 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Amerika ne yapacak?
Yilmaz Öztuna
2006 yılında gündemin birinci maddesi Suriye ve İran''dır. Türk kamuoyunda şu düşüncede bulunanlar vardır: Amerika, Afgan''da, Irak''ta ne yaptı ki, Suriye ile İran''da ne yapacak? Bu düşünce, Amerika''nın Orta Doğu''ya demokrasi getirmek için müdahale ettiği tezine inanmanın sonucudur. Politikanın gerçeklerine temelden aykırı bir iddia ve bir inanıştır.
Zira Amerika, Orta Doğu''ya demokrasi getirmek için müdahale etmiyor. Askeri harekâtına meşru gerekçe olarak demokrasi misyonunu kullanıyor. İnanan inanır, inanmayan inanmaz şeklinde davranıyor. Tarihteki diğer cihan devletlerinin üslûbunu sürdürüyor. Diğer bir temel yanılgı, baskı, etki, hatır, nâz ve niyâz ile Washington''ı Orta Doğu''dan vazgeçirmek romantik ümididir. Bu yanılgıya düşenler, Afganistan ve Irak müdahalelerini Başkan Bush''un şahsî politikası şeklinde değerlendiriyorlar. Halbuki kesin şekilde Birleşik Amerika''nın millî ve devlet politikasıdır. 21. yüzyıl boyunca Amerika''nın refahından ve güvenliğinden taviz vermedikçe, hiçbir iktidar ve başkan, Orta Doğu''dan feragat etmez. Zira edemez. Dünya enerji kaynaklarının üçte ikisinde egemen olamayan, ülkesini can evinden vuran Orta Doğu kökenli terörle o coğrafyada savaşamayan, İsrail''e tehdit oluşturan güçleri önleyemeyen bir Amerika''nın hâlini, bilim-kurgu yoluyla bir yazımda tahayyül ve tasvir etmek isterdim. Amerika buna katlanamaz. Onun için Amerika, Suriye ve İran politikasında kendisine destek vermekten kaçınan bölge devletlerinin belâdan kurtulamamalarına dikkat kesilecek, destek veren ülkeleri -ne derekede pestenkerânî olurlarsa olsunlar - gürbüzleştirecektir.
Amerika''nın Taliban ve Saddam gibi insanlık âfeti iki kepaze diktatörlük rejimini yıktığı gerçektir. Yerlerine demokrasi getirmek ise Amerika''nın işi, hattâ harcı değildir, iktidarı dışındadır. O ülkeler halklarının dirayetine bağlıdır. 2006 yılı için okuyucularıma mutluluklar diliyorum.
.2006 Orta Doğusu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2006 yılında Birleşik Amerika, Suriye ile İran''a müdahale edecek. Dünya, bu gelişmeye odaklanacak. Türkiye''de odaklanma, bütün alanlarda etkisini gösterecek. İç politikamızda Amerika''nın tutumunun oluşturacağı dalgalar, tahminleri aşacak derecede güç kazanabilir.
Amerika''nın önce Suriye ile mi, İran''la mı çatışacağı bilinmiyor. İkisi birden kısa aralıklarla gerçekleşebilir. Suriye''nin Baas''ı ve Muhâberât''ı ilga ve lağv ederek yakasını Amerika''dan kurtarması ihtimali zayıftır. Şam, direneceğe benziyor. Kuvvetli bir direnme bahis konusu değildir. İran''ın nükleer çalışmalarını durdurarak çatışmadan kaçınma şansı daha büyüktür. Durur, sonra çalışmalarına devam için şartların değişmesini bekler. İran''a haydi artık plütonyumunu yapabilirsin! diyecek ortam, böyle muhayyel bir durdurmadan bir ay sonra da, bir asır sonra da tecelli edebilir. Amerika İran''ı, Irak gibi birkaç parçaya ayırmak isteyecektir. Ama bütün İran''ı Irak gibi askerî işgal altına alamaz. Başka bir strateji izleyecektir.
Böylesine bir 2006 dünyasında Türkiye, seçimlere bu yılın sonunda mı, 2007''nin başında, ortasında, sonunda mı gideceğini münakaşa edecek, fikirler dağılacaktır. İster misiniz, Orta Doğu krizinin olağanüstü şartları dolayısıyla Yüce Meclis, seçimleri 2008''e bırakmak kararı alsın? Bu şaka cümlemi, hulûl eden yeni yıl içinde ne derecede beklenmez dış olayların etkisinde kalabileceğimizi vurgulamak için yazdım. Yoksa seçimler 2008''e bile kalabilir şakasının nice sayın genel başkanın tansiyonunu yükselteceğini bilmiyor değilim. 2006''da Orta Doğu''ya sulh ve sükûn geleceği ihtimalinin dahi bulunduğunu söyleyerek, ortamı yumuşatmak istiyorum.
.Enerji ve strateji
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Rusya Federasyonu, enerjinin stratejik güç şeklinde nasıl kullanılacağını fiilen gösterdi. Bu sütunda Başkan Putin''in çok akıllı bir devlet adamı olduğunu birkaç defa yazdık. Özel operasyon için asker yetiştiren akademiye gidip dünya TV''lerinde yayınlanmak üzere bizzat karate dersi vermesi ilgi çekmişti. Şimdi Ukrayna''ya Rus gazı sevkiyatını kıstı. Ukrayna''yı ayrıca, açıktan Rus gazı çalmakla suçladı.
Ukrayna''da kış, bildiğiniz gibi değildir. Ukraynalılar 25 Mart Cumartesi günü seçimlerine titreyerek, donarak ve karanlıkta gidebilecektir.
Moskova aynı zamanda başta Türkiye, doğal gaz bakımından kendisine bağımlı ülkeleri dolayısıyla ikaz etti. Geçen yıl Washington da bizi Varşova üzerinden -Polonya Parlamentosu gibi çok dost bir kurumdan Ermeni zırvalarını destekleyen karar çıkartarak- uyarmıştı. Ama Moskova''nın uzaktan atışı karşısında Türkiye''nin kılı kıpırdamadı. Borsa 40.000''i aşarak tarihî rekorunu kırdı. Ekonomiyi bu derecede sağlıklı tutabilen Başbakan Erdoğan''ı kutlamak gerekiyor.
Avrupa kıtasında Rusya''dan sonra toprak büyüklüğü bakımından 2. olan Ukrayna, Rusya''dan ayrılan 4 Sovyet Cumhuriyetinin -diğerleri ile kıyas kabul etmez derecede- en önemlisidir. Beşte biri Rus, 52 milyon nüfusludur. Avrupa Birliği''nde birçok devlet Ukrayna''yı, Türkiye''den önce -hiç değilse Türkiye ile birlikte- üye yapmak hevesindedir.
Ukrayna''da Rusya ile politika yürüten parti geçen yıl çok krizli bir şekilde iki defa tekrarlanan başkanlık seçimlerini kaybetmişti. Eşi Amerikalı ve kendisi çok ABD ve AB dostu Viktor Yuşçenko, ABD ve AB''nin alkışları arasında başkan oldu. Şimdi Putin Ukraynalılara 25 Martta parlamento seçimlerinde de Yuşçenko''nun partisine oy verirseniz sizi soğukta dondurur, karanlıkta bırakırım ihtarını çekiyor. Beyaz Rusya''ya 47 dolara verdiği doğal gaz için Ukrayna''dan 230 dolar istiyor. (Biz 190 dolara alıyoruz, Romanya 280 dolar, AB ülkeleri 240 dolar ödüyorlar, Türkiye 24 milyar metre küp doğal gazının 18 milyarını Rusya''dan karşılıyor.)
Herkes Ankara''ya geliyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünyanın en ilgi çeken devlet adamlarından bazıları üst üste Ankara''ya geliyorlar. Afganistan Cumhurbaşkanı Hamîd Karzâî, 2006 ziyaretlerini başlattı. Fransa Dışişleri Bakanı Philippe Dquste-Blazy, Japonya Başbakanı Koizumi, İsrail Başbakanı General Ariel Şaron, beklediklerimiz arasındadır. Daha ilginci İngiltere''nin Dışişleri Bakanı Jack Straw''ın bu ayın sonunda yapacağı ziyarettir. Bize Brüksel''de müzakere tarihi alabilmek için Avusturya dışişleri bakanı hanımefendi ile 36 saat konuşmasını unutmadık. Avusturya''nın tarihine geçmesi lâzım. Neyse Avusturya, Türkiye ile birlikte Hırvatistan''ı da araya sokuşturdu.
Ama en ilginç ziyaretçilerimiz ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Peter Pace ile ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice''dır. Şubat içinde bekliyoruz. Onlarla ne konuşacağız? Biz, alelusul Amerika''nın Kerkük, Türkmenler ve bilhassa PKK konularındaki vaatlerini tutmadığından feryad ve figan edeceğiz.
Ancak Miss Rice ile General Pace, hükûmetimiz ve generallerimizle şikâyet dinlemek üzere konuşmak için gelmiyorlar. Bizden görecekleri yakınlık derecesinde Suriye ve İran meselelerini açacaklar. Var mısınız, yok musunuz? ve Var iseniz ne dereceye kadar varsınız? diyecekler.
İran''a karşı üslerimizi kullanmak, aysbergin görünen ucu. İzin vermediğimiz takdirde, Bulgaristan ve Romanya''dan Ermenistan ve Kürdistan''a kadar nice devlet, üslerini açmaya hazır. İngiltere ile İsrail''i saymıyorum bile. Zaten Amerikan donanması hem Basra Körfezi''nden, hem Doğu Akdeniz''den hava harekâtı yapabilir. Hind Okyanusu ve Akdeniz''deki Amerikan donanmaları bu gibi işler için mevcuttur.
Onun için Türkiye''den fazlası istenecek ve birtakım vaadlerde bulunulacaktır. Tam bu sırada Sayın Erdoğan''ın Başkan Vladimir Putin''e, Amerika''ya İran için üs vermeyeceğimiz sözlü vaadi basına sızdırıldı. Gene tam bu sırada Rusya, doğal gaz ile ikinci soğuk savaş dönemini başlattı, (bu ifade The Times''a ait.) Dün yazdım. Önemine binaen yarın aynı konuya devam etmeyi dünüyorum. (Dünkü yazımda Rusya''dan ayrılan 4 Sovyet cumhuriyeti ifadesi 14 sovyet cumhuriyeti olacaktı, özür diliyorum).
Amerika, Irak''ı üçe ayırdı. Suriye ve İran''da da benzer operasyonlar için kararlılığı, Rusya''nın Avrasya politikasına ters düştü. Türkiye''nin millî politikası hangi çizgilerde kesişiyor? Bizim için hayatî mesele budur.
Rusya''nın tavrı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Vladimir Putin, krizi patlattı, 48 saati yeterli gördü, bu kısa müddet içinde tepkileri ölçtü, son verdi.
1 Ocak 2006 itibariyle 100 m3 doğal gaza 260 dolar ödiyeceğiz. 230 dolar veren Avrupa Birliği üyelerinden fazla. 280 dolara satın alan Romanya''dan az. Ukrayna ise 230 dolar talebini kabûl etti.
Ama Avrupa alt üst oldu. The Times Rusya''nın ikinci soğuk savaş dönemini gaz silâhı ile açtığını yazdı. Enerji için Orta Doğu''nun altını üstüne getiren Amerika''ya karşı Rusya ben de varım! demeye getirdi. Rusya acaba el altından İran''a nükleer bomba da teklif etti mi? Ama nükleer desteğe hazır olduğunu açıkça söyledi. Türkiye, doğru politika ile Rusya''ya karşı tam bir dostluk siyaseti izliyor. Ama biz Rusya''nın değil, Amerika''nın müttefikiyiz. Biz üs vermesek de Amerika, İran''a sataşmaktan vaz geçmiyecektir. Zaten çevremiz Amerika''ya üs öneren heveslilerle doludur. Amerika, dostluğunu reddedip aleyhine davranan Irak''ı, iki ayrı savaşla yerle bir etti. Şimdi ülkeyi boşaltıp gidiyor. İran ile Suriye''yi hizaya getirmeye de kararlı, hattâ mecburdur. Aksi takdirde bir cihan devletinin adı blöfçüye çıkarsa, bütün caydırıcılığını yitirir. Dostumuz İngiltere dış işleri bakanı Straw gelecek. Ankara''da, İran ve Suriye için Amerika ve müttefiklerini ne dereceye kadar ve hangi şartlarla destekliyeceğimizi öğrenecek. Öğrendiklerini Amerika''ya iletecek. Şubat başında Miss Race ve Org. Pace, Amerikan siyasetinin ve askerî gücünün başları sıfatıyla Ankara''ya gelecekler. Washington rotasını, bizim cevabımızdan sonra çizecek. Bir sakarlık çıkmasın diye evvelâ İngiltere dış işleri bakanının ziyaretinin planlandığı âşikârdır. Jack Straw Türkiye ile Avusturya''nın arasını bulduğu için, Amerika ile Türkiye''yi anlaştıracağı da umuluyor. Bu suretle Ocak-Şubat aylarında Türkiye''nin gündemi belli oldu. Türk devletinin istikbali tayin edilecek. Ama Avrupa Birliği ile müzakereler, aynı derecede önemlidir. 6 ay müddetle Avusturya''nın başkanlığında, tatlı tatlı konuşup, ilk dosyaları kapatmak, sonrakilere geçmek elzemdir. Arkasında Almanya, Makedonya''ya kadar inip Balkanlar''a derinlemesine uzanmak politikası, Türkiye''yi dışlayarak mümkün değildir.
Enerji ve strateji
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Vladimir Putin, enerjinin stratejik yüzünü öylesine vurguladı ki, aymazlıkta direnenler bile uyandı. Batı dünyasını ve düzenini 48 saat boyunca salladı. Ukrayna''yı 230 dolara bağladı. Oluşturduğu etki, Ukrayna''yı pek çok aştı. Türkiye geliştikçe, enerji meselemiz büyüdü. Konuyu kavrayamayan, sallantıda bırakan sorumlular, gafletin son derecelerini oynadılar. İlk şöhretini "barajlar kralı" olarak yapan Süleyman Demirel''i bu kadar enerjiyi ne yapacaksınız toprağa mı vereceksiniz? cümlesiyle ithama yeltenen CHP''li gafil bakan tarihe geçti. Muazzam meblağlarla yapılan enerji yatırımlarından zıkkımlanmak isteyen hortumcular, açığın büyümesini hızlandırdılar.
Komünistlerimiz, o tarihlerde, enerji istemiyorlardı. Zira süper zihniyetlerine göre Türkiye''nin sovyetleşmesini geciktirirdi. Santrallerimiz sabotaja uğradı. Türkiye karanlığa battı. Hükümetler devrildi, hükümetler oluştu. Dünya cenneti köşelerimizde enerji üretmek isteyen duygusuz ve kültürsüz bürokratları unutmuyoruz. Sırf -bizim de katıldığımız- çevrecilik inancı ile karşı çıkanları bu zümrelere katmıyoruz. Ama onlar da hiçbir yerde nükleer enerji istememeleri sebebiyle, karanlığa prim verdiler. Türkiye nükleer enerjide, Türk''ü mahkûm edecek derecede geç ve çok geride kaldı. Çeyrek asır önce Avrupa trenini kaçırmamızdan sonra en büyük gaflet ve dalaletlerimizden biri budur. Hızla nükleer santrallerimizi birbiri ardı sıra açmakla yetinmeyeceğiz. Lâklâkla vakit öldürmeden Hazar bölgesi enerji kaynaklarına uzanmamız, irtibat kurmamız şarttır. Azerbaycan-Türkmenistan-Kazakistan hattını açamayan Türkiye, büyük devletler arasında yer alamaz. Oralardan Avrupa''ya da enerji taşıyacağız. Aşikârdır ki bu milli proje, Birleşik Amerika ile stratejik ittifakımızı hayata geçirmekle mümkündür. Türk politikasının ve bürokrasisinin bir an önce bu gerçekleri anlayıp hazmederek hareketlenmesi gerekiyor. Rusya dostumuzdur. Ruslar''ı samimiyetle seviyoruz. Putin''in dehasına hayranız. Ama enerji politikasında Moskova''yı izleyerek varlığımızı sürdürmemiz mümkün değildir.
Kuş Gribi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kuş Gribi, kuzeydoğumuzdaki netameli sınır yörelerimizde başladı. Ankara ve İstanbul''a sıçradı. Türk turizmi, belki ekonomisi, hattâ politik prestiji sarsılmadan, her türlü tedbirle yok edilmelidir. Petrol, Genişletilmiş Büyük Orta Doğu projesini ortaya çıkardı. Afganistan''la başlayıp Irak''a geçen, her an Suriye ve İran''a sirayeti muhtemel savaş bir varil petrolü 60 dolara fırlattı. 100 dolar için hazır bulunalım. İki birbirinden berbat dikta rejimi sona erdi. Ama Washington, bütün ve güçlü Afganistan ve Irak oluşmamasına dikkat etti. Suriye ve İran''da ne yapacağını da belli etti. Başkan Putin, doğal gazın da stratejik güç olduğunu açığa çıkarmakta çok gecikmedi. Kuş Gribinin bile stratejik değerinin ölçülüp biçilebileceği bir dünyada yaşıyoruz. Gafillerin, romantiklerin vay hâline... Bu arada İran, İslâm''ın en büyük bayramının arefesinde, nükleer çalışmalarını yeniden başlattı. Türkiye''nin dost uyarılarını pas geçti. Dünyayı karşısına aldı. Doğal gaz konusunda İran, Ankara''ya, tahkime gitmeye zorlayacak kadar sert davranmıştı. Şu en kritik günlerde Cumhurbaşkanının Türkiye''yi ziyaretini istedi. Hasımlarına Türk üzerinden gösteriş yapmaya girişti. Böyle bir ziyaretin Birleşik Amerika''da, İsrail''de ve Avrupa''da, Türkiye''nin Batı''ya meydan okuması şeklinde algılanacağı apaçıktır. Yarın Suriye cumhurbaşkanı da benzer talepte bulunabilir. Suriye de kendi ölçüsünde Batı''ya nisbet vermekten geri durmuyor. Nice seçkin Müslüman devlet varken Türkiye''yi âlet etmeye kalkışmaları, askerî gücümüzle ilgilidir. Devlet adamlarımız, barış ve kardeşlik duygusu içinde, İran, Irak, Suriye gibi Türk aleyhtarı tutumdan asla vazgeçmeyen ülkelere olur olmaz ziyaretlerde bulunmuşlardır. Demirel ve Özal gibi en seçkinleri bile bu hataya düştüler. Şimdi düşününüz, böyle bir ortamda, yeni İran cumhurbaşkanının Türkiye''yi resmen ziyareti, bizi Batı ittifakından, hattâ Avrupa uygarlığından ve yeni dünya düzeninden koparıp hangi sahillere fırlatıp atar?
Böylesine bir bölgede Kuş Gribi eksikti. İnşallah onun da hakkından geleceğiz. Bayramınız kutlu olsun!
Avusturya dönem başkanı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Federal Avusturya Cumhuriyeti, 6 aylık Avrupa Birliği dönem başkanlığının ilk 10 gününü geçirdi. Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik''e, İngiliz selefi Jack Straw gibi başarılı dönem diliyoruz.
Viyana''da ünlü ''Türk Çanı''nın çalınmasına 10 yıl kadar önce belediye meclis kararı ile artık Türk tehlikesi (!) kalmadığı gerekçesiyle son verildiğini biliyoruz. Ama Merzifonlu Kara Mustafa Paşa fobisi sürüp gidiyor. Halkımızın çok azının adını ve kimliğini bildiği paşamızı, Avusturya''da genç yaşlı tanımayan yok.
Halbuki Avusturyalıların gene aynı dönemde, sonraki ve bugünkü hayat tarzlarını kesin ve olumlu etkileyen başka
gelişmeleri de aynı derecede değerlendirmeleri gerekir: Olağanüstü Büyükelçimiz Mehmed Paşa''yı
299 kişilik maiyetle Viyana''da İmparator''a göndermiştik (1665). Türk heyetinde asrın en büyük Türk yazarı Evliya Çelebi de vardı. Avusturyalılar, kahve ile tanıştılar ve çok sevdiler. Bizimkileri görüp mendil kullanmaya başladılar. Mehterhâne dinleyip askerî mızıkalarını düzenlediler...
Kaldı ki, Birinci Cihan Savaşı''nda Galiçya''ya 2 tümenli 20. Kolordu''muzu gönderdik. Rus ordularına karşı Avusturya''yı istilâdan kurtardık. 12.000 (on iki bin ) şehidimiz, hâlâ Galiçya topraklarındadır. Bir kolordunun ne demek olduğu malûmdur. Merak edenler Galiçya''nın haritadaki yerini bulup hayret edebilirler.
Şimdi Ursula Hanımefendi, Giscard d''Estaing''in çarpık anayasasının Avrupalılar''ca beğenilmediğini, yeni bir anayasa yapılması gerektiğini söylemiş. Çok doğrudur. Reddedilen anayasa üye devletlerin bağımsızlıklarını fazlasıyla kısıtlıyor, âdetâ Avrupa Birleşik Devletleri oluşturarak ABD''ye benzemek istiyordu. Çok da uzundu, talimatnamelere benziyordu. İnsan hakları ile uyuşmaz unsurlar içeriyordu.
Avusturya şimdi Hırvatistan''ı, akabinde Bosna-Hersek, Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk, muhtemelen Moldova ve Ukrayna''yı üye yapmaya çalışıyor. Türkiye, 2006''nın ilk 6 ayında mutlaka göz doldurucu mesafe alacaktır. Sayın Plassnik bile takdirlerini esirgemeyecektir. Türk''süz Balkanlar''a inmek hevesi geçmişte Avusturya''nın başını belâya sokmuştur. Düne kadar iki büyük Avrupa imparatorluğu yöneten iki milletin anlaşamaması ayıptır.
Ermeni atakları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermeniler, Almanya''nın en büyük iki bankasına karşı taarruza geçtiler: Deutsche Bank ve Dresdner Bank''tan, 1915''te ölen Ermenilerin hayalî hesaplarını, bunların 90 yıllık mürekkep faizleri ile birlikte istiyorlar. İnanılması zor ama gerçek. Alman ekonomisinin dayandığı bu iki bankanın bütün varlığı, bu hayalî talebi karşılayamaz.
Bundan sonraki safha şudur. Ermeniler, Almanya imparatorluk genelkurmayının Enver Paşa''ya baskı yaparak 1915 sürgününü düzenlediğini ileri sürecekler. Gerçek de bu olduğu için, Almanya mahcûb olacak.
Geçen yıl Alman parlamentosunun 1915 sürgününü soykırımı sayıp Türkler''in üzerine atmak isteyen kararının sonucu budur. Mütefiki Türkiye''yi 90 yıl sonra itham ile Ermenileri tatmin edeceğini sandı.
Ermeniler, Büyük Ermenistan''ın oluşmak üzere bulunduğu ümidindeler. Bir asır önce tamamen Türklerle meskûn bir Türk yurdu olan bugünkü Ermenistan Cumhuriyeti topraklarında bağımsız bir devlet kurabildiler. Sonra Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının dörtte birini hayâsızca işgal edip soykırım yaparak 1 milyon Türk''ü sürdüler. Bu toprakları hâlâ boşaltmadılar. Böyle bir niyetleri de yoktur. İran tarafından korunan Ermenistan, bu yıl içinde hâmîsi İran''ı da enayi yerine koymak üzeredir. Yarın anlatacağım.
Ermeniler, İsrail''i örnek almak istiyorlar. Ancak tarih boyunca her kavmin kapasitesi, her kavmin bir kaderi vardır. Ermenilerin, Yahudilerin yaptıklarını yapabilmeleri mümkün değildir.
Ermeniler, kapasitelerine bakmadan, ''Büyük Devletler''in kışkırtmasına kanarak, Balkan kavimlerini takliden, geçen asırda Osmanlı Türkiyesi''ne başkaldırdılar. Yüz binlerce Ermeni''nin yüz binlerce Kürt''ün ve Türk''ün ölümüne sebep oldular. Bugün Büyük Ermenistan ve bazı devletlerden para koparmak çifte hayali ile yaşıyorlar. Taşnak kafası, Ermeniler için gene hayal kırıklığı hazırlıyor. Almanya ve Polonya parlamentolarını kandırdıktan sonra şimdi Türkiye''yi oyuna getirebilmek peşindeler. 2006 yılı için Büyük Ermenistan''ı oluşturmak projesi nedir? Yarın yazacağım.
Büyük Ermenistan hayali
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermenistan Cumhuriyeti, 2006 yılı içinde ''Büyük Ermenistan''ı oluşturacağı hayalindedir. İkinci İsrail-Arap savaşı sonundaki İsrail kazançlarını aratmayan bir kâr bekliyor.
Nasıl olur? diyorsanız, Ermenistan, bu yıl içinde çıkacak ABD-İran savaşına bel bağlıyor. Türkiye bu savaşa girmeyip tarafsız kalınca (kalırsa) Amerika, stratejik ittifakın gereklerini yerine getirmemiş sayacağı Ankara''ya çok kızacaktır. Türk desteğinden mahrumiyeti mümkün mertebe telâfi için her şeyi göze alabilecektir. İsrail dışında bölgede Amerika''ya destek verecek Ermenistan''la Kürdistan vardır.
Amerika, Azerbaycan Cumhuriyeti''ni (Bakû) yanına alabilirse, Ermeniler''in işgal ettiği Azeri topraklarından vazgeçmesi karşılığında, İran''a inerek Güney Azerbaycan''la birleşmesini destekleyeceğini söyleyecektir.
Bu suretle Ermenistan, bölgede Amerika''nın küçük müttefiki derecesine yükselecektir. Erivan''ın Türkiye''den talepleri için Washington, arabuluculuğa soyunacaktır. Almanya''dan para isteyen Ermenistan''ın Türkiye''den daha utanmaz ve hayâsız isteklerde bulanabileceği muhakkaktır. Hiçbir isteği yerine getirilmeyecektir ama, Türkiye''nin bütün varlığı, bu pis konulara odaklanacaktır.
Aynı şekilde Büyük Kürdistan, Kürdistan''a İran''ın Kürt (ve ilâveten belki Lor) eyaletleri verilerek, Türkiye''ye yoğun PKK saldırtılarak oluşturulacaktır.
Şubat başında teşriflerini beklediğimiz ABD Dışişleri Bakanı Hanımefendi ile Genelkurmay Başkanı Generale Ankara''da bekledikleri cevabı vermeyen, belki öğüt vermeye kalkışan Türk Dışişleri ve Genelkurmayı, Washington''ın olanca hışmını celbedecektir.
İşte Büyük Ermenistan projesi aşağı yukarı ana çizgileri ile budur. Pek çok Ermeni, 20. asır boyunca Taşnak propagandası zihinlerini zehirleyerek, bu projenin gerçekleşeceğine inanmıştır.
..İran konusu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran, imparatorluğunu muhafaza etmek için çırpınıyor. Atom bombası sahibi olursa, daha güvencede hissedecek. Ayrıca -başta Türkiye- bütün bölge devletlerine sözünü geçirir, dediğini yaptırır duruma geleceğini, belki onları susta durduracağını düşünüyor. İhtilâlin heyecanlı safhasını tamamlamadığı apaçık. Dünyada İran''ın nükleer silâh edinme hakkını onaylayan tek devlet yok. Ama Birleşmiş Milletler dahil hiçbir örgüt ve ABD dışında hiçbir devlet, bunu önleyecek fiilî güce sahip değil. Amerika ise kesin kararlı.
Bugün Amerika, rakibi bulunmayan cihan devleti pozisyonundadır. İran''ın nükleer silâhlanmasını pas geçmek ihtimali hiç yoktur. Zira İran böyle bir kudretle, dünyadaki ABD ve de İsrail düşmanlarının öncülüğüne soyunacağını ihsâs etti. Sultân Abdülazîz, 1876''da böyle bir acemilik yapmış, dünyanın 3. veya 2. deniz kuvveti hâline getirdiği Türk donanması ile Kırım''ı Rusya''dan geri alacağını ağzından kaçırmıştı. Bir yıl geçmeden 93 Harbi ile imparatorluğumuzun nasıl budandığı malûmdur. Gerçi Amerika, Pakistan''ın genelkurmay başkanı ile kuvvet komutanlarını aynı uçakta havada yok ettiği halde bu devletin atom bombası sahibi olmasını önleyemedi. Ancak o zaman Sovyetler Birliği heyulası vardı. Pakistan''a daha sert yaptırımlar uygulanamazdı. Şimdi İran, nefret ettiği Saddam''ı taklîden, ABD ve İsrail''e tehdid üzerine tehdid yağdırıyor. Üstelik tehdidi yapan İran Cumhurbaşkanı, Saddam''a nisbetle çok yeni, cihan politikasında tecrübesiz, daha radikal çok daha dosdoğru bir devlet adamıdır. Hâşim-i Rafsancânî seçilse idi, aynı üslûbu kullanmayacaktı. Tecrübesi yetersiz ateşli milliyetçilerin nasıl imparatorluk batırdıklarına en vurucu misal, Osmanlı devletidir.
Her hâl-ü kârda İran nükleer silâh sahibi olamayacaktır. Türkiye''yi, Kafkasya''yı, Türkistan''ı ve Türk âleminin yanında Arap âlemini hegemonyasına alamayacaktır. Böyle bir ihtimal sıfırdır. Bazı devletler gibi atom bombası edinmek hakkının bulunduğu hususunda haklı görülebilir. Ancak milletlerarası politika, bu mantıkla yürümez. Çok değişken şartlara tâbi olarak yol alır ve tarihin akışını şekillendirir.
.İran''a endekslenmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk ekonomisinin maşallahı var. "Tavuk gribi" ve M.A. Ağca gibi iki cihanşümûl âfete rağmen başını almış gidiyor. Borsa kırk bini deldi geçti, elli bine yol alıyor. Ekonomimizin göründüğü gibi değil aslında kırılgan olduğunu söyleyenleri şom ağızlı sayıyor, pas geçiyoruz.
Latife bir yana, "tavuk gribi"nin ve Ağca''nın ekonomimizi sarsmak ve ilgimizi temel konulardan koparmak için Türkiye''ye musallat edilmediği hakkında iddiaya girmem. Girersem mahcûb olabilirim.
Türkiye''nin istikbalini, İran hakkında alacağı tutum belirleyecektir. İran çekişmesinden ABD, şu veya bu şekilde, fakat her hâl-ü kârda nükleer silâh ve enerji sıkıntılarını sona erdirerek çıkacaktır. Türkiye''ye gelince, ya büyük devletler arasına girmeye aday, yahut Avrupa''dan çözülüp Asya''ya kaymış bol nüfuslu, çok problemli, yoksulca devlet statüsü edinecektir. Atatürk''ün çağdaş uygarlık hedefi ve projesinin iflâsını kabullenmek zorunda kalacağız.
Amerika, Suriye''den önce İran''a gidecektir. İran yumuşatılırsa, Suriye teslim bayrağı çeker. Ama Suriye düştüğü takdirde İran, pozisyonunu değiştirmez.
Irak''ın üçe bölünüp güneyinin İran hegemonyasına açık bırakılmasını Amerika''nın beceriksizliği şeklinde anlayanların fikrinde değilim. Amerika''nın, üçe bölünmeyi, planlayarak uyguladığı kanaatindeyim. Afganistan ve Irak''ın başına sembolik mahiyette millî hanedanlarından birer kral getirerek, birliği, dirliği, bütünlüğü sağlayabilirdi, demokrasiye adım bile atılabilirdi. Washington bu formülü müzakere ettikten sonra rafa kaldırdı.
Şimdi Amerika, İran''da ne yapmaya hazırlanıyor? Afganistan ve Irak''ta yaptıklarını tekrarlayacak. Ancak bu ülkelerdeki gibi İran''ı baştan başa kendi askerî işgalinde tutması bahis konusu değildir. Daha gelişmiş bir plan uygulayacaktır. Rusya ve Çin''e gelince, platonik protestolarla yetinip, sıralarının gelmesini ümid edecekler.
Gündemin başı İran
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tavuk gribi ve M.A. Ağca bile İran gündemini manşetlerden düşüremedi. Dünya İran''a endekslendi desek fazla mübalağa sayılmaz.
ABD ve AB, İran''a ciddi diplomatik baskı üzerinde mutabıklar. Rusya ile Çin de İran''ın uranyumu zenginleştirme faaliyetlerini kayıt altına almak istiyor. Ama baskıdan çekiniyorlar. Herhalde nâz ve niyâz, recâ ve istirhâm ile İran''ı yola getireceklerini sanıyorlar.
Aslında Rusya, İran''ın ilk nükleer reaktörünü 1 milyar dolar alarak inşa ediyor. Çin''in petrol tüketiminin yüzde 12''sinin İran''dan geldiğini eklemek gerekiyor.
Amerika ile Avrupa devletlerinin de Rusya''da büyük menfaatleri ve Çin''le yakın ilişkileri mevcut. Fakat zengin ülkelerdir. İran''a baskı yapmaktan çekinmezler. Üstelik nükleer silâh sahibi olduğu takdirde İran''ın füzelerini hangi yöne çevireceği açıktır.
Arap dünyasının en önemli devleti Mısır da İran''ın atom bombası yapmasından çekiniyor. Haklıdır. Zira İran, Arap âlemi ile de çekişmektedir. ABD başkan yardımcısı Dick Cheney, Kahire''de idi. Hüsnü Mübârek''le bir şeyler görüştü. Mısır, Amerika''dan en büyük yardım alan devlettir.
ABD''nin Avrupa-Asya kuvvetleri başkomutanı orgeneralin, genel kurmay başkanımız ile görüşmesi sessiz geçti. ABD genel kurmay başkanı bekleniyordu. Orgeneral Pace gelmedi. ABD dış işleri bakanı Condoleezza Rice ise, askerî temasları öğrendikten sonra Ankara''ya gelecek. Washington''ın, Ankara''dan işine yaramaz cevaplar almaktan çekindiği açıktır. Herhalde Türk tarafı PKK''dan, Amerikalılar ise İran''dan şikâyet edeceklerdir. Ama Amerika''nın maksadı, Türkiye''ye, İran üzerine gittiği takdirde, ne ölçüde destek olacağımızı öğrenmek, hattâ protokole bağlamaktır. Elinde Türkiyeli ve Türkiyesiz iki ayrı plan bulunan ABD, hangisini uygulayacağına karar verecektir.
İran, tavuk gribi ve Ağca ile haftayı kapatıyoruz. Aynı konularla yeni bir haftaya geçeceğiz. Ama İran meselesi aylar boyu sürüp gidecektir.
Ağca ve tarih
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Politika, hukuk, ideoloji, hattâ etik kavramlarını dışlayarak Mehmet Ali Ağca''nın siyasî tarihteki durumunu sunmak istiyorum. Tarih ilmi bakımından ilk tecrübedir. Ağca, iki eylemi ile, tarihin önemli suikastçıları arasına girdi. Abdi İpekçi''yi tabanca ile vurarak öldürdü. Papa''yı arabasında ve on binlerce insan arasında tabanca ile vurdu. Öldüremedi, yaraladı. 12 Eylül 1980''e yaklaşan, sezara yaldızlı davetiye çıkartılan o mahut günlerde, Sağ-sol vuruşması oluşmuştu. Çatışmada çıtayı yükseltmek için Sağ''ın önemli kişilerinden ve o sırada bakanlık görevinde bulunan Gün Sazak ile Sol''dan, Sol''un en ünlü gazetecisi Abdi İpekçi hedef seçilip öldürüldü. Bu tarifimden, Ağca''nın tetikçi seçildiği anlaşılır. Hangi devlet ve örgütçe seçildiği üzerinde çeşitli tahminler yapmak mümkündür.
Papa''ya gelince: KGB''nin taşeronluk verdiği Bulgaristan istihbarat teşkilatınca, kendisine yaklaşabilen kişiler kullanılarak, profesyonel, zeki ve çok çıkarcı olarak teşhis edilen Türkiye firârîsi Ağca görevlendirildi. Johannes Paulus (Jean Paul) II, komünist Polonya kardinali iken, Papa seçildi. Komünizmin ve Moskova''nın çalımı kırıldı. Sovyetler''in dağılmasıyla sonuçlanan gelişmenin mühim halkalarından biridir. KGB, prestijini kurtarmak ve antikomünisleri sindirmek için, bu suikasta girişti. Türkiye emniyeti, gizli yazılarla Almanya''yı, o coğrafyada fink atan Ağca''nın eksantrik ve fantastik bir eylem hazırladığı hakkında, üst üste uyardı. Bu uyarılar olmasa idi, Hristiyan dünyası Türkiye''yi haydut devlet olarak suçlayabilirdi. Binaenaleyh eylem, hem komünizme hizmet, hem Türkiye''yi alçaltmak için düzenlenmişti. Çapı çok büyüktü. Ağca, Papa''nın Türk ve İslâm düşmanı veya düşmanlığının sembolü olduğu palavrasıyla kandırılmıştır. Para da ağırlıklı rol oynamıştır. Zamanla Ağca, elli milyon dolara çıkan rakamlardan bahse başlamıştır. İpekçi suikastında ise, menfur bir ırkçı telkinle kandırıldığı muhtemeldir.
Böyle bir kişinin içimizden çıkıp milletlerarası medyada yer alması, Türkiye''nin imajını bozmuştur. Bize kazandırdığı bir şey tasavvur bile edilemez.
Türkiye-İran sınırı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye-İran sınırının 1639 Kasr-ı Şîrîn Anlaşmasından bu yana hiç değişmediği, Osmanlı tarihi üzerinde sürekli tekrarlanan yanlışlardan biridir.
1639 Kasr-ı Şîrîn Anlaşmasından sonra bugüne kadar artık İran''la hiç savaşmadığımız iddiası, medyamızda çok tekrarlanan diğer bir uydurmadır. Bugünkü Türkiye-İran ve Irak-İran sınırları 1639''daki Osmanlı-Safevî anlaşmasına göredir. Ama 1639''dan sonra birkaç defa değişti. Sonunda 1639 sınırlarına dönüldü. Meselâ 1723''te başlayarak bugünkü İran''ın batı eyaletleri, bu arada Tebrîz Osmanlı topraklarına katıldı. 1878''de, biz Rusya ile savaşırken İran, Kotur ilçemizi işgal etti. Kotur hâlâ İran''dadır. Birinci Cihan Savaşında da askerimiz derinlemesine İran''a girdi. Bu gibi önemli değişiklikler oldu. Sonunda 1639 Kasr-ı Şîrîn Anlaşması ile çizilen sınırlara dönüldü. İran ile aramızdaki savaşlara gelince, 1639''dan 1918''e kadar, bazıları en büyük çapta olmak üzere, epey savaştık. 1723-1746 Türk-İran savaşı, Nâdir Şâh Avşar''la yapılmıştır, en büyük çaptadır. Aynı yıllarda Almanya ve Rusya imparatorlukları ile de büyük bir savaşa girmiştik. Üç imparatorluğu yenerek savaşı kazandık. Diğer bir savaş, Rusya ile Balkanlar ve Kafkasya''da ölüm kalım mücadelesi yapmamızdan faydalanarak İran''ın, Bitlis''i işgal ile başlattığı 1821-23 harbidir. Son gerçek İran''la savaşımız budur. Osmanlı-İran çekişmesinden Rusya çok faydalandı. Hem Osmanlı''yı hem İran''ı Kafkasya''dan söküp attı. Güney Kafkasya, Sovyetlerin dağılması ile, Rusya''dan kurtuldu.
Bu coğrafyada 2006 yılı içinde önemli gelişmeler olacak.
Gündem değişti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ağca ve Pamuk konuları gündemden çıktı. İki konu da adalet sistemimizdeki aksaklıklardan doğmuştu. İkisi de çok problemli bir ülke olan Türkiye''nin gündemini işgal etti. Avrupa''nın ve Amerika''nın da ilgisini çekti.
Kuş gribi ise gündemin alt sıralarına düştü. Hükûmet, bu belânın üzerine tavizsiz ivazsız gitti. Avrupa''nın, Amerika''nın bile takdirini kazandık. Bu salgını saklamayı tercih eden ülkelerden çok daha açık bir demokrasi olduğumuzu gösterdik.
Köy ekonomimizin her zaman geçerliliğini koruyacak bir parçası olan kümes hayvancılığını ortadan kaldıracağımızı söyleyenler çıktı. Daha vahîmi, kuş düşmanlığının oluşmasıdır. Hayvan hakları bakımından da, bitki örtümüz bakımından da -ilkel demeye dilim varmıyor- yetersiz bir ülkeyiz. Ama bütün tarihimiz ve edebiyatımız kuş sevgisi ile dopdoludur. Kaç asırda kazandığımız bu medenî çizgiden tek adım geriye atmaya razı değiliz. Bu idrak ve çerçeve içinde hayvan hastalıkları salgını ile mücadelemizi yapacağız.
Ekonomimizin sağlıklı gelişmesi üzerinde Başbakan ve Merkez Bankası Başkanı güvence verdiler. IMF''den kurtulup Avrupa ekonomileri seviyesine geleceğiz. Sağlıklı ekonomi içinde demokratik sistemdeki kusurlarımızın çözümlenmesi daha kolaylaşacaktır.
Türkiye, bir hafta içinde gündem değiştiren, haftası haftasına, belki günü gününe benzemeyen hareketli bir ülke. Gittikçe Avrupa Birliği''ne yaklaşıyoruz ve bu husustaki inancımız pekişiyor. ABD ile politik ve stratejik paralellik kurmayı başarırsak, Büyük Türkiye hedefine erişeceğiz. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşıp Büyük Atatürk''ün ruhunu şâd edeceğiz.
Yüce Meclis''e ait bulunup şuraya buraya dağıtarak sistemi bozduğumuz yetkilerin millî iradeye iadesi şarttır. Bunu, demokrasi ve laiklik ilkeleri ile zerre kadar oynamaya kalkışmaksızın yapacağız. Bir zamanlar makul seçim yasamız vardı. Milletvekili statüsü de sağlıklı idi. Egoist iktidarlar bu düzeni bozdu. Şimdi bocalıyoruz. Niçin Avrupa Birliği''nde geçerli ilkeleri kabûl etmiyoruz.
İran''ın pozisyonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran, Orta Doğu''nun lider devleti olmayı istiyor. Lider devletin atom bombası bulunması gerektiğine inanıyor.
ABD ise Orta Doğu''nun -hem de genişletilmiş şekilde- önderi, düzenleyicisi, düzelticisi, terörden temizleyicisi, yeni sınırlar çizicisi, devletler oluşturucusu, bu muazzam bölgede enerji kaynaklarının dağıtıcısı olmak iddiasındadır. Bu iddiayı, müteaddit süper üslerle askerî bakımdan güvence altında bulundurmayı planlıyor. İran, yeni rejimi ile, Orta Doğu''ya model oluşturmuyor. Amerika ise demokrasi sunuyor. Bu coğrafyada Türkiye dışında demokrasi, imkansız değilse bile, epey uzun vadeli bir gelişme şeklinde mütalaa edilebilir. Kaldı ki, daha pek çok sebeple, gerek bölgenin yönetimini asırlarca elinde tutan Türkiye, gerek Arap âleminin liderliği pozisyonunu savunan Mısır gibi devletler, hiçbir şekilde İran üstünlüğünü kabul etmezler. İran, inkılâpların ateşli dönemini henüz tamamlamadığı için, ideal devlet modeli olduğuna inanabilir. Bu inançla idealini Türkiye''ye, Lübnan''a, Filistin''e, Güney Irak''a, Kafkasya''ya, Türkistan''a, Balkanlar''a yaymak, tek başına ve tecrid edilmiş durumdan kurtulmak istiyor. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hamîd Rızâ Âsafî İran''ın nükleer çalışmaları bütün Orta Doğu ve İslam ülkelerinin hizmetinde olacaktır diyerek, daha birkaç gün önce, devlet politikasını açıkladı. Halbuki İran''ın bu hizmetini kabul etmek niyetinde tek Müslüman ülke mevcut değildir. Tahran''ın nazikâne ve cömertçe teklifine mersi diyeceklerdir. Nükleer güç ne demektir ve Türkiye bütün bu iddiaların neresindedir? bahsini yarın ele alacağım.
Nükleer silâhlar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçen hafta, Amerika Birleşik Devletleri''nin çok ciddi gazetesi Washington Post, nükleer silâhlar veya halk tabiriyle atom bombasının Orta Doğu''daki politik durumu hakkında önemli bir ilmî yazı yayınladı.
İran''ın nükleer silâha erişmesi hâlinde Türkiye''nin de bunu izleyeceği iddiası, bilhassa dikkatimizi çekti.
Biz İran''ın nükleer silâh sahibi olacağına inanmıyoruz. Ancak tarih, inanılmaz görünen gelişmelerin hikâyesidir. İran atom bombası yaptığı takdirde Türkiye''nin derhal nükleer silâh edinmek durumunda kalacağı açıktır. Türkiye''de nice zamandır atom bombası bulunmuştur ama, anahtarı bizim elimizde değildir.
Bugün yalnız 5 devletin, kıt''alararası stratejik savaş yapacak nükleer silâhları var: ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin. Bunların ilk ikisindeki birikim, akılları durduracak derecededir. Hindistan, Pakistan, İsrail de atom bombası sahibidirler. Pakistan, atom bombalı, tek Müslüman devlettir. Ukrayna, Kazakistan, Brezilya, Arjantin, Güney Kore''de ise nükleer silâh bulunduğu, fakat kullanım dışı tutulduğu biliniyor. Kuzey Kore''nin atom bombası yapmak için yarım asır aç kaldığı söyleniyor. Ayrıca Japonya ile Almanya, istedikleri takdirde, en kısa zaman içinde nükleer silâh yapacak teknolojiye ve paraya sahip bulunuyorlar.
Nükleer ve biyolojik silâhlar, insan ırkının en menfur, en aşağılık, en iğrenç icatlarıdır. Ortadan kaldırılmaları için sonu gelmez müzakereler yapıldı. Ama insanlık, henüz bu akıl ve ahlâk çizgisine erişmedi.
Nükleer enerjiye gelince, feragat etmek mümkün değildir. Türkiye inanılmaz derecede pas geçmiştir.
21. asrın enerji savaşları yüzyılına dönüşmemesi için, daha radikal planlar gerekiyor.
Filistin''de HAMAS dönemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Filistin seçimlerini HAMAS kazandı. Arafat''ın el-Fetih''i, 30 yıllık iktidarını kaybetti, ikinci parti oldu.
El-Fetih''in hezimetinin başlıca sebebi, yolsuzluklara batmasıdır. Arafat''ın ailesine miras bıraktığı milyarlarca doları hatırlamak yeter. Arap devletlerinin Filistin halkı için verdikleri paralardan çalınmıştır.
HAMAS, ABD ve İsrail tarafından İran''a bağlı terör örgütü sayılıyor. Partiye dönüşmesi kabul edilmiyor. Muhtemelen el-Fetih ile koalisyon yapsa da bir HAMAS hükümetinin İsrail''ce tanınması zordur.
HAMAS''ın İran''la rabıtasını kesmesi de mümkün değildir. Belki terör eylemlerinden vazgeçecektir. Ankara da bu ümidi dile getirdi. ABD, AB ve İsrail''den, HAMAS''a fırsat tanınmasını istedi.
Bu sütunda müteaddit defalar belirttiğimiz gibi, bizim şahsi kanaatimiz, İsrail-Filistin barışının uzun vadeli olduğudur.
Batı âlemi, HAMAS''ın seçim kazanacağına ihtimal vermiyordu. El-Fetih''in başarısızlıkları, Arafat''tan sonrası için filizlenen ümitlerin de gerçekleşmemesi, bu sonucu oluşturdu. Clinton-Arafat görüşmelerinden barış doğmak üzere idi. Arafat, İran''a bağlı terör örgütlerinden ve İran''dan korktu. Sulh, en az çeyrek asır gecikti.
Şimdi Filistin''de şiddet eylemlerinin canlanması an meselesidir. İran''a bağlı ve terörle beslenen Şii hareketi Irak''ta, Lübnan''da, Suriye''de, Filistin''de saha genişletti. Körfez''in batı yakasına atlamaya bile teşebbüs edebilir.
Birleşik Amerika''nın Orta Doğu''yu, atom bombalı bir İran''a terk etmesi mümkün değildir. Avrupa, şu veya bu şekilde, şu veya bu dozda, Amerika''ya destek verecektir. Suriye bile Şii tahakkümünden ve BAAS kafasından vazgeçmek için hiçbir şey yapamadı.
Bu tablodan, Orta Doğu''da ısının yükseleceği anlaşılıyor. Türkiye''ye gelince, 2006 yılı boyunca hem iç politika hareketlenecek, hem dış politika hayati derecede önem kazanacaktır.
HAMAS dünya gündeminde
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Ocak, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Filistin''de HAMAS''ın seçim kazanması, dünya gündeminde manşete çıktı. Tam bağımsız bile olmayan bu küçük devlette, iktidar değişmesinin, dünyaya hükmetmek iddiasındaki kocaman devletleri bu derecede uğraştırması dikkate değer.
Tam bu sırada Londra''da İran üzerinde görüşmeler yapılıyor. İran, geçenlerde küçümseyerek reddettiği Rusya''nın beraberce uranyumu zenginleştirme teklifini ısıtıp ortaya atmasın mı? Tahran''da diplomasinin çok oynak olacağını yazmıştım. Bu nükleer faaliyet Rusya topraklarında gerçekleşeceği için, tabiatıyla Amerika''nın havadan taarruz tehdidinden masûn kalacaktır.
İran, vakit kazanmak için, her tarafla dalga geçiyor. İşlerin uzaması ile yeni fırsatlar oluşacağına inanan bir diplomasi anlayışını uyguluyor. Aslında böyle bir fırsatın doğması ihtimali yok. Ama ideolojilerini iman, hattâ taassup derecesine getiren rejimler, böyle yanlış hesaplara girişegelmişlerdir.
İran, HAMAS''ın seçim kazanması ile ABD ve AB''yi küçümsememeli. Dün İsrail''i ziyaret eden Federal Almanya Şansölyesi Angela Merkel, HAMAS''ı tehdit etti. Nice tehditlere rağmen yıllar boyu eylemlerini sürdüren HAMAS''ın derisi kalındır. Bu gibi tehditlerle âdetâ canına can katıyor.
Bu keşmekeşten ne çıkar? Bu tablodan, Orta Doğu çekişmesinin (savaşının demiyorum) bendenizin tahminlerimi bile aşan bir vüs''at ve ehemmiyet kazanacağı ortaya çıkar. Birleşik Amerika''nın, bu coğrafyadan tası tarağı toplayarak, bin Lâdin''e buyurunuz İslâm imparatorluğunuzu kurabilirsiniz diyeceğini sanmıyoruz.
Ama
gittikçe Washington''a yanaşan AB ile birlikte Japonya''yı da aralarına alıp Rusya''yı dalgalanmaya bırakarak, Birleşik Amerika''nın bir blok oluşturması, sulh ve sükûna delâlet etmiyor.
Tansiyon yükseldi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İç politikada tansiyon yükseldi. Gerginleşti diyebiliriz. İktidarın başı olan başbakan ile ana muhalefet partisi liderinin karşılıklı eleştirileri, kapışma çizgisine geldi. Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan, dünkü
grup konuşmasında, çok kararlı sözler söyledi. Sayın Baykal, Atina''da sosyalist partiler kongresinde idi. Bugün Ankara''ya dönmesi ve aynı şiddet ve tempoda cevap vermesi bekleniyor. Sayın Erdoğan''ın, fikirlerini tadil edecek herhangi bir gelişme vuku bulmadığı takdirde, tasarladığı politik
program açığa çıktı. Cumhurbaşkanı olmak istediği kesinleşti. Çankaya''ya yerleşip partisinin genel başkanlığını bırakması halinde, AK Parti''nin gerileyeceği iddiasını bile daha şimdiden cevapladı. Başbakanlık tecrübesi bulunan Sayın Abdullah Gül''ün, aynı performansı sürdüreceğini açıkladı. Biz, Sayın Gül''ün, Türkiye''nin istikbalini çizecek dış politikada önemli tecrübe kazandığını da ekleyelim. Böylece 2007 baharında Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan ve silme hükümet
üyeleri AK Partili olacak. 47 yıldır görülmeyen bir tablo ortaya çıkacak. Bu oluşum, 1950-60''ta Demokrat Parti iktidarında vuku buldu ve başka emsali de yoktur. Ama Demokrat Parti''nin yüzde 57 oy alarak böylesine emsalsiz bir iktidara sahip bulunduğu, bütün 2006 yılı boyunca AK Parti''ye hatırlatılacaktır. Yüzde 54 ile 1965''te iktidar olan Sayın Süleyman Demirel''in oyları 1969''da yüzde 47''ye düştüğü zaman, ana muhalefet partisi lideri İsmet Paşa, Adalet Partisi iktidarını gayri meşru ilan etmişti. Bu örnek de artık her gün medyamızda tekrarlanacaktır. Dış politikanın Türk devletinin geleceğini belirleyeceği bir dönemde, iktidar ile mühalefetin çatışma derecesine varabilecek çekişmelerden kaçınmalarının, sayılamayacak kadar çok milli faydası mevcuttur.
İran konusunda sonun başlangıcı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran için sonun başlangıcı değerlerdirmesi mübalağalı bulunabilir. Ancak Amerika''nın İran planının ucu göründü. Bu hususa itiraz mümkün değildir.
ABD önce yanına İngiltere, Fransa, Almanya''yı alarak Avrupa Birliğini, nükleer silâha sahip bir İran''ın dünyaya kafa tutacağı hususunda ikna etti. Sonra epey zorlukla da olsa Rusya''yı saflarına kattı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''nde veto hakkı bulunan 5 devletten Çin kalmıştı. Sonunda Pekin de kafileye katıldı. Londra''da toplandılar. Güvenlik Konseyi''ne gitmeyi kararlaştırdılar.
Güvenlik Konseyi, birtakım müeyyideler isteyecek. Tahran bunları uygulamazsa Amerika, İran için ambargo teklif edecek. Birleşmiş Milletler''den İran''a ambargo kararı çıkartmak kolay değilse de, Washington, bu engeli de aşmayı tasarlıyor.
Türkiye, İran''ın nükleer silahlanmaya giden çalışmalarına karşı olduğunu açıkça bildirmiştir.
Amerika''nın Saddam''a karşı ithamlarından biri, İsrail''in havadan bombardımanı ile yok edilen nükleer tesislerinden sonra da Irak''ın atom bombası çalışmalarına giriştiği hususu idi. Gerçek olmadığı anlaşıldı.
İran''daki çalışmalar ise gerçektir. Çalışma merkezlerinden biri Isfahân''dadır. Açık hava müzesi değerinde, bizzat İranlıların Isfahân-ı nısf-ı cihân (dünyanın yarısına bedel Isfahân) diye andıkları bir beldenin yanı başında böyle çalışmalar yapılmamalıdır. Amerika veya İsrail bombardımanı tehlikesi olmasa bile sakıncalıdır.
Birleşmiş Milletler, İran''a karşı tedbirler konusunu, çok oynak İran diplomasisinin de yardımı ile uzattıkça uzatabilir, kuşa da çevirebilir. Sorun, Birleşik Amerika''yı ne zamana kadar durdurabileceğidir. Bize göre Washington, kesin kararını devlet politikası şeklinde çoktan verdi. Diplomatik safhanın tamamlanmasını bekliyor.
Savaş rüzgârları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tüpraş davası, iktidarla muhalefet arasındaki mal varlığını açıklama konusunu bastırabilir. Türkiye''nin zarara uğramak ihtimali vardır. Dış politikada, Başkan Bush ile İran cumhurbaşkanı Ahmedinecad, tam manasıyla kapıştılar. Baba Bush''la Saddam''ın kapışmasından Birinci Körfez Savaşı, oğul Bush''la Saddam''ınkinden İkinci Körfez Savaşı çıktı. İran''da Haşimi Rafsancani seçilse idi, ipler bu derecede gerilmezdi. Ama Allah adına yönettiği iddiasındaki bir şeriat rejiminde yolsuzluklar, İran''da radikalleri öne çıkardı. Bush: İran''ın nükleer silâh yapmasına izin vermem. İran halkı hürriyet mücadelesi ile bir an önce bu iktidarı başından atmalı. Radikal İslâm Şeytan''dır dedi. Hamas''ın hemen İsrail''i tanımasını da istedi. Ahmedinecad ânında cevap yetiştirdi: İran halkı hiçbir tehdide boyun eğmeyecek dedi. Bush''u da halkın oyu ile değil mahkeme kararı ile seçildi diyerek tahkir etmekten çekinmedi. Cihan devleti ile önemli bir devletin zirvede bu lisanla konuşması, savaş rüzgârları estirir. Amerika''nın, Birleşmiş Milletler''deki uzun müzakereleri beklemiyecek bir sabırsızlığa girdiği söylenebilir. Niçin? Çünkü Washington, İran''ın nükleer silâh sahibi olmaması hususunda Çin''i bile ikna etti. İran ise, nükleer çalışmalarını durdurmanın istiklâline aykırı düştüğü kanaatinde ısrardan başka, İsrail hakkındaki fikrini de değiştirmedi. Yahudiler''e zulm eden Avrupalılar''ın, Avrupa''da bir İsrail kurarak Müslüman toprağı Filistin''i boşaltmaları imasında bulundu.
Avrupa''da mazideki Yahudi düşmanlığının önderi Almanya''dır. Almanya''nın, bir eyaletini, Avrupa''da Yeni İsrail kurulması için Yahudiler''e vermesi gerektiği manası çıkar. Şansölye Angela Merkel''in böyle algıladığına eminim. İsrail''i ziyaret ederek orada alenen İran''a o derecede sert çıkmasının izahı budur. Böylesine bir tarihî ortamda Türkiye, Tüpraş ve mal beyanı gibi ikinci derecede konulara aklını takarsa eyvah!..
Aşağının bayağısı karikatürler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Peygamberimiz, bir buçuk milyar Müslüman için en kutsal kişidir. İslâm dininin kurucusudur. Türk Müslümanlığı''nda, yani İslam''ın Osmanlı''nın yorumlayıp uyguladığı şeklinde, Peygamberimiz''e bilhassa toz kondurulmaz. Her şeyin üzerindedir. Sünni veya Alevi fark etmez.
Buna rağmen, Avrupalıların densizliğine karşı ağırbaşlı protesto Türkiye''de yapıldı. Kendinden emin, milliyet ve tarih şuuruna erişmiş, demokratik hayat tarzını benimseyip sevmiş bir toplum olduğumuzun işaretidir. Bu husus, muasır medeniyet seviyesine erişmek istidat ve hevesimizin göstergesidir.
Densizlik Kopenhag''dan kaynaklandı. Birkaç Avrupa devletine yayıldı. Belirli medya organlarınca yapıldı. Papa, Ortodoks Cihan Patriki, ABD Başkanı, Almanya Şansölyesi, demokrasinin temeli olan fikir ve sanat hürriyeti ile toplumların kutsallarına hakareti çok iyi ayırdılar. Memnuniyetle müşahede ettik. Şu veya bu üslupla karikatür maskaralığını kınadılar.
Danimarka Başbakanı gibi tek taraflı davransalardı maazallah... İslamcı iddialarla örgütlenen terör azardı. İki büyük âlemin arası açılırdı. Medeniyetler çatışması faraziyesi güç kazanırdı.
Batı''da İslam ve Müslüman âleminde de Hristiyan düşmanlığı bulunmadığını öne sürecek değiliz. Ama karşılıklı müsamaha, tesâmüh, hele sempatiye dönüşebilirse, cihanşümûl barışı temin eder. Aksi takdirde çağdaş uygarlık düzeyi, din kaynaklı milletlerarası bir savaşı kaldırmaz.
Trabzon''daki cinayet
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya gündemi iki konuya odaklandı: Karikatür ve İran... İkisi de Müslüman âlemi ile Batı (ABD ve AB) arasında derinlemesine sorunları içeriyor. Biri diğerinden olumsuz içerik taşıyor.
Prof. Huntington''ın tezi gerçekleşiyor mu ne?.. Ama Türkiye Başbakanı ile İspanya Başbakanı el ele verdiler. Bu tezin yanlış ve yanıltıcı olduğunu söylüyorlar. Onlara
güveniyoruz. İnşallah bu yılın Nobel Barış Ödülü''nü paylaşırlar. Bu ödülü alan bir politikacının cumhurbaşkanlığını kimse münakaşa konusu yapamaz.
Alçaklığın en âdîsi olan bu karikatürlerden çıkan büyük tatsızlıktan, Danimarka Başbakanı''nın acemi politikacılığı, belki de Lüteryen taassubu birinci derecede sorumludur.
Vaktiyle en büyük Müslüman nüfus yanında en büyük Hristiyan ve Mûsevi nüfusa sahip bulunan Osmanlı Cihan Devleti''nin her asırdaki doğrusu şâhâne (imparatorca) dini toleransı, istisnasız bütün devletlere örnek oluşturur.
Fâtih Sultan Mehmet, yalnız İstanbul''un (1453) değil, 8 yıl sonra (1461) Trabzon''un da fâtihidir. Bizans Roma İmparatorluğu''ndan sonra, Trabzon Rum İmparatorluğuna son verdi. Kayser-i Rum=Roma İmparatoru titrini, unvanları arasına kattı. Torunu Yavuz Sultan Selim 24 yıl Trabzon''da valilik yaptı. (1487-1511). Oğlu Kanuni Sultan Süleyman, Trabzon''da doğdu (1495). Yavuz''un annesi Dulkadiroğlu Ayşe Hâtûn Trabzon''da öldü ve gömüldü (1505). Bu kadar şeref taşıyan Trabzon''un da bir imparatorluk şehri olduğu anlaşılır.
İkinci Sultan Mahmud, 1837 nisanında Tuna üzerindeki eyaletlerimizi gezerken, Hristiyan Osmanlılar hükümdarlarını Vasileus (Bizans İmparatoru) diyerek ve toprağa secde ederek karşıladılar. Ünlü nutkunda Sultan Mahmud, "Ben yalnız Müslümanlar''ın değil, Hristiyan ve Musevi teb''amın da hükümdarıyım, hepinize müsavi muamele ederim" dedi.
Türkiye Cumhuriyeti, elbette bu anlayışın da vârisidir. Trabzon''da rahip öldürmek Türk''e yakışmaz ve yaramaz. Fuhuş mafyasının cinayeti ise rahatlayacağız. Milliyetçilere yüklenmek istenmesi hususunda dikkat kesilmeliyiz. Milliyetçi
Hareket Partisi bir anda ikinci parti durumundan baraj altına düşer. Dün Roma''da bir Türk otobüsü tam bu sırada büyük bir kazaya uğramasın mı?
ABD-İran savaşı nasıl olacakmış?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İngiltere''nin her çağda en ciddi -adeta yarı resmi- gazetesi The Times (Tayms), Birleşik Amerika''nın İran''a karşı savaş planını açıkladı.
ABD, İran''da nükleer çalışmaların en kısa zamanda atom bombası yapacak kapasiteye eriştiği fikrinde (veya iddiasında)dır. Son anketlere göre Amerikalıların yüzde 57''sinin İran''a askerî müdahaleye taraftar oldukları anlaşıldı. Yüzde 43''ünün ise ya hiçbir fikirleri yok, ya müdahaleye karşılar. Kıtalar ötesi bir savaş için bu oran, dehşet vericidir. Washington''ın devlet projesinin artık milli plan haline geldiğini milletçe benimsendiğini gösterir. Irak harekâtında ABD aleyhindeki bütün eksi puanlara rağmen...
1981''de İsrail''in, tek hava taarruzu ile Irak''ın nükleer tesislerini yerle bir ettiği, Saddam''ın bundan sonra artık nükleer çalışmaya giremediği hatırlanmalıdır.
ABD, 1981 tecrübesini, tabiatiyle çok daha büyük çapta tekrarlayacaktır. Bu işi İsrail hava kuvvetlerine bırakabilirse de, yetersiz kalabilir ve politik sakınca vardır. Basra Körfezi''ndeki Hind Okyanusu Filosu denen korkunç donanma, dehşetli bir hava gücü taşıyor. İran''a komşu üslerden de ABD uçakları kalkacaktır.
İran''ın -Türkiye''ye tevcih edilmiş bulunduğu söylenen- Şihâb 3 füzelerine gelince, ilk Körfez Savaşı''nda Saddam''ın İsrail şehirlerine fırlattığı füzelerden fazla etkisi olmayacağı tahmini yapılıyor (o füzeler toplam 1 İsrailliyi öldürmüş, 3 İsrailliyi hafif yaralamıştı.)
Sırbistan''a ve Irak''a yapıldığı gibi havadan ve denizden yıldırım savaşı ile, İran askerî gücünün çok az zamanda bertaraf edileceği düşünülüyor. İran''ı askerî işgal altına almak bahis konusu değildir. Bu iş, İran''da rejim muhaliflerini ve çeşitli milliyetleri harekete geçirerek gerçekleştirilmek isteniyor. Endişemiz, İranlıların ve o topraklardaki eşsiz medeniyet eserlerinin zarar görmesidir.
Dürr-i Şehvâr Sultan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dürr-i Şehvâr Sultan, Londra''da 92 yaşında öldü. Bütün Osmanoğulları''na tâziyetlerimi sunuyorum. Sultan, Osman Gazi''den bu yana bütün Osmanoğulları içinde en yaşlısı idi (hayatta kalma rekoru 91 yaş ile İkinci Abdülhamid''in kızı Şâdiye Sultan''da idi.) Dürr-i Şehvâr Sultan, hayatta kalan son hâkan ve halîfe çocuğu idi. Osman Gazi''nin 21. kuşak torunu idi. Şimdi Osman Gazi''nin 26. kuşak torunları bile doğmaya başlamıştır (Beşinci Murad dalından 2004''te doğan Şehzâde Cem Efendi). Dürr-i Şehvâr Sultan, son halîfe İkinci Abdülmecîd''in tek kızı idi. Tek kardeşi Şehzâde Ömer Faruk Efendi idi (1898-1969). 10 yaşında babası ile birlikte Türkiye''den çıkarıldı. 1931''de Paris''te, dünyanın en zengin hükümdarı olan Haydarâbâd Nizâmı Osman Hân''ın oğlu ile evlendi. 2 oğlu oldu ki büyüğü 1933 doğumlu Bereket Ali Han, bugün Nizâm unvanını taşıyor. Dürr-i Şehvâr Sultan''ın bu evlenmesi, Osmanoğulları''nı çok kritik durumdan kurtaran en önemli gelişmedir. Zira Nizâm, Halîfe''ye büyük bir maaş bağlamıştı. Hanedan, gerçi Romanov (Rusya) hanedanı gibi bir felâketle karşılaşmadı. Atatürk, yalnız şehzâdelerin sürülmesi fikrinde iken, başbakan İsmet Paşa, tahta geçmeleri kesinlikle mümkün bulunmayan sultan ve hanım-sultan ve hanım efendi denen prensesleri sultan-zâde ve dâmâd denen kişileri de sürgün listesine katınca, Avrupa sâkıt hanedanlarının maruz kalmadığı bir duruma duçar oldu. Türkiye''den hiçbir şey alamadıkları gibi, eski Osmanlı ülkelerinden almamalarına da özen gösterildi. Herkesin bir şeyleri varken, üzerinde yaşadığımız toprakları bize kazandıran ailenin hiçbir şeyi olmaması mantık dışıdır.
Dürr-i Şehvâr Sultan, gelmiş geçmiş bütün Osmanlı imparatorluk prenseslerinin (ki sultan denir) en entellektüeli idi. 8 dil konuşması ile ünlü idi. Daha İstanbul''da iken Ömer Rıza Doğrul''dan Arapça öğrenmişti. Hattat, ressam, amatör tiyatro yazarı idi, San''at istidadını babasından ve onun babası Sultan Abdülaziz''den ve onun babası Sultan Mahmud''dan aldığı âşikârdır. Babası Halîfe Abdülmecîd Efendi''nin 12 defter tutan elyazısı ile hatıralarının Dürr-i Şehvâr Sultan''da bulunduğu biliniyor. Bu eserin yayınlanması, tarih ilmi bakımından önemli görünüyor.
İran konusunda son gelişmeler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2007''nin İran yılı olacağını daha geçen yılbaşında yazdım. Karikatür maskaralığı gibi akla gelmez gelişmeler bile,
İran''ı gündemin alt sıralarına, hattâ ikinci sırasına düşüremiyor. İran konusu ile ilgilenmeyen dünyanın hiçbir ülkesini tasavvur edemiyoruz. Türkiye''yi ise, ilgili devletlerin başında sayıyorum. Doğu komşumuz, büyük komşumuz diyoruz. 1639''dan beri sınırları değişmeyen tek sınırdaşlarız deyip zımnen Tahran''a teminat bile veriyoruz. En gerçekçi ilgimiz ise,
İran''ın Türkiye''den sonra en büyük Türk nüfusunu barındıran devlet olması durumudur.
Bizim komşuluk nezaketiyle pas geçtiğimiz bu gerçeği, Washington unutmuyor. İran neden dünyaya kafa tutuyor? Zira rejimini yaymak, rejimine yeni sahalar bulmak istiyor. Arap devletlerinin üzerinde bir ilgiyle, Filistin davasını yürütmekte öncülük ediyor. Ancak daha geniş perspektiften bakarsak
İran''ın devlet politikası, Orta Doğu''nun güçlü ve birinci devleti olmak, bu pozisyonu asla bırakmamak şeklinde özetlenebilir. Halbuki bu pozisyon, imparatorluk döneminde olsun, cumhuriyetimizde olsun, Türkiye''ye
aittir. Bırakınız diğer unsurları, coğrafya konumu ve jeostratejik bakımdan bile Türkiye''den almak mümkün değildir. Ne İran, ne bölgenin başka bir devleti için böylesine bir arzu hayalden öteye gitmez. Şihâb 3 füzeleri ile mümkün değildir. Atom bombası bile vız gelir. 1040 yılından beri hiçbir güç Türkler''in bu durumunu bozamadı. Şimdi Tahran, İran krizinin yatıştırılmasında Ankara''nın büyük rolü olduğunu söylüyor.
Atom bombası gibi bir niyetlerinin bulunmadığını eklemeyi de ihmal etmiyor. Ancak İran gibi
enerji zengini, büyük enerji ihracatçısı bir devletin nükleer çalışmalarda bu kadar ısrarcı olmasının sebebini açıklamıyor. Nükleer santrale ihtiyacı bulunduğu iddiası en ciddiye alınmayacak ülkelerin başında gelir. Bu enerji zenginliğidir ki, dünya devleti Amerika''yı İran''a musallat etti. Bu hususu da belirtmek, konunun diğer yanını, hattâ mutlak gerçeği görebilmek için şarttır. Buna İran''ın İsrail karşıtlığını ve eylemci örgütleri himayesini ekleyiniz. Washington''un devlet politikası ortaya çıkar.
Amerika ile ilişkilerimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ne oldu da NATO''da stratejik müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ilişkiler zayıfladı? Halkımızda Amerika hayranlığının yerini niçin Amerika karşıtlığı almaya başladı?
Gerçi Kıbrıs meselesi sebebiyle, sevimsiz bir adam olan Başkan Johnson''ın İsmet Paşa''ya mektubu ve Washington''ın Ankara''ya akıl almaz sorumsuzlukla silâh ambargosu uygulaması dönemlerini unutmuyoruz. Türkiye''de darbeler yaptırmasını hiç unutmuyoruz. Ancak Özal ve Demirel''in cumhurbaşkanlıklarında özellikle ABD-Türkiye ilişkileri zirvede idi.
Washington bize öylesine güveniyordu ki, AK Parti hükûmetinin kabûl edip Meclis onayına sunduğu İkinci Tezkere''nin beklenilmeyen reddi, Amerika''da şaşkınlık uyandırdı. Halbuki Birinci Tezkere kabûl edilmiş, limanlarımızı, meydanlarımızı onarmak izni verilmişti.
ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, Kuzey Irak''tan cephe açılamamasının Amerika''ya büyük insan ve para sarfına mâl olduğunu söyleyerek açıkça Türkiye''yi itham etti. Barzani ile Talabani ise, Türklerin kuzeyden girmeyerek Kürdistan devletinin kurulmasını sağladığını söylediler.
Bu durumda Amerika''nın Kuzey Irak''ta üslenmiş PKK''yı dağıtmayıp her ay muntazaman süper mayınlarla ellişer yüzer topraklarımıza sokması, Türkiye''de birden Amerika aleyhinde atmosferin oluşmasına sebeb oldu. Son defa bir Amerikalı yetkilinin, PKK meselesini çözmek için Kuzey Irak''taki Kürt otoritelerine müracaat etmemizi söylemesindeki küstahlık, dikkat çekicidir. Şimdi Amerikalılar, Kurtlar Vâdisi filminin Türkiye''de rekor kırmasına hayretlerini açıklıyorlar.
Bu derecede nazikleşen cihan devleti Amerika ile stratejik denen müttefiki arasındaki ilişkiler İran konusunda Washington''ın politikasından uzaklaştığımız oranda kritikleşecektir. Pisleşecektir demeye cesaret ediyorum. Zira bu takdirde Amerika PKK''yı açıkça Türkiye''ye ve İran''a salacaktır. Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan projelerini yürürlüğe koyacaktır. Bunların yanında PKK, bizim beşinci derecede sorunumuz olacaktır.
Böylesine bir atmosferde Trabzon''da papaz ve Roma''da bir düzine Türk öldürüldü. Papaz, azîzler listesine alınmak üzere Vatikan''da muameleye kondu ki, Hıristiyanlığı tanıyanlar ne demek olduğunu bilirler. Papazı öldüren silâhın gerçek sahibi henüz tesbit edilemedi. ABD ile AB ilişkilerimizin paralelliğini pek çok yazdım..
.Dış politikada hızlı gelişmeler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hafta kapanmak üzere iken dış politikamızda sürpriz, HAMAS liderinin ansızın Ankara''yı ziyaretidir. Ankara, bizim taleplerimize de paralel bulunan ABD ve AB''nin isteklerini Filistin''de seçim kazanan HAMAS''a iletecektir. Bunları yerine getirip meşruiyet kazanın dostça
tavsiyesinde bulunacaktır. Dün Washington''da Temsilciler Meclisi, yalnız tek muhalif oyla, HAMAS, İsrail''i tanıyıp silâh bırakmadıkça, Filistinliler''e yıllık para yardımı yapılmaması kararı aldı.
Hafta, İran krizinin kızışması ile kapanıyor. İran, nükleer çalışmalarından vaz geçmiyeceğini, cumhurbaşkanı Ahmedinecad''ın Isfahan yakınındaki en önemli kuruluşun bulunduğu Natanz''daki nükleer tesisleri ziyaretle gösterdi.
Amerika, Irak''ta Kerbelâ, Necef, Âzamiye gibi en kutsal mekânları, Bağdad Müzesi gibi beşer medeniyetinin ilk eserlerini içeren yerleri esirgemedi. Açık hava müzesi olan Isfahan''ın, benzeri bir felâketle karşılaşmasından ben, belli ki, İranlılar''dan fazla endişe ediyorum.
Batı, İran''a atom bombası yaptırmıyacaktır. Dün Fransa dış işleri bakanı, İran''ın nükleer çalışmalarının sivil amaçlı olduğu hakkında yalan söylediğini, atom bombası yapmaya hazırlandığını bildirdi. Avusturya dış işleri bakanının ve evvelsi hafta Kudüs''te Almanya Şansölyesi''nin beyanları, aynı yöndedir.
İran''ın, Rusya ile ortaklaşa nükleer çalışmada bulunmayı reddetmesi, Moskova''yı kızdırdı. Başta Türkiye olmak üzere, Müslüman âlemi de İran''ın atom bombası yapmasına karşıdır. Zira böyle bir durumda başta Türkiye, bir kaç Müslüman ülkesi daha atom bombası sahibi olmak isteyecektir.
1789 Fransası ve 1917 Rusyası gibi dünyaya meydan okuyan bir İran... Birleşmiş Milletler''den ambargo kararı çıksa bile, Tahran etkilenmiyecektir. Ben bu gidişin âkıbetini hayırlı görmüyorum. Washington''ın Tahran''a bombanı yap, İsrail''i tehditte devam et, eylemlerini sürdür ben karışmam demesi ihtimali sıfır''dır.
.HAMAS Ankara''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
HAMAS mensuplarının özel mahiyette AK Parti tarafından Ankara''ya daveti ve Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül''le konuşmaları, dünyanın ilgisini çekti. Gerçek bir sürpriz, beklenmeyen bir politik gelişme idi. Birleşik Amerika''da Yahudiler ve İsrail devlet adamları, Türkiye Başbakanı''nın emriyle HAMAS''ın Ankara''ya davetine epey ağır tepki verdiler. Bu tepki çok da yerinde değil. HAMAS, Filistin''de seçim kazandı. ABD ve İsrail ile AB, HAMAS''ın siyasi parti olarak seçimlere girmesine itiraz etmediler. Gerçi el-Fetih''i geride bırakıp kazanacağına ihtimal vermediler ama, sandıktan daima beklenen çıkmaz. Hitler de 1932''de seçimle iktidara geldi kabîlinden örneklerle sonuca rıza göstermemek, en azından münakaşa konusudur. Ama kazanan partinin icraatını beklemek, terörden koptuğunu ve diplomatik düzene girdiğini görmek istemek, makbuldür. AK Parti, bu kabul edilebilirliğe yardımcı olmak istemiş. Davetin yapılacağı ABD ve İsrail''e önceden bildirildi deniyor. Böyle değilse, diplomatik gaf yapıldığı iddiası geçerlilik kazanır. Kaldı ki Ankara''da HAMAS''çılara İsrail''i tanıyın, terör ve intihar eylemi yapmayın, demokratik kurallara uyun denildi. HAMAS mensuplarının önce Tahran''ı ziyaret gibi gerginliği çok artıracak teşebbüsleri önlendi.
"Filistin''e bu ilgi ne, sınırdaş bile değiliz!" itirazına gelince: Birinci Cihan Savaşı''nda 3 Türk İmparatorluk ordusu (son komutanı Mustafa Kemal Paşa olan Yıldırım Orduları Grubu) ile savunduğumuz Filistin''de akıttığımız kanı elbette unutmadık. 1970''li yıllarda Filistin''den kaynaklanan Marksist ve Türk düşmanı çetelerin ülkemizde akıttığı kanı da biliyoruz. İki düzine Arap devleti varken Filistin sorununa bizim girmemiz münakaşa konusudur. Fakat AK Parti, İsrail''le Filistinlileri iki tarafa eşit davranarak barışa götürmek, tam bağımsız bir Filistin devleti oluşturmak gibi imkansızı zorlayan, uzun vâdeli bir misyona tâlib oldu. Her hâl-ü kârda HAMAS krizini, zarar görmeden atlatmamız gerekiyor.
HAMAS muamması
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
HAMAS ile İsrail, karşılıklı sert tutum içindeler. HAMAS, ABD ve AB ile İsrail''in terörist örgütler listesindedir. Ankara''da aldığı öğüde uyup İsrail devletini tanıyarak silah bırakmadıkça, İsrail, HAMAS hükûmetini veya-HAMAS''lı bir koalisyonu tanımayacaktır.
Şam''da dünyanın ve Suriyelilerin nefret ettiği el-Muhâberât''ın himayesinde yaşayan Hâlid Meşal''in Ankara''ya daveti, bilhassa İsrail''i kızdırdı. Ama HAMAS, Filistin''de hükûmet kurup İsrail''le müzakereye başladığı takdirde, bu konudaki teşebbüsünün payı olduğunu savunan AK Parti, puan toplayacaktır.
Ankara, ayrıca, ABD, AB ve İsrail''in seçime girmesine ses çıkarmadığı HAMAS''ın, her milletten müşahitlerin kontrolünde -tahminler hilâfına- kazanması karşısında Filistin halkının iradesinin geçersiz sayılmasını benimsemedi. Hele seçime girip kazanan bir partinin PKK ile eş tutulmasına büyük tepki verdi. Aslında İsrail, elbette PKK ile HAMAS''ın farkını biliyor. Ama Ankara''ya, HAMAS''ı himaye ettiği takdirde, tıpkı ABD gibi PKK''ya yaklaşacağını ihtar etmiş oldu.
Ankara''ya gelen Hâlid Meşal, evvelsi yıl İsrail''in öldürdüğü HAMAS''ın birinci ve ikinci liderinden sonra bu örgütün başına geçti. Şam''dan Filistin''e gelip hükûmet kurması düşünülmüyor. Hükûmeti İsmail Haniye''nin kurması bekleniyor. Fakat o da Şam''daki Halid''den, Halid ise Tahran''dan direktif alacak.
Bu derecede karmaşık bir mekanizma, geçmişte Arafat''la İzak Rabin''in Nobel Barış Ödülü''nü paylaşmalarına benzer bir yaklaşıma fazla şans tanımıyor.
Bize gelelim. Bizim için en kötü ihtimal, Ankara''ya kızan İsrail''in, Birleşik Amerika''daki Yahudi asıllı veya etkisindeki parlamenterlere bu kızgınlığını yansıtması, onları Kongre''de bekleyen Ermeni soykırımı kararı için serbest bırakmasıdır. Kuzey Kıbrıs''ı tanıyabileceğini söyleyen İngiltere de ters davranabilir. Ancak bu yazdıklarım, en kötü ihtimaldir.
Washington, Suriye ve İran''la sorunlarını çözmedikçe, İsrail-Filistin barışı mümkün değildir. Bu husustaki kanaatimiz kesindir.
HAMAS hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
HAMAS ile iktidar partisi çatısı altında olağanüstü netameli bir dış politika teması gerçekleşti. Dış politikamızda miskinlikten yaka silkmişizdir, bize yaramaz ve yakışmaz. Ama demokratik bir ıstıfâ (arınma) olarak seçimden geçse bile bir terör örgütü ile temas, daha çok devletlerin istihbaratçıları ile yürütülmüştür. Devlet adamlarının teröristlerle görüşmesi gizlenmiştir. Bu konuda AK Parti, cesur bir girişimde bulundu. Gizlemeye çalışsa idi zaten kıyamet koparılırdı. Daha hayli söz söylenecek, alınacak sonuçlara göre AK Parti öğülecek veya eleştirilecektir.
HAMAS, Sayın Dışişleri Bakanımız''dan dinlediği demokrasi ve politikanın gerçekleri dersinden ne ölçüde faydalanacak? Tahran bizim söylediklerimizin aksi yönünde öğüt verecek. HAMAS, en azından eylemlerden vazgeçtiğini ve İsrail''i devlet olarak tanıdığını bildirmek durumundadır. Zaten kurulacak hükümet, dünya devletlerince tanınır ise, mesele kalmaz. AK Parti''nin teşebbüsü değer ve olumluluk kazanır.
Filistin, Türklerin yaşadığı, bulunduğu bir toprak parçası değil. Orada Türkler, toprağın altında yatıyorlar. Tam 400 yıl İstanbul''dan ve daha önce de asırlarca Memlûkler, Selçuklular gibi Türk devletlerince yönetildiği doğrudur. Ancak biz Türkler, Hindistan''ı da 8 asır yönettik. Binaenaleyh hâlen dünyanın en ihtilaflı milletlerarası konusunda arabuluculuk talebimiz, romantiktir. Biz böyle görüyoruz. HAMAS''ın yola gelmesi, demokratlaşması ise çok zordur. Zira terörist örgüt kabûl ve ilân edilmiştir. Zaten iddiası, Filistin''de demokrasi kurmak değildir. Radikal dinci ve İran''a bağımlı bir rejim getirmektir.
Gerçekte bütün bu yazdıklarımız, ikinci derecede önemlidir. Türk devletinin yüce menfaatleri bakımından önemli olan, cihan devleti ve stratejik müttefikimiz Birleşik Amerika''nın konuya yaklaşımıdır. HAMAS''ı davet edeceğimizi Amerika''nın ve İsrail''in önceden öğrenmemiş olabilmesi ihtimali yoktur. Ama acaba bu teması, gizlilik kaydı ile Washington''a bildirdik mi? Daha ileri düşünebiliriz: Bu davet, Washington''la anlaşılarak mı yapıldı? Bu takdirde mesele yoktur. Yapılan eleştiriler havada kalır. İsrail''in feryat ve figanı ise kendi halkına dönük sayılır. Böyle bir kombinezon, dış politikada maharet ve hüner şeklinde algılanır. Gerçek nedir? Kısa zamanda ortaya çıkar.
Filistin''de yeni dönem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
HAMAS, Ankara''nın tavsiyelerini dinlemeyecek görünüyor. Bu suretle Filistin meselesinde yeni bir dönem başlıyor. Zira HAMAS, hükûmet kuruyor. Tahran''dan yönetileceği, Şam''daki Muhâberât ve Baas''la sıkı iş birliği yapacağı anlaşılıyor. Bu suretle İran''da Ahmedinecad''ın seçilmesi gibi, Doğu Akdeniz''de de bir oluşum ortaya çıkıyor ki, Washington''a bayram havaları estiriyor. Zira milletlerarası basit kurallara uymayacak bir HAMAS iktidarının, değil Washington ve Tel Aviv''i tatmini, Avrupa Birliği ve Türkiye''de bile tasvibi mümkün değildir.
Ama Türkiye, mazlum ve mağdur Filistin halkı için elinden geleni yaptı. Clinton''ın Amerikalıları sonuna kadar zorlayarak başarının eşiğine getirdiği Yaser Arafat-İzak Rabin anlaşması, ülkesine dönen Arafat tarafınan bozulmuştu. Arafat, Nobel Barış Ödülü''nü alıp cebine koymuş, gereğini yerine getirmemişti. İsrail''deki şahinler de bayram etmişlerdi. Zira El-Fetih''in lideri, HAMAS ve benzeri İran bağlantılı terör örgütlerinden korkmuştu.
Şimdi de böyle oldu. Ankara''nın cesur, hattâ cür''etkâr teşebbüsü akamete uğradı. Zira Şam''dan gelen Hâlid Meşal, Ankara''dan Tahran''a gitti. En büyük Şii otoritesinin huzuruna çıktı. Herhalde sonuna kadar cihad kabîlinden bir emir aldı.
Gene faturayı Filistinliler ödeyecek. Istırapları artacak. Bu uygarlık ve insan hakları yüzyılında, hiçbir güvenceleri olmaksızın doğacak, yaşayacak, ölecekler. Miss Condoleezza Rice, politik dehasına yakışmaz bir harekette bulundu. Kahire, Riyad, Abû Dabî gibi Arap başkentlerini gezdi. Filistinlilere yardımlarını kesmelerini istedi. Pekiyi Filistinliler ne yiyip ne içecekler?
Bu Washington için yanlış politikadır. İsrail''in ve Birleşik Amerika''nın, yılda toplam 2 milyar doları bulan yardımlarını Filistinlilerden kesmemeleri doğru politikadır. Nerede kaldı ki, Araplardan ve diğer zengin Müslüman ülkelerden gelen yardımı önlemek gayreti tasvip görsün? Bu para ile Filistin''in bir vakitler Marksist, şimdi "köktendinci" terör örgütleri silâh alıp, liderleri Batı bankalarına milyonlar yatırsınlar furyasını engellemek için kesintiye gidilmiyor. HAMAS''ı, halkı nazarında müşkül durumda bırakmak, en kötüsü, HAMAS''a oy verdikleri için cezalandırmak için yapılıyor. Filistin''de ıstırap artıp bombalar patlayınca, Washington''ın Şam''a ve Tahran''a davranışı sertleşecektir. Batı, HAMAS''ı meşru siyasî parti tanıyıp seçime soktuktan sonra seçim sonuçlarını beğenmediği için ayrıca suçlanacaktır. Ne dünya ama, değil mi?
HAMAS''lı bir hafta
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Karikatürlü haftalardan sonra HAMAS''la da bir hafta yaşadık. HAMAS konusu sanıyorum Türkiye''de sükûn buldu. Ama Filistin''de şiddet arttırarak sürecektir. Birleşik Amerika ve İsrail uğraşadursun. 19 yıllık tarihinde terör örgütü olarak yaşayan HAMAS, belki 19 yıl çalışılırsa demokratik bir siyasi partiye dönüşebilir. Filistin meselesinin uzun vadeli karakterini kaç defa vurguladık. Clinton bile başaramadı.
Araplar, Türkler''in Arap işlerine karışmasından nefret ederler. Alerjileri vardır. 1056''da Bağdad''a giren Selçukoğlu Sultan Tuğrul Bey''den tam 862 yıl sonra Türkler''in Arap ülkelerini yönetmekten vaz geçtiğini iddia ederler. Doğrudur ama, ya Orta Asya''da kalsak, Orta Doğu''nun yönetimine talip olmasa idik? Daha 1099''da Birinci Haçlı Seferi''nde Mekke ve Medine düşerdi. Kuzey Afrika''ya el atmasa idik, 16. asır ortalarında Katolik Latin Kuzey Afrika oluşacaktı.
Bakınız Mısır''ın o kadar tecrübeli başkanı Hüsnü Mübarek, Ankara''nın HAMAS''la temasına tepki gösterdi. Acaba Filistin''de barış olur da, Birleşik Amerika artık Mısır''a yılda 9 milyar dolar ödemez diye mi endişelendi? Mısır, Arap dünyanın liderliğini bırakmaz. Onunla rekabet eden Suudi Arabistan da, ülkesindeki en küçük Osmanlı Türk izlerini silmeyi marifet bilmiştir. Sosyalist bir Baas vardır. Ama dinimize dayandırılmak istenen bir Baas zihniyeti de hükmünü icra ediyor.
Kıbrıs konusunda 30 yıldır tek Arap devleti bize destek vermedi. Yunanistan''ın ve Güney Kıbrıs''ın yanında yer aldılar. Bugünki durumları da farklı değildir.
Araplar''la dostluğa candan talibiz. Milli karakterimiz budur. Ancak arada sırada da olsa Türk''e karşı tutumlarındaki gevşekliği kendilerine hatırlatmakta, sayılamayacak kadar çok milli menfaat vardır.
Karikatür krizi, belki daha yakın durmamıza vesile sağlar. Danimarka''da, politik yetersizliğini ve taassubunu, liberallikle maskelemeye çalışan bir başbakan, çok kan akıttı. Kendi felsefeleri içinde Hamasçılar, Batı''da da var. Zihinler, iddia edildiği kadar berrak ve temiz değil. Devletler, ilişkilerinde bu derecede zorlanmamalı. Milletler kavgaya tutuşmamalı. Bu bakımlardan Batı''nın yüzüne gözüne bulaştırdığı kötü bir 20. yüzyılı kapattık. 21. asır için uyanık olalım! Ama maalesef önümüzdeki haftanın konusu Irak''taki çok vahim Şii-Sünni savaşı olacak.
Irak''ta iç savaş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''ta Sünnî-Şii savaşının başlaması, dünya barışı için en vahîm, en menfur gelişmedir. Humeynî öğretisi ile Bin Lâdin öğretisi yekdiğerine harb ilân ederlerse, iki taraf da mahv olur. Gezegenimiz, Birleşik Amerika''nın kontrolüne geçer. Acaba hedef bu mu? Bağdad''ın 100 km kadar kuzeyinde Dicle üzerinde çok tarihî bir belde olan Sâmerrâ kentindeki türbeyi, son defâ hâkan-halîfemiz Sultan Abdülhamid''in irâdesiyle Bağdad (Orta Irak) eyalet valimiz, 1905 yılında bugünkü şekliyle inşa etmişti. Altın kaplı bakır kubbesi ihtişam saçıyordu. Bu muhteşem kubbe şimdi bomba yedi, türbe cascavlak kaldı. Kubbenin altında 10. ve oğlu 11. İmam efendilerimiz yatar. 12. İmam''ın kaybolduğu mağara da kubbenin altındadır. Burası, Şiilerce daha çok ziyaret edilirse de, Sünniler için de çok kutsal bir mekândır. Yatanlar, Peygamberimizin torunlarıdır. Şimdiden 200''e yakın insanın ölümü ve 100''e yakın caminin tahribi ile neticelenen bu bombalamanın faili el-Kaide''nin Irak fraksiyonu gösteriliyor. Vehhâbilerin türbe ve mezar düşmanlıkları malûm. Ama gene de Sünnî bir örgütün din yolunda böylesine bir işe girişmesi su götürür. El Kaide, Suudî Arabistan''da monarşi rejimini yıkmak istiyor ama, orada hedef ülkeyi ve dünya petrol rezervinin en büyük yataklarını ele geçirmek, ABD ve bütün Batı ile daha iyi savaşabilmektir.
Birleşik Amerika''nın da, son Irak savaşında, en kutsal Müslüman makamlarını esirgemediği unutulamaz.
Bir Sünnî-Şii savaşından Amerika ile İsrail''in mi, Batı ile cihanşümul savaşa girişen terör örgütlerinin mi, İran''ın mı, Irak''ta Şii-Arap Sünnî-Arap harbinden çok şey sağlayabilecek Kürtlerin mi faydalanacağını inceden ve derinden düşünmek gerekiyor. Bağdad şehrini Sünnî egemenliğinden koparmak gayesi de pas geçilemez. İran-Irak savaşı, bir mezhep harbine dönüşmemişti. Sadece iki devletin karşılaştığı savaşta, 8 yıl boyunca, mezhep ve kavim kavramları üste çıkmamıştı. Şimdi Irak birliği, kalbinden vurulmuştur. Bugünkü durum, daha vahîm gelişmelere yol açacak bir tablo oluşturuyor.
Mezhep Savaşı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Şubat, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Devletler arası savaştan daha kıyıcı olanı iç savaştır. Din savaşından kötüsü mezhep savaşıdır. İç savaşın da, mezhep savaşının da kuralı yoktur. İki taraf, insan ırkının en iğrenç tezahürlerini sergilemekten zerre kadar çekinmez. Normal savaşlar iki hasım devletin barışması ile son bulur. İç savaşlarda ve mezhep savaşlarında karşılıklı kin, bitip tükenmek bilmez. Aradan 85 yıl geçti. Ankara, Millî Mücadele''de kendisine karşı çıkanları affetmemiştir. Hâlen resmî eğitim ve öğretim, affedilmezliği sürdürmek üzere programlanarak yapılmaktadır. Irak''ta Sünnîlerle Şiiler iç içedir. Her şehirde, iki taraftan da nüfus yaşar. Hepsi Arapça konuşur. Biribirinden ayırmak mümkün değildir. Camileri de aynı mimaridedir. Ancak aynı camide namaz kılmazlar. Şii ezanı, Sünnî ezandan farklı, bir (bazan iki) cümle fazladır. Bu suretle o caminin Şiilerce kullanıldığı anlaşılır. Irak''ın Sünnî ve Şii şekilde parçalanması hâlinde, iki mezhebi iki ayrı coğrafyada toplamak için, milyonlarca nüfusun yer değiştirmesi gerekir. Yüz binlerce aile perişan olur. Şii-Sünnî evlenmeler çok olduğundan, daha karmaşık bir tablo ortaya çıkar. İran''ın resmî mezhebi ile Irak Şiilerinin mezhebi, aynıdır. Câferî denir. Safevî Türkmenlerinin İsnâ Aşerî (Oniki İmamcı) mezhebi yumuşatılarak Nâdir Şâh Avşar tarafından kurulmuş, Şî''a-i Seb''iyye''dir (Yedi İmamcı).
Osmanlı yönetiminde Irak''ta mezhep çatışmasına izin verilmemiş, sebep oluşturulmamıştır. Şiilerin Necef ve Kerbelâ''daki yüksek dereceli medreselerinde Câferi fıkhı öğretimine asla karışılmamıştır.
Ancak her İmparatorluk sahibi millet, imparatorluk ırkı hasletleri taşımaz. Yönetmeye kalkıştığı kendisine yabancı ülkeleri perişan edip çıkar...
Orta Doğu dengeleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmetimiz, dünya barışı havarilerine döndü. Herkesi herkesle barıştırmak istiyor. Irak''ta kan gövdeyi götürüyor. Irak Başbakanı Câferî, sonra Irak Şiileri''nin Sistânî''den sonra gelen lideri Sadr, Ankara''ya gelecek. Güzel öğütler alacaklar. Kendilerine can ve gönülden, samimiyet ve de içtenlikle tavsiyelerde bulunulacak. Vaktiyle Bağdad, 6. Türk imparatorluk ordusu (ordu-yı humâyûn) merkezi idi. Şimdi oralarda, böylesine sözümüzü geçirecek durumda değiliz. Ancak komşu ve dindaş sıfatlarımızı kullanıyoruz. Bunlara pek aldıran çıkmıyor. Bununla beraber Irak''ta kan dökülmesine ve Irak devletinin bütünlüğünün bozulmasına karşı olduğumuz âşikârdır.
Saddam; İran''ı da, Türkiye''yi de, İsrail''i de, Birleşik Amerika''yı da tehdide kalkışmıştı. Şimdi mahkemelerde maskaralık ediyor. İsrail, bu tehditlerden rahatsız olmuştu. Havadan bombardımanla Irak''ın nükleer merkezlerini ortadan kaldırmış, ama tehdid sürüp gitmişti. Bir daha Irak''tan gelecek benzeri tehlikelerle karşılaşmak istemiyor. Amerika, Suriye ile İran''ı yoluna koyunca İsrail, rahat nefes alacaktır. Mısır''la, Ürdün''le, Suudiler''le kolayca anlaşacaktır. Binaenaleyh İsrail, böyle bir fırsatı bir daha yakalayamaz. Amerika''nın Suriye ve İran''ı hizaya getirmesi için her şeyi yapacaktır. Rusya''ya gelince, Washington''ın Suriye ve İran politikalarının Bush''un karîhasından çıkmadığını, ABD millî devlet projesi olduğunu biliyor. Bu coğrafyada Rus nüfus yaşamadığı için, Rusya''nın toprak kazancı bahis konusu değil. Ama enerji kaynakları üzerinde söz sahibi bulunmak istiyor. İran''a ortak nükleer çalışma teklif ederek, Amerika''ya ve dünyaya ben de varım! dedi. Önce, bu teklifin manasını ve sonuçlarını elbette bilen Tahran, reddetti. Şimdi zaman kazanmak için Moskova''ya yanaşıyor. Ancak Rusya, hiçbir faktörün, ABD''nin Orta Doğu politikasını değiştiremeyeceğini biliyor. Bu gerçeği bir vakit önce kavrayan devletlerin kazançlı çıkacağının farkında. Bu gerçekler muvâcehesinde millî menfaatlerini düzenleyemeyen devletlerin ise, silikleşmeye mahkûm oldukları, güneş gibi âşikârdır
Irak Başbakanı Ankara''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak Başbakanı İbrahim Câferî, Ankara''yı resmen ziyaret etti. Ankara''ya hareketinden birkaç saat önce Irak Cumhurbaşkanı Talabani, Câferî''nin Türkiye ile hiçbir anlaşma yapmaya yetkisi bulunmadığını ilân etti. Düşündük milletlerarası ilişkiler tarihinde böyle bir olayın benzerini hatırlamamız mümkün olmadı.
Celâl Talabani, Kuzey Irak''ta otonomi kazanan iki Kürt liderinden biridir. Tarihî Türk şehri Erbil''de oturan Mes''ud Barzani, koyu Kürt milliyetçisidir. Süleymaniye''de oturan ve İran''la komşu olan Talabani ise, kırılgan ve kıvırgan politikası, bir sözünün diğerini tutmaması ile şöhret yapmıştır. İkisi de, hükûmetimizin onayladığı mahut tezkerenin Meclis''te reddedilmiş sayılmasından sonra, alenen Türkiye''nin bu kararı ile Kürdistan kuruldu demişlerdi.
Talabani, Ankara''ya gelen Irak Başbakanı''nın ziyaretini, başkanı olduğu Irak hükûmetine, millet meclisine, cumhurbaşkanı sıfatıyla kendisine, meclis ve yüksek mahkeme başkanlarına bildirip tasvip ve yetki almadığını söyledi. Dünyada hiçbir başbakan, bu kadar tasvip beklediği takdirde, hiçbir iş yapamaz. Böylece Irak''ta, yönetimin, çaresiz bir kargaşa ve karmaşadan kurtulamayacağı, istikrar sağlanmasının imkânsızlığı, açığa çıktı.
Ankara''yı ziyaretle başbakanımızla ve cumhurbaşkanımızla görüşen Câferî, Şii''dir. Ancak Irak Şiileri''nin birinci ve ikinci liderleri Âyetullâh Sîstânî ile Muktedâ Sadr''dır. Kararlı Amerika düşmanı olan Sadr kezâ Ankara''ya gelmek üzeredir. Sünnîler''den ise Târık Hâşimî''yi bekliyoruz.
Irak, zaten tarihte mevcut olmamış yapay bir devlettir. Dünyamızda pek çok devlet de yapaydır. Sömürgeciler çekilirken veya imparatorluklar tasfiye edilirken oluşmuşlardır. Irak''ın bugünkü manzarası ise, üstelik evlere şenliktir. Irak devletinin devamı, büyük gayrete bağlıdır. Ankara bu hususta yardımcı olmaya isteklidir. Ancak gerek Araplar, gerek Kürtler, gerek İranlılar, Türkiye''nin her hareketine karşı kuşkulu ve isteksiz davranacaklardır.
Orta Doğu Savaşı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Afganistan''da başlayıp Irak''ta devam eden Orta Doğu Savaşı, başka ülkelere sıçrayıp sürecek. Birleşik Amerika, müttefikleri ile birlikte savaşacak. Her savaş gibi bu da bir gün sona erecek. Enerji kaynakları kontrol altına alınacak. Sınırlar daha çağdaş duruma getirilip mutlaka değişecek. Her iki cihan savaşında olduğu gibi Birleşik Amerika, kendi kıt''ası dışında yaptığı bu savaştan da, müttefikleri ile birlikte, muzaffer çıkacak. Her iki cihan savaşı sonrası gibi ekonomisi daha gelişip serpilecek, refah artacak. Sınır ve enerji değişiklikleri, Washington''ın arzuları istikametinde düzenlenecek. Yeni anlaşmalar imzalanacak. Eski anlaşmalar rafa kaldırılacak, 21. asrın bir kısmında olsun Pax Americana, hükmünü icra edecek. Her iki cihan savaşındaki gibi, Orta Doğu Savaşı''na da akıl erdiremiyen, aklını kullanamayan, aklı kesmeyen devletler, yanlış hesaplarının gayyâsında bocalayacak. Bazı devletler tarihe karışıp yenileri sahneye çıkacak. Birleşik Amerika, müttefikleri ile beraber, hangi güçlere karşı savaşıp kazanacak? sorusunun cevabı şudur: Belirli bir düşman devlet yoktur. Dün Afganistan ve Irak, yarın başkaları savaş alanı olacak. Çağa uyumsuz rejimler sona erdirilecek ve geniş ölçüde bu devletlerden kaynaklanan milletlerarası terör, esas düşman sayılacak.
Milletlerarası terör, büyük devletler derecesinde güç kazanmıştır. Bu gücünü arttıracak kapasitesi mevcuttur. Tıpkı büyük devletler gibi, dünyanın geleceği üzerinde planlar yapmaktadır. Gücünü, kuralsız savaşarak elde ediyor. Prusya''nın topyekûn savaş stratejisini kullanıyor. ABD ise gene Prusya''nın yıldırım savaşı stratejisi ile cevap veriyor. Bütün büyük devletler gibi milletlerarası terör de, egoisttir. Milletlerarası terörde el-Kaide, baş çekiyor. Uzaydan kibrit kutusu gören, Amerika, karargâhının yerini bulamıyor. 6 kıt''anın düzinelerce ülkesinde örgütlenmiştir. Her terör teşkilatı ile irtibatlıdır. Meşru devletlerden müttefikleri vardır. Müttefiklerini çoğaltabilecektir. Türkiye, sınırlarını korumak için, sınırlarının dışına bakmak zorundadır. Bunu yavaş ve geç de olsa öğreniyoruz. Öğrenebildiğimiz nisbette başaracağız. Statükocular, böyle bir dünyada, politikadan ve yönetimden tasfiyeye uğrayacaktır.
Gene yapar mı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika, cihan savaşlarına girer ve kazanır. Savaşların sonunda ekonomisi güçlenir. Refahı artar. Ancak bu savaşları, inanılmaz kötü şartlar içeren anlaşmalarla kapatır.
Birinci Cihan Savaşı''nda Başkan Wilson, "14 ilke" diye barış şartları ortaya attı, (Şahsî dostu olan gizli müşaviri bir emekli albayın etkisinde kalmıştır) hiçbirini uygulayamadı. Küstü. Barış anlaşmalarını imzalamadı. Avrupa''yı kendi haline bırakıp çekildi. Lozan''ı da imzalamamıştır. Anadolu kuzeydoğusunda bir Ermenistan kurmak, en berbat ve haksız projelerinden biridir. Amerika''daki Ermeni diasporasının günümüze kadar hayal içinde yüzmesine sebep oldu. Orta Avrupa''da çok milletin hakkını yedi.
İkinci Cihan Savaşı''nda başkan; dünya politikasına hiç aklı ermeyen, Yahudi ve komünizan özel müşavirlerinin etkisiyle davranan Roosevelt idi. Almanlardan nefret ediyor, komünistleri ve Rusya''yı takdir ediyordu. Medeniyet düşmanı kanlı Rus komünistleri, Avrupa''nın ortalarına kadar egemen kıldı. Savaşın son aylarında öldü. Ortaya öyle bir Sovyet Rusya çıkardı ki, akıl sınırlarına itmek için Amerika, 45 yıl boyunca, trilyonlarca dolar harcadı. Ekonomide deha olan Roosevelt, dünya politikasında en budala başkan sıfatıyla tarihe geçti.
Bugün Amerika, milletlerarası terörle savaşın, daha başındadır. Devletlerin sınırları ile akılsızca oynamak, savaşı kazanıp en kötü barış anlaşmaları yapmak huyunu, acaba önümüzdeki yıllarda tekrarlayacak mı?
Tarih tekerrürden ibarettir denir. Can çıkar, huy çıkmaz sözü de ünlüdür.
ABD gene aynı cihanşümûl (evrensel) hataları yapar mı? Yapar! Daha doğru ifadeyle yapabilir. Bu hatalar Türkiye''ye pek çok zarar verebilir. Türkiye''nin stratejik planı kusursuz olmalıdır. Zira biz de aynı cihan savaşlarında yaptığımız ağır yanlışlarla geleceğimizi oluşturduk. Son asırlar Türk tarihi zaten ''Kaçırılan Fırsatlar''ın tarihidir.
Uranyumu zenginleştirmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran cumhurbaşkanı Ahmedinecad''ın Malezya ziyareti de patırtılı geçti. Ankara''ya gelmek istiyor ama, Ankara''da Amerika''yı tehdide kalkışmasından korkuyoruz. Kuala Lumpur''da Birleşik Amerika''yı, İsrail''i, Batı''yı, kısaca İran rejimine uyum sağlamakta zorlanan ve radikal Müslüman olmayan bütün dünyayı tehdit etti. Kasîde formunun emsalsiz ustaları olan İranlılar, böyle üslûptan çok hoşlanıyorlar.
İran, radyumu zenginleştirmek için Rusya ile ortak çalışmayı kabûl etti. Vallâhi billâhi atom bombası yapmayacağım, atom bombasına karşıyım, enerjide kullanacağım diyor ama, enerji zenginliği içinde yüzen İran''ın sözlerine inanılmıyor. Nükleer enerjide yarım asır yitiren Türkiye de İran''ın atom bombasından çekiniyor. Zira biz de yapmaya mecbur kalıp nükleer santrallerden esirgediğimiz milyarlarca doları buraya yatıracağız.
Nükleer komisyonun İran aleyhindeki raporu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''ne sunuldu. Avrupa Birliği''nden İngiltere ile Fransa, Washington''ın yanındalar. Amerika, Rusya''nın enerji zenginliklerini en kârlı şekilde kullanmasına yardımcı olacak. Resmî dili İngilizce olan Hindistan üzerinde atom bombası yaptığı için konan sınırlamaları kaldıracak. Akıl almaz Batı sermayesi bulunan Çin''in ekonomik menfaatlerine yumuşak davranacak.
Başkan Bush, Pakistan''ı Arap ülkesi sanmakla beraber, General Müşerref''e hoş şeyler söyledi. Amerika''ya uyarak Taliban çetelerini eğitip Hayber''den Afganistan''a sokan Pakistan''ı, İran hakkında ikna etmek için epey çaba gerekecek.
Amerika, 21. asır enerji kaynaklarını, yollarını, dağıtımını denetleyebilmek için Asya''da savaşı göze aldı. New York ve Washington''ı vurabilen terör örgütlerini de, bunları destekleyen rejimlerle birlikte ortadan kaldırmak istiyor. İsrail meselesinden yarım asırdır başı ağrıyor. İsrail''i tehdit eden devletleri hizaya getirerek bu konuyu gündeminden silmeye çalışıyor.
Bunları gerçekleştirmek için, çok geniş bir coğrafyada, radikal değişiklikler olacak. Devletler batacak. Devletler çıkacak. Sınırlar değişecek. Türkiye''den neye karşılık ne istendiğini, Miss Condoleezza Rice Ankara''ya geldiği zaman anlayacağız.
Yargı ve ordu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hiç beklenmedik, fantastik diyebileceğimiz bir gelişme, Türkiye gündeminin başına oturdu. Van Savcısı, Kara Kuvvetleri Komutanı hakkında iddianamesini Van Ağır Ceza Mahkemesine sundu. Mahkeme, 15 günü beklemeden, 5 gün sonra iddianameyi kabûl etti. Ancak Kara Kuvvetleri Komutanının yargılanması için, Genelkurmay Başkanının izni gerekiyor. Bu izin verilirse yargı başlayacak, Sayın Orgeneral Büyükanıt''a Genelkurmay Başkanlığı makamı kapanacaktır. Kara Kuvvetleri Komutanlığından istifası gerekebilir. Binaenaleyh dava, aylarca Türkiye gündeminin başındaki yerini koruyacaktır. Mahiyeti bakımından Washington ve Brüksel''de ve daha nice başkentte, bu gelişme, özen ve ilgi ile izlenecektir. Türkiye gibi çok büyük orduya sahip bir ülkede, komuta heyetinin ikinci generalinin ağır suçlamalarla yargıya çıkması, dünya sathında bile az rastlanan bir olay niteliğindedir. Kaldı ki bu komutanın 5 ay sonra Genelkurmay Başkanlığına geçmesi bekleniyordu. Bu yılın Eylül ayında bu makamda bulunacak general, Birleşik Amerika''nın İran''a karşı tutumunda, askerî kararlar alacaktır. Türkiye''nin, Genişletilmiş Orta Doğu Projesi''nin dışında kalması bahis konusu değildir. Bu derecede önemli bir gelişmede medya, yargıya intikal etti diye susmayacaktır. Ana muhalefet lideri daha şimdiden bu yargı konusunu, siyasî bir mesele şeklinde ele alıp iktidarı suçladı. Başbakan, şiddetle cevapladı. Bu kapışmada diğer parti liderleri, ortadan konuşmayı münasip buldular.
Kopenhag kriterlerinde sınıf atlayan ve Maastricht kriterlerinde de başarı ile ilerleyen bir Türkiye''nin, millî hedefi ve stratejik millî planı bozmaksızın, hızını kesmeksizin, yoluna devam etmesi gerekiyor. Herhangi bir kesinti, Türkiye''nin istikbalini karartır. Türk düşmanlarına gün doğar, telâfisi gayri mümkün mesafeler alırlar. Onun için, bu derecede ağırlıklı bir konuda sakarlık yapmadan sorunları çözümlememiz şarttır. Böylesine bir davanın aylarca, belki yıllarca uzayıp gitmesinin vereceği hasar, çok büyük olabilir. Her hâl-ü kârda, bu derecede üst bir komutanın yargı tarafından en ağır cinsinden suçlarla ithamı, basite indirgenemez. Çok önemli bir olaydır.
Millî ekonomi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk ekonomisi yükseliş hâlinde... Borsa 40 bini çoktan aştı. 50 bine erişmek çabasında. IMF''nin ruhu bile duymadan birbiri ardınca oluşan iki dehşetli krizle borsa 7 bine kadar dibe vurmuştu. Şimdi, savcı iddianameleri gibi tarihî çapta süper sürprizlere bile aldırmıyor...
Kalkınma hızımız çok yüksek. 1989''dan beri ilk defa fazla veren bir bütçe yaptık. Enflasyon yüzde 8''e düştü. Tarihimizin en büyük özelleştirmesini gerçekleştirdik.
Gayri Safi Millî Hâsılada (GSMH) 2004''te 302, 2005''te 344, 2006''da 382 milyar dolara çıktık. Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, Rusya, Hollanda''dan sonra Avrupa''da 8.''yiz.
İştirâ (satınalma) paritesi p.c (kişi başına) 2001''de 5890, 2002''de 6737, 2006''da 8.393 dolara yükseldi. (ABD 43.556, Japonya 32.640, Hollanda 32.000, İngiltere, Almanya, İtalya, Fransa 30 bin 100 ilâ 31 bin 500 dolardır).
İhracatımız, döviz kuru sebebiyle zorlanıyor. Yatırım kifayetsizliği, ekonomimizin diğer bir önemli olumsuzluğudur. Faizler hâlâ yüksektir. İnanılmaz derecede yüksek faiz ödeyip halkımızı yoksullaştıran, işsizleştiren, küçük bir zümreyi ihya eden yıllar geride kaldı. Hortumlara eklenen bu yüksek faiz ve ilâveten terörle büyük savaş, bize yüz milyarlarca doları havaya savurmamıza patladı. GAP''ı bile tamamlayamadık. En normal yatırımlar ve harcamalar durdu. Buna korkunç nüfus artışını da ekleyiniz (2010 Türkiye nüfusu maalesef 78 milyon tahmin ediliyor). 10 çocuklu aileler, vatandaşlık hakkı diye sağlık ve eğitim hizmetleri talebiyle devletin yolunu kestiler.
Türkiye, yalnız iştirâ paritesinde değil, kişi başına millî gelirde de 10.000 doları bulmak ve aşmak çizgisindedir. Bu çizgi kırılmamalıdır. 1965-71''de yüzde 6 enflasyon ve yüzde 6 kalkınma hızı ile Türkiye''nin madde coğrafyasını 6 yılda ikiye katlayan Süleyman Demirel 12 Mart felâketine uğradı. Türkiye tarihi böyle kesintilerle doludur. Onun içindir ki, bugün refah seviyesinde Avrupa''nın dibindeyiz. Yoksul bir Türkiye''yi tercih edenler bugün de mevcuttur. Avrupa Birliği''ne girip de zengin olmayan ülke mevcut bulunmadığı için, yolumuzu şaşırtanlara dikkat kesilmemiz gerekir.
Olayın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1) Komutanın yargılanması kararını genel kurmay başkanı verir ve bu kararın temyizi olmaz.
2) Yargılanmaya başlanan bir komutan genel kurmay başkanı olmaz. Bu iki gerçeği vurgulayarak konuyu özetledik. Hukukçu olmadığımız için meseleye siyasî açıdan bakmamız gerekirdi. Meselâ kara kuvvetleri komutanımızın genel kurmay başkanlığına gelmesini isteyen ve istemeyen iç ve dış mihrakları tahlil etmemiz lâzımdı. Bunu yapamıyoruz. Çünkü Londra, Paris veya Berlin''de değiliz. Böylesine analizler Türkiye''ye zarar verebilir. Türkiye, istikbalini çizecek olan Genişletilmiş Orta Doğu projesinin tam ortasındadır. Bununla uğraşacaktır. Güneşte yer kapmaya, gerilere düşmemeye çalışacaktır. Var gücüyle reformlarını tamamlayıp Avrupa Birliği''ne girecektir. Dışarıda kalıp savunmasını tehlikeye atamaz. Yoksulluktan mutlaka kurtulacaktır. Genel kurmay başkanı atanması, cumhur başkanı seçilmesi gibi konulara vakit ve enerji harcamıyacak, bunlar, Batı''daki gibi patırdısız çözümlenecektir. Bu tatsız olay bize, adalet ve savcılık müesseselerimizin çağdaşlaştırılmaları gerektiğini de gösterdi. Şemdinli olayları Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinde incelensin. Ama muhakeme aylarca sürmesin. Kararlar, sağlam kanıtlara dayansın. Milletimiz, askerine güven içindedir. Hangi maksatla ve nereden gelirse gelsin, askerimizi rahatsız edecek gelişmeler, halkımızca soğuk karşılanır, tepki bile görür. PKK çeteleri artık Irak''ta değil, Güneydoğu dağlarımızdadır. Üçer beşer sızarak Türkiye''ye ihrac edildiler. Ailelerini özleyip gelmediler. Böyle bir ortamda onların şerrinden bizi koruyacak güvenlik güçlerimizi tedirgin edecek teşebbüslerden kaçınalım.
Türkiye''de demokrasi (1)
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
15 Mayıs 1950''de -CHP''den ayrılan 4 milletvekilinin kurduğu- Demokrat Parti seçim kazandı. İktidara geldi. Tek parti dönemi kapandı. Demokrat Parti Genel Başkanı Celâl Bayar idi. Cumhurbaşkanı seçilince, tarafsız olması gerektiği için partiden ayrıldı, başbakan atadığı Adnan Menderes DP genel başkanlığına geçti. Bayar, İttihad ve Terakki Partisi eyalet başkanı ve son Osmanlı Meclis-i Meb''ûsânı''nda Saruhan (Manisa) milletvekili idi. İstanbul''daki imparatorluk meclisimiz İngiliz süngüleri ile dağıtılınca, Ankara''ya geçti. 23 Nisan 1923''te açılan 1. TBMM''ye katıldı. 1923 (1 yıl erken seçim), 1927, 1935, 1939, 1943, 1946 (1 yıl erken seçim), 1950 seçimlerinde hep milletvekilliğini muhafaza etti. Atatürk''ün bakanı ve İsmet İnönü devreden çıkarılarak Atatürk''ün son başbakanı oldu. İvazsız tavizsiz ve bütün varlığı ile Atatürk''e bağlı idi. Atatürk''ün Millî Mücadele arkadaşlarının tamamına yakını onunla bozuştukları halde Bayar, Atatürk''ten ayrılmadı. Böyle olduğu halde, CHP ve İnönü''den başka bir iktidarı hoş görmeyenler, Bayar''ı sevmediler. Bu suretle Türkiye gerçekte Demokratlar ve Cumhuriyetçiler diye ayrıldı. Cumhuriyetçiler; devletçi, statükocu, içe kapanık, faşizan idiler. Cumhuriyet kelime ve kavramının, tamamen yanlış olarak, demokrasi kelime ve kavramı ile eş anlamlı olduğunu iddia ederek milleti uyuttular. Demokrasi, imparatorluk Türkiyesi''nde 1876-78 ve 1908-1920''de anayasa rejimi idi. Meşrûtiyet deniyordu. Batı Avrupa modeli taçlı demokrasi idi. Bu husus da, bizde pas geçilmiştir. Her iki Meşrutiyette, demokrasi işletilemedi. İlki Sultan Abdülhamid''in şahsî idaresi, ikincisi İttihad ve Terakki''nin diktatörlüğü ile sonuçlandı. Her iki Meşrutiyeti İkinci Abdülhamid yürürlüğe koymuştu.
Araya güncel başka konular girmezse, bu bahse devam edip, bugünkü duruma nasıl geldiğimizi anlatacağım...
Türkiye''de Demokrasi (2)
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Otoriter cumhuriyeti izleyen çok partili cumhuriyet döneminde Türkiye, demokrasi tecrübesi yaptı. Merkez Sağ iktidarlar dehâ sahibi üç devlet adamı çıkardı: Adnan Menderes, Süleyman Demirel ve Turgut Özal...
Menderes, halkımızca en çok sevilen liderdir. Karizması ile 1954''te yüzde 57 oy aldı ki, 1946''dan bu yana 60 yılın rekorudur. 1959''da o zaman 8 devletten oluşan Ortak Pazar''a girmemiz için müracaat etti. 27 Mayıs 1960 darbesi ile devrildi. Darbe küçük rütbeli subaylardan oluşan dar bir cunta tarafından yapıldı. Atatürk''ün en büyük eseri ve millî irâdenin tecellî-gâhı Türkiye Büyük Millet Meclisi kapatıldı. Binlerce çok değerli subay emekliye ayrılarak ordudan atıldı.
Ama en vahîmi, bugüne kadarki en iyi anayasamız olan Atatürk anayasasının ortadan kaldırılmasıdır. Yeni anayasa, TBMM''nin yetkilerini şuraya buraya, seçilmemiş, atanmışlara dağıtıyor, millî irâdeyi tehlikeli ve antidemokratik şekilde sınırlıyordu. 27 Mayıs üstelik, Türkiye''ye komünizmi getirdi.
Süleyman Demirel, Demokrat Parti iktidarının (1950-60) Su İşleri Genel Müdürü olarak barajları yapan çok parlak, genç bir ekonomist mühendis idi. 1965-71''de başbakan oldu. Bu müddet içinde, politikaya batmış CHP hayranı yargının tahakkümü altında, Türkiye''nin madde coğrafyasını ikiye katladı. Yüzde 5 enflasyon ve yüzde 5 kalkınma hızı ile, 12 Mart 1971 darbesine maruz kaldı.
1970''li yıllarda Türkiye, kendi içinden, dehşetli bir komünist taarruzuna uğradı. Güvenlik ve ekonomi kalmadı. Ampul, sigara, yemek yağı, karaborsada idi. Türkiye, sürekli sıkıyönetimlerden kurtulamadı. 1980''de 7 ay cumhurbaşkanı seçilemedi. 1960''ta Menderes erken seçime gidememişti. 1980''de gene gidilemedi. Demirel tekrar başbakan olmuş, en güvendiği bürokratı Turgut Özal''la birlikte Türkiye''yi derleyip toplamaya çalışıyordu. Ki, 12 Eylül 1980''de Genelkurmay Başkanı Kenan Evren -bu defa emr-ü kumanda zinciri içinde- darbe yaptı. Bütün partileri kapattı.
Gelecek yazımda, Özal dönemine gireceğim.
Türkiye''de Demokrasi (3)
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Önce Özal, sonra Demirel, fiilen başbakanlığı ve parti genel başkanlığını bıraktılar. Cumhurbaşkanı olmak istediler. Çankaya''ya çıktılar. Özal kurduğu Anavatan Partisi''ni, Demirel keza kendi kurduğu Demokrat Parti ile Adalet Partisi''nin ta kendisi denen Doğru Yol Partisi''ni, politikaya soktukları kişilere bıraktılar. Her ikisi de zaman yitirmeden, Çankaya''daki eski liderleri ile bağlarını kopardılar.
Üstelik Özal ve Demirel, Çankaya''ya çıktıktan sonra, bıraktıkları partiler, oy potansiyellerini kaybetti, küçüldükçe küçüldü.
Buna mukabil gerek Özal, gerek Demirel, örnek devlet başkanlığı sergilediler. Dış ilişkilerimizin önemli kısmını üzerlerine alıp, inanılması zor bir performans gösterdiler. Kapalı Türkiye''yi dünyaya açtılar. Bilhassa, Türk cumhuriyetleri ve Türklerin günümüzde ve vaktiyle yaşadıkları ülkelerle çok yakın münasebetler kurdular. Özal, bir geziye birkaç Türk cumhuriyeti sıkıştırmaya kalkışınca, kalbi dayanmadı. Türkeş ve Özal, cenazelerinde, bir yüce milletin üstün şükranlarına mazhar oldular.
Demirel''in Türk dünyası için yaptığı hizmetler, olağanüstü idi. Türkeş aynı furyaya katıldı. Bu üç büyük liderden sonra Türk dünyası ile ilişkilerimiz gittikçe gevşedi. Eğer Özal ile üstadı Demirel, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık makamlarında münâvebe ile ve ahenk içinde çalışmaya girişselerdi, Türkiye ileri çizgilere gelebilirdi. Demirel''le iyi anlaşan Türkeş, Özal ile ihtilaflı idi.
Türkeş, partisini çağdaşlaştırarak yenilemek üzere iken öldü. Partisi, Ziya Gökalp dönemi felsefesi içinde kaldı. Çağdaş Türk milliyetçiliği oluşamadı.
Türkiye''nin istikbalini, AB üyeliği (veya standartları) ile çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak millî hedefi tayin edecektir. Hazar''a doğru iş birliği açılımı, beraber yürütülecektir. Partilerimizin çoğu, AB için rezerv koymak ukalâlığına kalkıştı. Bayrağı AK Parti kaptı. Partilerimiz, devlet içinde hırsızlık ve suçluları salıvermek gibi kapital hatalara çare bulamayınca 2002 seçimlerinde sandığa gömüldüler. Kararlı tepki oyları, hepsine en aykırı görünen AK Parti''ye aktı.
Gelecek yazımda, TC devlet rejiminde süregelen büyük aksaklıklardan bahsedeceğim. Dünkü yazımda (6 devletli OP) yanlışlıkla (8 devlet) çıkmış.
Türkiye''de Demokrasi (4)
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti, hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir değişmez temel ilkesi üzerine kuruldu. Devlet yönetiminde millî irâde, ortak kabûl etmiyordu.
Millî irâdeyi Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder. Ancak 1960''ta Atatürk anayasası beğenilmeyerek yeni anayasa yapıldı. Meclis''in tek ve mutlak egemenliği üzerine kurulan Cumhuriyet, Meclis''in yetkilerini sınırlayan bir cumhuriyete dönüştürüldü. Bu suretle hem Atatürk ilkelerinin birincisi, hem de çağdaş demokrasi ihlâl edildi.
Yürütme (icrâ yani hükûmet), Meclis oyları ile oluşur, Meclis beğenmezse, oylayıp düşürür. Yargı, Meclis''in çıkardığı yasalarla yargılar ve başka bir kaynağı olamaz. Sistem bu iken, Meclis''in ve hükûmetlerin yetersiz tutumları, yetkilerin dağıldıkça dağılması ile sonuçlandı.
Yetkiler dağılır. Ancak ortadan kaldırılamaz. Boşluk mutlaka doldurulur. Aksi takdirde devlet işlemez hâle gelir. Boşluğu yargı ve bürokrasi gibi devlet güçlerinin yanında, yasa dışı oluşumlar da doldurmaya isteklidir.
Bugün Yüce Meclis, az mübalağa ile söylersek, alt yasama kurumu hâline indirgendi. Zira yaptığı yasalar, aldığı kararlar, çeşitli otoritelerin temyiz ve tasdikinden geçmeden, yürürlüğe giremiyor. Üst yasama kurumları Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Millî Güvenlik Kurulu, hattâ genellikle yargıdır.
Niçin böyle oldu? Zira Meclisler ve güvenoyu verdiği hükûmetler çağdaş reformları gerçekleştiremediler. Hiçbir kurum ve kuruluş yetkiye ve güce doymaz. Kendiliğinden bir kısım yetkilerini bırakmasını beklemek doğru değildir. Meselâ bugünkü cumhurbaşkanımız, Anayasa Mahkemesi başkanı iken, cumhurbaşkanı yetkilerinin fazla olduğunu söylerken, Çankaya''ya çıkınca, yetkilerinin azlığından şikâyet etti. Halbuki bizim kabûl ettiğimiz Avrupa parlamenter demokrasisinde cumhurbaşkanı, temsil eder. İcraya girmez. İcraya girebilmesi için halkoyu ile seçilmesi gerekir ama, bu da bizi başka bir sisteme götürür, devlet ve hükûmet başkanlarını karşı karşıya getirerek kargaşa doğurur. Sistemimizde bütün yetki, Meclise karşı sorumlu bulunan başbakandadır. Cumhurbaşkanı sorumlu değildir. Meclis seçer ama, Meclis oyu ile makamından düşürülemez. TBMM ve hükûmetler, hangi reformları yapamadıkları için yetkileri kısıtlandı? Gelecek yazımda ele alacağım.
.Türkiye''de Demokrasi (5)
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kurumlar kendi kendilerini reformdan geçiremezler. Zira yetkilerini bırakmak istemezler. Onun için demokrasilerde reformları, seçilmiş meclisler ve hükümetler yapar. Burada müşkil, meclisin ve hükümetin kendi kendini reformdan geçirip çağdaşlaşmasındaki zorluktur.
Türkiye''de seçim sisteminde ve milletvekili statüsünde bozuldukça düzeltilemeyen, düzeltilemeyince bozulan aksaklıklar, Yüce Meclis''in saygınlığını azaltmak gibi, demokrasi ve milli irade için tehlikeli bir tablo oluşturdu. Direnme, vakit geçirme, bir dönemi atlama gibi açıkgöz taktikleri, AB ve ABD politika standartları ile aramızı açtıkça açtı.
400 milletvekili ile mükemmel işleyen Meclis, sayı önce 450, sonra -çok büyük bir hatalı düzenleme hevesiyle- 550''ye çıkarıldı. Bir türlü indirilemiyor. 400 içinde seçilememek, 550''den medet ummak gibi bir kuruntu, milletvekillerini bağlıyor. Halbuki seçilmemesi mukadder bir kişiyi seçtirmek liderin elinde bile değildir. Ben de seçileyim veya daha çok üye çıkarayım diye Yüce Meclis''e 150 kişi yüklenemez.
Küçük illerde 20-30 bin seçmen bir milletvekili, büyük illerde yüz binlerce seçmen gene 1 milletvekili çıkarıyor. Bu ne mene bir sistem bozukluğu ve vatandaş haklarını ihlaldir? Bu durum, 200 doğulu milletvekilinin Meclis''te birikmesi gibi milli iradeyi çarpıtan bir manzara oluşturdu. Nasıl antidemokratik bir kafa hakimse, bir türlü düzeltilemedi. Meclis, kendini bu tuzaktan kurtaramadı.
Yüzde 10 barajı savunarak erkeklik gösterisi (!) yapan partiler, 2002''de sandıklara gömüldüler. Ama milli irade, dehşetli bir çarpıklığa uğradı. Kürtçüler gelir endişesi istismar edilerek bir seçim için hiç değilse yüzde 7''ye çekilmesine, demokrasinin cihanşümul kuralları ile pek ilgilenmeyen kurumlar da karşı koyuyor. İstikrar kavramı istismar edilerek demokrasi bozulamaz.
Dar seçim bölgesi ve tercihli sistem gibi, çeteleri, gayri meşru paraları, aşiretleri Yüce Meclis''e yığacak bir değişikliği kesinlikle reddediyoruz. 5 yıllık yasama dönemi de AB standartlarına aykırıdır. Tekrar 4 yıla dönülmesi gerekmektedir.
Seçim sistemi derecesinde milletvekili statüsü de, Türk demokrasisinin arınması ve AB rejimine girmesi bakımından önemlidir. Önümüzdeki hafta içinde bir yazımda bu konuyu ele alacağım.
.Demokrasi güç kazandı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Hilmi Özkök''ün İstanbul''da Harp Akademileri''nde yaptığı konuşma, yetkiyle ve kesin şekilde söylüyorum, demokrasi tarihimizin dönüm noktalarından biri değerlendirmesiyle tarihe geçecektir. Birkaç yıl önce Yargıtay Başkanı Sami Selçuk da ilk açış konuşmasında, yüksek sivil bürokrasimizin zincirlerini kıran bir konuşma yapmıştı.
Bir iddianamede silahlı kuvvetlerimizin ikinci komutanı hakkında önemsiz bir iş adamının şahsi mütalaalarına yer verilmesi, Türkiye tipinde bir devlette kolayca siyasi krize dönüşebilirdi. Hükümetin ve Genelkurmay''ın soğukkanlılığı ve basireti, aklı hakim kıldı. Orgeneral Büyükanıt''ın Genelkurmay Başkanlığı kesinleşti.
Milli iradenin tek meşru tecelligâhı olan Yüce Meclis''in araştırma komisyonu ise ağır eleştiriler aldı. Demokrasilerde bir meclisin yüzde doksanı yenilenirse aksaklıklar oluşacağını çok yazdım.
Artık cumhurbaşkanı ile başbakan kapıştı diye Türk Devleti iflasın eşiğine filan gelmiyor. Demokrasimiz öncü kişiler yetiştirebiliyor. Tecrübe ve güven kazanıyor. Gene de Irak''tan Türkiye''ye dönen PKK''ya bugünlerde ziyade dikkat kesilmemizin faydaları büyüktür.
Daha fazla huzur için, laiklik münakaşalarını soğutmalıyız. Dinimiz üzerinde bazı sınırlamalar varsa -ki vardır- bunları ileride bir Sol iktidar düzeltecektir. Bendeniz böyle düşünüyorum. Bugünün işi değildir. Pek aciliyeti de yoktur. Ama zinhar laik demokrasiye dayanan rejimimizin bozulamayacağını kavramak gerekir. Bu gibi teşebbüsler, pek çok Türk''ü ve Türk subayını rahatsız eder. Lüzumsuz krizler oluşturur. Bizi, milli hedefimiz olan çağdaş uygarlık düzeyi çizgisinden uzaklaştırır.
Kırmızı Kitap
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Son Millî Güvenlik Siyaset Belgesi, 24 Ekim 2005 Millî Güvenlik Kurulu''nda kabûl edilmişti. Şimdi hükûmet tarafından onaylandı.
Ankara''da politika ve medya mensuplarının esprilerine göre, Belge''yi içeren kitapçık yalnız Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı olan kişinin eline tutuşturulurmuş! Kim tutuştururmuş? Eskisi yenisine, devr-ü teslim sırasında gizlice verirmiş! Kitapçığı gören yoktur ama, kapağının kırmızı olduğu rivayeti yaygındır! Kırmızı, çok gizlilik ve çok yasak manalarındadır.
Devr-i demokraside artık kitapta kararlaştırılanlar bile özetlenmeye başlandı. Hükûmet, bu kararları uygulayacaktır. Yayınlananlar doğru ise, hepsi bana çok makul göründü. Ancak Atatürk milliyetçiliği kavramının tarifini isterdim. Turhan Feyzioğlu tarafından ortaya atılmış, münakaşalar sonunda 1982 anayasasına sokulmuştur. Atatürk, binlerce defa Türk milliyetçisi olduğunu tekrarlamış, kendine mahsus bir milliyetçilik iddia etmemiştir. Atatürk inkılâp ve ilkelerinin bütününe Atatürk milliyetçiliği dendiğini sanıyorum.
Ben bilhassa Irak ve İran''ın Türkiye için risk oluşturduğu, şihâb füzelerinin Türkiye''yi tehdit ettiği maddeleri ile ilgilendim. Füzeler tehdit ise, İran''da atom bombası oluşumunun ne idüğü, kıyas yoluyla anlaşılır. ABD ile stratejik müttefikliğe yan çizdiğimiz takdirde Irak konusunun bugünkü gibi bize kapandığı fikrindeyim. Amerika''nın İran üzerindeki politikası ise, Türkiye''nin istikbalini karartacak veya aydınlatacak derecede önemlidir.
Belge''de 1) İrtica, 2) Bölücülük, 3) Komünizm, iç güvenliğimizi tehdit eden temel unsurlar şeklinde sıralanıyor.
Kriz oluşturmamak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bizim meslekte, ne yazdığının farkında olmayan yazarlar vardır. Yargıdan ve Yüce Meclis''ten de böyle adamlar çıkar. Bir zamanların, hattâ yakın zamanların Türkiyesi''nde kolayca krize dönüşebilmek istidadındaki bir gelişmeyi, belki vukuundan önce engelleyemedik, ama kriz oluşturmayacak bir tutumla kapatacağız. Yeni beceriksizliklerle işi büyütmezsek... Daha dünkü tarihte, devletin zirvesindeki iki zâtın kapışması ile 1920''den bu yana en büyük ekonomik çöküntüye maruz kalmıştık. Artık o çizgileri aştık. Bağıra çağıra da olsa Kopenhag ölçütlerini benimsedik. Genelkurmay Başkanımız; Osmanlı''dan beri izlediğimiz ve Atatürk''ün çağdaş uygarlık düzeyi için hedeflediği Batı''ya yönelmemizin millî projemiz olduğunu vurguladı.
AB ve ABD ile çok sağlam ilişkilerin zarureti, gittikçe daha fazla kafalara yerleşiyor. Dünyanın en tecrübeli devlet adamı Süleyman Demirel, hiçbir partinin olumsuzluk motifi ile ilerleyemeyeceğini söyledi. AB ve ABD''ye karşıyız diyenlerin oy yerine milletten nasihat alacaklarını ima etti.
AB üyesi olup zengin olmayan hiçbir devletin bulunmadığını tekrarladı. Bu tempoyu bozmazsak 2050 yılında kişi başına 42.000 dolara çıkacağımızı tahmin eden milletlerarası danışmanlık şirketleri var. Yanlış okumadınız: p.c kırk iki bin dolar (aynı 2050 yılında ABD için tahmin 89.000 dolardır). Ufuksuz davranışlarla, çocuklarımızın, böyle bir Türkiye''de yaşamalarının şartlarını ortadan kaldırmayalım.
3. yıl dönümü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri''nin Irak''ı işgalinin 3. yıl dönümü, bütün dünyada Amerika ve Başkan Bush aleyhine gösteriler ve yayınlarla anıldı.
Washington, sevilmeyen bir Amerika imajını düzeltmek için, millî hedeflerini sınırlamaktan vazgeçmeyecektir. Zaten cihan devletlerinin sevilmediğini, onlardan korkulduğunu veya çekinildiğini bilecek kadar tarih bilgisi vardır. Amerika''nın Irak''ta tarih, uygarlık ve kutsallık fışkıran mekânları tahribini ben de kınıyorum. Iraklı sıradan insanlar ile teröristleri ayırabilmekteki başarısızlığına eklenen umursamazlığını, küçümsüyorum.
Amerika''nın demokrasi getirmek ve mevcudiyetini iddia ettiği nükleer çalışmaları önlemek için Irak''a gittiğine bir an bile inanmadığım için, bu konuda hayretlerini açıklayanlara bendeniz -haddim olmayarak- pek çok şaşıyorum. Amerika''nın Saddam''ı yıkarak aşağılık bir diktatörün kanlı saltanatına son verdiği doğrudur. Bu suretle Iraklılara ve insanlığa hizmette bulundu. Ama bunu demokrasi ve insan hakları için yapmadı. Hasm-ı cânı olan bir rejimi ve menfur rejimin başını yok etti. Amerika''nın asıl maksadı: 1) Enerji alanlarını ve yollarını kontrolüne almak, 2) En büyük düşmanı hâline gelen milletlerarası terörü çıktığı coğrafyada vurmak, 3) İsrail''i düşmanlarından kurtarıp rahatlatmak, 4) ABD karşıtı rejimleri yola getirmekten ibarettir... Washington''ın bu gerçek hedeflerini yüz defa sıralayarak yazdım. Ama hâlâ, haksız olduğu için Amerika''nın karşısına geçmemiz gerektiğini söyleyen, herhalde Yavuz Sultan Selim devrinde yaşadığımızı sanan, tarihin akışından ve politikanın katı gerçeklerinden bir türlü haber alamayan kişiler, hattâ devletler mevcuttur. Amerika bütün eylemlerini, haklı ve hakkı olduğu için değil, güçlü olduğu ve bu gücünü korumak ve artırmak durumunda bulunduğu için yapıyor. Önünü kesecek bir devlet yoktur. Önünü kesmeye çalışanlara sert karşılık vereceği âşikârdır. Bu derecede basit ve aydın bir gerçeği kavramak o kadar mı zor? Biz bu sütunda Türkiye''nin yüksek menfaatlerini savunuruz. Bunlara zarar gelmemesi için çabalarız. Hak ve hukuk konuları bizim mevzumuz değildir
.Küresel Terörizm
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Küresel Terörizm ve Uluslararası İşbirliği Sempozyumu, Genel Kurmay Başkanlığı''nca düzenlendi. 82 ülkeden delegeler katıldı. İçlerinde ABD genel kurmay başkanı Peter Pace ister istemez dikkat çekiyordu. Afganistan cumhurbaşkanı Karzâî de bir şeyler söyledi. Ancak genel kurmay başkanımız Orgeneral Hilmi Özkök''ün özenle hazırlanmış bildirisi, hangi istikamete doğrulduğumuz hususunda belirleyici idi. Davetli bulunmama rağmen bendeniz katılamadım.
Özkök Paşa, terörizmin ne korkunç bir felâket olarak insanlığın başına çöktüğünü vurguladı. O sözleri bazıları PKK''ya karşı, bazıları ABD''nin savaştığı teröre karşı olduğu şeklinde anladılar. Bana göre ikisini de kapsıyordu.
Türkiye''nin böyle bir savaşın içinde bulunduğu yetkiyle belirtildi. Aynı zamanda Avrupa Birliği ile ilişkilerimizi geliştiriyoruz. Brüksel, 25 üyeli AB''nin önümüzdeki aylarda Bulgaristan ve Romanya ile 27''ye yükseleceğini, 28. üyenin muhtemelen Hırvatistan olacağını, 10 yıl sonra Türkiye''ye sıra geleceğini beyan buyurdu. Makedonya, Bosna-Hersek, Arnavutluk gibi hazmı kolay devletlerin araya sokulması ihtimali de bize göre varittir. Bizi Avrupa''nın kuyruğunda bırakan devlet adamlarımız hakkında tarihin vereceği hükmü kestiriyorum. Ürperiyorum.
Bizde Küresel Terörizm ve karşısında kaçınılmaz Uluslararası İşbirliği, en düzeyli ve yetkili şekilde konuşulurken, Brüksel''de de 25 AB üyesinin devlet ve hükûmet başkanları bir araya geldi. İran''ın nükleer çalışmaları için endişelerini belirttiler.
Vaktiyle asırlarca askerî üstünlüğü ile dünyaya dehşet saçan Avrupa''nın, Avrupa Birliği''nin bugün stratejik savaş yeteneği azalmıştır. NATO''suz hareket edememektedir. NATO demekse, ABD demektir. Şimdi ABD, milletlerarası terörizm ile savaşa NATO''yu angaje etmek istiyor. Türkiye destekliyor.
Böyle bir dünyada Merkez Bankası atamasına takılıp kalmamız doğru değil. Hükûmet IMF tahakküm ve tasallutundan kurtulmak isteyebilir. Ama iş bu derecelere gelmemeli idi. Gene de, modern devletin demokrasi içinde yürütülmesi konusunda o kadar tecrübe sahibi Fransa''nın durumuna bakıp, hâlimize şükrediyoruz.
.Gen. Pace ve Miss Rice
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Peter Pace, İstanbul''da Osmanlı eserlerini de gördü. Washington''a döndü. Türkiye intibalarını Pentagon''da değerlendirecek. Âmiri Savunma Bakanı Rumsfeld''e anlatacak. Dışişleri Bakanı Miss Condoleezza Rice, hakkımızdaki bu son bilgileri de dinledikten sonra Ankara''yı ziyaret edecek. Veya etmeyecek...
ABD-Türkiye ittifakı, çok az devletin işine gelir. Ama madalyonun diğer tarafını pas geçersek, yanılgıdan yanılgıya düşeriz. ABD ile arası bozulan Türkiye''ye itibar edecek devlet yoktur. ABD ile bozuk çalan bir Türkiye''nin sırtına pek çok devlet binmeye çalışır.
Türkiye-ABD yakınlaşması Arap devletlerini işkillendirir. İran''ın nefretini artırır. Ermenilerle Kürtleri endişelendirir. Türkiye''deki Kürtçüleri dehşete düşürür.
Kürtler''in büyük endişesi, ABD İran''a kesin tavır alınca, Türkiye''nin, stratejik ittifakın gereklerine uymasıdır. Irak''ta bu gereklere icabet etmediğimiz için otonom Kürt devleti kuruldu. İran konusunda da aynı pozisyonda kalırsak, otonom Kürt devleti bağımsızlaşacaktır. İran''ın Kürt, hattâ Lor eyaletleri ile birleşecektir. Türkmen yurdu Kuzey Suriye''yi alıp İskenderun Körfezi''ne inecektir.
Ama Washington, ABD yanında yer almamız halinde bile Kürtleri incitmemeye çalışarak Türkiye''ye büyük tavizler vaat edecektir. Cevabımız yurtta sulh cihanda sulh olur, yani ABD millî politikası ile çelişirse, Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan''ın oluşmalarına göre yeni bir strateji belirlememiz gerekir.
Görüldüğü gibi işimiz zor ve çetrefildir. Hangi devirde kolay ve basitti ki? Biz öyle sanmıştık...
Araplar birleşiyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Attığım başlık için özür diliyorum. Zira dış politika ile hiç ilgilenmeyenler bile, iki düzine Arap devletinin birlikte hareket etmesinin ancak kâğıt üzerinde mümkün olduğunu bilirler.
Cenâb-ı Hak, Araplar''a, Atlas Okyanusu ile Basra Körfezi ve Türkiye sınırı ile Orta Afrika arasındaki muazzam coğrafyada tam bağımsız devletler ihsan etti. Ancak birlik ve beraberlik nasîb etmedi.
Biz Türkler''in durumuna bakıp, Arapların çok bahtiyar olması lâzım. Zira Adriya Denizi ile Çin Seddi arasında uzanan Türk âleminde, daha 75 milyon Türk, kendilerini hiç sevmeyen devletlerin tahakkümünde yaşıyor.
Türklerin dünya nüfusu, Araplarınkine yakındır. Halbuki sadece 6 Türk devleti bağımsızdır.
Şimdi Arap devletleri, Sudan''da, 18. Arap Birliği Zirvesi yapıyor. Başbakanımız Tayyip Erdoğan da katılıyor. Araplara öğüt verecek ama, Araplar bizden öğüt almaya hiç istidatlı değillerdir. 9 asır birlikte yaşadığımızı hiç unutmuyorlar.
Biz Irak için kahrolurken, Arap devletlerinin kılı kıpırdamadı. Saddam ve Baas zulmünden kurtulmalarına sevinmelerini anlıyoruz. Ancak Irak halkına da bizim kadar ilgi göstermediler. Şimdi 18. Zirve''de Irak''ı konuşuyorlar. Bundan önceki 60 yıl içinde yapılan 17 zirveden daha verimli sonuçlar alacakları şüphelidir.
Bütün dünyaya nasıl ihtilâl yapılır öğreten üstat Fransa, kaynıyor. Karadeniz''deki büyük komşumuz Ukrayna''da seçmen, rota ayarlaması yaptı. Irak''ı hiç sormayın. Kan gövdeyi götürüyor. Maalesef...
Araplar ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Mart, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sudan''ın başkenti Hartum''da, 18. Arap Zirvesi toplandı. Başbakanımız konuşmacı olarak davetli idi. Konuşmasını yaptı, güzel şeyler söyledi. İnşallah Araplar''ın bir kulağından girip diğerinden çıkmadı.
Zira konu Irak idi. Araplar, savaş boyunca Irak için ne yaptılar ki, bundan sonra ne yapacaklar! Bizim yarımız kadar ilgilenmediler.
Arap Birliği, 22 Mart 1945''te Kahire''de 7 Arap devleti arasında kuruldu. Aralarında en kıdemlisinin bağımsızlık hayatı çeyrek yüzyılı bulmuyordu. Bunlar Mısır, Irak, Suudi Arabistan, Yemen ile bir kaç ay önce bağımsızlık kazanan Ürdün, Suriye ve Lübnan idi. Maaşallah bugün üye sayısı 22''dir.
İsrail''le felâket bir mücadele başlattılar. Çoğu, ülkelerinden Türk izlerini kazımak, dış ilişkilerde Türkiye aleyhinde çalışmak, Türk düşmanı nesiller yetiştirmek, hattâ Türkiye''den toprak talebinde bulunmak gibi akıl dışı politika izlediler. Demokrasi zaten mümkün değildi. Her ülke için şart da değildir. Ama cumhuriyet, Araplar''a hiç yaramadı. Azılı azısız olsa bile kalıcı diktatörler türetti. Nâsır, Esad, Saddam gibiler Türk düşmanlığı ile dehşet saçtılar. Sırtlarını Moskova''ya dayayıp Batı''ya tafra sattılar. Ülkelerini felâketten felâkete sürüklediler. Yüz binlerce vatandaşlarına kıydılar.
Bugün huzurlu Arap ülkeleri monarşilerdir: S. Arabistan, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Bahreyn ile Ürdün ve Fas. İlk 6''sı Körfez Monarşileri zengin ülkelerdir. Emirlikler''de uzay çağı başladı. Bu monarşilerde alternatif, Batı düşmanı, terörist, komünizan sosyalist cumhuriyet bozuntularıdır.
Petrolü sayesinde Araplar, Batı''da parlak imaj yaşadı, itibar gördü. Amerika ile çatışmaya girip New York ve Washington''da tarihin en inanılmaz ve dehşetli eylemlerini yapan teröristlerin Arap kökenli olması, şimdi Araplar''ı potansiyel terörist suçlaması ile karşı karşıya getirdi.
Hele bu terörün İslâm adına yapılması, işi çığırından çıkardı. Türkiye ve İspanya Başbakanları bugün, bu pisliğin İslâm ile ilgisi olamıyacağını dünyaya anlatmak misyonunu üstlendiler.
Neyin provası idi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anadolu tarihinin en büyük projesi olan GAP''ı engellemek için PKK ortaya çıkarılmıştı. Birkaç yüz milyar dolar hasar, zarar, ziyan ve 40 bin kurban verdikten sonra PKK sona erdi, Irak''a def oldu. Şimdi yeniden hortladı. Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan''a kadar yol alacak bir gelişmenin ilk provaları yapıldı. GAP''ı tamamlayamadık. Şimdi AB ile ilişkilerimiz tehlikeye girdi. Birleşik Amerika ile, İran ve Suriye politikalarında, İngiltere ve İsrail düzeyinde askerî ve stratejik ittifaka yanaşmayan Türkiye''nin başına neler gelebilir? Bunu bu sütundan yüz defa yazdık. ABD, süper varlığının devamı mücadelesini yapıyor. Hiçbir kuvvet Amerika''yı durduramaz. Yanında olmayanı ezip geçecektir. Komşuluk, din ve kültür yakınlığı, sınırların değişmezliği, ülkede ve dünyada barış, milletlerarası hak ve hukuk gibi kavramları ileri sürmek, Amerika''nın can damarına basmak gibi oluyor. Washington, Asya''ya demokrasi getireceği, terörü coğrafyasında bitireceği, diktatörleri haklayıp milletleri savunacağı gibi masallarla cevap veriyor. 21. asır projesine karşı çıkanları, hizaya getirilmeleri gereken hasımları şeklinde algılıyor.
Diyarbakır ve Batman''da eylem yapanların sayısı şimdilik birkaç yüz kişiden ibarettir. Bunlar bir iki bin yavruyu öne sürüyorlar. Öyle taktik almışlar. Çocukların babalarını tespit edip tutuklamak gerekiyor. Şimdilik bunu yapalım.
Ama tahmini zor zararlara düçar olmadan şer odaklarını söndürmek ancak Washington''la askerî ittifakımıza ve bu ittifakın gereklerini yapmamıza bağlıdır. Aksi takdirde Amerika ''dur'' derse eylemler duracak, ''yeniden başla'' derse başlayacak, Batı''mıza sıçrayacaktır. Diğer tedbirler radikal değildir, hatta palyatiftir. Büyük politika için tatlı sözler yetmez. Büyük kararlar alabilmek gerekir.
Bazı vatan hainlerinin davranışlarındaki cesaretin ve ortada bulunan kararsızların tereddüdünün sebebi, arkalarında Amerika''nın varlığını hissetmeleridir. Diğer faktörler ikinci derecede kalır.Büyük Türkiye''nin düşmanları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2005''te yüzde 7.6 kalkınma hızı ile 361 milyar dolar gayri sâfî millî hâsıla (GSMH) elde etmişiz. Per capita (kişi başına) 5008 dolar eder. İştirâ değeriyle (satınalma gücü) 9000 doları geçer.
Böyle bir Türkiye, çok devleti tahrik eder, harekete geçirir. Bizi hizâya, eski çizgimize çekmek için faaliyet başlar. Türkiye''yi kısır döngüde (Osm. dâire-i fâside) döndürmek, eski ve değişmez huylarıdır.
1971''de yüzde 7 enflasyonla yüzde 7 kalkınma hızı elde eden, Türkiye''nin madde coğrafyasını 6 yılda ikiye katlayan
Süleyman Demirel, az reform yaptığı (!) bahanesiyle düşürülmüştü. Eylemin arkasında CIA (yani ABD) bulunduğunu sonradan The Economist gibi çok kulağı delik saygın yayın organları yazdılar.
CIA''nin, Türkiye Cumhuriyeti bütçesi kadar bütçesi vardır. Eli uzundur, her yere uzanır. Eksik olmasın, Türkiye''ye ilgisini hiçbir devirde azaltmamıştır. Bu ilgiyi, British İntelligence Service (BIS)''den devralmıştır. Benim gibi mütevazı bir tarihçiye inanmayanlar, Sayın Demirel''e, Sayın Ecevit''e gidip sorarak, Amerika''nın neler yapabileceğini öğrenebilirler.
Türk tarihinin en büyük başbakanı ve en büyük birkaç diplomasi dehâsından biri, Tanzimat''ın kurucusu Mustafa Reşid Paşa''dır. Devletimizin bekası için birtakım kurallar koymuştur. Biri tek resmî dil Türkçe şartıdır. Düşününüz, hem de Türklerin azınlıkta bulunduğu üç kıt''a yedi deniz üzerinde uzanan bir imparatorlukta...
Bugünkü modern dışişlerimizin, diplomasimizin, bürokrasimizin, kurucusu da odur. Bürokrasi üzerindeki kuralları bugün eskidi. Ama dış politikamızın esaslarının ilki olarak belirlediği dünyanın birinci devleti ile asla karşı karşıya gelmeyerek hareket etmek ilkesi, bugün de geçerlidir. O zaman İngiltere idi, bugün Amerika''dır. İngiltere, Sultan Abdülaziz ve yeğeni Sultan Abdülhamid gibi iki muhteşem hâkan-halîfemizi tahtından etmiş, ilkini öldürtmüştür.
Bir cihan devletini karşıya alarak dış politika izlemenin âkıbeti bellidir. Üstelik öyle bir ülkenin içerisi de karışır, politikacılarında huzur kalmaz.
..Eşkıya şehre indi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çok ümit verici ekonomik göstergelerle Türkiye''nin yeni bir yükseliş dönemine girmesine seviniyorduk ki, Diyarbakır''da PKK eylemleri başladı. İstanbul''a bile sıçradı. Birtakım güçlerin, üstelik kendileriyle yeterli iş birliği yaptığına inanmadıkları gelişme periyoduna girmiş Türkiye''nin önüne engeller koyacağını bilenler biliyordu.
Yazımız, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin dün öğleden sonraki terör oturumundan önce kaleme alındı. Ancak öğleden önce Başbakan Tayyip Erdoğan''ın grup konuşması, güzel bir kararlılık sergiledi. Fitnenin önünün kesileceğine güvenimiz arttı.
Ayaklanma provaları, yarın Avrupa Parlamentosu''nda müzakere edilmek üzere acele gündeme alındı. Herhangi bir kararın oylanması bahis konusu değildir.
Güzel bir terör yasası yapalım. Hemen önümüzdeki hafta Yüce Meclis''ten çıkaralım. Bu tasarının altı yedi aydan bu yana uyutulması, PKK''ya cesaret vermiş olabilir.
Bu sütunda, İngiltere''de Thatcher''ın çıkardığı antiterör yasasının aynen tercüme edilerek kabulünü teklif etmiştim. Bugün de yürürlükte bulunan bu yasa, teröre karşı radikal tedbirler getiriyor. İngiltere''de uygulandığı için, Türkiye''de tatbikine AB itiraz edemeyecektir.
Böyle bir yasa ve bunu uygulayacak kapasitede vali, savcı, emniyet müdürü gibi elemanlarla hükûmet, PKK''yı hizaya getirecektir.
ASALA gibi geçmişe gömmesi ise, ABD ile ilişkilerimizi düzeltmemize ve AB ile müzakerelere hız vermemize bağlıdır. İktidar bu iki hususta eleştirilmekte ve uyarılmaktadır. Türk dünyası ile ilgisiz kalarak başka coğrafyalara uzanmak tavrı da ortadadır. Çevreye zarar vermeyecek ve polemik oluşturmayacak Arap sermayesine de, özelleştirmeye de itiraz edilemez. Ancak yukarıdaki konular hiç ihmale gelmez. Bu problemlerin çözülmesini bekliyoruz. Bir seçimde -bugünün şartları ile- gene AK Parti''nin 1. çıkacağını biliyoruz.
.Amerika''nın haydutları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, haydut devlet ilân ettiği Libya, Suriye, Irak, İran, Kuzey Kore, Küba gibi devletlere yakın duran ülkelerin tutumunu hasmâne olarak algılamıştır. Saçma değil mi? Ne çare ki Amerika ya ben ya onlar diyor. ABD, Necmettin Erbakan''ın Libya''da üstelik gizli cihad ordusunun başkomutanı olduğu söylenen Kaddafi''yi çok gösterişli ziyaretini affetmedi. Bülent Ecevit, ne hikmetse Saddam''la dostluk kurmak istedi. Amerika''nın müstakbel Irak harekâtı için istediği desteği reddetti, hattâ vazgeçirmeye çalıştı. IMF kontrolünde bulunmasına rağmen Türk ekonomisi art arda iki krizle iflâs etti. Neyse ki Amerika işi tadında bırakıp imdadımıza Kemal Derviş''i yolladı, üstelik Beyaz Saray''ın az ötesindeki IMF merkezine Türkiye lehine telefon etti. Tabiatiyle milli politikası mucibince Irak seferinden vazgeçmedi. Bu furyada Devlet Bahçeli partisinin sille yemesinden çekindi. 3 Kasım''ı seçim günü ilân ediverip hepimizi hayret içinde bıraktı. MHP''liler nedense Küba''yı komşu kapısına çevirmişlerdi. 3 Kasım''da AK Parti iktidar oldu. Amerika, biz Türklerin algıladığımız şekil ve uslûpta ılımlı tabir ettiği İslâm''ı, bizi örnek göstererek, radikal Müslüman ülkelere benimsetebileceği fâhiş yanılgısı ile, AK Parti''ye destek verdi. Henüz milletvekili bile olmayan Sayın Tayyip Erdoğan''la Başkan Bush, nice devlet başkanından esirgediği itibarı göstererek, dünya politikasına hükmeden Oval Ofis denen odada görüştü. Bugünkü hükûmet, yakın dostumuz Güney Kore''yi de gücendirmek pahasına, 12 Kasım 2004''te Ankara''da Kuzey Kore ile hiç lüzum ve faydası olmayan bir anlaşma imzaladı. Suriye''ye, İran''a, HAMAS''a yardım için, bu ülkelerin Türkiye''yi algılama yeteneklerinin yetersizliğine aldırmadan, büyük heves ve samimiyet gösterdi.
Güncel politik değerlendirmelere ayrılan bu sütunda yazdıklarımı, bunlar hiç aktüel değil, geçmişte kaldı! diye yadırgayacak okuyucularımdan, tarihçi tarafım depreştiği için özür diliyorum.
ABD VE PKK
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmet, Amerika Birleşik Devletleri''nin Irak''taki PKK''yı silâhsızlandırıp tecridini istemekte devam ediyor. Bu istek yıllardan beri hemen her Türk-Amerikan görüşmesinde tekrarlanıyor. Aynı cevap alınıyor. Amerika küçük vaadlerde bulunuyor. PKK''nın üstüne gidemiyor. Zira önce Ankara''nın, muhtemel bir Suriye ve İran harekâtında Amerika''nın yanında bulunup bulunamıyacağı öğrenilmek isteniyor. Türk hükûmetinin Irak harekâtında Amerika''ya tam destek verip büyük hazırlıklar yaptırdıktan sonra kararın Yüce Meclisimiz''den döndürülmesini unutmuyor. Ankara, İran ve Suriye ile çatışma başladığı takdirde gene yan çizerse, Amerika, Ermeniler''i ve Kürtler''i yanına almaya kararlıdır. Onun için kendini şimdi Ankara karşısında boşlukta hissediyor. PKK''yı terör örgütü ilân etmiş, Avrupa''ya da ettirmiştir. İlerisine gitmiyor.
Biz, Amerika''nın durumunu anlamazlıktan geliyoruz. Vaz geçsek iyi olur. Zira Washington''dan, bu konuda Irak başbakanına, Kuzey Irak otonomisine müracaatımızı istemek gibi acayip öğütler alıyoruz. PKK''yı Türkiye içinde bitirmeye bakalım. Güneydoğu halkının üzerinden PKK korkusunu kaldıralım. Asayiş, iç güvenlik demektir. Asayişin sağlanması, devlet olabilmenin şartıdır. Büyük şehirlerimizde asayiş bozulmuştur. Başaramayan vali, kaymakam, savcı, emniyet müdürü, derhal değiştirilmek gerekir.
Başbakan Tayyip Erdoğan, AB kriterlerini bozmaksızın, fakat İngiltere gibi ülkelerde teröre karşı uygulanan radikal tedbirleri de getirerek, asayişi düzeltmeye kararlı görünüyor. Kararlılığı nisbetinde millî destek görecek, bir seçim daha kazanabilecektir. Aksi takdirde turizm, ekonomi, vatandaş ve politika, zarar görecektir.
PKK hareketlendi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK eylemleri sona ermiş, eşkıya Kuzey Irak''ta bir dağa sığınmıştı. Hükümet kararı olan 2 no''lu tezkere Yüce Meclis''e gerektiği tonda sunulmadığı için sonuç alınamadı. Kesinlikle söylüyorum, Atatürk, cumhuriyet rejimini Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni iyidir, güzeldir, ancak şu ve bu sakıncaları da vardır yüksek takdirlerinize arz ederim şeklinde sunsa idi, reddedilirdi. Hiç değilse Yüce Meclis''in 2. dönem milletvekilleri şimdilik dursun, bir müddet daha eski rejimle yönetelim diye düşünebilirlerdi.
Milli Güvenlik Kurulu bildirisinde, Irak''a müdahale hakkında kısa bir cümle yeterli idi. Bu cümleyi koydurarak hükümetin tezkeresini savunmak, kurulun sivil kanadının görevi idi. Direnilse, orgenerallerimiz de uyarlardı. Çok milletvekilinin ordumuz bu işe taraftar değil şeklinde algıladığı malumdur. Çok sayıdaki Doğulu milletvekili de çekingendi. İlaveten, Meclis''te oylar yanlış sayıldı. Mutat oy çoğunluğunun yetmeyeceği söylendi.
Ne oldu? Pek çok şey oldu ama, konumuzdan ayrılmayalım: Silindi sanılan PKK yeniden can buldu! Savunma Bakanı Rumsfeld''in basına söylediğine göre ABD, hesapsız insan ve para zararına uğramıştı. PKK''ya, Saddam''dan ganimet alınan silahlar, süper mayınlar falan verildi. Üçer beşer, onar yirmişer, sınırlarımızdan aşırıldı, dağlarımıza çıkarıldı.
ABD, Türkiye''ye açık tavır alamadı. Zira ilişkilerimiz o derecede iç içedir. Zira Türkiye, gözden çıkarılması zor, hatta tehlikeli, çok önemli bir devlettir. ABD''nin Genişletilmiş Orta Doğu ve de Kuzey Afrika 21. yüzyıl projesini Türkiyesiz yürütmek, Amerika''ya pahalıya mal olur. Koca Amerika''yı Kürt''e, Ermeni''ye muhtaç eder.
Zira Amerika, Türkiye katılmıyor diye milli projesinden vazgeçecek değildir. Nice AB devleti Amerika''ya bu iş için üs ve asker vermek için yalvar yakar olacaktır. Amerika, Asya''yı bırakıp kıtasına çekilmez. Projesinde sıra Suriye ile İran''dadır. Ancak bu konuda da Türkiye, stratejik müttefikliğin icaplarına uyacağını söylemedi, bir türlü söyleyemedi.
Rice-Gül mülakatı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri, NATO kontenjanından, Afganistan''a yeniden 1000 Türk askeri istedi. Genelkurmayımız, bir süper tugay göndermeye karar verdi. Elbette çok isabetli bir karar. Türk askerinin ve bayrağının Orta Asya''da varlığından tabii ne olabilir?
Ancak Amerika, Kuzey Irak''ın sınırımızdaki dağlarına bir manga bile gödermemize karşıdır. Biz de göndermiyoruz. Zira ABD ile savaşacak hâlimiz yok.
Bize stratejik müttefikim diyen Amerika''nın Türkiye''ye Irak''ı kesinlikle kapattığını nasıl oluyor da bir türlü anlayamıyoruz? Sadece ticaret ve iş yapmamıza izin var. O da, Irak''ın ihtiyaçlarını karşılamamızdan kaynaklanıyor. Belki Güneydoğu halkımızla Kuzey Irak halkının yakınlığını sağlamak da düşünülmüştür.
ABD, müttefikimizdir. Suriye ve Irak müttefikimiz değildir. Baas rejimi Türk''ün can düşmanı olmuştur. Suriye ve Irak üzerinde ABD ile birlikte davranırsak, Washington, Kuzey Irak''ta politikamıza uygun bir şeyler yapabilir. Meselâ belki, Kürtlerin Kerkük''ü kapmalarını engeller.
Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin durgunluğa girdiği artık açıktır. Belki Kıbrıs''ta tek taraflı veremeyeceğimiz tavizler sebeptir. Belki, hâlâ Kara Mustafa Paşa fobisinden kurtulamayan Avusturya''nın, dönem başkanlığının sona ermesini bekliyoruz. Ancak proje üretemeyen beceriksizliğimizin, isteksizliğimizin, tembelliğimizin, belki iktidarı başarısız kılmak hevesimizin ilk sırada geldiği muhakkaktır. Ecevit iktidarında proje veremediğimiz için 700 milyon euro bağış alamamıştık. Şimdi 1 milyar euromuz gitti gider. Ve Türkiye, kapasitesiz devlet ilân edilecektir. Siyasî iktidar, bu felâketi oluşturanları yargıya götürmelidir.
Bu kafa, Türkiye''yi yarım asır geride bıraktı.
Bakalım Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül, Sofya''daki NATO zirvesinde Condoleezza Rice ile nasıl ve neler konuşacak?
Fransa''da hezimet
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransızlar çok ferdiyetçidir.
Bütün Avrupa''yı -Türkiye dahil- altüst eden ihtilâlleri ünlüdür, biz dahil her ülkenin okullarında çocuklara okutulur.
Fransız''a rejim beğendirmek zordur. Sürekli aynı rejimde yaşatmak ise zor değil, imkânsızdır. Dünya tarihinin en önemli ikinci ihtilâli 1917''de monarşiyi komünist cumhuriyete çeviren Rus ihtilâlidir. En önemli ihtilâl ise nice zaman sonra Türkiye''ye Cumhuriyet rejimi bile getiren "1789 Fransız İhtilâli"dir, zaten Büyük İhtilâl deyince o anlaşılır. Fransa''yı düzinelerce devletçikten Fransa yapan hanedanı devirdi. Üstelik bütün Hristiyanlık tarihinin en mühim hanedanı idi. Ama 1. Cumhuriyet''i 12 yıl muhafaza edemedi. "Birinci Konsül" denen cumhurbaşkanı Birinci Napolyon imparator oldu.
10 yıl sonra tekrar eski krallık hanedanı geldi. 1830 ihtilâlinde bu hanedanın yan dalı krallık yapılarak meşrutiyete gidildi. 18 yıl geçmeden biz Osmanlı''ya da sıçrayan 1848 ihtilâli ve İkinci Cumhuriyet... 5 yıl sonra cumhurbaşkanı seçtikleri Büyük Napolyon''un yeğeni Üçüncü Napolyon, ikinci imparatorluğu ilân etmesin mi? Ardından komünist ihtilâllerin öncüsüne benzer 1871 ihtilâli ve Üçüncü Cumhuriyet...
Kusura bakmayın, çok tarih dersine döndü. Bugünkü Beşinci Cumhuriyet, General de Gaulle''ün şahsı için yapıldı. Parlamenter demokrasiye ve Fransız sistemine aykırı olduğu halde günümüze kadar sürüp geldi. Mitterrand gibi sol ve bugünkü Chirac gibi sağ muktedir yarı başkanların uzun iktidarları Fransızları bıktırdı.
Ama, 2006 ayaklanmasının, parlamenter demokrasinin yarı başkanlık sistemi ile bozulmasından başka sebepleri de vardır. Chirac, Avrupa Anayasası denen ucûbeyi, vatandaşlarına yutturmak istedi. Eski ve bağnaz bir cumhurbaşkanının hazırladığı bu anayasa, Fransızların çok düşkün bulundukları millî, üstelik ferdin kazanılmış haklarını zedeliyordu. Chirac, yeniden adaylığını koyacağını ilân ederek işin tadını kaçırdı. Fransızların böyle uzun iktidarlara izin vermeyeceklerini hesaplayamaması doğrusu hayret vericidir!
Altıncı Cumhuriyet''in yakın olduğunu bu sütunda iki yıldır yazıyorum. Demokrasinin özü olan parlamenter sisteme dönülebilir. Jacques Chirac''ın (Jak Şirak) zaten şansı kalmamıştı. Şu son ayaklanma neticesinde Başbakan Dominique de Villepin''in (Dominik dö Vilpen) şansı da sıfırlandı. İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy''ye (Nikola Sarkozi) gün doğdu...
1 milletvekili ile iktidar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İtalya''da 630 milletvekili ile 315 senatörden oluşan parlamento yenilendi. Merkez Sol lideri Romano Prodi, 1 milletvekili fark atarak, iktidarı Merkez Sağ''ın lideri Silvio Berlusconi''den aldı. Mamafih daha yeni hükûmet kurulmadı.
İtalya, parlamanter demokrasidir. Ülkeyi, meclisin güvenoyuna dayanan başbakan yönetir. Halk, cumhurbaşkanının adını hatırlamakta zorlanır.
Berlusconi yüzde 49.7 ve rakibi Prodi yüzde 49.8 oy aldı. Fark binde 1 idi. Seçmenlerin yüzde 84''ü oy attı. Binaenaleyh anlamlı bir seçim oldu. Ancak kıl payı iktidarlar, zorluklarla karşılaşırlar.
Seçmen sayısı 49 milyon olup bunun 2 milyonu İtalya dışında bulunan İtalya uyruklulardır. Bu dış seçmenler 12 milletvekili ve 6 senatör seçtiler. Bunların 8 milletvekili ve 4 senatörünü Prodi çıkardı. Binaenaleyh Berlusconi''yi, İtalya dışındaki seçmenler yıktı.
13.05.2001 seçimlerini Berlusconi, 400.000 fazla oyla kazanmıştı. (Avrupa''da istisna olarak İtalya''da genel seçimler 5 yılda bir yapılır.) Bu defaki seçimi ise sadece 25.000 oyla kaybetti.
70 yaşında olan Berlusconi, başbakanımız Tayyip Erdoğan''ın yakın dostu idi. Bu gibi dış dostlukların, bir devletin hayatındaki olumlu durumlarını biliyoruz. Türkiye''yi iyi tanıyan Prodi''nin de dostumuz olmasına bir engel yoktur.
Berlusconi, dünyanın sayılı medya patronlarından bir dolar milyarderi idi. Demokrasilerde, büyük iş adamlarının ve yüksek rütbeli askerlerin, politikada başarı oranları düşüktür. Buna rağmen Berlusconi, medyasını da hizmetine alarak, İtalya''yı iyi yönetti. Ancak ekonomide diğer Avrupa devletlerinin hızına yetişememekle itham ediliyordu. (İtalya''da p.c. gelir 31 bin dolardır.)
Atom bombası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail, bir gün Araplar birleşip Yahudiler''i Doğu Akdeniz''e döküp Filistin''i geri almaya kalkışırlarsa, engellemek üzere, atom bombası kullanacak. Bu maksatla atom bombası sahibi oldu. Pakistan, Keşmir''i bırakmayan Hindistan, Hint kıt''asının bütünlüğünü ileri sürüp Pakistan''la birleşmeye teşebbüs eder endişesiyle atom bombası yaptı.
İran niçin istiyor? Görünüşte, İsrail''le dengeyi sağlamak, hiç üzerine vazife olmadığı halde İsrail''i durdurmak için. Zira İsrail, bugün dahi Filistinliler''den yeni topraklar koparmak peşindedir. Uzak hedefinin, bütün Filistinliler''i geniş Arap coğrafyasına sürüp kaçırmak olduğu söylenebilir.
Ama İran''ın asıl hedefi, imparatorluğunu dağıtmamak, birliğini sürdürmektir. Sovyetler''in, Yugoslavya''nın âkıbeti, İran''ı düşündürdü. İran nüfusunun ancak yarısının Fars olduğu mâlumdur. Onun için devleti, Şii şeriatının şemsiyesinde tutmak, milliyetlerin önemi bulunmadığını vurgulamak kararındadır. Fakat bu şeriat devletinde her şey Fars (İran) ırkı lehine işliyor. Demokrasi, imparatorlukları ayrıştırır.
İran, atom bombası ile, Türkiye''yi Türk ve Arap devletlerini korkutmak istiyor. İlâveten, Amerika ile İngiltere''nin ve onların oluşturduğu İsrail''in, Orta Doğu''da İran üstünlüğünü engellediği fikriyle hareket ediyor.
Diyelim ki Washington, Tahran''ın yakasını bıraktı. İran''ın çok kısa zamanda atom bombası yapacağında birleşiliyor. Bu konuda Türkiye uyumuştur. Araplar, zaten tam uykudadır. Süper olduğu asılsız rivayeti ile korku salması istenen füzelerden sonra İran bir de atom bombası sahibi olur olmaz, Türkiye de, kesinlikle ve mecburen edinmek durumunda kalacaktır. Suudi Arabistan faaliyete geçecektir. Araplar arasında birinciliği hiç bir Arap devletine bırakamayan Mısır, işe girişecek, Amerika''dan aldığı yılda 9 milyar doları atoma yatıracaktır. Orta Doğu, atom cehennemine dönüşecektir. Bu silâh, dengesiz ve sorumsuz rejimlerin eline geçebilecektir. Trilyonlarca dolar, yoksul toplumların gırtlağından kesilip bu iğrenç silâha yatırılacaktır. srail, bir gün Araplar birleşip Yahudiler''i Doğu Akdeniz''e döküp Filistin''i geri almaya kalkışırlarsa, engellemek üzere, atom bombası kullanacak. Bu maksatla atom bombası sahibi oldu. Pakistan, Keşmir''i bırakmayan Hindistan, Hint kıt''asının bütünlüğünü ileri sürüp Pakistan''la birleşmeye teşebbüs eder endişesiyle atom bombası yaptı.
İran niçin istiyor? Görünüşte, İsrail''le dengeyi sağlamak, hiç üzerine vazife olmadığı halde İsrail''i durdurmak için. Zira İsrail, bugün dahi Filistinliler''den yeni topraklar koparmak peşindedir. Uzak hedefinin, bütün Filistinliler''i geniş Arap coğrafyasına sürüp kaçırmak olduğu söylenebilir.
Ama İran''ın asıl hedefi, imparatorluğunu dağıtmamak, birliğini sürdürmektir. Sovyetler''in, Yugoslavya''nın âkıbeti, İran''ı düşündürdü. İran nüfusunun ancak yarısının Fars olduğu mâlumdur. Onun için devleti, Şii şeriatının şemsiyesinde tutmak, milliyetlerin önemi bulunmadığını vurgulamak kararındadır. Fakat bu şeriat devletinde her şey Fars (İran) ırkı lehine işliyor. Demokrasi, imparatorlukları ayrıştırır.
İran, atom bombası ile, Türkiye''yi Türk ve Arap devletlerini korkutmak istiyor. İlâveten, Amerika ile İngiltere''nin ve onların oluşturduğu İsrail''in, Orta Doğu''da İran üstünlüğünü engellediği fikriyle hareket ediyor.
iyelim ki Washington, Tahran''ın yakasını bıraktı. İran''ın çok kısa zamanda atom bombası yapacağında birleşiliyor. Bu konuda Türkiye uyumuştur. Araplar, zaten tam uykudadır. Süper olduğu asılsız rivayeti ile korku salması istenen füzelerden sonra İran bir de atom bombası sahibi olur olmaz, Türkiye de, kesinlikle ve mecburen edinmek durumunda kalacaktır. Suudi Arabistan faaliyete geçecektir. Araplar arasında birinciliği hiç bir Arap devletine bırakamayan Mısır, işe girişecek, Amerika''dan aldığı yılda 9 milyar doları atoma yatıracaktır. Orta Doğu, atom cehennemine dönüşecektir. Bu silâh, dengesiz ve sorumsuz rejimlerin eline geçebilecektir. Trilyonlarca dolar, yoksul toplumların gırtlağından kesilip bu iğrenç silâha yatırılacaktır.
Nükleer silahlanma
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2000''li yıllara girerken dünya, komünizm denen insan ve insanlık düşmanı büyük afetten geniş ölçüde kurtulmuştu. Korkunç azamette bir Sovyet Rusya ve minyatür hacminde Yugoslavya imparatorlukları ebediyen yıkılmıştı.
2000''lere girdik. 6.5 milyarlık fazla nüfuslu bir dünya, iyi günler yaşayacağı ümidinde idi. Zira tarihin hiçbir döneminde asla erişmediği bir zenginliğe, refaha, akıl almaz konfor, ulaştırma, haberleşme vasıtalarına kavuşmuştu. Çok yoksul ülkeler gibi utanç verici tablolar vardı. Ancak yoksulluğun da çözümlenebileceği konuşuluyordu.
Böyle bir atmosferde, terör denen canavar baş kaldırdı. Tarihin her dönemindeki gibi 2000 yılında da mevcuttu. Ancak cihanşümul olacağı, koskoca devletlerle savaşacak güce erişeceği hesaplanmamıştı.
Uyuyan diğer bir canavar, nükleer ve biyolojik silahlardı. Güya yasaklanmış, sınırlanmıştı. Halbuki bir defa eline geçiren devlet, asla bırakmaya yanaşmıyordu. Azaltmayı değil, geliştirmeyi düşünüyordu.
Amerika Birleşik Devletleri''nin baş çekmesi, kendisi ile aynı zamanda, diğer devletleri, mahut silahları imhaya davet etmesi beklenirdi. Amerika ile Rusya bu hususta anlaşırsa, İngiltere, Fransa da katılır, Çin mecbur kalırdı. İsrail, Hindistan, Pakistan gibi devletlerin atom bombaları da tarihe karışırdı.
İnsanlığı kurtaracak, güven altına alacak, kitlelere refah getirecek böyle bir teşebbüste bulunmayı Washington aklına getirmedi. Moskova, aklından geçirmedi.
İnsan haklarının daha öyle bir çizgisindeyiz ki, biz dünyalılar, kendimizi en üst çizgiye erişmiş hayal ediyoruz.
İktidar şartları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her devletin özel şartları vardır. Demokrasilerde ve aynı dili konuşan ülkelerde bile böyledir. Benimseyen toplumlar için demokrasi, vazgeçilmez yönetim biçimidir. Alternatifi yoktur. Bir hayat tarzıdır. Ama meselâ Amerika Birleşik Devletleri ile İngiltere''deki uygulamaları arasında büyük farklar mevcuttur.
Devletinin özelliklerine yan çizen, bunları pas geçen, anlamaya çalışmayan iktidarlar, hem huzur bulamazlar, hem huzur veremezler.
Türkiye için bir iç, diğeri dış iki faktör vardır ki, iktidarda hangi parti olursa olsun değişmez. 60 yıldan beri böyledir.
İç faktör, siyasî iktidarın, silâhlı kuvvetlerle geçinmesidir. Türk ordusunun asla ve hiçbir durumda taviz vermeyeceği üç konu vadır: Atatürk''e saygısızlık, laik devlete aykırılık, devletin yekpâreliğinin, bütünlüğünün, bölünmezliğinin ihlâli...
Bu üç değişmez ilke her bakımdan devletimiz için faydalıdır. Sağlıklıdır. Siyasî iktidarın bunlardan birini ihlâli, hattâ ihmali, sakıncalıdır. Bir anlaşmazlık hâlinde siyasî iktidar yıpranır.
Halkımız, askerden emir alan partiye asla oy vermez. Ama kendi ordusu ile geçinemeyen, ihtilâflı bir partiyi de küçümser. Yargının ve askerin ve din adamının politikadan uzak durması, demokrasinin olmazsa olmazıdır. Ama icranın yetersizlikleri boşluk oluşturduğu takdirde, yargı ve asker bu boşluğu doldurur. Galip taraf bellidir. Fakat demokrasinin büyük yara alacağını vurgulamak gerekir. Savaşın, düşük yoğunluklu da olsa, askerî nüfuzu artırdığını ilâve etmeliyiz.
Bir iktidarın uykusu kaçmaksızın yürütme ve yönetme görevini yapabilmesi için, dış şart ise, Birleşik Amerika ile iyi geçinmektir. Amerika''nın eli uzundur. Kendisiyle zıtlaşan ülkelerin iç huzurunu bozabildiğinin misalleri, saymakla tükenmez.
İran Amerika''ya karşı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Batı düzenine kafa tutmanın şampiyonu el-Kaide ve onun başı bin Lâdin idi. Şimdi Batı karşıtlığının lideri İran ve onun cumhurbaşkanı Ahmedinecad''dır.
Kapitalist Batı dünyasının başı ise, her türlü şek ve şüpheden arınmış şekilde, Amerika Birleşik Devletleri''dir. Epey müddet Suriye ile İran arasında bocaladı. Şimdi İran''ı öncelikli hedef seçti. Stratejinin gereği de budur. Daha güçlü hasım aradan çıkarılırsa, daha güçsüzü ben ettim, sen etme! diyecektir.
Birleşik Amerika, Türkiye''nin NATO''da büyük müttefikidir. İlâveten öylesine bir stratejik müttefiktir ki, silâhlı kuvvetleri 1945''ten bu yana ABD sistemine göre düzenlenmiştir (Bugünkü modern ordumuzda model 1826/1871''de Fransa ve 1871-1945''te Almanya idi).
İran, büyük lokmadır. Osmanlı ne zaman Avrupa''da ise arkadan vurmuş, Osmanlı''nın bile boğazında kalmıştır. İran, Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika süper fantastik projesinin dönüm noktasıdır. Bu noktada bir kırılma, gevşeme, gerileme, projenin Pentagon''un tozlu raflarına kaldırılması ile son bulurl.
Ancak Amerika, atom bombalı bir İran''ın ne mene şey olacağını çok iyi bildiği gibi, bu husus zaten büyük
projenin birinci sebebi bile değildir. İlk sebep, petrol ve enerji yolları üzerinde kontroldür. Amerika bundan vazgeçemiyor. Zira aksi takdirde, cihan devleti pozisyonunu yitirir. İşler bu dereceye getirildikten sonra bir ric''at (geri çekilme), Orta Doğu''da İran hegemonyasının başlaması demektir.
Amerika, çok güvendiği müttefiki Türkiye''nin Irak savaşı başlarken hiç de stratejik davranmadığını biraz dehşet, daha çok hayretle karşıladı. Gözlerine inanamadı. Onun için şimdi Türkiye''nin ne yapacağını, daha doğru ifade edeyim, ne yapmayacağını tam tesbit etmek istiyor.
Miss Rice, yüz yüze görüşebilmek için, Sayın Abdullah Gül''ün uçağa biner hâle gelmesini dört gözle bekliyor. Kürtler ve Ermeniler, Ankara''nın ''ben bu işte yokum!'' incisini telaffuz etmesini, tarihlerinin en büyük heyecânı içinde bekliyorlar. Gürcistan, Bulgaristan, Romanya gibi dostlarımız bile, Amerika''ya üs verebilmek için sıraya girmiş, can atıyorlar.
"Cehennem" rüzgârları!..
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail''de, İran''a bağlı terör örgütlerinin intihar saldırısı yeniden başladı. İsrail, Filistin''de iktidarda bulunan HAMAS hükûmetini sorumlu tuttu. Karşılığını da vermek üzeredir. Bu suretle karşılıklı kanlı eylemler sürüp gidecek.
ABD, Türkiye''nin güneydoğu illerinin güvenlik bakımından Amerikan vatandaşları için sakıncalı bulunduğunu bildirdi. Bu illerimizi, Kürt eylemcilerinin harekât sahası olarak teker teker sayması ilgi çekicidir.
İran''da Kum şehrinde oturan Hizbullah örgütünün lideri Harrâzî, Amerika''ya İran''a karşı kullanılmak üzere üs verdiğimiz takdirde İran''ın Türkiye''de de eyleme geçeceğini bildirdi. İran''ın, Amerika ve müttefiklerine, dünyanın her köşesinde eylem uygulayacağını söyledi. Türkiye''deki Hizbullah''ın, isim benzerliği dışında, İran Hizbullahı ile hiçbir ilişkisi bulunmadığını, ancak kendi ajanlarının Türkiye''de de yaşadığını ilâve etti.
Çok gecikmekle beraber, güzel bir terör yasası Yüce Meclisimiz''den çıkıyor. Aynen tatbikini bekliyoruz. Uygulamada aksaklık, eksiklik, ihmal ve tereddüt kabûl etmiyoruz.
PKK şekaveti yeniden başladı. Şimdiden güvenlik kuvvetlerimize ve halkımıza verdirdiği kayıplar, Irak savaşına girse idik vereceğimizden az değildir.
Orta Doğu''da düşük yoğunluklu savaş başladı (veya başlıyor) gibi. Hiç değilse provası yapılıyor. Bir gece, Amerika''nın sürpriz bir hareketiyle, tam yoğunluklu savaşa dönüşecektir. Kapsadığı alan, muazzam olacaktır: Afganistan''dan yani Orta Asya''dan Akdeniz''e kadar... Bin yıl yönettiğimiz, hâlâ on milyonlarca Türk''ün yaşadığı coğrafyadır. Yalnız gafiller, böyle bir ihtimal yok, olsa bile bizi ilgilendirmez der, böyle bir ninni ile uykularına devam ederler...
86. yıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sosyal Güvenlik ve Terör kanunları gibi temel yasalar kabûl edildi. Uygulama aksaklıkları çıkarsa şüphesiz düzeltilir.
Yıldırım hızı ile yasa çıkarabilen Türkiye Büyük Millet Meclisi 86. yılını bu pazar günü kutlayacak. 1920-23 1. Meclisi, İstanbul''da toplanan son Osmanlı meclis-i meb''ûsânı üyeleri ve Ankara''ya gelemeyenler için Mustafa Kemal Paşa''nın 40 gün içinde seçtirdiği milletvekillerinden oluşuyordu. Millî Mücadele''yi zaferle noktalayan en yüce meclis olduğu üzerinde ittifak vardır. Bu meclisin başkanı Mustafa Kemal Paşa idi. Böylesine başarılı ve fedakâr bir Meclis, 1 yıl önce erken seçime gitti. Gerçek politikanın sert kuralları vardır. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni ve onun dehâ sahibi başkanı Atatürk''ü, en derin saygılarımızla anıyoruz. Çocuklarımızın bayramını da kutluyoruz. Onları çağdaş uygarlık düzeyinde yaşatmak, bizim namus borcumuzdur. İran ile Amerika''nın birbirlerini, milletlerarası ilişkilerde alışılmamış üslûpta dehşetli tehditleri ile, bir haftayı tamamlıyoruz. Başkan Bush, İran''a nükleer silâh bile kullanabileceğini söyledi. Biz bunu bir kararlılık ifadesi şeklinde anlıyoruz. Nükleer silâhın kullanıldığı bir savaşın kimsenin lehine sonuçlanmıyacağını kesinlikle biliyoruz. İran''ın, herhalde devlet iradesini güçlü tutmak için uyguladığı abartılı gösteriler, propaganda savaşının bir safhası olmasına rağmen, tansiyonu yükseltti, Amerika''nın önünü açtı.
Böyle bir atmosferde Condoleezza Rice, 26 Nisan Çarşamba günü Ankara''ya geliyor. Dış İşleri Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı ile görüşecek. Sonra Atina ve Sofya''ya gidecek. Ankara''da alacağı cevaplar, yalnız Türkiye''nin değil, Orta Doğu tarihinin de kaderini derinlemesine etkileyecek derecede önemlidir.
Güneydoğuda yığınak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK''nın Kürt asıllı vatandaşlarımıza korku salarak eylemlerini yeniden canlandırması, şehirlere musallat olması, seçimle gelen bazı densizlerin bir türlü PKK''dan vazgeçememeleri, bu sorunu yeni bir safhaya soktu.
Birleşik Amerika''nın PKK''yı serbest bırakıp Türkiye''ye salıvermesi birinci derecede etken oldu. Ancak Türk hükûmetinin ve genelkurmayının sürekli isteklerinden bunalan Amerika, bir müddetten beri, ülkemize sızan eşkıya hakkında bilgi vermeye başladı. Türkiye''nin Genişletilmiş Orta Doğu süper projesinde Amerika''nın yanında yer almaması, Washington''ı, Kürt ve Ermeni gibi kıytırık güçleri öne çıkarmaya sevk etti.
Salıverilmesi ihtimali bulunmayan Abdullah Öcalan''ın yerine göz diken seçilmiş bazı belediye başkanları, Türk devletinde yaşadıklarını unuttular. Türkiye Cumhuriyeti''nin bir Türk devleti olduğunu unutanların geleceği olmayacağını çok yazdık.
Şu anda Güneydoğu Anadolu''ya, o bölgenin tarihinde görülmemiş bir askerî yığınak yapıldı ki PKK ayaklanmasının boyutlarını aşmıştır. Burası Türkiye-İran-Irak sınırlarının kesiştiği bölgedir. Durum, PKK''dan başkalarının da Türk askerine sataşabileceği ihtimalinin düşünüldüğünü gösteriyor.
Ne olacak? sorusunun açık cevabı yoktur. Zira ne olacağı, olayların gelişmesine bağlıdır. İran da, kendi topraklarındaki bazı PKK unsurlarını imhaya başladı. İran''la müşterek askerî harekâtımız, bütün dengeleri yıkacağı, zaten tarihte vuku bulmamış bir şey olduğu için, muhtemel değildir.
Terörle savaşın boyutları, tahminleri aşarak büyüdü. Her ülke üzerine düşeni yapmadı. Belçika ve Danimarka gibi refahtan semiren ve NATO''da müttefikimiz de olan devletlerin sorumsuzluğu, terörle anlaşma yapmaya, onları himayeye kalkışmaya kadar ileri gitti. Böyle davranmakla Brüksel ve Kopenhag''ı, Madrid ve Londra ve İstanbul''dan daha mahfuz mu sandıklarını bilmiyorum. Her ülkede emsali mevcut ehliyeti yetersiz politikacıların işidir diye düşünüyorum.
ABD gibi cihanşümul terörle savaşan bir devleti kıytırık güçler oluşturmak politikasından da vazgeçirmek, bize düşüyor. Kaldı ki Orta Doğu, bizim coğrafyamızdır. Biz yokuz diyeni yok sayarlar. Öbürsü gün Miss Rice''ı Ankara''da bekliyoruz. Konu, daha açıklığa kavuşacaktır.
Kâbil-Bağdad
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, Afganistan ve Irak''tan askerini çekmek için, bu ülkelerde seçimle gelen demokratik meclislerin ve hükümetlerin teşekkülünü bekliyor. Ne biçim demokrasi? diye sual buyurursanız, o biçim! cevabımı lütfen mazur göreceksiniz.
Mürteci ve teröristlerin de bu iki ülkede silah bırakması ve Amerikan dostu yerli hükümetlerle iş birliği yapması arzu ediliyor. Ancak silahlı çatışmayı sürdürenlerin önemli kısmının ne mürteci, ne terörist olmadığını Amerika biliyor. Parlak askerî başarılarını, o coğrafyayı tanımamaktan ve yanlış kişilere danışmaktan doğan ağır yönetim hataları ile gölgeledi, hatta kararttı.
Şimdi, her iki önemli Orta Doğu ülkesinde Amerika''nın can düşmanı ve gerçekten insanlık düşmanı, kendi halklarına kan kusturan rejimler sona erdi. Petrol ve gaz kaynakları ve yolları Amerika''nın eline geçti. İsrail, Irak gibi çetin bir hasımdan kurtuldu. Şimdi sıra, aynı coğrafyanın başka ülkelerinde...
Amerika, gerek Afganistan''da gerek Irak''ta üçer veya dörder ağırlıklı üs kurarak, yukarıda sağladığı söylenen menfaatleri, yüzyılın sonuna kadar sürdürmeyi tasarlıyor. Bu coğrafyayı Amerika''dan çok daha iyi tanıyan İngiltere, Fransa, İtalya gibi devletlerin, Osmanlı''dan daha iyi yönetecekleri iddiasıyla ele geçirip çeyrek asrı zor doldurduklarını hatırlıyorum da, ABD''nin nasıl uzun müddet kalabileceği hususunda tereddütlerim başlıyor. Ancak işgal ettiği ülkeleri küçük birimlere bölerek egemenliğini sürdürmek istemesi muhtemeldir.
Amerika, en muazzam üslerini Kâbil ve Bağdad Büyükelçiliği unvanı altında bu iki şehirde kuruyor. Geçen yıl Kâbil''deki inşaatı gezen bir arkadaşımın anlattıkları karşısında şaşırmıştım. ABD siteleri yapılıyor. Şimdi Bağdad''da inşaat başladı ki, Dördüncü Sultan Murad''ın 1639''da yaptırdığı ünlü kalenin, bunun yanında lafı edilmez: 1 milyar küsur dolar bütçe ile Dicle yalısında 120.000 metre kare toprak üzerinde 40.000 metre kare tutarında 21 bina, dahilî su ve elektrik üretimi, araziyi çeviren sağlam surlar, personelin rezidans ve lojmanları, süper silahlı deniz piyadesi (Marine) birliğinin beklediği kuş uçurtulmayan 5 asıl ve 5 yedek kapı...
Tehcîre soykırım demek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD Kongresi''nin 178 Temsilciler Meclisi üyesi milletvekili ile 31 Senato üyesi senatör, toplam 209 parlamenteri, Başkan George W. Bush''a mektup yazdılar (Kongre 2 yıl için seçilen 435 milletvekili ve 6 yıl için seçilen 100 senatörden oluşur.)
Her yıl 24 Nisan günü ABD Başkanı''nın Ermeni gününde birkaç söz söylemesi âdet oldu. Yıllardan beri ABD Ermeni lobisi, Başkan''ın söyleminde soykırım kelimesinin geçmesi için baskı yapar. Hiçbir başkan bu kelimeyi kullanmadı. 1915''te ölen Ermenileri anan birkaç cümle ile yetindi. Evvelsi gün Bush da böyle yaptı.
Zira Birleşik Amerika''da hiçbir lobi, Musevilerle aşık atamaz. Musevi veya Musevi taraftarı parlamenterler, Ermeni lobisinin baskısını engellemişlerdir. Yahudiler, yeni bir tabir olan soykırım kelimesinin, Hitler''in uyguladığı tarihin en büyük ırk temizliği dışında başka bir kırım için kullanılmasına karşıdırlar. Sonuç bakımından, Fransa ve İsviçre''dekilere benzer bir densizlik yapılmasını önlemişlerdir. ABD''deki Yunan, Rum, Arap lobileri ise Ermeni tezini savunurlar.
Bu defa Museviler, HAMAS''la konuştuğumuz için bize kızdılar. HAMAS''ın hem de Suriye''ye sığınan açıkça terörist kanadı ile temasın mucip sebeplerini bilecek derecede dışişlerimizin ahvaline vâkıf değilim. Her neyse böyle bir şey oldu. Tel Aviv ve Washington, Ankara aleyhine ayağa kalktı.
Başkan Bush''a verilen Ermeni konulu mektupta, New York eyaletinin (devletinin) 2 senatöründen biri olan Hillary Clinton''ın imzası da var. Hanımefendi''nin, 3 yıl sonraki başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti''den adaylığa hazırlandığı biliniyor. Ermeni oylarına tâlibdir.
24 Nisan 1915''te ne oldu derseniz, o gün, Türkiye imparatorluğu dâhiliye nâzırı (içişleri bakanı) Talat Bey, Anadolu eyaletlerimizdeki Ermenilerin Arap eyaletlerimize tehcîr edilmesi, bugünkü tabirle zorunlu göçe tâbi tutulması kararnamesini imzalamıştı ki, sadrâzam (imparatorluk başbakanı) Saîd Halîm Paşa tarafından onaylanmıştır.
Rice ne dedi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Condoleezza Rice''ın Ankara''yı kısa ziyareti önemli idi. Aylardan beri bekleniyordu. Ertelendikçe ertelenmişti. Türkiye, Amerika ile arasında hiçbir şey geçmemiş gibi davrandı. Irak ve PKK konusu üzerinde durdu. Amerika''nın Kuzey Irak''ta PKK üzerine askerî harekâtta bulunmayacağı malûmdur. Ankara''nın İran konusunda Amerika''ya tam destek vermemesi hâlinde Washington''ın Kürtlere dokunmayacağını bilen Barzani, Talabani ve PKK, rahattılar.
Türkiye, Amerika''ya, İran''ın nükleer faaliyetlerine diplomatik teşebbüslerle son vermek için elinden geleni yapacağını bildirdi. İran''a karşı bir hareket için iki taraf da konuşmaktan kaçındı. Washington belki Türk Genelkurmayı ile konuşacaktır.
Anlaşılan ABD, İran politikasını, tıpkı Irak''taki gibi, Türkiyesiz yürütecek. Zira Türkiye''nin büyük olan askerî gücü dışında vereceği her türlü destek, Amerika için ikinci derecededir. Stratejik olmayan bir müttefikine de, Irak konusunda nasıl davrandı ise, İran konusunda da onu yapacak.
Türkiye veya başka herhangi bir devlet hevessiz diye Amerika, âşikâr ki, Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika millî süper projesinden vazgeçmeyecektir. Misse Rice, Ankara''dan Bağdad''a uçtu. Savunma Bakanı Rumsfeld de Bağdad''da idi. Rice buradan Sofya''ya gidecek. Bulgaristan, Amerika''ya 4 askerî üs veriyor ki 10 yıl müddetle Amerikalılar bunları Bulgaristan''ın ayrıca izni
gerekmeksizin istediği devlete karşı kullanacak. Rice, bu anlaşmayı imzalıyor. Türkiye boşluğunu doldurmak kolay değil. Romanya, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Kürdistan, kesinlikle Amerika''nın yanında olacaklar. Kuzeydoğumuzda güçlü bir Ermenistan ve güneyimizde Doğu Akdeniz''den Orta İran''a uzanacak Büyük Kürdistan yer alacak. Arap âlemi ile sınırımız kalmayacak. Zira Suriye''nin kuzey şeridi muhtemelen Kürdistan''a verilecek.
Son derecede muhafazakâr olan CHP dış politikasının, böyle radikal değişikliklere uyum sağlaması mümkün değil. Hâlâ tezkere reddi ile öğünüyorlar. Amerika''dan çok çekiniyorlar. Washington''ın iki defa Ecevit hükûmetini sarstığını unutmuyorlar.
Birleşik Amerika''nın, cihan politikası yürüten güçlü şahsiyetinin o derecede beklenen Ankara ziyareti böyle geçti. İki devlet arasındaki stratejik ittifakın şartlarını belirleyen bir belge hazırlanacak. Bunun dışında Sayın Gül, sanıyorum Misse Rice''ı, Filistinlileri aç bırakmanın Amerika''yı küçük düşüreceği hususunda ikna etti.
Kasr-ı Şîrîn''den beri...
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Nisan, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
17 Mayıs 1639 Kasr-ı Şîrîn Anlaşması, Osmanlı-Safevî, dolayısıyla bugünki Türkiye-İran, Irak-İran, Ermenistan-İran sınırlarını çizdi. 1639 sulhundan sonra İran''la -ilk ikisi en büyük çapta- 5 savaş daha yaptık. Sınırlar çok değişti. Ama sonunda gene Dördüncü Sultan Murad''ın onayladığı Irak''ı, Arabistan''ı bizde bırakan, Kafkasya''yı ise aramızda paylaştıran Kasr-ı Şirin sınırlarına dönüldü. O halde: Bugünki sınırlarımız 1639''dakidir. Ancak İran''la savaşlarımız sürüp gitti, 1639''da sona ermedi. 1723-1746''da İran''la 23 yıl süren dehşetli bir savaş yaptık. Nâdir Şâh Avşar gibi Türk''lüğün yetiştirdiği son cihangir, İran''ı bize karşı savunduğu için, İran''dan bu savaşta aldığımız 300.000 km2 ülkeleri geri vererek Kasr-ı Şîrîn sınırlarına döndük. Zira Almanya ve Rusya imparatorlukları gibi iki müthiş düşmanla tek başımıza savaşıyorduk. Avrupa''da savaşırken sürekli bizi arkadan vurmayı devlet politikası hâline getiren İran, Rusya ile çok belâlı bir savaşımızdan faydalanarak Basra''yı almaya kalkışınca 1775-79''da tekrar savaştık. Mora''da Yunan ihtilâli başlayıp İngiltere, Fransa, Rusya karşımızda yer alınca İran fırsatı kaçırır mı? Bu defa bizden Bağdad ile Bitlis''i almak isteyip topraklarımızı işgale başladı. 1821-23 savaşını yapıp def ettik. İran bizimle işbirliğine yanaşmadığı için Rusya kolayca bir bize, bir ona vurarak iki imparatorluğun paylaştığı Kafkasya''yı işgal etti.
Bugünki modern diplomasimizin kurucusu Mustafa Reşid Paşa, Yunanistan ile İran''ın küçük ve kalleş tutumlarına karşı sürekli uyanık bulunmamızı, Devlet politikamızın ilkeleri arasına koydu. 1914-18 Cihan Harbi''nde ordularımız derinlemesine İran topraklarına girdi. Ancak 1878''de biz Rusya ile ölüm kalım savaşı yaparken İran''ın işgal ettiği Kotur kazamız bile o tarafta kaldı. 1925''e kadar hepsi Türk olan Safevî, Avşar ve Kaçar hanedanları, 16. asırda Türkmen Devleti denen İran''da saltanat sürdü. Ama iki devlet arasında yalnız Atatürk ile Rızâ Şâh, Türkçe konuşarak samimi işbirliği kurdu. Bu dönem 1938''de Atatürk''le sona erdi. Nüfusunun iki buçukta biri Türk olan, Türkçe konuşan İran''da Fars''laştırma politikası sürüp gitti. 1920''den sonra İran''la Mısır, hilâfeti ve imparatorluk kavramını kendi iradesiyle tasfiye eden Türkiye''den boşalan İslâm dünyasının liderliğine soyundular. Türk aleyhdarlığını benimsediler. Asırlarca o pozisyonda bulunduğumuz için, bizim artık liderliği aklımızdan geçirmediğimize hiç inanmadılar. Zayıf, yoksul ve sorunlu bir Türkiye oluşması için çalışanlar arasında yer aldılar.
Amerika''nın listesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD''nin devlet sekreterliği denen ve bakanlar kurulunda -başbakanlık bulunmadığı için- 1. sırada yer alan dışişleri bakanlığı, terörist veya haydut devletler dediği ülkelerin yıllık listesini yayınladı.
2 Latin Amerika (Küba ve Venezüela, 3''ü Arap 4 Müslüman (Sudan, Libya, Suriye ile İran), 1 Uzak Doğu (Kuzey Kore) devleti, listede yer aldı. 7 devletin 4''ünün Müslüman olması dikkatleri çekiyor.
Aslında listeye bugün Bolivya''nın da alınması gerekir. Bolivya ancak son aylarda ABD karşıtlığına soyunduğu için, liste dışında kalmış. Bolivya''nın henüz seçilen Kızılderili başkanı ile Venezüela Başkanı Chavez, Havana''da Küba Başkanı Fidel Castro ile bir araya geldiler. Artık kimseyi kandıramayan, Küba''yı yoksullar ve kaçkınlar ülkesi hâline getiren komünist kafa yapısını savunarak Birleşik Amerika''ya bol bol çatıp hoşça vakit geçirdiler.
ABD bazı Latin Amerika devletleri ile serbest ticaret anlaşması imzaladı ya... Yukarıda anılan 3 devlet, bu anlaşmayı protesto mahiyetinde ekonomik iş birliğine başlamak kararı aldılar. Bolivya, İspanyolca konuşan Latin Amerika devletlerinin en yoksuludur. Türkiye''den çok geniş topraklarında 9 milyon nüfus yaşar. Latin Amerika''nın George Washington''ı olan Simon Bolivar''ın adını taşır. General Washington ABD''yi İngiltere ve General Bolivar ise yarım asır sonra Latin Amerika''yı İspanya sömürgesi olmaktan kurtarmışlardı. Venezüela, petrol zenginidir. Şimdiki başkanı Chavez, ABD muhalifidir. Bu 3 devletin ekonomik gücü toplamı, en küçük bir ABD eyaletininki kadardır.
Sudan, bocalıyor. Kaddafi, Amerika''ya râm oldu. Suriyeli Esad, kasırgayı atlatmaya çalışıyor, henüz haritasını düzeltemedi. Ancak şampiyonluğu, kimse Ahmedinacad''ın elinden alamaz. ABD karşıtı dünya devletinin lideri durumundadır.
Bir de Kim Jong-İl var. Kore milletinin üçte birini -dünyanın en ilkel rejimi ile- babasıyla birlikte yarım asırdır süründürüyor. Kuzey Kore ile Güney Kore''yi mukayese etmek, komünizmin, insanlığa musallat en büyük belâ olduğunun açık göstergesidir...
İran Birleşmiş Milletler''de
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Doğumuzdaki büyük komşumuz İran, ABD''nin en radikal hasmı politikasını sürdürüyor. Bu pozisyonda el-Kaide''nin yerini aldı. Artık Bin Lâdin değil, Ahmedinecad lider durumundadır. Dünya politikası Bush-Ahmedinecad eksenine oturdu dersek, fazla abartmış olmayız.
Bu siyasetten İran ne kazanıyor? ABD, Asya''dan çekilmeye mecbur kalır veya proje değiştirip buna karar verirse İran, Genişletilmiş Büyük Orta Doğu''nun güçlü devleti olacak. Atom silâhları yapacak. İsrail''e baş eğdirecek. Müslüman devletleri, radikal rejimlere teşvik edecek. Hâsılı Türkmen sergerdesi Şâh İsmail''in 500 yıl önce yapamadığını yapacak. 2500 yıl önceki Büyük Dârâ''nın cihan devletini gerçekleştirecek.
Buna inanan veya korkularından yahut siyaseten inanmış görünen İranlılar var. Ancak Batı, kendi sistemini ve uygarlık düzenini savunacaktır. ABD''nin baş eğip kıt''asına çekilmesi ihtimali ise hiç yoktur.
Şimdi Çin ile Rusya, İran aleyhine aşırı kararlar alınmasını önlemeye çalışıyor. Ancak Rusya, Avrupa medeniyetinin bir parçasıdır. Batı sistemi içinde mümkün olabilen en avantajlı yerini almak için çabalıyor. İran için yolunu saptırmayacaktır. Çin''e gelince, Rusya gibi imparatorluğunu muhafaza etmek, dağıtmamak için güç gösterisindedir. Orta Doğu''ya gelip İran için savaşmaz. Amerika''dan petrol vaadi alıp yumuşayacaktır.
Bizim görüşümüz, önümüzdeki yıllarda birkaç imparatorluğun daha ayrışacağı merkezindedir. Sonra 21. asrın ikinci yarısında, gevşek konfederasyonlar hâlinde, yeniden bazı imparatorluklar oluşacak. Hindistan modeli tecrübe edilecek. Zira şimdi 200''ü bulan bağımsız devlet sayısının daha da artması, devletlerarası ilişkileri zora sokacaktır.
9 Mayıs''ta Condoleezza Rice, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve de Almanya dışişleri bakanlarını New York''a davet etti. İran için sert tedbirler teklif edecek. Rusya ile Çin, yumuşak tedbirleri savunacaklar. Ancak İran, tedbirin yumuşağı ile de, serti ile de atom bombası yapmaktan vazgeçmeyecektir. Bundan dolayı Washington''ın hedefi, İran rejimini yıkmaktır. İran''a da demokrasi götürecek!
Başkan Bush, Oval Ofis''te Aliyev''le (Azeriler soyadlarını bir türlü düzeltemediler), Büyük Azerbaycan''ı görüşüyor. Türkiye ne kadar soğuk davranıp anlamazlıktan gelse, bırakmıyor. Bıraktığı an, Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan temaslarına başlayacaktır.
Ilımlı İslâm Projesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika''ya göre Türkiye''nin vazgeçilmez önemi 1) Jeostratejik konumundan, 2) Askerî gücünden kaynaklanıyor. Büyük bir pazar, gelişen bir ekonomi ve diğer unsurlar, ikinci derecededir. Amerika, başta gelen bu iki faktöre bir üçüncüsünü eklemek istedi: Türkiye, Amerika''ya göre ılımlı ve laik İslâm''ı temsil ediyordu. Ilımlı İslâm; teröre bulaşmamış, terörü Batı''ya karşı kullanmayan, Batı düşmanı ve karşıtı olmayan, eskiden beri Hristiyanlar''a ve Museviler''e iyi davranan ve onlarla -kavga etmeksizin- beraber, hattâ iç içe yaşayabilen, laik, bütün dinlere ve kültürlere karşı hayırhâh, Müslüman ülkeler arasında Batı''ya en yakın, zaten Avrupa devleti olan Türkiye''nin uyguladığı, yaşadığı Müslümanlık için, Amerika''nın ortaya attığı bir tabirdi. Bu görüş, uzun ilmî çalışmalar ürünü olduğu için, doğru idi. Yanlış şurada idi: Amerika, böyle bir İslâm''ı, diğer Müslüman devletlere empoze etmek, Türkiye''yi örnek göstermek, Türkiye gibi olun demek istiyordu. Bu, mümkün değildir. Her dinde olduğu gibi Müslüman dünyasında da dinî uygulamalar birbirinden farklıdır. Mezhepler vardır. Tasavvufu algılama üslûbu mevcuttur. Her ülkenin coğrafya ve ırk özellikleri geçerlidir. Hanefî mezhebinden bir Cavalı ile aynı mezhepten bir Anadolu Türkü''nün dinî hayatı aynı değildir.
Nitekim, bütün Türk edebiyatı tarihinin en büyük şairi ve çok seçkin bir mütefekkir olan Yahyâ Kemâl, Türk Müslümanlığı demiştir. Türk Müslümanlığı, Osmanlı Türkü''nün dinimizi kavrayış biçimi ve üslûbudur. Gerçi bu üslûp, Cumhuriyet döneminin bilhassa son safhasında derin Arap ve İran etkisinde kaldı. Ama gene de devam edip gitmektedir. Her kavmin dini, mezhebi, kendisi için tatlıdır. Vazgeçmek istemez. Zaten vazgeçmesinin lüzumu olmadığı, diğer bir Osmanlı ilkesidir. Dinin, devletin paralelinde bulunması keza, Osmanlı sistemi gereğidir. Öyle kalacaktır. İslâm dünyasının büyük kısmı -bazıları 900 yıl- Selçuklu-Osmanlı (yahut Timurlu vs.) Türk egemenliğinde yaşadığı için, o ülkelerde, biz Türkler''e karşı mesafeli bir duruş, bir çeşit alerji, hattâ kompleks oluşmuştur. Binaenaleyh o ülkelere Türkiye''yi demokrasi ve laiklik, Batı ile kaynaşma ve anlaşma yetenekleri bakımından örnek göstererek terörden ve husumetten vazgeçirmek gibi bir politikanın uygulanabilirliği yoktur. Hayalî bir projedir.
Kuzey Irak
Devlet kurmak heyecan verir. Kurucular gurur duyarlar. Bu bakımdan Barzani''yi ve Talabani''yi anlıyoruz. Ama fazlasıyla hoş görüyoruz. Zira zaman zaman hadlerini aşıyorlar. Türk, Arap, İran okyanusu olan bir bölgede yaşadıklarını unutuyorlar. Bin yıl boyunca biz Türkler''den kardeş muamelesi gördüklerini takdir edemiyorlar.
Arap ve İran Kürtleri''nden daha iyi durumda bulunan Türkiye''deki Kürt asıllı Türkler''den bazılarına gelince, yollarını toptan şaşırdılar. PKK''dan emir alıyorlar. Öcalan''ın halefi olmak hevesinden vaz geçmiyorlar. Sabrımızla oynuyorlar.
Bu coğrafyada Türkiye ile zıt gidenin âkıbeti bellidir. Amerika ile bazı Batı ve Doğu devletlerine güvenerek Türk''e baş kaldırmaları, onlara fazla güvenmelerinden kaynaklanıyor. Şimdi, bizim İran''ı tutmamızdan dolayı Amerika''nın Büyük Kürdistan''ı oluşturacağından ümitleniyorlar. Ama en kötü senaryoya göre Amerika, Büyük Kürdistan''ı, asla yalnız değil, Büyük Ermenistan ile birlikte ortaya çıkaracaktır.
Türk kanı döküldükçe, Kuzey Irak''tan çıkmamız mümkün değil. Irak''ta barışın Türkiye''nin muvafakatıyle mümkün bulunduğunu Amerika anladı. Tezkereyi reddetmemiz sayesinde Kürdistan''ı kurabilen güney-doğudaki komşularımız da yavaş yavaş anlıyacaklar. Gecikmemeleri iyi olur. Baas, Arap milliyetçiliğini Türk düşmanlığı üzerine kurmuştu. Kürt milliyetçiliği Türk düşmanlığı üzerinde direnirse, âkıbeti aynıdır.
Bu arada bizim Doğulu vatandaşlarımızın, Doğulu milletvekillerimizin dikkatli olmaları gerekiyor. Hiç bir partimizin, eşkıyaya gerilla diyerek onlardan oy alamıyacağını da belirtmeliyim.
Amerika''ya gelince, petrolünü, gazını sağlama bağlıyacaktır. Terör yuvalarını dağıtacaktır. Hasmı rejimlerin devamına izin vermiyecektir. İsrail''in güvenliğini gerçekleştirecektir. Bu düzeni sürdürebilmek için, asrımızın ortalarına kadar üç beş üssünü muhafaza edecektir. Ama hemen önümüzdeki yıllarda bu coğrafyadan çekilecektir. Bu topraklarda yerleşmek, sömürge kurmak gibi niyeti yoktur. Zaten bu imkânsızdır. Ve zaten ABD, Türkiye''nin stratejik müttefikidir. Bu gerçekleri unutmadan politika yapan başarı sağlıyacaktır. Bu coğrafyada Türkiye''nin gücünü aşmaya, bunu denemeye kalkışanlar, hüsrana uğrarlar.
Castro Forbes''a geçti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Küba''nın 48 yıllık diktatörü 80 yaşındaki Fidel Castro, geçen yıl, hiçbir servetinin bulunmadığını bildirmişti. Zenginlerin varlıkları konusunda milletlerarası uzmanlığı kabul gören ünlü Forbes dergisi ise geçen hafta, Castro''nun servetini 900 milyon dolar olarak bildirdi. Bu suretle, hükümdarlar dışındaki bütün devlet başkanları arasında dünyanın en zengini imiş!
Castro, Castro olmasa idi, tebriklerimizi sunar, Allah arttırsın diye dua da ederdik. Ancak, inkıraz halindeki -evlere şenlik- komünist diktatörler ırkının günümüze kalan birkaçı arasında en kıdemli, en yaşlı ve en ünlüsüdür.
Castro, evlilik dışı doğmuş bir çocukken iyi tahsil gördü. Eylemci Marksist-Leninist teröristliğe başladı. Karşısında 1933''ten beri -arkasını ABD''ye dayayıp- Küba''yı soyan başçavuşluktan gelme Batista bulunduğu için, Castro''nun tutumu, tasvip gördü. Ama doğru dürüst liderlik yapmak yerine, Moskova''nın sadık adamı olarak, 6 kıt''aya Kübalı gerilla gönderdi. Dehşetli kan döktü.
Birleşik Amerika''nın haydut devletler listesinden hiç düşmeyen Küba, bugün 11 milyon nüfusu ile yoksul bir ülkedir. 1961''den beri ABD ile diplomatik ilişkileri yoktur ve 45 yıldan bu yana Havana''daki İsviçre Büyükelçiliği -savaş hâlindeki devletlere uygulandığı gibi- Küba''da Amerikan insanî haklarını üstlenmiştir.
Castro yönetiminde milyonlarca Kübalı, adadan kaçarak Amerika''ya sığındı. On binlercesi kaçarken denizde boğuldu. Emsali Latin Amerika devletleri demokratlaşıp, komünizmden vazgeçip yoksulluktan refaha yol alırken Küba, yerinde saydı. Bir Gorbaçov ve Putin yetiştiremedi. Bugün, dünyanın en kaliteli purosu, şeker kamışı ve eğlence turizmi ile geçiniyor.
Dünyanın Rusların eline geçip komünistleştirilemediğine çok üzülenler, hâlâ Castro''yu çok seviyorlar. Marksizmin dehşet saçtığı yılları yâd ederek iç çekiyorlar.
Castro''dan sonra Küba''nın bir anda nasıl yön değiştireceğini bilmek için, fütürolog olmaya lüzum yok. Biz, sosyal demokrasinin varlığının zorunluluğunu biliyoruz. Ancak milyar dolarlık sosyalist diktatörlere en küçük sempatimiz yoktur.
Irak''ta iç savaş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''ta Şiiler''in, Ömer adını taşıyan Sünniler''i bulup öldürmeye başladıkları bildiriliyor. Şiiler''in kullanmadığı isimlerden Ömer adını taşıyan Sünnîler, nüfus idarelerine başvurup adlarını değiştiriyorlarmış. Yarın Osman ve Ayşe isimlerini taşıyanlar da kıyıma maruz kalırlar ve Sünniler karşılık verirse, artık Irak''ta durum tarih ve politika terminolojisinin iç savaş kavramı ile adlandırılabilir.
İç savaş, bir milletin başına gelebilecek en büyük belâdır. Dışarıdan düşman taarruzuna uğramaktan beterdir. Aynı aile çocukları iki kampa ayrılıp biribirlerini öldürürler. Tarihteki büyük örnekler 1861-65 ABD iç savaşı (4 yıl) ile 1936-39 İspanya iç savaşıdır (2.5 yıl). Buna 1917-20 Rusya iç savaşını ekleyiniz. İspanya''da komünistler yenildi, Rusya''da kazandı. İki taraftan birkaç milyon Amerikalı, İspanyol ve Rus öldü.
Irak niçin bu belâya uğradı? 1918''den sonra, 3 Osmanlı eyaletinin üzerinde yapay bir Irak kuruldu. İngiltere''den kurtulup bağımsız olunca, Atatürk zamanında Sâdâbâd Paktı''na girerek, Türkiye''nin dostluğunu kazandı. Bu dostluk, monarşinin 1958''de çok kanlı bir askerî darbe ile yıkılması ile sona erdi.
Türk düşmanlığını birinci ilke kabul eden Baas ideolojisi üzerine kurulmuş, Suriye ve Irak''ta iki sosyalist milliyetçi Arap diktatörlüğü ortaya çıktı. Sırtlarını Moskova''ya dayayarak ve öz vatandaşlarının kanını dökerek, başta ABD ve Türkiye olmak üzere dünyaya tafra atmaya başladılar. Saddam, Kuveyt''i işgal ve yağma ederek Arap birliğini başlattığını savundu. İlk Körfez Savaşı''ndan zerre kadar ders almadı. Kabadayılığını sürdürdü.
Birleşik Amerika''nın aklı, meşrutî (demokratik) monarşiye ermez. Fransa''dan bile kıdemli cumhuriyetçiliği ile öğünür. Gerçi Ürdün hanedanından bir prensi milli birliğin sembolü şeklinde Irak kralı yapmayı düşündü. Fakat gerçekleştirmek ferâsetini gösteremedi. Bugün Irak, kan gölü hâlindedir. Parçalanmıştır. En fecii, İslâm tarihinin en trajik safhalarını oluşturan Sünnî-Şii savaşının hortlayıp baş göstermesidir. Avrupa, Hristiyanlar arası mezhep savaşları ile kızıla boyandıktan sonra aklını başına aldı. Müslümanlar da bu çizgiyi yakaladılar sanırken şimdi bu manzara nedir?
Nükleer enerji ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1980''de Yunanistan''la birlikte Avrupa Birliği üyesi olmamız gerekiyordu. Nitekim 1952''de Yunanistan''la beraber NATO üyesi olmuştuk. Bugün p.c. 20 bin doların üzerinde müreffeh Büyük Türkiye''de yaşıyorduk. 1980 darbesinden kurtulmuştuk. Bu darbeye sebep gösterilen komünistlerin Türkiye''yi içeriden ele geçirmek teşebbüsleri de zaten vuku bulmazdı. 1908 dengesiz meşrutiyeti, 1909 "irtica" ayaklanması, 1912 Balkan Savaşı, 1913 hükûmet darbesi gibi en vahîm hatalarımıza bile rahmet okutan 1914 Cihan Savaşı''na girmek çılgınlığı ile, imparatorluğumuzu kendi ellerimizle yıktık.
Cumhuriyet döneminde de büyük hatalar yaptık. En büyüğü, bizi dünkü eyaletlerimizin gerisinde bırakan AB üyeliğinde akıl almaz gecikmemizdir. Avrupa standartlarında demokrasiye tam geçişte de çok geç kaldık. Uzun yıllar cumhuriyet=demokrasi yalanı ile halkımızı uyuttuk. Nükleer enerji konusunda kaybettiğimiz zaman da pek çok büyüktür. İnanılmaz gaflet içinde zaman yitirdik. Bugün nükleer santrallerle donatılmış bulunmamız gerekiyordu. Rusya''ya ve İran''a enerji bağımlısı olmamalı idik. İran, dünyanın enerji zengini iken, bizim petrolümüz ve gazımız olmadığı için, nükleer santrallere ihtiyacımız kesindir. Üstelik -yüzde bir ihtimal de olsa- İran, atom bombası yapar veya satın alırsa, bizim de hiç gecikmeden yeni silâhı edinmemizin lüzumu bulunmadığını ileri süren varsa, öyle bir kişiyi, muhatab bile kabûl etmem. Santrallerimizi, en seçkin tabiat güzeli yörelerimizde kurmak gibi çok büyük bir hataya düşmeyelim. Ama müsait yerler seçip hemen işe başlayalım. İtirazlara kulak asmayalım. Bendeniz, "Arz" denen bu gezegeni, bitkiler ve hayvanlarla paylaştığımız, ilâhî düzenin ve dengenin böyle kurulduğu fikrindeyim. Hayvana kötü davrananı, insandan saymam. Ağacımı kesenin başını keserim buyuran büyük hâkanımız Fâtih Sultan Mehmed hazretlerinin emri, benim de makbulümdür. Türkiye''mizde yeşilin ve hayvanlar âleminin vahşice tahrip ve katledildiği kanaatindeyim. Ancak nükleer enerji, can damarımızdır. Çevrecilikle karıştırmaya kalkışmayalım.
Başkan''a mektup
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad''ın Başkan Bush''a yazdığı
-tam 21 sayfa- mektup, Beyaz Saray''da saçma sapan diye nitelendi. Zira ABD Başkanı''na, Orta Doğu ve dünya barışını nasıl sağlayabileceği üzerinde öğüt ve tavsiyelerle dolu idi. Nükleer enerjiden, atom bombasından tek kelimeyle bahsedilmiyordu.
Dinî nasihatlere ağırlık verilmişti. Bush, cevap yazmayacaktır.
Bu, 1981''den beri kesik bulunan ABD-İran ikili ilişkilerinin ilk hareketlenmesi idi. O zamandan bu yana İran''da ABD menfaatlerini koruyan Tahran''daki İsviçre Büyükelçiliği eliyle Washington''a gönderildi.
Bu mektup, Başkan Bush''u kızdırır. İran''ı belki ABD hasmı bazı devletler nezdinde, barışa adım atmış pozisyonuna çıkarır.
Gelelim Irak cumhurbaşkanı kadîm dostumuz Talabani''ye... Bağdad''a giden ABD Dışişleri Bakanı Rice ile Savunma Bakanı Rumsfeld kendisine Türkiye''ye Irak topraklarında operasyon için izin vermeyiz demişmiş. Talabani bunu dünyaya açıkladı ama Washington yalanladı. Bu uydurmanın, Kürtlere cesaret aşılamak için irtikâb edildiği bellidir.
Ankara''ya gelen İran Millî Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Lâricânî ise ABD, Musul ve Kerkük''te PKK ile niçin görüşüyor? sorusunu Başbakanımız Tayyip Erdoğan''a tevcih etti. Stratejik müttefikimizle aramıza nifak sokmak isteyen bu soruya nasıl cevap aldığını bilmiyorum. Ama Amerika''nın PKK ile görüştüğü muhakkaktır. Ne görüştüğü ise açıktır: PKK''ya talimat veriyor. Washington bu talimatını, Türkiye''nin İran politikasına göre değiştirerek vermeyi sürdürecektir. Aylardan beri bunu böyle yazıp çizmiyor muyuz?
Büyük patlamaların arefesinde dış politika, işte böylesine karmaşık, riyakâr, ikiyüzlü hâle dönüşür. Irak savaşından önceki aylarda cereyan edenleri safha safha tekrar yaşıyoruz...
.
Fransa''nın ayıbı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İkinci Sultan Mahmud 1834''te Harbiye''yi, Napolyon''un henüz açtığı Avrupa''nın en modern harb (subay) akademisini örnek alarak kurdu.
Efendisi Sultan Mahmud''un radikal reformları üzerine 1839''da Tanzimat''ı ilân ederek, Yenileşme (Osm. Teceddüd) hareketimize yön veren Büyük Mustafa Reşid Paşa, hem Londra''da, hem Paris''te yıllarca büyükelçilik yapmıştı. Ama dili İngilizce değil, Fransızca idi. Yenileşme hareketlerimizde Fransa''yı örnek aldı. Bu örnek sürüp gitti. Reşid Paşa, asrın en kudretli devleti İngiltere''yi örnek alsa idi Türkiye''nin istikbali nasıl olurdu? diye çok düşünmüşümdür. Demokrasiye daha iyi uyum sağlardık. Ama Türk imparatorluğunda anavatan-sömürge ayırımı yapılmamıştı.
İmparatorluktan cumhuriyete, hemen bütün devlet kurumlarımız, Fransa örneği ile intikal etti. Fazla söze ne hâcet, Fransa örneği olmasa, Fransız eğitim sistemi ve kültürü içinde, Büyük Fransız İhtilâli''ne hayran subaylar ve aydınlar yetiştirmemiş olsa idik, Atatürk''ün cumhuriyet fikrine erişmesi mümkün değildi. Zira İngiliz eğitim sisteminde Fransız İhtilâli hiç öğülmez.
Cumhuriyet, bir Fransız yönetim şeklidir.
1950''ye kadar her kademedeki öğretim kurumlarımızda Fransızca yüzde 80 ağırlıklı idi. Zaten 1945''e kadar Fransızca, en geçerli Batı dili idi.
Şimdi böyle bir Fransa, fikir hürriyeti getiren büyük ihtilâline ve cumhuriyet rejimine ihanet ederek, Ermenice Kanun çıkarmaya soyundu. 400.000 Ermeni oyu ile, 2007 yarı- başkan seçiminde, Sol (Sosyalist) adayın kazanması hesabına girdi.
Ne pahasına? Rejimini ve sistemini, kıytırık oylara feda etmek pahasına...
O derecede köklü olan Türkiye dostluğunu pas geçti. Lamertine''lerin, Nerval''lerin, Loti''lerin, Ferrâre''lerin, Grousset''lerin, Granard''ların, Denis''lerin, Sauvaget''lerin, Gabriel''lerin, Dumezil''lerin kemiklerini sızlattı.
Bu büyük ayıba iştirak etmemek, karşılık vermeye kalkıp dengelerin bozulmasına katılmamak, Türkçe davranmak, bizim için doğru politikadır. Ancak Ermeni konusunu dünyaya açıklamaya mecburuz. Bu arada Fransa, ABD gibi ülkelerdeki Türk oylarını da, Ermeniler''i örnek alarak, blok hâline getirmemiz gerekiyor.
.İmlâ ve şive
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçen cuma günkü yazımı gazetemizde okurken gördüm: Fransızca kelimelerde önemli baskı hataları olmuş (Özel isimleri o dilin imlâsı ile yazıyoruz). Düzeltiyorum: Lamertine değil Lamartine,
Ferrâre değil Farrère, Granard değil Grenard olacak... Bu isimler sırasıyla (Lamartin, Farèr, Grönar) diye okunur, üstelik son kelimenin son harfi olan r''nin Fransızca''da telaffuzu da bizim r''yi söylememize benzemez.
Fransızca aksan (accent) denen a, i, o, ama bilhassa e harfleri üzerine konulan başlıca 3 çeşit işaretin mutlak şekilde kullanılması zaruridir. Bu aksan''larda asla hata yapılamaz, hata kabûl edilemez. Hata yapan çocuğa ilkokul diploması (5. sınıf diploması) verilmez. Halbuki İngilizce, Almanca, İtalyanca gibi Latin alfabesi kullanan Avrupa dillerinin çoğunda böyle aksan''lar bulunmaz.
Bizim Latin asıllı alfabemizde uzatma ^ ve kesme '' diye iki aksan kullanılırken, bilhassa bilgisayar dizgisine geçince, bunlar geniş ölçüde bırakıldı. Zira operatör denen dizgi yapanlar (eski tabirle mürettibler), aynı harf üzerinden iki defa geçip aksan koymayı külfet saydılar. Bu suretle neş''e kelimesi artık neşe şeklinde yazılıp meşe nasıl telaffuz ediliyorsa öyle söyleniyor. A, i ve u
üzerinde uzatma aksanı kullanılmadığı için, yeni kuşaklar, hangi hecenin uzun, hangisinin kısa olduğunu karıştırıyorlar.
Bizde basılan Fransızca kelimelerde de çok yoğun aksan hatası oluyor. Zira bilgisayarlarımız, aksansız yazılan ve artık herkesin az çok bildiği İngilizce''ye göre dizayn edilmiş (bu cümleyi bir İngilizce kelime ile bitiriyorum).
Türkçe''nin doğru telaffuzu mazide kalıyor, romantik, hayalî, hassas, temasından çekinilen bir hâle geliyor. Dünyanın en âhenkli şivesi olan İstanbul Türkçesi, yerini âhenkten arınmış telaffuzlara bırakıp unutuluyor.
Bir makalemde yanlış dizilen 3 Fransızca özel isim, bakınız bana nasıl bir yazı kaleme aldırdı. Türkçe dramından bir sahne sergilemek için vesile oluşturdu.
Ermeni Yasası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Okuyucularım soruyor: Ermenice Kanun, Fransa parlamentosundan geçer, yürürlüğe girer mi?
Kesin cevap veremem. Fransa''da yasama oylamaları karmaşık bir sisteme dayanıyor. Anglo-Sakson demokrasilerindeki basitlikten mahrumdur. Ancak tahminim şudur: Fransa, Fransızca olmayan, Ermenice yasayı, bir kaç yıl gündemde sıcak tutacak. Avrupa Birliği müzakerlerinde ve Fransa ile ekonomik ilişkilerimizde Türkiye''ye şantaj yapabilmek için... Fransa gibi bir devlet için şantaj tabirini kullanmakta zorlandım. Ne çare ki, daha realist bir kelime hatırıma gelmedi. Ve ne yazık ki, Birleşik Amerika''daki yıllık Ermeni tartışmaları da aynı mahiyettedir. Fransa ağabeyinden örneklenen Belçika, aynı mealde bir yasa hazırlığına girişmesin mi? Terör hâmîsi olarak şöhretini pekiştirmek için fırsat kaçırmıyor. Ermeni iddiaları, milletler arası değeri yükselen bir politika aracı, ciddi bir rant hâline geldi. Şehir meclislerinde bile görüşülüyor. Türkiye''nin başı üzerinde Demokles kılıcı sallamak istendiği âşikârdır. Ne zamana kadar? Türkiye, İran konusunda ve bunun ötesinde, çok ama çok geniş ufuklu düşünmeye ve ABD ile stratejik ittifakı fiile dönüştürmeye başladığı zaman... Ama asıl, Avrupa Birliği üyesi olduğu zaman... Hazar''a doğru rahat uzanan, bugünki sınırları içinde bir Avrupa devleti olarak Türkiye''ye artık önüne gelen sataşamaz. Kimse yan bakamaz. Tekrar büyük devlet çizgisine gelmemiz için, potansiyelimiz yeterlidir. Bu potansiyel kullanılamadı. Kötü senaryo ise, yukarıda sunduğumuz tablonun karşıtı, eski tabirle mefhûm-ı muhâlifidir: Yanlış yaparsak, ikinci sınıf devlet derekesine düşeriz. Herkes bize sataşır.
Libya''da Demokrasi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD dış işleri bakanı Condoleezza Rice, Libya''nın, 45 gün zarfında, Birleşik Amerika''nın ünlü haydut ve terörist devletler listesinden silinmesini istedi. Bu suretle 24 yıldan beri kesilmiş bulunan diplomatik ilişkiler kurulacak. Büyükelçiler teati edilecek.
Bu sonucu sağlayan Muammer Kaddafi''yi kutluyoruz. Irak''ın âkıbetini görünce iki yıl önce kitle imha silâhlarını bıraktığını açıkladı. Sonra, Amerika''nın Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika devlet projesine katılmak istediğini Washington''ın yüksek takdirlerine sundu. Bu suretle Kuzey Afrika''ya Amerika ile birlikte demokrasi götürmek arzusunu bildirdi. Amerika''nın müttefiki sıfatıyle Afrika''da egemenlik kurmak peşinde bulunduğu açıktır. Vaktiyle bu husustaki nice teşebbüsü sonuç vermemişti. Şimdi cihan devleti Amerika''ya güveniyor.
Kaddafi, üsteğmen iken, Bursa''da dinlenen köklü Türk dostu ve Türkçe konuşan kral Senûsî''yi tahtından indirdi. Libya''yı ele geçirdi. Libya''yı 1551''den 1912''ye kadar yöneten Türkler''i sevmiyordu. Halbuki Turgut Reis (Paşa), Haçlılar''ın elinden fethedip Türkiye''ye katmasa idi, bugün Libya, İspanyolca konuşan Katolik bir Latin Afrika ülkesi idi.
Prof. Erbakan başbakan olur olmaz, iş adamlarımızın alacağını tahsil için hemen Libya''ya koşmuştu. Gördüğü muamele, Kaddafi''nin mizacını açıklar. Gûyâ gizli bir İslâm ordusu kurulmuştu! Kaddafi başkomutan, Erbakan kurmay başkanı ikinci yardımcısı imiş! Kaddafi, üst''ün ast''a davranması gerektiği gibi muamelede bulunmuş! Bunlar basınımızda çıkan dedikodular... Gerçekte Kaddafi, Türkiye başbakanına görülmemiş bir muamele yaparak, tebeasına fiyaka satmıştı.
Küba, Kuzey Kore, İran, Suriye gibi Amerika''ya kafa tutan, süper silâhlardan meded uman, demokrasiyi reddeden, milletlerarası terörü destekleyen 7-8 ülke, Washington''ın ünlü kara listesindedir. Şimdi Libya, bu listeden düştü. Amerika''nın sillesini yemeden listeden düşmek mahareti için Kaddafi''ye tebriklerimizi sunuyoruz. Darısı diğer ülkelerin liderlerine diyoruz... Misse Rice, aklını başına toplayana ödül dağıtıyor!..
Asırlarca (361 yıl) yönettiğimiz, Mustafa Kemal, Enver, Ali Fethi beyler gibi seçkin kurmay binbaşılarımızı bile ülkeyi savunmak için gönderdiğimiz, kanlarını akıttığımız bir ülkenin elbette mutluluğunu isteriz. İki Türkiye''den büyük 6 milyon nüfuslu, petrol zengini Libya''yı 37 yıldır tek adam, fantastik çıkışlarıyla yönetiyor. Demokrasi meçhul bir kıt''ada ilk örneği oluşturması hârika olurdu...
Danıştay''a saldırmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1961''e kadar Şûrâ-yı Devlet dediğimiz Danıştay, Osmanlı''dan kalan en temel devlet kurumlarımızdan biridir. Fransa örneğine göre 1868''de kuruldu. Geçenlerde 138. yıldönümünü kutladık. Sadrâzam (imparatorluk başbakanı) Âlî Paşa özel kanununu hazırlatarak açtı. Başkanına kabine''de 5. protokol sırası vererek nâzır (bakan) yapdı. Bu makama Âlî Paşa, Bulgaristan ve Irak eyalet valiliklerinde en yüksek performansı gösteren ünlü Midhat Paşa''yı atadı.
Açış nutkunda Sultan Abdülaziz aynen şöyle dedi: Bu müessese, kuvve-i icrâ, iyye ile kuvve-i adliyye, dîniyye ve teşrîiyyenin tefrîkı esâsına müsteniddir (bu kurum, icrâ (yürütme), yargı, teşrî (yasama) ve din işlerinin biribirlerinden ayrılması esasına dayanır). Bu cümle, din ve dünya işlerini kesinlikle ayıran, sonradan, laiklik dediğimiz ilkeyi hiçbir tereddüde yer bırakmaksızın ifade ediyor. Emreden kişi, yalnız hâkan (imparator) değil, aynı zamanda halîfe yani dünya Müslümanları''nın lideridir. Tarihimizde ilk defa toplantı hâlinde bir mahkeme, hem de çok yüksek bir mahkeme basılmış, yargıçlar öldürülmek istenmiştir. Böyle fantastik eylemler için geçmişte tımarhanede tedavi görmüş kişiler seçilirdi. Şimdi savcı ve avukatlar faaliyete geçti. Meslekten tard edilen küçük bir savcı, Türk ordusunun ikinci komutanının adını karıştıran fezleke ile birinci komutanlık makamına gelmesini engellemek istedi. Şimdi bir avukat, yargıçlarımıza gözdağı vermeye kalkıştı. Bu eylem, türban tarafdarları ile karşıtları olarak Türkiye''yi ikiye bölmeye teşebbüstür. Şimdi yargı, kendini savunacak, türban hakkındaki kısıtlamalar genişletilecektir. Yüksek Devlet kurumları bu kısıtlamaları destekliyecekdir. Türkiye, Avrupa Birliği''ne karşı mahcup duruma düşürülmüştür. Bu pis eylem, başbakanımızın Finlandiya başbakanı ile Ankara''da konuşurken ve millî günümüz 19 Mayıs''ın arifesinde yapılmıştır. Bu, ne kadar çok taraflı bir kışkırtmacadır? Başka kışkırtmaları hedef alıp almadığını bilmiyoruz. 29 yaşındaki İstanbul Barosu üyesi avukat, Doğulu''dur. Acaba Doğulu vatandaşlarımız konusu da düşünülmüş müdür? Veya AB''den uzaklaşmamız için bir Avrupa yahut bir Ermeni tertibi midir? Olaydan bir gün önce, dünyanın en tecrübeli politikacısı, Türkiye''nin en tecrübeli Devlet adamı Süleyman Demirel, 1960 ve 1980 darbelerinin erken seçimle önlenebileceğini söylemişti. Tarihçi olarak katılıyoruz. Acaba bu eylem, laiklik ilkesine tabiatiyle çok bağlı bulunan silâhlı kuvvetlerimizi balans ayarı yapmaya teşvik için mi? şeklinde düşünmek bile mümkündür.
Çağdaş uygarlığın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Partilerimiz, Türkiye''nin niçin geri kaldığını incelemeye lüzum görmeden, bir şeyler yapmaya çalışmışlardır. İttihâd-ü Terakkî''den bu yana, böyle oldu.
Reform yetersizliği dolayısıyle hiçbir dönemde muâsır medeniyet seviyesine erişemediğimiz açıkça söylenmedi. Farkına bile varılmadığını yazsam çok da abartmış sayılmam. Genel, pestenkerânî, çocukça öğütler ve sloganlarla avunduk. Deha sahibi birkaç devlet ve hükûmet başkanından mahrum bulunduğumuzu iddia etmem. Tarihçi, Sezar''ın hakkını Sezar''a vermesini bilen kişidir. Epey şey yaptıkları da ortadadır. Ancak yaşadıkları dönemin üst medeniyet çizgisine bizleri ulaştıramadılar. Avrupa''ya yetişemedik, çağın gereklerini yapamadık. Maddî ve manevî epey dünya nimetinden mahrum kaldık. Demokrasi ve milliyetçilik gibi temel kavramları, modası geçmiş kalıplardan kurtaramadık. 21. asrın gereği demokrasiden ve milliyetçilikten uzak bulunduğumuz kesindir. Reform yetersizliğinden ve zihinlerin gerilerde bir yerlere takılıp kalmasından dolayı çağı yakalıyamadığımız âşikârdı. Ancak gerçekleri gördüğümüz zaman bile kapalı kapılar ardında ifade ettik. Zira öğünmemeyi ve kendimizi beğenmemeyi, devlete hakaret sayan anlayış egemendi. Daha 40 yıl önce, gelmiş geçmiş en yüksek tirajlı kültür dergisi olan Hayat Tarih Mecmuası''nda, niçin geri kaldığımız üzerinde anket açmıştım. Yazılı soru tevcih edilen her branştan yüzlerce kişiden pek çok yazılı cevap alıp yayınladım. O cevaplar bugün 2006 kafası ile okunsa, anlı şanlı isimlerin çok azının isabetli görüş bildirdikleri ortaya çıkar. Partilerimiz, iktidarı kötülerler. İktidar, muhalefeti küçük görür. Eleştiriler çok defa polemik sınırını geçmez. Daha iyinin nasıl olacağını söyliyenler azdır. Reform kabûl etmez, aklı bir yerlere takılıp kalmış, ufuk yitirmiş, fırsat üzerine fırsat kaçıran, yanlış yönlenip yanlış yönetilen toplumlar, bulundukları kıt''anın gerilerine düşerler. Merhametsiz bir rekabet dünyasında bocalayıp dururlar. Millî potansiyeli harekete geçiremezler. Atatürk, muâsır medeniyet seviyesi için bu kadar gecikeceğimizi asla düşünmiyerek öldü. 19 Mayıs''ın 87. yılında böyle bir yazıyı üzülerek kaleme alıyorum.
Paris''ten Ankara''ya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçtiğimiz haftanın, Fransa''da Ermenice yasanın ertelenmesi ile kapanacağını sanıyorduk ki, Danıştay Baskını, gündemin başına oturdu. Anlı şanlı, bir o kadar da iddialı Fransız Cumhuriyeti''nin, Deveciyan ve Kebabcıyan adlı iki sahtekârın eline düşmesine, 250.000 kıytırık oya teslim bayrağını çekmesine ramak kalmıştı. Zira Deveciyan''la Kebabcıyan, 6. Cumhuriyet''i başlatmanın eşiğine gelmişlerdi. Yolu, Madam Mitterrand''ın Kürt aşkı açmıştı.
564 üyeli Fransız Milli Meclisi''nde -ekranda yanlış saymadı isem- 30 civarında milletvekilinin Monteskiö''lerin, Volter''lerin, Zola''ların, Loti''lerin kemiklerini sızlatacak, fikir hürriyetinin canına okuyacak Ermenice yasa üzerindeki çekişmelerini hayret ve dehşetle dinledim. Dışişleri Bakanı oturuma geldi, Türkiye ile ilişkilerimizi bozmayalım dedi de, teklif ertelendi. 5. Cumhuriyet hayatını uzattı. Ama yasa teklifinin rafa kaldırıldığını sanacak kadar toy değiliz. Daha birkaç yıl başımızın üzerinde hayâsızlığın Ermenicesi olarak dolaştıracaklardır. Fantastik Danıştay Baskını ise, Âlî Paşa''nın, Sultan Abdülazîz''in kemiklerini sızlattı. Muhteşem Şûrâ-yı Devlet''i, ne ümitlerle kurmuşlardı. Türk devletini çağdaş uygarlık düzeyine sokacak ana kuruluşlardan, önemli hamlelerden biri olacak diye, olağanüstü genişlikte yetkilerle donatmışlardı. Baskın, o derecede inanılması zor bir olay ki, tarihe geçecek. Her vesileyle hatırlanacak. Zira Türk milletinin geçmişinde mahkeme basmak ve yargıç öldürmek yoktur. Eylemin örgüt işi olduğu muhakkaksa da, hangi ülkede hangi örgüt olabileceği ihtimallerini düşünmek, zihin yormayı gerektiriyor. Geri zekâlı veya muhatablarını geri zekâlı yerine koyan yorumlar ve iddialar okuyup dinlemeye de hazırlanınız...
Bir eylemin anatomisi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
31 Mart 1909 ayaklanması, BIS (British Intelligence Servis) tarafından tertiplenmiş, imparatorluk politikasında henüz çok toy olan İttihatçılar''a icra ettirilmiş, iğrenç bir eylemdir. Hedef, Sultan Abdülhamîd''i tahttan indirmekti. Maksat hâsıl oldu.
Binaenaleyh Danıştay''ın basılmasına benzemiyor.
Danıştay Baskını, iki hedefi bir arada vurmak isteyen, amatörce hazırlanmış bir eyleme benziyor. Yan hedef olarak, Milliyetçi Hareket Partisi''ne bile çamur atmak istendiğini düşünüyorum. Ama başlıca hedef, AK Parti ile AB''dir: AK Parti''yi sonbaharda seçime zorlamak, cumhurbaşkanını yeni meclise seçtirmek...
Türkiye''yi eski tip eylemler yapılabilen, demokratik hayatı münakaşalı bir ülke görüntüsü vererek, zaten limanlarını ve havaalanlarını da açmadığı için, Avrupa Birliği platformunda zayıf duruma düşürmek...
Eylemi yapanların, Türkiye''nin Avrupa Birliği üyesi olmasından nefret ettiklerini hissediyorum
Ama en tehlikeli ihtimal, Danıştay baskınının sadece bir prelüd, bir zemin yoklaması, bir başlangıç olması ihtimalidir.
Amerika''nın, AK Parti''yi Irak konusunda olduğu gibi, İran konusunda da kaytaracak yapıda görmesi ihtimali, gene engel çıkartacağı fikrine kapılması, gündemdedir. Erdoğan''dan ümit kestiği bile dış basında yazılıp çizildi. İsrail''in örovizyon yarışmasında Türkiye''ye 1 puan vermesini de çok sembolik buldum. Diğer yandan Ermeni faaliyetleri malûm. Gelmiş geçmiş en kışkırtıcı toplum sıfatıyla şimdiden tarihe geçtiler. Tabii iç mihraklarımız da var. Onları da unutmuyoruz. Sürekli faaliyet içindedirler.
Bu karmaşık tabloyu daha netleştirmek için henüz erken olduğunu düşünüyorum. Ama doğru değerlendirmek için fazla vakit de geçirilmemeli.
Karadağ
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Karadağ, pazar günü yapılan plebisit sonunda, Sırbistan''dan ayrılmaya karar verdi. Bu suretle yeni bir devlet doğdu. Birleşmiş Milletler''in yönettiği Arnavutlarla meskûn Kosova eyaletinin de Sırbistan''a bağlı kalması artık mümkün görünmüyor. (Kosova''da Sırplar yüzde 9''dan ibarettir).
Karadağ, 14.812 kilometre kare küçük bir ülke. Nüfusu 700.000''e yaklaşıyor. 100 bin kadarı Boşnak, 50 bin kadarı Arnavut, toplam 150 bin Müslüman içeriyor. 60 bin kişi de kendini Sırp diye kaydettirmiş. Gerisi Karadağlı. Aslında Karadağlı ile Sırp, aynı kavmin iki parçası. Hepsi Sırpça konuşuyor. Kiril alfabesi ile yazıyor ve Ortodoks.
Karadağ ile Sırbistan, bugünkü sınırlarının yarısı büyüklüğünde iken, 19. asırda Osmanlı Türkiyesi''nden otonomi alıp 1878''de bağımsız olarak imparatorluğumuzdan ayrıldılar. Sırbistan Prensi 1882''de ve Karadağ Prensi 1913''te Kral oldu. İkisi de Osmanlı''ya karşı Balkan Savaşı''na katılıp Avrupa Türkiyesi''nden büyük parçalarla büyüdü. Birinci Cihan Savaşı''nda (1914-18) Müttefikler''in yanında savaştılar. Ama savaşın sonunda Karadağ, yeni oluşturulan Yugoslavya Krallığına katıldı.
Şimdi Karadağ''ın ayrılması ile Sırbistan''ın, denize çıkışı kalmadı. Adriya Denizi kapandı. Nüfusları yarım milyonu bulmayan Karadağlı denen kavim, ayrı bir tarih yaşadığı için, asıl Sırplardan farklı karakter edindi. Dağlı, vuruşkan bir toplumdur. Sırplardan arınarak, Avrupa Birliği''ne çabuk gireceğinin güvencesini taşıyor. Bunun için Belgrad''dan ayrıldı. Sırbistan ise, Avrupa Birliği ile problemler yaşıyor.
Sırplar, her iki cihan savaşında İngiltere ve Fransa''nın müttefiki oldukları için, Batı Avrupa''nın gözdesidir. Almanlar ise Sırplardan nefret eder, Hırvatları ve Slovenleri tutarlar. Avusturya''nın başını belâya sokup Birinci Cihan Savaşı''nı başlatan Sırplardır. Şimdi Bosna''nın büyük parçasını yönetiyorlar ve yakın zamanda ilhaka kalkışacaklardır. Avrupa''nın ortasında Sırplar, Bosna''da Türk dedikleri Boşnaklara tam manasıyla soykırım uyguladılar. Fransa, Hollanda gibi devletler göz yumdu.
Sırbistan, çepçevre, kendisiyle derin şekilde ihtilâflı devletlerle çevrildi: Almanlar ve Avusturyalılar gibi Bulgar ve Makedonlar, Macarlar, Arnavutlar, Boşnaklar, Sırpları sevmiyorlar. Hırvatistan ve Türkiye ile de Bosna trajedisi dolayısıyla Sırbistan, çok gergin günler yaşadı.
Dalgalı bir hafta
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Son hafta içinde Türkiye''ye iki dalga vurdu: Biri politik, diğeri ekonomik... Devletlerin hayatında olağandır. Fazla etkilenmeden, ancak sebepleri, sonuçları doğru tahlil ederek geçiştirmek gerekir. Ekonomide dalgalanma, Türkiye''ye mahsus değil. Bütün dünyada borsalar düştü. Ülkemize fazlaca tesir etti. Doların değerinden düşük olduğundan şikâyet vardı. Şimdi hizalandı. Ancak petrol faktörü üste çıktı. Kısa sayılacak pariyotta petrol önce varil başına 40 doları buldu. Bir yıl geçti geçmedi 70 dolara ulaştı. Önümüzdeki zaman parçasında 100 doları bulacağından ve dünya ekonomisinin 100 dolar petrol üzerinden ayarlanacağından bahsediliyor. Bu şu demek: Birleşik Amerika, Orta Doğu projesine daha bir hırsla sarılacaktır. İran ve Suriye''ye müsamaha göstermesi akıldan geçirilmemelidir. Akılla yönetilen devletler, böylesine bir politikadan kârlı çıkacaklardır. Birçok ülke ise zarar görecektir. Bu teşhisimiz kesindir.
Bu suretle zaten ülkesinde dünyanın en ucuz benzinini satan Birleşik Amerika, en az zam yaparak vatandaşını koruyacaktır. Amerikan vatandaşı p.c. 44 bin dolardan kolaylıkla 50, sonra 60 bin dolara yükselecektir. Bu arada Türkiye''nin en pahalı benzin, gaz, elektrik, su satan ülke olduğunu hatırlamakta fayda var. Dünyada 500 nükleer santral varken, Ermenistan ve Bulgaristan gibi eski eyaletlerimizde mevcutken, Türkiye''de hâlâ yapılsın mı? münakaşası, hiç de çağı yakalamak ülküsü ile buluşmuyor. Politik dalga da, ülkemizi vurdu. Ancak ekonomik dalga gibi geçicidir. Önümüzdeki haftadan başlayarak normalleşmesi tabiidir. Zira Danıştay''ın niçin basıldığı ortadadır. Suçlular, örgütleri falan yargıya intikal edecektir. Ancak eylem kararını veren süprem irade, her zamanki gibi münakaşalı kalır. Zira örgüt başları bile bilmezler ki söylesinler. Kurşunu sıkanı yakaladık diye sevinmekle yetinmek, büyük gaflettir. Tedbir, bu çeşit eylemlerin tekrarını oluşturmayacak bir ortam tesis edebilmektir. İkinci benzer bir olay, bu sonbaharda seçim demektir. 5 yıl iktidar istemek, AK Parti''nin anayasal hakkıdır. Ancak ne imparatorluk, ne cumhuriyet dönemlerimizde, 4 yılı 1 gün bile geçen hiçbir yasama dönemi bulunmadığını, bu sorumluluğu ilk defa AK Parti''nin yükleneceğini hatırlamak gerekiyor.
Türkiye''de Demokrasi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İktidara göre her şey mükemmel, olumsuzluk varsa AK Parti dışındakilerden kaynaklanıyor. Muhalefete göre iyi giden hiçbir şey yok ve hepsinden iktidar sorumlu. Muhalefet dedi isem, ancak bir kısmı Meclis''deki resmî muhalefet. Zaaflarını ve eksiklerini, Meclis dışı muhalefet tamamlamaya çalışıyor ama önemli kısmı gayri meşru...
AK Parti''yi beğenmeyenler sonbaharda seçim istiyor. İsteyenlerin hiç biri, seçim yasasının düzeltilmesini talep etmiyor. Bize göre bu yasa ile seçim, Türk demokrasisinin ilkelliğini sergiledikten başka, çok dengelerin bozulmasına zemin hazırlayabilecek bir bomba hâline dönüşmüştür. Bu yasa ile erken seçim yapılmaması daha iyidir.
Niçin böyle oldu? Zira her seçim öncesi Meclis''te çoğunluğu elde bulunduranlar, kendi partilerinin lehine tecelli edeceği zannı ile -ki hepsi yanıldı- yasayı deldikçe yamaladılar, yamaladıkça deldiler. Bugünki acayiplik ise daha vahim. Zira bu yasayı AK Parti''nin savunması dışında, bütün muhalefet partileri de savunuyorlar. Yüzde 10 barajın, illere nüfuslarına aykırı milletvekili dağıtılması rezaletinin, en küçük mucip sebep bulunmaksızın 400 sayısının 550''ye yükseltilmesi acayipliğinin üzerinde duran hiçbir parti yok. Zira erkekliğe aykırı buluyorlar. 1999 ve 2002 seçimlerinde erkekliği savunanlar, sandıklardan çıkamadılar.
Erken seçim isteyenlerin yanında, hükûmetin hemen istifası ve Meclis dışı hükûmet kurulması rüyasını görenlerin de bulunduğunu biliyoruz. Olağanüstü hükûmetlerin tadını alanlar veya sadece kitaplardan, gazetelerden okuyup ağızları sulananlar, ortalarda dolaşıyor. Muzırlık yapmaya hazırlanıyorlar. Bunların içinde, bugünki iktidarın laiklik ilkesini çiğnediği samimi kanaatinde olanlar, Atatürk''ü 1938''de öldü sananlar ve her türlü macera düşkünleri mevcut.
Bunların aklından Avrupa Birliği geçmiyor bile... Şöyle ifade edeyim: Avrupa Birliği''ne nefretleri yanında, AK Parti''ye sevgisizlikleri hiç kalıyor. Bu kafa Türkiye''de söz sahibi olursa, ikinci sınıf, herkesin sataşabildiği, petrolsüz Orta Doğu devletleri gibi anormal nüfuslu yoksul bir ülke oluşur.
Daha lâf çok da, sütunum bitti. Çok acele demokrasimizi onarmadığımız takdirde, ciddi gelişmeler olacaktır.
Chirac, Bush ve Merkel
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Bush, 1915 tehcîri için soykırım tanımını kullanan Erivan (Tr. Revân) büyükelçisi John Evans''ı azledip, emekliye sevk etti.
Şansölye Merkel, başbakanımızı çok iyi karşıladı. Tayyip Erdoğan''ın şahsî dostu olan eski şansölye (federal başbakan) Schröder gibi aynen Türkiye''nin AB üyeliğini desteklediğini bildirdi. Merkel politikası, selefi Schröder''den fazla Washington''a yakındır. Muhalefette iken Türkiye''ye atıp tutanların, iktidara gelip önüne derin devletin dosyaları açılınca, fikirlerini doğrulttukları vâkıası da unutulmamalı. Ancak gene de Merkel''in 3 yılda Türk ekonomisinin katlandığını bu derece bir iktisadî büyümeyi biz Almanya''da ancak rüyamızda görürüz cümlesiyle ifadesi ilgimizi çekti. Gerçekten Erdoğan, p.c. 2500 dolar aldığı Türkiye''yi 5000 küsur dolara çıkardı. Berlin ziyareti, çok esef verici bir olay dışında, diplomatik başarı ile geçti. Bütün bunlar doğru. Ancak Prof. Merkel''den önce Başkan Chirac''ın Fransa millî meclisinde Ermenice önergeyi erteletmesini de hatırlayınca artık pas geçmemiz mümkün değildi.
Ne demek mi istiyorum? ABD, İran''da rejimi ancak savaş yoluyla yıkabileceği kararında. Almanya ile Fransa, İran''ın savaşsız yola gelebileceğini savunuyor. Bir İran savaşında Türkiye''nin ne derecede ağırlıklı olabileceğini iki taraf da kestiriyor. Türk potansiyelini gözden kaçıran biziz.
ABD ile stratejik müttefikiz. Avrupa Birliği''nin müstakbel üyesiyiz. İki tarafla da ilişkimiz hayatîdir. Pekiyi ne yapacağız?
Politika, bu dengeyi kurabilmek sanatıdır. Kuramazsak, çağdaş uygarlık düzeyine erişmemiz mümkün olmaz. Almanya ile 21 milyardan 42 milyara, Fransa ile 10 milyardan 20 milyara ve diğer bütün ülkelerle bu derece ticarî hacmini büyütebilen bir Türkiye, 20.000 dolar p.c. bir ülke hâline gelir. Ancak Avrasya siyasetinde baş çekemeyen bir Türkiye, gerçek büyük devletler arasına giremez. Bu, ancak stratejik ittifakın gereklerini ifa etmekle gerçekleşir.
Endonezyalı kardeşlerimize taziyetlerimi sunuyorum.
Bakü-Ceyhan şöleni
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bakü-Ceyhan hattının açılması, tam bir millî şölendir. Şüpheniz olmasın. Hattı Türkiye''den geçirmemek için dış mihraklar epey uğraştı. Birleşik Amerika ciddi destek verdi. Nihayet gerçekleşti.
Hazar, Akdeniz''e bağlandı. Petrol hattından az sonra gaz hattı, sonra demir yolu yapılacak. Dünyanın en büyük iç denizi olan Hazar, hem Karadeniz''e, hem Akdeniz''e, dolayısıyla Türkiye''ye sağlam ve sağlıklı şekilde bağlanacak. Bu bağ, bir daha asla koparılamayacak. Gittikçe çelikleşecek.
Binaenaleyh, hattın bu önemi yanında, Türkiye''ye yılda 300 milyon dolar kazandırması, gölgede kalır. Artık Gürcistan da, Türk dünyası ile sıkı bir râbıta kurmuş oluyor. Hazar kıyısında Azerbaycan başkenti Bakü''den başlayıp Gürcistan başkenti Tiflis''ten dağlar delerek, akarsular atlayarak, yaylalar geçerek, ovalara dalarak Anadolu''yu katedip, Seyhan Koyu''na ulaşıyor. Akdeniz''e kavuşuyor. 1770 kilometreden 1076 kilometresi Türkiye topraklarında bulunuyor.
Bu jeopolitik durumunun yanında, hayatî derecede bir faydası da, Türk medeniyet ve estetiğinin zirvesi, cihan şehri İstanbul''u, kısmen de olsa, -maazallah- yangın tehlikesinden uzaklaştırmasıdır. Zira 1937''de akıldan geçirilemez tonajlarda dev tankerlerin Boğazlarımızdan hoyratça geçişini kısıtlayacak. Dış gücümüz kısıtlı olduğu için Montrö Anlaşması''nı tadile cesaret edemedik. Yoksulluk ve ihmal sebepleriyle dünya incisi İstanbul Boğazı''nı çağdaş imkânlarla donatamadık.
Şimdi 6 yılda tamamlanan bu jeostratejik hat, Türk Boğazları''ndaki petrol akışının bir kısmını üstlenecektir. Günde 1 milyon varil (yılda 50 milyon ton) petrol akıtma kapasitesine sahiptir. Ceyhan Koyu''nda, Yumurtalık Limanı''nda ilk Azerî petrolünü, bir İngiliz tankeri aldı. Hat için harcanan (3 milyar doların yarısını (1.4 milyar) Türkiye verdi.
Doğal gaz hattı da açılmak üzeredir. Hazar Denizi''nden gaz çekecek. 970 kilometresi Azerbaycan, 442 kilometresi Gürcistan, 248 kilometresi Türkiye topraklarından geçerek Erzurum''a ulaşacak. Yılda 30 milyar metre küp doğal gaz gelecek.
Darısı ilk nükleer santrallerimizin başına!
İsveç
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Mayıs, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsveç Kral ve Kraliçesinin Ankara''yı resmen ziyareti gerçekten istisnaî bir olaydır. Zira Cumhuriyet döneminde yalnız bir İsveç velîahtı, 2-7 Kasım 1934''te Ankara''ya gelip kendisinden 1 yaş büyük olan Atatürk ile görüştü. Evvelce 2. Abdülhamîd''i de ziyaret etmişti. Sonradan kral olmuştur ve bugün ziyaretimize gelen 16. Carl''ın büyükbabasıdır: Altıncı Gustaf (1882-1973, veliaht 1907, kral 1950). 23 yıl tahtta kalıp 91 yaşında öldü. Babası 43 yıl krallık yapıp 92 yaşında ölen 5. Gustaf''tır (1858-1907-1950). Bunun babası ikinci Oscar (1829-1872-1907) ile Kraliçe Sophia (1856-1913), 30.3.-9.4. 1885''te İstanbul''a gelip İkinci Abdülhamîd''i resmen ziyaret ettiler. İsveç Hanedanı, Fransız asıllı, Lüteryen Protestan''dır.
Altıncı Gustaf''ın bir İngiltere Prensesinden doğma oğlu Gustaf Adolf (1906-1947), uçak kazasında öldü. Ziyaretimize gelen 16. Carl, 1946''da doğdu, 1950''de dedesinin velîahtı oldu. 1973''te onun yerine 27 yaşında tahta geçti. Annesi İngiltere Prensesidir. İngiltere kendisine Britanya Oramirali (1975) ve çok az kişiye verilen ünlü Dizbağı Nişanı verdi. 1943 doğumlu Alman asıllı Kraliçe Silvia ile evlenmesinden 1977''de doğan Prenses Victoria, 1980''de İsveç Parlamentosu''nun kadınlara da tahtı açması üzerine velîaht oldu.
Asrının çok büyük askeri genç bir İsveç Kralı, 12. Carl (1682-1697-1718), 6 yıl Türkiye''de Üçüncü Sultan Ahmed''in (saltanatı 1703-1730) demirbaş misafiri olarak oturduğu için Osmanlı''nın Demirbaş Şarl diye isimlendirmesiyle ünlüdür. O zaman İsveç büyük devletler arasında büyük bir askerî güçtü. 1709-1715''te Türkiye''de kaldığı halde başbakanı, İsveç''i sızıltısız yönetti. Bizde olsa, çoktan cuntalar oluşur, darbeler birbirini izlerdi.
Osmanlı Türkiyesi, Avrupa''da hiç savaşmadığı çok nadir devletlerden biri olan İsveç''e, Rusya''ya iyi karşı koyabilmesi için 1715''teki borç ve hibeden sonra 1736''da 150 milyon akça ve 11.7.1789 Beykoz Anlaşması ile 1 milyar akça hibe etti. Hey gidi günler!..
1905''e kadar İsveç, Norveç ile aynı devletti, bu tarihte Norveç ayrıldı. İsveç her iki Cihan Savaşı''na (1914-18 ve 1939-45) girmeyip tarafsız kalan çok nadir bir Avrupa devletidir. Bu durumda bir de İsviçre vardır. 450.000 kilometre kare toprağında 9 milyon nüfus yaşar. Nüfus stasyonerdir (artmaz). Kişi başına gelir 30 bin dolar civarındadır.
İsveç HDI (Human Development Index) sıralamasında bütün dünya devletleri arasında 3. sıradadır (Türkiye 96. sıra). Artık gelişmişlik derecesini siz tahayyül buyurun. O kadar liberaldir ki, azılı komünist, Kürtçü, Ermeni Türk düşmanlarının başlıca merkezlerinden biri Stockholm''dür. Ama şimdi AB üyesi olmamız için bize yardım ediyor.
İsveç''te epey vatandaşımız çalışıyor.
Hiçbiri örgüt işi değilmiş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Danıştay''ı basmak, konuşmama hakkını kullanan (!) katilin şahsî eylemi olduğu anlaşıldı. Herhangi bir örgütle irtibatı bulunmadığı ortaya çıktı. Milletçe rahat nefes aldık. Yargıç katili, tek cümle konuşma hakkını kullandı, ben ulusalcı değil milliyetçiyim dehşetli itirafında bulundu! Vay canına! Kalemimden argo kaçtı. Lütfen af buyurun.
Yargıç vurmak, Türkçe bir hareket değildir. Türk''e yakışmaz. Din adamı vurmak, hiç değildir. Trabzon''da bir çocuk, süper bir silah ele geçirdi. Papa''ya bağlı bir İtalyan Katolik rahibini, Fatih Sultan Mehmed zamanından beri açık kilisesinde öldürdü. O da, konuşmama hakkını kullandı. Onun da hiçbir tesir altında kalmadan, şahsî ve ferdî ve kişisel davrandığı âşikâr oldu. Belki rahip efendinin cübbesini beğenmemiştir. Ertesi gün, Roma''da, bir otobüste 15 Türk can verdiği için, İtalya devlet-i fâhimesi de olayın üzerine gitmedi. Kibarlık gösterdi. Teşekkür ederiz!
Dünyanın en işlek hava limanlarından birinde, uçaklarla iç içe kargo antreposu yapacak kadar cesur, pervasız bir toplumuz. Radyasyon lâfı şâyî olunca millî karakterimize aykırı düştüm, yüreğim ağzıma geldi. İstanbul hava limanına radyasyon bulaştırarak dünyayı ayağa kaldırmak gibi teroristlerin süprem hayalini düşünecek derecede kuşkulu, bilim-kurgucu, kuruntulu davrandığım için kendi kendimi kınadım. Bu arada; bugünkü zarar bile milyar doların çok üzerindedir. Said Halim Paşa Yalısı soygununa benzemesin diyorum.
Artık kendi devletimin resmî raporlarına, dosyalarına, bildirilerine, sayın büyüklerimizin demeçlerine de inanmayacak değilim ya... Tarihçilikten gelen şüphe eder mizacım, espri kritik huyumu dizginleyerek yazı yazmam gerekiyor...
Dış politikada yoğunluk
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye gazetemizin dış haberler müdürü Hayrettin Turan''ın da dikkatini çekmiş, son 3 ayda ülkemizi resmen ziyaret eden Batılı ve Doğulu yabancı devlet ve hükûmet başkanlarının, bakanların listesini, dünki nüshamızda yayınladı: Birden Türkiye, iltifat ve ziyaret edilen, çok ilgi çeken bir ülke hâline geldi.
Bayram değil, seyran değil, niye öpüldüm? gibi bir hafifliğe bu sütun müsait değil. Sebep, İran''dır. Gittikçe yoğunlaşan, muğlâklaşan, ama asla gündemden inmeyen İran... Bir ABD-İran çatışmasında Türkiye, Avrasya tarihini değiştirecek rol oynıyabilir. Daha doğrusu böyle bir potansiyele sahip. Artık yabancılar bu potansiyeli iyice teşhis ettiler. Biz, hiç de farkında değiliz. Veya farkında olanlar millî bir sır gibi iyi saklıyorlar..
İran petrol bakanı, ABD''nin Amerika kıt''asındaki büyük düşmanı rolünü, artık lideri iyice ihtiyarlayan Küba''dan devr alan Venezuela''yı ziyaret etti. Caracas''ta herhalde Birleşik Amerika''nın medh-ü senâsında bulunmadılar.
Amerika''ya gelince, işi biraz daha uzatmak, galiba kışa veya gelecek bahara bırakmak için, İran''a çapraşık tekliflerde bulunuyor. Öyle teklifler ki, kabûl ettiği takdirde İran kendini kurtarır. Ama rejimini muhafaza edemez.
Chirac (Fransa), Merkel (Almanya), Bush (Amerika), başbakanımız Tayyip Erdoğan''a mutat dışı öyle iltifatlar yağdırdılar ki, Rusya, dış işleri bakanını acele Ankara''ya yolladı. Lavrov, Amerika''nın dümen suyuna gitmemenin sonsuz faziletlerini anlattı. Neyse Sayın Gül, kendisini teselli etti. Bizi Rus gazına muhtaç kılan 15 milyar dolar dış ticaret hacminin 25''e yükseltilmesi konuşuldu.
Rusya''nın her zaman büyük devlet kalacağını, tekrar tekrar, daha dağılma yıllarında bile bu sütunda yazdım. Ancak bizim stratejik müttefikimiz Rusya değil, Amerika''dır. Rusya''nın, Türkiye''nin Kafkasya ve Türkistan''da (Orta Asya''da) nüfuzunu engellemek için kudretli bir İran istediğini anlayamayan, İran rejimi hayranlarını da uyarıyorum.
Cumhurbaşkanımız, Rusya''ya gidecek. Almanya dış işleri bakanı Steinmeier, Ankara''da. İsrail dış işleri bakanı Livni, henüz aramızdan ayrıldı. İngiltere''nin politikası malûm. Bu trafik devam edecek. Zira yalnız Türkiye''nin değil, Orta Doğu''nun hattâ Avrasya''nın istikbalinin de belirlendiği günleri yaşıyoruz.
Erken seçim
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Atatürk 1923''te, İnönü 1943''te, Menderes 1957''de, 1999''da Ecevit, 2002''de Bahçeli, 1''er yıl erken seçime gittiler. Sonuncusu bir buçuk yıllık erken seçim olmakla zaman bakımından rekor kırdı. 3 Kasım 2002 erken seçiminin Ecevit''in ve Yılmaz''ın iradesi dışında olduğu için Dr. Bahçeli''nin eseri şeklinde yazıyorum. Bu değerlendirmemi beğenmeyenlerden peşinen özür diliyorum! Menderes 1960''ta ve Erbakan 1980''de erken seçim kararına gidemedikleri için, askeri politikaya davet etmekle suçlandılar. İmparatorluk ve Cumhuriyet dönemlerimizde askerî darbe çeşit çeşittir. Hepsi devletin, milletin ve ordunun yara alması ile sonuçlanmıştır. Kesin tarihçi hükmümüz budur. Ancak askerin meşru platformlarda meşru hükümeti uyarması, darbe değildir. Onun için 28 Şubat kararları, darbe literatürümüzün dışında kalıyor. Zira inisiyatif, sivillerin elindeydi. Beğenmeyenler imzalamazlardı.
Ama çok ibretli ve düşündürücü bir tablo, 1999 erken seçiminden çıktı. Üçlü koalisyonun ortanca ortağı, büyük ve küçük ortaklarını seçime zorladı. Ana muhalefet bile erken seçimden kaçmayı erkeklik meselesi saydı. Milletvekilleri karşı idiler. Ancak verdikleri oy, yanlış sayıldı. Dünyanın beklemediği bir sürpriz gerçekleşti: Üç iktidar partisi ile ana muhalefet partisi, sandıklara gömüldü. Meclis''e tek üye sokamadılar. Halk, kötü icraattan bunalmıştı. Hortumları ve -hem de IMF''li- ekonomik iki kocaman krizi önleyemeyenleri dehşetli şekilde cezalandırmakla yetinmedi: Düzene en aykırı saydığı partiyi de iktidara getirdi. Üstelik üçte bir oyla üçte iki milletvekili vererek... Bugünkü iktidar; Milli Görüş denen gayri milli sistemi beğenenlerin verdikleri oyun iki mislini, 1999-2002 iktidarına şiddetle tepki gösterenlerden aldı. Bir yıldan beri erken seçim konusu işlendikçe işlendi. Başbakan diğer başbakanlar gibi 2 yıl sonra kabine revizyonu yapsa idi, konuyu gündemde zayıflatabilirdi. 5 yıl için milletten ve Yüce Meclis''ten güven almıştı. Ama tarihimizdeki ilk 5 yılı gerçekleştirmek öyle kolay misyon değildir.
TÜSİAD''ın 5 yıl isteği, kuvvetli bir destektir. Eleştirilere hiç kızmadan bu gerçeği görmek gerekir. Washington''un da 5 yılı isteyip istemediğini öğrenmenin ise, -bu teklifime tepki gösterileceğini biliyorum- sonsuz menfaatleri vardır. Erken seçim ve kimin cumhurbaşkanı seçileceği bir tek kişinin iradesindedir. Bu gerçeği benimsemeyenler, muhalefet çıtasını yükselteceklerdir.
Çeteleşen Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, çetelere şiddetle çattı. Aynen katılıyoruz. Bunlar mafya, hırsızlık, eşkıyalık çeteleri falan değil. Büyük bir romancımızın Çete adlı romanında yücelttiği düşmanla vuruşan teşekküllerden de bahsetmiyoruz.
Bahis konusu, son aylarda ortaya çıkan, eylemleriyle hükûmeti yıpratmak, seçime zorlamak, cumhurbaşkanı seçmekten vazgeçirmek isteyen teşekküllerdir. Birkaç kişi bir araya geliyor. Eylem planlayıp icraya geçiyor. Eylem planının ellerine tutuşturulmuş bulunması kuvvetli ihtimaldir. Millî değilse bile ulusal bir iş yaptığına inananlar da bulunuyor. Boşta gezen maceraperestler de. Ancak çete başı bile belli bir kişiden emir, destek, silâh, para alıyor. O kişiyi sevk eden irade, teşekkül, kurum, devlet, meçhul ve münakaşalı kalıyor. En kuvvetli ihtimalle delillendirilemeden dosya kapanıyor. Birkaç kişi hüküm yiyor.
Süprem irade olarak millî kuruluşlarımız bile itham edilebiliyor. Daha derin düşünebilenler, yabancı mihrakları tahmine çalışıyor.
Bir alay saçmalık, iftira, kargaşa, pislik... Bu ortam yeni bir seçimle düzeltilebilir de, yeni bir seçim ortalığı temizlemeye yeterli gelmeyebilir de... Kaldı ki, Başbakan Erdoğan''ın çok dirençli karakteri gözden kaçırılmamalıdır. Erken seçime gitmeyi düşünse bile, bu tehditler altında büsbütün vazgeçebilir. Hattâ bir İran savaşına bulaşırsak -ki bu ihtimal çok yüksektir- savaş içinde seçim yapılamayacağı için 5 yılın 6, 7 yıla uzaması ihtimaline ne buyurulur?
Şaka bir yana, Danıştay basmak süper eyleminin arkası gelirse, iktidar zorlanır. Laikliği ihlâl etmediğini savunmakla vakit geçirmeye mecbur kalır. Türkiye''nin gündemi değişir. Ulusalcılık iddiasındaki çetelerin iktidarı hedefledikleri, AK Parti''yi dağıtmaya çalıştıkları âşikârdır. Ama ilk günden beri yazdığım gibi, Avrupa Birliği ile ilişkilerimizi koparmak ve kırmak gibi çok daha kapsamlı bir oyuna girişmiş bulunmaları ihtimali yüksektir.
Cumhurbaşkanı statüsü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu sütunda milletvekili statüsünün belirlenmesi gerektiğini çok vurguladım. Zira pek önemlidir. Cumhurbaşkanı statüsünü ele almadım. Halbuki daha da önemlidir.
Bugünkü Sayın Cumhurbaşkanımız, Anayasa Mahkemesi Başkanı iken, anayasanın cumhurbaşkanına tanıdığı yetkilerin fazla (yani zararlı) olduğunu söylemişti. Çankaya''ya çıkınca fikir değiştirdi. Seleflerinin kullandıkları yetkilerin üzerinde yetki kullandığı halde, yetmediğini belirtti. Gerekçesi, AK Parti iktidarı süresince, bu partinin, Türk Devleti''nin değişmez ilkesi laikliğe uyumsuz ve partizanca görünen icraatını dengelemek, kısıtlamak, engellemek gerektiği, bu misyonu ifa ettiği idi.
Atatürk ölünce İnönü''nün 24 saat zarfında gerçekleşen seçiminin bile yüksek tansiyonlu geçtiğini yazsam, okuyucularımız şaşırabilir. İnönü''nün İkinci Adam diye sunulması çok sonradır. Zaten Atatürk''ün ikincisi yoktur ve olamaz. Artık sonrakilerin seçimini düşününüz. 2007 seçimleri yaklaştıkça tansiyonun çok artacağının bütün emareleri ortadadır. Bir sakarlık, Avrupa Birliği ile ilişkilerimizi bile zedeleyebilir.
Bütün demokrasilerde asker cumhurbaşkanı dönemi kapandı. Cumhurbaşkanının, mutlaka derinlemesine politik tecrübesi olması, siyasetten gelmesi gerekir. Ama laik demokrasiye inancı münakaşa edilmemelidir. Zira Türkiye denen bu ulu devlette, gelmiş geçmiş, Atatürk''e en bağlı devlet adamı olan Bayar''ın Atatürk''e bağlılığı, ihtilâl mahkemesinde konu yapıldı. Onun için, ölçüler mâkul olmalıdır diyorum.
Cumhurbaşkanı kimlerce ve nasıl seçilmeli? bahsi, konunun can alıcı, en münakaşa edilen ve edilecek tarafıdır. Güncel bir yazı konusu oluşmazsa, bu husustaki fikirlerimi yarın sunmak istiyorum.
Nasıl seçilmeli?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanının Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde milletvekili oyları ile seçilmesi güzel, iyi, şık, zarif ve akılcıdır.
1982 Anayasası, cumhurbaşkanı yetkilerini, Kenan Evren''in direktifleri istikametinde, 1960 öncesi ve 1961 anayasalarına nisbetle arttırdı. 1961 ve 1982 ihtilâl anayasaları, esas bakımından 1876 Meşrutiyet anayasasına dayanan Atatürk anayasaları ile ilgisiz, yepyeni iki metindir. Demokrasiyi, halkoyunu, icrayı, fevkalâde kısıtlıyordu. Her iki anayasa da Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin yetkilerini bol keseden atanmış kurumlara ve kişilere dağıtıyordu. Halkoyuna ve siyasî partilere güvensizlik buram buram tütüyordu. 2007 cumhurbaşkanı seçimi, sert ve çok gürültülü geçecektir. Eski seçimlerde görülen krizler bile oluşabilir. Özal ölünce Demirel, İnönü ile anlaşmış, DYP ve CHP''nin yüzde 50''yi aşan oylarını temsil eden iki parti milletvekilleri tarafından seçilmişti. Bugün AK Parti''nin CHP ile anlaşması hâlinde, kriz çıkarmaya hazırlananların hevesleri kursaklarında kalacaktır. Keza erken seçime gidilip yeni Meclis seçim yaparsa, henüz milletten güven almış bir Meclisin iradesi münakaşa edilemeyecektir. Bir karmaşayı önlemek için cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesi, ancak yetkilerinin daraltılması şartı ile yapılabilir. Almanya, Avusturya, İtalya cumhurbaşkanlarının yetkileri yeterlidir. Zira bugünkü süper yetkilerle halkoyu ile seçilen cumhurbaşkanı, yarı başkanlık iddia edecektir. Yüzde 50''nin üzerinde oy aldığını ileri sürecektir. Bu da, başbakanla cumhurbaşkanının karşı karşıya gelmesi demektir. Aynı partiden olsalar bile anlaşmazlık kesindir. Özal''ın çıkardığı Akbulut ve Yılmaz, Demirel''in çıkardığı Çiller, Çankaya''ya çıkan eski genel başkanlarına asla itaat etmediler. Bu suretle sistem bozulur. Âdetâ anayasada mevcut bulunmayan, fakat fiilen oluşan bir yarı başkanlık sistemi ortaya çıkar. Cumhuriyet=Demokrasi yutturmacıları ve uyutucularına yeniden gün doğar. İcra zayıflar. Pek çok şey yapılamaz. Halk tarafından cumhurbaşkanı seçilmek, bazı büyük politikacılarımıza cazip gelmiştir. Zira kafalarındaki gerçekten büyük projeleri kolaylıkla uygulayacaklarını düşünmüşlerdir. Fakat sakıncalar vardır. Yetersiz kişiler seçilebilir. Başkanlık sisteminin herhangi bir çeşidi daha iyi olsa idi, Atatürk onu tercih ederdi. Hiç düşünmemiş, bütün yetkileri bünyesinde toplayan Yüce Meclis tarafından seçilmek istemiştir.
Nereye gidiyoruz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, içine kapanan bir devlet oluşturmaya tarafdar mihrakların patırdıları ile kargaşaya sürüklenmek isteniyor.
İçimize kapanmak huyumuz, Osmanlı cihan devletimizin geleceğini kararttı.
Türkiye''mizi gerilerde, çağının gerilerinde bıraktı. Bir türlü muâsır medeniyet seviyesine ulaşamadık. Akıllarını dogmalarına egemen kılan milletler ise, okyanuslara açıldılar. Yeni ülkeler buldular. Oraları iskân ettiler. Dillerini, kültürlerini, politik sistemlerini o ülkelere ve bütün dünyaya yaydılar. Güneşte yerlerini aldılar. İlim, kültür, san''atla yüceldiler. Bugün biz Türkler artık, yeryüzünün her ülkesinde varız. Geç açıldık, fena açılmadık. Müsait buldukları ülkelere yerleşen vatandaşlarımız, oralarda kökleşmeye başladı. Türkiye''de ise bazı acayip zihniyet sahipleri eksik olmadı. Şimdilerde kendilerini ulusalcı diye tanıtan, dolayısıyle Türk milliyetçiliği denen yüce felsefeyi reddedenler türemeye başladı. Bunlar bizi içimize kapanmaya teşvik ediyorlar. O kadar asırlık Batı hedefimizi karalayıp, bize Doğu''dan medet ummak gibi akıl dışı projeler öneriyorlar. Atatürk''ün Türk milliyetçisi olduğu ve cumhuriyeti, Türk milliyetçiliği temel ilkesi üzerine kurduğu unutulmamalıdır. Unutturulmak isteniyor. Fakat unutmamalıyız. Aksi takdirde Türk''ten başka her şeye benzeriz. Atatürk, ulusalcılık falan demedi. Daima Türk milliyetçisi olarak kaldı. Irkçılıkla ilgisi yoktur. Öne çıkan ünlü Türk milliyetçilerinin bazıları Türk kökenli değildir. Kürt, Çerkes, Arnavut vs kökenli meşhur Türk milliyetçilerini yazsam, hayret uyandırır. Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri aleyhdarlığı, tehlikeli ölçülerde yükselmeye, Türk''e büyük zararlar vermeye başladı. Zira bu aleyhdarlık, milliyetçiliğin gereği gibi lanse ediliyor. Hiç bir yanlış öğretinin Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyinden, refah ve dünya nimetlerinden, Türk ülkeleri arası işbirliğinden, bugünki sınırları içinde Büyük Türkiye''yi gerçekleştirmek hamlesinden uzaklaştıramıyacağına kesinlikle eminim. Çok nüfuslu, yoksul, içine kapanık, süperlerle ittifakı beceremeyip üçüncü dünyacılığa soyunan, ikinci derecede, problemler yumağı bir Orta Şark devleti olmıyacağız. Türk''e yaramaz ve yakışmaz ilkelliklere kanmayacağız.
Zerkavi ve sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Zerkavi''nin öldürülmesinin Irak''ta iç savaşı düşürmek veya şiddetlendirmek etkisi henüz anlaşılamadı. Bize göre iç savaş, bir müddet daha aynı yoğunlukta sürecek. Sonra Iraklılar yorulacak, bıkacak, barışı arayacaklar.
Zerkavi, el-Kaide''nin Üsâme bin Lâdin''den sonra 2. önemli kişisi olarak biliniyordu. Dünya tarihinin en güçlü terör örgütü, 1138''de ölen Hasan Sabbâh''ın kurup yürüttüğü Alamut İsmâîlîleri''dir ki Haşşâşiyyûn (esrar çekenler) diye de ünlüdür. Şimdi el-Kaide ile Bin Lâdin''in 1. sıraya oturduğunu, tarihçi sıfatıyla kesinlikle söylüyorum. Hasan Sabbâh, Bin Lâdin''in basit bir öğrencisi derekesine düştü.
İsmâîlîler, 1090''dan başlayarak Selçuklu Türk Cihan Devleti''ne kan kusturdular. Ancak Cengiz''in torunu Hülagû haklarından gelebildi. 1256''da terör örgütü olarak ortadan kalktılar. Bugünkü Ağa-Hanlar, Hasan Sabbâh''tan indiklerini iddia ederler. İsmâîlî imamlarıdırlar. Batı''ya gayetle dostturlar. Bir gün el-Kaide de Birleşik Amerika''nın böyle dostu olur mu bilinmez!
Zerkavi''nin bir yakını, bulunduğu yeri Amerikalılara ihbar edip, kellesine konan 25 milyon doları cebine indirdi. Bir ülkeye yeni bir isimle yerleştirilecektir.
Ürdün asıllı Zerkavi, ABD işgali üzerine, Bin Lâdin tarafından Irak''a gönderildi. Her taraftan 20.000 kadar el-Kaide''ci, Irak''a doldu. Hem Amerikalılara, hem onların iş birlikçi uşakları saydıkları Sünnî Şîî Araplara amansız savaş açtılar. Bu arada epey Türkiyeli Türk''ün kellesini de kestiler!
Bin Lâdin, bir muavinini, Zerkavi''nin yerine Irak''a gönderecektir. Zerkavi''nin öldürüldüğü Bakuba, Bağdad''ın az kuzeyindedir. Burası, 1916''da 6. (Altıncı) Türk imparatorluk ordusu ile İngilizler''in en kanlı savaşlarının geçtiği yörelerden biridir. Her karış toprak, Türk kanı ile sulanmıştır. Osmanlı''nın âhı, geçerliliğini sürdürüyor. Ve sürdürecektir. Hiç şüphe etmeyiniz!
Güneyde yeni komşumuz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Rusya''nın birbiri ile bağlantısız 3 donanması olagelmiştir: Baltık, Pasifik, Karadeniz. Sırasıyla ana deniz üsleri Kronştadt, Vladivostok ve Sivastopol''dur.
Bunlardan Sivastopol, Kırım''dadır. Kırım ise bugün Rusya''ya değil, Ukrayna''ya ait eski bir Türk ülkesidir. Karadeniz donanması (o kadar çok savaş gemisi ki filo demeye dilim varmıyor), Sovyetler parçalanınca, tam yarı yarıya, Rusya ile Ukrayna arasında bölüşüldü. Ancak Ukrayna, Rusya''nın elinde kalan yarım Karadeniz donanmasının, artık Ukran toprağı Sivastopol''da durmasından rahatsız oldu. Ruslar da, Ukranlar''ın bu tutumundan ve genellikle Moskova''ya değil, Brüksel''e ve Washington''a müteveccih politikalarından, tedirgindir. Geçen hafta, tarihin inanılması zor sürprizlerinden biri vuku buldu: Suriye ile Rusya anlaştı. Suriye, Rusya''yı, Karadeniz donanmasının bir kısmı için, Doğu Akdeniz''de Suriye kıyılarına davet etti. Artık Ruslar, Lâzıkıyye''de üslenecekler. Tabii Rusya''nın Karadeniz''in kuzey-doğusunda hâlâ yeterli sahilleri ve limanları vardır. Olanca gemisini Boğazlarımızdan aşırarak İskenderun Körfezi güneyine yerleştirmesi beklenmiyor. Bu arada süper nükleer füzelerle donatılmış, nükleer enerji kullanan 13 Rus denizaltısının okyanusları dolaştığını da unutmamak gerekir. Bilmem 13 rakamının "uğursuz"luğuna inanır mısınız? Hafız Esat''ın korkunç komünizan faşist ırkçı Baas Suriyesi, Sovyet peyki idi. Suriye, hâlâ Birleşik Amerika''nın haydut devletler listesindedir. ABD, Afganistan ve Irak''tan sonra İran ve Suriye''ye doğrulacağının bütün emarelerini sergilemekten zerre kadar perva etmeyince, Baas''ın Akdeniz üzerinde batı şubesi Şam, Tahran''a ve Ankara''ya can attı. Sovyet yapısı bütün silâhları paslanmıştı. Moskova''nın 10 milyar dolar Suriye borcunu silmesi yetmemişti. Ama İran ve Türkiye''nin Suriye''yi Amerika''nın pençesinden kurtarabilmeleri imkân dışı idi. Şam''a göre Rusya, her ne kadar artık komünist ve imparatorluk sahibi değilse de, Amerika''nın sillesini hafifletebilirdi.
Güneyimizde oluşmakta bulunan ikinci süper komşumuzla Türk Devleti''nin dış politikası, yeni bir döneme giriyor. Hayırlı olsun!
AB faktörü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
AK Parti dışındaki bütün partiler erken seçim istiyor. 3 Kasım 2006''dan 1 gün sonraya kalan bir seçim, Türkiye tarihinin en uzun yasama dönemini oluşturacaktır. Zira 4 yılı geçen hiçbir yasama dönemimiz yoktur: Ne Meşrutiyet''te, ne Cumhuriyet''te...
Ama son günlerde CHP yan çizdi: Cumhurbaşkanı üzerinde mutabık kalıp beraber seçelim, erken seçime hâcet kalmaz, 5 yılı tamamlayalım mealinde teklif getirdi. CHP, tabiatiyle tarafsız denen renksiz cumhurbaşkanı isteyecektir. Ama ne hikmetse, CHP''nin ve askerî yönetimlerin istediği tarafsızların hepsi CHP''li çıkmıştır.
Kaldı ki, bugünkü mevzuatla seçim yapılacaksa, Türkiye gene büyük sürprizlere, temsilde büyük acayipliklere maruz kalacaktır. Ama hiçbir partinin kılı kıpırdamıyor. 2002 seçimlerinde partilerin başına gelenden hiçbiri ibretin zerresini almadı...
AK Parti, AB taraftarı olduğu ve ABD ile AB''den desteklendiğ için de önemli oy aldı. Bu hususlar unutulmuş gibi. AB, bilhassa ABD, AK Parti''yi ve liderini, ılımlı İslâm dedikleri laik ve teröre karşı, Batı''nın samimi müttefiki Müslümanlığın temsilcileri gördü. Washington''ın desteği açıktır ve AB de olumlu davranmıştır. Bu faktörler, tepki oyları ile birleşti.
AK Parti, Avrupa Birliği''nin azimli taraftarı olduğu için de, büyük oy aldı. Türk milleti, reformlarımızın yetmediğini, biz bir reformu başarırken Batı''nın iki merhale ilerlediğini yavaş da olsa fark etmeye başlamıştı. Üstelik 2002''de tasfiyeye uğrayan partiler, tarihimizin en muazzam hortumlarına çare bulamamışlar, vatandaşı yoksullaştırmışlar, AB''ye yan çizmişlerdi.
Avrupa Birliği''ni benimseyemeyen, şart şurt koymaya kalkışan, AB taraftarı üçte iki nüfusumuzu onurlu olmaya davet eden partiler, Türkiye''nin olduğu gibi (alâ hâlihi/statu quo) kalmasını istiyorlar. AB''ye alternatif şeklinde yaptıkları teklifler, gerçek dışı, hattâ gülünçtür. Türkiye''yi yerinde saydırdıktan maada başımıza belâlar da açacak mahiyettedir. Erken seçim isteyen partilerin, bizi nasıl Avrupa standartlarına, çağdaş uygarlık düzeyine götüreceklerini söylemeleri gerekir. İktidar partisini eleştirmek kâfi değildir.
***
İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Gazetemiz Türkiye''nin sahibi, kurucusu ve ilk başyazarı dostum Dr. Enver Ören, Ankara''da başarılı bir operasyon geçirdi. Acil şifalar diliyorum. Y.Ö.
Onurumuzla girmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Onurumuzla girmek, Avrupa Birliği karşıtlarının, üye olmamızdan nefret ve dehşet duyanların sloganı hâline geldi. Fransızca onur kelimesi âdetâ ulusallaştırıldı. Türkiye''nin, diğer üye ve adaylarda bulunmayan özel şartlarının mevcudiyeti iddia edildi. Bu şartlarımız diğer üyelerce kabûle şayan görülürse, biz ancak öyle üye olabilirmişiz!
Bu iddiada bulunanlar da, muhâtab aldıkları milletimiz de -hâşâ- budala değildir. Bir kulübe, birliğe, kuruma, lige, ittifaka üyelik için, o kuruluşun şartlarının bütününü kabul etmek gerektiğini bilirler. Yoksa her devletin özel şartları vardır. Ama hüner, birliğin sağlayacağı yüksek menfaatlerle bu özellikleri uyumlu hâle getirebilmektir. Türkiye, bu uyumu gerçekleştiremeyecek derecede beceriksiz midir?
Hemen bütün Avrupa devletlerinin kabûl ettiği şartlara Türkiye''nin rezerv koymak iddiası gülünçtür.
Onursuzluk, T.C. vatandaşlarının, eski eyaletlerimizin, küçücük ülkelerin, veya önemli devletlerin konsoloshanelerinin kapılarında süründürülmesidir. Avrupa''da, Türkiye durumunda bir ülke yoktur. Henüz aday olan Bulgaristan, yıllar önce Şengen vizesi hakkını aldı. Bu durum, bizim için ayıptır. Milletimizi böyle muamelelere düçar etmek günahtır. Beceriksizliktir. Bu millet, utanmak için yaratılmadı. (Bu cümle Atatürk''e aittir.)
AB üyeliği için atlanması gereken çıta, yükseltildikçe yükseltildi. Yunanistan''la beraber çağrıldığımız üyelik müzakerelerini, çeyrek yüzyıl önce, onlar ortak, biz pazar geri zekâlı, zavallı, kara cahil sloganı ile reddettik. O gün Yunan devletinin bütün istikbalinin parladığı gündü. Birkaç yıllık müzakereden sonra 1.1.1981 günü Yunanistan''la
beraber tam üye olacaktık. Avusturya, İspanya, Portekiz ve daha nice devletten önce... Yazıklar olsun! 1970''lerin üyelik kriterleri basit ve kolaydı. Bugünküler gibi çapraşık, mübalağalı ve üzücü değildi. Biz de Yunanistan ve İspanya gibi 40 milyar dolar hibe alıp belimizi doğrultacak, borç ve faiz batağına saplanmayacaktık.
Bir iş adamımızın, Danimarka gibi teröristsever bir devletin konsoloshanesinde süründürülmesi üzerine vizeyi reddetmesi, geçenlerde bir gazetemizde manşet oldu. Bana da, hatalarımızı tekrarlamak millî huyumuzu hatırlatmak fırsatını verdi. Yunanistan ve Kıbrıs''ı bu hâle biz getirdik. Aklımızı başımıza alalım. Kürdistan, Ermenistan gibi yeni gaileler oluşturmayalım.
Tayland''da şenlik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1939''da Siyam adını Tayland''a çeviren Çinhindi yarımadasının orta bölümündeki önemli devlet, 513.115 km2 ve 65 milyon nüfusludur. P.c. gelir 7000 dolardır. Gelişmişlik düzeyi Dünya devletleri arasında 74. sıradadır (Türkiye 96.). Yüzde 96 Siyamlı (Thai) okuyup yazabiliyor. Siyamca, Çince gibi tekheceli bir dildir. Nüfusun yüzde 94''ü Budist''tir.
Cihan Hâkanı Kanuni Sultan Süleyman çağında (1520-1566), Türk deniz subayları Siyam kralının hizmetine girdiler. Siyam donanmasını kurup başına geçtiler. Ülkede pek çok cami yaptılar. Siyam''da bugünki 3.5 milyon Müslüman, bu Osmanlı denizcilerinin eseridir.
Tayland, Birleşik Amerika''nın Güneydoğu Asya''daki sadık müttefikidir. Bugünki hanedan 1782''den beri, ancak 224 yıldan bu yana tahtta bulunmakla beraber kral, kutsaldır. Tayland, sürekli askerî darbeleriyle ünlüdür. Her darbe yapan general, önce krala sadakatini bildirmiştir. Bu suretle halk, darbeyi meşru sayar.
Geçtiğimiz 6 Haziran Cuma günü, Siyam''da yer yerinden oynadı. 5.12.1927 doğumlu kral 9. Rama, 9.6.1946''da ağabeyinin yerine tahta oturmuştu. Hükümdarlığının 60. yılını kutladı. Milyonlarca Siyamlı, sarayının önünden geçip saygı ve sevgilerini sundu.
Dokuzuncu Rama, bugün, dünyadaki en kıdemli, en eski hükümdardır. 60 yıla erişen bir başka hükümdar yoktur (Kraliçe İkinci Elizabeth 54. saltanat yılındadır). 1074''ten beri gelen Türkiye''nin Selçuklu ve Osmanlı hâkanlarında rekor, 46 yılla Kanuni Sultan Süleyman''ındır. Bu husus, taht üzerinde yarım yüzyılı geçmenin nadir bir tarihî olay olduğunu gösterir. Geçen asırda İngiltere kraliçesi Victoria 64 yıl, 7 ay (1837-1901), Avusturya-Macaristan imparatoru Franz Joseph 68 yıl (1848-1916), Japonya imparatoru Hiro Hito 62 yıl (1926-1989) tahtta kaldılar. Sonuncusu, bugünki Japonya imparatorunun babasıdır.
Dokuzuncu Rama, 1950''de Kraliçe Sirikit''le evlendi. Kraliçenin güzelliği ve zarafeti dünyayı tutmuştu. Bugün de tahttadır. Oğulları velîahd prens, 1953 doğumludur. Siyamlılar''ı kutluyoruz. Dokuzuncu Rama''nın, tarihin en uzun müddet tahtta kalan Fransa kralı 14. Louis (Lui)''nin 72 yıllık saltanatını (1643-1715) geride bırakmasını temenni ediyoruz.
Türk''ün yolunu kesmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şanghay İttifakı, Çin''le Rusya''nın iş birliği projesidir. Amaç açıktır: Asya kıt''asına yabancı sayılan Birleşik Amerika''nın bu kıt''ada yolunu keserek, cihan devleti pozisyonunu ve çalımını bozmak. Ancak Çin''le Rusya, iki büyük rakip ülkedir. Samimi dostlukları zordur. Komünizm bile onları yakınlaştıracağına, büsbütün ayrıştırmıştı. Çin, Doğu Sibirya''nın, vaktiyle Rusya tarafından hileyle elinden alındığı iddiasındadır. Doğu Sibirya''da bugün milyonla kaçak Çinli göçmen ve işçinin biriktiği söyleniyor. Kaldı ki Rusya, bir Avrupa devletidir. Avrupa uygarlığının münakaşasız parçasıdır. Dünya ekonomisini yönlendirmeye soyunan en zengin 7 Batı devletinin 8.''si olarak, kapitalist dünyaya katılarak güneşte yerini almaya hazırlanmaktadır. Bu arada çok büyük çapta bir devlet adamı olan Putin''in, önümüzdeki yıl kesinlikle başkanlıktan çekileceğini beyan etmesi, beni hayran bıraktı. Yazmadan geçemedim. Şanghay''da Putin, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad''a uzun uzun iltifat etti. İlk defa görüşüyorlardı. İran, henüz bu ittifakın üyesi değildir. Müşahit sıfatıyla Şanghay zirvesine katıldı. Amerika''ya karşı tam bir gösteri idi. Türk dünyası ve bu dünyanın yıldızı Türkiye için dehşetli gelişmeleri içermek istidadında bulunduğu muhakkaktı. Orta Asya devletlerinin iştiraki ile bu müthiş gerçek gölgeye itiliyor. Rusya, İran ve Çin, Türk âleminin çok büyük parçalarını pençelerine almışlardır. Asya tarihini oluşturan Türk''ün, yeniden emperyalist hamlelerini engellememesi için, o kadar eskimiş sayılan kural hâlâ geçerlidir: Türkiye ile Türkistan''ın arasını kesmek. Bu işi ise ancak Rusya ile Çin''den destek alan İran başarabilir. Bu üç devlette hâlen, Türkiye nüfusu kadar bir Türk nüfusu yaşıyor. Bu durumu göremeyen, pas geçen bir politika, gerçeklere oturmaz. Türkistan ile Kafkasya''yı paylaşarak Türk''ü bertaraf etmek siyaseti açıktır. Amerika buna karşı çıkar endişesi, Şanghay İttifakını doğurdu.
Biz Türkiye''de Bizans üslûbu münakaşalara dalmanın rehavetini yaşarken, Türk''ün birkaç asır için geleceğinin tehdide maruz kaldığını, havsalamız almıyor.
Zirvede skandal
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya Devleti Birleşik Amerika, bu çapta bir ülke için parlak görülmeyen bir başkan tarafından yönetiliyor. Başkan George Bush ll, ailece petrol zenginidir. Babası eski başkan George Bush l hayattadır. Kardeşi çok seçkin bir eyalet olan Florida''da vali adıyla federe devlet başkanıdır. Başkan Bush, Teksas gibi bir eyaletin valiliğini yaptı. Ancak, 20. asrın en büyük ABD Başkanı Reagan''ın sağ kolu olan babası Bush''un cihan politikasındaki tecrübesine sahip değildir.
Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika, Birleşik Amerika''nın 21. yüzyıl projesidir. Bush, projeyi başlattı. Bilhassa Donald Rumsfeld ile Org. Colin Powell''e dayanıyordu. Rumsfeld, Irak için yetersiz plan yaptı. Türkiye''yi suçladı. Hâlâ savunma bakanıdır. Parlak asker olan Powell ise, Dışişleri Bakanı yerini Condoleezza Rice''a bıraktı. Eski piyano virtüözü ve siyaset bilimi profesörü Miss Rice, bugün Bush adına cihan politikasını yürütüyor.
Bugünlerde Amerika''da basın, Bush ailesinin çok eski ve çok yakın dostu olan Rice''ın, Başkan''la o biçim ilişkisini iddia etti. Miss Rice, 20 yıldır Bush ailesinin içindedir. Bunca yıl sonra Başkan''la başka türlü ilişki kurması pek mantığa oturmuyor. Laura Bush''un başka bir sebepten Beyaz Saray''dan ayrılmış olması muhtemeldir.
Cumhuriyetçiler ve Yahudiler, çok parlak bir başkan olan Clinton''ın, Beyaz Saray stajyeri Yahudi kızı Monica ile ilişkisini açığa vurarak başkanı düşürmek istemişlerdi. Başaramadılar.
Şimdi belki Demokratlar, rövanşa kalkıştılar. Zira 3 yıl sonraki seçimin güçlü adayı Miss Rice''tır. Kazandığı takdirde iktidar 12, hattâ 16 yıl için Cumhuriyetçi Parti''de kalacaktır. Demokrat Parti''nin muhtemel adayı New York Senatörü Hilary Clinton, kocası eski başkanın adından güç alıyor, üstelik Rice''tan 8 yıl yaşlıdır. Zenciler, her seçimde Demokratlar''ı desteklerler. Ama 3 yıl sonra Rice aday olursa, oylarının Cumhuriyetçiler''e gideceği hesaplanıyor.
Ama en arka planda, Condoleezza Rice gibi çok kudretli bir dış politikacının, Amerika''nın haşmetine yapabileceği katkıdan çekinenlerin, Rice''ı bertaraf etmek senaryosunu yürürlüğe koyduklarını düşünüyorum. Hattâ bir zencinin başkan seçilmesinden hoşlanmayacak Amerikalıların da Rice''ın yolunu kesmeye çalıştıkları ihtimali mevcuttur.
ABD
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri, Amerika kıt''asının ilk devleti ve İsviçre''den sonra dünyanın ikinci cumhuriyeti olarak 1776''da kuruldu. 1823 Monroe Doktrini ile Amerika kıt''asını düzenlemeye tâlib büyük devlet kimliği başladı. 1890''larda büyükelçi teâtî eden resmen büyük devlet (Osm. devlet-i muazzama, Fr. grande puissance, İng. great power) statüsüne girdi. Bu statüdeki büyük devletler İngiltere, Fransa, Rusya, Türkiye, Prusya (Almanya) Avusturya-Macaristan''dan ibaret iken 1880''lerde İtalya, 1890''larda ABD, 1900''lerde Japonya büyükelçi teatisine başladı. İran daha 1828''de ve İspanya 1899''da büyük devletler arasından çıktı. ABD, 1890''da Okyanusya ve 1898-99''da İspanya''yı yenerek Antiller (Küba, Porto Riko) ve Asya''da (Filipinler) sömürgeler elde etti. 1914-18 Cihan Savaşı''na 1917''de katıldı. Almanya ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarının yenilgisini çabuklaştırıp kesinleştirdi. Türkiye''ye asla savaş ilân etmedi, sadece büyükelçisini çekerek siyasî ilişkilerini kesti. Bu sebeple Mütâreke''de Amerika mandacılarımız türemiştir. 1943''te Amerika, artık İngiltere ve Almanya''yı geçerek, dünyanın 1. ve en kudretli büyük devleti, gerçek cihan devleti hâline geldi. 1990''da ise, Sovyetler''i âciz bırakıp savaşsız dağıtarak, rakipsiz cihan devleti durumuna yükseldi. Ne Britanya (İngiltere), ne Osmanlı (Türkiye) cihan devletleri, böylesine rakipsiz kalamamışlardır. Avrupa Birliği, NATO içinde Amerika''nın resmen müttefikidir. İngiltere, Thatcher''dan bu yana Amerika''nın ivazsız tavizsiz müttefiki oldu. Rusya, Çin gibi büyük devletlerin dünya siyasetinde Amerika''yı engelleyebilmeleri mümkün görünmüyor. Şu mukayese bu gerçeği açıklamaya kâfidir: Dünyada yılda 1.2 trilyon dolar savunma masraflarına, silâhlı kuvvetlere harcanıyor. Bunun yüzde 51''i Birleşik Amerika''ya (600 milyar dolar), yüzde 49''u ise diğer 200 devletin toplam harcamalarına aittir.
Onun için Şanghay İttifakı İran''ı içine alsa ne çıkar? Hindistan''ı Batı''dan koparması ihtimali ise yoktur. Amerika''nın bu durumu muhtemelen 21. yüzyılın ortalarına kadar sürüp gider. Sonra tavsar. Yeni güçler oluşur. Türkiye''nin ABD karşıtlığında dünya 1.''si olmakla kazanacağı bir şey yoktur. Kaybedecekleri çoktur. ABD ile öylesine girift ilişkilerle birbirimize bağlıyız ki, bunları halkımıza açıklamakta fayda vardır. Bizim İskendurun''da Amerikan askerlerini yere yatırmamız, onların bizimkilere çuval geçirmesi gibi münasebetsizliğin daniskası çirkin davranışlar, Washington-Ankara münasebetlerini bozamaz. Tehlikeli, muzır, yaramaz bir edebiyat oluştu. Dikkatli olalım!
AB''nin neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''ne girmemiz konusunda, büyük sermaye ile hükûmetin kararlı mutabakatı, Türkiye için şanstır.
Zira İstanbul merkezli büyük sermaye, vaktiyle Yunanistan ile birlikte üyelik müzakeresi davetini aldığımız zaman, Avrupa Birliği''ne karşı çıkmıştı. Henüz adı Ortak Pazar ve şartları çok basitti. Emekleme dönemindeki sanayiimizin gelişemiyeceği iddia buyurulmuştu. Bu iddia o yıllarda, hem Sağ, hem Sol epey partiyi, kuruluşu, zümreyi, kişiyi ikna etti. Halbuki o sırada Yunanistan ve Portekiz gibi ülkelerin durumu Türkiye''den geride idi. Ve Menderes''le İnönü gibi iki zıt kutbun Ortak Pazar anlaşmasına imza koydukları 15 yılı bulmuştu.
Şimdi hükûmet de, sermaye de AB diyor. Öyle bir ihtimalin şu anda gerçekleşme durumu hiç görünmemekle beraber, diyelim ki, önümüzdeki seçimlerde, AK Parti iktidardan düştü. Büyük sermaye, başka bir iktidarla karşı karşıya kalacaktır.
AK Parti''nin bile Avrupa Birliği''ne ilgisinin azaldığı yazılıp çiziliyor. Diğer partilerimiz ise, onurumuzla gireriz kabîlinden Orta Çağ Şövalye dönemine mahsus hamâsî, sloganlarla oyalanıp duruyorlar. AB üzerinde projeleri yoktur. Daha vahîmi, AB gibi bir dertlerinin olmadığı açığa çıkıyor.
Aksine, öylesine AB''ye ve ABD''ye çullandılar ki, tarihin en büyük medeniyet projesi üzerinde, politikacılarımızın çoğu gibi yeterince konuya vâkıf bulunmayan halkımız, tereddüde düştü. Üçte iki AB tarafdarlığının hayli gerilediğini, üstelik en büyük müttefikimiz Birleşik Amerika''dan en hoşlanmayan toplum hâline geldiğimizi, doğru yanlış sütunlar dolusu anketlerden öğreniyoruz. Büyük Türkiye millî projemiz bize fazla büyük gelip vaz mı geçtik nedir?
Ama Türkiye, dışımızda kuyumuzu kazanlarla içimizde kötü yönetenlere rağmen hâlâ ayaktadır. Keçeci-zâde Fuad Paşa, 1860''larda Paris''te İmparator Napolyon''a -günümüzde de geçerliliğini koruyan- şu tarihî cümleyi söylemişti.
Majesteleri! Dünyanın en güçlü devleti hâlâ Osmanlı Türkiyesi''dir. Dışarıdan siz, içeriden biz, o kadar uğraşıyoruz, hâlâ yıkılmadı!..
.AK Parti''ye karşı arayışlar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şu anda seçim yapılsa, AK Parti''den başka kazanacak parti görünmüyor. AK Parti iktidarının yeterli derecede laik olmadığı için mesele çıkacağına inananlar, bir şeyler başarmak istiyorlar ki, gelecek seçimlerde tek başına hükûmet kuracak milletvekili sayısına ulaşamasın...
Teşebbüslerden biri, Bülent Ecevit adına, Rahşan Ecevit''ten geliyor. Teklifinin esası, Rahşan Hanım''ın bütün varlığı ile nefret ettiği Milliyetçi Cephe formülüne benziyor ki, o yıllarda inanılmaz derecede Sol''a kayan Ecevit''ten iktidarı almak üzere tasarlanmış ve maksad hâsıl olmuştu.
Rahşan Hanım Affı diye duyanın tüylerini ürperten ve toplumumuzu perişan eden tarihî faciayı, inanılmaz bir inatla gerçekleştiren Rahşan Ecevit, popüler değildir. Çok popüler olsa bile durum değişmezdi. Baykal, Bahçeli, Ağar, Mumcu, yerlerini bırakmazlar, başkası için feragat etmezler.
Mesut Yılmaz''ın, hattâ Tansu Çiller''in politikaya dönebilecekleri de basınımızda yazılıp çiziliyor. Bunlar, başbakanlık yapmış, müteaddit defa kabine kurmuş şahsiyetler. 2002 seçimlerinde partileri ile birlikte sandıklara gömüldüler. İkisinin de öne çıkan ve savunulacak vasfı, Avrupa Birliği''ne samimi inançları ve çabalarıdır. Ancak politikaları, inanılmazı gerçekleştirmiş, AK Parti''ye zemin hazırlamıştır. Kaldı ki, Ağar''ın Çiller''e yerini bırakmıyacağı kesindir. Muğlak konuşmasına rağmen, Erkan Mumcu''nun da Yılmaz''a yer açmıyacağı kanaatindeyim.
Mesut Yılmaz, Turgut Özal ve Tansu Çiller ise Süleyman Demirel gibi en büyük çapta iki devlet adamı tarafından politikaya sokuldular. Hem de paraşütle... Daha önce ikisinin de isimleri meçhuldü. Sonrasını yazmıyorum. Hem sütunum tükendi. Hem okuyucularımı üzmüş olabilirim.
Deniz Baykal''a gelince, herhangi bir kişiyi kendisinden liyakatli göreceğini tasavvur etmem. Zaten Sol''u, tek partide toplam oyların üçte birine eriştirecek karizmada bir kişi de hatırıma gelmiyor.
Muâsır Medeniyet
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir kaç gün önce Almanya Dış İşleri Bakanı, Türkiye''nin üyeliği gerçekleşince, Avrupa''nın yeni ufuklara açılacağını söyledi.
Avusturya Şansölyesi (federal başbakanı) ise aynı gün, Türkiye''nin özel statü(!!!) ile Avrupa Birliği''ne girebileceğini, AB''nin hazım kapasitesinin daraldığını buyurmasın mı?
Özel statü veya üyelik dışında benzeri kavramları Türkiye''de hakaret şeklinde algıladığımızı daha kavrıyamayanlar var. Kara Mustafa Paşa''ya akıllarını takmışlar, bu takıntıyı aşıp bir türlü ergin düşünceye erişemiyorlar. 1914-18 Cihan savaşında Galiçya''ya bir Türk kolordusu (yanlış yazmadım: kolordu) göndererek, Avusturya-Macaristan imparatorluğu topraklarını Ruslar''la savaşarak koruduğumuzu unutmuş görünüyorlar. Halbuki 1683''ten daha yakın bir tarihtir. Muhteşem dedikleri Kanuni Sultan Süleyman''ın 1529 Viyana kuşatmasına ise nedense seslerini çıkarmıyorlar. Macarlar, eski hükümdarları saydıkları Sultan Süleyman''ın muhteşem bir heykelini Sigetvar''a diktiler. Açılış töreninde Cumhurbaşkanı Demirel''le birlikte bendeniz de bulunmuştum.
Macaristan''a hükümdar veren bir devlet nasıl olur da Avrupa Birliği dışında kalır? Bu sorunun muhatabı yalnız Avrupalılar değildir. Daha fazla biz Türkler''iz. Daha oluşum hâlinde iken AB''ye Adnan Menderes, 4 yıl sonra da İsmet İnönü imzalarını koydular. Sonra gelenler ise ancak su koyuverdiler. Çıta öylesine yükseltildi ki, atlamakta zorlanıyoruz.
Şimdi de Kıbrıs''a takıldık. Hükûmet, mahut 2. tezkereyi kabûl ettiği halde Yüce Meclis''in reddettiği açıklanmıştı. Bugünki hükûmet, yıl sonuna kadar liman ve alanlarımızı Kıbrıs Rumlar''ına açacağımızı kabûl etmişti. Şimdiki ret gerekçemiz Devlet istemiyor şeklindedir. Çankaya+ Genel Kurmay+ MİT+ belki Millî Güvenlik Kurulu''na devlet dendiğini sanıyorum.
Çok atılımcı olmasına rağmen Turgut Özal, Ali Bozer eliyle Brüksel''e dilekçemizi dayadığı zaman, yolumuzun çok ince, bir o kadar uzun olduğunu söylemişti. Kıbrıs gibi AB politikamızda da vahîm hatalar yaparak vakit yitirdik. Çağdaş uygarlık düzeyine erişmek millî hedefimizi bir türlü gerçekleştiremedik. Cumhuriyet, bu hedefin gerçekleştirilmesi için kurulmamış mı idi?
Mesut Yılmaz hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mesut Yılmaz''ın politikaya dönmesi, ilgi çekti. Siyasî biyografisi üzerinde bazı çizgileri hatırlatmak istiyorum. Mesut Yılmaz, Rize asıllı İstanbul doğumlu tanınmış bir ailedendir. Amcası, Adnan Menderes''in bakanı idi. Amca oğlu Erol Yılmaz Akçal, Adalet Partisi''ne girdi. Arkadaşımdı. Birlikte milletvekilliği yaptık. Bakan da oldu. Yılmaz, iyi öğrenim gördü. Almanca ve İngilizce öğrendi. Mülkiyeli''dir. Maddî sıkıntı çekmedi. 1983''te Turgut Özal, nice mezâlim pahasına Evren''den parti kurmak icazeti almıştı. Partinin 40. kurucusu olarak son anda kendisine genç iş adamı Mesut Yılmaz önerildi. Yılmaz, doğrusu süper paraşütle politikaya girdi. Bakan oldu. Liyakat gösterdi. Kültür- turizm sonra 1987''de dış işleri bakanlığına getirildi.
Özal bana, bir ikili konuşmamızda, Çankaya''ya geçmeyi kararlaştırdığı takdirde endişe etmememi, partisinde üç dört kişinin başbakanlık yapabileceğini söyleyip tek isim olarak Yılmaz''ı verdi. Bunu, 10 yıl önce, gazetemiz Türkiye''de yazmıştım. Özal ve hiç unutulmasın Semra Hanım, Yılmaz''ı, inanılması zor bir kararlılıkla desteklediler. Yılmaz, ANAP genel başkanı ve başbakan oldu. Bir başbakan, kendisini o makama yükselten kişinin politikasını izlemeye mecbur değildir. Başka bir şahsiyettir. Şahsiyetinin gereğini yapacaktır. Ama bir sınır vardır. Yılmaz, âdetâ Özal''a aykırı bir yol tuttu. Bu suretle Özalizm''e oy veren seçmeni kaybettiğini kestiremedi. Öyle ki Özal, Çankaya''yı istifa ile bırakıp, parti kurarak fiilî politikaya dönmeye hazırlanırken, ansızın ölüverdi. Demirel ve Özal''ın, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığı münâvebe ile yapmak üzere anlaşmamaları, ihtimal böyle bir şeyi akıllarından geçirmemeleri, Türkiye için tahmini zor kayıplara sebep oldu. Tarihçi sıfatıyle vurguluyorum. Halbuki Özal, Demirel tarafından keşfedilip her makama getirilmişti. Yarınki yazımda, Mesut Yılmaz''ın başbakanlıklarını anlatarak devam edeceğim.
Gene Mesut Yılmaz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mesut Yılmaz hakkındaki dünki yazıma devam ediyorum. Yılmaz''ın ilk başbakanlığı, Akbulut- Demirel arasında 5 aydır (1991). Demirel CHP''nin tam oyunu alarak Çankaya''ya çıkınca, yerine Tansu Çiller DYP genel başkanı ve başbakan oldu. Değişen Türkiye''de İstanbul, kadın, vitrin unsurları ağırlık kazanmıştı. Tansu Hanım, Mesut Bey gibi, daha önce politika ile uğraşmamıştı. Profesör iken Demirel tarafından milletvekili ve aynı anda bakan yapıldı. Mesut Yılmaz''la yaşça akrandır. Yılmaz, Çiller''den sonra
2. defa 1996''da 4 ay başbakanlık yaptı. Milletvekili, istediği zaman genel başkanı ile görüşe gelmiştir. Ancak Yılmaz''ın milletvekillerine aylarca randevu vermemek gibi görülmeyen uygulaması, ihtimal ruhunun bile duymadığı tepkilere yol açtı. Oylar DYP ile ANAP arasında bir güzel bölünüp Erbakan 1. parti olarak fırlayınca, Mesut Yılmaz, onunla koalisyona karar verdi. Erbakan başbakanlığa gelecekti. Koalisyonun ilânına saatler kalmışken, hatırlı bir yerden telefon alınca Yılmaz, vaz geçti. Türkiye''de kargaşa istemiyordu. Çiller''e de telefon geldi ama aldırmadı, Erbakan''ı başbakan yapıp koalisyon kurdu. Zira başbakan
iken, silâhlı kuvvetlerimize teröre karşı ne istemişse vermişti. Buna güveniyordu. Tahran''da Erbakan Rafsancani görüşmesi üzerine -ne konuşuldu bilinmiyor- tanklarımız Ankara yollarına döküldü. Cumhurbaşkanı Demirel, bir müdahaleyi önledi. Erbakan çekildi. Görülmemiş boyutta milletvekili transferi ile, Yılmaz''a güven oyu sağlandı. 3. Yılmaz hükümeti kuruldu. (1 yıl, 7 ay). Yılmaz''ı iktidar yapanlar, Çiller''i yüce divana göndermesini istiyorlardı. Çiller''in suçu, Erbakan''ı başbakan yaparak millî görüş denen tarihî yanlışı Türk devletine musallat etmesi idi. Ancak Yılmaz, bu işi beceremedi. Kendisine iktidarı sağlayanlar, büyük hayal kırıklığı içinde, Yılmaz''ın adını da defterlerinden sildiler. Toplam 2 yıl, 4 ay başbakan olan Yılmaz,
5 defa seçilerek 19 yıl milletvekilliği, 10 yıl kadar genel başkanlık yaptı. Ecevit''in 1999-2002 üçlü koalisyonunda Bahçeli''den sonra 2. başbakan yardımcısı idi. Ecevit''in evlâdı saydığı Hüsamettin Özkan, 3. yardımcı ve Yılmaz''la çok yakın dost oldu.
Basit kişileri yakın çevresine aldı. Dr. Ağâh Oktay Güner gibi çok yüksek kültürlü devlet adamlarına bir yıldan fazla tahammül gösteremedi. Rakıybesi Çiller''i ise bir kaç akıllı müşaviri kurtardı. Yılmaz''ın her hamlesini Çiller''in lehine çevirdiler. 2000 cumhurbaşkanı seçiminde Yılmaz''ı başka bir yazımda anlatırım.
Listelerde ve kampanyalarda akıl almaz hatalar yapan Yılmaz şimdi, böylesine yoğun tecrübelerin sahibi olarak, politikaya dönüyor.
Gelişmişliğin neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Haziran, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kişi başına (per capita) dolar üzerinden gelir, devletlerin gelişmişlik derecesi için hâlâ sıhhatli ölçülerin başında geliyor. Son yıllarda iştirâ (satınalma) gücü bakımından kişi başına tüketimin, tercih edilebilirliği öne çıktı. Ama bir kaç yıldır, başka bir unsur ortaya atıldı: HDI-Human Development Index=Beşerî Gelişmişlik Endeksi deniyor. Çok karmaşık hesaplara, ilâveten manevî ve insanî değerlere dayanıyor. Bu suretle Dünya devletlerine gelişmişlik sıra numarası veriliyor. Statesman''s Year Book 2005''e göre şöyle:
İlk 10 sırayı şu devletler alıyor: 1 Norveç, 2 İzlanda, 3 İsveç, 4 Avustralya, 5 Hollanda, 6 Belçika, 7 ABD, 8 Kanada, 9 Japonya, 10 İsviçre.
25 AB üyesinin gelişmişlik sırası şöyle: İsveç 3, Hollanda 5, Belçika 6, Danimarka 11, İrlanda, 12, İngiltere 13, Finlandiya 14, Lüksemburg 15 (p.c 55 bin dolar olmasına rağmen 15. sıradan yukarıya yükseltilmiyor), Avusturya 16, Fransa 17, Almanya 18, İspanya 19, İtalya 21, Portekiz 23, Yunanistan 24, Kıbrıs 25, Slovenya 29, Çek Cumh. 32, Malta 33, Polonya 35, Macaristan 38, Slovakya 39, Estonya 41, Litvanya 45, Letonya 50.
AB''ye aday ülkeler: Bulgaristan 57, Romanya 72, Hırvatistan 47 ve sıkı durunuz: Türkiye 96. Puan verenler bana göre halt etmişler. Ama benim şahsî fikrimin önemi yok. 190 kadar devlet arasında Türkiye''ye 96. gelişmişlik sırası verilmesi bizim için utanç kaynağıdır. Millî şeref (onur), bu rakamın hiç olmazsa eski eyaletlerimiz altında kalmamasını sağlamaktır. Bu işi nasıl olup da bir türlü beceremediğimizin, gerçekleştiremediğimizin doğru dürüst bir tarihi yazılmadı. Ben sıramızı okurken alnımdan vurulmuşa döndüm (ki milliyetçilik budur). Siz de çok utandınız eminim.
Diğer Avrupa devletlerinin sıraları: Beyaz Rusya 53, Makedonya 60, Rusya 63, Bosna 66, Ukrayna 75, Arnavutluk 95, Moldova 108. Doğrusu hırsızlar ve haydutlar yatağı Kıbrıs''a, çok problemli Arnavutluk''a ve daha pek çok ülkeye Türkiye''den öncelik verilmesi kesinlikle yanlıştır. Kafkasya şöyle: Gürcistan 88, Azerbaycan 89, Ermenistan 100, Türkistan''a bakalım: Kazakistan 76, Türkmenistan 87, Kırgızistan 102, Özbekistan 101, Tacikistan 113. Bazı Arap ülkeleri: Katar 44, Emîrlikler 48, Libya 61, S. Arabistan 73, Lübnan 83, Mısır 120, Singapur 28. ve Brunei bile 31. sırada. Komşularımız İsrail 22, İran 106, Suriye 110...
Yüksek takdirlerinize sunulur...
Konumuz İran
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya, İran''ın cevabını bekliyor. Uranyumu zenginleştirmekte devam mı edecek, vaz mı geçecek. Cevap isteyenler ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin ve Almanya... Cevap, Birleşmiş Milletler''in mümessili Solana''ya verilecek. Ve... Dünya avucunu yalayacak... Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül, zahmet etti. İran''ı uyarmak için Tahran''a kadar gitti. İran ise Türkiye''yi, cevabı oyalamak için kullanıyor. Problemleri zamana yaymak taktiği, politikada çok eski metoddur. Suriye, Filistin, Hamas temaslarımız gibi İran''la Batı arasına girmemiz, bilhassa Amerika''yı çok kızdırıyor. Mısır gibi devletlerin de -daha belli etmiyorlar- bizim Arap ve Müslüman meselelerine müdahalelerimize sevinmedikleri muhakkaktır. Niçin? Osmanlı''yı bir türlü unutamadılar da ondan. Yoksa Osmanlı''yı yalnız Avusturya mı unutamıyor sanıyoruz?
İran''ın -Ermenistan dışında- nükleer silahlanmasına taraftar ülke yok. İran, Azerbaycan''a nefes aldırmamak için Ermenistan''ın hamisidir. Üstelik atom bombası yapabildiği takdirde birincilikle Türkiye''nin tehdit altında kalacağını Ermeniler biliyor. Ermenistan, İran''a uranyumu zenginleştirmesi için çok bilgi sızdırdı. Zira sınırımızın birkaç kilometre ötesinde, her an patlamaya müheyyâ köhne bir nükleer santralin sahibidir.
Washington, Türkiye''nin gittikçe 3. Dünya''ya kaydığı fikrindedir. Halbuki Türkiye''yi, Üçüncü Dünya''ya ılımlı ve laik Müslüman devlet modeli göstermeye o derece hevesli idi ki... Türkiye''ye güveni azaldı, sarsıldı. Bölgemizde stratejik müttefik olarak İsrail''i yeterli görmüyor. Türkiye''nin kaytardığı nisbette Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan oluşturarak, bu uyduları yanına almak istiyor. Türkiye''ye güvenini yitiren ve tarafımızdan Başkan Bush''a şikayet edilen İsrail de aynı fikre yatacaktır.
Bizde ise, son ekonomik dalgalanmanın, dış faktörler dışında, Türkiye''den 10 milyar dolar çekilerek, Washington''ın etkisiyle oluşturulduğunu iddia edenler var. Gerçek değilse bile, Amerika''dan benzeri uyarmalar geleceği duygusu doğru. Zaten Perle de açık konuştu. İngilizce söyledi ama doğrusu tam Türkçe konuştu. Gül ve Rice, ABD-Türkiye stratejik ortaklık belgesi imzalayacaklar.
Bakalım ne olacak...
Atom ve petrol
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dehşetli ırkçı son İran imparatoru Muhammed Şâh Pehlevî, yakın gelecekte İran''ın dünyanın 5. güçlü devleti olacağını söylemişti. Petrole güveniyordu. Petrolsüz Türkiye''de ise, Özal gibi en ufku açık liderler bile dünya 10.''su olacağımız hedefiyle yetinmişlerdi.
16. asırda Osmanlı Türkiyesi''nin dünyada 1. ve İran Safevî Türkmen Devleti''nin 2. olduğunu bugün ancak tarihçiler biliyor. İran 1828 ve Türkiye 1918''e kadar büyük devlet vasfını taşıdılar.
Biz Büyük Türkiye dedik. İran ise hedefini hiç kaybetmedi. Humeyni rejimi, Pehlevîler''den geriye düşecek değildi ya! Binaenaleyh enerji zenginliğine boğulan İran, nükleer santrale muhtaç değildir. Atom bombası yaparak Türkler''i, Araplar''ı, Kürtler''i, Yahudiler''i, Amerikalılar''ı korkutup hizaya getirmek istiyor.
Birleşik Amerika da, İran gibi asıl hedefini gizliyor. İran atom bombası yapsa, Amerika''ya toplu iğne gibi gelir. Bu derecede kararlı şekilde İran''a yüklenmesi, petrol yüzündendir. Dünya petrol rezervinin üçte ikisini içeren alanlara ve yollarına egemen olmak, dağıtımı kendisi yapmak istiyor.
Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika adıyla Amerika''nın bu bölgelere gûyâ-lâ-teşbîh ve lâ-temsîl- demokrasi götürmek, terörü kökeninde kurutmak, kitle imha silahlarını engellemek gibi ümanist iddialı millî projesi, 21. asır Amerika''sının refah düzeyini üst çizgide tutacak enerjiyi ele geçirmek hedefinden ibarettir.
Her ikisi de riyâ dolu iddialarla ortaya çıkan ABD ve İran, şimdi savaşın diplomatik safhasını yaşıyorlar. Bir hayli de tadını çıkarıyorlar. Dünya gündemini pençesine geçirecek derecede böyle yoğun çekişmelerin sonunu kestirmek için tarihçi olmaya lüzum yoktur. Galip gelecek tarafı tayin için de dehâ sahibi diplomat olmak gerekmiyor.
Bitmeyen savaş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Filistin savaşının, Orta Çağ sonundaki ünlü 100 Yıl Savaşı''nı aratmıyacağını pek çok yazdım. Yaser Arafat''a Nobel bile verilmiş, savaş gene bitmemiş, bir yüzyıldan diğer yüzyıla atlamıştı. Daha bu konu, çok Nobel''ler kaldırır.
İsrail, hiç bir Arap devleti ile savaşmıyor. Ama bütün Araplar''ın, Yahudiler''i değil, fakat siyonist dedikleri İsrail''i hiç sevmediklerini yazabilirim. Arap coğrafyasının önemli parçası olan Filistin ülkesinin büyük kısmını gasb ettiklerini, çok Arap kanı döktüklerini söylüyorlar.
İsrail''e karşı sürekli savaş kaybeden Arap devletleri, platonik protestolar dışında az şey yapıyorlar. Filistinliler''e para veriyorlar. Suriye, İsrail''le savaşan örgütleri destekliyor. Ama cihat iddiasındaki bu terör örgütlerinin patronu şüphesiz İran''dır.
Irak, daha doğrusu Saddam, ortadan kalktıktan sonra İsrail, ABD vasıtasıyla Suriye ile İran''ı yola getirerek, terör örgütlerinden kurtulmak istiyor.
Suriye ve İran yola gelse bile Filistin meselesinin çözümlenemiyeceğini, kesinlikle söylüyorum. Binaenaleyh İsrail, çok ihtiyacı bulunan barışa, barış içinde süper refaha kavuşamıyacaktır. Zira talihsiz Filistin halkından, her vesileyle toprak gasb etmek sevdasından vaz geçeceğe benzemiyor. Kudüs''te Harem-i Şerîf''in İsrail işgalinde bulunmasına ise hiç bir Müslüman devlet razı olmaz.
İsrail''de savaş hâli, 21. asrın bu ilk yarısının derinliklerinde büyük mesafeler alacaktır. Türkiye ne yapsın? Bu işe karışmıyalım. Zira Amerika ile ilişkilerimize dehşetli zarar veriyor. Böyle bir zarar göze alınamaz. Hamas gibi terör örgütleriyle konuşmak ise politikamıza aykırıdır. Biz Türkler, Selçuklular, Eyyûbîler, Memlûkler, Osmanlılar dönemlerinde, milletçe görevimizi yaptık. Bugün çözülecek çok millî problemimiz var. Filistin meselesi bunların arasında yer alamaz. Filistinliler''e kötü muamele yapılmasına kesinlikle karşıyız. Bunu belirtebiliriz, belirtiyoruz. Şimdi kan gövdeyi götüren o topraklarda Osmanlı''nın âhı, göklere yükselerek yankılanıyor. 1914-18''de Türk kanı ile sulanmıştır. Günümüzde ise elhamdülillâh 60 Müslüman devlet ve koskoca İslâm Konferansı Örgütü var.
ABD-Türkiye Stratejik Uyum Belgesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''de hükûmetlerin huzur içinde çalışabilmeleri, iktidar sahiplerinin geceleri rahat uyuyabilmeleri için iki şart olageldiği ileri sürülmüştür: Dışarıda ABD ile uyum, içeride silâhlı kuvvetlerimizle iyi ilişkiler...
Bu şartlar ihlâl edilince Türkiye dalgalanmıştır. Bugün de bu tarihî hatıralar geçerli midir? derseniz, ana muhalefet liderimiz Deniz Baykal''ın endişesi, bana göre, geçerli sayıldığının kanıtıdır.
Zira Baykal, imzalanmak üzere bulunan ABD-Türkiye Stratejik Uyum Belgesi için telâşını açığa vurdu. AK Parti ile Washington''ın münasebetlerinin, tezkere kazasından sonra bir türlü beklenen düzeye ulaşamaması, muhalefete ümit veriyordu. CHP, derin devlet, derin siyasetçiler; bu belgenin, iyi niyet gösterisi çizgisini aşarak gerçek stratejik ittifak anlaşmasına dönüşmesi durumunda, AK Parti iktidarının rahatlıyacağını bilecek tarihî tecrübeye sahiptirler.
Unutmadan yazayım, iktidarları rahat ettirecek diğer bir faktör, basınla iyi geçinmeleridir. Ama uyulması en zor şart da galiba budur.
Bahis konusu belgenin hayata geçirilmesi, daha çok Ankara''ya bağlıdır. Zira belgenin hemen arifesinde dostumuz Perle''ün şikâyetlerini, Amerikan gazetelerinde okuduk.
ABD ile ilişkilerimiz, hükûmetin imzaladığı mahut tezkerenin, Yüce Meclis''te kabûl oyu fazla çıktığı halde reddi ile bozuldu. Türk''ün yüksek menfaatleri, telâfisi imkânsız zararlara uğradı. PKK serbest kaldı. Kerkük ve Tell Afar gibi on asırlık Türk beldelerinden Türklük damgası silindi. İnsan ve para kaybımız büyük oldu.
Fırsat buldukça, Condoleezza Rice-Abdullah Gül görüşmesinin ve belgenin imzalanmasının muhtemel sonuçları üzerinde duracağız. Zira bu anlaşma kâğıt üzerinde kalır, sararıp solarsa, Türk -Amerikan ilişkilerinin daha katılaşacağı kesindir.
Stratejik vizyon
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Stratejik vizyon... Fransızca asıllı iki İngilizce kelime... Bugünden itibaren artık Birleşik Amerika ve Türkiye cumhuriyetlerinin, stratejik durumlara aynı açıdan bakmak için, ellerinden geleni yapacaklarını ifade ediyor.
Bu Belge, iyi niyetin, kararlılığın, ortak menfaatleri oluşturmak çabasının eseridir. Biribirlerine güvenemedikleri için müstakbel davranışları kâğıda dökmek ihtiyacının sonucu olması ihtimali zayıftır.
İki taraf da öylesine girift konularda yek diğerine muhtaç ki, ne Amerika Türkiye''den, ne Türkiye Amerika''dan vaz geçemiyor. Türkiye''siz Irak''ta başını belâya sokan Amerika, Genişletilmiş Orta Doğu ve de ilâveten Kuzey Afrika 21. yüzyıl büyük millî projesini, Türkiye olmaksızın Ermeni, Kürt gibi daha devletleşme çabasında küçük kavimlerle yürütmesindeki zorlukları kavramış durumda görünüyor.
Amerika''ya ters bakan bir Türkiye''nin ne müşkillerle karşılaşacağını ise acaba biz kavradık mı? Batı''ya nice asırdır dönük yüzümüzü, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak hedefinden vaz geçerek, başka yönlere çevirmekle sonuçlanacak bir tutuma girer miyiz?
Ülkemizde ABD aleyhdarlığı öylesine kabardı ki, 60''lı 70''li yıllarda yerli komünistlerimiz, böyle bir çizgiyi ancak hayal etmiş, asla gerçekleştirememişlerdi. Amerika karşıtlığına, Avrupa''ya husumet duygularımızı, Avrupa Birliği''ne koyduğumuz inanılmaz rezervleri, gevşeyen alâkamızı, tavsayan hevesimizi eklersek, sayı ile kendimize gelmek zorunluluğumuz anlaşılır.
Stratejik Vizyon Belgesi, ABD ile Türkiye''nin dış politikada mükemmel uyum içinde hareketinin başlaması sayılabilir. Bu takdirde iki tarafın sonsuz menfaatler sağlaması tabiidir. Böyle bir ittifak, tarihin seyrini değiştirir. Büyük bir coğrafyaya huzur ve düzen getirebilir. Avrupa, bizi istemiyenlerine rağmen, Türkiye''yi kazanır, Türkiye ile kaynaşır.
.Stratejik vizyon
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Stratejik vizyon... Fransızca asıllı iki İngilizce kelime... Bugünden itibaren artık Birleşik Amerika ve Türkiye cumhuriyetlerinin, stratejik durumlara aynı açıdan bakmak için, ellerinden geleni yapacaklarını ifade ediyor.
Bu Belge, iyi niyetin, kararlılığın, ortak menfaatleri oluşturmak çabasının eseridir. Biribirlerine güvenemedikleri için müstakbel davranışları kâğıda dökmek ihtiyacının sonucu olması ihtimali zayıftır.
İki taraf da öylesine girift konularda yek diğerine muhtaç ki, ne Amerika Türkiye''den, ne Türkiye Amerika''dan vaz geçemiyor. Türkiye''siz Irak''ta başını belâya sokan Amerika, Genişletilmiş Orta Doğu ve de ilâveten Kuzey Afrika 21. yüzyıl büyük millî projesini, Türkiye olmaksızın Ermeni, Kürt gibi daha devletleşme çabasında küçük kavimlerle yürütmesindeki zorlukları kavramış durumda görünüyor.
Amerika''ya ters bakan bir Türkiye''nin ne müşkillerle karşılaşacağını ise acaba biz kavradık mı? Batı''ya nice asırdır dönük yüzümüzü, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak hedefinden vaz geçerek, başka yönlere çevirmekle sonuçlanacak bir tutuma girer miyiz?
Ülkemizde ABD aleyhdarlığı öylesine kabardı ki, 60''lı 70''li yıllarda yerli komünistlerimiz, böyle bir çizgiyi ancak hayal etmiş, asla gerçekleştirememişlerdi. Amerika karşıtlığına, Avrupa''ya husumet duygularımızı, Avrupa Birliği''ne koyduğumuz inanılmaz rezervleri, gevşeyen alâkamızı, tavsayan hevesimizi eklersek, sayı ile kendimize gelmek zorunluluğumuz anlaşılır.
Stratejik Vizyon Belgesi, ABD ile Türkiye''nin dış politikada mükemmel uyum içinde hareketinin başlaması sayılabilir. Bu takdirde iki tarafın sonsuz menfaatler sağlaması tabiidir. Böyle bir ittifak, tarihin seyrini değiştirir. Büyük bir coğrafyaya huzur ve düzen getirebilir. Avrupa, bizi istemiyenlerine rağmen, Türkiye''yi kazanır, Türkiye ile kaynaşır.
.Amerika karşıtlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın Afganistan''ı Taliban ve Irak''ı Saddam vahşetinden kurtardığı âdeta unutuldu. Bu iki rejim, kendi öz halklarına kıyım uygulayan çağ dışı, ilkel ve vahşi yönetimlerdi.
Bu iki önemli ve tarih dolu ülkeyi kolaylıkla işgal eden Amerika, iyi yönetim getiremedi. Anarşi oluşturdu. Demokrasi getirmek iddiası kargaları güldürdü. Afganistan ve Irak halklarını düşman toplumlar hâline koydu. Bu bölücülüğü siyaseten yaptığı bile ileri sürülüyor.
Amerika''nın Afganistan ve Irak''ta tarihe ve mukaddesata saygısızlığı ise, pek çok ülkede Amerikan aleyhtarlığını zirveye çıkardı. Türkiye''de insanlarımızı derinden incitti, küstürdü.
Taliban, Buda heykellerini topa tutmak alçaklığını irtikâb etti. Amerika, Hazret-i Ali''nin ve İmâm-ı Âzam''ın türbelerini bombardıman etti. İnsan ırkının ilk medenî tezahürlerinin eserlerini toplayan Bağdad müzesini yağmaladı. Bu davranışın, ABD tarihinin en lekeli sayfalarını oluşturacağından Amerikalılar gafildir. Ben tarihçi hükmünü veriyorum. Zira bu gibi hareketlerin askerî ve politik gerekçeleri yoktur. Çıplak vandalizmdir.
Türkiye''de aşırı solun tamamı ile aşırı sağın önemli kısmı, merkezi de şiddetle etkileyerek, anti-Amerikan duyguları zirveye çıkardı. ABD ile müttefik olduğumuz âdeta unutuldu. Bu aleyhtarlık, yerli yersiz sürekli körüklendi. Menderes ve Özal gibi büyük devlet adamlarımızda açıkça görülen Birleşik Amerika''yı gelişmişliğin zirvesi şeklinde algılayarak model almak heyecanı gittikçe söndü. Az mübalağa ile şimdi sadece Hollywood filmlerini sevdiğimizi söyleyebilirim. Türk-Amerikan stratejik ittifakının bize sağlayacağı imkânlar kaale bile alınmaz hâle geldi.
Gerçi 1945''te Rus komünizmini dünyanın başına belâ eden Roosewelt''in kör politikasıdır. Ama Türkiye''yi esirgeyen, dünyayı komünizm hakimiyetine düşmekten koruyan güç de Amerika''dır. Komünizmin dünya hakimiyetine bizde aydın ve akıllı geçinen nice insan inanmıştı.
Reform, gene reform, daha reform
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK ile savaşta ve bölücülükle mücadelede alınacak tedbirleri, yapılacak uygulamaları yadırgamayacağız. Zira bu iş fazla uzadı. Destânî Sakarya Meydan Muharebesinden fazla şehit ve yüz misli paraya patladı. Mahallî küçük dillerin özel öğrenimine, bu dillerde her türlü basın ve yayına kısıtlama getirmeyeceğiz. Yasalarımıza göre faaliyet göstereceklerdir. Bu hususta samimi davranacak, gösterişte kalmayacağız. Her vatandaşın Türkçe ilk öğrenim yükümlülüğü ilelebet sürecektir. Model, Fransa''daki uygulama olabilir. Kıbrıs''ı, hukukumuzu koruyarak çözümleyeceğiz. Tam olarak çözmek fırsatını, uzak ve yakın geçmişteki politikasızlığımız dolayısıyla nice defalar kaçırdığımız için, cezasına milletçe katlanacağız. İslâm''dan önce, İslâmî dönemde, imparatorluk ve millî cumhuriyet çağlarımızda uygulamadığımız, uygulamayı aklımızdan geçirmediğimiz, gayri müslimlere karşı kısıtlamalara iltifat etmeyeceğiz. Cihan şehri İstanbul''umuzun kültürünün vazgeçilmez renklerinden Patrik''in unvanlarını münakaşaya kalkışmak gibi yaramaz, beş para etmez, gülünç, absürd bağnazlıklara düşüp dış dünya ile çelişmeyeceğiz. Heybeli''deki okulu, eski statüsü ile açacağız. Ortodoks ruhbanını ülkemizde yetiştireceğiz. Batı Trakya''da Türkçe eğitim ve hürriyetler için aynı şeyleri isteyeceğiz. Gayri müslimlere vakıflarını iade edeceğiz. Yabancılara mal mülk satışından huylanmayacağız. Modern ülkelerde maziye karışan vehimlere kapılmayacağız. Sapına kadar Türk, dibine kadar çağdaş olacağız. Eskimiş, palavra edebiyatına ve tefelsüfe dönüşmüş, hattâ zarar verir hâle gelmiş milliyetçiliğimizi, asrımızın seviyesine çıkaracağız.
Bütün bunlar dışa dönük, çoktan yapılması gereken reformlar. Dahilî reformlar, emin olunuz, bunlardan çok daha zor ve karmaşık, çok daha kapsamlı ve teferruatlıdır. Yeterli reform yapamadığımız, reformlarımızı öldürdüğümüz için imparatorluk batırdık. Yeterli reform yapamadığımız için cumhuriyeti batıracak değiliz. Ama Avrupa kıt''asının en yoksul, en az gelişmiş ülkesi olmaya tahammülümüz yoktur. Bizi bu seviyeye mahkûm kılacak hiç, ama hiçbir davranışın mazereti olamaz.
K.Kore dehşet saçıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Küba, Castro''nun karizması ve 900 milyon dolar sahibi olmasının verdiği habanera ritmi ile oyalanıp bekliyor. Komünizm Küba''yı yoksul ve eylemci yaptı. Milyonlarca Kübalı, adayı terk edip gitti. Castro''nun en akıllı davranışı -bendenize göre- Küba purosunun kalitesine ilişmemesi, onu da Marksist uygulamaya almamasıdır. Çin''e gelince... Müstesna tarihe, orijinal yüksek medeniyete sahip. Gerçi kültür ihtilâli denen insanlık trajedisi ile öz medeniyetini horladı, ayaklar altına aldı. Birkaç dolara İsviçre saati sattı. Ama eşsiz porselenlerinin kalitesi ile hiç oynamadı (tabii sahtelerini ayırabilmek gerekiyor). Marksizmin -evlere şenlik- Maocu yorumunun ortadan kalkması için, rejimin son ihtiyarlarının yönetimden çekilmesi bekleniyor. Kuzey Kore''ye gelelim. Burada ümidin zerresi görünmüyor. Ne Kuzey Koreliler, ne dünya barışı için. Cihana dehşet saçıyor. Japonya''yı, Amerika''yı tehdit ediyor. Geçen hafta uçurduğu çok uzun menzilli füzeleri, istisnasız bütün devletlerin tepkisini çekti. Güney Kore''de "cennet" oluşturan ırktaşlarını, "kendi cehennemi"ne katacağını söylüyor. Amerika''nın haydut (veya eşkıya) devletler listesinin başında yer alıyor. İnanılmaz derecede diktatörün kölesi muamelesi gören, firavunlar döneminin şartlarını gölgede bırakarak çalıştırılan halk, açlıktan kırılıyor.
Böyle bir devletle 12.11.2004''te Ankara''da Türkiye-Kuzey Kore Ticaret ve Ekonomik İşbirliği anlaşması imzaladık. Yıllarca tam techizatlı bir tugayımızla savunduğumuz Güney Kore''de en saygın devletler arasında yer alıyorduk. Selâmetleri için topraklarında kan döktüğümüz Uzak Doğu''daki bu dostlarımızı kırdık. Türk-Kore Parlamenterler Dostluk Grubunun eski bir üyesi olarak üzüldüm. Kuzey Kore''ye ne satabiliriz ki? Boşu boşuna Seul ve Washington''da aleyhimize kayıt düşüldü. Güney Kore''nin ülkemizdeki yatırımcıları şaşırdılar.
Kuzey Kore nasıl bir devlettir? Yarın arz edeceğim.
Kuzey ve Güney Kore
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kore Krallığı, Çin''e tâbi idi. 1895''te bağımsız oldu. 1905''te Japonya''ya geçti. 18.8.1945''te istiklâlini kazandı. Fakat hemen ikiye ayrıldı. Kuzeyde komünist, güneyde antikomünist iki cumhuriyet kuruldu. 2. Cihan Savaşı''nın bittiği 5 yıl olmamıştı ki, 1950 haziranında, çok büyük çapta Kuzey-Güney Savaşı başladı. Kuzey''i Çin, Güney''i ABD ve müttefikleri (bu arada Türkiye) muazzam kuvvetlerle destekledi.
Kuzey Kore, 122.762 km, 22 milyon nüfustur. Millî gelir rakamları meçhuldür. Koyu komünist, din düşmanı rejimin iki diktatörü baba-oğuldur. Cumhuriyetten fazla monarşi demek gerekiyor. Zaten Kim, Korece''de kral, demektir. Kim İl-Song (1912-1994), 1948''den 1994''e kadar 46 yıl, akıl almaz bir istibdât ve kıyıcılıkla diktatörlük yaptı. Halkını, kendisine ilâh muamelesi yapmaya zorladı. Ölümünde, dünya tarihinin asla görmediği abartıda yas tutuldu.
Yerine 52 yaşındaki hasta olduğu söylenen oğlu Kim Jong-İl geçti. 12 yıldır diktatördür. Vatandaşlarının, Güney Kore''deki kardeşlerinin cennetine kaçmamaları, Almanya''daki gibi hiç ihtimal verilmeyen ânî bir birleşmenin benzerinin gerçekleşmemesi için, aynı milletin iki parçası bir araya gelmeyip saltanatını sürdürmek tek hedefiyle; biyolojik, kimyasal ve nükleer silâhlar ve bunları binlerce kilometreye fırlatacak süper füzelerle ABD''yi tehdit ediyor. Güney Kore''de büyük Amerikan kuvvetleri olduğundan, bir şey yapamıyor. Halkının bütün kazancını silâha ve dünyanın en kalabalık bir ordusuna harcıyor. 5 milyar dolar savunma bütçesi, 950.000 kara, 46.000 deniz, 86.000 hava askeri, 621 uçak, 3 küçük fırkateyn, 6 korvet, 26 denizaltı... Her vatandaş askerlik yapıyor.
Güney Kore, 176 dünya devleti arasında 30. gelişmişlik sırasındadır (Türkiye 96.). 48 milyon nüfus, 99.585 km kişi başına 1981''de 1554 ve bugün 18.300 (satınalma gücü 24.130) dolar. Millî hâsıla 1981''de 60.3 milyar dolardan bugün 949 milyar dolarla dünya 12.''si. Rusya''nınkine çok yakın, Hindistan''dan fazla. Savunma bütçesi 14 milyar dolar. 560.000 kara, 19.000 deniz, 63.000 hava askeri, 10 denizaltı ve 538 uçağı var. 2000 yılında Çin yazısını bırakıp Korece için Lâtin alfabesine geçti. Nüfusunun yüzde 20''si Protestan ve yüzde 7''si Katolik olmuştur.
ABD''de 2.2, Çin''de 2 ve Japonya''da 0.7 milyon Koreli yaşamaktadı
Hazar''dan Akdeniz''e
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hazar''la Akdeniz birleşti. Türkiye-Türkistan yolu açıldı. Bu stratejik değer yanında, Bakü-Ceyhan hattının ekonomi ve enerji kazanımı, ikinci derecede kalıyor.
Kolay olmadı. On yıl boyunca hattı isteyenler, istemeyen veya pas geçmeye niyetliler, açık kapalı, gizli âşikâr, tam bir çekişmeye giriştiler. Azerbaycan ve Gürcistan''ın katılması ile bu büyük Türk-Amerikan projesi bugün gerçekleşti. Rusya, aklını kullandı, Sonunda tasvip gösterdi. Ermenistan''ın kötü niyetli mukavemeti vız geldi. İran''ın derinlemesine memnuniyetsizliğini kimse kaale almadı.
33 yıl önce Boğaziçi Köprüsü ile iki kıt''ayı, Asya ve Avrupa''yı tarihte ilk defa olarak bağlamıştık. Bugün Boğaz köprüleri, ülkemizin can damarıdır. Yenileri yapılarak geliştirilecektir.
Bakü-Ceyhan hattı da ayni değerde bir ilktir. 1774 kilometrelik borunun 1074 kilometresi Türkiye topraklarındadır. Bakü-Tiflis-Kars demiryolu sıradadır. Kolayca Hazar''a ulaşabileceğiz. Karşı yaka, Hazar Ötesi, Türkmenistan''dır. Türkmenistan, Anadolu''da Türkiye''yi ve Osmanlı Cihan Devleti''ni kurmak için geldiğimiz ülkedir.
Türk''ün talihi parladığı zaman, düşmanları ayağa kalkar. Talihimizi mâkûs hâle getirmek için dış düşmanlarımız, içimizdeki boş kafalarla aynı çizgide buluşurlar. Dikkatli olalım. Boğaziçi Köprüsü de nice kalın kafaların şiddetli muhalefetine rağmen yapılmıştı.
Azerbaycan, sonra Türkmenistan ve Kazakistan petrolü ve gazı, Anadolu üzerinden Akdeniz''e, nehirler gibi akacak. Modern teknolojinin harikası yapay nehirler... Bakü-Ceyhan hattına çok siyaset ve fikir adamımızın emeği geçti. Onlara teşekkür ediyoruz.
Bu büyük eser, Türk''e kutlu olsun!
14 Temmuz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
14 Temmuz, Fransa Cumhuriyeti''nin millî bayramıdır. Halk sokaklara dökülür. Sabaha kadar dans eder. Yer gök inler. Geçtiğimiz cuma gecesi de böyle oldu.
Yenileşme hareketimizde olanca müesseseleri ile örnek aldığımız dostumuz Fransızlar, 14 Temmuz''da ne yapmışlardı? Neyi kutluyorlar? Efendim, medeniyetler meşheri Paris''in işsiz güçsüz takımı, kadınlı erkekli, ellerinde sopa bıçak, Paris içinde kalan ve kralın mahbushanesi yapılmış köhne Bastille Kalesine hücum ve taarruz ve tecavüz etti. Kale komutanı, karşı koymadı. Burası istibdadın kalesi sayılıyordu. Siyasî mahkûmlarla ağzına kadar dolu bulunduğu propagandasına herkes inanmıştı. Baskıncılar, ümit içinde, odaların, hücrelerin demir kapılarını teker teker açtılar. Üç ana-baba katili buldular. Tek siyasî hükümlü yoktu.
14 Temmuz, Büyük Fransız ihtilâli''nin (Osm. İhtilâl-i Kebir) başladığı gün sayıldı. Ama cumhuriyet, 3 yıl sonra ilân edildi. Fransızlar, o tarihten bu yana 5 defa cumhuriyet, 5 defa monarşi (2 meşrûtî ve 1 mutlak krallık, 2 imparatorluk) ilân ettiler. Bendeniz -haddimi pek çok aşarak- yakında 6. Cumhuriyet''i bekliyorum. Zira 5.''si çoktan tıknefes devam ediyor, sonu yaklaştı.
Şaka bir yana, Fransız ihtilâli olmasa idi, Türkiye''de cumhuriyet rejimi mümkün değildi. Artık diğer Avrupa ve dünya devletlerindeki etkilerinin derinliğini tasavvur buyurunuz.
4 Temmuz ise, stratejik müttefikimiz Birleşik Amerika Cumhuriyeti''nin, İngiltere sömürgesi olmaktan kurtulup, Amerika kıt''asının ilk bağımsız devleti oluşunun tarihidir (1776). ABD''nin millî günüdür. 10 gün önce 230. yılı âlây-ı vâlâ ile kutlandı. Fransız İhtilâli''nden 13 yıl öncedir. Atlantik kıyılarında sıralanmış 13 eyaletten (devlet/state) müteşekkildi. 757.000''i Afrika''dan getirilmiş siyâsî köle 3.9 milyon nüfuslu idi.
Nereden nereye değil mi sayın okuyucular? Ama Osmanlı Cihan Devleti de, Ertuğrul Gazi''nin, büyük hâkanımız Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubâd''dan 1231''de aldığı en fazla 2000 km2''lik bir uç (sınır) beyliği çekirdeğinden çıkmadı mı?
İsrail ne istiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail öncelikle barış istiyor. Dünyanın saldırganlıkla suçladığı bu devletin hedefi barıştır. Savaşmaktan çok yoruldu. Kızların zorunlu askere alındığı tek ülkedir. 24 saat alarm halindedir. Sulh ve salâha kavuşup az zamanda 50 bin dolar p.c. düzeyinde refah ülkesi haline gelmeyi düşünüyor. Bunu gerçekleştirmek için, varlığını tehdit eden devletleri, tehdit edemez duruma getirmeye çalışıyor. Bunlardan Irak devre dışı kaldı. Suriye ile İran da Irak''a döndürülürse, İsrail, güvenlik kazanacak. Suriye ile İran''ın hakkından gelmeyi geciktirdikçe geciktiren, en yakın müttefiki ve koruyucusu Birleşik Amerika''ya çok kızıyor. Suriye ile İran da Pax Americana''ya girince, İsrail''le savaşan terörist örgütler silinecektir. İsrail, Filistin halkından her fırsatta kaç kilometre kare, hatta kaç metre kare daha toprak koparırsa, kâr sayıyor. Politikasını buna göre düzenliyor. Hazret-i Süleyman''ın üç bin yıl önceki ihtişamlı imparatorluğunu unutmamak için, her gün binlerce Musevi, Ağlama Duvarı''na dayanarak dua ediyor. Tarih hafızasının sağlamlığının, dünyanın her ülkesinden kaçıp gelen, çeşitli diller konuşan Yahudilere, iki bin yıl sonra, aynı topraklarda devlet kurdurduğunu unutmuyor. Araplar, bu gelişimi önleyemedi. Arz''ın cennete benzer köşelerinden olan Lübnan''a ateş yağıyor. Araplardan ciddi bir ses bile çıkmıyor. Bu işi İran üstleniyor. Her ülkeden platonik, asla fiile dönüşmez protestoları İsrail, palavra niyetine algılıyor. Filistinlilere gelince, zaten önemli kitlesi
Arap coğrafyasına dağılmış vaziyette. Kalan kısmı, devlet oluşturmaya çalışıyor. Dışarıya bağımlı örgütlerce yönetiliyor. Örgütlerin her eylemi, İsrail''e fırsat oluşturuyor. Yahudilere karşı çıkmak, ciddi şekilde engellemek, kolay iş değil. Büyük akılsızlık sayılıyor. Zira İsrail''i eleştiren kişi veya devlet, hemen antisemitizm, belki soykırımcılık, hatta Nazizm ile suçlanabiliyor. Zaten Arap âleminin liderliğine oynayan Mısır, Amerika''dan aldığı yılda 9 milyar dolar en büyük tahsisat ve zengin Yahudi turistlerden memnun ve mahzuzdur. En zengin ve en şeriatçi pozisyonundaki Suudi Arabistan ile Ürdün savaşın ta kendisi olan bugünkü çatışmayı, terör örgütlerinin başlattığını söylüyor. İran, hele Suriye''ye dokunun da görürsünüz!.. deyip bir buçuk milyar Müslümanın önderliğine soyunuyor. 8 yıl savaşıp Irak''ı alt edemeyişini çoktan unuttu. Başbakanımız ve Dışişleri Bakanımız, arabuluculuklarını sürdüreceğe benziyor. İsrail''in Beyrut taarruzlarını kınıyoruz. Yarın Amerika''nın tutumunu ele alacağız.
Savaşın sebebi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail''in bir onbaşı için savaş başlattığına inanmıyoruz. Zaten onbaşı, kuvvetli ihtimalle, iade edilmek üzere idi. İsrail''in aceleyle epey büyük çapta kara, deniz ve hava harekâtına girişmesi, Doğu Akdeniz sahillerini ateşe vermesi çok daha ciddi ve derin sebeplere dayanıyor.
Suriye ve İran ile savaşı başlatmak için, Amerika''ya yol açmak, en kuvvetli ihtimaldir. Washington''a emr-i vaki yapılmış olabileceği gibi, danışıklı dövüş de olabilir. Bush ve ekibi, Suriye ve İran harekâtına başlamak için işi uzattıkça uzattılar kanaati Tel Aviv''de yaygındır. İran''ın tecrübeli ve soğukkanlı diplomasisi ile, müzakereleri zamana yayarak çürütmesi, o zamana kadar çoktan atom bombası yapması ise, en kabûl edilebilir endişedir. İsrail, bu konuda da telâşa düşmüştür.
Zira bu durumda İran, atom bombası tafrası ile Orta Doğu''da, Kafkasya''da, Orta Asya''da üstünlük elde edecektir. Müslüman âleminin öncülüğüne bile soyunabilir. Amerika ile milletlerarası terör vasıtasıyla uzun vadeli savaşın liderliğini, ihtiyarlamış ve yıpranmış, bulunamasa bile sürekli aranan, başına ödül konan Bin Lâdin''den alabilir.
İran''ın bu potansiyelinden Amerika, Avrupa, Rusya, Türkiye, Araplar da İsrail kadar çekiniyorlar. Şimdi İsrail''in savaşın neresinde duracağı meçhuldür. Suriye''yi vurması, Washington''ın küçük bir işaretine bağlıdır. Amerika ile İngiltere''ye gelince, Genişletilmiş Orta Doğu projesinden vazgeçme ihtimalleri yoktur. Rusya bile bu proje yürüdüğü takdirde kapabileceği menfaatlerin hesabı içindedir. Ankara''da ise böyle bir hesabı yapan yoktur. Fransa, tarihî koruyucusu geçindiği Lübnan''ı savunamamıştır. Dünya servetinin onda dokuzuna egemen 8 ülkenin dünyayı yöneten liderlerleri, Sen Petersburg''da çar saraylarında, İsrail''i incitmeyecek bir nota nasıl yazılır, onu müzakere ediyorlar.
Bize gelince, PKK''nın azgınlaşması, Türkiye''ye yapılmış son uyarıdır.
İsrail âni bir kararla harekâtını durdurmadığı takdirde, Orta Doğu savaşı ve Pax Americana''nın yeni bir evresine girdiğimiz anlaşılır.
Irak''a girelim mi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kuzey Irak''a girelim mi? muammasının mantıklı cevabı, PKK''yı bitirebileceksek hemen girelim. Bu takdirde, çıkabilecek her türlü ihtilâtı göze almaya değer şeklindedir.
Ancak böyle bir ihtimal yok gibidir. Türk birliklerinin ilk kıpırdanışında, biz daha sınırı geçmeden, Kandil Dağı veya PKK kampları ne Allah''ın belası yerde ise, boşalacaktır. Her halde böyle âni bir boşaltmaya hazırlıklıdırlar. Dağı taşı bombalayacak, ateşe tutacağız. Kuzey Irak, girmediğimiz, vurmadığımız yer değil. Hiç birinde düşman, gerçek bir hezimete uğrayıp ortadan kaldırılmadı. Suriye''ye, İran''a, Irak''a, Ermenistan''a, Kürdistan otonomisine sığındılar. PKK''ya hepsi kucak açtılar. PKK dağılıp tekrar toparlandı. Türkiye''nin Orta Doğu''da stratejik müttefiki gibi davranacağına inanmadan Amerika, PKK''yı ortadan kaldırmaz. Türkiye bu güvenceyi vermediği müddetçe, Türkiye''ye karşı kullanmaktan vazgeçmez. Washington, bu hususu anlayamadığımızı anlayamıyor. Yoksa PKK''dan çoktan boşaldığı söylenen Kandil Dağı''nı düzlemek bir şey değil. Dağlıktan çıkar. Haritalarda rakımı değişir. Yeterli bombamız mevcuttur.
Kuzey Irak''a girmemiz, ABD ile savaş hâline gelmek şeklinde bile algılanabilir. Zira Irak, daha Amerika işgalindedir. Biliyorsunuz şimdi onbaşılar, cihan savaşı çıkarabilecek ortamlar oluşturabiliyorlar. Çoğu yetersiz eğitimli bir Amerikan onbaşısı, mangasına, Türk askerine ateş açtırsa ne olacak? Usulen biz de cevap vereceğiz. Alın size Türk ve Amerikan birlikleri savaşa başladı hikâyesi! Osman Sınav, birinci derecede senaryo çıkartır. Ama doğrusu Stratejik Vizyon anlaşmasına aykırıdır. Miss Rice''ı gücendirmek de centilmenliğimize yaraşmaz.
Görüşüm açıktır. Ancak ben, askerlikten anlamam ve askerî istihbarata da vâkıf ve âgâh değilim. Görüşlerim, jeopolitik ve jeostratejik çerçeve içinde kalır. Karşı teklifim, ne yapılırsa yapılsın, PKK çetelerini, Türkiye sınırları içinde yok etmektir. Müttefikimiz Amerika''nın hâlisâne (!) tavsiyesi de budur. Türkiye''ye giren her PKK''lı kesinlikle öleceğini bilmelidir. Sığınanları, affederiz. Kuzey Irak''a girmemiz hâlinde ise, bu hareketi, bütün Türk milleti destekleyecektir.
Her şey bir yana, resmen, hukuken, siyaseten, muahedelere bağlı olarak yanımızda bulunan bir cihan devletini karşımıza almak akıl kârı değildir. İkinci derecede meselelere takılarak ve aklı bir karış geçen duygusallıkla davranarak izlenecek politika, başarıya ulaşmaz. Her konuda haklı bulunduğumuz iddiası çok yadırganır. Uygulayanlarımız da başarısız politikacı değerlendirmesiyle tarihe geçer.
Onbaşı savaşı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Devletler arası ilişkiler; hak, hukuk, doğruluk, din, ahlâk ilkeleri içinde yürümez. Bu yüce kavramlar, çok defa paravana gibi kullanılır. Milâd''ın 3. bin yılında insan ırkı, hâlâ bu çizgidedir. Maalesef...
Politikacılar ve devletleri yönetenler, başka unsurlara ağırlık vererek devletler arası ilişkileri yürütürler. Etkili faktörler; ekonomi, para, bilgi, gelişmişlik, güçlü silâhlı kuvvetler, nadiren çıksa da dehâ sahibi politikacılar, hile, kurnazlık, uzağı görüş, fakat aynı derecede akıl ve iradedir. Nadiren de olsa akıl ve iradenin maddi güce üstün geldiği tarihî gelişmeler mevcuttur.
Hiçbir devlet, milletlerarası ihtilaflı konularda, hak ve hukuk kavramlarını, devletinin yüce menfaatleri üzerinde mütalaa etmez, edemez. Zira devlet menfaati esastır. Her devleti, kendisi korur. Başka devletin yardımı, menfaatlerin düzgün paylaşılmasıyla olur. Devlet, milletin çatısıdır. Millet o çatı altında yaşar. Devlet çökerse millet, tutsak toplum hâline düşer.
Bu bakış açısı, hayatını haklı ile haksızı ayırmaya adamış yargıca, dinî kurallarla yaşayan din adamına, hattâ sıradan mü''mine, daha pek çok kişiye ağır gelir. Ne çare ki, tarih kanunları hükmünü icra eder. Bu kanunların değişmez ve yazılı olmayan (Osm. gayri mektûb) maddeleri, yukarıda arz ettiğim gibidir.
Bu sütunda tarih felsefesi yapılmayacağını biliyorum. Ben, politikanın pek çok kişinin bilip de söylemekten ve yazmaktan çekindiği katı kurallarını hatırlatıyorum.
Birleşmiş Milletler, onun Güvenlik Konseyi, İslâm Konferansı ve Arap Birliği Örgütleri, dünya servetine egemen Büyük 8''ler, hak ve hukuk kuralları geçerli olsa idi, Beyrut bombardımanını kuru kelimelerle geçiştirmez, önleyemeseler bile kınarlardı. Ben, katiller çetesi PKK''nın askerimizi, halkımızı öldürürken kınandığını hatırlamıyorum. Suriye, Irak, Ermenistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İran gibi komşularımızın, PKK''nın Türk''ü öldürdüğünü sevinerek seyrettiklerini, PKK''yı yıllarca beslediklerini hatırlıyorum. Kuzey Kıbrıs''ı da tek devlet tanımadı.
Yahudiler, İsrail kurulmadan önce, devletsiz bir kavimdi. Akılları ile hayatlarını sürdürüyorlardı. Korkunç Nazi soykırımının altından bile kalktılar. Bugün, rehine alınan bir onbaşı olayından İsrail; Suriye ve İran devletlerini yıkmaya, hiç değilse rejimlerini değiştirmeye kadar gidebilecek bir gelişmeyi ateşlemişse, tarihçi olarak hayrete düşmemem gerekiyor.
.Stratejik müttefikimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, 1 Mart tezkeresi, Meclis''te oyların sayılması ihtilâfı sebebiyle reddedilince, bunun, zaman içinde ABD ile ilişkilerimizde vahîm sonuçlar doğuracağını söylemek öngörüsünde bulunmuştu. Yalnız, bu olaydan birkaç gün önce, hükûmetin getirdiği bu 2. tezkerenin, Millî Güvenlik Kurulu bildirisinde tek cümle ile dahi anılmasından kaçınılmıştı. Asker kanadının yeni hükûmeti destekler tavırdan çekindiği varsayılmıştı. Hükûmet de ısrar etmedi. Etse idi, böyle bir cümle konur ve milletvekilleri aydınlanırdı. Nitekim 1. tezkere kabûl edilip uygulanmıştı.
Milletvekillerinin yüzde doksanı değişmişti. Böyle bir Meclis''te hele dış politikada acemiliklere düşülmesi tabiidir. Kaldı ki, 200 doğulu milletvekilinin tezkereye oy vermekte tereddüde düşeceği açıktı. Bu suretle pek çok üye, kendi hükûmetlerine ret oyu verdiler. CHP de aynı istikamette hareket etmekle hâlâ çok öğünüyor. Demek 1980 öncesi gibi Amerika''ya husumet kafası sürüp gidiyor. Tezkerenin reddinin Türkiye''ye, Birleşik Amerika tarafından birinci hediyesi, PKK oldu. Sinmiş, sınmış, yenik PKK hortladı. Bu defa, Birleşmiş Milletler''in savaşta bile kullanılmasını zehirli gaz gibi insanlığa aykırı bulduğu ve yasakladığı tipte aşağılık mayınlar, Türk askerinin yollarına döşendi. Eski günahların gölgesi uzun olur. Ciddi istihbarat sahibi Deutsche Bank, Türkiye''nin Eylül ayında Kuzey Irak''a asker sokacağını yazdı. Bizden iyi mi biliyorlar nedir? Şu anda dünya, İsrail savaşına takıldığı için, Türkiye''nin tutumu fazla dikkat çekmedi. İsrail, savaşı Suriye''ye taşır ve İran''a füze gönderirse, Türkiye, İsrail ve Amerika (ve de İngiltere) ile ne yapacaktır? Sanıyorum yalnız Birleşik Amerika''da İsrail lehine gösteri yapıldı. Gösteride New York senatörü Hillary Clinton baş çekiyordu. Bu hanımdan, 3 yıl sonra, Demokrat Parti''nin başkan adayı olarak bahsediliyor. Demek muhalefetteki Demokrat Parti de, Genişletilmiş Orta Doğu projesini sürdürecektir. Bu projenin aşırı Cumhuriyetçiler''in, Başkan Bush ve ekibinin eseri olmadığını yıllar boyu yazdık. Birleşik Amerika''nın millî ve hayatî projesi olduğunu, başkan ve parti fark etmeyeceğini, vurguladıkça vurguladık..
.Beyrut ve Gazze
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Beyrut bombardımanı, çok kötü, çok çirkin bir olaydır. İsrail''in öz menfaatleri bakımından savunulacak tarafı bile şüphelidir. Akılları ile meşhur Yahudilerin böyle bir şey yapmaları hayret veriyor. Hizbullah''a karşı bir hareket gibi. Ancak bu derecede dünyayı ayağa kaldırmaya değecek bir başarı yoktur. Hizbullah, kesinlikle İsrail''e karşı eylemlerinden vazgeçmeyecektir. Ancak ABD, Hizbullah''ı AB veya NATO askeriyle ortadan kaldırmak için harekete geçti.
Hizbullah''ın patronu İran ise, herhalde bayram ediyor. Zira İsrail''in Araplara karşı ne derecede acımasız davrandığı ortaya çıktı. Araplara karşı dedim, Müslümanlara demedim. Çünkü Beyrut''un yarısı Hristiyandır. Ve Beyrut, Küçük Paris diye ünlüdür. Halkı neşeli, hayatı seven, kültürlü, kozmopolit, liberal, ticaretle alışverişle uğraşan insanlardır. Herkes Arapça yanında Fransızca ve İngilizce konuşur. (Bu üç dilde öğrenim yapan üç üniversitesi vardır.) Beyrut Ermenileri ise, çocuklarına öğretmişlerdir, Türkçe bilirler. Türk asıllı ailelere gelince, onlar bugün Türkçe''yi unutmuşlardır. Hanefî mezhebinden olanların hepsi Türk asıllıdır. Beyrut, 14.8.1872''den 6.10. 1918''e kadar, imapartorluğumuzda bir eyaletin merkezi idi. İlk valimiz Abdurrahman Nureddin Paşa, sonradan sadrâzam olmuştur ve İkinci Abdülhamid''in örnek adliye nâzırı sıfatıyla ünlüdür, Sadeddin Arel''in kayınpederidir, oğlu Sultan Hamid''in damadı idi. Son Beyrut valimiz İsmail Hakkı Bey ise Mülkiye (Siyasal Bilgiler) mezunudur. Annem, 31.7.1906 Beyrut doğumludur. Annemin annesi İstanbul doğumlu Baba Nakkaş-zâde Makbule Hanım, Beyrut İnâs rüşdiyesi (Türk kız ortaokulu) müdireliği yapmıştır. Annemin babası İstanbul doğumlu Azım-zâde Cemil Bey, Beyrut sultânîsi (Türk lisesi) müdürlüğü ve Beyrut eyalet maarif müdürlüğünde bulunmuştur. Teyzemin çocukları ve torunları Beyrut''ta yaşıyorlar. Bombardımandan ne zarar gördüklerini bilmiyorum. Bunları, bir Türk ailesinin Beyrut ve Lübnan''la ilgisine örnek olarak yazdım. İsrail''in çok medenî bir belde olan Beyrut''u yakıp yıkmakla ne elde ettiği veya edeceği henüz karanlıktır. Gazze''de yaptığı yıkım ve kıyım ise, Hamas''ı vazgeçirecek bir neticeye ulaşmaz. Biz Türkler, Beyrut ve Gazze''nin sivil halkının başına gelenlere çok üzüldük. Ancak bu üzüntümüz, Arap âleminden daha fazla olamaz, mantığa aykırıdır.
Lübnan ne olacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lübnan''da savaş haftalardır aynı şiddetle sürüp gidiyor. Condoleezza Rice''a bakılırsa, İsrail, Hizbullah''ın işini bitirince sona erdirilecek!
Hizbullah''ın ve Hamas''ın ortadan kaldırılacağına biz ihtimal vermiyoruz. Koskoca ABD; el-Kaide''nin hakkından gelemedi. İran''ın kaynakları boldur. Hizbullah''ın insan, silah ve nakit kayıplarını tez elden karşılayacaktır.
Lübnan, Doğu Akdeniz üzerinde, Suriye ile İsrail arasında, 10.452 km2 küçücük bir ülkedir. Nüfusu 4 milyonu bulmuyor. 700.000''i, korkunç İsrail bombardımanından kaçarak meskenlerini terk etti. Facianın büyüklüğünü tasavvur etmek bile kolay değil.
Lübnan nüfusunun yüzde 60''a yakını Şii, Sünnî, Dürzî Müslüman, yüzde 40''tan az fazlası çoğu Katolik, bir miktar Ortodoks Hristiyan''dır. Küçük Ermeni cemaati dışında Hristiyanlar da Arap''tır. Nüfusun yalnız yüzde 10''undan azı köylüdür.
1918 sonunda bütün Arap ülkelerinde Türk yönetimi sona erdi (8 Osmanlı eyaleti+bir eyalete bağlanmayan 2 sancak=il). İngiltere cihan devleti ile kudretli Fransa, bu topraklarda yapay devletler oluşturdular. En yapayı Lübnan''dır.
Şimdi ne olacak? derseniz, Amerika ne derse o olacak derim. Kimse şüphe etmesin. İsrail''in Lübnan''ı işgali beklenmiyor. Amerikan planı, bu küçük ülkeyi, Suriye ve İran''a bağlı terör örgütlerinden arındırmaktır.
Lübnan''ın ordusu yoktur. Birkaç bin askeri ve jandarması var. Hiç savaş uçağı ve savaş gemisi bulunmuyor. Amerika''nın Lübnan''ı işgali külfet yükler, gürültü çıkarır, Fransa da kızar, Türkiye de...
Washington, Lübnan''a Fransız ve Türk barış birlikleri gönderebilmek imkânını test ediyor. Fransa''ya göre Lübnan, Fransız kültürü ile yoğrulmuş, Haçlılar döneminde Fransızların egemen bulunduğu bir topraktır. Osmanlı döneminde bile Beyrut''ta bir Fransız üniversitesi kurulmuştu. Türkler 1516''dan 1918''e kadar 402 yıl Osmanlı ve ondan önce 1250''den 1516''ya kadar 266 yıl -resmi adı Türk Devleti olan- Memlûk devletleri eliyle ülkeyi yönettiler.
Lübnan''da askerimizin bulunmasının Orta Doğu barışı için birinci derecede önemi olduğuna kesinlikle eminim. Bunun için Washington''la stratejik ittifakımıza riayet lâzım. Lübnan''a da Türk''e hasım kuvvetler yerleştirmek basiretsizliğini göstermeyelim.
Şanghay yolu...
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği muhalifleri, Türkiye''de otoriter bir yönetim istiyorlar. Aynı zamanda Amerika''ya, dolayısıyla NATO''ya karşılar. Sırbistan, Makedonya, Arnavutluk, bütün güçleriyle Avrupa Birliği üyeliği için çalışıyorlar. Dışarıda kalan Türkiye, âşikârdır ki, Asya devleti hâline gelir. Zaten Anadolu''nun yanında Rumeli anılmaz oldu. AB ve ABD''ye karşı, otoriteyi eline geçirenin yöneteceği, demokrasi külfetinden kurtulmuş bir Türkiye, yalnız bir Türkiye''dir. Rusya, İran, Hindistan, Çin, falan filan ile ittifak tavsiye edenler de var. Rusya, Avrupa medeniyetinin ayrılmaz parçasıdır. 1917''de komünistler musallat oldu. On milyonları öldürdü. Ülkeyi Batı''dan tecrîd etti. Bu, Rusya tarihinde feci bir fetret devridir. Komünizmin pençesine düşmese idi, Avrupa''nın gerçekten zengin ve en ileri devletleri arasında idi. Binaenaleyh Rusya''nın Avrupa''dan hatta bugün Batı sisteminin büyüğü Amerika''dan kopması, ayrı kuvvet oluşturması, mümkün değildir. Çin''e gelelim... Bambaşka, farklı bir medeniyet, kültür ve sistemin büyüğü, tarihî öncüsüdür. Batı kapitalizmini başarı ile uyguluyor ama, demokrasi ile alâkası yoktur. Bizim otoriter devlet meraklılarımız, soluğu Şanghay''da almak istiyorlar. Hattâ ümit ve istikballerini Çin''e bağlıyorlar. Ancak bizim 1000 (bin) yıl önce oralardan kurtulup bu coğrafyaya geldiğimizi unutuyorlar. Gerçi Çin, Türk âleminin hâlâ doğu komşusudur. Zaten büyük bir Türk kitlesini ve ülkesini pençesinde tutuyor. Ama Türkiye Türkü için o derecede yabancı bir hayat tarzını temsil ediyor ki... Hiçbir Türk, Çin uydusu ve bağımlısı olmak istemez. Allah korusun! İran''a gelince... Dördüncü Murad''ın 1639 Kasr-ı Şîrîn Anlaşması''ndan sonra, pek çok defa, yıllarca süren, en büyük çapta ve en kanlı savaşlar yaptığımız bir devlettir. O da büyük bir medeniyetin sahibidir ama, Türkiye''den sonra en kalabalık Türk nüfusunu hazmetmek, temsil etmek, politikasının temelidir. Bizde birileri, milletimize aptal ve cahil muamelesi yaparak, Kasr-ı Şîrîn''den beri savaşmadığımız kuyruklu yalanını ortaya attı. İran, Türkiye ne yaparsa, aksi tezi savunur. Hiçbir rejim altında, bu devlet politikasından vazgeçmemiştir.
Hindistan''a gelince... Hiçbir zaman Batı''dan ayrılmaz. Muâsır medeniyet seviyesi, anılan ülkelerde, Çin''de falan değildir. Atatürk''ü ve onu hazırlayan uzun yenileşme geçmişimizi unutmayalım. Zaten böylesine bir radikal irticanın Türkiye''de başarı şansı yoktur.
Irak''a girmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran''a bağlı terör örgütleri ile görüşmemiz, İsrail''de ve Amerika''da büyük tepki yaptı. Gazze ve Lübnan facialarından, bütün Arap ülkelerinden çok daha fazla ve dengesiz etkilenmemiz, tepkiyi arttırdı. Bizim psikolojimiz bakımından da sebepleri incelenmeye değer.
Bu durumda, Birleşik Amerika''daki pek kudretli Yahudi diasporasının hâlâ yanımızda bulunup bulunmadığını henüz bilmiyorum. Atatürk zamanından günümüze, daha düne kadar bu diaspora, Türkleri savundu. Bu durumun değişmesi, Türkiye''yi derinlemesine etkiler.
Eylül içinde Kuzey Irak''a girmemiz ciddi bir ihtimaldir. Mecbur kaldığımız için yapabiliriz. Bu ihtimalin gerçekleşmesi, ilgili hiçbir devletin hoşuna gitmeyecektir. Başta Amerika geliyor. 1 Mart tezkeresi vahîm hatasından sonra Amerika''nın PKK''yı Irak topraklarında izlemesi, silmesi bahis konusu olamazdı. Bilakis Amerika, küçük gruplar hâlinde, binlerce eşkıyayı, ağır silâhlar ve süper mayınlarla donatarak, Türkiye''ye soktu. Öyle ki bugün, artık Irak''ta çok az PKK''lı kaldığını ileri sürenler var.
Kuzey Irak''a girmemiz hâlinde, Kuzey Irak''taki Kürdistan bölgesinde aleyhimizde tepki olacaktır. İran ve bütün Araplar, bu eylemimizi eleştirecek, hattâ kınayacaktır. En önemlisi Amerika, Türkiye''ye karşı, Ermeni ve Kürt kartlarını artık yelpaze şeklinde açacaktır.
Avrupa''da çok memleket bize karşı edepsizleşecektir. Meselâ Madam Mitterrand, bu fırsatı kesinlikle kaçırmaz. Türkiye''nin meşru savunma hakkı pas geçilecektir.
Türkiye''nin, eşkıyayı niçin kendi sınırlarımız içinde izleyip, bulup, silemediğini, herkesin anlayacağı açık dille ve kısa cümlelerle, çok iyi anlatması gerekiyor. Hem kendi vatandaşlarımıza, hem dünya kamuoyuna...
Ama asker değilim. Zaruret oluşunca Irak''a gireceğimiz tabiidir. Bu kadar söyleyebilirim. Bir operasyonun kaç milyar dolara mâl olacağının hesabını ise, ekonomist olmadığım için, yapamam. Ancak politik ve jeostratejik durumu vurgulamaktan bıkmayacağım.
Roma görüşmelerinden sonra savaşın istikameti daha belirecektir. İsrail''de bile savaş karşıtları harekete geçti. Ancak İran''la Suriye, Soğuk Savaş devrinin politikası ile terörist güçleri sahiplendiği müddetçe Amerika, tutumundan vazgeçmez. Orta Doğu''nun yeniden yapılanacağı, en yetkili ağızdan ifade edildi. Bu yapılanmada Türkiye, üst düzeyde söz sahibi olmalıdır. Başka hiçbir çaremiz mevcut değildir. Ben yokum diyeni yok sayacaklardır.
Rice ne dedi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Temmuz, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Miss Condoleezza Rice''ın yeni bir Orta Doğu oluşturmak sözünü, anlayabildiğim kadarıyla, açıklamak istiyorum: Birleşik Amerika''nın devlet projesine göre Orta Doğu planı iki şekilde uygulanıp gerçekleştirilebilir: 1) Türkiye ile birlikte, 2) Türkiyesiz.
Türkiye''nin, stratejik ortaklığı yazıdan ve sözden hayata geçirebilmesi hâlinde: Irak, bugünkü durumunda kalıyor. Suriye, Baas rejiminden demokrasiye geçiyor. İran parçalanıyor. Azerbaycan Cumhuriyeti, İran Azerbaycanı ile birleşiyor. Buna karşılık Ermeni işgalindeki Azeri toprakları Ermenistan''da kalıyor. İran patronajındaki terör örgütleri ilga ve lağv ediliyor. Petrol, çıktığı ülkeye aslan payını bırakmak suretiyle, petrolsüz ülkelere hakçasına bölüştürülüyor. Amerika, güçlü üslerle Kâbil, Bağdad ve başka yerlerde kalıp Orta Doğu''yu boşaltıyor. Pax Americana''nın Kuzey Afrika safhasına geçiyor. Türkiye, tarafsız kalarak, ortaklığa katılmak istemediği takdirde: Kuzey Irak''taki otonom Kürdistan, tam bağımsız devlet statüsüne geçiyor. Suriye kuzeyinde kalın bir şerit -Halep hariç- bu Kürdistan''a katılıyor. Kürdistan''ın batı sınırı Akdeniz''e dayanıyor. İran''ın Kürtçe ve belki Lorca konuşan eyaletleri de bu Kürdistan''a veriliyor. Türkiye''nin Arap devletleri ve Arap âlemi ile sınırı kalmıyor. Güçlü bir ABD-İngiltere-İsrail-Kürdistan-Ermenistan ittifakı oluşuyor.
Tarafsız kalan Türkiye''nin Amerika ile arası bozuluyor ve ekonomisi vuruluyor. Avrupa devletleri, gücü ve saygınlığı eksilen Türkiye''ye sert davranıyor. Silahlı kuvvetler, devlet yönetiminde nüfuzunu arttırıyor. Türkiye, bir türlü demokrasi kuramayan petrolsüz Orta Doğu devletlerinden biri durumuna geliyor... Bendeniz, Rice''ın söylediği cümleyi böyle anladım. Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül''ün, bu projenin ancak Orta Doğu halkının demokratik katılımları ile gerçekleştirilebileceği açıklaması, güzel, fakat romantik bir temenniden ibarettir. Amerika şüphesiz bu projeyi, kendi bildiği gibi gerçekleştirmeye devam edecektir. Yukarıda anılan devletlerle güçlü ittifak kuran Amerika''ya, Avrupa''dan, Arap devletlerinden, Asya''dan sonuçsuz itirazlar gelecektir. Birçoğu, bu projeden faydalanmak isteyerek, politikalarını ayarlayacaktır.
Orta Doğu''nun Haritası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Eski coğrafya veya yeni tarih atlaslarına merak edip bakmayanlar, bugünkü 200 devletin sınırlarının değişmez olduğu duygusuna kapılırlar. Geçmiş çoktan unutulmuştur. Babam, Mercan Îdâdîsinde (lisesinde) okurken, Türkiye, sınırlarının Adriyatik''ten Meriç''e gerileyeceğini, Libya''nın, Yemen''in imparatorluğumuzdan kopacağını söyleseniz, inandıramazdınız. Tarih ilmi ile ilgilenmeyenler, devlet sınırlarının ne derecede değişken tabiatlı davrandığını kestiremezler.
Orta Doğu, Osmanlı Türk imparatorluğumuzdan koparılan parçalarla, Avrupalılarca acele, hattâ rastgele çizilmiş sınırlarla oluşturulan devletlerin coğrafyasıdır. Osmanlı devlet-i muazzaması, dış politikada yaptığı akıl almaz hatalar ve gerekli reformlarda geç ve yetersiz kalması sebepleriyle, 1877-78 Rusya, 1911 İtalya, 1912-13 Balkan, 1914-18 Cihan Savaşlarına girdi. Balkan eyaletleri gibi Arap eyaletleri de elimizden gitti. Bunların çoğunu 1940''lara kadar muhafaza edip, sınırlarımızı istediğimiz gibi çizebilirdik. Olmadı.
1919''dan sonra, o çağın cihan devleti olan İngiltere, yanına Fransa''yı alarak, Arap eyaletlerimizden çıkaracağı ülkelerin sınırlarını çizdi. Hiçbir zaman devlet olmamış bölgelerde devletler ihdâs edildi.
Şimdi cihan devleti İngiltere değil, Amerika''dır. Ayrılmaz müttefiki İngiltere''nin 85 yıl önce çizdiği Orta Doğu siyasî haritasını, modası geçmiş, kabûl edilmez derecede yapay (suni), köhne, zararlı ve haksız buluyor. Hele iki kapital ve tayin edici sebep, petrol ve terör faktörlerinin bu coğrafyada olmasının, yeniden düzenleme ihtiyacını kaçınılmaz hâle getirdiğini düşünüyor.
Bu değişikliğe direnenler; direnebilme kapasite, potansiyel ve yetenekleri nisbetinde direneceklerdir. Bununla beraber, ama az ama çok, mutlaka değişiklikler olacaktır. Bu değişimde kâr edenler tarafında bulunmayanları tek ihtimal bekliyor: Zarar etmek...
Tarihin yazılı olmayan kanunları; serttir, amansızdır, kolayca mantıksızlığa ve haksızlığa dönüşebilecek karakterdedir. Mutlaka hükmünü icra eder. Ellerini gözlerinden çekemeyerek ufku göremeyenlerin vay hâline!..
Orta Doğu''da demokrasi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Orta Doğu''da demokrasi, 21. yüzyılın, hiç olmazsa bu yüzyılın ilk yarısının işi değildir. Göstermelik değil, gerçek demokrasiden bahsediyorum. Asya''da Japonya, Kore, Tayvan, Singapur, Hindistan, İsrail demokrasiye ulaşmayı başardılar. Ancak 60 Müslüman devlet içinde yalnız Türkiye için demokrasi denebilir. Bizim bile eksiklerimiz var, ârızaya takılmazsak, tamamlamak üzereyiz.
Orta Doğu devletlerinde de rejim değişiklikleri olmaktadır. Olmakta devam edecektir. Ama hiçbiri demokrasi değildir. Bu coğrafyada bugün en huzurlu, sakin, istikrarlı devletler, monarşilerdir (Fas, Ürdün, Suudi Arabistan, Umman, Kuveyt, Emirlikler, Katar, Bahreyn, Malezya, Brunei). Bununla beraber hiçbiri Batı ve Kuzey Avrupa tipinde taçlı demokrasi oluşturmadı.
Taçlı demokrasilerde rejim süreklidir. Hanedan düşmesi falan olmaz. Zira hükümdar, bayrak gibi fakat canlı millî birlik sembolüdür. Devleti yönetmez, temsil eder. Otoriter monarşilerde ise cumhuriyete dönüşmek ihtimali varittir. Buna rağmen Orta Doğu Arap Müslüman monarşileri, hükümdar bizzat yönetime katıldığı halde, cumhuriyet rejiminden istikrarlıdır.
Zira bu coğrafyada demokratik cumhuriyet meçhuldür. Cumhuriyet yaftası altında kanlı diktatörler, askerî idareler, marksist ve ırkçı rejimler, monarşilerin yerine gelmiştir. Ülkeler iç savaşa düşmüş, parçalara ayrılmıştır. Türkiye''nin demokratik cumhuriyete erişebilmesinin sırrı, en erken ve en fazla Batı''ya dönük reformlardan geçmesi, büyük bir imparatorluk sahibi bulunmasıdır. Bu bakımdan tek istisna olan Türkiye, laik demokrasiye ulaşabilmiştir. Dini, en ılımlı, en müsamahalı üslûpta uygulayabilmek yeteneğine ve geleneğine dayanmıştır.
Bununla beraber Orta Doğu''da diktatörlerin sonu geldi. Kalıntılar ortadan kalkmak üzeredir. Yerlerine yeni diktatörler ve askerî rejimler türemediği takdirde, seçime dayalı mutedil yönetimler kurulabilir. Monarşilerde de seçim, ağırlık taşıyacaktır.
Orta Doğu''da demokrasi ve laiklik uzun vadeli bir gelişmeye muhtaçtır. Ilımlı İslâm ve demokrasi, Pax Americana''nın gerçekleşmesi için Washington''ın ortaya sürdüğü sloganlardır. Laikliği kavramış -Türk cumhuriyetleri gibi- ülkeler, demokrasiye daha kolay geçiş yapabilirler. Ancak Orta Doğu''da Türkiye dışında demokrasi, hayli zorlanacaktır. Uzunca zaman isteyecektir. Washington''da değiliz ki Afganistan''a ve Irak''a demokrasi geldi diye sevinelim!
Ilımlı ve radikal İslâm
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ilımlı ve radikal İslâm kavramları, son yıllarda milletlerarası siyasî terminolojiye girdi. Daha çok Batılılar, bilhassa Amerika kullanıyor. Washington''a göre radikal İslâm, Batı''ya ve hassaten Batı medeniyet ve düzeninin günümüzde güçlü devleti Amerika''ya, himayesindeki terör örgütleri ile savaş açmış, ''şerîat''ı en sıkı ve en doğru biçimde uyguladığını iddia eden devletlerin rejimidir. Hangi devletler? Okuyucularım âriftir, ferâset sahibidir. Yazmaya hâcet yoktur.
Ilımlı İslâm, gene Amerika''ya göre, laik ve demokratik rejim içinde yaşayan devletlerin düzenidir ki, tek örneği herhalde Türkiye''dir. Zira diğer Türk cumhuriyetleri de laiktir ama, henüz demokrasi düzeyine erişemediler. Washington''a inanılırsa ılımlı İslâm, radikal (köktendinci) İslâm''ın panzehiridir.
Türkiye''nin, Osmanlı din anlayışına ve uygulayışına Fransa''dan muktebes laiklik şartını başarıyla eklemesinden etkilenen Washington''da milyarlarca dolar harcayarak proje üreten akl-ı evveller, bu Türk sistemi, bütün Müslüman âleminde kabûl görürse, Amerika''nın rahat edeceğini keşfettiler.
Biz Türkler, en iyi, en doğru din anlayışına sahibiz. Bu hususta Amerika yanılmıyor. Yanıldığı taraf, diğer kavimlere, Müslüman ülkelere bizim anlayışımızı empoze edebileceğini sanmasıdır.
Böyle bir şey mümkün değil. Zira her millete, her topluma, kendi din anlayışı doğru, güzel ve tatlı gelir. Türkiye''de buhran, Osmanlı anlayışından kopup Arap, hattâ İran tatbikatını beğenmekten, onlara heves etmekten çıktı.
Hiçbir Müslüman ülke, bilhassa İslâm''ın kendilerinden doğması ile öğünen Araplar, Osmanlı Türk sistemini asla kabûl etmezler. Amerika son bir iki yıldır bu gerçeği kavradı. Artık Türkiye''nin ılımlı İslâm örnekliğinden fazla, Müslüman bir ülkede demokrasiyi ve laikliği uygulayan tek devlet vasfını vurguluyor. Çok daha gerçekçi davranıyor. Türkiye''nin asıl kudretini oluşturan jeostratejik konumu ve askerî gücü ile insan unsurundan faydalanmak istiyor. Biz de hemen hemen Amerika''nın aynı unsurlarından istifade ediyoruz ki, aramızdaki 1952''den bu yana süregelen müttefikliği bugün, stratejik ittifaka dönüştürme çabaları, bu realiteye oturuyor. Ilımlı İslâm modelimiz, belki Türk cumhuriyetlerinde benimsenir. Bilhassa Arap ülkelerinde, İran''da falan şansı yoktur.
"Türk Müslümanlığı nedir?" Yarın yazacağım.
Türk Müslümanlığı'' nedir?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk Müslümanlığı tabirini önce, bütün zaman ve mekânlarda Türkçe şiir söyleyen en büyük şairimiz Yahyâ Kemâl kullandı. 86 yıl önce, 1920''de... Üstâdım Yahyâ Kemâl, aynı zamanda müstesna bir mütefekkirdir. Osmanlı ve Fransa tarihlerini derinlemesine, siyasî ve kültürel bütün unsurları ve detayı ile biliyordu.
Yahyâ Kemâl, İstanbul Üniversitesi''nde müderris (ordinaryüs profesör) idi. Kendisinden çok yaşlı bir ilâhiyat müderrisi, yazısını okuyunca kaç türlü Müslümanlık var? dedi. Bir ilâhiyatçının yalnız Müslümanlığın değil, her dinin, türlü türlü çeşidi bulunduğunu çok iyi bildiği muhakkaktır. Çeşitlilik mezheplerle sınırlı değildir. Aynı zamanda örfe, âdete, her kavmin uygulamasına, algılamasına dayanır. Yahyâ Kemâl, Türk milliyetçisidir. Türk milliyetçiliğini en iyi, en doğru, en güzel anlayan ve anlatan fikir adamımızdır. Muhâtabı muhterem müderris ise, elbette Türk''ü seven, panislam akıma mensup bir zât idi. Türk Müslümanlığı, Karahanlı hâkanı Abdülkerim Satuk Buğra Han''ın 921 yılında Sünnî Hanefî ve Mâtürîdî İslâm''ı, bütün Türkler için, tek resmî devlet dini ilân etmesiyle oluşmaya başlar. Hâkanımız, İmâm Mâtürîdî ile çağdaş, aynı ülkenin çocuğudur. İmâm-ı Âzam da aynı topraklardan çıkmıştı. Her ikisi de Arap değildir. Mâtürîdî itikat sisteminin, çağdaşı İmâm Eş''arî sisteminden, bilhassa irâde-i cüz''iyye''yi vurgulaması ile ayrıldığı malûmdur. Satuk Buğra Han''dan bir asır sonra, gene Türkistan''da, Ahmed Yesevî, tasavvufu, Türk Müslümanlığı''na ayrılmaz bir parça olarak ekledi. Tasavvuf, Türk fikir tarihinin en büyük ve köklü akımıdır. Bir bozkır milletini, Osmanlı''da şâhikasını bulan estetiğin zirvesine yüceltti. Pîr-i Türkistân Yesevî, Horasan erenlerini Anadolu''ya saldı: Dünyanın en ulu ümanistleri, Mevlânâ, Hacı Bektaş, Yûnus, Nasreddin Hoca, Sultan Veled, Hacı Bayram... yeni anayurdumuzu aydınlattı, gönüllere nûr saçtı. Tevârüs ettiğimiz Osmanlı sisteminde hem din, hem tarikatler, devlete bağlıdır. Bu sistem, başka hiçbir İslâm ve Türk devletinde mevcut değildir. Osmanlı''ya mahsustur. Dini, devletten soyutlayarak kendi başına bırakmak bahis konusu olmaz. Düzen budur. Aksi, anarşidir. Türk Müslümanlığı''nın diğer bir vasfı, başka din mensupları ile yan yana, iç içe yaşayabilmekteki o asırlar için inanılmaz becerisidir ki, geçen asra kadar Hristiyan Avrupa''da uygulanamadı.
.Hizbullah ve HAMAS
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lübnan''ın maruz kaldığı trajedi, dünyayı etkiledi. Dünyada en büyük tepki Türkiye''de oluştu. Arap ülkelerini gölgede bıraktık. Hiçbir Arap devletinin Bosna''da, Kosova''da, Kıbrıs''ta, PKK konusunda kılını kıpırdatmadığını, Türklerin meselesidir diyerek pas geçtiklerini hatırlıyorum.
İsrail''in hiddeti ve şiddeti bir onbaşı ve iki neferin esir düşmesiyle falan açıklanamaz. Lübnan, bütün Arap ülkeleri içinde hayat tarzı Avrupa''ya en çok yaklaşan, hattâ aynı çizgiye geleni idi. Beyrut bihakkın Küçük Paris''ti. Bana göre bu psikolojik sebebi de hesaba katmak lâzım. İsrail, Lübnan''ın bu durumunu kıskandı, sakıncalı da gördü. Başka Arap ülkelerinin örnek alıp, Lübnan halkı gibi Avrupalılaşma''sını menfaatlerine aykırı buldu. Baalbek ve Zahle''de güzelliği ve tarihi vurdu. Ama savaşın asıl sebebi, Hizbullah ve HAMAS''ı kendileriyle çekişen büyük düşmanlar sayan İsrail ve Amerika''nın kararlı tutumudur. Bu kararlarından vazgeçip Orta Doğu''ya veda etmek gibi bir niyetleri yoktur. Biz PKK''yı nasıl görüyorsak, İsrail ve Amerika da bu iki örgüte tastamam aynı nazarla bakıyor. İsrail''in, Hizbullah''ın silahsızlandırılması şartı ile ateşkese razı olacağını bildirmesi, imkânsızı istemektir. Zira bu tip örgütlerin silâhtan tecrîdi, onların üzerine yürüyerek mümkün değil. Silâh kaynaklarını keserek mümkün. İsrail, Suriye ve İran''ın bu hususta ikna edilmelerini istiyor. Bu ise, Şam''a ve Tahran''a rica ve niyâz ile gerçekleşecek bir şey değil. Filistin için savaşan örgütlerin, kendi çocuklarını ve kadınlarını ön safa sürmeleri de İsrail''i kızdırıyor. Ve İsrail''i bu konuda ılımlı davranmaya asla teşvik edemiyor. Taraflarda, İkinci Mahmûd''un ya devlet başa ya kuzgun leşe ilkesi hükmünü icra etmenin eşiğine geldi.
HAMAS''ın Filistin''de ve Hizbullah''ın Lübnan''da seçimlerde oy alarak meclislere milletvekili sokmaları, İsrail''i ve Amerika''yı ürküttü. Böyle bir oluşumu, demokrasiye hakaret sayıyorlar. İki müttefik, yanlarına İngiltere''yi de alarak, Filistinlileri ve Lübnanlıları bu konuda uyarmak istiyorlar. Ama galiba, HAMAS''ın ve Hizbullah''ın oyları artıyor. İster misiniz, Önümüzdeki ilk seçimlerde yüzde 50''nin üzerinde oy alıp Filistin ve Lübnan''da tek başına iktidar olsunlar? Ama savaşın, seçim meçim yaptırmayacak derecede genişlemesi ihtimali unutulmamalı.
.Örgütlerle savaşmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, müttefikleri ile beraber, haydut devletler listesine aldığı devletlerle savaşmıyor. Kuzey Kore, Küba, Suriye, İran bu listededir.
Amerika ve müttefikleri, milletlerarası terör örgütleri ile savaşıyorlar. Bu örgütlerden Hizbullah ile Hamas, Filistin''de, Lübnan''da Suriye''de üslenmiştir. İran''a ve Şîî bir azınlık yönetiminde bulunan Suriye''ye bağlılar.
Amerika, Irak''ta ve Afganistan''da, Sünnî bir şerîat iddiasındaki el-Kaide ve ona bağlı Tâlibân ile savaşıyor.
Türkiye ise, PKK ile kapalı bir savaş içinde. PKK, Amerika''ya ve İsrail''e karşı değil. Amerika ile savaşmıyor. Amerika ile birlikte savaşmaya can atıyor. Güneydoğu Anadolu''yu Türkiye''den koparmak istiyor. Marksist ve ırkçı olması bakımından, şerîat düzeni getirmek gibi bir iddiası yok.
Anlı şanlı devletlerin, onlara hayat veren hasım devletler yerine örgütlerle savaşmaları, 21. asra damgasını vuran bir tarihî gelişmedir.
El-Kaide, Tâlibân, Hamas, Hizbullah ve benzerleri ne istiyorlar? Hepsinin müşterek iki talepleri var: İsrail, Yahudilerini Filistin''den çekip geldikleri ülkelere taşısın ve bütün Filistin''i Araplar''a geri versin! İkinci talepleri: Amerika, Asya''dan el çekip kendi kıt''asına dönsün! Asya''yı Asyalılara bıraksın! Petrol, demokrasi ve Yahudi aşklarından vazgeçsin!
Aslında mücadele, derinlemesine işleyip gelişen bir ABD-İran savaşına benziyor. İran, örgütlerin her iki isteklerine katılmasının dışında, atom bombası yapacağını da bildiriyor. Enerji deposu bir ülkenin, nükleer enerji çalışmaları yaptığını iddia etmesi kabule şayan değil.
Mücadele aslında cihanşümûl olmakla beraber Orta Doğu''da cereyan ediyor: Afganistan''da, Irak''ta, Filistin''de, Lübnan''da... Daha geniş bir coğrafyaya yayılmaması için nice devlet gayret gösteriyor ama, hoş ve boş konuşmalar ve uygulanmaz yarım kararların ötesine gidilemiyor.
Berabere biten savaş, tarih kanunlarına uygun değil. Savaşlar, bir taraf galip, diğer taraf mağlûp şeklinde sona erer.
Fransa Asya''yı bırakmıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa -bir iki ada dışında- Afrika kıtasından çekildi. Afrika''da tam 20 devlete Fransızca''yı hem de tamama yakınına resmî dil şeklinde bıraktı, Belçika hâtırası Fransızca konuşan 3 Afrika devletini ekleyiniz. Şimdi Okyanusya ve Antil Adalarında Denizaşırı Fransa falan sloganı ile tutunuyor. İmparatorluk tasfiye etmiş bir millet olarak biz Türkler, Fransızların bu başarılı tasfiyelerini kıskanmıyoruz. Mümkünse ibret almak istiyoruz. Türkiye''nin Batı''ya dönük Yenileşme (Osm. Teceddüd) hareketi, Fransa''yı örnek almıştır.
Asya''da Fransızlar, aynı başarıya ulaşamadılar. 1946''da apar topar Suriye ile Lübnan''a bağımsızlık verdikleri yetmedi. Hemen ardından, Vietnam, Kamboç, Laos sömürgeleriyle başa çıkamadılar. Birleşik Amerika''yı bu topraklarda imdatlarına çağırdılar. Fransız romanlarında o zamanlar merakla okuduğum Fransız Hindiçînîsi''nde ve Suriye''de bugün artık Fransızca bileni arayın ki bulasınız. Herkes İngilizce''nin peşinde. İsrail bile Fransızca''yı bıraktı. Yalnız minicik Lübnan''da, Fransızca, herkesin bildiği gerçek bir resmî dildir. Ama Hizbullah''ın kucağına düşecek bir Lübnan''da âkıbeti bellidir.
Fransa, her çağda gerçek bir büyük devlettir. Biz artık küçüldük kompleksine 1940-44 Alman işgalinde bile kapılmadı. Bugün Moğolistan gibi tarihte Fransızlarla ilgisi bulunmamış bir ülkede Amerikalı, İngiliz, Alman, Rus, Türk müteşebbisleri, iş adamları yanında Fransızlar da var. Fransa, Avrupa Birliği''ni kurduk, artık Asya''da işimiz kalmadı falan demiyor. Gene tarih boyunca ilgilenmediği Afganistan''da askeri var. Kâbil''in asayişini 8''er aylık münâvebe ile Türk, Fransız ve İtalyan taburları sağlayacak. Çoğumuz tarih kitaplarında okuyup çoktan unutmuşuzdur, biz Türkler ise, Afganistan''ı pek çok asır yönettik. Türk''ün son 2000 küsur yılda yetiştirdiği en büyük 10 şahsiyet arasına rahatça girebilecek Türkçe''nin medâr-ı iftihârı Bâbür Şâh, Kâbil''deki türbesindedir. Acaba hangi büyükelçimiz ziyaret etmiştir? Ben ettim diyecek eski büyükelçilerimizin telefonlarını bekliyorum. İsimlerini bu sütunda anacağım.
Şimdi Fransa, Güney Kıbrıs hükûmeti ile adada üs edinmek için müzakere hâlinde. Adada Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Amerika''nın askeri var. Fransa''nın da olmalı ki, Lübnan''a atlamayı kolaylaştırsın.
Fransa''nın Orient
(Orian) dediği Doğu Akdeniz''de Lübnan, kapıları Fransa''ya aralanmış tek ülkedir. Türkiye, Amerika''nın stratejik müttefikliğini kaale almaz da, Amerika, Kürdistan''ı Kuzey Suriye şeridini vererek Akdeniz''e indirirse Fransa, belki bu kapıyı da kullanabiliriz diye düşünüyor.
Büyük devletler, çeyrek, yarım ve bir asır sonrasına hazırlanıyor. Büyüklüğünü unutanlar, önümüzdeki ay içinde ne olabileceğini kestiremiyor.
Bir Kral geldi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ağabeyi Kral Fahd''ın uzun yıllar rahatsızlığı sebebiyle Kral Abdullah veliahd, nâib ve başbakan sıfatlarıyla devleti yönetiyordu.
Suudi Arabistan''ın kurucusu Abdüllazîz İbni''s-Suûd''un yerine, 1953''ten beri, art arda 5 oğlu geçti. Ülkemize gelen Melik Abdullah, 5. kardeştir. ABD ile selefleri derecesinde anlaşamadığı söyleniyordu. Ancak tahta oturunca, Washington ile bir ihtilâf çıkmadı. Zira "şeriat" iddiasındaki milletlerarası mahut terör örgütlerine Amerika''nın savaş açtığı zamana rast geldi. Bu örgütlerin bazı mensupları Suudi Arabistan kökenli olmalarına rağmen, Suudi monarşisini yıkmak istiyorlar. Suudi Arabistan''da Taliban benzeri bir idare düşününüz... Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olduğu için. ARAMCO''nun patronu Amerika ânında ülkeye müdahale ederdi. Bununla beraber teröristler, burada da kanlı eylemler yaptılar.
Gelen Kral, Batı Avrupa''nın taçlı demokrasilerinin hükümdarı değildir. Bir doğu hükümdarıdır. Âdetleri bize yabancıdır ama, yadırgamamız fuzulidir. Batı kaynakları, Melik Abdullah İbni''s- Suûd''un şahsî servetini 21 milyar dolar hesaplıyorlar. Dünyanın en zengin hükümdarı, belki kişisi olduğunu yazıyorlar.
Suûd hanedanının diğer üyelerinin servetleri ile yüzlerce milyar doları bulur. Hanedan dışı iş adamlarını da katarsanız, trilyon dolardan söz edebilirsiniz.
Beyrut, bölgenin finans merkezi durumunu yitirdi. Araplar, biz Türklerden az üzüldüler. Zira bütün Araplar, Lübnanlıları fazla tutmazlar. Onları ziyadece Avrupalı bulurlar. Galiba hayat tarzlarını kıskanırlar.
Bölgenin gerçek finans ve ticaret merkezi İstanbul olmak gerekir. Fakat değerlendirememişizdir. Şimdi Türkiye, Lübnan''dan kaçan ve yerleşecek yer arayan Arap kapitaline açıktır. Paranın Türkü, Arabı, Müslümanı, Yahudisi, Hristiyanı olmadığını sakın unutmayalım.
Bazı komplekslerimiz sebebiyle Arap sermayesini yokuşa sürüp başka ülkelere kaçırmayalım. Araplar bize bir adım atsın. Bizim iki adım atmamızda sakınca yoktur. Ama arkasını teröre dayayan, Türk''e hasım ve Türkiye''ye zarar veren totaliter rejimlerle kesinlikle iş birliği yapmayız.
Birleşik Emirlikler, Suudi Arabistan ve bütün Arap ülkelerinden yatırım bekliyoruz. Tek ve tavizsiz şartımız vardır: Tabiat, estetik ve tarih olarak çevre asla zarar görmesin. Bilhassa İstanbul karakterini yitirmesin. Böylesine ihanetleri affetmeyiz.
Savaşın ikinci ayı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail''in Lübnan''ı kara, deniz, bilhassa havadan vurması, ilk ayını tamamladı. İkinci ay başlıyor. İsrail, Lübnan''a resmen harb ilân etmiş değil. Lübnan''da üstlenen Hizbullah örgütüne karşı temizlik harekâtı yapıyor. Hizbullah''ı ne derecede temizlediğini henüz bilmiyoruz. Ama Lübnan, onulmaz felâkete uğradı.
Suriye ile İran, Hizbullah''ı kurdular, Lübnan''a yerleştirdiler. Süper füzelerle donattılar. Tank ve uçak vermedikleri kaldı. İsrail''in her an Suriye''ye sataşmak ihtimali var. Bu ihtimale karşı Tahran, Suriye''ye yapılacak bir taarruzun, İran''a yapılmış sayılacağını bildirdi. Her halde o zamana kadar İran, atom bombasını tamamlıyacağını umuyor ki, kendisini Filistin''den sonra Suriye''nin de hâmîsi (koruyucusu) ilân etti. İran, 8 yıl süren savaşta, Irak''a hiç bir ciddi darbe vuramamıştı. Şimdi bunu telâfiye kalkışabilir. Fransa''ya gelince, bu vesileyle Lübnan''a el atabilir miyim? hesapları içinde. Türkiye olarak, Fransa''yı Lübnan''da yalnız bırakmamız yakışık almaz. 1920''lerin başında, Osmanlı''nın henüz tahliye ve terk ettiği o topraklarda ne kadar kan akıttığını, ne derecede zorlandığını biliyoruz. NATO''da ve AB''de müttefikimiz Fransa''ya yardım ve destek vermemiz doğrudur. Geçmişte Mârûnîler''le bir olup Dürzîler''i ezmek gibi marifetleri unutulmadı. Onazik coğrafyanın, İngiltere ile birlikte, çarpık yapılanmasının mimarı olan Fransa, Lübnan gibi bir avuç ülkeciği bile ince dilimlere ayrıştırabilir. 20 Arap ülkesinin İsrail''in Lübnan harekâtı karşısındaki soğukkanlılıkları bize örnek olmalı. Zira bizdeki, antisemitizm''e varan dalgalanma, Araplar''da görülmedi. Arap''tan fazla Arap''lığa kalkışmamız ciddiye alınmıyabilir. Antisemitizme gelince, geçmişimizde, zerresi yoktur. O hastalık, Batı''ya mahsustur. Aman bize sıçramasın. Osmanlı''nın torunlarına yakışmaz. Lübnan öne çıktı, İsrail''in Gazze ve Şerîa''daki berbat sindirme harekâtını gölgeledi. Arafat''tan yaka silkip HAMAS fırtınasına tutulan Filistinliler, İran''dan medet ummak hatasını ödüyorlar. 1920''de İngiltere ve Fransa''nın çizdiği paftaları köhnemiş bulup beğenmeyen Amerika, kendi çizimini açıklamakta acele etmiyor. Zira elinde Türkiye''nin tavrına göre birisi uygulanacak iki ayrı harita var.
Lübnan''da ateşkes
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Herkes ümide kapıldı, bu sabah Lübnan''da ateşkesin gerçekleşmesini bekliyor. İsrail''in bu defalık bu kadar deyip ateş keseceği sanılıyor.
İsrail''in Lübnan''a bu derece kıyıcı davranması umulmazdı. Büyük çoğunluğu Müslüman çok Lübnanlı öldü. Güzel Beyrut bir defa daha yakılıp, yıkıldı. Lübnan ne yapmıştı ki? Belirli ve ağır bir suçu yoktu. İran''ın emrindeki Hizbullah''ı barındırmak, üstelik yüzde 15 oy verip meclisine sokmakla suçlanıyordu.
Zavallı Lübnan ne yapsındı? Hizbullah''ı def, ilga, imha ve lağvedecek gücü yoktu. Akdeniz üzerinde İran hegemonyasına baş eğmişti. Lübnan''ın merhum Hariri gibi çeyrek asırda 5 milyar dolar yapan süper zenginlerinde vatan, millet mefhumları yerleşmemişti. Zaten vatan ve millet kelimelerine, kullandığımız manayı veren biz Türkleriz. Arapça''da, bizdeki anlamları yoktur.
İsrail dünya kamuoyunda, Nazi soykırımı dolayısıyla kazandığı sempatinin epeyce bir kısmını harcadı. Sanıyorum Almanya bile bu kadar yeter demeye başlayacak ama, yüksek sesle söyleyemiyor, zira artık dış politikası Birleşik Amerika''ya kenetlendi. Kolay kolay çözülmez.
Araplar, Lübnan''ın uğradığı felâketi soğukkanlı karşıladılar. Bizim bu kadar üzülmemize hayret ettiler. Arap devletlerinin Filistinliler gibi Lübnanlılardan da yaka silktiklerini biliyoruz. Zaten Arapların Yahudi düşmanlıkları gittikçe gerçeklerden kopup platonikleşiyor.
Filistin ve Lübnan, Türk ve Türkiye meselesi değildir. Bunlar vaktiyle, bizim olurumuzu almadan, bize rağmen, bizden koparılarak, emperyalist devletlerin saçma sapan sınırlar çizerek oluşturdukları yapay ülkeler.
Ama Lübnan için hiçbir devlet, Türkiye kadar üzülmedi. Bizim kadar gözyaşı dökmedi. Bizim kadar kızmadı. Ben Türkiye''den fazla üzüldüm diyen bir devlet varsa, telefonunu bekliyorum, özür dileyeceğim. Üstelik Türkiye, mazisinde Yahudilere karşı kötü davranmamış dünyada tek devlettir.
Çok merhametsizliklere uğrayan, pek çok hakkı yenen milletimizin bu soylu duygusallığı karşısında gözlerim yaşarıyor. Yüce huzurunda tâzîm ile eğiliyorum. Arap-Yahudi didişmesinin daha yarım asır süreceğini de söylüyorum.
Şimdi ne olacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lübnan''da ateşkes, İsrail''le Araplar arasında barış falan değildir. Bu coğrafyada barış, öyle birkaç yıl içinde gerçekleşmez. Hiçbir zaman gerçekleşmez şeklinde karamsar olduğu kadar fütürizmin sınırlarını zorlayan ilim dışı tahminlerde bulunmak da istemeyiz. Bütün mesele şudur: Pax Ottomana''nın yerini Pax Britannica alamadı, acaba Pax Americana alabilecek midir?
İsrail, bir aylık sınırlı savaşta, Amerika''nın Afganistan, bilhassa Irak''ta uyguladığı (vur, kır yık, dümdüz et) politikasını izledi. Savaş, zaten insan ırkına hakarettir. Ama bir de tarihe, tabiata, uygarlığa, güzelliğe, çevreye saygı ve sevgi vardır ki, bütün bunları, Genişletilmiş Orta Doğu tatbikatında göremedik.
İsrail ne yaptı? Hizbullah''ı Doğu Akdeniz''den söküp attı, İran''ı Arap coğrafyasından uzaklaştırabildi mi? Ne gezer! Şii Hizbullah''tan yaka silken Araplarda bile bu örgüte ilgi, belki sevgi oluştu. İsrail, herhalde bir daha er ve onbaşılarının kaçırıldığı takdirde bu işe kalkışanların hâlinin yaman olacağını gösterdi. Bu dersi alan Hizbullah, Hamas ve emsali, şimdi ister misiniz bundan böyle biz de çavuş ve başçavuş kaçırırız sonucuna ulaşsın?
Birleşmiş Milletler, Türkiye''nin 70''de 1''i büyüklüğündeki Lübnan''ın sadece güney-güneydoğu şeridinde barışı korumak, kan dökülmesini önlemek için 15.000 asker istiyor. Bu kuvvet meselâ Beyrut''tan sorumlu olacak mı? Bana göre, fiilen olamayacak. Hizbullah''la İsrail''in arasında bölge kurmakla yetinecektir.
Türkiye ne yapacak? Asker verecek mi? Dışişleri Bakanı Abdullah Gül''ün dediği gibi, şartlara göre hareket edeceğiz.
Fransa ne yapacak? Bosna''da yaptığı marifeti unutmadık. Müslüman Boşnakları, kesip biçsinler diye vahşi Sırp çetelerine teslim etti. Acaba Lübnan''da da böylesine dikensiz bir gül bahçesi oluşturmaya kalkışır mı?
Amerika''nın bu karmaşayı, bataklık daha genişlemeden çözmesi gerekiyor. Diktatörleri kolayca temizleyen Amerika, terör metodu ile savaşan örgütlerle karşı karşıyadır. Bu bakımdan acayip ve kural tanımaz bir savaştır. Yazık oldu ''Üçüncü Binyıl''a!..
Siyasallaşan terör
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Terör örgütleri, siyasallaşmak istiyor. Vurucu güçlerini ve eylem tecrübelerini bırakmaya yanaşmaksızın, seçimlere girip siyasallaşmak yolunu tutmaya başladılar.
Filistin''de Hamas, Lübnan''da Hizbullah, seçimlere girdiler. Milletvekili çıkardılar. Hamas, iktidar bile oldu. Şimdi PKK aynı metodu uygulamak istiyor. Ama Türkiye, Filistin veya Lübnan değil ki... Dünyanın sayılı gerçek devletlerinden biri...
PKK''yı engelleyecektir. Brüksel''de bazı şaşkınların feryatları vız gelecektir.
Zira İsrail ve ABD de, terör örgütlerinin bu son manevralarını kabûl etmedi. Hataları, Hamas ve Hizbullah''ın girecekleri seçimlere ses çıkarmamaları oldu. Yanlış hesap yaptılar. Elleri bombalı, cepleri mayınlı çetelerin ciddi oy alacaklarına inanmadılar.
Terörü küçümsemiyoruz. Küçümseyen yanılır. PKK, Türkiye çapında bir devleti 22 yıldır oyalıyor. Hâlâ mayın döşeyip bomba patlatıyor. El-Kaide, ABD gibi bir cihan devletini Pentagon''dan ve İkiz Kuleler''den vurabildi. Hâlâ Afganistan''da, Irak''ta Amerika ile savaşıyor. İsrail, 33 gün Lübnan''ın canını çıkardı. Hizbullah''ı ortadan kaldıramadı.
Çünkü terör örgütleri, devletlerin rekabetinden faydalanıyorlar. Her birinin arkasında devletler var. Öyle devletler var ki, kendi stratejik müttefiklerini, müttefiklik şartlarını ve tavrını yerine getirmesi için, terör örgütlerini kullanıyor.
Belçika, Danimarka, gibi insan hakları, demokrasi, fikir hürriyeti konularında mangalda kül bırakmayan tuzu kuru devletler, basbayağı katilleri, çeteleri himaye ediyor.
Biz de tenâkuza (çelişkiye) düşmeyelim. PKK''yı koruyan devletleri uyarmaya çalışırken, o devletlere musallat olmuş bizim PKK benzeri örgütleri alkışlamamız olmaz. Dilimizde tüy biter, gene netice alamayız.
Savaşın sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1 aylık savaşın galibi yok. İsrail galip görünüyorsa da, hedefine ulaşamadı. İran''ı Doğu Akdeniz''den sökemedi. Hizbullah''ı savaş dışı bırakamadı. Elindeki Kuzey Kore, Suriye, İran füzelerini imha edemedi.
Bu durumda Şam''da Beşar Esat ve Tahran''da Ahmedinecad, İsrail''i, hattâ Birleşik Amerika''yı mağlûp ilân ettiler. Hizbullah''tan hoşlanmayan Lübnanlılar, artık bu örgütü ülkenin savunucusu görmeye başladılar. İsrail''den nefret arttı. Lübnanlılarda biz de Filistinlilerin durumuna düşer miyiz? fobisi oluştu. Fransa''ya gün doğdu. Beyrut''a çıkmaya acele edecektir. Lübnan-İsrail sınırını 15.000 BM barış gücü ve 15.000 Lübnan jandarması koruyacak. Hizbullah''ı silâhsızlandırma misyonunu, Lübnanlılar üstlenecek! İşitin de inanmayın! Lübnan askerinin, Hizbullah''ın elinden silâhlarını alabileceğine inanmış görünenler, geri zekâlı değillerse, neyin olması gerektiğini kanıtlamak için neyin olamayacağını sergilemek peşindeler. Türkiye barış gücüne asker versin mi? Sakıncalarına rağmen vermesi gerekir. Sakınca, Hizbullah''la karşı karşıya gelmek ihtimalidir. Bizim, millî (!) terör örgütümüz vardır. 22 yıldır birlikte yaşıyoruz. Dışarıdan bir yenisini ithal etmeye ihtiyaç yoktur! Mersi! İsrail''in beceriksizliği karşısında zaten Amerika''nın devreye girmesi gerekiyor. Sivilleri hedef alan bu 1 aylık kötü savaş, artık Washington''ın işe girişmesinden başka çare kalmadığını dünyaya göstermek maksadıyla yapılmış olabilir. Hedef bu ise, maksat hâsıl oldu. Amerika, terörle savaşta âciz kaldım, Suriye ve İran kazandı, haydi bana eyvallah! diyemeyeceğine göre, önümüzdeki aylarda sulh ve sükûn bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacaklar. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Lübnan''dan sonra İsrail''e gidiyor. Washington, PKK''yı açıkça uyardı. Ankara''ya hareket sinyali gibi görünüyor. Zaten Amerika, barış gücüne katılmamızı da istiyor. Bu katılım Paris''te iyi karşılanmasa bile, stratejik müttefikimizi gücendirecek değiliz ya!..
Fransızlar Lübnan''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lübnan nüfusunun yüzde 37,6''sı Hristiyan, 62,4''ü Müslüman''dır. Müslümanlar yüzde 34,0 Şîî, yüzde 7,1 Dürzî, ancak yüzde 21,3 Sünnî''dir. Hristiyanlar''ın büyük çoğunluğu Katolik- Mârûnî''dir. Bu saydıklarımızın hepsi Arap''tır. Arapça anadilleridir. Herkes, bilhassa bütün Mârûnîler, Fransızca da bilir. Arapça''nın yanında Fransızca da resmî dildir. Şimdi İngilizce de herkesin bildiği 3. dil hâlindedir. Bir mikdar Rum, Levanten ve az Ermeni vardır. Çoğunlukla Gregoryan, bazıları Katolik Ermeniler, Ermenice yanında, çocuklarına mutlaka Türkçe de öğretirler.
Laikliğin babası Fransa''dır. Ama Katolik Mârûnîler''in hâmîliğini bugün de muhafaza ediyor. Ermeniler''le de ilgileniyor. Evvelsi gün Fransa''daki malûm ve mahut Ermeni diasporası, Lübnan barış gücüne Türkiye''nin katılmasının sakıncalı olduğunu bildirdi. Demek ki neymiş? Lübnan''a mutlaka asker göndermemiz gerekiyormuş.
Cumhuriyet rejiminin ağababası Fransa''dır. Bütün Avrupa ve Hristiyan tarihinin en büyük hanedanı olan, Fransa''yı küçük beylikler hâlinden alıp ancak 5 asırda bütünleştiren millî hanedanını, tarihin en büyük ihtilâlini çıkarıp yıkmıştır. Böyle bir Fransa, Haçlılar dönemini unutamamıştır. 1. Haçlı seferinin başkomutanları Fransız''dı. Bütün Doğu Akdeniz''i Müslümanlar''dan alıp Kudüs krallığını, yetmedi bunun kuzeyinde Trablus kontluğunu, yetmedi bunun üstünde Antakya prensliğini, yetmedi daha kuzeyde Urfa kontluğunu kurdular. Bunlar, Fransız çocuklarına, ilkokulda okutulur. 1. Cihan Harbi sonunda 1918''de Suriye ile Lübnan''ı bizden İngilizler aldı. Birkaç yıl sonra Fransa''ya bıraktı. Fransa, Lübnan''da Mârûnîler''e Dürzîler''i boğazlatmış, Kilikya Ermeni krallığını ihya etmeye bile çalışmıştı. Biz, Osmanlı Türkiyesi olarak, 1516''da Yavuz Sultan Selim eliyle Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün, Mısır, Hicaz''ı, bir Arap devletinden almadık. Resmî adı Türk Devleti (ed-Devleti''t-Türkiye) olan Memlûk Türk devletinden aldık. Daha birkaç yıl önce Fransız başkomutanı, Bosna''da Sırp çetelerine Müslüman Boşnaklar''ı boğazlatmıştı. Lübnan''da ortalığın daha da karışması ihtimali mevcuttur.
Savaşın karakteri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Orta Doğu''nun geniş çaplı bir mezhep savaşına sürüklenmesi ihtimali, beklenebilecek en berbat gelişmedir. Irak''ta Şii-Sünnî karşıtlığından sonra şimdi Lübnan''da Şii Hizbullah''ın üste çıkması, dünyanın dikkatini çekti.
8 yıl süren dehşetli İran-Irak savaşı, iki devletin savaşı idi. İki tarafın Arap, Kürt, Türkleri, kendi devletleri için vuruştular. Iraklı Şii Araplar, Şii İran''la kıyasıya dövüştüler. İran''ın Arap azınlığı Irak''la candan çarpıştı. İki tarafta da Kürt ve Türk (Türkmen ve Azeri) vardı. Hepsi, mensup bulundukları devletin sadık askerleri oldular. Değil mezhep, ırk mensubiyeti bile rol oynamadı. Irak Devleti ile İran Devleti arasında bir savaştı.
Bugün mezhep ve ırk mensubiyeti, devlet kavramını aşmak tehlikesini oluşturacak derecede kuvvetlendi. Bilhassa Şii mezhebi çok öne çıktı. Irk ve mezhep faktörleri güçlenirse, devlet otoritesinin gerileyeceği âşikârdır.
İran''da Şiilik tam iktidardadır. Suriye''de ise yüzde 10''dan az bir Şii azınlık iktidarda bulunuyor. Lübnan, Suriye işgalinde idi. Suriye gitti. Hizbullah geldi. Hizbullah, açık seçik İran''a bağlıdır. İran tarafından finanse ediliyor, silâhlandırılıyor ve politikası belirleniyor.
Hâsılı İran, epey sağlam şekilde Doğu Akdeniz''e yerleşti. Daha hafif ifade ile Doğu Akdeniz''de büyük nüfuz kazandığı şeklinde söylenebilir.
İran, Sünnî olan Filistinli Araplar için İsrail ve Amerika ile çekişiyor. Arap devletleri Filistin''e, İran derecesinde ilgi göstermiyor, dengeleri bozmamaya dikkat ediyorlar.
Hükûmetimize gelince, Filistin ve Lübnan meselelerini Arap meselesi olmaktan öte, daha fazla Müslüman meselesi şeklinde algılıyor. Müslüman devletlerini konuya angaje etmek istiyor. Arapların boşluğunu dolduruyor. Araplar ise, İran gibi Türk''ün karıştığı her meseleye soğuk yaklaşıyorlar.
Bu karmaşadan olumlu sonuçlara gitmenin son derecede zor olduğunu herkes teslim ediyor. Amerika''ya göre çözüm, zoraki hâle gelmiş dengeleri tamamen bozup yeni bir düzenlemeye gitmek şeklindedir. Ama böyle bir çözüm, ancak çok daha boyutlu gelişmelerden sonra mümkündür.
ABD ve İran
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Orta Doğu''da savaş, henüz tarihçilerin değerlendirmeleri için erken bir konu. Ancak belli başlı emareler, şimdiden, olanca açıklıkları ile gözlerimizin önünde. Ama bakmak yeterli değil, görmeye çalışmak, görebilmek lâzım. Bakınca gördüğünü sananlar, saçma sapan ve zararlı değerlendirmeler yapıyorlar.
Bu sütunda ifade edilebilecek kısalıkta yazarsak, durum, bir ABD-İran savaşı şeklinde beliriyor. Niçin savaş? Orta Doğu''da üstünlük için. Bu coğrafyayı Amerika''nın mı, İran''ın mı düzenleyeceği, petrolü dağıtacağı, rejimleri belirleyeceği, terörü zabturapt altına alacağı, ve... yeni sınırları belirleyeceği bir savaş... Washington bunu açıkça söylüyor. Tahran daha zamanı gelmediği için telaffuzdan kaçınıyor. Ama her ikisi de, bugünkü siyasî sınırların devamının eşyanın tabiatına ve tarihin akışına aykırı bulunduğunun idrâkindeler. İran, Şii''liği, güneşte yerini alabilmek için en güçlü unsur şeklinde görüyor. Bu görüş yeni değil. 7. asırdan beri kültürce yüksek bir millet olan İranlılar, Arap, sonra Türk baskısı altında aynı politikayı izliyorlar. İran''ın yükselmesinin Türk''ün gerilemesi ile gerçekleşeceği fikrinin tarihi yarıp geçen derinliğini, Avesta''yı, Firdevsî''yi okuyanlar biliyor: Îrân ve Tûrân... Büyük Türkmen şairi Şâh İsmail''in Anadolu''dan ayartıp götürdüğü Türkmenler''le kurduğu, 16. asırda Türkmen Devleti denen muhteşem Safevî devletinin nasıl -Türkmenler''in daha önce kurduğu- Osmanlı''nın karşısına dikilip, zamanla İran devletine dönüştüğü malûmdur. İran, Şii politikası ile, Türkler başta, birçok kavmi devletinin çatısı altında tutuyor. İmparatorluğunu sürdürüyor. Amerika''yı Orta Doğu''dan kaçırabilirse, Araplar ve Türkler (Türkiye, Kafkasya, Türkistan) karşısında üstün pozisyon elde edeceğini hesaplıyor. Orta Doğu''da sözünü geçirmek, enerji kaynaklarına da, teröre de hükmetmek manasına geliyor. Bir bakıma 21. asırda dünyaya hükmetmenin anahtarı gibi bir şey. Hiç olmazsa yüzyılımızın ilk yarısını kurtarır. Sonrası mı? Sonrası Allah kerîm ve Allah alîm!..
Prestij kitapları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Atilla Koç, hükûmetin en popüler bakanıdır. Siyaset yazarı olarak benim görüşüm bu merkezdedir. Nedense turizm ile kültür bakanlıkları birleştirildi. Sayın Koç, böylesine bir bakanlığı dirayetle yürütüyor. Mülkiye''den sınıf arkadaşı Prof. Dr. İlber Ortaylı''yı muhteşem Topkapı Sarayı''nın başına gelmeye ikna edebilmesi Atilla Koç''un başlı başına bir başarısıdır. Mükemmel Osmanlı tarihçisi ve tam bir allâme olan Ortaylı, acınacak derecede sınırlı maddî imkânlar içinde, aşk ve şevk ile, otoritesi ve biz dostlarını hayran bırakan zekâsı ile, mümkün bulunanın âzamîsini yapıyor ve yapacaktır. Aman el üzerinde tutun, sakın ola ki üstâdı darıltmak, kızdırmak gibi bir hataya düşmeyin. Sayın Koç''un bir şansı, müsteşarlık makamında Prof. Dr. Mustafa İsen''i bulmasıdır. Millî kültürümüzün şaka götürmez en çetrefil, en hayatî, nüfuz edilmesi en zor bir konusu olan divan edebiyatının uzmanı, 40''a yakın kitabı bulunan velûd bir bilgin yazardır. Balkanlar''ı ve Uzak Doğu''yu da çok iyi tanıdığı için, turizmi dahi kudretle kavradı. İsen, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğüne, divan edebiyatı uzmanı bir meslektaşını getirdi. Doç. Dr. Ahmet Arı, canla başla çalışan genç bir ilim adamı, bilgin bir bürokrattır.
Bakanlığın artık kitap yayınlamayacağını bildirmesi, önce bende şok tesiri yapmıştı. Sadece prestij kitapları yayınlıyor ve bunlara o kadar düşük fiyat koyuyor ki, normal yayın yapsa, bu fiyatlarla piyasaya verse, özel sektör kepenk indirir. Önümde henüz yayınlanan son prestij kitapları duruyor. Her birini güçlükle kaldırıyorum. Ağır papye kuşeye basılmış, büyük boy, mükemmel ciltli, çok güzel resimler içeren, kültür ve turistik zenginliklerimizi sergileyen sanat eserleri. İşte şunlar: Talât Sait Halman''ın genel editörlüğünde bir heyetçe yazılan 4 cilt Türk Edebiyatı Tarihi, Nurhan Atasoy''un Türkiye''de Tarikat Giyim Kuşam Tarihi, Hamdi Mengi''nin Türkiye''nin Doğal Mağaraları, Nüzhet İslimyeli''nin Suluboya Resim Sanatı Tarihi, Örcün Barışta''nın T.C. Dönemi Halk Plastik Sanatları...
Laiklik, dine saygı ve Diyanet''in konumu...
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünkü yazımızla ilgili olarak, okuyuculardan epeyce olumlu tepki geldi. Okuyucuların çoğu; özellikle televizyon kanallarında, dinî konuların magazin programları konseptinde, laubali bir havada tartışmaya açılması; bu programları sunan yahut da yönetenlerin, dinin en temel bilgilerinden dahi habersiz olması ve bu programlara çıkan konuşmacıların kahir ekseriyetinin; kişisel düşüncelerini veya dağarcıklarındaki yalan-yanlış bilgileri, hâşâ İslamın hükümleri imiş gibi yutturmaya kalkışma cür''etlerinden şikâyetçi idi... Bunun yanında en çok içerledikleri bir diğer husus da; din ve dinî konulara dair, medya organlarında yer alan sapkın haber ve yorumlara karşı Diyanet''in genellikle sessiz kalması ya da kamuoyunu tatmin edecek nitelikte bir açıklamayı zamanında yapmaması idi. Diğer taraftan bazı din görevlilerinin zaman zaman popülizm ve eyyamcılık yapmak suretiyle; dini hassasiyet ve ciddiyet konusunda iyi örnekler sergilemediğini dile getirenler oldu. Buna en çarpıcı örnek olarak da; birkaç yıl önce İzmir''de bir müftünün cenaze namazı sırasında, durup dururken kadınları namaza davet etmesi ve oradaki bazı kadınların namazın abdest ve örtünme şartlarını yerine getirip getirmediğine aldırmadan, erkeklerle birlikte namaza durmasını hatırlattılar. Başlangıç olarak bu olayın yol açtığı kargaşa devam ediyor. Bazı cenaze merasimlerinde, ideolojik veya feminist saiklerle hareket eden birtakım kadın grup ve dernekleri, ölüyü bile rahatsız edecek derecede cemaatin huzurunu bozmaya yelteniyorlar. Sadece cenaze namazında değil; bazı camilerde cuma namazında dahi, buna benzer huzursuzluklar çıkarılmaktadır. Buna karşılık din görevlileri, böyle durumlarda İslamiyetin gerçek hükümlerinin ne olduğunu etkili bir şekilde anlatmaktan ve yerine getirmekten kaçınıyorlar? Neden acaba?
Din hakkında aklına her eseni; üstelik cami cemaatinin ibadet huzurunu bozacak şekilde, yapmaya kalkışmak neyin nesi? Böyle bir ibadet tarzı var mıdır? Din ve ibadet hakkında, sokaktaki herkes kafasına estiği gibi hüküm verebilir mi? Din görevlilerinin; insanların bireysel olarak İslamiyeti doğru biçimde yaşamasına önderlik etmesi, laiklik ilkesine aykırılık teşkil eder mi? Dinin hükümlerini, eğip bükmeden, dosdoğru şekilde anlatmak laikliği çiğnemek midir? Dinle ilgili olarak, aklına üşüşen her saçma sapan düşünceyi, ilericilik diye dayatmaya kalkışan "aydıncık"ların; işine gelmeyen dini hükümlere "gericilik" diye dil uzatan sapkınların, cahillerin tasallutuna Diyanet''in bir diyeceği yok muydu? Okuyucular en çok bu durumlardan yakınıyordu.
Diyanet''in konumu nedir? Anayasa''nın 136. maddesinde Diyanet İşleri Başkanlığı şöyle düzenlenmiş: "Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir." Anayasa''nın işaret ettiği özel kanun, Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri hakkındaki 1968 tarihli kanundur. Bunun yanında Din Şûrası Tüzüğü ve Din İşleri Yüksek Kurulu Görev ve Çalışma Yönetmeliği de mevzuatın içindedir.
Bu hukuki düzenlemenin yetersiz olduğu, 1982 Anayasasını hazırlayan Danışma Meclisi çalışmaları sırasında açıkça dile getirilmiş... Prof. Dr. Feyzi Feyzioğlu, karşı oy yazısında şunları belirtmiş: "Anayasal bir kuruluş olarak genel idare içinde yer aldığı belirtilen (Diyanet İşleri Başkanlığı)''nın tek bir cümle içinde, ''özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir'' demekle yetinilmesi bu kuruluşun Türk toplumundaki önemli yerinin ve rolünün gereğince idrak edilmediği izlenimini vermektedir. Laikliğin dinsizlik olmadığı, din ile dünya işlerinin birbirine karıştırılmaması ve dinin politikaya alet ettirilmemesi anlamını taşıdığı gerçekleri, Türk toplumunda Müslümanlığın en aydın din adamlarının elinde öğretilmesi, anlatılması ve devletin bu alandaki gözetim ve denetiminin en etkin biçimde yürütülmesi lüzumunu ortadan kaldırmaz. Bu itibarla Diyanet İşleri Başkanlığının bu temel görevlerinin madde metninde açıkça belirtilmesi yerinde olacaktır." Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu da, her vesile ile Diyanet İşleri Başkanlığı''nın günün ihtiyaçlarına cevap verecek bir kanuna ihtiyacı bulunduğunu dile getiriyor. Bütün bunlar doğru. Ancak sadece mevzuat her şeyi halletmez! Diyanet görevlilerinin vazifelerini yaparken; dinin ulviyetini her türlü felsefi düşüncelerden, dünyevi menfaatlerden vs. üstün tuttuğunu da açıkça ortaya koyması gerekir. Meseleye biraz da bu yönden bakmak gerekiyor!..
Bizden ne istiyorlar?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bizden, Türkiye''den ne istiyorlar? Lübnan''a asker göndermemiz konusunda ne düşünüyorlar? Özetleyeyim:
Ermenistan Cumhuriyeti olsun, Lübnan, Fransa, ABD Ermenileri olsun, Türklerin o coğrafyada artık işleri yok, asker göndermesin diyorlar. Acaba Ermenistan''la İran''ın ortak tehdidi altındaki Nahçivan''a bir tugay soksak ne biçim feryâd edecekler? Ermeniler aleyhine bir davranışımızın düşünülmediğini, bilakis Ermenistan''ı Karadeniz''e bağlayıp refah cumhuriyetine dönüştürmek istediğimizi, bilmem nasıl anlatsak?
Arap ülkelerine gelince, Lübnan''da Türk askeri görmek istemeyecekleri âşikârdır. 1918''de kurtulduk, yine mi geliyorlar? şeklinde tepki vereceklerdir.
İsrail, Lübnan''da Türk askeri istiyor. Öncelikle Hizbullah''ın dışarıdan silâh almasını engellememizi, sonra bu örgütü silâhtan arındırmamızı talep ediyor. Hizbullah''tan silah toplamaya kalkışan kuvvetin kim olursa olsun ateşle karşılaşacağını sanıyorum herkes kabullenir.
Biz, Hizbullah''la savaşmak istemiyoruz. Hizbullah''ın Türkiye''ye sıçramasını hiç istemiyoruz. Bizim PKK''mız var, 22 yıldan beri haşir neşir olduk antiterör eğitimimizi onunla uyguluyoruz! PKK ortadan kalkarsa düşünürüz! Ama her hâl-ü kârda, gereken her devletle savaşabiliriz. Devletsiz terör örgütleri ile savaşı, stratejik en büyük ve en eski müttefikimiz ABD yapıyor. Onun alanına girmek nezakete aykırı düşmez mi? Bu arada, henüz 2 İsrail askeri salıverilmedi, hâlâ Hizbullah''ın elinde, hatırlatıyorum.
Bütün bunlara rağmen, bu coğrafyayı 900 yıl yönettik. Sınırlarımız dışında olup biten bizi ilgilendirmez diyemeyiz. Sınırlarımız dışında çok büyük Türk kitleleri var. Başlarının çaresine baksınlar diyen küçük politikacılarımızı sevmedik, sevmeyeceğiz.
Sakıncalı, belâlı da olsa, sanıyorum Lübnan''a ciddi, tam donanımlı bir birlik göndereceğiz. Türk Devleti''nin ve Yüce Meclis''imizin sağlıklı karara varacağına eminim.
Bosna''daki birliğimizi Cumhurbaşkanı Demirel ve Genelkurmay Başkanı Karadayı ile ziyaret etmiştim. Harikulâde misyon ifa ettiklerini gördüm. Afganistan, Somali gibi ülkelerde de aynı başarımızı, ilgili arkadaşlarımdan dinledim. Askerimiz savaşmak için vardır. Kimsenin aksini düşünmesine izin vermeyelim...
İran''ın atom bombası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran, Birleşmiş Milletler''e, bütün dünyada sıkıntı ile beklenen cevabını verdi. Nükleer çalışmalar üzerinde her türlü müzakereye açık bulunduğunu, Vassâf üslûbu ile bildirdi. (Vassâf, Farsça en çetrefil nesir dili kullanan ünlü Orta Çağ İran tarihçisidir ki dediğini anlamakta biz tarihçilere kök söktürür). Halbuki taleb, İran''ın uranyumu zenginleştirme çalışmalarını derhal durdurması, aksi takdirde uygulamalara muhâtab olacağı idi. Kimse İran ile nükleer enerji konusunda konuşmaya meraklı değildi. İran, Şark (Asya) usulü diplomasinin sanıyorum en büyük üstâdıdır. Bizim üslûbumuz, Reşid Paşa''dan bu yana, Avrupa''dakinin tıpkısının aynısı olduğu gibi Paşamız''dan önceki klasik Osmanlı diplomasisi bile kendine has kurallarla işliyordu, diğer Asya devletlerininkilere benzemezdi. Bu lâfları niçin sıraladım? Meselâ Amerika Birleşik Devletleri, Asya''yı tanımadığı ve Asya tecrübesi bulunmadığı için (Filipinler Asya''nın uzaktaki adalarıdır), Afganistan ve Irak''taki hızlı askerî başarısını sürdüremedi. Washington ve Batı, İran diplomasisi karşısında şaşırabilirler. Ayrı ve kendi istikametlerinde tefsirlere kapılıp konudan uzaklaşabilirler. Bir de bakıverirsiniz... İran atom bombacığını yapıvermiş! İran atom bombası yaparsa elbette dünyanın sonu gelmez. Fakat meselâ Türkiye, derhal atom bombası edinmeye mecbur kalır. Topraklarımızda bunlardan çok var ama, anahtarları bizde değil. Biz de, anahtarlardan birer kopya vermesi için, stratejik büyük ve kadîm müttefikimizin boğazına sarılırız. Ne huzur kalır, ne refah ümidi... Atomlu bir İran yanında atomsuz Türkiye''nin neye benziyeceğini yazmak istemem, teşbih hatası yapıp milletimi incitebilirim. İran''ın ve uydusu Suriye''nin, Ankara''ya karşı ağızlarından bal akıyor. Mısır gibi ciddi ülkeler ise, Türkiye ile mesafeleri ne idiyse, muhafaza ediyor. Condy Rice hızlı başladı, hızı kesildi. Hillary Hanım''a gün doğuyor. Hafta sonunda daha iyimser bir yazı yazmak isterdim. Ama öylesine karmakarışık bir dünya oluştu ki zaten karışıklıktan bir türlü kurtulamayan kafalarımız, büsbütün kamaşıyor.
Her hâl-ü kârda İran''ın sorunları zamana yayarak çürütmek politikasının, tehlikeli asap bozuklukları oluşturacağını söyliyebilirim.
Lübnan''a gitmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İki hafta önce şöyle yazdım: Lübnan''a asker göndermemiz sakıncalı, göndermememiz daha sakıncalıdır. Bugün de böyle düşünüyorum. Yarın için söz veremem. Olayların gelişmesine göre fikrimi şu veya bu istikamette değiştirebilirim. Bu, konunun karanlık, tehlikeli, kararsız, değişken olması demek. Lübnan''da işimiz yok diyen Sayın Cumhurbaşkanı haklıdır. Mutlaka gitmeliyiz diyen Sayın Başbakan da haklıdır. Askeriz, git denirse gideriz diyen Sayın yeni Genelkurmay Başkanı da haklıdır.
Nasreddin Hoca fıkrasına dönüştüğü için özür dilerim. Bu vesileyle 13. yüzyılımıza şeref veren, milletimize neşe getiren, zihinlerimizi açan üstatlar üstadı büyük bilge hümanistimizi andık. Bu coğrafyada söz sahibi olmak iddiasında isek, sınırlarımıza kapanıp başımızı kuma gömerek rahavete dalmak istemiyorsak, Lübnan''da askerimiz olmalıdır. Tam teçhizatlı, kendini savunmaya muktedir, muharip bir birlik... Kolunda Kızılay bantlı asker olmaz. Şöyle yapalım: Diğer yabancı birlikler içinde en müsellah olanını inceleyip aynı ölçüde silahlanalım. Fransa''yı dikkatle izleyelim. Fransa, Lübnan''ı, Levant (Lövan) dediği Doğu Akdeniz''deki uzantısı, frankofon bir ülke sayar. 2000 asker, olmadı 200, şimdilik 1000, 15000 fazla, pardon çok az... gibi manevraları, ülkeyi kavramak politikasının safhalarıdır. Hedef, -maazallah- Bosna''daki gibi, başkomutanlığı alıvermektir. İtalya''yı atlatmaya, Türkiye''yi kenarda bırakmaya çalışıyor. Avrupa Birliği ise, Lübnan''a asker göndermeye karar vermiştir. Lübnan ordusu 15.000 jandarmadan ibarettir. Güç, Şii Hizbullah örgütündedir. İsrail, İran''la savaş provası yaptı, Hizbullah''ı söküp atmak şöyle dursun, daha yerleşik hâle getirdi. Washington''un ne kadar az sesinin çıkması da dikkat çekti. Lübnan''ı İran''ın, Suriye''nin, İsrail''in, Fransa''nın elinden kurtarmak, zor bir iştir. Lübnan''da Türk askeri, o kadar az devletin ve grubun hoşuna gidecektir ki... Tarih bilenler, Orta Çağ''da 200 yıllık Haçlı Fransız egemenliğinden sonra Türklerin bu küçük ülkeyi 1291''den 1918''e kadar bırakmadıklarını hatırlayacaklardır. 7. İngiliz tümeni ve denizden Fransız savaş filosu karşısında Beyrut''u boşaltmamız 8 Ekim 1918 günüdür.
30 Ağustos
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
30 Ağustos 1922 Büyük Zaferi''nin 84. yıl dönümüdür. Orgeneral Yaşar Büyükanıt, bugünden itibaren 25. Genelkurmay Başkanıdır. Bu akşam Gazi Orduevi''nde büyük resepsiyon veriyor. Bana da davetiye geldi. Ankara''da olmadığım için katılamıyorum. Ama bu akşam, gazeteci arkadaşların, Büyükanıt ve Başbuğ Paşalara ulaşıp bir şeyler söyleyeceklerine eminim.
Ne söyleyecekler? Laiklik ve millî bütünlüğe dikkat isteyecekler. İstemesinler mi?
4 gün önce de, 26 Ağustos 1071 Malazgirt meydan muharebesinin 935. yıl dönümü idi. Malazgirt, zaferler zaferidir. Bize ikinci anayurdumuz olarak Anadolu''nun kapılarını -hem de ardına kadar- açtı. 3 yıl sonra, Selçukoğlulları şehzadelerinden Kutalmışoğlu Süleyman, başkenti İznik olmak üzere Rûm (Roma) Selçuklu Devletini kurdu. Türkiye devletinin 1. başkanıdır. Üsküdar''a geldi. Karşı yakada güneş gibi parlayan Ayasofya''nın gümüş kubbesini seyretti.
Malazgirt galibi Sultan Alparslan''ın oğlu Sultan Melikşah, önce Karadeniz''e geldi. Kılıcını suya daldırdı. Şükür namazı kıldı. Ertesi yıl Akdeniz''e ulaştı. Aynı şeyi yaptı. Türk''ün Batı''ya doğru nice asırlık yürüyüşü hedefine ulaşmıştı. Orta Asya bozkırlarından kopup açık denizlere çıkmıştık. Bundan sonra hep Batı''ya gittik. Çin sınırına dönmeyi aklımıza bile getirmedik.
Kutlu doğmuş Sultan Alparslan''ı, kuzeni Anadolu Fâtihi ve Türkiye devletinin kurucusu Birinci Sultan Süleyman Şâh''ı, ona Anadolu''da devlet kurmak fermânını bahşeden
(1074) Sultan Melikşâh''ı, Türk milleti olarak, en derin minnet ve şükran duygularıyla anıyoruz. Sayelerinde bu topraklarda yaşıyoruz.
Bu kadar muhteşem bir mirası sekiz buçuk asır sonra elimizden almaya yeltenenleri, 26 Ağustos''tan 9 Eylül''e kadar 14 gün içinde denize döken, bizi tekrar ilk hedefimiz Akdeniz''e kavuşturan, sonsuza kadar millî kahramanımız, gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisi, Türk milletinin büyük âşığı Atatürk''ü de nihayetsiz sevgilerimizle anıyoruz. İzmir''den Ankara''ya dönüp Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsüne çıkarak milletvekillerine emirlerinizi yerine getirdim diye hesap verişindeki millî iradeye saygısını gözlerimiz yaşararak hatırlıyoruz.
Turiste bomba atmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Ağustos, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Milletimizin 30 Ağustos neşesini bozmak isteyen hainler, Akdeniz sahillerimizde bomba patlattı. Eylem, dünyanın dikkatini çekti. Hem ABD, hem AB kınadı.
Stratejik müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri''nin ve parçası bulunduğumuz Avrupa Birliği''nin, Türkiye''deki teröre karşı tavır almaları uyandıklarını gösteriyor.
Eylemler, PKK işi görünüyor. PKK''yı bu iş için hangi mihrakların harekete geçirdiği meçhuldür.
Türk turizmini, dolayısıyla ekonomisini baltalamak isteyen bu teşebbüsler, Ankara''yı uyarma mahiyetinde de olabilir. İhtarı, çeşitli güçler yapabilir.
Zira Türkiye''nin, hangi tarafta yer alacağı tespit edilmek isteniyor. Çok farkında olmasak bile, kapalı bir Amerika-İran savaşının provası yapılıyor.
Diğer taraftan milletlerarası terör, daha serbest hareket edebilmek için, meşrulaşarak siyasallaşmak ve siyasallaşarak meşrulaşmak istiyor. Parti kuruyor. Seçimlere giriyor. Milletvekili çıkarıyor. Hükûmete katılıyor.
Tarih boyu hiçbir toplumun ulaşamadığı oranda refah seviyesine yükselen Batı, ister ABD, ister AB, hattâ ister Japonya olsun, canevinden vurulmadıkça, terörü pek de ciddiye almadılar. Seyirci kaldılar. Kendi yararlarına gördüklerini desteklediler. Yılanın tabiatını bilmedikleri için, bana dokunmayan yılan bin yaşasın! dediler.
Şimdi Washington, yeni tecrübelere girişiyor. Türkiye''den bile yakın müttefiki İngiltere''ye, PKK ve Kongra-Gel''i mahkûm ettirdi. PKK konusunda Türkiye ile koordinasyonu sağlamak için, büyük bir askerini; eski NATO başkomutanı, eski genelkurmay 2. başkanı, emekli hava orgenerali Joseph Ralston''ı atadı. Dışişlerimiz, bu davranışı sevinçle karşıladı. Herhalde biz de terörle mücadele koordinasyonu için bir yüksek komiser tayin edeceğiz. Haydi hayırlısı...
Havanda su döğmek istemiyoruz. Radikal (kökten) harekât istiyoruz. ABD ve İngiltere''nin çok ciddi devletler olduklarına inanıyoruz. Böyle samimi inançları ile oynandığı takdirde biz Türklerin çok ters şeyler yapabildiğimizin de hatırlanması gerekir.
Sıcak eylül
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
30 Ağustos''u haklı bir sevinç, sevgi ve saygıyla kutladık. 30 Ağustos zaferi ile Müşîr (Mareşal) Gazi Mustafa Kemal Paşa Atatürk, İstanbul''u, Edirne''yi, Bursa''yı, İzmir''i imparatorluğumuzun seçkin ve taht şehirlerini kurtardı.
Nedense imparatorluk Türkiyesi''nin nasıl olup da bütün taht şehirlerini işgale uğrattığı üzerinde durmuyoruz. Müttefikimiz Almanya da bizim gibi yenilmişti ama, teslim olduğu anda, tek karış toprağı işgal altında değildi.
32 yaşında bir kurmay yarbay, kanlı bir darbe ile Türk ordularının başına geçmiş, sonra sadece iki arkadaşına haber verip İngiltere, Fransa, Rusya''ya harb açmıştı. Ordularımızı daha savaşın başında Sarıkamış''ta, Çanakkale''de, Süveyş Kanalı''nda, Galiçya''da, toplam 10 (on) ayrı cephede beceriksizce harcamıştı.
Birinci Cihan Savaşı''na girmese, tarafsız kalsa idik, imparatorluğumuzu, İngiltere, Fransa, Hollanda gibi 1950''ye doğru tasfiye edecektik. Bugün Halep, Musul, Kerkük, Rodos kesinlikle bizimdi. Çağdaş uygarlık çizgisini çoktan delip güneşin aydınlattığı tarafa geçmiştik.
20. asır içinde ikinci inanılması zor gafletimiz, Yunanistan''la birlikte Avrupa Birliği''ne yapılan daveti reddimizdir. İspanya, Portekiz, Avusturya''dan önce üye olacaktık. Gene çağdaş uygarlık düzeyine geçecek, refah devletleri arasına katılacaktık.
Daha nice hatamız oldu. Geçiyorum 1. Körfez Savaşı''nda o kadar devlet asker göndermişken bizim kenarda kalmamız, hata idi. 2. Körfez savaşında 1. tezkereyi kabûl ve Amerika''yı ülkemize davet edip 2. tezkereyi redde mahkûm kılmamız ise, çok ağır hata idi.
Millî (ulusal) ve üniter devlet olduğumuz doğrudur. Ama bu gerçek bizi infirâd (yalnızlık) politikasına mahkûm etmez. Lübnan''a, Fransa''nınki kadar teçhizatlı ve büyük bir birlik gönderelim. Risk elbette vardır. Risksiz askerî misyon olamaz. Dış politikada hata yapmıyalım. Silinmesi ve telâfisi mümkün değildir. Çekingen ve kapalı dış politikaya alışmışızdır. Dikkatle, geniş ufukla, devletimizin menfaatleri istikametinde davranalım.
Lübnan tezkeresi Yüce Meclis''te kabûl görecektir. Reddi hâlinde hükûmetin istifası ve derhal seçime gitmesi gerekir. Ama böyle bir ihtimal varit değildir.
Lübnan''a gitmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lübnan''a asker göndermek, Türkiye gibi bir devletin gündeminin birinci meselesi olamaz. İşi çok uzattık. Yüce Meclis''te oylanıp kabûl edilmesinden sonra daha önemli problemlere geçebileceğimizi umuyorum.
Türkiye Cumhuriyeti''nin geleceğini belirleyecek konular, Avrupa Birliği üyeliğimiz ve Amerika-İran çekişmesi sonuçlanınca kârlı çıkanlar tarafında bulunmamızdır.
AB üyeliği, çağdaş uygarlık düzeyinin ta kendisidir. Atatürk''ü anlamanın tek yoludur. Atatürk''çülüğün olmazsa olmazıdır. AB standartlarına erişmekte zorlanan bir Türkiye''nin, başka dinamiklerle çağı yakalamasının imkânı bulunmadığını kesinlikle söylüyorum. Havanda su döğmeye devam ederiz. Biz bir adım atacağız, Batı iki adım ilerleyecektir. Az gideriz, uz gideriz, bir de arkamıza bakarız ki, dere tepe düz gitmemişiz. Bu millete yazık olur. Bu millet, ikinci sırada yoksul bir hayat yaşaması için yaratılmadı.
Amerika-İran yarışması sonunda yeni bir Orta Doğu oluşacağı kat''idir. Dolayısıyla dünya dengelerinde ciddi değişiklikler beklenmelidir. Kazanan tarafında isek, Büyük Türkiye gerçekleşir. Büyük Türkiye, bugünkü sınırlarımız çerçevesinde, güçlü, kudretli, çağdaş, hakiki büyük devlet kimliğinde bir Türkiye demektir. Türk''ün de güneşte yeri olduğuna eminiz. Buna inanmayanları küçük görürüz.
Demokrasinin ve kalkınmanın daha provasını yaptığımız yıllardı. Kore''ye tugay gönderdik. Bugün, yanı başımızda, asırlarca yönettikten sonra babalarımızn 1918 sonbalarında bıraktığı bir coğrafyaya tabur göndermekte tereddüt etmek, ince politika değildir.
Taburumuzun Akdeniz sahilinde yer alması, elbette lojistik avantajdır. Ancak askerimizin, Cebel''de sonbaharın letafetini yaşamasını da isteriz. Türk askerinin gerektiği yerde silah kullanacağı ve iyi kullanacağı şüphesizdir. Aksini düşünmek eşyanın tabiatına aykırıdır.
Arap-Yahudi kapışmasının ortalarında bir yerdeyiz. Daha nice safhaları beklenmelidir. Lübnan''da geçenler küçük bir gelişmedir. Buna göre zihinlerimizi hazırlasak iyi olur.
Brüksel''e dikkat!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği üyelik müzakerelerinde yavaş gittiğimiz iddiaları artık hem Türkiye''de, hem dış ülkelerde ayyûka çıktı. Yıl sonu Brüksel''de yayınlanacak ilerleme raporunda az gidip asla uz gitmediğimiz madde madde yüzümüze vurulursa, mahcup mu oluruz? Yooo!... (Onlar düşmanımız, Türk''ün Türk''ten başka dostu yoktur, Sevr''i hortlatmak istiyorlar, zaten bizi almazlar) kabîlinden yavuzluklar yaparız.
Türk''ün Türk''ten başka dostu yoktur süper özdeyişi doğru değildir. Gerçi yeryüzünde düşmanlarımız çoktur. Ancak ben, tarih kitapları okuya okuya, Türk''ün Türk''ten büyük düşmanı olmadığı neticesine varmışımdır.
Bizim de, Batı''nın, Doğu''nun da hassas konuları vardır. Hristiyanlık konularında Avrupa''nın bizden ısrarla beklediklerini, tarihimizi bilmediğimiz, milliyetçiliği bağnazlık sandığımız için, bir türlü yerine getirmedik.
Patrik''in dünyaca tanınan statüsünü bir biz tanımamak için, bin, pardon bir milyon dereden su getirdik. Bu statüyü, İstanbul''u alan Fatih Sultan Mehmed belirledi. Evet Patrik, Millî Mücadele''de ihanet etti. Ama o yıllarda pek çok Türk de ihanet etti. Atatürk, Patrik''in durumunu pas geçti, ses çıkarmadı.
Siz Fâtih''ten, Atatürk''ten daha mı milliyetçisiniz? İstanbul''u mu aldınız, İstanbul''u mu kurtardınız?
Hristiyan vakıflarına el koymak bize yakışmaz. Osmanlı''nın, Atatürk''ün yapmadığı işler bunlar... Heybeli okulu da öyle. Siz Patrik''in Korfu adasına yerleşip orada okul açmasını mı istiyorsunuz?
Ortodoks vatandaşlarımızın Haliç''e haç atmaları, Osmanlı ve Atatürk dönemlerinde zevkle seyrettiğimiz bir âyindir. Türk milliyetçiliği, hayatımızı verdiğimiz en yüce idealdir. Gülünç ve ilkel duruma düşürülemez.
Yasalarımızı, anayasamızı, milletvekili statüsünü, seçim sistemini AB standartlarına uydurmak yolunda hâlâ kaçamak yollar peşindeyiz. Vakit geçiriyor, vakit öldürüyoruz. Vakitten değerli hiçbir şey yoktur, olamaz. AB için, bizden önce müzakere yapan devletlerin gösterdikleri dikkat, özen ve önemin aynını yapalım diyoruz. Birer ikişer eski eyaletlerimizin gerisine düşüyoruz. Metotlarımızı hemen, derhal acilen, iş işten geçmeden değiştirmemiz lâzım. Orta Şark deryâlarına dalıp Brüksel''i pas geçmek olmaz...
Washington ve Tahran
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Orta Doğu, bir durgunluk dönemine girdi. Durgunluk, Washington''ın tutumundan kaynaklanıyor. Washington, bekliyor. Tehlikeli bir bekleyiş bu. Olayları yüzeyden izleyenler bu tehlikeyi hissetmiyorlar.
Dikkatler, Lübnan ve Lübnan''a gidecek asker konusunda yoğunlaştı. Halbuki bu, ikinci derecede bir konu. Bütünün, küçük bir parçası.
Asıl konu, İran. İran ve atom bombası. Tahran, ABD ve Başkan Bush''un şahsı üzerinde öylesine sözler söylüyor ki, diplomasi denen düzen ve bütün milletlerarası teamüller, darmadağınık oldu.
Bu gidişle 3 yıl sonra seçimlerde Cumhuriyetçiler''in iktidarda kalması mümkün değildir. Demokratlar''ın New York senatörü Hillary Clinton''ın seçilmesi ihtimali kuvvet kazanıyor. Ben, cumhuriyet denen taçsız demokrasilerde, tıpkı kraliyet hanedanlarındaki gibi, aynı aile mensuplarının zirveye tırmanmalarından hoşlanmam. Ama ABD, eski bir başkanın eşini Beyaz Saray''a gönderebilir.
Atomlu bir İran, az mübalağa ile söylersem, ABD''yi, Amerika kıt''asına tıkar. Pax Americana''nın sonu görünür. Zira atomlu bir İran, Orta Doğu''ya, hattâ petrole tahakküm eder. Türkiye''ye önemsiz bir devlet muamelesi yapar. Kürt ve Ermeni sorunlarının patronluğunu Amerika''dan devr alır. Artık Kürtler ve Ermeniler, Tahran''dan yönlendirilir.
Nitekim Orgeneral Hilmi Özkök giderayak, sadece İran''ın atom bombası yapmak ihtimalinin tehlikesini vurguladı.
İran''ın atom bombası yapmasına fırsat verilir mi? sualinin cevabı şöyledir: Bütün dünya bu konu üzerinde çene yarıştırırken, bir de bakarsınız, üç zaman içinde İran, bombacığını yapıvermiş! Zira bazı devletler, petrolü İran''ın dağıtmasının, petrolü Amerika''dan satın almaktan daha iyi olduğunu düşünüyorlar.
Tarih kitaplarını karıştıralım. Pax Romana''nın, Pax Ottomana''nın, Pax Britannica''nın, ne yaman karşıtları bulunduğunu hatırlarız. Aynı duygular şimdi, Pax Americana''ya karşı coşuyor.
Ermeniler de ne oluyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Parlamentosu''nda, Türkiye üzerinden kariyer yapmak isteyen Hollandalı genç bir milletvekiline hakkımızda rapor yazdırmışlar. Saçma üzerine saçma sıralayan, önüne ardına bakmaksızın cahilane olduğu derecede iri lâflar söyleyen başka bir parlamento raporu hatırlamıyorum. Niyetinin pisliği bakımından bazı savcı raporlarından bile beter. Âşikârdır ki genç parlamenter, fazla akıllı birilerinin oyununa gelmiş. Üstelik kendini Türk dostu ilân ediyor.
Türkiye, Ermeni soykırımı yaptığını kabûl etmeli imiş! Doğrusu AB adaylık ilerleme raporunda Ermeni görünce şaşırdık. Ermenilere, işgalleri altındaki Azeri topraklarını boşalttırmaktan âciz, zaten böyle bir niyetleri de bulunmayanlar, Ermeni politikamızı eleştiriyorlar. Kaç defa söyledik: Ermeniler, Azeri bölgesinden çekilsinler, onlarla her türlü ilişkiyi derhal kurarız. İki yıl içinde Ermenistan''ı dünyaya açıp refah ülkesi hâline getiririz. Zaten İstanbul''da o kadar kaçak Ermeni çalışıyor. Her kalın kafalı bu gerçekleri biliyor.
Ama Ermeniler, Büyük Ermenistan oluşturmak fırsatının doğduğuna inanıyorlar. Kürtler de Büyük Kürdistan''ın eşiğinde bulundukları kanaatindeler. PKK Türkiye''de azgınlaştı. Barzani Irak bayrağını indirdi.
Ne oluyor? Neye güveniyorlar? Kestirmeden, lâfı uzatmadan söyleyeyim: Amerika-İran savaşında Türkiye''nin, müttefiki Amerika''nın yanında yer almayacağına güveniyorlar. Böyle bir durumda Washington''ın Türkiye''yi defterden sileceğine, Kürtlere ve Ermenilere gün doğacağına kaniler. Pax Americana tarafından sınırları dizayn edilmiş yeni Orta Doğu''da Türkiye''nin kaale bile alınmayacağı hesabını yapıyorlar. Böyle bir Türkiye''nin Arapların da, İran''ın da işine geleceğini düşünüyorlar.
Türk dış politikasının buna benzer bir tablonun ortaya çıkmasına zemin hazırlayacak derecede beceriksiz olması mümkün değildir. Birkaç hatamızın Ermeni''yi ve Kürt''ü imkânsız hayallere düşürmemesi gerekir.
Lübnan''a asker göndermek konusuna boğazımıza kadar battık. Büyük oyunun bu küçük parçasına takılıp kalmayalım. Filistin sorununa çare bulmak gibi olmaz işlere kalkışmayalım. Dış politikanın çok katı gerçeklerinden bir an bile gafil bulunmayalım.
.Pax Persica
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tahran: Atom bombası yapmaktan vaz geçtim, atomu lânetliyorum, nükleer enerjiye bile tenezzül etmiyorum, zira İran zaten enerji deposudur, enerjiyi biz ihrac ediyoruz dese, bunu samimiyetle dile getirip uygulasa acaba Amerika ne yapar?
Kestirmeden söyliyeyim: Genişletilmiş Orta Doğu ve de Kuzey Afrika süper mega projesi yatar. Dolayısıyla Amerika hapı yutar. Pax Americana için bambaşka planlar yapmaya mecbur kalır.
Tahran böyle bir şey yapar mı (atomdan vaz geçer mi)? İki ihtimal varittir: İran''ın, derin diplomasi sahibi, çok tecrübeli bir devlet olduğunu, rejim değişikliklerinin devlet politikasını etkileyemiyeceğini biliyoruz. Telleri iyice gerdikten sonra, birden bırakabilir. Tembel ve egoist bir dünyada yaşıyoruz.
Cihâd ve şehâdet inanışına dayanmış bulunan İran, dünyanın bu korkusunu çok iyi biliyor. Vaz geçen bir İran karşısında cümle âlem rahat nefes alacaktır. Hattâ İran barışı kurtardı, savaşçı Amerika''yı mat etti diye Tahran''a tebrikler yağar.
Aynı derecede kuvvetli ikinci ihtimal şudur: İran atom bombasını yapar. Orta Doğu''yu korkutup hegemonyasına alır. Rejimini ihlâl etmemiş de olur. Zira aksi takdirde rejiminin tehlikeye düşeceği vehminden kurtulmaz. Zaten bu takdirde de pek çok devlet, aman İran''ı kızdırmıyalım da atom bombası atıp çılgınlık yapmasın! ödlekliğine kapılacaktır. Yumuşadıkça gevşiyecektir. İran''ı yola getirmek isteyen Birleşik Amerika''yı, bu niyetinden caydırmak için baskıya alacaktır. Kısacası Tahran, bu ikinci şıkta da başarı kazanır.
Türkiye ne olur, ne eder? Her iki durumda da Türkiye''nin hem ABD, hem AB, hem Orta Doğu nezdinde nüfuzu, kredisi, etkisi, saygınlığı azalır. Herkes Tahran''ın ağzına bakar. Ankara''ya aldıran çıkmaz. Atomsuz ve petrolsüz bir Türkiye''nin jeopolitik üstünlüğü sarsılır. Gerileyen Türkiye''de demokrasi de geriler. Bütün çabamız, atom bombası imaline odaklanır.
Mîlâd''dan önce 5. asırda Pax Persica, dünyayı egemenliği altına
almak üzere iken, Batı karşısında iskambil kâğıdı gibi yıkıldı. Sonraki 2500 yıl zarfında İran, dünya üstünlüğü için bir kaç önemli atılım daha yaptı. Akıl almaz kombinezonlara girişti. Hiç birinde muvaffak olamadı. Niçin? Zira liberal ve denizlere açılabilmiş, denizlere egemen taraf kazanır. Tarih kanunları böyledir.
Lübnan''da buluşalım!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lübnan''a gösterilen rağbet, büyük oldu. Herkes Lübnan''a koşmak, gitmek, o topraklara ayak basmak, o küçücük ülkede bulunmak, boy göstermek, bayrak dalgalandırmak istiyor.
Türkiye kadar tereddüt geçiren, çekinen, çelişen, çekişen olmadı. Almanya hariç. Niçin mi? Almanya, Yahudi işine bulaşmak istemez. Zira 500 yıl önceki İspanya ve Portekiz''den sonra, son 5 asırda Musevilere en kötü davranan devlettir ve bu hususta Rusya ikinci gelir. Bu hatasını Almanya, bin yılda fethettiği doğusunda kalan bütün Alman ülkelerini ebediyen terk etmekle ödedi. Yahudi problemi olmayan ülkelere gelince, bu hususta biz birinciyiz. Kesinlikle birinci... Yahudi kompleksimiz yoktur. Musevilerle en iyi geçinen, onlara kucak açan devlet Türkiye''dir. Üçüncü Selim gibi bir şahsiyetin, çok saydığı hocalarından biri Musevi''dir. Yalnız Osmanlı''da değil, Cumhuriyet döneminde de böyledir. 5 asır önce İberya yarımadasından canını kurtaran Yahudileri nasıl buyur etti isek, Hitler''in Yahudi takıntısından dışarıya can atan olağanüstü değerli ilim adamlarına İkinci Cihan Savaşı yıllarında üniversitelerimizi açtık. Dünyayı titreten Hitler''in hışmından zerre kadar çekinmedik. Aferin bize!.. Gelelim Lübnan''a... İki faktör ağır bastı. Akdenizlilik ve Katoliklik. İtalya, Fransa, İspanya gibi büyük Katolik Akdeniz devletleri, Lübnan''a gitmek için can attılar. Hizbullah falan vız geldi. Lübnan nüfusunun üçte biri Maruni denen Katolik Arap''tır. Arapça''nın yanında bülbül gibi Fransızca konuşur, İngilizce de bilirler. Asya kıt''asında ülkesine göre yoğun Katolik başka bir yer bulmak isterseniz, kıt''anın tâ öbür ucuna Filipinler''e uzanmaya mecbursunuz. Fransa, tarihine pek düşkündür. Haçlılar döneminde bu toprakları Müslümanlardan alıp epey oturduğunu unutamıyor. Biz, unutkan millet olduğumuz, tarihimizi de pas geçtiğimiz için, orada asırlarca kaldığımızı çoktan ututtuk. Bizden sonra Fransa, Lübnan''da yeniden ancak çeyrek yüzyıl barınabildi. Ve tadı damağında kaldı, zevkine doyamadı... İtalya ve İspanya ise, biri Orta, diğeri Batı Akdeniz üzerinde bulundukları halde, biz de Akdenizliyiz havasına girdiler. Biz, Doğu Akdeniz''in büyüğü olduğumuzu aklımıza bile getirmedik. O kadar içimize kapanıp kalmışız ki... Lübnan''da; sahilde de, Cebel''de de, deniz üzerinde de Türk bayrağını dalgalandırmak bize yakışır. O topraklarda İsrail''in İran''la ve İran müttefiki Suriye ile savaşı, bakınız ne kadar ülkenin ilgisini çekti...
5. yıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cihan devleti Birleşik Amerika''nın 11 Eylül 2001 günü New York ve Washington şehirlerinde havadan taarruzla can evlerinden vurulmasının üzerinden tam 5 yıl geçti.
Bu 5 yıl boyunca Başkan Bush ve Cumhuriyetçi ekibi iktidarda idi. Rumsfeld savunma bakanı idi. Yalnız dış işleri bakanı Colin Powell değişti, yerine Condoleezza Rice geldi. Miss Rice, yolunda gitmeyen meseleleri çözümleyip neticeye bağlamak misyonunu temsil ediyordu. İlk aylarda epey faaliyet gösterdi. Problemleri avucunun içine aldığı görüntüsünü verdi. Fakat epey zamandır, ortadan silindi gibi bir şey. Acaba İsrail''in -maksadı çok da belirgin olmayan- Lübnan taarruzu dolayısıyle, ABD veya İsrail politikasına aykırı mı düştü? Her hâl-ü kârda İran, üste çıktı. İşitilmemiş lâflar söyleyerek dünyayı meşgul etti. Bu zaman zarfında nükleer programını tıkır tıkır işletti. Önümüzdeki bir x gününde dünyanın önüne çıkarak, imalini tamamladığı pırıl pırıl bir atom bombasını gösterip oldu da bitti maaşallah diyecek.
ABD, Pakistan''ın atom bombası yapmasını da engelleyememişti. Ama şartlar çok başka idi. O zaman ABD tek mega süper devlet değildi. Karşısında Sovyetler Birliği heyulası vardı. Daha önemlisi Pakistan, bombayı, Hindistan''a yutulmamak için yaptı. Birleşik Amerika''yı vurmak gibi bir niyeti yoktu.
11 Eylül 2001 taarruzunun başkomutanı olarak Üsame bin Lâdin gösterildi. Bin Lâdin yalanlamadı. Ama, Arz üzerinde uzaydan kibrit kutusunu görebildiğini söyleyen ABD, trilyonlarca doları ile, 5 yıl geçti, Bin Lâdin''i bulamadı. Ne yaptı? Afganistan''ı ve Irak''ı yıldırım savaşı ile işgal etti. İki ülkeye de, inanılmaz derecede beceriksiz yönetimler getirerek, ABD Devlet politikasını zora soktu. İşi uzattıkça uzattı. Âdetâ 3 yıl sonra Demokrat Parti''ye ve Hillary Clinton''a yol açtı. Diktatör Saddam''ı devirdi ama, Taliban çeteleri hâlâ faaliyette.
Buraya kadar yazdıklarım, tarih özetidir. Bundan sonra ne olur? sorusunun cevabı ise, fütüroloji''nin konusudur.
AB''nin neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi, önümüzdeki hafta başında toplanıyor. Avrupa Birliği uyum yasaları çıkarılacak. Yürürlüğe sokulacak. Daha önemlisi, uygulamaya başlanacak. Avrupa Birliği bahsinde ağır aksak gittiğimiz üzerinde, hem Türkiye''de, hem dış ülkelerde, tam bir konsensüs(mutâbakat) oluştu. Sonunda, Avrupa Parlamentosu''nun iftiralarla dolu, Avrupa politikası bakımından akıldan mahrum, sakıncalı, acemice kaleme alınmış raporuna muhâtap olduk. AK Parti iktidarının ABD ile stratejik ittifakın şartlarını pas geçmesi ile Ankara-Washington ilişkilerinin beklemeye girmesi, Avrupa''yı da etkiledi. Avrupa, ABD ile münasebetlerini düzgün işletemeyen devletlere saygısızlığa başlar, politikası budur. Kaldı ki Washington''dan da öylesine devletleri yokuşa sürmesi sinyalini alır. Fransa''da Mösyö Sarkozy''nin sözleri, AB''nin yüksek menfaatleri ile bağdaşmıyor. Geleceği yeterince göremeyen, popülist bir yaklaşımdır. Fransa seçmenine hitâb ediyor. Avrupalı endişesi taşımıyor.
AK Parti, oylarının bir kısmını Türkiye''yi en rahat AB''ye taşımayı vaad ettiği için aldı. AB''ye giremeyen bir Türkiye''nin istikbalinin kararacağını teşhis ve idrâk ettiğinden dolayı dikkat çekti. Yüzde 5 (beş) altına düşen ANAP sayılmazsa, diğer partiler, AB''ye karşı çıkıyorlar. MHP, AB aleyhdarlığı oylarını toplamak misyonuna odaklandı. CHP malûm. Doğru Yol hiç malûm değil. Şimdi AK Parti de AB konusunu ihmal ederse, Türkiye''nin geleceği, demokrasisiz bir cumhuriyet, Avrupa''dan kopmuş bir refah düzeyidir. Ve başka hiç bir şey değildir. Laiklik ve üniter yapıdan elbette taviz vermeyeceğiz. Çeşitli hürriyetler ise, Fransa''nın kabûl ettiği çizgide olacaktır. Ne eksik, ne fazla. İlle Türkiye ile hır çıkarmak isteyen Avrupalılar, Türkiye için, Fransa''da uygulanmayan mevzuat taleb edemezler. Müzakereleri mükemmel bir organizasyona bağlamaktaki ihmalimiz sebebiyle, Brüksel''de sıkışık duruma doğru alabildiğine gidiyoruz. Washington ile zaten şeker-rengiz. Başbakanımız Tayyip Erdoğan''ın Beyaz Saray ziyareti, noktayı koyacak.
.Lübnan''da son durum
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hizbullah''ın silâhsızlandırılması çok konuşuldu. Sonunda çözümü imkânsız bir sorun görüntüsü ortaya çıktı. İsrail, 5 hafta müddetle karadan, havadan, denizden Lübnan''a taarruz etti. Hedef Lübnan''ın işgali değil, Hizbullah örgütüne ve İran bağımlılığına son vermekti. Hizbullah''ın ve bağlı bulunduğu İran''ın ülkeden sökülüp atılmasının, tahminlerin üzerinde zor olduğunu bütün dünyaya gösteren bir sonuca ulaşıldı.
Bu sonuç, İsrail''i memnun bırakmadı. Halk, aleyhte gösterilerle tepkisini açıkladı. İsrail hükûmeti ve başbakanı sarsıldı. Orduda bile hoşnutsuzluk oldu. İngiltere Başbakanı, teskin etmek için İsrail''e koştu.
Birleşmiş Milletler Barış Gücü''nün, Hizbullah''ın silâhsızlandırılmasını üstlenmiyeceği kesinleşti. Bu husus Lübnan ordusu denen jandarma birliğine havale edilmek gibi bir riyakârlık bile sergilendi. Kaldı ki, Lübnan ordusu Şiiler''le doludur. Şu anda Lübnan''da Hizbullah ile İran ve
Şîa üstün durumdadır. Küçük ülkede herkes korku içindedir. Suriye bilindiği gibi yüzde 10 Şii azınlığın diktatoryası altındadır. Irak''ta, hiç değilse güney üçte birinde Şiilik iktidardadır. Başkan Bush, evvelsi gün, Irak''ın üçe bölünmesinin Irak''ın lehinde olmayacağını söyliyerek, konuyu münakaşaya açtı. İnsanlık tarihinin en büyük terör eylemi olan 11 Eylül''ün karşılığını vermek, terörü çıktığı coğrafyada vurmak için Afganistan ve Irak''ı işgal eden, Suriye ve İran''a baskı ile rejimlerini değiştirmeye çalışan ABD, Orta Asya''dan Akdeniz''e ulaşan, eylemci bir Şii bölgesi oluşturdu. Şimdi Amerika, bu tabloyu bozmak, kendine göre düzenlemek için, mücadelenin boyutlarını çok genişletecektir. İran''la gevezelik derecesinde gayrı ciddi konuşmalarla vakit geçiriyor. Batı''nın, hattâ Dünya''nın İran''ın atom bombası yapmasından nefret etmesine rağmen İran''a karşı tam bir ambargoya yanaşmıyacağını elbette biliyor. Şu anda Lübnan, uçağı, tankı olmayan, fakat füzesi mevcut bulunan Hizbullah''ın pençesindedir. Suriye bile gelişmeden memnun değildir. Lübnanlılar, endişe içindedir. Böylesine bir statu quo''nun devamı mümkün görünmüyor.
.Karmakarışık bir Orta Doğu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Bush, İran''ın atom bombası tehdidi ile Orta Doğu''da Batı düşmanı totaliter bir radikal İslâm imparatorluğu kurmak peşinde olduğunu bildirdi. Vatandaşlarını uyardı. Orgeneral Hilmi Özkök de, genel kurmay başkanlığından ayrılırken yaptığı konuşmada, İran''ın atom bombası imalinin Türkiye''yi tehdid edeceğini vurguladı. Şam''da ABD büyükelçiliği basıldı. Eylemin arkasında kimler var, bilinmiyor. Böylesine bir gösteriyi Suriyeliler''den başkasının yapmıyacağını düşünmek yanıltıcı olabilir. Orta Doğu''da meseleler bu kadar basit değildir. Karmaşık, diabolik, hattâ karmakarışıktır. Analiz üstadı geçinen nicelerinin yanıldığı çoktur.
Başkan Bush, Amerikalılar''ı, terörle mücadeleye çağırdı. Terörün büyümesi engellenemezse, gelecek kuşak Amerikalılar''ın çok korkulu bir hayat yaşıyacaklarını anlattı. Ama Amerikalılar dahil, Batı''nın müreffeh toplumları, harbden darbdan nefret ediyorlar. 20 yıl ara ile iki defa toptan intihar teşebbüsünde bulunan Avrupalılar, Amerika''nın elini tutmaya, tutamazlarsa hafifletmeye çalışıyorlar. Sıkışınca, askerî harekâtı Amerikalılar''a havale edip kendileri kenara çekiliyorlar. NATO, hemen hemen Amerika demek, Avrupa''nın katkısı gittikçe azalıyor. Amerika, Orta Doğu''da faaliyetini, İngiltere ve İsrail''e ilâveten Kürdistan ve Ermenistan ile yürüteceğe benziyor. Türkiye''yi de bu stratejik ittifaka almayı çok istiyor ama, Ankara''dan nasihat üzerine nasihat alıyor. ABD ile -her an klasik savaşa dönüşebilecek- psikoloji harbinin liderliğini yapan İran, mahut örgütlerle beraber, Batı''nın rahatlarının bozulacağı korkusunu büyütmeye çalışıyor. Batı''nın korkusunu o derecede arttıracağını ümid ediyor ki, sonunda teröre teslim olacağını düşünüyor. Amerika, terörün çıktığı coğrafyaya demokrasi ve ılımlı Müslümanlık getirmek gibi, biri diğerinden daha olmaz iki hayali gerçekleştirmek istedi.
Şimdi, daha rasyonel ve daha klasik bir politikaya dönmek üzeredir.
Papa ne demeli?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İki Bizans (Doğu Roma) imparatoru (Manuel) adını taşıyor. 63. Bizans imparatoru Birinci Manuel Komnenos (1122-1180, saltanatı 1143-1180), en büyüklerindendir. Türkiye hâkanı Selçukoğlu İkinci Sultan Kılıç-Arslan''ı (1116-1155-1192) 1162''de 3 ay müddetle İstanbul''daki sarayında ağırlamıştır. 17 Eylül 1176''da -ikinci Malazgirt sayılan- Miryokefalon meydan muharebesinde Kılıç-Arslan''a yenildi. Bizans''ın Anadolu''yu bizden geri alması ümidi ebediyen sona erdi. Sultan Kılıç-Arslan, mağlûp imparatoru Malazgirt''teki gibi esir almadı. Türk ordusunun bir kesimini açarak muharebe meydanından kaçmasını sağladı. 14 yıl önce kendisini İstanbul''da ağırlamasına karşılık verdi. Sonra Konya''ya dönen Kılıç-Arslan, zaferi için tebrikleri kabûl etti. Tebrike gelen Süryani Patriki''nin elini sıkarak dualarınız berakâtıyla kazandım dedi. Biz Türkler, işte böyle hükümdarlar yetiştirdik. Onların sayesinde bu toprakları hakkederek yaşıyoruz. İkinci Kılıç-Arslan, Üçüncü Haçlı Seferi''nde Türkiye''yi savundu. Almanya imparatoru ünlü Friedrich Barbarossa (1122—1152-10 Haziran 1190), Türkiye topraklarında can verdi. Kılıç-Arslan, Anadolu dağlarına sığınan yaralı Haçlı şövalyelerini toplattı. Türk hastanelerine yatırdı. İyileştirip Avrupa''ya gönderdi. Sayın Papa 16. Benediktüs, bunları da söylemelidir.
Ama Papa''nın Peygamberimiz hakkındaki hezeyanını naklettiği imparator, İkinci Manuel Paleologos''tur (1350-1391-1425). 80. imparatordur ve son Bizans imparatorunun babasıdır. Yıldırım Birinci Sultan Bayezid (1360-1389-1402-1403), bu imparatoru hapisten kurtardı. Bursa sarayında ağırladı, seferlerinde yanında götürdü, Bizans tahtına çıkardı. Yıldırım, Timur''a yenilince, Manuel, Roma''ya gitti. Papa Dokuzuncu Bonifacius''tan Osmanlı''ya karşı Avrupa yardımı istedi. Yazar ve şair olan Manuel, Papa''ya yaranmak için, mahut lafları söyledi ki, bugünki Papa nedense 603 yıl sonra hatırlamıştır. Yıldırm, 1390''da resmen Sultân-ı iklîm-i Rûm unvanını aldı ki, Roma İmparatoru demektir. Roma düzeninde imparator tahta çıkarıp tahttan indiren kişi büyük imparator sayılır. Yıldırım''ın torununun oğlu Fâtih İkinci Sultan Mehmed (1432-1451-1481), 1453''te Cihan Patriki atamak suretiyle fiilen Roma İmparatoru oldu ve bu sıfatı İtalya''da kabûl edildi. Ermenileri toplayıp İstanbul''a yerleştirdi ve başlarına bir patrik atadı. Selefi Kılıç-Arslan, Hristiyanlar''a nasıl davrandı ise, ayni üslûbu uyguladı. 16. Benediktüs, bunları da söylemelidir. Ama Papa, yanılmaz(lâ-yuhtî) sıfatı dolayısıyle yanıldığını kabûl edemez. Hem Kılıç-Arslan, hem Fâtih, Yunanca da biliyorlardı. Biz Papa''yı İstanbul''da ayni üslûb içinde türkçe ağırlamalıyız.
.AB üyeliğimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sadrâzam Keçeci-zâde Dr. Fuad Paşa (1815-1869), en büyük devlet adamlarımızdan biridir. 1850''li yıllarda dünyanın en seçkin bir kaç diplomatı arasında sayılıyordu. Bir gece davetinde Paris''te İmparator Üçüncü Napolyon''la konuşurken, en güçlü devletin İngiltere mi, Fransa mı olduğu bahis konusu edilmiş.
Fuad Paşa söze karışıp dünyanın en güçlü devleti Türkiye''dir deyince imparator nasıl olur? niçin? şeklinde itirazda bulunmuş. Paşamız, hemen cevaplamış: Dışarıdan siz (Avrupalılar), içeriden biz (Türkler) yıkmak için elimizden geleni yapıyoruz, bir türlü yıkılmıyor sözüyle, iddiasını kanıtlamış.
Bu ünlü konuşma, Avrupa Birliği üyeliğimiz dolayısıyla hatırıma geldi. AB üyeleri bir taraftan, Türkiye''mizdeki AB karşıtları diğer yandan, üyeliğimizi engellemek için, ellerinden geleni ve gelmeyeni esirgemiyorlar. Ama Avrupa Birliği''ne mutlaka gireceğiz.
Zira Avrupa''nın da, Türkiye''nin de başka çaresi ve alternatifi yoktur. Avrupa''dan dışlanmış bir Türkiye''nin, Avrupa''ya vereceği zararları ben söylemiyorum. İngiltere başbakanı Tony Blair ve önümüzdeki yıl Fransa''nın sosyalist cumhur başkanı adayı Madam Royal söylüyorlar.
Fransa''nın muhafazakâr başkan adayı Sarkozy ise düpe düz saçmalıyor. Ama o da fikirlerini düzeltecek, gerçekleri görecektir. Avusturya da öyle. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa''nın (1634-1683) kim olduğunu Türkiye''de sokaktan geçen on kişiye sorunuz, bir kişi ancak cevaplandırır. Avusturya''da ise Paşamız''ı tanımayan tek kişi bulamazsınız.
Avusturyalılar, bu derecede benimsedikleri Kara Mustafa Paşa''yı eninde sonunda sevmeye başlayacaklar, hatırasından ayrılamıyacaklar, şerefine şenlikler düzenliyeceklerdir. Salzburg''da Mozart ne ise, Viyana''da Mustafa Paşa aynı şöhret derecesine çıkacak, Avusturya''nın turistik büyük gelir kaynağı olacak, mehter havaları çalınıp Türk kahvesi yudumlanarak kutlanacaktır.
Emin olunuz, öz bağrımızda oluşan AB karşıtlarını ikna etmek daha zordur. Bu konuda zorlanacağız. Avrupa, şartlara uyum sağlamak öngörü yeteneğiyle, bugünkü düzeye geldi. Biz de geleceğiz. Bir de bakacağız, üç zaman içinde, AB üyesi olup çıkmış, muâsır medeniyet seviyesine erişivermişiz...
Blair ne dedi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İngiltere başbakanı Tony Blair, geçen hafta, Türkiye''nin Avrupa Birliği üyeliği hakkında konuştu. AB kriterlerini yerine getirmiş bir Türkiye''nin AB üyeliğine karşı çıkmak Avrupalılar için sonuçları çok ağır bir hata olur dedi.
Şu tarihî uyarıyı yaptı: Türkiye''yi reddetmek, deprem etkisi yapar ve tepkileri, Avrupa''nın ötesine yayılır.
Blair''e göre, AB dışına itilmiş bir Türkiye''nin Dünya politikasını nasıl etkileyeceğini açıklayabilirim. Yıllardan beri bu sütunda zaten ima ediyorum. Açıkça yazmayı ise politik bulmuyorum. AB dışına itilmiş bir Türkiye, nasıl bir Dünya oluşturur? sorusunun cevabı gönül açıcı değildir. Gerçekten belâlı bir Dünya, Avrupa ve Türkiye ortaya çıkar şeklinde kapalı cevapla yetiniyoruz. Müzakereler ilerledikçe, Avusturya, Kara Mustafa Paşa''yı tarihinin bir parçası şeklinde görecektir. Muhalefette Türkiye karşıtı Şansölye Merkel, Almanya''da iktidara gelince yumuşadı. Zira Türkiye''nin ne olduğu üzerindeki dosyalar önüne kondu. Aynı uyanışı, Yenileşme tarihimizde örnek aldığımız Fransa da gösterecektir. Seçimlerden sonra Fransa derin devleti, iktidara gelen kişinin önüne mahrem dosyaları koyacaktır. Seçmene hitab eden ucuz fikirler, yürürlük kazanamayacaktır. İngiltere, Almanya ve Fransa, Türkiye''nin durumunu doğru değerlendirdikleri takdirde, AB kapıları bize açılır. Şüphesiz Birleşik Amerika''nın desteği gerekecektir. Yeter ki biz Türkler, çıkmaz yollara sapmayalım. Rehavete ve tenbelliğe düşmeyelim. Tarihî yürüyüşümüzdeki değişmez istikametimizden şaşmayalım. Demokrasi ve kalkınma ile tam bir Avrupa ülkesi hâline gelelim. Bu kimliğimiz içinde, jeopolitik bakımdan Avrasya devleti olduğumuzu unutmayalım. Sık sık tarihî büyük hatalar yapan bir millet hüviyetimizi artık bırakalım. Hatalarımızdan ibret alalım ki, tekrarlanmasın.
Türkçe konuşan ülkeler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
AK Parti''nin, daha doğru ifadeyle Tayyip Erdoğan''ın Türk milliyetçiliğine temayülü, politikamızda önemli denge değişikliği yapar. Zira Sayın Erdoğan, Türk milliyetçiliğine, en vazgeçilmez bir parçasından, Gökalp''in Turan dediği Türkçe konuşan kavimlerin iş birliği konusundan girdi.
Türk devletleri ile iş birliğini başarabilen, ayrıca diaspora''sı güçlü bir Türkiye, daha güçlü, çok daha güçlü bir Türkiye''dir. AB ve ABD''den daha saygı görecek ağırlıklı bir Türkiye''dir. Nice yıldan sonra tekrar bizi büyük devletler arasına sokabilecek unsurlardan biridir. Böyle bir politika, kesinlikle İran''ın cihanşümul devlet siyasetine aykırıdır. Vurgulayarak belirtiyorum.
Türk cumhuriyetlerine gereken ilgi, Türkeş''in büyük eseri olan Milliyetçi Hareket Partisi''nden beklenen bir misyondu. Her zaman bekliyoruz. Zira herhangi bir partinin tekelinde değildir. Zira Türk''lüğün istikbali ile birinci derecede ilgilidir. Bu ideal, önce Turgut Özal''ı büyüledi. O büyük adamı öylesine kavradı ki, onu feth etti, mest etti. 5 Türk cumhuriyetini 5 günde ziyaret gibi olmaz bir işe kalkışarak bu yolda can verdi. Bu ideal, Özal''ı yetiştiren, onu Turgut dâhîdir beyler diye bizlere tanıtan, Süleyman Demirel gibi en büyük çapta bir devlet adamının, 1974''ten ölümüne kadar çok yakın dost oldukları Alparslan Türkeş''le iş birliği de yaparak, insanlığın sömürge aybından son kurtulan parçaları Türk yurtlarını ele almasını sağladı.
Demirel, yalnız Türk Cumhuriyetleri ile yetinmedi. Adriyatik''le Çin Seddi arasında uzanan, eski eyaletlerimizi de kapsayan, muhteşem Türk coğrafyasını, inanılması zor bir vukuf ve tükenmez bir aşk ile kavradı. Bu ülkeleri sürekli ziyaretlerinde, ben, Sayın Demirel''in şahsî davetlisi olarak yakınında bulundum. Gündüz oturmayarak, gece uyumayarak Türk milleti için nasıl çalıştığına şahidim.
Çiller ve Yılmaz gibi başbakanlar ise, bu konu ile hiç ilgilenmediler. Ama AB ile ilgilendiler ki, bu bakımdan gene kendilerine teşekkür ediyoruz. Başbuğ Türkeş''in partisi bu konuda, üçlü koalisyonda iktidarda iken, elbette Türk birliği fikrini savunmakla beraber, fiilî bir şey yapmadı. Cumhurbaşkanı Demirel ne gerekiyorsa zaten yapıyor diye uzak durduğu da söylenebilir.
Kayseri''de Türkeş''i devam ettirerek bu yıl her zamankinden büyük ve canlı bir kalabalık toplanması, AK Parti''yi uyardı. Siyaset boşluk kabûl etmez. Türkçe konuşan ülkeler pek çok ihmal edilmişti. Sayın Erdoğan, hiç vakit geçirmedi. Davayı dört elle kucakladı. Milliyetçi Hareket Partisi''nin gittikçe büyüyen oy potansiyelinin bir bölümüne açıkça tâlip oldu ki, siyasette ayıp değildir, meşrudur. Türk kavramından hatta yalın Türk kelimesinden çekindiği çok ağır ithamına maruz kalan AK Parti, şimdi bu açığını, çok ciddi bir hamle ile kapatmaya çalışıyor. Atatürk''ün ruhu şâd oldu. Sayın Başbakan''ı kutluyoruz. Dikkatle izliyoruz.
Türk kurultayı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
10. Türk Devletleri Kurultayı, Antalya''da yapıldı. Güzel oldu. Ve doğrusu sürpriz oluşturdu. Sayın Tayyip Erdoğan''ın Türk Dili Konuşan Ülkelerde dil, fikir, iş, ticaret, siyaset, askerlik ve her alanda işbirliğini benimsemesi, en kıdemli milliyetçi olarak beni ümitlendirdi. Başbakan''ın tuttuğunu koparan mizacından çok şey bekliyoruz.
Başbakan''ın İngiliz, Fransız Milletler Topluluğu, Arap, Amerika Devletleri örgütüne nazîre (benzetme) ve atıf yapması, meseleyi kökünden kavradığını gösteriyor. Zaten öyle kenardan kıyıdan tutulacak bir dava değildir. Azim ve inanç ister. Bu azim ve inanç Türk''ün hakkıdır.
Dış Türkler''le ilgilenmek Türkiye için bir şeref meselesidir. Dış Türkler''den bana ne! diyen adam, Türk''e yaramaz. Her gerçek millet böyle bir tutum içindedir. Gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisi olan Atatürk''ün aklı fikri Dış Türkler''de, Orta Asya''da idi.
Tayyip Erdoğan''ın bu yaklaşımı hem MHP''den oy koparmak, hem cumhurbaşkanlığına hazırlık şeklinde anlaşılabilir. Zaten Türklük daima kendini belli eder. En beklenmedik kişilerden fışkırdığına, çağlayanlar gibi coştuğuna şahit olmuşumdur.
Kurultay, Türk Devletleri Vakfı''nın projesidir. Vakfın kurucu başkanı Başbuğ Türkeş''tir. 9 kurucu yönetim kurulu üyesinden biri de benim.
Türk devletlerinden Rusça başta yabancı diller yavaş yavaş siliniyor. Yerine İngilizce ve Türkiye Türkçesi geçiyor. Türkiye Türkçesi''nin büyük yayılması televizyonlarımız, Fethullah Gülen Hoca''nın ve Prof. Turan Yazgan''ın okulları sayesinde gerçekleşti. Kültür savaşını beceremeyen, kazanamayan milletler, politikada hüsrana uğrarlar. Bugün Rusça, Birleşmiş Milletler üyesi tek devletin, Türkçe 6 devletin dilidir.
İlk Kurultay''da, Bilge Kağan gibi, Bozkurt''un gölgesinde demire örs vuran Cumhurbaşkanı Demirel ve Türkeş''le beraber Erdal İnönü de vardı. Şimdi Erdoğan''a nasîb oldu. Kutlu olsun!
Haydar Aliyev iki devlet bir milletiz demişti. Çok devlet bir milletiz diyeceğimiz günler belki yarın, belki yarından da yakındır. Göktürk Anıtları, Dede Korkut, Yûnus, Bâbürnâme, Fuzûlî, Nevâî ve daha niceleri, bizim ortak şâheserlerimizdir. Elhamdülillâh böylesine bir kültürden geliyoruz.
Papa''ya yoğun tepkiler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Papa 16. Benediktus, Türkiye''nin Avrupa Birliği''ne karşı olduğunu, daha kardinal iken açıkça söylemişti. Ona göre AB bir Hristiyan birliği projesi idi, böyle olmalı idi. Ve zaten Avrupa, bir Hristiyan kıt''ası idi. Papa''ya göre Avrupa''nın Hristiyan gülbahçesi olmasını ihlâl eden, bilhassa Türkler''dir. Türkler, artık Avrupa''nın kıyısına köşesine çekilmiş bulunsalar bile, hâlâ(!) maalesef (!) bu en seçkin kıt''anın hem otokton, hem egemen halkı idiler. Avrupa''da başta Araplar, her çeşit Müslüman halk yaşıyor ama, bunlar Türkler gibi otokton(o toprağın yerlisi) ve egemen (devlet sahibi) değillerdir. Göçmen ve işçi olarak, Hristiyanlar''ın yüksek müsamahası sayesinde Avrupa''nın pek çok ülkesine yerleşmişlerdir. Doğrusu kendi ülkelerine dönmeleri haklarında daha hayırlıdır!!! Egemenlik iddiasındaki Boşnaklar''a hadleri bildirilmiştir!.. Papa''ya göre, Avrupa''ya Hristiyan olmayan, hele Müslüman olan halkı kabûl etmek bile, müsamahanın ötesinde bir lutuftur. Zira Hristiyanlar''ın, Müslüman veya Musevi veye Budist yahut Brahman, başka dinlerden insanlarla birlikte yaşamak, ibadethanelerini yan yana sıralamak gibi bir gelenekleri yoktur. Bundan nefret ederler. Ama zaman içinde, epeyce bölümü tanassur eden (Hristiyan olan) Museviler''i, Avrupa dilleri ile de konuştukları için, çok zor ve çok geç kalsa da kabullenmişlerdir. Kaldı ki Tevrat da Hristiyanlar''a göre kutsaldır.
Papa''nın bu tutumu, Dünya barışına hizmet değildir. Terörü kışkırtacağı kesindir. Üstelik -toprağı bol olsun- selefi Papa''nın fikirlerine ve politikasına temelden aykırıdır. Kat''iyetle apolitiktir. Fransa cumhurbaşkanı Chirac, Papa''nın konuşması gerginliği arttırır. Saygın ve büyük bir din olan İslâm''da radikalleri kışkırtır dedi. Fransa gibi diğer Katolik ülkeler de Papa''nın sözlerini beğenmedi. Avrupa Birliği, ölçülü tepki vermeyi tavsiye etti. Protestan devlet adamlarından bazıları, şiddetle eleştirdi. Müslüman memleketlerdeki infial malûm. Papa''nın söylediklerini kutsal, yanılmaz, bilgelik şeklinde algılayan tek kişi, kuruluş ve devlet çıkmadı. Bu da az şey değildir. Türkiye, diyeceğini dedi. Fazlası fazladır. Biz AB üyesi olunca, bu çeşit lâf talaffuzuna kalkışanlar, bin düşünüp, bir söyliyeceklerdir. Ve daha rahat, daha insancıl bir Dünya oluşacaktır.
Orta Doğu''da anarşi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Pakistan devlet başkanı, Türkiye''nin çok seçkin azîz dostu General Müşerref, Amerika Afganistan''ı Taliban''dan temizlediğine inanarak askerini çekmeye hazırlanırken Taliban hem Afganistan''da hem Pakistan''da yeniden ortaya çıktı dedi.
İsrail, karadan denizden havadan Lübnan''ın altını üstüne getirdi. Hizbullah''ı sindirdiğini sandı. Hizbullah Beyrut''ta, ne yapacağını şaşıran Arap halkının ortasında ve onların şemsiyesi altında âlây-ı vâlâ ile geçit resmi yaptı.
Eski ve şimdiki İran cumhur başkanları, New York''a geldiler. ABD''nin en büyük beldesinde, alenen Başkan Bush''u eleştirdiler. Taliban Sünnî''dir. Buna rağmen Amerika''nın Orta Doğu''ya müdahalesi, Şîa''yı ve Şîa''nın patronu İran''ı güçlendirdi. Âdetâ İslâm savunucusu haline getirdi. Daha geniş coğrafyaya yaydı. Akdeniz''le Hind Okyanusu ve Kafkasya ile Türkistan arasında uzanan bir İran imparatorluğu tasavvuruna yol açtı.
Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya Türklüğü, bu dehşetli gelişmeyi serinkanlılıkla seyretti. Türkiye İran''a atom bombası yapma da ne yaparsan eyvallah demeye getirdi. Ama Türklük için en tehlikelisi, jeopolitik''ten bîhaber Türkler''in İran''ın bu gelişmesini, Amerikan emperyalizminin haddini bildiriyor inancıyla memnuniyetle izlemeleri oldu. Washington yıldırım savaşı ile rejimleri temellerine kadar yıkabileceğini gösterdi. Ama rejimini yıktığı ülkelere düzen getirmekteki beceriksizliği âşikâr oldu. Demokrasi getirmek iddiasına gelince, zaten demokrasiyi sevmeyen bu ülkelere, demokrasiden nefret aşıladığı söylenebilir. Daha vahîm bir tablo ortaya çıkarsa, Bush''un durumunu, Miss Rice''ın kıvrak politikası bile kurtaramıyacaktır. Dünyaya nizâmât vermek süper projesini, daha şimdiden milyarlarca dolar bağış toplayan Demokrat Clinton üstlenecek. Baba Bush''u bertaraf eden Clinton, Oğul Bush''a da aman vermiyecek...
Fransa ne diyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Önümüzdeki 2007 yılı,
politika bakımından, yalnız Türkiye''de değil, Fransa''da da epey sıcak geçecek. Değişim olacak. Gerginlik yaşanacak.
Türkiye''de Nisan ayında cumhurbaşkanı seçilecek. Sonra 2007''nin herhangi bir ayında, en geç Ekim''de, genel seçimler yapılacak.
Fransa''da ise, cumhurbaşkanı seçimi var. Fransa, de Gaulle''e, sömürge imparatorluğunu tasfiye edebilmesi için, olağanüstü yetkiler vermek durumunda kalmıştı. 3. Cumhuriyet''te temsil görevi yapan cumhurbaşkanının, parlamenter demokrasi ile uyuşmayan yarı başkanlık sistemine dönüştürülmesinin mucip sebebi budur. Böylece Fransa''da 4. Cumhuriyet doğdu. Sağ''da Golistler''den (de Gaulle''cüler) olsun, Sol''da sosyalist gruptan olsun, güçlü politikacı -devlet adamları bu göreve seçildi.
Chirac''tan sonra güçlü bir kişinin seçilmesi ihtimali zayıftır. 5. Cumhuriyet yakındır. Eski klasik parlamenter Fransız sistemine dönülebilir. 1789''dan bu yana Fransa tarihi, böyle sert dönüşlerle doludur. Chirac, 2007''de de seçilmek niyetinde idi. Ama Fransa''da o kadar uzun iktidar, Chirac''ın (Şirak) üstâdı de Gaulle''e (dö Gol) bile verilmedi.
2007 seçimi için muhtemel adaylar; Sağ''da Chirac''ın iç işleri bakanı Sarkozy''dir. (Sarkozi). Macar Yahudisi iken Fransız oldu. Sol''daki rakıybi milletvekili genç bir hanımdır: Segolene Royal (Ruvayyal). Bu güne kadar Fransa''da kadın devlet ve hükûmet başkanı görülmedi. Monarşi devrinde Fransa''da ve Almanya''da kadınlar tahta çıkamazdı. Ama Almanya''da geçen yıl Prof. Angele Merkel şansölye seçildi. Fransa''da da Royal''in şansı var.
Sarkozy ile Royal, şimdiden gırtlak gırtlağa geldiler. Başlıca kozlarından biri Türkiye''dir. İster inanın ister inanmayın..
Sarkozy, Türkiye''nin Avrupa Birliği üyeliğine karşıdır. AB''nin Türkiye''yi hazmedemiyeceğini (!) söyleyip, imtiyazlı (ne demekse!) ortaklık teklif ediyor. Türkiye''de böyle bir aşağının bayağısı teklifi kabûllenecek iktidar anasından doğmadı. Royal ise şöyle diyor: Türkiye''yi reddetmek felâket getirir. Türkiye''yi demokratik olmayan ülkelerin kucağına mı atalım? Avrupa standartlarına ulaşmış bir Türkiye''yi Avrupa''da kabûl etmiyecek devlet yoktur.
Görünen o ki, Sarkozy ile işimiz var. 75 milyon Müslüman Türkiye''nin AB''ye girmesi büyük tehlikedir, kesinlikle karşı çıkılmalı kabîlinden cevherler saçıyor. Böyle bir adamı teşhis hatası yaparak yükselten Chirac''ın Türk dostu politikasına karşı çıkıyor. Gerçekte Fransa halkının mutaassıp kesimine hitâb ediyor. Dünyanın nereye gittiğini kestiremiyor.
Talebani''ye mektup
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Doğrusu can dostumuz Talebani''ye kırıldık, incindik, küstük, gücendik. Saddam''ın pençesinde iken kırmızı pasaport vererek onurunu kurtardığımızı unuttu. Yarım milyon yandaşı Kürt''ü topraklarımıza alarak soykırımdan esirgediğimizi pas geçti (bu arada kaydedelim: Irak''tan Kürt ve Bulgaristan''dan Türk kitlelerini Türkiye''ye almamız büyük stratejik hata idi). Ama en önemlisi, mahut 2. tezkere''yi reddederek, politik dirayetin zirvelerine tırmandık. Irak''ın kuzey üçte birinde Kürdistan kurulmasını sağladık. Hem Talebani, hem diğer dostumuz Barzani tezkerenin reddi üzerine bir gün ara ile, işte şimdi Kürdistan devleti kuruldu diyerek alenen sevinçlerini açıklamışlardı. Kürt devleti kurulsun diye biz, en kıdemli müttefikimiz cihan devleti Amerika''yı gücendirmeyi göze aldık. PKK belasını tekrar başımıza sarmaktan bile çekinmedik. Şu Kürtler devlet sahibi olsunlar! diye... Sonunda can dostumuz Talebani''yi, değil Kürdistan''ın, bütün Irak''ın cumhurbaşkanlığına kadar çıkardık. Bağdad''a yollayıp Hârûnürreşîd efendimizin muhteşem tahtına oturttuk. Can dostumuz bu Talebani, geçen gün New York radyosunda Türkiye''yi tehdit etmesin mi? Kulaklarımıza inanamadık. Gözlerimizi oğuşturduk. İngilizce''si yeterli değil de yanlış söyledi sandık. Bu tehdidini bile acemiliğine verip geçecektik ama; Türkiye''yi İran ve Suriye ile aynı kefeye koyması bizi kahretti. İran, Suriye ve Türkiye iç işlerimize karışırsa, biz de onların iç işlerine karışıp ülkelerini berbâd ederiz demesin mi? İkinci Esat ve Ahmedinecad adına konuşmak bize düşmez. Ama Türkiye olarak, hiç saklamıyoruz çok bozulduk. Korkudan titrememiz mi gerekir şeklinde düşünenlerimiz çıkar diye endişelendik.
Yakında Başbakanımız Washington''da Başkan Bush''a İran politikanızda yanınındayız diye sadece 3 kelime telaffuz etse, senin halin nice olur ey Talebani? Senin iç işlerine ağabeyin Türkiye değil, ABD derinlemesine karışıyor. Niçin Amerika''yı başından def etmek yerine bizi gücendirecek lâflar söylüyorsun?
5. Cadde Gökdelenleri bu kadar mı başını döndürdü?..
Kötü bir rapor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Eylül, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa''nın Strasburg şehrinde Avrupa Parlamentosu, Türkiye''nin açıkça aleyhinde bir AB ilerleme raporu yayınladı. Ermeni soykırımı konusu, Türkiye''nin başında sürekli Demokles kılıcı sallandırmak için bir koz şeklinde saklanması daha münasip görülüp çıkartıldı.
Çeyrek yüzyıl önce AB üyeliği fırsatını bize kaçırtan o dönem söz sahibi olanları, bir defa daha kınıyoruz. Ne kadar da öngörüden mahrum imişler... Bizi bu durumlara düşürdüler. Dışarıda kaldığımız müddetçe böyle raporlara maruz kalacağımız kesindir.
Türkiye gibi bir devleti bu derecede eleştirilere muhâtab kılan ortama gelişte bize ait faktörler şunlardır:
- AB ile ilişkilerimizde Amerika''nın daima lehimize tavassut etmekten artık vazgeçmesi (Talebani''yi bile Amerika''nın konuşturduğunu sanıyorum).
- İsrail''in aynı tavassutu artık durdurması, Dünya Yahudileri''nin 500 yıldır ilk defa bize tereddütle bakmaları.
Amerika''nın Türkiye''nin müttefikliğinden ciddi şüpheye düşmesi, belki bizi terörist ülkeler saydığı İran, Suriye, Filistin müttefiki görmeye başlaması.
- AB ile müzakerelere dört elle sarılmayıp işi oluruna bırakmamız. Müteaddit uyarmalara rağmen bir türlü vaktiyle aday devletlerininkilere benzer müzakere örgütlenmelerini oluşturmaktaki ihmalimiz.
- Rapor şakır şakır yazılırken bile, Strasburg''u boş bırakmamız.
- Çıkarılması gereken yasaların tatilden önce Yüce Meclis''e sunulmaması.
- 301. madde kabîlinden netameli maddeleri, kelimesi kelimesine, -işimize en fazla gelen- bir AB ülkesinin mevzuatından tercüme yoluna gitmeyip, çapraşık, muğlâk, zevksiz, münakaşaya açık bir Türkçe ile metinler yazmamız.
- Ekümeniklik, papaz okulu, vakıfların iadesi gibi incir çekirdeğini doldurmaz işleri başımıza belâ edecek hâle getirmekteki inanılmaz hünerimiz..
Asıl rapor Brüksel''de Avrupa Konseyi''nden çıkacak. O zamana kadar elimizi çabuk tutmadığımız takdirde, Türk dış politikası büyük hezimete maruz kalır.
Millî üniter ve laik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ''un Harb Okulu''ndaki açılış dersi epey şümullü bir ders görünümünde olduğu için, üzerinde durmak gerekir.
Sayın Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetleri''nin ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet konularında taraf olduğunu, ne içimizde, ne dışımızda bu hususta tarafsızlık beklenmemesini vurguladı.
Ulus Devlet''in millî devlet, daha açık ifadeyle Türk Devleti manasında kullanıldığını, okuyucularıma açıklıyorum. Her zaman yazdığımız gibi: Burası Türk devletidir. Kim bu gerçeği unutursa başarısız kalmaya mahkûmdur. Türk kavramı ırk belirtmez. Türk olmak için Türk aslından gelmek gerekmez. Bu gerçekleri tekrarlamak bile fuzulidir.
Üniter devlet, yukarıdaki ilk ilkenin bir parçasından ibarettir. Mahallî kültürlerin muhafazası, üniter devlete aykırı şekilde kullanılamaz. Üniter devlet bahanesiyle mahallî kültürler de engellenemez.
Laiklik, demokrasi gereğidir. Bu üç ilke de demokrasiye aykırı değildir. Demokrasiye aykırı tefsirler getiren açıkgözler makbulümüz değildir. Demokrasi dışında bir rejimi asla kabûl etmez, Türk''e hakaret sayarız.
Atatürk''ü küçümsemek de ulus devlete aykırıdır. Şu iki rezerv ile: O dönemin uzmanı tarihçiler, Atatürk''ü ilmî ve fikrî bakımlardan serbestçe eleştirebilirler, zaten bu husus kaçınılmazdır. Bu eleştirilerde art niyet bulunmamalıdır. Art niyetli eleştiri zaten ilim ve ahlâk dışıdır. İkinci rezervi Paşamız, açılış dersinde işaret etmiş: Atatürk ilke ve inkılâpları, 1938''de donmuş, kalıplaşmış, sonuca ulaşmış değildir ve değişmez tabular hâline gelmemiştir. Devrin şartlarına, Türk devletinin ve milletinin yüce menfaatlerine göre geliştirilecek ve mutlaka muasır medeniyet seviyesine erişmek gayesi hedef alınacaktır. Bütün Atatürk ilke ve inkılâpları bu hedef içindir ve başka hiçbir şey için değildir.
Demokrasilerde, yukarıda anılan ilkeler ve bu ilkelerin getirdiği rejim ve düzen, silahlı kuvvetlerin özel dikkatine sunulmuş, yasa ile bu görevler verilmiş değildir. Türkiye''de de zamanla böyle olacaktır. Türkiye''de laiklik, üniterlik, millîlik üzerinde konsensüs oluşunca lüzum kalmaz. Ancak bugün, bizi ileriye götürmekten alıkoyacak kötülüklerin ortaya çıkabileceği ihtimali varit görülmüştür. Askerin, siyasî iktidar tarafından harekete geçirilebileceğini unutmamak gerekir. Başbuğ''un konuşması ve 3 ilkesi Sayın Demirel tarafından desteklendi.
İstanbul''da Harp Akademileri''nde ilk dersi Sayın Genelkurmay Başkanımız verecek. Gerekirse analizini yapacak, daha doğrusu ne anladığımızı ifadeye çalışacağız. Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları da Başbuğ paralelinde konuştular. Zaten askerin hele bu konularda asla fikir ayrılığı olmaz. Türkçe ezan gibi, vaktiyle Gökalp''in yanıldığı bir büyük yanlışı tekrarlamaya ise katılmak mümkün değildir, olmayacak şeydir. Diğer haklı savunmaları zayıflatır.
İrtica var mı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''de siyasî iktidar sahiplerinin rahat icraat yapabilmesi iki şarta bağlıdır: İçeride ordu, dışarıda Amerika ile uyum sağlayabilmek. Bunu beceremeyenlerin huzuru kaçmıştır.
Demokrasi dönemine ayak bastığımız 1946''dan bu yana 60 yıllık tarihimizden çıkardığımız kanun kuvvetinde sonuç budur:
Konuyu çok daha geniş açıdan ele alırsak, demokrasinin kesin tariflerinden birini hatırlamak istiyoruz: Demokrasi, askerin ve yargıçın politikaya karışmadığı rejimdir.
Demek ki, olgun manada demokrasiye kavuşmak için, silahlı kuvvetlerin ve yargının şikâyet konularını ortadan kaldırmak gerekiyor. Bu iş, her iki organı siyasetten çekerek yapılacaktır. Bizim için epey hüner işi görülüyorsa da, Batı demokrasilerinde çoktan gerçekleşmiştir.
Genel Kurmay Başkanımız, şikayetlerini, dikkatli, centilmence ve demokratik çizgiye saygılı üslûpla ifade etti. İrtica tehlikesi hususunda Cumhurbaşkanı ve ana muhalefetle birleşti. Başbakanımız ise irtica yok dedi. TBMM Başkanı laikliğin tarifini isteyerek, dinî hürriyetlerin kısıtlandığını ima etmişti. Adalet Bakanımız, neyin irtica olduğunun açık beyanı gerektiğini belirtti ki buna edebî san''atlarda tecâhül-i ârifâne diyoruz. Zira yasalarımızda yalın şekilde irtica diye bir suç yoktur.
İrtica kelime ve kavramı, 1908''de İttihad ve Terakki Partisi''nin muhaliflerini sindirmek için kullandığı bir slogan şeklinde siyasî tarih terminolojimize girdi. Her dönemde kullanıldı. Üstelik Menderes, Demirel, Özal gibi demokrasimizin ve Merkez Sağ''ın büyük devlet adamlarına karşı düşüncesizce, egoistçe talaffuz edildi. Ancak 1908''den 2006''ya kadar Türkiye''de irtica tehdidi, hattâ irticanın ta kendisi tezahürler olmadığını söylemek gerçeklere aykırıdır. Tarihimiz boyunca tek örneği bulunmayan din devletini, hattâ maazallah bugünki İran rejimini beğenenler bugün de mevcuttur. İnsan tabiati ve tabiat kanunları gereği her zaman da olacaktır. Ancak tehlike çizgisine ve şikâyete müsait hâle getirmemeye özen gösterirsek rahat ederiz.
..Pax Persica
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan, Londra''da. Yazımızı kaleme aldığımız sırada henüz Blair ile görüşmemişti.
ABD Dışişleri Bakanı Condy Rice ise, Riyad''da. Kral Abdullah''la görüştü. Yaşlı kral, veliaht ve naib olduğu uzun yıllarda Amerika muhalifi idi. Ağabeyinin yerine tahta oturunca, Amerika ile iyi geçinmeye başladı.
Suudi Arabistan, Saddam tehdidinden kurtulmuştur. Şimdi İran tehdidi altındadır. İran, bu topraklarda, kendi patronajı altında, el-Kaide''ye sosyalist bir "şeriat cumhuriyeti" kurdurmak isteyecektir. Sonra diğer Körfez monarşileri, Suudiler''in âkıbetine uğrayacaktır.
Daha sonra İran, Türkiye''ye rejim ihracına kalkışacaktır. Irak''ın güneydeki üçte biri, hattâ ortadaki ikinci üçte biri ile Suriye ve Lübnan''ın şimdiden avucunun içine girdiği fikrindedir. Zaten gerçek, hemen hemen böyledir.
Böylece dünya petrolünün yarısına egemen olacak İran, ekonomik sebeplerle kendisiyle iyi geçinecek Avrupa''yı, ihtimal Çin''i de yanına alarak, hizaya getirecektir. Amerika''yı kendi kıt''asına def etmekle yetinecektir. Zira enerji sıkıntısına düşecek Amerika, kendi içinde kahrolacaktır. Yahudilere gelince, geldikleri ülkelere geri gönderecektir. Bu suretle Pax Persica gerçekleşecektir.
Bunları İngiltere Başbakanı Blair, belki Başbakanımız''a anlatır. Hilmi Özkök Paşa''nın giderayak yalnız ve sadece İran tehdidi hakkında Türkiye''yi uyararak ayrıldığına göre, Genelkurmayımızın bu konuda bilgisi vardır.
İran projesi, ABD millî projesinin Asya alternatifidir. Ancak Başbakanımız, Washington''da, Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika planının ortağı olduğumuzu söyledi. İlk defa böyle bir şey talaffuz etti.
Miss Rice, toplam petrol üretim ve rezervleri İran''ınkini defalarca katlayan 6 Arap Körfez Monarşisi''ni ziyaret ediyor. Herhalde onları, İran''ın niyetleri üzerinde uyarıyor. İran''ın bu monarşilerde ajanları vardır. Rice, Arap devletlerinde İngiliz karşıtlığının ve nefretinin yerini alan ve husumet derecesini bulabilen Amerikan karşıtlığını yatıştırmaya çalışıyor.
Sert eleştiriler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan, cihan devletinin merkezi Washington''da iken, hem Cumhurbaşkanımız, hem Genelkurmay Başkanımız tarafından sert şekilde eleştirildi.
Cumhurbaşkanımız''ın cihanşümul kuralları olan demokrasi''yi, anayasamıza dayanarak nasıl algıladığını epeyce hayret ve bir miktar da dehşetle dinledim. Kendisini seçen milletvekillerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin yüce ve kutlu çatısı altında, hukuk fakültesinin hazırlık sınıfı öğrencilerine ders veren süprem bir hukuk otoritesi eda ve üslûbuyla hitabı, Cumhuriyet tarihimizde ilk''tir. Bir ABD Başkanı''nın Kongre üyelerine bu şekilde hitabı akıldan bile geçirilemez.
Gerek Sayın Sezer, gerek Sayın Orgeneral Büyükanıt, başka başka üslûplarla, fakat hemen hemen aynı maksatla iktidarı ve bilhassa iktidarın başını uyarmak istediler. Ne demek istediler? Okuyucularımın müsamahasına sığınarak bunu, çocukların da anlayabileceği basitliğe indirgeyerek ifade edeceğim: Zinhar cumhurbaşkanı olma! demeye getirdiler. Elbette Türkiye''de rejimin irtica tehlikesi ile tehdide maruz kaldığını savundular. Ama uzak atıştaki hedef, benim anladığım kadarıyla, bu şekildedir.
Zira Erdoğan''ın Çankaya''ya çıkmasının bu tehlike ve tehdidi bertaraf edemeyeceği kanaatindeler. Birçok kesim için Sayın Sezer''in, bu tehlikeye karşı paratoner sayıldığını biliyoruz. Çankaya''nın yeni efendisinin bambaşka bir ekol mensubu bulunması, bu kesimleri endişeye düşürüyor.
Atatürk''ün emirlerinizi aldım, emirlerinizi yerine getirdim diye Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden hitap ettiği milletvekillerini, memurlarla eşitleyip emredilebilir duruma düşüren ortam, parlamenterlerimizin para ve ticaret işlerini yasaklayamamaları ile oluştu. Bu husustaki AB standartları bir türlü parlamenterlerimize uygulanamadı. Bu sebeple, demokrasinin temeli olan milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması furyası başladı. Epey milletvekili ticaretlerini geliştirmek ve zenginleşmek gayesiyle Yüce Meclis''e ayak bastı. Böyle işlerle ilgisi bulunmayan arkadaşlarına da şâibe bulaştı.
Cumhurbaşkanınca azarlanan milletvekillerinin, dokunulmazlıklarının AB normlarına göre sınırlandırılması, şimdi büsbütün zor hâle geldi.
Cumhurbaşkanlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''de cumhurbaşkanlığı makamı, Özal''ın ve bilhassa ardından Demirel''in seçilmeleriyle büyük önem kazandı. Özal ve bilhassa Demirel''in dış ilişkilerimizi, Avrupa Birliği''ni, ağırlıkla Türk cumhuriyetlerini ve eski Türk eyaletleri olan ülkeleri öne çıkartan parlak dönemleri göz kamaştırdı. Cumhurbaşkanı yetkileri 1982 Anayasası ile arttırılmıştı. Ahmet Necdet Sezer, Anayasa Mahkemesi başkanı iken bu yetkilerin fazla olduğunu söyledi. Gerçekten 3. ve 4. Fransız Cumhuriyetleri örneği parlamenter demokraside cumhurbaşkanı, bugünki Almanya ve İtalya cumhurbaşkanları gibidir. Sadece temsil eder. İcraya girmez. Asla icranın başı falan değildir. Bize gereken de budur. Devleti, seçilmiş ve güven oyu almış başbakan yönetmelidir. Sezer, Başbakan Ecevit''in buluşudur. Koalisyon üyesi 3 iktidar partisi ile muhalefetteki Doğru Yol''dan, daha açık söyliyelim: Ecevit, Bahçeli, Yılmaz ve Çiller''den oy alarak cumhurbaşkanı oldu. Ecevit''le geçinemedi, atıştılar. Ancak Sayın Sezer, politikanın çetinliğini, AK Parti''nin tek başına iktidarında gördü. Kendi dünya görüşüne çok aykırı iktidar partisi karşısında, cumhurbaşkanı yetkilerinin yetersiz kaldığını ileri sürdü. AK Parti''nin ve felsefesinin karşısında bulunan kesimler ise, Sezer''i rejimin güvencesi gibi algıladılar. Hâlen durum budur. Bu durum, AK Parti lideri Tayyip Erdoğan''da Çankaya''ya geçmek arzusu doğurdu. Başbakanlık makamında yeterince serbest icraat yapamadığını, partisinin bazı arzularını ancak Çankaya''da gerçekleştirebileceğini düşündü.
Bu suretle, Başbakan''ın icranın mutlak başı olduğu Türk demokrasisi, yörüngesinden oynadı. Sunay''ın uyum sağlamasına rağmen Gürsel, Korutürk, Sezer gibi politikadan gelmeyen cumhurbaşkanlarının, seçilmiş politikacılarla çekişmesi, Çankaya''ya mutlaka bir politikacının çıkması gerektiğini ortaya koydu. Ben yazılarımda 1) Demokrasi, 2) TBMM, 3) Cumhurbaşkanı''nı eleştirirken çok dikkat ederim. Bu üçünün üstün saygınlığına halel gelmesini Türkiye için zararlı görürüm. Demokrasi, Yüce Meclis ve Cumhurbaşkanı''nın mükemmelliğinin Türkiye''nin kalitesini yükselteceğine inanırım. Cumhurbaşkanı politikadan gelmeli, fakat şahsiyeti üzerinde münakaşa edilen bir kişi olmamalıdır. İcraata soyunan iddialı politikacının yeri ise Çankaya değildir.
Dostça bir ziyaret
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Prof. Dr. Angela Merkel, -ekonomi bakımından- Avrupa''nın 1. ve dünyanın 3. devletinde iktidarın başıdır. Almanya''da vatandaşların önemli kısmı cumhurbaşkanlarının adını bilmez. Cumhurbaşkanını Meclis seçer. Temsil eder. İcraya karışmaz. İcra, sansölye denen federal başbakanın demir ellerindedir.
Almanya''da -aynen Fransa''da olduğu gibi- kadınlar tahta geçemezlerdi. Merkel''e kadar da bu iki önemli Avrupa devletinde kadın cumhurbaşkanı ve başbakan görülmedi. Çok katı ve iğrenç bir komünizmin pençesindeki Doğu Almanya''da yetişmiş, Saksonya''da Protestan bir rahibin kızı Angela Merkel, fizik profesörü iken, iki Almanya''yı birleştiren Şansölye Helmut Kohl tarafından politikaya sokuldu. Az zamanda kudretli Hristiyan Demokrat Parti''nin başına geçip ana muhalefet lideri oldu. Schröder gibi güçlü bir sosyal demokratı kıl payı geride bıraktı, koalisyon kurdu, Almanya''nın başına geçti.
Merkel, muhalefette iken, Türkiye''ye imtiyazlı (!) ortaklık (ne demekse?!) sloganının şampiyonluğunu yaptı. Şimdi fikrini değiştirdi.
Başbakanımız Tayyip Erdoğan''a, dün İstanbul''da, partisinin, Türkiye için hâlâ aynı fikirde bulunduğunu, fakat devletlerde süreklilik temel prensip sayıldığından, Almanya''nın Türkiye''ye söz verdiği AB üyeliği esası üzerinden müzakerelere devam edeceğini bildirdi.
Ahde vefâ gibi insanı insan ve devleti devlet yapan bir ilkenin cesur sahibi olduğunu gösterdi. Stratejik ortağı ve kendisinden on defa tecrübeli politikacı Jacques Chirac (Jak Şirak)''a fark attı.
Ancak başta Almanya, 25 Avrupa devletinin Türkiye''ye tavrı, epey geniş ölçüde Washington''a bağımlıdır. Bizde bunu unutan politikacı, Türkiye''ye felâket getirir. ABD ile bozuk çalan bir Türkiye, Avrupa''daki saygınlığının epeycesini yitirir. 20 milyar doları çoktan aşan ticaret hacmimiz bulunan Almanya''da Merkel, selefi Schröder''in aksine, Washington''a karşı çok dikkatlidir.
Konu dışı ama, bir cümle daha yazayım: Merkel''in ziyareti vesile oldu öğrendik: Bakanlar, Devlet Başkanını asla kızdırmamalıdırlar!..
6. Cumhuriyet göründü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yarın Fransa Cumhuriyeti Millî Meclisi''nde, hiçbir zaman vuku bulmamış 1915 Ermeni Soykırımı iddiasını inkâr edenlere ceza verilmesini öngören yasa müzakere edilecek. Böylesine inanılmaz bir konunun müzakeresi bile, 5. Cumhuriyet''in sonunun başlangıcıdır. Ufukta 6. Cumhuriyet göründü veya tercihe göre yeniden monarşi (krallık) gelir. Çünkü cumhuriyet rejimi ile bu kadar oynamaya gelmez. Naziktir, kırılıverir.
Daha önemlisi, dünyaya 1789''dan bu yana fikir hürriyeti öğreten Fransa''nın fikir ve ilim aleyhine yasa çıkarmasını başka ülkeler taklid edeceklerdir. Biz Türkler, fikir hürriyetini ve cumhuriyet rejimini Fransızlar''dan öğrendik. Monarşist Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler, sonra cumhuriyetçilerimiz, zor da olsa fikir hürriyetini savunarak bizi bugünki çizgiye getirdiler.
Bizde lise son''da Fransız İhtilâli ve evreleri, lüzumsuz teferrüatla okutulur. Sınavı veren öğrenci, hemen unutur. Okuyucularımın yüksek müsamahalarına sığınarak, Fransa''daki radikal rejim değişikliklerinin kronolojisini sunuyorum:
1789''a kadar krallık, 1789-1792 meşrûtî krallık, 1792-1804 (tam 4 defa Anayasa değiştirilerek) 1. Cumhuriyet, 1804-1814 1. İmparatorluk, 1814-1815 2. Krallık, 1815 1. İmparatorluk (devamı), 1815-1830 2. Krallık (devamı), 1830-1848 Meşrûtî Krallık, 1848-1852 2. Cumhuriyet, 1852-1871 2. İmparatorluk, 1871-1940 3. Cumhuriyet, 1940-1947 Fransız Devleti (önce faşist, sonra otoriter), 1947-1958 4. Cumhuriyet, 1958''den bu yana 5. Cumhuriyet denen yarı başkanlık, muhtemel gelişme: 2007''de 6. Cumhuriyet (ki 3. ve 4. cumhuriyet rejimlerinin devamı olur) veya Krallık.
İşte bizden ceza yasamızın 301. maddesinin tadili için kıyamet koparan Avrupa Birliği''nin kurucusu devletin hâl-i pür-melâli.. Meselâ hâlen İtalya ceza yasasında dik âlâsı bulunan millet ve devlete hakarete karşı maddeler, bizde kanunlarımız Türkçe redaksiyondan mahrum bulunduğu için, doğrusu çapraşık yazılmış. Düzelteceğiz ama sosyal demokrat CHP muhalif. AK Parti ise grubunu toparlayamadığı için genel başkanından öğrenci çizelgesi cezası ile tehdide maruz kaldı. Vatan hainlerimiz Nobel hayaliyle romanlarını yazabilecekler ama Stockholm ve Oslo''da avuçlarını yalıyacaklar. Üstelik kovuşturmaya muhâtab olmayacakları için reklamdan mahrum kalıp tirajları düşecek, isimleri unutulacak.
Sen çok yaşa Fransa e mi! Bana ne yazılar yazdırıyorsun..
2007''ye doğru
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2006 yılı Türkiye için de, Dünya için de epey dalgalı, çekişmeli, heyecanlı geçti. Yılın bitmesine iki buçuk ay kaldı. 2007''nin hem Türkiye''de, hem Dünya''da daha da yüksek tempolu geçeceğinin bütün belirtileri ortadadır.
2007''de Türkiye''de yeni cumhurbaşkanı seçilecek. Bu makama Sayın Erdoğan''ın talib olması çok kuvvetli ihtimal. Ancak, Erdoğan''ın parti liderliğinde, icrada, başbakanlıkta kalmasının daha verimli geçeceğini yalnız AK Parti karşıtları ve tarafsızlar değil, hayli AK Partili de düşünüyor. Erdoğan Çankaya''ya çıktığı takdirde Ekim''de veya daha önceki seçimde AK Parti''nin oy kaybedeceği kesin. Üstelik genel seçimler yüksek tansiyonlu geçecek. Zira Erdoğan, Sayın Sezer''in imza koymadığı epey belgeyi imzalıyacak. Zaten Çankaya''yı bunun için istemiyor mu?
Ermeni edepsizliği 2007''de de sürecek. Daha tavsama, bıkkınlık ve Ermeniler''in zarar görmesi evrelerini yaşamadık. AB ile müzakerelerimiz hararetini muhafaza edecek. Müzakerelerimiz artık mutlaka daha işlek hâle getirilecek. Sesimiz Ankara ve İstanbul''dan değil, Strasburg ve Brüksel''den de yükselecek.
2007 sonunda, muhtemelen grup sahibi 4 partili yeni bir Yüce Melis oluşacak. Zayıf ihtimal, fakat AK Parti gene üçte bir oyla üçte iki milletvekili çıkarırsa, hem AK Parti, hem Türkiye için verimsiz bir dönem başlıyacak. Yetersiz muhalefet demokrasimizi yaralıyacak. Bu takdirde, yasalarımız artık ıslah edilerek hemen seçim yenilenecek.
2007''de Dünya, İran''ı konuşmakta devam edecek. Fakat İran konusunda artık ne olacaksa olacak. Pax Americana veya Pax Persica... İkisinin ortası yok gibi bir şey... Ben böyle düşünüyorum.
2007''de Avrupa, doğusundaki eski Sovyet cumhuriyetleri veya uyduları ile çalışmasını sürdürecek. AB''de Türkiye konusu daha büyüyecek. Stratejik bakımdan Türkiye''siz olmanın kapital sakıncaları daha şümullü idrak edilecek. Çekişmelerin sonunda Türkiye''nin sağlıyacağı menfaatler üste çıkacak. Fransa ile Almanya''nın uyum dönemi, çeşitli sebeplerle, hârikulâdeliğini yitirecek.
2007''de refah artacak. Yoksul ülkelerdeki nüfus patlaması insanlığın birinci sorunu hâline gelecek.
Atom bombalı bir Kuzey Kore, gerekçesiz ve modası çoktan geçmiş varlığını koruyabilmek için, İran''ı aşarak, Dünya problemi olabilecek.
2007''de de, aklını başına toplıyabilen milletlerin yüzü gülecek. Şuraya buraya takılıp kalanlar, itilip kakılacak, muâsır medeniyet seviyesinin dışında çağ dışı hayatlarına devam edecek...
..Kara bir gün
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa Millet Meclisi 577 milletvekilinden oluşur. Oylamaya 125 milletvekili katıldı. 19''a karşı 106 oyla Ermeni yasası kabul edildi. Geri kalan 452 milletvekili, Fransa için utanç kaynağı şeklinde tarihe geçecek bu oylamada bulunmadı. Ama onların sistemine göre sonucu değiştirmez.
Fransa tarihi için bir kara gün gerçekleşti. Fransa, fikir hürriyeti öncülüğünü, hukuka karşı tarafsızlığını ve saygısını, Avrupa Birliği ilkelerini ayaklar altına aldı. Bununla beraber yasa, hemen yürürlüğe girmeyecektir. Senatoda da kabulü ve cumhurbaşkanınca imzalanıp yayınlanması gerekiyor. Senato çok uzun müddet gündemine almıyabilecektir. Zira Fransız hükûmeti, bu yasaya karşı olduğunu bildirmişti.
1915''te Ermeni Soykırımı olmadı demenin cezası, bu yasaya göre 1 yıl hapis veya 45.000 euro para ödemektir.
Henüz yürürlüğe girmemekle beraber yasanın tepkisi Türkiye''de büyük olacaktır. Olmalıdır. Yasa, iğrençtir. Ermeni propaganda broşürleri dışında konu hakkında bir şey bilmeyen milletvekilleri ve genellikle Fransızlar, müttefikleri ve AB adayı Türkiye gibi önemli bir devleti hiçe saydılar. Ama itidalli davranmamız çok daha iyidir. Menfaatlerimiz bakımından böyle yapılmalıdır. Kiliseye, Fransa kutsallarına karşı kesinlikle millî geleneklerimize, Türk''e aykırı şeyler olmamalı.
Fransa''nın dün Bosna''da, evvelsi gün Cezayir''de, bu arada 1918 sonrasında Türkiye''de, Suriye''de, Fas''ta, Madagaskar''da yaptığı hesabı sorulmamış katliamlardan bol bol bahsedebiliriz.
Daha radikali, önümüzdeki günlerden başlıyarak, Fransa nezdinde Ermeni meselesinin politik sonuçlarını çok ciddi şekilde izlemektir. Fransa anayasa mahkemesine gitmek ise bizim elimizde değil. İnsan Hakları Mahkemesine gidebiliriz, fakat uzun vadelidir.
Ermenistan Cumhuriyeti''ni sıkıştırabiliriz. Azerbaycan topraklarının işgalini ve orada yapılan katliam ve sürgünü her vesileyle dile getirebiliriz. Kaçak işçileri çıkarmak hukuken hakkımızdır ama, onlara dokunmamak daha iyidir. Bize pek yakışmaz. Cezayir hakkında yasa çıkarmak üzerinde de düşünmeliyiz. Cezayir''i müşkül durumda bırakmıyalım. Zira Fransa ile iç içe yaşamaktadır. Ve Fransa''nınkine benzer bir yasa çıkarmak suretiyle Fransa Millî Meclisi''nin yaptığı kapital hataya düşmeyelim. Zinhar muâsır medeniyet seviyesine ulaşmak millî hedefimizden sapmıyalım.
.Nobel
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir Türk''ün hiç bir branşta Nobel Ödülü almaması, bazı eleştirmenlerimizce yıllar boyu milletimizin başına kakıldı. Yaşar Kemal''in Edebiyat Nobeli alması için Mesut Yılmaz''dan François Mitterand ve Madame Mitterand''a kadar pek çok kişi çalıştı. Olmadı.
Nobel''in Barış Ödülü''nü ise bir ara milliyetçi, liberal, ümanist, demokrat büyük devlet adamı olan Turgut Özal gözüne kestirmişti. Türkiye''ye tanıtım alanında prestij getireceğini
umuyordu. Üzerine giderse tavizler isteneceğini, Türkiye dış politikasının bu tavizleri kaldıramıyacağını hissetti, vaz geçti.
Orhan Pamuk, dikkatli ve akıllı davrandı. Daha ilk romanını yazarken Nobel düşündüğünden eminim. Yaşar Kemal için, Kürt lobisinin ve Türk Solu''nun Stockholm ve Oslo''yu yeterince etkileyemediğini gördü. İnanmasına ihtimal vermediğim, inansa bile hiç bilmediği âşikâr bir konuda kesin olduğu kadar mübalağalı bir cümle patlattı: Son yıllarda 30.000 Kürd''ü ve 1915''te bir milyon Ermeni''yi öldürdüğümüzü söyledi.
Bu rakamlar, ciddiyetten uzak, maksatlı, atmasyon, çocukça, tarih gerçeklerine aykırı idi. Türkiye''de haklı tepki gördü. Bu tepkimiz, Avrupa''da protesto edildi. PKK olayında 30.000 kişinin en az yarısı Türk, diğer yarısı Kürt asıllı Türk''tür. Osmanlı''da ise Ermeniler yüz binin üzerinde Müslüman''ı vahşice öldürdüler ki onda dokuzu Kürt''tür. Osmanlı kaynaklarında Müslüman olarak geçer, ırk tefriki yoktur, zaten imkânsız gibidir. Nobel açıklaması Paris oylamasından 1 saat sonra yapıldı.
Orhan Pamuk, elbette kutlanmalıdır. Başarısı büyük, hattâ tarihîdir. Ancak söylediği cümleyle, hiç değilse bu cümlenin etkisiyle seçildiği
ithamından hayat boyu kurtulamıyacaktır. Böyle olmasa idi, daha çok sevinirdik. Bu ithamı silmek, büyük romancımızın iradesindedir. Paris''e gidip TV''de: Devletine baş kaldırarak çoluk çocuk kesip vatanı biçmeye kalkışan Ermeniler''e Türk''ün gösterdiği -Gökalp''in mukaatele dediği- karşılığı, akıl dışı mübalağa ile 1 milyon rakamını da vererek söylediği halde, Türkiye''de kendisine hiç bir şey yapılmadığını, belirtse, masum bir milleti 1.030.000 kişinin kaatili olmak suçlamasını geri almış olur. Güçlü ûslubu ile, Fransa''dan da aynı fikir hürriyetini beklediğini vurgularsa, bütün dünyada büyük yankılar oluşur. Tiraj uzmanı olarak yazıyorum, hiç bir ülkede kitaplarının tirajı düşmez, artar.
Elbette şu veya bu bakımdan eleştirenler dışında, Orhan Pamuk, Türkiye''de kesinlikle rahatsız edilmemelidir. Aldığı ödülün Türkiye''ye çok faydalar sağlayacağı, zamanla şaibesinin de mazur görüleceği, akıldan çıkarılmamalıdır
Türk''ün yolunu kesmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı İmparatorluğu''nu tasfiye eden anlaşma, iki taraftan da yüksek onay alamayınca kadük olan Sevr değildir. İki taraf yani Türkiye ile İtilâf Devletleri (Müttefikler) arasındaki Lozan anlaşmasıdır. Tunus''u, Mısır''ı, Sudan''ı, Kıbrıs''ı, güneyimizdeki bütünüyle Arabistan yarımadasını bıraktığımızı, Lozan''da kabûl ettik. Ama Lozan''da Ermeni meselesi, kıyımı diye bir konu konuşulmadı. Zaten az önce ortaya çıkan Ermenistan Cumhuriyeti üzerinde Lozan''dan önce anlaşmıştık. 1915 tehcîri 1923''te imparatorluk tasfiyesinde ele alınmadı. Nice yıllar sonra, yolumuzu kesmek için önümüze çıkarıldı.
Hangi yolumuzu kesmek? Avrupa Birliği üyeliğimizi engellemek... Osmanlı''yı zihnimizden çıkarmaya çalışan biziz, biz Türkler''iz, Türkiye Cumhuriyeti''dir. Bizim dışımızdaki bütün dış dünya Osmanlı''yı unutmadı. ABD Başkanı Clinton bile Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde yaptığı tarihî konuşmada bize Osmanlı''yı örnek gösterdi. Anlayan anladı. Anlamayana davul eşliğinde zurna çalınsa, Cenâb-ı Hak akıl ve gönül kulaklarını tıkamıştır, duymazlar.
Avrupa''da Türkiye''nin Hıristiyan olmaması yadırganıyor. Nüfusumuzun çokluğu, Avrupa''da hiç görülmeyen yoksul ülkelere mahsus çoğalma oranı, eğitimsiz ve işsizi bol nüfus, Avrupa''yı düşündürüyor. 40 milyon olsa idik, çoktan üye idik. Ama en çok, Osmanlı''nın vârisi bulunmamız ürkütüyor. Cihan devleti kurabilmiş bir milletten çekinmek duygusu doğaldır. Çok güçlü silâhlı kuvvetlerimiz hiç hoşlarına gitmiyor. 1945''te başlayan ve ancak Sovyetler''in dağılması ile sona eren Soğuk Savaş yıllarında, Avrupa kıt''asının hürriyetini ve demokrasisini koruyan bu ordu idi.
Türkiye bugün AB üyesi olsa, acaba Ermeni meselesi, Kürt sorunu; Fransa, Holanda, Avusturya gibi Avrupalılar''ın küstahlıkları mümkün mü idi? Sarkozy''nin bile aklından geçmezdi. Daha önemlisi muâsır medeniyet seviyesine erişmiştik. Bu seviyeyi aşamazdık ama, erişmemiz bile büyük Atatürk''ün rûhunu şâd ederdi. Sultan Mahmud, her gün önünden bir milyon kişinin geçtiği Türbe''sinde rahat uyurdu (muasır diye bir kelime yok, muâsır''dır, çağdaş demek).
AB üyesi olamadığımız takdirde başımıza neler gelecek... Bunun provası yapılıyor. Avrupa medeniyetinin kuyusunu kazabilecek derecede tehlikeli bir cehennem provasıdır. Gelecek seçimlerinin ötesinde Avrupa''nın ve kendi devletlerinin istikbalini öngöremeyen egoist politikacıların eseridir. Madem Ermeni meselesi vardı
ve 1915''te yani 1923''ten henüz 8 yıl önce vuku bulmuştu. Fransa niçin Lozan''da dile getirmedi de Orgeneral Maurice Pellê imzasını attı?
10 barajlı 25 yaş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Milletvekili seçilebilme yaş sınırı 30''dan 25''e indirildi. Muhalefet partileri, destek verdi. Zaten iktidar 25 yaş deyince, hiç bir parti, 25-30 yaş arası seçmenini karşısına alamazdı. Tek maddelik Anayasa tadilini Cumhurbaşkanı dün onaylayıp yayınladı. 25 yaş, Avrupa Birliği normlarına uyum için çıkarılmadı. AB''nin seçim sistemimiz üzerindeki talebi 25 yaş değildi. Yüzde 10''luk barajın indirilmesi idi.
Avrupa''da 30 yaş sınırı yoktur. 25, hattâ bazı devletlerde 18 yaşını bitirmek, milletvekili seçilmek için yeterlidir. Bizde 1877 Anayasasının pek çok hükmü, 1961''e kadar devam etti. 1961''de yepyeni bir anayasa yapıldı. Ama 1877''nin milletvekili için 30, senatör için 40 yaş haddi, değiştirilmedi. 25 yaşın kabulünde bir sakınca yoktur. Meclis 20''li yaşlarda tecrübesiz gençlerle dolmaz. Gerçi popülist bir yaklaşım olduğu âşikârdır. Ama 25 yaş, Meclis''te dengeyi bozmayacaktır. Partiler bir kaç genci listeye alırlar. Bir ikisi Meclis''e girer. İçlerinden büyük istidatlar çıkması ihtimali de mevcuttur. Eski meclislerimizde 30 yaşın biraz altında bir kaç milletvekilimiz -her halde liderlerin müsamahasıyle- bulunmuştur, hatırlıyorum. Tehlike oluşturabilecek unsur, yüzde 10 barajıdır. Derin devletin de bazı partilerimiz gibi bu yüzde 10 ucûbesini sevdiğini biliyorum. Ancak Avrupa''da 30 yaş barajı da, yüzde 5 üzerinde baraj da yoktur. Demokratik baraj yüzde 1''dir. Almanya, Hitler ideolojisinin hortlamasından korktuğu için yüzde 5''te direniyor. Neo-naziler bazı eyaletlerde yüzde 5''i geçip seçiliyorlar. Ama federal seçimlerde bu oranı bulamıyorlar. İtalya ise neo-faşistlerden korkmuyor. Yıllardan beri meclislerinde neo faşistler mevcut. Bizde önümüzdeki seçimlerde baraj yüzde 7, hiç değilse yüzde 8''e çekilse idi çok iyi olurdu. Sonraki seçimlerde artık yüzde 5''e ve daha sonra yüzde 5''ten de aşağıya düşmek şartı ile... Yüzde 10 barajla bir parti tarihimizde ikinci defa üçte bir oyla üçte iki milletvekili çıkarırsa ne olur? Seçimler hemen -baraj indirilerek- yenilenir. Halbuki aylar boyu seçimle oyalanacak bir ülkede yaşamıyoruz. İnşallah başımıza böyle bir şey gelmez, yüzde 10''la 2007 seçimleri umumu memnun kılacak sonuçlar verir. Ama gene yüzde 10''da direnirsek, Avrupa''dan koparız. Dünki yazım için iki düzeltme: 1) Muassır diye bir kelime yoktur muâsır yazılıp söylenir. 2) Pellê adı Pelle olacak.
Dış politikada hata yapmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul milletvekili Dr. Alaattin Büyükkaya, mütefekkir bir iş ve politika adamıdır. Geçen Perşembe gecesi bir entelektüel toplantıda şu teşhiste bulundu: Türkiye Cumhuriyeti dış politikada üç büyük hata yaptı: Rodos ve Oniki Ada''yı Almanlar boşaltırken kapamadık. Yunanistan''la beraber AB üyesi olmayı kabûl etmeyip 10 yıl istedik. 1 Mart 2. tezkeresini reddettik.
Bunlar doğrudur. Bu günlerde, Cumhuriyet tarihimizin 4. büyük dış politika hatasından kaçınalım: ABD ve İsrail''i dostluğumuzdan şüpheye düşürecek ve üstelik bize hiç bir fayda sağlamayacak davranışlardan sakınalım. Hollanda''nın inanılması zor tavrını hemen izleyen Fransa''nın akıl ve demokrasi dışı çıkışında, ABD ve beynelmilel Yahudi''nin Türkiye''nin dostu oldukları işaretini bu defa vermemelerinin etkisi vardır. Sarkozy''nin ABD ve Yahudi ile yakınlığı malûmdur. Washington''da Kongre, Ermeni yasası için, üzerinden Yahudi lobisinin ve Beyaz Saray''ın baskısının kalkmasını bekliyor.
İlgimi çeken başka bir düşünceyi, Türk Tarih Kurumu başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu ileri sürdü. Gazetelere göre şunları söylemiş: Anadolu''da kurulan devletler, Anadolu''ya kapanarak hayatlarını sürdüremezler. Türkiye Cumhuriyeti de Anadolu''ya kapanan devletler gibi parçalanabilir (Tarih kanunları bakımından) devlet-i ebed-müddet yoktur.
Atatürk''ün parlak dış politikasından sonra Türkiye Cumhuriyeti dış politikasında yapılan radikal hatalara, Osmanlı''nın son döneminde irtikâb ettiği onulamaz yanlışları eklemek gerekir. Bu yanlışlar sonunda, ikinci anayurdumuz olan Rumeli''ni kaybettik ve akabinde imparatorluğumuz yıkıldı. Fiilen çoktan yitirdiğimiz ülkeleri, Lozan''da resmen bıraktık. Osmanlı''yı silen o büyük hatalar işte şunlar:
1876''da Sultan Abdülaziz''in tahttan indirilip öldürülmesi, 1877''de Rusya ile ünlü 93 Harbi''nden sıyrılabilmemiz mümkünken beceremeyişimiz, 1909''da iğrenç 31 Mart Olayı, Balkan Savaşı''ndaki inanılmaz yenilgimiz, nihayet 1914 sonunda iki general bir politikacının elçabukluğu ile Cihan Savaşı''na girmek çılgınlığımız...
Başbakana geçmiş olsun
Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan''a geçmiş olsun. Geçen hafta Washington-Londra''dan başlayan hafta içinde şaşırtıcı yoğunluktaki trafiğe işaret etmiştim. Demokrasilerde başbakanların her yere gitmeleri gerekmez. Başbakan''ın rahatsızlığının tekrarlanmasını istemeyiz.
Gene Ermeniler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermeni Meselesi, artık zirveye çıktı. 1789''da kurulan o kadar anlı şanlı AssamblÈe Nationale''in (Fransız Millet Meclisi) ancak, 5''te 1 milletvekili oyu ile çıkardığı Ermeni Yasası, rezilliğin daniskası olarak zirve yaptı. Demokrasi denen nazlı kavram hem de tam ortasından çatlamaması ve Dünya barışının tehlikeye düşmemesi için, şimdi artık zirveden aşağıya doğru yol alacaktır. Bu inişte Taşnak teröristlerin peşine takılan Ermeniler epey zarar göreceklerdir. Düvel-i Muazzama oyunları ile bir defa daha hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Yeniden, bin yıl iç içe sulh ve sükûn, refah ve saygı içinde yaşadıkları Türkler''le anlaşacaklardır.
O zamana kadar, bizim gaflet uykusundan uyanıp çağdaş metodlarla çalışmamız gerekiyor. Millî meselelerimizi çok savsakladığımızı kabullenerek başlıyalım. Lâkırdı ve palavra edebiyatına değil gerçekçi teşhislere, gerçekçi politikaya, geniş ufuklara muhtacız.
Fransa''da 400.000 Ermeni oyuna karşı 400.000 Türk oyu çıkaramadık. Birleşik Amerika''da, Almanya''da Türkler, parça parçadır. Büyük kısmı çaresizlikten, çağ dışı dolandırıcı örgütlere yakalarını kaptırdılar. Türk asıllı Amerikalı, Alman, Fransız vatandaşı tipini oluşturamadık.
Türk cumhuriyetlerimize gelince, bazı liderlerimiz, oralara adım bile atmadılar. 200 milyonluk Dünya Türk kitlesi, 10 milyon dünya Ermenisi''nin iftiralarını göğüsleyemedi. Bir buçuk milyar Müslüman''a gelince, Bosna trajedisinde, Kıbrıs meselesinde olduğu gibi, Ermeni konusunda da sesleri çıkmadı. Lübnan meclisi, 1915''te Ermeni Soykırımı yaptığımızı kabûl etmiştir. İran, Ermenistan Cumhuriyeti''nin birinci müttefikidir, Azerbaycan Cumhuriyeti''nin ezilmesi için çalışmıştır.
Bosna''da Fransız generalin ve Holandalı albayın Sırplar''a 12.000 Boşnak''ı kundaktaki bebeklerine kadar soykırımdan geçirmeleri için izin vermesi, başlı başına dünyayı ayağa kaldıracak bir insanlık suçu idi. Bunlara göz yumularak 2006''nın büyük problemleri oluştu.
Bazı devletler, Ermeni üzerinden Türk düşmanlığı yapmak huylarının çirkinliğini ve demokrasiye verdiği zararı kavrayacaklardır. Ermeni konusu, bütün dünyada tavsıyacaktır. Yeter ki biz, bu sürecin hızlanması için gerekeni esirgemiyelim.
9. bomba
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçen hafta Kuzey Kore, ilk atom bombasını patlattı. Bu suretle nükleer silâh sahibi 9. devlet olduğunu kanıtladı.
Bu bombayı Kuzey Kore, öncelikle kendi öz vatandaşlarını korkutmak, rejimine itaat ettirmek için kullanacak. Vatandaşlarının, ellerinden alınan hürriyetlerini isteyip ardından tek gün yitirmeden Güney Kore ile birleşmesinden ödü patlıyor. Kuzey Koreliler açlıktan milyonlarcası kırılırken Güney''de refah devleti bütün şaşaasıyle hayat sürüyor.
Güney Kore''de yüzde 84''ü şehirli 49 milyon nüfus yaşıyor. Kişi başına 16.000 dolar düşüyor. GSMH 930 milyar dolar, dünyada 13. ve Asya''da Japonya, Çin, Hindistan''dan sonra 4.''dür. Kalite bakımından Dünya devletleri arasında 30. sırada (Türkiye 96. ve GSMH bakımından dünyada 19.). Kuzey Kore''de 23 milyon nüfus var. Vatandaşların yüzde 27''si rejim karşıtı, yüzde 45''i şüpheli kişi, ancak yüzde 28''i rejime sadık, ilân edilmiş ama, bu son oran bile çok mübalağalı görünüyor. ABD, Çin ve Japonya''da 5 milyon Koreli yaşıyor. Güney Kore, 2001 yılında Latin alfabesine geçti.
Washington, Güney Kore isterse, nükleer silâhlanmasına yardım edeceğini bildirdi. Amerika, Orta Doğu''da meşguldür. Uzak Doğu ve Pasifik''te muazzam askerî kuvvetleri var ama, Kuzey Kore''yi Japonya''ya bırakması muhtemeldir. Japonya, Amerika''nın sadık müttefiki, Amerika''dan sonra Dünya''da 2. ekonomik güçtür. İstediği takdirde bir kaç ay içinde süper nükleer silâhlar yapacak teknolojiye sahiptir. Aynı teknoloji, Dünya''nın 3. ekonomisi Almanya''da da mevcuttur.
ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Çin, stratejik nükleer güce sahip 5 devlettir. İsrail, Hindistan ve Pakistan''da da atom bombaları var. Kuzey Kore artık Amerika''yı, Japonya''yı, aynı milletin parçası bulunduğu Güney Kore''yi, hattâ yakın zamana kadar uydusu olduğu Çin''i tehdit etmekle kalmıyacaktır. Eşkıya devletlere ve milletlerarası terorist örgütlere de nükleer silâh ve teknoloji satacaktır. Sırf Güney Kore ile kaçınılmaz birleşmesini bir kaç yıl geciktirmek için...
Okuyucularımın, dostlarımın bayramlarını kutluyorum. Tebrik gönderenlere mukabele edemediğim için özürlerimi ve teşekkürlerimi sunuyorum.
Ermeni ve Kıbrıs
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa Millî Meclisi gibi fikir hürriyetinin kaynağı tarihî bir parlamento, bir devecinin peşine takıldı. Geçmişine yakışmaz iş yaptı. Şânını lekeledi. Şöhretine gölge düşürdü. İnsanlık suçu irtikâb etti.
Ermeni hakkında konuşup yazmayı yasaklamak teşebbüsünün, o kadar iddialı Fransız Cumhuriyeti''ne yaramayacağını aynı gün yazmıştım. Akıldan mahrum bu kararın, Ermeni sorununda zirveden inişi simgelediğini belirtmiştim. Öyle oldu. Fransa''da bile beğenilmedi. Kanlı bir darbeyle milletvekili öldürerek iktidarı gasb eden terorist Taşnak partisinin tahakkümündeki Ermenistan Cumhuriyeti dışında hiç bir ülkeden alkış almadı.
Bu karar, iktidarının sonuna doğru bocaladıkça bocalayan, Fransa''nın politik problemleriyle başa çıkamayan Jacques Chirac (Jak Şirak) gibi, de Gaulle talebesi büyük bir devlet adamının siyasî hayatının da hâtimesi oldu. Erivan''da çirkin lâflar söylemek tenezzülünde bulunan, Fransız gibi değil Ermeni gibi konuşan Chirac, müttefiki Türkiye''ye dönüp, meclisinin kararından üzüldüğünü söylemek samimiyetsizliğini irtikâb etti.
Kıbrıs çıkmazına gelince, Helsinki''de süper akıllı birkaç kişi, Maraş''ın üzerine oturmak planını bize yutturmak için teklif hazırladılar. Bizi aptal yerine koyan, başımızı belâya sokacak, karşılığında ciddi hiç bir şey vermeyen bu planı reddedeceğiz. Bir iki limanımızı Rumlar''a açmak ehvendir. Ancak bunun da karşılığı olmalı.
Kıbrıs, Brüksel''de yol kazasına sebep olmaz. Avrupa''nın Türkiye''den vaz geçmek çılgınlığına kalkışması ihtimal dışıdır. Ancak müzakereler karışabilir, yavaşlıyabilir. Onun için, artık şu uğursuz 301. maddeyi düzeltelim. İyi yazılmamış, Türkçe''nin şaşaasından mahrum bir madde. Fikir ve eleştiri kısıtlayıcı kanun hükümlerine ihtiyacımız yoktur.
Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, AB üyeliğinin keyfini çıkarıyor. Akılsız Avrupalılar''ın bağışladığı bu üyeliği, hiç hak etmedi. Zamansız tam bir beleşe kondu. Ermeniler''e gelince, 120 yıldır kendilerine büyük zarar veren Taşnak politikasından kurtulmalılar.
Kazakıstan ve Türk âlemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kazakıstan''da bir şantiyede Kazak işçiler, azınlıktaki bir kaç yüz Türk işçisine saldırıp yaraladı. Büyük arbede oldu. Ölen olmadı. Kazakıstan, hızla gelişen, enerji ve maden zengini büyük bir Türk ülkesidir. Üç buçuk Türkiye büyüklüğündedir. (2.725.000 km2, dünyanın 9. devleti). Kişi başına gelir 7.000 dolar, nüfus çok seyrektir (15 milyon). Kültür ve din bakımından da milliyetini bulmaya çalışıyor. İğrenç komünist rejimi bu kocaman ülkede 63 (altmış üç) açık cami bırakmıştı. Cami sayısı daha 1996''da 4.000''e yükseldi (2006 rakamına erişemedim). Bilindiği gibi Türkistan''da Şii yoktur. Bütün Türkler Sünnî Hanefî''dir.
Kazakıstan''da 50 milyar dolar yatırımdan bizim Türk şirketleri maalesef yalnız 2 milyar dolarlık ince bir dilim alabildi. Ahmed Yesevî Türk Kazak Üniversitesi var. Türkiye devlet olarak âtıl durumda. Almatı''daki büyükelçiliğimiz şu anda sadece 3 diplomatla çalışıyor. Hiç bir şeye yetişemiyorlar. Bütün Türk cumhuriyetlerinde aynı durumdayız.
Demirel cumhurbaşkanlığını tamamladı, Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerimiz asgarîye indi. Demirel''in, Özal''ın, Türkeş''in o derecede özen gösterdikleri Türkistan ve Kafkasya politikamız tavsadı, geriledi. Türkiye''nin boş bıraktığı alanlara Amerika, Rusya, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, Hindistan, Kore, İran, Suudi Arabistan girdi.
Diplomatlarımız, Türk cumhuriyetlerini, mahrumiyet bölgesi sayıyorlar. O coğrafyayı bilmeyen, sevmeyenler gönderilmemelidir. Türk işbirliğine taraftar, Türk konularına âşinâ ve hevesli, Türk''e âşık diplomatlarımız, kültür ve teknik elemanlarımız seçilmelidir. 3 diplomatlı Kazakıstan büyükelçiliğine ve emsaline verilen kadrolar çok yetersizdir. Boşluğu Fethullah Gülen Hoca''nın ve Prof. Turan Yazgan''ın okulları dolduruyor. Türkiye televizyonlarının büyük katkısı ile, Türkiye Türkçesi''ni yayıyor, öğretiyorlar. Türkiye Türkçesi''nin Türk âlemine yayılması, Türk''ün istikbalinin karakteristik göstergesidir. Türkiye-Azerbaycan-Hazar-Türkmenistan-Kazakıstan yolu açık, canlı olmalı, coşkun bir trafikle akmalıdır. Petrol ve gaz, o illerden Türkiye yolu ile dağıtılmalıdır. Rusya ve İran, bu arada Kürt ve Ermeni, yolumuzu kesmemelidir. Kaldı ki Rusya''da 20 ve İran''da 25 milyon Türk yaşıyor.
Cumhuriyet''in doğuşu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1908''de Osmanlı Türkiyesi (meşrûtiyet) ve (hürriyet) ilân ederek taçlı demokrasiye geçti. Ancak 3 yıl önce 1905''te Rusya da mutlak monarşiye son verip taçlı demokrasiye geçebildiği için, bizim bakımımızdan fazla ayıp sayılmaz. Sayılmaz ama, kocaman Rus ve Türk imparatorlukları, Batı ve Orta Avrupa''dan geri kalmış ülkelerdi. Bu da gerçekti. 1908 Türkiyesi''nde, on milyonlarca Osmanlı vatandaşı içinde bir tek cumhuriyetçi tanıyoruz: Kurmay önyüzbaşı Mustafa Kemal Bey... Fransız İhtilâli üzerindeki kitapları ezberlercesine okumuştu. Cumhuriyet rejimini beğenmişti. Fransa''ya gelince, cumhuriyet fikrini şüphesiz Roma Cumhuriyeti''nden ve 1776''da oluşan Birleşik Amerika''dan almıştı. Roma ise, daha Mîlad yılına girmeden cumhuriyetini koruyamamış, monarşiye geçmişti. Halbuki cumhuriyet rejimini sürdürmek için, bütün Roma tarihinin en büyük şahsiyeti olan Sezar''ı, arkadaşları senatörler, cumhuriyet senatosunun kulisinde bıçaklayarak öldürmüşlerdi. 1908''den sonra Mustafa Kemal bile, cumhuriyet düşüncesini, hâfızasının derinliklerine gömdü. Zaten Türkiye tahtında, bütün cumhurbaşkanlarından daha pasif olan Sultan Reşad (1909-1918) oturuyordu. Sonra, Mustafa Kemal Paşa''nın, İttihadçı diktatörlüğünden nefret duygusunu paylaştığı Sultan Vahîdeddin hâkan-halîfe tahtına geçti. Cihan Savaşı''nın en parlak Türk generali, padişahın kızına bile tâlib oldu. Ne zaman ki 1918 yıkımında Avrupa''da, Avrupa tarihini yapan Avusturya-Macaristan, Almanya ve Rusya imparatorluk hanedanları ebedî ve kutsal sayılmalarına rağmen sona erdi, bu ülkelerde cumhuriyet ilân edildi... Mustafa Kemal Paşa, monarşist Avrupa''nın nereye doğru gittiğini gördü. Eski dostu Sultan Vahîdeddin de Ankara ile ters düşünce, Büyük Zafer''e kadar sır şeklinde sakladığı cumhuriyet fikrine döndü. Birinci Cihan Savaşı''na kadar cumhuriyet, Amerika kıt''asına has bir rejimdi. Devlet başkanının aynı aileden değil de, seçimle veya zorla gelenlerden oluştuğu bir rejim. Birinci Cihan Savaşı, Mustafa Kemal Paşa''yı Atatürk ve Türkiye''yi cumhuriyet yaptı. Avrupa kıt''asında ise cumhuriyet, baskın (dominant) çıktı. Asya''ya da, batıda Türkiye ve doğuda Çin''den başlıyarak sıçradı. Birinci Cihan Harbi''nden önce Avrupa''da İsviçre ve Fransa dışında ancak Portekiz 1910''da cumhuriyet olmuştu.
Bu cumhuriyet sohbetine, Pazartesi günü devam edeceğim.
83. Yıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhuriyet, Türkiye''nin muâsır (çağdaş) medeniyet seviyesine (uygarlık düzeyine) ulaşması için kuruldu. Bütün inkılâplar bu düzeyi bulmak için yapıldı. Ve başka hiçbir şey için yapılmadı. Atatürk, millî hedef olarak muâsır medeniyeti gösterdiği zaman, kısa zamanda gerçekleşeceğini ümid ediyordu, hattâ bundan emindi. Ama öyle olmadı.
Elbette çok şeyler yapıldı. Ama gelişmiş ülkelere yetişmemiz kabil olmadı. Onların gelişme hızları, bizimkinin üzerinde kaldı. Eski eyaletlerimiz bize fark attı. 1970''te Başbakan Demirel''le Bulgaristan''a gitmiştim. Sofya''nın mutena semtlerinde apartmanların pencereleri perde yerine gazete kâğıdı ile örtülmüştü. Bugün Bulgaristan, AB üyesidir. Cumhuriyet tarihi, Atatürk''ten sonra kaçırılan fırsatların tarihidir. Atatürk acaba İkinci Cihan Savaşı''na Müttefiklerin yanında yer almak fırsatını kaçırır mı idi? Rodos''u Yunanistan''a kaptırır mı idi? Musul davamızı çoktan çözmüş, çoktan Avrupa Birliği üyesi idik. Ne Ermeni olurdu, ne PKK... PKK ortaya çıksa bile çeyrek asır sürüp gider miydi ve PKK''yı yok etmek için Amerika ve Irak''la iş birliğimiz gerekir mi idi? Dış politikada pasif, statükocu, çekingen, tarafsızlık bahanesiyle bertaraf olmayı tercih etmiş bir Türkiye, kültürel ve ekonomik gelişmede yetersiz kaldı. Özal, normal gelişme (Osm. terakkıy) ile Batı''ya yetişemeyeceğimizi, sıçrama yapmamızın şart olduğunu söylemişti. Statükocularımız Özal''ın bu sözü ile dalga geçip kısa akıllarınca eğlendiler. Halbuki daha 100 yıl önce Tevfik Fikret ya terakkıy ya inhitât dememiş miydi. Cumhuriyet''in 83. yılını elbette sevinçle kutladık. Fakat çok iyi bilelim ki, millî hedefimiz gerçekleşmemiştir. Kutlamalarda bu faktörün vurgulanmasında sonsuz faydalar mevcuttur. Neleri yaptığımızı söyleyelim. Ama neleri yapamadığımızı söylemeyi pas geçersek, hangi büyük yanlışlara düştüğümüzü belirtmezsek, sadece kendimizi aldatmış oluruz. Atatürk''ün zekidir dediği Türk milletini incitiriz.
Irak''ta olanlar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Ekim, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''ta anarşi başını almış gidiyor. Ne zaman sona erecek? Kimse kesin tahminde bulunamıyor. Amerika, önümüzdeki seçimlerde Demokratlar öne çıksalar bile, Irak''ı boşaltacak falan değildir. Petrolü asla bırakmaz.
Cihan devleti ABD, Afganistan tecrübesini değerlendirmeden Irak''a daldı. Afganca, Farsça, Türkçe konuşan hepsi Sünnî 3 ırktan oluşan Afganistan''da birliğin sembolü kral idi. ABD, ihtiyar kralı Roma''dan ülkeye getirdi. Ama onu veya oğlunu tahta oturtamadı. Kolayca emirlerini yerine getirecek bir zâtı ülkenin başına geçirdi.
Irak''ta Saddam rejimi, Afganistan''daki Taliban kadar çağ dışı ve ilkel değildi. Fakat kanlı, soyguncu bir askerî diktatörlüktü. Saddam, Amerika''ya kafa tutarak belâsını aradı. Kolayca bertaraf edildi. Yerine Irak''ta birliği sağlayacak Batı taraftarı Hâşimîler''den bir prensi (meselâ Ürdün kralının amcasını) Irak tahtına geçirse idi, bugünkü parçalanma olmazdı. Irak da, komşuları da, Amerika da rahat ederdi.
Amerika''nın, monarşi hakkında sağlıklı fikri yoktur. Bir politikacıyı başkan unvanıyla 4 yıl için kral seçerek devletini yönetir. Irak''ta kendisini destekleyecek tek unsur olarak Kürtlere sarıldı. Türkiye''nin tezkereyi reddi ve Irak''a girmemesi, Kürdistan devletinin kurulmasını ve PKK''nın hortlamasını gerçekleştirdi.
Kocaman Irak''ta bugün bir Kürt, cumhurbaşkanıdır. Aklı fikri Irak''ı parçalamakta, Kürdistan''ı büyütmektedir. Diğer bir Kürt, Irak dışişleri bakanıdır. Irak''ın menfaatleri aleyhine Kürt menfaatlerini savunuyor. Barzani''yi bunlara ekleyiniz.
Bu tablo, Türkiye''de dehşet uyandırdı. Araplar ise aldırmadılar. Atlantik''le Hind Okyanusu arasında uzanan 350 milyonluk ve 20 küsur devlet içeren Arap âlemi, Filistin''in Arap coğrafyasından silindiğini unutarak, Irak''ın Kürtlere geçmesine ciddi tepki göstermedi.
Bu durumda çok faal şekilde arabuluculuğa soyunan Türkiye, fuzulî müdâhil durumunda kaldı. Arapların hiç hoşuna gitmedi. Arapların işine karıştığını düşündüler. Ama Ankara''nın bu faaliyetleri Türkiye''yi ABD ve İsrail''den kopardığı için fazla konuşmadılar.
Türkiye''ye gelince, çeyrek asırdır PKK''ya odaklandı. Eşkıyayı def etmek için Amerika ve Irak''tan medet bekliyor. Washington ise, Türkiye''nin stratejik ittifak kurallarına uymaması ihtimaline binaen Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan projelerini cebinden çıkardı. Avrupa Birliği, dayatmaya başladı.
21. Yüzyıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
21. Yüzyıl dünyası, İran meselesinin nasıl sonuçlanacağına göre şekillenecektir. Bu cümlemiz abartı sayılabilir. Fakat Gordion Düğümü, İran''dır. (Gordion, bugünkü Polatlı yakınlarında Frikya Krallığının başkenti idi, dünyanın her yerinden gelenlerin çözemediği düğümü ile ünlü idi. M.Ö. 333 yılında Büyük İskender geldi, düğümü görmek istedi, baktı inceledi, sonra kılıcını çekip bir vuruşta düğümü parçaladı, işte çözüldü dedi.)
21. yüzyılın hiç değilse ilk yarısında cihan devleti durumunu koruyacak olan Amerika, mevcut devletlere, İran konusunda yanında mı, karşısında mı bulunduğuna bakıp öyle muamele ediyor. Tarafsızlığa bakmıyor, tarafsızlığı karşısına geçmekle bir tutuyor. Hattâ tarafsızları bertaraf edip önünü açmak istiyor. Böyle baktıklarının başında hiç şüphesiz Türkiye geliyor. Zira bu coğrafyada Türkiye''nin jeostratejik durumu, askerî gücü ve yüzünün Batı uygarlığına dönük duruşu, başka hiç, ama hiçbir devlette yoktur.
ABD, İran''ın sınırdaşı, komşusudur. Batıda Irak, doğuda Afganistan vasıtasıyla İran''ın iki taraftan burnunun dibindedir. Bu coğrafyayı bırakan Amerika, dünya petrolünün üçte ikisinin kontrolünü İran''a terk eder. İran, Türkiye dahil, bütün Orta Doğu''da petrollü ve atomlu bir hegemonya kurar ki, zaten Tahran''da devlet politikası budur.
Türkiye''de İran hegemonyasını Amerika hegemonyasına tercih edenler bulunduğunu biliyorum. İran rejiminin radikalliğine de, Amerika''ya haddini bildireceği ümidine de hayran olanlarımız var. Bu temayülün yayılması, Türkiye Türk devletinin bin yıllık Batı''ya yürüyüşünü durduracak mahiyettedir. Bin yıldır böyle bir hataya düşmedik. Bugün de böylesine bir temayülün hayatiyeti yoktur. Ama Türkiye''ye buhranlı günler yaşatabilir.
ABD ile ilişkileri stratejik müttefikliğe aykırı bir Türkiye, Avrupa Birliği''nden saygı görmez. Fransa Cumhurbaşkanı, tâ Erivan''a, sınırımızın hemen öte tarafına gidip bize hakarete kalkışır. 200 yıl bağımsızlığını savunduğumuz Polonya''nın meclisinden antitürk kararlar çıkar. Türk âleminin kuzeydoğusunda, Kazakistan''da işçilerimiz tecavüze uğrayabilir.
Dünya, yeni bir denge bulmak, 21. yüzyılı oluşturup şekillendirmek için sarsılıyor. Bu gerçeğe nüfuz edemeyen dış politika, başarısız kalır, izleyen devletlerin başına dert açar.
Yabancı düşmanlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''de, dışımızdaki ülkelere karşı olumsuz duyguların husumet sınırına dayanması, ciddi endişe kaynağı derecesine yükseldi. Bu durum, dış ilişkilerimizi bozar. Geçmişimize aykırıdır. Geleceğimizi karartır. Türkleri ırkçılıkla, hiç değilse ksenofobi (yabancı düşmanlığı) ile itham furyası başlar. Onlar itham ettikçe, bizde duygular artık nefrete dönüşür. Yurdumuzdaki bazı zümreleri yabancı görmeye kadar gidebiliriz. Feci bir tablo ortaya çıkar. Muâsır medeniyet seviyesi hayâl olup uçar.
Devletler, diğer devletlerle bozuşup anlaşırlar. Bir devr-i dâimdir ki sürüp gider ve tarihi oluşturur. Siyasî tarihçilerin konuları, devletlerarası ilişkilerin iyileşip kötüleşme dönemleridir. Elbette devletlerin politikaları, o politikaları yürütenler, eleştirilir. Bu eleştirileri, o devletin bütün müktesebâtını ve bütün vatandaşlarını kapsayacak bir husumete dönüştürmekten kaçınmalıdır. Eleştirilen devletin geçmişteki medenî ve beşerî başarıları silinip atılmamalıdır. Bu başarılar, insan ırkının ortak malıdır. Fransa''yı alalım: Müttefiki olan Türkiye''ye karşı tutumu, münasebetsizliğin daniskası derecesine vardı. Cumhurbaşkanını sınırımıza getirip milletimizi suçladı. Kürdistan''ın merkezi Erbil''de büyükelçilik şubesi (!) açarak, Ermeniperverliğine Kürtperverliğini ekledi. Meclisinden öyle bir karar çıkardı ki, 200 yıllık kazanımını iki saatte harcadı. Bu durum, bizim Fransız dilini, edebiyatını, musikisini, sinemasını, mimarisini, insanını, halkını reddetmemizi, onlardan vazgeçmemizi, bunları küçümsememizi gerektirmez, asla gerektirmez. Aksi takdirde kendi medenî düzeyimizi bozar, milletçe zarara gireriz. Başka bir misal: İran''daki -Saddam misali her tarafa kafa tutan- rejimi beğenmeyebiliriz. Tarihimiz, 20. asra kadar en büyük çapta Osmanlı-İran savaşları ile doludur. Ama atalarımız Osmanlılar, İran dilini, şiirini, san''atını hiçbir devirde inkâr etmediler. Çok âhenkli bir dil olan Farsça ile yazılan şiir, bütün medeniyet tarihinin en büyük şiiridir. Arap, Türk, Fransız, İngiliz gibi en iddialı şiirler, Farsça şiirden sonra gelir. Ama İran''ın atom tehdidine, Türk''e tahakküme kalkışmasına, gereken her çeşit karşılığı veririz. İran halkına tahakkümü ise, aklımızdan geçirmeyiz. Türk devleti ve hükûmeti, milletimizi, yabancı düşmanlığı denen çok vahîm hastalığa karşı korumalıdır. Bunun için, dış politikada sürekli doğruları göstererek aydınlatmak gerekiyor.
Medeniyet projesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''nin Türkiye hakkında yıllık müzakere ilerleme raporu, Brüksel''de son şeklini alıyor. Resmen yayınlanacak ve... Türkiye''de kıyamet kopacak. Zira çok tesbitini ve eleştirisini beğenmiyeceğiz. Hatta kızacağız.
Eleştiriyi hakaret saymaya çok eğilimli âteşîn (ateşli) mizacımız malûmdur. Ama tarihçi gözüyle geçmişimize bakıyorum da, bu karakterin bize pek yaradığını göremiyorum. Kolayca öfkeleniyoruz. Meselâ herhangi bir tenkıydi, yapıcı ve olumlu karşılayan bir politikacımız oldu mu? Hatırlayamadım.
Bu sözlerimle, Brüksel raporundaki tesbitlerin hepsinin haklı, doğru, yapıcı, uyarıcı, faydalı olduğunu söylemiyorum. Zira Avrupalılar da huylarından vazgeçemiyorlar. Çok Avrupa devleti için münasip buldukları, göz yumdukları, pas geçtikleri şeyleri, Türkiye''nin başına kakıyorlar. Ne yapalım vaktiyle girseydiniz, Belçika dışişleri bakanını ayağınıza gönderdik, on yıl sonra gel dediğinizin üzerinden çeyrek asırdan fazla geçti, şimdi çıtayı çok yükselttik demeye getiriyorlar. Millî aybımızı yüzümüze vuruyorlar.
Batı toplumu, Yunân-ı Kadîm zihniyetine ve Roma disiplinine dayanır. Ego''ya dayalı, egoist bir uygarlıktır (ego=Latince (ben"). Bu kusurunu erken zamanda teşhis edebildiği için, o kadar çok sayıda ümanist yetiştirmiştir. Binaenaleyh Türkiye''den bir şeyler koparmak hissi, merakı, itiyadı açıktır. Ancak unutmayalım, biz de onlardan birşeyler almak istiyoruz.
Kıbrıs''ı kayıtsız şartsız veriverin de ham yapalım! kafası ile çekişiyoruz. Kürtçe resmî eğitim gibi olmayacak talepler var. Bizim, PKK''ya kızarak, özel sektörde Kürtçe ve emsalinin öğrenilmesini sallamamız kusurdur. Ama Kürtçe resmî öğrenim isteği, imkânsızı zorlamaktır. Pek çok yazdığımız gibi, kavmî yapısı bize benzeyen Fransa''da ana dili Fransızca olmayanlara ne gibi imkân tanınıyorsa, biz de uygularız. Fazlasını kabûl etmemizi isteyenler daha bir asır beklerler, 100 sene sonra düşünürüz. Her Türk vatandaşına Türkçe öğretmekle ve eğitim vermekle mükellefiz. Büyük kültür dilleri dışındaki diller, seçmeli bile olamaz.
Raporda buna benzer hayli münasebetsizliğe hazır bulunalım. Soğukkanlı davranalım. Haklı uyarılara kulak asalım. Başkalarına kızmadan önce kendimize kızmayı öğrenelim. Beraberliğini istediğimiz, zaten nice zamandır beraber davrandığımız bir büyük camiaya karşı olumsuz duygulara kapılmak olmaz. Tarihin en kapsamlı medeniyet projesine biz de katılacağız. Zaten biz katılmazsak tarihin en büyük medeniyet projesi olmayacaktır.
Onurumuzla girmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''nin onulmaz şifa bulmaz, kararlı karşıtları, hasımları, düşmanları: -Biz de Avrupa Birliği''ne üyeliği istiyoruz, gireriz, ama onurumuzla gireceğiz diyorlar. Şöyle rahatça: -Biz Avrupa Birliği''ni otoriter cumhuriyet rejimine aykırı görüyoruz, girmek istemiyoruz diyemiyorlar. Vebali üzerlerinden atmak için, Türkiye jeostratejisini ve tarihini küçümseyerek: -Zaten bizi almazlar, bir şeyler koparıp yüzüstü bırakacaklar şeklinde, büyük tefekkürün zirvelerinde dolaşıyorlar...
Onur ne demek? Okuyucularıma hatırlatmak istiyorum: Bir Fransızca kelimedir (honneur=onör). Şeref kelimesinin ne kadar Türkçeleştiğini kestiremeyenler, Arapça sayarak, bu "onur" sözcüğünü kullanıyorlar. ''Şeref''in tam karşılığı değildir. Daha çok gurur kavramına yakındır ve gurur ise çift anlamlıdır, bir manası olumsuzdur.
illetin ve devletin şerefi kutsaldır. O kadar kutsaldır ki, olur olmaz şeyler şeref sayılamaz. Zira böyle bir tutum milleti, pek çok menfaatinden mahrum bırakır. Birinci Cihan Savaşı''na da onurumuzla, onurluca, onurumuz için girmiştik. Millî onurumuzu temsil misyonunu, sadece 3 Türkiye vatandaşı, kendi kendilerince üzerlerine almışlardı: 33 (otuz üç) yaşındaki harbiye nâzırı tümgeneral Damad Enver Paşa ve 42.5 (kırk iki buçuk) yaşındaki bahriye nâzırı gene tümgeneral Cemal Paşa, donanmamıza iki ayrı mahrem ve ''dakika geciktirmek idamı mûciptir'' yazılı talimatıyla Rusya''nın Karadeniz limanlarının ve gemilerinin bombardımanını emretmişlerdi. Üçüncü bir kişiye, 40 yaşındaki dâhiliye nâzırı yakın arkadaşları ve partilerinin lideri Tal''at Bey''e de önceden haber verdiler. Dördüncü bir kişinin, ne hâkan-halîfenin, ne sadrâzamın, ne yasama meclislerinin asla haberleri olmadı. Böylece Türk imparatorluğu, İngiltere, Fransa ve Rusya''ya savaş açtı.
Maceranın sonu mâlumdur: Düşman sürüleri Polatlı''ya kadar geldiler. Ama onurumuzu kurtarmıştık ya... Onur ve şeref gibi kavramlar rastgele kullanılmaz. AB taraftarları, Türkiye''nin yüce menfaatlerini bu yolda görenler: -Biz onursuz muyuz? şeklinde algılarlarsa, millî birlik bozulur.
Ecevit''i kaybettik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bülent Ecevit''in 81 yaşında ölümü ile Türkiye Cumhuriyeti''nin en ünlü politikacılarından biri tarihe intikal etti. Başta Rahşan Ecevit, milyonlarca sevenine tâziyetlerimizi sunuyoruz.
Politikanın doğası gereği milyonlarca da karşıtı vardı. Gazetecilikten gelen ikinci başbakanımızdır. İlki, tam 9 defa sadrâzam (imparatorluk başbakanı) olarak bütün Türkiye tarihinde rekor kıran, muhaliflerince Şâpûr Çelebî diye anılan, Fransız Akademisi onur üyesi, Erzurumlu (aslında Ankaralı) Şeb''a-zâde Küçük Mehmed Saîd Paşa''dır (1838-1914).
Atatürk ve İnönü''den sonra Cumhuriyet Halk Partisi''nin 3. genel başkanı oldu. 1957''de İnönü tarafından milletvekili yapıldığı zaman 32 yaşında idi. Babası Prof. Dr. Fahri Ecevit, 1943-50 arasında iki dönem İnönü''nün milletvekili idi. İsmet Paşa, Bülent Ecevit''i, çekingen, saygılı, kibar, dürüst, çalışkan olduğu için seçtiğini sanıyorum. Bülent Ecevit''in politik fikirlerinin derinliğini âşikâr ki, Paşamız kavrayamamıştır.
Zira İnönü, Ecevit''i, çok frapan Prof. Turhan Feyzioğlu''na tercihen ve partisinin bölünmesini göze alarak, genel sekreter yaptı ki, CHP statüsünde partinin genel başkandan sonraki 2. adamıdır.
Ecevit, okuyan, yazan, arı dile meraklı, mütevazı, afîf, İngilizce''si çok iyi, hemen hemen mahcup bir zât idi. 60''lı yılların sonunda ve 70''lerin başında birkaç yıl süren dostluğumuz oldu. 12 küçük cilt Türkiye Tarihi''mi okumuş, Milliyet''teki sütununda öğmüş, sayfa kenarlarını notlamıştı (kitaplığında bana göstermişti).
İnönü''yü bertaraf ederek CHP genel başkanlığına seçilmek (1972) gibi inanılmaz bir eylemi gerçekleştirdi. Falih Rıfkı Atay ve Bedii Faik Akın''ın o yılların çok saygın gazetesi Dünya''daki sütunumda, Ecevit''i alkışlayıp kutladım. İnönü tabu''sunu yıkmıştı. İnönü, Menderes''e ve Demirel''e ürkütücü ve zararlı muhalefet yapmış, vatandaşların üçte ikisini incitmişti. Zaten mahut 19 Mayıs nutku ve bu nutkun uygulamaları ile bütün milliyetçileri karşısına almıştı.
Öğrenci iken milliyetçi-turancı olan Ecevit, sonradan, sosyal demokrasiyi epey aşan bir Sol çizgiye kaydı. 1980 darbesinden sonra ılımlı solculuğa döndü.
Bülent Ecevit''in iktidar müddeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bülent Ecevit, 1974-2002 arasında fâsılalarla toplam 6 yıl, 2 ay, 23 gün başbakanlık yaparak Türkiye Cumhuriyeti''ni yönetti. 1324''ten günümüze kadar gelen bütün sadrâzam- başbakanlar içinde müddet bakımından 33. sıradadır.
Ecevit''in hocası ve selefi İsmet İnönü ise başbakanlık müddeti bakımından 1324-2006 arasındaki bütün başbakanlar arasında 3.''dür. 12 sene cumhurbaşkanlığını eklersek 28 yıl, 6 ay, 8 gün iktidarda kalmış oluyor. Bu kadar uzun bir iktidar, çok politikacımızı büyülemiştir. Ancak devr-i demokraside bu müddetler, tarihe karıştı.
Süleyman Demirel 10 yıl, 5 ay, 11 gün başbakanlıkla, 15. sıradadır. 7 sene cumhurbaşkanlığı eklenirse 17 yıl, 5 ay, 11 günle, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde İnönü''den sonra 2. sıraya oturuyor.
Büyük Atatürk,
16 yıl, 9 ay, 10 günle müddet bakımından 3. geliyor. Sonraki müddetler şöyledir:
4) 1 yıl, 2 ay, 24 gün başbakan+10 yıl, 6 gün cumhurbaşkanı toplam 11 yıl, 3 ay Celâl Bayar; 5) 10 yıl, 6 gün Adnan Menderes (başbakanlık müddeti bakımından 17. sıra); 6) 5 yıl, 10 ay, 19 gün başbakan+3 yıl, 5 ay, 8 gün Cumhurbaşkanı=9 yıl, 3 ay, 27 gün Turgut Özal; 7) 9 yıl, 1 ay, 27 gün devlet ve cumhurbaşkanı olarak Kenan Evren. 7 yıllık cumhurbaşkanlıkları ile Cevdet Sunay, Fahri Korutürk, Necdet Sezer sonraki üç sırayı alıyorlar. Bunları 11) 5 yıl, 10 ay, 2 günle Cemal Gürsel izliyor.
Bundan sonra sıraya Recep Tayyip Erdoğan girmek üzeredir. Zira yukarıda anılan isimlerden sonraki en uzun başbakanlık müddeti ancak 4 yıl, 1 ay, 5 günle Şükrü Saraçoğlu''nunkidir. Müteâkıben 3 yıl, 2 ay, 22 günle Bülent Ulusu geliyor.
Brüksel Raporu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
AK Parti''yi Brüksel üzerinden vurmak isteyen akl-ı evvellerin zekâlarına hayranlık duymamak mümkün değil! Avrupa Birliği''ne haddini bildirmek için müzakerelere 1 yıl ara verelim teklifinin Ankara''dan yapılması kimin aklına gelirdi? Kendimizi İngiltere sanmıyalım. Sırtını Birleşik Amerika''ya dayamış İngiltere değiliz ki, müzakereleri kesip sonra yeniden başlatalım! Türkiye''''ye (güle güle) veya (elveda) demeleri mümkün. Yahut çitayı -artık üzerinden atlıyamayacağımız derecede- daha da yükseltmeleri ihtimali mevcut. Müzakerelerin kesilmesi, AK Parti''nin sonu olur. Türkiye''nin çağdaş uygarlık düzeyi ve büyük medeniyet projesine katılma milî hedeflerinden kopması demektir. Ümitsiz kitleler, geleceğine şüpheyle bakan toplumlar hâline gelecek Türk seçmeni, 2002''de tam 5 iktidar ve muhalefet partisini sandığıa gömdüğü gibi, 2007''de de Meclis''te kalan 2 partiye aynı muameleyi müstehak görebilir. Düzene en aykırı partiyi seçip oyunu akıtır. Demokrasi bozulur. 1 ay içinde limanları açmamız ihtimali görünmüyor. Helsinki''nin Maraş ve Magosa teklifleri ise bizi enayi yerine koymak teşebbüsüdür. Ama 30 gün kullanan için az müddet değildir. Havayı yumaşatabiliriz. Hristiyan vakıflarını iade edip bize yakışmaz bir uygulamadan kurtuluruz. Heybeli''de okul açıp Ortodoks âlemine Türkçe konuşan papazlar yetiştirebiliriz. Patrik''in unvanları ile uğraşmak gibi çok manalı sandığımız manasız inatlardan vaz geçebiliriz. İsteyen Alevî çocuklarımızı mecburî din dersinden muaf tutabiliriz. Cem evlerine yardım da edebiliriz ama, tekkkeler için de müsamaha kapısı açılır. Küçük mahallî dillerin devlet eğitimine seçmeli olsa bile girmesi imkânsızdır. Ama bu dillerde kurs açılmasını, gazete, kitap, dergi, radyo, TV yayını- kanunlarımız çerçevesinde- yapılmasını artık serbest bırakabiliriz. 301''i bile yumuşatabiliriz. Bir de, müzakerelerde yerimizde saydığımızı artık kabûl edelim. İlerliyoruz, gerekeni yapıyoruz iddiaları artık AK Parti''ye, başbakana, dış işleri bakanına, başmüzakereci bakana zarar verecektir. AB Karşıtlarının keyfini arttıracaktır.
Yukarıda sayılanları yapalım. Aralık ayına rahat girelim. ABD ve İsaril''le ilişkilerimizi düzeltebelirsek, Kıbrıs meselesini bile erteleyebiliriz Aksi takdirde onlar bizi erteleyebilirler.
Amerika seçimleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika''da Temsilciler Meclisi''nin tamamı (435 milletvekili) 2 yıl için Senato''nun üçte biri (33 senatör) 6 yıl için, 50 eyalet (state=devlet) valisi 4 (bazı eyaletlerde 2 veya 3) yıl için seçildi.
Demokratlar, 12 yıl sonra, her üç sektörde de Cumhuriyetçiler''in önüne geçti. Temsilciler Meclisi''nde epey fark atan Demokratlar, Senato''da 1 sandalye ile birinci oldu (51 Demokrat, 49 Cumhuriyetçi senatör). Eyaletlerde 28 Demokrat, 22 Cumhuriyetçi şeklinde valilikler paylaşıldı.
Irak savaşını yöneten savunma bakanı Donald Rumsfeld istifa etti. Şahinlerin başı idi. Baba Bush döneminde bile aynı koltukta oturuyordu. 74 yaşındadır. Yerine atanan Robert Gates, Bush ailesi gibi Teksaslıdır. 1991-93''te Baba Bush zamanında CIA başkanı idi ki Baba Bush da vaktiyle CIA başkanlığı yapmıştır.
Hillary Clinton, 59 yaşındadır. Eşi Başkan''dan 1 yaş küçüktür. 2. defa 6 yıl için New York senatörlüğüne seçildi. Önümüzdeki başkan seçimlerinde Demokrat Parti''den aday olmaya çok yaklaştı, seçilmese idi bu şansını kaybedebilirdi. Karşısına Cumhuriyetçi Parti''den muhtemelen hâlen dışişleri bakanı, gene bir hanım olan Miss Condoleezza Rice çıkacaktır.
Avusturya asıllı ve doğumlu Katolik Cumhuriyetçi ünlü film yıldızı Arnold Schwarzenegger, 2. defa, en önemli ve ne nüfuslu eyalet olan Kaliforniya valiliğine seçildi.
Demokrat Deval Patrick, Massachusetts gibi nüfusunun ancak yüzde 6''sı Zenci olan çok önemli kuzey-doğu eyaletinde (New England) vali oldu. Bütün ABD tarihinin 2. Zenci Valisidir. ABD tarihinin tek Katolik başkanı ünlü Kennedy de bu eyaletten idi.
Gene bir Zenci olan Keith Allison, Minnasota''dan milletvekili çıktı. Bir mühtedîdir. ABD Kongresi''nin ilk Müslüman üyesidir.
Nancy Pelosi, Kaliforniya''dan tekrar seçildi. 1987''den beri milletvekilidir. 66 yaşındadır. Babası da Kaliforniya milletvekili, Katolik ve İtalyan asıllı idi Nancy Hanım''ın, Temsilciler Meclisi''ne, mahut Ermeni yasası teklifini getirmesi ve bu meclisin başkanı olması bekleniyor.
Şimdi iki kanadında da Demokrat Parti''nin çoğunluk oluşturduğu Kongre karşısında Başkan Bush ne yapacak? Bütün dünya bunu soruyor.
Başkan ne yapacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kongre''nin iki kanadı, olan Temsilciler Meclisi''nde de, Senato''da da çoğunluğu Demokrat Parti kazandı. Başkan Bush''un Cumhuriyetçi Partisi, her iki mecliste çoğunluğunu yitirdi. Şimdi Bush''un bilhassa Irak politikasında nasıl bir tutum alacağı merakla bekleniyor. Hem ABD''de, hem bütün dünyada, hem Türkiye''de...
Savaşı kazanan, Saddam''ı ele geçiren Amerika; İngiltere, Fransa, Türkiye gibi Orta Şark''ı yönetmek tecrübesi bulunmadığı için, tökezledi. Günümüzün Batılı insanı, yarım asır önceki babaları, dedeleri değildir. Tarih boyunca görülmemiş bir süper refaha boğulmuştur. Rahatını kaçıracak, canını tehlikeye atacak hiçbir teşebbüse rağbetleri yoktur. Irak''ta 3.000''e yaklaşan Amerikalı ölünce feryadı bastılar, figana başladılar.
Halbuki ABD, İkinci Cihan Savaşı''ndan sonra, Kore''de 50.000 ve Vietnam''da gene 50.000 asker kaybetmişti.
Başkan Bush daha 2 yıl, 2 ay, 2 hafta Beyaz Saray''dadır. Çok akıllı ve büyük kültürlü bir şahsiyet olan Dışişleri Bakanı Miss Condoleezza Rice ve Rumsfeld''in yerine atadığı (henüz Senato onayı almadı) Robert Gates ile danışıp Irak ve Orta Doğu planı yapacaktır. Yeni Savunma Bakanı Gates, Teksas''ta Baba Bush''un adamı, yaşlıca bir istihbaratçıdır. CIA başkanlığındaki zengin tecrübelerini aktaracaktır. Demokratlar''la da arası -Rumsfeld gibi- kötü değildir. Yani ne şahindir, ne güvercin... Nasıl bir kuştur, göreceğiz... Ümit ediyoruz leylektir!
Amerika sisteminde savunma bakanı, fiilen başkomutandır. Askerlikten gelmese bile böyledir. Pax Americana bir devlet projesidir. Amerika''nın bundan vazgeçmesi ihtimali yoktur. Üslûp değişecektir. Kaldı ki yasama meclisleri, başkanın savaşı yönetmesine müdahale edemezler.
Orta Doğu''nun anahtarı Irak değildir, İran''dır. Dünya, İran Cumhurbaşkanı''nın orijinal sözlerine alışmıştı. Merakla dinliyor, medyaya epey konu çıkıyordu. Şimdi sükût dönemine girdi. Sessizliği, tehditlerinden fazla endişe verse yeridir. Acaba atom bombasını yaptı mı dersiniz?
Amerika''da Demokratlar, Irak''ta gevşek bir üçlü federasyon savunuyorlar. Irak''ın parça parça askerden boşaltılmasını, bir kısım kuvvetlerin ülkede 4 ayrı ağırlıklı üsse çekilmesini istiyorlar. Başkan Bush''un konuşmasını bekleyelim. Amerika''nın tavrı belirecektir.
Devlet töreni
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bülent Ecevit, 11 Kasım''da toprağa verildi. Atatürk''ün ölümünün ertesi ve bir cumartesi tatil günü seçildi. Katılım ve yas faktörleri düşünüldü. Ama artık Atatürk''ün ölüm gününde yas tutmuyoruz. Bu çok büyük, en büyük Türk milliyetçisi, millî kahraman, muzaffer asker, kurtarıcı ve hedef gösterici devlet adamını anmak, hatırlamak, anlatmak ve hatırlatmak için vesilelerden biri sayıyoruz.
Türk seçmeni 4 yıl önce Ecevit''e yüzde 1.2 oy verdi. Bugün seçim yapılsa partisinin barajı aşması kesinlikle mümkün değildir. Ancak cenaze, samimi bir genel teessür sergiledi. Niçin?
Zira halkımız, onun doğruluğuna, tevazuuna, çalışkanlığına inanmıştı. Bu duygularını vurguladı. Gerek 1970''lerdeki, gerek 2000''in başındaki iktidarlarında çok büyük çapta vurgunu, yokluğu, yoksulluğu önleyemediğini, soygun parasını istirdad edemediğini, hırsızı, katili, ırz düşmanını üzerimize salıverdiğini pas geçti.
Ancak halkımızın üzerine fazla gidilmez. İstismâr edildiğini, kullanıldığını anlayınca, sert darbe vurur. Ecevit, elbette kendi anlayışı çerçevesinde halka hizmet için siyasete soyundu. Karizması vardı. Cesurdu. Ama bu erdemleri bile ikinci bir cenaze törenini kaldırmaz. Halkımız böyle şeyleri küçümser. Devlet mezarlığı beğenilmiyorsa, niçin başka yere gömülmedi? O çapta kişiler mezarlarını hayatlarında tespit ederler. Kaldı ki aylardan beri Ecevit''in vefatı beklenmiyor mu idi?
Ecevit, Türkiye''nin en zengin partisini bırakıp gitti. Büyük partilerimizin kasaları boşken o, devletin seçimlerde harcanmak ve örgütlenmek için verdiği tahsisatı biriktirdi. Şahsı için harcamayı, hiçbir dönemde aklından geçirmedi.
Cenaze düzenli idi. Hanımların camide ve cenazede başlarına bir şey koymaları gerekir. Nitekim Sayın Semra Sezer, eşarbını örttü. Neyse ki hanımlar namaza durmadılar. Bu gibi cenazeler çeşitli ülkelerde gösterilere fırsat oluşturmuştur. Böyle bir şey olmadı. Sorumluları kutluyoruz. Sırası geldikçe, Ecevit''in siyasî hayatından bahsedeceğimiz tabiidir.
Medeniyetler İttifakı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan''ın, İspanya''nın genç başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero ile birlikte oluşturduğu Medeniyetler İttifakı, dünya barışı için olumlu, ümit verici, büyük bir projedir (Zapatero 46 yaşında, sosyalist ve 2.5 yıldır başbakandır).
Birleşik Amerika cihan devletinin Pax Americana''sı ve Avrupa Birliği ile âhenk içinde yürüyebilir. Bu proje ile Türkiye, Brüksel yolunu, İspanya''dan dolaşarak güvenceye alabilir. Zira Washington''ın Türkiye modeli ile Müslüman âlemine laik, ılımlı ve demokratik İslâm''ı yayma planının verimsizliği herhalde anlaşıldı. Belki Türk devletleri hariç, fakat başta Araplar, hiçbir Müslüman devletin, Yahyâ Kemâl''in Türk Müslümanlığı dediği Osmanlı''nın algıladığı ve uyguladığı biçim ve üslûpta İslâm''ı benimsemesi mümkün değildir.
İstanbul''da toplanan Medeniyetler İttifakı''nın zirvesi başarılı oldu. Neşe ve ümit içinde geçti. Dünyamız neşe ve ümide açtır, susamıştır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, böyle gösterişli bir finalle, 10 yılını kapadı. Arapları temsilen 22 üyeli Arap Birliği Genel Sekreteri Mısırlı Mûsâ Amr geldi.
Ama en ilgi çekici şahsiyet, eski İran cumhurbaşkanı 63 yaşındaki Ali Muhammed Hâtemî idi. Büyük bir tecrübe, birikim ve zekâ ile konuştu, davrandı. O kadar mâhirâne şeyler söyledi ki, böyle konularla haşir neşir olmayanlar İran''ı sulh havarisi sandılar. İranlılar şüphesiz söz sanatının büyük ustalarıdır. Hâtemî, Anıtkabir ziyaretinin protokol olduğunu, aramızdaki protokolleri kaldırarak yakınlaşmamız gerektiğini öylesine beyan etti ki, herkes dostluk eseri şeklinde algıladı. İran, nükleer silâhları, petrolü, eylemci örgütleri ile, Orta Doğu hegemonyası peşindedir ki, bizim millî hedefimiz Büyük Türkiye ile çelişir. 22. asırda tükenecek petrolünü ve gazını yetersiz bulup şimdiden nükleer enerji isteyen İran, dünya ile dalgasını geçiyor.
Şunu hatırdan çıkarmamak gerekiyor: Dünyayı ABD ve AB yönetiyor. Diğer güçler, zaten birbiriyle anlaşmış ABD ve AB çevresinde dönüyor. Medeniyetler İttifakı projesi canlılık ve hayatiyet kazanırsa, ABD-AB mihveri ile yakınlaşacaktır. Rekabet her zaman vardır. Zıddiyet yontulacaktır. İnsanlığı terör belâsından kurtarmak büyük bir iştir.
Başarı hâlinde Medeniyetler Çatışması kötü faraziyesi söner. Erdoğan ve Zapatero, Nobel Barış Ödülü alır. Çankaya için Erdoğan''ın önündeki engeller kalkar.
Cihan şehri İstanbul
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği, Brüksel''de, 2010 yılı için İstanbul''u Avrupa''nın kültür başkenti kabul etti. Büyük turizm hareketi gerçekleşecek. Yeşilini, ağacını, çiçeğini, tarihini, toprağını, arsasını, arazisini, korusunu, köşkünü, yalısını, sarayını, yağma ve tahrib ettiğimiz, çalıp çırptığımız, yangın çıkarıp yaktığımız, rant için yıktığımız, kültürüne yabancı göçmenlerle, hapishane kaçkını kapkaççılar, hırsızlar, katileller, ırz düşmanları ile geçen asrın Teksas''ına döndürdüğümüz İstanbul... Bu vesileyle biraz, belki, ümid edilir ki, gene sırtından nemalanmak için olsa da saygı, sevgi, itibar görür. Dünya tek devlet olsa taht şehri İstanbul olur sözünü hem Çar Petro, hem ondan bir asır sonra İmparator Napolyon söyledi. Zaten İstanbul asırlarca fiilen cihan devletlerinin taht şehri idi. Roma imparatoru Büyük Konstantin, Bizans şehrini Konstantinopolis (Osm. Kostantıniyye) hâline getirdi ve 11 Mayıs 330 günü Roma şehri yerine Roma imparatorluğunun taht şehri ilan etti, buraya yerleşti. 395''te Bizans, 476''da gene tek Roma İmparatorluğuna başkent oldu. 1453''ten 1922''ye kadar imparatorluk başkenti durumu sürüp gitti. Bizans döneminde 1204''e kadar, sonra Osmanlı devrinde 1830''lara kadar milyon nüfuslu dünyanın en büyük şehri idi. Osmanlı hâkanları, 1516''da halîfe unvanını almalarından çok önce, 1396''dan beri hukukan ve 1453''ten sonra fiilen sultân-ı ıklîm-i Rûm= Roma imparatoru unvanını taşıdılar. Padişahlarımızın aynı zamanda Roma imparatoru olduklarını 1962''den itibaren sürekli yazıyorum. İstanbul, çok büyük Fransız şairi ve devlet adamı Lamartin''e göre, dünyanın en güzel şehridir. Avusturyalı çok büyük Osmanlı tarihçisi Baron von Hammer aynı fikirdedir. Genç bir diplomat olarak 1 Temmuz 1799 günü ilk defa gemiyle Marmara''dan Bağaz''a girişini şöyle anlatır: "Gözlerim kamaştı, şaşırdım, hayran kaldım, tam bir imparatorluk şehri idi" (Erinnerungen, Viyana 1940, 37, 40). ABD büyükelçisi Morgentau, 1913''te Boğaz''a girişinde hemen hemen aynı şeyi yazar "Bu kadar güzel bir manzarayı gözlerim asla görmemişti" (s. 57). Günümüze gelelim: Seçimlerle İstanbul''da birinci gelen parti Türkiye''de iktidarı alır. Hem de, küçük illerimizde 20 bin seçmen, İstanbul''da ise 200 bin seçmen 1 milletvekili çıkardığı halde... Türk''ün bütün coğrafyalarda ve bütün zamanlarda en yüksek estetik çizgiye eriştiği, en âhenkli şiveyi konuştuğu İstanbul halkına çarpık çurpuk seçim sistemimiz işte bu hakareti reva görüyor:
10 İstanbullu = 1 Hakkârili oluyor.
Fransa''da cumhurbaşkanlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa''da Segolene Royal''in, sosyalistlerin cumhurbaşkanı adayı seçilmesi, dünya çapında yankı yaptı. Türkiye''de de ilgi uyandırdı. Okuyucularımız, Türk düşmanlığı bataklığına ihtiyatsızca dalıveren Fransa''da siyasî yapıyı daha merak eder oldular. İki makalede cevap sunmaya çalışacağım. Bir avuç milletvekilini kandıran bir devecinin peşine takılan Fransa, fikir hürriyetini yok etmek intihar teşebbüsünün şokunu yaşıyor.
Fransa''da ve Türkiye''de 2007 mayıs ayında cumhurbaşkanı seçimi yapılacak. Paris''te Elysee (Elize) sarayına, Ankara''da Çankaya Köşküne, bugünkülerden epey farklı şahsiyetler yerleşecek.
Segolene Royal (Segolên Ruayyal okunur), 53 yaşında, ancak 40''ında gösteren, güzel, zarif bir hanımefendi. Dış politika kültürünün eksikliği ve politikada kadınlığını vurgulayarak yükselmesi eleştirileri, şimdiden başladı. Bu hususta biz Türklerin derinlemesine tecrübeleri, Fransızlardan öncedir.
Madam Royal''in soyadı bile yadırgandı. Zira Royal, Fransızca''da (krala, krallığa ait ) demek. Rakibi Sarkozy, Yahudi-Macar melezi olduğu için, milliyetçiliğin ve popülizmin aşırı uçlarında geziniyor. Madam Royal''in böyle bir derdi yok. Zira albay kızı. Babasının görev yaptığı Senegal sömürgesinin merkezi Dakar''da 1953''te doğdu. Chirac gibi, Fransa''nın çok ünlü siyasal bilgiler okulunda okudu. 1978''de daha 25 yaşında politikaya girdi. Sosyalist Parti''de parladı. Eğitim ve çevre bakanı oldu. Bir politikacı ile evlendi. 4 çocuk doğurdu.
Royal, 220.000 Sosyalist Partisi üyesinin yüzde 61''inin oyunu aldı. İkinci tura hâcet kalmaksızın def''aten bütün Fransız Solu''nun cumhurbaşkanı adayı oldu. Diğer iki aday ancak yüzde 39''u paylaştılar.
Rakibi Nicolas Sarkozy (Nikola Sarkozi), Sağ cephenin cumhurbaşkanı adayı olarak Madam Royal''le seçime girecek. Kendisinden çok bahsettirdi. Chirac''la pek erken didişti ve desteğini alamadı. İsmi yıprandı. İki adayın şansı, eşitlenmiş görünüyor.
Madam Royal''in İngiltere, İtalya, İspanya''nın Merkez Sol''dan gelip Merkez Sağ''a yaklaşan başbakanlarını izleyeceği söyleniyor. Katı Fransız sosyalizmini Sağ''a kaydıracağı sanılıyor. Bizde Baykal''da da bu temayül var. Ama bu işi ilk defa Ecevit yapmıştı.
...MHP''de Bahçeli dönemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Milliyetçi Hareket Partisi büyük kongresini yaptı. Dr. Devlet Bahçeli''nin delegelere hitaben uzun konuşmasından birkaç çizgiyi ele alabileceğim...
Terörün ve bölücülüğün vatana ihanet olduğunu, gerçek cezayı vermekten başka çare bulunmadığını, ovaya salmak ve Ankara''ya getirmekle çözülemeyeceğini tekrar tekrar vurguladı. Bahçeli''nin teklifini beğenenler MHP''ye, Ağar''ınkini benimseyenler Doğru Yol''a oy verecek.
Gökalp''in ve Atsız''ın adlarının anılması hakkıyla alkış aldı. Gökalp''in Türkçülük dediği ve Atatürk''ün beğenerek uyguladığı Türk Milliyetçilik felsefesi öne çıkarıldı. Başbuğ Türkeş fazla talaffuz edilmedi (yahut ben kaçırdım). 21. yüzyılda Türk milliyetçiliğinin hedefleri pas geçildi.
Milletimizi savunan ve koruyan Ordumuz ve Polisimiz öğüldü. Hakkıyla alkışlandı. Alt kimlik üst kimlik gevezeliği (veya safsatası) ve ırka dayanan dejenere milliyetçilik anlayışı kesinlikle reddedildi.
Merkez Sağ''ı bütün bütün yitirmemek için olacak, Avrupa Birliği''ne açıkça karşı çıkılmadı. Mahut onurumuzla gireriz sloganı tekrarlandı. AB''yi istemeyenler veya şart koşanlar, MHP''ye oy verebileceklerdir.
Dış politika bahisleri anlaşılan seçim bildirgesine bırakıldı. Atatürk''ün de dilinden düşürmediği Gökalp-Atsız-Türkeş milliyetçiliğinin olmazsa olmaz şartlarından Orta Asya ve Türk devletlerinin bahis dışı bırakılması yadırgandı. Türkiye''nin güneşte yerini alabilmesi için: 1) AB üyesi olmak veya aynı standartları benimsemek, 2) Hazar''a ve ötesine rahatça uzanabilmek, 3) ABD ile stratejik ittifakı yürütebilmek, 4) Arap ve İran devletlerinin siyasal etkisinden kaçınmak, şarttır. Bu ilkelere aykırı dış siyaset Türkiye''yi yerinde saydırır, çağ dışına iter, küçültür ve küçük düşürür. Türk milliyetçiliğini temsil ettiğini söyleyen MHP, bu gerçeklere adapte olabilmek yeteneği derecesinde gelişebilir. Tek hedef muâsır medeniyet seviyesidir. Ve her şey bu hedef içindir. Bu hedefi şurasından burasından sınırlamaya kalkışmak kabûl edilemez, hüsranla sonuçlanır. Türk milliyetçiliğine başka bir hedef göstermek zaten yanlıştır.
Milliyetçi Hareket Partisi''nin önümüzdeki seçimlerde 1999''daki başarısına ulaşması için Merkez Sağ''a yaklaşabilmesi gerekiyor.
.4 yıl bitti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
TÜSİAD''ın erken seçim olmasın kararı, seçim tartışmalarını durdurmuş gibiydi. Şimdi muhalefet partilerinin hepsi bu isteği yenilediler. Sayın Başbakan alışacağız şeklinde cevapladı.
Neye alışacağız? 5 yıllık iktidarlara, yasama dönemine, genel seçimlerin 5 yılda yapılmasına... Dünya devletlerinin büyük çoğunluğunda meclisler 4 yılda yenilenir. Nadir ülkelerde (meselâ İtalya''da) 5 yıldır. Birleşik Amerika''da ise 2 yıldır.
Bizde 4 yılı 1 gün bile aşan dönem vaki değildir. Ne imparatorluk, ne cumhuriyet devirlerinde... Birinci Cihan Savaşı''nda 1916''da, Mütâreke felâketinde 1920''de seçimler yapıldı. İkincisi, 23 Nisan 1920 Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni oluşturdu. 1943''te İnönü, İkinci Cihan Savaşı içinde, seçimleri ertelemeyi düşünmedi.
Yarın 24 Kasım''dır. Bütün Türkiye tarihininde ilk defa bir yasama meclisi 4 yılını dolduruyor. 2 Kasım''da 4 yıl bitti. 3 hafta geçti. Üstelik 59. hükûmet, 4 yılda bakan değiştirmeyen kabine olarak tarihimize intikal etti. AK Parti, 4 yılı 5''e çıkarmış değildir. Ama uygulayabilen ilk iktidardır.
4 yıl daha iyidir. İstikrarın nimetleri vardır. Ama demokrasilerde temsil ve değişim temel ilkelerdir. İstikrarı bu iki şart çerçevesinde aramalıdır.
Avrupa Birliği, 5 yıla değil, yüzde 5 üzerinde baraja itiraz ediyor. Küçük ve büyük illerimizden çıkan milletvekili sayısındaki akıl dışı haksızlık daha ele alınmadı. Seçim yasamızdaki büyük aksaklıkları düzeltmeksizin seçimlere gidiyor, kabûl edilemez sonuçlar çıkmamasına dua ediyoruz.
Seçimler için tahmin erkendir. Cumhurbaşkanı belli olduktan sonra sağlıklı tahminler yapılabilir. Her hâl-ü kârda AK Parti, 1. parti durumundadır. Daha 3 parti muhtemelen barajı geçer.
Merkez Sağ
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Partilerimiz, Merkez Sağ''ı doldurmak, hattâ ta kendisi olmak iddiasında bulunmakla beraber, Merkez Sağ''ın kesin ilkeleri vardır. Her politikacı işine geldiği gibi tarif edemez. Merkez Sağ''a bu rağbet, Türkiye''de seçmen potansiyelinin üçte ikisini oluşturmasındandır. Bugün seçmen beğendiği partiden fazla, beğenmediğini batırmak yolunda oy kullandığı için, Merkez Sağ felsefesi darda kalmıştır. Merkez sağ; Menderes, Demirel, Özal gibi üç güçlü lider yetişdirdi. Bunlar, Türkiye''nin madde coğrafyasını defalarca katladılar. Türkiye''de Sol''a gelince, yol, fabrika, baraj gibi işleri Merkez Sağ''a bırakmıştır. Slogan üretir. Kültür ve sanatla uğraşır. Kültür ve san''ata vakit bulamayan, proje ve iş yapan Merkez Sağ, bu alanları Sol''a bırakmış, bu sebeple Sol tarafından yerden yere çalınmıştır. Yüzde 57(1954) alan Menderes, yüzde 53 alan (1965) Demirel, yüzde 50''ye yaklaşan (1983) Özal dönemleri, oy oranı bakımından tarihe karışmıştır. Bazı iktidarlar, zayıf muhalefet eksikliğiyle icra yürütmüşlerdir. Halbuki sağlam demokrasi = sağlam iktidar + sağlam muhalefet ile oluşur. İktidar, istisnasız her devlet tipinde, muhalefet ise yalnız gerçek demokrasilerde mevcuttur. Enti püften muhalefet, iktidarlara yaramaz. Meclis dışı muhalefet bu boşluğu doldurur. Muhalif veya sadece eleştiren basının üzerine gitmek ise, hiç istisnası yoktur, en sağlam iktidarların mağlûbiyeti ile son bulur. Türkiye, 21. asır anayasasını, seçim ve partiler kanunlarını yapamadı.
Statükocular, her çeşit reforma karşı çok dirençlidir. 1622, 1703, 1730, 1807, 1808, 1876, 1909, 1913, 1960, 1971, 1980, ihtilâl, isyan ve darbeleri, Türkiye''de reformları engelledi, büyük felâketler yaşattı. Bir türlü muâsır medeniyet seviyesine erişmek mümkün olmadı. Tarihte ihtilâller ülkesi diye Fransa''nın adı çıkmıştır. Bu yanlışı herhalde, Türkiye tarihini az bilen tarihçiler yaptılar.
Papa geliyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Papa 16. Benediktus''un Türkiye''yi ziyareti, Avrupa''da geniş yankı yaptı. Türkiye''yi ziyaret eden 3. papadır. 1967''de 6. Paulus ve 1979''da 2. Johannes Paulus gelmişlerdi.
Papa, 1 milyar Katolik''in başı, onlar için ''kutsal babamız''dır. Böyle bir kişinin ülkemizi ziyaretinden iyi sonuçlar almamız, iyi işleyen diplomasinin gereğidir. Böyle fırsatlar kaçırılmamalıdır.
16. Benediktus, kendisinden önceki birkaç papa gibi bir ümanist değildir. Katı bir Katolik''tir. 1522''den bu yana İtalyan olmayan ikinci papadır. Gençliğinde Nazi, sonra bir teoloji (ilahiyat) profesörüdür. Müslümanları, bilhassa biz Türkleri benimsemediği, belki Hristiyan evrenselliği idealine aykırı gördüğü açıktır. Bir din adamının diğer bir dini beğenmesi bahis konusu olmaz. Ama diğer dinlere hoşgörüsü beklenir.
16. Benediktus, eski Fransa cumhurbaşkanı ve reddedilen AB Anayasası''nın yazarı Giscard d''Estaing (Jiskar Desten) gibi, Türkiye''nin, 70 milyon Müslüman nüfusu ile Avrupa Birliği''ne girmesinin, Hristiyanların bin yılda ancak oluşturdukları bu gül bahçesini ihlâl edeceği fikrindedir. Halbuki bu mutaassıp görüş, apolitiktir. Avrupa''nın yüksek menfaatlerine ve medeniyetler ittifakına aykırıdır.
Medeniyetler ittifakı, medeniyetler çatışmasından iyidir. Çok daha iyidir. Başbakan Tayyip Erdoğan''ın liderlik ettiği medeniyetler ittifakı büyük bir evrensel projedir. Medeniyetler arasındaki soğukluğun münaferete, sonra husumete, nihayet çatışmaya dönüşmesi, insanlığın bunca asırdır kazandığı pek çok değerin kaybı ile sonuçlanır. Bosna''dan Afganistan''a Kosova''dan Irak''a, New York ve Washington''dan Madrid ve İstanbul''a kadar dünya coğrafyasında yeterince kanlı, yeterince vandal ve barbar provaları yapıldı.
Papa çapında çok önemli bir liderin, dar düşüncelerini uygulamaya kalkışması çok tehlikelidir. Bu teşebbüsünü düzelteceğinin belirtileri görüldü. Bizim, misafir ağırlama kurallarına aykırı eylemlere, söylemlere girişmemiz ise, düpedüz basiretsizliktir. Türk''e bir şey sağlamaz, Türk''e zarar verir.
Papa ve Patrik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
16. Benediktus''un Türkiye ziyaretinde İstanbul''da Ortodoks "Cihan" Patriki ile görüşmek maksadının esas olduğu vurgulanıyor. Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi 21. asrın işi değildir. Sadece bin yıllık anlaşmazlık yumuşatılmak isteniyor. Fener''de, Osmanlı''nın tahsis ettiği yerde oturan Patrik, dinî bakımdan kendisini Papa ile eşit sayar. Ama ne Bizans, ne Osmanlı dönemlerinde asla hükümdar olmuş, devlet yönetmiş değildir. Patrik, Bizans ve 1453''ten itibaren Osmanlı imparatorlarınca tayin ve azledilir. Azledilenin tekrar nasbı mümkündür. Bizans dönemindeki birkaç patrik gibi, Osmanlı devrinde de 4. Murad, Sadrâzam Köprülü Mehmed Paşa ve 2. Mahmud, 3 patriği idam ettirdiler. Papa''ya gelince, bin yıldan beri aynı zamanda bağımsız bir devletin hükümdarıdır. 1870''e kadar bütün Orta İtalya''nın hükümdarı iken sonra, Roma''nın bir mahallesi olan Vatikan''la yetinmiştir. Vatikan, hem nüfus, hem toprak bakımından dünyanın en küçük devletidir. Ama muazzam serveti, bütün dünyaya yayılmıştır. Tamamen bağımsızdır. Yabancı devletlerin (bu arada Türkiye''nin) Vatikan büyükelçileri, İtalya nezdine atanan büyükelçiler gibi, Roma''da otururlar. Zira Vatikan arazisinde onlara ayrılacak toprak ve bina yoktur. Patrik, ökümenik sanını taşır. Ben Türkçe''ye cihan patriki diye tercüme ettim. Ökümenik sıfatı, 200 devlet arasında yalnız Türkiye''de münakaşa konusudur. Bu münakaşa son dönemde başladı. Fatih Sultan Mehmed, Kayser-i Rûm (Roma imparatoru) sıfatıyla, selefleri Bizans imparatorları gibi, Gennadios''u ökümenik olarak, Papa''ya eşit ruhanî yetkilerle atamış, kendisiyle günlerce konuşmuş, protokolde vezir (mareşal) sırası vermiştir.
Patrik, ökümenik sıfatını Atatürk devrinde de sürdürdü. Şimdi, Patrik''i Türkiye''den kaçırıp, herhangi bir dış ülkeye yerleşmesini (bütün ülkeler kucak açacaklardır) ve orada dehşetli Türk düşmanı bir merkez kurmasını isteyenler, kendilerini Fâtih''ten ve Atatürk''ten daha akıllı ve daha milliyetçi sanıyorlar.
Papa ve sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Papa, nihayet Türkiye''de. Başbakan Tayyip Erdoğan''la görüştü.
Başbakan, Riga''da NATO zirvesine gitti. AB üyesi NATO''lular acaba Türkiye başbakanının yüzüne nasıl bakacaklar? Kadîm dostumuz Talabani, Tahran''da, Ahmedinecad''la sarmaş dolaş. Irak''a zerre kadar aldırış etmeksizin, Kürdistan''a odaklaştığına eminim. Tayyip Erdoğan, aralık başında Tahran''a gidecek. İran cumhurbaşkanı''na bomba yapmaktan vazgeçin öğüdünü verecek. İran bu öğüdü kesinlikle dinlemeyecek. Üstelik Türkiye Başbakanı''nın öğüt vermesine çok kızacak. Aynı istikamette uyarı hangi devletten, hangi politikacıdan gelirse gelsin, bildiğini yapacak. Böylesine bir ortamda Ürdün Kralı, Kraliçesi ile bozuşmasın mı? Tam zamanını buldular.
Türkiye''nin olanca istikbali, dış politikadaki seçimine bağlı hâle geldi. Yanlış seçim, Türkiye''ye pahalıya patlar. Sınırlarımız münakaşa konusu olur. Sınırlarımız için en sağlam garanti, Avrupa sınırları içine girmemizdir. Üstelik AB üyesi olan her yoksul devletin, dünkü eyaletlerimizin, zenginleştiğini, hudutlarını güvenceye alıp pekiştirdiğini unutarak saçma ve küçük işlere girişmemeliyiz. Bugün çektiklerimiz, geçmişte yaptığımız hatalardan kaynaklanıyor. Aptal sloganlara kulak asmasak, çeyrek asır önce Yunanistan''la birlikte AB üyesi olsa idik, bugün 20 bin dolar p.c. Türkiye''de yaşıyorduk. PKK diye bir şeyi asla işitmeyecektik. Kıbrıs''ta hata üzerine hata yapmasa idik, bugün şantajlarla karşılaşmazdık. Asıl kargaşa ve karmaşa ise, 2007''de kendini gösterecek. Türkiye''de değil, bütün Orta Doğu''da... Cihanşümûl (evrensel) hâle de gelebilir. Mecburen atom bombalı bir Türkiye ve bizi izleyeceği muhakkak bir Mısır, bir Suudi Arabistan''ı düşününüz... Tarihçi olarak, dünyanın iyi yönetilmediği, pek çok ülkenin yetersiz kişilerin ve ekiplerin elinde kaldığı kanaatindeyim.
NATO Letonya''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Kasım, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
NATO Zirvesi, Letonya''nın başkenti Riga''da toplandı. 15 yıl önce Letonya, Sovyetler Birliği''ni oluşturan 15 cumhuriyetten biri, gerçekte Rusya sömürgesi idi. Bugün BM, NATO ve AB üyesidir. Rusya''nın yanıbaşında NATO zirvesi yapılabilmesi, dünya şartlarının ne kadar değişken, benim diyen devletlerin sınırlarının ne derece güvenden mahrum bulunduğunu gösterir.
Tarihî gelişimleri öngöremeyen politikacıların yönettikleri devletler, gerilemeye, çöküntüye, kayba maruz kalır. Biz bu dönemi 20. asrın başlarında yaşadık. Türkler gibi büyük bir millet olan Ruslar, asrın sonlarında...
26 devlet ve hükûmet başkanı Riga''da buluştu. NATO''nun gerçek patronu Birleşik Amerika''dır. NATO''nun vurucu askerî gücünün ve harcamalarının üçte ikisinden fazlası Amerika''ya aittir. Türkiye ise, NATO''nun 55 yıllık çok eski üyesidir. Vazgeçilmez rol oynamış, hür ülkelerin komünist Rusya istilâsına karşı güçlü siperi olmuştur.
Başbakan Tayyip Erdoğan Riga''da, Başkan Bush''la görüştü. Irak, İran, Orta Doğu, Ürdün üzerinde konuştu. Bush, Riga''dan sonra Amman''a gidecek. Kraliçesi ile geçinemeyen genç kralı ziyaret edecek. Ürdün bağımsızlığından bu yana, Washington''ın iyi dostudur.
Sayın Erdoğan, İngiltere Başbakanı Blair, İtalya''nın yeni sosyalist başbakanı Prodi ile konuştu. Fransa Cumhurbaşkanı, eski Türk dostu Chirac''la da görüşecek.
Amerika, Afganistan''da Taliban ile savaşmak için asker istiyor. Türkiye, PKK ile savaşmamakta direnen Amerika''ya, diğer bir terör örgütü ile savaşması için asker vermekte tereddüt ediyor. Ankara, haklı olarak, terörle savaşın ancak cihanşümûl, birlikte, topyekûn ve ayırımsız yapıldığı takdirde başarıya ulaşılabileceğini savunuyor.
Türkiye''de 3. Papa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İmparatorluk Türkiyesi''ni hiçbir papa ziyaret etmedi. Dünyanın 1. Müslüman lideri sayılan Osmanlı hâkan-hâlifesi de, dünyanın 1. Ortodoks Hristiyan lideri sayılan Cihan Patriki de İstanbul''da idi. İlk Papa 1968''de geldi. 16. Benediktus, ülkemizi ziyaret eden 3. Papa''dır.
Her üç ziyaretin asıl maksadının, Fener''de Rum Patriki''ni ziyaretle iki mezhebi yakınlaştırmayı sağlamak olması, önemini azaltmaz. Kaldı ki Patrik, bizim vatandaşımızdır. Başbakan''ın Papa''ya gösterdiği saygı, nezaket ve samimiyet genel tasvip gördü. Türk''e yakışanı yaptı. Biz de kutluyoruz. Trabzon cinayeti için özür dilemesi de çok olumlu idi. Tarihimize, örfümüze, ahlâkımıza aykırı, çok çirkin, çok zararlı bir eylemdi.
Sayın Başbakan, Papa ile birlikte göründüğü ve saygı gösterdiği için belki bir miktar fanatiğin oyunu kaybetti. Ama kaybettiği oyun on mislini kazandı.
Papa''nın Diyanet İşleri Başkanı''nı ziyareti, olağanüstü bir olaydır. Başkan''ın ilk fırsatta protokoldeki yerini bakan seviyesine çıkartmak gerekiyor. Bu bir teknik düzeltme olmalı, yanına başka değişiklikler katarak, işi sulandırmamalıdır.
Diyanet İşleri Başkanı, bir devlet görevlisidir. Devlet emrindedir. Her zaman öyle kalacaktır. Bu bir Osmanlı düzenidir ki, Cumhuriyet devam ettirdi. Başka Müslüman ve Hristiyan ülkelerde görülen devletten bağımsız diyanet, din adamı ve mâbet statüsü, bizim için kesinlikle bahis konusu değildir. Osmanlı''nın tarikatları bile devlet emrine aldığını hatırlatıyorum. Hiçbirinin politikaya karışmasına asla izin verilmemiştir. Hiç kimse öyle meselâ Birleşik Amerika''daki başıboş, keyfî din uygulamalarına heves etmesin!
Papa, ilk defa Hristiyan olmayan bir ülkeyi ziyaret ediyor. Osmanlı''daki gibi bugün de bir Hristiyan pek tabii bir camiye girebilir (Eyüp Sultan hariçtir). Sokak ayakkabısı ile kimse giremez. Kadın ise başına örtü alması ve açık saçık giyinmemesi yeterlidir. Haç çıkarmadan dua edilebilir. Ayasofya''da asırlarca Bizans mozaiklerinin gölgesinde namaz kılan biz Türklerin töresi budur (Ayasofya mozaiklerine ancak 18-19. asırlarda hiç zarar vermeksizin badana çekildi ki taassubun arttığını gösterir.)
Papa ile 3 gün
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
16. Benediktus''un 3 günlük ziyareti, parlak ve başarılı geçti. İki taraf pot kırmamak, anlaşabilmek, yakınlaşabilmek, olumluyu elde edebilmek için samimi gayret gösterdi.
Türkiye için, en büyük çapta tanıtım gerçekleşti. Dünya basını ve televizyonları günlerce Papa Türkiye''de konusu üzerinde yoğunlaştı. Çok tecrübeli olması gereken TRT, çekim tekeli aldığı halde, gerekeni yapamadığı için Türkiye''nin tanıtımı ciddi kayba uğradı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dirayet ve isabetle davrandı. Kutluyoruz. Papa''ya ders vermeye kalkışmak gibi dünyada nefret uyandıracak bir işe girmedi. Vakar, tevazu ve içtenlikle yaklaştı.
apa''nın bu derecede yetişkin ve ergin devlet ve din adamı olabileceğini bendeniz de tahmin edememiştim. Tarihte ilk defa bir Papa, Müslüman dünyasının en ünlü bir camiine girip kıyâma geçti. Diyanet Başkanı ve İstanbul Müftüsü ilâhiyat profesörlerimiz, Türkiye protokolündeki acayip durumlarına aldırmaksızın, kralların elini öpmek için sıraya girdiği Papa''ya eşitleri gibi davrandılar. 16. Benediktus, İstanbul halkını rahatsız ettiğini söylemek nezaketinde bile bulundu.
Fazlası beklenemezdi. Efendimiz hakkında hürmet ve hikmetten mahrum bir ifadeyi nakletmişti. Yanıldığını açıklayamadı. Herhangi konuda yanıldığını bildiren bir papa, o anda taht ve tâcından feragata mecburdur. Katolik itikadı böyledir. Ama öylesine maharetle davrandı ki, özür dilemeksizin, hatasını onardı. Koskoca Müslüman âlemi ile karşı karşıya gelinemeyeceği gerçeğine erişmişti.
Papa''nın Türkiye ile Avrupa Birliği''nin durumu hakkındaki iki cümlesini ben, çok müsbet bulmadım. Cümleler iyi okunursa, Türkiye''nin AB''nin yanında durması, aykırı hareket etmemesi, beraber olması gerektiğini söylediği anlaşılır. Bizim AB için vazgeçilmezliğimiz manası çıkmıyor. Ama bu ziyaret, gerçekten tarihe geçti. Türkiye kazandı. Türk Başbakanı milletlerarası takdir gördü. Dış ilişkilerimizde hep bu çeşit başarılar bekliyor ve kesinlikle istiyoruz. Yarım yamalak işleri hiç beğenmeyeceğimizi saklamıyoruz.
Avrupa''dan kopmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Brüksel''de, AB''ye üye olmuş devletlerden daha fazla beklemeye alınmamız, Türkiye''de zaten epey zayıflayan çağdaş uygarlık düzeyi heves ve iradesini, dumura uğratır. Bu da şu sonucu verir: Gelişme hızımız, gelişmiş ülkelere oranla açıldıkça açılır. Biz bir ileri gittik diye öğünürüz. Halbuki onlar, aynı zaman dilimi içinde bizim hızımızı katlamışlardır.
Brüksel raporunun hayli sert çıkmasında bizim ihmalimizin payı vardır: 301''i bir türlü çözemedik. El koyduğumuz vakıfları iade edemedik. Bizde de şeriat medreseleri istenir kuşkusuna kapılarak Heybeli okulunu açamadık.
Statükocularımız, oligarşik cumhuriyet rejimini severler. Devletin aynı kafa yapısında dar bir zümrenin yönetiminde kalmasını isterler. Demokrasi ikinci derecede durmalıdır. Fazla demokrasinin, cumhuriyete zararlı, hattâ aykırı bulunduğu iddiasına kadar gidebilirler.
Rejimimizi Avrupa Birliği standartlarına uygun hâle getirmekte gecikmemiz, Türkiye''nin milyarlarca dolar zarar görmesine, yoksulluğun devamına zemin hazırlar. Gecikme müddeti boyunca Ermeni, Rum edepsizliklerine, refah şımarığı Avrupalıların fiyakalarına, öğütlerine muhâtap oluruz. Asabımız bozuldukça bozulur. Avrupa''dan soğur, koparız. Eski eyaletlerimizin hepsinin gerisinde durmak ayıbını kaldıramayız. Büyük huzursuzluklar çıkar.
Avrupa''dan koparcasına uzak kalan bir Türkiye''nin, bu derecede önemli bir coğrafyada, bu kadar ağırlıklı jeostratejik ayrıcalığını fazla gören devletler, sınırları değişmiş haritalar çizerler. AB şemsiyesine girmek suretiyle sınırlarını münakaşa edilemez hâle getiren devletlerin tafrası, sinirlerimizi gevşetir. Batı medeniyetine karşı nefret duyguları kabarır, coşar. Yüzünü asırlardan beri Batı''ya çevirmiş Türk Yenileşme Hareketi, çağdaşlaşmak bir yana, sancılı şekilde benimsediği reformlardan elde ettiği kazanımlarını bile bırakmak tehlikesine maruz kalır.
Turgut Özal, tez zamanda ince uzun bir yolu geçebilip Avrupa standartlarını elde edemediğimiz takdirde, çok nüfuslu yoksul Asya-Afrika-Latin Amerika devletlerine benzeyeceğimizi söylemiş, mübalağalı bir örnek olarak da Bangladeş''i göstermişti.
Pax Franco-Germanica
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa, Avrupa Birliği''nin kurucusudur. Almanya ise en kudretli üyesi, dünyanın 3. ve Avrupa''nın 1. ekonomisi. Fransa''da de Gaulle ve Almanya''da Adenauer dönemlerinden beri politika, Fransa+Almanya ittifakının Avrupa siyasetine hakim olmasıdır: Pax Franco-Germanica. Ama sonra, düşe kalka da olsa İngiltere, AB''ye girdi. Arkasını sağlam şekilde Amerika''ya dayamıştı. İngiltere''nin Avrupa politikası, her zaman Fransa-Almanya ile uyuşmuyordu. İngiltere, ABD''den önceki cihan devletidir.
İtalya ve İspanya gibi önemli Akdeniz ülkeleri de vardı. Son furyada ise komünizmin pençesinden halâs olmuş Orta ve Doğu Avrupa ile Balkanlılar, üye oldular. Bunların çoğu ABD-İngiltere eksenine kaydı. Sovyet imparatorluğunun dağılması kansız geçti. Onun minyatürü olan Yugoslavya''da ise çok kan döküldü. AB engelleyemedi. ABD müdahale durumunda kaldı. Hitler''den sonra Avrupa''daki büyük soykırım Bosna-Hersek''te yaşandı. Büyük bir Boşnak kitlesinin katliâmına, o bölgede güvenliğe memur Hollanda alayı seyirci kaldı. Muhtemelen komutanı Fransız generalinden (bırakın Sırplar, Müslüman Boşnakları doğrasın, biz karışmayalım) emrini almıştı. İki gün önce bu Hollanda birliğine onur nişanı verildi. Fransa, telif hakkı kendisinde olan AB anayasasını halkına oylatmak akılsızlığını yaptı. Anayasa reddedildi ve Hollanda''da aynı muameleyi gördü. Sonra Fransa ile Hollanda, Ermeni yaygarasında, Avrupa medeniyetinin temeli olan fikir hürriyetini, çok açık şekilde ihlâl ettiler. Anadolu''yu kana bulayan Ermenileri savundular, devecilerin, taşnak teröristlerin peşine takıldılar. Şimdi, Kıbrıs''ı kana bulayan, Ada''yı yolsuzluklar yuvası hâline getiren, Kuzeydeki Türkleri imhaya kararlı Rum yönetimini öne çıkardılar. Türk fobisini açığa vurdular. Amerika ve Okyanusya kıt''aları gibi Avrupa''nın da Hristiyan tekelinde olduğu, Müslümanların ancak Asya ile Afrika''da barınabileceği çok ümanist projesini uygulamak hevesine kapıldılar. Yahudiler ve ABD, bu defa Türkiye''nin yanında durmadılar. Türkiyesiz Avrupa''nın ne demek olduğunu fanatiklere açıklamak görevini İngiltere üzerine aldı. Chirac''la Merkel, Almanya''nın tam Fransa sınırında Saarbrücken şehrinde Türkiye''yi konuştular.
Kıbrıs faktörü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti''ne borcunu, Türkiye üzerinden ödüyor. Son günlerde Kıbrıs''ta üs edindi. Oradan, başta Lübnan, Orta Doğu''ya müdahale edebilecek. Mazide o coğrafyada idim, şimdi de varım diyerek Haçlı Seferleri''nin, ardından yakın geçmişin hâtıralarını canlı tutacak.
İngiltere''nin Kıbrıs''ta Akrotiri ve Dekelya üsleri 254 kilometre karedir. Kıbrıs adasının yüzde 3''ü eder (Türk kesimi yüzde 33, Rum kesimi yüzde 64''tür). Bu üslerde 3000 asker ve 5000 sivil yaşıyor. Üsler, İngiltere toprağıdır. Rumların Fransa''ya verdikleri üs kaç kilometre karedir, henüz bilgi yok.
Amerika Birleşik Devletleri''nin Orta Doğu, Körfez ve Hind Okyanusu''ndaki üsleri malûm. Demek Orta Doğu''da ABD, İngiltere, Fransa bulunuyor. Zaten Asya''nın bütün kuzeyini elinde tutan Rusya da Kafkasya ve Orta Asya''da eski etkilerini kullanmak istiyor. Almanya sadece ekonomik alanlar kazanmak peşindedir. Japonya, istediği zaman 1 ay içinde atom bombası yapacağını duyurarak, Kuzey Kore''yi tehdid etti. Yakın Doğu''daki ilişkileri ekonomiye dayanıyor.
Bütün bu güçler, Orta
Doğu''nun Türkiye, İran, İsrail, Kafkas, Arap devletleri arasında yer edinmek peşinde. Pax Americana, bütün Orta Doğu''da etkilidir. İran ise, Amerika''ya ve İsrail''e haddini bildirdiği inancı ile politika izliyor. Amerikalıları da, Yahudileri de, Asya kıt''asından atmak istiyor.
Bölgede Türkiye, Amerika''dan sonra en büyük askerî gücü oluşturuyor. Jeo-stratejik pozisyonunu, Avrupa ile iç içe bulunmasını bu gücüne katıyor. Sayın Gül ve Miss Rice, bu coğrafyada birlikte strateji yürütecekleri hususunda karşılıklı imza attılar. Washington, Türkiye''nin Şam ve Tahran temaslarını, Filistin işine karışmasını tedirginlikle izliyor. Ankara, Amerika''nın Kürt ve Ermeni kartlarını kullanmasından şikâyetçi. Irak çöktükten sonra Mısır ve Suudi Arabistan, önemli Arap devletleri sıfatıyla gelişmeleri gözlüyor. Her ikisi de çapraşık ilişkilerle Birleşik Amerika''ya bağlı bulunuyor.
20. asır içinde Türkiye''den sonra çeyrek asır İngiltere ile Fransa''nın kalıp çekildiği Orta Doğu, 2007 yılına, böylesine bir perişanlık içinde giriyor. Yanlış adım atanın, istikbali kararıyor. Saddam''ın vaziyetine kadar düşebiliyor.
NATO''nun ufukları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika, NATO''yu hür dünyanın bekçisi, yüksek savunma organı hâline getirmek istiyor. Zaten geniş ölçüde getirdi. Her hâl-ü kârda başkomutanlık Amerika''da kalacak. Zira bütçenin üçte ikisini ödüyor. NATO hemen hemen Avrupa Birliği''nin silâhlı kuvvetleri durumuna geldi. Bu suretle, ortak bir Avrupa Birliği silâhlı kuvvetleri oluşturulması daha zor, daha lüzumsuz hâle getirildi. Avrupa Birliği, ABD şemsiyesi ile örtüldü. Şüphesiz her devletin cürmüne göre millî ordusu, donanması, hava birlikleri devam edecek, ama Dünya askerî dengesi değişecektir. NATO, Rusya''ya karşı kurulmuştu ve Dünya tarihinin en büyük askerî ittifakı idi. Şimdi Amerika, kurucusu bulunduğu bu ittifaka, Rusya''dan kopan bütün eski Sovyet peyklerinin yanında, eski Sovyet Rusya üyesi cumhuriyetleri bile toplamaya çalışıyor. 26 üyeli muazzam NATO ittifakı, geçen haftada Başkan Bush''lu Riga zirvesinde, yeni üyelere kapılarını araladı: Bosna-Hersek, Karadağ, Sırbistan... Azerbaycan, Gürcistan, Ukrayna''nın üyeliklerine Rusya hoş bakmıyor. Kıbrıs Rum Cumhuriyeti''ne ise NATO üyesi Türkiye veto koyacaktır. Finlandiya ve İsveç''in dahil edilmesi için çalışılıyor. Makedonya ile Arnavutluk da dışarıda bırakılmayacaktır. Ermenistan için, Azerbaycan ve Türkiye ile ilişkilerini yoluna koyması gerekiyor. ABD, bununla yetinmiyor. Kuzey Amerika ve Avrupa Kuzey Atlantik İttifakını bütün hür dünyaya, bütün demokrasilere taşımak peşindedir: Avustralya, Japonya, Güney Kore gibi gelişmiş, güçlü Pasifik devletleri bahis konusudur. Latin Amerika''ya gelince, Amerika Birliği içinde, ABD''ye bağlıdır. Hindistan, Batı''dan ayrılmaz. Rusya, Avrupa''nın parçasıdır. Çin ne yapar dersiniz?
Geriye Afrika, Yakın Doğu ve Orta Asya kalıyor...
AB üzerinden vurmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan, Papa''nın ziyaretinde gösterdiği olağanüstü performans ile dış politikamızda, üstelik Türkiye''nin tanıtımında, önemli başarı elde etti. KGB''nin Papa''yı öldürmek için Bulgaristan servisi kanalı ile bir Türk''ü seçmesiyle Avrupa tarihine geçen Türkiye, artık bir Papa''nın bir Müslüman ülkede nasıl ağırlandığı ile hatırlanacaktır. Başbakan şimdi başarı ile sonuçlanabilecek bir teşebbüste bulundu. Helsinki''den verilen işaret (futbol lisanı ile:pas), değerlendirilmek gerekiyordu. Bazı Avrupa ülkelerinden üzerimize üzerimize gelen Türkofobi dalgalarını karşılamak lâzımdı. Sayın Erdoğan, yoğun telefon diplomasisine girdi. Millî politikamıza aykırı bir şey yapmadı. Karşılıklı birer liman ve meydan açılmasını teklif etti.
Avrupa''nın hâlâ sahnede bulunan en deneyimli politikacısı Chirac, mayıs seçimine takılıp kalmıştı. Şansölye Merkel, Türkiye''ye Arnavutluk ve Sırbistan''dan sonra gelecek ikinci sınıf Avrupa devleti muamelesinin imkânlarını araştırıyordu. 1915 tehcîrini Berlin genelkurmayının teklif ve tazyikı üzerine yaptığımızı öğrenmişti. Bu gerçeği ifşamızı önlemek için bizi baskı altında tutmak peşindeydi. Avusturya''nın güzel dışişleri bakanı, Merzifonlu Paşamızı bir türlü unutamıyordu. Hollanda, Belçika, Danimarka vs. her biri bir âlemdi. Hepsinin Avrupa kriterlerinde, Jeostratejik değerlendirmelerde büyük kusurları vardı. Ama tek bir erdemleri, bütün kusurlarını örtüyordu: Erken davranıp AB üyesi olmak... Bu sayede refahtan çatlayacak dereceye gelmiş, yoksul ülkelere tafra atıyorlardı. Bu sayede sınırlarını güvence altına almış, masum milletlere çamur sıçratıyorlardı.
Politikada başarı, her şeyi mümkün kılar, İzmir''i alan Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa, bir buçuk ay sonra, Osmanoğullarının 700 yıllık (1231-1922) saltanatına son verebilmiştir. AK Parti, AB konusunda başarısız olursa, üzerindeki türlü çeşitli baskılar kolaylaşır, yoğunlaşır. AB konusunda ilerler, cihan devletleri ile geçinmeyi öğrenirse, güçlenir. AK Parti''yi AB üzerinden vurmak için yıllardan beri büyük çaba vardır. Başbakan''ın Helsinki''ye tekliflerinin ilk yankıları olumludur. Avrupa''nın Türk fobisi ile Türkiye''nin vazgeçilmezliği arasında bocalamasından nasıl sonuç çıkar, bekleyip göreceğiz.
İç politikada gerginlik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yüce Meclis, dönemin 5. yılındadır. 3 Kasım''da 4. yılını doldurdu. Tarihimizde 4 yılı 1 gün geçen hiçbir dönem mevcut değildir. 4 yıldan sonrasının sancılı geçeceğini yazmıştık. Kıbrıs vesilesiyle iktidar zorlanmaya başladı. Aslında muhalefet partilerimiz, Kıbrıs''ın satılmadığını elbette bilirler.
Başka bahaneler bulunacak, başka gerekçeler ileri sürülecektir. AK Parti''nin üzerine gidilecektir. Muhalefet ne istiyor? Muhalefet, nisandan önce erken seçim istiyor. Ki cumhurbaşkanını yeni Meclis seçsin. TÜSİAD''ın 5 yıl için ısrarı, erken seçim ihtimalini ortadan kaldırmıştı. Ama TÜSİAD, AB ile ilişkilerimizin soğutulmasına da karşıdır. Muhalefet, Sayın Erdoğan''ın cumhurbaşkanı olmasını istemiyor. Ayrıca çok çevrede ve AK Parti içinde de aynı fikir geçerli bulunuyor. Erdoğan''ın partisinin başında ve başbakan kalmasını arzu ediyorlar. AK Parti''nin oy yitireceği endişesi mevcut. Üstelik Erdoğan, icrada başarı gösterdi. İcraatının devamı bekleniyor. Çankaya''ya çıkması hâlinde Erdoğan''ın derin devleti sıkıntıya sokacağı, hattâ devletin temel ilkelerinden bazılarını korumayacağından korkuluyor. AK Parti karşıtları, AK Parti ile beraber, Türkiye''nin AB üyeliğine de karşı çıkıyorlar. Avrupa kriterlerinden nefret ediyorlar. AK Parti''nin üçte bir oy alıp üçte iki milletvekili çıkarması ise, AK Parti''ye de zarar veriyor ve çok çevreyi, çok kişiyi rahatsız kılıyor. AK Parti zihniyetinin ''Millî Görüş''ten kopamayıp laiklik ile çeliştiği hakkındaki şüphe ise yayıldıkça yayılıyor. Bu durum, yapılması gereken, yapılmaması sakıncalı bir dış politika hamlesinin fırtına koparmasına zemin hazırladı. Başbakan, elbette tasarrufunu savunacaktır. Sonuç başarıya ulaşırsa önemli puan kazanacaktır. Ancak başarının, Avrupa Birliği''nin de aklını başına toplaması şartına bağlı bulunduğu unutulmamalıdır. Sayın Erdoğan''ın fazla üzerine gitmek ise ters netice veriyor. Erken seçim, dönem ortasında hükûmeti yenilemek, cumhurbaşkanlığından vazgeçmesi üzerinde tekrar tekrar durulması, Başbakan''ı tersine harekete itmiş görünüyor. Sırf bu yüzden Çankaya''ya çıkacağını söyleyenler bile var.
Brüksel''de fırtına
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin geleceğini Brüksel''de müzakereye mecbur tutanlar, Türk devletini bir türlü çağdaş uygarlık düzeyine eriştiremeyen yöneticilerimizdir. 28 yıl önce, geri zekâlılık düzeyinin doruklarını oluşturan (pazar ve ortak) süper sloganları ile, Avrupa''ya şimdilik Allah versin, on yıl sonra gelin diyebilmişlerdir.
Avrupa kapılarını yüzümüze kapattırıp, kaç asırlık millî hedefimizin yönünü kuzeye, sonra güneye saptırmak isteyenlerdir. Yunanistan''ın bile gerisinde kalmanın ne vahîm sonuçlar vereceğini idrâk edememişlerdir.
Avrupa Birliği üyesi olmaksızın, muâsır medeniyet ilkelerini benimseyebilse idik mesele yoktu. Fakat Türk Yenileşme Tarihi, kendi bünyemiz içinde çağdaşlaşabilmek yeteneğini göstermemiştir. Bütün inkılâplarımız, reformlarımız, dış tehlikelerin üzerimize gelmesi ve dış baskı ile âdeta zoraki yapılmıştır. İmparatorluk dönemimizdeki bu tutumumuzu, cumhuriyet döneminde de değiştirmiş değiliz.
Brüksel''de alınan, -başbakanımızın davet edilmeyeceği bildirilen- zirvede değişmesi ihtimali az bulunan kararlar, treni raydan çıkarmıyor. Ancak bizi sevindirecek tarafı da yok. Vaktiyle İngiltere gibi dünkü cihan devletinin müzakerelerde nelere maruz kaldığını unutmadık. Fakat biz İngiltere''nin imkânlarına malik değiliz.
AB muârızlığı ile iktidar umanlar, fakat Türkiye''yi ne yapıp da Atatürk''ün çağdaş uygarlık düzeyi diye en veciz tarif ettiği, tek ve biricik, vazgeçilmez ve en millî hedefimize nasıl, hangi kadro, ekip, hangi dehâ ile ulaşabileceğimizi asla söyleyemeyenler, AK Parti puan alamadı diye belki sevindiler.
Gerçekte Başbakan Tayyip Erdoğan, gereken teşebbüsü, epey ihtiyatla yaptı. Yapmasa idi ihtimal rapora aleyhimizde bir iki madde daha yazılacaktı. Ama Avrupa Birliği''nin Kuzey Kıbrıs''a uygulanan kısıtlamaları müzakereye yanaşması, ümit vericidir. İnce uzun yolun tam ortasındayız. Sabreden, aklını kullanabilen kazanacak, aksine tutum Türk devletine zarar getirecektir.
Körfez''de Arap tepkisi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal, 6 Körfez monarşisi adına, nükleer enerji üretmeye karar verdiklerini açıkça söyledi. Bu kararın, İran''ın Körfez ülkelerini tehdid eder duruma gelmesi üzerine alındığını saklamadı. Atom bombası yapacaklarını bildirmiş oldu.
Bomba yapmayacağız, sadece nükleer enerjiye geçeceğiz beyanı ile İran''ı taklide kalkışsa idi, dünyayı güldürürdü. Zira 6 monarşi, dünya petrolünün yarısına yakınına maliktir. Dünyaya enerji satmaktadır.
Önemli taraf, 6 monarşinin de Birleşik Amerika''ya sıkı sıkıya bağlı bulunmasıdır: Suudi Arabistan ve Umman krallıkları ile Birleşik Arap Emirlikleri, Küveyt, Katar ve Bahreyn.
Diğer bir husus, hepsinin kişi başına (per capita) gelir bakımından dünya devletlerinin üst sıralarında bulunmalarıdır. İran, ise orta sıralarda ve Türkiye''nin altındadır.
En önemli taraf, nükleer silâhların kaçınılmaz hâle gelmesidir. Yoksul Mısır da, orta halli fakat İslâm âleminin en üstün silâhlı kuvvetlerine sahip Türkiye de, mümkün olabilecek en hızlı şekilde ve şüphesiz milyarlarca dolar harcayarak atom bombası ve süper füzeler edineceklerdir.
Amerika, Hindistan''ın atom gücünü arttırmaya karar verdi. Pakistan''a karşı değil, teröre ve Çin''e karşı Hindistan''ı desteklediği âşikârdır.
İran''da ise Ahmedinecad, on binlerce İranlı tarafından meydanlarda diktatörlükle suçlanıp protesto edildi. Bu çok kötü gelişmeler, Tahran''ın pervasız, tehditkâr politikasından doğdu. Türkiye karşıtlığında bugünkü rejimden de, Şahlık rejiminden de farkı bulunmamakla beraber, Rafsancani seçilse idi, İran, liberalleşmeye yönelip, Batı ile arasını bu derece açmazdı.
Ama dünyanın nükleer silâhlanmasının gerçek sorumluları, Rusya ile Amerika''dır. Nice yıldır gûyâ nükleer silâhlarını karşılıklı yok etmeye karar verip âlemi aldattılar. Arz denen, kâinât içinde toz zerresinden küçük, fakat insan ırkı, hayvanlar ve bitkilerle âhenk kurarak yaşaması için Cenâb-ı Hakk''ın yarattığı bu olağanüstü güzel gezegende, bütün canlıları toplam yüz defa ve bin yıl müddetle imha edecek silâhlar bugün, Washington ile Rusya arasında paylaşılıyor. İşportaya çıkmanın eşiğindedir.
Vizyon eksikliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''nin Türkiye''ye çizdiği yol haritası, yalnız Türkiye''de değil, başta İngiltere, bazı üye devletlerde de beğenilmedi. Zira 27 üye içinde çok ufak, çok yeni ve hâlâ haydut-devlet bünyesinden çıkmamış, eski bir terörist tarafından yönetilen Güney Kıbrıs, hemen hemen bütün Avrupa kıt''asının mukadderâtını bağladı (27 devlet dedim, Romanya ile Bulgaristan iki hafta sonra tam üyeliğe geçiyor.)
İngiltere başbakanı Tony Blair Avrupa''nın Türkiye''ye arkasını dönmesi büyük stratejik hata olur dedi. Cihan imparatorluğu diplomasi tecrübesini dile getirdi. İngiltere Başbakanı, bu akşam Ankara''dadır. İktidarın fikri de, İngiltere''nin değerlendirmesi paralelindedir. Başbakan Tayyip Erdoğan Türkiye''ye haksızlık yapıldı dedi. Yardımcısı ve dış işleri bakanı Abdullah Gül Avrupa Birliği''nde vizyon eksikliği var, biz yolumuza devam ederiz şeklinde konuştu. Daralan kapının açılması, AB ileri gelenlerinin, Kuzey Kıbrıs''a uygulanan insanlık dışı utanç verici kısıtlamaları hafifleştirme teşebbüslerinin başarısına bağlı. O takdirde biz de adım atabileceğiz. Zaten böyle bir imza da vermiş durumdayız. Bu durum bile ancak tansiyonu düşürür, Kıbrıs sorununu çözmez. Sorunu Birleşmiş Milletler''in çözmesini ise çok bekleriz, bir şey çıkmaz. Biz galiba dünyayı Birleşmiş Milletleri''in idare ettiği yanlışına kapılmış gidiyoruz. Bu doğru değil. Dünyayı başta ABD, büyük devletler yönetiyor. ABD şimdilik AB üyeliğimizi destekliyor. Biz, ABD''nin Orta Doğu politikasını desteklemiyoruz. Amerika''ın bizi Birleşmiş Milletler''de de desteklemesi için çok yakınlaşmamız lâzım. Bunu becerebilsek bile BM''de karşımıza Rusya çıkabilir, Çin çıkar. İyi çözüm çözümsüzlüktür süper politikası bizi, bu çaresizliklere taşıdı. Hem ABD, hem AB ile aramızda mesafe oluştu. Bu mesafeyi hızla kapatmalıyız. AB''nin tek alternatifi, üye olmaksızın Avrupa seviyesine yükselmemizdir. Olumsuzlukları aşabilmek için, yolumuzu şaşırmamamız şarttır. Asırlarca gül gibi yönettiğimiz ülkelerin becerdiğini bizim beceremiyeceğimiz diye bir şey mümkün değildir.
Blair Ankara''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İngiltere Başbakanı Tony Blair, Ankara''ya sessiz sedasız, samimi, dostça bir ziyaret yaptı. Türkiye''nin kafası kızıp Batı''dan kopmasından korkuluyordu.
Zira Türkiye''de Batı''ya güven, saygı ve sevginin azaldığı, hızla düştüğü müşahede ediliyordu. Chirac ve Merkel''in Türkiye''ye uzak durdukları ortada idi. İtalya ile İspanya, Akdenizlilik hatırına, Ankara''dan uzaklaşmamaya çalışıyorlardı.
İsrail ve Yahudi âlemi, Ankara''nın Filistinlileri tuttuğu kanaatinde idi. Filistin''in ıstırabı ise dinmek bilmiyordu. Sorumlusu Türkiye değildi. Lübnan, insan yapısı gibi karmakarışıktı. Araplık, birliği sağlamakta zorlanıyordu. Filistin ve Lübnan, hattâ İsrail sorunlarını çözümlemeye, hem de radikal şekilde çözmeye talip ve iddialı tek devlet vardı: İran... Tahran''ın teklifleri ise, 3. Cihan Savaşı çıkartacak mahiyette idi.
Blair, Ankara''dan başlayıp Orta Doğu''ya devam ettiği ziyaretlerini böyle bir coğrafyada yapıyor. Türk yönetiminden kopup İngiltere ve Fransa yönetimlerince berbat edilmeleri için çeyrek yüzyılın kâfi geldiği bu coğrafyada, hiçbir tecrübesi bulunmayan Amerika, bocaladıkça bocalıyordu.
Böylesine bir dünyada, küçümsenmeye kalkışılan Türkiye''yi gücendirmenin faturasının ne derecelerde büyük olabileceğini en iyi bilen Batı devleti, İngiltere''dir. O yıllarda Britanya cihan devletinin başbakanı Lloyd George, barış masasında Osmanlı Türkiye''sini, Birinci Dünya Savaşı 2 yılda bitecekken 2 yıl daha uzatmak, bir milyon askeri karşısında tutmak, 750 altın sterlin harcamaya mecbur kılmakla suçlamıştır (*).
Blair, Londra''dan Ercan''a uçak uçurtacaklarını söyleyerek Ankara''da ve Lefkoşa''da ümit uyandırdı. Kıbrıs''taki Rum haydutları ise, böyle bir şey olamayacağı iddiası ile kabadayılıklarını sürdürdü. Sonuç şudur: Blair söylediğini yaparsa ne âlâ. Söyledikleri havada kalırsa, Türkiye''deki soğukluk kızgınlığa dönüşebilecektir.
.....
(*) "With considerable aid from the Russians and some from the French, the British Government expended 750.000.000 pounds, passed welle over a million troops in all through that war area, and took four years to defeat this ''very, very sick'' Turkey" (Richard Aldington, Lawrence of Arabia, London 1955, p.138.)
Şeb-i Arûs
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hazret-i Mevlânâ''nın şeb-i arûs''unun 733. yılını kutladık. Türk tasavvufunun zirvesi olan Mevlânâ Celâleddin Rûmî, ''Horasan Erenleri''nin ulusudur (en büyüğü). 30 Eylül 1207''de Güney Türkistan''ın Belh şehrinde (bugün Afganistan''da) doğdu. Ülkeler gezerek 1229''da 21 yaşında, Selçuklu Türkiye''sinin taht şehri Konya''ya yerleşti. Selçuklular''ın Kanûnî''si olan Büyük Sultân Alâeddin Keykubâd''ın saltanat yıllarını (1219-1237) yaşadı. 17 Aralık 1273 günü 66 yaşında Konya''da öldü. Önümüzdeki 1207 yılı doğumunun 800. yıl dönümüdür. UNESCO, 1207''yi "Mevlânâ Yılı" ilân ederek, bütün dünyada kutlanması için karar almıştır. Tasavvuf, Türk fikir ve tefekkür (düşünce) tarihinin en büyük akımıdır. Yunan''ın felsefesi, Arab''ın kelâm''ı ne ise Türk''ün tasavvufu da odur. Türkistan''dan, Hoca Ahmed Yesevî''den kaynaklanır. Yesevî, Mevlânâ''nın doğumundan 43 yıl önce (1166) Türkistan''ın kuzeyinde öldü. Mevlânâ''nın ölümünde, Yesevî''nin mürîdinin mürîdinin mürîdi olan Yûnus Emre (1240-1320) 33 yaşında idi. Böylece, Türk medeniyetinin oluşmasında birinci derecede ağırlığı bulunan tasavvuf, dünya tarihinin en büyük "ümanist"lerini yetiştirdi: Hoca Ahmed Yesevî, Mevlânâ, oğlu Sultân Veled (1226-1312), Nasreddin Hoca, Yûnus, Şâh-ı Nakşibend, Hacı Bayram, Akşemseddin, Erzumlu İbrahim Hakkı... gibi Türk mutasavvıfları, bütün insanlığa hitâb etti. Bugün dünyanın çeşitli milletleri içinde milyonlarca Mevlevî muhibbi var. Dehâ sahibi bestekârlarımız, Mustafa Dede ve Itrî''den Sâdeddin Arel''e kadar, musikimizin üstün şâheserleri olan Mevlevî âyinleri bestelediler. Mevlevîhâneler konservatuar, fikir kulübü, edebiyat okulu, estetik, ıstıfâ, psikoloji merkezleri olarak, asırlarca atalarımızın gönlünü aydınlattı. Nice dâhiler yetiştirdi. Herkes, istidadı nisbetinde faydalandı. Nitekim Hazret-i Pîr Efendimiz buyurmuşlardır:
İn simât-est bî-dirîğ ez-hass-u â''m- in-derin câ hêst der kisrâ ta''âm=Bu, soyludan da, yoksuldan da esirgenmemiş bir sofradır ki, burada, herkes için yiyecek bir şey vardır. ..... Dünkü yazımızda 750 altın değil, 750 milyon altın olacaktır.
2007''nin getirecekleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Üçüncü Bin Yıl (2000-3000 yılları) terörle açıldı. Nükleer silâhların yayılması tehdidi ile devam etti.
Terör, cihan devleti Birleşik Amerika''yı New York ve Washington''dan vurdu. Kalbinden
ve beyninden... Terörü kökenlerinden yok etmek ümidiyle Amerika, Afganistan ve Irak''a geldi.
Sonra, Kuzey Kore, nihayet atom bombası sahibi olduğu müjdesini verdi! İran''a gelince, atom bombasını yaptı yapacak...
Amerika''nın, yanına stratejik müttefikleri İngiltere ve İsrail''den başka Azerbaycan, Ermenistan, Kürdistan''ı alarak İran üzerine doğrulması ihtimali hâlâ yürürlüktedir. Türkiye de iştirake davet edilecektir. İran''ın Şihab füzeleri, uçlarına takılan atom bombacıkları ile, Berlin''i, Paris''i, Londra''yı vuracak mesafeye ulaşmıştır. Yol üzerinde Ankara var, İstanbul var... GAP''ı engellemek için üzerimize PKK''yı gönderdiğini unuttuğumuzu uman Suriye ise, Türkiye''ye yanaştıkça yanaşmaktadır.
Bu dehşet senaryosunun bertaraf kılınması için şimdi bir kapı aralandı: İran''da yerel seçimleri Rafsancani kazandı. Ahmedinejad geriledi. Sofu ve zâhid hayatı yaşatmak isteyerek doğayı zorlayıp İranlı gençlerin canını sıkmıştı. Dünyaya çatıp tehditler savurarak barışı isteyenleri korkutmuştu. Haşim-i Rafsancani''ye gelince, tecrübe küpüdür. İran dış politikasını Washington''la anlaşabilme zeminlerine kaydıracaktır. Petrol ve terör, hattâ İsrail hakkında, Amerika''ya vaadlerde bulunmaktan çekinmeyecektir. Amerika bu vaadlerin rehaveti içinde tatlı bir huzur ve uyku dönemine girebilir. Vakit kazanan Rafsancani, dostça yaklaşarak atom bombacığını yapacaktır. Petrol için euro değil, gene dolar kabul edebileceğini bile söyleyecektir.
Türkiye yerine İran''ı stratejik müttefik koltuğuna oturtacak bir Amerika''nın dış politikası, Türkiye''ye onulmaz zararlar verebilecektir. Ama Amerika, nükleer silâhlarla mücehhez İran ve Kuzey Kore ile yepyeni dengeler kurarak Pax Americana''yı devam ettirecektir.
Böylesine bir 2007 dünyasında Türkiye, cumhurbaşkanını ve meclisini yenileyecektir.
Terör ve barış
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Rusya''da Çeçenler, Filistin''de Hamas, Lübnan''da Hizbullah, Afganistan''da Taliban, Mısır''da Müslüman Kardeşler, cihanşümul olduğu söylenen el-Kaaide; Müslüman dünyasının bir
kısmı, bu arada bir kısım Türkler için, mücâhid kuruluşlardır.
Batı dünyası için hepsi silme terör örgütüdür. Rusya bize birkaç defa sizin için PKK ne ise bizim için de Çeçen örgütleri aynı şeydir ihtarını çekti. Gene bize İsrail sizin için PKK ne ise bizim için Hamas aynı şeydir dedi. ABD aynı tavrı aldı.
Bütün bu örgütlerin eylemlerinin teröre dayandığı gerçektir. Hiçbiri de devlet sahibi değildir. Taliban bir ara Afganistan''a hâkim olduysa da elde tutamadı. Buda heykellerini top ateşiyle taraması, sonun başlangıcı oldu. Halbuki Irak''ta Amerika, Bağdad müzesini yağmaya açarak ''vandal''lığın, Âzâmiye''yi topa tutarak ''barbar''lığın zirvelerinde dolaştı.
Büyük hata, Filistin''de yapıldı. Yaser Arafat''ın el-Feth''i ile İran-Suriye destekli Hamas, seçimlere girdi. ABD ve İsrail, gene el-Feth''in kazanacağını sanarak ses çıkarmadı. Sonuca razı olduklarını gösterdiler. Hamas''ın beklenmedik oy alarak koalisyon kurması üzerine kıyamet kopardılar. Şu anda Filistin''de el-Feth''in, halkın ümitlerini gerçekleştiremeyen Hamas''tan fazla oy alacağı anlaşılıyor. Henüz 1 yıl olmuşken bu sebeple yeni seçim istendi. Hamas''la el-Feth biribirine girdi.
Ankara''nın, Hamas''ın Suriye''de saklanan ve İran''dan emir alan yöneticileri ile teması, Türkiye''nin Yahudilerle 500 yıldır süregelen yakınlığını bozdu. İsrail''in Kuzey Irak''ta Kürtlere askerî eğitim verdiği söylendi. Türkiye için daha vahîmi, ABD ve AB''de Yahudilerin, geçici bile olsa, hükûmetimizin tezlerini kollamaktan vazgeçmeleridir.
Başbakan Tayyip Erdoğan, Amerika''yı yıldırım hızıyla ziyaretinde, İspanya Başbakanı ile ortaklaşa kurdukları Medeniyetler Birliği teşebbüsünde, Birleşmiş Milletler''in desteğini istedi. Hedef, Hristiyan ve Müslüman âlemlerini anlaşmaya sevk etmektir. Sayın Erdoğan, New York''ta Yahudilerle teması da ihmal etmedi.
Anayasa Mahkemesi tarihçesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı Türkiyesi''nde anayasa mahkemesini, 1838 nisanında İkinci Sultan Mahmud kurdu. Meclis-i Vâlâ (=yüce meclis) denen bu kuruluş için -emsali gibi- Fransa örnek alındı. Tanzimat''ın ilânından bir buçuk yıl öncedir. Modern Türkiye''nin kurucusu olan büyük hükümdarın son reformlarından biridir. Meclis-i Vâlâ reîsi, nâzır (bakan) olarak hükûmet (kabine) üyesi idi. Meclis-i Vâlâ''nın, yasaların yeni rejime uygunluğunu kontrol etmek dışında görevleri de bulunduğu için, 1854 ekiminde Sultan Abdülmecid, bir Meclis-i Âlî-i Tanzîmât (= Tanzimat yüksek kurulu) kurdu. Hepsi en yüksek Devlet makamlarında bulunmuş bir kaç üyeden ibaretti. Reîsi gene hükûmette nâzır (bakan) idi. Çıkarılan her kanunu anayasa mahiyetindeki Tanzimat ilkeleri ile uygunlukları bakımından denetliyordu.
Meclis-i Âlî-i Tanzîmât, 6 yıl, 9 ay sürdü. Henüz tahta çıkan Sultan Abdülaziz, 14.7.1861''de ilga etti. Yaptığı görev, eskisi gibi Meclis-i Vâlâ''ya verildi. Meclis-i Vâlâ iki dönemde toplam 23 yıl, 2 ay, çıkarılan kanunları inceleyip onaylayan yüksek mahkeme görevi de yaptı. 5 Mart 1868''de, Tanzimat döneminin Reşid Paşa''dan sonraki en büyük şahsiyeti sadrâzam (imparatorluk başbakanı) Âlî Paşa, Şûrâ-yı Devlet adıyla bugünki Danıştay''ı kurdu. Açılış nutkunu bizzat Sultan Abdülaziz okudu. Reîsi gene bakandı. Yasama meclisi ve dîvân-ı âlî (yüce divan) görevleri de yapıyordu. Bir dairesi Tanzîmât Dâiresi adını taşıyordu. Tanzîmât Dâiresi, artık tipik anayasa mahkemesidir. 50 yıl, 9 ay görev yaptı. Son Tanzîmât Dâiresi reîsi (imparatorluk anayasa mahkemesi başkanı), 16.10.1915''te 75 altın aylıkla bu göreve getirilen büyük hukukçu Sâdeddin Arel (1880-1955)''dir ki, en büyük müzikolog ve bestekâr olarak tanınmıştır. 3 yıl, 2 ay bu görevi yaptı. Aralık 1918''de Şûrâ-yı Devlet, Mütâreke sebebiyle kapatıldı. 1961 anayasası ile Anayasa Mahkemesi en yüksek yargı organı olarak kuruldu. 1908-1918 Meşrutiyet yasalarını kaanûn-i esâsî (anayasa)''ya uygunlukları bakımından kontrol eden Tanzîmât Dâiresi''nin kapanmasından 43 yıl sonradır. Cumhuriyet döneminde 1961''e kadar, Senato gibi böyle bir yüksek mahkemeye de lüzum görülmemesinin sebebi, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin üzerinde yetki taşıyabileceği endişesidir.
Türkmenbaşı ve sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1993''te Türkmenbaşı soyadını alan Niyâz oğlu Murâd. Sovyetler Birliği''nde Komünist Parti Sekreterliğinden 1991''de, 110 yıl Rus işgalinden sonra bağımsızlık kazanan Türkmenistan''a devlet başkanı oldu. Türkmenbaşı''nın ölümüyle Sovyetlerden ayrılan 14 devlette artık istiklâlden bu yana başkanlık yürütenler Özbekistan''da İslâm Kerîmov ile Kazakistan''da Nûr Sultan Nazarbayev''dir. Kırgızistan''da Askar Akayev hayattadır, fakat iktidardan düştü. Vaktiyle Politbüro üyeliğine kadar yükselen tek Türk olan Haydar Aliyev ölünce Azerbaycan''ın başına oğlu İlham Aliyev geçti. Türkmenbaşı, 66 yaşında idi. 1940 doğumludur. Kerimov 1938, Nazarbayev 1940, İlham Aliyev 1961 (babası Haydar Aliyev 1924-2003=79), Akayev 1945 doğumludurlar.
Türkmenbaşı''nın demir ellerinden kurtulan Türkmenistan''da nasıl bir iktidar göreceğiz, bilinmiyor. Dünyanın 4. büyük gaz rezervi, ayrıca zengin petrol yatakları bulunması dolayısıyla bütün devletler, Türkmenistan''daki siyasi gelişmeyi merakla izliyorlar.
Türkmenbaşı, ucuz Türkmen gazı yerine pahalı Rus gazı aldığımız için, o zamanki enerji bakanımızı, kalabalık içinde yüksek sesle ağır şekilde azarlamış, tenkit, tahkir ve itham etmişti. Bakanımız ve Türkiye, makul bir cevap verememişti. Böylesine hatalar, 2002 Kasım seçimlerinde ve Ecevit''in Demokratik Sol Parti''sini, D. Bahçeli''nin Milliyetçi Hareket Parti''sini, M. Yılmaz''ın Anavatan Partisi''ni, muhalefetteki T. Çiller''in Doğru Yol Partisi''ni hâk-ber-zemîn etmiş, sandıklara gömmüş, Yüce Meclis''in dışında bırakmıştı. Enver Paşa''nın berbâd ettiği, Büyük Atatürk''ün başarı ile kültürel alana taşıdığı Adriyatik''le Çin arasında uzanan Türk ülkelerine, Özal ve Demirel cumhurbaşkanlıklarında kararlı, kesin, keskin ilgi gösterdiler. Her birini müteaddit defalar ziyaret ettiler. Demirel''in bu ülkelere yaptığı ziyaretlerin 20''den fazlasına, gazeteci olarak değil, ilim adamı kimliğiyle katıldım. Türkmenbaşı''nı da birkaç defa görmek, birlikte yemek yemek fırsatı doğmuştu.
Aşkabad''da Diyanet Vakfı''mızın yaptırdığı Ertuğrul Gazi Camii''nde ilk cuma namazında Demirel ve Türkmenbaşı''nın yanında bendeniz de vardım. Sonra Türkmenbaşı, Aşkabad''ın az dışında, dünyanın en büyük camii olduğunu iddia ettiği bir cami de yaptırdı. Devamı yarına...
Türkmenistan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkmenistan Cumhuriyeti, Türkiye''nin yarısından büyük (448.100 km2). Nüfusu ise ancak 5 milyon. Yarısı şehirlerde yaşıyor. Yüzde 93 Sünnî-Hanefî Türk. Kişi başına satınalma paritesi 8.000 dolar ise de bu meblağ halka pek yansımıyor. Hayat kalitesi bakımından dünya devletleri arasında Türkiye 96., Türkmenistan 87., Kazakistan 76. sırada gösteriliyorsa da bu husustaki hesaplamalar daha yeni başladı. Hesaplamalarda yüksek hatalar bulunabiliyor.
Sovyetler''den ayrılan 8 Hristiyan (5 Ortodoks, 1 Katolik, 2 Protestan) devlet az çok demokrasiye geçebildi. 3''ü bugün AB ve NATO üyesi bile oldu (Katolik Litvanya ile Protestan Letonya ve Estonya). 6 Müslüman (5 Sünnî-Hanefî, 1 Şîî-Câferî) eski Sovyet cumhuriyeti ise hâlâ şahıs yönetimindedir. Bunlardan 5''i Türk cumhuriyetleridir: Tarihî Batı Türkistan''ı oluşturan, Hazar Ötesi''nde Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ile Hazar batısında, Güney Kafkasya''nın doğu kesimindeki Azerbaycan...
Demirel, Türk cumhuriyetleri başkanları ile her görüşmesinde onlara demokrasi telkin ederdi. İktidar istisnasız bütün devletlerde, muhalefet ise yalnız demokrasilerde vardır derdi.
Türkmenistan''ın dış politikası Birleşik Amerika ile Rusya arasında denge bulmak esasına dayandı. Türkiye ile ilişkilerde olabildiğince dikkatli davranıldı. Demokrasiye gelince, zor bir iş. Bütün Müslüman devletler arasında yalnız Türkiye başarabildi. Elhamdülillah artık Kopenhag kriterlerini bile aştık ama, kolay olmadı. Hâlâ kolay değil. Halbuki bir Avrupa devletiyiz. 1920''ye kadar başkentimiz Avrupa''da idi. 1908''de hürriyet ve meşrûtiyet dediğimiz anayasalı taçlı demokrasiye bile geçtik ama pek uygulayamamıştık.
Türkmenistan''ın Merv şehri, Sultan Sancar zamanında Selçuklu cihan devletinin taht şehri de oldu. O ve bize Anadolu kapısını açan büyükbabası Sultan Alp Arslan, Merv''deki şahane türbede gömülüdür ki Türkiye restore ettiriyor.
Türkmenbaşı, Osman Gazi''nin atalarının 1070''lerde bugünkü Türkmenistan''dan Anadolu''ya gelip Osmanlı cihan imparatorluğunu kurduklarını biliyordu. Muhtemelen Ertuğrul Gazi''nin büyükbabasının büyükbabası, bir Kayı oymağının başında Anadolu''ya gelmiştir. Vaktiyle neler yapmışız... Bugün de yapabiliriz.
Demokrasinin coğrafyası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Demokrasi, hiçbir dönemde, günümüzdeki derecede yayılmadı, cihânşümûl (evrensel) olmadı. En azılı düşmanı terörü gerilettiği nisbette de ilerleyecektir.
Yaygınlığın birinci sebebi, dünyanın, Rus tahakkümü tehlikesini atlatmasıdır. Sovyet komünist imparatorluğunun bir anda çökmesidir. Komünistler, Rusya ve Çin başta, yüz milyon insanı öldürdüler.
Küba ve Kuzey Kore''de komünizm, sona ermek için, diktatörlerinin ölümünü bekliyor. Çin''e gelince, ekonomide zaten liberalleşti yönetimde liberallik için ihtiyarların çekilmesi, gençlerin iktidara gelmesi bekleniyor.
Faşizm de çok geriledi. 1945''te Avrupa''dan silindi. Latin Amerika''da gittikçe liberalleşti. Demokraside eksiğini tamamlamaya, gediğini kapatmaya uğraşıyor. Faşizmin dayandığı ordu ve Katolik Kilisesi, artık kendi alanlarına çekildi.
Avrupa kıt''asında artık demokrasi dışı rejim kalmadı. Rusların pençesinden kurtulanlar, hızla demokrasiye geçebildi. Rusya da aynı yolda. Türkiye ise, Allah''a bin şükür, Kopenhag kriterlerine kadar yükseldi.
Asya''da demokrasi zorlandı. Japonya, Avrupa''daki faşist müttefikleri Almanya ve İtalya gibi, şaşırtıcı bir yıldırım hızı ile demokrasiye geçti. Şüphesiz ekonomik gelişmişliğin, büyük kültürel yapının iyi eğitilmiş şuurlu milletin, akıllı yönetimin eseridir.
Bizi Türk cumhuriyetleri ilgilendiriyor. Türkiye''deki uzun, meşakkatli, patetik süreçler yaşanmadan gerçekleşmesini diliyoruz. Komünist dönemden kalan kuşağın yerine gençler gelince, demokrasi kolaylaşacaktır.
Arap devletlerinde gayretler yetersizdir. Onlara demokrasi götürmek, hattâ sadece örnek olmak, Türkiye''nin kapasitesi dışındadır. Bu işe Amerika soyundu. Türkiye''yi örnek göstermeye bile heveslendi. Elde ettiği, daha doğrusu edemediği sonuç ortadadır. Amerika''nın herhangi bir Asya-Afrika ülkesine demokrasi getirebileceğine kesinlikle inanmam. Ama diktatörlükleri yıkabilir. Seçim ve meclisler, demokrasi değildir. Komünist, faşist, totaliter, otoriter, oligarşik rejimlerde de seçim ve meclis vardır.
Pax Americana 2007
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2006 yılı, süper mega devlet Birleşik Amerika''da Cumhuriyetçi Parti''nin gerilemesi, Demokrat Parti''nin gelişmesi ile kapanıyor. Bu durumun sorumlusu olarak Başkan Bush görülüyor. Cumhuriyetçi Reagan ve Demokrat Clinton gibi büyük başkanların kâbına erişemediği ortadadır. Afganistan ve Irak''ı askerî bakımdan başarı ile işgal ettikten sonra, bu ülkelere değil demokrasi, doğru dürüst bir yönetim getirememesi bütün dünyada ve Birleşik Amerika''da şiddetle eleştiriliyor. 8 yıllık iktidarının sonunda bir şeyler yapacağı hususunda da fazla ümit vermiyor. Birleşik Amerika''da, protokolde değil, fakat fiilen ikinci kişi, devlet sekreteri denen dış işleri bakanıdır. Başkan Bush, Birinci Körfez Savaşı''nı genel kurmay başkanı olarak yürüten General Colin Powell''ı ılımlı güvercin sayıp değiştirmişti. Yerine, aile dostu üstün yetenekli dış politika uzmanı ve piyano virtüozu Prof. Dr. Miss Condoleezza Rice''ı getirdi. Şahinler denen grubun akıl hocası idi. Rice''ın son aylarda durgunluğa ve suskunluğa girmesi, çok anlamlıdır. Gelecek başkan seçiminde Cumhuriyetçi Parti''nin kuvvetli adayı iken, aday olmıyacağını söylemesi, her ne kadar politikacılar böyle konularda fikir değiştirebilirlerse de, daha da mana kazandı. Acaba hangi hususta Başkan Bush''la anlaşamadı, hangi görüşünü kabul ettiremedi de âdetâ küskünlüğe benzer bir tavır içine girdi? Anlaşılan, İran''ın, cürmünün çok üzerinde bir cesaretle Birleşik Amerika''ya meydan okuması ve Amerika''yı müşkül durumda bırakması, Başkan''ın bir türlü İran''a fiilen cevap verememesi, Rice''ı küstürdü. Onca gayretten sonra Amerika, Birleşmiş Milletler''den İran hakkında basit bir karar çıkartabildi. İran Cumhurbaşkanı bu kararı paçavra kelimesiyle niteledi. Paçavra olmasa bile, Birleşmiş Milletler''in pek çok kararı gibi kâğıt üzerinde kalabilir. İsrail, bugüne kadar hiç bir Birleşmiş Milletler kararını uygulamadı. Türkiye, son Annan Planı dışında, Kıbrıs hakkındaki hangi BM kararını uyguladı? Birleşmiş Milletler kararlarını Türkiye dış politikasının temeli gibi gören cumhurbaşkanımız Sayın Sezer''dir. Amerika, İran''dan veya Çin''den korkup Asya''dan elini çeker mi? Bu hususta yüzde bir ihtimal bulunmadığını kesinlikle söylüyorum. 2006 dünyası, işte böyle bir durumda sona eriyor.
2006''nın son yazısı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Aralık, 2006
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2006''nın son yazısını yazıyorum. Hareketli bir yıl geçirdik. 2007''nin daha da hareketli olacağını söylüyorum. Hem dünyada, hem Türkiye''mizde...
2007 dünyası hakkındaki tahminlerimizi, gelecek haftaya bırakalım. Pazartesinden başlayarak bu konuya gireceğiz.
2007 Türkiyesi, Amerika-İran çekişmesi mihverine odaklanacak dünya politikasının elbette bir parçasıdır. Bu gelişmeye faal şekilde katılacağız. Zira milletlerarası çekişmenin cereyan ettiği coğrafyanın en stratejik kesiminde bulunuyoruz.
2006, Türkiye iç politikasında, çok erken gündeme giren Mayıs 2007''deki cumhurbaşkanı yenilenmesi ve tabii tarihi Kasım 2007 olan genel seçimler üzerinde şiddetli münakaşalarla geçti. Âdeta sistem ve rejim sorgulandı.
Cumhurbaşkanını, üçte bir oyla Yüce Meclis''te üçte iki oranında temsil edilen milletvekillerinin seçmesi gerektiği hususu, münakaşa konusu oldu. Tamamen Meclis''in yetkisinde bulunan bu seçim için daha geniş mutabakat istendi.
Genel seçimlerde ise, ilk defa 4 yıldan uzun bir yasama dönemi yaşadık. 3 Kasım 2006''da 4 yıl sona erdi. Siyasî bünyemiz 5 yıla alışmamıştı. 5 yıl kâğıt üzerinde kalmıştı. İlk defa uygulanıyordu. 5. yılın heyecanlı geçeceği âşikârdı.
2006''yı, ekonomide başarılı bir yıl olarak kapatıyoruz. Kalkınma hızında, enflasyonun düşmesinde, ihracatın artışında, tam bir başarı yaşadık. Ancak ülke, yeni bir evrensel ekonomik sisteme geçişin acılarını da yaşadı. Çiftçi, esnaf, memur, bu geçiş dömeninden şikâyet etti.
Okuyucularımın, dostlarımın Kurban Bayramlarını kutluyorum. Mutlu bir yıl diliyorum. Tebriklere cevap veremediğim için özürlerimin lütfen kabulünü rica ediyorum. Yarın arife, öbürsü Pazar günü bayramdır. Pazar gecesi aynı zamanda, 2006 yılını geride bırakacağız. Pazartesi sabahına kadar hoşçakalınız...
...
.
.
Bugün 424 ziyaretçi (711 klik) kişi burdaydı!
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Saddam''ın sonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Diktatörleri hiç sevmem. Kan dökenlerden üstelik nefret ederim.
Saddam, tam bir Türk düşmanı ve Arap ırkçısı, berbat bir herifti. Tarihin en büyük hırsızlarındandır. Çok kan döktü. Amerika''yı hedef alacak derecede akılsız bir generaldi. Zaten kısa geçmişi olan devletini yıktı. Ordusunu silip süpürdü. Vatandaşlarını yüzbinlerce kıyıma uğrattı. Ülkesinde, insanlığın yüz akı eserleri yağmalattı. Kutsal mahalleri bombalattı. Gafil ve ekseri kurnazlar gibi gerçek zakâdan mahrumdu.
Ben, idam cezasının, asrımızın ilk yarısında Avrupa devletlerince üçer beşer tekrar getirileceği kanaatindeyim. Avrupa sistemine dahil Türkiye elbette bu cezaya karşıdır. Fakat insan vicdanının kaldıramayacağı suçlar gittikçe artıyor. Bugünkü sistemle başa çıkılmaz hale geliyor.
Bununla beraber, siyasetçinin, fikir ve sanat adamının yalnız idamına değil, hapsedilmesine de karşıyım. En berbat politikacının, en mütevazı düşünce, kalem, sanat adamının bile taraftarları, sevenleri vardır. Onları da birlikte cezalandırmak olmaz. Bu tip idamların tasvip görenleri çok azdır. Menderes ve Butto gibi muhaliflerinin kinine kurban giden büyük devlet adamlarından bahsetmiyorum. Çavuşesku gibi büyük hırsızların öldürülmesi de eleştirilmiştir.
Diktatörleri devirmek elbette meşrudur. Hiçbir kişi, halkın hürriyetine, canına, malına tasallut edemez, sınır koyamaz. Hırsızlar tabiatiyle cezalandırılır. Fakat idam, bilhassa ülkesini yönetmiş kişiler için, hapis cezası bile pas geçilerek, müebbet sürgüne çevrilmelidir. Bu sürgün, başka ülkede, dünyanın öbür ucunda, okyanuslar ortasında bir adada olmalıdır. Diktatörün hürriyetinin ve servetinin elinden alınması, zulmettiği ülkeden uzaklaştırılması, daha makuldür.
Saddam için böyle yapılmadı. Amerika hata etti, engelleyebilirdi. Arap ülkelerinin çoğunluğu Saddam''dan nefret eder. Fakat Arap ırkçılığını savunan Baas hareketinin birinci adamı idi. Her diktatörün taraftarları da olur. Bu idamla Irak''ta iç savaş ve anarşi eksilmeyecek, mutlaka artacaktır.
.Saddam''dan sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Saddam''dan sonra Irak, pekçok devleti meşgul edecek, uğraştıracak derecede, daha da berbatlaşacaktır. Saddam''ın idamı, kanlı eylemlere konu olabilir. Böyle bir diktatörden kurtulmak, Irak''ı mutlu kılmalı idi. Eğer Saddam''ın alternatifi anarşi olmasa
idi... Ama bugün koca ülkede can ve mal güvenliği yoktur. Bu bakımdan Saddam dönemini arayan, hattâ hasretle yâd edenler mevcuttur. Saddam''ı sosyalist, Türk ve Batı düşmanı, Arap ırkçısı ve milliyetçisi olarak beğenenler, mazur görenler de vardır. Başta Kuveyt, 6 Körfez Monarşisi, Saddam''ın düşmanıdır. Diğer Arap devletlerince de sevilmiyordu. Libya, Suriye, Filistin gibi bazı Arap devletlerine göre
ise bir Arap kahramanıdır. Doğrusu öylesine akılsız bir kahraman ki, Irak''ın en büyük düşmanı Irak''a bu derecede zarar veremezdi. İran, Saddam''ın taarruzuna uğramış, 8 yıl boyunca Irak''la savaşmıştı. Şimdi bayram ediyor. Kürtler de Saddam''ın idamından memnun, hattâ mahzuzdur. Türkiye''de ise -az da olsa- Saddam severler vardı. Avrupa Birliği, Saddam''ın idamını beğenmedi. Zira idama karşıdır. ABD ise Amerika''ya o derecede hakaret eden Saddam''ın idamını beğendi. Yüksek zekâlı bir politika
ile yönetilen, Amerika ile aynı paralelde bulunmaya çok dikkat eden Japonya, idamı, hukuk kuralları yerine getirilmiş bir infaz şeklinde algıladı. Saddam''ın âkıbeti, bütün diktatörlere, diktatör taslaklarına, onlara heveslenenlere, ders olsun! Avrupa dışı ülkelerden bazılarının bünyeleri demokrasiyi kaldırmıyor. Ama diktatörlük, o ülkeler için bile tasvip edilemez. 21. asrın, imparatorluklar gibi, diktatörlükleri de bir tasfiyeye daha tâbi tutacağına inanıyorum.
Saddam''sız Irak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
70 yaşında asılarak idam edilen Saddam Hüseyin''in bütün hayat hikâyesi, iki defa ABD ve müttefikleri ile kısa fakat çok yoğun ve pek çetin savaşı, İran''la altı yıl süren bir milyon insanın harcandığı 6 yıl harbi, Kuveyt''i istilası, asrımızın unutulmaz tarihî olaylarındandır.
Baas, Hristiyan Arap yazarı Mişel Eflak''ın fikirleri üzerine kurulmuş ırkçı ve eylemci Arap milliyetçiliğinin adıdır (baas, yeniden doğuş demek). Suriye''de Esad ve Irak''ta Saddam''la iki Arap devletin resmî ideolojisi oldu. Her iki diktatör, yüzbinlerce insanı kesip biçti. Şii Esad, Sünni Saddam''dan 7 yıl yaşlı idi. Birleşik Amerika, Baas ideolojisine savaş açtı. Bu rejim şimdi Irak''ta yerini muhtemelen "radikal dinci" geçinen terör örgütlerine bırakacaktır.
Saddam, darağacında iki vasiyette bulundu: İran''a güvenmeyin ve Filistin Arap''tır. Tamam da, Irak''ın ilk iki kralı öldürüldüğü tarihlerde (1933 ve 1939) ne Filistin''de İsrail devleti ne İran tehdidi vardı.
Saddam, bütün bu mücadelenin, savaşların, eylemlerin, Filistin için yapıldığını, sürdürülmesi gerektiğini vurgulamak istedi. İran''ın çok oynak ve korkutucu dış politikasına inanılmaması gerektiğini de öğütledi. ABD, İngiltere, İsrail, İran, Kuveyt, idamı sevinçle karşıladı. Irak''ın kuzeyinde ve güneyinde bayram havası esti. Bu suretle ABD dehşetli sonuçları olabilecek bir Sünni-Şii düşmanlığının temellerini attı. Saddam gibi insan ırkına musallat bir adam sadece 147 Şii''yi öldürttüğü için mi mahkum edilmeli idi? Amerika, Kürtleri ve Şiileri, cılklarını çıkarıncaya kadar kullandıktan sonra ortada bırakıp Sünnilerle anlaşacaktır. İngiltere, Fransa, Rusya gibi büyük sömürgecilerin geçmişte uyguladıkları politikadır.
İsrail, en büyük düşmanından kurtuldu. Şimdi dikkatlerini, Yahudileri Akdeniz''e dökmekle tehdit eden İran rejimine yoğunlaştıracaktır. Amerika''ya gelince, kendisiyle uğraşanları asacağını kanıtladı (şimdiye kadar sadece iktidardan düşürmekle yetinirdi). Üstelik bunu en sakar metotlarla gerçekleştirdi. Üslûbunu bundan sonra düzeltebileceği ümidi ise kuvvetli değildir.
Kültür Bakanlığı Yayınları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kültür ve Turizm Bakanlığımız, çok güzel prestij kitapları yayınlamaya devam ediyor. Son yayınlanan Anadolu Seçlukluları, kültür tarihi ağırlıklı, şahane resimler içeren, iki muhteşem cilt, ciddi emek mahsulüdür. Ancak, çok ağır papye kuşeye basılmış, ağır ciltli, masaya yayılmadan okunması zordur. Aynı metni, küçük boyutta, hafif kâğıda basılmış, elde okunacak, lektür (okuma) kitabı hâlinde de basmak iyi olur ki, okunabilsin.
Türkiye tarihinin Birinci İmparatorluk dönemi (1074-1308) olan Anadolu Selçukluları, çok az incelenmiş, yazılmış, çok az yayın yapılmış bir konudur. Kaynakları Osmanlı tarihinden tamamen farklıdır. Anadolu''ya yerleşmemizin hemen akabinde bugün üzerinde yaşadığımız topraklarda imparatorluk kuruşumuzun hârikulâde hikâyesini çocuklarımız, aydınlarımız, hattâ bu bahisle ilgilenmeyen tarihçilerimiz doğru dürüst bilmiyorlar.
Dünya Mirasında Türkiye, Osmanlı Resim San''atı, Yâdigâr-ı Selânik, göğsümüzü kabartan kitaplar. Minyatür âlemi muhayyilemizi altüst ediyor. İskenderiye, Beyrut, İzmir gibi 1912''ye kadar en işlek limanlarımızdan biri olan, Büyük Atatürk''ün doğduğu Selânik''in İkinci Abdülhamid''in emriyle çekilmiş fotoğraf albümünü, Balkan şehirlerindeki geçmişimizi melâl içinde hatırlayarak inceliyoruz. 20. Yüzyıl Türk Şiiri, Ârif Nihat Asya, Erol Güngör CD ve hâtıra kitaplarını eklememiz lâzım. Bakan''ı, Müsteşar''ı, Genel Müdür''ü, emeği geçenleri kutluyorum. Kitaplara konan fiyatların düşüklüğü, özel sektör yayıncılarını iflâs ettirecek düzeyde. Kültür ve Turizm Bakanlığı, AK Parti iktidarının en iyi işleyen bakanlıklarından biri olarak kültür tarihimizdeki yerini almış bulunuyor.
Bu vesileyle, geçen ay, Millî Kütüphane Konferans Salonu''nda benim için yapılan debdebeli Şükran Günü''nü düzenleme nezaket ve kadirşinaslığında bulunan Kültür Bakanlığı''na ve Altay Vakfı''na, Sayın Bakan Atilla Koç''a, Sayın Müsteşar Prof. Dr. Mustafa İsen''e, Sayın Genel Müdür Doç. Dr. Ahmet Arı''ya ve bizzat teşrif ve telgrafla, telefonla tebrik eden Sayın Başbakan''a, devlet büyüklerine, dostlarıma, meslektaşlarıma candan teşekkürlerimi sunuyorum. Hepsine sıhhat, âfiyet ve mutlulukla hayırlı bir yeni yıl diliyorum.
2007''nin getirecekleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2007, Irak''ta iç savaşın daha hararet kazandığı bir yıl olacaktır. İran ise muhtemelen yıl içinde atom bombasını imal edecektir. Böylece Orta Doğu''da tansiyon yükselerek dünyayı etkileyecektir.
2007 yılı boyunca Başkan Bush, iktidarını devam ettirecektir. 2008 içinde Irak''taki kuvvetlerini parça parça çekip, belirli üslerde vurucu güç bulundurmak planını yürürlüğe koyması bekleniyor.
Türkiye''de 2007 nisanında cumhurbaşkanı seçimi, ancak muhalefetle bir anlaşma olduğu takdirde sükûnetle gerçekleşecektir. Ama kuvvetli ihtimal Tayyip Erdoğan''ın seçilmesi hâlidir ki, epey heyecanlı geçeceği kesindir. AK Parti grubundan bir milletvekilinin seçilmesi, Erdoğan''ın rızası ile mümkündür. Muhalefetin şartı Millî Görüş''ten gelmemesidir.
Tayyip Erdoğan Çankaya''ya çıktığı takdirde, Abdullah Gül yeni bir kabine kuracaktır. Çankaya''dan vazgeçerse -ki zayıf ihtimaldir- bugünkü kabineyi devam ettireceği sanılır. Ancak Anayasa''ya göre seçimlerden 3 ay önce adalet, iç işleri ve ulaştırma bakanları tarafsızlardan atanacaktır (anayasamızın garip maddelerinden biri de budur ki başka bir devletin yasasında bulunduğunu sanmıyorum). Erdoğan''ın cumhurbaşkanlığı hâlinde, Mayıs''la Kasım başı arasındaki 6 ay, çok gürültülü geçecektir. Seçimin biraz erkene alınması mümkündür.
2007''de AK Parti, Orta Doğu''da ağırlık oluşturmaya ve göstermeye girişecektir. Müttefiksiz kalacağı için böyle bir tarafsız politikanın neticesi alınmaz. ABD tarafı da, İran tarafı da Türkiye''yi, Orta Doğu konusundan uzak tutmaya çalışacaktır. Ermeniler, Yahudiler, Kürtler, Araplar ve pek çok devlet, Türkiye''yi oyalayıp işe karıştırmamak için birleşecektir. Ankara''nın ABD ve İngiltere ile stratejik ittifakın gerekleri üzerinde anlaşıp bu karşıtlığı kırması ihtimali zayıftır.
Hâsılı 2007, Türkiye, Orta Doğu ve dolayısıyla dünyanın büyük kısmı için sakin bir yıl ümidi vermiyor. Maalesef...
208 akademisyen
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Prof. Dr. Atilla Yayla, bir konuşmasında, Atatürk''e saygısızlıkla suçlandı. Profesörü tanımam, hiç görmedim, tek satır yazısını okumadım, ismini ilk defa konuşması basına intikal edince duydum. Benim için ilgi çekici değildi. Her dönemde nice profesör tanıdığım için, haylisinin eksantrikliğe varabilen kendilerine mahsus fikirleri olduğunu bilirim. Öyle olması da gerekir. Ancak üniversitesinde ders vermesi yasaklanınca artık benim konum hâline geldi.
Çeşitli üniversitelere mensup çoğu genç 208 akademisyenin imzası ile profesöre yapılan muamele protesto edilip yazılı metin bana da gönderilince ilgimi çekti. Bu öğretim üyelerinin bazılarını yakından tanıyorum. Ne rastgele imza atacak, ne Atatürk''e saygısızlığı akıllarından geçirecek kişilerdir. İrtica falanla ilişkileri yoktur. Apaydın kafalardır.
Akademisyenlerin bazılarının, imza attıkları için haklarında soruşturma açıldığını duyunca, çok kıdemli bir yazar, üstelik tarihçi olduğum için, uyandım.
Osmanlı ile Atatürk''ü biribirinin alternatifi gören, ikisini beraberce kucaklayamayan, ikisinden birine karşıt olmak fasit dairesinin içinde çırpınıp kalan, milletimizi babasından ve ecdadından koparan, 1920''lerde gökten zembille indiğimizi sanan kişilerden hoşlanmam. Bunlar, Osmanlı''nın çöküş hâlinde bile Türkiye Cumhuriyeti''ni doğurduğunu bilmeyenlerdir.
1918-39 dünyasının günümüzün şartlarına göre değerlendirilmesi de tarih metodolojisine aykırıdır. Böyle eleştiriler yaparsanız, geçmişte beğenecek kişi ve rejim kalmaz. Böyle eleştiriler ancak uzman tarihçilerce yapılabilir. Millî kahramanlar hakkında konuşurken, milleti incitmemeye de dikkat etmelidir.
Bu çeşit iddialara katılmam. Basınla kapışıp kazançlı çıkan hiçbir ikdidarın bulunmadığını da önemle hatırlatıyorum. Fikir hürriyetinin, çağdaş medeniyetin temeli olduğu unutulmamalıdır. Fikirden daha kuvvetli bir silah keşfedilmedi. Akademisyenlerle uğraşmayınız. Yakalarından düşünüz ki, serbestçe fikir üretebilsinler.
Romanya ve Bulgaristan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Artık Romanya ile Bulgaristan da Avrupa Birliği''nin tam üyesidir. Üye sayısı 27''ye yükseldi. Almanya ile Avusturya''nın çifte himayesindeki Hırvatistan yoldadır.
Romanya 1878''de ve Bulgaristan 1908''de Osmanlı Türk imparatorluğundan ayrılarak bağımsız devlet oldular. Romanya 1881''de ve Bulgaristan 1908''de prenslikten krallığa yükseldi. Her ikisi 1944''ten 1989''a kadar Sovyet Rusya peyki (uydusu) komünist devletler hâlinde yaşadılar. Kim derdi ki ikisi de 2004''te NATO üyesi sıfatını kazanıp hür dünyayı savunmak misyonuna soyunacaklar?
Avrupa Birliği, 350.000 km2 toprak 30 milyon nüfus kazandı (22 milyon Romanya+7.5 milyon Bulgaristan). AB, Batı Karadeniz''e çıktı. Doğu Balkanlar''ı içine aldı. Romanya ve Bulgaristan''ın, hattâ Macaristan''ın câri ödemeler açığı, Türkiye''den fazla olduğu halde AB üyeliğine engel sayılmadı. Hayat standardı bakımından dünya devletleri arasında Hırvatistan 47., Bulgaristan 57., Romanya 72., sırada gösteriliyor.
Kuzeybatı komşumuz Bulgaristan 111.000 km2''dir. Nüfus, bilhassa Türklerin Türkiye''ye göçü sebebiyle azalıyor (1992''de 8.473.000, 2001 sayımı 7.974.000, 2010 tahmini 7.460.000). 1992''de 800.000''i Türk, gerisi Pomak ve Çingene 1.110.000 Müslüman sayılmış. 313.000 Müslüman ve Hristiyan Çingene var. Satınalma paritesi 8100 dolardır. Bulgarlar., Slav ve Ortodoks''tur.
Romanya, Karadeniz komşumuz sayılır. 238.000 km2''dir. Romenler, Avrupa doğusuna kayıp yurt tutmuş bir Latin kavmidir. Diğer Latin kevimleri gibi Katolik değil Ortodoks''tur. 2002 sayımı 21.698.000, 2010 tahmini 21.970.000 olmakla nüfus hemen hemen stasyonerdir. 1992''de 1.625.000 Macar, 401.000 Hristiyan Çingene (dünyanın en kalabalık Roman grubu) 120.000 Alman (bu sayı şimdi 15.000''e düştü), 56.000 Müslüman Türk (Osmanlı ve Kırım Tatarı) sayılmıştı. 1.145.000 Katolik, 1.714.000 Protestan, 56.000 Müslüman, gerisi Ortodoks idi.
Batı Balkan devletleri sıradadır: Arnavutluk, Bosna-Hersek, Makedonya, Karadağ, Sırbistan. Hırvatistan''la beraber bu 6 devletin toplamı 264.748 km2 ve 24.360.000 nüfustur. Geriye Ukrayna, Moldova kalıyor. Rusya ile Beyaz Rusya şartları bekliyor. Norveç, İzlanda ve İsviçre girmiyor. Gürcistan bile gündeme alındı. Türkiye mi? Politikamızdaki inanılmaz gafletlerin ve beceriksizliklerin ceremesini çekiyor.
Polisin görevleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Emniyet teşkilâtı, bütün devletlerde vazgeçilmez temel kuruluşlardandır. Asayiş ve vatandaşın her türlü güvenliği şehirlerde ve kasabalarda, emniyet kurumunun güvencesi altındadır. Kır kesiminde bu görev Jandarmanındır.
Polisin görev ve yetkileri, ilgili yasalarda belirtilmiştir. Millî olan Türk Polis Teşkilâtı, eskisinin yerine, Fransa örnek alınarak, 1846''da Sadrâzam Büyük Reşid Paşa tarafından Sultan Abdülmecid''in fermânı ile kuruldu (zabtiye, zâbıta, emniyet dendi). Başına bir mareşalin atanması, verilen ehemmiyeti gösteriyor. İmparatorluk, Mütareke ve Millî Mücadele, Cumhuriyet, Demokrasi dönemlerinde hayatî önemi hiç azalmadı.
Son yıllarda şehirlerde, bilhassa dünya mega metropolü olan İstanbul''da, bir ölçüde Ankara başta, asayiş bozuldu. Zira polis, bir kısmı düzeltilmeye muhtaç reform yasaları ile, yeni bir uygulamaya sokuldu. İşi zorlaştı. Sayı bakımından -Avrupa şehirlerine nisbetle- yetersiz hâle geldi. Maaş ve çalışma şartları, berbatlaştı demeyeyim, açıkça kifayetsiz duruma düştü.
Vatandaşın şikâyeti arttıkça arttı. Ayyûka çıktı. Geçenlerde Ankara''da eski adalet bakanlığı müsteşarı, hâlen Yargıtay üyesi ve genel sekreteri, derin bir savcılık tecrübesi de bulunan Dr. Uğur İbrahimhakkıoğlu''nun evi, yanındaki iki iş adamına ait evle birlikte güpegündüz soyuldu. Hırsızlar aranıyor. Kapkaççı çeteler, şehirlerimizi altüst etti. Sokağın, mahallenin, hattâ caddenin, meydanın güvenliği bozuldu.
Demek, Türk emniyet gücünün, esaslı reforma ihtiyacı var. 60 kuruluşun postacılık angaryasını üzerinden alacaksınız. Ki aslî görevine vakit bulabilsin. Hükûmetimiz, çok geç de olsa, mağdur durumdaki yargının maaşlarını düzenledi. Şimdi sıra polise gelmiştir. Seçimlerden önce bu reformu gerçekleştirmesi gerekir. Yılda 5.652.000 tebligat yapan bir polisten, asayişe vakit ayırmasını beklemeyiniz.
Polisin işini güçleştiren, engelleyen yasa maddelerinin bir listesi Yüce Meclis''imizin yüksek takdirlerine sunulmuştur. Her gecikmenin, çok vatandaşımızın canının yanması ile sonuçlanacağı elbette unutulmayacaktır.
Irak hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı Türk İmparatorluğu''nun son döneminde Irak''ı 3 eyalet hâlinde yönetiyorduk: Kuzeyde Musul, güneyde Basra, ortada Bağdad vilâyetleri (Kuveyt ile Katar, Basra''nın 2 ilçesi idi). Kürt asıllı büyük Türk milliyetçisi seçkin şair ve yazar Said Paşa -zâde Süleyman Nazif Bey, çeşitli tarihlerde, bu üç bölgede de eyalet valiliği yapmış, hâtıralarını da yayınlamıştır.
Birinci Cihan Savaşı''nda Irak eyaletlerimizi, Körfez''den topraklarımıza giren İngiliz-Hind kuvvetlerine karşı 6. ordumuz savundu. İngilizler 21.11.1914''te Basra''yı, 11.2.1917''de Bağdad''ı, 3.11.1918''de Musul''u alarak Irak''ın işgalini tamamladılar.
Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Musul henüz elimizdeydi. Nitekim Mîsâk-ı Millî''ye (millî yemin/ulusal and) dahil edilmiştir. Son Osmanlı Meclis-i Meb-ûsânı''nın kabul ve dünyaya ilan ettiği Mîsâk-ı Millî, Ankara''da Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanınca, virgülü değiştirilmeden onaylandı.
Irak''ı Araplar''dan değil, Türkmen Devleti denen İran Safevî imparatorluğundan aldık. İşgalin nazik ve centilmeni nasıl olur, cihan hâkanı Kaanûnî Sultan Süleyman gösterdi: 11.9.1526''da Budapeşte''ye, 28.11.1534''te Bağdad''a, 30.6.1535''te Tebrîz''e muhteşem ordusu ile geçit resmi yapar gibi girdi. Halktan kimsenin burnu kanamadı. O tarihte Tebrîz, İran''ın başkenti ve dünyanın sayılı en büyük şehirlerinden biri idi. Osmanlı yaklaşınca Şâh, bırakıp kaçmıştı.
Amerika da Irak''ı işgal etti. İnsan ırkının onca yüzyılda vâsıl olduğu medenî çizgiden uzak kaldı. Stratejik müttefikimiz af buyursun, bir fil, fincancı dükkânına girdiği gibi kırdı, döktü... Demokrasiden vazgeçtik, adalet, düzen ve huzur bile getiremedi.
Ah Kerkük ah!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan (terörü bitirmekte kararlıyız) dedi. Bitirin efendim. Bu işi yapın. Milletimize terörü bitirdik deyin. Zira hiçbir devlet terörle iç içe çeyrek asır yaşayamaz. Türkiye''de artık sabır, tahammül, müsamaha falan kalmadı. Amerika''dan, Avrupa''dan, Arap''tan Acem''den medet ummayın. PKK onlara zarar vermiyor ki... Türkiye''ye ve Türk''e karşı kurulmuş ve eyleme geçmiş bir örgüt. Kendi işimizi kendimiz yapabiliriz. Evelallah...
Kerkük''e gelince... Başbakanımız, Karabağ''da yapılan "oldu da bitti maşallah" maskaralığının Kerkük''te tekrarlanmasına izin vermeyeceğimizi, sağır sultanın duyup anlayacağı kuvvette vurguladı.
Türk devletinin başbakanının muhatabı görevini kim üstlendi dersiniz? Amerika''nın Afgan asıllı Bağdad Büyükelçisi Zalmay Halilzad... Zira Washington, daha üst düzeyden bir cevap verdirerek Türkiye''yi gücendirmekten çekindi.
Halilzad ne dedi? Yanında sus pus duran Irak Cumhurbaşkanı Talabani''ye konuşma hakkı vermeyerek, Kerkük''ün Irak''ın iç işi olduğunu, komşu devletlere söz düşmediğini söyledi.
Stratejik müttefikimiz, ne çare ki, dünya devleti olmanın verdiği pervasızlıkla, böylesi opera komik sahneler düzenleyebiliyor. Bir Amerikalıyı, Iraklı gibi, Irak adına konuşturuyor. Tayyip Erdoğan, bu haddini aşan büyükelçiye de gereken cevabı verdi. Başbakan''ın, Saddam''ın idamındaki münasebetsizlik ve "üst geçit" konusunun çok abartıldığı hususundaki sözlerine de katılıyoruz.
Tezkereyi reddetmese idik, bugün ne Kürdistan otonomisi, ne Kerkük meselesi olacaktı. Nitekim reddin ertesi günü hem Barzani, hem Talabani ayrı ayrı, işte şimdi Kürdistan kuruldu! dediler. Amerika da bu fikirde. Irak''ın bugünkü duruma düşmesinin baş sorumlusu Türkiye''yi görüyor. Kürtlerin verdiği desteğe şükranını da lafzan ve fiilen tekrarlamayı ihmal etmiyor. Dış politika hiç hata kaldırmaz. Meydan muharebelerinde kazanıp yenilmeye göre ülkeler alınıp verildiği gibi, dış politikada başarı ve başarısızlık da aynı sonuçları verir. İnanmayanlar, tarih kitabı okusunlar...
Ulus devlet
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ulus devlet tabir edilen millî devletlerin milliyetçi rejimlerinin zayıfladığı konuşuluyor. Küreselleşme denen çağdaş dönemin, ortak uygulamalara doğru kayması ile, devletlerde milliyetçi anlayışı zayıflattığı belirtiliyor. Bilhassa Avrupa Birliği (AB) devletlerinin millî haklarından, hukuklarından, davranışlarından ortak bir sistem lehine uzaklaştıkları, hattâ feragatleri vurgulanıyor. Bunlar doğrudur, gerçektir. Şu şekilde ifade etmek daha belirticidir: AB devletleri, menfaatlerini artırmak,geliştirmek, güvenceye almak ve daha iyi, rahat, yüksek, kaliteli bir hayat standardına ulaşmak uğruna, geleneksel olduğuna inanılan benimsenmiş devlet haklarının bir kısmından vazgeçiyorlar. Bağımsızlıklarına, istiklâllerine halel geliyor mu? Hayır! Ne Almanya, ne Fransa, ne İngiltere, üye olmadan öncesine nisbetle daha az bağımsız, daha az müstakil, daha az istiklâl sahibi değillerdir. Pekiyi, milliyetçiliklerinden vazgeçtiler mi? Hayır! Sakın kimse sanmasın, kanmasın, aldanmasın! Bir Alman''ın, bir
Fransız''ın, hele bir İngiliz''in milliyet ve devlet fikrinden kopması mümkün değildir. İngiliz hakkında hele dedim. Şunun için: İngilizler; Almanlar ve Fransızlar (ve biz Türkler) gibi milliyetçilikleri ile yeri göğü inletmemişlerdir. Telaffuz bile etmezler. Ama en milliyetçi devlet ve kültür politikasını onlar izlemişlerdir. Hâlâ öyledir. Milliyetçi rejimlerin üzerine yürüyüp yıkmak isteyen kozmopolit ABD bile, Amerikan milliyetçisidir. Bütün imparatorluklar gibi kozmopolit olan yapısı bu gerçeği örtmüyor. İngilizce bilmeyen, ABD tarihini, millî kahramanlarını, san''at ve kültür şahsiyetlerini ezberleyip sevmeyen hiç kimse, Birleşik Amerika vatandaşı olamaz. Müşterek bir hukuk sistemine, gerçek demokrasi rejimine girmek, millî devlet bünyesini ortadan kaldırmaz. Ama millî kültürünüzü sağlam temellere oturtamamışsanız, başka bahistir. Bu takdirde korku, çekingenlik, içe kapanmak, nefret duyguları oluşur, genelleşir. Bu duygularla, taş çatlasa muâsır medeniyet seviyesine ulaşmak mümkün olmaz.
Milliyetçiliğin neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Batılılaşma ve daha hafif tabirle Yenileşme (Osm. Teceddüd) hareketimizi bir türlü tamamlayamadığımız gibi, milliyetçilik bahsinde de bir yerlere takıldık. Vatanseverlikten bahsetmiyorum. Her vatandaşta şu veya bu nisbette bulunduğu kesindir. Bir fikir hareketi, siyasî program olarak milliyetçilik konusuna giriyorum. Bu manasıyla milliyetçilik, 1789 Fransız İhtilâli ile başlar. 19. asırda çok gelişir. Bizde, "İslâmcı" ve "Osmanlıcı" akımlar yanında daha geridedir. Ancak 1913-18 arasında Türk Milliyetçiliği, Osmanlı İmparatorluğunun resmî rejimi olur. Tecrübesiz bir ekibin cahilce uygulamaları yüzünden imparatorluğu batırır. 1923-1938''de Atatürk ile milliyetçilik tekrar Türkiye''nin rejimidir. Bu ideolojiyi, çoğu Avrupalı milletlerden daha realist ve akılcı şekilde ve büyük maharetle kullanmıştır. Meselâ zamanının faşist liderlerine hiç özenmemiştir. Onlar gibi kan dökmemiş, âkıbeti de onlara benzememiştir. Gerek 1913-18, gerek 1923-38 milliyetçiliğini Gökalp belirlemiştir. İttihad ve Terakki''nin genel sekreteri ve Diyarbakır milletvekili idi. Atatürk, İttihatçı milliyetçilik uygulamasını beğenmedi. Ziya Gökalp''in Türkçülük dediği Türk milliyetçiliği sistemindeki tekliflerini Atatürk inkılâpları hâlinde hayata geçirirken vakti dardı. Az zamanda çok şey yapmaya mecbur, hattâ mahkûmdu. 1938 dünyasında ne yapılması mümkünse gerçekleştirdi. 48, 58 ve günümüz dünyasını yaşasaydı, bugün çoktan güneşte yerimizi almış, onun tabiriyle muâsır medeniyet seviyesine ulaşmıştık. Ulusçularımızın sandığı gibi reformlarını 1938''de dondurmamıştı. Bu suretle Gökalp''in, Enver Paşa için taçlı demokrasi üzerine kurduğu monarşist milliyetçilik, gene Gökalp tarafından Türkçülüğün Esasları adındaki küçük, fakat çok etkili kitabında, cumhuriyetçi milliyetçiliğe dönüştürüldü.
Enver''in de, Atatürk''ün de iktidara gelmesinde Gökalp''in hiçbir rolü yoktur. Gökalp, iktidara yükselen bu iki genç asker için program hazırlayan fikir adamıdır. Enver''in 1913''te 32 yaşında kurmay yarbay ve Mustafa Kemal Paşa''nın 1921''de 40 yaşında mareşal olarak devlete egemen oldukları hatırlanmalı, ikisinin yetenekleri arasında uçurum bulunduğu da unutulmamalıdır. Devamı yarın...
Türk milliyetçiliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkçülük, büyük fikir adamı Ziya Gökalp''in Türk milliyetçiliğini kendi anlatımına göre şekillendirmesine bizzat verdiği isimdir. Yahyâ Kemâl''in Ziyâ Bey dediği ve üstün saygı ile andığı Gökalp, Osmanlı Türk kültürünün hiçbir alanında uzman değildir. İstanbul kültürünün uzağında, Diyarbakır ve Selânik''te yetişen ateşli bir milliyetçidir. Turancılık denen bütün Türk kavimlerinin birlikte hareketini istemesi çağdaşı İsmail Gaspıralı gibi bütün Türk âlemine İstanbul şivesini öğütlemesi, bugün de kesinlikle milli hedeflerimizdir. Gökalp, Yahyâ Kemal ve Fuat Köprülü gibi müstesna fikir ve san''at adamlarının dehâlarını keşfedebilmesi sebebiyle, Reşit Paşa''ya benzemektedir.
Gökalp (1876-1924) sosyolojide çağdaşı Emile Durkheim (1858-1917) ve tarihte sinolog Joseph de Deguignes (Dögiyn) (1721-1800)''e dayanan bir sistemin sahibidir. Bu iki Fransız bilgininden ikincisi, 25 yaşında kaleme aldığı 8 ciltlik Eski Türk tarihinde, Çin kaynaklarının verdiği bilgiyi tercüme etmiştir.
Gökalp ayrıca Rusya''dan kaçan ve kendisinden daha kültürlü Türk milliyetçilerinin derinlemesine etkisinde kalmıştır. Gaspıralı dışında bu ırktaşlarımızın Osmanlı ile irtibatı zayıftır. Akılları fikirleri Rusların çiğnediği yurtlarındadır. Türk kültürünün Osmanlı zirvesinin estetikte İstanbul doruğunun yabancısıdırlar.
Gökalp''in asıl kapital hatası ise, şehir medeniyet ve kültürünün yerine köy folklorunu ve kültürünü tavsiye etmesidir. Az bildiği Osmanlı şehir kültürünü kozmopolit, hattâ dejenere, köy kültürünü ise sâf, katıksız ve millî bulmuştur.
Halbuki bütün kültürlerin kökeni kır kesimidir. Oradan çıkıp şehirde olgun hâle gelirler ve büyük medeniyetler oluştururlar. Kapalı kültürler, ilkel toplumlardan görülür. Büyük kültürler, istisnasız, biribirinden alıntılar yaparak meydana gelmiştir. Bunu bilmeyenler, saf dil, saf ırk gibi büyük safsatalara düçar olmuşlardır.
Köy kültürüne dönmek, pek çok gerilere, tarihin karanlıklarına doğru gitmektir. Kaç asırlık kazanımları silip atmak teşebbüsüdür. Zaten mümkün de değildir. Bugün yaşadığımız Türk kültürü=Eski Türk Kültürü+Sonraki 1000 yılda benimsediğimiz Müslüman kültürü+Son 200 yılda benimsediğimiz Batı kültürüdür. Köprülü''nün bu tarif ve tasnifi kesindir, asla değiştirilemez. Milliyetçiliğimizin Gökalp''ten sonrasını yarın sunacağım.
Gökalp sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Atatürk''ten sonra Gökalp unutulmak tehlikesinde iken, ortaya Nihal Atsız (1905-1975) çıktı. Türkçülük denen Gökalp milliyetçiliğini şiddetle savundu, günümüze taşıdı.
Atsız, 1951''den itibaren, Osmanlı kazanımlarının inkârının bizi geriye, belki çok romantik, fakat 20. asırda yaşanması imkânsız ortama sürükleyeceğini anladı. Türk dili, edebiyatı ve tarihinin derinlemesine mütehassısı büyük bir bilgin olduğu için, gerçeğe ulaşması kolaydı. Zira -hiç görmediği- üstâdı Gökalp yaşasa idi, 3 defa ayrı teklifler hâlinde sunduğu milliyetçiliğimiz için 4. bir revizyon yapacaktı. 1951''den itibaren Atsız''ın bu dönüşünü en yakın arkadaşı olarak adım adım izledim.
Başbuğ Alparslan Türkeş, (1917-1997), Atsız''ın fikirlerini benimsedi. Siyasî hareket hâline dönüştürdü. Sonra ülkücülük dediği bazı revizyonlar yaptı. Milliyetçi felsefenin devamını sağladı.
Türk Milliyetçiliği de, başka fikir akımları gibi Türkiye''de çağı yakalıyamadı. Atsız milliyetçiliği tarihî misyonunu tamamladı. Türkeş, yeni reformlar teklifine hazırlanırken öldü. Son dönemde Türk milliyetçiliğine Osmanlı''da meçhul Doğu etkileri bulaştı. Batı karşıtlığı, tehlikeli bir husumete dönmek istidadını gösterdi.
Türk milliyetçiliğini Ahmed Vefik ve Süleyman Paşalar''dan günümüze kadar en iyi kavrayan, anlatan, ifade ve terennüm eden, mükemmelliğe ve estetik yüceliğe ulaştıran, bütün çağlarda bütün coğrafyalarda ve lehçelerde en büyük Türk şairi olan Yahyâ Kemal Beyatlı''dır (1884-1958). Diğer milliyetçilik anlatımları, kültür ve estetik bakımdan kusurlu çıktığı gibi, siyasî bakımdan Türk''ü yüceltmek çizgisine de getirememiştir. Atatürk''ün zamansız ölümü, böyle bir gelişmeyi geciktirmiş, sonraki nesiller, onun hedef gösterdiği muâsır medeniyet seviyesinde bir Türkiye oluşturamamışlar, Büyük Türkiye gerçekleşememiştir.
Milliyetçilik, millet ve devlet kavramları, çağa göre değişebilir, değişmiştir, değişecektir. Çağına uyum sağlayamayanlar göçüp giderler.
Hrant Dink cinayeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hrant Dink cinayeti, sanki az sorunumuz varmış gibi, Türkiye''nin başına sarılan yeni bir dış gailedir. Bütün milletçe, şiddetle ve samimiyetle protesto etmemiz, felaketin boyutlarını kavradığımızı gösterir.
Türkiye''ye bu derecede zarar verecek bir eylem azdır. Türk''e yakışmaz olduğu için millî gururumuza da dokundu.
Cinayetin derin devletle ilgisi bulunmadığı açıktır. Derin devlet, bilhassa karmaşık dönemlerde, epey mantık dışı iş yapmıştır. Fakat bize bu derecede olumsuzluk getirebilecek bir eylemi düzenlemesi eşyanın tabiatine aykırıdır. Devletin hiçbir organı ve kuruluşu böylesine akılsız iş yapmaz. O kadar da sakar değiliz.
Katil, geri zekâlı cahil bir fanatik olabilir. Zira Hrant Dink, Türk''e açık hakaret teşkil eden cümleler yazıp söyledi. Bunları biz, heyecan eseri sayıyoruz. Fikir ve basın hürriyeti ve masûniyeti hususundaki fikrimiz, azılı saçmalıklara bile tahammül çizgisindedir. Aksi takdirde, herkese beğenmediği fikir karşısında zora ve şiddete başvurmak hakkı tanımak gerekir ki, anarşi ortamıdır. Demokrasiler, fikir hürriyeti üzerine kurulur.
Bir gazetecinin alçakça ve korkakça öldürülmesini kınıyoruz. Ayrıca, bir insanı geçmişte çok Türk kanı akıtmış Ermeni''dir diye öldürerek Ermeni komitelerinin cinayetleri seviyesine inmeyi, milletimize hakaret biliriz. Ermeniler, Osmanlı Türk medeniyetinin bir parçası ve bugün de eşit hakka sahip vatandaşlarımızdır.
Kim yaptı? sorusunun cevabının verilebileceğini sanmam. Katilin yakalanması, eylemin hazırlayıcılarının kimliğini ortaya çıkarmaz. Katil, vatanseverce bir iş yaptığına inandırılmış zavallı bir manyak da olabilir. Zaten vur emri vereni bilmez. İyice planlanmış bir olaydır. Cinayet, biz Irak''a girdik giriyoruz, gireriz, Kerkük''ü vermeyiz havasında iken işlendi. Ayrıca Amerika''da Ermeni soykırımı kararı çıkarmak, Ermeniler''in büyük beklentisidir. Kararı onaylatmak için Başkan Bush''u etkilemek sebebi de çok muhtemeldir. Genellikle, Türkiye''yi Ermeni sorununda ve fikir hürriyeti konusunda zaafa düçar etmek, AB ilişkilerimizi zayıflatmak hedefi açıktır. Lânet olsun!
Nasıl bir Irak olmalı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış politikada projeler, katı gerçeklere dayandırılmadığı takdirde gerçekleşmez. Türkiye''nin nasıl bir Irak tasarladığını hatırladıktan sonra, böyle bir Irak''ın oluşabilme ihtimallerini hesaplamak gerekir.
Türkiye öncelikle PKK''nın Irak''tan sökülüp atılmasını istiyor. Halbuki PKK, önce Türkiye''de yok edilmedikçe, Irak''tan silinemez. Ama Amerika''yı ve sözde Irak devletini, terörü desteklemekle itham altında bulundurabiliriz.
Türkiye, savaştan önceki tek parça bir Irak istiyor. Pek çok devlet böyle bir Irak istiyor. Ama kuzeyde fiilen bir Kürdistan otonomisi oluşmuştur ki, Araplar ve Araplık için kılını kıpırdatmaz. Şii ve Sünni Araplara gelince, yoruldukları ve bıktıkları anda, iç savaşa son verip barışırlar. Zira millî şuur hâkim olur. Mezhep yakınlığı ile Güney Irak, İran''la birleşmez. Kuzeydeki Kürdistan ise, Amerika bölgeden çekilince, Arap devletlerince, yeni bir İsrail muamelesi görür.
erkük''ü özel statü ile Bağdad''a bağlamak, Türkiye''yi de, Arapları da tatmin eder. Kürtler Kerkük''ü, petrolü dolayısıyla, zor kullanılmadan bırakmazlar.
Amerika, ne Kerkük petrollerini Kürtlere, ne diğer bölgelerdeki petrolü Irak Arapları''na vermeye zerre kadar niyetli değildir. Irak''a petrolün ancak yüzde 25''ini bırakacağını şimdiden ilân etti. Kimse hayale kapılmasın diye! Kürtler, bu yüzde 25''ten aslan payını almak peşindeler.
Bu petrolü Amerika, Irak''taki dört veya beş çok yüksek vuruş gücü taşıyan üsse çekilerek kendi hesabına güvenceye alacak. Bunun dışında, askerini çekeceği Irak''ta halkın ne yaptığı ile fazla ilgilenmez. Irak''ta iç didişmenin, rekabetin, husumetin, hatta savaşın sürüp gitmesi, belki Amerika''nın işini daha kolaylaştırır. Washington''ın böyle düşünmesi ihtimali de vardır.
Peygamber soyundan kralını hastane yatağından kaldırıp parçalayarak fellâhlıktan gelme askerlere iktidarı veren, diktatör üzerine diktatör değiştirdikten sonra Saddâm''a bîat ve ubûdiyet eden bir milletin başına bunlar gelir. Bize göre Amerika, bilmem kaç milyar varil rezervi tüketmeden, Irak petrolünün vanasını kimselere vermez. Amerikan halkı aydınlanacak, ısınacak, arabasını yürütecektir. Neye mâl olursa olsun...
H. Dink''in ardından
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hrant Dink, 10 yıldan bu yana haftada bir defa perşembe günleri yayınlanan Agos isimli gazetenin genel yayın müdürü idi. 1800 tirajla başlayan Agos, Dink''in Türk''lüğe hakaret suçlaması ile yargıya intikali üzerine 6000 tiraja çıktı. Dink, televizyonlara taşındı ve hepimiz kendisini tanıdık. Türkler, gazetecilerimiz dahil azınlık gazetelerini okumaz. Hattâ görmemişlerdir. Azınlık gazetecileri, Türk gazetelerinde yazarlarsa okunurlar. 301. madde, meselâ İtalya''nın benzer yasa maddesi aynen tercüme edilerek oluşturulsa idi tartışma konusu değildi. Böyle yapsa idik bile, AB üyeliğimize kadar uygulamaktan kaçınmamız gerekirdi. Zira İtalya AB üyesidir. Biz değiliz. AB devletleri, üye olmayan devletleri Avrupa''nın geri kalmış ülkeleri şeklinde algılamaya eğimlidir. Bu yanılgılarını, ancak üyeler arasına geçerek düzeltebiliriz. Türk insanı mağrur, gururludur. Herhangi bir devletin bizi küçümsemesine aklı kesmez. Bağımsız, bağlantısız, onurlu, kendi başına buyruk olmayı hayâl eder. Otokritik ve espri kritik denen kendini kendi eleştirmek ve hür düşünce ile eleştirmek hassalarımız kuvvetli değildir. Bazı alanlarda hiç yoktur. Batı, bu öğreti ile güneşte yerini aldı. Bizim imparatorluk zihniyetimizi de yitirdiğimiz için çabuk değişen, değişken bir dünyanın gerçeklerini benimsememiz güçleşiyor.
Muâsır medeniyet seviyesine erişmekte zorlanmamız bu sebeptendir. Ermeniler, en değerli diplomatlarımızı biribiri ardı sıra şehîd ettiler. Batı''nın kılı kıpırdamadı. Katiller bulunamadı. Batı''nın tavrı değil, şimdi bizim yaptığımız doğrudur. Toprağı bol olsun meslekdaşımız Hrant Dink''in cenazesi, Türk''e yakışır şekilde kaldırıldı. Biz şerefimize tevdi edilmiş azınlıklara böylesine davranırız. Selçuklu''dan, Osmanlı''dan, Atatürk''ten böyle öğrendik. Türkiye''yi açmaza düşürmek için hazırlanan bu cinayet, millî vekarımız karşısında, kuklacıların oyununu boşa çıkartabilir. İster misiniz karşıtlarımız bu defa artık utansınlar!
Bush dedi ki...
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
24 Ocak Çarşamba günü Başkan Bush, Temsilciler Meclisi''ne geldi. Meclisin Demokrat Partili Kaliforniya milletvekili hanım başkanı Nancy Pelosi kendisini arkasında ve ayakta durarak dinledi. İran''ın nükleer silâhlanmasına müsaade etmiyeceğim cümlesini, Demokrat ve Cumhuriyetçi 435 üyeden oluşan bütün meclis istisnasız ayağa kalkarak tam 14 dakika müddetle alkışladı.
Bu, İran için kötü haberdir. Zira Demokratlar''ın da İran''ın peşini bırakmıyacağının açık göstergesidir. Zaten ABD petrolden, dolayısıyle Asya''dan vaz geçemiyecektir. Zira yoksulluk çizgisi saydığı p.c. 40 bin dolara düşmeye zerre kadar niyeti yoktur. 50 bini aşmaya kararlıdır.
2 yıl sonra bir Demokrat (muhtemelen Hillary Clinton Hanım) başkan seçilirse, şüphesiz Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika projesini tadil edecektir. Başka bir uslûb ile ele alacaktır. Ama bu uslûpta da Amerika, Çin''le, hele Rusya ile falan çatışmayacak, mutlaka İran''la karşı karşıya gelecektir
İran kuvvetli ihtimalle atom bombasını patlatır. Ama bunu kimin başına atacaktır? İsrail''i tehdid edeceği âşikâr ise de, nükleer bir savaşı başlatmaktan kaçınacaktır. Ancak, bir kaç atom bombası ve uzun menzilli füze ile, bulunduğu coğrafyada üstün söz sahibi olacaktır. Zengin İran edebiyatına mahsus mübalağa dolu ifadelerle komşularını aşağılayacaktır. Nükleer enerjisi bile bulunmayan gafil Ankara''nın başını da ağrıtacaktır.
Arz denilen gezegende petrolün ve doğal gazın son zerresinin tükeneceği 21. yüzyıl boyunca (2000-2100) Orta Doğu kaynamaya devam edecek. İskenderun Körfezi''nin az güneyinden Akdeniz''e çıkmak isteyecek bir Kürdistan, her tarafın huzurunu kaçıracak. Coğrafyanın üç büyük kavmi, Türkler, Araplar ve İranlılar''dan en az biri ile anlaşmadan, başarı şansları yoktur. Amerika''nın himayesine gelince, hiç, ama hiç güvenilmez.
21. yüzyılın sonunda Orta Doğu''nun siyasî sınırlarını ve iktidardaki politikacı tiplemesini tahmin edebilecek fütürolog, henüz annesinden dünyaya gelmedi. Ama başta Amerika, aklı başında devletler, 20-30 yıl sonrasını hesaplamaya çalışıyorlar. Gafillerin vay hâline..
İsmail Cem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsmail Cem, İstanbul''un varlıklı İpekçi ailesindendi. Lozan ve Paris''te hukuk ve siyasal bilgiler okudu. İşlek Fransızca ve İngilizce konuşuyordu. Amcası Abdi İpekçi yanında gazeteciliğe başladı. Aşırı solcu idi. Ecevit başbakan olunca (1974) 34 yaşındaki Cem''i, o zaman en önemli makamlardan sayılan TRT Genel Müdürlüğü''ne getirdi.
Birincisi Öztrak''tan bu yana bütün TRT genel müdürlerini inceledim. Kendi politik görüşü içinde en başarılısı Cem''di. Bir buçuk yıl içinde TRT''yi muma döndürdü. Dikensiz gül bahçesi hâline getirdi. Sol''un kalesi yaptı. Demirel''in ve Adalet Partisi''nin nefesini kesti. 3 dönem milletvekili oldu. Cevval zekâsı, aristokrat davranışları gibi sebeplerle Halkçı denen Ecevit, Cem''den fazla hoşlanmıyordu. Cem''den 15 yaş büyük Ecevit de gazetecilikten politikaya girmişti. 1991 ve 1995''te İstanbul''dan seçildi. 1999''da Kayseri''ye nakledildi. Ecevit, biraz da Anadolu görsün diye Kayseri listesine yazmıştı. Aynı şeyi, milliyetçiliğinin dozundan ürken Tansu Çiller, Ayvaz Gökdemir''e yapmıştı: Milletvekili bulunduğu Gaziantep''ten alıp önce Kayseri, sonra Erzurum listelerinden seçtirdi. Liderler, biribirlerinden örnek alırlar! ir müddet kültür bakanı olan Cem, kültürüne rağmen, dikkate değer bir şey yapmadı. 1999 Üçlü Koalisyon kabinesinde Ecevit, radikal ABD ve AB düşmanı, Kıbrıs çözümsüzlüğünün sembollerinden bir profesörü, dışişleri bakanı olarak Cumhurbaşkanı Demirel''e sundu. Demirel, bu makama Cem''i getirirse memnun kalacağı hususunda Ecevit''i ikna etti. Türk dış politikası tepetaklak olmaktan kurtuldu. Cumhurbaşkanı Demirel''in yurt dışı ziyaretlerinde üç buçuk yıllık bölümünde Cem, dışişleri bakanı sıfatiyle bulundu. Bir çoğunda bendeniz de vardım. 2002 seçimlerinde partisi ile birlikte Meclis dışında kaldı. Yetişme tarzına uymadığı için başarması imkânsız parti genel başkanlığına bile girişti. İsmail Cem, Üçlü Koalisyon''un en başarılı bakanı olarak Türkiye Cumhuriyeti tarihine geçti (sonradan kabineye giren Kemal Derviş''i saymıyorum). Clinton''ın kudretli dışişleri bakanı Çek Yahudisi asıllı Madeleine Albright''la, Yunanistan başbakanı ve dışişleri bakanı ile ve daha epey dünya yöneticileri ile çok iyi ilişkiler kurdu. Dış ilişkiler, Ecevit''in arzusu ile, tamamen Demirel''in tasarrufunda idi. Cem, Ecevit gibi, bir zamanlar dişe diş savaştığı Demirel''le çok samimi bir dostluk oluşturdu. Demirel''in emirlerine candan icabet etti. Ne oldu? Türkiye kazandı... Allah rahmet eylesin.
.Katil kim?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Katil kim? başlığımız, üçüncü sınıf bir polisiye filmin veya romanın adına benzedi. Hrant Dink cinayetinde katil (kaatil=katl eden, öldüren) belli de, vur! emrini veren meçhuldür.
Ve hep meçhul kalacaktır. Birçok siyasî cinayette vur emrini veren iradenin açıklanamamasının sebebi şudur: Planı yapan ve herhangi bir devlete bağlı bulunan kuruluş tahmin edilmekte, fakat bu tahmin kanıtlanamamaktadır.
Kanıtlanamayan, kanıtlansa bile bir devleti suçlamanın politik sayılmadığı, pas geçildiği olaylar çoktur. O devlet ister Amerika ve Rusya gibi cihan devleti, ister Suriye ve Ermenistan gibi yeni yetme devlet olsun.
Böyle eylemler, Türkiye''ye mahsus değildir. Her ülkede görülüyor. Amerika ve Rusya''da bile... Onların tavrı da bizimkine benziyor. Eylemci ülke ile bozuşmamak için anlamazlıktan geliyorlar.
Amerika''da Ermeniler, Türklerin soykırım yaptıkları iftirasını Temsilciler Meclisi''ne yutturmak için faaliyetlerinin doruk noktasındadır. Kıbrıs konusunda Ankara kızgın bir kararlılık içindedir. Irak''a girip giremeyeceğimizi konuşuyoruz. Böylesine bir ortamda bir Ermeni gazeteciyi öldürtmek planını Trabzon''da oluşturulmuş bir gruba havale edenler, hangi kuruluşlar olabilir? Hangi devlet hesabına yapılır? Bu kadar pis bir eylemi gerçekleştirenler bulunsa ve bilinse bile, açığa vurmak, devletimizin yüksek menfaatlerine uygun düşer mi? Ve zaten kesinlikle kanıtlamak mümkün müdür? Yoksa müfteri durumuna mı düşeriz?
İnfaz ve ceza yasalarımız berbattır. Çok düşük cezaların caydırıcılıktan mahrum bulunduğu hâlâ idrâk edilemedi. Çocukları siyasî gösterilerde, eylemlerde, taş atıp çanta kapmakta, cinayetlerde kullanmak gittikçe yaygınlaşınca, Türkiye de uygulama alanı oldu. Papaz ve gazeteci öldürtmek suretiyle Türk Devleti''ni dünyaya karşı mahcup ve âtıl kılmak projeleri gerçekleştirildi. Roma''da 15 Türk iş adamı otobüs kazasına uğrayınca ihtimal bir İtalyan Katolik rahibin öldürüldüğü Trabzon cinayetini derinleştirmek şevkimiz kalmadı. Bu sefer Şişli''nin adını duymamış, okula gitmeyen bir kilometre uzaktan derhal bulunması için beyaz kar başlığı giydirilmiş bir fanatik, güyâ tek başına, dünyanın en kalabalık bir beldesine salıverildi.
İktidarın son çeyreği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Ocak, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Bush, iki dönemde 8 yıllık iktidarının son çeyreğini oluşturan son 2 yılına girdi. Kasım 2008''de yeni başkan seçilecek. Ve Ocak 2009''da Beyaz Saray''da Bush''un yerini alacak.
Bush, kendisinden çok tecrübeli bir devlet adamı olan hâlen hayattaki babası -Reagan yetiştirmesi- Birinci Bush''un 4 yıllık başkanlık müddetini ikiye katladı. Turgut Özal''ın dostu ve Corc diye hitab ettiği, ona Targıt diyen Baba Bush, ikinci derece bir eyaletin (Arkansas) valiliğinden gelen Clinton gibi çok popüler bir Demokrat karşısında ikinci dönemi kazanamamıştı. Clinton''ın kazanmasında ağırlıklı rol oynayan ve seçkin bir avukat olan eşi Hillary Clinton, geçenlerde ikinci defa 6 yıl için New York Senatörü seçildi. Demokrat Parti''nin başkan adayıdır.
Teksas gibi en önemli bir eyaletin valiliğinden gelen, kardeşi de Florida gibi çok önemli bir eyaletin valisi bulunan Başkan Bush, İkinci Irak Planı''nı âlây-ı vâlâ ile ilân etti. Amerika''da bile beğenilmedi. Doğrusu biz de çok müphem bulduk. Ama tam 8 Arap devleti, bu planın uygulanmasında Amerika''yı destekleyeceklerini bildirdi.
Mısır Cumhuriyeti ile Ürdün Krallığı ve 6 Körfez monarşisi (S. Arabistan, Kuveyt, Emirlikler, Katar, Bahreyn, Umman). Son 6''sı çok büyük petrolcü olan bu Arap devletlerinin, Amerika ile İngiltere''nin Irak petrolünün yüzde 75''ine, bütün rezerv tükeninceye kadar el koyması karşısında, ödleri mi koptu dersiniz? Yoksa Mısır, Amerika''dan aldığı 9 milyar dolar yıllık tahsisatının kesileceğinden mi kuşkulandı?
8 Arap devleti, Miss Rice''a Irak''a 20.000 asker daha göndermek kararınız çok olumlu, destekleyeceğiz dediler. Saddam işgalinin vahşi yağmasını unutamayan Kuveyt, ilâve etti: Rica ederiz, daha asker gönderin!
ABD, daha asker göndermeye niyetli değil. Ama tam donanımlı bir süper tümenin vurucu gücündeki ikinci uçak gemisini, Pasifik''ten Basra Körfezi''ne hareket ettirdi. USS Stennis adındaki dev, Körfez''de kalacak (Amerika''nın böyle toplam 1705 savaş uçağı taşıyan 12 uçak gemisi var).Herald Tribune Amerika İran''a cephe açtı şeklinde yorumladı. Bilmem bu yoruma katılır mısınız?
Türkiye''de azınlıklar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı İmparatorluğu cebren tasfiye edildi. 1878, 1913 ve 1918''de... Tasfiyeyi İngiltere, Fransa, Hollanda, Portekiz, Rusya gibi 1945''ten sonra kendi irademizle yapamadık. Zira belâlı savaşlara yanlış politika ile girdik ve yenilen taraf olduk. Bıraktığımız milyonlarca kilometre kare ülkelerde Türk azınlık, istisnasız kötü muamele gördü. İkinci sınıf insan sayıldı. Yönetime katılamadı. Varlıklarına el kondu. Büyük kıyıma, katliâma uğradı. Arnavutluk ve Arap ülkeleri gibi yeni Müslüman devletlerde bile aynı durum cereyan etti. Millî Mücadele''den sonra Türkiye, büyük bir mübâdele (karşılıklı nüfus değişimi) istedi. Mübâdele dışı bırakılan İstanbul''dan da, artık imparatorluk ve hilâfet taht şehri (ve Roma İmparatorluğunun da merkezi) olmadığı için, çok gayri müslim kaçtı (Gayri Türk Müslümanlar hiçbir dönemde asla ekaliyyet=azınlık sayılmamıştır). 1919''da İstanbul nüfusunun üçte biri gayri müslim idi. Atatürk döneminde, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Bulgarlar resmen azınlık statüsünde idiler. İlk üçü İstanbul''dan birer milletvekili çıkarıyordu. İnönü döneminde, milliyetçiliği ile tanınan Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Dışişleri Bakanlığı da yaptığı halde, İnönü ile birlikte Varlık Vergisi adını verdikleri Türk''e yakışmaz yasa ile, azınlıkları çok açık şekilde ön plana çıkararak, olağanüstü vergi ihdâs etti. Bir defaya mahsustu. Dönme (Sabataist, Avdetî) cemaati bile azınlık sayıldı. Meselâ aynı müessesede ortak bulunan iki iş adamından Rum olana 30.000, 1912-20''de yedek askerlik yapan Türk olana 5000 TL vergi kesildi (Rum ortak vergisini ödeyip dönmemek üzere Türkiye''den gitti). Ödeme gücü bulunmayan 2000 küsur azınlık mükellefi, Aşkale''ye kar küremeye gönderildi, Yüze yakını geri gelemedi.
11.10.1942 Varlık Vergisi ile 114.000 mükelleften 315 milyon TL tahsil edilebildi. (1 altın=15 TL idi). İkinci Cihan Savaşının zirvesi idi. İnsan denen varlık sayı ile sayılmıyor, kıyasıya harcanıyordu. Türkiye''de günde yarım kilogramdan az bir topak süpürge çöpü ihtiva eden kapkara ekmek, karne ile dağıtılıyordu. Gayri müslim azınlıklar böylesine bir atmosferde büyük darbe yedi. Türkiye''ye güvenleri sarsıldı... Yarın devam edeceğim.
Erdoğan Etyopya''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan, niçin Etyopya''ya gitti? Birinci sebep, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''nin üye seçiminde Türkiye adayına oy teminidir. Bu oylama 192 BM üyesi tarafından yapılacak ki 54''ü Afrika devletleridir. Bu koltuk için Erdoğan ve Gül 4 yıldan bu yana faaliyet gösteriyor. 60 yıldan beri niçin seçilmiyoruz diye oturduğumuz yerde hayıflanmıştık.
Afrika Birliği, 1999''da kuruldu. Bütün Afrika devletleri üyedir. 2004''te Etyopya''nın başkenti Addis Ababa''da bir Afrika Birliği Parlamentosu da oluşturuldu. Türkiye''nin müşahit sıfatiyle bulunduğu bu parlamentoda resmî diller Arapça, İngilizce, Fransızca, Swâhilce, Portekizce, İspanyolca''dır. Halbuki Afrika''da İspanyolca konuşan o kadar az insan var ki...
Etyopya, Nijerya''dan sonra ve Mısır''dan bile önce Afrika''nın nüfus bakımından 2. devletidir. 1.127.127 kilometre kare üzerinde 80 milyon insan yaşıyor. Yüzde 84 köylü, yüzde 45 okuma-yazma biliyor. Özel Sâmî-Hâmî alfabeleri var. 1950''de 12 milyon olan nüfus, son çeyrek yüzyılda tam ikiye katlandı. Bu çoğalma, yoksulluğu doruğa çıkardı. Kişi başına gelir 800 dolar olduğu için dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. Beşerî gelişmişlik bakımından Dünya devletleri arasında 169. sırada. 1993''te Eritre ayrılınca Etyopya''nın denize çıkışı kalmadı. Dış ticaret hacmi 2.5 milyar dolar ve ihracatının yüzde 64''ü kahve.
Türkçe''de Habeşistan ve şimdi Etyopya dediğimiz ülke, tarihin en eski devletlerinden biri. Avrupa devletlerinin hepsinden eski. 1936-41''de İtalya işgaline uğradı. İtalya Kralı, Habeşistan İmparatoru unvanını aldı. Faşist Mussolini''ye karşı Etyopya''yı başkomutan olarak Vehib Paşa (1877-1940) savundu ki Çanakkale''de kolordu komutanı ve ağabeyi Es''ad Paşa (1862-1938) Çanakkale''de diğer kolordunun ve sonra 1. ordu komutanı idi ve ikisi de Kâzım Taşkent''in amcalarıdır. Son Etyopya hükümdarı Haile Selasiye 1930''da tahta çıkmıştı. 1974''te komünist bir cunta tarafından devrildi ki Moskova''ya bağlı bu cunta çok kan döktü ve ülkenin dünya ile bağlantılarını kesti. Son imparator, bütün dünyada çok sevilen popüler bir politikacı idi.
Etyopya nüfusunun yarısı Ortodoks Hristiyan, yarıya yakını Sünnî-Şâfiî Müslüman''dır. Bütün Avrupa devletlerinden önce Hristiyan olmuştur. Nüfusun Türkiye''yi bile geçmesi, Tayyip Bey''in gözlerini yaşartan bir yoksulluk oluşturdu. Vaktiyle Osmanlı''nın bugünki Türkiye büyüklüğünde bir Habeş eyaleti vardı ve Sultan Abdülhamid döneminde bile Habeşistan''da toprağımız bulunuyordu. Sayın Erdoğan, barış, birlik, refah öğütleyerek dünyayı dolaşıyor. Bana göre Nobel Barış Ödülü''ne çok yaklaştı.
Vakıflar Yasası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Varlık Vergisi''nden sonra, 6/7 Eylül Olayları denen acayip eylemle, azınlıkların üzerine gittik. Tam bir "barbarlık" olayı idi. Tesadüfen o gece İstiklâl Caddesi''nde idim. Bir yerlerden derlenmiş, hapishane kaçkını birkaç yüz genç adam, Türkiye''nin en zengin caddesine dolmuş, tabelalarına bakıp azınlık olduğuna kanaat getirdikleri mağazaların vitrinlerini, kapılarını kırıp yağmalıyordu. Kilometreler boyunca cadde, tahrip edilen mallar, kumaş stokları ile dolmuştu. Bazı kiliselere girildi. İki veya üç rahibin öldüğü söylendi. İnsanca zayiat ve yaralama olmadı. Önemli sayıda azınlık nüfus, İstanbul''u âdeta boşalttı. Azılı Türk düşmanı kesilerek Avrupa''ya, Amerika''ya, Orta Doğu''ya yerleşti.
Devlet de Hristiyanların vakıflarına el koydu. Halbuki devletin, yargı kararı olmaksızın siyasî sebeplerle vatandaşın malına el koyması -ki müsâdere denir- daha Sultan Mahmud tarafından sonsuza kadar yasaklanmış ve bu irâde, Reşid Paşa tarafından 1839 Tanzimat Fermanı ile defalarca teyid edilmişti. Yunanistan''ın ve bizden ayrılan diğer Balkan ve Orta Doğu devletlerinin Türk vakıflarını yağmalaması, müsaderesi ve tazmine yanaşmaması bizi birden çok kızdırmıştı. Haklı idik de, hakkımızı nasıl savunacağımızı bilmiyorduk. Bu durumu Birleşmiş Milletler''in milletlerarası yargı organlarına, Avrupa platformlarına taşıyamadık. Öz vatandaşlarımız olan Gayri Müslimlerin vakıflarına el koymak kolayımıza gitti. Bugün, milletlerarası yargıda ağır tazminat istekleri ile karşı karşıyayız. Yetersiz, âdeta mahcubane bir Vakıflar Yasası çıkarmamıza rağmen, bu yasa, Cumhurbaşkanımız''ca veto edildi. Vakıfları doğru dürüst iademizden başka hiçbir Avrupa Birliği''nin isteklerini durdurmayacaktır. Bizim de artık miskinlikten sıyrılıp Türk vakıfları için mutlaka milletlerarası arenaya çıkmamız gerekiyor. Ancak AB bizden, Hristiyan vakıfları dışında, Hristiyan hakları konusunda da taleplerde bulunuyor. Ve bizim bu konuyu kavramakta pek çok zorlandığımız, âdeta havsalamızın almadığı derecede önem ve ağırlık veriyor.
Derin Devlet nedir?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Okuyucularım gittikçe artan bir kızgın ifadeyle bendenizi sıkıştırıyorlar: Herkes derin devletten bahsediyor, siz arada bu tabiri kullandığınız halde tarifini yapmaktan âdeta kaçınıyorsunuz. Halbuki asıl bir tarihçiden böyle açıklama beklenirdi. Yoksa siz de mi derin devlettensiniz? diyorlar.
Aman efendim estağfirullah... Derin devlet kim, ben kim? Derin tarihçi olmaya çalışmışımdır, o kadar... Latife bertaraf, derin devlet hakkında şunları söyleyebilirim:
Bazıları görevde, bazıları emekli, bazıları üniformalı birkaç kişinin bir araya gelip, iktidardan şikâyetle vatanın yüksek ve gizli menfaatlerini savunmaya kalkan, bir kısmı olsun boğazlarına burunlarına kadar para pul makam peşinde koşan, birtakım eylemlerle hem propagandalarını yapıp hem korku salmaya çalışan çetelerin, derin veya değil hiçbir çeşit devletle ilgisi yoktur.
Bu kişilerin bazılarını devlet, gizli işlerinde, şu veya bu eylemde kullanmış olabilir. Bütün dünyada istihbarat kuruluşları, her çeşit insanı, gerekince ağır suçlular dahil, kullanırlar. Geçmişte bu işlere karışmış bazıları, sonradan kendilerini derin devletin mensubu gibi gösterirler. Halbuki gerçek vatanseverlik, böyle gösterilerden uzak kalmaktır.
Klasik Osmanlı asırlarımızda bile böcek denen ve yüksek rütbeli bir subay olan ''böcekbaşı''nın emrinde, halktan birileri gibi görünerek bilgi toplayan devlet görevlileri bulunduğu biliniyor. Sınır dışı hizmetler de yapıyorlar. 15-16. asırlarda Avrupa''ya yayılan ve o milletlerden biri gibi görünüp en mahrem bilgileri toplayan akıncı ve korsan (kara ve deniz komando) subayları dehşet saçmışlar, Avrupa saraylarına, meclislerine girmişlerdir. Kadın elemanlarımız da vardı. Kanuni Sultan Süleyman''ın 1522 Rodos fethinden önce Hristiyan dünyasının bu en müstahkem kalesine yerleştirilmiş Türk kadınları önemli hizmet yaptılar. Piyale Paşa''nın, en büyük Avrupa tersanesi olan Venedik Tersanesini havaya uçuran casusları malûmdur.
Ordunun içinde oluşan çetelere ise cunta denir (İspanyolca junta). Askerlik mutlak şekilde emr-ü kumanda silsilesine dayandığı için, aslî görevini bırakıp siyasî iktidarı ve kendi komutanlarını beğenmeyerek, eylem ve darbe ile yeni bir rejim kurmayı hayal eden küçük rütbeli subaylar, cunta oluşturabilmişlerdir. Darbe gerçekleşince orgeneral, üsteğmenin arkasında yürür. Resmi bile vardır. Elhamdülillah artık Türkiye''de cunta falan kalmadı. Zaten cuntalar da derin devlet değildir. O halde derin devlet nedir ve kimdir? Yarın arz edeceğim.
Derin Devlet
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye imajını fena halde bozmayı hedefleyen Hrant Dink cinayeti vesilesiyle derin devlet konusu açıldı. Ancak eylemi yapan taşeronlar derin devlet falan değildir. Derin devlet, bütün devletlerde, silahlı kuvvetlerin en yüksek komuta kademesidir. İstihbarat, geniş şekilde emirlerindedir. İçlerinde bazı bürokratlar, siyasetçiler de vardır. Devleti tehdid eden ve normal yasal prosedürlerle çözümlenmeyen konulara çare ararlar.
Devlet, kendini savunur. Yasal hileler ve açmazlara mağlûb olmaz. Her devlette şu veya bu şekilde benzer mekanizma mevcuttur. Zaman zaman derin devlet görüntüsü ile ortaya çıkanların böylesine üst düzey bir grupla ilgisi yoktur.
Derin devlet Birleşik Amerika''da Başkan''a bağlı çalışır. En derin devlet ise İngiltere''dedir. Seçimle gelmiş başbakanın yani siyasî iradenin emrindedir. Birinci görevi monarşiyi ve monarşinin başındaki hükümdarı savunmak ve kollamaktır. Zira her şey onun adına yapılır. Bugün bile tam 53 devlet, yani dünya devletlerinin dörtte birinden az fazlası ismen de olsa İngiltere hükümdarına bağlıdır. İnanılmaz gibidir, ayn-i hakîkattir.
1950''de Paris Üniversitesi''nde Sciences Politiques''te bir konferansında jeostratejinin kurucularından Fransız Akademisi üyesi Prof. André Siegfried (1875-1959): En mükemmel devlet yapısı İngiltere''dedir. O kadar mükemmeldir ki başka bir devlette uygulanamaz demişti. Hiç unutmadım.
İngilizler, milliyetçiliği dillerinin ucuna almadıkları halde, en koyu milliyetçiliği uygulayagelmişlerdir. Milliyetçiyiz! diye yeri göğü inleten Fransızlar, Almanlar, Japonlar, biz Türkler ise, derin devletle birlikte milliyetçiliği de iyi kullanamadık. Cumhuriyetin kurucusu Atatürk''ün gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisi olduğunu ve Gökalp''in tekliflerini uyguladığını unutmamak gerekir. Atatürk, Atatürk milliyetçisi değil, Türk milliyetçisidir. Atatürk milliyetçiliği, Turhan Feyzioğlu''nun Fransızca Kemalizm''den tercüme ettiği bir kavramdır ki, 1982 Anayasasına da (madde 2) sokuldu. Sonra ortaya ikinci cumhuriyetçiler, şimdi ulusalcılar çıktı.
Sovyetler Türkiye''yi işgal ederse, kurtuluşu organize edecek örgütümüz vardı. İttihad ve Terakki de vatanın işgali hâlinde harekete geçmek üzere belli başlı yerlerde müdâfaa-i hukuk örgütleri kurmuştu ki, Mustafa Kemal Paşa bunlara el koyup İstiklâl Savaşını yaptı. Bu örgütlere de derin devlet denmiştir.
5. yılın sürprizleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İç ve dış politika karıştı, demiyeyim, epey hararetlendi, karmaşık hâle geldi. Ama kargaşa sınırını aşmadı. Bu hareketliliğin sebebi 5. yıla girmemizdir.
Türkiye tarihinde yasama döneminde 4 yılı 1 gün bile aşan başka bir örnek yoktur. İlk defa 3 Kasım 2006 günü 4 yılı tamamladık. 5. yılın sürprizli geçeceğini birkaç defa yazmıştım. 5. yıla girildi ama, bendeniz, haddimi fazlasıyla aşarak, yılın tamamlanması ihtimalini zayıf gördüğümü yazacağım. Tahminime göre AK Parti, Sayın Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez mümkün olabilen en yakın tarihte erken seçim ilân edecektir. Seçim için kasım ayı beklenmeyecektir. Zira kasım ayı beklendiği takdirde, yeni hükûmet, 6 ay müddetle dönemi tamamlayacaktır. Sayın Abdullah Gül''ün başbakan olması kesindir. Yaz sonunda seçime gedilirse, Yüce Meclis''in yeniden oluşumu beklenecektir. Yeni Meclis''ten ne çıkacağı, nasıl bir kompozisyon oluşacağı üzerinde tahminlerde bulunmak için erkendir. Gene Erdoğan cumhurbakanı, Gül başbakan sonucu çıkarsa seçim sisteminin millî iradeyi yansıtmadığı üzerindeki eleştiriler, olağanüstü şiddetlenecektir. Tabiatiyle Sayın Erdoğan''ın partisinin başında kalmayı tercih etmesi şıkkı mahfuzdur. Bilhassa millî görüş kökeni tartışılacaktır. O zaman, yukarıda sunduğumuz tablo epey değişir. Ama, bir sakınca veya aksaklık öngörülmediği takdirde Tayyip Erdoğan''ın Çankaya''ya çıkmak istediğinin bütün emareleri ortadadır. Amerika''nın İran''a ve Türkiye''nin Irak''a müdahalesi gibi süper faktörler gerçekleşirse, türlü çeşitli sürprizler de baş gösterir. Türkiye''de düzenin AB ve bilhassa ABD ile ilişkilerimizle bağlantısı ise kesindir.
ABD ziyareti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış İşleri bakanı ve başbakan 1. yardımcısı, sâbık başbakan Abdullah Gül''ün ABD ziyareti önemli idi. Gündem yüklü idi. Çok şey bekleniyordu.
Daha doğru ifade edeyim: Biz çok şey bekliyorduk. Amerika''nın bizden beklentileri üzerinde ise yoğunlaşmamıştık. Bu tutumumuz icabı geçmişte epey yüksek düzey dış temaslarımız dağın fare doğurması ile neticelenmiştir.
Bu defa inşallah öyle olmaz. Temsilciler Meclisi''nde Ermeni kararının reddini istiyoruz. Dış işleri komisyonunda olmasa bile genel kurulda (Demokrat çoğunluklu 435 milletvekili) reddi mümkündür. Ancak Washington, gerçekten zorlanacaktır. Meclis başkanı Nancy Pelosi Hanım, ABD cihan politikasını Ermeni tasarısı üzerine kurmuş, Sayın Gül''le buluşmaktan çekinmiştir. Bush hükûmetine gelince, Türkiye''nin stratejik ittifak kurallarına riâyet ve icâbet etmediği kanaatindedir. Nice zamandan beri Birleşik Amerika''da bize Rum, Ermeni tasallutlarına karşı paratoner olmuş çok kudretli Yahudi lobisi ise, bu defa ancak gönülsüzce bir destek verebilir. Zira, Hamas, Hizbullah gibi terör örgütleri, İran ve Suriye gibi terörist devletler listesinde bulunan azılı ABD ve İsrail düşmanı ülkelerle sürekli temasımızdan başka, İsrail''i ağır ifadelerle eleştirmemiz, hiç hoşlarına gitmemiştir.
İkinci talebimiz PKK konusundadır. Amerika''nın PKK''ya karşı güç kullanacağını hiç sanmam. Meğer ki Türkiye''den bazı vaatler almış olsun. Bizim böyle vaatlere yanaşacağımızın ise bir emaresi görülmedi. O halde Amerika, gene ufak gösterilerle vakit kazanacak, bizi oyalıyacak, PKK''yı önce kendi sınırlarımızın içinde ortadan kaldırmamızı başımıza kakacaktır.
Sayın Gül''le Miss Rice arasında başka bir konu, meselâ İran konuşuldu ise, bilmiyoruz. Bu hususta açıklama yapılmadı. Yüce Meclis bile devre dışı bırakıldı.
Şimdi Genel Kurmay başkanımız Orgeneral Yaşar Büyükanıt''ın Pentagon''u ziyaretini bekliyoruz. Amerika''ya ne götürecek, Amerika''dan ne getirecek? Askerî konulardır. Politik meselelerden bile daha sessiz ve derinden cereyan eder. Şunu söyliyebilirim: Bu iki ziyaretin sonrasındaki gelişmeler, dış politikamız kadar iç politikamızı da şiddetle etkileyecektir.
Polis ve jandarma
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''ye zarar veren Hrant Dink cinayeti vesilesiyle devletimizin iki temel kurumunu kapıştırmaya kalkışmak iyi bir şey değil. Başbakanımız, vahîm bir gelişme olduğu hususunda dikkatleri çekti.
Bu topraklarda Türk askerine yan gözle bakanın gözlerinin kör olacağı milli inancının yozlaşmadığını umarım. Askerin görevi, sınır ötesine dönüktür. Şehirlerde bayramlarda törenlerde görünmek dışında kışlasında, okulundadır. Ancak jandarma, kır kesiminde güvenlikten sorumludur.
Şehirde asayiş, jandarmamız kadar kıdemli bir millî organımız olan zâbıta, emniyet, halk dilinde polis gücü tarafından sağlanır. Başta İstanbul, şehirlerimizde asayişin bozulduğu doğrudur. Halbuki asayişin eski tabirle ber-kemâl olması, icrâ''nın yani hükûmetin, hattâ klasik veya modern devletin birinci görevi sayılmıştır.
Asayişin bozulmasında kayıtsız davranan polis ve mülkî âmir varsa, görevinden alınır. Hiç geciktirmeye gelmez. Ama polisimizin, çok düşük maaşla, tatili ve çalışma saatleri düzenlenmemiş bir ortamda fedakârca çalıştığı ortadadır. Polis düşmanlarından da hoşlanmayız. Emniyetin talebi AB uyum yasalarına uyum sağlanamamasından doğan aksaklıkların giderilmesidir. Artık polisi postacı görevinden de almak gerekiyor.
Polis de, jandarma da, Tanzimat döneminde, Fransa örneğine göre kuruldu. Bu iki kuruluşun karşı karşıya getirilmesini kabûl etmeyiz. Buna benzer bir çekişmenin -rekabet diyelim- Fransa''da olduğunu biliyoruz. Ama biz, böyle bir anlaşmazlığın bulunmadığı diğer gelişmiş ülkeleri örnek alalım. Emniyet, Jandarma, Genelkurmay ve MİT istihbaratının nasıl bilgi teati ettiklerini ise bilmiyorum.
Üç beş işsiz macera arayan kişinin bir araya gelerek kurdukları çetelerle eyleme kalkışmaları, hele bunlara birtakım az düşünenlerimizce gerçek derin devlet mensuplarını kahkahalara gark ederek derin devlet denmesi, Türkiye''de gerçek devlet felsefesinin epey yozlaştığını gösteriyor.
Ne kadar Ermeni?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu''na sunulan Ermeni raporu, ilmî, tarihî, ahlâkî ilkelerin politika yolunda nasıl çiğnenebileceğini gösteren bir metindir. Bu derecede yalan dolan, iftira, mübalağa, ABD federal millet meclisinin 435 milletvekilini aldatmak, kandırmak, inandırmak içindir.
Rapora göre Türkiye 1915''te 1.5 milyon Ermeni''yi öldürmüş +2 milyon Ermeni''yi de Anadolu''da Türk imparatorluğunun Arapça konuşulan eyaletlerine sürmüşmüş! Eder 3.5 milyon Ermeni. Lozan barışından sonra İstanbul''da (çok az diğer illerde) 300.000 Ermeni kaldığına göre eder 3.8 milyon Ermeni. 1915-22 arasında da 325.000 Ermeni istekleriyle göçtüğüne göre, 1915''te Türkiye imparatorluğunda 4.125.000 Ermeni bulunması gerekir.
Halbuki 1914''te imparatorluğumuzdaki Ermeni sayısı kaynaklarımızın ittifakı ile 1.3 milyondur.
Yazıklar olsun Amerikalıların trilyonlarca dolar döküp saçtıkları türlü çeşitli ilim ve bilgi kuruluşlarına... Amerikan aklına, mantığına, ciddiyetine... Millî sorunları olmayan bir konuyu yalanlarla da donatarak bir stratejik müttefikini mahkûm etmeye kalkışıyor.
1915 olayları için her çeşit palavra ileri sürüldü. Hiçbiri Amerika raporundaki uydurma rakamları talaffuza ve yazmaya cesaret edemedi. ABD acaba Türkiye''nin asabını sınamak veya bozmak mı istiyor? Kaliforniya ağırlıklı kıytırık Ermeni ve Rum oylarına angaje Amerikalı parlamenterlerin Türkiye''yi gözden çıkaracak derecede hırsa bürünmeleri, Amerika''ya ancak kötülük, hattâ belâ getirdi. Aynı akılsızlığı bize karşı Fransa da yaptı. Ama Amerika raporundaki rakamları ileri sürmeye kalkışamadı.
1915 olayları hakkında en küçük bilgileri bulunmayan 435 milletvekilinin çoğunluğu bu rapora nasıl oy verecek, göreceğiz. Dış İlişkiler Komisyonu''nda kabûl edildiği takdirde tasarı, meclisin genel kuruluna sunulacak. Sonra Senato safhası var ama, ortalık toz duman olacak...
Ermeni taarruzu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu''nun Ermeni tasarısını dün ele almıştım. Bu arada biz ne yapıyoruz?
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, doğrusu gecesini gündüzüne katarak oradan oraya koştu. Türkiye''ye döndü. Ama Türkiye, mahut 2. tezkerenin reddindeki ağır hatanın zebûnudur. Bu tezkere kabûl edilse idi, Kürdistan otonomisi diye bir şey yoktu. Kerkük''te sorun çıkmazdı. Polonya ve Fransa meclislerinden Ermeni saçmalıkları geçmezdi. Amerika''nın PKK''yı üzerimize salması, Temsilciler Meclisi''nde rapor görüşmesi gibi şeyler bahis konusu bile değildi. Dış politika hata götürmez. Eski günahların gölgesinin uzun olduğu kutsal kitaplarda yazılıdır. Koca bir milletin geleceği bile kararabilir.
Birleşik Amerika''da 50 eyaletin 38''inde Ermenileri 1915''te temizlediğimiz kabûl edildi. Son 5''i bir yıl içindedir. Dünyada ise 20 devlet, ayrıca İskoçya parlamentosu, 1915''te birkaç yüz bin ilâ bir buçuk milyon arası olduğunu söyledikleri sayıda Ermeni''yi ortadan kaldırdığımız kararını aldı. Avustralya, Arjantin, Almanya, hele Polonya gibi şaşırtıcı diyebileceklerimiz gerçekleşti.
Polonya meclisinde iki düzine milletvekilinin aldığı karar, Washington''ın Ankara''ya açık ihtarı idi. Bize vız geldi. İsrail ise, Arap devletlerini gölgede bırakırcasına Filistin meselesine dalmamız, hele Hamas''la temasımız karşısında tepki verdi. Hâlid Meşal''i özel uçakla Suriye''den Ankara''ya getirtmemizi, bizim Öcalan''ı getirip misafir etmemiz gibidir şeklinde değerlendirdi.
TÜSİAD üyesi İshak Alaton, Musevi bir Türk milliyetçisidir. İsrail Başbakan Yardımcısı Şimon Peres''in dostudur. Peres, Ermeni tasarısını durdurmak için Amerikalı Yahudilerle görüşeceğini söyledi, ama bu defa işimiz zor dedi.
1915''te gerçekte ne oldu? Yarın yazacağım.
Harem-i Şerîf''te kavga
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail, Harem-i Şerîf''te arkeoloji kazısı yapıyor. Hazret-i Süleymân''ın tam 3000 yıllık muhteşem sarayının kalıntılarını arıyor. Filistinlilere göre ise Mescid-i Aksâ''nın temellerine girerek Kâbe-i Muazzama ve Ravza-i Mutahhara''dan sonra İslâm''ın en kutsal mekânını ortadan kaldırmak, Müslümanları Kudüs-i Şerîf''ten vazgeçirmek istiyor.
Zira İsrail, bu konuda sabıkalıdır. General Şaron''un hiç yoktan destursuz kollarını sallaya sallaya Mescid-i Aksâ''ya dalması, Hazret-i Ömer''in, Selâhaddîn-i Eyyûbî''nin, Yavuz Sultan Selim''in alınlarını koydukları mihrâba gelmesi, savaşı yeniden başlatmıştı.
Hazret-i Süleyman ve babası Hazret-i Davud, biz Müslümanlarca da en büyük peygamberler arasındadır. Onlara zerre kadar saygısızlık ve sevgisizlik, dinimize aykırıdır. Ama Mescid-i Aksâ yanında temel kazmak, el- Halîl''de Hazret-i İbrahim''in kabrine dalıp çıkmak, bütün Müslümanları incitir.
Acaba İsrail, bir savaşı başlatmak mı istiyor? Böylece, Washington''ı miskinlikten sıyırarak harekete geçirmek niyetinde mi? Zira Amerika, İran''ı Akdeniz kıyılarından uzaklaştıramadığı takdirde, İsrail, milyarlarca dolar kaybedip sürekli tehdid altında kalacaktır.
Hamas''la samimiyetimize rağmen Museviler, 500 yıllık Türk sevgisini muhafaza ediyorlar. Tarih boyunca Yahudilerle asla savaşmadık. İmparatorluğumuz en küçük Yahudi ayaklanmasına maruz kalmadı. İsrail, Harem-i Şerîf''e bir Türkiyeli Türk''ün yönetici atanmasını öneren bir plan sunmalıdır. Araplar memnun kalmazlarsa da ses çıkaramazlar.
Bu arada İsrail başbakan yardımcısı Türkiye''nin değerli dostu Şimon Peres''in, yeni büyükelçimiz Namık Tan''ı kabulünde söyledikleri, önemlidir. İsrail''e 2.5 milyar dolarlık ticaret hacmini 5 milyara çıkarmamızı, petrol, gaz, su ve enerji hatları döşememizi teklif eden Tan''a şöyle dedi:
"Türkiye, Orta Doğu''da, geleceği ve doğruyu temsil ediyor. Millî kültürle çağdaşlığın nasıl bağdaştırılacağının en iyi örneğidir."
1915 Mukaatelesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1915''te Ermeniler''le mukaatele yaptık. Bu olay için mukaatele, çok yetkili bir ismin, o sırada iktidardaki İttihad ve Terakki Partisi''nin genel sekreteri ve fikir babası, Diyarbakır (Ergani) milletvekili Ziya Gökalp Bey''in kullandığı tabirdir. (Karşılıklı katletme, biribirini öldürme) demek.
Ermeni vatandaşlarımız Doğu Anadolu''da, Rusya''dan sızan Taşnak çetelerinin katılması ile 1915''te, bölgeyi kana buladılar. Çanakkale''de Cihan Savaşı''nın kaderini çizdiğimiz aynı günlerdedir. Berlin''de büyük müttefikimiz Almanya imparatorluğu genel kurmayı bizden, Ermeniler''i savaş alanı olan bölgelerden uzaklaştırarak güneydeki Arap eyaletlerimize sürmemizi istedi. Harbiye nâzırı Enver Paşa''nın kabulü ve dahiliye nâzırı Tal''at Bey''in emri ile tehcir denen zorunlu göç uygulandı.
Bölgede Kürtler, Ermeniler''in vahşi ve ahlâksız saldırılarına uğramışlardı. Kürt aşiretlerimiz, 1908''den önce Sultan Abdülhamid''in milis alayları şeklinde örgütlü idiler. 1915 baharında, az sayıda Osmanlı askerinin eşliğinde göçen Ermeni kafileleri, öç almayı şeref sayan kürt atlılarının taarruzuna maruz kaldı. Düzgün yol olmayışı, coğrafyanın sertliği, salgınlar, bu tabloyu tamamladı. Durup dururken devletlerine baş kaldıran Ermeniler, felâkete uğradılar. Bu gibi zorunlu göçler, pek çok devlet, ezcümle ABD''de savaş içinde kendi vatandaşlarına uygulanmıştır.
Bu suretle Ermeniler''le Kürtler biribirlerine girip karşılıklı yüz binlerce insanın ölümü vuku buldu. Bu iki kavmin yeniden kapışmaması Türkiye''nin basiretine bağlıdır. Almanya ise bugün Avrupa''nın patronudur. Onun için toz kondurulmuyor. Suçlanan Türkiye''dir. Türk zayiatının az olduğu doğrudur ama imparatorluğumuzda Kürt ve diğer Müslüman azınlıklar ayrı sayılmamışlardır. Böyle bir ayırım akıldan geçmemiştir. Ne kadar Türk''ün, ne kadar Kürd''ün öldüğü ancak kabaca tahmin edilebilir.
92 yıl geçti. Bu zaman içinde Ruslar, Almanlar, Fransızlar, Sırplar ve başkaları, on milyonlarca insanı en ahlâksız metodlarla öldürdüler. Unutturulmaya çalışılıyor. Türkiye ise AB üyesi oluncaya kadar aynı ithamların muhâtabıdır. 1 milyon olduğu söylenen öldürülen Ermeniler''in toplu mezarları da ortada yoktur.
1915''te zaten Türk imparatorluğunda toplam 1.3 milyon Ermeni vardı. 1921''de İstanbul''da 625.000 Ermeni''nin yaşadığını İstanbul Ermeni Patriki, İngiltere''nin talebi üzerine Londra''ya dışişleri bakanlığına bildirmiştir. Gerisi Arap ülkelerine, Fransa''ya, Amerika ve her ülkeye dağıldı. Bugün zengin diasporalar hâlinde yaşıyorlar. Gerisi, söylediğimiz sebeplerle öldü. Gökalp''in mukaatele değerlendirmesi doğrudur.
Putin ne dedi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Rusya Başkanı Putin, 8 zenginler birliğinde ortak üye bulunduğu Birleşik Amerika''ya, diplomatik üslûbu aşan ağır sözler söyledi. Hem de Almanya''nın Münih şehrinde... Putin''in söyledikleri Türkiye''de doğru anlaşılmadı. Ülkemizde -ne işimize yaradığı meçhul- Amerika karşıtlığı öylesine yükseldi ki, ABD aleyhine her gelişme yankı uyandırıyor. Amerika''nın en büyük düşmanı ve Washington''da terörist devletlerin ilk sırasında bulunan İran da, Amerika''nın karşısına geçeceği varsayımına büyük ümitler bağlanan Çin de, Rusya federasyonu da, Türkiye''nin müttefiki değildir. Türkiye''nin müttefiki Amerika''dır. Neredeyse bu gerçeği unutuyoruz. Çin konusunu Japonya''ya bırakalım. Hindistan''a gelince, asla Batı''dan ayrılmaz. Amerika''nın haddini bildirmek üzere Rusya''ya misyon yüklemek ise Moskova''nın millî hedefi olmaz. Rusya ile samimi şekilde dostuz. Geçmişte yaptıklarını unutmak, dostluğumuzu geliştirmek istiyoruz. Ancak Rusların tekrar Kafkasya''ya ve Türkistan''a musallat olmalarına yardım etmeyiz. O ülkelere yaptıkları tarihin karanlık sayfalarını oluşturur. Millî hafızamız o derecede zayıf değildir. Rusya, Batılılardan yarım asır sonra sömürgelerini bıraktı. Çoğu Türk olan o ülkelerin iliklerini emdi. Dünyanın en geniş devletinde yaşadıkları halde milyonlarca Rus, o topraklara gidip yerleşti. Rusya''dan beklentimiz, eski marifetlerine yeniden heves etmemesidir. Rusya ile zaten Avrupa Birliği''nde buluşacağımız fikrindeyiz. Rusya, çok tecrübeli, olağanüstü yetenekli bir devlet adamı olan Vladimir Putin''in söylemi ile pazarlığı en üst çizgiden açtı. Kuvvet gösterisi yapıyor. Daha fazla pay alıp hakkıyla 8 zenginler üyesi durumunu kazanmak istiyor. Nükleer gücü ile korkutmak istiyor. En beklenmedik anda Brüksel''in kapısını çalacak, üyelik dilekçesini Avrupa Birliği''nin burnuna dayayacaktır. Zira Batı medeniyetinin ayrılmaz parçasıdır. İnsanlık dışı komünist rejim Rusya''yı ancak geçici olarak Batı''dan kopardı, Batı medeniyetine geç katılmış, fakat önemli, vazgeçilmez katkılarda bulunmuştur. Rusya, Avrupa''nın kuvvetli devleti kimliği ile Avrupa Birliği''nde Almanya''nın önüne geçmek isteyecektir. Cermen-Slav rekabetinin bittiğini sananlar yanılırlar.
Güçlü devletler, günübirlik politika yapmazlar. Rusya, ABD ile tatlı sert bir rekabet içinde olacaktır. Payını büyütmek peşindedir. Çin ve İran''la birleşip Amerika''yı Asya''dan kovacak falan değildir. Sakın yanlış hesaplar yapmayalım.
Ermeni ve PKK
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül''den sonra, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt da Amerika temaslarını tamamladı. Medyaya bir şeyler söylediler. Pek çok şeyi söylemediler. Bu da çok tabiidir. Ermeni sözde soykırımı tasarısının Temsilciler Meclisi''nden geçmesinin Türk-Amerikan ittifakını zedeleyeceği üzerinde Washington uyarıldı.
Ermeni konusunda ABD meclislerini etkilemek, bu defa, geçmişte her yıldakinden daha zordur. Zira Amerika da, İsrail de, Türkiye''nin müttefiklik şartlarına uymadığı, ABD ve İsrail''in can düşmanları ile içli dışlı olduğu fikrindedir. Amerika''daki çok kudretli Yahudi topluluğu, şimdiye kadar Türkiye''yi her konuda candan destekledi. Şimdi değil candan, kerhen bile destek vermeleri şüphelidir. Genelkurmay Başkanımız''a nasıl bir güvence sağladılar bilmiyoruz. İnşallah hayal kırıklığına uğramayız.
PKK konusuna gelince, daha kesin konuşabilirim. Kısaca şöyle ifade edeyim: Amerika''nın, Irak''taki PKK''lıları silâhtan arındıracağına, hele üzerlerine silâhla gideceğine inanmıyorum. Amerika''ya göre, mademki Türkiye, İran ve Suriye''ye karşı Amerika''yı desteklemekten kaçınıyor. O halde ABD, Ermeniler ve Kürtler ve PKK ve diğer kıytırık güçlerle Suriye-İran politikasını yürütecektir. Washington''ın PKK için daha ileri planları bile olabilir.
PKK''nın para kaynaklarının kesilmesi teşebbüslerine gelince, sonuçlar önemlidir. Neticeyi görelim. Ne dereceye kadar Amerika tesiri bulunduğunu doğru anlayalım.
İki Irak savaşı arasında silâhlı kuvvetlerimiz 15 defa Irak topraklarına geçip geniş askerî harekât yaptı. Tekrar yapabilir. Fakat PKK''lıları bulamaz. Derhal toz olurlar. Onun için, dünyada tek devletin tasvib etmeyeceği böyle bir girişim, ancak ağır tahrik sonunda gerçekleşebilir. PKK''yı kendi sınırlarımız içinde hareketsiz hâle getirmemiz daha doğrudur.
.Muhteşem konuşma
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Evvelsi Salı günü Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan''ın Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde AK Parti grup toplantısındaki konuşmasını pek çok TV kanalı naklen yayınladı.
Tarihçi görüşüyle bakılırsa, doğrusu tarihî denebilecek bir konuşma idi. Tam bir nutuktu. Dikkatle dinledim. Birçok okuyucum, grup toplantısının geçmişini hatırlamazlar. Arz edeyim:
Grup toplantısı, 1980 Eylül ayına kadar, bir partinin bütün milletvekillerinin haftada bir defa öğleden önce Meclis çatısı altında kendilerine verilen salonda yaptıkları kapalı toplantı idi. O partinin parlamenterleri dışında cumhurbaşkanı bile giremez, dinleyemezdi. Konuşulanlar gizli idi, yayınlanmazdı. Parti mahremiyeti içinde parlamenterler kürsüye çıkar, Türkiye''nin ve partilerinin dertlerini dile getirirlerdi. Muhatabları, karşılarında birinci sırada oturan o partinin genel başkanı idi ki, grubun tabii başkanı sayılırdı, ancak başkanlık etmezdi. Elinde kalem, söylenenleri not alır, en son o kürsüye çıkar, söylenenlere, eleştirilere, sorulara cevap sunardı. Grup toplantısında kendi partilerinin hükûmetini düşüren oylama bile yapılmıştır. İnönü, Menderes, Demirel''in grup toplantıları böyle idi. Doğrusu çok demokratik bir mekanizma idi.
1983''te Özal iktidara gelince, önce ANAP grubuna 18 eski Adalet Partili milletvekilini davet etti, hattâ kürsüde konuşturdu. Doğrusu hayret etmiştim. Sonraları grup, açıldıkça açıldı. Saçıldıkça saçıldı. Ağzına kadar halkla doldu. Giderek yalnız genel başkanın konuştuğu bir parti platformu hâline geldi.
AK Parti''ye grup toplantısı için tahsis edilen mekân, 1980 öncesi Cumhuriyet Senatosu''nun muhteşem genel kurul salonu ve dinleyici bölümleridir. Geçtiğimiz salı günü toplantısı kadar kalabalığına ve hatibe yapılan nümayişlere, bugüne kadar rastlamadım.
Sayın Başbakan''ın konuşması, benim anladığım kadarıyla, tam bir seçim, erken seçim ve -cumhurbaşkanları grupta konuşamayacaklarına göre- partililere veda nutku idi. 4 yıllık icraatının toplu ve detaylı hesabını verdi. Koalisyonu sevmediğini tekrarladı. Misyonunu tamamlaması için 5 yıl daha istedi. Yazmıştım: 2007, heyecanlı, sürprizli, hattâ halecanlı bir yıl olacak. Ve iç gelişmeler, gittikçe yürükleşen bir tempoda, dış politikanın etkenleri ile şekillenecek.
.Nükleer sevdası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''nin uranyum zenginleştirme çalışmalarına son vermesi için İran''a tanıdığı mühlet, geçtiğimiz Salı günü sona erdi.
İran, bu faaliyetlerini durdurmayacağını, Amerika''yı ve Başkan''ını çok aşağılayıcı ifadelerle tekrarlayıp bildirmişti. Şimdi Birleşmiş Milletler''e de aynı mealde cevap vermesi bekleniyorsa da, hiç belli olmaz. (Emriniz olur, hemen durduruyorum, inanmazsanız gelip bakın) şeklinde konuşması da mümkündür. Böylece bir 6 ay daha kazanır. Amerika''nın eli böğründe kalır.
Zira ABD ve İngiltere''nin saygın gazete ve dergilerine göre, Washington''ın İran planı hazırdır. Hattâ uygulanmasının eli kulağındadır. ABD''nin her türlü Allah''ın belâsı füze ile mücehhez her biri bir süper tümenin vurucu gücünde tam 11 adet uçak gemisi var. Biri Hind sularında idi. İkincisi geçen ay Güney Pasifik''ten geldi, Hürmüz Boğazı''nın İran''a bakan yakasına demir attı. İddiaya göre daha 6 adet uçak gemisi gelecekmiş. 59 nükleer denizaltı ve düzinelerce süper kruvazör ve muhrip hariç...
Aynı basın organlarının iddiasına bakılırsa bir gece sabaha karşı İran''ın nükleer merkezleri, silâh endüstrisi ve yığınakları, hava ve deniz üsleri havadan tahrib edilecek, bazı limanlarına asker çıkarılacakmış.
Bana göre bu iddianın gerçekleşmesi ihtimali zayıftır. Kuvvetli ihtimale göre İran, faaliyetlerine son verdiği için, Amerika''dan ve İsrail''den ağır tavizler isteyecektir. Kuzey Kore''nin başarılı olduğu tarihin en büyük şantajından İran gibi çok tecrübeli bir devlet niçin faydalanmasın? Malûm, Kuzey Kore, ilk nükleer bombasını -deney mahiyetinde- patlatmamak için Amerika, Japonya ve Güney Kore gibi dünya zenginlerini haraca bağladı. Çin''den bile taleplerde bulunacağı söyleniyor.
Amerika, tıpkı Irak''ta yaptığı gibi bir iç savaş çıkarıp İran''ın petrol ve gaz politikasını düzenlemek istiyor. Irak''ta yaptığı gibi İran''ı askerî işgale kalkışması bahis konusu değil. Ancak bu işi, tâlib olan devletlere yaptırmaya kalkışacaktır.
Olumlu gelişmeler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Millî Güvenlik Kurulu toplantısı pek güzel geçti. 28 Şubat''ın 10. yıl dönümünden bir şeyler bekleyen şom ağızlıların hevesleri midelerinde kaldı. Zira iki taraf diye bir şey yoktur. Masanın sağında oturanların da, solunda oturanların da başında oturanın da tek endişesi Türkiye''dir. Irak bahsi öne çıktı. Bıçak kemiğe dayanmadıkça askerî harekât bahis konusu değildir. Zira en büyük müttefikimiz Amerika ile burun buruna gelmek ihtimali vardır. Bu, vaktiyle Suriye sınırında yaptığımız tehdidi Irak sınırında gerçekleştirmeyeceğimiz manasına gelmez. Geç ayıldığımız da doğrudur. Ama Türk''ün üzerine fazla gidenin âkıbetinin hayırlı olmadığı da gerçektir. Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül''ün Avrupa devletlerindeki -Allah sayılarını arttırsın- 23 Türkiye asıllı milletvekilini Ankara''ya daveti, şahane görüntü verdi. İftihar ettik. Avrupa Birliği Başmüzakerecimiz ekonomi bakanı Babacan, olanca kriterleri 4 yıl içinde tamamlayacağımızı bildirdi. Yalnız hükûmeti değil, Türk Devleti''ni de bu sözle bağlı sayıyoruz. Bu vaad aynı zamanda, AK Parti''nin bir dönem daha iktidara talib olduğunu açıklıyor. Ama güçlü iktidar, güçlü muhalefetle mümkündür. Üçte bir oyla üçte iki Yüce Meclis''e girmek bir defaya mahsustur. CHP, MHP, Doğru Yol, hangi programlarla, neler vaad ederek seçime girecekler? Küçük partileri kucaklayabilecekler mi? Yoksa yüzde 9''la baraja takılmanın keyfine mi devam edecekler? AB ve ABD konularında tutumları nasıl olacak? Bizi almazlar, Amerika''ya haddini bildiririz, özel şartlarımız vardır ancak onurumuzla gireriz gibi kof, kırılgan, kaytarıcı, çekingen, Türk''e yaramaz sloganlarla oy toplamaya çalışmak yerine, olumlu şeyler söylemelerini öğütlüyorum. Avrupa devletiyiz, mutlaka gireceğiz, çağdaş uygarlık düzeyini biz gerçekleştirerek tarihe geçeceğiz şeklinde inandırıcı, olumlu, atılımcı projeler bekliyoruz. Adı geçen 3 partiden hangisi ikinci defa Meclis dışı kalırsa, artık politika dışında da kalır (CHP de daha önce Meclis dışı kalmıştı.)
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan, hayret verici bir enerji ve aktivite ile her yere yetişiyor. Türkiye, bir dönem daha bu yetenekten faydalanmalıdır. Bu takdirde şan ve şerefle tarihe geçecektir. Bir de medyayı azarlamak huyundan vazgeçse...
Amerika ne yaptı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, Asya kıt''asında önce Orta Asya''da Afganistan''ı, sonra Orta Doğu''da Irak''ı işgal etti. Afganistan ve Irak, köklü ve kadîm medeniyetler yaşamış, büyük dehâlar yetiştirmiş, tarihin kıdemli ve önemli ülkeleridir. Patagonya veya Papua değildir. Ancak çağa ayak uyduramadılar, çok katı rejimlerin ve diktatörlerin pençesine düştüler. Belâlarını aradılar diyebilirim.
Amerika, üç hedefe ulaşmak için, Asya''da işe bu ülkelerden başladı: 1) Körfez-Hazar havzasındaki petrol yataklarını ve yollarını kontrol etmek. 2) New York ve Washington''da ABD''yi kalbinden ve beyninden vuran terör örgütlerini ortadan kaldırmak. 3) Irak''taki dehşetli Amerika ve İsrail düşmanı ve panarab Arap rejiminin kanlı diktatörü Saddam''ı yıkarak İsrail''i bir ölçüde rahatlatmak. Şimdi Amerika bu hedeflerine şu anda ne derecede ulaşabildi, bunu görelim:
Afganistan''da Orta Asya-Hind Okyanusu yolunun önemli kesimini egemenliğine aldı. Irak''ta ise dünyanın en zengin petrol alanlarından birini ele geçirdi.
Terörle mücadeleye gelince, imha (yok) etmek bir yana, Irak''ta milletlerarası ve İslâm adına eylem yaptıklarını öne süren örgütleri büsbütün azdırdı. Afganistan''da ise Taliban''ı sindirdi.
İsrail''i birinci derecede tehdid eden üç rejimden Irak''takini ortadan kaldırdı. Suriye ve İran rejimleri ise ayakta. Bu arada Orta Doğu''ya müdahaleye başlayınca, ABD''nin azılı düşmanlarından Kaddafi, bundan böyle Washington ile iş birliği yapacağını resmen açıkladı. İran''da Rafsancani seçilse idi, bu derecede kesin değil, fakat bir ölçüde Amerika''ya yanaşabilecekti. Ahmedinecad ise, İsrail''i Akdeniz''e sürmek ve Amerika''yı kıt''asına çekilmeye zorlamak süper mega politikasının liderliğine soyundu.
Terör coğrafyası genişledi. Terörle savaş daha zorlaştı. Irak''ta başarı sağlansa bile, yukarıda belirttiğim hedeflere erişmek için Irak, bir merhaledir. Cihanşümul bir mücadeledir ki, daha nice merhalelerden geçecektir. Amerika''nın Saddam''ı çok çirkin şekilde asarak, kendisine kafa tutanları en kaba üslûpta uyarması etki oluşturmadı. Medeniyet eserlerini yağma ve tahripten çekinmemesi ise, medeniyeti savunan herkesi gücendirdi.
Srebrenitsa ve Hocalı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Şubat, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
26 Şubat 1992''de Azerbaycan''da Hocalı''da 613 Azeri, Türk oldukları için
öldürüldü. 83''ü çocuk, 106''sı kadındı. Hepsi silâhsızdı. Ermeni ordusu aynı gün 1275 Azeri''yi esir aldı. Hâmile kadınların karınları süngüyle deşildi. 1 milyon Azeri, Azerbaycan Cumhuriyeti''nin dörtte birinden geniş topraklarından tehcîr edildi. Bu tehcîr ve işgal hâlen sürüp gidiyor. AB kulak asmıyor. ABD''nin planları ise başka bir yazının konusudur.
17 Temmuz 1995''te Bosna''da Srebrenitsa''da 8000 küsur Boşnak erkeği, kendilerine "Akrepler" adını veren paramiliter Sırp askerleri tarafından otomatik silahlarla taranarak öldürüldü. Kadınlar ve çocuklar, alınıp götürüldükleri yerlerde haftalarca tecavüze uğradı. Sırplarla aynı dili konuşan, aynı ırktan insanlardı. Cürümleri, Müslüman olmak, Türklerle karışıp Osmanlı Türk kültürü içinde yaşamaktı. Osmanlı''nın Boşnak dediği bu kavme Sırplar Türk diyorlardı. Avrupa''nın göbeğinde yaşayan sarışın mavi gözlü insanlardı. Bosna savaşında 300.000 Boşnak öldürüldü. 1 milyona yakını çeşitli ülkelere tehcîr edildi.
Srebrenitsa''ya sığınan on binlerce Boşnak''a Birleşmiş Milletler, Güvenli Bölge adıyla can güvenliği teminatı verip silâhları alınmıştı. İşlemi yapan ve Sırplardan koruma görevini alan Hollanda alayı idi. Boşnakları öldürüp tecavüz etmeleri için Sırplara bırakan Hollanda albayına geçen ay Hollanda hükûmeti madalya verdi. Albaya Boşnakları Sırplara teslim emir ve iznini veren Bosna''daki BM başkomutanı Fransız generali hangi cehennemdedir bilmiyorum.
12 yıl sonra Hollanda''nın Lahey kentindeki -her milletten- 15 yargıçlı Uluslararası Adalet Divanı, iki gün önce, her türlü temyize kapalı, bağlayıcı ve kesin kararını verdi. Karar, kadın başyargıç Rosalyn Higgins''in riyasetinde 2''ye karşı 13 yargıcın oyu ile alındı. Ürdünlü ve Cezayirli yargıçlar aleyhte, Türk yargıç lehte oy kullandı (2 aleyhte oy, Sırbistan''ı soykırım faili gösteriyordu.)
Srebrenitsa''da soykırım yapıldığı kabûl ediliyor, fakat bu eylemde Sırbistan devleti sorumlu tutulmuyor ve tazminat ödemesi uygun bulunmuyordu!!!
Karar, 1948 BM Soykırım Sözleşmesi''ne dayanıyor. Bosna''da hâlen kıl üzerindeki dengenin Sırplarca bozulmasından çekinildiği âşikârdır. Ama Boşnakların uğradığı soykırım cezasız kaldı. Mahkeme, kötü bir sicil alarak tarihe geçti.
Geçen yıl bir Sırp kavminin yaşadığı Karadağ''ın bile yaka silkip ayrıldığı, artık denize çıkışı kalmayan Sırbistan, Arnavut- Türk yurdu Kosova''yı da kaybetti. Sıra, Sırp işgalindeki Macar toprağı Voyvodina''dadır.
Hollanda Kraliçesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
NATO müttefikimiz Hollanda, Avrupa Birliği''nin 6 kurucu üyesinden biridir. Hollanda''nın hükümran kraliçesi Beatrix Türkiye''yi resmen ziyaret etti. İstanbul dışında Kayseri''yi de görmek istemesiyle dikkatleri çekti. Yanında veliahdi olan oğlu 40 yaşındaki Prens Willem Alexander, onun eşi Prenses Maxima, 2. veliahd 4 yaşındaki kızları Prenses Catharina bulunuyor. Prs. Maxima, 8 aylık hâmiledir. Oranj hanedanından Hollanda kralı 3. Willem ölünce, hanedanda prens yoktu, 10 yaşındaki kızı Wilhelmina (1880-1962) tahta geçti ve tam 58 yıl tahtta kaldı (1890-1948). Onun da oğlu yoktu. Hükümdarlıktan feragat etti. Yerine kızı Juliana (1909-2004) Kraliçe oldu (1948-1980). Bu da tahtı bırakınca, gene oğlu bulunmadığı için kızı Beatrix yerine geçti ki 1980''de 42 yaşında idi. 2002''de dul kaldı. Ondan sonra tahta oğlu geçecekse de, o ölünce kızı, gene bir prenses, hükümran Kraliçeliğe yükselecek. Ülkemize gelen Kraliçe Beatrix 69 yaşında ve 27 yıldan beri tahttadır. Anneannesinden sonra annesi de yaşlanınca tahttan çekilerek hükümdarlık geleneğinden ayrıldılar. 1890''dan; 117 yıldan beri Hollanda tahtında bu suretle 3 kraliçe oturuyor. Kraliçe, dünyanın en zengin mücevher koleksiyonlarından birine sahiptir. Nakit birikimi 270 milyon dolardır. Yıllık maaşı 4 milyon euro, veliahdinki 1 milyon euro olup veliahdın eşinin de ayrı maaşı vardır. Belçika, 1830''da Hollanda''dan ayrıldı, bağımsız krallık oldu. Belçika nüfusunun yarısı da Flaman''dır ve Hollanda ile aynı dili konuşur. Belçika tamamen Katolik''tir. Hollanda''da Protestanlar, Katoliklerden fazladır. Hollanda, 6 kıt''ada toprak edinmiş büyük sömürgeci, denizci, bankacı, tüccar, petrolcü, sanayici bir ülkedir. 1949''a kadar dev Endonezya''yı elinde tuttu. 41.528 kilometre kare toprak ve 16.5 milyon nüfusa sahiptir. (Antiller''de 300.000''e yakın nüfuslu küçük adaları da muhafaza ediyor.) Ülkede 1 milyon Müslüman (haylisi Türk), 100.000 kadar Hindu yaşıyor. Dünyanın 16., Avrupa''nın 7., Avrupa Birliği''nin -Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya''dan sonra- 6. büyük ekonomisidir. GSMH 663 milyar dolardır. Kişi başına gelir 33.000 dolar ve dünyada 14.''dür. Gelişmişlik sıralamasında dünya devletleri arasında 5. sıradadır. Ancak, Ermeni sözde soykırımını tanımayan Türkiye asıllı milletvekili adaylarını veto ettiği için, performansı darbe yedi. İlk defa bir Hollanda hükümdarı Türkiye''yi ziyaret ediyor. Osmanlı dönemimizde de emsali yoktur.
Büyük hoş geldin diyoruz.
Türkiye''nin müdahalesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''da CIA, FBI dahil en yüksek haberalma örgütlerinin danışma toplantısında, bir emekli oramiralin sorulan soruya verdiği cevap dikkatimi çekti!
Soru: Kuzey Irak''ta bağımsız Kürt devleti kurulursa Türkiye''nin tutumu ne olur? Amiralin cevabı: Türkiye tanımaz, askerî müdahalede bulunur.
Bu arada Senato''da konuşan dış işleri bakanı Condoleezza Rice (Kondoliza Rays), Kuzey Irak''taki otonomi için Kürdistan dedi. Ağzından kaçırdığı yorumlarına katılmıyorum. Dost düşman işitsin diye bilhassa söylediğine eminim. Misse Rice''ın çehresi yorgun ve bıkkındı. Bu husus da yorumlara değer.
Oramiralin kesin cevabı, düşünülmeye değer. Türkiye''nin Kerkük veya bağımsız Kürdistan, daha düşük ihtimalle PKK çetelerini dağıtmak için Kuzey Irak''a büyük ölçüde asker sokması, Amerika o topraklarda bulundukça, kolay değildir. Zira Amerika, en önemli müttefikimizdir. Irak''tan çekilecektir ama, Kuzey''de güçlü üsler kuracaktır. Tâ ki o topraklarda petrol tükensin veya petrole eşdeğer bir enerji kaynağı keşfedilsin!
Bağımsız Kürdistan''ın Amerikasız yaşaması ihtimali ise çok zayıftır. Eğer sınırları içinde, Türkmenler''e eşit muamele eder, terörden arınır, güneydoğumuzu Kuzey Kürdistan görmek illetini bırakırsa, Türkiye''nin müdahalesi bahis konusu olmaz. Ama istikbaldeki Irak devleti, çevresine Suriye ve diğer Araplar''ı toplayarak, Arap coğrafyasından kopan bu parçaya çullanacaklardır. İran ise, Amerika''nın himayesinde bir Kürdistan''a hoş bakmaz. Bu şartlarda Kuzey Irak Kürtleri''nin tek dayanağı Türkiye''dir.
Ama bütün bunlar faraziyedir. Amerika''nın Suriye ve İran rejimleri yıkılıncaya, veya mum gibi yumuşak hâle gelinceye kadar Orta Doğu''yu bırakmayacağı kanaatindeyim. Türkiye''nin durumu ve Kuzey Irak''a müdahale ihtimali, bu gerçekler muvacehesinde belirginleşecektir.
Eyalet ne demek?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
7.Cumhurbaşkanı Kenan Evren''in Türkiye için 8 eyalet tavsiyesi ilgi çekti. Eyalet sistemi, federasyon ile eş anlamlı değildir. Kürtçüler''in bu anlamı kasdettikleri şüphesinden ibarettir. Ama eyalet bugünkü Türkçe''de, diğer bir dilde ve Osmanlı dönemi Türkçesi''nde olmayan federe devlet manasında da kullanılıyor. (İng. state, Fr. état, İsp. estado, Ar. (çoğul) düvel manası da yüklenmiştir.
Eyalet, 1920''ye kadar sancak, sonra vilâyet bugün il, dediğimiz mülkî ünitenin bir kaçını içine alan geniş bir toprak parçasıdır. En geniş mülkî birimdir. Son Osmanlı döneminde eyaletlere vilâyet dendi. İl''lere sancak deniyordu. Türkiye Cumhuriyeti''nin bugünki sınırları içinde 15 Osmanlı vilayeti (eyaleti) bulunuyordu. Onun için vaktiyle Cumhuriyet karşıtları 15 vilâyetimiz şimdi 60 oldu diye, 1923''ten itibaren hepsini vilâyet adına çevirdiğimiz sancak ve sancak valisi demek olan mutasarrıf''a vali dememiz ile dalga geçmişlerdir (mutasarrıflıkların hepsine vilâyet dendi, mutasarrıflık=il ile ilçe arasında Osmanlı yönetim birimi tanımı, inkılâp yobazlarının manasız uydurmalarından ve öğretilerinden biridir.)
Sayın Evren, 8 eyalet düşünmüş. Ben en az 20 eyalet düşünmüşümdür. Eyalet biriminin yeniden ihdası 1950''lerin başında da bahis konusu edilmişti. İ.H.Danişmend, N.Atsız, bendeniz, bu fikirde idik. Ancak günümüzün âcil konusu değildir. Üstelik kurulması için yüz milyonlarca dolar gerekir. Bugünki dar sınırlı il sistemimiz, Fransa örneğine göredir (Fransa eyaletlerini 1789''dan sonra bugünki küçük il''lere bölmüştü). Eyalet sistemi kurmak, hiçbir şekilde otonomi, değişik yönetim gibi unsurlar içermez. Ancak Osmanlı''daki gibi eyalet valileri tayinle gelmelidir. Seçimle gelirse federasyon olur. Eyalet parlamentosu da olmaz.
Evren, ayrıca, Kuzey Irak''ta artık bir Kürt devleti bulunduğunu, Kerkük için müdahale etmememizi, Meclis''te Kürtçü bir partiye alışmamız gerektiğini de eklemiş. Kürtçüler gelir diye yüzde 10 barajla demokrasi ile oynanamayacağını ben de bu sütunda yazmıştım.
Bu teklifler değil ulusalcılar''ın, ülkücü milliyetçiler''in de, hiç değilse bugün için, düşüncelerine tamamen zıttır. Benim gibi liberal ve demokrat çağdaş milliyetçiler için bile erkendir.
Sayın Evren''e, subay arkadaşları, daha binbaşı iken, parlak zekâsını gösteren bir lakab takmışlardı. Ben yazmıyorum. Dilerse kendisi söyler. Ama 90 yaşında fikir üretebilmesi, o lakabı hak ettiğinin yeni bir kanıtıdır.
Eyalet nedir?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren''in Türkiye için 8 eyaletten bahsetmesi, benim diyen kafaları karıştırdı. Sert tepkilere sebep oldu. Zira eyaletin manası yanlış algılandı. Bizde eyalet denince öncelikle Birleşik Amerika''nın 50 eyaleti anlaşılır. Kuzey Amerika''daki büyük devlete Amerika Birleşik Devletleri demişiz de, federe bölgelerine devlet diyeceğimiz yerde eyalet demişiz. Böyle yerleşmiştir. Bundan sonra meselâ Teksas Eyaleti yerine Teksas Devleti diyemeyiz.
ABD ve emsali (Kanada, Avustralya, Güney Afrika Birliği, Brezilya, Meksika ve pek çok Latin Amerika Devleti, Büyük Britanya, Almanya, Rusya, Hindistan, Pakistan) ve pek çok devlette federe eyaletler, şu veya bu farklarla, fakat hepsi güçlü veya gevşek otonom (Osm. muhtâr) ayrıcalıklarla (Osm. imtiyâz) statülere sahiptir. Evren''in federe ve otonom eyaletlerden bahsetmediği açıktır. Bugünki il''lerimiz nasıl işliyorsa, eyaletler oluşturduğumuz zaman onlar da aynı şekilde işleyecektir. Bugünki illerimizden statü bakımından eksiği, fazlası bulunmayacaktır. İl''lerimizin içinde ilçe''lerimiz hangi statüde ise, iller de bağlandıkları eyalette aynı şekilde işleyecektir. Evren''in Bavyera örneği de iyi seçilmemiştir. Zira Bavyera 1918''e kadar krallıktı. Rahat bir dönemimizde Türkiye, bu reforma ayıracak parası da olursa, o dönemin iktidarı, eyalete gidilmesinde fayda bulunup bulunmadığını araştırır. Fayda görünmezse vazgeçilir. Ancak 8 eyalet münasip değildir. En az 20 eyalet gerekir. Türkiye''nin birleşik, federe, farklı şekilde yönetilen veya ayrıcalıklar verilen mülkî ünitelere ayrılmış bir devlet şekline girmesi mümkün değildir. 20. asır başlarında bugünki Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde 15 Osmanlı eyaleti vardı. Onlar nasıl tastamam aynı statü ile içişleri bakanlığına (Osm. dahiliye nezâreti) bağlı ise, Cumhuriyet''in de eyaletleri olacaksa aynen öyle olur. Başka türlüsünü aklından geçirenlerin kulağını çekecek millî gücümüz vardır. Vay bu devletin Türk Devleti olduğunu pas geçebileceğini sanan gafillere.
.Casuslar çarpışıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1. sayfada hafta başı makalesine böylesine üçüncü sınıf bir macera filminin ismine benzer başlık attığım için özür diliyorum.
Ama geçen hafta İstanbul''da gerçekleşen olay, nice macera romanına ve filmine konu oluşturabilecek derecede olağanüstü idi. İran savunma bakanlığı müsteşarı bir general, İstanbul gibi bir mega metropolde beş yıldızlı bir otelin süitinde tayy-ı mekân eyledi (kayıplara karıştı).
Dünyanın benim diyen gazeteleri, bu bulunmaz haberin üzerine, çullanırcasına atladılar. Zira, İran ile Amerika arasındaki nazik stratejik dengeyi etkileyecek, hattâ çarpıtacak mahiyette idi.
İran gibi bir Orta Doğu ülkesi ile cihan devleti Amerika arasında stratejik denge bulunduğunu söylemek, iki tarafın maddî güçlerinin mukayese kabûl etmez durumu bakımından Acem mübalağası (İranlı abartması) sayılabilirse de, pek öyle değildir.
İran''ı aşamayan bir Amerika, Avrasya''da mahcûb olur. Rezîl olur bile diyebiliriz. İran''ı bertaraf eden Amerika''nın karşısında ise, 21. yüzyılın enerji kaynaklarının parıltılara boğulmuş en cazip kapıları -ardına kadar açılmasalar bile- aralanır.
İranlı generalin CIA himayesine geçtiği muhakkaktır. İran savunma sisteminin Amerika''ya meçhul noktalarını açıkladığı şüphesizdir. İran''da kötü muameleye maruz kaldığı, hattâ işkence gördüğü söylendi. Gerçekte İran''da rejimin -çok radikal yönetimlerin kaçınılmaz sonucu mahiyetinde- yaman muhalifleri mevcuttur. Şâh tarafdarı monarşistlerden tutunuz, -Mehmet Barlas''ın bulduğu tabiri kullanıyorum- şeriat demokrasisi yerine şu bildiğimiz Batı usulü demokrasi isteyen cumhuriyetçilere, hattâ gözü çöplükte komünistlere kadar...
Üstelik İran, atom bombası, uzun menzilli füze diye tutturarak, bütün komşularını tedirgin etti. Ilımlı şeriatçileri bile karşısına aldı. Cepheyi çok büyüttü. Karmaşık bir imparatorluk yapısını muhafazada zorlanabilir. Milliyet fikri hareketlenirse, Şii şemsiyesi artık yetersiz kalır.
Bağdad''da mukaatele
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1921''e kadar tarihte bir Irak devleti olmadı. Ama bugünki Irak toprakları Orta Çağ''da dünyanın en yüksek kültürlü bir ülkesi idi. Bağdad masal değil, gerçek bir Binbir Gece beldesi idi. 15 Aralık 1055 günü Büyük Türk hâkanı Selçukoğlu Sultan Tuğrul Bey, Bağdad''a girdi. Abbâsî hâlifesi el-Kaaim, tek silâh atmadı, şehri Selçuklu askerî valisine teslim etti. İslâm tarihinde Peygamberimiz döneminden başlayan Arap devrinin kapandığının, 1918''e kadar kesiksiz sürecek Türk devrinin başladığının göstergesidir. Doğu Arap âlemine el koyan Selçuklular, Bağdad''daki Şii egemenliğine de son verdiler. Bağdad''da Türk hakimiyeti 11 Şubat 1917''de İngilizler''in şehre girmesine kadar tam 862 yıl, 9 ay ve 27 gün sürdü. Dile kolay, 863 yıl bu... İşin tadını kaçırdığımızı ileri süren bir Arap çıkarsa, doğrusu benden itiraz gelmez.
28 Kasım 1534''te Cihan Hâkanı denen Osmanoğlu Kaanûnî Sultan Süleyman, Bağdad''a girdi. Bağdad''ı biz Osmanlılar, Araplar''dan almadık. Safevî Türkmen devletinden aldık. Onlar da Akkoyunlu Türkmen devletinden almışlardı. Önce Akkoyunlu, sonra Safevî devletinin tab''ası Türkmen şairi Fuzûlî, Sultan Süleyman''ı Geldi burc-î evliyâyâ pâdişâh-î nâm-dâr (941) tarih mısraını içeren ünlü kasîdesi ile karşıladı. Artık Osmanlı tab''ası olmuştu. Ama Şii mezhebini muhafaza etti. Son Bağdad eyalet valilerimiz arasında İttihadçı meşhur Cemal Paşa, Kürt asıllı ateşli Türk milliyetçisi Süleyman Nazif Bey vardır.
3 Osmanlı eyaleti topraklarını birleştiren İngiltere, Irak devletini kurarak Hâşimî krallığına verdi. İlk kral Şerif Faysal, Osmanlı milletvekili idi. Baas ideolojisi Irak''a da sıçrayınca, asi subaylar, Kerbelâ hâilesini tekrarladılar. Hâşimîler''in başlarını kesip tekme attılar. Son kanlı diktatör Saddam''ın âkıbeti, Peygamberimiz''in buyurduğu gibi gerçekleşti. Bir Arap Devleti olan Irak''ın geleceğini bugün Kürt milliyetçisi cumhurbaşkanı, diğer bir Kürt milliyetçisi dış işleri bakanı, Şii Arap bir başbakan, yabancı devletler ve müstevlî güç Birleşik Amerika müzakere ediyor. Akılsız yönetimler, devletlerini böylesine felâketlere sürüklerler. Dini bir, dili bir Araplar Allah''ın günü mukaatele hâlinde. Şanlı bir geçmiş, en ilkel insan haklarının ayaklar altında kaldığı bir anarşiye dönüşmüş. Binbir Gece, sanki hiç yaşanmamış gibi...
AK Parti ve Milliyetçilik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
AK Parti''nin milliyetçi söylemleri ve hareketleri, gözden kaçmayacak derecede yoğunlaştı. Çok kıdemli bir milliyetçi olarak bu cümleyi büyük memnuniyetle yazıyorum.
Milliyetçilik, bir zümrenin tekelinde değildir. Az veya çok, şuurlu veya şuuraltı, her vatandaşta bulunan bir duygudur. Sonra fikrî düzeye yükselir. Dini ve milliyeti reddeden en sol partilerde bile mevcuttur. Tarihin en önemli komünist partisi 1917''den 1989''a kadar Rusya''ya egemen oldu. Derinden incelenirse, epey koyu bir Rus milliyetçiliği uyguladığı görülür.
Ama milliyetçi politikayı, bu kelimeyi ağzına bile almaksızın mükemmel tatbik edebilen devlet şüphesiz İngiltere''dir. Ünlü Alman, Fransız, Türk milliyetçilikleri ise derin hatalara düşmüşlerdir.
Gökalp''in -Atatürk tarafından uygulanan- Türkçülük denen milliyetçi sistemini, ülkücülük adıyle az çok tadil ile politikaya intikal ettiren, Başbuğ Türkeş oldu. Alparslan Türkeş, önemli reform programlarına hazırlanırken, öldü. Milliyetçiliğin çağdaşlaştırılması gerektiğini kavramıştı.
Gökalp milliyetçiliğinin hâlâ birinci derecede geçerli olmazsa olmaz ilkesi, turancılık da denen, Türkçe konuşan kavimlerin her alanda iş birliğidir. Bunu Türkeş, Demirel ve Özal gibi üç deha sahibi devlet adamı, öncelikli millî politika olarak ele aldılar. Demirel''in Çankaya''dan çekilmesi ile yakılan meşale sönmeye yüz tuttu. Yılmaz, Çiller, Erbakan, Sezer hiç ilgilenmediler. İnanılmaz gibi olanı, Türkeş''in partisinin hareketsizliğidir. Şimdi boş kalan bu bereketli sahaya Tayyip Erdoğan el attı. Bakû''da telaffuz ettiği Azerbaycan Cumhuriyeti dışında 30 milyon Azeri yaşıyor radikal cümlesi ile kampanyayı açması, çok güçlü bir giriştir, işin peşini bırakmayacağının işaretidir. Bu durumda MHP de silkinecek, titreyecek, hareketlenecektir.
Bir büyük millî davadır ki, her isteyene açıktır. Türk milliyetçiliği, çağdaşlaşıp 21. yüzyılın gerçeklerine oturabilmek yeteneği nisbetinde gelişecektir. Şimdi burun kıvıranlarda bile istikbalin milliyetçilerini görüyorum.
Millî Görüş''ten Milliyetçiliğe
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Millî Görüş, İslâmcı akımın Erbakan öğretisine, bizzat Erbakan tarafından verilmiş addır ki, Türk milliyetçiliğinin zıddıdır. Ziya Gökalp öğretisine göre Türk milliyetçiliğine Türkçülük, Türkeş öğretisine göre ülkücülük denmesi gibidir.
Millî Görüş, Said Halim Paşa''nın savunduğu İslâmcı politikanın çok daha aşırısıdır. Türk kelimesinin talaffuzunu bile kavmiyetçilik sayar. Kavmiyetçilik, milliyetçilik yerine kullanılır. Irkçılık manasında değildir. Irkçılık ve faşizm, milliyetçiliğin en aşırı, ilim dışı, tamamen dejenere uygulamalarıdır.
AK Parti, millî görüşü de, Erbakan''a bîati de reddederek, Erbakan''ın doğrulardan saptığına inanarak, ondan kopanlar tarafından kuruldu. Ancak bugün Yüce Meclis''te, geçmişlerinde millî görüşle ilgisi bulunmayan epey milletvekili var. Bunlardan bir kısmı düpedüz milliyetçi, hattâ MHP''den kopmadır. Bir kısmı muhafazakâr liberal demokrat Özalcı''lardır. Adalet-Doğru Yol''dan gelenler bile mevcuttur. Bu kompozisyon, bütün kalabalık, büyük, kitle partileri ve grupları için bahis konusudur. Kusur değil, politik yelpazenin açıklık derecesi bakımından zenginliktir.
Bugünki Türk milliyetçiliği, hemen her partide, İslâmî öğretinin etkisinde kalmış, bu öğretiden epey unsurları benimsemiştir. 40 yıl kadar önce bu biçim milliyetçiliğe Türk-İslâm Sentezi dendi ki, Türk milliyetçiliğinin sapması şeklinde algılayanlar çoktur. Zira Türkçülük''te de İslâm ve İslâmlaşmak, temel ilkelerden biri olup ayrıca vurgulanması gereksizdir.
Milliyetçiliğin de sol akımlar gibi türlü çeşitleri vardır. Hizip, ekol, fraksiyon ne derseniz deyiniz gerçekler değişmez. Ancak bugün, Türk ırkçısı tek milliyetçi yoktur. Türklük, kültür milliyetçiliğine dayanmaktadır. Önemli Türk milliyetçileri arasında Türk, hattâ Leh=Polonya kökenli Mustafa Celâleddin Paşa, Alfred Rüstem Bey, Moiz Tekinalp gibi Müslüman kanından gelmeyenler mevcuttur.
Türk milliyetçiliği, Osmanlı döneminde, azınlık milliyetçiliklerinin devletin egemen ve kurucu kavmine baş kaldırması ile, epey geç tarihlerde oluştu. Şu sıralarda yeniden şahlanmasında da aynı faktörün etkenliği inkâr edilemez. AK Parti hangi üstâdın milliyetçiliğini canlandırmak istiyor? Epey meraklandınız değil mi? İnşallah yarına...
.18 Mart
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
18 Mart 1915 Çanakkale deniz zaferinin 92. yıl dönümünü dün kutladık. Dünya tarihinin en büyük deniz muharebelerinden biridir. 18 Mart''ta ne oldu? Amiral Robeck komutasında İngiltere''nin ve Amiral Guépratte (Geprat) komutasında Fransa''nın Akdeniz donanmaları, Çanakkale Boğazı''nı cebren geçerek İstanbul''a erişmek harekatına başladı. Dünyanın 1. devleti İngiltere''nin süper mega savaş projesi idi. Türk Boğazları''nı aşıp Rusya ile irtibat kurulacaktı. Başarılsa idi Rusya''da komünist ihtilâl oluşamayacaktı. 107 parça savaş gemisinden ibaret Müttefik donanma, saat 11.00''da, toplam 506 topu ile, o zamana kadar dünya tarihinin gördüğü en yoğun denizden bombardıman açarak, Boğaz''da ilerlemeye başladı. 18 zırhlı ve kruvazör, pek çok muhrip, firkateyn, denizaltı, diğer tekneler ve uçaklardan ibaret ve 3 filo hâlinde idi.
Mevkı''-i müstahkem kumandanı Cevad Paşa, 4 tabyada toplam 150 topla karşılık verdi. Top ateşimiz ve mayınlarımıza çarparak 18 zırhlı ve kruvazörden 3''ü battı (İngilizler''in Ocean ve Irrefsistible, Fransızlar''ın Bouvet), 3''ü (İngilizlerin Inflexible, Fransızların Gaulois ve Suffren), ayrıca 3 muhrip, çok ağır isabet alarak savaş dışı kaldı. Meselâ Bouvet''nin (Buve) 600 mürettebatının ancak onda biri kurtuldu. Bu suretle düşman armadasının üçte biri tahrib edildi. 17.45''e kadar 6 saat, 35 dakika düşman bombardımanı ve bizim toplarımız bir an susmadı. Yalnız 22 şehit, 74 yaralı verdik. 150 topumuzdan 2''si parçalandı, 6''sı az zarar gördü.
Bundan sonra 25 Nisan günü Gelibolu yarımadasına asker çıkartılarak ünlü Çanakkale Savaşı başladı. Ancak karada düşmanı, tarihin akışını değiştirecek 34 yaşında deha sahibi bir kurmay yarbay, Mustafa Kemal Bey bekliyordu. Cevad Paşa Çobanlı (1870-1938), bir mareşalin oğludur. Atatürk''ün Harb Akademisi''nde hocası idi. 1919''da genelkurmay başkanı olarak onu Samsun''a göndermekte büyük rol oynadı. Atatürk döneminde ölümüne kadar fiilen orgenerallikte kaldı ve 18 Mart Kahramanı diye anıldı. Şimdiki törenlerde adı bile geçmiyor. Unutmayalım, Atatürk, büyükler içinde büyüktür. Küçükler içinde büyük olmak Atatürk''e ve Türk milletine yakışmaz. Yarınki yazımda, Çanakkale savaşının Türkiye ve dünya tarihindeki gerçek yerini anlatacağım.
.Çanakkale
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1915 Çanakkale Savaşı dünya tarihinin en kanlı çatışmalarından biridir.
Türkiye tarihinin en büyük zaferlerinden de biri... Düşman, İstanbul''a erişip Rusya yolunu açamadı. Yenilen Rusya, komünizmin pençesine düştü. Türkiye savaşa girmeseydi de Boğazlar''ı kapatacağı için Rusya''nın âkıbeti değişmezdi. İkinci Cihan Savaşı''nda akıllara durgunluk verecek hacimde ABD yardımı alan Rusya ise, Alman işgalini bertaraf edebilmiştir. Çanakkale''nin -Âkif''in tabiriyle- tarihe sığmayacak millî mefâhirimiz olduğu doğrudur. Ama 250.000 insanımızın kaybı telâfi edilemedi. Bu, Doğu+Batı kültürü ile yetişmiş, iki kültürü birden kucaklayabilen son Türk nesli idi. Üstelik Sarıkamış''ta 90.000 askerimizi buzlu dağlara gömdüğümüzden birkaç ay sonra vuku buldu.
Galiçya, Yemen, Libya cephelerinde bile savaşan 9 ordulu imparatorluk silahlı kuvvetlerimizin tükenmesi, insan kaynaklarımızın kuruması, harap, perişan, yoksul, okulları, iş yerleri kapanmış bir Türkiye ile sonuçlandı. İstanbul, İzmir, Edirne, Bursa gibi beldelerimiz yıllarca işgal felâketi yaşadı. İmparatorluğumuzu 1950''ye doğru Avrupa devletleri ile paralel kendi irademizle tasfiye etmek, herhalde Musul, Haleb gibi Türk eyaletlerimizi muhafaza etmek çok büyük şansından mahrum kaldık. Demokrasi ile yönetilen, gelişmiş ekonomiye sahip, büyük Avrupa devletleri arasında bir Türkiye''yi oluşturamadık.
Zira 33 yaşında maceracı bir general, iki tecrübesiz arkadaşını zorlayıp yanına alarak, hâkan-halîfeye, parlamentoya, hükûmete, sadrâzama, askeriyeye haber vermeden, İngiltere, Fransa ve Rusya''ya savaş açtı.
Çanakkale Zaferimiz ile taçlanan savaşta tam 10 (on) cephede ordularımızı muharebe hattına sürdük. Böylece 2 yılda bitecek Birinci Cihan Savaşı 2 yıl daha uzadı. Bu itham, 1919''da İngiltere Başbakanı tarafından yüzümüze söylenerek önümüze Sevr paçavrası kondu.
24 Nisan 1915''te başlayan Ermeni tehcîri, Sarıkamış bozgunundan hemen sonra ve Çanakkale''de dünya ile boğuştuğumuz günlerdedir. Allah bize bir daha İstiklâl Marşı da yazdırmasın, bizi Çanakkale destanları gerçekleştirmeye de mahkûm etmesin!
Chirac sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Chirac''la beraber Fransa''da sanıyorum Golist (General de Gaulle''cü yani çağdaş milliyetçi) iktidarlar dönemi kapanıyor. General de Gaulle için düzenlenen ve 5. Cumhuriyet denen acayip rejimin de sonu geldi mi? Tekrar General öncesi 4. Cumhuriyet ile tam parlamenter sisteme dönülür mü? Yaşayan görecek (bu bir Fransız atasözüdür). Bu sütunda iki yıldır bir kaç kere 6. Cumhuriyet''in yaklaştığını yazdım. Şimdi Madam Royal, seçilirse 6. Cumhuriyet için referandum isteyeceğini bildirdi. Zira bu yarı-başkanlık sistemi, Batı Avrupa demokrasi tipine uymuyor. Bizde Özal ve Demirel gibi iki büyük devlet adamı, tasavvurlarındaki zorunlu reformları yapabilmek için yarı-başkanlığı, belki Amerika''daki tam başkanlığı arzu etmişlerdir. Allah bizi esirgemiş, böyle bir değişikliğe gidilmemiştir. Burada elbette isim veremem. Fakat geçmişte öne çıkan bazı siyasetçilerimize yarı başkan yetkileri verilse idi hâlimiz nice olurdu? Buyurun şimdi Fransa gibi gelişmiş, büyük bir devlete yarı başkan olacak kişilere bir göz atalım. Bakalım hangisini gözünüz tutacak? Hangisi seleflerinin yerlerini dolduracak kapasite sergiliyor?
Daha kuvvetli görünen aday Sarkozy, Yahudi bir anne ile Macar bir babadan doğdu. Bizim tarihimizde de görüldüğü gibi yeni mühtedîler, çok mutaassıp olurlar. Sarkozy, Fransız ırkçılığına bile kayması muhtemel bir karakter sergiliyor. Onu iç işleri bakanı yapan lideri Chirac''a ihaneti, tipik bir davranıştır. Sarkozy cumhurbaşkanlığına soyunmasa idi Chirac''ın 3. defa seçimlere gireceği muhakkaktı. Türkiye''yi AB üyesi görmek istemiyerek Fransa''nın ve Avrupa''nın istikbalini kestiremeyen Sarkozy seçildiği takdirde bilmem ne olur? Rakıybesi Madam Royal''e gelince, Fransa''nın anlı şanlı sosyalistleri ancak bu hanımefendiyi buldular. Türkiye''ye karşı değil. Ancak Türkiye karşıtı oylardan mahrum kalmamak için Türkiye AB için lâzımdır diyemiyor. Lâfı dolaştırdıkça dolaştırıyor. Henüz gereken reformları yapmadığımızdan falan bahsediyor. Dış politikayı henüz bilmiyor. Cumhurbaşkanı olup öğrenirse, Türkiye''yi değerlendirebilecek kapasiteye erişmesi mümkün. Türkiye''nin eski Varşova Paktı mensupları kadar bile Avrupa''ya intibak edemiyeceğini düşünen kafaların, Avrupa medeniyetini 20 yıl ara ile iki defa toptan intihar teşebbüsüne götüren zihniyetin devamı olduğu muhakkaktır.
5. yıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın Irak''ı işgale başlaması 4 yılını tamamladı. 5. yıldan gün almaya başladı.
İşgalin yıl dönümünü, Türkiye dahil, dünya ayağa kalkarak protesto etti. Bir iki hafta önce de Başkan Bush, Latin Amerika devletlerini ziyaret etmişti. Hepsinde aleyhte tezahüratla karşılandı. Son durağı Meksika''nın 20 milyon nüfuslu başkenti Mexico şehrinde bile karşı nümayiş yapıldı. Meksika, Birleşik Amerika''nın tek güney komşusudur (sınırdaşı) ve aralarında ekonomik birlik vardır. Milyonlarca Meksika vatandaşı, ABD eyaletlerine dağılmıştır. Bu gösteriler, Amerika''nın gücünden korku eseri olduğu kadar, Amerika bizi de işgal eder mi? duygusunun eseridir. Amerika''nın Asya''da yayılmasından endişelenen pek çok devlet var. Amerika, Irak seferi ve işgali için 600 milyar dolar harcadı. 3000''den fazla askeri öldü. Yüz binlerce Iraklı can verdi. Ama şu anda, ABD de, İsrail de hedeflerine ulaşmış değiller. Amerika''nın birinci hedefi Irak petrolü idi. Ele geçirdi. İkinci hedef, ABD karşıtı terörü, barındığı ve çıktığı coğrafyada imhâ idi. Bilakis terörü azdırdı. Sahasını genişletti. Terör İstanbul''a ve Madrid''e bile sıçradı. Üçüncü hedef, İsrail düşmanlarının gücünü yok etmekti. İsrail''in 3 azılı düşmanından sadece biri olan Irak''ı bertaraf edebildi. Suriye, bilhassa Doğu Akdeniz sahillerinde bile sözü geçen, İran dipdiri ayakta kaldı. Irak işgali, Amerika çapında bir devlet için hiç kimsenin ümid etmediği derecede beceriksizliklerle sürüp gitti. Başkan Bush''un 2 yıldan az müddeti kaldı. İlk 6 yılında başaramadığını son 2 yılda başarması ümidi zayıftır. Birleşik Amerika''nın Asya projesini, halefi olacak başkan üstlenecek ve bakalım nasıl götürecektir.
Irak''ın hâli
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''ın hâli n''olacak? sorusuna bir tarihçinin cevabı şöyle olabilir: Osmanlı Türkiye''sinin başına gelenleri Irak da yaşıyacak. Bizim meş''um Mütâreke yıllarında (1918 sonu-1922 sonu) ne oldu ise, Irak da aynı âkıbete uğrayacak. Türkiye''ye Enver Paşa, Irak''a Saddam Hüseyn adlı çok genç iki general musallat olmuştu. Enver''in ideali Turan yani Türk ülkeleri birliği, Saddam''ınki Arap, hiç değilse Arabistan ülkeleri birliği idi. İkisi de düşmanlarının gücünden bîhaber, kendi dar karîhalarının mahsulü projelerini tatbike giriştiler. Sonları mâlum. Enver Türk düşmanlarının kurşunları ile şehit düştü. Saddam düşmanları tarafından hakaretle asıldı. Eh arada o kadar fark tabiidir. Enver Türkiyesi, Ege Denizi''nden Umman Denizi''ne uzanıyordu. Saddam Irak''ı ise, Enver Türkiyesi''nin ancak 3 eyaleti üzerinde bulunuyordu. Enver''le Saddam''ı aynı kefeye koyduğum için çok Türk''ün bana kızacağını biliyorum. Ama şunu demek istiyorum: Yakasını, kaba güce dayayan gayri meşru diktatörleri başından atamayan milletler, aynı felakete uğrarlar. Türkler ve Araplar gibi cihan tarihini oluşturan en seçkin milletler arasında bulunmaları durumlarını değiştirmez. Türkiye''yi felâketten çekip alabilecek dehâda bir Osmanlı generali çıktı.
Elde ne kaldı ise derleyip toplamaya çalıştı. En radikal reformları gerçekleştirebildi. Asıp kesmedi, çalıp çırpmadı. Irak''tan Atatürk gibi bir dâhînin zuhur edeceğinin en küçük belirtisi yoktur. Onun için Amerikan işgalini Amerikan hegemonyası izleyecektir. Toprakları parçalanacaktır. Taraflar tükenmeye yaklaşınca, iç savaştan bıkıp vaz geçeceklerdir. Unutulmamalıdır ki, evet Irak elbette Osmanlı İmparatorluğu değildir. Fakat tıpkı Anadolu gibi, Arz''ın büyük medeniyetlerinin oluştuğu nadir ülkelerinden biridir. Binbir Gece zaten mazi olmuştu. Ama imkânlar dahilinde kendini toparlayabilir. Petrolü tükenince de artık Amerika''nın ilgisi ortadan kalkar.
Dünya Bağdad''a odaklandı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya Irak''ın derdine çare arıyor. Hep Amerika''nın beceriksizliği sebebiyle... Türkiye, Irak için faaliyette... Irak''ı Amerika''nın ve Kürtler''in elinden kurtarmak istiyor. Tezkere reddeden bir Türkiye için doğrusu zor bir misyon bu... Buna rağmen Başbakan Erdoğan, dört elle sarılmış durumda...
Irak''ın komşuları diye bir grubu devreye sokan Türkiye''nin faaliyetine, Amerika, gönülsüz, belki çaresiz, göz yumuyor. Aslında petrolün üzerine oturduktan sonra, Iraklılar''ın başına ne geleceği pek de umurunda değil... Ama gittikçe büyüyüp çetrefilleşen İran sorunu ortada iken, Türkiye''ye ters durmak öngörüsüzlüğünü göze alamıyor.
Sağ olsun Miss Rice, Ermenileşmeye özenen Temsilciler Meclisi''nde Türk tezini dişi arslanlara has bir vakar ile savundu!
Mısır durur mu? Orta Doğu''da, hele bir Arap meselesinde Türkiye''nin baş çekmeye başladığını gören Hüsnü Mübarek, soluğu Ankara''da aldı. İstanbul''da toplanacak ağırlıklı ve önemli milletlerarası Irak toplantısını Kahire''ye aktarıvermek için, uzun devlet deneyimini harekete geçirdi.
Birleşmiş Milletler''in çiçeği burnunda güler yüzlü yeni genel sekreteri Ben Ki Moon, Bağdad''a geldi. Dostumuz Kore''nin, bir devletin bölünmüşlüğüne çare aramaktaki tarihî tecrübesini de taşıyor. Ama artık Irak''ı birleştirmek, Kore''yi birleştirmek derecesinde zorluklar arz ediyor. Hattâ çok daha zor... Zira her iki Kore de tek millettir. Irak''ta ise tek milletin yaşamadığı âşikâr...
En güçlü Arap ordusunu kurarak Arap Birliği''ne girişen, komşusu Kuveyt''i istilâ ederek Picasso tablolarını işportaya düşürecek derecede yağmalayan Irak, bakınız ne hallere düştü. Irak''ın başına bir Kürt''ün geçip oturacağını Saddam, rüyasında görse, hayra yormazdı...
Erdoğan''ın alternatifi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanı konusunda kıyamet koparken benim bu konuya girmemem, okuyucularımın fikir söylemekten niçin çekindiğim eleştirilerine sebeb oldu. 1. sayfada bir yazar, Türkiye''nin geleceği ile ilgili böylesine bir konuda, üç düşünüp bir yazmaya mecburdur. Onun içindir ki değişgen gündemlere takılıp sütun doldurmaktan çekindim. Ancak artık 1 ay kaldı. Konuyu pas geçmem mümkün değil. Dün yazdığım gibi, Sayın Erdoğan, Çankaya''ya bizzat çıkmak isterse, çıkar. Kopacak gürültü ve patırtıdan çekinmez. Ama kendisi dışında bir seçimi tercih ederse, ancak onun gösterdiği aday seçilir. AK Parti grubunun, liderlerinin adayını seçmemesi mümkün değildir. Böylesine güçlü pozisyonda bulunan Sayın Başbakan, AK Parti grubundan öyle bir milletvekilini destekliyecektir ki, asker, yargıç, bürokrat, iş adamı, halkın çoğunluğu, adayın bu göreve ehil bulunduğu hususunda, birleşsin.
Böyle bir milletvekili yok demek, Yüce Meclis''e bühtandır. 1) Laikliğe asla halel getirmeyecek, 2) bölücülüğe asla taviz vermeyecek, 3) Atatürk''ü asla incitmeyecek bir aday, subayımızı ve yargıcımızı, politik müdahalelerde bulunup -maazallah- demokrasiyi bozmak eyleminden alakoyar. Şunu vurgulamalıyım ki, halkımız, subayın politikaya girmesine karşıdır. Ancak ordusu ile geçinemeyen, bu yetenekten mahrum iktidarları da küçük görür. Ordusunu, hır çıkarmaksızın Avrupa standartlarına çekemeyen bir iktidarı, bendeniz de küçümserim.
Cumhurbaşkanının 1) bugünki Meclis''in üyesi, 2) AK Parti üyesi olması tabiatiyle asla yeterli değildir ve millî konsensüs oluşturmaz. 3) Millî Görüş öğretisinden gelmemiş bulunması da gerekir ki, AK Parti''ye oy vermeyen halkımızın çoğunluğunu da tatmin etsin ve rejimi bozabileceği endişe, itham ve bahanesini ortadan kaldırsın. Bu 3 şart dışındaki diğer zaruri unsurları yarın ele alacağım.
Cumhurbaşkanı kimliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2002-2007 dönemi, 1908''den günümüze kadar bütün yasama meclislerimizin en uzun olanıdır. 4 yılı tek gün geçen başka hiçbir yasama dönemimiz olmadı. İcrâ''da da aynı rekor kırıldı. Bugünki bakanlar kurulu, en uzun müddet süregelen hükûmettir. Başbakanlar,
2 yıl geçince kabinede revizyon yapageldikleri halde Sayın Tayyip Erdoğan, hiçbir bakanı yerinden oynatmadı. Bu karakterdeki bir politikacı, ana muhalefet lideri Sayın Deniz Baykal''ın Çankaya''ya çıkmaması için yaptığı baskı karşısında, niyeti değilse bile, rakıybinin haddini bildirmek için, cumhurbaşkanı olur. Baykal''ın, Erdoğan''ı icranın başından uzaklaştırmak için bu taktiği kullandığı şüyû buldu. Her hâl-ü kârda cumhurbaşkanını seçecek tek güç, Tayyip Erdoğan''dır. İster kendisi gelir. İsterse, ancak onun göstereceği kişi seçilebilir. Meclis aritmetiğinin gereği böyle. Bu hususta grup kararı alınmaz ama, parti disiplini denen bir şey vardır. Cumhurbaşkanını Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında aramak, parlamenter demokrasiyi incitebilir. Eskiden zaten mümkün değildi. 1982 Anayasası cevaz verdi. Sayın Sezer, dışarıdan teklif edilerek seçildi. Bu suretle Bülent Ecevit, Demirel''in tekrar seçilmesi için Anayasa değişikliğine oy vermeyenlere haddini bildirdi. Gerçekte politika acemisi olan iddialı liderler, bunun farkına bile varmadılar. Bugün bile gerçeği kavrıyabildiklerini sanmam. Sezer''in gerçeği sezdiğinin ise emareleri vardır. Şık olan hâlen TBMM üyesi bir milletvekilini seçmektir. Tabii olan ise seçilecek kişinin çoğunluk partisinden olmasıdır. Burada itiraz, AK Parti''nin üçte iki çoğunluğu üçte bir oyla kazanmasıdır. Yasal ve zorunlu bir husus değildir. Ancak etik bakımdan dikkate alınmaya layıktır. Bu dikkat, hem muhalefetin, hem kamuoyunun itiraz etmiyeceği bir milletvekilini bulmak suretiyle olur. Şüphesiz bu husus, Sayın Erdoğan''ın icra mevkiinde ve partisinin başında kalmak şıkkını yürürlüğe koymasıyla mümkündür. Devam edeceğim.
Cumhurbaşkanı olmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan ve AK Parti genel başkanı Sayın Tayyip Erdoğan, icrada kalmak istediği takdirde, şu şartları taşıyan bir kişiyi cumhurbaşkanı adayı gösterirse, çok rahat edecek ve daha geniş kitlelere ulaşabilecektir: Yeni cumhurbaşkanı 1) Hâlen TBMM üyesi, 2) AK Parti grubundan, 3) Millî Görüş''le hiç ilgisi bulunmamış, Merkez Sağ''da bir kişi olmalıdır. Şu şartlar aynı derecede önemlidir. 4) Şahsı, ailesi, yakınları hiç bir şaibe taşımamalı ve seçilince rahatsızlık oluşturmamalıdır. 5) Türkiye''nin geleceği her gün biraz daha fazla dış ilişkilere bağlanıyor. Kapalı devlet modeli artık ölüm demektir. Türkiye''yi gömmektir. Dünya ile anlaşma dili ise 1945''ten bu yana İngilizce''dir. Özal ve Demirel, İngilizce bilmese idiler, başarı gösteremezlerdi. Bu faktör bugün, daha da belirgindir. Cumhurbaşkanı reformcu, atılımcı, yenilikçi felsefede, Türkiye''yi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için her zorluğu aşabilecek karakterde olmalıdır. Miskin, çekingen tipler, liderlerce kullanılması kolay sayılmalarına rağmen, günümüz dünyasında ve politikasında kesinlikle zararlıdır. Türkiye''yi durdururlar. Cumhurbaşkanının AB ile eşit ve paralel Türk Dünyası ile ilgilenecek gönül ve fikir yapısında bulunması gerekir. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin demokrasimizin kalbi, devletimizin beyni, millî iradenin biricik ve rakipsiz kaynağı olduğunun idraki içinde hareket etmelidir. Yüksek çizgide biyografi şarttır. Dış dünyayı bilmelidir. Generallerimizle rahat konuşmaya alışkın, ecnebilerle sürekli temasa alışık, Özal, Demirel gibi liderlerin güvenini kazanıp çevresinde bulunmuş olmalıdır. Millî Türk kültürüne sevgisi ve saygısı, Türk Devleti''nin başında bulunduğu duygusunun varlığı, Büyük Türkiye ve Adriyatik''ten Çin Seddi''ne felsefelerine inancı bütün şüphelerden uzak kalmalıdır.
Çankaya staj yeri değildir. Saydığımız erdemlerin oraya çıkınca oluşması ümidi hayaldir. Çankaya rast gele adamların harcı olamaz. Sayın Erdoğan böyle kişiyi bulup Türkiye''ye hizmet edebilecek sağlam karakter yapısındadır. Bazı liderler gibi komplekslerle malûl ve kısıtlı bulunmadığını göstermiştir. Sayın Erdoğan, bir dönem daha icrada, icranın ve partisinin başında kalırsa, Türkiye, muâsır medeniyet yolunda gerçek bir dönemeç alabilecektir. Genç, çalışkan, faal, tecrübeli, bilgili, zeki, dirayetlidir. Hata yapmayan politikacı yoktur. Kapital, onarılmaz bir hata yaparak, kendisi kadar Türkiye''ye de zarar vermiyeceğine güveniyorum. Bir dönem sonra isterse Çankaya''ya daha da güçlü çıkabilir. Bizim sistemimizde devleti başbakan yürütür. Cumhurbaşkanı geniş ölçüde semboliktir. Türk bayrağı gibi birliği temsil eder. Türk''lüğün şânını, şerefini yüceltecek, kusursuz, kavga çıkarmıyacak bir kişi olmalıdır.
Gene İran
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Mart, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran, ABD''nin müdahalesine uğradığı takdirde, Türkiye''nin, savaşın gidişini ve sonucunu belirleyici devlet
olacağını biliyor. Öyle bir savaş çıkar da Türkiye tarafsız kalırsa, İran rahatlayacaktır.
Bunun içindir ki İran, istihbaratçı bir generalinin İstanbul''da kayıplara karışmasında Türkiye''yi, Amerika başta diğer devletlere karşı kullandığı sert, eylemci üslûbundan esirgedi. Generalin ailesinden hanımları, Tahran büyükelçiliğimize taarruza geçirdi, o kadar.
İranlı generali, 19. asırda dünyaya kasırgalar estiren, bugün de kudretini muhafaza eden İngiliz istihbarat örgütünün kaçırdığı, en kuvvetli söylentidir. Körfez''de 15 İngiliz denizcisinin esir alınması, değiş tokuşu sağlamak için kullanılacak, biraz da İngiltere''nin burnu sürtülecektir.
İran, fazla devleti karşısına almış duruma geldi. Her tarafa çatıyor. Kendi rejimi dışında beğendiği bir rejim, yönetim, öğreti, ideoloji, politika ve politikacı yok gibi davranıyor. Türkiye''ye sempatisi hiç yok. Asırlardan beri olmadı. NATO üyesi, ABD müttefikı, Avrupa devleti kimliğinde Türkiye''yi bilhassa beğenmiyor. Aslında İran, asırlardan beri de, bugün de bir Fars-Türk devletidir. Türkiye''den sonra dünyada en büyük Türkçe konuşan nüfus İran''da yaşıyor. Sanıyorum bu sebeple Ankara, İran''ı savunuyor. Gerçekte ABD ve İngiltere müttefiklerimizdir, İran değildir.
İran, Batı''nın korkaklığını teşhis etmiştir. Nükleer, belki biolojik silâhlarla, süper füzelerle donanırsa, Batı insanının canı çok tatlı olduğu için, üzerine gelmeyeceğini umuyor.
Amerika''nın Afganistan ve Irak''la başlayan Asya''ya müdahalesi, petrol fiyatlarını 3''e katladı. İran zenginleşti. Ama halkı fakirdir. Petrol ve gaz fiyatları, Rusya''nın ekonomik kalkınma ile kendisine gelmesini de çabuklaştırdı. İşte böyle bir coğrafyada olaylar, bakalım önümüzdeki zaman parçasında nasıl gelişecek? Türkiyemiz, muazzam Asya kıt''asının güney-batı ucunu ve en stratejik pozisyonunu tutuyor.
Berlin''de olmamak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''nin 50. yılı kutlandı. Büyük kutlama Berlin''de oldu. Almanya Şansölyesi Angela Merkel, aday Türkiye''yi davet etmedi. Doğrusu ayıp etti. Türkler''e ve dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan Müslümanlar''a sevgisizliğini açığa vurdu. Fizik profesörünün stratejiden anlıyamayacağını gösterdi. Bir rahibin kızı kimliğini saklayamadı.
Ama Prof. Merkel''in böylesine bir nezaketsizliğinin bir sebebi, geçen ay Ankara''yı ziyaretinde küçük düşürülmesidir. Çankaya''da sayın Sezer''i ziyaret etmişti. Cumhurbaşkanımız sağ yanına Şansölye Hanımefendi''yi, onun yanına da Ali Babacan''ı almıştı. Babacan, açık ve ağır şekilde azarlandı. Çekim yapılıyordu. Cumhurbaşkanımız''ın çatık kaşları ve hiddet dolu çehresi, bizde ve dünya televizyonlarında yayınlandı.
Dünyanın en önemli birkaç şahsiyetinden biri olan Merkel, böylesine bir sahneyi, hayali en geniş dram ve komedi yazarının bile tasavvur edemiyeceği inancı ile, soğukkanlılıkla, izledi. Herhangi bir tepki vermedi. Ama Türkiye''ye 0 (sıfır) altı bir not verdi.
Sayın Babacan, ekonomiden sorumlu devlet bakanıdır. Üstüne üstlük, her ne hikmetse, Avrupa Birliği ile görevli başmüzakerecimizdir. Bizim örfümüzde cumhurbaşkanı, bir bakanı ancak baş başa iken azarlar. Böylesi bile istisnaî bir olay sayılır. Kalabalıkta bu gibi şeyler olmaz. Skandal oluşur. Türkiye gibi muazzam bir devlet, bir gün içinde, yarı yarıya yoksullaşabilir.
Merkel, Türkiye''yi kutlamaya çağırmadı. Misliyle öcünü aldı. Bu arada Almanya''nın pek sevgilisi Hırvatistan da bu tarihî davetten mahrum kaldı, o da başka.
Roma''daki kutlamaya ise davet edildik. 50 yıl önce, 1957''de, Adnan Menderes hükûmeti de davet edilmişti. 6 devletin (Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Holanda, Lüksemburg) oluşturduğu Avrupa Ekonomik Topluluğu, bugün 27 devlettir. Birleşik Amerika''dan sonra dünyanın 2. ekonomik gücüdür. ABD ile aşık atmaktadır. Ancak askerî bakımdan NATO''ya, dolayısıyle kesin şekilde Amerika''ya bağlıdır.
İran''a öğütler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tecrübeli bir politikacı olan yaşlı Suudi kralı Abdullah, daha 4 Mart günü, Riyad''a gelen İran cumhurbaşkanı Ahmedinecad''a şöyle öğüt verdi: "Ateşle oynuyorsunuz. Amerika taarruzunu küçük bir ihtimal görmeyin. Uranyumu bu yıl değil de 5 yıl sonra zenginleştirseniz ne kaybedersiniz?". Kral''ın şu cümlesi de çok önemli: "Araplar''ın işlerine karışmayın".
Melik Abdullah''ın bu konuşmasını geçen gün, Suudi hâriciye vezîri Suûdü''l Faysal açıkladı ki kralın yeğenidir (ağabeyinin oğlu). Ama İran, biz Türkler''i ve Suudiler''i sevmez. Öğüdü veren Kral Abdullah ise, müttefiki Amerika''yı sevmeyen bir hükümdardır. Bunları bilmek gerekir. Amerika''nın ve İngiltere''nin stratejik müttefiki Avustralya''nın dışişleri bakanı Alexander Downer, İran dışişleri bakanı Menûçehr Muttekıyye''ye telefonla "durumunuz gittikçe ciddileşiyor" ihtarını yaptı. Başbakan Erdoğan''ın Ahmedinecad''a telefonunu da unutmayalım. İran Cumhurbaşkanı, kadın İngiliz bahriye onbaşısı rehineyi bırakacağını söz verdi. Sözünü tutmadı. Avrupa Birliği''nin ihtarı ise sert ve kesin oldu. 27 Avrupa devleti dışişleri bakanı ortak bildiri yayınladılar. Şöyle deniyor: "Avrupa Birliği vatandaşı 15 kişiyi tutsak aldınız. Hemen salıverin. Aksi takdirde gerekli tedbirleri alırız". Bazı hukukçular ise, İran''ın mı, İngiltere''nin mi haklı olduğunun anlaşılmadığını düşünüyorlar. Bu gibi gelişmelerde hukukun kesinlikle devre dışı kaldığını derin politikacılar ve iyi tarihçiler bilirler. Bu gibi olaylarda her devlet, kendi menfaatine göre tavır alır. Bu kural asla değişmez. İran''ın hak ve hukuk aramadığı ise âşikârdır. İngiltere başta bütün Avrupa''nın ve Amerika''nın burnunu sürtmek peşindedir. Tahran eğleniyor. İranlılar''ın gururu artıyor. Haydi hayırlısı...
Darbe dedikoduları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Darbe söylenti ve iddialarının yeniden canlanması, Batı basınına da sıçradı. 2007''de, AB adayı Türkiye''de darbe kadar saçmalık olamaz. Ayıp ve günahtır. Böyle bir facianın vukuu, Türkiye''yi yarı yarıya yoksullaştırır. Bundan önceki 3 darbe (1960, 1971, 1980) gibi Türkiye''yi 10''ar yıl değil, bu defa tek hamlede 20 yıl geriye götürür. Bütün dış bağlantılarımızı alt üst ve devletimizi rezil eder.
Böyle bir şüphe, komutanlarımıza bühtandır, iftiradır. Öyleyse nedir? Türk subayının, hiç bir şart ileri sürülerek kaldıramayacağı bazı gelişmeler olabileceği kuşkusudur. Şu 3 kuşku: Laiklikten taviz vermek, bölücülüğe taviz vermek ve Atatürk''ün şahsiyeti ile uğraşmak. Bunların üçü de gerçekleşmez. Ama her zaman kuşku duyulmuştur. Zaman zaman paranoya hâline bile gelir. Şimdi yeniden canlanması, cumhurbaşkanı seçimi dolayısıyledir. Çankaya''ya, sonradan dönmüş ve pişman olmuş bulunsa bile, Millî Görüş denen gayri millî ve akıl dışı öğretiden ve Erbakan''a bîatten gelen bir kişinin çıkması ihtimali, huzursuzluk oluşturabilir. Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, bu huzursuzluğu silmeye muktedir, şüphesiz büyük bir politikacı, seçkin devlet adamıdır. Darbe değil ama, Türkiye''yi yıllarca huzurdan mahrum kılacak münakaşaların ardı kesilmeyecek, milleti ayrıştıracak bir ortama rıza göstermeyecektir. Sayın Erdoğan, parlak kalkınma ve sıçrama hamleleri ile Türkiye''yi ayağa kaldıracak yetenektedir. Türk devletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak millî hedefini gerçekleştirerek tarihe geçebilir. Başında bulunduğu takdirde, AK Parti''nin 2007 seçimlerini kazanacağı kesindir. Çankaya''dan feragat edecek bir Erdoğan''ın içeride ve dışarıda saygınlığı ikiye katlanır. Bu saygınlığı Türkiye''den esirgememelidir. Erdoğan Çankaya''ya çıktığı takdirde, Atatürk hariç, en genç cumhurbaşkanı olacaktır. Onu böyle bir sabırsızlığa teşvik etmek akıl kârı değildir. Bir huzursuzlukta onların hepsi toz olurlar.
Haleb oradadır
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1918''e kadar merkezi Şam olan Suriye eyaletimiz, bugün Suriye''nin güney ve orta bölgeleridir. Birinci Cihan Savaşı galipleri, Haleb eyaletimizin güneydeki merkez sancağının (ilinin) 10 ilçesini de çok yapay oluşturdukları Suriye''ye bıraktılar, bugün Suriye''nin kuzey kesimidir. Haleb, hâlâ Osmanlı''dır. Araplaşamamıştır. Her taraf Türk''tür. Yavuz Sultan Selim 1516 yılının 29 Ağustos günü Haleb''e girip halîfe olarak adına okunan Cuma hutbesini dinledi. Yavuz, Arap dünyasının büyük kısmını, Araplar''dan almadı. ed-Dewleti''t-Türkiyye=Türk Devleti resmî adını taşıyan Türk Memlûk imparatorluğuna son verip Osmanlı Cihan Devleti''ni oluşturdu.
Suriye''nin kuzeyinde hâlâ 1 milyonun üzerinde Türkmen yaşıyor. Amerika, İran''ı bertaraf edip, Haleb eyaletini Suriye''den koparmayı tasarlıyor. İran''la kavgada Türkiye''yi yanında görmediği takdirde, Suriye''nin kuzey kesimini, Doğu Akdeniz''den Irak''a kadar kalın bir şerit hâlinde, Kuzey Irak''taki Kürdistan''a verecek, Kürtler''i açık denize çıkaracak, Türkiye''nin hiç bir Arap devleti ile sınırı kalmayacaktır. Bu planı görmemek için, öngörüden tamamen mahrum bulunmak gerekir.
Suriye 1944''te bağımsız oldu. Milliyetçi (Baas) sosyalist askerî idare altında bir devlettir. Nüfusun büyük çoğunluğu Sünnî olduğu halde ordu ve yönetim, küçük bir Şii grubun elindedir. Birleşik Amerika''nın resmî terorist devletler listesindedir. Yönetim şimdi, Türkiye''ye şirin görünerek iktidarını sürdürmek istiyor. Amerika tehdid edince Suriye, eteğimize yapıştı. Özal ve Demirel''e Şam''da yaptığı muameleyi ben unutmadım. İhtimamla talim ve teslih edip üzerimize saldığı eşkıya, 30.000 insanımıza ve 200 milyar dolar zararımıza mâl oldu. GAP''ı tamamlıyamadık. Büyük devletler böyle şeyleri asla unutmazlar.
Suriye şimdi birkaç eşkıyayı bize verip, milyonlarca bastırdığı haritalarını muhafaza etmek istiyor. ABD Temsilciler Meclisi başkanı ve muhalefet lideri Nancy Pelosi Hanım, Tayyip Bey''le aynı günde Şam''dadır. Amerika''nın ziyareti, Türkiye''nin ziyaretine gösterilecek Washington ve Tel Aviv tepkilerini önleyecek mahiyettedir. Sayın Erdoğan, Haleb''i ziyaret eden ilk Türk başbakanıdır. Haleb, mutludur.
Gene Cumhurbaşkanlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Haftayı, cumhurbaşkanı kim olacak? konusu ile kapatalım dedik. Çok konuşuldu ve konuşulacak. Ama İran ve Suriye bahisleri kadar gına getirmedi.
Cumhurbaşkanlığı konusu, tabii müddetinden çok önce gündeme çıktı. 7 yıl devlet başkanlığı saçmadır. Atatürk anayasasına aykırıdır. 7 yıl, politikada çok uzun, tükenmek bilmez bir zaman dilimidir.
Ama erken konuşulmasının asıl sebebi, açıkça yazmaktan çekinmemek gerekir, başbakanlık ve Meclis başkanlığı Erbakan''ın Millî Görüş öğretisinden gelen iki siyasetçi tarafından kapatıldıktan sonra, aynı felsefede bir zâtın Çankaya''ya yerleşmesinden duyulan şüphedir. Bu takdirde, Cumhuriyet''in genel ilkelerinin rahatça ve kolayca ihlâli, ortadan kaldırılabileceği endişesi, hattâ cumhuriyetin yıkılacağı vâhimesi oluşmuştur.
Sayın Erdoğan''ın iki ayrı hayat tarzından bahsetmesi, ikisinin de meşru olduğunu söylemesi, Çankaya''da 1923-2007 arasındaki hayat tarzının ilk defa değişeceği vehmini körükledi.
Bu endişeler, kuşkudan ibaret sayılsa bile, vatandaşın ancak üçte bir oyu ile tek başına iktidar ve Yüce Meclis''te egemen olduktan sonra, bir de Çankaya''ya çıkılmasındaki açık dengesizlik, demokrasiyi zorlamak şeklinde algılanacaktır.
Ancak, Millî Görüş''ten ve Erbakan partilerinden gelmeyen AK Parti''li bir milletvekili, geçen haftaki yazımda saydığım vasıfları taşıyorsa, cumhurbaşkanı olabilir. Genel kabûl görür. Sayın Tayyip Erdoğan ise faal, atılgan, iradeli, birinci sınıf icra adamıdır. İktidar sandalyesinde ve başında ikinci bir dönem kalırsa, Türkiye''yi çağdaş uygarlık düzeyine taşır. Büyük Türkiye gerçekleşir. Tarihe altın harflerle geçer. Gürültü patırdı çıkmaz. Türkiye''yi cumhurbaşkanı değil, başbakan idare eder. Bizim sistemimiz ve parlamenter rejim budur.
367 iddiası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
YÖK''ün 367 milletvekili zorunluluğu kararı, Türkiye''yi karıştırdı. Herkes Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin, 184 milletvekili ile açılıp, her türlü müzakereye geçebileceğini biliyordu. Kararın 78 rektörün tek fire vermeden ittifakı ile alınması, hatayı katmerleştirdi.
78 rektörümüzün çoğunluğu hukukçu değildir. Hiç politika ile uğraşmayanları, Meclis, milletvekili, cumhurbaşkanı seçimi gibi konulara girmeyenleri çoktur. Bu da pek tabiidir. Bütün dünyada profesörler, ekseriye, kendi ihtisas sahaları dışına çıkmazlar. Hedefleri, sahalarında ileri gitmektir.
YÖK, kuruluşundan bu yana, MİT, Genelkurmay ve Çankaya ile paralel hareket etmiştir. Bunu hatırlamakta fayda var. Âşikâr ki 367 kararı, Ana Muhalefet Partisi''nin de katılması (veya öncülüğü) ile, Sayın Tayyip Erdoğan''ı seçtirmemek için alındı.
Konu, YÖK''le ilgili değildir. Yetkisi dışındadır. YÖK, böyle bir konuyu gündemine alamaz. Bugüne kadar da almamıştır. Başbakanın cumhurbaşkanlığını önlemek için girişilen bu teşebbüs, aynı zamanda Yüce Meclis''in, daha açık ifadeyle millî iradenin yetkilerine girmek demektir. Binaenaleyh, üzerlerine titrediğimiz üniversitelerimizin bu en yüksek organı, onarılması zor yara aldı. Üzüntümüz, şaşkınlığımızdan fazladır.
Bu derecede yüksek bir anayasal ilmî kuruluşun, tek kişinin veya belirli bir zihniyetten gelenlerin cumhurbaşkanlığını önlemek için böylesine bir çıkışı göze alması, Türk demokrasisi için düşündürücüdür. Herkes düşünmelidir. Düşünmeyi karşı tarafa, başkasına bırakmak olmaz. Hemen önümüzdeki günlerde gireceğimiz genel seçimler sonunda gene üçte bir oyla üçte iki sonucu çıkarsa, huzursuzluk kesindir. YÖK aslında, derin devletin Erdoğan''ın laiklikten sapacağı endişesini vurguladı. BBC''nin tefsiri böyledir.
YÖK''ün kararı, YÖK ile arası açık Sayın Erdoğan''ı, istemediği takdirde bile, cumhurbaşkanlığına zorlayabilir. Acaba YÖK, Tayyip Erdoğan''ı başbakanlıktan, icranın başından uzaklaştırmak için mi böylesine yenip yutulması müşkül bir karar aldı? İster misiniz Sayın Erdoğan''a başbakanlıkta kalıyorum dedirtip YÖK''ü hayal kırıklığına uğratsın?
Barzani''nin çıkışı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kürt lideri Barzani''nin sürpriz olduğu derecede küstah çıkışını, doğru anlamak gerekir. Arkasını Amerika cihan devletine dayayan Barzani, Amerika''nın Türkiye''yi stratejik müttefiki görürse, Kürtler''i yüzüstü bırakacağından korkuyor. Bu korkuyu teşhis edemeyene ben, geri zekâlı derim.
Türkiye Cumhuriyeti''nin bir kaç en büyük dış politika hatasından birini irtikâb ederek 1 Mart günü 2. tezkerenin reddinden sonra, Amerika Kürtler''i kesinlikle bırakmamak durumuna girdi. Ama Barzani, Amerika''nın Kürtler''i nereye ve ne dereceye kadar tutmasının, olayların gelişmesine bağlı bulunduğunu biliyor.
Barzani''nin korkusu, Amerika, İran-Suriye''ye karşı harekete geçerse, Türkiye''nin, Washington''a destek vermesidir. Bu takdirde Amerika''nın, Orta Doğu politikasında, Kürd''e ve Ermeni''ye ihtiyacı çok azalır. Zaten Ankara da, bu iki kıytırık yardımcıya Amerika''nın tavizler vermesine karşı çıkar.
Türkiye Başbakanı''nın geçen ay Bakû''da, İlham Aliyev''e, Azerbaycan cumhuriyeti''nde yaşayan Azeri nüfusun defalarca fazlasının Azerbaycan dışında bulunduğunu söylemesi -ki tarihî bir cümledir- İran''a şok etkisi yaptı. Şokun dalgaları Barzani''yi vurdu. Barzani''nin Türkiye''yi Kürtçe konuşan Türkler''le tehdide kalkışmasında, birinci derecede Tahran''ın teşvikini aramalıdır. Senelerden beri Ankara''yı devamlı uyaran Amerika''nın iznini, buna ekleyiniz.
Türkiye''de Amerika karşıtlığı ve İran-Suriye-Filistin yakınlığı, inanılması zor, mantık dışı bir çizgiye yükseldi. Bu bakımdan Amerika harekete geçerse, pasif kalmamız ihtimali yüksektir.
Amerika Türkiye''nin engel koymasına rağmen Irak gibi Suriye''yi de parçalarsa, Barzani''ye Kuzey Suriye kalın şeridini verecektir. Büyük Kürdistan, İskenderun Körfezi güneyinde Doğu Akdeniz''e dayanacaktır. Haleb''e bile tasalluta kalkışılacaktır. O zaman Kerkük gibi Haleb''in de Türk olduğu tezini savunmak bize düşer.
Irak''a girmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kürt politikasını, devlet sahibi olmadıkları için, küçümsemek doğru değil. Kürt politikası, Amerika''nın himayesine, bu himayenin mutlaka devamına dayanıyor. Kuzey Irak Kürtleri, Amerika elini çektiği takdirde, Türkiye, İran ve Arap devletleri tarafından cezalandırılacaklarını biliyorlar. Devlet kurabilmek ihtimali de kalmaz. Türkiye, Amerika''nın zaten müttefikidir. Üstelik Amerika tarafından stratejik müttefik olması teklif edilmiştir. Yani İngiltere, Kanada, Avustralya, İsrail gibi. Türkiye, stratejik ittifakı benimsediği ve dış politikasını Washington''la paralelleştirdiği takdirde, Kürtler''in ve Ermeniler''in papuçlarının dama atılması, realpolitik''in sert, merhametsiz kanunları gereğidir. Binaenaleyh Barzani''nin ve emsalinin, Türkiye ile Amerika''nın arasını açmak, en büyük hedefleri, eski tabirle aksây-ı emelleridir.
Kuzey Irak''a müdahalemiz, o derecede şefkatle davranageldiğimiz Kürtler''e askerî harekâtın icabı sert muamele etmemiz, Amerika, hattâ Avrupa Birliği ve Arap âlemi ile aramızı açacaktır. Türkiye yalnızlığa, içine kapanmaya itilecektir. Kaldı ki, Kuzey Irak''ta PKK''yı yakalamak, muhâli zorlamak olur. Elbette gerekli istihbarat yapılıp yıldırım savaşına girilir. Ancak Kürtler''in de askerimizin hareketini anında öğrenecekleri gerçektir. Zaten Amerikalılar hemen bildiriverirler. Hududu geçtiğimiz an PKK, kayıplara karışacaktır. Halkın içine girecektir. Çok uzaklara kaçacaktır. PKK''lı olmayan Kürtler''e gelince, onlar da bizimle vuruşmaya başlayacaklardır ki, bütün dünyaya karşı Türk emperyalizminden feryâd etmek imkanı oluşsun...
Yükselen Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan''ın kısa Almanya ziyareti başarılı geçti. Şansölye Angela Merkel Hanım, Türkiye ile Avrupa Birliği müzakerelerinde 2 chapter açılarak ilerlendiğini, AB dönem başkanı Almanya adına beyan etti. Türkiye''ye karşı ahde vefa ilkesinde kararlı bulunduklarını ekledi.
Yarım asırdır Türkiye ile AB ilişkilerinin süregeldiği, bu şekilde teyid edildi. İlişkilerin çok defa kesilmesinde, aksamasında, gevşemesinde, kıvırtılmasında Türkiye''nin iç ve dış problemlerinin birinci derecede sorumlu olduğunu unutmamamız gerekir. Avrupa''nın münasebetsizliği, ikinci derecededir. Bu tarihçeyi doğru bilmeyenler veya çarpıtanlar, suçu Avrupa''ya yüklerler.
Hannover fuarında Türk pavyonu ve sanayi mamulleri ağırlıklı ve gösterişli idi. Milletlerarası bu fuarda Türk pavyonu, İtalya''dan sonra en geniş alana yayılan ikinci pavyondu. Çok iddialı Çin bile 3. sırada idi.
Hâsılı Türkiye, başını almış bir yerlere doğru gidiyor. Ne dışımızdaki şer mihrakları ve Türkofob kompleksliler, ne içimizdeki kalın kafalı statükocular, bu ileri gidişi durduramaz. Artık bu hızı kesmek mümkün değil.
Yeter ki biz, kendi ayağımızla kendimize çelme atmıyalım. Bazı konularda aymazlığımız şaşırtıcıdır, inanılmaz gibidir. Berbat ve antidemokratik bir seçim yasasına el bile değdirmeden seçimlere gitmemiz bir örnektir. İnşallah seçim sonrası huzursuzluk getirmez. Zira seçimler, yeni ümitler, huzur ve düzen için yapılır.
Cumhurbaşkanı seçiminde, ardından genel seçimlerde kavgasız, soğukkanlı davranıp iyi sonuçlar alırsak, önümüz açılır. Türk Devleti''ne Dünya 20.''si olmak yakışmaz. Önümüzdeki 10 yıl içinde 10.''luk için kafa patlatalım, biribirimizi nasıl mat ederiz diye değil. Dünya 1.''si bulunduğumuzun üzerinden çeyrek bin yıl bile geçmedi...
Irak için konferans
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''a komşu devletler konferansı Mısır''da toplanacak. Kahire''de değil de, Mısır''ın Kızıldeniz üzerinde, Sina yarımadasında son yılların turistik modası Şermü''ş-Şeyh''te...
Konfransın Türkiye''de, Batı dünyası ile Şarkın iki bin yıldır kesiştiği yeryüzünün 2 kıt''a üzerine kurulu tek şehri İstanbul''da toplanması için hükûmetimiz, Başbakan Erdoğan, dış işleri bakanı Gül, büyük arzu ve gayret gösterdiler. Olmadı. Kıdemi dolayısıyle ağırdan alan Mısır cumhurbaşkanı Hüsnî Mübârek, Türkiye''ye sürpriz ziyaret bile yaptı. Irak hükûmeti Türkiye''yi istemedi. İran Türkiye''nin de, Mısır''ın da öne çıkmasına karşı idi. Dostumuz Muttakıy, acele Ankara''ya geldi. Bu vesileyle kabine toplantımızın başka güne bırakılmasına çok hayret ettiğimi okuyucularımdan saklamayacağım.
Sonunda konferans Mısır''a kaydı. Mısır, Irak''ın ırakındadır. Irak''ın komşusu falan değildir. Kâğıt üzerindeki tarihî Arap Birliği''nin merkezidir. Araplar''ın liderliğini petrol zengini Suûdîler''le çekişir. Halbuki iki düzine Arap devletinin her biri kendi başlarına birer âlemdir.
Konferansa Amerika da katılıyor. Condoleezza Rice''ın bizzat geleceği söyleniyor. Bakalım Irak''ın derdine ne çare bulunacak?
Irak, dertli doğan bir devlet. Her karış toprağında 1914-18 savaşında 6. Ordumuz''un kanı var. Bu devlet, sonunda kendi halkına bile kıyıcı kanlı diktatörlerin eline düştü. Baas mikrobunu kaptı, Arap birliğine soyundu. Rusya''ya güvendi. Rusya dünya politikasından el çekince, Amerika ile iyi ilişkiler kuramadı. Cüssesine bakmadı, Pentagon''a, Beyaz Saray''a, Kongre''ye, hattâ Başkan''ın şahsına dayılanmaya kalkıştı.
İstanbul''da Irak konferansı toplayamayan Türkiye, aslında böyle bir konferans için en çok çalışan, en hevesli devletti. Şermü''ş-Şeyh''in astropikal ikliminde gevşeyecek delegelerin bir neticeye varacaklarını sanmam. Amerika ve İran dış işleri bakanlarını aynı masada oturtmak niyeti gerçekleşse bile, havanda su döğülecektir. Berlin''de Merkel, Erdoğan''a, Hamas''a destek vermemesini istedi. Ankara şimdi Pakistan''la Afganistan''ın arasını bulmaya çalışacak. Bu arada meraka kapılmayalım, cumhurbaşkanı ve genel seçim konularında bir ihmalimiz bahis konusu değildir.
Malatya cinayeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Malatya''da 3 kitapçının domuz stili iple bağlanarak ekmek bıçağı ile boğazları kesildi. Maktullerden biri Almanya tab''ası idi. Lânet olsun! Bin defa lânet olsun! O yayınevi İncil satıyor ve misyonerlik ifa ediyormuş. Biz, başta Almanya, Avrupa''da binlerce cami yapıp dinî kitaplarımızı serbestçe satmıyor muyuz? Ama Hristiyanlar Türkiye''de aynı şeyi yapamazlar zihniyeti, Türk''ün binlerce yıllık geleneğinde asla olmayan, Türk''e yaramaz, yakışmaz, muzır bir öğretidir. Olayı ânında dünya ajansları, televizyonları, radyoları, basını, çoğu birinci haber olarak geçti. Şöhretimize şöhret, şânımıza şan katıldı! Avrupa Birliği, üzüntülerini bildirdi. Daha evvelsi gün Türkiye''yi öğen Panama''da bulunan Almanya Dış İşleri Bakanı, şiddetle protesto etti. Trabzon''da İtalya tab''ası Katolik rahip Santoro, süper bir tabanca ile öldürüldü. İtalya, Türkiye''nin dostudur, ses çıkarmadı. Ama akabinde Roma''da bir otobüs içindeki 15 Türk iş adamı öldü. Ermeni gazeteci Hrank Dink, İstanbul''da gene tabanca ile vuruldu. Şimdi Protestan bir Alman... Bakalım Almanya nasıl tepki verecek? Bize yabancı kültürlere bu hınç nedir? Babalarımızın, atalarımızın, Hristiyanlar ve Museviler, hattâ Asya''da Budistler ve Brahmanlar''la iç içe, yan yana yaşadığımız anlı şanlı imparatorluk dönemlerimizi nasıl bu derecede unuttuk? Nasıl bu sapıklıklara dûçâr olduk? Kaatil gençlerin bu işi din ve vatan için yaptıklarını söylemesi, dehşeti arttırıyor. Suçlular gerçi yakalandı. Ancak, Türkiye''nin AB ve ABD ile arasını bozarak bizi içimize kapanmaya mahkûm etmek için yapıldığı güneş gibi âşikâr olan bu cinayetleri düzenleyen irade, alelusul meçhul kalacak.
Türkiye bundan kötü, bundan daha zarar veren, Türk''ü bu derece küçülterek dünyaya mahcûb eden eylemlere maruz kalmamıştı.
Yaşadığımız coğrafya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Merkezinde yer aldığımız Balkanlar-Kafkasya-Orta Doğu ve Karadeniz-Doğu Akdeniz coğrafyasında güçlü Türkiye isteyen devlet yok. Eski Osmanlı veya Türk eyaletleri olan bu Arz parçasında Türkiye''yi güçlü görmek isteyenler Türk cumhuriyetleri ile Pakistan ve daha doğudaki Müslüman devletlerinden ibarettir. Amerika ve Avrupa Birliği''ne gelince, onlar da ortalama bir Türkiye''yi, Büyük Türkiye''ye tercih ederler. Mısır ve İran gibi iddialı devletlerin Orta Doğu''da Türkiye''nin 1918 öncesi gibi belirleyici devlet olmasından ödleri kopuyor. Bu coğrafyada Afganistan ile Irak, ABD işgali altındadır. Zaten kötü geçen son dönem tarihlerinin en berbat yıllarını yaşıyorlar. Coğrafyanın petrol çıkaran veya petrol akışının yolu üzerinde bulunan ülkeleri arasındadırlar. Afganistan sırasıyla kendi yerli komünistlerinin, sonra Rusya''nın, sonra Müslüman''lığın yüz karası Taliban çetelerinin, nihayet Amerika''nın işgaline uğradı. 1000 yılı civarında Oğuzlar''ın -Osmanoğulları gibi- Kayı boyundan Sevüktegin''in ve oğlu Gazneli Sultan Mahmud''un Hindistan''da 850 yıl için Müslüman Türk egemenliğini kuran hareketlerinin merkezi Gazne şehri bugün Afganistan''da yıkıntı hâlindedir. O azametli tarih, gerçekten mazi olmuştur. Filistin''de 3 semâvî dinin gözbebekleri Kudüs ve Halîl gibi beldeler, bugün savaş sahasıdır. Irak''taki İslâm''ın kutsal mekânları ise bombardıman altında bulunuyor. Halbuki Mezopotamya ve Nil vâdisi, medeniyetin başladığı bölgelerdir. Tarih, Milâd''dan önce 3300''e doğru Sümer''de başladı. İlk Abbâsîler döneminde (750''lerden itibaren) Bağdad, dünyanın en medenî beldesi idi. Şimdi hâline dostları değil, düşmanları bile ağlıyor. Türk demokrasisinden, atom bombalı İran''dan, kendini çok beğenen Mısır''dan, petrolcü Suudiler''den, hâsılı bu derecede biribirine benzemez devletlerden medet umuyor. 2 milyon Iraklı, Suriye ve Ürdün''de mülteci yaşıyor. Irak Kürtleri''ne gelince, Irak umurlarında bile değil. Onlar, devletlerini kurmak derdinde ve bunun için dünyayı ateşe verebilirler... ..... Tam 37 yıl önce Türkiye Gazetesi''ni kuran Dr. ENVER ÖREN''i ve devam ettiren
MÜCAHİD ÖREN''i alenen kutluyorum
2007''nin geri kalanı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''de gündem, yarından itibaren politikaya odaklanacak. Bu yazımız, sohbet mahiyetindeki son makalemizdir. Artık cumhurbaşkanı adayımız, partilerin oy kapasiteleri, Irak''a karşı tutumumuz gibi konuların içinde düşüncelerimizi sunmaya çalışacağız.
Sayın Tayyip Erdoğan''ın göstereceği aday cumhurbaşkanıdır. Kendisi olsun, başka bir AK Parti milletvekili olsun, yüce Meclis''çe seçilecektir. Meclis aritmetiği ortadadır. Bundan dolayı, adayın şahsiyeti üzerinde çok yoğun fikir teatileri, bütün politikayı, bütün medyayı meşgul edecek.
Sonra maaşallah (veya maazallah) bir düzine parti ile seçime gireceğiz. Eşyanın tabiatı değişmediği takdirde, AK Parti''nin 1. çıkacağı bir seçim... Türkiye''nin istikbali belirecektir. Yeni bir cumhurbaşkanı, yeni bir hükûmet...
Dış politikada Türkiye de, tıpkı stratejik müttefikimiz Amerika gibi, Irak''a odaklandı. Ankara''nın Tahran ve Şam ile teklifsizlik, hattâ lâubalilik derecesinde yakınlaşmasına Washington''ın sinsi ve açık tepkilerini göreceğiz.
En çok bizim oluşmasına çalıştığımız Irak''a Komşu Devletler Konferansı''na hayal kırıklığı ile başlıyoruz. İstanbul yerine Mısır, beklemediğimiz bir münasebetsizlikti. İran bile telâşlandı. Türkiye''den fazla Araplar''dan çekindiği anlaşıldı. İran''ın bu telâşı Washington''da bizim sicilimize düşüldü. Sözüm ona Irak hükûmetinin bizi sevmediği, bize güvenmediği âşikâr oldu. Halbuki Irak''ın birliği politikasının şampiyonu idik. Mısır, Araplar''ın işinin kendisinden sorulacağını kanıtladı. Mısır''a yılda 9 milyar dolar ödeyen Amerika da sanıyorum Başkan Mübârek''i destekledi. Onu kendisine, Erdoğan''dan daha yakın bulduğu ortaya çıktı.
Şark''ta, hele Yakın Doğu kesiminde, elini verenin kolunu kurtarması büyük hünere bağlıdır. İşte böylesine atmosferde, 2007''nin ilk üçte birini tamamlıyoruz. Yılın geriye kalan üçte ikisinde Türkiye''mizde politika, çok hararetli geçecektir. Kötü gelişmeler olmasın, gene baş aşağı gitmeyelim de, bünyemiz, sürprizleri karşılayacak güçtedir...
Yeltsin
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçtiğimiz 20. yüzyılın son çeyreği, bilgisayar ve internet dünyası oluşturmakla kalmadı. Politika alanında da, büyük şahsiyetler yetiştirerek bizi 21. yüzyıla ve 3. Binyıl''a taşıdı.
Amerika''da Reagan ve Clinton, İngiltere''de Thatcher, Fransa''da Chirac, Almanya''da Kohl ve Schröder, Rusya''da Gorbaçov... bu isimler arasındadır. Bizde Demirel ve Özal da bunlar ayarındadır.
Reagan''la Thatcher, dehalarını birleştirdiler. Yan yana, hatta yekpâre durdular. Hiç taviz vermediler. Zaten Sovyetler Birliği çok yapay ve en insan düşmanı sistemdi. Çatırdadı, çözüldü, yıkıldı. Gorbaçov, nadir iyi komünistlerden biri idi. Sistemi kurtarmaya çalıştı. Ama komünizmin ıslahına çare yoktu. Hürriyetle yan yana durması mümkün değildi. Ruslar, böylesine bir belâya dûçâr olmuş, on milyonlarcası can vermiş, boyun eğmiş, katlanmıştı. Moskova''dakiler, Kaliforniya kumsallarını, iyi komünistlere yazlık şeklinde tevzi etmeye kalkışmıştı. 20. asrın en büyük bestekârını yetiştirmiş bir millet, böylesine yalanları yutmuştu. Arz gezegenini Ruslar hesabına pençesine geçirmek iddiasındaki komünizm artık iflâsa yaklaşmıştı.
Yeltsin, 76 yaşında öldü. Rusya''da komünizmin sonunu getirdi. Gorbaçov''dan 7 yaş büyüktü. Gorbaçov gibi komünizmi düzeltmeye, yumuşatmaya falan kalkışmadı. Komünizmi bütünüyle reddetti.
Toprağı bol olsun, epey acayip tarafları vardı. Votka illetinden kurtulamadı. Komünist mürtecileri, tank üzerine çıkarak korkuttu. Amerika''nın açık desteğini almaktan çekinmeyerek seçim kazandı.
Bana göre ikinci büyük tarihî başarısı, yerine Putin gibi müstesna bir halef bırakarak zamanı dolmadığı halde çekilmesidir. Büyük milletler böyle çıkışlarla kendilerini kurtarıyorlar.
Cumhurbaşkanı seçmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Abdullah Gül''ün cumhurbaşkanı adaylığı, oldukça yaygın bir kabul gördü. Hem Türkiye''de, hem Türkiye dışında...
Tayyip Erdoğan''a kibarca hayır diyen TÜSİAD, Gül''ü hemen benimsedi. Sanırım Washington da olumlu karşıladı. Erdoğan''ın Amerika''dan eksiler aldığını tahmin etmek zor değil. Gül''ün hanesine şimdiye kadar ne düşüldüğü hakkında bir şey söyliyemiyorum. Medyaya gelince, gerek iç, gerek dış basın ve yayın, Gül''ün ılımlılığını vurgulayarak ümitlerini belirtti.
Buna rağmen Sayın Gül''ün gürültüsüz patırdısız Çankaya''ya çıkmayacağının bütün emareleri ortadadır. YÖK''te silâh patlaması, tahriklerin ne mertebe yükselebileceğinin kötü bir göstergesidir. Yasama döneminin 4 yılı geçmesi, tansiyonu arttırmıştır. Zira demokrasilerde 3 yılın sonunda seçmenin bıkkınlık göstergesi mutattır.
Abdullah Gül''ün Yüce Meclis tarafından seçilmesi bekleniyor. Ancak cumhurbaşkanlığı konusu üzerinde münakaşa, seçimlere kadar sürüp gideceğe benziyor. Seçimlerde AK Parti 2002''ye yakın sonuçlar alır, hattâ yüzde 40''ı geçerse bile seçim yasasının millî iradeyi yansıtmadığı ileri sürülecektir. AK Parti zayıf ihtimalle tek başına iktidar oluşturmayacak sayıya düştüğü takdirde ise koalisyon şartları sertleşecektir.
Cumhurbaşkanlığı-Meclis başkanlığı-başbakanlık-hükûmet vs silme AK Parti''de kalırsa, politik memnuniyetsizlik zirve yapacaktır. Pekiyi ne olacak? Demokrasilerde süt liman ortamda politika yapmak mümkün değildir. Bu ortama alışmaktan başka çare yoktur. Kimsenin ağzını açamadığı yönetimlerden Allah''a sığınırız.
Demokrasinin yazılı ve yazılı olmayan cihanşümul kurallarından elbette taviz vermiyeceğiz. Ancak demokrasi ile çağdaş uygarlığa ulaşabileceğimizin aksi takdirde yerimizde sayacağımızın tam şuuru içinde bulunacağız.
Bildirge hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Nisan, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İmparatorluk ve Cumhuriyet Türkiyesi''nde askerî darbelerin tarihini yazdım. Hiçbirinin devlete hayır getirmediğini, derece derece olmakla beraber hepsinin devlete zarar verdiğini anlattım. En büyük zararı bizzat ordunun gördüğünü vurguladım.
Son dokuz buçuk asırda (9.5 yüzyılda) ordumuzun, aynı zamanda, Türkiye devletinin bel kemiğini oluşturduğunu belirttim. Bugün de bulunduğumuz coğrafyada çok kudretli, ekonomik gücümüzün üzerinde silahlı kuvvetlerimizin, millî bekamız için şart olduğuna eminim. Türkiye''nin jeopolitik durumundan sonra en büyük gücü, silahlı kuvvetlerimizdir. Bunu bütün dünya biliyor.
Askerimize, subayımıza, toz kondurmam. Ne çare ki serde tarihçilik var. Mesleğimin şerefini korumak mecburiyetindeyim. Gerçeğe aykırı bir şey yazarsam, her devre göre değişgen resmî tarihçiler arasına girerim. Böyle bir şey yapmadım, yapmam.
Okuyucularım, bu kadar sözü, Genelkurmay''ın gece yarısı bildirgesi için söylediğimi elbette anladılar. Ben Türkiye''nin, Batı demokrasilerinden zerre kadar eksiksiz bir rejimle yönetilmesini isterim. Türk''ün bundan aşağısına razı edilmesine karşıyım. Demokrasilerde komutanlar, yürütmeden ve Türkiye''de uçan ve uçmayan kuştan sorumlu başbakanımızla görüşürler. İstedikleri Türkiye adına olduğu için, mutlaka yerine getirilir. Demokrasilerde böyledir. Her şey muâsır medeniyet seviyesine erişmek içindir.
Türkiye''de tam demokrasi, subayımızı, Avrupa devletlerindeki meslektaşları gibi saygın bir statüye taşır. Bugünkü saygınlıklarının eksileceği, vehimden ibarettir. Ayrıca, Türkiye''nin jeopolitik hususiyeti dolayısıyle, Batı''nın rahat ülkelerindekilerden fazla bir statü de yadırganmaz. Bundan ötesi mümkün değildir. Subay kesinlikle politikaya giremez. Bunun için üniformasını çıkarıp silahlarını bırakması gerekir.
Bu tablo, olması gerekendir. Krize bir de asker gözüyle bakmak lâzımdır. Genelkurmay niçin rahatsızdır? Buna sağlam teşhis koyamazsak, daha, çok bildirge dinleriz (muhtıra yeriz demiyorum). Ne isteniyor? Yarına...
Krizin kökenleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1) 4 yılı aşan yasama döneminin, 2) yüzde 10 barajının ve üyelerin eşit olmayan seçmen sayısı ile seçilmesinin, 3) 400''ü aşan milletvekili sayısının, 4) yasama müddeti boyunca hiç revizyon görmeyen kabinenin, sakıncalı bir demokrasi doğuracağını bu sütunda, her üç beş ayda bir tekrar tekrar yazdık.
2002 seçimlerinde, onda dokuzu aşan inanılmaz nisbette ilk defa milletvekili olan bir kadro Yüce Meclis''e girdi. Elbette bu kadro da kesin şekilde millî iradenin sahibi ve temsilcisidir. Ama politik tecrübe eksikliği mutlaka kendini belli eder. Yasama meclislerinin dörtte birinin yenilenmesi makuldür. Üçte bir bile, sakıncalı çizgiye teğet geçer. İnanmayanlar, Batı demokrasilerindeki meclisleri incelesinler. Yasama müddeti sadece 2 (iki) yıl olan ABD Temsilciler Meclisi örnektir.
Askerî müdahaleler, tecrübeli politikacı kadrolarımızı kesip biçince, çok aksaklık doğdu. 1961 ve 1982 askerî anayasaları, Atatürk anayasalarına aykırı şekilde, âdeta millî iradeyi yasama meclisinden alıp seçilmemiş kurumlara verdi.
1) Laiklik, 2) bu devletin yalnız, münhasıran ve mutlak şekilde Türk devleti olduğu ve cihan yıkılsa başkaca tarif edilemeyeceği, 3) Atatürk''ün bin yıl millî kahraman kalacağı gibi 3 ilkenin ihlâli halinde, derin devletin politikaya müdahale edeceğini, hiç bıkmadan, usanmadan, utanmadan, her üç dört ayda bir yazdım.
Genelkurmay bildirisi (veya bildirgesi), Türkiye Cumhuriyeti için vahîm bir gelişmedir. Aynı şeyleri Genelkurmay Başkanı, Başbakan''ın yüzüne karşı veya Kurul''da söylese daha iyi olurdu. Endişe nedir? Hükûmet ve Meclis başkanlarından sonra Çankaya''ya da Millî Görüş ekolünden gelen bir zâtın çıkmasının, Türk devletinin temel ilkelerini ihlâl edeceği endişesi, bildirgede ifadesini bulmuştur.
Abdullah Gül''ün yumuşak ve sevimli şahsiyetine TÜSİAD, ABD ve AB''den itiraz gelmediği halde, derin devletin tereddütlerini ortadan kaldırmaya yetmedi. Yetmeyeceğini, adayın AK Partili bir milletvekili olabileceğini, fakat Millî Görüş partilerinde milletvekilliği yapmamış, hiçbir şekilde itham edilmemiş, makam ile mütenasip mutlak liyakat sahibi bulunmasının şart olduğunu yazmıştım.
Başbakan, Genelkurmay Başkanı ile diyalog hâlinde, hızla krizi atlatmaya çalışmalıdır. Yeni bir askerî müdahale, güzel Türkiye''ye bir 10 yıl daha kaybettirir. Ama ''Millî Görüş''ü bertaraf etmek uğruna asker, bunu göze alabilir.
Krizi yönetmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Seçim, demokrasilerde, krizlerin ilacıdır. Yeni kadrolar oluşturarak yeni ümitlerin ufkunu açar. Ülkenin sahibi halk, beğenmediklerini sandıklara gömer, hâk ile yeksân eyler. Gözüne kestirdiklerine oy yağdırır, iktidar yolunu açar.
Demokrasi şahlanır. Millî irade ortaya çıkar. Ama şartları vardır: Seçim kanunu sakat, düzensiz, modası geçmişse, aksaklık olur. Münakaşalara, gerginliklere zemin hazırlar.
Biz, berbat bir seçim yasası ile seçimler yaptık. Üstelik 4 yılı aştık. Yasayı düzeltmek için ne iktidar, ne muhalefet, kılını kıpırtdatmadı.
Birinci parti durumundaki AK Parti''yi anlamak mümkün. Nasıl olsa birinci çıkacağının güveni içinde, bir de çıkarabildiğim kadar çıkarayım hevesine kapılıyor. Ama diğer partilerin akıllarına şaşıyorum. Bir aksama gerçekleşirse, dışarıda kalırlarsa, bu sütunda, o partileri yönetenlerin liyakatsizliklerini ismen, ağır ithamlarla sergileyeceğim. Zira ancak eksik akıllılar, millî iradeyi çarpıtmaya göz yumar.
Seçmenin ne yapacağı belli değildir. 1995''te 1. parti olarak başbakanlığı kapan Ecevit''in partisi 2002''de yüzde 2.2 oy aldı. Önümüzdeki temmuz içinde yapılacak seçimde seçmen, AK Parti''nin askerle geçinemediğine karar verirse, Milliyetçi Hareket Partisi birinci çıkar. Askerin AK Parti''yi mağdur kıldığına inanırsa, gene Adalet ve Kalkınma Partisi birincidir. Diğer partiler sınıfta kalır. Bunun dehşet senaryosu olduğunu biliyorum. Ama en uç senaryo da değildir. AK Parti''nin silme 550 çıkaracağı seçim, en uç senaryodur. Matematikte kara cümle sahipleri bile bu ihtimalin varit bulunduğuna inanırlar.
Demokratik düzenimiz gereği her şeyin sorumlusu başbakandır. Tayyip Erdoğan bu krizi doğru yönetirse, halkımızca devlet adamı kimliği sandıkta tescil edilecektir. Doğru yönetemezse, halkımız, devlet adamlığı vasfından şüphesini açığa vuracaktır.
5+5=7
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anayasa Mahkemesi''nin kararı, daha çok siyasî olduğu şeklinde değerlendirildi. Yeni yasama meclisini, gene eski şekline getireceği açıktır. Zira aksi takdirde TBMM çalışamaz, âtıl, battal hâle gelir. Ama yanlış tutumlar neticesi Siyaset, bildirgeye muhatap kılındığı için, Yüce Mahkeme, bu kararla, demokrasiye yol açmayı düşündü sanıyoruz.
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin tarihi boyunca verdiği en önemli kararlardan biri veya birincisi, 29 Ekim 1923 gece oturumunda cumhuriyetin ilânı ve TBMM reîsi Gazi Mustafa Kemal Paşa''nın ilk cumhurreisi seçilmesidir. 287 milletvekilimiz vardı. 158''i oylamaya katıldı ve tamamı olumlu oy verdi. 129 milletvekili bu tarihî oturuma katılmadı. Bu, 2. dönem (1923-1927) meclisidir. 1 yıl erken seçime sevk edilen Atatürk''ün monarşistleri dışarıda bıraktığı 1. Meclis''ten (1920-1923) cumhuriyet kararı almak kolay değildi. Katılan milletvekili sayısına bakılırsa, 2. Meclis''ten çıkarmanın da kolay gerçekleşmediği anlaşılır.
5+5 süper formülünün gerçekleşmesine gelince, çok şüphelidir. Bir yerlere takılacaktır. Bu derecede hayatî bir değişiklik, aceleye getirilemez. Zira tam bir rejim değişikliğidir ki, Atatürk için bile uygulanmadı.
Cumhurbaşkanını halk seçtiği takdirde, Erkan Mumcu değil, Tayyip Erdoğan veya Abdullah Gül seçilir. Bu husustaki kanaatim kesindir. Aynı 5+5 formülüne Mumcu''nun üstâdı Mesut Yılmaz da liyakatsiz müşavirleri tarafından ikna edilmişti. Sezer geldi. 5+5, asıl AK Parti''nin gerçek ve gerçekçi hedefidir. Nasıl uygulayacağını düşünüp duruyordu. Bugün AK Parti, Mumcu''ya müteşekkirdir. Politikada çok bilenin çok yanıldığını göre göre bir ömür tükettik.
Pekiyi, halk seçtiği takdirde bile, cumhurbaşkanının cumhuriyeti özümsemediği ileri sürülürse ne olacaktır? Ayrı bir münakaşa zemini oluşacaktır. Çankaya''da huzur içinde bulunmayan bir cumhurbaşkanı ise, görevlerini mutlaka aksatır.
Anayasa değişikliğini, hattâ yepyeni bir Anayasa yapmayı, 2007 Meclisi''ne bırakmak doğrudur. Son çalışma günlerini yaşayan bugünkü Meclis, müddetini şerefle tamamlamıştır. Ancak, saçma sapan hâle gelmiş seçim kanununu düzeltmemiştir. Bu yasa ile seçimlere gitmek, tartışma ve çekişme konuları çıkaracak sonuçlar verirse, milletçe üzülürüz.
2007 siyasî krizi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2007 krizi, siyasî tarihimizde önemli yer alacaktır. Neden çıktı? Kökenlere inersek, vaktiyle birtakım cahil ve muhteris politikacıların yasama dönemini 4 yıldan 5 yıla çıkarmalarını belirtmek gerekir. 5 yıl, anayasal ve meşru oldu. Ancak hiç uygulanmadı. İlk defa AK Parti, uygulamak için ısrar üzerine ısrar etti. 5. yıla, hem de aynı kabine (hükümet üyeleri) ile girildi. Ve huzursuzluk başladı. AK Parti''nin 2002-2007=5 yıl iktidardan başka 2007-2014=7 yıl da Çankaya''yı elinde tutmak istediği, bunu hakkı saydığı ortaya çıktı. Bu istek de anayasal ve meşrudur. 4 yıl sonunda seçim yapılsa idi, cumhurbaşkanını yeni meclis seçecekti. Ancak demokrasilerin gayri mektûb (yazılı olmayan) kuralları da vardır. İster inanın, ister inanmayın, yazılı kurallar derecesinde riayet edilegelmiştir. Devletin zirvesini teşkil eden 1. ve 2. ve 3. makamların aynı partiye verilmesi için, asgarî yüzde 50 civarında oy (milletvekili sayısı değil, genel seçim oyu) gerekir. AK Parti ise, üçte bir oyla üçte iki milletvekili çıkarmakla, hattâ genel seçmen oyunun ancak dörtte birini almakla vurgulandı.
Bir de Çankaya''ya cumhuriyeti özümsemiş bir kişinin bulunması şartı eklendi. Millî Görüş felsefesinden ve Erbakan ekolünden gelenlerin bu vasfı taşımadıkları ima edildi. Abdullah Gül, cumhurbaşkanı değil, başbakan olmak istiyordu. Ancak Erdoğan''ın başbakanlık ve genel başkanlıkta kalması için güçlü istekler yükseldi. Gül, cumhurbaşkanı adaylığını kabullendi. Erdoğan''ın gerçek hedefi ise, bizim sezebildiğimiz kadarı ile, halkoyu alarak cumhurbaşkanı yani fiilen yarı başkan seçilmektir. Özal ve Demirel''in de bu arzuyu taşıdıklarını, ikisinin de yakınında bulunduğum için iyi biliyorum. İkisi de Büyük Türkiye''yi oluşturmak için yetki yetersizliğinden şikâyetçi idiler. Atatürk sistemine inanırım. Parlamenter sistemdir. Gerçi 1961 ve 1982 askerî anayasaları ile Meclis''in yetkileri seçilmemişlerle paylaştırılarak değiştirildi. Ancak cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesi isteği, popülisttir ve tehlikelidir. Hesapta olmayan kişiler seçilebilir. Cumhurbaşkanının sivil ve politikadan gelmesi ise en iyisidir.
5+5 krizi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hukuk ve yasalar, ihtiyaçlara göre düzenlenir. Hukuka ve yasaya uydurmak için ihtiyaçları eğip bükmek bize mahsustur.
Politikacı, ne yapacağını şaşırdı. Böyle bir psikolojik ortamda 5+5 süper formülü ortaya atıldı. Yüce Meclis''te cumhurbaşkanı seçilememesi dolayısıyla iktidar partisinin kızgınlığını anlıyorum. Ancak 5+5''in gerçekleşmesi hâlinde Türkiye devletinin cumhurbaşkanının statüsü -teşbihimdeki münasebetsizliği lutfen af buyurun- ne deve olur, ne kuş!.. Bize mahsus bir yarı-başkan tipi oluşur. Geleneklerimizi izleyerek haddini aşar, otoriterliğe soyunur. Başbakan olacak kişi ile bir güzel çekişmeye girişir. Yürütmenin başı benim falan der. Bütün yetkileri Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde toplayan Atatürk''ün demokratik laik cumhuriyeti bozulur. Bütün dikkatler bu başkan-başbakan kavgasına odaklanır. Ekonomik ve stratejik hedeflerimiz, Avrupa standartları, Büyük Türkiye, çağdaş uygarlık... Millî hedef olarak neyimiz varsa bizden o kadar uzaklaşır ki bir daha yetişebilmek için tıknefes oluruz. Bu milleti tıknefes bırakmıyalım! Adalet ve Kalkınma Partisi''nin, nasıl olsa gerçekleşmeyeceğini bilerek 5+5''i ortaya attığı ithamı doğru ise, cevabım şudur (doğru değilse özür dilerim): Politika, Amerikalılar''ın tabiriyle, bir çeşit oyun san''atı sayılabilir. Ama fazla kurnazlık kaldırmaz. Kurnazlık; akla, mantığa, zekâya, dehâya ziyandır, bunların düşmanıdır. Bu kadar şümullü bir rejim değişikliği, tarihî bir karar, yönetimde en ciddi dönemeç mahiyetindedir. Bir kaç haftaya falan sığdırılamaz. Hele müddetini tamamlamış, seçim ilân etmiş bir Meclis, bu yükü kaldıramaz. AK Parti, 4 yıl içinde, Türkiye''yi dünyaya açtı. Devraldığı müflis ekonomiye can verdi. Büyük hizmetler yaptı. Gider ayak 5+5 gibi tam popülist, dalgalı, muzır olabilme ihtimali yüksek teşebbüslere girmemesi daha iyidir. Büyük partilerimiz zarar görmemeli. Bizdeki kadar kolay parti harcayan demokrasilerde önemli aksamalar, âdet hâline gelir.
Sarkozy''nin kimliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Nicolas Sarkozy, Fransa cumhurbaşkanı seçildi. İç işleri, maliye, ekonomi bakanlıklarında bulunmuş, 52 yaşında, Chirac yetiştirmesidir. Son yıllarda, Chirac''ın bir 7 yıl daha seçilmeye heveslendiğini anlayınca, üstâdını yokuşa sürmeye başlamıştı. Çok yüksek kültürlü de Gaulle''ün, Chirac''ın halefi olarak şimdi, dış politikayı öğrenecek, coğrafya ve tarih bilgilerini gözden geçirecektir.
Fransa''da 5. Cumhuriyet sallantıdadır. Zaten Madam Royal seçilse idi, 6. Cumhuriyet için referanduma gideceğini vaat etmişti.
Sarkozy, Küçük-Asya tabirinden, Türkiye''nin Asya''da yer aldığını sanmıştır. Tabii coğrafya bakımından büyük kısmı ile Asya''dadır, o kadar. Asya ülkesi olsa idi, Türkiye''nin nasıl Avrupa Konsili, Gümrük Birliği, NATO, posta ve yayın birliği gibi pek çok Avrupa kuruluşuna üye olduğunu pas geçmiştir. Avrupa Birliği ile Türkiye, yarım asırdır karşılıklı taahhütlerde bulunmuşlardır.
İstanbul, Avrupa''yı yöneten Roma imparatorluğunun ve 1920''ye kadar Türkiye''nin başkentidir. Zaten Avrupa kıt''asındadır. Osmanlı Türk hâkanları, aynı zamanda Roma imparatoru (kayser-i Rûm) idiler. Batı medeniyetinin klasik kökenlerinin büyük kısmı, Türkiye''dedir.
Devletler attıkları imzaya, verdikleri söze sadık kalmalıdırlar. Angela Merkel de muhalefette iken esip savurmuş, sonra Almanya''nın yüksek menfaatleri bakımından Türkiye kendisine anlatılmıştır. Aynı menfaatler, Fransa için de bahis konusudur. Fransa, 19. yüzyıl boyunca Yenileşme dönemimizde Fransa''yı örnek aldığımızı unutmamalıdır. Üstelik biz Türkler çehre bakımından Fransızlar''dan daha çok Avrupalı''ya benzeriz. Sarkozy de bir göçmendir. Babası 1952''de Fransa''ya gelmiştir. Fransa bir göçmenler ülkesidir. Fransızlar, o derece sömürdükleri, kesip biçtikleri Araplar''a, Afrikalılar''a, bu arada yarım milyon Türk''e, Avrupalı göçmenlere gösterdiği güzel tavrı benimserse Kopenhag kriterlerine uyum sağlıyacaktır. Yalnız Ermeni severlikle iş bitmez.
Türkiye''de siyasetçi liderlerin Türk''ten hoşlanmayan müşavirleri, alt kimlik, üst kimlik gibi duyulmamış tabirler uydurdular. Onlara göre Sarkozy''nin alt kimliği Macar Yahudisi, üst kimliği Fransa Cumhuriyeti uyruğu(!) olmak gerekir. Herhalde Fransız denmiyecektir. Böyle bir şeyi Fransa''da telaffuz buyurunuz, tımarhaneyi boylarsınız. Bunları Türk milleti ve milliyeti de, Fransızlar da kaldırmazlar.
Merkez''de boşluk
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Seçmenin, büyük Merkez partilerden Sağ partilere kayması, askerî darbelerin sonucudur. 1960 ihtilâlinde Merkez Sağ''ın kudretli temsilcisi, Türk demokrasisinin kurucusu, vatandaşın seçmenlik kimliğini öne çıkaran, liberal ekonomiyi savunan Demokrat Parti, siyasî hayatımızdan hoyratça çekilip çıkarıldı. 3 seçim kazanarak 10 yıl iktidarda kalmıştı. (1950''de yüzde 54, 1954''te yüzde 57, 1957''de yüzde 49 oy) 1961 seçiminde Merkez Sağ oylarını Adalet Partisi, Yeni Türkiye ve Millet Partileri ile paylaştı. Sonra diğer iki partinin oyları Adalet Partisi''nde birleşti. 1965''te yüzde 54, 1969''da yüzde 47 oyla tek başına iktidar oldu. Türkiye''nin madde coğrafyasını ikiye katladı.
1980 darbesinde CHP bile kapatıldı. Bütün partiler yasaklandı. 1983 seçimlerinde Anavatan Partisi yüzde 40''ı geçerek tek başına iktidar oldu. Türkiye''yi dış dünyaya açtı. Partiler yasağı kalkınca, eski liderler, 4 klasik partiyi yeniden kurdular. 2002 seçimlerinde Merkez Sağ''ı oluşturan Doğru Yol yüzde 9,2+ ANAP 5,2 =14,4 oy alarak her ikisi yani Merkez Sağ''ın tamamı Meclis dışında kaldı. Sağ partiler, Merkez Sağ''ın üçte iki oyunu paylaştılar. AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi gibi sağ partiler, bu oyu kendileri aldıkları için, bundan böyle Merkez Sağ''ı kendilerinin temsil ettikleri görüşünü ileri sürdüler. Halbuki partiler yelpazesinde Merkez Sağ''ın manası ve şartları bellidir. Sağ partiler, Merkez Sağ''a kaymaya heves bile etmediler. Buna müsait kadroları öne çıkarmadılar. Kitle partisi olmakta zorlandılar. İdeolojileri dışındakilere güvenmediler. Paylaşmaya hiç yanaşmadılar. Zayıf muhalefet, AK Parti''ye zarar verdi. Güçsüz muhalefet Çankaya''ya, yargıya, askere, basına yanaştı. Şimdi önümüzdeki seçimlerde güçlü bir muhalefet oluşması, ümidimiz vardır. Halkımızın üçte biri Merkez Sol''a tarafdardır. 3 dönemde bir iktidara gelebilecek güçte bir sosyal demokrat parti olmalıdır. Az kaldı. Partilerin vitrinlerini, aday listelerini göreceğiz. Niyetlerini, temayüllerini anlıyacağız. Ona göre konuşacağız.
Kampanya açıldı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İktidar partisi, eski bir geleneği izleyerek, seçim kampanyasını -resmen değilse bile fiilen- Erzurum''da başlattı. Başbakan Tayyip Erdoğan''a Başbakan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül eşlik ediyordu. Halkımıza, Sayın Gül''ün cumhurbaşkanı seçilmesine engel olanlar konusunda şikayette, şekvada bulundular.
Sayın Erdoğan; Atatürk''ün, Özal''ın, Demirel''in, Sezer''in seçildiği bir sistemde Gül''ün mahrum bırakılmasından yakındı. Bunun için Anayasa değişikliğine gidilmişti. Artık cumhurun başını cumhurun seçmesi isteniyordu. Yüce Meclis''in getirildiği açmaz, millete karşı uygulanamayacaktı. AK Parti''nin cumhurbaşkanı adayı Gül, halk oylamasında da adaydı. Seçimin bu konu savunularak yürütüleceği ortadadır.
Vatanın diğer ucunda, açık deniz üzerinde İzmir''de diğer bir miting yapıldı. İktidar partisi protesto edildi. AK Parti''nin başta laiklik, cumhuriyetin bazı ilkeleri ile çeliştiği iddiası temel fikirdi.
Karşılıklı ithamların derinliği, itiraf ediyorum, tarihçi ve Cumhuriyet Türkiyesi''nin en büyük kısmını yaşamış bir gazeteci sıfatıyla bendenizi endişelendirdi. Böylesine ikiye bölünmüş tarafların taviz tanımaz tutumları, vatandaşın yüksek hakemliğine sunulmaya başlandı.
Bu tablodan nasıl bir Türkiye''nin çıkacağını bugünden tahmin etmek zor. Adayları gördükten ve son haftaya girdikten sonra ancak ciddi tahminler yapılabilir. Heyecanlı, sevinçli, ümitli, doğru dürüst seçimler yapabilen demokrasileri kıskanmamak mümkün değil. Demek bir yerlerde takılmışız. Bir türlü çağdaş uygarlık düzeyi olan milli hedefimizi gerçekleştirememişiz.
Erzurum muhteşem, İzmir haşmetli idi. Manzara şu idi: Bir tarafta Adalet ve Kalkınma Partisi, diğer tarafta Cumhuriyet Halk Partisi''nin baş çektiği onu Demokrat Parti ile Milliyetçi Hareket Partisi''nin nefes nefese izlediği pek çok parti.. Adayları görelim. Partilerin niyetleri belirginleşir. Daha net görüşler açıklamak mümkün olur
Kriz içinde seçim
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
22 Temmuz 2007 seçimlerini siyasî kriz içinde yapacağımızı, hiç bir parti unutmamalı. Bu, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde cumhurbaşkanı seçilememesinden doğan önemli bir krizdir. Yüce Meclis öylesine tepki gösterdi ki, rejim değiştirecek Anayasa tadillerine girişti.
Anayasa Mahkemesi Sayın Başkanı''nın halk oyu ile cumhurbaşkanı seçilmesinin rejim değişikliği sayılmayacağı mütalaası, tabiatıyle hukukîdir. Siyasî değildir. Uygulamada rejim değişikliğine dönüşür. Türkiye''nin şartları bellidir. Başka ülkelerden çok zengin misaller getirmek de mümkündür. Böylesine radikal bir Anayasa tadilini, milletten taze görev alacak yeni Meclis''e bırakmanın sayılamıyacak derecede çok faydası vardır.
Anayasa değişikliği Çankaya''dadır. Âkıbeti belli değildir. Zayıf ihtimal Çankaya''dan çıkıp gerçekleşirse, Türkiye devleti başkanlığı için iki aday şimdiden bellidir: Sayın Abdullah Gül ile Sayın Erkan Mumcu yarışacaklar ve bunlara en az bir zat-ı muhterem daha katılacaktır.
Türkiye''nin derinlemesine ihtiyacı, her türlü şüpheden uzaktır ki, yepyeni bir anayasadır. Çok kısa, tüzüğe benzer uzun cümlelerden arınmış, çelişkili maddeleri bulunmayan, liberal, çağdaş bir anayasa. Derin politik tecrübeleri ve Batı kültürü bulunan milletvekillerince hazırlanıp sunulacak bir metin... Yeni bir anayasa, milletimizce sevinçle karşılanacaktır.
Her şey, seçimlerin selâmetle, gürültüsüz patırtısız bir şekilde yapılmasına bağlı. Mitinglerimizde oluşan yumuşak, medenî, insancıl, olgun atmosfer, sandıklar açılıncaya kadar devam etmeli. Aksi takdirde Türkiye''nin ikiye bölünmüşlüğü gibi sakıncalı bir tablo meydana çıkabilir. Listeler özenle düzenlenmelidir. Listelerin genel başkanların sorumluluğunda bulunduğunu milletimiz biliyor.
Seçimler, sükûnet ve huzur getirmelidir. Sonuçları üzerinde kavga çıkmamalıdır. Siyasî krizin, hiç gerçekleşmemiş gibi yatışmasını bekliyoruz. İçinde yaşadığımız krizin, daha büyük bir krizin öncüsü olmaması her türlü dikkat ve dirayete lâyıktır.
Satrançta Rus hamlesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Putin''in Orta Asya temasları, önümüzdeki dönemde Dünya politikasının yönünü etkileyecek ağırlıkta bir olaydır.
Rusya, tarihi boyunca her türlü tecrübeyi edinmiş milletlere mahsus dirayetli bir sabırla, komünizm felâketinin olumsuzluklarından kurtulmaya çalıştı. Orta ve Yeni Çağlar''da ne Moğollar, ne Lehler, ne İsveçliler, ne Almanlar ve ne de Türkler, Rusya''ya komünizmin verdiği derecede zarar oluşturmuş değillerdir. Böylesine insan düşmanı bir rejimi Rusya, doğrusu imkân dahilinde en yumuşak şekilde başından atmayı başardı. 1917 felâketine uğramasa idi çoktan aralarında yer alacağı Batı Avrupa düzeyine ayak bastı.
Bu Rusya, askerî gücü bakımından 1945-1990 arasında Birleşik Amerika''nın tek rakiybi idi. Bu askerî gücün artık rekabet imkânını yitirdiği hususunda ciddi hiç bir bilgi yoktur. Gerçek olan, ekonomik güçsüzlük dolayısıyle Amerika''nın askerî kudreti ile arasının pek çok açıldığından ibarettir.
Dünyanın büyük rezervleri arasında bulunan Kazakistan ve Türkmenistan petrol ve gazı artık kuzey batı yönünde Rusya topraklarından geçerek Avrupa kıt''asına enerji dağıtacaktır.
Rusya, Amerika''nın enerji savaşına girdiğini, terörle savaşın ve İsrail''i tehditten kurtarmanın bile ikinci derecede kaldığını hemen idrâk etti. Binaenaleyh Birleşik Amerika''nın Genişletilmiş Orta Doğu süper projesi Daraltılmış Orta Doğu mütevazı projesine dönüşmeye yüz tutmuştur. Zira başkan Bush, Afganistan ve Irak''ta beceriksiz davrandı ve Suriye ile Irak''ı bertaraf kılmakta tereddütler içinde yüzdü.
Başkan Putin, şah mat diyemese bile, ağır bir hamle yaptı. Başkan Bush, bir buçuk yıl içinde darbeyi karşılayamazsa, bu misyon, Misis Clinton''a kalacaktır. İkinci Tezkere''yi Ret hezimetini yaşamış Türkiye ne yapacaktır?
CHP+DSP=?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhuriyet Halk Partisi + Demokratik Sol Parti seçim beraberliği yokuşta. Yokuşu tırmanacak nefes kapasitesi yetersiz. Zira bir zümre için Ecevit, en büyük Türk büyükleri arasında, Sol''un Atatürk''ü, İnönü''den çok üstün bir müstesna devlet adamı, eşi bulunmaz sosyal demokrat, milliyetçi ve politikacıdır. Bu fikirde olmasalardı, büyük kongrede koca İnönü''yü düşürüp Ecevit''i seçerler mi idi? Bizzat İnönü, akademisyenliğin şâhikasında, eşsiz hatip, dehşetli zekâ sahibi Turhan Feyzioğlu''nu elinin tersiyle itip Ecevit''i genel sekreter yapar mı idi?
Birilerinin, Ecevit damgasını taşıyan partiyi CHP''ye katıvermeye gönlü elvermiyor. Halkımızın belki yarın, belki yarından da yakın aklını başına devşirip dehâsını kavrıyacağı Ecevit''in partisini iktidar kılacağına inanılıyor. Eldeki trilyonları banka faiziyle katrilyon yapmak ve asla Baykal CHP''sine yedirmemek gerekiyor! Demokratik Sol Parti''nin seçilebilecek sırada 50 küsur milletvekili talebi, ölçüsüzlüğün daniskasıdır. Kaldı ki, 2007''de DSP''nin yüzde 1,2 olan 2002''dekinden fazla oy alabileceğinin en küçük emaresi mevcut değildir. Bu makale, uzun yazı hayatımda sol partiler üzerinde kaleme aldığım çok az yazıdan biridir. Türkiye''de sol partiler ayrı ihtisas mevzuudur, bendeniz mütehassısı değilim. Koyu komünizmden milliyetçi çizgiler arasında oynayan bu zigzaglı konuyu kavrıyabilmek için kafa yormayı göze almadım. Devlet Bahçeli''nin baskısıyla karar verilen 3 Kasım 2002 seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi 31.510.007 oy veren seçmenden 10.848.704''ünün oyunu alarak 1., Demokratik Sol Parti ise 383.609 oyla partiler arasında 9. olmuştu. Halbuki 1999 seçimlerinden DSP 1. çıkmış, Ecevit, Bahçeli ve Yılmaz''ı yanına alıp başbakanlığı kapmıştı. Vaktiyle yüzde 40 oya yaklaşan Ecevit, yüzde 1''i zor bulup siyasî hayatını kapadı. Başbakan iken nedense bir türlü iyileşememesi hepimizi çok üzdü. Halkımız cenazesine samimi sevgi, büyük ilgi ve katılım gösterdi. Ama bu, yanıltıcı bir ölçüdür. Türkeş''in ve Özal''ın cenazeleri daha muhteşem ve kalabalıktı. Fakat partileri, geçen 2002 seçimlerinde, Meclis dışı kaldı.
Sarkozy''nin sürprizi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Örnek aldığımız Batı demokrasisinde, iktidarlar, halkoyuna dayanıyor. Başka meşruiyet kaynağı yok. Seçim kazanan, her türlü icraatı yapabiliyor. Sürekli yenilikler uygulanıyor, tecrübe ediliyor, kalıcılıkları gözden geçiriliyor. Hâsılı, bizim statükocularımızın zihniyetine hiç benzemeyen bir âlem yaşanıyor.
Eksiği gediği o kadar teşhir edilen, biz Türkler''in de hoşuna gitmeyen küstah Nicolas Sarkozy''ye bakınız. İcraatının haftasında ne sürprizler yaptı. Bunların millete mal olup olmadığını zamanla anlayacağız. Büyük devlet adamı sıfatı su götürmeyen 12 yıl başkanlık yapan Chirac''ın 30 kişilik kabineleri yerine Sarkozy''nin 15 bakanla hükûmet kurması az şey değildir. Bu çok gerekli reformu Tayyip Erdoğan da yaptı. Bir buçuk düzine devlet bakanlı acayip bakanlar kurulunu tasfiye etti. Bakan sayısı daha indirilebilir. Gereksiz 550 milletvekili sayısından 400''e dönüş ise ağza alınmadı. Ama ümidimiz vardır. Yüce Meclis''in adam yerleştirmek yeri sayılmayacağı anlaşılacaktır (ayrıca 100 senatör itirazımız yoktur). Kâğıt üzerinde kalan 5 yıllık yasama müddetinin çok isabetli şekilde gene 4''e indirilmesi Çankaya''nın takdirindedir. Cumhurbaşkanlığı da 4+4 olmalı ve yetkileri azaltılmalı. Adalet gibi kapital bir bakanlığa, Fransa doğumlu, 11 kardeşli, 42 yaşında güzel bir Müslüman hanımı getirdiği için Sarkozy tebrike değer. Babası ümmî bir Faslı, annesi Cezayirli Arap olan Râşide Dati''nin atanması, doğrusu Fransa''da devlet yönetimine şeref verdi. Kendisi göçmen olduğu ve Fransız kökenden gelmediği için göçmen düşmanlığı kompleksi taşıyan Sarkozy, mutaassıp adam ithamından kurtulmaya adım attı. Bir de Deveciyan''ın sultasından ve tahakkümünden sıyrılabilse... Sarkozy''nin 15 bakanından 7''sini kadınlardan seçmesine gelince, fantezi mi, gerçek bir reform ihtiyacından mı kaynaklanıyor, zamanla göreceğiz. Dr. Bernard Kouchner (Bernar Kuşner)''i dış işlerine getirmesi ise, Fransa''yı şaşırttı. Yeni dış işleri bakanı, Türkiye''nin AB üyeliğine karşı değildir. Fransızlar''ın Sırp aşkını aşarak Kosova''da BM temsilcisi iken Müslüman Arnavutlar''ın hukukunu korumuştur. Nobel ödüllü ümanist bir sosyalisttir. Sarkozy''yi iktidara getiren Sağ partiler, bu atamadan hoşlanmadılar. Hâsılı dünya, farkında olmayanları bile uyandıracak bir sür''atle acayip dönüyor. Hâlâ uyuyanların vay hâline!..
Bomba
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bütün edebiyatımızın en büyük hikâyecisi Ömer Seyfeddin''in ünlü bir hikâyesinin adını biz de yazımızın başına koyduk.
Bomba menfur bir kelime. Her türlüsü menfur da, terör aracı olarak sivil topluluklara atılması en alçakçası. Canlı bomba ise en lânetli katil...
Böyle alçaklıklar Türk devletinin politikasını etkilemez, millî hedeflerimizi saptıramaz. Demokrasimizi geriletemez. Aksi takdirde, terörist örgüt hedefine ulaşır. Milletimiz asıl o zaman zarara uğrar.
Ankara''nın en yoğun bir mekânında en kalabalık bir saatte patlatılan bombanın üzerimizdeki olumsuz tesirini küçümsemiyoruz. Ancak geçmiş yıllarda diğer büyük şehirlerimizdeki benzeri eylemlerden farkı yoktur.
Bununla beraber eylemin, Ankara''da büyük çapta milletlerarası bir askerî savunma silâhları fuarının yapıldığı güne isabet ettirilmesini pas geçmiyoruz. Çeşitli bloklara mensup pek çok devletin subayları bu fuarda idiler. Bizim Genelkurmay komuta kadememiz ve Devlet büyüklerimizle beraber..
Bu yazıyı okuduğunuz sırada, Anafartalar Çarşısı''ndaki cam çerçeveler, hasarlı duvar ve kapılar onarılmış bulunuyor. Bombalı suikast hiç yapılmamış gibi. Ancak 6 ölü ve 100 yaralı ile yakınlarının ıstırabı, milletimizi incitmiştir.
Böyle bir eylemin bizi şaşırtıp faydasız ve mübalağalı hareketlere yönlendirmek maksadıyle yapılmış bulunması çok muhtemeldir. Ancak Türk politikacısı olsun Türk askeri olsun, bu gibi alçaklıklar karşısında soğukkanlılığını yitirmez. Bu millet neler gördü!..
Geçmiş olsun! Genelkurmay Başkanımız uyardı: Benzeri eylemler vuku bulabilir. Her hâl-ü kârda, özenle düzenlenmiş listeler yapıp güzel bir seçimi gerçekleştirelim. Sağduyu ile cumhurbaşkanı seçelim. Aman krizi doğru yönetelim...
Türkiye''nin imtiyazı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak başta, Lübnan, Filistin ve Afganistan''da kan gövdeyi götürüyor. Afganistan''ın durumundan derinlemesine etkilenen Pakistan da epey karışık. Peştû dilini yani Afganca''yı konuşan Afgan kavminin sadece yarısı Afganistan''da yaşar, diğer yarısı Pakistan''ın Kuzeybatı Eyaleti''ndedir ki, merkezi Peşâver''dir. Asıl Afganistan''ın geri kalan nüfusunu ise Farsça konuşan Tâcikler ve Türkçe konuşan Özbekler oluşturur.
Çoğu Arap Müslüman devletlerindeki huzursuzluk, geniş ölçüde Batı devletlerinin müdahalesinden kaynaklanıyor. Ancak, pek çoğu fazlasıyle genç devletler olan bu ülkelerin iç yapıları da karmaşıktır. Gerçek devlet olabilmek dolay değildir.
Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus arası ve Avrasya''nın soğuk kuzey iklimlerinden ekvator çizgisinin epey güneyine kadar inen muazzam coğrafyada 1.5 milyar Müslüman yaşıyor. 200 devletli bir dünyada 60 kadar Müslüman devleti bulunuyor. Tek demokrasi Türkiye''dedir.
Şimdi demokrasi ve laik rejimle yönetilen tek Müslüman ülke Türkiye''nin bu yapısı bozulmak isteniyor. Ki ikinci sınıf devletler arasına atılıversin. Demokratik rejimi bozulan bir devlet, 2007 dünyasında itilip kakılmaya elverişli görülüyor.
Türkiye''nin demokrasiye erişmesinin kökenlerini de iyi teşhis etmek gerekiyor. Emsalsiz jeostratejik konumu, olağanüstü güçlü ordusu, Türk subayının ilerici reformlarda daima baş çekmesi, Türkiye''nin Osmanlı imparatorluğunun vârisi bulunması ve Osmanlı''nın bütün Asya- Afrika devletlerinde Batı''ya dönük reformların öncüsü olması, devletimizi, pek çok emsali arasında en seçkin duruma getirdi. Olmaya ki bu seçkin pozisyonumuzu kendi elimizle bozmaya kalkışalım! Zira dış politikada radikal hatalar yaparak imparatorluk batırmış bir millet olduğumuzu da unutmayalım. Bugün de Türkiye''yi şaşırtmak isteyenler çoktur.
Dünyanın iki kıt''a üzerinde kurulmuş, 11 Mart 330 gününden 1922''ye kadar kesintisiz 1592 yıl Avrupa''nın imparatorluk taht şehri İstanbul''u içeren Türkiye''yi Avrupa''dan dışlamak isteyen süper akıllılar ve buna yardımcı olan bizim statükocularımız vardır. Şu anda siyasî bir kriz yaşadığımız âşikârdır. Milletçe dikkat kesileceğimiz dönemlerden birindeyiz.
..Irak''a girmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ankara''da Anafartalar eylemini gerçekleştiren PKK''dır. Ancak bu defaki eylemde PKK''nın taşeronluk yaptığını sanıyorum. Eylem emrini verenin Barzani olduğu kesin görünüyor. Onun da arkasında birileri var mı? bilemiyorum. Barzani kimdir? Irak kuzeyindeki Kürt otonom bölgesinin iki yöneticisinden biridir. Kararlı ''pankürt''tür (Kürt birliği taraftarı). Hedefi bağımsız Kürdistan devletidir. Bu muhayyel Kürdistan devletine en büyük engel, Türkiye''dir. 1 Martta 2. Tezkerenin reddi haberi ulaşınca, hem Barzani''nin, hem Talabani''nin işte şimdi Kürdistan devleti kuruldu dedikleri malûmdur.
Kürdistan devleti kurulabilmesi için, Birleşik Amerika desteği şarttır. Aksi takdirde mümkün değildir. Amerika ise Türkiye''nin müttefikidir. Stratejik müttefiki olmak arzusu her ne kadar Ankara tarafından kabul görmemişse de, ittifak devam ediyor. 1952''den bu yana Türkiye, NATO''da, Amerika''dan sonraki en büyük silâhlı kuvvetlerin sahibidir.
Barzani''nin en büyük emeli, Irak sınırında Türk ve Amerikan askerinin burun buruna gelip silaha davranmalarıdır. Bu durumda Kürdistan''ın istiklâli kesinleşecektir. Böyle bir senaryonun vukuunda dünyanın dengesi değişir. NATO''nun çatlaması, cihanşümûl dengeleri bozar. Kaldı ki dünyanın 1. devleti ile bozuşmak, değil Türkiye''nin, dünyada tek devletin işine gelmez. Bu gerçeği vurgulamak, çağdaş milliyetçiliğin gereğidir. Amerikancılık falan değildir.
Denge değişikliğinde Türkiye''nin kârı olmaz. Büyük zarara uğrar. 100 milyar doları gözden çıkarıp Kuzey Irak''a girsek bile, memnuniyet verici bir sonuç yoktur. Ordumuz daha yerinden oynarken PKK''nın değil Irak''ın kuzeyinden, belki Irak''ın bütününden toz olacağı, kayıplara karışacağı hususundaki kanaatimiz kesindir.
Boş yere bütün dünyanın protestolarına cevap yetiştirmekle uğraşırız. Türkiye''nin Irak harekâtını destekleyecek tek devlet mevcut değildir.
PKK''yı Türkiye içinde yok etmek için her şeyi yapalım. Savaş zaten felakettir. Böyle bir şeyi son çare olarak göze alalım. Bu takdirde yüce Meclis, izin verir, ordularımız, neresi gerekiyorsa oraya girer. Dengeleri bozarız.
Fethin 554. yılında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul''un Fethi, Türk tarihinin en önemli olayıdır. Bizi Avrupa Devleti hâline getirdi. Yeni Çağ''ı başlattı. 554. yıldönümü Türk milletine kutlu olsun! Gelelim gündem oluşturan bir kaç gelişmeye...
Anayasa tadilinin nereye gideceği meçhuldür. Polis Yetki Yasası ise âcil, bir o kadar gerekli idi. Teklif
eden hükûmet ve ittifakla çıkaran Yüce Meclis, hayatî bir düzenleme getiriyor. Gerçek polis yetkileriyle donanmış güvenlik kuvvetlerimizin artık asayişleri fena halde bozulan büyük şehirlerimizi zabt-u rabt altına alacağına güveniyoruz. Polis maaşı, millî bir aybımızdı. Yeterli şekilde arttırılması sağlanmalıdır. Seçimlerden hemen sonra da öğretmen ve öğretim üyeleri ele alınmalıdır.
Bekçilik müessesesi, asırlarca şehir
asayişimize katkıda bulundu. Bekçili sokaklarda oturmuş hâlis, bir İstanbul çocuğu olarak, tekrar canlandırılmasını olumlu görüyorum. 25 yıl önce Demirel''in Adalet Partisi yerine kurduğu Doğru Yol Partisi, Turgut Özal''ın 5.2''ye düşürülen Anavatan Partisi ile birleşerek, Demokrat Parti oldu. 27 Mayıs 1960 millî felâket günümüzün 47. yıldönümünde. Demokrat Parti, demokrasimizi başlatmış, millî irâdeyi gerçekleştirmişti. Kırat, başını Batı''ya çevirdi. 1826''da Sultan Mahmûd''un yeni kıyafetiyle sağ eliyle batı yönünü gösteren ünlü tablosu devlet dairelerine asılmıştı.
Karadeniz''de kuzey komşumuz dostumuz Ukrayna''da silâhlı çatışmanın eşiğine gelen Batı (AB ve ABD) yanlısı başkan Yuşçenko ile Moskova taraftarı başbakan Yanukoviç (Yanıkoğlu, belli ki Türk asıllı) barıştılar. 16 Parti+ Bağımsızlar ile seçime giriyoruz. 23 Temmuz Pazartesi sabahı gözlerimizi yeni bir Türkiye''de açacağız. Haydi hayırlısı!..
AB ve ABD
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Mayıs, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin geleceği AB (Avrupa Birliği) ve ABD (Amerika Birleşik Devletleri) ile ilişkilerinin mahiyetine bağlıdır. Partilerimiz, çocuklarımız için nasıl bir Türkiye oluşturduğumuz hakkında halkımızla açık konuşmalıdır.
Seçmenin palavralara karnı doymuştur, af buyurun, kusmak üzeredir.
Hatalarını içtenlikle açıklayan parti oy kazanacaktır. Gerçekleri saklamaya çalışanlar oy kaybedecektir. Yanlışların doğru diye yutturulmasını veya tevil edilmesini vatandaş ciddiye almayacaktır.
Adalet ve Kalkınma Partisi, Avrupa Birliği öncülüğünü, geçen dönem ANAP''ından devr aldı. Seçimlerden sonra yolunu değiştirecek değildir. Geliştirecek ve eksikliklerini tamamlayacaktır. Bu kimlikle vatandaştan oy isteyecektir. Demokrat Parti''nin de AB için çalışacağı normalse de, liderler bu konu üzerinde açık söz vermelidirler. Deniz Baykal keza AB lehine konuştu. Avrupa Birliği''ne gireriz ama onurumuzla gireriz diyen ve ABD''ye haddini bildirmek anlamında konuşan kendilerine milliyetçi yerine nedense ulusalcı denenlerden sakınmaları hususunda okuyucularımı uyarıyorum.
1877''de Rusya''ya, 1912''de Balkanlılar''a, 1914''te işi azıtarak Rusya+ İngiltere+ Fransa''ya hadlerini bildirmek için girdiğimiz savaşları kaybedip imparatorluğumuzu yıktık. Sınırlarımızı on (10) misli daralttık. Sonra cumhuriyet ilân ederek, bizi bu yıkımlara mahkûm kılan imparatorluk yöneticilerimizi başımızdan attık.
Atatürk''ün herhangi bir vesileyle söylediği bin bir özdeyişten biri olan ''yurtta sulh cihanda sulh''u devletimizin temel ilkesi sayarak pasif politika telkin etmekten de sakınmak gerekiyor.
Sayın Baykal''ın tezkereye oy verseydik ABD askeri topraklarımızı işgal edecekti savunması 30 yıl önce kabinesinde bulunduğu Ecevit''in onlar ortak biz pazar on yıl sonra görüşelim tarihî yanılgısına benzemesi dolayısıyla bizi irkiltti. Başbakan ve Genelkurmay Başkanı bile tezkerenin reddinde hata yaptıklarını söylediler. Amerika''nın Almanya''da 60.500 kara + 15.165 hava askeri (sayısız uçak ve tank ), Japonya''da 1.530 kara + 14.400 hava + 6.700 deniz askeri, Güney Kore''de 27.260 kara+ 8.860 hava askeri var. Hiç Almanya, Japonya, Güney Kore''nin bir Amerikan işgalinden korktuğunu duydunuz mu? Ben, güçlü bir sosyal demokrat muhalefetin Merkez Sağ iktidarların selâmeti için şart olduğu fikrimi çok yazdım. Böylesine gaflet, benim gibi düşünenleri müşkül durumda bırakıyor.
Türkiye ve Japonya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Asya-Afrika kıt''alarında, Hıristiyan olmayan bir ülkede, Batı''ya dönük, çağdaş uygarlık düzeyini hedefleyen ilk reformcu, Üçüncü Sultan Selim''dir. 24 Şubat 1793''te, Nizâm-ı Cedîd=Yeni Düzen''i, Devlet rejimi ilân etti. İmparatorluğumuzun üç kıt''ada Orta Avrupa ile Orta Afrika arasında uzandığı, Kuzey Afrika ve Balkanlar''ın bize ait bulunduğu yıllardı ama, Kırım''ı kaybetmiştik. Karadeniz''deki Osmanlı tekeli, Karadeniz''in iç denizimiz durumu sona ermişti. İkinci Sultan Mahmut, 15 Haziran 1826''da yeniçerileri ortadan kaldırdı. Bugünkü modern ordumuzu kurdu. Japonya''da imparator Mutsu Hito, bizden 42 yıl sonra 3 Mart 1868''de şogun ve samuray ordusunu yok etti, bizim gibi Batı usulü bugünki Japon ordusunu kurdu. Japonya''da anayasa ve meclisler 11 Şubat 1889''da gerçekleşti. Bizdeki Tanzimat''tan (1839) ve 1. Meşrûtiyet''ten (1876) 50 yıl ve 13 yıl sonra. Biz, başlangıcından beri büyük devletlerle büyükelçi teati ederken, Japonya büyük devletlerle ancak 1910 yılında orta elçiliklerini büyükelçilik derecesine yükseltti ve bu suretle resmen Büyük Devletler (Düvel-i Muazzama) arasına girdi. Çin ise ancak 1940''ta büyükelçilik düzeyine kabûl edildi. Kapitülasyonların kaldırılması ise, Japonya''da, bizden öncedir. Japonya''da ve Brezilya''da 1891''de, Türkiye''de 1914''te, Mısır''da 1936''da, Çin''de 1945''te kapitülasyonlar ilga edildi.
Posta, Japonya''da 1871''de bizden 40 yıl sonra, Çin''de ise 1898''de kuruldu. Demiryolu 1876 ve telgraf 1872''de Japonya''ya, 1898''de Çin''e girdi. 1872''de Çin''de ve Japonya''da tek kilometre demiryolu ve telgraf hattı yokken, 20 yıl önce davranan Osmanlı İmparatorluğunda telgraf hatlarının uzunluğu Dünya devletleri arasında 4. ve demiryolları 8. sırada idi. Böyledir de, bugün Türkiye ile Japonya arasındaki gelişmişlik düzeyi niçin bu derecede açıldı?
Listelerin felsefesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Pek çok politikacı için, bildiğimiz malûm Kıyâmet dışında bir de küçük kıyamet vardır: Milletvekili listesi dışında veya seçilemeyecek sıralarında kalmak...
Onun için bu Salı günü, politik heyecan âzamî dereceleri bulacak, yüksek tansiyon, nice soğukkanlı geçinenlerin damarlarını -çatlatacaktır demiyorum- zorlayacaktır.
Bize mahsus değildir. Bütün demokrasilerde, hattâ bütün devletlerde böyledir.
1983 seçimlerinden bu yana bütün partilerde listeleri, o partinin genel başkanı düzenler, son sözü söyler. Tek parti döneminde bu görev, azîz Atatürk''e ve sonra İsmet Paşa''ya aitti.
Listelerin ön seçimle değil, bir ön yoklama yapılsa bile her parti için genel merkezlerce düzenlenmesi, sanıldığı kadar antidemokratik değildir. Çoğunlukla demokrasilerde böyle yapılıyor, demokrasiye aykırı sayılmıyor.
Hayli -belâlı demiyorum- sorunlu ve sorumlu bir işlem olduğu için, bazı demokrasilerde, başbakan başka, başbakanın mensubu bulunduğu partinin genel başkanı başka kişilerdir.
Bu listeleri isim isim dikkatle inceleyeceğiz. Her partinin hedefleri üzerindeki tahminlerimizi okuyucularımızla paylaşacağız.
Büyük şehirlerde, çok parlak isimler -ki bizde pek azdır- dışında seçmen, adayları tanımaz, adlarını işitmemiştir. Zaten onlara değil, hangi partiyi tutuyorsa ona oy verir.
Seçmen, oy verdiği partinin genel başkanının, ümitlerini en iyi gerçekleştirecek, milleti memnun edecek, devleti yüceltecek kişi olduğunu düşünür. Şahsına ne kaybettirip ne kazandıracağını hesaplar.
Onun için, çoğu demokrasilerde olduğu gibi, seçimler, bizde de geniş ölçüde parti genel başkanları arasında yarışmadır. İkinci hayatî faktör, partilerin siyasal temayülünün beğenilmesidir. Bu iki faktöre sahip parti, seçimi kazanır...
Merkez Sağ''a ne oldu?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Erkan Mumcu, 1995''te 32 yaşında Meclis''e girdi. İngilizce biliyordu. 1999 ve 2002''de tekrar seçildi. ANAP''ta o kadar tecrübeli milletvekili varken, Mesut Yılmaz tarafından halefi olarak desteklendi. Liyakatsiz müşavirleri Yılmaz''ı, Demirel için yapılan Anayasa değişikliği akamete uğrarsa, Çankaya kapılarının kendisine açılacağına inandırmışlardı. Yılmaz''ın bu hayaline, Çiller''in de ihtimamı eklenince, Anayasa değişikliği akıym kaldı. Demirel''in ikinci bir 7 yıl için seçilmesi gerçekleşmedi. Ecevit çok kızdı. Meclis''e haddini bildirmek için, inanılması zor bir politik maharetle, Yüce Meclis''e, kendi üyeleri dışından bugünki cumhurbaşkanımızı seçtirdi.
Yılmaz, bir müddet sonra Mumcu''yu destelemekten vazgeçti. Ama bir defa Mumcu''da, ANAP''ın başına geçmek fikri kök salmıştı. Yılmaz, Özal''ın muhteşem partisini 5,2 ile Meclis dışı bırakınca, Mumcu genel başkan oldu. Ama 2002 seçimlerinden az önce AK Parti''ye atlamış, 3. defa Meclis''e girmişti.
Doğrusu Tayyip Erdoğan, Mumcu''ya çok itibar etti. Milletvekilliği üstü bakanlık verdi. Turizm, kültür, eğitim gibi mûtenâ bakanlıklarda bulunan Mumcu, bu defa cumhurbaşkanı olmak hevesine kapıldı.
Mumcu''ya göre, 5+5 formülü, kendisini Çankaya''ya apartacak sihirli anahtardı. Zira AK Parti''den bir aday ile birlikte kendisi ikinci tura yükselecekti. İkinci turda, AK Parti karşısındaki bütün partiler çaresiz kendisine oy vereceklerdi. Tabii Meclis''te kendisini aday gösterecek 20 milletvekili bulunması şartını unutmuyordu.
Mumcu, hâlâ bu fikirdedir. 11. cumhurbaşkanı seçileceğine inanmaktadır. Ama AK Parti nezdinde, ahde vefa göstermemiş, üstelik AK Parti''den ayrılanları çevresinde toplayıp Meclis''te grup oluşturmuş bir politikacı idi. Binaenaleyh AK Parti 5+5 süper formülünü geçirmek için ANAP milletvekillerinin oylarını aldıktan sonra, referandum için Mumcu''nun isteğini kaale bile almadı.
Mesut Yılmaz''ın, Demokrat Parti listesine girmek istemesi, Mumcu''yu tedirgin etti. Güneydoğu dışında bir ilden bağımsız seçilmek, imkânsızı zorlamaktır. Mehmet Ağar''ın Yılmaz''a yaklaşmasının ise birden fazla sebebi vardır. Yılmaz''ın, Hikmet Çetin gibi çok saygın bir sosyal demokratı da DP listesine koydurmak isteği, gene Çankaya meselesiyle ilgilidir. Devlet başkanlığı açıkta bırakılamaz ve uzun vekâlet çok tâlib oluşturur. Buna rağmen Yılmaz''ın, DP''ye Mumcu ekibinden fazla bir oy kazandıracağı şüphelidir. Mumcu, aynı gün içinde, AK Parti ve Demokrat Parti''den iki ağır darbe yedi.
Avrupa''da Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği dışişleri bakanlarının Ankara toplantısı başarılı geçti. Cumhurbaşkanlığı krizinde canı sıkılan sayın Abdullah Gül, eskisi kadar neş''eli değilse de, konuklarını iyi ağırladı. İyi konuştu. Avrupalı dışişleri bakanları da olumlu şeyler söylediler. Avrupa Birliği''nin genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, Türkiye ile müzakerelerin devam edeceğini bildirdi. Dönem başkanı Federal Almanya dışişleri bakanı Frank-Walter Steinmeier, ondan sonra dönem başkanlığı yapacak Portekiz dışişleri bakanı Joao Crainho, Türkiye''nin önemini vurguladılar. Hâsılı Sarkozy''nin hakkımızdaki aymazlıklarını telâfi için ellerinden geleni yaptılar. Sarkozy, Türkiye''nin Avrupa kıt''asında olmadığını tutturdu. Kıbrıs, Yunanistan''ın Anadolu''ya yapışık Doğu Ege adaları (Rodos, Sakız, Midilli vs.), Rusya Federasyonu''nun en geniş toprakları, Güney Kafkasya''daki 3 cumhuriyet, tabii coğrafya bakımından Asya kıt''asındadır. Sarkozy''nin hatırlaması gerekir. Sayın Sarkozy, İstanbul''un, nüfusu 10 milyonu geçen 4 Avrupa şehrinden biri olduğunu da unutmamalıdır (diğer 3 şehir Londra, Paris, Moskova).
Geçtiğimiz cumartesi günü eski Federal Almanya şansölyesi (başbakanı) Schröder Avrupa Birliği ile Türkiye biribirine muhtaçtır dedi. ABD dışişleri bakanı Prof. Dr. Condoleezza Rice ise Türkiye''yi içine almakla Avrupa Birliği güç kazanır veciz cümlesini söyledi. Zaten artık devlet başkanı seçildiği için Nicolas Sarkozy''nin de Türkiye aleyhdarlığına ihtiyacı kalmadığını düşünüyorum. Türkiyesiz NATO ne demekse, Türkiyesiz Avrupa Birliği de öyledir. Bunu kavramak o kadar da zor mu? Avrupa''nın belli başlı organlarının, başta Gümrük Birliği''nin üyesi, bazılarının kurucu üyesiyiz. Üye olalım veya üye olmaksızın AB müktesebâtını (birikimini) benimseyelim. Sonra Birinci François''dan beri kadîm (çok eski) dostumuz, hâlen NATO müttefikimiz Fransa ısrar ederse, hatırını kırmaz, Akdeniz Birliği''ni de kurarız.
8 zengin devlet
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünyanın en zengin 8 ülkesini yönetenler,
yılda bir defa zirve toplantısı yapıp bir araya geliyorlar. 2007 zirvesi, dün Almanya''nın kuzeydoğusunda Rostock kenti yakınlarında başladı.
Aslında 7 Devlet idiler: ABD, Kanada, Japonya, İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya. Aralarına, zengin olmayan Rusya''yı da aldılar ki, bir mesele çıkarmasın!
Gerçekten Başkan Putin, bir mesele çıkararak zirveye adım attı: Amerika''nın, Rusya sınırında Polonya ve Çek Cumhuriyetlerini süper füzelerle donatmasını istemiyor. Bana göre de bu füzeler çok lüzumlu değil. Washington, ne yapacakları belirsiz İran ve Kuzey Kore gibi haydut devlet ilân ettiği iki ülkenin uzun menzilli taarruz füzelerine karşı Avrupa''ya kalkan olacağını söyledi.
Kuzey Kore''yi bilmem ama, şihâb (yıldız kayması demektir) füzeleri, en çok Türkiye''yi tehdid eder. Prag ve Varşova''da İran ne yapsın? Amerika, acaba Rusya güçlenerek Doğu Avrupa devletlerini NATO, hattâ Avrupa Birliği''nden koparıp ikinci Varşova Paktı ile yeniden uydulaştıracağından mı şüpheleniyor? Nitekim Vladimir Putin, bu Amerikan teşebbüsünü hakaret saydığını söyledi.
Başkan Bush II, çok alttan aldı. Putin''i sakinleştireceği ümidiyle zirveyi açtı.
Dünya nüfusunun yüzde 14''üne sahip bulunduğu halde Dünya ekonomisinin yüzde 65''ini temsil eden 8 Büyükler''i, diğer bir ifadeyle 8 Zenginler''i, ekonomik emperyalizm sisteminde yoksulları sömürmekle suçlayan sosyalistler, zirveyi protesto ediyor, lânetler okuyorlar. Çin ve Hindistan gibi büyük olup da nüfus belâsı yüzünden asla zenginler arasına giremeyecek devletler, soğukkanlılıkla izliyorlar. Avustralya, İspanya gibiler ise, 8''lerin sayısını artırmak hevesindeler.
Canım biz de çalışıyoruz. Parmak ısırtan listeler yapıyoruz. Seçimlerden sonra inşallah cumhurbaşkanımızı seçelim, asıl o zaman bizi göreceksiniz!..
TÜSİAD''ın dedikleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
TÜSİAD yönetim kurulu başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ ile TÜSİAD yüksek istişare konseyi başkanı Mustafa Koç, geçtiğimiz Cuma günü TÜSİAD toplantısında iki önemli konuşma yaptılar. Birbirini tamamlayan, bazen aynı ağırlıklı konuyu vurgulayan konuşmalardı. Meselâ A.D. Yalçındağ, Türk cumhuriyetlerinden bahsetmedi. M.Koç, Türk devletlerini, Orta Asya şeklinde andı. TÜSİAD''ın söyledikleri, Türkiye için genellikle doğru politikayı oluşturuyor. Her zaman değil. Meselâ seçimlerin, istikrarın devamı için 5 yıl sonra yapılmasındaki ısrar, gerçeklere aykırı idi. 4. yılın sonrasındaki kaçınılmaz krizi görememişlerdir.
Millî dediğimiz eğitimde imam-hatipliler ve bu kökenden gelmeyenler şeklindeki ayrım temayülleri, çok tehlikelidir. TÜSİAD, bu hususu vurguladı. 23. dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanınca ilk iş cumhurbaşkanı seçmediği takdirde husule gelecek olumsuzluğun üzerinde kısaca duruldu. Böyle bir durumun, içinde bulunduğumuz ve cumhurbaşkanı seçiminden kaynaklanan krizin, ikinci, kronik ve vahim safhasını teşkil edeceği hakkında, ileriki yazılarımızda ayrıca duracağız. Devlet başkanlığı makamını açıkta ve vekâleten bırakmanın ne büyük gaflet olduğu hâlâ teşhis edilemedi. Mustafa Koç, Avrupa Birliğine girmezsek, Avrupa Birliğinin uydusu haline geliriz dedi. Her iki konuşmacı, haklı olarak, Avrupa Birliği üzerinde yoğunlaştılar. Amerika ile işlerin nasıl kötüleştiği hususunu kısa kestiler. Zira bazı çevreleri itham mahiyetinde sayılırdı. Bu derecede politikaya girmek istemediler.
Faydası mı olur, henüz bilmiyoruz. 23. dönemde Yüce Meclis''te en fazla iş adamı bulunacaktır. Partilerin listelerini gördük. Programlarını da öğrenmemiz gerekiyor. Ortadan söylenmiş yuvarlak, kuru, uzatılmış laflar ve fantezi, fantastik, masala benzer vaadler, tepki oluşturacaktır.
Avrupa''ya karşı olmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünkü yazımda, TÜSİAD''ın geçtiğimiz cuma günü yaptığı toplantıda başkan Arzuhan Doğan Yalçındağ ve istişare konseyi başkanı Mustafa Koç''un konuşmalarını ele almıştım. Bu yazımda, Mustafa Koç''un söyledikleri arasındaki çok ağır bir ithamı vurgulamak istiyorum.
Koç, başta Avrupa Birliği olmak üzere, bazı konuları, ulusal stratejimiz hâline getirmemizi, yani bu konular üzerinde birleşmemizi istiyor. Halbuki bazı Sağ ve Sol siyasî partilerin, kuruluş ve kesimlerin, Türkiye''nin yeminli düşmanları ile aynı amaçta buluşma pahasına, AB düşmanlığı yaptıklarından yakınıyor.
Bu kesin ve keskin müşahede ve talebe katılıyoruz. Uzun yıllardan beri ve hâlâ zaten bunu yazıyoruz. Kitaplar, ciltler dolusu yazdık. İlmini, tefekkürünü, felsefesini yaptık. Biz Türkler''in bir Uzak Doğu kavmi olduğumuz halde, sürekli batıya gittiğimizi, bin yılda nasıl açık denizlere ulaşıp Avrupa devleti kurduğumuzu, hâkanlarımızın Roma İmparatorluk tahtına oturup titrini taşıdıklarını anlattık.
Bugün, Atatürk''ün kurduğu Cumhuriyet''in yönünü değiştirmek pahasına Batı ve Avrupa düşmanlığı, husumeti, karşıtlığı yapıldığı açıktır. Bir kesim, bir lokma bir hırka, içimize kapanık, herkesi düşman görerek yaşamamızı istiyor. Demokrasiyi açıkça reddediyor. Cumhuriyete aykırı bulanlar, monarşilerde bile var diyenler çıkıyor. Bizi bu kafada bir oligarşi ile yönetmek (daha doğrusu:gütmek), muazzam ve muhteşem bir milletin hukuku üzerine oturuvermek istiyor. Avrupa''da yurt tutup Avrupa düşmanlığı yapılamayacağının gafilleri çoğalıyor.
Bu kafadakiler! Başlarınızı kaldırıp, halkımızın güzel gözlerinin içine bakınız! O gözlerdeki medeniyet susamışlığını görmeyecek derecede duygudan mahrum olamazsınız. İntibâhe gelmeniz (uyanmanız) için kâfidir.
Hangi parti bizi muâsır medeniyet seviyesine ulaştırmaya ehil ise, bunu vaad edip gerçekleştirebileceğini belli ederse, milletin oyunu alacaktır. Çok canımız yandı, çok gerilerde kaldık, artık palavraya oy yok!..
Barzani ne istiyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK''nın artık Abdullah Öcalan''dan değil, Barzani''den emir aldığı açıktır. Zaten PKK, Barzani yönetimindeki topraklarda yaşıyor, silâhlanıyor, Türkiye''ye girip çıkıyor.
Barzani, Türkiye''den ne istiyor? Elbette Güneydoğu Anadolu''yu istiyor ama, daha bunun sırası gelmedi. Bizim mahut Kürt ırkçılarımız da artık Öcalan''dan değil, Barzani''den emir alıyorlar. Barzani, Türkiye ile Amerika''yı silahlı çatışmaya sürüklemek istiyor. Bu arada Irak''a girelim de Avrupa Birliği, Rusya, Araplar''la aramız bozulsun diye eylem üzerine eylem yaptırıyor. Amerika ile öylesine çatışalım ki, Ankara da, Washington da uzun müddet işin içinden çıkamasın diye sabırla bekliyor. Büyük Kürdistan için dünyayı ateşe vermeye hazırdır.
Barzani, elbette Amerika''ya güveniyor. Türkiye''de oluşan Amerikan ve Washington''da oluşan Türk aleyhdarlığına ümit bağlamış durumda. Ankara''nın 1 Mart tezkeresinde yaptığı akıl almaz çok büyük tarihî hatanın bir türlü içinden çıkamadığını göre göre, daha da çıkamayacağımıza kanaat getirmiş bulunuyor.
Babası Molla Mustafa Barzani''nin Türkiye- Irak- İran- Rusya- ABD- İngiltere arasında çok uzun yıllar mekik dokuyup ayakta kalmak politikasını sürdüren Oğul Barzani, planlarını, Amerika''nın 1 yıl içinde Irak''ı boşaltacağı tezine dayandırıyor. Onun için acele ediyor. Irak''taki 4 Amerikan üssünün İran''ı ve Araplar''ı durdursa bile, Türkiye''yi etkileyemiyeceğini biliyor. Türk askeri boşaltılmış Irak''a girdiği takdirde Amerika''nın Türkiye''yi havadan bombalayacak hâli yok. Zira böylesine bir kaza, Asya''da dengeleri değiştirir.
PKK''nın son aylarda bütün imkânlarını kullanarak Türkiye''de cinayetlere girişmesinin sebebi; Türkiye''yi kızdırmak, sabrını taşırmak, Türk askerini Irak''a sokarak Amerika ile aramızı bozmak olduğu âşikârdır.
Barzani''nin planını doğru okumak gerekiyor. Terörle savaşta iç politika hesaplarına girmemeliyiz. Derhal Kuzey Irak''la ilişkilerimizi kesip kapımızı kapatmalıyız. Bu arada özel harekât birliklerimizi yeniden harekete geçirmemiz ihtiyacı yeniden baş gösterdiği fikrindeyiz.
Bush Arnavutluk''ta
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her ülkede protesto gösterilerine muhâtab olan Başkan Bush, Arnavutluk''ta tam manasıyla -burada Osmanlıca kullanmam gerekiyor- âlây-ı vâlâ ile karşılandı.
21 pâre top sesleri Arnavut semalarında gümbürdedi. Bu tarihî ziyareti asırlarca canlı tutmak için Başkan şerefine pul serisi yayınlandı. Arnavutluk devletinin pullarında ABD Başkanı... Meselâ biz aynı şeyi Türkiye pullarında yapmaya kalkışsak ne olur, düşünebiliyor musunuz? Sebep mi? Öncelikli sebep, Arnavutluk, millî birlik mücadelesi veriyor. Arnavut nüfusunun yarısı Kosova''dadır. Ve Kosova''yı Sırp pençesinden kurtarmak için ABD desteği şart. İkinci kapital sebep, Arnavutluk''un NATO ve AB üyesi olmaya hazırlanması... Bunlar için de ABD''nin okey''i gerekiyor. Üçüncü sebep, ABD''de bir kaç yüz bin Arnavut asıllı Amerikalı''nın bulunması. Arnavutluk, Afganistan''da 140 ve Irak''ta 120 askerle Amerika''nın yanında yer aldı. Türkiye''deki Arnavut asıllılar ise herhalde milyonu bulur. Sayıma gelmez derecede Türk''leşmişlerdir. Arnavutça bilmezler. Arnavutluk, Kosova, Yunanistan, Karadağ, Sırbistan, Makedonya topraklarına dağılan Arnavutlar''ın tamamı, 1913''ten önce Osmanlı Türk imparatorluğunun -Konya, Erzurum eyaletlerimizden farksız şekilde yönetilen- İşkodra, Yanya, Üsküb (Kosova), Manastır, Selânik eyaletlerimizde yaşıyorlardı. Epey sayıda sadrâzam, vezir, general, san''atkârımız, Arnavut asıllıdır. Bugün bazı Arnavut milliyetçilerinin Kosova ve Makedonya''da Türk azınlıklarına cephe almalarını hayretle karşılıyorum. Kosova, ikinci bağımsız Arnavut devleti olmak üzeredir. Yüzde 10 nüfus oranları ile Sırplar''ın mukavemeti, imkânsızı zorlamaktır. Sırp milliyetçilerinin, kendileri ile aynı dili konuşan Boşnaklar''ı Müslüman ve Türk kültürüne mensup bulundukları için kesip biçmeleri dehşet saçmıştır. Unutulmayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti, Arnavutluk''u ve Kosova''yı destekliyor. Subaylarımız, yıllardan beri Arnavutluk ordusunu modernleştiriyor. Kosova''da önemli birliğimiz düzeni sağlıyor. Draç açıklarına demir atmış bekleyen Türk muhribinde Cumhurbaşkanı Demirel''le birlikte ben de ikindi çayı partisinde bulunmuştum. 5,5 asır yönettiğimiz Arnavutluk ve Makedonya''nın Türkiye''den önce AB üyesi olması, bizim millî utancımızdır.
Terör ve seçim
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Terör, genel seçimler ve cumhurbaşkanı seçememekten doğan siyasal kriz gibi iki kapital konunun önünü keserek gittikçe artan bir yoğunluğa erişti. Irak''a girelim mi, girmeyelim mi? meselesi hâline geldi. Irak''a asker sokarak PKK belâsı sona erecekse elbette girelim. Bu takdirde ABD de, AB de, Dünya da bize vız gelir. Ama Irak''a girmekle PKK terörü bitmez.
Sanıyorum en ulusalcılarımız bile bunu kabûl ederler. Körfez''e kadar insek, PKK''yı yakalamak mümkün değildir. 30 milyon Iraklı arasında yok olacaklardır. Ancak yeni tedbirler almamız mümkündür. Gereklidir, elzemdir. Bunları âcilen yerine getirmek kesin kararındayız. Şehitlerimizin ardı kesilmiyor. Üzüntümüz büyüktür, haklıdır, millîdir. Cenaze çekişmesi ise matemimize siyaset bulaştırır. Türkiye gibi Filistin''de de kan akıyor. Gazze şehrinde 4 günde 70 Filistinli sivilin hayatını kaybetmesi ne demektir? Suriye''de barınan, Tahran''dan emir alan Hamas''ın, Arafat''ın el-Feth örgütü yerine geçmek davasıdır.
Filistin''de barış, günümüzün meselesi değildir. Epey uzak bir geleceğin konusudur. Sayın Erdoğan''la Sayın Gül bile o derecede ümitle el uzattılar, çözemediler. Ama biz, PKK meselesini mutlaka çözeceğiz. Bu arada temiz bir genel seçim yapmalıyız. Çapraşıklıktan öte karmakarışık bir seçim sisteminden bile iyi sonuçlar çıkabilir. Akabinde aklımızı başımıza toplayıp, cumhuriyetimize iyi bir başkan seçelim. Cumhurbaşkanı krizini iyi tahlil etmek, doğru anlamak şarttır. Bin yıllık tarihimizde ilk defa devlet başkanlığı makamını açıkta bıraktığımız âşikârdır. Sebebin şu veya bu olması, tehlikeli gerçeği değiştirmez.
Krizi atlatmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti, önündeki üç meseleyi, mümkün olabilen en büyük hızla ve olumlu şekilde çözüp, millî politikasına devam etmek durumundadır. Unutanlara hatırlatalım: Millî devlet politikamız muâsır medeniyet seviyesine (çağdaş uygarlık düzeyine) çıkmaktır. Ve başka hiçbir şey değildir.
1900''lü yıllarda eyaletlerimiz olan ülkelerin eriştiği bu düzeye Türkiye''nin ulaşabileceğinden şüphe edenlerle işimiz yoktur. Onları küçük görürüz.
Hızla çözümlenmesi gereken 3 konu 1) genel seçimleri yapmak 2) en kısa müddet içinde cumhurbaşkanını seçmek 3) terörün sınırlarımız içindeki bölümünün hakkından gelmektir.
Siyasî kriz içinde bulunduğumuzu unutan politikacı, gafildir. Siyasi kriz cumhurbaşkanı seçilememesidir. Cumhurbaşkanını Yüce Meclis''in seçeceği belli olmuştur. Genel seçimlerde oluşacak partiler dengesini görmeden nasıl seçileceği üzerinde konuşmak fuzulidir.
Şunu söyleyebiliriz: Yüzde 50''den az oyla Meclis''e gelen parti, istediğimi seçerim dememelidir. Yüzde 50 oy zor, fakat mümkündür. İki defa (1950, 1954) Menderes-Bayar, bir defa (1965) Demirel 50''yi geçmiştir. İnönü, Ecevit, bütün partilerin kapatılmasına rağmen 1983''te Özal, bu oyu alamamışlardır.
Aksi takdirde, toplam yüzde 50 oyu temsil eden partiler, bir aday üzerinde birleşmelidir. Bu aday, en çok oy alan partinin milletvekili olmalıdr. Meclis dışından aday aramamalıdır, bir tek defa vuku bulmuştur (2000 yılında). Yüzde 50''den az oyla seçilen tek cumhurbaşkanı da Özal''dır. İstifaya karar vermişken öldü.
Cumhurbaşkanının kaç milletvekilinin oyu ile seçileceği, Yüce Meclis''in yaptığı ve yapacağı anayasalarda ne
belirtiliyorsa odur. Ancak demokrasinin, yazılmamış (Osm.gayri mektûb) kuralları vardır, kesinlikle pas geçilemez. Geçilirse huzursuzluk çıkar.
Ben, yukarıda sunduğum üç netameli konuyu, bu arada cumhurbaşkanı seçebilmeyi çözebilecek millî kapasite ve yetenek sahibi bulunduğumuza eminim. Partilerimiz, demokrasiyi incitmemeye âzamî özeni göstererek kriz dönemini kapatacak ve arz ettiğimiz devlet politikamız çizgisinde biribirleriyle yarışacaklardır.
Ümidsizlik için hiç bir sebeb yoktur.
Statüko ve reform
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu Pazar gene 1.6 milyon gencimiz ÖSS (Öğrenci Seçme Sınavı) işkencesine tabi tutuldu. Son ÖSS olması muhtemeldir. Tarihî görevini bitirmiş bir düzenlemedir. Birden fazla partimiz, ÖSS''yi kaldıracaklarını duyurdular. Bu arada dershaneleri de kapatıp liselerimizi eskisi gibi işler hâle getireceğiz. ÖSS, doğru şıkları işaretlemekten ibaret bir sistem kurdu. Türkçe''yi kullanamayan nesiller yetiştirdi.
Son vermemiz gereken diğer bir cendere mahut IMF''dir. Bir daha eline düşmemek üzere kurtulmamızın zamanı geldi. Müflisliği simgeleyen bir kuruluş olarak IMF, geri kalmış ülkeleri gözüne kestiriyor.
Pek çok eskimiş, modası geçmiş, faydalı olmuşsa bile artık lüzumsuz hâle gelmiş, zararları gittikçe artan kuruluş, kurum ve yasalardan kurtulmaktaki zorluğumuz, reform fobisinden kaynaklanıyor. Çağdaş düzenlemelere geçmek birçok menfaati de ihlâl ediyor.
En başta anayasamız eskimiştir. Bir hukukçu tarafından emir ve kumanda altında kaleme alınmış, tüzük, talimatname, yasakname benzeri kitap hacminde bir metindir.
Seçim yasamız üzerinde konuşmak ise malûmu îlâm olur. Ayrıca tarif, tavsif ve tenkit gerekmez. Bir daha bu yasa ile seçim yapılmayacağını, kesin şekilde yazıyorum.
Milletvekili statüsü, sayısı, hakları, dokunulmazlık sınırları, müddeti, ikinci bir meclis (senato) ihtiyacı, teker teker çözümlenmek gerekiyor. Bunları yapamayan bütün yasama dönemlerini eleştiriyorum.
Türkiyemiz bu köhnelikten kurtulmaya lâyıktır. Hakkıdır. Siyasî partilerimizin özen göstermeleri, genel başkanların kurnazlığı aşağı gören bir akılcılıkla davranmaları beklenir. Kendilerine, sahibi millet tarafından emanet edilen bu muhteşem devlet, mutlaka çağın gereklerine ve gerçeklerine uyumlu kılınmalıdır.
Reformlarla yenileşmek at üzerinde Orta Asya''dan açık denizlere intikal ederek cihan devleti kurmaktan daha karmaşık değildir. Artık statükoculara rağbet göstermeyelim. Bizi getirdikleri çizgi, çağdaş uygarlık düzeyinin de, millî heyecanların ve arzuların da çok gerisinde kaldı.
Gene Filistin
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hamas, Gazze''yi ele geçirdi. İsrail''in güneyine dayandı. Mısır''a komşu oldu. Böylesine iki azılı düşmanı arasında eylem yapacak. Batı Şerîa ise, henüz el-Fetih''in elinde bulunuyor. Hamas, el-Fetih''i kurup yaşatan Yaser Arafat''ın hatırasını ortada kaldırmak için, devlet başkanlığı yaptığı çok mütevazı apartmanın ilk katında muazzam bir Mescid-i Aksâ tablolu çalışma odasındaki yazı masasının, koltuğunu, tahrib etti. Evrakına, hattâ Nobel Ödülü''ne el koydu. Bu binanın ikinci katında, Arafat''ın Cumhurbaşkanı Demirel''le öğle yemeğinde ve aynı masada saatler süren sohbetinde ben de vardım. 1993 Nobel Barış Ödülü''nün Arafat ile Yitzak Rabin ve Şimon Peres arasında paylaştırıldığı çoktan unutulmuştu. O tarihte İsrail''le Filistinliler arasında Oslo barışı imzalanmıştı. Ama ne barış!... (1978''de aynı ödülü Menahem Begin''le Enver Sedat aldılar). Şimon Peres şimdi 84 yaşındadır. Geçen gün İsrail cumhurbaşkanı seçildi.
Gazze''nin yeni hakimi Hamas, TV ekranlarında el-Fetih''i İsrail ajanı ve siyonist, el-Fetih ise Hamas''ı İran''ın paralı askerleri ve Arap katilleri şeklinde sunuyor. Yanlış anlaşılmasın, bu iki örgüt, Filistinliler''i İsrail''in pençesinden kurtarmak için ortak (!) savaşıyorlar! Hamas Şii ve ve el-Fetih ise Sünnî''dir ama ikisi de Arap''tır. el-Fetih Filistinli''dir. Hamas, Filistin''e ithal edilmiştir. İran cumhurbaşkanı Ahmedinecad, sözünün eri imiş. İsrail''in burnunun dibine girdi. Bizim için PKK ne ise, İsrail ve ABD için Hamas aynı şeydir. Ve bu örgüt, Türkiye''nin öğütlerine kulak bile asmamıştır. Mısır kaynaklı Müslüman Kardeşler (el-Ihvâni''l -Müslimîn) ve cihanşümul bir örgüt (hattâ tarihin en büyük terör örgütü) olan el-Kaide de Filistin''de mevzi tutarsa, az mübalağa ile yazıyorum, Irak konusu gündemde ikinci dereceye düşer. Bize gelince, asırlarca gül gibi yönettiğimiz
o topraklarda barışa yardımımız olur tecrübesine giriştiğimiz için hem İsrail''le Birleşik Amerika, hem Filistinliler''le diğer Araplar ve İran pek çok kızdılar. Araplar''dan size ne? diye! Filistin''de barışı sağlayan politikacı gene Nobel Barış''ı kapacaktır. Ama yarım asırdan önce değil!..
Irak''ta iç savaş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak derdine çare bulunmaz hâle düştü. Osmanlı''dan esirgenen petrolünü kullanmasını bilmedi. Stratejik silâh olduğu gerçeğinden bile gafildi. Peygamber torunlarını sokaklarda sürüyerek parçaladıktan sonra, general bozuntusu diktatör taslaklarının pençesine geçti. En dehşetlileri Saddam''dı. Arkasını Moskova''ya dayadı. Amerika''ya, Türkiye''ye şantaja, tafra satmaya kalkıştı. Nasyonal sosyalist öğretisine kapıldı. Boyuna bosuna bakmaksızın Arap birliği kurmaya girişti. İhtilal içinde bulunan, Şah taraftarlarıdır diye subaylarını öldüren İran''ın durumundan bilistifade, tam 8 (sekiz) yıl sürecek bir savaşı başlattı. Amerika destek verdi de, İran''a yutulmaktan kurtuldu.
Irak''ın üç devlete ayrıştığı ve Amerika''nın bu durumu münasip bulduğu kanaatindeyim. Irak yapay bir devlettir. Ama bugün bağımsız 200 devletin çoğu yapaydır. İki cihan savaşında dağılan imparatorlukların eyaletleri ve sömürgeleridirler. Osmanlı düzeninde (Pax Ottomana) kardeş kardeş bir arada, iç içe yaşayan Irak Arapları bugün ikiye bölündü. Biribirlerinin mukaddesâtına (kutsallarına) kadar tecavüz ediyorlar. İç savaşlar, normal düşmanla yapılanlardan daha kanlı, merhametsiz ve iğrençtir. Gene de irkiliyoruz.
10. ve 11. İmamlar el-Hâdî Askerî (ölm. 868) ve oğlu el-Hasen Zekî (ölm. 874), yalnız Şii büyükleri değildir. Sünniler için de kutlu kişilerdir. Peygamberimizin torunlarıdır. Kendilerine anıt-mezar olarak Orta Çağ Türk beldesi Sâmerrâ''da yapılmış mîmârî şâheseri türbelerinin altınla kaplanmış muhteşem kubbesini ve birkaç gün önce de iki minaresini bombayla uçurmak, Sünnî geçinenlerin marifetidir. Evvelsi gün de Bağdad''da Şiilerin Hillânî Camii bombalı kamyonla gelen bir intihar komandosunun taarruzuna maruz kaldı. 87 kişi öldü, 218 kişi yaralandı. Daha 2006''da Şii-Sünnî savaşında ölenlerin sayısı 34.000''i bulmuştu. Amerikalıların öldürdüklerini buna eklemek gerekiyor. Bir yıl içinde Amerikan orduları ve müttefikleri Irak''tan çekilecektir. Iraklılar, komşu Arap devletleri, İran ve Türkiye ile baş başa kalacaklar.
Amerika, 4 askerî üssünden ve Körfez''deki armadasından olacakları seyredecek..
Irak savaşı nedir?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak savaşı politik bakımdan derinlemesine incelenmiş değil. Hem Amerika''ya karşı, hem iç savaşın çok meçhulü var.
Amerikalılar, Fellûce''de büyük mukavemetle karşılaştılar. Şimdi 10.000 askerle Bâkuba''ya (Bağdat''ın az kuzey-doğusu) doğruldular. Irak''a ayak bastıklarından bu yana 3530 ABD askeri öldü.
Birinci Cihan Savaşı''nda İngiliz-Hind tümenleri Basra''dan Irak topraklarımıza ayak basıp 4 yılda (1914 sonu -1918 sonu) ancak Musul''a ulaşabilmişlerdi. 6. Ordumuz''un eseri olan Türk savunmasının gücünü gösterir. Mütâreke''de Musul şehri henüz askerimizin elindeydi. 1916''da ise en sert Türk-İngiliz muharebeleri gene Fellûce''de (Bağdad''ın az batısı), Selmân Pâk''de (Bağdad''ın az güney-doğusu), Kuutü''l- Amâre''de (Bağdad''ın epey güney-doğusu) geçmişti.
Saddam''ın tümenleri, havadan Amerikan taarruzu ile çökertildi. Bugün Amerikalılar''la savaşın başında ise Sünnîler''i yönlendiren ve dışarıdan da epey muharip ithal eden el-Kaaide''nin bulunduğu anlaşılıyor.
Uzaydan kibrit kutusundan kibrit çıkarılıp yakıldığını gördüğünü iddia eden Amerikalılar, kaç yıl oldu, el- Kaaide''nin kurucu başkomutanı Üsâme bin Lâdin''in yerini bulamadılar. Niçin bulamadıklarının ciddi açıklaması bile yapılmadı.
Bin Lâdin''in arkasında önemli bir devletin bulunduğu üzerinde düşünmek zamanı gelmiştir. Ben şu, siz bu devletin olduğunu ileri süreriz, gerçekler kendini belli etmeye başlar.
Amerika''nın tıpkı İkinci Cihan Savaşı''ndaki gibi, bir yerlerde büyük hatalar yaptığı ortadadır. Askerî hatalarından bahsetmek sahamız değildir. Politik hataları bulmaya çalışıyoruz. Eski başkan (1993-2001) Bill Clinton, Bush II ekibinin Asya politikasını eleştiriyor. Daha eski başkan (1977-1981) 83 yaşındaki Jimmy Carter bile evvelsi gün, Amerika''nın Filistin siyasetindeki yanlışlardan bahis açtı.
Washington, Türkiye senaryoları düzenletip eğleneceği yerde, milyarlarca dolar ödediği süper zekâlı geçinen elemanlarına, terörle nasıl ve niçin baş edemediğini inceletse, hakkında hayırlı olur!
Çifte kriz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan''ın, seçimlerden hemen sonra gündemde cumhurbaşkanı krizi bulunduğunu açıkça söylemesi çok olumludur. Zira krizin varlığını gören ve kabul eden, krizi yönetmeye tâlib olur. Krizi yönetmeyi üzerine alan, krizi çözer. Her şeyin güllük gülistanlık olduğunu ileri süren, kriz içinde falan bulunmadığımızı iddia eden, gafildir. Politikaya ehil değildir. Her partinin genel başkanı, fazla oy almak için, vatandaşa bir şeyler söyler. Bu çok tabiidir. Başbakan da 367''nin üzerinde milletvekili çıkaracak oy istedi. 367 milletvekili ile istediği gibi cumhurbaşkanı seçeceği ve anayasayı değiştireceği manasını çıkartmıyorum. Bu takdirde bile mutâbakat (konsensüs) arayacağına inanıyorum. Ama tabiatıyla, çok yetkili ve ağırlıklı olarak, masaya oturacaktır.
Kriz tek değildir. Bir de PKK terörünün oluşturduğu kriz var. Girelim, bekleyelim münakaşaları, kamplara ayrıştırabilir. Hele bu ayrışma, parti politikalarına, iktidar çekişmelerine yansırsa, kazanan taraf olmaz. Devlet zarar görür. PKK''nın geleceği Barzani''ye, Barzani''nin geleceği Washington''a bağlıdır. Seçimlere 4 hafta kaldı. Bir aydan az zaman sonra Türkiye''de iktidar belirlenecektir. Temmuzun son haftası ve Ağustos başı, politik dengelerin yenilenmesi ile geçecek. Bu müddet içinde bir Irak harekâtına girişmek durumunda kalırsak, iç siyaset etkilenecektir.
Dışarımızdaki dünya da Türkiye seçimlerini izliyor. Sonuçları görmek istiyor. Özellikle Amerika, takip ettiği Türk politikasının şurasını burasını düzenlemek için, Ağustosu bekleyecektir. 1946''da ve bugün iki defadır yaz seçimleri yapıyoruz. 1946''nın ne kadar gergin ve kavgalı geçtiğini hatırlayanlar çok azaldı. Bu defa olgun bir demokrasi içinde şu sıcak ayları soğukkanlılıkla tamama erdirelim...
Karadeniz Birliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Karadeniz Ekonomik Birliği, Turgut Özal''ın güzel teşebbüslerinden biridir. 15 yıl önce kuruldu. O zamandan bu yana gelişme gösteremedi. Kuruluşta Özal cumhurbaşkanı ve Demirel başbakandı.
Karadeniz devletleri Türkiye, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova''dan ibarettir. Ancak yüce gönüllü olan Özal, denizle ilgisi bulunmayan Yunanistan, Sırbistan gibi Balkan ve Ermenistan, Azerbaycan gibi Kafkas devletlerini üyeliğe aldı. Türkiye çevresinde daha geniş halka oluşturmak ve bilhassa Yunanistan, Sırbistan, Ermenistan gibi hır çıkarmaya hâzır ve âmâde devletlerin kıskançlıklarını kışkırtmamak gayesi açıktır.
Dün İstanbul''da toplanan zirveye 10 devlet ve hükûmet başkanı ile bütün üye devletlerin dış işleri bakanları katıldı. En önemlileri Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin''dir. Azerbaycan Cumhurbakanı İlham Aliyev, Gürcistan Cumhurbaşkanı, Yunanistan Başbakanı da geldi. Ermenistan''ı dış işleri bakanı Vartan Oskanyan, Avrupa Birliği''ni genişlemeden sorumlu üye Gunter Verheugen temsil etti. Misafirlerimiz için Cumhurbaşkanı Necdet Sezer, Dolmabahçe Sarayı''nda dün akşam yemeği verdi.
Karadeniz Birliği''nin üyeleri arasında NATO''ya, Avrupa Birliği''ne dahil olanlar var. Ancak, ekonomik amaçlı bir teşebbüstür. AB de işe ekonomi ile başlamıştı.
Enerji ve Karadeniz''in temizlenmesi gerçekten pek çok ehemmiyetli iki konudur. İstanbul Boğazı''nın tanker belâsından kurtarılması ise hayatîdir. İstanbul''un güvenliği ve asayişi kadar ağırlıklı bir sorun olamaz. Bu problemlerin çözümlenmesi, Karadeniz Devletleri Ekonomik Birliği''nin zaferi demektir. Safha safha aşılması gereken zor engellerin geçilmesi gerekiyor.
Demirel-Özal- Türkeş üçgeninin Türk Cumhuriyetleri ve Ülkeleri Birliği projesine gelince, şaşılacak derecede ihmale uğradı. Ankara''nın bu inanılmaz gafletini Çin, Rusya, İran doldurmaya çalışıyorlar...
AB ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''ni kuran Fransa, Avrupa Birliği''ni dağıtacak devlet pozisyonuna girdi. 1789, 1830, 1848, 1871 ihtilâlleriyle Avrupa''yı nasıl ateşe verdiğinin tatlı hâtıralarına kapıldı. Şöyle de ifade edebilirim: AB dağılmaya mahkûmsa bu, Fransa eliyle olacak. Ölüm fermanı ise bir kaç yüz bin nüfuslu en yeni üye Kıbrıs Rum Cumhuriyeti''nden çıkacak. Kriz, Nicolas Sarkozy (Nikola Sarkozi) ile başlamadı. Kudretli selefi ve üstâdı Jacques Chirac (Jak Şirak), Avrupa Anayasası denen kalınlığı nisbetinde katı, koyu, mutaassıp metni, halk oylamasına sunmak basiretsizliğinde bulundu. Kabulünden emindi. Bu yanlış tahmini, büyük devlet adamının öngörü yeteneğine şüphe uyandırdı. Prestiji derinlemesine yara aldı. Hollanda, referandum hatasını tekrarladı. Bu çarpık çurpuk anayasayı, yıllarca çalışarak, Chirac''ın selefinin selefi olan Valery Giscard d''Estaing (Valeri Jiskar Desten) hazırlamış, bütün taassubunu sergilemişti. Avrupa Birliği''ni medeniyet projesi olacağı yerde Hristiyan projesi hâline getirmişti. İşte bu kadar beceriksizlikle yönetilen, de Gaulle''ün (dö Gol) anlı şahlı 5. (Beşinci) Cumhuriyeti, bu üst üste darbelerle sarsıldı. Sarkozy, yıkımı tamamlayabilecek istidattadır. Zaten rakıybesi Madam Royal seçilse idi 6. (Altıncı) Cumhuriyet''i hazırlayacağını açıkça söylemişti. Sarkozy, Akdeniz Birliği''ni kurmayı hayal ediyor. Fas''tan Lübnan''a uzanan eski Fransız sömürge imparatorluğunu hortlatmanın rüyası içindedir. Fransa Cumhuriyeti''nin attığı imzaları çiğnemek derecesinde sapıttı. Akıl hocası, eski terörist Deveciyan''dır. Biz, Türkiye''nin, Yunanistan''la beraber ve İspanya, Portekiz, Avusturya''dan önce, Avrupa Birliği üyeliğini onlar ortak, biz pazar geri zekâlı sloganına sarılarak elinin tersiyle iten o dönem politikacılarımızın Türk''ü yolundan saptıran tarihî sorumluluklarını vurguluyoruz.
1. tezkereyi kabulün akabinde ABD askeri topraklarımıza girer de çıkmaz diyerek 2. tezkereyi reddeden politikacılarımızı, aynı zümre içinde değerlendiriyoruz.
Profesyonel askerlik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın Yaşar Büyükanıt, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Sayın İlker Başbuğ yanında olduğu halde, önemli bir basın toplantısı yaptı. Türkiye''nin stratejik hedefleri bakımından önemli...
Gazeteciler, Isparta''da Komando Tugayına davet edildi. Komandolarımızın nasıl talim ve terbiyeye tabi tutuldukları gösterildi. Zira PKK eşkıyasının üzerine yeterli eğitimden geçmemiş askerin gönderildiği endişesi açıklanmıştı. Bende bile böyle bir şüphe uyanmıştı. Şimdi müsterih oldum.
Genelkurmay Başkanımızın komando tugaylarını profesyonel duruma getirmekten bahsetmesi bilhassa ilgimi çekti. Zira istikbalin, profesyonel silahlı kuvvetlerde olduğu muhakkaktır. Nitekim Özal bunu açıkça söylemişti.
Hava ve deniz kuvvetlerimizin hemen hemen tamamen teknik statüye geçtiğini biliyoruz. Kara ve jandarma için de teknik profesyonelliğin komando sınıfından başlaması elbette münasiptir. Bunun bütçeye ağır geleceği düşünülmüştür. Ama her yıl biraz daha geliştirilerek çözümlenir. Türk devletinin böyle bir gücü bulunduğu âşikârdır. Silahlı kuvvetlerimizin, bölgemizde mutlak şekilde en güçlü durumunu kesinlikle muhafaza etmesi şarttır. Bölgemiz Orta Doğu, Kafkaslar, Orta Asya, Balkanlardır. Türkiye''ye tafra atmaya meraklılarla doludur. Türk''ün meşru haklarını başka türlü korumamız mümkün değildir.
Girelim mi girmeyelim mi? konusunu başka bir yazıma bırakıyorum. Derinlemesine iç ve dış siyasetle ilgilidir. Seçimlere etkisi olabilir. Dünyanın dikkati Türk seçimlerinin sonuçlarına ve Irak sınırındaki kuvvetlerimize odaklandı...
Girmenin zamanı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Haziran, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Seçimlere 24 gün kaldı. 3,5 (üç buçuk) hafta... Sandıktan millî irade çıkacak. Yeni Meclis toplanacak. Başkanını seçecek. 1. gelen partinin 276 milletvekili varsa veya olumlu oylar bu sayıyı bulursa, kendi grubundan bir milletvekilini başkan yapacak.
Erdoğan, hükûmetinin istifasını, Sayın Sezer''e mi sunacak? Yoksa önce Meclis cumhurbaşkanı seçecek, hükûmet istifasını ona mı takdim edecek? Böyle bir sorun baş gösterirse gene Anayasa mahkemesinin huzurundayız (bize mutlaka bir Senato da lâzım, ama lutfen abartmıyalım: 4 yıl için 400 milletvekili + 6 yıl için 100 senatör, fazlası ziyandır). Her neyse, cumhurbaşkanı hangi devletlü ise, seçimlerden en fazla milletvekili ile çıkan partinin genel başkanına yeni hükûmeti kurmak görevini verecek. Yenisi kuruluncaya kadar bugünki hükûmet yerinde kalacak.
1. Partinin genel başkanı "hükûmeti kuramıyorum derse, veya kurduğu hükûmet yüce Meclis''ten güvenoyu alamazsa Sayın Cumhurbaşkanı -her kim ise- 2. sıradaki partinin genel başkanını, hükûmeti teşkil etmekle görevlendirecek. Eninde sonunda yeni bir hükûmet ortaya çıkacak. İşte o hükûmettir ki, Irak''a girip girmemek, girilirse Kandil''e mi, Erbil''e mi, Kerkük''e mi, Bağdat''a mı, Basra''ya mı gitmek gerektiği hakkındaki kararını, Genelkurmay''a bildirecek. Bu kadar yazıyı, şunu söylemek için yazdım: Bugünki Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhuriyet Hükûmeti, elbette yenileri oluşuncaya kadar tam yetkiyle görev başındadır. Ancak, bütün dünyadan protesto yağmuruna tutulmayı göze alacak irade, henüz seçilmiş, yenilenmiş Meclis''in ve güvenoyu verdiği hükûmetin harcıdır. O zamana kadar Şırnak''ta üslenmiş birliklerimizin, sınırın az ötesinde mevzi tutmanın ötesinde bir harekette bulunmaması, millî menfaatlerimize daha uygundur. Sınır ötesinden haber bekliyerek değil, sükûnet içinde seçim yapalım.
Tony Blair
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İngiltere başbakanı Tony Blair, 27 Haziran günü istifasını Kraliçe İkinci Elizabeth''e verdi. Resmî adıyle Majesteleri''nin Birinci Bakanı, 1952''den beri (ki Blair''in doğumundan 1 yıl öncedir) tahtta bulunan Kraliçe''nin atadığı 10. başbakan idi.
Blair''in 10 yıllık iktidarı, İşçi Partisi''nin tarihindeki en uzun iktidardır. Daha önce bir İşçi Partili başbakan ancak 8 yıl iktidarda kalabilmişti. Blair, 18 yıl süren muhafazakâr hükümetlerin yerine 1997''de başbakan oldu. Sosyal Demokrat karakterdeki partisini, muhafazakârlara yaklaştırarak yeni oluşan dünyanın ekonomik düzeyini yakaladı. Henüz 54 yaşında iken milletvekilliğinden de istifasını Avam Kamarası başkanına sundu. Orta Doğu anlaşmazlıklarını çözümlemeye uğraşan Birleşmiş Milletler heyetinde başkan sıfatı ile çalışacak, muhtemelen Nobel Barış Ödülü''nü alacaktır. İngiltere''de başbakanın yıllık maaşı net 175.414 sterlindir. Çok şahsî olmayan her türlü masrafı devletçe karşılanır. 10 kapı numaralı başbakanlık konutu dünyaca meşhurdur. Şimdi bu makama, seçimlere kadar, gene İşçi Partisi''nden hazine (maliye) bakanı Gordon Brown geliyor. Blair, Bush''un peşine takılmakla çok suçlandı. Ama ne Sovyetler''i 15 parçaya ayıran ABD-İngiltere stratejik ittifakından ayrılabildi, ne de cihanşümul petrol politikasında Amerika''yı yalnız bırakabildi. Tarihin akışını değiştiren Reagan (ABD)- Thatcher (İngiltere) ittifakının başarısı elde edilemedi diye Blair''i fazla eleştirmemelidir. Türk dostu, Türkiye''nin önemini kavrayan bir İngiltere başbakanı olarak tarihe geçecektir. İngiliz dış politikası, gündelik değildir. En derin devlet, İngiltere''dedir. Geniş ufukludur ve geleceğe dönüktür. Blair, Türkiyesiz Avrupa Birliği''nin Avrupa için ne onulmaz sakıncalar oluşturacağını en iyi kavrayan devlet adamlarından biri idi. (Bir diğeri sâbık Almanya şansölyesi Gerhard Schröder idi). Blair''in avukat ve 4 çocuk annesi eşi Katoliktir.
Blair''in, Anglikan Protestanlığı (ki başı İngiltere hükümdarıdır) bırakıp Katolikliği kabul edeceği endişesi, basını çok ilgilendirdi. 450 yıldır, 1558 yılından bu yana, İngiltere''de hiçbir Katolik, hiçbir Anglikan Protestan olmayan başbakan gelmediğini belirtmek gerekir. (İngiltere''de sadece 3.5 milyon Katolik vardır).
Venezuela sorunu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Nedir stratejik müttefikimiz Bush''un Chavez''den çektiği? buyurursanız, tepkinize katılırım. Castro''nun günlerini sayan Başkan Bush''a şimdi Chavez musallat oldu. Venezuela Başkanı, bir eli Mahmud Ahmedinecad''da, öbürü Vladimir Putin''de, Amerika ile uğraşıyor. Birleşik Amerika''nın, Amerika kıt''asındaki bütün devletlerin ağabeyi (hattâ ağababası) olduğunu pas geçmek mi istiyor nedir? Bütün Asya''ya istikamet vermeye ve Amerika''ya haddini bildirmeye çalışan Ahmedinecad''dan sonra Putin de Chavez''i Moskova''da iltifatlara boğdu. Bu durum Washington''u endişelendirdi. Zaten Rusya, dünyanın 2. nükleer gücüdür. Arz dediğimiz mütevazı gezegendeki bütün canlıları bin yıl için yok edecek nükleer stoka sahiptir. Neyse ki şimdi Baba ve Oğul Bush''lar, Putin''i, özel mâlikânelerinde ağırlayıp kuşkularını gidermeye çalışıyorlar.
Putin''in derdi nedir? derseniz, çok derdi var ama, en aktüeli şudur: Amerika''nın, dünki Sovyet cumhuriyetlerini ve uydularını teker teker NATO''ya alıp, Avrupa Birliği''ne sokup, Moskova''nın burnunun dibindeki Polonya ve Çek Cumhuriyeti topraklarına füzeler yerleştirmesidir. Son model Amerikan füzeleri!.. Rusya ise bir türlü Amerika''ya rahat vermiyor. Monroe Doktrini''ni ihlâl ediyor: Küba, Şili, Nikaragua gibi hepsi ABD''yi takliden başbakansız başkanlarca yönetilen Latin Amerika''nın İspanyolca konuşan Katolik devletlerine el atıyor. Şimdi Venezuela''yı ele aldı. Chavez, doğuştan Amerikan düşmanı. ABD, üst üste askerî darbe yaptırdı, Chavez''i düşüremedi. Adam düşüyor, gene kalkıyor.
Venezuela, toprakça Türkiye''den az büyüktür. 27 milyon nüfuslu petrol zengini bir ülkedir. Güneyinde ekvator çizgisine teğet geçer. Rivayet bu ya, İran''dan atom bombası yapmayı öğrenmeye başladığı söyleniyor. 54 yaşındaki Chavez, 1999''dan beri iktidarda. Biz, daha imparatorluk Türkiyesi iken Venezuela''nın dostu idik. Venezuela''yı İspanya sömürgeliğinden kurtarmak için destek bulmak üzere Avrupa turuna çıkan General Miranda, 220 yıl önce İstanbul''a gelmiş, Atlantik''e açılmış bir amiral olan ve 18 yıl deniz kuvvetlerimizin başında kalan Kapdân-ı deryâ Cezayirli Hasan Paşa''nın Haliç''te, bahçesinde paşanın evcilleştirdiği arslanların cirit attığı arslan heykelli kâşânesinde ağırlanmıştı. Hâtıralarında ballandıra ballandıra anlatır ki, okuyan her Türk''ün göğsü kabarır. Bugün Venezuela birleşik devletlerin en seçkin eyaletlerinden biri, millî kahramanları Miranda''nın adını taşır. 220 yıl oldu, daha Büyük Fransız İhtilâli çıkmamıştı, Venezuela dostumuzdu. Onun için Chavez''i merakla izliyoruz. Castro''ya benzememesini diliyoruz.
Krizi aşabilmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
18 gün sonra sandıklardan yeni bir siyasî kadro çıkacak. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde, ilk defa seçilenler, gene çoğunluğu oluşturacak. Meclis başkanlık divanının, hatta hükümetin teşekkülünde bir zorluk çıkmaz. Tabii mecralardan geçip gerçekleşirler. Sorun, cumhurbaşkanlığı konusunda düğümleniyor. Bundan dolayı cumhurbaşkanlığı krizi demiyor muyuz? Tarihimize böyle geçecek, böyle anılacak. Parti konuşmalarında hiç bir seçimde olmadığı derecede bu konuya ağırlık verilmesi, krizin göstergelerinden biridir.
Cumhurbaşkanı seçmenin karşılıklı inatlaşmaya dönüşmesi ve temponun gittikçe şiddetlenmesi, krizi alçaltmaz, yükseltir. Anlaşma ihtimalini azaltır. Tekrar yargıya gitmek hoş olmaz. Demokrasi kırılgandır, nezaketle muamele ister. Her hâl-ü kârda cumhurbaşkanı seçilecektir. Türk demokrasisi, millî irade, buna muktedirdir. Nice bâdireleri atlatmıştır. Millî istek, krizin, az gürültü patırtı ile, sevindirici sonuç alınarak aşılmasıdır. Cumhurbaşkanının vasıfları üzerinde yanılmak olmaz. Nasıl bir cumhurbaşkanı gerektiği üzerinde seçimlerden sonra konuşmak daha doğrudur. Seçimlerin sonuçlarını görmek gerekir. Her partinin kuvvesi ortaya çıkmalıdır. Milletten taze güven almış bir meclis, devlet başkanını liyakatle seçecektir. Yeni bir yol kazası, yeni bir genel seçim demektir ki ne milletvekilleri, ne milletimiz, böyle bir zorunluluğa katlanmaya heves etmeyeceklerdir. Cumhurbaşkanı krizini, fazla üzerine düşmeden, dallanıp budaklanmasına meydan vermeden yumuşak inişle çözümlemekte sonsuz faydalar vardır. Liderler, devletimizin yapısını, karakterini, derinlemesine bilen politikacılardır. Zekâ, akıl, bilgi ve tecrübelerini esirgemeksizin müzmin, kronik hâle gelmek istidadındaki bu meselenin hakkından geleceklerdir. Pek çok vaadde bulunmuşlardır. Akabinde bunları yerine getirmeye girişeceklerdir.
Bush ve Putin
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Bush, tuhaf şeyler yapıyor. Dış politikada başarı göstermekte âdeta zorlanıyor. Dünyanın 200 devletinin toplam savunma harcamalarının üzerinde savunma bütçesi, içeride FBI, dışarıda CIA''in büyük devletlerin bütçeleri ile yarışan harcamaları, kişi başına geliri 40 bin doların üzerinde bulunan muazzam Amerika''nın dış politika hataları hayret veriyor.
1. Cihan Savaşı galibi Başkan Wilson''ın, 2. Cihan Savaşı galibi Başkan Roosevelt''in dünyanın başını belâya sokan dış politika gafları geleneğini stratejik müttefikimiz Bush, doğrusu sadakatle sürdürüyor.
Afganistan''ı işgal ettikten sonra, eski kralı veya oğlunu tahta geçirip ülkede birliği sağlamayı düşündüğü halde uygulamadı. Irak''ı işgalden sonra bir Hâşimî prensini (mesela Ürdün kralının amcasını) tahta geçirip Irak''ın bölünmesini önleyemedi. Bunu da düşünmedi değil. Ama kim ne akıl verdi ise vazgeçti. Zira Teksas kültürü ile yetişmiştir. Monarşinin birçok ülke için en doğru rejim olduğuna akıl erdiremedi. Amerikalılar, 4 yılda bir kendimize bir kral seçip 4 veya 8 yıl sonra değiştiririz (rejimlerini böyle tanımlıyorlar) diyegelmişlerdir.
Polonya''ya ve Çek Cumhuriyeti''ne, İran ve Kuzey Kore''nin nükleer füzelerine karşı (!) savunma füzesi (!) yerleştirmek ne mene akıldır? Burnunun dibine sokulacak son model (!) Amerikan füzelerinin Rusya''yı çok sinirlendireceğini, Rusların kızdıkları zaman bütün dünyanın huzurunu kaçırmak gibi bir huyları olduğunu bilmek gerekir. İran kim, Polonya''ya atom bombası fırlatmak kim? Böyle bir güce erişirse, komşularını yoklayıp korkutacaktır.
Nitekim Putin, doğru olarak, bu füzelerin Türkiye''ye yerleştirilmesinin münasip görüleceğini söyledi.
Baba oğul Bush''ların, eşleri yanlarında, aile mâlikânelerinde ağırladıkları Putin ve eşini Rus usulü öpmelerinden sonra, Rusya devlet başkanını ille Polonya''ya füze yerleştireceğim diye kışkırtarak uğurlamak da neyin nesi oluyor?..
Amerika''nın PKK politikası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın Irak''ta PKK terör örgütünün kılına dokunmaması, devletimizle arasındaki ilişkileri, hiç bir zaman vuku bulmadığı derecede ihtilâflı bir çizgiye çekti. Halk oyumuzda ABD''nin saygınlığı, duyulan güven, asgarîye indi. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Dışişleri Bakanı, Washington''ın bu politikasından şikâyetlerinin dozunu artırdıkça artırdılar. Stratejik müttefikimizde en küçük fiilî hareket görülmedi. ABD, PKK''yı terörist sayıyor. Ama 1 Mart 2003''te 2 nolu tezkereyi reddimizden beri, eşkıya olsun, evliya olsun, hiç bir Kürt''ü karşısına almıyor. Türkiye''nin 1. tezkereyi kabûl ederek Amerika''ya yol yaptırıp havaalanı ve liman onartmasını, sınır illerimizde pazarlıkla mesken kiralatmasını, İskenderun Körfezi''nde gemi içinde tam teçhizatlı tümen bekletip limana çıkan askerlerine sert muamele yapmamızı unutmuyor. Bunların karşılık görmiyeceğini sanmamıza şaşıyor. Tezkerenin reddi gününden başlıyarak, Türk desteğinden mahrum kalan Amerika''nın Irak ve genellikle Orta Doğu''da kıytırık da olsa başka destekler arayacağı belli idi.
Artık Amerika, kıytırık da olsa Kürt ve Ermeni desteklerine güveniyor. Ankara''nın, Irak, Filistin, Hamas, İran, Suriye ilişkilerini zerre kadar beğenmiyor. İsrail, Türkiye karşısında ihtiyatlı duruyor. İngiltere''ye gelince, Orta Şark''a o kadar âşinâdır ki, bize karşı tavır almadı. Bununla beraber yeni başbakanın politikasını bilmiyoruz.
Amerika, en çok 1 yıl içinde, belirli üslere çekilip, Irak''ı boşaltacak, kendi hâline bırakacak, daha şiddetlenecek iç savaşa seyirci kalacaktır. Türkiye, çok sabretmiş, çok kızmıştır. Irak''a girip kuzey bölgesinin altını üstüne getirecektir. Tabiatiyle PKK''lı olmayan Kürtler''le de vuruşacaktır. Bulunduğumuz coğrafyada Türkiye''ye rağmen stratejik değişiklik yapmak imkânsızı zorlamaktır. 1054 yılında Selçuklu hâkanı Sultan Tuğrul Bey''in Bağdad''a silâhlı mukavemet görmeden girmesinden beri şartlar değişir, bu gerçek hiç değişmez. Hem Ankara, hem Washington, yeni şartlara göre durum alacaktır.
.5''e 6
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anayasa Mahkemesi, Türkiye Devleti yönetiminde en radikal değişikliğe 5''e karşı 6 oyla karar verdi. 5 üyenin muhalefet gerekçelerini okumak ilgi çekici olurdu. 6 üyenin olumlu oy gerekçelerini bilmek de gerekir. Acaba Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin, çok köklü temel bir yetkisini daha kendi eliyle bırakması dolayısıyla Yüce Meclis''in yetki sınırlarını daraltmasına mı oy verildi? Sayın Abdullah Gül''ün sürpriz şeklinde tanımladığı bir karardır. Her hâl-ü kârda aynı konuda Yüce Mahkemeye başka müracaatlar da olacaktır.
Bu kararla, cumhurbaşkanı sorunu, uzayıp gitmek istidadını gösteriyor. Halbuki politik hüner, bu önemli siyasî krizi bir an önce sona erdirmektedir ki bu husus şüphesiz politikacılarımızın alanıdır. Sivil, kısa ve çağdaş (Osm. muhtasar müfîd) bir yepyeni anayasa ihtiyacı günden güne kendini belli ediyor. Yeni bir anayasanın Senato getirmesi en kuvvetli ihtimaldir. Senato''nun, Anayasa Mahkemesi''nin konularını çok daraltacağı âşikârdır. Fransa''daki, ABD''deki anayasa mahkemelerine benzer şekilde bir kuruluş olabilir. Zaten halkın seçeceği bir cumhurbaşkanının yetkilerini ancak yeni bir anayasa kısıtlayabilir. Bugünkü anayasa, yamalı bohçaya dönüşen bir talimatname, bir emirname, bir yasakname halindedir. Atatürk''ün kendisi için istemediği cumhurbaşkanı yetkileri, bugünkü Anayasada mevcuttur. Cumhurbaşkanı yetkilerini çok daraltıp temsilî ve sembolik hâle getirmeksizin halkoyu ile seçilecek bir cumhurbaşkanından Türkiye''yi Allah korusun! Zira kendiliğinden başkanlık sistemi oluşur. Türkiye tipindeki demokrasinin bocaladığı bir ülkede diktatörlüğe dönüşmesi işten değildir. Böyle olmasa bile, Başbakanın gölgede kaldığı bir bakanlar kurulu doğar ki, doğru dürüst icraat yapamaz. Türkiye''nin istikbali ise, hızlı, köklü, radikal icraata muktedir güçlü hükümet ve başbakanlara bağlıdır. Tarihçiler, Türkiye Cumhuriyetinde bu derecede çetrefil bir cumhurbaşkanı krizinin nasıl, niçin oluştuğunu, geliştiğini, sonuçlarını dikkatle inceleyeceklerdir.
Doğru cevaplar bulunmadığı takdirde kriz uzayacaktır. Devam edeceğim...
Türkmen soykırımı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''ta Türkmen kıyımı, soykırıma dönüştü. Sırplar''ın Bosna-Hersek''i Sırp gül bahçesi hâline getirmek için Boşnakları toplu imhasına benzemeye başladı.
Böyle bir maksat elbette mevcut. Kuzey Irak''ta gül bahçesi gibi bir Kürdistan oluşturup genişletmek için ne kadar Kürt olmayan kavim varsa kesip biçerek kaçırtmak politikasının bugün en büyük engeli hangi devlettir? Amerika derseniz komik kaçar. Arap devletleridir derseniz, sadece lâf üretirler. İran buyurursanız, kendi imparatorluğunun dağılmasını engellemek için atomu parçalamak, yıldızlar gibi kayacak uzun menzilli, -Amerika''ya göre- Polonya''yı bile vurabilecek kudrette, şihâb füzeleri imali ile meşguldür.
Yalnız Kürtlerin hayat hakkı bulunması istenen bir Kürdistan projesinin tek engeli Türkiye''dir. Nasyonal sosyalist Kürt görüşü budur.
Türkmen beldesi Tuzharmatu''da Emirli pazar yerinin ortasında çoluk çocuğun üzerine bomba dolu kamyon sürerek 150 Türkmen''i öldürmek ve 250''sini sakatlayıp yaralamak alçaklığın hangi kategorisidir? İstanbul''da, İzmir''de canlı bomba gezdirmek emri nereden geliyor? Amerika''nın güyâ
PKK''ya silah dağıttığını gösteren bilim-kurgu filmlerinin gayesi nedir?
Hedef, Türkiye ile Amerika''nın arasını, uzun yıllar düzelmeyecek şekilde açmak, iki devleti karşı karşıya getirmektir. Bu da ikisi arasında silahlı çatışma çıkarmakla mümkündür. Türkiye''de şu Amerika''nın haddini bildirelim! diyenler çoğalıyor. Böylece Türkiye, balıklama ABD okyanusuna dalacaktır. Artık Kürtlerle uğraşacak, iç ve dış sorunlarını çözümleyecek zamanı da, takati de, hevesi de kalmayacaktır. Büyük Kürdistan''ın temelleri atılacaktır.
Türkmen katliâmı, Türkiye''nin asabını bozmak içindir. Bu arada ne kadar Türkmen öldürülüp ne kadarı o coğrafyadan kaçırılırsa, eşkıyânın kâr hânesine yazılacaktır. ABD ile bozuşan bir Türkiye''nin, ABD''nin himmetiyle gerçekleşecek Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan
projelerine karşı çıkamayacağı açıktır. Kürtlerin, Amerika Irak''ı boşaltmadan önce bir şeyler yapmak zorunluluğunda bulunduklarını da bilmek gerekir.
Yüce Meclis seçecek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan, 11. cumhurbaşkanının partiler arası mutabakatla Türkiye Büyük Millet Meclisi''nce seçileceğini bildirdi.
Emin olunuz Türkiye rahat nefes aldı. Ben böyle sert dönemeçler almaktan çekinmeyen politikacılara devlet adamı derim.
12. cumhurbaşkanına gelince, zamanı gelince nasıl seçileceği düşünülür. 7 yıl sonra... İki hafta aralıkla iki turlu halk oylaması, Türkiye''nin asabını iyice gererdi. İkinci turda AK Parti''nin adayı değil, karşı aday kazanırdı. Zira bütün oylar, AK Parti''li olmayan aday üzerinde birleşecekti. Meğer ki AK Parti, ilk turda yüzde 50''yi bulsun... Bu da imkânsızı zorlamaktı. Şunu demek istiyorum: Sayın Erdoğan, evvelsi günkü Türkiye''yi rahatlatan demeciyle, partisini de korumuş oldu.
Türkiye''nin trilyonlar harcayarak cumhurbaşkanını hemen halka seçtirmesinde aceleye getirilecek hiçbir zorunluluk yoktu. Bir reform değil, bir tepki idi. Gerçek reform şiddetle ihtiyaç duyulan ve bütün devlet mekânızmasını çağdaşlaştıracak yepyeni bir anayasa ile gerçekleşir. Anamuhalefet lideri Sayın Baykal, hepimiz gibi şaşkınlığa uğradı. İlk mızıkçılığını da yaptı: Cumhurbaşkanını Meclis dışından seçelim dedi. Doğrusu yakıştıramadım. Hiç yakıştıramadım. Zira bu, Yüce Meclis''te bu liyakatte milletvekili olmadığı manasına gelir. Asla doğru değildir. Atatürk Cumhuriyeti sistemine kökten aykırıdır.
Ama Sayın Baykal''ı anlıyoruz. AK Parti''nin iki hafta sonra birinci parti ve çok büyük ihtimalle tek başına iktidar olarak seçimlerden çıkacağı bellidir. Bu durumda Çankaya için kendi grubundan aday göstermek hakkı AK Parti''nin olacaktır. Ve Sayın Erdoğan, diğer partilerin itiraz edemeyeceği bir milletvekilinin adaylığı için söz verdi. Ben, Meclis Başkanının da aynı dikkatle seçilmesi halinde AK Parti''nin çok rahat icraat yapacağı kanaatimi yazıyorum. Ve tabiatıyla AK Parti, 22 Temmuzda alacağı oy oranına ve çıkaracağı milletvekili sayısına göre konuşacaktır.
Bu suretle Türkiye''yi cumhurbaşkanı krizinden kurtaracak bir Meclis ve içinden çıkaracağı bakanlar kurulu ve devleti yönetecek olan başbakan, gürültü patırtı
içinde değil, sulh, sükûnet, huzur içinde yeni dönemi açacaktır. Mızıkçılığa kalkışanı, kurnazlığa sapanı milletimiz hemen teşhis edecektir.
Krizden çıkmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan, seçimleri müteakip Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanarak başkanlık divanını oluşturduktan sonra, cumhurbaşkanı seçeceklerini, AK Parti adayı üzerinde diğer partilerin mutabakat ve muvafakatini arıyacaklarını söyledi. Türkiye önünü görmeye başladı. Zira Başbakan''ın bu sözlerinden önce Türkiye gündemi belirsizdi. Anayasa Mahkemesi''nin kararı cumhurbaşkanı krizini uzatacak mahiyette olduğu için, krizden ne zaman ve nasıl çıkacağımız hakkında türlü çeşitli fikir beyan ediliyordu.
Biz olaylara politik açıdan bakıyoruz. Fiilî durumun, nazarî açıdan çok daha sağlıklı görüş oluşturacağı kanaatindeyiz. Türkiye''de yaşadığımızı unutmuyoruz. Bizim de her ülke gibi, belki çok daha fazla özel şartlarımız bulunduğunu hatırımızdan çıkarmıyoruz. Demokrasinin yazılı kuralları (ki anayasa ve belirli yasalardır) yanında, her ülkede mevcut yazılı olmayan kurallarına dikkat kesiliyoruz. Sayın Başbakan, bu suretle, şirazesinden çıkmışa benzeyen cumhurbaşkanı krizine hâkim olduğunu gösterdi. Bu, krizi çözmeye tâlib olmak manasına da gelir. Sahipsiz krizler, kronik hâle gelip kötü sonuçlanır. Şimdi güven duygumuz pekişmiştir. Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer''in anormal müddet kazanan vekâlet döneminin ağustos içinde nihayet bulacağına emin olmak istiyoruz. Devlet zirvesi vekâlet kabûl etmez. Vekâlet uzadıkça, sahip çıkmak isteyenlerin hevesleri artar. Anarşi (Osm. fetret) dediğimiz durum budur. Yüce Meclis''e ilk defa giren milletvekillerinin tecrübe noksanını, grup kurabilen parti liderlerinin derin tecrübeleri ve şüphe götürmez dirayetleri telâfi edecektir. Kayganlık, hile, kurnazlık kaldırmayan bir konudur. Millî iradenin liyakatle kullanıldığını, şan ve şerefle şahlandığını görerek sevinmek istiyoruz.
.Son hafta
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Seçimlere 9 gün kaldı... İki hafta sonra yeni bir Türkiye... Tarihimizin en uzun yasama dönemini kapatıyoruz. 2002-2007 Meclisi''nin yerini 23. dönem TBMM alacak. Tarihimizin en uzun süreli hükûmeti de az bir müddet sonra değişecek.
İktidarın başı olan Tayyip Erdoğan''ın yeni bir hükûmet kurması en kuvvetli ihtimal olarak bekleniyor. Ardından Meclis Başkanı ve sonra Cumhurbaşkanı değişecek. Adalet ve Kalkınma Partisi bu her iki yüksek makama da kendi grubundan kişileri seçtirebilir. Yeterli milletvekili çıkaramamak ve yanlış adım atmak gibi bir engele takılmadığı takdirde...
Seçim öncesinin bu son haftasını, Başbakan Erdoğan''ın, cumhurbaşkanı için diğer partilerle uyum arayacağı sürpriz ve süper vaadi ile kapatıyoruz. Önümüzdeki hafta, seçim gününe kadar bu husus güncelliğini koruyacaktır. Zira devlet başkanı belirlenmesi gibi büyük bir siyasî krizin çözümlenmesinin sancıları içindeyiz.
Çözümlenemediği takdirde, yeni çözümcüler ortaya çıkar. Kriz sürüp gider. Rejim sarsılır.
CHP genel başkanı Baykal''ın da uyum çizgisine geleceğine inanıyoruz. Erdoğan''ın sürpriz viraj dönüşü karşısında pazarlık gücünü kaybetmemek için falan fıstık kabîlinden Meclis dışı, politika dışı dedi.
Baykal derecesinde tecrübe küpü çok kültürlü bir politikacının, Meclis dışı diyerek, demokrasimizin ve millî vicdanın bütünüyle dayandığı Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni küçümseyeceğini düşünmüyoruz. Seçim yüzü görmemiş, Meclis''te bulunmamış, politika dışı bir şahsiyet aramak ise, aynı derecede millî irade ile çelişir. Bütün dünyadaki gibi cumhurbaşkanı, derinlemesine politika deneyimli bir zât olacaktır. Bu iki vasfı dışlayarak, fakat pek çok vasıf aranarak cumhurbaşkanı seçilmesi gerekir ki hayal kırıklığı oluşmasın. 11. Cumhurbaşkanı için gerekli şartları, önümüzdeki veya seçimlerden sonraki hafta yazılarımızda ele alacağız.
.Son haftanın ilk günü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Son günü seçimlerin yapılacağı haftaya girdik. Adalet ve kalkınma Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Demokrat Parti, Genç Parti, Saadet Partisi, Kürtçü Bağımsızlar, Diğer Bağımsızlar... Komünist Partimiz bile var. Birbirleriyle yarışıyorlar.
Türkiye''mizde Merkez Sağ ve Merkez Sol''u temsil eden iki partili Anglo-Sakson tipi demokrasi oluşamadı. Oluşmak üzere idi. 27 Mayıs 1960 cunta darbesi bu dengeyi, artık yeniden kurulamayacak derecede altüst etti. Üstelik Meclis ve hükûmet yetkilerini de seçilmemiş kurumlara dağıtarak parlamenter demokrasi tipinin canına okudu.
Kürt ırkçısı parti Meclis''e girmesin bahanesiyle yüzde 10 gibi demokrasi dışı bir barajdan hiçbir parti kurtulmak teşebbüsünde bulunmadı. Yüzde 10 baraj sorunumuz yok diyen fiyakalı genel başkanlar, Ecevit, Çiller, Yılmaz ve diğerleri, bu barajın altında kaldılar. Silinip gittiler. Bakalım 2007 Meclisimiz, köhnelikten çatırdayan bir anayasa ve demode olmuş seçim yasası yerine yenilerini getirebilecek mi? Zira bugünkü mevzuat, Türk devletinin ilerlemesini düpedüz engellemeye başladı. Atatürk rejimi ihlâl edilerek 2007''ye kadar yetkileri budandıkça budanan Türkiye Büyük Millet Meclisi bakalım haklarını istirdâda muvaffak olacak mı? Yoksa iki tur, çeyrek başkanlık kabîlinden fantezilerle vakit mi geçirecek? Pazar günü oylarımızla oluşacak yeni Meclis, önce başkanını, sonra cumhurbaşkanını seçecek. Her parti, kuvvesi kadar konuşacak. Hem milletvekili sayısı, hem aldığı oy oranı bakımından... Baraj aşarak yüce Meclis''e girecek partilerin genel başkanları, önce Meclis Başkanı''nı, sonra -çok daha önemi bulunan- cumhurbaşkanını elbette partilerinin onurunu savunarak, fakat bu savunmayı millî menfaatlerin üzerine çıkarmaksızın, seçmeyi başaracaklardır. Partilerin ve devlet kurumlarının mantık içinde itiraz edemeyecekleri bir cumhurbaşkanı çıkarmak hiç zor değildir. Seçilecek kişi, daha önce de milletvekilliği yapmış, 2007''de tekrar Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne giren bir şahsiyet olacaktır. Meclis dışından adam aramak, demokrasimizi çok küçük düşürür.
İki önemli gelişme
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bütün demokrasilerdeki gibi Türkiye''de de seçim zamanı göz gözü görmüyor. Partiler, onların genel başkanları, birbirlerinin gözünün yaşına bakmıyorlar. Karşılıklı ithamlar gırla gidiyor. Vatandaş dinliyor. Temayülüne göre, aklının kestiği partiye oyunu atacak. Millî irade şu veya bu surette yenilenecek, hayat bulacak.
Ama bu vâveylâ koparken, ülkemiz için, seçimler derecesinde önemli gelişmeler de vuku buluyor. Bilhassa dış politika bakımından...
Bu gelişmelerden biri, İran''la imzaladığımız tarihî gece yarısı enerji anlaşmasıdır ki, bizim kadar ABD ve Rusya gibi dünyaya hükmeden devletleri de ilgilendiriyor. Petrol ve doğal gazın, enerji gücü dışında bir de böylesine politik ağırlığı var. Devletlerin geleceğini etkiliyor. Unutmayalım, İran''ın ne yapacağı da hiç belli olmaz.
Diğer bir önemli gelişme, ABD''nin PKK''ya silah verdiği suçlamasıdır. PKK''nın silah kaynağı bakımından sıkıntısı yok ama, Amerika''nın böylesine bir suç irtikâbı siyasî iftira değilse, çok gelişmeye zemin hazırlar. Menfi, sevimsiz gelişmeler... Vashington''ın bizzat terörist ilân ettiği bir eşkıya çetesine silah, bomba, mayın, roket, füze ve diğer Allahın cezası nesneleri vermesi değil, peksimet yardımında bulunması bile Amerika''yı rezil ve rüsvâ eder. Terör ile cihanşümûl savaşını karikatür konusu hâline getirir. Elbet Türkiye''ye açıkça hasmâne bir harekettir. Ama Amerikan halkına daha büyük zarar verir.
Amerika''nın Kuzey Irak''ta bağımsızlığa süratle yol alan bir Kürdistan oluşturduğu muhakkaktır. Bu tutum, Vashington''ın müttefik bulmaktaki çaresizliği ile belki açıklanabilir. Ama PKK gibi bir terör örgütüne bebekleri esirgemeksizin insanları öldürmesi için silah vermek, insanlık suçu kategorisine girer. Türkiye ile Amerika arasındaki her iki taraftan kaynaklanarak bozulan dengeyi bütünüyle ortadan kaldırır.
Buna bir de Türkiye üzerinden Avrupa''ya İran ve Türkmenistan enerji nakil hattı anlaşması eklenirse, Amerika, daha derinlemesine düşünmek zorunda kalacaktır. Üstelik ağustos içinde Ankara''da yeni bir hükûmet kurulacaktır. Bugüne kadar Vashington, bütün Türk hükûmetleri ile yakından ilgilenmiştir.
Enerji yol arıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye niçin İran ile ortaklaşa ülkeler geçen enerji hattı oluşturmak projesine girdi? Rusya''ya fazla bağımlı kalmamak, Türkiye için çeşitli alternatifler aramak gibi makul ve ağırlıklı sebebler sayılabilir. Üstelik Ankara, Moskova''nın, Türkiye''yi dışarıda bırakan enerji hattı projesini ortaya atmasını elbette hoş karşılamadı. (Ancak bu proje İstanbul''u ve Boğazlar''ı tanker belâsından nisbeten koruyordu)
Bir sebep ağır bastı: Amerika''yı hizaya getirmek! PKK''da ABD silâhları iddiası bizi fazlasıyla üzdü. PKK''nın elinde pek çok Avrupa devletinin silâhı da var. Asıl asabımızı bozan, Amerika''nın, PKK gibi tam teşekküllü bir terör örgütüne karşı, bir sürü atlatmalarla, parmağını bile oynatmamasıdır.
İran Amerika''yı, bizim PKK''ya kızmamızdan fazla kızdırıyor. İran''la hat kurup Avrupa''ya enerji dağıtmak ön projesi, Washington''ı tahrik etti.
Washington, İran''a haddini bildirmek fikrinden vazgeçmiş değildir. Bir buçuk yılı kalan Bush, Asya kıt''asını İran''a bırakıp tası tarağı toplamayı aklından bile geçirmez. ABD, Asyasız yaşayamaz. Bundan başka unutmamak gereken iki faktör daha var:
İran''ın atom bombası yapmasına ramak kaldı. Rusya ile Çin bunu istiyor. Böyle bir durum Türkiye''yi, milyarlarca dolar ek savunma masrafına düçar eder. İran''ın hiçbir sahada güven verici ortak şöhreti bulunmadığı da unutulmamalı. ABD hariç sürekli yokuşa sürdüğü devletlerin başında Türkiye gelir.
Gece yarısı enerji ön anlaşmasının imzası, Amerika gibi Rusya''nın da hoşuna gitmedi. Petrol, gaz, enerji konuları için en büyük savaşlar göze alınabiliyor. Bu derecede önemli bir alanda Türkiye, taşları yerinden oynattı. Karşı hamleler olacaktır. Onları görüp sonuçları değerlendirebileceğiz.
Liderler çarpışıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Partilerin seçim propagandaları, genel başkanlarının birbirlerini kıyasıya ithamları hâline dönüştü. Dikkatler üç lider üzerinde toplanıyor: Erdoğan, Baykal ve Bahçeli. Adalet ve Kalkınma, Cumhuriyet Halk ve Milliyetçi Hareket Partileri''nin barajı geçeceklerine kesin gözüyle bakılıyor. O halde aralarındaki bu çekişmenin mantığı nedir? Seçimde alacakları oy oranını yükseltmek çabasıdır. Oy oranı artık, Meclis''e girecek milletvekili sayısı derecesinde önem kazandı. Demokrasinin yazılı olmayan bu kuralı, bütün haşmetiyle hükmünü icra ediyor. Zira AK Parti''nin 2002''de üçte bir oyla üçte iki üye kazanması üzerinde pek çok duruldu.
Üç lider arasında gündemi, bâriz şekilde Tayyip Erdoğan belirliyor. İki rakibi, cevap yetiştirmeye çalışıyorlar. Dört buçuk yıllık iktidarın şu icraatını beğeniyorum, burasını iyi yaptı diyen yok. Böyle derlerse, oy kaybedeceklerini hesaplıyorlar. Oy kaybından daha dehşete düşülen husus ise, karşı tarafın oylarını artırmasıdır.
Bunu bilen Erdoğan, son haftanın gündemini 2002''de aldığım yüzde 34.4 oyun altına düşersem çekilmeyi düşünürüm diyerek düzenledi. Tek başıma gelemezsem istifa ederim şeklinde çıtayı yükseltti. Baykal ve Bahçeli bu sözlere sarıldılar. Belki meslektaşları, arkadaşları Erdoğan''ı cevapsız bırakmayı siyasî nezakete aykırı buldular!
Yanlış tabir kullanmadım. Abartmadım. Bu üç seçkin politikacı, iki hafta sonra kafa kafaya verecekler, Türkiye''ye yakışan bir cumhurbaşkanı adayı üzerinde anlaşacaklar. Demokrasimizi rahatlatacaklar. Kavga edeceklerini, anlaşamayacaklarını sanmıyorum. Zira iki ay sonra ikinci bir genel seçim, Türkiye Cumhuriyetini çökertir. Gerçek politik tecrübenin eşiğinde bulunsalar bile yeni milletvekilleri de, böyle bir kaos oluşmasına rıza göstermeyeceklerdir.
Nereye gidiyoruz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2007 seçimleri, demokrasi ve demokrasi dışı Dünya devletlerinde Türkiye''nin saygınlığını artırdı. İktidar, diğer partiler, yargı, hepsi kutlanmaya değer. Asıl kutlanacak ve sevinilecek ise, milletimizin olgunluğudur. Böylesine ağırbaşlı, soğukkanlı bir milleti bölmek isteyenlere, sert davranacağız. Burasının Türk Devleti olduğunu unutanları uyaracağız. P.c. 10.000 dolara çıkacağız. Bu, Büyük Türkiye demektir. 1 trilyon dolara yürüyen GSMH demektir. Tekrar Büyük Devlet statüsü kazanmamız demektir. İnsanımızın alaturkalıktan Avrupa kriterlerine geçmesi demektir. Mösyö Sarkozy ve Madam Merkel''in bir vakit önce AB üyeliğimiz için ricada bulunması demektir. Cumhurbaşkanlığı gibi kriz çıkabilecek konularda bu güzel tempomuzu bozmaktan kaçınalım. Silâhlı kuvvetlerimizin başkomutan sıfatını yadırgamıyacağı, sosyalistlerimizin ses çıkaramayacakları, ulusalcıları tatmin mümkün olmasa bile milliyetçilerimizin beğeneceği, yüzde 50 oy almış bir iktidarı asla zorlamayacak bir milletvekilini, cumhurbaşkanı seçip yolumuza devam edelim. Bu resmi bozmaya kalkışanı, Türk''e hasım telâkki ederiz. Türkiye''nin huzurunu kaçırmaya kalkışanlar dostumuz değildir. Irak, Afganistan, İran, Pakistan, Kafkasya gibi her birini 1000''er yıl yönettiğimiz ülkelerin hâline bakınız.
Demokrasinin D''sinden mahrum, biribirine hasım gruplara bölünmüş, bir kısmı düşman işgalinde ülkelerdir. Çok zengin tarih yaşadıkları halde, insan hakları alabildiğine kısıtlıdır. Eski eyaletlerimizin gerisine düşmemizin sebepleri üzerinde durmayı hiç sevmemişizdir. Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Yunanistan, Kıbrıs AB üyesidirler. Hırvatistan, Sırbistan, Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Moldava, Bosna Hersek sıraya girmiştir. Millî hedefimiz, Devlet politikamız çizilmiştir, tektir: Çağdaş uygarlık düzeyidir. Ve başka hiçbir şey değildir. Çok şey mi istiyoruz?
Afganistan''ın babası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçtiğimiz hafta, eski Afganistan kralı Zahîr Şâh Kâbil''de öldü. 93 yaşında idi. 19 yaşında tahta çıkarak tam 40 yıl (1933-1973) Afganistan kralı oldu. Moskova, Kâbil''de darbe yapınca, ailesi ile, 30 yıl sürecek Roma''daki inzivasına çekildi. 25.8.1957''de Türkiye''yi resmen ziyaret etmişti. Önceki Afgan kralları gibi Atatürk hayranı idi. Geçen hafta Ankara''daki Afgan büyükelçiliği tâziyet defterini Sayın Süleyman Demirel de imzaladı. Türkiye''de Böbrek Kemal diyerek aşağıladığımız komünist diktatör Babrak Karmal, Rus ordusunu, Afganistan''ı işgal etsin diye çağırmıştı. Ülke 10 yıl (1979-1989) Rus askerî işgalinde kaldı. Milyonlarca Afgan, İran ve Pakistan''a sığındı. Milyonlarcası öldürüldü. Ruslar 1989''da ansızın dehşetli ordularını ve hava kuvvetlerini çekip ülkeyi boşalttılar. Zira Amerikalılar, Tâlibân (medrese öğrencileri demek) denen gençleri, Pakistan''da koyu dinî öğretiden geçirip Afganistan''a salmıştı. Bunlar, Ruslar''dan sonra Amerikalılar''la da savaştı, hâlâ savaşıyor. Bir ara koca ülkede dünyanın en ilkel ve kıyıcı taassup rejimini uygulamışlardı. Afganistan, 643.807 km2, 30 milyon nüfus, dünyanın en yoksul ülkelerinden biridir. Halkın yarısı Afgan, gerisi İranlı ve Türk''tür. Yüzde 10 kadar Şii, gerisi Sünnî-Hanefî''dir. Afganca ve Farsça resmî dillerdir. Kuzeydeki kalın şerit Güney Türkistan''dır. Afgan kavminin diğer yarısı, Pakistan''ın otokton (yerli) halkıdır.
Hindistan fâtihimiz Gazneli Sultan Mahmud, Alî Şîr Nevâî, Bâbür Şâh gibi Türk tarihinin ve millî kültürümüzün zirve şahsiyetlerinin türbeleri Afganistan''dadır. (büyükelçilerimiz herhalde ziyaret edip ilgileniyorlardır). Asırlarca en yüksek medenî düzeyde Türk yönetiminden sonra ilk Afganistan Devleti 1747''de kurulmuştur. Zahîr Şâh, 5 yıldır Kâbil''de oturuyor. Ülkede 3 gün yas ilân eden cumhurbaşkanı Hamîd Karzâî Afgan milletinin gerçek babası öldü, başımız sağolsun, 40 yıl boyunca devletimizin bekçisi, halkımızın koruyucusu idi şeklinde konuştu. Öyledir de niye 5 yıl önce kralı Roma''dan getirttiğiniz halde, millî birliğin sembolü olarak tahta oturtmadınız? Yaşlı ise, 40 yıl fiilen velîahdlik yapan oğlu Ekber Hân''ı kral yapardınız. Ama anlaşılan Amerika, Afganistan ve Irak''ta bütünlük istemiyor. Irak''ta da Saddam''ın yerine Ürdünlü Prens Muhammed''i (doğ.1940) getirmeyi düşündü, uygulayamadı.
Düzeni pas geçmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Temmuz, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yeni Dünya düzeninin oluşması, 1990''da başladı. Reagan-Thatcher projesi gerçekleşti ki, Arz üzerinde komünist tahakkümüne son vermek esasına dayanıyordu. Sovyetler ve onun minyatürü Yugoslavya dağıtıldı. Serbest pazar ekonomisi uygulayan Çin pas geçildi. Kuzey Kore ile Küba, yoksulluk ve hürriyetsizlik içinde kıvranarak kendi kendilerini tüketmek üzere kaderlerine bırakıldı.
Sovyetler gibi bir heyulaya yepyeni sınırlar çizebilen güç, Osmanlı Türkiyesi''nden kopan düzinelerce Balkan ve Orta Doğu devletinin çok acele ve çok yanlış çizilmiş sınırlarına da müdahale edecekti.
Klasik yollarla karşı konulamıyacağını gören terör çetelerine bu işi biz yaparız iddiasıyla gün doğdu. İşe zirveden başladılar: Dünya kapitalizmine yön veren New York İkiz Gökdelenleri''nden ve yeryüzünün en büyük askerî gücüne kumanda eden Washington''da Pentagon''dan...
Sovyetler''den 14, Yugoslavya''dan 5 yepyeni bağımsız devlet çıktı. Ayrıca Moskova uydusu sözde bağımsız 7 devlet Yeni Dünya Düzeni içine alındı. NATO ve AB üyesi yapılarak sınırları pekiştirildi.
Avrupa Birliği''ne canlarını atabilen devletler, sınırlarını güvence altına sokabildiler. Şimdi burunlarından kıl aldırmıyorlar. Bu güvenlik paratonerine girmek becerisinden mahrum yöneticilerin elinde kalan Türkiye''nin karşısına ise Ermenistan ve Kürdsitan haritaları çıkarıldı.
Türkiye, Avrupa Birliği içine girip sınırlarını dokunulmaz hâle getiremedi. AB üyesi oluncaya kadar ABD ile stratejik ittifak içinde yürüyebilse idi, gene bu güvenceye kavuşurdu. Bu imkân ve fırsat da kaçırıldı. Şu anda, dünyanın en güçlü silâhlı kuvvetlerinden biri durumundaki ordularımız, Irak sınırına yığılmış bekliyor. Pek iyi ne olacak? Ben bilemiyorum. Biliyorum diyene de tebessüm ederim. Hele önce cumhurbaşkanımızı seçmek hünerini gösterelim.
Demokrasi içinde çare tükenmez. Bakınız bu özdeyişe inanırım...
Yeni Anayasa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ağustos, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yeni Anayasa metni üzerinde çalışmalara seçimlerden hemen sonra başlanması, devletimizin istikbali ve ikbali bakımından hayırlı bir girişimdir. Sayın Başbakan''ın vaad ettiği gibi uyum içinde cumhurbaşkanı seçilirse, büyük bir siyasî kriz çözüldükten başka, yeni anayasanın uyum içinde gerçekleşmesi de mümkün olur. 1961 ve 1982 anayasaları, iki ihtilâl yasasıdır. Yasaklardan bahseder. Seçilmişlere, Yüce Meclis''e ve içinden çıkardığı hükûmete hiç güvenmez. Onların yetkilerini, seçilmemiş organlara bol keseden tevzi, ikram ve ihsan eder. Demokratik değildir. Üstelik Atatürk anayasalarına temelden aykırıdır. Kuvvetler ayrılığını acayip bir uygulamaya dönüştürmüştür. Millî irâde kaale alınmamıştır. Ama 1961 ve 1982 anayasaları halk oyuna sunuldu. Kabûl edildi. Meşrûlaştı. Zira halkımız, askerî yönetimden bir an önce kurtulmak için oy verdi. Atatürk anayasasını lagv ve ilga eden 1961 ve 1982 anayasalarımız, Atatürk adını kullanmışlardır. Halbuki 1923''ten 1960''a kadar yürürlükteki anayasada (ki 1876 ve 1920 anayasalarına dayanır), Atatürk yoktur. 1982''de üstelik Prof. Turhan Feyzioğlu''nun icadı Atatürk milliyetçiliği kavramı görülür. Atatürk, kendisini Türk milliyetçisi saydığını bin defa söylemiştir. Kendisine mahsus bir milliyetçilik iddiasında bulunmamıştır. Türk milliyetçiliği yerine Fransızca Kemalizm''in tercümesi Atatürk milliyetçiliği denmesi, 1982 Danışma Meclisi''nde tartışma konusu olmuştur.
Ohalde nasıl yapalım? Atatürk, gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisidir. Üstelik yeni bir rejimle kurulan devlet onun eseridir. Bu bakımdan adını yeni anayasanın dibacesinde anmak gerekir. Hiç adı geçmezse, maksat aşılır. Atatürk''e, cumhuriyet inkılâplarına amansız düşmanları sevindirir. Cumhurbaşkanı sembolik duruma getirilmelidir. Senato gereklidir. Parlamenter sayısında mübalağa edilmemelidir. Seçim sistemi reformdan geçirilmelidir. Milletvekilinin para pul işleriyle ilgisi kesilmelidir. AB kriterleri esastır. Bu derecede hayatî konuları, ayrı ayrı ele almak lâzım.
Sıcak bir hafta
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ağustos, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Siyasî tansiyon hafta sonunda, cumhurbaşkanı krizine ilâveten kemalizm''in anayasadan çıkarılması ve Genelkurmay Başkanı''nın özlü (cumhuriyeti özümsemiş) cumhurbaşkanı taleplerinin sürdüğünü söylemesiyle yükseldi.
Fransızca kemalizm (kemalisme) kelimesini çok zeki, yüksek kültürlü, hitabet san''atının büyük ustası bir politikacı olan Prof. Turhan Feyzioğlu, Atatürk milliyetçiliği diye Türkçe''ye çevirmişti. Atatürk, en büyük Türk milliyetçisidir. Vatan kurtaran liderdir. Cumhuriyetimizin kurucusudur. En az bin yıl için millî kahramanımızdır. Bütün bunlar doğrudur da, en yakın Millî Mücadele arkadaşları dahil onu sevmeyen, yaptıklarını beğenmeyenler de her dönemde mevcut olmuştur. Bu da, bir devlet adamı için kaçınılmazdır. Devlet adamlarının büyüklükleri nisbetinde mutlaka muârızları, muhalifleri olur. Onları vatan haini, sapıtkan falan sayamayız.
Solcu tanınan bir anayasa profesörünün, yeni girdiği partisinden bağımsız şekilde şahsî ictihâdı olarak anayasamızdan -hangi mucip sebep gösterilirse gösterilsin- Atatürk''ün adını çıkarmayı teklif etmesi, bazı tepkilerle karşılaştı. Profesör, sağcı olsa idi, yer yerinden oynardı. Nedense solcu fikir adamlarımızın böylesine fiilen işleyen dokunulmazlıkları mevcuttur.
Atatürk anayasalarında olmayan bir kavram, Danışma Meclisi''nde sert müzakerelerden sonra 1982 anayasamıza Atatürk milliyetçiliği şeklinde geçti. Bugün ulusçuluk deniyor ki başka türlü düşüneni suçluyorlar. Her askerî anayasa, bir takım yeni ilâveler getirerek ferdin ve milletin haklarını, oligarşik kuruluşlara aktarıverdi.
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk''ün adı hazırlanan anayasada geçmelidir. Ancak bir doktrin ve yasaklar anayasası olmamasına dikkat edilmelidir. Zira Atatürk adı, çeşitli temayüldeki kişilerce sömürüldükçe sömürülüyor. 1938''den beri böyle. Kaldı ki Atatürk, kendisini Türk milliyetçisi saymış, şahsına mahsus milliyetçi bir doktrin ileri sürmemiştir.
Fikir münakaşaları kriz değildir. Ne kadar gayretliler çıksa, kriz hâlinde olgunlaştırılması zordur. Ama devlet başkanlığı üzerinde tartışma, her rejimde ve her ülkede, birinci sırada meseledir.
Anayasalar hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ağustos, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir anayasa yapalım ki, bizi 21. asrın epey uzak yıllarına taşıyabilsin. Gündelik endişeler anayasası, tepki anayasası, asker anayasası, Lordlar anayasası, evrensel anayasa olmasın! Bu konuda en rahat devlet İngiltere''dir. Zira anayasası yoktur. Anayasaya ihtiyaç duymamıştır. Birtakım temel kanunları ve bunlar derecesinde riâyet gören gelenekleri vardır. Tıkır tıkır işleyen iki partili şahane bir demokrasi... Darısı dostlar başına diyeceğim ama, maalesef öyle değil. Zira tek kusuru mevcuttur: Bu sistem, İngiltere''den başka hiçbir devlette uygulanabilir değildir.
İngiltere demokrasisini pas geçmek durumunda bulunduğumuza göre, ikinci sırada ABD anayasasına gıpta etmemiz gerekir. Bizde çarpık diktatörler (bu devirde düzgünü de makbul değildir) üretecek başkanlık sistemi bakımından değil. Şu iki özelliği dolayısıyla: 17 Eylül 1787''den günümüze 220 yıldır 10 kısa değişiklikle aynen geçerli bulunması, hayran olunacak uzun ömürlülüğü ve yapanların ülke ihtiyaçlarını düzenlemekteki ustalığı bakımından. Ve çok kısa olması sebebiyle, Talimatname uzunluğundaki anayasalardan illallah!.. Beğendiklerimiz bunlar. Pekiyi en kaçınacağımız anayasa modeli hangisi? Şüphesiz Fransa''nınki... Zira -biliyorsunuz Fransızlar bol mütefekkir ve müellif yetiştiren bir millettir- 1789''dan bu yana eskisine hakaretler sıralıyarak iki düzine anayasa yapmış, 5 defa cumhuriyet, 3 defa krallık, 2 defa imparatorluk ilân etmiştir. Mösyö Sarkozy, 5. Cumhuriyet''in son başkanıdır. Dörtbuçuk yıl sonra 6. Cumhuriyet''in başlıyacağı kehanetinde bulunmaktan çekinmiyorum (Altesleri Paris kontu hazırdır, 4. Krallık da mümkün!) ABD anayasasının hayatiyetine hayranım. Biz 1960''ta bir cunta eliyle o çok düzgün, parlamenter demokrasiyi ustaca vurgulayan Atatürk anayasasını ilga etmese idik, aynı uzun ömürlülük bizde de, üç beş tadilâtla mümkündü. Milletvekili yeminindeki Türkçe''ye bakınız. Şu anda yürürlükteki anayasa için fikir sahibi olursunuz...
İmparatorluktan Cumhuriyete
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Ağustos, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anayasal denen kuruluşların tamama yakını, İmparatorluk Türkiye''sinden Türkiye Cumhuriyeti''ne intikal etti. Bazılarını Atatürk dışarıda bıraktı. Senato, 1876 Kaanûn-i Esâsîsi ile kuruldu. Atatürk, 1920 Nisanında İstanbul Meclisi''ni Ankara''ya taşıyınca Senato''ya ihtiyaç görmedi. 1961 Anayasası ile Senato 40 yıl sonra yeniden kuruldu. 1982 Anayasasında şu sebeple ilga edildi: 5 cuntacı orgeneralden oluşan Konsey, tabii senatörler gibi hayat boyu devam etmek istiyorlardı. Protokolde hepsi Başbakan Özal''ın önüne geçip Türkiye imajını bozmuşlardı. Evren''le Özal, bu minyatür süper senatoya son verdiler.
Anayasa Mahkemesi fonksiyonunda Osmanlı''da sırasıyla Meclis-i Vâlâ, Meclis-i Âlî-i Tanzîmât, Şûrâ-yı Devlet Tanzîmât Dâiresi kuruldu. Sonuncusu 1920''ye kadar devam etti (son Tanzîmât Dâiresi Reisi sıfatıyla, İmparatorluk Anayasa Mahkemesi Başkanımız ünlü bestekâr ve müzikolog Sâdeddin Arel''dir: 1880-1955). Kanunların Tanzîmât ve anayasa esaslarına uyumunu sağlıyordu.
Atatürk, böyle bir mahkemeye lüzum görmedi. Çok titiz olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin yetkilerini kısıtlamasından çekindiği açıktır. Osmanlı Danıştayı''nı, Tanzîmât Dairesi''ni dışarıda bırakarak aldı. 1961 Anayasası, bu en üst yargı organını kurdu. Org. Evren, devlete el koyunca, televizyonda Anayasa Mahkemesi''ni suçladı, kaldıracağını söyledi. Vazgeçti. Bıraktı. 1961-80 Anayasa Mahkemesi, açık bir husûmetle Adalet Partisi''ne tavır almakla itham edilmiştir.
Bize 100 kişilik bir Senato da, AB ülkelerindeki emsalinin statüsü ile işleyen bir Anayasa Mahkemesi de lüzumludur. Şûrâ-yı Askerî, keza bir Osmanlı kuruluşudur. Dar bir askerî danışma kurulu idi. Karar mercii değildi. Bütün askerî kararlarda tam yetkili 1908''de harbiye nezâreti denen seraskerlikti. Bir mareşal olan Serasker Paşa, üniforması ile bakanlar kurulunun tabii üyesi idi. Atatürk bu sistemi değiştirerek, Batı modeline uyum sağladı. Arada bir, diğer kuruluşlarımızın da İmparatorluk kökenlerini hatırlatacağım.
Irak ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ağustos, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak başbakanı Maliki (Mâlikî), Ankara''ya gelip gitti. Aynı gün Afganistan cumhurbaşkanı Karzai (Karzâî) ise Washington''da idi.
Irak Başbakanı''nın Irak''ta herhangi bir kararı uygulayacak otoritesi yoktur. Yanında getirdiği dışişleri bakanı Kürt''tür. Irak cumhurbaşkanı bile -ne hikmetse- Kürt''tür. Bunlar sıradan Kürtler değillerdir. Bağımsız ve çok daha geniş bir Kürdistan''ı kafalarına koymuşlardır. Kuzey Irak petrollerini bile ABD ile paylaşıp Araplar''a zırnık koklatmıyacaklarını gösteren Kürdistan Millî Petrol Şirketi yasasını çıkardılar. ABD sesini çıkarmaz, Bağdad''da Talebani imza koyar, yasa yürürlüğe girer. PKK''ya karşı bir hareket olmıyacaktır. Amerika da, Irak da, PKK için bir şeyler yapmazlarsa, Türk askeri Irak''a girecek gibidir. Bu da dünyayı ayağa kaldıracaktır. Amerika, 2 sayılı mahut tezkerenin reddinden dolayı Asya politikasını değiştirdi ve ağır zararlara uğradı. Bunu unutmadığını, unutmamalıyız. Afganistan''ın PKK''sı Taliban''dır. Karzai, yanında Başkan Bush, Taliban''ı çocuk ve bebek katilleri şeklinde tanımladı. ABD Başkanı ise İran''a verip veriştirdi. İran halkının bugünki rejime müstehak olmadığını söyledi.
Arap olması bakımından Maliki, PKK dostu değildir. Ancak PKK, Irak''ın kuzeyinde Kürt bölgesindedir. Burada Bağdad hükûmetinin sözü geçmiyor. Zaten Bağdad''da hükûmet de kalmadı. Sünnî Arap 6 bakan istifa etti. Bu arada Rusya, Kuzey Kutbu''nda ve Gürcistan''da Amerika''ya hava atıyor. Amerika da cevap veriyor. Venezuela''da Chavez, inanılması zor ama, ömür boyu diktatörlük için anayasa değiştiriyor. Çok yaşlanan Castro''nun yerini doldurmaya kesin kararlıdır. Bütün bunlar hayırlı gelişmeler değil. Maliki''nin ziyaretine gelince, iki taraf da, Amerika da bunun faydalı bir girişim olduğu fikrindedir. Biz, tereddütlerimizi dile getirdik. Pek de kolay çıkmayan mutabakatın iki ay sonra gerçekleşmesini elbette isteriz. Ama iki ay, hele Orta Doğu''da, akla gelen ve gelmeyen her şeyin vuku bulabileceği çok uzun bir zaman parçasıdır.
Irak''la ilgilenmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ağustos, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Eylül içinde politik krizi atlatmış bir Türkiye bekliyoruz. 11. cumhurbaşkanını seçmiş, 60. hükûmeti güvenoyu almış bir Türkiye... İkinci Tayyip Erdoğan Dönemi... Kesinlikle 1. dönemden daha parlak sonuçlar istiyoruz.
Zira Türkiye''nin böyle sonuçlara ihtiyacı var. İcraat, muhalefetin sert eleştirileri altında yapılacaktır. 2002-2007 döneminde CHP''nin yetersiz muhalefeti çok konuşuldu. Bu defa muhalif partiler çoğaldı. Sağlam tenkit, sağlıklı icraata yardımcıdır. Millet icraat için nasıl Adalet ve Kalkınma Partisi''ne görev verdi ise, diğer partilere de muhalefet görevi vermiştir.
Çankaya''yı çok isteyen Sayın Abdullah Gül, çoğumuza sürpriz gelecek derecede partiler üstü bir cumhurbaşkanlığı yapacaktır. Modern ve çağdaş Türkiye''yi liyakatle temsil edecektir. Kuşku duyanlar müsterih olacaklardır. Biz böyle görüyoruz. Medya Çankaya''yı dikkatle izleyecektir.
Cumhurbaşkanı krizi gündemimize öylesine oturdu ki, değil dışarımıza bakmak, bir çok iç sorunumuzu bile pas geçtik. Bu arada tek olumlu gelişme, Ankara başkentimizde nasıl oluştuğu belirsiz bir su paniklemesinden sıyrılabilmemizdir!
Ordumuzun çok güçlü birliklerini Güneydoğu sınırımıza yığdığımızı unutmayalım. Bu arada PKK''nın mayınlı, kibritli, kapkaçlı eylemleri sürüp gidiyor. Kolay iş olduğu söylenemez. Kuzey İrlanda''da IRA, İspanya''nın Bask bölgesinde ETA terör örgütlerinin durdurulması işi çeyrek yüzyıldan fazla sürdü. Tamamıyle sona erdiği de malûm değildir.
Irak''ta kan gövdeyi götürüyor. Kıbrıs''taki gibi dünyayı karşımıza almadan bir şeyler yapacağız. Amerika, Irak''ı yüzüne gözüne bulaştırdı. Şimdi Birleşmiş Milletler''e havale etmenin peşindedir. Irak''ı tahliye işinde Türkiye''nin yardımını bekliyor ama, İkinci Tezkereyi unutmadığı için, bize fazla da güvenemiyor. Cumhurbaşkanımızı Çankaya''ya çıkarıp krizi bitirelim. Yeni hükûmetimize güvenoyu verelim. Yeniden Irak meselesine tekrar eğilelim.
Atatürk nasıl seçildi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ağustos, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Atatürk''ten başlayarak her cumhurbaşkanını zor seçtiğimiz doğrudur. Bakınız Atatürk nasıl seçildi:
1. Türkiye Büyük Millet Meclisi (1920-23), meclislerimizin en yücesidir. Millî Mücadele''yi yürüten, İstanbul, İzmir, Edirne, Bursa ve emsali dahil vatanı kurtaran, Atatürk''ü önce başkan, sonra başkomutan seçen, ona mareşal rütbesi ve Gazi unvanı veren Meclis''tir. Atatürk bu Meclisi 1 yıl erken seçime götürdü. Mümkün mertebe monarşistleri ayıklayarak bizzat yaptığı liste ile İkinci TBMM (1923-27) oluştu. Cumhuriyeti ilan eden bu 2. Meclistir. Şöyle:
29 Ekim 1923 gecesi yapılan oylamaya katılan 158 milletvekilinin tamamı cumhuriyete ve reîs-i cumhûr olarak TBMM reîsi Gazi Mustafa Kemal Paşa''ya oy verdi. Bu 2. Meclis, 287 milletvekilinden oluşuyordu ve 129 milletvekili o gece Cumhuriyet ilân eden celseye gelmemişti. Niçin?
Gelmeyen 129 milletvekilinin monarşiye mütemayil olduğundan ve söz alıp tatsızlık çıkaracaklarından şüphelenilmişti. Ankara''daki evlerinin önüne polis dikilerek dışarıya çıkmaları engellendi. Seçim bölgelerine gittikleri ilân edildi. Bugün tarihçi gözüyle bakarsak, 129 milletvekilinden şüphelenmenin vehme dayandığı anlaşılır. Bana göre, gelmeleri engellenmeseydi, ihtimal söz alıp aykırı şeyler söyler, fakat yine cumhuriyete ve Gazi Paşa''ya oy verirlerdi.
Monarşiden cumhuriyete geçişimiz Fransa''daki, Rusya''daki gibi oluk oluk kanlar akıtılıp yüz binlerce kişinin ölmesiyle gerçekleşmedi. Doğrusu tek Türk''ün burnu kanamadı. Halk, millî kahraman tanıdığı Gazi Paşa''nın kararına saygı gösterdi. Halkoyu (referandum) yoluna gidilseydi, tatsız sonuçlar çıkabilirdi.
11. Cumhurbaşkanı seçimi de ilk 10''u gibi kolay olmayacak. Ama şimdi ilk defa bütün Türkiye tarihinde (1074- 2007) devlet başkanlığının 5 ay vekâleten yürütülerek açık bırakılması durumu gerçekleşti. 28 Ağustos Salı günü saat 17''de 11. Cumhurbaşkanımızı seçerek, bu krizi atlatacağız.
Cihan stratejisi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ağustos, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
3.Milenyum''a (Binyıla) ve de 21. asra (yüzyıla) başladığımız 2000 yılından bu yana cihan (dünya) stratejisi (askerî-siyasî dengesi), Amerika Birleşik Devletleri''nin egemenliğe yakın üstünlüğü üzerine kuruldu. Arz dediğimiz mütevazı gezegenimiz, 1990 öncesi gibi Amerika-Rusya dengesi üzerinde durmuyordu. ABD, NATO denen tarihin en kapsamlı askerî ittifakının patronu idi. Rusya ise, 1990 öncesinde, kendi içindeki 14 gayri Rus sovyet cumhuriyeti+Varşova askerî paktı ile Komekon ekonomik birliğini oluşturan doğrudan Moskova''ya bağımlı, peyk=uydu (Rusya uydusu) tabir ettiğimiz devletlerin patronu ne kelime, efendisi idi. Ayrıca Asya''da, Afrika''da, Amerika''da uyduları vardı. Zaten 1943''ten beri dünyanın 1. devleti pozisyonundaki ABD, 20 yıldan bu yana, tek başına dünya stratejisini düzenliyor. Amerika''yı sevmeyenler, Irak''ta tökezledi durum değişiyor şeklinde yanlış hesap yapmasınlar, bugün de öyledir. Amerika bugün de cihan devletidir. Ama tarihteki Roma, Osmanlı, Britanya emsalindeki gibi, cihan devletleri, karşılarında dehşetli rakipler ve müthiş hasımlarla birlikte yaşarlar. Nitekim Washington, rakipsiz ve hasımsız değildir. Rusya, yakın geçmişindeki gibi, yeniden dünyanın 2. askerî- ekonomik gücü derecesine yükselmek için hayli mesafe aldı. Bunu artık Çin''siz yapamaz. Çin''i nasıl yanına alabileceği bana muamma gibi görünüyorsa da, tarihteki acayip ittifakları unutmuyorum. (1914-18) Türk-Alman ittifakı gibi). Şanghay İttifakı devletleri geçen hafta 12.000 Rus+6000 Çinli askerle, tanklı uçaklı füzeli dört başı mamur bir müşterek manevra yaptılar da, şu makaleyi bu vesileyle kaleme aldım. Hani Şanghay İttifakı ekonomikti? Barışçıldı? Askerî değildi? Türkmenistan dışında 4 Orta Asya cumhuriyeti de müşahit sıfatıyla bulundu.
Bu kabil teşebbüsler gittikçe hacim kazanarak sürüp gidecektir. Biz Türklerin Şanghay coğrafyasını bırakıp Akdeniz''e intikalimizin üzerinden 1000 (bin) yıl geçti. Batıdan ayrılmaya zerre kadar niyetimiz yoktur. Ancak Türkistan''a mümkün olabilen en yoğun şekilde bağlanmak da tarihî misyonumuza dahildir. Böyle düşünmeyene ben Milenyum''un politikacısı demem.
İran ve Irak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ağustos, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Komşumuz İran''ın devlet adamlarının ağızlarından bal damlıyor. Bizi yere göğe sığdıramıyorlar. Çok öğüyorlar, mahcûb oluyoruz. Korkum, ele alınan projelerin tam yarıda kesilmesidir. İran bu hususta çok tecrübelidir. Türkiye, stratejik müttefikı dünyanın en kudretli devletini kızdırmak pahasına, İran''la gaz, petrol, boru, elektrik anlaşmaları yapıyor. Enerji bakanlıklarımız artık iç içe girdi. Şaka bir yana, bendeniz bu anlaşmalara karşı değilim. Zira günümüzde enerji politikasının acayip dengeler üzerinde durduğunu ve çok alternatifli olması gerektiğini biliyoruz. Enerjinin dini imanı milliyeti de yoktur. Nitekim, politika hocam sayın Demirel 1970''te Meclis''te, Bulgaristan''dan elektrik satın almamızı eleştiren Halk Partililer''i elektriğin komünisti mi olur? diyerek mat etmiş, alkışlanmıştı. İran''ı sertçe tenkıydime bakmayınız. Farsça şiirin, dünyanın en büyük şiir san''atı olduğunu biliyorum. Fransızca, İngilizce söyleyen 19 asrın en büyük şairleri, Farsça söyleyenlerin yanında, mütevazı kalırlar. Böylesine yüce bir san''ata her asırda hayran olan biz Türkler, Gazneli Mahmud''dan Ahmed Kaçar''a kadar 900 yıl İran imparatorluğunu yönettik.
Sağcı Sarkozy''nin sosyalist dış işleri bakanı Bernard Youchner (Bernar Kuşner), Irak''ı ziyaret etti. Dostlarımız Talabani ile Barzani''nin yanaklarını öptü. Bu ne demek? diye buyurursanız, yeni oluşan Asya''da Fransa da var demek.
Bir buçuk yıl sonra Beyaz Saray''ın en muhtemel sahibi New York senatörü Hillary Clinton''ın endişeleri boşuna değil. Bush yönetiminin Irak''ı birden boşaltmamasını, aksi takdirde Irak''ın Türkiye, İran ve Suudi Arabistan arasında paylaşılacağını söyledi. Hak veriyoruz. İran, eski Basra eyaletimiz olan Şii Güney Irak''a girecek, üstelik eski Musul eyaletimiz olan Kuzey Irak''a bugünlerde yoğunlaştırdığı bombardımanın boyutlarını genişletecektir. Eski Bağdad eyaletimiz olan orta Irak''a gelince, Amerikalılar Suudiler''e vermezler. Hillary Hanım''ın çok iyi bilip de söylemediği gibi Ürdün''e bırakırlar. Amerika, güçlü askerî üslerle Irak petrolünü kontrolüne alacağına göre, Kuzey''e İran''ı salamaz. Orada Kürdistan''a güveniyor.
Bize gelince, bugünki 2. turdan bir şey çıkacağa benzemiyor. Az kaldı. 4 gün sonra Cumhurbaşkanımız Çankaya''ya çıkar.
Yeni anayasamız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ağustos, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1876 tarihli Osmanlı imparatorluk kaanûn-i esâsî''si, ilk anayasamızdır. Midhat Paşa Anayasası diye tanınmıştır. 1924 kaanûn-i esâsîmiz ise Atatürk Anayasası''dır. 1961 Anayasası, cuntacı bir kaç subay tarafından, İstanbul Üniversitesi''nin çok şöhretli hukuk hocalarına dikte edildi. Onlar söyledi, profesörler hukuk diline tercümesini yaptı. Başarısız bir Türkçe ile... Az bir halk çoğunluğu ile kabûl gördü. O da bir vakit önce sivil yönetime dönülsün diye... Bu suretle Atatürk adına darbe yapanlar, Atatürk anayasasını rafa kaldırdılar. Atatürk''ün bütün meşrûiyetini aldığı, üzerine titrediği Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni kapatıp yetkilerini Çankaya''ya, yargıya, bürokrasiye, kuruluşlara bol keseden dağıtarak yasama ve icrayı kuşa döndürdüler. 1981 Anayasası, 1961 anayasasını zerre kadar beğenmediğini açıklayanlarca yaptırıldı. Atatürk anayasasına dönebilmek dirayeti gösterilemedi. Kendini Devlet başkanı ilân eden zat, bu anayasayı bir hukuk profesörüne dikte etti. Talimatnameye benzedi. Türkçe''si daha kötüledi.
Şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi, sivil bir anayasa hazırlıyor. Anayasaları ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi yapar. Halkoyuna sunabilir. Hukuk ulemasının ve başka kişilerin fikrini alabilir. Ancak irade, Yüce Meclis''indir.
İdeal, reformcu, yepyeni bir metin hazırlanmaya çalışılıyor. 15 defa tadil gören bugünki anayasa kısaltılıyor. İnşallah Türkçe''yi hakkıyla yazabilen ve hukuk dilinin zevk ve estetiğine sahip kimseler kaleme alır. Aksayan yönler düzeltiliyor. Elbette Avrupa Birliği kriterlerine tam bir uyum sağlanıyor. Yüce Meclis''in iradesi mutlaka vesâyetten kurtarılıyor. Bunun ötesinde çağ dışı kuşkularımızı kaldıracak, çaplı yenileşmelere gidilecek bir anayasa düşünülmüyor.
Ama daha hızlı işleyen, daha demokrat, daha çağdaş ve mümkünse çağın az ötesinde bir Devlet oluşturacak bir sonraki anayasanın, gerçek temelleri atılıyor.
Malazgirt
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Ağustos, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Malazgirt zaferinin 936. yıldönümünü kutladık: 26 Ağustos 1071 Cuma. Türk''ün kaderi o gün belirlendi. Bugün o kaderin çizdiği çerçevede yaşıyoruz. 26 Ağustos aynı zamanda Büyük Taarruz''un başladığı gündür. 85 yıl önce 26 Ağustos 1922 sabahı, Malazgirt''te kazandığımız vatanı işgal etmek cür''etinde bulunan düşmanı, denize dökmek üzere, taarruza geçmiştik. Malazgirt''ten 3 yıl sonra Türkiye devleti kuruldu. 1074''te: İlk başkentimiz İznik''ti. Açık denizlere çıkmıştık. Karadeniz''e, Marmara''ya, Adalar Denizi''ne, Akdeniz''e ulaşmıştık. Tarihimizde ilk donanmamızı İzmir''de kurduk. Bozkır medeniyetinden Akdeniz medeniyetine, sürekli batı yönünde ilerleyerek eriştik.
O zamandan bu yana, asla istikametimizden şaşmadık, yolumuzu şaşırmadık, yönümüzü değiştirmedik. Bizi Avrupa''dan Asya''ya sürmek isteyen nice gayretlere 1000 yıl boyunca muhâtab olduk. Hepsi bize vız geldi. Malazgirt''te kazandıklarımızdan vaz geçmedik. Hâlâ Avrupalı değilsiniz diyen cahillerle uğraşıyoruz. 1856 Paris Anlaşması''na imza koyarak Türkiye''yi 7 büyük Avrupa devletinden biri kabûl eden İmparator Üçüncü Napolyon''u yalancı çıkarmak isteyen cahiller... Malazgirt şehitleri önünde sonsuz bir tâzîm duygusu içinde eğiliyoruz. Bize kazandırdıkları vatan ve devlet için kıyamete kadar minnettarız. Onlar olmasa idi, 1922''de hangi vatanı, hangi devleti savunacaktık? Sultan Alparslan''ı kuzeni Anadolu Fâtihi ve Türkiye Devleti''nin kurucu ilk başkanı Kutalmışoğlu Birinci Sultan Süleyman-Şâh''ı, onların bıraktığı kutsal mirâsı ordular ilk hedefiniz Akdeniz''dir emrini vererek şan ve şerefle savunan Gazi Mustafa Kemal Paşa Atatürk''ü, sonsuz bir saygı ve ebediyete kadar sürecek bir sevgiyle anıyoruz.
Atatürk 30 Ağustos''u anlatıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ağustos, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa, İzmir''i, Bursa''yı İstanbul''u, Edirne''yi ve daha nice beldemizi geri alıp düşmanı denize döktükten sonra, kendisini bu görev için başkomutan atayan başkanı bulunduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin huzuruna çıktı. Askerî harekâtının hesabını verdi. Aynen şöyle dedi: "Arkadaşlar, kalbimde derin bir tahassür doğurmuş olan ayrılıktan sonra tekrar size kavuşmuş olduğumdan dolayı pek mes''ûdum. Cenâb-ı Hakk''a hamdeylerim ki, ordularımızın silâhlarına emanet ettiğiniz aziz ve mübârek maksat, arzu ettiğiniz vechile, emniyet ve itimadınızın yerine sarfedilmiş olduğunu gösteren mes''ûd bir neticeye ulaşmış oldu. En karanlık ve bedbaht günlerimizde, meclisimizin sarp ve yalçın bir kaya gibi azim ve imanı, talihin bu parlak inkişafına erişmek için lâzım gelen imkânı daima mahfuz (saklı) tuttu. Millî meselelerde şaşmaz akılcılık ile daima doğruyu ve daima iyiyi keşfeden ve bulan meclisimizin, bu neticelere ermekten dolayı duyduğu saadet kadar hak kazanılmış ne tasavvur olunabilir? Milletin mukadderâtını doğrudan doğruya deruhte ederek (üzerine alarak) ye''s yerine ümit, perişanlık yerine intizam (düzen), tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran meclisimizin civanmerd ve kahraman ordularının başında, bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş bulunduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği memnuniyet içindeyim. Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarım, sizi, bütün dünyaya karşı temsil eylediğiniz hürriyet ve istiklâl fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum..."
23. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin üyeleri, Atatürk''ün milletvekillerine ne derecede riâyet ettiğini, onları nasıl candan kucakladığını unutmıyacaklardır. Atatürk''ün hoşuna gitmediğini hemen herkesin bildiği şeylerden uzak duracaklardır. Bugünkü refah ve huzurlarını, 1. Meclis''in kahraman milletvekillerinin fedakârlığına borçludurlar. 30 Ağustos Bayramı, Yüce Türk milletine ve Büyük Zaferi kazanan kahraman şanlı silâhlı kuvvetlerimize kutlu olsun.
Ne diyorlar?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Ağustos, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Abdullah Gül''ün cumhurbaşkanı seçilmesi, dış ülkelerde olumlu karşılandı. Dünyanın 1. adamı sayılan ABD başkanı George Bush II, telefonla kutladı. Pek çok ülkenin devlet ve hükûmet başkanları tebriklerini sundular. Bugünlerde -bombasını yaptı yapacak duruma gelen- İran, cumhurbaşkanımızı, şiir dili Farsça''nın en âhenkli ve şaşaalı üslûbu ile kutladı. Bizzat Muhterem Mahmud Ahmedinecad, Türkiye''yi yere göğe sığdıramadı. Ama doğal gazı bize iki misli fiyatla satmaya devam ediyor. Batı basını, Avrupa ve Birleşik Amerika''nın büyük gazetelerine gelince, Gül''ün seçimini Türkiye''de Laikliğin sonu süper abartmasına kadar ileri giden yorumlarla bildirdi. Biz gazeteci milletinin ne kadar vehimli olduğumuz ortaya çıktı. Zira gerek Gül, gerek Erdoğan, beş on cümlede bir laik devleti dile getirdiler. Her türlü güvenceyi verdiler. Biz, cumhurbaşkanımıza ve başbakanımıza inanırız. Kaldı ki Adalet ve Kalkınma Partisi henüz iktidara gelmiş değil ki.. Daha büyük bir oyla ikinci iktidar dönemine başladı. Cumhurbaşkanını da kendi bünyesinden çıkardı. Bu sebeple, âzamî dikkat kesilecektir. Komutanlarımızın tereddütleri, en kısa zamanda ortadan kalkacaktır. O zamana kadar cumhurbaşkanı krizi şeklinde siyasî tarihimize geçen netameli dönem, devam edecektir. Sonra herşey yoluna girecektir. Devlet mekanizması tıkır tıkır işleyecektir. Hem de Cumhuriyet tarihimizin en sür''atli temposu ile.. Herkes elinden geleni yapacaktır. Hedefimiz tektir: Türkiye''yi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmaktır. Başka hiç bir şey değildir. Hiç bir engel bizi yolumuzdan çeviremez. Bununla beraber, her işte yanılma ve hata payı bulunması, insan hilkati gereğidir. Böylesini pas geçerek onaracağız. Ancak kapital hataya düşmek hakkımız yoktur.
Türkiye Devlet rejiminin gerçek kırmızı çizgileri mevcuttur. Laikliğe, ülke bütünlüğüne, Atatürk sevgisine halel getirilemiyeceği, elbette yeni anayasamızda da yazılacaktır. Verimsiz zıtlaşmalarla vakit öldürmeden, günümüz dünyasının temposuna gireceğiz. O tempoyu bulamayan milletler, çok gerilerde kalıyorlar.
Dış politika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Önümüzdeki yıl yürürlüğe girmesi beklenen yeni anayasa, cumhurbaşkanını çok geniş ölçüde icradan çekecek. Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül gibi genç, enerjik bir devlet adamı 7 uzun yıl boyunca ne yapacak? Hayatının hiçbir döneminde boş yere vakit geçirmek gibi bir alışkanlığı olmadı.
Bizimki gibi tam parlamenter demokrasilerde bazı devlet başkanları, kral olsun, cumhurbaşkanı olsun, kültür ve san''atla uğraşırlar. Ama bize göre Sayın Gül, faaliyet alanını dış politika konusunda yoğunlaştıracaktır.
Dış politikayı çok sevdiğini biliyoruz. Dört buçuk yıl boyunca dünyanın pek çok devlet ve siyaset adamı ile tanıştı. Onlarla ilişkilerini sürdürmek isteyecektir. Üstelik selefleri arasında Özal, ama bilhassa Demirel gibi olağanüstü kişiler vardır. Demirel, cumhurbaşkanlığında dillere destan bir başarı kazandı. Parlak bir dışişleri bakanı olan İsmail Cem''i çok iyi yönlendirdi. Sayın Gül''ün de, böyle seçkin bir dışişleri bakanı ile çalışacağını tahmin ediyorum.
Ama her alanda icranın başı ve uçan kuştan sorumlu olan Sayın Başbakan ne yapacaktır? O da dış politikayı çok sevmiştir. Bu alanı kesinlikle cumhurbaşkanına terk etmez. Bizim rejimimizde iç yönetim gibi dış politikayı da başbakan yürütür. Dış politikasının hesabını o verir. Cumhurbaşkanı krallar gibi sorumsuzdur. Bana göre 5 yıl âhenk içinde Türkiye''yi yöneten Erdoğan-Gül ikilisi, önümüzdeki dönemde de aynı tempoyu sürdürecektir. Dış politikada da kesin başarılar bekliyoruz. Bazı kayıplarımızın, hatalarımızın telâfisi ile önümüzün açılması gerekiyor. Sayın Gül, meclis huzurunda, cumhurbaşkanı sözü verdi. Türk cumhuriyetleri ve ülkeleri ile de ilgilenecektir. Zira bu husus, Demirel, Özal ve Türkeş''ten sonra oluruna bırakıldı. Boşluğun Türk olmayan güçlerce doldurulması Türkiye''nin geleceğini karartır.
ABD ne istiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tarihe meraklılar, büyük adamların hatalarının da büyük olduğu gibi, büyük devletlerin hatalarının keza büyük olduğunu müşahede etmişlerdir. Meselâ 1. Cihan Savaşı galibi ABD Başkanı Wilson da, 2. Cihan Savaşı galibi Roosevelt de Avrupa''yı karmakarışık bıraktılar ve dünyanın başını belâya soktular.
Başkan Bush II tek örnek değil demek istiyorum. Irak''taki durumun bu derecede berbat olması tasavvur bile edilemezdi, gerçekleşti. Bush''un adı artık Wilson ve Roosevelt''le paralel anılacak.
Nerede o cihan devleti Birleşik Amerika''nın batı''dan doğuya üç okyanus aşarak Moritanya''dan Yeni Gine''ye uzanan muhteşem Genişletilmiş Orta Doğu ve de Kuzey Afrika projesi?
Bu proje artık yattı mı yatar. Zira Amerika, Saddam''ı aratacak bir Irak oluşturdu. Ülke en kuvvetli ihtimale göre ikiye veya üçe parçalanır. Yüz binlerce insan öldü. Trilyonlarca dolar havaya uçtu. İnsanlığın ihtişamlı, Müslüman âleminin kutsal eserleri en hayâsız yağmalara, tahribata uğradı. Acaba Amerika, parlamentosunda büstünü diktiği Hammurabi''den ne istedi? Harünürreşîd ile, İmam-ı Azâm ile, Hazreti Ali ile bir davası mı vardı?
Genel tablo böyle. Ama sonuçları bir de Beyaz Saray-Pentagon açısından gözden geçirmek gerekir: Amerika''nın birinci hedefi
Orta Doğu petrolleri idi. Irak kısmı ele geçirildi. İkinci hedef İsrail''i üç can düşmanından kurtarmaktı. Üçün biri olan Irak yok edildi, İran ile Suriye ayaktadır. Üçüncü hedef terörün kaynaklarını kurutmaktı. Aksine el Kaide ile doruklaşan milletlerarası terör gücünü en az ikiye katladı. Amerika''nın demokrasi getirmek iddiası ise, her ne kadar Saddam gibi kanlı bir diktatör ve ırkçı sosyalist Baas Rejimi çökertildi ise de, zaten Türkiye ve İsrail dışında bir Orta Doğu ülkesine demokrasi getirmek teşebbüsü muhal ile uğraşmaktır.
Başkan Bush elbette eleştirilecek. Biz de eleştirelim. Ama bizim tarihimizde de nice çarpık devlet adamları bulunduğunu unutmayalım. Koca bir imparatorluk kolay batmaz. Batırmak için özel yetenek ister. İşte biz o yeteneklileri yetiştirdik. Değil Irak''ı, o coğrafyanın bütününü bin (1000) yıl yöneten biz Türkler, şimdi Irak üzerinde konuşamıyoruz bile...
Bush''un Irak ziyareti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Bush, umulmadık bir zamanda, evvelsi gün, Irak''a iniverdi. İşgal kuvvetlerine mensup askerlerinin arasına girdi. Onları kutladı. Teşekkür etti. Vatan size minnettardır dedi. Kucakladı. Yanaklarını öptü (Amerika''da askerlik gönüllü ve maaşlıdır). Talabani''nin ise tam üç defa üst üste yanaklarını öptü. Kürtlerin büyük bir oyuna getirileceğinin alametidir.
Amerika, üstün vurucu güce malik bir kaç üsse çekilerek Irak''ı boşaltmak istiyor. Kendisine bir Bağdad ABD Büyükelçiliği inşa ediyor ki, Vatikan ve Monako devletlerinden geniş. Ama askeri çekilirse kanlı anarşinin iç savaşa dönüşeceğinden çekiniyor. Bizim fikrimize göre bugün Irak''ta olan bitenler klasik iç savaşın tıpkısının aynısıdır! İkinci büyük işgal gücünü oluşturan ve güneyde bulunan İngiliz kuvvetleri ise, Basra şehrini boşalttı. İngiltere''ye dönmek hazırlıkları yapıyor. Basra, bir adım ötedeki İran''a açık hâle geliyor. Irak''ın Bağdad''tan sonraki en bükük şehri, Körfez üzerindeki limanların en önemlisi, Şiiler''in yoğun bulundukları Basra''nın tahliyesi, İran''ın işine geliyor. Eski Basra eyaletimizi oluşturan Güney Irak''ı yutuverip muazzam İran imparatorluğunu genişletmek istiyor. Genişleme yeteneğini yitiren imparatorlukların dağılmaya mahkûm bulunduğu hakkındaki tarih kanununu biliyor. İran, Irak''ın en kuzey-doğusuna da asker sokmuş durumda. Talabani''nin nüfuz bölgesinin bir kısmına el koyacak gibi. Yoksa ABD, ikinci Irak savaşını, yeryüzündeki en büyük düşmanı saydığı İran''a genişlik kazandırmak için mi göze aldı dersiniz? Dünyanın en kudretli kadını Miss Rice''ın (Genişletilmiş Orta Doğu bölgesinde 22 devletin sınırları değişecek) diyerek vaktiyle İngiltere''nin çizdiği ve yanlış çizdiği sınırları yeniden çizerek düzeltmek projesine ne oldu? Pax Americana Avrasya''da iflâsını mı ilân etti. Devletlerin sınırlarının değişken tabiatı tarihlerin malûmudur. Sınırlar iki ihtimal üzerine bina edilerek çizilecek: 1) Türkiye Amerika''nın stratejik müttefiki olduğuna göre ve 2) Türkiye tarafsız davranarak dolaylı şekilde Amerika karşıtlarını desteklediğine göre. Fütürologlar, hir iki ihtimale göre oluşacak sınırları gösteren haritaları çizmeye başladılar bile.
Kürtçe öğretim
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti bir Türk devletidir. Hiçbir basamakta Türkçe''den başka dilde öğretim ve eğitim yapılamaz. Önemli kültür dilleri dışındaki mahallî diller, seçmeli olarak bile öğretilemez.
Bu, Türkiye Cumhuriyeti''nin temel ilkelerinden biridir. İmparatorluk Türkiyesi''nde bile böyle idi.
Ancak özel kurslarda, dünyanın bütün dilleri ve lehçeleri serbestçe öğretilebilir.
İstisnasız her dilde ve her çeşitten kitap, dergi, gazete, radyo, TV yayını yapılabilir. Türkçe yayınların tabi bulunduğu aynı yasal hükümler, bunlar için de geçerlidir. Ne eksiği, ne fazlası...
Devletler arası anlaşmalarla azınlık statüsünde bulunan 4 cemaat (Yahudiler, Ermeniler, Rumlar, Bulgarlar), müstesnadır. Onlar kendi okullarında, kendi dillerinde öğretim yapabilirler. Gerek bu okullarda, gerek büyük dillerde öğretim yapan okullarda, her basamakta Türkçe öğretilmesi temel ilkedir. Her vatandaşına istisnasız Türkçe öğretmek, Devlet''in görevidir. Hiçbir devlette yüzde yüz başarıya ulaşılamamışsa da, devletler, resmî dillerini bütün vatandaşlarına öğretebilmek için büyük çaba gösterirler. Gerek bu hususta, gerek Türkçe''yi Türkiye dışı ülkelerde yaymak konusunda Cumhuriyet millî eğitimi başarılı olamamıştır.
Mahallî diller bakımından Türkiye, Fransa''ya benzer. Fransa''da ana dilleri Fransızca olmayan vatandaşlara verilen öğretim haklarını Türkiye de uygulayabilir. Fransa''nın çizgisi ötesine geçmek bahis konusu değildir. Zaten Türkiye, Avrupa Birliği üyesi ülkeler statüsüne girmek üzeredir. AB kriterleri, bizim için de geçerlidir.
Bütün bunlar, Kürtçe için münakaşa ediliyor. Her basamakta Kürtçe öğretim yapan okullar açılsa bile, Kürdistan hedefi ile şartlanmış bulunanları tatmin mümkün değildir. Bağımsız devlet için direneceklerdir. Türkiye''yi daha epey uğraştıracak problem budur.
Brüksel bizi bekliyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kızgın bir yazın son günlerinden sıyrılmaya doğru yol alan sonbahar, tatlı esintilerini hissettirmeye başladı. Nice nesildir biriken hatalarımız sonucu bir türlü ulaşamadığımız çağdaş uygarlık düzeyine erişmek için Türk potansiyelini açığa çıkarmak zamanıdır. Hem iç yönetimde, hem dış politikada... Dış politikada sağlam zemine basmayan Türkiye''nin, ileri adım atması ve iç sorunlarının hakkından gelmesi mümkün değildir. Her alanda engellere takılırız. Sağlam zemin, Türk ve Türkiye münakaşası yapmaya cesaret edenlerin düzeyidir. Aralarına girerek, onlarla aynı sahada bulunarak millî sorunlarımızı çözeriz. Dışarıda kalıp karşı çıkarak, hamasî lâflarla korkutarak değil... Sınırları ve kimlikleri münakaşa edilen nice millet bugün Avrupa Birliği şemsiyesinin güvencesi altındadır. Bize tafra satıyorlar. Kalkınmaya, p.c. 30.000 dolara çıkan üyelere yetişmeye çalışıyorlar. Hakkımızda gene rapor hazırlanıyor. Bizden o kadar basit şeyler bekliyorlar ki birtakım demode tutkulardan kurtulabilmek gayretimize bağlıdır. 301. maddenin tadili, Türk''e yakışmaz üslupla vakıflara el koymak, ülkemizde papaz yetişmesinin manasını bilen Fatih''in ve Atatürk''ün Patrik''e tanıdığı unvanları münakaşa etmek kabîlinden artık usanç getiren konular... Bunları yaparsak rapor olumlu çıkacak. Raporda dünkü eyaletlerimizin imzası bulunacak. Niye, niçin, nasıl? diye düşünmemizden daha büyük millî zorunluluk olamaz.
Dünya tarihinin en büyük askerî ittifakı NATO''ya girip hür dünyayı ön safta savunduk. Almanya''dan, İspanya''dan önce NATO üyesi idik. Dünya tarihinin en büyük medeniyet projesi olan Avrupa Birliğine girmekteki bu gayretsizlik, bu çekingenlik, bu beceriksizlik, bu dehşetli gecikme, bu hevessizlik nedir? Brüksel''i beğenmeyenlerin alternatifi Şanghay''dır. O coğrafyanın insanları nasıl yaşarlar, ilk fırsatta anlatacağım.
Dış Politika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış politika hararetleniyor. İngiltere''nin yeni genç dışişleri bakanı Miliband, geçen hafta Ankara''yı resmen ziyaret etti. Türkiye''nin yeni genç dışişleri bakanı (ve AB başmüzakerecisi) Ali Babacan''la konuştu.
Miliband, Türkiye''nin AB üyeliğine İngiltere''nin kesin desteğini teyid etti. Bu konuda daha güçlü faktör, Amerika''dır. Amerika ile arası bozuk Türkiye''nin işleri Brüksel''de yokuşa sürülür. Amerika ile uyum hâlindeki Türkiye, her devlet nezdinde dikkatle dinlenir. Gerçek budur. Kızmaya kararlı olanlar kızabilirler. Fazla kızgınlık bizi Brüksel''den koparıp Şanghay''a, bin yıl önce bin meşakkatle koptuğumuz coğrafyaya sürükler.
Evvelce akamete uğrayan Irak için İstanbul Konferansı teşebbüsü tekrar ele alındı. 50 gün sonra 30 Ekim''de İstanbul''daki konferansa
ABD ve Rusya Federasyonu dışişleri bakanları da bekleniyor. İnşallah diyelim. Amerika ile Rusya''nın Irak konusunda İstanbul üzerinden anlaşmaya rıza göstermeleri çok iyi olurdu. Ancak Amerika''nın mızıkçılık yapması, Miss Rice yerine bir başkasını göndermesi, hattâ konferansın büsbütün iptali mümkündür. Türkiye''nin barış havariliğine soyunması çok devleti sinirlendirmektedir.
İsrail uçaklarının Suriye üzerinde uçması, en uzun sınırımız bulunan komşumuzu telâşlandırdı. Suriye dışişleri bakanı (hâriciye vezîri) Velîd Muallim, acele Ankara''ya geldi. Doğrusu çok samimi muamele gördü. Suriye, Demirel''den; Özal''dan da çok iyi, kardeşçe muamele görmüştü. Ancak haritasını bile düzeltemedi.
Irak sınırımıza gelince, muazzam bir yığınak yapan birliklerimiz bekliyor.
Gelelim Orta Doğu''da Amerika''nın karşısına çıkmak misyonunu üstlenen doğu komşumuz İran''a... Washington''a kafa tutmayı sürdürüyor. İpleri son raddesine kadar gerip birden gevşetiverecektir. Bu ayarlamayı, Ahmedinecad''ın yerine Hâşim-i Rafsancânî''yi konuşturmaya başlıyarak gerçekleştirecektir. İran yavaşladı, akıllandı, yumuşadı, büyük bir gaileden kurtulduk diye ümide düşecek Batı, bayram yapacaktır. Batıda şenlik günlerinde İran, bir de bakacaksınız, atom bombacıklarını şihâb füzelerine yerleştirmiş, Güney Irak Şiileri''nin müttefiki, halâskârı, hamisi sıfatıyle harekete geçiyor. Tahran''daki diplomatlar, Washington''dakilerden daha hünerli. Ben böyle düşünüyorum.
Terörün hatırlattıkları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
New York ve Washington''da 11 Eylül 2001 eyleminin 6. yılı anıldı. 2750 kişi ölmüştü (1''i TC vatandaşı). Dünya tarihinin en büyük terör eylemidir. Cihan devleti Birleşik Amerika''nın kapitalist gücünün ve askerî kudretinin yönetildiği İkiz Gökdelenler''le Pentagon vuruldu. Bunu gerçekleştiren el-Kaide, tarihin en büyük terör örgütü ve eylemi hazırlayıp uygulatan bin Lâdin, tarihin en büyük terör lideri sıfatını kazandılar. Geçmişte terör Hazret-i Ömer gibi ideal devlet başkanını, Lincoln gibi milyonlarca köleyi hürriyetine kavuşturan adamı, İkinci Aleksandr gibi gene milyonlarca toprak kölesini azad eden en liberal Rusya çarını ve daha nice emsalini esirgememiştir. 1905''te dünya Müslümanları''nın en büyük lideri ve dünyanın en büyük imparatorluklarından birinin hükümdarı İkinci Sultan Abdülhamîd''e de bomba patlatılmıştı. Düzinelerce insan ölmüş, Türk hâkan-halîfesine zarar erişmemişti. Ankara''nın ortasında uzaktan telefonla patlatmalı bomba dolu araba, dehâ sahibi polis köpeklerimiz sayesinde patlatılmadan az önce bulundu (böylece, dünya literatüründe insan ırkından olmayan bir yaratık hakkında ilk defa ben dâhî sıfatını kullanmış bulunuyorum). El-Kaide mi, PKK mı? Türk''e bu suikasdi müstehak gören hangisidir bilmiyoruz. 11 Eylül''ün yıl dönümünde tehdit mi? Cumhurbaşkanımızın doğu serhaddimiz Van''da şahane karşılanmasına, biz de varız! ihtarı mı? Henüz bilmiyoruz. El-Kaide, 408 yıl (Ağustos 1516-Mart 1924) İslâm halîfesinin taht şehri Müslüman âleminin merkezi İstanbul''da bomba patlatarak Türkler''in yanında Hristiyanlar''ı ve Museviler''i de öldürerek ne demek istemişti? Herhalde ABD''nin stratejik müttefikliğinden sakının ihtarı idi.
PKK ise Güneydoğuyu bize verin, Kuzey Irak''a katalım, Büyük Kürdistan''ı oluşturuverelim! diyor. Böyle bir çağda, her terör örgütünün arkasında, süper liberal ve de demokrat, insan hakları savunucusu geçinen anlı şanlı devletler bulunmasına ne buyurursunuz? Herhâlde belâlarını arıyorlar!.
.Gene azdılar!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ankara''yı kana bulamak isteyen eylem teşebbüsünün PKK''nın girişimi olduğu anlaşıldı. El-Kaide olsaydı, zarar vermesi ihtimali büyürdü. 4 yıl önce İstanbul''da üç ayrı yerde patlatılan bombaları, Osmanlı döneminde İngiltere büyükelçiliği şimdi başkonsolosluğu binanın barikatlarını yıkan bomba-kamyonu unutmadık. 75 kişi ölmüş, 200''ü yaralanmıştı. Havralar zarar görmüştü. Medeniyetler çarpışması senaryosunu bütünüyle kabullenmesek bile, bazı gerçek tarafları var. En büyük terör örgütü el-Kaide''dir. En güçlü devlet olan ABD ile vuruşuyor. Başına 30 milyon dolar ödül konan Bin Lâdin, Başkan Bush''la dalgasını geçiyor.
Ortadoğu''nun kudretli devleti Türkiye ile vuruşan PKK ise, bölgenin büyük terör örgütüdür. Şimdiye kadar 40.000 insan öldürdü. En az iki yüz milyar dolar maddî zarar verdi.
PKK''nın PKK''dan emir alan ve PKK''ya emir veren Kürtler''in bütün ümidi, Kuzey Irak''a girmemiz, Amerikan birlikleri ile burun buruna gelip ufak çapta da olsa karşılıklı kan dökerek çarpışmamızdır. Irak dışişleri bakanı olduğu halde bütün varlığı ile yalnız Kürdistan için çalışan Zebari''nin küstahlığının hedefi Türkiye''yi kışkırtmak, kızdırmaktır. En kıdemli terör ustalarından biri, Kıbrıs Rum cumhurbaşkanı Papadopulos''tur. PKK gibi ırkçı komünist bir terör örgütü olan EOKA''nın kurucusudur. Binlerce Kıbrıs Türkü''ne soykım uygulamış adamdır. Kışkırtıyor ki, Kıbrıs''ta yeniden kan dökülsün. AB ve ABD ile bozuk çalan Türkiye''ye âdet olduğu üzere her taraftan protesto yağsın. Müslüman devletler dahil, her ülke Türkiye''ye cephe alsın. Türk düşmanlarının büyük hedefi, AB ve ABD ile ihtilâflı, çok ihtilâflı, derinden ihtilâflı bir Türkiye oluşturmaktır. Bu projeyi, tam bir gerçekçilikle algılamamız, takdir ve tahlil etmemiz gerekiyor. Dış politikamız bu sevimsiz gelişmelerle karşı karşıyadır. Eski hataların gölgesi çok uzun olabilmektedir.
.Anayasa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anayasa konusu, yeni Anayasa uygulanmaya başlanıncaya kadar, gündemin ilk sıralarında kalacak. Tabiidir, yadırganmaz. Sivil anayasa, veya askerî olmayan anayasa yahut askerin yapmadığı (yaptırmadığı) tek anayasa gibi söylemler, bazı kesimlerin hoşuna gitmiyor. Biz, daha demokratik, daha çağdaş bir anayasa diyelim. Bazı değişikliklerin silahlı kuvvetlerimizin hoşuna gitmeyeceğinden çekinenler var. Benim tarih bilgim Batı''ya dönük her türlü yeniliğin, reformun, modernliğin, Osmanlı çağından beri, ilk defa ordumuzda başladığıdır. Türk subayı öncü olmuş, çağı yakalamak hususunda en titiz ve en duyarlı kesimi oluşturmuştur. Türk subayının statüsü, birtakım yazılı kurallara muhtaç değildir. Saygınlığı, halkımızın, bütün anketlerde de açığa çıkan, güvenine ve sevgisine dayanıyor.
Yeni anayasa, istendiği ve bana göre gerektiği kadar kısa olmayacak. Ama eskisinden kısa olacak. Talimatname, yasakname görüntüsünden kurtulacak. Devlet yönetimini o derecede karmaşık, hatta karmakarışık hâle sokmuşuz ki, daha kısaltmanın sakınca ve boşluk doğuracağından çok çekiniyoruz. Türkçe''sini düzeltip, daha zevkli (estetik) bir dile kavuşturabilirsek sevineceğiz ama, işin en zor tarafı burası. Alternatif anayasaların hazırlandığını da duyuyoruz. Coşkun Kırca''nın 20 ayrı anayasa metni kaleme alıp dosyasına koyduğunu işitmiştim. Belki latifedir, mübalağadır. Ama birkaç çeşit anayasa yazdığı muhakkaktır. Şimdi birtakım kimseler ve kuruluşlar da acele hazırlık içine girdiler. Bana göre boş yere vakit harcıyorlar. Yeni anayasa, 1982 anayasası madde madde ele alınarak yazılıyor. Bu, yepyeni ve kısa anayasa modeli değil. İşi uzatmamak için bu yol seçildi. Daha ideal bir anayasanın öncüsüdür. Yeter ki eskisinden daha pratik ve daha demokratik olsun. Eskisini aratacağı gibi bir sakınca düşünmüyoruz. 1961 anayasası da, 1982 anayasası da Atatürk anayasasını aratmıştır.
Yapılan teşebbüs ve çalışma olumludur, mutlaka gerekli idi. Önümüzdeki yılın başında halkoyundan geçip yürürlüğe girmesi, Türkiye''nin şiddetle muhtaç bulunduğu hızlı icraatı sağlayacaktır. Bir de şu önümüzdeki referandumdan kurtulabilsek... Bir formülü yok mu?Eğitim ve Anayasa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yeni öğretim yılı açıldı. Başbakan, anlamlı bir nutuk söyledi. 5 yıl önceki millî eğitim bütçemizin bugün üçe katlandığını, 21 milyar YTL''nin üzerine çıktığını belirtti. Artık millî eğitime ayrılan pay, yıllık bütçelerimizin en yüksek kalemini oluşturuyor.
Üniversitelerde de aynı gelişme var. Öğretmen ve öğretim üyesi maaşları ise henüz yeterli değil. Ama pazarda limon satan öğretmen utancımızdan geniş ölçüde kurtulduk gibi. Öğretmen kitap satın alacak, öğretim üyesi ilmî araştırma yapabilecek gelire sahip olabilmeli. Türkiye bu çizgiye doğru, ciddi adımlarla yol alıyor.
Eğer bir kesinti olursa... Kesinti nasıl olur? İncir çekirdeği doldurmaz, hiç bir millî menfaat sağlamaz dogmatik Bizans münakaşalarına kapılıp vakit öldürürsek olur.
Böyle bir ihtimal var mı? İnşaallah yoktur. Fakat çekişmekten pek hoşlanırız. Millî huyumuzdur. Onun için adımlar dikkatli atılmalı.
Sayın Başbakan, Amerika''ya gidiyor. BM Genel Sekreteri, Fransa cumhurbaşkanı, Almanya şansölyesi, AB dönem başkanı Portekiz başbakanı ve muhtemelen ABD Başkanı ile görüşecek. Aynı günlerde, Sayın Başbakan''ın tasvibinden geçen anayasa metni açıklanacak. Her taraftan türlü çeşitli sesler yükselecek. Bazı maddeler üzerinde kavga çıkarmadan halk oyuna sunmak hünerini göstermek iyi olur.
Millî anayasaya Erdoğan Anayasası diyerek kavgaya hazırlananlar var. Yüce Meclis''te mutabakata varıldıktan sonra referanduma gitmek daha iyidir. İki muhalefet partisinden hiç değilse biri; seçmenine evet oyu tavsiyesinde bulunursa mesele kalmaz. Yüzde 50''nin bir miktar üzerinde halk oyu alan anayasa değil, münafıkların bile münakaşa konusu yapamayacakları bir oranla kabul gören
bir anayasa bekliyoruz. Herkesi, her kesimi memnun kılmaya imkan olmadığını da biliyoruz.
.Barzani ne dedi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Molla Mes''ûd Barzânî, açıkça konuştu. Başkent yaptığı eski büyük Türk kültür şehri Erbil''de ziyaretine gelen Amerikalı milletvekillerine 3 federe devlete bölünmüş Irak''ın ülkenin çıkarına olacağını söyledi. Kuzey, Orta ve Güney Irak.
Kuzey''de Kürdistan federe devleti çoktan kuruldu. Başkanı Barzani''dir. Orta Irak''taki Sünnîler''le Güney''deki Şiiler ise, Araplık şuurunu kaybetmişlerdir. Hiç anlaşacağa benzemiyorlar. Birbirlerinin camilerini bombalıyor, çocuklarını kadınlarını öldürüyorlar. Türkmenler''e gelince, adları bile geçmiyor.
Halbuki 8 yıl süren Irak savaşında Şii Sünnî ayrımı yoktu. Bir Arap devleti ile İran devletinin vuruşması idi. 21. yüzyıla girerken insanlık gelişti: Sadece dinler değil, mezhepler de birbirleri ile savaşıyorlar!
Tam bağımsızlığa doğru hızla yol alan federe Kürdistan, topraklarındaki petrolü Amerika ile paylaşmak istiyor. Petrolsüz Sünnî Araplar''a pay vermeye niyeti yok.
Üstelik Arap devletlerinin ilk fırsatta Kürdistan''a çullanacaklarını, İsrail''den sonra bir de Kuzey Irak''ın Arap coğrafyasından kopmasına kolay baş eğmeyeceklerini biliyor. Üstelik bu Kürdistan''ın İran ve Türkiye ile de arası iyi değil. Hiç iyi değil... Buna rağmen cihan devleti ABD''ye güveniyor. Sayesinde Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan oluşacağını bekliyor. Zira Avrupa''daki serkeş müttefiki Fransa''yı bile İran-Suriye konusunda yanına çeken Amerika''nın, nedense Türkiye''yi stratejik müttefikliğe razı edemiyeceğine inanıyor.
Amerika, Orta Doğu''da başarılı olacak mı? Yoksa İngiltere (ve Fransa) gibi çeyrek asır bocalayıp gidecek mi? Türkiye gibi Orta Doğu''da asırlar süren bir Pax Ottomana kuramıyacağı aşikâr. Ancak petrolünü ve gazını emip tüketmeden o toprakları bırakmamakta direnecektir. Üstelik terörle savaşmaktan ve İsrail''i kollayıp korumaktan vaz geçemez.
Çağdaş anayasa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anayasa çalışmalarımız, ABD ve bilhassa AB tarafından dikkatle izleniyor.
Türkiye nereye doğru gidiyor? Bunu merak ediyorlar. Ilımlı bir İslâmî rejime mi? Otoriter bir devlete mi? Liberal bir demokrasiye mi? Hangi istikamete doğrulacak? Görmek istiyorlar. Zira bu istikamet, Türkiye dış politikasını, dolayısıyla Orta Doğu dengesini kesinlikle etkileyecek. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği, Türkiye''ye ona göre muamele yapacaklar.
Washigton, bütün dünya müslümanlarına örnek göstermek için laik ve demokrat Türkiye''de ılımlı Müslüman bir rejimden hâlâ medet umuyor mu? Bilmiyorum.
Ancak, hiç, ama hiç bir Müslüman ülkenin, kendi uyguladıklarından vaz geçip Türk Müslümanlığını örnek almıyacağını çok iyi biliyorum. Amerika, kendisini hedef alan milletlerarası terörün, radikal İslâm''dan kaynaklandığını, ılımlı Müslümanlık''la terörün önleneceğini düşünüyor. Ama gerek Amerika, gerek bir çok Avrupa devleti, terörü kendi hizmetlerinde kullanmak pisliğinden vaz geçmiyorlar. Belçika''daki yargı rezaleti nedir? Acaba neyi korumaya çalışıyorlar? Yeni anayasamız, yasakçı devlet tipinden çağdaş liberal devlet tipine geçmeye çalışacak. Epey hararetli münakaşalar olacak. Hararetli münakaşa olmaksızın tepeden inen anayasaları 1961''de ve 1982''de gördük. Türkiye''yi çağa taşıyamadılar. Onun için, tartışmalardan çekinmiyoruz. İşin tadını kaçırmamak şartıyla... Tartışma, krize dönüşmemeli. Cumhurbaşkanı krizi dönemini bitirdiğimizi sanıyorum. Önümüzde acayip bir referandum var. Bir de anayasa krizi oluşturmak, Türkiye''ye zarar verir. Avrupa kriterlerine uygun bir anayasa yapalım. Hemen uygulayalım. Bu kriterleri, bazı yasalarımızdaki sakat ve demode maddeleri derhal düzelterek takviye edelim. Brüksel''de masaya oturalım. Sayın Başbakan''ın dünki anayasa açıklamalarını yarın değerlendirmeye çalışacağım.
Anayasa ve dış politika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anayasa konusu ısınmaya başladı. Cumhurbaşkanı krizinden sonra bir anayasa krizinin oluşmasından kaçınmak gerekir. Sayın Köksal Toptan gibi çok tecrübeli bir politikacının -ki üstelik Yüce Meclis''in başkanıdır- kurucu meclis''ten bahsetmesi dikkatimi çekti. Sayın Başkan bir şey ima etti, arkasını söylemedi.
Anayasa yapan bugünki Meclis, kurucu meclis durumunda değil mi? Amerika ve Avrupa, soğukkanlılıkla Türkiye''ye bakıyor. İzliyor. Bekliyor. Çıkacak sonuca göre hareket edecek. Problemli bir Türkiye istemediklerine eminim. ABD dışişleri müsteşarı Nicholas Burns, şimdiye kadar bir Batılı''nın kullandığı en sert ifadeyle PKK''yı kınadı. İran''la fazla yüz göz olmamamızı söylemekten de çekinmedi. Irak''a girmemize lüzum kalmadan terör meselesinin çözüleceğini ekledi. Amerika, bu defa çok açık konuştu. Bakalım.. 16 ay sonra Beyaz Saray''a geçeceği hemen hemen kesinleşen, Demokrat Parti muhalefetinin başını çeken New York senatörü Hillary Clinton Türkiye sempatisini vurguladı. Şimdiden büyük başkanlar sırasında tarihte yerini alan eşi Bill Clinton, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde milletvekillerimize, vârisi sıfatıyle Osmanlı''nın cihan politikasını izlememizi tavsiye etmişti. Bunu yapamadık. Yenileşme tarihimizde modelimiz Fransa''ya gelince, muhafazakâr başkanın ve iktidarın sosyalist dışişleri bakanı Kouchner, çok canımızı sıkan Sarkozy''yi Avrupa Birliği için Türkiye''ye destek vermeye teşvik ettiğini söyledi. Türkiye Ermeni patriki Mesrob Mutafyan, Amerika''da. Georgetown üniversitesinde Türkiye- Ermeni ilişkileri üzerinde konferans verecekti. Amerika''daki Ermeniler tehdid edip vazgeçirdiler. Aynı gün Ankara''da Burns, ABD hükûmetinin, Kongre''deki Ermeni tasarısını engellemeye çalıştığını bildirdi. Türkiye''nin de Ermenistan sınırını açarsa iyi olacağını ekledi. Memnuniyetle açarız. Hele işgal altındaki Azeri topraklarını boşaltsınlar.. Türkiye, dış politikamıza dikkat kesilerek, çağdaş ve liberal bir anayasayı, muhalefet partilerimizin de iştirakiyle çıkarmalı. Dış dünyaya, Batı''ya dönük, ve Orta Doğu''da söz sahibi bir siyaset izleyeceğimizi göstermeli. Laik, liberal, demokrat bir Türkiye imajı bizi muvaffak kılar.
Fransa AB''yi parçalıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa 1830''larda Cezayir ve 1881''de Tunus eyaletlerimize çullanarak elimizden aldı. Bilhassa birincisinde, 1830''lardan başlıyarak, 2 milyon insan öldürdü. Cezayir''den henüz özür dilemedi. Cezayirliler''e zulmetmekte devam ediyor. Fransa''da yaşıyan, Cezayirliler''in eşlerini, çocuklarını Fransa''ya sokmamak için şimdi Göçmen Yasası çıkardı. Senatodan dönmesini bekliyoruz.
Çiçeği burnunda cumhurbaşkanı Sayın Sarkozy, Fransa''nın başka derdi yokmuş gibi, TV ekranlarına geçip, Türkiye''nin Avrupa kıt''asında bulunmadığını iddia etti. Delil de getirdi. Bir hafta önce kendi atadığı dış işleri bakanı Bernard Kouchner''i yalanlamakta acele etti. Kouchner, Sarkozy''yi, Türkiye''nin AB üyeliği için iknaa çalıştığını söylemişti. Yoksa iyi polis kötü polis oyununa mı kurban gittik? Şimdi biz ne yapalım? Avrupa''nın Amerika''sız savunulamayacağını geç de olsa anlayıp, ABD patronajındaki NATO''nun askerî kanadına yarım asır sonra dönmek isteyen Fransa''yı veto mu edelim? Okuyucularımız merak etmişlerdir: Sayın Sarkozy, hangi delile dayanarak Türkiye''nin Avrupa kıt''asında bulunmadığını, dolayısıyla Avrupalı olmadığını iddia etti? İddiası şu: Bizim Anadolu dediğimiz Asya''daki parçamızın büyük kısmına Avrupa coğrafyacıları öteden beri Küçük-Asya (Fr. Asie Mineuro) derler. Biz o topraklarda oturduğumuz için Asyalı sayılmalı imişiz! Pekiyi Kıbrıs''a ne oluyor? Küçük-Asya''nın Güney adası olduğu için tabii coğrafya bakımından Asya kıt''asındadır. Hiç bir Avrupa kriteri iktisâb etmemiş, bölünmüş bir adayı AB üyesi yapmaktaki acele ne idi? Kimin malını kimden kaçırıyorlardı? Türkiye, Avrupalı değilse Kuzey Atlantik paktında işimiz ne idi? Bütün Avrupa organlarındaki üyeliklerimiz ne olacak? Roma imparatorluğunun taht şehri İstanbul, Avrupa kıt''asında değil midir? (İstanbul, dünyanın, 2 kıt''a üzerinde kurulmuş tek, biricik, yegâne şehridir, ikincisi yoktur).
Chirac, tekrar seçilmek hayali ile, Türkiye''yi dışlamak için, referandum ucûbesini buldu. Yeniden seçilmek bir yana, Avrupa Birliği''ni parçaladı. Sarkozy''ye çok dikkat tavsiye ediyorum. Avrupa Birliği''nde yeni bir onulmaz yara açmasın. Başkanlığa daha uzun yıllar öncesinden velînîmeti Chirac''ı küçülterek ulaştı. İkinci defa seçilebilmek için Türkiye''ye saldırmak da neyin nesi oluyor? Sözünü tutmayan imzasına sadık kalmayan bir Fransa imajı, Avrupa medeniyetine zarar verir. Çeyrek asır ara ile hiç akıllanmadan iki defa toptan intihar teşebbüsünde bulunmuş bir medeniyettir bu.
En büyük medeniyet
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği için tarihin en büyük medeniyet projesi tanımı bana ait değildir. Sayın Süleyman Demirel böyle tarif etmiştir. Bana göre, Atatürk''ün muâsır medeniyyet seviyyesi buyurduğu çağdaş uygarlık düzeyinin ta kendisidir. Tıpkısının aynısıdır. Günümüzde daha başka, daha yüksek bir çağdaş medeniyet seviyesi yok ki... Avrupa Birliği''ne girmenin Atatürk reformlarından uzaklaşmak demek olduğu söylentisi, vaktiyle kemalist, şimdi ulusalcı denen faşizan grubun iddiasıdır. Şanghay''ın faziletlerinden bile bahsetmeye başladılar. AB normları, Atatürk''ün erişmek isteyip de 1938''de çok erken ölümüyle daha ortaya atamadığı kriterlerdir. Yoksa siz Atatürk''ü 1938''de misyonunu tamamlamış, o tarihte donup kalmış mı sanıyordunuz? Bugün en köklü devletler de, yeni yetmeler de, ortak bir en yüksek hayat standartı yaşamak için, insanca yaşamak için, çoğu demode ikinci derecede bir takım kurallarından vaz geçtiler. Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya, Hollanda, Polonya... Tam 25 devlet vaz geçti. Bu 25 devletin toplam aklından daha akıllı olduğumuzu kabûl etmem. Megalomani sayarım. Yoksa bir zamanların burunlarından kıl aldırmayan rejimlerinin artık tarihe karıştığının farkında değil misiniz? O dönemlerdeki oligarşi''nin millete tahakkümüne çok mu imreniyorsunuz? İki Cihan Savaşı arasının (1918-1939) büyüleyici romantizmini, dehşetli nostaljisini ben de özlüyorum. Ama başka bir dünya oluştu. Ayılmak, sayıyla kendimize gelmek durumundayız.
Türk milliyetçiliğinin, bir zamanların efsanevî, epik dönemindeki ilkeleri hızla yenilenmeye, değiştirilmeye muhtaçtır. Aksi takdirde Arz üzerindeki payımız daraldıkça daralıyor. Hissetmiyor musunuz? Farkında değil misiniz? Türk milliyetçiliğinin kurucularından, üstadlarımızın üstâdı Nâmık Kemâl''in değişmez fen mi vardır müstakar eşyâ mı kalmıştır? dediğinin üzerinden 140 yıl geçti. İnsaf yahu!..
Anayasa değiştirmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Atatürk''ün adı ve ilkeleri, eski anayasalarımızda yoktu. Hâlen geçerli 1982 anayasasında çoğu lüzumsuz yere Atatürk ilkeleri, üstelik Türk milliyetçiliği yerine kemalisme''in Fevzioğlu
tercümesi Atatürk Milliyetçiliği tekrarlanmıştır. Sebebi şudur: Bu bir tepki anayasasıdır. Atatürk''ün rejimi oluşturan vaz geçilmez, geriye dönülmesi akıl dışı reformlarını ayaklar altına almak isteyenlerin eylemleri üzerine askerin devlete el koyduğu bir dönemde, kendisine devlet başkanı dedirten genelkurmay başkanının emriyle kaleme alınmıştır.
Böyle gerekçe mi olur? derseniz, haklısınız, normal şartlarda olmaz. Anlayabilmek için 1980 Türkiyesi''nde yaşamak gerekir. Üstelik İhtilâli yapanlar, tıpkı 1981 anayasasındaki gibi, kendilerini, en sert şartlarla güvence altına almışlardır.
Anayasalarda kişi adının geçmesi istisnadır. Ancak imparatorluk anayasalarımızda Osman Gazi''nin adı geçiyor. Bugün de cumhuriyetin kurucusu olarak Atatürk adı anılmalıdır.
Anayasanın değiştirilemez maddeleri gene 1982 icadıdır. Değiştirilemez sert emri, millete verilmiştir, millî irade ile çelişir. Ancak bu maddeleri, Merkez Sol bir iktidar baş çekerek kaldırabilir. Ortanın Sağı bir parti kaldırmaya kalkıştığı anda, Atatürk düşmanlığı klasik ithamı hazırdır. Bu itham her zaman gerçeklere dayanmaz. Ama her zaman kavga çıkarmıştır. Bugün bir kavgaya ihtiyacımız yoktur. Kesinlikle söylüyorum, hiç yoktur.
Meselâ Ankara''nın devlet merkezi olmasına hangi akl-ı evvel karşı çıkar? Anayasamız, böyle bir kuşkuya da kapılmıştır. İstiklâl Marşı''nın, güftesi olan şiir kutsaldır, Kutlu Birinci Meclis''in iradesi oluşmuştur. Türk istiklâlinin bir parçasıdır. Bestesi ise, yıllar sonra ortaya çıktı, Meclis oyuna dayanmaz. Musiki bakımından çok başarısızdır. Ama, millet iradesini bile aşan bir güvence altındadır.
Laiklikle ilgili bir konu ise, kavga çıkarır. Bizans''ın hâline düşeriz. Siyasî kavganın tadına doyulmaz tarafları da vardır. Fakat Türkiye böyle bir lüksü yaşayacak dönemde değildir. Yıldırım gibi icraat yapamazsak, çağın gerilerine düşeceğimiz bir dönemdeyiz. İktidar ve muhalefet gözünü açmalıdır. 70 milyon aynı gemideyiz. AK Parti''nin hazırladığı taslak, değerli bir çalışmadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne tevdi edilmelidir. Bundan sonraki safhaları orası yürütsün.
Dış politikada hata yapmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kara Kuvvetleri komutanımız Orgeneral Sayın İlker Başbuğ, Amerika''dan, PKK''ya karşı söz üretmekten vaz geçip fiilî harekât beklediğimizi söyledi. Kesin konuştu. Ertesi gün, maalesef iki şehit daha verdik.
İkinci Tezkere''nin reddi süper gösterisi, bize çok pahalıya mâl oldu. Birinci tezkereyi kabûl ederek Amerikalı askerlere limanlarımızı, hava alanlarımızı, sınır arazilerimizi açtıktan sonra, ikinci tezkerede mızıkçılık yaptık. Oylar yanlış sayıldı. Felâketimizi hazırladı. Yüce Meclis''in hükûmet onayından geçmiş bu tezkereye evet oyları, ret oylarından fazla idi. Ama nitelikli oy(ne demekse?) gerektiği ileri sürüldü. Âlâ-ı vâlâ ile, sevinç çığlıkları ile, tezkerenin, dolayısıyla hükûmetin olumsuz oy aldığı bildirildi. Nizam topları atarak kutlamadığımız kaldı.
Şüphesiz bir gün önceki Millî Güvenlik Kurulu''nun başta başkanı Cumhurbaşkanı olmak üzere, sorumluluğu büyüktür. Çiçeği burnunda 2002 milletvekillerimiz istikameti şaşırdı. CHP çok sorumsuz davrandı.
İkinci tezkere de birincisi gibi kabûl görse idi, şehit cenazeleri ile ürpermiyecektik. Kuzey Irak yolcusu vatandaşlarımız öldürülmeyecekti. Türkmenler alçakça kıyımlara maruz kalmıyacaktı. Kürdistan otonomisi bahis konusu olmıyacaktı. Kerkük''te oyun oynanamıyacaktı.
Bu dehşet faturasının hesabını kimler verecek? 30 sene önce Avrupa Birliği ile Yunanistan''ın yanında müzakereye çağrıldığımız zaman 10 yıl mühlet (!!!) isteyen akl-ı evvellere ne oldu? Kıbrıs''ta fırsat üzerine fırsat kaçıranlara hangi hesap soruldu?
Sadece 3 kapital hata saydım. Sütunuma fazlası sığmadı. Bu üç hatanın sonuçları Türkiye''ye binlerce şehide, yüz milyarlarca dolara, bir takım dış mihrakların hayâsızca üzerimize gelmelerine sebeb oldu. En vahîmi, muâsır medeniyet seviyesine ulaşmak hedefimizi belirsiz bir zamana erteledik. Bir kaç nesli yoksul hayata mahkûm ettik. Güneşte yerlerini alan eski eyaletlerimizin arasına katılamadık. Bu tablo ile öğünenler vardır. Benim tarihçi görüşüm ise böyledir.
Napolyon ve Sarkozy
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Eylül, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransız imparatoru Üçüncü Napolyon (Napoleon) (1808-1873), cumhurbaşkanı 1848-1852, sonra imparator (1852-1871), amcası Büyük Napolyon gibi Korsika (yani İtalyan) asıllı olmasına rağmen, aşırı Fransız milliyetçisi idi. Fransız milliyetçiliği ile Avrupa''ya, hattâ dünyaya dehşet saçtı (Fransa, İngiltere''den sonra dünyanın 2. kudretli devleti idi). Sayesinde hem İtalyan Birliği, hem Alman Birliği kuruldu.
Bu ifademe herhalde İtalyanlar fazla itiraz etmez. Almanlar ise şaşırmış olabilirler. Şunu demek istedim: 3. Napolyon milliyetçilik duygusunun şiddetiyle öylesine davrandı ki, Alman devletlerinin en irisi olan Prusya Krallığı ile siyasî ilişkilerinde derin hatalar yaptı. Bu hatalar, 1870-71 Alman-Fransız savaşını çıkardı.
Alman orduları Paris''e girdi. Fransa kralları Versay Sarayı''nda Prusya kralını Almanya imparatoru ilân ederek işin tadını kaçırdılar (bu işi Prusya başkenti Berlin''de yapabilirlerdi). Bu zafer, 30 bağımsız Alman Devletini Prusya liderliğinde birleştirdi. Bugünkü Almanya doğdu. Şimdi Fransa, bütün Türk cumhuriyetlerini birleştirecek bir yola girmesin! Zira Avrupa''dan atılacak bir Türkiye geleceğini Asya''da arayacaktır. Nicolas Sarkozy hiç tevazua kapılmasın, günümüzün büyük Fransız milliyetçisidir. O da Fransız asıllı değildir. Selefi Üçüncü Napolyon gibi Fransa''ya zarar getirmesini istemeyiz. Zira Fransız-Alman dengesi, Avrupa barışının şartıdır. Üstelik Fransa, bizim Batı''ya dönük yenileşme tarihimizde, örnek aldığımız ülkedir. 1945''e kadar Türkiye''de orta ve yüksek öğretimde zorunlu yabancı dil yüzde doksan Fransızca, yüzde, 7 Almanca, yüzde 3 İngilizce idi. Fransa ile bir meselemiz olamaz. Fransa bir mesele çıkarmazsa. Fransa''nın Türkiye politikasını Deveciyan''a bırakmak, bizi Avrupa kıt''asında saymamak, Fransa''nın yüksek menfaatlerine aykırıdır. Bütün Avrupa kıt''asında denge ve barış kuran Türkiye''yi 7 büyük Avrupa devletinden biri kabûl eden 30 Mart 1856 Paris Andlaşması''nda 3. Napolyon''un imzası vardır (anlaşmanın orijinal metni 20 kilo ağırlığında muhteşem bir cilttir, ben sayfa sayfa inceledim, İstanbul''da Osmanlı Arşivi''ndedir). Atatürk''ün radikal reformlarından da geçmiş 2007 Türkiyesi, Avrupa dışında bırakılamaz. Sarkozy 3. Napolyon''dan ileri Fransız milliyetçisi olamaz. Daha aşırı bir milliyetçi parti zaten Fransa meclisinde mevcuttur.
800. Yılında Mevlânâ Celâleddîn Rûmî
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ekim, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî''nin 800. doğum yıl dönümü dün gece bütün dünyada kutlandı. Konya''da devlet töreni yapıldı. Cumhurbaşkanımız ve Başbakan''ımızın katılmasıyla yapılan kutlama, televizyonlarda naklen yayınlandı. 30 Eylül 1207 günü Mevlânâ, Güney Türkistan''da Belh şehrinde Harzem-Şâhlar devletimizin vatandaşı olarak doğmuştu. Acaba kaç sahsiyetin doğum günü bütün dünyada kutlanır?
Zira insanlığın yetiştirdiği en büyük ''ümanist''lerden biridir. Beşeriyetin en büyük şairlerinden biri... Irk ve milliyet, din ve mezhep tefrik etmeksizin bütün zamanlara, mekânlara, insanlara hitâb etti. 8 asır sonra İspanya Kraliçesi''ni eşiğine cezbeden kudret nedir?
O çağda dünyanın merkez bölgesi olan Orta Doğu''yu yavaş yavaş geçerek 15 yaşında gelip Konya''ya yerleşti. O ülkelerde herhangi bir yerde kalabilirdi. Ama tercihinde tereddüt etmedi. Selçuklu Türkiyesi''nin taht şehrine şeref verdi.
Bugün, dünyanın her ülkesinde milyonlarca muhibbi var. Mesnevî, şu anda dünyanın en çok okunan kitabı. Dîvân-ı Kebîr elden düşmüyor.
Muhteşem hayatını tamamladığı 1273 yılında oğlu Sultan Veled 47, Yûnus 33, Nasreddin Hoca 65, Şeyh Edebalı 71 ve Kayıoğlu Osman Gazi 17 yaşlarında idiler (Hacı Bektaş Velî 2 yıl önce ölmüştü). Türk Cihan Devleti müjdelenmişti, manevî temelleri atılıyordu. Türk estetiği Itrî''ler, Dede''ler, Nef''î''ler, Galib''ler''le doruklara tırmanmaya hazırlanıyordu.
24 kuşak Türk''ün gönüllerini aydınlatan Mevlânâ, her sahada nice dehâlarımızı yetiştiren bir öğretinin sahibidir. 13. asırda Moğol baskısı ile bunalan Türkiye''ye huzur getirdi. 21. Yüzyıl insanına da tesellî kaynağıdır.
ABD ile son durum
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ekim, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD ile ilişkilerimizin son durumu hiç de hoş değil. Gerçi ABD büyükelçisinin makam arabasını ODTÜ kampüsünde yaktığımız, misafir Amerika donanmasının denizcilerini ayaklarından ellerinden tutup sallayarak dört kol Dolmabahçe''de denize fırlattığımız günler de oldu. Yerli komünistlerimiz azmışlardı. Sonunda 1973 askerî darbesine davetiye çıkardılar. Neyse, günümüze gelelim.
Birkaç gün önce dışişleri bakanı Sayın Babacan, ABD dışişleri bakanı Miss Rice ile görüştü. Devlet sekreteri denen dışişleri bakanı Amerika düzeninde protokolde olmasa bile fiilen Başkan''dan sonraki 2. şahsiyettir. Bizim bakanımız da ilâveten AB başmüzakereciliği gibi bakanlığa eşit bir ek görevin sahibi bulunduğuna göre çok ağırlıklı sayılması gerekir.
Bu görüşmede Rice PKK ile Irak''ta mücadele hâlindeyiz, bundan böyle bütün dünyada mücadele edip bitireceğiz! dedi. Siyasal profesörü, piano virtüozu, çok zeki bir hanımefendi olan Rice''a yakıştıramadım. Türkiye ile böylesine dalga geçilmemelidir. Biz alıngan bir milletiz. Çok şaka kaldırmayız.
Ankara''ya gelince, sıcak takibi reddeden bir anlaşmayı imzaladığımıza kısa zamanda hayıflanacağımıza eminim. İmza koyan Irak''ın sözde içişleri bakanı Barzani''den ve Talabani''den, muhtemelen ilâveten Amerika''dan talimat almaktadır. Herhalde Arap''lığı, hattâ Iraklı''lığı temsil ettiği şüphelidir.
PKK''yı sınırlarımız içinde hızla bitirmemiz gerekiyor. Sonra daha rahat dışarıya dönelim. Ancak, ABD ile ilişkilerimiz, AB derecesinde önemlidir, hayatîdir. Washington''dan vize almadan Brüksel''e ulaşmamız mümkün değildir. ABD bizden ne istiyor? muammasının çok net cevabını zihinlerimize yerleştirmemiz ve yanıltıcı, teferruat kabîlinden oyalanmamamız lâzım.
ABD, 1) İkinci Tezkere''yi reddimizin öcünü sürdürüyor. 2) Bu intikam politikasına son vermek için İran konusunda ivazsız tavizsiz yanında durmamızı istiyor ve 3) Aksi takdirde İran''a karşı Kürtler''i ve Ermeniler''i kullanacağını ihsâs ediyor. Artık bunu anlayalım.
.Kuzey Kore ve İran
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ekim, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yazıma, bu haftayı da 15 şehitle açmamızın verdiği derin üzüntülerimi vurgulamakla başlıyorum.
Kuzey Kore çağ dışı tam bir hürriyetsizlikle yönetilen devletlerin muhtemelen en ağır şartlarda yaşayanıdır. Bu çok yoksul ülke, atom bombasını gerçekleştirmek üzere iken, ABD ile anlaştı, vazgeçti. Halkı, Güney Kore''de refahın en üst düzeyinde hayat geçiren kardeşleri ile tastamam aynı millettir.
Kuzey Kore 23 milyon nüfus, 1000 (sadece bin) dolar p.c. gelir sahibidir. Güney Kore ise 49 milyon nüfus, 17 bin dolardır. Güney, dünyanın 30. kaliteli ülkesi sayılıyor. Birbirlerine yutulmamak için yarım asırdan bu yana anormal büyüklükte silahlı kuvvetler bulunduruyorlar. Güney Kore millî hâsılasının yüzde 2.8''i olan yılda 13 milyar dolar harcayarak 614.000 asker besliyor. (Ayrıca 37.140 ABD askeri var) komünizmin en amansızından kurtulamayan Kuzey Kore ise millî hasılasının yüzde 25''i (yani dörtte biri) olan 4.8 milyar dolar yıllık savunma bütçesi ile 1.100.000 asker besliyor. İnanılması zor ama, Türkiye''den bile çok fazla. Çin''le ilişkilerini yürütmeye çalışıyor. Ama Çin, yavaş yavaş sıyrılmaya bakıyor. Geçtiğimiz hafta iki Kore''nin devlet başkanları buluşup konuştular. Birleşmeye tek engel, Kuzey''deki babadan ölesiye diktatörün çekilmeyi aklından bile geçirmemesidir. Başka sebep yoktur. Başkan, tabu sayılıyor, yan bakanlar derhal yok ediliyor.
İran ise, Kuzey Kore ile falan kıyaslanamaz. Her bakımdan ileri bir kültüre ve geçmişe sahip önemli bir devlettir. Benzerlik, İran''da da rejimin mutlak olmasından ibarettir.
İran, 73 milyon nüfus, p.c. 8.000 dolar gelirle yaşayan bir devlet. Ama kalite (gelişmişlik) bakımından dünya devletleri arasında kendisine 106. sıra veriliyor. Nüfusun ancak yüzde 45''inin ana dili Farsçadır. Yüzde 41 Türkçe, yüzde 9 Kürtçe konuşuyor. İyi gizlenen, yokmuş gibi davranılan, pas geçilmeye çalışılan bu İran gerçeğini, hasmı ABD çok iyi biliyor. Tam bir imparatorluğun kırılganlığını yaşayan İran''a mukabil her iki Kore''de bütünü Korece konuşan yekpare bir millet yaşıyor. İran 570.000 kadar asker besliyor. Millî hasılasının yüzde 4.6''sını oluşturan 5 milyar dolar savunma bütçesi var.
Sonuç şudur: Dünyada, atom bombası yapmanın eşiğine gelen iki devletten birini, Kuzey Kore''yi Amerika şimdilik vazgeçirdi. İran''ı durdurabilecek, bu kara sevdadan vazgeçirebilecek midir? Bunu yarın konuşalım...
İran''ın bombası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ekim, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya barışının İran''ın bombasına kilitlendiği şu günlerde Türkiye, Washington''ın bugün komisyondan çıkması beklenen Ermeni tasarısı ve PKK terörünün azgınlaşmasına odaklandı. Bunlara referandum ve anayasa konularını ekleyiniz. Gerek Ermeni tasarısı, gerek PKK, bizden başka Amerika''yı da gittikçe daha fazla ilgilendiriyor. Ama ABD''nin Avrasya politikası, ancak İran''la mücadelesinin sonuçlanmasıyla durulacaktır. Anahtar İran''dır.
Tahran''a gelince, Amerikan karşıtı politikanın zirve yaptığını görüyoruz. Sayın Ahmedinecat, İsraillileri Akdeniz''e dökmek projesinin tepki uyandırdığını anlayınca daha insancıl bir teklifte bulundu: İsrail''de yaşayanları zorunlu göç (Osm. tehcîr) yoluyla Alaska (ABD) ve Kanada''ya gönderelim. Milyonlarca kilometrekare büyüklüğündeki bu ülkelerde yurt tutsunlar, şeklinde konuştu. Devlet başkanı konuştuğu için şu halde bu teklif İran''ın devlet politikası mıdır?
Amerika''nın bu üslûptaki söylemleri espri şeklinde algılaması düşük bir ihtimaldir. İran eğlenebilir, Amerika kıt''asında bile taraftarı ülkeler vardır, onları da eğlendirebilir.
Ama İsrail konusu Amerika''da şaka kaldırmaz. Kaldı ki İsrail, İran''a karşı -Vashington vizesi almaya lüzum görmeden ve oldu bittiye getirerek- güç denemesine kalkışabilir. İran''ın atom bombası yapmasının arefesinde en müsait zamanlardır. İran''ın ayrıca, Şihâb süper füzelerini denemek hakkı mahfuzdur, belki bunun için sabırsızlanıyordur. İran''da gerçekleştiği takdirde, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır da atom bombası elde edeceklerdir. Epey gürültülü, hatta gümbürtülü bir Orta Doğu oluşacak. Ancak İran''ın sert bir viraj alabilmesi halinde Amerika tereddüde düşebilir. Böyle bir durum, İran''da ılımlıların iktidara gelmesiyle mümkündür. Amerika ise İran seçimlerini bekleyemeyebilir.
Zamanın hangi tarafın lehine akıp gittiği meçhuldür. Bizde bu hafta bayram haftası... Sonra raferandum haftası... Daha sonra cumhuriyetimizin 84. yılı... Bu arada ABD temsilciler meclisinin niyeti de açıklanacak. Kasım ayı içinde dış politikamızda dümen kıracağımız yön belirmeye başlayacak...
Türkiye''yi kışkırtmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ekim, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan oluşması için en büyük engel Türkiye''dir. Küçük Ermenistan ve Küçük Kürdistan zaten var olduğu için Büyük kelimesini kullandım. Ermeniler''le Kürtler''in millî hayalidir. Bizim Kızıl Elma''mız gibidir. Stratejist, fütürolog, tarihçi, derin politikacı falan olmaya lüzum yoktur. Ortalama bir insan, her iki büyüklük hayalinin başlıca engelinin Türkiye olduğunu teşhis edebilir. Haritaya bakmak yeter. Her iki akım da(pankürdizm ve panarmenizm), ırkçı sosyalist iktidarlara dayanıyor. Topyekûn güçleri, bir çok devletten ne kadar açık veya kapalı destek alırlarsa alsınlar, Türkiye ile başa çıkmaya yetmez. Başımızı ağrıtmakla kalırlar. Tek çareleri vardır: Türkiye''yi Avrupa ve bilhassa yeni bir Orta Doğu projesine girişen Amerika ile burun buruna getirmek. Aralarını bozmak, Türkiye''yi sınırları içine kapamak, tecrîd etmek... Bu mümkün müdür? Değildir! Ama Türkiye''yi kızdırmak, sinirlendirmek, şaşırtmak, ters hareketlere ve yanlış mihraklara sürüklemek mümkün görülüyor ki, tecrübe ediliyor. Daha küçük bir Türkiye''nin daha iyi bir Türkiye olacağı kanaatini taşıyan devletler, bizi, artık tam manasıyle iğrenç bir bataklık hâline gelmiş bulunan Irak''a çekmek istiyorlar. Coğrafyanın güçlü ordusunu oralarda meşgul edecekler. Türk ekonomisi bozulacak. Demokrasimizi daraltan tedbirlere muhtaç kalacağız!.. Bölücülükleri ifadeleriyle sâbit eylemcileri, Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne aldık. Ama Türkiye milletvekili gibi
davranmıyorlar. PKK''ya bağlı, sayın gördükleri kişilere bağımlı bulunduklarını saklamıyorlar, açıkça söylüyorlar. PKK eylemleri ve Ermeni söylemleri ise, Türkiye''yi Amerika ile karşı karşıya getirmeyi hedefliyor. Amerika, tezkere darbesinin etkisini, hattâ şokunu hâlâ yaşamaktadır. İran''la bir çatışma durumunda Türkiye''nin alacağı tavırdan çok endişe ediyor. Türkiye''yi şüpheli bir müttefik şeklinde algılıyor, çok tereddüdü var. Bizim istediğimiz şekilde PKK ile mücadeleye zerre kadar niyeti yoktur. Üstelik AK Parti''nin Güneydoğuda Kürtçülerden fazla oy alması, birtakım eylemleri çabuklaştırdı.
Şimdi ne olacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ekim, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermeni tasarısının, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler komisyonundan geçmesi, Amerika''da icranın zaafını ve yasamanın sorumsuzluğunu gösterir. Asya''da sınırları yeniden çizmeye soyunan bir dünya devleti için gerçek zaaftır.
Biz ne yapacağız? Kararın akabinde, Amerika''yı iyi tanıyan Egemen Bağış söyledi: Asıl karar, Temsilciler Meclisi genel kurulundan çıkacak. Bu oylamadan sonuç alabilmek için, aynı büyük gayretimizi tekrarlayacağız. Bu andan itibaren çalışmaya başlayacağız.
Aynı gayreti Amerika''da Başkan''ın ve hükûmetinin göstereceğini, dış işleri müsteşarı Burns hemen beyan etti. Her yıl tekrarlanan bu pislik için bu sene Başkan ve hükûmeti, mutadın çok üzerinde faaliyet gösterdiler. Sonuç alamadılar. Niçin?
Zira Yahudi faktörü yön değiştirdi, tersine işledi. Bundan önce her yıl Türkiye ve ABD Yahudileri ile İsrail, Ermeni tasarısının reddi için ellerinden geleni yaparlardı. Mutlaka sonuç alırlardı. Bu yıl aksi oldu. Türkiye''ye çok kızan Yahudiler, Ermeniler''e hemen hemen açık destek verdiler.
Museviler, Ankara''nın Hamas''la ilişki kurmasını hazmedememişlerdir. Zira bizde PKK ne ise, İsrail için Hamas aynı şeydir. Kaldı ki gerçekte bütün varlıkları ile Türkler''den nefret eden bir örgüttür.
Dünyanın birinci devletinin millet meclisinden, 50 üyeli ünlü dış ilişkiler komisyonundan, Ermeni oturumunun Ermeni Patriki''nin duası ile açılması, fiyaskodur. Fransa, Orta Doğu politikasını, eylemci bir Ermeni olan Deveciyan''a bırakmıştı. Akıllı ve tecrübeli devlet adamı dışişleri bakanı Bernard Kouchner''i Ankara''ya göndermekte acele etti. Şimdi Amerika, Asya''da istikbalini, Ermeniler''e mi bırakıyor? Kaliforniya''daki bir avuç oy için Amerika''nın Ermeni avukatlığına soyunması da ne demektir?
Demokrat Parti''nin pozisyonunu pazartesi yazımda ele alacağım. Sükûnetimizi muhafaza edip, millî menfaatlerimizi soğukkanlılıkla savunalım.
Ermenici devletler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Ekim, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
200 bağımsız devletten 20''si parlamentolarından 1915''te Ermeni soykırımı yaptığımız hakkında karar çıkarttılar. Bir müeyyidesi (yaptırımı) bulunmayan kararlar ki, siyasî tavır sergilemek ve Ermeni emellerine hizmet etmek bakımından etkileri var. Hangi 20 devlet? Her çeşidi var. Buyurunuz görelim:
NATO müttefiklerimiz: Belçika, Fransa (daha senatoda oylanmadı), Almanya, Hollanda, Yunanistan, İtalya ki aynı zamanda Avrupa Birliği üyesidirler. Bunlara Avrupa dışı NATO müttefikimiz Kanada''yı ekleyelim. Diğer Avrupalılar da var: İsveç, İsviçre... Katolik dünyasının başı Vatikan... Rusya ile dünkü uyduları Slovakya, Litvanya ve de Polonya... Şu mahut Güney Kıbrıs... Bize çok uzak ülkeler ama küçücük Ermeni cemaatler barındırıyorlar: Avustralya, Arjantin, Uruguay, Venezuela... Nihayet yanı başımızdaki Lübnan...
Toplam 20 devlete bir de Birleşik Krallık denen İngiltere''nin İskoçya parlamentosunu ekleyiniz. Doğrusu adamların işleri güçleri kalmamış Ermeni ile uğraşıyorlar.
Tabloyu tamamlamak gerekiyor: Birleşik Amerika''yı oluşturan ve devlet (state) denen 50 eyaletten tam 38''i her yıl üçer beşeri olmak üzere, Türklerin Ermenilere soykırımı yaptıkları hakkında parlamentolarından karar çıkarttılar (50 eyaletten her birinin hem millet meclisleri, hem senatoları vardır).
Şimdi, ABD''nin Washington''daki federal meclislerinden, Kongre''yi oluşturan Temsilciler Meclisi ve ardından Senato''dan karar almanın savaşımı veriliyor.
Biz Balkanlar''da, Kafkasya''da, Anadolu''da kesilip biçilen milyonlarca Türk''ün hesabını bile tutmadık. Dış ülkelerdeki soydaşlarımızı da bilinçlendiremedik. Her ülkede bir avuç Ermeni''nin bıkıp usanmaksızın elde ettikleri sonuçlara dikkat bile etmedik...
Büyük oyun
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Ekim, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Orta Doğu''da büyük bir oyun sahneleniyor. 21. yüzyılın yönünü belirleyecek azamette bir oyun... Dünya nimetleri yeniden paylaşılacak... Kâğıtlar karılıp deste yeniden dağıtılacak. Sınırlar yeniden çizilecek. Devletler çıkacak, devletler batacak...
Kesin görüşümüz budur. Türkiye, tam merkezdedir. Türkiye''nin tutumu, belirleyicidir. Türkiye ya kârlı, ya zararlı çıkacaktır. Ne kâr, ne zarar istemem politikası geçersizdir. Zaten tarihin her döneminde geçersiz olmuştur.
Orta Doğu, Adriyatik''ten Çin Denizi''ne kadar, Kuzey Afrika''yı da kapsayarak, 11. asırdan 1918''e kadar belirgin Türk egemenliğinde yaşadı. Bölgenin Türklerden eski sâkinleri, iki büyük millet, Araplar ve İranlılar, Türk üstünlüğünden çok geç sıyrıldılar.
Ayrıca 3 yeni milliyet, Yahudiler, Ermeniler, Kürtler, kendi çaplarında, oluşmak çabasına girdiler. İsrail başarılı oldu. Ermenistan bağımsızlaştı ama huzur bulamadı. Kürtler, Kuzey Irak''ta tutunmaya ve yayılmaya çalışıyorlar. Gürcistan''ın ise sınırlarından şikâyeti yok.
Daha uzakta Afganistan, tarihinde ilk defa sömürge olmanın eşiğinde iken Ruslardan kurtuldu ama, çağı yakalayamadığı için iç savaş sürüp gidiyor.
Türk Cumhuriyetleri, zengin geçmişlerine dayanarak, serpilip yön bulmak durumundalar. Türk kültüründe çağdaş medeniyete adapte olacaklardır.
Geçen asırda İngiltere, Fransa, Rusya, hele Rusya, insanlık tarihinin oluştuğu bu bölgeye hulûl etti. Hepsi boylarının ölçülerini aldılar. Ama dikkat ve tetkik buyurunuz, Orta Doğu devletlerinin Türkiye dahil hepsinin sınırlarını, hem de hiçbiri isabetli olmayarak çizdikten sonra çekilip gittiler. Şimdi Amerika geldi...
Kendi sınırları içinde çok güçlü bir Türkiye, ki ilk defa ben Büyük Türkiye dedim, kimsenin işine gelmemekte, hoşuna gitmemektedir. Türkiye''nin başını belâya sokmak en büyük emelleridir. Geleceklerinin buna bağlı bulunduğuna inananlar vardır. Türkiye''yi Irak batağına çekip Amerika ile karşı karşıya getirmek, Avrupa Birliği''nden uzaklaştırıp tecrîd etmek, demokrasisini kısıtlamak, ekonomik ve askerî gücünü boş yere harcatmak planı, bize göre apaçık, apâşikârdır.
Körfez''e karşı Hazar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Ekim, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermeni maskaralıkları ile PKK cinayetleri arasına sıkışmış bir Türkiye olamayız. Orta Doğu''nun kuzeyini örtüyoruz ama, Balkanlar''a Kafkasya''ya, Türkistan''a doğru uzanabilmeliyiz. Brüksel''de, Strasburg''da, Washington''da, Orta Asya''da konuşabilen bir Türkiye oluşturmak peşindeyiz. Hazar kesimindeki gelişmelere ilgisiz kalamayız. Zaten Ceyhan hattı ile bağlıyız. Amerika, cihan politikasını, Körfez''e (Basra Körfezi''ne) ulaşarak Asya''nın kalbine uzanmak şeklinde kurdu. Rusya, Körfez''e karşı Hazar merkezli bir cihan politikası ile karşılık vermeye çalışıyor ki Karadeniz''i de unutmamak gerekir.
Beşer tarihinin en büyük âfeti olan komünizmden henüz yakasını kurtaran Rusya, o zamanlardaki gibi Kaliforniya''yı istilâ etmek hayaliyle vatandaşlarını uyutmuyor. Daha gerçekçi projeler yapıyor. ABD ve AB rakipleridir ama, düşmanları değil. Aynı medeniyetin parçası ve yapıcılarından bulunduğunu idrak etmiştir. Amerika, Japonya, Almanya gibi, bir Rus refah toplumu oluşturarak güneşte yerini almak istiyor. Çin''le stratejik ittifakın, Batı''dan daha iyi pay alabilmek dışında yarar getirmeyeceğinin şuurundadır.
Bir Türk kavminin adını taşıyan Hazar Denizi, Rusya''dan başka, 3''ü Türk 4 Müslüman devlet arasında paylaşılıyor: Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan ve İran... Karadeniz gibi 2 kıt''a (Asya ile Avrupa) arasında, yarım Türkiye büyüklüğünde bir iç denizdir. Dünyanın en büyük gölü diye tarif etmek de mümkündür. Derinliklerinde muazzam enerji depoladığı söyleniyor. Zaten kıyılarındaki ülkelerin enerji kapasiteleri çok büyüktür.
Putin, evvelsi gün 5''li Tahran zirvesinde, Hazar-Karadeniz Kanalı projesini ortaya attı ki, Osmanlı Türkiyesi''nin 1569''da yarısını kazıp gerçekleştirmesine ramak kalan kanaldır. Amerika da Hazar''a ve Orta Asya''ya ulaşmak istiyor. Azerbaycan''la derin ilişkileri var. Azerbaycan, Ermenistan''la onu himaye eden İran arasında sıkışmaktan ve asıl büyük Azeri kitlesinin İran''da bulunmasından şikâyetçidir.
Putin, İran''ı aşan bir Amerika''nın, Hazar''a uzanmasından ve Rusya''yı ikincil bir devlete indirgemesinden çekiniyor. Amerika zaten Bakû-Ceyhan hattı ile Hazar''ı tutmuş bulunuyor. İran, yoğun Amerika tehdidi altında, dört elle Rusya''ya yapışmış durumda ve Türkiye''ye karşı tarihinin en nezaket sergilediği döneminde. Çin''den kendisine hayır gelmeyeceğini biliyor. Yeni bir dünya oluşuyor. Farkında mıyız?
Başımızın çaresi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ekim, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan, aynen şunları söyledi: Birkaç gün içinde beklediğimiz gelişmeler olmazsa başımızın çaresine bakarız. Beklenen gelişme, Amerika''nın PKK üzerine yapacağı havadan veya karadan fiilî harekâttır. Türkiye ile ortaklaşa yapılması lehimizedir. Amerika bunu yapacak mı? Şüphem vardır. Ama kesin cevabın beklenmesi gerekiyor. Zira Amerika ile müşterek operasyon, tek başımıza Irak''a girmekten iyidir. Daha çok politik bakımdan bize fayda sağlar. ''Birkaç gün'' kaç gündür? sorusunun cevabı ortadadır. Ankara''ya göre 5, Washington''a göre 15, 25, 35 gün olabilir. Amerika, askerî operasyon mevsiminin geçmesine, dağlara kar düşmesine kadar oyalamak yolunu tercih edebilir. Zira mahut tezkere reddi olayından sonra stratejik ittifakın kâğıt üzerinde kaldığı söylenebilir.
Amerika, dağı taşı bombalamak suretiyle gözümüzü boyamak da isteyebilir. Ama bu dahî lehimizedir. Amerika''nın PKK karşıtlığını dünyaya göstermiş olur. Bize gelince, dağı taşı bombalamakla yetinemeyiz. PKK''nın Barzani, Barzani''nin ABD destekli bulunduğu açıktır. Amerika, yılda 50 milyar dolar hesaplanan Asya-Avrupa- Amerika uyuşturucu trafiğinin bir parçası durumundaki PKK''yı koruyarak, kendi vatandaşlarının zehirlenmesine de göz yummaktadır. Oyunun çapı bu kadar büyük, bu derecede iğrençtir. PKK''nın son hamlesi, artık bir terör eylemi değildir. Askerî bir taarruzdur. Dağ komandosu yetiştirilen bir birlik, sınırlarımızı aşmış ağır silahlarla doğrudan komando tugayımızın bir taburuna taarruz etmiştir. Irak''a girdiğimiz takdirde, PKK ile peşmergeyi ayırmamız mümkün görünmüyor. Terörist eşkıya, kıyafet değiştirip kaçacaktır. Washington''ı, Londra''yı, Londra''daki İsrail Başbakanı''nı elbette dinleyelim. Başımızın çaresine bakmak durumunda kalırsak, düşünmek sırası onlardadır. Ama Türkiye, İran''a karşı açık pozisyon almadıkça Kürtleri bize musallat edecekleri kesin kanaatimi hiç değiştirmedim. İşin sonunu Büyük Kürdistan projesine kadar götüreceklerdir.
Son gelişmeler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ekim, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakanımız Londra''da iken İran Cumhurbaşkanı Sayın Mahmud Ahmedinecad, Erivan''ı (Tr. Revân) resmî ziyarette idi. Ermenistan''ın Taşnak Partisinden Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan''la dostluk pekiştirdiler.
Ahmedinecad, Ermenistan Millet Meclisinde şeref konuğu olarak konuştu. Çok alkış aldı. 1915''te biz Türklerin gûyâ soykırım yaptığımız Ermenilerin anısına dikilen anıtı ziyaret etmekten son anda vazgeçti. Bilindiği gibi Başkan Ahmedinecad, Hitler''in Yahudileri soykırımdan geçirmesini bir emperyalist senaryosu ve Yahudi uydurması saymaktadır.
Mazide büyük devlet, bugün bile çok önemli bir devlet olan İran''ın, nüfusunu barındıramayan küçücük Ermenistan''a ilgisinin sebepleri anlaşılmıyor. Geçen asırda İran imparatorluğunun vilayeti bir ülkede Ermeniler gelip devlet kurdular. Ama asıl sorun, enerji deposu durumuna rağmen İran''ın nükleer sevdasıdır. Bundan vazgeçmedikçe çok husumet doğacaktır.
Sayın Erdoğan, Londra''da İngiltere ile stratejik ortaklık (ittifak) belgesi imzaladı. Önemlidir. İngiltere, Avrupa Birliği içinde üçlü savunucumuzdur. 1938''den beri müttefikimizdir. Avrupa Birliğini, üye devletleri âdeta federe devletler hâline getirmeye çalışan Valery Giscard d''Estaing öğretisine karşı olmakla da Ankara''ya yakındır. Başbakanımız, dünyanın en prestijli üniversitesi sayılan Oxford''da çok başarılı bir konferans verdi.
Tony Blair ile dostluğumuzun, aynı partiden halefi İngiltere''nin yeni başbakanı Gordon Brown ile de devam edeceğini umuyoruz. 10 gün sonra İstanbul''da, ABD''nin öncülüğünde, Irak''a Komşu Devletler (veya Orta Doğu) Zirve Konferansı toplanacak. Mutlaka PKK da konuşulacaktır. Uçaklarımız günlerdir Irak''taki PKK kamplarını bombardıman ediyor. Kara harekâtına girişmemiz de bekleniyor.
Dün Milli Güvenlik Kurulu ilk defa Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül''ün başkanlığında, yeni üyeleri ile toplandı. Yazımızı yazdığımız dakikalarda toplantı devam ediyordu...
PKK: Sonun başlangıcı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Ekim, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK''da sonun başlangıcı göründü. Belirtileri saymaya sütunum yeterli değil. Irkçı komünist yapıda bir örgütün modası geçmiş, çağ dışı kalmıştı. Amerika''nın sayesinde yeniden can buldu. Zira Amerika, emellerinin gerçekleşmesinde faydalı olacağını düşündü, PKK''yı, Türkiye''yi binbir yalanla oyalayarak korudu.
Ancak hayale kapılmayalım. ASALA''nın yerine başımıza nasıl PKK musallat edildiyse, PKK''dan sonra daha moderni de kısa zamanda oluşturulur. Kaldı ki Amerika, Kürdistan devletinden vazgeçmez.
Politika, Kürdistan''ı bugünkü otonomi sınırları içinde tutmaktır. Kuzey Suriye şeridiyle Akdeniz''e çıkmasını önlemektir. Güneydoğu Anadolu''ya sarkmasını engellemektir. İran''ın Kürtçe konuşan bölgeleri ise bizi ilgilendirmez.
Kürdistan''ı bugünkü sınırları içinde tutmak, Amerika ile anlaşmaya bağlıdır. Bu, İran ve Suriye politikasında Amerika''nın yanında durmakla kabildir. Ve başka hiçbir yolla mümkün değildir. Aksi takdirde yalnız Büyük Kürdistan''la değil, Büyük Ermenistan''la da uğraşırız.
Orta Doğu''nun sınırları, Balkan ve Kafkas sınırları gibi bu coğrafyayı Osmanlı Türkiye''sinden alan sömürgeci devletler eliyle çizildi. Üstelik kötü mü kötü çizildi. Bu kötü sınırları savunacak son ülke, Türkiye Cumhuriyeti olmalıdır.
Avrupa Parlamentosu''nda Avrupa bilgeliği egemen oldu. Bu Ermenilerdeki cıvıklık da nedir? Benim beraber oynadığım, okuduğum, eğlendiğim arkadaşlarım, aile dostlarımız İstanbullu Ermeniler (ki maalesef çoğunu kaçırdık) ağırbaşlı, olgun, soylu kişilerdir. Olur olmaz yere cıvımazlar. PKK konusu konuşulurken Ermenilere soykırım yaptığımız palavrasını sokuşturmaya çalışmak, alçaklığın daniskasıdır.
Kuzey Irak''ta elbette ne yapacaksak yapalım. Kesin ve süratli olalım. Dünyanın gözünün üzerimizde olduğunu ve bizi anlamaya doğru bir istidat oluşmaya başladığını da unutmayalım.
Erdal İnönü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Kasım, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Erdal İnönü''nün 81 yaşında vefatı teessürle karşılandı. Politikaya geç ve biraz zoraki girmişti. Yumuşak huyu, yüksek ahlâkı, nezaketi, güleryüzü, latifeden hoşlanması, önemli kültürü dolayısıyle, Merkez Sol''a karşı çekingenlik duyanlarca da benimsenmişti. Düşmanı bulunmayan çok, pek çok nadir politikacılardan biri idi diyebilirim. Zira politikacı demek, azılı düşmanları, amansız muhalifleri olan kişi demektir. Erdal İnönü''yü tanımam, 1995''te kısa dışişleri bakanlığında, Cumhurbaşkanı Demirel''in bir (veya iki) dış gezisinde beraberdik, o kadar. Devlet adamı olarak hatırlarda kalan bir icraatını söyliyemeyeceğim. Şu istisnası var: Özal''ın vefatında, başbakan Sayın Süleyman Demirel''in başbakan yardımcısı idi. Demirel''in cumhurbaşkanı seçilmesi için partisine silme oy verdirdi. Bu suretle Demirel, toplam yüzde 50 oya ulaşan partilerin oyu ile Çankaya''ya seçildi.
Demirel''in Erdal İnönü ile geçinebildiği ortaya çıkar. Bu mahareti Sayın Demirel, cumhurbaşkanı olunca, Ecevit için de gösterdi. Sol partiler ihtisasım dışındadır. İnönü''nün siyasî şahsiyeti için ne düşündüklerini bilmiyorum. Ancak samimi bir demokrat ve sosyal demokrat idi. Keza müsbet ilimler de ihtisasım dışındadır. Orta Doğu Teknik Üniversitesi''nde rektörlük de yapan İnönü''nün fizikçi olarak değeri üzerinde konuşmam. Soyadı ve ekseriya babası sayesinde aynı partiden politikaya girenlere karşı tarihçi olarak şüphem vardır. İstisnaları mevcuttur, ama azdır. Ekserisi başka soyadı ile siyasete giremeyecek kişilerdir. Bunu Türkiye için değil, bütün dünya için söylüyorum. Erdal İnönü de, İsmet İnönü gibi olağanüstü ağırlıklı bir ismin vârisi olmasa idi, şerefli ve değerli akademisyen sıfatıyla kalırdı. Kimse kendisini politikaya davet etmezdi. Acaba daha huzurlu, daha bahtiyar bir hayat mı geçirirdi? Daha az mı üzülürdü? Bu hususu kendisinden duymak gerekir, duyanlar vardır. Türk siyasî hayatında herkesin bildiği bir isim daha kaydı. Muhterem ailesine ve Cumhuriyet Halk Partisi''ne tâziyetlerimi sunuyorum.
.Diktatörler hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Kasım, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İspanya, İspanyolca konuşan 17 Katolik Latin Amerika devletinin ana (veya baba) yurdudur. Hepsi 19. asır ortalarında İspanya''dan ayrılıp devlet oldular. Bugünlerde Venezuela''nın diktatör başkanı aşırı sosyalist Chavez, Madrid''e resmi ziyaret yaptı.
Diktatörlere zerre kadar sempatim yoktur. Tarihçi olarak, çoğunlukla milletlerinin başına açtıkları belâyı, devletlerini nasıl gerilere, hattâ yıkıntı ve çöküntüye götürdüklerini biliyorum. Diktatör, (Gayri meşru ve zor kullanarak devletini ele geçirip keyfince yöneten kişi) şeklinde tarif edilebilir. Şahsî iktidarı boyunca gittikçe manyaklaşır. Liberalleşenleri azdır.
Yeni Dünya olan Amerika''nın Latin kesimi, 1820''lerden beri, tipik diktatörlerle dolup taşar. Zamanımızda karakteristik örneği Castro''dur ki, hür ve zengin bir ülke olabilecek Küba''yı yoksul insanların zindanı hâline getirdi. Nüfusun yarısını adadan kaçmaya mecbur etti. Turistler, en ucuz hoşça vakit geçirdikleri tecrîd edilmiş alanların Küba''sını görüp, bütün adayı Kalipso ülkesi sanarak dönerler.
Castro, Beş parasız bir devrimci idi. Bugün 900 milyon dolar sahibidir. Dünyadaki en zengin devlet başkanıdır (tabiatıyla, devlet kurucu hanedanlarının nice asırlık servetlerine mâlik hükümdarlar hariçtir). Castro, kardeşini halefi atadı. Ama Castro''dan sonra, o derecede ilkel bir komünist rejim devam etmez. Bütün kıt''alara paralı gerillalar göndererek Arz''ı komünistleştireceğini sanan Küba da dehşet uykusundan uyanacak, demokrasi şerbetini yudumlamaya başlayacaktır. Chavez şimdi, Castro''nun yerini almaya hevesleniyor. İspanya Kralı''nın yanında terbiyesizlik edince Juan Carlos ayağa fırlayıp toplantıyı terk etti. Milletlerarası ilişkilerde tarihe geçecek emsali nadir bir olaydır.
Gerçi Castro gibi Chavez de ABD tahakkümüne bayrak açarak iktidara geldi. Ama ABD karşıtlığının liderliğini Ahmedinecad kimselere kaptırmaz. ABD karşıtlığının alternatifi zaten, insanlığın yüz karası komünist rejim olamaz. Komünizm, hangi ülkeye mutluluk getirdi ki?..
.Suudi Kralı ve İsrail Cumhurbaşkanı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Kasım, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Suudi Arabistan Kralı Abdullah''ı uğurlamamız, ardından çok ses getirdi. Petrolün varilinin 30 dolardan 90''a doğru hızla yol aldığı kısa dönemde 1 trilyon dolar biriktirmiş bir devletin mutlak hükümdarına gösterilen ilgiyi ben çok görmedim. 8 yıl o ülkede çalışmış Cumhurbaşkanı Gül elbette Suudi mütehassısıdır.
Melik Abdullah, ağabeyi Kral Fahd''ın uzun rahatsızlığı yıllarında niyâbeten devleti yönetirken veliahdliğinde ABD karşıtı bilinirdi. Hiç değilse Washington''la mesafeli idi. Bugün dünya şartları yeniden ABD-Suudi yakınlaşmasını zorunlu kıldı. Nitekim Sarkozy ile Merkel de, Amerika''ya karşı üslûp değişikliğini vurguladılar. Washington''a yaklaştıkça yaklaştılar.
Kralın ardından
İsrail cumhurbaşkanı politika kurdu Şimon Peres ve Filistin cumhurbaşkanı Mahmud Abbas... Bu zıt ikilinin ziyaretlerini, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde beklenen nutuklarından sonra değerlendirmem doğru olur.
Sayın Erdoğan''ın ve Sayın Gül''ün, Yahudi-Arap ve İsrail-Filistin anlaşmazlığını çözmek için olağanüstü samimi ve kararlı teşebbüslerine şimdi Sayın Köksal Toptan da iştirak etti.
Keşke sonuç alınabilse... Biribirlerine o derecede ters bir bakış ki, ayrı annelerden doğan Hz. İsmail ve Hz. İshak ile başladı desem, beni kınamayınız. 3850 yıl oldu. Hz. İbrahim aşkına barışırlar, Türkiye''nin gayretlerinden mahcub olurlar diye ümidimizi muhafaza edelim.
Orta Doğu''nun çok aktüel şahsiyetlerini Ankara''da ağırlarken, mahut 8 er''in tutuklanması, gündemin başına oturdu. Durumdaki -çok âşikâr- tersliği, 8 er olayını duyduğum dakika (saat değil dakika) anlamıştım. Ama, düşük yoğunluklu fakat iğrenç bir savaş içinde bulunduğumuzu unutanlar, ümanist bir edebiyat tutturdular. Askerî mahkeme (eski deyimle dîvân-ı harb) kararını bekleyelim..
Ankara Zirvesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Kasım, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, bir müddetten beri, dünya medyasında adı çok geçen ülkelerden biri oldu. PKK dolayısıyla Kuzey Irak''a müdahale ihtimalimiz ilgi çekti. Şimdi İsrail ve Filistin cumhurbaşkanlarının Ankara''da bir araya gelmeleri büyük alâka uyandırdı.
Dünya, nice yıllardan beri Filistin''de savaş ve Filistin''de barış konuları ile çalkandı. Geçmişte Nobel Barış Ödülü, Filistin sulhu için çalışan iki kişi arasında bir kaç yıl ara ile iki defa bölüştürüldü. Bütün bu teşebbüsler rüzgâr gibi geçti.
Bu defa Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül, meseleye sımsıkı yapıştılar, epey mesafe de aldılar. Bu gayrete Köksal Toptan ve Rifat Hisarcıklıoğlu da katıldı.
İsrail, İran tehdidinden kurtulmadıkça, kesin barışa yanaşmaz. Bunun için İran''ın nükleer çalışmalarını durdurması yetmez. Tahran''ın Hamas ve Hizbullah örgütlerini bırakması ve Akdeniz''e uzanmaktan vaz geçmesi gerekir. Bu günlerde Hamas''ın Filistin''de el-Fetih ile vuruşmaya kalkışması hayret vericidir.
Suriye ile Golan ihtilâfını pas geçiyorum. Ama Araplar, Doğu Kudüs''ün iadesini isteyeceklerdir. İsrail, direnecektir. 1917''de Araplar, Osmanlı''ya baş kaldırarak İngiliz ordularının kuyruğunda, Kudüs''ü Hristiyanlar''a verdiler. Sonra Nâsır, İsrail''e savaş açtı, Doğu Kudüs''ü Yahudiler''e kaptırdı. Araplar''ın Harem-i Şerîf''i savunamadıkları ortadadır. O kesimde Türk askerine ihtiyaç kesindir.
Dün Ankara''da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Şimon Peres''le Mahmud Abbas''a el sıkıştırdı. Bir masada ortalarında oturup öğle yemeği yedirdi. Yazımızı kaleme aldığımız şu dakikalarda Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin olağanüstü oturumunu bütün dünya ümitli bir merakla izliyor. Ankara''dan hemen sonra Birleşik Amerika''nın Annapolis şehrinde yeni bir Filistin zirvesi yapılacak. Barış imkânları zorlanacak. Üçüncü kez Nobel Barış Ödülleri dağıtılacak. Sonra?... Sonra inşallah yeniden silâhlar konuşmayacak. Tarafsız gözlemcilerin, Clinton''ın elde edemediği sulhu Annapolis''te Bush''un sağlayacağına hiç, ama hiç ihtimal vermediklerini bildirerek yazıma son veriyorum.
Annapolis''te buluşalım!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Kasım, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şimon Peres''le Mahmud Abbas''ın Ankara''da buluşması, Türkiye Büyük Millet Meclisi''ndeki önemli konuşmaları, Gül, Erdoğan, Toptan ve Hisarcıklıoğlu ile temasları, bütün dünyada ilgi ile izlendi. Şimdi daha şümullü bir zirve, Amerika''nın Annapolis şehrinde yapılacak. Türkiye de Washington''dan davet bekliyor. Ama Annapolis''te havanda su döğmenin ötesinde bir ilerleme tahmin edilmiyor.
Zira Filistin sulhu pek çok ülkenin birbirine zıt menfaatlerinin mevcut bulunduğu bir konu. Gerçek anahtar İran''ın elinde. İran ise İsrail karşıtlığından, Amerika ile baş edememesi durumunda veya rejim değiştirip Filistin''in bir Arap meselesi olduğunu artık karışmayacağını bildirmesi hâlinde vazgeçmiş sayılabilir.
Türkiye''nin arabuluculuk girişimi hayli alâka uyandırdı. Ama başta Mısır, iddialı Arap ülkeleri, Arap Meselesi olduğunu ileri sürerek Türkiye''nin müdahalesinden hoşlanmıyorlar. Avrupa da Türkiye''nin nüfuz kazanmasını istemez. Hiçbiri, asırlar süren Türk egemenliğinde Orta Doğu tablosunu unutamamışlardır. Genelde, 1918''de sona eren Osmanlıdan bahsedilir, Osmanlıdan önceki Türk asırları unutulur. Biz de Bağdad''da, Kahire''de 900 sene kalarak işin tadını kaçırmış olabiliriz. Bu sebeble Haleb, Musul, Kerkük, Erbil gibi ünlü Türk beldelerini de elimizden çıkardık. İsrail cumhurbaşkanının Ankara''da en samimi şekilde ağırlanması, İsrail tarihinde önemli bir gelişmedir. İsrail''de uzun yıllar maslahatgüzar bulundurduğumuz yanlış dış politika dönemini unutmamışlardır. Bu coğrafyada en ciddi ve en Batı''ya dönük devlet, mukayese kaldırmayacak ağırlıkta, Türkiye''dir. İsrail, ABD ve AB''deki büyük nüfuzunu Türkiye lehinde kullanmak durumundadır. Türkiye kadar İsrail''in de terör tehdidini yaşaması, başka bir ortak noktadır.
İsrail''le anlaşmazlık konularımız şunlardır: Bir Kürdistan oluşumunun İsrail''in işine gelmesi... Kudüs''te Harem-i Şerîf''i elinde tutmak ısrarı... Filistinlilerin elinden günde hiç değilse bir arsalık fazla toprak koparmak için sürekli girişimleri...
Annapolis gösterisini beklerken, Kuzey Irak''a hareket de getirebiliriz. Pakistan''daki gelişmeler de önemli ama, Batı medyasının Irak kuzeyinde ne olacak beklentisi öne çıkıyor.
Peres ve Clinton
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Kasım, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin gerçekleştirdiği İsrail-Filistin barışı için Ankara Zirvesi, İran''ın hoşuna gitmedi. İktidarın sözcüsü İran basını "Türkiye siyonistlerin piyonu oldu" diye bizi, Yahudi hizmetinde piyade neferliği yapmakla suçladı.
Doğrusu ayıp etti. Üçte birden fazla ve yarıya yakın nüfusu Türk olan İran''ın, en büyük Türk devleti Türkiye''ye, barışa aracılığı için bu hakareti karşısında, İranlı soydaşlarımızın gıkları çıkmadı.
Mahut iğrenç atom bombasını yaptı yapacak durumdaki İran, Filistin''de barış hâlinde, Akdeniz''den çekileceğini biliyor. Filistin''de barışın çok uzun vadeli olduğunu söylersek, Tahran belki memnun kalır. Ancak bir İran-ABD savaşı ihtimali sonunda Filistin''de erken barış kurulabilir.
Derinlemesine tecrübeli, bir o kadar dirayetli olan ve büyük, gerçekten büyük, cürmünden büyük oynayan Tahran diplomasisi, biz farkında değiliz, en çok Şimon Peres''in Türkiye''nin imparatorluk vârisi bulunduğunu iki defa ima ve ifade etmesine bozulmuştur. Zira Türkiye imparatorluğu yıkıldı, İran''ınki devam ediyor.
Şimon Peres, Türkiye için kartal dedi. Kartal, Roma imparatorluğunun simgesidir. Osmanlı hâkan-hâlifeleri, 1396''dan sonuna kadar sultân-ı îklîm-i Rûm yani Roma İmparatoru idiler.
Peres, Yahudi milletinin, İkinci Sultan Bâyezîd''e şükranlarını, en içten bir dille tekrarladı. Yüce Meclis''imizde, Sultan Bâyezîd''in şu sözlerini (1492) hatırlattı: "Kral Fernando nasıl akıl sahibi bir hükümdardır ki, Yahudiler''i kovmakla kendi devletini yoksullaştırdı, benim devletimi zenginleştirdi".
Başkan Clinton da, 8 yıl önce, TBMM kürsüsünde, Türkiye''nin imparatorluk vârisi olduğunu ifade etmişti. Acaba biz farkında mıyız?
Demokrasiye tuzak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Kasım, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kendisine Demokratik Toplum Partisi (DTP) diyen partinin kapatılması için Cumhuriyet Başsavcısı''nın dava açması, gündemin başına oturdu. Kuzey Irak''a girdik-gireceğiz konusunu bile solladı. Parti kapatmak ile demokrasi kavramlarının birbirine zıt olduğu âşikârdır. Olgun demokrasinin mevcudiyetinin göstergesi, her çeşit fikri savunan partilerin varlığıdır (ki biz henüz bu çizgide değiliz ama mutlaka erişeceğiz). Bunun da istisnaları bulunmaktadır: Partiler, terörü, silah zorunu, askerî darbeyi, ihtilâli, isyan çıkarmayı, devleti bölmeyi veya topraklarının bir kısmını vermesini, Türk Devleti''nde yaşandığının unutulmasını, savunamazlar. Aksi takdirde demokrasi çöker ve yıkılır.
Demokrasi kendini savunur. Savunamadığı devletler onulmuz yaralar alır. Tek parti, milliyetçi olsa da tek kişi veya oligarşi istemek, ırk ayrımı, keza demokrasiye aykırıdır. Hiçbir parti böyle bir yönetimi savunamaz. Savaş hâlinin kısıtlamaları hariçtir. Kendine güvenen demokrasilerde, marjinal fikirlerin partisi ve birkaç milletvekili bulunabilir. Bunlar Yasama''ya katılır, yürütmeye yani hükûmete giremezler. Demokrasi budur. DTP''nin bu temel ilkelerden sapıttığı açıktır. Zaten sapıtacağı çok belli idi, fırsat verilsin ümidiyle göz yumuldu. Milletvekili seçildikten sonra dokunulmazlık kaldırmak, tutuklamak ve benzeri tablolar, o ülke için kötü, hattâ vahîm tablolar oluşturur. Milletvekili adaylarının sabıkalarına dikkat edilmediği ortaya çıkar.
Ama bizim meselemiz, daha derin, daha berbattır. DTP''nin aldığı taktik gereği, bilerek, şuurla, devlete karşı kalkıştığını artık anlamak lazımdır. Bazı devletlerin arkalarında bulunduğu birtakım mihraklar, dünyaya Türkiye''de demokrasi olmadığını göstermek, Türkiye''yi bir yerlerden koparmak, bir yerlere sürüklemek, kendi içine kapatmak istiyorlar. PKK''dan emir alan pankürdist partilerin Türk ve Türkiye menfaatleri umurlarında bile değildir. Vazgeçmeleri ihtimali hiç yoktur.
Türk''ün asabı bozulmaya çalışılmaktadır. Şu veya bu milletvekilinin ihaneti meselesi değildir. Teşkilâtlı bir eylemdir. Hedef Türk demokrasisini şaşırtmaktır. Bakalım yüce yargı ne karara varacak.
Hazar''dan Adriyatik''e
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Kasım, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Pazar günü başbakanımız Tayyip Erdoğan, dostu Yunanistan başbakanı Karamanlis (II) ve diğer dostu Azerbaycan cumhurbaşkanı Aliyev (II) ile İpsala''da sınırda buluştu. Sarmaş dolaş oldular. Gökyüzü fişeklerle aydınlandı.
Zira Hazar gazı Türkiye''yi geçerek Yunanistan''a erişti. Hattın Türkiye bölümüne 144 milyon dolar harcandı. Yunanistan üzerinden denizin dibinden Adriyatik aşılarak 2012''de hat İtalya''ya uzatılacaktır. 15 yıl müddetle Yunanistan''a 3,6 milyar m3 ve İtalya''ya 8 milyar m3 gaz gidecek. Türkiye üzerinden Türk gazı...
Geçen hafta Başbakan Erdoğan, Bakû''da Türk Devletleri ve Toplulukları Zirvesi''nde, Göktürk cihan devletinin kurucusu şanlı atamız Bumin Kağan''ın 535 yılında Ergenekon''dan çıkarken yaptığı kutsal töreyi tekrarladı: Demiri örs ile döğdü. Bumin Han, Osmanlı imparatorluğunun gerçek temellerini atmıştı. Onun içindir ki Osmanlı Türkü o derecede kudret ve şevket sahibi oldu.
Demek Hazar Denizi''nden Adriya Denizi''ne ulaştık. Türkmenistan, sonra Kazakistan gazı da Hazar üzerinden batıya akacak. Bu suretle Çin Seddi''ne erişmiş olacağız.
Adriyatik''ten Çin Seddi''ne Türk dünyası dedikleri için Özal ve Demirel''le dalga geçen coğrafya bilmezler, neredesiniz? Sizin de yüzünüz güldü değil mi?
Bu proje, İran''ı memnun etmedi. Enerji yolları politikası bakımından işine gelmedi. Ama daha fazla, Azerbaycan Cumhuriyeti''nin serpilip gelişmesinden, Türkiye, AB ve ABD ile yakınlaşıp anlaşmasından hoşlanmıyor. İran, Kuzey Azerbaycan Cumhuriyeti''ndekilerin bir kaç katı Azeri''nin İran''da yaşadığını unutmasın.
Hazar''a, Hazar''ı geçip Türkistan dediğimiz Orta Asya''ya ulaşan Türkiye, güçlü, caydırıcı, saygın bir devlet sıfatıyla, AB üyeliğini daha kolay elde edecektir.
Hazar Denizi, Şah Denizi değildir. Büyük bir Türk kavmi olan Hazarlar''ın adını taşıyan dünyanın en büyük gölüdür. Şah ise, İran imparatoru demek. İran''ın en kısa sahili ve Rusya''nın da kıyıları olmakla beraber Hazar, bir Türk denizidir.
Öyle kalacaktır.
PKK krizi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Kasım, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK krizini hükûmetin sabır ve soğukkanlılıkla yönettiğini kabûl etmek lâzım. Genelkurmay da hükûmete paralel davrandı. Sabırsızlık göstermedi. Bu günlere kadar geldik. Âdetâ galeyan hâlinde idik. Irak''a girilmesini, havadan bombardıman edilmesini, askerimizin PKK çetelerinin hakkından gelmesini istiyorduk. Ama halkımız gene de serinkanlı kaldı. Istırabını şehit cenazelerinde açıklamakla yetindi. PKK''yı lânetledi. Ama milletimizin ayrılmaz parçası olan Kürt vatandaşlarımıza dokunmadı. Onları sözle bile kınamadı. Zaten şehitlerin bazıları Kürt asıllı Türk çocukları idi. Gördüğümüz zarar, 1 Mart tezkeresinin reddinin sonucudur. Bu ağır politik hata Türkiye''yi öylesine kayıplara uğrattı ki, maddeye vursak yüz milyar dolar çok gerilerde kalır. Verdiğimiz şehitler, insan kayıplarımız, öne çıkar. Tezkere krizi fazla uzak olmayan bir gelecekte doktora tezlerine, kalın ciltler hâlinde tarih kitaplarına konu olacaktır.
ABD ile bozuşmamız lehimize olmadı. Bize bir kazanç getirmedi. PKK''yı bulup vurmak için Irak''a dalabilirdik. ABD kuvvetleri ile kazaen de vuku bulsa bir çatışma hâlinde ise, NATO''nun 60 yıllık tarihinin ilki olurdu. İki NATO üyesi devletin vuruşması, Türkiye''nin de, Amerika''nın da durumunu sarsardı. Amerika''nın PKK''yı eli altında bulundurduğu, göz yummanın ötesinde koruduğu, geliştirdiği, keza Barzani''nin PKK''ya açık destek verdiği, âşikârdır. Barzani, ilk Kürt devletini kurmanın heyecanı ile, yakın geleceği hesap edemedi. Amerika çekilince, Türk-İran-Arap denizi ortasında bir ada durumunda kalacağını düşünmedi. Şimdi Amerika, yeni bir düşüncesizlik ve sakarlık etmezse, PKK''yı İran''a kaçırtıp Irak''tan sürecektir. İran''ın başına saracaktır. PKK bunu anlayıp şimdiden Amerika''yı sözle tehdide başladı. PKK''nın sonu geldiği fikrimizi tekrarlıyoruz. Ama Kürt meselesi ortadadır. PKK''nın yerine benzeri, daha çağdaşı terör örgütlerinin oluşması ihtimali de açıktır. Son PKK taarruzları ile başlıyan önemli krizin kritik dönemeçlerinde Başbakan Erdoğan, bütün baskılara rağmen, bugüne kadar, gelişmeleri iyi götürdü. Genelkurmay''la uyum sağlaması bile başlı başına başarıdır.
Nükleer enerji
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Kasım, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Nükleer santral konusundaki akıl almaz gecikmemizin acıklı tarihi elbette yazılacaktır. Bugün, Türkiye''nin 10 nükleer santrali olmalı idi. Doğal gaza, petrole daha az bağımlı olurduk. Elektrik telâşımız kalmazdı.
Çok daha önemlisi, nükleer silâh yapabilecek kapasite ve tecrübeyi sahip bulunacaktık. Çok yazık ettik. Çok yanlış yapıldı.
Nükleer santraller en medenî ülkelerde inşa edildi. Çevreye az zarar verecek şekilde yapılabiliyor. Bendeniz, tâviz vermez bir çevreciyim. Tabiata zarar verilmesini, insanlık suçu sayarım. Bu anlayış içinde, bu anlayıştan sapmayarak, nükleer santrallerimizi biribiri ardı sıra dizmeye başlamalıyız.
İran atom bombası yapar yapmaz bizim de atom bombası edinmemiz gerekeceği âşikârdır. Suudî Arabistan ve Mısır, bizimle yarışacaktır. Maalesef! İnsanlık, bütün nükleer ve biyolojik silâhları yok etmek çizgisinde bir uygarlığa erişemedi.
Pakistan, 50 atom bombası ve 2 nükleer santral sahibidir. 60 Müslüman devlet arasında başka nükleer silâh ve santral sahibi yoktur. Hindistan''da tam 17 nükleer santral ve herhalde 100 atom bombası var. Komşularımız Romanya''da 2, Bulgaristan''da 2, Ermenistan''da 1 nükleer santral mevcuttur. Büyüklere bakalım: ABD 104, Japonya 55, Çin 11 (ilâveten 5''i de inşa hâlinde). Fransa 59, İngiltere 19, Kanada 18, Rusya 31, Almanya 17, Ukrayna 15, Güney Kore 20...
Dünyada bugün işler halde toplam 433 nükleer santral harıl harıl elektrik üretiyor. Türkiye 0 (sıfır). Bizim için utanç tablosu sergilediğini vurgulamaktan çekinmiyorum. Şimdi bazı faaliyetlerimiz başladı. Nükleerler kısa zamanda kurulamıyor. Sakın formaliteye, kırtasiyeye, falan ve filana dalıp vakit öldürmeyelim. En kısa müddette böylesine vahîm eksiklikten kurtulalım. Türk milleti bu sevinci hak ediyor.
Annapolis konferansı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Kasım, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD, Annapolis''te, kırk küsur devletin dışişleri bakanı düzeyinde temsilcilerini topladı. İsrail-Filistin barışını sağlamak, Araplar''la Yahudiler''i barıştırmak istiyor. Annapolis, Maryland eyaletinin merkezi, küçücük bir şehirdir. Deniz harb okulu ile ünlüdür.
Başkan Bush, İsrail Başbakanı Ehud Olmert ile Filistin lideri Mahmud Abbas''ı ayrı ayrı kabûl etti. Selefi Başkan Clinton sadece İsrail ve Filistin liderlerini anlaştırarak barışı iki kişi ile sağlamak istemişti. Ramak da kalmıştı. Yaser Arafat razı olacakken, İran''dan emir alan Filistin''deki Hamas ve Lübnan''daki Hizbullah örgütlerinin karşıtlığından korkmuştu.
İki kişiyi anlaştıramayan ABD, kırk küsur devletin oluşturacağı uyumsuzluğu bilmiyor mu? Elbette biliyor. Ama asıl gaye, İran''a karşı Arap devletlerini yanına almaktır.
İran ile emrindeki Hamas örgütü, Annapolis toplantısını kınadılar, katılmadılar. Suriye, Türkiye''yi kırmamak için zoraki katıldı ki, İran''a aykırı düşmesi bakımından önemlidir. İran ise, Ankara''nın ricalarına kulak asmadı. Amerika''ya kafa tutan İran''ın Türkiye''yi dinlemeyeceği tabiidir.
Amerika, İran politikasında Türkiye''den destek bulamayınca, boşluğumuzu doldurmak peşindedir. Kürtler elinin altındadır. Araplar''ı da zaten çok yakın olmadıkları İran''dan koparmaya çalışıyor. İngiltere ve İsrail''in yardımı ile İran''a baş eğdirmek istiyor.
Bu coğrafyada Türkiye''ye rağmen denge değiştirmek, hele İran''ı bertaraf kılmak gibi büyük işe kalkışmak çok zordur. Ama ciddi bir ABD-İran anlaşmazlığında Türkiye, İran''ı silâhla savunacak değildir. Yeni kurulacak dengelerde söz sahibi olmaktan feragat ederek tarafsız kalabilir. Azerbaycan Cumhuriyeti, fiilen Amerika''nın yanında yer alacaktır.
Annapolis''e veda!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Kasım, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Orta Doğu ile ilgili ilgisiz, 40 küsur devletin temsilcileri, Atlantik üzerinde şirin Annapolis şehirciğinden ayrıldılar. Oluşturdukları konferans, politikada havanda nasıl su dövülür örneği olarak tarihe geçti.
Filistinliler''le İsrail arasında barış müzakereleri 7 yıldan beri kesilmişmiş. Şimdi yeniden başlayacak ve 2008 sonuna kadar mutlaka sonuç elde edilecekmiş!
Dünyayı yöneten koskoca adamların, yüzümüze baka baka söyledikleri böyle...
Gazze şehrinde Hamas, Annapolis konferansını protesto gösterileri yapıyor. İran, konferansa katılan Müslüman devletleri, tehditkâr bir üslûpla, kınıyor.
Şihâb1, 2 ve 3''ten sonra bu hafta ortaya çıkardığı Aşûre füzesi ile İran komşularını tedirgin ediyor. Atom bombası ile yoluna devamda kararlı. Amerikalılar''a Asya kıt''asını harâm edecek...
Başkan Bush, Başbakanımız''a İran ile ilişkilerinizi kesin! diyor. Tayyip Erdoğan nasıl keselim, hem komşumuz, hem ticaret yapıyoruz! makul cevabını veriyor. Misse Rice''a da İran konusunda bizden bir şey beklemeyin! dedirtiyor.
Başkan Bush, Mısır ve Suudi Arabistan''ı İran hususunda uyardığı, Suriye''yi İsrail''le konuşmaya zorlayarak İran''dan ayırdığı kanaatinde. Başkan''ın son 14 ayı
içinde ne yapabileceği meçhul. Bu arada Annapolis''i gerçekleştirerek Nobel Barış Ödülü''ne hak kazandığı kanaatindedir. Barış Ödülü için Rice, İsrailli Olmert, Mahmud Abbas, sırada gözüküyorlar. Hüsnü Mübârek''le Melik Abdullah ağırdan alıyorlar. Makalemi çok ciddi cümlelerle bitirmiyorum. Ama Annapolis''te söylenen lâflar, benim yazdıklarım kadar bile ciddi değil...
Kosova
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Kasım, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kosova, küçük bir ülkedir. Her an bağımsızlığını ilân edebilir. Böylece ortaya ikinci bir Arnavut devleti çıkacak.
1913''te Kosova, Türkiye imparatorluğundan Sırbistan krallığına geçti. 1946''da Yugoslavya''nın Sırbistan cumhuriyetinin bir otonom eyaleti oldu (Tito, Kosova''ya nedense cumhuriyet statüsü tanımadı). 10.887km2 üzerinde 2.5 milyon nüfusu yüzde 93 Arnavut, yüzde 2 Türk, yüzde 5 Sırp''tır. Din bakımından yüzde 94 Sünnî Hanefî Müslüman, başkent Priştine''dir.
Sırplar, Boşnaklar''a uyguladıkları soykırımın küçüğünü Kosova''da Arnavutlar''a uygulamaya kalkınca, Birleşmiş Milletler müdahale etti. Arnavut milliyetçiliği şahlandı. Bir avuç Türk''ü bile Arnavut''laştırmaya kalkıştılar.
Bir Epir kavmi ve tamamı Hristiyan Arnavutlar''ı, 14-15. asırlarda biz Osmanlı Türkleri, Boşnaklar''la aynı zamanda Müslüman''laştırdık. Her iki kavim yeni dinlerine heves ve imanla sarıldılar. Osmanlı Türkiyesi''ne hayli devlet adamı, san''atkâr, asker verdiler. Epey sayıda Arnavut ve Boşnak asıllı sadrâzamlarımız ve mareşallerimiz bile vardır.
Kosova ile Arnavutluk, birleşmeye çalışacaklardır. 1913''e kadar ikisi de aynı çatı altında Osmanlı Türk eyaletleri idi. 1913''te bağımsız bir Arnavutluk kuruldu ki bugün 28.748 km2, 3 milyon nüfus, yüzde 88 Sünnî-Hanefî Müslüman, yüzde 7 Ortodoks, yüzde 5 Katolik''tir ve bu Hristiyanlar da Arnavut''tur. Ayrıca 1913''te Yunanistan''a bıraktığımız Epir eyaletinde hayli Arnavut yaşıyor (Yanya vs).
Arnavutluk+Kosova 5.8 milyon nüfus ediyor. Hemen NATO ve AB üyelikleri için faaliyete geçeceklerdir. Rusya''nın verdiği desteğe rağmen Sırbistan, zaten otonom statüde bulunan Kosova''nın bağımsızlığını engellemiyecektir. Buna mukabil Sırbistan, 3 otonom bölge hâlinde yönetilen Bosna-Hersek cumhuriyetinin Sırplar''a ayrılmış bölgesini ilhaka girişecektir ki, bu kesimde epey Müslüman Boşnak da yaşıyor. Ardından Hırvatistan, Hırvatlar''ın çoğunlukta bulunduğu Bosna-Hersek kesimini isteyecek. Geriye kalıyor Müslüman Boşnaklar''ın küçültülmüş Bosna-Hersek''i, o da NATO ve AB''ye can atmaya çalışacak.
Tuna ve Adriyatik üzerinden Meriç''e sürülen Türkiye''den sonra Balkanlar, gerçekten balkanize (paramparça) oldu.
Sırbistan ne istiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sırbistan cumhurbaşkanı Boris Tadiç, Ankara''ya kısa bir resmî ziyaret yaptı. Cumhurbaşkanımızla görüştü. Kosova''nın bağımsızlık ilân etmesinin engellenmesi için destek istedi. Türkiye bu desteği vermez. Arnavut kökenli pek çok Türk vardır. Gücenirler. Bütün Türkler, hattâ bütün Müslümanlar gücenir. Avrupa ve Amerika bile dudak büker. Yüzde 5 Sırp azınlıkla bir otonom eyaletin bağımsızlığına karşı çıkmak Sırbistan''a zaten fayda sağlamaz, sürekli başını ağrıtır.
Kosova''ya en geniş otonomiyi tanıyıp ayrılmasın demek mantık dışıdır. Sayın Tadiç, en eski tarihî Sırp kiliselerinin Kosova''da bulunması faktörünü beyan etti. Arnavutlar elbette o kiliseleri koruyacaklardır. Dokunurlarsa karşı çıkarız. Sırpların, Avrupa medeniyetinin parlak külliyelerinden Gazi Hüsrev Beyin (ki Kaanûnî''nin halasının oğludur) muhteşem kompleksini, 16. asırdan kalma kütüphanesi ve arşivi ile bombardımana tutup yakmalarının müeyyidesi olmak gerekir. Avrupa''nın göbeğinde kendi dillerini konuşan Müslüman Boşnaklara siz Türkler diyerek Hitler''den sonraki en büyük soykırımını uygulamanın utancı, yalnız Sırplara ait değildir. Hollanda ve Fransa da sorumludur.
Sırbistan halkı gibi Ortodoks Sırp olan Karadağ bile, Belgrat emperyalizminden yakasını kurtarmaya can attı. Müslümanlar yaşadığı için Tito''nun cumhuriyet statüsü vermeyip otonom eyaletle kandırdığı Kosova''da Sırplar, Bosna soykırımını Boşnaklardan sonra Arnavutlara da tekrarlamaya girişince NATO, BM, ABD ve AB müdahale etti.
Birinci Cihan Savaşını bir Sırp teröristinin tabanca mermileri çıkardı. Sırplar, savaştan sonra, boylarından büyük işe kalkıştılar. Güney Slav (Yugoslavya) minyatür imparatorluğu kurdular. Kendilerinden nefret eden bir çok kavmi boyunduruklarına aldılar. Rusya, İngiltere, Fransa desteği gördüler. Alman-Avusturyalılarla Macarlar ve Bulgarlar ise, Sırplardan hiç mi hiç hoşlanmazlar. Hırvatlar, Slovenler, Arnavutlar, Boşnaklar keza. Sırbistan bundan böyle dış politikasında dikkatli olmalıdır.
Sovyetlerin ve Yugoslavya''nın kendi içinden, savaşsız 21. asırdan önce kesinlikle dağılacağını ben 1965''te haritalar çizerek 4 büyük makale hâlinde yazdım. Tarih, kanunlarını icra eder. Ne Türk dinler, ne Sırp... Sırbistan, Türkiye ile ve hiç geçinemediği komşuları ile dostluk kurup mutlu ve müreffeh yaşasın dileriz. Bizden Arnavutları gücendirmemizi istememelidir.
Cezayir''deki soykırım
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy, Cezayir''i resmen ziyaret etti. Bir Fransa devlet başkanının Cezayir toprağına ayak basması epey cesaret işidir. 1945''te, 1950''lerde katliam provalarından sonra Fransızlar, 1962''de, 1.5 (bir buçuk) milyon Cezayirli''ye soykırım uygulamışlardı. Bugün 35 milyon olan Cezayir''in nüfusu soykırım tarihinde ancak 11 milyondu. Fransa''nın, devlet politikası olarak, karşı yakamız ve denizaşırı Fransa dediği Cezayir''de Arap-Berberî toplumunun kökünü kazımak istediği âşikârdır. Geçmişi tarihe gömüp bundan sonrasına bakmak elbette Fransa ile Cezayir''in bileceği iştir. Cezayir''in petrolü ve Türkiye''nin de faydalandığı doğal gazı var.
Fransa, Dünya dengesinde yerini almak için, bu kaynaklara el atarak Afrika üzerinden Doğu Akdeniz''e uzanmak peşindedir. 1939 öncesi Fransası''na ağzı sulanıyor. Biz de 1908 öncesi Türkiye hayaline kapılsak hâlimiz nice olur? Cezayir''in, Oruç Reis''le kardeşi Barbaros Hayreddin Paşa, İspanya sömürgesi, Katolik ve İspanyolca konuşan bir Latin Afrika olarak 781 yıllık (711-1492) Müslüman Endülüs''e dönüştürülmesini önledi. Kuzey Afrika''nın tümüne, Fas''dan Mısır''a kadar Türk müdahalesi, tarihin dönüm noktalarındandır. 1516''dan 1830''a kadar Cezayir, Osmanlı Türkiyesi''nin eyaleti idi. Çok belâ içinde yüzdüğümüz bir dönemde Fransızlar, Cezayir''i istilâ ve işgal etti. Bütün ülkeyi ancak yarım asır boyunca kan dökerek elde edebildiler. Acaba kocaman bir Müslüman ülkesinde Fransızlar''ın işi neydi? Sarkozy, Fransa''nın dış politikasını Deveciyan''a bırakmıştır. Kendisi Akdeniz Birliği adı altında Fas''tan Suriye''ye uzanan yeni bir Fransız örtülü sömürgesi kurmak hayalindedir. Avucunu yalayacaktır. Asırlık sözde soykırım iddialarını politikacılara, yarım asır önceki gerçek soykırım ise tarihçilere havale etmek öğüdünü vererek, politik ikiyüzlülüğün doruğuna yükseldi. Doğrusu bir Fransa cumhurbaşkanına yakışmadı. Niçin 1915 olaylarını uzman tarihçilere bırakmıyor? O tarihte Ermeniler, savaş içindeki devletlerine en kanlı eylemlerle başkaldırarak olayları başlatmışlardı. Cezayirliler ise Fas ve Tunus''la beraber bağımsızlık istemekle yetindikleri halde Fransız hışmına uğradılar. De Gaulle geldi de, Fransa''nın şerefini kurtardı.
Erdoğan ve Afrika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan, Türk dış politikasının sınırlarını genişletti. Âzamîye çıkardı. Bütün kıt''alara dağılmış 200 devletin hepsiyle ilgileniyor. Cumhurbaşkanı Gül, ondan aşağı kalmıyor.
Bu cihanşümul dış politika îcabı sayın Erdoğan, AB ile Afrika devletlerinin ortak zirve toplantısına katıldı. Ne AB üyesi, ne Afrika devleti olmadığımız için, ancak müşâhid (gözlemci) sıfatıyla iştirak ettik.
Toplantı, Portekiz''in Atlantik üzerinde, Avrupa''nın en batısında yer alan başkenti Lizbon''da yapıldı. Başbakanımız, hem Avrupalı, hem Afrikalı pek çok hükûmet ve devlet başkanıyla görüştü. Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''nin 2 yıllık üyeliğini şimdiden sağlama bağladı.
En yakın dostu Deveciyan''ın telkiniyle Türkiye''yi AB dışında bırakmak için türlü çeşitli düzenlere girişen Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy ile başbakanımız, dostça konuştu. Fransa ile ilişkilerimizin kökleri o derecede tarihin derinliklerine inmiştir ki, Sarkozy bile koparamaz.
Erdoğan, hâlâ imtiyazlı (!) ortaklık (ne demekse!) teklifinden vazgeçemeyen Avrupa''nın kudretli devleti Almanya''nın şansölyesi (federal başbakanı) Angela Merkel Hanım''la da görüştü. Tabiatıyle, İspanya Başbakanı Zapatero ile konuştu. Çünkü Medeniyetler İttifakı projesinin ortak mîmarlarıdırlar. İnşallah Hristiyan ve Müslüman dünyasını barışa götüreceklerdir.
Erdoğan, Yunanistan başbakanı Kostas Karamanlis''le de temasta bulundu. Yeni bir ''şov''a girişen Muammer Kaddafi ile konuştu mu bilmiyorum ama herhalde elini sıkmıştır. 28 Avrupa+54 Afrika=82 devletin 42 devlet ve 32 hükûmet başkanının katıldığı Afrika-Avrupa Birliği Zirvesinin ilki 7 yıl önce Kahire''de yapılmıştı ki Afrika kıt''asının en büyük şehridir. 28 Avrupa devletinin 3''ü müşahittir (Türkiye, Hırvatistan, Makedonya). Afrika''nın Avrupa''dan alacağı büyüktür. Bakalım Avrupa borcunu nasıl öder? Lozan sulhüne kadar aynı zamanda Afrika devleti olan Türkiye''nin şimdi aslî üye olamamasının sorumluları, bizi AB üyeliğinde bugünlere bırakanlardır. Ne kadar kısa görüşlü imişler...
..İslamofobi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul''da İslamofobi konferansı toplandı. İslamofobi, türkofobi''ye benzetilerek Fransızca''dan türettiğimiz bir terim. İslâm korkusu, İslâm''dan korkma hastalığı demek... Batı''nın, Hristiyan âleminin, yeni bir illeti değildir. Gerek Müslüman gerek münhasıran Türk alerjisi, Avrupalılar''da asırlardan beri mevcuttur. Orta Çağ''dan, Haçlılar döneminden kalmadır. Zaman zaman depreştiği, salgın hastalık hâline gelip ülkeleri kana boyadığı görülür. Tarihçilerin ana konularından biridir.
Ama çağdaş Müslüman düşmanlığının 11 Eylül''de New York ve Washington''a havadan taarruzla oluştuğu söylenebilir. Dünyanın gördüğü en kapsamlı terör eylemi şeklinde tarihe geçti. Cenâb-ı Hak insanlığı, daha büyüğünden muhafaza buyursun. Müslüman düşmanlığı, bir bakıma, beşeriyeti tehdid eden komünizm âfetinin ve Sovyetler''in Arz''a egemenlik projesinin çökmesinden sonra ortaya çıkan genel korku boşluğunun yerini doldurdu. Uzman tarihçi olmadan fütürologluğa soyunan bazı Avrupalı ve Japon mütefekkirlerince körüklendi. Pekiyi nedir? Batı''nın sömürgeci emperyalizmine karşı tepkinin, muhakkak ağırlığı bahis konusudur. Terörün bir meslek ve geçim kaynağı olması diğer sebeptir. Manzarayı büsbütün olumsuz hâle getiren, İslâm''a dayanmak iddiasındaki bazı cihanşümûl terör örgütleridir ki el-Kaaide başı çekiyor. Afganistan''daki Taliban gibi bazı ülkelerdeki eylemciler ise, İslâm tarihinin en karanlık fetret devirlerinde görülmemiş ilkellikler sergilediler. Terör sektörü, Latin Amerikalı çetelerden boşalmıştı. Yerini Müslüman örgütler aldılar. Aradaki fark, Latin Amerikalılar''ın marksizmi din hâline getirmek sapıklığı yerine Orta Doğulular''ın cihâd yoluyla İslâm''ı savundukları sapık iddialarıdır. Bu husus Batı''da Müslüman korkusu doğurdu. İslâm''ın ne olduğunu, ne olmadığını anlatmak elbette Müslümanlar''a düşer. Ancak çare, örgütlerin silinmesidir. Sert askerî ve akıllı sosyal tedbirlerle mümkündür.
Ermenistan''ın tercihi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermenistan''da cumhurbaşkanı seçimi yaklaştı. Şimdiki başkan Koçaryan, devirip yerine geçtiği Petrosyan''a karşı gene adaydır.
Petrosyan, Ermenistan''ın Sovyetler''den ayrıldığı 1991''de seçilmiş, 7 yıl sonra darbe ile indirilmişti. Millet Meclisini basıp başbakan Sarkisyan''la beraber birkaç milletvekilini oracıkta öldürüp kendini başkan ilân eden Taşnak Partisi''nin başı Koçaryan, 2008''de 10 yılını dolduruyor. Başkan, 5 yıl için seçiliyor.
Ermenistan, 30.000 kilometrekare 3 milyon nüfustur. Taşnak iktidarında boşalırcasına nüfus kaybetti. Milyonla Ermeni başka ülkelere göçtü. Nüfusun yarısı daha dünkü ünlü Türk beldesi Revân (Erm. Erivan) şehrinde yaşıyor.
Taşnak Partisi, 120 yıl önce Avrupa''da, Osmanlı Türkiyesi''ne karşı kurulmuş bir terör örgütüdür. Anadolu''yu ve Kafkasya''yı kana bulamıştır. Şimdi Ermenistan cumhuriyetini de yoksulluktan kırılan, yaşanamaz hâle getirdi. Ermenistan''ı, Gürcistan üzerinden Türkiye ve Azerbaycan''a karşı müttefiki ve hamisi olan İran besliyor. Büyük sayıda Ermenistan vatandaşı bugün İstanbul''da çalışıyor.
Çalışkan, san''atkâr bir millet olan, asırlarca iç içe yaşadığımız Ermeniler, ABD ve Fransa''daki zengin Ermeni diasporası''na kapılıp Türkiye düşmanlığı yapıyorlar. Petrosyan tekrar başa geçerse, Türkiye ile ilişkileri düzelteceğini vatandaşlarına vaad etti. İşgalleri altındaki Azerbaycan topraklarını boşaltıp 1915 yalanından vazgeçtikleri takdirde Ermenistan''ı Türkiye, karayolu ile Trabzon''a çıkarıp Karadeniz''den dünyaya açacaktır. Ermenistan''ın birkaç yıl içinde Orta Doğu''nun İsviçresi hâline dönüşmesi bizim elimizdedir.
Petrosyan''ın seçilebilmesi ihtimalinden telâşlanan İran, cumhurbaşkanı Ahmedinecad''ın 2007 yılı bitmeden Türkiye''ye gelmesi için Ankara''yı tazyike başladı. Yıllar önce Necdet Sezer, Tahran''a zamansız ve başarısız bir ziyaret yapmıştı. Şu sırada dünyanın gözünün üzerinde bulunduğu Ahmedinecad''ın Türkiye''ye iâde-i ziyâreti hatırlaması, ABD ile aramızı bozup PKK savaşımızı engellemeyi de hedefliyor. İran tercübeli dış politikası ile imparatorluğunu savunagelmiştir.
Sarkozy rahatsız mı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa''nın 53 yaşındaki yeni cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy (Nikola Sarkozi)''nin patolojik bir vak''a, mani''ye dûçâr bir hasta olduğu şüphesi, saygın kuruluşlarca ifade edilmeye başlandı. Derin tarihçiler, tarihe geçmiş şahsiyetlerin beden ve ruh hastalıklarını, psikolojik yapılarını incelemeyi ihmal etmezler. Zira böyle kişilerin birçok davranışının sebebi sağlık bozukluklarıdır. Meselâ Midhat Paşa''nın, Tevfik Fikret''in şeker''i, karakterlerini derinlemesine etkilemiştir. Sarkozy''nin, başkanlığa aday olunca, şeceresini (soykütüğünü) incelerken telâşlandığımı itiraf ediyorum. O derecede karmaşık, karmakarışık, çarpık, çapraşık şecerelerden, bu engelleri aşabilip sağlıklı çıkan nadir adam yetişir. Fransa, geçmişin, günümüzün ve geleceğin, tarihi yapan en önemli bir kaç devletinden biridir. Büyük devletlerin hataları mahallinde kalmaz, dünyayı etkiler. Türkiye''yi Avrupa Birliği dışına atmak çabası, dünyayı etkileyecek bir eylemdir. Ben, bunu öngöremeyen politikacıya devlet adamı demem. Sarkozy, üçüncü Napolyon''dan daha milliyetçi olamaz. Bu imparator ve amcası büyük Napolyon''un dış işleri bakanı oğlu, 1856 Paris Anlaşmasına imza atmışlardır ki, Türkiye''yi 7 büyük Avrupa (ve Dünya) devletinden biri ilân etmiştir. Yarım asırdır Türkiye''yi AB''ye almak için imza koyan Fransız devlet adamları, Türkiye''yi Avrupa''nın her organına ve Avrupa medeniyetinin savunmasına ortak yapanlar, Türkiye''nin Asya''da bulunduğunu söylemediler. Fransız Cumhuriyeti''ni sözünde durmaz, imzasını yalanlayan bir devlet derekesine düşüren bir cumhurbaşkanına dikkat etmek gerekir. Sarkozy, ileri sürüldüğü gibi fikr-i sâbit manisi''ne dûçâr bir hasta mıdır? (ki bu takdirde dostumuz ve müttefikimiz Fransa''ya samimiyetle geçmiş olsun deriz). Yahut Deveciyan''ın anormal çizgilere varan etkisiyle mi hareket ediyor?
Böylesine sapık bir etkilenme de ciddi hastalıktır. Fransa''ya zarar verir. Liyakatsiz müşavirlerin nice hükümdarı, politikacıyı ne hatalara sürüklediklerini biliyoruz.
Ürdün Kralı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ürdün kralı İkinci Abdullah''ın bir günlük Ankara ziyareti dikkatleri çekti. Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız''la görüşüp gitti. Orta Doğu''nun hiç iç açıcı olmayan durumunu şöyle bir gözden geçirmek istemişlerdir. Fakat Kral, İsrail''in bitip tükenmek bilmez yeni yerleşim yerleri politikası üzerinde dikkatimizi de istedi.
Ürdün, Ürdünlüler ve Hâşimî hanedanı, Türkiye''nin dostlarıdır. Türkiye''ye en yakın Arap devletidir diyebilirim. Osmanlı''ya ve Türk''e ihanetin nelere mâl olduğunu
bizzat yaşayan Birinci Abdullah (ki İkinci''nin büyükbabasının babasıdır), Türkiye Cumhuriyeti dostluğuna Atatürk''ten başlıyarak ağırlık vermişti. Zaten Osmanlı meclis-i meb''ûsânında Mekke milletvekili (1908-16) ve meclisimizin birinci başkan yardımcısı idi. Hanedanı, hayli Türk kızı ile evlenmiştir.
Birinci Abdullah''ı (1946-1951), katli üzerine, genç torunu Melik Hüseyn (1951-1999) izledi. 48 yıl tahtta kaldı. Akıl almaz savaşlar ve kargaşalara rağmen küçük krallığını devam ettirmesine bütün dünya şaşıp kalmıştır.
Yerine oğlu şimdiki kral İkinci Abdullah geçti. Bugün 48 yaşındadır. Ürdün, eyaletimiz bile değildi. İmparatorluğumuzun sancak denen il''lerinden biri idi. İsrail''den büyük zarar gördü. Milyonla Filistinli mülteciden sonra şimdi de milyonla Iraklı sığınmacıyı kabûl etti. Bu yüzden nüfusu 6 milyona yükseldi. (92.000 kilometre kare). Halkının yüzde 96''sı Sünnî Müslüman''dır (Şâfiî, az Hanefî).
Ürdün''ün akıllı kralları, dünyanın 1. devleti ile iyi geçinmeye özen gösterdiler ki Amerika''dır. Büyük Reşid Paşa''nın Türkiye''nin bekası için şart gördüğü ilke de budur ki, o devirde İngiltere idi.
Bugün dünyada -Filistin hariç- 11''i Asya''da, 10''u Afrika''da 21 bağımsız Arap devleti var. Hiç biri demokrasi değildir. 8''i monarşidir. Monarşilerde hükümdar, devleti bizzat yönetir. Meclislerin ve anayasaların mevcudiyeti demokrasi sağlamaz.
Ürdün''e destek vermek, dış politikamızın icaplarındandır. Ürdün krallarının Batı dünyasında saygınlıkları anılmaya değer. Birçok Arap devleti ise, Hâşimî hanedanına karşıdır.
Havadan gece harekâtı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
50 uçakla havadan gece harekâtı, hava kuvvetlerimizin modern gücünü fiilen ortaya koydu. İsrail dışında, Orta Doğu''da hiçbir devletin böyle bir yeteneği bulunmuyor. Bu husus önemli.
Amerika Birleşik Devletleri''nin gerek istihbarat iletmesi, gerek kendi toprağı farzedilen Irak''ta büyük ölçüde harekât yapmamıza izin vermesi bakımından da, 15-16 Aralık havadan gece bombardımanının, politik ehemmiyeti vardır.
Diğer vurgulanması gereken bir unsur, halkımızın aylardan beri sabırsızlıkla, eleştirerek beklediği harekâtın geç de olsa nihayet gerçekleşmesidir.
ABD ile ilişkilerimizi küçümsemek, küçültmek, hatta koparmak isteyerek Türkiye''nin başına bela sarmak yolunu tutanlara -anlayabildikleri nispette- bir cevap oluştu. Bununla beraber, Amerika''nın verdiği istihbaratın mahiyetini ve karşılığındaki taleplerini açıklıkla öğrendikten sonra tam bir değerlendirme mümkündür.
Havadan operasyonla terör çetelerinin yerlerinden oynatılacağı, zarara uğratılacağı muhakkaksa da, insan unsurunu yani teröristleri teslim olmaya zorlamak, ancak kara harekâtı ile kabildir. Mevsimin, birliklerimizin dağları aşmasına müsait bulunup bulunmadığı başka bir faktördür. Genelkurmay''ın, sivil otorite (yani hükümet ve Çankaya) ile âhenkli tutumu da, nice yıldır özlediğimiz güzel bir tablo oluşturdu. Yazımızı, harekâtın sonucu hakkında Genelkurmay açıklaması yapılmadan önce yazdık. Kaldı ki harekâtın bittiğini de sanmıyoruz. Neler olduğunu anladıktan sonra daha etraflı mütalaalarda bulunmamız mümkündür. Ama yukarıda sunduğumuz genel değerlendirmelerimiz değişmez.
Türk hümanizması
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mevlâna Celâleddin Rûmî Hazretleri''nin şeb-i arûs dediğimiz Cenâb-ı Hakk''a kavuşmasının 734. yıldönümü dün gece idi.
Mevlânâ, Türk mutasavvıflarının en büyüğüdür. Horasan Erenleri''ndendir.
Türkistan''dan çıkıp Diyâr-ı Acem-i ve Diyâr-ı Arab''ı gördükten sonra Konya şehrini mesken tuttu. Selçuklu dönemi hâkanlarımızın Kaanûnî Sultan Süleymân''ı olan Büyük Alâeddîn''in muhteşem Türkiye''sine şeref verdi.
Dünyanın en zengin ülkesi kıldığımız Anadolu''nun Moğol istilâsına maruz kaldığı devri de yaşadı. İhtişamlı devleti kırk beyliğe bölünen Türk''ü teselli etti. Türk''e cihan imparatorluğu tebşîr etti. Türk estetiğinin doruğu olan Mevlevî âdâb, erkân, merasim, âyîn ve san''atına ilham verdi.
Yunan''ın felsefe''si, Arab''ın kelâm''ı ne ise, Türk''ün tasavvufu da odur. Millî tarihimizin en büyük tefekkür akımıdır. 13. asırda odaklanarak bizi yüceltti. İnsanlıktan ayırmadı. Hoyratlaşmamızı engelledi. İşte Mevlânâ''nın çağdaşları en büyük Türk ümanistleri: Hacı Bektaş Velî, Yûnus Emre, Nasreddin Hoca, Sultan Veled... 1050''lerde Türkistan''da Ahmed Yesevî Hazretleri''nin açtığı altın yol, Türkiye''mizin sonraki asırlarında da izlendi: Hacı Bayram Velî, Akşemseddin, Merkez Efendi, Azîz Mahmud Hüdâyi, İbrahim Hakkı...
Bu ne kudret, ne şevket, ne haşmettir ki, 750 sene sonra, koyu Katolik İspanya Kraliçesi''ne, Anglikan mezhebinin başı İngiltere ve Velîahdi''ne eşiğini öptürüyor... Birleşik Amerika''da milyonlarca muhib oluşturuyor...
Mevlânâ''nın şiirleri, özdeyişleri, öğretileri bütün dillerde okunuyor. 800. doğum yıldönümü olan 2007, bütün dünyada Mevlânâ Yılı ilân edilip kutlanıyor.
Bizi Türk hümanizminin şâhikalarına yükseltiyor.
Putin ve Medvedev
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her iki cihan savaşı sonunda (1918 ve 1945) pek çok monarşi yıkıldı. Bugün cumhuriyet dünya devletlerinin üçte ikisinden fazlasının rejimidir.
Cumhuriyet=demokrasi yanlıştır. Bu yanlışlık bize mahsustur. Cumhuriyet, Devlet başkanının seçimle veya darbe ile geldiği rejimdir. Monarşide ise devlet başkanı, hem hanedan denen aynı tarihi aileden belirli bir düzen içinde gelir, hem de hayat boyudur. Cumhuriyetler de, monarşiler de demokrasi olabildikleri gibi otokrasi, oligarşi, komünist, ölesiye diktatörlük olanları çoktur.
Bazı cumhuriyetlerde başkanlığın babadan oğula, kardeşe, eşe, yeğene devredildiğini gittikçe daha fazla görüyoruz. Yarım veya çeyrek bir monarşi oluşmuyor mu? Ben şahsen, aynı partiden aynı aileden iki kişinin aynı zamanda milletvekili olmasına bile şüpheyle bakar, yadırgarım (başka başka partilerden olabilir). Yaşım ilerleyip gelişmeleri izledikçe, demokrasi kurallarına titizliğim sürekli arttı.
Ama, akraba olmayan, biribiriyle samimiyetle anlaşmış iki politikacının devlet yönetiminin zirvesinde bulunması, o ülke için büyük şanstır. Âlî Paşa ile Fuad Paşa''nın, biri sadrâzam (imparatorluk başbakanı) iken diğeri hâriciye nâzırı (dışişleri bakanı) olması, bize, artık hâkan-halîfenin devleti bizzat yönetmediği Tanzimat rejiminin en parlak yıllarını yaşattı. Âlî Paşa bir kapıcının oğlu, Dr. Fuad Paşa ise soylu sınıftandı. Ne güzel değil mi?
Güney Amerika''nın seçkin devleti Arjantin''de müddetini tamamlayan başkanın yerine güzel eşi başkan seçildi (üstelik ayrıca başbakan yoktur). İki asırlık demokrasi tarihinin en büyük demokrasisi olan Birleşik Amerika''da Kasım 2008''de benzer tablonun gerçekleşmesi bekleniyor.
Ama şahane bir iş birliğini, Rusya''nın büyük devlet adamı 55 yaşındaki Putin sergiledi: İki defadan fazla üst üste cumhurbaşkanı (ki yarı başkanlıktır) seçilemediği için, iktidar partisine dayanarak başbakan olacak. Yetiştirdiği başbakan yardımcısı Medvedev''i cumhurbaşkanı yapacak. 4 yıl sonra gene kendisi cumhurbaşkanı Medvedev başbakan...
Bizde Demirel''le Özal gibi dehâ sahibi iki şahsiyet, bu iki makamı paylaşabilse idiler, bugünTürkiye epey daha ileri çizgide idi. On binden yirmi bine gidiyorduk. İkisini de çok yakından tanıdığım için çok üzülmüşümdür.
Hazar ve Orta Asya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyetleri ile yakın ilişkilerimiz, bu misyonun mensupları olan Türkeş, Özal ve Demirel''den sonra, ihmale, akılsızlığa, tembelliğe, isteksizliğe uğradı. Türk milliyetçiliğinin temel ilkelerinden biri Dış Türkler, Atatürk''e göre Orta Asya''dır. Kendi dışında yaşayan soydaşları ile ilgilenmeyen devletler, tarih şuurundan mahrum bulunanlardır. Milliyetçi hareketin lideri sıfatıyle Atsız''ın talebesi Türkeş''in candan ilgilenmesi tabiidir. Genç yaşında bu ideali benimsemesine rağmen büyük devlet adamı Özal ise Turan yolunda can verdi. Özal''ın üstâdı Demirel''e gelince, 7 yıl boyunca, Dış Türkler ve Türk cumhuriyetleri konusunu, en rasyonel şekilde işledi. Sürekli o ülkelere gitti, haylisinde beraberdim. 7 yılda tek ziyaret yapmayan cumhurbaşkanı Sezer, başbakanlar Erbakan, Yılmaz, Çiller hiç ilgilenmediler. Türkeş misyonunun birinci vârisi MHP olmak gerekirken, o da hareketsiz kaldı. Ecevit konuyu seviyordu, fakat rahatsızdı. Tamamen Demirel''e bırakmak dirayetini gösterdi ve Demirel''in isteği ile İsmail Cem''i dışişlerine getirdi.
AK Parti iktidarında Türk Cumhuriyetleri konusu, gittikçe hızlanan bir tempo ile gündeme girdi. İktidarın başı olan Erdoğan, ilgisini esirgemedi. Abdullah Gül ise, cumhurbaşkanı olur olmaz dört elle sarıldı. Milliyetçilik yolunun çok eskisi sıfatımızla Sayın Gül''ü kutluyoruz. Zira çok verimli bir yola girdi. Türk''ün etki alanı, doğuda Çin''e dayanır. Hazar''ın batısını ve doğusunu sağlam ve sağlıklıca tuttuğumuz oranda, Avrupa''da ve ABD nezdinde itibarımız artar. Cumhurbaşkanımız''ın Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan ziyaretleri çok başarılı, çok verimli geçti. Cumhuriyetlerimizin en yoksulu Kırgızistan''ı, çok Türk barındıran Tacikistan''ı da ihmal etmeyecektir. Bu arada Türkiye''den sonra en büyük Türk kitlesinin yaşadığı İran''daki soydaşlarımıza nezaketen merhaba dememiz hoş olur. Gazetemizin dış haberler müdürü Hayrettin Turan, haber yazısında, Cumhurbaşkanı''nın Türk Cumhuriyetleri ile sıkı temasını Orta Asya Yeniden Kazanıldı başlığı ile değerlendirdi. Aynen öyle.. BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!
AB ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''mizde AB üyeliği arzusu gittikçe geriliyormuş. Hattâ yarı yarıya oranlara kadar düşmüş. Hiç şaşırmadım. Gerek Avrupa, ama bilhassa biz, hemen hemen yarım asra varan uzun bir zaman parçasına yayılıp, gevezeliklerle ve umursamazlıkla vakit öldürdük. Yıkılmamız mümkün değilse de, çağdaş uygarlık düzeyine bir türlü ulaşamadık.
Nitekim Paris büyükelçimiz ünlü edebiyatçımız, 10 dil bilen diplomatımız Ahmed Vefik Efendi, Fransa imparatoru Üçüncü Napolyon''a 1860 yılındaki resepsiyonlarından birinde ayaküstü sohbet ederken: Dünyanın en güçlü devleti Türkiye''dir deyince imparator: Siz kendinizi Yavuz Selim devrinde sanıyorsunuz galiba karşılığını vermişti. Büyükelçimizin buna cevabı tarihe geçmiştir ve şöyledir:
-En güçlü devlet biziz. Zira siz Avrupalılar dışarıdan, biz Türkler içeriden yıkmak için o kadar zamandır o kadar çalışıyoruz, hâlâ yıkamadık!
Bu Vefik Efendi, ilk Türk milliyetçilerindendir. Fransız Akademisi''ne üye seçilmişti. Zaten orta tahsilini Paris''te bir lisede yapmıştı. 1877''de ilk millet meclisimize (Meclis-i Meb''ûsân) başkan oldu. Milletvekillerini azarlıyarak disipline alması meşhurdur. Düşününüz sayın okuyucularım, bugün üzerinde 30 küsur bağımsız devlet bulunan bir imparatorluk ki, tek resmî dili -henüz yayınladığımız anayasamıza göre- Türkçe idi. Vefik Efendi sadrâzam (imparatorluk başbakanı) Ahmed Vefik Paşa oldu. Türk tiyatrosunun ve tiyatro edebiyatımızın gerçek kurucusudur.
Gerek Avrupalılar şunu bilsinler, gerek biz Türkler şunu bilelim ki: Türkiye AB üyesi olacaktır. Başka çare, değişik bir alternatif yoktur. Reformlardan hoşlanmayan bir milletiz ama, yapılan inkılâbı da hemen benimseriz. Bu kusurumuzu örten bu erdemimiz sayesinde 2500 yıldan beri daima bir kaç devlet sahibiyizdir.
Reform seven, yenileşmeye inanan, AB için oyumuzu isteyen ve alan cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız var. Şimdi başbakan 1. yardımcısı olan Cemil Çiçek, adalet bakanı sıfatıyle, cumhuriyet tarihimizin önemli reformlarını gerçekleştirmişdi. Zinhar bir bıkkınlık, durgunluk, kırgınlık dönemine girmeyelim. Münhasıran AB ile müzakereleri yürütecek güçlü profesyonel bir kadro oluşturmakta daha fazla gecikmiyelim.
Medeniyetin sınırları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Medeniyetin sınırları genişledi. Artık Portekiz''den Finlandiya''ya kadar Avrupa kıt''asının büyük kısmını kapsayan muazzam alanda, tek vize ile 24 devlete girip çıkmak oturmak tamamen serbesttir. Bu sahada refah düzeyi ortalamaları 25 bin doları bulan 400 milyon insan yaşıyor.
Bu, bir barış sınırıdır. Zira artık Slavlar''la Cermenler''in, Cermenler''le Latinler''in savaşlarla dolup taşan tarihleri, devrini kapatmıştır. Ebedî olmasa bile ebedîye benzer bir savaşsızlık, bir sulh dönemi açılmıştır. Geçmişlerini çok iyi ve dosdoğru bilen Almanya Şansölyesi ile Polonya Başbakanı, Avusturya Şansölyesi ile Slovakya, Slovenya, Çek başbakanları, bunun içindir ki sevinç çığlıkları atarak, geceyarısı, sınır engellerini paramparça ettiler. Polonya başbakanı Donald Tusk: En zor sınırı aştık: endîşe ve korku sınırını tarihî cümlesini söyledi. Lüksemburg''un bu adı taşıyan kasabasında imzalandığı için (1990) Schengen (Şengen) denen AB vizesine göre, Avrupa Birliği''nin 13 ülkesi ile üye olmayan Norveç ve İzlanda''ya bu defa 9 devlet daha katıldı (Polonya, Litvanya, Letonya, Estonya, Macaristan, Çek Cumh., Slovenya, Slovakya, Malta). 3 yıl sonra Romanya, Bulgaristan ve Kıbrıs katılacak. İngiltere ile İrlanda, vize haklarını mahfuz tutup bu anlaşmaya girmediler. Schengen üyesi 24 devletten birinden vize alan herhangi bir dünya vatandaşı, bu 24 ülkenin hepsi için geçerli vize almış sayılıyor. Böyle bir şeyi en yakın zamanlarda bile kim tahayyül edebildi ki? Nitekim bizim Devlet adamlarımız -hayal yeteneklerinin dar sınırları sebebiyle- tahayyül edemediler. Açıkta kalan bir Türkiye ve dünki eyaletlerimizin konsoloshanelerinin kapılarında geceleyen Türkler manzarası oluştu. AB standartlarının zorlaması olmaksızın, kendi irademizle çağdaş uygarlık için gereken reformları yapamayacağımız hâlâ anlaşılmadı. Halbuki 200 küsur yıldan beri, dış baskılar veya felaketler altında kalmadan yaptığımız hangi reform var ki?
Türk''ü Avrupa''dan sürmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Batı âleminin en seçkin, ama hakkıyla en seçkin üniversitlerinden 20 profesör, internet sitesinde bir bildiri yayınladılar. Dünyanın en ünlü üniversitesi Oxford (İngiltere), en üstün Ekonomi Okulu (Londra), Sorbon (Paris), Berlin, Yale (ABD)''in çok saygın isimleri... İlim politikayı yönetmez. Millet meclisleri akademi değil, adı üzerinde halkın meclisleridir. Ama ilimsiz politika ve meclis de olmaz. Open Democracy (Açık Demokrasi) internet sitesi, Dünya politikasını çok yanlış mecralara sürükleyecek bir sakarlığı vurgulamakla, siyasetçileri ve Avrupa''yı uyarmak istedi.
Uyarılan kişi, Fransa''nın 5 yıl için seçilen yeni cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy (Nikola Sarkozi)''dir. Profesörler, ama gerçek profesörler, Sarkozy''nin, Türkiye''nin Avrupalı değil Asyalı olduğu hakkında önceleri kullanılmamış gayri meşru bir iddiada bulunmasının, Avrupa Birliği için büyük tehlike oluşturacağını söylüyorlar. Türkler''in Avrupa''dan tamamen sürülüp Asya''ya atılması, asırlar boyu nice Hristiyan''ın muhayyilesini süsleyen bir hayaldir. Bizim Turancı''larımızın vaktiyle Kamçatka''nın da Turan''ın bir parçası olduğu kabîlinden iddialarına benziyor. Böyle saplantılar çok tehlikelidir. Trajik sonuçlara gidebilir. En açık misali Hitler''dir. Dünyayı kana buladıktan başka, Alman''lığın 1000 (bin) yılık kazanımı olan kocaman ülkelerin ebediyen kaybı ile neticelendi. Küsen, ama cidden küsen, Arvupa Birliği''ne sırt çeviren bir Türkiye''nin, AB için katrilyonlarca dolar kaybına ve umulmaz genişlikte çatışmalara zemin oluşturacağını gerçek fütürologlar tespit edebilirler. Birkaç ayrı senaryo verebilirim ki, Sarkozy bile okuduğu zaman tüyleri diken diken olur...
Kosova''nın bağımsızlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dışişleri Bakanı Ali Babacan''ın Kosova ziyareti ertelenince, Kosova''nın bağımsızlığının dalgalı bir evreye girdiği ortaya çıktı. Belli ki Türkiye, Kosova''nın vasîsi durumundaki Birleşmiş Milletler ile, Kosova''da asker bulunduran NATO''nun eğilimleri istikametinde davranacak. Bizim de Kosova''da birliğimiz var. Yüzde 95''ini kendilerinden ölesiye nefret eden Arnavutlar''ın oluşturduğu denize çıkışı bulunmayan bu küçük ülke için Sırbistan''ın pamuk ipliği ile olsa bile ilişkisini sürdürmek istemesi, Balkanlar''da yeniden büyük huzursuzluk çıkarabilir. Zira Arnavutlar kararlıdır. İstiklâl için Besa''ları vardır. 1913''ten beri 95 yıldır devam eden Sırp zulmüne, istibdadına, kıyımına, işgaline, hakaretine, küstahlığına razı olmayacaklardır. Yüzde 5 Sırplar''ı yüzde 95 Müslümanlar''a çoğunluk kılmak için Sırbistan, âdeti üzere, kesip biçmeye başlayınca, ABD havadan hadlerini bildirmişti. Sonra yönetim Birleşmiş Milletler ve NATO''ya verildi. Kosova''nın istiklâline karşıtlıkta Rusya baş çekiyor. Yalnız Slav dayanışması bakımından değil. Rusya Federasyonu, adı üzerinde konfederasyon hâlinde bir imparatorluktur. Büyük kısmı Ruslar''ı hiç sevmeyen ve otonomi ile yönetilen yüzde 20''nin üzerinde Gayri Ruslar''ın Moskova''dan ayrılma temâyülünden çekinmektedir. Tataristan Cumhuriyeti, Rusya''dan ayrılmak istiyor. Çeçenistan Cumhuriyeti bu uğurda kıyasıya savaşı göze aldı. Dağıstan Cumhuriyeti''nde Ruslar, Şeyh Şâmil''in kemiklerini sızlatıyorlar. Balkanlar ve hayli Orta Avrupa devleti, hattâ Avrupa dışı ülkeler, küçük milliyetlerin ayrışması ve küçük devletlerin doğmasından endişe ediyorlar. Onun için Birleşmiş Milletler''de Kosova''nın bağımsızlığı münakaşa konusu olacak.
Yoksa aynen Sırbistan gibi Ortodoks Sırplar''la meskûn ufacık Karadağ bağımsız, BM üyesi ve AB adayı olup da, Kosova''nın sol ayağının baş parmağından Belgrad''a bağlı kalmasındaki acayiplik ortadadır. Arnavutlar, kendilerine hiç iyi davranmayan, ana baba çocuk ve torunlarını toptan öldüren Sırplar''ın tutsağı olmak için yaratılmadı. Yunanistan''da, hele Makedonya''da da önemli Arnavut azınlığı var.
Gelişmeleri beklemek gerekiyor.
Acele edelim!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği müzakereleri ve gereken reformlar için hızımızı kestiğimiz görülüyor. Avrupa''nın şurasından burasından, şu veya bu politikacısından duyulan çarpık çurpuk lâfların hevesimizi kırdığı âşikârdır. Ancak AB konusu, Türk''ün medeniyet davasıdır. Atatürk''ün muasır medeniyyet seviyyesi buyurduğu kavramın tıpkısının aynısıdır. Bu kelimelerle ifade etmiştir.
AB üyeliği üstelik Türkiye''nin müktesep hakkıdır. 1950''den önce Menderes''in başlattığı temaslara 1960''tan hemen sonra, Menderes''in amansız muârızı İsmet Paşa imza koydu. Demek ki bir millî dava, millî hedef şeklinde algılanmıştır. Şu veya bu partinin isteği değildir.
Öyledir de, partilerimiz nice fırsatları es geçti. O kadar içimize kapanmıştık ki... Sonunda gafletimiz siyasî hamâkat derekesine ulaştı. Maalesef... Kaybımız muazzam oldu. Adalet ve Kalkınma Partisi, Millî Görüş denen ''Erbakanizm''in aksine, AB''ye dört elle sarıldı. Bu politikası, yüzde 47 millî oyla tasdik ve teşvik edildi. Binaenaleyh, Avrupa''da bazı münasebetsiz, mutaassıp, öngörüden mahrum kişilerin söyledikleri, iktidarın ve muhalefetin azmini kıramaz. 200 yıllık medeniyet davamızdır. Türk milliyetçiliğinin ulusalcılık denen dışarıya kapalı fraksiyonu sebebiyle bazı reformlarda elimiz tutuldu. Bu tutum sanıldığı gibi Türkiye''yi gül bahçesi hâline getirmedi. Bilakis, ikibin yıllık cihanşümûl Türk müsamaha (tesâmüh) zihniyetini, âtıl duruma düşürdü. Zaten gül bahçesi hevesi hiç makbûl değildir, fevkalâde zararlıdır. Hristiyan vakıflarına, malına mülküne, okuluna, kilisesine, papazına ve başpapazına, misyonerine ve kitabına karşıtlık oluştu. AB ile aramızı bozdu. Bizden de maddî manevî epey şey alıp götürdü. Çarpık ulusalcılık, sağlıklı ve çağdaş milliyetçiliğin antitezidir. Bu kusurumuzu hukukî birkaç düzenleme ile ortadan kaldıralım. Çok acele edelim.
Pakistan karıştı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Aralık, 2007
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Benazir Butto''nun katli, yeterli derecede karmaşık bulunan Pakistan''ı daha da karıştırdı. Pakistan hükûmeti önce Taliban''dan şüphelenip sonra sûikasdin el-Kaaide''nin tertibi olduğunu açıkladı ise de, el-Kaaide reddetti. Başta şüphesiz el-Kaaide, sonra Taliban gibi cihat yaptığı iddiasındaki "radikal dinci" örgütlerin eylemine benzer bir görüntü oluşuyor. Daha derinde İran, Rusya gibi bir devletin kışkırtması bile düşünülebilir. Benazir Butto''nun ABD''ye yakın politika izleyeceği tahmin edildiği için, Amerika''nın bu işe karışması ihtimali çok zayıftır.
Pakistan''da Butto karşıtlarının durumlarını da unutmamak lazım. 8 Ocak''ta yapılacak genel seçimlerin (ki artık ne zaman yapılacağı meçhuldür) favorisi Butto idi. Benazir Hanım, "radikal İslam"a bağlı terörün hakkından geleceğini söylemişti. Ilımlı Müslüman Navaz Şerif ise, seçimlerde başlıca rakibi idi. Üstelik Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref''le tam bir anlaşmaya varamadığı âşikârdı. Bazı sûikasdler, önceden öğrenildiği halde, açıklanmamıştır. Eylemin gerçekleşmesi, eylemi yapanlardan başkalarının da işine gelmiştir. En ünlü misal Sadrâzam ve Harbiye Nâzırı Mareşal Mahmûd Şevket Paşaya yapılan dış güçlerle bağlantılı bir kısım muhalefetin eseri ünlü sûikasddir ki (11 Haziran 1913), hükûmete geniş ölçüde katıldıkları halde İttihatçılar haber almışlar, fakat bu bahane ile muhalefeti ezmek için önlememişlerdi. Çifte sûikasd şekli de tarihte yaygın bir usuldür: İki sûikasd düzenlenir, ilki akim kalır, ikincisi sonuç verir. Benazir Butto''ya 8 yıl sonra Pakistan''a hoş geldin (!) sûikasdinde de yüz küsur kişi ölmüş hedef kurtulmuştu. İkincisi aman vermedi. Müşerref Pakistan''ı, büyük yardım aldığı ABD ve müttefiki İngiltere''den başka Rusya, Hindistan, Çin gibi devletlerle de iyi ilişkiler yürütmeye çabalıyordu. Taliban''la uğraşıyordu. İran rejimine imrenen küçük Şii gruplar sürekli eylemde idi. Pakistan ordusu, Asya''nın en güçlülerindendir. 60 yıldan beri son sözü söylemiştir. Asya''da Pakistan çok hassas bir dengeyi sağlar. Krize girmesi endişe vericidir.
Gerçek dostumuz Pakistan''a, Benazir Butto''nun ziyaından doğan büyük kaybı için samimi tâziyetlerimizi sunuyoruz. Türk milleti üzgündür.
.
.
.
.
.
|
| Bugün 273 ziyaretçi (3242 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|