 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.Latin Amerika'da Türk diasporası
Rahim Er
Rahim Er
Takip Et
rahim.er@tg.com.tr
13 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Dünyanın hemen her yöresinde savaşlar, işgaller, terör, isyan, darbe ve kargaşalar... devirler boyunca süregelmekte…
Yaşanan felaketin çapını, İlk ve İkinci Cihan Harbi’nde ölenlerin sayısı anlatmaya kâfidir. I. Dünya Harbi’nde 8 buçuk, II. Dünya Harbi’nde 85 milyon civarında insan öldü.
1950’de Kore Harbi oldu. BM kuvvetleri kayıp toplamı 600 binden fazladır. Asya’nın bu doğu ucunda bizim verdiğimiz şehîd sayısı 462’dir.
Vietnam Harbi, 1955-75 yılları arasında cereyan etti. İnanılır gibi değil ama 5 milyon civarında insan hayatını kaybetti.
27 Mayıs 1960’ta Türkiye’de İngiliz güdümlü olarak kanlı bir cunta darbesi yapıldı. Seçilmiş Hükûmet devrildi. Başvekil ve iki Bakan idam edildi.
12 Mart 1971’de ise bu defa Washington güdümlü bir darbe tezgâhlandı. Bazı sosyalist eylemciler idam edildi.
Humeyni, Şubat 1979’da Fransa başta olmak üzere Batı’dan aldığı destekle İran’da Şah Rıza Pehlevi’yi devirdi…
SSCB Aralık 1979’da Afganistan’ı işgal etti. İki yıl süren işgal, Sovyetler için sonun başlangıcı oldu.
12 Eylül 1980’de ise Pentagon destekli darbeyle Türkiye’de bir defa daha seçilmiş iktidar devrildi.
1991-95 arasında Sırp-Boşnak Savaşı yaşandı. Boşnaklar, Avrupa’nın ortasında Srebrenitsa’da soykırıma maruz kaldılar.
28 Şubat 1997’de apoletli kişiler, Siyon-Haçlı yönlendirmesiyle Türkiye’de yine seçilmiş iktidarı devirerek faşist bir dönem başlattılar.
2001’de ABD, Afganistan’ı işgal etti. Gerekçe olarak 11 Eylül’deki İkiz Kuleler Saldırısı gösterildi. 20 yıl süren işgalde Amerika 50 bin küsur, Afganistan 10 bin küsur kayıp verdi.
ABD ordusu,1990/91’deki ilk Körfez Harekâtı’ndan 10 yıl sonra 2003’te Irak’ı ikinci defa işgal etti. 1 milyon sivil katledildi.
Bu olup bitenlerden kurtulup yeni bir döneme geçme ümid edilirken bölgeye Okyanus ötesinden "Arap Baharı” adıyla eylemler ihraç edildi:
2010’da Tunus’ta başlayan "Arap Baharı”, sokak gösterileri sonucunda Tunus, Libya, Mısır, Yemen’de iktidarları değiştirdi. Bazı liderler katledildi. Nümayişler birçok bölgeye sıçradı. Sokak olayları, Mart 2011’de Suriye’de iç savaşa dönüştü.
28 Mayıs 2013’te İstanbul’da Gezi İsyanı başladı. Bayburt hariç bütün iller günlerce sarsıldı…
20 Şubat 2014’te Rusya-Ukrayna Savaşı çıktı.
15 Temmuz 2016’da FETÖ adlı örgütü vasıtasıyla Türkiye işgal ve darbe tehlikesi yaşadı.
7 Ekim 2023’te Gazze’de tarihin en vahşi insan kıyımlarından biri olan Siyonist Soykırım başladı…
Bu dünyanın çehresi şimdi 3 Ocak 2026 tarihinde ABD işgal güçlerinin Venezuela’nın başşehri Karakas’a girip seçilmiş Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşini sabaha karşı evlerinden kaçırıp New York’a getirmeleriyle yeni ve tehlikeli bir şekil almıştır.
Hadise, Maduro’nun devrilmesinden ibaret değildir. Trump, ABD’yi borç batağından kurtarmak ve böylece seçimleri de kazanmak için acilen petrol yataklarını, gaz vanalarını, yer altı servet imkânlarını ele geçirmek istemektedir. ABD’de Maduro Vak’asından sonra iki hamle daha geliştirildi. Tahran ağırlıklı olarak İran’da sokak hareketleri tahrik edildi. Eylemler tırmanıyor. Trump’ın diğer hedefi ise Grönland’ı bir şekilde ele geçirmektir…
Bütün bunlar yaşanırken arkasında Türkiye olan Suriye Devleti, SDG/YPG unsurlarını Halep’ten çıkardı. Burada dikkat çekici olan Türkiye Güvenlik Unsurlarının Halep’teki sivil ölümlerinden Kandil’i sorumlu tutmasıdır. "Çarpışın talimatı oradan geldi” denmekte. Diğer taraftan Doğu Fırat sıkıntı olarak devam ediyor. Bu itibarla hedef seçilen yerlere her ân harekât yapılabilir.
Türkiye, Maduro ve dost Venezuela halkının yanında olduğunu en açık şekilde ilân etti. Uzaktan yakına dikkat kesilmek mecburiyetindeyiz. Yakınımızda İsrail, vahşi bir şekilde soykırım yapmakta Somaliland’ı tanıyarak Gazze ahalisini buraya sürmeyi planlamaktadır. Keza, görüldüğü gibi ABD-İsrail ittifakı İran’da rejim değişikliği peşindedir. İran’ın çökmesi her haliyle Türkiye’yi alakadar eder. Güneyimizle doğumuzda bunlar yaşanırken Kuzeyimizde Ukrayna harcanmış ülke durumuna düşmüştür. Burada beklenmedik gelişmeler olabilir. Hatta NATO ve AB de dağılabilir.
Diğer yandan teknoloji mesafeleri, hudutları kaldırmıştır. Venezuela’yı uzak sayıp göz ardı edemeyiz!
1860’tan itibaren yarım asırdan fazla bir zaman Osmanlı Türkiye’sinden Latin Amerika’ya hicret eden teb’amız gayrimüslim ve müslim insanlara geldikleri Venezuela, Arjantin, Brezilya, Şili, Kolombiya, el Salvador, Dominik, Ekvador gibi memleketlerde Türkler anlamında el Turcos veya el Turco dendi. Devletimizin Pasaportunu taşıdıkları için onlara bu şekilde isim verilmişti. Bunların arasından ilerleyen zaman içinde 5 ayrı devlette cumhurbaşkanı, yazar ve kültür adamları çıktı. Dindaş yahut kültürdaşımız olan o günkü vatandaşlarımızın bugünkü torunları el Turco’ların bugünkü torunlarının Güney Amerika’daki sayısı 30 milyondan fazladır.
O hâlde Latin Amerika’da esaslı bir diaspora çalışması gerekir. Bu nüfus Venezuela kadardır.
Dünyanın yeni ve çok da hoş olmayan bir döneme girdiği bellidir. "Etrafımız ateş çemberi” sözü, gerçek olmuştur. Bu sebeple hem Devlet ve hem de Millet olarak çok dikkatli yaşamak, uyanık olmak, oyuna gelmemek, ihtilafa düşmemek, israftan kaçınmak mecburiyetindeyiz.
Dün olanlar, bugün de yarın da yaşanabilir…
.
Aileyi kurtarmak!..
Rahim Er
Rahim Er
Takip Et
rahim.er@tg.com.tr
20 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Fatih, Şehzadebaşı, Süleymaniye… gibi azametli Selâtin Câmilerini ayakta tutan, "fil ayağı" denen haşmetli sütunlardır. Cemiyet, millet ve devletimizi ayakta tutan da kutlu ailemizdir.
Aileyi ayakta tutan kadındır.
Çocuğun yetişmesinde büyük pay annenindir. Kadın, erkeğin eşi, çocukların anasıdır. Zor dönemlerin çözüm ortağıdır. Sözü, eğip-bükmeden doğruyu söyleyen dosttur. Sevgili Peygamberimizin -aleyhi’s selâm- "Cennet, anaların ayağının altındadır" hadis-i şerîfleri mâlûmdur.
Cemiyet ve millet hayatımızın her şeyi olan ailenin temeli, irfanımızın kerâmet izâfe ettiği nikâhtır. Cennetin rızasıyla kazanılacağı ana olmak, nikâhla başlar. Sünnet üzre nikâh kıyılırken çiftlere Peygamberimizle Hazret-i Hatice, Peygamberimizle Hazret-i Aişe, Hazret-i Ali ile Hazreti Fatıma arasındaki muhabbet benzeri güzel bir hayat dilenir. "Bir yastıkta kocayın" diye dua edilir. Gelin olarak bu yuvaya dâhil olan genç kız, önce sâdık bir eş ve ileride de fedakâr ana olur. İyi evlâdlar yetiştirir, günü gelince de onların mürüvvetlerini görür. Nene, nine, babaanne, anneanne olur ve kendi düğün gününden seneler ve seneler sonra tabutuna örtülmüş yaşmağıyla cennete yolcu edilir…
Bu hayat tarzı, özümüze has bu yaşama üslubu, milletçe İslâm Medeniyetinin şerefli bir mensubu olduğumuz on küsur asırdan bu yana böyleydi. Hâlen de her şeye rağmen böyle olmak için direnmeye devam ediyor. Î’lâ-yı Kelimetullahı şanlı burçlara yükselten bir imparatorluk kudretine bu aile zarafet, asalet ve sadakatiyle ulaştık. O çağlarda talak; boşanma, ayıplar ayıbı ve ar meselesiydi. Gelinlikle girilen evden kefenle çıkmak esas olduğundan zorluklara sabredilirdi. Bu faziletle aile dağılmaz çocuklar, perişan edilmezdi.
O devirlerde kanaatkâr ve sâde bir toplum idik. Elde birkaç diploma yoktu. Ama aile vardı, sevgi vardı, hürmet vardı, yuvayı yapan dişi kuştur düsturu değişmez bir kanun olarak hayattaydı, akrabalık, komşuluk azîz değerlerdi. Rehber eserlerde "nikâhsızlık, zinadır; zina, günah-ı kebâirdendir; büyük günahlardandır” diye yazardı. Şimdi de böyle yazar ama yazılanlar orada kalmakta. Sözünü ettiğimiz o billur gibi temiz hayatlarda bir erkekle bir kadının nikâhsız olarak aynı çatı altında, yaşaması ve bu harama "düzeyli beraberlik" denmesi akıl ve hayalden geçmezdi. Aile hayatımız, iftiharımız ve öbür milletlere karşı en bâriz farkımız, üstünlüğümüzdü…
Bir gün Paris’te bir politik ve sosyal yangın çıktı. Bu yangına "Fransız İhtilali" dendi. İhtilali, yıllar süren karanlık oda çalışmalarıyla masonlar hazırlamışlardı. Kirli serpintiler, bizim topraklarımızı da buldu. O vakitten sonra günbegün değerlerimizden uzaklaşma yaşıyoruz. Avrupa taklit edilmeye başlandı. Bu taklit ve özenmeye önce "Garplılaşma" sonra "Çağdaşlaşma" dendi. Îmân, ibâdet, ahlâk, medeniyet, örf-âdet, haslet ve iffet; yâni bizi biz yapan, kalblerde Allah ve Peygamber aşkını, cihâd cevherini yaşatan ne varsa içten ve dıştan saldırıya mârûz kaldı:
Fransız İhtilali’nin üzerinden yarım asır geçmişti ki 1839’da Tanzimat ilân edildi. Hayatımıza gazeteler, mecmualar, Batı döküntüsü romanlar girmeye başladı. Bu neşriyat, ağırlıklı olarak "dönme" denen dönmemişlerin elinde olacaktı. Bir zaman sonra basılı yayınları filmler takip etti. Yetişme yaşındaki kızları hedefe almışlardı. Onlar yârının anneleriydi. Yaptıkları türlü yayınlarla evlere dinamit lokumları yerleştirdiler. "Kafes arkasından kurtarıyoruz!" yalanıyla iffetler çar-çur edildi.
Derken şehirleştik, derken sanayi ile tanıştık, oradan elektronik hayata geçtik, internetle buluştuk, sosyal medya ile televizyonu arkada bıraktık, dijital dünyaya girmemiz gecikmedi, yapay zekâ, insanla yarışa başladı. Tevazuun yerini servet aldı. İki asra yakın bir zamanda çok şey değişmiş, çok inkılab ve farklılıklar yaşanmıştı. Lakin ortada buruk bir yalnızlık vardı. Akrabalık, komşuluk, sadakat, merhamet… gibi hasletler hızla aşınıyordu. Herkes diplomalı, çok kimse yüksek lisanslı veya doktora sahibiydi ama evlenmeler ihmale uğruyordu. Cemiyetimiz, "çekirdek aile" denilen bir yanlışa yakalanmıştı. Orada da kalınmadı, ayıplar ayıbı boşanma bir sosyal illet olarak kapıları çalar oldu. Dedelerimizle ninelerimizde, ana-babalarımızda 60 senelere varan hayat arkadaşlıkları, 60 günde bitiyordu…
Batı rüzgârıyla gelen yozlaşma süreci, en nihâyet zinanın önce kanunen suç olmaktan çıkarılmasına ve sonunda "düzeyli birlikteliğin" de sanki aile hayatıymış gibi kabulüne kadar geldi. Ülke, uyuşturucu müptelası ünlü şımarıklarla doldu. Harflerle ifade edilen sapkınlıklar ise lanetli kavim taşkınlıklarının hayâsız devamı… TV’lerin kadın programlarında eşi, kendisini ve birkaç çocuğunu bırakarak başka bir kişiye giden karısını geri dönmesi için çağıran kocalar bile görülmekte.
Bugün kızlarımız, maalesef tehlikede. Yozlaşma dehşet verici çapta. Havalar ısınınca cadde ve meydanlar plaja dönüyor. Kızlarımız tehlikede olunca ana olmak da tehlikeye sürükleniyor. Bu manzarada cemiyet, millet ve devlet de tehlikede demektir.
Bütün bu hâllere bir de geç evlenme, tek çocuk, erken boşanma durumu eklenince şu gerçeği haber vermek zorundayız:
-Aile çöküyor!!!..
Aile çökerse; bir zaman sonra devlet yıkılır.
Ne Fatih, ne Süleymaniye ve ne de diğer muhteşem câmilerimiz, kubbeyi tutan “fil ayakları” çöktüğünde ayakta kalabilir…
Devletin bir numaralı önceliği ve gündemi aileyi kurtarmaktır...
.
Manevi çöküntü!..
Rahim Er
Rahim Er
Takip Et
rahim.er@tg.com.tr
27 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Bu acı ve korkutan gerçeği bir kere daha dile getirmeliyiz:
Farklı bir terörle başımız dertte… Çocuklar, gençler ve neticede aile tehlikede. Aile tehlikede olunca da hâliyle devlet bekamız ve millet varlığımız tehlikede!
Hemen her gün gazetelerin ilk sayfaları, TV’ler, sosyal medya, felâket haberleriyle dolu. Her türlü vahşetiyle cinayet, zina, fuhuş, kumar, sanal kumar, uyuşturucu, dolandırıcılık, sahtekârlık ve ilâhî nizâmın yasakladığı daha ne varsa almış başını gidiyor…
Bu suçlar, bu haram ve günahlar, artarak devam etmekte:
Uzmanların açıklamasına göre sanal kumar bağımlılığı denen kumara müptela olma ve uyuşturucuya müptela olma esrar, eroin, kokain vs.ye müptela olma yaşı, ilkokul çocuklarına kadar inmiş durumda. Dijital kumar, çocukların parmak uçlarında.
Vaziyet bu olunca şu konuya da mutlaka temas gerekir. Ergenlik bölgeye, iklime, cinsiyete ve kişiye göre değişmesine rağmen mâdemki kanun, rüşd yaşını, ergen olmayı, mevzuatla düzenleyip 18 yaşın ikmalini esas alıyor ve bu yaşın altındakileri çocuk kabul ediyor… öyle ise sosyal medyaya, internete, siber âleme girme yaşı da 15 vs. değil 18’in tamamlanmasıyla mümkün olmalıdır…
Medya, spor, film sektörü gibi alanlarda bir şekilde şöhret olmuşlarla nasılsa bir yere gelebilmiş fırsatçılar bu kumar ve uyuşturucuda başı çekmekteler.
Ahlâkın yerlerde sürünmesinden dolayı içine düşülen nefsâni esâret ise insafsızca cinâyetler işletebilmekte. O kadar ki artık, boğarak veya kafa keserek bir hayata kıyabilmekteler. Bu suç, sözde insanın canavar hâlidir. Dün "sensiz yaşayamam" dediği kimseyi, bugün böylesi bir akıbete uğratabilmekteler.
Şöhret-servet-şehvet üçlemesi, bütün zamanların bıçaksırtı değişmezidir…
Bu kirli ve yıkıcı gündemde, vahim manzarada ebeveynin, öğretmenin, imâmın, muhtarın, işverenin, medyanın, dizi filmlerin, kanaat önderinin vs. elbette mes’uliyeti var:
Ama… asıl sorumlu, her dönemiyle siyâsî irade, devlettir.
Bakınız, adı 4 harfle ifade edilen Sodom-Gomore neslinin propagandasını yapmak, 24 devlet tarafından yasaklanmıştır. 193 devletten sadece 24’ünün bu hassasiyeti göstermesi çok düşündürücü. 24 devlet ise vatandaşını korumanın hakkını verdiği için tebrike layıktır. Türkiye’nin bu 24 devlet arasında olmamasının ise izah edilir tarafı olamaz. Sadece orada değil, şunda da mâzeret gösterilemez.
O nedir?
Zinanın TCK’da suç sayılmaktan çıkarılması!
Mahkemeler bağımsızdır, öyle de olmalıdır ama bir mahkeme de isabetsiz bir kararla devlete-millete-istikbâlimize zarar vermemelidir:
Yüce Allah, zinayı, ağır, büyük suç saymıştır. Kur’ân-ı kerîm bunu şeksiz ve şüphesiz haber vermekte. Sevgili Peygamberimiz -aleyhi’s selâm- haber vermekte. Büyük İslâm âlimleri, 15 asırdır haber vermektedir. Zina, büyük suçtur ve cezası ağırdır.
Allahü teâlânın vaz ettiği, koyduğu ve Peygamberimiz ve Peygamberlerin tebliğ buyurdukları bu kanunlar kanunu şeriatın mutlak hükmünü, kim, nasıl değiştirebilir veya yürürlükten kaldırır?
Bu mümkün değildir.
Netice çatışma kültürüdür.
Böyle bir karar ve uygulamanın laiklik veya başka bir ideoloji adına savunulur tarafı olamaz. Unutmamalı ki mahkemeler, hüküm verirken cümleye "Türk milleti adına" diye başlarlar. Verilen karar, milletin vicdanının mahsulü, kabulünün tasvibi olmalıdır.
Gerçek bu iken AYM’nin şu tasarruflarıyla zina, mevzuatta suç olmaktan çıkarılmıştır:
Hâlâ üzerinden 27 Mayıs cunta zorbalığının vesâyetini atamamış o günkü AYM-Anayasa Mahkemesi, 23.09.1996 tarihinde verdiği bir kararla TCK-Türk Ceza Kanunu’nun 441. Maddesini Ana-Yasa’nın 10. Maddesine aykırı bularak iptal etti. Aynı Mahkeme, 23.07.1998’de de zina eden kadınlar ve kadının evli olduğunu bilerek zina eden erkeklerle alâkalı olarak da TCK’nın 440. Maddesini iptal etti. AYM, ayrı yaşayan çiftlerle ilgili çiftlerin zinasını suç sayan TCK 442. Maddesini de 13.07.1999’da iptal etti!
Oysa; yönetim değişikliğinden sonra şer’i hükümlerden ayrılma olsa bile 1926’da İtalya’dan iktibas edilen ceza kanununda zina, suç sayılmaktaydı. İslâm külliyatı, zaten suç saymaktaydı ve saymaktadır.
Buna rağmen:
İslâmî hayat bakımından 15 asır sonra, Cumhuriyet rejiminde de 1926’dan 70 sene sonra zina, suç sayılmaz oldu.
28 Şubat dönemlerindeki Cumhuriyet Mitingleri adlı gösteriler gibi aynı laikçi zihniyet mensupları, zinanın TCK’dan çıkarılması için de hayli miting tertiplediler.
Maalesef dedikleri oldu.
İktidar, 2004’te zinayı yeniden suç sayarak TCK’ya dahil etmeye teşebbüs ettiyse de o günlerde pek revaçta olan AB’ye girme isteği, buna engel oldu.
Sonuç:
Maddî kalkınma, gâyet iyi gitmekte.
Mânevî hayat ise çöküntü ve çürüyüşte.
Her işten ve her şeyden evvel ele alınması gereken, bu büyük tehlikeyi, bu saklı terörü yok etmektir...
.
Düşüş
Rahim Er
Rahim Er
Takip Et
rahim.er@tg.com.tr
31 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Tarihçiler, 6,5 asır ömür süren ve bu sürenin üçte ikisinde dünyaya hükmeden Osmanlı Devleti’nin duraklama ve gerileme dönemleriyle sahneden çekilme sebeplerini izâh ederken 3 kıtada alabildiğine genişlemesini ve merkezden buraları çekip-çevirme zorluğunu da sayarlar…
Kaldı ki Devlet-i Aliyye, adaletle hükmediyordu. “Cihan Devleti” mertebesine yükselmesinde icraatlarında adalet sahibi olmasının birinci derecede payı vardır.
Osmanlı, 20. Asrın ilk çeyreğinde emperyalist devletler ve onların taşeronları üstüne üstüne geldiğinde vatanı onlara terk etmedi. 7 cephede 7 düvelle vuruşa vuruşa hesaplaştı. Bu uzun ve ağır mücadelenin neticesinde yönetim şekli ve Devletin adı değişti ama varlığı devam etti ve devam gidiyor. Böylece Devlet-i Ebed Müddet üst kimliği korunmuş oldu…
ABD, bugün doğrudan veya üsleriyle hemen bütün dünyaya yayılmış vaziyette. Bu cephesiyle Osmanlı-ABD karşılaştırması yapılabilir…
ABD, Soğuk Savaş döneminde farklı coğrafyalara Sovyet yayılmacılığıyla komünizm tehlikesini önleme maksadıyla gelen bir dost olarak kendini ifade ediyordu. Şimdilerdeyse oraları ele geçirme gayesiyle güç gösterisi yapmakta. Bu durum, 2000’lerden itibaren böyle olmaya başladı. Çünkü şimdi artık tek kutup vardı; o da kendisiydi. Bu bir hastalıksa o hastalık Donald Trump’la birlikte ve bilhassa ikinci döneminde ağırlaştı. Trump’ın ikinci döneminde Amerika’nın itibar kaybı büyüdü.
ABD, Venezuela, Küba, Rusya, Çin ve İran’la kavgalı veya kavgaya sürüklenmek üzere. Washington, bu kadar devlet, millet ve cephede mücadele edemez. Devrinin Süper Gücü Osmanlının olmazsa olmaz değeri Î’lâyı Kelimetullah idi. Kendini hâlâ süper güç sanan Amerika’nın değeri ise yer altı ve yer üstü servetlerdir.
Amerikan vatandaşları, bir milletin ferdleri değildir. Bir devletin mensuplarıdır Amerika’da millet birliği değil, hatta ideoloji birliği de değil, menfaat ortaklığı vardır.
Osmanlı âdil bir Cihan Devletiydi. ABD’nin öyle bir derdi yok. Çünkü öyle bir geleneği olmadı. O, çıkarlar peşinde. Gelsin, kazanılsın da nasıl olursa olsun. Kızılderili soykırımındaki mantık sürüp gelmektedir. Hedefe aldığı devlete ihtarı şu oluyor:
-Ya otur, önündeki evrakı imzala veya topraklarını işgal ederim!!!
Böylesi fütursuzluklar, sokakta yapılınca adı, “mafya” oluyor, devletler yapınca “süper güç” deniyor! Bu yapılan, tarihe kötü miras bırakmaktır. Donald Trump, devletini maceraya sürüklüyor.
ABD, bu usul ve üslupla uzun vâdede kaybeder:
Kızılordusu olan SSCB, serçe kadar Afganistan’a dayanamadı ve dağıldı. Soykırımcı İsrail, kuş kadar Gazze önünde çâresiz kaldı. ABD de ummadığı bir zamanda aynı akıbete uğrayabilir. Nitekim yirminci asırdan bugüne; Vietnam’dan Irak’a bütün çıkarma ve çarpışmaları kayıptır. Kore’de Mehmetçik olmasaydı hâli hiç de iyi olmazdı…
İster devlet, ister şirket, isterse şahıs olsun… sahip olduğu kuvveti, emânet değil de kendine bahşedilmiş imtiyaz sanan, haddi aşmış olur, İlâhî iradeyi rahatsız eder ve sonuçta olan olur ve serçe, fili devirir!..
Kur’ân-ı kerîmin İbrahim Suresi 47. Âyetinde meâlen buyurduğu gözler önündedir:
-Hiç şüphesiz Allah, her şeyin mutlak sahibidir ve zalimlerden intikam alıcıdır…
Trump’ın güç zehirlenmesi yaşadığı düşünülebilir:
Bazı tarihçiler, Osmanlının aslında en güçlü olduğu Kanuni Sultan Süleyman zamanında gerilemeye başladığını; ancak, devlet, kuvvetli olduğu için bunun bir anda fark edilemediğini söylerler…
Bu tezin gerekçesi vardır:
Bir çınarda gövdeye girmiş kurdun verdiği ziyan hemen fark edilmez. Bir kimse Washington, DC’de yaşamaya başlarsa çok geçmeden Amerika’nın yaldızlarının dökülmekte olduğunu fark edebilir…
ABD, inişe geçmiştir!
Tarihçi ve sosyolog Muhammed bin Haldun el-Hadramî, içtimâi kanunu haber vermektedir:
-Devletler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölür.
Bugün ABD’nin 39 trilyon dolar dış borcu var. AB ile 250 milyar dolar, Çin’le 350 milyar dolar ticaret açığı bulunmakta. Bunlara bir de maliyeti ağır savaş harcamaları dâhil olursa bu devleti iyi günler beklemiyor demektir.
SSCB’nin dağılması, dünyaya kötü aksetmedi, fakat ABD’nin dağılması, çok farklı sonuçlar doğurabilir. En evvel iç savaşa yol açar.
O hâlde soru şudur:
-Biz, bunları düşünebiliyor ve görebiliyorsak, ülkedeki sistemi işleten Derin Amerika, gidişatı görmüyor mu?
-Görmemesi mümkün mü?
O zaman, bir soru daha gelir:
-Vaziyet bu ise Derin Amerika, gereğini yaparak ABD’yi mâcerâya sürükleyen adamı harcamaz mı?
Önce şunun cevabını vermeli:
-Derin Amerika’nın bileşenleri nelerdir?
-Küreselci finansçılar, muhafazakârlar, silah endüstrisi ve askerler.
Her bir başlık, ayrı ayrı açılıp üzerine konuşulabilir…
Şu kadarını söyleyebiliriz:
-Günümüz Amerika’sı, 1960’lar Amerika’sı değildir. Bu sebeple Trump’a John F. Kennedy’nin âkıbeti takdir edilmez. Richard Nixson’ın Watergate Skandalı benzeri itibarsızlaştırma hamlelerini düşünmeleri çok daha mümkün. Nitekim, Trump’ın adli sicil kaydı, karmaşık ve kabarıktır. Derin Amerika, ara seçimlerde Trump’ı zapturapt altına alacak tedbirleri gerçekleştirebilir.
Amerika’nın hakîkatle yüzleşmesi, hakîkati kabullenmesi, zamanın aleyhine işlediğini fark etmesi kolay değil. Ama kolay da olsa zor da olsa durum böyledir. Bu büyük şirketler devletinde dolar, karşılığı hazinede olmayan paradır.
Bütün bu vakıalar, iktidarda karar mercii vazifesi yapan Başkanın ruh hâline tesir ediyor olsa gerektir. Hâlbuki iç katliam ve bazı haksızlıklardan, Siyonist İsrail’in desteklenmesinden dolayı bazı Amerikan şehirlerinde büyük çaplı gösteriler olmaktadır.
Trump, ülkede türlü iç kargaşa ve huzursuzluk yaşanırken kalkar çılgın bir kararla İran veya Küba gibi bir memlekete girerse vahim hata işlemiş olur.
Silah, her şey değildir.
.
İsrail de silahsızlandırılmalı!
Rahim Er
Rahim Er
Takip Et
rahim.er@tg.com.tr
03 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, ABD ve bazı devletlerin araya girmesiyle 10 Ekim 2025’te Filistin; Hamas ile İsrail arasında ateşkes andlaşması yapıldı. Bu andlaşmaya göre Hamas, silah bırakacak, İsrail de artık öldürmeyecekti. Ayrıca; İsrail, Refah Sınır Kapısı’ndan günde 6 yüz insanî yardım tırının girmesine engel olmayacaktı…
Filistin Millî Kuvvetleri olan Hamas, andlaşma şartlarına aynen riayet etti. İsrail ise ayak sürüdü, hiçbir şarta riayet etmedi. Sivil katliamına, binaları yıkmaya, bebek ve çocukları aç ve soğukta kalmaya zorlayarak öldürmeye devam etti.
Bu sonuçta andlaşmanın noksanlığının da büyük payı vardır. Mevzubahis Barış Andlaşması, Hamas’ı silah bırakmaya zorluyorsa İsrail de buna zorlanmalıydı. Savaşan taraflardan birinin elinden silahını alıp diğerine dokunmamak bir tarafı diğerine teslim etmek olur… Bu teze "fakat İsrail devlet!" diyen çıkacaktır. Filistin de devlet! Lakin gadre uğramış, talihsiz bir devlet!
Gelinen günde İsrail bile öldürdüğü Gazzeli sayısını saklamıyor. 72 bine yakın insanı katlettiğini itiraf ediyor. Gerçek sayı elbette daha fazla. Enkazların altında kaç ölü olduğu henüz belli değil. Ekim 2023’ten bu tarafa ölü sayısının ortalama olarak 100 bin olduğu söylenebilir. Bir bu kadar da yaralı vardır.
Türkiye başta olmak üzere Filistin’e dost devletlerin ve dünya halklarının baskıları ve Washington’un da bu yöndeki ısrarları neticesi İsrail, bir-iki gündür Refah Sınır Kapısı’nın açılmasına rıza gösterir gibi olsa da yine her türlü zorluğu çıkarmakta…
Hikâyenin şu tarafı gözden kaçmamalı:
Ateşkes yapıldığı, İsrail bildiğini okumaya devam ettiği, bebek ve çocukların açlıktan, ilaçsızlıktan soğuktan… öldüğü o kargaşa ve keyfîlik ortamında Trump’ın emrivakisiyle bir Gazze Barış Kurulu teşkili gündeme geldi:
Donald Trump, kendisini bu Barış Kurulu’nun Kurucu Başkanı ilân etti. Türkiye dâhil bazı ülkelerin Devlet Başkanlarına da Kurucu Başkan Yardımcılığı teklifini götürdü. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, BM şartları dışına çıkıldığına inandığından teklifi geri çevirdi.
Trump kurgusuna göre ikili bir yapılanma söz konusu:
Başkanlık ve İcra Kurulu.
İcra Kurulu Başkanı eski bir Filistinli Bakan Yardımcısı Ali Şaath olacaktır. Trump, Türkiye başta olmak üzere bazı devletlerin Dışişleri Bakanlarının da icra kurulunda yer almalarını arzu etmektedir.
Vaziyet şöyle şekilleniyor:
Gazze’de adı konmadık bir idare kurulmakta. Donald Trump, bu idarede devlet reisi, teklif götürdüğü devletlerin başkanları da yardımcı olmaktalar.
İcra Kurulu ise fiilen yürütme organı yâni Hükûmet olmaktadır. Hükûmette teklif götürülen ülkelerin Dışişleri Bakanları, istihbaratçıları vs. yer alacaklar.
Bu çalışmaya şöyle de bakılabilir:
ABD Başkanı Trump, ülkesinde Başkan olduğu gibi Gazze’de de Başkan olmaktadır. Diğer Başkanlar ise memleketlerinde Başkan, Gazze’de Kurucu Başkan Yardımcısı olacaklar. Dışişleri Bakanları ise ülkelerindeki ünvanla birlikte Gazze’deki Barış Kurulunda sadece Bakan olmaktalar. Resmen böyle bir tasnif olmasa da manzara böyle…
Donald Trump’ın 2023 sonlarında yaptığı açıklama hatırlardadır. Halkı, yâni 2 buçuk milyon insanı Sina, Afrika ve Endonezya gibi yerlere göndereceğini ve Gazze’yi Rio benzeri bir sayfiye ve eğlence şehri yapacağını söylemişti.
Bu fikri terk ettiği söylenemez:
Daha iki-üç hafta evvel Soykırımcı İsrail, Somalili ayrılıkçıların elindeki Somaliland’ı devlet olarak tanıyarak Gazze nüfusunu buraya sürme teşebbüsünde bulunmuştu…
Biz Türklerin devlet hayatımızda acı tebessüm sebebi bir tarafımız vardır. Cephede arslanlar gibi dövüşürüz. Günü gelip de sulh ve müzakere masası kurulunca haklı olduğumuz, üstelik galip de olduğumuz hâlde ne yazık ki kaybeden yahut hakkımızı layıkıyla alamayan taraf oluruz.
Buna sebep olarak, o dönemlerde diplomaside bu kadar güçlü olmadığımız gösterilebilir. Bu hatırlatmaya yanlış denemese de sebep, büsbütün bu değildir.
Onun için Ankara, asla ve asla mevzubahis kurgudaki hesabîliği gözden kaçırmamalı. Eğer maksat, Gazze’yi kurtarmaksa mülkün sahibi nerede? Gazze netice itibarıyla Filistin’in bir şehridir. Filistin’i 157 devlet tanımaktadır. 157 devletin tanıdığı bir devleti Gözlemci Üyeliğe mahkûm etmekse bir BM ayıbıdır. Filistin’in Devlet Başkanı, Başbakanı, Bakanları var. Ama Gazze Barış Kurulu tesis edilirken kimsenin görüşü alınmadı. Onlara haber de verilmedi. "Batı Şeria ile Gazze toprak bütünlüğüne kavuşturulacak. Doğu Kudüs, Filistin’in başşehri olacak. İki eşit devlet yan yana yaşayacak!" sözü hiç edilmedi.
Okuduğumuz o ki türlü taktiklerle Gazze, ana gövdeden koparılmak isteniyor. Gazzeliler zaman içinde şuraya-buraya gönderilecek ve Filistin Gazzesiz, Gazze ahalisiz bırakılacak ve tapusu İsrail’e verilecektir!!!...
Kumarhane ve eğlence merkezi olmuş bir Gazze, şehîdlerin kemiklerini sızlatır.
Ankara, aman sakın ola ki böyle bir oyuna gelmemeli, pembe bir tuzağa düşmemeli.
Hariciyemizin şu gelişen olaya bir de bu senaryo ile bakmasını temenni ederiz.
Gazze’nin harcanmasına izin vermediğimiz gibi Cumhurbaşkanımız ve Dışişleri Bakanımızın yarın sıkıntılı bir duruma düşmemeleri için de yüksek basiret ve ferasetimiz eksik olmamalı…
Gazze, bizim millî dâvâmızdır.
İlk günden beri dediğimiz gibi Ankara’nın savunması Gazze’den geçer.
Şunu haber vermeliyiz:
Vatandaş, İspanya’yı takdir ediyor.
Afet!
Rahim Er
Rahim Er
Takip Et
rahim.er@tg.com.tr
07 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Çocukluğumuzda çokça konuşulan deprem, 1939 Erzincan zelzelesiydi. Vatan coğrafyamız, önceki asırlarda meydana gelmiş ve can, mal, bina olarak hayli yıkıma yol açmış çok deprem yaşamıştır. 20. Asra damgasını vuransa Erzincan Zelzelesidir. Bu deprem, 27 Aralık 1939 gecesi saat 01.57’de meydana geldi. Erzincan merkezli olan ve 7,9 büyüklüğünde yaşanan afette 32 bin 968 kişi hayatını kaybetti…
Erzincan Zelzelesini, halkın sohbet gündeminden 1999 İzmit Depremi düşürdü. Marmara Depremi de denen bu afet, Gölcük merkezli olarak 17 Ağustos 1999 gecesi saat 03.02’de meydana geldi. 8 ilde hissedildi. 7,4 büyüklüğündeydi. Arzın kükremesi, yalnızca 45 saniye sürdü ama o kısacık zaman, bize asırlar gibi geldi. 8 il toplamında 17 bin 480 kişi hayatını kaybetti. Bundan böyle Marmara Depremi halkın sohbetindeydi.
6 Şubat Depremine gelince:
Pazarcık ve Elbistan merkezli olarak iki defa yaşandı. İlki saat 04.17’de oldu. 7,8 büyüklüğündeydi. 1 dakika 40 saniye sürdü. İkincisi saat 13.24’te meydana geldi. 45 saniye devam etti. Adı geçen yer kıpraşması, 350 bin km2’yi içine alan 11 şehrimizde yaşandı. Hemen hemen Türkiye’nin yarısı kadar bir saha. Zelzele Mısır’a kadar hissedildi. Bu afette 53 bin 537 kayıp verdik. İç harp hâlindeki Suriye’de ise 5 şehirde yaşandı. Buradaki kaybımız da 8 bin 476 kişidir…
6 Şubat Depreminin ardından afetzede illerimizi ziyarete gittik. Bâzı vilayetlerimiz, kelimenin tam mânâsıyla enkaza dönmüşlerdi. Bir yıl sonra gittiğimizde hayli ilerleme vardı. 2025’teki ziyaretimizde ise yenilenmiş beldeler, güzel eserler, memnun vatandaşlarla karşılaştık.
6 Şubat Afeti, ülkemiz için son asırların en büyük felaketi oldu. Can, mal, mesken kayıp ve yıkımıyla Erzincan ve Marmara afetlerinden fazla ziyan meydana gelmişti.
Marmara Depremi, Erzincan Zelzelesini sohbet gündemlerinden düşürdüğü gibi 6 Şubat Afeti de onların her ikisini arkada bıraktı.
6 Şubat’la TOKİ, rüştünü ispat etti. Önceleri “acaba?” diye bakılan TOKİ Konutlarında çatlama bile olmadığını vatandaş, El Aziz’de gördü. Böylece Devlet ve Millet olarak gözümüzün önündeki bir değeri âdeta yeniden keşfettik. Turgut Özal’ın vatandaşı ev sahibi yapmak maksadıyla Başbakanken başlattığı TOKİ, 6 Şubat Afetine kadar mahcup ve mütevazı bir şekilde sessiz-sedasız işine bakıyor ve fakat çok da rağbet görmüyordu. O’nun değeri bu afetle bilindi. Şimdi en parlak kurumlarımızdan biri. Çok hayrlı işe imza atmakta ve çok dua almakta.
Erzincan Zelzelesinin acılarına dair büyüklerimizden duyduğumuz hatıralar, şimdi bizim için hayli uzaklardalar. Marmara yahut İzmit Depremini Fatih’te bizzat yaşadık. O geceyi anlatmaya çalışmak, felâketi resmetmeye kalkışmak kadar zordur. 1999’un hüzün veren bir tarafı ise şudur. O gece Marmara bölgesi beşik gibi sallanmış, felaket karabasan gibi milletin üstüne çökmüşken Ankara’da Hükûmet; Başbakan, Bakanlar, İstanbul bir tarafa Adapazarı’na kadar bile gelememişlerdi. Telefon irtibatı kurulamıyordu. Gelmemişlerdi, kurulmamıştı demiyoruz. O tarihlerde afete hazırlıklı da dayanıklı da değildik. 1 milyon dolar borç için Türkiye Cumhuriyeti’nin Bakanı, Lüksemburg adlı ufacık devletin kapısında beklediği çekingenlik ve muhtaçlık yıllarıydı.
Tarihten bu yana… Erzincan’dan Marmara’dan 6 Şubat’a kadar zelzele, yangın ve her çeşit afette kayıp verdiğimiz din kardeşlerimize rahmetler diliyoruz. Onlar, akidemiz gereği, şehiddir. Marmara ve 6 Şubat Afetlerinin yaralılarına da şifalar dileriz.
Şahısların da ailelerin de milletlerin de başına trafik kazasından, kasırgaya, sele, zelzeleye, yangına, çığa, salgın hastalıklara kadar afetler gelebilir.
Eğer ortada Devlet varsa, Devlette vatandaşa kulak veren sorumlular varsa bu ziyanlar, bir şekilde aşılır. Böylesi hazin vakitlerde afetzedenin “kimsem yok”, “sahipsizim” duygusuna kapılması zelzeleden daha az sarsıcı değildir.
2025’te 6 Şubat afetzedesi olan illerimize gittiğimizde vatandaşlarımızı güler yüzlü ve şükürlü gördük. Bir kısmı evlerine, iş yerlerine kavuşmuşlardı. Diğerleri sıralarını bekliyorlardı. Herkesin ağzında “Allah, Devlete zeval vermesin!” duası tekrarlanıyordu. Devlet adamlarına emeği geçenlere kalbden “Allah, râzı olsun!” diyorlardı.
Üstelik 6 Şubat zelzelesi, 11 Mart 2020’de başlayan ve 102 bin 174 insanın ölmesine sebep olan Covid-19 felaketinin bitme noktasına geldiği 2001 ortalarından kısa sayılacak bir zaman sonra meydana gelmişti. Hâl bu iken, bir koca ülke büyüklüğündeki alanda felakete karşı savaş vermekte idare, yüz ağartıcı bir muvaffakiyet gösterdi.
Şahit olarak naklettiğimiz gibi netice memnuniyet vericidir. Daha kıymetli olansa felaket gelmeden evvel onu önlemektir. Yurdumuzun fay; kırık hatlar bölgesinde olduğu herkesçe bilinir. Buna rağmen bir asırdan bu yana yaşadığımız binaların vaziyeti gözler önündedir:
İstanbul, demek Suriçi yani Fatih demektir. Gelin görün ki sur-içi eciş-bücüş, çürük binalarla dolu. Hemen her apartmanın üstünde kaçak kat veya katlar var.
Bir musibet, bin nasihatten evlâdır:
Yaşanmış musibetlerden ibret alarak yeni binaları buna göre inşa etmeli, dönüşümleri de ahlâkıyla yapmalıdır. Şiddetli bir rüzgârda savrulacak gibi olan bir bina yer sarsıntısında hemen kapaklanır.
.
MHP, bekamızın teminatıdır!..
Rahim Er
Rahim Er
Takip Et
rahim.er@tg.com.tr
10 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Milliyetçi Hareket Partisi, 57 yaşında.
Dünya durdukça var olsun inşallah.
O’nu yalnızca bir siyâsî parti olarak görmek yanlıştır:
MHP, bir fikir, gönül ve dâvâ hareketidir. Mâzi-gün-istikbâl arası köprüdür. Sağlam ve doğru imâna sahiptir. Devlet-i Ebed Müddet gâyesiyle yerli ve millîdir…
Bu partimizin tarihi, Alpaslan Türkeş’in 1965’te CKMP’ye üye ve ardından genel başkan olma yılına dayanır. 8-9 Şubat 1969’da CKMP genel kongresi tertiplenmişti. Bu kongrede Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin ismi, Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirildi. Kısaltması MHP ve amblemi 3 hilal oldu. Adana Spor ve Sergi Sarayındaki bu toplantıda lise 2. sınıf talebesi olarak biz de tarihe şahidlik yapmıştık. 1 yıl önce, 1968’de de Başbuğ Türkeş’in Adana’da Pehlivan Palas Otelinin Balkonundan halka hitap ettiği mitingde kendisiyle ilk defa el sıkışmıştık. Son el sıkışmamız ise 1976 sonlarında Aşkâbad’dan Türkiye’ye gelmekte olan bir uçak yolculuğumuzda olmuştu…
MHP’nin 55 yaşına girmesi münasebetiyle kaleme aldığımız "Çınar 55 Yaşında" adlı makalemiz, 10 Şubat 2024 tarihinde Türkiye gazetesinde yayınlandı. Yazının, sütunumuzda çıktığı gün, MHP Lideri, muhterem Devlet Bahçeli, bizi arama nezâketinde bulundular. O gün dedikleri, yazdıklarımızı teyid mahiyetindeydi. Bu sebeple geleceğe intikal ettirmemiz gerektiği kanaatindeyiz.
Sn. Bahçeli, şöyle söylemişti:
-MHP’nin yarım asrını, maharetle bir sütuna sığdırmışsınız...
MHP, Başbuğ Alparslan Türkeş liderliğinde kurulurken aynı zamanda "Ülkü Ocakları" adıyla bir gençlik teşkilatı da inşâ edildi…
1968-1980 arası, Türkiye’nin SSCB işgal tehdidini çok sancılı biçimde yaşadığı kargaşa, dehşet ve şiddet dolu yıllardır. Yurdumuz, o yıllarda bir kızıl komünist işgale mâruz kalmadıysa bu caydırıcılıkta MHP ve O’nun çelik gibi sağlam gençlik damarı Ülkü Ocakları’nın çok büyük ve hakkı ödenmez payı vardır. Din, millet ve vatan uğruna verilen binlerce fidan gibi şehîdi unutmak vefâsızlık olur. MHP ve Ülkü Ocakları, bugün de aynı niyet, azim ve gâye ile yoluna devam etmektedir.
Başbuğun 04 Nisan 1997’de Hakkın rahmetine kavuşmasından sonra MHP Genel Başkanlığına muhterem Devlet Bahçeli seçildi.
Sn. Bahçeli, hep vakar, aklıselim, soğukkanlılık ve mes’uliyyet düşünce ve hissiyle hareket etti. Türk Milletinin, Türk Dünyasının ve İslâm Ümmetinin menfaatini her şeyin önünde tuttu. Hizmette geçen yılları, O’nun Başbuğ’un hayr’ül halefi olduğunun isbatıdır…
Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ın Türkiye’nin iç tahkimini gerçekleştirme zaruretine dair yaptığı konuşma üzerine Sn. Bahçeli, örgüt kurucusuna çağrı yaparak iç tahkim fikrine sahip çıktı. Böylece Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge’nin yolu açıldı ve hadise, 8 Aralık 2024 Tarihli Suriye Devrimine kadar gitti…
15 Temmuz 2016 darbe ve işgal teşebbüsünden sonra AK Parti-MHP İttifakının kurulması ve bu iki partinin aynı gâye anlayışıyla samimi iş birliği yapmaları, Türkiye tarihi için değerli bir tecellidir. Sevgili Peygamberimizin -aleyhi’s selâm- buyurduklarına riayetle birlikte rahmet olması gerçeğine kavuşmadır.
15 Temmuz 2016 hain darbe ve işgal teşebbüsü gecesindeki kargaşada Sn. Bahçeli, "Bir bakalım, anlayalım; nedir, sonra görüşümüzü açıklarız!" deseydi hiç şüphe edilmesin ki ihanet hedefine ulaşırdı. Devlet Bey, daha ilk anda net ve sert bir üslupla aynen şöyle haykırdı:
-Seçilmiş, Hükûmetin yanındayız!!!
Görüldüğü gibi Ülkücü Hareket, ilki 1968-1980 Arasındaki Kızıl Emperyalizm tehdidinde ve ikincisi de 2016 Kara Emperyalizm tehdidinde olmak üzere vatanı iki defa işgal tehlikesinden kurtarmıştır…
MHP kurulduğundan bu yana tek başına iktidar olmadı. Birkaç defa koalisyonlarda yer aldı. Seçim barajını aşamayarak TBMM dışında kaldığı da oldu.
Ama:
MHP, fikriyle hep iktidarda oldu.
Türkeş Bey de Devlet Bey de evvela dînim, milletim, devletim ve dâvâm dediler. Alkışı değil, rızâyı ilâhiyi esas aldılar.
Cumhurbaşkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın Sn. Devlet Bahçeli için "Devlete yön veren" ifadesini kullanması, takdire lâyık bir hakşinaslıktır.
MHP Genel Başkanı ve Ülkücü fikriyat ve hareketin lideri muhterem Devlet Bahçeli, bir tıkanma mevzubahis olduğunda "kim ne der?" kaygısına kapılamadan Allah’a sığınarak cesur bir irâdeyle çıkış yolunu göstermektedir…
Yarım asır şahiddir ki bu kalem, hiçbir zaman ve hiçbir sebeple doğruyu söylemekten geri durmamış, inanmadığını yazmamış ve konuşmamıştır.
Fikir namusu ve kalem ahlâkı bunu emreder…
*
Wikipedia internet ansiklopedisinde MHP hakkında yer alan "aşırı sağcı, aşırı milliyetçi ve Avrupa şüphecisidir. Parti, genellikle neo-faşist olarak tanımlanır ve bazı şiddet yanlısı paramiliter gruplar ve organize suç örgütleri ile bağlantılıdır" cümlesi, asılsızdır. İddia sahibi aleyhine dâvâ açılabilir. Mahkemeden bu karalama cümlesinin metinden çıkarılması talep edilebilir.
Bugün 483 ziyaretçi (1491 klik) kişi burdaydı!
.
|
| Bugün 418 ziyaretçi (849 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|