 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Türkiye’yi 28 Şubat postmodern darbe sürecine götüren cinayetler zinciri
04:004/01/2021, Pazartesi
G: 3/01/2021, Pazar
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
“28 Şubat darbesi, sadece Türkiye’deki Müslümanları değil, dünyadaki bütün Müslümanları kapsayan, ‘küresel’ bir darbedir” Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok cinayetleri 28 Şubat darbe planının bir parçasıydı. Müteakip yıllarda, aynı siyasi düşünceye sahip Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 te öldürülmüştü. Bu cinayetlerin, toplumun farklı kesimlerini karşı karşıya getirmeye ve darbe sürecinde, laik çevrenin desteğini almaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır.. 2 Temmuz 1993 yılında Sivas’ta Madımak Oteli’nde 37 kişinin ölmesi, bu olayın ‘Alevi katliamı’ olarak nitelendirilmesi, bu olaydan sadece 3 gün sonra Erzincan Başbağlar köyünde 33 köylünün kurşuna dizilerek öldürülmesi, ‘Sünni katliamı’ olarak nitelendirilmesi, bu iki olayın da, Alevi vatandaşlarımız ile Sünni vatandaşlarımızı çatıştırmaya yönelik bir provokasyon olduğunu göstermektedir. Bu planlı provokasyonlar sonucu yaşanan suikastlar, Türkiye’yi 28 Şubat postmoden darbe sürecine götüren cinayetler zincirinin önemli halkalarıydı. Soğuk savaş döneminde “komünizmi” birinci tehdit olarak niteleyen Amerika, komünizmin çökmesinden sonra, tehdit skalasının birinci sırasına İslam’ı yerleştirmişti. “ABD, 1990’lı yılların başından itibaren, ‘İslam = Terör’ politikasını benimsemiştir. Bu politika değişikliği, müttefiki olan bütün ülkelerde uygulamaya konulmaya başlamıştır. 28 Şubat darbesi, sadece Türkiye’deki Müslümanları değil, (Amerika’da, Avrupa’da, Çin’de, Rusya’da, Afrika’da, Ortadoğu’da, Asya’da) ‘dünyadaki bütün Müslümanları’ kapsayan, ‘küresel’ bir darbedir! Türkiye’deki 28 Şubat darbesi, ABD’nin bu (yeni) politikasının Türkiye’ye uyarlanması operasyonudur. Ve Türkiye ABD’nin yeni politikasında ‘Pilot Bölge’ olarak seçildiği için hedefe alınmıştır.
Kamusal alan zırvası ardına saklanarak değerlerimize düşmanlık eden laikçi kesim en vahşi yüzünü 28 Şubat döneminde göstermişti. Başörtülü öğrencileri ikna odalarına mahkum eden üniversite önlerinde düzenlenen eylemlere coplarla müdahale eden zihniyet henüz hafızalardaki tazeliğini korurken. Sakalından dolayı fişlenenler, namaz kıldığı için görevinden alınanlar ve evlatlarının yemin törenine giden başörtülü annelerin askeriyeye alınmadığı günler geride kaldı derken laikçi zihniyet bu kez CHP’de tekrar hortladı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde ve İzmir’de bir kez daha var olduğunu defalarca gösterdi.
CHP’nin eski Bakanları’ndan Fikri Durmuş Sağlar Halk Tv’de 28 Şubat’ darbesinin konuşulduğu bir programda Türban, İrtica ve ‘Siyasal İslam İdeolojisi’ üzerinden 28 Şubat’ı tabiri-caizse topa tutmuş. Ayrıca kendisinin türbanlı bir hakim tarafından yargılanması durumunda bu hakimin hukuki haklarını koruyacağından ve adaleti yerine getirebileceği konusunda kuşkuları olduğunu iddia etmişti. Fikri Sağlar’ın Türban ve İrtica konusu başta olmak üzere ‘Laik Cumhuriyeti ve kurucu değerlerini aşındıran tehditleri kendisine göre şöyle ifade etmiş’; ‘’Türban, irticai faaliyetlerin, şeriat isteyenlerin üniformasıdır. Başörtüsü, yüzyıllar boyunca Anadolu’da bir geleneksel giysidir. Bununla arasında çok büyük fark var. Başörtüsü takmıyorsunuz. Bu ülkenin kıyafeti olan başörtüyü değil, başka amaçlarla üniforma haline getirilen türban takıyorsunuz. İçki karşıtlığı, faiz karşıtlığı, yılbaşı kutlaması karşıtlığı gibi bazı sembolik araçlarla birlikte, türban da siyasal İslam ideolojisinin alameti farikalarından biridir. Laik Cumhuriyet’in kurucu değerlerini aşındırmayı ve İslam’ı siyasete alet ederek gerici ve otoriter bir yönetim kurmayı hedefleyen kesimlerin ‘sözde özgürlük sembolü’ haline gelen türban, ne Kur’an’da, ne de İslami gelenekte yeri olmayan bir ideolojik simgedir.”
ÜLKEMİZDE YENİ BİR 28 ŞUBAT SÜRECİ YARATMAK İÇİN AVRUPA GLADYOSU MU GÖREVLENDİRİLDİ?
Türkiye’de 28 Şubat’ın başarılı olamamasında Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde AK Parti’nin vesayetçi yapılar karşısında millet iradesine verdiği desteğin katkısı asla inkar edilemez. Avrupa’da yaşayan Müslümanlar bilhassa başörtüsü konusunda Global 28 Şubat’ın baskı ve cenderesi altında inim inim inlerken, Türkiye’de ordu ve polis başta olmak üzere başörtüsünün serbest olması ABD ve Avrupa’yı, Türkiye’de de vesayetçi kesimi aşırı rahatsız etmişti. Bilhassa Yeni Zelanda katliamı sonrasında Başkan Erdoğan ve Türkiye’nin hedefe konması sonrasında ülkemizde yeni bir 28 Şubat gerçekleştirmeye yönelik faaliyetlerin dışarıdan beslendiği de inkar edilemez bir gerçek. Bu konuda BİDEN tarafından Avrupa Gladyosu’na (Gayri Nizami Harp)görev verildiği iddiasını yabana atmamak lazım.
Türkiye’nin 28 Şubat’ın sivil ayaklarına operasyon yapmaması veya yapamamasının şüphesiz önemli nedenleri arasında 28 Şubatçılardan intikam alınıyor algısı yaratılması olmuştu. Bir diğer sebep ise ilk yargılamanın başlatıldığı Ankara 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde ağırlaştırılmış hapis cezası istenen sanıkların tümünün serbest bırakılması olmuştu. 28 Şubat davasına bakan Ankara 5’inci Ağır ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararında sivil ayaklara operasyon yapılmaması konusu tenkit ederek bir an önce savcılıkların faaliyete geçmesi ve yeni bir iddianame hazırlamaları konusunda uyarılar yapılmıştı. İsimleri gerekçeli kararda yazılı hedef gazetecilerin istihbarat birimlerince sıkı bir denetim altında tutulmasında fayda var sanırım.
AK Parti iktidarına akıl almaz suçlama?
04:006/01/2021, Çarşamba
G: 6/01/2021, Çarşamba
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Pazartesi günkü köşe yazımızda ABD Başkanı Biden’in 21. yüzyıla adapte olmuş gayrinizami harp birimlerini Amerika’nın hedeflediği ülkelerde görevlendireceğini bu ülkeler arasında da Türkiye’nin olduğunu yazmıştım. Bu tespitimizden sonra Biden’in İsrail ve FETÖ muhibbi olduğunu da göz ardı etmememiz gerekiyor sanırım. Aslında ABD geçmişte birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de bazı olaylarda gayrinizami harp sistemlerini uygulamıştı. Yani güçlü bir alt yapı hazırdı.
Geçen haftaki yazımızda belirttiğimiz gibi Sağlar, Halk TV’de 28 Şubat sürecinde dahi söylemediği veya söyleyemediği haksız hukuksuz, dozunu epeyce artıran eleştirilerini dindar kesimi hedef alarak açıklamış. Biz geçmişte Fikri Sağlar ile çok sayıda karşıt programlara çıkmıştık. Ben kendisinin Türkiye’nin birlik ve beraberliğe en ihtiyaç olduğu bir dönemde geçmişin kutuplaşma ve kamplaşmalarına çanak tutan çokça eleştiri alan açıklamalarını yumuşatacağını düşünürken kendisi katıldığı bir televizyon programında akıllara ziyan, dozunu iyice arttıran, darbeye çanak tutan açıklamalarını hayret ve nefret ile izledim.
SAĞLAR KAMUDA BAŞÖRTÜSÜ SERBESTLİĞİNİN ÖNÜNÜ AÇAN AK PARTİ’Yİ NASIL SUÇLADI?
“AKP demokrasiyi, özgürlükleri ve adaleti yok ederek, din kurallarıyla yönetilen şeriat devleti hedefine Türkiye’yi adım adım sürüklüyor. Kafasını kuma gömenlerden, ekseni kayanlardan, sağa-sola şiirin görünmeye çalışanlardan olmadan bu gerçeği anlatmaya ve siyasal İslamcı ideolojinin laik demokratik cumhuriyeti yıkma hedefine milyonlarca yurttaşımızla birlikte karşı çıkmaya sonuna kadar devam edeceğim” açıklamasıyla ne yapmak istiyordu? Veya hedefi gayesi neydi? Kendi ideolojik çevrelerinde siyasi prim peşinde miydi? Yoksa askeri göreve mi çağırıyordu? Kılıçdaroğlu bile samimiyetine inanmasam da Sağlar’a türban nedeniyle sert tepki göstermiş “Hangi çağdayız? Kişi başörtüsü takar takmaz bu onun tercihidir” demişti. Ben asıl CHP’li Prof. Gülümser Heper’in CNN Türk canlı yayınında “Biden Ankara’ya (15 Temmuz öncesi) geldiğinde neden sadece Fikri Sağlar ve Sezgin Tanrıkulu ile görüştü?” açıklamasıyla ne demek istediğini yorumlamaya çalışmıştım. Gülümser Heper Biden’in Ankara’ya geldiğinde CHP’den yalnızca Fikri Sağlar ve Sezgin Tanrıkulu ile görüşmesini sorgulamıştı. Üstelik Fikri Sağlar’ın kişiliği üzerinden bir tartışma yaptığını da açıkça itiraf etmiş, bu durumu saklayamayacağını da özellikle belirtmişti. Saklamak istediği sır veya bilgi neydi? Fikri Sağlar’ın geçmişi hakkındaki soru işaretlerini aydınlatması gerektiğine dikkat çeken Prof. Gülümser Heper, “Fikri Sağlar hakkındaki bu soru işaretlerini ben hep kafamda tuttum. Bu sorularımı kamuoyu değerlendirsin. Fikri Sağlar’ın Kültür Bakanlığı döneminde yardımcısı Mehmet Altan’dı. Acaba niye? Fikri Sağlar’ın tarihsel bir sorumluluğu var. Bunları çıkıp izah etmesi gerekiyor” dedi. Prof. Heper sözlerine şöyle devam etti: “Anadolu’da Sivas olayları yaşandı. O Sivas olayları sürecinde Fikri Sağlar Kültür Bakanı’ydı ve şenlikleri organize eden kişiydi ama Sağlar oraya gelmedi. Fikri Sağlar’ın bu sorulara cevap vermesi gerekiyor. Şüpheci bir insan değilim ama Fikri Sağlar’ı kafamda oturtamıyorum.”
HEM SUÇLU HEM GÜÇLÜ
Hikayenin sonunu o dönem Star gazetesinde yazan Şamil Tayyar’ın kaleminden okuyalım. 2 Temmuz 1993 yılında yaşanan Madımak faciasında Kültür Müdürü olan Mehmet Talay, olaya neden gösterilen Pir Sultan Abdal Şenlikleri’nin düzenlenmesinde bakanlık adına kutlama komitesi başkanlığını yürüttüğünü belirtmişti. Yazısında 15 yıl sakladığı sırrı açıklamıştı. Bakan Fikri Sağlar şenliklere katılacaktı, bakanlık 3 kez müdürlüğe faks gönderdi ancak son anda iptal edildi. Ancak eski Kültür Müdürü’nün dönemin bakanına can alıcı soruları var!
-Acaba devletin çeşitli istihbarat örgütleri Bakan Sağlar’ı ‘Sivas’a gitmeyin olaylar olacak’ diye uyardı mı? Eğer böyle ise olayların çıkacağı ve insanların can güvenliğinin olmayacağı konusunda neden vali ve ilgilileri uyarmadı?
-Acaba, istihbarat teşkilatlarında bir görev aldığından dolayı mı bu bilgileri kimseyle paylaşmadı?
-12 Eylül döneminde cunta onayı ile seçilenlerin oluşturduğu Danışma Meclisi üyesi olmasından dolayı bu bilgileri vermemek için birilerine diyet mi ödedi? SAYIN Sağlar önce bu soruların cevabını ver, sonra da eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un skandal darbe tehdidi ile sizin yeni bir 28 Şubat çağrınızın nasıl çakıştığını da biliyorsan(!!!) açıkla lütfen.
Dönemin Kültür Bakanı Sağlar’ı Kontrgerilla mı Madımak konusunda uyardı?
04:0011/01/2021, Pazartesi
G: 11/01/2021, Pazartesi
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Gazeteci yazar Negahan Alçı’nın ‘Tartışılan Fikri Sağlar’ başlıklı köşe yazısı 4 Ocak 2021 tarihinde Habertürk gazetesinde yayınlandı. Sayın Alçı Fikri Sağlar ile yaptığı söyleşide hemen hemen kendisine sorulabilecek soruların büyük bir kısmını sormuş. Ancak sorulması gereken en önemli soru unutulmuş. Zira ‘’AK Parti iktidarına büyük suçlama’’ başlıklı köşe yazımda 2 Temmuz 1993 yılında yaşanan Madımak faciasında Fikri Sağlar Kültür Bakanı’ydı. Ve enteresan bir şekilde Kültür Bakanı olarak şenliklere katılacağı veya iptal ettiği yönünde il kültür müdürlüğüne muhtelif aralıklarla 3’ten fazla faks mesajı göndermişti. Son gönderilen faksta hiçbir neden gösterilmeden şenliklere katılmayacağı bildirilmişti. Madımak faciasına neden olduğu iddia edilen ‘Pir Sultan Abdal Şenlikleri’nin düzenlenmesinde bakanlık adına kutlama komitesi başkanlığını yürüten İl Kültür Müdürü Mehmet Talay dönemin Kültür Bakan’ı Fikri Sağlar’ı suçlayarak 15 yıl sakladığı sırrı açıklamıştı. O dönem Fikri Sağlar 3 kez Madımak Şenlikleri’ne katılacağını İl Müdürlüğü’ne faks ile bildirmesine rağmen son anda katılmaktan neden vazgeçmişti? Mehmet Talay dönemin Kültür Bakanı Sağlar’ın devletin bazı legal veya illegal birimlerince ikaz edilip edilmediğini sorguluyor. 6 Ocak’taki yazımızda Fikri Sağlar’dan bu konuya açıklık getirmesini istemiştik. Şu ana kadar bir cevap alamadık. Ancak Sayın Bakan uzun yıllardan bu yana bu soruya açıklık getirmediği için “Madımak Şenlikleri’ne(!!!) gitmemesi için kontrgerilla mı uyardı” sorusunu sormamız gerektiğini düşünüyorum. Zira 1993’lü yıllar derin yapılarla legal yapıların birbirine karıştığı en çetrefilli yıllar. Fikri Sağlar kontrgerilla içinde olan ancak bu illegal ilişkisini çok gizli tutabilen devlet içinde önemli bir görevli ile de görüşmüş olabilir. Diğer bir misal dönemin Başbakanlarından Demirel FETÖ ile mücadelede Kenan Evren’den kontrgerillanın devreye sokulmasını istemiş ret cevabı almıştı.
Ancak ne hazin ki 2 Temmuz 1993 yılında Sivas’ta Madımak Oteli’nde 37 kişinin yakılarak ölmesi, bu olayın ‘Alevi katliamı’ olarak nitelendirilmesi, bu olaydan sadece 3 gün sonra Erzincan Başbağlar köyünde 33 köylünün kendilerini PKK’lı olarak tanıtan kişilerce kurşuna dizilerek öldürülmesi, ‘Sünni katliamı’ olarak nitelendirilmesi Alevi-Sunni vatandaşlarımızı birbirine düşman kamplara bölme ve çatıştırma amaçlı açık provokasyonlardı. Başbağlar ve Madımak katliamlarının 3 gün arayla gerçekleştirilmesi, Başbağlar katliamını gerçekleştirdikleri iddia olunan PKK terör örgütünden hiçbir örgütçünün bu suçtan ötürü günümüze kadar yakalanamamış olması, bu dava sürecinin 1998 yılında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce yapılan 24’üncü duruşmada takipsizlikle sonuçlanması bu katliamların arkasında Türkiye’de kontrgerilla adı ile anılan TSK ve MİT içine sızmış yasa dışı bir örgütün varlığına işaret ediyordu. NATO bünyesindeki ülkelerde sözde sol örgütlenmelere karşı kurulan ancak daha sonraki yıllarda Türk demokrasisini darbelerle hedef alan derin illegal Gladyo yapından söz ediyoruz.
TÜRK GLADYOSU ÜZERİNDEKİ SİS PERDESİ
Türk Gladyosu gizli NATO gölge orduları, Batı Avrupa genelinde açığa çıkarıldıktan sonra da faaliyetlerini sürdürmeye devam etmişti. Paramiliter birimler sistemin içine kanser gibi yayılmış ve öylesine derinden nüfuz etmişti ki kolay kolay yerli ve milli olmayan bu birimlerin ortadan kaldırılması veya yargı önüne çıkarılması pek mümkün görünmüyordu. Fakat NATO üyesi bazı ülke liderlerinin Gladyo tipi yapılarının kendi ülkelerinde de ordu ve gizli servisler içinde var olduklarını yönelik açıklamaları ve kamuoyu baskısı sonrasında 3 Aralık 1990’da Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Korgeneral Doğan Beyazıt ile ÖHD Başkanı Tuğgeneral Kemal Yılmaz önce milletvekillerine ardından da basın mensuplarına yaptıkları açıklamalarda NATO kıtalarının Türkiye’de varlık gösterdiğini kabul etmişlerdi. Generaller Türk Gladyosu’nun üyeleri için vatansever tanımını kullanıyorlardı.
Ancak uluslararası basın NATO ve Pentagon’un nasıl olup da Türkiye’deki katliam, darbe ve faili meçhullere doğrudan destek sunabildiğini sorgulamaya başlar başlamaz, Türkiye’deki askeri yönetim, Türk Gladyosu’nun deşifre edilmesine yönelik tüm araştırmaların önüne geçti. Meclis’te kontrgerilla gölge yapısını ya da ÖHD’yi incelemek için komisyon kurulması talebi reddedildi. Askeri yönetim Meclis’ten ve bakanlardan gelen soruları yanıtlamayı reddetmişti. Hatta Savunma Bakanlığı’ndan birkaç ay önce ayrılmış Safa Giray, Bülent Ecevit’in kontrgerilla ile ilgili açıklamalarına son verme uyarısında bulunarak ‘Biliyorsa da bilmiyorsa da susması gerekir’ demişti.
28 Şubat’ta sivil darbecilerin neredeyse hiç birinin yargılanamaması Türk Gladyosu içinde faaliyet göstermeleri nedeni ile doğru orantılıdır.
Kongre baskını ABD gayri nizamı harp unsurları tarafından mı yönetildi?
04:0013/01/2021, Çarşamba
G: 12/01/2021, Salı
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
ABD Başkanı Biden 20 Ocak’ta resmen ABD Başkanı olarak yemin ederek görevine başlayacak. Biden’in yeni görevi dışında Amerikan derin devletinin önemli bir üyesi sıfatı da olduğunu da unutmamak gerekir. Bu iki önemli görevin verdiği güven patlaması ile olacak Biden Başkanlık görevini teslim almadan önce Pentagon ve ABD derin devletinin Ortadoğu’da bilhassa İran politikaları üzerinde farklı görüşler öne sürmüştü. Biden Obama döneminin Başkan Yardımcısı olarak bu politikaları devam ettireceğinin işaretlerini seçilmeden önce ve seçim sonrasında da vermişti. Hatta yardımcısı Kamala Harris ile birlikte Filistin Devlet Başkanı ve diğer üst yetkililere, Trump kadar Netanyahu’nun izinden çok fazla gitmeyecekleri sözünü bile vermişlerdi. Pentagon ve ABD derin devleti, Biden’in İran yanlısı açıklamalarına İran’ın nükleer programının kilit isimlerinden Muhsin Fahrizade’yi bir terör saldırısında öldürerek cevap vermişlerdi. Saldırı MOSSAD tarafından gerçekleştirilmişti. Netanyahu’nun bu saldırıyı kabul etmesi enteresan bir gelişmeydi. Zira 3 Kasım’da ABD seçimlerini Biden’in kazanması üzerine 26.11.2020 tarihinde Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz kıyısındaki Neom kentinde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman arasında gerçekleşen gizli görüşmede Körfez çetesi ile ilgili önemli kararlar alındı. ABD’de Joe Biden yönetimi ve İran’a karşı ortak bir cephenin kurulmasının tartışıldığı belirtildi. Gizli görüşmede Türkiye’nin yanısıra ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden yönetimine karşı ortak politikalar geliştirilmesi de ele alındı. Suud tarafından Biden yönetiminin halihazırda İran’la yeni bir nükleer anlaşmaya hazırlandığı belirtilerek bu konuda alınması gereken tedbirler tartışıldı. Şüphesiz bu görüşmeler Pentagon ve ABD derin devletinin bilgisi dahilindeydi. Biden’in Muhsin Fahrizade suikastı ile verilen mesajı anlamaması veya es geçmesi Biden’in 20 Ocak’ta Başkanlık görevini Trump’tan almadan önce Amerika’da önemli gelişmeler olacağı, ordunun yönetime el koyarak Biden’i göreve başlatmayacakları Amerika kamuoyunda bile konuşulur hale gelmişti. Yıllarca hedef koydukları ülkelerde darbelere zemin hazırlayan ABD’de bu kez yeni seçilmiş Biden’e karşı Başkanlık görevini devir almadan bir darbe hazırlığı söz konusuydu. Üstelik Bu darbe girişimi Biden’in övgüyle bahsettiği Gayri Nizami Harp unsurlarını yöneten birimlerin sorumlularınca yönetilecekti. Gerçekten Amerika tarihinde gerçekleşmemiş olaylar bir biri ardına sıralanıyor. Aslında göründüğü kadarıyla ABD derin devletinin darbe girişimi gibi gösterip Biden’i dizginlediği ve ipleri tamamen ele aldığı mizansen bir olay ile karşı karşıyayız. Trump ve ABD’deki gayri nizamı harp unsurlarını devreye sokan geçmişte Pentagon’da Haber alma Dairesi Başkanlığı yapmış emekli Korgeneral Michael Flynn’dı. Analizlerime göre ABD derin devletinin mizansen darbe olayından Trump ve Flynn’nın haberdar olduklarını sanmıyorum. ABD derin devletinin geçmişte kendi başkanlarını bile katlettiğini düşünürsek bu mizansen darbe olayı Biden için sadece ikaz mahiyetindeydi. Trump seçimi kaybetmenin verdiği öfkeyle ordunun kendisini tekrar ABD Başkanlığı’na oturtacağına inanmış olabilir. Bu konuya inanan yalnızca Trump değildi. Aralarında hem Demokrat hem de Cumhuriyetçilerin bulunduğu 10 eski Savunma Bakanı, ortak kaleme aldıkları ve Washington Post gazetesinde yayınlanan bildiride “Amerikan silahlı kuvvetlerini seçimlerle ilgili anlaşmazlıkların çözümüne dahil etme çabaları bizi tehlikenin, hukuksuzluğun ve anayasa ihlalinin hakim olduğu bir ortama sürükler. Bu gibi adımları yönlendiren ya da gerçekleştiren sivil ve askeri yetkililer, cezai yaptırımlarla karşı karşıya kalmak dahil, atacakları adımların ülkemiz üzerinde etkili olacağı ciddi sonuçlardan sorumlu tutulur” şeklinde Trump’a bir ültimatom vermişlerdi. Bu olaydan sonra Trump olaylara katılanların evlerine dönmelerini istemişti. Eğer Trump bu konuda geri adım atmasaydı ABD derin devleti açık bir darbe ile karşılaşabilirdi. Trump ABD derin devletinin eylemi durdur uyarılarına kulak asıp asmadığı, bu nedenle Savunma Bakanlarının Trump’u uyaran bir ültimatom mu hazırladıkları, yoksa Trump’u uyaran ültimatomunun da ABD derin devletinin mizansen darbe girişiminin bir halkası olup olmadığını asla öğrenemeyeceğiz sanırım.
28 Şubat süreci öncesinde cunta tarafından görevden alınmam için Sayın Çiller’e yapılan baskı neticesi New York’a görevli olarak gönderilmiştim. Görev sürem 3 aydı. Bu süre içinde önemli bir göreve getirilecektim. Ancak bilindiği gibi ben Amerika’da iken REFAH-YOL iktidarı cunta tarafından düşürülmüştü. Darbeciler tarafından Başbakanlığa atanan Mesut Yılmaz benim için “Ya gelecek ya gelecek” açıklamasını yapıyordu. O yıllarda New York’tan Türkiye’ye haftada iki uçak kalkıyordu. Ben zaten Türkiye’ye gelen ilk uçakta yer ayırtmıştım. Sayın Yılmaz hayatını kaybettiği için içimden gelen aleyhteki sözleri yutuyorum. Ancak Cunta ile işbirliğini demokrasiye yaptığı ihaneti unutamıyorum. O yıllarda New York’ta kaldığım süre içinde birçok Türk vatandaşı ile tanışmıştım. Bir tesadüf olarak Ankara’da yanıma gelen bu vatandaşımızdan biri, Amerika’da Trump yanlılarının silahlandıklarını ordunun kendilerini desteklediklerini Biden’in göreve başlatılmayacağını bana söylemişti. 2-3 hafta önce katıldığım BNN Türk televizyonunda bu konuyu detaylarına girmeden açıklamıştım.
Amerika içindeki legal ve illegal güçler arasında yaşanan bu iç savaş inşallah bu haydut ve cinayet şebekesini tarihin karanlıklarına gömecek olayların başlangıcına işaret eder!
Medyanın 1 numarası Başbuğ paşa darbe çağrısı mı yaptı?
04:0018/01/2021, Pazartesi
G: 18/01/2021, Pazartesi
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Türkiye’de ve dünyada son yaşanan gelişmeler ışığında ‘’Türkiye’de var olmadığı yönünde yargı kararı olan Ergenekon Terör Örgütü’nü yeniden ele almadan önce daha önce özellikle kendilerini yargıya verdiğim Veryansın T V gibi yayın organları ve onların yazarlarına bir iki mesajım var. ‘Ergenekon’un tartışılmasından neden rahatsız oluyorsunuz? Kamuoyunu doğrular üzerinden bilgilendirmek sizin de göreviniz değil mi? Bu yazıları doğru bulmuyorsanız fikirlerinizi yazdığınız gazete ve köşenizde kendi doğrularınızı delilleri ile savunamayıp hakaretlere başvurmanız sizi asla haklı çıkarmaz. Bilakis millet iradesini destekleyen kamuoyu sizin neden hakaretlere başvurma acizliğinizi bu örgütle bir ilişkiniz var mı yok mu diye sorgular. Sizin ve trollerinizin her türlü hakareti şüphesiz yargı tarafından değerlendirilecektir. 30 yılı aşkın bir süre görev yaptığım Emniyet Teşkilatı’nda yalnız kendisine değil trollere güvenerek saldırmanın anlamını ve tarafımdan verilecek cevabı iyi bildiğinizden şüphem yoktur. 4 Haziran 2020 tarihinde şahsım ile olarak yazdığınız “Ergenekon terör örgütünün var olduğunu ve halen faaliyette bulunduğunu” iddia ederek Zaman ve Taraf gazetesinin bıraktığı yerden kumpasları savunmaya soyunmuştu‘’ yönündeki içi boş iddialarınız iki yönden yanlış. İlki hangi Ergenekon’dan bahsediyorsunuz? ABD’nin yeni Başkanı Biden’in ilk açıklamalarında bahsettiği 1950-60’lı yıllar arasında tüm NATO ülkelerinde kurulan ‘’Gayri Nizami Harp’(Gladyo) kıtalarının 21’inci yüzyıla adapte olarak görevlerinin başında olduğu itirafından mı? Yoksa FETÖ’nün Ergenekon Terör Örgütü’ne yapılacak operasyonları sulandırma amacı ile 1996 yılında Türkiye’de kurduğu Kumpas Ergenekon’dan mı? Gelelim en önemli konuya. Yazınızda şahsımın FETÖ kumpaslarını savunduğumu iddia etmişsiniz. O halde neden hakkımda cumhuriyet savcılarına suç duyurusunda bulunmadınız. Bulunamazsınız, siz okurlarınızı yalan ve iftiralarla kandırabilirsiniz ama yargıyı asla. Ben bildiğiniz gibi sizi ve trollerinizi iftira ve hakaretten yargıya şikayet ettim. Hepiniz hakkında maddi manevi tazminat haklarımı sonuna kadar kullanacağımı da biliyorsunuz herhalde. Gelelim FETÖ iftiranıza! Bunlar bana sökmez yakında anlayacaksınız bu durumu. 17/25 Aralık ve 15 Temmuz sonrası en az 100’den fazla televizyonlarda FETÖ ile mücadeleye kendi katkılarımı sundum. Yeni Şafak Gazetesi’nde onlarca yazı yazdım. 15 Temmuz gecesi TSK’ya sızmış FETÖ’cü sözde askerlerin iç savaş ve Türkiye’yi işgal planlarının darbe olduğunu A Haber’de gazeteci yazar Cem Küçük’ten sonra açıklayan 2’nci kişiydim. 17/25 Aralık’tan yaklaşık 15/20 gün önce FETÖ’nün finans merkezi ‘’Kaynak Holding’’hakkında yazdığım iki köşe yazısından dolayı Kaynak Holding ticari itibarları bozulduğu savıyla şahsım hakkında şikayette bulunmuştu. 15-20 gün sonra bu birime MASAK ve Organize Suçlar ile müştereken operasyon yapıldı. Yine 25 Aralık darbe girişiminin savcısı Celal Kara, Zekeriya Öz ile birlikte yurt dışına kaçarken tarafıma suç duyurusunda bulunarak tazminat davası açmıştı. İnşallah siz de bu anlamda FETÖ ile mücadele etmişsinizdir. Yoksa yalnızca Ergenekon’un olmadığına yönelik savunma yapmışsanız bu yazımı iyi okumanızı dilerim.
DÜNYAYI KARIŞTIRMAYA DEVAM EDECEĞİZ
Gazeteci olduğunuza göre ABD Başkanı Biden açıklamalarında bizzat gayri nizami harp kıtalarını (Ergenekon) Türkiye başta olmak üzere birçok ülkede lojistik desteklerle takviye edilmiş bir şekilde devreye sokacaklarmış. Biden’e göre “Amerikalılar, silahlı kuvvetlerinden yalnızca krizlere tepki vermesinden daha fazlasını beklemekteymiş. Amerikan halkı Biden’den dünya ile rekabet etmelerini hegemonik güçlerine kavuşmuş tekrar dünyanın jandarması olan küresel bir ülke olarak dünyayı karıştırmaya devam etmelerini istiyormuş.” Biden’e göre Amerikalıların kendilerinden istediği buymuş. Mantığa bak. Pandemi sürecinin Amerika’yı kasıp kavurduğu milyonların kovid’e ve yeni versiyonu ile yüzbinlerin ölmeye devam etmeleri umurlarında değilmiş. Kendi insanının ölmesini umursamayan bir Amerika? Hegemonik güç olmayı ancak rüyanda görürsün.
Bu sırada medyanın 1 numarası eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ paşa da son açıklamasıyla beraber Türkiye’nin gündemine oturdu. Zamanlama harikaydı. Başbuğ, “Eğer Menderes, 25 Mayıs 1960 günü Eskişehir’de erken seçim tarihini açıklasaydı, 27 Mayıs askeri darbesi büyük bir olasılıkla önlenebilirdi” demişti. Bu nedense tüm Türkiye’de iktidara yönelik olarak “Hemen seçime gitmesen darbe olur” şeklinde anlaşıldı.
Devam edeceğiz.
Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ Kontrgerillayı (ERGENEKON’U) neden inkar ediyor?
04:0020/01/2021, Çarşamba
G: 20/01/2021, Çarşamba
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Aslında seçilmiş hükümeti hedef alan kalkışma zinciri, önce Amerika merkezli RAND Corporation’ın raporu ile başladı. “İktidar değişikliğini” dillendirdi. Hayata zorla geçirilmeye çalışılan senaryo eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ tarafından o dönem şüpheli bir nedenle FETÖ’nün siyasi ayağı tartışmasının fitili ateşlendi. Arkasından dönemin CHP Milletvekili Dursun Çiçek aynı senaryoyu dillendirmeye devam etti. Başbuğ ve Çiçek ‘’askerlere Sivil Yargılamanın önünü açan ‘’yasa değişikliğinin arkasındaki 6 AK Parti milletvekilin isimlerini açıklayarak askeri vesayeti tekrar hortlatma gayreti içine girdiler. Aslında askerlere sivil yargılamanın önü yıllar önce TBMM’sinde açılmıştı. Bu durumda İlker Başbuğ ve Dursun Çiçek neden AK Partiye iftira atıyorlardı. Bu olay çamur at izi kalsın atasözü ile açıklanabilir miydi? Zira Ak Parti iktidarı üzerinden milli iradenin tecelli ettiği TBMM’sine saygısızlık yapılıyordu. Darbecilerin asıl hedefinin milli irade olduğunu unutmazsak bu aleni yalanları da anlayabiliriz sanırım.
ERDOĞAN’DAN ‘’DAVA AÇIN‘’ ÇAĞRISI
Nitekim Başbuğ’un açıklamalarının ardından Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 Şubat Çarşamba günü partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, AKP milletvekillerine seslenerek, “Parlamentonun hukukunu korumak üzere hepiniz dava açmalısınız” demişti. Erdoğan, “Bu boru göstermeye benzemez. Parlamentonun hukuku boru ile sindirilemez. Bundan yaklaşık 11 yıl önce tüm partilerin desteği ile çıkarılan bir düzenlemenin üzerine FETÖ gölgesi düşürülmeye çalışılması en hafif tabiriyle Meclis’e saygısızlıktır” diye konuşmuştu.
Aslında İlker Başbuğ ve Dursun Çiçek’in neden bu şekilde davrandıkları kısa sürede anlaşıldı. CHP Milletvekili Tuncay Özkan FETÖ’nün sözde Hava Kuvvetleri örgütlenmesini ve İmamı Adil Öksüz’ü deşifre eden bir flash belleği Kara Kuvvetleri komutanı iken 2007 yılında İlker Başbuğ’a vermişti. Başbuğ kendi ifadesine göre flash belleği Hava Kuvvetleri Komutanlığına göndermiş sonrasında bu flash bellekle hiç ilgilenmemişti. Sözde Hava Kuvvetleri imamı Adil Öksüz ve 15 Temmuz’un 1 numaralı askeri sorumlusu FETÖ’cü Akın Öztürk bu flash belleği anında yok etmişlerdi. Üstelik ne Tuncay Özkan ne de Başbuğ bu flash bellekle ilgili olarak TBMM’sinde kurulan 15 Temmuz darbesini araştıran komisyona bilgi vermemişlerdi. Gizlemişlerdi dersek daha doğru olur. Eğer İlker Başbuğ bu flash bellekle ilgilenseydi FETÖ bırakın 15 Temmuz’da kalkışmayı toparlanamayacak bir darbe yemesi işten bile değildi. 15 bin FETÖ’CÜ derdest edilecek. Yapılan soruşturmalar sonrasında örgütün beli kırılabilecekti.
İlker Başbuğ bu kez de 27 Mayıs’ta Menderes seçim isteseydi darbe olmayacaktı, iddiasıyla iktidara: seçime gitmezsen darbe olacak, uyarısı yapmıştı. Bu darbe uyarısının bir dönem CHP’de bakanlık yapmış Fikri Sağlar’ın 28 Şubat’ı fersah fersah aşan açıklamalarıyla aynı zamana denk gelmesi, Can Ataklı’nın ve bazı darbe yanlısı monşerlerin bu yöndeki açıklamaları şüphesiz ciddiye alınmalıdır. Ancak Türkiye’de darbeye teşebbüs edenler karşılarında önce Türk milletini bulacaklarını biliyor. Diğer taraftan Türkiye’de darbe yapmak isteyen merkezlerin kendileri darbe sıkıntısı içinde. Ancak yine de istihbarat birimlerimiz teyakkuz halindedir şüphesiz.
Dursun Çiçek ise yaptığı skandal açıklamalarda, iktidarı yargılayacaklar arasında başsavcılar var, iddiasında bulunuyor, ancak, bu savcı ve başsavcıların isimlerini vermiyordu. Bunların neredeyse tamamının FETÖ’cü olduğu kesindi. Cezaevinden CHP tarafından çıkarılıp milletvekili yapılan Dursun Çiçek bu nedenle FETÖ ile el sıkışmış olabilir. Tabii ki CHP de aracı olmuş anlaşılan. Ancak anlaşılamayan husus, bu savcıların isimlerinin neden devlet tarafından öğrenilemediği hususudur.
Bu olayda açıklanması gereken üç önemli konu var. İlki, Başbuğ’un sağır sultanın bile duyduğu Kontrgerillayı (Ergenekon’u), hiç duymadım görmedim, diyerek bile bile inandırıcılıktan uzak bir yaklaşım sergilemesi. Genelkurmay’ın 03 Aralık 90 yılında gazeteciler ile yaptığı toplantıya işaret etmesi ise hayli manidardı. Daha önce defalarca yazdığım gibi ‘’03Aralık 1990’da Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Korgeneral Doğan Beyazıt ile ÖHD Başkanı Tuğgeneral Kemal Yılmaz önce milletvekillerine ardından da basın mensuplarına yaptıkları açıklamalarda, NATO kıtalarının Türkiye’de varlık gösterdiğini kabul etmişlerdi.’’ Ancak uluslararası basın NATO ve Pentagon’un nasıl olup da Türkiye’deki katliam, darbe ve faili meçhullere doğrudan destek sunabildiğini sorgulamaya başlar başlamaz, Türkiye’deki askeri yönetim, Türk Gladyo’sunun deşifresine yönelik tüm araştırmaların önüne geçti. Meclis’te kontrgerilla gölge yapısını ya da ÖHD’yi incelemek için komisyon kurulması talebi reddedildi. İlker Başbuğ bu toplantıya işaret ederek Kontrgerilla’nın yeni versiyonu Ergenekon’un var olduğuna işaret ediyordu. Zira ÖHD Başkanı NATO kıtalarının Türkiye’de varlık gösterdiğini kabul etmişti. Bu durumda İlker Başbuğ’un, duymadım-görmedim, açıklaması İlker Başbuğ’un 1 numara mı olduğuna işaret ediyordu? Yoksa kendisinin örttüğü daha alt rütbede birisi mi vardı.
ABD Başkanı Biden 20 Ocak’ta başına bir hal gelmeden başkanlık koltuğuna oturursa nasıl olsa Avrupa veya Türk gladyo’larının teknolojik açıdan yeni harp taktik ve teknikleri ile karşılaşmamız büyük bir olasılıkla gerçekleşecek. Ben yine de Türk Gladyosunun eskisinden daha fazla milli davranacağına inanıyorum. İnşallah yanılmayız
Bu vatan haini FETÖ’cülere kim kefil oldu?
04:0025/01/2021, Pazartesi
G: 25/01/2021, Pazartesi
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Star Gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce’nin 23 Ocak tarihli ‘’Gülen’in mezarı Amerika’da mı olacak’’ başlıklı yazısında çok önemli bilgiler ve tespitler var. Bu bilgiler FETÖ’nün Türkiye’de halen devletin kurumlarına özellikle de Türk Silahlı Kuvvetleri ve yargıya sızdığının işaretlerini taşıyor. En önemlisi FETÖ’nün henüz pes etmediğini de gözler önüne seriyor. 17/25 Aralık’ta başarısızlıkla sonuçlanan Yargı ve Polis darbe girişimi sonrasında terörist başı örgütün çekirdek kadrolarını oluşturan hususi imamlara kaçın talimatı vermişti. Yine 15 Temmuz Türkiye’yi işgal ve iç savaş çıkarmaya yönelik başarısız kalkışma sonrasında da örgütün en önemli isimleri terörist başının talimatları doğrultusunda yurt dışına kaçmışlardı. Yurt dışına kaçan FETÖ’cü teröristler halen ABD, NATO ve AB ülkelerince maddi ve manevi olarak desteklenmekte ve korunmaktadırlar. Küresel sermayenin derin odaklarınca kaçak teröristlere maaşları fazlasıyla ödenmektedir. FETÖ’cüler yurt dışında nasıl korunup kollanılıyorlarsa Türkiye içinde de üstelik 15 Temmuz Darbesi’nden sonrada TSK VE Yargı’ya sızmalar devam etmektedir. Unutmayalım ki 15 Temmuz sonrasının gerçeklerinden biri de 13 bin hâkim ve savcının, 4 bin 500’ünün FETÖ mensubu olduğunun ortaya çıkmasıdır. Sızmalar yargıda askerde poliste halen kripto FETÖ’cülerin varlığına işaret etmektedir. Hüseyin Gülerce’nin yaptığı araştırmalarda; ’’19 Ekim 2020 tarihinde HSK Genel Kurulu kararı ile ihraç edilen 11 hâkim ve savcının 6’sı, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra mesleğe girenlerden… Birkaç gün önce İzmir merkezli 62 ilde operasyon gerçekleştirilen operasyonlarda gözaltına alınan 11 FETÖ’cü teğmenin hepsinin 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından TSK’ya girmiş olması. Hüseyin Gülerce’nin ifade ettiği gibi FETÖ ‘Bir KAOS ortamı hazırlığı için ayaktadır. FETÖ muhibbi Biden’in ABD Başkanlığı’nı kazanması sonrasında FETÖ’ye desteği ‘Gayri Nizami Harp’’ çerçevesinde önemli ölçüde artacaktır. İstihbarat birimlerimizin bu konuda çok gayretli olmaları ülke güvenliği için elzemdir. Öncelikle 15 Temmuz sonrası TSK ve Yargı’ya sızanlar çok ciddi olarak her açıdan araştırılmalıdırlar. Sızıntının bulunması ve iltisakları(kefaletleri) hiç şüpheniz olmasın bizi Biden döneminin demokrasiye yönelik aleyhteki faaliyetlerine götürecek ve deşifre edilmesini sağlayacaktır.
Günümüzde ise Genelkurmay eski İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin Ulusal Kanal’da yaptığı açıklamalarda Türkiye’de belirli bölgelerde kanaat önderlerine suikast planlandığı yönünde iddialarda bulunmuştur. Bu istihbarata dayalı olarak devletin orduya ait bazı özel silahların kolluk kuvvetlerine verilmesi kararı aldığını ve uygulamaya başlandığını açıklayan Pekin Türkiye’nin eş zamanlı olarak Güneydoğu ve Batı’da yurt dışında birkaç kolda terör örgütlerine ve hasım devletlere karşı başarılı bir diplomatik mücadelede verirken içeride Gezi benzeri kalkışmaları veya ayaklanmalara hazırlıksız yakalanmaması içinde gerekli tedbirlerin de alındığını ifade etmişti . Eski HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş üzerinden yaşanan serbest bırakma polemiği üzerinden yaratılmak istenen kutuplaşma ve kamplaşmalara fırsat verilmemesini, Demirtaş’ın kesinlikle bırakılmamasının da altını çizen Pekin aksi halde ’Vay halimize’ diyerek Türkiye’nin büyük sıkıntılar yaşayabileceğini ima etmişti.
Türkiye’deki derin yapının 1 numarası olma ihtimali yüksek olan İlker Başbuğ “27 Mayıs’ta Menderes seçim isteseydi darbe olmayacaktı” iddiasıyla iktidara seçime gitmezsen darbe olacak, uyarısı yapmıştı. Bu darbe uyarısının bir dönem CHP’de bakanlık yapmış Fikri Sağlar’ın 28 Şubat’ı fersah fersah aşan açıklamalarıyla aynı zamana denk gelmesi, Can Ataklı’nın ve bazı darbe yanlısı monşerlerin bu yöndeki açıklamaları şüphesiz ciddiye alınmalıdır. Ancak Türkiye’de darbeye teşebbüs edenler öncelikle Biden darbe karşısında Yenikapı ruhu ile özdeşlemiş on milyonlarca Türk insanını (milletini)bulacağını biliyor. 15 Temmuz’dan yaklaşık 1 ay sonra Türkiye’ye utana sıkıla gelen Biden Yenikapı ruhu karşısında korkmuş ve ürkmüştü. Aynı hataya bu kez ABD Başkanı olarak düşmez umarım. Diğer taraftan Türkiye’de darbe yapmak isteyen Biden’in kendisi ABD’de darbeden zor kurtuldu. Halen sıkıntı içinde kendisi ile uğraşıyor. Çalma kapımı çalarlar kapını psikolojisi içinde. Ancak yine de istihbarat birimlerimiz teyakkuz halindedir şüphesiz. Üstelik Yenikapı ruhu milyonlar olarak devletiyle birlikte teyakkuz içinde.
Özal ve Uğur Mumcu suikastlarını araştıran Savcı Uğur Tonik’in kızını kimler neden kaçırdı?
04:0027/01/2021, Çarşamba
G: 27/01/2021, Çarşamba
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Uğur Mumcu 24 Ocak, Adnan Kahveci 5 Şubat, Eşref Bitlis 17 Şubat, Turgut Özal 17 Nisan 1993 yılı içinde arka arkaya çeşitli suikast yöntemleriyle öldürüldüler.
Türkiye’nin 8.Cumhurbaşkanı Özal’ın iç ve dış konjonktür uygun olmamasına rağmen 13 Mart 1992’de yapılan MGK toplantısında, yakın çalışma arkadaşları ile birlikte aylar süren çalışma ve araştırmalar sonucunda hazırlanan PKK terörünün bitirilmesi, Kürt sorununun çözümü konusunda genel af da dahil olmak üzere siyasal ve sosyal çözümleri içeren öneri paketlerini sunması toplantının gergin geçmesine neden olmuştu. Kürt sorununu çözmek istemesi Özal ve yakın çalışma arkadaşlarının ölüm nedeni olmuştu.
Özal 1988 yılında Anavatan Partisi kongresinde Kartal Demirağ tarafından kendisine yapılan suikasttan yaralı olarak kurtulmuş akabinde suikast’ın arkasındaki derin yapıyı, Hiram Abbas ve savcı Uğur Tonik’in araştırmalarından tespit etmiş, ancak devlet içinde zafiyet yaratabileceği ve darbe olabileceği endişesi ile soruşturmayı genişletememişti.
Suikastı soruşturan eski savcı Uğur Tonik daha sonra TBMM’de kurulan Horzum Araştırma Komisyonu’na ve Turgut Özal’ın ölümünü soruşturan Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı’na verdiği ifadelerde; Afyon Dazkırı’da 1974-77 seneleri arasında, Ege’de meydana gelen sol hareketleri önlemek için bir kontrgerilla teşkilatı kurulduğunu, Kartal Demirağ’ın da bu teşkilatın yetişmiş bir elemanı olduğunu tespit ettiklerini, Afyon’daki teşkilatın üzerine gidileceği bir sırada “tahkikatın kesilmesi” için Milli Güvenlik Kurulu Sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu tarafından tehdit edildiğini, aynı amaçla kızının kaçırıldığını söylediği öğrenilmişti.
Suikast sırasında MGK Genel Sekreterliği görevini yürüten Yirmibeşoğlu halk arasındaki adıyla kontrgerilla olan Özel Harp Dairesi’nin eski komutanlarından biriydi. Cumhurbaşkanı Özal suikast olayının detayları kendisine ulaşınca Yirmibeşoğlu’nu resen emekli etmişti.
Özal, Uğur Mumcu’nun otosuna monte edilen bomba düzeneğinin patlaması sonucu gerçekleştirilen bir suikastla hayatını kaybettiği öğrendiğinde kendisine olayı haber veren özel kalem müdürü Feyzi İşbaşaran’a; gözleri yaşlı olarak, “Eyvah hedef yine benim. Plan işliyor. Artık bunları kimse durduramaz” dediği iddia edilmişti.
Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı 24 Ocak 2001 tarihinde FETÖ’cü askerler mi şehit etti?
Diyarbakır’da 24 yıl önce, 21 Ocak 2001’de 5 korumasıyla birlikte şehit edilen Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan suikastına katıldıkları gerekçesiyle yargılanan 5 Hizbullah terör örgütü mensubu sanıkla ilgili gerekçeli karar tamamlanmıştı. Mahkeme kararında, sanıkların Okkan suikastından sorumlu tutulmalarına rağmen deliller ve ekspertiz raporlarına göre olay yerinden alınan kan, tükürük ve parmak izi örnekleriyle ilgili yapılan araştırmada sanıklara ait herhangi bir bulguya rastlanmadığı belirtilerek ‘bu cinayeti bunlar (Hizbullah) işlemiş olamaz’ tespiti yapılmıştı. Kararın gerekçesi ise şöyle açıklanmıştı; “Bu suikast incelendiğinde Hizbullah’ın daha önce bu şekilde herhangi bir eylem yapmadığı, suikastın son derece profesyonelce planlandığı, istihbarat sonucu emniyet müdürünün geçeceği yolun ve saatin tespit edildiği, o saatte o bölgedeki elektriklerin kesildiği ve daha sonra 10 koruma polisiyle makam aracıyla giderken eylemin gerçekleştirildiği görülmektedir.”
20 yıl sonra gelinen son nokta bu maalesef. Bu aynı zamanda devletin en iyi korunan İl Emniyet Müdürünü öldürenlerin hala dışarıda olduğunu, fırsat buldukları taktirde yeni suikastlarla Türkiye’de yeniden siyasi istikrarsızlık ve kaos yaratabilecek konumunda oldukları anlamına gelir. Türkiye’nin en iyi korunan Emniyet Müdürü’ne yapılan suikast sıfır hata ile yapılmış, eylemi gerçekleştiren hainler Okkan ve 5 polisi şehit ederek olay yerinden yakalanmadan kaçmayı başarmışlardı. Aslında ortada bir silahlı çatışma yok. Şoke edici bir saldırı var. Silahlar olağanüstü iyi kullanılmış. Kentin en kalabalık caddelerinden birinde, ‘nokta vuruşu’ yapılmış. Yoldan geçerken yaralanan hiç kimsenin olmayışı da bunu gösteriyor. Saldırının, Hizbul-Kontra’yı çok aşan, profesyonelliği öne çıkaran, özel savaş eğitimi almış soğukkanlı ve eylem konusunda uzman kişiler tarafından yapılabilecek tarzda bir eylem görüntüsü vermesi saldırganların kimliklerinin deşifresi açısından önemli görünüyor. Bu süreçte davanın seyriyle ilgili önemli bir gelişme yaşandı. PKK üyeliğinden yakalanan ve itirafçı olarak konuşturulan Yıldırım Begler ve Abdülkadir Aygan, Okkan suikastının Diyarbakır 8. Ana Jet Üs ve 2. Taktik Hava Komutanlığı’nda görevli bazı subaylarca gerçekleştirildiğini itiraf etti. Bu Jet Üssü’nün 15 Temmuz darbe girişiminde TBMM’yi bombalayan uçaklara ev sahipliği yapması ve FETÖ’cü subayların Üs’deki varlığı cinayetin arkasındaki FETÖ yapılanmasına işaret ettiği iddia edilmişti.
ABD seçimlerini Biden’ın kazanması, Biden’ın ABD’nin hedefinde olan ülkelerde gayrinizami harp unsurlarını yeni teknoloji ile takviye ederek ‘ortalığı karıştıracağız ’açıklamaları en fazla ülkemizi hedef alıyor zannımca. Darbe Araştırma Komisyonu Türkiye’de 200 bin civarında ‘gayri nizami harp ‘eğitimi almış kişi olduğunu açıklamıştı. Ancak bu komisyona da FETÖ sızdığından bu sayı bana çok abartılı gelmişti. Bu konuların değerlendirilmesi ülke güvenliği için acil görünüyor. Bizden söylemesi!
Enis Berberoğlu hangi partinin FETÖ imamıydı?
04:001/02/2021, Pazartesi
G: 1/02/2021, Pazartesi
GZT
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sonraki haber
Bülent Orakoğlu
Sıkı durun Berberoğlu bir dönem Hürriyet Gazetesi’nin FETÖ imamıydı. Daha sonra CHP’nin de FETÖ imamlığını yapmıştı. Bu iddialar bana ait değil. İddiaların sahibi Gazeteci Yazar Soner Yalçın. Enis Berberoğlu’nu sevmem ancak kimse hakkın da da kendisinin yaptığı gibi derin odakların veya FETÖ elebaşı hainin isteği üzerine yalan ve iftiralar ile dolu düzmece bir haber yapmayı ülkeme ihanet sayarım. Bu nedenle bu iddiaların doğruluğunu kendimce araştırdım. Ancak sosyal medyada Soner Yalçının FETÖ İmamı iddialarına yönelik Berberoğlu tarafından yapılmış bir yalanlamaya rastlamadım. Oysa 28 Şubat Süreci’nde Berberoğlu Hürriyet Gazetesi’nde 12 Mart tarihinde İstihbarat Daire Başkanlığı’na atandıktan 5 gün sonra ‘’Askere Meydan Okuyan Polis Şefini Tanıyalım ‘’başlıklı şahsım hakkında yalan ve iftiralarla dolu bir köşe yazısını kaleme almıştı. Kendisine kaynak soran müfettişlere Berberoğlu ‘’Basın meslek ilkelerine sığınarak haber kaynağını bildiremeyeceği’’ yalanına sarılıyordu. Ancak Enis Berberoğlu bu kez Hürriyet Gazetesi’nin en tepesinde otururken CUNTANIN baskısıyla haber kaynağını açıklıyordu. Kaynağı Hakan Akpınar isminde Hürriyette yazı yazan kankası bir gazeteci imiş. Sözde ben bu sözleri İçişleri Bakanı Sayın Meral Akşener’in makamında Genel Başkan Yardımcısı Ayla Hanım’ın odasında, onun yanında söylemişim. Müfettişler kadını arayıp görüşüyorlar. Ayla Hanım “Ben böyle bir şey duymadım, olsa muhakkak duyardım” diyor. Hakan Karapınar!!!!! O süreçte bir kitap yazmış!!!!! Kitabına Piar yapmak için FETÖ’cü hain Berberoğlu ile anlaşmış anlaşılan. Uğur Mumcu’nun “İyi bir araştırmacı gazeteci yazar güç odaklarına karşı direnebilen ve haber kaynağını çok zor şartlar altında dahi açıklamayan kişidir’’ sözüyle, yalan ve itiraf niteliğindeki haber ile ilgili olarak polis müfettişlerine kahramanlık taslarken, CUNTANIN devreye girmesi ile sözde haber kaynağı kendi adamını deşifre ederek yazdığı köşe yazısında bana mesaj gönderiyor. Bu kadar dangalak bir yazarı ancak FETÖ ve derin yapılar kullanır sanırım. Gazeteciliği berbat. İhanetin daniskası MİT TIR’ları olayında da bu kez devlete iftira atmada da pek usta. Herhalde Pensilvanya’ya gidip FETÖ elebaşının önünde diz çöküp elini eteğini öperken belki de yolu orada CIA ile bile kesişmiş bile olabilir. Neticede eli eteği öpülen FETÖ elebaşı CIA başta olmak üzere İngiltere ve MOSSAD’ın da 1 numaralı elemanlarından. Gazeteci yazar Soner Yalçın Enis Berberoğlu’nun ‘FETÖ Lobisi’nin gücüyle Hürriyet Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni olduğunu. Gazeteyi FETÖ’cü lerle doldurduğunu FETÖ’nün direktifleriyle Hürriyet Gazetesi’nin sözde imamı olduğunu da iddia etmişti.
BERBEROĞLU’NUN CHP’NİN İMAMI VE MİLLETVEKİLİ OLMASI KARŞILIĞINDA KILIÇDAROĞLU İLE NASIL BİR ANLAŞMA YAPILDI?
Bilindiği gibi Berberoğlu CHP’nin tutuklu gazeteciler raporunda sertçe eleştirilirken tepeden inme olarak CHP Genel Başkan Yardımcılığı’na getirildi! Herkes önseçime girerken Berberoğlu kontenjandan milletvekili yapıldı! Tüm bu koltuklara oturmak için Berberoğlu darbeci FETÖCÜ’lerle nasıl işbirliği yaptı? Hem gazeteci olarak, hem de siyaseten bu mevkilere neden getirildi? CHP ve Hürriyet Gazetesi imamlıkları devam ediyor mu? Etmiyorsa yerine kimler atandı. Aydın Doğan ile ve Kılıçdaroğlu arasında ne gibi pazarlıklar yapıldı? Berberoğlu hem FETÖ’ye hem de Kılıçdaroğlu’na nasıl bir söz verdi?
KILIÇDAROĞLU MİT TIRLARI İHANETİNDE BAŞROLDE Mİ?
Güvenilir bazı kaynaklardan alınan bilgilere göre 17 Mayıs 2015 tarihinde kapatılan Zaman Gazetesi’nde Kılıçdaroğlu, Berberoğlu ve FETÖ medya kalemşoru firari Ekrem Dumanlı aynı masada bir araya geliyor. MİT TIR’ları ile ilgili ihanet veya kumpas görüntüleri masada Kılıçdaroğlu ve Berberoğlu’na izlettiriliyor. Masada kumpas görüntülerinin hangi gazetede ve ne zaman yayınlanacağı konusunda karar alınıyor
MİT TIR’ları ile ilgili ihanet ve kumpas görüntülerinin Cumhuriyet Gazetesi’nde 7 Haziran seçimlerine 1 hafta kala manşetten yayınlanarak iktidarın ve MİT’in köşeye sıkıştırılma amacı ile yapıldığı anlaşılıyor. Planlandığı gibi görüntüler Ekrem Dumanlı tarafından Kılıçdaroğlu’na, Kılıçdaroğlu tarafından ise Berberoğlu’na veriliyor. Enis Berberoğlu da 27 Mayıs’ta Cumhuriyet Gazetesi yakınlarında buluştuğu Can Dündar’a görüntüleri flash bellek içinde veriyor. Bu trafiğe ait HTS kayıtları bizzat soruşturmayı yürüten savcı tarafından tespit ediliyor.
Ancak Kılıçdaroğlu’nun Ankara’da bazı gazetecilerle yaptığı görüşmelerde Berberoğlu’na verilen ihanet görüntülerini kapsayan flash bellek ile ilgisi olmadığı konusunda yaptığı açıklama şüphesiz inandırıcı değil? Berberoğlu’nun bir itirafı Kılıçdaroğlu’nun siyasi hayatını bitirebilecekti. Ancak Türkiye içindeki ve dışındaki FETÖ tetikçileri bütün güçleriyle bu itirafı engellediler. Ben bizzat FETÖ elebaşının bile devreye girdiğini düşünüyorum. Ankara’da AYM Berberoğlu için 2’nci hak ihlali verdi. Bu durum Berberoğlu’nun kesinlikle Kılıçdaroğlu’nun ismini vermeyeceğinin işaretlerini taşıyor. Keşke ülkemizin milli menfaatleri için aksi olsa! Zira FETÖ’nün 1 numaralı ajanı, casusu açık bir şekilde TBMM’de CHP görüntüsü içinde FETÖ’yü temsil edecek.
.
|
| Bugün 147 ziyaretçi (231 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|