 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Amerika terörist müttefiki YPG’yi nasıl koruyacak?
04:002/01/2019, Çarşamba
G: 2/01/2019, Çarşamba
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
ABD medyasında ‘Başkan Trump ile Güney Carolina Senatörü Cumhuriyetçi Lindsey Graham ‘ birbirine girdi haberi arka planı ile birlikte irdelendiğinde ilginçti. Ancak bir o kadar da ABD’li diplomat politikacı, asker ve üst düzey görevlilerin ‘Amerikan Devleti’nin çıkarları‘ adına olsa gerek deve kuşu misali kamuoyuna açıkça yalan söylemeleri de herhalde vatanseverlik olarak kabul ediliyordu.
Amerika terörist müttefiki YPG’yi nasıl koruyacak?
Amerika terörist müttefiki YPG’yi nasıl koruyacak?
26 Aralık, Çarşamba
Üstelik daha önce kara olarak nitelenen bazı gerçekler kısa bir süre sonra aynı yetkili veya yetkililer tarafından ak olarak açıklanabiliyordu. Bilindiği gibi ABD Başkanı Trump kısa bir süre önce ABD askerlerini Suriye’den çekme kararı almıştı. Trump’u bu konuda destekleyenler kadar eleştirenler de vardı. Bu durum Amerika’da yaşanan iç savaşı açıkça gözler önüne seriyordu. Pentagon, Müesses Nizam ve Aipack lobilerinin kontrolündeki yazılı ve görsel medya ABD Başkanı Trump’a savaş lobileri adına baskı yaparak Suriye’den çekilme kararının iptal edilmesini istiyorlardı. Sanki Amerika’da 28 Şubat süreci yaşanıyordu. Trump ile birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan da kıyasıya eleştiriliyordu. Zira Trump Erdoğan’ın etkisinde bu kararı almıştı. Trump kendisini eleştiren Senatör Linsey Graham hakkında ‘’ABD askerlerinin hayatlarını korumaya ve milyarlarca dolar tasarruf etmeye karşı olduğuna inanmak zor. Neden (Suriye’de) kalarak ve DEAŞ’lıları Rusya, İran ve diğer yerel unsurlar için öldürerek düşmanımız olan Suriye için savaşıyoruz? Vakit, kendi ülkemize odaklanma ve gençlerimizi ait oldukları evlerine geri getirme vaktidir” şeklinde yermişti. Trump’ın kararına yönelik eleştirilerini sürdüren Graham ise katıldığı bir canlı yayında, ABD’nin “Suriye’de bir güç boşluğu oluşturmaması gerektiği” yorumunu yaptı. Söz konusu geri çekilme kararının daha kapsamlı şekilde yeniden ele alınması gerektiğini savunan Graham, Trump’ı kararını gözden geçirmeye davet etti.
Bu kez Trump’la baş başa görüşme yapan Senatör Graham görüşme sonrasında Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, Trump’un kendisine yaptığı açıklamalardan ziyadesiyle tatmin olduğunu belirterek şu görüşlere yer vermişti: ”ABD Başkanı Donald Trump, Suriye’den söz konusu olabilecek herhangi bir çekilmede şunları temin etmiş olacak: Bir, DEAŞ tamamen imha edilmiş olacak. İki, İran boşalan yerlere yerleşmeyecek. Üç, Kürt müttefiklerimiz korunmuş olacak. Başkan Donald Trump, çekilme süreci uygulanırken bu amaçların gerçekleşmesi konusunda komutanlarımız ve müttefiklerimizle çalışıyor.” Graham’ın paylaşımına Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç yerden göğe kadar haklı olarak tepki göstermiş, “Sayın senatör, Kürt müttefiklerimiz derken eminim ki YPG/PYD’ye atıfta bulunmuyorsunuz. YPG/PYD ile PKK arasında inkar edilemez emir komuta ilişkisini Washington’daki herkesten iyi siz biliyorsunuz ve aynı zamanda bunu kamuya siz ifşa ettiniz” değerlendirmesinde bulunmuş. Sayın Büyükelçi şüphesiz görevinizi yaparak PYD/YPG terör örgütünün ayrılıkçı PKK terör örgütünün Suriye ayağı olduğunu sizden,bizden daha iyi bilen yalancı senatöre anlatmaya çalışmışsınız. Bunlar diplomatik misyon sıfatını terör örgütlerini korumak amaçlı kullanan terör muhibbi görevliler. Bunların anlayacağı dil teröre nasıl destek verdiklerini kamuoyuna deşifre etmek sanırım. Gerekirse bu senatörün seçim bölgesinde Güney Carolina’da Washington’da kamuoyuna açıkça yalan söyleyen terör destekçisi bu senatör ve bu tıynetteki kişileri deşifre edecek enformasyon savaşının enstrümanlarını devreye sokmamız gerekir. ABD Dışişleri Bakanlığı ve CIA resmi raporlarında Senato kayıtlarında bile PKK/PYD-YPG arasındaki organik ilişkiler açık bir biçimde raporlarda yer almasına rağmen Penatagon’un bu açık algı operasyonuna devam etmesi Türkiye’de Türk-Kürt Savaşı çıkarmaya yönelik bir psikolojik harp metodudur. Pentagon’un açık bir saldırısıdır. Eğer Trump Suriye’den çekilme kararında ısrarlı ve samimiyse Trump’a karşı da yapılmış bir saldırıdır.
Demokrat Başkan Obama döneminde 2016 yılı Nisan ayında ABD Senatosu’nun Silahlı Hizmetler Komitesi’nde Senatör Lindsey GRAHAM ile ABD Savunma Bakanı Ashton Carter arasında özetle şu konuşma geçmişti; Senatör Graham ABD Savunma Bakanı Carter’e PYD ve YPG isimlerini duyup duymadığını, kim olduklarını, YPG’nin PYD’nin silahlı kanadı olup olmadığını eldeki rapor ve belgelere göre PKK ile bağlantılı olup olmadıkları yönündeki sorulara Bakan Carter doğru diyerek tasdik ediyor. Graham’ın “PKK Türk hükümeti gözünde bir terör örgütü değil mi?” sorusuna Bakan Carter ABD hükümeti gözünde de terör örgütü cevabını veriyor. “Peki Suriye’de PKK ile bu kadar yakın ilişkisi olan YPG’yi silahlandırdığımız için Türklerin bize kızgın olması şaşırtıcı mı?” sorusuna Bakan Carter “Hayır hayır Türklerle bu konuyu konuşuyoruz” gibi saçma cevaplar veriyor. ‘Yani Türkler bu konuyu sorun etmiyor öyle mi?’ sorusundan kaçamayan bakan ediyorlar diyebiliyor. Bir zamanlar Savunma Bakanı Carter’i YPG’nin PKK’nın Suriye kanadı olduğu konusunda sıkıştıran Graham bu kez YPG terör örgütüne kendisi Kürtler diyebiliyor. Bunların alayı yalancı ve hokkabaz!
ABD Başkanı Trump ile görüşen Senatör Graham Trump Türkiye’ye tampon güvencesi de vereceğini iddia etmişti. Senatör Graham’n ne kadar doğru ne kadar yalan söylediğini bilmiyoruz. Yalan söyleme konusunda sicili bayağı bozuk. Üstelik Trump’un 31 Aralık’ta attığı ilk Twettinde “Suriye’de yaptığımı bir başkası yapsaydı ulusal kahraman ilan edilirdi. IŞİD neredeyse bitti. Birliklerimizi yavaş yavaş eve ailelerinin yanına gönderiyoruz aynı zamanda IŞİD kalıntıları ile savaşmayı sürdürüyoruz “açıklaması çekilme kararının arkasında durduğunu gösteriyor. Diğer bir mesajında ise “Ben, Suriye ve diğer yerlerden çıkmak için çalışıyorum. Şimdi yalan haber yapan medya ve bazı başarısız generaller ben ve işe yarayan taktiklerim hakkında asılsız haberler yayıyorlar” açıklamasının arkasını da doldurması gerekiyor. Zira Türkiye Fırat’ın doğusunda PKK-PYD/ YPG terör örgütüne operasyon yapmakta beka sorunu nedeniyle kararlı. Bakalım Amerika terörist müttefiki YPG’yi nasıl koruyacak? Yoksa tarih bir kez daha tekerrür ederek Amerikalılar terör örgütünü yine mi satacak.
Trump’tan bu kez de FETÖ hamlesi
04:007/01/2019, Pazartesi
G: 7/01/2019, Pazartesi
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
16.12 2018 tarihinde Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ,’’ABD Başkanı Trump’un Cumhurbaşkanı Erdoğan’a FETÖ elebaşı Gülen ve diğerlerinin sınır dışı edilmesi ve iadesi için çalıştıklarını söylediğini’’ açıklamıştı. Ayrıca, Çavuşoğlu, FBI tarafından 15 eyalette FETÖ ile ilgili soruşturma yürütüldüğünü de belirtmişti.
Dışişleri'nden Yemen’de ateşkes açıklaması
Dışişleri'nden Yemen’de ateşkes açıklaması
10 Temmuz, Cuma
Yargı kaynakları bu kapsamda ABD’nin, devam eden soruşturmalarla ilgili Türkiye’den adli yardım talebinde bulunduğu, bir ABD heyetinin Türkiye’ye geleceği bilgisini kamuoyu ile paylaşmışlardı. Beklendiği gibi ABD’den Türkiye’ye adli yardım talebi dışında FETÖ elebaşı Gülen’in de iadesi için araştırma ve soruşturma yapmaya geldikleri anlaşılan ABD heyeti Washington Savcısı, New York Doğu Bölge Savcısı, ABD Adalet Bakanlığı yetkilisi, FBI temsilcisi ve bilişim uzmanından oluşuyordu. Aslında Türkiye ile ABD arasında FETÖ’nün iadesine yönelik geçmişte en az 6 kere ABD makamları ile temas kurulmuş ancak bir netice alınamamıştı. Bu kez ABD heyetinin Türkiye’den adli yardım alma ötesinde FETÖ elebaşı ve diğer örgüt mensuplarının Türkiye’ye iadesi veya ABD’den deport edilmesiyle ilgili ciddi çalışma yaptıkları kanaati kamuoyunda hasıl olmuştu. Zira ABD heyetinin dinlemek istediği üç isim Kemal Batmaz, Şapka ve Kuzgun kod adlı gizli itirafçılar 15 Temmuz darbesinde fiili olarak görev alan, darbe görünümlü kalkışmanın FETÖ elebaşı Gülen ile bağlantısını ortaya koyabilecek kişilerdi. Ayrıca Adalet Bakanlığı, son olarak 30 Haziran 2018’de FETÖ’nün sivil imamlarından Hakan Çiçek’in, 15 Temmuz’da Gülen’le görüştüğünü ortaya koyan yeni dijital delilleri Amerika’ya göndermişti. Bu dijital deliller ile ilgili olarak Emniyet Genel Müdürlüğü'nde, Kemal Batmaz’ın yanısıra 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde bulunan Hakan Çiçek’e ait olduğu belirlenen cep telefonlarının imajları ABD’li heyetin önünde alındı ve birer kopyası konuk heyete teslim edildi.
DİJİTAL DELİLLER NASIL ELDE EDİLDİ?
15 Temmuz darbesi veya kalkışmasının başarısızlıkla sonuçlanması üzerine darbe merkezi Akıncılar Üssü’nden kaçarken yakalanan FETÖ’nün darbeyi yöneten sözde sivil imamları Adil Öksüz, Kemal Batmaz, Hakan Çiçek, Nurettin Oruç ve Harun Biniş gözaltına alınmışlardı. Sivil imamların yargılanması sürerken arazide bulunan Kemal Batmaz ve Hakan Çiçek’e ait olduğu tespit edilen telefonların incelenmesinde Hakan Çiçek’in telefonundaki 2 saniyelik fotoğraf ve video darbecilerin ABD’deki koordinatlarını deşifre etmişti. Bu iki teröriste ait telefonların incelenmesinden Emniyet yeni bir ek rapor hazırlayarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na sundu. Ek raporda, ’’Hakan Çiçek’in 15 Temmuz 2016 günü darbe teşebbüsünün başladığı anlarda ABD’deki FETÖ mensuplarıyla yazışmalar yaptığı, rehberinde ‘Eczacı Abdi’ olarak kayıtlı kişiyle Face Time uygulaması üzerinden görüştüğü belirtildi. Eczacı Abdi’den gelen çağrı ile başlayan ve 3 dakika 51 saniye süren görüşmede terör örgütü FETÖ/PDY elebaşı Fetullah Gülen ile görüştüğü değerlendirilmektedir” ifadesine yer verildi. Raporda en dikkat çeken tespit, Hakan Çiçek’in telefonununun lokasyon (yer ve konum belirleme) kayıtları oldu. Çiçek’in yeni aldığı telefonu 7 Mart 2016’da aktive ettiği (ülke ve dil belirleme) belirtilerek, “Sanığın ele geçirilen cep telefonunu ilk olarak ABD ülkesi Pensilvanya eyaletinde terör örgütünün merkezi olarak kullanılan ve örgüt elebaşı Fetullah Gülen ile Merkez Komitesi'nin barındığı çiftlik evinde aktive ettiği anlaşılmaktadır” tespiti yapıldı.
Sanığın 25 Haziran 2016 tarihindeki lokasyon kaydının ABD’de örgütün buluşma yeri ‘Masal Kafe’ adlı mekanda olduğunun tespit edildiği belirtildi. Çiçek’e ait bir diğer lokasyon kaydının 24 Haziran 2016 tarihinde J.F. Kennedy Uluslararası Havalimanı olduğu belirtilerek, “Bu havalimanı Pensilvanya’daki örgüt evine ulaşmak için en kısa yol” tespitine yer verildi. Raporun sonuç bölümünde ise sivil imamlar Adil Öksüz, Kemal Batmaz, Nurettin Oruç ve Harun Biniş’in darbe hazırlıkları kapsamında aynı tarih aralığında ABD’de oldukları açık bir şekilde tespit edilmişti.
Türkiye FETÖ’yü araştıran ABD heyetine 15 Temmuz Kalkışması'nın arkasında Pensilvanya’daki terör elebaşı Gülen olduğunu bir kez daha djital deliller, itirafçı sanıkların Adil Öksüz üzerinden Gülen ile ilgili itiraflarıyla ispat etmişti. Esasen 15 Temmuz’un arkasındaPentagon ve NATO olduğu firari FETÖ’cülerin halen bu birimlerde çalıştırılarak Türkiye’ye teslim edilmemelerinden de anlaşılıyor. Şüphesiz Trump Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verdiği sözü tutmak isteyecek. Zira ABD heyetinin araştırmaları bu kez bu açıdan müspet görünüyor. Ancak Trump’un bu kez de FETÖ hamlesi FETÖ’yü teslim etme veya deport etmeye yetecek mi? Trump, Pentagon’un başını çektiği Müesses Nizam’ı veya derin dünya devletini aşabilecek mi? Zor görünüyor. Ancak tek temennimiz Trump’un bir kez daha dünyayı ve bizleri şaşırtması sanırım. Zira FETÖ’nün Türkiye’ye iadesi bu terör örgütünü kullanan derin yapıların FETÖ ile ilgili hesaplarının bitmesi ile doğru orantılı görünüyor. Bekleyip görelim.
Bolton Pentagon darbe merkezi yöneticisi mi?
04:009/01/2019, Çarşamba
G: 9/01/2019, Çarşamba
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Trump’ın 14 Aralık’ta heyetleriyle birlikte yaptıkları telefon görüşmesi sonrasında Trump Suriye’den çekilme kararı almıştı. Bu kararda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’a ABD’nin Suriye’de kalma nedeni olan DEAŞ’ın neredeyse bitme noktasına geldiği yöndeki ikazı önemli bir rol oynamıştı.
13 ilçede eş zamanlı baskın
13 ilçede eş zamanlı baskın
11 Temmuz, Cumartesi
14 Aralık’ta Erdoğan ile Trump arasında yapılan görüşme sonrasında varılan mutabakatta ABD askerleri Suriye’den en kısa zamanda çekilecek DEAŞ’ın bu bölgede tamamen bitirilmesi görevini de Türkiye üstlenecekti. Bu karar bilindiği gibi başta PYD/YPG terör örgütünde ve terör örgütünü koruyup kollayan ABD Savunma Bakanlığı’nda, Pentagon’da, İsrail, Fransa ve İngiltere’de şok etkisi yaratmıştı. Terör örgütü PYD /YPG’de panik başlamış, ABD bizi sattı sloganları yerini bu kez terör örgütünün sözde üst düzey yöneticilerinin Suriye, Fransa ile görüşmelerine bırakmıştı. Trump’ı bu tarihi kararından döndürmek için Amerikan Kongresi, Pentagon, Müesses Nizam, İsrail lobileri ve ABD medyasının hangi yasal veya gayri yasal yöntemlere başvurduğunu bilmiyoruz. Ancak Trump’a rağmen çekilme kararını sulandırmak, çekilme süresini uzatmaya yönelik olarak asparagas haberlerle yapılmak istenen algı operasyonlarını Trump attığı çok önemli bir tweet ile darmadağın etti. Twitter hesabından yaptığı açıklamalarda Trump, “Başarısız New York Times Suriye’deki niyetlerim hakkında bilerek yanlış bir hikaye yazdı. Asıl ifadelerimde herhangi bir değişiklik bulunmuyor. IŞİD ile savaşmaya devam ederken uygun bir şekilde çekileceğiz” ifadelerini kullandı. ABD’li New York Times gazetesi Trump’ın ABD birliklerine Suriye’den çekilmek için 4 ay süre verdiğini iddia etmişti. Trump’ın asparagas ve kasıtlı haber olarak nitelediği bu yazıyı gazete ABD yönetiminden iki kişiye dayandırmıştı. Gazetenin iddiasına göre New York Times’e konuşan yetkililer, Trump’ın DEAŞ’a karşı mücadeleden sorumlu Birleşik Ortak Görev Gücü-Doğal Kararlılık Harekâtı Kumandanı Korgeneral Paul J. La Camera ile yaptığı görüşme sırasında çekilme tarihini söylediğini belirtmişlerdi!!!
Aslında Trump’ın bu tweeti Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’un 7 Ocak’ta İsrail’de yaptığı skandal bir açıklama sonrasında atması manidardı. Daha önemlisi ise Bolton, ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford ve DEAŞ’la Mücadele Koalisyonu Özel Temsilcisi olarak atanan James Jeffrey’nin 8 Ocak’ta Türkiye’de olması bekleniyordu. 14 Aralık’ta Erdoğan ve Trump arasında yapılan mutabakata ilişkin görüşmeler yapılacaktı. Ancak Bolton, İsrail’de yaptığı açıklamada; Türkiye’nin Washington’la tam işbirliği yapmadığı sürece Suriye’de herhangi bir askeri operasyonda bulunmasını istemediklerini sanki emrivaki gibi açıklamıştı. PKK’nın uzantısı PYD/YPG’yi kast ederek, Türkiye’nin “Kürtleri korumak için güvence vermesi durumunda” ABD’nin güçlerini Suriye’den çekeceğini ve bunun Trump’ın talebi olduğunu iddia etmişti. Türkiye’ye karşı hazırlanan ve Bolton tarafından uygulamaya konulan provokatif algı operasyonları yalnızca bu skandal açıklamalarla kaim değil şüphesiz. ABD medyasında 8 Ocak görüşmelerinden önce bazı ismi verilmeyen ABD yetkililerin referans gösterildiği diplomatik taktik ve strateji sınırlarını aşan henüz resmen Türkiye’ye iletilmediği belirtilen bir plan ve haritadan bahsediliyor. Habere göre Jeffrey ve ABD Dışişleri Bakanlığı ekibi, Türkiye’nin PYD/YPG’ye müdahalesini engellemek ve bölgedeki güç paylaşımını müzakere etmek üzere renkli bir harita hazırladı. Eski bir ABD yetkilisi söz konusu haritayı, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa ve İngiltere’nin Ortadoğu için hazırladığı haritaya benzeterek ‘Asite yazılmış Sykes-Picot’ diye tanımladı.
Yaklaşık bir asır önce, I. Dünya Savaşı devam ederken, İngiltere ve Fransa arasında masa başında kolonyalist amaç ve stratejilerle, gizlice imzalanan Sykes-Picot Anlaşması’yla Osmanlı İmparatorluğu kontrolündeki Ortadoğu masa başında paylaşılmıştı. DEAŞ’ın yaklaşık 100 yıl önce İngiltere ve Fransa arasında imzalanan, ABD tarafından da onaylanan Sykes- Picot Anlaşması’nı, Irak ve Suriye sınırını buldozerlerle yıkarak delmesi ve bu anlaşmayı geçersiz kıldıklarını açıklaması bölgenin sınırlarını, haritasını ve güç dengelerini değiştirebilecek bir dinamiğe sahip olması açısından, Batı’nın onayı ve desteği alınmadan gerçekleştirilmesi mümkün görülmemektedir. ABD, yetkililerinin bir taraftan PKK’nın terör örgütü olduğuna yönelik beyanlarına karşın, Suriye’de sözde IŞİD’e karşı savaşan PKK/ PYD’yi terör örgütü olarak kabul etmediklerine yönelik tutarsız ve çelişkili açıklamalarına, PKK’ya operasyon yapılmasın anlamına gelen ifadeleri de eklenince, üstelik günümüze kadar PYD/YPG terör örgütüne SDG örtüsü altında onbinlerce TIR ve binlerce uçak dolusu silah mühimmat füze yeni nesil ağır silah ve eğitim yardımı yapılınca uluslararası ilişkilerde kafası karışmış bir küresel güçten ziyade, uluslararası terörizmle mücadelede samimi olmayan, terörü araç olarak kullanan bir ülke akıllara geliyor sanırım. Üstelik ABD Özel Kuvvetleri’ne (DELTA FORCE) mensup kara birliklerinin, Suriye’de, Cizire, Kobani, Tel Abyad ve Afrin Kantonları güzergahında (PKK koridoru) Cerablus, Azez ve Halep şehirlerine yakın bölgelerde konuşlandırılması, Özel Kuvvetler’e mensup savaş ve bomba uzmanı eğitmenlerin, PKK/PYD terör örgütü mensuplarına yeni savaş taktikleri ve el yapımı patlayıcılar (EYP) konusunda sözde IŞİD ile savaşmak üzere eğitim verdiklerinin ortaya çıkması, Türkiye’nin Suriye ve Irak sınırlarında oluşturulmak istenen terör koridorlarıyla çevreleme stratejisi Türkiye’nin muhtemel ikinci Sykes-Picot Anlaşması ile hedef alındığının açık işaretlerini taşıyordu. Bu önemli tespit sonrasında TSK ve ÖSO ile birlikte gerçekleştirilen Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarında resmi rakamlara göre 7 bin gayri resmi rakamlara göre 10 bin PYD/YPG’li terörist etkisiz hale getirilerek PKK koridoru ve 2’nci Sykes- Picot akim bırakılmıştı.
8 Ocak Salı günü Bolton başkanlığındaki ABD heyeti ile Türkiye arasında 14 Aralık’ta Erdoğan ve Trump arasında varılan mutabakat ile ilgili DEAŞ ile mücadele ve Suriye’den çekilmede koordinasyon konularında detaylı görüşmeler yapıldı. Türkiye’nin hassasiyet gösterdiği Fırat’ın doğusunda sınırın Suriye tarafında hakimiyeti elinde bulunduran terör örgütü PYD/YPG konusu görüşmelerde önemli bir yer tuttu. Zira bu konu Türkiye’nin bekası ve kırmızı çizgisi. Bolton’un 14 Aralık mutabakatını aşan ipe sapa gelmez ifadeleri heyetler arasındaki görüşmelerde ön almak için bir taktik veya strateji değilse işi zor görünüyor. Zira Pentagon darbe merkezinin FDD’nin yöneticilerinden biri olan Bolton yakın arkadaşı Rubin gibi azılı bir neo-con. PKK koridorunu Akdeniz’e uzatabilmek için Astana ortaklarının arasını açmak, Müslüman Kardeşleri terörist ilan etme ve İsrail’in güvenliğini sağlamak faaliyetlerinde bulunan Bolton, Türkleri sevmeyen bir kişilik olarak biliniyor. John Bolton İsrail’de yaptığı açıklamalarda PYD/YPG’nin Türkiye tarafından tasfiye edilmesine izin vermeyeceklerini iddia ederek Netanyahu’yu rahatlatmış ve açık destek vermişti. Trump ise İsrail’e başınızın çaresine bakın açıklamasıyla Netanyahu’yu şok etmişti. Kuvvetle muhtemel ki Bolton’un açıklamaları Trump’tan bağımsız ve azade görünüyor.
Beyaz Saray’ın gizli dini
04:0014/01/2019, Pazartesi
G: 14/01/2019, Pazartesi
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
11.01.2019 tarihinde Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde Afganistan İslam Cumhuriyeti Büyükelçisi Sayın Abdul Rahim Sayed Jan’ın verdiği konferansa katılmıştım. Büyükelçi Afganistan’da yaşanan iç savaş, karmaşa ve kaosta ABD’nin bir dönem dağıttığı silahların barışçı güçlerin eline geçmediğini aksine politik veya ideolojik olmaktan uzak bazı militan grupların eline geçmesinde ABD’nin örtülü rol oynadığını ima etmişti.
Yenikapı'da erkek cesedi bulundu
Yenikapı'da erkek cesedi bulundu
12 Temmuz, Pazar
ABD’nin terörizm ile savaş veya mücadele gerekçesi ile 7 Ekim 2001’de başlattığı askeri operasyon veya müdahalenin üzerinden yaklaşık 17 yıl geçmesine rağmen Taliban başta olmak üzere hükümet karşıtı bazı silahlı gruplar neredeyse ülkenin yarısında kontrolü ele geçirmiş bulunuyorlar. Analistlere göre güvenlik hiç olmadığı kadar kötü ve birçok Afgan, meselenin birinci sorumlusu olarak Amerikalıları görüyor. Önce Sovyet işgali ardından patlak veren iç savaş ve sonrasında başlayan Amerikan işgali, Afgan halkını bıktırdı. Komplo teorileri havada uçuşuyor. Kimileri Washington’ın savaşı kasten uzattığını öne sürüyor. Afganistan’ın Yüksek Barış Konseyi üyesi Muhammed İsmail Kasımyar, “150 bin civarında ABD ve NATO askeri ile yüz binlerce Afgan askeri ve polisi, sayıları binlerle ifade edilebilecek Taliban militanlarına karşı savaşı kazanamadı. Peki neden?” diye soruyor. ABD, bu ülkedeki varlığını kalıcı hale getirmek için Pakistan’la birlikte Afganistan’ı kasten bir kaosun içine mi sürüklüyor? İddia edildiği gibi amacı Çin, Rusya ve İran’a karşı bu bölgeyi dinleme üssü olarak kullanabilmek mi? ABD ve NATO 17 yıldan bu yana Afganistan’da ama, Taliban ne hikmetse etkisini arttırmaya devam ediyor. Taliban’ı Suriye ve Irak’a ABD’nin müdahalesini meşru kılan taşeron veya kurgu DEAŞ terör örgütü gibi değerlendirmek ne kadar doğru? Zira Taliban 17 yıldır ABD’nin Afganistan’da kalmasının meşruiyetini sağlarken DEAŞ terör örgütü de ABD’nin Suriye ve Irak’a müdahalesini meşru kılıyor.
Sovyetlerin dağılmasından sonra bağımsızlıklarını kazanan Orta Asya Cumhuriyetleri’nin enerji yataklarından faydalanmak da ekonomik olarak önemliydi ve bunun için de İran’ın etkisinin mümkün olduğunca azaltılması gerekmekteydi. Dolayısıyla İran rejimine ters ve aynı zamanda kendi politikalarını uygulatabilecek bir hükümetin kurulması ABD’nin işine gelecekti. Bahsi geçen hükümeti kuracak olan örgüt ise Taliban’dan başkası değildi. ABD Pakistan ve Suudi Arabistan’ın desteklediği örgüte el altından silah ve parasal yardımlarda bulunmuştur. Taliban’ın Kabil’i ele geçirdiği 1996 yılından itibaren 2 yıl ABD bu politikasına devam etmiştir. Fakat 1998 yılına gelindiğinde Taliban ile politikalarının uyuşmadığını anlamış ve bu kez tam tersi bir siyaset izlemeye başlamıştır. Nairobi ve Darüsselam’a yapılan saldırılardan Taliban ile yakınlığı bulunan Bin Ladin ve El-Kaide sorumlu tutulmuştur. Çizginin tamamen yön değiştirdiği olay ise 11 Eylül saldırılarıyla somutlaşmış, ABD Taliban yönetimin devrilmesi için her türlü yolu denemiş ve Afganistan’a müdahale ederek emelini gerçekleştirmiştir. Ancak El-Kaide lideri Ladin’in ABD ajanı olduğuna yönelik güçlü iddialar El-Kaide-Taliban ilişkisi CIA ile Taliban arasında da en azından örtülü bir iletişim kurulduğuna yönelik iddiaları güçlendirmektedir.
Amerikalı analist Dr Randy Short’a göre Boko Haram terör örgütünü CIA tezgahlamıştır. CIA, Boko Haram’ı Libya Devrimci Muhafızlar Komutanı Halife Hafter aracılığıyla kurmuş ve finanse etmiştir. Halife Hafter de geçmişte CIA tarafından eğitilmiştir.
ABD’nin 2003 tarihinde Irak’ı işgal etmesinin ardından, Maliki ile birlikte, Irakta Sünni aşiretleri dışlayarak Şiileri desteklemesi, İran’ın da Şii politikalarına verdiği destek sonucu bu bölgede bilerek uygulanan yanlış strateji ve politikaların, IŞİD veya türevi örgütlerin doğmasına gelişip büyümesine zemin hazırladığı bilinen bir gerçek. DEAŞ’ın Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme amacıyla küresel ve hegemonik güç ABD’nin bir maşası ve sopası olarak ortaya çıkarıldığı da diğer bir gerçek. NSA ajanı Snowden DEAŞ’ın amacının bölgede İsrail’in güvenliğini tesis etmek ve korumak olduğunu açıklamıştı. Türbeleri yıkan, Mekke’yi ele geçirerek Kabe’yi dahi yıkabileceği tehditlerini savuran DEAŞ’ın, İsrail aleyhinde tek
bir kelam etmemesi efendilerinin kimler olduğu konusunda derin ipuçlarını gözler önüne seriyor.
Afrika, Asya ve Ortadoğu başta olmak üzere İslamiyet’i terörle ilişkilendirmek amacıyla CIA tarafından kurdurulan ve finanse edilen İslamiyet ile hiçbir ilişkisi olmayan aksine İslamofobiyi arttıran cinayet mekanizması esrarengiz terör örgütleri var. Evangelistler; Yahudi ırkının seçkinler olduğuna inanan, Yahudiler’in Dünya’ya egemen olması için “delicesine uğraşan” Hıristiyan Siyonistler’dir. Kidron Vadisi’nde Armageddon/Kıyamet savaşının olacağına inanmışlardır. Evangelist yapılanma, ABD’de, Ronald Reagan’ın (1981-1989) başkanlık döneminde ve George W. Bush(2001-2009) devrinde ”Beyaz Saray’ın gizli dini” olmuştur. W. Bush, “Dini misyonum var. Tanrı’dan görev aldım” iddiasıyla ve bütün İslam halklarına savaş ilan ederek, Afganistan ile Irak’ı işgal etmiştir. İşgaller; İslam coğrafyasında İslam’la ilgisi olmayan terör örgütlerinin çıkmasına ve önce var olanların çok güçlenmesine imkan hazırlamıştır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan “İslam dünyasını DEAŞ, Taliban, El Kaide, Boko Haram, Eş Şebab, FETÖ gibi terör örgütleri vasıtasıyla cendereye almaya çalışanların asıl hedefi, Müslümanların hayat damarlarını kurutmaktır” açıklamasıyla bu açık tehdide karşı tüm Müslüman dünyasını uyarmıştır.
Müesses nizam Trump’a şantaj mı yaptı?
04:0016/01/2019, Çarşamba
G: 16/01/2019, Çarşamba
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Trump neredeyse bütün dünyayı şoka uğratan çekilme kararını 14 Aralık’ta Erdoğan’ın Suriye ve DEAŞ ile ilgili ikna edici açıklamaları sonunda almıştı. Suriye’de barışı sağlayabilecek bu tarihi karar sonrasında ABD müesses nizamını oluşturan Amerikan Kongresi’ndeki Neo-con/ Evanjelist şahinler, Pentagon, Amerikan istihbarat birimleri, İsrail lobileri, iş dünyası ve ABD medyasının yasal veya gayri yasal yöntemlerle Trump’ı baskı altına alarak bu tarihi kararından caydırma faaliyetlerini koordineli bir şekilde yürütüyorlardı.
Melo'nun yeni takımı belli oldu
Melo'nun yeni takımı belli oldu
12 Temmuz, Pazar
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton’un İsrail’de PKK’nın uzantısı PYD/YPG’yi kast ederek, Türkiye’nin “Kürtleri korumak için güvence vermesi durumunda” ABD’nin güçlerini Suriye’den çekeceğini ve bunun Trump’ın talebi olduğunu iddia etmişti. İsrail temasları sonrasında yanındaki heyetle birlikte Türkiye’ye gelen Bolton muadili İbrahim Kalın ve heyeti ile görüşmüş ancak Erdoğan tarafından kabul edilmemişti. Amerika’da bazı medya kuruluşlarında bu durum Bolton başkanlığındaki heyetin Türkiye’de hor görüldüğü iddialarını manşetlerine taşımasına neden olmuştu.
Trump’un Suriye’den çekilme sürecine ilişkin tartışmalar devam ederken Trump’tan Türkiye’de her kesimden aşırı tepki çeken skandal bir açıklama geldi. Trump twitter hesabından yaptığı Türkiye’yi tehdit eden mesajında ’’Kürtlere saldırırlarsa Türkiye’yi ekonomik olarak mahvedeceğiz. 20 millik güvenli bölge kuracağız. Aynı şekilde Kürtlerin de Türkiye’yi provoke etmesini istemiyoruz’’ demişti. Milli Savunma Bakanlığı, Trump’un bu tehdit açıklamasına Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2015 yılında Twitter’da yaptığı paylaşımla cevap verdi. ’’Cumhurbaşkanı Erdoğan, 26 Haziran 2015 tarihinde Tweet hesabındaki mesajında, “Tüm dünyaya sesleniyorum; bedeli ne olursa olsun Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz” ifadesini kullanmıştı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Trump’ın tehdidine stratejik ortaklar sosyal medya üzerinden konuşmaz. Hiçbir tehdide pabuç bırakmayacağız” açıklamasıyla cevap vermişti. Çavuşoğlu, ’’Biz, Kürt kardeşlerimizin düşmanı değiliz. Kürt kardeşlerimizin haklarını her zaman PKK/YPG terör örgütlerine karşı dahi savunmaya devam edeceğiz’’ açıklamasında bulunmuştu,
Trump’un Türkiye’yi ekonomik yaptırımlarla tehdit etmesi askeri yaptırımlardan bahsetmemesi ABD’nin Türkiye ile alanda karşı karşıya gelmek istemediğinin açık kanıtıdır. Uluslararası analistlere göre, Amerika NATO’nun 2’nci büyük ordusuna sahip Türkiye’ye karşı PKK /PYD-YPG ve FETÖ terör örgütlerini açıkça destekleyerek Türkiye’nin bekasını tehdit etmesi Amerika’nın hegemonik ve küresel gücünü kaybettiğinin ve NATO’nun sonunu getirebilecek önemli gelişmelerin işaretlerini taşımaktadır. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun ”Şimdi Trump’ın içinde bulunduğu durum zordur. Görüyoruz. Üzerinde ciddi bir baskı var. Kendisi çekilme kararı aldı ve özellikle güvenlikle ilgili birimleri de çekilmemesi için sürekli baskı yapıyor. Son tweet’in de bir iç politika mesajı olduğu biz biliyoruz” açıklaması ne kadar doğru bir tespit olursa olsun ‘’ABD’nin Suriye’den çekilme kararı gibi Suriye’de iç savaşı bitirebilecek böylesine önemli bir kararın arkasında Trump’un durması gerekirdi. Ancak FBI tarafından 2017 yılı içinde TRUMP’un Rus ajanı olup olup olmadığına yönelik başlatılan bir araştırma ile Trump’un davranışlarının ABD’nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturup oluşturmadığına yönelik diğer bir soruşturma başlatılmasına yönelik haberlerin Amerikan medyasında Suriye’den çekilme kararı sonrasında yer alması manidar ötesi müesses nizamın Trump’a yapılan şantajı açıkça ortaya koyuyor sanırım. 2020’de yaklaşık 2 yıl sonra yapılacak başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçiler ile Demokratların Trump’a karşı işbirliği yapabileceklerine yönelik medya haberleri ile İsrail lobileri ve Neo-Con /Evanjelist ittifakının Trump’ı Cumhuriyetçilerin adayı göstermemeye yönelik faaliyette bulunma ihtimali Trump’u kararından caydıran önemli nedenler arasında olması kuvvetle muhtemel görünüyor.
Bu köşe yazısını kaleme aldığımız saatlerde Trump ile Erdoğan’ın telefon görüşmesi yaptıklarına yönelik haberler medyada flaş gelişme olarak duyuruldu. Gerek Türk tarafı gerekse ABD tarafı görüşmelerin içeriğini kısa açıklamalar ile duyurdu. Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yapılan telefon görüşmeleri ilgili resmi açıklama dışında attığı tweet mesajında ‘’ABD ile Türkiye arasındaki ekonomik gelişme hakkında konuştuk, büyük ölçüde genişleme potansiyeli var. Ayrıca Suriye sınırında oluşturmayı planladığımız 20 millik güvenli bölge hakkında konuştum’’ demiş.
Türkiye ise; ’’Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump’a Türkiye’nin Kürtlerle hiçbir sorunu olmadığını, Türkiye’nin amacının ulusal güvenliğine tehdit oluşturan terör örgütleri DEAŞ, PKK ve PKK’nın Suriye uzantıları ile mücadele etmek olduğunu vurguladı. Bölgede otorite boşluğu meydana gelmemesi için Münbiç Yol Haritası’nın tamamlanması, ayrıca çekilme kararının hayata geçirilmesini engellemek isteyen unsurlara fırsat verilmemesi gerektiğini vurgulayan iki lider, kamuoyuna yönelik sağlıklı iletişimin önemine değinmişlerdir. Sayın Cumhurbaşkanımız ve ABD Başkanı Sayın Trump, Suriye’nin toprak bütünlüğü temelinde ülkenin kuzeyinde terörden arındırılmış güvenli bir bölge oluşturulması fikrini de ele almışlardır’’ açıklaması yapıldı.
Gerek Beyaz Saray’ın yaptığı resmi açıklamada, gerekse Trump’ın son attığı tweet mesajında dile getirdiği görüşlerin müesses nizam tarafından Trump’a dayatılan maddeler olduğunu unutmayalım. Fırat’ın doğusuna yapılacak operasyonun Türkiye’nin kırmızı çizgisi, ve bekası ile doğrudan ilişkili olduğu bilincinde askeri harekat öncesi bölgedeki tüm aktör ülkeler ile diplomatik girişimlerden bir netice alamazsak gereğini de bir an önce yapalım. İster tek başına gerekirse Astana ittifakı ile
FETÖ’nün darbe koordinatörü
04:0021/01/2019, Pazartesi
G: 21/01/2019, Pazartesi
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
17/25 Aralık 2013 yılında yargı ve emniyet’e sızan FETÖ/PYD örgüt mensuplarınca gerçekleştirilen darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
Mevlana çiçeğindeki 'semazenleri' arıyor
Mevlana çiçeğindeki 'semazenleri' arıyor
13 Temmuz, Pazartesi
Bu davayla ilgili olarak yapılan yargı süreci sonrasında açıklanan gerekçeli kararda ‘’FETÖ’nün,‘hükümeti yıkmaya teşebbüs eylemleriyle ülkede siyasi ve ekonomik kriz yaratarak hükümeti iş göremez hale getirip istifaya zorladığı açıklanmıştı. Hükümet tarafından 17/25 Aralık 2013 tarihlerindeki darbe girişimleri püskürtülmüş terör örgütünün emniyet, yargı ve medya yapılanmasına yönelik operasyonlara başlanmıştı. 1 ve 19 Ocak 2014’te MİT’in kullandığı insani yardım TIR’larının örgütçe durdurulması suretiyle devletin Suriye’deki terör örgütlerine yardım ettiği intibasının oluşması istendiği belirtilen kararda, dış güçler vasıtasıyla devletin ve hükümetin zora sokulup kaos ortamı yaratılmasının amaçlandığı’’ belirtilmişti.
İstanbul 13’ncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ‘25 Aralık darbeye teşebbüsü davası’nın gerekçeli kararında, 25 Aralık seçilmiş meşru hükümete bir yargı darbesidir, tespiti yapılmıştır. Kararda suç tarihi olan 25 Aralık 2013 tarihinde iddianameye konu operasyonun sanıklar tarafından başlatıldığı, operasyonun FETÖ’cü savcı Muammer Akkaş tarafından yürütüldüğü, bu soruşturmada 96 kişiye ‘Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet’ suçlarının yönetildiği anlatılmıştı. 25 Aralık günü savcı Akkaş tarafından 41 kişi hakkında verilen arama ve gözaltı kararında Bilal Erdoğan için gözaltı kararı olmadığı fakat bilgisine başvurulmak üzere ifadeye davet edileceği belirtilmektedir. Bilal Erdoğan bilgisine başvurulmak üzere savcılığa davet edilecek, sorgulanacak ve ardından tutuklanmak üzere mahkemeye sevk edilecekti. 2012 yılında İnternet Andıcı dosyası kapsamında ifadesine başvurulmak için savcılığa davet edilen ve ardından tutuklanan eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a uygulanan plan Bilal Erdoğan için de düşünülmüştür. Bilal Erdoğan’ın Kısıklı’dan emniyete götürülürken çekilen görüntülerinin basına servis edilip algı operasyonunun ilk adımının atılacağı, sonrasında “Oğlu gözaltında olan bir lider” diye dünyaya servis edilecek haberlerle Erdoğan’ın istifaya zorlanacağı vurgulanmıştı. 25 Aralık 2015’te Cumhuriyet Gazetesi’ne röportaj veren firari savcı Celal Kara’nın “1 numara Başbakan Erdoğan” ibaresine dikkat çekilen kararda, “Kara’nın söylemindeki niyetten de anlaşılacağı gibi Başbakanı da gözaltına almaya varacak kadar ileri gidecekleri açıktır” tespiti yapılmıştı. FETÖ devleti ele geçirmek için engel gördüğü herkesi tasfiye etmek istemiştir. Hükümeti düşürmek öncelikli amacıdır. Yargının taşıyıcı ağı UYAP saf dışı bırakılmıştır. Devletin yasal dinleme merkezi, örgüt tarafından usulsüz ve hukuk dışı kullanılmıştır. İstanbul Emniyeti örgüt üyesi savcılar tarafından basılmış ve örgüt üyesi savcı mahkeme önünde bildiri dağıtmıştır. Bu hususlar dahi meselenin yolsuzluk soruşturması olmadığının anlaşılması bakımından önemlidir.” Denmişti.
Bu kez de 2019 Ocak ayın içinde 7 Şubat MİT ve 17/25 Aralık darbe girişimleri ile darbe görünümlü Türkiye’de iç savaş çıkararak ülkemizin işgal edilmesini amaçlayan 15 Temmuz kalkışmasının arka plan veya azmettiricilerini ilişkileri açısından net bir şekilde ortaya koyan CIA ajanı casus Metin Topuz ile ilgili iddianame hazırlandı. CIA’nın Türkiye’de FETÖ’yü İstanbul Konsolosluğu’ndaki ajanı Metin Topuz üzerinden yönettiği ortaya çıktı. 7 Şubat MİT ve 17-25 Aralık ve 15 Temmuz kalkışmasında aktif rol alan Topuz örgüt üyeleriyle 1627 kez görüştü. 15 Temmuz kalkışmasının planlayıcısı Adil Öksüz ile Metin Topuz arasında örgütsel hiyerarşi ve yakınlık deşifre edildi. Metin Topuz’un, 15 Temmuz darbe girişiminde, Ankara Emniyetini kuşatan ve darbeye direnen herkesi vurun, emrini veren Zeki Taşkın ile de irtibatı tespit edildi. Yine 15 Temmuz darbe girişimi öncesi darbe hazırlık toplantılarına katılan, üstelik İstanbul’da Jandarmaya silah dağıtan kişi ile yakından ilişkili. 15 Temmuz kalkışmasının başarısızlıkla sonuçlanması sonrasında Akıncılar Üssü’nden yargı ve güvenlik güçlerine sızmış FETÖ’cüler tarafından bir operasyonla serbest bırakılan Adil Öksüz’ü İstanbul Başkonsolosluğundan arayan kişinin Metin Topuz olduğu anlaşılıyor. MİT TIR’larını durduran sivil imamlar Bayram Andaç ve Muharrem Gözüküçük’ün TIR’ların durdurulmasının ertesi gününde İstanbul Başkonsolosluğunda aynı numarayı arayarak Metin Topuz ile görüşmeleri Türkiye’deki FETÖ’nün gerçekleştirmeye çalıştığı darbe merkezinin ABD Büyükelçiliği veya ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu olduğunu açık ediyor.
Metin Topuz’un CIA ve ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass’ın bilgisi dahilinde 7 Şubat MİT 17/25 Aralık polis ve yargı darbesi ve 15 Temmuz Kalkışması’nda darbe koordinatörü olarak etkin rol oynadığı görülebiliyor. İddianamede Metin Topuz’un 17 Aralık’çı polis ve savcıların ilişkileri sadece Türkiye’de değil Amerika’da da devam etmiş. Topuz ifadesinde 25 Aralık darbe girişimini yöneten Mali Şube Müdürü Yakup Saygılı ve iki komiserle ABD’ye giderek bir ABD savcısı ile görüşmüşler. Muhtemelen 17/25 Aralık kumpas davası dosyalarını götürerek Hakan Atilla ve Zarrap davasının Amerika’ya taşınmasını sağlamışlar.
15 Temmuz kalkışmasının Türkiye’yi bölüp parçalamak için asıl amacın iç savaş çıkarmaya yönelik olduğunu neredeyse FETÖ ile ilgili tüm yazılarımızda belirtiyorduk. FETÖ’nün darbe girişimini organize eden sözde ‘Yurtta Sulh Konseyi’ üyesi eski Tuğamiral Sinan Sürer’in Genelkurmay’daki odasında ele geçirilen 19 sayfalık dokümanda, Türkiye’yi iç savaşa sürükleyecek ve bölünmesine neden olacak bir plan ele geçirildi. Plan’da CHP ve HDP’nin desteklenmesinden bir yana Türkiye’de iç savaş çıkarmak ve kaos oluşturmak için bazı Alevi grupların silahlandırılması gerektiği belirtiliyor. Güneydoğu Anadolu’da halk isyanı çıkarılarak, bölgenin Türkiye’den koparılmasının sağlanması, küçük, dar bölge yönetim şekillerine geçilebileceği kaydediliyor.
Tuğamiral rütbesine hak etmeden FETÖ kumpası ile geldiği anlaşılan bu hain ve aynı tıynette olanlar ülkesine ihanet etmenin cezasını bir an önce almalı ve cezalarını çekmelidirler.
Menbiç ve Haseke’de DEAŞ terörünün azmettiricileri
04:0023/01/2019, Çarşamba
G: 23/01/2019, Çarşamba
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Türkiye’nin büyük bir zaferle sonuçlandırdığı Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı askeri harekatları sonrasında Menbiç üzerinden Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon için sınıra yakın bir çok bölgede geniş çaplı yığınak yapılması askeri harekat için kararlığının bir işaretiydi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bir gece ansızın gelebiliriz sloganı” Fırat’ın doğusuna yapılacak operasyonun eli kulağında olduğunu da adeta dosta ve düşmana ilan ediyordu. Aslında, Trump’ın 14 Aralık’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın etkisinde kalarak Suriye’den çekilme kararını almasıyla birlikte Amerika’nın derin yapısı Müesses Nizam ve İsrail’in yarım asırlık “Kürt kartı stratejisi ve planlarına” büyük sekte vurabileceği ortaya çıkmıştı. Zira ABD’nin Suriye’den çekilmesi ve DEAŞ artıkları ile mücadelede Erdoğan-Trump arasında varılan mutabakat gereği Türkiye’nin yetkili kılınması ABD askerlerinin çekilmesiyle hasıl olacak otorite boşluğunun Türkiye tarafından doldurulacak olması PKK/YPG’nin Türkiye tarafından tasfiyesinin önünü açmıştı. Bu nedenle başta Pentagon olmak üzere ABD Milli Savunma Bakanı, DEAŞ ile mücadele koordinatörü ve İsrail’in ve batılı birçok ülke Trump’ın çekilme kararına karşı çıkmışlardı. Önce Menbiç son olarak Haseke’de DEAŞ tarafından Amerikan askerleri ve PKK/YPG’li teröristleri hedef alan terör eylemleri şüphesiz DEAŞ’ın bitmediğine işaret ederken ABD askerlerinin Suriye’den çekilmemesini amaçlıyor. Sorun şu bu eylemleri DEAŞ mı gerçekleştirdi yoksa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikaz ettiği gibi bazı dış güçlerin(!) örgütün kalıntılarını Suriye’nin içişlerine burnunu sokmak için kullandıkları mı söz konusu?
Bu nedenle İsrail ve Müesses Nizam’ı oluşturan tüm kurumlar Pentagon, Amerikan istihbarat birimleri, finans ve iş dünyası ve medya Trump’ı bu kararından vazgeçirmek için organize bir çalışma içine girmişlerdi. Daha önceki köşe yazılarında belirttiğim gibi Trump’ın Rusya hesabına çalışan bir ajan olduğu iddiasıyla FBI tarafından soruşturma başlatıldığı konusunun medyaya yansıtılması ve 2020 başkanlık seçimlerinde Neo-con Evanjelist ittifakının Trump’ı Cumhuriyetçilerin aday göstermemesi yönünde etkileyeceği veya Cumhuriyetçi ve demokratlardan oluşan bir adayın Trump’a karşı çıkarılabileceği savları ile yapılan şantaj Trump’ı derinden etkilerken aynı zamanda zor günlere işaret ediyordu. Yeni bir finans ve ekonomik yaptırımlarla Türkiye’yi mahvedeceği tehdidinde bulunan Trump, Erdoğan’ın kendisiyle yaptığı telefon görüşmesinden kısa süre sonra attığı yeni tweetinde ekonomik ilişkilerin geliştirileceği, Suriye’nin kuzeyinde 32 km derinliğinde 462 km uzunluğunda güvenli bölge kurulması konusunu değerlendirdiklerini belirtmişti.
Bu açıklamalar sonrasında başta emekli üst düzey askerler iktidar karşıtı medya ve köşe yazarları Trump’ın ‘Güvenli Bölge’ teklifi “Fırat’ın doğusuna yapılacak operasyonu engellemek amacıyla ortaya atıldı. PKK/PYD terör örgütünü Türkiye’den korumak için güvenli bölge ihtisas ediliyor. Güvenli bölge ‘yeni çekiç güç veya yeni bir Kuzey Irak modeli’dir. Güvenli Bölge teklifi Türkiye’ye karşı tuzaktır” iddialarında bulunmuşlardı.
TÜRKİYE’NİN SURİYE PLANI
Öncelikle güvenli bölgenin Türkiye’nin denetiminde olacağı bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açıklandı. Erdoğan Ocak ayının ilk haftası içinde New York Times’a yazdığı yazıda, Trump’ın Suriye’den çekilmekle doğru kararı verdiğini belirtirken, “Ancak çekilme dikkatli planlanmalı ve ABD’nin, uluslararası toplumun ve Suriye halkının çıkarlarını korumak adına doğru ortaklarla işbirliğine gidilmeli” dedi. Kapsamlı bir stratejiyle kalıcı barışın ve istikrarın Türkiye’nin liderliğiyle sağlanabileceğini ifade etti. DEAŞ’ın Suriye’de askeri olarak yenilgiye uğratıldığını ancak bundan sonra ülkede istikrarı sağlamak için bir plana ihtiyaç duyulduğunu yazdı. Erdoğan, Türkiye’nin bu sorumluluğu, uluslararası toplumun da desteğiyle sırtlanmaya hazır olduğunu vurguladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre istikrar için ilk adım, Suriye toplumunun her kesimini barındıran bir istikrar gücü oluşturmak: “Sadece kapsamlı bir yapı tüm Suriye halkına hizmet edebilir ve ülkenin farklı bölgelerinde kanunu ve nizamı sağlayabilir. Bu bağlamda, Suriye Kürtleriyle bir alıp veremediğimiz olmadığına dikkat çekmek isterim.”
ABD’NİN SURİYE PLANI
Bolton, sonrasında Cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham Türkiye’ye geldi. Graham güvenli bölge uzlaşısı için Ankara’daydı. Yaptığı açıklamalar gösteriyor ki, ABD, PKK teröristlerini sınırımızdan mümkün olduğunca uzak tutacak. Yani PKK gidecek. Seçeneklerden ilki, güvenli bölge Türk, İngiliz ve Fransız askerlerinin denetimine bırakılsın önerisi. Türk askeri ile ÖSO’nun bu bölgedeki tek güç olmasını kabul etmiyorlar. Türk askerinin yanına İngiliz ve Fransız askerlerini de eklemek istiyorlar. İkincisi, Barzani’ye yakınlığıyla bilinen Rojava Peşmergesi adını verdikleri Kürt grupların, PKK teröristlerinin yerine güvenli bölgeye konuşlandırılması. Gelelim üçüncü seçeneğe.
Güvenli bölgenin denetiminin ÖSO tarzı ama Türkiye’nin direk kontrolünde olmayan daha ziyade ABD’nin yapılandırıp desteklediği Suriyeli muhalif Arap savaşçılara bırakılması. Washington, Tel Abyad gibi Türkiye sınırına yakın şehirlere bu savaşçıları konuşlandırmayı da güvenli bölge seçenekleri arasına dahil etmiş bulunuyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan 23 Ocak’ta Putin ile görüşecek. Bu görüşmede, Fırat’ın doğusunda faaliyet gösteren terör örgütleri PYD ve DEAŞ’la mücadele de görüşmede ele alınacak. “Türkiye sınırında güvenli bölge oluşturma” ile ilgili olarak Türkiye, ABD ve Rusya’nın görüşleri masaya yatırılacak. Suriye’nin toprak bütünlüğü ve geleceğine yönelik önemli kararlar alınması söz konusu.
Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması yerli ve milli bir proje miydi?
04:0028/01/2019, Pazartesi
G: 28/01/2019, Pazartesi
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Abdullah Öcalan 12 Eylül 1980 Darbesi öncesi 1979 Eylül ayı içinde 100’e yakın örgüt elemanı ile birlikte Suriye’ye geçti. ‘Geçti’ kelimesini özellikle kullanıyorum zira kaçmadı. Kendisine darbeyi haber veren ‘gizli güçler’ tarafından Suriye’ye geçirildi. Bu gizli güçlerin Öcalan ve diğer PKK’lıları koruma ve kollama stratejisi Suriye’de de devam etmişti.
Musul'un neden düştüğünü açıkladı
Musul'un neden düştüğünü açıkladı
14 Temmuz, Salı
Öcalan’ın Suriye’deki ilişkileri ve kamp yerleri de ayarlanmıştı. 12 Eylül Darbesi, tüm yasadışı örgütlerin büyük bir kısmına verdiği ağır zaiyatlar nedeniyle bu terör örgütlerini bitme noktasına getirmişti. Yalnızca PKK 12 Eylül darbesinden hiç yara almadığı gibi güçlenerek çıkan tek terör örgütü olmuştu. Öcalan Suriye’ye geçtikten sonra Şam’da karargahını kurdu. Suriye kontrolündeki Lübnan sahasında bulunan Filistin kamplarında militanlarına barınak ve eğitim imkanları da hazırdı. Şam yönetiminin himayesine girdi. Türkiye’ye yönelik kanlı eylemlerini Şam’dan sevk ve idare etti. Bölgenin en güçlü ordusuna sahip Türkiye, Suriye’nin PKK ve Öcalan’a verdiği terör desteğine tam 19 yıl sessiz kaldı. Suriye gizli servisi Muhaberat PKK terör örgütüne her türlü örtülü desteği veriyordu. 90’lı yıllarda PKK terör örgütü Türkiye’de kanlı terör eylemlerini doruk noktasına çıkarmıştı.
Türkiye uzun yıllar PKK terörünü ve arkasındaki dış destek sorununu çözemedi. Bunun nedeni ise ‘terör örgütü ile mücadele konseptinin ‘devletin karar verici mekanizmaları tarafından bir bütün olarak ele alınamaması, siyasi iktidarlar ile vesayetçi yapılar arasındaki görüş farklarıydı. PKK terör örgütünü kurduran güçler Türkiye’nin bu yumuşak karnı ile hep oynadılar. Devletin anayasal kurumları ile bürokratik ve siyasal güçler arasında gerilim noktaları yaratarak toplumu kamplara bölecek kutuplaşma ve ayrıştırmaya yönelik Psikolojik Harp taktik ve stratejilerini kısa,orta ve uzun vadede maalesef başarılı bir şekilde uyguladılar.
1 Ekim 1998’de 9’ncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel TBMM’nin yasama yılı açılış törenindeki konuşmasında, Öcalan ve PKK’ya örtülü ve açık destek veren Suriye’yi aleni tehdit ediyordu. Demirel’in bu sert açıklamasından 15 gün önce dönemin Karar Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, yanında İkinci Ordu Komutanı Aytaç Yalman ve Altıncı Kolordu Komutanı Çetin Saner olduğu halde Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde Suriye topraklarını işaret ederek şu açıklamayı yapmıştı ‘’APO eşkıyası ve PKK terör örgütünü koruyup kollayan Suriye Türkiye’nin iyi niyetini yıllardır istismar etmektedir. Türk milletinin sabrı taşmak üzeredir. Kimsenin toprağında gözümüz yoktur. Hiçbir ülkenin de bizim topraklarımız üzerinde beslediği emellere asla izin vermeyiz.’’
Türkiye, Suriye’yi terörist bir devlet olmakla suçlarken, teröre destek vermeye devam ederse bu durumun iki ülke arasında savaş nedeni sayılacağı karar verici mekanizmalar tarafından 15 gün ara ile ısrarla Suriye ikaz ve tehdit ediliyordu. Durumun ciddiyetini kavrayan Hafız Esad araya Mısır lideri Hüsnü Mübarek’i sokmuştu. MİT ve Dışişleri Bakanlığı tarafından birlikte hazırlanan Suriye PKK ilişkilerine son verilmesi PKK lideri Öcalan ve Suriye’deki PKK militanlarının Türkiye’ye teslimiyle ilgili ültimatom, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek eliyle Suriye’ye iletiliyordu. Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad uluslar arası baskılar ve Türkiye’nin kararlı tutumu nedeniyle kaybedeceği bir savaşı göze alamamış, Öcalan’ı ve PKK terör örgütü mensuplarını Suriye’den çıkartmasının şart olduğunu anlamıştı. 19-20 Ekim 1998’de Türkiye ve Suriye yetkilileri Adana’da Seyhan Polis Evi’nde biraraya geldiler. Adana Mutabakatı adını alan toplantıda Türk heyeti toplantıya haritalar, bilgi notları, adresler, telefonlar, hangi kampta hangi teröristin bulunduğuna dair dosyalar ile katıldı. Toplantıda Türkiye’nin tüm istekleri Suriye tarafından eksiksiz kabul edildi. PKK kampları kapatılırken 73 PKK’lı terörist Türkiye’ye teslim edildi. Öcalan ise Suriye üzerinden Rusya’ya gönderilmişti. Öcalan Türkiye’nin zorlamasıyla Suriye’den çıkarılması sonrasında 4 ay kendisini kabul edecek ülke aradı. Rusya, İtalya, yeniden Rusya, Yunanistan ve sonrasında Kenya Nairobi havaalanında CIA-MİT işbirliğiyle 15 Şubat 1999 da yakalanarak Türkiye’ye getirildi.
Atilla Ateş Paşa’nın sınırda Suriye’yi tehdit eden açıklamalarıyla, Demirel’in 1 Ekim’de TBMM’de Suriye konusunda yaptığı konuşma MGK içinde alınan gizli bir karara mı işaret ediyordu? Yoksa 15 gün arayla yapılan bu iki açıklama farklı nedenlerden dolayı mı yapılmıştı? Düğümü Başbakan Ecevit çözüyordu. Zira özellikle Ecevit için Demirel’in TBMM’de yaptığı konuşma sürpriz olmuştu. Zira bu konuşmanın yapılacağından Ecevit’in haberi olmamıştı. Demirel’in TBMM’de yaptığı konuşmadan 1 gün önce toplanan MGK’da bu konu gündeme gelmemişti. MGK’da alınmış gizli bir karar da yoktu. ‘’KKK. Atilla Ateş Paşa’nın Suriye sınırında yaptığı konuşmanın tarihi ile Öcalan ile siyasi iradenin bilgisi dışında üst düzey bazı askerlerin görüşmelerinin hemen hemen aynı tarihlere denk gelmesi karşısında, Ateş Paşa üst düzey bazı askerlerle Öcalan arasında yapılan görüşmeleri sekteye uğratmak amacıyla mı Suriye ve Öcalan’a tepki göstermişti?
Öcalan ve PKK’nın Suriye’den çıkarılma sürecinin yerli ve milli bir proje olduğuna ilişkin en önemli kanıt MGK içinde 28 Şubat Sürecinde Çevik Bir’in bilgisi dahilinde Toplumsal İlişkiler Başkanlığı’nda görevli bir albay başkanlığında bir heyetin Brüksel’e giderek PKK’nın Avrupa sorumlusu Şahin Cilo ile ateşkes, federasyon ve devletin yeniden yapılandırılması konularında yaptığı görüşmelerdir. 04 Nisan 2018 tarihli 28 Şubat’ın bilinmeyenleri başlıklı yazımızda Çevik Bir’in Öcalan ile neden görüştüğü konusunda da detaylı açıklamalar yapmıştık. (Devam edeceğiz)
Adana Mutabakatı’nı gerçekten Putin mi gündeme getirdi?
04:0030/01/2019, Çarşamba
G: 30/01/2019, Çarşamba
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Putin arasında 23 Ocak’ta Kremlin’de yapılan toplantıda Putin’in Adana Mutabakatı’nı gündeme getirdiğine yönelik yazılı ve görsel medyada ciddi haberler yer aldı. Moskova dönüşü Cumhurbaşkanı Erdoğan, Adana Mutabakatı ile ilgili medya üst düzey yöneticilerine yaptığı açıklamada; “Baba Esed döneminde imzalanmış. PKK terör örgütünün mensuplarının bize teslim edilişini, terörle mücadeleyi ele alan bir mutabakat. Putin de gündeme getirdi. Türkiye bunu işlemeli. ‘Türkiye’yi buraya kim davet etti’ diyenlere karşı o mutabakatı gündeme getirmemiz lazım. O mutabakatın geçersiz olduğunu söyleyebilen kimse yok.
Aksine Sayın Putin, o mutabakatın orada bizim terörle mücadelemiz açısından önemli olabileceğine işaret ediyor” demişti. Gerçekten bu mutabakat Cumhurbaşkanımızın da işaret ettiği gibi terörle mücadelede Türkiye’nin elini güçlendiren iki ana maddeyi içermekteydi. Suriye yönetimi PKK varlığına son verecekti. Eğer Suriye yönetimi PKK varlığına son veremezse Türkiye’nin Suriye topraklarında terör örgütlerine karşı harekat yapma hakkı doğacaktı.
Putin ile Erdoğan arasında yapılacak toplantının ana gündemi Rusya için İdlip’de HTŞ’nin varlığının sonlandırılması, Türkiye için de ‘Güvenli Bölge’ konusunda Putin’in desteği ve görüşlerinin alınmasıydı. Rus medyasında toplantı öncesi görüşülecek konular detaylı bir şekilde yer almasına rağmen Adana Mutabakatı’ndan hiç bahsedilmemesi Putin’in bir stratejisi miydi? Yoksa iki lider daha önce ikili görüşmelerinde bu konuyu konuşmuşlar mıydı? Cumhurbaşkanı Erdoğan toplantı sonrasında “Adana Mutabakatı çok önemli” açıklamasıyla Putin’e en üst seviyede destek vermişti. 23 Ocak’ta heyetlerin de dahil olduğu toplantıda Adana Mutabakatı’nı gerçekten Putin’in gündeme getirdiğini varsayarsak o zaman Türkiye’nin güvenlik bürokrasisinin Adana Mutabakatı’nı neden es geçtiğini de düşünmemiz gerekir. Bir bilgiye dayalı olarak değil ama bazı duyumlarım ile Putin ve Erdoğan arasında bu konuda toplantı öncesi örtülü bir strateji uygulamaya yönelik karar alınmış olmasını kuvvetle muhtemel görüyorum. Eğer 23 Ocak toplantısında Adana Mutabakatı’nı Türkiye gündeme getirmiş olsaydı PKK/PYD-YPG ile geçmişten günümüze sıcak ilişkiler içinde olan Suriye yönetimi bu teklife kesinlikle sıcak bakmayacaktı. Putin’in Adana Mutabakatı’nı gündeme getirerek Türkiye’nin Suriye’de terörle mücadele ve Suriye’ye müdahalede elini güçlendirecek önerileri de sunması şüphesiz ABD ve Suriye yönetimi üzerinde Adana Mutabakatı’nın uygulanması konusunda ciddi bir baskı oluşturacaktır. Adana Mutabakatı’nın tüm maddelerinin uygulanabilmesi ABD’nin Suriye’den tamamen çekilme şartına bağlı olduğu aşikardır.
Diğer yandan Türk güvenlik bürokrasisinin Adana Mutabakatı’nı gündeme getirmemiş olması imkansız bir duruma işaret eder. Zira 1998 Adana Mutabakatı “Terör Örgütlerine karşı Ortak İşbirliği Anlaşması” ismiyle genişletilerek 26 Nisan 2011 tarihinde yürürlüğe sokulmuştu. Genişletilmiş anlaşmaya göre; “Suriye ülke topraklarında PKK ve uzantılarının faaliyet göstermelerine, eğitim ve barınma amaçlı kamp ve diğer tesisler oluşturmasına ve ticari faaliyetlerine izin vermeyecektir. Bu önlemlerin etkili bir şekilde uygulanması için iki ülkenin üst düzey yetkilileri arasında doğrudan telefon hattı tesis edilecek, taraflar diplomatik temsilciliklerine ikişer özel temsilci atayacaklardır. Anlaşma, gerektiğinde ortak operasyon gerçekleştirme imkânlarının araştırılmasını da öngörmektedir. Keza anlaşma uyarınca, terörist grupların üyeleri ve işbirlikçileri tutuklanacak ve tutuklanan kişiler talep eden tarafın vatandaşıysa o tarafa teslim edilecektir.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Moskova dönüşü uçakta gazetecilerin sorularına verdiği bazı cevaplar tarafımdan ortaya attığım tezi doğrular vaziyettedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan “Suriye ile diplomatik temasımız yok. Süreç nasıl işleyecek” sorusuna “O mutabakat 2011’e kadar işledi” cevabı bu açıdan aydınlatıcıdır.
Moskova’da yapılan ortak basın toplantısında iki liderin yaptığı açıklamalar Türk-Rus ilişkilerinin siyasi askeri ve ekonomik konular başta olmak üzere birçok konuda en üst seviyede gerçekleştirilen işbirliğine işaret ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin ABD ve Rusya ile kurduğu dengeli ilişkiler ülkemizi Suriye konusunda vazgeçilemez söz sahibi oyun kuran bir aktör ülke konumuna getirmiş görünüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Menbiç ve Fırat’ın doğusunu DEAŞ, YPG’li ve PKK’lı teröristlerden temizleme kararlığını bir kez daha ifade ederken sabırlarının sınırsız olmadığına dikkat çekerek “Sınırlarımızın dibinde teröristleri ülkemizden korumaya değil, ülkemizi teröristlerden korumaya yönelik bir güvenli bölge ve tampon bölge tesisi sözünün birkaç ay içinde yerine gelmesini bekliyoruz. Bu güvenli veya tampon bölgeyi kesinlikle, aksi takdirde biz oluşturacağız. Müttefiklerimizden tek beklentimiz Türkiye’nin bu çabasına lojistik destek vermeleridir. Suriye halkını, güya teröristlerden ve rejimin zulmünden korumak üzere kurulan adı var kendi yok uluslararası koalisyonun böyle bir bölgeyi oluşturması da güvenliğini sağlaması da mümkün değildir. Yıllardır bize karşı teröristlerin safında olanlara böyle bir fırsatı vermeyeceğiz. Bölge halkının, can ve mal emniyetine, haklarına, kültürüne, değerlerine saygı duyulmayan hiç kimseyle böyle bir yola girilemez” dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan bu açıklaması ile Türkiye’ye yönelik tehditlerin farkında olduklarını bu konuda gerekli önlemlerin alındığını, Suriye’nin geleceğinde Esed’in olamayacağını açıkça ifade etmiş oluyor. Esed muhibbi lobiye ve Türkiye’nin Suriye politikası üzerinde haksız ve ideolojik eleştiri yapan muhalif kesime bir kez daha duyurulur.
.Milliyet gazetesinin 3 yazarı
04:004/02/2019, Pazartesi
G: 4/02/2019, Pazartesi
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Abdi İpekçi 1 Şubat 1979 tarihinde kendi kullandığı otosu içinde Mehmet Ali Ağca tarafından silahlı bir suikast sonucu öldürüldü.
Otomobiller kafa kafaya çarpıştı: 7 yaralı
Otomobiller kafa kafaya çarpıştı: 7 yaralı
15 Temmuz, Çarşamba
Ağca, yargılanması devam ederken tutuklu olduğu Kartal Askeri Cezaevi’nden 25 Haziran 1979 tarihinde bazı askeri görevliler ve erler tarafından kaçırıldı. 13 Mayıs 1981 tarihinde Vatikan’da ortaya çıkan Ağca, Papa 2’nci Jean Paul’e suikast girişiminde bulundu. Papa Jean Paul karnından ve elinden vuruldu ancak ölmedi. Ağca olay yerinde yakalandı ve tutuklandı. Vurulmasından 4 gün sonra Ağca’yı affettiğini bildiren Papa II. Jean Paul, Ağca’yı 27 Aralık 1983’te bizzat İtalyan cezaevinde ziyaret etti. Suikast soruşturması boyunca 128 kez ifadesi alınan Ağca her seferinde farklı bir ifade verdi ve akıl sağlığından yoksun bir karakter görüntüsü çizdi. Bu ülkede 19 yıl hükümlü kaldıktan sonra affedilerek Türkiye’ye iade edildi. Ağca’nın İpekçi suikastı ve 2 gasp nedeniyle aldığı 36 yıl hapis cezası af ve kanun değişiklikleri nedeniyle 10 yıla düştü ve Ağca, 2010 yılında ‘Erken tahliye’ tartışmalarına neden olacak bir şekilde cezaevinden çıktı. Abdi İpekçi ve Papa suikastlarının tetikçisi Mehmet Ali Ağca’nın yakalanmasına karşın bu suikastların arka planları günümüze kadar aydınlatılamadı. Arka planı aydınlatma konusunda nedense(!) gerek İtalyan gerekse Türk medyasında ve devlet birimlerinde bu konuda bir gayretkeşlik göze çarpmadı. Oysa arka planın aydınlatılması için göze batan önemli delil ve ipuçları söz konusuydu! Yalnızca bir delilin veya ipucunun çekilmesi bile bize yalnızca Abdi İpekçi papa ve Çetin Emeç suikastlarının arka planını aydınlatılmakla kalmayacak, toplum vicdanını yaralayan belki onlarca suikastı tüm yönleriyle aydınlatılabilecek gelişmelere neden olabilecekti. (Yazıcıoğlu, Hablemitoğlu, Dink, Mumcu, Eşref Bitlis, Gaffar Okkan cinayet ve suikastları vs.)
1’inci en önemli delil veya ipucu Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmediği için kadük olan TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu Raporu’nda “Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla ve Gayri Nizami Harp” başlıklı 13 sayfalık bölümde Türk Gladyosu açık bir şekilde deşifre ediliyor. Yerüstü birimlerinin Özel Kuvvetler Komutanlığı, yer altı birimlerinin ise vatansever sivillerden oluşan ‘Beyaz Kuvvetler’ olarak bilindiği, Abdi İpekçi’yi öldüren Ağca’nın Beyaz Kuvvetler’den olduğu açıkça ifade ediliyor.
İkinci önemli ipucu ise “NATO üyesi bazı ülke liderlerinin Gladyo tipi yapılarının kendi ülkelerinde de ordu ve gizli servisler içinde var olduklarına” yönelik açıklamaları ve kamuoyu baskısı sonrasında 3 Aralık 1990’da Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Korgeneral Doğan Beyazıt ile ÖHD Başkanı Tuğgeneral Kemal Yılmaz önce milletvekillerine ardından da basın mensuplarına yaptıkları açıklamalarda NATO kıtalarının Türkiye’de varlık gösterdiğini kabul etmişlerdi. Generaller Türk Gladyosu’nun üyeleri için vatansever tanımını kullanıyorlardı.
Abdi İpekçi katledilişinin 40’ıncı yılında Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki kabri başında gazete yönetimi yazarlar ve ailesi tarafından rahmet dilekleriyle bir kez daha anıldı. Bu vesile ile 2 Şubat 2019 tarihinde Abdi İpekçi ile ilgili anma törenini köşelerine taşıyan Milliyet gazetesinin 3 yazarının köşe yazılarından konumuzla ilgili bazı bölümleri dikkatinize sunacağım.
Sedat Ergin beklendiği gibi “Tam kırk yıl sonra Abdi İpekçi’yi hatırlamak” başlıklı köşe yazısında yine topu bilerek taca atmış. Abdi İpekçi’yi öldüren tetikçi veya ölüm emrini veren derin yapıdan (Gladyo) hiç bahsetmemiş hatta bu konuda bir imada bile bulunmamış. Tecrübeli gazeteciliğini !!! Milliyet’in duayen isimlerinden Sami Kohen’in panelde İpekçi’yi anlatan değerlendirmeleri üzerinden göstermiş. Kohen’in şu satırlarını köşesine taşımış:
“İpekçi’nin gazeteciliği öncelikle objektif, dengeli ve uzlaşıcıydı. Kavgacı değildi. Abdi Bey, bütün bu değerlerin bir bileşkesi olarak Türkiye’de sağduyunun sesiydi. İşte onun canına kasteden odağın hedefi, aynı zamanda Abdi Bey’in kişiliği ve duruşuyla özdeşleşmiş olan bu değerlerdi. Onu öldürerek, bir kaosa sürüklemek istedikleri Türkiye’nin dengesini, ayarlarını sarsmak, uzlaşmayı değil kutuplaşmayı körüklemek ve ülkenin sağduyusunu körleştirmek istemişlerdi. Ne yazık ki, o dönemde bu hedeflerine ulaştılar da.”
İster istemez insanın soracağı geliyor ‘Bu odak kim veya neresi? Senin bu odakla ilişkilerin ne? Neden bu odak ile ilgili bir yazı yazamıyorsun? Cevap veremez. Tıpkı daha önceki yazılarıma, Enis Berberoğlu ve Ertuğrul Özkök ile birlikte 28 Şubat sürecinde darbeye neden destek verdiklerinin cevabını veremedikleri gibi? Ancak 28 Şubat’ta Türk Gladyosu’nun rolünün tam deşifre edilememesinde FETÖ’nün önemli bir rol üstlendiği görülebiliyor. 28 Şubat’ta Aydın Doğan medya kuruluşlarını ve bazı yazarlarını darbecilerin mi yoksa Gladyo’nun mu emrine verdi. Er geç 28 Şubat’ın sivil ayaklarına yapılacak operasyonlarda Sedat Ergin ve arkadaşlarının hangi derin odağa hizmet ettikleri ortaya çıkarılacak.
Oysa Milliyet gazetesinin yazarlarından Tunca Bengin “Sokaktaki İnsan” Melih Aşık, “Açık Pencere” başlıklı köşe yazılarında İpekçi suikastı için bakın ne diyorlar.
Sokaktaki İnsan’da, Nükhet İpekçi’nin 40 yıldır bıkmadan usanmadan dile getirdiği “Öldür diyenler yargılanmadı. Etrafı toz duman edenler yargılanmadı, delilleri yok edenler yargılanmadı” sözlerini hatırlatarak, “Cinayetin hâlâ aydınlanmamış olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleştik. Ve hep birlikte Abdi Bey’in sokakta rahatça dolaşan kalleş tetikçisi ve perde arkasındaki katillerini öfkeyle lanetledik” diyor. Açık Pencere’de “Cinayette tetiği çekenler yarı yarıya bulundu ama tetiğin ardındakiler hâlâ karanlıktadır” deniliyor.
KAYITLARA GEÇSİN KAYITTA DURSUN
Abdi İpekçi, ölümünün 40. yılında Demirören Medya Center’da düzenlenen “Gazeteci Abdi İpekçi”anma etkinliğinde Ertuğrul Özkök yaptığı konuşmada 40 yıl önce Gladyo tarafından öldürülen Abdi İpekçi’yi gençliğinde ‘Eyyamcı’ olarak gördüğünü açıklayarak BMV’si üzerinden tenkit etmesi tam da örgütsel bir davranışa işaret ediyor. Bu derin odağın suikastlarla öldürdüğü, Bitlis, Hablemitoğlu Emeç vs. ailelerine yapılan baskı ve zulümler bu kez açıkça ve Ertuğrul Özkök tarafından hem de ölümünün 40 yılında hazurun önünde ailesine alenen yapılmıştır. Nükhet İpekçi, Ertuğrul Özkök’ün ifadelerine sert tepki göstererek “Rahmetli Nail Güreli’nin çok önemli bir dersi vardır, ‘kayıtlara geçsin, kayıtta dursun’ diye” ifadesini kullandı. Evet kayıtlarda dursun. Hesap günü yakın inşallah.
Konsolosluğa böcekleri kim koydu?
04:006/02/2019, Çarşamba
G: 6/02/2019, Çarşamba
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Birleşmiş Milletler (BM) Yargısız ve Keyfi İnfazlar Özel Raportörü Agnes Callamard, cinayete yönelik uluslararası araştırma için yanındaki heyetle birlikte geçtiğimiz hafta içinde Türkiye’ye geldi. Kaşıkçı’nın İstanbul Suudi Arabistan Konsolosluğu’nda vahşice katledilmesi konusunda üst düzey görüşmeler yaptı. Lakin bu araştırma Birleşmiş Milletler’den bağımsız, resmi olmayan heyetin kendi inisiyatifi ile gerçekleştirdiği bir konumda olması nedeniyle Kaşıkçı cinayetinin uluslararası bir soruşturmaya dönüşmesine etkisinin sınırlı olabileceği yorumları yapılıyordu. AA’nın haberine göre BM Özel Raportörü, soruşturma sürecinde elde ettiği bilgileri ve soruşturmaya ilişkin tavsiyelerini BM İnsan Hakları Konseyi’nin hazirandaki oturumuna rapor olarak sunacak. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Kaşıkçı cinayetine ilişkin uluslararası soruşturmanın Callamard’ın yetkisi altında yürütülebileceğini açıklamıştı. Bu durum resmi olmasa bile BM Özel Raportörü ve yanındaki heyetin Türkiye ziyaretini önemli bir diplomatik adım olarak değerlendirilmesini haklı kılar sanırım. Üstelik Kaşıkçı soruşturmasının uluslararası alana taşınması için Türkiye’nin BM Genel Kurulu’na resmen başvurulması için gerekli prosedürün tamamlamasına yönelik çalışmaları sürdürdüğünü biliyoruz. İstanbul Başsavcılığı tarafından Kaşıkçı’nın öldürülmesi konusunda yapılan soruşturma ve iddianamenin hazırlanması sonrasında Türkiye’nin düğmeye basması elzem sanırım.
Konsolosluğa böcekleri kim koydu?
Konsolosluğa böcekleri kim koydu?
30 Ocak, Çarşamba
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2 Şubat’ta TRT ortak yayınında Kaşıkçı cinayeti ile ilgili, bir soruya verdiği cevapta önemli açıklamalar yaptı: “Böyle bir vahşeti ortaya çıkarmak bizim görevimizdir. Bu cinayetin failleri ilk gelen 15 kişilik ekibin içindedir. İşi bitirdiler, uygulamayı yaptılar, kaset de bizde. Kayıtları dinledim. Bu adli tıp operasyonu yapan bir yarbay ‘ben kesip biçmeyi iyi bilirim’ diyor. İnsanın hakikaten yüreği ağzına geliyor. Bu vahşet karşısında hala ben Amerika’nın sessizliğini anlayamıyorum. CIA ve Başkanı da kongrede bunu anlattı. Biz diyoruz ki her şey ortaya çıksın. Neyi gizliyorsunuz, neden gizliyorsunuz?”
CIA BAŞKANI: İSTİHBARAT TARİHİNDE BİR İLK
Gazeteci yazar Ferhat Ünlü tarafından kaleme alınan Diplomatik Vahşet isimli kitapta yer alan bazı bilgiler şu şekilde: “CIA Başkanı Haspel’in, MİT’te Kaşıkçı’nın öldürülmesi öncesinde ve infazı sırasında dinlediği yedi buçuk dakikalık konuşma kayıtlardan çok etkilendiği belirtiliyor. İnfaz öncesindeki kayıtlarda geçen konuşmalar cinayetin Riyad’da planlandığının açık bir kanıtı olarak sunuluyor. Kayıtları dinledikten sonra CIA Başkanı Gina Haspel’in MİT Başkanı Hakan Fidan’a dönerek ‘Her kim elde ettiyse bu kanıtlara ulaşmak çok önemli bir istihbarat operasyonu. Dünyada istihbarat tarihinde bir ya da iki kez görülebilecek türden bir başarı sizi tebrik ederim’ dediği belirtiliyor.”
“CIA Başkanı Haspel 26 Ekim’de Türkiye dönüşü sabah toplantısında Türkiye’de dinlediği kayıtları Trump’a detayları ile anlatıyor. Toplantıda Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da bulunuyor. Üç hafta sonra Kaşıkçı’nın yazarı olduğu Washington Post’ta CIA’nın tespitlerine göre Cemal Kaşıkçı’nın öldürülme emrini Suudi Arabistan Veliaht Prensi M. Bin Selman’ın verdiğine yönelik bir makale yayınlanıyor.”
“Kaşıkçı’nın infaz edildiği 7 buçuk dakikalık vahşeti ortaya koyan ses kaydının ilk dakikalarında Kaşıkçı’nın son sözü “Ben astım hastasıyım beni öldürecek misiniz? Beni boğacaksınız” oluyor. Daha sonra başına bir poşet geçiriyorlar. 5’inci dakikasında gerçekten insanlık dışı anlara işaret eden konuşmalar hırıltılar duyuluyor. Cemal Kaşıkçı’nın ölüm anlarındaki hırıltıları o ses kaydında duyabiliyorsunuz. 7 buçuk dakikada can verdikten sonra yere yatırıyorlar, üzerindeki kıyafetleri çıkartıyorlar ve orada bir damar yolu açıyorlar koluna, kanını çekiyorlar. Çünkü orada kesecekler.”
Suudiler, Türkiye’nin ses kayıtlarına ulaştığı ortaya çıkınca uzmanlardan oluşan bir ekip gönderdi ve başkonsolosluk binasında böcek taraması yapıldı. Taramalar sonunda konsolosluk binasının çeşitli odalarında 10 böcek bulundu. Suudilerin İstanbul Başkonsolosluğu’nda bulduğu dinleme cihazları teknolojik açıdan ileri dinleme cihazlarıydı. Bu cihazları konsolosluğa Türkiye’nin dışında mesela NSA koymuş olabilir miydi? Teknik istihbaratta ihtisaslaşmış ABD’nin yabancı ülkelerin iletişimlerini dinleyerek bilgi derleyen kriptoloji üzerinde uzman olan bu teşkilatın Suudileri dinleyip dinlemediği bilinmiyor. Ancak Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan Konsolosluğu’ndan çıkmadığı ihbarının 17.50 itibarıyla yapılması sonrasında 10 ayrı ekip konsolosluğa gönderildi. Bu arada ses kayıtları MİT’e ulaşmıştı. Ses analistleri ve uzmanlar Kaşıkçı’nın öldürülme anı ve öncesindeki konuşmaları dinledi ve ön bir rapor hazırladı. MİT saat 20.00 itibarıyla Kaşıkçı cinayetini çözmüş ve gerekli raporu Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göndermişti. Bu aşamadan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından oluşturulan özel ekiple yürütülen başarılı kamu diplomasisi sonucunda Türkiye’nin başına örülmeye çalışılan tuzak ters yüz edilerek ABD’nin destek verdiği, Türkiye karşıtı blokun öncüsü rolünü üstlenen Suudi veliaht prensi M. Bin Selman’a yöneltilerek, siyonistler tarafından parlatılmaya çalışılan imajı zayıflatılmıştı.
Kaşıkçı cinayetini üzerinden yaklaşık 4 ay geçti. Tüyler ürperten vahşi cinayetin neredeyse tüm ayrıntıları ortaya çıktı. Ancak ortada ne cenaze ne katil ne de cesedi yok ettiği söylenen işbirlikçi yok? Suudi Arabistan yönetimi Trump’ın yardımıyla işi mümkün olduğu kadar yokuşa sürüyor. Türkiye bundan sonra Kaşıkçı cinayetini uluslararası soruşturma kulvarına taşıyarak M. Bin Selman başta olmak üzere cinayeti planlayan yöneten ve uygulayanlardan hesap sorma sürecini başlatmalıdır.
Neden Sivas?
04:0011/02/2019, Pazartesi
G: 11/02/2019, Pazartesi
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan partisinin 31 Mart yerel seçim kapsamında düzenlediği ilk mitingini ‘Cumhuriyetimizin temellerinin atıldığı ‘ Sivas’ta gerçekleştirdi. Şüphesiz kendilerinin de ifade ettiği gibi bu tercihin iki önemli anlamı var. İlki, İkinci Kurtuluş Savaşı’nı yaşadığımız bu süreçte ‘Kızıl Elma’mız Büyük Türkiye hedefine karşı kurulan ’Küresel Tuzakları ‘bozma ve darbe girişimlerini engelleyerek sınırlarımız üzerinde oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu akim kılarak tam bağımsız Türkiye ideal’idir.
Neden Sivas?
Neden Sivas?
4 Şubat, Pazartesi
Türkiye Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı askeri harekatlarıyla küresel güçlerin kontrolünde ve desteğindeki DEAŞ, PKK/YPG terör örgütlerine büyük darbe vurdu. Küresel güçlerin terör koridoru ile Türkiye’yi çevreleme stratejilerine engel olundu. Cerablus,Azez, Mare, Elbab ve Afrin’de yaklaşık 10 bin terörist etkisiz hale getirildi. Türkiye Menbiç ve Fırat’ın doğusundaki terör yuvalarına yapacağı askeri harekatlar için ABD’ye Menbiç için 3-4 hafta Fırat’ın doğusu için 2-3 ay süre verdi. ABD ise gündemde olan güvenli bölge teklifi ile masada oyun peşinde. ABD’nin dayattığı güvenli bölge teklifinde terör örgütlerinin güvenliğini sağlama gayesi ön planda gözükmektedir. Aslında Pentagon’un üst düzey yöneticileri açık açık bu tezi savunmakta PKK/YPG’ye verilen silahların terör örgütünde kalmasında ısrarcı olmaktadırlar. Son tahlilde milli bekamız risk ve tehditlerin markajındadır. Yeni bir Barzani modeli kafalardadır. Yeni bir özerk yapılanma gündemin baş köşesindedir. ABD’nin Menbiç’te olduğu gibi Fırat’ın doğusuna yapılacak operasyonları önlemek için Türkiye’yi oyaladığı su götürmez bir şekilde ortadadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu nedenle Menbiç ve Fırat’ın doğusuna yapılacak askeri harekat ve operasyonlarda gün verme ihtiyacı hissetmiştir. Ancak ABD’nin Fırat’ın doğusunda yerleşik PYD terör örgütüne mensup 70 bin teröristi eğiterek düzenli ordu kurma yönündeki çalışmaları ve arka planına ilişkin detaylı bilgiler istihbarat birimlerimizce devlet katlarına ulaştırılmıştır. ABD Türkiye’nin güneyinde kurmaya çalıştığı terör örgütü PYD’nin sözde devlet sınırlarını oluşturmaya çalışıyor. Ancak Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi veya Kuzey Suriye Federasyonu olarak adlandırılan bu terörist yapının devletleşme şansı hemen hemen yok. Zira ABD’nin Türkiye’nin güneyinde kurmaya çalıştığı sözde terör devletine Türkiye asla izin vermez. Zira bu tehdit Türkiye için bir beka sorunu ve Türkiye’nin kırmızı çizgisidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk mitingini Sivas’ta gerçekleştirmesinin ikinci nedeni Türkiye’nin güney sınırlarında kurulmak istenen terör devletine asla izin verilmeyeceğini bu durumun Türkiye için bir beka sorunu olduğunu dosta düşmana açıkça ilan etmesidir. Nitekim Erdoğan Sivas’ta yaptığı konuşmada; ”1919’da Sivas’ta Kurtuluş Savaşı’mızın ve Cumhuriyet’in temeli atıldı, manifestosu yazıldı, ufukları çizildi. İşte bugün 31 Mart seçimlerinin startını Sivas’ta verirken vatanımız, bayrağımız, devletimiz, milletimiz, istiklalimiz bizim namusumuzdur, şerefimizdir. 100 yıl önce Sivas’ta söylediğimizi bugün aynı yerde tekrar ediyorum. 100 yıl sonra bizler de o ilkeleri, kararları, idealleri buradan tekrar ediyoruz. Sivas’tan yola çıkarken diyoruz ki milli sınırlar içinde vatan bir bütündür. Vatanımıza, bayrağımıza, istiklalimize uzanan her eli kırarız. Türkiye’nin çıkarlarına, kazanımlarına, Büyük Türkiye hedefine karşı kurulan her tuzağı bozacağız. Türkiye’nin beka meselesini kendi akıllarınca dalgaya alanlar inşallah 31 Mart’ta milletimizden yine bir tokat yiyeceklerdir.”
Çavuşoğlu, Washington’da DEAŞ Karşıtı Koalisyon Dışişleri Bakanları Toplantısı sonrasında basına yaptığı açıklamada DEAŞ ile mücadelenin ve ABD’nin Suriye’den çekilmesinin birlikte koordine edilmesinin Suriye ve Irak’ta istikrarın tam olarak tesis edilmesi açısından elzem olduğunu Türkiye’nin görüşü olarak toplantıda dile getirdiğini bildirdi. Bu amaçla ABD’nin Suriye’den çekilme sürecini yakından takip etmek için ABD ile müşterek ‘Görev Gücü‘ kurulduğunu belirtmişti. YPG’li teröristlerin tamamı Menbiç’ten çekilmemiş görünüyor. Özellikle çok yavaşlatılmış bir çekilme söz konusu. Fırat’ın doğusunda ise bırakın YPG’li teröristlerin çekilmesini Pentagon’un desteğinde özerk bir yapı kurulmaya çalışılıyor. Trump ise hafta içinde ABD Kongresi’nde ulusa sesleniş konuşmasında Suriye’de bulunan 2000 ABD askerini geri çekme planını yinelemesinden 1 gün sonra Suriye ve Irak’ın DEAŞ’tan tamamen temizlendiğini açıklamaya hazırlanıyor. Trump son 2 yıl içinde DEAŞ’a karşı zafer üstüne zafer kazandıklarını hem Musul’u hem de Rakka’yı aldıklarını sözde hilafetin yüzde 100’ünü özgürleştirdiklerini belirterek İşleri bitti tespitinde bulunmuştu. Ancak Pentagon ve BM Genel Sekreteri DEAŞ’ın yer altına inerek varlığını devam ettirdiğini açıklamışlardı. YPG terör örgütünün ABD’li askerlerin Menbiç ve Fırat’ın doğusundan çekildiklerini var saysak bile bölgeyi ciddi bir karışıklık bekliyor. Ancak ABD, YPG’yi Menbiç’ten çıkarsa bile Fırat’ın doğusunda terör koridorunu Peşmerge’ye havale edip Türkiye ile YPG arasına Peşmerge ve bazı Batılı ülke askerlerini koyarak YPG terör örgütünün güvenliğini sağlama niyetinde görünüyor. Türkiye’nin bu karışık tablodan kendisini kurtarması bir an önce Menbiç ve Fırat’ın doğusuna askeri harekat düzenlemesini elzem kılıyor. İster Rusya ile birlikte ister tek başına
HDP kurumsal olarak PKK’ya destek veriyor, CHP ne yapıyor?
04:0013/02/2019, Çarşamba
G: 13/02/2019, Çarşamba
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
AK Parti ve HDP milletvekillerinin yıllardan bu yana Mecliste tartışma ve kavga ettiklerine dair haber ve yorumlar medyada sık sık gündeme geliyor. Kavga ve tartışmaların ana nedeni ise Halkların Demokratik Partisi’nin PKK terör örgütü ile arasına bir sınır koymaması veya koyamaması, terör örgütünün kanlı eylemlerini desteklemesi olarak görünüyor.
HDP kurumsal olarak PKK’ya destek veriyor, CHP ne yapıyor?
HDP kurumsal olarak PKK’ya destek veriyor, CHP ne yapıyor?
6 Şubat, Çarşamba
HDP’li milletvekillerinin PKK terörüne açık destek vermelerine karşın Meclis Genel Kurulu’nda demokrasiden, barıştan yana açıklamalar yaparken, Güneydoğu’da şehit olan asker, polis veya siviller hakkında terör örgütünü kınayacak tek bir kelime etmemeleri HDP’nin neden Türkiye partisi olamayacağının açık işaretlerini veriyor. Üstelik PKK terör örgütünün hendeklerle maruf ikinci versiyonuna ‘devrimci halk stratejisine’ HDP’nin parti olarak kurumsal destek vermesi PKK ile HDP arasındaki organik ilişkiyi deşifre ederken HDP’nin bir siyasi parti olarak kendi asli misyon ve programından ne kadar uzaklaştığını da açıkça ortaya koyuyor. Zira PKK terörünün desteklenmesi kararının, sivil siyasetin ilgili kurum ve organlarında alınmış bir destek olduğunu inkar edilemez bir şekilde açık ediyor. Bu durum hem HDP açısından hem de HDP’de siyaset yapan politikacılar! açısından büyük bir meşruiyet ve hukuki sorun yaratıyor.
Geçtiğimiz hafta içinde Meclis Genel Kurulu’nda bu kez CHP’li milletvekilleriyle Ak Partililer arasında yaşanan sözlü kavganın nedenini bir hayli ilginçti. CHP’li parti yöneticileri ve milletvekilleri HDP=PKK söylemlerine tepki göstererek HDP’nin avukatlığına soyunmuşlardı. Öyle ki HDP’lilerden önce AK Parti milletvekilleriyle sözlü atışma ve kavgaya tutuşmuşlardı. Oysa yazımın başlangıç kısmında belirttiğim gibi AK Parti milletvekilleri uzun yıllar HDP=PKK söylemini dillendirmişlerdi. CHP milletvekilleri de araya girerek bu kavga ve sürtüşmeleri yatıştırmışlardı. Geçmiş yıllarda bu söylemlerden rahatsız olmayan CHP’li milletvekillerine ne olmuştu ki bu kez bu söylem karşısında tepkilerini kavga çıkaracak şekilde şiddete dönüştürmüşlerdi. Bu işin arkasındaki sır 24 Haziran 2018 tarihinde birlikte yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi ile parlamento seçimlerinde CHP’nin açıkça HDP=PKK ile ittifak kurmasında saklıydı. Hatta CHP ülkeye hıyanet sayılabilecek bu ittifakı o derece ileri götürmüştü ki seçimleri kazanmaları sonucunda HDP=PKK’ya ‘Özerklik’ getirebilecekleri önerisini bile sunmuşlardı. Bu ihanet önerisi karşısında, HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, CHP’nin seçim beyannamesinde yer alan özerklik maddesi ile ilgili, “CHP’nin bu konuda bizimle aynı noktaya gelmesi sevindirici” açıklamasını yapmıştı. Kılıçdaroğlu bu özerklik önerisi ile Türkiye’nin bölünmesine ve beka tehdidine yol açabilecek gelişmelere bir anlamda yeşil ışık yakmıştı. Kılıçdaroğlu’nun defalarca girdiği seçimlerden yenik çıkmasının asıl nedeni bana göre Türk kamuoyundan bu nedenlerle kırık not almasıydı.
24 Haziran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Cumhur İttifakına karşı CHP=HDP=PKK ittifakını kuran Kılıçdaroğlu bu kez Türkiye’nin ikinci Kurtuluş Savaşını yaşadığı bir süreçte 31 Mart Seçimlerinde İyi Parti’nin yanı sıra HDP=PKK ile aynı ittifakı kurup kurmayacağına yönelik sorulara “HDP ile bir işbirliğimiz yok. Böyle bir şey de söz konusu değil. Ama biz Kürt vatandaşların da oyuna talibiz. Herkesin oyuna talibiz. Bizim söylediğimiz sandıkta ittifaktır. Demokrasiden yana olandan yanadır. Tamamının sandıkta CHP’ye oy vermelerini isteriz. Demokrasiyi savunuyoruz. Yani tek adam rejimine karşıyız. Dikta yönetimlerine karşıyız. Bugün Türkiye bir dikta yönetiminin, dikta tehdidi altında… Demokrasiyi savunan tüm güçleri bu çerçeveyle bir arada olması lazım… Arzumuz bu...” şeklinde cevap vermişti.
Ancak alandaki gelişmeler Kılıçdaroğlu’nu doğrulamıyor. Zira HDP=PKK veya Kandil bu kez CHP/İYİ Parti ittifakını örtülü olarak destekleyecek şu kararı açıklamıştı. Daha önce İstanbul, Adana ve İzmir’de aday çıkarmama kararı alan HDP, bu kez Gaziantep, Şanlıurfa, Mersin ve Ankara’yı da dahil ederek sayıyı 7’ye yükseltti. Ankara’da HDP’nin yüzde 6,4 oranında bir oyu var. Gaziantep’te 11,9, Mersin’de 16,9 ve Şanlıurfa’da yüzde 28’lik bir oy oranına sahip. HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan daha önceki açıklamalarında Cumhur İttifakı’nı hedef alarak AK Parti ve MHP adaylarını geriletecek adaylara destek vereceklerini açıklamıştı.
CHP/İYİ Parti ittifakı Güneydoğu, Mersin ve Ankara’da örtülü de olsa HDP=PKK’nın desteği ile 31 Mart seçimlerini kazanmaya yönelik bir strateji uygularken, Cumhur İttifakı’nı oluşturan AK Parti ve MHP ise Güneydoğu’yu HDP=PKK şiddet ve tehdidinden kurtaracak çalışmalara ve işbirliğine hız vermiş görünüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan CHP ve İyi Parti’yi HDP=PKK=FETÖ üzerinden vuracak. Kılıçdaroğlu’nun partisinde ise ciddi anlamda isyan var. İsmi yolsuzluklarla anılan Maltepe Belediye Başkanı’nın şaibeli bir şekilde tekrar aday yapılması partinin ağır toplarını sarsmıştı. Kılıçdaroğlu lider olarak 1Nisan’ı görebilir mi? bilinmez ama 31 Mart seçimlerini de kaybedeceği aşikar görünüyor. Zira bu kez başında yakınlarının karıştığı büyük yolsuzluk iddiaları var.
Kaşıkçı’nın ölümüyle, bölgeyi kana bulayacak Körfez çetesine Varşova Zirvesi’nde nasıl darbe vuruldu?
04:0018/02/2019, Pazartesi
G: 18/02/2019, Pazartesi
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Geçtiğimiz hafta sonunda Ortadoğu’daki aktör ülkeler İran ve Suriye’nin geleceğini hatta dünya barışını ilgilendiren Soçi ve Varşova zirveleri farklı amaçlar ve gündemler ile gerçekleştirildi. Varşova Zirvesi İran karşıtlığı üzerinden ABD ve İsrail tarafından oluşturulan Körfez ülkeleri ve Mısır Bloğu’na işaret ediyor. Bu şer ve KAOS ittifakının amaçları, Varşova zirvesinde Netanyahu’nun bir psikolojik harp taktiği olarak sızdırdığı videoda açıkça görülüyor.
Kaşıkçı’nın ölümüyle, bölgeyi kana bulayacak Körfez çetesine Varşova Zirvesi’nde nasıl darbe vuruldu?
Kaşıkçı’nın ölümüyle, bölgeyi kana bulayacak Körfez çetesine Varşova Zirvesi’nde nasıl darbe vuruldu?
11 Şubat, Pazartesi
Video, İsrail’in gücünü göstermeye yönelik bir açık bir meydan okuma ve 22 ülkeden oluşan Arap Birliği’ni kendi saflarına katma faaliyetleri ve stratejilerini ortaya koyması açısından önemli sanırım. Zira Arap Birliği’nin 3 önemli ülkesi Bahreyn, BAE ve Suudi Arabistan’ın üst düzey yetkililerinin, İsrail ile işbirliği ötesinde siyonist ve evanjelist ideolojiyi ve İsrail’in işgallerini Ortadoğu’da tehdit olarak görmemelerine karşın, ‘İran yayılmacılığını en büyük tehdit’ olarak gördüklerine yönelik açıklamaları bu videoda yer alıyor. Bu durum Arap Birliği’nin lideri olarak görülen Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri için Kudüs ve Filistin davasına ihanetin ötesinde siyonist ve evanjelist eksenin amaçladıkları Armegeddon savaşına ve dünya barışını bozacak KAOS ve istikrarsızlığa açık bir hizmet anlamını taşıyor.
Trump,İsrail Başbakanı Netanyahu ve evanjelist eksen için Veliaht Prens M.bin Selman çok önemliydi. Zira bu şer ekseninin hazırladığı Yeni ‘Filistin Devleti’ planını Arap Birliği’nin diğer 19 ülkesine kabul ettirme görevi Veliaht Prens M.bin Selman’a verilmişti. Nisan ayı içinde İsrail seçime gidecek. Seçim sonrasında Netenyahu ile Trump’un damad Kushner ve Ortadoğu barışından sorumlu danışmanı Jason Greenbaltt tarafından hazırlanan, Ortadoğu’yu kan gölüne çevirebilecek Yüzyılın Planı” diye nitelenen “barış planını’’ bu tarihe kadar Veliaht Prens Arap Birliği ülkelerine kabul ettirecek. Trump ve İsrail tarafından bu kez Filistin’e bu planı kabul ettirme ve dayatma süreci başlatılacaktı. Ancak Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın Doğu Kudüs’ü başkent yapmaya yönelik Filistin devleti planına karşı kendisine yapılan siyonist İsrail’in çıkarlarını koruyan Yeni Filistin devleti projesini kabul etmemesi veya boykot etmesi güçlü bir ihtimal olarak görülüyordu. Bu nedenle ABD’nin, Abbas’ın yerine geçebilecek farklı adaylar üzerinde çalıştığı ve şimdiye kadar Muhammed Dahlan dâhil 5 aday üzerinde yoğunlaştığı İsrailli Jerusalem Post gazetesinde iddia ediliyordu.
Trump’un ABD Kongresi ve medyasının tüm zorlamalarına karşı koyarak Kaşıkçı vahşetinin 1 numaralı sanığı veliaht prensi koruması uluslararası bir soruşturmayı engellemesinin iki ana nedeni var. M.bin Selman’ın gerek Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapma gerekse Yeni Filistin Devleti Projesi’ni Arap Birliği’ne kabul ettirme görevlerinin bizzat veliaht prense Trump ve Netanyahu tarafından verilmiş olması arka planı açıklıyor herhalde. Bu durum, Selman’ın siyonist bir proje olduğunu ve neden korunduğunu açıklıyor sanırım. Kaşıkçı’nın Veliaht Prens M.bin Selman’ın emriyle öldürüldüğünün BM ve Avrupa Birliği ülkeleri tarafından kabul edilmesi üstelik Kaşıkçı cinayetinin Türkiye tarafından en ince detaylarına kadar ortaya çıkarılması AB ülkeleri ve Türkiye’nin İran karşıtı ittifak içinde yer almasını imkansız kılıyor. Öyle ki AB’nin günler önce Suudi Arabistan’ı terör finansmanı suçlamasıyla kara listesine eklemesi Suudi Arabistan’a ve Trump’a karşı Kaşıkçı cinayetini örtbas etmelerine yönelik açık bir tepkinin işaretlerini taşıyor. Kaşıkçı ölümü ile bile Körfez’deki ABD İsrail ve evanjelist eksenin bölgeyi kana bulayacak KAOS planlarına açık bir darbe vurdu. Muhammed bin Selman’ın Yeni Filistin Devleti konusunda Arap Birliği’ni ikna etmesi, ABD ve İsrail’in Filistin’i “Yüzyılın Antlaşmasına” zorlama şansı bu saatten sonra oldukça düşük gözüküyor. Varşova zirvesi Ortadoğu’nun geleceğini tartışmak için toplanmışsa da bu zirveyi kurgulayan hegemonik güç ABD’nin ittifak içinde oldukları İsrail ve Körfez çetesinin Ortadoğu’da bilhassa Suriye’de barış istemedikleri, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve birliğine karşı oldukları İran karşıtlığı blok’una dahil olmayan AB ülkeleri ve en önemlisi Türkiye’yi bu çerçevede hedefe almaları 2’nci Sykes-Picot’a işaret ediyor (Soçi Zirvesi ile devam edeceğiz).
Soçi Zirvesi’nde acil çözüm isteyen konularda varılan uzlaşı neden gizli tutuluyor?
04:0020/02/2019, Çarşamba
G: 20/02/2019, Çarşamba
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Pazartesi günkü yazımızda Varşova Zirvesi’nin arka planını okuyucularımıza anlatmaya çalışırken bu sürecin ana aktörlerinin Suriye’nin toprak bütünlüğünü, birliğini ve barışı hedef aldıklarını özellikle belirmiştik. ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez çetesinin İran karşıtlığı üzerinden kendilerine ram olmayan bazı bölge ve AB ülkelerini dahi hedef alabilme cesaret ve cüreti ile aymazlıklarını gözler önüne sermiştik. Bu çerçevede, Türkiye’yi de hedef alan 2’nci Sykes-Picot’u anımsatan, psikolojik harp ve algı operasyonlarıyla Ortadoğu ve dünyada kaos ve istikrarsızlık yaratacak bazı plan ve senaryoları gündeme sokma faaliyetlerini de açık ettik.
Soçi Zirvesi’nde acil çözüm isteyen konularda varılan uzlaşı neden gizli tutuluyor?
Soçi Zirvesi’nde acil çözüm isteyen konularda varılan uzlaşı neden gizli tutuluyor?
13 Şubat, Çarşamba
Varşova Zirvesi’yle aynı gün toplanan Soçi Zirvesi’nde Astana sürecinin 4’üncü toplantısı yapıldı. Bu süreç bütün zorluklarına rağmen sahada büyük ölçüde çatışmayı durduran Türkiye, Rusya ve İran arasındaki işbirliği ve uzlaşmalara işaret ediyor. Zirvede Erdoğan, Putin ve Ruhani Suriye’de çözüm ve barış için birlikte çalışma iradelerini yeniden teyit etti. Ayrıca, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve birliğine bağlı olduklarını bölgede terörizm ile mücadelede işbirliğinin devam edeceğinin işaretlerini verdiler. İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Soçi Zirvesi’nden 1 gün önce Sistan-Belucistan bölgesinde meydana gelen ve Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı sınır muhafızlarını taşıyan otobüsü hedef alan intihar saldırısında 27 askerin hayatını kaybetmesi, 13 askerin yaralanmasına yönelik terör saldırısıyla ilgili olarak Mehrabad Havaalanı’nda yaptığı açıklamada “bölgedeki terörizmin ABD ve İsrail’den kaynaklandığını, bazı petrol zengini ülkelerin de teröre finansman sağladığını” belirterek Körfez çetesine işaret etti. Ruhani’nin “Terörist gruplar Suriye’de şiddetli darbeler yedi ve birçok bölgeden temizlendiler. Suriye’nin muhtelif bölgelerinde, ülkenin kuzeyinde ve Fırat’ın doğusunda hâlâ terör unsurları bulunuyor” yorumu Türkiye’nin güvenli bölge tezi ve Fırat’ın doğusuna yapması an meselesi olan askeri harekatlarına açık bir destek anlamı taşıyor sanırım. Ruhani’nin “Suriye yasal hükümetinin daveti üzerine orada bulunmayan ve izin almayan güçler bu ülkeyi terk etmelidir, özellikle de ABD güçleri. ABD, ilk baştan uluslararası sözleşmelere aykırı olarak Suriye’ye geldi ve orada işgalci güç konumundadır” sözleriyle Türkiye’yi kastetmediği çok açık. Zira hem Putin’in hem de İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin, önceki akşamki açıklamalarında Adana Mutabakatı’nı hatırlatmış olmaları bu mutabakatı kabul etmiş olmalarının açık bir işareti sayılabilir. Gerçi Adana Mutabakatı Türkiye’nin Suriye’de bulunmasının meşruiyetini sağlayan ve geçerliği günümüze kadar devam eden bir sözleşmedir. Aynı şekilde terörle mücadelede ederken teröristleri kovalamada kilometre şartı aranmaksızın onları gereken veya etkisiz hale getirebilecek yere kadar kovalamasına meşruiyet sağladığı da tartışılamayacak şekilde uluslararası hukuka uygun bir belgedir. Zirve sonunda 17 maddelik bildirgenin 4. maddesi “komşu ülkelerin milli güvenliğini zayıflatmayı amaçlayan ayrılıkçı gündemlere karşı durma” ibaresinin YPG’ye işaret ettiği de açık. Zirve Türkiye açısından görüldüğü gibi çok başarılı geçmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Soçi Zirvesi’nde Astana Platformu’nda somut, olumlu gelişmeler yaşandığı hususunu özellikle vurgulamıştı.
ISPARTA MİTİNGİNDE OPERASYON SİNYALİ
Soçi Zirvesi sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan 31 Mart seçimleri nedeniyle Isparta mitinginde yaptığı konuşmada “Şimdi yeni bir hamlenin arifesindeyiz. Güney sınırımızın tamamını terörden arındıracak güvenli bölgeler tesis edeceğiz. Operasyonla ilgili planlarımızı belirledik” açıklaması Münbiç ve Fırat’ın doğusuna yapılacak operasyonlar başlıyor mu sorusuna neden oldu? Dikkatlerimiz bir anda, Soçi Zirvesi’nde Suriye’de acil çözüm bekleyen bazı konularda varılan, uzlaşılmış ancak kamuoyundan gizli tutulduğu iddia edilen Uluslararası Multimedya Basın Merkezi’ndeki “Rusya, İran ve Türkiye liderleri Soçi’de hangi karara vardı?” başlıklı toplantıya çevrildi. Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi uzmanı Nikolay Surkov, “Görüşme kesinlikle iyimser bir izlenim bıraktı, çünkü liderler yapıcı fikirlere sahipti ve görüşmenin gidişatından memnun kaldığı belliydi. Görüşmede ya bir uzlaşıya varıldı, ama bu uzlaşı henüz belli askeri sebeplerden dolayı dile getirilmeyecek ya da böyle bir uzlaşıya çok yakınız. Bu tamamen açık” yorumunda bulundu.
Acaba Soçi Zirvesi’nde Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyine, Fırat’ın doğusuna yapması muhtemel operasyon için uzlaşıldı mı? İdlib’in terörden temizlenmesi konusunda ciddi bir irade konulmasına mı karar verildi? Bekleyip görelim.
ABD’nin asil milletleri bir araya getirme projesi!
04:0025/02/2019, Pazartesi
G: 25/02/2019, Pazartesi
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo Brüksel’de NATO Dışişleri Bakanları toplantısı sonrasında Başkan Trump’ın ABD’yi yeniden dünyanın lideri konumuna getirdiği! İddiasını ortaya attı. Pompeo’ya göre; ‘’Trump daha fazla refah ve savaşları önleyecek yeni bir liberal düzen inşa etmek için ‘asil milletleri’ bir araya getirme arzusundaydı. Amerika egemen devletlerin açık, şeffaf ve özgür dünyayı muhafaza etme, koruma ve ilerletmesi için mücadele ediyordu. Bu proje, liberal düzenin bahanelerin arkasına sığınmadan fiili olarak yenilenmesini gerektiriyordu.’’
ABD’nin asil milletleri bir araya getirme projesi!
ABD’nin asil milletleri bir araya getirme projesi!
18 Şubat, Pazartesi
Pompeo genelde gerçeklerle örtüşmeyen, kibirli ve kendilerini dünyanın efendileri yerine koyan bu açıklamayı 2108 yılı sonunda 4 Aralık’ta yapmıştı. Bu tarihten yaklaşık iki ay sonra 2019 Şubat ayı içinde gerçekleştirilen 55.Münih Güvenlik Konferansı’nın teması ‘’Parçalarını kim toplayacak” idi. Konferansı düzenleyen örgütlenmenin başkanı Wolfgang Ischinger’in açılış konuşmasında vurguladığı gibi ‘liberal düzen dağılıyordu’. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun açıklamaları Münih Konferansı’nı düzenleyen Ischinger’in açıklamalarıyla birebir örtüşmesi olağan bir durumdu. Zira Her yıl Şubat ayında 4 gün boyunca Münih kentindeki Bayerischer Hof otelinde yapılan Münih Güvenlik Konferansı NATO tarafından düzenleniyor. 100 e yakın ülkeden yüksek rütbeli askeri uzman ve siyasi temsilcinin katıldığı konferansta kapitalist dünyaya yönelik “tehditler ve önlemler” ele alınıyor ve her devletin “güvenlik” konusuna yaklaşımları dile getiriliyor.
NATO ŞEMSİYESİ ALTINDA FAALİYET GÖSTEREN GLADYO YAPILARI
’’NATO ABD’nin örtülü olarak kontrol ettiği ve yönettiği bir ittifak. NATO şemsiyesi altında faaliyet gösteren Gladyo yapıları uzun yıllar Avrupa ve NATO üyesi ülkelerde ordu ve İstihbarat kurumları içine sızdılar. Avrupa Parlamentosu 1990’lı yıllarda NATO’ya üye ülkelerde kurulan Gladyo yapılanmalarını ve tasfiyesini tartışmış ve tasfiye kararı alınmıştı. Avrupa Parlamentosu’nun bu çağrısı ve kararları ile Gladyoların, Avrupa devletlerinin politikalarını yasadışı biçimlerde nasıl yönlendirdiğini Avrupa’da yaşanan terörizmi kendi çıkarları için nasıl kullandığının da açığa çıkarılması, ayrıca talep ediliyordu. Türk Gladyosu gizli NATO gölge orduları, Batı Avrupa genelinde açığa çıkarıldıktan sonra da faaliyetlerini sürdürmeye devam etmişti. Paramiliter birimler sistemin içine kanser gibi yayılmış ve öylesine derinden nüfuz etmişti ki kolay kolay yerli ve milli olmayan bu birimlerin ortadan kaldırılması veya yargı önüne çıkarılması pek mümkün görünmüyordu. Fakat NATO üyesi bazı ülke liderlerinin Gladyo tipi yapılarının kendi ülkelerinde de ordu ve gizli servisler içinde var olduklarına yönelik açıklamaları ve kamuoyu baskısı sonrasında 3 Aralık 1990’da üç üst düzey asker önce milletvekillerine ardından da basın mensuplarına yaptıkları açıklamalarda NATO kıtalarının Türkiye’de varlık gösterdiğini kabul etmişlerdi. Ancak uluslararası basın
NATO ve Pentagon’un nasıl olup da Türkiye’deki katliam, darbe ve faili meçhullere doğrudan destek sunabildiğini sorgulamaya başlar başlamaz, Türkiye’deki askeri yönetim, Türk Gladyosu’nun deşifre edilmesine yönelik tüm araştırmaların önüne geçmişti.’’
ULUSLAR ARASI DÜZENİ HANGİ HEGEMONİK GÜÇ BOZDU?
Uluslar arası veya liberal düzeni Rusya mı bozmuştu yoksa Amerika mı? Şüphesiz Pompeo’nun açıklamaları hegemonik güç ABD’nin belirli bir proje ve plan çerçevesinde liberal düzeni bozma faaliyetlerini gözler önüne seriyor. Günümüzde Trump’ın NATO’yu, Batı’nın değerlerini, serbest ticareti ve uluslararası düzenin kurallarını sorgulayacak faaliyetlerde bulunmasının arka planı da anlaşılmış oluyor. Ancak 55’inci Münih Konferansı’nda yaşanan gelişmeler ABD’yi yeniden dünyanın lideri olduğu iddialarıyla örtüşmüyor. Evet bir çağ kapanıyor. Yeni bir dönem başlıyor ancak Pompeo’nun iddia ettiği gibi yeni liberal düzenden çok Münih Konferansı’nda bölünmüş bir ABD görüntüsü ortaya çıkıyor. Demokratlarla Cumhuriyetçilerin birbirlerini küresel düzeni yıkmakla suçladığı ABD medyasında gündeme getiriliyor. ABD’nin liderliğindeki Batı merkezli uluslar arası ekonomik siyasi ve askeri düzen çağı hızla kapanırken Amerika ile Avrupa arasındaki derin görüş farkları, çatlaklar ortaya saçılıyor. Konferansı değerlendiren özellikle ABD’li uzmanların yorumları ABD’nin küresel liderliğini restore etme olasılığından ve Batı merkezli dünya düzeninin geleceğinden umutlu olmadıkları anlaşılıyor. 2019 Münih Konferansı felakete yelken açan kaotik, hedefsiz ve çözüm odağından uzak bir dünya düzenine işaret ediyor.
Ya istifa et ya da Yassıada
04:0027/02/2019, Çarşamba
G: 27/02/2019, Çarşamba
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
28 Şubat darbesinin üzerinden 22 yıl geçti. 28 Şubat’ın darbeci üst düzey 21 askeri BÇG üzerinden Refahyol hükümetini cebir ve şiddet kullanarak devirdikleri için yargılandıkları mahkemede ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldılar. Ankara 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi gerekçeli kararında darbenin medya ayağına önemli bir vurgu yapmıştı.
Afganistan'da İHA saldırısı: 28 ölü
Afganistan'da İHA saldırısı: 28 ölü
15 Temmuz, Çarşamba
Türkiye’nin geleceğini çalan 28 Şubat postmodern darbesinin en önemli ayaklarından birini cunta medyası oluşturdu. Askerler, yargı önüne çıktı. Ancak darbeye çanak tutan medyadan hesap sorulmadı. Meslek ilkelerini askıya alarak 28 Şubat darbesinin gerçekleştirilmesine sınırsız lojistik destek veren, çok sayıda görüntülü, sesli, yazılı, medya kuruluşu ve medya mensubu, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının taleplerine ve talimatlarına uygun haberler üretti. Gerçek olmayan haberler yayınladılar, gerçek olan haberleri gizlediler, sanal irtica haberleriyle gündem oluşturmaya çalıştılar.
28 Şubat darbesinin gerçekleşmesinde, dönemin Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan, Yazı İşleri Müdürü Erdal Şafak, Milliyet Gazetesi Yayın Yönetmeni Derya Sazak başta olmak üzere çok sayıda gazeteci ile radyo ve televizyon program yapımcıları çok önemli bir rol oynadı. Eğer medya desteği olmasaydı, 28 Şubat darbesi gerçekleşmezdi. Bu darbe sürecinde, komutanların talimatıyla manşetler atanlar, haberler yapanlar, anayasayı ilga ve hükûmeti düşürme suçlarının şerikleridir (ortaklarıdır). 28 Şubat darbesini gerçekleştirenler, ileride muhtemel bir darbe soruşturmasına istinaden, ‘askeri bir müdahale olmadığı’ algısını oluşturabilmek amacıyla, sözde sivil toplum örgütlerinden de yararlanmışlardı. Bunların başında ise “sivil inisiyatif”veya “bizim çete” olarak da adlandırılan grup bulunuyordu
SİVİL AYAKLARA YÖNELİK DEVAM SORUŞTURMA BİR AN ÖNCE BİTİRİLMELİ
FETÖ Savcısı Mustafa Bilgili’nin hazırladığı iddianame 28 Şubat darbesinin yalnızca BÇG ayağı üzerinden darbeci askerlerin yargılanmasına yol açmıştı. “54’üncü Refahyol Hükümeti’ni cebren devirmeye, düşürmeye iştirak” suçundan dolayı 103 sanık hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yürütülen 28 Şubat davası, ÖYM’lerin kaldırılmasıyla beraber, 5’nci Ağır ceza Mahkemesi’ne alınmış Mustafa Bilgili’nin yerine Savcı Mehmet Hanefi Yıldırım atanmıştı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü 28 Şubat davasının BÇG ayağı dışındaki, medya ve sermaye ayağına yönelik soruşturma kapsamında MASAK, BDDK ve Gelirler İdaresi Başkanlığı’nın darbeci sivil ayakları çok yönlü araştırdığı medya ya yansımıştı. Davaya bakan mahkemenin haklı olarak darbenin sivil ayaklarına yönelik soruşturmaların bir an önce bitirilerek sivil cuntadan da hesap sorulması amacıyla kamu davası ve davaların açılmasını istemesi adaletin tecelli etmesi açısından önemli bir duruma işaret eder sanırım. Zira 28 Şubat darbesine katılan asker sivil tüm darbecilerin yargılanması adil yargılamanın olmazsa olmaz şartıdır. Mahkemenin bu önemli hususu gerekçeli kararında açıklaması, gazeteci yazar Hüseyin Gülerce’nin 28 Şubat cuntasıyla FETÖ Gladyosu’nun Gezi ve 17 Aralık’ta ittifak içinde oldukları iddiasıyla birlikte değerlendirildiğinde bu illegal yapıların AK Partiyi de alaşağı etmek için anlaşmış olduklarına işaret eder. Aynı zamanda 28 sivil cuntasına neden operasyon yapılmadığının ve yargılanamadıklarının arka planını deşifre eder. Zira BTK ve DDK müfettişlerinin yaptıkları soruşturmalarda bu konuda ellerinde çok net önemli bilgi ve belgelerin olduğu belirtiliyor.
28 Şubat darbesi asker sanıklarının yalnızca BÇG üzerinden yargılanmaları PKK, FETÖ ilişkileri ve Refahyol’u yıkmak için DYP milletvekillerinin rüşvet, tehdit ve şantaj dahil her yolun denenerek partilerinden istifa ettirilmelerine yönelik soruşturmalar FETÖ’cü savcı Bilgili tarafından açık ve kasıtlı ihmal sonucu yapılmamıştı. Dönemin Başbakanı rahmetli Erbakan “28 Şubat’ta Refahyol hükümetini düşürmek için DYP’li milletvekillerine baskı yapıldığına, hatta bazılarına para teklif edildiğini tehdit dahil her yolun denendiğine inandığını belirtmişti. Bu tehdidin Çevik Bir tarafından yaptırıldığının söylendiğini açıklayan Erbakan; milletvekillerinin ya istifa edin ya da Yassıada’ya gidersiniz şeklinde tehdit edildiklerini açıklamıştı. 27 Şubat 2011 tarihinde hakka yürüyen Erbakan hocamıza Allahtan rahmet dilerken Türk milletine bir kez daha başsağlığı diliyorum.
Çevik Bir’in 15 Temmuz kanlı kalkışmasındaki rolü
04:004/03/2019, Pazartesi
G: 4/03/2019, Pazartesi
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
28 Şubat’ın 22’nci sene-i devriyesine yine tartışmalar ve karşı görüşlerin tavan yaptığı iddialar ile girdik. Bu kez tartışılan konu 28 Şubat’ta FETÖ ile darbeci askerler arasında bir işbirliği veya ilişki var mıydı? 28 Şubat’ta FETÖ korunmuş ve önü açılmış mıydı? 17 Mart 1998 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı tarafından Cumhurbaşkanı Demirel’e MGK’da yapılan sunum irticai unsurlar üzerinden mi verilmişti.
Atina karıştı
Atina karıştı
15 Temmuz, Çarşamba
Yoksa FETÖ ayrı bir tehdit olarak mı değerlendirilmişti? Ancak arşivlerde elde edilen bilgilere göre sunumda FETÖ hakkında devlet içinde devlet tanımının yapılması önemliydi. O dönem ki adı ile Cemaatin 10 yıl içinde TSK içinde önemli mevkiler elde edeceğine yönelik öngörülere karşı bu örgütün TSK içinde palazlanmasını önlemek için hangi tedbirler alınmıştı. Maalesef bu doğru tespitlere karşı o dönemin üst düzey askerleri orduya sızma konusunda hiçbir güvenlik önlemi almamışlardı. Dönemin Genelkurmay Başkanlığı FETÖ tehdidini laiklik çerçevesi içine alarak laikliğe aykırı faaliyetlere geçmişte olduğu gibi bundan sonra da müsaade etmeyerek bu zararlı faaliyetlerde bulunan personeli bünyelerinden uzaklaştıracaklarına yönelik resmi evraklara şerh düşmüşlerdi. Bu kasıtlı bir durum muydu? Yoksa kendi tespit ve önerilerini ciddiye alacak bir umursamazlık mı söz konusuydu. Bu soruların cevabını 28 Şubat davasını yürüten Ankara 5’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nin 81’inci duruşmasında sanıklardan Çevik Bir verdi. Çevik Bir mahkemeye sunduğu dilekçesinde; ’28 Şubat’ın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Karadayı’nın FETÖ’yü koruduğunu ve ordu içinde güçlenmesinin önünü açtığını’ iddia etmişti.
KARADAYI’YI FETÖ MÜ KOLLADI?
28 Şubat soruşturması ve kovuşturma aşamasında dönemin üst düzey asker bürokrasisi hakkında tutuklama kararları çıkarıldı. Birçoğu uzun süreler cezaevlerinde kaldı. Ancak, bizzat 2. Başkan Çevik Bir’in ifadelerine de yansıyan ve 28 Şubat sürecini başlatan kişi olduğu belirtilen Karadayı, Çevik Bir ve ekibini davada yalnız bıraktı. Karadayı’nın paralel yapının yargıdaki uzantıları sayesinde, bu süreçte dışarıda kaldığı iddia ediliyor. Zira 1995 yılında Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, Gülen örgütünün üst düzey yöneticilerini Genelkurmay Başkanlığı’nda ağırlayarak plaket vermiş ve Gülen Örgütü’nden övgülerle söz etmişti. Bu kabule ilişkin görüntüler basında yer almıştı. Bu dönem muhafazakarlar için adeta cadı avına dönüştürüldü. Ancak bu süreçten sadece Fethullah Gülen örgütü hasar almadan, hatta güçlenerek çıktı. Gülen örgütünün palazlandığı dönem 28 Şubat süreciyle başladı. 28 Şubat sürecinde “İrtica” ile mücadele kapsamında Batı Çalışma Grubu gibi anti demokratik uygulamalara imza atan dönemin TSK bürokrasisinin, Gülen grubunu da sıraya koyduğu iddia edilmişti.Ancak dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir, Gülen örgütü ile ilgili işlem yapılması konusunda Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın kendilerini yalnız bıraktığını itiraf etti. Çevik Bir, “FETÖ’nün tehdit olduğunu ilk kez Genelkurmay tespit etmişti. Ancak yalnız bırakıldık. Genelkurmay Başkanımız bizi yalnız bıraktı” dedi.
28 ŞUBAT MUHTIRASI’NIN METNİ ÇEVİK BİR’İN FETÖ’CÜ YAVERİ TARAFINDAN MI YAZILDI?
Ancak 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin bir soruşturma kapsamında ifadesine başvurulan FETÖ/PYD’nin eski mahrem hizmetler (TSK, MİT ve Polis Hizmetleri) imamlarından H.S. önemli itiraflarda bulundu. H.S, Gülen’in en yakınındaki isimlerden Kudret Ünal’ın bir dönem Mahrem Hizmetler İmamları’ndan sorumlu olduğunu, Türkiye geneli olmak üzere Deniz Kuvvetleri imamı olarak görev yaptığını kaydetti. Kudret Ünal katılmış olduğu bir toplantıda Çevik Bir Paşa’nın en yakınında bulunan yaverin cemaatin yetiştirdiği elemanlardan olduğunu, bunun gibi birçok kuvvet komutanının yine cemaatin yetiştirdiği elemanlardan olduğunu, hatta o tarihlerde yayımlanan 28 Şubat muhtırasının metni için ‘Çevik Bir Paşa’nın yanındaki bizim arkadaş yazdı’ dedi. Siz rahat olun, hiç endişelenmeyin, en yakınlarına kadar varız’ dedi” ifadelerini kullandı.
28 Şubat’ın sanıklarından İsmail Hakkı Karadayı 30 Ağustos 1998’de yaş haddinden emekli oldu. Çevik Bir. 30 Ağustos 1998’de 1.Ordu Komutanı, 30 Ağustos 1999 tarihinde ise emekli oldu. Bu hesaba göre Cumhurbaşkanı Demirel’e 17 Mart 1998 tarihinde MGK’da yapılan sunumda Karadayı ve Çevik Bir görevliydiler. Karadayı TSK içinde FETÖ’nün önünü açan bir komutan olarak FETÖ hakkında herhangi bir işlemde bulunması herhalde düşünülemezdi. Ancak Çevik Bir FETÖ’nün orduya sızmasını engelleyecek gerekli tedbirleri neden almadı? Çevik Bir’in FETÖ’cü yaverinden haberi var mıydı? Çevik Bir Karadayı’yı şikayet ettiği dilekçesinde FETÖ’nün tehdit olduğunu ilk kez kendilerinin tespit ettiğini belirtmiş, Gülen örgütünün kaynaklarının 5 milyar lira olduğunu belirlediklerini açıklamıştı. Bu dönemde örgütün tehdit olduğunu bildikleri halde neden TSK içine sızmasına göz yumulmuştu? Bu göz yummada FETÖ’nün ABD’nin etki ve nüfuz ajanları olarak görev yapmasının bir etkisi var mıydı? Çevik Bir’in ABD ve İsrail muhibbi olması da bu soruyu sormamızın en önemli nedeni sanırım. Bu hesaba göre Çevik Bir’in hukuken olmasa da FETÖ’nün Türkiye’de teşebbüs ettiği tüm darbe girişimlerinde ve özellikle 15 Temmuz Türkiye’yi işgal ve iç savaş çıkarmaya yönelik kanlı kalkışmada önemli bir rolü olduğunu varsayabiliriz. Zira Çevik Bir 1997-1998 yıllarında FETÖ tehdidini bildiği halde gerekli güvenlik önlemlerini alsaydı, FETÖ’nün uzun yıllar TSK içine sızıp önemli mevkileri elde etmesi de darbe girişimleri de önlenmiş olacaktı.
.
|
| Bugün 554 ziyaretçi (1130 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|