i kalıyor. Bunlar, üslerini koruyacak ve Irak ordusunu eğitecek. İç ayaklanmalara bundan böyle asla karışmayacak. Bu görevi Irak kuvvetlerine bırakıyor.
Amerika'ya kızayım falan demeyin! Akılsız diktatörlerin eline düşen ülkelerin âkıbeti budur. Saddam, en akılsızlardan biri idi. Biz Türkler de öyle fazla övünmeyelim. Biz de 100 yıl önce böyle bir diktatörlük yönetiminin eline geçip imparatorluk batırmıştık.
Irak'ın imparatorluğu yok. Osmanlı döneminde 3 eyalet hâlinde yönettiğimiz bir ülke idi. Meselâ Meşrutiyet ve Cihan Harbi yıllarında ünlü Türk milliyetçisi Süleyman Nazif Bey, hem Bağdad, hem Basra, hem Musul eyalet valiliklerinde bulunmuştu. Hatırlattığım için özür dilerim: Musul'da iken, Barzani'nin amcasını başka devletlerle ilişki kurmak suçundan astırmıştı. Bugün Barzani'nin bize kızgınlığının bir sebebi de amcasını hatırlamasıdır.
Amerika, Irak'ta 50.000 askeri ile herhalde ülke petrolü tükeninceye kadar kalacak. Muhteşem üslerini koruyacak. Kürdistan'ı, Ermenistan'ı yönlendirecek. İsrail'i savunacak. İran'la komşu olacak. Tabii Türkiye ile de... Biz, stratejik müttefik olduğumuz için güvenlikteyiz. Tabiatiyle bu ittifaka riayet ettiğimiz müddetçe...
İkinci Irak Savaşı'ndan sonra ülkeyi paramparça edip yağmalatan ve herkesin herkesi öldürdüğü bir anarşi diyârı hâline getiren başkomutan Org. David Petraeus, bir müddetten beri Afganistan'da Tâlibân ile baş başa. Tâlibân'ın Saddam'dan güçlü olduğuna beni Amerika bile inandıramaz! Petraeus, askerimizin başını çuvalla örtmesiyle de tanınıyor. Bizim İskenderun'da ABD askerine yaptıklarımıza mukabele için şüphesiz emir alarak hareket etmişti.
Ankara-Washington
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Obama, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübârek, Ürdün Kralı İkinci Abdullah, Filistin Devlet Başkanı Mahmûd Abbâs, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, dün akşam Beyaz Saray'da birlikte yemek yediler.
Birkaç saat önce Hamas'ın "taarruz tugayı", ikisi kadın 4 sivil İsrailliyi öldürerek, Filistin Barış Görüşmeleri hususundaki fikrini -biraz sert üslûpla- açıkladı.
Aynı saatlerde Ermeni askeri, Azerbaycan topraklarına sızmak istedi. 3 Ermeni, 2 Âzerî askeri öldü.
Bugün başlayan Washington'daki Filistin Barış Konferansı'na Türkiye, davet edilmedi. Ama çok daha önemlisi, Amerika'nın bir müddetten beri geciktirdikçe geciktirdiği pilotsuz savaş uçakları ile Kobra helikopterlerini Türkiye'ye neden göndermediği anlaşıldı. ABD yasalarına göre süper silâhların -herhâlde Türkiye gibi stratejik müttefikler de dahil- dış ülkelere ihracı için Kongre (yani Temsilciler Meclisi+Senato) kararı gerekiyor. Obama hükûmeti, konuyu Kongre'ye sunamıyor. Zira reddinden korkuyor.
İkinci bir Kıbrıs silâh ambargosu mu? diye telâş buyurmayın. Şimdilik bu derecede vahîm değil. Ancak her iki ABD yasama meclisinde de Yahudi asıllı veya muhibbi parlamanterlerin derinlemesine nüfuz ve etkisini, son Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu oylamasında bir defa daha görmüştük. Hiç de tecrübesiz sayılmayız: İsrail'le bozuşanların Amerika'da işi zorlaşır.
Obama hükûmeti, Kongre'den ret kararı çıkıp Türkiye ile pek de iyi yürümeyen ilişkilerin bozulmasını istemiyor. Kalıyor Kongre'yi ikna etmek. İşte tam burada Amerikan lobi şirketlerine gün doğuyor. Türkiye'yi yeniden sızdırmakta epey gecikmişlerdi. Eski müşterileriyiz. 3 büyükelçimiz Washington ve New York'ta konu üzerinde çalışıyor. Ama ABD hükûmeti, İsrail'le münasebetlerimizi yoluna koymadan Türkiye'ye silâh için Kongre'den izin çıkmasını muhtemel görmüyor.
Chavez, Venezuela'ya DİKTATÖRLÜK getirdi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Chavez, Venezuela'ya DİKTATÖRLÜK getirdi
Başlık ResmiChavez, Venezuela'ya DİKTATÖRLÜK getirdi
Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, "otoriter yönetim kurmak" gibi sebeplerle sık sık protesto edilirken, yoksullar ve işçiler tarafından da destek görüyor. 1943'ten bu yana -67 yıl oldu- Amerika, -hiçbir devletle mukayese bile edilemez kudrette- bir cihan devletidir. Amerika'nın Asya kıt'asındaki ilişkilerini gündelik yazılarımda yüzlerce defa yazdım. Zira Türkiye'yi de çok ilgilendiriyordu. Bir kanadımız Asya'dadır. Amerika Birleşik Devletleri'nin, Amerika kıt'asındaki devletlerle ilişkilerini tek bir yazı hâlinde kaleme aldığımı hatırlamıyorum. Zira bizi ilgilendirmiyordu. Ama artık ilgilendirmeye başladı. Zira ABD basınında bile, Türkiye'nin Brezilya ile ittifakını iddia eden abartılı yazılar çıkıyor. Avrupalılar, diğer bütün kıt'aları sömürerek zengin oldular. Birleşik Amerika daha centilmen davrandı! Dış ülkelere, sömürge yapmak külfetini aklından bile geçirmeyerek yanaştı. Bu şekilde sömürdüklerinin başında Latin Amerika gelir (Güney Amerika kıt'asının tamamı ile Kuzey Amerika kıt'asının güney kesimi Latin Amerika'dadır, Kuzey Amerika kıt'asının kuzey kesiminde ise Birleşik Amerika ile Kanada ve Grönland bulunuyor). Başta Birleşik Amerika'nın tek güney komşusu Meksika (115 milyon nüfus), Latin Amerika devletlerinin tamamı, kuzeydeki emperyalist kuzey komşularından şikâyet edegelmişlerdir. Latin Amerika'da dil İspanyolca'dır. Brezilya'da Portekizce, Haiti'de Fransızca, Küçük Antil Adaları devletlerinde İngilizce'dir. Bu ülkeler koyu Katolik olmaları bakımından, Protestan ağırlıklı Anglo Sakson kökenli Birleşik Amerika ile Kanada'ya insan karakteri bakımından benzemezler. Üstelik -Arjantin dışında- yoğun şekilde Kızılderililerle karışmışlardır. Zencilerle karışım da çok fazladır. 19. asır başlarında bağımsızlıklarını İspanya'dan (Brezilya, Portekiz'den) kazanmışlardır. SOVYETLERİN MÜTTEFİKİ Amerika, meselâ Küba'ya (11.5 milyon n.) o derecede musallat oldu ki, puro ve şeker kamışı diyârı bu en büyük Antil Adası, Amerika'nın en azılı hasmı hâline geldi. Sovyetler'in çok yakın müttefiki oldu. Komünist askerî gücünü kıt'alara ihrâc etti. En belirgin ABD hasmı Marksist sosyalist diktatörü doğurdu. Bu diktatör, halkının yarısını Birleşik Amerika'ya can atmaya mecbur etti. Amerika, en gelişmiş Latin Amerika ülkesi olan ve Avrupa seviyesine gelmek üzere bulunan Arjantin'i (42 milyon n.) engelledi. En büyük Latin Amerika devleti Brezilya'da (194 milyon nüfusla dünyada 5.) seçmen, aşırı sosyalizme kaydı. Brezilya, Venezuela'yı bile sollayarak, Amerika kıt'asında kapitalist ABD'nin büyük muhalifi misyonuna soyundu ise de, üç beş yıl sonra -Meksika gibi- ABD'nin en yakınlarından biri hâline gelecektir. En büyük sebep de, halkın, aşırı sosyalizmden umduğunu bulamaması olacaktır. Hâsılı Amerika Birleşik Devletleri (316 milyon n., dünya 3.'sü) ve Kanada B.D (33 milyon) dünyanın 7. ve 8. "mükemmel" olma vasfını muhafaza ettiler. Meksika petrolünü gölgede bırakan Venezuela ise, günümüzün en belirgin ABD hasmı Marksist diktatörünü doğurdu. Bu diktatör, Asya'daki en ileri ABD hasmı İran'ın en yakın müttefiki oldu. ŞİDDET HİÇ BİTMEDİ Venezuela (nüfusu 29 milyon), petrolü sayesinde, Latin Amerika'nın en müreffeh devleti olmak yolunda idi. Rejimi engelledi. Şimdi Caracas'lılar (Venezuela'nın başkenti, nüfusu 3.5 milyon), "Bağdad'da yaşasa idik daha güvende olurduk" demeye başladılar. 2009 yılı içinde şiddet olaylarında Irak'ta 4.644, Venezuela'da 16.000 kişi öldü (Irak'ın nüfusu 30 milyon). 1999'da Hugo Chavez iktidara geldi. 11 yıllık yönetiminde 118.541 cinayet işlendi. Kayda geçmeyenler de büyük sayıdadır. Sinema'nın tükenmek bilmez konusu uyuşturucu kartel savaşlarında Kolombiya ve Meksika başta gelir. Buna rağmen 2007'de Meksika'da 28.000, buna mukabil Venezuela'da 43.792 cinayet kaydedildi. Venezuela'da büyük zenginlerle yoksul tabaka arasındaki uçurum büyüktür. Büyük zenginler, meskenlerini ve iş yerlerini korumak için, vatandaşları Venezuelalılara güvenmediklerinden, dış ülkelerden yüksek maaşla güvenlik elemanı getiriyorlar. Sosyal demokrasi, Merkez Sağ'ın alternatifi bir rejimdir. Marksist sosyalizm ise hiçbir ülkeye asla demokrasi getiremedi. Petrolü ile refaha yürüyen Venezuela'ya kanlı, totaliter, dünyanın öbür ucundaki İran'la askerî ittifak kuran bir diktatörlük getirdi. Chavez öncesi, ABD paralelindeki Venezuela'da daha kaliteli bir hayat yaşanıyordu. SÜREKLİ DARBELER YAPILDI Bütün Latin Amerika'da, ilk bağımsız Amerika kıt'ası devleti olan ABD'yi taklîden ve kendilerine bir hanedandan kral bulamadıkları için, başkanlık sistemi kuruldu. Ve tek Latin Amerika devletinde işlemedi. Kilise ile birleşen asker, sürekli darbe yaptı. Venezuela'da da öyle. Bütün başkanlık sistemi devletlerde başbakan yoktur (Peru hariç), başkan, hem devlet (cumhuriyet), hem hükûmet başıdır. Diğer bütün Latin Amerika ülkeleri gibi Venezuela'da da 19. asır sonları-20. asır başlarında Osmanlı imparatorluğundan gelen göçmenlerin torunları yaşıyor. Bunlara Latin Amerika'da Turco (Türk) deniyor. Zira Osmanlı Türkiyesi tab'alarının çocuklarıdır. Ama çoğu Türk değil, o zamanki vatandaşlarımız Lübnanlı Katolik Mârûnî Araplar başta, çeşitli kavimlere mensup Osmanlılar'dır. Bunlardan biri, Arjantin'de uzun müddet başkanlık yapan ve Turco olmakla öğünen Carlos Menem'dir. Venezuela'nın önceki Ankara büyükelçisi de, Turco olmakla öğünen, Türkçe bilen, Osmanlı tarihi üzerinde kitapları bulunan bir diplomattı. Venezuela'nın pozisyonu, petrol faktörüne bağımlıdır. Dünyanın bugün kanıtlanmış petrol rezervinde ilk 5 sırayı Suûdî Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri alıyor. Venezuela 6. ve rezervinin değeri 11.3 trilyon dolardır. 8, 9, 13. sıralarda hep Müslüman devletleri vardır. Brezilya 15. sıradadır (1.64 trilyon dolar). Bu tablo, Venezuela'nın istisnaî durumunu açıklar. Ancak petrol nimetini, halkı ve devleti için hayırlı şekilde kullanamamıştır. Üstelik Chavez, ordusuna da güvenmiyor. Zira subayların çoğunluğu ABD ile anlaşılmasını savunuyor.
Oramiral'in ardından
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD genel kurmay başkanı Oramiral Michael Mullen'in, yeni genel kurmay başkanımız Orgeneral Işık Koşaner'i ziyareti, önemli bir olaydı. ABD hükûmetinin Türkiye'ye satmayı vaad ettiği süper hava silâhlarının Kongre engellemesi ihtimaliyle geciktirildiği bir zamana rastladı. Ama misafirimiz, uçaklarla helikopterlerin verileceğini kesin ifadeyle söyledi.
Mullen, Amerikan askerinin ve ağırlıklarının Türkiye'den geçmesinin bahis konusu olmadığını, Türkiye'den rutin geçişler için şükranlarını ilâve etti (İncirlik'i vurguladı ki 60 kadar iki anahtarlı atom bombası bulunduğu söylentisini duymuştum). Türkiye'den hiçbir şey istemediklerini, Afganistan takviyesi için bile talep bulunmadığını belirtmesi, doğrusu beni düşündürdü. Zira stratejik ittifaklarda müttefikleri sürekli biribirlerinden bir şey isterler, Sayın Erdoğan'ın "kazan kazan" metodu oluşur. Acaba Türkiye'de hayrete değer derecede yükselen Amerikan karşıtlığı için bir tutum mu idi? Yoksa yakında çok önemli bir talep mi gelecekti? Bana göre Türkiye'den olmazsa olmaz talep, İran yaptırımlarına Türkiye'nin uyması konusudur. Türkiye hangi blokta olduğunu ya vurgulayacak, ya kopacak, Amerika ona göre davranacaktır.
Mullen, Başbakanımızla da görüştü (45 dakika). Hiçbir şey konuşmayıp sohbet ettiklerine beni kimse inandıramaz. Oramiral, Türk askerinin dış ülkelerdeki üstün performasını övdü. Doğrusu öyledir.
Şu da olabilir: 1945'ten 1. tezkerenin kabulüne rağmen 2. tezkerenin reddi inanılmaz sakarlığına kadar, Pentagon (ABD savunma bakanlığı) ile Genel kurmayımız'ın ilişkileri dostça ve samimi idi. 3 defa darbe için "ne yaparsanız yapın!" ruhsatını isteyecek ve alacak kadar samimi...
Bu ziyaret, Sayın Genel Kurmay Başkanı'nı kutlamak vesilesiyle eski yakınlığı tekrar kurabilmek için yapılmış olabilir. Zira bana göre dünya yeniden bloklaşmaya başladı.
Mullen, Türkiye'ye füze yerleştirmek hususundaki NATO (yani ABD) projesi konuşulduğunu saklamadı. Türkiye, hâlâ (yani Sovyetler dağıldıktan sonra da) NATO'nun güneydoğu kanadının kalesidir. Süper füzelerle vurulması veya süperlerin üzerimizden geçip Avrupa'ya (belki New York'a kadar) ulaşması ihtimalini Pentagon da, NATO da mutlaka düşünmüştür.
Pakistan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Başbakan'ın petrol trilyoneri Müslüman hükümdarları ve ileri gelenlerini uyarması, devletimize yakışır soylu bir davranıştır. Bu kişiler, dünya petrol rezerv ve üretiminin üçte ikisini ellerinde tutuyorlar. Pakistan için acele yardımları gerekiyor.
Pakistan İslâm Cumhuriyeti, çok önemli bir Müslüman devletidir. Son yüzyılların en dehşetli felâketini yaşıyor. Hayat veren İndus Nehri coşmuş, taşmış, hoyratlaşmıştır. Milyonlarca insanı tehdid ediyor. Türkiye kadar geniş bir ülke, sular altındadır (796.000 km2, 185 milyon nüfus).
Sayın Erdoğan, 1 milyar dolar yardım vaadini pek haklı olarak küçümsedi. Bu, muazzam bir meblağdır. Fakat Başbakan, petrol ülkelerinde böyle meblağların hangi alanlarda harcandığını bilmektedir.
İslâm Konferansı, Arap Birliği, Türk Cumhuriyetleri gibi en büyük Müslüman örgütler, Pakistan felâketine âcil ve yeterli müdahalede bulunamadılar. Bosna savaşındaki gibi... Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan gibi enerji zengini Türk devletlerinin de ilgisini bekliyoruz. İran'ın sınırdaşı olan ve epey Şiî'si de bulunan Pakistan'la ilgilenmesi gerekir.
Başta ABD ve AB olmak üzere Batı âlemine, bu arada Birleşmiş Milletler'e gelince, yeterli alâkayı göremedik. Yardım bahsinde, Pakistan ülkelerini 1 asır yöneten İngiltere baş çekmelidir. Zaten Pakistan'da İngilizce yarı resmî dildir.
Türkiye elinden geleni yapıyor. Çok fazlasını da mutlaka yapacak. Hele referandum sürecinden çıkalım. Şimdilik ilgi, Antalya'da Kılıçdaroğlu ile Baykal'ın birlikte halkın karşısına çıkması üzerinde toplanıyor. Baykal'ın genel başkanlıktan düşürülmesi, partiler tarihimizin en esrarlı olaylarındandır. İçyüzünü hâlâ bilmiyoruz. Devlet sınavlarında kopyacılık konusu gündemden düşmüyor. Bu sistem artık hızlı bir açılımla değiştirilmeli. Tarihimizin muhtemelen en kalabalık mitingini AK Parti, İstanbul'da gerçekleştirdi. Bayramı EVET'le tamamlayacağız.
Filistin barışı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Filistin'de barış için Başkan Obama, Başkan Clinton derecesinde ağırlığını koymadı. Koysaydı bile, Netanyahu hükûmetini ikna edemezdi. Fazla zorlamadı. Müzakereleri Amerika'dan Mısır'a nakletti. Her iki mecliste kıl payı denge üzerinde bulunan Obama, seçimlere ağırlık veriyor.
Mısır'da Kızıldeniz kıyısında kızgın kumlar üzerinde Şarmü'ş-Şeyh'in üstün konforlu letafet ve rehâveti içinde asapları gevşeyen iki taraf, Araplar ve Yahudiler, gûya Filistin'de barışı müzakere ediyorlar.
Filistin'de barış!.. Ne uzak bir hayal!.. Zira Filistinliler, 1967 savaşı öncesi sınırlarını istiyorlar. Ama 1967 feci savaşını Mısır diktatörü General Nâsır, İsrail'e taarruza geçerek başlatmıştı. Mısır hava kuvvetlerinin tamamını birkaç saat içinde yok eden İsrail, bir haftada savaşı kazandı. Sina yarımadasını, Doğu Kudüs'ü, Batı Ürdün'ü, Gazze'yi, Golan Tepelerini ele geçirdi. Sina'yı Mısır'a geri verip barış yaptı. Gazze'yi de bırakan İsrail, Golan'ı ve Filistin'de büyük bir yöreyi, işgal ve ilhak etti.
Şimdi Filistinli Araplar, cumhurbaşkanları Mahmud Abbas'ın ağzından Yahudiler'in yerleştikleri toprakları istiyorlar. Filistin'den sürülüp kaçırılan ve çeşitli Arap ülkelerine dağılan 4 milyon Arap'ın yurtlarına dönmesini de taleb ediyorlar.
İsrail'in barış istemek gibi bir derdi yok. Filistin Arap devletinin resmîleşmesine bile karşı. Doğu Kudüs'ten çıkmak istemiyor. Filistin'in tamamını ele geçirip kalan Araplar'ı da kaçırmak için her şeyi yapıyor.
Bu durumu Mısır, Ürdün, Suûdî Arabistan ve diğer Körfez monarşileri gibi ABD paralelindeki barış için çalışan Arap devletlerinin bile kabul etmelerinin imkân ve ihtimali yok. O halde Amerika, sırf silâhlı çatışmayı önlemek için mi, iki tarafı masaya oturmaya zorluyor? O Arap devletleri, İran tehdidi sebebiyle ABD ittifakından ayrılmayı akıllarından bile geçirmiyorlar. Üstelik petrollerini Amerika çıkarıp Washington'ın cihan politikasına uygun şekilde tevzi ediyor. Kürt meselesi de Araplar'ı düşündürmeye başladı. Buna rağmen İsrail, mantık sınırlarını kabûl etmiyor. Araplar, Amerika'nın Irak'ta izlediği dehşet politikasının da etkisindeler. ABD İsrail'i barışa götüremeyince, en büyük çapta organize terör örgütleri boşluğu dolduruyor. Arap petrolünü kontrol etmenin rehâveti içindeki Amerika, örgütler karşısında zorlanıyor.
Batı'da taassup
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Batılılar bizi taassupla suçlamışlardır. Taassup, bir dinin diğer dinlere müsamahasızlığı, hoşgörüsüzlüğü anlamında kullanıldığı takdirde, elbet bizde de taassup eylemleri yaşandı. Ancak hangi asırda olursa olsun biz Türkler, hiçbir zaman Batı'nın derekesine düşmedik. Diğer Müslüman kavimlerde de geçmişteki Batı taassubu olmadı.
Klasik şiirimizi bilenlerin malûmudur: Bütün edebiyatımızda taassup reddedilmiştir. Zühd ve takvâ gösterişinde olan sahte dindarlar kınanmıştır. Onları öven tek mısramız yoktur.
2010 Batı'sında bile taassup tezahürleri eksik olmuyor. Gerçi İslamcılık iddiasında terör örgütlerinin benzerleri Batı'da kalmadı. Ama bazıları tehlikeli boyutlara tırmanmak istidadında olaylar eksilmiyor.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, ancak 30 kişilik cemaate sahip küçük bir Protestan kilisesinin 58 yaşındaki rahibi, 11 Eylül günü dinî âyinle (!) Kur'ân-ı yakacağını ilan etti. Bir kasaba gazetesine haber değeri taşımayan bu söylemi, Amerika gibi medya ile yatıp kalkan bir devlet manşetlere geçirmesin mi? Sonra Avrupa ve İslâm dünyasına yayıldı. 11 Eylülde malûm, el-Kaide mensupları, New York ve Washington'a hava yolu ile, tarihin en kapsamlı terör eylemini gerçekleştirmişlerdi.
Biz Türkler Kur'ân'ı, abdest alarak tutarız. 3 kere öpüp başımıza koyduktan sonra açarız. Bu konuda Araplardan muhafazakârız. Yukarıda anılan çeşitten bir barbarlık, Amerika medyasının vurguladığı gibi, Hıristiyanlığa bir şey getirmek şöyle dursun, Amerika'ya zarar verir. Terör örgütlerine gerekçe oluşturur. 58 yaşında ya erken bunamış, ya şöhret peşinde mutaassıp bu kasaba papazı, terör örgütlerinden rüşvet almış görünüyor. Mutlaka birileri kışkırtmıştır.
Peygamberimizin -hem de çirkin şekilde- karikatürünü çizen 75 yaşında Danimarkalı karikatüriste, Almanya şansölyesi Angela Merkel gibi Batı'nın en öndeki bir politikacısının ödül vermesine de hayret ettim. Biz, asla Hazret-i İsa'nın değil çirkin, güzel bir karikatürünü yapmayı bile dinimize aykırı buluruz. Amerikan papazının söylemine (tiksindirici) diyen Prof. Merkel'in bütün Müslümanların nefret duyduğu bir adama ödül vermesini tezat şeklinde algılıyorum. Basın, kesinlikle hür olmalıdır. Ama savaş çıkarmamalıdır.
.Matbaanın tarihi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
9. ASIRDA UYGUR MATBAASI Avrupalı arkeologlar ilk matbaalarını 9. asırda kuran Uygurların bastığı yüzlerce Türkçe kitap bulup ülkelerine götürdüler. Nedense yayınlamıyorlar AVRUPALILARIN GİZLİ PLANI Buldukları bu kitapları yayınlamama sebebi ise şu: Matbaanın Avrupa medeniyetinin keşif ve ihtiraı yaygın kanaatine aykırı davranmak istemiyorlar Matbaa, Çinlilerin buluşudur. Uygur Türkleri 9. asırdan başlayarak -bugün Çin işgalindeki- Doğu Türkistan'da matbaa (basımevi) kurdular. Harfler madenden dökülmüyordu. Sert tahtadandı. Teknik, klişe baskısı gibiydi. 1902'den itibaren Avrupalı arkeologlar Uygurların bastığı yüzlerce Türkçe kitap bulup ülkelerine götürdüler. Nedense yayınlamıyorlar. Matbaanın Avrupa medeniyetinin keşif ve ihtiraı yaygın kanaatine aykırı davranmak istemiyorlar. Halbuki barut, pusula, kâğıt, banknot (kâğıt para) gibi temel keşifler Çinlilere, sıfır'ın (0) keşfi ve rakamların 10'lu birimlere ayrılması gibi temel matematik keşifleri de Hintlilere aittir. Tasavvufun kökeni bile Hindistan'dır. (Carter. The Invention of Printing, New York 1955, s. 141 v.dd; A.von Gabain, Alttürkische Schrifttum, SDAW Phil.-Hist. Kl., 1948, no: 3) Müteharrik (oynak, ayrık) harfler ilk defa 1041'de Çin'de döküldü. 1300'lerde Hollandalılar öğrendiler. Ancak baskı san'atı, 1444'te Avrupa'da Gutenberg ile başladı. Fatih Sultan Mehmed (1432-1451-1481) basılmış kitapları gördü. Meselâ Floransalı Francesco Berlinghieri 1480'de basılan coğrafyasını, eserde yazıldığı üzere, "Avrupa'nın en büyük hükümdarı" Fatih'e sunmuştur (Deismann, s.109). SEBEPSİZ GECİKME Bütün bu gelişmelere rağmen bir Türk matbaasının 1727 gibi fevkalâde geç tarihe kadar gecikmesinin ben bile mantıklı açıklamasını yapamıyorum. Arkadaşım büyük tarihçi Prof. İlber Ortaylı, biz Türklerin okumayı sevmeyişimizi sebep gösteriyor. Bugün de okuyan milletler arasında bulunmadığımız malum. Ben, Türk matbaasının 3 asır gecikmesini, Osmanlı devletinin en vahim hatası olarak değerlendiriyorum. Hattat ve katiplerin de, o çağlarda Avrupa'da tirajın birkaç yüzle sınırlı bulunmasına rağmen, yeteri kadar kitap çoğalttıkları iddiasına katılmıyorum. Osmanlı Türkiye'sinde ilk azınlık matbaasını Yahudi vatandaşlarımız, -devletin izniyle ve ülkemize yerleştiklerinden sadece 3 yıl sonra- 1495'te Selanik'te, aynı yıl İstanbul'da açtılar. İstanbul'da 1505, 1510, 1511, 1513, 1515, 1516, 1518, 1519, 1520, 1530, 1534, 1560, 1567, 1575, 1759,'da, Selanik'te 1512, Haleb'de 1519, Edirne'de 1554'te yeni matbaalar açtılar. İlk Ermeni matbaası 1567'de İstanbul'da, ilk Rum matbaası 1627'de İstanbul'da açıldı ve bunları daha pek çoğu izledi (liste: Osman Ersoy, Türkiye'ye Matbaanın girişi, 1959 s.51 v.dd.). Bu azınlık basımevlerinde Türkçe, Arapça, Farsça baskılar da görülür. Fakat bizde ilk defa İbrahim Müteferrika, 1719'da Marmara Haritası basıp Lâle Devri (1718-1730 sadrazamı reformcu Damad Nevşehirli İbrahim Paşa'ya sundu. Bu ilk Türk matbaasına izin de, İbrahim Paşa'nın iktidarında çıktı. Bir Lale Devri gelişmesidir. Avrupa'da ilk matbaa tarihleri ise şöyledir: Almanya'da Gutenberg'in 1444'te Mainz şehrinde açtığı basımevinden sonra: İtalya'da ilk defa Roma'da 1467'de, İsviçre'de Basel'de 1468, Çekoslovakya'da Plsen 1468, Fransa 1470 Paris, Hollanda 1473 Utrecht, Macaristan 1473 Budapeşte, Belçika 1473 Louvain, İngiltere 1476 Westminster, İspanya 1474 Valencia, Avusturya 1482 Viyana, Danimarka 1482 Odense, İsveç 1483 Upsala, Portekiz 1487 Lizbon, Amerika kıtasında 1534 Mexico, Hindistan'da Goa'da Portekiz basımevi 1556, ABD topraklarında (o zaman İngiltere sömürgesi) 1638 Cambrigde (Boston banliyösü). Bununla beraber İbrahim Müteferrika Devlet Matbaası (Matba'a-i Amire), İslam dünyasında açılmış ilk Müslüman basımevidir. Zira İran'da ilk basımevi Müteferrika'dan 75 yıl sonra 1816'da bir Türk şehri olan Tebriz'de kuruldu. Arap ülkelerinde Türkçe ve daha az Arapça kitap basan ünlü Bulak (Kahire) Matbaasını ise 1815'e doğru, Mısır'ın Osmanlı valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa kurdu. (1798'de Kahire'de Fransızlar bir basımevi kurdular ama yalnız Fransızca baskı yaptı). FOTOĞRAFA GELİNCE... Buna karşılık fotoğrafta hiç geç kalmadık. Fotoğraf 1827'de Fransa'da Niepce (Nieps) tarafından keşfedildi. Ancak 1838-41'de kullanılabilir hale geldi. İstanbul'da ilk fotoğrafçı dükkânı 1842'de Beyoğlu'nda bir Fransız tarafından açıldı. Doğrusu hiç vakit kaybetmemişiz. Resim san'atındaki boşluğumuzu doldurmak için fotoğrafa rağbet etmiş gibiyiz. 1854'te ilk Türk fotoğrafçısı Râif Efendi, Çemberlitaş'ta dükkânını açtı. 1860'larda Abdullah Biraderler, İstanbul'da fotoğrafçılığı çok geliştirdiler. Bize binlerce pek iyi çekilmiş fotoğraf bıraktılar, pek çok koleksiyonda orijinalleri vardır. Sultan Abdülhamid'in fotoğraf merakını, şehzadeliğinde, amcası Sultan Aziz'den aldığını söyleyebilirim. İBRAHİM MÜTEFERRİKA VE TÜRK MATBAACILIĞI Matbaanın Çin ve
Uygurlarda 9. asırda başlayan yolculuğu, 1400'lü yıllarda Avrupa'da Gutenberg ile devam etti. İlk Türk matbaası ise İbrahim Müteferrika (üstte) ile 1700'lü yıllarda gelmişti. Maalesef bu 3 asırlık gecikmenin mantıklı bir açıklaması yok. Günümüzde ise artık baskı işleri dev makinelerle yapılmaktadır. KİTAPLAR ARASINDA Prof. Dr. Tahsin Özcan, Vakıf Medeniyeti ve Para Vakıfları, Türkiye Finans Kültür Yayınları, İst. 2010, 160 papye kuşe yaldızlı renkli resimli sayfa, ciltli, Osmanlı'nın vakıf medeniyeti düzenini anlatan bir prestij kitabı.
.Referandumdan ne çıktı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinin en heyecanlı kampanyasını, dünyaya parmak ısırtan bir enerji ile yürüttü. Büyük başarı kazandı. Başarısı, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri demokrasi dünyasında tasvip gördü. AB; bundan böyle Türkiye'nin Avrupa demokratik düzeyine daha kolay geçeceğini bildirdi. Dünyanın 1. adamı olan Başkan Obama telefonla kutladı.
Sayın Başbakan, referandum gecesi İstanbul'daki uzun nutku dolayısıyla da tebrike değer. Türkiye referandum furyasında birbirine âdetâ yan bakan iki gruba bölünmüştü. Nitekim oylamada bu durum açığa çıktı.
Başbakan, hayır diyen milletin diğer yarısına da öylesine olgun şekilde hitap etti ki, söyledikleri, gelecekteki icraatında kendisini bağlayacaktır. Zira elbette iktidardaki partisinin programını uygulayacaktır. İlâveten şahsen düşüncelerini de icraya dökebilecektir. Ama AK Parti'nin başbakanı değil, Türkiye'nin başbakanıdır. Devletimizi yönetmek görevi almıştır. Sistemimizde başbakan tam yetkilidir. Ama uçan kuştan sorumludur. Sayın Erdoğan, bir saat bile gecikmeksizin İstanbul nutkunda bunları vurgulamak öngörüsünü gösterdi.
Bu öngörünün sonucunda, ikiye bölünmek tehlikesi kalmaz. İktidar iktidarının, muhalefet muhalefetinin yetkileri içinde davrandıkları şuurlu bir toplum doğar. Tabiatıyla sisteme aykırı hareketler daima mevcuttur.
Artık Türkiye'nin değil, dünyanın dikkati Erdoğan'ın üzerindedir. Türk milletinin demokrasiye açılmak istediği, vesayetten hoşlanmadığı, ordusuna hayran olmakla beraber cunta darbelerinden kesinlikle nefret ettiği, millî kültürünü sevdiği, bir defa daha açığa çıktı. Milletimizi böyle anlayan kazanacaktır.
Muhalefetin de canlı ve güçlü, çağdaş ve reformcu olması, iktidarı diri tutar, aşırılıklardan alıkoyar. Maalesef böyle bir muhalefetimizin bulunmadığı âşikârdır. Yalnız eleştiren, karşı model sunamayan bir muhalefettir. Statükocudur. Donmuş dogmaları savunmaktan hoşlanır. İhmalkâr ve epey rahat düşkünüdür. Nitekim ana muhalefet partisi liderinin formalite sebebiyle oy kullanamaması gibi politik fıkra kitaplarında geçecek bir durum Türkiye'de ayniyle vaki oldu. Bu trajikomik olaydan şüphesiz genel başkan değil, sekreteryası sorumludur.
Ahtamar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şimdi daha çok Akdamar denen Ahtamar, Van Gölü'nün güneydoğusunda, Van şehrinin 4 kilometre açığında bir adacıktır. 921 yılından kalma Ermeni dinî mimarisinin seçkin bir eseri kabul edilen harap kilisesi vardı. Kilisenin onarımı bugün bitmiş durumda. 19 Eylülde törenle açılıp Ermeni âyîni yapılacak. Trabzon'da Sumela Manastırı'nda yaptığımız gibi. Aferin AK Parti hükûmetine...
Ağustos 1971'de Süleyman Demirel, Malazgirt Zaferi'nin 900. yıl dönümü için Adalet Partisi'ni temsilen beni göndermişti. Başbakan Nihat Erim'in bindiği askerî uçakla gittik. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, ayrı bir askerî uçakla geldi. Helikopterle Malazgirt'e indirildi. Meydan muharebesinin gerçekleştiği sahrada kurulan tören mahallinin önünden bir tümenin tamamı geçirilerek cumhurbaşkanı selamlandı. Okuyucularım Mart 1971 askerî müdahalesi döneminde olduğumuzu anlamışlardır.
Prof. Turhan Feyzioğlu, kendi partisini temsilen gelmişti. Ahtamar adasını göreceğini söyleyip beni küçük bir sandala davet etti. Yabani bitkiler arasında âdeta kaybolmuş Ermeni kilisesine dışarıdan bakmış içine girememiştik.
İstanbullu olarak, ekaliyet dediğimiz gayri müslim azınlıkları, muhteşem Osmanlı kültürünün ve İstanbul medeniyetinin bir parçası kabul ederim. Tarihî bir Ermeni kilisesinin restorasyonu yerinde bir tutumdur. Ancak Ermenistan'daki Eçmiadzin Ermeni Patriki, Surp Haç Kilisesi önüne haç diktirmediğimiz için, 19 Eylül törenine katılmayacağını bildirdi.
Fâtih Sultan Mehmed'in kurduğu İstanbul Ermeni Patrikliği ise, katılacağını teyid etti. Âşikâr ki Ermeni diasporası ve Ermenistan, hır çıkarmak politikasını sürdürüyor. 1915 Tehcîri'ni soykırım şeklinde sunarak, Türkiye'yi dolandırmak tutkusundan vazgeçemiyorlar. Yalnız Batı'da değil, bazı Müslüman ülkelerinde bile bu senaryonun hayranları var.
Ermeniler, Trabzon yolunu açtığımız takdirde, Ermenistan'ı açık denizlere çıkarabileceğimizi bildikleri halde, gerçekleşirse neler kazanacaklarını hesaplayamıyorlar.
Oylamanın faktörleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Referandumda halkımızın tercihinde ağırlığı olan bazı faktörlerin üzerinde durulmadı.
Meselâ halkımızın üçte ikisi Cumhuriyet Halk Partisi'ne oy vermez. Zira CHP, İki Cihan Savaşı arası dönemin (1918-1939) dogmalarından bir türlü kurtulamamıştır. Hattâ bunları anayasa maddesi ve hatta anayasanın değişmez maddesi haline getirmiş, âdeta kutsallaştırmıştır. Millî iradeyi cendereye sokmuştur.
CHP, yenilik diye Ortanın Solu'nu ortaya atmış, ama asla Avrupa tipinde sosyal demokrasi şeklinde sunamamıştır. 1970'lerde Moskova komünizmini azdırdıkça azdırmış, Maocu Marksizmi de oluşturmuş, bunları geliştirmiş, himaye etmiş, Merkez Sağ'a, Menderes'e, Demirel'e, Özal'a karşı kullanmıştır.
İslâm'a ve Türk milliyetçiliğine çok soğuk davranmış, yobaz ve çekik gözlü (!) at üzerinde ok atan çirkin karikatür tiplemeleri ile Türk millî kültürüne saldırmıştır.
Milletimiz, liderinin Türkiye başbakanı olacağını ümit ettiği partiye oy verir. Bu parti liderinin başbakan olacak, o makama yakışacak tipte, davranışta olmasına dikkat eder. İktidara gelirse bir şeyler yapabilecek, yenileştirmeler ve iyileştirmeler gerçekleştirebilecek intibaı verip vermemesini süzgeçten geçirir. O kişiyi insan olarak beğense bile, başbakanlık vasfı görmediği liderin partisine oy vermez.
Liderlerin çok halk adamı tipinde olmaları, genellikle sanıldığı gibi oy sağlamaz. Halk (iyi, hoş, namuslu, bizi anlayan, bizimle konuşan bir adam ama başbakanlık yapamaz) kanaatine varabilir. Milletimiz âriftir. (Karizma) denen kavram, (karizmatik) denen insan tipi de, seçimlerde öteden beri oyları tayin eden faktörlerden biridir.
Medyamızın az üzerinde durduğu diğer bir konu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kalabalık, en yoğun siyasî kampanyasında, daha önce görülmeyen süper tedbirlerle, asayişin sağlanmasıdır. Önemli bir tatsızlık olmadı. İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ı kutluyoruz.
Dış politikada Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye artık dünya politikasında ve medyasında eskisinden fazla yer alıyor. Referandum sonuçları da ilgi çekti. Türlü çeşitli tahliller, tahminler yapıldı.
Genellikle Başbakan Tayyip Erdoğan üzerinde duruluyor. Referandumdan güçlü çıktığı vurgulanıyor. Bu güçle dış politikada bazı ayarlamalar, belki değişiklikler yapabileceği yazılıyor. İran'a daha fazla kayabileceği ihtimali ele alınıyor. Batı bu ihtimal için endişelerini belirtiyor.
İran ise atak üzerine atak yapıyor. Vakit kazanmak hedefine dayalı dış politikasında zaman kavramı ile ustaca oynayarak ilerliyor. Azerbaycan'la Ermenistan arasındaki çok büyük anlaşmazlıkta arabuluculuğa soyunuyor.
İran, Ermenistan Cumhuriyeti kurulduğundan beri ayakta tutmak için her türlü yardımı yapıyor, kolaylığı gösteriyor. Azerbaycan'ın Ermenistan'la anlaşıp topraklarını işgalden kurtarmasını ne kadar istediği üzerine derin düşünmek gerekir. Zira sorunsuz, petrol zengini bir Azerbaycan, güneyindeki anavatanı asıl Azerbaycan'la ilgilenebilir ki, Tebriz merkezli büyük bir ülkedir. Tahran, Amerika'nın İran Azerilerine alâkasını biliyor.
Azerbaycan-Ermenistan barışına aracılık misyonu için Rusya da taliptir. Minsk üçlü maskaralığında ağırlığını vermekten bilhassa çekinen Rusya, kendi başına her zaman desteklediği Ermenistan'a karşı Azerbaycan'ı savunur mu? Başkan Aliyev, bu derece karmaşık bir Kafkasya'da mensup bulunduğu milletin büyük devleti olan Türkiye ile dahi icabında kıvrak politikaya girişiyor.
Cumhurbaşkanı Sayın Gül, dışişlerindeki ve daha önceki uzun tecrübesi ile, soğukkanlı, iyi niyetli, güler yüzlü, faal bir dış politika izliyor. Kendisinden önce 7 yıl Çankaya'da bulunan zât, dış ülkelere adım atmaktan çekinmişti. Başbakan Sayın Erdoğan, en az iç konular kadar dış konulara ağırlık veriyor. Vermelidir.
Miryokefalon Türkler için dönüm noktasıydı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Malazgirt zaferimizin 939. yıl dönümünü kutladık. Malazgirt bize, Türkistan'dan sonraki yeni ana yurdumuz Anadolu'nun kapılarını açtı. Bizi Akdeniz'e, tarihimizde ilk defa açık denizlere çıkardı. Osmanlı Cihan Devleti'nin alt temellerini oluşturdu.
Ama biz tarihçilerin 2. Malazgirt dediğimiz Miryokefalon zaferini bugün aydınlarımız, gençlerimiz, çocuklarımız bilmiyor. Miryokefalonsuz, bugün yaşadığımız coğrafyayı edinmemiz mümkün değildi.
17 Eylül 1176 Miryokefalon zaferinin 834. yıl dönümündeyiz. Türk milletine kutlu olsun! Zaferi bizim için kazanan Seçukoğlu İkinci Sultan Kılıç-Arslan'ı (1116-1155-1192), eksiksiz bir saygı, sonsuz bir sevgi ile anıyoruz. Asker, hükümdar ve insan olarak yüce karakterine hayranlığımızı açıklıyoruz.
Miryokefalon, Eğridir Gölü'nün az kuzeyindedir. Tam yeri hakkında bu yörenin insanı olan Yk. Müh. Ramazan Topraklı bir kitap yayınladı: M.Savaşı, Ankara 2010.
Burada, 12. yüzyılın en büyük ve en önemli meydan muharebesi vuku buldu. En büyük ve önemli Avrupa ve Hristiyan devleti Bizans'ın, çok seçkin bir asker, devlet ve kültür adamı olan imparatoru Manuel Komnenos (1122-1143-1180), Anadolu Selçuklu sınırını geçti. Miryokefalon geçidine geldi. İkinci Kılıç-Arslan ve Türk ordusu burada idi. Türk'ün geleceğini belirleyen meydan muharebesi burada oldu. Kaybetse idik, düşman, taht şehrimiz Konya'ya gelecek, bizi Anadolu'da sürebildiği kadar doğuya sürecekti. Malazgirt'ten tam 105 yıl sonra, devletimizin geleceği kararacaktı. Avrupa'da bizim Selçuklu devletimize çoktan Türkiye (Turchia) demelerine rağmen, Anadolu'ya gelen Türk nüfusu ile yerli halk henüz dengede idi.
O çağda Bizans (Doğu Roma) imparatorluğu, Anadolu'nun kalın şerit hâlinde istisnasız bütün sahillerini, Balkanlar'ı, Kıbrıs ve Girit'i, Güney İtalya'yı içeriyordu. İmparator Manuel'in ordusunda Macar, İtalyan, Fransız, Sırp, hattâ Türk (Gök Tanrı dininden Peçenek) yardımcı birlikleri bulunuyordu. Türkleri Anadolu'dan atmak üzere, Kılıç-Arslan'ın 60.000 askerden oluşan ordusu ile karşılaştı.
BİZANS SARAYINA ZİYARET
İkinci Kılıç-Arslan, Yunanca, Farsça, Arapça'ya vakıftı. İmparator Manuel'i yakından tanıyordu. Şahsen dosttular. İmparator'u Bizans (İstanbul) şehrinde ziyaret etmiş, 3 ay sarayında kalmıştı. Böylesine bir ziyareti hayal bile etmeyen -o çağda Hristiyan dünyasının en medenî ülkesi olan- Bizans'ın İmparatoru, sarayına şeref veren Kılıç-Arslan'ın her öğün yemeğini altın tabaklarla göndermiş ve hiçbir öğün tabakları geri almamıştı. Bizans'ın haşmetini büyük rakibine göstermek için elinden geleni yapmıştı.
Şimdi Sultan Kılıç-Arslan, Miryokefalon'da mağlûp Bizans ordusunun karşısında idi. Manuel'i esir alarak prestijini kırmak istemedi. Zaferi kazandığı an, çepeçevre kuşattığı Bizans ordusunun çekilip gidebilmesi için, ordumuzun bir kanadını açtı ve düşman rahatça geçti. Hâkanımız, bu coğrafyada beraber yaşayacağımızın idrakinde idi. Zamanının medenî seviyesinin çok üzerinde idi. Mağlûp ve ağır zayiat veren İmparator, saflarımızı selâmlayarak çekilip gitti.
Kılıç-Arslan, Mısır-Suriye sultânı Selâhaddin Eyyubî ve Almanya İmparatoru Friedrich Barbarossa başta, belli başlı hükümdarlara zafer-nâmeler göndererek Miryokefalon'u anlattı (buna rağmen Barbarossa, 3. Haçlı Seferi başkomutanı sıfatıyle üzerimize gelerek topraklarımızda can verecektir).
"DUÂNIZLA KAZANDIM"
Zaferden sonra Sultan Kılıç-Arslan, taht şehri Konya'ya geldi. Büyük törenle kutlamaları kabul etti. Süryânî Patriki de kendisini kutlayınca "Duânız berekâtıyle kazandım!" dedi. Dünya tarihinde, hele Orta Çağ'da telaffuz edilmiş en derin manalı, insanlık tarihinin parıltılı tezahürlerinden bir cümledir. Atalarımızın ne yüce bir kültür ve siyaset çizgisine eriştiklerinin göstergesidir. Ancak kendi pozisyonundan ve inancından emin ve müsterih bir insanın söyleyebileceği bir sözdür. Oğuz'luktan -Müslüman olarak- hızla Türkmen ve oradan aynı hızla yüksek yerleşik uygarlığa geçerek Türk olabildiğimizin kanıtıdır. Böylesine bir hızla bin yıllık Anatolia'ya Avrupa'da Türkiye dedirttiğimiz âşikârdır. Böyle bir cümleyi, karşıt bir dinin en yüksek ruhanisine söyleyebilecek devlet başkanının bugün bile dünyamızda varlığından şüphe ederim.
Bizans, Orta Anadolu'yu Türklerden geri alabilmek için bir asırdır fırsat buldukça nice teşebbüsler yapmıştı. Miryokefalon'da Bizans'ın bu ümidi söndü. Sultan Kılıç-Arslan, torunu Büyük Alâeddin'e (1192-1219-1237), Anadolu'yu, dünyanın o asırdaki en müreffeh ülkesi hâline getirebileceği zemini, Miryokefalon zaferi ile hazırladı.
.Nasıl yorumladılar?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış ülkeler basın ve televizyonlarında Türkiye hakkındaki yayınlar, daima dikkat çekicidir. Yalın haberler bile öyledir. Özenle izlememiz gerekir. Dışarıdan nasıl göründüğümüz, nasıl fotoğraf verdiğimiz önemlidir. Zira biz, ülkemiz hakkında yazıp konuşurken, mutlaka belirli fikirleri, politikaları, partileri, kişileri savunur ve veya karşı çıkarız. Dış medya, bu çeşit sınırlamalardan âzâdedir. Duygudan mahrum diyebileceğim açıklamalar yapar. Dünyanın neresinde bulunduğumuzu, nereye doğrulduğumuzu iyi görebilmek için dışarıya bakmak şarttır.
Referandum için dış medya değerlendirmelerinde genellikle aynı yönde yorumlar görülüyor. (Evet) çıkması dünya barışı ve demokrasi için olumlu algılanıyor.
En net tefsirlerden birini İngiltere'nin Guardian gazetesi yaptı, özetle şöyle diyor: "Türkiye sükûnet içinde kansız bir devrim geçirdi. Yakın tarihi, darbelerle dolup taşan Türkiye'de generaller ve yargıçlar iktidarı sona erdi. Gerçek demokrasi dönemi açıldı."
Financial Times (İngiltere) daha ihtiyatlı davranıyor, şöyle: "Referandum Erdoğan'ın zaferiyle sonuçlandı ama anayasa mahkemesi ve yargıç-savcılar kuruluna ait değişiklikler tereddüt oluşturdu." Times (İngiltere) ise "Türkiye gerçek demokrasiye geçti" diyor.
Amerika Birleşik Devletletleri'nin milletlerarası CNN televizyonu: "Referandum, Türkler'in katı şekilde ikiye ayrıldığını ortaya çıkardı" dedi. Washington Post (ABD): "Halk, değişiklik metnini okumaksızın AK Parti'ye güvenini belirten yönde oy kullandı, iktidar partisi güç kazandı" yorumunda bulundu.
Arap News: "Türk halkı, Erdoğan'ın ılımlı İslâm hükûmetini onayladı." II Giornale (İtalya) ise çok radikal ve abartılı bir yorum yazdı: "Referandum, Türkiye'de Kemalist dönemin sona erdiğini, Türkiye'nin Avrupa'dan ayrılıp İran'a yaklaştığını gösterdi."
Hâsılı dünya, Türkiye'yi izliyor, Sayın Erdoğan'ın referandum sonrası icraatını ilgiyle bekliyor.
.
Büyüyen Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
G-20 malûm, dünyanın 8 zengin devleti+12 en gelişmekte devletinden oluşan ekonomik ve politik önemli bir milletlerarası kuruluştur. Türkiye, 12'ler arasındadır. Merkez Bankası Başkanı da Türkiye'de evrensel finans krizi sona erdi müjdesini verdi.
63.000 borsa endeksimiz, rekor kırdı. Gayri sâfî millî hâsılamız 1 trilyon doları aştı ki, Türkiye'yi dünyanın 16. ekonomisi çizgisine yükseltiyor. Kalkınma hızımız yüzde 6 oldu. G-20 içinde en yüksek büyümeyi 10.3 oranı ile Türkiye sağladı. Çin, bizi izliyor.
Son 3 aylık kalkınma hızında G-8 içinde 1. olan Türkiye, dünya devletleri arasında ise 3. oldu (Singapur 19.3, Taivan 12.5, Türkiye 10.3, Çin 10.3). En hızlı büyüyen ilk 4 devletten
-Türkiye hariç- 3'ünün Çin devleti olduğu görülüyor. G-20 arasında bulunan Endonezya da 8.6 gibi çok yüksek bir gelişme oranı kaydetti.
Bu başarıyı, IMF'siz hallettik. Bu husus ayrıca çok takdire değer. IMF'nin Ecevit'in üçlü koalisyonunda çıkardığı, Türkiye'yi birkaç gün içinde yarı yarıya yoksullaştıran iğrenç ekonomik krizi unutmuş değiliz. Artık ekonomisi Dünya Bankası kontrolünde bir devlet durumundan sıyrıldık. Çok şükür. Bu husus, finans alanında iktidara büyük serbestlik sağladı.
G-20'de Suudi Arabistan gibi demokrasi ile ilgisiz ve Çin gibi komünist iki devlet dışında, Batı demokrasilerinin ekonomik çizgisine ulaşmak için çalışan daha bir kaç devlet var. Birisi Türkiye'dir.
Türk ekonomisi 20 yıl önce -dünya 3.'sü olan- Almanya ekonomisinin 5'te 1'i idi. Bugün 3'te 1 derecesine yükseldik, İtalya ekonomisinin yarısını geçtik. İsviçre ekonomisinin 3 katıyız. Per capita (kişi başına) gelirde 15.000 dolara doğru tırmanıyoruz. Askerî güç bakımından daha da iyi pozisyondayız. Tamamı profesyonel çağdaş silâhlı kuvvetler statüsüne geçtiğimiz zaman, ağırlığımız artacaktır. Önemli bir sakarlık yapmadığımız takdirde artık önümüz açıktır. Büyük Türkiye mutlaka oluşacak.
.İlk gerçek gazete Tercemân-ı Ahvâl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
BİRÇOK YAZARA ÜN KAZANDIRDI
Âgâh Efendi'nin yayıncı, Şinâs Efendi'nin başyazar olduğu Tercemân-ı Ahvâl'in pek çok içeriği bugünkü gazeteler için de ilk örnek oldu. Nâmık Kemal ve bütün bir yazar kuşağı burada ün kazanmışlardı.
RESMİ GAZETENİN BAŞLANGICI
Sultan Mahmûd'un büyük önem verdiği Takvîm-i Vekaayî'nin ilk nüshası 1 Kasım 1831'de çıktı. 1922'ye kadar bu isimle yayınlandı. Bu tarihte adı, önce Resmî ceride, sonra Resmî Gazete oldu.
Türkçe'de gazete için uzun müddet Arapça asıllı cerîde kelimesi kullanılmıştır. Gazete, belki Fransızca yolu ile İtalyanca asıllıdır. (Fransızca'da gazette, İtalyanca gazetta'dan gelir, fakat bildiğimiz gazete için journal kullanılır ki, Fransızca'da başka anlamları da vardır).
İlk gazeteler Avrupa'da 17. asırda tek tük görülmeye başladı. 18.'de önemli çapta gelişti. Bu asır sonlarında gündelik hayatın vazgeçilemez bir medeniyet unsuru hâline geldi. Daima günlük değildi. Haftada bir, iki defa veya belirsiz aralıklarla çıkanları vardı.
1796-98'de genç Fransa Cumhuriyeti'nin İstanbul Büyükelçiliği, bir Fransızca gazete yayınladı. İzmir'de de Le Spectataur Oriental yayınlanıyordu. Ama Türkiye'de Türk gazeteciliği, büyük reformcu hükümdarımız İkinci Sultan Mahmûd'un girişimi ile başlar. 1830'da padişah, devletin çıkarlarını Avrupa'ya karşı savunmak için İstanbul'da Blak Bey'e Fransızca Le Moniteur Ottoman gazetesini yayınlatmaya başladı. Sultan Mahmûd'un büyük önem verdiği Takvîm-i Vekaayî'nin ise ilk nüshası 1 Kasım 1831'de çıktı. 1922'ye kadar bu isimle yayınlandı. Bu tarihte adı, önce Resmî ceride, sonra Resmî Gazete oldu, hâlâ bu isimle çıkıyor. Sultan Mahmud, gazetenin başına sonradan kazasker ve ilk eğitim bakanımız plan Es'ad Efendi'yi getirdi ki, değerli eserleri vardır. Devlet matbaası (basımevi) bu zâtın emrine verildi. Modern Türkiye'nin kurucusu olan Sultan Mahmûd, halkın anlamadığı ağdalı ifade kullandığı için Es'ad Efendi'yi uyardı.
GERÇEK GAZETE VE DERGİLER
Bu resmî gazete, bugünki gibi değildi. Dünya politikasına dair haberler de veriyordu. Bu resmi (Fr. officiel) gazeteyi, devletin bir nîm-resmî (yarı resmi, Fr.officieu) gazetesi izledi: Cerîde-i Havadis. 1840'tan -1860'a kadar çıktı. İçeriğine, büyük bir bilgin olan maârif nazırı (eğitim bakanı) Münîf Efendi (paşa) hâkimdi.
İlk tamamen özel gazete ise Tercemân-ı Ahvâl'dir. 22 Eylül 1860'da başladı. 1866'ya kadar devam etti. Çapanoğlu Âgâh Efendi nâşir (yayıncı), Şinâsî Efendi sermuharrir (başyazar) idi. Gerçek gazeteciliğimiz bu gazete ile başlamış sayılıyor. Hükümeti eleştirmeye kadar bugünki gazetelerdeki pek çok içerik Tercemân-ı Ahvâl ile başlar. Nâmık Kemal ve bütün bir yazar kuşağı burada ün kazandılar. 1861'de Şinâsî, bu gazeteden ayrılıp Tasvir-i Efkâr'ı çıkarmaya başladı.
İlk dergimiz ise 1850'de çıkmaya başlayan Vekaayî-i Tıbbiyye'dir, fakat meslek (hekimlik) dergisidir. Genel konularda yayın yapan ilk dergi Münif Paşa'nın 1661'de yayınlamaya başladığı Mecmu'ai Fünun'dur. Türk mecmua yayınının bununla başladığı kabul ediliyor.
1660'a doğru İstanbul'da ayrıca devletin yarı resmî Journal de Constaniople'u İngilizce Levant Herald, Fransızca Courier d'Orient, Rumca Bizantis, Bulgarca Bulgaria ayrıca Ermenice 4 ayrı gazete yayınlanıyordu. İzmir, Kahire, İskenderiye, Beyrut, Selânik gibi şehirlerimiz, İstanbul'u izliyerek gazeteler yayınlamaya başladılar. Sultan Abdulmecid dönemi (1839-1861) bu suretle kapandı.
DAĞITIM KOLAYLAŞINCA...
Türk basınının gelişmesi asıl Sultan Abdülaziz dönemindedir(1861-1876). 19. asır basınımız henüz bütünüyle incelenmiş değildir. Çok acayip gazeteler çıkmıştır. Meselâ 1660'da İstanbul'da yayınlanan Mecmu'a-i Havadis ve Münadi-i Erciyas, Ermeni harfleri ile Türkçe, Anadolu ise Rum (Grek) harfleri ile Türkçe'dir.
O zamana kadar muntazam olmayan posta sorununu Sultan Mahmud, 1834'te bugünki PTT'yi kurarak devlet sorumluluğuna aldı. Gazete dağıtımı çok kolaylaştı. 1834'te ilk posta yolunun açılışına Sultan Mahmud o derecede önem verdi ki, ilk posta arabasını karşılamak için bizzat İzmit'e kadar gitti. 1855te telgraf ve bunun da öncesinde demiryolları bağlayınca, gazetecilik çok faydalandı. Sultan Mahmûd'un Anadolu ve Rumeli'nin her tarafına posta örgütünün yayılması için yayınladığı hatt-ı hümâyûn, inkılaplarımızın ne derecede radikal yöntemlerle yapıldığını gösterir.
SULTAN ABDÜLHAMİD DÖNEMİ
1876'da tahta oturan İkinci Abdülhamîd, 1878'de yönetimi şahsen üzerine almaya mecbur oldu. 1908'e kadar devam ettirdi. İ909'da tahttan indirildi ki imparatorluğun dağılmasının gerçek bir sinyalidir.
Bu dönemde -ki muhaliflerce Devr-i İstibdâd diye anılır- basın, beskı san'at ve sanayii, kitap yayını çok gelişti, Avrupa baskı düzeyine ulaştı. Ancak gittikçe ağırlaşan sansür basını kötü etkiledi. Muhalif gazeteler Paris, Kahire gibi yerlerde basılarak gizlice dagıtılıyordu. Bu gazetelerin eksiksiz koleksiyonu hiç bir kitaplığımızda yoktur.
.Evet+Hayır=Demokrasi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yukarıdaki denklem, Sayın Başbakanımız'a ait. "Evet diyenler ne kadar demokratsa, hayır diyenler o kadar demokrattır" dedi. Şöyle devam etti: "Hepsi demokrasi özlemi içindedir. Yüzde 58 evet diyenlerle yüzde 42 hayır diyenler Türkiye aşkı ve Türkiye sevdası ile oy kullandılar."
Çünkü Tayyip Erdoğan, AK Parti'nin başbakanı değildir, Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanıdır. Her türlü oy kullanan veya hiç kullanmayanların başbakanıdır. Hepsinin haklarını ve menfaatlarını savunmakla, geliştirmekle yükümlüdür. AK Parti'nin genel başkanı olması görev ve sorumluluklarını değiştirmez.
Demokrasilerde başbakanlar, bir partiye mensup, çok defa o partinin genel başkanı olarak seçilir, yasama meclisinden devleti bütünüyle yönetmek için güven oyu alırlar.
Sayın Başbakan, Kürt asıllı Türk vatandaşlarımıza da son sözünü söyledi: "Nerede isterseniz ana dilinizi öğretmek ve öğrenmek için kurslarınızı açabilirsiniz. Ama bizden resmî olarak anadilde eğitim beklemeyin, çünkü Türkiye'nin resmî dili Türkçe'dir" dedi.
Mahallî diller için Başbakan'ın çizdiği sınır, Avrupa Birliği sınırlarıdır. Mahallî diller, büyük kültür dilleri gibi seçmeli olarak dahi resmî eğitime giremez. Ancak isteyen üniversiteler her mahallî dil için filoloji, edebiyat birimleri, kürsüleri, enstitüleri açabilirler. Zaten açmaları gerektiği, 21. yüzyıl medenî dünyasının uygulamalarına uygundur.
Bu suretle Başbakan, referandum gecesi şahane tarihî İstanbul nutkunda söylediklerini vurguladı. Bu vurgulamaya ihtiyaç vardı. Zira referandum kampanyası görülmemiş yoğunlukta geçti, Türkiye'nin ikiye ve üçe ayrıldığı iddiaları oluştu. Genel seçime kadar Sayın Erdoğan'ın millî birliğimiz için titiz davranmakta taviz vermeyeceği anlaşıldı.
Amerika seferi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül'ün Amerika ziyareti, politik ve diplomatik tarihimize damgasını vurdu. Bu derecede bir başarı ile gerçekleşti. 200 devlet karşısında Türkiye'nin önemini, vazgeçilmezliğini, siyasetini vurguladı.
Başkan Obama ile yemek yedi. Sohbet etti. Ahmedinecat ile kucaklaştı. İtidale davet etti. Mavi Marmara için BM raporunda suçlanan Şimon Peres'le karşılaşmayı münasip görmedi. Artık İsrail'in, Mısır'la bir olup Gazze'yi orta çağ muhasaralarına benzeyen bir baskı altında yaşatmaktan vazgeçmesi gerektiğini anlaması gerekir. Nerede kaldı kıvrak Yahudi zekâsı?
Cumhurbaşkanımız, İran'ı mâkule davet etmek için elinden geleni esirgemedi. (Irak'a benzemez!) diyerek Amerika'yı korkutmaya bile teşebbüs etti. Artık İran bir kazaya sebep olursa Türkiye sorumlu değildir.
Arjantin, bütün Latin Amerika'nın insan yapısı en Avrupa'ya benziyenidir. Zira İspanyollar bu en güneydeki büyük ülkeye geldiklerinde çok, çok az Kızılderili yerli vardı. Avrupalı göçmenler de, kendi işlerini görmeyi tercih edip Afrika'dan zenci köle getirmediler. Arjantin, ilk diplomatik ilişki kurduğumuz Latin Amerika devletidir. Ankara'daki eski Arjantin, büyükelçilerinden biri Yahya Kemal hayranı idi, şiirlerini İspanyolca'ya tercüme etmişti. Brezilya'nın Türkiye'ye fazla yaklaştığını gören Arjantin'in hanımefendi başkanı, Cumhurbaşkanımız'ı makam odasına gelip ziyaret eden devlet başkanlarından biri oldu.
Sayın Gül, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda ve Güvenlik Konseyi'ne başkanlık ederken, dünyanın önemli meselelerini öne çıkaran konuşmalar yaptı. Dikkat, ilgi, sempati, takdir ile dinlendi. Boston'a uğradı. Oradaki, başta Harvard çok seçkin üniverstilerde profesörlük yapan Türkler'imizi tebrik etti. Avrupa Birliği için en gerçekçi ve en cesur teşhisi söylemekten çekinmedi: Vizyonumuz eksik dedi.
Dünya medyasının da belirttiği gibi Abdullah Gül'ün iki haftalık New York ve son günde Boston ziyareti, Türkiye'nin cihan politikasına alakasını ve vukufunu göstermek bakımından çok faydalı geçti.
Erdoğan-Kılıçdaroğlu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, olağanüstü önemli 10 günlük Amerika ziyaretinden döndü. Döneminin son yılında bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bütçe çalışmaları yanında bazı radikal reformları da başlatabileceği anlamından konuştu.
Tayyip Erdoğan, (Hayır) diyenlerin de başbakanı olduğunu, referandum gecesinden bu yana vurgulamayı sürdürüyor. Son hamlesi gerçek sürprizdi: Ana muhalefet partisi genel başkanı Kılıçdaroğlu ile kısa, fakat eski tabirle "muhtasar müfîd" bir görüşme yaptı. Türk ve Türkiye düşmanları dışında herkes memnun kaldı. Zira kampanyadaki tehlikeli bölünmüşlük ve karşıtlık, yerini demokrasilerdeki mutat iktidar-muhalefet normal çekişmesine bırakmak istidadını gösterdi.
Birinci sorunumuz kabûl edilen terörün bastırılması için şu günlerde Barzani'ye kadar en netameli temasları yapıyoruz. Öcalan'a bile bir milletvekili gitti. Irak-ABD kuvvetleri başkomutanı orgeneral de Ankara'da.
Olumlu sonuç çıkar mı? sorusunun doğru cevabını vermek daha mümkün değil. Zira karşımızdakilerin gerçek hedefi, bağımsız Kürdistan devletidir. Türkiye, Irak, İran, Suriye toprakları üzerinde büyük bir Kürdistan...
Her iki Irak savaşında pasif kalmak gibi üst üste iki muazzam tarihî fırsatı kaçırmamız üzerine, Kuzey Irak'ta Kürdistan devletinin temelleri atıldı (bunu hem Barzani, hem Talabani aynı gün açıkça beyan ettiler). PKK'yı besleyen trafiği de engelleyemedik. Eski hataların (günahların) gölgesi uzun olduğu için, şimdi pirincin taşını ayıklıyoruz. Kürt silâhlı gücüne topraklarında açıkça yer ve himaye veren Barzani ve onu hem koruyan, hem Türkiye'nin ittifakı bozması hâlinde alternatif şeklinde tasarlayan Amerika, Kandil üssünü dağıtmak dışında her türlü lafazanlığı yapıyorlar.
Partiler arası ilişkiyi husumet mecrâsından demokratik rekabete dönüştürebilirsek, terör belâsını daha kolay def edebiliriz. Türkiye'den şu veya bu yolla toprak koparmak bahsine gelince, böyle bir teşebbüs Asya ve Avrupa kıt'alarında barışın sonu olur
Eksik vizyon
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Eylül, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, Avrupa Birliği'ne "vizyonunuz eksik" demişti. Başbakan Tayyip Erdoğan, dün Avrupa Birliği'ni daha detaylı şekilde eleştirdi.
Türkiyesiz Avrupa geri zekâlı projesini izleyen bazı politikacıların etkisiyle Brüksel, vizyondan mahrum bir siyasetin peşinde. Türkiye'nin dışarıda kalması durumunda nasıl bir tablo oluşacağını orta çaplılar kavradıkları halde, onların aklı kesmiyor. Brüksel şehrinin Valon ve Flaman nasıl mahalle mahalle bölüşüleceğine takılıp kalmış gibiler.
Avrupa Birliği'nin Bosna-Hersek ve Arnavutluk gibi iki küçük Balkan devleti için vizeleri kaldıracağını ilân etmesi, vize muhasarası altındaki Türkiye'yi kızdıracak mahiyettedir. Bu iki dünki eyaletimizde Müslümanlar yanında epey Hristiyan da olduğu ister istemez aklımıza takılıyor. Üstelik Enver Hoca denen adam, Arnavutluk'ta bütün dinleri yasaklamıştı. Tito, Bosna-Hersek'te bunu başaramadı.
Avustralya gibi çok önemli bir devlette genç bir Müslüman Boşnak'ın 150 mahdut sayılı federe milletvekilliğine seçilmesi, ilk defa vuku bulduğu için dikkat çekti. Çağımız dünyasında taassupla işler yürümüyor. Paris ve Berlin'de tarihin en büyük medeniyet projesini rayından çıkarabilecek vizyon eksikliği, Brüksel'deki yetersiz AB yöneticilerini etkiliyor. AB ile vize konusunu hızla çözümlememiz gerekiyor.
Kuzey Irak'taki dağdan inip Türkiye sınırını geçerek eylem yapan silâhlı çetelerin, gene sınır geçip gidebilmesi trafiğini de engellememiz şarttır. Ankara'ya gelen Irak Savunma Bakanı, sınır ötesi takip hakkımız bulunduğunu açıkladı.
Amerika'nın yeni Irak başkomutanı Orgeneral Lloyd Austin de Genel Kurmay Başkanımız'la konuştu. Sınır geçen silâhlı teröristlerin geri dönebilmeleri, bizi çok rahatsız ediyor. Hanefi Avcı'ya falan dalıp, devletimizin temel sorunlarını unutmayalım.Moskova'da kavga
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Moskova'da Vladimir Putin-Dimitriy Medvedev çekişmesi başladı. Medvedev'i Putin cumhurbaşkanı seçtirmiş, kendisi başbakanlığa geçmişti (zira iki defa üst üste 4'er yıl devlet başkanlığında kalmıştı). Çağımızın en büyük devlet adamlarından biri olan Putin, yeniden cumhurbaşkanlığı istiyor. Ancak Medvedev'i -cumhurbaşkanlığında yaptığı gibi- yeniden başbakanlığa getirip getirmeyeceği meçhul.
Halbuki Medvedev, ikinci defa cumhurbaşkanı seçilmek istiyor. Bu seçimde, Moskova belediye başkanı önemli rol oynuyor. Zira belediye bütçesi tam 320 milyar dolar. Bu makamda 18 yıldan beri Yuri Lujkov bulunuyor. Epey yiyip içtiği, epey de yedirip içirdiği rivayet ediliyor.
Lujkov, Putin'in adamı. Yolsuzlukları ayyûka çıkınca, Medvedev onu görevinden aldı. Hem de Çin'i resmî ziyarette iken telefon emriyle. Herhalde Lujkov yargıya çıkacak.
Putin, Lujkov'un kendisiyle danışılmadan azlini, yetki ihlâli görüyor. Yeni Moskova belediye başkanlığına da şahsına yakın birini getirmek istiyor. Bu makamın şimdiden 8 tâlibi çıktı.
Medvedev Çin, Putin'se Batı eğilimli politika izliyor. Çin'in Doğu Sibirya'yı -iki asır önce verdiği- Rusya'dan istediği hatırlanırsa, samimi işbirliğinin zorluğu ortaya çıkar.
20 yıl önce Sovyetler Birliği, 15 cumhuriyete ayrışarak ortadan kalktı. Cumhuriyetlerin en büyüğü Rusya, federasyon hâlinde yönetiliyor, bir çok Türk ve Müslüman federe cumhuriyetini de içeriyor. Bugün de Amerika'dan sonra dünyanın 2. büyük askerî gücü sayılıyor. Avrupa medeniyetinin önemli parçası olduğu da şüphesizdir. On milyonlarca vatandaşın öldürüldüğü iğrenç komünist yönetiminden, oldukça hızla ve maharetle demokrasiye geçti. Ama daha eksik gedikleri var. Çin ise, ekonomide liberal bir komünizm uyguluyor. Küba'da Castro "komünizm Küba'ya yaramadı" diyerek iflâsını ilân etti. Kuzey Kore'ye gelince, komünist hanedan, ikinci diktatörü ile 65 yıldır iktidarda. Kızkardeşi ile 2. oğlunu orgeneral yaptı, kendisi babası gibi mareşal (monarşilerde kral, bazı prenslere askerî rütbeler verir). Kuzey Kore'de halk aç, ama atom bombacığı var. Güneydeki kardeşleri, refah dünyasında yaşıyor.
Hem akıncı hem tarihçi PEÇEVÎ
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Peçevî İbrahim Efendi, en büyük tarihçilerimizdendir. İsminin İbrahim olduğu zikredilmez, "Peçevî" diye anılır ki Peç şehrinde doğduğu ve mâlikânesi bu beldede bulunduğu içindir.
Peç, Macaristan'ın güney-batısındadır. 50 kilometre doğusunda Tuna akar. Mohaç'a çok yakındır. İkisi Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'le birlikte resmî ziyarette, biri özel üç defa Macaristan'a gittim. Yalnız birinde Peç'e uğradım. Bu şehrin, Türk tarih edebiyatının en büyük şahsiyetlerinden birini yetiştirdiğini Macarlar biliyorlardı. Macaristan Cumhurbaşkanı da, Sayın Demirel'le birlikte Peçevî'yi saygıyla andı.
Osmanlı'nın 160 yıl yönettiği Macaristan, imparatorluk protokolünde, Mısır'dan sonra 2. eyaletimizdi (Rumeli 3., Anadolu 4.). Akıncı bir aileden geliyorum, soyadımdan bellidir. Onun için o coğrafya çok ilgimi çekmiştir. Her bucağında atalarımın kanı bulunduğunu biliyorum.
Peç'li İbrahim, bir serhad adamıdır. Rumeli, Balkanlar gibi Anadolu'yu da bilmektedir. İstanbul'u çok iyi tanımış, Arap ülkelerini de görmüş, 17. yüzyıl cihan imparatorluğumuzun Afrika dışındaki coğrafyasında yaşamıştır. Büyük Osmanlı aristokrasisine mensuptur. Serhadlerde akıncı subayı olarak yetişmiş, ilerlemiş, sonra mülkî görevlere de geçmiştir. Babaannesi, ünlü sadrâzam Dâmâd Sokullu Mehmed Paşa'nın kızıdır ki Câfer Bey'le evlenmiştir. Câfer Bey, sipahi (süvari) albayı idi, Peç şehrine yerleşti, 45 yıl burada yaşadı ve tarihçimiz Peçevî 14 yaşında iken 1588'de öldü. Câfer Bey'in babası Kara Dâvûd Ağa, Fâtih Sultan Mehmed'in silâhdârıdır. Câfer Bey'in 8 oğlu da sipahi subayları olup birisi Peçevî'nin babasıdır ve Kaanûnî'nin Irâkayn ve Avrupa seferlerine katılmıştır. 1543'te Kaanûnî, Peç şehrini fethedince aile buraya yerleşti.
1574'te doğan Peçevî, 14 yaşında babası ölünce, dayısı Ferhâd Paşa'nın yanına gitti. Akıncı (komando) subayı oldu. Ailede herkes askerdi. Ferhâd Paşa ölünce, diğer dayısı Sadrâzam Sokollu-zâde Lala Mehmed Paşa'nın yanına gitti. 15 yıl boyunca, Mehmed Paşa'nın sadrâzamken ölümüne kadar onun yâverliğini yaptı.
ESTERGON'UN FETHİNE KATILDI
Peçevî İbrahim, 1592'den 1606 Sitvatorok Anlaşması'na kadar büyük Osmanlı-Almanya savaşının bütün safhalarına, dayısı Lala Mehmed Paşa'nın yanı başında, onun yâveri olarak katıldı. Lala Mehmed Paşa, Sokullu Mehmed Paşa'nın amcasının oğlu, çok değerli bir askerdi. Lala Paşa, kızkardeşinin 21 yaşındaki oğlu Peçevî İbrahim'le beraber, gözyaşları içinde 2 Eylül 1595 günü Estergon kalesini Prens Manfred'in komutasında 50.000 piyade 20.000 süvariden oluşan Almanya imparatorluk ordusuna teslim edip çıkmak zorunda kaldı. Zira kalede 32 gün kuşatma altındaki askerimiz, susuzluktan çıldırmaya başlamıştı.
Estergon'da 10 yıl, 1 ay, 1 gün sürecek Alman işgali başladı. Bu müddet zarfında Lala Paşa, yeğeni Peçevî'nin bize anlattığına göre, her gün Estergon'u sayıkladı.
Allah muîn oldu. 10 yıl Estergon'un geri alınması müzakerelerinin kendisine nasîb olması için yakaran tarihçimiz Peçevî'nin duâsını kabûl etti. Sadrâzam Lala Paşa, 29 Ağustos 1605 uğurlu günü, yel götürmez ordusu ile Estergon kalesi önüne geldi. Peçevî, müzakerelere memur edildi. Zindanlara koşup 47 Türk esirini bizzat zincirlerinden kurtarıp duâlarını aldı. Tarihçimiz, hayatının geri kalan kısmını, bu duâların berekâtıyle geçirdiğini yazıyor. Derhal atına atladı. Koynunda sadrâzam dayısının fetih-nâmesi, İstanbul'a erişti.
Cihan Padişâhı Sultan Ahmed, 16 yaşında, çok ciddi, gazablı bir genç adamdı. Şehzâdeler Odası'nda basit bir taht üzerinde oturmuştu. Tozlu elbiseyle huzuruna giren akıncı subayına sert bir nazar atfetti. Yüzünde tek çizgi oynamıyordu. Peçevî, yaklaşıp tahtın saçağını öper öpmez, heyecanından, padişahın konuşma iznini beklemeden müjdeyi söyledi. Sultan Ahmed'in yüz hatları oynadı, çözüldü, yumuşadı, elâ gözleri ıslandı. Peçevî'ye "dayına söyle, dedi; kendisinden daha çok hizmetler umarım". Tarihçimiz huzûr-i hümâyûn'dan çıkınca, mâbeynciler, tozlu üniformasının üzerine bir hıl'at giydirdiler ki, o çağlarda nişan vermek yerine geçiyordu.
ORGENERAL RÜTBESİ ALDI
Peçevî bundan sonra mülkî hizmetlerde bir ara beylerbeyi (orgeneral) rütbesi ve paşa unvanıyle Urfa-Rakka eyalet valisi oldu. Beylerbeyi vekili olarak Şam (Suriye) eyaletini yönetti. Daha çok eyalet defterdarlıklarında bulundu. Maliyeden de anlıyordu. Arapça, Farsça, Macarca biliyordu. Bazı Balkan dillerine de âşinâ idi. Latin harflerini okuyabiliyordu. Asker olduğu kadar san'at dehâsı ile de ünlü Kırım hanı İkinci Gazi Giray, 1603-4 kışını tarihçimizin Peç'teki mâlikânesinde geçirmişti. Peçevî ondan tâlîk yazıyı ve kamış kalem açmak hünerini (kalemtıraşlık) öğrendiğini yazıyor.
Peçevî, 17. asrın büyük askerlerinden vezir Gazi İskender Paşa'nın damadı ve Ramazan Çavuş'un kayınpederidir. Tiryâki Hasan Paşa yetiştirmesi İskender Paşa, Peçevî'nin hemşehrisi idi. İki defa Polonya ordularını meydan muharebelerinde imha etmesiyle ünlüdür.
Bir büyük tarihçi, işte bu derecede yüklü görgüyle, ülkeler görerek, diller öğrenerek, padişah dahil her çeşit insanla konuşarak yetişmiştir. Bugün Peçevî İbrahim Efendi, tarihi ile tanınıyor. Akıncı (komando) albayı, eyalet beylerbeyisi olduğu, Dördüncü Murâd'ın yanında 1634 Revân seferine katıldığı, 1635'te Tameşvar defterdarlığından Bosna defterdarlığına getirildiğini, Atina'nın karşısındaki Ağrıboz adasını teftiş ettiği, 1622'de İkinci Osman'ın şehîd edildiği ihtilâlde İstanbul'da bulunduğu bugün unutulmuştur. 1632-35'te Macaristan'da İstolni-Belgrad sancak (il) mütesellimi (vali vekili) iken emekliliğini istedi. 1641'de Budin'e (Budapeşte) yerleşti. Buradaki konağında 9 yıl sonra 1650'de 76 yaşında öldü.
Tek eseri Târih-i Peçevî'dir. Şâheseri demek daha doğru. Başka şeyler yazdı ise, bugün bilinmiyor. 1. cilt 1520-1574 ve 2. cilt 1574-1640 yıllarını içine alır. Kaanûnî'nin tahta geçmesinden Dördüncü Murâd'ın ölümüne kadar 120 yıllık Osmanlı tarihidir. 1642'de bitirip dostu olan o sırada Budin (Macaristan) beylerbeyi, sonradan sadrâzam Mûsâ Paşa'ya sundu. Serhad hayatını, çok zengin, fevkalâde renkli şahsî gözlemleriyle en iyi anlatan tarihçimizdir. Verdiği bazı bilgiler tamamen orijinaldir, başka kaynaklarda yoktur. Çok güzel, akıncı, kunt, sade bir 16. asır Türkçe'si ile kaleme alınmıştır. Ailesi ve şahsî tecrübesiyle çok iyi bildiği cihan devleti mekanizmasını başarıyla kaleme almıştır. Okurken, büyük bir yazarla karşı karşıya bulunduğunuzu hemen anlarsınız. Doğrusu Osmanlı'nın 120 yıllık şevket dönemi, Peçevî'siz kaleme alınamaz. Ben de öyle yaptım.
.Yunanistan ve Çin
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri'nden çıkan evrensel finans (para) krizinde Avrupa'da Yunanistan çok etkilendi. Avrupa uygarlığının kökenini oluşturan Yunanlılara doğrusu Avrupa Birliği ve hamisi ABD hiç cömert davranmadı.
Türkiye ile askerî rekabete kalkışması, Kıbrıs diye tutturması Yunanistan'ı yıprattı. Çal söylesin vur patlasın tatlı hayat alışkanlığından vazgeçemeyen Yunanlılar, hesapsız harcamalara girişti. Almanya, Fransa, İngiltere gibi en güvendiği AB'nin güçlü üyelerinden yeterli yardım alamadı.
Bocalayan Yunanistan'ın imdadına Çin koştu. Hayret edilse yeridir. Zira Çin nerede, Yunanistan nerede? İşte bu derecede globalleşen bir dünyada yaşıyoruz.
Çin niçin Yunanistan'a el verdi? Amerika ve Rusya dünyanın her ülkesinde nasıl faalse, Türkiye bile böylesine bir politika izliyorsa, Çin neden geri kalsın ki? İnanılması zor hacimdeki dolar rezervini eritmesi gerekiyor. Verdiği karar, Yunan'a kadar uzanması, Avrupa Birliği'nde epey yankı yapacaktır. Bana bile bu yazıyı yazdırdı.
Çin, çok büyük ve hızlı bir ekonomik başarıya ulaştı. Ancak nüfus faktörü bakımından, Batı'nın refah toplumuna erişmesi mümkün değil. Mao, 50 milyon Çinli'yi aç bırakarak ortadan kaldırmıştı (bu metodu Stalin 1920'lerde Kazak Türkleri'ne uygulamıştı). Sonra tek çocuk kısıtlamasına geçildi, hâlâ yürürlüktedir. Ama nüfusun azalması gerektiği halde Çin, eski hızını kestiyse de, gene artmayı sürdürdü.
ABD kadar bir nüfusla Çin, en müreffeh büyük devlet olabilirdi. Ancak nüfusunun 1 milyarın altına inmesi bile mümkün görülmüyor. Bununla beraber demografi bakımından Hindistan derecesinde dertli değil.
Amerika, güneydoğu komşumuz oldu. Şimdi Çin de güneybatımıza geldi. Yeni komşumuz durumundadır. Bizi Batı'dan koparmak isteyen gafil Çinci'lerimiz epey keyiflenmişlerdir. Ama Arap petrolü ile yaşayan Avrupa'ya Çin'den dolar akması, çok da garip karşılanmamalı. Arap petrolünün Avrupa'ya girmesi 20. yüzyılla başlar. 21. yüzyılla da Çin menşeli ABD doları başladı. NATO, AB ve ABD, petrol gibi bu yeni akıma da yön verecektir.
.İktidar-muhalefet
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İktidar-muhalefet ilişkileri yeniden sertleşti. Karşılıklı ithamlar bitmiyor. Referandumdan hemen sonra bir yaklaşım olmuş, ümide düşmüştük. Çok sürmedi. Münasebetler gene gerginleşti. Cumhurbaşkanı'nın şikâyet edeceği çizgiye yükseldi.
Ana muhalefeti temsil eden Cumhuriyet Halk Partisi de, ikinci muhalefet olan Milliyetçi Hareket Partisi de, eleştiri sınırlarını aşan suçlamalarda bulunuyorlar. İktidar, sert cevaplamak zorunda kalıyor.
Muhalefet elbette vatandaştan iktidarı eleştirmek ve uyarmak görevi almıştır. Ancak bu, şiddetli ithamlar şeklinde yapılırsa, tepki doğurur. Yeni bir huyumuz da değil. Çok partili hayatımızda hep böyle oldu.
Öyle ki, muhalefetin bir diğer fonksiyonu ve temel görevi, artık işlemez, hattâ sesi çıkmaz duruma geldi. Unutuldu gitti mi nedir? İktidarın politikalarına mukabil alternatif politika üretmek ve millete sunmak görevi ifa edilmiyor. Muhalefetimiz, karşı proje diye bir şey bilmiyor. Karşı fikir üretmiyor.
Genel seçimlere az kala ve bütçe atmosferine girilmişken yeni anayasa için çalışma istemek, zamana sığdırılamaz bir taleptir. Muhalefet, bazı temel ilkelerde iktidarı bağlayıp öyle seçime gitmek istiyor. İktidar, seçim sonuçlarını görmeden taahhüde girmek istemiyor. Hâlâ 1982 darbe kurallarını uyguladığımız da unutulmamalı. AB kriterlerine bir türlü ulaşamadık.
Hâlâ 1920, 1930 mevzûâtının cenderesi ve köhneliği içinde bulunduğumuz hususlar var. Hızla AB statüsüne geçemezsek, bunlar hükmünü icrada sürüp gidecek. Batı'dan gelen eleştiri ve değerlendirmeler, ekonomide başarılı, dış politikada atılımcı, fakat demokrasi uygulamalarında tutucu ve çekingen olduğumuz şeklindedir. Sürüp giden terör ve ayrılıkçıların gerçekleşmesi imkânsız talepleri, reformlaşma hızımızı kesiyor. Üstelik iktidar-muhalefet ilişkilerinin, muhalefetin proje üretmeksizin suçlama yolu ile politika yapmak üslûbu içinde yapıcılıktan gittikçe uzaklaşması, vatandaşı tedirgin ve asabi yaptı. Bütçeden sonra 2011'e girer girmez, seçim atmosferi de hükmünü ifa edecektir.
Padişahlar yerli kumaş giyerdi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanoğullarının hanedan rengi kırmızı'dır. Daha doğrusu, Selçukoğullarının ve Gök Tanrı dinindeki Türk hanedanlarının da rengi kırmızıdır ki, Mete'den kut alarak indiklerini gösterir. Oradan bayrağımızın rengi olmuştur. Ama padişah, tercihen beyaz kumaştan elbise giyerdi. Nitekim 17. asırda Fransız gezgini ThÈvenot (Tevno) bu hususu dikkatle belirtir (p.165: Le Grand Seigneur estoit vêtu de blanc, comme il l'est presque toujours).
Osmanlı padişahı yerli kumaş giyer ve kullanırdı. Yabancı tekstil sanayi ve san'atının artık bizi iyice etkilediği son dönemde bile Sultân Abdülazîz (1861-76), ithal malı kumaş ve ayakkabı kullanan paşalarına karşı küçümsemesini açıklamış, kendisi daima yerli kumaş giymiştir. Öldürüldüğü zaman üzerinden çıkartılan kanlı çamaşırların Rize bezi olduğu görülmüştür, şimdi Topkapı Sarayı'ndadır. Padişahın kullandığı havlu, peştamal, hamam takımları Selânik ve Karaferye şehirlerimizde dokunurdu. Çamaşırlık kumaşları ise Trabzon ve Rize'de. Ankara'da çok özenli şekilde padişah ve hanedan için beyaz ve çeşitli renklerde şal ve sof imal edilirdi.
Fâtih'ten önceki (1451'den önce) padişahlar yalnız kavuk değil, börk de giyerlerdi. Bir çeşit basık ve tüylü kürk kalpaktır. İslâm'dan önce Türk millî başlığıdır. Sarık ve kavuk, İslâm dönemimizde, İranlılardan ve Araplardan alındı. Fâtih'in babası İkinci Murâd'ın (1421-51) börk giydiğini, huzuruna çıkan Burgondiya (Fransa) elçisi Bertrandon de la BrocquiÈre (Brokier), Fransızca sefâret-nâmesinde yazıyor.
İkinci Mahmûd'un (1808-39) fes inkılâbından önce padişahın başlığı kavuk idi. Ortasından tepeye doğru taşan balıkçıl tüyünden sorguç, küçük bir devletin hazinesine eş değerde mücevherlerle bezenirdi. Topkapı Sarayı'nda örnekleri var. Tanzimat döneminde padişah, fesinin üzerine de böyle sorguç taktı.
1826 radikal inkılâbından (açılımından) sonra padişah, mülkiye memurlarımız gibi giyindi ve 1924'e kadar böyle devam etti: Pantolon, İstanbulin (İstanbul tarzı) denen uzun ceket, fes, çoğunlukla kapalı yaka, içine ipek gömlek (kravat ve papyon hiç yok). Hâkan-Halîfe, istediği zaman askerî üniforma giyebilirdi: Müşîr (mareşal) veya bahriye müşîr (büyükamiral) üniforması. Sürekli askerinin ve donanmasının içinde bulunan Sultân Azîz, sıkça giydi. Sultân Abdülhamîd çok az. Sultan Reşad az fazla.
Gündelik kıyafeti ile padişahın, sıradan bir İstanbulludan farkı yoktu. Ancak törenlerde, vezirler, müşirler gibi bütün nişanlarını değil de, yalnız birini, bazen ikisini takar, göğsünü nişanlarla doldurmazdı.
Klasik dönemde padişah, ferve-i beyzâ denen kafdan giyerdi. Düğmeleri elmastı. Muharebe meydanında ince çelikten zırh, üzerine kürk giyiyordu. Sefer (savaş), merasim (tören), harem, selâmlık kıyafetleri ayrı idi. Kapaniçe denen kürkü siyah tilki idi. Bu kürkü başkasının giymesi saygısızlıktı. Başta samur (mink, vizon), çeşitli kürkler de giyerdi. Beyaz ziblin ve ermin, tercih edilirdi. Kürk tabiatiyle kış mevsimine mahsustu.
Padişah, silâh olarak yalnız hançer ve kılıç taşırdı. Modern dönemde hançer bırakıldı. Her iki silâh da tören ve savaş kıyafetlerine mahsustu. Gündelik çalışmasında kılıç kuşanmaz, kuşağına hançer sokmazdı.
Hançer ve kılıçlar, bükülebilir, kırılması çok zor, iyi su verilmiş, belirli ustaların elinden çıkmış (bazıları imzalıdır) çelikten yapılırdı. Üzerine padişahın adı kazılabileceği gibi, âyetlerin işlendiği de çoktur. Bilhassa Topkapı Sarayı'nda, padişahların, çoğunun epey sayıda olmak üzere kılıç ve hançerleri vardır.
Hançer ve kılıç kabzası altın üzerine murassâ (mücevher kakılmış) idi. Kınlarında da mücevher görülür: Elmas, zümrüt, yakut, gökyakut, zeberced, sarı yakut, fîrûze kullanılmıştır. Kılıç ve hançer altın ise, sadece törenlerde kullanılacağı anlaşılır. Savaşta daha kesici olan çelik kullanılmıştır. Bizzat savaşan ve ordularına komuta eden son padişah İkinci Mustafa'dır (1695-1703). Sonrakiler kılıç ve hançerlerini, törenlerde haşmet alâmeti olarak taktılar.
Bir padişah kapaniçe kürkünde her bir çift çaprazın 230'ar elmas ve her düğmesinin 3 elmas, serâser denen 7 çift ve mücevherlerle bezenmiş atlasla kaplı olduğu görülür. Diğer bir kapaniçe, her çift çaprazı 26'şar elmaslı ve her düğmesi 6'şar elmaslı, serâser kaplaması cenkârî (limon küfü rengi), minekârî 9 çift altın çaprazla kaplanmıştı. Bir diğerinde 36 ve düğmeler 9'ar elmaslı idi. Bir başkası sırma (altın iplik) çaprazlı, her düğmesi müşebbek (kafesli) beyaz mine üzerine 3'er gökyâkutla 1'er elmaslı. Kaplaması sof, 7 çift çaprazlı, her çaprazı elmaslı ve kakum kürklü idi.
Bu kıyafetler klasik döneme aittir. Sultan Mahmud'dan itibaren, 2 oğlu ve 4 torunu, memurlarımız ne giyiyorsa aynı kıyafetle yetindiler. Başları açık olmaz, daima fesli idi. Ancak törenlerde, elmaslı zümrütlü sorguç ve nişanlar takmış, kılıç kuşanmışlardır.
II. ABDÜLHAMÎD'İN ARABASI YAĞMALANDI
Padişahlar, klasik dönemde (Sultan Mahmud öncesi) mücevherlere boğulmuş koşumlu atlara binerlerdi. Birkaç düzine at, rikâb-ı şâhâne'ye mahsustu, başka kimse binemezdi. Tanzimat'ta padişahların at yerine saltanat arabası kullandıkları da olurdu. İkinci Abdülhamîd'in altın levhalarla kaplı saltanat arabasının bu levhaları 1909 Yıldız yağmasında, kapanın elinde kaldı. Sultan Reşad ve Sultan Vahîdeddin, basit arabalara bindiler. Arabalar üstü ve yanları açıktı. Halk padişahı yakından görür ve padişah, halkı elini başına götürerek selâmlardı.
Askerlik konusu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geleneksel ordumuzun zamanla belkemiği hâline gelen yeniçeriler, "frenk usûlü tâlîm istemezük!" diye kazan kaldırıp padişah ve sadrâzam şehîd ettikleri için ortadan kaldırıldı. 19-20. asırlarda radikal inkılâplarımızda, modern ordumuzun subayları baş çekti, öne çıktı.
Deniz subaylarımız İngiliz, ordumuzun subayları ise Fransız usulünce yetiştirildi. Harbiyemiz, Fransız harb akademisinin tüzükleri tercüme edilerek kuruldu. 1871'de Prusya, dünya birincisi Fransız ordularını yıldırım harbiyle ezip Alman birliğini kurar kurmaz, bizim Harbiye, Erkân-ı Harbiye (Kurmay) ve sair subay okullarımız derhal Prusya düzenine geçirildi. Hiç tereddüt edilmedi. Zira askerî alanda gereken iş zamanında yapılmadığı takdirde ülkeler kaybedilir, bunu en iyi bilen devlet de herhalde Osmanlı Türkiyesi'dir.
1946'ya kadar Prusya sistemini sürdürdük. Zira 1870-1944 arasında Alman ordusu, münakaşasız şekilde dünya birincisi idi. Sonra o kadar sür'atle ABD sistemine geçtik ki, hayrete şayandır. 1944'ten günümüze Amerika askerî gücü en üstünüdür. Bu sistemde devam ediyoruz.
Ancak Türkiye, bir Avrupa devletidir. Askerî sistemimizin, tamama yakını NATO üyesi bulunan AB devletleri ile uyum sağlaması tabiidir. Yazımı, gündemden düşmek bilmeyen askerlik müddeti tartışması münasebetiyle yazıyorum. Zorunlu askerlik 19. ve 20. asırlara mahsus bir sistem. Fransız İhtilâli'nde ortaya çıktı, Anglo-Saksonlar dışında bütün dünyada uygulandı.
Genel Kurmayımız elbette, NATO'da uygulanan sistem yönünde düzeltmeler yapmıştır, yapmakta devam edecektir. Şanlı ordumuz, çok seçkin çizgisini daha ileriye taşıyacaktır. Donanmamız, kara ve hava kuvvetleri derecesinde önemlidir. Astsubayların sorunları da çözümlenmelidir.
Çok teknik hâle gelen savaşın, profesyonel efrat ile yapılabileceği âşikârdır. Devlete maliyeti artacaktır. Ancak başka çare yoktur. Türk askerinin kalitesi görev yaptığı her yabancı ülkede takdir görüyor. Zaman daralmıştır. NATO devletlerinde artık uygulanmaktan vazgeçilen sistemlerimiz varsa, elbette derhal çağdaş duruma gelecektir. Özal'dan beri bu teknik vurucu kuvveti konuşuyoruz. Haydi artık yapalım.
Orta Doğu ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1914-18 Birinci Cihan Harbi'nde İngiltere ve Fransa'ya kanan Araplar, Osmanlı'ya isyan ettiler. Askerimize büyük zayiat verdirdiler. Savaş bitince İngiltere ve Fransa, Türkiye'den Orta Doğu'yu (bütün Arabistan yarımadası) kopardı. Araplar kandırıldıklarını anladılar. Ama iş işten geçmiş, Pax Ottomana sona ermişti.
Atatürk'ün Sâdâbâd Paktı'na Irak'ı da almasına rağmen durum pek değişmedi. İkinci Cihan Savaşı'ndan (1939-45) sonra Mısır, Irak, Suriye gibi ülkelerde, Baas denen ırkçı koyu Arap sosyalizminin Moskova'ya dönük azılı diktatörleri, ABD ve Batı ittifakından ayrılmayan Türkiye'yi düşman ilân ettiler. Lübnan, Suriye, Filistin'de kurulan komünist örgütler, Türkiye'ye girip nice eylemler yaptılar. Sonra PKK ortaya çıktı.
Ankara, İsrail'le sorunları sona erdiği takdirde Arapların Türkiye'ye sataşacağı fikrindeydi. Biz, İsrail'e yakın değildik. İsrail'in kurulmasına karşı idik. Arapların her savaşı kaybetmesine rağmen Türkiye bir ara İsrail'le ilişkiyi 3. kâtiplik seviyesine düşürdü. Bu tutumumuz bile Araplara vız geldi. Nâsır'dan sonra Arap Birliği'ne soyunan asker-diktatör Saddâm, Türklerden nefret ediyordu. Türkmenlerini doğradı, İran savaşında ön saflara sürdü. Ecevit'in, Demirel'in, Özal'ın dostça davranışları, hor karşılandı.
Sovyetler dağıldı. Arapların ırkçı komünizan diktatörlerinin işi zorlaştı. En sertleri olan Suriye'de, Tayyip Erdoğan, imkânsızı başardı. Arap âlemi ile daha samimi, yakın, yoğun ilişkiler dönemimiz başladı.
Artık bizde "İsrail olmazsa Araplar Türkiye'ye sataşır" endişesi kalmadı. İsrail'in Araplardan her gün yeni bir arazi ve arsa koparmak, kalan Filistinlileri vatanlarından kaçırmak politikasını ve Türkiye ile ilişkilerini eskisi gibi düzeltmesi Yahudiler için doğru politikadır. İsrail'de böyle düşünenler bulunuyor. Ancak bugün şahinler iktidardadır.
Meselenin İran tarafı hiç unutulmamalı. Üstelik şimdi Çin, Yunanistan ve Türkiye gibi Batılı devletlere dostça girişimlerle hulûl ederek "ben de varım!" dedi.
ÇİN -1-
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çin, 1940'a kadar büyük devletler statüsüne alınmamıştı (zira büyükelçi değil orta elçi teâtî ediyordu). Japonya 30'larda kocaman Çin'in yarısını işgal etti. İkinci Cihan Harbi'nde (1939-45) Çin, Müttefikler arasında idi. Ama ABD-İngiltere-Rusya-Fransa dörtlüsüne giremedi, kenarda kaldı.
Komünist Mao ile milliyetçi Mareşal Çankayşek savaşı başladı. Amerika, zamanında müdahale etmeyince Milliyetçiler, kıt'a Çini'ni Mao'ya bırakıp yarım asır Japonya'da kalan Taivan adasına çekildiler.
Mao, yalnız eyaletleri ablukaya alıp nüfus azaltmak için 50 milyon Çinliyi öldürdü. Kültür İhtilâli gerçekleştirerek Çin'i geçmişinden koparmaya çalıştı. Ama alfabe değiştiremedi.
Çin, nüfus bakımından (1.370.000.000) dünyada 1., toprakça 4.'dür (Rusya, ABD, Kanada'dan sonra). Ekonomide ABD, Japonya, Almanya'dan sonra iken Japonya'yı bile geçmek üzere bulunduğu tahminleri yapılıyor. Ancak refahça halk, Avrupa devletlerinin hepsinden çok geridedir. Zira o büyük ekonomi, anormal sayıda nüfusa bölünüyor. Üstelik Çin'in başta savunma, devlet harcamaları çok büyüktür. Çok da para biriktiriyor. Çin, stratejik nükleer savaş yapabilen 5 devletten biri sayılıyor (diğerleri ABD, Rusya, İngiltere, Fransa) (istedikleri anda Japonya ile Almanya'nın da bu 5'lere katılmak imkânına sahip olduğu kabûl ediliyor). Bundan dolayı G-8 değil, Türkiye gibi G-20 üyesidir. İkinci Dünya Savaşı'nın 5 galibinden biri sıfatıyle BM Güvenlik Konseyi'nin veto hakkı taşıyan üyesidir. Çince, Birleşmiş Milletler'in 6 resmî dilinden biridir ve dünyada en büyük nüfus tarafından konuşulan dildir.
Rusya, -1917-1990'da sistemden kopmasına rağmen- Avrupa (Batı) medeniyetinin katılımcı ve ayrılmaz parçasıdır. ABD karşıtı demokrasi ile yönetilmeyen devletler Çin'i, bu karşıtlığa lider olması için kışkırtıyorlar (Hindistan asla Avrupa'dan ayrılmaz).
Ancak her yıl daha palazlanan Çin, hele Rusya'da da aynı heves canlanınca, Amerika'nın yaptığını yapmak, yani diğer kıt'alara sarkmak istiyor. Demokrasiyi beceremeyen devletlerin de, demokrasilerin de Çin'e yaklaşması, Pekin'i ümitlendiriyor. Arkası yarına...
ÇİN -2-
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çin, gittikçe gelişerek, ABD gibi, diğer kıt'alara nüfuz etmek hevesine kapıldı. Taivan ve Singapur, keza Çince konuşan zengin devletlerdir. 99 yıl İngiliz sömürgesi zengin Hong Kong ve 5 asır Portekiz sömürgesi Makao da artık Çin'dedir. Çince yanında Hong Kong'da İngilizce ve Makao'da Portekizce konuşulur. Çin'in dünyaya açılmış pencereleridir. Çin'in birleşmek istediği Taivan'ın Çin'de açık ve kapalı yarım trilyon dolara yakın yatırımı bulunduğu söyleniyor. ABD, Endonezya, Okyanusya devletlerinde önemli Çin kökenliler yaşıyor. ABD ve Batı'daki Çinliler temsil edilmiş durumdalar.
Çin'in başka problemleri de var: Doğu Türkistan Uygur Türkleri ve Tibet, kesinlikle ayrılmak istiyor. Moğollar sakin. Mançular adapte olmuş. Nüfus ve ayrılıkçılık problemlerine, iki büyük sorun daha eklemek gerekiyor: Komünist rejim ve demokrasiye geçebilmek.
Küba'da Castro bile "komünizm olmadı!" deyip iflâsını ilân ettiği halde Çin'de, liberal ekonomiyi kalkınmasının temeli yapan, Marx'ın kemiklerini sızlatacak bir komünizm sürüp gidiyor. Yönetimin kendi halkına baskısı, dünyayı ayağa kaldırıyor. Ülkeyi yönetenler, komünizmden demokrasiye geçildiği takdirde çok katı otoritelerini kaybedeceklerinden, bunun da ekonomik gelişmeyi engelleyeceğinden korkuyor olabilirler. Zira demokraside insan hakları öne çıkacağı için, vatandaşın ekonomik istekleri, Çin'in anormal büyümesini engelleyebilecek.
Çin, muhtemelen ABD'den sonra dünyada en büyük dolar stokunun sahibi devlettir (ister misiniz Türkiye'den sonra TL stokunda da dünya ikincisi olsun?). Yunanistan'a finans desteği vererek Avrupa Birliği'ne hulûl etti (ister misiniz Brüksel'deki akl-ı evveller Çin'i Türkiye'den önce AB üyesi yapsınlar?).
Türkiye'nin Çin'le ekonomik ilişkilerinin gelişmesi, -ne satacağımızı bilmiyorum ama- elbette olumludur. Demirel'in, Özal'ın hayali İstanbul-Pekin demir yolunu Erdoğan gerçekleştirebilir. Japonya, Kore, ABD gibi Çin de bize nükleer santral kurmak teklifi yaptı. Bu atılım ve açılımı Sayın Erdoğan'dan bekliyoruz. Birkaçını birden başlatacak formülü bulacağından eminim. Zira nükleerde pek çok geciktik, çok gerilere düştük. Üstelik bitirilmesi yıllar alıyor. Özetle: Çin, coğrafyamıza ayak bastı.
Kapalı oturum
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde terör konusu için kapalı (gizli) oturum yapıldı. Gerçekte Kürt meselesi görüşüldü. Kürtler, daha doğrusu Kürt asıllı, anadili Kürtçe olan Türk vatandaşlarımız, ne istiyor? Bunca akıl almaz iç ve dış kışkırtmalara rağmen emin olunuz, çoğunluğu Türkiye'de kalmak, fakat daha iyi şartlarda yaşamak istiyor.
Aslında Kürt asıllılar, nüfus oranlarının pek çok üzerinde pay alıyor. Başta İstanbul, bütün mûtenâ kentlerimiz, Kürt dolar milyonerleri ile dolup taşıyor. Milyarderleri bile var. Birkaç cumhurbaşkanı ve başbakanımız, Kürt asıllıdır. Bakanların, milletvekillerinin, generallerin, valilerin, diplomatların, profesörlerin, san'atkârların sayısı hesaba gelmez, ciltler doldurur.
Kürtler, tarih boyunca tam bağımsız, Kürtçe'nin resmî dil olduğu hiçbir devlete sahip olmadılar. Bu coğrafyanın üç imparatorluk kavmi, Türkler, Araplar, İranlılar'a katılarak, onlarla bir arada, doğrusu hepsi tarafından baş üzerinde tutularak hayatlarını devam ettirdiler. Bir müddetten beri Türkiye içinde ve dışında, bağımsız Kürdistan devleti kurmak isteyen Kürt milliyetçileri ortaya çıktı.
Kuzey Irak'ta Kürdistan kurulup, Amerikalılar, Irak'ın bütününe cumhurbaşkanı, dışişleri bakanı, genelkurmay başkanını Kürtler'den tayin edince, Kürtler'e "ne oldum?" atmosferi yayıldı. Şimdi ise, bir İran savaşı çıkıp Türkiye, Amerika ile birlikte hareket etmediği takdirde Büyük Kürdistan'ın gerçekleşeceği hayalini taşıyorlar (bugünkü Kürdistan, Türkiye iki Irak savaşında Amerika'ya fiilen destek vermediği için kuruldu).
Amerika'nın Türkiye'ye alternatif olarak kuracağı Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan'ın haritaları yıllardan beri her yerde var. Büyük Kürdistan, Kuzey Suriye'den alınacak kalın bir şeritle İskenderun Körfezi güneyinden Akdeniz'e çıkacak. Kuzey Irak, Güneydoğu Anadolu ve Ortabatı İran topraklarını içerecek (Ermeniler de Karadeniz'e çıkacak). Ne demiş şair: İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.
Yüce Meclis'te oturumun niçin kapalı yapıldığını da anlayamadım. Terör müzakeresindeki Meclis'te Pe Ka Ka terör örgütünden emir aldığını asla saklamayan 20 milletvekillik grup sahibi 4. partimiz yok mu?
Tophane dünyanın en büyük top parkıydı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tophane, Boğaziçi'nin Rumeli kıyısı başında, cihan imparatorlukları taht şehri İstanbul'un çok tanınmış bir semtidir. Buradaki Osmanlı top fabrikası, dünyadaki benzerlerinin en büyüğü ve en moderni idi. Fâtih Sultan Mehmed (1451-1481) yaptırdı. Oğlu İkinci Bâyezid (1481-1512) genişletti, bunun torunu Kaanûnî Sultan Süleyman (1520-1566) yıktırarak daha geniş yeni bir bina yaptırdı. Evliyâ Çelebî şunları yazıyor (I, 440):
"Topçubaşı Ali Balı Bey'in bana söylediğine göre (1640), devlette faal halde 17.045 top vardır. Diğer toplar çaptan düştüğü veya modeli eskidiği için, eritilmek veya süs diye kullanılmak üzere hizmetten alınmıştır. Bunlar, topçubaşı olarak benim kontrolüm altındaki toplardır. Donanma topları bundan hariçtir, onlara kapdân-ı deryânın topçubaşısı bakar."
Kanun: "Devlet-i Aliyye'de hiç kimse, hâkan adına olmaksızın, kendi adına top ve kal'a sahibi olamaz. Top dökemez, kal'a inşâ edemez, bir topun veya kal'anın kendi mülkiyetinde olduğunu iddia edemez." (Bu kanunun Kırım Hanı için de geçerli olduğunu belirtiyorum.)
40 KOYUN KESİLİRDİ
"Tophâne", hem topların döküldüğü fabrikaya, hem top parkına denir. İstanbul Tophânesi, devler tarafından inşa edilmiş sanılacak derecede muazzamdı. Tunç kubbeleri altındaki çukurlara, ağızları yukarı gelmek üzere top kalıpları konur. Top balyemez ve kolomborne tiplerinde ise her ocağa 20 kalıp, şayka ise 5 kalıp, şâhî ise 100 kalıptır. Yani 100 top birden dökülür. Bir şayka topun içine bir insan girebilir. Evliyâ Çelebî'miz devam ediyor:
"Tunç erir ve kubbenin ağzından su yoluna benzer kalıplara akar. Kubbelerin dört tarafına dağlar gibi çam kütükleri yığılmıştır, başka odun kullanılmaz. Odunlar bir yıl önceden kesilip dinlendirilmiştir. Bir kulaç boyunda birbirine eş kesilip kurutulmuştur. Döküm günü büyük tören olur. İşçiler, ustalar, mühendisler tören elbiselerini giyerler. Sadrâzam, şeyhulislâm, vezirler, kazaskerler, duası kabûl olunur şeyhler, Tophâne-i Âmire'yi teşrîf ederler. Her biri birer kese altını maden deryâsına dökerler. 20 saat müddetle ateşin maden eritecek derecede hârı (ısısı) değişmez. Zamanla tunç deryâsının sathı (yüzeyi) kalaylaşmaya başlar. 40 koyun kesilir. Bütün kalıplar dolar. Bazı mühendis ve ustalara terfîler ve ihsanlar verilir. Topçubaşı, sadrâzama ziyafet çeker.
Kalıpların soğuması 7 gün sürer. Toplar kalıplardan çıkarılır. Satıhları (yüzeyleri) cilâlanır. Her top arabalarına yerleştirilir. Üç kıt'a, yedi iklime dağılan kalelerimize, ordu birliklerimize, Donanma-yı Hümâyûn teknelerimize gönderilir. Deneme atışında ârıza yapan toplar gönderilmeyip, ambara çekilir. Tophânemizde dünyanın en büyük top parkı vardır. Cihan devletimizin ihtiyat topları dağlar gibi yığılmıştır."
Evliyâ Çelebî, Tophâne duvarlarındaki çok güzel resimlerin Şâhkulu adlı büyük ressama ait olduğunu yazıyor ki, Safevî Türkmen imparatorluğundan Osmanlı'ya gelen san'atkârlardan olduğu isminden anlaşılıyor. Bayram günlerinde ve Cihan Hâkanı Boğaz'dan geçerken Tophane'den 40-50 topun ateşlendiğini öğreniyoruz. Evliyâ, bu dünyanın en büyük sanayi tesislerinden biri olan askerî kuruluşun adını verdiği semti de anlatıyor. Şunları söylüyor:
"İstanbul'un en büyük ve kalabalık semtlerindendir. 70 mahalle Müslüman, 20 Rum, 7 Ermeni mahallesidir. Birkaç Yahudi evi de vardır. Çingene ve Avrupalı yoktur. Avrupalılar Galata tarafında yaşarlar. İstanbul tophânesinin kapasitesi yılda 1000 toptur. Fazlası dökülemez. Ama Devlet-i Aliyye'nin pek çok yerinde ufaklı büyüklü top parkları ve tamirhaneleri vardır. Tophâne-i Âmire'nin kara tarafından muhafaza ve asayişinden topçubaşı, deniz tarafından bostancıbaşı denen generaller sorumludur."
TARİHİMİZİN RENKLİ YÜZÜ
1930'lu, 40'lı yılların Tophane'sini biliyorum. Yoksul ve bakımsızdı. Cihangir ve Sıraselviler'de oturuyorduk. 3 yıl (1, 2, 5. sınıflar) Firuz Ağa İlkokulunda okudum. İki ayrı kesimden gelen arkadaşlarım birbirinden farklı idi: Tophane'den gelenler ve Cihangir'den gelenler. Yaşlılar, Tophane çevresindeki tekkeler kapatılınca seviye düştüğünü söylüyorlardı. 50'li yıllarda Tophane'de kabadayı, bitirim, külhanbeyi tabir edilen kişiler türedi. Günümüzde yerlerini tinercilere bıraktı. Bu yıllar zarfında İstanbul şehri, 1 milyon nüfustan 12 milyon nüfusa geçti. Tophane, cihan şehrimizin karakteristik semtlerinden biri şöhretini her zaman muhafaza edecektir. Yokuş aşağı inince, Boğaz'a yaklaşırsınız. Sinan eseri Kılıç-Ali Paşa Camii, Birinci Mahmûd'un annesi vâlide-sultânın âbidevî meydan çeşmesi, modern Türkiye'nin kurucusu Sultan Mahmûd'un yeniçeriliğe son vermesi şerefine yaptırdığı Nusretiye Hünkâr Camii, olanca haşmetleriyle renkli tarihimizi oluşturarak gözlerimizin önüne serilir.
Kitaplar Arasında
Prof. Dr. Yakup Karasoy ve Doç. Dr. Orhan Yavuz, Âşık Ömer Dîvânı, Konya 2010, 610 s., yarım folio, papye kuşe, ciltli, "para ile satılmaz", SÜ BAP yayını. Âşık Ömer, en önemli halk şairlerimizden biridir. Klasik şiirimizin etkisi en fazla olanlardandır. Çok hacimli dîvânını 30'lu yıllarda, 20. asır Türk edebiyat tarihçilerinin Fuat Köprülü'den sonra en büyüğü olan Sâdeddin Nüzhet Ergun toplayıp yayınlamıştı. Elimizdeki yayın, şairin o baskıda bulunmayan pek çok manzumesini de içeriyor. Âşık Ömer, 17. asır sonlarında şöhret yapmış. Elimizdeki baskı, yaşasa idi şairini bile hayrette bırakacak derecede lüks bir kitap. Başta, Prof. Dr. Kemal Yavuz ile nâşirlerin 86 büyük sayfalık çok detaylı bir incelemeleri var. Arûz ile de yazan, halk şiirinde istisnâ olarak dîvân tertîb eden şairin klasik bestekârlarca bestelenen şiirleri de bulunuyor. (14 parça: Türk Mûsikîsi Ansiklopedik Sözlüğü, II, 602)
Füze Kalkanı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri'nin Polonya'ya füzesavar ve Çek Cumhuriyeti'ne füzeleri görmek için radar yerleştirme projesi akim kaldı. Bu teşebbüsü Rusya'nın hasmâne sayacağını bildirmesi üzerine, yarım asır korkunç komünist Rus tahakkümünden henüz kurtulup AB ve NATO'ya can atmış bu iki seçkin devlet, çekindiler.
ABD, cihan devletidir. Cihan devletleri temel politikalarından vazgeçmezler. Amerika'nın milyonlarca Leh (Polonya) asıllı vatandaşı bulunduğunu da hatırlamak gerekir. Ne yaptı Washington? Kalkan, yani düşman füzelerini uzayda yakalayıp yok edecek sistemle füze geldiğini anında haber verecek radar sistemini bu defa, NATO projesi olarak ortaya çıkardı.
Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nden vazgeçerek aynı sistemi Romanya ve Türkiye'de kurmak teklifini NATO üyelerine sundu. Müzakereler bitmedi. Lizbon'da yeni bir toplantıda karara bağlanacak.
Düşman füzeleri nereden geçip de Avrupa'yı ve Birleşik Amerika'yı vuracak? Rusya'ya karşı olduğu zaten açıklandı. Ama Amerika, NATO müttefiklerine, İran'ın da böyle bir işi becermek ihtimali bulunduğunu bildirdi. Bu ihtimal, Türkiye dışında bütün NATO devletlerince kabûl edildi. Ama Türkiye, İran'la komşudur. Rusya ile de Karadeniz'de burun burunadır.
İran zaten bir Amerika savaşını reddetmiyor. Muhtemel görüyor. Şihâb 1, 2, 3, 4, 5'ten sonra galiba 6 ve 7 de yolda. Gizli falan değil. Bizzat Cumhurbaşkanı füzeleri ateşleyip öğünüyor. New York'u vurabilecek menzile ulaşıldığı propaganda malzemesi hâlinde kullanılıyor. Füzelerin ucuna bildiğimiz klasik bombalar yerine atom bombacıkları yerleştirilmesi de eli kulağında...
Füzeler uzay yolu ile Avrupa'ya (oradan Amerika'ya) tek yolla geçebilir: Türkiye üzerinden... Tek yolun Türkiye üzerinden geçeceği Lizbon'da anlatılacak ama, bizim de epey şartımız olacağı âşikârdır. Ancak bir İran-ABD savaşında iznimiz alınmadan da karşılıklı füzeler üzerimizden geçirilebilir.
Almanya Cumhurbaşkanı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Christian Wolff'un, Türkiye'yi resmî ziyareti, önemli bir politik olaydır. Zira pek çok ülkede ilgi çekti, çeşitli tahlil ve tefsirler yapıldı.
51 yaşındaki Wolff, Federal Almanya'nın henüz 4 aylık 10. cumhurbaşkanıdır. 35 yaşındaki eşi ile birlikte geldi. Türkiye'de 5 gün kalacak ve Almanya cumhurbaşkanlarının ülkemizdeki en uzun ziyaret müddetini oluşturacaktır. Wolff'un ilk Katolik Almanya cumhurbaşkanı olduğunu da kaydediyorum. Diğerlerinin hepsi Reforme (Lüteryen) Protestan idi.
Almanya Cumhuriyeti'ni şansölye denen federal başbakan yönetir (16 eyaletin başbakanları da var). Cumhurbaşkanını yasama meclisi seçer. Yetkileri -hiç yoktur demiyeyim- tamamen semboliktir. Fransa'da 4. Cumhuriyet cumhurbaşkanları da böyleydi. Ama, her asırda dünyanın en önemli devletlerinden biri olan Almanya'yı tam manasıyle temsil eder. Kendisini -tabiatiyle yasama meclisinde sözü geçen- şansölye seçtirdiği için ona tâbi olmaz. Gündelik politikada ve siyasal çekişmelerde asla adı geçmez.
Almanya, nüfus bakımından Avrupa kıt'asında Rusya'dan sonra 2.'dir (3. Türkiye'dir). Avrupa Birliği'nin Fransa ile birlikte kurucusudur. İngiltere sonradan zorlukla AB üyesi oldu. Rusya şimdilik hevesini belli etmiyor, işine geldiği an "ben de varım!" diyerek Brüksel'in kapısını omuzlayacak. En kalabalık Türkiye kökenli Türk (3 milyon) Avrupa'da Almanya'dadır. Alman kültürüne uyum sağlamaları -eskisi kadar değilse de- zor oldu. Almanya vatandaşı Türk asıllı Almanlar bugün büyük iş adamı, değerli ilim mensubu, devlet görevlisi, politikacıdır. Kızlarımız güzellik müsabakalarında öne geçiyorlar. Almanya'daki Türk maddî varlığı artık milyarlarca euroya erişmiş durumda.
Türk asıllı federe ve federal milletvekilleri, Braunschweig gibi önemli Alman kültür merkezlerinin hanım belediye başkanları yanında geçen ay Türk asıllı bir hanım milletvekili, ilk defa eyalet hükûmetine girdi, aile, kadın, sağlık bakanı oldu.
Almanya ile ekonomik ilişkilerimizin yoğunluğu malûm. Sosyal Demokratlar, Türkiye'nin AB'ye girmesi için çalışıyordu. Merkel'le gelen Hristiyan Demokratlar ise, Türkiye'nin hakaret saydığı tekliflerde bulunmaya cesaret etti. Cumhurbaşkanımız, 500 milyonluk Avrupa Birliği'nin 73 milyonluk Türkiye'den korkmamasını söyledi. Sayın Abdullah Gül ve Hanımefendi şimdi Christian Wolff ve eşini üstün protokolle ağırlıyorlar.
Yargıda Kürtçe
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kürtçe konuşabilen vatandaşlarımızın, ana dillerini konuşmak, öğrenmek, öğretmek heyecanlarını elbette anlıyorum. Ancak Diyarbakır Mahkemesi'nde Kürtçe savunmak talebi, kabûl edilemez. Daha çok mahkemeyi komedi sahnesine dö-nüştürmek tecrübesi gibi görünüyor.
Zira Kürtlerin hepsi Kürtçe bilmez. Meselâ Abdullah Öcalan, hayatında Kürtçe konuşmadı. Konuşamaz, çünkü bilmez, annesi Türk olduğu için anadili Türkçe'dir. Kaldı ki 3 ayrı Kürt dili var. Biribirlerini kesinlikle anlamazlar. Meselâ Diyarbakırlı ve Tuncelili iki Kürt'ün anlaşması mümkün değildir.
Çat pat Kürtçe ile yapılan savunma Türkçe'ye çevrilecek, çeviriye itirazlar gelecek, celseler bitmek bilmeyecek. Ancak Türkçe bilmeyenlerin Kürtçe veya hangi dilde konuşuyorlarsa o dilde savunma yapıp Türkçe'ye tercüme edileceği tabiidir. Bu zaten yapılıyor.
Birleşik Amerika'da yargıda veya devlet dairelerinde, meselâ on milyonlarca insanın anadili olan İspanyolca konuşmaya, dilekçe ve rapor vermeye kalkın da, bakın başınıza neler geliyor. Üstelik İspanyolca, mahallî bir dil değil büyük dünya dillerinden biridir. Küçük mahallî (yerel) diller için de böyledir. Bu gibi dilleri asla kullanamazsınız.
Konunun bir sakıncası daha var: Kürtler gibi Çerkes, Abhaz, Laz, Boşnak, Arnavut, Giritli Türkler de anadilleri için aynı şeyi isterlerse Türkiye nasıl bir manzaraya bürünür? Onlar da anadillerinde ilkokul isteseler, Türkiye tımarhaneye döner. Amerika'da düzinelerce Kızılderili dillerinin hiçbir zaman resmiyete intikali bahis konusu olmadı. İngiltere'de Gal ve İskoç dilleri için durum aynıdır. Ama hepsi üniversitelerde inceleniyor, sözlü ürünleri yazıya geçiriliyor. Resmîlik ise mümkün değil. Siyah Afrika dilleri de böyledir. On milyonların konuştuğu diller vardır, resmî değildir. Resmî ve zorunlu eğitim ve kullanım dilleri İngilizce, Fransızca, Arapça, Portekizce'dir.
Kürt romantizmi, eyleme dönüşmemeli. Olmazı oldurmak peşinde koşmamalı. Ama Kürtçe basın, yayın, gazete, dergi, radyo, TV, plak, tiyatro, sinema, özel öğrenim, Kürt dilleri üzerinde ilmî çalışma... Hepsi mümkün. Tâliplerini bekliyor. Türkçe'nin yabancı asıllardan gelmiş o kadar çok şairi, yazarı var ki... Büyük dillerin hepsi böyledir, kozmopolittir, oluşmuş, yerleşmiştir, onları yerel dillerle aşmak, hırpalamak mümkün değildir...
Evliyâ Çelebî'nin ablasını kaçırması paşanın sonu oldu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Evliyâ Çelebî -bana göre- en büyük yazarımızdır. Biz bütün yazarların pîri, üstâdıdır. Ahmed Yesevî Hazretleri neslinden Kütahyalı Demirci-zâde Derviş Mehmed Zıllî Ağa'nın (ölm. Haziran 1648) oğludur ki bu zat, Birinci Sultan Ahmed'in (saltanatı 1603-1617) kuyumcubaşısı ve camiin san'at eseri kapısını yapan san'atkârdır. İki kızından İnal Hâtun, cihan gezgini Evliyâ Çelebîmiz'in ablasıdır. Ablasının macerasını bize şöyle anlatıyor (bundan sonraki bütün paragraflar Evliyâ Çelebî'den alınmıştır):
"Ablam İnal Hâtun, Balıkesirli Solakoğlu İlyas Paşa ile nişanlı idi ki vezir (mareşal) pâyesi aldığı halde hükûmete kafa tutup Celâlî oldu. Babam bir âsîye kız veremiyeceği için nişanı bozduğunu bildirdi. Ablam, Kütahya'da atalarımızdan kalma evimizde oturuyordu. Manisa (Saruhan) sancak beyi olan İlyas Paşa gelip Kütahya'daki evimizi bastı. Bir imam bulup cebren (zorla) ablamı nikâhladı. Sonra Sandıklı'daki çiftliğimize gitti. 7.000 baş koyun ve 300 atımızı "zevcem hâtunun çeyizidir" diyerek gasbetti. Ablamın mücevherlerine de el koydu."
"Anadolu eyaleti beylerbeyisi Vezir Küçük Ahmed Paşa, eyaletinin en seçkin sancağı (ili) olan Saruhan'ın beyi İlyas Paşa'nın edepsizliğini duyunca Manisa'ya geldi. İlyas Paşa'yı azlettiğini bildirdi. İlyas, başı korkusundan sıvışıp bir bucağa sindi. Bir müddet sonra Kütahya'da göründü. Ablamı kandırarak Bergama'ya götürdü. Dertlenen babam, Bursa'ya geldi. Orada İnebey mahallesinde evimiz vardı. Beni ve kardeşim Mahmud'u alıp İstanbul'a geldi. Cihan hâkanı (Dördüncü) Sultan Murad Han Hazretleri'nin huzuruna çıktı. Damadı İlyas Paşa'nın kızını zorla nikâhladığını anlattı."
SULTAN BİZZAT KONUŞTU
"Sultan Murad, bir gazablı hükümdardı. Celâlîlere zerre kadar muhabbeti (sevgisi) yoktu. Zorbalığın adını silmeye yeminli idi. Emretti. İlyas Paşa tutuklanıp yaka paça Bergama'da çiftliğinde çubuk içerken İstanbul'a getirildi. Üsküdar'da İstavroz has bahçesinde bulunan padişah hazretlerinin huzuruna çıkartıldı. Sultan Murad, Paşa'nın işini bitirmeye kesin azimli idi. Babamı da çağırıp İlyas Paşa'ya: "Bre mel'ûn, dedi; bu koca (ihtiyar) ağanın kızın zor ile nîçün aldın?" İlyas Paşa'nın ödü koptu, eli ayağına dolaştı. "Hâşâ pâdişâhım, dedi; alez-zor (zorla) almış olan, nâmzedim nişanlım) idi aldım, işte hüccet-i şer'iyyem (nikâh kâğıdım) deyü senet ibrâz etti."
"Yiğit cihan pehlivanı olan Cennet-mekân Sultan Murad, (annesi Kösem Sultan'dan aldığı) iri kara şahin gözlerini, verdiği kâğıda bakmaya tenezzül etmeksizin, Paşa'dan babama çevirdi. "Nedir?" diye sorunca ihtiyar babam Paşa'nın Devlet'e yaramaz iş ettiğini öğrenince nişanı bozduğunu, Paşa'nın zorla kızını nikâhlayıp mallarına el koyduğunu, fakat afvetttiğini, padişahın afvedip Revân seferine götürerek hizmetinden faydalanmasını arz edip söyledi."
PARAYI BABAMA GERİ VERDİ
"Sultan Murad, "Ya böyle âsînin devlete hizmeti ne olsa gerek? Kaht-ı ricâl (devlet adamı kıtlığı) değildir" deyü Paşa'yı kapıcılar kethudâsına verdi. İlyas Paşa'nın kellesi, İstavroz Köşkü önünde, Üsküdar sahilinde mavi bir taş vardır, orada kesildi. Malı Hazîne'ye alındı. Cennet-mekân Sultan Murad Hazretleri, el konulan malından 10.000 altının babama verilmesini irâde buyurdu."
"Öyle yapıldı. Paşa'nın ablamın tasarrufundaki servetine ise dokunulmadı. Bir yıl sonra babamla İstanbul'dan Bursa'ya vardım. Burada ablamın, Bergama'daki çiftliğinde öldüğü haberi geldi."
O devrin tarihçileri Dördüncü Murâd'ın, celâlîlik yaptığı yani vaktiyle Devlet emrine karşı geldiği için İlyas Paşa'yı idam ettirdiğini yazar. Evliyâ Çelebî yazmasa idi, yukarıdaki detayı, İnal Hatun'un değil hüzünlü aşk macerasını, böyle bir hanımın yaşadığını bile bilmeyecektik.
Evliyâ Çelebî, 1611'de, Kütahyalı bir ailenin çocuğu olarak İstanbul'da Unkapanı'nda doğdu. Saray kuyumcubaşısı olan babası, zengin bir adamdı. Birçok şehirde evleri, çiftlikleri, at ve koyun sürüleri, mücevherleri bulunduğunu öğreniyoruz. Babası öldüğü zaman Evliyâ Çelebî, 37 yaşında idi ve Saray hizmetinden (hâfız ve hânende) çıkmış, 8 yıldır seyahatlerine başlamıştı. Evliyâ'nın en az Mahmud adında bir erkek ve birisi İnal adında 2 kız kardeşi bulunduğunu, fakat babası fevkalâde yaşlı öldüğü için başka kardeşleri de bulunabileceğini biliyoruz.
17. asrın en büyük bilgini Kâtib Mustafa Çelebî de, Evliyâ'dan sadece 2 yıl önce, 1609'da İstanbul'da doğdu. Onun babası da Saray'da görevli idi. Muhteşem Osmanlı Türk kültürünün kaynakları Saray (Enderûn akademisi), medreseler, tekkeler idi...
Kitaplar Arasında
YILMAZ KARAKOYUNLU, en büyük romancımızdır. Türkiye'yi ve Türk'ü itham edip küçük düşürmek yerine uzak ve yakın geçmişimizle günümüzde çeşitli akımları barıştırmak suretiyle birliğimizi sağlamak istediği için, hakkı olan Nobel Edebiyat'ı alamadı. Demokrasiyi, hür düşünce ve eleştiriyi, yüksek kültürü, kültürel yakınlaşmaları romanlarında savunmakla kalmadı. Neoklasik yolda seçkin şair ve bestekâr, güçlü bir köşe yazarıdır. Sinemaya, tiyatroya da uzandı. Henüz çıkan son romanı şudur: Serçe Kuşun Sonbaharı, İst. 2010, Doğan Egmont Yayıncılık, 392 s.
Lizbon'a gidiyoruz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lizbon Konferansı'na 3 hafta kaldı. 27 NATO üyesi toplanıp, son yılların önemli kararlarından birini verecek: Düşman füzelerine karşı erken uyarı radarları ve füzeleri daha atmosferde yakalayıp haklayacak kalkanlar...
Önce ABD projesi idi. Sonra geçen ayki NATO toplantısında NATO projesi hâline dö-nüştürüldü. (Bu kadar kapsamlı bir savunma düzeneği hangi düşmana karşı?) sualinin cevabı 26 üyeye göre İran'dır. Yalnız Türkiye, İran adının telaffuzunu istemiyor. Zira İran'a komşu tek NATO üyesi Türkiye'dir (ABD hem güneybatısında Irak'tan, hem kuzeydoğusunda
Afganistan'dan İran'a komşudur ama, Amerika o coğrafyada kalıcı değildir).
İlk ABD projesinde radar Çek Cumhuriyeti'nde ve kalkan Polonya'da kurulacaktı.
O coğrafyada şüphesiz İran'a karşı değil, Rusya'ya karşı tesisler bahis konusudur. Rusya protesto etti. Polonya ve Çek Cumhuriyeti telâşlandı. Amerika vazgeçti. Proje Bulgaristan ve Türkiye'ye doğrultuldu.
Ama Rusya (ki ister inanın ister inanmayın NATO'nun müşahit üyesidir), kısmen Karadeniz üzerinde kurulacak NATO tesislerinin İran'dan başka kendisine karşı da kullanılabileceği fikrinde. Karadeniz'in ABD filoları ile dolup taşacağından çekiniyor. Türkiye de Amerika'nın Karadeniz'e inmesinin sonuçlarını düşünüyor ama şimdilik sadece İran'ı üzemeyeceği faktörünü savunuyor.
İran, nükleer ve füze ile mest olmuş, uranyumunu zenginleştirdikçe coşuyor. Kim ki İran'a silâh çeker, o ülkeye ve İsrail'e de şihâb füzeleri yağdırıp, el çantasında atom bombası taşıyan fedailer göndereceği gibi süper tehditler yağdırıyor. İran halkı bu tehditlere hayran mı oluyor, yoksa ürküyor mu bilmiyoruz. Otoriter yönetimlerde halk, duygularını açıklamaz.
New York'ta BM oylamasında Brezilya ile baş başa, diğer oy sahipleri ile karşı karşıya kalmıştık. Lizbon oylamasında Türkiye buna benzer bir durumda kalırsa, 1952'den beri yürürlükteki büyük stratejik denge bozulacaktır. Tabii başka formüller de bulunabilir ve İran, kendisine vakit kazandıracak her formüle eyvallah diyecektir. Tesisler Türkiye'de kurulursa, Türkiye'nin tamamının savunma kapsamına alınması şarttır. Bu konuda taviz olmaz.
.Kaçak göçmenler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yunanistan ve bütün Avrupa Birliği (AB) devletleri, Türkiye üzerinden gizlice ülkelerine giren Asyalı göçmenlerden rahatsızdır. Türkiye de rahatsız. Aksi takdirde Yunan tarafında göçmenleri önleyen bir AB sınır güvenlik kuvveti kurulmasına izin vermezdik. Başbakan Tayyip Erdoğan Atina ziyaretinde bu konuyu Yunanistan Başbakanı ile konuştu.
Asya'nın yoksul ülkelerinden gelen -çoğu maalesef Müslüman- kadın erkek yaşlı çocuk göçmenler, doğu (bilhassa İran) sınırlarımızdan Türkiye'ye sızarak Batı Trakya'da Yunanistan'a geçiyorlar. Bir kısmı Yunanistan'da kalıp gerisi, çeşitli Avrupa ülkelerine doğru yasak yolculuklarına devam ediyorlar.
Yunanistan'da şu anda 500.000 kadar göçmen birikmiş. 11 milyon nüfuslu Yunanistan'ın bu ağırlığı kaldıramayacağını kabûl ediyoruz.
Göçmenler, AB ile ilişkilerimizde, hattâ müzakerelerin gevşemesinde faktörlerden biri. Meselâ Yunanistan ve diğer AB ülkeleri ile vize konusunda acayip zorlanmamızı bu sebebe bağlayanlar var. Göçmen nakli işi, bu işte uzmanlaşmış mafya gruplarının elinde. Uyuşturucu kadar olmamakla birlikte önemli kazanç sağlıyor. Her zavallı göçmenden binlerce dolar alınmadan gizli bölmeli kamyonlara bindirilmiyorlar. Yakalandıkları takdirde verdikleri para iade edilmiyor.
Göçmenlerin içinde iş bulup o ülkeye yerleşmek isteyenlerin yanında, siyasî muhaliflerin ve fikir suçu kurbanlarının da bulunması, konuyu daha karmaşık hâle getiriyor. Zira bu gibilerin başka bir devlete meşru sığınma hakları var. Fakat hukukî prosedür bazan çok yavaş işliyor veya hiç işlemiyor. Yunanistan'ın Ege adalarına kaçak akını, AB'nin gönderdiği güvenlik güçleri ile önlenebildi, Türkiye de rahatladı.
İşsiz gizli göçmen akımını durdurmak o kadar kolay değil. En güçlü, teşkilâtlı ve teçhizatlı devlet olan ABD, güneyinde tek sınırdaşı Meksika'dan her yıl on binlerce kaçağın sınır aşarak ABD eyaletlerine dağılmalarını önleyemiyor. Zira büyük rüşvetler veriliyor. Büyük paralar dönüyor. Çok yaygınlık kazanmış suç örgütleri ile mücadele bahis konusu. Mücadele bazan pek kanlı geçebiliyor. Son 100 yılda -bilhassa yoksul ülkelerde- dünya nüfusu 5 misli arttı, artmakta devam ediyor. Artışı düzene sokmak imkânsıza yakın zorluklar oluşturuyor.
Cumhuriyete doğru
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yarın Cumhuriyetimizin 87. yıl dönümüdür. Nasıl oldu da monarşiden cumhuriyete geçtik?
Osmanlı Türkiyesi 1908'de meşrutiyet ilân etti. Meşrutiyet, taçlı demokrasi demek. Hükümdar hükûmet etmez, -canlı bayrak gibi- temsil eder. Bugünkü Avrupa krallıkları gibi... Ne çare ki meşrutiyet bize demokrasi yerine 1913'te diktatörlüğü getirdi. İttihad ve Terakki Partisi'nden biri sivil ikisi asker üç şahsın diktatörlüğü: Tal'at, Enver ve Cemal Paşalar...
Balkan Savaşı utancı yaşamıştık. Subaylarımız İttihadçı-halâskâr diye biribirine hasım ikiye bölünmüştü. 500 yıllık ana vatanımızın ikinci kanadını kaybettik. Sınırımızı Adriyatik'ten Meriç'e çektik, Ege adalarımızı verdik. 32 yaşındaki kurmay yarbay Enver Bey, 1913'te, kendini general yapıp ordularımızın başına geçiverdi. Bir sultan (Türkiye imparatorluk prensesi) ile evlenip prens statüsüne geçti. Alman subaylarını çağırıp mağlûp ordumuzu yeniledi. Partisine bağlılıklarından şüphelendiği 2000 küsur subayı açığa alıverdi.
1914 yazında dünya tarihinin en büyük savaşı patladı. Yenilenmiş dipdiri ordumuzla tarafsız kalsa idik, savaş sonunda hiçbir devlet bize sataşamazdı. Ordularını terhis ve silâhlarını teslim etmiş Türkiye'yi bile Kurtuluş Savaşı'nda yenememişlerdir. Enver, Almanya ile gizli görüşüp bir tertiple Alman savaş gemilerini Boğazlara sokarak Rusya liman ve gemilerini, fes giydirdiği Alman amiraline yazılı emir vererek bombalattı. Bir anda kendimizi İngiltere, Fransa, Rusya gibi en büyük devletlerle savaşır durumda bulduk. Enver Paşa, ünlü bir Alman generalini (org. Bronsart Von Schellendorf Paşa) erkân-ı harbiyye-i umûmiyye reîsi (genelkurmay başkanı) yapmış, Harbiye Nezâreti'nde yanı başında makam odası vermiş, bütün bu tertiplerin bir kısmını onunla yürütmüştür (Osmanlı'da genelkurmay başkanı, harbiye nâzırına bağlıdır). Enver, savaş için yalnız 2 arkadaşını ikna etti. Padişaha, sadrâzama, hükûmet üyesi bakanlara, millet meclislerine, generallerine asla haber vermedi. Onlar da savaşa girdiğimizi sabah gazetelerinden öğrendiler.
Enver, 4 yıllık savaşın daha ilk yılı içinde Çanakkale ve Sarıkamış'ta yüz binlerce şehit veren ordularımızı mahvetti. Lise son ve üniversiteden gelen sayısız yedek subay gencimiz harcandı, her iki kültüre birden sahip son Türk neslidir. 3 paşamız, bir Alman denizaltısı ile gece yarısı gizlice Türkiye'den kaçtı.
Savaşın âkıbeti malûm. Düşman İstanbul'u, Edirne'yi, Bursa'yı, İzmir'i işgal etti. Türk, bir defa daha canını dişine taktı. Zaferin başkomutanı Atatürk, mağlûp müttefiklerimiz Almanya ve Avusturya'yı izleyerek cumhuriyet ilân ediverdi (diğer mağlûplar Macaristan'la Bulgaristan monarşiyi bırakmadılar).
1923-2010
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhuriyetimiz'in 87. yıl dönümüdür. Büyük milletimize kutlu olsun. Nice daha mutlu yıl dönümlerine... Cumhuriyet, tarihimizin en büyük inkılâbıdır. Monarşiden cumhuriyete geçiş en radikal değişimdir. Çağdaşlaşma, yenileşme (Osm. teceddüd) hareketimizde Batı'dan gecikmiş olabiliriz. Fakat cumhuriyet rejiminde, Avrupa ile paraleliz, hiç gecikmedik.
Rusya (1917), Almanya, Avusturya, Macaristan (bunlar 1919) monarşiden cumhuriyete geçtiler. Biz hemen izledik, gerçekleştirdik. 1917 öncesi Avrupa cumhuriyetleri ise İsviçre, Fransa (1870), Portekiz (1910)'den ibaretti.
Avrupa için bile çok geç kabul görebilen cumhuriyet, Atatürk'ün en büyük inkılâbıdır. 1922 eylülünde Yunanlıyı Türkiye'den atması, ona bu imkânı hazırladı. Zira zaferin başkomutanı Atatürk idi. Atatürk'ten başka hemen hiçbir cumhuriyetçinin bulunmadığı bir ortamda, 2. dönem (1923-27) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin ancak yarısı toplanarak bir gece içinde yeni rejim ilân edildi. Kuşku bu derecede büyüktü.
Cumhuriyet, devlet başkanının belirli bir hanedandan hayat boyu geldiği monarşiye karşı, devlet başkanının sınırlı dönemler için halk arasından seçimle geldiği rejimin adıdır. Cumhuriyet=demokrasi, monarşi (krallık)=mutlak yönetim sahte formülü, demokratik cumhuriyet kuramayanların halklarını aldatmak için söyledikleri palavradır. Halkın mutluluğu, demokrasi ile mümkündür, 2010 dünyasında aksi düşünülemez. Avrupa, monarşi ile de, cumhuriyet ile de demokrasiye erişmiş ülkelerin kıt'asıdır.
Avrupa'nın en katı totaliter devletleri (Almanya, İtalya, bu arada Uzak Doğu'da Japonya) 1945 yıkımından sonra birkaç yıl içinde mükemmel demokrasiye geçebildikleri, harabelerden refah devletleri oluşturdukları halde, bizim aldığımız yolun mütevazılığı açıktır.
Cumhuriyet elbette Türkiye'ye pek çok yenilik getirdi. Büyük gelişmeler oldu. Fakat yukarıda anılan devletlerdeki, hattâ imparatorluğumuzdan ayrılan ülkelerdeki çizgi elde edilemedi ki, Büyük Atatürk'ün muâsır medeniyet seviyesi diye özdeyişleştirdiği düzeydir. Niçin bu seviyeye ulaşamadığımızın tarihi henüz yazılmadı. Böyle bir tarihin yazılabileceği ortam bile oluşturulamadı. Batı medeniyeti esprit critique (tenkıydî/eleştirel fikir ve algılama) üzerine kurulmuştur. Biz birtakım tabular ve dogmalar tesis edip avunduk. 1933'te 10. Yıl'da Atatürk'ün heyecanı, ümitleri, iradesi, inancı, titreyen sesine akseden sevinci, bugün yoktur. Tabii bu durum, artık ihtiyacımız kalmadığı şeklinde de savunulabilir.
Çin'den Amerika'ya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa kıt'asında Balkan, Asya'da Anadolu, Kafkasya, Orta Doğu devletidir. Ama kavim olarak Türkler, aynı zamanda bir doğu Avrupa, Orta Asya, Uzak Doğu milletidir. Geçmişte Orta Avrupa ve Kuzey Afrika'da da idik.
Doğu Türkistan, Orta Asya'da, Çin egemenliğinde, iki Türkiye büyüklüğünde bir ülkedir. Biz Türkler'e devletimizin tek resmî dini olarak Hanefî Maturîdî Sünnî İslâm'ı kabul ettiren (yıl 921) Karahanlı hâkanımız Abdülkerim Satık Buğra Han, Doğu Türkistan'da büyük Türk kültür beldesi Kâşgar'ın banliyösündeki kutlu türbesinde yatıyor.
Türk'ün geleceğini ve bugünkü millî oluşmamızı aynı derecede kapital şekilde saptayan iki dehâ sahibimizin türbesi de Kâşgar'da: Dîvânü Luğâti't Türk adlı Türkçe'nin ansiklopedik sözlüğünü yazan Karahanlı hanedanı prensi Kâşgarlı Mahmud ve Kutadgu Bilig (kutlu bilgi) adlı Türk şiirinin ilk büyük eserini siyaset-nâme olarak kaleme alan Karahanlı saray bakanı Yusuf Hâs Hâcib... Her iki eser de, bize Anadolu'yu açıp Türkiye devletini kurmamızı sağlayan Malazgirt zaferinden bir kaç yıl önce yazıldı. Biz böylesine bir kültür muhtevası ile Anadolu'ya geldik.
Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu, işte bu derecede millî olan makamlarımızı ziyaret etti. Yönetimde koyu komünist, ekonomide aşırı liberal Çin hükûmeti, biz Türkiye Türkleri'ni ancak Doğu Türkistan'ın epey Çinli'leşmiş merkezi Urumçi'ye götürür, Kâşgar'a, Yarkent'e, Kulça'ya, Turfan'a yaklaştırmazdı.
Prof. Davutoğlu'nun (komşularla sıfır problem+bütün devletlerle barış) şeklinde algılanan nazariyesinin uygulama alanına aldığı Çin'i ziyareti, çok satın alıp pek az şey satabildiğimiz dünyanın bu en kalabalık devleti ile yakın ilişkiler için önemli adımdır. Sakın biraz da Amerika'ya gösteriş olmasın?
Tam da Lizbon NATO konferansının arefesinde Amerika'yı uyarmak elbette hakkımızdır. Yoksa Çin'in Amerika'nın alternatifi olması bahis konusu değildir. Hiçbir şartta mümkün de değildir. Genel seçimlerde Amerika'nın gözü hiçbir şey görmez. Başkan bile seçim sonuçlarını bekler. Temsilciler Meclisi ve Senato seçimleri yarın yapılacak. Akabinde Amerika, NATO'nun radar-kalkan projesini ele alacak. NATO demek Amerika demek. Bu bakımdan Türkiye'nin durumu sağlamdır. NATO'-nun çok kıdemli üyesi, güneydoğu kanadının yılmaz muhafızı ve Amerika'nın stratejik müttefikiyiz. Umarız Amerika bu gerçekleri pas geçmez.
Cumhuriyet, inkılâpların en cesuru, en radikalidir
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ekim, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1918-1939 Avrupası, 20. yüzyıl tarihinin en karakteristik bir dönemidir. Özelliği, sağcı olsun solcu olsun, monarşi olsun cumhuriyet olsun, otoriter, son derece otoriter, birçoğunda totaliter rejimlerin, yönetimlerin egemenliğidir. Her ülkede tek adam yönetimi geçerli olmuştur. Bu tek adam, milletinin bütün özelliklerini temsil etmek iddiasındadır. Ne dediyse o yapılmıştır.
Demokrasiler küçük görülmüş, Avrupa kıt'asının ancak kuzey-batısına çekilmişlerdir: İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İsveç, Norveç, Danimarka, İsviçre, işte bütün Avrupa'da bu kadar...
DÜNYADA 'TEK ADAM' DÖNEMİ
Otoriter tek adam yönetiminde Sağ'da Hitler ve Sol'da Lenin'le Stalin, milyonlarca vatandaşlarını öldürerek akıllarınca insan temizliği yaptılar. Gerek Almanya, gerek Rusya, dehşetli 1918 yenilgisinin derin kompleksi içindeydi. 1918'de cihan devleti İngiltere, peşine ABD, Fransa, İtalya'yı katarak, mağlûp Almanya, Avusturya, Türkiye imparatorlukları gibi çok köklü, son derece millî ve devlet kuran hanedanlara sahip ülkelerin altından girip üstünden çıktılar. Tek taraflı çok haksız anlaşmalara razı ederek o milletlerin onurlarını kırdılar. Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan anlaşmaları imzaladılar ve uyguladılar. Osmanlı Türkiyesi'ne ise Sevr'i kabûl ettirmek bir türlü mümkün olmadı. Mustafa Kemal Paşa, Sevr'i paçavra ilân etti. Anadolu'da millî kurtuluş hareketi ve savaşı başladı ki 1922 ağustos-eylülünde askerî zaferle sonuçlandı.
Bundan dolayıdır ki Atatürk'ü diktatör görmek haksızlıktır. Zaten tarih metodu bakımından da doğru değildir. Zira Avrupa'nın en büyük kısmı da bu 21 yıl içinde demokrasi ile değil, otoriter monarşi ve cumhuriyetlerle yönetilmiştir.Türkiye'nin, Avrupa'nın kıdemli cumhuriyetlerinden olduğunu da belirtmek isterim. 1923 Türkiyesi'nde (monarşiye devam mı, cumhuriyet mi?) referandumu yapılsa idi, cumhuriyete yüzde 1 oy bile çıkmazdı. Millî Mücadele'yi yürüten 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi (1920-1923), seçimleri kazanan Mustafa Kemal Paşa'yı reis seçti ve başkomutan atadı. Bu mecliste cumhuriyetçi tek milletvekili yoktu. M.Kemal Paşa bile hedefin "hâkan-halîfemizi düşman tahakkümünden kurtarmak" olduğunu ilân etti.
Binâenaleyh Atatürk'ün cumhuriyet deyip bunu bir gece celsesi içinde çözümsemesi, inkılâplarımızın en cesuru, en radikalidir. İkinci Sultan Mahmûd'un 12 saatte (15 Haziran 1826) 500 yıllık geleneksel orduyu ortadan kaldırıp bugünkü ordumuzu kurmasından bile daha radikal, daha cür'etkârdır.
Türkiye'nin meşrûtıyet anayasası yürürlükte bulunduğu için, "hâkan" denen padişahın yetkilerinin tamamen sembolik olduğunu, hükûmet etmeyip sadece temsil ettiğini, sorumlu tutulmasının anayasaya aykırı sayıldığını da hatırlamak gerekiyor.
Cumhuriyet rejiminin Avrupa'da yayılması 1918'de başlar, 1950'lerde hız kazanmıştır. Büyük Fransız İhtilâli (1789) sonu Fransa'da 1792'de cumhuriyet ilân edilmesi dönüm noktasıdır. İsviçre dışında 1799'da sona eren çok önemli Venedik Cumhuriyeti vardı, ama gerçekte soylularca yönetilen bir oligarşi idi. 1715'e kadar büyük devletler arasında sayılıyordu. Duka denen Venedik yarım altını (3.6 gram), bütün dünyada, meselâ Osmanlı'da çok geçerli idi. Rakıybi Ceneviz (Genova) Cumhuriyeti, 1453'te büyük devletler arasından silinmişti. Pisa cumhuriyetini de bunlara eklemek gerekir. Almanya federal imparatorluğunda da "serbest şehir" denen şehir cumhuriyetleri vardı: Frankfurt, Hamburg, Bremen, Lübeck şehirleri ki Hamburg'la Bremen bugün de Federal Almanya'nın 16 federe parçasından ikisini oluşturuyor.
Avrupa'da cumhuriyet rejimlerinin ortaya çıkması şu tarihlerde oldu: İsviçre 1648, Fransa 1792-1804, 1848-1852 ve kesinleşmesi 1870, Portekiz 1910. İtalya'daki minik San Marino cumhuriyetini de ekleyebiliriz. Sonraki cumhuriyetler Birinci Cihan Savaşı (1914-1918) sonrası doğdu: Rusya 1917, Almanya 1918, Avusturya 1918, Finlandiya 1917, Letonya ile Litvanya ve Estonya 1919, Polonya 1918, Çekoslovakya 1918, Türkiye 1923... İkinci Cihan Savaşı (1939-1945) sonrasında ise cumhuriyetler çoğaldı, en önemlileri İtalya'dır.
Cumhuriyet rejiminde hiç de geç kalmadığımız anlaşılır. Nüfus bakımından ise Türkiye Cumhuriyet'ten bu yana 13 milyondan 73 milyona geçti. Nüfus artış oranında Avrupa'da 1. oldu. Bugün Rusya ve Almanya'dan sonra 3.'yüz. Atatürk ve İnönü dönemlerinde (1923-1938 ve 1938-1950) artış yavaş oldu: 1950'de ancak 21 milyonduk. Sonraki çeyrek asırda (25 yıl) 1950 nüfusu 2'ye katlandı: 1975'te 40.3 milyon. Nüfus artışının olağanüstü yüksekliği, kişi başına (percapita) gelirimizin daima çok düşük çıkması ile anlaşılır. Şehirlerdeki büyüme de aynı nisbettedir. Meselâ İstanbul, Cumhuriyet'ten bu yana 15 misli nüfusa erişti ve Avrupa'nın en büyük (kalabalık) şehri hâline geldi.
Kitaplar Arasında
NİHAL ATSIZ (İstanbul 12.1.1905-İstanbul 8.12.1975), Türk milliyetçi akımının, Ziya Gökalp'ten sonraki en büyük şahsiyetidir. Haziran 1951'den itibaren en yakın arkadaşı idim. Gökalp milliyetçiliği, imparatorluk ve cumhuriyet dönemlerimizde iki safhada Türkiye devletinin resmî ideolojisi oldu (1913-1918+1923-1938). Atatürk'ten sonra iktidardan düşmesine rağmen fikir alanında devam ettiren Atsız'dır. Atsız'ın öğrencisi (tilmizi) olan Alparslan Türkeş'in, Ülkücülük denen milliyetçilik fraksiyonu, Gökalp-Atsız milliyetçiliğinden çıkmıştır. Bugün başka milliyetçi fraksiyonlar da var. Atsız'ın eserlerini ÖTÜKEN yayınevi sürekli basıyor. Çok okunan ikisi tarihî, biri psikolojik romanının son baskıları yeni çıktı (Bozkurtlar 101. baskı, diğer ikisi 51. baskı): Bozkurtlar, 628 s. (ilk baskı 1949), Deli Kurt, 246 s.(1958), Ruh Adam 308 s.(1972).
Taksim'e bomba
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Terör örgütü, Taksim Meydanı gibi bir yerde bomba patlatırsa, büyük insan zayiatı verdirerek korku salmak istediği anlaşılır. Hem de canlı bomba, intihar bombacısı... Üstelik çifte bomba taşıyor. İkinci bombayı patlatamadan ölmesi, insan kaybını önledi. Ama yaralı sayısı çok fazla (yarısı polis 34 kişi). ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Taksim eylemini şiddetle kınadı.
Taksim'de ilk bomba değil. Önceki yıllarda aynı mekânda iki defa daha vuku bulmuştu. Terör, fazla ses çıkarmak, yankı yapmak için, spor alanlarına ve tarihî, kültürel mekânlara da saldırır. Bizde en fazla etkileyen iki olay asla unutulmadı: Savarona yatındaki tarihî eşya ile gene Taksim Meydanı'ndaki Kültür Sarayı'nda (Atatürk Kültür Merkezi) Dördüncü Murad'a (1623-1640) ait zırh ve kılıcın teşhir edildiği vitrinin yakılması...
Savarona'yı savunamayanların ve Sultan Murad'ın şahsî eşyasını Topkapı Sarayı Hazinesi'nden bir tiyatro temsilinin galası için çıkarma izni veren cahil yüksek görevlilerin sorumsuzluğu açıktır. Temsilin üstat yazarı dostum Turan Oflazoğlu da fevkalâde üzülmüştü.
Tarihin en büyük terör eylemi, verdirdiği zayiat kadar dünya tarihinde dönüm noktası oluşturması bakımından da, New York'taki çifte gökdelen ile Washington'da Pentagon'un (savunma bakanlığı) havadan iki intihar uçağı ile vurulmasıdır. Londra ve Madrid eylemleri de unutulmazlar arasındadır.
Kendinden bahsettiremeyen terör, sönmeye mahkûmdur. Terörün elbette siyasal sebepleri vardır. Aynı zamanda pek çok kişinin geçim kaynağı bir sektördür. Bu çifte kazancı bırakmamak için her türlü insanlık dışı eylemi göze alarak ismini canlı tutar.
21. asra, büyük terör savaşları ile girdik. ABD gibi en büyük askerî güç sahibi devlet, terörle savaşıyor. Türkiye'de de PKK terörü söndürülemedi. Taksim eyleminin gene PKK'ya ait bulunması, en kuvvetli ihtimaldir. Halkımız, devlet araştırmasının hızla yapılıp açık bilgiler verilmesini istiyor. Bir kısım romantik hayalperestler dışında bütün millet, silâhlı kuvvetlerimizden, bu sorunu sona erdirmesini bekliyor.
Türkiye ve ABD
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Muhalefet partilerimizin, AK Parti ile lideri Başbakan Tayyip Erdoğan'ı, Amerikancılık'la, hattâ Amerika'nın sözünden çıkmamakla suçlayıp halkımızın gözünden düşürmeye çalışmalarına, kahkahalarla gülmüşümdür.
ABD'nin Başkan Bush döneminde, siyasete atıldığı sıralarda Sayın Erdoğan'a destek verdiği açıktır. Zira ılımlı İslâm'ı temsil eden Türkiye Müslümanlığı'nı, diğer İslâm ülkelerine örnek göstermek politikası, Amerika'nın genişletilmiş Orta Doğu ve de Kuzey Afrika projesinin esaslarından biri idi. Asya politikasında tecrübesiz, hattâ Avrupa politikasını ancak iki Cihan Savaşı'ndan sonra şöyle böyle öğrenen Washington'ın bu planı, gerçeklere dayanmıyordu.
Zira hiçbir Müslüman ülke yoktur ki, İslâm'ın liderliğinden feragat etmiş laik Türkiye'nin din uygulamasını beğenip benimsesin. Bu proje, Amerika tarafından, Türkiye'nin İslâm âlemi ile arasını açmak içinse, isabetli sayılabilirdi. Ama Müslüman ülkelerde dinin aşırılıklar üretmesini önlemek için düşünülmüştü.
Bugüne gelelim: Amerika'nın, İkinci Tezkere'nin reddinden bu yana safha safha AK Parti'ye bu misyonu biçmekten vazgeçtiği âşikârdır. Şimdi Amerika derin devleti, Türkiye'nin Batı sisteminden, kültüründen, örneğinden, hattâ ve hattâ ittifakından koptuğunu derin derin düşünüyor. AK Parti, muhaliflerinin, (Amerika ne derse yapar) suçlaması bir yana, Amerika ne derse belki yapar belki yapmaz çizgisindedir. Bu çizginin bile ötesinde bulunup bulunmadığımız, Washington tarafından, iki hafta sonra Lizbon'da NATO toplantısında test edilecek.
Türkiye'nin, İran savaşı istemediği âşikâr. Ama İran'ın nükleer silâh edinmesini savunduğumuz veya aldırmadığımız suçlaması, yalandır. Türkiye böyle bir belânın oluşmaması için çalışıyor.
Hemen bütün Arap devletlerinin, Amerika'nın İran'a haddini bildirmesini, Basra Körfezi'nden Akdeniz'e hattâ Kızıldeniz'e ulaşmak politikasından vazgeçirmesini istediği açıktır. Bu bakımdan Türkiye'nin Amerika'nın elini tutmak politikasından Suriye dışında fazla Arap devleti hoşlanmaz, hattâ karşıdırlar.
Seçimlere kadar PKK
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Öcalan'ın emri mucibince Pe Ka Ka'nın 12 Haziran 2011 genel seçimlerine kadar eylem yapmayacağını ilân etmesini, bazılarımız sevince yakın bir ümit ve ihtiyatsız bir iyimserlikle karşıladı. Terörden, terör haberlerinden bıkıp usanan vatandaşlarımızdır. Bir kısmı da şunlara istediklerini versek de bu belâdan kurtulsak art düşüncesindeki, devlet kavramının ne olduğunu öğrenememiş entellerdir.
PKK'nın silâh bırakmasına güvenmek gibi bir geri zekâlılık içinde değiliz. Elinde silâh dağda ve düzde gezene bütün devletlerde ne muamele yapılırsa bunu yapacağız. Zaten hemen önümüzdeki günlerde PKK ve onun destekçileri, (sizi öldürmekten, bomba ve mayın patlatmaktan vazgeçtik, ancak seçim öncesi şu veya bu taleplerimizi yerine getirmeniz veya söz vermeniz gerekir) diyeceklerdir.
Gerek İmparatorluk, gerek Cumhuriyet Türkiyesi'nde Kürtler, hiçbir ayırıma maruz kalmadılar. Her mevkiye, makama ulaştılar. Sayısız Kürt asıllı dostumuz olmuştur, bugün de vardır. Onları tefrik etmek (farklı görmek) aklımızın köşesinden geçmemiştir. İstanbul başta en mûtenâ şehirlerimizdeki Kürt kökenli milyarderlerimize sorunuz. Kökenleri dolayısıyle bir zorluğa maruz kalmışlar mıdır? Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bugün de, nüfus oranlarının birkaç katı sayıda Kürt asıllı Türk milletvekilleri mevcuttur.
Ama, hiç bilmedikleri Kürt lehçelerinden birini öğretip, Türkçe'yi konuşamayan bir kuşak oluşturursanız, hepimiz bir Kürt dili öğrenmeyeceğimize göre, dehşetli bir farklılık ortaya çıkar.
Kürtler'in, Avrupa'da da yerel dil konuşanların uğradıkları bugün bize anlamsız gelen kısıtlamalara maruz kaldıkları doğrudur. Ama silâh edinip dağa çıkarak devlete meydan okuyanları, Kürt asıllı mı, Türk asıllı mı olduklarına hiç bakmaksızın hepsine eşkıya muamelesi yaptık. Bugün de öyledir.
Hâlâ uygulanamamış haklar bulunduğu da varittir. Bunları hızla uygulayacağız, zaten hükûmet öyle yapıyor. Üniter devlete halel getirecek, milleti bölecek talepler ise, hiçbir iktidar tarafından karşılanmayacaktır, karşılanamaz. Bu devleti sokakta bulmadık. Güneydoğuda yaşayan vatandaşlarımız, hükûmetlerden yol, su, fabrika, okul, hastane istesinler. Dış teşviklerle terör belâsı oluşmasaydı, bugün vatanın o parçası refah çizgisine erişmiş olacaktı.
.....
Ömer Öztürkmen, Türkiye gazetesinin en kıdemli yazarlarından, tam anlamıyla Türk milliyetçisi, değerli fikir adamı ve politikacı idi. Dostumdu. Ailesine ve gazetemiz mensuplarına başsağlığı diliyorum.
CHP'de kasırga
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Büyük kitle partilerinde hizipler oluşur. Partilerine canlılık bile katabilir. Ama hizipler, biribirini yok etmek derecesinde azıtırlarsa, parti geriler, iktidarda ise düşer. Bizim partilerimizde oluşan hizipler, Batı demokrasilerindekilere benzememiştir. Akıl dışı kavgalara, komplolara girişmişlerdir.
Ben Sol partilerin iç yapısını bilmem. Ama CHP'deki son kavga, boyutları bakımından, şimdiye kadar olanları gölgede bıraktı diyebilirim. CHP bünyesine öyle sızmalar olmuştur ki, Bülent Ecevit bile akıl erdiremediğini söylemiş, kendi öz partisinden zor kaçmış, CHP'nin bütün davetlerine olumsuz cevap vermişti.
Siyasî liderleri ise derinlemesine tahlîl etmişimdir. Bu zaten siyasî tarihçilik için olmazsa olmaz bir şarttır. Hiçbir parti genel başkanının, partisi içindeki bir şahsın veya grubun tahakkümüne tahammül etmediğini söyleyebilirim. Sabır gösterenler varsa da, onlar bile bir an gelmiş feverân etmişlerdir.
Baykal'ın nasıl düşürüldüğünün içyüzünü bilmiyorum. Biliyorum diyeni şüpheyle karşılarım, komplonun içinde mi bulunduğunu düşünürüm. Önder Sav'a gelince, karizması yoktur. Kitleleri etkileyemez. Ancak Baykal'ın düşürülüp Kılıçdaroğlu'nun seçilmesinde ağır rol oynadığı açıktır. Genel seçimlere iki başlı giren bir ana muhalefet partisi, yüzde 10 oy kaybeder.
Aslında Türkiye'ye Batı demokrasilerindeki yapıda güçlü bir sosyal demokrat ana muhalefet partisi gerekir. Oyların üçte birini alabilir. Merkez Sağ iktidar hata yaparsa, arada iktidara da gelebilir. Türkiye'de sağlıklı bir demokrasi oluşabilir. Cumhuriyet Halk Partisi bunu başaramadı. Başaracak başka bir Sol partimiz de yok.
CHP bölünerek ve yanlış listeler yaparak haziran seçimlerine girerse, Adalet ve Kalkınma Partisi, Menderes'in yüzde 57 ve Demirel'in yüzde 54 oylarına ulaşabilir. Ana muhalefet de Milliyetçi Hareket Partisi'ne geçer. İktidar ve ana muhalefette iki Sağ partinin bulunması, benim gibi radikal milliyetçilerin hoşuna gider ama, Türkiye'nin bünyesi için zararlıdır. Gerçek demokrasiye ulaşmamızı zora sokar.
Türkçe'nin en büyük şairi Yahyâ Kemâl Beyatlı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yahyâ Kemâl Beyatlı, 2 Aralık 1884'te -şimdi Makedonya'nın başşehri zamanın Türk kültür merkezlerinden- Üsküb'de doğdu. 1 Kasım 1958'de 74 yaşında -tarihimizin bütün coğrafyalardaki en büyük Türk kültür beldesi olan- İstanbul'da öldü. 1 Kasım günü ölümünün 52. yıl dönümü idi. Önümüzdeki 2 Aralık günü de doğumunun 126. yıl dönümü olacak.
Yahyâ Kemâl, bütün Türk dünyasında, bütün Türk lehçelerinde şiir söyleyen şairlerin en büyüğüdür: Türkçe'nin en büyük şairi.
Rumeli akıncı beyleri ailelerinden Şehsüvâr-zâdeler'dendir (şehsüvâr=atlı bey). Dehâ sahibi şairlerimizden Leskofçalı Galib Bey (1829-1867), Yahyâ Kemâl'in büyük amcasıdır.
ORDİNARYÜS PROFESÖR
Yahyâ Kemâl, 9 yıl, hiç Türkiye'ye uğramaksızın Paris'te oturdu (1902-1912) (Atatürk gibi ancak 17 yaşında Rumeli'den İstanbul'a gelmiştir). Çok iyi Fransızca ve Farsça öğrendi. Melâmî muhibbidir. Hiç evlenmedi. Hayatında -kiralık da olsa- hiç evi, dairesi olmadı. Hiç eşyası yoktu.
1912'de İstanbul'a geldiği zaman Hâmid şâir-i âzam (en büyük şair) idi. Fikret ve Cenâb büyük şairlerdi. Âkif ve Hâşim aynı çizgiye erişmek üzereydi.
11 yıl İstanbul'da profesör (1912-15) ve ordinaryüs profesör (1915-23), Lozan konferansında müşavir, 15 yıl milletvekili, 10 yıl elçi (Varşova, Madrid, Lizbon, Karaçi) oldu.
Hayatında tek kitabı bile basılmadı. Şiirlerini, yazılarını, mektuplarını Nihat Sâmi Banarlı, ölümünden sonra, görülmemiş derecede özenli bir şekilde 10 cilt hâlinde yayınladı. Sürekli basılıyor. Türk edebiyatının büyük klasikleridir.
Yahyâ Kemâl, Türk, Fars ve Fransız (bilhassa 19. asır Fransız) şiirini bütünüyle okumuştu. Hâfızası engindi. Yazmayı değil, konuşmayı seven büyük sohbet adamı (mîr-kelâm) idi. Tarih, bilhassa Osmanlı ve Fransa tarihi bilgisi eksiksiz, hattâ şaşırtıcı idi. Bütün dâhîlerdeki gibi tenkıyd (eleştiri, kritik) yeteneği son haddinde idi. Eleştirir, fakat takdîr ve tebcîl etmesini de bilirdi. Ne Osmanoğulları'na, ne İttihadçılar'a, ne Atatürk ve İnönü'ye asla dalkavukluk etmedi. Ama hepsiyle barışıktı.
Yahyâ Kemâl, Mütâreke döneminde (1918-1922), İstanbul basınında en anlamlı, en derin, en patetik yazıları ile Ankara'yı ve Millî Mücadele'nin lideri ve başkumandanı Mustafa Kemal Paşa'yı ivazsız tâvizsiz destekledi. Yazılarını her hafta Birinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin şanlı milletvekilleri gözyaşlarını akıtarak okudular. İstanbul büyük basınında, İngiliz baskısındaki İstanbul hükûmetini değil, Ankara'yı destekleyen elbette Yahyâ Kemâl'den başkaları vardı. Ama sonrası için Yahyâ Kemâl, tektir, yegânedir, biriciktir, şöyle: Mustafa Kemal Paşa İzmir'e girdi, Yahyâ Kemâl ondan sonra ve Atatürk'ün ne hayatında, ne ölümünden sonra, Atatürk hakkında, lehinde veya aleyhinde tek satır yazmadı, tek mısrâ söylemedi. Atatürk de, İnönü de, Bayar ve Menderes de ondan böyle bir şey beklediklerini ima bile etmediler.
TÜRK MİLLİYETÇİSİ
Yahyâ Kemâl, Türk milliyetçiliğini en iyi kavrayan, anlayan ve anlatan fikir adamıdır. Kendisini keşfedip himaye ettiği için minnettâr olduğu Zıyâ Gökalp gibi, Türk'e hedef olarak köy folklorunu değil, en yüksek çizgideki İstanbul medeniyetini, kültürünü, estetiğini gösterdi. Bütün büyük medeniyetler, vaktiyle köyden ve aşîretten çıkıp gelişmiştir. Osmanlı kültürünü reddedip tekrar köye dönmek çıkmaza girmektir. Zaten öyle oldu.
Yahyâ Kemâl, Gökalp gibi milliyetçilik fikirlerini bir veya birkaç kitapta toplamadı. Uzun vâdeli, derinlemesine bir misyona girmeyi tercih etti. Elbette Y. Kemâl'i okumak ve ne dediğini düşünerek anlamak, Gökalp'in klişe hâlinde basitleştirdiği tavsiyelerini benimsemekten çok daha zordur. Ama büyük Türk kültürünü oluşturmak için başka çare yoktur. Bu zora katlanamayanlar çoğunluktadır. Bununla beraber yüksek kültüre, en gelişmiş ülkelerde bile belirli ve dar bir kitlenin eriştiğini kabûl etmek gerekir.
Yahyâ Kemâl, Rumelihisarı'nda, bütün Türk tarihinin en büyük şahsiyeti olan (Atatürk böyle demiş ve Âfet İnan'a yazdırmıştır) Fâtih Sultan Mehmed'in gölgesinde, akıncı cedlerinin ihtirasını duyup açık denizin şekvâsını dinleyerek, Türk medeniyetinin özü ve Türk'ün en yüksek estetik çizgisi saydığı Boğaziçi'ni tepeden seyrederek, rindlere mahsus bir huzûr içinde yatıyor.
Yenilenen Amerika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika'da Temsilciler (Millet) Meclisi, Senato, ayrıca eyalet seçimleri, epey karışık, hattâ karma karışık unsurlardan oluşan Amerikan milletinin son eğilimlerini belirler. Dünyanın en büyük demokrasisi gene yenilendi. Halk, uyarılarını cesaretle vurguladı.
Dünyadaki başkanlık sistemlerinin ilk ve günümüze kadar bu rejimin tek başarılı temsilcisi Amerika'da iktidarın yegâne kaynağı seçimlerdir. Çok hararetli geçer. Akıl almaz meblağlar harcanır ve bütün masraflarla alınıp verilen bağışlar, son kuruşuna kadar açıklanır.
İngiltere örneği iki partili bir demokrasidir. Başka partiler de vardır, fakat seçmen, iki partiye odaklanmıştır: Demokrat ve Cumhuriyetçi adlarını taşıyan iki parti... 4 yıllık müddetinin yarısını geçiren Başkan Obama, Demokrat'tır. Bu seçimlerde Demokrat Parti, bilhassa Temsilciler Meclisi'nde farklı derecede geriledi.
Binaenaleyh Obama, başkanlığının ikinci yarısında daha sıkı bir kontrol ve eleştiri içinde ülkeyi yönetecektir. Daha başkan olur olmaz Norveç Akademisi kendisine Nobel Barış Ödülü vererek teşvik etmişti. Ancak tarihinin 2. büyük ekonomik (finans) krizi ile karşılaşan Obama, buhranı aşmak çabalarını öne alınca, Dünya barışına (Pax Americana) memur olduğu iddiasındaki ülkesini bu hususta başarıya taşıyamadı.
Üstelik muhalefete düşen Cumhuriyetçiler, kendisini pasiflikle suçladı. Bilhassa İran konusunda... Şimdi Başkan, Cumhuriyetçiler'in, İran'ın haddini bildirmek gerektiği hususundaki baskısını karşılayacak mı, göreceğiz. Bütün dünya gibi ben de merak ediyorum.
Ermeniler'in, bütün zamanlarını en cihanşümûl (evrensel) dolandırıcılık teşebbüsü olan soykırımı iddiasını destekleyen bazı politikacılar seçim kazanamayıp dışarıda kaldılar. Ermeniler bu kayıplarını telâfiye çalışacaklardır. Kesin üstünlüğü bulunan Yahudi lobisi ise, sabırla Türkiye'yi test etmeyi sürdürecektir. Şimdilik bize verdikleri geleneksel desteği çektiler. Ancak İsrail'de Netanyahu'nun dünyayı rahatsız eden ırkçı iktidarının da sonu geldiğinin belirtileri ortadadır. İsrail'de ılımlı bir hükûmetin iş başına gelmesi muhtemeldir.
İran'ın teklifi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çankaya'da Lizbon NATO Zirvesi'ne hazırlık toplantısı, İran'ı uyardı. Türkçe'yi bülbül gibi konuşan dostumuz İran Dışişleri Bakanı Muttaki, satranç taşını hemen oynadı: Türkiye'de bir araya gelip konuşalım! dedi. Bu derecede mahir bir hamleye şimdi Ankara'nın aynı üslûpla cevabını bekliyor. Bu cevabın Lizbon'da verilmesini de artık Türkiye'nin ferasetine bırakıyor. Toplantı için cevap hakkı bizde değil. Batı Demokrasi Âlemi verecek.
İran'ın Batı ile nükleer müzakereleri bir yıla yakın müddetten beri kesik. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 5 daimî üyesi (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin)+Almanya, İran'ı Viyana'da buluşmaya davet etmişlerdi. Bir yıl sonra Tahran ancak toplantıya gelmeyi kabullendi ama, bir şartı var: Viyana'da değil, Türkiye'de olsun! diyor.
İran, Lizbon Konferansı'nda tek başına kalabilecek Türkiye'den destek istiyor. Gerçek diplomasi (realpolitik) işte bu derecede karmaşık oyunlarla yol alıyor.
Aslında nükleer toplantısı Viyana'da veya Türkiye'de yapılsa ne olacak? Cevabını arz edeyim: Hiçbir şey olmayacak, sıfıra sıfır elde var sıfırla sonuçlanacak. Zamana oynayan -ve büyük hünerle oynayan- İran, atom bombasını Şihâb 7'ye yerleştirmiş bulunacak ve pazarlığı başka boyutlarda sürdürecek. Dengeler evrensel boyutlarda bir daha değişecek. Zira Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır, mutlaka ve derhal atom bombası edinecekler.
Bu bombaların sorumsuz diktatörlerin, hattâ terör örgütlerinin eline geçmesi ihtimali ile 7 milyar insanoğlunun huzuru kaçacak. Üçüncü bir cihan savaşı patlamak ihtimali bile mevcut. 3.'den sonra 4. cihan savaşı ki artık taş ve sopalarla yapılacak... Einstein'ın kehaneti böyle. Ama o, savaşı Sovyetler'in çıkarabileceğini düşünüyordu. İran aklının köşesinden geçmemiştir. Arz denen gezegende şartlar, işte bu derecede oynak olabiliyor. el-Kaaide ile Tâlibân, bir tek atom bombacığı ele geçirebilmek için her türlü fedakârlığı göze almış durumdalar. Bir tek kâfi. Ne yapacaklar dersiniz?
Satrançta İran'ı yenmek gerçek hüner ister. Bakalım ABD liderliğindeki Batı'da bu hüner var mı, göreceğiz.
Millî saygınlığımız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül'ün, İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth'in elinden, milletlerarası barışa önemli katkıları bulunanlara verilen Yılın Devlet Adamı ödülünü alması sevindiricidir. Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan'ın da çoktan Nobel Barış'ı hak ettiğini düşünüyoruz. 60 yıllık NATO müttefikimiz Norveç'in akademisi bu hususu mutlaka değerlendirecektir.
Türkiye'nin ve Türk'ün devlet ve millet olarak saygınlığı yükseklerde dalgalanmalıdır. Chirac gibi Fransa'nın çok seçkin bir devlet başkanının, Sayın Süleyman Demirel'i Paris havaalanında uçağının başında karşıladığını unutmadık. Özal'ın Başkan Bush I'in özel mâlikânesinde ağırlanması, millî itibarımızın diğer bir örneğidir.
En parlak örnek, 4 Haziran 1936'da İngiltere kralı ve Hindistan imparatoru 8. Edward'ın Atatürk'ü ziyaretidir. Kral Edward, bugünkü kraliçenin amcasıdır. O yıllarda İngiltere, tam bir cihan devleti idi. Atatürk, İngiltere cihan devletini 1915'te Anafartalar'da hezimete uğratmış, 1918'de Filistin cephemizin başkomutanı olarak da İngiltere ile savaşmıştı. O yıllarda 8. Edward, velîahd idi. Cumhurbaşkanımız Sayın Gül'e ödül veren 2. Elizabeth 58 yıldır tahttadır. Büyük büyükbabasının annesi Victoria'nın 64 yıllık (1837-1901) saltanat rekorunu kırması bekleniyor.
Tarihimizin parlak ve neş'e veren birkaç hâtırasını andık. Ancak biz realist (gerçekçi) tarihçilerin, sık sık okuyucunun keyfini kaçırmak gibi münasebetsiz bir huyumuz vardır. Zira katı gerçekler bilinmeksizin öğünmekle ilerlemek mümkün değildir.
Dün Atatürk'ü andık. Atatürk, tek ülkü için doğdu ve yaşadı, bunu şu veciz cümlesiyle açıkladı ve hayrânı olduğu Türk milletine vasiyet etti: Muâsır medeniyet seviyesi (bugünün Türkçesi ile: Çağdaş uygarlık düzeyi). Bu hedefi yakın gördüğü bütün davranışlarından bellidir. 72 yıl sonra bile ulaşamadığımızı asla tahmin etmedi.
1. Cumhurbaşkanımız Atatürk'le 11. cumhurbaşkanımız Gül arasında çok büyük mesafe aldığımız doğrudur. Ancak, hedef gösterilen o düzeye ulaşamadık. Niçin ulaşamadığımızın tarihi daha yazılmadı bile...
Füze kalkanı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Haftaya NATO'nun önemli tarihî toplantılarından biri Portekiz'in başkenti Lizbon'da gerçekleşecek. NATO kuvvetlerinin büyük kısmı ABD'ye ait bulunduğu için, önümüzdeki yıllarda Amerika'nın Asya politikasını da etkileyecek.
Amerika'nın, Rusya'nın 1990'dan önce egemen olduğu devletlere sataşmasından şüphe duyduğu, Polonya ile Çek Cumhuriyeti'ne füze kalkanı sistemi kurmak istemesiyle açığa çıkmıştı. Letonya, Litvanya, Estonya Sovyet cumhuriyetleri ile Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Romanya, Bulgaristan gibi Sovyet uydularının, el çabukluğu diyebileceğim bir maharetle AB üyesi yapılıp NATO'ya katılmaları için büyük çaba gösterildiği açıktır.
Amerika, İran'ın da nükleer silâh ve süper füze hummasından tedirgindir. Daha doğrusu İran'ın bu tutumundan rahatı kaçmayan devlet yoktur. Bilhassa çok büyük petrol ve gaz rezervleri sahibi 6 Arap Körfez monarşisi, Tahran'ın pek de saklamadığı emellerinden son derecede rahatsızdır, bu sebeple hepsi süper silâhlar deposu hâline geldi.
Lizbon konferansında Türkiye'de füze kalkanı kurulması talebi görüşülecek. İran'ın atom bombası yapıp Şihâb füzeleri ile uzaydan New York'u tehdidi herhalde belirli bir zaman ister. Ancak Körfez Monarşileri ile İsrail'i kısa zamanda tehdid edecektir. Tahran'da politikacılar, Yahudileri Akdeniz'e dökeceklerini müteaddit defalar söylediler. Bu söylem, daha çok iç propaganda malzemesi şeklinde kullanıldı. Buna rağmen İsrail ve bazı devletler çok ciddiye alıyorlar.
Binaenaleyh Orta Doğu'da ABD füze kalkanları, İsrail'i de bir uzay taarruzundan (?!) koruyacak. Gerçekleşirse İran'ı, komşularını korkutmak tutumundan vazgeçireceği ümid edilir. Ama nükleer enerji çalışmalarını askerî alana taşımak kararı, İran'ın devlet politikası gibi görünüyor.
Türkiye'de toplantı istemenin birinci sebebi, Batı'ya karşı güvenilmez duruma düşürmektir. Füze kalkanı sistemi, zaten yeterli derecede gündemde bulunan Orta Doğu'yu daha aktüel hâle getirecek. Dünya petrol rezervinin üçte ikisini oluşturan bu coğrafya, evrensel terör örgütlerinin kaynağı olması bakımından da Batı sistem ve medeniyetinin ilgi odağıdır.
Dünyayı komünizmden Başkan Reagan kurtardı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri (ABD), 1944'ten bu yana dünyanın 1. devletidir. 9.826.629 kilometrekare, 320 milyon nüfustur. Toprak bakımından Rusya ve Kanada'dan sonra 3., nüfus bakımından Çin ve Hindistan'dan sonra gene 3.'dür. Tabiatiyle bir devletin gücü, kudreti, refahı, toprak genişliği ve nüfusu ile ölçülmemektedir.
Amerika, tek resmî dil olarak İngilizce'yi kabûl etmiştir. İngilizce bilmeyenleri, kuruluşundan günümüze, benimsememiş, onlara hiçbir görev vermemiştir. Bu suretle güçlü bir Amerikan milleti oluşturulmuştur. Irka dayanmayan, fakat tek dile dayanan büyük bir millet ortaya çıkmıştır.
2000 sayımında ABD dışında doğan 31 milyon ABD vatandaşının doğum yerlerine göre nüfusları şöyledir: Meksika doğumlular 9.177.000, Filipinler 1.369.000, Hindistan 1.023.000, Çin ve Taivan 989.000, Vietnam 988.000, Küba 873.000, Kore 864.000, Kanada 821.000, Salvador 817.000, Almanya 707.000, Dominikana 688.000 vs. vs...
En kozmopolit, en kalabalık eyalet artık New York değil, Kaliforniya'dır: 403.932 km2 ve 43 milyon nüfus. Nüfusun 3'te 1'inden fazlası Hispanik'tir (başta Meksika, İspanyolca konuşan Latin Amerika ülkelerinden gelenler). 3 milyon Zenci'dir. Yüzde 96 şehirlidir. Köylü ve göçebe nüfus artık yüzde 4'ten ibarettir. Kaliforniya ekonomisi, Fransa veya İngiltere yahut Rusya ekonomisine eşittir.
ROOSEWELT'İN CEHALETİ
İki dönem (8 yıl) Kaliforniya valiliği (Kaliforniya devlet başkanlığı) yapan Hollywood starı kökenli Ronald Reagan, 8 yıl da ABD başkanı oldu. 18. asrın en büyük başkanı Washington, 19. asrın Lincoln, 20. asrınki Reagan sayılır. İngiltere başbakanı Margaret Thatcher'le koparılamaz bir birlik içinde davranarak, tek kurşun atmaksızın, Sovyetler heyûlâsını kendi içinde çökertip darmadağın eden başkandır. Dünyayı komünist korkusundan kurtardı. Roosewelt'in insanlığa trilyonlarca dolar ve on milyonlarca ölüme mâl olan 20. asrın en büyük hatasını telâfî etti.
Avusturya doğumlu yani Alman kökenli gerçek bir Hollywood starı olan Arnold Schwarzenegger de 2 dönem (8 yıl) Kaliforniya valiliği yaptı. Ancak başkanlığa erişmesi mümkün değil. Cumhuriyetçi idi. Şu son seçimlerde yerine Demokrat Parti'den Jerry Brown seçildi. Brown'ın rakıybesi, milyarder bir hanım olan Cumhuriyetçi Parti'den Meg Whitman idi, seçim kampanyasında 140 milyon dolar harcadığı halde seçilemedi. Amerika, böyle bir ülke...
ABD, her iki cihan savaşından galip çıktı. Her ikisinde de Almanya, ikincisinde ilâveten Japonya ile savaştı. Birincisinde İngiltere ile Fransa'yı Almanya'ya karşı destekleyip Avusturya-Macaristan ve Türkiye Osmanlı imparatorluklarına savaş açmadı. İkincisinden daha farklı şekilde, cihan galibi olarak çıktı. Ama Başkan Roosewelt'in dış politikadaki inanılması zor cehaleti sebebiyle Rusya ucûbesi oluşturuldu, Amerika dünyanın yarım asır komünist tehdidi altında yaşamasına sebep oldu. Ama bu yarım asırda, dünyanın geri kalanının da komünist sömürgeler hâline düşmesini engelledi.
ABD, Türkçe'ye yanlış olarak (eyalet) diye çevrilen 50 federe devletten (İng.state) oluşur. Federe devlet (eyalet) başkanlarına (vali) denir. Her eyaletin millet meclisi ve senatosu mevcuttur. Federasyonun (ABD'nin) başkenti Washington'da ise federal gücü kullanan yasama meclisleri vardır: Hepsi 2 yıl için seçilen 438 milletvekili (Temsilciler Meclisi üyesi) ve 6 yıl için seçilen 100 senatörden (Senato üyesi) oluşur. Devletin protokolde ikinci adamı sayılan Başkan Yardımcısı, Senato'nun otomatik başkanı sayılır. Milletvekilliği için 25 ve senatörlük için 30 yaş gerekir.
OBAMA ZORLANACAK...
Geçen ay yapılan son genel seçimlerde Senato'nun 37 üyesi, fakat Temsilciler Meclisi'nin tamamı ile 37 eyaletin vali, senato ve meclis üyeleri seçildi. Şimdi Senato'da 57 Demokrat, 41 Cumhuriyetçi, 2 bağımsız senatör var. Temsilciler'de ise Başkan Obama yürütmede zorlanacaktır: 178 Demokrat'a karşı 255 Cumhuriyetçi milletvekili bulunuyor. Başkan, "sekreter" denen bakanlarını her iki meclis üyeleri dışından seçer (15 kadar bakan var), büyükelçileri de öyle. Başkan, mutlak şekilde başkomutandır. Senato, her eyalet için 2'şer senatörden oluştuğu halde, Temsilciler Meclisi üyesi milletvekilleri eyaletlerinin nüfusuna göredir: Kaliforniya 53, Teksas 32, New York 29, Florida 25 milletvekili çıkarırken, 6 eyalet milletvekili sayısı sadece 1'dir.
Dünyanın 7. mükemmel (kaliteli) devleti seçilen ABD, işte böyle bir yönetimle idare ediliyor. Bu yönetim, Pax Americana'yı da sürdürüyor...
Kitaplar Arasında
TÜRK YURDU, 278. sayısını da çıkardı. 100. yılındadır. En eski dergimiz oluyor. Türk milliyetçiliğinin yayın organıdır. Her sayısı değerli yazılarla Türkiye'nin ve Türk dünyasının sorunlarını dile getirir. Ziyâ Gökalp, Hamdullah Subhi gibi büyük milliyetçilerimizin başlattıkları yerden Türk Ocakları genel başkanı Nuri Gürgür, derginin genel yayın müdürü Prof. Dr. Çağatay Özdemir ve değerli arkadaşları, devam ediyorlar. Her sayı en az 72 çift sütun sayfadır.
PARLAMENTO, 264. sayısını çıkaran diğer önemli aylık dergimizdir. 25. yılındadır. Türk Parlamenterler Birliği'nin yani eski yeni milletvekillerinin yayın organıdır. Çok tecrübeli bir parlamenter olan Birliğin başkanı Hasan Korkmazcan, genel yayın müdürü Murat Pehlivan ve değerli arkadaşları tarafından zengin içerikle yayınlanıyor. 50 papye kuşe sayfadır.
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Türkiye'nin Derin Kökleri: Osmanlı Kimliği ve Aşîretler, İst. 2010, Babıali Kültür Yayıncılık, 136 s. 15 yıl (1993-2008) Türk Tarih Kurumu başkanlığı yapan müellif, merhum Prof. Faruk Sümer'den sonra, Anadolu aşiretleri ve iskânları konusunda öne çıkan tarihçimizdir. Osmanlı tarihçiliğinin çetin bir branşıdır. Zira Osmanlı Arşivi'nin milyarlarca belgesi içinden baş kaldıramazsınız. Halaçoğlu, Türkiye'nin ırk yapısı kadar Ermeni meselesi üzerinde de önemli çalışmalar yaptı. Kitap; tamamen ilmî olmasına rağmen, ilgiyle okunacak maharetle kaleme alınmış.
Seul'den Lizbon'a
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan, dostumuz Güney Kore'nin başkenti Seul'de G-20 yıllık zirve toplantısına katıldı. Zirvede Amerika'yı temsil eden Başkan Obama ile Füze Kalkanı konusunu görüştü. G-20 = G-7 (dünyanın en zengin 7 devleti) + Rusya + AB + 11 gelişmekte olan devletten oluşuyor. Türkiye bu 11'in arasındadır.
Daha da önemli toplantı, Portekiz'in başkenti Lizbon'da NATO devletlerinin bir araya gelmesiyle yapılıyor. Türkiye'yi, kardeş Türkmenistan'daki yeni ziyaretinden henüz dönen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül temsil ediyor. Bu toplantı, birinci derecede Türkiye'yi ilgilendiriyor. Zira Kalkan, Türkiye'de kurulacak.
Bu bakımdan Lizbon'da dikkatler, evrensel ölçüde Türkiye üzerinde toplanacak. Türkiye'nin ne diyeceği merak ediliyor. Zira kurulacak savunma sisteminin İran ve Suriye gibi Batı dünyasının hasmı iki devletin muhtemel bir uzay taarruzuna karşı olduğu açıktır.
Sistem aynı zamanda Karadeniz üzerinden gelecek füzeleri de karşılayacak, uzayda imha edecektir. Karadeniz'de İran yoktur. Binaenaleyh NATO'nun, güney Kafkasya tarafından da hasmâne gelişmelere ihtimal verdiği görülüyor. Ve bu kuşku açıkça Rusya'ya karşıdır.
Rusya, NATO'ya (müşâhid üye) statüsü ile alınmıştır. G-7'ye eklenmiştir. İsterse Avrupa Birliği'nin kapısını çalabileceği âşikârdır. Ancak NATO'da ABD patronluğuna ve AB'nde ABD iş birliği politikasına karşı uyanıktır. Bağımsız bir politika üretmeye çalışıyor. Ama Çin gibi değil... Zaten Rusya'nın Çin'le derin anlaşmazlıkları var. Çin, Amerika'dan toprak istemiyor. Fakat Rusya'dan doğu Sibirya'yı talep ediyor ki bu suretle Ruslar, Pasifik'ten sökülüp atılacaktır. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi ihtimali yoktur. Fakat Pekin, talebinde direniyor. Japonya'ya gelince, Amerika'nın en sadık müttefiklerinden biri sıfatıyla Pasifik'i paylaşıyor. Hindistan, daima Batı sistemine yakındır, Çin'den uzak durur.
Böylesine bir dünyada Türkiyemiz, Seul, Lizbon, Brüksel, Strasburg, New York gibi merkezlerde, ağırlık oluşturdu. Afganistan'da, Bosna-Hersek'te, Kosova'da, Somali'de varız. Tam bir dünya devleti hâline gelmek üzereyiz. Yolumuzu kesecek dış politika hatalarından sakınmalıyız. Her iki Irak savaşındaki aymazlığımız bize çok zarar verdi.
Turgut Reis
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tarihî şahsiyetlerin mezarlarını taşımak, tarih şuuruna muhtaçtır. Aksi takdirde yapılan nakiller millî kültürümüze zarar verir. Bu konuda epey yanlış icraatımız vardır. En büyüğü Enver Paşa'yı Türkistan'dan İstanbul'a -hem de devlet töreni ile- taşımak oldu.
Enver Türkistan'da, Türkiye Türkleri'nin Türkistan'ı kurtarmak için gönderdikleri, o topraklarda şehîd olmuş bir kahramandı, âdeta evliyâ muamelesi görüyordu. Mezarı, Ruslar bulup altüst etmesinler diye, millî bir sır şeklinde saklanıyor, gizlice geceleri ziyaret edilip fâtihalar okunuyordu.
Böylesine bir mekândan sökülüp İstanbul'a getirmek olacak şey değildi. Hürriyet-i Ebediyye'de kaç kişi gelip Enver'i ziyaret ediyor? Milyonlarca ailemiz için Enver Paşa, birkaç ay ara ile Sarıkamış ve Çanakkale'de yüz binlerce gencimizin şehâdetini hazırlayan büyük felâketin baş mimarı idi.
Tersine hatalar da yaptık. Cemâleddin Afgaanî'nin kemiklerini Afganistan'a vermek gibi... Afgaanî nisbe'sinden başka Afganistan'la ilgisi bulunmayan bu çok ünlü İslâm mütefekkiri, hâkan-halîfesinin konuğu olarak Maçka'da oturuyordu, İstanbul'da öldü, buraya gömüldü.
Menteşeli Turgut Paşa, Turgut Reis diye tanınır. Barbaros Kardeşler'den sonra tarihimizin en büyük amirali olduğunu söyleyebilirim. Trablusgarb'ı (Libya) yarım asırdır yerleştikleri bu ülkeden İspanyollar'ı kovarak fethedip beylerbeyi olmuş, 1565 Malta kuşatmasında şehit düşmüştür. Yetiştirdiği Kılıç-Ali Paşa tarafından cenazesi Malta'dan Trablusgarb'a getirilip bugünkü türbesine kondu.
Libya'yı İspanyolca konuşan Latin bir Katolik ülkesi olmaktan kurtarıp Tunus'un büyük kısmını da fetheden Kaanûnî'nin bu muhteşem amiralinin türbesi, fethettiği ülkede, Osmanlı Türkü'nün şan ve şeref anıtıdır. Ülkeyi Araplar'ın değil de Türkler'in kurtardığının anıtı farz eden zihniyet, türbeyi kapatıp bakımsızlığa bırakmıştı. Şimdi sırf turistik maksatla, bu derecede şanlı bir milli kahramanımızın ölüsünden kâr etmeyi düşünmek bize yakışmaz. Türbeden, dolayısıyla Türk'ten kurtulmak için nakil işine destek verileceği muhakkaktır. Turgut'un türbesiyle ilgilenelim. Kültür Bakanımız'ı, bu tehlikeli teşebbüs hakkında uyarıyorum. Kaç kitabımda Turgut Paşa'yı anlattım. Bu çok büyük denizcimiz için, doğduğu topraklarımızda muhteşem bir anıt yapılmasına ne dersiniz?
..Lizbon Zirvesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünyanın dikkati, bugün Lizbon'da başlayan ve yarın bitecek NATO zirvesinde. 28 NATO üyesinin devlet veya hükûmet başkanları katılıyor. Bizden Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül ile Dışişleri ve Savunma Bakanlarımız gitti. NATO'nun önemli konuları görüşülüp karara bağlanacak. En önemli konu, Türkiye'de kurulacak süper radar sistemi ki, düşman füzelerini ateşlendikleri anda görüp bildirecek.
Bu bildiri alınınca, NATO'nun karşı füzeleri, füzesavarları ateşlenecek. Düşman füzelerini daha uzayda yol alırken vurup yok edecek. Füze kalkanı denen bu savunma füzeleri, Amerika'nın elinde. Komşu NATO ülkelerinde veya Amerika'nın Akdeniz filosunun savaş gemilerinde bulunuyor.
Bu kadar tedbir birinci derecede, İran'ın İsrail'e, Körfez monarşilerine veya bir NATO ülkesine Şihâb füzelerine takılmış atom bombaları ile sürpriz taarruz yapması ihtimaline karşı. Tabii İran, Avrupa Birliği ile Birleşik Amerika topraklarını da -bize göre lâf olsun kabîlinden- tehdid etti. Şihâb-7 menzilinin New York'u vurabileceği ile övündü.
Amerika bu erken uyarı sistemini Irak'ta kuramıyor. Kürtler'e de, mahvettiği Sünnî Araplar'a da, İran eğilimli Şîî Iraklılar'a da güvenmiyor. 1952'den beri NATO üyesi stratejik müttefiki Türkiye'ye güveniyor.
Bize güvenilmesinden elbette memnunuz. Ama Türkiye'de Amerika'ya güvensizlik yaygınlaşmış durumda. PKK için yeterli erken uyarılarda bulunulmadığı söyleniyor. Amerika'nın -terör örgütü olduğu halde- PKK'yı pas geçmesi, Kürdistan otonomisi kurarak Irak'ı parçalaması, Büyük Kürdistan gibi projeleri bulunduğu iddiaları, Türkiye'de zaten Sol'un can düşmanı saydığı Amerika karşıtlığını, diğer akımlara mensup Türkler arasında da yaydı. Arap devletlerinin bile Amerika'nın yanında katıldığı Birinci Irak savaşını pas geçtikten sonra bir de Birinci Tezkere'yi onaylayıp İkinci Tezkere'yi reddederek Amerika'yı çok müşkül durumda bırakmamız, Washington'da Ankara'ya karşı tereddütler oluşturdu.
Elbette 27 NATO devletinin kabûl ettiği projelere ret oyu kullanacak değiliz. NATO'dan ayrılarak ABD Yerine Çin'i ikame etmek gibi Türkiye'yi bin yıllık yörüngesinden çıkaracak tekliflere de kulak asmayız. Yarın NATO zirvesinden önemli kararların oy birliği ile alınacağına eminiz.
.Osmanlı'nın yardım eli her yere yetişirdi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
FÂTİH VAKFİYESİ 209. SAYFA'DAN...
"Yoksul ve dul kadınların yemek almak için imaretlere gelmeleri şart değildir, kimi isterlerse gönderip aldırtabilir; zira bu kadınlar gelip bizzat yemek almaya utanabilirler!"
Osmanlı Türkiyesi'nde çok büyük bir sosyal yardım kuruluşu imâret idi. İçlerinde hayret uyandıracak derecede büyük olanları vardır. İmaretlerde yoksullar ve yolcular bedava yemek yerlerdi. Muhtaç olmayanların da gelip yedikleri veya yemek aldıkları görülüyordu. Sakıncalı sayılmıyor, sevap sayılıyordu. İmaret giderleri, vakıflarından karşılanıyordu. İmaret yaptırmak bir hayır sahibi için yeterli değildi. Giderlerini karşılayacak derecede vakıflarının da vakıf-nâme denen önemli hukuk belgeleriyle tescil edilerek bağınlanması gerekiyordu. Vakıf sahipleri, başta padişahlar, devrin zenginleri idi.
İstanbul, üç asır kadar bir müddet dünyanın en kalabalık bir kaç şehrinden biriydi. Dünyanın en zengin beldelerinden biri olmasına rağmen yoksulları ve muhtaçları vardı. Sayıları 30.000 civarında idi, hepsinin imaretlerde yemesi sağlanmıştı. Diğer bütün şehirlerimiz bu hususta İstanbul örneğini izliyorlardı. Ayrıca sakat, dul, kimsesiz, yetim, yoksullar, hattâ çok çocuklu aileler için aylık para veren vakıflar veya Hazine fonları bulunuyordu. İşsizlik sigortasının çekirdeğidir.
18. asır sonları gibi gerileme dönemimizde İsveç'in İstanbul maslahatgüzârı olan büyük tarihçi d'Oshsson şunları yazar (II, 460-1): "İmaretler, doğrusu büyük insanlık ve hayır kuruluşlarıdır. Yalnız İstanbul'da 30.000'den fazla insan buralarda yemek yer. Her öğünde bir kişiye bir ekmek, bir tabak dolusu koyun eti, bir tabak dolusu sebze, bazı günler tatlı verilir. Ayrıca yoksul ailelere günde 3 ilâ 6 akça nakden yardım fonu olan imaretler vardır."
Kaanûnî Sultan Süleymân'ın (1520-1566) vakfı Süleymâniye İmâreti'nin 1586 yılı bütçesi 5.277.759 akça gibi muazzam bir meblağ tutuyordu. Bu yılın bütçesinde bu imarette harcanan yiyecek maddelerinin bazıları şöyledir:
"77.615 okka koyun eti (1 okka=1.283 gram), 1.440 okka yoğurt, 25.5 okka kara biber, 7 okka sakız, 5.277 okka soğan, 20 okka kuru nane, 1.120 okka koruk, 1.344 okka kabak, 1.195 okka Mısır pirinci, 400 kile nohut, 212 kantar tereyağı, 245 kantar bal, 28 kantar badem, 20 kantar kayısı, 13 kantar siyah erik, 63 kantar nişasta, 42 kantar kırmızı üzüm, 240 testi üzüm turşusu, 3.899 çeki odun, 3.080 yufka, 15 dirhem safran vs. vs. vs..."
Fâtih İmâreti, Fâtih Sultan Mehmed (1451-1481) vakfı idi. Üniversite derecesindeki Fâtih Medresesi'nin "softa" denen 720 öğrencisi dışında, binlerce yoksula yemek çıkartacak kapasitede idi. İstanbul'dan geçen her yolcu, bedava yemek yiyebilir, zengin yolcular, vakfa para yardımında bulunabilirlerdi.
Fâtih Vakfiyesi'nin 209. sayfasında şunlar yazılıdır: "Yoksul ve dul kadınların yemek için kendileri gelmek şart değildir; kimi isterlerse gönderip yemek aldırtabilirler. Zira bu kadınlar vaktiyle vekar sahibesi bulunup sonradan yoksul düşmüş olabilir, gelip bizzat yemek almaya utanabilirler!"
Fâtih İmâreti, Süleymaniye'den küçüktü. Günde 1.650 kişi iki öğün yiyebiliyordu. Yolcu hangi saatte gelirse gelsin derhal yemek çıkarılması, zengin yoksul her gelene güler yüzle hizmet edilmesi, vakıf sahibi Fâtih Sultan Mehmed'in şartları arasında idi. Asla din ve mezhep ayrımı yapılmayacaktı. Gelen yolcu zenginse, ayrı hücreye alınıp lüks yemekler çıkartılacak, ancak ima yolu ile olsun bağış istenmeyecek, kendiliğinden verirse kabûl edilecekti. Bu kadar ince şartlar düşünebilmek bizim harcımız değildir, Fâtih Sultan Mehmed olmak gerekir.
Edirne, Bursa, Kahire, Şam, Haleb, Bağdad gibi en büyük ve işlek Osmanlı şehirlerinde çok imaret vardı. Kasabalarda ise imaret kurulmamış, lüzum görülmemiştir. Her yolcu ve yoksul, kasaba eşrâfı ağanın konağında yiyor, barınabiliyordu. Konağında yolcu ve yoksul ağırlamayan ağa, şerefsiz bir adam olarak damgalanırdı.
15. asrın ilk yıllarında Bursa'nın nüfusu 200.000 idi. 7 imâretinde "Hıristiyan, Mûsevî veya Putperest olduğuna bakılmaksızın her yoksul yiyip içebiliyordu" (Bursa'yı ziyaret eden Alman gezgini Schiltberger böyle yazıyor, Telfer neşri, s. 404).
Edirne imâretlerinin büyüğü, İkinci Bâyezîd'in (1481-1512) yaptırdığı muazzam külliyeye bağlı idi ki Fâtih'in oğlu ve halefi, Yavuz'un babası ve selefidir. Bâyezîd imaretinde günde 1.000 kişi yiyordu. 1616 bütçesi 1.105.552 akça idi. Yılda 7.225 kile un, 841 kile buğday, 3.161 kile pirinç, 35.950 okka et, 7.809 okka tereyağı, 3.433 okka bal, 551 kile tuz, 9.5 okka karabiber, 2 okkaya yakın safran, 1.236 araba odun ve bu nisbette diğer malzeme harcanıyordu. (1 kile=25 kg)
Edirne'deki Süleymâniye İmâreti günde 600 softa (yüksek medrese öğrencisi) ve 400 yolcu ve yoksula yemek çıkartıyordu. İmârete günde yaklaşık 200 yolcu iniyor, her 5 kişiye bir sofra kuruluyordu. 6 aşçı, 4 sofracı ve pek çok hizmetkâr hizmet veriyordu. İmâret, büyük bir mutfak, üç yemek salonu, yolcuların hayvanlarının bedava tımar edip beslendiği büyük bir ahır içeriyordu.
Kitaplar arasında
AYDİL EROL, Adlarımız, 4. baskı, İst. 2010, Çağrı Yayınları, 702 s. çift sütun, ciltli. Aydil Erol'un bu eseri âdeta klasikleşti. İlk baskısını 1989'da Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü (TKAE) yapmıştı. Son baskı bir ansiklopedik sözlüğe dönüşmüş. Türkiye, hattâ Türk dünyasında kullanılan insan adlarından başka, soyadlarının bile alındığını görüyoruz. Yazar, aynı zamanda şair olduğu için ilgili manzum parçalarla da süslenmiş bir baş ucu kitabı.
.Lizbon'dan sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Portekiz'in başkenti Lizbon'da toplanan 2 günlük NATO zirvesi, heyecanlı geçti. Bütün dünyada dikkatle izlendi. NATO'ya önümüzdeki 10, hattâ 20 yıl yön verecek ilkeler tespit edildi, kararlar alındı.
Türkiye topraklarında füze kalkanı kurulacak diye endişeye mahal bulunmadığı anlaşıldı. Bu vesileyle ABD husumetini canlı tutmak isteyen eski komünistler ve aşırı örgütçülerin hayal kırıklığını tahmin edebiliyorum. NATO'dan çıkıp Avrupa Birliği'ne sırt çevirmeye kadar Türkiye'yi batıracak bütün ümitleri söndü.
Düşman füzelerini karşılayıp uzayda vuracak füzelerin Türkiye topraklarında bulunmayacağı, Amerika topraklarından ve filolarından ateşleneceği belirlendi. Türkiye'de sadece erken uyarı radarları yapılacak.
Türkiye, NATO zirvesinde ne istediyse, kabûl edildi. Başbakan Erdoğan'ın kararlı tutumu, Cumhurbaşkanı Gül'ün, Dışişleri ve Savunma Bakanlarının muhataplarıyla açık ve kesin konuşmaları, bir tatsızlık çıkmadan sonuç alınmasını sağladı.
Cumhurbaşkanı Gül'ün, Başkan Obama, Fransa Cumhurbaşkanı ve Almanya Şansölyesi kadar etkili ve öncü durumu, dünya medyasında belirtildi. Bir o kadar önemli gelişme, müşahit üye sıfatıyla bulunan Rusya Cumhurbaşkanı Medvedev'in, Zirve'nin ikinci günü, füze kalkanı projesine katılmak istediğini vurgulamasıdır. Rusya'nın Batı'ya karşı değil Batı içinde politika yapacağı açığa çıktı.
Projenin malî yükü Amerika'nın üzerinde olacak. Amerika 1983'ten bu yana füzesavar silâhlara 100 milyar dolar harcadı. Bundan sonraki füzesavar sistemi için de yılda 9 milyar dolarlık bütçe yaptı. Türkiye'de keza füzesavar silâhlara önemli meblağlar ayrılacağı, bu silâhların Amerika gibi Rusya'dan da satın alınabileceği açıklandı. Hâsılı 2010 sonu NATO zirvesi, başarılı geçti. Batı sistemi, bundan böyle de gücünü sürdüreceğini kanıtladı.
Afganistan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Afganistan, NATO'nun Lizbon zirvesinde ele alındı. Zira NATO, çoğu Amerikalı, Afganistan'da 140.000 asker bulunduruyor. Bizim asker sayımız 1790. Fakat Tâlibân ile savaşa katılmıyoruz. Osmanlı ve Atatürk devirlerindeki gibi Afganistan'ın çağdaşlaşmasına, dünyaya uyum sağlamasına, ayağa kalkmasına yardım ediyoruz. Tâlibân da, birkaç olay dışında, bize sataşmıyor.
Başkan Obama, 2014 sonunda Afganistan'ı boşaltıp demokratik (?!) Afgan hükûmetine devredeceğini açıkladı. 2014 sonuna tam 4 yıl var. Bu müddet içinde çok şey yapılabilir. Buna rağmen, terör ve anarşiden arınmış normal bir hükûmete geçilebileceği şüphelidir. Ama NATO genel sekreteri Rasmussen (Afganistan'daki düşmanlarımız biz gidinceye kadar dayanacaklarını sanıyorlarsa yanılırlar) dedi.
Tarihimizi öğrenmediğimiz için "Afganistan'dan bize ne?" diyenlerimiz var. Afganistan'ı asırlarca yönettiğimizi unuttuk. Hindistan'ı fethederek bu muazzam ülkeye İslâm dinini getiren Gazneli Sultan Mahmud, tıpkı Osman Gazi gibi Oğuzlar'ın Kayı boyu beylerindendi. Taht şehri Gazne, Afganistan'dadır. Timurlu Rönesansı denen muhteşem kültür dönemini yaşadığımız Herat da Afganistan'dadır. Câmî'ler, Nevâyî'ler, Merâğî'ler, Bihzâd'lar, Baysungur'lar, Baykara'lar Herât'ı ki, Fâtih-2. Bâyezid dönemlerimizi de etkilemiştir.
Gene Timuroğulları'ndan Bâbür Şâh, Semerkand'dan sonraki başkentini Kâbil'de kurdu. Buradan hareketle Hindistan'ı fethetti, 1856'da İngilizler'in yıktığı tarihin en parlak imparatorluklarından birini kurdu. Bâbür, Türkçe edebiyatın nesir türünde en büyük şâheseri olan Bâbür-nâme'yi Kâbil'de yazdı. Hindistan'da öldü ama vasiyetine uyularak Kâbil'e getirildi, bugünkü türbesine gömüldü.
Afganistan'ın nasıl olup da dünyadan koptuğuna, Tâlibân gibi en ilkel bir yönetimin eline düştüğüne hayret edilir. Tâlibân, Farsça "İslâmî ilimlere tâlib medrese öğrencileri" anlamındadır. Bunları Amerika, Pakistan'da medreseler kurup çok para harcayarak yetiştirdi. Ruslar'ı Afganistan'dan kovacak mücâhidler sıfatıyla Afganistan'a saldı. Ne akıl değil mi?
Bugün Afganistan, ekonomisi uyuşturucuya ham madde yetiştirmeye dayanan, Tâlibân ile iç savaş yapılan bir devlet. Milyonlarca Afgan, mülteci, İran ve Pakistan'da yaşıyor. Afgan, Fars, Türk (Özbek ve Türkmen) 3 kavimden oluştuğu için, millî bir hanedandan inen kral, birliği sağlayabiliyordu. Amerika, kralı Roma'dan getirdi ama tahtına oturtmayı akıl edemedi. Amerika, arkasında nasıl bir Irak bıraktı ise, Afganistan'da da aynı şey olacak gibi. Ama Türkiye, Afganistan'ı bırakmamalı...
NATO, AB ve Rusya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lizbon Zirvesi'nin 2. günü Obama-Medvedev görüşmesi, vaktiyle Reagan-Gorbaçov mülâkatı derecesinde tarihin seyrini etkileyen sonuçlar verebilir. Tahminimiz budur. Fos çıkmak ihtimali zayıftır. Zira böyle bir ihtimal eşyanın tabiatına aykırıdır.
Şundan dolayı aykırıdır: Ruslar, Batı veya Avrupa medeniyet, kültür ve sisteminin vazgeçilmez ve büyük parçalarından biridir. Komünizm illeti, bu medeniyet, kültür, sistemi 75 yıl kadar bölmüştür, o kadar. Ruslar, Batı medeniyetinde edebiyatın roman türünde dünya 1.'si, akademik dans (bale)de kezâ dünya 1.'si, musikide Avrupa 4.'südür. Bu örnekler bile yeterli ölçülerdir.
Ancak Sovyetler, komünist yaftası altında en insanlık dışı metotlarla Rusların evrensel egemenliğini tecrübe etti. Bu tecrübe, insanlığa en büyük zararları verdi ve başarısızlıkla sonuçlandı.
Lizbon zirvesinde, Sovyet uydusu Doğu Almanya'da fizik profesörlüğünden gelen Almanya şansölyesi Angela Merkel'in, Medvedev'e NATO'da iş birliği teklifi samimi idi, realist politika idi. Zira İkinci Cihan Harbi sonunda Almanya, dehşetli toprak kaybına uğradı. 500 ve 1000 yıllık ana vatan parçalarını yitirdi. Aynı büyüklükteki toprak kaybına yarım asır sonra (1945-1990) Rusya da uğradı.
Rusya'nın 20 yıl önceki toprak kayıplarını telâfi etmek isteyebileceği çekincesi, bugün de var. Nitekim Sovyet tahakkümünden kurtulan Letonya ve Slovakya başkanları Lizbon zirvesinde Obama-Medvedev görüşmesinde Rus samimiyetinden şüphelerini açıkladılar. Aynı şüphe dolayısıyla AB ve NATO (ABD), üyelik kriterlerinin yanından bile geçmeyen bir sürü komünist devleti, üyeliğe alelacele kabûl etmişti.
Rusya dış politikasında Medvedev'le Putin arasında fark bulunduğunu biliyoruz. Gerçek gücün Putin'de olduğu ve yeniden cumhurbaşkanı seçileceği de ortadadır. Acaba Putin, Rusya için, kayıpları telâfi konusunda bazı şeyler ister mi? Yoksa AB ve NATO üyesi olarak, en gelişmiş ülkeler arasında, çok cefa çeken milletini refaha kavuşturmayı mı yeğler? Rusya'nın (gelişmiş) değil, Türkiye gibi (gelişmekte) denen devletlerden sayıldığı malûmdur. Hâsılı coğrafya pozisyonu, hâlâ milletler federasyonu durumu, enerjideki ağırlığı, Çin'le toprak anlaşmazlığı, bilhassa 2. evrensel askerî güç olması bakımlarından Rusya'nın tutumu, dünya politikasını belirleyen faktörlerden biridir.
Eğitim ve kültür
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Eğitim-kültür politikamız üzerinde önce Başbakan Demirel, 10 yıl sonra Başbakan Özal bana (önce ekonomi) demişlerdi. Ben Menderes'in (ekonomik ve kültürel kalkınmamızı dengeleyemediği), yalnız ekonomiye ağırlık verdiği için düştüğünü söylemiştim. Menderes hakkındaki bu hükmümü, devletin resmî ansiklopedisinde de yazmıştım.
Bu 3 çok büyük devlet adamının birleştiği ekonominin, savunma ile beraber bir milletin iki hayat damarı olduğu malûmdur. Ancak bu alanlarda bile başarı insana yatırım'la ilgilidir. Erişmeye çalıştığımız muâsır medeniyet seviyesinin sahibi Batı uygarlığı, bulunduğu çizgiye, eğitim ve kültüre, ekonomi ve savunma kadar ağırlık vererek ulaştı. Bu gerçeği görmek için tarihçi olmak gerekmez, apaçık ortadadır. Cumhuriyet, okul açtı. Okul sayısı çoğaldıkça, ne okutulduğuna dikkat azaldı.
Sayın Tayyip Erdoğan'ın, geçen yıl eğitime bütçede Türkiye tarihinde ilk defa savunma bütçesi üzerinde pay ayırması, klasik inkılâplarımız derecesinde önemli idi.
Millî deyip bu sıfata çok da icabet etmediğimiz (daha doğrusu bu sıfatını çarpıttığımız) eğitimimiz, maalesef Türkçe, yabancı dil, tarih, coğrafya gibi 4 temel kültür branşında başarılı olmadı. Avrupa'da ve bizde lise mezunlarının bu branşlardaki başarılarını karşılaştırmak, bizi tamamen Avrupa standartları dışında bırakır. Büyük kayıptır, millî bir başarısızlık ve faciadır. Yabancı dil hususunda kendilerini, ancak bazı özel okullarda okuyabilenler kurtardı. Daha küçük bir azınlık ise tarih ve coğrafyada şahsî merakla bir şeyler okuyarak bir seviyeye geldi. Türkçe mi? O sektör daha karanlıktır.
Fâtih denilince ürken kişiler yetiştirdiğimiz bir eğitim sistemi... Çağdaş eğitim, daha doğrusu günümüzde her iş, bilgisayarla yapılıyor. İlk ve orta (lise) öğrenimini bilgisayarlaştırmak için Başbakan, 1.5 milyar lira ayırıyor. Hemen gerçekleştireceğine de, diğer eylemlerine bakarak söylüyorum, eminim. Bir yıl içinde tamamlanmalı.
Başbakan, yanlış eğitimle kaybettiğimiz yıllardan bahsetti. Öğrencinin ne öğrenip neyi öğrenmediğine önem vermediğimizi söyledi. Eğitimde, gelişmiş ülkelerdeki gelişmeleri izlemediğimizi açıkladı. Bu işi millî eğitim ve ulaştırma bakanlarına havale etti. Ulaştırma bakanının, kara, demir ve hava yollarındaki süper sür'ati, daha da önemli olan: Çocuklarımızı bilgisayar çağına geçirmekte de sağlayacağına inanıyorum.
Uzak Doğu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran, stratejik (yani kıt'a aşan, ABD'yi vurabilen) füze ve ucuna takmak için atom bombası çalışmalarında epey ilerledi. Zenginleştirilmiş uranyumun yarısını Türkiye'ye göndermeye hazır. Diğer yarısı işini görecektir. Ne füze fırlatması, ne bomba atması bana çok da muhtemel görünmüyor. Ama bu süper silâhlarla komşularını tehdid edeceği muhakkak. Orta Doğu coğrafyasında Türkiye'nin önünde bulunduğunu gösterecek.
Asya kıt'asının tâ öbür (doğu, kuzeydoğu) ucundaki Kuzey Kore geri kalır mı? Üstelik bu ülkenin elinde atom bombası bulunduğu ve İran'a yardım ettiği bile söyleniyor. Kuzey Kore, açlıktan ölenler ülkesi. Aynı kavmin diğer yarısının yaşadığı Güney Kore'de kişi başına (per capita) gelir, Kuzey'in 15 (on beş) misli. Kuzey'le birleşip bu zenginliğini orada yaşayan yoksul kardeşleriyle paylaşmaya hazır (Batı-Doğu Almanya gibi).
Ama Kuzey'deki komünist rejimin diktatör oğlu diktatörü, Güney'in kendisine katılmasını, demokrasiden vazgeçip komünizme geçmesini istiyor. Böylesine inanılmazlıklar dolu bir dünyada yaşıyoruz.
Kuzey Kore arada Güney'e ve onun hâmîsi Amerika'ya sataşıyor ki nâmı gündemden düşmesin. Maksat, bir atom savaşı ihtimali ile titreyen dünyanın ödünü koparmak... İran da Amerika'yı, müttefiklerini, İsrail'i, Araplar'ı tehdid ediyor ama, asıl gücünü çok büyük bir medenî geçmiş ve kültürden, ergin diplomasisinden, petrol ve gazından alıyor. Kuzey Kore'de bunların hiç biri yok...
Komünizm iddiası artık kâğıt üzerinde kalan Çin, Kuzey Kore'yi, Güney'in ve Amerika'nın hışmından koruyor ama artık o da bıktı. Çin'de kişi başına gelir, Japonya'dakinin 10 veya 11'de biri kadardır. Bu sıkıntı Çin'in demokrasiye geçmesini engelliyor. Ama liberalizme ve kapitalizme çoktan girdi. Çinli milyarderler, Rus milyarderleri gibi dünyaya nam salıyor.
Uzak Doğu'da mesele çıkarması muhtemel devlet Kuzey Kore, Çinhindi devletleri Vietnam ve Laos cumhuriyetleri ile Kamboç krallığı, dehşet yıllarının zararlarını telâfiye çalışıyor. 1954'e kadar Fransa sömürgesi olan bu 3 devlet, yakalarını Çin komünizmine kaptırıp Rusya'nın da desteğini alarak Amerika ile korkunç bir savaşa katılmış, ayrıca iç soykırımlarda milyonlarca kişi ölmüştü. Dünya nüfusunun en büyük kısmının Asya'nın bu bölgesinde yaşadığı unutulmamalı. Bu coğrafyada sadece Japonya, Güney Kore, Taivan, Singapur, belki Malezya gelişmiş ülkeler sayılıyor.
Osmanlı topraklarının tek resmî dili Türkçeydi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı Devleti Anadolu, Balkanlar, Kuzey Karadeniz, Kafkasya, bütün Arap ülkeleri ve Orta Doğu üzerinde kurulmuş, çok sağlam temelleri olan, çok geniş ve çok sürekli bir Türk imparatorluğudur. Doğuşundan batışına kadar tek resmî dili Türkçe'dir. Başka hiçbir dile resmîlik tanınmamış, fakat imparatorlukta konuşulan düzinelerce dilin konuşulmasına, yazılmasına, öğretilmesine karışılmamıştır. 1876 ve 1908 Osmanlı anayasalarında keza tek resmî dil, meclislerde tek müzakere dili Türkçe'dir.
Zira devlet fikri padişahta sembolleştirilmiştir. Kökende bir Türkmen beyi olan, 1396'da Roma İmparatoru, 1516'da halife unvanlarını da alan Osmanoğulları, Mete'den kut almış kutlu bir hanedan olarak, Selçukoğulları'nın meşru halefi sıfatıyle hâkanlık tahtına oturmuşlardır. Ertuğrul Gazi'den Altıncı Mehmed ve İkinci Abdülmecîd'e kadar birkaç istisna dışında hepsi Arapça ve Farsça öğrenmişlerdir. Bu dillerde kitaplar yazmış, dîvânlar düzenlemişlerdir. Yalnız hiçbirinin bu dilleri konuşabildiğini sanmıyorum.
BAŞKA DİLLE HİTAB EDİLEMEZDİ
Türkçe'den başka bir dille hitâb ettiklerine ait hiçbir kayıt yoktur. Zira yalnız Türkçe konuşabilmektedirler. 19-20. asırlarda Fransızca öğrenip konuşanlar hariçtir. Fâtih gibi hükümdarların bildiği Batı dilleri, büyük ihtimalle, o dillerde yazılmış klasikleri okuyup anlayabilmekten ibarettir.
Her şey padişahta başlayıp bittiği bir düzende -bu iş sembolik dahi olsa- padişaha konuşabildiği dilde yani Türkçe hitâb edemeyenin şansı yoktur. Daha 1070 yılında Karahanlı prensi Kâşgarlı Mahmud, Abbâsî halifesinin yüzüne karşı, Selçuklu hâkanına Türkçe hitâb edebilmekten başka şansı bulunmadığını, hızla Türkçe öğrenmesini bildirmek cesaretinde bulunmuştur. Karamanoğlu Mehmed beyin ve Fatih'in fermanlarında aynı şey tekrarlanmıştır. İngiltere ve Birleşik Amerika, cihan devletleri olarak Osmanlı'nın vârisleridir. Onlar da İngilizce bilmeyene hiç şans tanımayan bir düzenle işleyen devletlerdir.
Osmanlı'nın Nizâm-ı âlem (dünya düzeni) ve 1793'te düzelterek Nizâm-ı Cedîd (yeni düzen), bugünki Batılı tarihçilerinin Pax Ottomana (Osmanlı barışı) dedikleri, Osmanlı Türkiyemiz'in temel sistemi ne idi?
Sistem, medenî hukukta Hanefî fıkhına, itikatta (dini yorumlamada) Mâtürîdî mezhebine, ceza, ticaret, vergi, yönetim gibi alanlarda hâkan adına yayınlanan yasalara dayanmaktadır. 19-20. asırlarda Batı hukuku da kaynaklar arasına alındı.
921 yılında Türk Hâkanlığı'nın (Karahanlılar) tek resmî din kabûl ettiği İslâm'da, Abbâsî halîfesi gibi Hanefî mezhebini ve bu sıralarda Türkistan'da yaşayan İmâm Mâtürîdî'nin liberal itikat mezhebini benimsemesi, gerek İmâm-ı Âzam'ın, gerek İmâm Mâtürîdî'nin Arap asıllı olmamaları, Osmanlı inanç sisteminin esaslarıdır. Buna Türk tasavvufunu da eklemek şarttır. Türk tasavvuf ekolünün kurucusu ve Horasan Erenleri'nin mürşîdî, Pîr-i Türkistân Hoca Ahmed Yesevî'dir. Yûnus Emre, Yesevî'nin mürîdinin mürîdidir.
Osmanlı'da bu sistemin muarızları da çıkmıştır. Bu liberal Türk Müslümanlığı'na karşı Şâfiî (hattâ Hanbelî) ve Eş'arî muhafazakâr sisteminden etkilenmekle beraber, daha da ileri gitmiş, tarîkatleri reddetmiş, bid'at-i kabîha dedikleri her şeyi atarak devleti ele geçirmeye çalışmışlardır. Bu harekete Kadı-zâdeliler deniyor. 1656'da sadrâzam olan Köprülü Mehmed Paşa'nın yaman kılıcına çarparak hem Devlet'çe, hem de asrın en büyük düşünürü olan Kâtib Çelebî'nin kalemiyle fikir bazında reddedilmiştir.
18. asrın ikinci yarısında medreselerimizin ilim bakımından ne hâle geldikleri,en yetkili kalem olan Cevdet Paşa tarafından, 12 ciltlik tarihinin 1. giriş cildinde, örnekler verilerek bize anlatılmıştır. Bir tarihlerden itibaren Osmanlı ulemâsı, ilmi olduğu kadar fikri geliştirmekten de âciz kalmıştır. Öyle ki Lübnan kökenli Mısır dinî akımı Selefiyye, 20. asrın hemen başında, hilâfet ve meşîhat makamlarına sahip İstanbul'u şiddetle etkilemiştir.
Bütün dünyada olduğu gibi 19. asır Osmanlısı'nda da dine dayanan milliyetçilik yanında, millete dayanan milliyetçilik de kendini gösterdi. Bugünkü anlamda milliyetçilik 1789 Büyük Fransız İhtilâli'nin ürünlerinden biridir. Osmanlı'yı, Avrupalılar'dan daha geç etkiledi. Osmanlı'nın azınlıklarında milliyetçilik başlamasa idi, Türk milliyetçiliği daha da gecikecekti. Bu milliyetçilik sonunda Ziya Gökalp ile bu ekoldeki en ünlü ismini yetiştirdi.
3 AYRI MİLLİYETÇİLİK TEKLİFİ
Ancak Gökalp, Osmanlı kültürünün hiçbir dalında uzman değildi. Üç ayrı dönemde, iktidarlara göre üç ayrı milliyetçilik teklifi oluşturdu. Gökalp milliyetçiliğine -kendi tabiridir- Türkçülük deniyor. Osmanlı'yı inkâr ettiği, saf (yani köylü) kültürünü savunduğu için büyük yanlışlıkların kaynağı oldu. Ancak İstanbul Türkçesi ve Türk ülkeleri arasında dayanışma gibi ana fikirleri her zaman için geçerlidir.
Osmanlının tab'ası olan kavimlerin dillerine, dinlerine, mezheplerine asla karışmamak diğer bir ilkesidir. Irak'ta yüksek dereceli Şîî fıkh öğretimi yapan medreselere karışmamıştır. İstanbul'daki padişahın yerine İran'daki -Türkiye'den firâr eden ve Türkçe'nin büyük şairlerinden olan- Şâh İsmail ve oğlu Şâh Tahmasp'a itaat edilmesini isteyen âsî Türkmenler'i te'dîb eden Osmanlı, bu iddiada bulunmayanların inanışlarına hiç müdahale etmemiştir.
Osmanlı'nın diğer bir özelliği, meşîhat denen müesseseyi kurup başına şeyhülislâm denen devletin sadrâzamdan sonraki en yüksek görevlisini atamak suretiyle dini, devletin kontrolü altına almasıdır. Böyle bir kuruluş hiçbir eski ve yeni Müslüman devletinde yoktur. Osmanlı düzeninde büyük ağırlık verilen tarîkatlar da devlet kontrolündedir.
Böylece taviz vermez bir merkeziyetçilik kurulmuşsa da, Osmanlı, hiçbir toprağına, İngiltere, Fransa, Rusya, Hollanda, İspanya, Portekiz gibi sömürge imparatorluğu rejimi uygulamayı aklından bile geçirmemiştir. Bu hususta çağdaşı Almanya ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarına benzediği söylenebilir.
Osmanlı'yı bilmek ve anlamak Türkiye'nin geleceği için birinci derecede önemlidir. Sadece ilim meselesi değildir. Meşrûiyet bakımından olduğu gibi, Osmanlı'nın -bazı reformlarda çok gecikmekle beraber- her asırda müesseselerine yenilikler getirerek ilerlemesi ve devraldığı Selçuklu mirasını bihakkın liyakatle kullanması, bugün Türkiye'ye örnek olmalıdır. Biz imparatorluğumuzu İngiltere, Fransa, Almanya gibi manevî mirasımızı koruyarak tasfiye etmedik. Gerçek bir milletin ve kültürünün 500 ilâ 1000 yılda oluştuğunu, bu müddetlerin bile kısa olduğunu düşünmedik. Nihayet, Osmanlı'nın İstiklâl Harbi'ni yapıp Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarak son büyük eserini verdiğini hiç unutmamalıyız.
.Gizli belgeler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Kasım, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Wiki Leaks internet sitesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin bazı (bilhassa Asya) büyükelçiliklerinin 8 yıl (2002-2010) zarfında Washington'da Devlet sekreterliğine (yani dış işleri bakanlığına) yolladığı kripto'ları ele geçirmiş. Bu gizli belgelerin sayısı yarım milyon kadarmış. Bunları peyderpey dünyanın 5 büyük yayın organına (ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya) dağıtarak yayınlatıyor.
Amerika hükûmetinin, dünyayı karıştıran böyle bir gelişmeyi nasıl olup da önleyemediği ve olayın hukuk boyutları şaşırtıcıdır. Biz siyasal (politik) mahiyette bir kaç noktaya temas edeceğiz.
Belgelerin yalnız 8.017'si Washington'da dış işleri bakanlığınca hazırlanmış. 8 yılda 4 ABD Ankara büyükelçisinin raporları toplamı ise 6.667... Hepsi Türkiye üzerinde Amerika görüşlerini yansıtan yazılar. 8 yılda Ankara'da Robert Pearson, Eric Edelman, Ross Wilson, James Jeffrey büyükelçilik yaptı. Bu diplomatların şahsiyetleri, şahsî görüşleri ile belgelere yansıyor.
ABD'nin Ankara Büyükelçiliği, 8 yıl boyunca, AK Parti iktidarının Washington açısından görünümünü dile getiriyor. Ve tabiatiyle istihbârî bilgiler veriyor. Genellikle Sayın Tayyip Erdoğan'ın ABD politikasından şikâyetler ilgi çekiyor. Türkiye'nin Amerika ile stratejik işbirliğine riâyet etmediği, İran'ı kolladığı, Doğu'ya kaydığı belirtiliyor. Bizim muhalefetimizin AK Parti'yi ve Erdoğan'ı Amerika'nın her dediğini yapmakla suçlamalarının ardı arkası kesilmemesi, bu suretle en yetkili ağızdan (Washington'dan) yalanlanıyor.
İtalya dış işleri bakanı Franco Frattini, olayın en vahîm boyutlarda olduğu değerlendirmesini yaptı. "İşleri karıştıracak" meâlinde konuştu. Bizde bu boyutta bir rezaletin yakın tarihte emsalini bulmakta zorlandık, daha doğrusu bulamadık.
İsrail dış işleri bakanı Ehud Barak'ın bu belgelerde (İran tavla değil satranç oynuyor) değerlendirmesi ilgi çekiyor. İsrail, Amerika'ya, İran'ın Âzerî, Kürt ve azınlıklarına destek vermesini öğütlüyor (Amerika zaten bunu yapıyor). Başta Suudi Arabistan, bütün Körfez Monarşileri ve Arap devletlerinin de Amerika'yı (İran'ı yola getirmesi) için sürekli teşvik ettiklerini öğreniyoruz.
.İnternette deprem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
WikiLeaks adlı internet sistemi sahibi Julian Assange, devletinin gizli belgelerini dünyanın 4 büyük gazete ve 1 dergisine dağıttı. Sonra Norveç'e kaçtı. Amerika'ya döner mi? Bilemeyiz. Bütün ciddi devletlerin mevzuatında bu şekilde devletini dünya ile karşı karşıya getirerek kâr sağlayan adam, bir daha hapishaneden çıkamaz.
Yayınlanan belgelerde, birçok devlet adamı için münasebetsiz sözler, mesnetsiz iddialar var. Hiçbiri, yayın tamamlanmadan bir şey söylemedi. Başbakan Tayyip Erdoğan da yayının bitmesini bekleyeceğini bildirdi.
Aslında belgeler, bilinmedik siyasî sırları açıklamıyor. Zira diplomatik temaslar sonucu duyumlar içeriyor ve çok defa şahsî fikirlere dayanıyor. Devletlerin gizli servislerinin mahrem raporlarına benzemiyor. Ama yetkili ve resmî ağızlardan ve kalemlerden çıkması, zaten bilinen gerçekleri vurguluyor, resmî hâle getiriyor. Meselâ İran karşıtlığında Hüsnü Mübârek'in, Suûdî kralı Abdullah'tan aşağı kalmadığını öğreniyoruz. Ürdün meclis başkanı da İran'a çok karşı.
Arap devletleri, Amerika'nın İran'ı durdurmasını istiyor. Amerika, İsrail ve Araplar, İran'a karşı olmayan her davranışı, İran taraftarlığı şeklinde algılıyor.
Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu, barış ödülünü almak için Amerika'ya gitti. ABD meslektaşı Hillary Clinton Hanım'la tam 90 dakika görüştü. Clinton, belgelerin ABD ve Başkan'ın görüşlerini yansıtmadığını, büyükelçilerin şahsî duyumları bulunduğunu anlattı. Belki haylisinin dedikodu mahiyetinde olduğunu söyledi. Davutoğlu, bu sözleri Türkiye'den ve Başbakan'dan özür dileme şeklinde kabûl etti veya öyle göründü.
Belgelerde sürpriz bilgiler yok gibi. Ama yayınlanmakta devam ediyor. Daha neler çıkar göreceğiz. Bu türlü "dedim", "dedi" üslûbunda diplomatik belgelerin bile ifşâsı, aynen yayınlanması, olumsuz bir gelişmedir. Demokrasiye, basın ve fikir hürriyetine, katkısı yoktur. Diplomatik düzene zarar verir. Devlet sırrı kavramını ortadan kaldırır (zaten bu gaye güdüldüğü iddia ediliyor). En umulmadık bir kâğıt parçası, devletleri gırtlak gırtlağa getirebilir. Dünya barışına kesinlikle yaramaz. Böyle bir alçakça hırsızlık, mahremiyetlere de girer. Şirketleri darmadağın ve aileleri perişan edebilir.
Belge yağmuru
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Julian Assange, gelmiş geçmiş en büyük belge casusu ve bilgisayar şifre kırıcısı olarak şimdiden tarihe geçti. Avustralya asıllı ABD uyruklu. Her iki devletçe de aranıyor. Bilgisayardan (internetten) çaldığı -son rakamlara göre- çeyrek milyon belgeyi yayına vermeden bir gün önce Norveç'e kaçmıştı. Şimdi nerede bilinmiyor. Ama Amerika onu yakalar ve bir daha bırakmaz.
Bir bakıma Amerika rezil oldu. Birinci derecede mahrem istihbarat (CIA) raporları değilse bile, dış temsilciliklerin 8 yıllık arşivini çaldırarak, ABD de (yazışmalarını en kötü koruyan devlet) sıfatını diğer sıfatlarına ekledi. Türkiye'de bile böyle tek (1) belge kaçırılıp yayınlansa kıyamet kopar, özel mahkemeler kurulurdu.
Assange, şimdiden büyük şöhret oldu. Bu şöhretini mutlaka paraya çevirecektir. Yayınlanmadan önce peşinen de çevirmiş bulunması ihtimali vârittir.
Siyasal sonuçlar ne olur? sorusunun doğru cevabı, belge yayınının sonunu görmeden verilemez. Şimdiye kadar yayınlananlar, daha çok siyasetin dedikodusu mahiyetindedir. Dünyayı yöneten bazı devlet adamlarını biribirlerinin hasmı hâline getirmesi bile mümkündür.
Ama devletlerin dış politikasına fazla etkisi olmayacak gibi. Arap devletlerinin İsrail derecesinde İran'dan çekindikleri, en azından kendilerinin de atom bombası edinmek külfetine katlanacakları endişesi geçerlidir. Zira milyarlarca dolara patlar. Ayrıca çok karmaşık ilişkiler gerektirir. Bu husus, realpolitik çizgisinde siyaseti izleyenlerin malûmu idi. Şimdi tahmin olmaktan çıktı, gerçek olduğu anlaşıldı.
Açığa çıkan bu bilgiler İran'ın dış politikasını zerre kadar etkilemez. Türkiye ve başka devletler için de öyledir. Ancak dedikodu konuları ve kanıtsız suçlamalar ortamı bulandırabilir. Bazı firmalar ve isimler öne çıkar. En büyük tehlike ise, bilgisayar kırıcı manyaklık hevesinin artmasıdır. Zaten çok ihlâl edilen şahıs ve aile mahremiyetine hulûl edilebilir. Üstelik her ülkede megalomanyakların geometrik artışla çoğaldığı bir devirde yaşıyoruz.
.Niçin yayınlanıyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD hâriciye kripto'larının dünya basınına verilmesi, süper fantastik bir gelişmedir. Nasıl ve niçin gerçekleşti? Biz de fantastik düşünelim ve bu işin Amerika'ca düzenlendiğini varsayalım. Acaba Washington, açıkça söyleyemediği bazı şeyleri, bu suretle dünyaya ilân etmiş olmasın?
Belgelerin Türkiye ağırlıklı bulunması ayrıca düşünmeye değer. Yüzümüze karşı konuşulamayan birtakım suçlamalarla Türkiye'yi yola getirmek, hiç değilse uyarmak veya dikkatini çekmek gibi çok karmaşık bir oyuna girişilmiş olabilir mi?
Zira Türkiye'de demokrasi dünyasından kopup otoriter yönetimler dünyasına girmek isteyen akımlar var. Bunların televizyonları, gazeteleri, maddî kaynakları mevcut. Sürekli Amerika'yı, NATO'yu, Avrupa Birliği'ni, yani demokrasi dünyasını eleştirip Türkiye'yi otoriter ve totaliter rejimlere özendirmek istiyorlar. Böyle düşünen askerlerimiz, akademisyenlerimiz, gazetecilerimiz, politikacılarımız, bürokratlarımız, komünistlerimiz, milliyetçilerimiz, Kemalistlerimiz var. Yok mu?
Bizi 1000 yıl önce nice gayretlerle Çin'in ağırlıkta bulunduğu Uzak Doğu'dan koparıp Akdeniz dünyasında Türkiye devletini kurduğumuz yönden (Batı yönünden), gerisin geri, 1000 yıl sonra eski coğrafyamıza döndürmek isteyenler yok mu?
Sebep, demokrasiyi beceremememizdir. Otoriter rejimleri özlememiz, günümüz otoriter rejimlerine özenmemizdir. Asya'da sadece 4 demokrasi var: Japonya, Güney Kore, Hindistan, İsrail. Latin Amerika'da demokrasi çok az devlette gerçekleşti. Afrika'da hiç yok. O zaman, bizi zorlayan ve küçük gören AB, NATO ve ABD'den yakamızı kurtarıp eski günlerimize dönelim, demokrasi de neymiş, ne bulduk? diyenler yok mu?
Eski günler deyince, Atatürk devrini özleyenler de var, Osmanlı dönemini de... Komünisti de var, folklor milliyetçisi de. Şanghay ittifakı tavsiye edilmeye başlandı. Orta Asya'daki Şanghay üyesi bazı Türk devletlerini izleyelim, onlara katılalım diyenler var. Ve çoğalıyorlar. Zira İran konusunda Batı'nın yanında yer almadığımız takdirde Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan oluşturulmakla tehdit edildiğimizi görebildiler. Demokrasiyi sevmeyenler Avrupa'da, Amerika'da da mevcut. Ancak bizimkiler evlere şenlik...
Büyük Türk tarihçisi Fuad Köprülü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
20 yüzyılın en büyük Türk tarihçisi Mehmed Fuad Köprülü, 4 Aralık 1890'da İstanbul'da babasının Küçük Ayasofya'daki konağında doğdu. Bugün doğumunun 120. yıldönümüdür.
Bir Türk genci için Köprülü, olsa olsa bir Osmanlı sadrâzamının adıdır. Eğitim ve kültürde ciddi ve millî politikamız olsaydı, Fuad Köprülü'nün adını bilmeyen lise seviyesinde çocuğumuzun bulunmaması gerekirdi. Köprülü Mehmed Paşa ailesinden gelen Fuad Köprülü, Kasım 1934'te soyadı yasası çıkıncaya kadar Köprülü-zâde Mehmed Fuad Bey idi. Tarihçi olarak, tarihçi olmak için doğmuştu. Hârika çocuk vasfında idi. Mercan îdâdîsini (lisesini) bitirdi. Yüksek öğrenim yapmadı. O yaşında kendisine tarih okutabilecek kişi yoktu ki dârülfünûn (üniversite) edebiyat kısmına gitsin...
Bir müddet liselerde edebiyat okuttu. 1913'te Hâlid Ziyâ Uşaklıgil, Sultân Reşâd'a başkâtib olunca, ondan boşalan İstanbul Üniversitesi Türk Edebiyatı kürsüsüne muallim (profesör) ve ertesi yıl müderris (ordinaryüs profesör) pâyesiyle Köprülü-zâde Mehmed Fuad Bey getirildi. Şimdi, bir büyük romancımızın Türk edebiyatı tarihi bilgisini düşününüz, bir de Köprülü'nünkini... Köprülü, lâyık değil, eski tâbirle elyak (en lâyık) olduğu yere gelmişti. 23 yaşında idi.
Köprülü bu göreve, İttihad ve Terakkî iktidar partisinin genel sekreteri Diyarbekir milletvekili büyük mütefekkir Ziyâ Gökalp'in tavsiyesiyle gelmişti. Aynı tavsiyeyi Gökalp, Yahyâ Kemâl için de yapmıştır. Gökalp'in iki çok büyük millî hizmetidir. Zira bizde büyük istidatların ayağını kaydırmak usulü ve geleneği geçerli olmuştur.
MODERN TARİHÇİLİK DÖNEMİ
Gökalp, kanıt olarak Köprülü'nün 1913'te yayınladığı Türk Edebiyatında Usûl monografisini göstermişti. Saçlı sakallı müderrislerin yanında bıyığı yeni terleyen bir delikanlıyı tayin ettirmek kolay iş değildi. Bu monografi hemen hemen büyük Fransız edebiyat tarihçisi Gustave Lanson (1857-1934)'dan tercümedir. Ama tarih denen ilim, Batı'da hangi metodoloji ile inceleniyorsa, bizde de öyle olacaktı.
Köprülü'den önce bizde nümizmatik (sikkeler/mâdenî paralar ilmi) ve epigrafi (kitâbeler/yazıtlar ilmi) Avrupa'daki seviyesinde kurulmuştu. Ancak bunlar, tarihin yan dallarıdır. Tarihçilik ve edebiyat tarihçiliğinde, henüz eski metod geçerliydi.
Köprülü, Türkiye'de modern (Batı tarih metodu ile yazılmış) tarihçilik dönemini açtı. Osmanlı ve Osmanlı dışı bütün Türk lehçelerinin klasik, halk ve tasavvuf edebiyatlarını kucakladı. Sonra kültür ve medeniyet tarihi safhalarına geçti. İhtisas derecesinde hâkim olduğu sahaların azameti göz kamaştırır. Ama 20. asır başlarında tarihçilik bu idi. Allâmelik (erudition / erüdisyon) gerektiren, -2500 yıl önce şâheserlerini vermeye başlamış- en temel ilimlerden biri idi. Kompozisyon tarihçiliği idi. Tarihin yanında pek çok yan bilgiler gerektiriyordu (edebiyat ve coğrafya başta gelir). Bu bilgilerle kompozisyona gitmek yolu açılıyordu. Günümüzün ağırlık verdiği monografi tarihçiliği değildi. Bir devletin hayatının beş on yıllık bir dönemi içinde dönüp dolaşmak ve bu dönemin öncesinden sonrasından habersiz olmak değildi.
TÜRK MİLLİYETÇİSİ
Hele iki üç kitapla kariyerini ve ömrünü tamamlamak hiç değildi. Muazzam ciltler ortaya koyabilmek san'atı idi. Aynı zamanda san'at ve edebiyattı. Ana dilini ustaca kullanamayanların yanaşabilecekleri bir ilim değildi.
Köprülü, şairlikten gelen yazarlarımız gibi, Türkçe'yi üstatça kullandı. En ilmî eserlerini bile okutmasını bildi. Elli kişinin okuduğu kitaplar yazmadı.
Köprülü, 15 yaş büyük arkadaşı ve hâmîsi (koruyucusu) Ziyâ Gökalp'in yolunu izleyen bir Türk milliyetçisi idi. İlimde şüphesiz Gökalp'i pek çok gerilerde bıraktı. Tefekkürde Gökalp ekolüne katkıları oldu. Bu ekolü daha ilmî, daha gerçek milliyetçilik temellerine oturttu. Kültür ve edebiyat geçmişimizi geniş ölçüde aydınlattı. İnanılmaz çeşitlilikte eserler bıraktı. Verimli bir yazardı. Eserlerinin, gazete makaleleri de toplanarak külliyat halinde aynen yayınlanması gerekiyor. 28 Haziran 1966'da 76 yaşında bir araba kazasında, kâbına erişilemez bir otorite şöhretiyle öldü.
Köprülü, uzun dış işleri bakanlığında bazı icraatında eleştirilmiştir. 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra başbakanlık bekliyordu. Cumhurbaşkanı Bayar, bu kadar bilgin ve milletlerarası şöhret kazanmış Köprülü'nün gölgesinde kalmamak için, adı pek duyulmamış milletvekillerinden olan Menderes'i başbakan yaptı. İyi de yaptı. Köprülü millî eğitimi isteseydi, bu alanda gerçekten çağdaş reform yapabilecek kapasitede idi. Kabinede en gösterişli bakanlık olan dış işlerini prestij olarak seçmesi hatalı oldu. Ayrıca Nihal Atsız'ı, asistanlığından atması, Atsız'ın ve Danişmend'in Atatürk tarafından 1933 üniversite reformunda Atatürk tarafından üniversiteye alınmasını engellemesi, en değerli öğrencilerini üniversitede bırakmayarak orta öğretime sürmesi, çok eleştirilen, fakat pek yazılmayan hataları arasındadır. En büyük hatası ise Türk halk şiirini pek güzel ortaya çıkardıktan sonra onu klasik şiirimizle eşdeğer anlaşılabilecek şekilde, dünya edebiyatında asla görülüp işitilmemiş bir tarzda sunması, Gökalp ekolü etkisiyle açıklanabilir. Asistanlarını çalıştırarak eserlerini yazması eleştirilmişse, dünya üniversitelerinde en başarılı çalışma şekli olduğu için, bu tenkide katılmıyorum.
Wikileaks ve ötesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu hafta da Wikileaks'in 5 ülkede 4 gazete + 1 dergiye verdiği ABD dışişleri cripto'larını yayınlaması, manşetlerden değilse bile, 1. sayfalardan düşmeyecek.
Daha haftalarca, aylarca da sürecek. Zira çeyrek milyon belge bahis konusu. İlgi günden güne azalır ama arada fantastik bir konu gene manşetleri zorlar. Türkiye ve İran ağırlıklı olanların başka ülkelerle yer değiştireceği tabiidir. Ancak Amerika, bu veya şu şekilde belki bu yayınları engeller.
Wikileaks'in gizli belgeleri yayınlaması, Irak ve Afganistan üzerindeki ABD gizli askerî yazışmaların ve fotoğrafların basına verilmesi ile başlamıştı. Hedef ABD savunma bakanlığı (Pentagon) idi. Şimdi hedef olarak devlet sekreterliği (ABD Dışişleri Bakanlığı) görülüyor. Amerika'nın en önemli iki bakanlığının itibarı kırılarak Dünya egemenliğinden vaz geçirmek gibi bir düşünce kendini belli ediyor.
Türkiye'ye iftira veya yanlış değerlendirme yahut dedikodu mahiyetinde raporlar, yayın ilerledikçe tesadüf edilse de, sürpriz değeri taşımak ihtimali fazla değildir. Belgelerin rastgele değil, mutlaka seçilerek yayına verildiği açıktır. Hangi yönde odaklaşıldığı, yayın ilerledikçe daha net ortaya çıkacak.
Muhalefet partimiz CHP, bu yayınları kullanmaya kararlı. Ancak hile yapıyor. Önce Sayın Başbakan'ın yalanlaması ile yetinileceği söylendiği halde, sonra İsviçre bankalarından yazı istenmeye kalkışıldı. Belki Sayın Kılıçdaroğlu, Sayın Erdoğan'ın şiddetli yalanlamalarına sinirlendi. Her hâl-ü kârda Türkiye Başbakanı'nın beyanının esas olduğu ve olacağı âşikârdır. Amerikalı diplomatlara dava açılmasının ise, ABD düzeninde ve milletlerarası teâmüllere göre mümkün bulunmadığını sanıyorum.
Türkiye, bu kepazelikle uğraşacak değil. Çok meselemiz, konumuz, derdimiz var. Zamanından çok önce seçim sath-ı mâiline (eğik düzeyine) girdik. İktidar-muhalefet kapışmasının itidalleşeceğine dair emareler yoktur. Şiddetlenmesi daha muhtemeldir. Herhalde lugatlar tüketilecek, söylenmedik lâf kalmayacaktır. Vatandaşın gittikçe asabı gerilecektir. Ama Cenâb-ı Hak muîn olur, inşallah selâmet, sıhhat ve âfiyetle 2011 yazına ulaşırız.
Filistin
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan, İsrail tarihinin en büyük orman yangınına 2 uçak göndererek hârikulâde bir jest yaptı. İsrail Başbakanı Netanyahu'nun, yangın alanını havadan görmek için Türk uçağına binmesi karşı-jesti de hiç gecikmedi. Ancak ilişkilerin düzelmesi daha epey gayreti gerektiriyor.
Nitekim çok sağcı İsrail kabinesinde, Netanyahu'dan bile radikal olan dışişleri bakanı Liberman, Türkiye ile barışılması ihtimalinden telâşlandı, müdahale etmekte hiç gecikmedi.
Tam bu sırada Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Ankara'ya 3. ziyaretini yaptı. Sayın Gül ve Sayın Erdoğan'la görüştü. Amerika, hem İsrail'e, hem Filistin'e, anlaşma müzakereleri için masaya oturmaları hususunda baskı yapıyor.
Bu hengâmede İsrail, Doğu Kudüs'te bile günde hiç olmazsa 1 metrekare arsa parçası kazanmak için inşaatını sürdürüyor. Abbas, masaya oturmak için inşaatın durdurulmasını istiyor. İsrail harıl harıl arsa kazanmak peşinde. Doğu Kudüs'te Harem-i şerîf ve sair kutsal alanların İsrail'e bırakılmasını kabûl etmek mümkün değildir. Filistin devletinin ise derhal tanınması ve Birleşmiş Milletler'e girmesi gerekiyor. Doğu Kudüs, bir Müslüman otonomisi olabilir. Başına sembolik şekilde bir Osmanlı şehzâdesi atanırsa, akan sular durur.
2010 dünyasında devletlerin, böyle bir düzene aklı yatacak yöneticileri olması gerekiyor. İran'a gelince, İsrail-Filistin barışı sonunda Doğu Akdeniz'den elini çekmeye zorlanacağı için, anlaşmazlığın çözümlenmemesi yönünde çalışacaktır. Kaldı ki Tahran, İsrail devletini, hattâ Yahudileri, o coğrafyadan söküp atmak icap ettiğini sürekli söylüyor.
Hâsılı Filistin'de barış, İsrail kadar İran'ın da işine gelmiyor. İsrail, bugünkü durum ne kadar devam ederse o kadar toprak kazanacağı politikasını tıkır tıkır yürütüyor. İran ise, Lübnan dahil, Akdeniz'e dayanmak, bu taraftan da komşumuz olmak, Körfez monarşilerini çökerterek Amerika'yı enerjisiz bırakmak istiyor. Biz de İran kadar olmasa bile, daha cesur projeler üretmek durumundayız.
Amerika'ya göre...
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail, Türkiye ile barışmak istiyor. Türkiye'nin Batı'dan kopmamasını istiyor. Amerika Yahudileri tarafından bu yöne itiliyor. Zira son yasama meclisleri seçimlerinde Cumhuriyetçiler güçlendiler. Demokrat olan Başkan Obama'nın nüfuzu zarar gördü. Cumhuriyetçiler, daha emperyalisttir. Orta Doğu'da Türkiye'nin karşı çıktığı ABD aktivitesi, mutlaka zorlaşır.
Hâsılı Türkiye ile birlikte hareket etmek, daha akıl kârıdır. Üstelik Türkiye, 1945'ten bu yana ABD'nin paralelinde hareket etmiş bir NATO üyesidir. Ve en az 1793'te, kesin şekilde 1826'dan beri Türkiye'nin yönü Batı'ya, Avrupa'ya dönüktür.
Wall Street Journal, dünyanın en etkili ekonomi gazetesidir. Tam bir ekonomi politik yayın organıdır. New York şehrinin dünyanın para merkezi olan sokağından adını alır. Burada ve buranın fikirlerini yayan ve bütün dünyada çok dikkatle okunan Wall Street Journal'de, pazar günü İstanbul'a tam sayfa ayrıldı. Türkiye'nin güçlü ekonomisi ve cesur başbakanı var dendi. Bu gazetede böyle şeyler lâf olsun sütun dolsun diye yazılmaz.
İstanbul, dünyanın kültür merkezi tarihî beldelerinden biri olarak sunuldu. Zaten Roma, Bizans, Osmanlı cihan imparatorluklarının taht şehri ve iki kıt'a üzerinde kurulmuş yeryüzünün tek şehridir (iki kıt'a üzerinde dünyada başka hiçbir şehir yoktur). Bu tip şehirler, kozmopolit olur. Paris, Londra, Viyana gibi... İstanbul'da da ayrı âlemlerin temsilcileri Beyoğlu-Galata, karşı yakada Üsküdar, asıl İstanbul, Boğaziçi ve Haliç ötesinde Eyüp, başka başka özellikler taşır.
Wall Street Journal, İstanbul'u vesile yaparak bugünkü Türkiye politikasında Osmanlı nostaljisi görüyor. İyi ya... Başkan Clinton, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki tarihî nutkunda bizi Osmanlı politikası izlemeye teşvik etmedi miydi? Hattâ Osmanlı'yı unuttuğumuz eleştirel iması vardı. Osmanlı politikasının bugünkü hedefi Büyük Türkiye'dir. Osmanlı sınırları değildir. Bugünkü sınırlarımız içinde çok güçlü, zengin, müreffeh, tam demokrasi yaşayan bir Türkiye...
Wall Street Journal, bölgenin (yani Orta Doğu-Balkanlar-Kafkasya'nın) süper gücü olmak için çalıştığımızı yazmış. Burada yanılmış. Biz, 1918 öncesi gibi kesin şekilde dünyanın büyük devletleri arasında bulunmak istiyoruz. Bugün için G-20'deyiz. Hedefimiz G-8'dir.
Cenevre'de 2 buluşma
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsviçre'nin Cenevre şehrinde dışişleri müsteşarımız Feridun Sinirlioğlu, İsrail Başbakanı Netanyahu'nun temsilcisi diplomatla, iki gün üst üste görüştü. Olumlu sonuç bekleyen dünyanın gözü üzerimizde idi.
İsrail artık Türkiye ile Arap devletleri arasında denge unsuru değil. Sovyetler dağılmadan ve Amerika Irak'a müdahale etmeden önce Baasçı Araplar, İsrail'i yola getirdikten sonra Türkiye'ye doğrulacaklarını düşünüyorlardı. Esad Suriyesi ve Saddam Irak'ında ırkçı nasyonal sosyalist rejimler, Türkiye'den toprak, su, para istiyorlardı. Mısır'da Nâsır, büyükelçimize hakaret ediyor, Türk asıllı olduğu için Kavalalı hanedanını kovmakla övünüyordu. Libya'da Kaddafi, bir başbakanımıza hayalindeki bir mertebenin ast'ı muamelesi yaptı. Türkiye Cumhuriyeti, Tunus'ta hattâ Cezayir'de, buraları Katolik Latin ülkeleri olmaktan biz kurtardığımız halde, popüler değildi. Fas Kralı, devlet başkanı Evren'le telefon konuşmasını kabûl etmemişti. Demirel ve Özal'ın Şam'da gördükleri muamele ise hatırlardadır.
Komünist Filistin örgütleri, Suriye'den girip Anadolu'da, büyük şehirlerimizde cirit atıyor kan döküyorlardı. Körfez Monarşileri ile doğru dürüst diplomatik ilişkilerimiz bile yoktu.
Bugün bu manzara tamamen değişmiştir. İnanılmaza yakın değişme, Suriye'de gerçekleşti. Bütünüyle Sayın Erdoğan'ın eseridir. Türkiye, Suriye'yi Washington'ın mahut listesinden sildirdi, dünyaya açtı. Selçuklular, Memlûkler, Osmanlılar'ın 850 yıl boyunca yönettikleri Suriye ile ilişkilerimiz bugün, halklarımızın yakınlığının, biribirlerini benimsemelerinin güvencesindedir.
Aynı gün Cenevre'de İran, 6 devletin temsilcileri ile masaya oturdu. Görüşme yapılmadığı bir yıl içinde İran, sarı uranyum pastasını imal ederek nükleer enerji kurmak hususunda bağımlılıktan kurtuldu. Yeni toplantı ocak ayında İstanbul'da yapılacak. O zamana kadar İran, ilk atom bombasını hazırlayabilir. Yılda iki atom bombası üretecek çizgiye eriştiği söyleniyor. Bombaları yerleştirmek için füze sıkıntısı bulunmadığı ise kesin.
Sünnî Suriye ve Şîî Güney Irak dışında bütün Arap devletleri, İran'ın karşısındadır. İran'dan korktukları açıktır. Bu husus WikiLeaks yayınları ile de teyid edildi. Zira İran yönetimi, Mısır dahil, Arap devletlerini küçümser tavrından vazgeçmiyor. İslâm'ın mükemmel temsilcisi olduğunu söylüyor. Vaktiyle bize de sataşıyordu. Ancak İran'da 30 milyon Türk asıllı vatandaşı yaşadığı için dikkatli davranıyor. Nükleer işini bırakıp dünyanın takdirini kazanmak gibi bir derdi hiç yok.
Hafta sonu gündem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Pakistan ve Polonya başbakanları bir gün ara ile geldiler. Cumhurbaşkanı, TBMM başkanı, başbakanla dostça görüştüler. Pakistan, Türk cumhuriyetleri dışında bizim en samimi dostumuz olan devlettir. Polonya ise, asırlar boyu, Germen ve Rus arasında ezilmesine karşı koyduğumuz ülkedir. Bu Osmanlı politikasını Türkiye Cumhuriyeti de izledi. İlk Varşova elçimiz, en büyük şairimiz Yahyâ Kemal'dir (Y.Kemal, sonradan Pakistan kurulunca da ilk büyükelçimiz oldu).
Pakistan'a, İslâm dinini Gazneli Sultan Mahmud götürdü. Bütün Hindistan gibi asırlarca Türk yönetiminde kaldı. Bir ara -Tâc-Mahall'i yaptıran- Timuroğlu Şâh-ı Cihân, taht şehirleri Delhi ve Agra'dan uzaklaşıp Lâhûr'u seçti. Muhkem kalesi, muazzam cuma camii, muhteşem Şalimar bahçeleri, bu Türk hükümdarının Lâhûr aşkının en yüksek estetik çizgideki ürünleridir.
Pakistan, dardadır. Tâlibân belâsı ile karşı karşıyadır. Başbakan Yûsuf Rizâ Geylâni, ailesi ile geldi. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde konuştu. Almanya ile Rusya arasında zor bir coğrafyadaki Polonya ise, çok büyük sınır değişiklikleri yaşamış olmanın sıkıntılarını unutmadı. Bugünkü sınırları içinde güvenliğini sağlamak istiyor.
Dünyaya gelince, WikiLeaks yayıncısı Julian Assange'ın Londra'da İngiliz polisine teslim olup tutuklanması ile ilgilendi. Assange, Avustralya uyruğunda. Fakat Amerika tarafından isteniyor. Amerika'ya gönderileceğinden ödü kopuyor. Orada hayat boyu hapisten kurtulması mümkün değil. Zira ABD, tarihi boyunca, bu tip bir ihanete uğramadı.
İnternet korsanlığı bizde de gündemin başına oturdu. Zira kripto'ların yayınlanan ilk küçük partisi Türkiye ve AK Parti ağırlıklı idi. Ama üç konu var ki, önümüzdeki haftalarda bizi daha yoğun meşgul edecek gibi. Birincisi, PKK'nın, emrindeki Kürtçü politikacılarımız vasıtasıyla gündem belirleyip vakit kazanması, çekişilecek yeni yeni konular oluşturmasıdır. İkincisi, üniversite öğrencilerinin gösterileridir. Daha yoğunlaşmak istidadındadır. Yumurtalı-şemsiyeli üniversite oluşmasından kesinlikle kaçınmak lâzımdır. Üçüncüsü, sınavlardaki kopya olayının sorumlularının hâlâ belirlenmemesidir.
Bu problemleri aşacak millî gücün sahibiyiz. Ancak seçime düşük tansiyonla girilmesi daha iyidir. Yüksek tansiyonda sandığa gitmek, tahminleri aşan oy oranları değişikliklerine zemin hazırlayabilir.
Osmanlı'nın dehaları Mevlevî-hânelerde yetişti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şeb-i Arûs (gelin, vuslat gecesi) denen Mevlânâ Celâleddin Rûmî'nin ölümünün 737. yıl dönümü kutlamaları Konya'da başladı. Bugün Afganistan'da kalan Güney Türkistan'ın Belh şehrinde 30 Eylül 1207'de doğan Mevlânâ, 17 Aralık 1273'te Konya'da ilâhî vuslata erişti. 66 yaşını 2 ay, 17 gün geçiyordu. Mevlevî muhiblerince ölüm günü matem tutulmaz. Bayramdır. Şenlik, şâdmânlık demidir.
Sonradan Mevlây-ı Rûm (Türkiye'nin Efendisi) ve Mevlânâ (Efendimiz) diye anılan ve adının sonuna Rûmî (Anadolulu) nisbe'si getirilen Celâleddin, büyük mutasavvıf bilgin sultânü'l-ulemâ (bilginlerin sultanı) denen Bahâeddin Veled'in oğludur. Annesi Mü'mine Hâtûn, Harzem-Şâhlar Türk hâkanlık hanedanına mensuptur. Annesi Karaman'da ve babası Konya'da öldü (23.2.1231).
KONYA'YI MESKEN TUTTU
Mevlânâ, en büyük bilginlerden en yüksek tahsili gördü. Türkçe, Arapça, Farsça, İbrânîce, Yunanca'yı çok iyi öğrendi. 1244'te Konya'ya gelen Şems-i Tebrîzî, babasının yerine Konya'nın en parlak medresesinde müderris olan Mevlânâ'yı tasavvuf okyanusuna celb etti. Selçuklu hâkanlarımızın Kaanûnî Süleymân'ı olan Alâeddin Keykubâd'ın parlak yılları idi. Konya da Selçuklu Türkiyesi'nin taht şehri. Dünyanın en zengin ve parlak beldelerinden biri. Osman Gazi, Mevlânâ'nın ölümünde 15 yaşında idi. Babası Ertuğrul Gazi, 1231'den 1281'e kadar Bizans'a karşı Selçuklu uc beylerinden biridir. Mevlânâ, ülkeler gezerek, Yakın Doğu'yu inceleyip Konya'da mesken tutmuştu.
Mevlânâ'nın daveti, cihânşümûl (evrensel) idi. Muhyiddin Arabî, bu yıllarda Konya'da idi. Onun vahdet-i vücûd öğretisi Mevlânâ tarafından benimsendi. Bütün Türk tasavvufunu da şiddetle etkilemiştir.
Mevlânâ öğretisi üzerine kurulan Mevlevî-hâneler, Osmanlı Türk kültürünün en ağırlıklı eğitim ve öğretim kurumlarındandır. Yoksul ve bay (eski Türkçe'de "zengin" demek), soylu ve kul, herkesin feyz aldığı dergâhlar oldu. Zira; in simât-est bî-dirîğ ez-hâss-u â'm -İn derin câ hêst her kisrâ ta'âm=Bu, soyludan da, yoksuldan da esirgenmemiş bir sofradır; burada, herkes için yiyecek bir şey vardır.
Türk tasavvufu ahde vefâ ve kazâya rızâ ilkesine dayanır. Mevlevî-hâneler bütün tarîkatlar gibi bu öğretiyi verdiler. Ancak en iyi Farsça öğreten Osmanlı müesseseleri, en yüksek musiki öğretimi yapan Osmanlı konservatuvarları gibi üstünlüklerini belirtmem gerekir. Yalnız edebiyat, dil, dinî bilgilerle yetinmemişlerdir (Osmanlı medresesinde Arapça okutulur, Farsça yoktur).
Sultan Süleyman gibi kaanûnî bir hükümdar, o devirde hayat boyu atanan şeyhulislâmını, Mevlânâ'ya dil uzattığı için azledivermiştir. Yavuz ve Dördüncü Murad gibi cihan hâkanları, Mevlânâ'nın sandukasının saçaklarını öpmekle şereflenmişlerdir. Şâirler, âlimler, bestekârlar, hattatlar ve aralarında dehâ mertebesine ulaşan çok seçkin bazı bilgin ve san'atkârlarımız, Mevlevî-hâneler'de yetiştiler. Osmanoğulları'nın çoğunluğu Mevlevî muhibbi olduğu için, tarîkat büyük himaye gördü.
Bugün bütün dünyada, Birleşik Amerika başta, milyonlarca Mevlânâ ve Mevlevî hayrânı var (Mevlevî muhibbi olmak için Müslümanlık şart değildir). Türk mâşerî estetik dehâsının en yüksek ürünleri olan Mevlevî âyinleri (bu teşhis Atatürk'e ait), her türlü yasağı delip geçerek icrâ edildi, ediliyor.
EN BÜYÜK KÜLTÜR MERKEZİ
Bu enginliğine ve sınır tanımazlığına rağmen Mevlevîlik, bir Türk tarîkatidir. En yüksek kültürü temsil ettiği büyük beldelerde geliştiği doğrudur. Ama şu veya bu şekilde, Türk kültürüne katkıları sonsuzdur. Mevlânâ ve Mevlevîlik olmasa idi, biz Batı (Osmanlı) Türkleri'nin medeniyetimizden mutlaka bir şeyler eksik kalırdı.
Sünnî bir tarîkat olduğu için, Farsça'ya verdiği çok büyük ağırlığa rağmen Mevlevîlik, İran'da birkaç şehir dışında yayılmadı ve Türkistan'la Hindistan gibi o asırlar Türk âleminin iki büyük bölgesine ulaşmadı. Osmanlı yönetimindeki Batı (Mağrip) Arap âlemine ve Balkanlar'a ise yayıldı. En büyük dergâh, Konya'dakidir ve Mevlânâ torunları olan çelebîler burada otururlardı. İstanbul'da ilk Mevlevî-hâne 1492'de açıldı. Sonra sayıları 7'ye çıktı. Galata ve Yenikapı Mevlevî-hâneleri ise, imparatorluğumuzun en büyük kültür merkezleri arasında yer alır. Konya Çelebîsi'nin Osmanlı protokolünde yeri vezîr (mareşal) eşiti idi, fakat vezirlerden önce sıra verilmiştir.
Kitaplar Arasında
> Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR, Varlığın Anlamı, 3. baskı, İst. 2010 (ilk baskı 1995), 176 s., Şûle Yayınları. Şahin Uçar, tarihçi, filozof, mütefekkir, hattat, bestekâr, dîvân sahibi son şairimiz, tanbûrî, neyzen, pek çok kitabın yazarıdır. Tam mânâsıyle bir allâme'dir (erudit). Tarih felsefesi profesörüdür. Birçok Doğu ve Batı dillerine vâkıftır. Yukarıda sunduğum eseri, derin düşünceyi seven ve beğenen okuyucuyu cezbedecektir.
> Ankara Gazi Üniversitesi rektörü Prof. Dr. RIZA AYHAN, akademisyen arkadaşlarına, Hacı Bektaş Velî'nin eserlerinin tenkıydî baskısını çok geniş açıklamalarla 3 muhteşem cilt hâlinde yayınlatmış: I: Velâyet-Nâme, 944 s., çift sütun, II: Külliyâtı, 776 s., diğer eser: Gıyasettin Aytaş (editör), Ocaklar, Oymaklar, Boylar, 720 s., çift sütun, hepsi Ankara 2010, Gazi Ün.
Gençlik ve ötesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Demokratik ve politik konularda, elbette tartışacağız. Konuşacağız yazacağız. Uygulamada, Avrupa Birliği norm, kriter, ölçüt, kural -ne derseniz deyin- düzenine uyacağız. Aziz Atatürk'ümüzün biz bize benzeriz mazeret ve direktifi, 1930'ların doğrusudur. 2010'ların doğrusu, çağdaş demokrasilerde ne ise bizde odur, ne değilse bizde de değildir. Kaçamak tecrübelerinin sonu sıkıntı ile biter, bize de yakışmaz.
Bu sütunda yıllar boyu, mahallî diller konuşan Türk vatandaşlarımızın özel haklarının (ki vardır) ne olup ne olmadığının tek kaynağını yazmaktan bıkmadım: Federal yapıda bulunmayan Avrupa Birliği devletlerindeki uygulamalar... Bütün konularda ve gençlik meselesinde aynı kriterler geçerlidir.
Bugün Türkiye'yi yöneten bizim neslimizdir, yarın çocuklarımız tarafından yönetileceğiz ve bunu yaşayarak göreceğiz. Onları, demokrasi ölçüleri içinde, çağdaş bilgilerle mücehhez olarak yetiştirelim. Taşkınlıklarını hoş görelim. Tabiatıyla suç oluşturmamak şartıyla...
Neyin suç olup olmadığı, demokrasi ile yönetilen devletlerdeki uygulamalara bakarak tespit edilir. Yasalarımızın aynı kriterlere uygun olması şarttır. Türkiye Cumhuriyeti bu hususu taahhüt etmiştir. Bu uyum işini çabuklaştıralım ve artık bitirelim. Gösterinin, fikir ve istek söyleyip yazanın serbestliği, demokrasinin temelidir. Fikir ve istekler, şiddet içeren, açıkça zarar verecek eylemlere dönüşürse suçtur. Düzeni sağlamakla yükümlü organlar harekete geçer. Geçmedikleri takdirde demokrasi, o kadar kolayca incinir ve anarşiye dönüşür ki şaşarsınız.
Yakın, epey ve çok yakın geçmişimizde nice acı ve pis tecrübeler yaşadık, artık şaşmamamız gerekir. O günlere dönmek tam bir irtica olur ve epey mesafe almış bulunan Türkiye'yi geri sıralara düşürür (ki bu düşüşü bekleyen pek çok devlet var). Maazallah otoriter yönetimler gelir falan demiyorum. O defteri kapattık. Bir daha açmayız.
Çocuğumuzu, gencimizi, kendi öz nefsimizden fazla severiz. Bütün gayretlerimiz onlar içindir. Kesinlikle Sparta ve Prusya gençliği istemeyiz. Nitekim biz de, babalarımızın atalarımızın fedakârlıkları ile oluştuk. Bu asla değişmeyecek en beşerî sevgi, yolumuzu aydınlatır. Böyle bir aydınlık içinde gençlik problemlerini çözer, aşarız.
Gençlik hareketleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gençlik hareketlerinden bir ölçüde endişelenmemiz tabiidir. Ancak iktidarlar bu hareketlerin birtakım yasa dışı antidemokrat mihraklarca teşvik ve tahrik edildiğini araştırırlar. 1980'ler Türkiyesi'nde de böyle oldu. Emekli olmak üzere bulunan Orgeneral Kenan Evren, genelkurmay başkanı atandı. Kan gövdeyi götüren Türkiye'de -iktidara karşı bulunduğu için görevini ağırdan alan- sıkıyönetimi harekete geçireceğine, iktidara el koydu. Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni kapatmak gibi yasalarımıza göre en büyük suçu işledi. Meclis'in 6 aydır cumhurbaşkanı seçememesini de fırsat saydı (devlet başkanlığı makamı asla boş bırakılmaz, birkaç günden fazla vekâlet kabûl etmez).
11 Eylül günü Türkiye'de kan gövdeyi götürüyordu. Ertesi gün bütün vatan süt limandı. Şanlı ordularımızın bazı komutanları, 27 Mayıs 1960 meş'um ve Mart 1971 gülünç darbelerinden sonra, 10 yılda bir politikacılara çullanmak gerektiği geleneği teessüs etti sanıyorlardı.
12 Eylül Türkiye'de, Merkez Sağ ve Merkez Sol'u (yani Demokrat Parti'nin ta kendisi denen Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi'ni) kapatarak ortasından ikiye böldü. Geleneksel partilerimizin oluşmasını engellemekle demokrasinin önünü kesti. Koalisyonlar oluşturarak istikrarsızlık getirdi. Bazı olumlu işler yapılmış olabilir. Onlar da gayrimeşrûdur. Zira yetkisiz organlarca gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyet tarihimizin en kurnaz politikacısı Evren, kendine göre bir anayasa çıkarttı. Bu anayasa Atatürk cumhuriyetinin temellerine aykırı idi. Fakat askerin bir an önce gitmesi için, zaten atılan her oyun kontrol edildiği bu referandumda vatandaş, yüzde 91'le evet dedi. 2 yıldır devlet başkanı olan Evren'e de ilâveten 7 yıllık bir cumhurbaşkanlığı verildi. Pek çok maddesi değiştirilmesine rağmen bu anayasa hâlâ yürürlüktedir.
12 Eylül, daha önceki 2 darbe gibi Birleşik Amerika'nın okey'i ile yapıldı. 27 Mayıs gibi ana muhalefet partisi genel başkanı paşanın teşviki olmadı. Fakat ortamın oluşmasında, ana muhalefet partisi lideri Ecevit'in kıytırık oylara ihtiyacı dolayısıyla aşırı sola açılımı etkilidir (Ecevit sonradan -gençliğindeki gibi- ılımlı milliyetçilikte karar kıldı).
12 Eylülü oluşturan diğer bir faktör, sonradan 68 Kuşağı denen aşırı solcu dünya gençlik hareketinin Türkiye'de sahnelenmesidir. Yarın devam edip günümüze geleceğim.
68'den günümüze
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul ve Ankara'da yumurtalı öğrenci gösterilerimizin 68 Kuşağı denen 40 yıl önceki dünya üniversiteliler ayaklanmalarına dönüşmesinden endişe edilmesin. Zira bu gösteriler, o yıllardaki boyutlara ulaşmaz.
Ulaşmaz, çünkü 68 olayları gibi evrensel değil. Geçenlerde Yunanistan ve İngiltere gibi Avrupa ülkelerinde ciddi boyutlara erişti ama, Sol ağırlıklı da olsa, kesin bir ideoloji savunulmuyor. Sadece iktidarın icraatına karşılar. Maddî imkânlarının iyileştirilmesi isteniyor. Batı'da çok yüksek olan üniversite harçlarının dünya finans krizinden çıkmak için daha da arttırılması protesto ediliyor (İngiltere'de 3 misline çıkarıldı).
68 olayları Paris'te başladı. Tarihin en kapsamlı ve yaygın öğrenci eylemleri hâlinde dünyaya yayıldı. Türkiye'ye ise çok geniş ölçüde bulaştı. Zira ortam müsaitti. Rusya ve milletlerarası komünizmce yönetildi.
Türkiye'de ayaklanan öğrenciler, silâhlı, bombalı eylemlere başladılar. Komünist Filistin örgütleri ve daha her türlü Allah'ın belâsı örgüt Türkiye'ye sızdı, zemin buldu, genişledi. Taktik, Moskova'dan geliyordu. Türkiye'nin 6 Sovyet cumhuriyeti hâlinde Sovyetler Birliği'ne katılması isteniyordu (Başbakan Ferit Melen, bunu televizyonumuzda Türkiye'yi 6'ya bölen haritaları göstererek açıkladı).
Bölünmesiz komünizm isteyen Maocu denen bir azınlık da vardı. Ülkücü gençlik, bütün bu fraksiyonları önlemek gibi ağır bir misyon yüklendi. Genel Kurmay duvarlarına ve TBMM salonlarına sızılıp eylemler yapıldığı günlerdi. Milliyetçilerin dış, hattâ iç desteği bulunmadığı için, silâhları sınırlı idi, 5.000 milliyetçi ve 1.000 kadar komünist gencimiz öldürüldü. Bu rakamlar, yetkili kişilerin ifadelerine dayanıyor (meselâ Demirel, Evren'e 6.000 vatandaşımızın kaatillerini niçin bulamadıklarını sormuştu). Evren mahkemeleri, komünistlerle milliyetçilere aynı yaman muameleyi yaparak tarihe geçti.
Ninni söylemiyor, tarih yazıyoruz. 68 harekâtı, iyice daralmaya başlayan Rus komünizminin, dünyayı ele geçirebilmek için son büyük teşebbüsüdür. Bugün demokrasi, böylesine bir tehdid altında değil. Hükûmetimiz akıllıdır. Devletimizin imkânları gençlerimizin makul maddî isteklerini karşılayabilir. Aralarına fesat erbabı ne yapıp eder mutlaka girer. Devlet organları bunların haklarından gelir. Gençlerimizin onurlarını kırmaksızın bu bâdireyi atlatacak güce ve tecbüreye sahibiz.
Gene İran
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Menûçehr Muttakî'nin azli, sürpriz oldu. Dünyaca ilgilenildi. Türk (Azerî) idi. Ankara büyükelçiliği yaptığı için, Türkiye'yi iyi tanıyordu. Burada çok dostu vardı. Epey uzayan dış işleri bakanlığında milletlerarası diplomaside adı çok geçiyordu.
Zira İran'ın adı çok geçiyordu. Muttaki, Amerika'yı ve demokrasi âlemini, nükleer enerji bahsinde yıllarca oyalamaktaki hüneri ile hiç unutulmayacaktır. Buna rağmen, cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecat'ın, Muttakî'yi bir Afrika ülkesinde resmî ziyaret sırasında azletmesi (nezaketle "görevden alması" diyelim) şaşırtıcı oldu.
Nükleer müzakereleri Batı'ya taviz vererek yürüttüğü için azledildiğinin söylenmesi, dikkate değer. Bize göre, Batılılar'ı asaplarını bozacak şekilde oyalayarak ve uyutarak zaman kazandı. İran'ın bombaya erişmesinin yolunu açık tuttu. Amerika bombardımanını yıllarca engelleyen politikacı sıfatıyle diplomasi tarihine geçecektir.
Şimdi Tahran, daha sert bir tutuma mı girecek? Hemen önümüzdeki Ocak ayında İstanbul'daki toplantıda bunu anlayacağız. İstanbul konferansında İran, Birleşmiş Milletler'in 5 daimî Güvenlik Konseyi üyesi (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin) + Almanya temsilcileri ile konuşacak. Belki bir Türk müşahit (gözlemci) de bulunacak. İran'ın "sarı uranyum pastası" tabir edilen nükleer safhayı gerçekleştirdiği, geçen ay bildirilmişti.
Pastanın yarısı, aracı pozisyonundaki Türkiye'de saklansa bile, diğer yarısı ile İran, ilk bombasını yapabilecektir. Yapacak da ne olacak? Kullanacak mı? Atom bombası fırlatan İran, dümdüz edilir.
Ancak Osmanlı Türk yönetiminin el çekmesi (1918), İngiltere ile Fransa'nın çekilmesi, petrol egemenliğine Amerika'nın geçmesi, İsrail'in Araplar'ın açtığı 3 savaşı da kazanarak anormal sınırlara ulaşması, Orta Doğu'nun 20. asırda ne kadar kapsamlı istikrarsızlıklar yaşadığını gösterir. Atomlu bir İran gerçekleşirse, bu istikrarsızlığın yeni bir evresi açılır. Durulgan dengeler alt üst olur. Osmanlı'nın bıraktığı Balkanlar, Orta Doğu, hattâ Kafkasya ve Kuzey Afrika ve hattâ Kuzey Karadeniz, her türlü kargaşayı yaşadı. Pax Americana, Pax Ottomana kadar başarılı olamadı. Zaten onun kadar uzun bir hayatı da bahis konusu değil. Zira 21. asır sonunda petrol ve gazı tükenince, Birleşik Amerika'nın bu coğrafyaya ilgisi azalacaktır.
...1900 yılı insanlığın en huzurlu günleriydi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Günümüze yaklaştıkça tarih dediğimiz insan geçmişinin değişimi âdetâ hız kazanır. Olayların akışının yoğunluğu akılları karıştırır. Şu veya bu tarihte ne olup bittiğini, o tarihte şunun veya bunun bulunup bulunmadığını sevgili okuyucularım çok merak ederler. Bu küçük kısa sohbetimde 1900 yılını seçtim. 110 yıl öncesi... O yılı hatırlayan insanoğlu bugün yoktur. 1 asırdan (yüzyıldan) ve 3 nesilden uzun bir zaman parçasıdır (tarihçilere göre bir nesil=kuşak, bir asrın üçte biri yani 33 yıldır). 110 yıl içinde 1.5 milyar nüfustan 7 milyara çoğalan insanoğlu, dedelerimiz, bakalım nasıl bir dünyada yaşıyorlardı:
1900'de radyo, TV, uçak, tank yok. Ama telefon, telgraf, tren, hattâ son keşifler olarak elektrik ampulü ve röntgen mevcut. Sinema sessiz. Otomobil denen acayip araç şu veya bu ülkede hayretle seyrediliyor. Telgraf çoktan 40 yılını doldurmuş. Daktilo (yazı makinesi) kullanıma girdi. Modern cerrâhî (operatörlük) başladı. Matbaa dizgisi elle yapılıyordu.
ŞEHİRLER HIZLA DEĞİŞİYOR
Şehirler havagazı ile aydınlatılıyor. Elektrik bir kaç şehirde başladı. Büyük Amerika ve Avrupa şehirlerinde metro denen yeraltı trenleri yapıldı. İstanbul'da bile 30 yıllık Tünel denen kısa bir metro hattı mevcut. Enerji kaynaklarımız maden kömürü ve gittikçe ağırlığı artan petrol. Havagazı, kömürden elde ediliyor. Ampulü bulan Edison, sesi kaydetmeyi de başardı. Kovan çalan gramofonlar piyasaya verildi.
Yelkenli gemi tarihe karışmak üzere. Artık kömürle işleyen demir tekneler denizlerde sür'at yapıyor. Daha bir savaşta kullanılmamakla beraber bir kaç devlette denizaltı da var (biz Osmanlı Türkiyesi'nde de 2 adet mevcut).
1900 yılı başı dünya nüfusu tahmini 1.491.000.000. Dünyada sadece bağımsız 52 devlet var. Bunlardan 9'u resmen büyük devlet sayılıyor: İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya, Birleşik Amerika, Avusturya-Macaristan, Türkiye, Japonya, İtalya (önem sırasıyle yazmaya çalıştım). İspanya artık bu statüde değil. Çin bile bu statüye alınmamış. Resmen büyük devlet şu demek: Aralarında büyükelçi (ambasadör) teâtî eden devletler. Anılan 9 devlet dışında kalan 43 devletin teâtî ettikleri elçilere ministr (orta elçi) deniyor. Bu dehşetli eşitsizlik 1945'ten sonra kaldırıldı. Artık Lüksemburg'la Amerika bile biribirine büyükelçi gönderiyor. Orta elçilik tarihe karıştı (unvan olarak kullanılabiliyor). Dünyanın 1.5 milyar nüfusunun 350 milyonu Çin'de yaşıyor. 9 büyük devlet 850 milyon nüfusu paylaşıyorlar. Geri kalan 43 devlete kalıyor toplam 290 milyon nüfus...
Zira bir sömürgeler dünyasındayız. Emperyalizm doruk çizgisinde ve hâlâ doymak bilmiyor. Büyük devletlerden yalnız 2'si cumhuriyet (Fransa ve ABD). Gerisi monarşi (imparatorluk veya krallık). Birleşik Amerika ve Japonya'nın büyük devlet statüsüne 10 yıl önce alındıklarına herhalde hayret edersiniz.
Bağımsız Müslüman devletler Türkiye, İran, Afganistan, Fas'tan ibaret ve sonuncusu bir kaç yıl sonra bağımsızlığını kaybedecek. 3 de Budist devlet mevcut: Çin, Japonya, Tayland. 45 Hristiyan devletten 6'sı Ortodoks: Rusya, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Yunanistan, Etyopya. 39'u Katolik veya Protestan. Asya kıt'asında sadece 5 devlet: Çin, Japonya, Tayland, İran, Afganistan. Türkiye 3 kıt'ada ama eskiden beri -başkenti Avrupa'da olduğu için- Avrupa devleti sayılıyor. Afrika kıt'asının onda dokuzundan fazlası Türkiye, Fransa, İngiltere, Portekiz, İspanya, İtalya, Belçika, Almanya arasında paylaşılmış. Kölelik artık bütün dünya devletlerinde resmen yasak.
Korkunç sanayileşme hamlesi ve milyonun üzerinde 17, yarım-bir milyon arası 30 şehir oluşmuş. 288 dünya şehrinin nüfusu 100.000'in üzerinde. 2 milyonu geçen sadece 4 şehir: Londra, 6.1, New York 4.5, Paris 4.1 ve Berlin 2.4 milyon. Paris, Viyana, İstanbul, Londra, Petersburg gibi imparatorluk taht şehirlerinde çok rafine hâle gelmiş, fevkalâde incelmiş, yüksek estetik çizgiyi yakalamış insanlar yaşıyor. Soylu, burjuva, hattâ işçi ve hizmetkâr tabakalarından olsunlar, olağanüstü bir terbiye ve konuşma âdâbı içindeler. Basın gelişiyor, tirajlar artıyor, okuma yazma bilenler çoğalıyor.
İLİM VE TEFEKKÜR DORUKTA
Şiir ve musikiden doğrusu herkesin nasibi vardı. Zira 19. asır, bütün tarihin en büyük bestekâr, virtüöz, şair, yazarlarını yetiştirmişti (bizde de öyle). İlim ve tefekkür ise dorukta. Her yıl bir kaç icat, insanlığın gündelik hayatını değiştiriyor. Artık at değil, tren, telgraf, telefonla ulaştırma ve haberleşmeyi sağlayan insanlık uçağın, radyonun, elektriğin eşiğinde...
Tarihçiler 1900 yılını, tarihin en bahtiyar dilimlerinden biri kabûl ederler. Gerçekte 1.5 milyar insan, hepsi mutlu değilse bile, huzur içinde idi. Avrupa, zenginliğinin doruğunda idi (bu durumunu 1945'te kesin olarak ABD lehine kaybedecektir). Bütün dünya tarihinin en büyük felâketine 15 yıldan az kaldığını söyleseniz, size Londra'da, Paris'te, Petersburg'da, Berlin ve Viyana'da olduğu kadar, İstanbul'da da kahkaha ile gülerlerdi.
Haddeden geçmiş bir medeniyetin üst çizgisine ulaşmakla mağrur Avrupa, Osmanlı Türkiyesi'ni de anaforun içine çekerek toplu bir intihara mahşerin dört atlısının meş'um hızıyla öylesine gidiyordu ki, yeni açılan asrın ilk 15 yılının mutluluk iklimi içinde, diyebilirim ki, fark edilmedi bile.
Pelosi ve Ermeniler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD vatandaşı oldukları halde daha çok Ermeni gibi davranan diaspora, her yıl Amerika ve Türkiye'nin gündemini küstahça işgal ediyor. İki devletin -Dünya dengesini sağlayan- ilişkilerini zora sokuyor. "Bu ne biçim stratejik ittifaktır?" diye düşünüyoruz.
Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu, gene Hillary Clinton'la telefon görüşmesi yapıyor. Washington büyükelçimiz, kriz yönetimi ilân edip ABD parlamenterleri, devlet ve hükûmet adamları ile temas arıyor.
Neymiş? Türk düşmanı ve Amerikalı'dan fazla Ermeni gibi hareket eden Nancy Pelosi Hanım, gene sahnede. Öyle ki, artık "Ermeni Sorunu" yerine "Pelosi Sorunu" dememiz daha isabetli hâle geldi. Bu hanım, çeyrek asırdır Kaliforniya'dan milletvekili seçilip Washington'a gidebilmek için, Ermeni oylarını sürekli elinde tutmaya alışmış. Temsilciler (Millet) Meclisi başkanı olduğu için etkili. Fakat geçen ayki seçimlerde kaybetti. Bir iki haftası kaldı. Bu kısa müddet içinde Ermeni tasarısını geçirmek fikr-i sâbitini sürdürdü. Amerika'nın Türkiye'deki yüksek menfaatleri bu hanıma vız gelip tırıs gidiyor.
Temsilciler Meclisi'nin devre sonuna birkaç gün kala el çabukluğu ile ABD Sayın Başkanı ve hükûmetine (1915'te Ermeniler soykırıma uğradı) uyarısı yapmasının, Türk-Amerikan münasebet ve dostluğunu zedelemekten başka bir sonucu olmaz. Ermeniler bizi dolandıramaz. Amerika'daki Türk örgütleri de faaliyete geçti. Ama sayı ve etki bakımından Ermeni diasporasından çok geridedir. Kıyas kabûl etmez derecede en etkili, en nüfuzlu olan ise Yahudiler'dir. Artık her yıl tekrarlanan bu maskaralıkta taraf değiştirdikleri görülüyor.
Prof. Davutoğlu'nun ABD Dışişleri Bakanı Hillary Hanım'ı (tarihî konuları her yıl sürekli yasama meclislerine taşıma illetinin (Türkiye'nin başında Demokles Kılıcı gibi sallandırılması yanlış bir tutumdur ve ilişkilerimizi bozar) diye uyarması çok yerindedir. İşimizi gücümüzü bırakıp seçim kaybetmiş Nancy Hanım'ın tutku ve takıntı hâline getirdiği kaprisi ile mi uğraşacağız?
Türkiye'nin ABD ittifakından kopması hâlinde, her iki tarafın da muazzam zararlar göreceği âşikârdır. Davutoğlu bunu ima etmedi, açıkça söyledi. Böyle bir durum, dünya dengesini bozar. Amerika da, Türkiye de kaybeder. Kim kazanır? derseniz, başka bir konudur.
İlginç iddialar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya politikası üzerinde ilginç iddialar havalarda uçuşuyor... (Sakın aldanma, inanma, kanmayın) diyemiyorum, çünkü bir de bakıyorsunuz, bazı iddialar gerçekleşivermiş.
Önemli İngiliz dergisi Newsweek, İran savaşının eşiğinde bulunduğumuzun emarelerini sıralıyor. İran'ın "nükleer devlet" politikasını dünyayı oyalayarak yürüten dışişleri bakanı Muttaki'nin azli, gerçekten sürpriz idi. Yeni bakanın daha nükleerci olduğu söyleniyor, inşallah doğru değildir.
Yeni İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Sâlihî, -rivayete göre- hakaretle azledilen Muttaki'den daha radikal ve şaşırtıcı olduğunun ipucunu gösterdi: Suudî Arabistan'la Türkiye'ye ağırlık vereceği gibi anlaşılması zor bir cümle söyledi. Türkiye de, Suudiler de Birleşik Amerika'nın stratejik müttefiki oldukları bakımından mı bize öncelik tanıyor? S.Arabistan'la şüphesiz çok dostuz ama, rejimlerimiz biribirine o kadar zıt ki...
Suudi Arabistan, WikiLeaks ifşaatına göre, İran'ın derhal ezilmesi için Amerika'ya baskı yapıyor. Dünyanın -açık ara ile- en büyük (1.) petrol rezervine ve ihracatına sahip. Birleşik Amerika'da trilyonlarca dolarlık serveti var. Türkiye ise, İran'dan korkmuyor. Amerika'yı İran savaşına teşvik falan etmek şöyle dursun, savaşı durdurmak için elinden geleni -hem de âzamîsini- yapıyor.
WikiLeaks'in, Sudan cumhurbaşkanı el-Beşîr'in petrol gelirinden 9 milyar dolar (milyon değil milyar!) zimmetine geçirerek Londra bankalarında adına gizli hesap açtırdığı ithamı ise dehşet saçtı. Amerika'nın Hartum büyükelçiliğinin 24 Mart 2009 kripto'sunda Washington'a geçtiği bu istihbarat, rakamın büyüklüğü ile bizi şaşırttı ve çok üzdü. Zira Sudan, dünyanın en yoksul 15. devleti. Milyonlarca insanı açlıktan kırılıyor.
El-Beşîr'e ait kriptonun yanlış, kasıtlı veya mübalağalı yazılmasını kuvvetli ihtimal saymak mümkündür. Ancak yanlış doğru, mübalağalı dengeli olsun ABD büyükelçiliklerinin dışişleri bakanlığına gönderdikleri bu gizli raporlar, gündemden düşmeyecek. Daha epey sürprizle karşılaşacağımız muhakkaktır.
Ne istiyorlar?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İkinci dil konusuna kadar bir takım uç talepleri gündeme taşımayı, Meclis'imizin 4. partisi olan Kürtçü partinin başardığını söyleyebilirim. Kürtçü dedim. Zira BDP'nin bugüne kadar Kürt konusu dışında koskoca Türkiye'nin en ufak bir meselesini gündeme getirdiğini hatırlamıyorum. Aynı zamanda Öcalan partisi de denebilir. Öcalan'ın direktifleri dışında hiçbir inisiyatifleri bulunmadığı olayların akışı ile açığa çıktı. Ne istiyorlar? Ama gerçekten ne istiyorlar? Gerçek niyetleri nedir?
Tam bağımsız Büyük Kürdistan devleti kurmak istiyorlar. Safha safha ilerliyorlar. Bizi, bazı kavramlara, gelişmelere, olmazları olur görmeye alıştırıp eğitiyorlar (!). Büyük Kürdistan=zaten kurulmuş olan Kuzey Irak Kürdistan otonom devleti + Güneydoğu Türkiye + İskenderun Körfezi'ne kadar Suriye kuzeyinde kalın bir şerit + İran'ın Kürt ve Lor eyaletleridir. Hedef budur, bunu istiyorlar.
Bu, tarihin tam bağımsız ilk Kürt devleti olacak. ABD ve AB tarafından hoş görülüp, ayakta durabilmesi, savunabilmesi için yardımcı olunacak. Böylece Türk-Arap-İran okyanusu ortasında kalan, Akdeniz'e de dar bir koridorla açılan devlet, asırlar ve asırlar boyu birlikte yaşadığı 3 büyük millete karşı ABD tarafından korunacak.
Nasıl olacak? Şöyle olacak: Amerika mutlaka İran'a savaş açacak, buna mecburdur. Türkiye, tarafsız kalacak. Amerika bunu stratejik ittifaka ihanet sayıp Türkler'in yerine Kürtler'e ve Ermeniler'e dayanacak. Bir alternatif oluşturamayacaklar ama, Amerika'nın başka çaresi de yok! Amerika, Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan'ı kuracak. Büyük Ermenistan'ın Karadeniz'e çıkışı bulunacak. Bunun için Kuzeydoğu Türkiye'den ince bir şerit, Ağrı Dağı ile birlikte Ermenistan'a bırakılacak. Ermeniler'le Kürtler nice yıl sonra gene büyük ölçüde kapışacaklar ama, Washington'daki dâhîler buna da çare bulmaya çalışacak!
İran'da bir kaç devlet daha kurularak Sovyetler ve Yugoslavya'nın durumuna getirilecek. Türkiye ise sadece küçülecek, daha Avrupalı'laşacak.
Öcalan'ın, sayemizde devlet sahibi olan Barzani ile Talabani'nin en büyük ve uç hedefi (Osm. aksâ-yı emel) budur. Pekiyi Türkiye'nin karşı planı nedir? O da yarına.
Kürt açılımı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünkü yazımda Öcalan-PKK kafasına göre Büyük Kürdistan'ın nasıl kurulacağını anlatmıştım. Bu projeye Türkiye'nin karşı projesi ise şöyledir: PKK'ya İnsan bu âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar deyip tek ilçemizi bile vermek şöyle dursun, otonomi tanımayacağımız için, Kürt açılımını ertelemektir.
Halbuki, Avrupa Birliği ölçütleri içinde Kürt açılımına -haddim olmayarak- bendeniz bile katılmıştım. Türkiye açılıma hazırdı, başladı. Epey de şey gerçekleştirildi. Kürtçe'nin özel sektörün açacağı kurslarda öğretilmesi, üniversitelerimizde incelenmesi, TV, radyo, gazete, kitap ile canlı tutulması, tiyatro ve müzikte kullanılması epey şeydir.
Ama Öcalan partisi, devlet okullarında Kürtçe diye tutturdu. Okullarımızda seçmeli ders olması bile mümkün değilken gürültü çıkardı. Bilakis Türkiye Cumhuriyeti, istisnasız bütün çocuklarımızı Türkçe öğretimle ilköğretimden geçirmekle mükelleftir. Resmen azınlık kabûl edilen Hristiyan vatandaşlarımıza da Türkçe öğretmekle yükümlüdür. Lozan ve diğer anlaşmalara göre karşılıklılık şeklinde Hristiyan azınlıklarımız kendi dillerinde okul açıp öğretim yaparlar.
Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Bulgarlar, Süryâniler, bu statüdedir. Ana dili Türkçe olmayan hiçbir Müslüman için böyle bir ayrıcalık asla tanınmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda da 3 kıt'a üzerinde bulunmasına rağmen her çağda tek resmî dil Türkçe idi ki 1876 ve 1908 anayasalarında bu husus ve yasama meclislerinde tek müzakere dili olduğu tekrarlanmıştır.
Nasıl Amerika'da İngilizce, Fransa'da Fransızca, Almanya'da Almanca tek resmî dil ise, Türkiye'de de Türkçe öğrenmekten başka çare yoktur. Birleşik Amerika'da on milyonlarca vatandaşın ana dili İspanyolca olmasına rağmen yargıda, poliste, benzer yerlerde İspanyolca konuşmaya kalkın, işiniz görülmez (üstelik Birleşik Amerika'da öğrenimde yabancı dil dersinde büyük bir dünya dili olan İspanyolca ilk sırada, Fransızca 2.'dir).
Bizde 500 yıl önce Türkçe bilmeyen devlette görev alamazdı. 500 yıl sonra da alamayacaktır. Ama istisnasız bütün büyük ve yerel, hattâ artık hiç konuşulmayan dillerin serbest öğrenimi sürecektir. Kürtçe'ye özel haklar verilirse, çeşitli ana dilleri olan Müslüman halkımız da aynısını istediği takdirde Türkiye, çıldırmışlar diyârına döner. Ancak Türkçe'yi bilmeyen, Türkçe öğretemediğimiz vatandaşın tercüman aracılığı ile işlerini yürütmek hakkı vardır. Kürt açılımının sınırları budur.
Emellerine ulaşamayınca Abdülhamîd'e düşman oldular
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İkinci Sultân Abdülhamîd, Sultan Abdülmecîd'in (1823-1839-1861) 2. oğludur. 22 Eylül 1842 sabahı saat 5'te Eski (ahşab) Çırağan Sarayı'nda doğdu. 10 Şubat 1918'de -yalnız 2 odasını kullandığı, tamamı kendisine tahsis edilmiş- Beylerbeyi Sarayı'nda öldü. 75 yaşını 4 ay, 9 gün geçiyordu.
2 yaş büyük ağabeyi Beşinci Sultan Murâd'ın 3 aylık bir saltanattan sonra tahttan indirilmesi üzerine (1904'e kadar yaşayacaktır), 31 Ağustos 1876'da hâkanlık-halîfelik tahtına geçti, 34 yaşında idi. 27 Nisan 1909'da tahttan indirilinceye kadar saltanat müddeti 32 yıl, 7 ay, 27 gündür. 1687'den günümüze kadar Türkiye devlet başkanlığında en uzun müddet kalan kişidir.
Bu suretle üst üste 3 padişahımız, tahttan indirilmiş oluyor: Sultan Abdülazîz (ki 5 gün sonra alçakça şehîd edildi) ve yeğenleri Beşinci Murâd ile İkinci Abdülhamîd. Son ikisinin en küçük kardeşleri 6. Mehmed Vahîdeddîn de 1922'de aynı âkıbete uğrayacaktır.
Sultân Abdülhamîd'in -muhâliflerince- Devr-i İstibdâd denen imparatorluğu -Kaanûn-i Esâsî'den başka Tanzîmât'a da muhalif olarak- şahsen yönettiği zaman parçası ise 13.2.1878-23.7.1908 arası 30 yıl, 5 ay, 9 gündür. Saltanatının 1 yıl, 5 ay, 13 günlük ilk diliminde (1876-1878) 1. Meşrûtıyet (taçlı demokrasi), 9 ay, 5 günlük son diliminde (1908-1909) 2. Meşrûtıyet, toplam 2 yıl, 2 ay, 18 gününden sorumlu değildir. Zira devlet yönetimi kendisinde değildi.
İÂDE-İ ÎTİBÂRINI SAĞLADIM
Sultân Abdülhamîd bugün, ataları Fâtih, Yavuz, Kaanûnî derecesinde, belki onlardan fazla aktüeldir dersem, fazla abartı sayılmaz. 1968'de çıkan Türkiye Tarihi'min 12. cildi ile bu padişahın -eski tâbirle- iâde-i îtibârını sağlayıp geniş kitlelere tanıtan tarihçi ben olduğum için, 42 yıldır kendisinden bahsetmem, şu veya bu özelliğini anlatmam için sürekli okuyucu bombardımanı altında kalmışımdır. Hâlâ öyle. Başka hiçbir padişah hakkında bana bu kadar soru sorulmadı. Bu kısa sohbetimde, dünyanın karşısında bulunduğu bu Türkiye imparatorluk yöneticisinin başlıca düşmanlarının husûmet sebebini açıklamak, hatırlatmak istiyorum.
Sultân Abdülhamîd, 30 yıl, emperyalizmin en azgın döneminde yoluna çıkmış, hızını kesmiştir. Kendisini üstün zekâlı sayan Avrupalıyı atlatmıştır. Hem de ataları gibi asker gücüyle değil, diplomatik dehâsı ile...
Yahudi, İsrail'in kurulmasını yarım asır geciktirdiği için ona diş bilemektedir. Yunan, 1897'de Atina kapılarına indiği için nefret etmektedir. Ermeni, Doğu Anadolu'da Hamîdiye alaylarını kurup Ermenistan projesini tarihe gömdüğü, Kürtleri soykırımdan koruduğu için hınçlıdır. Fransız tarihçisi Kont Albert Vandal bu yüzden ona Kızıl Sultan (Le Sultan Rouge) lakabını takmış, lakabın niçin takıldığından gafil zavallı muârızları da Türkiye'de hükümdarlarını bu isimle anabilmişlerdir.
İngiliz, onun hılâfet politikası ile ter döktüğü için... Can damarı Hindistan'da her cuma günü yüz bin camide kendisine duâ edildiği için... Rus, Balkan ittifakını önlediği için... Çinli, Döngenler'in (Müslüman Çinliler) soykırımına karşı çıktığı için...
Elinde Dördüncü Murâd'ın yetkileri, Kaanûnî'nin ordu ve donanması yoktu ki... Üstelik Tanzimat ve Meşrutıyet'le sınırlandırılmış yetkilerini, hâkan ve halîfe sıfatlarını vurgulayarak aşmak yolunu tuttu. Midhat Paşa kafasındaki muhalefete mecburen aynı üslûpla davrandı. İftira, yalan, itham, komplo, darbe, bomba, sûikasd olarak muhalifleri, imparatorluk yönetmekteki yeteneğinden nefret edenler, her türlü alçaklığı kullandılar.
Şüphesiz bütün tarihî şahsiyetler gibi onun da yanlışları, yetersizlikleri vardı. Ama 93 yıkıntısı ile teslim aldığı 10 milyon kilometrekarelik devletini, dirayetle yönetti. İmparatorluğu benden sonra 10 yıl muhafaza edebilirseniz kendinizle öğünebilirsiniz! dehşetli, inanılması güç bir "kehânet" telaffuz ederek tahtından ayrıldı. 10 yıl sonrası 1919'dur...
Bayındırlık, bilhassa maârif politikasını, dış politika dehâsına eklemek gerekir. Onun kurduğu okullarda okuyup dünyaya açılan gençlerimiz, ona muhalefetle siyasete girmişler, imparatorluk yıkmışlar, fakat cumhuriyeti kurabilmişlerdir...
Sultân Abdülhamîd'in başka sayısız cephesine ilk fırsatta dönmek vaadiyle bu konuyu pek çok merak eden sevgili okuyucularımı selâmlıyorum...
Kitaplar arasında
Prof. Dr. NEVZAD ATLIĞ, Kültür Bakanlığı İstanbul Klasik Türk Müziği Korosu, Klasik Türk Müziği,
10 CD, İst. 2010, EMİ Müzik Yayını, tel. (İst.) 244 58 44 (genel müdür: Nazan Hacıgüzeller).
Münhasıran kitap sunmak zorunluluğu yok. Bu defa bir CD koleksiyonu sunuyorum: Klasik Türk Musikisi'nin en büyük otoritesi olan Nevzad Atlığ, aynı zamanda en yüksek estetik çizgide yönetici koro maestrosudur. Kurucusu bulunduğu İstanbul Devlet Korosu ile musiki alanında Osmanlı'nın hangi zirvelere tırmanabildiğini seslendiriyor. "Üstâd-ı Sâlis" Abdülkaadir Merâğî'den (1353-1435) Fehmi Tokay'a (1889-1959) kadar 43 bestekârımızın 122 eserini içeren bir CD'te toplanmış (üstâd-ı evvel Aristo ve üstâd-sâni Fârâbî'dir). Eserlerin içinde Beyâtî Mevlevî Âyîni (17. asır) gibi çok uzun parçalar var. Diğerleri sözlü (güfteli) din dışı (Lâdînî/profan) parçalar: kâr-ı nâtık, kâr, Beste, ağır ve yürük semâîler ile şarkılar. Birkaç da saz eseri... 64 sayfa Türkçe-İngilizce bir açıklama kitapçığı eklenmiş. Kültür Bakanlığımız'ı da kutluyorum. Tez elden Tanbûrî Cemil Bey'in bütün plaklarının CD'lerini de yayınlamasını istiyorum. Bu işi 20 yıl önce New York'ta Ermeniler yaptı. O plakları dinliyoruz. Biraz ayıp olmuyor mu?
Amerika-Japonya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika'nın, Japonya'ya, 1945 öncesi gibi, dev askerî güç olması teklifi, büyük gelişmedir. ABD'nin 21. yüzyıl boyunca Pax Americana'yı sürdürmeye kararlı bulunduğunun açık delilidir. Pax Americana, Pax Ottomana ve Pax Britanica gibi (ya itaat et, ya itaatsizliğinin sonucuna katlan!) diye en kaba ve incitici şekilde tarif edilebilir. Bu pozisyonu asırlarca kullandığımız için biz Türklerin yadırgayacağımız bir kavram değildir.
Pasifik dediğimiz Büyük Okyanus, Arz'ın yarısından büyüktür (165 milyon km2). Bu uçsuz bucaksız denizin gerçek, hattâ tek hâkimi 1945'ten bu yana Amerika'dır. Okyanusun doğu yarısına mutlak egemendir (kuzeyde Kanada, güneyde deniz ve havada Amerika'ya rakip olamayacak Latin Amerika devletleri var). Okyanus'un batı yarısında ise Amerika dikkatli davranmaya mecburdur. Vaktiyle İngiltere'nin egemenlik alanı idi. Bugün bu bölgede 2 çok büyük potansiyel ekonomik ve askerî güç bulunuyor: Çin ile Japonya.
Çin, biz Türkiye süper uçak gemisi hediye ettiğimizden beri (bu olayı unutmadık) denizde de kuvvet kazandı! Ancak, zaten en büyük çapta kara, hava ve deniz kuvvetlerine yakın geçmişte sahip olan Japonya yeniden silâhlanırsa, Amerika, rahatlayacaktır.
Zira Japonya, Amerika'nın çok sadık müttefikidir. Japonya anayasası silâhlanmayı yasaklamıştır ama, Japonya, çok, pek çok kısa müddet içinde yeniden Asya'nın süper askerî gücü olabilecek kapasiteye sahiptir. Çin ve Kuzey Kore'ye karşı, okyanusun kuzeybatısını savunabileceği muhakkaktır.
Büyük Okyanus'un güney-batısında ise, Amerika'nın diğer değişmez müttefiki, Avustralya bulunuyor. Silâhlı kuvvetleri güçlüdür. Yeni Zelanda da yanındadır. Uzak Doğu'da Amerika'nın diğer müttefiki Tayland (Siyam) var. Malezya, Singapur, Brunei, Tayvan, hattâ Endonezya ve hattâ Çinhindi'ndeki Tayland dışında kalan 4 devlet de Burma hariç Amerika ile bugün rahat ilişkiler içindedir.
Amerika'dan çok nefret edenlerin ümit bağladıkları Çin'in, bulunduğu coğrafyadaki dengesi böyledir. Japonya, anayasasını değiştirirse bu denge, daha kesinleşir, hattâ keskinleşir. Amerika'nın Pasifik ve Uzak Doğu'daki durumunu özetledim. Yazıma, geçen asrın dünya çapında en büyük politikacılarından olan 2. Abdülhamîd'in şu çok vecîz jeostratejik cümlesi ile son veriyorum: (Harbi denizlere hâkim olan taraf kazanır). Ancak tam bir değerlendirme için, diğer kıt'alara da göz atmak gerekiyor ama, sütunum burada tükendi, inşallah başka bir güne...
Amerika-Brezilya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Aralık, 2010
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her kıt'ada derinlemesine etkili olan Amerika, kendi kıt'asında çok da rahat değildir. Eskiden beri Latin Amerika devletlerinde oluşan ABD husumetiyle karşı karşıyadır.
ABD, her üç okyanusun da hâkimidir. Deniz-hava üstünlüğü üç okyanusta da mükemmeldir. Atlas Okyanusu'nun kocaman bir körfezi sayılabilecek Akdeniz'de de egemendir. Karadeniz'e bile hulûl etmeye çalışıyor.
Koskoca ve çok nüfuslu bir devlet olan Amerika'nın sadece 2 devletle sınırı vardır. Kuzeyde baştan başa Kanada ve güneyde çok daha kısa Meksika sınırları... Kanada, ABD'nin yakın müttefikidir, her iki cihan harbinde birlikte savaştılar. Meksika'ya gelince, ancak son çeyrek yüzyılda ilişkilerini düzeltebilmiştir, zira bir Anglo-Sakson değil, bir Latin Amerika devletidir. Bugün Meksika artık Pax Americana şemsiyesi altındadır.
Açık, Moskova'ya dayalı, iddialı, silâhlı ABD karşıtlığını Küba'nın komünist lideri Fidel Castro üstlenmişti. Geçenlerde "komünizm yanlıştı" sözünü söyleyerek yenilgiyi kabullendi. Nikaragua, hattâ Panama gibi Orta Amerika Latin devletleri de zaman zaman Amerika'ya karşı Moskova'dan destek almışlardır. Bütün Latin Amerika istisnasız, tam başkanlık sistemi ile yönetilir, ayrıca başbakanları yoktur. Hiçbiri demokrasiye geçememiştir. Bazıları tecrübe safhasındalar.
Panama Kanalı ile Kuzey Amerika kıt'asından ayrılan Güney Amerika kıt'asında da ABD, zaman zaman zorlanmıştır. Birkaç yıldır Venezuela'nın sosyalist diktatörü Hugo Chavez, Washington'ın açık hasmıdır. İran ve Çin'le ittifak kurarak Amerika'yı kendi sınırları içine çekilmeye mecbur etmek gibi, en küçük başarı şansı olmayan bir misyon iddiası ile Castro'nun geçmişteki şöhretine erişmeye çalışıyor. Petrol zengini Venezuela'ya, çok yoksul Bolivya'nın Amerika kıt'asında ilk defa saf kan Kızılderili olarak seçilen yeni başkanı da katıldı. Birleşik Amerika, sonunda bu hasım rejimlerin tükeneceğini bilmektedir.
Ama, ABD'nin dünya çapında karşıtlığına soyunan Brezilya'nın 8 yıl başkanlığını yapan aşırı sosyalist Luiz Inacio Lula da Silva oldu (2003 başında 58 yaşında seçilmişti). Geçenlerde ikinci dönemini de tamamladı. Yerine Dilma Rousseff seçildi ki, bu ilk hanım başkan, vaktiyle komünist terör örgütünün lideri idi. Brezilya, İran'ı yanına alarak Amerika ile tam bir zıtlaşmaya girdi. Pax Americana'yı engellemek için müttefik arıyor. Brezilya, önemli bir devlet. Ama, Amerika ile 6 kıt'ada yarışması bahis konusu bile değil.
.
xxxxxxxxxxxxx
Mevlid hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Şubat, 2012
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünyanın herhangi bir ülkesinde ansızın karşılaşıp sizi en çok üzecek olay nedir? diye bir şey düşünmemiştim. Suriye despotu Esad, uzun tecrübelerinden sonra bunu başardı. Geçtiğimiz Cuma namazından sonra Başkan Esad Humus şehrinde gerçekleştirdi.
Mevlid, Türkler'in İslâm'a bir hediyesidir. İlk mevlid, Erbil şehrinde Türkmen Atabeyleri tarafından okutuldu. Müslümanlar çok sevdiler. Hızla bütün Müslüman âlemine yayıldı ve en vazgeçilmez dinî törenlerden biri oldu.
4 Mevlid vardır. En kutsalı birincisi olan Efendimiz'in doğum günü yapılanıdır. Asıl mevlid budur (Ar.doğum), sonra halk, diğer üçüne böyle dedi. Osmanlı'da vazgeçilmez bir imparatorluk törenidir. Bizzat hâkan-halîfe başkanlık eder.
Geçtiğimiz Cuma, mevlid günü idi. Esad, bir Sünni şehri olan Humus'ta 400 kişiyi öldürtüp binlercesini yaraladı. Şehri yakıp yıktı. Böylesine bir cinayeti İran'a güvenerek yaptı. Halbuki İran Şîası'nda (Câferîlik'te) Peygamberimiz'e böyle bir saygısızlık yoktur. Ancak olay, Sayın Başbakanımız'ın erken teşhis ettiği tehlikeyi mezhep kavgasını körüklemek, mümkünse savaşa dönüştürmek için düzenlendi.
Rusya, Türkiye'ye sattığı petrolde fiyat indirimi yaptı. İran, taleplerimize rağmen, en yetkili ağızlardan, böyle bir şey düşünmediğini resmen bildirdi. Bahane, Malatya'da füzelerin geldiğini bildirecek bir radar istasyonu kurmamızdır. Ama aynı indirimi gaz için Başbakan Erbakan, Türkiye ile federasyon kurmak istediği söylenen Hâşim-i Rafsancânî'den de alamamıştı.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Arap Birliği'nin Suriye için istediği yaptırımları onaylamak için toplandı. Rusya, yaptırımların azaltılmasını isteyerek Amerika'yı dara soktu. Çin ise büsbütün reddetti... Amerika'nın baskı altına alınmak istendiği görülüyor. Bize ne, Amerika işin içinden çıksın! diyorlar.
.
Göç İstanbul için facia oldu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Şubat, 2012
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ESTETİK BİR ŞEHİR İDİ... Eski İstanbul, Osmanlı estetiğinin hârikası şeklinde oluşmuştu. Şehrin estetiğini bozan veya sağlam yapılmayan bir inşaat, derhal yıktırılırdı. Bunun için 140 mimar, her gün İstanbul binalarını teftişe çıkardı. 20. ASIRDA BOZULDU... Betonlaşma, trafik ve göç gibi üç facia, 20. Asrın son yarısında başladı. Boğaz, kirli su birikintileri haline düştü. 500 yılda kurulan medeniyeti yok olmanın eşiğine getirmek için 50 yıldan az bir zaman kâfi geldi. Betonlaşma, trafik ve nüfusun Anadolu'dan İstanbul'a yığılması gibi üç facia 20. Asrın son yarısı ile başladı. İstanbul'da belde hizmetleri derde deva bulunması imkânsız çizgisine gelip dayandı. Dünyanın en büyük açık hava müzesi olan bu şehirdeki Türk'ün estetik zevki yok olmaya başladı. Eski İstanbul, Osmanlı estetiğinin hârikası şeklinde oluşmuştu. Yükseliş asırlarında şehrin estetiğini bozan veya sağlam yapılmayan bir inşaat, derhal yıktırılırdı. Bunun için 140 müfettiş mimar, her gün İstanbul binalarını teftişe çıkardı. (Evliyâ Çelebî, I, 627) EN KALABALIK ŞEHİR İstanbul, dünyanın en kalabalık şehri idi. O asırlarda değil bir milyon nüfus, yüz bin nüfus bile, en büyük şehirler için geçerliydi. İstanbul-Edirne karayolu 17. Asırda dünyanın en yoğun trafiğini taşıyan şehirler arası yoldu. Osmanlı, bu karayolunu bir cadde telâkki etmiş, iki tarafına kaldırım döşetmişti. Yayalar ortadan yürüyüp at, deve, araba trafiğini engellemesinler diye... Polonyalı Rahip Simeon eserinde (s. 23), iki tarafı kaldırım döşeli İstanbul-Edirne karayolunu bize hayretle anlatıyor. 1611 yılında olduğumuza göre hayrete değer. Zira Londra şehrine 1824'te kaldırım döşenmeye başlamıştır. Nitekim Paris'te ilk mezbahayı, İstanbul'daki Osmanlı mezbahasından asırlar sonra ancak 1813'te Napoléon yaptırmıştır. 1850'lere kadar en büyük Avrupa şehirleri olan Londra ve Paris'in aydınlatma ve su bakımlarından ne derecede ilkel şartlarda yaşadığını Fransız tarihçisi Hatier bize anlatır (L Ancien Régime et Le Monde Contemporain, Paris 1966, s.198) DEV YATIRIM YAPAMADIK Ancak 1850'lerden sonra Avrupa şehirlerinde belediye hizmetleri birden çok gelişir. Osmanlı şehirleri ve bu arada İstanbul, bu terakkiye ayak uyduramaz. Zira o kadar para harcayamaz. Avrupa'da başlayan dev yatırımlara girişemez. Savunma masraflarımız çok ağırdır. Buna rağmen İstanbul, eşsiz, hattâ kıyas kabûl etmez güzelliğini muhafaza eder. 1843'te İstanbul'un Gérard de Nerval gibi büyük bir şairde ne kadar heyecan uyandıracak güzellikte olduğunu (s.19-22), birkaç yıl sonra çok büyük Fransız şairi olan Lamartine'in de böyle bir güzellik karşısında sarsıldığını, İstanbul seyahatlerini anlatan kitaplarında okuyoruz. DİLLERİ TUTULMUŞTU 19. asrın sonlarında iki büyük Fransız edebiyatçısı, Loti ve Farrère'nin İstanbul hakkında yazdıkları da aynıdır. Şehrin güzelliği karşısında dillerinin tutulduğunu söylerler. Ama artık makineleşmiş bir dünya oluşmuş, İstanbul, tabiat hârikaları ve mimarlık âhengi ile baş başa kalmıştır. Yeryüzünde ilk defa olarak 1813'te Londra'da birkaç caddenin havagazı ile aydınlatılması, Paris'in onu takip etmesi, şehircilikteki büyük inkılâplardan biridir. 1850 ile 1860 arasında Avrupa şehirleri hava gazı ile aydınlatılarak parıl parıl hâle geldi. 1853'de İstanbul'da Dolmabahçe Gazhanesi yapıldı. Dolmabahçe Sarayı, bahçeleri saraya açılan sokaklar geceleri aydınlatıldı. Sonra 1856'da Câdde-i Kebîr (İstiklal Caddesi) hava gazı ile aydınlandı. 1864'de İstanbul, Üsküdar, Boğaz sokaklarına da hava gazı verildi. TÜNEL ÇOK İŞE YARADI 1856'dan başlayarak sokaklara isim gösteren levhalar konmaya, Beyoğlu'nda Batı tarzında büyük otel, gazino, lokantalar açılmaya başlandı. 1864'de Kuzguncuk'ta ikinci, 1880'de Yedikule'de üçüncü, 1891'de Hasanpaşa'da dördüncü gazhaneler açıldı. Havagazı ile aydınlanma yaygın hâle geldi. Ancak İstanbul'un mütevazı semtlerinde 1940'lara kadar petrol gazı lambası, hattâ mumla aydınlanmanın devam ettiğini, eski İstanbullular hatırlar. 1875 Ocak ayında Türkler'in Tünel dedikleri Karaköy-Galata metro hattı yapıldı. Türkiye'nin tek metrosu olarak kaldı. Fevkalade dik bir yokuşu geçtiği için bu tünel, halkın çok işine yaramıştır. 1869 Eylülünde çelik hatlar döşenerek iri Macar katanalarınca çekilen tramvay seferleri başladı ve 1914 Şubatında elektrikli tramvaya çevrildi. İLK ELEKTRİK YILDIZ'DA 1908'den önce yalnız Yıldız Sarayı ve çevresinde elektrik ve otomobil vardı. Diğer saraylar bile hâlâ havagazı ile aydınlatılıyordu. Selânik, Beyrut, İzmir çoktan elektrikle aydınlanmaya başladığı halde İstanbul'da 1908'den itibaren elektrik, otomobil ve taksi dönemi açıldı. Şehrin su ihtiyacı ise, her devirde büyük yatırımlarla sağlanabildi. Fâtih Sultan Mehmed, şehre girdiği zaman sarnıç suları ile idare edildiğini hayretle görmüş, ilk suları getirmişti. Zira İslâm dininde akan su şarttır, durgun su zaruret olmadıkça kullanılmaz. Sonra Kanûnî Sultan Süleyman, yarım milyon nüfusa erişen İstanbul için Sinan'a büyük tesisler yaptırdı. İkinci Osman, Osmanlı'nın bend dediği barajlar inşa ettirdi. Birinci Mahmud'un annesi, semte adını veren ve su dağıtımını düzenlediği için Taksim denen tesis ve depoları yaptırdı. Sonuncu büyük Osmanlı tesisi, İkinci Abdülhamid'in hayratı olan Hamidiye suyu ve çeşmeleridir ki, bilhassa İstanbul halkının yoksul kesimi için içecek ve kullanacak su olarak büyük işe yaradı. Hâli vakti yerinde olanlar asla Hamidiye suyu içmezler, Hünkâr, Çırçır, Karakulak'tan aşağı düşmezlerdi. Yüksek tabakanın içtiği su ise Taşdelen'di, lezzetini bozmayacak özel fıçılar içinde Kahire saraylarına kadar gönderilirdi. YANGINLARLA YIKILDI 1850'lerde İstanbul, telgraf ve demiryolu, sonra telefonla donatıldı. Sirkeci'den demiryolu ile Londra'ya bağlandı, ünlü Şark Ekspresi seferleri başladı. Anadolu hattı için âbidevî Haydarpaşa garı yapıldı. İstanbul şehrinin felâketi, yangındır. Osmanlı'nın ahşap meskende oturmak zevki ile merakı, ancak kamu yapılarının kâgir olması, bu felâketin başlıca sebebidir. 80.000 küsur ev yakan büyük yangınlar vardır. Şehrin Osmanlı devrinde yaşadığı son felâketler 1894 Büyük Zelzelesi (ki bir örneği ondan 400 yıl önce olmuştu), 1908, 1911, Mart 1918 ve 13 Haziran 1918 yangınlarıdır. 1918 yangınları ile Büyük Şehir, son darbeleri yedi. Gururlu İstanbullular'ın açlıktan sokakta düşüp ölerek çöpçülerce kaldırıldığı tarihimizin en uğursuz ayları idi. Mütareke'nin eşiği... Şehrin göreceği ilk ve son düşman işgali... O dönemin sosyal çalkantıları, ahlâk düşüklükleri Yakub Kadri, Refik Hâlid, Hâlide Edip, Sâmiha Ayverdi gibi büyük romancılarımızca kudretle tasvir edilmiştir. Şehremâneti denen Osmanlı'nın modern dönem belediye teşkilâtı, Cumhuriyet yönetimine intikal etti. 1930'larda şehremînine belediye başkanı dendi, fakat 1950'lere kadar bu görev İstanbul valisine verildi. VAKIFLARIN GELİRİ BİTİNCE... Klasik Osmanlı döneminde ise, İstanbul belediye başkanı aynı zamanda şehrin en büyük hâkimi sayılan İstanbul Kadısı idi. İstanbullular'ca adı İstanbul Efendisi idi. Hâkim görevi ile ilmiye mensubu olması dolayısıyle âmiri Rumeli Kazaskeri idiyse de, belediye başkanı olarak doğrudan sadrâzam denen başbakana bağlı idi. İstediği zaman belli bir konuyu arz etmek üzere Dîvân-ı Hümâyûn (imparatorluk bakanlar kurulu) toplantısına oy hakkı olmaksızın katılabilirdi. İstanbul kadılığından Anadolu kazaskerliğine terfi ederdi. Şehrin klasik dönemdeki bayındırlığını kaybetmesinin sebeblerinden biri, hepsi vakıflara bağlı kamu yapı ve kurumlarının ve vakıf gelirlerinin önemli kısmını kaybetmesidir. Meselâ Yeni Cami'nin bugün Slovakya topraklarında kalan vakıfları olduğunu yazmam, eminim, birçok sayın okuyucumu sarsacaktır. Ülkeler birer ikişer bizden ayrılınca, büyük kamu kuruluşları, o memleketlerdeki vakıf gelirlerinden mahrum kaldı. GÖKDELENLER YÜKSELDİ Betonlaşma, trafik ve nüfusun Anadolu'dan İstanbul'a yığılması gibi üç facia ise, 20. Asrın son yarısı ile başladı. Dünyanın en büyük açık hava müzesi olan şehir, yer yer akıl almaz çirkinlikler meşheri hâline geldi. Türk'ün en üstün estetik zevkini oluşturan dehâ yok olmaya başladı. Kasırlar, konaklar, köşkler diyarı, gecekondular beldesine dönüştü. Yeşilin yerini beton aldı. Sonra gökdelenler, silüeti örterek maviyi de yok etmeye başladı. Halbuki gökdelenlerin şehrin tarihî semtlerinden çok uzak yörelere yapılması gerekiyordu. Tarihî şehirde sanayi kurmak gibi akıl almaz yollara sapıldı. Yalnız toprak değil gökyüzü ve deniz de kirletildi. Boğaz ve Marmara, kirli su birikintileri haline düştü. Beş yüz yılda kurulan medeniyeti yok olmanın eşiğine getirmek için elli yıldan az bir zaman kâfi geldi. Şimdi son çeyrek asırda büyük
.
Avrupa ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Ocak, 2012
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
200 YILDIR SİSTEMDEYİZ Türkiye âşikârdır ki 900 yıldan beri Avrupa'dadır. 200 küsur yıldan beri sistemin içindedir. Ama bu demek değildir ki Türkiye, Asya'da yoktur. Biz bir Balkan, Karadeniz, Akdeniz, Kafkas, Orta Doğu devletiyiz. AVRUPA, BİZİ KABUL EDECEK Avrupa; biz Türkler'in, İslâm dinimizle, orijinal büyük kültürümüzle, Avrupa Topluluğu'na renk katacağımızı, köprüler kuracağımızı, bir Avrupa devleti olduğumuz gerçeğini şu veya bu şekilde kabul edecektir. AÇIĞA ÇIKMAYAN GERÇEKLER Avrupa Topluluğu'na niçin Yunanistan'la birlikte girmediğimizin tarihi daha yazılmadı. Hangi güçlerin bizi engellediği, niçin Sultan Selim'lerin, Sultan Mahmud'ların, Sultan Hamid'lerin, Atatürk'lerin kemiklerini sızlattığımız açığa çıkmadı. Bugün Dünya, vaktiyle olduğu gibi Avrupa kıt'asından yönetilmiyor. Avrupa, böyle bir ağırlığı ancak 200 yıl taşıyabildi. 70 yıldan beri bu ağırlık, Birleşik Amerika'nın üzerindedir. 18. asra girdiğimiz zaman (1700), Avrupa'nın henüz Asya'dan yoksul olduğu görülür. Düzenini Dünya'ya kabul ettirebilmekten uzaktır. Roma düzeninin (Pax Romana) yıkılmasından beri Arz'ın kudretli kıt'ası Asya'dır. 18. asır sona ermek üzereyken, dengenin altüst olduğu ortaya çıkar. Avrupa artık zengin, Asya yoksuldur. Avrupa, düzenini Asya'ya ve Afrika'ya geniş ölçüde yaymaya başlamıştır. Nice asırlık egemenliğinden yorgun olan Asya, ancak pasif bir direniş içindedir. Canlı milliyetlerden yoksundur. Avrupa düzenini şu veya bu oranda kabul etmeye hazırdır. Ancak bunu bile becerememektedir. AVRUPA İLE İÇLİ DIŞLI Osmanlı Türkiyesi, Avrupa'nın karşısında hemen hemen tek başına kalmıştır. Zaten sınırları hâlâ Polonya üzerinde olduğu, başkenti bu kıt'ada bulunduğu için, coğrafya bakımından bir Avrupa devletidir. Asırlardan beri Avrupa ile içli dışlı olmuştur. Avrupa ile ilişkileri olağan üstü yoğundur. Birçok büyük Avrupa devletinden fazla Hıristiyan uyruğu vardır. Türkiye, Avrupa düzeninin içine girmemekte ısrar ederse, Avrupa'dan atılacağını anlamıştır. Nitekim 1699'da Macaristan'ı ve 1774'de Kırım'ı kaybetmiştir. Karadeniz'deki mutlak tekeli kırılmıştır. Türk İmparatorluğunu kendi iç dinamiklerine göre yeniden 16. Asırdaki gücüne çıkartabileceklerini sanan, Hoca Sâdeddin Efendi'den Köprülüler'e kadar uzanan reformistler, 1683'te Viyana surlarına çarparak misyonlarını tamamlamışlardır. 1699 barışı ile Sadrâzam Nevşehirli Dâmâd İbrahim Paşa gibi yüzlerini batıya döndürmüş, Batı'nın nesini alabiliriz de kendimize gelebiliriz şeklinde düşünen ilk reformist kuşağı ortaya çıkmıştır. Bunlar, imparatorluk bürokrasisinde azınlıktır. Ancak saltanat-hilâfet makamı, gittikçe artan ölçüde bu azınlığın fikirlerine yatkın duruma gelmiştir. Diyebilirim ki bir asır müddetle Osmanlı bürokrasisindeki ve saltanat makamındaki bu çekingen reformistler bir şeyler yapmaya çalışmışlar, fakat yetmemiştir. Nihayet hâkanlık ve halifelik tahtına 1789 yılında, çok iyi yetişmiş, uyanık, çok genç bir adam çıkmıştır. Büyük Fransız İhtilâli'nin patlamasından, Avrupa düzeninin kendi içinde altüst olmasından tam 3 ay, 7 gün önce... ÜÇ RADİKAL İNKILÂPÇI Türkiye tarihinde, devletin ve milletin istikametini değiştirecek radikallikte sadece üç inkılâpçı çıktı: Üçüncü Selim, İkinci Mahmud ve Atatürk... Üçünün de safha safha aynı yönü işaret ettikleri görülür. Sultan Selim 24 Şubat 1793 fermanı ile Nizâm-ı Cedîd'î, Türk imparatorluğunun devlet rejimi ilân etti. Rejimin adı, çok açıktı: Bugünkü Türkçe ile yeni düzen demektir. Bu düzenlemenin, Avrupa'ya endeksli olduğu âşikârdır. Aynı zamanda, o zamana kadar Türk imparatorluğunun yönetildiği nizâm-ı âlem (Pax Ottomana) sisteminden çıkıldığını da ifade ediyordu. Zâten Nizâm-ı Âlem, bir asırdan beri fiilen yürütülemiyordu. Üçüncü Selim, Asya ve Afrika kıtalarında, Hıristiyan âlemi dışında, Uzak Doğu dahil, batıya dönük ilk reformisttir. Sonrakiler, hep onu izlediler. Öncü, odur. Avrupa, Rönesans'tan beri başlayan uzun bir hazırlık döneminden sonra, okyanuslara el koyarak, kendi düzenini Arz'a kabul ettirmişti. 1856 Paris Kongresi, Büyük Devlet sayısını resmen 7 ile sınırladı: İngiltere, Fransa, Prusya (Almanya), Avusturya (Avusturya-Macaristan), Sardunya (İtalya), Rusya ve... Türkiye... İspanya'yı bile dışladı. 40 yıl sonra Birleşik Amerika ile Japonya'ya da büyük devlet statüsü tanındı. Çin'i bu statü dışında bıraktı. Bu düzen ancak 1914-18'e kadar yürütülebildi sevgili okuyucularım... Zira bu tarihte, Arz'a düzen empoze eden Avrupa medeniyeti, akıl almaz, korkunç bir intihar teşebbüsünde bulundu. Türkiye ve Avusturya, büyük devletler arasından çıktı. Rusya'da Avrupa düzenine aykırı bir rejim egemen oldu. Avrupa, dehşetli savaşı kendi kendine sona erdiremedi, Birleşik Amerika'yı kendi kıt'asına çağırdı. İKİNCİ İNTİHAR TEŞEBBÜSÜ Derlenip toparlandığı sanılan Avrupa medeniyeti 1939-45'te ikinci bir intihar teşebbüsünde bulunmasın mı? Artık bu defa Birleşik Amerika, yalnız Avrupa'da değil, bütün dünyada söz sahibi oldu. 1990'a kadar Sovyetler'ce dengelendi. 1990'da Amerika, tek başına kaldı... Bugün Avrupa Topluluğu ve Uzak Doğu, Kuzey Amerika dışında iki blok daha oluşturdular. Bunlar dışında Çin vardır, İslâm âlemi vardır... Türkiye nerededir? Türkiye âşikârdır ki, Avrupa'dadır. 900 yıldan beri Avrupa'dadır. 200 küsur yıldan beri sistemin içindedir. Ama bu demek değildir ki Türkiye, Asya'da yoktur. Biz bir Balkan, Karadeniz, Akdeniz, Kafkas, Orta Doğu devletiyiz. Türk âleminin büyük parçasıyız. Ancak coğrafya bilmeyen gafiller bizim Adriyatik'le Çin Seddi arasında durduğumuz gerçeğini espri konusu yapabilirler. Biz aynı zamanda Atlantik'le Pasifik arasında uzanan İslâm âlemindeyiz, onun en dinamik parçasıyız. GERÇEKLERİ GÖRMEK Gerek Avrupa, gerek Müslüman devletler bu dinamizmi, bu potansiyeli kıskanabilirler. Ama gerçekler eninde sonunda kendini gösterir. Kendi kusurlarımızı, yanlışlarımızı, aymazlıklarımızı da iyi teşhis etmemiz gerekir. Avrupa Topluluğu'na niçin Yunanistan'la birlikte girmediğimizin tarihi daha yazılmadı. Hangi güçlerin bizi engellediği, niçin Sultan Selim'lerin, Sultan Mahmud'ların, Sultan Hamid'lerin, Atatürk'lerin kemiklerini sızlattığımız açığa çıkmadı. Biz Türkler'in, İslâm dinimizle, orijinal büyük kültürümüzle, Avrupa Topluluğu'na renk katacağımızı, köprüler kuracağımızı, zaten isteyen beğensin, isteyen beğenmesin, bir Avrupa devleti olduğumuz gerçeğini, gerçekleri daima arayan ve bulan Avrupa, şu veya bu şekilde kabul edecektir. Biz yardımcı olmalıyız. Bileşik Amerika, bizim müttefikimizdir. Fakat biz Amerikalı değiliz, olamayız. Avrupa ve Akdeniz medeniyetinin büyük bir parçasıyız. Asya ile derinlemesine ilişkilerimiz koparılamaz. Gerçek kimliğimiz budur. Türk ve Türkiye budur. Avrupa, bu kimliğimizi görmekte zorlanıyor. Biz kimliğimizin farkında mıyız?
.
Arap âlemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ocak, 2012
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Beşar Esad düşünce, Suriye halkı ile tekrar yakın ilişkiler kurmamız beklenmelidir. İktidara bizi sevmeyen, PKK'yı besleyen, Suriye Türkmenleri'ni sindiren bir ekip gelmezse normal münasebetler gerçekleşir. Sovyet hegemonyasına güvenen Baas rejiminin hortlama şansı yoktur. Gene de serbest seçimlerin sürprizleri olabilir.
Irak'ta Şii Araplar, İran'a yakın hareket etmek suretiyle, gittikçe Amerika'dan kopacaklardır. Türkiye ile normal ilişkileri için uzun zaman gerekir. Kuzeydeki Kürt otonomisi ise, sımsıkı Amerika'ya yapışmıştır. Bağımsız bir Kürt devleti oluşturmak için çok dikkatli hareket etmektedir.
6 Körfez monarşisi, demokrasiye yavaş yürümelerine rağmen, refah devletleridir. Petrol ve savunma politikaları Amerika'ya bağımlıdır. Dolayısıyle müttefikimiz Amerika'nın müttefikleridir. Hepsi ile mükemmel ilişkilerimiz vardır. Daha geliştirilmek istidadındadır. Akdeniz bölgesinde kalan 7. bir Arap monarşisi Ürdün, Batı'nın ve Türkiye'nin dostudur.
Lübnan, bir Sünnî-Şîî-Hristiyan Arap devletidir. Dikkatle izlemek gerekir. Arap âleminin en Avrupalılaşmış yöresi olmasına rağmen bu küçük devlet, iç savaştan yakasını kurtaramamış, harabeye çevrilmiştir. İran'a bağlı örgütlerin musallat olmaları, meşru otoriteyi ortadan kaldırmıştır.
İran, Irak'ta Suriye'de, Lübnan'da nüfuzunu geliştirmeye Akdeniz sahillerinde kalıcı olmaya çok özen gösteriyor. Yemen'e gelince, klasik coğrafyada Meşrık denen Doğu Arap âleminin en yoksul ülkesidir. Nüfusun yarısı Şîî'dir (Zeydî). Suudi Arabistan'ın sıkı nüfuzu altındadır.
Arap âleminin -İslam'dan sonra Arap'laşmış- batı bölgesine ise Mağrib denir. Burası Asya değil, Afrika kıt'asıdır. Afrika'nın kuzey-doğusunda yer alan Mısır, iki bölgenin arasındadır. Nüfus, nüfuz ve tarihteki önemi bakımından en ehemmiyetli Arap devletidir. Mısır'dan batıya doğru Mağrib (Afrika) Arap devletleri, Moritanya'ya kadar, Akdeniz'in bütün güney sahilleri boyunca uzanır. Yalnız Fas, çok köklü bir monarşidir. Bu muazzam bölgeye Şîîlik yayılamamıştır. 1500'lerin ilk yıllarından başlayarak, Osmanlı Türkiye'sine katılmış önemli ülkelerdir. İlişkilerimiz henüz kifayetsizdir. Arap Baharı güzel Tunus'ta başladı.
.
Ötüken'den Viyana'ya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ocak, 2012
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Biz Türkler tarih sahnesine 2.700 yıl önce giriyoruz. Hemen hemen 4.000 yıl önce Proto-Türk izlerine rastlanıyorsa da Alp Er Tunga adındaki Türk hâkanı, Ârî kavimleri yönetiminde toplamak için, büyük bir teşebbüs yapıyor. İranlılar'ın Efrâsyâb dedikleri Alp Er Tunga, kızının oğlu olan İran Med şehenşâhı Kiros (Keyhusrev)'la cihanşümul bir mücadeleye girişiyor. Kiros, hâkanımızı Altaylar'a kadar sürüyor. Sonra Alp Er Tunga, bugünkü Azerbaycan'a kadar geliyor. Fakat torununa yenilerek burada öldürülüyor. Milâd'dan önce 624 yılıdır. Dünya nüfusu 100 milyon var yoktur...
Alp Er Tunga'nın ihtimal 10. Kuşak torunu olan Mete, Kuzey Asya'da muazzam bir imparatorluk kuruyor. Ordusunu onlu birimlerle oluşturuyor. 10.000'er kişilik 20 kadar atlı tümenle Japon Denizi'nden Karadeniz'e, Sibirya buzullarından Hindistan'a uzanıyor. Oğuz Han adıyla tebcil ediliyor (ululanıyor). Ölümü Milâd'dan önce 174 yılıdır. Devlet merkezi bugünkü Moğolistan'ın orta-kuzey topraklarındadır.
EN ÖNEMLİ TÜRK KAVMİ
Mete, Oğuz denen en önemli Türk kavminin ve Osmanoğulları dahil bütün belli başlı Türk hanedanlarının atasıdır. Onun neslinden olan Göktürk hâkanlarından Bilge Kağan, Orhun Yazıtları denen Türk dilinin ölümsüz şâheserini taşlara kazdırıyor. 734 yılında ölüyor. Başkenti Ötüken, orta-kuzey Moğolistan'da, Sibirya ormanlarının eteğindedir. 3 adet olan Göktürk âbidelerinin ikisi buradadır. Burası Uzak Doğu, Çin kuzeyi, Sibirya güneyi, soğuk iklim ülkesidir.
840 yılında Türk hâkanları, Ötüken'den çıkarılıyor. Kuşuçuşu 2000 kilometre güneybatıya, bugün Çin'e ait Doğu Türkistan'a inip burada yurt tutuyorlar. Burası, yeryüzünün en kapalı, açık denizlerden en uzak bölgesidir. Orta Asya'nın göbeğidir. Sonra kuş uçuşu 2000 kilometre daha batıya gidiyorlar. 921 yılında Hanefî- Mâtürîdî mezhebinden İslâm'ı devletlerinin tek resmî dini ilân edip Gök Tanrı dinini bırakıyorlar. 1000 yılı civarında Batı Türkistan'a hakim olup İran'ın başladığı Horasan'a, Hazar Denizi'ne erişiyorlar.
TÜRKİYE SULTANLIĞI
Ve Türkistan'dan sonra Türkiye...1040 yılında büyük- hâkanlık tahtına oturan Oğuzlar'ın Selçuklu hanedanı, 1074 yılında başkenti İznik (sonra Konya) olmak üzere Türkiye Sultanlığı'nı kurar. Selçuklular, bir kuşaklık müddet içinde, Horasan'dan Marmara'ya gelmişlerdir. Türkiye devletinin kurucusu Anadolu Fâtihi Birinci Sultan Süleyman-Şâh, Üsküdar'dan karşı yakadaki Ayasofya kubbesini seyreder. Kuzeni büyük-hâkan Sultan Melik-Şâh (ki Malazgirt galibi Alp Arslan'ın oğludur), Karadeniz'e erişir. Kılıcını Karadeniz suyuna batırıp çıkarır. Cenâb-ı Hakk'a şükreder, birkaç yıl sonra Akdeniz'e erişir, aynı şeyi yapar. Türk, açık denizlere çıkmıştır. Ötüken'den İznik'e yürümüştür. 234 yıllık bir yürüyüştür bu... Aslında bin yıllık Batı'ya doğru Türk cihanşümul stratejisidir. Durmuş, bazen tökezlemiş, hedefini asla şaşmamıştır. Hedef sürekli batıya doğrudur.
1453'TE İSTANBUL BİZİM
1231 yılında Ahlat'tan kalkıp Sakarya boyuna yerleşen Osmanoğulları, 1354'te boğazı atlayıp Gelibolu yarımadasına ayak basarlar. 1453'te İstanbul bizimdir. Yeryüzünün iki kıt'a üzerinde kurulmuş tek beldesinde, 2.700 yıllık Türk medeniyetinin en büyük, en azametli kültür ve san'at şehrini inşa ederler. Türkçe'nin bütün zamanlarda ve bütün mekânlarda konuşulmuş en güzel ve âhenkli şivesini oluştururlar. Türk'ün estetik dehâ çizgisini yakalarlar.
Ve 1529'da Viyana'dayız. 1683'te Batı'ya doğru hamlemiz kırılır. Şaşırmışızdır, üzülmüşüzdür. 1718'de Nevşehir'den gelip iktidara geçen Dâmât İbrahim Paşa, Batı'yı, içinden anlama dönemimizi başlatır. Uzun, meşakkatli bir dönemdir bu... 1829'da Avrupa'dan dönen mareşal Dâmât Halil Rif'at Paşa, kayınpederi Sultan Mahmud'a şu net cümleyi söyler: "Avrupa'ya benzemezsek, Asya'ya çekilmeye mecburuz..." Bu cümlenin söylendiği zaman sınırımız hâlâ Orta Avrupa'dadır. Romanya ve Hırvatistan'ın bir kısmı bizdedir...
Avrupa'da kalmak azmimize ufak tefek reformların yetmediğini gören genç Sultan Selim 1793 Şubatında Nizâm-ı Cedîd'i devletin resmi rejimi ilân eder. Yeni Çağ'ı geride bırakıp Yakın Çağ'a ayak basmışızdır. Nizâm-ı Cedîd'in bugünkü Türkçesi 'yeni düzen'dir. Ve tabiatiyle o kadar asırlık nizâm-ı âlem (pax Ottomana) rejimimizin sona erdiğini kabulümüz anlamındadır.
BATI'YA GİTMEDEN BATI'YI ANLAMAK
Ve 1529'da Viyana'dayız. 1683'te Batı'ya doğru hamlemiz kırılır. Şaşırmışızdır, üzülmüşüzdür. 1718'de Nevşehir'den gelip iktidara geçen Dâmât İbrahim Paşa, Batı'yı, içinden anlama dönemimizi başlatır.
Her devirde çağı yakalamak
Bütün İslâm ve Türk âleminin sembolü, ümidi Türkiye'nin yenileşmesi, çağdaşlaşması (Osmanlı terminolojisinde: teceddüd) uğruna kelle veren hâkanlarımız, vezirlerimiz var. Zor bir iştir bu. Ama imkânsız değildir. Müslüman ve Türk bir Avrupa devleti kalmak, çağı yakalamak ve doğumuzda kalan, bir zamanlar terk ettiğimiz ülkelerle de bağlantımızı korumak... Misyon budur.
Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün dış politikada çizdiği çizgiler ana hatlarıyla hâlâ geçerlidir. Balkan Paktı ile Balkanlar'ı bir arada tutmak, Sâdâbâd Paktı ile Arap ve İran dünyasına uzanmak, İngiltere ve Fransa ile ittifak arayarak demokrasiye ulaşmak ve totaliter rejimlere sırt çevirmek, Birleşik Amerika ile mümkün olabilen dostluğu sağlayarak geleceğe bakmak... Rusya ile hırlaşmamak, menfaat birliğine girmek, fakat Türk ülkelerinin Türk'lüğünü bir kültür politikası olarak sürekli vurgulamak...
İSLAM DÜNYASI ŞART
Gerçi Atatürk, İslâm dünyasına sırt çevirmekle itham edilir. Bütün o nesil, 1918 sonunda Arap ülkelerini bırakırken başımıza gelenlerin etkisindedir. Şunu hatırlamak gerekir: 1938'de yeryüzünde bağımsız Müslüman devletlerin sayısı 8'den ibarettir: Türkiye, İran, Afganistan, Arnavutluk, S.Arabistan, Yemen, Mısır, Irak... Ve son ikisi henüz İngiltere sultası altındadır...
Çağdaşlaşmanın neresindeyiz? Şüphesiz bu soru, çoktan Türk fikir hayatının temelini oluşturuyor. Cevap şudur: Çağdaşlaşmanın bir yerindeyiz. Bata çıka, düşe kalka bir çizgiye eriştik. Hiçbir Türk'ün bu çizgiye razı olmadığı gerçektir. Bu çizgi, bizim için yeterli değildir. Bize yetmemektedir. Daha az hata yapıp daha fazla doğruları bulmak mecburiyetindeyiz. Yunanistan'la birlikte Avrupa Topluluğu'na tam üye olmayı beceremeyiş, 5 yıl erteleme isteyiş, çekingenlik, miskinlik, yavaşlık, kör ve çıkmaz ideolojiler, bizi sadece Gümrük Birliği için bile lobilere muhtaç kıldı.
Bin yıllık bir koşudur bu... Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Batı'ya doğru bir koşu... Yön hiç değişmemiştir. Asya'da kalmak için, Avrupa'nın içinde bulunmaktan başka çare yoktur. Ötüken'den Viyana'ya gelebilmiş, İstanbul'dan iki kıt'aya bakan bir millet için olmayacak iş midir bu?..
.
Tarihî gerçekler doğru yazılmalı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Ocak, 2012
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
SAPTIRILAN İKİ GERÇEK VAR Türkiye'de tarihî gerçekler, cumhuriyet rejimini güçlendirmek için saptırılmıştır. İki yönde saptırılmıştır: Osmanlı'yı mümkün olabildiği derecede karalamak ve yeni rejimi mümkün olabildiği derecede büyük göstermek... OSMANLI-ATATÜRK MÜNAKAŞASI... Konu bir Osmanlı-Atatürk münakaşasına dökülmekle büyük hatâ edilmiştir. Osmanlı'yı, Atatürk'le barışıklık içinde sunmak doğru ve ilmîdir. Zira Atatürk, son asırların büyük Osmanlı reformcuları halkasının sonudur.
Tarihî gerçekler doğru yazılmalı
Başlık ResmiTarihî gerçekler doğru yazılmalı
Türkiye'de gerçek tarihin yazılması için engeller var mı? Bazı tarih gerçeklerini yazan tarihçinin başı belaya girer mi? soruları hâlâ halkımızın çok ilgisini çekiyor. Bir kısım vatandaşlarımız, tarih gerçeklerinin çarpıtılarak kendilerine öğretildiği veya telkin edildiği duygusu ile rahatsız oluyor. Hâsılı bu konu, gündemden düşmüyor... Resmî tarih ile gerçek tarih çelişiyor mu? muammâsını çözümlemek için, resmî tarihin ne idüğünün iyi açıklanması gerekir. Efendim resmî denen tarih, tarih üzerinde, o devletin görüşüdür. Bu görüş, devlet rejiminin geçmişe bakış üslûbudur. Bu üslûb içerisinde, rejimin güç kazanacağı veya gücünü koruyacağı farzedilmiştir... GERÇEKLER YAZILMALI Resmî tarih, demokrasi dışı rejimlerle yönetilen devletlerde amansızdır. Aykırı bir şey yazanın başı belâya girebilir. Demokrasilerde böyle şey olmaz. Her türlü tarih gerçeği açıklanabilir. Ama demokrasilerin de bir resmî tarihi vardır, sadece ilk ve orta öğretimde geçerlidir. Zira geleceği simgeleyen çocukları, kendi felsefesine göre yetiştirmek, demokrasilerde bile, devletin sadece hakkı değil, görevi de sayılmıştır. Demokrasilerde bu iş üniversitelere, akademilere, tarih yayınlarına uzanamaz. Profesör, akademisyen, uzman tarihçisi, istisnasız bütün gerçekleri yazabilir. Ama bunun bile sınırlaması olduğu görülür... Nasıl bir sınırlama? Tarihin bir üslûb içinde kaleme alınması gerekir. Zira tarih elbette en önemli soysal ilimdir. Ama Herodot'tan bu yana 2.500 yıldır, aynı zamanda edebiyatın bir türüdür. Tarih araştırıcısı ile gerçek tarihçinin farkı büyüktür. Olayları, kitlelerde patlama oluşturmayacak şekilde sunmak, bir kalem hüneridir. Diğer bir sınırlama bilhassa son dönemler için geçerlidir. En demokrat devletler, meselâ İngiltere, bazı tarih belgelerini ilim adamlarına açmazlar. Son asrın, hattâ son bir buçuk asrın gizli istihbarat belgelerini, ünlü BİS (British İntelligence Service) arşivini inceleyemezsiniz. Türkiye'de tarihî gerçekler, cumhuriyet rejimini güçlendirmek için saptırılmıştır. İki yönde saptırılmıştır: Osmanlı'yı mümkün olabildiği derecede karalamak ve yeni rejimi mümkün olabildiği derecede büyük göstermek... Buna bugün bazı vatandaşlarımız çok kızıyorlar. Ama bu gelişme, pek çok demokrat ülkenin tarihinde vuku buldu. Türkiye'ye mahsus değildir. Eski rejimin kötü taraflarını abartarak göstermek, yeni rejimi savunmak için şart sayıldı. Resmî tarih görüşüne ilk ilmî başkaldırı, 1941yılında, Ord. Prof. Ömer Lütfi Barkan gibi Köprülü ekolünden çok büyük bir tarihçi tarafından, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası'ndaki büyük bir makale ile yapıldı. 1941 yılında Ankara'dan küçük bir memurun telefonu ile İstanbul'da gazeteler kapatılıyordu. Bu bakımdan Prof. Barkan'ı, saygıyla ve rahmetle anıyorum. Üstelik o zaman üniversiteler, milli eğitim bakanlığının emrinde idi. Prof. Barkan bir zarar görmedi. Üstelik hemen o yıllarda Hasan Âli Yücel, doğrusu resmî tarihle hiç ilgisi olmayan İbnülemin Mahmud Kemal İnal üstâdımızın kapital eserlerini, Devlet yayını olarak neşretti. Demek sıkı rejimlerde bile, doğru bir üslûp içinde uzman, yetenekli kalemler yetişti. Ama Atatürk aleyhine, Türk milletinin en az üçte ikisini inciten, üstelik birçoğu uydurma veya abartılmış şeyler yayınlandı. Atatürk konusunda yasa çıkartıldı. Benim bildiğim kadarıyla tek kişi hakkında yasa, hukukun genel kurallarına aykırıdır. Zira Atatürk'ü incelemek, hakkında hüküm vermek tarihçinin işidir. O dönem Dünya tarihini bilmeyen bir kişi, bu işi asla yapamaz. Yanılgıdan yanılgıya düşer. Bütün Türk büyükleri için yazılan haksız yazılar ve eleştiriler, millî vicdâna çarpar. Hür irademle yazdım Binâenaleyh bugün tarihçinin tarih gerçeklerini yazamayacağı iddiasını ben kabul etmem. Zaten hiçbir zaman kabul etmedim. Aslâ gerçeklerden ve kaynaklardan ayrılmaksızın, her tarih konusunu, istediğim gibi, hür irâdemle yazdım. Bu hususta çekinen, korkan tarihçilerimiz varsa -ki vardır- bizi ilgilendirmez. Ama kalemi eline alan, hele ilim alanında bulunan bir kişinin, şu veya bu korkuya kapılmasını sempatiyle karşılamam. Bu korkunun da geniş ölçüde menfaat duygusundan ibaret bulunduğunu söyleyebilirim... İlim ve tefekkür, korkusuz kalemlerle ilerler. 6. asırda korkusuz bir Bizans tarihçisi olmasaydı biz bugün İmparatoriçe Teodora'nın biyografisini bilemezdik. Bu işin münakaşasını günümüz Türkiye'sinde yapmak, bana çok küçültücü geliyor... Kaldı ki, bugün milletten saklanan bir tarih sırrı olmadığını açıkça söyleyebilirim. Saptırmalar, ideolojik çarpıtmalar elbette vardır. Ancak, gerçekler kendini belli eder. Kitleler ve insanlar asla uzun müddet için kandırılamaz. İnsanoğlu denen üstün yaratık, olağan üstü meraklı bir varlıktır. Gerçeği öğrenmek için elinden geleni yapar... Çok açık söylemek gerekirse, konu bir Osmanlı-Atatürk münakaşasına dökülmekle büyük hatâ edilmiştir. Osmanlı'yı beğenmek, aslâ Atatürk'ü beğenmemeyi gerektirmez. Osmanlı'yı, Atatürk'le barışıklık içinde sunmak doğru ve ilmîdir. Zira Atatürk, son asırların büyük Osmanlı reformcuları halkasının sonudur. Üçüncü Selim olmaksızın Osmanlı generali Mustafa Kemal Paşa'nın aslâ Atatürk şeklinde oluşamayacağı fikrine, sanırım her tarafsız ve yetenekli tarihçi katılır. Atatürk'ü dışlayarak Osmanlı'yı sunmak, hem ilim dışıdır, hem millî vicdanca kabul görmez. Bunun gibi Osmanlı'yı dışlamak, küçültmek, hele ona hakaret etmek, ilim ve akıl bakımından sapık bir tutumdur. Osmanlı'ya karşı böyle davranan bir yayın organı ciddi tiraj kaybeder. Bir parti büyük oy yitirir. Zira yalan, yalancıya geri döner. Onun içindir ki büyük devlet ve fikir adamları, katı gerçeklikleriyle tarihe geçmişlerdir. Şimdi ben bu yazıyı yazdığım için hiçbir zarara uğramayacağım. Sadece yazımı beğenen ve beğenmeyen okuyucularım fikirlerini belirtecekler, bu da onların en tabiî hakkıdır. Bilmem, tarihi doğru yazmak meselesini çoktan aştığımızı ifâde edebildim mi?..
.
65 yıldan bu yana Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Aralık, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bundan 65 yıl önce... 1947 yılının ilk günleri... İkinci Cihan Savaşı (1939-1945) belâsından henüz bir buçuk yıl önce kurtulmuştuk. Savaşa girmemiştik. Fakat bir büyük harbin bütün mahrumiyetlerine katlanmıştık. Nüfus tezkiremiz, ekmek ve patiska karnelerinin verildiğini işaret eden damgalarla dolu idi. Kapkara toparlaktan ibaret, içinde undan gayri her türlü madde bulunan bir ekmek ki Cenâb-ı Hak bir daha bu millete yedirmesin...
Niçin 65 yıl öncesini ele aldım? Zira 65 yıl 2 kuşak'tır. Eski Roma 1 kuşak (batın nesil) =33 yıl olarak belirlenmiştir. Yani 1 asrın (yüzyılın) 3'te 1'i. Bir tarihçi olarak 33 yıla bir kuşak (nesil) demişimdir. 2 kuşak (66 yıl) öncesini hatırlayan epey yaşlımız var.
Açık oy gizli tasnif
Almanya, İtalya ve Japonya teslim olmuş, savaş bitmişti. Ancak Sovyet Rusya heyûlâsı zuhur etmişti. Soğuk harb başlamıştı. Dünyaya dehşet saçıyordu. Bir sürü Orta Avrupa ve Balkan devletini uydulaştırmış, Türkiye'den toprak talebinde bulunuyordu. Henüz NATO yoktu. Marshall Yardımı başlamamıştı. Rus'u Avrupa'nın göbeğine getiren, Almanya'yı parça parça eden Birleşik Amerika, bütün bir Avrupa kıt'asının Sovyetleştirilmesini önleyebilmek, dünyamıza 40 acılı yıla patlayan gafletini telâfi edebilmek için, büyük gayretin içindeydi. Atom bombası tekeline dayanıyordu. Ama hepsinden önemlisi, dünya servetinin dörtte birinden fazlasını elinde tutuyordu.
1939'un şaşaalı dünyası sona ermiş gibiydi. Napoli ve Yokohama sokaklarında genç kızlar yalınayaktı. Paris ve Londra'nın ışıkları kararmıştı.
Türkiye'mizde kurşunkalem, toplu iğne, raptiye, çivi ve emsali, karaborsada idi. O kadar az özel otomobil vardı ki... İstanbul'da bütün ulaşım tramvay ve dolmuşla yapılıyordu. Taksiye binmek, zenginlerin harcı idi. Otobüs yoktu. Ama Beyoğlu'nun savaş yıllarında bile süren canlı gece hayatı devam ediyordu.
Birkaç aydan beri demokrasi başlamıştı. Rezil 1946 seçimleri yapılmıştı. Tek parti diktasının zulmünden bunalan halk, henüz kurulan Demokrat Parti'ye ve onun genel başkanı Celâl Bayar'a büyük oy vermiş, fakat Halk Partisi'ni ve onun milli şefini düşürememişti. Demokrat Parti'de büyük tarihçi Köprülü ikinci adam, Menderes üçüncü adam sayılıyordu. Menderes'in üç buçuk yıl sonraki çağ değiştirecek iktidârını kimse tahmin edemiyordu.
Açık oy, gizli tasnif gibi akıl almaz bir ucubeyle yapılan son seçimin şokunu atlatan Türkiye, demokrasiye ilk adımlarını atıyordu. Amerika baskısıyla gelmiş bir demokrasi... Bir yüce, haysiyetli milletten esirgenmiş, kendi kendini yönetme hakkının başlaması... Halk uyanıyor, köylü kasabaya çıkmaya başlıyordu. 20 milyona yaklaşan nüfusumuzun dörtte üçü köylerde idi. Köyde şeker, ayakkabı, radyo meçhuldü. Telefon ve elektrik ancak Ortaköy'le Kadıköy'de mevcuttu...
Türk milliyetçiliği
Milli Şef unvanıyla cumhurbaşkanımız, İsmet İnönü idi. Atatürk gibi emsalsiz bir milli kahramana bile şef yaftası yapıştırılmak küstahlığına cesaret edilmişti. Pullarda ve banknotlarda artık İnönü resimleri vardı, Atatürk silinmişti. Atatürk'ün bütün ilkelerinin mutlak şekilde birincisi olan Türk milliyetçiliği bir resmi tehdit saçan 19 Mayıs nutku ile mahkûm ve milliyetçiler, cumhuriyetimizin ikinci sınıf vatandaşı ilân edilmişti.
Başbakanımız Recep Peker'di. Halk tarafından sevilen Celal Bayar, Refik Saydam ve Şükrü Saraçoğlu'nun yerine gelmiş, 13 ay sürecek başbakanlığına başlamıştı. Demokrasiden nefret ediyordu. Menderes'e mecliste psikopat demiş, sonra "pisi pisi dedim" diye alay ederek tevilde bulunmuştu. İnönü, yanlış bir seçim yapmıştı. Liberal Hasan Saka'nın başbakanlığı başlamak üzereydi.
Hükûmette gelişmeler
Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına 5 ay önce, halkımızın Atatürk'ten sonra kurtuluş savaşımızın ikinci büyük kahramanı saydığı Kâzım Karabekir Paşa getirilmiş, İnönü bu seçimde isabetli davranmıştı. Genelkurmay Başkanımız Salih Omurtag, Fevzi Çakmak Paşa'nın yerine gelip istifa etmek mecburiyetinde kalan Enver Paşa'nın eniştesi Kâzım Orbay'ın yerine atanmıştı. Başka bir orgeneral, Cemil Cahit Toydemir, Savunma bakanı idi. Dışişleri bakanımız, o devrin tabiriyle hâriciye vekilimiz, Numan Menemencioğlu'nun yerine getirilen Hasan Saka idi. Lozan'daki 3. murahhasımız...Hasan Âli Yücel, 5 ay önce, Cumhuriyet dönemimizin en uzun milli eğitim bakanlığından çekilmişti.
Basının durumu
Dolar 90 kuruştan 280 kuruşa devalüe edilmişti. Kimsenin dolarla işi yoktu, dolar yüzü görmüş vatandaş çok azdı, ona rağmen paramızın değeri kalmadı, dolardan bile (!) aşağı düştü dendi. Altın 33 liradan 37 ve Reşad 40 liraya fırladı. İlk defa Reşad, Cumhuriyet (Atatürk) altını ile fark yaptı, daha önce aralarında bir fark yoktu.
Basınımız kıpırdandı. Tirajlar yükseldi. İlk defa Osmanlı dönemindeki tirajlarla basılan, 40.000'e erişen gazetelerimiz vardı. Dünya ile ilişkimizi kesen, zihinlerimizi körleten, düşünemez insanlar oluşturan, korkunç sansürlü basın, demokrasinin hür havasına girmeye başladı. Edebiyat tarihimize geçmiş büyük başyazarlar, köşe yazarları, bir şeyler söylemeye cesaret edebildiler...
Millî Şefin fobileri
İstanbul'da hacıağalar çoğaldı. İstanbul halkı, savaş zenginlerine bu adı takmıştı. Taksim'de apartman kiralayanlar, Talimhane'de apartman satın alanlar görüldü. Köylümüzün artık Ankara caddelerine inmesi polisçe yasaklanamıyordu. 800.000 nüfuslu bir İstanbul, 200.000 nüfuslu bir Ankara, ikisinin arasında İzmir, modern Türkiye'nin şehirleri olarak parlıyordu. Bütün ülkede 25.000 telefon vardı. 400 milyon kilovat-saat elektrikle şehirlerimizi aydınlattıktan başka, mütevazı sanayimizi de idareye mecburduk. 250.000 ton kapasiteli ticaret gemimiz bulunuyordu. 1950'de başlayacak ekonomik atılım, henüz hayâl edilmiyordu. Millî Şefimizin iki fobisi vardı: Dış borçlanma ve zengin vatandaş... Paranın siyasî güç oluşturacağı kanaatinde idi. Halbuki palazlanmaya başlayan birkaç zenginimiz, CHP'yi tutuyordu. Daha da büyük fobi din idi ama artık camilerde cemaatler kalabalıklaşmaya, tasavvuf zevki yeniden yeşermeye başlamıştı bile...
Dehşetli bir Amerikan modası, Amerikan filmlerinin baş çektiği, hepimizi hayrân eden bir hayat tarzı, İstanbul'dan başlayarak kasabalarımıza doğru yayılıyordu. 65 yıl öncesi Türkiyemiz'de günümüz insanını hayrete düşürecek daha ne özellikler vardı ama, bana ayrılan sütunlar sona erdi sevgili okuyucularım..
.
2012
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Aralık, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2011 yılının son gündelik politik yazısı ile huzurunuzdayım. Önümüzdeki Pazartesi 2012'nin ilk makalesini sunacağım. Okuyucularıma 2011'den daha bahtiyar günler temenni ediyorum. 2012 milletimize kutlu olsun!
Türkiye, 2011 yılını başarı ile kapattı. 2012'ye bu başarı çizgisini aşmak inancı ile giriyoruz. Öyle bir Türkiye oluştu ki, dünyanın 195 devletinde adı geçiyor. 160 devletle diplomatik ilişkilerimiz var. Orta Doğu'nun lider devleti artık ne Mısır'dır, ne İran, Türkiye'dir. Dünya medyası ve politika âleminin görüşü budur.
Mükemmele eriştik mi? Tabiatiyle hayır! Zaten hangi devlet mükemmele (en iyiye) ulaşmış ki? Ama G-20 üyesiyiz. Hindistan ve Brezilya gibi büyük devletlerle önem ve ümit bakımından aynı çizgide bulunduğumuz kabûl edildi.
Dış politikada başarı, devletleri yüceltir. Dış politikada hata, iç politikada yapılanlardan daha vahim sonuçlar oluşturur. Türkiye için büsbütün böyledir. Zira Anadolu-Trakya üzerinde yaşayan bir devletiz. Çevremiz Balkanlar, Kafkasya, Yakın Doğudur. Avrupa ile Asya'yı ayıran Akdeniz Boğazları bizimdir. Hem Karadeniz, hem Akdeniz'de sahili olan tek devlet Türkiye'dir. Fâtih Sultan Mehmed, 2.5 kıt'alı bir dünyada devletimizi bu şekilde tasarlayıp gerçekleştirmiştir. (Asya, Avrupa, Kuzey Afrika kıt'aları; diğer kıt'alar henüz meçhuldü).
İmparatorluklar dönemi tarihe karıştı. Ancak 1918'de kaybettiğimiz büyük devlet sıfatını tekrar kazanmaya kararlıyız. İran bu sıfatı 1828'de kaybetmişti. Hür dünyayı, demokrasileri karşısına alıp tehdit politikası ile tekrar kazanamaz.
Türkiye, huzur içinde yaşayan, yöneticileri serbest seçimlerle gidip gelen komşular arzu ediyor. Demokrasi kelimesini kullanmadım, fazla iddialı bir kavramdır. Suriye'de azınlığın azınlığına dayanan bir yönetim, vatandaşlarını sistematik bir şekilde öldürüyor. Diktatörün günleri sayılı. Ama Irak daha vahim bir tablo oluşturacak gibi. Dünyaya kafa tutmaya kalkışan diğer bir manyak Baasçı, Saddam, paramparça, harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Güneyimizde Mısır, doğumuzda İran, iki önemli devlettir. Zengin tarihleri vardır. Onların tutumları 2012'de daha belirgin duruma gelecek. Orta Doğu'da tam barış ise, ancak Filistin-İsrail anlaşmasına bağlıdır. İnşallah 2012 daha sakin, daha ümitleri yeşerten bir yıl olacak...
.
Demokrasinin neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Aralık, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
7 milyar nüfusa erişmiş bir dünyada 2012 yılına giriyoruz. Bu nüfus, 196 devlet arasında paylaşılıyor. 1.000 nüfuslu devlet de var (Vatikan). Milyar nüfusu çoktan geçmiş olanlar da (Çin, Hindistan)... Yarım kilometre kare olan da mevcut (Vatikan), 20 milyon kilometre kareden büyük de (Rusya).
Yıllık kişi başına geliri 100.000 doları aşan devletler de var. Bir kaç yüz dolarla geçinmeye çalışanlar da. Demokrasi ile yönetilen devletler gibi türlü çeşitli demokrasi dışı, demokrasiye aykırı idare edilenler de...
Müsbet dediğimiz, eskiden fen dediğimiz ilimlerdeki teknik başarılar, ilerlemeler, icatlar, hayret verici çizgilere ulaşabilmiş. Ama edebiyat, güzel san'atlar, musiki, felsefe gibi kültür alanlarında, 19. asır dâhîlerine yaklaşabilmiş değiliz. Kültürel faaliyetler, zenginleşen ve teknikçe ileri bir dünyada elbette yoğunlaşmakla beraber, musiki ve edebiyatta 19. ve daha önceki asırlarda yetişen, onları geçebilen dehâlar, 20., 21. yüzyıllarda yetişmedi.
Ancak refah bakımından epey mesafe almış bir dünyada yaşıyoruz. Bununla beraber Afrika halklarının dertlerine deva bulmakta başarısız kaldığımız unutulmamalı. Nükleer ve biolojik denen iğrenç silâhların yok edilmesi keza hayal gibi görünüyor. Bu tip silâhlar bazen çok sorumsuz ellere geçebiliyor. Bunların başında Kuzey Kore komünist cumhuriyeti geliyor ki, baba-oğul-torun 3 diktatörün ağzından çıkacak tek kelime, nükleer bir savaş başlatabilecek potansiyeldedir.
1994'te Kuzey Kore'yi babasından devr alan Kim Jong-il 69 yaşında ölünce, yerine geçen hafta 27 yaşındaki oğlu Kim Jong-un geçti. Aynı gün bir nükleer deneme yaparak birilerini korkutmaya çalıştı. Demokrasi ile yönetilen bir refah devleti olan kardeş Güney Kore Cumhuriyeti, ânında silâhlı kuvvetlerini alarma geçirdi. Japonya ve ABD, Güney Kore'ye destek verebilmek için zaten yıllardan beri alarmda...Yani 3. cihan savaşının bu defa Avrupa'dan değil uzak Doğu'dan patlaması tehlikesi kabûl ediliyor. 3 diktatörünün kutsal sayıldığı Çin'in himayesindeki Kuzey Kore'de her yıl yüz binlerce kişi açlıktan ölüyor.
Demek istiyorum ki, bunca ilerlemeye rağmen insanlık, 2012'ye girerken toptan imha edilmek tehlikesini bile hâlâ bertaraf edebilmiş değil...
.
Osmanlı İstanbul'u her çağı yakaladı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Aralık, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı İstanbul'u her çağı yakaladı
Başlık ResmiOsmanlı İstanbul'u her çağı yakaladı
AÇ İNSAN HİÇ YOKTU Bolluk, bereket, ucuzluk vardı. 1913, hattâ 1915'e kadar... Aç ve açıkta insan yoktu. İhtiyaçlar bugüne nisbetle kıyas kabûl etmez şekilde sınırlı idi. Lüks, çok belirli ailelerin tekelinde idi. Şehrin bütün yiyeceği dışarıdan gelirdi. KANAATKÂR TOPLUM Mahalle dayanışması geçerli idi. Hatta mahallede işsiz ve bekâr delikanlı bulunması hoş görülmez, elbirliğiyle evlendirilir, iş sağlanırdı. Varsa köle ve cariye de aile fertlerinden sayılırdı. Toplum tokgözlü ve kanaatkârdı. İLK ŞART ŞİVE İstanbul terbiyesi'nin birinci şartı, okumuş yazmışsa birinci kuşakta, değilse ikinci kuşakta, mutlaka İstanbul şivesi ile konuşabilmekti. 1453'te İstanbul'u aldığımız zaman şehir, 395 yılından beri Roma ve Bizans imparatorluklarının başkenti idi. 1453'te surlar içindeki nüfus 50.000, bugünkü sınırlarıyla Büyük İstanbul nüfusu 150.000 kadardı. Haraptı ve eski asırlardaki ihtişâmını kaybetmişti. Ancak yeryüzünün iki kıt'ada kurulmuş tek şehri idi. Dünyanın hem en stratejik, hem en güzel köşesinde idi. Denizleri ve kıt'aları bağlıyordu. Gerçek bir cihan Devleti başkenti idi ama, onu bu çizgiye getirmek gerekiyordu. Fâtih Sultan Mehmed'den başlayarak İstanbul'u, Anadolu'nun, Rumeli'nin, daha ötelerdeki ülkelerin insanları gelerek inşa etti. Bir İstanbullu tipi, terbiyesi, kültürü, medeniyeti oluşturan bu insanlardır. EN MÜSTESNÂ BELDE Her yıl imparatorluğumuzun bir köşesinden gelen insanlarımız şehre yerleşiyor, İstanbullu oluyor, dünyanın en müstesna beldesini oluşturma misyonuna katılıyorlardı. 17. asırda artık yeryüzünün en büyük, en kalabalık beldesi idi ve Büyük İstanbul sınırları içinde bir buçuk milyonu aşan nüfus birikmişti ki bu nüfus ancak 1965'lerde geçilecektir. 1925'e kadar şehir nüfusunun üçte biri Gayri Müslim idi. Camiler, kiliseler, havralar yan yana, iç içe idi. Osmanlı mimarisinin emsalsiz âhengi hakimdi. Demek istediğim, İstanbul'u kendisi, babası veya dedesi başka yerlerden gelenler İstanbul yaptılar. Asırlık İstanbullu aileler her asırda azınlıktı. Ancak şart, dışarıdan gelenin derhal İstanbul kültürüne adapte olabilmesi idi. Son 70, bilhassa son 50 yılda bu mümkün olmadı. Zira İstanbul'a, kendi kültüründe eritmesi mümkün olmayacak derecede nüfus yığıldı. Mimarî, musiki, şive, mutfak, örf, adet, hâsılı bir büyük kültürün her alanı perişan oldu. Türk'ün iki bin yıldan bu yana oluşturduğu en büyük en önemli, en medeni belde, 500 yılın maddî ve manevî özverisi, silinmenin eşiğine geldi. İnsan yapısı değişti. Osmanlı döneminde bu insan yapısı ne idi? Bunu tam bir gerçeklikle görmek gerekir. Türkçe konuşan Oğuz Türk'üne daha Selçuklu devrinde, Müslüman olduğu, fakat göçebelikte devam ettiği takdirde Türkmen dendi. Meselâ Osmanoğulları 13. Asırda Türkmen uç beylerinden biri idi. Türkmen toprağa yerleşince Türk diye anıldı. Bu, Osmanlı halk terminolojisidir. Şüphesiz ilmî değildir. Fakat bu kelimeler Osmanlı'da bu anlamlarda kullanılmıstır. Türk, köyünden, kasabasından şehre inince Osmanlı oluyor, böyle denmeye başlıyordu ama tam "Osmanlı" olabilmek için İstanbul ve bu düzeyde eğitim veren bir şehre yerleşmek, o kültürün gerekleri ve şartları içine girmek lâzımdı. Osmanlı olabilmek için Türk kökeni de aranmıyordu. Belirli bir kültürü benimseyen herkes Osmanlı idi. AYAK TAKIMI... Başta İstanbul olmak üzere büyük bir beldeye yerleşen köylü, kasabalı, küçük şehirli, yabancı veya mühtedî; "adam olmak" istiyorsa, belirli standartlara girmeye mecburdu. Aksi takdirde ayak takımı diye küçük görülüyor, küçük görülmemek için büyük beldenin şartları içine giriyordu. İşte İstanbullu dediğimiz tip böyle doğdu. Yoksa kimse gerçek İstanbullu değildir. İstanbul terbiyesi dediğimiz ve bugün kaybettiğimiz veya kaybetmek üzere bulunduğumuz, açıklaması fazla yapılmamış oluşum budur. İstanbul terbiyesi'nin birinci şartı, okumuş yazmışsa birinci kuşakta, değilse ikinci kuşakta, mutlaka İstanbul şivesi ile konuşabilmekti. Gerçi İstanbul her dönemde, bu şiveyi beceremeyenlerle doludur. Fakat bunlar ya gayr-i müslimler'dir veya taşradan gelme birinci kuşak Müslümanlar... İstanbul şivesi, çok kabaca açıklamak gerekirse, Arapça ve Farsça asıllı binlerce gündelik kelimedeki uzun heceleri tam anlamıyla belirtmek, uzun olmayan heceyi çekmemek, vurgulamayı doğru yapmak, birtakım tabirleri yerinde kullanmak, İstanbul'da kullanılmayan ve edebiyat diline geçmemiş tabir ve kelimelerden sakınmak gibi genel ilkelere dayanır ve belirli bir cümle yapısı vardır. Türk'ün bütün zamanlarda ve bütün mekanlârda kullandığı en zengin, en güzel, en estetik, en âhenkli şivedir. BÂB-I ÂLÎ MENSUPLARI İstanbullu çoğu okuma yazma bilmeyen mahalle kızı: inanılmaz güzellikte ve en yüksek estetik çizgide bir şive ile konuşurdu (Diyarbakırlı Ziya Gökalp'in fikri budur). Daha terkipli güzel şiveyi İstanbul'da Bâb-ı Âlî mensupları konuşurdu. Saray ve medrese ağızları Bâb-ı Âlî ağzı kadar makbul değildi. İstanbul terbiyesinin ikinci kuralı nezaket idi. İstanbullu'nun nezaketi dünyaca ünlü idi. Yabancı seyahatnamelerde ve sefaretnamelerde önemle vurgulanır. 1914 öncesi Paris ve Viyana terbiyesine eş, Londra ve Petersburg nezaketinden ileri idi. Nezaketini kaybeden, hele terbiye sınırını aşan kişi, hoş görülmezdi. İlim sahibi olmak şart değildi, zira belirli imkânlara bağlı idi. İrfan sahibi olmak şarttı. Osmanlı Türkü, kabalıktan hoşlanmayan bir toplumdu Osmanlı Türk'ü gürültüden, patırtıdan, tecavüzden, şiddet hareketinden, kabalıktan hoşlanmayan bir toplumdu. Bu hareketler, derinden benimsediği İslam ahlâkına ve tasavvuf irfanına aykırı görülmüştür. Her sosyal sınıf kendi imkânlarına göre giyinir ve yaşar, hepsi saygı görürdü. Yoksul ve orta halli ailelerde alışverişi erkek, sokak satıcısından kadın yapardı. Varlıklı ailelerin köleleri ve uşakları vardı. Erzak ve yağ gibi şeyler, 1940'a kadar İstanbul'da gram ve kilo ile değil, mevsimlik veya yıllık alınırdı. Aile reisinin otoritesi kesindi. Birden fazla kadın almak nadirdi. İstisnaları Hanedan ve vezir sarayları idi. Ben 1930'ların pek çok yaşlı Osmanlı ailesiyle tanıştım, birden fazla hanımı olan İstanbullu'ya rastlamadım. Nitekim 17. Asır başlarında İstanbul'a gelen Fransız gezgini Jean Palerme, "birden fazla kadını olan az erkek var" diye yazar (il y a peu d'hommes qui ayent plus d'une femme, Pérégrinations. Lyon 1606, s. 96). Sosyal şartları yakın olan aialeler arasında evlenme yapılırdı. Ama gene de yoksul kızla zengin erkek veya zengin kızla yoksul erkek arasında evlenmeler Batı'dakilerden fazla idi. Bolluk, bereket, ucuzluk vardı. 1913, hattâ 1915'e kadar... Aç ve açıkta insan yoktu. İhtiyaçlar bugüne nisbetle kıyas kabûl etmez şekilde sınırlı idi. Lüks ve israf, çok belirli ailelerin tekelinde idi. Bunlar da yoksul babaları idiler. İsrafları derecesinde sosyal müesseseler kurarlardı. Şehrin bütün yiyeceği dışarıdan gelirdi. Uzun savaşlarda ve büyük kışlarda fiyatlar geçici olarak yükselebilirdi. Mahalle dayanışması geçerli idi. Mahallede gerçek bir muhtacın bulunması, o mahalle için şerefsizlik sayılırdı. Hatta mahallede işsiz ve bekâr delikanlı bulunması hoş görülmez, elbirliğiyle evlendirilir, iş sağlanırdı. Herkes yorganına göre ayağını uzatmasını bilirdi. Varsa köle ve cariye de aile fertlerinden sayılırdı. Evde, konakta sürekli oturup yatmayan, dışarıdan gelip giden hizmetkâr asla kullanılmazdı. Karşılıklı saygı ve sevgi, hakkaniyete, ahlâk kurallarına dayanırdı. Toplum tokgözlü ve kanaatkârdı. İbadetler ihmal edilmezdi. Müslüman kadar Hristiyan ve Mûsevi de ibadetini bırakmazdı. Taassup, hele İstanbul'da ayıp bir şeydi. Kişinin nefsine güvensizliği sayılırdı. Arada yobazlar türer, fakat sevilmez, hattâ kınanırlardı. YÜKSEK İSTANBUL KÜLTÜRÜ Osmanlı dönemi İstanbullu'sunun yaşayış biçiminin birçok tarafı, bütün dünyada olduğu gibi, şüphesiz devrin şartlarına uydu. Nitekim klasik Osmanlı İstanbullu ile Tanzimat, Meşrutiyet İstanbullusu epey değişik biçimlerde yaşadılar. Modern çağın keşifleri ve icatlarına adapte oldular. Ancak yüksek İstanbul kültürü, her zaman çağı yakaladı, çağın gerisinde kalmadı. Bu kültürün temsilcileri elbette bugünde yaşıyorlar. Temennimiz ve ümidimiz, bu kültürün, bir tarih malzemesi diye inceleme konusu olmak yerine, büyük değer çizgileri korunarak, sürekli geliştirilerek, her çağın üstün Türk kültürü olarak devamıdır. Zira Türk'ün, iki bin yıllık tecrübesinden süzülmüş, beş yüz yıllık ortak gayretinin ürünüdür...
.
Üç beş kalemi kırık dışında Osmanlı'yı reddeden kalmadı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Aralık, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Üç beş kalemi kırık dışında Osmanlı'yı reddeden kalmadı
Başlık ResmiÜç beş kalemi kırık dışında Osmanlı'yı reddeden kalmadı
7 CİHANA NAM SALMAK YETMEDİ... İttihatçılar, inkılâpçılar, cumhuriyetçiler adına ne derseniz deyin onlara göre Osmanlı ve Selçuklu'nun Türk tarihinde yeri yoktu. Halbuki Osmanlı, asırlarca dünyanın süper gücü olmakla kalmamış, zalimin korkusu mazlumun hâmisi olmuştur. İhtilâl, inkılâp, cumhuriyet... Demokrasi çizgisine erişilinceye kadar bu kavramların yerleşmesi büyük sarsıntılar gerektirir. Gerçi Türk inkılâbı, Fransız, Rus, Çin ihtilâlleri derecesinde kanlı geçmedi, o derecede radikalizme sapmadı, o kadar inkârcı olmadı. Fakat imparatorluktan cumhuriyete geçişimiz epey sarsıntılıdır. Yeni rejimi yerleştirmek için, eskisini kötülemek, küçük düşürmek, kabilse silmek gerekir. 27 Mayıs'a bakarsanız Demokrat Parti ve Menderes, 12 Mart'a bakarsanız Adalet Partisi ve Demirel kötüden başka bir şey yapmamışlardır! 27 Mayıs binlerce yetişmiş subayımızı, 12 Eylül binlerce yetişmiş politikacımızı harcadı. İhtilâller ve darbeler, tecrübeli insan kıyımıdır. 1908'den sonra Osmanlı'nın sivil ve asker kadrosu, Devlet hayatından uzaklaştırılmış, yönetim, imparatorluk san'atını öğrenememiş acemilerin eline geçmiş, yıkım, kaçınılmaz olmuştur. Cumhuriyet rejimini yerleştirmek ve kökleştirmek için yapılanlar, Fransız Büyük İhtilâli'nde monarşiden cumhuriyete geçerken yapılanlara benzer, sadece o kadar kanlı geçmemiştir. Fransa'da yıkılmak istenen hanedan, Hıristiyan ve Avrupa tarihinin en büyük hanedanı idi, Fransa'nın kurucusu idi. 16. Louis gibi politikadan fazla anlamayan, fakat çok dürüst bir kral, vatan hainliği ile itham ve idam edildi. Aynı itham, Türk ve İslâm tarihinin en büyük hanedanının son hükümdarı olan Sultan Vahîdeddîn'e karşı da yapıldı. Bu bakımdan 16. Louis'ye benzer. ONLARA GÖRE OSMANLI HAİNDİ Cumhuriyet ideolojisi, Türk'ü, tarihin en büyük milleti olarak kabul ediyordu. 1913-18 İttihatçı rejimi gibi dehşetli milliyetçi idi. Eskiyi kötülemek için her şey yazılıyordu: "Bu büyük milleti Osmanlı felâkete götürmüştü. Osmanlı gerici, tutucu, ıslah kabul etmez, akılsız, hain, dejenere, adam yetiştirmemiş, adam olmaya yeteneksizdi! Türk'ü küçük görmüş, kökenlerinden koparmış, perişan ve mahvetmişti! Osmanlı kültürü çağ dışı idi!" "Her padişah bir uçak yaptırsaydı, cumhuriyete 40 uçak sahibi olarak girerdik." (Bu cümle bendenize ait değildir, M. Turhan Tan'ın 1930'larda Cumhuriyet gazetesindeki bir köşe yazısından alıntıdır)!!! "Bu padişahlar, hain adamlardı! Milleti sömürmüşlerdi! Esasen monarşi kötü bir rejimdi!" Bu suretle İttihatçılar'ın İkinci Abdülhamid'e yaptıkları iftiralar, bütün hâkan-halifelerimize teşmil ediliyordu. Yeni rejimin çılgınlık dönemi idi. Milliyetçi bir yazarımız, çok okunan bir tarihî romanda, Fâtih'e tokat attırdı! Sultan İbrahim'in adının başına Deli diye bir sıfat kondu ki Osmanlı tarihinde böyle bir sıfat meçhuldür. Bir milliyetçi şairimiz, bir piyesinde, Yıldırım Bayezid'e hakaret etti ve Timur'u Osmanlı hükümdarını alçalttığı için alkışladı. Yavuz ve Kaanûni'nin yeteneksiz adamlar olduğu üzerine yazılar yazıldı. Bugünkü kuşaklar bunları bilmez... KIZILDERİLİ TÜRK'TÜR KOMEDİSİ Osmanlı ve bir dereceye kadar Selçuklu ayaklarımızın altından çekilince geriye gene epey azametli bir tarih kalıyordu. Yeni rejim, Türk'ü doğrudan o tarihe, Orta Asya'ya bağladı. Ama Selçuklu ve Osmanlı, Orta Asya'dan alacağını almış ve Türk kültürünü en rafine hâle getirmişti. Elbette Orta Asya ile hiçbir zaman kopamaz bağlarımız vardı. Ancak cumhuriyeti Orta Asya'dan gelerek kurmamıştık ki... Osmanlı boşluğu Kızılderililer, Sümerler, Hititler, Truvalılar, Etrüskler ve emsali bize yabancı kavimlerin Türk oldukları iddia edilerek doldurulmaya çalışıldı. Ne boş gayret. İlme oturmayan hiçbir iddianın sonu yoktur. Gerçek, güneş gibi parlar ve eninde sonunda kendini gösterir. MENDERES'İN YOBAZ VEKİLİ En fazla Osmanoğulları'na vuruldu. Hanedan dehşetli küçümsendi. 1924'ten sonra ortadan kalkmış, hiçbir ferdi yaşamıyor farz edildi. Son Halife İkinci Abdülmecid'in cenazesi, 1944'te ölümünden itibaren 10 yıl Paris'te bekletildi. Babası Sultan Abdülaziz'in Cağaloğlu'ndaki Türbe'de yanına gömülmesine izin verilmedi. Adnan Menderes, inkılâp yobazlarının yaygarasına meydan vermeden cenazenin getirilmesini istedi. TBMM dilekçe komisyonunda merhum halifenin kızının dilekçesi, belirli bir süre içinde bir milletvekili itiraz etmezse, otomatik olarak kabul edilmiş sayılıyordu. Menderes'in kendi partisinden bir milletvekili, son gün itiraz imzasını attı. Halife, 10 yıl sonra Hicaz'a götürüldü, oranın âdetlerine göre yazıt konmaksızın kumlara gömüldü. Osmanlı fobisi bu derece idi... Bu durum, Türkiye'deki millî kültür erozyonunun en büyük sebebidir. Fransız ve Rus da ihtilâlini yapmış, monarşiden cumhuriyete geçmişti ama milli kültürü ile bağlarını böylesine koparmamıştı. 1950'de gelen demokrasi, bu çarpıklığı gören ve artık resmî ideolojiden o derecede korkmayan insanları harekete getirdi. Bizzat Başbakan Menderes, inkılâplarımızı, halka mal olmuş inkılâplar ve halka mal olmamış inkılâplar diye ikiye bölmeye kalkınca kıyamet koptu. İnkılâp yobazları 1961'de bu cümlenin öcünü aldılar... ZAVALLI ITRİ'DEN NE İSTEDİNİZ! Yeni Kuşak, Osmanlı hakkında kendisine okutulanlardan şüphelenmeye, hiç olmazsa yetersiz bulmaya başladı. Yobazlık o derece idi ki, 1970 yılında bile Devlet Konser Salonu'nda Itrî konseri verilmesi, cumhurbaşkanına başvurularak önlendi. Devlet Konser Salonu'na musikimizi sokan Nevzad Atlığ'dır. Salonun kapısı bakan tarafından zorla açtırılarak... Millî kültürümüz, böylesine bir sömürge yönetiminin sultasında idi. Osmanlı'yı, İkinci Abdülhamid'i savunan yazılar yazılmaya başlandı. Bazı gerçekler dile getirildi. Ancak bunlar, aşırı sağcı, tarihçi olmayan, bir ideolojinin mensupları kalemler şeklinde değerlendirildi ve belirli çevreler dışında etkisi olmadı, oldu ise bile kabule şâyan görülmedi. Düşününüz ki, Peyami Safa gibi milliyetçi, çok kudretli bir yazar, Sultan Abdülhamid'i tahkir eden bir yazı yazdı. Buna cevaben Nihal Atsız'ın kaleme aldığı Ulu Hakan Abdülhamid adlı broşür, bugün klasiklerimiz arasına girmiştir. Atsız tarihçi olduğu için, kimin doğruyu söylediği açıktı. Ama mesele bir iki broşürle çözülemiyordu... PADİŞAHIN ÖLÜSÜNE BİLE TAHAMMÜL YOK Son Halife İkinci Abdülmecid'in cenazesi, 1944'te ölümünden itibaren 10 yıl Paris'te bekletildi. Babası Sultan Abdülaziz'in Cağaloğlu'ndakiTürbe'de yanına gömülmesine izin verilmedi. Osmanlı sevgisi artıyor... Bugün, üç beş kalemi kırık ve dar görüşlü, babalarından, dedelerinden Osmanlı oldukları için nefret eden psikopatın dışında, Osmanlı'yı inkâr ve reddeden kalmadı. Zaten böyle bir tez, ilim çağında savunulamaz. Ancak Osmanlı tarih ve kültürünü iyi bilmeyen bazı aydınlarımız, Osmanlı'ya gösterilecek sevginin, Atatürk'ü inciteceğinden çekiniyorlar. Fakat Türkiye'mizin, hem Osmanlı'yı, hem Atatürk'ü sevgiyle kucaklayacak aydınlara ihtiyacı vardır. Hattâ bu husus, millî birliğimizin -bana göre- vazgeçilmez şartıdır. Türk'ün gönlü, iki sevgiye birden yer verecek genişliktedir. Bu iki sevgi arasında hiçbir tenakuz yoktur. Bilâkis Atatürk'ü sevebilmek için Osmanlı'yı reddetme gibi bir saçmalık olamaz...
Üç beş kalemi kırık dışında Osmanlı'yı reddeden kalmadı
Başlık ResmiÜç beş kalemi kırık dışında Osmanlı'yı reddeden kalmadı
EN BÜYÜK İTİBAR İADESİ İŞTE BU! 17. yüzyılın büyük Türk bestekârı Itri Efendi'nin portresi şimdilerde 100 TL'lik banknotların arka yüzünü süslüyor.
Üç beş kalemi kırık dışında Osmanlı'yı reddeden kalmadı
Başlık ResmiÜç beş kalemi kırık dışında Osmanlı'yı reddeden kalmadı
Osmanlı'ya itibarını iade eden yayın benim 12 küçük ciltlik Türkiye Tarihi adlı kitabım oldu. Eski yeni cumhurbaşkanları, başbakanlar okudular. Ancak Türk Tarih Kurumu Başkanı'nın hışmından kurtulamadım! İade-i itibar boynumuzun borcu idi Osmanlı tarihini geniş aydın kitle nezdinde asıl ortaya çıkaran İsmail Hâmi Dânişmend'in 4 büyük ciltlik Osmanlı Tarihi Kronolojisi oldu. 1947-55 arasında yayınlandı. Sadece siyasî Osmanlı tarihini veriyordu. Ama eski harfleri bilmeyen gençlik tarafından okundu ve Osmanlı'nın ne idüğü anlaşıldı. Danişmend, kendilerinin hoca, öğretici, tedris elemanı olduğunu unutan ve kendilerini gerçek müellif sanan, ilmin tekellerinde olduğuna -samimi olarak- inanan tarih profesörlerimiz tarafından fevkalâde kıskanıldı. Dânişmend ölünceye kadar eserini, bibliyograflarına almadılar. Tabiî muazzam bir eserle karşı karşıya olduğumuzu hemen kabul edenleri vardır, haklarını vermek gerekir, biri merhum Prof. Dr. Mehmed Altay Köymen'di. Ama Dânişmend'in eseri de resmî ideoloji tarafından reddedildi. Zira Dânişmend, eski bir Atatürk muarızı idi. Bu, doğrudur. Ancak 1935'dten sonra Atatürk'ün Dânişmen'e kitap ısmarladığını ve kitaplarını yayınlattığını pas geçtiler. Osmanlı'ya itibarını iade eden yayın benim 12 küçük ciltlik Türkiye Tarihi adlı kitabım oldu. 60.000 baskı yaptı ve yüz binler tarafından okundu. Eski yeni cumhurbaşkanları, başbakanlar okudular. İkinci Cihan Savaşı'ndan sonra yaygınlaşan bir üslûp ve usûl ile kaleme alınmıştı. Dipnotları asgarîye indirilmiş (metne alınmış), geçmişe ve geleceğe doğru yorumlara geniş yer verilmiş, her dönem çağdaşı olan Avrupa ve dünya tarihi içinde mukayeseli olarak sunulmuştu. İlmî bir eserin lise mezunu bir kişi tarafından da anlaşılabilecek şekilde kaleme alınmasına özen gösterilmişti. Bu da sadece bir siyasî tarih idi. Fakat kabul gördü. MİTHAT PAŞA BİR YALANCIYDI! Burada başarıyı, yayıncı ile paylaşmam gerekiyor. Şöyle: Eseri, hiçbir şekilde cumhuriyet ideolojisine karşı olmakla itham edilemeyecek büyük bir banka yayınladı. Ben de 100 küsur kitabımda ve yayınlanmış 15.000 kadar makale ve ansiklopedi maddesinde, Atatürk'e sevgisizlik belirten tek cümle kullanmamış bir yazarım. Eğer Türkiye Tarihi, herhangi bir yayınevi tarafından basılsaydı, inkılâp yobazları mutlaka bir şeyler söyleyecekti. Bununla beraber, 1963-67 arasında yayınlanan Türkiye Tarihi, İkinci Abdülhamid'in politik dehasını açıkça sergilediğim, Sultan Aziz'in ölümünün tafsilâtını verdiğim için, tepki gördü. Türk Tarih Kurumu Başkanı Ord. Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu ve Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, genel yayın müdürlüğü yaptığım müesseseye gelerek, kuruma üye olacağımı bildirmiş, muvafakatimi almışlardı. O sırada eserin 12. Cildi çıktı. Sultan Aziz'in Midhat Paşa'nın iddia ettiği şeklinde ölümü, resmî ideolojinin temel taşlarından biri idi! Bugünkü kuşaklar inanmakta zorluk çekerler, fakat öyle idi. Ben Midhat Paşa'nın yalancı olduğunu delilleriyle sergiliyordum. Üyeliğimden vazgeçildi. Uzunçarşılı gibi hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, çok yaşlı muhterem bir tarihçiye, Sultan Aziz'in Midhat Paşa'nın iddia ettiği gibi öldüğünü iddia eden bir kitap yazdırıldı. Kurum, alelacele yayınladı. Ancak Türk ilmi ve tarihçiliği yara aldı. Hayatı boyunca Sultan Aziz'in öldürüldüğü fikrinde olan Uzunçarşılı, her tarihçinin bildiği bir belgeyi ilk defa yayınladığını söyleyerek, intihar sahte tezini savunuyordu... Bu maskaralığı, nereden nereye geldiğimizin bir misali olarak yazdım.
.
İngiltere imzalamadı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Aralık, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği, birkaç yıl önce Birleşik Amerika'dan kaynaklanan evrensel finans krizini atlattı. ABD de atlattı. 1939'da gene Amerika'dan kaynaklanan ve genç Türkiye'yi de etkileyen 20. asrın en büyük krizinden ABD'yi 1933'te seçilen Roosevelt kurtarmıştı.
Bu defa AB krizi, Yunanistan'ın iflâsını kabûl edip, İtalya'da hükûmetin istifasına sebep oldu. İrlanda, Portekiz ve İspanya'ya zaten yayılmıştı.
AB, Fransa ile Almanya arasındaki çekişmeden iki cihan savaşı (1914-1918, 1939-1945) çıkmasından ders alıp üçüncü bir savaşı engellemek için Fransa'nın hazırladığı proje ve bu projeyi Almanya'nın kabulü ile kuruldu. Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve İtalya ile ilk AB oluştu. Bugün birliğin üye sayısı 27'dir. Fakat yalnız 17 devlet euroyu kabul etmiştir. Kabul etmeyen 10 devletten 3'ü (İngiltere, İsveç, Danimarka) milli paralarını muhafazaya karar verip euro sistemine girmedi. Diğer 7 devlet, Sovyet sisteminden ayrılıp AB standartlarına erişmekte zorlanan ülkelerdir.
Evvelsi günkü Brüksel zirvesinde, Almanya ile Fransa, krizden çıkmak için Şansölye Merkel'in hazırlattığı projeyi kabul etti. Zaten euro kullanmayan İngiltere de imzaya davet edilince imzalamadı. Çok kızan Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy, Kraliçe'nin 1. Bakanı'na (yani İngiltere başbakanına) hakaret etti.
AB, 150 milyarı euro ülkelerinden, 50 milyarı dışarıdan alınmak suretiyle 200 milyar euroyu sağladı sayılır. Anlaşma Mart 2012'de yürürlüğe girecek. Bu suretle tarihin en büyük medeniyet projesi olan AB, krizi atlatacaktır. Zaten ABD ile paralel hareket ediyor. Batı'dan nefret edenlerin Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve saire ittifakının ABD-AB'nin yerine geçeceği üzerindeki hülyaları geçerli değildir.
Ama Brüksel Konferansı, İngiltere'nin Fransa ile geçmişteki husumetlerini hatıra getirdi. Orta Çağ'da tarihin 100 Yıl Savaşı denen en uzun harbi, İngiltere ile Fransa arasında olmuştur. 1756-1763 Yedi Yıl Savaşları'nda galip çıkan İngiltere, Fransa'nın elinden en değerli sömürgelerini alarak cihan devleti çizgisine erişmişti (savaşı Fransa kazansa idi bugün ABD ve Hindistan'da İngilizce değil Fransızca konuşulacaktı). Sonra Amerika'nın da yardımı ile İngiltere ve Fransa, Avrupa devi hâline gelen Almanya'ya karşı birbirlerine yanaştılar ama, geçmişin hatırlanmasını
.
İngiltere imzalamadı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Aralık, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği, birkaç yıl önce Birleşik Amerika'dan kaynaklanan evrensel finans krizini atlattı. ABD de atlattı. 1939'da gene Amerika'dan kaynaklanan ve genç Türkiye'yi de etkileyen 20. asrın en büyük krizinden ABD'yi 1933'te seçilen Roosevelt kurtarmıştı.
Bu defa AB krizi, Yunanistan'ın iflâsını kabûl edip, İtalya'da hükûmetin istifasına sebep oldu. İrlanda, Portekiz ve İspanya'ya zaten yayılmıştı.
AB, Fransa ile Almanya arasındaki çekişmeden iki cihan savaşı (1914-1918, 1939-1945) çıkmasından ders alıp üçüncü bir savaşı engellemek için Fransa'nın hazırladığı proje ve bu projeyi Almanya'nın kabulü ile kuruldu. Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve İtalya ile ilk AB oluştu. Bugün birliğin üye sayısı 27'dir. Fakat yalnız 17 devlet euroyu kabul etmiştir. Kabul etmeyen 10 devletten 3'ü (İngiltere, İsveç, Danimarka) milli paralarını muhafazaya karar verip euro sistemine girmedi. Diğer 7 devlet, Sovyet sisteminden ayrılıp AB standartlarına erişmekte zorlanan ülkelerdir.
Evvelsi günkü Brüksel zirvesinde, Almanya ile Fransa, krizden çıkmak için Şansölye Merkel'in hazırlattığı projeyi kabul etti. Zaten euro kullanmayan İngiltere de imzaya davet edilince imzalamadı. Çok kızan Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy, Kraliçe'nin 1. Bakanı'na (yani İngiltere başbakanına) hakaret etti.
AB, 150 milyarı euro ülkelerinden, 50 milyarı dışarıdan alınmak suretiyle 200 milyar euroyu sağladı sayılır. Anlaşma Mart 2012'de yürürlüğe girecek. Bu suretle tarihin en büyük medeniyet projesi olan AB, krizi atlatacaktır. Zaten ABD ile paralel hareket ediyor. Batı'dan nefret edenlerin Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve saire ittifakının ABD-AB'nin yerine geçeceği üzerindeki hülyaları geçerli değildir.
Ama Brüksel Konferansı, İngiltere'nin Fransa ile geçmişteki husumetlerini hatıra getirdi. Orta Çağ'da tarihin 100 Yıl Savaşı denen en uzun harbi, İngiltere ile Fransa arasında olmuştur. 1756-1763 Yedi Yıl Savaşları'nda galip çıkan İngiltere, Fransa'nın elinden en değerli sömürgelerini alarak cihan devleti çizgisine erişmişti (savaşı Fransa kazansa idi bugün ABD ve Hindistan'da İngilizce değil Fransızca konuşulacaktı). Sonra Amerika'nın da yardımı ile İngiltere ve Fransa, Avrupa devi hâline gelen Almanya'ya karşı birbirlerine yanaştılar ama, geçmişin hatırlanmasını
.
Şeb-i Arûs
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Aralık, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şeb-i Arûs'un 738. yılını kutluyoruz. Konya'daki büyük törene ve âyîne bu yıl başbakanımız nekahet günlerinde bulunduğu için katılamıyor. Hazret-i Mevlânâ Celâleddin Rûmî'nin 17 Aralık 1273'te Konya'da vefatının yıl dönümüdür. 66 yaşını 2 ay 17 gün geçiyordu.
Sonradan Mevlây-ı Rûm (Türkiye'nin Efendisi), kısaca Mevlânâ (Efendimiz) diye anılan ve adının sonuna Rûmi (Anadolulu) nisbesi getirilen Celaleddin, 30 Eylül 1207'de şimdi Afganistan'da kalan Güney Türkistan'ın Belh şehrinde doğdu. Büyük âlim sultanü'l-ulemâ (bilginler sultanı) lakablı Bahâeddin Veled ile Harzem-Şâh Türk hâkanlık hanedanından Mü'mine Hâtûn'un oğludur.
Harzem-Şâh ile anlaşamayan Bahâeddin Veled, ailesi ile Türkistan'dan ayrıldı. Ülkeler gezip hac edip Karaman'a geldiği zaman, Mevlânâ 15 yaşında idi. Mü'mine Hâtun burada öldü. Sonra 1229'da Selçuklu Türkiyesi'nin taht şehri Konya'ya geldi. 23 Şubat 1231'de burada öldü. Selçukluların Kaanûnî Süleyman'ı olan Alâeddin Keykubâd'ın parlak yılları idi. Konya'nın en üst medresesindeki kürsüsüne, oğlu Celâleddin atandı. Ancak 1244'te Konya'ya Şems-i Tebrîzî adlı büyük mutasavvıf geldi. Tebrizli Mehmed Şemseddin'in irşâdı ile Celâleddin, ulemây-ı rüsûm silkinden çıktı. Tasavvuf okyanusuna daldı.
Uçsuz bucaksız bir okyanus... Mevlânâ, bu yıllarda bu coğrafyaya gelen Muhyiddîn Arabî Hazretlerinin vahdet-i vücûd öğretisine dayanıyordu. Mevlânâ'nın daveti, İslam sınırlarını taşıyordu, cihanşümûl idi, bütün insanlığa hitâb ediyordu. Ama Mevlevî tarîkatinin kurucusu oğlu Sultan Veled'dir (Karaman 1226-Konya 1312). Bugün yalnız Birleşik Amerika'da milyonlarca Mevlevî muhibbi var.
Mevlevî muhiblerince, ilâhî vuslata adım atan Mevlânâ'nın vefat günü yıl dönümünde matem tutulmaz. Bayramdır. Şenlik, şâdmânlık demidir. Yavuz ve Kaanûnî ve Dördüncü Murad gibi cihan hâkanları, Konya'dan geçerlerken, Mevlânâ'nın sandukasının saçaklarını öpmekle şereflenmişlerdir. Mevlevîlik, muazzam Osmanlı kültürünün oluşmasında en ağırlıklı faktörlerden biridir. Dâhiler yetiştirmiştir. Yoksul ve bay, hâkan ve kul, herkese nasîbince bir şeyler almıştır. Zira:
İn simât-est bî-dirîğ ez-hâss-u â'm - İn-derin câ hest her kisrâ ta'âm (=bu soyludan da, yoksuldan da esirgenmemiş bir sofradır; burada, herkes için yiyecek bir şey vardır).
.
Türk ordusunun gücü daimîlikten geliyordu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Aralık, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk ordusunun gücü daimîlikten geliyordu
Başlık ResmiTürk ordusunun gücü daimîlikten geliyordu
DÜNYANIN SÜPER GÜCÜ Cihanın sayılı birliklerinden Türk ordusu, Osmanlı Devletinin elinde bambaşka bir süper güç oldu. Üst üste gelen zaferlerin en büyük sebebi devletin daimî ordu oluşturmasıdır. Avrupa, düzenli orduya 17. asırda geçebilmişti. Fetihlerin sebeplerinden biri, kuruluşundan itibaren Osmanlı devletinin daimî ordu oluşturmasıdır. Avrupa'nın büyük zaafı ise, daimî meslek ordusunun bulunmayışı idi. Yalnız hükümdarların hassa kuvvetleri vardı. Bunun dışında savaş zamanında çok ilkel usullerle asker toplarlardı. Türk ordusu ise daimî idi. Bir defa asker olan şahıs, askerliği meslek seçmiş demekti. Ve itiraf etmelidir, Devlet'in en çok prim verdiği meslekti. ERLER BİLE MAAŞ ALIRDI Rütbesi ne olursa olsun bir kişi askere girince, şehid oluncaya veya sakatlanıncaya yahut ihtiyarlayıp emekliye ayrılıncaya kadar kalıyordu. En basit er bile bu sistem içinde maaşlı idi. Ve usul böyle olunca, tabiatiyle askerin talim ve terbiyesi, hele tecrübesi, Avrupa'nın savaş çıkınca derme çatma topladığı askere benzemiyordu. Onun için, aşağıda nakledeceğim Avrupalıların yazdıklarını mübalağa saymamalıdır. Mali yetersizlikler ve iktisadi güçlükler dolayısıyla Avrupa, daimî meslek ordusunu, Osmanlı'dan çok geç kurdu. İlk Avrupalı, daimî meslek ordusunu İsveç XVII. Asır ortalarında oluşturdu. Onu az sonra Fransa ve Prusya takip etti. XVIII. asra girerken bütün Avrupa devletleri daimî ordularını kurmuş bulunuyorlardı. > İngiltere'nin İstanbul büyükelçisi olan ve çeyrek asır Türkiye'de kalıp Osmanlı devleti üzerinde çok önemli kitaplar yazan Lord Ricault, XVII. Asrın 3. çeyreği gibi geç bir devirde bile, Türk askerinin yalnız seferde değil, hazarda da maaş almasını hayretle kaydediyor; bu usulün Türkiye'den başka hiçbir devlette uygulanamadığını, zira çok masraflı olduğunu söylüyor. DEMİR DİSİPLİNİ HAKİMDİ > XVI. asır Avrupa tarihinin büyük mütehassısı Henri Hauser şöyle diyor (Les Débuts de l'Âge , Paris Üniversitesi, 1929. s. 394): "Avrupa'nın en iyi askerî birlikleri olan İspanyol taburları, İsviçre mızraklı piyadesi, dünyanın birinci ordusu olan Türk ordusu karşısında şaşırıyorlardı. Türk ordusu, savaş ve yalnız savaş için yaşıyordu. Şâhâne şekilde silahlandırılmıştı. Fevkalâde cesurdu. Muntazam maaş alıyor ve çok iyi besleniyordu. Demir disiplini, Avrupa ordularında tasavvur edilemeyecek dereceydi. Sultan Süleyman, 30.000 askeriyle Rodos şehrine girdiği zaman, bütün Hıristiyan müşahitlerin birleştikleri üzere, bir tek ses, bir tek söz işitilmiyordu. Böylesine bir disiplindi. Bu harikulade, âdeta mutlak sessizlik, Batı ordularının gürültülerine karşılık, Türk disiplininin erişilmez seviyesini gösteriyordu. Kudretli bir topçunun desteklediği Türk ordusu, bir tek emirle, tek vücud ve iyi kurulmuş bir makine halinde harekete geçiyordu..." BATI'DAN 4 ASIR ÖNDE > Asrımız Fransız tarihçelerinden Benoist-Méchin de şöyle yazıyor (s.66-7): "Kendisinden önceki padişahların gayretleri sayesinde Sultan Süleyman (1520-1566) öyle bir orduyu emri altında bulunduruyor ki, kuruluş düzeni ve silahları bakımından, dünyanın bütün diğer ordularından dört asır ilerideydi. Almanya İmparatorluğu, İtalya, Fransa, İspanya gibi Batı ülkelerinin her birinin Türk ordusu karşısında durumu bu idi. Her Türk askeri, fevkalade bir şekilde ve yalnız asker olarak yetiştirilmişti, tek görevi savaşmaktı..." > Almanya (Avusturya) İmparatorluğunda daimî ordunun kurucusu olan Mareşal Kont Montecucculi (1609-1680), Avrupa devletlerinin daimî meslek ordusu kurmadıkça Türkleri asla yenemeyeceklerini, kurdukları takdirde yenmemeleri için hiçbir sebeb olmadığını açıkça belirtiyor (Mémories, I, 222-3). > Kanûnî devrinde yıllarca İstanbul'da kalan ve eserini en büyük Hıristiyan hükümdarı olan İkinci Felipe için yazan İspanyol Cristobal de Villalon ise şöyle diyor: "Dünyada hiçbir devletin; Türk topu, topçusu, top nakliyesi ile mukayese edebilecek topçusu yoktur. İstanbul'da eski model olduğu için kullanılmayıp süs diye surlara konan topları inceledim. Bunlar bile İspanya ordusundaki toplardan çok daha kaliteli idi. Tophane sırtlarına çaptan düşmüş diye yığılan 400 kadar topu hayretle seyrettim. Bunları alıp topçu kuvveti oluşturmak istemeyecek hiçbir Avrupa devleti bilmiyorum..." > Asrımız Fransa tarihçisi Fernand Grenard de şöyle diyor (s.97): "Türk topçusu, kalite bakımından olsun, sayı bakımından olsun, dünyada birinci idi." ( L'Artillerie Turque remise en quantite au premier rang dans le monde). AVRUPALI'DAN 3 KAT HIZLI > Kanûnî devrinde Türk ordugahını gören Fransız gezgini Postel eserinde "Dünyanın en ilahî düzeni" (le plus divin ordre monde) şeklinde tavsif ediyor. > İkinci Murad devrinde, İstanbul'un Fethi'nde önce Fransız elçisi Bertrandon de la Brocquière'in müşâhedesi de aynı şekildedir: "Bizim 10 askerimizin yaptığı gürültüyü 1.000 Türk askeri bir araya geldiği zaman duymadım." > XVII. asrın son yarısı için Thévenot ise şöyle yazıyor: "Türk askeri, bir şeyi eksik olduğu zaman sadece sabreder. Giyimi ve donanımı hafiftir. Yorgunluğa dayanıklıdır. Piyadesinin yürüyüşündeki süvarisinin at sürüşündeki sür'at harikulâdedir. Bir Avrupalı askerden yaklaşık üç misli sür'atle yol alırlar..." "ÇIT" SESİ BİLE ÇIKMAZDI Sultan Süleyman, 30.000 askeriyle Rodos'a girdiği zaman, bütün Hristiyan müşahitlerin birleştikleri üzere, bir tek ses, bir tek söz işitilmiyordu. Böylesine bir disiplindi, Batı ordularının gürültülerine karşılık...
.
Orta Doğu dengesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Aralık, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden'in 3 günlük önemli Türkiye ziyaretinden sonra, şimdi de Savunma Bakanı Leon Panetta geliyor. Savunma Bakanı, 15 üyeli ABD bakanlar kurulunda, protokolde dışişleri bakanından sonra 2.'dir.
Bu yoğun temaslarla Washington, yeni Orta Doğu projesini oluşturuyor. Dengeler epey değişiyor. Kökünden değişmesi ihtimali bile var. Amerika, Irak'taki 170.000 askerinin 158.000'ini çekti. Şu anda 12.000 askeri kaldı. Amerika'nın Bağdad büyükelçiliği, dünyadaki en çok personel içeren temsilciliğidir. 8.000 kişi çalışıyor, çoğu asker. 8.000 asker daha getirecek. Bu suretle Irak'ta süper silâhlarla donatılmış 16.000 askeri kalmış oluyor. Basra Körfezi'ndeki muazzam donanması, bu hesapların dışında.
Amerika, 3 parçalı bir Irak bırakarak ülkeden çıktı. Petrol geliri ile Irak onarılacak. Joe Biden, Erbil'de Barzani ile görüşüp Türkiye'ye geldi. Erbil, Orta Çağ'da ünlü Türk kültür başkentlerinden biri idi (Selçuklu atabeylerinden Beyteginliler 1144-1233). Şimdi modern mimari ile kurulmuş bir başkenttir.
Afganistan'da Amerika, keza askerini 2014'e kadar çekiyor. Ama herhalde bir NATO kuvveti kalacak. Afganistan, Tâliban'dan temizlenmekten çok uzak. Bu hâliyle, dünyanın en büyük uyuşturucu ihracatçılarından biri olarak devam edecek. Afgan ırkının yarısı Pakistan'dadır. Burada da Tâliban örgütleri, Pakistan'la savaşıyor. Bonn'da (Almanya) 85 devlet, Afganistan için çözüm aramak maksadıyla toplandı. Türkiye'yi Prof. Davutoğlu temsil ediyor.
Amerika, Irak ve Afganistan'dan, kendi paralelinde, fakat demokrasi ile araları iyi olmayan yönetimler bırakarak çekiliyor. Bir İran savaşına hazırlanıyor. İran'ın mutlaka savaş çıkaracağına inanıyor.
Amerika, yeni Orta Doğu Projesi'nde, Arap-Yahudi anlaşmazlığına son vermek istiyor. Bunun için İsrail'in yayılmacı politikasından vazgeçmesi ve tam bağımsız Filistin devletini tanıması gerekiyor. ABD Savunma Bakanı Panetta, bu hususta, âdeta azarlayarak İsrail'i uyardı. Suriye'den başlayarak Türkiye, Amerika'nın stratejik müttefiki sıfatıyla gittikçe artan bir tempo ile yeni Orta Doğu'nun oluşumuna birinci derecede katılacak. Müttefiki Amerika'nın yeni hatalar irtikâb etmemesine çalışacak.
.
Tarihi eleştirmek amatör işi değil
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Aralık, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
KÖTÜ GELİŞMELERİ DE ORTAYA KOYALIM
Millî tarih, şüphesiz bir övünme kaynağı değildir. Kötü gelişmeleri olmuştur. Bunları belirtirken, aynı çağda dünyanın başka taraflarında bu işler nasıl olmuştur, mukayeseli şekilde ortaya koymak gerekir.
GERÇEKLER SONUNDA ORTAYA ÇIKAR
Halkımız tarihini o kadar sever ki, geçmişteki kötü gelişmeleri anlattığımız zaman bile, endişe eder. Acaba atalarının geçmişi kötüleniyor mu diye... Oysa eninde sonunda tarihî gerçekler kendini belli eder...
Biz, halkımızın, atalarımızı küçük görenlerden nasıl nefret ettiğini yakından biliyoruz. Ama halkı cahil, kendilerini ilerici aydın sayanlar, bu gerçeğe dirsek çevirdiler.
Tarih geniş kapsamlı ilimdir, yazı'nın ortaya çıkmasından bu yana -ki 5.300 yıldır- İnsanoğlu'nun Arz denen gezegen üzerindeki macerasını, çok yönlü olarak inceler. Sümerler bundan 5.300 yıl kadar önce -yani M.Ö. 3.300'lerde- yazı'yı ilk defa kullandıkları zaman gezegenimizde 20 milyon civarında insan yaşıyordu, daha da az olabilir. İşte 20 milyon nüfuslu bir Dünya'dan 53 asır içinde 7 milyar nüfusa giden, iki ayak üzerinde durabilen, konuşabilen ve düşünebilen, gülebilen, geçmişini bilebilen en seçkin canlı ırkın, en akıllı buluşu olan yazıyla Tarih başladı.
En az bir milyar yaşında olan bir gezegende insan ırkının zuhuru yarım milyon ilâ iki milyon yıl arasında hesaplanıyor. Bu astronomik müddetin sadece son 53 asrına tarih, daha gerisine tarih öncesi diyoruz. İnsanoğlu, tarihe ayak bastığı zaman, köy ve kasaba kurmasını, kendisine yönetici seçmesini, tekerlek kullanmasını biliyordu. Birçok hayvanı evcilleştirmiş, avcılıktan tarıma geçebilmişti. Tarih'çe bilinen ilk insan adı, ilk Mısır firavunu Menes'in babası Narmer'in ismidir. Galiba M.Ö. 3.100'lerde yaşamıştır. Tarih ilmi için, hem kişi, hem coğrafya adlarının ortaya çıkmış olması gerekir. Bu adların ortaya çıkmadığı tarih öncesi, onun içindir ki tarih ilmine dahil değildir. Zira tarihinkinden çok değişik metodlarla incelenir...
MİLLETLER OLUŞUYOR
Ayrı mekânlarda ayrı toplumlar oluşmuştur. Bunlar coğrafya, renk, dil, inanış farklarıyla ayrışmışlardır. Herhalde en önemli faktör dil'dir, ama tek etken değildir. Tarihe girdiğimiz an, milliyetler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bundan beş bin yıl önce de bir Mısırlı, bir Sümerli'den farklı bir toplumun üyesi bulunduğunun şuurundaydı. En başta, iki apayrı dil kullandıkları için, birbirleriyle anlaşamıyorlardı...
Zamanla toplumlar, geçmişlerini merakla incelediler. Ne kadar ayrı geçmişleri olduğunu anladılar. 2.500 yıl önce, Herodot'un İran ve Mısır bahislerini okuyunuz. Ne kadar ayrı uygarlık sistemlerini, ne derecede büyük bir dirayetle anlattığını görürsünüz...
Daha Herodot ve çağdaşı Tükidides'in eserlerinde tarihin eleştirildiği görülür. 1406'da ölen İbnü Haldûn'da bu eleştiri artık alabildiğine bir tefekkür alanı şeklinde geliştirilmiştir. 18. asrın son yarısında yazan Fransız düşünürleri, geçmişi didik didik etmişlerdir. Galiba biraz ileri gitmişlerdir. 1789 Fransız İhtilâli'nin barbarlık yıllarından onlar sorumludur. 1790'lı yılların başında Fransa'da 1917 Rus İhtilâli'nin gerçek provası yapılmıştır.
O zamanlardan bu yana... Düşünürler, az düşünürler veya hiç düşünmeksizin yazan, sadece slogan üretenler, geçmişe sevgi veya sevgisizlikle bakmışlardır. Geçmişe sevgiyle bakanlara Sağcı ve Muhâfazakâr, nefrete varan bir sevgisizlikle bakanlara Solcu ve Devrimci gibi adlar takılmıştır. İki grup arasındaki ekonomik görüş farklılığı, tamamen ikinci derecede kalır. Emin olunuz... Sağın en aşırı tipi olan Hitler, sosyalist idi ve sosyalizme inanarak öldü...
Millî geçmişe karşı nefret oluşturan bir kültür politikasının tehlikelerini yüzlerce yazımızda belirttik. Bir defa, ilmî olmadığı, tarihi çarpıttığı için doğru değildi. Sonra, tarih şuurunu (ki millî şuur ile eş anlamlıdır) bozduğu için çarpıktı. Nitekim 1960'lardan sonra Lenin'e ve Moskova'ya inananlarımız, Türkiye'yi kana boyamışlardır. Kaldı ki, geçmişi küçümseyen bir kültür ve eğitim politikasını izleyenler, bu küçümsemenin 1920'lerde durmayacağını, 1920'leri zorlayacağını ve delip geçeceğini hesaplayamamışlardır. Osmanlı'ya saldıranların Atatürk'ü ve cumhuriyeti esirgeyecekleri gibi bir budala hesap, 1980'lerde hâlâ yapılıyordu.
Geçmişe sempati ile bakmak, klasik değerleri canlı tutmak, atalarımızı bir punduna getirip küçük düşürmek merakında olmamak, tarihte kalmış modelleri günümüzde canlandırmak isteği değildir. Tarihin getirdiği klasik kültür birikimleri yalnız İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya'da değil, Birleşik Amerika'da hattâ Rusya'da da kutsaldır. Gerçi Rusya ve Çin kültür devrimi maskaralığını icra etmiş devletler olarak tarihe geçtiler. Ancak bu devrim neyi hangi müsbet yönde değiştirdi, ortadadır...
GEÇMİŞTEKİ MODELLERİ GÜNÜMÜZE GETİRMEK
Sol, kendisi gibi düşünmeyenleri, geçmişteki modelleri günümüze getirmek istemekle itham etmiştir. Böyle bir şey yoktur. Zira geçmiş geçmiştir. Günümüzün insanı, değil bin, yüz yıl öncesine, on yıl öncesine dönmek istemez. Birçok sebepten dolayı o devrin şartlarını beğenmez. Meselâ ben Itrî'ye hayranım. En büyük klâsik bestekârımızdır. Erişilmesi imkânsız şâheserler ortaya koymuştur. Ama Itrî'yi yetiştiren diz dövüp notasız ezberlemek metoduyla günümüzde bir musıki eğitimini kabul etmeyi aklımdan geçirmem. Nota öğrenmediği için Itrî'yi kınamam, nota ile yazmadığı için binden fazla eserinden sadece 42'sinin günümüze gelmesinden dolayı sonsuz derecede üzülmekle yetinirim. Ama 20. Asırda hâlâ nota kullanmayan bestekârımız varsa -ki vardır- onları tenkid ederim. Bu benim hakkımdır.
Biz tarihçiler, geçmiş dönemler ve o dönemlerin karakteristik kişileri hakkında hükümler veririz. Beğendiğimiz taraflarını belirtir, beğenmediklerimizi açıklarız. Ancak tarihçi olmayan acemiler, geçmişteki kişi ve olayları günümüzün çizgisine çekerek değerlendirmeye kalkarlar. Böylece ilmîlikten tamamen sapmış olurlar. Günümüzün değerlerine çekilerek değer hükmü verilmeye kalkışılan hiçbir tarihî şahsiyet böyle bir yükün altından kalkamaz. Hiçbir millet böylesine bir ağırlığı kaldıramaz.
Günümüzün çizgisine çekerseniz, Aristo, fizik'te bir cahildir. Modern dizgiyi bilmeyen Gutenberg ilkel bir matbaa işçisidir. Rommel kadar strateji okumamış Alp Arslan, basit bir askerdir. Demokratik devleti pas geçen Mutsu Hito, milletine ihanet etmiştir... Hâsılı Sol'un kullandığı bu metodla her türlü ilim dışı hükme varabilirsiniz. Nitekim Lenin'ci veya Mao'cu Sol, Marx ve Engels gibi birkaç kişi dışında bütün değerleri inkâr etmiştir. Halbuki, bu sistemin beğenmediği kişiler, yerdiği devletler ve toplumlar tarihi oluşturmuşlardır...
Millî tarih, şüphesiz bir mefâhir kodeksi değildir. Kötü ve çok kötü gelişmeleri olmuştur. Ancak bunları belirtirken, aynı çağda dünyanın başka taraflarında bu işler nasıl olmuştur, mukayeseli şekilde ortaya koymak gerekir. Efedim Kuyucu Murad Paşa adındaki imparatorluk başbakanımız, 1608 yılında âsîleri öldürtüp kuyulara atmış... Elbette kuyulara atmayıp, devlet, mal ve ırz düşmanlarına usulünce ceza verseydi iyi olurdu... Ama bundan iki buçuk asır sonra, modern dönemde Amerikalılar, Kızılderililer'i daha aşağılık metodlarla kırmışlardır. Günümüzde Kolombiya'da ve Brezilya'da yerliler hâlâ vahşi hayvanlar gibi zevk için avlanıyorlar. Gerçekte zevk için hayvan vurmak, çok büyük bir barbarlıktır. Ama bu şuura yeni yeni geliyoruz. Geçmiş toplumlarda bu şuur yoktu. Ne yapalım?.. Fazla söze ne hâcet?.. Hitler'in Mao'nun, Lenin'in, Stalin'in, on milyonlarca kendi insanlarını nasıl yok ettiklerini yaşadık. Demokrasi ile yönetilen İngiltere'nin Hindistan'da, Fransa'nın Cezayir'de göze aldıkları vahşeti biliyoruz...
Binâenaleyh, biz geçmişimize sevgi duyan, klasik kültürümüze âşık ve milletimizin büyük kesimine tercüman olanlar tarihî modelleri günümüze getirmek falan istemiyoruz. Değil Kanûnî Sultan Süleyman, 20. Asrın geçmiş modellerini canlandırmak isteyen bir kişi, deli değilse, şifa bulmaz bir romantiktir. Gülüp geçeriz.
Türkiye'de Sol ve CHP, bu değerleri inkâr ettiği, küçük gördüğü için asla iktidar olamadı. Bu değerleri kabul edip Osmanlı nefretini yenebilse idi, sosyal demokrasi de iktidar olurdu. Ama milliyetçileri ikinci sınıf vatandaş saydı. Kitaplarını reddetti. Mahkemelerde süründürdü. Devleti savunanla devleti yok etmek isteyeni aynı kefeye koydu... Ve bir türlü üçte bir oyu aşamadı. Sağ'da iki kitle partisi kuruldu. Gene olmadı...
ÇOK AZI YÖRÜNGELERİNİ DÜZELTEBİLDİ
Biz, halkımızın, atalarımızı küçük görenlerden nasıl nefret ettiğini yakından biliyoruz. Ama halkı cahil, kendilerini ilerici aydın sayanlar, bu gerçeğe dirsek çevirdiler. Çok azı yörüngelerini düzeltebildi. Halkımız tarihini o kadar sever ki, geçmişteki kötü gelişmeleri anlattığımız zaman bile, endişe eder. Acaba atalarının geçmişi kötüleniyor mu diye... 1960'larda Osmanlı tarihinin ihtilâllerini hurda teferruatıyla büyük tirajlarla geniş okuyucu kitlesine sunduğum zaman aldığım tepkiyi unutmadım. "Evet bunlar tarihî gerçekler, ancak bunları yazmaya mecbur musun? İhtilâllerin iğrenç ayrıntılarını niye veriyorsun?" diye mektup ve telefon bombardımanına uğradım. Ancak yazdıklarımdan edebiyatçılarımız faydalandı, okuyarak edebî eserler kaleme aldılar. İhtilâl telkin eden komünizme karşı da milyonlarca gencimize paratoner oldu...
Tarihi eleştirmek, hiç amatör işi değildir. Eninde sonunda gerçekler kendini belli eder...
.
Büyükelçilik basmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Aralık, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İngiltere, Tahran büyükelçiliğini kapattı. İtalya, Fransa, Hollanda, Almanya aynı şeyi yapmak için çalışmaya başladı, Tahran büyükelçilerini çağırdılar. Birleşik Amerika'nın zaten İran'la diplomatik ilişkisi yok. ABD'nin ve İran'ın bu ülkelerdeki menfaatlerini, Tahran ve Washington'daki İsviçre büyükelçiliği kolluyor. İran'da Batı husumeti sürüp giderse, yakında bütün demokrasileri Tahran'da İsviçre büyükelçiliği temsil edecek gibi!..
Bu suretle İran'ın ABD ve Avrupa Birliği ile ilişkileri kesiliyor. Aralarında savaş olsa idi, başka türlü olmazdı. İran, büyük ekonomik ve stratejik kayıpları göze alarak nasıl bu politikayı yürütüyor? Zira Suûdîler'den sonra dünyanın 2. petrol rezervine sahip. Doğalgazda da aynı çizgide. Halk, orta halli bir hayata razı edilmiş. Zira "kutsal cihad" yapıldığına inandırılmış. İktidarın bu iddiasına inanmayanlara hemen "Amerika'nın casusu, İsrail'in ajanı, İngilizler'in bilmem nesi" denip hakkından geliniyor.
İran, çok büyük bir Fars kültürüne dayanıyor. Aydın tabaka hem sayı, hem kalite bakımından iyi yetişmiş. İran milliyetçiliği, nüfusun ancak yarısı Farslı olduğu için, asırlardan beri ve bugün, Nâdir Şâh Avşar'ın kabûl ettirdiği Câferî Şîîliği'ne dayanıyor. Sovyetler, Yugoslavya, Irak gibi ülkelerin milliyetler esasına göre ayrışması, çok uyanık olan İran diplomasisini elbette endişelendirdi. Onun için, her türlü zorluğu göze alarak Doğu Akdeniz'de tutunmaya çalışıyor. Suriye, Lübnan ve Filistin'de büyük ağırlığı var.
Ağırlığını korumak, daha güçlendirmek ve yayılmak için, dört elle nükleer enerji sahibi olmaya sarıldı. Rejiminin geleceğini buna bağlı görüyor. Rejimi, Batı demokrasilerinin kabûl edemeyeceği uygulamalara dayanıyor.
Nükleer silâha sahip olunca, bu coğrafyada istediğini yapacağına, demokrasi dünyasının bir nükleer savaşı göze alamayacağına inanıyor. Amerika'nın, İngiltere'nin yerine geçip, Orta Doğu politikasını üstlendiğini, bu politikanın petrol dağıtımı ve yollarını elde tutmak, dine dayalı Batı düşmanı örgütleri ortadan kaldırmak ve İsrail devletini korumak gibi üç temel ilkeye dayandığını biliyor.
Türkiye'nin AK Parti ve Erdoğan'la Orta Doğu'da hattâ birinci söz sahibi ülke hâline gelmesini Tahran, İran aleyhine bir gelişme olarak değerlendiriyor. Geçmişe bakınca, 1930'lu yıllardaki Atatürk-Şâh Rıza Pehlevî dostluğu dışında, İran ile Türkiye'nin asırlar boyu hiçbir dönemde iş birliğine gidemediğini, 1918'e kadar çok kanlı savaşlar yaptıklarını görüyoruz.
.
Batı'nın bitmeyen korkusu: Osmanlı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Kasım, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Batı'nın bitmeyen korkusu: Osmanlı
Başlık ResmiBatı'nın bitmeyen korkusu: Osmanlı
OKUL KİTAPLARINA GİRDİ İngilizler ve Fransızlar okul kitaplarında Araplar'a, kendilerini ülkeyi Osmanlı sömürgesi olmaktan kurtardıklarına kadar saçmalıkları okuttular. Araplar yakalarını Batılı sömürgecilerden kurtardıktan sonra da bu ilmî gerçeklere aykırı akım şu veya bu ölçüde devam etti. BUGÜN DE DEVAM EDİYOR Osmanlı, Avrupa'nın Asya ve Afrika'yı ele geçirmesine 19. Asra kadar karşı koyduktan başka, 1354'te çıktığı Gelibolu yarımadasından başlayarak, Avrupa kıt'asının önemli ülkelerine el koydu. Osmanlı korkusunun bugün de Batı'da devam ettiğinin emareleri açıktır. Tasavvuf, Osmanlı kültür, terbiye ve ahlâkının vazgeçilmez unsurudur. Tekkeler, birer kültür kulübüdür. Gönülleri aydınlatmış, fikirleri ışıklandırmıştır. Tasavvuf zevki olmayan kişi Osmanlı'da nasipsiz insan şeklinde telâkki edilmiştir. Merkezî Yapı Osmanlı Devleti'nin şaşırtıcı uzun hayatının sırrı nedir? Doğu'dan ve Batı'dan gelen sürekli taarruzlara rağmen niçin emsali gibi kısa müddette çökmemiştir? Osmanlı Devleti'nin uzun ömrünün sırları birçok tarihçinin ilgisini çekti. Tek sebeple açıklanamayacağı, pek çok sebebin mevcut bulunduğu âşikârdır. En önemli bir sebep şudur. Zirvede iktidar kavgasının oluşamaması. Birçok İslâm ve Türk devleti, zirvede oluşan iktidar kavgasıyla yıkıldı. Osmanlılar'ın selefi olan Selçuklular buna dahildir. Avrupa'da olduğu gibi, bizde de Devlet, Osmanlı'ya kadar, hanedan prensleri arasında bölüşülmüştür. Osmanoğulları, kendi öz kanlarını akıtmak pahasına bunu önlediler. Son derecede merkezî yapıda bir imparatorluk kurdular. Padişahlar aynı hanedandan hemen hemen tek dal hâlinde geldiler. Diğer Avrupa ve İslâm devletleri hanedanlarının salkım saçak dallara ayrılması gibi bir duruma izin verilmedi. Cihan Devleti Devlet başkanlığına Osmanoğulları'ndan başkasının geçmesi hayal bile edilmedi. 1402'de Doğu Türk (Türkistan) hâkanı Timur, taht şehrine bile girerek genç Osmanlı devletini paramparça etti ve Osmanlı'nın henüz ortadan kaldırdığı Anadolu Türkmen hanedanlarının çoğuna yeniden tahtlarını verdi. Böyle bir ortamda dahi Osmanoğlu olmayan tek kişi çıkıp, Timur'a esir düşen Yıldırım Sultan Bâyezid'in tahtına oturabilmeyi aklından geçirmedi. Kavga, Osmanoğulları şehzadeleri arasında oldu ve 1413'de sona erdirildi. Artık Osmanlı'nın Cihan Devleti hâline gediği, İslâm halîfesi, Mısır sultânı, Macaristan kralı, Roma imparatoru (kayser-i Rûm) gibi birbirinden ağırlıklı titrleri hâkanın kişiliğinde topladığı asırları düşününüz... Devletin uzun ömrünün diğer sırları askerî, coğrafî, tarihî, hukukî sebeplere bağlıdır. Bunlardan kitaplarımda bahsettim. Benden önce birçok Türk ve Avrupalı tarihçinin dikkat ettiği gibi, ilk 10 Osmanlı hâkanının kesiksiz şekilde dehâ sahibi olmaları, Osmanoğulları'na bu otoriteyi sağladı. Sonradan zayıf şahsiyetlerin de tahta oturmaları hiçbir şey değiştirmedi. Düzen aynen işledi. 1918'e kadar... Cihan Savaşı'na girmeyip 1918 felâketine muhatap olmasa idik işlemeye devam edecekti. Tabii imparatorluk şeklinde değil. Ve tabii demokrasi ile... Zira imparatorluklar dönemi de, modern devletlerin demokrasi dışı rejimlerle yönetilmesi devri de kapanmıştır. Ancak Cihan Savaşı'na girmese idik, imparatorluğumuzu İngiliz'in, Fransız'ın Hollandalı'nın yaptığı gibi, 1950'li yıllarda kendi irademizle tasfiye edecektik. Bu işi cebir altında yapmamız, Orta Doğu'nun bugünkü hâlinin sebebidir. Türk Devleti'nin gördüğü zarar da en büyük çaptadır. "40 tayyâremiz olurdu" Osmanlı aleyhtarı fikirler 1)Türkiye'den, 2) Arap âleminden, 3) Batı'dan kaynaklandı. Bilhassa tek parti döneminde Türkiye Cumhuriyeti'nde yeni rejimi her konuda büyük ve haklı göstermek için akla gelen ve gelmeyen her şey söylendi. Ben çocukken en saygın gazetemizin çok aydın bir köşe yazarının "hain padişahlardan her biri bir tayyâre yapsa idi bugün 40 tayyâremiz olurdu" diye yazdığını hatırlıyorum. Emin olunuz, daha 10 yaşında, Osmanlı hakkındaki çarpık düşüncelerin dikkatimi çekmesi, kariyerimi belirledi. Bugün bile bir punduna getirip Osmanlı'yı küçük düşürmek merakı epey yazarımızda devam ediyor. Bu politika, Türkiye'de büyük kültür buhranı doğurdu. Zira yeryüzünde 500 yıldan önce oluşan hiçbir kültür yoktur. Araplar, Selçuklu'dan sayarsak (büyük hâkan Sultan Tuğrul Bey'in Bağdad'a girip Abbâsî halîfesini dinî haklarını saklı tutup bütün dünya işlerinden yasaklaması 15 Aralık 1055 Cuma günüdür) 900 yıl Türk yönetiminde yaşadıkları için, bu yönetim hiçbir zaman Türk, Arap, bilmem ne gibi ırk tefriki yapmadığı halde, haklı haksız, 20. Asırda Osmanlı aleyhtarı akımlara girdiler. Osmanlı'nın çekildiği ülkelerde İngilizler ve Fransızlar okul kitaplarında Araplar'a, kendilerini ülkeyi Osmanlı sömürgesi olmaktan kurtardıklarına kadar saçmalıkları okuttular. Araplar yakalarını Batılı sömürgecilerden kurtardıktan sonra da bu ilmî gerçeklere aykırı akım şu veya bu ölçüde devam etti. Batı'nın Osmanlı aleyhtarlığı ise, daha kolay açıklanabilir. Osmanlı, Avrupa'nın Asya ve Afrika'yı ele geçirmesine 19. Asra kadar karşı koyduktan başka, 1354'de çıktığı Gelibolu yarımadasından başlayarak, Avrupa kıt'asının önemli ülkelerine el koydu. Osmanlı korkusunun bugün de Batı'da devam ettiğinin emareleri açıktır. Asya ve Afrika kıt'alarında, Çin Türkistan'ı ve Endonezya'ya, Cebelitarık ve Nijerya'ya kadar el atan Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa ağırlıklı idi. Zaten taht şehri İstanbul, Roma imparatorluğunun taht şehri idi. Bugün acaba Asya ağırlıklı modern bir Osmanlı modeli oluşur mu? endişesini hissediyoruz. Düşününüz ki, bugün Fas, Cezayir, Tunus ve Libya gibi önemli 4 Müslüman ülkesini Endülüs'ün âkıbetine uğramaktan Osmanlı kurtardı. Oruç Reis'in kardeşi Hızır Reis (Barbaros Hayreddin Paşa) ile beraber 1513 yazında Kuzey Afrika'ya ayak basmadığını farzediniz. Tarihin akışı değişirdi. Mısır dışında bütün Kuzey Afrika, İspanya ve Portekiz sömürgesi idi. Katolik'ti ve İspanyolca yahut Portekizce konuşuyordu. Latin Amerika gibi bir Latin Afrika oluşmuştu. Endülüs'te böyle olmadı mı?.. İslâm Birliği'nin Sembolü Osmanlı düzeninde tasavvufa ve tarikatlere verilen ağırlığın sebebi nedir? Osmanlı Hâkanı, halife sıfatıyla İslâm'ın manevî lideri, İslâm birliğinin sembolüdür. İki sayfa tutan unvanlarından biri de sultânü'l meşâyihtir. "Şeyhlerin sultanı" unvanı, onun bütün meşrû tarikatların koruyucusu olduğunu gösterir. Meşrû tarikatlar dedim. İslâm'dan sapıtmış, Anadolu'yu Şâh'a bağlamak isteyen Safevî ajanı tarikatlar, Osmanlı düzeninde yasaklanmıştır. Bunun dışında Osmanlı, küçük kasabalara kadar tekkelerin açılmasını ve yaşamasını destekledi. Selçuklu'nun nefesinin tükendiği yerden ele alarak, Anadolu'nun Türkleşmemiş son bölgelerini ve Balkanlar'ı Türkleştirmekte tarikatlar, birinci derecede hizmet gördüler. Osmanlı tasavvufunun kurucularından olan Yunus Emre, Ertuğrul Gazi'nin çağdaşıdır ve onun gibi Sakarya boyundan çıktı. Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri'nin mürîdinin mürîdinin mürîdidir. Horasan Türk tasavvufunu, Hazreti Mevlâna ile çağdaş olarak, Anadolu'ya yaydı. Devletin kuruluşunda bu kadar ağırlıklı hizmeti olan bir akımın, imparatorluk hâline gelince ayrıcalıklı durumda bulunacağı açıktır. Ancak birinci sebep bu değildir. Tasavvuf, Osmanlı kültür, terbiye ve ahlâkının vazgeçilmez unsurudur. Tekkeler, birer kültür kulübüdür. Gönülleri aydınlatmış, fikirleri ışıklandırmıştır. Tasavvuf zevki olmayan kişi Osmanlı'da nasipsiz insan şeklinde telâkki edilmiştir. Tekkelerden birinci sınıf ilim, kültür, san'at adamlarımız, dâhiler yetişmiştir. Hâkan-Halîfe, bütün tarikatlara eşit muamele yapmıştır. Kendi mensubu bulunduğu tarikati (ki çoğunlukla Mevlevilik'tir) yaymak gibi bir gayrete girmemiştir. Nihayet tarikatlar, halkın gönüllü bağışları ve vakıfları ile yaşamışlardır. Bir Devlet desteği bahis konusu değildir. Avrupa tarihinde de günümüze kadar tarikatların vazgeçilmez rolleri olduğunu hatırlatmak isterim. Fuad Köprülü'nün büyük vukufla ve ısrarla belirttiği gibi, Tasavvufsuz bir Osmanlı medeniyeti düşünmek bile mümkün değildir. Millî
.
İngiltere Kraliçesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Kasım, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünyamızda 196 bağımsız devlet var. Bunlardan 55'i Britanya Milletler Topluluğu dediğimiz bir birliğin üyeleridir. The Commonwealth denen bu topluluğun resmî tarifi şöyledir: "Bağımsız hükümran devletlerin hür ortaklığı" (a free association of sovereign independent states).
Gerçi kökeni daha eskidir ama, 1945'ten sonra İngiltere, sömürgelerini kaybedip başta Hindistan, hepsine bağımsızlık tanıyınca, bu birliği kurdu. O tarihte ikinci büyük sömürgeci devlet Fransa da benzerini yaptı. En amansızları olan Rusya bu işi yarım asır geciktirdi.
Bugün Britanya Milliyetler Topluluğu, 52 devletten oluşuyor. Topluluğun değişmez başkanı İngiltere hükümdarıdır (1952'den beri II. Elizabeth). Ancak 16'sında üstelik devlet başkanıdır. Meselâ Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi birinci sınıf devletlerde, o devletlerin hükümdarıdır. Bu 16 devlete "genel vali" (governor-general) adıyla bir kral nâibi atar. Gerçekte devletleri, o ülkelerin seçilmiş başbakanları yönetir.
Bu 52 devlet birbirlerine "yüksek komiser" (high commissioner) adıyla büyükelçi teâtî ederler. Meselâ Pakistan'ın Londra büyükelçisinin resmî unvanı "yüksek komiser"dir. 52 üye devletin haylisi Müslüman'dır: Pakistan, Bangladeş, Malezya, Brunei, Nijerya vs. En önemli üye ise Hindistan'dır. Kıbrıs da üye devletler arasındadır.
İngiltere, euro'yu kabul etmeyip kendi parasına devam eden 3 Avrupa Birliği üyesinden biridir. Şengen vize sisteminin de dışında kalmıştır. Bu suretle AB, Almanya ile Fransa üstünlüğünde yürüyor. İngiltere'nin diğer bir özelliği, anayasası olmamasıdır. Yapmayı ise aklından geçirmiyor. Bazı gelenekler yasa, hattâ anayasa hükmünde geçerlidir. Ancak 1945'te Fransızca yerine İngilizce'yi dünya dili çizgisine getiren İngiltere değil, Birleşik Amerika'dır. İngiltere soyluluk sisteminden bahsetmiyorum, kafa karıştırır. 2 başpiskoposun protokolde başbakandan önce gelmesi de İngiltere'ye mahsustur. Ancak Protestan Anglikan mezhebinin başı, İngiltere hükümdarıdır, bu piskoposlar değildir.
İngiltere'deki gibi İspanya'da da hükümdarın resmî yemeğinde frak şarttır, smokin kabûl edilmez. Medyamızda en çok bu husus vurgulandı. Böyle bir devletin hükümdarı olan ve 2 partiden gelen seçilmiş başbakanlara bütün icra yetkisini veren (2 asırdır böyle) II. Elizabeth, 1952'de -erkek kardeşi olmadığı için- babası VI. George'un yerine tahta geçti. 60. yılına girmek üzeredir. Kraliçe Victoria'nın 64 yılını geçmesine az kaldı.
.Türklerin batıya doğru 234 yıllık yürüyüşü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Kasım, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türklerin batıya doğru 234 yıllık yürüyüşü
Başlık ResmiTürklerin batıya doğru 234 yıllık yürüyüşü
11. asrın son yıllarına kadar Türklerin donanma diye bir şeyi yoktur. Ne yapmışlarsa çok kudretli orduları ile yaptılar. Donanma sahibi tek Türk devleti Selçuklu-Osmanlı yani Türkiye devletidir. ÖTÜKEN'DEN AYRILDILAR Türkler, 840 yılında bugünkü Moğolistan'dan, yaşlı gözlerle ebediyen bıraktıkları tarihî başkentleri Ötüken'den ayrılıp 1074'de İznik'e ve Üsküdar'a geldiler. Bu, 234 yıllık muhteşem bir yürüyüştür. HEM ASYALI HEM DE AVRUPALI Hiç hedef şaşmadan batıya doğru gittiler. Sonra açık denizlere, Atlas ve Hind Okyanusları'na, hatta Pasifik'e çıktılar. Dünya tarihinin akışı değişti. Türkiye, hem Asya hem de Avrupa devleti oldu. İstanbul, iki kıt'a üzerinde kurulan bütün dünyanın tek şehridir. Başka iki kıt'a üzerinde hiçbir şehir yoktur. Osmanlı İmparatorluğu kendisini, Asya ve Afrika kıt'alarında da geniş ülkeleri olan bir Avrupa devleti olarak gördü. Orta Asya'nın neresinden Anadolu'ya geldik? 1071 Malazgirt muharebesiyle Anadolu'yu Bizans'tan fetheden ve Türk'ün ikinci anayurdu hâline getiren Selçuklular'ın yurdu, Aral gölü kuzeyi ve Aral ile Hazar arasında Üst Yurd denen bölgededir. Burası bir milyon kilometrekareye yakın bir bozkırdır. Bugünkü Kazakistan'ın güneybatı bölgesidir. Burada Türkler'in Oğuz denen ve en büyük boyu, çok daha doğudan, bugünkü Moğolistan topraklarından gelerek bir devlet kurmuş ve Gök Tanrı dinini bırakarak Müslüman olmuştu. Selçukoğulları denen ve Dünya tarihinin akışını değiştiren ulu hânedan, bu Oğuz devleti içinde Kınık boyunun beyleri idi. Aynı zamanda irsî olarak devletin sübaşılık denen ordu komutanlığını ellerinde tutuyorlardı. Selçukoğulları, yabgu titrini taşıyan Oğuz hükümdarı ile anlaşmazlığa düştüler. Oğuzlar'ın peşlerine taktıkları kısmı ile Sır Deryâ nehrini güneye doğru atlayıp Mâverâünnehr'e geçtiler. Oradan Horasan'a ilerlediler. 1040 yılında Türk büyük hâkanlık tahtı, Selçukoğulları'ndan Sultan Tuğrul Bey'e geçti. Bugünkü İran'ı, Irak'ı, Kafkasya'yı da fetheden Selçukoğulları'nın Oğuzları, Anadolu'ya girdiler. Sultan Tuğrul Bey'in yerine geçen yeğeni Sultan Alp Arslan, Malazgirt'te Bizans ordusunu yok ederek Anadolu'nun fethini hazırladı. Açık denizlere nasıl çıktık? Sultan Alp Arslan'ın yerine geçen oğlu Sultan Melik-Şah, önce Kafkasya'da Karadeniz'in doğu kıyılarına ulaştı. Kılıcını ordusunun gözleri önünde Karadeniz sularına batırıp çıkardı. Cenâb-ı Hakk'a şükretti. Sultan Melik-Şah, birkaç yıl sonra Suriye'de Akdeniz'in doğu kıyılarına ulaştı. Kılıcını ordusunun gözleri önünde Akdeniz sularına batırıp çıkardı. Cenâb-ı Hakk'a şükretti. Açık denizlere çıkmamızın anlamı nedir? Türk Hâkanlığı'nın anayurdu bugünkü Moğolistan toprakları idi. Türkler bir Uzak Doğu, bir Kuzey Asya kavmi idiler. Sibirya güneyi ve soğuk ülke insanları idiler. 840 yılında kuzeyden gelen Türkler'in Kırgız boyu, Türk hâkanlığını yerinden oynatarak güney-batıda bugünkü Doğu Türkistan'a geçmek zorunda bıraktı (sonra doğudan Mançurya'dan gelen Moğollar da Kırgızları yerlerinden atarak aslında Türk yurdu olan bugünkü Moğolistan'ı Moğollaştırdılar). Türkler, tam Orta Asya'ya geldi. Uzak Doğu'dan koptu. Oradan Batı Türkistan'a ve Horasan'a indiler. İran'dan açık denizlere çıktılar. Selçuklular, hem Karadeniz'de, hem Akdeniz'de bir ara Ege Denizi'nde (Çaka Bey) ayrı donanmalar kurdu. 11. asrın son yıllarıdır. Türklerin daha önceki tarihlerinde aslâ donanma diye bir şeyi yoktur. Ne yapmışlarsa çok kudretli orduları ile yaptılar. Donanma sahibi tek Türk devleti Selçuklu-Osmanlı yani Türkiye devletidir. Bu suretle Türkler, 840 yılında bugünkü Moğolistan'dan, yaşlı gözlerle ebediyen bıraktıkları tarihî başkentleri Ötüken'den ayrılıp 1074'de İznik'e ve Üsküdar'a geldiler. 234 yıllık muhteşem bir yürüyüştür. Daima ve hiç hedef şaşmadan batıya doğru gitmişlerdir. Sonra açık denizlere, Atlas ve Hind Okyanusları'na, hatta Açe'de Pasifik'e çıktılar. Dünya tarihinin akışı değişti. Bizans, Anadolu'yu bırakıp Balkanlar'a ve Güney İtalya'ya çekildi. Türk'ü açık denizlerden atmak için Haçlı Seferleri başladı. Aynı zamanda 1056'dan itibaren İslâm dünyasında 4 asırdan fazla süren Arap üstünlüğü dönemi yerini 9 asra yakın sürecek olan Türk üstünlüğü dönemine bıraktı. Hilâfet Türk himayesine geçti. Abbâsî halifelerini artık -önce Bağdad, sonra 1516'ya kadar Kahire'de- Türk hükümdarları tayin etmeye başladılar ve halifelik kurumunu sadece rûhânî bir sembol hâline getirdiler. Türkiye devleti nasıl kuruldu? Malazgirt'ten sonra Sultan Alp Arslan ve yerine geçen oğlu Sultan Melik-Şah, Anadolu'nun fethi için kuzenleri Selçuklu prenslerinden Kutalmışoğlu Süleyman-Şah'ı görevlendirdiler. Süleyman-Şah, Anadolu'yu 3 yılda fethetti. 1074 yılında Sultan Melik-Şah, Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurulmasına izin veren tarihî fermânını kuzeni Süleyman-Şah'a gönderdi. Taht şerhi İznik olmak üzere (sonra Konya'ya götürüldü) Türkiye Devleti kuruldu. Anadolu Fâtihi Selçukoğlu Birinci Sultan Süleyman-Şah, Türkiye devletinin ilk hükümdarı oldu. Yeni kurulan devlete Avrupalılar hemen o yıllarda Turchia yani Türkiye dediler. Bu imparatorluğa, sahipleri olan Selçuklular ve onların halefi Osmanlılar, hânedânın adıyla Selçuklu ve Osmanlı dedikleri hâlde Avrupa dillerinde bu devlet için 11. Asrın sonlarından 1922'ye kadar çok daha fazla Türkiye (Turquie, Turkey, Türkei vs.) kullanıldı. Devlet adı olarak bu kelime 23 Nisan 1920'de Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından resmen kabul edildi ve "Osmanlı Devleti" tâbiri bırakıldı. Türkiye, bir Asya devleti mi, bir Avrupa devleti mi? Her ikisi de. 1402'de başkent Bursa'dan Edirne'ye ve 1453'de İstanbul'a taşındı. İstanbul, iki kıt'a üzerinde kurulan bütün dünyanın tek şehridir. Başka iki kıt'a üzerinde hiçbir şehir yoktur. Osmanlı İmparatorluğu kendisini, Asya ve Afrika kıt'alarında da geniş ülkeleri olan bir Avrupa devleti olarak gördü. Avrupa, Osmanlı İmparatorluğunu bu şekilde bir Avrupa devleti olarak kabul etti. Bütün 15-20. Asırlar Avrupa yayınlarına bakılabilir. 1856 Paris Andlaşması, Osmanlı Devletini resmen 7 Avrupa büyük devletlerinden biri olarak kabul etti (ve Avrupa dışında hiçbir devleti büyük devlet olarak kabul etmedi. Birleşik Amerika ile Japonya'nın büyük devlet statüsünde tanınması 19. Asrın sonlarındadır). Bu iki kıt'alı devletimiz, Şark dediği Asya ile ilişkilerini hiç gevşetmedi. Ama Garb dediği Avrupa'ya ağırlık verdi. Ötüken'den Viyana'ya, sürekli batıya doğru giderek ulaştığını hiç unutmadı.
.İran'a gelince
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Kasım, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa'da ekonomik kriz bile, Orta Doğu'da İran-Suriye konusunu gündemden düşürmüyor. İran'ın nükleer politikası ve füze tutkusu, Amerika'yı bile tehdid ediyor. Bunu bizzat Başkan Obama söyledi. "Nükleer silâha sahip olacak İran, yalnız bölgesini değil, ABD güvenliğini de tehdid eder" dedi.
İran, İsrail devletine son vereceğini saklamıyor, açıkça söylüyor. Hattâ İsrail Yahudileri'ni bile kabûl etmiyor. Geldikleri ülkelere göndereceğini ileri sürüyor. Bu iddiaların gerçekleştirilebilirliği bulunmamasına rağmen, İslâm âleminin nefretini kaale almayan Netanyahu ve koalisyon hükûmeti, tansiyonu gittikçe yükseltiyor.
İsrail'le onun varlığının kesin güvencesi olan ABD, İran'ın nükleer silâhlara yani atom bombasına ve bunları taşıyacak füzelere erişmemesi için, genellikle Birleşmiş Milletler kurallarına dayanarak türlü faaliyetlerde bulunuyor. Ancak Amerika, kural dışı eylemler de yapıyor. İran'ı, sonuçta millî servetini boşa harcamaktan başka bir sonuca ulaştırmayacak atom bombası ve füze sevdasından vazgeçirmeye çalışıyor. İran çok sürpriz bir dönüş yapmadıkça Amerika, bu politikasından vazgeçmeyecektir. İran'ın Amerika ile anlaşması ise, seçimlerden sonra Tahran'da daha mutedil ve Batı'dan nefret etmeyen bir iktidarın oluşmasına bağlıdır.
İran'ın çok öğündüğü Şihâb füzelerini keşf ve imal eden mühendis Tümgeneral Hasan Mukaddem'in cumartesi günü Tahran dışındaki üssünde bir patlamada devrim muhafızı denen 17 askerle beraber ölmesi, fazlasıyla ilgi çekti. ABD destekli bir Mossad operasyonu olduğu ileri sürüldü. Cenaze törenine, Hamaney de katıldı ki, generalin yakın dostu idi.
Suriye dışında Arap ülkeleri, İsrail düşmanı olmasına rağmen İran'dan çekiniyorlar. İran'ın Arap ülkelerindeki Şîî azınlıklar üzerinde otorite kurmaya çalışması, endişeyi derinleştiriyor. Ama asıl endişe kaynağı, İran'ın Lübnan ve Suriye yolu ile Akdeniz'de tutunmak politikasıdır. İran'ın Akdeniz'den Orta Asya'ya uzanan bir egemenliğini onaylayacak devlet yoktur. İsrail'in, Amerika'ya haber vermeden, onu bu işe karıştırmadan da İran'a sürpriz bir hava taarruzu ihtimali her zaman varittir. Geçtiğimiz yıllarda Suriye ve Irak'ın üslerini sürpriz bombardımanlarla yok edebilmişti.
Bir İran-ABD savaşı sonunda Orta Doğu haritaları yeniden çizilecektir.
.
.Fransa'nın sicili
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Aralık, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan vurguladı: Fransa'nın sömürgecilik tarihi kötüdür. Kitle imhaları, katliamlarla doludur. 1763'te İngilizler tarafından Kuzey Amerika ve Asya'dan kovulan Fransa. 19. asırda, Afrika'ya musallat oldu. Koca kıt'anın yarısını ele geçirdi. 1940'lara kadar durum bu idi.
Fransa, Siyah Afrika kadar, dünya tarihine katılmış Kuzey Afrika'ya da girdi. General Bonaparte, dehşetli bir armada ile Osmanlı eyaleti Mısır'a çıktı. Filistin'de Akkâ'ya kadar ilerledi, orada durduruldu. Mısır'ı terk etti. Mısır, 1914'e kadar Osmanlı'da kaldı.
Fransa, 1830'da Osmanlı eyaleti Cezayir'e çıktı. Uzun savaşlardan sonra Cezayir'i "Fransa'nın Akdeniz'in karşı yakasındaki uzantısı" hâline getirdi. 1881'de Osmanlı eyaleti Tunus'u da elde etti. Sonra, bir kesimini İspanya'ya bıraktığı Fas sultanlığına egemen oldu.
1910 yılına doğru kocaman Afrika kıt'asında yalnız 2 bağımsız devlet kalmıştı: Habeşistan ve Liberya. Bugün Afrika'da bağımsız devlet sayısı 46'dır. Bunların yarısı Fransa'dan ayrılmıştır. Halk Fransızca konuşur ve resmi dil Fransızca'dır. Fransa'nın Afrika egemenliği bir asır kadar sürdü. Bu müddet içinde milyonlarca Afrikalı öldürüldü. Ülkeler, iliklerine kadar soyuldu. Fransa, suçlulardan, ipten kazıktan kurtulmuş kişilerden ünlü paramiliter lejyon denen birlikler kurdu ki görevleri Afrikalılar'ı kesip biçerek korkutup sömürmekti.
Fransa'nın Osmanlı'dan aldığı, ancak çeyrek asır elinde tutabildiği Suriye ve Lübnan'da döktüğü kan unutulmadı. Vietnam'da keza büyük kıyımlar yaptı. Başa çıkamadı, Vietnam'a müttefiki Amerika'yı çağırdı. Fransa'nın birer milyon Arap ve Siyah'ı imhası, soykırım sayılır. Hepsinde bir ırkı, kavmi, milliyeti ortadan kaldırmak hedefi vardır. Tevili kabil değildir. Bosna'da NATO'nun Fransız başkomutanının, Sırplar'ın Müslüman katliamına yardımcı olmasını da unutmadık.
Bütün bu ayıpları ve daha nicelerini irtikâb eden Fransa'nın Ermeni şampiyonluğuna soyunması gülünçtür. Bu uğurda fikir hürriyetini ortadan kaldıracak teşebbüsü ise, Fransa için büyük ayıp oluşturur. Milletlerarası ilişkilerde Fransa küçümsenir. 16. asırda Fransa'yı Alman istilâsından kurtaran NATO müttefiki Türkiye'ye karşı yapılması, büsbütün alçaltıcıdır.
Suriye politikamız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Kasım, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Suriye ilişkilerimiz, Baba Esad'ın Öcalan'ı Şam'da ağırlayıp Bekaa vadisinde PKK kampları kurup techiz ederek Türkiye'ye saldığı yıllardaki vahim çizgiye ulaştı. Baba Esad'ın arkasında tarihin en korkunç devleti olan Sovyetler vardı. Genç Esad'ın arkasında İran var ama, gücü eski Rusya ile mukayese kabul etmez.
Baba Esad çağında diktatörlere, devletlerin iç işlerine karışmamak ilkesine uyarak müdahale edilemiyordu. Günümüz dünyasında diktatörler artık açıkça kınanıyor. Kan dökenlerine ise hemen bütün kapılar kapanıyor.
Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan'ın en üst seviyede çok açık üslûpla uyardıkları Esad ve ekibi, kulaklarını tıkadı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Türkiye Büyük Millet Meclisi Bütçe Komisyonundaki ikazı ise, Suriye konusunda tavrımızın artık kesin çizgiye geldiğini gösterdi.
Prof. Davutoğlu, Arap Birliği kararını aynen benimsediğimizi ve savunacağımızı açıkladı. Üstelik Suriye rejim muhaliflerine Türkiye desteğinin en üst çizgide bulunduğunu saklamadı, daha artacağını bildirdi. Öyle ki Suriyeli Esad muhalifleri, İstanbul'u merkez seçtikten sonra Ankara'ya resmî diplomatik temsilci yollamayı isteyecek derecede açık talepte bulundular.
Ankara politikası, ABD ve Avrupa Birliği'nin Suriye politikalarına paraleldir. Üstelik Suriye'de Esad rejiminin sona erdirilmesi bahsinde Türkiye'nin öne çıkmasına itiraz etmiyorlar. Demokrasi bloku karşısındakiler ise, Baas rejimini beğenmiyorlar ama, Amerika'nın Orta Doğuda nüfuzunun artmasından endişeleniyorlar. Suriye halkının kesilip biçilmesi onları hiç ilgilendirmiyor.
Nasyonal sosyalist Baas rejiminin Irak'tan sonra Suriye'de de sona ereceğine şüphe yok. Bu rejimin şampiyonu Hitler, Almanlar'ın önemli kısmının güvenine dayanıyordu. Zaten seçimle iktidara gelmişti. 2011 dünyasında bu derecede maziye karışmış bir rejimin mantığı yoktur. Ordusunun ikiye ayrılmasına rağmen Beşar Esad'ın Kaddafi'den bile fazla mukavemeti beklenebilir. Yani Suriye konusu muhtemelen daha had safhalara ulaşacak.
.Suriye'de anarşi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Kasım, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Suriye, 22 üyeli Arap Birliği'nden -üyeliği geçici olarak askıya alınmak suretiyle- ihraç edildi. Lübnan'la Yemen ve tabiatıyla Suriye ret oyu, Irak çekimser oy verdi. Zira 2 ay önce Arap Birliği, Beşar Esad'a gayetle ılımlı ve orta vâdeli bir reform projesi göndermiş, Esad kâbul etmişti.
Kabulünden 48 saat sonra Esad, gene vatandaşlarını öldürtmeye girişti. Arap Birliği kararını açıkça aşağıladı. Vaktiyle babası Esad I, uzun müzakerelerden sonra işgal ettiği Lübnan'dan çekilmişti. Ancak Suriye bugün bile Lübnan'dan elini çekmiş değildir. İran'la müştereken Lübnan'ı vesayet altında tutup beğenmedikleri başbakanlarını bile öldürebiliyorlar.
Böylece Suriye, 'Arap Baharı'ndan hiç etkilenmediğini ortaya koydu. Türkiye'nin Şam büyükelçiliğine ve başka yabancı misyonlara sataşmaya başladı. Diğer taraftan İran, Suriye'ye dokunulmaması için tehditler savuruyor. Suriye'deki PKK çeteleri sınır aşıp topraklarımızda eyleme kalkışırsa, ordumuzun da sınırı geçip Suriye'ye gireceği kesindir.
Arap Rüzgârı, Atlantik'le Basra Körfezi arasında uzanan muazzam Arap coğrafyasına ve aynı bölgedeki diğer Müslüman devletlere demokrasi falan getirecek değildir. Bunu aylarca defaatla yazdım. Demokrasi, uzun vâdeli bir modeldir. Erişebilmek için çok merhaleleri geçmek gerekir.
Ancak demokrasiye zemin açmak için, diktatör denen çağ dışı devlet başkanı tipinin ortadan kalkması gerekir. Diktatörlü demokrasi olamaz. Hele aynı aileden diktatörler, ülkenin üstünden girip altından çıkarlar. Hırsızlama mala mülke doyamazlar. Dış ülkelere büyük meblağlar gönderirler. Diktatör genellikle, bazı istismar dışında, teğmenle orgeneral arasında rütbe taşıyan bir subaydır. Rütbe küçüldükçe, daha vahim tablolar oluşur. Bölük komutanı bir yüzbaşının bir devlete el koyup aklına eseni yapmasını düşünmek bile korku verir.
Seçimle gelip giden sivil devlet başkanları sistemi, diktatörlükten kurtulmayı kolaylaştırır. Ancak nüfusun onda birine dayanarak onda dokuzun canına okuyan diktatör oğlu diktatörler, ülkelerine sadece felâket getirir. İktidarlarının hiçbir meşrû kaynağı olamaz.
.Yunanistan-İtalya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Kasım, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yunanistan ve İtalya'nın ünlü başbakanları istifa etti. Muhtemelen politik hayatları da sona erdi. Ünleri şuradan geliyor: Yunan Başbakanı Papandreu'nun babası da, büyükbabası da başbakanlık yaptığı için ailenin 3. başbakanı idi.
İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'nin şöhreti ise, daha karmaşık. Büyük medya patronu. Euro milyarderi. Bu tip kişilerin yürütme organlarına gelmemeleri daha iyidir. Ama bu kişi üstelik, hâlen 75 yaşında bulunmasına rağmen seks skandalları ile dünya gündeminden hiç düşmedi. Bu karakter, demokrasiye hiç mi hiç yaramaz. Ama İtalyanlar pek aldırmadı. Zira Rönesans İtalyası'nda Roma'da Papalar'ın sefâhat hayatı, bütün tarih kitaplarında anlatılır. Bizim Cem Sultan bile o hayata şahit olmuştu.
Başka bir ülkede başbakanın ânında istifasını gerektiren bu skandallar, İtalyanların tarihî muâfiyetleri (bağışıklıkları) dolayısıyla gerekli tepkiyi oluşturmadı. Berlusconi, elbette halkını memnun eden epey icraat da yaptı. Ama G-8 üyesi olan ülkesini borç batağında bırakarak çekildi.
İtalya, birkaç yıl dişini sıkarak dış borçlarını mâkule indirecek kapasitededir. Avrupa Birliği'nin euro bölgesinde ekonomik güç olarak Almanya ve Fransa'dan sonra 3.'dür (İngiltere euroya dahil değil). Gerek Berlusconi'nin, gerek Papandreu'nun yerine gelen kişiler, milletvekili değil. Politikacı bile değiller. Önemli sorumluluklar almış 60 küsur yaşlarında kariyerlerinin sonunda maliyeci bürokratlar...
Bu durum, Avrupa Birliği demokrasisine pek yakışmadı. Bu iki başbakan adayı, gerçi millet meclislerinden güvenoyu alacaklar. Almanya ile Fransa, Yunanistan borçlarına ilâveten İtalya borçlarını da ödemekten kurtuldu ama, demokrasi yara aldı. Meclis dışı hükûmetler, Avrupa Birliği'nde bulunmamalı. Başka Avrupa ülkelerine de sirâyeti hâlinde, durum büsbütün vahîmleşir.
Berlusconi gibi Papandreu da, epey direnerek, zorlanarak, başka çare bulamayarak istifa etti. Niyetleri yeni seçimlere kadar kalmak ve yeni seçimleri de kazanmaktı. Yunanistan'daki tablo İtalya'dakinden çok daha vahîm olduktan başka, İtalya'nın ödeme gücüne erişmesi de kabil değil. Onun için komşumuzda sorunlar sürüp gidecek ve Avrupa Birliği'ni zorlayacak. Bu finans krizleri diğer ülkelere de bulaşır mı? Göreceğiz. Zira epey Avrupa ülkesinde aksaklıklar ve yetersizlikler kendini belli ediyor.
İran ne durumda?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Kasım, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran, nükleer silâh denen atom bombasını yaptı yapacak. Tel Aviv'i bir gecede harabe hâline getirecek füzelere sahip bulunduğunu zaten resmen söylemişti. Amerika'dan başka Suudi Arabistan ve İsrail gibi iki ağırlıklı devlet, İran'ın ancak savaşla yola getirilebileceğini iddia ediyorlar. Hemen savaş açılması için Washington'ı tahrik ve tazyik ediyorlar.
İran'ın nükleer silâh yapmayacağı sözünü tutması ihtimali hiç yoktur. Bunu elbette kullanmayacaktır. Aksi takdirde haritadan silinir. Ama Orta Doğu'da menem diger nîst politikasının efendiliğine soyunacaktır. Zaten çoktan Akdeniz'e indi.
Çin'den sonra Rusya da, Amerika'nın İran'la savaşa girişmemesi için, ültimatoma benzer resmî beyanda bulundu. Bu telaş, böyle bir ihtimalin ciddiye alınması gerektiğini gösteriyor. Tabii ne Amerika, ne müttefikleri, İran'a asker sokup ülkeyi istilâ edecek falan değillerdir. Havadan ve denizden bombardımanla nükleer merkezleri ve Basra Körfezi üsleri hedef alınacaktır.
Ankara, Irak'ta yaptığı hatayı tekrarlamayacaktır. İran nüfusunun ancak yarısının anadili Farsça'dır. Türkiye'den sonra Türkçe konuşan en büyük nüfus İran'da yaşıyor. 1925'e kadar İran'ı bir Türk hanedanı Kaçarlar, yönetiyordu. İran Türkleri'nin çoğu Âzerî grubundan ve Şîî-Câferi'dir. Horasan Türkmenleri, Sünnî-Hanefî'dir. Kürtler'e gelince, mahcubane kımıldanmalar var. Ama 1940'larda ilk Kürt devletinin, bugünkü Mes'ud Barzani'nin babası Molla Mustafa Barzani tarafından İran topraklarında kurulduğu unutulmadı. Mustafa Barzani 16 yıl Sovyet Rusya'da yaşadı.
Başka kavimleri saymıyorum. CIA'nin İran'daki bu kavimlerle eskiden beri ve mutlaka günümüzde de derinlemesine meşgul olduğu biliniyor. Dünyanın en yoğun uyuşturucu yolu Afganistan'dan gelip İran'ı geçerek Avrupa'ya ulaşır. Kısacası Amerika, İran'ın Sırp milliyetçiliğinden ve Yugoslavya'dan daha güçlü bulunduğuna inanmıyor. İran, Irak'tan da fazla bölünmek tehlikesi ile karşılaşabileceğini biliyor. Üstelik dünya 3.'sü Irak'tan sonra dünya petrol rezervinde 2. olan İran'ın enerji kaynaklarının da Amerika'nın savaş masraflarını karşılayacağı âşikârdır.
İran şu şartlarla bu projeleri kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm edebilir: Dünyanın enerji deposudur, zaten epey münakaşa konusu da olan nükleer enerjiden vazgeçebilir. Zaten başarı şansı bulunmayan İsrail politikasından çekilir. Polis devleti durumundan kurtulup rejimini sür'atle liberalleştirebilir. Amerika ile sanıldığından daha kolay barışabilir. İtibarından, büyük kültüründen hiç kaybetmez. Daha saygın hâle gelir. Bunu yapabilecek mi?
Avrupa'da telâş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Kasım, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa'nın bugünkü psikolojik durumunu telâş kelimesiyle ifade ettim. Allah'a şükür, bir savaş emaresinden doğan telâş değil. Beşer tarihinin eriştiği en yüksek kitle refahının sarsılacağından doğan bir korku...
Yoksa 19. asırda dünya egemeni Avrupa, 20. asrın ilk yarısında iki defa toptan intihar teşebbüsünde bulunmakla sabıkalıdır: 1914-1918 ve aradan ancak 21 yıl geçtikten sonra 1939-1945 Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını çıkarmakla suçludur. İki asırdan fazla süren dünya üstünlüğünü başka bir kıt'ada yer alan Amerika'ya kaptırmış, üstelik Sovyetler denen dünya tarihinin gördüğü en dehşet verici heyûlâyı oluşturmak suretiyle marifetini tamamlamıştır.
Euro adını verdiği yeni para sistemi ile doların dünya geçerliliğine ortaklık teşebbüsü, Avrupa Birliği'nden sonra kıt'anın en büyük atılımı oldu. Çok tecrübeli İngiltere, peşine iki çok gelişmiş İskandinav ülkesini, İsveç'le Danimarka'yı takarak, euroyu kabul etmedi. Kendi para biriminde direndi.
Rusya'nın istirdâd (geri alma) politikasına kapılabileceği endişesiyle, Avrupa Birliği, Sovyet'lerden kopan devletleri alelacele içine aldı. NATO'ya da üye kaydetti. Sovyetler'in minyatürü Yugoslavya'nın dağılmasında da aynı politikayı izledi. Bu politikada ABD, baş çekti. Bu yeni üyelerin çoğu eski Osmanlı eyaletleri idi, bazıları 1913'e kadar...
Ama kriz, bu ülkelerden çıkmadı. Kuruluşundan bu yana sırtını Avrupa'ya dayayarak keyif sürmeye alışan Yunanistan'dan çıktı. Hiçbir metod, Yunanistan'ı uyarmaya yaramadı. Yeniden Avrupa'dan milyar, hattâ trilyonlar iç etmeye kararlı bir çizgide ilerledi.
Krizin İrlanda, Portekiz, hattâ İspanya ve hattâ İtalya'ya bulaşmak tehlikesi, Avrupa Birliği patronluğu yapan Berlin'le Paris'i telâşlandırdı. İngiltere euro sahası dışında bulunduğuna göre, Almanya ve Fransa'dan sonra AB üyesi en büyük ekonomi sahibi İtalya'dır. Berlusconi yönetiminde bu ülke de açıldıkça açılmıştı. Yunanistan çapında bir krizin İtalya'ya ve diğer ülkelere sıçraması, şüphesiz Avrupa Birliği'nin değil, fakat euro'nun sonudur. Gerçi bu çapta bir kriz beklenmiyor. Sadece Almanya ile Fransa zorlanacaktır. Tarihin en büyük medeniyet projesi olan Avrupa Birliği'nin akamete uğraması, kesinlikle bahis konusu değildir.
.Osmanlı'dan cumhuriyete yenileşme hareketlerimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Kasım, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
GERİYE DÖNMEK ZORDU
Birinci yenileşme hareketinde hedefi gösteren slogan şu idi: Devleti, Kaanûnî Sultan Süleyman devrindeki gücüne çıkartmak için -başta ordu olmak üzere- kurumları 16. Asrın mükemmelliğine eriştirmek...
BOYUNU AŞAN GİRİŞİMLER
İkinci hareketin en sert simalarından Midhat Paşa ve Yeni Osmanlılar'ın padişahı kukla haline getirmek istemeleri, Tanzimatçıları çok aşmıştı ve 19. Asırda, hele Osmanlı imparatorluğunda uygulanabilirliği yoktu
TÜRKİYE CUMHURİYETİ DOĞDU...
Osmanlı'da yenileşme 218 yıl önce Nizâm-ı Cedîd'in (yeni düzen) ilânı ile başladı. Sancılı evreler geçirdi. Dejenere edildi ama Türkiye, Cumhuriyet dönemine intikal etti.
Osmanlı'dan cumhuriyete yenileşme hareketlerimiz
Başlık ResmiOsmanlı'dan cumhuriyete yenileşme hareketlerimiz
Radikal reform dönemi, 1793'de III. Selim'in Nizâm-ı Cedîd'i Devlet düzeni ilân etmesiyle başladı.
Osmanlı devletinde reform ihtiyaç ve hareketini, iki döneme ayırmak gerekir. Birinci dönem, devletin kendi içinde reformudur. İkinci dönem, Batı'ya dönük ve Avrupa'dan alınma reformlar devridir. 1793 Nizâm-ı Cedîd'i, bu son dönemin başlangıcıdır.
Birinci dönemde Osmanlı, ya cihan devletidir (1517-1683) veya eski gücünü kaybetmekle beraber gene Dünya'nın 1. Devletidir (1683-1770). Batı'da olup bitenler, Avrupa'nın Asya'ya kesin üstünlüğünü henüz ispat edebilmiş değildir. Bu devirde Şeyhulislâm Hoca Sâdeddin Efendi, Hâce-i Sultânî Ömer Efendi, İkinci Sultan Osman, Koçi Bey, Kâtib Çelebi, Dördüncü Murad, Köprülü Mehmed Paşa gibi reformcular, devleti kendi içinde düzenlemeye çalıştılar. Hedefi gösteren slogan şu idi: Devleti Kaanûnî Sultan Süleyman devrindeki (1520-1566) gücüne çıkartmak için -başta ordu olmak üzere- kurumları 16. Asrın mükemmelliğine eriştirmek... Diyebilirim ki reform, gelecekten fazla, geçmişi canlandırmayı hedeflemişti... Batı'dan alınan hiçbir şey yoktur. Veya çok azdır. Herhalde Batı'nın Osmanlı'dan aldığından pek de fazla değildir.
Batı'ya dönük ilk reformcu 1699 Karlofça anlaşmasını imzalayan ve 1703'de iktidardan düşen Râmî Mehmed Paşa'dır.
Üçüncü Ahmed (1703-1730) ve sadrâzamı (1718-30) Nevşehirli Dâmâd İbrahim Paşa, sonra Birinci Mahmud (1730-54), Üçüncü Mustafa (1757-74), Birinci Abdülhamid (1774-89) ile manzara değişir: Batı'dan bir şeyler alınmaya başlar. Bilhassa son iki hâkan-halîfe, daha fazlasını almak isterler ama, yeniçeri belâsından çekinirler, devlete büsbütün zarar vermek ihtimalinden korkarlar. Sadrâzam Ispartalı Halil Hamid Paşa (1736-1785) ise, radikal reformların şart olduğunu kafasına koyarak, hem iç işleri, hem dış işleri bakanlığında bulunup imparatorluğun durumunu derinlemesine inceledikten sonra iktidara geldi. Ama fikirleri kafasında kaldı. Tıpkı ilham aldığı Nevşehirli İbrahim Paşa gibi kellesini kaybetti. Reîsül küttâb (dışişleri bakanı) Viyana'da büyükelçilik de yapan Ebû-Bekir Efendi, üstâdı Halil Hamid Paşa'nın fikirlerinin vârisi oldu. 1799'da o da bu yolda kelle verdi. 1791 Ekim'inde Üçüncü Selim'e sunulan 21 Nizâm-ı Cedîd raporundan birinin sahibidir.
RADİKAL REFORM DÖNEMİ
Radikal reform dönemi, saltanat-hilâfet makamının inisiyatifi ile, 1793'de Üçüncü Selim'in Nizâm-ı Cedîd'i Devlet düzeni ilân etmesiyle başladı. Babasının ve amcasının ileriye götürmeye cesaret edemediklerini yapmaya azimli idi. Onlardan çok daha genç tahta oturmuştu ve onlardan çok daha büyük bir kültürle yetişmişti. Babası ve amcası, Üçüncü Mustafa ve Birinci Abdülhamid, Batı tarzında topçu ve istihkâm subayı yetiştiren Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn (bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi), deniz subayı yetiştiren Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyûn (bugünkü Deniz Harb Okulu) gibi müesseseler açmakla yetinmişlerdi.
Kırım'ın kaybı ile tahta çıkan Üçüncü Selim içinse reform, ordu ve donanmanın ıslahından ibaret değildi. Bütün Asya'da ilk defa olarak Avrupa'ya yutulmamak için Batı'ya dönük radikal reformlarına başladı. Sultan Selim devrinde artık Avrupa'nın üstünlüğü açığa çıkmıştı. Apaçıktı. Eskisi gibi tartışma konusu değildi. En muhafazakâr zümreler bile kabûl etmişlerdi.
Devletin zirvesinde Üçüncü Selim'in fikirlerine, İkinci Mahmud vâris oldu (1808-1839). Her şeyi Üçüncü Selim'den öğrenmişti. Kişilik bakımından daha sert, daha kararlı idi. Taviz veren Üçüncü Selim'in âkıbetini hiç unutmadı. İmparatorluk sallanıyordu... Yedi iklimde 30 ülke, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte imparatorluğun yıkıntıları arasında kaldı, kalacak gibiydi. Kılıcını sert vurdu. İlmiye sınıfımız da tesbihini padişahın masasına çalıp dânelerini dağıttı: Kararlı davranılmazsa devletin 33 tesbih tanesi gibi dağılacağını gösterdi. Ve Vak'a-i Hayriye (1826) gerçekleşti. Kırım'dan sonra Sultan Mahmud, Mora ve Cezayir'i de kaybettikten sonra radikal açılımlarını yürürlüğe koymuştur.
BÜROKRASİDE DURUM
Saltanat makamında bu işler olup biterken, bürokrasideki radikaller de düşüncelerini dikkatle koruyorlardı. Askerler arasından da reformcular çoğalmaya başladı. Kadı Abdurrahman Paşa, Alemdar Mustafa Paşa bunlardandır.
Bürokraside reformcuların liderliği Râtib Efendi'den diğer bir diplomata, Mahmud Râif Efendi'ye, bu zat Kabakçı ihtilâlinden şehit edildikten sonra, Mehmed Said Galib Efendi'ye geçti ki sonradan Sadrâzam Galib Paşa oldu. Bunlar hep birbirini yetiştirdiler. Galib Paşa da dâhiliye nâzırı Mehmed Said Pertev Paşa'yı yetiştirdi, Pertev Paşa keza 1836'da kazaya uğradı. Mustafa Reşid Paşa'yı yetiştirerek öldü.
Sultan Mahmud'un kararlaştırdığı Tanzimat'ı onun ölümünden hemen sonra ilân eden Mustafa Reşid Paşa, İkinci Mahmud ile Pertev Paşa ve eniştesi Sadrazam Ispartalı Ali Paşa'ca yetiştirildi. O da diplomasiden geldi. Âli ve Fuad Paşaları yetiştirerek onlarla iş gördü. Reşid Paşa'nın (1800-1858) ölümünde Sadrâzam Âli Paşa (1815-1871) Tanzimat denen Teceddüd (Yenileşme) hareketinin lideri oldu. Sadrâzam Keçeci-zâde Dr. Fuad Paşa (1814-1868) ile mükemmel bir uyum içinde çalıştı. Her ikisi de diplomasiden geldiler.
DEJENERE OLAN HAREKET
Âli Paşa'nın 1871'de ölümüyle Tanzimat denen reform hareketi tamamen dejenere oldu. Tanzimatçılar, iki gruba ayrıldı: Muhafazakâr Tanzimatçılar, Âli Paşa'nın yolundan gitmek istediler. Bu grubu Sultan Abdülaziz ve 1876'dan sonra İkinci Abdülhamid temsil etti. Bu gruba karşı olan Yeni Osmanlılar veya Jön Türkler ise meşrutiyet (taçlı demokrasi) istediler. Bu grubun liderleri Ziya Paşa ile Nâmık Kemal idi ama sonunda direksiyon onların elinden çıkıp Midhat Paşa'ya geçti. Midhat Paşa, İngiltere ile bağlantısı bir yana, hayat boyu kişisel iktidar için meşrutiyet istiyordu. Kaldı ki, önerdiği sistem, imparatorluğu hemen dağıtacak mahiyette idi. Ziyâ-Kemal ikilisi ise, İslâm'a, milliyetçiliğe, Osmanlı'lığa ağırlık veriyorlardı. Midhat Paşa için bu kavramlar bir şey ifade etmiyordu.
Diğer taraftan Tanzimatçılar'ın muhâfazakâr kanadını temsil eden Sultan Abdülaziz, Âli Paşa'nın ölümünden sonra (1871) yeni rejimin Bab-ı Âlî denen imparatorluk hükûmetine bıraktığı Devlet yönetimini Sultan Muhmud devrinde olduğu gibi Saray'a aldı. Onun politikasını çok daha akıllı ve geniş boyutlarda sürdüren yeğeni İkinci Abdülhamid ise, 93 trajedisi neticesinde buna mecbur kaldı. Tanzimat adaletinin ve eğitiminin kurucusu olan Cevdet Paşa'nın bu alanlardaki reformlarına büyük boyutlar kazandırdı. Ancak Devlet yönetiminin Bâb-ı Alî'den Yıldız'a geçmesiyle, Hükûmet etmeyen, sadece saltanat süren hâkan-halîfe tipi ortadan kalktı.
Ancak Midhat Paşa'nın, belki bütün Yeni Osmanlılar'ın padişahı kukla haline getirmek istemeleri, Büyük Tanzimatçılar denen Reşid-Âlî-Fuad Paşalar'ın sistemini çok aştıktan başka 19. Asırda, hele Osmanlı imparatorluğunda uygulanabilirliği yoktu.
Ama İkinci Abdülhamid, Tanzimat'ı hattâ 1876 Meşruiyeti'ni resmen yürürlükten kaldırmayarak, imparatorluğu istediği gibi yönetti. Bertaraf ettiği Midhat Paşa'nın fikirlerine ise İttihad ve Terakki vâris oldu. Bu suretle değil Reşid Paşa'nın, Ziyâ-Kemal ikilisinin tasavvurlarını bile çok aşan bir radikalizm 1908'de iktidara geldi. Meşrutiyet denen taçlı demokrasi rejimi yürütülemedi. Zira bu rejimde subay politikaya karışmaz, darbe ve cunta gibi kavramlar bilinmez. İttihatçılar ise, koca Türk imparatorluğuna muz ve kakao cumhuriyetleri muamelesini lâyık gördüler.
Osmanlı devletinde Osmanlı'nın Teceddüd dediği Yenileşme hareketinin en ana çizgileri budur. Günümüzden tam 218 yıl önce Nizâm-ı Cedîd'in (ki sözlük anlamı yeni düzen'dir) resmî devlet rejimi ilânı ile başladı. Yukarıda grafiğini çizmeye çalıştığım evreleri geçirdi. Dejenere edildi ama epey faydalı gelişmeler de oldu. Bu durumda Türkiye, Cumhuriyet dönemine intikal etti...
Kitaplar arasında...
Prof. Dr. Şahin UÇAR, Dîvân, İst. 2011,
160 s., 4. baskı (ilk baskı 1980), Şûle Yayınları.
Tarih bilgini ve mütefekkiri Şahin Uçar'ın dîvân edebiyatımız tarzında şiirlerini toplayan bir kitap. Şahin Uçar, dîvân sahibi son şairimizdir. Daha çok Fuzûlî'ye nazîre şiirler içeriyor.
.Ötüken'den Viyana'ya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ekim, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
TÜRK HANEDANLARININ ATASI
Mete, Oğuz denen en önemli Türk kavminin ve Osmanoğulları dahil bütün belli başlı Türk hanedanlarının atasıdır. 840 yılında Türk hâkanları, Ötüken'den çıkarılıyor. Kuş uçuşu 2000 kilometre güneybatıya; burada yurt tutuyorlar.
UZUN MEŞAKKATLİ BİR DÖNEM
1529'da Viyana'dayız. 1683'te Batıya doğru hamlemiz kırılır. Şaşırmışızdır, üzülmüşüzdür. 1718'de Nevşehir'den gelip iktidara geçen Dâmâd İbrahim Paşa, Batı'yı içinden anlama dönemimizi başlatır. Uzun, meşakkatli bir dönemdir bu...
BU ÇAĞDAŞLAŞMA YETERLİ DEĞİL
Çağdaşlaşmanın bir yerindeyiz. Bata çıka, düşe kalka bir çizgiye eriştik. Hiçbir Türk'ün bu çizgiye razı olmadığı gerçektir. Bu çizgi, bizim için yeterli değildir.
Ötüken'den Viyana'ya
Başlık ResmiÖtüken'den Viyana'ya
Biz Türkler tarih sahnesine 2.700 yıl önce giriyoruz. Hemen hemen 4.000 yıl önce Proto-Türk izlerine rastlanıyorsa da Alp Er Tunga adındaki Türk hâkanı, Ârî kavimleri yönetiminde toplamak için, büyük bir teşebbüs yapıyor. İranlılar'ın Efrasyab dedikleri Alp Er Tunga, kızının oğlu olan İran Med şehenşâhı Kiros (Keyhusrev)'le cihanşümul bir mücadeleye girişiyor. Kiros, hâkanımızı Altaylar'a kadar sürüyor. Sonra Alp Er Tunga, bugünkü Azerbaycan'a kadar geliyor. Fakat torununa yenilerek burada öldürülüyor. Mîlâd'dan önce 624 yılıdır. Dünya nüfusu 100 milyon var yoktur...
Alp Er Tunga'nın ihtimal 10. kuşak torunu olan Mete, Kuzey Asya'da muazzam bir imparatorluk kuruyor. Ordusunu onlu birimlerle oluşturuyor. 10.000'er kişilik 20 kadar atlı tümenle Japon Denizi'nden Karadeniz'e, Sibirya buzullarından Hindistan'a uzanıyor. Oğuz Han adıyla tebcîl ediliyor (ululanıyor). Ölümü Mîlâd'dan önce 174 yılıdır. Devlet merkezi bugünkü Moğolistan'ın orta-kuzey topraklarındadır.
EN ÖNEMLİ TÜRK KAVMİ
Mete, Oğuz denen en önemli Türk kavminin ve Osmanoğulları dahil bütün belli başlı Türk hanedanlarının atasıdır. Onun neslinden olan Göktürk hâkanlarından Bilge Kağan, Orhun Yazıtları denen Türk dilinin ölümsüz şâheserini taşlara kazdırıyor. 734 yılında ölüyor. Başkenti Ötüken, orta-kuzey Moğolistan'da, Sibirya ormanlarının eteğindedir. 3 adet olan Göktürk âbidelerinin ikisi buradadır. Burası Uzak Doğu, Çin kuzeyi, Sibirya güneyi, soğuk iklim ülkesidir.
840 yılında Türk hâkanları, Ötüken'den çıkarılıyor. Kuş uçuşu 2000 kilometre güneybatıya, bugün Çin'e ait Doğu Türkistan'a inip burada yurt tutuyorlar. Burası, yeryüzünün en kapalı, açık denizlerden en uzak bölgesidir, Orta Asya'nın göbeğidir. Sonra kuş uçuşu 2000 kilometre daha batıya gidiyorlar. 921 yılında Hanefi-Mâtürîdî mezhebinden İslam'ı devletlerinin tek resmî dini ilan edip Gök Tanrı dinini bırakıyorlar. 1000 yılı civarında Batı Türkistan'a hakim olup İran'ın başladığı Horasan'a, Hazar Denizi'ne erişiyorlar.
TÜRKİYE SULTANLIĞI
Ve Türkistan'dan sonra Türkiye... 1040 yılında büyük-hâkanlık tahtına oturan Oğuzlar'ın Selçuklu hanedanı, 1074 yılında başkenti İznik (sonra Konya) olmak üzere Türkiye Sultanlığı'nı kurar. Selçuklular, bir kuşaklık müddet içinde, Horasan'dan Marmara'ya gelmişlerdir: Türkiye devletinin kurucusu Anadolu Fâtihi Birinci Sultan Süleyman Şah, Üsküdar'dan karşı yakadaki Ayasofya kubbesini seyreder. Kuzeni büyük-hâkan Sultan Melik-Şah (ki Malazgirt galibi Alp Arslan'ın oğludur), Karadeniz'e erişir. Kılıcını Karadeniz suyuna batırıp çıkarır, Cenâb-ı Hakk'a şükreder, birkaç yıl sonra Akdeniz'e erişir, aynı şeyi yapar. Türk, açık denizlere çıkmıştır. Ötüken'den İznik'e yürümüştür. 234 yıllık bir yürüyüştür bu... Aslında bin yıllık Batı'ya doğru Türk cihanşümul stratejisidir. Durmuş, bazan tökezlemiş, hedefini asla şaşmamıştır. Hedef sürekli Batıya doğrudur.
1453'TE İSTANBUL BİZİM
1231 yılında Ahlat'tan kalkıp Sakarya boyuna yerleşen Osmanoğulları, 1354'te Boğazı atlayıp Gelibolu yarımadasına ayak basarlar. 1453'te İstanbul bizimdir. Yeryüzünün iki kıt'a üzerinde kurulmuş tek beldesinde, 2.700 yıllık Türk medeniyetinin en büyük, en azametli kültür ve san'at şehrini inşa ederler. Türkçe'nin bütün zamanlarda ve bütün mekânlarda konuşulmuş en güzel ve âhenkli şivesini oluştururlar. Türk'ün estetik dehâ çizgisini yakalarlar.
Ve 1529'da Viyana'dayız. 1683'te batıya doğru hamlemiz kırılır. Şaşırmışızdır, üzülmüşüzdür. 1718'de Nevşehir'den gelip iktidara geçen Dâmâd İbrahim Paşa, Batı'yı içinden anlama dönemimizi başlatır. Uzun, meşakkatli bir dönemdir bu... 1829'da Avrupa'dan dönen mareşal Dâmâd Halil Rif'at Paşa, kayınpederi Sultan Mahmud'a şu net cümleyi söyler: "Avrupa'ya benzemezsek, Asya'ya çekilmeye mecburuz..." Bu cümlenin söylendiği zaman sınırımız hâlâ Orta Avrupa'dadır, Romanya ve Hırvatistan'ın bir kısmı bizdedir.
Avrupa'da kalmak azmimize ufak tefek reformların yetmediğini gören genç Sultan Selim 1793 Şubatında Nizâm'ı Cedîd'i devletin resmî rejimi ilan eder. Yeni Çağ'ı geride bırakıp Yakın Çağ'a ayak basmışızdır. Nizâm-ı Cedîd'in bugünkü Türkçesi yeni düzen'dir. Ve tabiatiyle o kadar asırlık nizâm-ı âlem (pax Ottomana) rejimimizin sona erdiğini kabûlümüz anlamındadır.
ÇAĞI YAKALAMAK
Bütün İslâm ve Türk âleminin sembolü, ümidi Türkiye'nin yenileşmesi, çağdaşlaşması (Osmanlı terminolojisinde: teceddüd) uğruna kelle veren hâkanlarımız, vezirlerimiz... Zor bir iştir bu. Ama imkânsız değildir. Müslüman ve Türk bir Avrupa devleti kalmak, çağı yakalamak ve doğumuzda kalan, bir zamanlar terk ettiğimiz ülkelerle de bağlantımızı korumak... Misyon budur.
Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün dış politikada çizdiği çizgiler ana hatlarıyla hâlâ geçerlidir. Balkan Paktı ile Balkanlar'ı bir arada tutmak, Sâdâbâd Paktı ile Arap ve İran dünyasına uzanmak, İngiltere ve Fransa ile ittifak arayarak demokrasiye ulaşmak ve totaliter rejimlere sırt çevirmek, Birleşik Amerika ile mümkün olabilen dostluğu sağlayarak geleceğe bakmak... Rusya ile hırlaşmamak, menfaat birliğine girmek, fakat Türk ülkelerinin Türk'lüğünü bir kültür politikası olarak sürekli vurgulamak...
Gerçi Atatürk, İslâm dünyasına sırt çevirmekle itham edilir. Bütün o nesil, 1918 sonunda Arap ülkelerini bırakırken başımıza gelenlerin etkisindedir. Şunu hatırlamak gerekir: 1938'de yeryüzünde bağımsız Müslüman devletlerin sayısı 8'den ibarettir. Türkiye, İran, Afganistan, Arnavutluk, S. Arabistan, Yemen, Mısır, Irak... Ve son ikisi henüz İngiltere sultası altındadır.
Çağdaşlaşmanın neresindeyiz? Şüphesiz bu soru, çoktan Türk fikir hayatının temelini oluşturuyor. Cevap şudur: Çağdaşlaşmanın bir yerindeyiz. Bata çıka, düşe kalka bir çizgiye eriştik. Hiçbir Türk'ün bu çizgiye razı olmadığı gerçektir. Bu çizgi, bizim için yeterli değildir. Bize yetmemektedir. Daha az hata yapıp daha fazla doğruları bulmak mecburiyetindeyiz. Yunanistan'la birlikte Avrupa Topluluğu'na tam üye olmayı beceremeyiş, 5 yıl erteleme isteyiş, çekingenlik, miskinlik, yavaşlık, kör ve çıkmaz ideolojiler, bizi sadece Gümrük Birliği için bile lobilere muhtaç kıldı.
Bin yıllık koşudur bu... Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Batı'ya doğru bir koşu... Yön hiç değişmemiştir. Asya'da kalmak için, Avrupa'nın içinde bulunmaktan başka çare yoktur. Ötüken'den Viyana'ya gelebilmiş, İstanbul'dan iki kıt'aya bakan bir millet için olmayacak iş midir bu?..
.İngiltere'de din hürriyeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ekim, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İngiltere'de din hürriyeti
Başlık Resmiİngiltere'de din hürriyeti
GORDON?AYAKLANMASI 1780'de meydana gelen "Gordon Ayaklanması"nda, parlamentoyu kuşatıp içeri giremeyen Anglikan ve Protestan mezheplerine mensup kişiler, öfkelerini Katoliklere ait evleri, fabrikaları yakarak çıkardılar. Katolik kadınlara ve kızlara meydanlarda tecavüz edip 300 kişiyi öldürdüler... EN BÜYÜK ZULÜM İRLANDA'YA Bazı zavallılar namuslu Türk milletine barbar falan diyorlar ya... 1700'lü yıllarda İngiltere, Avrupa'nın tek demokrasisi idi. Ancak yanı başındaki İrlanda başta olmak üzere Kanada'ya kadar Katolikler zulümden inliyordu SHAKESPEARE İLE İŞ BİTMİYOR Britanya'da Katolikler'den hakim, belediye üyesi, milletvekili, general olamazdı ve miras edinemezlerdi. Buna karşı çıkanlar katledildi. Demek ki; Shakespeare'ler, Purcell'lar, Swift'ler, Defoe'ler, Milton'lar yetiştirmekle iş bitmiyor... KRALİÇENİN DAYISINI BİLE ÖLDÜRDÜLER Kuzey İrlanda'da mezhep savaşı 1945'ten sonra bile bütün kanlılığı ile devam etti. Kraliçe'nin dayısı bile öldürüldü ki İkinci Cihan Savaşı'nın büyük millî kahramanı idi. Azınlıklara uyguladığı rejim ve statü bakımından tarihin en şerefli -ve biraz saf- devleti olan Osmanlı İmparatorluğu'nda her mezhep mensûbu tam bir vicdan hürriyeti içinde yaşarken; Türkiye, bütün arz'ın vicdan hürriyeti cenneti halindeyken, Batı'da durum nasıldı? İspanya, Rusya gibi mutaassıp toplumlardan değil, Hıristiyan Avrupa'nın en liberal kesimi olan İngiltere krallığından örnekler vereceğim. ANGLİKAN DİYE BİR MEZHEP İngiltere'de ilk vicdan hürriyeti belirtisi, 1689 yasası iledir. Katolik mezhebi dışında diğer mezheplere hürriyet tanındı. Katolikler'in medenî ve siyasî haklarından mahrumiyetlerinin devam etmesi kararlaştırıldı. Katolik okulları kapatıldı. Papazları tevkif ve takib edildi. Katolik mezhebinden Anglikan mezhebine geçen bir evlâda, ana ve babasının bütün serveti alınarak kendisine verileceği ilan edildi. Bütün İrlanda kana boyandı. Zira İrlanda, İngiltere'nin bir eyaleti, fakat tamamen Katolik'ti (bugün de öyledir). 1779'a kadar İrlanda'da Katolik ibadeti resmen yasaklandı. Bu tarihte ibadet hürriyeti iade edildi ama Katolikler'den hakim, belediye üyesi, milletvekili, general ve amiral olamayacağı kaidesi yürürlükte kaldı. (bu yazımız için başlıca kaynak: Lavisse-Rambaud, Histoire Générale, VII, 841 v.dd.) 1774'te İngiltere Kralı Üçüncü George, Kanada'da ve 1779'da İrlanda'da Katolik mezhebinin serbest olduğunu, Britanya İmparatorluğu'nun diğer parçalarında yasağın devam ettiğini bildiren bir ferman yayınladı. Kanada'nın Québec eyaleti İngilizler'ce henüz Fransa'dan alınmıştı ve burada halk Fransız ve Katolik'ti. İngiltere'de Kral kutsaldı, ama Anglikan mezhebi daha kutsaldı ve mezhebin başı İngiltere hükümdârı idi (bugün de öyledir). Londra'da halk, kral fermânına karşı ayaklandı. Vaktiyle kellesi kesilen Birinci Charles'ın âkıbetiyle tehdid edilen Üçüncü George müşkil durumda kaldı. TEKLİF EDENİN CANINA OKUDULAR İngiltere'de son Katolik rahip 1767'de idam edildi. Bu tarihten sonra idam edilen yoktur. Ancak Katolik rahipler daha uzun müddet hayatları tehlikede olarak yaşadılar, hiçbir güvenlikleri yoktu. Lord Mansfield ve Lord Camden gibi değerli hukukçular, Katolik rahiplerin idam edileceğine dair yasa maddesini kaldırmak için boşuna gayret harcadılar, sadece nefret topladılar. Sir George Savile 1778'de Katolik rahiplere ölüm cezası veren ve Katolikler'i miras hakkından mahrûm eden yasaların kaldırılması için teklif verdi. Bu teklif, Avam ve Lordlar Kamaraları'nda ayrı ayrı reddedildi. Mutaassıp Protestanlar'ın lideri olan genç Lord Gordon, Sir George Savile'in yasa teklifini imzalayan milletvekillerinin linç edilmeleri için halkı göreve (!) çağırdı. Lord Mansfield, imza sahiplerindendi. Halk tarafından linç edilmek üzere iken York Başpiskoposu, Lord'u zorlukla halkın elinden aldı. 60.000 Londralı, Parlamento'yu muhasara etti. İmza sahibi milletvekillerinin kendilerine teslimini istedi. Kral, orduya, ne bahasına olursa olsun Parlamento'yu savunmasını ve halkı binaya sokmamasını emretti. Asker çemberini yaramayan ve Parlamento'ya giremeyen halk, Londra'daki Katolik devletlerin elçiliklerine girerek yağma etti ve elçilikler içindeki kiliseleri ateşe verdi. BARBARLIĞIN DANİSKASI 7 Haziran 1780'de Katolik olduğu iddia edilen 72 Londralının evi ve bir fabrika, halk tarafından yakıldı. Katolik kadınlara ve kızlara meydanlarda tecavüz edildi. 300 kişi öldü. Hükûmet, 20 yağmacı ve katili idam ettirdi ama, Lord Gordon, amacına ulaşmış, Katolik mezhebinin serbest bırakılmasını belirsiz bir zaman için geciktirmiş oldu. Hiçbir lord veya milletvekili, uzun zaman, bu konuda teklifte bulunmaya yüreklenemedi. Bu tarihte İngiltere, Avrupa'nın tek demokrasisi idi. Yanı başındaki İrlanda'da milyonlarca Katolik vatandaşı vardı. Demek Shakespeare'ler, Purcell'lar, Swift'ler, Defoe'ler, Milton'lar yetiştirmekle iş bitmiyordu. Böyle bir devlette, resmî din sayılan Anglikan mezhebi dışındakilere karşı medenî, hukukî, insanî kısıtlamalar, bütün XIX. asır boyunca devam etti. Kuzey İrlanda'da mezhep savaşı 1945'ten sonra bile bütün kanlılığı ile devam etti. Kraliçe'nin dayısı bile öldürüldü ki İkinci Cihan Savaşı'nın büyük millî kahramanı idi. Asıl İrlanda ise, istiklâline kavuşup yakasını sıyırmıştır. ENGİZİSYONU HİÇ SORMAYIN! XVIII. asır içinde 30 yıllık bir müddette 14.000 İspanyol'un Engizisyon'a sevk edilip 782'sinin yakılmak suretiyle idam cezası, diğerlerinin çok ağır cezalar yediklerinden bahsetmiyorum. Engizisyon, kişinin Katolik imanından sapıtmış olup olmadığını muhâkeme eden bir dini mahkemedir. Hıristiyan Avrupa tarihi bu konuda o kadar zengindir ki... Zaten vagonlar dolusu kitap yazılmıştır. Hani bazı zavallılar namuslu Türk milletine barbar falan diyorlar ya... Bu sebeple bu konu aklıma geldi... Kitaplar arasında... Prof. Dr. NEVZAT ATLIĞ, Fasıl (Karcığar-Mâhûr-Sultânî-Yegâh-Hicâzkâr fasılları). açıklamalı CD, Bakırköy Musıki Konservatuvarı yayını, İst. 2011. Nevzat Atlığ, klasik Türk Musikisi'nin en büyük otoritesidir. Kurucusu olduğu İstanbul Devlet Korosu'nu, klasik musikimizi bütün zaman ve mekânlar içinde en üstün şekilde icra eden kuruluş hâline getirdi. 20 Mevle-vî Âyîni'ni yalnız musiki eseri olarak ele alıp ses san'atkârlarına ezberden okuttu. Fasıl, musikimizde bir toplu icra türüdür. Bugün nadiren, o da inanılmaz bir dekadans içinde, bağırıp çağırarak icra ediliyor. Atlığ, Fasıl'ı kusurlarından arınmış şekilde sunuyor. Vaktiyle temiz fasıl icralarını dinlemiştik. Şimdi daha estetik bir üslûpla kayda alınmış. Elimizdeki CD, 4 fasıl'da 41 parça şarkı, peşrev ve saz semâîsi ihtivâ ediyor.
Türkiye - Brezilya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ekim, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Brezilya Cumhurbaşkanı Dilma Raoussef, Ankara'da idi. Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül'le buluştu. 2 yıl önce de Brezilya cumhurbaşkanı Türkiye'yi resmen ziyaret etmişti.
İlişkilerimizin sıklaşması çok tabiidir. Brezilya, Güney Amerika kıt'asının ve Latin Amerika'nın en önemli devletidir. Dünyanın 7. büyük ekonomisidir ki 2 Türkiye ekonomisi eder. Her iki Amerika Kıt'asından Venezuela ve ABD'den sonra 3. büyük petrol üreticisidir (dünyada 15. olan 1.7 trilyon dolar değerinde rezerv).
Brezilya, 8.5 milyon kilometrekare, 200 milyon nüfuslu muazzam bir ülkedir. Nüfus bakımından dünya devletleri arasında 5.'dir. Güney Amerika kıt'asının doğu yarısını ve muazzam Amazon havzasını içerir. Büyük kısmı ekvator çizgisinin güneyindedir. Portekizce'nin resmî dil olduğu her iki Amerika'nın tek devletidir. Bir Latin dili olan Portekizce, dünyada en çok konuşulan dillerdendir. Portekiz'de, 1 Asya ve 4 Afrika devletinde de resmî dildir.
Brezilya, 1891'den beri cumhuriyettir. Başkanlık sistemidir, cumhurbaşkanı aynı zamanda başbakandır. Daha önce monarşi idi ve hükümdarları imparator titri taşıyordu. 2 Brezilya imparatoru da, Portekiz hanedanındandır. Brezilya imparatoru II. Pedro, İmparatoriçe Theresa Cristina ile İstanbul'a gelip 1876 kasımında, henüz tahta çıkan İkinci Abdülhamid'i resmen kutladı, liberalliği ile ünlüdür.
Brezilya Cumhuriyeti, diktatör başkanlarca yönetildi. Son dönemde epey Sol'da bir sosyalizme kaydı. Birleşik Amerika'nın Latin Amerika'daki nüfuzuna ve Orta Doğu'daki politikasına karşıdır. Ancak Küba ve günümüzdeki Venezuela gibi çok açık ABD husumeti yoktur. Köleliği -ABD'den 23 yıl sonra- 1888'de ilga etti. Bugün nüfusun yüzde 54'ü Beyaz, yüzde 5'i Zenci, yüzde 40'ı Zenci-Beyaz melezidir. 40 milyon kadar Protestan Hristiyan, 10 milyon kadar Müslüman, Mûsevi, Budist, Brahman, 150 milyon kadarı Katoliktir.
Brezilya'da, hanım cumhurbaşkanının da Ankara'da belirttiği gibi hayli Türk asıllı yaşıyor. Orta Doğu'nun en önemli devleti Türkiye'nin, Güney Amerika kıt'asının en önemli devleti Brezilya ile ilişkilerini yoğunlaştırması tabiidir. Eski başkent Rio de Janeiro gibi yeni başkent Brazilia'da da her devirde büyükelçimiz bulunmuştur. Başkan Roussef'in dışişleri ve savunma dahil birkaç bakanı ile yaptığı Ankara ziyareti, ekonomi (2 milyar dolar) dışında Türkiye'yi Orta Doğu'da ABD paralelinden uzaklaştırmak maksadını taşıyor. Türkiye de, Brezilya da G-20 üyesidir. Kişi başına gelir Türkiye'den azdır.
.8 yılda dünya haritasını değiştirdi!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Ekim, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yavuz denen Birinci Sultan Selim Han, 22 Eylül 1520 günü öldü. Tam 50 yaşında idi. Evvelsi hafta ölümünün 491. yıldönümü idi. 1470'de Amasya'da doğdu. Babası İkinci Bâyezid, o tarihte veliahd ve Amasya'da sancak beyi idi. İkinci Bâyezid'in 8 oğlunun 4.'südür. 10 yaşında iken dedesi Fâtih Sultan Mehmed, torununu görmek istedi. Şehzâde Selim, İstanbul'a gönderildi. Fâtih, torununu kucağına alıp sevdi. Sonradan Yavuz bu hatırasını "Hayatımda dedemin kucağında iken yaşadığım saadeti bir daha duymadım" şeklinde ifade etmiştir. Saltanatı 8 yıl, 4 ay, 28 gün olup bunun son 4 yıl, 24 gününde aynı zamanda halife idi. Osmanlı halifeliği onunla başlar (29.8.1516) ve 3 Mart 1924'e kadar devam eder. Bu kısa müddet içinde Arz'ın siyasî haritasını temelinden ve 400 yıl için değiştirdi. Hükümdarların saraylarında harem dairesinde ölmelerini ayıp sayardı. Nitekim kendisine âşık olan, zaferden zafere koşturduğu sevgili askerlerinin içinde, ordugâhtaki otağ-ı hümâyûn denen padişah çadırında, Edirne yakınlarında öldü. Baş ucunda bestekâr ve hâfız -ve en büyük Osmanlı ilmiye ailesinin atası- Hasan Can Çelebi, Yâ-Sîn sûresinin sondan evvelki âyetini okurken, derhal kesti. Saygıyla yaklaştı. Efendisinin gözkapaklarını indirdi.
Yavuz, çeyrek asır Trabzon sancak beyliği yaptıktan, daha şehzâde iken Şâh İsmail'i yendikten, Kırım'da ve Balkanlar'da bulunduktan sonra, 42 yaşında tahta oturdu. Dünyanın mukayese kabul etmez şekilde en kudretli ordu ve donanmasını elinin altında buldu. Büyük liyakatle kullandı. Dedesi Fâtih'in temellerini çok sağlam şekilde attığı Cihan Devleti'ni 1517'de gerçekleştirdi.
Kısa saltanatında devletin sınırlarını iki bucuk misli genişletti. (2.4 milyon km2'den 3 kıta üzerinde 6.6 milyon km2'ye). Haleflerine, bu sınırları bıraktığının üç mislinden fazla genişletebilmek imkânlarını sağlayarak öldü. Fethettiği ülkeler, 400 yıldan az fazla elimizde kaldı. Bugünkü 15 ilimizi de Türkiye topraklarına katan odur.
BİLGİN PADİŞAH
Uzuna yakın orta boylu, çatık kaşlı, sert bakışlı, sakalsız, bıyıklı, asabi, cesur, mahir avcı, süvari ve silahşördü. Mevlevî idi. Okurken gözlük takmasından, hipermetrop olduğu anlaşılır. Sade giyinirdi.
İtinalı giyinen tek oğlu -sonradan "Kanûnî" denen- Şehzâde Süleyman'la "Anan ne giysin?" diye alay etmişti. Padişahlar oğullarına ve kızlarına asla yalın isimle hitap etmezler. Yavuz, istisna teşkil eder. Oğlunu sadece "Süleyman" diye çağırmıştır.
Babası ve dedesinden sonra bütün padişahların en bilginidir. Farsça şiir dîvânı vardır. Türkçe şiirleri azdır. Rakibi Şâh İsmail ise daha çok Türkçe şiirleriyle ünlüdür. Arapça'sı da mükemmeldi ve zamanının ilimlerine vâkıftı. Fakat her şeyden önce askerdi, asker doğmuştu. Tarihin akışını değiştiren cihangir serdarlardan biri... Askerlikte ancak Fâtih'in ondan ileri olduğu söylenebilir.
EN AMANSIZ PADİŞAH
Cihan siyasetini dikkatle takip eder. Hazîne'yi dolu tutmaya itina gösterirdi. Şahsî masrafı yok gibiydi. Pîrî Reis'in çizdiği Dünya haritasını yanından ayırmazdı.
Devlet işlerine yan çizenlere karşı amansızdı. Halk, sevmediği kişiye "Sultân Selim'e vezir olasın!" diye bedduâ ederdi. Sultan Selim'e göre vezâret makamı, debdebe ve tantana yeri değil, hizmet ve mesuliyet yeri idi.
Bilginleri, san'atkârları toplar, dostça konuşur, hattâ ilim ve san'at üzerinde onlarla münakaşa eder, rahatça çalışabilmeleri için bütün imkânları sağlardı. Şehzâdeliğinde olsun, hakanlığında olsun, devamlı devlet işleriyle uğraştı. Yorulduğu zaman, okuyarak dinlenir, ilim ve san'at adamlarıyla konuşarak eğlenirdi. Devlet'in yüksek menfaatleri üzerinde hiçbir şey olamayacağı fikir ve idealinin şampiyonu idi. Dördüncü Murat hariç, padişahlarımızın en amansızı olduğunu eklemem gerekir.
ALİMLERE HÜRMET ETTİ
Mısır seferinde, en büyük Osmanlı hukukçu ve tarihçilerinden Kazasker Kemalpaşazâde Ahmet Şemseddin Efendi, padişahla yan yana at sürerken ilmî sohbet ediyordu. Kanûnî devrinde şeyhülislam olan büyük âliminin atı sürçtü. Sıçrayan çamur, Sultan Selim'in kaftanını siyaha boyadı. Kemalpaşazâde kıpkırmızı oldu, özür bile dileyemedi. "Âlimlerin sıçrattığı çamur bile bize şeref verir, üzülmeyiniz Efendi; kaftanımdaki çamurlar temizlenmeksizin saklansın ve ölümümde sandukamın üzerine örtülsün!" dedi. Yavuz'un vasiyeti yerine getirildi. Oğlu Kanûnî, babasının sandukasının üzerine çamurlu kaftanını koydurdu. Sultanselim Camii bahçesindeki türbesine sonraki çağlarda torunlarından hiç kimse gömülmedi. Kemalpaşa-zâde, söylediği mersiyede, gölgesinin cihanı kapladığını, asrının güneşi olduğunu, ama ikinci vaktinde (asr) güneşin zamanının kısa geçtiğini, hükümdarların taht ve taçları ile övünmeleri âdetken taç ve tahtın, Onunla öğündüğünü, şu kuvvetli mısrâlarla terennüm eder:
Âz müddetde çok/iş-etmiş-idi
Sâyesî olmuş-îdi âlemgîr
Şems-i asr-îdi âsrdâ şemsin
Zıllı memdûd-olur zamânı kasîr
Tâc-ü taht-île fahr-eder beyler
Fahr-anınlâ ederdi tâc-ü serir
Kitaplar arasında
> Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR. Mülk ve Hilâfet, 160 s., 4. baskı. İst. 2011 (ilk baskı Konya 1992, Şûle Yayınları, Şahin Uçar, tarih felsefesi gibi zor bir alanın hocası ve müellifidir. Doğu ve Batı'nın klasik ve aktüel büyük dillerini bilen, tasavvuf musikimiz bestekârı, tanbûrî ve neyzen, Türk edebiyat tarihinin dîvân sahibi son şairi, hattat büyük bir bilgindir. Verimli yazardır. Hayli değerli kitabın müellifidir. Karakteristik, az işlenmiş, münakaşalı konu tarih konularını işlemiştir. Bu eseri, Türkiye Yazarlar Birliği Fikir Ödülü'nü almıştı.
> Abdullah TURHAL, Deliler, 218 s., çift sutun, renkli resimler, İst. 2011, Doğan Kitap (deliler, Osmanlı akıncılarının bir komando sınıfıdır). Aynı Yazar, Ankara 1402, Ankara 2011, Altar Yayınları (1402 Ankara muharebesi) Aynı Yazar, Küçük Savaşlar, H.G. Wells'ten tercüme, Ankara 2011, Altar Yayınları, 120 sayfa, resimli.
Hristiyan Vakıfları ve Osmanoğulları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ekim, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan yardımcısı Sayın Bülent Arınç, pervasız sözleri ile medya mensuplarının ve herhalde halkımızın ilgisini hiç kaybetmedi. Hristiyan vakıflarını geri vermeyi kabûl etmemiz hakkında gasbettiklerimizi iâde ediyoruz dedi. Cesur, fakat gerçek bir sözdür. Üstelik birtakım tereddütlere karşı lüzumlu idi.
Fâtih'in, Atatürk'ün kabul ve müsamaha ettiklerini, onlardan daha milliyetçi olduklarına inanan bir zihniyet, geçersiz saydı. Ancak Yunanistan ile Ermenilerin çirkin davranışlarının etkisini belirtmem gerekir. Bu etki devam ediyor. Hâlâ Patrik'in statüsü, Heybeli okulu, el konan vakıflar ile uğraşanlar var.
Her neyse. Biz, cami düşmanı Yunanistan, minare düşmanı ve Taşnak dostu İsviçre'yi emsalini, tutumlarını değiştirmek için zamana terk edelim. Dehşetli aleyhimize işleyen, dış politikamızı olumsuz etkileyen aksaklıklarımızı, gecikmelerimizi düzeltelim.
Hristiyan vakıflarından önce, Türk vakıflarına el koyduk. Bunların statülerini de gözden geçirmek gerekiyor. Ama en büyük dehşeti, Osmanoğulları'nı bir gün içinde sürüp yarım asır dış ülkelerde süründürerek irtikâb ettik. Hanedanın serveti, Millî Mücadele'ye bile katılmamış kişilerce gasbedildi.
Osmanoğulları, 2700 yıllık bütün Türk tarihinin en büyük ailesidir. Atatürk, belirli yaşa gelmiş şehzadeleri çıkartmak isterken, Başvekil İsmet Paşa, Hânedân üyeleri şehzade ve sultanlar dışında Hânedan mensupları denenleri de Türkiye'den ve Türk uyruğundan ebediyyen çıkartmak için Atatürk'ü ikna etti. Sürülenler 37 şehzâde (14'ü 18 yaşından küçük) ve 42 sultan (15'i 18'den küçük) olup bunlar Hânedan âzâsı (üyesi) idiler. Hanedan mensûbu denen 20 dâmâd, 16 sultan-zâde, 15 hanım-sultan, 13 hanım-efendi bunlara katıldı. Bunların da hiç unvan taşımayan çocukları, torunları ve maiyettekiler vardı, onlar da gitti.
Bugün Osmanoğulları, bebek yaştakiler dahil, 25 kadar Şehzâde ve 25 kadar Sultan'dan oluşuyor. Bunlara "Hânedân üyesi" deniyor. "Hânedân mensûbu" denenler gene azdır. Bu ikinci zümre de bir ölçüde dışlanmamak suretiyle hepsini muntazam gelirlere bağlayan bir vakıf kurmamız gerekiyor (saraylar ve bütün eşyaları padişah malı değil, devlet malıdır, tahta geçen hükümdar kullanıp aynen devrederdi). Bu millî ayıbımıza ancak çok radikal kararlardan çekinmeyen bugünkü yönetim son verebilir. Sayın Cumhurbaşkanımız'ın, Sayın Başbakanımız'ın yüksek dikkatlerine sunuyorum.
.Avrupa krizi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Ekim, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği'nin birçok ülkesinde oluşan ekonomik kriz, eninde sonunda çözülür. Ama daha çözülmedi. Krizin en derinini Yunanistan yaşadı ve yaşıyor. 1980 değeriyle 40 milyar dolar hibe alıp ispanya ve Avusturya'dan önce ve Türkiye'yi dışlayarak Avrupa Birliği üyesi olmuştu. Avrupalıların şımarık çocuğu muamelesine alıştığı için, har vurup harman savurdu.
Zaten Akdeniz halklarının kültür ve tabiatı, bu yaşayış tarzına eğimlidir. Batı, Kuzey ve Orta Avrupa'nın katı maddeciliğinden ayrılır. Tatlı bir iklimin rehâvetine karşı koymak zordur. Yunanistan, Avrupa medeniyetinin temelini oluşturduğu için, Avrupa'nın kendisini koruyup kollamaktan sorumlu bulunduğu anlayışındadır.Avrupa krizi
Yunanistan 19. asırda İngiltere, Fransa, Rusya'dan büyük destek görerek serpildi, anormal çapta genişledi. AB öncesinde Yunanistan'ın Almanya, Avusturya, İtalya ile ilişkileri ise dalgalı geçti. Nitekim en güçlü Avrupa devleti Almanya, iflâsın eşiğinde ve belki ortasında bulunan Yunanistan'a imdada koşmakta ağır aksak davrandı.
Şansölye Angela Merkel, Yunanistan'ı kurtarabilecek meblağın ikinci yarısını vermeye ancak geçtiğimiz hafta razı oldu. Yunanistan, uzun vâdede toplam 1 trilyon dolara yaklaşabilecek bir himayeye erişecek. Avrupa Birliği bu karara varmasa idi, Yunanistan üyelikten düşebilecek ve euro da sallanacaktı. Bununla beraber, yardımın iki kata çıkarılması kararı bile Avrupa borsalarında umulan gelişmeyi gerçekleştiremedi.
Merkel, giderayak Yunanistan'ı kurtararak, Avrupa Birliği'nin yaralanmasını önledi. Sarkozy hemen onu izleyip kesenin ağzını açarak "ben de varım" demesin mi? Fransa şüphesiz, birlikte temelini attığı Avrupa Birliği'nde Almanya'dan geri kalmak istemedi. Merkel'in önümüzdeki yıl 3. iktidar dönemini kazanamayacağı görülüyor. Sarkozy ise, 2. defa cumhurbaşkanı seçilmek için, hiçbir atraksiyonu ihmal etmiyor. Tekrar seçilmek şansı var. Zira Sosyalistler, bir aday üzerinde henüz birleşemedi.
Yunanistan'ın, Avrupa'nın başını belaya sokmasına ramak kalmıştı. Kurtarıldı. Beklenmedik bir sakarlık yapmadığı takdirde bir müddet sonra düzelebilir. Makedonya, Arnavutluk, Bulgaristan gibi kuzeyinde sınırdaş bulunduğu devletlerle problemleri var. Türkiye ile ise iyi ilişkiler içindedir. Tabiatıyla bu son cümlem eleştiriye açıktır.
.Türk denizcileri ve denizde namaz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ekim, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk denizcileri ve denizde namaz
Başlık ResmiTürk denizcileri ve denizde namaz
PUSULA İLE KIBLE Dünya tarihinin en büyük askerlerinden biri olan Prusyalı Mareşal von Moltke, denizde namazı şöyle anlatır: Bazı Türk denizcileri, küçük pusula taşırlar ve hançerlerinin başına geçirirler. Deniz üzerinde buna bakıp kıble tayin ediyorlardı... Dünya tarihinin en büyük askerlerinden biri olan Prusyalı Mareşal von Moltke (1800-1891), İkinci Sultan Mahmud (saltanatı 1808-1839) tarafından yeni Türk ordusu için öğretmen olarak çağırılan Avrupalı subaylardan biridir. Türkiye'de kaldığı 4 yıl içindeki müşahedelerini, mektuplar halinde büyükçe bir kitapta toplamıştır. Bu kitaptan bir pasaj alıyorum: "1837'de Kapdân-ı Deryâ Ahmed Fevzi Paşa ile Karadeniz'de, Varna açıklarında, Nusretiyye fırkateyninde idim, 68 toplu, çok büyük ve çok güzel bir harp gemisiydi. Çanaklığa çıkan gemi imamı, müminleri ibadete çağırdı. Vazifesi olmayan herkes, birinci top ambarında toplandı. 40x100 ayak genişliğinde, görülebilecek en güzel gemi salonlarından biriydi. Ancak tavan çok basıktı. Çepeçevre 34 adet 40'lık top dizilmişti. Hayli sayıda tüfek, tabanca, balta, boynuzlu kargı ve başka eşya muntazam şekilde konmuştu." MEKKE'YE YÖNELDİLER "Bir Türk'ü ibadet ederken görmek, daima hoşuma gitmiştir. Kendilerini o derecede ibadete veriyorlardı ki, acaba dönüp bakarlar mı diye arkalarında top patlatmak arzusu duydum. Mümin, ellerini ve ayaklarını yıkadıktan sonra salona geliyor, Mekke tarafına yöneliyordu. Bazı Türk denizcileri, küçük pusula taşırlar ve hançerlerinin başına geçirirler. Deniz üzerinde buna bakıp kıble tayin ediyorlardı. Elleriyle kulaklarını kapadılar." "Sonra dudaklarını kıpırdatarak, fakat ses çıkarmadan Kur'an'dan parçalar okudular. Eğilip iki dizleri üzerine çöktüler. Birkaç defa alınlarını zemine değdirdiler. Yerden kalktılar. Ellerini kitap tutuyormuş gibi açtılar. Tekrar yere kapanıp doğruldular. İki ellerini yüzlerine sürdüler. İki taraflarındaki meleklere baş keserek selam verdiler. İbadetlerini tamamladılar." EZAN SEMAYA YÜKSELİYOR İşte genç bir Alman subay, denizde namazı böyle anlatıyor. İkinci Sultan Mahmud'un yeni Türk donanması için öğretmen olarak getirdiği İngiliz amirali Sir Adolphus Slade, hemen aynı yılda, diğer bir denizde namaz anlatır. Bakalım olgun yaşta bir İngiliz denizcisi namazı nasıl görmüş: "Kapdan Paşa ile Selimiyye kalyonu üzerinde Karadeniz'e açıldık. Birden Allahü Ekber sesleri yükseldi. Birden fazla yerden ezan okunuyordu ve âdeta deniz üzerinde ufka ve semaya yükseliyordu. Müezzinler filomuzun her gemisinde mizana direklerindeki çanaklıklara tırmanmışlardı. Hayatımda ilk defa olarak deniz üzerinde namaz seyredecektim. Dikkat kesildim. Türk denizcileri, bir yere toplanmadılar. Herkes görevi geminin neresinde ise, orada namaza durdu. Güverte, serilen rengârenk seccadelerle doldu. Namazdan evvel ellerini, yüzlerini, ayaklarını iyice yıkayıp abdest almışlardı. Namazdan sonra Kapdan Paşa, beni yemeğe davet etti." BİR BAYRAM NAMAZI 6 yıl sonra, büyük Fransız şairi Gerard de Nerval (1808-1855), bize başka bir Türk namazını anlatır. 1843 yılındayız. Tahtta İkinci Mahmud'un oğlu 20 yaşındaki Sultan Abdülmecid vardır. Fransız şairi dinleyelim. "Meydanın bir köşesinde Sultanahmed Camii var. Sultan Abdülmecid Han, bayram namazını kılmak üzere bu camiye gelecekti. Sarayburnu'na kadar padişahın geçeceği güzergâh, yüz binlerce insanla dolmuştu. Çok erkendi. Kalabalık içinde daha güneş doğmadan hareket ederek bin zorlukla Hipodrom'a (Atmeydanı, Sultanahmed Meydanı) geldim. Ayasofya'yı dolanan yolda Türk askerinin geçit resmi bir saatten fazla sürdü." "Türk askerinin üniforması, bir Avrupalı için hiç de merak uyandırıcı değildi. Avrupalı birliklerden tek farkları başlarındaki kırmızı festi. Paşalar (generaller) dikiş yerlerindeki altın tellerle derhal tefrik ediliyordu. Sivil devlet görevlileri, mavi redingot giymişlerdi. Bütün Beyoğlu boşalmış, Beyoğlu'ndaki Avrupalılar, benim gibi, güzergâha dolmuştu." PADİŞAHI TAKİP ETTİK "Muzıka-yı Hümâyûn, Donizetti'nin şefliğinde, çok güzel marşlar çalıyordu. Hassa birlikleri geçerken zevk aldım. Miğferleri üzerindeki mavi kuş tüyünden sorguçları doğrusu muhteşemdi. Nihayet padişah geldi. Sade giyimi beni hayal sükûtuna uğrattı. Alelâde sivil bir Türk gibi redingot ve fes giymişti. Ancak fesinin sorgucu ve sorguçtaki elmas, onu diğer Türklerden ayırıyordu. Bindiği atın koşumları altın ve elmas içindeydi. Göz kamaştırıyordu. Ardında binicisiz atlar geliyordu ki, bunların koşumları da silme elmas kaplanmıştı. Vezirler, müşirler, kazaskerler ve diğer devlet ricali, protokol sırasıyla padişahı takip ediyorlardı. İmparatorluk korteji, meydandan caminin avlusuna girdi. İmamlar cami kapısında sıralanmışlardı. Yerden temenna ile sultanı selamladılar. CAMİ DIŞINA TAŞMIŞTI Cami avlusu, arabadan geçilmiyordu. En seçkin hanımlar, sultanlar ve kadınefendiler, sırf alayı seyretmek için arabalar içine gelmişlerdi. Zira kadınlar namaz kılmıyordu. Padişah, kendisi için ancak açılabilen dar bir koridor halindeki aralıktan güçlükle camiye girebildi. Atından inmesi, atının tutulması, camiye girmesi, seyre değecek güzellikteydi. Cemaat cami dışına taşmıştı. Benim camiye girebilmeme imkân yoktu. Çok namaz seyrettim. Ama bayram namazı kılınırken cami içinde bulunamadım. Ancak memnundum. Güzel şeyler görmüştüm." KİTAPLAR ARASINDA MUSTAFA İSEN ULUSLARARASI SEMPOZYUMU: Ankara 2011, Atatürk Kültür Merkezi yayını, 54+710 büyük sayfa. Prof. Dr. Mustafa İsen, Türk edebiyatı tarihinin çok seçkin uzmanıdır. Fuad Köprülü, Sâdeddin Nüzhet Ergun, Nihad Sâmi Banarlı gibi selefleri derecesinde verimli bir yazardır. Çeşitli eserleriyle, bilhassa Dîvân şiirimize yeni bir aydınlık getirdi. Şimdi Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteridir. Onun adına yapılan Klasik Türk Edebiyatı'nda Biyografiler'i içeren uluslararası sempozyum, edebiyat tarihimiz üzerinde önemli bildiriler içeriyor. Çok iyi basılıp ciltlenmiş eser, klasik edebiyatımızı seven, ilgilenenlerin okuması gereken bir kitap. Türkiye, orta öğretiminde klaksik edebiyat ve kültürünü öğretemeyen dünyanın tek önemli devletidir.
Dördüncü Mehmed ve Ondördüncü Lui
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Eylül, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dördüncü Mehmed ve Ondördüncü Lui
Başlık ResmiDördüncü Mehmed ve Ondördüncü Lui
TAHTA?6 YAŞINDA?ÇIKTI Dördüncü Mehmed, 39 yıl, Osmanlı tahtında kaldı. Tahta çıkarıldığı zaman 6 yaşında idi... Ondördüncü Louis 72 yıl tahtta kalarak dünya tarihinde saltanat rekoru kırmış hükümdardır. 5 yaşında tahta geçti... 5 YAŞINDA?KRAL?OLDU Dördüncü Mehmed, Dünya'nın en kudretli devletinin hükümdarı idi. Louis ise, en büyük Hıristiyan devletinin kralı... İki hükümdar, çocuklukları ihtilaller içinde geçtikten sonra, akılalmaz ihtişamlar içinde saltanat sürdü... Büyük Fransız mütefekkiri Voltaire (1694-1778), "Büyük Kral" ve "Güneş Kral" denen Ondördüncü Luois öldüğü zaman 21 yaşında yetişmiş bir gençti. Sonradan Siecle de Louis XIV (Ondördüncü Louis Asrı) adlı ünlü eserini yazdı. Çok gençken okuduğum bu kitapta beni çok ilgilendiren bahis, Ondördüncü Louis ile Üçüncü Wiliam'ı mukayese etmesi ve kendi kralı Louis aleyhine çok menfi neticelere varmasıydı. Voltarie aynı zamanda tarihçidir. SALTANATI REKOR?KIRDI Ondördüncü Louis 72 yıl, 3 ay, 18 gün tahtta kalarak dünya tarihinde saltanat rekoru kırmış hükümdardır. Bir yanlışlık yok sayın okuyucularım, 72 yıl yaşadığını yazmadım, 72 yıldan fazla kral olduğunu yazdım. Üçüncü William (1650-1702) ise, Louis ile çağdaştır. Ondan 12 yıl gençtir, fakat 13 yıl önce öldü. 1672'de Hollanda devlet başkanı ve 1689'da İngiltere kralı oldu. Bizde Dördüncü Mehmed, XVII. asrın son yarısının bu ünlü hükümdarları ile çağdaştır. Ve Kral Louis ile birçok benzerlikleri vardır. Bu benzerliklere dünya tarih literatüründe asla temas edilmemiştir. İlk defa şu anda okuduğumuz bu makale ile, ilk bakışta çok ters toplumlardan gelen bu iki hükamdarın benzerliklerini belirtiyorum. LOUIS'DEN?5 YIL?SONRA Ondördüncü Louis, 1638'de Paris yakınlarında doğdu. 5 yaşında tahta geçti (14.05.1643), 77 yaşında öldü. (1.9.1715), 40 yaşında ölen Onüçüncü Louis'nin (doğ. 1603, Kral 1610, ölümü 1643) oğlu ve halefidir. Çocuk Ondördüncü Louis'nin ilk yılları, tabiatıyla niyabet altında geçti. Nâibelerden biri, annesi kraliçedir. Dördüncü Mehmed, İstanbul'da doğdu (2.1.1642). Louis'den 3 yıl sonra Edirne'de 51 yaşında öldü. (6.1.1693), 39 yıl, 3 ay, 1 gün Osmanlı tahtında kaldı. 1566'dan günümüze kadar en uzun Türkiye devlet başkanlığı müddetidir. Tahta çıkarıldığı zaman 6 yaşını 7 ay, 7 gün geçiyordu. O da Louis gibi doğar doğmaz veliahd ilân edilmişti. Dördüncü Mehmed de, genç 33 yaşında ölen bir babanın, Sultan İbrahim'in oğlu idi. Louis'den 5 yıl sonra tahta geçti. (8.8.1648, tahttan indirilmesi 8.11.1687). Sultan Mehmed'e önce babaannesi, sonra annesi imparatoriçeler nâibe oldular. Kral Louis, Hıristiyan tarihinin en büyük hanedanına mensuptu. (Capet hanedanının Bourbon dalı). Sultan Mehmed'in mensûp olduğu hanedan (Osmanoğulları) ise tarihin en büyük hanedanıdır. Sultan Mehmed, kendisinden sonra gelen Osmanoğulları'nın atasıdır. Ancak Dördüncü Mehmed'in son torunu (5. Kuşak) İkinci Abdülmecid 1924'te halîfelik tahtından indirildi. FETİH?SAVAŞLARI?YAPTILAR Dördüncü Mehmed, "cihan padişahı" ve Dünya'nın en kudretli devletinin hükümdarı idi. Louis ise, en büyük Hıristiyan devletinin kralı... İki hükümdar devrinde Türkiye-Fransa münasebetleri işlek, hattâ iç içe idi. Ancak pek dostça sayılmaz. Her iki hükümdar da fetih savaşları yaptılar ve devletlerine yeni ülkeler kattılar. Bu işi kumandanları vasıtasıyla başardılar. İki hükamdar da asker değildi. Türkiye'nin fetih savaşları, İkinci Viyana felaketiyle son buldu. Büyük Kral ise bu savaşlarla ülkesinin ekonomik varlığını kemirdi. Büyük Kral'ın yerine torununun oğlu olan (oğlu ve torunu, Louis'nin hayatında öldüler) Onbeşinci Louis çocuk olarak geçti. Şâşaalı, fakat 1763'te en kudretli Hıristiyan devleti sıfatını İngiltere'ye bırakarak ikinciliğe düşmeye mahkûm bir Fransa devraldı. Sultan Mehmed'in iki oğlu 1695-1730 ve onların oğulları, 1730-1789'da tahtta bulundular. Onbeşinci Louis, 1774'te 64 yaşında öldü. UNVANI: PEK?KATOLİK Sultan Mehmed'in taassupla ilgisi yoktu. Louis, fevkalâde mutaassıp bir adamdı, unvanı "Pek Katolik" idi. Gerçi Papa'nın elini Fransa'dan çekti. Fakat Protestan mezhebindeki yüzbinlerce Fransız'ı Fransa'dan kovdu ve Fransa'yı asla telâfi edemediği çok elit bir zümreden mahrum etti. Devleti şahsen yönetti. Sultan Mehmed ise devleti şahsen yönetmedi. Köprülü ailesinden 3 sadrazama bütün iktidarı verdi. Buna mukabil Louis'nin kültürü, Sultan Mehmed'den üstündü. Sultan Mehmed, çocukken tahta çıkmış, atalarının fevkalade yüksek düzeyde tahsilini yapamamıştı. Her iki hükümdar da çok ileri görüşlü, çok zeki değildiler. Sadece çok muhteşem devletleri devralmışlardı. Buna karşılık ikisi de devletlerinin şan ve şerefi üzerinde son derece titizdiler. Sanata önem verdiler Ondördüncü Louis devri, Fransız, ilim sanat, edebiyatının, bütün Avrupa'da hakimiyet kurduğu, bir seri gerçek dehanın yetiştiği dönemdir. Moliere'den Lully'ye kadar her sahanın ilim, fikir, sanat adamları, Büyük Kral tarafından itina ve cömertlikle himaye edildi. Fransa mali kudretini de aşan şekilde imar edildi. Dünyanın en muhteşem sarayı, Paris dışında Versailles'da yapıldı. Doğrusu Dördüncü Mehmed devri de aşağı kalmaz. Türk musikisi (Itri), şiiri (Naili) zirvesine çıktı. Hat sanatı (Hafız Osman) gelişti. Gerçi Sinan mimarisi çizgisi kaybedildi, fakat gene de ülke sanat değeri taşıyan bayındırlık eserleriyle donandı. Çok büyük bilginler, yazarlar, Dördüncü Mehmed devrine şeref verdiler. (Evliya Çelebi, Katip Çelebi, Müneccimbaşı, genç Naima). Padişah, bütün bu ilim ve sanat adamlarını, Kral Louis'yi geçen bir cömertlikle himaye etti. Zira geliri, Kral'ın gelirinin on katı idi. İki çağdaş ve yaşıt hükümdar, çocuklukları ihtilaller içinde geçtikten sonra, akılalmaz ihtişamlar içinde saltanat sürdüler. Haleflerine, kaynakları israf edilmiş, yorgun iki devlet bıraktılar. Her ikisi de üçer kıtaya yayılmış iki imparatorluk... İki ayrı medeniyetin en seçkin devletler
Arap alemi ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Eylül, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakanımız Tayyip Erdoğan'ın Arap aleminin en büyük merkezi olan Kahire'de karşılanışı, gerçekten şahaneydi. Sultan Abdulaziz'in Sadrazam Keçecizade Dr. Büyük Mehmet Fuat Paşa ile beraber Kahire'yi ziyaretinden beri, hiçbir devlet adamımız Erdoğan'a gösterilen samimi ilgiyi görmedi.
Tarih, Sümer'den sonra Mısır'da yazıldı. Mısır hiyeroglif yazısı M.Ö. 3000'e dayanır. Mısır, 1517'de diğer Arap ülkeleriyle beraber Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı cihan devletine katılmıştı. O tarihten, Mısır'ı fiilen kaybettiğimiz 1914 ve feragat ettiğimiz Lozan anlaşmasına kadar beraber yaşadık.
Bütün Osmanlı döneminde, İstanbul hariç Mısır, Osmanlı protokolünde 1. eyalet sırasında idi. Zira Osmanlıya geçmeden önce de İmparatorluktu.
Filistin'in bağımsızlığı Başbakanımızın Kahire temaslarında gündemin önemli maddelerindendi. Başkan Obama, Filistin bağımsızlığına karşı olduğunu söylemişti. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ise, Flistin'le İsrail'in sınırlar üzerinde anlaşmasından önce, bağımsızlık tanımanın barış getiremeyeceği mucip sebebini gösterdi.
Türkiye ve Arap devletleri ise, Filistin bağımsızlığının bir vakit önce tanınmasını, aksi taktirde yeni bir Arap-İsrail savaşına kadar gidecek anlaşmazlıkların büyüyeceğini savunuyorlar. Filistinli Araplara "Biraz daha bekleyiniz!" demek, insan haklarına tamamen aykırıdır. ABD ile ittifak durumuna çok önem veren Suudi Arabistan bile Amerika'yı, Filistin devletini tanıması için tazyike başladı. Şu sırada Suudi Arabistan'ın Amerika'dan 61 milyar dolarlık silah alması bahis konusu ki, tarihin en büyük silah satışı sayılıyor.
Mısır'la ve bütün Arap alemiyle şu anda Cumhuriyet tarihimizin, hatta Sultan Abdulhamid'den bu yana en samimi ilişkiler içindeyiz. Arap devletlerinin birer ikişer demokrasiye geçmelerine yardımcı olacağız. Cumhuriyet döneminde Arap coğrafyasında hiçbir devlet adamımızın, Tayyip Erdoğan derecesinde prestij kazanmadığını söyleyebiliriz. Artık Türkiye Başbakanının her sözü, her ziyareti bütün dünyada ilgi, merak ve dikkatle izlenir oldu. Başbakanımız, bugün Tunus'dadır.
Tarihî ziyaret
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Eylül, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan'ın Mısır ziyareti, dünya çapında izlenip değerlendiriliyor. Dünyanın gözü üzerimizde. Başbakanımız, Arap Baharı'nı yerinde görmek ve teşvik etmek için gitti. En zengini değil, fakat en önemli Arap devleti Mısır'dır. Zaten nüfus bakımından da Arap Devletleri arasında birincidir. Stratejik durumu fevkalâdedir. Kuzeyde Atlantik'e bağlı Akdeniz, güneyde (doğusunda) Hind Okyanusu'na bağlı Kızıldeniz, batıda Afrika, doğuda Asya...
Başbakanımız'ı havaalanında coşkun bir kalabalık Mısır gençleri topluluğu karşıladı. Tezahürat, kalbden çıkıyor, gönülden kaynaklanıyordu. Yüzde yüz saf ve samimi idi. Sonra Ünlü Tahrir Meydanı yakınında Mısır halkı, Türkiye Başbakanı'nı selâmladı. Sayın Erdoğan, Arap Birliği dışişleri bakanları konferansına katıldı. Mısır'ın geçici devlet başkanı Mareşal'le görüştü. Mısır Başbakanı zaten hava meydanında karşılamıştı. Filistin lideri Mahmud Abbas, Kahire'de bulunuyor. Onunla da görüşüldü.
Seçimlere kadar Mısır'da dengeyi, ordu sağlıyor. Filistin'in Birleşmiş Milletler'ce bağımsız üye kabülü için Arap devletleri arasında tam uyum bulunuyor. ABD ve Avrupa Birliği'nde, İsrail'in sınırlarından çıkacak yeni bir savaş ihtimali ile, bağımsız devlet statüsünü geciktirmek temayülü var. Ancak Filistin'in bağımsızlığı, ne kadar mümkünse o kadar erken olmak zorundadır. Bağımsız devlet kimliği ile İsrail'in karşısına oturması şarttır.
Mısır'dan sonra Tunus... Arap Baharı, Tunus'ta başladı. Buradan Libya... Erdoğan, her iki ülkeye de serbest seçimle demokrasiye adım atmak tavsiyesinde bulunacak. Türkiye'nin gerçek sempatisini, iş birliği arzusunu bildirecektir.
Bu, yapay bir sempati değildir. Mısır, Libya, Tunus, asırlarca Osmanlı çatısı altında biz Türkler'le beraber yaşadı. İstanbul, Rumeli, Anadolu gibi birer Osmanlı eyaleti idi.
Bütün Arap devletleri, Osmanlı'dan ayrılarak oluştu. Bugün -bizim de müşahit üye bulunduğumuz- Arap Birliği çatısı altında iş birliği yapmaya çalışıyorlar. Bu iş birliği maalesef gerekli olduğu nisbette sağlanamadı. Biz de 7 bağımsız Türk devleti arasında böyle bir iş birliği kuramadık. Ama zaman gelmiştir. Arap Birliği'nin önceki genel sekreteri Amr Musa, şimdi Mısır cumhurbaşkanı adayıdır. Bütün bu ülkelerle ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya derecesinde olsun ilişkilerimizi sağlamak, sürekli kılmak gerekir.
2001-2011
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Eylül, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
11 Eylül 2001, Modern Çağ'ımızın dönüm noktalarından biridir. Tarihe böyle geçecek. Zaten geçti. Tam 10 yıl oldu. Ne olmuştu? el-Kaaide teröristleri, 3 yolcu uçağını kaçırarak, New York'ta İkiz Kuleler denen gökdelenlere ve Washington'da Pentagon'un bir kanadına intihar dalışı yaptırmışlardı. Japonların İkinci Cihan Savaşı'nda Pasifik'te ABD savaş gemilerine kamikaze denen uçaklarının intihar dalışlarının tekrarı idi.
3000 Amerikalı öldü. New York'ta dünya kapitalizminin merkezleri, hiç değilse sembolleri sayılan iki gökdelen yerle bir oldu. Şüphesiz dünya tarihinin en büyük terör olayı idi. Oluşturduğu sonuçlar bakımında da öyle...
Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın en güçlü devleti idi. Ekonomisi, etkileri ve askerî gücü ile tam bir cihan devleti. Pax Britannica 1940'ta sona ermiş, 1944'te Pax Americana yerini almıştı. İngiltere gibi 6 kıt'ada ülke kapmak yoluna gitmedi. 6 kıt'ada sözünü geçirmeyi, politikasını yürütmeyi tercih etti.
3 defa İsrail'le kapışıp üçünde de yenilen Arap devletlerinde, öfke başladı. İngiliz ve Fransızlara karşı duyulanlardan daha derin bir öfke... ABD niye İsrail'i koruyor, kolluyor, himaye, hattâ garanti ediyordu? İsrail her savaşta Araplardan çok önemli toprak kazançları elde etmiş, oralarda 14 asırdır yaşayan Arapları kovarak dünyanın her tarafından topladığı Yahudileri yerleştirmişti. Geri vermek istemiyordu. 3 defa yenilen Araplar, yeni bir savaşı göze alamıyorlardı. Bu misyonu, terör örgütleri kurarak cihâd iddiası ile her ülkede eylem yapabilen kuruluşlar üstlendiler. Bunlar, İstanbul'dan Madrid'e, dost düşman ayırmaksızın eylemler gerçekleştirdiler.
Ama Birleşik Amerika toprakları masûndu. İki okyanus arasında idi. Etkileyici büyüklükle bir eylem düşünülmüyordu. Olmaz sanılan ihtimal, 11 Eylül 2001 günü gerçekleşti. ABD, kökünü kurutmak için terörün zuhur ettiği coğrafyaya girdi. Petrol ve gaz zengini, enerji deposu ülkelerdi. Bu örgütler, İsrail'den fazla Amerika'yı birinci hedef seçmişlerdi. Bu üç sebeple (enerji, terör, İsrail), Amerika, Asya'nın bizim de yer aldığımız tarafına el attı. Terör sona ererse, İsrail barışa yanaşırsa, Amerika, o coğrafyadan çekilir mi? Bana göre hayır! Petrol rezervleri tükenince belki... Böylece, terörün azması ve Amerika'nın Orta Doğu'ya gelmesi sebepleriyle, 21. yüzyılın karakteristik çehresi oluştu. Amerika artık devletlerle değil, örgütlerle savaşıyor. Türkiye ve daha birçok ülke de öyle...
Lieberman kepazeliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Eylül, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman'ın Türkiye hakkında söylemi, milletlerarası diplomasinin yüz karası örneği olarak tarihe geçecek.
İsrail başbakanı Netanyahu, zaten ırkçı olmakla, devletine zarar veren, milletlerarası ilişkilerini bozan hayli ters icraat yaptı. Ama koalisyon belâsı dışişlerine getirdiği Lieberman'ın gözü dönmüş davranışları, İsrail'i rayından çıkardı.
Büyükelçimizi alçak seviyede koltuğa oturtmak maskaralığını bu Lieberman düzenledi, çok fiyakalı iş yapıyorum sandı. Türkiye'den özür dilenmesini önleyen de bu adamdır. Özür bekleyen Türkiye'nin tepkisine karşı İsrail'in ne yapacağını sıralaması, mahalle kabadayılığı ve apaş üslûbudur. Yahudilerin çok zeki ve kurnaz oldukları hakkındaki genel kanaati sarsacak mahiyettedir.
Lieberman, Türkiye'yi korkutacağını sanan bir geri zekâlıdır. Ancak Türkiye'yi kızdıracak ters bir şeyler yapmaya itmek gayesi de seziliyor. Herhangi bir bakan olsa, her hükûmette çarpıklar çıkabilir diye düşünebiliriz. Fakat dışişleri bakanı, devletlerinin milletlerarası politikasını tanzim ve temsil eder. Her kelimesini tartarak söyler.
İsrail, PKK terör örgütü ile ittifak mı kuracaktır? Öcalan'ın epey sarsılan koltuğuna mı taliptir? Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Ermeni diasporası ile ortaklaşarak Türkiye'yi dolandırmak eylemine mi katılacaktır? Bunlar, İsrail'i sınırları içinde garantiye alan Amerika'nın yüksek menfaatleri ile çelişen lâflardır.
Lieberman'ın dışişleri koltuğunu muhafaza edemeyeceği aşikârdır. Türkiye ile anlaşmazlığı inanılmaz boyutlara taşıdığı için, Amerika'nın Orta Doğu politikasına aykırı davranmıştır. Ankara, makul ve haklı bir tepki göstermişti. Başbakan Erdoğan, İsrail'le ekonomik ilişkilerimizin devam edeceğini belirterek, Türk tepkisinin sınırlarını çizdi. Tepkiyi sınırlarından taşırmak, iki taraf için de zararlıdır. Nitekim Washington, iki tarafa da itidal tavsiye etti. Maharet, tansiyonu yükseltmek değil, düşürmek politikasıdır. Ne yazık ki tarih, Lieberman tipindeki adamların ne büyük olumsuzluklara yol açtıklarının örnekleri ile doludur... Türkiye'ye gelince, sıra dışı seviyesiz kışkırtmalara kapılmamalı, millî politikasını soğukkanlı bir dirayetle yürütmelidir. Konumuzun İsrail olduğu, Yahudiler olmadığı unutulmamalıdır.
Diplomata hakaret büyük devletleri karşı karşıya getirirdi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Eylül, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Diplomata hakaret büyük devletleri karşı karşıya getirirdi
Başlık ResmiDiplomata hakaret büyük devletleri karşı karşıya getirirdi
Türkiye ABD ile 1867'de orta elçi olarak ilişkilerini yürütüyordu... ABD'ye ilk büyükelçilik 1909'da kuruldu. Önemli bir konuma sahip olan Washington Büyükelçiliğimiz her zaman bir etkinliğe sahne oluyor.
Diplomata hakaret büyük devletleri karşı karşıya getirirdi
Başlık ResmiDiplomata hakaret büyük devletleri karşı karşıya getirirdi
Fransa'ya elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi Fransa kralı ile birlikte... Vaktiyle devamlı elçilikler yoktu. Devletler, belirli görevlerle elçi gönderir, görevini tamamlayan diplomat, dönerdi. Hepsi büyükelçi idi, hükümdarlarını temsil ederlerdi. Önce Venedik Cumhuriyeti, büyük devletlerin taht şehirlerinde sürekli oturan büyükelçiler ihdâs etti. Venedik elçilerine balyoz denir. 16. yüzyılda Avrupa devletleri, Venedik'i izlediler. Büyükelçi ve orta elçi diye iki dereceye ayırdıkları temsilcilerini, belirli ülkelere gönderdiler. DİPLOMASİNİN BABASI Modern diplomasinin babasının Venedik olduğu, açıkça anlaşılır. Demokrasinin annesinin İngiltere olduğu gibi... 1918'e hattâ 1945'e kadar yalnız büyük devletler aralarında büyükelçi (ambassadeur) teâtî ettiler. Sonra orta elçilikler birer ikişer ortadan kalktı, sonunda hepsi büyükelçilik oldu. Orta elçilik tarihe karıştı. Büyükelçinin bulunmadığı müddette yerine maslahatgüzâr (Fr. charge d'affaires) unvanını alan diplomat görevi yürütür. İLK ELÇİ KABULÜ Osmanlı, 15. asırdan itibaren, devamlı büyükelçiler kabûl etmiş, ancak kendisini nizâm-ı âleme me'mûr Devlet-i Aliyye saydığı için, sadece geçici görevlerle büyükelçi göndermiştir. Nizâm-ı Âlem'e Avrupalılar Pax Ottomana demişlerdir ki, yerini Pax Britannica'ya, 1944'ten günümüze Pax Americana'ya bırakmıştır, ben cihan devleti şeklinde tercüme ettim. Hoşlanmadığı devlete orta elçi gönderdiği de olmuştur. DEVAMLI ELÇİLİKLER Osmanlı'nın cihan devleti durumu sarsılıp hizaya gelince, 18. yüzyıl sonlarından itibaren o da devamlı (mukıym) büyükelçilikler açmaya başladı. Önce Londra, akabinde Paris ve Viyana büyükelçiliklerimiz açıldı, bunları Petersburg, Viyana, Roma izledi (Londra 1793, Paris 1796, Viyana 1797). ABD ile 1867'de orta elçi, ancak 1909'dan itibaren büyükelçi teâtî ettik. HAKÂNI TEMSİL EDİYORDU 1922'ye kadar, tayini çıkan büyük veya orta elçimizin, eyalet valilerimizin ve ordu kumandanlarımızın, gittikleri yerde hâkan'ı temsil ettikleri için, padişah tarafından kabûl edildikten sonra görev yerine hareketi kesin protokoldü. Son defa Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Kumandanı tayininde Sultan Vahîdeddin'i ziyaret etti, "muvaffak ol!" duâ-yı şâhânesini aldıktan sonra vapura binip Samsun'a gitti. ELÇİLERİN İMAMI VARDI Sefîr kelimesi Osmanlı'da hem büyük, hem orta elçi anlamındadır. Ayrıca büyükelçi olduğu belirtilmek istenirse sefîr-i kebîr (büyükelçi) denmiştir. Büyükelçilik Tanzimat Türkiyesi'nde, nâzırlık (bakanlık) derecesinde, çok önemli makamdı. Rütbesi vezîr değilse, mutlaka bâlâ olurdu (ilki mareşal, ikincisi orgeneral'e eşit Osmanlı mülkiye rütbeleri). Çok iyi dil bilen mareşal ve birinci-feriklerden de elçi tayin edilebiliyordu. İlmiye sınıfından diplomat kullanılmamıştır (her elçiliğin bir imâmı vardı). FRANSIZCA ŞARTTI 1945'e kadar milletlerarası diplomasi dili Fransızca idi. İngilizce, ancak 1945'ten günümüze Fransızca'nın yerini aldı. Tanzimat Türkiyesi'nde 1922'ye kadar ve Cumhuriyet döneminde uzun yıllar, çok iyi Fransızca bilmeyen bir kişinin değil elçi olmak, diplomasi mesleğine adım atması mümkün değildi. İkinci, üçüncü dil biliyorsa, daha makbuldü. YAZIŞMA DİLİ Tanzimat Türkiyesi'nde gerek imparatorluk hâriciye nezâreti, gerek bütün dış temsilcilikler, Bâb-ı Âlî (Osmanlı hükûmeti) ile Fransızca yazışırlardı. Modern Türk diplomasisinin kurucusu olan Mustafa Reşid Paşa, mekanizmayı böyle kurdu. Çok nazik olan imparatorluk dış yazışmalarında kullanılacak Türkçe metinlerin, milletlerarası kullanılmak zorunluluğu bulunan Fransız dilindeki metinlerle uyuşmazlık oluşturmasından çekinilmiştir. FRANSIZCA'YI İNGİLTERE VE ABD KABUL ETMİYORDU Bütün diğer devletler de zaten dış yazışmalarında Fransızca kullanıyorlardı. Almanya, Rusya gibi en azametli imparatorluklar dahil... Yalnız İngiltere ile Amerika (ABD), Fransızca'yı kabûl etmemişti. İngilizce kullanıyorlardı. Ama bütün diplomatları Fransızca biliyordu. ÇİN'E ORTAK TAVIR VARDI 1918'e kadar aralarında büyükelçi teâtî eden ve kendilerine "büyük devlet" (devlet-i muazzama, çoğulu düvel-i muazzama, Fr, grandes puissances) denenler şunlardı: İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, Türkiye, Avusturya-Macaristan. 19. asırda bazan İspanya da bu kategoriye giriyordu. Kendilerini büyük, diğer devletleri "küçük" sayan azametli devletler, 1880'de İtalya ve 1890'da Birleşik Amerika ve ancak 1906'da Japonya'yı da "büyük devletler ailesine" kabûl edip büyükelçi teâtisine razı oldular. Çin'i hiçbir zaman bu kategoriye sokmadılar, onunla büyükelçi teâtî etmediler. 1945'E KADAR SÜRDÜ Başkentlerde önce büyük, ancak onların hepsinden sonra orta elçiler, kıdem (yani o başkente tayin) sırasıyla protokole alındıkları için, iki elçilik derecesi arasındaki fark önemli idi. 1945'e kadar esas bakımından bu durum devam etti. Türkiye, cumhuriyet döneminde de, cumhuriyetin başlamasından itibaren, büyük devletlerle büyükelçi teâtî etti. Bu, imparatorluğun mirası fevkalâde bir imtiyazdı. Zira koskoca Çin, Türkiye Cumhuriyeti'nin bu imtiyazından mahrumdu. OSMANLI İSTİSNASI Osmanlı, istisna olarak, İran ile de büyükelçi teâtî etmiştir (aynı imtiyazı Fransa, yalnız İsviçre için tanımıştı). Zira 1940'a kadar Türkiye'den başka hiçbir devlet Tahrân'a büyükelçi göndermedi (bu tarihlerde Rusya, İran'a büyükelçi yollayan ikinci devlet oldu). 1912'de Fas'ın da işgali ile, yeryüzünde sadece iki İslâm devleti kalmıştı: Türkiye ve İran imparatorlukları. Afganistan'ın bağımsızlığında noksan vardı. DİPLOMASİNİN ALTIN ÇAĞI Bütün dünyada diplomasinin altın çağı 19. yüzyıldır. Dış ilişkileri doğrudan elçiler yürütüyordu. Bir büyük, hattâ orta elçinin saygınlığı sonsuzdu. Küçük bir diplomatın hakaret görmesi, kocaman devletleri karşı karşıya getirirdi. Sefâret-hâne denen gerçek saraylar, arşivleri, sanat koleksiyonları, muhteşem döşemeleri ile, şâşaa saçardı. Büyükelçilerin yatları, yazlık sarayları olurdu. Tanzimat Türkiyesi'nde diplomatlık, en itibarlı meslekti. Daha önce daha saygın sayılan askeriye ve ilmiye mensupları, geri plana düştü. 1918'DEN SONRA DURUM İkinci Sultan Mahmud (1807-1839) böyle istemişti. Tanzimat'ın kurucuları Reşid, Âlî, Fuat Paşalar, diplomasi mesleğinden, büyükelçiliklerden geliyorlardı. 1918'den sonra dünya değişti. Elçiler, dış ilişkilerde ancak devletleri için aracı durumuna geldiler. Ekonomik ve kültürel propaganda, elçiliklerin daha önemli çalışma alanları oldu...
Filistin'in bağımsızlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Eylül, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail'le ilişkilerimizde tansiyon gittikçe yükseliyor. Daha da yükselecek gibi. Başbakan Erdoğan'ın Mısır'ı ziyareti dikkatle izleniyor. Oradan Libya ve Tunus'a uğrayacak. Gazze'ye geçmek ihtimali gerçekleşirse, İsrail telaşlanacaktır.
Daha önemli gelişme, Filistin'in bağımsız devlet olarak kabulü için Birleşmiş Milletler'e başvurmasıdır. Sayın Erdoğan, New York'a gidecek, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda konuşma yapacaktır.
Bağımsız devlet kabulü için Birleşmiş Milletler'e üye devletlerin üçte iki oyu gerekli. Bu oran şimdiden sağlanmış görünüyor. Ancak son anda Amerika, üyeler üzerindeki nüfuzunu kullanabilir. Birçok delege oylamaya katılmaz ve gerekli oy çıkmaz. Üçte iki oy sağlanırsa, Güvenlik Konseyi gibi başka bir organın veto veya tekrar müzakere hakkı yoktur. Filistin'in bağımsızlığı kabul edilmiş demektir. Tamamlayıcı çalışmalar kısa zamanda yapılır.
Amerika ve Avrupa Birliği, Filistin'in bağımsızlığına taraftardır. Ama BM oylamasının aceleye getirilmesini istemiyorlar. Yeni devletin sınırları ve Doğu Kudüs'ün statüsü üzerinde İsrail çok mızıkçılık yapacaktır. Amerika'nın Netanyahu hükümetinden hoşnutsuzluğu açıktır. Clinton, bağımsız Filistin için İsrail'i çok zorlamıştı. Netanyahu da Obama'dan memnun değildir.
Netanyahu hükümeti devam ettikçe Türkiye ile ilişkilerin düzelmesi mümkün görünmüyor. Bu hükümetten İsrail halkı da nefret ediyor. Fakat ömrü, anormal şekilde uzadı. Yeniden sosyalistlerin çoğunlukta bulunduğu bir hükümet, Türkiye ile anlaşmazlıkları gidermeye çalışacaktır. Amerika'dan teşvik de görecektir. Amerika, Türk-İsrail anlaşmazlığını küçültmek için büyük gayret içindedir. Avrupa devletleri de bunu ister. Fakat İsrail'e baskı yapamazlar. Zira İsrail, Avrupa'dan göçen Yahudilerin kurduğu bir devlettir.
Filistin devleti mutlaka ve hemen kurulmalıdır. Ancak bu devlette Hamas öne çıkarsa, İsrail'le barış mümkün değildir. Zira Hamas, Tahran'a bağımlıdır. İran'ın Doğu Akdeniz'den el çekmesi ihtimali ise hiç yoktur. Bu durumda barış hiç de kolay görünmüyor.
Nükleer İran
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Eylül, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran, ilk nükleer enerji santralini açtı. Halbuki enerji için ihtiyacı bulunmayan nadir ülkelerin başında geliyor. Suudi Arabistan'dan sonra dünyanın 2. büyük petrol rezervinin sahibidir. Bu rezervin değeri 18 trilyon dolardır. Ayrıca zengin doğalgazı da var. Türkiye, İran'dan önemli hacimde doğalgaz satın alıyor. Hem de fahiş şartlarla yapılmış anlaşma ile...
Böylesine bir ülkenin nükleer santral edinmek için dünyayı karşısına almaya katlanmasının sebebi açıktır: Atom bombası yapmaktır. İlk 2 veya 4 bombanın yapıldı yapılacak durumda bulunduğu iddia ediliyor. Bu bombaları, kıt'alar arası fırlatacak Şihâb 1, 2, 3, 4, 5 serisi füzeleri de mevcut. Bizde "şehab" telaffuz edilen "şihab" Arapça asıllı Farsça bir kelime. "Akan yıldız" demek. Uzayda düşmanların üzerinde yıldız gibi kayacaktır. İran, daha geçenlerde füzelerle Tel-Aviv'i bir bombardımanda "harabeye çevirecek güçte" bulunduğunu söyleyerek tehdid etti.
Dünyada "kıt'alar arası" atom savaşı yapabilecek yalnız 5 devlet var: ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa. Ama eldeki bomba sayısı şöyle: ABD diğer dördünün toplamının iki katından fazla atom bombasına sahip. 90 kadarının Balıkesir ve İncirlik üssünde olduğu söyleniyor ki iki anahtarla açılarak fırlatılabilir, anahtarların biri bizde bulunuyor.
İsrail, Hindistan, Pakistan ve bir rivayete göre Kuzey Kore'de de atom bombası var. Ama bunların bomba fırlatacak kıt'alar arası füzeleri yok. Japonya ile Almanya'nın ise karar verdiği takdirde en kısa zamanda atom bombası imal edecek durumda oldukları biliniyor. Fakat 2. Cihan Savaşı'ndan harabe halinde ve ülkeler kaybederek çıkan bu iki devlet, kayıplarını silaha değil, yüksek teknolojiye ve ekonomiye yatırım yaparak telafi etmek yolunu tuttular.
İran'ın nükleere girmek hedefi, Amerika'yı Asya'dan çekilmeye zorlamak ve Yahudileri geldikleri Akdeniz yolu ile denize dökerek asli ülkelerine gönderip İsrail devletine son vermek şeklinde özetlenebilir. İranlılar, bu hedeflerini saklamıyor, açıkça söylüyorlar. 27 Arap ve 7 Türk devletini içeren 67 Müslüman devleti, bu İslamî bir misyonu yerine getirmekten aciz buluyorlar!
Böylesine karanlık bir coğrafyada şimdi birbirinden önemli iki gelişme oldu: Birlemiş Milletler, Türkiye ile İsrail'in arasını açacak berbat bir rapor yayınladı. Ve Türkiye'nin üyesi bulunduğu NATO'nun füze kalkanı projesine katıldığı açıklandı.
Diktatörün sonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ağustos, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Üsteğmenken darbe yapıp Libya'yı ele geçiren Muammer Kaddafi'nin sonu geldi. Tam 42 yıl ülkesini despotça idare etti. Yerine çocuklarını hazırlamak suçunu bile irtikâb etti. İki Türkiye büyüklüğünde çölün sahillerinde ve bazı vahalarında 7 milyon Libyalı yaşıyor.
Cezayir'deki gibi Libya'da da çölden petrol fışkırdı. (5.4 trilyon dolar değerinde dünyanın 8. petrol rezervi). Bu zenginlik, Kaddafi'yi şımarıklığın en son çizgisine kadar taşıdı. Bir ara Mısır'la birleşmek istedi. Sonunda, çoğu çok yoksul devletlerden oluşan Siyah Afrika'nın liderliğine soyundu.
Kaddafi, bilhassa Amerika ve İngiltere ile boğaz boğaza geldi. Biz Türkler'i de sevmezdi. İspanya işgaline son vererek Libya'yı Katolik Latin Afrika olmaktan kurtaran Turgut Paşa'nın türbesini harap halde bıraktı. Ortadan kaldırmak üzere iken Ankara durdurdu. Zira Libya'nın kurtarıcısının Turgut Reis ve Türkler, hattâ Senûsîler değil, kendisinin olduğunu iddia ve ilân ediyordu.
Kaddafi, Arap Baharı'nı küçümsedi. Pek çok diktatör gibi iktidara yapışmış, bırakmıyordu. Hâlâ bırakmış değildir ama artık ele geçmesi için saatler sayılıyor. Ülkesinin harabeye dönmesine, on binlerce vatandaşının ölmesine aldırmadı bile. ABD karşıtlığını Amerika kıt'asında Castro'dan, Küba'dan devralan Venezuela'nın Marksist diktatörü Chavez, hasta olmasına rağmen, Kaddafi'ye sahip çıktı. Kaddafi'nin çaldığı milyarlara göz diken başka açıkgözler de zuhur edebilir. Venezuela da petrolüne güvenip kabadayılık taslayanlardandır (dünyanın 6. petrol rezervi).
Dışişleri Bakanımız Davutoğlu, Bingazi'dedir. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'la ve sonra birçok devletin dışişleri bakanı ile telefon görüşmeleri yaptı. Yeni Libya'nın oluşmasında NATO yardım edecektir. Ama Türkiye öncüdür. Amerika'yı saymazsak bu öncülüğe Fransa taliptir. 1912'de eyaletimiz Libya'yı bizden koparan İtalya ise, kısa hükümranlığında ülkede acı hatıralar bırakmıştır.
Kaddafi ne olacak? Dünya merakla bekliyor. Esad II ne olacak? sorusu sıraya girmiştir.
Padişah Sofrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ağustos, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Padişah Sofrası
Başlık ResmiPadişah Sofrası
Padişah, yazın günde 4 ve kışın 3 defa yemek yer. Bağdaş kurarak sofraya oturur. Sofra, yüksekçe bir yere konan büyük gümüş siniden ibarettir. Som altından ve üzerlerine mücevher kakılmış padişah sinileri de vardır. İlk Osmanlı padişahları, hattâ Fâtih Sultan Mehmed (1451-1481), basit yemek yerlerdi. Elimizde Fâtih'in yemek listeleri var. Bugün orta halli halkımızın da yiyeceği şeylerdir. 17. asırdan itibaren padişah yemekleri çeşitlendi, tekellüfe boğuldu. Ama Osmanlı-Türk mutfağının bir san'at olarak zirvesine erişme çağı, 19. asırdır. Dünyanın en zevkli mutfağı hâline geldi. Yemek zevki, zengin sınıflardan, saray ve konaklardan hızla orta tabakaya yayıldı. Birinci Cihan Savaşı (1914-18) Türk mutfağını mahvetti. İkinci Cihan Savaşı'ndan (1939-45) sonra, bu mutfağı tatmış, zevkine varmış insanlar çok azaldı. Zaten bütün dünyada sandviç, burger, self servis dönemi başladı. Fâtih Sultan Mehmed, padişahın tek başına yemek yemesi kuralını koydu. Bu töreye 1908'e kadar uyuldu. Kimseyi sofrasına almadı. 1453'ten 1908'e kadar padişah tek başına yemek yedi. En değerli Çin porseleni tabaklarla servis yapılır, nadiren gümüş ve altın tabak ve takım kullanılırdı. 17. asır Fransız gezgini Baudier, şu bilgileri veriyor (s. 34-6, 133-5), SULTANIN YEMEĞİ KUŞHANEDEN "Saray'a kesin şekilde alkollü içki girmez. Saray mutfaklarında bakır tencerelerde yemek pişirilir. Bakırlar çok temiz ve parlak tutulur. Yüzlercesinin bir arada görünüşü bile güzel ve zevklidir. Daima kalaylanır. Padişah, yazın günde 4 ve kışın 3 defa yemek yer. Bağdaş kurarak sofraya oturur. Sofra, yüksekçe bir yere konan büyük gümüş siniden ibarettir. Som altından ve üzerlerine mücevher kakılmış padişah sinileri de vardır. Ama padişah bunlarda yemek yemeyi sevmez. Kendisine iki peşkir verilir. Birini dizlerine, diğerini sol kolunun üzerine kor. Bir yanına üç küçük ekmek topağı konmuştur. Fevkalâde nefis olan bu ekmekler, padişahın nefsine mahsus olmak üzere Bursa'da yetiştirilen bir çeşit buğdaydan yapılır. Saray korularında güzel otlarla beslenen keçilerin sütüyle yoğrulur. Padişah yemeği, Saray'ın büyük mutfaklarından çıkmaz. Kuşhâne denen Enderûn mutfağından çıkar. Kuşhâne yalnız hükümdar için yemek hazırlar. Fakat hazırlanan yemek arttığı için, Enderûn generallerine dağıtılır. Kuşhâne şafak sökerken faaliyete geçer ve hükümdarın sabah yemeğini hazırlamaya başlar. Padişah, çok erken kalkar. Sabah namazını kılar. Çok işi yoksa namazdan sonra biraz daha uyuyup sonra kahvaltı eder. O gün gündemde çok şey varsa, sabah namazından sonra kahvaltı edip Enderûn'a geçer. Devlet işleriyle uğraşmaya başlar. Her padişah belirli yiyecekleri sever. Sevdiği yiyecekler daima ve taze olarak kuşhânede hazır tutulur. Servis, akıl almayacak derecede temizlik kurallarına uyularak ve çok büyük özenle yapılır. Ramazan'da Saray'da altın kap kullanılmaz. Padişah mutlaka oruç tutar ve zamanında iftar eder. Bir çeşit Çin porselen takımlarda yemek yemekten hoşlanır. Bu sarı porselenler çok nadir ve olağanüstü değerlidir..." 19. asırda padişahın yemek yemek tarzında da, geniş ölçüde Batı'dan gelen usuller uygulanmaya başladı. KAYNAK SUYU TERCİHLERİYDİ Dinimizde alkol, tedavi maksadı hariç, haramdır. Son padişahlar çubukla tütün ve sigara da içmişlerdir. Abdülaziz Han (1861-1876) tütünden nefret ederdi, zararları üzerine bir makale bile yazmıştır. Yeğeni İkinci Abdülhamîd (1876-909) özel yapılan ve tütünleri tel tel ve teker teker elle yerleştirilen üzeri altın yalnız inisyalli sigara içerdi. Bu sigaralardan bir sandık bir tarihte Çar'a hediye gitti. Çar, padişahtan sürekli bu sigarayı istemiştir. Ben altın yalnız inisyalli bu sigarayı gördüm. Sefer'de padişah otağ-ı hümâyûn'da, aynı servis yapılarak yemek yerdi, Ramazan ayı ise padişah, otağından çıkar, dışarıda sofra kurdurup askerin önünde üç öğün yemek yerdi. Seferde oruç tutmak yasaktı. Zira cihâd, daha büyük sevaptı. Dinen cevaz vardır. Sofu askerlerin oruç tutmasını önlemek için padişahın açıkta yediği anlaşılır. Padişahların su zevkine de temas etmek gerekir. Her biri İstanbul'un bir kaynak suyunu tercih etmiş, onu içmiştir. İkinci Abdülhamîd, büyük yemek meraklısı idi. Fakat pek az yerdi. Formunu ölümüne kadar korumuş, fazla kilo almamıştır. Türk tarihinde en nefis yemekler, onun zamanında Yıldız mutfaklarında pişmiştir. İkinci Tümen'in bütün erleri ile Beşiktaş halkı, 30 yıl bu mutfaktan padişah yemeği yediler. Meşrutiyet döneminde (1908-1918) hâkan-halîfenin verdiği ziyafetlerde kullanılan binlerce som altından tabak ve çatal-bıçak takımı, eksiksiz Cumhuriyet dönemine intikal etti. Klasik dönemde padişahların kullandıkları porselen tabaklardan bol örnekler ise, Topkapı Sarayı'ndadır. Hepsi teşhirde değildir. Zaman zaman depodan başkaları çıkarılıp teşhir ediliyor. Muhtemelen dünyanın en değerli eski Çin porselenleri koleksiyonudur. Osmanlı devletinden çok önceleri imal edilmiş olanları vardır. Üçüncü Murad (1574-1595) Çin porseleni meraklısı idi. Önemli paralar ödeyerek getirtmiştir. Üzerlerine mücevher kakılmış Çin porseleni tabakların da en büyük koleksiyonu Topkapı Sarayı'ndadır. Zaten böyle mücevherli Çin tabaklarının bütün dünyada 100'den az olduğunu sanıyorum. MENGEN'E GÖNDERİLDİLER Yahyâ Kemal, Refik Hâlid gibi son Osmanlı mutfağını iyi bilenlerden dinlediğime göre, dünya çapında yemek iddiası, 1908 Meşrûtiyeti'nde son bulmuştur. Zira 1909'da Yıldız Sarayı'nı yağmalayan Hareket Ordusu subayları, Saray aşçılarını Türk olanları Mengen'e, Fransızlar'ı Paris'e göndermişler, bunlara verilen maaşların kendi maaşlarının bir kaç katı olduğuna çok kızmışlardır. Ancak bugün de dünyada maruf şeyler (üstat aşçılar), o ülkelerin başbakanı kadar maaş alıyorlar. Balkan Savaşı, ardından Birinci Dünya Savaşı (1914-1918), kıtlık oluşturdu. Yüksek yemek san'atı ortadan kalktı. Sonra unutuldu. Zaten bir buçuk milyar nüfuslu bir dünyada çok belirli bir kesimin tekelinde idi. Yedi milyar bir nüfusta geçerliliği kalmadı.
Dördüncü Mehmed ve Ondördüncü Lui
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Eylül, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dördüncü Mehmed ve Ondördüncü Lui
Başlık ResmiDördüncü Mehmed ve Ondördüncü Lui
TAHTA?6 YAŞINDA?ÇIKTI Dördüncü Mehmed, 39 yıl, Osmanlı tahtında kaldı. Tahta çıkarıldığı zaman 6 yaşında idi... Ondördüncü Louis 72 yıl tahtta kalarak dünya tarihinde saltanat rekoru kırmış hükümdardır. 5 yaşında tahta geçti... 5 YAŞINDA?KRAL?OLDU Dördüncü Mehmed, Dünya'nın en kudretli devletinin hükümdarı idi. Louis ise, en büyük Hıristiyan devletinin kralı... İki hükümdar, çocuklukları ihtilaller içinde geçtikten sonra, akılalmaz ihtişamlar içinde saltanat sürdü... Büyük Fransız mütefekkiri Voltaire (1694-1778), "Büyük Kral" ve "Güneş Kral" denen Ondördüncü Luois öldüğü zaman 21 yaşında yetişmiş bir gençti. Sonradan Siecle de Louis XIV (Ondördüncü Louis Asrı) adlı ünlü eserini yazdı. Çok gençken okuduğum bu kitapta beni çok ilgilendiren bahis, Ondördüncü Louis ile Üçüncü Wiliam'ı mukayese etmesi ve kendi kralı Louis aleyhine çok menfi neticelere varmasıydı. Voltarie aynı zamanda tarihçidir. SALTANATI REKOR?KIRDI Ondördüncü Louis 72 yıl, 3 ay, 18 gün tahtta kalarak dünya tarihinde saltanat rekoru kırmış hükümdardır. Bir yanlışlık yok sayın okuyucularım, 72 yıl yaşadığını yazmadım, 72 yıldan fazla kral olduğunu yazdım. Üçüncü William (1650-1702) ise, Louis ile çağdaştır. Ondan 12 yıl gençtir, fakat 13 yıl önce öldü. 1672'de Hollanda devlet başkanı ve 1689'da İngiltere kralı oldu. Bizde Dördüncü Mehmed, XVII. asrın son yarısının bu ünlü hükümdarları ile çağdaştır. Ve Kral Louis ile birçok benzerlikleri vardır. Bu benzerliklere dünya tarih literatüründe asla temas edilmemiştir. İlk defa şu anda okuduğumuz bu makale ile, ilk bakışta çok ters toplumlardan gelen bu iki hükamdarın benzerliklerini belirtiyorum. LOUIS'DEN?5 YIL?SONRA Ondördüncü Louis, 1638'de Paris yakınlarında doğdu. 5 yaşında tahta geçti (14.05.1643), 77 yaşında öldü. (1.9.1715), 40 yaşında ölen Onüçüncü Louis'nin (doğ. 1603, Kral 1610, ölümü 1643) oğlu ve halefidir. Çocuk Ondördüncü Louis'nin ilk yılları, tabiatıyla niyabet altında geçti. Nâibelerden biri, annesi kraliçedir. Dördüncü Mehmed, İstanbul'da doğdu (2.1.1642). Louis'den 3 yıl sonra Edirne'de 51 yaşında öldü. (6.1.1693), 39 yıl, 3 ay, 1 gün Osmanlı tahtında kaldı. 1566'dan günümüze kadar en uzun Türkiye devlet başkanlığı müddetidir. Tahta çıkarıldığı zaman 6 yaşını 7 ay, 7 gün geçiyordu. O da Louis gibi doğar doğmaz veliahd ilân edilmişti. Dördüncü Mehmed de, genç 33 yaşında ölen bir babanın, Sultan İbrahim'in oğlu idi. Louis'den 5 yıl sonra tahta geçti. (8.8.1648, tahttan indirilmesi 8.11.1687). Sultan Mehmed'e önce babaannesi, sonra annesi imparatoriçeler nâibe oldular. Kral Louis, Hıristiyan tarihinin en büyük hanedanına mensuptu. (Capet hanedanının Bourbon dalı). Sultan Mehmed'in mensûp olduğu hanedan (Osmanoğulları) ise tarihin en büyük hanedanıdır. Sultan Mehmed, kendisinden sonra gelen Osmanoğulları'nın atasıdır. Ancak Dördüncü Mehmed'in son torunu (5. Kuşak) İkinci Abdülmecid 1924'te halîfelik tahtından indirildi. FETİH?SAVAŞLARI?YAPTILAR Dördüncü Mehmed, "cihan padişahı" ve Dünya'nın en kudretli devletinin hükümdarı idi. Louis ise, en büyük Hıristiyan devletinin kralı... İki hükümdar devrinde Türkiye-Fransa münasebetleri işlek, hattâ iç içe idi. Ancak pek dostça sayılmaz. Her iki hükümdar da fetih savaşları yaptılar ve devletlerine yeni ülkeler kattılar. Bu işi kumandanları vasıtasıyla başardılar. İki hükamdar da asker değildi. Türkiye'nin fetih savaşları, İkinci Viyana felaketiyle son buldu. Büyük Kral ise bu savaşlarla ülkesinin ekonomik varlığını kemirdi. Büyük Kral'ın yerine torununun oğlu olan (oğlu ve torunu, Louis'nin hayatında öldüler) Onbeşinci Louis çocuk olarak geçti. Şâşaalı, fakat 1763'te en kudretli Hıristiyan devleti sıfatını İngiltere'ye bırakarak ikinciliğe düşmeye mahkûm bir Fransa devraldı. Sultan Mehmed'in iki oğlu 1695-1730 ve onların oğulları, 1730-1789'da tahtta bulundular. Onbeşinci Louis, 1774'te 64 yaşında öldü. UNVANI: PEK?KATOLİK Sultan Mehmed'in taassupla ilgisi yoktu. Louis, fevkalâde mutaassıp bir adamdı, unvanı "Pek Katolik" idi. Gerçi Papa'nın elini Fransa'dan çekti. Fakat Protestan mezhebindeki yüzbinlerce Fransız'ı Fransa'dan kovdu ve Fransa'yı asla telâfi edemediği çok elit bir zümreden mahrum etti. Devleti şahsen yönetti. Sultan Mehmed ise devleti şahsen yönetmedi. Köprülü ailesinden 3 sadrazama bütün iktidarı verdi. Buna mukabil Louis'nin kültürü, Sultan Mehmed'den üstündü. Sultan Mehmed, çocukken tahta çıkmış, atalarının fevkalade yüksek düzeyde tahsilini yapamamıştı. Her iki hükümdar da çok ileri görüşlü, çok zeki değildiler. Sadece çok muhteşem devletleri devralmışlardı. Buna karşılık ikisi de devletlerinin şan ve şerefi üzerinde son derece titizdiler. Sanata önem verdiler Ondördüncü Louis devri, Fransız, ilim sanat, edebiyatının, bütün Avrupa'da hakimiyet kurduğu, bir seri gerçek dehanın yetiştiği dönemdir. Moliere'den Lully'ye kadar her sahanın ilim, fikir, sanat adamları, Büyük Kral tarafından itina ve cömertlikle himaye edildi. Fransa mali kudretini de aşan şekilde imar edildi. Dünyanın en muhteşem sarayı, Paris dışında Versailles'da yapıldı. Doğrusu Dördüncü Mehmed devri de aşağı kalmaz. Türk musikisi (Itri), şiiri (Naili) zirvesine çıktı. Hat sanatı (Hafız Osman) gelişti. Gerçi Sinan mimarisi çizgisi kaybedildi, fakat gene de ülke sanat değeri taşıyan bayındırlık eserleriyle donandı. Çok büyük bilginler, yazarlar, Dördüncü Mehmed devrine şeref verdiler. (Evliya Çelebi, Katip Çelebi, Müneccimbaşı, genç Naima). Padişah, bütün bu ilim ve sanat adamlarını, Kral Louis'yi geçen bir cömertlikle himaye etti. Zira geliri, Kral'ın gelirinin on katı idi. İki çağdaş ve yaşıt hükümdar, çocuklukları ihtilaller içinde geçtikten sonra, akılalmaz ihtişamlar içinde saltanat sürdüler. Haleflerine, kaynakları israf edilmiş, yorgun iki devlet bıraktılar. Her ikisi de üçer kıtaya yayılmış iki imparatorluk... İki ayrı medeniyetin en seçkin devletleri.
Askerî darbeler perişanlık getirdi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ağustos, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Askerî darbeler perişanlık getirdi
Başlık ResmiAskerî darbeler perişanlık getirdi
27 Mayıs 1960 darbesinin ardından İstanbul Radyoevi ve Harbiye Orduevi önünde nöbet tutan tanklar. SON İMPARATORLUK BATTI Devletler kuran, geçmişi Mete'ye kadar uzanan dünya tarihinin en seçkin ordusu, çok kısa vâdeli menfaatler veya boş ideolojiler gibi sebeplerle son imparatorluğumuzu batırdı. ÜLKE ÇEYREK ASIR KAYBETTİ 1960, 1971, 1980 darbeleri de Türkiye'ye çeyrek asır kaybettirdi. 1807-1826 yılları arasında meydana gelen olaylarda da böyle bir çeyrek asır kaybettiğimizi hatırlatıyorum. Askerî darbe, silâhlı kuvvetlerin, ellerindeki silâha güvenerek, iktidara karşı yaptıkları eylemdir. Yalnız hükûmete, yalnız devlet başkanına veya her ikisine karşı olabilir. Asker, taraftarlarını iktidara getirir veya bizzat kendisini iktidar ilân eder. Ne dünya tarihini, ne diğer Türk devletlerini konuya dahil etmeksizin, yalnız bizim devletimiz, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiyesi üzerinde duracağım. Avrupa devletlerinde, tahtından indirilen ve öldürülen hükümdar sayısı bize nisbetle çok azdır. Osmanlı'nın rekor kırdığı açıktır. Osmanoğulları'nın -Mete'den indikleri için- kutlu olduğuna, devlet kurucu olduklarına, üstelik 1516'dan itibaren Allah'ın Yeryüzündeki Gölgesi (Zıllullâhi fi'l-ard) ve Efendimiz'in meşrû halefi bulunduklarına şüphe edilmeyen bir sistem içinde, bu kötü rekor kırılmıştır. Osmanoğulları'nın 2700 yıllık Türk tarihinde en büyük Türk ailesi olduğu mutlak bir gerçektir. Padişahlarımız 36 sayılır. Ben 40'a çıkarıyorum. Ertuğrul Gazi'yi, Yıldırım'ın oğulları I. Süleyman ile Mûsâ Çelebi'yi ve son halîfe II. Abdülmecîd'i katıyorum. Bakalım âkıbetleri ne olmuş: ÖLDÜRÜLEN VE TAHTTAN İNDİRİLEN PADİŞAHLAR Tam 8 padişahımızı öldürdük. Şehid düşen I. Murâd ile bu sayı 9 olur. 10 padişahımızı da tahttan indirdik. 19 toplam eder. Demek 21'inin hükümranlığı tabii şekilde son bulmuş. Bu, feci bir tablodur. Üstelik "Genç" denen İkinci Osman, ibrişim kemendle boğularak değil, kılıç ve hançerle kanı akıtılarak öldürülmüştür. Mete'nin kutlu kanını taşıdığı kaale bile alınmamıştır. Kaç "sadrâzam" denen imparatorluk sadrâzamının, kaç vezîr (mareşal), kaç beylerbeyi (orgeneral) pâyesindeki devlet adamımızın öldürüldüğünü hesaplamak bile zordur. Son olarak Başbakan Adnan Menderes'i öldürerek feci tabloyu tamamladık. Ancak Osmanlı'nın ilmiye mensuplarına, ulemây-i rüsûn denen rütbeli ve üniformalı yöneticilerine asla idam ve hapis cezası verilmemesi, azil ve yakın bir yere maaşlı sürgünle yetinilmesi olumlu bir tablodur. Bu yargıçlar ve müderrisler sınıfı imparatorluğumuzun belediye başkanları, ilçe ve bucak kaymakam ve maliye müdürleri, eğitim ve kültür ve din işlerini yönetmiştir (1826'da Sultan Mahmud, yalnız din işleri ve medrese eğitimini bu sınıfta bıraktı, vakıfları bile mülkiye sınıfına verdi). Buna rağmen 3 şeyhülislâmın öldürülmesi gibi istisnâî bir olguyu hatırlatıyorum (1634, 1656, 1703). "Kapıkulu" tabir edilen sınıf, başta yeniçeriler, büyük darbeler yaparak iktidar olmak veya iktidarı belirli menfaatlerine göre yönelterek 460 yıllık ömrünü, 15 Haziran 1826 günü 8 saat içinde imhâ edilerek tamamladı. Halbuki "kapıkulu" olmak ayrıcalığını taşıyorlardı. Padişah yalnız onlara "kullarım" diye hitâb ederek şeref kazandırırdı. Diğer askerî sınıflar, sipâhîler, akıncılar ve halktan hiç kimse bu şeref hitâbına mazhar olmamışlardır (Bazı inkılâb yobazları, bütün nüfusun "kulum, kullarım" hitâbına muhâtab olduklarını yazarak cumhuriyet çocuklarımızı kandırmışlardır. Büyüklere "kulumuz, bendeniz" gibi hitaplar nezâket kelimeleridir, "bendeniz" hâlâ kullanılıyor). Bugünkü modern donanmamız, Üçüncü Selim'in, bugünkü kara kuvvetlerimiz amcaoğlu İkinci Mahmûd'un, jandarma ve polis ise oğlu Sultân Abdülmecîd'in eserleridir. Tıbbiye dahil askerî okullarımızı kuran Sultan Mahmud, subayın politikaya karışmamasını titizlik, hattâ sertlikle izlemiş, sadece bir mareşal ile bir büyükamiral'i imparatorluk hükûmetine nâzır alarak politika konuşmalarına izin vermiştir. Sultan Mahmûd'un bu temel ilkesini 1876 fecî darbesiyle -sadrâzamlıkta da bulunan- Hüseyin Avni Paşa çiğnedi. Harbiye'nin erkân-ı harb sınıfının ilk 5 mezunundan biridir (Bu 5 subayın üçü mareşalliğe yükseldi, ikisi kurmay albayken emekli oldu). 1876 darbesi, Türkiye'yi dünyaya rezil etti. 93 Harbi faciasını hazırlayarak devleti perişan etti. Tanzimat'ın demokrasi yürüyüşünü engelledi. II. Abdülhamîd'i 1878-1908 arası 30 yıl yönetimi şahsen üzerine almak durumunda bıraktı. Bu hükümdar, askerin politikaya girmemesini temel ilke kabûl etti. Buna rağmen 1908 darbesini önleyemedi. 1908, 1909, 1913 darbeleri birbirini izledi. İmparatorluk, karşıtlarını, hattâ sadece tarafsızları hâin-i vatan ilân eden, subayları İttihadçı ve Halâskâr diye birbirine hasım iki parçaya ayıran ekserisi 30'lu yaşlarda küçük rütbeli subayların eline düştü. Bu sebeple Balkan Savaşı'nda yenildik, Avrupa'da sınırlarımızı Tuna ve Adriyatik'ten Meriç'e çektik. Tarafsız binlerce subay tard veya emekli edildi. Bu subay kıtlığı içinde 1914'te İngiltere, Fransa ve Rusya'ya harb ilân ettik. Düşmanı Sakarya'ya kadar getirdik. SON 3 DARBE TÜRKİYE'YE ÇEYREK ASIR KAYBETTİRDİ Devletler kuran, geçmişi Mete'ye kadar uzanan dünya tarihinin çok seçkin orduları, çok kısa vâdeli menfaatler veya boş ideolojiler gibi sebeplerle son imparatorluğumuzu batırdı. Sultân Abdülazîz'i intihar etti yutturmacası ile öldürten (1876) Hüseyin Avni Paşa'yı, şehit padişahın oğlu Velîahd Yusuf İzzeddîn Efendi'yi gene intihar etti diye öldürten (1916) Enver Paşa izledi . Çöküş döneminin her safhasını yaşayan Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nde subayın politikaya girmemesini büyük dikkatle izledi. Genelkurmay başkanı Mareşal Fevzi Çakmak da, aynı imparatorluk tecrübesinden geliyordu. Bu hususta Atatürk'e büyük yardımcı oldu. 1960, 1971, 1980 darbeleri Türkiye'ye çeyrek asır kaybettirdi. 1807-1826'da da böyle bir çeyrek asır kaybettiğimizi hatırlatıyorum. 1951'de bağımsızlığını kurtardığımız Güney Kore bugün dünyanın 17. değil, 15. ekonomisi ve mükemmellik sıralamasında 30.'dur. 1826 öncesi "şerîat elden gidiyor" sloganı 3 Cumhuriyet darbesinde "Atatürk elden gidiyor"a dönüştü. Şerîat yerli yerindedir. Atatürk de öyle...
Askerî darbeler perişanlık getirdi
Başlık ResmiAskerî darbeler perişanlık getirdi
27 Mayıs darbesinden sonra tutuklanarak yargılanan Başbakan Adnan Menderes, idam edilmişti. Kitaplar Arasında... NUTUK'LA İLGİLİ ANSİKLOPEDİK BİR ÇALIŞMA AYDİL EROL, Nutuk Sözlüğü, İst. 2011, Bilgeoğuz Yayını, 336 s. Atsız'ın "arûz ile şiir yazan bir çocuk" diye vaktiyle bana tanıştırdığı Aydil Erol, benim Doğu ve Batı dillerinde terimlerle dopdolu kitaplarımın bazılarının düzeltmenliğini de yapıp kahrımı çekmiştir. Türkiye'de insan isimlerinin sözlüğünü gittikçe geliştirerek yayınladı. Şimdi de hiç akla gelmeyen bir konuyu işliyor. Atatürk'ün Nutuk adlı hacimli eserinde geçen yabancılaşmış kelimelerle kişileri bugünkü nesle tanıtan ansiklopedik bir kitabı elimizde. "Nutuk'ta Kim Kimdir?" diye de yazabilirim. Nutuk, dehâ sahibi bir asker ve politikacı olan Atatürk'ün edebî şâheseridir. Osmanlı Türkçesi'nin ne derecede gelişmiş bir estetiğe, ne zengin bir anlatıma ulaştığını gösteren son düzyazılı eserlerdendir. Bu hususa hiç temas edilmedi. Aynı zamanda Osmanlı kurmay subayının ne yüksek derecede kültürle yetiştirildiğinin de somut isbatıdır. Bu husus da pas geçildi. Nutuk'u bugün Latin harfleri ile de iki cümlesini değil anlamak, doğru telaffuzla okuyacak bir nesil yok. Nutuk'un bazıları gülünç şekilde sadeleştirilmişlerini okuyoruz. Nutuk'un tarih kaynağı olarak değerlendirilmesine gelince, tabiatiyle önemli kaynaktır. Fakat politikacı olması tabii bir devlet adamının eseridir, tarih metodolojisi bakımından dikkat edilmesi gerekir.
Arap alemi ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Eylül, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakanımız Tayyip Erdoğan'ın Arap aleminin en büyük merkezi olan Kahire'de karşılanışı, gerçekten şahaneydi. Sultan Abdulaziz'in Sadrazam Keçecizade Dr. Büyük Mehmet Fuat Paşa ile beraber Kahire'yi ziyaretinden beri, hiçbir devlet adamımız Erdoğan'a gösterilen samimi ilgiyi görmedi.
Tarih, Sümer'den sonra Mısır'da yazıldı. Mısır hiyeroglif yazısı M.Ö. 3000'e dayanır. Mısır, 1517'de diğer Arap ülkeleriyle beraber Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı cihan devletine katılmıştı. O tarihten, Mısır'ı fiilen kaybettiğimiz 1914 ve feragat ettiğimiz Lozan anlaşmasına kadar beraber yaşadık.
Bütün Osmanlı döneminde, İstanbul hariç Mısır, Osmanlı protokolünde 1. eyalet sırasında idi. Zira Osmanlıya geçmeden önce de İmparatorluktu.
Filistin'in bağımsızlığı Başbakanımızın Kahire temaslarında gündemin önemli maddelerindendi. Başkan Obama, Filistin bağımsızlığına karşı olduğunu söylemişti. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ise, Flistin'le İsrail'in sınırlar üzerinde anlaşmasından önce, bağımsızlık tanımanın barış getiremeyeceği mucip sebebini gösterdi.
Türkiye ve Arap devletleri ise, Filistin bağımsızlığının bir vakit önce tanınmasını, aksi taktirde yeni bir Arap-İsrail savaşına kadar gidecek anlaşmazlıkların büyüyeceğini savunuyorlar. Filistinli Araplara "Biraz daha bekleyiniz!" demek, insan haklarına tamamen aykırıdır. ABD ile ittifak durumuna çok önem veren Suudi Arabistan bile Amerika'yı, Filistin devletini tanıması için tazyike başladı. Şu sırada Suudi Arabistan'ın Amerika'dan 61 milyar dolarlık silah alması bahis konusu ki, tarihin en büyük silah satışı sayılıyor.
Mısır'la ve bütün Arap alemiyle şu anda Cumhuriyet tarihimizin, hatta Sultan Abdulhamid'den bu yana en samimi ilişkiler içindeyiz. Arap devletlerinin birer ikişer demokrasiye geçmelerine yardımcı olacağız. Cumhuriyet döneminde Arap coğrafyasında hiçbir devlet adamımızın, Tayyip Erdoğan derecesinde prestij kazanmadığını söyleyebiliriz. Artık Türkiye Başbakanının her sözü, her ziyareti bütün dünyada ilgi, merak ve dikkatle izlenir oldu. Başbakanımız, bugün Tunus'dadır.
.Filistin'in bağımsızlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Eylül, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail'le ilişkilerimizde tansiyon gittikçe yükseliyor. Daha da yükselecek gibi. Başbakan Erdoğan'ın Mısır'ı ziyareti dikkatle izleniyor. Oradan Libya ve Tunus'a uğrayacak. Gazze'ye geçmek ihtimali gerçekleşirse, İsrail telaşlanacaktır.
Daha önemli gelişme, Filistin'in bağımsız devlet olarak kabulü için Birleşmiş Milletler'e başvurmasıdır. Sayın Erdoğan, New York'a gidecek, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda konuşma yapacaktır.
Bağımsız devlet kabulü için Birleşmiş Milletler'e üye devletlerin üçte iki oyu gerekli. Bu oran şimdiden sağlanmış görünüyor. Ancak son anda Amerika, üyeler üzerindeki nüfuzunu kullanabilir. Birçok delege oylamaya katılmaz ve gerekli oy çıkmaz. Üçte iki oy sağlanırsa, Güvenlik Konseyi gibi başka bir organın veto veya tekrar müzakere hakkı yoktur. Filistin'in bağımsızlığı kabul edilmiş demektir. Tamamlayıcı çalışmalar kısa zamanda yapılır.
Amerika ve Avrupa Birliği, Filistin'in bağımsızlığına taraftardır. Ama BM oylamasının aceleye getirilmesini istemiyorlar. Yeni devletin sınırları ve Doğu Kudüs'ün statüsü üzerinde İsrail çok mızıkçılık yapacaktır. Amerika'nın Netanyahu hükümetinden hoşnutsuzluğu açıktır. Clinton, bağımsız Filistin için İsrail'i çok zorlamıştı. Netanyahu da Obama'dan memnun değildir.
Netanyahu hükümeti devam ettikçe Türkiye ile ilişkilerin düzelmesi mümkün görünmüyor. Bu hükümetten İsrail halkı da nefret ediyor. Fakat ömrü, anormal şekilde uzadı. Yeniden sosyalistlerin çoğunlukta bulunduğu bir hükümet, Türkiye ile anlaşmazlıkları gidermeye çalışacaktır. Amerika'dan teşvik de görecektir. Amerika, Türk-İsrail anlaşmazlığını küçültmek için büyük gayret içindedir. Avrupa devletleri de bunu ister. Fakat İsrail'e baskı yapamazlar. Zira İsrail, Avrupa'dan göçen Yahudilerin kurduğu bir devlettir.
Filistin devleti mutlaka ve hemen kurulmalıdır. Ancak bu devlette Hamas öne çıkarsa, İsrail'le barış mümkün değildir. Zira Hamas, Tahran'a bağımlıdır. İran'ın Doğu Akdeniz'den el çekmesi ihtimali ise hiç yoktur. Bu durumda barış hiç de kolay görünmüyor.
.Nükleer İran
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Eylül, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran, ilk nükleer enerji santralini açtı. Halbuki enerji için ihtiyacı bulunmayan nadir ülkelerin başında geliyor. Suudi Arabistan'dan sonra dünyanın 2. büyük petrol rezervinin sahibidir. Bu rezervin değeri 18 trilyon dolardır. Ayrıca zengin doğalgazı da var. Türkiye, İran'dan önemli hacimde doğalgaz satın alıyor. Hem de fahiş şartlarla yapılmış anlaşma ile...
Böylesine bir ülkenin nükleer santral edinmek için dünyayı karşısına almaya katlanmasının sebebi açıktır: Atom bombası yapmaktır. İlk 2 veya 4 bombanın yapıldı yapılacak durumda bulunduğu iddia ediliyor. Bu bombaları, kıt'alar arası fırlatacak Şihâb 1, 2, 3, 4, 5 serisi füzeleri de mevcut. Bizde "şehab" telaffuz edilen "şihab" Arapça asıllı Farsça bir kelime. "Akan yıldız" demek. Uzayda düşmanların üzerinde yıldız gibi kayacaktır. İran, daha geçenlerde füzelerle Tel-Aviv'i bir bombardımanda "harabeye çevirecek güçte" bulunduğunu söyleyerek tehdid etti.
Dünyada "kıt'alar arası" atom savaşı yapabilecek yalnız 5 devlet var: ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa. Ama eldeki bomba sayısı şöyle: ABD diğer dördünün toplamının iki katından fazla atom bombasına sahip. 90 kadarının Balıkesir ve İncirlik üssünde olduğu söyleniyor ki iki anahtarla açılarak fırlatılabilir, anahtarların biri bizde bulunuyor.
İsrail, Hindistan, Pakistan ve bir rivayete göre Kuzey Kore'de de atom bombası var. Ama bunların bomba fırlatacak kıt'alar arası füzeleri yok. Japonya ile Almanya'nın ise karar verdiği takdirde en kısa zamanda atom bombası imal edecek durumda oldukları biliniyor. Fakat 2. Cihan Savaşı'ndan harabe halinde ve ülkeler kaybederek çıkan bu iki devlet, kayıplarını silaha değil, yüksek teknolojiye ve ekonomiye yatırım yaparak telafi etmek yolunu tuttular.
İran'ın nükleere girmek hedefi, Amerika'yı Asya'dan çekilmeye zorlamak ve Yahudileri geldikleri Akdeniz yolu ile denize dökerek asli ülkelerine gönderip İsrail devletine son vermek şeklinde özetlenebilir. İranlılar, bu hedeflerini saklamıyor, açıkça söylüyorlar. 27 Arap ve 7 Türk devletini içeren 67 Müslüman devleti, bu İslamî bir misyonu yerine getirmekten aciz buluyorlar!
Böylesine karanlık bir coğrafyada şimdi birbirinden önemli iki gelişme oldu: Birlemiş Milletler, Türkiye ile İsrail'in arasını açacak berbat bir rapor yayınladı. Ve Türkiye'nin üyesi bulunduğu NATO'nun füze kalkanı projesine katıldığı açıklandı.
.İran faktörü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Eylül, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye-İsrail gerginliğinin çözümü, Netanyahu hükûmetinin gitmesiyle mümkündür. İsrail tarihinin en büyük halk gösterisine muhâtab olan bu hükûmetin değişmesi fazla gecikmeyecek gibi görünüyor.
ABD, Türkiye ile İsrail'in arasındaki gerginliği yumuşatmak için elinden geleni yapacaktır, zaten yapıyor. Ancak önümüzdeki aylarda ABD yasama meclislerinde Ermeni soykırımının kabulü gibi bir süper aksilik gerçekleşebilir. Çok etkili olan ABD Yahudileri, şimdiye kadar genellikle Ermeni iddialarını durdurmak için çalıştılar.
Sayın Erdoğan'ın şu sıralarda Gazze'yi ziyareti, tansiyonu yükseltecektir. Başbakanımız, Gazze'yi yöneten Hamas'la Filistinlilerin arasını bulmayı çok istiyor. İran paralelinden ayrılması imkânsız Hamas, yan çizmeye çalışıyor.
İran, ilk nükleer santralini açtı. Gene İran, PKK'nın İran şubesi olan Pejak'ın üzerine ciddi şekilde gitmeye başladı. Amerika ise, Kuzey Irak'ta PKK'nın Türkiye'ye girip kan dökerek dönmesini önlemek için, harekete geçti. Aynı zamanda Barzani'yi, Irak'taki PKK'nın yollarını peşmergeleri ile kesmeye ikna etti. Bu Amerika'nın, PKK'yı yok etmek değil, Türkiye'ye sarkmasını önlemek için yaptığı ilk ciddi eylemdir.
Zira bugünlerde Türkiye'de NATO'nun düşman füzelerini ânında gören füze kalkanı denen radar sisteminin yerleştirileceği açıklandı. Bu sistemin Rusya'ya karşı gerçekleştirilmesini Çek Cumhuriyeti kendi topraklarında istememişti. Şimdi Türkiye'de, Rusya'dan çok fazla İran için bu sistem kuruluyor. İran artık süper füzeleri ile Avrupa'yı tehdid edemeyeceği gibi, coğrafyamızda Türkiye aleyhine bir üstünlük de kuramayacaktır.
Önemli gelişmedir. Zira Doğu Türkiye'de kurulacak süper radar sistemi, İran'dan ateşlenen füzeleri ânında NATO'ya bildirecek. Amerika bu füzeleri derhal uzayda imha edecektir. Avrupa'yı atom bombası taşıyan süper füzelerden koruyacak kalkanın Türkiye'de kurulması, devletimizin NATO içindeki ağırlığını artıracaktır. Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye daha önem vermesini gerektirecektir. Bu durumda, kıvrak diplomasinin üstâdı olan Tahran, tehdit siyasetinden hiç değilse bir ölçüde vazgeçecektir. Böyle umuluyor.
.İran faktörü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ağustos, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Suriye'de İkinci Hama katliâmında dünya yerinden oynarken İran'ın sessiz kalması, ince ayar Tahran diplomasisinin derinliğine alâmettir. Bütün bu olaylar geçerken Tahran-Şam arasındaki haberleşmeleri bilmiyoruz. CIA öğrense bile henüz bilgi sızmadı.
Suriye'deki olayların İran'ın tutumuna göre gelişeceğini bilen Batı, ihtiyatlı gidiyor. İran, Suriye'deki azınlık diktasını, Şîî oldukları için tutmuyor. Doğu Akdeniz'deki açık ve gizli üslerini muhafaza ettiği için Suriye'nin birinci (ve galiba tek) müttefikidir. Yoksa İran'daki Câferî Şîîlik'le Suriye'yi ele geçiren nüfusun yüzde 7'si Nastûrî Şîîlik arasında itikat bakımından dağlar kadar fark vardır.
General Hafîzu'l Esad (Esad I diyoruz), askerî darbe ile Suriye'ye el koymuştu. Mişel Eflak'ın Ba'as (diriliş, Arap Rönesansı) denen nasyonal sosyalist sisteminin temsilcisi idi. 1963-2000 arasında, 1990'lara kadar Moskova'ya dayanarak 37 yıl Suriye'ye hâkim oldu. Korkunç ve karanlık bir Türk düşmanı idi. PKK'yı himayesine alıp Türkiye'ye eylemci ihraç etti. Öcalan'a, kendi sarayı yakınında mesken verdi. GAP'ı engelledi. Akarsularımıza ortak çıktı. Kutsal saydığımız Türkiye toprağı statüsündeki Türk Mezarı'nı anlaşmalara aykırı olarak 770 yıldır bulunduğu yerden kaldırıp nakletti.
General Saddâm Hüseyn, 1979'da askerî darbe ile Irak'a el koydu. 2003'e kadar 24 yıl Türkler'i, Kürtler'i, Araplar'ı kesip biçti. 8 yıllık İran savaşında Türk asıllı askerlerini daima en ön safta vuruşturarak öldürttü (İran da savaşta Türk asıllılara aynı muameleyi yaptı). Küveyt'i işgal edip korkunç şekilde yağmalattı ki sonra Bağdad'a giren Amerikalılar da aynı vandalizmi tekrarladılar.
Şimdi Beşar Esad II, İran politikasını takliden zaman kavramı ile oyun oynuyor. Batı'nın, İran'a da sirayet edeceğini bildiği için yavaşlayan muhtemel bir müdahalesini geciktiriyor. Şartları başka olan Kaddafi'nin hâlâ direnmesinden cesaret alıyor. İlk Hama katliâmının o zamanki Rusya himayesi dolayısıyla hesabının sorulamadığına güveniyor.
Ama son katliamların hesabı, Birinci Hama insan kırımı da katılarak, mutlaka sorulacaktır. Kanlı diktatörlük dönemini kapatmak temayülündeki yepyeni bir dünya oluştuğunu anlamak gerekiyor. İran faktörü geçerlidir ama, Suriye'deki berbat rejimi kurtaramaz.
.Hama katliamı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ağustos, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçtiğimiz cuma günü, Suriye askerinin, halkını katliâmı yeniden zirve yaptı: 200'e yakın ölü ve yüzlerce yaralı... 95'i Hama şehrinden. Tanklar top ateşi açıp otomatik silâh kullanan piyade ile birlikte kadın çocuk bebek ihtiyar ayırımı yapmadan öldürüp geçti.
Suriye'de Baas iktidarı, ülkenin Şam ve Haleb'den sonra 3. şehri 700.000 nüfuslu Hama ile dertlidir. 29 yıl önce 1982'de bugünkü Suriye cumhurbaşkanının babası General Hafız Esad I, Hama'yı 3 gün kuşatıp 30.000 insanı öldürmüştü. Tarihin unutulmaz katliamlarından biridir. Bu tür insan kırımları Stalin dönemi Rusya'sı ve Mao dönemi Çin'de yapılmıştır. Esad'ın bunları örnek aldığı bellidir.
Esad I, Hama halkının kökünü kazıyamamış ki, şimdi oğlu Esad II miras aldığı misyonu devam ettiriyor. Bu cuma gerçekleşen katliâmı Başkan Barack Obama, "Esad'ın kendi halkına uyguladığı şiddetten dehşete düştüm" diyerek kınadı. Amerika hapşırırsa, Avrupa nezle olur. İngiltere acele askerî müdahaleden bahsetti. Almanya, İtalya ve Avrupa Birliği protesto etti. Çin ve Rusya dahi "evet, durdurulması" dedi.
Suriye'ye el atmaya kararlı Fransa "Esad yaptıklarının hesabını verecek" tehdidinde bulundu. Sarkozy, Irak ve Afganistan'da yorulan Amerika ile İngiltere'yi ikna ederek Suriye'ye karşı baş rolü üstlenmek hevesindedir.
Suriye ordusunda çözülme başladı. Başlarında bir albay, 57 Suriyeli er ve subay, Türkiye sınırına geldi, Esad rejimi karşıtlarının yanında bulunduklarını beyan etti.
Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, 2. Hama ve sair beldelerdeki cuma katliâmını sert şekilde kınadı. "Suriye'de olanlar asla kabûl edilemez ve karşılık görecektir" dedi. Başbakan Tayyip Erdoğan, bu olanları önceden sezerek uyarmıştı. Şûra ertesi Suriye sorununun ele alınması beklenir. Suriye ve Anadolu halkı yüzyıllarca beraber, iç içe yaşamış akraba olmuşlardır. Genlerinde bu benzerlik, beraberlilik vardır. Araya Baas girmişti. Sayın Erdoğan bu dostluğu canlandırmıştı. Baas sonrası Suriye ile de bu dostluğun devam edeceğine eminim.
.Denizlere hakim olan dünyaya hakim oluyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Temmuz, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İLK?ADIM?ORHAN?BEY'DEN
Osmanoğlu Sultan Orhan Bey, Karası beyliğini ele geçirerek Marmara'dan ve Karadeniz'den sonra Ege'de sahil kazandı. Karası filosunu, onun kaptanlarını, denizcilerini, yönetici komutanlarını Osmanlı hizmetine alarak, cihan devletinin temellerini attı.
ABDÜLHAMİD?HAN'IN TESPİTİ
Osmanlı zamanla Akdeniz'in bütün güney, doğu sahillerinin tek hâkimi oldu. Açık denizlere hâkim olan taraf savaşlarda kazandı. Sultan Abdülhamid Han, Birinci Cihan Savaşının hangi tarafça kazanılacağı sorulunca "Denizlere hâkim olan taraf kazanır!" dedi.
Türkler Milâd'dan Önce 3. asırdan başlayarak Pasifik'le Atlantik arasında, Avrasya'nın kuzeyindeki uçsuz bucaksız steplerde on milyonlarca kilometre karelik imparatorluklar kurdular. Mete, Attila, Cengiz Oğulları, en son Timur, Batılı tarihçilerin "bozkır imparatorlukları" dedikleri oluşumların en muazzamlarıdır. Atatürk'e göre Türk tarihinin en büyük şahsiyeti Fâtih, fakat en büyük askeri Timur'dur. Bu değerlendirme tarih ilmi bakımından doğru. Son büyük cihangirlik tecrübesini de 18. asırda Osmanlı'ya kan kusturan Nâdir Şâh Afşar Türkmen yaptı.
Bu tarihin en büyük askerlerinin bir özellikleri vardır: Önlerine deniz çıkınca durdular. Denizin ötesinde ne var önem vermediler. Cengiz'in torunu (oğlunun oğlu) olan Kubilay Kağan, iki defa Japonya'ya donanma gönderdi. İkisi de Japonya'ya varmadan Japon Denizi'nin ünlü fırtınalarında mahvoldu.
İLK DONANMA?SELÇUKLU'DAN
Denize açılıp ilk donanma sahibi Türk devleti, Selçuklular'dır. Alp Arslan'ın oğlu ve halefi Sultan Melik-Şâh, önce Karadeniz'e, bir kaç yıl sonra Akdeniz'e ulaştı. Her ikisinde de kılıcını denize batırıp sahilde şükür namazı kılmasından, Türk tarihinin akışını değiştirdiğinin farkında olduğu görülür. Kuzeni Anadolu Selçuklu sultanları, bu politikayı izlediler. Artık açık denizlere çıkmış, deniz ulaşımının askerî ve ekonomik vazgeçilmezliğini anlamışlardı. Ancak Boğazlar, Bizans'ın elinde idi. Sinop'ta Karadeniz filosu ve Alâiye'de (Alanya) filosu olarak iki donanma kurmaya mecbur olduk.
Anadolu Selçuklu donanmasının yani tarihteki ilk Türk donanmasının kurucusu, Selçukoğulları'nın damadı olan Çaka Bey'dir. Anadolu Selçukluları, Moğol istilâsı sonunda Türkmen boy beylerince paylaşılarak sona erdi. Bunlardan -kuzeyden güneye- Dânişmendoğulları'ndan inen Karası, Aydınoğulları ve Menteşoğulları ciddi donanmalar kurdular. İttifak ederek Ege Denizi'nde Bizans ve İtalyanlar'la çok başarılı mücadele verdiler. Aydınoğlu Gazi Umur Bey, İzmir kalesi önünde şehit düştü.
ZAFER?DENİZDEN?GELDİ
Daha Osmanoğlu Sultan Orhan Bey (1281-1324-1362), Karası beyliğini ele geçirerek Marmara'dan ve Karadeniz'den sonra Ege'de sahil kazandı. Tarihçilerin pek dikkat etmedikleri bir husus vardır: Daha önemlisi, Karası filosunu, onun kaptanlarını, denizcilerini, yönetici komutanlarını Osmanlı hizmetine alarak, cihan devletinin temellerini attı. Karasılı Türkmen beylerinin hepsi Osmanlı devletinin kuruluşunda önemli hizmetler ettiler.
Amerika'nın keşfine (1492) kadar dünya egemenliği bölgesi Akdeniz'dir. Burada Mısır firavunları, sonra Lübnan Fenikeliler'i, sonra Yunanlılar, Kartacalılar, nihayet Roma cihan imparatorluğu, Akdeniz ve ikinci derecede onun bir parçası sayılan Karadeniz'de donanma kurdular. Mîlâd'ın 1. asrında artık Akdeniz, Roma imparatorluğunun iç denizi idi. Nitekim Mare Nostrum (Bizim Deniz) adını vermişlerdi.
Dünya ticareti, ekonomisi, stratejisi, kültürü, Akdeniz'de, çevresinde oluştu. Ama 16. asırda Atlantik'ten ve Hind Okyanusu'ndan az sonra Pasifik yani Arz'ın üç okyanusu, Avrupalılar tarafından açıldı. Akdeniz'de üstünlük kurabilen ve Akdeniz'in bütün güney, doğu sahillerinin tek hâkimi olan Osmanlı, Fâtih'in 1475'te Boğazlar'ı ve Karadeniz'i kapattıktan sonra 1517'de Kızıldeniz'i de kapatıp iç deniz hâline getirdi, Ege ve Doğu Akdeniz egemenliği Kıbrıs'ın, Girit'in fethi ile mümkün oldu. Tuna, Nil, Dicle üzerinde kudretli filolar kuran Osmanlı, Hazar Denizi'nde bocaladı. Atlantik'e ve Hind Okyanusu'na bir çok defa açıldı ise de okyanus aşırı ülkelere ulaşmadı.
AVRUPALININ?ESKİ?HESABI
Anadolu'ya "Türkiye" adını biz vermedik. Daha 11. asır sonunda Avrupalılar verdi ve Osmanlı döneminde de kullandı. Selçuklu-Osmanlı hamlesi, Avrupa coğrafyasını Hristiyanlar aleyhine değiştirdi. O zamandan beri Avrupalılar, Türkler'i Karadeniz ve Ege-Akdeniz'den uzaklaştırmak politikası izliyorlar. Kırım adasının Osmanlı'dan koparılması, Karadeniz tekelimizi kırdı. Mora adasının koparılması ise Ege-Akdeniz egemenlik alanımızı daralttı (Kırım'la Mora'yı ada saymak daha doğrudur). Fransızlar Cezayir'e çıkarak, Batı Akdeniz'deki her an Atlantik'e de açıldığımız hâkimiyetimizi sona erdirdiler.
Sultan Mahmud, Mora'yı, ardından Cezayir'i kaybetmese idik, bugünkü modern ordumuzu o derecede radikal ve kesin şekilde kurmakta tereddüt edebilir, 15 Haziran 1826 günü 8 saat içinde, nice asırlık yeniçeri ocağını şehir içi savaşı göze alarak yok etmezdi. Avrupalılar sonra Girit'e musallat oldular. 20. asırda Rodos, Midilli, Sakız, Sisam, Limni, Oniki Ada, Meis ve emsali, geri zekâlı yöneticilerimizin gafleti sebebiyle elimizden çıkan Anadolu sahil adalarıdır, Asya kıt'asıdır. İngilizler, Kıbrıs'a yanaşmak için her türlü diplomatik maskaralığı göze aldılar. Zira İngiltere'yi o zaman imparatorluklarının can damarı sayılan Hindistan'a bağlayan stratejik önemi vardı. Hong Kong, Singapur, Cebelitârık, Malta gibi adalara da bu sebeple el koydular.
Okyanuslara açılıp sömürge imparatorlukları kuran Avrupalılar, ekonomilerini geliştirdiler, modern sanayiye geçebildiler. Dünyanın ve ticaretin merkezinin hâlâ Akdeniz olduğunda direnen Türkiye ile İtalya, kaybetti. Ancak Süveyş Kanalı'nın açılması ile Akdeniz yeniden itibar kazandı. Hindistan yolunu çok kısalttığı için İngiltere, Mısır'a da musallat oldu.
BUGÜN?AMERİKA?HAKİM
Sultan Abdülaziz (1861-1876), tavizsiz bir ordu, bilhassa donanma politikası ile İngiltere'yi zarara soktu, Rusya'yı ürküttü. Bir kaç karakter yoksulu vatan haini devlet adamının padişahın hakkından gelmelerine yol açıldı. Sultan Abdülhamid (1876-1909), panislam ve pantürk politikası sebebiyle aynı duruma düştü. Amca yeğen iki hâkan-halîfe, denizin önemini anlamışlardı.
Nitekim 1917'de Sadrâzam Tal'at Paşa, Beylerbeyi Sarayı'nda mahpus bulunan eski hükümdar Sultan Abdülhamid'i ziyaret edip 1914 cihan savaşının hangi tarafça kazanılacağını sorunca, padişah tek cümleyle cevap verdi: "denizlere hâkim olan taraf kazanır!"
Açık denizlere ise hâkim olan taraf Almanya-Avusturya Macaristan-Türkiye imparatorlukları koalisyonu değildi. İngiltere-Birleşik Amerika-Fransa-İtalya tarafı idi. Bizim Enver ise, tahttan indirdiği padişahın onda bir zekâ ve tecrübesine sahip bulunmayan bir kurmay yarbaydı, böyle düşünmeyip hayran olduğu Almanya tarafında balıklama savaşa katılarak iki milyon Türk'ün ölümüne sebep oldu ("Bizim Enver" bendenize ait değil, Sultan Reşad'ın tesmiyesidir). İngiltere dünya denizlerine egemenliğini 1942'ye kadar sürdürdü. Bugün Birleşik Amerika, dünya denizlerine hâkimdir
.
.CIA Ankara'da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Temmuz, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
David Petraus'un Ankara ziyareti üzerinde fazla durulmadı. Orgeneral Petraus, Afganistan'daki NATO kuvvetleri başkomutanlığından alınmış, CIA başkanlığına atanmıştı. CIA, Birleşik Amerika'nın ünlü haber alma (istihbarat) örgütüdür. Bütçesi, Türkiye bütçesi kadardır. Sivil bir teşkilâttır. Doğrudan ABD Başkanı'na bağlıdır.
Petraus'un askerî üniforma ile gelmesi, Başkan'ın atamasının henüz Senato tarafından onaylanmaması sebebiyledir. Onay gelince, askerlikle ilişkisi kesilecek. CIA, Pentagon'a yani ABD savunma bakanlığına bağlı değildir. Kara, deniz, deniz piyadesi ve hava olmak üzere 4 sınıfa ayrılan Amerika silâhlı kuvvetlerinin her biriminin ayrı haber alma teşkilâtı mevcuttur.
General Petraus, Ankara'da Genelkurmay başkanımız ve Dışişleri Bakanımızla görüştü. CIA başkanlığı daha onaylanmadan ilk dış ziyaretini Türkiye'ye yapması üzerinde durmak gerekiyor.
Ne konuşuldu? Hangi mutabakatlara erişildi. Bunları bilemeyiz. Terör üzerinde odaklandığı söylendi. Amerika hâlâ Tâlibân ve el-Kaaide başta, Orta Doğu kaynaklı milletlerarası terör örgütleri ile savaş hâlinde. Bunları ortadan kaldıramadı. Halbuki Orta Doğu'ya, Irak'a müdahalesinin üç sebebinden biri terörü yok etmekti.
Amerika, PKK'yı terör örgütü olarak kabûl ediyor. Fakat PKK üzerine bir operasyon yapmadı. Sebeplerden biri Kuzey Irak Kürt otonomisini karşısına almamak olabilir. Irak'taki PKK hareketleri hakkında Ankara'nın yetersiz saydığı istihbarat vermekle yetindi.
Türkiye'nin İran için Brezilya paralelinde oy kullanması Washington'da bomba etkisi yapmıştı. Bu bakımdan PKK'yı icabında kullanmak üzere el altında bulundurduğu iddiası var. PKK, Türkiye'de, Irak'ta, Suriye'de ve İran'da teşkilâtlıdır. Suriye, PKK'nın en büyük koruyucusu ve destekçisi olmuştu. İran ise kendi PKK'sını etkisiz hâle getirmeye çalışıyor. CIA yeni başkanının evveliyetle Ankara'yı ziyaretinin mutlaka bir anlamı var.
.Denizlere hakim olan dünyaya hakim oluyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Temmuz, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İLK?ADIM?ORHAN?BEY'DEN
Osmanoğlu Sultan Orhan Bey, Karası beyliğini ele geçirerek Marmara'dan ve Karadeniz'den sonra Ege'de sahil kazandı. Karası filosunu, onun kaptanlarını, denizcilerini, yönetici komutanlarını Osmanlı hizmetine alarak, cihan devletinin temellerini attı.
ABDÜLHAMİD?HAN'IN TESPİTİ
Osmanlı zamanla Akdeniz'in bütün güney, doğu sahillerinin tek hâkimi oldu. Açık denizlere hâkim olan taraf savaşlarda kazandı. Sultan Abdülhamid Han, Birinci Cihan Savaşının hangi tarafça kazanılacağı sorulunca "Denizlere hâkim olan taraf kazanır!" dedi.
Türkler Milâd'dan Önce 3. asırdan başlayarak Pasifik'le Atlantik arasında, Avrasya'nın kuzeyindeki uçsuz bucaksız steplerde on milyonlarca kilometre karelik imparatorluklar kurdular. Mete, Attila, Cengiz Oğulları, en son Timur, Batılı tarihçilerin "bozkır imparatorlukları" dedikleri oluşumların en muazzamlarıdır. Atatürk'e göre Türk tarihinin en büyük şahsiyeti Fâtih, fakat en büyük askeri Timur'dur. Bu değerlendirme tarih ilmi bakımından doğru. Son büyük cihangirlik tecrübesini de 18. asırda Osmanlı'ya kan kusturan Nâdir Şâh Afşar Türkmen yaptı.
Bu tarihin en büyük askerlerinin bir özellikleri vardır: Önlerine deniz çıkınca durdular. Denizin ötesinde ne var önem vermediler. Cengiz'in torunu (oğlunun oğlu) olan Kubilay Kağan, iki defa Japonya'ya donanma gönderdi. İkisi de Japonya'ya varmadan Japon Denizi'nin ünlü fırtınalarında mahvoldu.
İLK DONANMA?SELÇUKLU'DAN
Denize açılıp ilk donanma sahibi Türk devleti, Selçuklular'dır. Alp Arslan'ın oğlu ve halefi Sultan Melik-Şâh, önce Karadeniz'e, bir kaç yıl sonra Akdeniz'e ulaştı. Her ikisinde de kılıcını denize batırıp sahilde şükür namazı kılmasından, Türk tarihinin akışını değiştirdiğinin farkında olduğu görülür. Kuzeni Anadolu Selçuklu sultanları, bu politikayı izlediler. Artık açık denizlere çıkmış, deniz ulaşımının askerî ve ekonomik vazgeçilmezliğini anlamışlardı. Ancak Boğazlar, Bizans'ın elinde idi. Sinop'ta Karadeniz filosu ve Alâiye'de (Alanya) filosu olarak iki donanma kurmaya mecbur olduk.
Anadolu Selçuklu donanmasının yani tarihteki ilk Türk donanmasının kurucusu, Selçukoğulları'nın damadı olan Çaka Bey'dir. Anadolu Selçukluları, Moğol istilâsı sonunda Türkmen boy beylerince paylaşılarak sona erdi. Bunlardan -kuzeyden güneye- Dânişmendoğulları'ndan inen Karası, Aydınoğulları ve Menteşoğulları ciddi donanmalar kurdular. İttifak ederek Ege Denizi'nde Bizans ve İtalyanlar'la çok başarılı mücadele verdiler. Aydınoğlu Gazi Umur Bey, İzmir kalesi önünde şehit düştü.
ZAFER?DENİZDEN?GELDİ
Daha Osmanoğlu Sultan Orhan Bey (1281-1324-1362), Karası beyliğini ele geçirerek Marmara'dan ve Karadeniz'den sonra Ege'de sahil kazandı. Tarihçilerin pek dikkat etmedikleri bir husus vardır: Daha önemlisi, Karası filosunu, onun kaptanlarını, denizcilerini, yönetici komutanlarını Osmanlı hizmetine alarak, cihan devletinin temellerini attı. Karasılı Türkmen beylerinin hepsi Osmanlı devletinin kuruluşunda önemli hizmetler ettiler.
Amerika'nın keşfine (1492) kadar dünya egemenliği bölgesi Akdeniz'dir. Burada Mısır firavunları, sonra Lübnan Fenikeliler'i, sonra Yunanlılar, Kartacalılar, nihayet Roma cihan imparatorluğu, Akdeniz ve ikinci derecede onun bir parçası sayılan Karadeniz'de donanma kurdular. Mîlâd'ın 1. asrında artık Akdeniz, Roma imparatorluğunun iç denizi idi. Nitekim Mare Nostrum (Bizim Deniz) adını vermişlerdi.
Dünya ticareti, ekonomisi, stratejisi, kültürü, Akdeniz'de, çevresinde oluştu. Ama 16. asırda Atlantik'ten ve Hind Okyanusu'ndan az sonra Pasifik yani Arz'ın üç okyanusu, Avrupalılar tarafından açıldı. Akdeniz'de üstünlük kurabilen ve Akdeniz'in bütün güney, doğu sahillerinin tek hâkimi olan Osmanlı, Fâtih'in 1475'te Boğazlar'ı ve Karadeniz'i kapattıktan sonra 1517'de Kızıldeniz'i de kapatıp iç deniz hâline getirdi, Ege ve Doğu Akdeniz egemenliği Kıbrıs'ın, Girit'in fethi ile mümkün oldu. Tuna, Nil, Dicle üzerinde kudretli filolar kuran Osmanlı, Hazar Denizi'nde bocaladı. Atlantik'e ve Hind Okyanusu'na bir çok defa açıldı ise de okyanus aşırı ülkelere ulaşmadı.
AVRUPALININ?ESKİ?HESABI
Anadolu'ya "Türkiye" adını biz vermedik. Daha 11. asır sonunda Avrupalılar verdi ve Osmanlı döneminde de kullandı. Selçuklu-Osmanlı hamlesi, Avrupa coğrafyasını Hristiyanlar aleyhine değiştirdi. O zamandan beri Avrupalılar, Türkler'i Karadeniz ve Ege-Akdeniz'den uzaklaştırmak politikası izliyorlar. Kırım adasının Osmanlı'dan koparılması, Karadeniz tekelimizi kırdı. Mora adasının koparılması ise Ege-Akdeniz egemenlik alanımızı daralttı (Kırım'la Mora'yı ada saymak daha doğrudur). Fransızlar Cezayir'e çıkarak, Batı Akdeniz'deki her an Atlantik'e de açıldığımız hâkimiyetimizi sona erdirdiler.
Sultan Mahmud, Mora'yı, ardından Cezayir'i kaybetmese idik, bugünkü modern ordumuzu o derecede radikal ve kesin şekilde kurmakta tereddüt edebilir, 15 Haziran 1826 günü 8 saat içinde, nice asırlık yeniçeri ocağını şehir içi savaşı göze alarak yok etmezdi. Avrupalılar sonra Girit'e musallat oldular. 20. asırda Rodos, Midilli, Sakız, Sisam, Limni, Oniki Ada, Meis ve emsali, geri zekâlı yöneticilerimizin gafleti sebebiyle elimizden çıkan Anadolu sahil adalarıdır, Asya kıt'asıdır. İngilizler, Kıbrıs'a yanaşmak için her türlü diplomatik maskaralığı göze aldılar. Zira İngiltere'yi o zaman imparatorluklarının can damarı sayılan Hindistan'a bağlayan stratejik önemi vardı. Hong Kong, Singapur, Cebelitârık, Malta gibi adalara da bu sebeple el koydular.
Okyanuslara açılıp sömürge imparatorlukları kuran Avrupalılar, ekonomilerini geliştirdiler, modern sanayiye geçebildiler. Dünyanın ve ticaretin merkezinin hâlâ Akdeniz olduğunda direnen Türkiye ile İtalya, kaybetti. Ancak Süveyş Kanalı'nın açılması ile Akdeniz yeniden itibar kazandı. Hindistan yolunu çok kısalttığı için İngiltere, Mısır'a da musallat oldu.
BUGÜN?AMERİKA?HAKİM
Sultan Abdülaziz (1861-1876), tavizsiz bir ordu, bilhassa donanma politikası ile İngiltere'yi zarara soktu, Rusya'yı ürküttü. Bir kaç karakter yoksulu vatan haini devlet adamının padişahın hakkından gelmelerine yol açıldı. Sultan Abdülhamid (1876-1909), panislam ve pantürk politikası sebebiyle aynı duruma düştü. Amca yeğen iki hâkan-halîfe, denizin önemini anlamışlardı.
Nitekim 1917'de Sadrâzam Tal'at Paşa, Beylerbeyi Sarayı'nda mahpus bulunan eski hükümdar Sultan Abdülhamid'i ziyaret edip 1914 cihan savaşının hangi tarafça kazanılacağını sorunca, padişah tek cümleyle cevap verdi: "denizlere hâkim olan taraf kazanır!"
Açık denizlere ise hâkim olan taraf Almanya-Avusturya Macaristan-Türkiye imparatorlukları koalisyonu değildi. İngiltere-Birleşik Amerika-Fransa-İtalya tarafı idi. Bizim Enver ise, tahttan indirdiği padişahın onda bir zekâ ve tecrübesine sahip bulunmayan bir kurmay yarbaydı, böyle düşünmeyip hayran olduğu Almanya tarafında balıklama savaşa katılarak iki milyon Türk'ün ölümüne sebep oldu ("Bizim Enver" bendenize ait değil, Sultan Reşad'ın tesmiyesidir). İngiltere dünya denizlerine egemenliğini 1942'ye kadar sürdürdü. Bugün Birleşik Amerika, dünya denizlerine hâkimdir.
.Bakû ve Kahire
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Temmuz, 2011
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Terörle mücadele için yeni düzenleme üzerinde, hükûmet ve genelkurmay anlaştı. Askerî Şûra hazırlığı da gerçekleşti. Bunlar, Türkiye gündeminde epey tartışılan konulardı. Bu yıl sakin geçecek, huzurumuz kaçmayacak.
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan, Mısır'da büyük ilgi ile bekleniyor. 'Arap Baharı'na güçlü destek verecek. Mısır'da Mübârek sonrası yeni rejimi demokrasiye teşvik edecek.
Bu arada Kahire'de Batı Şerîa'daki Mahmud Abbas hükûmeti ile Gazze'yi yöneten Hamas örgütü arasında anlaşmaya varıldığı, teferruat üzerinde görüşüldüğü bildiriliyor. Başbakanımız, anlaşmanın gerçekleşmesi için iki tarafı da uyaracak. Ortam müsaitse Gazze'ye de gitmek istiyor.
İşgalci, katliamcı, yağmacı Ermenistan yine azdı. Cumhurbaşkanı Sarkisyan saçmaladı. İran'a ve Batı'daki diasporalarına sırtını dayayarak, Türkiye ile barışın getireceği nimetleri, Ermenistan devletine hayat vereceğini, koyu taassubu ve partisi Taşnaklar'ın baskısı sebepleriyle kavrayamadı. Sayın Erdoğan, Bakû'da Aliyev'le önemli konularımızı görüştü. Kuzey Kıbrıs'tan sonra Bakû ziyareti, Türk devletlerine öncelik tanıdığını gösterdi. Sonra Kahire...
Somali'ye gelince, -yetişkinler dışında- günde 50 küsur çocuğun açlıktan ölmesi, Norveç katliâmı derecesinde insanlık ayıbıdır. Türkiye gazetemiz Somali trajedisini ele aldı. Dostum Rahim Er, konu üzerinde ısrarla durdu. 19. yüzyıl sonlarına kadar Somali'nin Osmanlı Türkiyesi'ne bağlı bulunduğunu isabetle hatırlattı. Elbette Türkiye de yardımcı olacak. Ancak Somali, Arap Birliği üyesidir. Arapça resmî dildir. Halkın tamamı Sünnî-Şâfiî'dir. Birleşmiş Milletler ve milletlerarası kuruluşlar kadar İslâm âleminin de ilgisi vurgulanmalıdır.
Her 10 yılda nüfusunu ikiye katlayan Siyah Afrika devletlerinin böyle felâketlere maruz kalmaktan kurtulmaları imkânsız. Üstelik ekvator çizgisi üzerinde yer alan Somali'de son 60 yılın en kurak mevsimi yaşanıyor ki kıtlığı açlık hâline dönüştürerek dehşet saçtı. Somali'yi Osmanlı'dan koparıp paylaşan İtalya ile İngiltere kötü hâtıralar bıraktılar.
.
|
| Bugün 579 ziyaretçi (995 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|