 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Türkiye’de Kuzey Rüzgârları 01 Ekim 2025, Çarşamba 12:21 A+ A- 1940’lardan sonra Türkiye’de hızlı bir Sovyet hayranlığı başladı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri dağılan Osmanlı’dan sonra feodal beylikler gibi olmuştu. Devletin denetiminden çıkan toprak birtakım mütegallibelerin eline geçmeye başladı. Kimine göre ağa, kimine göre bey olan bu büyük arâzî sâhipleri o dönemde yerden yere vurulduğu gibi değildi. Köylerde otoriteyi sağlayan ve insanlara çalışma mukâbili iş veren bu ağalar yeni ideolojik akımın etkisiyle halkın düşmanı gibi gösterildi. Tabîî ki içlerinde zâlimleri de vardı. Ama halk bunları sayıyor ve onlara asâlet tevdî ediyordu. Yeni sistemde bu yıkılmalı ve toprak ağadan alınıp köylüye verilmeliydi. Komünist blokların büyük sloganı “Toprak işleyenin su kullananındı” 1979 seçimlerinde Bülent Ecevit bile bu sloganı öne sürdü. Evet belki bir toprak reformu yapılmalıydı ama, Sosyalist sistemde olduğu gibi kapanın elinde kalmamalıydı. 1940’lardan sonra Türkiye’de bir Sovyet hayranlığı başladı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki yarı feodal sistem bu sosyalist hayranları için bulunmaz bir kaynaktı. Okumuş, yarı okumuş özellikle Köy Enstitüsü me’zunları için sosyalizm (aslında komünizm) en uygun sistemdi. Hâlâ eski sistemle yapılan tarım, tabîî ki pek verimli olamıyordu. Traktör ve benzeri tarım ekipmanları azdı. Bunu derken Batı’da da tarımın tamâmen teknolojik olduğunu savunmak mümkün değildi. ABD’de, teknik tarımın en önemli argümanı petrol olduğu için burada ziraat daha çabuk gelişti. Osmanlı’nın petrol sâhalarına el koyan Batı, zâten tarımı karasabana mahkûm ediyordu. Devlet bitmiş, yeni devlet kurulma safhasında, iç isyanlar patlak vermiş, fakr u zarûret istismâra açık bir ortam meydana getirmişti. Fabrika yok denecek kadar azdı. Zannetmeyin ki Batı o zamanlar fabrikalarla doluydu. Orada ilk sanâyi devrimi 1760’larda başlayıp, 1830’lara kadar devam eder. Esâsen sanâyi devrimi 1840-1870 yılları arasındadır. III. Selim döneminde (1789-1807) 1793-1794 yılları arasında top, tüfek ve mâden ocakları ve barut üretimi başlamış, 1805’te Beykoz’da kâğıt ve çuha fabrikaları açılmıştır. Osmanlı’dan yeni devlete, Hereke ipek dokuma, Fesâne yün iplik, Bakırköy bez ve Beykoz deri fabrikaları intikâl etmiştir. Bunlar basit şeyler değildir. Sultan Abdülazîz’le başlayıp Abdülhamîd Han dönemindeki hızlı sanâyileşme, açılan yüksek okullar, modernize edilmeye başlayan donanma ve askerî sistemler Batı’yı rahatsız ettiği için Osmanlı’yı yıktılar. Şurası muhakkak ki Osmanlı yıkılmasaydı devrin en gelişmiş ülkeleri arasında yer alacaktı. 1940’larda başlayan sosyalist akım sevdâsı taraftarlarını, yazar kadrosunu ve sempatizanları hızla Kuzey’e, Sovyetlere yöneltmeye başladı. O zaman Himmetgil Emîn’in bir şiirinde dediği gibi: “Garba yönelmeye râzı değilken şimdi de milletçe şimâle döndük.” Bu, gerçeğin tam da ifâdesiydi; devlet kadrolarında özellikle de eğitimde komünizan faâliyetler hızla çoğalıyordu. Millet Batıya dönmekten şikâyetçiyken Kuzey’in (Sovyetlerin) yandaşı olmak isteyenlerin sayısı hızla artıyordu. Artık sosyalizm basit ve mâsum bir fikir hareketi değildi. 1945’ten îtbâren hemen hemen Doğu Avrupa, Asya Türk illeri bu kızıl hegemonyanım sultasına girmişti. Artık hedef Türkiye idi. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/prof-dr-osman-kemal-kayra/yakin-tarihten-ders-aldik-mi-646665
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/turkiyede-kuzey-ruzgarlari-55
.Yeni Yüzyıl Batısı 08 Ekim 2025, Çarşamba 07:03 A+ A- Batı, Orta Çağ Kilisesi’ne hep bir intikam hırsıyla bakmıştır. Ferdî hürriyet ve hüviyetleri yok sayan bu çağ, yeni nesil Batı tarafından lanetle anılmıştır. Avrupa, Orta Çağ’ı hatırlamak bile istemez. Volter bu konuda şöyle der: “Târihin dört mutlak çağını meydana getirenlerden biri olmaktan çok uzak olan Orta Çağ, barbarlık, akıldışılık (irrasyonalite) ve bâtıl inançlardan oluşan bir dönemi ifâde eder. Orta Çağ’ı incelemenin insanlara aptallıklarını hatırlatmaktan başka faydası olmayacağı yönündedir.” Deneme adlı eserinde Volter, “Orta Çağ’ın târihini bilmek, sâdece aşağılamak için gereklidir” der. Ahlâkî sistemde Orta Çağ ile ters düşen yeni Batı’da sistem tamâmen ters işlemektedir. Nikâhın bozulmasını yok sayan ve ters ilişkilere karşı çıkan Vatikan, zâten Protestanlık ile kökünden sarsılırken, bâkirelik ve cins ayrılığı fikri de yeni düzende yerini almıştı. Artık Batı’da fâhişelik diye bir kavram yoktu. Adı cinsel özgürlüktü. Aynı evde nikâhsız yaşayan evli olmayan çiftler partnerlik adı altında devlet güvencesinde yaşıyorlardı. Çocuk doğumları, bitmeye yaklaşan evlilikle berâber son derece azalırken, gayr-i meşrû çocukların sayısı da artıyordu. (Aslında Batı için veyâ Hristiyanlık için gayr-i meşrû’ lâfı yanlıştır. Zâten onların şerîatle yakından uzaktan alâkaları yoktur.) Avrupa nüfûsu onların hiç umursamadığı veled-i zinâ bir topluluk hâline gelmeye başlamıştır. Batı standartlarını hedef alan toplumumuzda da bu tür gayr-i İslâmî bir nüfus çoğalmaya başladı. İslâmiyet’in kabûl etmediği, dünyâdan el etek çekerek mücerret yaşama demek olan ruhbanlık, Orta Çağ Kilisesi’nin hem prestiji hem de cezâî sistemi olarak geçerli idi. Yeni yüzyıl Batı’sı, kiliseye âit nikâh ve parlamento yemin törenleri dışında ibâdete âit bütün kuralları hemen hemen yok sayıyordu. Her türlü ahlâksızlığı yapan da boynuna put takıyor, papazlar da aynı şeyi yapıyordu. Kiliseler ikindilerden sonraki nikâhların kıyıldığı bir nikâh bürolarına dönerken, büyük katedraller turistlerin seyir karargâhı olmaya başladı. Cinsel hürriyet, toplumu etkilediği gibi kiliseleri de etkiledi. Artık râhibeler de her türlü çılgınlığı yapabiliyordu. Önceleri kiliselerin sosyal ve siyâsî aktiviteleri yoktu. Orta Çağ’da hukuk da devlet de kiliseydi, ama 1800’lü yıllarla artık ne eski kilise ne de râhip ve râhibeler o eski insanlardı. Eski devirlerin aforoz, engizisyon (Lâtince inquisitio, sorgulama) sistemi de bitmişti. Batı’nın yeni lâik ve seküler sistemi aslında tam da kendi hayatlarını yansıtır. Kilise’den intikam alırlarken aslî hayatlarına dönmüşlerdir. Zinânın ve homoseksüelliğin tavan yaptığı Batı’da kiliseler bunların dışında kalabilir miydi? https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/prof-dr-osman-kemal-kayra/batinin-romantik-silahi-647271
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/yeni-yuzyil-batisi-72
.Ordu Millet 15 Ekim 2025, Çarşamba 00:10 A+ A- Güç ve nüfus Bölünen ve parçalanan milletler hem fizik hem de moral güçlerini kaybederler. Nüfûsun çokluğu hasım için tehdîd oluşturur. Bölünme ve parçalanma sonrası asker te’mîninde Orhun Âbideleri’nde şöyle bir bölüm vardır: “Yedi yüz er olup ilsizleşmiş ve kağansızlaşmış milleti câriye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti ecdâdımın töresince derlemiş yetiştirmiş.” (Âbideler, Age, B-KD, s22) Aslında Türk töresi 1928’lere kadar üç aşağı beş yukarı 5000 yıllık kadîm töre ile birbirine çok yakındı. Cumhûriyet döneminde İsviçre, Fransa, İtalya ve Almanya’dan Batı’nın hukûkî esaslarını alarak Türk-İslâm töresinden tamâmen uzaklaştık. Türkler kendilerinden bir yönetici olunca ona güvenir ve onun etrâfında tekrar birleşirler. Âbideler’de bu konu şöyle geçer: “Ben kendim kağan oturduğumda her yere gitmiş olan milletim, yaya olarak, çıplak olarak öle yite geri geldi.” (Âbideler, Age, BD, s 23) Türklerde savaş Türklerde bilinen târihleri îtibâriyle savaşa katılmak mecbûrîdir. Yaşı 14 olan veyâ bu yaşta görünen genç savaşa katılmak zorundadır. Yaşlıların ve kadınların böyle bir mecbûriyeti yoktur. Medîne döneminde Allâhü teâlâ’nın ilk cihâd emri gelmiştir. (el-Hac, 22/ 29) Bu emrin şümûlü dışında kadın, yaşlı, âmâ ve hasta olanlar vardır. Onlar savaştan muaf idiler. İslâm’da gazâ yerine göre farz-ı kifâye, yerine göre farz-ayındır. Mü’minlerin emîri cihâd i’lân ederse buna uymak farz-ı ayındır. Eski Türklerde de kağan savaş i’lan ederse herkes silâhlı neferdir. 1444’te Haçlılar Varna’ya kadar gelmişlerdi. Yâni Rumeli baştan başa istîlâ edilmişti. Bunun gibi 1686’da Osmanlı memâliki her yandan muhasara altına alınmıştı. Bu durumda bütün Osmanlı İslâm ümmeti cihâda çağrılınca farz-ı ayn husûle gelmiştir. Devamlı cihad rûhu Müslümanları her zaman savaşa hazır tutmuştur. Buna mecburdular. O zaman milletler devamlı savaş hâlindeydiler. Gerçi 21. asırda da bu durumun değiştiğini söylemek mümkün değildir. Osmanlıda devlet ricâli yanında şeyhülislâmlar, tuğracılar, tamgacılar, şâirler, matrakçılar, minyatürcüler savaş meydanındaki yerlerini alırlardı. Barbar kim? Batı, Türklere barbar demiştir ama esas barbar kendileridir. Haçlı dedelerinin yaptığı zulümler ile Osmanlının Balkanlardaki izleri silinirken dînî eserler ve imârethâneler ya yıkılmış ya kilise ya da alkollü mekânlara çevrilmişlerdir. Onların iddiâ ettiği gibi Türkler barbar ve san’at düşmanı olsalardı ve Fâtih yıkıcı bir barbar olsaydı bugün dünyâ, Doğu Roma eserlerini ancak gravürlerde ve kitaplarda görebilirdi. Ayasofya da dâhil bütün Doğu Roma âbidelerinin ayakta kalmış olmasını dünyâ Fâtih’in müsâmahakâr oluşuna borçludur. “Gerçi Fâtih cihangirdi, fakat daha çok kâmil bir insandı. Kemâlinin îcâbı olarak kalıbına kıyâfetine dokunmadan Bizans’ı târih sandukasına yatırarak gelecek zamanlar boyunca dünyânın bakışlarına açık bıraktı.” (Sâmiha Ayverdi, Edebî ve Mânevî Dünyâsında Fâtih, Bahâ Matbaası, 1968. S. 120 İstanbul.) Türkler şehirleşmeye o kadar önem vermişlerdir ki fakir yerleşim alanlarını mâmur ve müreffeh hâle getirmişlerdir. “İstanbul, Bursa, Edirne, Sofya, Selânik, Atina gibi önemli olanları bir yana bırakılırsa, diğer şehirler az nüfusludur. (Genelde 2000 hâne civârında) Rumeli’nin en büyük şehirlerinden Selânik 4803, Atina 2297, Niğbolu 1243, Serez 1093 hâne idi. Bizans’ın son dönemlerinde ancak 30-40 bin nüfusa sâhip olan İstanbul, Fâtih’in büyük çabaları sonucunda 1478’de yapılan bir sayıma göre 14.803 hane ile (8953’ü Müslüman) Balkanların ve Anadolu’nun en büyük şehri durumuna gelmiştir. Bir hâneyi 4 nüfus kabûl edersek nüfus 60.000 civârındadır. 17. asır sonlarında İstanbul yarım milyonu aşan nüfusuyla Avrupa’nın ve Orta Doğu’nun en büyük şehri olmuştur.” (İnalcık, Devlet-i Aliyye, Age, s.202)
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ordu-millet-89
.Haçlı Haydutları 20 Ekim 2025, Pazartesi 10:59 A+ A- Ka’be-i şerîfe, önce müşriklerin elindeyken 630’da Mekke’nin fethi ile İslâm’ın kutsal mekânı oldu. Hazret-i İbrâhîm’in kıblesi de Ka’be idi. Efendimiz Medîne’ye gelince 16 ay Beytü’l-mukaddes’e doğru namaz kıldı. Bedir Savaşı’ndan 2 ay önce yönü Ka’be’ye çevrildi. Eshâbına Selîmeoğulları Mescidi’nde öğlenin iki rek’atini kıldırmıştı ki “fevelli vecheke” âyet-i kerîmesi nâzil olunca Altınoluk tarafına yöneldi. Bu mescide “Mescid-i kıbleteyn” (İki kıbleli mescid) dendi. Artık Ka’be yalnız Müslümanların kutsal mekânıydı. Mescid-i aksa, Kubbetü’s-sahra, Kudüs, hem Müslümanların (Mi’râc olayı ile), hem Yahûdilerin (Hazret-i Süleyman mabedi ile) ve hem de Beytü’l- Lahm (İbrânce Bethlehem) Hazret-i îsâ’nın doğum yeri olması ve Filistin’de Kıyâmet Kilisesi olması dolayısıyla Hristiyanlarca kutsal sayılıyordu. Hazreti Ömer’le fethedilip İslâm’ın eline geçen Kudüs, Hristiyanlarca “Cennetin Krallığı” olarak addedildiği için onların buraya sâhip olmak isteğiyle başlattıkları bir dizi savaşlara Haçlı Seferleri denildi. Birinci Haçlı Seferi 1096’da başladı; fâsılalarla 10 seri devâm etti. İlk Haçlı Seferi’nde; Touluse Kontluğu, Flandre Kontluğu, Aşağı Loraine Dükalığı, Taranto Dükalığı, Normandiya Dükalığı, Vermandois Kontluğu, Halkın Haçlı Seferinin Orduları ve Bizans İmparatorluğu ittifâkı bulunuyordu. Müslüman Orduları ise Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Anadolu Selçuklu Devleti, Danişmentliler Beyliği ve Fâtımîlerdi. II. Haçlı Seferi Alman ve Fransız İmparatorluğu öncülüğündeki Haçlılar Eskişehir, Akşehir ve Konya üzerinden Çukurova’ya inmeyi plânladılar. 8 Ocak 1148’de Kazıkbeli mevkiinde Türkmenlerin tuzağına düştüler. Osmanlı ve Haçlılar Osmanlılar 14. yy. sonlarında Varna’da Rumeli topraklarında yâni aslî Hristiyan yurdunda Haçlılarla savaştılar. Aslında Haçlılar 1272’ye kadar bu seferlere devâm ettiler. Gerçekte haçlı Seferleri 11. asırda da başlayıp zamanımıza kadar devâm etmiştir. Öyle gösteriyor ki “Hilâl-Haç Savaşı” hiç bitmeyecektir. İsrâil’in en büyük destekçileri Hristiyanlar olunca “Küfür tek millettir” (Bakara Sûre-i celîlesi- 120) gerçeği hiç akıldan çıkmayacaktır. Varna Savaşı’nda Macaristan Krallığı, Lehistan Krallığı, Sırp Despotluğu, Hırvatistan Krallığı, Bohemya Krallığı, Litvanya Büyük Dükalığı, Eflak, Boğdan, Bulgar İsyancıları Kutsal Roma İmparatorluğu ve Papalık Devleti karşısında tek güç Osmanlı Türk İmparatorluğu’ydu. Balkan devletleri İstanbul’un fethine kadar Osmanlılara karşı altı büyük Haçlı İttifâkı kurdular. Bunlar 1364 Sırp Sındığı, 1389 Kosova, 1396 Niğbolu, 1443 İzladi, 1448 İkinci Kosova muhârebeleridir. Görülüyor ki Avrupa hiçbir zaman tek bir orduyla Türklerin karşısına çıkmamıştır. II. Viyana Kuşatması’nda Habsburg Monarşisi liderliğindeki Kutsal Roma İmparatorluğu ve Portekiz- Litvanya birliği, Kral III. Jan Sobieski komutasındaki bu savaş Osmanlıya karşı ilk defa askerî iş birliği yaptığı savaş oldu. Bu savaş sonundaki Karlofça Antlaşması ile Türklerin taarruz dönemi bitmiştir. Bu antlaşma Osmanlı üzerinde büyük bir psikolojik yıkıma sebep olmuştur. Asırlarca düşman devletleri Osmanlıya karşı birleştiren Haçlı rûhu ta Çanakkale’ye kadar devâm etmiştir. Nitekim bu savaşta Britanya İmparatorluğu Birleşik Krallık, Avustralya, Yeni Zelanda (İngiltere), Hindistan (İngiltere), New Founland, Fransa birlik hâlindeydiler.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/hacli-haydutlari-100
.MÜHİM GERÇEKLER 27 Ekim 2025, Pazartesi 00:10 A+ A- İslâmiyetle Türkler şu gerçeği kavradı: Hem cihâd (savaş) hem ticâret hem de îmar. Yâni Türkler büyük devlet olmanın sırrını keşfettiler. Türkler Hunlarla, Göktürklerle ve Uygurlarla büyük devlet değiller miydi? Elbette onlar da büyük hem çok büyük devletlerdi ama toplumsal gerçekler onların parantezinde bir devlet statüsünde büyütüyordu. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı sahradan beldeye (kırsaldan şehre) geçince cihan hâkimiyetine ulaştılar. Neydi bu şifre? “Ta’mîr-i bilâd, terfih-i ‘ibâd” (Şehirlerin îmârı, halkın refâhı) Bununla birlikte yürüyen bir de misyonları vardı: Cihâd! Bu tam bir itici güçtü. İlâhî da’veti ve adâleti bütün cihâna yaymak… Bu aksiyonla birlikte Hristiyân ülkeleri İslâm’ın eline geçince yollar, köprüler, aş evleri, hamamlar vb. sosyal yapılar devreye giriyor ve görmedikleri ve yaşamadıkları konforu Osmanlı ile görüyorlardı. Dinlerine, inançlarına ve törelerine karışılmıyor, yıkılmış veyâ onarılamayan kiliseleri için bile devletten yardım alıyorlardı. Bu davranışlar ise onları İslâm’a yaklaştırıyordu. İç Doğu Avrupa’daki Müslüman topluluklar böyle oluştu. Bosna, Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan İslam cemaatleri bunların delîlidir. Cengiz’in, Büyük İskender’in, Hülâgû’nun, Atillâ’nın imparatorlukları neden bu yüceliğini koruyamayıp yıkıldı da Osmanlı niye bu kadar büyüdü? Ve yine Osmanlı neden yıkıldı? Onların yıkılmaları, devlet kalamamaları misyon yokluğundandır. Şimdi hemen akla şu soru geliyor: Bu istifham daha ziyâde Osmanlıyı tanıyamayan veyâ ona düşman olanlardan kaynaklanıyor. Osmanlı yıkılmadı, yıktırıldı. Hem de sâdece dış düşmanları ile değil, Genç Osmanlı, Jön Türk ve özellikle de İttihatçılar eliyle devlet, bu ihâneti yaşadı. Çadırdan Süleymâniye ihtişâmına, Yörük dilinden muhteşem Osmanlı-Türkçesi mükemmeliyetine, koşma, güzelleme ve koçaklamalardan armonisi ile şaşırtıcı bir geometriye sâhip olan muhteşem dîvân edebiyâtına, dombralı, kopuzlu, ıklığlı bozkır terennümünden, nevâ-kârlara, sûz-i dilârâlara, sallardan muazzam donanmalara, toylardan Kubbealtı dîvânlarına, hep bu Osmanlı denilen göz alan devlet ulaştı. İşte bunlar toplumsal gerçekçilikti. Orta Asya’nın bağrından yanardağ gibi fışkıran, kurduğu mükemmel devletleri ile, dili ile, folkloru ile bu milletin her şeyi ile hep gurur duyduk. Büyük devlet biraz da aristokrasi ister ama bu Avrupa’nın ayrıştıran ve sınıf farkına dayalı bölünmüşlükten kaynaklanan aristokrasi değil, Osmanlının soy asâletinden gelen bir ayrıcalıktı. Hânedan, kendisiyle gelişen ve binlerce yılın birikimi olan bir kültür ister. İşte Osmanlıya bu gözle bakmayanlar bu gerçeği hiç anlayamayacaklardır. Bu ihtişâm 1699’a kadar hep zirvede kaldı. Bundan sonra psikolojik yıkımlarla, iniş ve çıkışlar başladı. Ama Osmanlı yine Osmanlıydı. Milyonlarca kilometrekarelik vatan toprağı yine onlarındı. Yine düşmanları dört koldan ve ittifak hâlinde saldırıyorlardı. Bu da şerefimizin bir parçasıydı. Zîrâ arkasından on it ürümeyen kurda kurt denmezdi. “Batılılaşmazsak büyük devlet olamayız” tezi, 1800’lerden sonra özellikle Batı’yı tanıyan ricalle oluştu. İşte bu bâtıl düşünce, Devleti Tanzîmât’a yöneltti. Batıcıların kutlu mîlâd olarak gördükleri Tanzimât çöküşün başlangıcıdır. Osmanlı savaş kaybettiği zaman da Osmanlıydı. Tanzîmât Osmanlıya yeni bir kisve giydirdi. Göktürklerde Çin neyse, Osmanlıda da Batı o oldu. Dost göründü, borç verdi, banka açtı. Sırtlanlar artık sürü hâlinde kurdun eğilmeyen boynunu eğdi. Bize “hasta adam” dediler. Sonra da sekerât-ı mevtimizi (ölüm sarhoşluğumuzu) beklediler. Yeni gelişen ekonomilerin kanı olan petrolü Orta Doğu’da bulunca leş kargaları gibi oraya üşüştüler. Hâlbuki o neft (petrol) bize de lâzımdı. Son olarak şunu belirtelim ki, Batı’nın sanâyîleşmesi ile Osmanlının sanâyî hamleleri arasında 20 senelik bir fark vardır. 1850 ve 1870 arası. Hepsi bu.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/muhim-gercekler-114
.TÜRK’E VE İSLAM’A DÜŞMAN KALEMŞORLAR 03 Kasım 2025, Pazartesi 00:15 A+ A- Türk toplumu birkaç merhale ile en çok kabuk değiştiren toplum oldu. Merkezî otorite ilk def’a “Sened-i ittifak” ile zedelendi. Sonra sırasıyla I. ve II. Meşrûtiyetler, İttihadcıların monokrasisi, sonra saltanatın ve Hilâfet’in ilgâsı… Bunlar Avrupa’daki devrimlere hiç benzemezdi; halkta panik ve deprem etkisi meydana getirdi. Özellikle saltanatın ve Hilâfet’in ilgâsı Avrupa devletlerinin bile becerebileceği(!) işler değildi. Avrupa’nın Katolik Dünyâsı, Papalığı sımsıkı muhâfaza ederken birçok krallar veyâ kraliçeler de yerlerini korudular. Patrikler ve Ortodokslar için de durum aynıydı. Amerika dâhil birçok ülkede resmî törenlerde, başkan, bakan ve üst bürokrat atamalarında İncil’e el basılıyor. İşte bizdeki bu baş döndürücü inkılabâtın aynası romanlar olmuştur. Roman gerçeğin romantizmi ise elbet gerçekleri ya aksettirecek veyâ şartlandırma ile halkı yeni rejime adapte etmeye zorlayacaktı. Tanzîmat ve Servet-i Fünûn romanları, ifşâ edilmeye başlanan aşkın romanlarıdır. Artık tül ve şemsiye arkasındaki yüzler açılıyor, cumba arkasındaki kızlar Pera’da boy gösteriyor, yere atılan mendiller tarihe karışıyor, kâtipler dâireleri yerine sokak aralarında setre pantolonları ile baston veyâ asâlarını vurarak ince bıyıklarını büküp güzellere kur yaparken, zâdegân ve bürokrasi aristokratları Boğaz’daki yalılarında piyano veyâ kemanları ile konçerto çalan yeni yetme kızların nâmeleriyle kendilerinden geçiyorlardı. Tabîî ki ellerinde de kadehlerle… 1850-1900 yılları arasında Türk toplumu başkalaşmaya yüz tutmuş, 1920’lerden sonra bu toplum tanınmaz hâle gelmiştir. Bu yılların en büyük meselesi ne Doğulu ne de Batılı oluşumuzdur. Genlerinde Asyâî olan bir kavim nasıl bir anda Avrupâî olabilirdi ki? Kültür, örf, din ve dil bağı hiç olmayan bir toplulukla aynı kazanda nasıl kaynayabilirdi? İşte bu toplumla aramızda bağ kurma görevi Cumhûriyet dönemi romanlarına düşüyordu. Yeni edebî türün yeni yazarları ya İstiklâl Savaşı’na katılmış, hem dindar gibi görünen hem de yeni sistemin romantik kalemşorları olmalıydılar. Mesalâ Hâlide Edip ve Yâkup Kadri gibi. Burada maksat Mütâreke dönemi veyâ doğrudan İstiklâl Savaşı’nı anlatan romanlar değildir. O apayrı bir konu. Bu yüzden bizim konumuz “Ateşten Gömlek” veyâ “Kirâlık Konak” değil, “Sinekli Bakkal”,“Yaban” ve “Vurun Kahpeye” “Çalıkuşu” gibi romanlardır. Bunlar hamâset değil, toplumu “hizâya sokma” romanlarıdır. Zaten “Sefiller”den sonra roman okuyucu sayısı da hızla arttı. Bu fırsat kaçırılmamalıydı. Sosyal faylardaki kırılmalar yeni rejim yazarları için bir fırsattı. Cumhûriyetle birlikte sosyal bloklaşma, köylü-kentli, fakir-zengin ayrımından çok yeni rejimin yılmaz bekçileri genç öğretmenler, devlet yanlısı muhtarlar, müfettişlerle, sindirilmiş dindar kitle, mütevâzı imam ve din adamları, menfaatperest köy ağaları, düşmanla iş birliği yapan özellikle “Hacı” lâkaplı provokatör dindar görünümlü halk önderleri (Hacı Fettah örneği), ucûbe görünümlü, hiç müsâmahası olmayan, sert, herkesin korktuğu tipler din adamları arasında yoğunlaşmıştır. Şimdi bâzı örneklerle konumuza deliller sunalım: “Mustafa Efendi herhangi bir meddâhın târif ettiği, haris, tiryâki içeriye çökmüş kömür gibi siyah yakıcı burgu gibi keskin iki ufak göz… Bir mahalle bakkalı, imam. Şöyle bir bakılırsa bir mahalle imamına benzer, fakat gerçekte o kendisinden başka hiç kimseye benzemez. Kirpi kılları gibi ayakta duran iki kalın kaş… Burun uzun ve tilkininki gibi… Kara sakalı hayli kırlaşmış.” (Sinekli Bakkal, Hâlide Edip Adıvar, s. 14, Atlas Kitabevi İstanbul, 1968) Bu bir bakkal. Bırak öyle kalsın, tasvîrini bir bakkal üzerinden yap. Ama bu hilkat garîbesi önce bir mahalle imamı olmalı; hacı da olursa değmeyin yazarın keyfine. Çünkü bakkal ve imam halkın en çok karşılaştığı ve onunla her gün haşır neşir olan iki tip. Düşünün ki halk bundan çok korkar. Başka çâreleri de yok. Mahallenin tek bakkalı, tek imamı. ….. “Abdülhamîd’i ilk def’a ne zaman gördünüz?... Her sabah çocukları götüren kız gâlibâ hastaydı. Her sabah bu çocuklar mutlakâ hünkâra (Abdülhamîd) götürülürdü. Çocukları pek severdi. Miss Hopkins içinden “Kanlı bir hükümdarda ne garip merak” dedi. (Age, Sinekli Bakkal. S.182) Hâlide Edip, Sultan Abdülhamîd için düşüncelerini bir İngiliz hanımına söyletiyor. Şunu iyi bilmek lâzım: Yeni rejim, ideoloji tahkimâtını, Sultan Abdülhamîd ve Sultan Vahideddîn düşmanlığı üzerine binâ etmiştir. ….. “Mabeyncinin sütninesi İkbal Hanım, ihtiyar Çerkes, din kelimesinin mânâsını bilmez, hattâ namaz sûrelerini ezberleyecek kadar hâfızası bile yoktur. Bununla birlikte şiddetli bir şekilde dindardı. İncir çekirdeği kadar beyninde karmakarışık duran Peygamber ve melekler…” (Age, Sinekli Bakkal, s.175.) Hem dindar hem hiçbir şey bilmeyen hem de incir çekirdeği kadar beyni olmayan bir Müslüman hanım tiplemesi… Tam Hâlide Edîb’e göre! Peygamber ve melek kavramı bir Müslüman’da neden karmakarışık olsun. Tam aksine bu tip insanların sarsılmaz îmanlarına “kocakarı îmânı” denilmiştir. ….. “Mustafa Efendi’nin bakkalında duran kambur, cüce Râkım Efendi “Elhamdülillâh Müslüman’ım, fakat din lâkırdısını hiç sevmem. Kiliselerden ürkerim, câmide içim sıkılır. Vaaz dinlesem uyurum, sofu adamlardan umacı gibi korkarım. Hiç namaz kılmadım. Râbia’nın babası da öyle. Çocuklar oruç tutar mı? Maymunlar hele hiç tutmaz. Allah beni maymunla çocuk arasında bir mahluk diye yarattı. Benden ne namaz ne niyaz ne oruç.” (Age, Sinekli Bakkal, s.72) İnsan hangi sûrette yaratılırsa yaratılsın, bâliğ olmazsa bile âkıl olunca mükellef olur. Yaratılışın ibâdetle bir ilgisi yoktur. “Notr Dame’ın Kamburu”ndan sonra böyle hilkat garîbeleri Türk romanlarında da görülmüştür. R. Nûri’nin “Bir Kadın Düşmanı”ndaki Homongolos tiplemesi de buna benzer.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/turke-ve-islama-dusman-kalemsorlar-128
.ÖLÜM TEFEKKÜRÜ 10 Kasım 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Çoğu insan ölümü düşünmekten kaçınır, bu konudan lâf açılınca hemen örtmeye çalışır. Cenâze definlerinde mezara yanaşmazlar ve beyaz kefenli naaşa hiç bakmazlar. En yakınlarının vefâtı sonrası yüzlerine bakmayıp “Ben onu eski hâliyle hatırlamak istiyorum” yalanına sarılırlar. “Ben ölümden ve ölmekten korkmuyorum” diyen yalan söylüyordur. Fenâ makâmına ulaşamayan her fânî ölümden korkar. “Ölümden ne korkarsın/// Korkma öldükçe varsın”ı ancak Yûnus ve onun gibiler söyleyebilir. Dünyâ ölümün sahnesidir ve hepimiz o sahnenin finalini oynayacak elemanlarız. Rabb’imiz “Her nefis (herkes) ölümü tadacaktır” dediyse ölüme çâre yoktur. İşte tam da bu yüzden hakîkat ehli “ölmeden evvel ölmek” kaftanını kefenden önce giymişlerdir. Bu nefsi tezkiye etmekle olur. Bu yüzden Efendimiz “Yaşayan bir ölü görmek isteyen Ebûbekr’e baksın” buyurmuştur. Onlar hayât ile memâtı aynı anda yaşayanlardır. Onlar ebrârdan değil, mukarreblerdendir. Yâni onlar sâdece cenneti arayanlardan değil yalnız ve ancak rızâ-yı ilâhîyi arzû edenlerdendir. Bu yüzden onlar zikirlerinde “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” derler. (Yarabbî maksadım sensin ve talebim de senin rızandır) “Ölümü çok hatırlayın!” tavsiye-i nebeviyyesi bizi dünyâ meşgalelerinden biraz olsun uzaklaştırıp hakîkî âlemimize intibâkımızı sağlamak içindir. Sâdece bizde değil Batı klâsiklerinde de tiyatro sahneleri ölülerle doludur. Shakespeare’in eserlerini hatırlayın. Her an yüzleşebileceğimiz ölümden kaçmak yerine ona rızâya uygun şekilde hazırlanmak ve tevekkülle bu gerçeğe yüzümüzü döndürmek gerekir. Edipler, şâirler, ulemâ hep ölümü düşünmüş, kimi ellerinden geldiği kadar bu hakîkati dile getirmeye çalışmış, kimi de çâresizce ona sığınmıştır. Ölümü dünyâda fizik olarak ilme’l-yakîn biliyoruz. Ölünce Efendimiz’in bize bildirdiği gibi ayne’l-yakîn göreceğiz ve sonrası mahşer ve safhalarda da hakka’l-yakîn şâhit olacağız. Edebiyâtımızda ölüm temalı şiir o kadar çoktur ki bunun için bir makâle değil bir kitap değil hattâ kitaplar yazmak gerekir… İnsanı ölümden koruyan tek unsur sâdece ölümdür; yâni eceldir. Burada sonra da bahse konu edeceğimiz şâir Necip Fâzıl’dan da bir örnek sunalım: “Öleceğiz müjdeler olsun müjdeler olsun/// Ölümü de öldüren Rabb’e secdeler olsun. Ba’s ü ba’de’l-mevte (ölümden sonra dirilme) ile ölümü tekrar hayâta çeviren Allah ölümü hayatla öldürmektedir. Muhyî ve mümît olan Cenâb-ı zül-celâl ve tekaddes hazretleri ölümden sonra ebedî hayatla ölümü yok etmektedir. Necip Fâzıl, Rabb’imize “vescüd vakterib” (secde edin yaklaşın) ve “vescudû va‘budû” (secde edin kulluk edin) âyetlerini düstur edinmiştir. Onun için ölümü öldüren Rabb’e secdeler ediyor. Himmetgil (Emin) bir şiirinde bunu şöyle dile getirmiş: “İhtiyârınla iç fenâ şerbetin lezîzdir/// Me’vâya şitâb eden Hak indinde azizdir.” (Ölüm şerbetini isteyerek iç, zîrâ Allah katında sığınılacak yere (ona) koşan yücedir.)
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/olum-tefekkuru-144
.FİTNE KAZANINI KAYNATANLAR 17 Kasım 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Sultan II. Abdülhamîd’e “Sultânım, Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne’yi, mühendishâneleri açtınız ama yarın bunlar hep sizin aleyhinizde çalışacaklardır” dediklerinde, “Biliyorum ama vatanın selâmeti için bu gençlerin yetişmesi lâzım; şahsımdan öte devlet vardır” demiştir. Bu yüksek devlet ahlâkı, son devir Osmanlı sultanlarının ortak düşüncesidir. Sultan Abdülazîz de aynı sıkıntıları yaşamıştır. Tanzîmat’la başlayan Avrupâileşme yâni Batılılaşma çabaları, Osmanlı Devleti’ni perîşân etmiştir. III. Selîm, IV. Mustafa, II. Mahmûd, Abdülmecîd ve II. Abdülhamîd gibi son pâdişahlar hep bu çileyi çekmişlerdir. V. Murad ile başlayan sonun sonu ise güdümlü yönetim şeklinde geçmiştir. Saltanat ve özellikle de Hılâfet’in ilgâsı endişesi; meşrûtiyetler, yeni esas teşkîlât kânunları, zâten idârî zaafın baş mîmârları olmuştur. Aslında sultânın selâmeti, saltanâtın da selâmetiydi. Yeni her hamlenin saltanat aleyhine olduğu belliydi. Sultanlar devleti kendi mülkü olarak addettikleri için mülkün zarar görmesini zâten istemezlerdi. Meşrûtiyet, yönetimi halk ile paylaşmaktı. Mülkün idâresindeki aksamalar meclise mi yoksa sultâna mı yüklenecekti? Üstelik bu halk arasında külliyetli bir gayr-i müslim nüfus da vardı. Bunların emn ü emânı ve adâletten yararlanmaları zâten Müslümanlar ile aynıydı. Tanzîmat, Islâhât Fermânı ve Teşkilât-ı Esâsiye’ler bu durumda kimin işine geliyordu? Mesele sâdece tüzel haklar mıydı? Rusların Slavlık ve Ortodokslukla; Avrupa’nın genel Hristiyanlıkla gayr-i müslim tebaa için gayretleri boşuna değildi elbet. Bu reformlarla gayr-i müslimler Osmanlı tebaası olmaktan çıkarılıp Hristiyan dünyâsının bir parçası durumuna getiriliyordu. Bu kışkırtmalar 1821 Mora İsyânıyla orada yaşayan Müslüman Türk katliâmına dönüşmüştü. Fâtih döneminden beri sulh içinde yaşayan Yunanlılar, bu son reformları bir katliâma çevirmişlerdir. Balkanlarda ise Ortodoks-Slav parantezindeki Sırplar, Hırvatlar, Karadağlar, kısmen Makedonlar Rusların kışkırtmaları ile hep birden isyâna başladılar. Katolik Fransa, Protestan İngiltere ve Almanya aynı düşüncelerle bu isyanlara arka çıktılar. Özellikle Rusların Ortodoks Slavlara istediği daha fazla dînî hürriyet ile elde edilecek ne vardı? Bunlar hangi dînî haklardan mahrumdu? Osmanlı zâten Şeriat’in hükmünce hiçbir kavmin dînine ve diline karışmıyordu. Hiçbir kavim, atalarının dilini ve dînini değiştirilmeye zorlanmadı. Osmanlıların en büyük sadrıa’zamı olarak kabûl edilen Sırp asıllı devşirme Sokullu Mehmed Paşa’nın kardeşi Sırbistan’da en yüksek Hristiyanlık pâyesine Osmanlı tarafından getirilmedi mi? Fâtih Sultan Muhammed Han hazretlerinin lütfuyla Bizans Patriği II. Gennadios İstanbul Rum Patriği olarak tensip edilip kendisine at, hil’at ve asâ verilerek âdetâ vezir rütbesiyle taltif edilmedi mi? Gennadios, yıllarca Aristo felsefesine uygun şekilde Osmanlı mülkünde dersler okutmadı mı? Bu ince siyâset Rumları 1821 Mora İsyânına kadar sâkin ve itaatkâr kılmadı mı? Bütün bu hürriyetlere rağmen 17 Mart 1821’deki Mora Yarımadası’nın Manya Burnu’nda yaşayan Yunanlılar, 23 Eylül’de Tripolis’i ele geçirmişler ve burada yaşayan çoğunluğu Türklerden oluşan ve Yahûdîlerin de bulunduğu topluluğa katliam ve işkenceler uygulamışlardır. Fâtih Hân’ın bu müsâmahakâr hareketini hak etmeyen Helenler zulümlerini kusmuşlardır. Unutulmaması gereken şudur: Her fitne hareketinin başında İngilizler vardır. Arap ümmetini de Osmanlıya karşı isyân ettirmişlerdir. Her zaman ve her yerde İslâmiyetin en büyük düşmanı İngilizlerdir. Özellikle İngilizlerin beslediği Osmanlı kargaları sâhibinin gözlerini oymuştur.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/fitne-kazanini-kaynatanlar-158
.BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR 24 Kasım 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Artık İslamiyetin halaskârı ve hamisi (kurtarıcı ve koruyucusu) olan kavim gelmeliydi. Allah’ın, “İslâm’ın kılıcı” olarak yarattığı, mütevazı, dini adına her şeyden vazgeçen, bid’at nedir bilmeyen Ehl-i Sünnet Türkler, İslâm ufuklarına güneş gibi doğmaya başlamışlardı. René Grousset, Samani saltanatına nihayet verip Buyilerden (Büveyhi) Irak-ı Acem’in bir kısmını kurtaran Hindistan fatihi büyük Türk kahramanı Gazneli Mahmud’dan bahsederken şu ifadeye yer verir: “Her ne kadar Mahmud’un fütuhatını takip eden günlerde bizzat halifeden sultan unvanını almış olduğu sabit değilse de Doğu İran’ın Gazneliler tarafından fethedilmesiyle Türk ırkının saltanatın sâhibi olduğu kati surette sabittir.” (René Grausset, Ehl-i Salîb Târîhi, Medhal, XXVII. Sahife ) Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşu, can çekişen İslam dünyasını yeniden ayağa kaldırmıştır. Sünni İslam’ın ilk Selçuklu padişahı olan Tuğrul Bey, pazartesi ve perşembe günleri aksatmadan oruç tutardı. Kendi idari heyetinin oluşturduğu cemaatle, bazen de genel mescitte beş vakit namazını kılardı. Hilafete sahip çıkması da bu samimi Sünni dindarlığındandı. Zira İslam devletleri 11. asra kadar Bizans’tan çok Fâtımi, Karmati ve Büveyhilerden çekmişti. Artık Türk’ün ihlaslı, tertemiz ve bid’atsiz inancının müdahale devri başlamıştı. Tuğrul Bey evvela halifeye yazdığı bir mektupta “Köleniz ve tebaanız Mikail oğlu Tuğrul Bey” diye başlar. (Ebu’l-Ferec, Süryânî Vakâyi’nâmesi, c.1, s. 229, Ankara, 1945) Bu hitabı onun İslam halifesine değil, İslam Hilafeti’ne verdiği değeri gösterir. Zira o sırada halife olan El-Kaaim bi Emrillah son derecede acizdi ve Tuğrul Bey’e hilafeti devretmeyi can-ü gönülden istiyordu. Tuğrul Bey’in o zamanki gücü halifeden kat kat üstündü. Fakat Tuğrul Bey hilâfet müessesesinin Resulullah’ın halifesi Ebûbekri’s-sıddîk’in hâtırası olduğu için, baş bükerek hâdim (hizmetçi) olmayı, halife olmaya tercih ediyordu. Tuğrul Bey fetihleri sonunda elde ettiği bütün topraklarda hutbeleri El-Kaaim adına okutarak bu müesseseyi âdeta yeniden canlandırdı ve Hulefa-yi Raşidin’in ruhlarını taziz eyledi (yüceltti). Kati bir çöküşe geçmiş olan Hilafet, Türk’ün ortaya çıkmasıyla Dört Halife devrindeki iç birliği kurarak, genişleme ve fetih gücünü tekrardan kazandı. (René Grausset, Age, Medhal, c.1, s, VIIXX ) Sultan Tuğrul ihlası ve sadakatiyle Hazreti Ebûbekir’e, şecaatiyle Hazreti Ömer’e, hayâ ve ihsanıyla Hazreti Osman’a, ilim ve cihad aşkıyla Hazreti Ali’ye (radıyallâhü anhüm ecmain) benzerdi. Hac yollarını Müslümanlara açmak için gösterdiği gayret takdire şayandı: “Peygamber’e hizmetle şeref kazanmak için Mekke’ye gidip orada dua etmek ve ibadette bulunmak istiyorum. Hacıların geçtiği bütün yolların emin olmasını istiyorum. Yollarda eşkıyalık eden göçebeleri ortadan kaldıracağım. Sonra Suriyeli asilerle ve yanlış yol tutan Mısırlılarla Allah’ın izniyle harp edeceğim” (Ebu’l-Ferec, Age, s.306), ( Age, s. 236 ) Sözün özü Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerinin şu ifadesinde gizlidir: “Türkler olmasaydı bugünkü manada İslâmiyet olmazdı.” SAMİMÎ DUÂMIZDIR Kİ... Büyük Selçuklu hükümdarı Sultan Muhammed Alpaslan oğlu Melikşah, oğlu Melik Tapar’ı Gence emiri olarak gönderirken, Tapar adının önüne Muhammed, diğer oğlu Melik Sencer’i de Horasan’a gönderirken Ahmed ön adını vermiştir. İlk Müslüman Türk hükümdarı Satuk Buğra Karahan’ın ön adı Abdülkerim, Tuğrul Bey’in ön adı, Muhammed, Çağrı Bey’in ön adı, Davud, Gazi şehid Alpaslan’ın ön adı Muhammed, Osmanlı Sultanı I. Çelebi’nin adı Muhammed, Fatih’in adı Muhammed ve diğer bazı Osmanlı padişahlarının adı da Mehemmed ve Mehmed’dir. Bazı hadsizler onları Arap adı alıp Araplaşmakla suçladılar. Aldıkları adlar Efendimizin ve Sahâbe-i kirâmın şerefli adları idi. Onlar Türklüklerini hiç unutmayan İslâm mücahitleriydi ve Türklüklerini İslam’la şereflendirmişlerdi. İşte bu yüzden bir aşkla gönül verdiği davasına Seyyid Ahmed Arvâsî, “Türk İslâm Ülküsü” dedi. Türklük sevgisi ne kan ırkçılığına ne de kemik yığını olan kafatasına dayanır. Rabbimiz bizi İslam’a böyle gönül vermiş ve onun bayraktarı, hamisi ve hadimi olan Türk milletinin bir ferdi olarak yarattığı için, ona sonsuz hamd ü şükür kılarız. Selef-i Sâlihîn Efendilerimizden sonra İslâm’a en büyük hizmeti yapan bu aziz Türk milletini Rabbim ebediyen dinimizin hizmetkârı kılsın. Görüşebilmek dileğiyle…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/bir-bayrak-ruzgar-bekliyor-172
.TÜRKLER VE TÜRKLÜĞÜNÜ KAYBEDENLER 01 Aralık 2025, Pazartesi 01:48 A+ A- Bir coğrafyanın vatan yapılması zordur, ama onu elde tutmak daha da zordur. Kadîm Türk yurtları bir bir elden çıkarken sâdece ağıt yakmak tükenmişlik alâmetidir. “Kadîm” derken bunu lâf olsun diye söylemedik. Balkanlar ve Rumeli evlâd-ı fâtihândan evvel de Türk yurdu idi. Sonra buralar İslâm’la şereflendi, yapıları ve destanlarıyla buralara sâhip olduk; acı, gözyaşı ve hüzünlü Rumeli Türküleriyle vedâ ettik. “Balkanlardaki Türk İslâm grubu, 1860’tan 1878’e kadar orada olan toplam Müslümanların aşağı yukarı %60’ını teşkîl eden etnik Türklerden ibâretti. Türk kabîleler Balkanlara üç dalga hâlinde geldiler. Birinci dalga 9 ilâ 11. asırlar arasında kuzeyden geldi. Bunlar Peçenekler, Kumanlar ve Uzlar diye bilinirler; çoğu animistti. (Bu inançta ruhlar ölmez, tabiatın her zerresine yayılır ve insanlara yön verirler. Animizm evren şuuru olarak da bilinir.) Bunlar sonra Hristiyan oldular ve Bulgar, Romen, Macar gibi adlar alarak Türklüklerini unuttular. İkinci Türk grubu Balkanlara Anadolu’dan göç etti ve çoğu ve bugünkü Doğu Bulgaristan ve Yunanistan’a yerleşti. Bunlar Müslüman ve Selçuklu Sultanlarının tebaalarıydı. 1265 ile 1275 arasında Karadeniz’in batı kıyısında Dobruca’ya yerleşenlerin birçoğu Ortodoks Hristiyanlığa geçtiler. Bugün Gagavuzlar diye bilinen bu Türkler 15. ve 16. Yüzyıllarda dillerini muhâfaza ettiler. İçlerinden büyük bir kısmı yeniden göç ederek 1800’lerin başlarında Besarabya’ya (Bugünkü Moldova) yerleştiler. En büyük Türk grubu Balkanlara 15. ve 16. asırlarda Osmanlı hâkimiyeti döneminde göç edip yerleştiler. Balkanlardaki 3. kategori Müslüman Arnavutlar, küçük Rum grupları, Ulahlar, Sırplar vb. mühtedîlerden (başka dinlerden İslâmiyet’i seçen) oluşur. Bunlar Müslümanlığı 15-17. asırlarda kabûl etmişlerdir.” (Kemal H. Karpat, İslâm’ın Siyasallaşması, Bilgi Üniv. 3. Baskı, s. 630, İstanbul, 2009.) 1261’de Mihail Paleologos’un İstanbul’a girişini naklederken Bizans müverrihleri “Bir sabah Lâtinler Kumanların Türk na’ralarıyla uyandılar” diyorlar. Demek ki Bizans’ı Lâtin işgâlinden kurtaran Paleolog ordusunun en mühim unsuru Kumanlardı. Fakat Bizans târihleri 1300 senesinde artık Peçenek, Oğuz ve Kumanlardan bahsetmiyorlar. Bunun da sebebi artık Türk unsurların Hristiyanlaşmış olmalarıydı… Fakat Bizanslı müverrihler artık onlara yabancı gözle bakmıyorlardı. (Yahyâ Kemâl, Aziz İstanbul, ss.122-123 İstanbul, 1964 ) Vatanı meydana getiren sâdece sınırlar, dağlar, tepeler, ırmaklar, yayla ve ovalar değildir. Onlar vatanın fizikî kısmıdır. Coğrafyayı vatan yapan unsurlar yüzyıllardır ortak değerlerle yoğrulmuş destan, ninni, târih, kültür, dinî inanış ve törelerdir. Vatanın tapuları, baş başa vermiş taşlarıyla yüzyıllardır aynı toprağı paylaşan ceddimizin mezarları ve o mezarlara yıllarca bekçilik eden Rabb’imizin adının ilk harfini temsil eden “elif” gibi servilerdir. Bayrağın çekilmediği, en saf sesle Ezân-ı Muhammedî’nin okunmadığı, ramazan ve bayramların şevk ve heyecânının yaşanmadığı bir toprak vatan değil, mahbestir (Hapishâne). “İşte bu rü’yâ çocukluk dediğimiz bir Müslüman rü’yâsıdır ki bizi henüz bir millet hâlinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları, havası ve toprağı Müslümanlık rü’yâsı ile dolu semtlerde doğdular. Doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerini odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler. Mübârek günlerin akşamları bir minderin köşesinde okunan Kur’ân’ın sesini işittiler. Bir raf üzerinde duran Kitâbullâh’ı indirdiler; küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi rûh olan sarı sahîfeleri kokladılar. İlk ders olarak ‘Besmele’yi öğrendiler. Kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanlarında gittiler. Câmiler içinde şafak sökerken ‘Tekbîr’i dinlediler, böyle merhalelerden geçtiler, hayata girdiler, Türk oldular… Biz ki minâreler ve ağaçlar altında ezân sesi işiterek büyüdük. O mübârek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir sabah namâzından sonra anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minâresiz ve ezânsız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar.” (Age, Y. Kemâl, s. 124 ) UNUTULAN MÂZÎ Her şeyin asliyetini kaybedip yerini sentetik ve dijital bir ortama bıraktığı zamanımızda gençler hâtifi (gizli) bir ses gibi rûh-efzâ (ruhu okşayan) tabîî ezanı duymadılar. Bir şeyin olması yakınlaştığında “eli kulağında” denmesine sebep olan minârelerin şerefelerinde, elini kulağına koyarak yanık sesiyle dört cihete ezân okuyan Bilâl-i Habeşî hazretlerinin târihî mirasçılarını tanımadılar. Ellerinde gül kokulu tesbihler yerine Müslümanlar, bankamatiği andıran “zikirmatik denen âletlerle zâhiren tesbîh çektiler. Bâyezid Câmii şadırvanında karlara basarak kollarından buharlar tüttüren soğuk suyun lezzeti yerine, sıcacık suyun rehâvet bastıran şekliyle abdest aldılar. Bir hoca efendinin dizi dibine çöküp “elif üstün e” demek yerine, “Kur’ân okuyan kalemlerden kitâbımızı öğendiler. Rahle-i tedrîs yerine internetten “Tecvîd- şerif” ta’lîm etmeye çalıştılar. Bunlar yine de dînini öğrenmeyen çalışan Müslümanlardır. Bir de savaş görmemiş, yokluk nedir bilmeyen, her istediği yapılarak şükürsüzleştirilmiş, ellerinde kutu kolalar, vücûdunun her tarafındaki câhiliye âdeti dövmeleriyle, küpeleriyle, örgülü saçlarıyla, müzik dinleme cihazlarıyla dünyâyı görmeyen bir gençlik var ki buna (Z kuşağı) dediler. Onları âdetâ kutsadılar. Onlara geleceğimiz dediler. Bazıları bayraklı tişört giyerek garip Türkçeleriyle millî bir jargon yakaladıklarını sandılar. Rahmetli Osman Yüksel’i kabrinde bile üzen “Bir nesli böyle mahvettiler”. Modern Mevlevi folklorik danslarını din zannettiler. Âdetlerinden, geleneklerinden, inancından soyutlanmış olanlar, dînî hislerle dolu olmadıkça, ezan duyduklarında irkilmedikçe, yalnız millî maçlardaki giydikleri ay-yıldızlı tişört kadar Türk olabilirler. İslâm’ın kokusunu rûhuna sindirmeyenler aslâ ve kat’â hakîkî bir Türk olamaz…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/turkler-ve-turklugunu-kaybedenler-187
.SİZ UNUTSANIZ DA TARİH UNUTMAZ 08 Aralık 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Osmanlıda Batılı olma hayâli fennî ve teknik buluşlarla ilgili olmamıştır. Batılı zımmî ve ticâret erbâbının bir nevi koloni hâline getirdiği Pera (Beyoğlu), Osmanlı içinde ayrı bir âlemdi. Osmanlı aydınları, saray içindeki yalpalayan taklitçiler Beyoğlu’nda iki tur atmayı bile ayrıcalık addeder hâle geldiler. Sarayda yer alan elçiler, askerî hey’et elemanları, edipler, yeni yetme hânedan elemanlarına bile rol model olmaya başladılar. Bahçıvanlık ve hizmetçilikten yetişip mâlikâneye el koyan hizmetçisine imrenen zâdegân sınıfı gibi bir zümre türedi. Avrupa’ya giden bir iki genç bilmedikleri ve yeni keşfedilmiş bir kıt’a gibi Avrupa’yı öve öve bitiremediler. Her Osmanlı aydınının hayâli artık Avrupa görmekti. Önceleri özenti olarak başlayan Batı hayranlığı, giderek rejim hayranlığına sonra da rejim muhâlifliğine dönüştü. Kanı kaynayan Jön Türkler (aslen ayni kökten Genç Osmanlılar) yeni gelişen sihirli bir silâh gibi görünen gazeteciliği en büyük silâh olarak kendi vatanlarına çevirdiler. Bol malzeme, para, lojistik ve siyâsî desteği sonuna kadar açan Batı, yaralı aslanı kendi evlâtlarıyla vurmak için hiç vakit kaybetmiyordu. Osmanlı Târih’nde yeni açılan Tanzîmât târihi, serüvenimizde bir mıklep (ayraç) olarak ele alınmalı ve târihî çöküşün aslî sebebi olarak gösterilmelidir. Hiçbir tez, hiçbir görüş bunların iyi niyetli olduğunu iddia edemez. Bunlar olmasa Osmanlıda hânedân zor duruma düşmez, göstermelik Batı senaryosu meşrûtiyetler îlân edilmez ve felâketlerin ve çetelerin müşahhas sayfası İttihâd ve Terakkî Cem’iyyeti kurulmaz, Osmanlı Balkanları kaybetmez, asrın en siyâsî pâdişâhi II. Abdülhamîd Han devrilmez, Hılâfet lağvedilmez ve 620 yıllık târihin gördüğü en büyük devlet yıkılmazdı. Abdülhamîd tezleri daha çok zaman devâm edecektir. 40 sene evveline kadar övülmesi bile yasak olan bu koca sultânın muhâliflerinin en önde gelen şâir ve filozofu Rızâ Tevfîk, yaptıklarından nasıl nedâmet duymuş ki “ Abdülhamîd’in Rûhâniyetinden İstimdâd” şiirini yazmıştır. ( Abdulhamîd’in mânevî varlığından yardım ) Bu şiiri tekrar yazmayacağım ama en çarpıcı kısmını buraya alacağım: “Târihler adını andığı zaman/Sana hak verecek ey koca Sultan/Bizdik utanmadan iftirâ atan/Asrın en siyâsî pâdişâhına/Dîvâne sen değil meğer bizmişiz/Bir çürük ipliğe hulyâ dizmişiz/Sâde deli değil edepsizmişiz/Tükürdük atalar kıblegâhına… Pâdişah hem zâlim hem deli dedik/İhtilâle kıyâm etmeli dedik/Şeytan ne dediyse biz belî dedik/Çalıştık fitnenin intibâhına (uyanışına)… Milliyet dâvâsı fıska büründü/Ridâ-yı diyânet yerde süründü/Türk’ün ruhu zorla âsî göründü/Hem Peygamber’ine hem Allâh’ına.” Âh feylesof Rızâ, ne olurdu bu hâli o koca Sultan yaşarken görseydin! Ama bu pişmanlık bile büyük bir fazîlettir. Çünkü hâlâ hep şeytana “evet” diyen ve devâmlı ihtilâl isteyen grup hiç bitmedi. Şiirin son kısmı gerçekten tüyler ürperten bir i’tirâf-ı lâ yenkati’dir. (Hiç kesilmeyen bir itiraftır). Hep geçerli olmaya devâm eden bir rûhî buhran tezâhürüdür. Milliyet dâ’vâsı güdenler hep sıkıntı çekti, bu dâvâ hep unutturuldu. Diyânet örtüsü hep zedelendi. Dînimiz ve târihimizin aslı hep saklandı. Türk’ün rûhu yıllarca hem Yüce Peygamber’ine hem de Hâlık-ı zî-şânına isyan ettirildi. Hadi bunlara olmadı, yalan deyiniz. Siz unutsanız da târih unutmaz!
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/siz-unutsaniz-da-tarih-unutmaz-200
.OSMANLI YIKTIRILMASAYDI… 15 Aralık 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Bizde Tanzimat’la başlayan Batılılaşma, pek kolay yerleşmedi. 1800’lerin romantik edipleri sâdece Batılı türlere özendiler. Roman ve tiyatrolarda bu çok net görülür. İTC ve sonrasında yeni rejimin yeni kalemşorları ümmetten millete geçişte etnik unsurları ideolojik bir gâye olarak kullandılar. “İmparatorluk bitmiş, ümmet dağılmış, tek unsur Türk kalmıştı” diye yorumladılar ama öyle değildi. İmparatorluk bakiyesi yeni toplum, bünyesinde Müslim ve gayr-i Müslim değişik etnik grupları da barındırıyordu. Yüzyılılardır berâber yaşayan Osmanlı milletler topluluğu, Balkan ayaklanmaları, Orta Doğu İngiliz kaynaklı fitnelerle birbirlerine düşürülmüş ve etnik gruplar milliyetçilik şarkıları söylemeye başlamışlardır. Bu yüzden o sırada devreye sokulan Türkçülük akımı mantıkî gibi görünebilir. Ancak bu hareket bir etnik şuurun dışında redd-i mîrasla gelince kafalar karışmıştı. O devirdeki Türkçülük mimarları bizim insanımız değil, Yahûdî kökenli figürlerdi. Bunlar Leon Cahun, Moiz Kohen gibi yazarlar olurken bunun sosyolojik boyutunu da yerleştirmek gerekiyordu. Emil Durkheim ve Auguste Comte felesefesi ile bunun etnik-sosyolojik ihâlesini de Ziyâ Gökalp yüklendi. Yeni bir heyecan ve inkılap edebiyâtı Türkçülük üzerine kuruluyordu. Hâlide Edip gibi yazarlar bile 1912’de “Yeni Turan” romanı ile ve 1922’de yazdığı “Dağa Çıkan Kurt” da Türk efsânelerine ve bozkurt motifine rastlanır. Fakat bunların hiç birisi Nihal Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtlar Diriliyor”daki târihî ve ideolojik sinerjiyi vermiyorlardı. Hele hele yıllar sonra yeni bir ruhla geliştirilen Ahmet Arvâsî’nin “Türk İslâm Ülküsü” ile Ziyâ Gökalp’ın mefkûrelerinde ayrışmalar hemen göze çarpıyordu. Osmanlı Türklüğü reddetti mi? Yeni devlet redd-i mîrasla yeni bir kültür geliştirmeye çalıştı. Batı medeniyeti kabûl edildi ama biz ne kadar Batılı olduk veyâ Batı ne kadar bizi kendilerinden saydı? İttihâd ve Terakkî’nin geliştirdiği Türkçülük ve parçalanan Osmanlı mülkü, bir zamanlar 24 milyon kilometre kareyi bulmuştu. Dünyânın en prestijli devletiydik. Osmanlı bir hânedan devletiydi; adını da buradan alıyordu. Kuranlar Kayı Türkleri’ydi. Osman Bey tarafından kuruldu. Bunlar Hint, Bulgar, Avusturya hânedanlığı değildi. Türk’tü bunlar. Çağ kapatan Fâtih, Muhteşem lâkaplı Süleyman, Yavuz Selim hep Türk’tü. Unutmayalım ki târihte Göktürklere kadar Türk adıyla anılan devlet yoktu. Hunlar, Avarlar, Uygurlar, Karahanlılar, Harezmliler, Selçuklular hangi millettendi? Dünyâya hükmeden bu devletler târihte hep Türk’tü. Avrupa’ya hükmeden Habsburg Sülâlesi bir hânedan devleti değil miydi? 11. yy.’da Habsburg Kontu Radbot tarafından kuruldu ve bu adla anıldı. Çin’i asırlarca kendi adıyla anılan sülâleler yönetmedi mi? Dünyâya Türklüğün damgasını vuran şan, şeref ve izzetle 620 sene hükümrân olan bu asîl milletin devleti eğer yıktırılmasaydı -evet, yıkılmasaydı değil yıktırılmasaydı- şüphesiz bu asrın en büyük devleti olurdu. Diliyle, kültürüyle, edebiyâtıyla, mimârisiyle, İslâm’ın bayraktarlığını yapan bu yüce Türk devletiyle hep iftihâr ettik ve bu şerefli intisâbı varlığımızla taşımaya devâm edeceğiz. Kısacası mutlu ve asîl dedelerin torunlarıyız. Bu şerefi taşıyamayanlara da hiç sözümüz yoktur.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/osmanli-yiktirilmasaydi-214
.CİHAN DEVLETİ OLMAK 22 Aralık 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Türkler tarafından kurulan târihin kaydettiği en muazzam devletlerden biri olan Osmanlı-Türk devletinin üzerinde bu kadar çok araştırma yapılması boşuna değildir. Araştırmaların daha çok Batılılar tarafından yapılması daha da mânidardır. Özellikle oryantalistlerin tarafgir araştırmaları yalan ve ihânetlerle doludur. Buna rağmen doğrularından çok yanlışları da olsa bâzı gerçekleri yazma lüzûmu duyan Batılı yazarlar da vardır. Kıl çadırlardan gök tırmalayan kubbe ve minârelere, fetihlerin en önemli yardımcısı olan adâlete, sultanla halkı bir tutan örfî kânunlara ve sefere çıkarken mehterle şehâdete yürüyen ordulara, Batı bir türlü akıl erdiremiyordu. Onun için Osmanlıyı denklem çözer gibi incelediler. Başlarda Batı’nın çözeceği gibi bir denklem değildi Osmanlı. “Osmanlıya tebaa olmak da bir imtiyazdı. Hristiyan veyâ diğer dinde olanlara Osmanlının ‘kâfir’, ‘küffar’, ‘kefere’ demeleri yabancı anlamındadır. Yunanlılar ve Romalılar da yabancılara ‘Barbar’ diyorlardı.” (Büyük Osmanlı Târihi, Yılmaz Öztuna, Ötüken Neşriyat, c.8, s II, 1994, İstanbul. Bu arada Hristiyanlar da diğer dinde olanlara “kâfir” diyorlardı. Bu da açıkça yabancı veyâ ayrı din anlamında kullanılıyordu. Osmanlı bu deyimi daha da yumuşattı ve özellikle Hristiyanların zenginlerine “çorbacı” denmeye başladı. Saltuknâme’de güzel bir kıssa vardır. Râhipler gelip başpapaza “Bu Türkler cennete girecekler mi?” diye sorarlar. Papaz da “Hayır, onlar kâfir oldukları için cennetin kapısına kadar gelip oradan bizi seyredecekler” deyince, râhiplerden biri: “Eyvah, onlar kapıya kadar gelirlerse bizi oradan kovarlar. Baksanıza dünyâyı bize dar ettiler!” der. “Barbar”, Fransızca “barbare” kelimesinden gelip medenî olmayan kavim, kaba saba, ilkel anlamlarındadır. Batı, giderek barbar kelimesini sâdece Türkler için, yabancı değil; korkunç, vahşî ve ilkel anlamlarında kullandı. ÖRNEK DEVLET NİZÂMI Osmanlı Devleti baştan beri “hakânî” veyâ “sultânî” denilen bir sistemle yönetilmiştir. Bu sistem devletin yüksek menfaatlerini gözeten bir yapılanmaydı. Mülk hakanın veyâ sultânındı, ama mülkü koruma mesûliyeti de sultânın omuzlarındaydı. Sultânın adâlet gölgesi, mülkün (memleket) ve mülk içindeki Müslim veyâ gayr-i Müslim tebaa (zimmî) için geçerliydi. Osmanlıda dört Sünnî mezhep olmakla birlikte iftâ sistemi (fetvâ verme) Hanefî mezhep üzerine binâ edilmiştir. Fakat tebaa kendi mezhebince (Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî ) fetvâ isteme hakkına sâhipti. Hristiyanlar ve Yahûdîler ( zimmî, gayr-i Müslim tebaa ) de kendi dinlerine göre yargılanma isteğine sâhip olmakla birlikte, bunlar da Kânûnî’nin Ebussuûd Efendi’ye hazırlattığı kânunla yargılanmayı tercîh ediyorlardı. Hattâ müste’menler (Osmanlı Devleti ile sulh hâlinde bulunan ve anlaşmalara dayalı olarak memleket dâhilinde yaşayan ecnebî veyâ başka bir târifle Osmanlı ülkelerinde oturmalarına müsâade edilen yabancı devlet tebaası) bile yargılanmak için geçici süreliğine bu haktan faydalanmak için Osmanlı topraklarına sığınırlardı. XV. asır için Babinger şöyle diyor: “Burada mutlak bir dînî hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veyâ bu inancından dolayı bir müşkilât yaşamazdı. (Age. Büyük Osm. S.9) Bu konuda ünlü müsteşrik (oryantalist, Doğu Bilimci) Sauvaget şöyle ifadeleri kullanıyordu: “16. asırdan beri Türkiye İmparatorluğu ile siyâsî ve ticârî ilişkisi bulunmayan ve onunla savaşmayan bir tek Avrupa devleti yoktur. Bütün 16. ve 17. asırlar boyunca Batı’nın en kuvvetli devleti olan Türkiye İmparatorluğu, muhteşem bir teşkilâta, hiçbir Avrupa devletinde tasavvur bile edilemeyen mâlî zenginliğe, dünyânın en mükemmel kara ordusuna ve topyekûn bütün Akdeniz’e hâkim donanmasına, hülâsâ baştanbaşa Avrupa’yı kendisini saymaya mecbûr eden bir güce sâhip bulunuyordu. (Age, Büyük Osm. S.9) SOYU- SOPU, DİLİ BELLİ BİR MİLLET Osmanoğullarının 15. asır hânedân târihçisi Beyâtî’ye göre, Osman Gâzî, Mete’nin 46. kuşak torunudur. Mete de Alp Er Tunga’nın 13. kuşak torunu olduğuna göre Ertuğrul Gâzî Alp Er Tunga’nın 58. kuşak ve Mete’nin 45. kuşak torunu oluyor. Türkler soylarına o kadar bağlıdırlar ki, rivâyete göre Süleyman Şah (asıl adı Kayıhanoğlu Gündüz Alp Bey) Câber yakınlarında Fırat’ı geçerken boğulmuştur ve “Türk mezarı” denen yere gömülmüştür. Burası Osmanoğullarınca ve Türklerce en millî yerlerden biri sayılmıştır. Öyle ki Sûriye içinde kaldığı hâlde 1923’te Lozan Antlaşması’na göre Fransa tarafından Türkiye’ye bırakılmış ve burada Türk bayrağı çekmek ve Türk askeri bırakmak hakları tanınmıştır. (Age, Büyük Osmanlı c.1, s.29) Osmanlı’da Türkler ve diğer tebaa, cizye (Müslüman olmayandan alınan vergi) hâriç, aynı tüzel kişiliğe sâhiptir. Türklerin ayrıca imtiyazlı olmalarının tek sebebi Türkçedir. Türkçe bilmeyenin Müslüman da olsa devlette görev alması mümkün değildi. Yemen’de de, Macaristan’da da, Habeşistan’da da, Cezâyir’de de tek resmî dil Türkçeydi. Hânedânın çok saf bir Türk menşei olan Kayı Boyu’ndan ve Karakeçili aşîretinden gelmeleri ve dâimâ bununla övünmeleri Türklüklerini muhâfaza etmeleri bakımından çok önemliydi. Pâdişahların tamâmına yakını Arapça ve Farsça bilmelerine rağmen bu dillerle konuşmayıp yalnız Türkçe konuşmaları da mühim bir unsurdur. Pâdişahla muhâtap olmak isteyen halk da Türkçe bilmek zorundaydı. Öyle ki bu konuda çok hassas olan II. Abdülhamîd’le daha yakın olabilmek için Türkçe öğrenen sefirler olmuştur.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/cihan-devleti-olmak-229
.ÖNCE İ’TİKÂD 29 Aralık 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Tevhîd kelimesi “1”den vâhidden geliyorsa da Fıkh-ı Ekber’de İmâm-ı A’zam hazretleri bu ıstılâhı açıklarken “Tevhîd bir kelime değil bir ıstılâhtır (terim)” diyor. Şümûlünde Allâh’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayır ve şerrin Allâh’tan olduğuna; hesap, mîzân, cennet-cehenneme inandım, bunların hepsi haktır demektir. Açıkça görülüyor ki bu Âmentü’nün açılımıdır, yânî îmânın açılımıdır. Yüce Rabb’imiz sayı yönüyle değil ortağı olmaması yönüyle birdir. Nitekim her gün dilimizde dolaşan “Lâ ilâhe illallâh vahdehû lâ şerîkeleh velâ misâleleh” sözünde sâde vahdet değil, eşi ve benzeri olmaması da berâber zikredilmiştir. Eski hutbelerde “lâşerîke lehu, velâ misâlelehu velâ nazîre lehu” mutlakâ söylenen bir ibâreydi. Teşrîk tekbîrinde de onun ortağının olmaması, çocuğu olmaması İsrâ sûresi 111. Âyet’te işlenmiştir. “Lem yettehız veleden” ve İhlâs Sûre-i celîlesi 3. te de “lem yelid ve-lem yûled” ifâdesiyle bu konuda nasıl bir hassâsiyet gösterildiği âşikârdır. Yıllarca kültür emperyalizmi altında azınlık rejisörlerin empozesi ile filmlerde Türk çocuklarına hep hâşâ “Allâh baba” gibi şirk sözü söyletilmiştir. Vahdet ve şirk o kadar önemlidir ki bu yüzden İhlâs Sûre-i Celîlesi Kitâbullâh’ın üçte biri sayılır. “Üç İhlâsât-ı şerîfe ve bir Fâtiha-i şerîfe okuyan sanki Kur’ân-ı kerîmi hatmetmiş gibidir” buyuruyor Risâletpenâh Efendimiz. Eski kavimlerin dinlerin muğlak, tanrı ve tanrıçaları boldu. Tanrıların birbirleriyle kavga eden bol bol çocukları vardı. İşte bu yüzden “lem yelid ve lem yûled” bu kadar önemlidir. Yunan Mitolojisi’nde ilk tanrı Khaos’tur. Hephaistos, Zevs ve Hera’nın oğludur. Câhiliye Araplarında da Uzza, Lât ve Menât asıl ulaşılmak istene Tanrı El-İlâh’ın kızlarıdır. Eski Araplarda Abdüluzza (Uzza’nın kulu) adı çok konurdu. Zerdüşt dîninde de tek kitap ve tek ilâh yoktur. Beş kitap (Yesna, Yeşt, Vendidat, Visperad ve Horde Avesta) vardır. Hristiyanlıktaki dört İncil gibi. Zerdüşt dîninde de yardımcı tanrılar vardır. Sümerlerde de yedi esas tanrı olup heykel tanrıcılık da vardı. Türklerde çok tanrıcılık (politeizm) ve heykel tanrıcılık (fetişizm) hiç olmadığı için Sümerlerle arasında bir bağ kurulması da zordur. İşte bu çok tanrıcılığın ilâhları (âlihe) veyâ tanrıları “lâilâhe illallâh” teziyle yıkılmıştır. Bu yüzden Rabb’imizin zâtının adı olan Allâh lâfzının başka bir kelime ile karşılanması mümkün değildir; tanrı da uygun değildir. Lâ ilâhe illallâh kavl-i kerîmi o kadar mühimdir ki, zikirler başlanırken “fa’lem ennehû lâilâhe illallah” denilir. Zîrâ o “efdalüzzikir”dir. Özellikle Nakşiyye zikirlerinde nefy ü isbât esastır ki son iki maddesinde vukûf-ı adedî yâni sayının tek olmasına riâyet edilmesi ve sonunda “Muhammedürresûlullâh” denilmesidir. Bedî’ ilminde tıbâk îcâb ve celb îcâb vardır. Tıbâk ilmi muhtelif lâfızların her iki tarafını da kullanıp mânânın daha iyi anlaşılabilmesini ve zihinde kalıcı olmasını sağlar. Bu bir tezâd san’atidir. Lâkin nefy ü isbât daha derin bir mânâ ifâde eder. İ’tikâd amelden daha önemlidir “Anladım, bildim” değil “Âmentü” yâni inandım denilmesi de bunun delîlidir. Nisa 136. âyet-i kerime’de: “Ey îmân edenler, îmân ediniz” Müslümanlara yâhut münafıklara veyahut ehl-i kitap mü’minlerine hitaptır. Çünkü rivâyete göre Abdullâh bin Selâm ve arkadaşları “Yâ Resûlallâh, biz sana, kitâbına, Mûsâ’ya, Tevrat’a ve Uzeyr’e îmân ediyoruz; bundan başkasını inkâr ediyoruz” dediler. Âyet bunun üzerine indi. Allâh’a, Peygamber’ine, Peygamber’ine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba îmân edin, buna sebât edin ya da bütün kitapları, peygamberleri kaplayacak şekilde îmân edin; çünkü bir kısmına îmân, îmân etmemiş gibidir. (Age. Kadı Beydâvi Tefsiri, c.1 s. 594-595) Görülüyor ki Rabb’imizin bize bildirmiş olduğu emir ve yasaklarda seçme hakkına sâhip değiliz. Bunlara eksiksiz inanmak zorundayız. Efendimizin bize bildirdikleri de emr-i mutlaktır. Çünkü âyet-i kerîmede “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının” (Haşir 59-7) diyor. İnkârcılar ve sapkınlar her ne kadar bu âyeti ganîmetlerle ilgili kabûl ederlerse de mânâ i’tibâriyle umûmîdir. Gerçi âyet ganîmet taksimi mes’elesiyle ilgili görünse de Mezheplere ve hadîs kitaplarına inananlar âyetteki resûle yönelik olan “Resûl size ne verdiyse onu alın, sizi neden alıkoyduysa ondan vaz geçin” bildiriminin Resûl’ün Müslümanlara sünnetini bıraktığı anlamında olduğunu bildirmişlerdir. Hâsılı inanç eksik ve yanlış olursa inanılmamış gibi olacağından hemen ve vakit geçirmeden düzgün ve Ehl-i sünnet inancını sikât olan (inanılır, güvenilir, emîn kimseler) tarafından yazılmış kitaplardan okumalı, kitâbımızı, âhiret ve dünyâ saâdetimiz Efendimizin sünnetlerini, mezhep imamlarımızın ve hakîkî İslâm âlimlerinin bize dînimizi lâyıkıyla anlatan kitaplardan öğrenmeli ve kurtuluşa ermelidir. Söz budur gerisi boştur...
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/once-itikad-242
.REHBER KUR’ÂN HEDEF TÛRÂN 05 Ocak 2026, Pazartesi 00:20 A+ A- İslâmiyet’in kutsal kitâbı Kur’ân-ı kerîm niçin 23 senede vahyedildi? Kur’ân-ı kerîm’in kadim olan aslı Levh-i Mahfuz’dadır; oradan önce Beytü’l-‘izze denen makama topluca indirilmiştir. Bu hadiseye “inzal” denilmiştir. Oradan da parça parça Hazreti Cebrail vasıtasıyla da vahiy yoluyla Efendimize gönderilmiştir ki buna da “tenzil” denilmiştir. İnsanlar büyük bir değişime hemen intibak edemeyebilirler. Bu yüzden de kitabımız insanların uyum sağlayabilmeleri için Rabb’imizin merhametiyle zamana yayılmıştır. Bu emirler ve yasaklarla ve meydana gelen hukuk sistemiyle yeni bir dünya düzeninin oluşması demekti. Bir bölgeye inen İslâmiyet kısa sürede kıtalar aştı ve cihanşümul bir din oldu. Dinin kitabıyla yeni gelen sistemin değişik departmanları da meydana geldi. Bu meyanda sıkça söylenen şu kelam çok meşhur oldu: “Kur’ân-ı kerîm Mekke ve Medine’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” Sonra buna bir ilave daha yapıldı: “Kitâbımız Mâverâünnehir’de düşünüldü; tefekkür edildi.” Yâni, Kur’ân-ı kerîm ve İslamiyet’in kalbi Mekke; ruhu Medine; ağzı ve sadası Mısır; kalemi ve eli İstanbul; beyni ve tefekkür merkezi Mâverâünnehir oldu. Tefekkür ilme dayalı olmalıydı. Bu da medreseler yoluyla olabilirdi. Aslında başlangıçta “medrese” kelimesi kullanılmadı. Bu adla ilk eğitim kurumu 10. asırda Karahanlılar döneminde tesis edilmiştir. İslâm tarihçileri medresenin ilk kurucusunun Nizamü’l-mülk olduğunu söylerler. Aslında daha önce Gazneli Mahmûd ve kardeşi Nâsır b. Sebüktekin 1033’te Nişâbur’da bir medrese yaptırmışlardı. Yine burada Şâfiî fakihi El-Neysabûrî için de bir medrese yapılmıştı. Öbür yandan Ebû Aliyyü’l-Müseynî 11. yy.da fıkıh kürsüsüne dayalı “El-Medresetü’l-ehliyye” adıyla medreseler kurdu. Bu arada Şiîler de Dârü’l-ilimler adıyla medreseler inşa ettiler. Medreselerin kuruluşunda Sünnî akaidin kuvvetlendirilmesi esas alınmıştır. Selçuklularda Nizâmiye Medresesi’nin ilk müderrisi Ebû İshak Şîrâzî’dir. Bu medresede büyük âlim Teftazânî de müderrislik yapmıştır. Nizâmü’l-mülk, Belh, Nişâbur, Herat, Isfahan, Rey, Musul ve Horasan’da medreseler kurmuş ve bu medreseler sâyesinde Fâtımî-Bâtınî fitnesine rağmen Sünnî akâid zamânımıza kadar gelmiştir. Bu devrin en önemli olayı, müderrislere devlet eliyle maaş bağlanarak korunmaları ve itibar sağlanmasıdır. Türk Atabeyi Nûreddîn Zengî Şam’da Hanefîler için bir medrese açarken, mezhepteki saliklerin ekseriyetine binaen Şam’da Salâhiyye, Nâsıriyye, Âdiliyye ve Kellâse medreselerini açmıştır. Türkistan’da da medreseler kurulmuş, Emîr Timur özellikle Semerkand’da büyük ilim yuvaları yaptırmıştır. Timur’un torunu Uluğ Bey’in kurduğu medreselerde yetişen Ali Kuşçu ve Kâdîzâde Rûmî gibi âlimler, Osmanlı medreselerinde de büyük ilim adamları yetiştirdiler. (15 ve 16. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, Dr. Cahid Baltacı, İstanbul İrfan Matbaası, 1967, sayfa s.6-7 ) MÂVERÂÜNNEHİR Seyhun ve Ceyhun Mâverâünnehir’i oluşturan iki nehirdir. Bu târihî bölgede bugün, Özbekistan, Karakalpakistan’ın bir kısmı Tâcikistan, Kırgızistan’ın güney kısmı, Kızılkum Çölü ile Kazakistan’ın bir kısmını içine almaktadır. Bölgede ilk Türk devleti Asya Hun İmparatorluğudur ve başkenti Ötüken’dir. Ayrıca bu bölgede Göktürk İmparatorluğu, Uygur İmparatorluğu, Karahanlı Devleti, Gazneli Devleti, Büyük Selçuklu Devleti, Timur İmparatorluğu, Çağatay Hanlığı, Şeybânîler ve Sâmânîler -bu bölgenin tek Îran devleti- hüküm sürmüştür. Mâverâünnehir başlangıçta eski Türk ana yurdunun güneyinde kalan bir beldeydi. Türklerin kuzeyde Sir Deryâ’yı ne zaman aşıp bu bölgeye geldikleri tam olarak bilinmiyor. Burası önce Ârîlerin ülkelerinden biriydi; Tûran’a değil, İran’a aitti. İlk defa MÖ 200 yıllarında Türk hâkimiyetine girdi, ama hâlâ İranlılar burada oturuyordu. Göktürklerden sonra Karahanlılar burada kesin hâkimiyet kurdular. 12. asırdan itibaren burası kesin Türk hâkimiyetine girdi. Bu bölgede Silsile-i aliyye’nin büyüklerinden yetişen mübârek zatlar şunlardır: Ebu’l-Hasen Harkânî, Ebû Alî Farmedî, Yûsuf-ı Hemedânî, Abdülhâlık Goncdüvânî, Ârif-i Rivegerî, Alî Râmitenî, Muhammed Baba Semmâsî, Seyyid Emîr Külâl (Gilal), Behâeddîn-i Buhârî, Alâüddîn-i Attâr, Yakûb-ı Çerhî, Ubeydullâh-i Ahrâr, Muhammed Zâhid, Dervîş Muhammed Hâcegî, Muhammed Bâkî Billâh (rahmetullâhî teâlâ aleyhim ecmaîn). BUHARA, MÜBÂREK BELDE Mübarek bir Türk yurdu olan Buhara önceleri, Akhunlar, Göktürkler ve Türgişlerin himayesinde kalmıştı; İslâmiyet’in en mühim merkezlerinden biridir. Kur’ân-ı kerîmden sonra İslâm dünyasında en muteber kitap olarak gösterilen Sahîh-i Buhârî’nin ki esas adı Hacer el Askalânî’ye göre “el-Câmi’ü’-l-Müsnedü’s-sahîhü’l-Muhtasar Min Umûri Resûlillâh sallallâhü aleyhi vesellem”dir. Efendimizin mübarek sözlerinin muhtevası olan Sahîh-i Buhârî’nin müellifi İmâm-ı Buhârî’de bu bölgedendir. Sahîh’deki hadîs-i şerif sayısı 7 bin 124 olup 16 yılda tamamlanmıştır. Ehl-i sünnetin göz bebeklerinden bir diğeri, itikat imamlarından olan İmâm-ı Mâturîdî de Özbekistan’ın Semerkand şehrinde 854’te tevellüd ve 944’te vefat buyurmuşlardır. Buhara’nın bir diğer göz bebeği Şâh-ı Nakşîbend hazretleridir. Büyük mutasavvıf Muhammed Baba Semmâsî ve Emir Külâl hazretlerinin talebesidir. Bu zât-ı şerîf de Buhara’da tevellüt edip Özbekistan’da vefat buyurmuşlardır. Saka Türklerinin kahramanı Alp Er Tunga bu kentte uzun süre ikamet etmiş ve rivayetlere göre mezarı da buradadır. KAVİMLERİN SU İLE İMTİHANI Su her şeyin esasıdır. Su olmadan medeniyet olmaz. Ama suya hasret bir bölgeye öyle bir rahmet indi ki, dünyanın bütün su kaynakları o rahmet deryası yanında kör kuyular gibi kaldı. Şeyh Gâlib’in “Hüsn ü Aşk”ında yazdığı gibi: Giydikleri âftâb-ı temmûz----İçdikleri şu’le-i cihân-sûz Ekdikleri dâne-i şerer-bâr---Biçdikleri kalb-i pâre pâre (Onların elbiseleri temmuz güneşi; içecekleri ise cihânı yakan güneş ışınlarıdır. Kıvılcım ekip, parçalanmış kalpler biçerler.) Âlemlere rahmet olan Risâletpenâh Efendimiz bu çöllerde bir vaha olarak yaratıldı. Sonra o vahanın rahmet gölgesi bütün dünyayı ve âlemleri ferahlattı. Teorilerin aksine bu susuz çöllerde dünyanın en büyük medeniyeti doğdu. Türklerin ilk yerleşim alanı sıcak ve sulak bir bölge olan Isıg Köl’dür. Göktürk Kitabeleri Orhun ve Selenga ırmakları arasında bulunan Koşa Çaydam vadisinde dikilmiş olduğuna göre Türkler bu bölgede de yaşadılar. Yaşadıkları mekânlara baktığımızda Ötüken ormanları, Altain Ula (Altay Dağları) etekleri, sonra Mâverâünnehir ve ırmaklarıyla gölleri bol olan Anadolu hep su ve yeşilde tercih sebebi olmuştur. Bir Sümer-Sâmî medeniyeti olan Mezopotamya, Fırat-Dicle koridorundadır. Mısır medeniyeti Nil’e dayanır. Mâverâünnehir’de akarsu vardır, hayat vardır. Tefekkürün bu mübarek bölgesinde Silsile-i aliyye büyüklerinin gözlerinden kalplere akan gözyaşlarıyla öyle bir tasavvuf ve tarikat hamlesi gerçekleşti ki, dalga dalga bütün Mâverâünnehir ve sonra da Anadolu bu rahmet gözyaşlarıyla yıkandı. TEBLİĞ VE CİHAT İslamiyet önce dini tebliğ etmiş, direnme ve savaşa teşebbüs sonrası cihat metodunu seçmiştir. Bu bir emr-i ilâhidir. Hiçbir kavim kendilerine sunulan yeni bir dini hemen kabul etmedi. Mübelliğler kıtalar aşarak bu dini insanlara anlattılar. Fakat putperestler, müşrikler ve paganlar büyük direnç gösterince kaçınılmaz savaşlar olmuştur. Yaygın bir inanç sistemi olan ve genel şuur şemsiyesi altında ruhlarla bağlantı kurup atalarla temasa geçtiğine inanan ve bir dinden çok uygulama ve merasim ritüelleri olan Şamanizm, Asya’nın büyük bir kısmına hâkim olduğu dönemde, Türklerin “Kök Tengri” dini de Şamanizm’in etkisinden kurtulamamıştı. Şamanizm “Tevhid” inancına en büyük set olmuştur. KUTEYBE BİN MÜSLİM Horasan, Rey, Buhara, Merv ve Semerkand, adından çok polemikle bahsedilen Kuteybe tarafından alınıp İslâm emirliklerine tevdi edilmiştir. Kuteybe önce Halîfe Abdülmelik tarafından Horasan’a vâli tayin edildi. İslamiyeti kabul etmeyen komşu Türk kabilelerine seferler düzenledi. Belh’i fethetti; Belh yine ayaklanınca bu sefer Belh’i tahrip etti. Kuteybe Haccâc’ın izniyle Semerkand’a geldi. Oradan Iran’ın Şaş bölgesini İslâm devletine kattı. Meydan Larousse’da şehri Kuteybe’ye veren Sogd hükümdârı için “Arap hâkimiyetini kabul etti” diye yazar. (Meydan Larousse c. 7 s.679 ) Hâlbuki Kaamûsu’l-A’lâmda Kuteybe için şöyle der: “El-emîr, meşâhîr-i guzzât-ı İslâmdan (İslâm’ın meşhûr gâzilerinden ), kendisi cessur ve gayûr bir zât olmağla Harezm, Mâverâünnehir, Buhâra, Semerkand ve Fergana’yı Memâlik-i İslâmiyyeye zammetmiştir (katmıştır).” (Kaamûsu’l-A’lâm, c.5, s. 3603 Şemseddin Sâmî, Mihran Matbaası, 1314-1895) Görüldüğü üzere sonradan İslâm’ın tefekkür ve tasavvuf bölgeleri hep Kuteybe tarafından İslâm topraklarına katılmıştır. Meydan Larousse’un dediği gibi Arap komutanı değil Kaamus’un dediği gibi İslâm komutanıdır. Kuteybe Buhâra’yı fethettikten sonra, İslâmiyet’in yayılması için geceli gündüzlü çalıştı. Buhara’ya birçok mescid yaptırdıktan sonra 712 yılında kale içinde bulunan puthanenin yerine büyük bir mescid yaptırdı. (Ahmet Hafızoğlu, Tarih ve Medeniyet Der. Sayı 42 S. 16. ) Meydan’da kentleri yaktı yıktı halkı kılıçtan geçirdi diyor. Elbette Kuteybe sert ve yıkıcı bir kumandandı. Şehirleri gül fidanları ile fethedemezsiniz. Fetih cihâddır; harptir, can alıp can vermedir. Atsız Ata’nın söylediği gibi “Büyük devlet kurmak için büyük kan ister.” Efendimiz de zırhını giyip mızrağıyla savaş yapmadı mı?
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/rehber-kuran-hedef-turan-256
.YILDIZ SARAYI İSTİHBÂRÂTI 19 Ocak 2026, Pazartesi 00:20 A+ A- Osmanlının son devrinde Abdülazîz Han’ın şehîd edilmesi ve gittikçe artan azınlık, talebe ve yerli işbirlikçilerin devlete ve Sultân’a yönelik hareketleri, köklü tedbirlerin alınmasını gerektiriyordu. Ülkede sû-i kastler dönemi de başlamıştı. Arap ülkelerinde, Rumeli ve Balkanlarda câsuslar, ajanlar cirit atıyordu. Bu arada Mason Locaları tarafından V. Murâd’ın tekrar tahta çıkarılma plânları ve hareketleri, Çırağan Ali Süâvî Vak’ası, Sultân Abdülhamid’i esaslı bir haber alma teşkîlâtı kurmaya sevk etti. İngiltere ve Fransa çok kuvvetli haber alma teşkîlâtları kurdular. Bütün devletlerin aldığı nefesleri sayıp nabızlarını tutuyorlardı. Tabîî ki yine en büyük hedef Osmanlıydı. Almanya ve Rusya’yı da fitne ortaklığında unutmamak lâzımdı. Zekâ, yeni şartlara çok çabuk uyum kabiliyetidir. Çok zekî olan Koca Sultan bu oyunun da paradını (sporda bir hamleye karşı hamle) gecikmeden aldı. Merkezi Yıldız’da olan istihbârât servisini kurdu. Dış düşmanların mükemmel teşkîlât diye niteledikleri bu servise iç düşmanlar “jurnal” (Bir kimseyle ilgili olarak, yetkililere gizli verilen kovalama kötüleme yazısı) dediler. Sultan’a jurnalci, ispiyoncu gibi yaftalar taktılar. Bu teşkîlâtlar kurulmasaydı, masonlar-Jön Türkler- İttihâdcılar- Ermeni ve Makedon çeteleri, modern ve birleşik Haçlı ittifâkı olan İngiltere-Fransa- Rusya hattâ sonra Amerika güdümlü şer odaklarıyla birleşince, onlarla aslâ baş edilemez ve Osmanlı Devleti 1880’lerde yıkılırdı. Sultan, bu teşkîlâtın düzenlenme işini Sadrâzam Saîd Paşa’ya verdi. Daha önce Mahmûd Celâleddîn Paşa’nın kurduğu özel istihbârât birimini de kendisi üstlendi. Bunun ne kadar isâbetli olduğu da Sultân’ın eniştesi Mahmûd Celâleddîn Paşa’nın bir dönem yaptığı ihânetlerle ortaya çıkmıştır. Her işte uzmanlık mühimdir. İşi ehline vermek dînimizin de emridir. Sultan, bu işlerde uzun yıllar Batı istihbârât birimlerinde çalışan Fransız Mösyö Bonin’i tercîh etmiştir. Akla şöyle bir soru gelebilir: Düşmanın kurduğu bu sisteme güvenilir mi? İstihbârât teşkîlât sistemini kurmak ayrı, haber alıp değerlendirmek ayrıdır. Sultan sâdece Mösyö Bonin’i değil, daha birçok gayr-i Müslimi ve hattâ yabancı sefirlik elemanlarını da bu işte kullanmıştır. Sultân’ın âilesi ve en yakınları bâzı bilgilere ulaşamazdı. O, plânlarını yapar ve uygulatacağı gün vazîfeleri tevdî’ ederdi. Teşkîlât belli bürolara veyâ merkezlere değil, doğrudan Saray’a bağlıydı. Telgrafla gelen haberler Mâbeyn-i Hümâyun Başkâtipliği’ne ulaşır, sonra Sultân’a iletilirdi. Teşkîlât’ın saray görevlilerine “Tabaka-i bâlâ” denirdi. Bunların arasında, vükelâdan, feriklerden, sadrâzama kadar çeşitli görevlerden insanlar vardı. Bütün haber alma birimleri hücre gibi çalışır ve birbirlerini tanımazlardı. Teşkîlât’ta Dağıstanlı mollalar, Libyalı şeyhler, Hintli dilenciler, Sûdanlı seyyahlar, Afganlı ve Buhârâlı hacılar, Tatar hocalar ve daha niceleri… Bunların büyük bir kısmı ücret almadan devlet için çalışırlardı. Zaman zaman Saray içinde kilit noktada çalışanlara devlete bağlamak için rütbe ve nişanlar da verilirdi. Saray’da bir de şifre dâiresi vardı. Mâbeyn başkâtibinde bütün vilâyet ve sefâretlerin resmî şifreleri bulunurdu. İngilizler bütün telgrafları dinleyebilen bir bağ oluşturmuşlardı. Şifre doğrudan zekâ ürünü olduğu için bu konuda İngilizler de çâresiz kaldılar. İngilizlerin 30 bin kişilik teşkîlâtına Koca Sultan 20 bin kişilik bir grupla karşılık verdi. Victor Berard şöyle diyordu: “Abdülhamîd Han’ın Çin, Fas, Hindistan, Buhârâ, Mısır, Tunus, Bosna ve Kafkasya’da çok adamları vardı.” Güç o dereceye ulaşmıştı ki İngiliz gizli komisyonunda alınan bir karar Kraliçe’ye gitmeden Türkçe tercümesi Sultân’ın elinde olurdu. İstihbârât-ı meczûbiyye birimi halk arasında gezen meczuplardan meydana getirilmişti. Halk bunlara ermiş, evliyâ, derviş nazarıyla baktığı için her yere rahatça girip çıkabilirlerdi. Bunlar esas yeminli kuruluşlardı. Habere ulaşan bir derviş akşam ezanında belirlenen tekkelerde verilen yemeklere katılırdı. Gelen haberler şehir başkanına verilir, o da mabeyn başkâtibine ulaştırırdı. Bu tekkelerin en meşhûru Molla Fenârî Îsâ Câmii ve Tekkesi idi. Bu konuda çok para harcadığını söyleyen Sadrâzam Paşa’ya Sultân’ın cevâbı târihe düşülecek bir nottu: “Paşa bilesin ki en ucuz harbi yapıyoruz.” Sultân’ı suçlayanlar bu teşkîlâtı kendisini korumak için kurdu demişlerdi. Şunu unutuyorlardı: Monark idârelerde sultan, imparator, şah devlettir. Kaldı ki Abdülhamîd bu sistemi kendi canını korumak için kursaydı sık sık halk arasında tebdîl-i kıyâfetle dolaşmaz, Cumâ Selâmlığı’na çıkmaz, tekkelerde zikir çekmezdi. O gittikten sonra muhâliflerden Ahmed Râsim’in şu beyti bütün düşmanlarına verilmiş hârika bir mesajdı. “Sen değil naaşın hükümdâr olsa elyakdır bize Dönsün etsin taht-ı Osmânî’ye tâbûtun cülûs.” (Bizim için sen değil ölü bedenin bile hükümdarlığa en lâyık olanıdır. Tâbutun dönsün ve Osmanlı tahtına otursun.) Ba’de harâbi’l Basra! (İş işten geçtikten sonra)
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/yildiz-sarayi-istihbarati-282
.YILMAZ BİR DÎVÂNCI: YAHYA KEMAL 26 Ocak 2026, Pazartesi 00:25 A+ A- İttihatçıların fikir babalarından Ziya Gökalp, divan şiirini âdeta yok saydı. Neo klâsik bir şair olan Yahya Kemal’e Gökalp’ın salvoları meşhurdur. Yahya Kemal Fransa’da kaldığı hâlde nasıl hâlâ Osmanlı-Türk kültürüne bu kadar âşık olabilirdi? Nasıl kutsal emanetlere bu denli sâhip çıkıp, Yavuz Selim’e deruni bir hayranlık duyabilirdi? Neden hâlâ divan şiirini yaşatıyordu? Bu yüzden Gökalp’ın “Harâbîsin harâbâtîsin /// Gözün mâzîdedir âtî değilsin” sözüne, müzelere bayrak gibi asılması gereken şu cevabı vermiştir: “Ne harâbî ne harâbâtîyim/// Kökü mâzîde olan âtîyim. ”Eskiler meyhane ehline “harabat ehli” derlerdi. Ziya Gökalp de, Kemâl’i böyle suçluyor. Onlara göre mazi, defterden sökülüp atılması gereken bir sayfadır. Bilmezler ki kopan bir sayfa defterin şirazesini kaydırır. Onlar Yahya Kemâl’in de Nihal Atsız’ın da Osmanlı Devleti’ne ve Osmanlı Türk atalarına toz kondurmamalarını bir türlü hazmedemediler. Yahya Kemal’in büyük bir inançla söylediği şu rubainin son beyti harikadır: “Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm/Bir meş’aledir devredilir elden ele” Yani “Divan şiiri elden ele devredilen bir meşale gibi dünyanın sonuna kadar yaşayacaktır” diyor. Osmanlı Türk Devleti’nin yaşayışına, diline, örfüne, inancına hâsılı her şeyine karşı çıkan bu zihniyet ve sonrası, onun estetiğin ve dilin zirvesi olan edebiyatına mı karşı çıkmayacaktı? Y. Kemal’in, belki de hiç gitmediği Hâfız’ın kabri başındaymış gibi duyduğu derin hazzı, bir şair ancak bu kadar güzel anlatır ve bizi Maverai bir zemine çeker: “Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış /// Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış /// Eski Şîrâz’ı hayâl ettiren âhengiyle Ölüm âsûde bir bahâr ülkesidir bir rinde /// Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter Ve serin serviler altında kalan kabrinde /// Her seher bir gül açar her gece bir bülbül öter.” İşte Yahya Kemal’i divan şairi telakki etmemizin sebebi budur. Bir tarz bu kadar güzel, bu kadar zarif, bu kadar deruni olabilir mi? Aruz tekniği zaten mükemmel olan Kemâl, bu geleneksel klâsik şiirin kaybolmaması için hep mücadele etti, ama nafile... Bu kısır kültür ve kısır dille ve dijital endeksli bir dünya meclubu bu nesil, onu nasıl anlasın. Bu nesilde estetik kavramı bile geometrik üsluplara ve behimi duygulara bu kadar esir olmuşken bir iki absürd (saçma) şiir, rock ve rap müziği onlara yeter de artar bile. Vâ esefâ!!!
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/yilmaz-bir-divanci-yahya-kemal-295
.OSMANLI’DA KADIN ESİRLER 02 Şubat 2026, Pazartesi 00:25 A+ A- Osmanlıda da asrın sosyal gerçeği esirlik ve satış işlemi geçerli idi. Diğer ülkelerin esirlere ve kölelere gösterdiği gaddar ve merhametsiz tutum Osmanlıda olmamıştır. Bunu bir Türk yazar belirtmiş olsa söylediklerine şüphe ile yaklaşılabilirdi. Bu konuda geniş yazılar yazan 18. yy. İrlandalı yazar Robert Walsh kitabında şu önemli bilgileri aktarmış: “Avrat pazarı, yâni kadın esirler pazarı Çemberlitaş’a yakın, ortasında odalarla çevrelenmiş bir avlu bulunan dikdörtgen bir binâdır. Bu pazara eski dünyânın hemen her yerinden, bilhassa Akdeniz kıyıları ile Karadeniz’in doğu uçlarından mal gelir. Avrat pazarında Nübye ve Habeşistan’ın abanoz renginden, Gürcistan ve Megrelya dağlarının kar beyazına kadar insan teninin her rengini görmek mümkündür… Türkler esirlerini İslâm dînini kabûl etmedikçe âzât etmezler. Esir âzât edilirse hürriyetine kavuşur ve tekrar satılmaz. Bu hapishânenin bir yabancı üzerinde ilk bıraktığı intibâ mahkûmların neş’esi ve şamatasıdır. Yabancılar içeriye zihinleri esâretin korkunç manzaralarıyla dolu olarak girer. Âilelerinden koparılmış gencecik kızlar, parçalanmış âileler, acı çeken, hüzünle ağlayan ve ümitsizliğe gark olmuş çâresiz kurbanlar görmeyi beklerken, bambaşka bir manzarayla karşılaşırlar. Gâyet neş’eli ve keyifli görünen kızlar onların dikkatini çekmek için ellerinden geleni yapar ve her biri anadilinde yabancıyı kendisini satın almaya dâvet eder. Bunun sebebi arkada bıraktıkları hayat şartları ve istikbalden bekledikleriyle îzâh edilebilir. Osmanlı ülkesinde esir olmak çoğu için daha iyi bir hayat demektir ve esir trafiği büyük bir düzen içinde yürür. Kafkasya’da ve Gürcistan’da âileler en güzel kızlarını satıştan kâr etmek için değil, çocuklarının (Osmanlı illerinde) satılarak daha iyi bir hayâta kavuşmaları gâyesiyle esirliğe hazırlar. Zihinlerine onları İstanbul’da bekleyen muhteşem hayat işlenir. Esir tâcirleri her yıl Anapa ve Karadeniz’in diğer limanlarına beyaz satın almak üzere geldiklerinde âileye düşkün olmaması öğretilen kız mutlu bir istikbâlin hayâliyle neş’e ve gönül ferahlığı içinde yola çıkar. Bu parlak umutlarında hayal kırıklığına da uğramaz. Esir olması ve bir mal gibi satılması efendisi Türk’ün gözünde onu küçültmez. Bir vezir veyâ bir paşanın haremine yerleştirilir. Zamanla evin hanımı durumuna gelerek gözde bir kadının bütün önem ve îtibârına sâhip olabilir. Düzenli aralıklarla saray için satın alınanların ihtişamlı hayâtı ise göz kamaştırıcıdır. Aralarından herhangi biri, imparatorlukta söz sâhibi ve sultanların annesi olabilir. Sultânın bir emriyle câriyelerin topluca denize atıldığı efsânesi o döneme dâir seyahatnâmelerde sıkça rastlanan asılsız bir bilgidir. Esirin sıhhatli ve güçlü olduğunu tesbît edecek küçük bir muâyene kâfî gelir ve kız, kaba saba ve yarı çıplak kılığına çekidüzen vererek mutlu bir tebessümle hanımının arkasından seğirtir. Türklerin muâşeret âdâbı onu hemen münâsip bir kılığa sokar. Kara tenli çehresi kar beyaz başörtüsü ile asâlet kazanır. Kız da bu yeni durumundan gurur ve memnûniyet duyar.” (İstanbul Manzaraları, Rumeli ve Batı Anadolu’da Gezintilerle. ‘Çizimler’ Thomas Allom, Metinler Robert Walsh. Çeviren Şeniz Türkömer. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Ocak 2013) Hasılı câriyelik konuları Osmanlıda diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi ancak dînimizin koyduğu kurallar içinde şefkat ve merhametle yürütülmüş, esirlerin de Rabbimizin kulu olduğu gerçeğinden hareket edilerek onlara evlerin birer üyesi gibi davranılmıştır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/osmanlida-kadin-esirler-308
.VATANI BÖLEN VATAN ŞAİRLERİ 09 Şubat 2026, Pazartesi 00:25 A+ A- Hürriyet şâirlerinin birleştikleri nokta saltanat ve özellikle de Abdülhamîd Han düşmanlığıdır. Enteresandır, Abdülhamîd’e karşı çıkanların çoğu sonraki devirden rahatsız olarak bunları şiirlerinde dile getirmişlerdir. Âkif ve Fikret’te bir pişmanlık değil, güvendikleri yeni idârecilerin Sultan Abdülhamîd’i mumla aratmasından doğan bir hayal kırıklığı varken, Rızâ Tevfîk tam bir pişmanlıkla bu vebâlin ezikliğini yaşar. Osmanlı târihini incelerken bâzı devrelere daha dikkatli eğilmek gerekir. Osmanlı, baba-oğul halef-selef nizâmına dayanan köklü Türk geleneğini sürdürmüştür. Avrupa’nın kadın yöneticileri geleneği Osmanlıda olmasa da bâzı zaaf dönemlerinde vâlide sultanlar, zımnen (dolaylı olarak) kendilerini yönetici pozisyonunda bulmuşlardır. “İbnü’l-Hatîb’in kadınlar için söylediğini düşünmez misin? Şerîat hükümlerinin birçoğunda kadınlar erkeklere bağlı olarak yükümlülük almışlardır. Kadınların bir yönetim yetkileri yoktur.” (İbni Haldun Mukaddime II Onur Yayınları 1989 s.49) Her şeye rağmen 1300-1870 arası yıllar bir imparatorluğun içindeki tabîî vak’alar olarak görülebilir. Ama 1870 ve sonrası; 1920-1997 arası kazıldıkça toprak altından neler çıkar neler… Bâzı dönemlerin toprak altı kazılarına izin verilmediği için târihin sisli perdeleri arasından el yordamıyla kısmen bâzı gerçeklere ulaşmak mümkün olabilmiştir. Çok gariptir ki târihimize âit bâzı belgelerin açığa kavuşturulmasında özellikle Batı’nın son dönemlerdeki her kitabı vesika gibi kabûl edilen Lord Kinross, Arnold Toynbee, Babinger, David Hotham vb. yazarların kitaplarına i’tibâr edilmiştir. Batılı oryantalistler Osmanlı târihi hakkında doğruluğa tam riâyet etmemişlerdir. Hammer de tam târihe bağlı kalmamıştır. Harf İnkılâbı’ndan sonra elde kalabilen belgeler, tapu tahrîr defterleri, şer’iyye sicilleri, mühimme defterleri, vak’anüvis kayıtları nettir, doğrudur. Bunların elde kalanlarının tahrîf edilme riskleri zâten bulunmamaktadır. Târihimizde Türk’e düşman olan Çin, Bizans, Fars ve Yunan kaynakları bile son devir kaynakları kadar sapma göstermemiştir. Meselâ Fars kaynakları Alp Er Tunga’nın hayâtını Afrayâb diye anlatırken çok fazla tahrîfat yapmamışlardır. Târihî varlığı son zamanlarda tartışılan hattâ inkâr edilen Kürşad’ı (Kür Şad) birçok târihçiler de kabûl eder. Bu kahramânın adı Çin kaynaklarında muhtemelen Chieh She Shuai olarak geçer. Çocukluk adının Şu Tigin olduğu kanaati vardır. Kür Şad’ın babasının adı muhtemelen Çulug Kagan’dır. Çin kaynaklarında da bu konuda bilgiler vardır. Yine Çin kaynaklarında bir Türk Destânı’nın adı “Siyen Pi” olarak geçer. Kahramânının adı da Tan Şe Hoay’dır. Bu destan kahramanı bir yabgudur. Son devir târihimiz ise yanlış bilgilerle doludur. Arşivlerin hâlâ tamamen açılmamış olması ayrı bir garipliktir. Bu nasıl bir şeydir. Milletin kaynakları millete tam açık değildir. Belgeler kilitli sandıklar altında saklı târih olarak kalmaktadır. Açılan belgelerin okuyucuları da son derece kısıtlıdır. BİR ŞEHÂDET VE GİZLENEN İHÂNET Târih sapmacılığı Sultan Abdülazîz’in şehâdetiyle başlamıştır. Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın yaptığı gizli darbe ile İttihâdcı çetelere kapı açılmış ve o darbe geleneği yakın târihimize kadar sürmüştür. (12 Eylül 1980) Özellikle 1876’lı hal’ler, 1900’lü yıllardan sonra suikastlar, ortalıkta kol gezen tetikçiler, devleti hiçe sayan eşkıyâ zâbitan grupları ve bütün bunların sonunda yıkılan Osmanlı Devleti… Zamânımızda kendilerini İttihâdcıların devâmı olarak görenlere ne denebilir ki? Bâzıları İTC’yi yasal bir parti olarak görür, ama o zamanda onlara karşı çıkanların âkıbetinin ne olduğu mâlumdur. Sultan Abdülhamîd’i devirmek için Hristiyan Makedon çetelerinden medet umanlar, yaptığı işin ne kadar yanlış olduğunu anlasalar da iş işten geçmiştir. MUHÂLİF ŞÂİRLER İslâmî hareketin o dönemdeki savunucusu Mehmed Âkif’in, Hilâfet ve Şer’-i şerîf’in uygulayıcısı bir sultâna karşı kînini anlamak mümkün değildir! Aslında bu dîni bütün şâiri bu hâle getiren Cemâleddin Efgâni ve Mason M. Abduh’dur. Bunların Abdülhamîd’e düşmanlıkları, Koca Sultân’ın sapık fırkalara karşı yürüttüğü amansız mücadeleden kaynaklanmaktadır. Yoksa Âkif’in, bütün inançlarını inkâr eden Fikret’e karşı İslâm’ı müdâfaası elbette takdîre şâyandır. Enteresandır, Abdülhamîd’e karşı çıkanların çoğu sonraki devirden rahatsız olarak bunları şiirlerinde dile getirmişlerdir. Âkif’in “Hürriyet” şiiri, Fikret’in “Han-ı Yağma”sı, Rızâ Tevfîk’ın “Sultanhamîd’in Rûhâniyetinden İstimdâd” vb. Âkif ve Fikret’te bir pişmanlık değil güvendikleri yeni idârecilerin Abdülhamîd’i mumla aratmasından doğan bir hayal kırıklığı varken, Rızâ Tevfîk tam bir pişmanlıkla bu vebâlin ezikliğini yaşar. Şimdi bu paradoksal şiirlerden size bâzı örnekler sunalım: “HÜRRİYET” ŞİİRİ “Hürriyeti aldık! Dediler gaybe inandık/// Eyvah bâziçede (oyunda) bizler yine yandık. ///Cem’iyyette bir fırka dedi tefrika çıktı///Sapsağlam iken milletin erkânını (direğini) yıktı Efsâne fakat gâye deyip az mı didindik ///…… Kaç yurda vedâ etmedik artık bu uğurda///Elverdi gidenler acıyın eldeki yurda (Gezi Parkı Şiiri’nden) Âkif bu şiirinde İttihâdcıların içyüzünü açıklamış. Yine onun “Süleymâniye Kürsüsünden” şiirinden çarpıcı bir bölüm sunalım: Bir de İstanbul’a geldim ki bütün çarşı pazar ///Nâradan çalkanıyor” Öyle ya hürriyet var/// Galeyan geldi mi mantık savuşurmuş doğru/// Vardı aklından o gün herkimi gördümse zoru/// ….. Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirinden ///Yıkıvermiş de tımarhâneyi çıkmış birden/// ….. Ötüyor her taşın üstünde bir dilli düdük/// Dinliyor kaplamış etrâfını bir sürü hödük /// Ne devâirde (idâre edilme) bir hükûmet ne ahâlide bir iş ///Ne sanâyi ne maârif ne alış var ne veriş///Çamlıbel sanki şehir zâbıta yok râbıta yok /// Aksa kan sel gibi bir durduracak vâsıta yok///Zevk-ı hürriyeti onlar daha çok anlamalı /// Diye mekteplilerin mektebi tekmil kapalı … ….. Türlü adlarla çıkan nâ mütenâhî gazete ///Ayrılık tohumu bol bol ekiyor memlekete/// İt yetiştirmek için toprağı gâyet münbit /// Bularak fuhuş ekiyor salma gezen bir sürü it/// Yürüyor dîne beş on maskara alkışlanıyor ///Nesl-i hâzır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor /// Dediğimiz gibi Âkif’in şiirlerinde pişmanlık değil getirdikleri rejimin hayâl kırıklığı gözlenir. Aynı Âkif çok kısa bir dönem evvel Abdülhamîd için şöyle diyordu: “Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se/// Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun İblîs’e/// Ortalık öyle fenâ öyle müzebzeb (karışık) işler /// Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer/// Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek ///Otuz üç yıl bizi korkuttu şerî’at diyerek.” Vatan ve İstiklâl Şâiri Âkif, yine de kimseye yaranamadı. Sağlığında “İrticâ 906” kod şifre ile câsus muâmelesi gördü. Meclis’te konuşturulmadı. Mısır’a kaçtı. 1936’da ölümünden evvel yurda döndü. Cenazesine katılım devlet eliyle yasaklandı. *** Gelelim T. Fikret’e. Müzmin muhâlif ve dînini inkâr eden Fikret de İttihâdcılardan hayâl kırıklığına uğrayanlardandır; “Ne umduk ne bulduk!” diyenlerden... Onun “Sis” şiiri hem devlet hem İstanbul hem de İstanbul’da medfûn Sahâbe, evliyâ ve şühedâ için büyük hakâretler içerirken, “Hân-ı Yağma” şiirinde aynı Fikret, umduğunu bulamadığı İttihâdcıların yolsuzluklarından da acı bir şekilde yakınır. “HÂN-I YAĞMA” (YAĞMA SOFRASI) “Bu sofrada efendiler ki iltikâma muntazır (bu sofra yenilmeyi bekliyor) /// Huzûrunuzda titriyor bu milletin hayâtıdır/ ///Yiyin efendiler yiyin bu hân-ı iştihâ (İştah açan sofra) sizin/// Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.” Yine Fikret’in bir diğer şiirinde Abdülhamîd’e suikast yapan bir Ermeni’yi alkışlaması tam bir yüz karasıdır. Bir Osmanlı vatandaşının kendi pâdişâhını ve halîfesini öldürmek isteyen bir komitacıyı övmesi gerçekten şaşılacak bir hâdisedir. Şâirin bu eylemin bir anlık gecikmesiyle hayatta kalan Sultan için yazdığı şiir de şudur: “SİS” “Ey sahn-ı mezâlim evet ey sahne-i garrâ /// Evet ey sahne-i zî-şa’şaa-i hâile pîrâ (Ey gösterişli zulümler sahnesi, fâciâ ile süslenen sahne) Ey köhne Bizans ey koca fertût-ı musahhir /// Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir (Ey büyüleyici bunak, ey köhne Bizans. Ey bin kocadan arta kalan bâkire dul.) Milyonla barındırdığın ecsâd arasından /// Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ü dırahşân (Milyonlarla barındırdığın toprak altı cesetlerden alnı ak ve parlak olarak çıkan kaç kişi vardır?) Veyâ onun Abdülhamîd’e kin kusan şiiri Edward Joris adlı bir teröristin tertipleyip bir Ermeni tarafından uygulanan sû-i kasdi övmesi nasıl acı bir şeydir! 1905’teki bu hareket akîm kalınca çok üzülen Fikret şu şiiri yazmıştır. BİR LAHZA-İ TE’AHHUR (BİR ANLIK GECİKME) “Bir darbe bir duman ve bütün bir gürûh-ı sûr /// Bir ma’şer-i vaz’-ı temâşâ haşîn akûr (Bir patlama ve bir duman bütün bir şenlik alayı, bir seyir alanı ki kızgın ve sert) Tırnaklarıyla yed-i kahrın didik didik, yükseldi gavr-ı cevve bacak kelle kol kemik (Tırnaklarıyla kahredici bir elin fiiliyle kelle bacak kol ve kemik havaya yükseldi) “Ey darbe-i mübeccele ey dûd-i müntekıym /// Kimsin nesin bu savlete sebep ne kim (Ey şanlı patlama ey intikam dumanı, kimsin nesin seni bu işe yönlendiren kim?) /// Arkanda bin nigâh-ı tecessüs ve sen nihân /// Bir dest-i gâibi andırıyorsun rehâ feşân (Arkanda binlerce meraklı bekleyen var ve sen kayıpsın ama kurtuluş saçan bir gizli el gibisin) /// Ey şanlı avcı dâmını bîhûde kurmadın /// Attın fakat yazık ki yazıklar ki vurmadın (Ey şanlı avcı tuzağını boş yere kurmadın, attın ama ne yazık ki vurmadın) Bir kavmi çiğnemekle bugün eğlenen denî /// Bir kâhza-i te’ahhura medyûn bu keyfini” (Bir milleti çiğnemekle bugün eylenen alçak, bu keyfini bir anlık gecikmeye borçludur. ) YA NÂMIK KEMÂL? Nâmık Kemâl de “Vatan ve hürriyet şâiri” diye anılır, ama şiirlerinin bir kısmı Abdülazîz ve Abdülhamîd aleyhine yazdığı mısrâlarla doludur. “Hürriyet Kasîdesi” de Rus veyâ bir diğer milletin işgâl ve zulmüne karşı değil, en ılımlı pâdişahlardan olan Abdülazîz’e karşı yazılmıştır. Gerçi onu muhâlefet dozunu kaçırdığı işin Magosa’ya yollayan Abdülazîz’di, ama Abdülhamîd de kendisine en önemli devlet görevleri tevcîh etmiştir. Bu dönem Tanzîmât şâirlerinde Batı demokrasisi sevdâsı onları devlete karşı cephe almaya zorlamıştır. Aydınların çoğunluğu meşrûtî krallık sevdâsı için devleti zaafa uğratmışlardır. İşte onun devlete ağır yüklenmeler yapıp gençliği tahrik eden “Hürriyet Kasîdesi”nden bâzı beyitler: “HÜRRİYET KASÎDESİ” ….. “Muıyni zâlimin dünyâda erbâb-ı denâettir /// Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî insâfa hizmetten (Zâlimin yardımcısı kötülük sâhipleri olduğu gibi, insafsız avcıya hizmet etmekten de zevk alan köpektir) Ne gam pür âteş-i hevl olsa da gavgâ-yı hürriyet /// Kaçar mı bir cân için meydân-ı gayretten (Hürriyet kavgası ateş ve korku dolu olsa da mert olan bir can için gayret meydanından kaçar mı?) Kemend-i can-güdâzı ejder-i kahr olsa da cellâdın ///Müreccahdır yine bin kerre zencîr-i esaretten (Cellâdın can eriten kemendi kahır ejderi olsa bile esâretten bin kerre daha tercîha lâyıktır.) Civanmerdân-ı milletten hazer gavgâdan ey bîdâd ///Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-ı hamiyetten (Ey zâlim, milletin gençleriyle kavgayı bırak; zulüm kılıcının ateşi vatanseverlik kanında erir.) Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhâ-yı hürriyyet /// Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten.” (Zulüm ve adaletsizlik ile hürriyeti yok etmek mümkün değildir, eğer yapabilirsen insandan düşünceyi kaldır.) Şiir, 1867’de Abdülazîz dönemi için yazılmıştır. Aslında bu şâirlerin hiçbirisi pişmân olduklarını beyân etmemiştir, ama en sâdık İttihâdcılardan biri olan Rızâ Tevfîk’ın uzun tövbe ve pişmanlık şiirinden iki kıt’a yazarak nedâmetin nasıl olduğunu görelim: “Nerdesin şevketli Sultân Abdülhamîd Han/// Feryâdım varır mı bârıgâhına/// Ölüm uykusundan bir lâhza uyan /// Şu nankör millerin bak günâhına. Dîvâne sen değil meğer bizmişiz /// Bir çürük ipliğe hulyâ dizmişiz /// Sâde deli değil edepsizmişiz / Tükürdük atalar kıblegâhına.” İşte böyle, hürriyet şâirlerinin birleştikleri nokta saltanat ve özellikle de Abdülhamîd Han düşmanlığıdır. Bunlardan en çok üzüldüğümüz ise İstiklâl Marşı gibi âbide şiirlerin sâhibi Âkif’tir. Tabîî ki o, İslâmî yönden diğerlerinden farklıdır. Rabb’im hepimizi afv eylesin. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/genis-aci-fikir-ve-tartisma/bunlar-nasil-vatan-siirleri-1769143
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/vatani-bolen-vatan-sairleri-323
.
Bugün 648 ziyaretçi (1036 klik) kişi burdaydı!
Daha fazlasını keşfedin
KİTAPLAR
KİTAPLARI
KİTAP
|
| Bugün 344 ziyaretçi (623 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|