 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Terörle 40 yıl... Sonuç?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/12/2023, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Terörle 40 yıl... Sonuç?
Elif Subaşı undefinedhüseyin inal undefinedYusuf Birinci undefined
Elif Subaşı ve 10 kişi beğendi
PKK Terör Örgütü ilk kanlı eylemini 1984 yılında yapmıştı. 40 yıldır terörle yaşıyoruz. 40 yıldır her boyutuyla terörü konuşuyoruz. Makalelerde, konferanslarda, panellerde, toplantılarda, gazetelerde, dergilerde, televizyonlarda, köy kahvelerinde, sohbet ortamlarında, her yerde her platformda her mecrada terörü analiz ediyoruz. Terörle mücadelede hemen her yöntemi de denedik. 90’larda anti demokratik ve hukuk dışı yöntemlere de başvuruldu, 2000’lerde özgürlük-güvenlik dengesi gözetildi. Askeri, siyasi, iktisadi, diplomatik, kültürel her yola başvuruldu. Farklı ülke tecrübelerinden yola çıkarak diyalog bile sınandı. Sınır ötesi operasyonlar yapıldı, sınıra duvar örüldü, kalekollar yapıldı, güvenlik sistemlerimiz modernleştirildi, savunma sanayiimizdeki gelişmelerle, özellikle İHA-SİHA teknolojisiyle etkili mücadele de yapıldı. Sonuç? PKK Suriye’nin kuzeyinde devletleşmeye başladı ve geçen hafta da 12 askerimizi şehit etti.
Reklam
40 yılın bize öğrettiği şu: Terörü bitirmenin yegâne yolu, terörü kaynağında kurutmaktan geçiyor.
Biz terörün kaynağını kurutamıyor, kaynağı besleyen kanalları tıkayamıyoruz. Bugün şunu çok net biliyoruz: ABD ve bazı Avrupa ülkeleri, PKK terörüne açıktan ya da gizliden, doğrudan ya da dolaylı destek veriyorlar. Hatta ABD, her ne kadar inkâr edermiş gibi yapsa da, Suriye’nin kuzeyinde PKK’ya açıktan destek veriyor, lojistik sağlıyor.
Daha ilk terör eyleminde çözümün bu olduğu biliniyordu; bugün de biliniyor. Ama hiçbir hükümet bunu göze alamıyordu. Bugün bunu göze alabilecek güçlü bir devletimiz, güçlü bir hükümetimiz var.
Reklam
ABD ve o bazı Avrupa ülkelerine karşı net, kararlı, keskin bir tavır almadığımız sürece bu terör bitmeyecek. Her ne yaparsak yapalım bitmeyecek. Tek çözüm, teröre kol kanat geren bu ülkelere karşı bütün bedellerini göze alarak kararlı bir duruş sergilemektir. Savaş mı? Gerekirse bu dahi göze alınabilir. 40 yılda 50 binden fazla insanın öldüğü, trilyonlarca doların kaybedildiği bir sorunu çözmek için atılacak her adımın arkasında millet fedakârca ve sapasağlam duracaktır.
BİR GARİP TABELA
12 Eylül 1980 sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkence ve insanlık dışı muameleyi incelemek amacıyla, 2016 yılında, kendisi de bir mağdur olan Mardin Milletvekili Sayın Orhan Miroğlu ile birlikte “Diyarbakır Cezaevini İnceleme Alt Komisyonu” kurmuş, çok sayıda tanığı şaşkınlıkla, üzüntüyle, kimi zaman da gözyaşlarıyla dinlemiştik.
Komisyon çalışmalarını tamamladığında bende oluşan kanaat şuydu: 12 Eylül cuntası bütün Kürt muhalif hareketleri Diyarbakır Cezaevi’ne toplamış, bunları PKK çatısı altında birleştirmiş, PKK’ya da tepe tepe kullanacağı bir koz, bir hikâye vermişti. PKK’nın kuruluşunda, Abdullah Öcalan’dan daha çok, Diyarbakır Cezaevi İç Güvenlik Komutanı Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın katkısı olmuştu. Keşke yargılanabilseydi ama 1988 yılında PKK tarafından öldürüldü.
Reklam
Geçen hafta İzmir’de bir okula Esat Oktay Yıldıran ismi verildi. Tam bir akıl tutulması. Neyse ki hata fark edildi ve tabela indirildi. Yıldıran’ı kahraman olarak gören var mıdır bilmiyorum ama onun kasıtlı ya da cahilce yöntemleri olmasa, PKK’nın bazı Kürtleri de istismar edecek bir hikâyesi olmayacaktı.
Yakın tarihi cesaretle sorgulamazsak gerçekle yüzleşemez, sorunları çözemeyiz.
“KARNI DOYAN SOFRADAN KALKIYOR”
Fatih Altaylı’dan 28 Şubat dönemindeki hakaretlerinin hesabı sorulmadı. AK Parti döneminde muteber bir isim olarak para kazanmayı sürdürdü. Neması kesilince kendi mahallesine geri döndü ve kaybettiği itibarı yeniden kazanmak, ABD/İsrail’in gözüne girebilmek için bu tarafa kontrolsüzce saldırmaya başladı. Demek ki neymiş? Lejyonerle yol yürünmüyormuş. Karnı doyan sofradan kalkıyor, bir de sofra sakinlerine çemkiriyor. “Ne zaman adam oluruz?” “Yanaşmalara” değil de, onların sofranın başköşesine oturtulmasına sesimizi yükselttiğimizde “adam oluruz!”
FELÂKETLER YILI 2023
6 Şubat depremi ve İsrail’in Gazze soykırımı 2023’ü felaketler yılı yaptı. Yılın son günlerinde verdiğimiz 12 şehit ve dünkü trafik kazasında hayatını kaybeden 11 kişiyle yılı buruk kapatıyoruz. 28 Mayıs seçimlerinde Erdoğan’ın kazanması yılın belki de tek pozitif olayı oldu. Miladi 2024 yılı inşallah her alanda hayra, huzura, refaha zemin olur.
Terörle verilen mesaj
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 25/12/2023, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Terörle verilen mesaj
Elif Subaşı undefinedErsin Çelik undefinedAhmet Faruk Çarıkcıoğlu undefined
Elif Subaşı ve 13 kişi beğendi
Gazze soykırımının sadece insani ve İslami bir mesele olmadığının, aynı zamanda Türkiye’nin güvenliğini ve bağımsızlığını yakından ilgilendiren milli bir mesele olduğunun altını ısrarla çiziyoruz. İki gecede 12 Mehmed’imizin şehit edilmesini, denkleme ABD ve İsrail’i dâhil etmeden okumak mümkün değildir.
Reklam
ABD’nin bölgemizde 3 terör örgütünü kuruluşlarından bugüne açıktan desteklediğini fark etmeyen kaldı mı? İsrail terör devleti, PKK ve FETÖ bölgemizde ABD çıkarlarına hizmet veriyorlar. ABD İsrail’e desteğini hiç çekinmeden zaten ifade ediyor. PKK ile Suriye’nin kuzeyinde açık ve resmi işbirliği yapıyor. FETÖ elebaşını ve teröristleri hem ABD’de, hem de kendisine hizmet ettiği ülkelerde açıktan koruyor ve kolluyor.
Her 3 örgütün, İsrail, PKK ve FETÖ’nün, aynı patronun elemanları olarak bölgede kardeş kardeş geçindiklerini, kimi zaman aleni, kimi zaman gizliden işbirliği yaptıklarını da biliyoruz. Örneğin FETÖ’cülerin İsrail’e olan aşkları; örneğin PKK’nın İsrail’in güvenliğini tesis edecek biçimde Suriye kuzeyinde yerleşme çabası bunun ispatı değil midir? Ya da içerdeki siyasi uzantıların tavırlarına bakın: PKK uzantısı partinin ABD ve İsrail aleyhine tek cümle kurmadığını görürsünüz. CHP’nin uzunca bir süredir FETÖ kontrolünde PKK’ya yakınlaşması da, HAMAS’a terör örgütü demesi de bundandır.
Reklam
Diplomasinin dili açık ve keskin değildir ancak bizim sırtımızda yumurta küfesi yok, açıktan söyleyelim: PKK ya da FETÖ sorunu ABD, İsrail (ve tabii ki Avrupa) hesaba katılmadan çözülemez. İçerde ve dışarda bütün uzantıları ve ilişkileriyle teröre karşı böyle bir konseptle mücadele kaçınılmazdır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun, PKK ve FETÖ desteğini de arkasına alarak, Demirtaş’a özgürlük isteyerek yüzde 48,5 oy alabilmesi sosyolojinin de alarm verdiğini göstermektedir; oradaki sorun da mutlaka dikkate alınmalıdır.
On iki askerimizin şehit edildiği son terör eylemi Türkiye’nin başta Gazze olmak üzere bölgesel meselelerdeki haklı duyarlılığına bir gözdağıdır. Gazzeliye kurşun sıkanla Mehmetçiğimize kurşun sıkan el aynı eldir. Bunu görmeden bağımsız olmak da, terörün kökünü kurutmak da mümkün değildir.
Reklam
Kemalizm nedir?
TVNET’te Ersin Çelik ve İsmail Kılıçarslan’la yaptığımız “Siyaseten” programında çarşamba günü Yeni Şafak’ın son derece önemli “Tuzla Teğmenler Cuntası” haberini ve Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in STK’larla işbirliği açıklamasını değerlendirdik. Bu haberler bağlamında Kemalizm’in FETÖ benzeri bir tarikat olduğunu ifade ettim.
Evet. Kemalizm bir ideoloji değildir. Kemalizm Türkiye’de ya da dünyada karşılığı olan bir düşünce sistemi de değildir. Kemalizm, Türk ulusçuluğunu ve çarpık, başarısızlığı ispatlanmış bir modernleşme projesini bünyesinde bulunduran bir tarikat, cemaat, mezhep veya din, yani bir inançtır. Nitekim her ideoloji ve düşünce yeryüzünde serbestçe eleştirilebilirken, Kemalizm hakkında konuşulamaz. Her inanç gibi Kemalizm de “şerik” kabul etmez ki dindarlığa ve dini yapılara husumeti de bundandır.
Türkiye’nin çıkmazı ise, modası çoktan geçmiş, 1940’larda benzerleri her ülkede terk edilmiş bu inancı resmi olarak desteklemesi, anaokullarından üniversitelere hatta doğumdan ölüme kadar insanımıza zerk ediyor olmasıdır.
Reklam
Kemalizm’in Mustafa Kemal’le ilgisinin olmadığını, 40’larda, 50’lerde, özellikle de darbe dönemlerinde şekillendirildiğini hatırlatalım ki bazı aklı evveller mahkeme kapılarına üşüşmesinler.
Bu arada yaptığı her açıklama ve eylemle Türkiye düşmanı ülke ve çevrelerin değirmenine su taşıyan, son olarak şahsımı arkasına takılmış ayak takımına hedef gösteren Ümit Özdağ’ın bir milli güvenlik sorunu olduğunu da tekrar hatırlatmak isterim. Etnik olarak Türk olmayan bu sözde Türk ırkçısının vatana ihanet suçundan yargılanacağı günü sabırsızlıkla bekliyoruz. Elde yeterince delil var. Daha ne bekleniyor acaba?
Cuma hutbesi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 22/12/2023, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Cuma hutbesi
Sinan Öngel undefinedDavud Caliskan undefinedseyhan buyukcoskun undefined
Sinan Öngel ve 51 kişi beğendi
Muhterem Mü’minler,
Hepimiz ölümlüyüz; vakti geldiğinde hepimiz emaneti sahibine teslim edeceğiz. Sonra yeniden diriltilecek, dünyada yaptıklarımızdan ve yapmadıklarımızdan, iyiliklerimizden, kötülüklerimizden ve ihmallerimizden tek tek hesaba çekileceğiz.
Reklam
Allah Teâlâ buyuruyor ki: Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla iyiliğe ulaşamazsınız.
Muhterem Cemaat,
Bundan yaklaşık yüz yıl önce Osmanlı Ordusu Filistin’den çekilmek zorunda kaldı ve ilk kıblemiz, Hazreti Peygamber’in Mirac’a yükseldiği, çevresi mübarek kılınmış Mescid-i Aksa hazin bir esaret altına girdi.
İslam ümmetinin kalbine saplanan bu hançer yetmezmiş gibi, Filistinli kardeşlerimizin toprakları üzerinde kurulan Siyonist İsrail devleti coğrafyamızda, memleketlerimizde, bizim ve kardeşlerimizin topraklarında 1948’den bu yana aralıksız terör estiriyor.
Reklam
7 Ekim’den bu yana ise, 77 gündür, İsrail terör devleti Gazze’deki kardeşlerimize havadan tonlarca bomba atmak suretiyle apaçık soykırım uyguluyor.
Gazze’deki manzarayı kelimelerle tarif etmek mümkün değil.
Ey Müslümanlar,
Ey Cemaat,
Gazze’de halen devam eden manzara kuşkusuz çok acı ancak o manzarayı daha da acı hale getiren sayıları 2 milyarı bulan İslam dünyasının sessiz, tepkisiz, hareketsiz biçimde soykırımı izliyor olmasıdır.
Yaralıların şifa için sığındıkları hastaneleri bombalıyorlar. Ambulansları, doktorları hedef alıyorlar. 2,5 milyon insanı, sığındıkları daracık toprak parçasında açlığa, susuzluğa mahkum ediyorlar. Evlerini, okullarını, üniversitelerini, camilerini yıkıyorlar. Yaşlıları, kadınları katlediyorlar. Bebekleri ya Hu, bebekleri kuvözlerde öldürüyorlar.
Tarih böyle bir katliam, böyle bir zulüm, böyle bir soykırıma şahit olmamıştır.
Her şey ama her şey gözlerimizin önünde cereyan ediyor. O bombalar gözlerimizin önünde kardeşlerimizin üzerine yağıyor. O kurşunlar canlı yayınlarda masumların gövdesine saplanıyorlar.
2 milyar Müslüman, bu pervasızlığı, bu şımarıklığı, bu gaddarlığı, bu zalimliği, bu hadsizliği, hudutsuzluğu ve hukuksuzluğu sadece izliyor.
“Ölenler Arap” diye kararmış vicdanını rahatlatanlar var. “Ölenler Gazzeli, Filistinli” diye hastalıklı kalbiyle insanlığa sırtını dönenler var. “Ölenler HAMAS’lı” diye kirlenmiş zihinleriyle acıya kılıf uyduranlar var. “Toprak sattılar”, “Araplar bizi sırtımızdan vurdu” yalanlarına sarılıp vahşete bahane bulanlar var.
Reklam
Hayır! Gazze’de öldürülenler ne Arap’tır, ne Filistinlidir. Gazze’de öldürülen insandır. Gazze’de öldürülen Müslümandır. Gazze’de seni, beni katlediyorlar. Gazze’de insanlık onurunu, şerefi, haysiyeti, hakkı, adaleti, insana ait ne kadar değer varsa onu öldürüyorlar.
Bugün Gazze’de kıyım yapıyorlar; vallahi ve billahi ve tillahi, orada işlerini bitirince sıra size gelecek, aynısını size, bize yapacaklar.
Daha ne kadar izleyeceğiz ey Cemaat? Daha ne kadar susacağız? Daha ne kadar gördüğümüz halde görmezden geleceğiz?
Daha kaç bebeğin ölmesi gerekiyor? Daha ne kadar annenin çocuklarının başucunda ağıt yakması gerekiyor? Daha ne kadar kadının acıyla, kederle, çaresizlikle ama iffetle yüzünü saklaması gerekiyor? Daha ne kadar Müslüman gencin hayatının baharında toprağa düşmesi gerekiyor? Daha ne kadar gözyaşı akacak? Daha ne kadar kanımız boşalacak? Daha ne kadar çığlık, feryat, sesli ya da sessiz ah semaya yükselecek? Hangi sayıda “artık yeter!” diyeceğiz? Hangi noktada “dur!” diyeceğiz? Daha ne olması gerekiyor? Bu alçaklığın daha hangi seviyeye ulaşması bekleniyor?
Gazzeli kadınların evleri yıkılırken susan Müslümanlar acaba Mescid-i Aksa yıkılsa ses çıkaracaklar mı? Mekke, Medine işgal edilse rahat koltuklarından, sıcak yataklarından çıkabilecekler mi? Gazzeli Müslüman kadınlar “artık gelmeyin, gerek kalmadı” derken insanlığımız yerin dibine batmadı mı hala? Ne zaman kabaracak o öfkeniz? Hangi sınırda durduracaksınız bu vahşeti?
Reklam
Gazze’de ölen Arap değildir, Filistinli değildir; Gazze’de ölen insanlık onurudur, Müslüman’ın şerefidir, haysiyetidir. Bu cinayete daha ne kadar tahammül edeceksin ey Müslüman? Gazze senin evindir, evini ne zaman müdafaa edeceksin ey Müslüman?
Sen değil misin Allah’a iman ettiğini söyleyen? Sen değil misin Hazreti Resul’e inandığını söyleyen? Sen değil misin öleceğini, öldükten sonra diriltileceğini ve hesaba çekileceğini bilen? Öyleyse neyi bekliyorsun?
Allah’ın merhametine mi sığınıyorsun? “Allah’ın merhameti sonsuzdur” diye mi atalet içindesin? Yarın mahşer gününde hiçbir günahı yokken öldürülen Gazzeli bebeğin karşısında hangi merhamet seni kuşatacak? Seni kim nasıl affedecek? Hangi yüzle af dileyeceksin, hangi yüzle merhamet umacaksın?
Gazze’de bebekler bir dilim ekmeğe, bir yudum suya muhtaç iken, sıcacık yuvalarınızda, tıka basa dolu mutfak dolaplarınızda, kuş tüyü yataklarınızda Cennet’i mi bulacaksınız? Mazlumun ahının İsrailli zalim kadar sizin de yakanıza yapışmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?
Reklam
Yazıklar olsun! Böyle iman olmaz, böyle inanmak olmaz. 77 gündür hangi konforunuzdan vaz geçtiniz? Hangi fedakarlığa katlandınız? Hangi sevdiğiniz şeylerden infak ettiniz? 77 gündür ne yaptınız?
Hiç kimse bahanelere sığınmasın. Kimse bir lider, bir kahraman, bir öncü beklemesin. Hiç kimse sağına soluna bakmasın. Herkes önce kendisini sorguya çeksin. Herkes önce kendi kendisine “sen ne yaptın?” diye sorsun.
Vallahi vebali de ağırdır, hesabı da ağırdır. Vallahi bu suskunluğun bahanesi yoktur. Kimse Amerika’yı, Avrupa’yı, İsrail’i suçlamasın. Aynaya bakın, sorunu da göreceksiniz, çözümü de.
Hayırlı Cumalar!...
Gazze için Türkiye ne yaptı, ne yap(a)madı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 18/12/2023, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Gazze için Türkiye ne yaptı, ne yap(a)madı
Davud Caliskan undefinedErkan Yalçın undefinedHasan Fehmi undefined
Davud Caliskan ve 18 kişi beğendi
İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırıma karşı Türkiye’de milletin ve devletin tepkilerinin sönük kaldığına dair bir algı var. Türkiye’nin neleri yaptığına, neleri yapamadığına ve neleri de yapmadığına tek tek bakalım.
Reklam
Öncelikle millet üzerine düşeni fazlasıyla yaptı ve yapıyor.
Kitlesel gösterilerimiz evet Avrupa ya da Amerika’daki kadar ses getirmiyor. Son derece normal. Filistin için Avrupa ya da Amerika şehirlerinde gösterilerin yapılması dikkat çekicidir çünkü olağan dışıdır ama bir İslâm ülkesindeki gösterinin öyle çok da haber değeri yoktur zira normaldir, olağandır. Esasen kitlesel gösteriler devlet ya da hükümetleri harekete geçirmeye zorlamak için yapılır. Türkiye’de devlet ve hükümetin Filistin konusundaki duyarlılığı bellidir ve kitlesel gösteriler biraz da bu nedenle cılız kalmaktadır.
Boykotun Türkiye’de son derece başarılı olduğunun altını çizmek gerekiyor. Milletin kahir ekseriyeti boykota katılıyor ve netice de alınıyor. Türkiye’de millet bu anlamda da üzerine düşeni yapıyor.
Reklam
Medyanın büyük kısmında Filistin duyarlılığı had safhada. Televizyonlarımız, gazetelerimiz, dergilerimiz üzerlerine düşeni hakkıyla yapıyorlar. Gazze, sosyal medyada da sürekli gündemde tutuluyor. Sivil toplum başarılı bir sınav veriyor.
Bunların ötesinde milletin önemli bir kısmı Filistin konusunda son derece duyarlı. Her an dualar ediliyor. Her yerde konferanslar, paneller, toplantılar yapılıyor. Kermeslerle, kampanyalarla Gazze için yardım toplanıyor…
Gelelim devlete… Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı başta olmak üzere birinci derecede sorumlular ilk andan itibaren meseleyi yakından takip ediyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Hamas terör örgütü değildir” açıklaması bile tek başına Filistin’e, Gazze’ye ve ümmete cesaret verdi. Diplomatik girişimler yoğun şekilde sürüyor. Sağlık Bakanlığımız hasta ve yaralıları imkânlar ölçüsünde Türkiye’ye tedavi için getiriyor. Görünmeyen alanda da Türkiye çatışmaların sona ermesi, soykırımın durması için yoğun gayret gösteriyor.
Reklam
Devletten beklenen ama yapamayacağı şeyler de var. Örneğin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin İsrail’e müdahale etmesi isteniyor. Bunun mümkün olmadığını, olamayacağını sanırım hepimiz biliyoruzdur. Avrupa ve ABD İsrail’e tam destek verirken, başta komşuları olmak üzere Müslüman ülkeler meseleye sırtını dönmüşken Türkiye’nin uzak sayılabilecek bir coğrafyaya tek başına müdahalesi mümkün olamaz.
Ya da limanların kapatılması ve ticaretin engellenmesi konusu… Bunun da ağır bedellerinin, kabarık bir faturasının olacağı açıktır. Şu bir gerçek ki, ülkenin bir kısmı bu bedelleri ödemeye rıza gösterse bile çoğunluk memnun olmayacaktır. Böyle bir adımı da Türkiye’nin tek başına atabilmesi mümkün değildir.
Silahlı ya da iktisadi bir müdahale için Türkiye’nin bugünkünden daha güçlü olması gerekliliği ve ittifak ihtiyacı son derece açıktır.
Türkiye’nin devlet olarak bir de yapmadıkları var. Örneğin kamunun İsrail’e ihracatı kesilebilirdi. Örneğin İsrail’le diplomatik ilişkiler tamamen koparılabilirdi. Örneğin İsrail’e ihracat ya da taşıma yapan Türk firmaları deşifre edilebilirdi. İslâm ülkeleri nezdinde daha yoğun görüşmeler yapılıp ortak eylemler tasarlanabilirdi.
Reklam
Gazze’de soykırım sürerken Türkiye, yapmadıkları ve yapamadıkları bir yana, devlet ve milletiyle epeyce şey yaptı ve yapmayı sürdürüyor. Onun için Türkiye’nin hakkını teslim etmek gerekiyor. Filistin meselesi üzerinden rant devşirmeye çalışan ülkelerin içerdeki ajanlarının, siyasi rant için Filistin davasını kullanarak kof muhalefet edenlerin, içimize sızmış gizli ve açık Siyonistlerin algı operasyonlarına aldırmayalım. İyi gidiyoruz; gevşemeden, rehavete kapılmadan, Filistin’i gündemimizden düşürmeden daha fazlasını yapmak ve yaptırmak için yolumuzda kararlılıkla ilerleyelim.
Tembel ya da duyarsız değiliz; sadece çalışmaktan reklama fırsat bulamıyoruz.
Velev ki terör örgütü olsun
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 15/12/2023, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Velev ki terör örgütü olsun
Elif Subaşı undefinedSinan Öngel undefinedYusuf Birinci undefined
Elif Subaşı ve 12 kişi beğendi
İsrail, Gazze’de yürüttüğü soykırımı “HAMAS’ın terör örgütü olduğu” ve “terörle mücadele ettiği” yalanlarıyla meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu kara propaganda, İsrail’e gönüllü ya da para karşılığı uşaklık yapan etki ajanlarının da gayretleriyle -ki bunlardan bazıları Türkiye’de bakanların şarap masalarında dahi ağırlanıyor- küresel ölçekte bir miktar karşılık da buluyor.
Reklam
HAMAS’ın bir terör örgütü olmadığını, Filistin ve Gazze’nin bağımsızlığı için haklı, meşru bir müdafaa yaptığını, HAMAS eylem yapmasa bile İsrail’in yavaş ya da hızlı Filistin topraklarını işgal ettiğini, HAMAS’ın etkin olmadığı Batı Şeria’da hukuksuzluğun, vahşetin, hırsızlığın, işgalin, cinayet, katliam ve soykırımın sürdüğünü, Filistinlilere yaşam hakkı tanınmadığını, Filistinlilerin tek özgürlüğünün “ölüm şeklini seçmek” olduğunu, HAMAS’ın her eyleminin topraklarını, vatanını, en temel insan ve yaşam haklarını korumak için olduğunu ve daha nice gerekçeyi burada defalarca sıralamıştık.
Fakat bir kere de meseleye muhalif cepheden bakalım ve HAMAS’ın bir terör örgütü olduğunu varsayalım. Velev ki HAMAS bir terör örgütü olsun, mücadelesi böyle yapılabilir mi? “Terörle mücadele ediyoruz” diyerek 2,5 milyon insanın yaşadığı daracık bir kara parçasına 2 atom bombası gücünde mühimmat atılabilir mi? Ayrım gözetmeksizin bebekleri, çocukları, hastaneleri, okulları, ambulansları, doktorları, gazetecileri hedef almak meşru sayılabilir mi?
Reklam
Türkiye 40 yıldır terörle mücadele ediyor. Geçmişte kimi hatalar yapılmış olsa da teröristle sivili ayırmak için en başından itibaren büyük bir hassasiyet gösteriliyor. Gerek Türkiye içinde, gerek sınır ötesi operasyonlarda bir tek sivilin burnunun kanamaması için azami dikkat sarf ediliyor. Örneğin Hendek operasyonlarında, güvenlik güçlerimize korkakça saldırıp sivillerin arasına saklanan, sivillerden de korkutarak ya da gönüllü destek bulan teröristlere karşı bile çok dikkatli operasyon yapıldı. Elinde silah olmayan, terörist olduğu kesinleşmemiş kimse hedef alınmadı.
Bütün bu hassasiyete rağmen Batı ve Batılı kuruluşlar deyim yerindeyse Türkiye’nin ensesinde boza pişirdiler. Teröristlerle sivillerin ayrıştırılması konusunda sürekli beyanat verdiler. Türkiye’nin açıklamalarından ziyade terör örgütünün açıklamalarını ciddiye alarak, Diyarbakır’da teröristler tarafından vurulan Tahir Elçi’nin polislerce vurulduğu iddiası gibi yalanlar, kara propaganda üzerinden Türkiye’yi suçladılar. Uludere’de olduğu gibi bazen hatalar yapıldığında dünyayı ayağa kaldırdılar. Avrupa Birliği’nden Avrupa Komisyonu’na, Birleşmiş Milletler’den Uluslararası Af Örgütü’ne, basın örgütlerine kadar hepsi Türkiye’nin üzerine geldiler. Bu yalanlara dayanarak Türkiye’ye silah ambargosu uygulanmasına kadar işi götürdüler.
Velev ki HAMAS bir terör örgütü olsun, velev ki İsrail terörle mücadele ediyor olsun; nerede o ilkeler? Nerede o uluslararası antlaşmalar, uluslararası hukuk? Nerede o insan hakları beyannameleri? Nerede o yaptırımlar, ambargolar?
Reklam
Türkiye’nin terörle haklı, meşru ve güvenlik-özgürlük dengesini de azami gözeten mücadelesini dillerini dolayanlar, “Terörle mücadele ediyor” diyerek İsrail’in soykırımına, vahşetine, hukuksuzluğuna, tamamı faili meçhul cinayetlerine, suikastlarına göz yumuyorlar.
Velev ki HAMAS terör örgütü olsun; 7 Ekim operasyonu sonrasında HAMAS savaşçıları Tel-Aviv’e saklansalar İsrail havadan Tel-Aviv’i mi bombalayacaktı? “Hastanenin altındaki tünellerde saklanıyorlar” bahanesiyle Tel-Aviv’de hastaneleri, ambulansları bombalayacak, kuvözdeki bebekleri katledecek, doktorları mı öldürecekti?
HAMAS bir terör örgütü değil. HAMAS, tıpkı bizim Kuvayı Milliye’miz gibi haklı, meşru bağımsızlık savaşı veren bir örgüt. Velev ki HAMAS terör örgütü olsun; Türkiye’yi terörle mücadelesinde yalnız bırakan, bir de mücadeleyi engelleyen o kibirli parmakların havaya kalkma, Türkiye’ye mürebbiye edasıyla ders verme ihtimali artık kalmamıştır. İsrail’in devlet teröründen sonra hiçbir Batılı devlet ve kurum hiçbir ülkenin terörle mücadelesine ses çıkaramaz.
Reklam
Neyse ki Batı’nın yalan değer ve ilkeleri karşısında doğunun merhameti var, insafı var. Batı’dan insana dair öğreneceğimiz hiçbir şey yok; duyacağımız cümle de kalmadı. HAMAS direnişiyle Batı’nın maskesini düşürürken Doğu’nun cevherini açığa çıkarıyor. İşte onun için kimse heveslenmesin. HAMAS bitmeyecek, bitiremeyecekler.
Filistin davası her şeyin üzerindedir
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 11/12/2023, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Filistin davası her şeyin üzerindedir
Sinan Öngel undefinedHaci Baba undefinedYusuf Birinci undefined
Sinan Öngel ve 18 kişi beğendi
Türkiye’de genel olarak solcuların, Kemalistlerin, ulusalcıların, PKK sempatizanlarının, Fetullahçıların ve onların türevlerinin İslam’dan ve Müslümanlardan nefret etmek gibi bir ortak noktaları var. Dünyanın neresinde bir Müslüman ile gayrimüslim karşı karşıya gelse, mahiyetine hiç bakmadan ve tereddüt etmeden Müslümanın karşısındakini tutuyor ve destekliyorlar. Bu otomatik tavır İsrail-Filistin çatışmasında da aşırı dinci, yobaz, Siyonist İsrail’in yanında saf tutmak olarak tecelli ediyor. İsrail’in 7 Ekim’den bu yana hız verdiği soykırımı meşrulaştırmak için bu kesimde yoğun bir gayret var. Gayret göstermeyenler de susarak soykırımı onaylıyorlar.
Reklam
Bir de “grev kırıcılar” gibi “boykot kırıcılar” var: Boykotu küçümseyerek, “bir işe yaramayacağını” söyleyerek, dalga geçerek, hatta doğrudan boykot edilen markaları kullanıp bunları yayarak İsrail’e destek çıkıyorlar.
Son günlerde bir de “siz kahveyi, hamburgeri, deterjanı boykot ederken içinizden bazıları İsrail’le ticaret yaparak milyon dolarlar kazanıyor” korosu çıktı sahneye…
Eee? Yani? Bırakalım mı boykotu? “Yenildik” mi diyelim? Size mi karışalım? Delirten yağmur suyundan biz de mi içelim? Ne demek istiyorsunuz?
Filistin orada tek başına, yapayalnız direnirken, sadece sesimizle, sözümüzle, dualarımızla ve boykotumuzla destek verebildiğimiz bu davaya, bu direnişe biz de mi sırtımızı dönelim?
İsrail-Filistin savaşı bizim için savaşlardan bir savaş değil. Biz meseleyi güç meselesi, egemenlik meselesi, toprak meselesi olarak görmüyoruz. Hatta meseleyi sadece insani ve milli bir mesele olarak da görmüyoruz. Bizim için mesele en başta “Kudüs’ün özgürlüğü” meselesidir. Bizim için mesele, emperyalizmin, kapitalizmin Müslümanların bağrına sapladığı İsrail hançerini söküp atma meselesidir. Biz Filistin’i Haçlı-Siyon ittifakına karşı bir İslam direnişi olarak görüyoruz.
Reklam
Dünyanın, hele hele İslam devletlerinin Filistin’e, Gazze’ye sırtını dönmesi bizi davamızdan vaz geçirecek değil. İşbirlikçilerin, vurdumduymazların, korkakların, İsrail’e paralı ya da gönüllü ajanlık yapanların sinsi propagandalarına da aldanacak değiliz. İçimizden ya da dışımızdan birilerinin İsrail’le ticaret yapıyor olması, ikiyüzlülük, ihanet, fırsatçılık, çıkarcılık, hırs da şevkimizi kıramaz. Kimin ne olduğunu not eder yolumuza devam ederiz. Filistin davası bizim için her şeyin üzerindedir. Tek başımıza da kalsak, tek kişi de kalsak bu davayı savunacağız.
“Siz kahveyi, hamburgeri, deterjanı boykot ederken onlar milyon dolarlar kazanıyor”. Kazansınlar. Canları cehenneme. Ahirete kalmadan da bu ihanetlerin hesabı sorulur inşallah. Ama ne olursa olsun: Dönen dönsün, biz yolumuzdan dönmeyiz, dönmeyeceğiz.
Boykota devam! Duaya, eyleme, Hakkı haykırmaya devam! Filistin’i gündemde tutmaya devam!
PLANLI SOYKIRIM
Gazzeli Haida Nassar, “İsrail yokken ben vardım” dediği videodan sonra İsrail keskin nişancıları tarafından vurulup şehit edilmiş.
Gazzeli şair ve akademisyen Prof. Rıfat el-Arir’in evi, eğer ölmem gerekiyorsa / Sen yaşamalısın/ Hikâyemi anlatmak için” şiirini sosyal medya hesabında yayınladıktan birkaç gün sonra İsrail uçakları tarafından vuruldu. Prof Arir erkek kardeşi, kız kardeşi ve dört yeğeniyle birlikte şehit oldu.
Reklam
“18 bin ölü ve 47 bin yaralı” rakamları İsrail soykırımını ifade etmekte yetersiz kalıyor.
Gazze makamlarının verilerine göre İsrail, 82 gazeteciyi, 288 sağlık çalışanını, 32 kurtarma ekibi çalışanını katletti. 59 ambulans doğrudan hedef alındı.
301 cami, 3 kilise, 351 okul, 124 kamu binası, 132 hastane ve sağlık merkezi yıkıldı. 52 bin konut tamamen, 253 bin konut kısmen hasar gördü.
Bu arada ölenlerin 8 bine yakını çocuk.
İsrail planlı bir soykırım yapıyor. Nereyi nasıl vurduklarını, bütün bu cinayet ve yıkımları nasıl tasarlayarak işlediklerini zaten itiraf ettiler. Savaş bittiğinde Gazze’nin tekrar ayağa kalkmaması, bir geleceğinin olmaması, özellikle çocukların yaşamaması için üstün gayret sarf ediyorlar.
Hitler bile bu kadar planlı değildi. Siyonistler Hitler soykırımından “mağdur” olarak değil, “mezun” olarak çıkmışlar
Kim bu ihracatçılar?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 08/12/2023, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kim bu ihracatçılar?
Elif Subaşı undefinedSinan Öngel undefinednull undefined
Elif Subaşı ve 22 kişi beğendi
İsrail’in Gazze soykırımına karşı tüm dünyada başlatılan boykot küresel şirketler üzerinde çok güçlü etki oluşturmaya başladı. Örneğin kahve şirketi Starbucks’ın piyasa değeri, Anadolu Ajansı’nın haberine göre, son 20 günde 12 milyar dolar azaldı. İsrail’e destek açıklayan diğer şirketlerin canhıraş reklama sarılmalarından görüyoruz ki oralarda da işler iyi değil.
Reklam
Bu boyutta bir boykot ve etki muhtemeldir ki dünyada ilk kez yaşanıyor. Devasa küresel markalar para ile İsrail arasında sıkışmış durumda. Gerek Türkiye’de, gerek dünyada bazı firmalar boykot korkusuyla Gazze’ye destek açıklaması yaptılar hatta maddi destek vaadinde bulundular. Diğer firmaların ne yapacağını izleyip göreceğiz. Boykot aynı heyecanla, aynı duyarlılıkla, kararlılıkla devam ederse, çok sayıda şirket diz çökecek, boyun eğecektir.
Boykot İsrail soykırımına karşı müşterinin elinde önemli ve güçlü bir silah. Türkiye bu alanda iyi bir sınav veriyor. Arap düşmanı ve İsrail aşığı ırkçı tayfayı ve vicdanı olmayan duyarsız kitleyi dışarda bırakırsak boykota çok geniş bir katılım var. Türkiye, gerek İslami, gerek insani, gerekse milli kaygılarla İsrail’e ve soykırıma karşı esaslı bir duruş sergiliyor.
Reklam
Milletin büyük çoğunlukla boykota katıldığı bir ortamda gözümüzden kaçan bir alan var: İhracat.
Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) verilerine göre 2022 yılında Türkiye’den İsrail’e 6 milyar 690 milyon dolarlık ihracat yapılmış. 2022 ihracatı 2021 yılına göre yüzde 9 oranında artmış.
Geçen yıl Ocak-Kasım arası İsrail’e yapılan ihracat 6 milyar dolar; bu yıl Ocak-Kasım arası yapılan ihracat ise 4,7 milyar dolar.
İsrail’in Gazze soykırımının aralıksız devam ettiği Kasım 2023 rakamlarına da bakalım: 1-30 Kasım 2022’de Türkiye’den İsrail’e 539 milyon dolarlık ihracat yapılmış; bu yıl Kasım ayında yapılan ihracat ise 302 milyon dolar.
Kasım ayında İsrail’e yapılan ihracatta yüzde 44 oranında bir düşüş olmuş. Ancak bunun ne kadarının İsrail’deki iç talep düşüşünden, ne kadarının da boykottan kaynaklandığını bilemiyoruz.
Gerçek olan şu ki, İsrail Gazze’de bebekleri öldürürken, bazı Türk firmaları gemilere ürünlerini doldurmuşlar ve İsrail limanlarına yollamışlar.
Örneğin Kasım ayında Türkiye’den İsrail’e 44 milyon dolarlık çelik, 41 milyon dolarlık çimento, cam, seramik ve toprak ürünleri, 24 milyon dolarlık demir ve demir dışı metal, 30 milyon dolarlık elektrik ve elektronik ürünü, 1,3 milyon dolarlık fındık ve fındık mamulü, 15,4 milyon dolarlık hazır giyim ve konfeksiyon ürünü, 18,3 milyon dolarlık hububat ve bakliyat, 41,6 milyon dolarlık kimyevi madde, 8 milyon dolarlık makine ve aksamı, 6 milyon dolarlık meyve ve sebze ihraç edilmiş.
Kasım ayında Türkiye’nin savunma ve havacılık sanayii ihracatı toplamda 495 milyon dolar ancak bu kalemde ülke bilgisi verilmediği için ne kadarının İsrail’e gittiğini ya da İsrail’e bu kalemde ihracat yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz.
Reklam
Ayrıca bu rakamlar İsrail’e yapılan ihracat rakamları; Filistin’e yapılan ihracat ayrıca belirleniyor. Yani bu ürünler Filistin’e gitmiyor.
Şimdi soru şu: İsrail Gazze’de soykırım yaparken, bebekleri, çocukları, kadınları, sivil halkı vahşice katlederken, okulları, hastaneleri vururken, 2,5 milyon insanı açlığa, susuzluğa mahkum ederken, üstelik Gazze meselesi İslami, insani ve Türkiye’nin milli meselesi iken, İsrail İstihbarat Şefi Türkiye’de insan avlayacakları tehdidiyle ülkemizin topyekun bağımsızlığını ve güvenliğini küstahça hedef alırken, İsrail’e geçen ay 302 milyon dolarlık ürün satanlar kimler, bunları taşıyanlar kimler?
Dini ile para, vicdanı ile para, vatanının bağımsızlığı, milletinin güvenliği ile para arasında kalıp parayı tercih edenler kimler?
Allah korusun, yarın Türkiye’nin başı derde girdiğinde, bu paraperestlerin paranın değil Türkiye’nin yanında duracaklarının garantisi var mı?
Market ürününü, kahveciyi, hamburgerciyi, kolacıyı boykot ederken, İsrail’e nefes veren firmaları tanımak hakkımız değil mi?
Haydi paraya tapanları geçtik, en azından kurt ile avlayıp, çoban ile ağlayanları bir görsek, bir tanısak. Hayırlara vesile olmaz mı?
Gazze bizim imtihanımız
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 04/12/2023, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Gazze bizim imtihanımız
Fadime Bulgur undefinedORHAN ŞENOL undefined
Fadime Bulgur ve 1 kişi beğendi
Arkadaşlarla muhabbetimizde konu “en zor ibadete” geldi; biri “oruç” dedi, biri “namaz”, bir başkası “hac” dedi. Bense en zorunun “zekât” olduğunu iddia ediyorum. Mal canın yongasıdır. İnsan kazandığını kendisi kazandı zanneder; çalışıp, çabalayıp, ter döküp elde ettiğinden küçük bir miktar vermek canından can gitmesi, vücudundan bir parçanın koparılması gibidir.
Reklam
“İlk kavga”, “ilk cinayet” de böyle çıkmadı mı? Habil cömertçe kazandığından infak ederken, Kabil cimriliğe, hırsa, tamaha yenik düşüp kardeşini katletmedi mi? Oysa Habil kazandığından infak ederek malını çoğaltmıştı; Kabil ise kısarak, çalarak malın çoğalabileceğini zannetti.
Yıllar önce bir arkadaşım çok küçük miktarda bir parayla borsaya girdi. Bugünün değeriyle 1.000 TL gibi bir miktar. Sabah akşam rakam izliyor. O günlerde Başbakan Erdoğan başörtüsüyle ilgili bir açıklama yaptı. Borsa çalkalanmaya başladı. Arkadaşımla karşılaştık, “başörtüsü maşörtüsü deyip niye ortalığı karıştırıyorsunuz” diye tepki gösterdi. Mütedeyyin, muhafazakâr, 5 vakit namazında, eşi de başörtülü bir arkadaştı. Belli ki borsa düşünce zarar etmişti. Ama “hem ayranım dökülmesin, hem yoğurdum ekşimesin” istiyordu. Ya da “minareden at beni, in aşağı tut beni”…
Reklam
Futbol camiasını sarsan şu tefecilik meselesine ne demeli? Namazında niyazında, faiz karşıtı isimlerin epeyce paraları da olmasına rağmen yüksek faizle daha çok kazanmanın peşine düşmesi ne büyük bir çelişki. Ayı kıllandıkça üşürmüş.
Gazze’de, gözümüzün önünde bir soykırım yaşanıyor. Bebekler, çocuklar toplu halde öldürülüyor. Hastaneler, okullar vuruluyor. Gazeteciler, doktorlar katlediliyor. Her gün, her an olan biteni öfkeyle izliyoruz. Elimizden gelen tek eylem boykot. Ancak Gazze manzarası karşısında ciğeri yananlar bile boykot külfetine katılmakta isteksiz davranabiliyorlar. Zira boykot konforu bozar, alışkanlıkları, adetleri değişime zorlar. Zihni meşgul eder. Belki küçük bir miktar parasal bedel ödemeyi de gerektirir. Gazze konusunda samimi olduklarına şüphe duymadığımız kişiler bu kadarcık bedeli dahi göze almayabiliyorlar.
İsrail’le ticareti ya da gemi trafiğini kesmek boykotun çok çok ötesinde bir fedakârlık, cesaret ve bedel gerektiriyor. Bir tarafta, haydi İslâmî boyutunu geçelim, insani ve milli bir mesele var; diğer tarafta İsrail’den gelecek bin dolarlar, milyon dolarlar. Hem dindar görünüp, hem Filistin meselesinde en hamasi nutukları atıp hem de gizliden gizliye İsrail’le ticaret yapanların yatacak yeri yok da, en azından konuşup davanın samimiyetine zarar vermeseler keşke. Kurtla yiyor, çobanla ağlıyorlar.
Reklam
İsrail’in bebekleri bile acımasızca katleden vahşeti karşısında evet çok kızgın, çok öfkeli, hatta intikam duygusuyla doluyuz. Ama sevdiklerimizden fedakârlık etmedikçe ya da içinde yaşadığımız toplumu böyle bir fedakârlığa yönlendirmedikçe bu öfkenin, bu kızgınlığın bir anlamı var mı? En sevdiğimiz şeyleri Allah yolunda feda etmedikçe, az ya da çok külfete katlanmadıkça intikam mümkün mü?
Evet, en zor ibadet zekât, sadaka, infak. İnsanın imanını, ihlasını, samimiyetini asıl test eden ibadetler bunlar.
Ayte-i Kerime de öyle buyurmuyor mu: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe asla eremezsiniz; ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir”.
Gazze bizim imtihanımız. Gazze her birimizin önce kişisel imtihanı. Sen gerçek mümin olursan İsrail yenilir, Gazze kurtulur.
Kızılderililer, Yahudiler, Filistinliler
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 01/12/2023, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kızılderililer, Yahudiler, Filistinliler
Sinan Öngel undefinedm. ozdemir undefinedİdris Öğretmen undefined
Sinan Öngel ve 9 kişi beğendi
Kara propagandanın kitleler üzerindeki ikna kabiliyeti geçicidir; gerçekler er ya da geç ortaya çıkar, yalancının mumu yatsıya kadar yanar ve iyiler her zaman kazanır.
Amerika’nın keşfiyle birlikte Avrupalılar yağma için kıtaya üşüştüler ve güneyde Patagonya’dan kuzeyde Kanada’ya, Alaska’ya kadar kıtanın tamamında yerlilere soykırım uyguladılar. 1492’den 1900’lü yılların başına kadar sadece bugünkü Amerika Birleşik Devletleri topraklarında milyonlarca Kızılderili toplu halde yok edildi.
Reklam
Amerikan propaganda makinesi Hollywood Kızılderili soykırımını meşrulaştırmak için yüzlerce film yaptı. Televizyon aracılığıyla evlerimize ya da sinema perdelerine kadar ulaşan filmlerde Kızılderililer vahşi, kafa derisi yüzen, uzlaşılmaz, konuşulmaz ve “medenileştirilemez” varlıklar olarak gösterildiler. Sinemanın yanında çocukluğumuzda yüzlercesini okuduğumuz Zagor, Tommiks, Texas gibi çizgi romanlarda da Kızılderililer korkunç, ürkütücü, kötü insanlar olarak resmedildiler.
Bütün bu propagandaya, harcanan milyar dolarlara rağmen bugün tüm dünya Kızılderililere büyük sempati duyuyor. Kızılderililer kıyafetleriyle, müzikleriyle, danslarıyla ilgi topluyorlar. Mazlum bir ulus olarak küresel vicdanda merhametle muamele görüyorlar.
Reklam
Tersi bir vakayı da Yahudi soykırımında görüyoruz. Kuşkusuz Yahudiler Avrupa’da soykırıma maruz kaldılar; soykırımın hikâyesini anlatmaya da tabii ki hakları var. Hollywood’da yapılan neredeyse her 10 filmden biri Yahudi soykırımı üzerineydi ve hala da öyle. Her filme, her diziye az ya da çok soykırım hikâyesi eklediler. Bu filmler ABD’nin elinin ulaşabildiği her ülkede gösterime girdi. Örneğin Türkiye’de tek kanallı siyah-beyaz tv günlerinden başlayarak yıllarca vahşi Kızılderili filmlerinin yanında “mazlum Yahudi” filmleri bolca gösterildi. Yine milyarlarca dolar harcanarak yapılan bu propaganda filmleri izleyici üzerinde ister istemez “bıktırıcı” bir etki yaptı. Propaganda artık tersine işlemeye başladı.
İsrail Filistin’de soykırım uygularken eşzamanlı olarak kara propaganda makinesini de tam kapasite çalıştırıyor. Küresel ölçekte her medya aracına müdahale ederek terörle mücadele ettiğini, haklı olduğunu, zaten mazlum bir millet olarak var oluş kavgası verdiğini dünyaya anlatmaya çalışıyor. Sadece medya araçlarını değil, medya patronlarını, gazetecileri, yazarları da fonlayarak, satın alarak, olmazsa tehdit ederek işlediği soykırım suçunu perdelemeye çalışıyor. Sosyal medya mecralarının patronları zaten İsrail’in yanında ama tek tek mesajlara kafayı takabiliyor ya da etki ajanlarıyla mecraları manipüle etmeye çalışıyor. Sonuç? Kocaman bir sıfır. Milyarlarca doların harcandığı bu propaganda makinesi karşısında Filistin sıfır bütçeyle, evet sıfır bütçeyle haklılığını tüm dünyaya anlatıyor ve küresel çapta mücadelesine, direnişine sempati toplayabiliyor.
7 Ekim’den bu yana Facebook Filistin soykırımını karartıyor. Diğer sosyal medya mecralarında da gözle görülür bir perdeleme var. Twitter’ın sahibi Elon Musk’a İsrail’in ve yandaşları yoğun baskı yapıyorlar. Önümüzdeki günlerde Twitter da karartmaya dâhil olabilir.
Reklam
Bu karartmalar, perdelemeler, saklayıp gizlemeler, çarpıtmalar, manipülâsyonlar önemli mi? Asla. Ne yaparlarsa yapsınlar, hakikatin üzerine örtemiyorlar. Ne yaparlarsa yapsınlar, soykırıma uğrayan mazlum bir halkın feryadını da, umutla direnişini de gözlerden kaçıramıyorlar.
Bütün dünyaya yalan ve yanlış bilgi aktarsalar dahi mazlum Filistin’in haklılığını karartamayacaklar. Tıpkı Kızılderililerin onca kara propagandaya rağmen haklılığının teslim edilmesi gibi, tıpkı Siyonizm’in onca lehte propagandaya rağmen bir nefret objesi olması gibi, Filistinliler de aleyhlerinde yapılan milyarlarca dolarlık kara propagandaya rağmen küresel vicdanda karşılık buluyorlar ve öyle de kalacaklar.
Son zamanlarda özellikle gençlere “iyiler her zaman kazanır” dediğimizde acı acı gülümsüyorlar. Evet, iyiler her zaman kazanır. Allah’a imanın, Müslüman olmanın gereğidir “iyilerin her zaman kazanacağına” inanmak. Zira onların tuzağı varsa, Allah’ın da tuzağı var. Onların trilyon dolarları, filmleri, dizileri, kitapları, sosyal medya şirketleri, küresel markaları, modern silahları, gönüllü ya da paralı askerleri varsa mazlumun da imanı var. Halis bir iman, bunların tamamını yok etme kudretine sahiptir. İlahi mesajı yeterli bulmayanlar tarihe de bakabilir, bugüne de…
Hamas’ın zaferi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 27/11/2023, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Hamas’ın zaferi
Elif Subaşı undefinedBilal ARTUÇ undefinedMehmethan Yıldırım undefined
Elif Subaşı ve 18 kişi beğendi
İsrail’in ateşkese boyun eğmesi ve elindeki çok sayıda Filistinli esiri serbest bırakması neresinden bakarsanız bakın Hamas’ın muhteşem bir zaferidir.
Hayır, bu bir Pirus Zaferi de değildir; zira Aksa Tufanı olmasa da İsrail’in bir başka bahane bulup Gazze’ye saldıra-bileceğini, dünyanın ilgisi Gazze üzerinde değilken de soykırıma devam edip aynı sayıda insanı, aynı sayıda çocuğu zamana yayarak öldüreceğini biliyoruz. Onun için hiç kimse “Bu kadar katliamdan, bu kadar yıkımdan sonra zafer mi olur?” demesin; evet bu bir zaferdir.
Reklam
Üstelik bu öyle bir zaferdir ki, Hamas, sadece İsrail’i durdurmakla, sadece İsrail’le “eşit güç” olarak pazarlık yapmakla, sadece Filistinli esirleri kurtarmakla kalmamıştır.
Hamas, Filistin’de direniş ruhunun tüm yokluğa ve imkânsızlığa rağmen dimdik ayakta olduğunu dünyaya göstermiştir. Hamas, “Biz buradayız, hiçbir yere gitmiyoruz” demiştir. Hamas, “Kanımızın son damlasına kadar savaşacağız” ifadesini somut, elle tutulur, gayet gerçekçi bir zemine taşımıştır.
Filistin’de yeni bir destan yazılmıştır. Hamas, tarihe silinmez bir iz bırakmıştır.
Hamas, dünyanın gözü önünde gerçekleşen soykırıma tepkisiz kalan hatta soykırımı destekleyen Batı’nın maskesini düşürmüş, demokrasi, laiklik, insan hakları, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, kadın ve çocuk hakları gibi söylemlerinin kof olduğunu göstermiştir. Tek başına bu bile az değildir.
Reklam
Hamas, başta gençler olmak üzere dünya halklarının takdirini ve hayranlığını kazanmıştır. Hamas ve Gazzelilerin cesareti, dirayeti, umudu dünyaya örnek olmuştur.
Hamas sayesinde Batı’da İslâm’a ilgi artmış, Müslüman olanlar bile çıkmıştır.
Siyonizmin ne kadar korkunç bir ideoloji olduğunu dünya Hamas sayesinde tekrar görmüştür.
İsrail’in iç dengesi de, iç güvenliği de sarsılmıştır.
İsrail işgaline ve soykırımına ilişkin farkındalık küresel çapta artmıştır.
İsrailli rehinelerin araca binerken Hamas mücahitlerine içten gülümseyerek el sallamaları, veda etmeleri dahi Hamas zaferinin en anlamlı fotoğraf karelerinden biri olmuştur. İsrail gaddarlığı karşısında Müslüman merhameti öne çıkmıştır.
Türkiye başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde başarıyla ve yayılarak devam eden boykot küresel Siyonist markaları titretmiştir. Boykot, ortak hareket edildiğinde devlerin yıkılabileceğini, diz çökebileceğini yeni nesillere de göstermiştir.
Tüm dünya ile birlikte İslâm dünyası, özellikle de gençler, zayıf bir topluluğun güçlüyü nasıl yenebileceğini, imkânsızın nasıl mümkün olduğunu görmüştür. Hamas direnişi tüm dünyada zulme başkaldırının rol modeli olmuştur.
Reklam
Müslümanlar Hamas’ın direnişi sayesinde kendilerini, kimliklerini yeniden keşfetmişlerdir. Müslüman olmanın onları nasıl hedef yaptığını fark etmişlerdir. Müslüman kimliğine başkalarının nasıl baktığını görebilmişlerdir. Dost sandıklarının bir anda nasıl azılı, acımasız, vahşi bir düşmana dönüştüğünü anlamışlardır.
Hamas, Müslüman devletlerin de maskesini düşürmüş, onların nasıl korkak, pısırık, şahsi çıkarlar peşinde koşan samimiyetsizler olduklarını açık etmiştir.
Hamas, nice ülkenin içine sızmış Siyonistleri, Siyonist dostlarını su yüzüne çıkarmıştır.
Hamas, nice ilim insanı, düşünür, yazar, sinemacı, müzisyen, felsefeci ve sair meşhurun da maskesini düşürmüş, onların fırsatçılığını, çıkarcılığını, korkaklığını, içlerindeki öfke ve nefreti, içlerindeki faşizmi açık etmiştir.
Hamas, Siyonizmin cezalandıracağı korkusuyla susanları, sinenleri, saklananları bulmuş, çıkarmış, sahte vicdanlarını tezgâha koymuştur.
Hamas, dünya genelinde nice sanatçı, bilim insanı ve düşünürün de gerçekten ne kadar samimi, ne kadar yürekli, vicdanlı olduğunu göstermiştir.
Hamas öyle bir direniş sergilemiştir ki, dünyanın bundan sonra aynı kalabilmesi mümkün değildir.
Neresinden bakarsanız bakın, bu bir zaferdir. Bu Hamas’ın zaferidir. Kutlu mübarek olsun, devamı gelsin inşallah.
Filistin daima! Boykot daima!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 24/11/2023, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Filistin daima! Boykot daima!
Muhsin Kadiroğlu undefinedMehmethan Yıldırım undefinedAhmet Faruk Çarıkcıoğlu undefined
Muhsin Kadiroğlu ve 16 kişi beğendi
Avrupa ve ABD’dekiler dahil dünyanın birçok şehrinde Filistin lehine coşkulu ve kalabalık gösteriler yapılırken “Türkiye acaba biraz geride mi kaldı?” sorusunu sıkça duyuyoruz.
Hayır Türkiye hiç geride kalmadı, hatta Filistin duyarlılığında dünyadaki lider konumunu muhafaza ediyor. İrili ufaklı çok sayıda gösterinin yanında İstanbul’da 1,5 milyon kişinin katıldığı en kalabalık protestolardan birini Türkiye gerçekleştirdi. Batman ve Diyarbakır’daki gösteriler de hiç az değildi.
Reklam
Ülkemizle ilgili şu gerçeği de görelim: Türkiye’de, Filistin duyarlılığı zirvede olan bir hükümet var. Yani toplumun hassasiyeti en yüksek seviyede temsil ediliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Hamas terör örgütü değildir” açıklaması ya da Alman Başbakanı ve Cumhurbaşkanına ayar vermesi, bu arada Filistinli hasta ve yaralılardan bir kısmının Türkiye’ye tedavi için getirilmesi dünyada büyük yankı buldu.
Boykot konusunda da Türkiye dünyada farklı bir yerde duruyor. İsrail’e destek veren markalara yönelik boykot çok yaygınlaştı ve etkili de oldu.
Türkiye Gazze sınavından başarıyla geçiyor. Ancak Filistin’in, Gazze’nin gündemin ilk sırasında tutulması da özellikle şu dönemde hayati önem arz ediyor. Gevşeme, rehavet yok. Daima Filistin, daima boykot!
Reklam
Leve Palestina
Amerikan Guardian gazetesinde, gençlerin Filistin direnişinden etkilenip İslam ve Kur’an’ı araştırmaya başladıkları ve Müslüman olduklarına dair bir makale yayınlandı.
Her imkana, her şeye/eşyaya sahip gençler Filistin direnişinden etkileniyorlar. Düşünün; ellerinde telefon, üzerlerinde marka kıyafetler, altlarına arabalar, bilgisayarlar, oyunlar, değişik yiyecekler, içecekler, en iyi eğitim imkanları, her alanda sınırsız özgürlük, çok sayıda sosyal hak, ebeveynlerin aşırı ilgisi, güvenli bir ülke ama mutsuz bir gençlik; diğer tarafta ise hiç ama hiçbir şeyi olmayan, hatta ekmeği, suyu bulunmayan, ölümle iç içe yaşayan, başına bombalar yağan ama coşkuyla, umutla, cesaretle, üstelik de gülerek, kahkaha atarak, hatta ateşin önünde dans ederek direnen mutlu mu mutlu Filistin genci. Bu gence selam durmamak, saygı duymamak mümkün mü?
Filistin direnişi bir dünya devrimi olma yolunda kararlı adımlarla ilerliyor. Devrimin şarkısı da muhtemelen İsveç’te 1976’de yapılan Leve Palestina şarkısı olacak. Siyonizm, elindeki sınırsız finansal, askeri, siyasi güce ve propaganda için harcadığı milyar dolarlara rağmen ateş önünde dans eden Filistinli genç videosu ya da Leve Palestina şarkısı kadar bile etki oluşturabilmiş değil.
İsrail bu savaşı çoktan kaybetti. Hem sadece Gazze’de değil, tüm dünyada kaybetti.
SEKÜLERİN MÜPTEZELLİĞİ
Hristiyan topluluklar içinden çıkan bilim insanı, sanatçı ve entelektüeller Hristiyanlıkla meselelerini son bin yıllık süreçte doğru ya da yanlış bir yere oturttular. Zihinleri net.
Musevi topluluklar içinden çıkanlarda da bir zihin konforu mevcut. Marks’tan Einstein’a, Chaplin’den Habermas’a kadar hemen hepsi “önce Yahudiyim” diyerek yaşıyorlar.
Genelde İslam toplumunda, özelde Türkiye’de ise bilim insanı, sanatçı ve aydınların durumu içler acısı. Dini, dindarı, toplumun değerlerini nereye koyacaklarını bilmiyorlar. Kafa karışıklığı içinde bir oraya bir buraya savrulup duruyorlar. Sonuçta bırakın ortaya eser koymayı, haysiyetli, namuslu, şerefli bir tutum bile belirleyemiyorlar. Müslüman demek zor, Hristiyan, Musevi bunları niye içine alsın? O zaman kullanılmaya çok müsait oluyorlar. İki kuruşa ya da sırf yaranmak için bedavaya gavurun kılıcını sallıyorlar. Zavallılar. Müptezel geldiler, müptezel gidiyorlar.
Reklam
Marlon Brando’ya Saygıyla
Marlon Brando, 1973 yılında Baba filmiyle kazandığı Oscar ödülünü “ABD film sektörünün Kızılderilileri barbar ve cani göstermesini protesto etmek amacıyla” reddetmiş, ödül törenine yerel kıyafetleri içinde Kızılderili Sacheen Littlefeather’i göndermişti. Geçen yıl 75 yaşında hayatını kaybeden Littlefeather kürsüde bir protesto mektubu okumuş, seyirciler tarafından yuhalanmış, ırkçı hakaretlere maruz kalmıştı. Yıllar sonra Oscar komitesi Littlefeather’dan özür diledi. Brando ise dünyanın gönlüne girdi, daha bir efsane oldu.
ABD sinema sektöründe Filistin soykırımını protesto edenlerin sayısı artıyor. Her biri de yaptırımlara maruz kalıyorlar ancak tıpkı Marlon Brando gibi gönüllerde silinmez yer ediniyorlar. Hakikatın yanında Marlon Brando gibi sarsılmadan duranlara selam olsun.
Batı’nın içindeki şeytan
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 20/11/2023, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Batı’nın içindeki şeytan
Ziya Erdoğan undefinedErtekin İnceöz undefinedYusuf Birinci undefined
Ziya Erdoğan ve 10 kişi beğendi
Reginald Rose’un “12 Öfkeli Adam” isimli tiyatro oyunu 1957’de Sidney Lumet tarafından beyaz perdeye aktarıldı ve film sinema tarihinin en önemli eserleri arasında yerini aldı. Devlet Tiyatroları da bu oyunu M. Akif Yeşilkaya’nın başarılı yönetimi ve oyuncuların muhteşem performansıyla sahnelemeye başladı. Hafta içinde (yine) Fatih Şahin’in teşvikleriyle gittik ve bu güzel oyunu tekrar izleme fırsatı bulduk.
Reklam
Oyun, babasını öldürmekle itham edilen bir gencin 12 kişilik mahkeme jürisinin tartışmalarını konu ediniyor. Jürinin 11 üyesi mevcut deliller ışığında gencin kesinlikle suçlu olduğuna ve idam edilmesi gerektiğine inanırken, bir kişinin şüpheleri, soruları ve ikna edici konuşmaları kararı tam tersine çeviriyor. 12 Öfkeli Adam oyunu ve filmi, psikoloji, sosyal psikoloji, sosyoloji, hukuk ve daha birçok alanda referans eser kabul ediliyor.
Oyunu izlerken bir husus özellikle dikkatimi çekti: Jüri üyelerinden bir tanesi, zanlının göçmen olduğunu, anne babası tarafından kötü yetiştirildiğini, bir çöplükte büyüdüğünü, zaten potansiyel bir suçlu olduğunu, zanlıya insan demenin doğru olmayacağını, onun aslında bir hayvan olduğunu, dolayısıyla ortadan kaldırılması gerektiğini, böylece sokakların temizlenebileceğini, eğer bu yapılmazsa zanlının ve onun gibilerin gün gelip kendilerini yok edeceğini savunuyor. Diğer jüri üyeleri bu ırkçı görüşlere tepki gösteriyorlar.
Reklam
Dikkatimi çeken elbette bu değil.
Batılılar belli konulara aşırı hassasiyet gösteriyorlar: Irkçılık, laiklik, karşılıklı sevgi ve saygı, ifade özgürlüğü, kadın hakları, çocuk hakları, insan hakları, hukuk vs. Ancak Batı uygarlığının bu ilkeleri “daha huzurlu, güvenli ve yaşanabilir” bir dünya inşa etme idealiyle ortaya çıkmıyor. Tam tersine, Batılılar, kendi şeytanlıklarını, içlerindeki kötülüğü bastırmak için bu ilkelere sığınıyorlar. Daha doğrusu sığınmak zorundalar.
Laiklik ilkesi örneğin… 1618-1648 arasındaki 30 Yıl Savaşları Avrupa’daki mezhepler savaşıydı. 8 milyon insan hayatını kaybetti.
Irkçılık konusunda hassaslar zira Amerika Birleşik Devletleri’nde siyah-beyaz ayrımı sadece ve sadece 59 yıl önce, 1964 yılında kaldırıldı. Yani daha düne kadar siyahiler ile beyazlar aynı tuvalete bile giremiyorlardı. İkinci Dünya Savaşı’nda ölen 80 milyonun çoğu ırkçılık nedeniyle hayatını kaybetti.
Latin Amerika ve Afrika’da soykırımdan tecavüze, katliamdan sömürüye, köle ticaretinden hırsızlığa kadar her türlü yüz kızartıcı suçu işlediler,
İfade özgürlüğü aynı şekilde: Kilise, engizisyon, farklı fikir ifade edenlere karşı son derece acımasızdı. Yüzbinlerce insan giyotinle, hatta yakılarak infaz edildi.
Kölelik, kadın ve çocuk istismarı, ayrımcılık ve daha ne kadar şeytanlık varsa yakın tarihe kadar Batı’nın temel karakteriydi. İnsan hakları konusunda simsiyah bir tarihleri var. Yakın zamanlardaki sadece Dresden ve Hamburg bombardımanı, atom bombaları, Fransa ve Almanya’daki tecavüzler dahi tarih boyunca silinmeyecek kanlı eylemlerdi.
Reklam
Hayır, ne İslam dünyasında ne de Osmanlı Devleti’nde bu suçları göremezsiniz. Hiç mi olmadı? Evet vardı ama son derece istisnaiydi, nadirdi, küçük ölçekteydi. Bugün Şii-Sünnilerin birbirlerinin camilerini bombalamalarını ya da bazı terör örgütlerini karşı tez olarak öne sürecekler vardır. Batı’nın günahları karşısında bunların esamesi okunmaz.
Batı, bütün bu suçlarından, cinayetlerinden ibret alıp tekrar yapmamak üzerine ilkeler geliştirmiyor; içindeki şeytanlığı biliyor, bu şeytanlığı bastırmaya çalışıyor. Onun için de ilkeleri, hassasiyetleri plastikten, sahte ve zorlama.
Batılı felsefecilerin yüzyıllar boyunca dönüp dolaştıktan, orada burada oyalandıktan sonra nihayetinde gelip soykırıma övgüler düzmeleri başka nasıl okunabilir ki?
Filistin’deki soykırım karşısında Batı’nın idari, siyasi, iktisadi ve hatta entelektüel otoritelerinin onaylayıcı ve teşvik edici tutumları işte bu şeytanlığın tekrar tezahüründen ibaret. Bastırmaya çalıştıkları o kötülük fırsat bulunca en çirkin, en kanlı, en vahşi haliyle kendisini gösteriyor.
Reklam
İnsanlığın mutlu, huzurlu ve güvenli geleceği, temiz tarihleri, samimiyetleri ve merhametleriyle Müslümanların elinden olacak. Buna hiç şüphe yok. Belki bugün değil, ama gelecekte bu gerçekleşecek.
“12 Öfkeli Adam” oyunundaki sanık bir kişinin sorgulayıcı tavrıyla idamdan kurtuldu; ya kurtulamayanlar?
Simülâsyon
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 17/11/2023, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Simülâsyon
Mehmethan Yıldırım undefinedfatma karademir undefinedAhmet anık undefined
Mehmethan Yıldırım ve 16 kişi beğendi
Bir simülâsyon yapalım: 13 Eylül 1921’de Yunan Ordusu Sakarya’da Türk Ordusu’nun savunmasını kırdı ve Ankara’yı işgal etti. Kuzeye ilerleyerek hayal ettiği Karadeniz’e ulaştı. Anadolu’daki milyonlarca Türk Sivas’a toplandı ve orada sıkışıp kaldı. Bütün dünyadan Hristiyanlar işgal edilmiş topraklara gelip yerleştiler. Ancak Yunanistan Sivas’ta da bir Türk nüfusu istemiyor. Zaman zaman Sivas’ı havadan bombalıyor, zaman zaman operasyonlar yapıyor. Hukuk yok. Uluslararası hukuk Yunan’a işlemiyor. Bütün dünya Yunan’ın arkasında, işlediği soykırımı görmüyor. Milyonlarca Türk, ambargo altında, açlık, susuzluk içinde. Çocuklar için okul, hatta ilaç yok. Yunan’ın en küçük protestoya, eleştiriye, itiraza, hatta yakınmaya tahammülü yok. Türklerin ya ölerek ya da topraklarını terk ederek yok olmasını istiyor. Öldürüyor, hapsediyor. Sivil Yunanlar dahi Sivas sokaklarında masum insanları keyfîce katledebiliyor. Türkler “Kuvayı Milliye” adında bir örgüt kurup güçleri yettiğince işgale direniyorlar. Ellerindeki her imkânı kullanıp Yunan’la savaşıyorlar. Sonra birileri kalkıp “Kuvayı Milliye teröristtir” diyor. “Türkler rahat dursun” diyor. Bir operasyon yaptığında “Kuvayı Milliye başlattı” diyor. “Yunan’ın kendisini savunma hakkı vardır, terörle mücadele hakkı vardır” diyor.
Reklam
Simülasyon tabii. Ama olmadı değil. İzmir’in işgalinden sonra başlayan direniş, hem İstanbul Hükümeti hem de egemen devletler tarafından (o zaman terör kavramı bugünkü kadar yaygın kullanılmıyordu) “isyan” ve “ihanet” olarak tanımlandı. Oysa o “isyan”, “ihanet” ya da “terör” zaferi getirdi.
İsrail’e yaranmak için ağızlarını açtıklarında “ama Hamas” diye başlayanlar, 100 yıl önce yaşasalar, Anadolu direnişine “terör” diyecek bir zihniyete ve ezikliğe sahipler. Daha doğrusu, Anadolu direnişine “isyan” ve “ihanet” diyenlerin safında yer alacaklarına hiç şüphe yok.
Reklam
Hamas’a terörist diyen, en başta kendi varlığını inkâr eder. Hamas’a terörist diyen insaflı, vicdanlı, merhametli değildir ama milli de değildir.
TOPRAK SATMAK
Türkiye kamuoyunda İsrail’i aklamak, Hamas’ın meşru direnişini perdelemek amacıyla daha ilk günlerden itibaren bir “Filistinliler toprak sattı” yalanı dolaşıma sokuldu. Tarih katili İlber Ortaylı da bu insafsız şayianın yaygınlaşmasına alet oldu.
Savaş şartları zordur. İnsanların savaş içindeki tutumlarını barış dönemlerinde değerlendirmek de isabetsizdir. Örneğin 40 yıldan fazla Rus işgali altında kalan topraklarımızda, 4 yıl Yunan işgali altında kalan Ege’de, İstanbul’da ve diğer birçok ilimizde insanımız ya yeni otoriteye baş eğip yerinde kaldı, ya da toplu halde başka şehirlere göç etti. Kimsenin bu insanları “işgalciye teslim oldular” ya da “kalıp savaşmak yerine kaçtılar” diye eleştirmeye hakkı olamaz.
Bugün Filistinlileri sattıkları cüzi miktardaki toprak üzerinden karalayanlar, Türkiye’de işgal döneminde yabancılara toprak satıldığını biliyorlar mı acaba?
Cengiz Mutlu’nun Atatürk Araştırmaları Dergisi’nde yayınlanmış akademik makalesinden bazı veriler: 1921 yılının Ağustos ayında İstanbul’da (o günkü değeriyle) 118.467 liralık toprak yabancılara satılmış. Bir önceki yılın Temmuz ayına göre 43.967 liralık fazla satış gerçekleşmiş. Aydın vilayetinde İngilizlerin satın aldığı toprak miktarı 2 milyon 800 bin dönüm. Yunanistan Aydın’ı işgal ettiğinde yabancılara satılan toprak miktarı 5-6 milyon dönüme ulaşmış. İşgalden kaçan Türkler, sahip oldukları toprağın yüzde 90’ını Yunanlara satmışlar.
Reklam
Bugünden bakıp da o günü kınamak olmaz. Neler yaşadıklarını, nasıl yaşadıklarını bilsek de hissedemiyoruz. Ama bu bizim tarihimiz. Başkalarına çamur atmadan önce aynaya bakmak, çuvaldızı batırmadan iğneyi kendine batırmak erdemdir.
Korkunç bir ihanet planı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 13/11/2023, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Korkunç bir ihanet planı
null undefinedABDULLAH AYGÜN undefinedErsin Çelik undefined
ve 36 kişi beğendi
9-10 Eylül 2023’de Hindistan’da toplanan G-20 Zirvesi’nde ABD, Hindistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Almanya, İtalya ve Avrupa Birliği yeni bir ticaret yolunun kurulmasına ilişkin mutabakat zaptı imzaladılar. Hindistan’ın Bombay şehrinden BAE’ye, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Hayfa Limanı’na, oradan Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan üzerinden Avrupa’ya ulaşacak bir demir yolu, deniz yolu ve hidrojen boru hattı inşasına karar verildi. Bu koridorun kurulması için çalışmaların 2 ay içinde başlatılması da kararlaştırıldı.
Reklam
Bu yeni koridor, Çin ve Hindistan ürünlerinin Rusya üzerinden Avrupa’ya geçme zorunluluğunu ortadan kaldıracaktı. Ayrıca Rus gazına bağımlılık da bitirilecekti. Ek olarak Türkiye ve İran da bu koridorla bypass edilecekti. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye olmadan ticaret koridoru olmaz” dedi. İsrail Başbakanı Netanyahu ise projeye övgüler düzdü.
Bu projedeki tek “pürüz” Hayfa Limanı’nın güvenliği ve Akdeniz’deki 40 milyar metreküp doğalgaz rezervinin Gazze yönetiminin mülkiyetinde olması idi.
İşte İsrail, bir ayı aşkın süredir, Gazze’de soykırım yaparak Hindistan-Avrupa Koridoru üzerindeki bu “pürüzü” temizlemeye çalışıyor.
Komplo teorisi mi dediniz? Hayır, değil. ABD’nin var gücüyle İsrail’e destek vermesi normal diyelim ama Avrupa’nın iştahla soykırımın arkasında durması hayatın doğal akışına uymuyor. BAE, Ürdün ve Suudi Arabistan yine normalin ötesinde sessizler. Filistin Batı Şeria Yönetimi tepkisiz. Önceki gün Riyad’da toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği Zirvesi de suya sabuna dokunmayan bir bildiri ile sonlandı. Hatta bildiride Hamas’ın yok edilmesi girişimlerine destek manasına gelecek bir madde bile vardı. ABD uçaklarının İsrail’e silah taşırken İslam ülkelerinin hava sahasının kullanmaması önerisi dahi reddedildi. Riyad Zirvesi, İsrail’e çok güçlü bir destekle sona erdi desek abartmış olmayız.
Reklam
Her Çarşamba Tv Net’te Ersin Çelik ve İsmail Kılıçarslan ile yaptığımız Siyaseten programında geçen hafta İHH Başkanı Bülent Yıldırım konuğumuzdu. Yıldırım, Hamas’ın iyi bir istihbarat ağının olduğunu, İsrail’in saldırı hazırlığını öğrendiği için ön alarak karşı saldırıya başladığını ifade etti. Belli ki Hamas, Hindistan-Avrupa Koridoru projesi üzerinde kendisinin bir engel teşkil ettiğini fark etmiş, kesin idam kararının verildiğini görmüş, soykırım başlamadan elini güçlendirecek bir karşı saldırı yapmıştı.
İyi de, bu kadar kan aktıktan, o kadar bebek ve çocuk öldükten sonra, Suudi Arabistan, Ürdün ve BAE İsrail’le masaya oturup, el sıkışıp, hiçbir şey olmamış gibi koridoru inşa edebilirler mi?
Tahminin o ki, İsrail yeterince etnik temizlik yaptıktan, Gazze’nin kuzeyini boşaltıp Hayfa Limanı’nın güvenliğini sağladıktan, Gazze gazına çöktükten, yani taşeronu olduğu işi teslim ettikten sonra büyük bir “barış” masası kurulacak. “Tarihi barış”, büyük bir coşkuyla, havai fişekler eşliğinde, düğün-bayram havasında bütün dünyaya duyurulacak. O zaman ABD barışın mimarı olacak. O zaman Avrupa Birliği barış, insan hakları, basın, ifade, gösteri, protesto özgürlüğü rozetlerini yeniden takacak. İşte o zaman Ortadoğu’ya “bahar” gelecek. Hamas’ın olmadığı bir Ortadoğu’da diktatörler rahat nefes alacaklar. O zaman İsrail normale dönecek, Filistinleri yavaş yavaş öldürme, Filistin topraklarını sinsice işgal etme rutinini kimseyi kızdırmadan sürdürecek.
Bu korkunç planda iki açık var: Birincisi acaba İsrail’in aşırı sağı Müslümanlarla işbirliğine onay verecek mi?
İkincisi de, acaba bu kadar bebek, çocuk öldükten sonra, İslam dünyası bu sözde ve sahte barışa aldanacak mı?
Bazı Arap kabileleri, İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlı Devleti’ne ihanet etmiş, sonuçta İngiltere ve İsrail bir hançer gibi Ortadoğu’nun kalbine saplanmıştı. Şimdi yeni bir ihanet tasarlanıyor. Müslümanların da bu ihaneti hazmedeceği zannediliyor.
Reklam
Herkes sussa, o masum bebeklerin ahı susar mı sandınız? Petrolünüz, gazınız, dolarlarınız uğruna hastanelerde katlettiğiniz, katline seyirci kaldığınız, hatta ellerinizi ovuşturarak izlediğiniz o bebeklerin ahı yakanıza öyle yapışır ki…
Bu büyük ve korkunç ihanet planı karşısında şahsen safım bellidir: Bu yaşananlardan sonra kim ki İsrail’le masaya oturur, kim ki İsrail’le el sıkışırsa, Allah onu kahr u perişan etsin.
Hamas neden uykuları kaçırıyor?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 10/11/2023, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Hamas neden uykuları kaçırıyor?
Sinan Öngel undefinedHaydi Gary undefinednull undefined
Sinan Öngel ve 17 kişi beğendi
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Osmanlı bakiyesi topraklar üzerinde yeni devletler kuruldu. Batılı galip devletler enerji ve ticaret güvenliğini tesis etmek, ayrıca kendi toprak-larındaki Yahudilerden kurtulmak için kuracakları İsrail’in güvenliğini sağlamak istiyorlardı. Bunun için de yeni kurulan her devletin tam kontrol altında olması gerekiyordu. Bölgede diktatörleri desteklediler. Zaman zaman işler rayından çıkınca darbeyle, savaşla, iç çatışmayla, isyanla, suikastle ya da iplerini ellerinde tuttukları terör örgütlerini kullanarak kontrolü yeniden ele aldılar. Örneğin Saddam ya da Kaddafi üzerinde kontrolü kaybedince “demokrasi getirmek” bahanesiyle devirdiler. Örneğin Kral Faysal Batı’ya akan petrol vanalarını kapatınca suikastla katlettiler. Örneğin Muhammed Mursi seçimle iş başına gelince darbeyle indirdiler, idamını izlediler.
Reklam
“Müslüman Kardeşler” örgütü, bu ülkelerin halklarının sesi, itirazı, isyanı olarak 1928’de Hasan El Benna ve arkadaşları tarafından kuruldu. Hak, adalet ve bağımsızlık çağrıları bu geniş coğrafyada güçlü yankı buldu. Müslüman Kardeşler, tartışmasız biçimde, Batı çıkarlarını ve Batı’nın iplerini tuttuğu diktatörlerin koltuklarını tehdit ediyordu. Batı, Müslüman Kardeşler’i terör örgütü olarak yaftaladı. Diktatörlerin ise İsrail diye bir dertleri yoktu ama rahatlarını bozan, ağızlarının tadını kaçıran, kabuslar gördüren İhvan-ı Müslimin’i en büyük tehdit, en büyük tehlike olarak konumlandırdılar; acımasızca üzerine gittiler, yasakladılar, hapsettiler, idam ettiler hatta Hama’da olduğu gibi bir şehri tamamen yok ettiler. Seçim yoluyla parlamentolara girse, iktidara gelse bile Müslüman Kardeşler’le ilgili yapılara Batı ve diktatörler müsamaha göstermediler. Bütün bu acımasızlığa, şiddete, katliama, işkenceye, hapislere rağmen Müslüman Kardeşler sindirilemedi, silinemedi; İslam dünyasının en büyük direniş örgütü olarak diktatörlerin uykularını kaçırmayı sürdürüyor.
Hamas, tıpkı İhvan-ı Müslimin gibi, Filistin’de bir ihtiyacın sonucu olarak kuruldu. “İhtiyaç” kelimesinin altını kalınca çizelim: Hamas, öylesine bir siyasi hareket, öylesine bir silahlı direniş örgütü olarak değil, bir ihtiyaca binaen ortaya çıktı. Filistin Kurtuluş Örgütü üst kadrosu çürümüştü, yolsuzluklarla anılır olmuştu. İsrail zulmü artarken FKÖ artık kendi ikbalini korumak uğruna sessizce izlemekle yetiniyordu. 1987’de ilk İntifada başladığında FKÖ uzun süre bu direnişi görmemiş, katılmamıştı. Hamas olmasa İsrail planlarını hızla gerçek-leştirecek, Filistin’i sessizce haritadan silecekti; Hamas bu sessizliği bozuyor, “gürültüye” neden oluyordu, Bu gürültü ise İslam devletlerinin dikta-törlerini, artık onlarla birlikte Batı Şeria’daki Filistin yönetimini rahatsız ediyordu.
Reklam
Şundan emin olabilirsiniz: Hamas Gazze’de İsrail’e karşı destansı bir direniş gösterirken, İslam ülkelerindeki diktatörler uykusuz geceler geçiriyorlar. Hayır, ölen bebeklere, çocuklara acıdıklarından değil, Hamas’ın zafer kazanması, başarılı olması ihtimali karşısında uykusuz kalıyor, kabuslar görüyorlar. İnanın, Hamas’tan, İsrail’den çok daha fazla bu diktatörler korkuyor, nefret ediyorlar; Hamas’ın bitirilmesini, silinmesini, yok edilmesini İsrail’den çok daha fazla istiyorlar. Hamas’ın attığı füzeler, Tel Aviv’den ziyade bu diktatörlerin uzaktaki ve yakındaki saraylarına düşüyor. Hamas’ın her bir başarılı operasyonu İsrail devletinden ziyade bu diktatörleri titretiyor. Hamas, kardeş Müslüman halkları ezen, sömüren bu diktatörlerin rahatını, huzurunu kaçırıyor, koltuklarını sarsıyor, iktidarlarını zorluyor.
İslam dünyasının tam merkezinde, tam ortasında, bir ayı geçkin süredir soykırım yapılıyor. 10 binden fazla masum sivil hayatını kaybetti; bunların 4 binden fazlası bebek ve çocuk. İslam ülkelerinden güçlü bir ses çıkmıyor, hatta toplanamıyorlar bile. Toplansalar da cılız bir kınamanın ötesine geçemiyorlar. Ne yapabilirler ki? Tahtlarının üzerinde ABD kılıcı sallanıyor; alttan Hamas tahtı sallıyor. ABD ile bir çatışmayı elbette göze alamıyorlar, o zaman Hamas’ın yenilmesi için dua ediyorlar.
Anlamadıkları şu: Hamas ümmetin sesi. Hamas ümmetin hissiyatı. Bu Hamas yok edilse bile yerini başkası alacak. Zulme, adaletsizliğe, eşitsizliğe, sömürüye, emperyalizme karşı her zaman ve artan derecede itiraz ve direniş olacak.
Reklam
Sadece diktatörler için değil, şu an yeryüzündeki her birey için sadece iki seçenek var: Ya Hamas’ın, yani hakkın, hukukun, adaletin, merhametin, vicdanın, bağımsızlığın yanındasındır, ya da Amerika’nın safındasındır. Hamas’ın yanında durursan, kaybetsen de kazanırsın; Hamas’ın karşısında, yani ABD’nin safında durursan kazanamayacağın gibi onurun dahil her şeyini kaybedersin.
Küresel intifada
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 06/11/2023, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Küresel intifada
Sinan Öngel undefinedHaydi Gary undefinedErsin Çelik undefined
Sinan Öngel ve 19 kişi beğendi
Terörist İsrail’in Gazze soykırımı için yaptığı askeri harcama 10 milyar dolara yaklaştı. Küresel ölçekte propaganda için milyar dolarlar harcandığına şüphe yok. ABD soykırımın arkasında, Avrupa Birliği soykırıma tam destek veriyor. Her biri bir devlet büyüklü-ğündeki küresel şirketler soykırım makinası için çalışıyorlar. Gazze açık hava hapishanesinde sıkışmış 2,5 milyon insanı yok etmek için çok büyük seferberlik halindeler, ellerindeki her imkânı kullanıyorlar.
Reklam
Peki sonuç? ABD şehirlerinden Japonya’ya kadar insanlar ayakta. Konuşma, yazma, düşünceyi ifade, gösteri yasaklarına rağmen Avrupa şehirlerinde yüz binler toplanıp İsrail’in soykırımını ve buna destek veren kendi devletlerini protesto ediyorlar. Sosyal medyada Filistin fırtınası esiyor. Dünyanın her köşesinde Siyonistler boyunlarını eğerek dolaşıyor, hatta korkuyor, saklanıyorlar. Şirketler diz çöküp özür diliyorlar.
Bu kadar mı? Gazze mücahitleri dünyanın en paralı, en modern, en mücehhez ordusuna kan kusturuyorlar. İsrail parlamentosunda timsah gözyaşları akıyor. İsrail’deki evlere her gün ceset torbaları içinde leşler geliyor. İsrail’de rehinelerin yakınları hükümeti protesto ediyorlar; Hükümet taraftarları onlara saldırıyorlar, İsrail sokakları karışıyor.
Reklam
Ya İslam dünyası? Dişler sıkılıyor, öfke büyüyor. Sadece İsrail’e ve Batı’ya değil, kendi devletlerine de tepki gösteriyorlar. Kitlesel eylemler, yardım kampanyaları, boykotlar yapılıyor. Eller semaya açılıyor, gözlerden yaş, dudaklardan dualar dökülüyor. Çocuklar, gençler, orta yaşlılar kendilerini tanıyor, kim olduklarını keşfediyorlar. Batı’nın Müslümanlara nasıl baktığını, Batı uygarlığının nasıl ruhsuz, merhametsiz, vicdansız olduğunu, bir Müslüman olarak bunlarla uzlaşmanın nasıl imkansız olduğunu, onlara ne kadar benzerlerse benzesinler, kabul görmeyeceklerini anlıyorlar. Gazze’deki çocukların cesaretini, dirayetini, soğukkanlılığını, teslimiyetini görüp, bunun İslam’dan, imandan kaynaklandığını fark edip imanlarına iman katıyorlar. Vatanını, canını, Kudüs’ü, Müslümanların onurunu korumak için kahramanca savaşan mücahitleri görüp onlara hayranlıkla bakıyorlar. İçlerindeki hainleri, ajanları daha net fark edebiliyorlar.
Evet çok kan aktı. Evet çok canımız yandı. Bebekler, çocuklar, kadınlar katledildi. Hastaneler, camiler, üniversiteler, okullar yıkıldı. Başka seçenek var mıydı? Başka bir yol var mıydı? İsrail bunu ilk kez yapmıyor. 1948’den bu yana kimi zaman yavaş, kimi zaman da işte böyle bir anda yok etmek için azgınca saldırıyor; Filistinlilere savaşmaktan, direnmekten, ölmekten başka seçenek bırakmıyorlar.
Şimdi şuraya dikkat: Asla gevşemeyelim. Rehavete kapılmayalım. İçimizdeki öfkeyi de, kini de, intikam duygusunu da asla azaltmayalım. Şu yapılanları unutmayalım, unutturmayalım. Yarın İsrail yenilip ateşkes istediğinde, hiçbir şey olmamış gibi davranmayalım. İsrail’le bir normalleşmeye izin vermeyelim. Batı’nın, düşen maskesini yeniden takmasına müsaade etmeyelim. Eylemler zayıflamasın. Duyarlılık kaybolmasın.
Reklam
Hele boykot. Bu sefer nasıl da yayıldı, nasıl da etkili oldu! Şirketler diz çöküp özür dilemek zorunda kalıyorlar. Direnen şirketler de inşallah piyasadan silinip gidecekler. Birlikteliğin gücü gün gelecek kapitalizmi de yerin dibine batıracak.
Bakmayın siz burnu Kaf dağındaki kibir abidelerinin enaniyetli tutumlarına. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ya da “her koyun kendi bacağından asılır” diyen bencillerin “amaaan, boykot edeceksin de, eylem yapacaksın da ne olacak sanki” benzeri kişiliksiz duruşlarına aldırmayın. Bin dereden su getiren, mantık denklemleri kurup olmazları yücelten, dengelere, stratejilere, konjonktüre, güce tapan, kendisinden başkasını görmeyen bencillere prim vermeyin.
İntifada yayılıyor, küreselleşiyor, zulüm sistemine ağır darbeler indiriyor. Artık zaferin ayak sesleri duyuluyor. Siz kalbinizle, ruhunuzla, bedeninizle sağlam durun; Allah bize zaferi de nasip edecektir.
Dünya eskisi gibi olmayacak
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 03/11/2023, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Dünya eskisi gibi olmayacak
Sinan Öngel undefinedHaydi Gary undefinedHasan Fehmi undefined
Sinan Öngel ve 18 kişi beğendi
Terör devleti İsrail Gazze’de bataklığa saplandı. İsrail’in kara birlikleri ağır kayıplar veriyor. “Ateşkes” çağrılarının yoğunluk kazanması bile İsrail’in artık bir çıkış aradığını gösteriyor. Ateşkes sağlansa, İsrail Gazze’den çekilse bile, arkasında bıraktığı yıkım asla unutulmayacak. Üstelik yıkım sadece Gazze’de değil; İsrail’in bu son soykırım girişimi dünyayı köklü şekilde değiştirdi. Artık dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Reklam
1. İsrail’in soykırım girişimine açık destek veren Batı ile Müslümanların ilişkisi daha da keskinleşti. Batı’nın maskesi düştü ve Haçlı barbarlığı artık tekrar gizlenemeyecek şekilde belirginleşti. İnsan haklarından basın özgürlüğüne, ifade hürriyetinden hukuka kadar Batı, yücelttiği tüm değerlerde samimiyetsiz olduğunu gösterdi.
2. İslam coğrafyasındaki Batı hayranlığı bundan sonra daha fazla sorgulanacaktır. Batı içindeki Müslümanların huzursuzluğu daha da artacaktır.
3. Müslümanları içten çürüten Batı ve İsrail destekli yapılar işlevini tamamen yitirecektir. Örneğin FETÖ artık ABD ve Avrupa için de faydasız bir örgüte dönüşmüştür. Bu ve benzeri örgütlerin tasfiyesi hızlanacaktır.
Reklam
4. Gazze’deki soykırım girişimi tüm dünyada Siyonizm tehlikesini gözler önüne serdi. Siyonizm’in, tamamen dini motivasyonla, Yahudiler dışındaki her insanı öldürmeye iman etmiş barbarlığı, yobazlığı, gözü dönmüşlüğü ifşa oldu. Bundan sonra dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir Siyonist emniyet içinde olmayacaktır.
5. İslam ülkelerinin halkları, İsrail terörü karşısında sessiz ve tepkisiz kalan devletlerini daha fazla sorgulayacaklardır.
6. Arap devletlerinin de yeşil ışık yaktığı Filistin toprakları dışında bir Filistin devleti projesi tamamen rafa kalkacaktır.
7. İsrail son dönemde tam da bazı Arap devletlerini yanına çekebilmişken şimdi yapayalnız kaldı. Bundan sonra hiçbir İslam ülkesi İsrail’le sonuçlarını göze almadan işbirliğine yanaşamayacaktır.
8. Gazze’deki soykırım, İsrail ekonomisini ve siyasetini yerle bir edecektir. İsrail’in kendisini toparlayabilmesi mümkün olmayacaktır.
9. Hamas başta olmak üzere Filistin direniş örgütleri İsrail zulmünde anne-babalarını, kardeşlerini çocuklarını kaybeden kahraman, korkusuz gençlerden oluşuyor. Son Gazze saldırılarında hayatta kalabilen her bir çocuk geleceğin mücahidi olacak. Canından başka kaybedecek şeyi kalmayan korkusuz gençler İsrail’in kâbusu olacak. İsrail’in güvenliği düne nazaran bugün çok daha kırılgan.
10. İsrail’in milyarlarca dolarlık silah yatırımlarının, bir o kadar propaganda yatırımının hiçbir işe yaramadığı bu süreçte daha net görüldü. Bütün dünyada mazlum Filistin’in sesi zalim İsrail’den daha çok yankı buluyor. Özgür medyanın propagandayı alt edebileceği görüldü.
Reklam
BOYKOT İYİDİR
Türkiye’de her türlü eyleme burun kıvıran bir tayfa var. “Mitinglerde toplandınız, slogan attınız, boykot yaptınız da ne oldu?” diyerek sürekli atılan taşla ürkütülen kurbağa arasında çıkar hesabı yapıyorlar. Tekrar hatırlatalım: Biz zaferle değil, seferle mükellefiz. Küçük bir hareketi Allah büyük bir fırtınaya dönüştürecek kudrettedir. Ayrıca zor zamanlarda nerede, hangi tarafta durduğumuzu göstermek bile anlamlıdır. Eylem diri tutar.
RSF ve CPJ
Paris merkezli Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) ve New York Merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), Türkiye’de muhalefetten, özellikle de PKK’dan aldığı yalan yanlış bilgilerle raporlar hazırlayıp basın özgürlüğü konusunda Türkiye’yi karalarlar. Bizim muhalefet de her rapor yayınlandığında bu örgütlerin borazanlığını yapar. Gazze’de 38 gazeteci İsrail tarafından katledildi. Her iki basın örgütünün sitelerine girip incelediğinizde, 38 gazetecinin katillerini bulmakta epeyce zorlanıyorsunuz. Suçlu İsrail’i aklamak için kırk dereden su getiriyorlar. Raporlar öyle dikkatli yazılmış ki, 38 gazetecinin Hamas tarafından öldürüldüğü, en azından Hamas-İsrail savaşında “öldükleri” sonucu çıkıyor. Bu örgütler basın özgürlüğü endekslerinde Türkiye’yi en son sıralara yazarken İsrail’i özgür ülkeler kategorisine sokuyorlar. RSF ve CPJ “milli vazifelerini” ifa ediyorlar; onların verileriyle içerde Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışanlara yazıklar olsun.
KADİR MISIROĞLU’NU ÖZLEDİK
İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener Hamas’a terör örgütü diyerek İsrail’e büyük bir ta’zimle selam çakarken, yakın zamanda Hakk’a uğurladığımız merhum Kadir Mısıroğlu’na da sataştı. 100 tane İlber Ortaylı, 1.000.000 (bir milyon) tane Celal Şengör 1 tane Kadir Mısıroğlu etmez. Üstelik Kadir Mısıroğlu tacizci de değildi; edepli, ahlaklı, namuslu bir tarihçiydi. 100’üncü yılında Cumhuriyet’in çokça konuşulduğu şu günlerde, Kemalizm’i cesaretle eleştiren Kadir Mısıroğlu’nun eksikliği hissediliyor. Mekânı Cennet olsun.
Siz orada biz burada, direnişe devam!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 30/10/2023, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Siz orada biz burada, direnişe devam!
mevlüt mehmet aydın undefinedAhmet Faruk Çarıkcıoğlu undefinedBÜLENT ÖZDOĞAN undefined
mevlüt mehmet aydın ve 14 kişi beğendi
Ortadoğu bataklıkmış, Araplara sırtımızı dönmemiz, yüzümüzü Batı’ya çevirmemiz, her meselede Avrupa ve ABD ile aynı safta olmamız gerekiyormuş. Filistinli Arapların meselesinden bize neymiş. Zaten Araplar bizi sırtımızdan hançerlemiş, zaten Filistinliler bize düşmanmış, hem topraklarını da satmışlar. Türkiye’deki Arap mülteciler çöllerine dönsünmüş, tüm dindarları da yanlarında alıp götürsünmüş. İslam da zaten çöl Araplarının diniymiş. Hamas terör örgütüymüş, zaten Müslümanlar tümden teröristmiş. Hem Kur’an sayfalarından kan damlıyormuş. Terakkinin, kalkınmanın önündeki tek engel dindarlarmış. Hem bu dindarlar korkakmış, pısırıkmış…
Reklam
Daha neler neler…
3 haftadır gözlerimizin önünde bir etnik temizlik gerçekleşiyor. Açık hava hapishanesinde yaşayan Gazze halkının üzerine Hiroşima’ya atılan atom bombasına denk mühimmat atıldı. Ölü sayısı, çoğu çocuk ve bebek, 8 bini geçti, Hastaneler vuruldu. Su yok, elektrik yok, dünya ile iletişim kesildi. İnsanlık dışı bu vahşet karşısında insanlığını yitirenler susuyor. Bakanlıklardan, belediyelerden beslenen sanatçı takımının dahi ağzını bıçak açmıyor. Meselenin insanî ve İslâmî boyutunu göremeyenler millî boyutunu da göremiyor, görmek istemiyor. Siyonist propaganda bu topraklara da tohumunu saçmış, ağzını açanlar da bolca saçmalıyor.
Şimdi şunun bir altını çizelim:
Düşman topraklarımızı işgal edince Kuvayı Milliye’ye katılıp dağlara çıkan bizlerdik. TBMM’nin düzenli ordusuna katılan, her cephede savaşan, her cephede ölen bizlerdik. Vatanı için malını da, canını da seve seve veren bizlerdik. Zafer kazanılıp savaş bitince, mutat olduğu üzere, arka saflara itilen yine bizlerdik. Gelene ağam, gidene paşam diyen, İstanbul işgalinde keyfini, konforunu hiç bozmayan kadrolar, Galata’nın bankerleri, asker kaçakları, savaş zenginleri, her dönemde, her ortamda gemisini yürütenler, yalakalar, dalkavuklar, işbirlikçiler geldiler ve milletin zaferinin üzerine çöreklendiler. Sadece zafere çöreklenmekle kalmadılar, milleti değiştirmek adı altında topyekûn zulme başladılar. Bu topraklardan dini, dindarları silmek için, bu milleti millet yapan özü, ruhu hırpalamaya başladılar. Tıpkı İstiklal Mücadelesi gibi çok şanlı bir direniş başlattık. Elimizle, dilimizle, malımızla, canımızla, imanımızla, dualarımızla direndik, direnmeyi de sürdürüyoruz.
Reklam
Biz bu ülkenin gerçeğiyiz. Türk, Kürt, Arap ve daha nicesi, biz bu ülkenin, bu geniş coğrafyanın asli unsurlarıyız. Bu ülkeyi de, bu coğrafyayı da imanımızla kurduk, imanımızla ayakta tutuyoruz. Biz varız, buradayız, dimdik ayaktayız. Malımızla, canımızla, imanımızla buradayız. Fikirlerimizle, heyecanımızla, dinamizmimizle buradayız. Hiç olmadığı kadar coşkuluyuz. Hiç olmadığı kadar kalabalığız. Oy sandıklarında çıkandan, İstanbul’un geniş meydanlarını dolduranlardan ibaret değiliz, onlardan bile kat kat daha fazlayız. Filistin orada direniyorsa biz de burada aynı düşmana karşı kahramanca direniyoruz. Siyonist’e, Haçlı’ya, onların içimize sızmış ajanlarına, ruhunu, zihnini onlara satmış zavallılara karşı hiç olmadığı kadar teyakkuzdayız. Üstelik her anlamda tam teçhizatlıyız. Öyle böyle örgütlü değiliz. Türk dünyasından Afrika’ya, Sibirya steplerinden Yemen’e kadar yardımlarımızla, desteklerimizle, dayanışmamızla, kardeşliğimizle, gerektiğinde canımızla, kanımızla kardeşlik hukukunu yücelten biziz. Hiçbir yere gitmiyoruz ve gitmeyeceğiz. Boyun eğmedik, eğmeyeceğiz. İsrail Filistin’de soykırım uygularken nasıl keyifle izlediğinizi, nasıl desteklediğinizi, nasıl sustuğunuzu not ettik. Filistinlilerden sonra sıranın bize gelmesi için nasıl ellerinizi ovuşturduğunuzu görüyoruz. Vallahi bu direnişi kıramayacaksınız. Bugüne kadar bizimle baş edemediniz, edemeyeceksiniz. Çürümüş fikirlerinize, kültür adı altındaki hücumlarınıza, medya ile yaptığınız bin türlü ayak oyununa, eğitim adı altında dayattığınız tanrılara, çok paranıza, hatta ölümcül silahlarınıza rağmen azalmadık, çoğaldık, burada, karşınızdayız. Bizi yok edemeyeceksiniz, tüketemeyeceksiniz, bize boyun eğdiremeyeceksiniz. Tam tersine önümüzde diz çökecek, adalet ve merhametimize sığınarak hesap vereceksiniz.
Filistin orada direniyor, biz burada direniyoruz. Filistin yalnız değil, biz de değiliz. Allah bizimledir ve zafer bizimdir.
Cumhuriyet ve korku
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 27/10/2023, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Cumhuriyet ve korku
YA RAHMAN undefinedHasan Fehmi undefinedDoğan ARSLAN undefined
YA RAHMAN ve 17 kişi beğendi
Mehmet Akif, İstiklal Marşı’na “Korkma!” çağrısıyla başlamıştı. Sanki olacakları öngörmüş, Cumhuriyet’in ana karakterinin “korku” olacağını hissetmişti.
Pazar günü 100 yaşına basacak Cumhuriyet, kimi yerli kimi yersiz ne çok şeyden korktu…
Cumhuri-yet daima bölünmekten korktu. Dış mihraklardan, yedi düvelden korktu. Ermeni’den, Rum’dan, İsrail’den, Avrupa’dan, Amerika’dan, Sovyetler Birliği’nden, Rusya’dan korktu. Hem İngiliz’den hem Alman’dan korktu. Arap’tan, Arap sermayesinden, Arap turistten korktu. Cumhuriyet dinden, dindardan, ezandan, camiden, sakaldan, başörtüsünden, Kur’an kursundan, İmam-Hatip’ten korktu. Cumhuriyet sağcıdan da korktu, solcudan da korktu. İrticadan, komünizmden korktu. Kürt’ten, Alevi’den korktu. Türkçe’den, Kürtçe’den, Arapça’dan korktu. Demokrasiden, ifade özgürlüğünden, basın özgürlüğünden, gazetelerden, kitaplardan, broşürlerden, bildirilerden korktu. Cumhuriyet emekten, emekçiden, sendikadan, örgütlenmeden, protestodan, gösteriden korktu. Kimi zaman Cumhuriyet Meclis’ten, seçimden, seçilmişten, partilerden, seçilmiş Başbakan’dan korktu. Cumhuriyet gazeteciden, yazardan, sanatçıdan, üniversite ve akademisyenden korktu. Cumhuriyet şairden, şiirden, hatta İstiklal şairinden korktu. Cumhuriyet müzikten, türküden korktu. Cumhuriyet farklılıktan, farklı renklerden korktu. Cumhuriyet, tarihinden, geçmişinden, özünden, dilinden korktu. Cumhuriyet Alfabe’den korktu, kültürden, kültürel birikiminden korktu. Cumhuriyet sivilden korktu, özgürlükten korktu, halkından, kendi vatandaşından, cumhurdan korktu.
Reklam
Üç Parantez, Biri Açık
Menderes, Özal ve Erdoğan, Cumhuriyet’in ilk asrında 3 parantez açtılar; ikisi kapandı, Erdoğan’ın açtığı parantez hala açık.
Bu 3 parantezin ortak yanı, cesaret ve özgüvendi.
Halkın seçtiği ve sevdiği 3 lider, Türkiye’ye, tam da halkın arzuladığı cesareti, özgüveni yaşattılar.
“Aman İsrail’le bozuşmayalım, aman ABD’yi kızdırmayalım, sakın Avrupa’dan kopmayalım. Asla riske girmeyelim. Etliye sütlüye karışmayalım. Ne olur başımızı ağrıtmayalım. Ortadoğu bataklık, Afrika karanlık, Rusya öcü, Türk Dünyası hayal, Uzakdoğu çok uzak, sakın ha elimizi uzatmayalım” korku ve pısırıklığı içindeki bir ülkeyi, silahlarıyla, silahlı güçleriyle, istihbaratıyla, yumuşak güçleriyle, yatırımlarıyla, girişimleriyle, yardımlarıyla, ekonomisiyle bir cesaret ve özgüven abidesine yükseltmeyi başardılar.
Önceki gün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, korkmuş, sinmiş, pısırık dünyanın gözlerinin içine baka baka, hiç kimseden korkmadan, hiçbir ülkeden çekinmeden, cesaret, samimiyet ve hakikat yüklü sözlerle İsrail’e kafa tutması, Filistin ve Hamas’a sahip çıkması bile tek başına bir asırlık Cumhuriyet’in özlenen çıkışı değil de nedir?
Reklam
Neyse ki Erdoğan parantezi kapanmış değil; gelecek nesillerin sahip çıkmasıyla o parantez hiç kapanmayacak.
Cumhuriyet’in ilk asrında “korku” ana duygu oldu; yeni asra girerken, dışarıya cesaret ve özgüven sergileyen, içerde sevgiyi, merhameti, şefkati ana karakter olarak egemen kılan bir Cumhuriyet umuyoruz.
3 Şiirle Kısa Türkiye Tarihi
“Şelaleye düşmüştür Zeytinin dali; Celaliyim, Celalisin, Celali… Kahvede subay yok, bu nasıl iştir?”
(Cemal Süreya, Kısa Türkiye Tarihi)
“Neler Yapmadık şu vatan için
Kimimiz öldük;
Kimimiz nutuk söyledik.”
(Orhan Veli, Vatan İçin)
“Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.”
(Ece Ayhan, Meçhul Öğrenci Anıtı)
Filistin, Batı, Türkler ve Kürtler
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 23/10/2023, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Filistin, Batı, Türkler ve Kürtler
Haydi Gary undefinednecdet sevinçel undefinedAyşegül Ertan undefined
Haydi Gary ve 10 kişi beğendi
Filistin direnişinin dünyadaki İslami hareketleri ateşlediği hatta radikalleştirdiği öteden beri söylenir. El Hak doğrudur. Filistin direnişi sadece bir ulusun bağımsızlık mücadelesi değildir. Filistin direnişi sadece İslam şehri Kudüs’ün ve İslam mabedi Mescid-i Aksa’nın savunusu da değildir. Filistin direnişi, gerilimin yükseldiği her seferde Batı’nın maskesini düşüren, medeniyet makyajının altındaki Haçlı barbarlığını ifşa eden bir işleve da sahiptir: Batı’nın özünü ortaya çıkardığı gibi, Müslümanların kendilerini keşfetmelerini de sağlar. Adeta Müslümanlara ayna tutar, kendilerini gösterir.
Reklam
Modern, çağdaş, Batılı, aydınlanmış, ilerici ve hatta piyano dahi çalan Fazıl Say’ın, üstelik Hamas’a “terör örgütü” diyerek terazinin kefesini İsrail lehine ağdıran “barış” mesajına rağmen, İsrail’e tam destek vermediği, ama aslında Müslüman bir ülkenin vatandaşı olduğu için İsviçre’deki konserlerinin iptal edilmesi, kişiye yerini, konumunu, kökünü, özünü gösteren bir tokat değil de nedir?
O Birleşmiş Milletler dünyanın gözü önünde iki haftadır devam eden soykırıma asla müdahale etmeyecek. O Güvenlik Konseyi toplanmayacak, toplansa da soykırıma karşı karar almayacak. Avrupa Birliği İsrail’i kınamayacak. BBC, DW, New York Times ve nicesi katledilen bebekleri, soykırımı görmeyecek, İsrail’i aklamak için yırtınacaklar. Söz konusu Filistin ya da Müslümanlar olunca insan hakları, hukuk, uluslararası hukuk, savaş hukuku, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü asla devreye girmeyecek. Kadına şiddet gibi, çocuk hassasiyeti gibi plastik duyarlılıklar anında unutulacak. Ne insani değerler kalacak, ne de vicdan.
Reklam
Hep böyleydiler, hep böyle kalacaklar.
1204 yılında, güya Kudüs’ü kurtarmak için yola çıkan Haçlı ordusu İstanbul’a girmiş, 3 gün boyunca Bizans şehrini yağmalamış, insanlarını katletmiş, kiliselerde toplu kıyımlar yapmış, orduyla birlikte gelen bir fahişeyi patriğin tahtına oturtmuş, manastırlarda Bizanslı rahibelerin ırzlarına geçmişlerdi.
Daha 78 yıl önce, Avrupa’da birbirleriyle savaşa tutuşarak 80 milyon insanı katlettiler. Soykırımın yanında şehirleri havadan sivil-asker ayrımı yapmadan bombaladılar. Atom bombasıyla iki şehri tümden yok ettiler. Hitler’in elinden kurtardıkları Fransa ve Almanya’da binlerce kadına tecavüz ettiler.
Kendi kendilerine bunu yapanlardan Bosna’da, Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de merhametli olmaları beklenebilir mi?
Filistin direnişi bize bizi hatırlatıyor; çözümün de sadece ve sadece bizde olduğunu ağır bir bedelle gösteriyor.
İSRAİL TÜRKİYE’YE TEHDİTTİR
Filistin’de devam eden soykırımı bir “Filistin-İsrail” veya “Arap-İsrail” çatışması gibi göstermeye; “Araplar bizi arkadan vurdu” ya da “Filistinliler toprak sattı” diyerek vicdansızlığı meşrulaştırmaya çalışan bir kesim var Türkiye’de. Bunların bir kısmı her şeyden habersiz ahmak. Ama gazeteci, sanatçı, bilim adamı, hatta siyasetçi maskesi altında bu üslubu dillendirip İsrail’in önüne attığı kemiklerin hakkını vermeye çalışanlar da var.
Reklam
Siyonistlerin “Vadedilmiş Topraklar” idealini uzak bir ihtimal olarak görüp önemsemeyenler olabilir. Ama İsrail’in bölge üzerindeki operasyonları şu anda dahi geniş bir sahaya yayılmış durumda. İsrail özellikle Kuzey Irak’ta ve Suriye’nin kuzeyinde yoğun faaliyet içinde. Hem ABD’nin jandarmalığını yapıyor, hem de kendi güvenliğini ve ileriye dönük ideallerini gerçekleştirmek için adımlar atıyor. Suriye’nin kuzeyinde kurulacak bir PKK oluşumunun “Küçük İsrail” olacağından hiç şüphe yok. Bu projenin son günlerde hız kazandığı da ABD açıklamalarından anlaşılıyor.
Filistin meselesine insani, vicdani, İslami hassasiyetleriyle yaklaşamayanlar bilsinler ki, mesele aynı zamanda milli bir meseledir. İsrail, Türkiye için açık bir tehdittir.
İSRAİL VE KÜRTLER
PKK hep bir “tedhiş” örgütü olarak görüldü; Kürtler üzerindeki dönüştürücü etkisi maalesef ıskalandı. Bugün oranları az da olsa, Kürtler içinde PKK’nın Batı destekli çabalarıyla sekülerleşmiş bir kesim bulunuyor. Bu kesimin son günlerde Kürtlerle İsrail’i “dost” göstermek için çabaladığını görüyoruz.
Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi’nin torunları bu propagandaya elbette aldanmayacaktır.
Tarih boyunca bölgenin en dinamik gücü Türk-Kürt ittifakı olmuştur. Kemalizm bu ittifakı bozamadı; Siyonizm de bozamayacaktır. Geçmişte olduğu gibi yarın da Türk-Kürt ittifakı bölgeye zaferi ve barışı getirecektir.
Filistin yorgunu
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 16/10/2023, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Filistin yorgunu
Sena Gülten İPEK undefinedZeynep Ozalp undefinedLeyla Olgaç undefined
Sena Gülten İPEK ve 4 kişi beğendi
70’li yıllarda, rahmetli babam, her akşam saat 10’da elindeki çekici, testereyi, rendeyi bırakır, radyonun sesini açar, bir sigara yakıp karanlık ufka bakarken pürdikkat haberleri dinlerdi. Küçük marangoz atölyesinde babamın etrafında koşuştururken radyodan yayılan, nerede, kim olduklarını bilmediğim onlarca özel isim zihnime kazınırdı: Filistin Kurtuluş Örgütü, Yaser Arafat, Emel Örgütü, Falanjistler, Dürziler, Mişel Ayun, Emil Cemayel, Menahem Begin, Ariel Şaron, Nebih Berri, Velid Canbolat, Lübnan, Mısır, İsrail, Araplar…
Reklam
16 Eylül 1982’de, Lübnan’daki Sabra ve Şatilla Filistin Mülteci Kampı’nda, İsrail himayesinde Falanjistler binlerce masum Filistinliyi katlettiğinde 12 yaşındaydım. Korkunç bir katliamdı. Bütün o isimler zihnimde yerli yerine oturdu.
Ne radyo haberleri, ne aile telkini, ne imam-hatip öğrencisi olmam, ne de merhum Erbakan’ın dilinden düşürmediği, uğruna 12 Eylül darbesinin yapıldığı mahzun Kudüs belirledi safımı. Ulus’taki bir sanat galerisinde gördüğüm Sabra Şatilla katliamı fotoğrafları yüreğime işledi. Kalbi olan Filistin’in yanında dururdu. Kalbim vardı, Filistin’in yanında durdum.
Reklam
Sonra hep yakından izledik Filistin’deki gelişmeleri. İntifadalar, katliamlar, işkenceler, Yaser Arafat’ın Filistin devletini ilanı, Arafat’ın Filistin’e dönüşü, Hamas’ın kuruluşu, Lübnan’ın işgali ve daha nicesi…
Yarım asır sonra, geriye dönüp bakınca, bir kısırdöngü içindeymişiz gibi hissediyorum.
Önce İsrail baskıyı artırıyor, sonra Filistinlilerden itiraz ve isyan geliyor, İsrail var gücüyle Filistin’e saldırıyor, oluk oluk Müslüman kanı akıyor, dünya susuyor, Batılı devletler olan biteni görmezden geliyor, Birleşmiş Milletler cılız bir kınama yayınlıyor, ABD İsrail’e tam destek veriyor, Müslüman devletler göstermelik toplantılar düzenleyip korkak bildiriler açıklıyor, biz sokağa çıkıyoruz, bağırıyoruz, slogan atıyoruz. Sert manşetler, keskin makaleler, zirveye ulaşan duyarlılık, samimi dualar… Onlarca, yüzlerce Filistinli öldükten, İsrail’in işgali biraz daha genişledikten sonra ortalık duruluyor, konu kapanıyor.
Aynı senaryoyu defalarca ama defalarca izledik.
Filistinliler bir asırdır yokluktan, açlıktan, susuzluktan, itilip kakılmaktan, sürgünden, mülteci kamplarında sürünmekten, açık hava hapishanelerine istiflenmekten, cenaze defnetmekten, bebeklerine ağıt yakmaktan, ölmekten yorulmadılar; ben, daha doğrusu benim neslim yarım asırda, uzaktan, çaresiz izlemekten yorulduk…
Reklam
Sanki 50 yıldır aynı videoyu tekrar tekrar izliyorum. Şu an Gazze’ye bombalar yağarken sanki her saniyesini ezbere bildiğim bir filmi seyrediyorum.
Hiçbir şey değişmiyor: Sadece Filistinlilerin şartları biraz daha zorlaşıyor, sadece İsrail haritası biraz daha genişleyip Filistin haritası biraz daha daralıyor.
ABD Gazze sahillerine bir uçak gemisi gönderdi, ikinci uçak gemisi yoldaymış; İngiltere’den iki uçak gemisi İsrail’e destek amaçlı yola çıkmış. İşte, oysa ne kadar korkaklar, ne kadar ürkekler. Sadece onurlarıyla ayakta ölmekte olan bir halktan bile korkuyor, tir tir titriyorlar oysa.
Petrolü olan, milyar dolarları olan, kendi halklarını ya da komşu Müslümanları öldürmek için en modern silahları satın alan, kahramanlarıyla, zaferleriyle, inşa ettikleri medeniyetlerle tarihe nam salan, sadece, evet sadece tükürükleriyle İsrail’i boğabilecek onlarca devletin suskunluğu, sessizliği, tepkisizliği yoruyor beni, benim neslimi.
Evet, İsrail’in eli uzun. Evet, ABD, İngiltere tehdit ediyor. Evet, bencil Avrupa, Yahudilerin topraklarına geri dönmesinden korkuyor. Evet, saltanatları, koltukları, iktidarları pamuk ipliğiyle bağlı. Evet darbelerle tehdit ediyor, indirip yükseltiyorlar. Ama hiç mi kalpleri yok? Olan biten hiç mi yüreklerine dokunmuyor? Allah’a, kıyamete, Hesap Günü’ne bu kadar mı inançsızlar?
Reklam
Yoruldum, benim neslim de yoruldu ama yılmadık elbette. Müslüman olmamız umutsuz olmamıza engel. Allah’ın mutlaka bir hesabı var. Bu kadar mazlumun ahı elbette çıkacak. Allah mutlaka iyilerle beraber ve sabredenler elbette kazanacak. Bu zulüm elbette sona erecek. Filistin’in onurlu direnişi elbette bizi de diri tutacak.
Ama bu ihanetten, bu kayıtsızlıktan, bu vurdumduymazlıktan, bu ihtilaflardan, fitneden, koca koca devletlerin bu acizliğinden, bu onursuzluktan, bir araya gelemeyişten yoruldum.
Radyoda “Akşam Ajansı” sona eriyor, türküler başlıyor. Babamın küçük marangoz atölyesini, kırık radyodan cızırtıyla yayılan Celal Güzelses’in yanık sesi dolduruyor: “Hasta düştüm gelmedin, bari can verende gel
Ayn Calut
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 13/10/2023, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ayn Calut
Muhammed Zâhid Memiç undefinedSille-i Osmanî undefinedMesut undefined
Muhammed Zâhid Memiç ve 16 kişi beğendi
Calut, yenilmez, dev bir savaşçıydı. Boyu 4 metreydi. Başına tunç miğfer takmış, pullu bir zırh kuşanmıştı. Zırhı 6 ton ağırlığındaydı. Baldırları tunçtan zırhlarla korunmuştu, omuzları arasında tunç bir kargı asılıydı. Mızrağının demir başının ağırlığı 7 kiloydu.
Reklam
Calut’a karşı yürüyen müminler ordusundan bazıları savaştan kaçtılar. “’Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler. Allah’a kavuşacaklarını kesin olarak bilen (müminler) ise şu cevabı verdiler: ‘Allah’ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah sabredenlerle beraberdir’” (Bakara Suresi 249).
İki ordu, bugün Filistin’de Ayn Calut denilen yerde karşılaştılar.
“Calut ve askerleriyle karşı karşıya gelince (inananlar) şöyle dediler: ‘Ey Rabbimiz, Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et’” (Bakara Suresi 250).
Reklam
Calut savaş meydanına çıkıp 40 gün düello çağrısı yaptı. Nihayet Calut’un karşısına kısa boylu, çelimsiz, Davut çıktı. Davut sapanını gerip tek bir taş fırlattı. Dev Calut olduğu yere yığıldı, öldü.
Bu hadiseden yüzyıllar, belki bin yıllar sonra, aynı yerde, bugünkü Ramallah, Nablus, Gazze arasındaki Ayn Calut’ta, Memluk Ordusu ile Moğol Ordusu karşı karşıya geldiler.
Tarih tekerrür ediyordu.
Moğollar Karakurum’dan çıkmış, önce Cengiz Han’ın, sonra Hülagü’nün komutasında Akdeniz’e dayanmışlardı. Yollarına çıkan her şehri yıkmış, yakmış, baş üstünde baş, taş üstünde taş bırakmadan ilerlemişlerdi. Bağdat, Basra, Şam, Halep, İsfehan, Rey ve nicesi haritadan silinmişti. Moğol Ordusu yenilmez bir orduydu. Besili atları, dev filleri, döneminin en ileri teçhizatı, yüzbinlerce neferi ile karşı koyulmaz bir güçtü.
Memluk Sultanı Seyfettin Kutuz’un 20 bin kişilik ordusu, Ketboğa Noyan’ın komutasındaki yenilmez Moğol Ordusu’nun karşısına dikildi. 1260 yılında, Ayn Calut’ta, Moğol Ordusu ilk yenilgisini tattı. Müslümanlar sadece zafer kazanmamıştı; Moğol Ordusu’nun yenilebilir olduğunu görmüş, özgüven kazanmış, uyanmıştı. O zaferin ardından Moğol İmparatorluğu hızla yıkılmış, tüm İslam coğrafyası özgürlüğüne kavuşmuştu.
Geçen hafta, yine Filistin topraklarında, Ayn Calut’un hemen yanı başında, Davut’un Calut karşısındaki zaferinden binlerce yıl sonra, Memluklerin Moğollar karşısındaki zaferinden 763 yıl sonra tarih 3’üncü kez tekerrür etti.
Reklam
İsrail’in (güya) yenilmez bir ordusu vardı. En modern silahlara, karada, havada, denizde en yıkıcı, en öldürücü teçhizata sahiptiler. Başta ABD ve Avrupa ve olmak üzere dünyanın yarısının tam desteği arkaların-daydı; destek vermeyenleri de korkutmuş, sindirmişlerdi. Güçlü, yaygın, etkili istihbarat örgütleri vardı; Filistin’in her karışını izliyorlardı. Hak, hukuk, insanlık bilmiyorlardı. On yıllardır Filistin halkına soykırım uyguluyor, korkutmak için, yıldırmak için, topraklarını terk etmeleri için her türlü insanlık dışı yöntemi uyguluyorlardı. Bebek, çocuk, kadın demeden katlediyor, hapsediyor, işkence ediyorlar, açık hava hapishanelerinde milyonlarca insanı aç, susuz bırakıyorlardı. Acıma, merhamet, insaf gibi kavramları yoktu. Başını kaldıranın başını gaddarca eziyorlardı.
Bütün bu gaddarlık, şımarıklık ve kibir karşısında ise Filistinliler on yıllardır yılmadan, yorulmadan, yıkılmadan direniyorlardı. Yapayalnızdılar. Yokluk içindeydiler. Değil silaha, ekmeğe, suya ulaşamıyorlardı.
Tıpkı Calut karşısındaki müminler ordusunun içindeki bazıları gibi, “strateji, plan, akıl, kurgu, senaryo” diyerek analiz kasan korkaklara aldırış etmiyorlardı. “Ama İsrail’e fırsat veriliyor” diyen pısırıklara kulak asmıyorlardı. Çünkü ayeti biliyorlardı. “Allah’ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah sabredenlerle beraberdir” ayetine gönülden iman ediyorlardı.
Reklam
Hamas, neresinden bakarsanız bakın, Ayn Calut’ta, zayıf görünen imanlının güçlü görünen zalimi yere sermesi ibretini tekerrür ettirmiştir. İsrail’in, Mossad’ın bir kâğıttan kaplan olduğunu dünyaya göstermiştir. Bu, hiç tartışmasız büyük bir zaferdir.
Bu sadece bir zafer değildir; Bu, bütün İslam dünyasına, umudun, sabrın, direnişin, imanın kıymetini gösteren bir uyandırma hizmetidir.
Hamas, sadece İsrail’i paçavraya çevirmekle kalmamış, Batı’nın medeniyet maskesini düşürerek altındaki Haçlı barbarlığını da dünyaya tekrar ifşa etmiştir.
Yok, Gazze’ye bomba yağıyormuş, yok elektrik, su kesiliyormuş, yok şartlar zorlaşıyormuş… Boş analizler! Gazze’de günlük yaşam, 1 hafta, 1 ay, 1 yıl öncesine nazaran zerre kadar değişmiş değil. Gazze geçen ay neyi yaşıyorsa bugün de onu yaşıyor. Sadece siz bugünü görüyorsunuz.
İsrail’le uzlaşma hayalleri kuranlara da şunu hatırlatalım: Siyonistler, Türkiye’nin güney illeri de dâhil, Arz-ı Mevud’u gerçekleştirinceye kadar asla ve asla durmak istemeyecekler. Yani Hamas Filistin’in bağımsızlığı kadar Türkiye’nin hudut savunmasını da yapıyor. Kendilerine yürekten teşekkür edelim.
Reklam
Hamas’ın, Filistin’in zaferi kutlu, mübarek olsun. İnşallah uyanışa vesile olsun. Hamas’a selam, direnişe devam!
AK Parti’nin seçim kadrosu
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 09/10/2023, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
AK Parti’nin seçim kadrosu
Hasan Fehmi undefinedOrhan Senol undefined
Hasan Fehmi ve 1 kişi beğendi
AK Parti 14 Mayıs seçimleriyle TBMM kadrosunu belirledi. 28 Mayıs sonrasında hızla Bakanlar Kurulu atandı, bürok-rasideki değişim yapıldı, Meclis görevlen-dirmeleri tamam-landı. Önceki gün de 4’üncü Olağanüstü Kongre ile Genel Merkez yönetimi şekillendi.
Reklam
AK Parti’nin olağan ya da olağanüstü bütün kongreleri şölen havasında olmuştur. Türkiye’nin her yerinden gelen teşkilat mensupları ve gönüllülerin yanı sıra yurt içinden ve yurt dışından gelen misafirlerle Ankara’nın en büyük salonu hınca hınç dolar, hatta dışına taşar. Gençlik Kolları’nın enerjisiyle salonda heyecan ve coşku hep en üst seviyededir. Genel Başkan’ın konuşması başından sonuna kadar salonu ayakta ve canlı tutar. Kongrenin tüm formaliteleri tıkır tıkır işler ve akşam olmadan seçimler tamamlanarak kongre sonlanır.
Önceki günkü Olağanüstü Kongre’de de manzara farklı değildi. Salon yine dışına taşmıştı. Katılım çok renkliydi. Coşku yine yüksekti. Cumhurbaşkanı ve Genel Başkan Erdoğan, geçirdiği son rahatsızlığın kırgınlığı ile biraz kısa tutsa da konuşması hem mesaj doluydu, hem de heyecanı sürekli diri tuttu.
Reklam
Kongrede gözler seçim sonuçlarındaydı. MKYK’ya kimlerin gireceği, MYK’nın kimlerden oluşacağı en merak edilen konuydu. Seçimler kısa sürede tamamlandı, listeler belli oldu.
AK Parti’yi Olağan Kongre’ye kadar idare edecek, en önemlisi de Mart’taki yerel seçimler için çalışacak kadro üzerinde biraz durmak gerekiyor.
Önceki iki yazımda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte lider ve Parti’nin ayrıştığını, seçmenin Erdoğan’ı ayrı, AK Parti’yi ayrı değerlendirmeye başladığını, 14 Mayıs seçimlerinde Erdoğan ile AK Parti’nin oyları arasındaki makasın bu mesajı net şekilde verdiğini yazmıştım. Bu ayrışmanın da AK Parti için yeni bir politika, yeni bir dil, yeni bir misyon ihtiyacına işaret ettiğini söylemiştim.
AK Parti’nin yeni oluşan MYK’sı çok değişmedi ama MKYK’da büyük oranda değişim yapıldı. MYK’da tecrübenin ağır basması kuşkusuz olumlu ancak MKYK’daki değişimin AK Parti’nin ortaya çıkan yeni ihtiyacını karşılamaktan uzak olduğu görülüyor. Görünen o ki, yakın gelecekte AK Parti’nin politika, dil ve misyonunda çok değişiklik olmayacak. Bunun önce yerel seçim için riskli olduğu kanaatindeyim.
Yeni MKYK, AK Parti’deki köklü istişare mekanizmasının bu dönemde de geçmişe nazaran zayıf kalacağına işaret ediyor. MKYK üye sayısı 50’den 75’e çıkarılmıştı; bu sayı korundu. MKYK toplantılarının yedek üyeler dâhil geniş katılımlı yapılması, güncel meselelerin etraflıca tartışılmasını önlüyor. Yeni dönemde de AK Parti’nin bu imkândan mahrum kalacağı görülüyor.
Reklam
MKYK’nın yapısı da “atılıma” işaret etmiyor. Geçmişte defalarca seçim kaybetmiş ya da kamuoyu nazarında imajı hasar almış isimlerin “vazgeçilmez” olarak tekrar görev almalarını, dil, politika ve misyonda “istikrar” olarak yorumlamaktan başka seçeneğimiz yok.
Olağanüstü kongre öncekiler gibi kalabalık, renkli, heyecanlı, coşkulu olsa da bir “rutini” yerine getirmiş oldu.
Görünen o ki yerel seçimlerde yük yine Cumhurbaşkanı ve Genel Başkan Erdoğan’ın omuzlarında olacak. Bölgemizin epeyce ısındığı bir süreçte Erdoğan bir yandan dış politikayla, bir yandan iç politikayla çok yoğun meşgul olmak zorunda kalacak. Allah yardımcısı olsun.
Neresinden bakarsanız bakın, AK Parti rakiplerinden yine de çok çok önde. Rakip partiler kendi iç meseleleriyle çalkalanırken AK Parti bugün itibariyle yerel seçim sürecine tüm gövdesiyle girdi. Rakipleri kan kaybederken, AK Parti, atılım yapmasa bile, mevcut dinamizm ve tecrübesiyle seçimlerde yine birinci olacaktır.
AK Parti’nin yeni misyonu ne olmalı?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 06/10/2023, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
AK Parti’nin yeni misyonu ne olmalı?
Hasan Fehmi undefined
Hasan Fehmi Beğendi
Önceki yazımda liderin, yani Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti’yi büyük oranda tek başına omuzladığını, Cumhur-başkanlığı Hükümet Sistemi›yle birlikte lider ve partinin ayrıştığını, 14 Mayıs seçimlerinde de bu ayrışmanın bariz şekilde görüldüğünü ifade etmiştim.
Reklam
Yarın yapılacak 4. Olağanüstü Kongre sonrası AK Parti, genel merkez kadrolarında tecrübe ile yeniliği harmanlamış şekilde yola revan olacak. Ancak bu sefer kadro değişimi tek başına yeterli olmayacaktır. Mevcut sistemde AK Parti’nin yeni bir siyaset, üslup ve misyonla yoluna devam etmesi gerektiği çok açık.
Öncelikle AK Parti’nin siyaset alanına geri dönmesi gerekiyor. Siyasetin bütünüyle Külliye’ye bırakılması hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yükünü artırıyor hem de atanmışlardan oluşan Bakanlar Kurulu’nun ve bürokrasinin siyasette daha etkin olmasına yol açıyor. CHP’nin kimi zaman siyasi polemikleri Külliye bürokratlarıyla yapması, AK Parti’yi yok saymak gibi sinsi bir tavır içeriyordu. AK Parti’nin yeni kadrolarının bu açığı kapatmaları, daha cesur olmaları, daha fazla inisiyatif ve yük almaları yeni dönemde bir ihtiyaç olarak önümüze çıkıyor.
Reklam
Bununla bağlantılı olarak hükümetin partiyle ilişkilerinin de yeniden kurgulanması gerekiyor. Atanmış Bakanlar Kurulu bir yandan partiden ayrı bir siyaset alanı oluştururken, diğer yandan da ilişkileri zayıf tutarak partinin sahada elini zayıflatıyorlar. Milletvekilleri ve teşkilat bakanlara ulaşmakta, taleplerini dile getirmekte ve sorunlarını çözmekte zorlanıyorlar. Yeni dönemde bakanların AK Parti ve teşkilatla daha uyumlu, koordineli çalışmaları da elzem görünüyor.
TBMM’de iktidar partilerinin konumu her zaman sıkıntılı olmuştur. İktidar grubu hükümet ile muhalefet arasında sıkışır. Ancak parlamenter sistemde hükümet Meclis grubunun içinden çıktığı ve grupla her an iç içe olduğu için yük hafiflerdi. Yeni sistemde bu yükün ağırlaştığını görüyoruz. Aslında bu sıkıntının AK Parti açısından bir fırsat teşkil ettiğini de görelim. Genel Kurul ve komisyonlarda AK Parti Grubu, tıpkı muhalefet gibi denetleme, kontrol ya da eleştiri yapabilirler. Bu bir iç çatışma görüntüsü vermeyecek, tersine AK Parti’nin Meclis’te ve millet nezdinde gücünü pekiştirecektir. Milletin siyasi hafızasında yasama ve yürütme birbirinden ayrılmıştır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bu ayrışmayı daha da netleştirdi. Şimdi yasamanın, yani Meclis’in, bu ayrışmaya uygun bir misyon geliştirmesi gerekiyor. Yürütmenin tamamen enstrümanı haline gelmiş bir yasama millet nezdinde de hoş karşılanmayacaktır. Seçim sonuçları da bunu göstermiyor mu?
Bir başka konu da AK Parti’nin sivil toplum misyonudur. Hükümet-Parti ayrışması, partinin sivil alana daha çok yoğunlaşmasını gerektiriyor. Bu da teşkilatın vazifelerinin yeniden tanımlanması ihtiyacını beraberinde getiriyor. Yeni sistemde hükümetin başarıları hükümete yazılırken, başarısızlıkları hem hükümete hem partiye yazılıyor. Bu durumda partinin sahada da bir “figür” olduğunu ispatlaması gerekiyor. İktidarın, yani gücün temsilcisi bir teşkilattan, partinin temsilcisi bir teşkilata dönüşüm kaçınılmaz görünüyor.
Reklam
AK Parti, uzun soluklu bir yürüyüşün, kutlu bir hareketin günümüzdeki uzantısı. Geçmişten gelen bir misyonu geleceğe taşıyor. Yarın iktidarda olur ya da olmaz ama bu misyon, bu hareket, bu yürüyüş devam edecek.
Yarın Olağanüstü Kongre’de oluşacak kadronun bu tarihi misyon ve mirası idrak etmiş bir kadro olması beklenir. O kadronun, bayrağı düşürmeden, daha yükseklere çıkarmak gibi bir görevi olacak. Hükümette idare-i maslahat bir nebze görmezden gelinebilir ama siyasette affedilmez. 14 Mayıs’ta ortaya çıkan yüzde 36 sonucu az değil ama aşağı değil, yukarı gitmesi gerektiği de açıktır.
.AK Parti kongresi: Lider ve parti
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 02/10/2023, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
AK Parti kongresi: Lider ve parti
Leyla Olgaç undefinedOrhan Senol undefined
Leyla Olgaç ve 1 kişi beğendi
AK Parti, 4. Olağanüstü Büyük Kongresi’ni önümüzdeki hafta sonu, 7 Ekim Cumartesi günü
Ankara’da yapıyor.
CHP içerden kaynarken, İYİ Parti masayla oyalanırken, HDP alfabenin harfleriyle oynarken AK Parti, erkene aldığı olağanüstü kongre ile Genel Merkez kadrolarını şekillendirip önümüzdeki hafta başından itibaren tüm mesaisini ve enerjisini yerel seçimlere odaklamaya hazırlanıyor.
Reklam
AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, 14 Mayıs seçimleriyle TBMM’deki AK Parti Grubu’nu şekillendirdi. 28 Mayıs seçimleri sonrasında da hızla kabineyi oluşturdu. Bürokrasideki atamalar yapıldı. Her 3 kadroda da köklü değişiklikler yapıldı. Şimdi sırada parti var. AK Parti kadroları da şekillenince gündem sadece yerel seçim olacak. Aday adayları, adaylar belirlenecek, kampanya başlayacak.
AK Parti’nin başarısı işte bu planlama, koordinasyon ve disiplinden kaynaklanıyor. Siyasetin yanında hükümeti de idare eden kadrolar, yorgunluk bir yana, rakiplerinin fersah fersah ötesinde koşuyorlar. Örneğin ekim ve kasım ayları da CHP için “Kim genel başkan olacak” tartışmalarıyla geçerken, AK Parti, marttaki yerel seçimi, Anayasa değişikliğini, hatta 2028’deki seçimleri konuşuyor,
Reklam
planlıyor olacak.
AK Parti 2001’de kuruldu, 2002 Kasım ayında iktidara geldi. O günden beri iktidarda ve girdiği her seçimde birinci parti oldu. Bu büyük ve rekor başarıda çok sayıda etken var: Mahalle temsilcilerinden sandık müşahitlerine, belde teşkilatlarından milletvekillerine, bakanlara kadar on binlerce isim bu kutlu yürüyüşe az ya da çok katkı sağladı. Ancak şunu görmek zorundayız: Lider, yani Recep Tayyip Erdoğan, her zaman başarıda en büyük paya sahip oldu. Liderin güvenilir, güven veren, tutarlı, heyecanlı, cesur ve dinamik kişiliği, diğer tüm etkenlerin önüne geçti.
2002’de girdiği ilk seçimden bu yana, oyların, AK Parti’den ziyade Erdoğan’a verildiğini kabul edelim.
Kuşkusuz bu, AK Parti’nin ya da büyük teşkilatın işlevsiz olduğu manasına gelmiyor ama Lider, partinin ve teşkilatın sadece önünde değil, her zaman
üzerinde de oldu.
2017’deki Anayasa değişikliği Cumhurbaşkanı’na parti genel başkanı olma yolunu da açtı. Böylece Erdoğan, 2018 seçimlerine hem AK Parti Genel Başkanı, hem de Cumhurbaşkanı adayı olarak girmiş oldu. Partinin ve Cumhurbaşkanı’nın aldığı oylar böylece ayrışmış oldu. Parti ile Lider ayrımını en net şekilde 14 Mayıs seçimlerinde gördük. Cumhurbaşkanı (14 Mayıs’ta) yüzde 49,5 oranında oy alırken, AK Parti yüzde
36 oy aldı.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde elde edilen başarının gölgesinde AK Parti’nin oy oranı çok konuşulmadı, tartışılmadı. 3 Kasım 2002’deki yüzde 34 oy oranından sonra AK Parti’nin, her ne kadar yine de birinci olsa da, aldığı en düşük oy, 14 Mayıs seçimlerinde oldu. Seçmen, bariz şekilde, AK Parti’yi ayrı, Cumhurbaşkanı’nı ayrı değerlendirdi.
Reklam
Cumartesi günü yapılacak Olağanüstü Kongre’de, AK Parti’nin yeni kadrolarının ve misyonunun bu ayrışmanın verdiği mesaj ile şekillenmesi gerektiği açıktır.
Genel Başkanı aynı zamanda Cumhurbaşkanı olan, ya da siyaset ile iktidarın alanlarının farklılaşmaya başladığı bir dönemde, AK Parti, yeni döneme uygun bir kadro, siyaset ve söylemle devam etmek zorundadır.
Kadroların, Recep Tayyip Erdoğan’ın bir süredir başlattığı köklü değişiklik dinamizmiyle şekilleneceğini, tecrübeli isimler ile yeni isimlerden oluşacağını tahmin etmek güç değil. Ama görünen o ki bu, tek başına yeterli olmayacak. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne denk düşen yeni bir siyaset ve söylem anlayışı, özellikle yerel seçimlerde kendisini hissettirecek.
Örneğin, AK Parti’nin, siyasi parti olmak yanında, bir sivil toplum örgütü olma vasfının önümüzdeki süreçte daha çok öne çıkarılması elzem görünüyor. Bu da, mahalle temsilcilerinden MYK yönetimine kadar tüm kadroların, “kuruluş felsefesine” sahip isimlerden oluşmasını gerektiriyor.
Ne Erdoğan’ın ne de AK Parti’nin milletten başkasına borcu var. Artık hiç kimsenin de makamını kaybettiği için arıza çıkarma potansiyeli bulunmuyor. Kaybedenleri ödüllendirmek ya da hiçbir marifetine şahit olunmayanların koltuk işgaline göz yummak zorunluluğu yok. Erdoğan’ın eli hiç olmadığı kadar rahat.
Reklam
AK Parti, cumartesi günü, yüzde 36 mesajını almış bir yenilenmeyle kongresini tamamlayabilir. Türkiye’nin AK Parti’ye ihtiyacı var. Değişim ile tecrübenin uygun harmanlanması bu ihtiyacı daha uzun süreler karşılayabilir.
Haram olsun!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/09/2023, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Haram olsun!
Ahmet Faruk Çarıkcıoğlu undefinedHalil ERDOĜAN undefinedBÜLENT ÖZDOĞAN undefined
Ahmet Faruk Çarıkcıoğlu ve 18 kişi beğendi
Fetullahçıların propaganda filmi Antalya Film Festivali yarışma seçkisinden çıkarıldı; bunun üzerine, Zeki Demirkubuz da içlerinde olmak üzere çok sayıda yönetmen “sansür” diyerek filmlerini festivalden çektiler. Dün film yeniden festivale dahil edildi.
Reklam
“San-sür”, “düşünce hürriyeti”, “ifade özgürlüğü” kavramları terör propagandasını perdelemek için kullanıldığında aklıma hemen Gırgır Dergisi gelir.
Gırgır Dergisi 1972 yılında Gün Gazetesi’nin eki olarak yayın hayatına başladı. 1973’de bağımsız bir dergi oldu. 1980’lerin başında mizah dergisi Gırgır’ın tirajı 500 binlere ulaştı. Gerçekten de, bütün o yokluğun ve yoksulluğun içinde Keçiören’deki gecekondumuza kadar ulaşır, 5-10 evin gençleri dergiyi satır satır okurduk. 500 bin tiraj bir rekor. Gırgır, dünyanın en çok satan haftalık dergilerinden biriydi. Sonra dergi bölündü, içinden birkaç mizah dergisi çıktı. Yavaş yavaş sahneden çekildi ve 2015’de başladığı yere döndü, Sözcü Gazetesi’nin eki olarak yayınlandı.
Gırgır’da 2017’de Hz. Musa’ya hakaret eden bir karikatür yayınlandı. Bu densizlik dindar kesimin tepkisini çekti. Fakat hakaret edilen peygamber Hz. Musa olunca, Türkiye’deki Musevi kuruluşları da karikatürü protesto edince, dindarlar dışındaki kesimler de tepki göstermeye başladı. Örneğin CHP karikatürü kınadı, HDP onaylamadığını belirtti. Sol-seküler kesim sessiz kaldı. Sözcü Gazetesi derginin yayınını durdurdu. Böylece bir dönem tirajı 500 binlere ulaşan efsane dergi tarihe karışmış oldu.
Reklam
Gırgır kapatılınca kimse “sansür” demedi, “ifade, düşünce özgürlüğü” demedi, “medya üzerinde baskı var” türküsünü söyleyen çıkmadı. Kesinlikle biliyoruz ki, karikatürü çizilen Hz. Muhammed (sav) olsaydı, her biri birer özgürlük kahramanı kesilecekti!
İşte her işlerinde, her tavırlarında böyle çifte standartlı, böyle ikiyüzlüler!
2015’de de “Bakur” isimli filmin İstanbul Film Festivali’nde gösterimi iptal edilince, Nuri Bilge Ceylan dahil çok sayıda yönetmen protesto etmişlerdi. “Bakur” isimli film, PKK’lı teröristlerin gündelik yaşamlarını anlatıyordu; filmin üst başlığı da “Bir Gerilla Belgeseli” idi.
Aynı dayanışmayı, diyelim ki DAİŞ propagandası ya da Hitler güzellemesi yapan bir filme gösterirler mi? Tabii ki hayır. Disney’le, Netflix’le, kendilerini fonlayan, pohpohlayan, sırtlarını sıvazlayan efendileriyle asla ters düşmek istemezler. “Mustafa Kemal Ermenileri katletti” propagandasına yenik düşen Disney’e çıtları çıkmaz ama Batı’nın beslediği teröristlere kol kanat gererler.
Reklam
Hiç sorun değil. Bunların tıynetlerinin ne olduğunu çok iyi biliyoruz ve hiç şaşırmıyoruz. Karısını döven, arabasıyla ezen, tacizci, tecavüzcü, katil ve hain Yılmaz Güney’i baş tacı yapanlardan farklı bir tavır, ilkeli bir duruş tabii ki beklemiyoruz.
Ama sorun şurada…
Bu ülkenin kamu kaynakları, özellikle Kültür Bakanlığı’nın teşvik ve destekleri, bu terör sevicilere asla aktarılmamalı. Yakın geçmişte sağlanan teşvik ve desteklerin hesabı verilmeli. Gelecekte de bunlara tek kuruş aktarılmamalı.
Beş para etmez yapımlarıyla piyasayı, sektörü tekellerine almalarına, mafyatik ilişkilerle alternatif yapımların yetişmesini engellemelerine, ülkenin, milletin nerede bir hasmı varsa kucaklarına oturmalarına, bunu da kamu kaynaklarıyla, bizim vergilerimizle yapmalarına hiç tahammülümüz yok.
Reklam
Gitsinler kendi çukurlarında çabalasınlar. Kendileri çalıp kendileri söylesin, kendileri çekip kendileri izlesinler.
Terör propagandasına sahip çıkanlara aktarılacak tek kuruş kamu kaynağı olduysa ve bundan sonra olursa, şahsen “haram olsun” diyorum. Yalnız olmadığımı da biliyorum. “Yok görmedim, yok duymadım, fark edemedim ya da ‘kazanmaya çalışıyoruz’” türünden ahmakça bahanelere sığınanların da vebal üzerinedir. Onlara da haram olsun!
.
|
| Bugün 184 ziyaretçi (781 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|