 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
2024 Geldi Ho Ho Ho!
Burhan Bozgeyik
01.01.2024 - 04:30
Yayınlanma
01.01.2024 - 04:31
Güncelleme
Google News
Bugün 1 Ocak 2024… Yeni yılın ilk günü. Noel Baba, bu sene ülkemize daha da neşeli geldi. “Ho ho ho!..” derken sesi daha gür çıkıyordu. 1924-2024 yılları arasında ülkemizde çok tuhaf gelişmeler oldu. Ülkemizi işgal için gelenler, bu yurdun kahraman insanlarından okkalı bir şamar yemişlerdi. Bizde bir söz var; “Arsızın yüzüne tükürmüşler, ‘Yağmur yağıyor’ demiş.” İşte o yüzsüzler de sanki tokadı yiyen kendileri değilmiş gibi derhal kolları sıvamışlar ve bu defa ülkemizi topsuz tüfeksiz ele geçirmenin yollarını aramaya başlamışlardı.
“Ho ho ho”cuların hedefi şuydu: Adına Anadolu denilen bu vatanı bütünüyle zapturapt altına almak. Zira burası dünyanın zembereği durumundaydı. İpek Yolu ve neredeyse bütün enerji koridoru bu topraklar üzerinden geçmekteydi. Ortadoğu ile Avrupa arasında enerji ve teknoloji cihetinden köprü durumundaydı. Bu ülke, akarsular ve tatlı su kaynakları bakımından çok zengindi. Toprakları çok verimliydi. 30 Ekim 1918’den, yani Mondros mütarekesinden sonra tanklarıyla, toplarıyla, askerleriyle gelmişlerdi. Bu ülke insanları cihadın farz-ı ayn olduğu o devrede yediden yetmişe “Kurtuluş Mücahedesi” vermişti. Burada kalmaları durumunda bu mücahede devam edecek ve işgalcilerin tamamı perişan olacaklardı. Onun için “taktik değiştirdiler.”
Ne olduysa oldu, devran değişti, ülkemizdeki siyasi yapı, bu defa bizimle savaşan, yurdumuzu işgal eden taraftan yana dümen kırdı. 1921 ve 1924 anayasalarında “Devletin dini din-i İslamdır” yazmaktaydı. Anayasa’da bu yazılı iken Anayasa’ya aykırı icraatlar yapılmaya başlandı. Mahkemelerde İslam hukukunun uygulanmasına son verildi. Yerine İsviçre’den, İtalya’dan, Fransa’dan, Almanya’dan alınan kanunlar konuldu.
Bir siyasetçinin “ahtapotun kollarına” benzettiği teşekküller ülkemizi sıkı sıkıya kucaklamaya başladı. BM, NATO ve derken AB… ABD ise bütün bu teşekküllerin ağabeyi olarak içimize dışımıza sızmıştı.
Eğitim sistemi Fulbright eğitim anlaşması ile Amerika’nın tesiri altına girmişti. Halk kendi çocukları üzerine tasarrufunu yitirmişti. Zira “mecburî eğitim” vardı ve bu mecburî eğitim yüzünden çocuklar 18 yaşına gelinceye kadar eğitim müesseseleri elinde rehin gibiydi. Çiftçiler, hayvancılıkla uğraşanlar çocuklarının hayrını göremiyor, bütün yük 60 yaş üzerindeki vatandaşların omzuna biniyordu. Çocuğun kabiliyeti belki, tesisatçı, elektrikçi tamirci, şoför, tüccar vs. olmaktaydı. Ama olamazdı. Zira 4+4+4 vardı.
Ekonomik sistemde faiz, sistemin nirengi noktasında durmaktaydı. Köylülerin ve milyonlarca vatandaşın kredi borcu yüzünden tarlaları, evleri, arabaları, bütün maddi servetleri bankalarda rehindi.
Kaynağı nereden gelmekteyse, yüzlerce dizi film yapılıyordu. Bu filmlerin tamamı halkın inancı olan İslâmiyet’e aykırıydı. Herkes “dur bakalım ne olacak?!” diye seyretti. Sonradan olanlar oldu. Boynuzlu kocalar, iffetsiz karılar, nesebi belirsiz çocuklar ortaya çıktı. Bunu yapanlar utanacaklarına, televizyonlara çıkıp yaptıkları rezillikleri anlatmaya başladılar.
Bütün bu olup bitenler karşısında Noel Baba ve onu içimize süren dünün düşmanları “Ho ho ho!” diyor, bütün bu olup bitende parmağı olan büyük şeytan ve yardımcıları “Hi hi hi!” diye halimize gülüyordu.
1924-2024 bu devre ciddiyetle araştırılmalıdır. Üniversiteler, âkil insanlar, araştırmacılar, yazarlar, gazeteciler, aklı yeten herkes bu yüz yılı didik didik etmelidir. Bize ne oldu?.. Nasıl bu hale geldik? Ülkenin limanları gitti, fabrikaları gitti, yüz binlerce dönümlük arazileri gitti, yüz binlerce konutu gitti, bize ait 500 tona yakın altın rehin verildi. 500 milyar doların üzerinde dış borca girdik.
“Ho ho ho!”cuların ağızları kulaklarında. İnönü’de, Dumlupınar’da, Sakarya’da, Maraş’ta, Antep’te, Urfa’da yedikleri şamarların öcünü alıyorlar. “Zafer kazandık!” diyorlar. Manzaraya bakınca haklı gibiler. 31 Aralık gecesi ve öncesinde olup bitenlere bakınız. Bizimkiler de “Ho ho ho”cuların yaptığını yapmadı mı? Kime ne söyleyelim!..
Hz. Nuh’un (A.S.) Gemisi Kalkıyor!
Burhan Bozgeyik
06.01.2024 - 04:30
Yayınlanma
06.01.2024 - 04:30
Güncelleme
Google News
Geçen sene (2023) ortalarıydı. “Bu sene sonunda köşe yazısı yazmayı noktalayayım, ‘Çekildik izzet-i ikbal ile Bâb-ı Âliden’ diyeyim” diye düşündüm. Sonraları bu düşüncemi erteletecek pek çok düşünce karşıma çıkıverdi. Milli Gazete’de 1993 Nisan’ında yazmaya başlamıştım. Yani yaklaşık 30 sene önce. Bu müddet zarfında değerli okuyucularımızla aramızda ciddi bir kardeşlik ve muhabbet bağı oluştu. Pek çok okuyucumuzla telefon görüşmelerimiz olmakta. Milli Gazete’nin merhume anacığımın yanında da ayrı bir değeri var. Gazetedeki yazılarımız sohbet gurubunda okunmaktaymış. Ayrıca kendisi de torunlarına benim yazılarımı ve diğer yazıları okutmaktaydı. Her yazımda anacığımın bu hatırası gözümün önüne gelmekteydi. Bunlardan ayrı 2024 yılının çok mühim hadiselere gebe olduğunun farkındaydım. Yani bu sene de söyleyecek çok sözümüz var.
Bizim durumumuz serhat gazilerinin nöbet beklemesine benziyor. Onlar kılıçla cihad etmişlerdi, bizse kalemle… Son yüz senede bütün İslam dünyasında, bilhassa ülkemizde müthiş oyunlar oynandı. Ülkemizde oynanan oyunun özü şuydu: Bu ülkede yaşayan Müslümanların imanını çalmak, inancını tağyir etmek, neticede onları cehennem yoluna sevk etmek, en nihayet ruhsuz, gayesiz, idealsiz, hedefsiz insanların elinden vatanlarını da alıvermek… Kendimi bildim bileli bu oyunu bozmak için çalışmaktayım. Yaklaşık 40 küsur yıldır köşe yazısı yazmaktayım. Yazı hayatım elli yıla yaklaştı. Bu müddet zarfında 120’den fazla kitabımız neşroldu. Henüz hiç neşrolmamış çalışmalarımızla birlikte bütün kitaplarımız 150 civarında. Peki derdimiz ne? Saçımız sakalımız ağardı. Tatil nedir bilmedik. Doğru dürüst uyku uyumadık. Niçin? Âlem-i İslâm’ın her tarafına elimiz yetişmez, ancak hiç olmazsa adına Anadolu denilen ve bin yıl İslâm’ın bayraktarlığını yapan bu vatanda yaşayanları uyarmak… Kendi nefsim dahil olmak üzere imanla kabre girmek… Cenab-ı Hakk’ın huzuruna yüz aklığıyla çıkmak… Bu vatanı küffara teslim etmemek… Bu vatandaki bütün küfür pisliklerini silmek, temizlemek... Yüz binlerce, milyonlarca şehit ve gâzi ecdadımızın emanetine sahip çıkmak… O mübarek insanların ruhlarını şâd etmek… Çektiğimiz onca eziyet ve sıkıntı bu gayeler uğruna çalışmaya değmez mi? Elbette değer…
Şimdiye kadar defalarca yazdık, yine yazacağız; Kardeşler! Bacılar! Küffar en başta imanımızı, inancımızı, ahlakımızı elimizden almak istiyor. Yüz yıldır bunun için çalışıyor. Allah-u Azimüşşan ise, gönderdiği dinden zerre kadar taviz verilmesini istemiyor. Şeytan ve şeytanın uşakları olan o zındıka komitesi ise hiç olmazsa Allah’ın bir hükmünün değiştirilmesi için uğraşıyor. Bir kimse, İslâm’ın yüzde 99 hükmünü uygulasa, bir tekini kabul etmese, ya da değiştirmeye çalışsa, o kimse, tıpkı, Hıristiyanlar, Yahudiler ve münafıklar gibi ebedî cehennemdedir. Ne gibi, tesettür-ü şer’iyi değiştirmek, cihad hükmünü inkar etmek, faizi haram görmemek, haremlik-selamlık olmasını inkar etmek, mirasın Kur’an’da emredildiği şekilde bölüştürülmesine karşı çıkmak, zekat verilmesini inkar etmek gibi. Daha yüzlerce madde sayılabilir. İşlenen günahları günah olarak bilmek ve bunun ezikliğini duymak imanı kurtarır. Ancak, “Ne var bunda” demek, ya da adına bid’at denilen fiili işleyerek Allah’ın hükmünü değiştirmeye çalışmak, imanı kökten götürür ve o kişi o inançla ölürse, ebedî cehennemlik olur. İslâm’ın hükmü, hırsızın elinin kesilmesidir. “Bu zamanda bu da olur mu?” demek, insanın imanını götürür. Bu hükme inandığı halde uygulamasa veya değişik hükümler uygulasa günahkâr olur. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) hadis-i şerifinde var. Eski ümmetlerde zengin ve itibarlı kimseler hırsızlık yapsa veya diğer had gerektiren suçları işleseler onlara uygulanmadığını, fakir kimse o suçu işlese fakire uygulandığını belirtmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kızım Fatıma da hırsızlık yapsa, onun elini keserim.”
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh Aleyhisselam’ın kıssası anlatılır. Neticede tufan hadisesi başlayınca imanlı insanlar yapılan gemiye binerek tufandan kurtulurlar. Kur’an-ı Kerim’deki bütün kıssalar bir kanunun ucudur. Günümüzdeki tufan çok daha dehşetlidir. Peki, gemi nerede? İşte kıyamete kadar binilecek ve insanı tufan gibi helâketlerden kurtaracak gemi: Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Ancak bir şart var, hiç taviz vermeden, tebdil ve tağyir etmeden uymak. Tıpkı sahabeler gibi. Tıpkı tabiin ve tebei tabiin gibi… 40 sahabe 40 senede 40 devleti işte bu sırla mağlup etti. Bu sırrı elde eden inşallah hem bu dünyada, hem âhirette mes’ud olacaktır. Bu abd-i aciz, bu gaye uğruna kalemini kullanacaktır. Rabbim ömür verirse, 2024 sonuna kadar kararımız bu. Ondan sonra Allah kerim…....
Hainler ve Ahmaklar Ansiklopedisi
Burhan Bozgeyik
08.01.2024 - 04:30
Yayınlanma
08.01.2024 - 04:30
Güncelleme
Google News
İnsanlık tarihi ve İslâm tarihi ibret verici hâdiselerle ve ibretlik portrelerle doludur. Biz bunlardan bir kısmını kitaplaştırdık. “Meşhur Zâlimler ve Âkıbetleri”, “Zulme Boyun Eğmediler”, “Nasıl Yaşadılar Nasıl Öldüler”, “Meşhurların Son Anları” bu kitaplarımızdan bazıları. Bir ara hainlere ve ahmaklara dair kitap yazmayı düşündüm. Sonra bir baktım ki, bunlar bir kitapta anlatılacak gibi değil. Bunlar için ansiklopedi yazmak gerek. “Hainler ve Ahmaklar Ansiklopedisi” diye. Onu yazmaya da benim ömrüm yetmez. Zira o kadar çok ki…Komedi Filmleri
İslam tarihine bakınız. Yaklaşık 1500 yıl. Bu zaman zarfında onlarca büyük, yüzlerce küçük devletler ve devletçikler kurulmuş ve yıkılmış. Yüzlerce şehir bina edilmiş, zalimler gelmiş harabeye çevirmiş. Devletlerin yıkılışına, şehirlerin viraneye dönüşüne; milyonlarca insanın hunharca katledilişine bakıyoruz, işin içerisinde ihanet olduğunu, hâinler yüzünden bu helâketlerin ve felâketlerin yaşandığını görüyoruz. Tarihin en mâmur şehirleri, Buhara, Semerkant, Bağdat ve nice şehirler hainler ve ahmaklar yüzünden viraneye dönmüş. Tarihin en büyük devletleri Endülüs Emevi, Selçuklu, Gazneli, Osmanlı ve daha pek çok İslam devleti hâinler ve ahmaklar yüzünden yıkılmış.
Osmanlı tarihini dikkatlice okuduğunuzda saçınızı, başını yolarsınız. O kadar çok hain var, o kadar çok ahmaklık sergilenmesi var ki tahammülü mümkün değil. Sadece şu Balkan Savaşı’nda olup bitenlere bakınız. Sırf hainler ve göz göre göre yapılan ihanetler yüzünden ülkeler elimizden çıkmış (Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Makedonya, Arnavutluk) Ülkelerin gitmesi bir yana, yüz binlerce masum insan pırasa doğranır gibi doğranmış. İffetler gitmiş. En az on beş ülkeye yetecek kadar cephane, silah, teçhizat gitmiş.Sözlükler ve Ansiklopediler
Gelelim Birinci Dünya Savaşı’na... Osmanlı yedi cephede yedi devlete birden savaşmış. Yine hâinler ve onların yaptıkları ihanetler yüzünden nice savaşlar kaybedilmiş, nice şehit verilmiş, yüz binlerce masum insan hayatını kaybetmiş. Bakınız, Yavuz Sultan Selim bir zafer kazandı, altı ülke birden kazandı. (Mercidabık zaferi sonunda, Suriye, Filistin, Ürdün, Mısır, Lübnan, Suudi Arabistan… Ridaniye zaferi, Mercidabık’ın devamıdır.) Birinci Dünya Savaşı esnasındaki Filistin muharebelerinde yapılan ihanetler yüzünden yedi ülke birden kaybedildi.
Bugün Filistin’de, Kudüs’te, Gazze’de yaşanılan felaketler işte o ihanetlerin uzantılarıdır. O ihanetlerin darbeleri hâlâ devam etmektedir.
Hâinler; ya neseben cibilliyetsiz oldukları için, ya mevki ve makam sevdası uğruna, ya cezbedici bir hatuna kanarak, ya bol servete aldanarak ihanetlerini yapmışlardır. Peki ya onlara kanan ahmaklara ne demeli? Niçin körü körüne o hainlerin peşine takılıp gittiler?..Tarih
Hâin, Kur’an-ı Kerim’de geçtiği üzere endamı güzel olabilir. Kıyafeti düzgün, sakallı, sarıklı, cübbeli de olabilir. Ağzı laf yapar. Bakınız geçenlerde ülkemizdeki MOSSAD ajanlarından bir kısmı yakalandı. İçlerinde “hoca” diye bilinenler de vardı. Bu şaşırtıcı değildir. Zira İsrail kurulduktan kısa bir müddet sonra Tel Aviv’de İslam üniversitesi kurulmuştur. Buradaki talebeler yüzde yüz Yahudi neslinden gelenlerdir. Ancak burada bütünüyle İslami ilimler okumaktaydılar. Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif, Fıkıh, Tefsir ve usulleri. Burada yetişenler bizim mollaları, müftüleri cebinden çıkaracak derecede bilgi sahibiydiler ve bu İslam üniversitesi bütünüyle MOSSAD’ın kontrolündedir. Buradan yetişenler İslam ülkelerine gönderilmektedir. Sakallı, sarıklı, cübbeli; ya da kravatlı, takım elbiseli. Ancak ağızları laf yapmakta. Müslüman kimliğiyle gözükmekte. Peki bunlar, bu gibiler ve bunların attığı yemli oltaya kapılan hainler nasıl teşhis edilecek? Bunun yolunu Sevgili Peygamberimiz (asm) haber vermiş. “Mü’minin ferasetinden sakının! Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar” buyurmuş. ‘Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16; Suyûtî, el Camiu’s-Sağir, 1, 24) Bir başka hadisinde, “Mü’min bir delikten iki defa ısırılmayacaktır” buyurmuştur. (Buharî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63)İslam
Bizim bu bildiklerimizi İslam düşmanları bilmiyor mu? Dedik ya adamlar İslam üniversitesi açmışlar, orada yüzlerce, binlerce eleman yetiştirmişler. İşte bunun için, onlar mü’minlerin ferasetini köreltmek için çalışmışlar. Medyaya, film sanayiine, internet dünyasına bakınız, Yahudi ellerini göreceksiniz. Mü’minler günaha dalınca ferasetlerini kaybetmişler. Ferasetini kaybedince de ahmaklaşmışlar. Aynı delikten iki defayı bırakın, yirmi defa ısırılmışlar. Hainleri ve ahmakları bol topluluğun âkıbeti nice olur? Tarihe bakınız, göreceksiniz…
Tefekkürün Lezzeti
Burhan Bozgeyik
12.01.2024 - 04:30
Yayınlanma
12.01.2024 - 04:31
Güncelleme
Google News
Cenab-ı Hak, insanı “ahsen-i takvim” üzerine yaratmıştır. İnsandaki bu güzelliklerin en üstünü, akıl ve tefekkür nimetidir. Bu nimetlerin farkında olmayan ve kullanmayan insana, insan denilmez. İnsan akletmezse, düşünmezse, dünyaya geliş gayesini, bütün kâinatın yaratıcısı olan Allahu Azimüşşan’ı, âhiret hayatını ve bu ebedî hayata hazırlanmayı bilemez. Bir ot gibi, bir hayvan gibi yaşar ve ölür gider.
Rabbimiz (cc), Kur’an-ı Azimüşşan’a çok sıklıkla biz insanları tefekküre davet etmektedir.
Tefekkürle ilgili ayet-i kerimelerin bazılarının meâllerine bakalım:
“Allah etraflıca düşünesiniz diye size âyetleri böylece açıklıyor.” (Bakara /219)
“De ki: ‘Kör ile gören bir olur mu?’ Hiç düşünmüyor musunuz?” (En’am / 50)
“Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağın tepesine indirseydik, sen onu Allah korkusundan başını eğip paramparça olduğunu görürdün. Biz bu misalleri insanlara veriyoruz ki, etraflıca düşünüp gerekli dersi alsınlar.” (Haşr / 21)
Tefekkürle ilgili pek çok hadis-i şerif vardır. Bunlardan bazılarına bakalım:
“Tefekkür gibi ibadet yoktur.”
“Kabirleri ziyaret etmek isteyen, ziyaret etsin. Çünkü kabir ziyareti, bize âhireti hatırlatır.”
“Bir saat tefekkür, kırk gece nafile ibadetten üstündür.”
Bir başka hadis-i şerifte, “Bir saat tefekkürün bir sene nafile ibadetten üstün olduğu” belirtilmiştir.
İnsan, tefekkürdeki lezzetin farkına varsa, her an âleme ibret nazarıyla bakar.
Peygamber Efendimizin (asm) kabir ziyaretiyle ilgili tavsiyelerini ve üç Cuma peş peşe annesinin, babasının mezarını ziyaret edenlerin günahlarının affolunacağına dair hadis-i şerifi hatırlayarak her Cuma mezarlığı ziyaret etmekteyim. Dedelerim, ninelerim, babam, anam, küçük kardeşim, dayım, amcam, kayınvalidenin babası, annesi ve kardeşi ve daha pek çok tanıdık akraba ve dost kabristanda ziyaretimizi bekliyor. Onlarla selamlaşıyoruz, dualarımızı okuyoruz. On bir ihlas bir fatiha ve Yasin-i Şerif hediye ediyoruz. Her ziyarette şehitliği de ziyaret etmekte ve onlara dua etmekteyim. Şehrimizin kabristanı en sevdiğim yerlerden biri. Bizim de bir gün gideceğimiz mekân. Âhiret yurdunun ilk durağı…
Ofisimizin bulunduğu bina bir zamanlar şehrin en yüksek binası idi. Buradan şehrin yüzde 80’ini panoramik olarak görmekteyim. Her gidişimde şehre bakarak; “Ya Rabbi bu beldeyi İslâm’ın nuru ile nurlandır” diye duâ etmekteyim. Bizim şehir, yani Gaziantep, Anadolu’daki ilk İslam beldelerinden biri. Hz. Ömer’in hilafeti zamanında fethedilmiş. İslam devletlerinin idaresi altındayken bir ilim, irfan şehri olarak tanınmış, yüzden fazla medresesi ile “Küçük Buhara” diye yâd edilmiş. Kurtuluş Savaşı’nda yediden yetmişe bütün şehir halkı cihad etmiş, birçoğu şehit, kalanları gâzi olmuş. Ofisimizden gördüğümüz kadarıyla 150’den fazla minare var. Görüş alanımız dışındaki kuzey cephesinde kalanlar, köylerdeki ve kazalardaki camiler de ayrı…
Pencereden güneşin batışını seyrediyorum. Gün içindeki aydınlatma vazifesini bitirip gidiyor. Batarken kızıllığı bulutlara aksediyor. Sonraki kızıllık akşam vaktinin girdiğini gösteriyor. Derken kızıllık bütünüyle kaybolup siyahlık çöktüğünde yatsı vaktinin girdiği anlaşılıyor. Akşam vaktinin girişi, insan hayatının sora erişini, o yatsı vaktinin girişini belirten karanlık ise kabir hayatını hatırlatıyor.
Rabbimiz (cc) bu kâinatı muhteşem bir saray suretinde yaratmış. Yeryüzündeki yeşilliklere, nehirlere, denizlere, dağlara, ormanlara bakınız. Gökyüzündeki güneşe, aya, yıldızlara, bulutlara göz gezdiriniz. Bütün mevcudat Cenab-ı Hakk’ı tesbih ediyor. Pencereden gökyüzüne bakıyorum: Sürüler halinde kuşlar geçiyor, dönüp duruyorlar. Yüzlercesi bir arada öylesine muntazam ve mükemmel hareket ediyorlar ki, hiçbirinin kanadı diğerine çarpmıyor. Aynı anda dönüyorlar. Onların tesbihi ve namazları da böyle. Rabbimiz Kur’an-ı Azimüşşan’da mealen şöyle buyuruyor: “Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kanat çırpıp uçan kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi tesbihini ve duâsını (öğrenmiş) bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir.” (Nur Sûresi / 41)
İnsan bu dünyaya Allahu Teâla’yı tanıyıp iman etmek, nimetlerini hatırlayıp sevmek için gelmiştir. Bu tanıma ve sevme de ancak tefekkürle olur. İnsan meyvelerdeki güzelliğe, yemek yedikten sonra hazım mucizesine, gıdaların kana karışmasına ve hücrelere dağılmasına baksa, Rabbimizin kudreti, azameti Hâkim, Hakîm ve Hakem isimlerinin tecellilerini görecek ve başını secdeye koyacaktır.
|
| Bugün 523 ziyaretçi (1428 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|