 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Dejavu ya da kısır döngü
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 01/01/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Dejavu ya da kısır döngü
Elif Subaşı undefinedYusuf Birinci undefinednull undefined
Elif Subaşı ve 10 kişi beğendi
1.
Bugün miladi takvimle yeni yılın, 2024’ün ilk günü ve biz yine İsrail terör devletinin Filistin soykırımını ve ülkemize yönelik bölücü terörü protesto etmek için meydanlardayız. Gazze’de ölen 20 binden fazla insanımızın, terör saldırılarıyla şehit edilen güvenlik güçlerimizin yasını tutuyoruz yine. Neyse ki imanımız var, umudumuz var; on yıllardır devam eden bu kısır döngünün bir gün kırılacağına inanıyoruz.
Reklam
2.
Bugün Hristiyan takvimiyle yeni yılın, 2024’ün ilk günü. Biz yine kısır, içi boş, anlamsız tartışmalarla giriyoruz yeni yıla. Dönüyor, dolaşıyor, bir kez daha 1940’lara demir atıyor, sembollerin, kişi kültünün, heykel fetişizminin uykusundan uyanıp faşizm ateşini harladığı anları yaşıyoruz. Yine Arap düşmanlığı, yine Arap düşmanlığı arkasına gizlenmiş Müslüman nefreti. Ankara’ya kadar batı topraklarımızı işgal edip soykırım uygulayan Yunanistan’a, İstanbul’u işgal eden, yüzbinlerce Anadolu evladını şehit eden İngiltere’ye, Maraş’a kadar gelen Fransız’a, Antalya’ya kadar gelen İtalyan’a hürmette kusur etmeyenlerin, “Araplar bizi sırtımızdan hançerledi” yalanıyla içlerindeki nefreti kustukları bir akıl tutulmasını tekrar ve tekrar ve tekrar yaşıyoruz. Yine istismar. Yine istismar üzerinden kutuplaştırma. Kürt, Arap vatandaşını rencide edecek kör bir ırkçılık, bölücülük. Türkiye’nin ruhunu hazmedemeyen ve kaybolmasını beklerken kendisini yenileyip duran karanlık bir cehalet, yobazlık, tutuculuk. Türkiye’nin hasımlarını sevindirecek, onların değirmenine su taşıyacak bir aymazlık. Ulusçuluk maskesi ardına gizlenmiş bir ihanet. Aynı, değişmeyen sloganlar, gelişmeyen fikirler, dönüşmeyen zihinler. 1940’larda takılıp kalmış bir eğitim müfredatıyla formatlanan, tornadan çıkar gibi mezun olan standart bir nesil. Bir türlü kırılmayan, yeni yılda, Türkiye’nin yeni yüzyılında da kırılacak gibi görülmeyen bir kısır döngü. Türkiye’nin ufkunu kaplayan kesif sis. Allah büyük ve milletin feraseti inşallah o sisi de dağıtır.
3.
Bugün İsevi takvimle yeni yılın, 2024’ün ilk günü. Yine bir seçim atmosferi ve yine kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı bir siyaset, yine istismar üzerine kurulu bir propaganda süreci. Futboldan, Arap düşmanlığıyla perdelenmiş İslam düşmanlığından, Gazze’de devam eden soykırımı perdelemeye yönelik yapay gündemlerden medet uman, ırkçı, teröriste yine göz kırpan bir kampanya süreci. Sandığa neşeyle, düğün-bayram havasında değil, yine huzursuz, gergin gitmemize neden olacak bir fırsatçılık. Hiçbir yenilgiden ders çıkarmayan, tekrar tekrar aynı yöntemlerle farklı sonuçlar uman, kendisini asla sorgulamayan, kısırdöngü içinde Türkiye’nin normalleşmesine fırsat tanımayan bir basiretsizlik. Neyse ki millet var, milletin basireti var.
Reklam
2024, Türkiye’nin de coğrafyamızın da kısır döngülerden çıktığı, prangalarını kırdığı, değiştiği, dönüştüğü bir yıl olsun, bir sürecin başlangıcı olsun inşallah.
Kaygı verici gelişmeler
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 05/01/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kaygı verici gelişmeler
Elif Subaşı undefinedÖnder Sevinç undefinedErkan Yalçın undefined
Elif Subaşı ve 18 kişi beğendi
Milli İstihbarat Teşkilatı’nın operasyonuyla MOSSAD ajanlığı yaptığından şüphelenilen 34 kişi yakalandı. MİT’i bu başarılı operasyonundan dolayı tebrik edelim. Ancak şimdi soru şu: Türkiye’de yakalanmayan, deşifre olmayan böyle kaç ajan daha var?
Reklam
Hakan Fidan’ın MİT müsteşarı olması MOSSAD ve CIA’yı öyle tedirgin etmişti ki, 2012 sonrası Türkiye çok sayıda operasyona maruz kaldı. 7 Şubat MİT Krizi, Gezi olayları, 17-25 Aralık, MİT Tırları vakası ve 15 Temmuz darbe girişimi kamuoyuna yansıyan, kökü dışarda, FETÖ adlı MOSSAD/CIA ajanlarının faaliyetleriydi. Türkiye bunların tamamını püskürtmeyi başardı.
Durmadıklarını, vaz geçmediklerini, Türkiye üzerine operasyonlarına son vermediklerini biliyoruz.
Filistin’de soykırım devam ederken ve Türkiye’nin duyarlılığı had safhadayken yeni operasyonlar tasarladıklarına şüphe yok.
Riyad’daki futbol krizi ve Türkiye’ye yansımaları hayatın olağan akışına aykırı şekilde gelişti. 1 Ocak’ta Galata Köprüsü’nde şehitlerimiz ve Gazze için yapılan, 250 bin insanın katıldığı muhteşem miting, bir magandanın yumruğu ve bu yumruğa sahip çıkan siyasi partiler aracılığıyla gölgelenmek istendi.
Reklam
Bir şeylerin kurgulandığı, Ümit Özdağ ve avanesinin bu kurgunun odağında olduğu çok açık.
Suriye düşmanlığının Arap düşmanlığına evrildiğini, Arap düşmanlığının da İslam düşmanlığını perdelediğini çok net görüyoruz. Merhum Metin Yüksel’in tabutunu göstererek açıktan tehdit ediyor, sinir uçlarımıza dokunuyorlar. Müslümanlığımızın temel direği Kelime-i Tevhid’e dil uzatacak kadar cüretkarlar. Mahkeme basacak kadar pervasızlar.
MOSSAD/CIA Türkiye’de bir şeyler deniyor; çok tehlikeli bir oyun kurguluyor.
Bugüne kadar tutmayan operasyonlara şimdi bir yenisini ama en tehlikelisini ekliyor, gençler üzerinden bir şiddet sarmalını tetiklemek için her çirkin yolu devreye alıyorlar.
Son gelişmeler boş verilecek, müsamaha gösterilecek, rehavetle izlenecek gelişmeler değil. Bir noktadan sonra kontrolü kaybetmek dahi -Allah korusun- söz konusu olabilir. Şimdiden tedbir almak, yılanın başını erkenden koparmak gerekiyor. Devletin tüm kurumlarıyla müteyakkız olmasını gerektirecek bir vahim fotoğrafla karşı karşıyayız.
12 Eylül öncesi manzara unutulmasın. Gençlerin eline silah tutuşturdular. Provokasyonlarla gençlerin birbirlerine kıymasını sağladılar. MİT, Emniyet, asker, yargı kenardan sadece izlediler. Kenan Evren’in sonradan itirafıyla “şartların olgunlaşması” için oluk oluk kan akmasına seyirci kaldılar. 12 Eylül sabahı bir anda kesilen çatışmaları yıllarca bilerek, isteyerek durdurmadılar.
Reklam
Toplumun bu kadar kutuplaştığı gergin bir ortamda iplerin elden birdenbire çıkıvermesi muhtemeldir. Ne yapılacaksa bugün, hemen şimdi yapılmalı, tedbir alınmalıdır. Birkaç saat sonrası, ya da tatsız olaylar yaşandıktan sonra devreye girilmesi bile çok geç olabilir.
Gözlerimizin önünde bir tehlike hızla büyüyor. MOSSAD/CIA’nin henüz deşifre olmayan ajanlarının operasyonları da mutlaka boşa çıkarılmalıdır.
TÜRKİYE YAZARLAR BİRLİĞİ’NE TEŞEKKÜRLER
Türkiye Yazarlar Birliği şahsıma 2023’ün “Basın-Fıkra” ödülünü tevdi ettiler. Bu ödül bana özgüven verdiği kadar mesuliyetimi daha da artırdı. Hakikati korkmadan, sarsılmadan ifade etmeyi sürdüreceğim inşallah. Türkiye’nin bu en prestijli ödülü için Türkiye Yazarlar Birliği’ne, D. Mehmet Doğan’a, Başkan Sayın Musa Kazım Arıcan’a, jüri üyelerine kalpten şükranlarımı ifade ediyorum. Gazetemiz Yeni Şafak’tan değerli dostum Nedret Ersanel ve Ketebe Yayınları da ödüller aldılar, onları da tebrik ediyorum.
Dindarlar korkak mı?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:02, 08/01/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Dindarlar korkak mı?
Elif Subaşı undefinedHasan Fehmi undefinedBÜLENT ÖZDOĞAN undefined
Elif Subaşı ve 22 kişi beğendi
Riyad’da sahnelenen futbol komedisi Türkiye’ye anında bir seküler/Kemalist gövde gösterisi olarak yansıdı. Para karşılığı Suudi Arabistan’a giden onlar, organizasyonu ellerine yüzlerine bulaştıran onlar, maç yapmadan Arabistan’dan dönenler de onlar ama gece boyunca Türkiye’de “yallah Arabistan’a” sloganları atıldı.
Reklam
Aynı günlerde Ankara’da bölücü terörü ve İsrail soykırımını protesto etmek amacıyla 150 bin kişinin katıldığı büyük bir gösteri düzenlendi. Bu gösteri de verdiği muhteşem fotoğrafın ötesinde Fatih Altaylı’nın hazımsızlıkla sarf ettiği hakaretler boyutuyla tartışıldı.
1 Ocak’ta, hem de sabah namazından sonra gerçekleştirilen, 250 bin kişinin katıldığı Galata Köprüsü Mitingi ise bir magandanın attığı yumruk ve o yumruğu meşrulaştırmaya çalışanların ürettiği yapay hilâfet tartışmalarının gölgesinde kaldı.
Reklam
Bu ve benzeri olaylar sonrasında özellikle gençlerden şu soruları sıkça duyuyoruz: Dindarlar neden korkaklar, neden pısırıklar? Örneğin yumruk atan magandaya mahallesi güçlü şekilde sahip çıkarken dindarlar mazluma dahi sahip çıkmakta neden çekingenler? Bir avuç azgın azınlık gündem oluşturabilirken her türlü imkâna rağmen dindarlar neden geri planda kalıyorlar? Bu özgüven eksikliği neden?
Gençlerin bu sorgulamalarında küçük bir haklılık payı var, ona geleceğiz ama genel olarak Türkiye’de dindar/muhafazakâr kesimi korkak ya da pısırık olarak nitelendirmek doğru olmaz.
Birincisi Türkiye’de dindar/muhafazakâr kesim temkinlidir. Gerek Türkiye’de gerek İslam dünyasında son asırda yaşanan hadiseler dindarları temkinli olmaya itmiştir. Fevri, radikal, keskin hareketler kimi zaman katliama varan saldırılara maruz kalmış, çok acılar yaşanmıştır. Muarızları tarafından dindarların yer altına girmeleri, şiddete başvurmaları çok arzulanmış, hatta teşvik edilmiş, ancak dindarlar temkin sayesinde bu tuzağa düşmemiş, ayakta ve diri kalabilmişlerdir.
İkincisi dindar/muhafazakâr kesim edep, ahlak ve meşruiyet dairesi içerisinde kalmıştır. Azınlığın cazgırlığı karşısında her zaman mülayimliği tercih etmiştir. Bir kesimin edep, adap, ahlak sınırlarını aşan taşkınlıkları karşısında onlar gibi yapmak, onlar gibi olmak yerine “Edep ya Hu” sırrına ve sabra sığınmıştır. Haksızın yüksek gürültüsü karşısında haklılığın sükûtunu tercih etmiştir. Allah’a inanmanın doğal bir neticesi olarak “İyilerin her zaman kazanacağına” iman etmiş, iyilik dairesini terk etmemiştir. Bundan dolayıdır ki dindar/muhafazakâr kesim, sövgüden, sömürüden, yalan ve iftiradan beslenen medyada, sosyal medyada diğerleri kadar varlık gösteremez. Kuşkusuz bir dezavantaj değil avantajdır.
Reklam
Üçüncüsü, dindar/muhafazakâr kesim iktidarda temsil edilmektedir. Haklarının, seçtikleri eliyle savunulacağını bilmekte, hislerinin yetki verdikleri tarafından dile getirileceğine inanmaktadır.
Bütün bunlara rağmen dindar/muhafazakâr kesim, gerektiğinde, bıçak kemiğe dayandığında gözünü kırpmadan fedakârlıkta bulunabileceğini de her fırsatta göstermiştir. İstiklal Savaşı’nda can veren, terörle mücadelede en ön safta olan, 15 Temmuz’da destan yazan kesim bu kesimdir. Afganistan’dan Bosna’ya, Çeçenistan’dan Irak’a nerede cihat varsa çekinmeden koşan bu kesimdir. Varını yoğunu cesaretle ortaya döken, feda eden, hibe eden kesim de bu kesimdir. Bugün Gazze’de iman, sabır ve cesaretle direnen kahramanların yüreği ile Türkiye’deki kardeşlerinin yüreği tek yürektir.
Dindarların korkak ya da pısırık olduğu yönünde gençlerin sorgulamalarında hiç mi haklılık payı yok? Kuşkusuz az da olsa haklılar: Makamlarını, konforlarını, elde ettikleri haksız kazançları, etraflarına ördükleri güvenlik duvarlarını kaybetmekten korkan, bagajları nedeniyle her kriz anında ortalıktan kaybolan, sinen, saklanan, kompleksli, özgüvensiz, her fırsatı değerlendirip her riskten kaçınan samimiyetsizler de var. Onları not etmeli ama suyu bulandırmalarına da müsaade etmemeli.
.Meczup
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 12/01/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Meczup
Elif Subaşı undefinedEkrem Fazlıoğlu undefinedErgun Saraç undefined
Elif Subaşı ve 19 kişi beğendi
Beklediğim bir gelişmeydi: Ortamı gerer, kutuplaştırır, kışkırtırsanız, bir “meczup” mutlaka çıkar. Nitekim o “meczup” pazartesi akşamı Fatih Camii’nde ortaya çıktı, imam ve bir öğrencisini bıçakla yaraladı.
Reklam
Türkiye’de yaşıyorsanız ve yakın tarihe şahitlik ettiyseniz böyle bir olayı öngörmeniz yetenek gerektirmez.
Ümit Özdağ isimli bölücü, uzunca bir süredir mülteciler üzerinden kışkırtma yapıyordu. O kadar ki, depremde biz canlarımızı enkaz altından çıkarmaya çalışırken, o, enkaz altında ve üstünde mülteci avına çıkarak depremi bile istismara kalkıştı. İsrail Gazze’de soykırıma başlayınca bu sefer yönünü mülteci düşmanlığından topyekûn Arap ve Müslüman düşmanlığına çevirdi, açıktan İsrail’e arka çıkmaya başladı. Bütün bu süreçte, yalan, iftira ve kışkırtmaların etkisiyle kan aktı, insanlar öldü. Mağdur ve maktuller mülteci olunca maalesef kimse bu saldırıların, cinayetlerin üzerinde durmadı.
1 Ocak sabahı Galata Köprüsü’nde 250 bin kişinin katılımıyla “Şehitlerimize Rahmet, Filistin’e Destek, İsrail’e Lanet” mitingi düzenlendi. Mitingden dönen bir vatandaşımız, elinde Tevhit sancağı taşıdığı için bir maganda tarafından yumruklandı. Her kesim tarafından şiddetle kınanması gereken saldırı ve saldırgan CHP ve Zafer Partisi tarafından yüceltildi. Hatta gazeteci kılıklı bir provokatör “Eline sağlık” mesajı attı. Saldırgan bir “kahramana” dönüştürülmek istendi; tişörtlere, afişlere fotoğrafları basıldı. Mustafa Kemal’in, Bursa’da, Türkçe ezanın cemaat tarafından protesto edilmesinin ardından söylediği iddia edilen “(Türk genci) ‘bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır’ demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla. Nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır” sözleri hukuksuzluğa, barbarlığa, alenen teröre bir meşruiyet kılıfı olarak yeniden piyasaya sürüldü.
Reklam
Zafer Partisi’ne yakınlığıyla bilinen bir sosyal medya hesabının, şehidimiz Metin Yüksel’in Fatih Camii avlusundaki tabutunu göstererek ölümle tehdit etmesi de en azından yetkili çevrelerde gerekli infiali oluşturmadı.
Bu ve benzeri hadiseleri alt alta koyduğunuzda, bir “meczubun” ortaya çıkıp camide imamı ve öğrencisini bıçakla yaralamasını öngörmek zor olmasa gerek.
Tedbir alınmazsa, daha vahim hadiselerin de yaşanacağını kestirmek müneccimlik olmayacaktır. Yumruk atanın kahramana dönüştürüldüğünü gören bir cahil, bir ahmak, beyni kirletilmiş bir faşist, “daha büyük bir kahraman” olmak için daha çılgınca bir eyleme girişirse bu kimseyi şaşırtmayacaktır.
MOSSAD Türkiye’de eylem yapma planını açıklayınca Cumhurbaşkanı ve MİT’ten çok sert karşılık almıştı. Vaz geçecekler mi? Hayır. İçerdeki ajan ve sempatizanlarını kullanarak Türkiye’yi karıştırmak için ellerinden geleni yapacaklar. Hiçbir şey yapamasalar da Filistin’i bu tartışmalarla Türkiye gündeminden düşürmek isteyecekler.
Reklam
Tekrar uyaralım: İpin ucu kaçınca kontrolü yeniden ele almak zor olur. O arada da çok can yanar. Yakın geçmişin ibretiyle geç olmadan tedbir alınmalı. Fatih Camii’ndeki saldırı, “meczup” deyip geçilemeyecek kadar vahim bir saldırıdır.
“Toprağımızın Kokusu”
Sultan 5’inci Murad’ın torunu Sayın Kenize Murad, “Toprağımızın Kokusu” kitabının yeni baskısını adıma imzalayarak, Enver Paşa’nın torunu Sayın Arzu Enver Eroğan ve eşi Sayın Ömer Eroğan aracılığıyla göndermişler. Çok mutlu oldum. Kitap, Kenize Murad Hanımefendi’nin Filistin hatıraları ve mülakatlarından oluşuyor. İsrail’in Gazze’de soykırım yaptığı şu günlerde kitabı okuyabilmek biraz zor olsa da, Filistin direnişini, özellikle Hamas’ı anlayabilmek için “Toprağımızın Kokusu” çok değerli bir kaynak. Kenize Hanım, yeni baskının önsözüne şu cümlelerle giriyor: “Hamas’ın 7 Ekim 2023 tarihli eylemi, birilerinin inandırmak istediği gibi, açık havada gökten düşen bir yıldırım gibi gerçekleşmemiştir.” Kitabı bitirdiğinizde “Hamas bir terör örgütü mü?” ya da “Filistinliler toprak sattı mı?” gibi soru ve şüphelerin tamamının kendiliğinden cevap bulduğunu göreceksiniz. Okumanız tavsiyesi ile…...
40 yılın öğretemedikleri
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 15/01/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
40 yılın öğretemedikleri
Elif Subaşı undefinedSinan Öngel undefinedHasan Fehmi undefined
Elif Subaşı ve 19 kişi beğendi
Terör eylemleri iki aşamadan oluşur. Birinci aşama şiddettir. Terör örgütü pusu kurar, askere, polise, sivil vatandaşa namertçe saldırır, kan döker ve kaçar.
İkinci aşama ise tedhiştir. Terör örgütü yaptığı şiddet eylemiyle toplumu dehşete düşürmek, insanlar arasında korku, güvensizlik, panik, endişe, kaygı, kaos duygusu oluşturmak ister. Terörün asıl hedefi de zaten budur.
Reklam
Terör eyleminin ilk aşamasını kan dökerek silahlı terörist gerçekleştirir; alçakça saldırısını yapar, sonra ikinci aşama için sahneyi silahsız teröristlere ya da sorumsuz, cahil, fırsatçı kesimlere bırakır. Eylemi tamamlayan ve amacına ulaştıran işte bu ikinci gruptur.
Terör eyleminin ikinci aşamasını gerçekleştirmede öncelikle medya kullanılır. Şiddet eylemi medya sayesinde kitlelere ulaşır. Haberler, fotoğraflar, videolar ve sorumsuz yorumlar sayesinde toplum dehşete düşürülür.
Reklam
Sorumsuz siyaset de toplumu kışkırtan diğer araçtır. Siyasetçi, bilerek ya da bilmeyerek, terör eyleminin hedefine ulaşmasını sağlar.
Terörle 40 yıldır mücadele ediyoruz. İlk yıllarda son derece sorumsuz yayın yapan medya şimdilerde ciddi tecrübeye sahip. Yayın kuruluşlarının çoğunda terör haberlerinin yapılması ve yayınlanması konusunda birikim oluştu. Şiddet eyleminin tamamen karartılması, toplumun bilgi alma hakkını engellediği gibi terör örgütünün ses getirecek daha büyük eyleme girişmesine de neden oluyor. Haberin abartılı verilmesi ise teröre “oksijen” sağlıyor. 40 yılda medyamız az ya da çok, bir dengeye geldi.
Ancak siyaset için aynısını söylemek zor. 40 yıl boyunca muhalefet partileri, terör eylemlerini genellikle iktidarı yıpratmak için bir “fırsat” olarak gördüler ve sorumsuz davrandılar. Terör örgütü kan döktü, siyaset arkasından eylemi tamamlayan adımları attı. Şiddet eyleminin muhalefet tarafından kullanıldığını gören terör örgütü daha fazla kan döktü, muhalefet iktidara bu sayede daha fazla yüklendi. Sonuçta PKK terör örgütü iç siyasetin bir enstrümanı, iktidarı yıpratmanın ve düşürmenin etkili bir aracı oldu.
Hiç kuşkusuz medyanın da, muhalefetin de olan biteni sorgulamaya hakkı vardır; sorgulamalıdır da. Ancak bu sorgulamanın, iyi niyetten uzaklaşıp, terörün ikinci aşamasını tamamlamaya yönelik bir tedhiş eylemine dönüştürülmesi kabul edilemez. 40 yıl sonra, o kadar acıdan, o kadar tecrübeden sonra hâlâ aynı hataları yapmak, aynı sorumsuzluğu sergilemek sadece siyasi fırsatçılıkla da izah edilemez.
Reklam
Muhalefet sorularını sorsun, sorgulasın, önerilerini sıralasın, “Öyle olmaz, böyle olur” desin, eleştirsin, ama terörün değirmenine su taşıyacak bir tavır, bu kadar acı ve kan içinde müsamaha göremez.
Bu sorumsuz siyasetin en son örneğini, 12 şehidimizin acısını yaşarken TBMM ortak bildirisine imza atmayan CHP’de gördük. Bir siyasi partinin genel başkanı münferit açıklama yapabilir, bir siyasi parti kurumsal açıklama yapabilir, partinin Meclis grubu açıklama yapabilir ancak TBMM ortak bildirisi bunlardan tamamen farklıdır. Ortak bildirinin yegâne amacı birlik görüntüsü vermektir, Meclis’in çoğunlukla teröre karşı olduğunu ilan etmektir. Böyle bir bildiriden, böyle bir görüntüden kaçmanın asla masum bir amacı, geçerli bir bahanesi olmaz.
Terör örgütünün uzantısı partiyle ittifak yapmak uğruna terör eylemine sessiz kalmak, terörün ikinci aşamasına, tedhiş aşamasına dâhil olmak, teröristle işbirliği yapmak demektir.
Dokuz şehidimiz var ve biz yine CHP’yi mi konuşuyoruz? Evet, CHP’yi konuşuyoruz, diğer muhalefeti konuşuyoruz. Zira terör, muhalefet tarafından, sadece iktidarın meselesi olarak görüldüğü ve gösterildiği için amacına ulaşıyor. Tam 40 yıldır siyaset terörü “siyaset üstü” bir mesele olarak görmediği için terör toplumu dehşete düşürebiliyor. Türkiye sözde değil özde “tek yürek” olamadığı için terör saltanatını sürdürebiliyor. Üç tane fazla oy alabilmek için terörün sözcülüğünü yapanlar, terör örgütünün uzantılarıyla iş tutanlar bu ülkenin ve toplumun altını oyuyorlar.
Türkiye terörle mücadelede önemli başarılar elde etti, bu terör er ya da geç sona erecek. Geriye ise kaybettiklerimizin acıları yanında fırsatçıların alnına sürülen kara lekeler, ayıplar kalacak. Terör kan dökerken, canlarımızı aramızdan alırken, teröristle, teröristin ipini tutan ABD ve İsrail’le aynı safta duranları ya da siyasi fırsatçıları tarih hiç unutmayacak, affetmeyecek.
Dünya Siyonizm’le tanışıyor
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 19/01/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Dünya Siyonizm’le tanışıyor
Elif Subaşı undefinedSinan Öngel undefinedDavud Caliskan undefined
Elif Subaşı ve 16 kişi beğendi
İsrail, Filistin’de yürüttüğü soykırımı, “Hamas’la, terörle, radikal İslam’la, barbarlıkla savaşıyoruz” yalanıyla pazarlıyor, bu propaganda dünyada epeyce karşılık da buluyordu. Soykırımın 7 Ekim’de başlayan en yoğun safhasının başlarında da İsrail aynı algıyı tezgâha sürdü ve kendisine destekçi, taraftar ya da sempatizanlar bulmakta zorlanmadı.
Reklam
7 Ekim soykırımının 105’inci günündeyiz ve manzara şöyle: İsrail 25 bin masum sivili katletti, yaralı sayısı 61 bini geçti. Enkaz altındaki cenazelerle sayı daha da artacak. Katledilenlerin çoğunluğu bebekler, çocuklar ve kadınlar. Altyapı tamamen çöktü. Gıda, su, ilaç, elektrik, barınma, ısınma yok. Yardım girişlerine izin verilmiyor. Hastaneler yıkıldı, doktorlar öldürüldü, sağlık sistemi çökertildi. Kolu, bacağı kesilmesi gerektiğinde bebeklere, çocuklara dahi narkoz yapılamıyor, ağrı kesici sağlanamıyor. Okullar, hastaneler, camiler, kiliseler, parklar güvenli alanlar değil. Tarihi eserler yıkıldı. Camiler ve kiliseler hedef alındı. Yaşayan hafızalar, sanatçılar, düşünürler tek tek hedef alındı ve katledildi. Bölgeden haber aktarmaya çalışan her gazeteci öldürüldü ve sayı 118’e yükseldi. Okullar, üniversite binaları yerle bir edildi.
Gazze ile birlikte Batı Şeria’da da soykırım devam ediyor. Suikastlar, işkence, tutuklamalar yapılıyor. Evlere giriliyor, çekmeceler açılıyor, kasalar kırılıyor, yağma yapılıyor…
İsrail askerleri bırakınız hukuku, insani en basit, en temel değerlere bile prim vermiyorlar. Bebek öldürürken, sivilleri bombalarken, ölüm yağdırırken, yağmalarken, döverken, çalarken neşeli hatıra fotoğrafları çekip yayınlayabiliyorlar. Çocuğunun doğum gününü çocuk öldürerek kutlayan askerler var. Soykırıma korkunç dini ritüellerle, danslarla, trans haline geçmiş bir yobazlıkla, aşkınlıkla hazırlanıyorlar ve bu görüntüleri dünyaya servis etmekten hiç çekinmiyor, kaçınmıyorlar.
Reklam
Dünyada, bu barbarlığı, acımasızlığı, bu insanlık dışı soykırımı, kan donduran gözü dönmüşlüğü savunacak, savunabilecek çok kişi kalmadı.
Süre uzadıkça dünya başka bir gerçekle de yeniden tanışmaya başladı. Gazze’de yürütülen soykırımın yanında, Siyonizm’in, başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere küresel ölçekte ekonomiyi, ticareti, medyayı, sanatın her dalını, düşünceyi, akademiyi, hatta bazı ülkelerde devleti, askeri ve sivil bürokrasiyi nasıl esir aldığı ortaya çıkmaya başladı.
Örneğin Epstein davasıyla Siyonizm’in ya da Mossad’ın devlet adamlarını, tanınmış kişileri, zenginleri, bilim insanlarını nasıl şantajla avucunun içine aldığını gördük.
Siyonizm’in uzantısı Fetullahçılığın on yıllar içinde Türkiye’yi bir ur gibi nasıl sardığını bizzat yaşayarak görmüştük; dünya şimdi başka ülkelerde buna benzer şer yapılanmalarına tanıklık ediyor.
Siyonizm’in nasıl korkunç bir organizasyon haline geldiği, nasıl sinsi, gizli, yeraltında büyüyen bir hastalık olduğu, insanlığı, insani değerleri nasıl tehdit ettiği bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Batı’nın, özgürlük, demokrasi, hukuk, ifade, düşünce, basın hürriyeti gibi değerleri tek tek rafa kaldırıldı ve dünya, bunun, Siyonizm’in saldığı korkunun ve yaptığı şantajın eseri olduğunu net olarak görüyor.
Fetullahçılık demişken, FETÖ’nün Türkiye’deki serüveni ve akıbeti ile Siyonizm birbiriyle tam örtüşüyor. Fetullahçılık, tehdit, baskı, şantajla, sinsi ve gizli şekilde askeriyeyi, emniyeti, bürokrasiyi, siyaseti, ekonomiyi ele geçirerek on yıllar boyunca büyümüş, yenilmez gibi görünen bir güce dönüşmüştü. Yıkılması sadece birkaç gün sürdü. Siyonizm de desteğini ve taraftarlarını baskı, şantaj, tehdit, gizlilik ve sinsilikle elde ettiği güçle elinde tutuyor. Çöküşü de çok hızlı olacaktır. İşte o zaman, tıpkı Türkiye’de FETÖ örneğinde olduğu gibi, sadece dindarlar, Müslümanlar değil, tüm dünya Siyonizm’in maskesini düşüren, gerçek yüzünü sergileyen ve çöküşünü başlatan Hamas’a minnettar kalacaktır.
Reklam
Uzayda bir rol model
Küçük bir çocukken, “Uzay 1999” dizisinden etkilenerek astronot olmayı dilemiştim. Bunun mümkün olamayacağını fark ettim ve bir daha da kariyer planı yapmadım. Bundan 4 yıl önce bir lisede öğrencilere konferans verirken bir kız öğrenci kalkıp astronot olmak istediğini söyledi. Bütün salon kahkahalarla güldü. Kızcağızın özgüvenini muhafaza etmek için çok ter döktüm.
Alper Gezeravcı uzay yolculuğunu inşallah sağ salim tamamladığında bir Türk astronotumuz olacak. O zaman çocukların uzay hayali imkânsız olmayacak. O zaman “Büyüyünce astronot olmak istiyorum” diyen çocuklara gülünmeyecek. O zaman “Elin oğlu uzaya gidiyor, biz nelerle uğraşıyoruz” sözü dilimizden düşecek. Bazıları küçümsüyor ama bir tek astronot, on binlerce çocuğa rol model olacak ki bu az şey değil. Astronotumuza hayırlı yolculuklar diliyoruz. Bu büyük gururu ülkemize, milletimize yaşatan başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere herkese de minnetlerimizi ifade ediyoruz.
Erken uyarılar
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:01, 22/01/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Erken uyarılar
Elif Subaşı undefinedDavud Caliskan undefinedErsin Çelik undefined
Elif Subaşı ve 13 kişi beğendi
AK Parti 81 ilin belediye başkan adaylarını ve İstanbul’un ilçe adaylarını açıkladı. Önümüzdeki günlerde peyderpey ilçe ve belde adayları, İl Genel Meclisi ve Belediye Meclisi adayları da belirlenip açıklanacak ve Türkiye tam anlamıyla seçim atmosferine girecek. Henüz sürecin başındayken bazı uyarılar yapmakta, bazı hususları hatırlatmakta fayda var:
Reklam
1. Hiçbir yerleşim biriminde hiçbir aday için seçim garanti değil, çantada keklik değil. Hem adayların hem de teşkilatın “kazanıyoruz” özgüveniyle ama aynı zamanda “çalışmazsak kaybederiz” temkiniyle hareket etmeleri gerekiyor.
2. Muhalefet yerel seçimi de bir kutuplaştırmaya dönüştürme çabası içinde olacaktır. Cumhur İttifakı’nın bu tuzağa düşmemesi gerekir. Yerel seçim kampanyaları planlar, projeler, vizyon ve hedefler üzerinden yürütülür. Muhalefetin kutuplaştırma siyaseti karşısında eser ve hizmet siyaseti öne çıkarılmalıdır.
Reklam
3. Beldeden büyükşehre kadar her aday seçmenin karşısına projelerle çıkmalıdır. Gerçekleşebilecek projeler üretilmeli. Gerçekleşmesi mümkün olmayan vaatler vermekten uzak durulmalıdır. Aday, kendisine olan güveni de, partiye olan güveni de sarsmamalıdır.
4. Bu yerel seçimde de AK Parti’nin avantajı “yaptık, yine yaparız” anlayışı olacaktır. Bütün kampanya bu anlayış üzerine kurulmalıdır.
5. Türkiye gergin bir seçim ortamından yeni çıktı. Seçmen yorgun. Yapıcı, mülayim, umut veren bir dil seçmen üzerinde daha tesirli olacaktır.
6. Seçim yerel de olsa bazı tercihler yerelde kalmaz. Örneğin Muğla ve Tekirdağ’daki tercihler sadece bu şehirlerde değil Türkiye genelinde konuşuluyor. Seçim sürecinde yapılacak açıklamalar da yerel kampanyanın yanı sıra AK Parti’nin dili, üslubu ve politikalarıyla örtüşür olmalıdır. Muhalifleri mutlu edeceği zannedilen sözler muhaliflere hiç tesir etmez ama AK Parti tabanını küstürür.
7. Uzun bir kampanya süreci var. Adaylar yorulacak ve gerilecek. Son ana kadar tevazuu ve tahammülü muhafaza etmek gerekir. Kibir, gerginlik, yorgunluk görüntüsü, çatışma kaybettirir. Aday olamayanların küskünlüğü giderilmeli, eski tartışmalar ve rekabet bir kenara bırakılmalı, aday adayları ile teşkilat tek yürek halinde sahaya çıkmalıdır.
Reklam
8. Uzun, sıkıcı, mesaj vermeyen konuşmalardan uzak durulmalı, milletin dertlerine cevaplar üretilmelidir. Bunun için de seçmenin sorunları iyi tespit edilmelidir.
9. En iyi kampanyanın bile seçmen üzerindeki etkisi ancak yüzde 1-2’dir. Kampanya için israftan kaçınılmalıdır. Seçmenin gönlüne para ile değil samimiyet ile girilir.
10. Şahsi hesap, ikbal, para ve makam peşinde olanlar kazansalar da kaybetmişlerdir. Seçmenin her bir oyu adaya kutsal emanettir. Emanete hıyanet edenin iki cihanda kurtuluşu yoktur.
Bravo Kaymakam Bey!
Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde bir imamın, cuma hutbesinden şehitlerimizle ilgili bazı kısımları çıkardığı iddia ediliyor. Vahim. Gereği hemen yapılmalı. Ama onun kadar vahim bir başka husus var: Kulp Kaymakamı bu imamı hemen orada darp etmiş ya da ettirmiş. Türkiye’nin işte böyle “çok fonksiyonlu” kaymakamlara ihtiyacı var. Kaymakam Bey o kadar iyi yetişmiş ve o kadar liyakatli ki, kaymakamlık yanında müfettişlik, polislik, savcılık, hâkimlik, avukatlık hatta infaz memurluğu görevlerini de başarıyla yürütebiliyor. Böyle kaymakamlarımızın sayısı çoğalırsa, devletimiz polise, jandarmaya, savcıya, hâkime, infaz memuruna maaş ödemekten kurtulacak, karakol, mahkeme, hapishane inşa etmeye gerek kalmayacak, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, HSK, Adalet Bakanlığı işlevsiz kalacak, hatta kanuna ihtiyaç olmayacağı için Meclis de kapatılacak, Hazine’miz her ay on milyarlarca lirayı boşa harcamaktan kurtulacaktır. Taksim Meydanı’na kurulacak 3-5 darağacı ile her türlü mesele kolayca ve hızlıca çözülebilecektir. Sosyal medya mecralarından yayınladıkları mesajlarından anlıyoruz ki Kulp Kaymakamı yalnız değil. “Hukuk israfını” protesto eden, “hukuksuzluğu” savunan böyle iyi yetişmiş, cevval kaymakamlarımızın sayısının artması dileğiyle… (!)
Uzaydan ayrıştırıcı mesajlar
Türkiye’nin uzaya giden ilk astronotunu milletçe büyük iftiharla izledik. Fırlatma anında milyonlar gibi ben de gözyaşlarımı tutamadım. Ne var ki astronotumuz mikrofonu eline aldıkça, Mustafa Kemal’e de ait olmayan bir sözle, ülkenin yüzde 1-2’lik bir kesimine hitap edip yüzde 90’ları ayrıştırıyor. Türkiye’yi ayrıştıran, ufkunu kapatan, ülkeye pranga olan Kemalist statükoya karşı verilen o kadar başarılı mücadelenin ardından dönüp dolaşıp statükoya demir atmak… Hazin, çok hazin…
Su ve benzin
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 26/01/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Su ve benzin
Elif Subaşı undefinedMetin Ayar undefinednull undefined
Elif Subaşı ve 26 kişi beğendi
Görgü tanığı anlatmıştı: 90’larda Van’ın Bahçesaray ilçesi kırsalında iki terörist etkisiz hale getirilir. Teröristlerin cesetleri bir aracın arkasına bağlanır. Araç ilçenin ana caddesinde cesetleri sürükleyerek defalarca tur atar. Bana bu olayı anlatan, AK Parti’de milletvekilliği de yapmış görgü tanığı, “Bahçesaray terör örgütüne mesafeliydi, o günden, o manzaradan sonra maalesef sempati arttı” demişti.
Reklam
80’lerin başında meşhur Diyarbakır Cezaevi’nin çocuk koğuşunda işkence görmüş değerli gazeteci dostumuz Abdürrahim Semavi anlatmıştı: “Cezaevinden çıkışımda babam karşıladı. Mütedeyyin, beş vakit namazında bir adamdı babam. Sarıldık. Kulağıma eğildi, ‘dağa mı?’ diye sordu. ‘Hayır. Okula’ dedim. Babam çok şaşırdı.”
Onlarca, yüzlerce örnek var.
Cesede ya da küçük bir çocuğa bu muameleleri yapan devlet adamının vatansever olduğuna şüphe yok. Şöyle düşünüyor: Devletin gücünü göstermeliyim. Korkutmalıyım. Çekiçle, balyozla, hatta silindirle başını, gövdesini ezmeliyim. Korkarsa itaat eder. Terörist cesetlerinin sürüklendiğini görürse, işkencenin acısını hissederse ibret alır; dağa çıkmaz, dağdakine yardım etmez, sempati göstermez. Devletin büyüklüğünü görür ve itaat eder…
Reklam
Oysa insan ve toplum her zaman bu düz mantığa aykırı hareket eder. Evet korkar, ürker, siner, çekinir. Ama otoriteye karşı bütün muhabbetini kaybeder. İçinde bir öfke, bir nefret büyümeye başlar. İçindeki fırtına, içinde büyüyen volkan, fırsatını bulduğu ilk anda açığa çıkar.
Bugün olduğu gibi 80’lerde, 90’larda da terörle mücadele edenlerin hemen hepsi vatanseverdi. Ülkelerine, milletlerine aşkla bağlıydılar. Türkiye için can feda etmekten çekinmeyen kişilerdi. Ancak terör karşısında akıllarına ilk gelen yöntemi uygulamayı tercih ettiler. “Sallandıracaksın üçünü beşini, bak bir daha yapıyorlar mı” diyorlardı. İşkence yaptılar, köy boşalttılar, köylüye dışkı yedirdiler, asit kuyuları açtılar, beyaz Toroslarla zanlıları enselerinden kurşunladılar. Böylece teröre, teröriste ve sempatizana korku saldılar.
Sonuç?
Terör örgütü daha da büyüdü. Örgüte katılmak isteyen gençler sıraya girdiler. Örgüte sempati daha da arttı. Daha çok kan aktı. Terör örgütü siyasi parti kurdu ve o parti her seçimde yüzde 10’un üzerinde oy almaya başladı.
Reklam
Daha da kötüsü, Kürtler arasında ulusalcılık akımı yükseldi. Tam da ABD, İsrail, Avrupa ülkeleri, İran ve diğer Türkiye’nin hasmı devletlerin arzuladığı şekilde, yüzyıllardır ittifaklarıyla, kardeşlikleriyle bölgenin sarsılmaz gücünü oluşturan Türk ile Kürt arasındaki muhabbet ağır darbe aldı.
Vatanını sevdiklerinden hiç şüphe duymadıklarımızın yanlış yöntemlerinden vatan çok büyük zarar gördü. Vatanseverin aşkla yaptığı nice eylem vatan haininin değirmenine su taşıdı, haini sevindirdi.
Devlet adamı, verdiği her kararda, attığı her adımda, kullandığı her yöntemde aklı, muhakemeyi, özellikle de tecrübeyi gözetmelidir. Devlet adamı, biraz olsun psikoloji, biraz olsun kitle psikolojisi bilmeli, etkiye karşı oluşacak tepkiyi hesap edebilmelidir. Hiç olmazsa, yakın geçmişte yaşananlara bakıp, denenmişi denemekten kaçınmalıdır.
Devlet adamı vatanını çok seviyor olabilir; ama “benzin de sıvı, su da sıvı, ne fark eder canım” diyerek vatan yangınına benzin dökerse, o çok sevdiği vatanını yakar, kül eder.
Eskiler “Adalet mülkün (devletin) temelidir” demişler, “Güç adalettedir” demişler, “Şeriatın kestiği parmak acımaz” demişler. Adalet sadece insani, vicdani, dini bir değer değildir; adalet, devleti, milleti bir arada tutan, güçlendiren, devletin ve milletin bekasını sağlayan fonksiyonel bir araçtır da. Bir sorun görünce doğrudan ezme yoluna gitmek vatana ve millete zarar verebilir; adaletle hükmetmek ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü güçlendirir.
Reklam
Kimsenin vatanseverliğinden şüphemiz yok lakin ergen âşıkların kendilerine ve sevgililerine zarar verdikleri hastalıklı “ölesiye” ve “öldüresiye” sevgi yerine akılla, muhakemeyle, tecrübeyle en çok da adaletle donanmış sevgi bu vatanı bir arada tutar, güçlendirir.
Sokaktaki adam için bir sorun çıktığında akla gelen ilk yöntem “ezmek, korkutmaktır”; makamdaki adamın sokaktaki adamdan daha vakur, sağduyulu, akıllı, tecrübeli ve adaletli olması beklenir. Devlet de millet de o zaman yücelir.
Gazze’de cesetler ve köpekler: Ötesi var mı?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/01/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Gazze’de cesetler ve köpekler: Ötesi var mı?
Elif Subaşı undefinedSinan Öngel undefinednull undefined
Elif Subaşı ve 25 kişi beğendi
Gazetemiz Yeni Şafak’ta cuma günü yer alan bir haberde, Gazze’de köpeklerin gömülemeyen cesetleri yemeye başladığı bildiriliyordu. Bu beni önceki tüm haberlerden daha fazla sarstı.
Reklam
İsrail Filistin’de barbarlığın, vahşetin, gözü dönmüşlüğün, pervasızlığın, alçaklığın her yöntem ve şeklini uyguluyor. Binlerce bebek ve çocuk öldürdüler. Kadınları katlettiler. Okulları, hastaneleri yıktılar. Üç milyon insanı açlığa, susuzluğa, soğuğa mahkûm ettiler. Soykırımcı barbarlardan tüm bu ve benzeri insanlık dışı suçları işlemeleri beklenir. Ancak İsrail vahşet çıtasını daha yukarılara çıkartıyor: Buldozerlerle cesetleri çiğniyor, mezarları kazıp ölüleri çıkarıyor, cesetlerden organ çalıyor ve Gazze sokaklarında köpekler cesetleri yiyor.
İçinde birazcık merhamet olan insan cesetlerin dokunulmaz olduğunu idrak eder. Ceset, her din, her inanç mensubu için masumdur. Çünkü o artık ölü bir bedendir. Ondan zarar gelmez. Üzerindeki tüm sıfatlar, tüm etiketler artık düşmüştür. Yaşarken ne yapmış olursa olsun, seküler hukukta dosyası kapatılır, dinen de dosyası öbür tarafa intikal eder. O artık Yaradan’ın hükmündedir, Mahkeme-i Kübra’nın elindedir.
Reklam
Bu öfke ve kin dolu eylemi (Müsle) Hz. Peygamber kesinkes yasaklamıştı. Modern hukuk da ölüye işkenceyi savaş suçu olarak görüyor.
İsrail, cesetlere saldırarak, cenazelerin kaldırılmasına dahi mani olarak, en temel, en kadim bir dokunulmazlığı ihlal ediyor. Tahrif edilmiş bir dinin körüklediği öfke ve nefret ile alçaklıkta nasıl sınır tanımadığını tüm dünyaya gösteriyor.
Meselenin bir de “geride kalanlar” boyutu var: Savaş meydanlarında ölüye işkence yapanlar, aslında geride kalanların canını acıtmaya çalışıyorlar. “En sevdiklerinizi öldürmekle kalmadık, cesedini de parçalıyoruz” diyerek yaşayanlara mesaj veriyorlar.
Cenazelerimize dokunarak, Gazze’de cesetlerimizi toplayıp gömmemizi engelleyerek İsrail bize, hepimize mesaj veriyor; “Sadece yaşayanlarınıza değil, mezarlarınıza, ölülerinize de tahammülüm yok” diyor.
Reklam
İsrail’in cenazelere, Gazze sokaklarında köpeklerin toplanamayan cesetlere musallat olması, yaşayanlara, geride kalanlara verilmiş en ağır mesajdır. Bu, masum bir bebeğin öldürülmesinden bile daha acıdır, daha ağırdır. Bu, acziyetimizin doğrudan doğruya yüzümüze çarpılmasıdır. Bu, geride kalanlar için onur meselesi, şeref meselesidir. Bu, İslâm ümmetinin yüzüne çalınmış ağır bir tokattır. Cesetlerini dahi toplayamayan, onları köpeklere terk eden bir topluluğa “ümmet” ya da “millet” demek bile ne kadar mümkündür? Hangi kahramanlık destanı, tarihteki hangi zafer örtebilir ki bu utancı?
İsrail barbarlıkta sınır tanımazken ümmet acziyette sınır tanımıyor. Çok kötü bir çağa denk geldik. “Allah bizi düştüğümüz bu çukurdan çekip çıkarsın” diye dua etmekten ve yine de ümit etmekten gayrı bir şey kalmadı.
Mülteci sorunu: Bir varmış bir yokmuş
14 Mayıs akşamı Kemal Kılıçdaroğlu seçimi kaybedeceğini anlayınca uykudaki mülteci sorunu uyandırıldı; iki hafta boyunca Türkiye’nin en büyük sorunu mültecilerdi. 28 Mayıs akşamı milletin merhameti zafer kazanınca mülteci meselesi de anında kayboldu. Yedi aydır olmayan mesele, şimdi seçim yaklaşınca tekrar gündeme gelmeye başladı. Muhalefet umudunu tekrar yabancı düşmanlığına bağladı. Sokak röportajları meseleyi köpürtmeye gayret ediyor. 31 Mart’a kadar bir kez daha toplumu kışkırtacak, seçim gecesi yine meseleyi unutacaklar.
Reklam
Türkiye’nin bir mülteci meselesi yok; mültecileri istismar siyaseti meselesi var. O mesele de 31 Mart akşamı yine sandığa gömülecektir. Bu son olur inşallah
Uluslararası Filistin Barış Gücü: Neden olmasın?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 02/02/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Uluslararası Filistin Barış Gücü: Neden olmasın?
Elif Subaşı undefinedDavud Caliskan undefinedErsin Çelik undefined
Elif Subaşı ve 28 kişi beğendi
Gazze’de 119 gündür devam eden soykırım artık bir dönüm noktasına yaklaştı. İsrail ya “tamam” deyip hezimeti kabul edecek ya da “devam” diyerek kendisiyle birlikte dünyayı da ateşe atacak.
Reklam
Soykırımın ilk günlerinde İsrail’e verilen sınırsız desteğin artık zayıflamaya başladığını görüyoruz. ABD ve İngil-tere’den dahi sert uyarılar geliyor. Batı sokaklarında Filistin lehine daha kalabalık protestolar yapılıyor. Hükümetler daha temkinli. Küresel ölçekteki boykot devasa şirketleri zorluyor. Siyonizme yönelik farkındalık ve tepki yaygınlaşıyor. Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırım davasının açılması ve İsrail’in itirazının reddedilmesi çok önemli bir gelişme. Bunların yanında İsrail’in verdiği kayıplar ve içerden yükselen itirazlar da İsrail’i bir karar vermeye zorluyor.
İsrail “tamam” diyebilir: Hamas karşısında istediğini alamamış, çok kayıp vermiş, uluslararası imajı yerle bir olmuş, yenilmiş şekilde Gazze’den çekilebilir.
Ancak ikinci bir senaryo, yani “devam” senaryosu da mümkün. İsrail, “Tanrı’yı kıyamete zorlama” ideali uğruna tüm bölgeyi ateşe atacak adımlar atabilir. Daha şimdiden bölgede İran, Lübnan, Ürdün, Suriye ve Yemen’i içine alan bir ateş çemberi oluştu. PKK’nın üs bölgelerimize saldırılarını, Fatih Camii imamına, Kiliseye, önceki gün de Diyarbakırlı Ramazan Hoca’ya yönelik alçakça saldırıyı İsrail’in Türkiye üzerindeki operasyonları, Türkiye’yi de bu ateş çemberine çekme girişimleri olarak okumak mümkün.
Reklam
İsrail’in kan akıtmaya ve devlet terörüyle bölge ülkelerini karıştırmaya yönelik çabaları devam edecek olursa, bunun karşısında bir direniş hattının kurulması kaçınılmaz görünüyor. İslam dünyasında İsrail karşıtı bir ittifak dün belki hayaldi ama bugün artık zorunluluk ve gayet de mümkün. Neden bir “Uluslararası Filistin Barış Gücü” kurulmasın ki? Ortak bir tehdide karşı, tüm diğer hesaplar bir kenara bırakılarak, neden ortak hareket edilmesin ki?
“Barış” gayesiyle oluşturulacak bir uluslararası güç kısa zamanda büyüyecek, İslam ülkelerinin en suskun, en korkak ve çekimserlerini dahi içine alarak caydırıcı bir ittifaka dönüşecektir.
Kudüs bazıları için elverişli bir slogandan öte anlam taşımayabilir ama mesele Kudüs’ü çoktan aştı, Mekke ve Medine’yi kuşattı, konforlu evlerimize doğru hızla yaklaşıyor. “Öleceksek adam gibi ölelim” demenin ve gereğini yapmanın tam zamanı değil mi?
BİR GARİP ÖLDÜ DİYELER…
Diyarbakırlı Ramazan Hoca’yı kısa videolarından tanıyordum. Ayet söylüyor, Hadis söylüyor, Yunus Emre’den şiirler okuyordu. Sözlerinin muhtevası bir yana; diliyle, üslubuyla, cezbeli hal ve tavırlarıyla, edep timsali duruşuyla samimi bir Müslüman, bir gönül insanı görüntüsü veriyor, gönüllerimizi ferahlatıyordu.
Reklam
Kim bilir, bu kadar çürümüşlüğe, kokuşmuşluğa, çözülmeye rağmen gök üzerimize çökmüyorsa, belki de Ramazan Hoca gibi gönül erleri sayesindeydi.
Ama biz, diğer birçokları gibi, Ramazan Hoca’yı da koruyamadık.
Mekanı Cennet olsun inşallah. Allah rahmet eylesin.
Görünen o ki, Ramazan Hoca’dan ziyade artık bizim rahmete, merhamete ihtiyacımız var. Toplumu ayakta tutan direkleri koruyamadığımız, onların kıymetini bilemediğimiz için çatı da zemin de çatırdıyor. Sütunlar tek tek devrilirken yapı zayıflıyor, meydan şarlatanlara kalıyor.
Üst üste gelen, münferit ya da birbirinden bağımsız gibi görünen bu saldırılar inşallah sadece beni kaygılandırmıyordur.
Yemin: Yaparsa AK Parti yapar
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:01, 05/02/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Yemin: Yaparsa AK Parti yapar
null undefinedHamdi Mazıcı undefinedAhmet Faruk Çarıkcıoğlu undefined
ve 15 kişi beğendi
AK Parti’nin 2024 Yerel Seçim Beyannamesi Cumhurbaşkanı ve Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan tarafından kamuoyuna açıklandı. Beyanname’nin sunuş kısmında Erdoğan, “Partimizin ‘Hizmet ve Eser Siyaseti’ vizyonu yerel yönetim geleneğine dayanmaktadır. AK Parti, belediyecilikte çığır açmış kadrolar tarafından kurulmuştur” ifadeleriyle öncelikle “tecrübeye” vurgu yapıyor. “Katılımcılık, Şeffaflık ve Hesap Verilebilirlik”, “Dirençli Şehirler”, “Duyarlı ve Kapsayıcı Sosyal Belediyecilik”, “Kültür Üreten Şehirler”, Beyannamede üzerinde durulan bazı başlıklar. “Türkiye Yüzyılı Şehirleri” temel bir perspektif olarak 2024 Beyannamesi’nde öne çıkarılmış.
Reklam
150 sayfadan oluşan beyannamede çok önemli tespitler ve hedefler var. Ancak Beyanname’nin başında yer alan, AK Partili belediye başkanlarının göreve başlamadan önce etmeleri öngörülen “Yemin” metni özellikle dikkatimi çekti. Metin şöyle:
“Doğruluk ve dürüstlükten ayrılmayacağıma, hemşerilerimiz arasında hiçbir ayrım yapmayacağıma, Anayasa ve yasalardan ayrılmayacağıma, kamu kaynaklarını namusum ve şerefim bilerek amacı dışında harcanmasına göz yummayacağıma, dezavantajlı kesimleri gözeteceğime, sosyal politikaları güçlendireceğime, belediye hizmetlerinin gecikmeden ve kaliteli şekilde icrası için azami gayret sarf edeceğime, belediye hizmetleri karşısında herkesin eşit olduğu gerçeğinden hareketle adaletten şaşmayacağıma, emaneti hakkıyla ve layıkıyla taşıyacağıma, milletim, hemşerilerim ve tarih önünde namusum, şerefim ve kutsal kitabımız üzerine yemin ederim.”
Reklam
BİR EKSİK GİDERİLİYOR
Bugün dünyanın hemen her ülkesinde yemin, sözlü bir taahhüt olarak resmi işlemlerde kullanılıyor. Örneğin ABD’de başkan yemin ederek göreve başlıyor; mahkemelerde tanık ve sanıklar “doğruyu, yalnızca doğruyu söyleyeceklerine” kutsal kitap üzerine yemin ediyorlar, vatandaşlığa geçiş bir yemin töreniyle yapılıyor. İngiltere’de aynı şekilde örneğin parlamentoda “Krala bağlılık” yeminleri ediliyor. Türkiye’de de Cumhurbaşkanı, bakanlar, milletvekilleri yemin ederek görevlerine başlıyorlar. Memurlar yeminle resmi statü kazanıyor, acemi askerler yemin ettikten sonra asker oluyorlar.
Türkiye’de belediye başkanlarının göreve başlarken yemin etmemesi esasen bir eksiklikti. AK Parti, belediye başkanlarının yeminle göreve başlamasını öngörerek aslında bu büyük eksikliği gidermiş oluyor.
SÖZÜN AĞIRLIĞINI TESLİM ETMEK
Yeminin hukukun yerini tutmadığını özellikle belirtelim. İnsanların kalbini yarıp bakmak, zihinlerinin içini incelemek ya da niyetlerini okumak mümkün değildir. Somut delillerin olmadığı, olamayacağı durumlarda veya kişinin geleceğe ilişkin tavırlarında eldeki tek araç taahhüt beyanıdır, yani yemindir. Kişinin, kutsal ya da kutsal derecesinde önem verdiği değerler üzerine yemin etmesiyle kendisini dinen, vicdanen, hukuken bağladığı düşünülür ve artık bu iyi niyet beyanına inanmak dışında da bir seçenek yoktur.
Reklam
Belediye başkanlarının bir yeminle göreve başlaması, sözün ağırlığını teslim etmek açısından kuşkusuz önemlidir.
BAĞLA-YICILIK
Yanlış yola sapmaya niyetlenen bir kamu görevlisi hukuku aldatabilir ya da yasaların boşluğundan yararlanabilir.
Bu vesileyle, önceki gün Hakk’a uğurladığımız, değerli yazar ve münevver Alev Alatlı’yı, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri töreninde yaptığı o çarpıcı konuşma ile de hatırlamış olalım: “Her yasal hak, helal değildir” demişti merhum Alev Alatlı.
Yasal zemini olmayan bir konuda, belediye başkanını haramdan uzaklaştıracak olan, ettiği yemindir. Başkan, yasal ama haram bir işle karşı karşıya kaldığında, ettiği yemini hatırlayacak ve umulur ki vaz geçecektir.
HESAP VERİLEBİLİRLİK
AK Parti Seçim Beyannamesinde yer alan yemin, seçmene de ayrıca bir hesap sorma imkânı tanıyacaktır. Seçmen, başkanın bir yanlışını gördüğünde, “yeminine sadık kal” diyerek uyarı yapabilecektir.
KUTSAL KİTAP DETAYI
Gelişmiş demokrasilerde yeminler kişinin kutsal saydığı değerler üzerine yapılabiliyor. Türkiye’deki çarpık laiklik anlayışı bu yöndeki talepleri hep geri çevirdi. AK Parti Seçim Beyannamesi’nde, belediye başkanlarının yapması öngörülen yeminde ise “kutsal kitabımız” detayı özellikle dikkat çekiyor. Bu uygulamanın, yeminin sağlamlığını ve bağlayıcılığını arttıracağına da şüphe yok.
Reklam
AK Parti, her zamanki gibi dolu dolu bir Seçim Beyannamesi hazırlamış. Hedeflerini, planlarını ortaya koymuş, kendisini bağlayan bir doküman ortaya çıkarmış. Belediye başkanlarının göreve başlamadan yapmasını öngördüğü bir yemin metniyle de Türkiye’deki önemli bir eksikliği gidermiş.
Bu yemin, tıpkı Cumhurbaşkanı, bakanlar ve milletvekilleri için olduğu gibi, belediye başkanları için de Anayasal hüküm haline getirilebilir.
Yeri gelmişken, Anayasa’da yer alan Cumhurbaşkanı, bakan ve milletvekili yeminlerinin hem Türkçesi hem de muhtevası itibariyle çok sorunlu olduğunu tekrar hatırlatalım. Muhtemel bir Anayasa değişikliği girişiminde, belediye başkanları için yemin tesis ederken, mevcut metinleri gözden geçirmek de hayırlı olacaktır.
Belediye başkanları verdikleri vaatlerin ötesinde şimdi edecekleri yemin ile de kendilerini bağlayacaklar. Namus, şeref ve kutsal kitap üzerine edilecek yemin, milletin her bir kuruşu harcanırken, her imza atılırken, her karar oluşurken başkanların vicdanlarında yankılanacak. Bu yemini eden her başkan, gece başını yastığa koyduğunda ettiği yemine sadık kalıp kalmadığını sorgulayacak.
Reklam
Beyannamede yer alan yemin az şey değil... Bunu da AK Parti yapıyor. AK Parti kendi kendisini bağlıyor. Çünkü “yaparsa AK Parti yapar”.
Bir felâket bin nasihat
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:01, 09/02/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Bir felâket bin nasihat
Elif Subaşı undefinedSİNAN ÖNGEL undefinedMehmethan Yıldırım undefined
Elif Subaşı ve 16 kişi beğendi
Maraş Ağıdı’nı deprem sonrasında Kahramanmaraş’ın acı görüntüleri eşliğinde çokça dinledik: “Maraş Maraş derler, bu nasıl Maraş / Al kızıl kan içinde can veren gardaş / Ufak taşınan bina yapılmaz / Bir ben ölmeyinen Maraş yıkılmaz…”
Reklam
Belki yine bir deprem sonrası söylendi bu yüreklere dokunan ağıt. Acının, çaresizliğin, garipliğin yanında küçük bir itiraz da var: “Ufak taşınan binan yapılmaz.”
Ersin Çelik ve İsmail Kılıçarslan’la her hafta Tv Net’te yaptığımız Siyaseten programını bu hafta Kahramanmaraş’a yukardan bakan Şairler Tepesi’nde gerçekleştirdik. Şehri bir bütün halinde izlerken, ağıt da kulaklarımızda çınlıyordu.
Şehirlerimiz çirkin, plansız büyüyor. Toprak aşkı, beton sevdası, imar rantından sağlanan yüklü miktardaki haksız kazanç iştahı şehirlerimizi mahvediyor. Şehirlerimiz çirkinleştikçe insanımız çirkinleşiyor; çirkin insanlar daha çirkin şehirler inşa ediyorlar ve bu kısır döngü ülkemizi, milletimizi tehdit ediyor.
Türkiye’nin bir beka meselesi varsa, o da çirkinleşen şehirlerimizdir. Çirkin şehirlerden güzel nesiller yetişmez.
Deprem bize sadece çürük zeminleri, o zeminlere “ufak taşlarla yapılan binaları” değil, tehdit altında olan bekamızı gösterdi. Şehirlerimizi ayağa kaldırırken, bu çirkin kentleşmeyi, bu azgın rant hırsını masaya yatırmak, frenlemek, asla delinemeyecek imar anayasası yapmak zorundayız.
Reklam
O kadar felaket nasihat olmadı; 6 Şubat depremi ibret olur, nasihat olur inşallah.
HAYRETTİN GÜNGÖR DURUŞU
Siyaseten programında konuğumuz Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanı Hayrettin Güngör idi. Deprem vatandaşı sarstı ama idareciyi çok daha fazla sarstı, manen çok yıprattı. Hayrettin Bey, deprem anını ve sonrasında yaşananları gözleri dolarak anlattı. Haftalarca eve gitmeden, günlerce yemek yemeden, dinlenmeden, uyumadan verdiği mücadeleyi aktardı.
Hayrettin Güngör önümüzdeki seçimlerde aday yapılmadı. Küskün değil, kırgın değil. Son 1 yıl da kolay geçmedi. Dolayısıyla bir süre dinlenecek. Ama sahada, aktif, belediye başkanlığının yanı sıra seçim için de çalışıyor.
Makamı, rütbesi, koltuğu alınınca vefayı unutup başka kapılara kapıkulu olanlara Hayrettin Güngör duruşu ibret olsun.
KİLİS VE REŞİT POLAT
Kilis’e uğradık, AK Parti 26’ncı dönem Milletvekili, şimdi de Kilis Belediye Başkan Adayı Reşit Polat’ın seçim çalışmalarını izledik.
Kilis’teki hava, şehrin AK Parti ile devam edeceğine işaret ediyor. Reşit Polat da rahat ama teşkilatla birlikte sokak sokak, cadde cadde çalışıyor.
Kilis, Suriye sınırının sıfır noktasında bir şehrimiz. Kendi nüfusu kadar Suriyeli misafire ev sahipliği yapıyor ancak şehre çok güçlü bir kardeşlik iklimi hâkim. Kilis’te zaman zaman sınır ötesinden top sesleri duyulsa da şehrin içinde barış ve huzur hüküm sürüyor.
Reklam
Kilis 6 Şubat depremini güçlü şekilde hissetmiş ama yıkım olmamış. Yüreğimizi burkan, Kilis’teki 5-6 asırlık, bazıları daha eski tarihi eserlerin kısmen yıpranması, özellikle de tarihi minarelerin yıkılmış olması. Ashab-ı Kiram’dan, Hazreti Nebi’nin vahiy kâtibi Şurahbil bin Hasene’nin türbesinde de hasar var ve minare yıkılmış.
Reşit Polat seçildiğinde Kilis’te çok işi olacak. Yapacak çok iş var ama Kilis’i de, Türkiye’yi de ayakta ve bir arada tutan bu manevi mekânların onarımı öncelik arz ediyor. Ayrıca Reşit Polat’ın, Kilis’teki örnek kardeşlik modelini Türkiye’ye anlatmak gibi bir misyonu da olacak.
EMEKLİLER BEKLENTİ İÇİNDE
Türkiye genelinde olduğu gibi Kilis’te de emeklilerin hoşnutsuzluğu dikkat çekiyor. Son maaş zamları kimini memnun etmiş, kimini etmemiş. Türkiye’de emekli sayısının çalışan sayısına oranı çok azaldı; devletin işi kolay değil. Emekli de bütünüyle mutlu değil. Türkiye’nin radikal bir emekli maaş reformuna ihtiyacı var ama bu seçimden sonra konuşulabilir. Seçime kadar ise, emeklinin yüzünü güldürecek müjdelere ihtiyaç olduğu çok açık.
DEM’de iç çatışma
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 12/02/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
DEM’de iç çatışma
Elif Subaşı undefinedSİNAN ÖNGEL undefinedDavud Caliskan undefined
Elif Subaşı ve 23 kişi beğendi
DEM Parti içinde bir süredir sessiz ve derinden yapılan tartışmalar, Başak Demirtaş’ın aday adayı olması ve Selahattin Demirtaş’ın son açıklamalarıyla artık görünür hale geldi ve bir iç çatışmaya dönüştü.
Reklam
Çatışma-nın iki tarafı var: Kandil ve Selahattin Demirtaş.
Kandil’in ABD güdümünde ve bölgede ABD ile İsrail’in çıkarları için kullanılan bir terör aparatı olduğu konusunda artık kimsenin şüphesi yok. 14-28 Mayıs seçimlerinde hem Kandil’in hem de DEM Parti’nin durdukları yer de bu aparat olma halini bir kez daha teyit etti.
14 Mayıs seçimlerinde DEM parti (o zamanki ismiyle Yeşil Sol Parti), “yukarıdan gelen talimatla” Kemal Kılıçdaroğlu’na tam destek verdi. Bu ittifak, seçmenin DEM Parti’ye tepki göstermesi ve oyların erimesiyle sonuçlandı.
Reklam
28 Mayıs’taki ikinci tura gidilirken DEM’in 14 Mayıs’tan ders alarak kenara çekilmesi beklenirdi ama yapmadı. Kılıçdaroğlu’nun ırkçılık üzerine kurduğu propagandaya rağmen destek devam etti. Ümit Özdağ ile yapılan ittifak dahi DEM’i rahatsız etmedi. ABD-İsrail çıkarları doğrultusunda Kürt ulusalcılığını istismar eden PKK ile yine ABD-İsrail çıkarları doğrultusunda Türk ırkçılığını kullanan, önce Arap, sonra Filistin düşmanlığını öne çıkararak Kürt düşmanlığını arka plana saklayan Ümit Özdağ arasında bir ittifakın DEM’i rahatsız etmesi de zaten mümkün değildi.
Siyaset mühendisliği bir kez daha işe yaramadı, 28 Mayıs’ta Kürt seçmenin Kılıçdaroğlu’na tepkisi daha da büyüdü.
Şimdi 31 Mart seçimlerine giderken, özellikle de İstanbul’da, Kandil’in tercihi gayet tabii Ekrem İmamoğlu olacaktır. Zira ABD-İsrail tercihi bu yöndedir ve Kandil de bu tercihi talimat olarak alacaktır. Bu talimatın, DEM üzerinden sahaya nasıl yansıyacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz. DEM’in İstanbul’da aday çıkarmış olması, Ekrem İmamoğlu’na destek vermeyecekleri anlamına gelmiyor. Önümüzdeki günlerde desteklerini formüle edeceklerdir.
DEM içindeki çatışmanın ikinci tarafı Selahattin Demirtaş.
Selahattin Demirtaş, cezaevinde bulunmanın PKK’ya karşı sağladığı güvenle olsa gerek, bir süredir Kürt siyasi hareketinin meşru zemine çekilmesi, şiddetle arasına net bir çizgi çizebilmesi, yerlileşmesi, Türkiyelileşmesi için üstü kapalı ya da açık, bazen ürkek, bazen cesur mesajlar veriyor.
Reklam
Leyla Zana ve Ahmet Türk’ün açıklamalarından anladığımız, Selahattin Demirtaş yalnız da değil.
Başak Demirtaş’ın İstanbul için aday adayı olmasını, Selahattin Demirtaş’ın mesaj vermenin ötesine geçip, DEM’i İstanbul’da aday açıklamaya zorlayan bir somut eylem koyması şeklinde okumak da mümkün.
DEM’deki bu iç çatışmanın neye evrileceğini kestirmek zor; izleyip göreceğiz.
DEM’deki iç çatışmanın İstanbul seçimlerine doğrudan etki ettiğine şüphe yok. Dolayısıyla konu AK Parti’nin de yakın takibinde olmak zorunda.
AK Parti’nin Kandil’e karşı tavrı net. Demirtaş’ın “iktidarla görüşme” yönündeki ifadelerine ya da benzeri yapıcı mesajlarına dikkat kesilmesini gerektirecek bir durum yok. AK Parti, tartışmaları izleyip, İstanbul’da kendi ajandasıyla hareket etmeyi sürdürmeli.
Terörün bitirilmesi ve Kürt meselesinin çözüme kavuşması AK Parti’nin olduğu kadar MHP’nin de arzusu. AK Parti’nin Kürt meselesinde MHP’yi de rahatsız etmeyecek bir söylem geliştirme imkânı ziyadesiyle mevcut. AK Parti, geçmişte olduğu gibi, PKK’nın uzantısı olan partiyi, özellikle de ABD-İsrail ve CHP ile ilişkisi bağlamında mümkün olduğunca devre dışı bırakarak, İstanbul’da Kürt seçmeni kazanacak adımlar atabilir, söylem geliştirebilir.
Dış güçlerin yakın gelecek için Türkiye siyasetini kurgulama heveslerinde kilit nokta İmamoğlu’nun tekrar seçilmesi. Bunu sağlamak için her yolu kullanacak, her yönteme başvuracak, ellerindeki her aparatı kullanacaklardır. Uyanık ve gayretli olmayı gerektiren bir sürece giriyoruz.
Suskunluk ve linç arasında İliç
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 16/02/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Suskunluk ve linç arasında İliç
Elif Subaşı undefinedseyhan buyukcoskun undefinednull undefined
Elif Subaşı ve 16 kişi beğendi
Türkiye’nin hiçbir meselesini aklıselimle, sağduyuyla, soğukkanlılıkla konuşamaz olduk. Bir hadise olduğunda, daha detayları ortaya çıkmadan toplum adeta bıçakla kesilmiş gibi ortadan ikiye ayrılıveriyor.
Reklam
Bir kesim, haberi duyduğu andan itibaren olağan şüphelileri tespit ediyor ve var gücüyle saldırmaya başlıyor. Marjinal örgütler, müzmin muhalifler, hadiseden fırsat devşirme peşindeki siyasetçiler, sansasyon peşindeki gazeteciler, ajan-provokatörler ve daha nicesi meselenin üzerine üşüşüp çıkardıkları büyük gürültü ve yaygarayla hakikatin ortaya çıkmasına mani oluyorlar.
Diğer kesim ise, hadisenin özünden uzaklaşıp konuyu bambaşka yerlere çeken kalabalığın yaygarasını görüp ya savunma pozisyonu alıyor ya da sessizliğe gömülüyor.
Terörden depreme, sel baskınlarından iş kazalarına, tecavüz olaylarından istismara kadar hemen her mesele, toz-duman, gürültü içinde enine boyuna konuşulmadan maalesef kapanıp gidiyor.
Erzincan’ın İliç ilçesindeki facia sonrasında da aynı bölünmeyi yaşıyoruz.
Yanıltıcı haberler, dezenformasyon, iftiralar, ithamlar, klavye başında yapılan kahramanlıklar ve ukalalıklar, peşin suçlamalar, linçler, fırsatçılıklar, “ben demiştimler”, “ben uyarmıştımlar”, karartmalar, perdelemeler, bulandırmalar arasında facianın aslı, özü kaybolup gidiyor. Diğer kesimin ağzını ise bıçak açmıyor.
Reklam
İliç’teki facia vesilesiyle şu iki hususun altını çizelim…
Bir: Başımıza gelen birçok hadisenin aslını ve özünü anlamak uzmanlık ve yetkinlik gerektiriyor. Örneğin İliç’teki faciayı değerlendirebilmek için madencilik, maden mühendisliği, maden yasası, altın çıkarma işlemi, siyanür, cıva, çevre sorunları, iş sağlığı ve güvenliği gibi nice kapsamlı konu başlığında bilgi sahibi olmak gerekiyor. Doğru habere ve doğru bilgiye dayanmayan peşin hükümler ile linç, meselenin çözümüne değil karartılmasına yol açıyor.
İki: İmam Şafi’ye ait olduğu iddia edilen ama kaynağı belli olmayan “Fitne zamanı düşman oklarını takip ediniz; o sizi hak ehline (ya da hakikate) götürür” sözü doğru bir söz değil, ya da en azından her durumda geçerli bir yöntem değil. Düşmanın, hasmın, rakibin, muhalifin pozisyonuna göre tavır belirlemek kişiyi edilgen yapar ve her zaman hakikate götürmez. Türkiye’de iktidarı destekleyen ya da genel olarak dindar/muhafazakâr kesim, tepki veya savunma pozisyonundan çıkarak, tavrını ötekinin tavrına göre belirleme huyundan vazgeçmeli, kimin ne dediğinden bağımsız olarak bir eleştiri, özeleştiri, muhasebe kültürünü inşa etmelidir. Böyle bir kültür, cemiyete, cemaate, mahalleye ya da otoriteye zarar vermez, tam tersine hayra vesile olur.
Emeğin ve emekçinin hakkını savunmak, hak için örgütlenmek, iş güvenliği konusunda hassasiyet göstermek modern dünyanın ya da sol hareketlerin şurada 100 yıldır ilgilendiği mesele iken bizde kökleri asırlar öncesine dayanıyor. Sol, bu konuları tekeline almak istiyor diye, imânî, itikâdî boyutu olan bu meseleleri ihmal edecek değiliz. Onlar çok gürültü koparıyor diye suskunluğa gömülecek değiliz.
Reklam
Başta İliç’teki facia olmak üzere her toplumsal hadisede kimin ne dediğine, ne yaptığına bakmadan cesur, kararlı tavır belirlemek zorundayız.
İliç’te ne oldu? Facia nasıl geldi? İhmal var mı? İmtiyaz var mı? Göz yumma var mı? Usulsüzlük var mı? Bu ve daha nice soruya tatminkâr cevaplar bekliyoruz. Her iddianın detaylıca incelenip açıklığa kavuşmasını, sorumluların da en ağır şekilde cezalandırılmasını umuyoruz.
Ne insanların ölmesinden fırsat devşirme kalleşliği ne de haksızlık karşısında susma şeytanlığı içinde olacağız. “Kol kırıldıysa, yen içinde kalmayacak” deme cesaretini göstereceğiz.
Ne diyor ayet? “İnsana emeğinden başkası yoktur”. Emek kutsaldır. Emeğin ve emekçinin hakkını, hukukunu savunmak, bir mü’minin esas meselesidir.
Facianın üzerine üşüşen fırsatçılara rağmen, hakikatin peşinden koşmazsak, sorumlulara en ağır hesabı sormazsak, toprak altında kaybettiğimiz canlar da, onların yetimleri de yakamıza yapışırlar, onlar bize hesap sorarlar.
Zehirli ağacın meyvesi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 19/02/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Zehirli ağacın meyvesi
Elif Subaşı undefinedDavud Caliskan undefinednull undefined
Elif Subaşı ve 23 kişi beğendi
6 Şubat 2015 tarihinde İzmir’de polisler bir otomobili durdurup arama yaptılar. Aracın bagajında 2 bin 860 adet uyuşturucu hap bulundu. Araçtaki 4 kişi gözaltına alındı ve şahıslara “uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama” suçundan 7,5 ila 22,5 yıl arasında hapis istemiyle dava açıldı. Savcı, otomobildeki aramanın mahkeme kararına dayanmadığını, dolayısıyla delillerin kanunsuz toplandığını öne sürdü. Mahkeme de bu gerekçeyle sanıkları beraat ettirdi. Hatta mahkeme, kanunsuz arama yaptıkları için polisler hakkında suç duyurusunda bulunulmasına hükmetti ve sanıklara tutuklu bulundukları süre için tazminat davası açabileceklerini hatırlattı.
Reklam
Yüklü miktarda uyuşturucuyla yakalanmış şahısların ellerini kollarını sallayarak mahkemeden ayrılması, polislerin suçlanması, hatta sanıklara bir de tazminat yolunun açılması kuşkusuz kolay anlaşılabilir bir durum değil. Bu ve benzeri vakalarda toplumda infial oluşması da çok doğal. Ancak hukukta çok temel bir ilke var: Suç, sadece hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş delillerle ispat edilebilir. Kanunsuz arama, dinleme, ses ya da görüntü kaydı alınmasıyla, ya da işkenceyle elde edilen delil delil değildir.
Hukukçular bu ilkeyi “zehirli ağacın meyvesi de zehirli olur” şeklinde tabir ediyorlar. Bu ilke, “devletin rutin dışına çıkmasının” önüne geçmek için benimsenmiş. Ayrıca bu ilkeyle zanlıya potansiyel suçlu değil, potansiyel masum olarak yaklaşılması hedeflenmiş.
Reklam
Danıştay’ın, FETÖ zanlısı 400’den fazla hâkim ve savcıyı görevlerine iade etmesi hukuktaki bu temel kaideyi yeniden gündemimize taşıdı.
Danıştay geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada kendisinde 5 bin 112 dava dosyası olduğunu, bunların 3 bin 799’unu reddettiğini, 435 dosyada ise iptal kararı verdiğini ifade etti. Yani Danıştay 3 bin 799 kişinin FETÖ’cü olduğuna hükmetmiş, 435 kişi hakkında ise delil bulamadığı, göremediği için iptal kararı vermiş.
HSK, Adalet Bakanı ve Sayın Cumhurbaşkanı bu kararı sert şekilde eleştirdiklerine göre ortada kanuni yollardan elde edilmiş delillerin ötesinde bir durum var. Belki istihbarat bilgisi, belki kanaat, belki de zehirli ağacın zehirli meyvesi. Bunu bilemiyoruz. Ancak zor bir durumla karşı karşıyayız: Ya hukukun temel ilkesi çiğnenecek, ya da FETÖ’cüler hem de hâkim ve savcı olarak göreve dönecekler.
Göreve iade edilenler arasında gerçekten masum olan, “kurunun yanındaki yaşlar” da olabilir. Onları da diğerlerinden ayırmak çok zorlaşacak.
Danıştay’ın göreve iade kararı, FETÖ ile mücadelenin özellikle yargı ayağının ne kadar zor ve hassas bir zeminde ilerlediğini bir kez daha hatırlattı bize. Karşımızda son derece alçak, aşağılık, takıyyeci, kolayca renk değiştirebilen, çok kolay yalan söyleyen, iftira atan, kendisini kurtarmak için masumları yakmaktan kaçınmayan, acımasız, insafsız, vicdansız bir karakter var. Böyle bir karakterle masumu birbirinden ayırabilmek kolay değil.
Reklam
Yargı, hukukun dışına çıkmadan, masum ile suçluyu da birbirinden ayırarak formül üretecektir elbette. Allah yardımcıları olsun. Hatırlanırsa, bir partinin genel başkanının kanunsuz yollarla çekilmiş görüntüleri yayılmıştı. Hukuken ortada delil de yok, suç da yok. Ama o genel başkan istifa etmek zorunda kalmıştı. Bu formül hem yargıyı rahatlatabilir, hem de infial içindeki toplumu yatıştırabilir.
DİRİLİŞ MÜMKÜN MÜ?
FETÖ demişken, Danıştay’ın kararı ve aynı günlerde üst üste gelen bazı vakalar toplumda tedirginliğe sebep oldu. FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’in “diriliş” ifadesi de bu tedirginliği artırdı.
Terörist başı Fetullah Gülen’in görüntüsünden anlıyoruz ki ölmüş de ağlayanı yok. Bırakın örgütünü, kendisini bile diriltecek mecali yok.
FETÖ tehdidi karşısında temkini elden bırakmayalım ama rüzgârdan da nem kapmayalım, kendimizi de milleti de korkutmayalım, FETÖ’cülüğünü perdelemek isteyenlerin abartılı kışkırtmalarına gelmeyelim.
Bu millet FETÖ’nün tekrar dirilişine asla müsaade etmez. Haydi diyelim ki cesaret ettiler, bir girişimde bulundular; 15 Temmuz gecesi hakkıyla hesap soramadığını hisseden, işin yarım kaldığını düşünen milyonlar var. FETÖ bir “diriliş” hayali görüyorsa, milyonlarca insan da “yarım kalan işi tamamlama” fırsatı kolluyor.
Yalnız Filistin
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 23/02/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Yalnız Filistin
Elif Subaşı undefinedDavud Caliskan undefinednull undefined
Elif Subaşı ve 26 kişi beğendi
İsrail’in yürüttüğü soykırımın şiddeti her geçen gün daha da artarken, İslam dünyasında Filistin duyarlılığı her geçen gün azalıyor, Filistin gündemden düşüyor.
Milyarlarca Müslüman, onlarca İslam ülkesi, bırakınız İsrail’e karşı bir adım atmayı, artık Filistin’i görmek, duymak, Gazze ile ilgili bir haber okumak, bir video izlemek istemiyor.
Reklam
Filistin, Gazze, tam anlamıyla kendi kaderine terk edildi. Daracık bir alana sıkışmış milyonlarca Gazzeli bir yandan açlık, susuzluk, soğuk ve hastalıkla, bir yandan da İsrail barbarlığıyla baş başa kaldı.
ABD destekli İsrail’in vahşette sınır tanımadığını, bugüne kadar yaptıklarından çok daha fazlasını hiç çekinmeden yapabileceğini görmüş olduk.
Filistin’deki soykırımdan dolayı ABD ve İsrail’i suçlamanın artık gereği yok zira onlar doğalarının gereğini yapıyorlar.
Artık net şekilde anlaşılmıştır ki, gözümüzün önünde gerçekleşen Müslüman katliamının asıl sorumlusu bizatihi Müslümanların kendileridir.
Neden böyle oldu?
Çünkü Müslümanların Hakk’a ve hakikate imanı, Siyonistlerin ve Hristiyan Siyonistlerin batıla inancı kadar güçlü değil artık.
İsrail ordusu, İsrail askerleri, İsrail halkı, muharref bir kitabın ve batıl inançlarının tam motivasyonuyla ve “ibadet aşkıyla” soykırım yaparken, Müslümanlar Hakk’tan ve hakikatten uzaklaşıyor, hızla bozuluyor, çürüyor, özlerinden uzaklaşıyorlar.
Reklam
Müslümanlar kendilerine inşa ettikleri güvenlikli ve konforlu adacıklarında “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ya da “her koyun kendi bacağından asılır” bencilliğiyle günlerini gün ediyorlar. Allah’a ve hesap gününe inandıklarını söyleyip hiç ölmeyecek, hiç hesap vermeyecek gibi yaşamayı tercih ediyorlar.
Filistin; Siyonistler ve Haçlılarla Müslümanlar arasındaki son duvar, son hendek, son kale. Ah bir bitse şu Filistin direnişi! Ah bir yıkılsa o son kale! Bize özümüzü, aslımızı, bize Müslümanlığımızı hatırlatan o direniş ah bir kırılsa! Kukla diktatörlerle, sömürge valileriyle, ruhunu satmış münevverlerle, devşirilmiş kültür elçileriyle, filmlerle, dizilerle, sosyal medya ile, tamamen yabancılaşmış eğitim sistemi ve müfredatıyla dönüştürülmüş İslam dünyası ile Batı arasında artık hiç pürüz kalmayacak!
Gazze’de Gazzeliler değil, insanlık ölüyor, Müslümanlık ölüyor; Gazze’ye sırtını dönen insanlığa sırtını dönmüştür, İslam’a sırtını dönmüştür. Bu kadar net!
Dilipak ve 15 Temmuz
Abdurrahman Dilipak, AK Partililerin 15 Temmuz darbe girişimini 4 ay öncesinden bildiklerini iddia etti. Fetullahçı teröristlerin '15 Temmuz tiyatroydu' yalanına can suyu veren bu açıklama, darbe girişimine burun kıvıran kesimlerde de hoşnutlukla karşılandı.
Reklam
Dilipak'ın, 3-5 etkileşim alabilmek için 250 şehidimizin hatırasını da çiğneyerek yaptığı bu açıklama mesnetsiz olduğu kadar talihsiz de. 'Haydi iddianı ispat et' desek, FETÖ'cülerin yalanlarından başka telaffuz edebileceği tek cümlesi olmayacaktır.
Allah hiçbirimizi ömrümüz boyunca verdiğimiz mücadeleyi, sözleri, yazıları unutturacak derecede yaşlılığımızda rezil rüsva eylemesin. Amin.
Edepsizlik cahillik sarhoşluk
Tanınmış bir kadın avukat sosyal medyada şeriata hakaret ederek infiale neden oldu. Çok tabii olarak gözaltına alındı, sorgulandı. Mevcut yasalar bu suçu hakkıyla cezalandırmayacaktır. Ama şu hususları kayda geçelim:
1- Yapılan büyük bir edepsizliktir. Bir kadının, anne olduğu anlaşılan bir kadının, hem de alenen sövmesi çirkindir, ahlaksızcadır, edepsizliktir.
2- Yapılan cahilliktir. Üniversite bitirmiş, hem de hukuk fakültesi diplomasına sahip birinin şeriatın İslam anlamına geldiğini bilmiyor olması, en azından şeriatın bir idare biçimi, mesela cumhuriyetin karşıtı olmadığını bilmiyor olması affedilmez bir cahilliktir.
Reklam
3- İçki bütün kötülüklerin anasıdır. İçmenize bir şey demiyoruz da bari sarhoş iken mesaj yazıp sonra ağlamayın.
4- Edepsizliğin, cahilliğin, sarhoşluğun, kırmızı ruj dahi sürmüş olsa, savunulacak yanı yoktur.
AK Parti’nin kodları
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:01, 26/02/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
AK Parti’nin kodları
Elif Subaşı undefinedSİNAN ÖNGEL undefinedDavud Caliskan undefined
Elif Subaşı ve 14 kişi beğendi
AKParti’yi diğer tüm partilerden ayrıştıran, AK Parti’yi AK Parti yapan bazı kodları var.
“İşsizlikle Mücadele” hemen her partinin programında vardır; bu, bir alametifarika, yani farklılaştırıcı bir unsur değildir.
Ya da “terörle mücadele”. Birkaç istisna dışında Türkiye’deki her parti terörle mücadeleyi programına koymuştur. Bu da ayırt edici bir özellik değildir.
Kıbrıs konusunda her siyasi parti aşağı yukarı aynı şeyleri söyler, aynı hedefe odaklanır, aynı hassasiyeti taşır.
Refahın artması, enflasyonun düşmesi, eğitimde kalitenin yükselmesi, sağlık hizmetlerinin yaygınlaşması, yol, baraj, köprü, tünel inşası, konut üretimi, kentsel dönüşüm, depreme hazırlık, yerli sanayiinin kurulması, savunma sanayinin geliştirilmesi ve Türkiye’nin ortak hedefi olan daha nice başlık, Türkiye’deki siyasi partilerin hemen hepsinin de ortak hedefidir.
Reklam
Yöntemler biraz farklı olabilir, araçlar birbirinden farklılık gösterebilir ama Türkiye’de her siyasi parti daha kurulurken milletin ortak dertlerine çare bulmak iddiasıyla yola çıkarlar.
AK Parti de programında, beyannamelerinde, hemen her yazılı dokümanında Türkiye’de herkesin ittifak ettiği bu sorunlara değinmiş, çözüm önerileri sunmuş, iktidar dönemi boyunca da bu sorunları çözme mücadelesi vermiştir.
Ancak AK Parti’yi AK Parti yapan ne sorunları tespit etmesi, ne bu sorunlar için ürettiği çözüm önerileri, hatta ne de bu sorunları çözme yolundaki 22 yıllık performansıdır.
AK Parti’yi AK Parti yapan, başka siyasi partilerin telaffuz dahi edemediği sorunları cesaretle dile getirebilmesi ve bu sorunların üzerine kararlılıkla, cesaretle gidebilmesidir.
Özgürlükler konusu örneğin… AK Parti, Türkiye’deki her kesimin, her etnik grubun, dinlerin, inançların, mezheplerin kendilerini özgürce ifade edebilmelerini, ibadetlerini özgürce yapabilmelerini, yaşam tarzlarını hiçbir engelle karşılaşmadan sürdürebilmelerini samimiyetle savunmuş, bunun da gereğini her biri devrim niteliğindeki reformlarla yerine getirmiştir.
Reklam
Her iktidar, az ya da çok, kısa ya da uzun sürede yol yapabilir, baraj yapabilir, köprüler, konutlar inşa edebilirdi ama her parti Ayasofya’yı ibadete açamaz, başörtüsüne özgürlük sağlayamaz, Dersim’le yüzleşemez, azınlık haklarını savunamaz, Kürtçenin önündeki engelleri kaldıramazdı.
Statükoya, vesayete, elitlerin yıkılmaz iktidarına karşı hak ve hukuk mücadelesi vermek de AK Parti’yi diğerlerinden ayırmıştır. AK Parti, sonuçlarını, bedellerini göze alarak dokunulmazlara dokunmuş, konuşulmayanları konuşmuş, putları devirmiş, tabuları yıkmış, vesayet odaklarını yerle bir etmiş, “yenilmez” görünen grupları, örgütleri zayıflatmış, sadece kendisi için değil, tüm siyasi partiler için, tüm ülke için özgür zemini inşa edebilmiştir.
Yeryüzündeki mazlumlara sahip çıkmak örneğin… AK Parti, nerede zulüm varsa, nerede haksızlık varsa, nerede insani bir trajedi varsa orayla ilgilenmiş, yapabildiyse oraya el uzatmış, hiç yoksa söylemiyle sorunu dünya gündemine taşımıştır. “Dünya 5’ten büyüktür” diyebilmiştir mesela. Somali’den Filistin’e, Bosna’dan Arakan’a kadar mazlumun sesi olabilmiş, değil Türkiye’de, dünyada kimsenin yapamadığını yapabilmiştir.
Reklam
Kendisine sığınan ihtiyaç sahiplerine kol kanat germiştir örneğin AK Parti… Irkçılığın, faşizmin, yabancı düşmanlığının en sert şekilde ve sınırsız istismarla üzerine gelmesinden hiç çekinmemiş, misafiri rahmet olarak, bereket olarak görmüş, seçim kaybetme riskine rağmen, rakiplerinin bütün politika ve söylemlerini yabancı düşmanlığı üzerine kurmalarına rağmen, mazlumun, muhtacın, çaresizin yanında durmaktan bir an bile vaz geçmemiştir.
Filistin örneğin… Türkiye’de ve dünyada hiçbir siyasi oluşum AK Parti kadar, hiçbir lider AK Parti’nin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan kadar Filistin meselesinde samimiyet, cesaret ve dirayet gösterememiştir. Kimse çıkıp da “Hamas terör örgütü değildir” diyememiştir örneğin. Kimse Filistin meselesini bu kadar gündeminde, bu kadar yüreğinde taşıyamamıştır.
Ve daha nicesi…
Evet, AK Parti’yi AK Parti yapan, özgürlük için, hak için, hukuk için, Suriyeli muhtaç, Çeçenistanlı mağdur, Doğu Türkistanlı garip için, Filistinli çocuk, Iraklı bebek, Mısırlı mazlum için verdiği mücadeledir. AK Parti’yi AK Parti yapan, kendi savaş uçağını yapabilmekten ziyade, vesayete karşı, egemen güç ve söyleme karşı sergileyebildiği cesur ve kararlı duruştur, direniştir.
Reklam
AK Parti, kodlarına sahip çıktıkça var olacak, başarısına başarı ekleyecek, rekordan rekora koşacak; kodlarından vaz geçtikçe, alametifarikalarını yitirdikçe partilerden bir parti olacak ve sıradanlaşacaktır.
31 Mart seçim atmosferi ülkeyi sararken, daha en başından hatırlatalım: AK Parti’ye yerelde de yeni bir zafer getirecek olan, sokakta mülteci avı değildir, geri gönderim merkezlerinde ölüme iade bekleyenler değildir, Kürtçe yasağı değildir, 90’lardan esintiler değildir, statükonun dili hiç değildir.
Seçim meydanlarında hiç kimse yapamayacak, ama AK Parti gümbür gümbür, samimiyetle, cesaretle, istikrarla Filistin diye haykıracaktır. Haykırmalıdır. Zira AK Parti’yi yeni bir zafere, 22 yıldır olduğu gibi, yeryüzündeki mazlumların, özellikle de Gazzeli mazlumların duası, AK Partili kadroların yüreğindeki merhamet, kucak açtığımız mağdurların bereketi taşıyacaktır.
Ali haklı ama Muaviye’nin pilavı tatlı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 01/03/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ali haklı ama Muaviye’nin pilavı tatlı
Elif Subaşı undefinedSİNAN ÖNGEL undefinedDavud Caliskan undefined
Elif Subaşı ve 38 kişi beğendi
Türkiye’de esnaf sadece esnaf değildir. 1071 sonrası Anadolu’yu bize yurt yapan esnaftır. Selçuklu’yu büyüten, Osmanlı cihan devletini kuran esnaftır. Üzerinde yaşadığımız toprakları İslâmlaştıran ve bugüne kadar da Müslüman kalmasını sağlayan esnaftır.
Reklam
Bizde esnaf sadece alıp satan kişi değildir. Türk ve İslâm şehrini kuran, imar eden, güvenliğini sağlayan, savunan, huzurunu ve refahını temin edendir esnaf. Esnaf, toplumun edebini, ahlakını muhafaza edendir. Esnaf zengini denetleyen, fakiri gözetendir. Esnaf, milleti bir ve beraber tutandır. Esnaf, insanın sınırsız ihtiyaçlarının karşısına kanaati koyan, hırs ve tamahı tatminle bastıran, açgözlülüğe karşı bereketi savunandır.
Esnafın, fütüvvet ruhuyla kurduğu Ahilik teşkilatı, sadece ayıplı üretimi engellemekle, terazinin ayarını muhafaza etmekle, ticarette hakkı ve ahlakı yüceltmekle kalmamış; milletin aslını, özünü, ruhunu korumuş, gerektiğinde teraziyi bırakıp kılıç kuşanmış, gerektiğinde otoriteye “Seni kılıcımızla düzeltiriz” diyebilmiş, gerektiğinde arabulucu olup meselelerin suhuletle çözülmesini sağlayan hakem olmuş, dükkânını, imalathanesini koruduğu kadar gerektiğinde sokağını, caddesini, mahallesini gözeten bekçi vazifesi görmüştür.
Reklam
Osmanlı Devleti esnafı ve Ahi teşkilatını her ne kadar iktisat sınırlarında tutmaya çalışsa da, esnaf, Ahi kültürüyle, zerrelerine nüfuz etmiş Ahi ruhuyla günümüze kadar kanaatin, bereketin, adaletin, birliğin, vatanseverliğin, en çok da bu toprakların özü olan Müslümanlığın muhafızı, taşıyıcısı olmuştur.
Bu aziz milletin ruhunu inşa eden, edep ve ahlakıyla birlik içinde ve Müslüman olarak bugünlere gelmesini sağlayan esnaftır. Onun içindir ki, esnaf bozulursa toplum bozulur. Esnaf çürürse toplum çürür. Esnafın terazisinin ibresi şaşarsa, milletin şirazesi dağılır. Esnaf süte su katarsa halkın suyu kirlenir. Esnaf kanaatten uzaklaşıp hırs çamuruna batarsa millet özünü, ruhunu, inancını yitirir.
Çağımızın en büyük illetlerinden olan sınırsız kazanma arzusunun esnafımızı ruhundan, özünden hızla uzaklaştırdığını, esnafla birlikte toplumun da hızla çürüdüğünü, yozlaştığını, çözüldüğünü üzülerek müşahede ediyoruz. Neyse ki bugün her beldede, her şehirde, fütüvvet ve Ahiliğin o kadim ruhunu muhafaza eden esnafımız var da, o sayede, onların yüzü suyu hürmetine millet olarak ayakta duruyoruz, durabiliyoruz.
Reklam
“Ben siftah ettim, komşum etmedi, lütfen ondan alış-veriş yapınız” diyen, yeterince kazanınca dükkânını kapatan, dünyaya değil ahirete yatırım yapan, ürettiğine, sattığına ahlak, edep, hak, hukuk katan esnaftan ve o anlayıştan ne yazık ki hızla uzaklaşıyoruz.
Yanı başımızda bir soykırım yaşanıyor. Sıradan bir soykırım değil. Filistinlilere ya da Gazzelilere değil, bize saldırıyorlar, bizi öldürüyorlar. Bizim inancımızı, değerlerimizi, bizim vatanımızı, toprağımızı hedef alıyorlar.
Nerede o esnaf ruhu? Nerede o Ahi dayanışması? Nerede bu vatanı kuran ve ayakta tutan ruh, öz, dinamik?
Gazzeli bebekleri katleden İsrail’e mühimmat temin eden o ürünleri raflarınızdan indirseniz ne kaybedersiniz? O gazlı içeceği, o deterjanı, o çikolatayı, o kremi satmasanız ne kadar zarar edersiniz? O domatesi, marulu, salatalığı İsrail uşağı kabzımala vermeseniz, çiftçiden aldığınız o helal ürünü, ya da ürettiğiniz demiri, çeliği, çimentoyu İsrail’e göndermeseniz ne kaybedersiniz?
Reklam
Bin yıllık Ahi ruhunun, matematikle, mantıkla, borsa endeksleriyle, grafiklerle, kurlarla, bilançolarla, yatırım, finansman planlarıyla asla açıklanamayacağını, kanaatin ve bereketin her türlü iktisat teorisini alt üst ettiğini, hakiki kazancın, gerçek karın helalde olduğunu bilmez misiniz?
Hiç mi ahlakınız kalmadı? Allah’a ve ahiret gününe hiç mi inancınız kalmadı?
Gazze’de bebeklerin ırmak olup akan kanı üzerinden edindiğiniz kazançların boğazınıza dizileceğini, kazanç sandıklarınızın zarar, ziyan olduğunu hiç mi görmezsiniz?
Hakikati apaçık gördüğü halde şahsi çıkarı uğruna haksızın yanında duranlar için (teşbihte hata aranmaz) Anadolu’da kullanılan bir deyim vardır: “Ali haklı ama Muaviye’nin pilavı tatlı!”.
Tatlı diye o pilava kaşık sallarsınız da, arınızdan, namusunuzdan, şerefinizden verdiğiniz taviz asırlar boyu sizin de nesillerinizin de peşini bırakmaz.
Gözümüzün önünde sadece Filistin ölmüyor; biz de içten içe tükeniyoruz. İçimizdeki paraya tapanlar yüzünden Rabbim bizi de helak etmesin inşallah. Filistin de, biz de tükenmeyelim; elimizden gelen dua ve boykot, gevşemeden direnişe devam, duaya devam, boykota devam.
İktidar ve Filistin: Yiğidi öldür, hakkını yeme
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:01, 04/03/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İktidar ve Filistin: Yiğidi öldür, hakkını yeme
Elif Subaşı undefinedSİNAN ÖNGEL undefinedDavud Caliskan undefined
Elif Subaşı ve 33 kişi beğendi
22 yıldır kesintisiz iktidarda olan bir partinin her türlü kusuru, hatası olur. Muhalifler gece gündüz, haklı haksız ve yerli yersiz AK Parti’yi eleştiriyorlar ancak esas kıymetli olan partinin kendi tabanının yapacağı eleştirilerdir.
Reklam
15 Temmuz darbe girişiminde sokağa çıkarak iktidarı darbecilerin elinden kurtarması, 28 Mayıs 2023 seçimlerinde uluslararası bir koalisyona karşı Erdoğan’a sahip çıkması, tabana, AK Parti’yi daha sık eleştirme imkân ve hakkı sağladı.
Tabandan gelen eleştiri iyidir, samimidir, yapıcıdır. Yanlışa yanlış demek iktidarı yıpratmaz, tersine hatasından dönme, daha iyiyi yapma fırsatı verir.
Eleştiride hakkaniyetli davranmak da son derece mühimdir. Son aylarda, Filistin’de devam eden soykırım karşısında AK Parti iktidarı ile Genel Başkan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tavırlarının eleştirildiğini, bu eleştirinin de gittikçe yaygınlaştığını görüyoruz.
Reklam
Şimdi eğri oturalım ama doğru konuşalım. Yiğidi öldürelim ama hakkını yemeyelim. AK Parti iktidarını ve Erdoğan’ı her konuda eleştirebilirsiniz de, Filistin meselesi üzerinden eleştirmek büyük haksızlık olur.
AK Parti’nin ve Erdoğan’ın Filistin duyarlılığını, iktidara geldiği 18 Kasım 2002’den bu yana Filistin için yaptıklarını anlatmaya kalksak yerimiz yetmez. Son 22 yılda, Türkiye’de ve dünyada hiçbir siyasi parti, hiçbir lider Filistin meselesini AK Parti ve Erdoğan kadar cesaretle savunmadı. Sadece şu kadarını söyleyelim: AK Parti’yi, Erdoğan’ı ve Erdoğan’ın ailesini doğrudan hedef alan Gezi olayları, 17-25 Aralık darbe girişimi ve kanlı 15 Temmuz darbe girişimi, 2009’daki “One Minute” çıkışının, 2010’daki Mavi Marmara olayı sonrası Erdoğan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tavrın ve Erdoğan’ın çeşitli tarihlerde Hamas ile yaptığı görüşmelerin bir intikamı olarak sahneye konulmuştu.
AK Parti ve Erdoğan, sadece Filistin meselesine sahip çıkmakla kalmadılar, bu yolda ağır bedel de ödediler.
Hamas’ın 7 Ekim operasyonu sonrasında hemen tüm dünya İsrail soykırımına tam destek verirken, İslam ülkeleri korkuyla derin bir sessizliğe gömülürken, dünyada sadece tek bir lider, Recep Tayyip Erdoğan çıktı ve Hamas’ın bir terör örgütü olmadığını, bağımsızlık mücadelesi verdiğini söyledi.
Reklam
AK Parti ve Erdoğan’a Filistin meselesi üzerinden eleştiri yaparken önce bu eleştirileri bir vicdan terazisinde tartmak, tarihin imbiğinden geçirmek, yine de eleştirilecekse imkânları, kapasiteyi, gücü, geçmiş deneyimleri dikkate alarak konuşmak gerekir.
CHP VE HAMAS
Filistin direnişi başladığı andan itibaren merkezinde bulunduğu coğrafyadaki siyasi hareketleri derinden etkiledi. Bölgedeki tüm idare ve siyasi hareketleri ikiye ayırmak mümkün: Filistin direnişini haklı bulan, destekleyen idare ve siyasi partiler ile ABD’ye boyun eğmiş, İsrail’i her durum ve şartta aleni ya da gizli destekleyen idare ve siyasi partiler.
AK Parti’nin üzerinde ilerlediği siyasi çizgi ve Erdoğan’ın sahip çıktığı gelenek birinci kategoridedir.
CHP ise şaşmaz bir istikrar ile tarihi boyunca ikinci kategoride yer almıştır.
Filistin direnişi adeta turnusol kâğıdıdır: Milli olan ile kukla olanı, hakkın yanında olan ile gücün yanında duranı açık eder.
Türkiye’deki her darbe ve darbe girişiminin bir ucunda ABD/İsrail, diğer ucunda Filistin oldu. Şaşmaz bir şekilde CHP de bu darbelerin ABD/İsrail ucundan tuttu.
Özgür Özel’in “Hamas’ın bir terör örgütü olduğu” yönündeki açıklamaları, CHP’nin işte bu istikrarlı söyleminin tekraren ifadesidir. 70’lerdeki Ecevit parantezini saymazsanız CHP istikrarlı biçimde emperyalizmle iyi geçinmiş, her konuda uyum içinde olmuştur.
Reklam
Özgür Özel’in Hamas’a dil uzatması şaşırtıcı değil; Filistin’de Hakk’ın, hukukun, mazlumun, istiklal mücadelesinin yanında dursaydı o zaman şaşırtıcı olurdu.
Ankara: Altınok mu Yavaş mı?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 08/03/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ankara: Altınok mu Yavaş mı?
Elif Subaşı undefinedSİNAN ÖNGEL undefinedDavud Caliskan undefined
Elif Subaşı ve 25 kişi beğendi
Belediyelerde bir başkan olmasa dahi oturmuş bürokrasi sayesinde rutin işler tıkır tıkır yürür. Personeli yönetecek, örneğin bir genel müdür atandığında, çöpler yine toplanır, sokaklar temizlenir, sular akar, imar işleri devam eder.
Reklam
Seçilmiş belediye başkanının atanmış genel müdürden farkı şudur: Gücünü ve yetkisini doğrudan milletten alır, 5 yıllık görevi sonrasında da hesabını millete verir. Dolayısıyla başkandan beklenen, risk alması, fırsatları değerlendirmesi, projeler yapması, rutinin ötesine geçerek şehrin sorunlarını çözerken şehre yenilikler eklemesidir. Ayrıca seçilmiş başkan 5 yıl sonra milletin huzurunda hesap vereceği için bir rekabetin de içindedir ve rakiplerinden daha iyi bir performans sergilemesi, ortaya bir vizyon koyması gerekir.
Mansur Yavaş’ın Ankara’da 5 yılı doluyor. Geride kalan 5 yıla baktığımızda, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin başında bir başkanın varlığından söz etmek zor. Yani Mansur Yavaş olmasa da Ankara zaten böyle yönetilirdi. 5 yılda ortaya bir fark konulmadı, rutinin dışına çıkılmadı, Ankara bir yenilikle, yeni bir projeyle, ek bir belediye hizmetiyle tanışmadı.
Reklam
Mansur Başkan seçim sahasına “Az Laf Çok İş” sloganıyla çıktı. Önce “Laf” kısmına bakalım: Mansur Başkan’ın az konuştuğu doğru. Ancak kendisi belediye genel müdürü değil, seçilmiş belediye başkanı. Yani siyasi bir figür ve siyaset büyük oranda “söz” üzerinden yapılır. Seçmen, sadece şehrin sorunları ve çözüm önerileri ya da projelerle ilgili değil, güncel siyasi meseleler hakkında da Başkan’ın sözünü duymak, fikirlerini öğrenmek ister. “Belediye başkanının görev alanı belediye sınırlarıdır” demeyelim boşuna. Mansur Yavaş’ın adı belediye sınırlarını aşarak Cumhurbaşkanlığı adaylığı için geçmişti. 14-28 Mayıs seçimleri öncesinde Mansur Yavaş Kılıçdaroğlu’nun yanında görüntü vermiş, seçmene de cumhurbaşkanı yardımcısı olacağı sözü verilmişti.
Öyleyse Yavaş’ın konuşması gerekiyor. 6’lı Masa sürecinde neler yaşandı mesela? Ya da 14 ve 28 Mayıs seçimlerinde CHP’nin PKK’nın siyasi uzantısı partiyle yaptığı ittifakı nasıl değerlendiriyor? Diyelim ki bunlar geçmişte kaldı; bugün CHP ile DEM arasındaki “kent uzlaşısı” adı altındaki ittifak hakkında ne düşünüyor? Mensubu olduğu CHP’nin DEM ile, hem de Kandil’in talimatıyla kol kola yürümesini nasıl izah ediyor?
Seçime giderken, Ankaralıların, başkan adayının bu konudaki fikirlerini öğrenme hakkı var. Afyonkarahisar’daki CHP’li başkan adayı çıktı, DEM hakkındaki fikirlerini açık açık söyledi, sözlerinin de arkasında duruyor. Peki, Türkiye’nin başkenti ve ikinci büyük şehri Ankara’nın başkan adayı bu konuda ne söylüyor? Bilmek hakkımız değil mi?
Reklam
Gelelim “iş” konusuna… Mansur Yavaş’ın Ankara’da rutinin ötesine geçemediğini yukarda belirtmiştik. Ankara’da belediye hizmetleri 5 yıl öncesine nazaran olduğu yerde sayıyor. O kadar ki, yüzde 80’lere yakın destek alınan Çankaya’da bile bir farklılıktan, bir yenilikten, atılımdan söz etmek mümkün değil. Koskoca Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin 5 yılda 20 kreş açmakla övünmesi, bunu başarılı bir icraat gibi sunması dahi Ankara’da hiçbir şey yapılmadığını gösteriyor.
Susmakla bir yere kadar. Mansur Yavaş, konuşmadığı gibi çalışmadı da. Ama hakkını yemeyelim: Ankara’da Mansur Yavaş’ın trolleri ve itibarları yerlerde gezen anket firmaları çok çalıştılar, son günlerde gayretlerini de artırdılar.
Anketlerde Mansur Yavaş’ın Turgut Altınok’un önünde olduğu yönündeki şaibe hızla yayılıyor. Madde madde yazalım:
1. 14-28 Mayıs sürecinde anketlerin ve anket firmalarının itibarı yerle bir oldu.
2. Ankara seçmeni anketler üzerinden kendisini belli etmez.
3. 2019 seçimlerinde Özhaseki anketlerde Yavaş karşısında 14 puan geride denilmişti, fark sadece 2 puan oldu.
4. Turgut Altınok Keçiören’den bir başarı hikâyesiyle geliyor. Sakin ve kararlı güç olarak Ankara’da her açıdan öne çıkıyor.
5. Ankara, PKK’nın siyasi uzantısıyla ittifak yapanlara geçit vermez, bu ittifakın suskunlukla geçiştirilmesine aldanmaz.
6. Sosyal medyadaki Mansur Yavaş algısı ile sokaktaki algı aynı değil. Ankaralı başarısızlığı yaşayarak görüyor.
Ankara’daki tablo, kamuoyuna pompalanan algıdan çok farklı. Süreç Turgut Altınok lehine ilerliyor.
Önümüzdeki 22 günde Ankara’da özellikle 2 konu üzerinde yoğunlukla durulmalı: 1. Mansur Yavaş’ın 5 yıllık başarısızlığı, 2. Mansur Yavaş’ın da içinde olduğu CHP’nin DEM ile ittifakı.
AK Parti, son 5 yılda Mansur Yavaş’ı eleştirmek ya da konuşturmak konusunda isteksiz, yetersiz ve başarısız oldu. Geç değil. 22 günümüz var. “Milliyetçi” Mansur Yavaş’tan en azından PKK ile yapılan “Kent Uzlaşısı” hakkında birkaç kelâm alabilmek mümkün. AK Parti bunu da yapabilir sanıyorum.
Allah bize yeter… O ne güzel dosttur!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 11/03/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Allah bize yeter… O ne güzel dosttur!
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 38 kişi beğendi
Her yönden kuşatıldık. Hristiyan, Musevi, Siyonist, Budist, Hindu, Şamanist, ateist ve daha nicesi Müslüman düşman-lığında ittifak ettiler, güç birliği yaptılar.
Şair Fuzuli’nin asırlar önce kim bilir hangi iç sıkıntısıyla yazdığı “Derd çok hemderd yok düşman kavî tâli’ zebun” (Dert çok, derdi paylaşan yok, düşman güçlü, talih zayıf) dizeleri bugün ümmet-i İslâm’ın ortak sesi oldu.
Evet, düşman güçlü, hem de çok güçlü.
Çok paraları var… Afrika’nın elmaslarını, Amerika’nın altınlarını, Ortadoğu’nun petrolünü çaldılar. Ekmeği de emeği de sömürdüler. Ticaret yollarını tuttular. Yoksul bıraktılar, borç verdiler, faizle, tefecilikle daha da çok kazandılar. Dilediklerini büyütüyor, dilediklerini yok ediyorlar. Hırsla üretiyor, azgınlıkla tüketiyorlar. Hesabı bilinmez hazinelerin üzerinde oturuyor, suyun başında duruyor, paralarıyla köleler, ülkeler, zalim diktatörler satın alıyorlar.
Reklam
Çok güçlü silahları var… Karada, denizde, havada ölüm yağdıran, yenilmez gibi görünen orduları var. Bir düğmeye basıp insanlığı tümden yok edecek bombaları var.
Bilimde çok güçlüler… İnsanlığın birikimini şeytanca hedefleri için tutsak ettiler. Üniversitelerinde sömürmenin ve öldürmenin ilmini çoğaltıyorlar. Dünyanın her yanından zeki çocukları devşirip, dönüştürüp yıkıcı emellerine alet ediyorlar. Hikmete açılan tüm kapıları kapatıyor, kendi şahsi çıkarlarına hizmet etmeyen bilgiyi bilgiden saymıyorlar. Kendileri gibi düşünmeyenlere tahammülleri yok. Bilgiyi de, bilimi de, akademiyi de esir almış durumdalar.
Kültürde çok baskınlar… Kendi dillerini, inançlarını, yaşam tarzlarını, alışkanlıklarını, müziklerini, filmlerini bütün dünyaya dayatıyorlar. Televizyonları, radyoları, gazeteleri, kitapları, internet içerikleriyle en ücraya kadar ulaşıyor, beşikteki bebeklerimize, okuldaki çocuklarımıza kadar kültürlerini enjekte ediyor, bozuyor, çürütüyor, saptırıyor, kendilerine benzetiyorlar.
Reklam
Enformasyonda güçlüler… Bütün kaynakları kontrol ediyor, haberleri süzgeçlerinden geçiriyor, bazen sağır, kör, dilsiz oluyor, bazen pireyi deve yapıyorlar. Kurnazlar. Hem para kazanıyor, hem istihbarat topluyor, hem dönüştürüyor, etkiliyor, algıyla oynayabiliyorlar.
Bir o kadar da zalimler… Gözlerini kırpmadan öldürüyor, toplu halde yok ediyor, soyları kırıyor, eziyor, işkence ediyorlar. Merhametleri, acımaları yok. İlkeleri, sınırları yok. Medeniyet görüntüsü altında her türlü barbarlığı büyütüp üzerimize boca ediyorlar.
Çok güçlüler… Her yönden kuşattılar… Bütün çıkış yollarını kapattılar… Çok daralttılar…
Ama değil mi ki Allah’a inanıyoruz, değil mi ki hesap gününe inanıyoruz; öyleyse Allah bize yeter. O ne güzel vekildir. O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır!
Musa o kudretli Firavun’u alt etmedi mi? Davut bir sapan taşıyla dev Calut’u yenmedi mi? Nemrut’un hakkından bir sinek gelmedi mi?
Nerede kaldı Kisra’nın, Pers’in, Babil’in sarayları? Nerede o yenilmez Moğol ordusu?
Mekkeli bir yetimin devrimi yeryüzünün her köşesine ulaşıp, dünyayı yeşertmedi mi? Medine’den çıkan ilim asırlar boyu yeryüzünün ışığı, aydınlığı olmadı mı?
Çıkacağız bu karanlıktan. Biliyoruz ki, gecenin en karanlık anı, şafağın da en yakın olduğu andır. Yırtıp karanlığı, aydınlığa, sükûna, huzura erişeceğiz. Düştüğümüz yerden kalkacağız. Ağlayacak, gözyaşlarımızla suyu yükseltecek, gemimizi yüzdüreceğiz. İmanla doğrulacağız. Şeytan’a bir kez daha galebe çalacağız.
Reklam
Allah bize yeter… Öyleyse Ramazan-ı Şerif’in bu ilk gününde, elimizde kalan tek silaha, duaya sarılıp, elimizdeki tek korunağa, seccadeye sığınıp, ellerimizi semaya açıp yalvaralım:
Ya Rabbi, göğsümüzü ferahlat. İçimizdeki hüznü al. Kalbimize inşirah ver, huzur ver.
Ya Rabbi… Senden başka kimsemiz yok. Senden başka yöneleceğimiz, senden başka yardım dileyeceğimiz, senden başka sığınağımız yok. Bize acı, bize merhamet et.
Gazze’deki mazlum kullarına senden başka kimse bir şey yapamaz artık Allah’ım… Onlara erişemiyoruz. Onlara ulaşamıyoruz. Aciziz. Çaresiziz. Şu mübarek Ramazan’da dualarımızı kabul buyur Rabbim. Elimizden tut, bizi kaldır. Acziyetimizi gider. Çaresizliğimize çare ver. Aklımıza bir çıkış yolu, tembelliğimize bir deva ihsan eyle. Duyarsızlığımızı gider. Bencilliğimizi yok et Allah’ım.
Senden gayrı kimsemiz kalmadı Allah’ım… Sen taşıyamayacağımızdan fazlasını yüklemezsin. Yükümüzü hafiflet. Bize insaf, bize iz’an, bize vicdan bağışla Allah’ım.
Sen bilirsin Allah’ım… Sen her şeyin en iyisini, doğrusunu bilirsin… Hakkımızda hayırlısını eyle… Âmin.
Yeniden Refah’ın isabetsiz tercihi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 15/03/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Yeniden Refah’ın isabetsiz tercihi
Metin Ayar undefinedIlhan Gerek undefinedHamdi Mazıcı undefined
Metin Ayar ve 34 kişi beğendi
2023 seçimlerine Cumhur İttifakı içinde giren Yeniden Refah Partisi (YRP) yerel seçime tek başına giriyor. YRP bu kararı almadan önce AK Parti ile bir müzakere süreci oldu. Ne istendi ve görüşmeler neden olumlu sonuçlanmadı bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz şu: YRP, AK Parti’den ayrılan siyasetçileri transfer ederek ve AK Parti’ye reaksiyonun adresi olmak umuduyla sahaya çıkıyor.
Reklam
Cumhur İttifakı içinde yer almayan bir YRP’nin tepki oylarını toplayıp toplamayacağı muamma. Seçmen, ittifak içinde oylarını rahatça dağıtabilir ama ittifak dışı bir partiye kolay kolay yönelmez. Eğer yönelirse, bunun AK Parti’ye az da olsa zarar vereceği ama YRP’ye değil, başta CHP olmak üzere AK Parti’nin rakiplerine yarayacağı kesin.
YRP’nin, “yangından mal kaçırma”, “selden kütük kapma”, “döküntü toplama” olarak nitelendirilen bu politikasını şahsen çok yadırgamıyorum. YRP yönetimi ortada bir fırsat olduğunu düşünüyor ve bu fırsatı değerlendirmek istiyor. Son derece doğal.
Reklam
Sorun şurada ki, bir siyasi partiyi, dükkân gibi, işletme gibi görür, kâr-zarar mantığıyla, fırsat kovalayarak yönetirseniz, uzun soluklu, kalıcı bir hareket ortaya koyamazsınız. Siyasi partiniz saman alevi gibi bir miktar parlar ve anında söner. Günün sonunda elde ettiğiniz kârla birlikte kuruluş sermayesini tüketir, iflas eder, unutulup gidersiniz.
Oysa YRP, kurulduğunda, kalıcı olma, uzun soluklu bir siyasi hareket inşa etme umudunu ve potansiyelini taşıyordu.
AK Parti’nin özellikle 2016 sonrasında merkeze daha fazla yerleşmesiyle birlikte dindar/muhafazakâr kitlede bazı hoşnutsuzluklar ortaya çıktı. Saadet Partisi’nin bu boşluğu dolduracak mecali hiç olmadı. AK Parti’den koparak kurulan Deva ve Gelecek Partileri ise bu boşluğu değerlendirmek yerine minik birer CHP olmayı tercih ettiler. YRP ise, ilkeli ve kararlı duruşu, cesur söylemleri, özellikle Kemalizm, LGBT ve İstanbul Sözleşmesi gibi meselelerdeki sağlam itirazları sayesinde bu boşluğu doldurma kabiliyeti gösterdi.
YRP, “döküntü toplamak” ya da fırsatları değerlendirmek yerine, bu ilkeli, kararlı, cesur duruşunda ısrar etseydi, bugünün olmasa bile yarının güçlü siyasi hareketi olabilirdi.
Bugün artık YRP’nin ne kadrolarında, ne dilinde, ne de politikalarında bir bütünlük var. Artık bir renkten ya da ahenkten söz etmek mümkün değil. Bu haliyle YRP gelecek vadetmiyor. Siyasetteki boşluk orada öylece duruyor. YRP ise son derece isabetsiz tercihiyle, kazansa bile kaybedecek partiye dönüşüyor.
Reklam
Bir umut daha heba oluyor ve maalesef büyük bir hayal kırıklığı daha yaşanıyor.
Tam olarak ne diyorsunuz?
Gazze’de devam eden soykırım Ramazan’la birlikte yüreklerimizi daha fazla dağlıyor. Ne yazık ki dua ve boykotun ötesinde elimizden, dilimizden bir şey de gelmiyor. Bu acziyet ile kıvranırken, her “Gazze” ya da “boykot” deyişimizde birileri çıkıp “Siz bir şişe kolayı boykot ederken İsrail’e şu kadar gemi gidiyor, şu kadar ihracat yapılıyor” diyerek irinini üzerimize boşaltmaya kalkıyor.
Tam olarak ne demek istiyorsunuz? “Boşuna kürek çekmeyin” mi diyorsunuz? “Bırakın İsrail Filistin’i yok etsin, hiç ama hiç sesiniz çıkmasın” mı demek istiyorsunuz? “Filistin’i, Gazze’yi unutun” mu demek niyetindesiniz? Neyin peşindesiniz tam olarak?
İhracatı, İsrail’e giden gemileri göstererek, İsrail adına uşaklık yapıp boykot kırma niyetinde değilseniz, amacınız bizi sıkıştırmak mı? Buradan siyasi rant mı elde edeceksiniz? Hiç mi vicdan kalmadı, hiç mi insaf kalmadı, insanlıktan bu kadar mı uzaklaştınız? Bunun bir iç siyaset meselesi olmadığını anlayamayacak kadar mı kalbiniz karardı?
Reklam
Bakın bir kez daha yazalım: Kim ki yağmurlu günde İsrail’e bir damla su veriyorsa, eli kurusun, dili kurusun, soyu kurusun!
Kim ki elimizdeki yegâne silah olan dua ve boykota dil uzatıyorsa, mübarek günde Allah ona hak ettiğiyle muamele etsin.
Dua ve boykot aynı zamanda direniş ruhunu canlı tutar. Gazze için duaya, boykota, direnişe devam!
Erdoğan emekli olur mu?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 18/03/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Erdoğan emekli olur mu?
Elif Subaşı undefinedSİNAN ÖNGEL undefinedDavud Caliskan undefined
Elif Subaşı ve 30 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı Erdoğan, gençlerle yaptığı bir toplantıda “Benim için bu bir final, yasanın verdiği yetkiyle bu benim son seçimim” ifadelerini kullandı.
Erdoğan’ın “son seçimim” ifadeleri, onu sandıkta yenemeyeceklerini artık kabullenmiş kesimlerde tereddütlü de olsa bir “ümit ışığı” doğurdu. Tereddütlü, zira bunun seçim öncesi bir motivasyon açıklaması olabileceğini de düşündüler.
Reklam
“Son seçimim” açıklaması, AK Parti tabanında ve teşkilatlarında ise yaklaşmakta olan bir vedanın ilk sinyali gibi algılandı ve bariz şekilde hüzne neden oldu.
Recep Tayyip Erdoğan, 1976 yılında, daha 21 yaşında iken Milli Selamet Partisi Beyoğlu Gençlik Kolları Başkanı olarak aktif siyasete girdi. İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığı, Beyoğlu İlçe Başkanlığı, İstanbul İl Başkanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, AK Parti Kurucu Genel Başkanlığı, Başbakanlık görevlerinde bulundu ve nihayet Cumhurbaşkanı seçildi. 49 yıllık bu büyük hikâyenin hiçbir aşamasında “hırs” göremezsiniz. Her başarının, elde edilen her makamın arkasında atılganlık, cesaret, dirayet, sabır ve en çok da mücadele oldu. Hemen hiçbir makam Erdoğan’a “verilmedi”, altın tepside sunulmadı; her birini çalışarak, ter dökerek, çetin mücadeleler vererek elde etti.
Erdoğan, siyasetini iki temel düstur üzerinde yükseltti: Birincisi, daha ilk siyasi adımından itibaren, “Biz bu yola kefenimizi giyerek çıktık” düsturuydu. Ölümün gerçek olduğunu, ne kadar yaşayacağının ve ne zaman hayata veda edeceğinin tamamen Allah’ın takdirinde olduğunu her an hatırladı ve hatırlattı. Bu düstur ona mesuliyet bilinci ile birlikte mücadele cesareti de verdi.
Reklam
“Zamanı gelince bırakmak” ise Erdoğan siyasetinin ikinci düsturu oldu. Şahit olduğu kötü örneklerden yola çıkarak, Erdoğan, bir noktadan sonra emanetin gençlere devredilmesi gerektiğini sıklıkla vurguladı. Bu, aynı zamanda bir makama yapışıp kalma, şahsi ikbali uğruna en değerli makamların içini boşaltma hastalığına karşı bir uyarıydı. “3 dönem kuralını” kendisi koydu; Cumhurbaşkanı seçilmede 2 dönem kuralını kendisi getirdi.
Erdoğan, Allah’ın takdirine ve milletin iradesine teslim olmuş; verdiği uzun ve çetin mücadele neticesinde elde ettiği en yüksek makamda muhteris olmayan bir lider.
Erdoğan bugün aramızda ve sağlığı da gayet yerinde. Allah’ın izniyle 2028 yılı Haziran ayına kadar da ülkenin Cumhurbaşkanı olarak görevine devam edecek.
Ya sonrası?
Erdoğan, “Bu benim son seçimim” derken, muhtemeldir ki, mevcut Anayasa’nın getirdiği sınırlamaya atıfta bulunuyor. TBMM’nin bir erken seçim kararı almaması, ya da mevcut Anayasa’nın değişmemesi ihtimalleri üzerinden yorum yapıyor.
Erdoğan benzeri, cesur, atılgan, güçlü, iradeli liderler tarihte karşımıza çok sık çıkmıyor. Böyle bir lider tarih sahnesine çıkınca, açıkçası, kendisiyle ilgili kararlar da kendi iradesinde olmuyor.
Türkiye’nin son çeyrek asrına olumlu yönde mühür vurmuş bir liderin, sağlığı da yerindeyken, kendi iradesiyle kenara çekilmesi, “emekliye ayrılması” artık kendi iradesini aşan bir durumdur.
Tarihe ve kamuya mal olmuş bir büyük lideri Allah bize bağışladığı müddetçe, görevden alabilecek yegâne dünyevi merci millettir.
Dünyanın epeyce ısındığı, 3’üncü dünya savaşı senaryolarının yazıldığı bir ortamda, sadece sevenlerinin değil, muhaliflerin dahi Erdoğan’ın Türkiye’nin başında olmasını isteyeceği açıktır. Covid salgını günlerinde yapılan kamuoyu araştırmalarında, Erdoğan’a güvenin yüzde 70’lere çıkmış olması gibi, kriz döneminde ülke, işini bilen, güçlü bir lideri iş başında görmek isteyecektir.
Reklam
Öyleyse mesele millete bırakılmalı, millete sorulmalıdır.
Yerel seçim sonrası, bir Anayasa değişikliği halkoylaması tüm tartışmalara son noktayı koyacaktır.
Kimse Erdoğan bırakacak diye ümitlenmesin, kimse de hüzünlenmesin; söz de, karar da milletindir. 1976’dan beri bu ilkeyle yürüyen Recep Tayyip Erdoğan’ın geleceğini, kuşkusuz, yine milletin iradesi belirleyecektir.
Hangi Özgür Özel gerçek?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 22/03/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Hangi Özgür Özel gerçek?
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 29 kişi beğendi
15 Temmuz gecesi Özgür Özel de TBMM’deydi. Meclis Başkanı İsmail Kahraman, CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’i Divan’a çağırmış, hatta “bir demokrasi öpücüğü vereyim de barışalım” diyerek Özgür Özel’i öpmüştü. Divan’a üzerindeki tişörtle çıkmaması için AK Parti Ankara Milletvekili Ahmet Gündoğdu ceketini çıkarıp Özel’e giydirmiş, o da “Milli Görüş ceketini bana da giydirdiniz sonunda” diye latife yapmıştı.
Reklam
Gecenin ilerleyen saatlerinde beni bir odaya çağırdılar. Özgür Özel de oradaydı. Meclis’te grubu bulunan 4 parti adına ortak bir bildiri yayınlayacaklarını, bu bildiriyi benim yazmamı istediklerini söylediler. El yazısıyla 4 sayfalık taslak bir metin yazdım, tartıştık, son halini verip bilgisayara geçirdik. Taslak metni aldım, “müsaadenizle bunları alıyorum, hatıra olur” dedim. Özgür Özel, “darbe başarısız olursa bu müsveddeler değerli olur, bizim için şeref belgesi olur ama başarılı olursa hakim yüzümüze okur, ‘bunu siz mi yazdınız’ diye sorar, artık koğuş arkadaşı oluruz Aydın Bey” demişti.
Şimdi CHP Genel Başkanı olan Özgür Özel, gençlerle yaptığı bir sohbette, “Gece telefon çalsın, ‘darbe oluyor’ desinler ama ‘gençler yapıyor’ desinler, ben o darbeye teslim olurum” ifadelerini kullandı.
Reklam
Gerçekten de CHP, gençlerin yaptığı darbelere hep teslim olmuş, hatta o darbelerin bizzat içinde aktif rol üstlenmişti. 27 Mayıs darbesi örneğin: Önce CHP’li gençler sokakları karıştırmış, ardından genç subaylar darbe yapmış, ihtiyar Cemal Gürsel’i sonradan darbenin başına geçirmişlerdi. Talat Aydemir 40’lı yaşlarında bir subaydı, darbe girişimlerinde genç subaylar, hatta genç Harbiyeliler aktif rol oynamışlardı. 12 Mart Muhtırası da “Milli Demokratik Devrim” rüyası gören genç CHP’lilerin ve genç subayların eseriydi. Cumhuriyet Gazetesi’nin 2003 yılında attığı “Genç Subaylar Rahatsız” manşetinin arkasında duran da, 27 Nisan Bildirisine sahip çıkan da CHP’ydi.
Sadece 12 Eylül’ü “yaşlı subaylar” yapmış, darbeye giden sürece epeyce katkı vermiş olmakla birlikte CHP bu darbenin mağduru olmuştu.
İyi de, 15 Temmuz’u da genç subaylar yapmak istediler. 18-22 yaşlarındaki Harp Okulu öğrencileri, teğmenler, 30’lu yaşlarındaki yüzbaşılar, yarbaylar, 40’lı yaşlarındaki albaylar darbe girişiminde bulundular.
Özgür Özel, gençlerin giriştiği darbe girişimine o zaman, 15Temmuz’da neden teslim olmadı?
Acaba CHP Grup Başkanvekili iken tam CHP’li değildi de, Genel Başkan olunca mı CHP’li oldu?
Hangi Özgür Özel gerçek? 15 Temmuz’daki mi, yoksa şimdiki mi?
CHP’nin darbelerin hazırlık aşamasında aldığı aktif rol ve darbeleri savunmak konusundaki istikrarlı tarihine bakınca “şimdiki Özgür Özel daha gerçek, daha samimi” diyesi geliyor insanın.
Kim bilir; 15 Temmuz gecesi bana “artık koğuş arkadaşı oluruz” diyen Özgür Özel, darbe başarılı olsaydı, kenara çekilip, “biz uyarmıştık” diyerek kendisini sıyıracaktı belki de. 15 Temmuz gecesi İstanbul’da bir eve geçip televizyondan darbe girişimini keyifle izleyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun partisini ve yakın kurmay ekibini elbette yargılamayacaktı darbeciler. CHP de her zaman yaptığı gibi genç darbecilere teslim olacaktı.
Reklam
Özgür Özel’in açıklaması, CHP tarihi açısından “istikrarlı” olmakla birlikte son derece “tehlikeli” bir açıklama. Yine bir teşvik, yine bir yanlış yönlendirme. CHP, tarihi boyunca böyle nice genci mayın eşeği gibi öne sürerek kanlarının akmasına neden oldu; bu kanlı ve tehlikeli oyundan vazgeçmiyor.
Özgür Özel’in gençleri darbeye teşvik eden açıklaması son derece talihsiz. Bu açıklama aynı zamanda Özel’in 15 Temmuz gecesindeki tavrını ve duruşunu ama en çok da samimiyetini sorgulatan bir açıklama.
Her halükarda, genç ya da yaşlı, darbe heveslisi olan kim varsa, Özgür Özel’in teşviklerine kanmadan önce, 15 Temmuz gecesi canını ortaya koyan halkı ve 16 Temmuz öğleden sonra karakolda kanlar içinde poz veren generalleri hatırlasın.
Türkiye’de darbe artık o kadar kolay değil; arkasında CHP bile olsa.
Oylarınızı ziyan etmeyin!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 25/03/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Oylarınızı ziyan etmeyin!
Elif Subaşı undefinednull undefinedSait Portakal undefined
Elif Subaşı ve 24 kişi beğendi
Yerel seçime artık sayılı günler kaldı. Kuşkusuz bu bir “beka” seçimi değil. Çöpleri kimin toplayacağına, sokakları kimin temizleyeceğine, suları kimin akıtacağına, toplu taşımayı kimin işleteceğine karar vereceğiz. Şehirlerimizi daha güzel, daha güvenilir, daha huzurlu hale getirecek adaya mührü basacağız.
Reklam
Türkiye’de seçmen oyunu son derece bilinçli şekilde verir. Kimileri, kendisine oy vermeyen seçmeni “cahil”, “eğitimsiz”, “çıkarcı” diyerek aşağılamayı adet edinmiş olsa da, halk, engin basireti, derin hikmeti, kirlenmemiş zihni, duru aklıyla her seçimde iyiyi kötüden ayırmayı bilir ve en güzel tercihi yapar. Genel seçimde de yerel seçimde de seçmen, önüne farklı pusulalar konulmasına rağmen, her birinde en hassas değerlendirmeyi yaparak oyunu kullanır ve sosyologları, siyaset bilimcileri şaşırtacak bir sonucu, bir dengeyi ortaya koyar.
Seçime az bir süre kaldı ve seçmenin zihni çok büyük oranda netleşti. Yine de biz bazı hatırlatmaları yapalım:
Öncelikle, seçime katılım önemli. “Nasıl olsa yerel seçim”, “nasıl olsa şu kazanacak”, “nasıl olsa hiçbir şey değişmeyecek” gibi bahanelerle sandığa gitmemenin sorumluluktan kaçmak olduğunu, vebali olduğunu vurgulayalım.
Reklam
İkincisi ve daha da mühimi, bu bir genel seçim olmadığı için, parti aidiyetlerinden, kimlik, ideoloji, yaşam tarzı gibi oy verme davranışını belirleyen unsurlardan mümkün olduğunca sıyrılarak, şehre daha iyi hizmet edeceğine inanılan adaylara oy verilmesinin daha da isabetli olacağını hatırlatalım. Bu meyanda, sırf aidiyet, kimlik, ideoloji, yaşam tarzı, ya da alışkanlık, fanatiklik, taraftarlık, tepki-ders vermek saikiyle, kazanması mümkün görünmeyen adaylara ve partilere oy vermek, oyları ziyan etmek olacaktır.
Bir başka mesele de şudur: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yıllardır sıkça ifade ettiği, “merkezi hükümetle uyumlu belediye başkanı”, şehir için gerçek anlamda fırsattır. Bunu çarpıtmaya hiç gerek yok. Kastedilen, belediyeler arasında ayrımcılık değil, büyük bir tecrübe havuzundan yararlanma, merkezi hükümetle yürütülecek projeleri daha hızlı gerçekleştirme imkânıdır.
Yerel seçimden çıkacak sonucun, iktidarın gücünü ve özgüvenini daha da artıracağına şüphe yok. 1 Nisan sabahından itibaren Türkiye seçim gündemini geride bırakarak iki büyük mesele ile baş başa kalacak: Enflasyonla mücadele ve Rusya’daki terör saldırısıyla daha da yükselen uluslararası gerilim. Türkiye’nin bu zor dönemden hasarsız ve başarıyla çıkması, istikrarlı, güçlü bir hükümet, sakin bir iç politika sayesinde olacak. Seçimin geride kalmasıyla birlikte Türkiye’nin Gazze’de devam eden soykırımı önlemeye, Gazzelilere yardım ulaştırmaya dönük girişimleri de ivme kazanacak. Dolayısıyla 14 Mayıs’ta Cumhur İttifakı’na verilen desteğin 31 Mart’ta artırılması önümüzdeki zorlu sürecin kolay aşılmasına katkı sağlayacak.
Reklam
Özetle: Hiçbir bahaneye sığınmadan seçime katılalım, mutlaka sandığa gidelim. Kazanması mümkün görünmeyen adaylara ve partilere oy vererek oylarımızı ziyan etmeyelim. İktidarla uyumlu geçinecek adayları destekleyelim. Cumhur İttifakı’na yeniden güçlü bir destek vererek önümüzdeki zor süreci daha kolay atlatmayı sağlayalım
Ayasofya’yı açan adama vefa zamanı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/03/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ayasofya’yı açan adama vefa zamanı
Elif Subaşı undefinedFatma Gülgör undefinednull undefined
Elif Subaşı ve 69 kişi beğendi
Seçmen kahir ekseriyetiyle pratik düşünür; izler, dinler, muhasebesini yapar ve hem ülkenin hem de kendisinin çıkarına olacak parti hangisiyse ona oy verir. Çoğunluğun dışında kalan öbekler ise kimlik, yaşam tarzı, inanç ve benzeri etkilerle kendisine yakın bulduğu, kendisini temsil ettiğine inandığı partiye bağlanır ve oradan kolay kolay kopmaz.
Reklam
AK Parti 30 milyona yakın seçmenin oyunu alıyor, 12 milyon üyesi var. Eskisi yenisiyle yüz binlerce kişi AK Parti kadrolarında aktif siyaset yaptı. Bu kadar büyük bir organizasyonun içinde elbette yanlış isimler olur, yanlış hareketler olur, hatalar, kusurlar bulunur. Seçmenin o kahir ekseriyeti, hata ve kusurlar arttığında, heyecan ve enerji azaldığında çok tabii olarak her seçimde oy verdiği partiden yüz çevirir ve başka adresler arar.
14-28 Mayıs seçimleri seçmenin önemli bir kısmının AK Parti’den memnun olduğunu gösterdi. Pazar günü yapılacak seçimlerle ilgili anketler, aynı seçmenin AK Parti’nin arkasında durduğuna işaret ediyor. Yani seçmen AK Parti’nin heyecanında, enerjisinde, dinamizminde bir azalma görmüyor.
Reklam
Ancak kabul edelim ki, AK Parti’ye uzun yıllardır kimlik, yaşam tarzı, inanç kaygılarıyla oy verenlerin bazıları bir huzursuzluk, bir kırgınlık, bir küskünlük içindeler; tepkilerini de Yeniden Refah Partisi’ne oy vererek göstermek niyetindeler.
Böyle bir kopuşun Türkiye genelinde AK Parti’nin genel oylarına etkisi olmayacak. Yel kayadan ne koparırsa işte o kadar. Ancak bıçak sırtı bazı şehirlerde, özellikle de İstanbul’da bu reaksiyon CHP’nin işine yarayabilir, CHP’ye kazandırabilir.
“Olsun” diyebilir bazıları… “Varsın CHP kazansın” diyebilir. “Şu AK Parti’ye bir ders verelim” duygusu içinde olabilir.
Normalde bir yerel seçimde üzerinde çok durulacak bir tepki değil bu. Ancak söz konusu İstanbul olunca, İstanbul’da CHP-DEM Parti ittifakıyla Ekrem İmamoğlu üzerinden orta vadede kurgulanan siyaset tasarımı dikkate alınınca, “Şu AK Parti’ye bir ders verelim” tepkisiyle sandığa giden ve doğrudan CHP’ye nefes olan oylar, hiç beklenmedik gelişmelerin taşlarını döşeyebilecek.
Reklam
Belli ki, Türkiye genelinde seçmenin çoğunluğu AK Parti’nin yol yapmasından, köprü, baraj, tünel inşa etmesinden, savunma sanayiindeki atılımlarından, depremin yaralarını sarıyor olmasından, terörle mücadelesinden, aktif dış politikasından memnun. Memnun ki AK Parti’nin arkasında duruyorlar. Peki, milli manevi değerlerine bağlı, muhafazakâr, dindar kesimden bazılarının tepkisi neden?
* 22 yıldır, inanç özgürlüğü adına verilen o çok zor mücadeleyi bir kalemde silip atmak haklı bir tepki midir?
* 15 yıl önce, “başörtülüler hâkim, savcı, polis, hatta subay olacak” denilseydi, hanginiz inanırdınız?
* 5 yıl önce, “Ayasofya’nın zincirleri kırılacak, ibadete açılacak” denilseydi hanginiz ihtimal verirdiniz?
* Türkiye’nin bu seviyelere gelmesi kolay mı oldu?
* Suriyeli mazlumlara sahip çıkmak, Filistin davasını sarsılmadan savunmak, “Hamas bir terör örgütü değildir” diye haykırmak kolay mı oldu?
* Bütün bu süreçte kaç darbe planı bozuldu, kaç darbe girişimi boşa çıkarıldı, kaç suikast girişimi, saldırı, provokasyonla baş edildi hepsinin şahidi değil misiniz?
* Bir partiye oy vermekle, bir partinin çoğunluğun oyunu almasıyla mümkün müydü tüm bu mücadele? Dik duran bir parti kadrosu ve dik duran bir lider olmasa, yüzde 90 oy bile alsanız açılır mıydı Ayasofya?
* Bu kadar kolay mı terk etmek? Bu kadar basit mi kopmak? Reva mı bu vefasızlık?
Kırım Hanı Giray Han, “Şu Osmanlı’ya bir ders vereyim” diyerek, Viyana’yı kuşatmış orduya doğru ilerleyen Haçlı ordusunun önünü kesmemiş, uzaktan keyifle izlemişti. O “ders”, tarihin seyrini değiştirdi. O “dersten” sonra ne Osmanlı kaldı ne de Kırım Hanlığı…
Recep Tayyip Erdoğan’a ve İstanbul’a sahip çıkmak davanın gereğidir, vefanın gereğidir.
Her şey bir yana, sadece ve sadece “Ayasofya’nın zincirlerini kırdığı için” bile bu adam vefayı ziyadesiyle hak etmektedir.
Pazar günü sandığa giderken, yanınıza “vefa” duygusunu almayı unutmayın lütfen.
“Kahvemizi içer, tiyatroyu seyrederiz”
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 05/04/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
“Kahvemizi içer, tiyatroyu seyrederiz”
Elif Subaşı undefinedSİNAN ÖNGEL undefinedDavud Caliskan undefined
Elif Subaşı ve 41 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 31 Mart gecesi Balkon Konuşmasında “olanda hayır vardır” dedi. Yerel Seçim sonuçlarının bir yönüyle hayra vesile olacağına şüphe yok. AK Parti ve Erdoğan’ın sırtındaki yumurta küfesi kısmen de olsa hafiflemiş oldu. Sorumluluk azaldı. Ayrıca, “Erdoğan ve AK Parti’den kurtulma” motivasyonuyla ortak hareket eden muhalefet, yıllardır özlemini çektiği zafere kavuşarak rahatlamış, nefes almış oldu. Bu normalleşmeyi de getirecektir. Şimdi muhalefet koalisyonu hem belediyeleri yönetmede, hem de karşılarına çıkacak krizlerde ciddi sınavlarla karşı karşıya kalacaklar. Hatta çok erken biçimde, Van’da, “PKK sizi tükürüğüyle boğar” diyen DEM Partili Zeydan’la ilgili YSK kararı böyle bir sınama oldu. Erdoğan ve AK Parti düşmanlığıyla CHP-DEM ittifakına oy veren milliyetçi-muhafazakar seçmen ilk fragmanı görmüş oldu.
Reklam
1995 seçimlerinden birinci çıktığı halde Hükümet kurması engellenen merhum Necmettin Erbakan, “kahvemizi içer, tiyatroyu seyrederiz” demişti. Tam da öyle bir ortam. Erdoğan kahvesini içecek, tiyatroyu izleyecektir.
SİNCİK ÖRNEĞİ
Adıyaman’ın Sincik ilçesi genel seçim ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AK Parti ve Erdoğan’a rekor seviyede oy veriyor. Ancak AK Parti yerel seçimlerde tökezliyor.
Örneğin 2011 seçimlerinde AK Parti’nin aldığı oy yüzde 91,5. 2014 Yerel Seçiminde ise yüzde 50 oy ile BBP adayı seçimi kazanmış. 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Sincik Erdoğan’a yüzde 94,5 oranında destek vermiş ama 2019 seçimlerinde yüzde 39 oyla bağımsız aday seçimi kazanmış. 2023 seçiminde Erdoğan’a verilen destek yüzde 94,6 ama 31 Mart’ta, her ne kadar AK Parti kazanmış olsa da, oy oranı yüzde 57.
Reklam
31 Mart seçim sonucunu bir de böyle okumakta fayda var. 28 Mayıs 2023’de yüzde 52 ile Erdoğan’a destek veren Türkiye, 10 ay sonra CHP’yi birinci yaparak, “Ülkeyi Erdoğan ve AK Parti yönetsin, belediyelerde bir miktar muhalefet olsun” dedi.
1989’U HATIRLAMAK
1989 Yerel Seçimlerinde Merhum Turgut Özal’ın partisi ANAP bir önceki genel seçime göre 20 puan oy kaybetmiş, Türkiye genelinde sadece Malatya, Hakkari ve Bitlis’te belediye kazanabilmişti. SHP (CHP) seçimden birinci çıkmış, 39 ilde belediyeleri kazanmıştı.
Sonra ne oldu? Özal Cumhurbaşkanı seçildi, ANAP dağıldı. SHP (CHP) belediyelerinin hepsinden pis kokular yükseldi. İSKİ Yolsuzluk skandalıyla CHP yerel yönetim başarısını eline yüzüne bulaştırdı. Refah Partisi aradan sıyrılarak yükselişe geçti.
Reklam
ANAP ‘89 yenilgisi sonrası kendisini toparlayabilseydi daha uzun yıllar sahnede kalabilirdi ama yapamadı.
Erdoğan, Özal’ın yapamadığını da mutlaka yapacaktır.
SEN DEMİŞTİN, EVET
31 Mart gecesinden itibaren çokça “ben demiştim” ifadesini duyduk.
Doğru. Sen demiştin. Ancak, Erdoğan da, AK Parti kadroları da, senin söylediklerinden haberdarlar. Bugün dile getirilen sorunların tamamını biliyorlardı. Enflasyon, emekliler, Gazze, kibir, troller, kötü vitrin, şahsi ikbal hırsı, gruplaşma, çeteleşme, samimiyetsizlik, sahtecilik, ihanet ve daha nicesi…
Ne var ki, herkesin bildiği bu sorunları çözmek o kadar kolay değil.
Erdoğan’ın önünde iki engel var: Birincisi, cezalandıracağı sorumluların küsüp gitmeleri riski. İkincisi de eskisi kadar kolay “uygun adam” bulamama sorunu.
İşte gördük… Kendisine her türlü imkan ve makam verilenler, ilk kırgınlıkta satıp gidiyor, muhalefetle iş tutuyorlar.
Bakanlar Kurulu’na dahi, üzerinde herkesin ittifak edeceği üye bulmakta zorlanılıyor. AK Parti Ankara’da belediye başkanı adayı bulmakta dahi zorlandı.
Bir de gruplar, çeteler kendilerine yakın isimleri her boş makama dayatmaya başladılar.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eline kılıcı alıp ot biçer gibi insan kellesini biçmesi gerekiyor. Evet, acımasızca, merhametsizce bunu yapması gerekiyor. Eğer bu cesareti de gösterebilirse, dışarda kalanlar, boynu koparılanlar arıza çıkaramayacaktır. Millet, cesareti ve samimiyeti görünce, arıza çıkaranlara yüz vermeyecek, Erdoğan’ın arkasında yine çok güçlü duracaktır. Aksi? Aksini düşünmek bile istemeyiz.
.Kaybetme korkusuyla kaybetmek
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 08/04/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kaybetme korkusuyla kaybetmek
Elif Subaşı undefinedDavud Caliskan undefinednull undefined
Elif Subaşı ve 53 kişi beğendi
Bugüne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çehresinde insana ait her ifadeyi gördük: Sevinç, hüzün, şaşkınlık, kararlılık, hayranlık, kızgınlık, kırgınlık, dalgınlık, coşku, öfke, şefkat ve daha nicesi. Görme-diğimiz tek bir ifade var: Korku.
Reklam
17 Aralık sabahını hatırlıyorum. Bütün dünya Erdoğan’ın yüzündeki ifadeyi görmek istiyordu. Korkmuş muydu? Bitkin miydi? Ümitsiz miydi? Tedirgin miydi? Hayır. Kameraların karşısına çıktı, kararlı, dirayetli, cesur bir yüz ifadesiyle görüntü verdi.
Suikast ihbarları artıp, Emine Hanım, “Güvenliği biraz artırsak mı acaba?” dediğinde Erdoğan kısa bir süre durmuş, “Ayete’l-Kürsi’yi okudum. Güvenliği artırdık” deyip tebessümle yola çıkmıştı.
Reklam
Gezi olayları sırasında her an yanındaydım: Çevresindeki hemen herkes “Efendim biraz geri adım atsak mı” pısırıklığı içindeyken zerre taviz vermemiş, zerre korku, kaygı ifadesi göstermemişti.
Ya da 15 Temmuz gecesi… Uçaklar havadayken, suikast timi oteline yaklaşırken, ailesiyle birlikte hedefte iken, en küçük bir korku emaresi göstermemişti.
31 Mart gecesi balkondan partililere hitap ederken de yüzünde aynı kararlılık, rahatlık, sabır, dirayet ve en önemlisi cesaret ifadesi vardı.
Erdoğan sıkça “Biz kefenimizi giyerek bu yola çıktık” sözünü tekrarlarken, başına gelebilecek en kötü ihtimalleri biliyor, bunlardan asla korkmadığını gösteriyordu. Korkuyu da, ölümü de öldürmüştü.
Erdoğan bugünlere “yenilgi yenilgi” geldi. Geçmişte darbelere maruz kaldı. Partileri kapatıldı. Sürekli engellendi. Hapis yattı. Hep ölüm tehditlerinin gölgesinde yürüdü. AK Parti öncesinde, seçimlerde, kazandığından çok kaybetti.
Erdoğan da, AK Parti’yi kuran o kadro ve ruh da, yürüdükleri yolun dikensiz gül bahçesi olmadığını biliyorlardı.
Erdoğan ve AK Parti şimdi iktidardaki 22’nci yıllarını dolduruyorlar. 2028’de 26 yıl dolacak. Dile kolay: 26 yıl iktidar. Siyasi tarihimizde, hem tek partili dönemde, hem demokratik dönemde örneği yok. Hatta demokratik dünyada başka bir örneği yok.
Hepimiz şunu çok iyi biliyoruz: Belki daha uzun yıllar da devam edebilir bu iktidar ama ebedi devam etmeyecek. Bir yerde bitecek. Hiçbir uçak havada kalmaz. Er ya da geç sona erecek.
Peki, nedir bu “bitecek” korkusu? Bitince her şey bitmiş mi olacak?
AK Parti iktidarının ilk yıllarında nice darbe kurgusu yapıldı. İktidar o zaman da bitebilirdi. AK Parti kapatılabilirdi. 17-25 Aralık başarılı olup yargı darbesi iktidarı götürebilirdi. Gezi hükümeti devirebilirdi. 15 Temmuz başarıya ulaşıp iktidarı devirebilirdi. O zaman bitecek miydi her şey? Tükenecek miydik?
Reklam
27 Mayıs’la, 12 Eylül’le, 28 Şubat’la bitmeyen, bitirilemeyen, yok edilemeyen, iktidarı kaybedince bitecek mi, silinecek mi, kaybolup gidecek mi? Bu kadar basit mi?
Bu neyin korkusu? Hani zaferden değil, seferden sorumluyduk? Bu başarıya tapınma duygusu da nereden çıktı?
31 Mart seçimlerinde AK Parti’nin neden ikinci parti olduğu konuşuluyor… Onlarca, yüzlerce sebep sayılıyor, detaylar havalarda uçuşuyor. Hayır, bütün bu sebepler bir yana, “kaybetme korkusu” diğer yana. AK Parti’ye kaybettiren esas etken, “kaybetme korkusudur”.
Dünya yansa içinde bir çöpü olmayanların başlattığı bir hareket, iktidarı kaybetme korkusu yaşayanların işgaliyle, “Ne olursa olsun kaybetmeyelim” diyenlerin korkusu, kaygısıyla, ilkelerini çiğneme, geldiği yeri unutma, kibir, fırsatçılık, çıkarcılık belasına duçar olma istikametine ilerliyor.
Birileri, “geçmişte düştük ama kalktık; düşersek yine kalkarız” samimiyetiyle ve cesaretiyle koştururken, birileri de “İktidar büyük nimet, bu bir büyük fırsat, devamı yok, ne koparırsak kâr” hırsıyla, gözü dönmüşlüğüyle hareket ediyor.
Reklam
Meseleye bir mücadele olarak, bir dava olarak bakanlar, bir düşünceyle, bir inançla hareket edenler, kazanınca kibirlenmeyip kaybedince sabredenler, hayrın da şerrin de Allah’tan geldiğine inanan koca yürekli insanlar var. Onlar kazanma hırsıyla yaşamıyor. Onlar kaybetmekten korkmuyor. Onlar, “Zaferin yegâne sahibi Allah’tır” düsturuyla, zafer için değil istikamet üzere bir sefer için mücadele veriyorlar.
Bir de, lejyoner olarak, ajan olarak, rantı, çıkarı, şahsi ikbali için gelip bu hareket içinde çöreklenen, sosyal medyada, medyada, bürokraside, siyasette, bu hareketin samimi neferlerini çiğneyip, ilkeleri, düsturları gevşetip, sınırları kaldıran iktidar asalakları, iyi gün dostları, kaybedince bütün benliklerini, kimliklerini, hayatlarının gayelerini, rantlarını, çıkarlarını yitirecek her şeyi, her alanı zehirleyen sefiller var.
Kaybedince hiçbir şey olmayacak. Düştüğümüz yerden yeniden doğrulacağız. Bunu hatırlamaya gerçekten çok ihtiyacımız var.
AK Parti’nin yegâne sorunu “kaybetme korkusudur.” Bu korku aşıldığında, parti korkudan ve korkaklardan arındırıldığında, AK Parti daha nice yıllar bu ülkenin ve ümmetin umudu olmayı sürdürecektir.
.Gazze’de bayram sabahı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 12/04/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Gazze’de bayram sabahı
Elif Subaşı undefinedDavud Caliskan undefinedIlhan Gerek undefined
Elif Subaşı ve 31 kişi beğendi
Yıkıntılar arasında bulduğu bir kovukta, yere serdiği kartonun üzerinde uyuyor Ahmed Abdullah. Nisan serinliğinde üzerine bir de çuval örtmüş. Kıvrılmış, kolunu yastık yapmış. Rüyasında futbol topunu ayaklarında çeviriyor, çeviriyor, rakibine bir çalım atıyor, sonra bir çalım daha, bir çalım daha, kaleyi görüyor ve şutu çekiyor, top havada kaybolup gidiyor. Üzerinden büyük bir gürültüyle uçak geçiyor, sonra bir patlama. Doğruluyor, “Öldüm mü?” diyor, sağına soluna bakıyor, “Hayır ölmedim” diyor. Ayaklarını yokluyor, yerindeler. Yeniden kıvrılıyor, çuvalı üzerine çekiyor. Silah sesleri, tankların uzaktan gıcırtıları, ağır mühimmat gürültüleri uyandırmıyor ama uçak sesine hemen doğruluyor. “Öldüm mü? Hayır ölmedim”. Yatıyor. Bir çalım, bir çalım daha… 12 yaşında Ahmed Abdullah. Babasının yüzünü hayal meyal hatırlıyor. Bir gece evlerine giren askerlerin babasını yere yatırdıklarını, ellerini arkadan plastik kelepçe ile bağladıklarını, tekmeleyerek evden çıkardıklarını da hatırlıyor. Sonra hiç haber gelmiyor babasından. 6 yaşında evin reisi oluyor, dünyalar güzeli annesinin biricik umudu, o zaman 1 yaşındaki kız kardeşi Saima’nın kahraman abisi. 15 gün önce, annesi ve Saima’yla sığındıkları yine böyle bir kovuktan yiyecek ve su bulmak için çıkmış, geri döndüğünde her ikisinin de parçalanmış cesetleriyle karşılaşmış. Can pazarı. Kimsenin kimseye yardım eli uzatacak mecali yok. Kendi elleriyle toplamış parçaları, naylon poşetlere koymuş, tahta parçalarıyla, elleriyle kazdığı toprağa gömmüş. Ağlayamamış. Bir damla gözyaşı dahi dökmemiş. Zaman durmuş, ruhu donmuş. Zihninde sadece futbol topu var. Uyurken de, uyanıkken de. Bir çalım, bir çalım daha, top kaleye varmıyor. Yine bir uçak geçiyor, doğruluyor, “Öldüm mü? Hayır.” Ayaklarını yokluyor, yerindeler, çuvalı örtüyor üzerine, uyuyor. Bir de kuru öksürük. Hiç dinmiyor. Açlıktan mı? Belki. Ya da yediği otlardan, içtiği pis sulardan. Belki. Gündüz kalabalıklar içinde yürürken, kendisi gibi insanlar görüyor. Donuk, ifadesiz, solgun yüzler. Kendisi gibi çocuklar. Annesiz, en çok da babasız çocuklar. Sağda solda bebekler. Bazılarının bir yerleri sarılı. Sargı bezlerinden kanlar sızıyor. Ağlıyorlar. Biraz ekmek, biraz su, biraz şefkat? Yok. Yalnız değil yani Ahmed Abdullah. Bu ona güven veriyor. Aynı saatlerde, yakın diyarlarda çocuklar banyolarını yapmış, bayramlık elbiselerini yastıklarının üzerine koymuş, kar gibi beyaz çarşaflarda mışıl mışıl uyuyor ve bayram sabahının heyecanıyla güzel düşler görüyor. Daha uzak diyarlarda anneler ellerine diken battı diye çocukları için ağlıyor. Çocuk psikologları, eğitim koçları, dil kursları, spor, sanat kursları. Bilgisayarlar, tabletler, telefonlar, kanserojen olmayan oyuncaklar, alerji yapmayan giyecekler, besin değeri hesaplanmış yiyecekler, bir hapşırıkla gidilen doktorlar… Ahmed Abdullah’ın bunlardan haberi yok. Başka diyarları sadece televizyonda görmüş, o hayatların da sahte, rol olduğunu düşünüyor. İşte onun için göğsünde isyan ateşi de harlanmıyor. Dünya böyle bir yer. Dünya Gazze gibi bir yer. Sağda solda cesetler. Hayat işte böyle bir şey. Düşünmüyor, düşünmek istemiyor. Neden saldırıyorlar? Neden öldürüyorlar? Ne istiyorlar? Çocukları neden sevmiyorlar? Kendi çocuklarına da bunu yapıyorlar mı? Hiç düşünmüyor. Hiçbir duygusu da yok. Biraz pişmanlık: “Keşke annemle Saima’yı yalnız bırakmasaydım”. Biraz öfke. O da yumruk gibi tıkanıyor göğsüne. Patlamıyor. Ağlayamıyor bile. Kilometrelerce yürürken, annesi yorulunca, Saima’yı kucağına alıyor, kardeşinin o incecik bedeninin korkudan nasıl da titrediğini hatırlıyor. Mutludur şimdi. Karnı toktur. Çok mutludur. Annesi de öyle. Belki izliyordur annesi. Annesinin gülümseyen yüzü geliyor gözünün önüne. Bir çalım, bir çalım daha, top havada kayboluyor. Ezan seslerini duyuyor. Kalkıyor, yağmur birikintisinde abdestini alıyor. Ramazan bitti. Sahursuz ve iftarsız Ramazan sona erdi. Şimdi Bayram. Şevval orucu, hemen şimdi, bayram sabahı başlıyor. Biraz ekmek olsa. Çelimsiz bedeniyle kalabalıklara giremiyor. Girse, belki bir tas çorba? Canı da istemiyor. Yine bir uçak. Kulakları sağır eden o ses. Ayakları yerinde. “Uçak sesini duyduysan ölmemişsindir” demişlerdi, bir türlü kabullenemiyor bunu. “Öldüm mü? Hayır”. Sabah namazını, bayram namazını kılıyor. Dua için ellerini kaldırıyor. Sözü yok. İsteyecek bir şeyi yok Ahmed Abdullah’ın. “Cesaret” diyor sadece. “Allah’ım biraz cesaret”. Cemaat dağılırken birbirinin bayramını tebrik ediyor. Gazze’de, olmayan evlere, olmayan kahvaltı sofralarına dağılırken cemaat birbirine, “Ramazan Bayramınız mübarek olsun” diyor. Ramazan Bayramınız mübarek olsun…
Ne yapmalı?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 15/04/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ne yapmalı?
Elif Subaşı undefinedHasan Fehmi undefinedMehmethan Yıldırım undefined
Elif Subaşı ve 22 kişi beğendi
Türkiye gibi çok renkli, çok katmanlı bir toplumda seçmenin oy davranışlarını açıklamak ve tasnif etmek kolay değil. Ancak, en yüksek orana ulaştığı dönemlerde Erdoğan ve AK Parti’ye oy verenleri kabaca şöyle tasnif edebiliriz:
Reklam
Birinci kitle Türkiye’nin en büyük seçmen kitlesi. Onlara “sağ/muhafazakârlar” diyelim. Demokrat Parti’ye, Adalet Partisi’ne, Anavatan Partisi’ne, Doğru Yol Partisi’ne oy verdiler. Kuruluşunda kısmen, ilerleyen zamanlarda blok halinde AK Parti’yi desteklediler. Onlar için en önemli konu “ekmek” ve “güvenlik”. Milli ve manevi değerlere de saygı duyulsun istiyorlar. Süreçle ilgilenmiyor, sonuçlara bakıyorlar. Yani Hükümetin yöntemlerini, tercihlerini, hatta hatalarını umursamıyor, tabii ki belli bir çerçevede kalmasını istiyor, ama daha çok ücretlerine, ürettiklerinin değerine, çarkların dönmesine, pazarın canlı olmasına, iç ve dış güvenliğe, istikrara, gelecek umuduna odaklanıyorlar.
Erdoğan bu kitleyi Menderes, Demirel ve Özal’dan bile daha iyi tanıyor. Hassasiyetlerini, ihtiyaçlarını, arzularını biliyor. Tolerans marjlarını iyi kestiriyor. Bir tercih yaparken, yakınındakilerin, muhalefetin, medyanın ne diyeceğine değil bu kitlenin ne diyeceğine bakıyor ve kitleyi iyi tanıdığı için çoğunlukla da isabet ettiriyor.
Reklam
AK Parti ve Erdoğan’a oy veren ikinci büyük kitle “dindarlar”. MSP, MNP tabanı 90’larda yüzde 6’lara kadar ulaşmıştı. Nüfus artışı, dindarlaşma, cemaatlerin gayretleri ve AK Parti’nin başarılarıyla bu kitle daha da çoğaldı. Önce “One Minute” hadisesi, ardından Gezi ve 15 Temmuz’la birlikte siyasetin dışındaki birçok dini yapı da bu tabana eklendi. Bugün yüzde 20’lere varan oranda bir ağırlığa sahipler. Dindarlar artık Türkiye siyasetinde kilit konumdalar. Ayrıca bu kesim okumuş, kentli ve sorgulayan bir kesim. Kuşkusuz ekmek ve güvenlik bu kesim için de önemli ama dini değerleri, dini kimliği daha önde görüyorlar. Sonuçlardan ziyade süreçle ilgililer. Hükümetin kimi tercihlerini hoş karşılamasalar da özellikle kutuplaşmanın etkisiyle tolerans gösteriyorlar.
Erdoğan bu kitleyi sadece tanımakla kalmıyor, bu kitlenin içinden geliyor; dolayısıyla tüm hassasiyetlerini biliyor.
AK Parti ve Erdoğan’a oy veren üçüncü kitle, önce muhafazakâr Kürtler, ardından muhafazakâr milliyetçiler. Erdoğan ilk günden itibaren Kürtlerin gönlünü kazandı ve hakları için devrim niteliğinde reformlar yaptı. 2015’te Çözüm Süreci’nin bitmesi ve güvenlikçi politikalara yönelmeyle birlikte Kürtler AK Parti ve Erdoğan’dan büyük oranda koparken, MHP ile ittifak, muhafazakâr milliyetçilerin desteğini artırdı.
Şimdi 31 Mart seçimlerinde ve o güne gelen süreçte bu 3 kesimin nasıl davrandığına bakalım.
Sağ/muhafazakâr kesim özellikle 2018 seçimleriyle birlikte ekonominin seyrinden rahatsız olmaya başladı. Kazanımlarını kaybetmeye başladıklarına şüphe yok. Gerek alternatifsizlikten gerekse güvenlik endişelerinin Hükümet tarafından fazlasıyla gideriliyor olmasından dolayı tercihlerini değiştirmediler. 2023 Mayıs’ında da, ekonomiyi yine sadece Erdoğan’ın toparlayabileceği umudunu taşıdılar. 31 Mart’ta yine çoğunlukla AK Parti’yi desteklemekle birlikte az bir kısmı CHP’ye kaydı, bir kısmı sandığa gitmedi.
Reklam
İkinci büyük kesim olan dindarlar ise, ekonomideki kötüleşmenin de açtığı alanla süreci ve tercihleri daha fazla sorgulamaya başladılar. Kibir, atamalar, yolsuzluk iddiaları, adalet ve özgürlüklere ilişkin tartışmalar, medya ve sosyal medyadaki ilkesizlik, kadrolaşmadaki dikkatsizlik, parasal dedikodular ve daha nice konu radarlarına girdi ve daha fazla rahatsız etti. Bir nevi bardak taşmaya, sabır taşı çatlamaya başladı. İsrail’e ihracatla ilgili tartışmaların karşılık bulması örneğin, Ya da hiç gereği yokken yapılan Kemalizm övgülerine reaksiyon aslında biriken sorunların taşmasıydı. Dolayısıyla 31 Mart’ta sandığa gitmeyerek ya da YRP’ye oy vererek tepkilerini sert biçimde gösterdiler.
Kürtlerin 2015’ten sonra koptuğunu söylemiştik; muhafazakâr milliyetçiler ise, MHP’ye bir süredir yapılan operasyonun etkisiyle 31 Mart’ta Cumhur İttifakı’ndan bir miktar uzaklaştılar.
Tablo kabaca, aşağı yukarı bundan ibaret. Peki, ne yapmalı?
Erdoğan ekonominin durumunun farkında. Önünde seçimsiz 4 yıl var ve Mehmet Şimşek’e verdiği tam yetkiyle ekonomiyi düze çıkaracaktır. Güvenlik konusunda yegâne liman olduğu açıktır. Sağ/muhafazakâr büyük kitleyi yeniden toparlamakta zorlanmayacaktır.
Bu toparlanma sürecinde dindarların gönlünü yeniden kazanmak teknik olarak zor olacaktır. Zira çürümeye yönelik tüm iddiaların üzerine kararlılıkla gitmek, yani “öze dönmek” gerekecektir. Erdoğan, acımasız davranır, çeteleşmeleri, gruplaşmaları dağıtır, lejyonerlerden, asalaklardan mahalleyi temizler, samimiyeti, tevazuu yeniden egemen kılarsa, özgürlükçü ve kucaklayıcı dili yeniden inşa ederse, örneğin Külliye’den kibirle sallanan parmakları kırarsa, örneğin Monako’dan ıstakoz fotosu paylaşan sızıntılarla hesaplaşırsa, mahalle yanarken saçını tarayanları kapının önüne koyarsa, dindarları yeniden kazanabilecektir.
Irkçı/kafatasçılarla arasına mesafe koymuş bir MHP’nin muhafaza edilmesi, MHP’nin altını boşaltma gayretlerinin boşa çıkarılması da Cumhur İttifakı’nı daha güçlü kılacaktır. Hatta şunu da ekleyelim: Türk ırkçısı olduğunu söyleyip, PKK ile aynı istikamette yürüyenlerin karşısında, MHP, muhafazakâr Kürtlerle barışık bir çizgiye rahatlıkla gelebilir. Bu da hem Türkiye’nin bekası için hem de toplumsal barış için eşsiz bir aşama olur. Sadece Türkiye’de değil bölgedeki birçok denklemi altüst edebilir. En başta doğru bir dil, doğru bir söylem bile bu kapıyı aralayabilir.
Reklam
Özetle, ekonomide toparlanma, iç ve dış güvenlikte istikrar, öze dönüş ve Türk-Kürt kardeşliği mevcut tabloyu tam tersine çevirecektir. AK Parti ve Cumhur İttifakı daha uzun yıllar geniş kitleler tarafından tercih edilecektir.
İki kısa not: “Seküler Dindar Gençlik” olarak isimlendirilen yeni bir nesil geliyor. Dini meseleler kadar adalet ve özgürlük konusunda çok keskinler. Hassasiyetleri mutlaka dikkate alınmalı. İkincisi de bu yeni nesil sosyal medyada yaşıyor. Üzerlerine çok operasyon yapılacaktır. Bunun emareleri de zaten görülmeye başladı. Buna da önlem almak gerekir. AK Parti, en başta, gündem belirleme gücünü yeniden kazanmalıdır.
Nazlı seçmen günlerinde siyaset
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 19/04/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Nazlı seçmen günlerinde siyaset
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 25 kişi beğendi
İşler yolunda giderken seçmen iktidarın küçük hatalarını umursamaz, iddialara kulak asmaz, kara propagandaya, algı operasyonlarına aldanmaz. Muhalefet tabanında infiale yol açan nice olay, iktidar seçmeninin kılını dahi kıpırdatmaz. Zira seçmen, münferit hadiselere, küçük meselelere değil, büyük fotoğrafa bakar.
Reklam
Eğer ekonomide işler yolunda gidiyorsa, enflasyon kontrol altındaysa, paranın değeri korunuyor, pazarlar canlıysa, teröre, diğer güvenlik tehditlerine karşı tedbir alınıyorsa, seçmen maceraya girişmez, işleyen bir çarkı durdurmaz, sudan sebeplerle tercihini değiştirmez.
Ancak işler tersine döndüğünde, büyük fotoğraf flulaşmaya başladığında, çarşı-pazarın dengesi bozulup tencere boşalmaya başladığında, seçmen haklı olarak naz yapmaya başlar ve önceden görmediği en küçük hataları bile görür, duyar, konuşur hale gelir.
Reklam
En güncel örnek: İşler yolundayken, bir AK Parti milletvekilinin Monako’da yediği ve sosyal medyada paylaştığı ıstakoz muhalefet cenahında fırtınalar koparırken iktidar tabanında hiç önemsenmez, görmezden gelinir, üzerinde durulmaz. Ancak aynı hadise, enflasyonun yüksek olduğu ve seçimden iyi sonuç alınamadığı bir dönemde ortaya çıktığında, muhalefetten ziyade iktidar cenahında infial oluşturur, konuşulur, tartışılır. Paylaşımı yapan milletvekilinin sadece yediği ve paylaştığı ıstakoz değil, yaşam tarzı, özel hayatı, AK Parti’de ne aradığı, başka birçok benzeri hadise ve detayla birlikte enine boyuna sorgulanır.
İşte onun için, seçmenin nazlı olduğu günlerde siyaset, işlerin yolunda olduğu günlerdeki siyasetten farklıdır.
Tabanını ve hassasiyetlerini çok iyi tanıyan Cumhurbaşkanı Erdoğan, 22 yıllık iktidarı boyunca, muhalefet ya da medya istedi diye kelle almamış, kurban vermemiştir. Bazen, hatalı dahi olsa, bir siyasetçi ya da bürokratı, sırf muhalefete ve medyaya koz vermemek adına yerinde tutmuş, hesabı zamana yaymış, günü geldiğinde, hatta mesele unutulduğunda faturayı kesmiştir.
Yaşadığımız sürecin hassasiyetlerinden dolayı bugün geleneksel yöntemler işe yaramayacaktır.
Dün seçmen, muhalefetin ya da medyanın hedefe koyduğu bir isme fatura kesmediği için Erdoğan’a “Vardır bir bildiği”, “Reis günü gelince hesabını sorar” kredisini açarken, böyle zamanlarda, nazlı seçmen, aynı krediyi açmakta gönülsüz davranabilecektir.
Reklam
Seçmenin nazlı olduğu dönemlerin muhalefete de fırsat oluşturduğunu özellikle dikkate almak gerekir. Geçmişte köpürtmeye uğraştığı küçük meselelerin karşılık bulamadığını gören muhalefet, bugün bu meselelerin karşılık bulduğunu görecek, iktidar tabanını daha da rahatsız etmek için gayret gösterecektir.
Nazlı seçmen günlerinde iktidarın iki önemli tedbiri alması gerekir:
Birincisi:
Güven kaybının acilen durdurulmasıdır. Seçmene güven verecek, seçmenin içini rahatlatacak bazı tedbirler acilen alınmalıdır. “Reis mesajı aldı ve işte bak gereğini yapıyor” duygusu bir an önce tamir edilmelidir. Değişim uzun vadeli olacaksa bile, ilk etapta, çözülmeyi durduracak, özellikle de tabandaki tartışmaları susturacak adımlar atılmalıdır. Muhalefetin, bu kırılgan günlerdeki operasyonlarının önüne geçmek amacıyla “gündem belirleme” gücü tekrar ele alınmalıdır.
İkincisi:
Güvenin tekrar tesis edilmesidir. Erdoğan’ın, önümüzdeki seçimsiz 4 yılda bunu başaracağına şüphe yok. Ancak güven kaybının hasarı derinleştikten sonra, güveni tesis etmek daha da zorlaşacağı için el çabuk tutulmalıdır.
Reklam
PR’la gelenler, PR’la kalabilecek mi?
AK Parti’ye son dönemde sirayet eden hastalıklardan biri de kişisel PR (Halkla İlişkiler) çalışmalarının hakikati örtmesi. Siyaset ya da bürokrasi kadrolarında görev almak isteyenler reklam kampanyalarına başvuruyor ve bundan da maalesef sonuç alıyorlar. İş öyle kontrolden çıktı ki, son haftalarda, istifa etmesi, bedel ödemesi, görevden alınması gereken isimlerin görevde kalmak için PR yaptıklarını, hatta bunun için kamu kaynaklarını kullandıklarını görüyoruz. Çeşitli odaklar adına çalışan paralı trol çeteleri, kendilerini besleyenleri hedeften çıkarabilmek için sağa sola pervasızca saldırıyorlar.
AK Parti ve Erdoğan’ın önündeki çetin sınavlardan biri de işte bu mesele: Bakalım bu göz boyayanlar kendilerini kurtarabilecekler mi? Yoksa diğer hataları bir yana, sadece göz boyamaya çalıştıkları için bile hesaba çekilecekler mi? Yaşayıp göreceğiz.
Doku uyuşmazlığı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 22/04/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Doku uyuşmazlığı
davudcaliskann86244 undefinedakgedik7104942 undefinedbilalartuc1548696 undefined
davudcaliskann86244 ve 37 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan, Yerel Seçim sonrası ilk grup toplantısında, Âşık Veysel’in “Uzun ince bir yoldayım” ve Yunus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm” dizelerine de atıf yaparak, AK Parti’nin “nevzuhur” bir parti olmadığını, bu hareketin kökleri çok derinde ve ufku çok geniş bir hareket olduğunu vurguladı. Erdoğan, Filistin konusunda kendisinin ve partisinin bedel ödediklerini anlatırken de 1980 Kudüs Mitingi ve 1997 Sincan Kudüs Gecesi’ni hatırlattı.
Reklam
AK Parti, 14 Ağustos 2001’de, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde, aynı yolu yürümüş, aynı mücadelenin içinde yer almış, aynı hissiyatı taşıyan, aynı istikamete bakan bir “çekirdek ekip” tarafından kuruldu. Partinin programı, bu “çekirdek ekip” tarafından, her bir kelimesi özenle seçilerek oluşturuldu. Partinin ilkeleri, politikaları, hedefleri, kırmızı çizgileri bu “çekirdek ekip”in inanç, kültür, tecrübe ve yaşam tarzlarıyla şekillendirildi.
AK Parti’yi öncüllerinden farklı kılan ve bir kitle partisi haline getiren, merkezde bir “çekirdek ekip” olmasına rağmen, partinin kucaklayıcı ve kuşatıcı olmasıydı. Hem kuruluşta, hem sonraki aşamalarda partide Türkiye’nin hemen tüm renkleri temsil edildi. Kürtler, Aleviler, Çerkezler, Lazlar, Romanlar, Ermeniler, sağcılar, solcular, liberaller, zenginler, fakirler, kadınlar, başı açıklar, tesettürlüler ve daha nicesi… AK Parti, kendileriyle çalışılabileceğini düşündüğü, katkısını alabileceğini umduğu farklı isimleri davet etti; kimileri de ideallerine en yakın parti olarak AK Parti’yi gördü, orada siyaset yapmak için geldi.
Reklam
Burada önemli olan şu: AK Parti, dışarıya ne kadar açılırsa açılsın, merkezindeki, kendisini var eden ilkelerden taviz vermedi. Dışardan partiye katılanlar elbette kendi kimliklerini, düşüncelerini, ideallerini, ilkelerini muhafaza ederek geldiler. Nasıl bir yere geldiklerini çok iyi biliyorlardı. Dönüşmediler. AK Parti’yi dönüştürme gayreti içine de girmediler. AK Parti de onları dönüştürmek, asimile etmek gibi bir çabanın içine girmedi. Önemli makamlara dahi getirilseler, bu isimler taban tarafından yadırganmadı. O “çekirdek ekip”, o “öz”, o “ruh” merkezde öyle sapasağlam durduğu müddetçe, gelenler sadece renklilik ve zenginlik getirdiler. Bu renklilik ve zenginlik Türkiye’yi her alanda yeniliklerle, özgürlüklerle, haklarla ve refahla buluşturdu.
AK Parti’nin bugün yaşadığı sorun, aslında, 2014 sonrasında işte bu dengenin bozulmaya başlamasından da kaynaklanıyor.
FETÖ’ye karşı verilen mücadelenin kararlılıkla ilerlemesi, 2014 seçimlerinde elde edilen başarılar, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması, 2016’da 15 Temmuz darbe girişiminin püskürtülmesi, vesayetin çökmesi, o güne kadar AK Parti’ye tereddütle bakan birçok kişi ve grubun trene hücum etmesini de beraberinde getirdi. Bu yeni gelenler, kendilerine açılan alanı da kullanarak, partinin ayarlarıyla, dengeleriyle oynamaya başladılar. “Çekirdek ekip” dağılırken, bu lejyonerler, asalaklar, partinin “özü”ne, “ruhu”na kadar uzanmaya çalıştılar. Medyada, sosyal medyada, parti yönetiminde, bakanlar kurulunda, milletvekili listelerinde, bürokraside, “bunun AK Parti’de ne işi var” denilecek yüzler boy göstermeye başladı. AK Parti’nin özüyle, ruhuyla, ilkeleriyle, politikalarıyla uzaktan yakından ilişkisi, irtibatı olmayan isimler AK Parti adına konuşmaya, yazmaya, AK Parti’nin vitrininde yer almaya başladılar.
Bir ara işler o kadar ileriye gitti ki, bu sızıntılar, hem de alenen, “İslâmcılığı” kovmaya, Kemalizm’i AK Parti’ye yamamaya kadar işi götürdüler.
Son günlerde ortaya çıkan ve muhalefetten ziyade AK Parti tabanında rahatsızlık oluşturan skandalların baş aktörlerine bakın: Külliye’den parmak sallayan, pahalı saatiyle fotoğraf çeken, ultra lüks makam odaları yaptıran ya da partiye girişi biraz daha eski de olsa, tam Hamas’ın Erdoğan’ı ziyaret ettiği günlerde, tam da Erdoğan’ın “Filistin mücadelesini her şartta savunacağız” dediği zamanlarda, tam da AK Parti’nin İsrail’le ticaret üzerinden hırpalandığı dönemde, “Katliam eyvallah da… İsrail’e 6 satıp 1 alıyoruz” gibi insaf dışı bir açıklama yapan isimlerin, AK Parti’nin hassasiyetlerinden, ilkelerinden, özünden, ruhundan haberleri var mı acaba? Nerede olduklarının idrakindeler mi? Nereye geldiklerini biliyorlar mı? Nerede nasıl davranılması gerektiğine dair en küçük bir fikirleri var mı?
Reklam
AK Parti, büyük zaferlerini ve büyük hizmetlerini “doku uyumuyla” başardı; bugün yaşadığı sorunların temelinde ise “doku uyuşmazlığı” var. Üstelik bu kanserli hücreler bünyeyi hızla kuşatıyor, kalbe, beyne doğru hızla ilerliyorlar.
İşte onun için AK Parti’yi kemoterapi değil, zararlı hücrelerin kesilip atılması eski sağlığına kavuşturacak.
İsrail’le ticaret ve Deutsche Welle
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 26/04/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İsrail’le ticaret ve Deutsche Welle
songel6662502 undefinedakgedik7104942 undefinedmuhsinkadir6854081 undefined
songel6662502 ve 45 kişi beğendi
Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier ile ortak basın toplantısında, Alman Devlet Medyası Deutsche Welle’nin (DW), ismi Türkçe olan muhabiri Erkan Arıkan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Almanca bir soru yöneltti, çevirisi şöyle: “İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyorsunuz ama yoğun ticari ilişkileri ayakta tutuyorsunuz, bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?”
Reklam
Erdoğan bu soruya “O iş bitti” diye cevap verdi ama konumuz öncelikle bu değil.
Türkiye ile Almanya arasında onlarca sıcak gündem maddesi var: Almanya’daki vatandaşlarımız, onların sorunları, artan ırkçılık, sayıları artan ve kimi zaman katliama dönüşen ırkçı saldırılar, Almanya’nın FETÖ, PKK, DHKP-C gibi eli kanlı örgütlere sahip çıkması, bu örgütlerin militanlarını koruması ve beslemesi, Türkiye’deki muhalif hareketleri desteklemesi, “Ali”siz” ya da ateist Aleviliği teşvik etmesi, NATO, Ukrayna, Avrupa Birliği, iki ülke arasındaki ticaret ve daha nicesi…
Ayrıca bu tür basın toplantılarının uzamaması için muhabirler kendi aralarında anlaşır ve örneğin Türkiye’den 2, Almanya’dan 2 gazetecinin soru sorması için uzlaşılır.
DW muhabirinin, o kadar sıcak gündem maddesine ve kısıtlı soru imkânına rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu soruyu yöneltmesinin üzerinde durmak gerekiyor. Madde madde gidelim:
1. Önce muhabir… Türkiye’de ya da yurt dışında yabancı medya kuruluşları için çalışan gazeteciler, ücret karşılığında bir iş yaptıklarını unutuyor, emeklerini satmak yerine genellikle ruhlarını satıyorlar. Yabancı bir medya kuruluşunun maaşlı çalışanı olmaktan çıkıp o ülkenin gönüllü ajanına, hatta yılışık, sahibini memnun etmek için yerli yersiz havlayan bir köpeğe dönüşüyorlar.
Reklam
2. Ülkesi aleyhine bir başka ülkenin gönüllü ajanlığını yapanların akıbetleri bellidir: İşleri bitince kenara koyuluverirler. En nihayetinde sadece işlerini kaybetmekle kalmaz, istismar edilmiş, onur, şeref, haysiyetlerini de yitirmiş halde öylece kalıverirler.
3. Böyle bir basın toplantısında, eğer Filistin’le ilgili bir soru sorulacaksa, kuşkusuz asıl muhatap Almanya Cumhurbaşkanıdır. O kadar soru var ki: “İsrail’in soykırımını neden destekliyorsunuz?”, “İsrail’e neden silah veriyorsunuz?”, “İsrail’i ziyaret edip soykırıma destek vermekten dolayı vicdan azabı duyuyor musunuz?”, “Terörle mücadele adı altında, 15 bin çocuğun katledilmesi, hastanelerin içindeki hastalarla yok edilmesi, okulların, üniversitelerin harap edilmesi, Gazze’deki açlık, susuzluk, kıtlık hakkında ne düşünüyorsunuz?”, “Bu soykırımı desteklemeyi sürdürecek misiniz?”, “Gazze’de bebekler öldürülürken gece rahat uyuyabiliyor musunuz?”, “Hitler’in soykırımı ile Netanyahu’nun soykırımı arasında fark var mı?”, “İsrail’e verdiğiniz destekle Almanya bir kez daha soykırımcı olmuyor mu?”, “Elinize bulaşmış bebek kanından rahatsız mısınız?” ve daha nicesi. Ama işte bunu soramazlar. Buna cesaret edemezler. Sahiplerini kızdırmaya asla yeltenmezler. Almanya’da basın özgürlüğünün bir sınırı olduğunu, o sınırın da çok dar olduğunu, özellikle Almanya’nın milli meselelerinde basın özgürlüğünün rafa kaldırıldığını çok iyi bilirler.
4. İki Cumhurbaşkanı’nın ortak basın toplantısında, o kadar sıcak gündem maddesi ve kısıtlı soru imkânına rağmen bu soruyu sormak, aslında aylardır Türkiye’de bu meselenin köpürtülmesinin arkasında kim ve kimlerin olduğunu da ortaya koyuyor.
Reklam
5. Bu meseleyi köpürten bir başka isim de M.C. isimli sosyal medya kullanıcısı ya da algı ajanı. Terör kaçkını. O da Almanya’da yaşıyor ve operasyonlarını oradan yapıyor. Filistin konusunda en küçük duyarlılığı yok. Almanya’ya sorulması gereken soruları elbette sormuyor, soramıyor ve soramaz. Sadece Almanya adına Türkiye’ye ateş ediyor, lejyonerlik yapıyor.
6. Türkiye’nin Filistin meselesindeki yeri, özelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Filistin meselesindeki duruşu, (evet, kabul edilemez de olsa) İsrail’le ticarete indirgenemeyecek, oraya hapsedilemeyecek kadar büyüktür. Hamas’ın iki yöneticisinin Erdoğan’la İstanbul’da kucaklaştığı bir anda dahi artık kesilmiş olan ticaret üzerinden Türkiye’ye saldırmak apaçık operasyondur.
7. Bu kabul edilemez ama nispeten küçük meselenin Türkiye’nin Filistin meselesindeki o büyük duruşunu bulandırması, algı operasyonları yapanların başarısı.
8. Bugün şu da net bir şekilde anlaşılıyor ki, İsrail’le ticaret üzerinden siyasi rant elde etmeye çalışanlar, İran ve Almanya başta olmak üzere Türkiye’nin hasımlarının borazanı, papağanı olmuşlardır.
9. Türkiye, algı operasyonlarıyla mücadele konusunda sınıfta kalmıştır.
10. Erdoğan’ın Filistin meselesindeki samimi sözlerini ve çabalarını boşa çıkaracak, İstanbul’da Meşal ve Heniye ile kucaklaşma fotoğrafını gölgeleyecek, Almanya ve İran’a malzeme verecek şekilde, 1 koyup 6 alma hesabı yapan Genel Başkan Yardımcısı başta olmak üzere sorumlulara hesap sorulmadan bu söylentilerin, bu operasyonların sonu gelmeyecektir.
Reklam
Alman Devlet Medyası DW’nin yüzsüzlüğü ve soykırımı örtme çabaları karşısında cesur bir duruşa, cesur, somut adımlara ihtiyaç var. Hemen, şimdi.
Şule öğretmen ve yeni maarif modeli
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/04/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Şule öğretmen ve yeni maarif modeli
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 42 kişi beğendi
Şule öğretmenin videolarına sosyal medyada rastladım. Görüntüler epeyce izlenmiş, çokça yorum almış, ulusal kanallarda haberi yapılmış, hatta 23 Nisan’da Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin öğretmenimizi Ankara’da misafir etmiş.
Reklam
Videolardan anladığımız kadarıyla Şule Hanım Kayseri’nin Kocasinan ilçesinde bir okulda sınıf öğretmeni. Onu meşhur eden ise, sabahları sahneye çıkıp müzik eşliğinde dans etmesi, çocukları coşturması, onları da dansa dahil ederek ders öncesinde spor yaptırması. Facebook’taki 3-5 “yobazın” eleştirileri dışında hemen her mecrada yoğun beğeni almış ve olumlu yorumlara mazhar olmuş. “Keşke benim öğretmenim olsaydınız” diyen de var, “işte Atatürkçü öğretmen! Atatürk’ün nesilleri bu öğretmenlerin elinde şekillenecek” diyen de var, “medeni, modern, çağdaş, laik, batılı, bilim sevdalısı gençlerin böyle yetişeceğini” savunan da var, Şule Hoca’nın 6-11 yaş arası öğrencilerini “çok şanslı” bulan da var, “bütün öğretmenler böyle olsa” temennisini dile getiren de var.
İlk bakışta her şey çok şirin, eğlenceli, kıpır kıpır, pozitif… İzleyen hemen herkes de aynı olumlu duyguları hissediyor.
Kanadalı eğitimci ve iletişim teorisyeni Marshall McLuhan, “medium (iletişim aracı) mesajın kendisidir” iddiasını ortaya atmış, teorisi epeyce tartışılmıştı. Yani televizyondaki yayın içeriğinden ziyade televizyonun kendisi bir mesajdır. Ya da örneğin Youtube’daki içerikten çok, Youtube’un kendisi mesajdır.
Reklam
Şule öğretmenin de, çok beğenilen yönteminden öte kendisinin bir mesaj olduğuna şüphe yok. Nedir o mesaj? Örneğin kılık kıyafeti bir mesaj. Örneğin sahneye çıkıp yaptığı modern dans bir mesaj. Örneğin “medeni cesareti” bir mesaj. Örneğin sergilediği “özgüvenli, çağdaş, Batılı kadın” tavrı bir mesaj. Gerek okuldaki 6-11 yaş arası öğrencileri, gerek videolarını izleyen milyonlarca kişi, Şule öğretmenimizin eğlenceli aktivitesiyle birlikte, onun giyim-kuşamını, dansını, rahatlığını, “özgürlüğünü” ve özgüvenini” mesaj olarak alacak, doğal olarak öğretmeni gibi olmak isteyecek, onu taklit edecek, rol model öğretmenimizin yaşam tarzını “normal/standart yaşam tarzı” olarak benimseyecektir.
Haklarını yemeyelim; sadece Şule öğretmenimiz değil, kahir ekseriyetle öğretmenlerimiz bizi böyle yetiştirmek istediler, çocuklarımızı böyle yetiştirmek için ter döküyorlar. Atatürkçü, laik, modern, çağdaş, Batılı, uygar, dogmalardan uzak, bilimin ışığıyla zihinleri özgürleşmiş nesiller bu fedakar öğretmenlerimiz sayesinde Türkiye’nin aydınlık geleceğini inşa ediyorlar.
Milli eğitim, ya da maarif tercihimiz en başından bu yana böyle “modernist” bir çizgide ilerliyor.
Son 10 yıldır üzerinde çalışılan ve önceki gün görüş ve önerilere açılan “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” başlıklı yeni müfredat taslağının, 100 yıldır süregelen modernleştirmeci eğitim sistemine bir alternatif oluşturacağı “kaygısını” taşıyordum açıkçası. Neyse ki, yayınlanan dokümanın “Okul Öncesi Eğitim Programı” başlıklı bölümünü açtığımda, ilk cümlelerin “Türk milli eğitiminin genel amacı, Türk milletinin bütün fertlerini; Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasa’da ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı; Türk milletinin millî, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasa’nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış hâline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek” şeklinde olduğunu görünce pek rahatladım.
Reklam
Kemalist modernleşmenin Türkiye’nin ruhuyla, özüyle, dokusuyla, inancıyla, tarihiyle uyuşmadığını, arızalar verdiğini, Türkiye’nin yeni bir modernleşme istikameti belirlemesi gerektiğini savunan “yobazlar” da böylece susturulmuş oldular.
Anlaşılan o ki, yeni müfredatla birlikte çocuklarımız Şule öğretmenimizin modern kıyafetleriyle sahnede yaptığı rahat danslar eşliğinde sabahları neşeyle ve coşkuyla sınıflarına girecek ve okul öncesinden itibaren üniversite bitene kadar Atatürk inkılap ve ilkelerine bağlı şekilde eğitim görecek, çağdaş bireyler olarak, her biri birer Şule öğretmen gibi hayata atılacaklar. Geleceğimiz emin ellerde. Hamdolsun. Ne mutlu bize.
İsmailağa’ya değil, Türkiye’ye operasyon
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 03/05/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İsmailağa’ya değil, Türkiye’ye operasyon
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 47 kişi beğendi
Türkiye’deki yerli, kökü tarihin derinliklerinde olan tarikat ve cemaatleri salt birer dini yapılanma, dini örgütlenme olarak görenler fena halde yanılıyorlar. Anadolu’nun ve Balkanların Müslümanlaştırılması eli kılıçlı alperenlerin fetihleriyle değil, onlardan önce sınır bölgelerine, uçlara yerleşen dervişlerin cesur ve fedakâr gayretleriyle mümkün olmuştu.
Reklam
Harezm’de, Maveraünnehir’de, Türkistan’da, Horasan’da; Buhara, Semerkant, Yesi, Herat, Bağdat gibi şehirlerin medreselerinde eğitimlerini tamamlayan dervişler, orduların henüz giremedikleri uçlara postlarını sermiş, alperenler gelmeden önce gönülleri fethetmiş, kalpleri yumuşatmış, zemini hazırlamışlardı. Yesevilik, Nakşibendilik, Mevlevilik, Ekberilik, Kübrevilik, Aşıkilik, Sühreverdilik, Kalenderilik, Kadirilik, Rüfailik ve daha nicesi maldan, mülkten, dünyevi her şeyden el ve eteklerini çekerek, geri dönmeyi asla düşünmeyerek hep ileriye gitmişlerdi.
Tarikat ve cemaatleri Anadolu ile Balkanları sadece İslamlaştıran organizasyonlar olarak görmek de yanıltıcı olacaktır. Bugün eğer bir yurdumuz, vatanımız varsa, istiklal içinde bayrağımız özgürce dalgalanabiliyor, dilimizi yaşatabiliyor ve konuşabiliyorsak, topraklarımızda ezan okunuyorsa, milletimiz parçalanmadan, çatışmadan bir arada durabiliyorsa, bu, hiç tartışmasız, o yerli cemaat ve tarikatların sayesindedir. Cemaat ve tarikatlar Anadolu’yu fethetmekle kalmamış, Anadolu’nun var olmasını, ayakta ve diri kalmasını da sağlamışlardır.
Reklam
Cemaat ve tarikatların dini yaklaşımları, parasal faaliyetleri, siyasete yaklaşımları, kimilerinin çürümesi ve yozlaşması elbette tartışılabilir ama gerçek olan şu ki, dün olduğu gibi bugün de milletimizi, toplumumuzu ayakta tutan bu organizasyonlardır.
Cumhuriyetle birlikte cemaat ve tarikatlara yönelik hasmane tutum, özellikle tekke ve zaviyelerin kapatılması girişimi hedefine ulaşsa, başarılı olsa, bugün bir milletten, özellikle de Müslüman bir milletten söz etmek belki de mümkün olmayacaktı. Yasaklama ve kısıtlamalar “Anadolu’nun ruhunu” silip atamadı ama yer altına, merdiven altına sürükledi ve denetimsiz bıraktı.
Tekrar edeyim: Dini, parasal ya da siyasi faaliyetleri tartışılabilir, konuşulabilir, eleştirilebilir ama bugün İsmailağa gibi, Menzil gibi büyük yapılanmalar ya da samimiyetinden ve yerliliklerinden şüphe duyulmayacak irili ufaklı örgütlenmeler sessiz, derinden ve kendilerini çok da fark ettirmeden toplumu, sosyal hayatı, birliğimizi, bütünlüğümüzü, imanımızı, ahlakımızı ayakta tutuyorlar.
Reklam
Kemalist tayfa, cemaat ve tarikatların tarihte ve bugün nasıl bir fonksiyona sahip olduklarını göremiyor olabilir ama “elin gâvuru” bunu çoktan fark etti ve uzun zamandır bu yapılanmaları yıpratmak için operasyonlar yapıyor. Bir ABD yapımı olan, ABD’den yönetilen ve var olduğu her yerde ABD çıkarları için çalışan Fetullahçılığın, dini bir yapılanma görüntüsüyle toplumun, milletin imanının, devletin ayarlarıyla nasıl oynadığını hepimiz gördük. En çok da Türkiye’deki yerli cemaat ve tarikatlara savaş açarak onları nasıl bozmaya kalkıştığına şahit olduk. Fetullahçılığın toplumun, özellikle de gençlerin imanında açtığı hasarın bugün nelere yol açtığını da üzülerek müşahede ediyoruz: Ateizmin, deizmin geçmişe nazaran daha görünür olması ya da Budizmin, Hinduizmin, yoga, reiki, çakra, enerji, guru, mantra gibi kavramlarının artık geniş kesimlerde karşılık bulması, çoğu da dolandırıcılık için kullanılan Batılı seküler modern tarikatların Türkiye’de epeyce takipçi bulması oluşan boşluğu ve bu boşluğun nasıl dolmaya başladığını gösteriyor.
Çarşamba günü, İstanbul’da, İsmailağa Camii bitişiğindeki sohbet salonunda, bir grup gazeteci arkadaşla, cemaatin önde gelen isimleri, Abdullah Kılıç, Muhammed Fatih Ustaosmanoğlu ve Salih Topçu’nun güzel sohbetlerini dinledik.
İsmailağa, Türkiye’nin en çok gönüllüsü olan cemaati ve yukarda anlatmaya çalıştığım mahiyette, devleti, milleti, iman ve ahlakı ayakta tutmak için fedakârca çalışan bir cemaat. Ne var ki cemaat geçmişte bazıları da kanlı saldırılara maruz kaldı ve bugün de bir bölünmenin eşiğinde. Din âlimi maskesiyle kanal kanal dolaşıp “şovmenlik” yapan Cübbeli lakaplı şahıs üzerinden cemaate yeni bir operasyon çekiliyor.
Reklam
Abdullah Kılıç Hocaefendi, İsmailağa’yı 10 parçaya bölme planının eskiden beri devrede olduğunu, bugün yaşananların da o planın parçası olduğunu ifade ediyor.
İsmailağa’ya ya da diğer yerli, temiz cemaatlere operasyon çekmek için çok neden var. Abdullah Hocaefendi’nin deyimiyle “Şia” bunlardan biri. FETÖ boş durmuyor. Fatih ilçesinin dokusunu değiştirme arzusu bir başka önemli sebep. Ama en mühimi, bu cemaatler yıkıldığı zaman milletin yıkılacağını bilen, saldırılarını cemaat ve tarikatlara yönelten İslâm ve Türkiye düşmanı odaklar.
Anadolu’da İslâm’ın en muhkem kalelerine operasyon yapılıyor. Bu, hiç tartışmasız, bir milli güvenlik sorunudur. Zira İsmailağa ve benzeri temiz, samimi, yerli yapılar yıkıldığında, millet ve hatta devlet tamamen savunmasız kalacaktır.
Bu kirli operasyonun maşalarından elbette insaf beklenemez ama bu maşaların arkasına takılanlar inşallah insafla, en çok da akılla hareket ederler ve bir cemaati böldüklerini değil, Anadolu’nun muhkem bir kalesini yıktıklarını anlayıp yanlış yoldan dönerler.
Siyasette yumuşama: Mümkün mü?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 06/05/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Siyasette yumuşama: Mümkün mü?
esubai131377762 undefineddavudcaliskann86244 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 22 kişi beğendi
CHP Genel Başkanı Özel’i kabulüne ilişkin, Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan bir değerlendirme yaptı ve “Türkiye’nin, Türk siyasetinin buna ihtiyacı var… Türkiye’de siyasetin yumuşama dönemini başlatalım diyorum” ifadelerini kullandı.
Reklam
Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi siyasetin yumuşamaya gerçekten ihtiyacı var. Erdoğan karşısında her seçimde yenilen, 14-28 Mayıs’ta “bu sefer kesin kazanıyoruz” havasıyla seçime girip tekrar kaybeden muhalif kitle yaşadığı hayal kırıklıklarıyla iyice umutsuzluğa boğulmuş, kendisini çaresiz hissetmeye başlamış, sağlıksız bir ruh haline bürünmüştü. 31 Mart seçimlerinde elde edilen yerel başarı bu hastalıklı ruh halinin dağılmasını da beraberinde getirdi. Bu, açıkçası, Cumhur İttifakı kitlesi açısından da “kaybetmenin” olumlu bir yanıdır. Keskin bir kutuplaşma sonucu biriken gerilim, muhalefet kitlesine zarar verdiği kadar iktidar seçmenine de zarar verir. Muhalefetin lokal başarısı, her iki kitleyi de gerçeklikle buluşturmuştur.
İyi de, Erdoğan-Özel buluşması böyle bir yumuşamanın yolunu açabilir mi?
Erdoğan-Özel buluşmasına büyük anlamlar yüklenmemesi gerektiğini savunanlardanım. Her ne kadar son 8 senedir olmadıysa da, Türkiye’de iktidar ve muhalefet liderleri ilk kez bir araya gelmiyor. İnönü-Menderes dâhil olmak üzere demokrasi tarihimizde en çetin ve en gergin zamanlarda bile iktidar-muhalefet buluştular, bir masa etrafında oturup konuşabildiler. Yani Erdoğan-Özel görüşmesinde olağanüstü bir durum yok. Görüşmeye ilişkin, Cumhur ittifakının dağılacağı, AK Parti’nin MHP ile yollarını ayıracağı, CHP ile ittifak kurulacağı, Ekrem İmamoğlu’nun devre dışı bırakılacağı yönündeki yorumların ayakları yere basmıyor. Hatta bir ya da birkaç buluşma dahi bir Anayasa değişikliğinin önünü açmaz.
Reklam
Yine de buluşma, siyasette yumuşamanın kapısını aralamıştır; burası gerçek. Lakin bu yumuşama süreci devam eder mi, edebilir mi? İşte orada umutlu olmamak gerekir.
Muhalif kitle Türkiye’de kutuplaşmayı, gerginliği, kamplaşmayı Erdoğan ve AK Parti’nin ürettiğini iddia eder. Oysa tam tersidir. CHP, 14 Mayıs öncesinde, içerisindeki birbirine zıt kutupları bir arada ve dengede tutmak zorundaydı. Örneğin Alevilerle laikleri, ulusalcılarla solcuları, sosyalistlerle faşistleri ipteki cambaz kıvraklığı ve dikkatiyle avucunun içinde tutuyordu. CHP’nin her 1 Mayıs’ta sol örgütlere destek vermesi ama şiddet eylemleri başlayınca ortadan kaybolması da buna bir örnek. “Sizinle beraberiz ama şiddette ortadan kayboluruz” diyerek devleti de radikal solu da memnun edebiliyordu. İçerdeki tüm bu fraksiyonları bir arada ve dengede tutabilmenin yegâne yolu da bir düşman oluşturmak ve onunla kutuplaşmaktan geçiyordu. Dışarıyla kavga, içerdeki meselelerin üzerini örtüyordu.
CHP’nin şimdi idare etmesi gereken çok daha fazla fraksiyon var. Yukarıdakilere ek olarak denkleme milliyetçiler, ırkçılar, az da olsa muhafazakârlar, sağcılar, Kürtler ve PKK taraftarları eklendi.
Yani CHP’nin şimdi eskisinden daha çok kavgaya, kutuplaşmaya, gerilime ve kamplaşmaya ihtiyacı var.
“Siyasette yumuşama” diyerek Erdoğan önümüzdeki 4 yıl, daha pozitif, daha ılımlı bir yol izleyeceğini gösterdi. Özel’i bu anlamda sıkıştırdı desek yanılmış olmayız. Zira Özgür Özel’in, CHP denklemindeki bu kadar bilinmezle “yumuşak” siyaset yürütmesi çok zor. Yaşayıp göreceğiz.
Tarikat ve cemaatlere dair…
Cuma günü yayınlanan “İsmailağa’ya Değil, Türkiye’ye Operasyon” yazıma olumlu ya da olumsuz çok sayıda tepki geldi. Yazıya şerh olarak değil ama ek olarak şu hususları vurgulamalıyım:
1. Türkiye’de mevcut tarikat ve cemaatlerin çok sorunları ve çok sorunlu yanları var ancak tekrar ediyorum: Bu ülke ve milleti ayakta tutan ana kolon tarikat ve cemaatlerdir. Onları yıkarsanız, çatı çöker. Nitekim toplumda hızı artan çözülme ve farklı manevi arayışlar, cemaat ve tarikatların gerilemesinin bir neticesi.
Reklam
2. Cemaat ve tarikatlar için “yerli” vurgusunu özellikle yaptım. Örneğin Fetullahçılık (FETÖ) yerli değil, yüzde 100 ABD üretimi ve ABD kontrolünde bir yapıydı. FETÖ elbette tek örnek değil.
3. “Haçlılar ve Siyonistler Türkiye’de cemaat ve tarikat kurdular” diyenler oldu. Tam da anlatmak istediğim bu: Haçlılar ve Siyonistler, cemaat ve tarikatların Türkiye’nin ana taşıyıcı kolonu olduğunu fark ettiler ve oraya saldırıyorlar. FETÖ’nün mesela, varlık amaçlarından biri buydu. Haçlı ve Siyonistlerin fark ettiğini bizde hâlâ fark edemeyenler var.
4. Kemalistler yazıya yoğun tepki verdiler, haklılar. Zira Kemalizm de bir tarikattır ve şerik (ortak) kabul etmiyor; tarikat ve cemaatlere alerjisi de buradan kaynaklanıyor.
5. Mevcut bazı cemaat ve tarikatların sorunlarını, bazılarının çürümüşlüğünü, sorunlu dini yaklaşımlarını, siyasi ve ticari ilişkilerini göstererek tamamının kapatılması gerektiğini savunan ya da tasavvuf karşıtı bazı samimi tepkiler de var. Yerlerine ne koyacaksınız, Ehl-i Sünnet’i kim ayakta tutacak, halkın maneviyat arayışına kim cevap verecek o zaman hiç düşündünüz mü?
6. Tekke ve zaviyeleri kapatan kanun ilga edilmeli. Edilmeli ki, tarikat ve cemaatler yasal, şeffaf, denetlenebilir bir yapıya kavuşsunlar. Hatta böylece Alevilerin cemevi talepleri de karşılanabilsin, o sorun da tatlıya bağlanabilsin.
Unutma sakın!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 10/05/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Unutma sakın!
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 57 kişi beğendi
İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım er ya da geç sona erecek. Sonra, hem İsrail, hem onu destekleyenler, hem de susup izleyenler, sanki hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam etmek isteyecekler. Hayır. Yaşananları unutma, sakın unutma!
Reklam
40 bine yakın masum savunmasız sivil öldürüldü. Bunların 15 bini çocuk. Şehirler harabeye döndürüldü, okullar, üniversiteler, hastaneler yıkıldı. Doktorlar, öğretmenler, gazeteciler, yazarlar, bilim insanları, yardım gönüllüleri katledildi. Evlerini terk edip güvenli bölgelere sığınan milyonların ekmeğe, suya, ilaca erişimi engellendi. Hitler’in soykırımını dahi gölgede bırakacak, tarihin en büyük zulmü yapıldı. En başta bu soykırımın korkunç boyutunu sakın ha unutma!
Soykırımı adına İsrail denilen terör devleti yaptı; Amerika Birleşik Devletleri soykırıma nakit ve silah desteği verdi. İngiltere, Almanya, Fransa başta olmak üzere Avrupa’nın hemen tamamı soykırıma açık destek sağladı. Hepsinin elinde soykırımın izi var, ellerinde kan var. Bunu sakın unutma.
Reklam
Bir ateşkes sağlandığında, ellerinde masum bebeklerin, çocukların kanı olan bu devletler çıkıp “insan hakları” diyecekler. İnsanı ve insana ait tüm değerleri Gazze’de öldürdüler. Bunu onlara her ağızlarını açtıklarını hatırlat. Unutturma ve unutma!
Gazze’deki soykırım hakkında yazılmasını, konuşulmasını engellediler. Hakikati dile getirenleri işten attılar, tutukladılar. Sokaklarda gösterileri yasakladılar. Polis şiddetiyle protestoları bastırdılar. “İfade özgürlüğü”, “gösteri ve protesto özgürlüğü” diyerek ağızlarını her açtıklarında onlara barbarlıklarını hatırlatmayı sakın unutma!
“Basın özgürlüğü” diyecekler… Gazze’de 150 gazeteci doğrudan hedef alınıp öldürülürken, İsrail’de medya ofisleri basılırken görmezden geldiler. Uluslararası basın kuruluşları gözümüzün önünde cereyan eden soykırımı görmediler, tek kelime yazmadılar. Twitter (X), Instagram, Facebook gibi sosyal medya mecraları Gazze’deki soykırıma alenen sansür uyguladılar, gönderileri engellediler, Gazze’den bahsedenlerin hesaplarını sildiler. Bunların ne kadar yalancı, ikiyüzlü, sahtekâr olduklarını sakın ama sakın unutma!
Reklam
İsrail Gazze’de soykırım yaparken, sahip olduğu tüm değerleri ayaklarının altında çiğneyen, İslam ve Müslüman düşmanlığı söz konusu olduğunda hiçbir değerini hatırlamayan, maskesinin altındaki barbarlığı açık eden Batılıyı da unutma. Yine unutma: Hangi maskeyi takarlarsa taksınlar, onlar için sen her zaman “ötekisin”, sen de bir Gazzelisin. “En iyi Müslüman ölü Müslümandır” anlayışını 7 Ekim’den bu yana alenen gösterdiler. Onların kim olduğunu, senin kim olduğunu bu vesileyle bir kez daha hatırla ve asla unutma!
Küresel şirketler, uluslararası markalar soykırıma ya açıktan destek verdiler, ya sustular. Starbucks, McDonald’s, Coca Cola ve daha nicesi, soykırım bittikten sonra satışlarını artırmaya, imajlarını düzeltmeye çalışacaklar. Her birinin soykırımın sponsoru olarak ebediyyen suçlu olduklarını sakın unutma, unutturma!
İslam dünyasının güçlü, nüfuzlu, petrol zengini devletleri ve devlet adamları Filistin’de soykırım yapılırken sustular, görmezden geldiler, hiçbir şey yokmuş gibi davrandılar. Hatta kimileri İsrail’le işbirliği yaptılar. Yarın ateşkes sağlandığında İsrail’le masaya oturmak için fırsat kollayacaklar. Susarak soykırıma ortak olan bu korkakları da, onlara suçlarını sürekli hatırlatmayı da unutma!
Reklam
Türkiye’de soykırımdan fırsat devşirmeye çalışanları da unutma! Soykırımdan siyasi rant elde etmeye kalkışanları unutma! “Hamas terör örgütüdür” diyerek İsrail’e yaranmaya çalışan Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nu, “Filistinliler toprak sattılar” diyerek mücadeleyi karartmaya çalışan sözde tarihçi İlber Ortaylı’yı, İsrail’i savunmak için kırk takla atan Fatih Altaylı’yı, Yılmaz Özdil’i, her türlü meselede ahkâm kesip Gazze’de çocuklar öldürülürken susan sözde sanatçıları, İsrail’le ticareti savunan politikacıları, Almanya ve İran adına etki ajanlığı yapan hainleri, Türk ırkçılığı görünümünde Müslüman ve Arap düşmanlığı yapan ama aslında Amerika’ya ve İsrail’e uşak olan sözde politikacıları da sakın unutma!
Bu arada cesur yürekleri de unutma! Dünyanın her yerinde, kısıtlama ve yasaklamalara rağmen sokaklara çıkıp protesto edenleri, okuldan atılma pahasına üniversitelerde hakkı savunanları, Gazze uğruna polis şiddetine maruz kalanları, “Ben bu utanca ortak olamam” diyerek kendisini yakanları, gördüğü yerde, hatta Kudüs’ün ortasında Siyonist’e anladığı dilden konuşanları, Gazze’de doktorluk yapan kahramanları, binlerce yardım gönüllüsünü, boykota katılan minikleri, okul bahçesindeki dondurma arabasını boykot eden yiğitleri, Gazze için, Filistin için yüreği yanan, dişini, yumruğunu sıkan, dillerinden duayı eksik etmeyen temiz, samimi, merhametli kalpleri de unutma!
Gün gelecek ateşkes ilan edecekler. Gün gelecek “barış” masasına oturacaklar. Hiçbir şey olmamış, yaşanmamış gibi yollarına devam etmek isteyecekler. Ama sen bu vahşeti, bu barbarlığı, bu alçaklığı, suçu ve suç ortaklığını asla unutma, unutturma. Kinini, öfkeni, intikam hissini her daim sıcak tut, sakın ha, aman ha unutma!
Başıboş köpek sorunu nasıl çözülür?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 13/05/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Başıboş köpek sorunu nasıl çözülür?
esubai131377762 undefineddavudcaliskann86244 undefinedmfae.ayar70497 undefined
esubai131377762 ve 67 kişi beğendi
En son Sivas’ta köpekler 14 yaşında bir kız çocuğuna saldırdılar ve yerde sürüklediler. Neyse ki görenler yardıma koştu da çocuk saldırıyı küçük sıyrıklarla atlattı. Kızcağızın babası, kendi ifadesine göre, köpekleri uzaklaştırmak için pompalı tüfekle havaya ateş açmış, köpekler bu kez de babaya saldırınca adam kendisini korumuş ve 4 köpek ölmüş.
Reklam
Bu ilk vaka değil, belli ki son da olmayacak. Başıboş sokak köpekleri çocukları öldürdüler, sakat bıraktılar, trafikte ölümlerine neden oldular. Sadece çocuklara değil büyüklere de saldırıp öldürdüler. Sorun gittikçe büyüyor. O kadar ki, bazı ülkeler Türkiye’ye turist olarak gidecek vatandaşlarını sokak köpekleri konusunda uyarır hale geldiler. Sorun büyüdükçe çözüm zorlaşıyor. Geçici tedbirler hiçbir işe yaramıyor.
İç güvenlik meselesi haline gelen başıboş sokak köpeklerinin güçlü bir lobisi var. Bu lobiyi ikiye ayırmak gerekiyor: Bir kısmı köpek maması üreten uluslararası şirketlere aparatlık yapıyorlar. Diğer kısmı ise kelimenin tam anlamıyla ruh hastası. Bu ikinci kısım, köpek sevgisini abartmış ve adeta köpekperest olmuş durumdalar. Kalplerinde insana dair en küçük bir merhamet kalmamış. Köpekler tarafından parçalanarak öldürülen, sakat bırakılan ya da köpekten kaçarken araç altında kalarak hayatını kaybeden çocuklarla ilgili “korkmasaymış”, “kaçmasaymış”, “sevgiyle büyütülmedikleri için böyle olmuş” türünden akıl almaz açıklamalar yapabiliyor hatta çocukların ailelerine davalar açabiliyorlar. İnsana merhameti olmayanın köpeğe merhameti olmaz. Bir çocuğun ölümüne ya da sakat kalmasına üzülmeyen birinin köpek sevgisi tamamen plastiktir. Sineğe, böceğe, karıncaya, tavuğa, ineğe ya da koyuna aynı hassasiyeti göstermeyip köpek konusunda abartılı ve akıl dışı tavır sergileyen birinin köpekle ilişkisi olsa olsa bir tapınma ilişkisi olabilir. Bu da bir ruh hastalığıdır, bir sapkınlıktır.
Meselenin çözümü hiç de zor değil: Başıboş köpekler sokaklardan toplanıp acısız şekilde itlaf edilmelidir. Bu işin artık lamı cimi yok. Ne geçici barındırma, ne kısırlaştırma, ne de sahiplendirme sorunu çözüyor. Köpek popülasyonu gittikçe artıyor ve tehlike de büyüyor. Nasıl ki belediyelerin ilaçlama yaparak sinekleri öldürmesi normalse, nasıl ki her yıl milyonlarca büyük ve küçükbaş hayvanı, tavukları, balıkları hayatımızı idame için öldürmek normalse, iç güvenlik sorunu haline gelen köpekleri itlaf da o kadar normaldir.
Sokağa dökülecek bir avuç köpek lobisini de toplayıp rehabilitasyon merkezlerine yatırmak, toplumsal ruh sağlığının korunmasına da yardımcı olabilir.
Başıboş sokak köpekleri konusunda “itlaf” dışındaki her söz bu saatten sonra lafügüzaftır.
Umre’yi tekrar düşünmeyelim mi?
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Filistin’de yürüttüğü soykırımı önleyebilecek ülkelerden biri, dolar ve petrol zengini olan Suudi Arabistan’dı ancak soykırıma sessiz kaldı hatta İsrail’i zımnen destekledi. Kâbe avlusunda Gazze duasından dahi rahatsız oldu. Bazı kendini bilmez Suudi imamlar çıkıp “Otoriteye itaat farzdır. Hamas otoriteye itaat etmeliydi” bile dediler. Suudilerin sahibi olduğu Independent adlı medyada son günlerde yayınlanan makalelere bakmak bile Suudi Arabistan’ın tavrını anlamaya yetiyor. Suudi yazarlar Hamas’a, “İran etkisinde” iftirasını atıyorlar ve sanki İsrail masum masum orada duruyormuş da Hamas birden bire saldırmış gibi bir hava estiriyorlar. İşin aslı, Hamas’ın bir direniş örgütü olarak tüm Müslümanlara ilham kaynağı olması ve Suud-İsrail normalleşmesini kesintiye uğratması bu çevreleri rahatsız ediyor.
Suudi Arabistan böyle bir pozisyonda iken umre ibadetini, özellikle de tekraren yapılacak umreyi bir kez daha düşünmek, sorgulamak gerekmez mi?
Hanefi ve Maliki mezheplerine göre umre ibadeti sünnet, Şafii ve Hanbelilerde ise hayatta bir kez umre farz. Yani yapılmayabilir, ertelenebilir, tekraren yapmaktan en azından bir süre kaçınılabilir.
Kuşkusuz ibadetler birbirinin yerine ikame edilmez ama Gazze’de Müslüman kardeşi yiyecek ekmek parçası, içecek bir damla su bulamazken binlerce dolar harcayıp umreye gitmek de kardeşlik hukukuyla bağdaşmasa gerek.
Reklam
Gazze kan ağlarken, bu yıl umreyi, hatta haccı ifa etmeyi ümmet olarak bir gözden geçirmesek mi?
Ankara’da vekâletler çekişmesi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 17/05/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ankara’da vekâletler çekişmesi
esubai131377762 undefinedftmglgr41466 undefinedilhan778674231 undefined
esubai131377762 ve 39 kişi beğendi
Ne darbe girişimi, ne FETÖ operasyonu, ne bürokraside cemaatler arası kavga, ne de Cumhur İttifakı’na yönelik saldırı... Bir suç örgütü elebaşının yakalanması sonrası Emniyette üç-beş üst düzey personel arasında küçük çaplı bir “vekâletler” çekişmesi yaşanıyor. Küçük çaplı çekişmeyi büyük bir meseleye dönüştüren ise birilerinin bunu kendi şahsi çıkarları için fırsat olarak görüp üzerine benzin dökmelerinden kaynaklanıyor.
Reklam
Örneğin mafya… Bu küçük çaplı çekişmeye mafya dâhil olarak küçümsenemeyecek zekâsı ve kurnazlığı ile meseleyi hiç beklenmedik yerlere çekebildi.
Örneğin bazı medya grupları…
Eski bazı defterleri açarak bu çekişme üzerinden intikam operasyonlarına başladı ve meseleyi büyüttükçe büyüttü.
Örneğin bazı gazeteci arkadaşlar… Kendilerine gelen yalan yanlış verileri yeterince değerlendirmeden yorum yaptılar ve bilerek ya da bilmeyerek meseleyi büyütmenin aparatı oldular.
Eğer İçişleri Bakanlığı en başından itibaren meselenin iletişimini doğru yapabilseydi, mesele ne Sayın Bahçeli’nin ne de Sayın Cumhurbaşkanı’nın gündemine girecekti. Büyümeden çözülecekti.
Ve yine eğer İçişleri Bakanlığı güvenlik gibi son derece hassas bir alanda doğru bilgilendirme yöntemlerini kullansa, her türlü operasyonu bir reklam malzemesi yapmaktan kaçınsa, bunun yerine emniyet bürokrasisinin kontrolüne yoğunlaşsa, bürokrasinin tam bir disiplin ve uyum içinde çalışmasına odaklansa, bu kadar gürültü kopmayacaktı.
Sayın Cumhurbaşkanı o kadar meselenin arasında bir de bu gürültüye, bu çekişmeye vakit ayırmak zorunda kaldı. Mesele kapanıp gitti. Umarız ders olur, ibret olur; aksi takdirde bürokrasi arasındaki küçük-büyük her çekişme Türkiye gündemini böyle günlerce meşgul eder ki, bu da iyi bir yere gitmez.
Reklam
DEĞİŞİM GECİKTİKÇE
AK Parti’nin 31 Mart seçimlerinde kötü bir netice aldığına, bunu iyi tahlil etmesi gerektiğine, köklü bir değişimden başka seçeneğinin olmadığına şüphe yok.
Ancak değişim geciktikçe AK Parti daha fazla operasyona açık hale geliyor.
Mesela mutlaka değiştirilmesi gerekenler süre uzadıkça kendilerini korumaya alıyorlar.
Mesela her kafadan bir ses çıkıyor; medya ve sosyal medya, bir takım gruplar, çeteler değişim sürecini ellerine geçirip yönlendirmek istiyorlar.
Mesela AK Parti’ye son seçimde tepki gösteren seçmen değişim geciktikçe “kırgın” pozisyonunu sağlamlaştırıyor.
Mesela, Ankara Emniyeti’nde yaşanan basit bir çekişme Hükümetin, AK Parti’nin, hatta Türkiye’nin büyük bir meselesine dönüşebiliyor.
AK Parti’de, Hükümette ve Külliye’de değişim daha fazla gecikmeden başlatılmalı ki, sürecin hasarı en aza indirilebilsin. Değişim geciktirme suretiyle unutturulabilir ama seçmen, kendi değişim talebini unutmayacağı için fatura daha da kabarabilir.
Eskilerin “Ba’de harabi’l-Basra” şeklinde bir deyimleri var… İş işten geçtikten sonra en radikal değişim bile fayda getirmez.
Bunlar artık komplo değil
İsrail’de üniformalı Siyonistler soykırım yaparken, sivil Siyonistler de onlara en alçakça, en acımasız şekilde destek veriyorlar. Aç, susuz, ilaçsız bebeklere, kıtlıkla boğuşan sivil halka yardım götüren tırlar siviller tarafından durduruluyor, yağmalanıyor, tırlar tahrip ediliyor, şoförler dövülüyor.
İsrail’de Siyonizm’in en maskesiz, en yalın hali bütün boyutlarıyla icra ediliyor.
Sadece kendisini düşünen, kendisini üstün ırk gören, muharref bir din ile beyinleri uyuşturulan, insafsız, vicdansız, merhametsiz, insanlıktan nasibini alamamış bir kitle terör estiriyor.
İsrail’de maskesiz sergilenen bu barbarlığın aynısı küresel ölçekte değişik maskelerle icra ediliyor.
Medyadan sosyal medyaya, finanstan politikaya, akademiden bilime, sivil toplumdan sanata, hatta suç örgütlerine kadar her yeri kontrol etmeye, insanları ifsat etmeye, küresel bir bozgun ve çürüme oluşturmaya çalışıyorlar. Tıpkı Filistin’de, Gazze’de yaptıkları gibi, dünyayı yıkıp, içindeki insanları yakıp, uzaktan barbarca seyretmeyi ibadet olarak görüyor ve bundan vahşice zevk alıyorlar.
Reklam
Siyonist olmayan Yahudilerin kaygısı da biraz buradan kaynaklanıyor. Bu gözü dönmüşlüğün faturasının tüm Yahudilere çıkarılmasından haklı olarak korkuyorlar.
Her taşın altından bir Siyonist çıkabilir. Bu artık komplo değil, bu safsata, paranoya değil. Yardım tırına dahi tahammül edemeyen küresel ölçekte örgütlü bir topluluğun neler yapabileceğini artık net olarak görüyoruz.
Hamas’a, bu barbarların maskesini düşürdüğü için de ayrıca müteşekkiriz. Umarız Avrupa ve ABD sokaklarında, kampüslerinde yaşanan aydınlanma uzun soluklu olur da, bu ateş daha fazla büyümeden söndürülür.
Reklam
Ya muhalefetin yargıya müdahalesi?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 20/05/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ya muhalefetin yargıya müdahalesi?
esubai131377762 undefinedakgedik7104942 undefineddsacan undefined
esubai131377762 ve 20 kişi beğendi
Allah’a çok şükür hiç hapse girmedim. Ancak, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyesi olarak, birçok hapishanedeki denetimlere katıldım. Türkiye’deki hapishanelerin şartları artık en yüksek standartlara sahip olsa da Allah kimseyi özgürlüğünden etmesin, değil yıllarca, aylarca; bir gün, bir saat bile hapishaneye düşürmesin. Hâkim ve savcıların göreve başlamadan önce en azından 1 hafta, olmadı 1 gün hapishane deneyimini yaşamalarını hep savunmuşumdur; böylece kararlarında daha hassas olabilir, tutuklu yargılama konusunda daha esnek davranabilirler düşüncesindeyim. Suçlunun hapiste yatması neyse de, suçsuzun içerde kalmasının telafisi olmasa gerek. Aynı şekilde, suçlunun elini kolunu sallayarak dışarda dolaşmasına, masumun da 1 saat dahi olsa içerde yatmasına vesile olmanın da vebali çok ama çok büyük olmalı.
Reklam
28 Şubat mahkûmlarının Cumhurbaşkanı tarafından affedilmesini, diğer taraftan Kobani davasında hapis cezalarının verilmesini üzülme-sevinme parantezinin dışında ele almak bunun için çok önemli. Açıkçası, 28 Şubat sürecinde kendilerine hakaret ettiğim iddiasıyla yargılandığım komutanların serbest bırakılması hoşuma gitmese de Cumhurbaşkanı’nın af şartları oluştuysa söyleyecek söz kalmıyor. Aynı şekilde, Yasin Börü ve arkadaşlarının barbarca katledildiği o kalkışmayı teşvik edenlerin ceza almasına “hak yerini buldu” ya da “mahpusluk çok zor” veya “siyasi karar” gibi yorumlar yapmayı da yargının alanına müdahale edip haddi aşmak olarak görüyorum.
Millet olarak, yargılamanın son derece teknik bir süreç olduğunu, hâkim ve savcılık mesleğinin bir doktor, bir mühendis kadar bilgi, tecrübe ve hassasiyet gerektirdiğini anlamak, kavramak, kabul etmek zorundayız. Kalabalığın, duygularıyla hareket ederek yargıda bulunmasına “linç” diyoruz; adalet ise terazinin duygulardan arınmış şekilde hassasiyetle tutulmasıyla, iki tarafı keskin kılıcın ehil ellerce kullanılmasıyla mümkün olabiliyor.
Reklam
Yargının işi yargıya bırakılmalı; kuşkusuz iktidar yargıya müdahale etmemeli. Ancak her yargı kararında iktidarı suçlayanlar, muhalefetin yargıya müdahalesini de göz ardı etmemeli.
CHP’nin, 28 Şubat zanlı ya da mahkûmlarını canhıraş savunması yargıya, yargı süreçlerine müdahale değil midir? 28 Şubat darbesinin CHP’ye yakın komutanlar tarafından üstelik CHP kayrılarak ve CHP’nin önünü açacak şekilde yapılması, darbeyi meşru mu kılar? “27 Mayıs, 12 Mart, 28 Şubat darbeleri iyi ama 12 Eylül darbesi kötü” şeklinde bir yaklaşımdan demokrasi ya da adalet çıkabilir mi?
Kendilerine yakın diye, şimdi olmasa bile gelecekte 15 Temmuz’un hükümlü katillerini de savunacak mı CHP?
Aynı müdahalenin PKK terörüyle ilişkili hukuksal süreçlerde de yaşandığını görüyoruz. Kendi adamları, kendi cemaatlerinden, kendi mahallelerinden, kendi meşreplerinden biri olduğunda DEM ve müttefiki CHP, onlarla birlikte iktidar muhalifi çevreler yargı kararlarını beğenmiyorlar. Anayasa’yı ihlal gibi, terör örgütlerine yardım yataklık gibi ciddi suçlamaları görmezden gelebiliyorlar. “Seçilmiş” belediye başkanı yolsuzluktan alınınca susanlar, terör örgütlerine destek sağlayan belediye başkanları görevden alınınca “halk iradesinin” arkasına saklanabiliyorlar.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Özgür Özel görüşmesinde bazı tutuklu ve hükümlü isimlerin durumlarının konuşulduğu iddia ediliyor. Gerçi sır değil, CHP bu isimlerin serbest bırakılmasını alenen de istiyor. Bu isimlerinin hepsinin ortak yanı, CHP ve DEM’e yakın isimler olmaları.
Reklam
Yani ortada bir adalet arayışı yok, yargıya siyasi müdahale yoluyla yandaş isimlerin salıverilmesi arzusu var.
Tekrar yazalım: Yargının işi yargıya bırakılmalı; orada iktidarın olduğu kadar muhalefetin de müdahalesinden kaçınılmalı. Herkes kendi adamını kayırırsa, Şeriat’ın kestiği parmak acır.
Köpek teröründe sona doğru
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 24/05/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Köpek teröründe sona doğru
mehmetemin196900845 undefinedesubai131377762 undefinedsongel6662502 undefined
mehmetemin196900845 ve 39 kişi beğendi
Meğer örgütlü, takıntılı, çirkef, bir kısmı hasta, bir kısmı da mama üreticilerinin piyonu küçük bir azınlık toplumun tamamı üzerinde baskı kurmuş; köpek terörü karşısında toplum, baraj kapakları açılmış gibi tepkisini yağdırmaya başladı. İktidar da bu tepkiye daha fazla sessiz kalmayarak sorunu kökten çözmeye yönelik bir teklifi TBMM’ye taşıma kararı aldı. Önümüzdeki günlerde görüşülmesi beklenen teklifte, belediyelerin sokak köpeklerini barınaklara alması, sahiplenme için 30 gün beklemesi, sahiplenilmeyen köpekleri iğneyle uyutarak acısız şekilde itlaf etmesi öngörülüyor.
Reklam
Köpek terörü bugüne kadar barınaklar, kısırlaştırma ve sahiplendirme yöntemleriyle çözülemedi. Eğer yasa öngörüldüğü gibi çıkarsa, sıkı takip edilen sahiplendirme ve itlaf gibi iki seçenek olacak. Bu da sokaklarımızı esir alan başıboş köpek terörünün sonunu getirecek.
Burada risk şu: Yasanın görüşülme aşamalarında, mama firmalarının da kışkırtması ve desteğiyle, örgütlü azınlığın sesi örgütsüz yığınların sesini bastırabilir. Çirkeflik, ağırbaşlılığı sindirebilir. Dolayısıyla şu anlamsız, gereksiz ve tabansız korkunun artık aşılması, hakikatin cesaretle dile getirilmesi gerekiyor. Özellikle siyasetçilerin bu topa girmesi, halkın hissiyatına tercüman olması bekleniyor. Gazeteciler, yazarlar, belediye başkanları, STK’lar seslerini yükselterek Meclis’in işini kolaylaştırmalı.
Reklam
Tepkiyle birlikte beklenti de yükseldi. Eğer çıkacak yasa köpek terörünü kökten çözmezse, toplum kendi meselesini kendisi çözmeye girişecek, bunun da her açıdan olumsuz sonuçları olacaktır.
Faturanın en çok da siyasete ve siyasetçiye çıkacağı da açıktır.
Daha çok konuşalım, daha fazla yazalım ki, çocuklarımızı, tüm insanlarımızı, sokaklarımızı tehdit eden bu terörün sonunu getirelim.
MERHAMET VE ÖLDÜRMEK
Masum canlıların itlafı elbette kolay değil ama hayatın hemen her anında uyguladığımız en temel ve en acı gerçekle yüzleşmek zorundayız: Yaşamak için öldürmek… Gıda için bitkileri, hayvanları öldürüyoruz. Güvenlik ve sağlığımız için örneğin sivrisinekleri, fareleri öldürüyoruz. İstiklalimiz için saldırganları, düşmanları, teröristleri yok ediyoruz. Normal olanın barış dönemleri değil savaş dönemleri olduğunu iddia edenler haksız değiller. Keşke başka bir yol olsa ama yok. Dolayısıyla merhamet, hayatın bu acı gerçeğine dâhil. Merhamet bizi seçeneksiz bırakan bir duygu değil; tam tersine bir seçeneğe zorlayan duygu. “Çocuğun hayatı mı köpeğin hayatı mı?” zor sorusuna, başka yol yoksa “Çocuğun hayatı” cevabını verebilmektir merhamet. Çok sevdiği atı sakatlandığında, onu acılara terk etmek yerine vuran süvari merhametsiz değildir. Memleketinin ve milletinin güvenliği için savaş kararı alan devlet adamı merhametsiz değildir. Merhametten maraz doğmaz; merhamet bahanesiyle seçeneksiz kalmaktan ya da yanlış tercih yapmaktan maraz doğar.
CHP’nin “küçük” muhalefeti ayağına dolanıyor
CHP on yıllardır ülkenin büyük sorunlarına çözüm önerileri getirmek yerine küçük meseleleri köpürterek muhalefet yapıyor. O “küçük” muhalefet, 31 Mart seçimlerinde çok sayıda belediye kazanan CHP’nin şimdi ayağına dolanıyor. Şov için kapıları sökülen makam odalarına kapılar yeniden takıldı, hatta oralara duvar örüldü. Şatafatlı makam odaları yeni misafirlerini ağırlıyor. CHP’li belediyeler devraldıkları borçları pankart yapıp asarken şimdi kaybettikleri belediyelerdeki devasa borçlar ortaya çıkmaya başladı. Cumhurbaşkanı’nın uçağını yıllarca ağızlarına sakız edenler şimdi gazetecileri hem de sadece turizm ve eğlence amaçlı yurtdışına götürmeye başladılar. Lüks harcamaların, israfın, çılgın eğlencelerin, milletin gündeminden kopuk hal ve hareketlerin ardı arkası kesilmiyor.
Küçük muhalefet seçmen tercihini etkilemez ama tutarsızlık mide bulandırır.
Bunun adı ihanettir
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 27/05/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Bunun adı ihanettir
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 45 kişi beğendi
Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar (YTB) Başkanı Sayın Abdullah Eren, Ankara’daki gazetecilere yabancı öğrencilerle ilgili kapsamlı bir bilgilendirme sunumu yaptı.
Daha önce birkaç kez bu konuya ilişkin açık kaynaklardan edindiğim bilgileri aktarmıştım. Sayın Eren’in sunumu sayesinde daha yeni ve doğru bilgilere ulaşmış olduk.
Dünya genelinde ülkesi dışında eğitim gören uluslararası öğrenci sayısı 7 milyon rakamına ulaşmış. Bu 7 milyon öğrencinin yarısından fazlası 10 ülkeyi tercih ediyor. İlk sırada ABD var; onu İngiltere, Kanada, Fransa, Avusturalya, Almanya ve Türkiye takip ediyor. Evet, Türkiye 7’nci sırada. Rusya, Çin ve Japonya’nın önünde.
Reklam
Türkiye’de 366 bin uluslararası öğrenci var. Toplam üniversite öğrencileri içinde yabancı öğrencilerin oranı sadece yüzde 4,8. Bu oran ABD’de yüzde 6, İngiltere’de yüzde 23, Avustralya’da 32.
Uluslararası öğrencilerle ilgili yanlış bilinen bir konuya da açıklık getiriyor Abdullah Eren: Türkiye’deki yabancı öğrencilerin sadece yüzde 5’i Türkiye devlet bursuyla eğitim görüyor. Geriye kalan yüzde 95 kendi imkanlarıyla okuyor.
Reklam
İşin ekonomik boyutu çok çarpıcı: Uluslararası öğrencilerin Türkiye ekonomisine katkısı 2011 yılında 200 milyon dolar iken, 2024 yılında 1,5 milyar dolara ulaşmış. Eğitim dışı harcamaları, örneğin barınma, seyahat, aileler vs. eklendiğinde bu katkı 3 milyar dolara ulaşıyor. Bir yabancı öğrenci Türkiye’ye yıllık ortalama 9 bin dolar bırakıyor.
Yabancı öğrencilerin katkısı elbette Türkiye’ye bıraktıkları dolarla sınırlı değil. Türkçe öğreniyorlar. Türk öğrencilerin farklı kültürleri tanımalarına yardımcı oluyorlar. Mezun olup ülkelerine döndüklerinde Türkiye dostluğunu devam ettiriyorlar. Türkiye’den mezun olanlar ülkelerinde önemli görevlere geliyorlar. Bir Türk şirketi yurtdışında yatırım yaparken bu öğrencileri istihdam ediyor ve büyük fayda sağlıyor. Şu anda Zanzibar Cumhurbaşkanı, Kosova Bölgesel Kalkınma Bakanı, Somali Savunma Bakanı, Irak Bölge Bakanı, Bosna Hersek’in Ankara Büyükelçisi, çok sayıda profesör, CEO, işadamı ve yönetici Türkiye’de eğitim görmüş.
Dünya genelinde 165 ülkede Türkiye’den mezun olmuş 150 bin kişi var; Türkiye devlet bursuyla okuyarak mezun olan kişi sayısı ise 162 ülkede 42 bin kişi.
YTB, 31 ülkede kurduğu mezun dernekleriyle bu öğrencilerle irtibatı sürdürüyor.
Türkiye’nin 7 milyonluk uluslararası öğrenci pastasından pay alması, hatta ilk 10 ülke arasına girerek, ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkelerle rekabet eder konuma ulaşması elbette birilerini rahatsız ediyor.
Reklam
Türkiye’de son yıllarda Ümit Özdağ ve Zafer Partisi eliyle yürütülen yabancı düşmanlığı ve yabancı öğrenci düşmanlığı boşuna değil.
YTB Başkanı Abdullah Eren, Türkiye’de eğitim görmek için yıllık ortalama 160 bin öğrencinin başvuru yaptığını, ancak bu rakamın, ırkçı söylem ve saldırılar nedeniyle 2023’de 118 bin, 2024’de 121 bine düştüğünü ifade ediyor.
O kadar ki, başvuru yapacak öğrencilerin soru sorduğu portala Ümit Özdağ tayfası örgütlü olarak giriyor, Türkiye’de eğitim görmeyi planlayan öğrencilere “sakın gelmeyin”, “sizi kovarız” gibi mesajlar yazıyorlar. Üstelik bunu örneğin Kazakistan’dan, Türkmenistan’dan, Azerbaycan’dan gelecek öğrencilere bile yapıyorlar.
Bu ırkçı saldırı ve söylemlerin Türkiye’deki öğrencilere hasar verip vermediğini sordum Sayın Abdullah Eren’e. Öğrenci şikayetlerinin arttığını, kiralık ev bulmanın zorlaştığını söylüyor. Çok önemli de bir detay veriyor: Fransa’nın devlet bursu veren Campus France kuruluşu, Afrika’da rakiplerinin Türkiye olduğunu açıkça ifade etmiş. Ümit Özdağ’ın kışkırttığı ve Türk kızlarına da çirkin bir iftira olan Karabük’teki Afrikalı öğrenciler yalanı, Fransa basınında ve Fransa’nın fonladığı Afrika’daki birçok yayında geniş işlenmiş.
Reklam
Doğrudan ve dolaylı bu kadar faydası olan, Türkiye’nin ABD, İngiltere, Fransa ile rekabet edebildiği yabancı öğrenciler konusunda, içerde yapılan bu kadar saldırı tesadüf olabilir mi? Bu saldırı ve söylemler, Türkçü, milliyetçi, hatta ırkçı olabilir mi? Çok açık ki, Ümit Özdağ ve tayfası, Türkçü, milliyetçi, ırkçı maskeyle Türkiye’nin en büyük rekabet alanlarına, Türkiye’ye, hem de Türkiye’nin rakipleri adına saldırıyorlar.
Fetullah Gülen, Müslüman/Dindar maskesiyle arkasına on binlerce safı takarak İsrail ve ABD’nin uşaklığını yapıyordu; şimdi de Türkçülük/milliyetçilik/ırkçılık maskesine aldanan başka bir saf kitle Türkiye aleyhine çalışıyor.
Bunun adı ihanettir.
Köpek meselesi sınava dönüştü
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 31/05/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Köpek meselesi sınava dönüştü
esubai131377762 undefinedekremkanpolat2770087263 undefinedm.mehmetaydin856 undefined
esubai131377762 ve 20 kişi beğendi
AK Parti’nin 23 yıllık tarihinde en önemli olaylardan biri 1 Mart 2003 tarihindeki Tezkere oylamasıydı. Irak’ı işgale hazırlanan ABD, ordularını Türkiye üzerinden geçirmek istiyordu; bu izni verecek olan TBMM idi. Daha 5 aydır iktidarda olan AK Parti’nin çok sayıda milletvekili oylamaya katılmadı ya da katılarak ret oyu verdi. Sonuç şaşırtıcıydı. Hükümet tezkerenin geçmesini istiyordu ama milletvekilleri Hükümet’le aynı düşünmüyordu.
Reklam
1 Mart Tezkere oylaması AK Parti tarihine bir “çatlak” olarak geçmedi. Tam tersine AK Parti’yi daha da büyüttü. AK Parti’nin milletvekillerinin gerektiğinde yanlışa yanlış dediği, bunun da özeleştiri anlamında, iç muhalefet anlamında ya da gerektiğinde vicdanın devreye girmesi anlamında AK Parti için olumlu olduğu kanaati oluştu. Nitekim sonraki yıllar da bunu teyit etti.
Şimdi, tersinden ama benzeri bir sürece giriyor AK Parti. Başıboş sokak köpekleri meselesi zaten büyük bir meseleydi ama siyaseten de büyüyerek AK Parti için bir sınava dönüştü.
Önceki gün partisinin grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan konuya ilk kez değindi. “Öldürme”, “itlaf”, “uyutma” kelimelerini hiç kullanmadı, “sahiplendirme” üzerinde durdu. “Biz istiyoruz ki, barınaklara alınan tüm hayvanlar sahiplenilsin. Eğer bunu başarabilirsek, bir sonraki adıma da ihtiyaç kalmayacağını düşünüyoruz” diyerek, sahiplendirmenin olmaması durumunda uyutmanın yapılacağını sadece ima etti.
Reklam
Gerek grup salonundaki alkışın tonundan, gerekse söylentilerden anladığımız, bir miktar milletvekili başıboş sokak köpekleriyle ilgili teklife kabul oyu vermeyebilir. Kuşkusuz hür iradeye sahipler; hiçbir baskı altında kalmadan oylarını kullanacaklar. Ancak yasanın reddedilmesinin, siyasi olarak, köpek meselesini de aşan bir boyutu olacağını da görmek gerekir.
Zira köpek meselesi, her ne kadar bazıları reddetse de, sınıfsal bir meseleye çoktan dönüştü. Toplumun ezici çoğunluğunun “her ne şekilde olursa olsun çözüm” istediği net olarak görülüyor. Bu ezici çoğunluğun ortak bir siyasi görüşü yok ama genel olarak aynı toplumsal tabakada bulunuyorlar. Köpeklerin uyutulmasına karşı çıkanlar ise genellikle varlıklı, güvenlikli alanlarda yaşayan, sorunla yüz yüze gelmeyen, örneğin çocuklarını site içinde servise bindirip site içinde indiren, modern, Batılı, seküler özellikler gösterenlerden oluşuyor.
Yani TBMM Genel Kurulu’nda artık sadece köpek sorununa ilişkin bir teklif oylanmayacak; sessiz çoğunluğun talebi ile örgütlü ve sesi çok çıkan azınlığın talepleri arasında bir tercih yapılacak.
AK Parti, sessiz çoğunluğun sesi olarak siyaset sahnesine girdi, 1 Mart Tezkeresi’nde gösterdiği ilkeli ve cesur duruştan bu yana da istikrarlı olarak sessiz çoğunluğun gür sesi oldu.
Şimdi AK Parti’nin bu en güçlü vasfı, köpek meselesiyle sınanacak gibi görünüyor. Eğer bir yol kazası olursa, AK Parti’nin siyaseti de tartışma konusu olacak. Açıkçası AK Parti’nin, böyle bir yol kazasının altından kalkması da çok zor olacak. 1 Mart partide bütünleşmeyi sağlamıştı, köpek meselesi üzerinden bir ayrışma ise kırılma anlamı taşıyacak.
Reklam
AK Parti’ye ilişkin zihinlerimizde böyle bir şüphenin oluşmuş olması bile tek başına dikkat çekici, tedirgin edici. Umarız şüphelerimiz ve kaygılarımız yersiz çıkar.
Siyasetin gizli kahramanları unutulmasın
AK Parti Genel Merkezi’nde çalışanların ikramiye alamadığına dair haberler çıktı; ben de peşine düştüm ve böyle bir sorun olduğunu teyit ettim. AK Parti Genel Merkezi’nde ya da teşkilatlarda, en az yöneticiler kadar gayret gösteren, fedakârlık yapan binlerce çalışan, binlerce isimsiz kahraman var. Çaycı, şoför, garson, idareci, sekreter… Binlerce arkadaşımız, kardeşimiz yıllardır siyasete, AK Parti’nin başarısına omuz veriyorlar. Onları küstürmek, siyasetin sahadaki performansını düşürmek anlamına gelir. Böyle bir sorunun parti duvarları dışına çıkmadan çözülmesi gerekirdi ama belli ki yeterince ciddiye alınmıyor. Umarız daha fazla büyümeden çözülür.
15 gün mola
Sevgili Ersin Çelik ve İsmail Kılıçarslan ile TvNet’te 48 hafta boyunca “Siyaseten” adında bir program yaptık. Her şeyi konuştuk, açık açık konuştuk, samimiyetle, kalpten konuştuk. En çok da Filistin’i, Gazze’yi gündemin ilk sırasında tutmaya çabaladık. “Siyaseten” programı önceki gün itibariyle yeni sezona kadar tatile girdi. Fırsattan istifade, Genel Yayın Yönetmenimiz Sayın Hüseyin Likoğlu’ndan yazılar için de izin istedim ve sadece 15 gün izin koparabildim. Biraz dinlenip okumaya araştırmaya vakit ayıracak ve 15 gün sonra yine burada olacağım inşallah. Allah’a emanet olunuz!
Var git ölüm
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 17/06/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Var git ölüm
esubai131377762 undefinedmuhsinkadir6854081 undefineddsacan undefined
esubai131377762 ve 20 kişi beğendi
“Ağızların tadını kaçıranı çokça hatırlayın” diyor Efendimiz. “Ağızların tadını kaçıran”, yani ölüm.
İnanan için vuslattır ölüm, yeni bir başlangıçtır, “düğün günüdür”, Hakk’a kavuşmak, Rahman’a yürümek, Hay’dan Hû’ya gitmek, öze, toprağa dönmek, misafirlikten çıkmak, fanilikten kurtulmak, dünya sürgününü tamamlamak, asude bir bahar ülkesine yerleşmektir.
Reklam
İnanmayan için ise bitiş, tükeniş, son, çürüyüş, yok oluştur; yine de şüphedir, tereddüttür, belirsizliktir.
İster inansın ister inanmasın, insan için ölüm tatsızdır. Mahiyeti bilinmez yolculuktur. Dünya nimetlerinden, maldan, mülkten, dünyevi zevklerden, güvenli alandan, alışkanlıklardan kopuştur. Korkutur, çünkü ölüm hesaba, mahkeme-i kübraya açılan kapıdır. Bir meşakkatli yolculuktur. “Ölümden ne korkarsın / Çünkü Hakk’a yararsın / Belki ebedi varsın / Ölmek fasit işidir” dese de Derviş Yunus, “Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?” dese de Necip Fazıl, “Ölüm: Ebedi diriliş” dese de Sezai Karakoç, geride kalan için hazindir ölüm.
İnsanoğlu ölümsüzlüğün sırrını aradı durdu. Lokman Hekim iksiri suya düşürmese ya da eline yazdığı formül yağmurla silinmese, ölümsüz olur muydu insan? Olmazdı. Ölüm var ki hayat var. Gılgamış’ın öldüğünü, Deli Dumrul’un ölmemek için çırpındığını, Karacaoğlan’ın “Var git ölüm” duasının tutmadığını, dünyanın Sultan Süleyman’a dahi kalmadığını gören insan umudunu kesti ölümsüzlükten. Kesti ki yaşamaya başladı o an.
Reklam
Modern insanın bilimi de çare bulamadı ölüme; hatta ölümü açıklayamadı bile. Çaresizlik ve cevapsızlık modern insanı ölümü unutmaya, unutturmaya sevk etti. “Hiç ölmeyecek gibi yaşamak” duygusunu yerleştirdi insana. Ölümü öteledi modern insan, kendinden uzaklaştırdı. Kapının, sokağın, şehrin dışına itti ölümü. Ölümü kendisine değil, başkasına yakıştırdı. Başkalarının ölümü, İsmet Özel’in deyimiyle, “en gizli mesleği” oldu insanın; “ölüm, gündelik sözlerimiz arasında geçecek kadar kaba”. Ölümsüzlüğe çare bulamayınca, hayatı uzatmaya adadı kendisini modern insan. İlaçlar, vitaminler, diyetler, kaloriler, spor, sınırsız eğlence, sınırsız alışveriş yeni ritüeli oldu insanın; spor salonları, avm’ler yeni mabetler.
Modern insanın ölüm korkusu geldi, Müslüman’ın da hayatını zehirledi. Mezarlıklar artık evlerin bahçesinde, sokakların köşesinde değil, şehrin dışında. Mezar: Ne kadar kutsal, o kadar uzak artık. Yahya Kemal’in deyimiyle “Kaybetti asrımızda ölüm eski hüznünü”. Müslüman için de başkalarının ölümü haberdeki bir satıra, istatistik tablosundaki bir rakama dönüştü. Ölüm hayatın içinden çıktı, hayatı bitirerek…
Bir Gazzeli için nedir ölüm? Bir Gazzelinin ölümü bizim için artık nedir? Ölüm de uzak, ölen de. Öyleyse sorun yok.
O kadar ki, bize yılda bir ölümü hatırlatan, ölümü hissettiren kurbanı bile uzaklaştırdık hayatımızdan. Kurban, “yaklaşmak” oysa. Yaradan’a yaklaşmak, ölüme yaklaşmak, özüne, aslına, hakikate yaklaşmak. Uzak diyarlara gönderdik kurbanı, iban hesaplarına yatırıp parayı, ölümün ensemizdeki nefesini güya uzaklaştırdık. Ne bıçak var artık, ne kan. Bıçak boğaza değince çıkan o derin nefesi görerek, duyarak hayat bulmak yok artık. Kurban uzaklaştıkça, ölüm duygusu yani yaşamak, yani merhamet, yani vicdan uzaklaşıyor sokağımızdan. Ölümü hatırlama zahmeti gidiyor, “travma” uydurması hakikati boğuyor. Kurbanın kanını akıtışını, nefesini verişini, teslimiyetini ıskaladıkça hayatın değeri de düşüyor. O zaman kurban uzakta kesiliyor, o zaman işte Gazzeli bizden çok ama çok uzakta, öyle sessiz, öyle yalnız, öyle kimsesiz, öyle mahzun ölüp gidiyor.
Reklam
Müslüman da ölümden korkuyor artık. Ne büyük tezat! Korkmasa, Kâbe-i Muazzama’nın yolunun Mescid-i Aksa’dan geçtiğini kabullenirdi; milyonlarca Müslüman, o zaman, Arafat’tan çıkıp, Kâbe’ye, Mescid-i Aksa üzerinden varırdı.
Hz. İbrahim İsmail’i kurban edecekti, Rabbimiz ona bir kurban gönderdi. Kurban hayatımızdan çıkınca, Gazze’de, İslam topraklarında İsmailler kurban edilir oldu. Sen kurbandan uzaklaşırsan, bir İsmail ölür elbet.
Kurban Bayramınız mübarek olsun. Rabbim nice bayramlara eriştirsin
Batsın sizin uygarlığınız!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 21/06/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Batsın sizin uygarlığınız!
esubai131377762 undefinedftmglgr41466 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 54 kişi beğendi
Yıllar önce umreye giderken siyeri bir kez de Hz. Nebi’nin makamında okuyayım diyerek yanıma Martin Lings’in “Hz. Muhammed’in Hayatı” kitabını aldım. Kitap çok popülerdi, çeşitli mecralardan “En İyi Siyer” ödüllerini almıştı. Medine’de, Mescid-i Nebevi’de, bir kuytuya çekilip kitabı okumaya başladım. 50-60 sayfa okuduktan sonra kapağını büyük bir hoşnutsuzlukla kapattım ve sonra da hiç elime almadım.
Reklam
Martin Lings, sonraki adıyla Ebubekir Siraceddin kuşkusuz samimi bir Müslümandı. Ancak meselelere Batılı bir zeminden, Batı uygarlığının kodları üzerinden, Batılı bir gözlükle baktığını çok belli ediyordu. Okuduğum sayfalarda gereğinden fazla miktarda Hz. Peygamber’in evliliklerine odaklanıyor, daha en baştan yanlış bir algı oluşturuyor, bu arada gereksiz savunmalara giriyordu.
İslam’a ve İslam Peygamberi’ne saldırı en çok bu “kadın meselesinden”, özellikle Hz. Aişe validemiz üzerinden yapılıyor. Son günlerde bir kez daha Hz. Aişe validemizin yaşı üzerinden tartışma başlatıldı. Konuştukları konularda tamamen yetersiz oldukları anlaşılan iki gencin videosu 2,5 milyon kişi tarafından izlenmiş, yankıları da halen devam ediyor.
Reklam
Ne tarihçiyim ne de siyer alimi. Savunma pozisyonuna geçmeyi, kırk dereden su getirmeyi, bahane üretmeyi de son derece gereksiz görüyorum.
Benim asıl sorum metoda ilişkin: Durduğunuz çağdan, bulunduğunuz yerden, bütün bir insanlık tarihini kibirle sorgulama yetkisini nereden alıyorsunuz? Daha da açayım: İnsanoğlunun on binlerce, belki yüzbinlerce yıllık tecrübelerinin, tercihlerinin, kültürlerinin, geleneklerinin, yaşam tarzlarının yanlış olduğu yargısında bulunma yeterliliğini nereden aldınız?
Bu soruya verilecek cevabı az çok tahmin etmek mümkün: Bilginin birikerek bugünkü uygarlığı oluşturduğu, her alandaki değerlerin tekamül ettiği, insanoğlunun daha erdemli, ahlaklı, akıllı ve özgür bir seviyeye ulaştığı iddia edilecektir.
Öyle mi gerçekten? Kendisini zirvede görüp kibirle bütün insanlık tarihini yargılayan insanoğlu, sakın dipsiz, karanlık, pis bir çukurda, aydınlık olduğunu sandığı karanlık bir çağda debeleniyor olmasın?
Reklam
Dünya, ya da Batı uygarlığı “çocuk hakları” konusunda daha iyi bir yerde mi mesela? Gazze’de 15 bin (on beş bin) masum çocuk, anne karnındaki doğmamış bebek, kuvözdeki bebek alçakça katledilirken görmeyen o uygarlık mı çocuk hakları konusunda ileri bir noktada? Daha düne kadar Batı ekonomileri Bangladeşli çocuk işçilerin, Afrikalı çocuk maden kölelerinin cılız bedenleriyle semirmiyor muydu? Epstein dosyasındaki iğrençlikleri nereye koyacak o uygarlık? Ya Hollanda’da açılmış pedofili partisini? LGBT’nin istismar ettiği çocukları?
Kadın hakları meselesinde dünya gerçekten iyi bir noktaya geldi mi? Kadın ruhunun, bedeninin ve emeğinin bu kadar sömürüldüğü başka bir çağ var mıdır? Afganistan’da, Irak’ta, Bosna’da tecavüze uğrayan ya da katledilen kadınları o ileri uygarlığınızın neresine koyacaksınız? Hala konuşulmayan, Rusya’nın Almanya’daki, ABD’nin Fransa ve Almanya’daki toplu tecavüzleri mi ulaştığınız ileri uygarlık seviyesi?
Mesela köleliği mi kaldırdı bu uygarlık seviyesi? Bin yıl öncenin köleleri, bugünün ücretli kölelerini, emek istismarını, Akdeniz’i aşmak isterken boğulan torunlarını görseler hallerine şükretmezler miydi? ABD’de siyah-beyaz ayrımı 1964’de sona erdi. Afrika, Afrika’nın emeği halen sömürülüyor.
Reklam
Bilim ve teknolojinin son model imkanlarıyla Gazze’de 8 aydır devam eden soykırımı, Bosna’daki, Afganistan’daki vahşeti, Hitler’in etnik temizliğini, Dresden’in, Hiroşima’nın, Nagazaki’nin topluca cezalandırılmasını görse, Nemrut, Firavun, Sezar, Cengiz Han, Hülagü bile oturup hüngür hüngür ağlamaz, “batsın sizin uygarlığınız” demezler miydi?
İnsan haklarında, hukukta, fikir ve ifade özgürlüğünde bu uygarlığın daha ileri bir noktada olduğunu kim nasıl iddia edebilir? Sadece Gazze bile tek başına Batı uygarlığının kural, kanun, ahlak, etik, ilke, değer tanımaz bir barbarlık olduğunu anlatmaya yetmez mi?
Debelendikleri lağım çukurlarından, cehalet karanlığından İslam’a, İslam Peygamberi’ne dil uzatanların derdi “fikir”, “münakaşa”, “müzakere” değil; çağın pisliklerini örtmek, Gazze’de ölen Batı uygarlığını temize çıkarmak, Müslümanları hem oyalamak hem de gençlerini zehirlemek için organize biçimde saldırmak.
Reklam
Bu saldırılar karşısında savunma pozisyonuna girmeye hiç lüzum yok. Ancak Türkiye’nin Ehl-i Sünnet omurgasının tehdit altında olduğunu çok geç olmadan görmek gerekiyor.
Türkiye’yi bizim için bir vatan yapan İslam’dır; İslam’a saldırı aynı zamanda ülkeye, millete, vatanımıza saldırıdır. Bu böylece bilinmeli, Türkçe konuşsa dahi dinimize, Peygamberimize, onun mübarek zevcelerine dil uzatanlara en küçük müsamaha gösterilmemelidir.
Futbol sadece futbol değil
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 24/06/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Futbol sadece futbol değil
esubai131377762 undefineddavudcaliskann86244 undefinedsaitportakal81785 undefined
esubai131377762 ve 32 kişi beğendi
Bir vesileyle kalktık Almanya’ya gittik, Türkiye-Portekiz maçını Dortmund’da stadyumda izledik. Elbette futbol yazacak değilim ama futbolun sadece futbol olmadığını hatırlatayım.
Alman Sanayii ülkenin iki büyük nehri, Ren ve Ruhr çevresinde doğdu ve büyüdü. 60’lardan itibaren Almanya’ya çalışmaya giden Türkler de Köln, Dortmund, Düsseldorf, Duisburg gibi bu iki nehrin kıyısındaki şehirlere yerleştiler. Almanya’daki 3,5 milyon Türk’ün yarıdan fazlası bu bölgede yaşıyor. 4’üncü nesle ulaşan Almanya’daki vatandaşlarımız artık gurbetçi olmaktan çıktı, asli unsura dönüştüler.
Reklam
2024 Avrupa Şampiyonası kapsamında Dortmund’da salı günü oynanan Türkiye-Gürcistan maçı ve önceki günkü Türkiye-Portekiz maçı hem Avrupa hem de bölgedeki varlığımızı en renkli haliyle gözler önüne serdi.
Düsseldorf ve Dortmund’da oynanan maçlara Avrupa’daki birçok ülkeden taraftar geldi ve sokaklara döküldüler ancak hiçbiri kırmızı-beyaz renkleri bastıracak kalabalıkta değildi. Hatta ev sahibi Almanya bile Türklerin gölgesinde kaldı. Maça saatler kala ortaya çıkan manzara görülmeye değerdi: Yer gök kırmızı-beyaz olmuş, büyük bir coşkuyla her sokaktan, her caddeden stadyum yoluna akan Türkler muhteşem bir görüntü oluşturmuştu. Arabalar, bisikletler, pencereler… Her yer kırmızı beyaz. Taraftar bir yandan Mehter marşlarıyla coşuyor, bir yandan “Türkiye, Türkiye” Sloganları atıyor, bir yandan da “Özgür Filistin” diye hep bir ağızdan bağırarak İsrail’le tam dayanışma halindeki Almanya’yı yüreğiyle sarsıyordu.
Reklam
Türk taraftarın bir kısmı stada girdi, bir kısmı dışarda, ekrandan maçı izledi. Maç öncesi başlayan tezahüratlar, Portekiz’in ilk golünden sonra da kesilmedi ama Samet’in kendi kalemize attığı golle taraftar mahzunlaştı, sahneyi az sayıdaki Portekiz taraftarına bıraktı.
Stattan ayrılırken hepimiz üzgündük ama Almanya’da yaşayan vatandaşlarımız daha da mahzundu.
Futbol milliyetçiliği körüklüyor mu söndürüyor mu? İkinci Dünya Savaşı sonrasında futbol ırkçılığın panzehiri olarak piyasaya sürülmüştü. Avrupa’da aşırı sağ güçleniyor ve Almanya’da futbolun ırkçılığı daha da körüklediğine ilişkin endişeler var. Hatta Almanya’nın turnuvadan bir an önce elenmesi ve yükselen milliyetçiliğin sönmesi isteniyor. Arabalarda çokça gördüğümüz Alman bayraklarının futbol vesilesiyle sergilendiği, bunun da yükselen milliyetçiliğin belirtisi olduğu söyleniyor.
Almanya’daki kardeşlerimiz için Türkiye’nin milli maçlarının milliyetçilik ifadesinden ziyade bir şölen, anavatanla buluşma, özlem giderme vesilesi olduğu kesin. Özellikle gençler ve çocuklar için kimliğin inşası ve hatırlanması açısından bulunmaz fırsat. Futbolun sadece futbol olmadığını anlamak için gurbetçilerimizin maça giderken ve dönerkenki yüz ifadelerine bakmak yeterli. Sanırım, bir takımı sahaya sürerken, futbolun bu fonksiyonunu da hatırlamak, sadece Türkiye’de değil, Doğu Türkistan’dan Gazze’ye, Saraybosna’ya, Dortmund’a kadar çok geniş bir coğrafyada oluşan hissiyatı her şeyden çok hesaba katmak gerekiyor.
Reklam
Türkiye’nin ne içerdeki ne de uluslararası arenalardaki futboldan çok bir umudu kalmadı ama gurbetçimiz için bu tür etkinlikler hala anlam taşıyor. Yanı başımızdaki Solingen Katliamını, son yıllarda Almanya’nın farklı kentlerinde Türklere yönelik ırkçı saldırıları yaşayan, bununla beraber Alman futboluna çok önemli isimler kazandıran Türkler futbolla teselli bulmak istiyorlar.
Bu bölgede yetişmiş Mesut Özil, “Kazanınca Alman, kaybedince göçmen oluyorum” demişti. Alman değil ama, Almanya’daki vatandaşlarımızı gururlu gösterecekse, milli takımın çok daha özenli, gayretli olması gerekiyor.
İttifak başka, yumuşama başka
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 28/06/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İttifak başka, yumuşama başka
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddsacan undefined
esubai131377762 ve 17 kişi beğendi
Milli takımımız Almanya’nın Hamburg şehrinde Çekya’yı yenerek hepimize büyük sevinç yaşattı. Çoğunluğu gurbetçi olan taraftarımız statta maç boyunca yeri göğü inletti. Son dakika golüyle temiz bir galibiyet elde edince, sevinç Hamburg sokaklarına taştı. Görülmeye değer sahnelerdi: Sabah saatlerine kadar kornalar susmadı, konvoyların ardı kesilmedi, sokaklarda ay yıldızlı tişört ve bayraklarla gurbetçimiz öyle çok sık karşılaşmadığı bir coşkunun tadını çıkardı. Milli takımımızı tebrik ediyor, başarılar diliyoruz.
Reklam
Siyasi analizlerde futbol benzetmesi sıkça yapılır. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın, Çarşamba günkü grup konuşmasında, “ittifak” ile “yumuşama” arasındaki farkı altını çizerek vurgulaması da futbol diliyle açıklanabilir: Sahada iki takım olur ve birbirlerini yenmeye çalışırlar. Galibiyet olur, mağlubiyet olur, beraberlik olur, takımlar arasında sert ya da centilmence mücadele olur ama hiçbir zaman iki takım bir araya gelerek, “haydi şimdi senin kalene gol atalım, haydi şimdi benim kaleye gol atalım” demez. Bu, futbolun, rekabetin, çekişmenin, oyunun ruhuna aykırıdır.
Erdoğan da grup toplantısında bu anlamda ifadeler kullandı: “İktidar partisiyle ana muhalefet partisi arasında şunu iyi bilin, siyasi ittifak olmaz. Uzlaşma olur, normalleşme olur, yumuşama olur ama ittifak olmaz. Zira iktidar ve ana muhalefet arasındaki ittifak, siyasetin de, demokrasinin de çok partili sistemin de fıtratına aykırıdır. Biz de zaten bir böyle çaba içinde değiliz. Biz günlük siyasi tartışmaların dışında tutulması gerektiğine inandığımız, ülkemize, milletimize ve devletimizin güvenliğine dair konularda bir ortak bakış açısını, bir ortak duyguyu yakalamaya çalışıyoruz. Sivil ve özgürlükçü anayasa, terörle mücadele ve dış politika gibi milli meselelerde iç cepheyi sağlamlaştırmanın gayretindeyiz. Biz durduğumuz yerde duruyoruz. Muhalefetten ise bizim durduğumuz yere yani hoşgörüye, yani birleştirici dile, yani kucaklaştırıcı siyasete, yani devleti ve milleti önceleyen politikalara yaklaşmasını bekliyoruz.”
Reklam
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklamaları önemli. Zira 31 Mart seçimleri sonrasında CHP ile başlayan görüşme trafiği, hem Cumhur İttifakı içindeki MHP’yi, hem de AK Parti tabanını tedirgin etmişti. “AK Parti CHP ile ittifak mı yapacak?” soruları zihinleri meşgul ediyordu. Erdoğan, çerçeveyi çizerek, bir ittifakın zaten mümkün olamayacağını, Türkiye’nin huzuru için yapılan görüşmelerin ittifak olarak anlaşılmaması gerektiğini net bir şekilde vurgulamış oldu. Böylece hem AK Parti tabanı hem de MHP rahatlatılmış oldu. Cumhur İttifakı’nın yoluna kararlılıkla devam ettiğinin de altını çizerek Erdoğan MHP ile ittifakı kavileştirdi. Böylece tüm tartışmalar sona ermiş oldu.
Futbolda “kazan-kazan” olmaz; siyasette de…
KÖPEK MESELESİNDE SONA YAKLAŞILIYOR
Önce şu gözlemimi paylaşayım: Almanya’nın Düsseldorf, Dortmund ve Hamburg şehirlerinde 5 gün geçirdim. Tek bir tane bile, evet 1 tane bile başıboş sokak köpeğine rastlamadım. Sadece Almanya değil, Avrupa’nın hiçbir ülkesinde, hiçbir şehrinde de zaten başıboş köpek göremezsiniz.
Bu arada AK Parti’nin son MYK’sında da Türkiye’deki başıboş köpekler meselesinin ele alındığını öğrendim. Köpeklerin toplatılmasını, sahiplendirilmesini, olmuyorsa uyutulmasını getiren yasa taslağı MYK’da da küçük bir itiraz dışında tüm üyelerden destek görmüş. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu konuda kararlılığını bir kez daha ifade etmiş.
Reklam
Görünen o ki, yasa taslağı TBMM’ye sunulacak. Bu konuda kararlılık tam. Ancak süreç uzadıkça bir kazaya uğrama ihtimali de elbette var. Tekrar hatırlatalım: Milletin gözü kulağı bu yasada. Eğer çıkmazsa, sorun çözümsüz kalacağı gibi, AK Parti de buradan ağır bir yara alacak. Siyaset ustası Erdoğan’ın oluşan tepkiyi ve bu tepkinin AK Parti siyasetine vuracağı darbenin farkında. Son MYK toplantısı, Erdoğan’ın bu farkındalık ile gerekeni yapacağını gösteriyor.
Barbar Türk, mazlum Yunan!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 01/07/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Barbar Türk, mazlum Yunan!
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 35 kişi beğendi
Hamas, tarihin en büyük bağımsızlık ve direniş örgütü olarak gözümüzde büyüdükçe büyüyor. Nasıl büyümesin? Umudunu bu kadar uzun süre muhafaza eden başka bir direniş var mı? Heyecanını, dinamizmini, coşkusunu hiç kaybetmeden ayakta kalabilmiş başka örgüt var mı? Sınırlarını aşarak insanlığın kalbinde bu derecede yer edinmiş başka bir hareket var mı? On yıllar boyunca, hiç kirlenmeden, çürümeden, maksadının dışına hiç taşmadan mücadele vermiş başka bir oluşum var mı? Üstelik Hamas, bütün bunların ötesinde, bağımsızlık direnişini yapayalnız veriyor. Sadece İsrail ve Siyonizm yandaşı güçlü devletler değil, Müslüman devletler de Hamas’a saldırıyorlar. Müslümanlar neredeyse topyekûn susuyorlar. Bu kadar yalnızlığa, terk edilmişliğe rağmen, sırtını sadece halkına ve Allah’a dayamış, inançla, imanla, adanmışlıkla savaşan, insanlığa ve Müslümanlara şeref, izzet dersi veren başka bir teşkilat var mı?
Reklam
Sorularım bu kadar değil…
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, geçtiğimiz günlerde bir kez daha Hamas’ı hedef aldı. Daha önce Hamas’a “terör örgütü” demişti; şimdi de “Hamas, geceleyin uyuyan Yahudilerin üzerine bomba yağdırdı. Yaptığı terör eylemidir” diyerek sözlerini tekrarladı.
Özgür Özel’e sormak lazım:
İşgal altındaki topraklarında, her gün zorlaşan yaşam şartları altında, sessizce ölmekten başka seçeneği olmayan insanların bağımsızlık direnişi terör müdür?
Aynı mantıkla, dönemin şartları içinde, sivil katliamı da yapan, düzensiz direniş örgütü Kuvayı Milliye de bir terör örgütü müdür?
Hamas’a “terör örgütü” demekle, 1922’deki Türk’e “barbar”, Yunan’a “mazlum” demek arasında fark var mıdır?
Hamas’a “terör örgütü” diyerek İsrail soykırımını meşrulaştırmak insani midir, vicdani midir? Mesela “eşkıyayla mücadele” bahanesiyle binlerce sivili, bebekleri, çocukları, kadınları katletmiş Dersim Harekâtı da bu bağlamda meşru mudur?
Reklam
PKK’nın uzantılarıyla her zeminde ittifak yaparken, kol kola girerken, onlara hamilik yaparken, orada, kendi insanımıza yönelmiş gerçek terörü, terör desteğini görmezden gelirken, dönüp Hamas’a “terör örgütü” demek tutarlılık mıdır?
Açıkça vatanına ihanet etmiş Nazım Hikmet’i, hâkim katletmiş, karısını dövmüş Yılmaz Güney’i, adam kaçırmış Deniz Gezmiş’i, aldığı rehineleri öldürmüş Mahir Çayan’ı “kahraman” görüp, tertemiz, ilkeli, haklı, meşru bir örgüt olan Hamas’ı “terörist” ilan etmek ahlaki midir?
Cumhuriyeti kurmuş bir partinin genel başkanının ABD’ye, İsrail’e şirin görünme, onları memnun edecek açıklamalar yapma çabası milli midir?
Gözünü Anadolu topraklarına dikmiş terör devleti İsrail karşısında kahramanca direnen, aslında sadece Filistin’in değil Anadolu’nun da savunmasını yapan Hamas’a iftira atmak vatanseverlik midir?
Acımasızca katledilmiş 40 binden fazla masum insanın sözcülüğünü yapmak varken terör devletinin insanlık dışı gerekçelerinin borazanlığını yapmak dürüstlük müdür?
Bir de şunu soralım: Haklı, meşru, şanlı ve destansı bir bağımsızlık direnişinin yanında durmak varken, soykırımcının yanında yer almaktan arzulanan hedef nedir? CHP’nin bu duruştan murat ettiği kazanç ne olabilir? İnsanlığı feda etmeye değer mi?
Reklam
Hamas, 7 Ekim’den bu yana çok sayıda maskeyi düşürdü. Batı’nın demokrasi, insan hakları, özgürlükler maskesini örneğin. Müslüman devletlerin “hamaset” maskesini düşürdü örneğin. Nice Müslümanın “ihlas” maskesini düşürdü.
Görünen o ki Hamas, orada, Gazze topraklarında soykırıma karşı yiğitçe mücadele ederken aynı zamanda burada CHP’nin de “değişim” maskesini düşürdü.
CHP değişmez, değişemez. Değişemeyeceğinin daha nice örneğini göreceğiz. Geçmişte olduğu gibi yarın da, oy verenlerin pişmanlığına, CHP’nin değiştiği algısına payandalık yapanların da pişkinliğine hep birlikte şahit olacağız.
.Adam öldürmeyi oyun mu sandın?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 08/07/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Adam öldürmeyi oyun mu sandın?
asrra1999847 undefinedesubai131377762 undefinedakgedik7104942 undefined
asrra1999847 ve 61 kişi beğendi
Suriyelilere karşı Kayseri’de başlayan olaylar Türkiye’nin birçok iline yayıldı ve Antalya’nın Serik ilçesinde, 17 yaşındaki bir çocuk, Ahmet Handan el Naif 3 kişi tarafından sokakta bıçaklanarak öldürüldü.
Reklam
Ölümünün ardından el Naif’in trajik hikâyesi de ortaya çıktı: Deyrizor’daki ailesi, YPG (PKK) tarafından zorla askere alınmasın diye el Naif’i Türkiye’ye göndermiş. Yani el Naif Suriye’de kalsa, YPG tarafından zorla silah altına alınacak, eğitilecek ve Türkiye’ye karşı çocuk asker olarak savaştırılacakmış. Ailesi, YPG’nin eline düşmesin, terör örgütü tarafından istismar edilmesin, Türk askerini öldürmesin diyerek çocuklarını Türkiye’ye göndermişler.
Ahmet el Naif, Türkiye’de, ırkçılar tarafından katledildi. Hem de 17 yaşındayken, sokakta, ne olduğunu dahi anlamadan hayata gözlerini yumdu.
Cinayetin bir de katiller tarafı var: 3’ü de çocuk. İkisi 17 yaşında, biri 15 yaşında.
Katillere, hem de 3 kişi savunmasız bir çocuğun üzerine çullanmış, dövmüş, vahşice bıçaklamış katillere, çocuk olduklarını öğrenince, az da olsa üzülmemek mümkün mü?
O meşhur Rumeli türküsünde diyor ya: “Mezar taşlarını Hasan, koyun mu sandın? Adam öldürmeyi Hasan, oyun mu sandın? Drama mahpusunu evin mi sandın?”
Üç çocuk, evet, belki de adam öldürmeyi oyun sandılar. Gözü dönmüş, sokakta Suriyeli avına çıkmış büyüklerinin oyununa dâhil olmak istediler. Kitlelerin belki de arkalarında olduğunu, ne yaparlarsa yapsınlar onlara sahip çıkacaklarını sandılar. Suriyeli öldürmenin cezasının olmayacağını zannettiler. Yakalanmayacaklarını, yakalansalar bile ellerini kollarını sallayarak karakoldan “kahraman” gibi çıkacaklarını düşündüler.
Reklam
Eğer mahkeme ölenin Suriyeli olmasını “hafifletici sebep” olarak görmezse bu 3 çocuk en az 10’ar yıl hapis yatacak. Çetin bir hapis hayatı geçirecekler. Çıktıklarında topluma uyum sağlayamayacaklar. İş bulmakta zorlanacaklar. Belki suç örgütlerinin eline düşecekler. Belki hapiste düşünmeye fırsat bulacak, 17 yaşında bir çocuğu vahşice öldürmüş olmakla yüzleşecek, ırkçılık adına öldürdükleri Ahmet’in YPG’den kaçtığı yani Türkiye için ailesini terk edip Antalya’ya geldiği gerçeğiyle kavrulacak, belki delirecek, belki intihar edecekler.
Suriyeli Ahmet Handan el Naif’in hayatı daha 17 yaşındayken söndü;
Onu öldürenlerin hayatı da daha 15,
17 yaşındayken karardı.
Bunun üzerinde durmayacak mıyız? Adi bir cinayet vakası deyip geçecek miyiz?
Bu 3 çocuğa ırkçılık virüsü bulaştıran, kalplerini karartan, vicdanlarını körelten, bütün zerrelerine nefret pompalayan, akıllarını devre dışı bırakan, beyinlerini süngere çeviren, bu çocukları kışkırtıp birer vahşi katile çeviren ve çocuk yaştan itibaren hayatlarını ebedi karartan sebepleri görmezden gelmeye devam mı edeceğiz?
“Ümit Özdağ ve Zafer Partisi milli güvenlik sorunudur” derken, silahlanıp iç savaş çıkaracaklarını değil, işte bu tür vakaları kastediyoruz. Ergenleri, gençleri, iki adım sonrasının muhasebesini yapabilecek akli melekesi olmayanları nasıl zehirlediklerine, nasıl kışkırttıklarına, Türkiye’nin
Reklam
bütünlüğü için nasıl büyük bir tehdide dönüştüklerine dikkat çekmeye çalışıyoruz.
Türkiye turizmini baltalamaya çalışıyorlar. İstanbul’daki olayda gördüğümüz gibi, Arap sermaye ve yatırımlarını ürkütmeye çalışıyorlar. Türkiye’nin dünyada 7’nci sıraya yükseldiği ve yılda 3 milyar dolar kazandığı yabancı öğrencileri kaçırıyorlar. Her bir eylemlerinde Türkiye’ye ağır zarar veriyor, Türkiye’nin rakiplerinin değirmenine su taşıyorlar.
Türkçülük maskesi altında Türklüğe, Türkiye’ye saldırıyorlar.
Ancak bugün Suriyelilere yönelen, yarın, sırası geldiğinde, Kürtlere yönelecek olan kışkırtmalarıyla, Türkiye’ye maddi olanın ötesinde bir tehdit teşkil ediyorlar: Türkiye’nin uluslararası iddialarını, gücünü, etkisini, hatta Türkiye’nin bütünlüğünü hedef alıyorlar. Hepimizin gözü önünde genç nesillere zehir zerk ediyorlar.
Selçukluyu da, Osmanlıyı da güçlü birer cihan devleti yapan, Türklerin Kürt ve Araplarla kurduğu ittifaktı. Potansiyel bir Türkiye “tehdidini” önlemenin yegâne yolunun Türkleri Kürt ve Araplardan uzaklaştırmak olduğunu Batılılar çok iyi biliyorlar ve buna çalışıyorlar. Dün PKK, FETÖ bunun için kullanıldı; şimdi de Ümit Özdağ ve Zafer Partisi’ni bu kirli hedefleri için kullanıyorlar.
Reklam
Polis ve yargı, sokakta Suriyeli
avına çıkmak yerine, ırkçılık maskesi altındaki bölücülük tehdidiyle ilgilense, Türkiye’nin çok daha hayrına olacak.
.Sen git!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 05/07/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sen git!
fovet5867763 undefinedammarawad.swi74436 undefinedesubai131377762 undefined
fovet5867763 ve 113 kişi beğendi
“Suriyeliler gitsin” diyorsun öyle mi? Hayırdır? Neden rahatsız oldun? Derdin ne?
“Ekonomik olarak yük, işimizi elimizden alıyorlar” mı diyorsun? Emin misin? Suriyelileri günlük üç otuz paraya öldüresiye çalıştıran sen değil misin? Suriyeli çocukları çalıştırıp iliğine kemiğine kadar sömüren sen değil misin? Sigortasız, vergisiz, güvencesiz çalıştırıp keyfîce sokağa atan, bir iş kazasında öldüğünde sessizce götürüp gömen, kolu bacağı koptuğunda üç kuruş verip evine gönderen sen değil misin? Sanayide, tarımda, hayvancılıkta, inşaatta, madende, tenezzül etmediğin işlerde Suriyelileri çalıştıran sen değil misin? Sen masa başı iş ararken, tozun, çamurun içinde, sıcağın altında, yarını olmadan, o akşam eve ekmek götürebilme derdindeki Suriyelinin sırtından geçinen sen değil misin? Fındığı kim topluyor sanıyorsun? Meyveyi sebzeyi kim sofrana getiriyor? Sen klavyenin başında kahramanlık pozları verirken ülkenin ekonomisinde Suriyelinin teri var, emeği var hatta kanı var. Sen bu ülke için ne kadar ter döktün? Ne kadar vergi verdin? Sen devletin parasıyla en iyi şartlarda okuyup mezun olunca kapağı Avrupa’ya, Amerika’ya atmaya çalışırken, fırsatını bulunca kaçıp gidip devletin sana yaptığı yatırımı Batı’ya köle misali pazarlarken ekonomiye Suriyeliden daha mı fazla katkı sağlamış oluyorsun? Avrupa Birliği milyarlarca Euro verdi sığınmacılar için; hepsi de Türkiye içinde harcandı. Bu kadar bile faydan olmuş mudur ülkene?
Reklam
“Suriyeliler gitsin ülkeleri için savaşsın” diyorsun. Savaşla ilgili en küçük bir fikrin var mı? Suriyelilere kibirle akıl veriyorsun da, sanki bu aklı terörle mücadele eden Mehmetçiğin yanı başında Besler-Dereler’de, Zap’ta, Metina’da, Avaşin’de mi veriyorsun? Sor bakalım Kıbrıs Harekâtı sırasında deden neredeymiş. Sor bakalım Kurtuluş Savaşı esnasında büyük deden ne yapıyormuş? Rus işgalinde Doğu illerinden kağnılarla kaçıp canını kurtaran, İzmir’de Yunan işgali altında yaşayan ecdadından ders çıkarmazsın da, Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan savaşmak yerine kalkıp Anadolu’ya gelen, iyi de yapan, akıllıca da yapan ecdaddan da mı ibret almazsın? 15 Temmuz gecesi bankamatik kuyruklarına giren sen değil misin? En küçük krizde pasaportunu cebine koyan sen değil misin?
“Suriyeliler uyumsuz” öyle mi? Hadi ya? Sen uyumlu musun? Sokağa tüküren sen değil misin? Çöpü etrafına savuran sen değil misin? Dağı, taşı, denizi naylona, plastiğe boğan sen değil misin? Trafikteki maganda değil misin sen? Sırada öne geçen, yüksek sesle konuşan, imtiyazcı, fırsatçı değil misin sen? Güzelim şehirleri, eşsiz tabiatı yağmalayan, şu çirkin binaları inşa eden, vatan toprağına yağmacı muamelesi yapan sen değil misin? Sokağı karıştıran, etrafına nefret saçan, kötülükten kalbi kararmış sen değil misin? Teröre, teröriste sempatisini esirgemeyip, barışa, huzura düşman kesilen sen değil misin?
Reklam
Suriyelinin dili mi rahatsız ediyor seni? İngilizceden, Fransızcadan, Almancadan, Rusçadan rahatsız değilsin de Arapçadan mı rahatsızsın? Ya bin yıldır bu topraklarda yaşayan milyonlarca Arap vatandaşımız hakkında ne düşünüyorsun? Ya anadili Kürtçe olan milyonlarca Kürt? Suriyelilerin kılık kıyafetleri mi rahatsız ediyor seni? Deden, ninen nasıl giyiniyordu senin? Asıl rahatsız edici olanın kendi kıyafetin olduğunun farkında mısın? İmanlı olmaları, camiye gitmeleri, namaz kılmaları mı rahatsız ediyor seni? Bu mu dilinin aklındaki bakla?
Suç mu işliyor Suriyeliler? Hapishanelerdeki katiller, hırsızlar, tacizciler, tecavüzcüler, çocuk istismarcıları senin soydaşın, vatandaşın, hemşehrin, fikirdaşın, partidaşın, yoldaşın değiller mi?
“Suriyeliler gitsin” deme hakkını nereden alıyorsun en başta? Kim verdi sana bu hakkı? Memleketin tapusu senin üzerinde mi? Ne yaptın bu memleket için ki kendini sözcü görüyorsun?
Eğer bu ülkeden birinin gitmesi gerekiyorsa sen git! Kibrini, ırkçılığını, faşistliğini, kararmış kalbini, karakterin olmuş kötülüğünü, pisliğini, sarhoşluğunu, çıplaklığını, din düşmanlığını, Müslüman düşmanlığını, ateizmini, şamanizmini, deizmini, sapkınlığını, merhametsizliğini, vicdansızlığını, elitizmini, vandallığını, barbarlığını, magandalığını, darbelerini, baskını, zulmünü, terörünü, insana, millete, iyiye, güzele olan nefretini, tiksintilerini, iğrençliklerini, azgınlığını, bencilliğini, fitneni, fesadını, ayrımcılığını, asalaklığını, ahmaklığını, cehaletini, gönüllü ajanlığını al defol git! Git o çok sevdiğin, kölesi olmak için can attığın Batılının yanında beşinci sınıf olarak yaşa.
Vallahi bu ülkede seninle yaşamaktansa, 5 değil 50 milyon Suriyeli ile yaşamayı tercih ederim. Senle olandan çok daha fazla ortak yanım var onlarla. Senle olandan daha uzun tarihi birlikteliğim var. Sen bana Suriyeliden çok daha yabancısın.
Reklam
Eğer biri gidecekse sen git! Git ki Türk, Kürt, Arap ay yıldızlı bayrak altında şu topraklarda yine, yeniden barış içinde yaşasın; git ki şu topraklar şenlensin, neşelensin, nefes alsın.
Srebrenitsa, Gazze: Unutursan ölürsün
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 12/07/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Srebrenitsa, Gazze: Unutursan ölürsün
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 31 kişi beğendi
Bir Amerikan dizisinde şahit olmuştum: Kadın, çocuğunun 18’inci doğum günü töreninde kocasına çocuğun babasının o olmadığını itiraf ediyordu. Bu sahneyi seyredenlerin epey bir kısmının, kadının ne kadar iffetsiz olduğunu, guguk kuşu misali adama çocuğu 18 yıl boyunca nasıl büyüttür-düğünü değil de, kadının ne kadar dürüst olduğunu, Batılıların bir yalanı “uzun süre” muhafaza edemediklerini, yalanla yaşayamadıklarını, er ya da geç itiraf ettiklerini, birbirlerine karşı çok açık, çok dürüst olduklarını, dobra dobra özür dilediklerini düşündüklerine ve hatta hayran kaldıklarına eminim.
Reklam
Batılılar bu konuda gerçekten mahirler. Her türlü insanlık dışı eylemi yaparlar, yapanları teşvik ederler, uzaktan keyifle izlerler; iş işten geçtikten, işlem tamamlandıktan sonra ellerini yıkar, “içtenlikle” özür diler ve kenara çekilirler.
1995 yılında, Sırplardan kaçan on binlerce Boşnak, Birleşmiş Milletler’in “güvenli bölge” ilan ettiği Srebrenitsa’ya sığındılar. Miladiç ve Karadziç komutasındaki Sırp teröristler, Hollandalı “barış gücü” askerlerinin gözü önünde, hatta onların da desteğiyle, 11 Temmuz’da soykırım yapmaya başladılar. Sadece birkaç gün içinde sayısı bugün dahi tam olarak bilinmeyen, 10-12 bin civarında olduğu tahmin edilen Müslüman Boşnak’ı katlettiler.
Reklam
1995 yılında Srebrenitsa, tıpkı Gorajde ve Jepa şehirleri gibi, Bosna Sırpları ile Sırbistan arasında kalan Müslüman adacıklardı ve Bosna savaşındaki barışın önündeki engeller olarak görülüyorlardı. Barış masasının kurulabilmesi için bu adacıkların Müslümanlardan arındırılması gerektiğini sadece Sırp teröristler değil, batılılar da itiraf ediyorlardı. Birleşmiş Milletler, müdahale edip savaşı sonlandırmak için Sırpların işlerini bitirmesini bekliyordu. Nihayet Srebrenitsa da temizlenince Batı müdahalesi gelmişti.
Sonrası malum: Srebrenitsa’ya anıtlar dikildi, 2007 yılında Lahey yaşananları “soykırım” olarak tanımladı. Davalardan sadece 4 müebbet çıktı. Hollanda soykırımdaki sorumluluğunu kabul etti; özür ancak 2022’de gelebildi. Sırbistan 2013’de “soykırım” ifadesini kullanmadan özür diledi. En son, bu yılın 23 Mayıs’ında Birleşmiş Milletler 11 Temmuz’u Srebrenitsa Soykırımını Anma Günü ilan etti.
Srebrenitsa soykırımından sorumlu olanlar büyük bir “içtenlikle” ve “hayranlık uyandıracak derecede” özür dilerken, dün, 29’uncu yılındaki anma törenlerinde, yeni bulunan 14 ceset Potoçari mezarlığına defnedildi.
Reklam
Gazze’de, senaryosu birebir aynı olan bir filmi, diziyi, bir trajediyi izliyoruz. Gazze soykırımında şu ana kadar 40 binden fazla insan öldü. İsrail ve adına hareket ettiği Batılı devletler hedeflerine ulaşınca soykırım sona erecek. Sonra anıtlar, anma günleri, faydası olmayan kararlar, düzmece mahkemeler, timsah gözyaşları, yardım kumpanyaları, itiraflar, özürler gelecek. Bugün soykırımı tepkisiz izleyenler, İsrail’in sırtını sıvazlayanlar, soykırıma her türlü desteği verenler, yarın karşımıza çıkıp bin bir özürle kendilerini aklamaya, kanlı ellerini temizlemeye çalışacaklar. En iyi “barış” nutuklarını yine onlar atacak; insan hakları, hak, hukuk, adalet konusunda yine en duyarlı onlar olacak.
Batının bu soykırımcı ve pişkin, ikiyüzlü karakterini sürekli hatırlamak, hatırlatmak gerekiyor. Yahudi soykırımını sadece Hitler’in değil bütün Avrupa’nın yaptığını, İkinci Dünya Savaşı’nda 80 milyon insanın öldüğünü, tecavüzleri, etnik arındırma girişimlerini, ırkçılığı, Bosna’yı, Srebrenitsa’yı, Filistin’i, Afrika’daki, Asya’daki soykırımları, Kızılderili soykırımını tekrar tekrar anlatmamız, hatta ders kitaplarımıza koymamız gerekiyor.
Bosna’da, özellikle de Srebrenitsa’da her köşede rastladığımız “Unutma!” uyarısının derin bir anlamı var. Unutmayın, zira unutursanız ölürsünüz.
Kaçmak mı dediniz?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 15/07/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kaçmak mı dediniz?
esubai131377762 undefineddavudcaliskann86244 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 42 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a oy vermemiş olabilirsiniz. Onu sevmiyor olabilirsiniz. Elbette eleştirebilirsiniz de. Rekabetin, hıncın ve hırsın etkisiyle kimi zaman hakkaniyet terazisini bozarak eleştirinin ayarını da kaçırabilirsiniz. Ancak bütün o öfkenize, nefretinize, kıskançlığınıza, hazımsızlığınıza rağmen, Erdoğan’ı “korkmakla”, “kaçmakla” itham edemezsiniz. Zira böyle bir itham insafsızlıktır, vicdansızlıktır, en başta da hakikate savaş açmaktır.
Reklam
Bütün Türkiye, hatta artık bütün dünya, Erdoğan’ın korkmayacağını, şartlar ne olursa olsun kaçmayacağını bilir.
“Bu yola kefenimle çıktım” sözü, “ölmeden önce ölmek” ya da “ölümü öldürmek” ilkelerini sıkça tekrarlaması, “Allah’tan başka kimseden kokmayız” ya da “Allah’tan başkasının önünde eğilmeyiz” cümleleri, “Öleceksek adam gibi ölürüz” vurgusu birer slogan, birer hamaset şovu, kuru retorik değildir Erdoğan için…
Defalarca korkutmayla sınanmıştır Erdoğan ve her seferinde cesaretini cömertçe sergilemiştir.
O kadar çok örnek var ki… Askeri vesayet karşısında geri adım atmamış, en kudretli zamanlarında askere kafa tutmaktan çekinmemiştir. Medya topyekûn üzerine çullanırken boyun eğmemiştir. Tehditlere pabuç bırakmamış, suikast ihbarlarıyla yolunu değiştirmemiş, bedelini göze alarak hakikati savunmaktan hiç vaz geçmemiştir.
Reklam
Hepsi bir yana, 15 Temmuz gecesi yaşananlardan sonra, bugün Erdoğan’a “korktu”, “kaçacak” demek, O’nu hiç tanımamış olmak kadar, açıkçası densizliktir.
27 Mayıs 1960 gecesi, Merhum Menderes, Kütahya yerine Afyona gidip halkın sinesine sığınmayı göze alamamıştı. Süleyman Demirel, her seferinde şapkasını alıp gitmiş, en sonunda da darbenin aparatı olmuştu. Merhum Erbakan bütün dirayetine rağmen 28 Şubat MGK Kararlarını imzalamak zorunda kalmıştı.
15 Temmuz gecesi darbe girişimi başladığında Marmaris’te ailesiyle tatildeydi Erdoğan. Önce canlı yayına bağlanarak hayatta olduğunu, korkmadığını gösterdi. “İstanbul’a mı geleceksiniz?” sorusuna “halkımın arasında olacağım” diye cevap verdi.
Marmaris’te kaldığı otelin sahibi “Çok yakında Yunan adaları var, ben sizi götürürüm” deyince öfkelenip, “Benim Yunan adalarında ne işim var kardeşim!” diyerek tepki göstermiş, Başbakan’ı arayarak, “Onların tankları varsa bizim de imanımız var. Direnin. Gerekiyorsa öleceğiz” talimatını verebilmişti.
Reklam
O gece helikoptere, uçağa binmek de çok riskliydi; korkmadı Erdoğan. Helikopterle Dalaman Havalimanı’na geçti, darbecilerin uçakları havada olduğu halde pilotlara İstanbul’a gitme talimatını verdi. Havalimanının ışıkları yanmıyordu, pilotlar pistte araç olabileceği ihtimalini söylediler, dinlemedi, “üzerinde uçun, pist temizse kendi ışığınızla inin” dedi.
Daha ilk canlı yayında onun cesaretini, kararlılığını gören halk, talimatını da alarak sokaklara inmiş, uçağı takip ederek özellikle havalimanına koşmuştu. Halk, korkmayan lidere sahip çıktı, hem lideri, hem de ülkeyi darbecilere teslim etmedi.
Yerinde bir başkası olsa dizleri titrerdi, muvazenesi kaybolurdu, büyük ihtimalle memleketi değil kendi bekasını öncelerdi. Kaçış planları yapardı. Belki uzlaşma, teslim olma, pazarlık yollarını arardı. Meclis’i bile bombalayacak kadar gözü dönmüş hainlerin, üzerine suikast timi yollayan alçakların kendisini de öldüreceğini düşünerek kaçacak, saklanacak, sığınacak yer arardı. Erdoğan ise konuştuğu gibi yaşadığını, göründüğü kadar cesur olduğunu tüm dünyaya gösterdi.
Reklam
Şunun altını tekrar çizelim: Cumhurbaşkanı Erdoğan, hem 40 yıl boyunca her iktidar döneminde korunan paralel yapıya savaş açma cesaretini göstererek hem de 15 Temmuz’da milletin önüne geçerek, Türkiye’yi en az Yunan işgali kadar korkunç bir tehditten, İstiklal Savaşı misali bir direnişle kurtarabildi.
Erdoğan’a olan öfkesi aklının önüne geçenler şimdi “Korktu”, “Amerika’ya kaçacak”, “Erdoğan rövanşizm tehlikesi altındadır” diyerek yeni bir kampanyanın fitilini ateşlemeye çalışıyorlar.
15 Temmuz’da korkmayan adamı hiçbir şeyle korkutamazsınız; 15 Temmuz’da kaçmayan bir adamı asla yolundan çıkaramazsınız. İthamlarınız, iftiralarınız, yakıştırmalarınız, komplo teorileriniz, fitilini ateşlemeye çalıştığınız kampanyalarınız ayaklarınıza dolanır, millet karşısında sizi mahcup eder.
15 Temmuz’da bizzat millet, başında Erdoğan olduğu halde silinmeyecek bir destan yazdı. Ne yaparsanız yapın, bu destana gölge düşüremeyecek, bu kahramanca direnişi unutturamayacaksınız.
ÇOK ÖZLÜYORUZ
Bugün 15 Temmuz’un 8’inci Yıldönümü… Her bir şehidimizi rahmetle yâd ediyoruz. İstisnasız hepsi de “iyi” insanlardı. Hepsinin de tertemiz hikâyeleri vardı. Allah en iyisini bilir ama sanki aramızdaki iyileri o gece çekip yanına aldı. Şairin dediği gibi, “iyi insanlar iyi atlara binip gitti.” Hepsini özlüyoruz ama Erol Olçok ağabey ve oğlunu, sevgili Halil Kantarcı’yı, İlhan Varank’ı, Yeni Şafak çalışanımız Mustafa Cambaz’ı daha da özlüyoruz.
Reklam
Şehitlerimizin mekânı Cennet olsun; gazilerimize selam olsun. Allah bu toprakları her türlü ihanetten korusun.
15 Temmuz
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 15/07/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
15 Temmuz
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 27 kişi beğendi
15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden
8 yıl geçti. Hadise sıcaklığını kaybettikçe, pusudakiler kafalarını daha fazla uzatıp “tiyatro”, “kumpas” gibi iftiralarını daha fazla seslendirir oldular. Elbette 15 Temmuz’un bir “tiyatro”, bir “kumpas” olduğu iddialarını ciddiye alıp cevap verecek değiliz. Esasen, darbe yargılamaları için hazırlanan iddianamelerden herhangi birini alıp okuyan kişi, darbenin FETÖ tarafından hazırlandığını ve uygulandığını hiçbir şüpheye mahal kalmadan görecektir. Fakat 8 yıldır, artan şekilde, şimdilerde içerden de taraftar bularak, FETÖ’cülerin darbeyi inkâr etmeleri, üzerinde durulacak bir konu.
Reklam
FETÖ’cüler 15 Temmuz darbesinin faili olduklarını 16 Temmuz sabahından beri çok yoğun şekilde inkâr ediyorlar. Bunun çok açık gerekçeleri var.
Birincisi, darbenin püskürtülmesi ve başarısız olması Fetullahçıların küresel faaliyetlerini tehdit etti. Darbe başarılı olsaydı, Fetullahçılar, Türkiye’nin bir “diktatörden” kurtulduğu, “demokrasiye” geçiş yaptığı propagandasını yapacaklar, en başta Batılı ülkelerin nezdinde “kahraman” olacaklardı. Ama darbe başarısız olunca, üstelik arkasında bir katliam ve yıkım bırakınca, doğal olarak inkâr yoluna gittiler. Bu inkâr, ABD ve Avrupa’da karşılık buldu. Faaliyetlerini buralarda sürdürüyorlar. ABD’den aldıkları destekle bazı ülkelerde halen ayakta kalmaya, tutunmaya çalışıyorlar. Ne kadar çok inkâr edebilirlerse, o kadar çok kendilerine iş taşere edileceğini biliyorlar. Karşılığını da alıyorlar.
Fetullahçıların darbeyi inkâr etmelerinin bir başka sebebi de nasıl kof, pısırık ve beceriksiz bir örgüt olduklarını aynada görmeleriydi. 80’lerden 2010’lara kadar 40 yıl boyunca başta TSK, Emniyet ve MİT olmak üzere devletin en kritik kurumlarında örgütlendiler. Spordan medyaya, finanstan ticarete, dış politikadan kültür sanata kadar her alanda ipleri ellerine geçirdiler. Arkalarındaki bu kadar destekle ve elde ettikleri bu kadar güçle bir darbe yapmaları teorik olarak hiç de zor değildi. Ancak örgüt içi ilişkileri şüphe ve güvensizlik üzerine inşa etmişlerdi. Hem gölgelerinden hem de yanı başlarındakilerden korkuyorlardı. Risk alamıyorlardı. Adeta bir robot gibi yetiştirilmişlerdi ve ikinci adımda ne yapacaklarını bilmiyor, akıl yürütemiyor, inisiyatif alamıyorlardı. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın görüşmelerinden darbenin deşifre olduğunu sandılar, paniklediler, erken başladılar, koordine olamadılar ve Allah’a şükür ki ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Sadece darbede başarısız olmakla kalmadılar, 40 yıllık birikimi de bir gecede tükettiler. Teröristbaşı Fetullah Gülen Türkiye’den gelen haberlerle saçını başını yolmuş, herhalde yanındakileri dövmüştür. Örgütünün tamamen ahmaklardan oluştuğunu o gece net olarak görmüştür. Bu ahmaklığı, beceriksizliği örtmek için de kuşkusuz inkârdan, darbe girişimine “tiyatro” ya da “kumpas” demekten başka çare yoktur.
Reklam
Darbeyi inkârın üçüncü bir sebebi de Türkiye’deki on binlerce FETÖ’cü ve onların ailelerine bir izah borçlarının olmasından kaynaklanıyor. Evet, on binlerce insanın hayatını kararttılar. Peşlerine taktıkları insanları işsizlikle, hapisle yüz yüze bıraktılar. Üst düzey takım yurtdışına kaçıp, güvenli alanlarda ve lüks içinde hayat sürerken, geride bıraktıkları ayak takımı işlerinden oldular hatta hapse düştüler. Bu on binlerce insanın tepkisinden korktukları için de inkâra sarıldılar.
Fetullahçıların inkâr politikalarının ve propagandalarının Türkiye’de bir karşılığı yok. Üstelik Terörist başı Fetulah Gülen, ölmediyse bile bitkisel hayata girerek örgütün dengelerini sarsmış durumda. Örgüt içi tartışmalar, itiraflar daha da artacak, hesaplaşma daha da kanlı bir hal alacaktır. Türkiye asıl “tiyatroyu” izlemeye başladı bile.
Burada başka bir meselemiz var: FETÖ ile yakın ya da uzak bir şekilde irtibatı olan ama tarafsız gibi görünen bir takım isimlerin, 15 Temmuz üzerinde sanki bir sis perdesi varmış gibi algı oluşturmaya çalıştıklarını görüyoruz. Cevabı bilinen ve apaçık olan bir takım soruları sürekli gündemde tutarak bir gizem oluşturmaya, bir şüphe inşa etmeye çalışıyorlar.
Reklam
Bu tür girişimlerin maksadını anlamak zor değil. PKK gibi FETÖ’yü de ABD’den ayrı düşünemeyeceğimizi şu son 8 yılda daha net gördük. ABD Türkiye’den vaz geçmeyeceğine göre, FETÖ’yü de posası çıkıncaya kadar kullanmayı sürdürecektir. Nitekim FETÖ’nün, bir yandan darbeyi inkâr ederken, diğer yandan Türkiye siyasetini ABD lehine etkileme çabasına girdiğini defalarca gördük. CHP’nin 31 Mart seçimlerinde elde ettiği göreceli başarı, FETÖ’nün ABD nezdinde yıprattığı itibarını bir miktar tamir edecektir. Bu umutla FETÖ, Türkiye içindeki bazı satılık/kiralık kalemleri kendi lehine harekete geçirecektir.
ABD’nin PKK eliyle güneyimizde yeni bir İsrail kurma ve FETÖ eliyle siyaseti şekillendirme emelleri sürdükçe Türkiye’de FETÖ tehdidi olacaktır. “Tiyatro”, “kumpas” gibi yalanlarla 15 Temmuz’un ruhunu yıpratma çabası da en çok bu bağlamda devam edecektir.
15 Temmuz ruhunu korumak ve FETÖ’ye kinimizi diri tutmak Türkiye için en başta bir bağımsızlık meselesidir. Değil 8 yıl, 80 yıl da geçse, 15 Temmuz ruhunu, heyecanını diri tutmalı, ihanetin, işgal girişiminin, kanlı terörün yıl dönümünde kinimizi değil azaltmak, daha da çoğaltmalıyız.
Reklam
15 Temmuz’un yıldönümünde bir kez daha şehitlerimize rahmet olsun. Allah ülkemizi ve milletimizi muhafaza eylesin.
Köpekleri değil yaşam tarzlarını savunuyorlar
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 19/07/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Köpekleri değil yaşam tarzlarını savunuyorlar
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 38 kişi beğendi
Başıboş köpek terörünü sonlandırmak için hazırlanan yasa taslağı bu haliyle çıksa bile sorunu çözmekte yetersiz kalacak gibi görünüyor. Buna rağmen, CHP, DEM ve TİP’ten oluşan blok, taslağın bu haliyle dahi yasalaş-masını önlemek için ilk günden saldırgan bir muhalefet yapmaya başladılar. Önceki gün TBMM Tarım Orman ve Köy İşleri Komisyonu’nda teklifin görüşmeleri sırasında muhalefet milletvekilleri terör estirdiler.
Reklam
CHP, DEM ve TİP vekilleri komisyonda teklife karşı çıkarken bolca “merhamet”, “vicdan”, “hak”, “masum” gibi kavramları kullandılar. Aynı vekiller, Antalya’da 10 yaşında hayatını kaybeden Mahra’nın acılı annesi Derya Pınar’a “şov yapmak için buraya gelmiş” dediler ve üzerine yürüdüler. Köpek saldırısıyla bütün bedeni parçalanan, 15 ameliyat geçiren Tunahan’ın acılı babası Halil Yılmaz da muhalefetin hedefindeydi. Sinir krizi geçiren baba, “Benim çocuğum diri diri yendi, 10 yıl tedavi görecek, ben Allah’a çocuğumu alsın diye yalvardım” dedi.
Evet evet! Tam olarak bunu gördük: Köpeklerin yaşam hakkını güya merhamet, güya vicdan adına savunanlar, köpekler yüzünden ölen 10 yaşındaki bir kız çocuğunun, Mahra’nın annesine, köpekler yüzünden hayatı kararan 10 yaşındaki Tunahan’ın babasına hakaretler ettiler.
Reklam
Merhamet öyle mi? “Merhamet” kavramıyla, CHP’nin, DEM’in, TİP’in bir araya gelmesi mümkün mü? İsrail askeri söz konusu olduğunda merhameti evet hatırlarlar. Dağdaki bebek katili terörist için sonsuz bir merhamet duyguları vardır. Suriye’deki katillerin kılına zarar gelse birer merhamet çınarına dönüşürler. Ama Kızılay’ın ortasında patlayan bombayla vücutları paramparça olan çocuklardan, çocuklarını korumak için canlı bombanın üzerine atlayıp parçalanan anneden, terör örgütü içinde günlerce işkence gören, tecavüze uğrayan kadınlardan, Suriye’deki toplu katliamlarda ölen masumlardan, Gazze’deki soykırım kurbanı 40 bin masum sivilden o merhameti esirgerler.
Merhamet kavramı bunlar için gerektiğinde devreye alınacak mekanik bir aparattır. Bütün duyarlılıkları gibi, merhamet de, vicdan da, yapaydır, yapmacıktır, plastiktir. Zaman zaman üzerlerinde pek afili duran bir aksesuardır.
Peki bu 3 partiyi köpek meselesinde bir araya getiren nedir? Kemalist, Kürt ulusalcısı ve solcu üç partiyi bir kez daha ortak tavır belirlemeye sevk eden ne olabilir?
Bu 3 partinin, görünürdeki maske ideolojilerinin üzerinde, “Batıcı”, “Modernist”, “Seküler” ve “Emperyalizm Hayranlığı” vasıflarını taşıdıklarını biliyoruz. Her ne kadar o çok sevdikleri Batı’da “köpek terörü” diye bir sorun olmasa da, sokak köpekleri terörünü savunmayı, “cool”, “trendy”, “in”, “moda”, “çağdaş”, “modern”, “seküler”, “Batılı” vs olarak görüyorlar. Buradan bakınca, sokak köpekleri terörünü savunmak, bu partiler için aslında bir “yaşam tarzı” savunusuna dönüşüyor. Muhalefet ederken de, “merhamet”, “vicdan”, “hak”, “masumiyet” vs kavramlarla süsledikleri, aslında o kavramlarla hiç örtüşmeyen, o kavramları istismar eden, kendilerine ait bir yaşam tarzını savunuyorlar.
Reklam
“Yaşam tarzı savunusu” deyince orada bir durmak gerekir. Bu demektir ki, süreç kolay ilerlemeyecek. Mesela alkolün yasaklanması söz konusu olsa ya da kılık kıyafete ilişkin bir düzenleme söz konusu olsa nasıl davranacaklarsa, köpek terörünü savunmak için de süreç boyunca işte öyle davranacaklar.
Burada AK Parti’nin ve Cumhur İttifakı’nın 2 hususa dikkat etmesi gerekiyor:
CHP, yasaya karşı Türkiye genelinde direneceklerini açıkladı. Gerçi kendi tabanlarının da büyük çoğunlukla köpek terörüne karşı olduğu düşünülürse bu direnişten cayabilirler ama yine de, sesi çok çıkan azgın azınlıkla birlikte, sokakları terörize etmeyi de başarabilirler. Yeni Şafak’ın Ticaret Bakanlığı ve MASAK verilerine dayandırdığı haberlerinden anladığımız, Türkiye’de son 5 yılda 36 milyar TL’lik mama üretilmiş ve 1,5 milyar dolar tutarında mama ithal edilmiş. Bu devasa rakamları kazanan sektör temsilcileri de direnişe destek vereceklerdir. Dolayısıyla bu direnişin ciddiye alınması, gerekli tedbirlerin hazırlanması, özellikle sürecin iletişiminin iyi yapılması gerekiyor.
İkincisi de; AK Parti bu süreçte çetin bir sınava tabi tutuluyor. Köpek meselesi kimileri için küçük, basit, önemsiz gibi görünebilir ama AK Parti’yi test edebilecek bir kabiliyete de ulaştı. “AK Parti sessiz çoğunluğun sesi olmayı sürdürecek mi?” “AK Parti, 2017 Anayasa Değişikliği görüşmelerinde olduğu gibi, bütün saldırıları göze alıp hakkı savunacak mı?” “AK Parti, sesi çok çıkan cazgır azınlıkla yine baş edebilecek mi?” “AK Parti, Meclis’teki gücünü muhafaza ediyor mu?” “AK Parti iktidarı yine güçlü mü?” Küçük gibi görünen mesele, işte bu büyük sorulara da bir cevap verecek.
Reklam
Zaten yetersiz olan taslağın, hiç yumuşamadan komisyon ve Genel Kurul’dan geçmesi gerekiyor. AK Parti yönetimi inşallah tablonun ciddiyetini kavramıştır. Grubu sıkı tutmakta fayda var.
Nerede bu cemaatler, vakıflar, dernekler?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 22/07/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Nerede bu cemaatler, vakıflar, dernekler?
esubai131377762 undefinedondersevinc3418942 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 69 kişi beğendi
Kilis’te görev yapan doktor arkadaşım, Kayseri’de Suriyelilere linç girişimi olduğu gece hastanede nöbetçi olduğunu, çok sayıda Suriyelinin dövülmüş, yara bere içinde acile geldiğini, korku ya da ümitsizlikle hiçbirinin şikâyetçi olmadığını, “düştüm” diyerek olayı geçiştirdiğini söyledi.
Reklam
Kilis’teki gibi, Türkiye’nin başka il ve ilçelerinde o gece ve sonrasında Suriyelilere neler yapıldığını bilmiyoruz. Bildiğimiz şu: Toplum, Suriyeli misafirlere karşı kışkırtılmaya çok müsait bir noktaya geldi. Kayseri kıvılcımının sebep olduğu yangındaki hasarı bilmiyoruz ama yeni bir kıvılcımın gözlerini kan bürümüş caniler eliyle büyük bir cadı avına, korkunç bir katliama dönüştürülmesi an meselesi.
Suriyeli misafirlerimizle ilgili hakikatin tersyüz edildiği bir algı cehenneminde yaşıyoruz.
Ulusalcılar, Türk ve Kürt ırkçıları, mezhep taassubuyla Esed ve rejimini savunanlar, İrancılar, Esed ve İran’ınkiler başta olmak üzere ajan-provokatörler Suriyeli misafirlere kategorik olarak karşılar ve en başından beri aleyhte yoğun propaganda yapıyorlar. Toplumun geniş kesimleri de bu propagandanın etkisinde kalarak bir kıvılcımı yangına dönüştürecek öfke ve nefret biriktiriyorlar.
Reklam
Defalarca yazdım ve söyledim, tekrar edeyim: Suriyeli misafirler Türkiye’ye yük değil, tam tersine yük alıyorlar.
Suriyeli misafirler, örneğin, Türkiye ekonomisine eşsiz katkı sağlıyorlar. Suriyelileri bugün toptan gönderseniz, sanayi, küçük ölçekli işletmeler, tarım ve hayvancılık ciddi işgücü krizine girer.
Suriyeli misafirler asıl demografik yapımızda denge unsuru oluyorlar. Bakmayın Türk gibi, Türkçü gibi görünüp toplumu kışkırtanlara. Türklüğün; terörle desteklenen Kürt ırkçılığına, İran’ın Şii yayılmacılığına, Batılılaşma adı altındaki asimilasyona karşı muhafazasında Suriyeli misafirler yanımızda duruyorlar. Her Müslüman Türk değildir ama Türk, Müslümansa Türk’tür. Türk olduğunu iddia eden bir ateist, Şamanist, Tengrici vs karşısında, Müslüman bir Suriyeli, tıpkı Müslüman bir Kürt gibi bize daha yakındır, çok daha fazla bize benzer, çok daha fazla bizdendir. Vicdanınıza sorun: Türk olduğunu iddia eden, ateist, Şamanist ya da Tengrici, kalbi kararmış, kötülük hücrelerine işlemiş, zır cahil biriyle, dürüst ve Müslüman bir Suriyeliyi yan yana koysanız ve tercih yapmak zorunda olsanız hangisini seçerdiniz? Tercihte zorlanmayacağınıza eminim ama yine de zorlanan varsa, Selçuklu’ya, Osmanlı’ya bakabilir, ya da Cumhuriyet dönemi mübadele tercihlerini inceleyebilir.
Suriyeli misafirlerimizle ilgili olarak ümmet bilinci, kardeşlik hukuku, ortak kültür, ortak tarih, ortak inanç gibi hususları hatırlatmaya bile gerek yok.
Peki, bütün bunlara rağmen, kötülüğün algısı neden hakikati ve iyi olanı bastırıyor?
Suriyeli misafirlerin muhafazası konusunda cemaatlerin, vakıfların, derneklerin, kanaat önderlerinin, matbuatımızın, edebiyatımızın, eli kalem tutanlarımızın neden ağzını bıçak açmıyor?
O kadar imkâna, güce ve etkiye rağmen, meydan neden bir avuç ırkçıya, birkaç ajan-provokatöre bırakılıyor?
Sadece ümmet anlayışı, Müslümanların bir elin parmakları gibi birbirinin kardeşi olması hakikati bile harekete geçmeye yeterliyken, saydığım o kadar faydayı da gözeterek, neden çıkıp cesaretle topluma telkinde bulunulmuyor, gerçekler anlatılmıyor?
Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı bu meselede neden daha etkin olmuyor?
Mesela siyasetçiler, bakanlar, milletvekilleri neden Suriyeli misafirler konusunda tek başına mücadele veren Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan yük almıyor?
Linçten mi korkuluyor? Sosyal medyadan gelecek küfürlerden mi çekiniliyor? Hani Allah yoluna, hakikat yoluna can feda idi? Bugün konforundan taviz vermeyen, yarın ihtiyaç olursa canını gerçekten verir mi?
Reklam
Suriyeli misafirler bizim için büyük ve eşsiz imkân. En başta büyük Türkiye sofrasının bereketini artırıyorlar. Her misafir gibi, bir alırlarsa on bırakıyorlar. Allah bize onları misafir etmek ve korumak gibi gerçekten büyük bir rütbe bahşetmiş. Bu hakikati görmeyen ve gereğini yapmayan ziyan içindedir.
Suriyeli misafirlere karşı toplumda gerilim bilinçli, planlı şekilde yükseltiliyor. Allah’a ve “bereket” kavramına inancı olan herkes, bu tehlikeyle mücadele etmek zorundadır.
Reichstag’ı hatırlatan manzara
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 26/07/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Reichstag’ı hatırlatan manzara
songel6662502 undefinedftmglgr41466 undefineddavudcaliskann86244 undefined
songel6662502 ve 39 kişi beğendi
Katil, soykırımcı, savaş suçlusu Netanyahu, konuşma yapmak için girdiği ABD Parlamentosu’nda ayakta alkışlanarak karşılandı ve öyle uğurlandı.
Manzara tam olarak Almanya Parlamento binası Reichstag’ı hatırlatıyordu. Hitler, Reichstag kürsüsünde konuşurken Alman parlamenterler sık sık ayağa kalkıyor, elleri kızarıncaya kadar alkışlıyor, tezahürat yapıyorlardı.
Reklam
Tıpkı Reichstag’da Hitler’in konuşmaları ve bu konuşmaların çılgınca alkışlanması gibi, ABD Parlamentosu’nda Netanyahu’nun konuşması ve ABD’li parlamenterler tarafından çılgınca alkışlanması da insanlık tarihine kara bir leke olarak kazındı. Nasıl ki İkinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden milyonlarca insanın kanı, Reichstag’da Hitler’i alkışlayan o ellere bulaştıysa, katil Netanyahu’yu alkışlayan ABD’li parlamenterlerin eline de Gazze’de katledilen 40 bin masumun, 16 bin çocuğun kanı bulaştı.
ABD Parlamentosu’ndaki bu manzara, Amerikan demokrasisi yalanının ve “özgürlük” masalının de cenaze töreniydi. Demokrasi ve özgürlükler ülkesi olarak bilinen ABD’nin aslında Siyonizm adı verilen diktatör tarafından nasıl korkutulduğunu, nasıl sindirildiğini net olarak gördük.
Reklam
Parlamenter Raşide Tlaib ve dışardaki binlerce göstericiyi, bu korku imparatorluğuna, Siyonist diktatörlüğe direnebilen kahramanlar olarak saygıyla selamlıyoruz.
ABD Parlamentosu’ndaki o korkunç manzara bir şeyi tekrar hatırlattı bize: Söz konusu Müslümanın canı, malı, özgürlüğü, en temel hakları olduğunda Batı işte böyle canavarlaşıyor. Türkiye bir istisna değil. Bir Filistinliye, bir Gazzeliye nasıl bakıyorlarsa, Türk’e, Türkiye’ye de öyle bakıyorlar.
Ne yaparsanız yapın, onlara ne kadar benzerseniz benzeyin, sevmeyecekler sizi, kabullenmeyecekler, içlerine almayacaklar, kendilerinden hatta kendilerine yakın bile görmeyecekler.
Müslümanın yegâne dostu Müslümandır. O kanlı ellerin alkışlarının söylediği tam olarak budur. Anlayana.
GAZZE’Yİ VE BOYKOTU UNUTMA
Siyonist İsrail’in Filistin’deki soykırımı hız kesmeden sürüyor. Onlar öldürmekten yorulmazken bizim direnmekten yorulmamız kabul edilemez. Gazze’yi her an gündemde tutmaya devam. Özellikle, elimizdeki yegâne silah olan boykotu lütfen gevşetmeyelim. Siyonistlerin ve Siyonistleri destekleyenlerin markalarından uzak durmayı sürdürelim. Onların kafelerine gitmeyin, kolalarını içmeyin, deterjanlarını, sularını, her türlü gıdalarını almayın. Hatta bu ürünleri satmaya devam eden marketlerin önünden bile geçmeyin. Boykota destek olan marketleri tercih edin. Müslümanlar can veriyor, biz konforumuzdan taviz vermişiz, çok mu?
Fransız “devşirme” okulları
Yeni Şafak 3 Eylül 2020’de dikkat çekmişti: Türkiye’deki iki Fransız okulu, yasalara aykırı şekilde faaliyet gösteriyorlar. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in bu okullara yasaya uyma çağrısı yapması, başta kız öğrencisini taciz eden Celal Şengör olmak üzere bazılarından tepki aldı. Tepki sahiplerine bakınca, bu kaçak Fransız okullarının “devşirme” faaliyeti yaptıkları, bunda da epey başarılı oldukları anlaşılıyor. Devşirmelerin, kaçak okulları savunarak diyet ödediklerine şüphe yok; acaba bugüne kadar başka hangi meselelere “diyet” mantığıyla yaklaştılar?
Reklam
Köpek terörü AK Parti’yi titretti
* Köpeklerin saldırısından kaçarken hayatını kaybeden 10 yaşındaki Mahra’nın annesi Derya Pınar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önceki günkü grup konuşması sonrası “Ben seni yanlış tanımışım, bana seni yanlış anlatmışlar Uzun Adam. Bir millet sana nasıl hayran kaldı, arkandan milyonlarca insanı nasıl getirdin bugün anladım. Hakkını helal et” ifadelerini kullandı.
Erdoğan, grup konuşmasında özetle “Biz kimin ne dediğine değil, milletin ne dediğine bakarız. AK Parti bu anlayışla kuruldu ve büyüyerek bugünlere geldi” demişti.
Erdoğan’ın konuşması sadece Mahra’nın annesini etkilemekle kalmadı, AK Parti Grubu’nu da titretti ve kendine getirdi. Aynı günün akşamında, Meclis Genel Kurulu’nda, AK Parti Grubu “var” olduğunu, “birinci parti” olduğunu, “eskisi kadar güçlü” olduğunu gösterdi.
Erdoğan’ın da hatırlattığı gibi, AK Parti için başarı denklemi son derece basit: Milletle yürürsen kazanırsın, millete kulağını tıkarsan kaybedersin.
Kuyruk acısı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/07/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kuyruk acısı
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 50 kişi beğendi
Cuma günü, “Odatv” isimli sol görünümlü internet sitesinin bir haberi düştü önüme. “Türk sağındaki alkış kırılması… Yıllarca dost bildiler” başlığını taşıyordu haber. Ben dahil 6 yazarın, Netanyahu’nun ABD Kongresi’ndeki konuşması üzerine yazdıklarımızı derlemişlerdi.
Reklam
Şahsen kendimi “sağcı” olarak tanımlamam; diğer 5 yazarın da takip ettiğim kadarıyla “sağcı” etiketini kabullene-ceklerini sanmam. Ama mevzu bu değil.
Odatv, alkış rezaletine dair paragraflarımızı alıntılamadan önce uzunca bir giriş yapmış. Özetle şunları söylüyor: “Türkiye’de özellikle sağcı yazarlar konuyu köşelerine taşıyarak ABD’ye sert tepki gösterdi. Ancak bu yazarların geldiği sağ gelenek Türkiye’de bugüne kadar ABD’ye alkış tutmasıyla biliniyor… Bugün ABD’ye kızan sağcılar dün ona alkış tutuyordu. 1968’deki 6. Filo protestolarında solcu gençlerin karşısına geçip Amerikan askerlerini koruyan daha sonra da ABD Filosuna dönerek ‘namaz’ kılan sağcılar sola karşı ABD’yi kollamak için cihat çağrıları yapıyordu.”
Ben doğmadan önce yaşanmış bir hadise üzerinden çelişkili olmakla suçlanıyorum. Üstelik kendimi bildim bileli Amerika karşıtıyım. Neyse, bunu da geçelim.
Türkiye solcuları, 16 Şubat 1969’da yaşanan ve “Kanlı Pazar” dedikleri olayları aradan geçen 55 yıla rağmen unutamadılar. 55 yıl sonra bile “kuyruk acıları” dinmedi.
1968’de dünya genelinde yaşanan öğrenci olayları Türkiye’ye de sıçramıştı. Ankara, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere çok sayıda ilde öğrenciler protestolar yapıyorlardı. İş kontrolden çıkmaya başladı; solcu öğrenciler artık devrim rüyası görüyorlardı. Cadde ve sokaklar anarşiye teslim oluyor, gündelik hayat eylemlerden etkileniyor, özellikle üniversiteler işgal ediliyor, eğitim durma noktasına geliyordu. İstanbul Üniversitesi Rektörü ve dönemin İstanbul Valisi, Deniz Gezmiş başta olmak üzere solcu öğrenci liderlerini muhatap alarak pazarlıklar yapıyor, hem acziyet görüntüsü veriyor, hem de solu şımartıyorlardı. Solcu olmayan geniş bir genç kitlenin sabrı taşmak üzereydi. Süleyman Demirel Başbakanlığındaki Hükümet olayları sadece izliyordu. Gezi olayları sırasında Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı gibi, öfkeli gençliği evinde tutacak bir liderlik de yoktu.
Reklam
Amerikan 6. Filo’sunun Boğaz’a demirlemesini bahane eden solcular 16 Şubat 1969’da “Emperyalizme Karşı Mustafa Kemal Yürüyüşü” adı altında büyük bir eylem tertip ederek bir kez daha İstanbul’u kilitlediler. Artık sabrı taşan ve şımarık solculara bir ders vermek isteyen öğrenciler de Taksim Meydanı’na geldiler. Burada toplu namaz kıldılar. Ardından öğrenci grupları arasında çatışma başladı. Solcu olmayan öğrenciler, solcu öğrencilere, Taksim’den Beyazıt’a kadar sokak sokak, cadde cadde meydan dayağı çektiler.
Solcular 1969’da yedikleri bu meydan dayağını ve onun kuyruk acısını hiç unutmadılar. Solcu olmayan herkesi nasıl “sağcı” olarak görüyorlarsa, kendileri gibi “Sovyetçi” olmayan herkese de “Amerikancı” iftirasını attılar. Yedikleri dayağın acısıyla milliyetçi, muhafazakâr, dindar gençlerin 6. Filo’yu savundukları, hatta Filo’ya karşı namaz kıldıkları yalanını uydurdular, sonra bu yalana kendileri bile inandılar.
İşte Odatv, hem kuyruk acısıyla hem de kendi yazdıkları masala inanmış olmanın konforuyla, Amerika’ya olan tepkimizi güya bir çelişki, bir tutarsızlık gibi göstermeye çalışıyor.
Öte yandan Türkiye solunun ABD ile ilişkileri anlatmakla bitmez. Arkasında ABD’nin olduğu her darbeye solcular zemin hazırlamıştır. Gezi Olayları, solun ABD elinde nasıl kullanışlı bir aparat olduğunu hepimize göstermiştir. PKK’nın günün sonunda Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin sadık askeri olması Türkiye solu tarafından hiç yadırganmamıştır. 80 öncesinin sol militanlarının 80 sonrası kapitalizmin sadık solcu neferlerine dönüşmesi ise ayrıca trajik bir hikâyedir. İsmet Özel’in “Fly Pan-Am/Drink Coca Cola” dizeleri, sanki, yükselen milliyetçi, muhafazakar, dindar hareketler karşısında sırtını ABD’ye dayanan Türkiye solcusuna sesleniştir.
Reklam
Tarihi yapmak yetmiyor, onu doğru şekilde yazmak da gerekiyor. Siz yazmazsanız, feci meydan dayağı yiyenler salya-sümük tarih yazıyor, onu da işte böyle yazıyorlar.
Nehir’den Deniz’e…
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 02/08/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Nehir’den Deniz’e…
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedondersevinc3418942 undefined
esubai131377762 ve 57 kişi beğendi
Bu çürümüş, kokuşmuş, zulüm üreten düzen elbette böyle sürüp gitmeyecek. Bu balon bir yerde patlayacak. Pamuk ipliğinden bağları kopacak, şirazesi dağılacak, hâk ile yeksan olacak. Er ya da geç, sınırlarına ulaşacak, yükseldiği yerden çok sert düşecek, deri ve kemik yığınlarını kan ve gözyaşıyla kararak inşa ettiği sömürü sistemi çökecek. Kim bilir, belki elektriği kesilecek, belki benzini bitecek, hatta belki sabah kahvesini bulamayacak ve böyle sudan bir sebeple birbirini yemeye başlayacak. Hep yaptığını yapacak, tarih boyunca en iyi bildiği şeye başvuracak: Barbarlaşacak, yamyamlaşacak, komşusunun, kardeşinin boğazına sarılacak. Kendinden başkasını yok sayan o kocaman bencilliğiyle yaşadığı gibi sokaklarda yapayalnız ölüp gidecek. Şişirme imparatorluğu bir anda sönecek.
Reklam
İşte o zaman, kendisini dev aynasında gören, arkasına aldığı güçle sağa sola efelenen, pohpohlanan, şımaran, şımardıkça arsızlaşan, azgınlaşan, zâlimleşen İsrail korumasız, hamisiz, kimsesiz, dayanaksız ve desteksiz, terkedilmiş ortada öylece şaşkın kalakalacak.
Allah ömür verse de o günü görebilsek! O gün, Müslümanlar doğrulacak, ayağa kalkacak. Balkanlardan, Kafkasya’dan, Çin’den, Rusya’dan, Myanmar, Bangladeş, Hindistan, Pakistan, Afganistan, Malezya, Endonezya’dan, bütün Türkistan’dan, Afrika’dan, ta Avustralya’dan Amerika kıtasından Müslümanlar fevç fevç Kudüs’e yürümeye başlayacak. Milyonlar, milyarlar, İstanbul’da, Diyarbakır’da, Şam’da, Beyrut’ta, Bağdat’ta, Amman’da, Kahire’de buluşacaklar. “Selamun Aleyküm”-“Aleyküm Selam” diyecek, kucaklaşacak, kol kola girecek, aynı hedefe, ilk kıbleye yönelecekler. Yalınayak, başıkabak, bir heybeyle, az bir azıkla, dillerde “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk!” nidalarıyla, dualarla, salavatla yürüyecekler. Ne pasaport, ne vize! Sınırları yıkacak, çatırdayarak çöken kapitalizmin kukla diktatörlerini devirecek, Arafat’tan Kâbe’ye yürür gibi emin ve emniyette ilerleyecekler. Lübnan’dan, Suriye’den, Ürdün’den çocuk ve kadınların tezahüratı altında geçecek, Akdeniz’den, Kızıldeniz’den kayıklarla, sallarla, yüzerek Filistin’e varacaklar.
Reklam
O gün Lübnan’daki, Ürdün’deki, Suriye’deki Filistin Mülteci Kamplarından on binler herkesten önce harekete geçecek. Ayn el-Hılve’den, Burj el-Barajne’den, Şatilla’dan, Zerka’dan, İrbid’den, Beka’dan, Cebel Hüseyin’den, Marka’dan, Yermük’ten on binlerce genç, yaşlı, kadın, çocuk, yüz yıllık vatan hasretini, toprak hasretini gidermek için, atadan miras anahtarlarını duvarlardan indirip yollara düşecekler. Lübnan Dağları’nı, Şeria Nehri’ni ilk önce onlar aşacaklar. Omuzlarında Aruri’nin, İsmail Heniyye’nin, Filistin direnişinin gurbetteki kahraman şehitlerinin tabutlarını Şeyh Ahmet Yasin’in, Ayyaş’ın, Adnan’ın, Nizar’ın yanına taşıyarak girecekler Filistin’e
O gün yaşamalı da görmeli! Siyonistler kaçacak delik arayacak. Pılını pırtısını, çanağını çömleğini toplayıp savuşacak kovuk arayacak. Arakasına bakmadan sıvışacak yol arayacak. Atalarının, babalarının, kendilerinin yaptığı işgal, soykırım, katliam, zulüm, işkence suçunun pişmanlığıyla, kendilerine tek kurşun dahi atılmadan, Nehir’den Deniz’e doğru kaçıp kurtuluş arayacaklar. Sadece hırsla ve azgınca biriktirdiklerini değil, bebeklerini, çocuklarını, karılarını bırakıp kaçacaklar. Birbirlerini ezerek, çiğneyerek, Akdeniz’in ılık sularına atacaklar kendilerini. Kimse dokunmayacak onlara. Kimsenin dokunmasına gerek kalmayacak. Silahı olanlar kafalarına sıkacak. Deniz’e kadar yaşayanlar sularda boğulacaklar. Cesetleri Kıbrıs’ın, İskenderiye’nin, Lazkiye’nin kıyılarına vuracak. “Keşke azgınlaşmasaydık” diyecekler, “Keşke zulmetmeseydik, keşke bebekler ölürken sevinmeseydik, keşke elin ekmeğiyle semirip böbürlenmeseydik, elin silahıyla cinayet işlemeseydik, keşke yeryüzünü böyle fesada boğmasaydık” diyecekler, “Keşke toprak olaydık da şu felaketi görmeseydik” diyecekler. Pişmanlıkları hiç fayda etmeyecek. Ulaşabildikleri yerlerde eski dostları da kabul etmeyecek onları. Geceleri Filistinli bebeklerin çığlıklarını duyup uyuyamayacaklar, sabah delirmiş uyanacak, kendi kanlarında boğulacaklar.
Belki bu şekilde belki başka şekilde. Bu olacak. Eğer bir Selahattin çıkmazsa ümmetin içinden, ümmet topyekûn Selahattin olup akacak Kudüs’e. Mescid-i Aksa’nın avlusundan başlayıp bütün Kudüs, Nehir’den Deniz’e bütün Filistin ilk kıbleden Kâbe’ye yönelip kıyam edecek. Er ya da geç bu olacak. Görürüz ya da görmeyiz ama bu mutlaka gerçekleşecek.
Reklam
Bizi her an o büyük güne, İslam’ın şafağının tekrar aydınlanacağı o büyük kıyama hazırlayan Filistin direnişine, umudumuzu diri tutan Hamas’a, Hamas’ın tüm şehitlerine, son şehidimiz İsmail Heniyye’ye selam olsun.
Biz onlardan razıyız; Allah da razı olsun…
İsrael-İmamoğlu: Ortada kalan sorular
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 05/08/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İsrael-İmamoğlu: Ortada kalan sorular
esubai131377762 undefinedfehmidemir undefinedmuhsinkadir6854081 undefined
esubai131377762 ve 58 kişi beğendi
Terör devleti İsrail’in Dışişleri Bakanı İsrael Katz, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan münasebetsiz cümlelerini “Her şeyin güzel olacağı günler için umut edelim” diyerek ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu etiketleyerek bitirdi. Ekrem İmamoğlu, gayet yumuşak bir tonda, “ne şiş yansın ne kebap” modunda bir mesajla bu skandalı geçiştirmek istedi ama ortada cevap bekleyen sorular kaldı:
Reklam
1. İsrail’in Dışişleri Bakanı, neden mesela CHP Genel Başkanı Özgür Özel’i ya da onlar kadar popüler olan Mansur Yavaş’ı değil de Ekrem İmamoğlu’nu etiketledi?
2. İsrael Katz, Ekrem İmamoğlu’ndan neyi umut ediyor? Farzı muhal, Ekrem İmamoğlu Cumhurbaşkanı olsa, bundan İsrail’in elde edeceği fayda ne olacak?
3. Ekrem İmamoğlu, İsrail’i ve İsrael Katz’ı umutlandıracak neler yaptı ve yapıyor?
4. Ekrem İmamoğlu’nun, istiklal mücadelesi veren Hamas’ı sık sık bir “terör örgütü” olarak nitelendirmesi İsrail’in sempatisini koruma amaçlı mı? Bu sıkı dostluğu muhafaza için başka neler yapıyor?
5. İmamoğlu, sonradan yaptığı bir konuşmada “Beni tebrik etmeye bile gelmemiş bir ülkenin dış misyonu, 5,5 yıldır buradayım, beni böyle bir konuda niye ekledi düşünmeden edemiyorum” derken kime ne mesaj veriyor?
Reklam
6. İmamoğlu, aynı konuşmasında, “Bu manevralar enteresan” derken neyi kastediyor?
Evet, geriye bu ve benzeri sorular kaldı. Bu soruların CHP içinde de sorulduğu ve sorgulandığı muhakkak. Genel Başkan dururken ve hatta o Genel Başkan İsrail’in gözüne girmek için elinden geleni yaparken neden o değil de İmamoğlu?
Ama Özgür Özel “İsrail neden beni sevmiyor da İmamoğlu’nu seviyor” diye hayıflanmasın, üzülmesin. İsrael Katz’ın bu “manevrası”, Ekrem İmamoğlu’nun aleyhine işler. Katz, İmamoğlu’nu “gömdü” desek yeridir. Zira geriye İmamoğlu’nun cevabı değil, Katz’ın etiketli mesajı kalır.
SOSYAL MEDYA NE İŞE YARAR?
Sosyal medya mecralarının sadece eğlence, iletişim ve ticaret amaçlı olduğunu zannedenler fena halde yanılıyorlar.
1. İstihbarat topluyorlar.
2. İstedikleri haberi vererek, istemediklerini sansürleyerek, yalan haber yayarak algı operasyonları yapıyorlar.
3. Küresel ve yerel ticareti yönlendiriyorlar.
4. Bağımlılık oluşturuyorlar.
5. Üyelerinin ortak tavır ve tepki belirlediği küresel bir tarikat inşa ediyorlar.
6. Bütün bunların üzerine bir de yüklü miktarda para kazanıyorlar.
Sosyal medya mecralarına karşı korumasız bir ülke, asla bağımsız bir ülke değildir.
INSTAGRAM SOLCULARI
Geçen haftaki yazımda Türkiye solunun 16 Şubat 1969’da yediği meydan dayağının kuyruk acısıyla dindar kesime “Amerikancı” iftirası attığını, 55 yıldır aynı masalla avunduğunu yazmıştım. Türkiye solunun özellikle 80 sonrasında tamamen ABD aparatına dönüştüğünü de örnekleriyle anlatmaya çalışmıştım.
Reklam
Instagram’a erişim yasağı Türkiye solunu bir kez daha ABD’nin kucağına itti. “Özgürlük” ya da “sansür” kavramları üzerinden sol, ABD’nin operasyon araçlarını savunuyor. Sadece sol değil, Kemalistler, ulusalcılar, ırkçılar da ABD’nin operasyon makinelerinin avukatlığını yapıyorlar.
Demirel’e atfedilen sözü biraz değiştirelim: Türkiye’de sağ ve sol yoktur; muhafazakârlar ve onlara, onların değerlerine, inançlarına düşmanlık edenler vardır.
Ülkenin ateisti bile İslam’a saldırıp Museviliğe, Hristiyanlığa engin hoşgörü gösterirken, ülkenin solcusunun din ve mezhep alerjisiyle Siyonist’in, Evangelist’in, Haçlı’nın, Kapitalist’in kucağına oturmasına çok da şaşırmamak lazım.
Hamas’ın hasımları tam liste
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 09/08/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Hamas’ın hasımları tam liste
esubai131377762 undefinedftmglgr41466 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 56 kişi beğendi
Hamas lideri İsmail Heniyye’nin şehadeti sonrası Türkiye’de 1 günlük yas ilan edildi, bütün camilerde gıyabi cenaze namazı kılındı, çağrısına icabet eden milyonlar meydanlarda toplandı. Bazı kesimlerdeki Hamas’a yönelik hazımsızlık da doruk noktasına çıktı. Mazlum bir halk adına bağımsızlık savaşı veren bir örgütten kim neden rahatsız olur? İşte sıralı tam liste:
Reklam
1. İslam Karşıtları: Türkiye’de İslam’a, Müslümanlara ve toplumun dini değerlerine alerji duyan bir kesim var. Renginde İslam olan her şeye ve herkese ne yaptığına ve ne maksatla yaptığına bakmaksızın peşinen karşılar. Karşıtlıkları dine değil İslam’a, dolayısıyla başka inançlara hoşgörülüler, Müslümanlara hasımlar. Hamas’ın “iman dolu göğsünden” rahatsız oluyor ve mücadelesine karşı çıkıyorlar; İslam’la savaştığı için de İsrail’e hayranlar.
2. Irkçılar: Bunların da ırkçılıkları ikiyüzlü. Araplara, Kürtlere karşı ırkçılık yaparken, “Araplar bizi sırtımızdan vurdu” ve benzeri iftiraların arkasına saklanırken, 100 yıl önce Anadolu’yu işgal eden ülkelere gönüllü servis hizmeti veriyorlar. Hamas’a, Filistinli ve Arap olmasını bahane göstererek karşılar. Bu ikiyüzlü tavırlarıyla bazen cehaletle, bazen de bilinçli olarak Siyonizm’e hizmet ediyorlar.
Reklam
3. Kemalistler: Doğaları itibariyle zaten ırkçılar. Ayrıca Kemalizm’in sorgusuz sualsiz Batılılaşma fikri gereğince Doğu’ya ait her şeyden nefret ediyorlar. Araplara düşman ama örneğin Yunanistan’a, İngiltere’ye, Fransa’ya, İtalya’ya bayılıyorlar. Mustafa Kemal, Filistin cephesine 2 kez atanmış, ilkinde ordu kumandanlığından istifa etmiş ve tatile çıkmış, ardından Kudüs düşmüş, ikincisinde ise Nablus’tan başlayarak Afrin’e kadar orduya da ağır kayıplar verdirerek çekilmişti. Bu kötü hatıralar da Kemalistlerin Hamas’a husumetini besliyor. Kuvayı Milliye ile Hamas’ın birebir benzeşmesine de sırtlarını dönüyor, görmezden geliyorlar.
4. Fetullahçılar: FETÖ, ABD-İsrail ortak yapımı bir örgüt olarak her zaman İsrail’in yanında durdu. Ayrıca Hamas’ın mücadelesinin tüm İslam dünyasında direniş ruhunu diri tutması FETÖ’yü misyonu gereği aşırı derecede rahatsız ediyor.
5. PKK ve Kürt Irkçıları: ABD’nin açıktan, İsrail’in gizliden PKK’ya verdiği destek de PKK ve Kürt ırkçılarını Hamas’ın karşısına konumlandırıyor.
6. İktidar Beklentisi Olanlar: İktidara gelmek için ABD’nin, Avrupa’nın ve İsrail’in desteğini almak gerektiğini düşünüyor, Hamas’a “terör örgütü” diyerek onların nezdinde sempati kazanmaya çalışıyorlar.
7. Etki Ajanları: Gönüllü olarak ya da belki para karşılığı Hamas’a düşmanlık ediyor, İsrail’in gözüne girmeye çalışıyorlar. Medya ve sosyal medyada dile getirdikleri Hamas karşıtı ve İsrail yanlısı fikirleri karşılığında sırtlarının sıvazlan-masından, başlarının okşanmasından, “göze girmekten” çok mutlu oluyorlar.
Reklam
8. Arap Diktatörlerin Etki Ajanları: Bazı Arap ülkelerindeki diktatörler Hamas’ın direnişinin kendi halklarına da ilham olacağı korkusuyla İsrail’den daha fazla Hamas’tan nefret ediyorlar. Sayıları üçü beşi geçmese de Türkiye’deki etki ajanları da Hamas karşıtı tutum izliyorlar.
9. Propaganda Etkisi Altında Olanlar: Siyonizm’in on yıllardır her mecrada yaptığı propaganda özellikle gençlerin bir kısmını Hamas karşıtı tutuma yönlendiriyor. Medya ve sosyal medyada, özellikle film ve dizilerde sıkça verilen “terörist Müslüman-mazlum Siyonist” algısı zihinlerde yer bulabiliyor. 7 Ekim’den bu yana yoğun şekilde pompalanan “Hamas bir terör örgütü ve savunmasız sivillere saldırdı” yalanı karşılık bulabiliyor.
Haklı, meşru ve kahramanca bir direniş sergileyen Hamas’a husumet besleyen bu kesimlerin sesi çok çıksa da toplu halde bile bir yekûn tutmuyorlar. Türkiye’nin ezici çoğunluğu Filistinlileri ve onlar için direnen Hamas’ı inanç, tarih, coğrafya, kader birliği ve Siyonizm’in Türkiye üzerindeki hesapları bağlamında milliyetçi kaygılar çerçevesinde gönülden destekliyor. Ayrıca Hamas’ın direnişinin bire bir Kuvayı Milliye’ye benzemesi ve İstiklal Savaşı sırasında İslam dünyasının Türkiye’ye yardımları da toplumun geniş kesiminin Filistin ve Hamas’a yakın durmasını sağlıyor.
Reklam
10. İçerden Eleştirenler: Bu kesimlerden tamamen farklı olarak, hasım olmamakla hatta Hamas’a sempati duymakla birlikte yöntemlerini, özellikle de 7 Ekim operasyonunu eleştirenler var. Stratejiler, teoriler ve komplolar üzerinden meseleyi okuyorlar. Analizlerindeki en büyük eksiklik, Filistin’deki şartları hissedemiyor, konuya bir Filistinlinin gözüyle bakamıyor olmaları. Onlara da cevabı Hamas’ın yeni lideri Yahya Sinvar’ın bir röportajındaki şu ifadeleri veriyor: “Uzun süre barışçıl yollarla direniş göstermeyi denedik. Ama bizden, katledilirken uslu duran kurbanlar olmamız bekleniyor. Hayır. Biz elimizden nasıl geliyorsa o şekilde halkımızı savunacağız.”
Bir Mehmet Doğan geçti bu dünyadan
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 12/08/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Bir Mehmet Doğan geçti bu dünyadan
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 37 kişi beğendi
Türkiye Yazarlar Birliği’nin, 2023 yılı Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçılar Ödülleri 6 Temmuz’da Rami Kütüphanesi’nde düzenlenen mütevazı bir törenle sahiplerine tevdi edildi. Yeni Şafak’taki yazılarımdan dolayı ben de ödül alacaktım. Salona girişte, TYB Başkanı Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan hocamız karşıladı bizi. Hemen Mehmet Doğan ağabeyi sordum. “iyi” olduğunu söylerken aslında bir temennide bulunduğu, dua niyetine “iyi” dediği belliydi.
Reklam
Rami Kütüphanesi’ndeki törende başından sonuna kadar Mehmet Doğan ağabeyin yokluğu hissediliyordu. Yazarlar Birliği’ni o kurmuştu, ödülleri o ihdas etmişti, her ödül töreninde bulunmuştu. O gün ilk defa aramızda yoktu.
Geçen hafta durumunun ağırlaştığı haberini aldık, doktorlar çok umut vermiyordu. Dün sabah da vefat haberi geldi.
D. Mehmet Doğan’ın kişisel tarihimde de hususi bir yeri var… En başta, onun “Batılılaşma İhaneti” kitabı, çocukluğumda FETÖ’nün eline düşmekten kurtarmıştı beni…
Ankara, sanat ve fikir anlamında çorak bir şehir. Bu çoraklık, İstanbul’un bir cazibe merkezi olmasından, Anadolu’da palazlanan genç yetenekleri bir mıknatıs gibi kendisine çekmesinden kaynaklanıyor.
Reklam
Mehmet Doğan ağabey, bir Ankaralı olarak, Ankara sevdalısı olarak, Ankara’yı, maaşlı, memur, muvazzaf ve kifayetsiz ellerin tasallutundan kurtarıp, bir sanat ve fikir şehri halinde yeniden inşa ve imarının mücadelesini verdi. Bunda da el Hak başarılı oldu.
Yazarlar Birliği, sonradan “Türkiye” ibaresini de alarak, Ankara’nın en merkezi yerinde, Kızılay’da, benim ve benim gibi birçok hevesli gencin uğrak yeri oldu. Orada, Mehmet Doğan ağabeyin etrafında yeni yüzler tanıdık, birbirimize tutunduk ve her geçen gün sayımız arttı. Fatih Kitabevi, Birleşik Kitabevi, Vadi Yayınları, Hece Dergisi, Türkiye Günlüğü, tabii ki Sakarya Çay Ocağı… Ama herkesin yolunun kesiştiği nokta Türkiye Yazarlar Birliği oldu, Mehmet ağabeyin dizinin dibi oldu.
Mehmet Doğan ağabey, Ankara’yı çölden vahaya dönüştürürken, en netameli, en zor meselelerde bir kuyumcu hassasiyetiyle eserler vücuda getirdi. Türkçe sevdalısıydı. Bir milletin ve memleketin, en başta dilini savunarak ayakta kalabileceğine inanıyordu. Büyük Türkçe Sözlük adlı eseriyle de Türkçeye ve Türkiye’ye borcunu fazlasıyla ödedi.
Reklam
İstiklal Şairi Mehmet Akif’e ve İstiklal Marşı’na bir milletin vefa borcunu millet adına yine o eşsiz eserleriyle Mehmet Doğan ödedi.
28 Şubat sürecinde çok zor günler geçirdi. Hiç umutsuz olmadı, yılgınlık göstermedi, o korkunç atmosferden hepimize örnek olacak bir soğukkanlılıkla çıkabildi.
Daha nicesi… Kitaplar, makaleler, konferanslar, toplantılar, şölenler, binlerce gencin beslendiği eğitimler…
Hepsi bir yana, D. Mehmet Doğan deyince, şahsen benim aklıma iki şey geliyordu:
Birincisi, onu hiç kravatlı görmedim. Gören var mı bilmiyorum. Kravata karşı asil bir direniş içindeydi.
İkincisi, İstanbul’a karşı Ankara’nın varlık mücadelesini verirken, Anadolu’nun, Selçuklu’nun tevazu ve sadeliğini de temsil ediyordu. Üzerine çok titrediği ve çalıştığı Mehmet Akif’in ahlakıyla ahlaklanmıştı. İstese, emin olun, çok para kazanabilir, şöhretin zirvesine ulaşabilirdi. Hiç o ilişkilere girmedi. Ankara’nın bir memur, bürokrat, siyaset şehri değil, bir Selçuklu şehri, sahabeler, ermişler şehri, Hacı Bayram Veli’nin şehri olduğunu hem anlattı, hem de yaşadı.
D. Mehmet Doğan ağabey işte bunun için farklıydı, özeldi… Eğilmeden, bükülmeden, taviz vermeden, hakikatin savunusundan asla vazgeçmeden tevazuyla, sadelikle yaşadı ve öylece göçtü.
Türkiye bir büyük insanı, bir isimsiz kahramanı, derviş ahlaklı bir hakikat sevdalısını yitirdi. Türkçe öksüz kaldı, Ankara öksüz kaldı. Bir güzel insan daha aramızdan, başımızdan ayrıldı ve Hakk’a yürüdü.
Ailesinin başı sağ olsun. Türkiye Yazarlar Birliği’nin, hepimizin başı sağ olsun. Biz Mehmet ağabeyden razı olduk, Rabbim de inşallah razı olsun, mekânı Cennet olsun.
Not
Cenaze namazı bugün Hacı Bayram Veli Camii’nde ikindi namazını müteakip kılınacak. Taceddin Dergahı’na defnedilmeyi en çok da O hak ediyor; inşallah izin çıkacak ve oraya, Akif’in hatırasının yanı başına defnedilecek.
Mahmud Abbas ve esmeyen rüzgar
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 16/08/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Mahmud Abbas ve esmeyen rüzgar
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 46 kişi beğendi
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, TBMM Genel Kurulu’na hitap etti. TBMM’nin davetiyle ben de konuşmayı Genel Kurul’da izleme fırsatı buldum. Önce bazı gözlemlerimi aktarayım:
Mahmud Abbas’la defalarca görüşme fırsatım oldu; 2016 yılında, son Meclis ziyaretinde, Filistin Dostluk Grubu Başkanı olarak mihmandarlığını da yapmıştım. O gün Meclis’ten uğurlarken “sigaraya devam mı?” diye sormuştum, “doktorlar bırak diyor ama bırakmayacağım” demişti. Sigarayı bıraktı mı bilmiyorum ama dün Abbas’ı çok yaşlanmış gördüm. Artık yürümekte de zorlanıyor.
Reklam
Konuşması çok cılızdı. Ne Arapça’nın belagati vardı üslubunda, ne de mazlum bir halkın temsilcisi olarak heyecan ve hamaset.
Konuşmasında Gazze ve Kudüs’e gideceğini söyleyince hem Genel Kurul hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil izleyiciler Abbas’ı ayakta alkışladılar. Bir çeviri hatası yoksa “yürüyeceğini” değil, “gideceğini” söyledi. Bir Devlet Başkanı’nın kendi ülkesinin iki şehrine gideceğini duyurması, bunun da heyecan oluşturması açıkçası garibime gitti.
Bir de şu var: 2012’deki bir konuşmasında, doğduğu Safed şehrine gideceğini söylemiş, “Görme hakkım var ama içinde yaşama hakkım yok” diyerek Filistinlilerin büyük tepkisiyle karşılaşmıştı. Dünkü konuşmasında sıkça Gazze’den bahsetmesi, Gazze ve Kudüs’e gideceğini söylemesi belki de bu gafa ya da itirafa bir cevap olabilir.
Reklam
Sıkça Gazze’den bahsetti. Gazze’nin gündemine nihayet bu kadarcık bile girmiş olması büyük gelişme. Ancak aynı zamanda, Batı Şeria’nın, Kudüs’ün ve Gazze’nin meşru devlet başkanı olduğunun da altını birkaç kez çizdi. Gazze’nin Filistin toprağı olduğunu ve Filistin’den ayrılmayacağını vurgulamasını takdir etmek lazım.
Şehit İsmail Heniyye’den “kardeşim” diyerek söz etti. Çok şükür! “Zafere ulaşmanın en kısa yolu ulusal birlik” ve “TBMM’de 4 Başkan Yardımcısı var, hepsi de farklı partilerden” diyerek zayıf da olsa demokrasi vurgusu yapması da dikkat çekiciydi.
Konuşma cılız olup rüzgar estirmeyince, Genel Kurul’daki milletvekillerinin ayakta alkışları da biraz yapmacık, biraz ABD Parlamentosu’na nazire oldu.
Özetle Mahmud Abbas, adeta bir formaliteyi, bir angaryayı ifa etmek için geldiği ve konuştuğu izlenimini bıraktı. Yerinde Halid Meşal ya da Yahya Sinvar olsa, hatta FKÖ’den, El Fetih’ten başka bir isim olsa, daha fazla heyecan oluşturur, hatta fırtına estirirdi.
Reklam
ABBAS HAİN Mİ?
Mahmud Abbas, hayatı boyunca müzakere taraftarı oldu. Çok fazla taviz verdi ve sürekli kaybetti. Selefi Yaser Arafat gibi, ailesiyle birlikte çok fazla yolsuzluk iddiasına muhatap oldu. Epeyce de yaşlandı. Buna rağmen, seçim yapmadığı için, İsrail’in de, Batı’nın da, Arap diktatörlerinin de hoşnut olduğu bir idareci. Ama artık Filistin halkı arkasında değil. Son yapılan anketlerde destek yüzde 20’lere kadar düştü; o yüzde 20’nin çoğunluğu da maaşlı çalışanlar. Gazze’deki soykırıma yönelik tutumuyla Filistin’in ve dünya genelinde Müslümanların öfkesine maruz kalıyor. Yine de, mücadele gibi, çekilmek gibi bir niyeti yok, yerine geçecek birini de hazırlamıyor.
Bu ihanet midir? Açıkçası Mahmud Abbas için bu ifadeyi kullanmam. Öyle ya da böyle, uzun süredir, meşakkatli bir mücadeleyi sürdürüyor. Devlet adamlarını, büyük ve köklü hareketlerin liderlerini zahirle değerlendirmemek gerekir. Aynı şartlar altında olmadıkça insanları kolayca yaftalamamak gerekir.
Bütün diğer iddialar bir yana, Abbas, Filistin mücadelesinin liderliğinde başarısız oldu. Bırakmak için geç bile kaldı. Uzunca bir zamandır direnişin “takozu” algısı var üzerinde. Hatta bugün kıyasıya eleştirilen Hamas’ın, FKÖ’nün Arafat’tan başlayarak Abbas’la devam eden bu pasifliğinin, tavizkarlığının, kirlenmesinin bir sonucu, bir eseri olduğunu da biliyoruz.
Reklam
Dünkü konuşmadan aldığım tek mesaj var: Mahmud Abbas artık bırakmalı. Zamanı gelmiş ve çoktan geçmiş.
Kuşatma ve zafer
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 19/08/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kuşatma ve zafer
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 43 kişi beğendi
Hamas, 7 Ekim’deki meşru operasyonu kadar, direnmek suretiyle Gazze’de kayıplara ve ağır tahribata sebep olmakla da eleştiriliyor.
Hamas’a, “bir hiç uğruna direniyorsunuz”, “bütün dünyayı arkasına almış, en modern silahlara sahip bir ordu karşısında direnerek Gazze’de kayıpları artırıyorsunuz”, “kaybedeceğiniz bir savaşta daha fazla can kaybına ve yıkıma neden oluyorsunuz” eleştirileri yapılıyor.
Reklam
Kuşatma, insanlık tarihi kadar eski bir savaş taktiğidir. Bir taraf, şehrinin etrafına aşılması zor surlar inşa eder, içerde ordusunu ve halkını uzun süre ayakta tutabilecek, savunmayı sürdürebilecek yığınak yapar. Diğer taraf ise şehri ablukaya alır, dışardan saldırılar yapar, suyu keser, lojistiğin erişimini engeller; ya surları aşarak, ya da şehrin çaresiz kalıp teslim olmasını bekleyerek zafer kazanmak ister.
Kudüs örneğin… Tarihçiler, son 4 bin yılda 118 kez kuşatıldığını ifade ediyorlar. 1099’da Haçlılar şehri kuşatmış, sonra şehre girmiş, binlerce Müslümanı katletmiş, Yahudileri sinagoglar içinde yakmış, İslam ve Museviliğe ait mezar ve yapıları tahrip etmişlerdir. 1187’de Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü tekrar kuşatmış, fethetmiş, şehre girerken hiç kimsenin kılına dokunulmaması yönünde kesin emir vermiş, gerçekten de öyle olmuştur.
Reklam
Haçlıların Hatay (Antakya) kuşatması 300 gün sürmüştür. Kuşatmacılar çok zor şartlar altındadır: Çamurun, bataklığın içindedirler ve sürekli depremler olmaktadır. Ancak kuşatmadan vazgeçmezler. Hatay Müslümanlarına yardım gelmeyince, 300 günün sonunda şehir düşer. Haçlılar şehir içindeki herkesi kılıçtan geçirir, evlerin tamamını ateşe verirler.
Aynı dönemde yine Haçlılar tarafından kuşatılan Trablusşam şehri tam 2 bin gün direndikten sonra düşer.
Birkaç yüz yıl sonra Moğollar gelir, Basra’da taş üstünde taş bırakmazlar. Bağdat’ı kuşatırlar, şehir teslim olmasına rağmen tamamen yıkar, kütüphaneleri yakar, omuz üstünde baş, taş üstünde taş bırakmazlar.
1492 Gırnata kuşatmasıyla Endülüs tarih sahnesinden çekilmiştir. 1915-16’da Halil Kut Paşa, Kûtü’l-Amare’yi kuşatmış, biri general olmak üzere 8 bin İngiliz askerini esir almış, Britanya Ordusu’na unutamayacağı bir yenilgi yaşatmıştır.
Reklam
Her kuşatma, kuşatan için zaferle sonuçlanmaz. Örneğin Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 1683’te Viyana’yı 3 ay süreyle kuşatmış, başarılı olamamıştır.
Napolyon, 1799’da Akka’yı 52 gün boyunca kuşatmış, Cezzar Ahmet Paşa’nın şanlı direnişiyle geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Tarihin en kanlı kuşatmalarından biri de Almanların Leningrad (St. Petersburg) kuşatmasıdır. 872 gün süren kuşatma sırasında 1,5 milyon insan, çoğu da açlık ve soğuktan, hayatını kaybetmiştir. Şehirdeki fareler, kuşlar, evcil hayvanlar bile yenmiştir. Sovyet Kızıl Ordu’su savunmayı bırakmamış, 1944 Ocak ayında Almanlar geri çekilmiştir. Yine Stalingrad kuşatması 6 ay sürmüş, Sovyetler 1 milyonu aşkın kayıp vermiş, bu başarılı savunma ile Alman ordusu çöküşe geçmiştir.
Yakın tarihin en acı kuşatmalarından biri de kuşkusuz Saraybosna kuşatmasıdır. Sırp güçleri 5 Nisan 1992’de şehrin etrafına tahkimat yapmış, 1425 gün, yani 4 yıl boyunca şehri ablukada tutmuş, 1.601’i çocuk 11 bin 541 kişiyi katletmişlerdir. Keskin nişancılar Saraybosnalıların sokağa dahi çıkmasını engellerken, pazar yerlerine bombalar atılmış, toplu katliamlar yapılmış, Saraybosna Kütüphanesi dâhil şehrin önemli kısmı yanmış, yıkılmıştır. Boşnakların direnişi sayesinde Saraybosna teslim olmamış, 29 Şubat 1996’da kuşatma sona ermiştir.
Gazze’de halen devam eden savaş da, tarihteki örnekleri gibi bir kuşatma savaşıdır.
Bugün 304’üncü gününe ulaşan kuşatma, Gazze’nin ve Hamas’ın kahramanca direnişi sayesinde halen sürmektedir ve saldırganlar için yolun sonunun göründüğü de artık netleşmiştir.
İsrail kuşatmasına karşı Gazze savunması, tarihteki yüzlerce örneği gibi, mesela Tiryaki Hasan Paşa’nın Kanije Savunması, mesela Ali İhsan Paşa’nın Musul Savunması, mesela Leningrad, Stalingrad, Saraybosna savunmaları gibi, eşsiz bir kahramanlık destanıdır.
Reklam
Şimdi en baştaki soruyu tekrar soralım: Gazze ve Hamas, “bir hiç uğruna” mı direniyorlar?
Soruya soruyla cevap verelim: Leningrad’da 1,5 milyon, Stalingrad’da 1 milyon, Saraybosna’da 11 bin 541 masum, “bir hiç uğruna” mı öldüler?
Gazze’ye ve Hamas’a “teslim olsunlar” diyenler tam olarak kimin sözcülüğünü yapıyorlar?
Üstelik hatırlatalım: Tarihte, bir şehri kuşatıp da, teslim yoluyla bile olsa ele geçirenlerin, anlaşmalara uydukları, yağmadan, kıyımdan, katliamdan tecavüzden uzak durdukları çok az örnek vardır.
Gazze’yi 304 gündür savunan ve zafere ulaşmasına da ramak kalan Hamas, vahşice, kuralsız ve orantısız bir kuşatmaya karşı tarihin en şanlı, en şerefli savunmalarından birini yapıyor; zafer de ufukta görünüyor inşallah.
1071’i doğru anlamak
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 23/08/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
1071’i doğru anlamak
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 23 kişi beğendi
Pazartesi günü, 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferimizin 953’üncü yıldönümünü kutlayacağız. Malazgirt, “Türklere Anadolu’nun kapılarını açan zafer” gibi oldukça dar bir tanımlamayla biliniyor ve geçiştiriliyor; oysa savaşın detaylarına kabaca bakıldığında bile coğrafyamıza ve tarihimize ilişkin çok önemli, ibretlik dersler barındırıyor.
Reklam
Muş Alparslan Üniversitesi hocalarından Prof. Dr. Abdullah Kıran, 2020 yılında üniversitenin Anemon adlı sosyal bilimler dergisinde yayınladığı “Malazgirt Savaşı, Sultan Alparslan ve Diyojen” başlıklı kapsamlı akademik makalesinde 1071 zaferini etraflıca ele almış. Abdullah Kıran, makalesinde İbnü’l-Cevzi, İbnü’l-Esir, Aksaraylı Kerimüddin Mahmud, Urfalı Meteos gibi, Malazgirt Savaşı’na yakın dönemde yaşamış tarihçilerin yanı sıra savaşa Roma saflarında bizzat katılmış Psellos gibi askerlerin de eserlerinden yararlanmış. Meraklısına makalenin tamamını okumasını tavsiye ederim. Burada, makaleden ve “Sonuç” bölümünden bazı hususları özetleyerek aktaralım:
* Türklerin Anadolu’ya yayılması Malazgirt Zaferi’yle başlamamış, çok daha öncesinde Türkler Anadolu’ya girmiştir.
* Alparslan’ın ordusunda Türkler neredeyse azınlıktır. 15 bin kişi olduğu tahmin edilen ordunun 4 bini Memluk askeri, önemli bir kısmı Kürt’tür. Orduda ayrıca Araplar ve Müslüman olmuş Gürcü ve Ermeniler de bulunmaktadır.
Reklam
* Dönemin tarihçileri Diyojen’in ordusunun Alparslan’ın ordusundan 20-30 kat daha fazla olduğunu belirtirler. Diyojen’in ordusunda paralı asker olarak hizmet eden ve sayılarının 15 bin olduğu söylenen Oğuz, Kıpçak ve Peçenek Türkü vardır. Bu Türklerin sadece bir kısmı ve pazarlıkla, savaş sırasında Selçuklu ordusuna katılmışlardır.
* Zafer 26 Ağustos Cuma günü kazanılmış olsa da öncesinde Selçuklu Ordusu vur-kaç taktiği ile Diyojen’in Ordusu’nu yıpratmıştır.
* Diyojen’in ordusu sayıca çok üstündür. Alparslan’ı Ahlat’ta karşılamayı planlamıştır. Ancak ihanete uğradığı için ordusunun sadece bir kısmı Malazgirt’te savaşmış ve yenilmiştir.
* Zafer sonrası elde edilen ganimetin Malazgirt ve Ahlat’ı zenginleştirdiği tahmin edilmektedir.
* Selçuklu Devleti ve Sultan Alparslan, kâğıt üzerinde de olsa, Bağdat’taki İslam Halifesi el-Kaim Biemrillah’a bağlıdır. Zafer haberi Bağdat’a ulaşınca şehir süslenmiş, camilerde dua edilmiş, kutlamalar yapılmıştır. Halife, Sultan Alparslan’a gönderdiği mektupta şunları yazar: “Efendi evlat, Tanrı’nın desteğine mazhar, galip ve muzaffer evlat, en büyük Sultan, Arap ve Acem hükümdarı, Dünya hükümdarlarının efendisi, dinin ışığı, Müslümanların yardımcısı İmam’ın (Halife) yardımcısı, insanların sığınağı, devletin kahredici bileği, dinin parlak tacı, İslam ülkelerinin sultanı, Emirü’l-Mümin’in burhanı.”
* Sultan Alparslan’ın tutsak alınan İmparator’a merhametli davrandığı hususu Roma kaynakları tarafından da teyit edilmektedir.
* 1025 yılında gücünün doruk noktasına ulaşan Doğu Roma İmparatorluğu, 1071’deki Malazgirt Savaşı ile elli yıldan daha kısa bir sürede dağılma noktasına gelmiştir.
* Malazgirt Zaferi, Türklere Anadolu’nun kapılarını açmamış, sadece bir engeli ortadan kaldırmıştır. 1021-22 yıllarında Ermeni Krallığı’nın yıkılmasıyla Türkler zaten Anadolu’ya yayılmaya başlamışlardır. 1071 zaferi bu yayılmayı hızlandırmıştır.
Reklam
Makalede dikkatimi çeken iki de detay var: Abdullah Kıran Hoca, “Bizans” kelimesinin ilk kez 1557’de kullanıldığını, Malazgirt Savaşı sırasında böyle bir kavramın olmadığını belirtiyor. Ayrıca yabancı kaynaklarda “Tarkhaniotes”, “Trachaniotes” veya “Tarchanaiotes” şeklinde geçen “Tarkan” ünvanı, Roma ordusunda hizmet eden Türkler için kullanılmış. Bu ünvanı haiz kişi vergiden muaftır ve elde ettiği ganimetten hükümdara pay vermeye mecbur değillermiş. Romen Diyojen’in ordusunda hizmet etmekte olan “Tarkan”, orduda magistros (general) rütbesinde bir Oğuz Türk’üdür.
Dünü ve bugünü anlamak, yarını inşa etmek için, büyük zaferimiz Malazgirt’i yerli yerine koymak zorundayız. Her ne kadar Selçuklu Devleti bir Türk devleti olsa ve Alparslan bir Türk sultanı olsa da, Malazgirt Zaferi, ne salt Türklerin zaferidir ne de Kürtler ve Araplar zorla savaştırılmıştır. Malazgirt Zaferi, apaçık Müslümanlarla Müslüman olmayanların savaşıdır ve Müslümanların ortak zaferidir. Malazgirt ilk düğmedir ve ilk düğme yanlış iliklenirse, tarih de, coğrafya da anlaşılamaz ve tarih, Müslümanlar arasına sokulmak istenen fitnenin aracı olur.
Malazgirt Zaferimizin yıldönümünde, pazartesi günü bunu ele alalım inşallah.
Müslümanların zaferi Malazgirt
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 26/08/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Müslümanların zaferi Malazgirt
esubai131377762 undefinedakgedik7104942 undefinedsaitportakal81785 undefined
esubai131377762 ve 27 kişi beğendi
Müslümanlığımın ve Türklüğümün gereği olarak, ömrüm yettikçe, bir hakikati ısrarla savunmaya, bir tehlikeye ısrarla dikkat çekmeye devam edeceğim.
Hakikat şu ki: Türk, Kürt ve Arap, bu zorlu coğrafyada ittifak yaptıkları müddetçe var kalabilir, kimliklerini, benliklerini ancak ittifakla muhafaza edebilirler.
Tehlike de şu ki: Türk, Kürt ve Arap’ın ittifakının ne büyük bir güç olduğunu bilen ve yaşayan Batı, “böl-parçala-yut” taktiğiyle ittifakı parçalamak, tarafları birbirine düşman etmek için, içimizdeki hainleri ve cahilleri de kullanarak, 100 küsur yıldır artan bir ivmeyle aramıza fitne ve nifak sokmaya çalışıyor.
Reklam
Lawrence ve benzeri ajanlar bazı Arap kabilelerini kandırarak Osmanlı’ya isyan ettirdiler ve aramıza fitne soktular. İçimizdeki bazı ajanlar da “Araplar bizi sırtımızdan hançerledi” yalanını tekrar tekrar söyleyerek duygusal bir kopuş için çabaladılar.
PKK’nın hep şiddet eylemlerine odaklandık. Oysa vitrinde tedhişi kullanırken, geri planda, özellikle de Kürt gençlerinin sekülerleşmesine, Kürtler arasında ırkçılık fitnesinin oluşmasına ve tutunmasına hizmet ettiler; bunda da epey başarılı oldular.
Reklam
Son yıllarda sayıları ve cüretleri daha da artan Türk ırkçıları da aynı amaca, aynı hedefe ve odağa hizmet ediyorlar: Türk ve Türkçü maskesiyle Arapları ve Kürtleri ötelerken aslında Türk’ü yalnız bırakarak yok olmasının mücadelesini veriyorlar.
Evet, Türk, Kürt ve Arap ittifak etmezlerse, tek başlarına ayakta kalamazlar; yutulurlar, asimile edilirler, kimliklerini, benliklerini, kültürlerini, inançlarını kaybederler. Öyle de oluyor.
Bugün, Malazgirt Zaferi’nin 953’üncü yıldönümünü kutluyoruz.
Malazgirt Zaferi, Türk, Kürt ve Arapların, onlarla birlikte başka Müslüman milletlerin ittifakıyla elde edilmiş muhteşem bir ortak zaferdi. Selçuklu Sultanı Alparslan’ın ordusunda Türkler, Kürtler, Araplar, Çerkezler, ihtida etmiş Ermeniler, Gürcüler vardı. Diyojen’in ordusu ise, 15 bini Peçenek, Oğuz ve Kıpçak olmak üzere tamamen gayri Müslimlerden oluşuyordu. Malazgirt Müslümanların zaferiyle sonuçlandı. Malazgirt’te kurulan o ittifak, İran’dan Mısır’a kadar geniş bir coğrafyaya hükmeden, zaten Anadolu’ya girmiş olan Türklerin önündeki bir engeli kaldırırken, Kürt ve Arapların da Anadolu’ya girmelerini sağladı. Müslümanların, özellikle de Türklerin Anadolu’da tutunmalarını sağlayan ve en az Malazgirt kadar mühim olan 1176 Miryakefalon savaşı da, 1187’de Selçuklu Kumandanı Selahattin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethi de, Moğolları durduran ve çöküşlerini başlatan 1260 Ayn Calut Savaşı da Türk, Kürt ve Arap ittifakının neticesiydi. Üç millet, Haçlılara karşı omuz omuza savaştılar. Osmanlı’nın her savaşında, her seferinde, her fethinde, az ya da çok bu milletler de yer aldılar. Destansı Çanakkale savunmasını Türkler, Kürt ve Arap kardeşleriyle yaptılar. Doğu topraklarımızı Ruslar işgal ederken Türklerle Kürtler topraklarını birlikte savundular. Bugünlerde 103’üncü yıldönümünü kutladığımız Sakarya savunmasını birlikte zaferle sonuçlandırdık. Cumhuriyet’i, Türkler ve Kürtler; Arapları, Kafkas ve Balkan halklarını da kucaklayacak biçimde birlikte kurduk.
Malazgirt ruhu, ittifak ve kardeşlik ruhudur. Malazgirt’te inşa edilen birlik, 953 yıl boyunca, Anadolu’nun bizler için yurt olmasını, Anadolu merkezli geniş bir coğrafyanın Türkler, Kürtler, Araplar başta olmak üzere birçok millet için güvenli, huzurlu, aynı zamanda güçlü bir medeniyet havzası olmasını sağlamıştı.
Reklam
Bugün, Türklerin, Kürtlerin ve Arapların içinden, birliğimize, ittifakımıza, kardeşliğimize yapılan her saldırı, işte 953 yıl önceki Malazgirt Zaferimize, Malazgirt ruhuna yapılan saldırıdır.
Türk, Kürt ve Arap’ı birbirine düşürmek için çabalayan herkes, etnik kökeni ne olursa olsun, Diyojen’in ordusundadır, Haçlıların neferidir, Siyonizm’e askerdir ve en başta kendi ırkının düşmanı bir haindir.
Malazgirt Savaşı’nı tarihi gerçeklerden koparıp tahrif etmeye, başka türlü yazmaya çalışıyorlar. Hayır! Malazgirt Müslümanların zaferidir. Bu coğrafyadaki her etnik grup, Malazgirt ruhuna sahip çıktıkça var kalabilir; Malazgirt’i inkâr eden, Batı’nın fitnesine alet olup, başkalarını ötelerken, kendi kuyusunu da kazar, asimile olur, kaybolup gider!
Normal bir Türkiye fotoğrafı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 30/08/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Normal bir Türkiye fotoğrafı
esubai131377762 undefineddavudcaliskann86244 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 27 kişi beğendi
Malazgirt Zaferi kutlamaları için Ahlat’a giden devlet ve siyaset ricali, Ahlat mezar taşları önünde çok anlamlı bir fotoğraf karesine girdiler. Kadrajda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, Hüda-Par Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Hava Kuvvetleri Komutanı Ziya Cemal Kadıoğlu ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Ercüment Tatlıoğlu yer alıyorlar.
Reklam
Bu fotoğraf karesi çok konuşuldu, tartışıldı ve eleştirildi. Başta CHP Genel Başkanı Özgür Özel olmak üzere muhalif çevreler bu fotoğraftan rahatsızlıklarını dile getirdiler. Rahatsız olmaları da çok tabii zira “normalleşen, yeni ve güçlü Türkiye’nin bir fotoğrafını çekelim” dense, ortaya tam olarak bu kare çıkardı. Madde madde anlatalım:
1. Fotoğraf karesinde 2 kuvvet komutanı var. Tarihimizdeki önemli bir askeri zaferin yıldönümü töreninde, sivil otorite ve siyasetçilerle aynı karedeler. Duruşlarıyla, seçilmiş ve sivil kökenli Cumhurbaşkanı’nın yani Başkomutan’ın emrinde olduklarını gösteriyorlar. Eski Türkiye fotoğraflarında olduğu gibi, seçilmişlerle aynı seviyede hatta onların üzerindeymiş gibi bir kibirden ve sahte kudret gösterisinden uzaklar. Demokraside, hukuk devletinde nerede nasıl durmaları gerekiyorsa öyleler. Kudretlerini içeriye değil dışarıya gösteriyorlar; dosta güven, düşmana korku veriyorlar.
Reklam
2. Hüda-Par, Anayasa ve yasalara uygun kurulmuş, meşru bir siyasi parti. Hiçbir terör örgütüyle ilişkisi yok, hiçbir terör örgütünün siyasi uzantısı değil. Üstelik terör örgütü PKK’nın korkulu rüyası. Bölgede PKK’ya karşı en cesur duruşu sergileyebilen siyasi hareket. Kürt ve dindar kimliğini gizlemiyor. Türkiye genelinde, özellikle de Doğu ve Güneydoğu’da tabanı var. Genel Başkan Zekeriya Yapıcıoğlu da seçilmiş bir siyasetçi, milletvekili. Hüda-Par Genel Başkanı’nın Ahlat’ta, eski Genelkurmay Başkanı, şimdi Milli Savunma Bakanı’yla ve kuvvet komutanlarıyla aynı karede yer alması, bölücü teröre karşı sergilenen kararlılık ve Türkiye’nin kardeşliği adına son derece önemli ve anlamlı. Devlet ve TSK Kürtlerle değil terörle mücadele ediyor; aynı zamanda devlet ve ordu, bu ülkenin her bir ferdinin, onun içinde Kürtlerin de devleti ve ordusu.
3. Kadrajda Türkiye’nin 2 milliyetçi partisinin Genel Başkanları var: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve BBP Genel Başkanı Mustafa Destici. Onlar da Hüda-Par Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu ile aynı karedeler. Adeta “milliyetçilik anlayışımız ırkçılık değildir. Türkiye’yi bir bütün olarak kucaklıyoruz” mesajı veriyorlar. Türk-Kürt ittifakının neticesi olan Malazgirt Zaferinin yıldönümünde, bir kez daha Türk-Kürt ittifakına dikkat çekiyorlar. Neresinden bakarsanız bakın, tarihi bir kare.
4. MHP ile BBP’nin aynı karede olmasını da es geç-meyelim. BBP, MHP’den ayrılmış bir parti. Uzun yıllar aralarında diyalog olmadı. Son yıllarda birçok kareye birlikte girdiler ama Ahlat’taki bu kare, gerçek ve samimi milliyetçiliğin kaynaşması ve işbirliği adına önemli.
Reklam
5. Fotoğraf karesinin zaman ve mekanı ayrıca önemli: Selçuklu Türk Sultanı Alparslan’ın, Kürt ve Araplarla kazandığı ve Anadolu’daki önemli bir engeli kaldırarak bu toprakları bize ortak yurt haline getirdiği bir savaşın yıldönümünde, Ahlat’ta, bu topraklardaki mührümüz olarak görülen tarihi mezar taşlarının önünde çekilen fotoğraf, geçmişin ruhuyla geleceğin inşa edileceğini en net şekilde anlatıyor.
6. Bir de bu fotoğraf karesinin mimarı var: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. 80’lerde, 90’larda, hatta 2000’lerde böyle bir kare hayal dahi edilemezdi. Askerler siyasetçilerle kareye girmez, girse de vesayetçi pozu verirlerdi. Askerlerle “Kürt ve dindar” kimliği buluşamaz, bir barış iklimi oluşamazdı. MHP ile BBP yan yana durmaz, her ikisi de Kürtlerin meşru siyasi temsilcisiyle aynı kareye girmezdi. Bu normalleşmeyi, bu yumuşamayı, bu büyük ve güçlü ittifakı Cumhurbaşkanı Erdoğan imar etti.
Dedik ya, Ahlat’taki bu fotoğraf karesinin birilerini rahatsız etmesi, hatta çıldırtması son derece tabii. Bu fotoğraf karesi eski karanlık Türkiye’nin üzerini çiziyor. Bu fotoğraf karesi, vesayetin, darbelerin sona erdiğini, milli iradenin güç kazandığını, Türkiye’nin çok değiştiğini, normalleştiğini gösteriyor. Bu fotoğraf karesi, demokrasi ve hukuk devletinde olması gerekeni yansıtıyor. Bu kadraj, teröre karşı, bölücülüğe karşı, terörden medet umanlara, terörün gölgesinde siyaset yapanlara, onlarla işbirliği içinde olanlara, darbe sevdalılarına, vesayet günlerini özleyenlere karşı kararlılık mesajı veriyor. Bu sahne tuzakları bozuyor, oyunları boşa çıkarıyor. Bu ortak poz, Türkiye’nin geleceği adına, kardeşliği ve birliği adına umut veriyor.
Reklam
Malazgirt Zaferimizin yıldönümünde Ahlat’ta çekilmiş bu fotoğraf tarihi bir fotoğraftır; bu sadece bir fotoğraf değil, kimin nerede durduğunu da en öz, en sade, en net biçimde anlatan bir turnusol kağıdıdır.
CHP sokağı kışkırtıyor ama sokak sahipsiz değil
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 02/09/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
CHP sokağı kışkırtıyor ama sokak sahipsiz değil
esubai131377762 undefinedekremkanpolat2770087263 undefinedmemoli_2917035 undefined
esubai131377762 ve 54 kişi beğendi
14-28 Mayıs 2023 Seçimlerinde ve 31 Mart 2024 Mahalli Seçimlerinde CHP kendisinden beklenmeyecek bir başarı sergiledi. Bu başarının çok sayıda sebebi var ancak Kılıçdaroğlu’nun, partisinin temel kodlarını kırarak, toplumun inanç ve değerlerine duyarlı bir CHP imajı çizmesi, bu doğrultuda adımlar atıp ittifaklar yapması seçmen kitlesindeki korkuyu giderdi ve CHP’nin teveccüh görmesini sağladı.
Reklam
CHP’nin bu radikal dönüşüm sürecinde herkesin kafasındaki soru şuydu: “CHP oy almak için değişmiş gibi mi görünüyor, yoksa gerçekten değişti mi?”
Kılıçdaroğlu Genel Başkanlık’tan gönderildiği için bu sorunun cevabını bulamayacağız. Ancak çok net olarak gördüğümüz şu: Özgür Özel, CHP’nin girdiği samimi ya da sahte değişim sürecini durdurdu ve partisini hızla kodlarına geri döndürüyor.
CHP Genel Başkanı önceki gün İzmir’de, AK Parti seçmenine ve Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği için gözaltına alınan genci protokolde yanı başına oturttu. Bu ilk değil, belli ki son da olmayacak. Daha kötüsü, CHP’nin bu tavrı kendi tabanına cesaret veriyor ve son günlerde 80-90’ları hatırlatan, özellikle inanç ve değerlere yönelik saldırılara, millete yönelik hakaretlere daha fazla şahit oluyoruz.
Reklam
CHP’ye “ödünç” oy verenler nasıl bir hata yaptıklarını şimdi fark etmedilerse bile görünen o ki yakında fark edecek ve büyük ihtimalle pişman olacaklar.
Burada iki hususun altını çizmek gerekiyor:
Birincisi, Türkiye’de siyasi ve toplumsal gerilimlerin kaynağı olarak bugüne kadar hep AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan suçlandı. 31 Mart sonrası yaşadığımız şu kısa süreç bile gerilimi kimin ürettiğini, kimin beslediğini hepimize gösterdi. CHP, 1946’da başlayan çok partili demokrasiyi hala sindirebilmiş değil; kendisini devletin sahibi olarak görüyor, milletten yetki alamadığı halde ülkeye hükmetmek istiyor, bunu başaramayınca da hırçınlaşıyor. AK Parti döneminde devlet kadrolarının millete açılması, dönüşmesi, buralarda CHP tasallutunun sona ermesi, yargı ve askeriyenin, onlarla birlikte sermayenin vesayet gücünü kaybetmesi CHP’nin hırçınlığını daha da katlıyor ve gerilimin dozunu daha da yükseltiyor.
Özgür Özel’le birlikte hızla kodlarına geri dönen CHP, belli ki gerilimi yükseltmeye devam edecek. Cumhurbaşkanı’na ve millete ağız dolusu hakaret edenlere CHP’nin sahip çıkması şaşırtıcı değil ama o kişiyi alıp protokolde yanı başına oturtmak, hem tabanını kışkırtmaktır, hem de gerilimi körüklemektir.
İkinci husus ise şu: CHP, 31 Mart seçimlerinde elde ettiği başarıyı kendisinden menkul zannediyor ve kendisini dev aynasında görüyor. İşte burada fena halde yanılıyor.
Dün AK Parti yoktu, millet on yıllar boyunca zulme direndi; yarın da AK Parti olmayabilir, bu, direnişin kaybolacağı anlamına gelmez. AK Parti’ye ya da CHP zulmüne direnen milyonlar bir yere gitmeyecekler, bu ülkede yaşamaya, var olmaya devam edecekler.
Reklam
Üstelik kötü bir haberim var: Türkiye’de milli-manevi değerlerine bağlı kitlenin, özellikle de gençlerin sayısı 20 yıl öncesine nazaran kat kat artmış durumda. Bu kitlenin eğitim, tecrübe ve iktisadi seviyeleri de geçmişe nazaran çok daha yükseklerde.
Milletin inanç ve değerlerine savaş açanlar, ellerindeki sınırsız güce rağmen dün milleti yenemediler; bugün ve yarın artık hiç yenemez, baş edemezler.
Kimse de bunu test etmeye, sınamaya kalkmasın. Bu millet, 15 Temmuz’da, elindeki en modern silahlarla darbeye yeltenenlere bile derslerini verdi. Ötesi var mı?
AK Parti, AK Parti seçmeni, ya da Türkiye’deki, adına ne derseniz deyin, milliyetçi, muhafazakar, dindar vs. kitle gerilim taraftarı, şiddet taraftarı değildir lakin kimse bu kitleyi “uysal koyun” da sanmasın. Bir siyasi partinin çatısı altında örgütlenmiş olsun ya da olmasın, başında bir lider olsun ya da olmasın, millet, inancını, değerlerini, haklarını, özellikle son dönemde elde ettiği en tabii kazanımlarını geçmiştekinden daha fazla bir özgüvenle koruyacaktır.
CHP kendisini dev aynasında görmesin, sokağı da kışkırtmasın. Sinir uçlarıyla oynamasın ve oynamak isteyenlere cesaret vermesin.
AK Parti Genel Sekreteri Fatih Şahin’in önceki gün sosyal medyada ifade ettiği gibi: “Değerlerimize, kutsallarımıza, inancımıza, sevdiklerimize ve sevenlerimize, gönül verenlerimize ve gönül verdiklerimize, uğruna canımıza ortaya koyduklarımıza, birliğimize, dirliğimize, huzurumuza, millet iradesine ve demokratik işleyişimize göz dikenler; biz buradayız! Bu ülkenin öz evladıyız, vatanına sevdalı milyonlarız. Daha kalabalık, daha güçlü, dinamik, heyecanlı ve zindeyiz. Ne şımarıklığa boyun eğeriz, ne kışkırtmalara eyvallah ederiz. Kuru gürültüye pabuç bırakmaz, işimizi yarım komayız. Haddini bilmeyene haddini bildiririz!
Teğmenler meselesine iyimser bir bakış
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 06/09/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Teğmenler meselesine iyimser bir bakış
esubai131377762 undefineddavudcaliskann86244 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 66 kişi beğendi
Kara Harp Okulu Mezuniyet Töreni sonrası bir grup teğmenin slogan atması ve korsan bir yemini kılıçları havada hep bir ağızdan okumaları infiale sebep oldu.
Şahsen hiç şaşırmadım hatta şaşıranlara şaşıyorum.
Hepimiz Türkiye’nin zorunlu eğitim sisteminden geçtik. Bizim zamanımızda ilkokul birinci sınıfta başlıyordu; şimdilerde kreşte ya da ana sınıfında başlıyor, hem de ilk gün, ilk saat, ilk ders olarak çocuklara Atatürk öğretiliyor. İlkokul, ortaokul, lise ve hatta üniversitede Atatürk anlatılıyor. Okulun bahçesinde Atatürk büstü var, içeride, okul koridorlarında ve sınıflarda Atatürk köşesi var. Hemen her ilimizde, ilçemizde, “Atatürk Mahallesi, Atatürk Bulvarı, Mustafa Kemal Caddesi, Gazi Sokağı” bulunuyor. Atatürk Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Mustafa Kemal Üniversitesi, Hastanesi, Stadyumu, Spor Salonu, İlkokulu, Ortaokulu, Lisesi… Heykeller, devasa posterler, resmi-gayri resmi her ofiste, her işyerinde duvarda resimler, arabalarda, dükkanlarda, çay bardaklarında imzalar… Medyada, sosyal medyada, her yerde Atatürk var.
Reklam
Atatürk hayatımızın her anında yanı başımızda.
İlginç olan şu: Standart bir anlatı, standart, ezber cümleler var. “Atatürk yoktu / Düşman çoktu / Atatürk geldi / Düşmanı yendi / Bu güzel yurdu / bizlere verdi.” Kreşten üniversite mezuniyetine ve sonrasına kadar, bu basit, sade, öz anlatımın ötesine geçilemiyor. Geçmek mümkün değil zira “hatırası” kanunla korunuyor. Aydınlarımız, münevverlerimiz, mütefekkirlerimiz, koca koca profesörlerimiz, tarihçilerimiz dahi bundan fazlasını söylemiyor.
Böyle bir eğitim sisteminde, böyle yoğun bir formasyon altında ve böyle bir toplumsal iklimde, şaşılacak olan, “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganını atanlar değil, bu sloganı kullanmayanlar, buna katılmayanlardır. Mustafa Kemal hakkında bırakınız muhalif ya da eleştirel düşünce ve duygular taşımayı, nötr, doğal, makul, mantıklı bir zeminde durmak dahi “fire”dir, “defo”dur, “üretim hatası”dır, “sapma”dır ve asıl şaşılacak olan budur.
Reklam
Sanki Türkiye Atatürk’ü özgür ve bilimsel zeminde konuşabiliyormuş gibi, sanki Kemalizm’e esaslı eleştiriler yapılabiliyormuş gibi bir muhayyel ortamda, sonuca, çıktıya bakıp da şaşırmak asıl şaşılacak haldir.
Yaşanan vakadaki iyimser boyut ise şudur: Genç teğmenlerin tamamı bu sloganı atmamış, bu yemini okumamıştır ve okuyanlar da ne yaptıklarının farkında olmadıklarını gösteren, son derece cılız bir sesle, coşkusuz bir görüntü vermişlerdir.
Şimdi haklı olarak şu çok soruluyor: 22 yıllık iktidarın neticesi bu mu olmalıydı?
Evet budur. Bu kadar olabilmiştir.
Kemalizm, Atatürk’ü çok çok aşmış bir batılılaşma projesinin adıdır. Türkiye’nin Batılılaşmasını, daha doğrusu Batılılaşma yolunda yitip gitmesini isteyen Batı tarafından da çok güçlü şekilde desteklenmektedir. Nasıl ki Atatürkçülük maskesi altında yapılan ve her biri ülkeye ve millete ihanet anlamına gelen darbeler dış destekliyse, eğitim sistemi de, eğitim müfredatımız da öyledir. Bu statükoyu değiştirmek kolay değildir. Statükoyu değiştirmek isteyenlerin karşısında sadece CHP olsaydı, iş kolaydı, ama öyle değil.
Reklam
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu zorluğa rağmen statükoyu değiştirmek için cesur adımlar attı. Başarılı da oldu. Ne var ki son yıllarda, statükocuların AK Parti’ye sızma girişimlerinin ve başarılı da olmalarının neticesinde, AK Parti statüko eleştirisi ve “devrim” kabiliyetlerini yitirdi. Özellikle 15 Temmuz sonrasında, devrim niteliğinde reformlar yapmak, örneğin eğitim sistemini ve müfredatı radikal biçimde tekamül ettirmek mümkünken, tam tersine statüko çizgisi tercih edildi.
Bunun yanında 22 yıl boyunca ortaya entelektüel bir malzeme de konulmadı. Edebiyat dergilerinin bile Resmi Gazete’ye dönüştüğü bir vasat ortaya çıktı.
Erdoğan 22 yılda bu kadarını yapabildi. Bunları da tek başına (evet tek başına) başardı. Erdoğan’ın statükoya karşı fikir ve duygularında bir değişiklik olduğuna ihtimal vermiyorum. Ancak, bir değişim olacaksa, işler yoluna koyulacaksa, yeniden zirvelere koşulacaksa, neşterin önce statükoculara ve “ezik”lere vurulması gerektiğini de hatırlatalım.
Teğmenler vakasında da, eğitim sistemindeki “fire”de de, bardağın boş değil dolu tarafına bakalım. 22 yıl öncesine nazaran bardakta kat kat fazla su var. Dikkat edelim de, su azalmasın, artsın
Giyotin
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 09/09/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Giyotin
esubai131377762 undefinedsaimgkdg1446377 undefinedsongel6662502 undefined
esubai131377762 ve 37 kişi beğendi
Enflasyon işte tam böyle bir şeydir: Pazarda fiyatlar sürekli artarken ve belirsizleşirken toplumun morali bozulur, havayı karamsarlık kaplar, değerler tel tel çözülmeye başlar. Üretici ve satıcının ahlakı bozulur, fiyatlarla keyfice oynamaya başlarlar. Yoksulluk artar, hırsızlık, dolandırıcılık çoğalır. Gerilim ve şiddet yaygınlaşır. Normal zamanlarda dikkat çekmeyen, görülmeyen, hoşgörüyle üzerinde durulmayan hatalar, kusurlar büyür, kocaman olur.
Reklam
Böyle zamanlar toplumu operasyona da açık hale getirir. Bire bin katanlar, iftiracılar, yalancılar, düzenbazlar, teröristler, anarşistler, çıkarcılar, rantçılar, fitneciler ve daha nicesi saldırıya geçer, kaosu körükler, önce toplumun öfkesini, ardından ülkenin istikametini değiştirip yönlendirme fırsatını değerlendirmek isterler. Kurumların itibarı zedelenir, en güvenilir kurumlar tartışma konusu olur, iktidar yıprandıkça yıpranır.
Sadece Dilan-Engin Polat davası bile enflasyonist ortamda toplum tepkisinin nasıl tezahür ettiğini ve yönlendirildiğini göstermek açısından iyi bir örnektir: Masumiyet karinesi, tutuksuz yargılanma esası, dosya içeriği rafa kalkar, söylentiler ortama egemen olur, öfkeli linç kültürü, hukukun önüne geçer. Yargının işini yapmadığına, rüşvetin yargıya egemen olduğuna, masumların cezalandırılıp suçsuzların bırakıldığına dair bir algı ortalığı kasıp kavurur. Her iddia siyasetle, siyasetçiyle, iktidarla ilişkilendirilir. Toplumsal öfke tümüyle siyasete ve iktidara yönelir. İyimserliğin yerini kötümserliğe bıraktığı bir ortamda hoşgörü de yerini tahammülsüzlüğe terk eder, toplum haklı olarak nazlanır, rüzgârdan nem kapar.
Reklam
Türkiye yüksek enflasyonu ilk defa tecrübe etmiyor. Fakat bu dönemin geçmişten önemli bir farkı var: Geçmişte iktidarlar çok zayıf, kırılgan iken, bugün iktidar güçlü, istikrarlı bir siyasi zemin var ve muhalefet hala güvenli bir liman, bir sığınak, bir seçenek değil.
Enflasyonun düşüş eğilimine girdiğini görüyoruz. Ama bu zaman alacak. İktidarın, fiyatları istikrara kavuştururken, toplumsal duyguyu da yönetebilmesi, başarısı için hayati önem arz ediyor.
Evet, Türkiye operasyona açık hale geldi. Evet, muhalefet acımasızca saldırıyor. Peki, iktidar, toplumsal psikolojiyi elindeki güçle orantılı yönetebiliyor mu?
Örneğin Dilan-Engin Polat vakasında ya da benzeri bir takım operasyonlarda olduğu gibi meseleyi şova çevirmenin, iç güvenlik meselelerini reklam malzemesi yapmanın, mesela lüks araçlara el koyup hukuka aykırı şekilde kullanmanın, yargı kararı farklı çıkınca toplumsal infial oluşmasının ve kurumların yıpranmasının faturasının ağır olduğunun ve tam bir beceriksizliğin ürünü olduğunun farkında mıyız?
Ya da, iktidarın elindeki büyük güce ve kudrete rağmen, kriz dönemlerinde, susması gerekenlerin lüzumsuzca konuşup, konuşması gerekenlerin aşırı çekingenlikle sustuklarının farkında mıyız? Millete hakaret eden şahsın CHP’de başköşede ağırlanması, başörtüsü alerjisinin yeniden hortlaması, artan ırkçılık ve ırkçı saldırılar karşısında milletvekilleri, bakanlar konuşmak için neyi bekliyorlar? Teğmenlerin korsan slogan ve yeminleri hususunda iktidar cenahından hiç beklenmedik şekilde destek açıklamaları gelirken, asıl gelmesi gereken sert tepki ve eleştirileri neden göremiyoruz? Hayırdır? Bizzat iktidarın mensupları umutlarını yitirdiler de, geleceğe yatırım mı yapıyorlar? 22 yıl sonra Kemalizm savunusuna girerek kendilerine gelecekten yer edinmeye, kendilerini güvence altına mı almaya çalışıyorlar?
Reklam
1,5 sene önce yüzde 52 oyla işbaşına gelmiş bir iktidarın mensupları bu kadar çekingen olamaz. Sadece Yusuf Tekin, Mustafa Varank, Fatih Şahin ve onlar gibi yürekli üç-beş kişinin kendilerini ortaya atması yeterli değil.
1,5 sene önce yüzde 52 oyla işbaşına gelmiş bir iktidar, gerek toplumsal psikolojiyi yönetmek gerekse yoğun operasyonları boşa çıkarmak için kudretini, tecrübesini, kabiliyetini gösterir şekilde masaya yumruğunu vurmak zorundadır. Bir acziyet, dağınıklık, beceriksizlik, çaresizlik, en kötüsü de pısırıklık görüntüsü, enflasyon ortamında iktidarı dışardan ziyade içerden çürütür.
İşini iyi yapmayan, başka hesapların içine giren, kriz dönemlerinde kaybolan, AK Parti’nin ve iktidarın diliyle aynı dili konuşmayan, aynı istikamete bakmayanlar dün belki büyük kalabalık içinde gizlenebilirlerdi; bugün yüksek enflasyon ortamında buna artık AK Parti seçmeninin bile tahammülü yok.
Reklam
Bir giyotin, fiyat artış hızını keserken, fırsatçıların, operasyoncuların, asalakların, lejyonerlerin, pısırıkların da kellesini koparmalı. Bekliyoruz.
Ya tahammül ya kavga
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 13/09/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ya tahammül ya kavga
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 40 kişi beğendi
Türkiye büyük bir imparatorluğun bakiyesi ve devamı bir ülke. Cumhuriyet, imparatorluk bakiyesi olmanın dayattığı zorunlulukla, herkesi kucaklayan bir şemsiye olmak yerine, Çankaya sofralarında sabaha karşı alınan mahmur kararlarla, geleceği de öngöremeyerek, İstanbul’un Beyoğlu semtindeki insan profilini standart kabul etti ve devletin tüm imkânlarını bu idealin arkasına koydu. “10 yılda 15 milyon genç yarattı” Cumhuriyet. 101 yılda, her çocuğa enjekte edilen milli eğitim müfredatına, Köy Enstitüleri’yle ülkenin her köşesine dağıtılan misyonerlere, yoğun propagandaya, sermayeye, devlet imkânlarına, darbelere, muhtıralara rağmen o 15 milyonun sayısı birkaç milyona kadar düştü. Bu ülkede kendisini “Mustafa Kemal’in askerleri” olarak gören bir kitle var. Eyvallah. Arkalarında halen devlet var, sermaye var, milli eğitimin gücü var, uluslararası destek var, hatta AK Parti ve AK Parti Hükümeti’nin içinden bile destekçileri var. Yine de azlar, azalıyorlar, bugün daha da azınlıktalar. Ülkenin tek sakini, tek sahibi gibi davranmaktan, köhne fikirlerini ve yaşam tarzlarını tüm topluma dayatmaktan, keyfi standartlar belirlemekten, arkalarındaki devlet ve sermaye gücüne aldanarak kendilerini dev aynasında görmekten, darbe hülyalarına dalmaktan, kibirden, herkese tepeden bakmaktan vaz geçmelerinin vakti geldi de geçti. İmparatorluk bakiyesi bir Cumhuriyet olmanın renkliliği ve çeşitliliğiyle, hepimiz birbirimize tahammül edeceğiz, Mustafa Kemal’in askerleri de kendileri gibi olmayanlara tahammül edecek. Hakaret, tehdit, kışkırtma, darbe hayali kurmak ve kibir tahammülsüzlük doğurur; tahammülsüzlük de ülkeyi kavgaya, kaosa götürür. En başta şu, “Bu ülkenin yegâne sahibi biziz” duygusunu bir kenara bırakalım; bunu hepimiz yapalım ama en başta “Mustafa Kemal’in askerleri” yapsınlar. Bu ülke hepimizin ve ya tahammül edeceğiz, ya da… tahammül edeceğiz.
Reklam
NARİN ÜZERİNDEN HESAP GÖRMEK
Narin yavrumuzun canice katline millet olarak hepimiz çok üzüldük. Bu acı hadiseyi dahi kendi kirli gayeleri için fırsata çevirmek isteyenleri de ibretle izliyoruz. Günlerdir, Narin cinayeti üzerinden, ideolojik, siyasi, etnik, örgütsel, dini ve mezhebi hesaplar görmek isteyenler alçakça bir gayret içindeler.
Masum, günahsız bir yavrucağı öldüren canidir, alçaktır, namussuzdur, şerefsizdir. Ama o masum yavrunun cansız bedeni üzerinden istismar faaliyeti yürüten de, hele hele, bu cinayeti fırsata çevirip milletin dini değerlerine saldıran da, katilden çok daha fazla canidir, alçaktır, namussuzdur, şerefsizdir.
Reklam
NARİN’İN KÖYÜ NEDEN SUSUYOR
İstanbul’dan, Ankara’dan Anadolu’ya bakıp uzaktan ahkâm kesme, eski bir elit hastalığıdır bizde. Diyarbakır’ın Tavşantepe Köyü ve orada yaşayanlar, sanki her şeyi biliyormuş da susuyormuş gibi toptan itham ediliyor. Yok ağalıkmış, yok feoda-liteymiş, korkuyor-larmış, başka cinayetler varmış da saklıyor-larmış, dinmiş, imanmış, vs. Bu toptancılık hukukun “masumiyet karinesi” ve “suçun şahsiliği” ilkesine olduğu kadar vicdana da aykırıdır. Hatta ithamlar köyü aşıyor, Diyarbakır’ı, Doğu-Güneydoğu Anadolu’yu, tüm Türkiye’yi, aile yapısını ve Müslümanlığı hedef alıyor. O köy sizin magazin malzemeniz olmak zorunda mı? Bütün köy, içinden her gün rezalet ve kepazelik akan, aile düşmanı programlarınıza reyting mezesi olmak zorunda mı? Hiç merak etmeyin, bir şey bilen varsa ve eğer yargıya güveniyorsa, gider orada konuşur. Köyün sizin kamera ve mikrofonlarınıza susması belki de ağırbaşlılığından, vakarından, acıyı kendi içinde yaşıyor olmasındandır.
İçimizde kötüler, caniler, alçaklar var, evet, ama Anadolu irfanı hâlâ dimdik ayakta, Anadolu’da aile, bütün saldırılara rağmen hâlâ sapasağlam. İçimizdeki kötülerden çok daha fazla iyimiz var. Konuşmuyorlar diye, rezil programlara çıkmıyorlar diye, iyileri yok sanmayın. Bu ülke o iyi insanların varlığı, irfanı, duası ve gayretiyle ayakta.
DEM YÜZSÜZLÜĞÜ
Narin’in cesedi bulunduğu anda DEM sokağa çıktı ve fırsatçılıkla, Hükümet’i, Hüdapar’ı, Müslümanları hedef alan bir gösteri yaptı. Bu ikiyüzlülüğü, bu fırsatçılığı en başta Kürtler iyi analiz etmeli. Daha bu yıl 22 Ocak’ta Rojin adlı 13 yaşında bir “çocuk terörist” dağda öldürüldü. Örgütten kaçtıkları için günlerce işkence ve tecavüze maruz kalan, infaz edilen ve nereye gömüldükleri bile belli olmayan 5 kadın unutulmadı. Dağdaki tacizler, tecavüzler hiç konuşulmuyor. Öcalan’ın Şam’daki ofisinde PKK’lı kadınları nasıl “özgürleştirdiği” konusunda mağdurların bile ağzını bıçak açmıyor. Teröristler arasında ilişki serbest bırakılmadan önce, birbirine âşık oldu diye infaz edilen kadın ve erkeklerin hikâyesi anlatılmıyor. Her şeyiniz sahte, gözyaşlarınız, duyarlılıklarınız dahi…
Reklam
ÖZGÜR ÖZEL VE ÖZÜR
Bir sokak röportajında millete hakaret eden şahsı İzmir’de CHP protokolünde ağırlayan Özgür Özel, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısı ardından çıktı, o şahıs adına özür diledi. Ne alaka? Özgür Özel’den beklenen hakaret eden şahıs adına özür dilemesi değil, onu protokolde ağırladığı için kendi adına ve şartsız özür dilemesidir. Millete hakaret eden bir yarı cahili protokole getirip oturtan ve Özel’e tuzak kuran “derin CHP” müsaade ederse tabii…
Narin vakasının öğrettikleri
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 16/09/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Narin vakasının öğrettikleri
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 41 kişi beğendi
Narin’i kim öldürdü? Nasıl öldürdü? Neden öldürdü?
Kamuoyu bu 3 sorunun cevabını merak ediyor. Yargının elinde bu cevaplar var mı, denklem çözüldü mü, suçlu ya da suçlular belli mi henüz bilmiyoruz. Ancak Narin’in kaybolduğu 21 Ağustos’tan bugüne kadar yaşananlar, “Narin Dosyasını” hukuk fakültelerinde ders olarak okutulacak bir örnek vaka haline dönüştürdü.
Reklam
Narin kaybolduğunda bütün Türkiye’nin bunu duyması elbette mühim zira oluşturulan duyarlılık çocuğun bulunmasına yardım edebilirdi. Ancak hem arama çalışmaları sırasında arama faaliyetlerinin dışında yapılan haber ve yorumlar, hem de maalesef Narin’in cesedinin bulunmasından sonra karşılaştığımız süreç son derece olumsuz bir tabloyu gözler önüne serdi.
Kamuoyunun Narin’in kaybolmasından dolayı üzüldüğü, eğer canlı bulunsaydı sevineceği muhakkak. Yine kamuoyunun Narin’in nasıl, neden, kim tarafından öldürdüğünü merak etmesi de çok doğal. Doğal olmayan ise, bu merakın giderilmesi ihtiyacıdır. Şöyle izah etmeye çalışayım: İnsanlar ne olup bittiğini merak eder ama bunu denklem çözülünce öğrenir. Eğer, kamuoyu tepkisini, oluşan infiali yatıştırmak gibi bir ihtiyaç doğuyorsa, burada yargıya karşı ciddi güvensizlik var demektir.
Reklam
Yargıya güvensizlik şüphesiz bir anda ve kendi kendine oluşmaz. Bildiğimiz şu ki, böyle bir güvensizlik zemini oluştuysa kötü niyetlilere gün doğar ve bir çocuğun trajedisini daha fazla olumsuzluk ve güvensizlik oluşturmak için istismar etmeye başlarlar. Narin vakasında da tam olarak bunu gördük. “Cinayetin üzerinin kapatılacağı, birilerinin kayırılacağı” şüphesi çokça pompalandı ve bunun da epeyce alıcısı oldu.
Yargı, öncelikle, bu tür vakalarda toplumun bir kesiminde doğal yollarla ya da algı operasyonlarıyla oluşan güvensizliği görmeli, iyi analiz etmeli ve esaslı bir özeleştiri yapmalıdır. “Cinayetin üzerinin kapatılacağı, birilerinin kayırılacağı” iddiasının geniş kesimlerde karşılık bulması, en başta yargı için üzerinde ciddiyetle durulması gereken alarm verici bir durumdur.
Narin vakasında, toplumda oluşan infial ya da merakın kimi fırsatçılara alan açtığını da gördük. Küçücük bir kızın cansız bedenini ideolojileri, örgütleri, siyasetleri, inançları, mezhepleri için istismar etmeye çalışanlar oldu. Basın Kanunu’nun 3’üncü Maddesi yani “Yayın Yasağı” işte bu fırsatçılığın, bu istismarın önüne geçmek için var: “Basın özgürlüğünün kullanılması… yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.” Nitekim, Diyarbakır 5’inci Sulh Ceza Hakimliği, “soruşturmanın gizliliği esası gereği, adli süreçlerin sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi, delillerin karartılmasının önlenmesi, tanıkların ve diğer ilgililerin güvenliği ile kamu düzeninin korunması adına 5187 Sayılı yasanın 3/2 Maddesi hükmündeki koşulların oluştuğu anlaşıldığından, soruşturma tamamlanıncaya kadar soruşturma dosyası kapsamı hakkında yazılı, görsel ve sosyal medya ile internet ortamında faaliyet gösteren medyada her türlü haber, röportaj, eleştiri gibi yayınların yapılmasına ilişkin yayın yasağı konulmasına” karar verdi.
Reklam
Sadece Narin dosyasında değil, toplumsal infiale sebep olan hemen her vakada, yayın yasağı getirildiğinde, olayı istismar etmek ya da kamuoyunun merakının oluşturduğu reyting fırsatını değerlendirmek isteyenler yayın yasağına karşı çıkarlar. “Yayın Yasağı” evet kulağa hoş gelmiyor ama işte en son Narin vakasında ne kadar gerekli olduğunu gördük. Ağzı olanın konuştuğu, herkesin uzman kesildiği, komplo teorilerinin havada uçuştuğu, yalanın doğruyu boğduğu, hassas bir konuda gelişi güzel tahminlerin yapıldığı, uçuk senaryoların yazıldığı, bunlar yapılırken belki de masum olan insanların incitildiği, bütün bir köyün, bütün bir kentin, bir etnik grubun, siyasi grupların, inanan insanların rencide edildiği, hedef gösterildiği, dikkat çekmek, daha çok okunmak, izlenmek için sınırların zorlandığı, sansasyonun hakikati kovduğu, gerçekten saçma sapan, kaotik, bütünüyle de sorumsuz bir süreç izledik, izlemeye de devam ediyoruz.
Hiçbir hukuk devletinde böyle bir başıbozukluk olmaz. Hukuku içine sindirebilmiş bir medyada, yargının yayın yasağına gerek kalmadan sorumlu yayın yapılır. Bizde ise müthiş bir kuralsızlık var ve bunun ahlaki ya da yasal bir karşılığı da maalesef yok.
Narin evladımız canice katledildi ama arkasında ibret alabilenler için çok ders bıraktı: Yargı, kendisiyle ilgili şüpheleri gidermeli ve güveni tesis etmeli. Yargı, medya ve sosyal medya baskısından tamamen uzak kalabilmeli. Yayın yasağı istisnasız herkes tarafından hassasiyetle uygulanmalı, uygulamayanlar cezalandırılmalı. Her vakada masumiyet karinesi dikkatle korunmalı. Hukukun temel ilkeleri, hatta sadece hukuk fakültelerinde değil, ilkokul birinci sınıftan itibaren çocuklarımıza öğretilmeli.
Reklam
Bir devlet ancak ve ancak adaletle ayakta kalabilir. Devletin bekasını gerçekten mesele ediniyorsak, hem devleti, hem de toplumu adalet çizgisine çekmek zorundayız.
CHP’nin sol bagajı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 20/09/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
CHP’nin sol bagajı
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 36 kişi beğendi
Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan hemen sonra Havza’ya geçmiş, burada 22 gün kalmıştı. Paşa’nın Havza’daki görüşmeleri ve faaliyetleri büyük oranda sır perdesi altında. Teşkilatı Mahsusa Başkanlığı da yapmış Hüsamettin Ertürk’e ait olduğu iddia edilen hatıratta, Mustafa Kemal’in Havza’da SSCB temsilcileriyle sıkı sıkıya pazarlık yaptığı anlatılıyor. Paşa’nın, Anadolu’da kurulacak yeni rejimin bir “devlet sosyalizmi” olacağı yönünde söz verdiği, “Sovyetlerin Şuralar Cumhuriyeti benzeri bir hükumet tarzı” ifadelerini kullandığı iddia ediliyor. Sovyetler Birliği, belki de bu görüşmeye binaen, önce Ermeni tehdidini ortadan kaldırmış, ardından da İstiklal Savaşı’na en büyük finansal ve lojistik desteği sağlamıştı.
Reklam
SSCB ile Mustafa Kemal arasındaki bu yakınlaşma Lozan masasında yıkıldı. Türkiye, istikametini Batı’ya dönerken, Sovyetlere karşı hasmane bir tutum içine girdi. Ertürk, Fevzi Çakmak’ın, “Paşa bu hususta o zaman bana şunu söylemişti: ‘Bir sırat köprüsü geçmek zorunda idik. Köprüyü geçene kadar dayı dedik vesselam’ ifadelerini kullandığını iddia ediyor.
Gerçekten de Cumhuriyet amansız bir sol, sosyalist, komünist düşmanı olmuştu. Nazım Hikmet’ten Kemal Tahir’e, Sabahattin Ali’den Aziz Nesin’e kadar nice isim sürgüne, mahpusluğa, takibata, baskıya hatta suikasta maruz kalmıştı.
Reklam
27 Mayıs 1960 darbesi Türkiye’de solun önünü alabildiğine açtı. Bunda kuşkusuz Sovyetler karşıtı bir sol anlayışın dünyada güçlenmesinin etkisi de vardı. İrili ufaklı sol örgütler kurulurken, İsmet İnönü ve Bülent Ecevit, 1965 seçimlerinin hemen öncesinde CHP’nin “Ortanın Solu”nda olduğunu ilan ettiler. Yön Dergisi çevresinde toplanan bir başka grup “Sol Kemalizm” adı altında özellikle orduda güçlendiler. 1972’de İnönü’yü devirerek CHP Genel Başkanı olan Ecevit, Ortanın Solu’nu önce “Demokratik Sol”a, ardından “Sosyal Demokrasi”ye taşıdı. 70’li yıllarda, CHP, sadece Sol Kemalistlerle değil, Türkiye’deki hemen her sol örgütle artık “akraba” haline geldi. Büyük bir örgütlü yapı olması nedeniyle de CHP Türkiye’de solun en güçlü kalesi haline geldi.
CHP’nin Türkiye’deki sol örgütlerle akraba ya da yoldaşlığı elbette kendisini sol olarak tanımlayan PKK’yı dışarda bırakmadı. Çok fazla örnek var: 1991 seçimlerinde Leyla Zana, Hatip Dicle, Mahmut Alınak, Selim Sadak SHP adayı olarak seçime girip Meclis’e geldiler. TBMM’de CHP ile değişik isimler altındaki PKK uzantısı siyasi partiler arasında her zaman eylem ve söylem birliği oldu. Meydanlarda, eylemlerde, protestolarda hep birlikte hareket ettiler. 2019 yerel seçimlerinde, 2023 Genel Seçimlerinde ve 31 Mart’ta CHP ile bugünkü adıyla DEM ittifak halinde oldular. Seçim süreçlerinde CHP Genel Başkanları Kılıçdaroğlu ve Özel, PKK aleyhine tek cümle kurmadılar. Hatta CHP Diyarbakır adayı Sezgin Tanrıkulu’nun, PKK’nın kurulduğu Fis köyünden PKK ağzıyla verdiği mesaj CHP içinde görmezden gelindi. 31 Mart seçimleri sonrası da CHP ve DEM’in ortak eylemleri, ortak söylemleri daha güçlü şekilde devam ediyor.
İnönü ve Ecevit “Ortanın Solu” kavramını ilan ettiklerinde, muhalifleri, “Ortanın Solu, Moskova’nın Yolu” sloganıyla 1965 seçimlerinde CHP’ye ağır bir hezimet yaşatmışlardı. Ortanın Solu Moskova’nın yolu olmadı ama 60 yıl sonra Kandil’in yolu, oradan Washington’ın, Tel Aviv’in yolu oldu.
Reklam
CHP, ideolojik ve teorik büyük bir kafa karışıklığı içinde olmakla ve içinde az da olsa Kemalistleri, bir miktar ulusalcıları barındırmakla birlikte marjinal, radikal bir sol partiye dönüştü. Bu solculuğun millilikten epeyce uzak, PKK gölgesi altında Amerikancı bir sol olduğuna şüphe yok.
Şu sıralar CHP, Hüda-Par üzerinden Cumhur İttifakı’na, özellikle de MHP’ye yükleniyor. “Yavuz hırsız” misali, aynaya bakmak yerine, günahlarını, hatalarını, içine düştüğü bataklığın sefaletini örtmek için saldırı pozisyonuna geçiyor.
Cumhur İttifakı’nın savunma pozisyonuna geçmesi büyük hata olacaktır. Hüda-Par’ın Cumhur İttifakı içinde olması ve öyle kalması sadece siyaset için değil Türkiye için de büyük kazanımdır. CHP’ye cevap vermek yerine, ona ayna tutmak, Ortanın Solu’nun nasıl terörün yoluna yöneldiğini göstermek, maskeleri düşürmek, bunu da özellikle CHP seçmenine, CHP’ye oy verenlere tane tane anlatmak kuşkusuz Türkiye’nin hayrına olacaktır.
Milli teknoloji: İmkânsız zaruret
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 23/09/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Milli teknoloji: İmkânsız zaruret
esubai131377762 undefinedekremkanpolat2770087263 undefinedsaitportakal81785 undefined
esubai131377762 ve 24 kişi beğendi
İsrail’in Lübnan’da elektronik cihazlar üzerinden gerçekleştirdiği terör eylemi, milli teknoloji zaruretini bir kez daha gözler önüne serdi. Evet, milli teknoloji bir gereklilik ama mümkün mü?
Reklam
Merhum Mehmet Akif, Batı’nın bilim ve teknolojideki seviyesine erişmek ve onu aşmak için “Batı’nın tekniğini almak, ahlakını reddetmek” gibi bir formül önermişti. Akif ve onunla birlikte son Osmanlı münevverlerinin kuvvetle savunduğu formül bugünlerde “bir elinde bilgisayar, bir elinde Kur’an” olarak ifade ediliyor. Ancak 100 küsur yıl önce, dönemin şartları ve bilgisiyle bir çıkış yolu olarak milletin önüne konulan bu formülün geçerliliğini yitirdiğini görüyoruz. Tekniği ahlaktan, ahlakı teknikten ayırmak mümkün değil.
Bugün yaygın şekilde kullandığımız teknik cihazların büyük kısmı savaşlarda silah ve hatta kitlesel imha silahları arayışının bir neticesi. Kapitalizmin azgın kar hırsı da teknolojinin üretiminde ve bir ihtiyaç gibi pazarlanarak hayatımızda başköşeye oturtulmasında etkili oldu.
Reklam
Bir Müslüman, Müslüman kalarak, böyle bir teknolojiyi üretebilir mi? Çocuk, kadın, yaşlı, engelli demeden, hedef gözetmeksizin, kimi zaman şehirleri toptan yok edecek bir silahın araştırmasını ya da üretimini, Müslüman, Müslüman kalarak yapabilir mi? Emek sömürüsüyle üretim, kaynakları sınırsızca tüketme, çevreyi kirletme, reklam ile göz boyama, şeytani yöntemlerle pazarlama, kıyasıya rekabet, kanaat ve bereket kavramlarını dışarda bırakan kar hırsı, yoksullaşma uğruna zenginleşme, lüks tüketimi teşvik etme Müslümanca bir yaklaşım olabilir mi?
Batı, bugün ulaştığı bilimsel ve teknolojik seviyeye Hristiyanlığı yüzyıllar içinde törpüleyerek ulaştı. Dünyayı acımasızca sömürürken “Hristiyanlığı yücelttiğine”, soykırım yaparken “kutsal savaş” icra ettiğine inanıyordu. Bugün de, Batı’da, örneğin Gazze’deki soykırıma göz yuman, örneğin LGBT sapkınlığını meşrulaştıran bir din hâlâ var ve hâlâ Batı toplumları üzerinde, laik, seküler, ateist olsalar bile etkili. Batı’nın yüzyıllar içindeki serüvenini de, bugününü de, dinden, ahlaktan, kültürden ayrı düşünmek Müslüman münevverlerin, onlarla birlikte İslam toplumları içindeki dinsiz ya da dine mesafeli aydınların en büyük hatası oldu.
Muasır medeniyetler seviyesine nasıl çıkarız? Bunun bir yolunun din değiştirmek ya da dini törpülemek olduğuna şüphe yok. Bunu keşfetmiş olmalılar ki Cumhuriyet elitleri İslam’a karşı savaş açmışlardı; oysa savaşmak yerine dönüştürmeyi, “törpülemeyi” deneseler, belki sonuç farklı olacaktı. Dönüştürme işlemi çok sonradan başladı ve bugün “bir elinde bilgisayar, bir elinde Kur’an” olan ama kafası karışık, freni patlamış kamyon gibi bilinmezliğe savrulan nesillerimiz var.
Reklam
Başka bir yol var mı? Varsa da bilmiyoruz. 150 yıldır o başka yolu arıyoruz.
Bildiğimiz şu: Teknolojiyi ithal ederken ahlakını da ithal ediyoruz. Lübnan’da örneği görüldüğü gibi, teknolojiyi ithal ederken, parasını kendimizin verdiği, bize zarar verecek bombaları ithal ediyoruz. “Hizbullah’ın aptallığı” deyip geçilemeyecek bir konu zira şu an Türkiye’de kullandığımız otomobilden klimaya, cep telefonundan robot süpürgeye kadar internete bağlı veya uyduyla irtibatlı her cihaz, fiziksel bomba olmasa bile bizi izleme ve dinleme silahına dönüşebilir. Dönüşmediği de ne malum?
Müslüman’ın Müslüman kalarak nasıl teknoloji üretebileceğine henüz cevabımız yok lakin en azından bu cevabı buluncaya kadar kullandığımız teknoloji için radikal kararlar alma zorunluluğumuz var. Yabancı menşeli teknolojinin bu kadar rahat, bu kadar serbest biçimde dolaşıma girebildiği bir ülke asla bağımsız olamaz.
Lübnan hadisesi bize gösterdi ki ihtiyacımız olan teknolojiyi kendimiz üretmek zorundayız. Ama üretemediğimizden de mümkün olduğunca uzak durmak zorunda olduğumuzu atlamayalım. Rusya bunu başardı, başarıyor; biz neden yapmayalım?
Suçu önleme ve ıslah için daha çok din eğitimi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 27/09/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Suçu önleme ve ıslah için daha çok din eğitimi
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedfehmidemir undefined
esubai131377762 ve 30 kişi beğendi
Gencecik bir kızımız, Polis Memuru Şeyda Yılmaz, bir suç makinesi tarafından şehit edildi. Başta ailesi olmak üzere hepimizin başı sağ olsun.
Cinayetin bütün sorumluluğu en başından itibaren yargıya kesildi. Çok sayıda suç kaydı olan birinin elini kolunu sallayarak dolaşmasından yargının mesul olduğu söylendi. Polislerin, katil zanlısını adliyeye götürürken uyguladığı ve 90’ları hatırlatan hukuk dışı muamelesi ile İçişleri Bakanı’nın hukuksuzluk yapan polislere soruşturma açıldığını iddia eden “alçaktır” yönündeki açıklaması sadece meslektaş dayanışması olarak değil, yargıya bir mesaj olarak da okundu.
Reklam
Sadece bu vakada değil, benzeri birçok olayda “polisin yakaladığı, mahkemenin serbest bıraktığı”, “suçluların ön kapıdan girip arka kapıdan çıktıkları” yönündeki algı çok yaygın.
Gerçekten öyle mi? Suçluların aramızda dolaşması yargının kastı ya da ihmali mi? Hayır. Yüzyıllar içinde tekâmül eden yargı artık çok büyük oranda teknik iş yapıyor. Suç ile yazılı kanunu eşleştirip, eğer eşleşmezse emsal kararlara bakıp, orada da bulunmazsa vicdanıyla karar veriyor. O karar da istinaftan AİHM’ye kadar bir dizi mekanizma tarafından tekrar incelenebiliyor.
Yargı önündeki kanuna göre karar veriyorsa, demek ki asıl suçlu Meclis. Öyle ya, kanunları Meclis yapıyor. Ancak orada da işler o kadar kolay yürümüyor. Her bir madde, uzmanlardan komisyona, gruplardan Genel Kurul’a kadar her aşamada tartışılıyor, en son Cumhurbaşkanı’na gidiyor, orada inceleniyor ve kanunlaşıyor.
Reklam
Yargı ve Meclis sorumlu olmadığına göre kim sorumlu?
Sorun şuradan kaynaklanıyor: “Suçu önleme”, “ceza” ve “ıslah” konusunda elimizde kesin bir formül, kesin bir çözüm yok. Bu kavramlar insanlık tarihi boyunca tartışılmış. Yunan’ın, Mısır’ın, Hint’in, İslâm dünyasının felsefecileri, hukukçuları bu meseleye kafa yormuş ama kesin bir neticeye varamamış. Kimi diyor ki, suçu işleyene, önüne arkasına bakılmadan ceza verilmeli. Kimi diyor ki, cezanın yanında suçlu ıslah da edilmeli. Psikoloji ve tıptaki gelişmelerle suçlunun beyni üzerinde bir takım işlemler yapılması da savunuldu. Ancak bunların da hem insanî olmadığı, hem çare olmadığı görüldü.
Öyle ya; 3 yıl hapis cezası alan birini, cezasını ertelemeden, infaz indirimi yapmadan hapse attınız. Hapishanelerde de diyelim ki yeterince yeriniz var. 3 yıl sonra çıktığında ne olacak? Topluma intibak sağlayacak mı? Yoksa bugün Türkiye’de ve bütün dünyada olduğu gibi, daha fazla suça meyilli, bir suç örgütünün üyesi olarak mı çıkacak? Haydi idam kesin çözüm; hem ibret-i âlem ceza, hem de ıslaha gerek yok. Ama mesela hırsızlık yapanın bir elini kestiğinizde, yoksulluğun arttığı dönemlerde suç artarsa, toplumda eli kesik, dışlanmış, dilendiğinde bile para verilmeyen bir kitleyle nasıl baş edeceksiniz? Üstelik dünyanın en berbat hapishanelerinde yıllar geçiren mahkûmlar, çıktıklarında yeniden suç işlemekten çekinmiyorlar hatta normal hayata ayak uyduramayıp, hapse dönmek için bile suç işleyebiliyorlar.
Özetle; Türkiye’de ve dünyada, suçluların aramızda dolaşıyor olmasında, polis değil, yargı değil, kanun koyucular değil, hapishane kapasiteleri değil, ıslah konusundaki yetersizlik ve belirsizlik başrolü oynuyor.
Reklam
Hiç başka yere bakmaya gerek yok, hiç başka diyarlardan formül aramaya, devşirmeye ihtiyaç yok: Suçu önlemede ve suçluyu ıslah etmede yegâne formül, hem dışarda, hem içerde, din eğitimini yoğunlaştırmaktır.
Din, suçu tamamıyla önlemeyecek, bütün suçluları ıslah etmeyecektir ama çok etkili olacağı açıktır.
Din eğitiminin yanında, yine içerde ve dışarda, dini örgütlenmelerin teşvik edilmesi, elbette bunların bir üst şura ile sıkı sıkıya denetlenmesi, bireylerin normal hayatta olsun, hapishanede olsun bir dini halkaya dâhil olması sorunu asgariye indirecektir.
Şimdi birileri bu önerime ve çağrıma, marjinal tek tük örneği de göstererek, iflah olmaz seküler ve plastik duyarlılıklarıyla tepki verecekler. İşte o zaman, ceza alıp hapse girmemiş ya da hapiste yatıp çıkmış suç makinalarının serseri mayın gibi aramızda dolaşmasından rahatsız olmayacaksınız. Çağdaşlaşmanın da bir bedeli var. Daha durun, çağdaşlaştıkça, tengrici, şamanist, ırkçı, anarşist ya da bilmem ne sapıkların toplu katliamları girecek devreye. Türkiye Norveç’e benzedikçe, daha ne toplu cinayetler, ne sapıklıklar göreceksiniz
Hizbullah tatile çıksın
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 30/09/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Hizbullah tatile çıksın
fovet5867763 undefinedesubai131377762 undefineddavudcaliskann86244 undefined
fovet5867763 ve 57 kişi beğendi
Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi Suriyeli mazlumlar tarafından tatlı dağıtmaya varacak kadar bir sevinç ve coşkuyla karşılandı. Haksız değiller. Ayrıca Suriyelilerin sevinç ve coşkusu Sünni fanatizminden ya da Şia düşmanlığından kaynaklan-mıyor. Nasrallah, İran’dan aldığı talimatla Hizbullah’ı Suriye’ye sokmuş, acımasızca, vahşice Müslüman katliamı yapmıştı.
Reklam
Nasrallah’ın öldürülmesine sevinenler sadece Suriyeli mazlumlar değil; Lübnan’ın ezici çoğunluğu, buna Şiiler de dâhil, Hizbullah’ın üst üste yediği darbelerin ve en son lider Nasrallah’ın öldürülmesinin Lübnan için hayırlı olabileceğini düşünüyorlar.
Şiiler Lübnan’da Sünniler ve Marunilerden sonraki 3’üncü en büyük topluluk. Uzun yıllar dikkate alınmadılar, kırsalda, yoksul ve ötelenmiş yaşadılar. İran doğumlu, Lübnan asıllı Musa Sadr, 1975 yılında Emel Hareketi’ni kurarak Lübnan Şiilerini bir araya topladı ve örgütlü güce dönüştürdü. Sadr, İran Şahı’nın adamı olarak Lübnan’a gönderilmişti ancak Humeyni’nin de akrabasıydı. Dindar, seküler, hatta sosyalist Şiileri bir arada tutacak kıvraklığa sahipti. Suriye ve Lübnan’daki Nusayrileri Şii kimliğine büründüren de o olmuştu. İran ve Irak’taki muhalif Şiileri de kendisine çekmeyi başarmıştı. 31 Ağustos 1978’de, Kaddafi ile görüşmek için gittiği Libya’da kayboldu. Bugün bile Sadr’a ne olduğu, nerede olduğu bilinmiyor.
Reklam
1979 devriminin ardından İran Lübnan’la daha yakından ilgilenmeye başladı. Humeyni’ye rakip olarak görülen Sadr ortadan kaybolmuştu ama yerine gelen ve bugün halen de Emel’in lideri olan Nebih Berri hem İran’a hem de Şii fanatizmine mesafeliydi. İran’ın çabalarıyla bir grup Emel’den ayrılarak “İslâmî Emel”i kurdu, bu grup 1985’ten itibaren Hizbullah adını aldı. Hizbullah’ın dindarlığı elbette Şii fanatizminin öne çıkması anlamına geliyordu. Ayrıca Hizbullah İran ve Suriye’nin ileri karakol gücü olmuş, Suriye’nin Lübnan’a yerleşmesine de zemin hazırlamıştı.
Lübnan Şiilerinin Filistin davasına bakışları da hep istikrarsız olmuştu. 60 ve 70’lerde Lübnan’a sığınmak zorunda kalan Filistinlilere Şiiler, hem demografiyi değiştirdikleri, hem de güneyden yaptıkları saldırılarla İsrail misillemelerine sebep oldukları için husumet beslemişlerdi. Hizbullah, Emel’den ayrılırken, Filistin davasını da bahane etmişti. 80’lerde Lübnan’daki yabancı güçlerin, özellikle İsrail’in çekilmesinde Hizbullah’ın katkısı oldu. Ne var ki, İsrail ve Batılı güçler gitti, İran ve Suriye Lübnan’a yerleşti. 80’lerin başında FKÖ’nün de Lübnan’dan çıkmak zorunda kaldığını hatırlatalım.
Hizbullah, İran’ın desteğiyle Lübnan’da popülarite kazanırken, istikrarsızlığın da temel unsuru oldu. Hizbullah, nüfus olarak da, parlamentodaki sandalye sayısıyla da (128’de 13) Lübnan’da etkili bir çoğunluğa sahip değil. Ancak sahip olduğu silahlı güç ve finans ile Lübnan’ın en etkili gücü oldu. Lübnan’daki Hariri dâhil siyasi suikastlardan sorumlu tutuldu.
Reklam
Hizbullah’ın Suriye’ye gidip, Esed’le işbirliği içinde, sadece ve sadece Sünni oldukları için binlerce masum sivili katletmesi, öte yandan “savaşıyor gibi” yaparak, İsrail’e hem Filistin’de hem Lübnan’da gerekçe üretmesi, Lübnan içinde istikrarsızlığı beslemesi kuşkusuz Lübnan halkını da rahatsız etti ve ediyor.
Çağrı cihazlarının patlatılması, çok sayıda Hizbullah yöneticisinin öldürülmesi, lideri Nasrallah’ı dahi koruyamamış olması, karizmasının fena halde çizilmesi, zaten Lübnan’daki bütün Şiileri temsil etmeyen Hizbullah’ın şimdi kendi tabanında da sorgulanmasına ve ciddi bir kayba yol açacaktır.
Nasrallah’ın öldürülmesi işte bu nedenle sadece Suriyeli mazlumlar arasında değil, Lübnan halkı arasında da sevinç ve coşkuyla karşılandı, aynı zamanda umuda kapı araladı.
Hizbullah’ın devreden çıkması, hem Lübnan’ın istikrara kavuşmasını sağlayacak hem de Filistin direnişinde aradaki tamponun, bariyerin, engelin kalkması anlamına gelecektir.
Hizbullah ve İran’ın Filistin davasından ellerini çekmeleri, kim bilir, belki de daha sağlıklı, etkili, güçlü bir direniş hattının kurulmasını da beraberinde getirebilir. Hizbullah tatile çıksın; çıksın ki, 80’lerden bu yana direniş hattını işgal eden ama direnmeyen bir Hizbullah’ın yerine belki de gerçek kahramanlar sahne alır.
İsrail’le savaş, iç cephe, iktidar’a düşen
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 04/10/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İsrail’le savaş, iç cephe, iktidar’a düşen
esubai131377762 undefineddavudcaliskann86244 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 37 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti’nin 15 Mayıs’taki Grup Toplantısı’nda, “Hamas, Gazze’de Anadolu’nun ileri hat savunmasını yapıyor” demişti. Salı günü TBMM yeni yasama yılı açılışında yaptığı konuşmada Erdoğan bu söylemini daha da genişletti, İsrail’in gözünün Türkiye topraklarında olduğunu, Lübnan’ın işgali durumunda Türkiye İsrail arasındaki mesafenin 170 kilometreye kadar düşeceğini, İsrail’in orada durmayacağını ifade etti.
Reklam
İsrail ve dünyadaki her Siyonist aşırı dini fanatizm, tutuculuk ve yobazlıkla adına “arzı mev’ud” denilen bir büyük hayal için yaşıyor, bebeklerini bu hayalle yetiştiriyor, bu hayalin gerçekleşmesi için soykırım dâhil her yöntemin ibadet olduğuna inanıyor. İşte o hayalin içinde Türkiye toprakları da var. İsrail eğer yıkılıp yok edilmezse, bugün olduğu gibi arkasındaki büyük güçlerin desteğiyle büyümeye ve yayılmaya devam ederse, sıranın Türkiye’ye geleceğine hiç şüphe yok.
İsrail’in “vadedilmiş topraklar” hayalini uzak ya da imkânsız bir ihtimal gibi görenler olabilir; Türkiye’nin esas sorunu da bu. Türkiye, kurulduğu 1948’den bu yana İsrail’in saldırılarına maruz kalıyor ve bu saldırılarda ağır bedeller ödüyor. Yapılan her askeri darbe, ülke içindeki birçok kışkırtma, Türkiye ekonomisine yönelik çoğu operasyon, Türkiye’nin büyümesini durduran kimi müdahaleler İsrail’in bölgedeki güvenliğini tesis etmek amacıyla, Siyonistler eliyle gerçekleştiriliyor.
Reklam
PKK’nın 1984’de Eruh ve Şemdinli’de yaptığı ilk silahlı eylemin üzerinden tam 40 yıl geçti. 10 bine yakını şehidimiz olmak üzere 50 bin kişi hayatını kaybetti. Trilyon doları aşkın ekonomik bedel ödedik. PKK, kuruluşundan itibaren İsrail ve ABD’nin aparatı oldu ve onlar adına Türkiye’ye saldırdı. Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde PKK eliyle yeni bir İsrail kurma projesi bugünlerde artık gizlenmiyor bile.
FETÖ dediğimiz örgüt, ABD ve İsrail’in Türkiye’deki sızıntılarıydı. Arkalarında bıraktıkları hasar sadece 15 Temmuz gecesi 250 kardeşimizi aramızdan almaları değildi; 70’lerden itibaren devlete sızmış, devleti felç etmiş, Siyonizm adına her kirli işin müteahhidi olmuşlardı.
Türkiye’de besledikleri medya ile, sivil toplum ile, bir yandan niyetlerini perdelediler, bir yandan da kutuplaşmayı körüklediler.
Yani adına “savaş” denmese bile, İsrail 1948’den bu yana Türkiye üzerinde çalışıyor. Bunun bir noktada sıcak çatışmaya, savaşa dönüşeceğine de şüphe yok.
Türkiye’de iktidarı Gezi, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimiyle düşüremeyen İsrail, şu günlerde, en azından meşgul etmek adına Türkiye’ye yeni operasyonlar deneyecektir.
PKK elebaşı Duran Kalkan’ın açıklamaları ve eylem çağrısı, bir Türk-Kürt provokasyonuna işaret ediyor. Bir Sünni-Alevi kışkırtması da sırada olabilir. Türkiye’nin toplumsal fay hatlarını harekete geçirmek için her imkânı, Türkiye içindeki ve dışındaki her aparatı, İsrail dostlarını, İsrail’e teşne hainleri, paralı veya gönüllü İsrail uşaklarını devreye almaktan kaçınmayacaklardır.
Reklam
Bu noktada İktidara, özellikle de AK Parti’ye düşen büyük bir sorumluluk var. Sadece güvenliği tesis etmek, sağduyulu davranmak, iç cepheyi sağlam tutmak değil bu sorumluluk.
Türkiye’de siyasi taraflar ABD ve İsrail’e uzaklık ve yakınlıklarıyla konumlanmış, cepheleşmiş durumdalar. Bir tarafın PKK, FETÖ, Irak ve Suriye kuzeyinde terör devleti, İsrail saldırganlığı gibi konularda net karşı duruş sergilediğini, diğer tarafın ise bu meseleler karşısında oldukça “esnek ve hoşgörülü” tavır takındığını görüyoruz.
Kuşkusuz sandık nihai karar merciidir; milletin bir bildiği vardır. 2028’de yapılacak seçimlerde, iktidarın el değiştirmesi, çok açıktır ki İsrail’i de ABD’yi de sevindirecek, rahatlatacaktır.
Şu an ortada bir seçim yok ama AK Parti’nin, hiçbir seçimde olmadığı kadar erken harekete geçmesi, hazırlıklarını seçim sürecine erteleyip birkaç aya sıkıştırmadan, şimdiden bu “beka meselesine” ciddiyetle eğilmesi gerekiyor.
Coğrafyamızda bizi zor, çetin günler bekliyor. AK Parti’nin ve kadrolarının üzerindeki yük ve vebal hiç olmadığı kadar ağır. Para, makam ya da kişisel hırsını davasının önüne koyan herkes milletine, ülkesine, davasına ihanet içindedir. 2028’de beklenmedik bir sonucun çıkmasında zerre miskal etkisi olacak kişi ya da kişiler ağır vebalden kurtulamazlar.
Reklam
AK Parti’nin ve kadrolarının, şu zor zamanlarda toparlanıp, muhasebe yapıp, sağduyulu ve vakur, aynı zamanda cesur ve keskin bir siyaseti diriltmeleri gerekiyor. Önlerinde uzun ama bir saniyesi dahi boşa geçirilmemesi gereken bir süre var. Hemen bugünden bir dirilişin ve arınmanın devreye alınması gerekiyor.
İsrail’in on yıllardır devam eden sinsi saldırganlığı er ya da geç Türkiye ile bir sıcak savaşa dönüşecektir. O savaşa hazırlıksız girmekten Allah ülkemizi muhafaza buyursun.
Selam olsun direnişe
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 07/10/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Selam olsun direnişe
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedmvarslan7904611 undefined
esubai131377762 ve 49 kişi beğendi
Toprakları işgal edilmiş, soykırıma uğramış, sürülmüş, ezilmiş, Gazze ve Batı Şeria adında iki küçük toprak parçasına sıkıştırılmış tüm Filistinlileri temsilen Hamas, bir yıl önce tam bugün, haklı, meşru, aynı zamanda başarılı ve yiğitçe bir operasyon gerçekleştirdi.
Reklam
İsrail, kuduz bir it gibi Filistin topraklarına saldırdı. En modern silahlarıyla, uçakları, topları, tankları, her türlü ölüm makinalarıyla, milyarlarca dolar harcadığı silah ve mühimmat, milyarlarca dolar harcadığı istihbarat ve propaganda araçlarıyla, arkasına aldığı sınırsız destekle tam bir yıldır Filistin topraklarına ölüm ve yıkım saçıyor.
On yıllardır kuşatma altında olan Gazze, son bir yıldır daha sıkı, daha ölümcül bir kuşatmaya direniyor.
Kuşatma savaşları böyledir: Ya ölüm ve yıkım olmasın diye teslim olur, vatanınızı, onurunuzu, hatta yine de canınızı yitirirsiniz, en iyi ihtimalle köle olursunuz, ya da “toprağın üzerinde şerefsizce yaşamaktansa toprağın altında şerefimle yatarım” deyip, son damla kanınıza kadar direnirsiniz.
Reklam
İşte Gazze, teslim olsa da öleceğini bildiği için, tek başına, yapayalnız, garip mi garip bir halde direniyor.
Gazze, sadece İsrail’e direnmiyor; Batı’ya rağmen, Müslümanlara rağmen, soydaşlarına, ırkdaşlarına, dindaşlarına rağmen direniyor.
“Aksa Tufanı’nın zamanlaması yanlışmış”, “yapmışmış da sonucu ne olmuşmuş”, “İsrail’e fırsat verilmişmiş”, “çok ölüm, çok yıkım olmuşmuş”, “otoriteye boyun eğmek gerekirmiş”, “kazanan İsrail olacakmış”, “Hamas oyuna gelmişmiş”… Büyük resmi görenlere, her şeyi bilenlere, her oyunu çabucak çözenlere, hadiselerin bilinmezlerini anında analiz edenlere, kıvrak zekâlarıyla denklemlerin ipliğini pazara çıkaranlara, 100 yıllık Filistin direniş tecrübesine, rahat koltuklarında, güvenli evlerinde, klavye kahramanlığı ile kibir ve ukalalık içinde akıl dağıtanlara, her şeyi savaşan bir Filistinliden, canı pamuk ipliğine bağlı bir Hamas aklından daha iyi gören ve bilen, hezeyan, umutsuzluk ve kompleksleriyle direnişe burun kıvıranlara karşı da direniyor Hamas.
Vatan savunmasında ölüm de var yıkım da. Kimseden merhamet dilenmeden direniyor Hamas. Ağlamadan, sızlanmadan direniyor.
Bütün dünyaya ders vererek direniyor Hamas. 21’inci yüzyılın en modern, en ölümcül silahlarına karşı koymanın mümkün olduğunu gösteriyor. Siyonizm’in dünyayı nasıl ağlarıyla ördüğünü, koca koca devletlere nasıl diz çöktürdüğünü hepimize ispat ediyor. İnsanlığı tehdit eden bir varlığın bütün azgınlığını, hırsını, gözü dönmüşlüğünü, kuralsızlığını, yobazlığını, sapkın bir inancın peşinde kendisinden başkasına nasıl hayat hakkı tanımadığını hepimizin önüne seriyor. Batı uygarlığının ikiyüzlülüğüne, Batılı değerlerin sahteliğine, o modern ve medeni maskenin altındaki barbarlığa, o bitmez hınca, öfkeye, nefrete ışık tutuyor Hamas.
Müslümanlara da ayna tutuyor Hamas: Pısırıklığa, onursuzluğa, vurdumduymazlığa, bencilliğe, korkaklığa ayna tutuyor.
Yeryüzünde, Siyonizm’in yanında durup insani hiçbir değere sahip olmayanları açığa çıkarıyor Hamas. İçimizdeki ajanları deşifre ediyor.
Bir de yiğitliğiyle dünya üzerinde milyonları kendisine hayran bırakıyor Hamas. Yasaklara, baskılara, zulme rağmen milyonların sokağa çıkmasını, seslerini yükseltmesini sağlıyor. Halkları arkasına takıp Hakk’a yürüyüşlerine öncülük yapıyor.
Reklam
Hepimiz için direniyor, her birimiz için savaşıyor Hamas. Her birimizin vatanları için, bağımsızlığımız, onurumuz için, uyanmamız için, ayağa kalkmamız için mücadele ediyor Hamas.
Tam bir yıl oldu. Hamas’ı yenemedi İsrail. Gazze’yi işgal edemedi. Kuşatmayı delemedi.
Umutsuzluk yok! Hamas’ın, Gazze’nin, Batı Şeria’nın umutsuz olmadığı yerde, hiçbir Müslüman’a asla umutsuzluk yok. Tarih böyledir. Bazen düşersiniz, sonra kalkarsınız. Hiçbir zulüm kalıcı değil. Bu böyle gitmeyecek. Er ya da geç, İsrail’in de, arkasındaki canavarların da boyu devrilecek.
İnanıyorsanız üstünsünüz. İnancınızı sarsmayacaksınız. Azın çoğa galip geleceğini, Allah’ın bütün tuzakları boşa çıkaracağını bileceksiniz. Üzerimizden hüznü giderecek ve O’na şükredeceksiniz.
İşte onun için, Aksa Tufanı’nın birinci yıldönümünde, selam olsun Hamas’a, selam olsun Gazze’ye, Batı Şeria’ya Filistin’e. Selam olsun yiğitlere. Selam olsun şehitlere. Yeryüzünde, bu haklı davanın heyecanını yüreğinde taşıyanlara, eliyle, diliyle, hiç olmadı buğzuyla, en azından boykotuyla, öfkesiyle, kiniyle, duasıyla Filistin’in yanında duranlara selam olsun.
Kazanamadılar, kazanamayacaklar. Direnişi yok edemeyecekler. Selam olsun Hamas’a, selam olsun direnişe!
İsrail hariç herkes konuştu
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 11/10/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İsrail hariç herkes konuştu
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 29 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı Erdoğan, TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında şu ifadeleri kullandı: “İsrail’in, muharref Tevrat’tan yola çıkarak, tamamen dini bir fanatizm ile Filistin ve Lübnan’dan sonra gözünü dikeceği yer, Türkiye olacaktır… İsrail, Türkiye topraklarını da içine alan bir hayal kurmaktadır.”
Reklam
İsrail’den bu ifadelere ilişkin bir açıklama gelmedi; hatta Erdoğan’ın her açıklamasına zevzekçe, münasebetsizce cevap veren İsrail Dışişleri Bakanı bile bu ifadeler için mesaj atmadı. Hiçbir İsrailli yetkili çıkıp “Vadedilmiş Topraklar diye bir hayalimiz yok. Türkiye’ye saldırmayacağız” demedi. Cevap kimden geldi? CHP’den geldi. Sonra PKK’dan geldi. Sonra, bir sürü yazardan, gazeteciden geldi. Adeta yarışa girerek, “İsrail din savaşı yapmıyor”, “İsrail’in Vadedilmiş Topraklar diye bir hayali yok” çırpınışına girdiler.
Bugün İsrail’i savunma yarışına girenlerle, 1948’den bu yana İsrail’in Türkiye’ye saldırılarını, operasyonlarını perdeleyenler aynı kişiler, aynı kurumlar, aynı kafalar.
Tekrar hatırlatalım:
1. PKK ve FETÖ İsrail beslemesi iki örgüttür.
2. Irak ve Suriye kuzeyinde gecekondu devlet kurmak isteyen bizzat İsrail’dir.
3. Türkiye’yi de doğrudan etkileyen bölgesel istikrarsızlığın yegâne kaynağı İsrail’dir.
4. Coğrafyamızda güçlü bir Türkiye İsrail’in çıkarlarına aykırıdır.
5. İsrail’in sebep olduğu göç dalgası Türkiye’yi tehdit etmektedir.
6. İsrail’in savaşı bir din savaşıdır, hayali Türkiye’yi de içine alan “Vadedilmiş Topraklardır”. Eğer durdurulmazsa er ya da geç gözünü Türkiye’ye dikecektir.
İsrail’in gönüllü avukatlarını ikna etmek için daha ne olması gerekiyor acaba?
İRAN MESELESİ
Sonuçlarına bakıldığında İran’ın her söylem ve eyleminin İsrail ve ABD’nin değirmenine su taşıdığı görülüyor. Yine de komplo teorilerinin tuzağına düşmeyelim. İran ile ABD ve İsrail’in ortak ve anlaşmalı hareket ettikleri yönündeki analizler çok çok abartılı. Ancak şöyle bir durum da var: ABD ve İsrail, bölgede Şii muhalefeti Sünni muhalefete tercih ediyor. Şia’nın çok konuşup az iş yapması, hareketten çok hamaset üretmesi, ya da eylemlerinin öngörülebilir olması bu tercihin nedeni olabilir.
Reklam
ABD Irak’ta Sünni yönetimi devirdi, idareyi Şiilere bırakıp gitti. ABD ve İsrail 80’lerde Lübnan’dan çekilirken gücü ve kontrolü Hizbullah’a bırakıp gittiler. Bugün dahi Şam’da istediği noktayı bombalayabilen İsrail uçakları Esed’e ve adamlarına hiç dokunmadı.
Bu arada, İran ve Hizbullah’ın Irak ve Suriye’de Sünni kıyımı yaptığını hatırlatınca mezhepçilikle itham ediliyoruz. Oysa Sünnilerin “ötekisi” Şiiler değildir. Şiilik ise tamamen Sünni karşıtlığı üzerine bina edilmiştir. Mezhepçilik yapıldığı doğrudur lakin bunu yapan Sünniler değil zira buna gerek duymazlar.
KONUŞAMIYORUZ
Toplumsal infiale neden olan bir hadise gerçekleştiğinde hemen bazı eller devreye girip meseleyi özünden uzaklaştırıyorlar ve sağlıklı, sağduyulu şekilde konuşulmasına engel oluyorlar. İstanbul’da gencecik iki kadının vahşice öldürülmesi sonrasında da bunu yaşıyoruz. Örneğin CHP Genel Başkanı Özel çıktı, cinayetlerden siyaset çıkarma fırsatçılığıyla, meseleyle hiç mi hiç alakası olmayan “İstanbul Sözleşmesi’ne” bağladı. Katilin ilişkileri, hareketleri, yaşam tarzı, hatta duvarındaki resimler bile ortadayken, birileri çıkıp cinayetler üzerinden yine dindarlara saldırdı. İşte bu fırsatçılar yüzünden Türkiye hiçbir meselesini etraflıca tartışamıyor, konuşamıyor, çözemiyor, aşamıyor. Yakın zamanda yaşadığımız Narin, Şeyda polis, Sıla bebek ve iki kadın cinayeti toplumun bir kesiminin değil, tamamının meselesi. Bunları konuşmamızı engelleyenler, yeni cinayetlere zemin hazırlıyorlar ama farkında değiller.
Reklam
BETONSAL BÜYÜME, DÜŞÜNSEL BÜYÜME
AK Parti’nin kültürel iktidarı kurmada yeterince başarılı olamadığını Sayın Cumhurbaşkanı defalarca ifade etti. Sadece kültürel iktidar mı?
AK Parti iktidarları 22 yıl boyunca çok büyük altyapı yatırımları yaptılar. Hepsi de ihtiyaçtı, hepsi de çok değerli eserler, tamamı muhteşem. Lakin örneğin yol yaparak hareketliliğin kolaylaştırılmasının nasıl bir toplumsal değişime neden olacağı üzerinde durulmadı. Örneğin yüzbinlerce derslik, binlerce okul inşa edilirken, her ile üniversite açılırken, o duvarların içinde öğretileceklere kafa yorulmadı. Örneğin internet hızlandırılıp yaygınlaştırılırken bunun nesilleri nasıl etkileyeceği düşünülmedi, tedbirleri alınmadı. Ya da örneğin dışa bu kadar açık ekonominin toplumu nereye taşıyacağı hesaplanmadı.
Yıllarca üniversitelerde başörtülü okuma mücadelesi verildi; şimdi başörtüsü özgürlüğüne kavuştu ve üniversitelerimizden “seküler bacılar” mezun oluyor.
Etki analizi yapılmayan, teorisi, felsefesi, düşünsel altyapısı olmayan büyüme toplumun şirazesini dağıtır. Geç değil, inşallah uyanır ve tedbirini alırız.
KÜÇÜK ÇİZİKLER ONARILMAZSA
Rize’de İsrail’i doğrudan destekleyen bir markanın şubesi açıldı. Yetmedi, açılışa AK Partili belediye başkanları katıldı. Yetmedi, “kahrolsun İsrail” diyerek açılışı protesto eden bir akademisyen linç edildi. Bu ve benzeri çizikler, “unutulur” zannıyla onarılmazsa, büyür, büyür, çatlağa dönüşür. AK Parti’nin bugün karşı karşıya olduğu sorun da işte bu çiziklerin büyümesinden, birikmesinden, gönül kırıklıklarının artmasından kaynaklanıyor. AK Parti gibi devasa bir oluşumda herkesin yüzde yüz aynı düşünmesi, aynı hareketi yapması, aynı sözü söylemesi elbette mümkün değil. Ancak, “aykırı” düşünenlerin, keyfîce hareket edenlerin, aklına geleni söyleyenlerin ana omurgayı gölgelemeye başladıkları görülüyor. 31 Mart’tan bu yana söylüyoruz: Tedbir gecikirse, tedavi mümkün olmayacak.
Yeni bir çözüm süreci mi?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 14/10/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Yeni bir çözüm süreci mi?
esubai131377762 undefinedakgedik7104942 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 28 kişi beğendi
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yeni yasama yılı başlangıcında DEM Partili Tuncay Bakırhan’la tokalaşması “Acaba yeni bir çözüm süreci mi başlıyor” tartışmalarını beraberinde getirdi.
Reklam
“Çözüm süreci”, “demokratik açılım” ya da “açılım” kavramları yakın tarihte yaşananlar dolayısıyla terör örgütü PKK’yla “uzlaşma”, “anlaşma”, “müzakere”, “pazarlık”, “masaya oturma” gibi olumsuz anlamları ihtiva ediyor ve o günleri hatırlatıyor.
2014 yılında, içerden ve dışardan yapılan baskılarla, Türkiye PKK terörünü bitirmek, örgütü dağıtmak, kalıcı bir sulh ortamını oluşturmak için bazı adımlar atmıştı. PKK bu adımlara olumlu karşılık vermedi, dahası istismara yeltendi. 22 Temmuz 2015’de Ceylanpınar’da iki polisimizin şehit edilmesiyle süreç sona erdi.
Reklam
Türkiye’nin bunu denemesi gerekiyordu, denedi ve PKK ile sadece mücadele edilmesi gerektiğini hem Türkiye’ye hem dünyaya gösterdi.
Bu girişimden 10 yıl sonra, bugün, bir çözüm sürecini, bir açılımı gerektirecek şartlar yok. 15 Temmuz’da FETÖ’nün emniyet ve ordudan sökülüp atılmasıyla, özellikle de İHA ve SİHA’ların devreye girmesiyle PKK ile sınır içinde ve sınır dışında başarılı bir mücadele yürütülüyor. PKK Kuzey Irak’ta sıkışmış durumda, Suriye’nin kuzeyinde ise karşısında Türkiye’nin diplomatik girişimleri ve tam kararlılığı var. PKK için olabilir ama Türkiye için bir “diyalog” ya da “sulh ile ikna” ihtiyacı yok.
Bahçeli’nin tokalaşmasını, ardından verdiği mesajları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bu mesajları teyit etmesini, bir “çözüm süreci başlangıcı” olarak okumak yanıltıcı olacaktır. Tokalaşma, Sayın Bahçeli’nin siyasi nezaketinin bir göstergesidir, ilk defa da olmuyor. Ardından gelen mesajlar ise DEM’e yani PKK’nın siyasi uzantısına “terörle bağını koparma” ve “Türkiye partisi olma” yönünde iyi niyetli çağrıların tekrarından ibarettir.
Tokalaşma ve ardından gelen mesajlar, Anayasa değişikliği için DEM’i kazanma girişimleri olabilir mi?
Bu ihtimal de mümkün görünmüyor. DEM, terörle bağlantısını koparmadığı müddetçe ne AK Parti ne de MHP bir ittifaka, bir yakınlaşmaya yanaşacaktır. Böyle bir yakınlaşmaya sadece AK Parti ve MHP’nin ilkeleri değil, tabanları da engeldir. Hatta böyle bir yakınlaşma MHP’yi zora sokacaktır.
Reklam
Uzak ihtimal ama DEM’in, bir nezaket tokalaşmasıyla başlayan, yapıcı mesajlarla devam eden süreci fırsata çevirmesi elbette mümkündür. Bunun zamanı geldi de geçiyor. Eğer bir çözüm süreci olacaksa, bu, DEM ile PKK arasında olmalı, ipler kopartılmalı, DEM bir Türkiye partisine dönüşmelidir. Esasen DEM için başka bir yol da yok. PKK eylem kabiliyeti kadar Kürtler üzerindeki etkisini de kaybediyor. Hüda-Par Kürtler arasında iyi bir yükseliş trendi yakaladı. 2028 seçimleri öncesinde yeni Kürt partileri de kurulabilir, yani DEM bölünebilir ve siyasi sahneden silinebilir. Bu yol ayrımında DEM’in sağduyuyu seçmesi kendisi için de Türkiye için de hayırlı olacaktır.
Tokalaşmadan bir çözüm süreci de çıkmaz, bir çözüm süreci iması da çıkmaz. Ancak yaşananların MHP açısından da çok önemli işaretler barındırdığı açık. MHP’nin yaklaşımı, özellikle de Devlet Bahçeli’nin tokalaşma sonrası yaptığı “DEM’e evvela düşen sorumluluk, uzanan bu samimi elin kıymet hükmünü anlaması, dahası Türkiye partisi olma yönünde bir eşik olarak algılayıp değerlendirmesidir” açıklaması son derece mühim. Burada daha önce de yazmıştım: İYİ Parti ve Zafer Partisi MHP içindeki çürük elmaları alıp gittiler; geriye saf milliyetçi, Türkiye’yi bir bütün olarak kucaklayan MHP kaldı. Bu MHP, Kürt varlığını ve Kürt sorununu (ya da Kürtlerin sorunlarını) kabullenerek milli birlik ve kardeşliğe büyük katkı sağlayacaktır. Malazgirt Zaferi kutlamalarında Hüda-Par ile verilen fotoğraf da bu yönde tarihi bir adımdır. Şimdi aynı fotoğrafın DEM ile verilmesi de mümkün; tabii DEM değişirse, değişebilirse.
Ufukta çözüm süreci değil çözüm görünüyor
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 18/10/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ufukta çözüm süreci değil çözüm görünüyor
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 29 kişi beğendi
Pazartesi günkü yazımda yeni bir çözüm sürecinin olmadığını, mevcut şartlarda buna ihtiyaç da bulunmadığını yazmıştım. Salı günkü grup konuşmasında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de geçmişteki açıklamalarını hatırlatarak pozisyonlarının hiç değişmediğini altını çizerek ifade etti.
Reklam
AK Parti ve MHP’nin aynı noktada buluştuklarını, bakışlarının ortak ve net olduğunu görüyoruz: Kürt meselesi ayrı bir konu, terör meselesi ayrı bir konu. Her iki parti de, bu anlayışla bulundukları konumlarını muhafaza ediyorlar.
DEM Milletvekili Cengiz Çandar, verdiği bir röportajda “’bir şey pişiyor mu, bir şey var mı?’ derseniz evet, pişen bir şey var ama buna ‘çözüm süreci’ demek için çok erken” ifadelerini kullandı. Evet, bir şeyler pişiyor ve kokusu geliyor ve gördüğümüz şu ki DEM’in de neler olup bittiğinden haberi yok. Sırrı Süreyya Önder’in TBMM’deki konuşmasından da DEM’in hareketliliği hissettiği ama ne olup bittiğine dair bir fikri olmadığı anlaşılıyor.
Reklam
Bu arada Edirne’de de hareketlilik yaşanıyor. Önce DEM Parti, artından CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Selahattin Demirtaş’ı ziyaret edeceklerini açıkladılar.
Biraz geriye, 31 Mart seçimleri öncesine gitmekte fayda var: Kandil’den gelen talimatla DEM Parti, 14-28 Mayıs’ta yaşanan hezimete rağmen yerel seçimde de CHP’yi, özellikle İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nu destekleme kararı aldı. Selahattin Demirtaş ise yaptığı açıklamalarla farklı düşündüğünü ilan etti. Hatta ilan etmekle kalmayıp eşi Başak Demirtaş’ın DEM İstanbul aday adayı olarak açıklanmasını sağladı. Tabii ki Kandil’in kararı ağır bastı ama süreç noktalanmadı.
Abdullah Öcalan cephesinde de yeni bir şey yok: Devlet, yakalandığı günden bu yana, Öcalan’ı terörle mücadelenin bir enstrümanı olarak kullanmak istiyor. Bazı kamuoyuna açık girişimler de oldu. Ne var ki Kandil, Öcalan’a saygıda kusur etmemekle birlikte, “tutsak” olduğu bahanesini öne sürerek talimatları ondan değil, asıl patronu olan ABD’den alıyor.
Kuzey Irak’taki gelişmeleri de atlamayalım: Hafta sonu parlamento seçimi var. Neçirvan Barzani seçimin hemen öncesinde Ankara’ya geldi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü. Ayrıca bu hafta yaptığı şu açıklama da mühim: (Kuzey Irak’ta) “Tek Bölge, tek Parlamento, tek Hükümet ve tek Peşmerge gücü olacak. Mafya ve terör ittifakına son verilmeli.”
Reklam
Pişmekte olan ve burnumuza kokusu gelen yemek şu olsa gerek: PKK, terörle mücadelede elde edilen başarı neticesinde Türkiye içindeki eylem kabiliyetini yitirdi; Kuzey Irak’ta ise artık daha fazla rahatsızlık unsuru. PKK kendisini tasfiye etmeye hazırlanıyor, Öcalan bunu hızlandırıyor ve bahane oluşturuyor. DEM ise Selahattin Demirtaş’ın önderliğinde, PKK baskısından kurtulmuş şekilde yeniden şekilleniyor.
Bu denklemdeki büyük soru işareti ya da kara delik ise Suriye’nin kuzeyindeki YPG. Son günlerde Suriye’nin kuzeyinde de epey hareketlilik var. PKK zaten uzunca bir süredir enerjisini Irak’tan Suriye’ye yönlendiriyordu. Eğer Irak’ta kendisini tasfiye ederse, Suriye’de varlığını daha da güçlendirmek isteyecektir. Ne var ki PKK Suriye’nin kuzeyindeki tüm dayanaklarını da kaybedebilir.
Hizbullah çeteleri Suriye’den Lübnan’a kaymış iken, İran tamamen sıkışmış iken, İsrail ve ABD savaşı yaymaktan korkar iken, Türkiye’nin önüne eşsiz fırsatlar çıkmış görünüyor. Türkiye; Rusya, Irak ve Suriye ile işbirliği halinde hem kendi güvenliğini pekiştirebilir hem de güney sınırlarının ötesini istikrara kavuşturabilir.
Reklam
Yani ufukta bir çözüm süreci değil, çözüm görünüyor. İç cepheyi sağlam tutmanın tam da zamanı.
Esas beka meselesi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 21/10/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Esas beka meselesi
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 48 kişi beğendi
Taşra kıraathanesinde bir bardak çay içimi sürede muhalif mi muhalif televizyon kanalının akşam haber bültenine maruz kaldım; sunucu her haberi “çivisi çıktı” başlığıyla veriyordu: Bebek cinayetleri, yolsuzluk, rüşvet, usulsüzlük iddiaları, hâkimlerin, savcıların, polisin, jandarmanın dâhil olduğu suç örgütleri, şiddet gören, öldürülen kadınlar, sokak kavgaları, trafik tartışmaları, uyuşturucu halleri, mafya, istismar, tecavüz…
Reklam
Bu kadar olumsuz, bu kadar iç karartıcı haber art arda dizildiğinde gerçekten bir “çivisi çıktı”, “şirazesi dağıldı”, “çözüldü”, “bozuldu”, “kontrolden çıktı” görüntüsü oluşmuyor değil.
Devleti genelde bizden vergi alırken, bizi askere alırken, ceza yazarken, mahkeme ve hapishane duvarlarını bize izletirken hissederiz. Devlet, eli sopalı, ceberut, sevimsiz varlıktır. Varlığından hazzetmediğimiz devletin ne büyük nimet olduğunu aslında yokluğunda hissederiz. Düzen bozulunca, kanun ve kural ortadan kalkınca, kötülük hüküm sürmeye, parası ve gücü olanlar yoksul ve zayıfları ezmeye başlayınca, aile parçalanıp sokağa düşünce devletin kıymeti anlaşılır.
Son günlerde koyulaşan ve atmosferi kaplayan kara bulutların kısmen bir “haber filtreleme” operasyonundan kaynaklandığına şüphe yok.
Bir kız çocuğu kaybolup canice katledildiğinde kamuoyunun o konuya duyarlılığı yükseliyor ve benzer vakalar gündemin ilk sırasına taşınarak Türkiye kız çocukları için bir cehennemmiş gibi resmediliyor. Sonra bir polise mukavemet, bir polis cinayeti haberiyle toplum ayağa kalkıyor ve birkaç hafta benzer olaylar dikkat çekiyor. Emniyet teşkilatı gibi büyük bir yapıda her zaman yanlışlar olabiliyor; yargıda her zaman yanlış işlere tevessül edenler çıkabiliyor. Bütün önlemlere rağmen kadınlara şiddet uygulayan, hatta öldüren sapıklar her zaman aramızda dolaşıyor. Bu tür suç oranlarında radikal artışlar yok; dün oluyordu, yarın da olacak. Kamuoyu sadece bugün, bir süreliğine merceğini olayın üzerine getiriyor.
Reklam
Köpek saldırıları örneğin: Önceki ay her gün birkaç vaka görüyorduk, bugün o haberler hiç önümüze düşmüyor. Ne oldu? Köpek saldırıları mı bitti? Hayır. Köpekler bir araya gelip, “abi çok dikkat çekiyoruz, bir süre sessiz kalalım, saldırmayalım” diye karar mı aldılar? Tabii ki hayır. Sadece biz artık görmüyoruz, ilgilenmiyoruz, köpeğin insanı ısırması yine haber değeri taşımıyor.
İğneyi muhalefete, muhalif medyaya, algı operasyonlarına, algıda seçiciliğe, haber filtrelemeye batıralım tamam ama devletin, hükümetin kusurunu da görmezden gelmeyelim. “Çivinin çıktığı”, “şirazenin dağıldığı”, “kontrolün elden gittiği” algısıyla mücadele edecek, güveni tesis edecek, pompalanan karamsarlığa karşı umut ve iyimserlik yayacak olan, gündem belirleme ipini eline alması gereken devlettir, hükümettir. Polisi, yargısı, bürokratı, siyasetçisi her gün şamar oğlanına dönüştürülürken susan devlet ayakta kalabilir mi?
Kuşkusuz mesele sadece algı değil: Örneğin bir firma vatandaşa domuz eti/mamulü yediriyorsa, bunun öğrenildiği gece firmanın, yetkililerin evlerinin özel birliklerce basılması, sorumluların gözaltına alınması, en ağır cezalarla yargılanmaları, o dükkânların hemen o anda kapatılmaları gerekmez mi? Haftalardır, “vardı-yoktu” tartışması yapılıyor, dükkânlar açık, ya firmalara operasyon yapılıyor ya da Müslüman halka, ama ne olduğu hala tam olarak bilinmiyor. Türkiye bu kaosu hak ediyor mu? Süreci böyle yöneten bir devlete güven kalır mı?
Reklam
Muhalif medya dün de vardı; güvenilirliği de hep zayıftı. Bugün muhalif medyaya güven artmıyor; devlet ve iktidarın güvenilirliği zafiyet gösteriyor. Karamsarlık bulaşıcıdır ve çok hızlı yayılır; gecikmeden önlem alınmazsa, işte o zaman “çivi çıkar”, “şiraze dağılır”. Türkiye’nin esas beka meselesi de budur.
Yahya Sinvar’a hürmetle…
Yahya Sinvar’ın şehadeti bana sevgili Hakan Albayrak’ın o unutulmaz şiirini hatırlattı: “kokla şair / bu taşı gazzeden getirdim / bu görmüş olduğun kurşun / filistinin göğsünden çıktı / sen oğuz atayda yüzerken / intihar yiyip intihar kusarken / bir çocuk / adam gibi öldü”.
Çağdaş dünya ölümü unutturdu, yaşamı tapılacak derecede kutsallaştırdı: Tıp, ilaçlar, vitaminler, ibadet edercesine spor, güvenli bencillik kaleleri, hırs, dünyada cennet arayışı, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama tutkusu…
Reklam
İstese çok farklı yaşayabilirdi Yahya Sinvar. Ama o vatan savunmasını, izzet, şeref, onur savunmasını tercih etti. Şehadetiyle en çok da bize, Müslümanlara, “öldükten sonra dirilmeyi ve hesap gününü” hatırlattı.
Yahya Sinvar: Yiğit bir adam, adam gibi, gerçek bir kahraman gibi şehit oldu. Şimdi artık Gazze’deki herkes bir yiğit, bir Yahya Sinvar. Allah O’ndan razı olsun, mekânı inşallah Cennet olsun.
Ne haftaydı ama!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 25/10/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ne haftaydı ama!
esubai131377762 undefinedkademcolak65258468 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 32 kişi beğendi
Ne haftaydı ama!
Pazartesi günü, ateşi bol olsun, Fetullah Gülen öldü. Aslında 15 Temmuz gecesi 50 yıllık birikimini masaya sürmüş, varını yoğunu kaybetmiş, 16 Temmuz sabahı bitkisel hayata girmişti. 8 yıl can çekiştikten sonra tam da bir kardinal gibi “ruhunun ufkuna yürüdü”.
Reklam
Salı günü ise MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin grup toplantısında herkesi şaşkına çeviren “Şayet terörist başının tecridi kaldırılırsa gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun” çağrısını yaptı.
Selahattin Demirtaş’ı cezaevinde ziyaret etmiş olan CHP Genel Başkanı Özgür Özel aynı gün “Ben de el yükseltiyorum, Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletinin sahibi olmayı teklif ediyorum” dedi ve Diyarbakır’a gitti.
Reklam
Çarşamba öğleden sonra ise TUSAŞ’a bir terör saldırısı yapıldı. 5 vatandaşımızı kaybettiğimiz saldırıda öldürülen 2 teröristin PKK’lı olduğu belirlendi.
Türkiye bir süredir “yeni bir çözüm süreci mi var?” sorusuna cevap arıyor. Yapılan açıklamalar ve TUSAŞ’a terör saldırısı zihinleri daha da bulandırdı.
Geçen hafta iki yazımda PKK ile yeni bir çözüm sürecinin olmadığını belirtmiştim. Ankara’da böyle bir plan, senaryo, yol haritası, niyet yok.
İyi de, bu hareketlilik nedir?
Görünen şu: AK Parti ve MHP Genel Başkanları, ateş çemberindeki Türkiye’nin iç cephesini güçlendirme gayretindeler. Bunu da en başta Kürt meselesini (ya da Kürtlerin meselesini) içerde çözüme kavuşturarak yapmayı hedefliyorlar.
Bu nasıl olacak?
Öncelikle DEM Parti’nin terörle bağlantısının kesilmesi gerekiyor. Türkiyelileşmiş bir Kürt siyasi hareketi hem Türkler hem de Kürtler için, bütün Türkiye için huzur ve güvenlik anlamına geliyor. Hukuk ve demokrasi içinde bütün sorunlar konuşulabilir ve çözüme kavuşturulabilir. ABD ve İsrail, zaman zaman da İran güdümündeki PKK silah bırakmayacağına göre iç cepheyi güçlendirerek, PKK’yı iç siyasetten çekerek, devreden çıkararak, Türkiye tam anlamıyla normalleştirilebilir.
PKK bu girişimi fark ederek, DEM’i tehdit eden, Öcalan’ı yok sayan açıklamalar yapıyor. TUSAŞ saldırısı da bu niyetle yapılmış olmalı: “Buradayız, denklemdeyiz” diyor, en başta DEM’lilere, “Size daha kolay ulaşabiliriz” mesajı veriyor.
Reklam
Öcalan’ın Kürtler üzerindeki etkisinin PKK’dan daha büyük olduğuna şüphe yok. Daha yakalandığı anda “Devletimin hizmetindeyim” diyen Öcalan, PKK’yı lağvetme gücüne sahip değil ama Kürtleri PKK’dan uzaklaştırma yönünde etkili olabilir. Devlet Bahçeli’nin çağrısı da buna matuf. Bahçeli, PKK’yı içerde tamamen bitirmek için, zehrin kendisinden yapılmış en keskin panzehiri öneriyor. Bu önerinin, daha başka yöntemler varken, Öcalan’ın TBMM çatısı altına konuşması gibi son derece uç bir noktada yapılmasını şahsen bir iletişim hatası; konuşma metni yazımında, sonuçları hesaplanmayan, maksadı, manayı geri planda bırakan fena bir kusur olarak görüyorum. Öcalan, gazetemiz Yeni Şafak’ın önceki günkü manşetinde de vurguladığı gibi, İmralı’da kalacaktır.
Burada daha önemli bir husus ise MHP’nin dönüşümü. Daha önce de, biri Hüda-Par’lı fotoğraf üzerine olmak üzere birkaç kez yazmıştım: MHP, safralarını İYİP ve Zafer Partisi’ne ihraç etmiş şekilde Türkiye’yi bütün olarak kucaklayan yeni milliyetçiliği devreye alıyor. Devlet Bahçeli’nin konuşmasında asıl üzerinde durulacak cümleler, Kürtlerle ilgili cümleleriydi.
MHP’nin kucaklayıcılığı, DEM’in Türkiyelileşmesi, PKK ile Irak ve Suriye’de daha etkin bir mücadele iç cepheyi olduğu kadar iç siyaseti, demokrasiyi ve ekonomiyi de başka bir seviyeye çıkaracaktır. CHP’nin şimdilik bu çizgiyle uyumlu yürüdüğü görülüyor; bazı partilerin istismar siyaseti ise büyük tablo içinde kaybolacaktır.
Cumhuriyet’ten 3 portre
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 28/10/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Cumhuriyet’ten 3 portre
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefined79xdj9cvz448494 undefined
esubai131377762 ve 40 kişi beğendi
(İsimler hayalidir, vakalar takdirinize kalmış)
İsmail Sıtkı Efendi
1914’teki seferberlikten yayla evinde saklanarak kurtulmuştu; 1920’de yakayı jandarmaya kaptırdı, askere alındı. Bütün köy bir “oh” çekti, “askerlikte belki adam olur” dediler. 3. Ordu’nun Batı Cephesi’ne intikali sırasında Sivas taraflarında firar etti. Haftalarca yürüdü. Uğradığı köylerde, kasabalarda, “yaptığım kahramanlık için zabitlerim bir ay izin verdiler” diyerek heybesini doldurdu. Köyüne varıp yeniden yaylaya yerleşti. Kendisi gibi 3-5 firari bulup çete kurdu, civar köyleri haraca bağladı. Kocasının Haymana’daki çatışmalarda şehadet haberi gelince Ayşe’ye zorla nikâh kıydı; şehitten miras kalan topraklara çöktü. Oğlunun şehit haberi gelince üzüntüden yatağa düşen, başkaca da kimsesi olmayan Hacer Kadın’ın topraklarını üzerine geçirdi. Tefecilik yaptı, topraklarına toprak kattı. Cumhuriyet ilan edilince kasabada adamını buldu, “firari” ünvanını “gazi” olarak değiştirdi, bir de İstiklal Madalyası edindi. Zafer şenliklerinde en öndeydi. Kahramanlık hikâyeleri saymakla bitmiyordu. Önce kasaba siyasetinde, sonra vilayet siyasetinde temayüz etti. Siyaset sayesinde işlerini büyüttü, vilayette hükumet müteahhitliği yaptı. Yoksulluktan yakınan görse, “mürtecidir” diyerek ispiyonladı. Çok içerdi, 64 yaşında karaciğer yetmezliğinden ölünce, 6 çocuğuna epeyce miras kaldı. Çocukların bir kısmı okumuştu, Ankara’da yüksek mevkilerde görevler aldılar; bir kısmı ticarette ilerledi. Çokça torunu, torununun torunu oldu. İsmail Sıtkı Efendi’nin terekesi hepsini varlık içinde büyüttü. Hepsi de Cumhuriyet’e sıkı sıkı bağlı kaldılar. Devletin çok iltifatına mazhar oldular. Tıpkı büyük dedeleri gibi irticaın yılmaz hasımları oldular. “Cumhuriyet fazilettir” diyor, İsmail Sıtkı Efendi’nin İstiklal Madalyası’na bakıp ailece gururlanıyorlar.
Reklam
İzzet Said Bey
İstanbul’da mütevazı bir tüccar iken mütareke sırasında bir baloda İngiliz Yüksek Komiseri ile tanıştı. Zeki ve kıvrak bir adamdı. Komiser güvenmese de kullanışlı olduğunu fark etti, İngiliz işgal ordusunun tedarik işlerini İzzet Said Bey’e verdi. Daha fazla göze girebilmek için Ankara’daki “eşkıyaya” para ve mühimmat götürenleri ihbar etti. Yararlılıklarından dolayı İngiliz Nişanı ile ödüllendirildi. Serveti kısa sürede büyüdü. Savaş bitip de İngiliz askeri İstanbul’dan çıkarken, onlarla gitmek yerine, Ankara’daki dostlarıyla irtibata geçti, acente bir Cadillac’ı trene yükletip, yanına bolca nakit para alıp Ankara’ya vasıl oldu. Cadillac’ı Reisi Cumhur’a hediye etti, parasıyla dostlarını yaşattı. Kısa sürede memleketin inşa ve imarında imtiyazlar edindi. İyi münasebetleri sayesinde İngilizlerle ticareti büyüttü, ilaç, basma, pazen, silah ithal etti. Aldığı talimatla bir gazete kurdu, Cumhuriyet’i etiyle-kemiğiyle savundu. İstiklal Savaşı’ndaki yararlılıkları nedeniyle şaşaalı bir merasimle kendisine İstiklal Madalyası tevdi edildi. Ticaretini bozacağı için yerli üretime savaş açtı, hatta İstanbul’da bir silah fabrika-sındaki patlamayı bile organize etti. Devlet içinde imparatorluk oldu. Çocukları ve torunları bu sermaye imparatorluğuna sımsıkı sahip çıktılar; bütün şirketleri ve varlıkları ile Cumhuriyet’i, laikliği, Batılılaşmayı destekliyorlar. Kurdukları özel okullar, özel üniversiteler, vakıflar çok iyi İngilizce konuşan binlerce çağdaş Cumhuriyet çocuğu yetiştirdi. Torunları, İzzet Said Bey adına bir de müze açtılar; İngiliz Nişanı ile İstiklal Madalyası müzenin en mutena yerinde sergileniyor. Her Cumhuriyet Bayramı’nda en güzel, en dokunaklı, en duygulu, en ılgıt ılgıt, en ilmek ilmek videoyu onlar yayınlıyorlar. Bir de çoğu yurtdışında aile üyeleri yılda bir müzede buluşup Cumhuriyet’e kadeh kaldırıyorlar.
Ali Onbaşı
Dedesi Balkan Harbi’nde şehit oldu, babası Yemen’den dönmedi. Kardeşinin Sarıkamış’tan acı haberi geldi. Seferberlikte başlayan askerlik vazifesi, 8 yıl sonra Manisa’da bir Yunan kurşunuyla sona erdi. Yaralı haliyle İzmir’e kadar koşası vardı ama kan kaybından bayılınca sahra hastanesine götürdüler. 20 gün yattı, “savaş bitti, haydi köyüne dön” dediler, gâh yalınayak gâh kağnıya binerek haftalar sonra köyünü buldu. Sonradan bir İstiklal Madalyası verdiler lakin kör olası yoksulluk onu da üç otuz paraya sattırdı. Bulgur, soğan ve yağsız tarhana ile bir ömür geçti. Jandarma gelince oğlunu, mültezim gelince horozunu verdi. Nicesin diye soranı çıkmadı. 72 yaşında ölünce, kasabadaki yerel gazetede “İstiklal Savaşı Gazisi vefat etti” diye iki satır haber çıktı, o kadar. Çocukları, torunları, Ali Onbaşı gibi yiğittiler. Kimi çok çalıştı, kimi de Kore’de, Kıbrıs’ta, terörle mücadelede şehit oldu. Hep “vatan sağ olsun” dediler. Hiç isyan etmediler, itiraz etmediler. Neslinden hiç vatan haini çıkmadı. Hâlâ en iyi polisliği, en iyi askerliği onlar yapıyorlar; çünkü vatanları için en iyi onlar savaşıyorlar. Torunlarının bir kaçı İzzet Said Bey’in fabrikalarında, İsmail Sıtkı Efendi’nin inşaatlarında çalışıyor, bazıları evlere temizliğe gidiyor. Hastane önlerinde kuyrukta, devlet dairelerinde sırada bekliyorlar. Çekingenler, ürkekler; hepsi de edepten. Denk gelirse Cumhuriyet Bayramı merasimlerini televizyondan, uzaktan, en arkadan izliyorlar. Dedeleri Ali Onbaşı’yı pek hatırlayan yok; nasıl olsun ki, Anadolu’nun çoğunun hikâyesi aynı değil mi
Kürtlere uzatılan el ve kayyum
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 01/11/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kürtlere uzatılan el ve kayyum
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 29 kişi beğendi
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Grup Başkanvekiliyle tokalaşmasıyla başlayan ve herkesin merakla “Ne oluyor?” diye sorduğu hareketliliğe önceki gün Cumhurbaşkanı Erdoğan geniş, açık, net bir çerçeve çizdi.
Reklam
Erdoğan’ın, AK Parti’nin Grup Toplantısında verdiği mesajları şahsen şöyle okudum:
1. Terör örgütüne hiçbir çağrı yok; bir açılım, süreç, müzakere vs. söz konusu değil.
2. Terörle mücadelede yeni bir aşamaya geçiliyor. İçeride bitme noktasına gelen terörle sınır dışında daha etkili mücadele edilecek.
3. DEM Parti, başta MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ninkiler olmak üzere, verilen mesajlara olumlu yaklaşmıyor. Erdoğan, fırsat penceresini tamamen kapatmamış olmakla birlikte, DEM Parti’ye son ve keskin uyarı yapıyor.
4. DEM Parti’nin demokrasi ve hukuk içine girmemesi, terörle bağlantısını kesmemesi durumunda, tavizsiz, hoşgörüsüz bir hukuk sürecinin başlatılacağı ifade ediliyor.
5. Erdoğan ve Bahçeli, Kürtler ile Türkler arasına giren PKK terör örgütünü ve onun uzantısı olan DEM Parti’yi aradan çekiyorlar ve Kürtlerle doğrudan iletişime geçiyorlar.
6. Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atanması, bu yönde atılan ilk adım. Yani Erdoğan ve Bahçeli’nin Kürtlere el uzatmasıyla, Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atanması birbiriyle tam olarak uyumlu. Nasıl ki PKK ile mücadele Kürtlere karşı bir mücadele değilse, DEM Parti’ye yönelik hukuki girişimler de Kürtleri yok sayan girişimler değil.
Reklam
7. Erdoğan, CHP Genel Başkanı’nın yaklaşımını takdirle karşılıyor ancak tereddütlerini de ifade ediyor. Erdoğan, CHP’ye, tarihin bu önemli kırılma noktasında doğru yerde durması çağrısını yapıyor. Esenyurt’u da bir sınav olarak CHP’nin önüne koyuyor ve aslında diyor ki: “Haydi bakalım, terörün mü yanındasın yoksa barışın mı? Görelim.”
8. Erdoğan Bahçeli’yi teyit ediyor. Birlikte hareket ediyorlar ve birbirlerine sahip çıkıyorlar.
NASIL OLACAK?
Şimdi birinci soru şu: PKK ve eğer değişmezse DEM Parti aradan çıkarıldığında, Kürtlerle nasıl bir temas gerçekleşecek?
Kürt meselesi konusunda AK Parti’nin ciddi tecrübesi var. Parti ve hükümet kademelerinde çok sayıda Kürt görev alıyor. AK Parti sahada da etkin ve canlı. Ayrıca partinin Kürtlere hitap edebilecek dil ve söylemi de var.
Şimdi MHP’nin de aynı çizgiye geldiğini, içindeki ırkçılardan arınmış olarak kucaklayıcı bir milliyetçi yaklaşımı benimsediğini görüyoruz.
Sadece dil, tavır ve siyaset değişikliği bile meselenin büyük oranda çözülmesi demektir. Cumhur İttifakı, sahip olduğu söylem gücüyle bile iklimi değiştirebilir. Geride sadece detaylar kalır ki onlar da çok hızlı bir uzlaşmaya bağlanabilir.
Reklam
Erdoğan ve Bahçeli’nin tam da bu zamanda birlikte, bölgede temaslarda bulunması önemli bir adım olacaktır.
Bölgedeki mülki amirlerin, özellikle de güvenlik güçlerinin ve güvenlik tedbirlerinin, terörist ile sivili hassasiyetle ayıracak şekilde yeniden ele alınması da olumlu bir ilk adım olabilir.
KÜRTLER BU ELİ TUTACAK MI?
İkinci Soru: Kürtler bu eli tutacak mı?
AK Parti ve MHP’nin birlikte uzattıkları el, Türkler için, Kürtler için, en önemlisi Türkiye için tarihi bir fırsat. Hatta diyebiliriz ki bu son fırsat.
Şimdi başta PKK ve DEM Parti olmak üzere, hem terör baronları, hem de Kürt faşistleri uzatılan eli geri çevirmek için yoğun gayret içine girecekler.
Türk tarafındaki faşistler de elbette boş durmayacak. Türkçü gibi görünüp Türkiye’nin altını oymaya çalışan aparatlar devreye girip uzatılan eli kırmaya çalışacak.
Cumhur İttifakı Türk tarafına sızmış faşistlerle baş edecektir; Kürtlerin de sabotajcılara karşı uyanık olması gerekir.
Bu noktada Kürt münevverlerine, siyaset ve devlet erbabına, özellikle de kanaat önderlerine büyük sorumluluk düşüyor.
Sahi, PKK Kürtleri Siyonizme peşkeş çekmeye yeltenirken, bu cemaatler, tarikatlar, meleler, imamlar, hiçbir şey yokmuş gibi susmayı sürdürecekler mi?
ÖZGÜR ÖZEL İÇİN BÜYÜK FIRSAT
Esenyurt sınavı, CHP için çok zor ama Özgür Özel için çok kolay bir sınav. Öyle görünüyor ki, Ekrem İmamoğlu’nun istikbali Esenyurt’la birlikte tamamen kararma sürecine girdi. Mansur Yavaş ise dün yaptığı PKK’ya arka çıkan açıklamasıyla adeta kendisini imha etti. Şimdi Özgür Özel’in önünde rahatça elde edebileceği bir fırsat var: Ya DEM’le, yani terörle irtibatını keserek milli siyasete dönecek ve CHP Genel Başkanlığından CHP liderliğine yükselecek, ya da CHP’nin en kısa süre görev yapan genel başkanlarından biri olacak.
Yeni döneme hazır mıyız?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 04/11/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Yeni döneme hazır mıyız?
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 41 kişi beğendi
Avrupa Birliği, 2024 Türkiye Raporu’nu 30 Ekim’de açıkladı. Dışişleri Bakanlığımızın bir rutini yerine getirmek için yaptığı öylesine açıklamayı hariç tutarsanız AB Raporu’nu kimse umursamadı.
Reklam
Avrupa Birliği başta olmak üzere Batılı kurumlar ve devletler, halkı için bağımsızlık savaşı veren, sadece Gazze’de değil artık Batı Şeria’da da halkın tam desteğine sahip Hamas’ı “terör örgütü” olarak kodluyorlar. Öyle olunca da İsrail’in bebekleri, çocukları, kadınları, gazetecileri, doktorları, sivilleri katletmesini, okulları, üniversiteleri, hastaneleri yıkmasını, 2,5 milyon Gazze halkının gıda, su, ilaç ve diğer temel insani ihtiyaçlara ulaşmasını engellemesini, yani her boyutuyla bir soykırım yapmasını “terörle mücadele” olarak görüp hoş karşılıyor, destek veriyorlar.
Konu Türkiye’nin gerçek bir terör örgütüyle mücadelesine gelince AB’nin ve diğerlerinin tavrı değişiyor: PKK’yı 40 yıldır koruyup kolluyorlar. PKK mensuplarının ülkelerinde serbestçe faaliyet göstermesine, para toplayıp terörü finanse etmesine göz yumuyorlar. Şimdilerde Fetullahçı Terör Örgütü’ne de kol kanat geriyorlar. Türkiye’nin terörle haklı ve meşru mücadelesini de kimi zaman böyle eleştiri düzeyinde, kimi zaman da ambargolar yoluyla sürekli yavaşlatmaya, etkisizleştirmeye çalışıyorlar.
Reklam
İsrail Gazze’de 1 yılı aşkın süredir soykırım yaparken ve AB bu soykırımı var gücüyle desteklerken, acaba AB’nin 2024 Türkiye Raporu biraz daha “çekingen” hazırlanmış mıdır diye baktım: Hayır. Aynı yüzsüzlük, aynı pişkinlik, aynı çifte standart. Teröre ve teröriste tam destek veriliyor, sözde 54 gazetecinin tutuklu olduğu söyleniyor, Türkiye’nin terörle mücadelesine eleştiri getiriliyor. Yine üstten, yine kibirli dil. Aynı bayat şarkılar.
Avrupa Birliği ve ABD, 40 yıldır Türkiye’nin terörle mücadelede elini kolunu bağladı. Ama sorun sadece dışardan gelmedi, içerde de siyaset, medya, sivil toplum, özellikle FETÖ’nün etkisiyle devlet, terörle etkin mücadelenin önünü kestiler.
Buna, bir kısım Kürtlerin “ulusalcılaşma” ya da “Kemalistleşme” operasyonlarıyla değişimlerini de ekleyelim. Devlet, PKK’nın sadece silahlı saldırılarına odaklanıp silahla karşılık vermeye yoğunlaşırken geri planda Kürtler kimliklerinden, değerlerinden uzaklaştırıldıkları bir köklü değişimi yaşadılar.
Reklam
Bugün bir sınır ötesi operasyon yapıldığında, terör yuvaları imha edildiğinde ya da terörle irtibatlı, iltisaklı bir belediye başkanı gözaltına alındığında, tutuklandığında, kimi Kürt kanaat önderlerinin, münevverlerinin, siyasetçilerinin, meseleyi sanki topyekûn Kürtlere operasyon yapılıyormuş gibi algılayıp itiraz etmeleri işte PKK’nın geri planda başardığı bu değişimin neticesi.
Devlet ve siyaset her ne kadar 40 yıldır “PKK ayrı, Kürtler ayrı” dese de, dindarından ateistine, sağcısından solcusuna, faşistinden sosyalistine kadar sıradan Kürdün zihnine az ya da çok “Kürt eşittir PKK” anlayışı yer etmiş ya da iz bırakmış.
Erdoğan ve Bahçeli’nin son haftalardaki gayretlerini, işte bu ayrımı, PKK ve Kürt ayrımını keskin bir şekilde ortaya koyma mücadelesi olarak da okumak gerekir.
Esasen yeni dönem, tam olarak bu ayrım üzerine kurulacak gibi görünüyor. Cumhur İttifakı, eğer başarabilirse, Kürtleri terör örgütünün elinden koparıp alacak. Dolayısıyla, artık ne AB raporlarının, ne Batı’dan gelen eleştirilerin, ne baskıların, ne ambargoların hükmü var.
Reklam
DEM Parti’nin ve onun arkasında vagon olmuş CHP’nin de bu dönemde yapacakları itirazların bir ağırlığı olmayacak. Arkasına AB’yi ya da ABD’yi alarak teröre alan açmak dönemi de umuyoruz ki kapanacak.
Esenyurt Belediye Başkanı’nın tutuklanmasına DEM Parti ve CHP’nin tepkileri çok cılız kaldı. Bu, Cumhur İttifakı’nın girdiği yolda başarıyla yürüdüğünü gösteriyor.
Esenyurt olayı bize şunu gösterdi: DEM Parti değişmek, Türkiyelileşmek zorunda; aksi takdirde var olabilme imkânı yok. CHP de DEM Parti ile ittifakını sonlandırmak, terörle arasına mesafe koymak zorunda; başka seçeneği yok.
Erdoğan ve Bahçeli’nin samimi açıklama ve adımları sürdükçe, Kürtler, terör ve onunla irtibatlı olanlarla aralarına mesafe koyacaklardır. İşte o zaman DEM Parti, CHP, PKK ıssız adada bir başlarına kalacaklardır. Ondan sonra ne AB’nin raporları ne de ABD ve İsrail’in destekleri fayda edecektir.
DEM Parti, özellikle de CHP, o ıssız terör adasından ne kadar erken firar ederse, kendileri için o kadar iyi olacaktır.
Boykot ve iktidar
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 08/11/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Boykot ve iktidar
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 44 kişi beğendi
Bir Müslüman ve Türk olarak şahsen Silahlı Kuvvetlerimizin hemen şimdi harekete geçmesini, Kudüs’ü fethetmesini, bayrağımızı Kudüs surlarına çekmesini çok ister, çok arzularım ama işler böyle yürümüyor.
Reklam
Birincisi devletin de bunu benim kadar istemesi gerekiyor. İkincisi devletin bunu gerçekleştirecek güce sahip olması gerekiyor. Üçüncüsü ve en önemlisi milletin de bunu istemesi gerekiyor.
İşte benim idealist, romantik, maceracı duygularım böyle geliyor ve millet gerçeğine toslayıp tuz buz oluyor.
Gazze’de devam eden soykırımın aynı zamanda bir milli mesele olduğuna şüphe yok. Ama yine de millet bir bütün olarak ortak duygularda buluşamayabilir. Hatta Gazze’den bile daha büyük, daha doğrudan etki eden meselelerde bile millet ortak bir duygu geliştirmeyebilir. İstiklal Savaşımızın şeffaf bir tarihi yazılabilse, orada bile milletin bütün olarak aynı fikirde olmadığı, onca kahraman ve kahramanlık destanı yanında “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ya da “gelen ağam giden paşam” ya da “her koyun kendi bacağından asılır” duygusunun da var olduğu, 110 bin kişilik ordunun en az 10 bin neferinin firar ettiği, İstanbul’da, İzmir’de işgal güçleriyle iş tutulduğu, iş adamlarının işgal gücü temsilcilerinin kuyruğunda ihale kovaladığı, bütün bunların zafer kutlamalarında herkesi ezip öne geçtiği, mesela Ali Kemal’in linç edilmese, benzerlerine bakınca, belki de Cumhuriyet Gazetesi’nin kurucusu ve sahibi olup en radikal Kemalist olacağı gerçekleriyle yüzleşebilirdik.
İsrail ürünlerine ve soykırıma destek veren markalara yönelik boykotta da böyle bir acı gerçeğe çarpıyoruz. Boykotu umursamayan ya da önemsemeyen önemli bir kitle var. Sadece İsrail sempatizanları, seküler vs. kesim değil, adına ne derseniz deyin, muhafazakarlar, dindarlar içinde dahi boykotu bir mesele edinmeyenler var. Beş vakit namazını camide cemaatle kılıp, dükkanında boykotlu ürünler satan, iftar sofrasında orucunu Coca Cola ile açan, abdestiyle McDonalds’tan, Burger King’ten, Starbucks’tan rahatça yiyip içenler var. Evet, acı gerçek bu.
Reklam
Anne-babaların, çocukların, en yakın dostların uymadığı, önemsemediği bir boykota, ülkenin yarısının oyunu almış bir iktidarın tamamen uymasını beklemek de hayal kırıklığından başka bir şey doğurmaz. Çok daha fazlasını yapabilirdi iktidar; örneğin Rize’deki skandala daha sert tedbir alabilirdi, İsrail’le ticareti savunan genel başkan yardımcısını kenara çekebilirdi, diplomatik ilişkileri sonlandırabilir, İsrail’le ticareti dedikoduya mahal vermeyecek biçimde kesebilirdi. Ama dedik ya, bizim arzularımızla, hassasiyet ölçümüzle iktidarın istikameti her zaman tamı tamına örtüşmeyebilir.
Büyük Filistin meselesini ve Gazze soykırımını alıp, getirip, küçültüp, daraltıp siyasi muhalefetin malzemesine dönüştürmek Filistin’e de, Gazze’ye de fayda sağlamaz, sağlamıyor.
Örneğin, Almanya’nın kucağına oturmuş, Almanya adına Türkiye’ye operasyon çektiği çok açık olan, Gazze soykırımına açıktan silah ve finans desteği sağlayan Almanya’ya karşı tek cümle kuramayan, hatta protesto edilen Kathrin gemisinin Almanya’ya ait olmadığını canhıraş savunup ülkesini aklamaya çalışan, sosyal medya hesabında kendisini “gbt birey” olarak tanıtan, yani cinsi sapkınlığıyla “onur” duyan, dolayısıyla ahlaksız, ilkesiz, güvenilmez birinin, yani Metin Cihan’ın başını çektiği kampanyanın bir Gazze ya da Filistin duyarlılığı içerdiği söylenebilir mi?
Nasıl ortaya çıktıkları, nereden beslendikleri belirsiz bir takım grupların meseleyi sadece siyasete, sadece iktidara indirgemeleri samimi eylemler olarak değerlendirilebilir mi?
Yanlış anlaşılmasın: Bu bir iktidarı aklama, savunma yazısı değil; bütün doğru bilgileri tek tek değerlendirdiğimizden, kimin nerede durduğunu not ettiğimizden, bütün o protestoları, itirazları, eleştirileri canı gönülden desteklediğimizden kimsenin şüphesi olmasın.
Reklam
Ancak meseleyi salt iç siyasete ve iktidar eleştirisine indirgeyenler “siz bir bardak Starbucks kahveyi protesto ederken bakın birileri deveyi hamuduyla götürüyor” duygusunu besleyerek boykotu kırmaya, kırgınlık, yılgınlık, umutsuzluk oluşturmaya zemin hazırlıyorlar. Haydi Metin Cihan bunu kasıtlı yapıyor da, samimi Müslümanlar bunun farkındalar mı acaba?
Boykota katılanların az olduğunu önce bir kabul edelim. Ama yine de bu boykot, Türkiye’de ve dünyada bugüne kadar yapılanlar arasında en geniş katılımlı boykot. Daha güzel tarafı da şu: Bu boykot, şuurun artmasına neden oldu; çocukların dahi marketlerde boykot ürünü sorguladığına şahit oluyoruz. Azız ama dünden çokuz; görülüyor ki yarın daha çok olacağız. Üstelik boykot da epeyce etkili oluyor.
Kim ne yaparsa yapsın, ne derse desin, başkasını umursamadan, İsrail ürünlerine ve soykırımı destekleyen markalara boykota yıkılmadan, yorulmadan, bıkmadan, usanmadan devam! Bedduamız çok açık: Kim ki yağmurlu havada İsrail’e bir bardak su veriyorsa, eli kurusun, dili kurusun!
Mansur Yavaş için yol ayrımı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 11/11/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Mansur Yavaş için yol ayrımı
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 36 kişi beğendi
Mansur Yavaş kendisini dev aynasında görüyor; haklı da.
2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Millet İttifakı’nın adayı Kılıçdaroğlu değil de Yavaş olsaydı, sonuç çok farklı olabilir, daha fazla oy alabilirdi. 2024 yerel seçiminde de Mansur Yavaş Ankara’da büyük başarı elde etti. Şu anda CHP’nin vitrininde Cumhurbaşkanlığı adaylığı için İmamoğlu ile birlikte Mansur Yavaş var.
Reklam
Hatta kendi ifadesine göre yapılan 50 ankette birinci çıkıyor.
Aynadaki görüntü gerçek değildir; dev aynasındaki görüntü gerçeğe yakın bile değildir. Arkasında CHP olmasa, Mansur Yavaş bu tanınmışlığa ulaşamaz, bu başarıları elde edemezdi. Arkasında CHP olmadan yürüyebileceği bir yol, varabileceği bir hedef de yok.
Mansur Yavaş, 1999-2009 yılları arasında iki dönem Ankara’nın Beypazarı ilçesinin belediye başkanlığını yaptı. MHP’liydi; 2009 seçimlerinde de MHP’nin Büyükşehir adayı oldu, yüzde 27 gibi önemli bir oy oranına ulaştı. 2014 seçimlerinde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “sağcı aday” arayışları çerçevesinde bu kez CHP’den aday oldu; yüzde 44 oy oranına ulaştı ve seçimi az bir farkla kaybetti. 2019’da, AK Parti’nin yanlış aday tercihi Mansur Yavaş’a başkanlık yolunu açtı. 2024 yerel seçimlerinde yüzde 60 gibi yüksek bir oranla tekrar Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi.
Reklam
Ankara’da Mansur Yavaş’ın bir tanınmışlığı var ama hem 2019 hem de 2024 seçimlerine onu zafere taşıyan sadece kendi ismi değildi. CHP seçmeni, örneğin İzmir’de, Beşiktaş’ta, Kadıköy’de, Şişli’de, Çankaya’da yaptığı gibi, Ankara’da da adaya bakmaksızın oy vermişti. Solcuların, Alevilerin, DEM Partili Kürtlerin, MHP kökenli Yavaş’a oy vermeyeceği tereddütleri vardı ama hepsi de blok halinde desteklemişlerdi.
Ne var ki CHP Mansur Yavaş’ı içine almadı, kabullenmedi, çeperde tutmayı tercih etti. Mansur Yavaş, örneğin, DEM Parti ile ittifaka sessiz kalmasına rağmen, “kent uzlaşısını” benimsemesine rağmen, örneğin Esenyurt protestolarına katılmasa da kayyımı eleştirmesine rağmen, örneğin Keçiören’de cemevi açmasına rağmen hep “misafir” muamelesi gördü. Kılıçdaroğlu’nun uzaklaştırılması, Mansur Yavaş’ı CHP’nin kıyısında yapayalnız, kimsesiz bıraktı.
Son haftalarda ardı ardına patlayan Mansur Yavaş merkezli konser skandallarının kaynağı iktidar değil, Özgür Özel’in iddia ettiği gibi MİT hiç değil. Tıpkı İSKİ skandalında olduğu gibi, kirli çamaşırlar bizzat CHP içinden deşifre ediliyor. Zaten Mansur Yavaş da “sağlı-sollu” ifadesiyle, saldırının içerden geldiğini ima ediyor.
Reklam
Mansur Yavaş’ın bir yol ayrımında olduğu çok açık. Ya CHP’de kalacak, kendisini dev olarak gördüğü aynanın CHP aynası olduğunu kabullenecek, CHP’nin içinde ama derin CHP’den çok uzakta, kenarda, çeperde durduğunu idrak edecek, ya da ayrılacak ve yeni bir yola girecek. İşin kötüsü, Mansur Yavaş’ın, arkasında CHP olmadan gireceği her yol da çıkmaz sokak olacak.
CHP kazan gibi fokurduyor. Kılıçdaroğlu CHP’yi ilmek ilmek yeniden dokumuştu; en ırkçı Türkçü partiyle en ırkçı Kürtçü partiyi, en dindar geçinen partilerle “Suriyelileri kovacağım” söylemini aynı şemsiye altında toplamayı başarabilmişti. Özgür Özel’in böyle bir çorbayı idare edebilmesi mümkün görünmüyor.
Konser ücreti adı altında Ankaralının 200 milyon lirası buharlaşırken, Mansur Yavaş da buharlaşıyor. CHP kazanı kaynadıkça belli ki daha çok buharlaşma olacak....
Zemin kayıyor, farkında mıyız?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 15/11/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Zemin kayıyor, farkında mıyız?
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 60 kişi beğendi
Yorgun Osmanlı Devleti Avrupa’nın karikatür dergilerinde epeyce resmedilmiş, bu karikatürler ders kitaplarımıza kadar girmiş, zihinlerimize nakşedilmişti. Örneğin Fransız Le Petit Journal gazetesinin 1908’deki kapağında, Osmanlı haritası bir çarşaf gibi çiziliyor, Bulgar ve Avusturya kralları çarşafın iki ucundan çekiştirip yırtıyor, Abdülhamit de haritanın üzerinde ayakta kalmaya çalışıyordu. Bir başka karikatürde İngiliz aslanı, Rus ayısı, Avusturya kartalı gözlerini Osmanlı’ya dikmiş fırsat kolluyorlardı.
Reklam
101 yıl önce Osmanlı Devleti’nin yerini Türkiye Cumhuriyeti Devleti aldı. Bugün Cumhuriyet çizilse, karşımıza benzer karikatürler çıkardı. Fark şu ki, artık dışardan ziyade Türkiye içerden çekiştiriliyor.
Kendi ülkesine, kendi milletine, kendi devletine karşı bu kadar özensiz, bu kadar acımasız, bu kadar pervasız olan bir başka millet var mıdır?
Kürt ırkçıları ülkenin bir tarafından tutmuş çekiştiriyor; Türk ırkçıları severmiş gibi yaparak ya da “öldüresiye” severek bir başka taraftan çekiştiriyor. Kimi dedelerinin geldiği topraklara özlem duyuyor. Kimi ülkeden kaçmak için fırsat kolluyor. Kimi başkasının devletini, başkasının memleketini kendisininkinden üstün görüyor, hayranlık besliyor. Kıyasıya eleştiriyor, acımasızca hırpalıyorlar.
Reklam
Yağma almış başını gidiyor. Toprağın her karışını yağmalıyorlar. Şehirlerimiz yaşanmaz hale geliyor. Ormanlarımızı yağmalıyorlar. Yerin altındaki, yerin üstündeki suyu, ırmakları, gölleri, denizlerimizi yağmalıyorlar. Elektriği yağmalıyorlar. Devletin hazinesini, belediyenin kasasını yağmalıyorlar. Vatanımızın hangi ucundan tutarlarsa, orayı yağmalıyorlar. Geleceğimizi, çocuklarımızın geleceğini yağmalıyorlar.
Hırsla, tamahla, aç gözlülükle, sınırsız iştihayla, doymak bilmez kursaklarıyla paraya çevrilebilen her ne varsa kemiriyor, küçük ya da büyük bir parça koparmak istiyorlar.
Mafyayla sokaklar kan gölüne dönüyor. Öfke almış başını gidiyor. Her yerde silah, her yerde yumruk. Hukuku artık güçlü tayin ediyor. Para hırsıyla bebek bile öldürüyorlar. Gençler alkolün, uyuşturucunun, fuhşun, kumarın ellerinde sönüp gidiyor. Yok, öyle beylik bir sızlanma değil; Anadolu gerçekten bu anlamda can çekişiyor. Herkesin elinde bir akıllı cep telefonu: Kumara, fuhşa, edepsizliğe, ahlaksızlığa bir dokunuş kadar yakınlar. Ne aile, ne öğretmen; gençlere istikameti “fenomenler” çiziyor. Hiçbir denetim, kontrol, kısıtlama olmayan sosyal medya toplumu ifsat ederken ülkenin altını oyuyor. Aileyi yağmalıyorlar. Aileyi, edebi, geleneği, hürmeti ayaklar altına alıp çiğniyorlar. Her türlü dini değeri, her kutsalı, Hazreti Allah’ı, Hazreti Peygamber’i, Ashabını, âlimleri, Ehl-i Sünnet’i, toplumun sigortası olan tarikatları, cemaatleri, edep timsali hocaları, gönül insanlarını, kutup yıldızlarını, yol gösterenleri hedef gösteriyor, pervasızca, cahilce, edepsizce hedef almaya cüret edebiliyorlar. En mahrem, en karmaşık konular uluorta konuşuluyor, gençlerin zihinleri iğdiş ediliyor. Helal-haram çizgisi kayboluyor, her günaha kılıf buluyorlar. Ölüm gerçeği gündelik hayattan uzaklaşıyor, hesap gerçeği artık hatırlanmıyor.
Siyaseti, idareyi, devleti suçlamak herkesin kolayına geliyor; oysa hepsi bizim insanımızdan, insan malzememizden oluşuyor. Birilerini suçlayınca ya da savunmaya geçince sadece meselenin üzeri örtülüyor, çözülmenin sessizce, sinsice büyümesine zemin hazırlanıyor. Sadece o partili, bu partili değil, bir makama gelen, yetki sahibi olan, imkânlara kavuşan, bir fırsat yakalayan, bir açık bulan, gücü yeten hemen vurgun yapıp tek hamlede köşeyi dönmeye çalışıyor. Siyasetin ve idarenin her cephesinde bu umursamazlığı, bu gözü dönmüşlüğü, hırsı gören gençler çalışarak, alın teriyle, helalle dünyalık elde etmenin imkânsız olduğu duygusuna kapılıyorlar.
Reklam
Kimse başkasını suçlamasın, kimse kusuru başkasında aramasın. Güzel ülkemizi kendi insanımız hırpalıyor, dövüyor, kendi toprağına acımasızca saldırıyor, herkes bir ucundan tutup koparmaya, bir parçasını kemirmeye çalışıyor.
Bir millet, bir devlet, bir toplum çözülüyor. Gözümüzün önünde kendi evlatlarınca tüketiliyor.
Bu ülkenin tek ve en önemli meselesi artık ahlaktır. Bunu bir an önce fark edip önlemini almazsak, yarın bir memleket kalmayacaktır.
Öcalan çıkmayacak, Cumhur’da sorun yok
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 18/11/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Öcalan çıkmayacak, Cumhur’da sorun yok
esubai131377762 undefinedakgedik7104942 undefinedsaitportakal81785 undefined
esubai131377762 ve 36 kişi beğendi
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, teröristbaşı Abdullah Öcalan’la ilgili ifadeleri anlaşılamadı ve yanlış bir zeminde tartışılıyor.
Sayın Bahçeli’nin anlaşılamıyor olmasının, hazırlanan konuşma metninde meramın tam olarak anlatılamamasından, mananın tam olarak verilememesinden kaynaklandığı yönündeki iddiamda ısrarcıyım.
Reklam
Bahçeli, Öcalan’ın umut hakkından yararlanması, DEM Parti grubuna gelip konuşması, terör örgütünü lağvettiğini açıklaması çağrısında bulunmuştu. Çok açık ki, Bahçeli, terörle irtibatını kesmesi durumunda en uç adımı atacaklarını ifade ederek DEM Parti’ye meydan okuyor. “Hodri meydan” diyor, “eğer siz terörle irtibatınızı keserseniz, Öcalan’ın çıkmasına, gelip TBMM’de konuşmasına izin vereceğiz” diyor. Bunu bir “iddialaşma” gibi okuyalım; hani gündelik hayatta, bir hakikati savunmak için söylediğimiz, “o öyle değilse kafama sıkarım”, “ispat et istifa ederim”, “şu eğer şöyleyse kendimi Taksim Meydanı’nda asarım” türünden bir iddialaşma. Bahçeli, tam da bu anlamda, DEM Parti’nin terörle irtibatını kesmeyeceğinden emin olarak en uç vaatte bulunuyor: “Haydi bakalım, siz terörle irtibatı kesin, biz de Öcalan’ı çıkaralım” diyor.
Sayın Bahçeli’nin Öcalan çağrısının üzerinden 3 hafta geçti ve bu meydan okumasındaki haklılığı, en uç vaatte bulunurken, yani bir iddialaşmayla riske girerken, DEM Parti’nin takınacağı tavırdan emin olduğu ortaya çıktı. PKK da, DEM Parti de, Bahçeli’nin bu meydan okumasına, bu iddialaşmasına olumlu cevap vermedi. PKK teröre devam edeceğini, DEM Parti de terörle irtibatını kesmeyeceğini açıkladı. Böylece de zaten mümkün olmayan, Öcalan’ın hapisten çıkması, TBMM’de konuşması vaadi ortadan kalkmış oldu.
Reklam
Cumhurbaşkanı Erdoğan Bahçeli’nin bu çıkışına destek verdi mi? Ortada destek verecek bir durum yok.
Cumhurbaşkanı Erdoğan Bahçeli’nin bu çıkışına itiraz etti mi? Bir iddialaşma sözüne, bir meydan okumaya itiraz etmeye de gerek yok.
Erdoğan da, Bahçeli de, terör örgütünün kendisini lağvetmeyeceğini, DEM Parti’nin terörle irtibatı kesmeyeceğini biliyorlar. İkisi de konuşmalarında çok açık ifade ettiler: Bizzat Kürtlerin kendisini muhatap alacak, terör örgütünü de onun siyasi uzantısını da devreden çıkaracaklar.
Şimdilerde muhalifler, “Bahçeli Öcalan’ı özgür bırakacak” gibi temelsiz bir iddiayla MHP’ye yükleniyor, Cumhur İttifakı’nın dağılması için ellerinden geleni yapıyorlar.
İşin kötüsü, AK Parti’ye ve Külliye’ye yakın, meseleyi anlamamış bir takım isimler de üzerlerine vazife olmayan tarzda ortaya atılıp fırsattan istifade Öcalan’ın serbest bırakılması “hayallerini” temellendirmeye, gerekçelendirmeye çalışıyorlar. Türkiye solunun gönlünde, az ya da çok, PKK’ya ve Öcalan’a bir hayranlık vardır; AK Parti ve Külliye’de ne aradıkları hâlâ meçhul bu sol zihinlerin, gönüllerindekini, hayallerini dile getirmesi de kafa karışıklığının artmasına, yanlış anlamanın yayılmasına, toplumda infialin yükselmesine hizmet ediyor.
Tekrar yazalım: Ne MHP’nin ne de AK Parti’nin, yani Cumhur İttifakı’nın gündeminde, “Öcalan’ı serbest bırakmak” gibi bir plan, proje, politika, hedef var.
Cumhur İttifakı’nın da, ne bu sebeple, ne de bir başka sebeple dağılması gibi bir durum söz konusu. En son Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Bahçeli görüşmesi de ittifakın ve uyumun devam ettiğini gösteriyor.
Reklam
Kimse ittifakın dağılacağı umuduna kapılmasın; kimse de Bahçeli’nin sözlerinden yanlış manalar çıkarıp, ya da Bahçeli’nin sözlerini kendi arzularına bahane edip, suyu bulandırmaya kalkışmasın.
Cuma hutbelerindeki prangalar kırılsın
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 22/11/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Cuma hutbelerindeki prangalar kırılsın
esubai131377762 undefinedsaitportakal81785 undefinedismailagalar57134336 undefined
esubai131377762 ve 73 kişi beğendi
Televizyon, radyo, gazete, dergi, internet yok iken, kitaplar sadece kısıtlı bir kesime ulaşabilirken cuma hutbeleri vardı; bugün de hâlâ haberleşme, bilgilendirme, eğitme aracı olarak, hem de diğer tüm modern medyadan daha kapsayıcı ve daha etkili biçimde cuma hutbeleri var.
Reklam
Modern medyanın, özellikle de internetle hayatımıza giren sosyal medyanın; toplumu, genç nesilleri çürüttüğünden şikâyet ediyoruz. İyi de elimizdeki en etkili medya olan, her hafta milyonlarca insanın camiye gidip muhatap kaldığı cuma hutbelerini yeterince verimli kullanabiliyor muyuz?
Geçen hafta cuma hutbesi “Âdab ve Erkânıyla Cuma Namazı” başlığını taşıyordu. Cuma namazına gelmiş ve pürdikkat hutbe dinleyenlere “Cumanın Faziletleri” anlatılıyordu. Önceki haftalarda ise “Merhamet”, “Can Dokunulmazlığı”, “Vatan Müdafaası”, “Allah’ı ve Ahireti Unutmamak”, “Cami”, “Çevre”, “Takva” gibi konular ele alınmıştı.
Reklam
Din dilimiz yorgun; şahsen ben de, eminim ki benim gibi milyonlar da din dilinden yorgun. Hutbe başlayıp da imam birkaç cümleyi okuyunca, yıllardır, aynı kelimelerle, aynı cümlelerle, aynı vurguyla ifade edilen aynı konuları duymanın verdiği kulak alışkanlığıyla hutbeden kopuyoruz, dikkatimiz dağılıveriyor.
Hutbe yazmak kolay değil. Cuma hutbeleri İslâm tarihinin hemen tamamında tartışma konusu olmuş. Halifeler, sultanlar, beyler, valiler hutbelerin kendi adlarına okunması ve hutbelerde iktidarlarının propagandası için müdahaleler yapmışlar. Osmanlı’da hutbeler dönemin ortak dili olan Arapça ile okunurken, 1800’lerden itibaren dil tartışması başlamış, örneğin Ali Süavi, Muallim Naci, Sırat-ı Müstakim Dergisi, hutbelerin Türkçe okunması üzerine makaleler yazmışlar. Türkiye’de Cumhuriyet’le birlikte hutbeler üzerinde epeyce işlem gerçekleştirilmiş: Kimi zaman tamamı, kimi zaman bir kısmı Türkçeleştirilmiş. Daha ilk yıllardan itibaren “hutbe kitapları” hazırlanmış, hocalara dağıtılmış, kitaplardaki konuların dışına çıkılmaması emri verilmiş. Hutbelerin “suya-sabuna dokunmayan”, itaat ve sadakati telkin eden, milli meselelerde duyarlılık çağrısı yapan, dönüştürücü, boyun eğdirici, eleştiriden uzak bir mahiyette yazılmasına dikkat edilmiş. Hutbelerin cemaati “uyutabilmesi” için her yola başvurulmuş.
Bugün ulaştığımız özgürlük ortamında artık hutbeleri, hutbelerin konusunu, dilini de sorgulama fırsatımız var. Hutbelere takılmış prangaları kırıp atmak hususunda geç bile kaldık.
Kuşkusuz bugün de hutbe yazmak kolay değil. Cemaat cuma namazlarında aynı çatı altında toplansa da çok farklı hassasiyetler taşıyor. Siyasetin gündelik hayata bu kadar müdahil olduğu bir zeminde hutbelerin her kelimesini özenle seçmek gerekiyor. Ancak bu haklı hassasiyetin hutbelerin konusunu, dilini, üslubunu gereğinden fazla daraltmasına da müsaade etmemek gerekiyor.
Reklam
Her cuma camiye gelen ve cuma namazının bir erkânı olarak pürdikkat hutbeyi dinleyen cemaate anlatacak, hutbenin başından sonuna kadar cemaatin ilgisini uyanık tutacak, onları bilgilendirecek, zihinlerini harekete geçirecek, etkisi cuma namazından sonra da devam edecek hatta gelmeyenlere de aktarılabilecek nice konu var; bu konuları anlatmak için nice kelime, cümle ve üslup var.
Örneğin neden trafikte yaşanan ihlallerin bir “kul hakkı ihlâli” olduğu anlatılmasın ki? Mesela sosyal medyadaki kontrolsüzlük, sınırsızlık, edepsizlik, ahlâksızlık neden konu edinilmesin ki? Çevre duyarlılığı gibi geniş ve genel konular yerine, örneğin sokağa tükürmenin, çöp atmanın çirkinliği etkili bir dil ve üslupla neden cemaate aktarılmasın ki? Hutbelerin döne döne anlattığı, sürekli tekrar ettiği, örneğin merhamet gibi, örneğin vicdan gibi, haram-helal gibi, ölüm-ahiret gibi konular, farklı bir dille, dikkat çekici bir dille, yeni kavramlarla, örneklerle neden ele alınmasın ki? Asla siyaset olmasın, tartışmalı konulara girilmesin ama hepimizin mutabık olduğu milli meseleler neden konuşulmasın ki?
Cuma namazlarına giderken, cemaat, “Acaba bu hafta hoca ne anlatacak? Acaba bu hafta nasıl bir sohbet ziyafeti yaşayacağız? Acaba neler öğreneceğiz?” ilgi ve merakıyla camiye neden koşarak gitmesin ki?
Yeni bir hutbe diline, yeni bir hutbe anlayışına ihtiyacımız var. Diyanet İşleri Başkanlığı bu hutbeleri hazırlayacak, imamlarımız da en iyi şekilde aktaracak kapasiteye ziyadesiyle sahip. Modern medyanın milli güvenliği bile tehdit ettiği, milletin, devletin, toplumun, dinî ve ahlâkî değerlerin altını oyduğu bir ortamda, kimsenin dinlemediği, dinlemeyeceği, din dili yorgunu hutbeler irat etmek, hesabı verilemeyecek
Reklam
kul hakkı ihlâlidir, zaman israfıdır, büyük bir fırsatın hebasıdır. Cuma namazına girdiği gibi çıkan her bir cemaat ziyandır
“Kılıçlı siyaset”
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 25/11/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
“Kılıçlı siyaset”
fovet5867763 undefinedesubai131377762 undefinedsongel6662502 undefined
fovet5867763 ve 53 kişi beğendi
Başlık bana ait değil; Süleyman Nazif, 112 yıl önce, 25 Temmuz 1912’de, Hâk Mecmuasında yayınlamıştı “Kılıçlı Siyaset” başlıklı makaleyi.
Tıpkı bugün olduğu gibi, 112 yıl önce de ordu-siyaset ilişkisi yoğun şekilde tartışılıyordu.
Enver Paşa ve Resneli Niyazi, arkalarına genç subayları da alarak Makedonya dağlarına çıkmış, Abdülhamid’i Meşrutiyet ilanına mecbur bırakmışlardı. 1908’de siyasetin önünü açan, çok partili sistemi başlatan askerlerdi. Ne var ki askerler, sistemi kurup kenara çekilmemiş, bütün hücreleriyle siyasetin içine dalmışlardı. 1912 Mayıs’ında kurulan Hâlâskâr Zâbitân, “askerlerin siyasetten çekilmesini savunan askerlerden” oluşuyordu; yayınladıkları bildiri ile iktidarın düşmesini bile sağlamışlardı. Yani hem iktidar hem muhalefet askerlerin elindeydi. Askeri siyasetin dışına çıkarmak için hazırlanan kanun teklifi Meclis-i Mebusan’dan çıkmamış, tüm memurlara yaptırılan “siyasetle ilgilenmeyeceğim” yemini ve taahhüdü işe yaramamıştı. Asker İstanbul’da siyasetle iştigal ederken Balkanlar ateş çemberine dönmüş, Osmanlı toprakları tek tek kopmaya başlamıştı.
Reklam
Süleyman Nazif, o meşhur “Kılıçlı Siyaset” makalesini işte o günlerde yazmıştı:
“Ordu, Meşrutiyet’in değil, vatanın bekçisidir. Millet Meşrutiyet idaresine layık değilse, onun bir parçası olan Ordu bu liyakati kazanamaz…
Meşrutiyet’ten sonra bizde pek ziyade dile dolaşan sinirlendirici tabirlerden biri “Ordu Meşrutiyet’in Bekçisidir” sözüdür. Bu manasız sözü bir düstur sayanlar, Ordu ile beraber kendilerini de aldatmış oluyorlar.
Hayır, Ordu Meşrutiyet’in değil, yalnız vatanın bekçisidir. Ve onun çalışma sahası serhadlerin berisi değil, ötesidir. Asker yalnız top sesine koşar. Siyasetçilerin hitabet sadaları ile muharrirlerin kalem hışırtısı o mesaim-i besaletin (kahramanlık kulaklarının) vazife harimine girmek imkânını bulmamalıdır… Meşrutiyetler orduların kılıcına değil, ümmetlerin vicdanına istinat eder…”
Reklam
112 yıl önce yazılmış bir makale nasıl da tam bugünümüzü, bugünün tartışmalarını anlatıyor?
Mustafa Kemal ve İsmet İnönü askerin siyasete müdahil olmasına karşıydılar; üniformalarını çıkarıp siyasete girmişlerdi. Ancak, Cumhuriyet’in ilk yıllarının Meşrutiyet’in son yıllarından farkı, siyasette tek bir partinin bulunmasıydı. Nitekim 1946’da Demokrat Parti kurulunca, iktidarı da kazanınca, asker yeniden bütün gövdesiyle siyasetin içine girdi. Darbeler, muhtıralar ardı ardına geldi. Turgut Özal’a kadar Cumhurbaşkanları hep eski asker oldu. Sivil cumhurbaşkanlarına rağmen 28 Şubat’ta, 27 Nisan’da, 15 Temmuz’da da ordu kılıcını çekip siyaseti tehdit etti.
Osmanlı’da ordunun siyasetle iç içe olması bir imparatorluğun çöküşünü getirmişti; Cumhuriyet’te de ağır faturalar ödedik: İdamlar, işkenceler, hapislerde sönen hayatlar, ekonomik çöküntü, yoksulluk… Siyasetten gözü dönen komutanlar, sakalla, bıyıkla, başörtüsüyle, milli eğitimle uğraşırken, Fetullahçı hainlerin ordunun tamamını bir ur gibi sarmasını görememişler, bırakın ülkeyi, kendilerini bile koruyamamışlardı.
1908’den bugüne mütemadiyen tartıştığımız, konuştuğumuz ordu-siyaset ilişkisinde, meseleye son noktayı Recep Tayyip Erdoğan koyabilir. Erdoğan, 27 Nisan Bildirisi’ni yırtıp atarak, 15 Temmuz hain darbe girişimine milletiyle birlikte direnerek ordu-siyaset ilişkisinde ilklerin cesur mimarı olmuştu. Şimdi, Harbiyeli genç teğmenlerin kılıçlı tehditlerine ibretiâlem babında en ağır cezayı vererek, bir asırdan fazladır Türkiye’nin enerjisini tüketen bir tartışmayı Erdoğan sonlandırabilir, “Kılıçlı Siyaset” parantezini Erdoğan kapatabilir.
Reklam
Süleyman Nazif, 112 yıl önce yazdığı makalede ordunun çalışma sahasının sınırların berisi değil, ötesi olduğunu vurgulamıştı; bir süredir ordumuz nihayet yalnızca sınırların ötesiyle ilgileniyor, onu sınırların berisine tekrar çekme girişimleri en sert karşılıkla önlenebilir.
Bu arada CHP’nin, “Kılıçlı Siyasetçiler”, yani genç Harbiyeliler üzerinden yaptığı tahrik hem son derece tehlikeli, hem de CHP’nin kendisini inkârıdır. CHP, geçmişte defalarca yaptığı gibi, askeri siyasetin içine çekmeye yönelik tahrikleriyle, sadece kendisini değil, demokrasiyi, hukuku da inkâr ediyor. Her darbede, her muhtırada, ülkenin ödediği ağır bedeli görmezden gelerek tehlikeli bir oyun oynuyor.
Süleyman Nazif’in makalesini günümüze uyarlayalım: Ordu Cumhuriyet’in bekçisi değildir; Cumhuriyet’i millet zaten korur. Ordu hiç kimsenin ordusu değildir, milletin ordusudur. Ordunun vazifesi sınırları korumaktır, asker, sınırın ötesindeki top sesine koşmalıdır. İçerde kılıç kaldıran disiplinsiz asker görüntüsü artık dirilmemek üzere tarihin mezarlığına gömülmelidir.
Harbiyeli aldanır
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/11/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Harbiyeli aldanır
esubai131377762 undefineddavudcaliskann86244 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 61 kişi beğendi
27 Mayıs darbesini yapan, Menderes, Polatkan ve Zorlu’yu idam eden askerler, bütün gövdeleriyle siyasetin içine girince ve ortada sivil siyaset kalmayınca birbirlerini yemeye başladılar. “Albaylar Cuntası”nın lideri, Harbiye Komutanı Talat Aydemir, önce 22 Şubat 1962’de, sonra 20 Mayıs 1963’te, Harbiyeli öğrencileri kullanarak iki başarısız darbe teşebbüsünde bulundu. Harp Okulu öğrencileri ihraç edildi, Talat Aydemir de idam edildi. Giriştiği ikinci darbenin parolası “Harbiyeli Aldanmaz” idi. İdamından sonra açılan vasiyetinde Harbiye’nin bahçesine gömülmeyi, mezar taşına da “Harbiyeli Aldanmaz” yazılmasını istemişti.
Reklam
Sonradan yayınlanan hatıralarında Talat Aydemir, Muzaffer Özdağ ile ordu içindeki hangi komitenin en eski olduğu üzerine sohbet ederlerken, Özdağ, kendi komitesinin en eski olduğunu, 1952’de Harp Okulu silahhanesinde kanlarını mendil üzerine akıtarak yemin ettiklerini söylemiştir.
Harbiye’de kimi zaman 3-5 öğrencinin, kimi zaman daha fazlasının kurduğu bu örgütlenmelerin bazıları 1950’ler boyunca Masonik bir örgüt, hatta terör örgütü gibi çalışmış, 27 Mayıs darbesinin taşlarını döşemiş, ardından da ordu içinde bitmeyen çekişmelerin aktörleri olmuşlardır.
Reklam
Harbiyeli öğrencileri, Muzaffer Özdağ, Talat Aydemir, Cemal Madanoğlu başta olmak üzere çeşitli komutanlar içeriden, 1970’lerde Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, İlhami Soysal gibi isimler dışarıdan aldattılar. 1980 darbesi sonrasında Harbiye’ye bu sefer ABD Ajanı Fetullah Gülen el atmış, ulusalcı subaylarla Fetullahçı subaylar darbe yarışına girmiş, Ergenekoncu darbe girişimlerini önleyen Fetullahçılar 15 Temmuz’da kendi darbelerine teşebbüs etmişlerdir.
Harbiye’nin içine sızmanın, oraya çomak sokmanın, 20’li yaşlarındaki gençleri aldatmanın, istismar etmenin, Harbiye’den başlayarak, cuntalar, örgütler, terör örgütleri teşekkül ettirmenin Türkiye’ye faturası ağır olmuş, nice gencin hayatı kararmış, nice genç hayatını kaybetmiş, Türkiye istikrara kavuşamamış, ekonomisi bir türlü ayağa kalkamamıştır.
15 Temmuz sonrasında Harp Okulları Milli Savunma Üniversitesi adını alarak yeniden yapılandırıldı. 2023 yılında Tuzla Piyade Okulu’nda ve 2024 yılında MSÜ mezuniyet töreninde gördük ki, askeri okul öğrencileri üzerinde kirli emelleri olanlar boş durmuyor, öğrencilerden başlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zehirlemeye, oralarda örgütlenmeye, okul aşamasında cuntalar, örgütler kurmaya, yani Harbiyeliyi aldatmaya devam ediyorlar. Harp Okullarında ilk “kanlı” örgütü kuran Muzaffer Özdağ’ın oğlu Ümit Özdağ ve son derece kışkırtıcı, tehlikeli açıklamalar yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, belli ki TSK ve Milli Savunma Üniversitesi içindeki FETÖ artığı ya da Ulusalcı komutanlar o eski, kirli, tehlikeli oyunu sürdürüyorlar.
Reklam
Bugünlerde MSÜ mezuniyet törenindeki kılıçlı korsan yemini konuşuyoruz. Oysa aynı disiplinsizlik 2023 mezuniyeti sırasında da yaşanmış, ardından 10-13 Kasım 2023’te Tuzla Piyade Okulu’nda, namaz kılan 3 subayın koğuşunu 150 kadar subay basmış, sözde mahkeme kurarak sorgulamış, işkence ve linç yapmışlardı.
Mağdur 3 subay ve saldırgan 150 subaydan sadece 4’ü açığa alındılar; mahkeme devam ediyor, üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen, deliller ortada ve sabit olmasına rağmen dava sonuçlanmıyor.
Mağdur subaylardan birinin avukatı aradı, tüm detayları anlattı. Meğer Harbiye’nin içi yine kaynıyormuş, meğer Harbiyeli yine aldatılmış, içerde yine irili ufaklı örgütler kurulmuş. Komutanlar disiplinsizliği izlemiş. Öğrencilerin ve genç teğmenlerin kurdukları WhatsApp gruplarında dine, dini değerlere, dindarlara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ağza alınmayacak küfürler ediliyor. Atatürk’ü Kâbe-i Muazzama’nın üzerinde oturmuş şekilde resmeden alçakça, haince grafik elden ele dolaşıyor. Gece vakti yapılan korsan gösterilerde “Tarikatın p.çleri, yıldıramaz bizleri” sloganları atılıyor. Bunlar yetmezmiş gibi namaz kılan subayların koğuşu basılıyor, darp ediliyorlar.
Dışardan Harbiye’yi karıştıran kirli eller, kendilerine yakın medyada sanki okulda tarikat örgütlenmeleri varmış gibi algı yaparken, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı arkasına gizlenen kirli yapılanmalar daha şimdiden cuntalar teşkil ediyormuş. Hep aynı senaryo! Sözde irticacı avına çıkanlar, sakalın, bıyığın peşinde koşanlar, şehit annesini askeri tesislere sokmayanlar, işi gücü bırakıp namaz kılan subay avına çıkanlar, geri planda, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları arkasına gizlenmiş onlarca sapık, terörist, hain yapılanmayı, en başta FETÖ’yü göremediler; TSK’yı ajanlara peşkeş çektiklerini fark edemediler, “Kadeh tokuşturuyorlar” diyerek Fetullah’a aldandılar.
Reklam
Harbiye’den herkes elini çeksin. Birisi Özgür Özel’e Mustafa Kemal’in, İsmet İnönü’nün neden üniformalarını çıkardığını, İnönü’nün Talat Aydemir’e neler yaptığını anlatsın. Babasının gölgesinden çıkıp kendini ispat etmeye çalışan Ümit Özdağ’ın kirli, tehlikeli oyunu durdurulsun. Ordu içindeki FETÖ kırıntıları temizlensin. Ulusalcıların kirli emellerinin önüne geçilsin. Disiplini sağlayamayan komutanlar kenara alınsın. Harbiyeli artık aldatılmasın; Harbiyeli öğrenci artık aldanmasın, kendisini kullandırtmasın.
Herkes elini hem Harbiye’den hem TSK’dan çeksin. Asker, her zerresiyle sınırın ötesine yoğunlaşsın. Türkiye’nin en temel sorunu, askerin siyaset yapıp asli vazifesinden uzaklaşması olmuştur. Asker siyasetten çekilmediği müddetçe Türkiye’nin gidebileceği bir yer, bir hedef yoktur. Tarih bunun şahididir.
Halep’in fethine üzülenler tam liste
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 02/12/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Halep’in fethine üzülenler tam liste
esubai131377762 undefinedomarsheriffalanya1932042 undefinedondersevinc3418942 undefined
esubai131377762 ve 145 kişi beğendi
Ortadoğu’da saflar, ittifaklar, haritalar her an değişebilir; Halep’in yeniden fethini biraz temkinle ama ondan daha fazla coşkuyla karşıladık. Milletin ezici çoğunluğu Halep’in fethine sevinirken, az bir kısmı kaygılandı, burun kıvırdı, hatta üzüldü. Halep’in özgürleşmesi Türkiye içinde adeta turnusol oldu. İşte milletin coşkusunu ve sevincini paylaşamayıp üzülenlerin tam listesi:
Reklam
1. CHP: CHP, Türkiye’nin sadece Suriye’de değil, Filistin, Irak, Libya, Somali, Kafkasya ve Balkanlar’daki hatta Rusya-Ukrayna krizi ve Azerbaycan’ın Ermenistan’a operasyonundaki aktif politikalarına karşı. Bunda “yurtta sulh cihanda sulh” anlayışının arkasına gizlenmiş pısırıklığın ve İsmet İnönü’nün ürkek dış politika mirasının etkisi var. Her ne kadar Deniz Baykal “Halep bir Sünni şehridir” dese de önceki CHP Genel Başkanı’nın mezhep taassubu üzerinden Esed muhabbeti de CHP’nin üzerinde bir gölge olarak duruyor. En çok da DEM ile olan sıkı ittifakı dolayısıyla CHP Halep’in Suriyelilerin eline geçmesinden rahatsız.
2. DEM: Halep’in Suriye halkının eline geçmesi en çok PKK/YPG’yi tehdit ediyor. Fırat’ın batısındaki PKK/YPG izole edildi. DEM doğal olarak bu gelişmeden rahatsız. Tuncay Bakırhan gelişmeleri “jeopolitik kurnazlık” olarak nitelendirdi. Halep’in fethi en çok DEM’i rahatsız ediyor.
Reklam
3. SAADET PARTİSİ: SP, Erdoğan ve AK Parti’ye olan husumetiyle neredeyse mezhep değiştirme noktasına geldi. Suriye krizinde en başından itibaren Esed’in, İran’ın, Hizbullah’ın yanında saf tutuyor. İlgili her meselede istikrarlı şekilde İran’ın Türkiye şubesi gibi hareket ediyor. SP’nin yeni genel başkanı Halep’in alınması sonrası yaptığı açıklamayla meseleyi “mezhep çatışması” olarak gördüklerini belirterek bir kez daha İran’ın safında durdu.
4. DOĞU PERİNÇEK VE ULUSALCILAR: Çin ve Rusya nerede duruyorsa onlar da otomatik olarak orada duruyorlar. Rusya’nın Esed’e tam desteği nedeniyle katil Esed’in yanında saf tuttular. Türkiye’nin çıkarına olan konuda bile Rusya’nın yanındalar. Halep’in fethine en çok onlar üzüldüler.
5. TÜRKİYE NUSAYRİLERİ: Tamamı olmasa da bir kısmı doğal olarak aynı inanca sahip oldukları Esed’in yanındalar. Halep’in fethi onları derinden yaraladı.
6. BİR KISIM ALEVİLER: Kuşkusuz tamamı değil, bir kısmı Halep’in fethiyle yıkıldılar. Sabahat Akkiraz, “Alevileri katlediyorlar; Sivas’tan Halep’e akan kan aynıdır, akıtanlar da aynı” açıklamasını yaptı. Konunun Alevilerle ilgisi yok ama Alevilik-Nusayrilik dayanışması üzerinden Suriye’de milyonları katletmiş Esed’in ve İran’ın yanında duruyorlar.
Reklam
7. CAFERİLER: Türkiye Caferileri lideri Selahattin Özgündüz, Halep’in fethi üzerine Suriyeli muhalifleri Müslüman olmamak ve İsrail’le işbirliği yapmakla itham etti: “İran mı Türkiye mi?” sorusuna en azından bir kısmı “İran” yanıtını verdiler.
8. SEKÜLER-KEMALİST-SOLCU KESİM: Müslümanların her başarısından rahatsızlar. Gazze’de Müslüman Hamas karşısında nasıl seküler/Batılı sandıkları İsrail’in yanında saf tutuyorlarsa, Suriye’de de “Cihatçı”ların karşısındaki herkesin, hatta İran’ın bile yanında saf tutabiliyorlar. PKK/PYD’ye seküler görüntüsü nedeniyle içten içe sempati duyduklarına da şüphe yok.
9. TÜRKÇÜ IRKÇILAR: Halep’in fethi Suriyelilerin geri dönüşü için bir fırsat kapısı araladı; muhaliflerin içinde başta Türkmenler olmak üzere çok sayıda Türk soylu var ama bunların derdi Türkiye de değil, Türklük de değil. ABD ve İsrail’in çıkarları adına hareket ettikleri için Türkiye’nin lehine bir gelişmeden çok rahatsız oldular.
Reklam
10. DİĞERLERİ: Fetullahçılar, İrancılar, irapta mahalli olmayan irili ufaklı partiler, bir kısım emekli generaller de Halep’in özgürleşmesine çok üzüldüler.
Sorsanız, hepsi de “biz Erdoğan’ın Suriye politikasına karşıyız” diyecekler; öyle değil, tamamen duygusal, ideolojik ya da mezhebi saiklerle saf belirliyorlar. Türkiye’yle sevinmeyi, Türkiye’yle hüzünlenmeyi beceremiyorlar. Neyse ki toplam nüfus ve seçmen içinde bir yekûn tutmuyorlar.
Büyük resme bakarken miyop olmak
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 06/12/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Büyük resme bakarken miyop olmak
esubai131377762 undefinedmrgnys.5211927 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 85 kişi beğendi
Suriye’de mücahitler uzun süredir hazırlanıyorlardı; beklenen oldu ve sadece bir hafta içinde Halep, Hama, Tel Rıfat gibi kritik noktaları ele geçirdiler. Ülkemin ortalama okur-yazarı bir haftadır büyük resmi okuyor, 100 savaş kazanmış kurmay subayın 1/10 ölçekli harita başındaki özgüveniyle gelişmeleri yorumluyor, Kissinger’i kıskandıracak yorumlar, analizler, teoriler havada uçuşuyor hatta büyük resmin ötesine geçiliyor, ufukların ötesi görülüyor, satranç tahtasında 30 hamle sonrası kurgulanıyor, bir poker oyuncusu soğukkanlılığıyla planlar, senaryolar, sinsi tuzaklar deşifre ediliyor, matruşka açıldıkça açılıyor, kartlar tekrar tekrar dağıtılıyor, tehlikeler, tehditler, meydan okumalar sanki duvarın hemen arkasındaymış eminliğiyle ortalığa saçılıyor.
Reklam
Mücahitlerin arkasında ABD-İsrail varmış, BOP adım adım, ilmek ilmek, ılgıt ılgıt işleniyormuş. Mücahitlerin aldığı yerlere PKK gelecekmiş. Rusya Ukrayna’da ateşkesi bekliyor, İran pusu kuruyor, Hizbullah sırtından vuruluyormuş. Hedef Türkiye’ymiş, İran’mış, Filistin’miş. TSK tuzağa çekiliyormuş. Küreselciler kusursuz oyun kurmuş uyguluyorlarmış. Oyun içinde oyun, tuzak içinde tuzak varmış…
Büyük resme bakmaktan miyop olup önündeki resmi göremeyenlere yine madde madde ve tane tane anlatalım:
1. Bazen hadiseler sadece ve sadece göründüğü gibidir. Ne bir eksik ne de bir fazladır. Önü arkası, ötesi berisi, uzağı yakını olmayabilir.
2. Allah vardır ve her an yaratmaktadır. İnsan cüz’i iradesiyle karar verse de külli irade devrededir. Uluslararası ilişkiler kader planının dışında değildir. Her planın, senaryonun, kurgunun, tuzağın üzerinde Kâdir-i Mutlak Allah’ın takdiri vardır. Dilerse sebepleri bile ortadan kaldırır. Allah dilerse, Suriyeli Mücahitler bin haftada Şam’ı alır, iki haftada Kudüs’ü de kurtarır. Allah’a iman, en başta imkansızın mümkün olabileceğine imandır.
Reklam
3. Çok güçlü sandığınız devletler o kadar da güçlü olmayabilir. Çok para ve en ölümcül silahlara sahip olmak tek başına güçlü olmak için yetmeyebilir. Siyonizm her taşın altından çıkabilecek kadar akıllı, İngiliz geçtiği her nehirde balıkları birbirine düşürecek kadar becerikli, Amerika 10 adım sonrasını planlayacak kadar kurnaz olmayabilir. Karada savaşamayan güçlü olamaz. Kudretli Nemrud’u deviren nihayetinde bir sinektir; Calut’u öldüren Davut’un sapan taşıdır. Zaferin önündeki engel korkudur. Kazanamayacağı bir savaşta şehit olan, tir tir titreyen korkaktan milyon kat evladır.
4. Temkin iyidir, tedbir gereklidir; eyvallah. Yakın tarih zaferlerimizin kısa sürede mağlubiyete dönüştüğü hayal kırıklıklarıyla doludur; eyvallah. Akıl mühimdir; ona da eyvallah. Lakin “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır”. Tecrübe iyidir. İyimserlik iyiliğe kapı aralar. Zaferin sevinci, velev ki kısa sürsün, umudu yeşertir. Karamsarlığıyla zaferi karalayan, tembelliğine ve korkaklığına kırk dereden kırk bahane taşıyan adam en baştan kaybetmiş, yenilmiş adamdır. Savaşan düşünenden ilerdedir. Kılıç kesmezse kalem yazmaz. Sizin “deli” sandıklarınız, akıllarının zekatını dağıtsalar dünya ihya olur.
5. Ağzınızla kuş da tutsanız, renginiz, tonunuz farklı da olsa, nihayetinde Müslüman, İslamcı, Cihatçı, terörist, siyasal İslamcı, barbar, kaba, kavgacı, uzlaşmaz, Ortadoğulu vs. gibi size takılan keyfi sıfatlardan kurtulamazsınız. Bir Fetullahçı gibi gavur aşığı, kompleksli, kimliksiz, ilkesiz, sınırsız, laçka olmadıkça göze giremezsiniz. Safınızı belirleyin ve orada sabit kadem edin.
Reklam
6. Öfkeniz, hasediniz, kininiz, hırsınız sizi hakikatten uzaklaştırıyor; uzaklaştırmasın. İlla bir tarafı seçmek zorunda değilsiniz; hele zalimin, katilin, işkencecinin, insanlıktan nasibini almamış Müslüman düşmanının yanında saf tutmak zorunda hiç değilsiniz.
7. Suriye’deki son gelişmeler neresinden bakarsanız bakın Müslümanlar için hayırlıdır. Müslümanca bakamıyorsanız Türkiye için hayırlıdır. Meseleye milli de bakamıyorsanız insanlık için hayırlıdır. Esed, Rusya, İran, Hizbullah, PKK ve mezhepçi cinayet şebekelerine karşı her başarı insaniyet adına bir zaferdir.
8. Büyük resmi okuyup yenileceğini mi düşünüyorsun? Olsun, “yine denersin, yine yenilirsin. Daha iyi yenilirsin”. Korkma. Zafer türküleri söylenecek bir anda istikbal umutsuzluğuyla yenilginin ağıdını yakan asla kazanamaz, ebed müddet kazanamaz.
Hayali cihan değer
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 09/12/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Hayali cihan değer
esubai131377762 undefinedmrgnys.5211927 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 73 kişi beğendi
Kim derdi ki, Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin himayesinde 13 yıldır sabırla bekleyen öfkeli gençler bir sabah kıyam edecek, sadece 1 hafta içinde Halep’i, Tel Rifat’ı, Hama, Humus, Lazkiye ve Şam’ı fethedecek, 53 yıldır Suriye’yi azınlık diktasıyla yöneten katil, zalim Esed hanedanlığını yerle bir edecek, bütün Suriye’yi özgürleş-tirecek, sürgündeki Suriyelilere kapıları ardına kadar açacak?
Reklam
Kim inanırdı ki buna?
Ama işte oldu. Bütün teorileri, senaryoları, analizleri alt üst ederek, bütün karamsa, kötümser yorumları çiğneyerek, hatta aklı bile aşarak özgür Suriye’nin bayrağını Şam’ın Emevi Meydanı’nda gururla dalgalandırdılar.
“Allah ol der ve olur.” Oldu nitekim.
Neden daha fazlası olmasın ki?
Bir hayalim var:
Şimdi dünyanın her yerinde Müslümanlar Şam’da dalgalanan özgür Suriye’nin bayrağına uzun uzun bakacaklar. “Oluyormuş” diyecekler, “mümkünmüş” diyecekler.
Kalpler titreyecek, gözyaşları sel olup akacak, umut, kararmış yüreklerdeki pası törpüleyecek, zulmet aydınlığa dönüşecek, gecenin zifiri karanlığı şafakla kucaklaşacak.
Bir tarafta Hamas’ın destansı direnişi, diğer tarafta Suriye’nin şanlı zaferi, öte tarafta Türkiye’nin küllerinden doğuşu…
Hamas’a bakacaklar: Trilyon dolarlık bombalarıyla, her mecrayı işgal eden propagandalarıyla İslam düşmanlığı paydasında buluşup hep birlikte barbarca bebeklere dahi saldıranların nasıl bir avuç kahramanın sırtını yere getiremediklerini, “süper güç” sanılanların nasıl da kağıttan kaplan olduklarını anlayacaklar.
Reklam
Suriye’nin öfkeli gençlerine bakacaklar: Ayaklarında terlik ama göğüslerinde imanla; yok sayılan, “terörist” diye yaftalanan ama yaşamı umursamayan, ölümü kendi içinde öldürmüş yiğitlerle, azmedince nelerin yapılabileceğini görecekler.
Türkiye’ye bakacaklar: Yenilgi yenilgi büyüyen zaferi görecekler. Sabrın, azmin, umudun nasıl karanlığı boğduğuna şahit olacaklar. İmparatorluk aklının, onlarca asırlık devlet tecrübesinin öyle “bir şapka, bir eldiven, bir maymun” inkılabıyla, heykelle ve rakıyla yok edilemeyeceğini, milletin nüvesindeki merhamet ve cesaretin ebeden silinemeyeceğini, sessiz bir devrimle koca devin ayağa kalktığını anlayacaklar.
Ürdün’de, Mısır’da, Suudi Arabistan’da, Kuveyt’te, Emrilkler’de, Umman’da, Yemen’de ve daha nice İslam beldelerinde gençler sevinçle sokaklara akacak.
Pakistan’dan, Afganistan’dan, Hindistan, Bangladeş, Endonezya, Malezya’dan, Mağrip’ten, Afrika’dan, Kafkasya’dan, Balkanlar’dan, Avrupa’dan, Amerika kıtasından, her nerede varlarsa oradan akın akın, fevç fevç yürüyecekler.
Reklam
Mekke’ye yürüyen Hazreti Nebi’nin kutlu ordusu gibi “Lebbeyk” nidalarıyla yeri göğü inletecekler. Putları kıracaklar, zalimleri alaşağı edecekler, kuklaları devirecekler. Domino taşı gibi ardı ardına yıkılacak kaleler. Devrim neymiş, nasıl yapılırmış dünyaya öğretecekler.
Tek tek fethedilecek mazlum, mahzun şehirler… Yarın Beyrut, ertesi gün Ramallah, Gazze, ötede Kahire, beride Amman. Sonra özgürlük sancağı Kudüs’te, Mekke’de, Medine’de dalgalanacak.
Kırarak dökerek değil, yaparak, onararak yürüyecekler; kinle değil, merhametle ilerleyecekler.
Sevgi medeniyetini yeniden kuracaklar. Batı’nın merhametsizliği karşısında insani olanı yüceltecekler. Işığın Doğu’dan geldiğini cihana hatırlatacaklar. Medine’den şefkat, Bağdat’tan hayat, Şam’dan ilim, Semerkant’tan tefekkür, Diyarbakır’dan kardeşlik, İstanbul’dan medeniyet taşıyacaklar.
Bir hayal ama mümkün bir hayal.
Bir hayal ama uğruna yaşanılacak, uğruna ölünecek bir hayal.
Bir hayal ama cihan değer bir hayal.
Neden olmasın? Oldu ya işte.
Halep’te devrim coşkusunu yaşadık
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 13/12/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Halep’te devrim coşkusunu yaşadık
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 55 kişi beğendi
TvNet’te her hafta yaptığımız ‘Siyaseten’ programını Ersin Çelik’in öncülüğünde, Yeni Şafak Yazarı İsmail Kılıçarslan ve Yazar Samet Doğan’la, tarihi günler yaşayan Halep’te gerçekleştirdik.
Reklam
Kilis Öncüpınar sınır kapısından geçer geçmez savaşın ağır yıkımına şahit olduk. Yıkılmış evler, yanmış araçlar, boşaltılmış köyler ve kasabalar… Yol boyunca insanların yüzünden savaş yorgunluğu okunuyor. Savaş muhabirliği de yapmış değerli dostumuz yazar Samet Doğan bize her köyün, kasabanın hikâyesini anlatıyor.
Bosna Savaşı sonrası Mostar ve Saraybosna’daki o büyük yıkımı görmüştüm ama Suriye’deki çok başka. Modern savaş mühimmatının her çeşidi kullanılmış. Devasa binalar, kimi zaman sadece mermilerle harabeye çevrilmiş. Milyonlarca, evet milyonlarca insan buralarda hayatını kaybetmiş. Sağ kalabilenler güvenli bölgelere, en çok da Türkiye’ye sığınmış.
Reklam
Halep’e Basil Meydanı’ndan girdik. Hafız Esed’in oğlu, veliaht Basil Esed bir trafik kazasında ölmüştü. Meydana bir heykelini dikmiş, adını vermişlerdi. Heykel kaidesi üzerindeki at duruyor ama Basil devrilmiş. Meydanın adı da yakında değişir. Gençler burada toplanıyor, özgür Suriye’nin yeni bayrağını dalgalandırıyor, zaferin fotoğrafını çekiyorlar. Şehre doğru biraz ilerleyince trafik de, canlılık da artıyor. Halepliler derme çatma dükkânlardan, pazarlardan alışveriş yapıyor, geziyor, özgürlüğün tadını çıkarıyor.
Halep demek, Kale demek. Bu öyle sıradan bir kale değil. Hamdani Emiri Seyfüddevle, Türkmen Emiri Sanduk, Selçuklu Sultanı Alparslan, Melikşah, Tutuş, Artukoğlu İlgazi, İmadüddin Zengi, Nureddin Zengi ve Selahattin Eyyubi hep bu kale için savaştılar, burayı karargâh olarak kullandılar. Kudüs’ün fetih yolculuğu da bu kaleden başladı.
Halep Kalesi ve etrafındaki eski şehir de çok büyük tahribata uğramış. Kale hâlâ ayakta olmakla birlikte nice ev, cami, tarihi eser yıkılmış. Özellikle önünden yayın yaptığımız Halep Emevi Camii ağır hasar görmüş.
Reklam
Yıkılsın, yeniden yapılır, yapılacak. 1260 yılında Moğol Hükümdarı Hülagü Halep’i almış, taş üstünde taş bırakmamıştı; Halep yeniden yapıldı. 1348’de veba salgını Halep’i tüketmişti; yeniden ayağa kalktı. 1400’de Timur, Halep’i almış, 3 gün yağmalamış, 20 bin Halepliyi katletmişti; Halep yeniden kuruldu.
Halep yine yapılır, inşa ve imar edilir, geçmişin izlerini siler, yaralarını tedavi eder, sokakları, çarşıları, pazarları, tarih boyunca olduğu gibi yine cıvıl cıvıl bir canlılığa kavuşur, Halep, yeniden Ortadoğu’nun ticaret, ilim, üretim merkezi haline gelir. Kale etrafında toplanmış, kesintisiz kutlama yapan coşkulu kalabalık bunun ispatı. Bu Suriyeli çocuklar Halep’i yeniden ayağa kaldırırlar, daha iyi bir Halep’i kurarlar.
Halep, her köşesinde Türk izi taşıyan bir şehir. Yüzyıllar boyunca Halep Türkler tarafından yönetildi. Alparslan, Anadolu’ya girmeden önce Halep’e girmiş, Türkler Anadolu’dan önce İran, Irak ve Suriye topraklarını yurt edinmişti. 1516’da Yavuz Sultan Selim, Halep’i yine Türklerden devralmış, 1918’e kadar da şehir Türk kalmıştı. Gaziantep, Kilis, Hatay birer kasaba iken Halep onların ağabeyi bir Türk şehriydi.
Reklam
Halep’te Türk lirası her yerde geçiyor ve sokaklarda Türkçe artık ikinci dil. Küçük çocuklardan yaşlılara kadar hemen herkesle Türkçe konuşmak mümkün. Bu, dönüşün zaten başladığını gösteriyor. Yarın güvenlik ve düzen sağlandığında, Türkçe konuşan bu çocuklar Türkiye-Suriye arasında ticaretin patlamasında kilit rol oynayacaklar. Ensar olmak gurur verici ama bunu Halep’te teneffüs etmiş olmak bambaşka bir duygu.
Halep’te büyük bir zafer coşkusu, tarifi imkânsız bir özgürlük sevinci var. Halep’te umut var. Halep’te küllerinden yeniden doğmak için sabırsızlık var. Halep inşallah tarihteki o mümtaz yerine tekrar ulaşacak; Halep inşallah Ortadoğu’nun tekrar yıldızı olacak. Haleplilerin gözünde o ışık var.
Suriye’ye ideolojik gözlüklerle, takıntılarıyla, tabularıyla, dogmalarıyla, mezhep taassubuyla, kibirle, faşist gözlükleriyle bakanlar gerçeği asla göremeyecekler. Suriye’de, Halep’te en başta insan var. Çok büyük acılar çekmiş, tarifsiz işkencelerden çıkmış, yakınlarını kaybetmiş, evleri yıkılmış, hayatları çalınmış insanlar var Halep’te. “Benim mezhebimden olmayana ne olursa olsun” diyenlerin, “benim gibi düşünmüyorsa gebersin” diyenlerin, savaşın yıkıcılığını görmeyip insafsızca, vicdansızca, alçakça, “Suriyeliler dönsün” diyenlerin, Türk’ün tarihini bilmeden Türkçülük yapan kara cahillerin anlayamayacağı, kavrayamayacağı bir insan gerçeği var Halep’te.
Reklam
Biz Halep’te Müslümanlarla sevindik, Müslümanların coşkusunu, heyecanını, umudunu paylaştık. Bu da Allah’ın bir lütfudur, herkese nasip olmaz. Müslümanlarla sevinemeyenlere, nasipsizlere, insan gerçeğini kavrayamayanlara da yazıklar olsun.
Bu devrim inşallah nihai zafere ulaşacak. Mücahitler, dünyanın gıpta edeceği bir düzeni inşallah kuracaklar. Bize düşen bu umuda sarılmak, bu iyimserlikle bakmak, bunun için Allah’a dua etmektir. Gün bugündür, yarına Allah Kerim’dir.
Dönüşte Azez’de iken, Deyrizor’dan PKK’nın sürüldüğü haberi geldi. Azez sokağa çıkıp zaferi çılgınca kutladı. Türkiye’de kutlanması gereken bir zaferi Suriyeli kardeşlerimiz bizim yerimize de kutluyor. Başka söze ne hacet…
Son olarak, bu unutulmaz seyahate vesile olanlara teşekkür borcumuzdur. En son 13 yıl önce gittiğim Halep’i bir daha göremem diyordum ama adeta muzaffer bir ordunun neferi gibi gittik ve kahvesini içtik Halep’in. Serhat İbrahimoğlu’na, bize kapıları açan Ersin Çelik’e, yorumları ve verdikleri bilgiler için İsmail Kılıçarslan ve Samet Doğan’a, Haber Müdürümüz Erkan Kaymaz, Editörümüz Nisa Nur Çavuşoğlu, kameramanımız Musa Sürer’e, şoförümüze, orada tanıştığımız rehberimiz Hişam’a, Türkiye’den geldiğimizi öğrenince her türlü kolaylığı sağlayan Mücahitlere ve bizi bağrına basan Haleplilere sonsuz teşekkürler.
Suriye Devrimi’nin önündeki sorunlar
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 16/12/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Suriye Devrimi’nin önündeki sorunlar
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 50 kişi beğendi
Suriyeli mücahitlerin 25 Kasım’da İdlip’den başlattıkları yürüyüş 8 Aralık’ta Şam’ın fethiyle nihai zafere ulaştı. Geçen cuma yani 13 Aralık’ta, Suriye şehirlerinde milyonlar namazda bir araya geldiler ve zaferi de coşkuyla kutladılar. Devrim şimdi yeni bir aşamaya geçti. Suriye’nin önünde devasa sorunlar var ve şu andan itibaren mücahitlerin bu sorunlara çözüm bulması bekleniyor. Suriye Devrimi’nin önündeki sorunlara tek tek bakalım:
Reklam
1. Suriye’nin Kürt meselesi: Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 10’u Kürtlerden oluşuyor. Esed döneminde Kürtlerin kimlikleri dahi yoktu. Savaşın başında ABD PKK’yı bölgeye taşıdı, eğitti, donattı, tüm Kürt grupları ortadan kaldırdı ve Suriye kuzeyinde bir terör yapılanması oluşturdu. Suriye Devrimi’yle birlikte “terör devleti” hayalleri suya düşmüş oldu. Şam’ın önünde şimdi iki seçenek var: Ya üniter Suriye ya da federatif Suriye. Her iki seçenekte de PKK Suriye’de olmayacak. Ayrıca Arap nüfusun yoğun olduğu bölgelerin ve petrolün her durumda Şam yönetiminde olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Şam yönetiminin önünü görebilmesi için bu meseleyi bir an önce çözüme kavuşturup rafa kaldırması gerekiyor. Ankara bu meseleyi Şam kadar yakından takip ediyor ve çözüm uzakta değil.
2. İsrail meselesi: Suriye Devrimi en çok İsrail’i korkuttu zira sınırında artık gerçek mücahitler var. Mücahitlerin Ürdün, Mısır, Esed Suriye’si ya da Lübnan’daki Hizbullah tiyatrosu gibi olmadığını İsrail de biliyor. İsrail, panikle Suriye’yi bombalıyor ve sınırda güvenlik koridoru oluşturmaya çalışıyor. Şam yönetiminden şu andan itibaren İsrail işgalini durdurması hatta Golan’ı geri alması bekleniyor. Bunu başaracaklarına şüphe yok, sadece biraz daha toparlanma gerekiyor.
Reklam
3. Terör meselesi: Eski rejim artıkları başta Nusayri nüfus olmak üzere azınlıkları kışkırtarak terör eylemlerine girişecektir ki ilk denemeyi de Lazkiye’de yaptılar. İsrail ve İran’ın da Suriye’de terörü desteklemesi muhtemel. Bu arada PKK ve DAİŞ de rejime karşı saldırılarda bulunabilir. İstikrarlı bir Suriye yönetiminde, batıdaki dağlık bölge dâhil, terör örgütlerinin ülkede barınabilmesi mümkün değil. Şam yönetiminin terörle mücadeleye de yoğunlaşması gerekiyor.
4. Kapsayıcı bir rejim ihtiyacı: Şam yönetiminin acilen bir anayasa yapması, tüm Suriye’nin temsil edildiği bir parlamento oluşturması gerekiyor. Rejimin cumhuriyet (İslam cumhuriyeti?) şeklinde yapılanması isabet olacaktır. Doğduğu Fransa’da bile artık işe yaramayan Laiklik telaffuz dahi edilmez. Ya demokrasi? O da artık dünyada tartışılıyor. Daha iyi ve Suriye toplum yapısıyla uyumlu yeni bir sistem kurulabilir.
5. İç güvenlik ve silahsızlanma: Şam’ın sahadaki tüm silahları toplaması, sahadaki patlamamış mühimmatı, mayınları, tuzakları etkisizleştirmesi, sokaklarda güvenliği tam olarak sağlaması bekleniyor.
6. Adalet mekanizmasının kurulması: Başta toprak meseleleri olmak üzere çok sayıda adli sorun ortaya çıkacaktır. Adil bir yargı mekanizmasının kurulması ve sağlıklı işlemesi de öncelik arz ediyor.
7. Uluslararası meseleler: Suriye Devrimi’nin Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Kuveyt, İran ve Irak yönetimlerinin uykularını kaçırdığına şüphe yok. Suriye Devrimi bölge halklarına ilham olacaktır. İsrail’in Mısır ve Ürdün’e destek ziyaretleri de bu korkuyu gözler önüne seriyor. Bu korku, Suriye’ye yönelik husumete dönüşebilir. Şam yönetiminin aktif, kıvrak bir diplomasi yürütmesi gerekiyor.
Reklam
8. Ekonomi: Suriye Devrimi’nin önündeki en büyük mesele ekonomi. Binlerce yapının enkazının kaldırılması, bunların yeniden inşası, yolların onarılması, su ve kanalizasyon altyapısının yeniden kurulması, elektriğin tedariki, çarşı-pazarın, hastanelerin, okulların açılması, ithalat-ihracatın canlanması bekleniyor. Tüm bunlar için hem kaynak hem de kaynağın iyi kullanılması gerekiyor. Suriye’ye tersine göçü de bu canlanma sağlayacak. Ekonominin ayağa kalkmasında Türkiye’nin katkıları olacaktır. Bu katkıların elbette geri dönüşü de olacaktır. Hatay, Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa ve Mardin başta olmak üzere şehirlerimiz hem Suriye’yi imar edecek hem de kendileri büyüyecektir. Sadece güvenliği sağlayıp yolları açsalar, Türkiye’den yüz binler, Emevi Camii’ne, Hazreti Zeynep ve Rukiye Türbelerine, Selahattin Eyyubi’nin, ilk hava şehitlerimizin kabrine, Süleymaniye Külliyesi’ne, Halep Kalesi’ne, Kasyun Tepesi’ne, Palmira’ya ve daha nice mekâna akın edecek, turizm bile Suriye için sıcak para kaynağı olacaktır.
Suriye’de zafer kutlamaları bitti; şimdi halk artık çözüm, iş ve hizmet bekleyecektir. Mücahitlerin hızla organize olup, seferberlik ruhuyla Suriye’yi ayağa kaldıracaklarına, eskisinden daha iyi, daha güzel bir Suriye inşa edeceklerine şüphe yok. Kalbî ve fiilî dualarımız Suriye ve Mücahitlerle; inşallah başaracaklar.
Biz bu devrimi çok sevdik
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 20/12/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Biz bu devrimi çok sevdik
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedakgedik7104942 undefined
esubai131377762 ve 63 kişi beğendi
150 yıldır kaybediyoruz. Hindistan (Pakistan, Bangladeş) işgal edildi. Halife’nin ülkesi Osmanlı savaşta yenildi, Balkanlar’dan, Afrika’dan, Orta Doğu’dan çekildi. Kurulan devletçiklere birer sömürge valisi atandı. İslam coğrafyasının kalbine Siyonist hançer saplandı. Sömürü, darbeler, komplolar, yenilgiler, katliamlar, yoksulluk, kan, gözyaşı topraklarımızdan eksik olmadı. 1979’da İran devrimine sevinmiştik; kısa sürede bir Pers-Şia devrimi olduğu ortaya çıktı. 1989’da Afganistan Rusları topraklarından çıkardı, çok sevindik, ama kısa sürede o topraklara ABD girdi. Karamsardık, yılgındık, bitkindik, ümidimiz çok zayıflamıştı…
Reklam
Önce, 2002 yılında, Türkiye’de Anadolu İhtilali gerçekleşti; alnı secdeye varanlar seçimle işbaşına geldiler, çok da başarılı oldular. İslam dünyasında bir umut ışığı doğdu, bir kıpırdanma yaşandı. Sonra Afganistan’ın muhteşem zaferi geldi. Ardından Hamas, Gazze’de, amansız, insafsız, kuralsız, sınırsız bir kuşatmaya direnmeye başladı; 400 gün geçti, Gazze’yi teslim etmediler. Ardından İdlip’ten bir avuç Mücahit “Allahu Ekber” nidalarıyla yürüyüşe geçti; Halep, Hama, Humus, Şam yeniden fethedildi.
150 yıllık ma’kus talih, sabırla, savaşla, imanla zincirleme zaferlerle kırılıyor artık. İslami hareket, var olduğunu, diri olduğunu, direndiğini, savaştığını, vaz geçmeyeceğini, yok edilemeyeceğini, yok sayılamayacağını, teslim olmayacağını; sevgiyle, şefkatle, merhametle, samimiyetle, gönüller yaparak, kucaklayarak ilerlediğini dünyaya gösterdi. Diktatörler korku içinde, yenilmez sanılan kağıttan kaplanlar titriyor, algı ve propaganda çöküyor, Müslümanların şafağı söküyor. Sağlam bir teori, asırlara sâri tecrübe, insanî bir medeniyet nüvesi düştüğü yerden kalkıyor, doğruluyor, yükseliyor, dalga dalga umudu çoğaltıyor.
Reklam
Yok şöyle olacakmış, yok böyle olacakmış, efendim İsrail’e alan açılacakmış, yok efendim ABD’nin işine yarayacakmış… Geçiniz efendim geçiniz… Kalbi kararmışlar, Allah’tan ümidini kesmişler, nasipsizler, talihsizler, korkaklar, (haşa) İsrail’e, ABD’ye tanrısal güç vehmedip şirke düşeyazanlar, müfsitler, münafıklar, Müslümanla üzülüp Müslümanla sevinemeyenler, yenilmişler, kaybetmişler, ezikler, kompleksliler, aklın esaretinde komplolara tapanlar şom ağızlarıyla devrime kulp takıyor, umudun üzerine yürüyor, o cılız nefesleriyle devrimin ateşini söndüreceklerini zannediyorlar.
Bundan sonra ne olacak? Ne olursa olsun! Düşersek yine kalkarız. Yanarsak küllerimizden doğarız. Yenilirsek ibret alırız, bir kez daha yenilir, daha iyi yenilir, yenilgi yenilgi daha büyük zaferi inşa ederiz. Değil mi ki Müslümanız, değil mi ki Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman ediyoruz, o zaman biliyoruz ki ölsek de kalsak da muzafferiz.
Devrim ateşi girdi damarlarımıza, hücrelerimize işledi. Fetretin baki olmadığını tekrar idrak ettik. Yürürüz biz buradan, yürüyeceğiz.
Biz bu devrimi çok sevdik.
SURİYE DEVRİMİ’NE BAKARKEN ASGARİSİNDEN 3 TEMEL İLKE
1. Suriye’de bundan sonra her ne olursa olsun, eskisinden daha kötü olamaz.
2. Bundan sonra her ne olursa olsun, İsrail düne göre daha güvenli olamaz.
3. Bundan sonra ne olursa olsun, Türkiye, siyaseten, iktisaden, içtimaen kazanmıştır; daha güvenli bir ülkedir, daha güçlü bir ülkedir.
TÜRK’ÜN TÜRK’TEN BAŞKA HASMI YOK
Cin şişeden çıkmış, “dile benden ne dilersen ama sana verdiğimin iki katını komşuna vereceğim” demiş; adam da “tek gözümü kör et” demiş.
Başka milletlerde de var mıdır bilmeyiz ama Türklerde haset yıkıcı, yok edici yaygın bir milli vasıftır. Kıskançlık ülkeler yıkar, devletleri bitirir, aileleri bile çürütür. “Yeter ki o kazanmasın da dünya yansın” anlayışıyla ahiret bile heba edilir.
Reklam
Suriye Devrimi’nden, “Müslümanların zaferi” olduğu için ya da mezhepçilik hastalığıyla rahatsız olanları anlıyoruz da, sırf Türkiye kazandığı için, sırf mimarı Erdoğan olduğu için kıskançlıktan kıvrananlara akıl erdirmekte zorlanıyoruz. Ufkunuz bu kadar mı dar? Siyaset bu kadar mı zehirledi sizi? Hapishaneleri, toplu mezarları, bir milyon insanın ölümünü, milyonların yerinden yurdundan olmasını, zalim bir diktatörlüğü, apaçık Siyonist işbirlikçiliğini üç-beş oy hesabıyla örtecek kadar mı insanlıktan çıktınız, kalbinizi kararttınız, haset çukurunda debeleniyorsunuz? Allah hepinize şifa versin.
“Türkiye Türkiye’den büyüktür”
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 23/12/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
“Türkiye Türkiye’den büyüktür”
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedsaitportakal81785 undefined
esubai131377762 ve 53 kişi beğendi
101 yıllık Cumhuriyet tarihimizde “Montrö Sözleşmesi”, “Hatay’ın Türkiye’ye Katılması” ve “Kıbrıs Harekatı” dışında dişe dokunur bir dış politika zaferi yoktu. “Yurtta sulh, cihanda sulh” temelli pasif dış politika anlayışıyla Türkiye egemen güçlerin taşeronu konumunda kendisine tevdi edilen vazifeleri ifa etmenin ötesine geçmiyordu. Edilgen dış politika ekonominin büyümesini engelliyor, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının bakiyesi olan Türkiye kabına sığmaz biçimde bir cenderenin içinde adeta kıvranıyordu.
Reklam
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İmparatorluk bakiyesi olmanın devlete ve millete yüklediği mesuliyetin idrakiyle “ağabey” devlet rolünü dış politikanın merkezine yerleştirdi. Son 22 yıldaki onca diplomatik başarının ötesinde, 13 yıl önce Suriye krizi başladığında, hem mazlum bir milleti savunmak, hem Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak, Şii yayılmacılığını önlemek ve güneyimizde bir PKK terör oluşumunun önünü kesmek için Erdoğan Türkiye’yi bütün gövdesiyle meseleye dahil etti ve Suriye için olduğu kadar Türkiye için de yeni bir dönemin kapılarını aralamış oldu.
Suriyeli kahramanların muhteşem zaferiyle öyle kendimizden geçmiş durumdayız ki, bu zaferin kurgusunu yapan Türkiye’nin dış politikada eriştiği seviyeyi görmekte zorlanıyor, daha doğrusu dış politika zaferimizi ıskalıyoruz.
Reklam
Türkiye, Suriye politikasında akılla, sabırla, kararlılıkla, dik duruşla, kimi zaman diyalog, kimi zaman savunma sanayiindeki gelişmelerin sağladığı güçle tarih yazdı, varlığını ve gücünü dünyaya kabul ettirdi, bölgemizde, ABD, Rusya ve Çin’in ötesinde bir güç merkezi olduğunu böylelikle ispat etmiş oldu.
Türkiye dış politikada artık farklı bir kulvarda. Kuşkusuz Türkiye daha fazla hedef yapılacaktır ama artık her meselede Türkiye’nin tezleri hesaba katılacak, Türkiye’nin fikirleri dikkate alınacaktır. Bölgesel meselelerde Türkiye hep “aranan”, “beklenen” ağabey olacaktır.
Suriye Zaferi’nin Türkiye’de iç politika yapma tarzını da köklü şekilde değiştireceğine hiç şüphe yok. Seviyesi artık çok yükseklerde olan bir dış politika vizyonunu taşıyamayanların Türkiye’de politika yapmaları zorlaşacaktır. Erdoğan yeni bir Ortadoğu kurgularken kıskançlık krizleriyle kendisini küçük düşürenler, yani küçük düşünenler için saha zorlaşacaktır.
Reklam
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin Türkiye’den büyük olduğunu ifade etmekle kalmadı, o sözü somutlaştırdı. Türkiye’de artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
SURİYE’DEN TÜRKİYE’YE BAKMAK
Suriye 54 yıl boyunca azınlık Nusayri diktatörlüğüyle yönetildi. Ülkenin çoğunluğu baskı, zorbalık, işkence, hapis, idam, sürgün ve ağır yoksulluk altında yaşarken Nusayri azınlık mutluydu. Suriye Devrimi’yle birlikte şimdi güç çoğunluğa geçti. Nusayrilerin hak, hukuk, adalet, demokrasi, insan hakları, yaşam tarzı, ifade, basın, protesto özgürlüğü gibi kavramları nihayet hatırladıklarını görüyoruz. Şunu da çok iyi biliyoruz: Eğer es kaza yeniden gücü ellerine geçirseler, bütün o kavramları anında unutarak bu sefer çok daha kanlı bir tablo çizeceklerine, bunu yaparken de “barbar cihatçı Müslümanlarla mücadele ediyoruz” diyeceklerine şüphe yok.
Bu ikiyüzlü tutumu görmek için Suriye’ye bakmaya gerek yok, biz Türkiye olarak bunu uzun süredir yaşıyoruz. Türkiye’de Kemalist azınlık, yanına başka azınlıkları da alarak, ülkeyi on yıllar boyunca tam da Suriye’deki gibi yönetti. Seçimle çoğunluğun desteğini arkasına alan iktidarlara dahi sınır çizildi, sınırı aşanlara darbe yaptı. Azınlık, zorbalıkla çoğunluğu dönüştürmeye, dönüşmeyenlere de boyun eğdirmeye çalıştı. Suriye kadar olmasa da Türkiye’de de çok acı yaşandı, kan ve gözyaşı aktı. Bir Anadolu ihtilaliyle işbaşına gelen, sırtını tamamen milli iradeye dayayan, tüm darbe girişimlerini püskürtüp milli iradeyi koruyan AK Parti’nin iktidarları döneminde hem içerde hem dışarda “özgürlük kısıtlanıyor” türküsünün koro halinde söylenmesinin altında Suriye benzeri bir tutum yatıyor. Oysa tekrar iktidarı ele geçirseler, “siyasal İslam’la mücadele ediyoruz” diyerek eskisinden bin kat ağır bir diktatörlük kuracaklarına, çoğunluğun özgürlüğünü eskisinden daha çok kısacaklarına şüphe yok. Batı’nın tüm değerlerinin Gazze’de tam da böyle eridiğine hepimiz şahidiz.
Bu bir “niyet okuma” değil; bu maalesef coğrafyamızın acı gerçeği. Buradan da bir “kutuplaştırma” anlamı çıkmasın; tam tersine, azların kendilerini bu ülkeye ait hissetmeleri üzerine daha çok kafa yormamız gerekiyor. “Açılın kapılar Şah’a gidelim” hissiyatından aidiyet hissiyatına geçmek zorundayız. Muhalefette özgürlükçü mağdur, iktidarda yasaklayıcı zalim olma döngüsü Suriye gibi Türkiye’de de iç barışın önündeki en büyük potansiyel tehdittir.
Reklam
ALMANYA SALDIRISI NE ANLATIYOR?
Almanya’nın Magdeburg şehrinde aracıyla Pazar yerine girip katliam yapan kişinin, iyi eğitimli, ateist, aşırı İslam düşmanı bir Suudi Arabistanlı olduğu, Batı medyası ve STK’ları tarafından kullanıldığı, Suudi Arabistan’ın iade talebinin Almanya tarafından reddedildiği, Almanya’yı “Avrupa’yı İslamlaştırmakla” itham ettiği hatta bu gerekçeyle Merkel’in öldürülmesini istediği ortaya çıktı.
Avrupa ülkeleri, kendi ülkesinden, kendi toplumundan, dininden, değerlerinden nefret eden muhaliflere kucak açmayı; kendisini kabul ettirmek için kraldan çok kralcı geçinen, kompleks ve eziklikle radikal bir Hristiyan ve Siyonist’ten daha fazla İslam düşmanlığı yapan hastalara sınırsız imkan sağlamayı bir “kazanç” zannediyordu.
Avrupa ve ABD’deki “sığıntı” Fetullahçıların tamamında, Almanya saldırısını yapan zavallının kompleksli karakterini görebilirsiniz. “Biz sizdeniz” diyerek, kabul görmek, göze girmek için yapmayacakları yok.
Bu son saldırı inşallah Almanya başta olmak üzere Batılı ülkelere ders olur. PKK’yı, YPG’yi, FETÖ’yü besleyenler, er ya da geç hançerin kendilerine saplanacağını inşallah bu acı olayla idrak ederler.
Türkiye nasıl kuruldu?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 27/12/2024, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Türkiye nasıl kuruldu?
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedokumusbahri239 undefined
esubai131377762 ve 50 kişi beğendi
Beyefendilere devrim beğendiremiyoruz. Kulp takanlar, burun kıvıranlar, “lideri ben değilsem devrim devrim değildir” kibriyle nefsine tapınanlar, sürecin hiçbir aşamasında olmayıp sonucu kıyasıya eleştirenler, (haşa) Allah’tan çok gaybı bilme havasına girenler, bir takım devletleri (yine haşa) Allah’ın kudretinin üzerinde kudretli görenler, kıskançlar, karamsarlar, kötümserler ve daha nicesi…
Reklam
Hamas 7 Ekim’de son derece başarılı bir operasyon yapınca “abi bunun arkasında İsrail var” diyerek anında meseleyi çözenler şimdilerde Suriye Devrimi’ni “abi bu İsrail’in işine yarayacak” diyerek karalıyorlar. Devrimin lideri Ahmet el Şara’nın ceket giymesini, kravat takmasını, yapıcı mesajlar vermesini de uçuk komplo teorilerine delil olarak gösteriyor, “bak biz demiştik” havasında takılıyorlar.
TvNet’te Ersin Çelik yönetiminde yaptığımız Siyaseten programında İsmail Kılıçarslan 1979’da Humeyni’nin Air France uçağıyla Tahran’a indiğini hatırlatınca, Türkiye’nin kuruluş sürecine ilişkin okumalarım gözümde canlandı.
Reklam
Resmi tarih, kreşten başlayarak üniversite mezuniyetine kadar ezber bir Kurtuluş Savaşı kurgusu anlatır. Ordumuz toparlanmış, düşmanın üzerine yürümüş, düşmanı kovmuş, zafer kazanmıştır. Hiç öyle basit değildir. İstiklal mücadelemizin askeri safahatı, büyük tablo içinde oldukça küçük bir yer tutar. Hiç anlatılmaz ama Kurtuluş Savaşı sahadan ziyade masada kazanılmıştır.
Mustafa Kemal direnişi örgütlemek vazifesiyle İstanbul’dan ayrılıp Samsun’a varınca Havza ilçesine geçer ve orada kaplıcalarda bir müddet kalarak görüşmeler yapar. Sovyetler Birliği heyetiyle yaptığı görüşmede Miralay Budigeni’ye yeni bir hükümet kurulacağını, bu yeni hükümetin Sovyetlerin Şuralar Cumhuriyeti’ne benzer olacağını söyler. Sovyet Rusya, Gürcistan, İran ve Afganistan’la anlaşmalar yaparak İngiltere’ye karşı bir güvenlik hattı oluşturmuştur; Türkiye’deki direnişi de yanına çeker, Ermenistan meselesini Türkiye adına halleder ve İstiklal Savaşı’na cömert finans ve silah desteğinde bulunur.
1921 yılında Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey İtalya ile bir anlaşma imzalar ve Antalya, Afyon, Kütahya, Aydın, Konya ve Ereğli kömür madenlerinde İtalya’ya imtiyaz verir. Bunun karşılığında İtalya Ankara’nın tüm taleplerini destekleme taahhüdünde bulunur ve Antalya’dan da askerlerini çeker.
Reklam
Fransızlar İtalyanları örnek alırlar, zaten İngiltere ile araları bozuktur. Gümüşhane ve civarındaki demir, krom ve gümüş madenleri ile daha başka imtiyazlar karşılığında Fransızların desteği alınır.
İngiltere yalnız kalmıştır. Yunanistan’a verdiği destek İngiltere’ye ağır maliyet çıkarmaktadır. Ayrıca Yunanistan şımarık tavırlarıyla İngiltere’yi rahatsız etmeye başlamıştı. Sakarya Zaferi sonrası Yunanistan İngiltere’den acele takviye kuvvetler, taze harp malzemesi ve mali yardım istemişti. Lord Curzon’un bunları karşılayacak durumu yoktu, artık meselenin diplomatik yolla çözülmesini istiyor, ateşkes öneriyordu.
Bu esnada İngiltere’yi Yunanistan desteğinden tamamen çeken bir gelişme yaşanır. Yunan Başbakanı Londra’da iken Hint Müslümanları İngiltere’ye bir uyarı mektubu göndererek İstanbul’un boşaltılmasını, mukaddes mekânlarda Padişah’ın hâkimiyetini, Trakya ve İzmir’in Müslümanlara geri verilmesini talep ederler.
27 Mart 1922’de Paris’te bir araya gelen İngiliz, Fransız, İtalyan heyetleri Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşın sona ermesi çağrısında bulundular. Yunanistan bunu kabul etti ve Anadolu’dan tamamen çekilmek için 4 ay süre istedi. Ankara Hükümeti henüz karar vermemişti. Yunanistan, Ankara’yı ateşkese zorlamak için İngiltere’den İstanbul’u işgal talebinde bulundu. Bu taleple birlikte İngiltere Yunanistan’a karşı pozisyona geçti. 26 Ağustos’ta Türk ordusu taarruza geçti ve zaten tükenmiş olan Yunan ordusunu denize döktü. (Detaylı okuma için: “Türkiye’nin Taksimi – Bir Diplomasi Tarihi (1919-1923); Prof. Harry Howard. Türk Tarih Kurumu Yayınları)
Reklam
Zafer sahada değil masada kazanılmıştır ama tartışmasız zaferdir. İstiklal Mücadelemizin hiç anlatılmayan bu gerçek hikâyesi, bugün Hamas’ın kahramanlık destanına kulp takanların, Suriye Devrimi’ne çamur atanların argümanlarının Türkiye’nin kuruluş ve kurtuluşunu da itham etmeleri manasına gelir ki, tamamen yanlıştır. İstiklal Mücadelesi milletin topyekûn ortak mücadelesidir, ortak zaferimizdir. Sorun, Cumhuriyet’in ilanından sonra milletin dışlanması, elitlerin yanlış politikalar gütmesidir. Cumhuriyet’in çarpık modernleşme politikalarına bakarak İstiklal mücadelemizi karalamayalım.
Bu böyledir; devletler böyle kurulur. Hiç kimsenin size devrim beğendirmek gibi bir derdi de yok. Suriye Devrimi, silahla, kanla, cesaret ve kahramanlıkla elde edilmiş bir devrimdir. Son yüzyıllar içindeki en şanlı, en gerçek devrimlerden biridir. Haset etmeyin, haset kalbi çürütür.
Aleviler üzerlerine oynanan oyunun farkındalar mı?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 30/12/2024, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Aleviler üzerlerine oynanan oyunun farkındalar mı?
esubai131377762 undefinedetaskara52173 undefinedekremfazlioglu05729 undefined
esubai131377762 ve 42 kişi beğendi
Sünni ve Aleviler, aralarındaki mesafeye rağmen bu topraklarda yüzyıllardır birbirlerine ilişmeden barış ve uyum içinde yaşıyorlar. 1978’deki Maraş olayları, 1980’deki Çorum hadisesi, 12 Eylül darbesini “olgunlaştırmak” için yapılmış provokas-yonlardı. 1993’teki Sivas olaylarının Alevilik-Sünnilikle bir ilgisi yoktu ama 1995’teki Gazi olayları Alevileri kışkırtmaya dönük bir saldırıydı. Şükür ki bu hadiseler lokal kaldı, kitleselleşmedi, Aleviler de Sünniler de tuzağa düşmedi.
Reklam
Türkiye’de Sünniler çoğunluk olmanın sağladığı bir vakar içindedir; Aleviler de bütün itirazlarına ve muhalif yapılarına rağmen Türkiye’nin uyumlu vatandaşlarıdır. Yüzyıllar içinde oluşan birlikte yaşama kültürü her iki kesimde de olgunlaşmıştır. Aralarındaki mesafe kapanmasa da, kapanacak gibi görünmese de, Sünni ve Aleviler kışkırtmalara boyun eğmezler, tuzağa düşmezler.
Suriye’de 1971’de darbeyle işbaşına gelen Hafız Esed Nusayri’ydi. O ve oğlu Suriye’yi 53 yıl boyunca azınlık Nusayri diktatörlüğü olarak yönettiler.
En başta şunu tekrar hatırlatalım: Suriye Aleviliği olarak adlandırılan Nusayrilik ile Anadolu Aleviliği arasında hiçbir akrabalık hatta benzerlik yok. Her iki inancın Şia ile de ortaklığı yok. Ancak İran’ın Pers/Şii yayılmacılığı hem Nusayriliği hem de Anadolu Aleviliğini “Şia” olarak kodladı. Bunda maalesef başarılı da oldular.
Reklam
Suriye’de 13 yıl devam eden çatışmaların bir Sünni-Nusayri çatışması olduğunu herkes biliyordu ama dile getirmiyordu. Kuşkusuz iktidar meseleye devlet aklıyla bakıyordu ama CHP’nin en başından itibaren Esed yanlısı tutum izlemesinde ve katliamlara sessiz kalmasında bütün o süreç boyunca genel başkan olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve kadrosunun Alevi olması belirleyiciydi. Yine de ne iktidar ne de CHP Suriye’yi değerlendirirken Sünni ve Nusayri kavramlarının kullandılar. Ta ki Kılıçdaroğlu, 14-28 Mayıs seçimleri öncesinde, siyasi tarihimizin en talihsiz açıklamasını yapana, “ben Aleviyim” diyene kadar.
Bugün görüyoruz ki, İran’ın Nusayrilik ve Anadolu Aleviliği üzerine çaldığı maya kısmen de olsa tutmuş. 13 yıldır Suriye’deki katliama, işkenceye, tehcire, insanlık dışı uygulamalara hiç sesi çıkmayanlar, denge değişip de savaş suçluları tek tek yakalanmaya başlayınca, suçluların yakalanma anlarına ait video görüntüleri yayılınca “Suriye’de Alevi katliamı var” demeye başladılar. Ortaya saçılan hapishane, işkence, katliam görüntüleriyle kahrolan kesim ise 13 yıldır sesi çıkmayan mezhepçi tutuculuğa karşı haklı bir reaksiyon göstermeye başladı.
Açıkçası Türkiye’de medya ve sosyal medyada Alevi-Sünni kavramlarının bu kadar yoğun, bu kadar karşıt, bu kadar gerilim yüklü şekilde kullanıldığı bir dönem yoktur. Maraş, Çorum, Gazi olayları sonrasında bile böyle bir karşıtlık oluşmamıştı.
Reklam
Hava çok gergin ve bu gerilimi yükseltenler de Nusayri ve Alevi kimlikleriyle tanınan bir takım isimler. Çok açık şekilde kışkırtma yapıyorlar, ateşle oynuyorlar. Bu kışkırtmanın arkasında İran’ın olduğunu anlamak zor değil. Türkiye’de Alevi-Sünni fay hattı üzerine uzun yıllardır yatırım yapan Almanya’nın, Türkiye içinde bir kargaşadan kesin fayda sağlayacak İsrail’in devrede olması veya devreye girecek olması da mümkün.
Allah korusun, kitleleri harekete geçirecek bir provokasyon çok acı sonuçlar doğurabilir. Devletin, yüklenen gerilimin farkına varıp tedbir alması gerekir. Siyasetin bu süreçte dikkatli davranması elzemdir. Özellikle CHP’nin bu süreçte sorumlu, sağduyulu duruş sergilemesi hayati önemdedir. Bazı eski CHP, DEM milletvekillerinin ateşe benzinle koşan kışkırtıcı ve son derece tehlikeli açıklamalarının önüne geçilmelidir.
Asıl inisiyatif alması gereken ise Alevi sivil toplum kuruluşları, Alevi önderleri, kanaat önderleridir. Gerilim daha fazla yükselmeden yatıştırıcı açıklamalar yapılmalı, Anadolu Alevileri’nin, Suriye’deki hadiselere sadece “insan”, sadece “can” gözlüğüyle baktıkları ifade edilmeli, medya ve sosyal medyadaki İran uşağı provokatörlere karşı Alevileri uyarmalı, uyandırmalıdır.
Reklam
Anadolu Alevilerine bir tuzak kuruluyor. Aleviler üzerinden alçakça, kanlı bir oyun kurgulanıyor. İran’ın Anadolu Alevileri üzerine düşen gölgesi, içerdeki ajanları, paralı ya da gönüllü uşakları eliyle tatsız bir sürece evriliyor. Allah korusun, hiç arzu etmediğimiz bir sıcak temasta kaybeden Türkiye olur, milletimiz olur ama en fazla da Aleviler olur. Aleviler bu tuzağa düşmesin, bu oyuna gelmesin.
..
.
.
Bugün 519 ziyaretçi (2161 klik) kişi burdaydı!
XXX
İmparatorluk aklı silinmez
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 01/01/2025, Çarşamba • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İmparatorluk aklı silinmez
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedremzidagdeviren39033 undefined
esubai131377762 ve 5 kişi beğendi
7 Ekim 2023’te başlayan Gazze direnişi, bu yazıyı kaleme aldığımız esnada 430 günü geride bırakmıştı. İsrail, arkasına başta ABD ve Avrupa’dakiler olmak üzere çok sayıda devletin desteğini almış, “barbarlarla savaşıyoruz” ya da “teröristlerle mücadele ediyoruz” yalanıyla 430 gündür soykırım yapıyordu. İsrail’in Gazze kuşatması yarılamadı, Gazze’deki destansı direniş kırılamadı. Devletlerin tersine küresel kamuoyu İsrail soykırımına karşı sesini yükseltirken diğer yandan Gazze direnişi başta gençler olmak üzere geniş kitlelerde hayranlık uyandırdı. Artık ne “barbar” ne de “terörist Müslümanlar” iftirasının dünyada bir karşılığı yok. Tek başına bu bile büyük zafer.
Reklam
Dünya; Gazze’deki direnişi hayranlıkla izlerken, 8 Aralık 2024’te bir başka muhteşem zafere şahitlik etti. Suriye’de, İdlib ve çevresinde 13 yıldır sabırla bekleyen mücahitler bir sabah yürüyüşe geçtiler ve kısa sürede Halep’i, Tel Rıfat’ı, Hama’yı, Humus’u, Lazkiye’yi, Deyrizzor’u, Rakka’yı, en önemlisi de Şam’ı ele geçirdiler. Suriye’deki Esed hanedanlığı, diktatörlüğü ve zalimliği sona erdi. Sadece Esed değil, İran, İran’ın desteklediği milisler ve Rusya da Suriye’de kaybetti.
Dünyanın gözü şimdilerde Gazze’de ve Suriye’de ama bu ikisinden daha çok, Türkiye’yi izliyor, takip ediyorlar.
Türkiye, lafı dolandırmadan, açık ve cesur biçimde Gazze direnişine destek veriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan defalarca Hamas’ın bir terör örgütü olmadığını, bağımsızlık için mücadele veren bir meşru yapı olduğunu dünyaya söyledi.
Reklam
Suriye direnişinin tam merkezinde Türkiye vardı: Türkiye muhaliflere kol kanat gerdi, bir kısmını eğitti, donattı. Suriye meselesine diplomasiyle çözüm ararken aynı anda hem kendi ordusunu Suriye’ye soktu, hem de muhalifleri savaşa hazırladı. Suriye’nin özgürleşmesini Türkiye sağladı.
Libya’da Türkiye var, Akdeniz’de Türkiye var, Somali’de, Bosna’da, Kosova’da, Karabağ’da Türkiye var. Buralarda askerleriyle, artık kendi ürettiği savunma sanayii ürünleriyle, kurmay aklıyla Türkiye var. Afrika’da, Türk Cumhuriyetlerinde, Balkanlar’da, Ortadoğu’da, uzak Asya’da, Amerika kıtasında eğitim ve kültür kurumlarıyla, işadamlarıyla,
aktif diplomatlarıyla Türkiye var.
Çünkü Türkiye, hem bir imparatorluk bakiyesi olduğu için hem de İmparatorluk aklını miras devraldığı için sorumluluk taşıyor.
Türkiye, imparatorluk bakiyesi olması hasebiyle, hem ortak tarihe sahip olduğu ülkelere kol kanat geriyor, hem de küresel politikada anlaşılır bir dil kuruyor.
Türkiye, imparatorluk aklı taşıdığı için, bölgede bir ağabey, bir rol model, bir hami, oyun kurucu olarak öne çıkıyor.
Esasen, ne imparatorluk bakiyesi olma sorumluluğu ne de imparatorluk aklı silinebilir, unutulabilir, unutturulabilir. Cumhuriyet uzun yıllar bu sorumluluğu reddimiras etti. 101 yıldır yaşadığımız sorunların temelinde o reddimiras var. Fıtratına ters yaklaşımlar yıkılıyor, tarih, tabii mecrasında akmaya başlıyor.
Reklam
2025 yılı Türkiye’nin sorumluluklarının daha da arttığı ve arandığı bir yıl olacak. Bölgesinde tartışmasız bir oyun kurucu olan Türkiye, Gazze direnişinde ortaya koyduğu tavır ve sonrasında Suriye’de elde ettiği zafer ile artık dünyanın gıptayla ve yakından izlediği bir ülke. Bölgemizde artık kimin ne dediğine değil, Türkiye’nin ne dediğine, ne yaptığına bakılacak.
Türkiye’nin tarihi tecrübesi, devlet birikimi, en çok da Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarından miras devraldığı imparatorluk aklı yeniden gün yüzüne çıkıyor.
Sadece 2025 değil, 21’inci yüzyıl Türkiye Yüzyılı olacak.
PKK için yolun sonu
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 03/01/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
PKK için yolun sonu
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedmrgnys.5211927 undefined
esubai131377762 ve 50 kişi beğendi
Suriye’de, PKK/YPG’nin elinde tuttuğu bölgenin dışında tam olarak hâkimiyet sağlanmış durumda. Bu aşamadan itibaren hiçbir azınlığın Şam’a başkaldırabilmesi mümkün gözükmüyor. Şam’ın elinde hem örgütlü, silahlı güç var, hem de Suriye’nin çoğunluğu arkasında. Ortaya çıkabilecek bir krizde ordudan önce siviller devreye girebilir ki azınlıklar da bunun farkında.
Reklam
PKK/YPG meselesi ne olacak? Teyit edilmemiş haberlere göre Ahmet el Şara YPG temsilcileriyle görüştü ve silahları bırakmak dışında bir seçeneklerinin olmadığını tebliğ etti. Bu haber teyit edilse de edilmese de biliyoruz ki yeni Suriye yönetiminin de Türkiye’nin de arzusu bu yönde.
Suriye’nin kuzeyinde ABD/İsrail uydusu bir terör devletinin kurulması ihtimali artık ortadan kalktı. Bir federasyon? Türkiye ve Suriye bunu da istemiyor. Dolayısıyla YPG silahı bırakacak, Şam yönetiminde temsil edilecekler, yeni Suriye ordusunda görev alabilecekler; yani Suriye’de üniter bir devlet kurulacak.
Reklam
PKK’nın Suriye günlerinin sonuna gelindiğini söyleyebiliriz.
PKK, Irak’ta da eskisi gibi güvende değil. Irak Bölgesel Yönetimi, Kuzey Irak’ta bir terör örgütünün varlığından rahatsız olduğunu açıkça gösteriyor. Türkiye bir yandan terörle mücadele ederek PKK’yı sınır ötesine püskürttü, diğer yandan Kuzey Irak yönetimine baskı yapıyor. PKK, ABD için de eskisi kadar kullanışlı bir örgüt değil. Eğer İran’a karşı kullanılsa, İran, üzerinde Türkiye gibi uluslararası baskı olmadığı için PKK’ya sert müdahale edecektir. PKK’yı İran’ın kiralaması ise zaten zor günler geçiren Tahran’ın daha fazla başını ağrıtacaktır.
Irak’ta da PKK için yolun sonu gözüküyor.
Türkiye içinde Öcalan üzerinden yürüyen tartışmaların da artık bir bağlama oturduğunu görüyoruz. Öcalan’ın yaptığı ya da yapacağı çağrının Kandil ve Suriye kuzeyinde nasıl karşılık bulacağı merak ediliyor. Ancak bu çağrının olumlu ya da olumsuz karşılık bulması sonucu değiştirmeyecek. PKK ya yolun sonunun geldiğini kabullenip silahları bırakacak ya da Türkiye, Suriye, Irak güçleri arasında sıkışacak ve zora boyun eğmek zorunda kalacak.
ABD’nin New Orleans şehrindeki DAEŞ saldırısı kuşkusuz zamanlaması itibariyle manidar. Biden yönetimi, bu saldırıyı da bahane ederek YPG’yi, DAEŞ’e karşı mücadele ettiği ve DAEŞ mahkûmlarına gardiyanlık yaptığı için desteklemeyi sürdürmek isteyecektir. İşte burada Türkiye’den beklenen tam bir kararlılıktır ki Türkiye bunu da gösterecektir.
Reklam
1946’da Rusya’nın dolduruşuyla kurulan, kısa sürede yıkılan ve acı sonuçları olan Mahabad deneyimi, bu sefer Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin dolduruşu ve satışıyla tekrar yaşanmış olacaktır. İlk deneyim kanlı olmuştu, bu sefer sürecin kanlı mı kansız mı olacağı Öcalan’ın çağrısının nasıl yankı bulacağına bağlı.
Şunu bir kez daha hatırlatalım: Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan çıkması söz konusu değil. Buna gerek yok, ihtiyaç yok, ayrıca mümkün de değil. Bir müzakere, bir pazarlık, açılım vs. gibi süreçler de söz konusu değil. Türkiye’nin eli çok güçlü. Öcalan, meselenin suhuletle çözümünü sağlayabilir; sağlayamazsa da mesele her türlü çözülecektir.
AK Parti’nin Kürtlere yaklaşımı zaten biliniyor; MHP Gelen Başkanı Devlet Bahçeli’nin son dönemde Kürtleri kucaklayan tarihi yaklaşımı hem Türkiye’deki hem de Suriye’deki Kürtlere güvence ve umut veriyor. Kürtler için PKK tasallutundan kurtulmuş, ABD ve İsrail tuzağından uzak yeni bir dönemin kapıları açılıyor.
Reklam
Tekrar yazalım: Bütün bu sürecin başarısı, Türkiye’nin ve yeni Suriye yönetiminin özellikle de ABD’ye karşı kararlı duruşlarına bağlı. Verilecek bir taviz, Türkiye için de olumsuz sonuçlara yol açacak, yeni Suriye devletinin engelli doğmasına sebep olacaktır. Türkiye ve Suriye’de tam kararlılık var. Dolayısıyla PKK meselesi Türkiye, Irak, Suriye için bitmiştir.
Bölgemizde yeni bir dönem başlıyor. Bu yeni dönem herkes için iyi olacak; Kürtler için daha da iyi olacak. İnşallah.
Ya güzellikle ya da silahla
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 06/01/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ya güzellikle ya da silahla
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 51 kişi beğendi
2011 yılının Mart ayında Suriye’de olaylar başladığında ABD, DAEŞ’le mücadele bahanesiyle YPG/PKK’yı bölgeye yerleştirmeye başladı.
ABD, PKK eliyle yeni bir İsrail inşa etmek istiyordu; Türkiye ise güneyinde bir terör devletine doğal olarak karşı çıkıyordu.
7 Şubat MİT Krizi, 17/25 Aralık yargı darbesi girişimi, 15 Temmuz askeri darbe girişimi ve en son 14-28 Mayıs seçimlerinde Kılıçdaroğlu’nun bütün muhalefeti bir masada toplaması, her şeyden önce Erdoğan’ı devirmek suretiyle Suriye’de bir terör devletine Türkiye’nin itirazını ortadan kaldırmaya yönelikti. Eğer Fetullahçılar ya da Kılıçdaroğlu iktidarı ele geçirebilseler, bugün karşımızda bambaşka bir Suriye olacak; Esed diktatörlüğü bütün zalimliğiyle devam edecek, Türkiye’nin güneyinde bir PKK devleti kurulacak, İsrail sınırımıza kadar ulaşacaktı.
Reklam
15 Temmuz sonrası MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin de desteğiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan Suriye’de bir terör devleti kurulması projesine karşı sarsılmaz duruş sergiledi. Geri adım atmadığı gibi, himayesindeki muhalifler eliyle Suriye’de hiç beklenmedik, muhteşem bir devrim gerçekleştirdi.
13 yıllık bir mücadeleden, bir devrimden, tartışmasız bir zaferden, Esed, Rusya ve İran’ın çekilmesinden sonra, Suriye’de bir terör devleti imkân ve ihtimali ortadan kalktı.
Şimdi sadece ve sadece iki seçenek var:
Birincisi, Suriye’nin kuzeyindeki YPG/PKK silah bırakacak, bölgenin idaresini Şam yönetimine bırakacak. Ne federasyon, ne özerklik, ne kanton, ne de eyalet olacak. Suriye Kürtleri YPG/PKK baskısından kurtulacak, Suriye’nin eşit vatandaşları olarak, Şam’da temsil edilerek yeni, huzurlu, güvenli bir dönemi başlatacaklar. Şam yönetiminin talebinin bu yönde olduğunu ve kesin kararlılık içerdiğini görüyoruz. Türkiye de meselenin böyle suhuletle çözülebilmesi için Öcalan’dan yararlanmak dâhil her türlü adımı atıyor ve kesin kararlılık sergiliyor.
Reklam
İkinci seçenek ise şu: Eğer YPG/PKK, Öcalan’ın çağrısına uymazsa, suhuletle silah bırakmazsa, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Suriye’deki silahlı güçler YPG/PKK’nın üzerine yürüyecek. ABD ve İsrail teröre destek verecek olursa, Türkiye hiç tereddüt etmeden bu ülkelerle de savaşacak.
Bunun dışında üçüncü bir ihtimal olabilir mi? Mesela bir uzlaşma sağlanabilir mi? Trump’ın göreve başlamasıyla bir orta yol bulunabilir mi? Bazı tavizler karşılığında bir terör devletine ya da oluşumuna Türkiye göz yumabilir mi? Kesinlikle hayır. Zira böyle bir tavizin Türkiye içindeki yansıması korkunç olacaktır. 13 yıl sonra gelen bir zaferin ardından geri adım atmak ya da taviz vermek, Cumhur İttifakı’nı sarsacak, dahası, PKK terörü, elde ettiği kazanım ve sağladığı ABD/İsrail desteğiyle Türkiye’yi çok zor bir döneme taşıyacaktır. Suriye zaferi de böyle bir gelişmeden ciddi yara alacaktır.
Yani Türkiye için bu aşamada üçüncü bir seçenek kalmamıştır. Ya YPG/PKK silah bırakacaktır ya da Türkiye bütün gövdesiyle bir savaşa girecektir.
Avrupa, Yunanistan, İran’dan yapılan açıklamalar Türkiye’ye karşı bir şer cephesinin oluştuğunu gösteriyor. Bu cepheye gelişmelere göre Ermenistan’ın, Rusya’nın, Suriye Devrimi’nden çok tedirgin olan Mısır, Suudi Arabistan, Körfez ve Ürdün’ün de dâhil olması muhtemel.
Reklam
Evet, tablo bu kadar net, keskin ve bir o kadar da gergin.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin başlattığı Öcalan tartışmalarını işte bu netlik, keskinlik ve gerginlik gölgesinde okumak gerekiyor. Erdoğan ve Bahçeli, bir savaşa gerek kalmadan meseleyi çözmek istiyorlar. Bir sıcak çatışma durumunda ise tüm dünyaya ve Kürtlere “Biz elimizden geleni yaptık ama başka çare kalmadı” mesajının alt yapısını hazırlıyorlar.
Meselenin ciddiyeti Türkiye içinde henüz tam olarak anlaşılabilmiş değil. Küçük siyasi hesaplarla Cumhur İttifakı’na, Erdoğan ve Bahçeli’ye yüklenenler tabloyu okumaktan acizler. Eğer bir “beka meselesi” varsa o işte budur ve bugündür. Türkiye ya bu sınavdan başarıyla çıkacak ya da çok çok zor bir sürece girecektir.
Tekrar yazalım: Mesele ne kadar ciddi olursa olsun, Öcalan’ın İmralı’dan çıkması söz konusu değil. Yakalandığı anda “Devletimin hizmetindeyim” diyen Öcalan, başlattığı terörü bitirerek, en azından bitirme çağrısı yaparak misyonunu yerine getirmiş olacak. Türkiye’nin kimseye borcu yok; dolayısıyla Öcalan çağrı yapsa da yapmasa da, çağrısı işe yarasa da yaramasa da beklenen olacak, devreye silah girecek. Başka yol görünmüyor.
Teklifin ve tehdidin hedefi YPG
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 10/01/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Teklifin ve tehdidin hedefi YPG
esubai131377762 undefinedekremkanpolat2770087263 undefinedmfae.ayar70497 undefined
esubai131377762 ve 42 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı Erdoğan her ne kadar “kadife eldivene sarılı demir yumruk” ifadesini kullansa da aslında iki elini uzatıyor. Sol elinde Öcalan’ın “kullanılması” suretiyle silahların yavaşça yere bırakılması teklifi var, sağ elinde ise gücünün zirvesinde, azimli, kararlı Türk Silahlı Kuvvetleri tehdidi.
Reklam
Erdoğan’ın yaptığı teklifin mahiyetini doğru anlayalım: Eğer sağ elde, her an harekete geçmeye hazır bir ordu tehdidi varsa, sol eldeki teklif bir müzakere, pazarlık, taviz, al-ver süreci değil, uzatılmış bir kurtuluş ipidir; meseleyi bir kadife yumuşaklığıyla, suhuletle, devletin âlicenaplığıyla çözme girişimidir.
DEM Parti içindeki geniş kanadın teklif ve tehdidi iyi okuduğu anlaşılıyor. Suriye kuzeyindeki YPG’nin de meselenin ciddiyetini anladığı görülüyor.
DEM Parti’deki şahin kanadın ve Kandil’in ise hem teklifi hem de tehdidi umursamadıklarını yaptıkları açıklamalardan anlıyoruz.
Denklemin bileşenlerini yerli yerine koyalım: Türkiye’nin uzunca zamandır Irak’ın kuzeyi kaynaklı bir PKK sorunu yok. Teröre karşı alınan tedbirler, özellikle İHA-SİHA’ların kullanılması ve sınır güvenliğinin sağlanması Kuzey Irak’tan yönelen tehditleri ortadan kaldırdı. PKK da gerek bu tedbirlerin etkisi gerekse Suriye kuzeyinde devlet kurma hayaliyle enerjisini Suriye’de yoğunlaştırdı.
Reklam
YPG/PKK hem Türkiye için hem de yeni Suriye yönetimi için tehdit teşkil ediyor. Suriye kuzeyinde bir YPG/PKK terör devletinin kurulması hayalleri çoktan suya düştü. Burada bir federasyon, özerklik, eyalet, kanton vs. sisteminin kurulmasına da Ankara ve Şam en küçük müsamaha göstermiyor. YPG/PKK silahı bırakacak ve PKK unsurları Suriye’yi terk edecek; başka seçenek yok.
Şu hususun altını çizelim: Türkiye’nin tehdit ve teklifinin hedefinde sadece Suriye kuzeyindeki YPG/PKK var. Silahları bırakması istenen, kendisini lağvetmesi beklenen örgüt YPG/PKK. Irak’ın kuzeyindeki PKK’dan devletin bu yönde bir beklentisi ve umudu yok. Kandil’in ve DEM içindeki şahinlerin açıklamalarından bunu net olarak anlıyoruz. YPG/PKK, Öcalan’ın çağrısıyla silahları bırakır, kendisini lağvederse zaten PKK Irak kuzeyine sıkışmış olacak. Gerisi Irak’ın, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin ve İran’ın meselesi olacak, Türkiye konforlu alandan gelişmeleri izleyecek.
Öcalan silah bırakma çağrısı yaptığında içeride DEM’in, dışarıda YPG’nin artık marjı kalmayacak. Silahlar bırakılmazsa, TSK, arkalarında ABD de olsa, İsrail de olsa, YPG’nin üzerine demir bir yumruk gibi inecek. Böyle bir savaş ortamında içeride DEM’in durumu da kuşkusuz pek parlak olmayacak.
Reklam
Türkiye’nin hedefi sadece YPG. YPG yok edildiğinde, hem Suriye devrimi tamamlanmış olacak hem de Türkiye küresel oyun kurucu vasfını pekiştirmiş olacak. PKK ise bir teferruat olarak kalacak ve zaman içinde kapısına kilit vuracak. Dolayısıyla DEM içindeki şahinlerin sert açıklamaları ya da şark kurnazlığıyla pazarlık girişimleri bir anlam ifade etmiyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Fidan’ın açıklamalarında da görüyoruz ki TSK olası bir savaş için teyakkuz durumunda. Trump’ın son açıklamaları da Türkiye’nin ve Erdoğan’ın kararlılığına işaret ediyor. Beklentimiz, kimsenin burnu kanamadan meselenin çözülmesi. Ama güzellikle çözülmezse, Türkiye ABD ile sıcak çatışma dâhil en ileri noktaya gidecektir.
Osmanlı Ordusu Suriye Cephesi’nden geri çekildiğinde Sevr’e mahkûm olmuştu; tarih tekerrür ediyor, Türkiye Suriye Cephesi’nden geri çekilirse, Türkiye küresel oyun kurucu vasfını kaybetmekle kalmaz, içeride çok zor şartlara mahkûm olur.
İsrail’in Gazze’de işlediği suçlar
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 13/01/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İsrail’in Gazze’de işlediği suçlar
esubai131377762 undefinedyusufbayer04307 undefinedbayerrukiye85 undefined
esubai131377762 ve 40 kişi beğendi
Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Statüsü’nün 6’ncı Maddesi “Soykırım”, 7’nci Maddesi “İnsanlığa Karşı Suçlar” ve 8’inci Maddesi “Savaş Suçları”nı belirliyor. İsrail, Gazze’de, bu 3 madde altındaki hemen her başlığa karşılık gelecek suçları işledi.
Reklam
İsrail Gazze kuşatmasını er ya da geç sonlandıracak ve geçmişte işlediği her vahşetin ardından yaptığı gibi imajını düzeltmek, yaşananları unutturmak için yoğun bir ikna ve propaganda faaliyetine başlayacak. Asla unutulmaması, takip edilmesi ve hesabı sorulması gereken, UCM Statüsü içinde ve dışındaki suçları burada toplu halde kayıt altına alalım:
*Hamile kadınları hedef almak suretiyle kadınları ve doğmamış bebekleri kasten öldürmek *Kuvözdeki yeni doğan bebekleri kasten öldürmek
*Bebekleri kasten öldürmek
*Çocukları kasten öldürmek
*Kadınları öldürmek *Yaşlıları öldürmek *Hastaları öldürmek
*Sivilleri hedef gözeterek öldürmek
*Doktorları öldürmek *Sağlık çalışanlarını öldürmek *Ambulansları hedef almak *Hastaneleri doğrudan hedef almak, içindeki hastalar ve çalışanlarla bombalamak * Sağlık çalışanlarının işlerini yapmalarını engellemek *Doktorları hukuksuz gözaltına almak *Sağlık çalışanlarını hukuksuz gözaltına almak * Uluslararası yardım kuruluşlarının çalışanlarını öldürmek *Uluslararası yardım kuruluşlarının araç, çadır, kamp, malzeme ve benzerlerini, üzerlerinde amblem olduğu halde hedef almak *Çarşı, pazar, aşevi, yardım dağıtım noktalarındaki kalabalığı hedef almak suretiyle toplu katliam yapmak *Yardım kuruluşlarının faaliyetlerini engellemek *Sağlık hizmeti alınmasını engellemek *İlaca erişimi engellemek *Gıda maddelerine erişimi engellemek *Aç bırakmak yoluyla topluluğu yok etme girişimi *Elektriğe, yakıta, barınma ve ısınma imkanlarına erişimi engellemek *Gazetecileri kasten öldürmek *Medya kuruluşlarını hedef almak *Gazetecilerin çalışmalarını engellemek suretiyle haber alma hakkını yok etmek *Şairleri öldürmek
Reklam
* Düşünürleri öldürmek *Sanatçıları öldürmek * Yaşayan hafızaları kasten öldürmek *Zorla yerinden etmek
*Mülkiyet hakkını gasp etmek
*Konut dokunulmazlığını ihlal etmek * Mülkü tahrip etmek * İşgal ettiği topraklardaki nüfusu zorla göç ettirmek
*İşgal edilen bölgelere kendi sivil nüfusunu yerleştirmek * Yağmalama
* “Güvenli Bölge” olarak duyurulan alanları bombalamak *Orantısız güç kullanımı * Başta uçak olmak üzere kitlesel imha silahlarını hedef gözetmeksizin ve sivil ayırmaksızın kullanmak *Şehirleri hedef gözetmeksizin bombalamak *Şehirlerin alt yapılarını tahrip etmek *Konutları imha etmek * Fosfor bombaları kullanmak *Kimyasal silah kullanmak
*Uluslararası hukukta yasaklanmış silah ve mühimmatı kullanmak
*Su kaynaklarını yok etmek
*Temiz suya erişimi engellemek
*Ağaçları kesmek veya yakmak *Tarım arazilerini kullanılamaz hale getirmek *Hayvanları itlaf etmek *Kullanılan yoğun miktardaki mühimmatla çevreyi kirletmek *İşkence *Apartheid
*İnsanlar üzerinde biyolojik deneyler yapmak *Hukuksuz gözaltı, alıkoyma *Gözaltında kayıplar *Yargılama hakkının, adil yargılama hakkının gasp edilmesi *Yargısız mahkumiyet ve infaz * Rehin almak *Kaçırmak *Suikast *Sivil kılığında operasyonlar yapmak *Merhamet göstermemek, canice davranmak ve zulmetmek *Okulları yıkmak *Üniversiteleri yıkmak *Eğitim hakkını ortadan kaldırmak *Bebek, çocuk ve kadınlar başta olmak üzere sivillerde travmalara yol açmak *Kasten yaralamak Kasten sakat bırakmak, kötürüm bırakmak *İnsanlık dışı muamele *Tecavüz *Cinsel şiddet
*Kişisel haysiyete hakaret *Sivilleri canlı kalkan olarak kullanmak *Tarihi eserleri kasten yok etmek *Arşivleri imha etmek *Mezarları ortadan kaldırmak *Cami ve kiliseleri hedef alarak imha etmek *Tarihi ve kültürel hafızayı silmek
Reklam
***
İsrail’in Gazze’de işlediği bu ve çok daha fazla suça ABD başta olmak üzere çok sayıda ülkenin, şirketin, medyanın ve STK’nın iştirak ettiğini, İsrail’e silah, mühimmat, finansal, moral ve politik destek sağladığını; kendi ülkelerindeki her türlü itiraz, ifade, yayın, gösteri, protesto, basın açıklaması vs hakkını ortadan kaldırdığını; çok sayıda ülkenin de susmak suretiyle bu suçlara ortak olduğunu tekrar burada kayıt altına almış olalım.
Afganistan, Bangladeş, Suriye, Sudan ve nihayet Gazze’de zafer!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 17/01/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Afganistan, Bangladeş, Suriye, Sudan ve nihayet Gazze’de zafer!
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 67 kişi beğendi
Hamas’ın kahramanca direnişiyle gelen Gazze zaferi kutlu, mübarek olsun.
Evet, bu bir zaferdir. Tartışmasız bir zaferdir. Dünyanın en acımasız, ahlaksız, ilkesiz ordusu, trilyon dolarlara varan harcamayla, en ölümcül kitle imha silahlarını kullanarak, 363 kilometrekareye sıkışıp kalmış 2,5 milyon insanı 467 gün boyunca bombalamış; hiçbir başarı elde edemeden, rehinelerini alamadan, diz çökerek, boyun eğerek, üstelik binlerce kayıp vererek, arkalarında İsrail’in üzerine çökmüş kesif bir korku, mutsuzluk, ümitsizlik bulutu bırakarak geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Reklam
Tek tek gidelim…
* 7 Ekim operasyonu son derece haklı, meşru, başarılı bir operasyondur. Gazze’ye on yıllardır verilen yegâne özgürlük, “ölme şeklini tercih” özgürlüğüdür. Hamas, savaşarak, kahramanca ölmeyi tercih etmiştir.
* Bazı “hain” Müslümanların da dile getirdiği gibi, “uslu dursalar”, “otoriteye itaat etseler” bunlar olur muydu? Evet olurdu, zaten oluyordu. 1948’den bu yana İsrail kimi zaman tek tek kimi zaman toplu öldürüyor, adım adım Filistin’i işgal ediyordu. Nitekim “uslu duran” Mahmut Abbas’ın yönettiği Batı Şeria da 467 gün boyunca zulümden payını aldı.
Reklam
* “50 bin masum Gazzeli şehit oldu. Gazze tamamen yıkıldı. Buna zafer denir mi?” Evet bu bir zaferdir. Çanakkale’de 90 bin insanı şehit verdik, zafer değil miydi? Terörle mücadelede 10 bin güvenlik görevlimiz şehit oldu, ne yapsaydık, “bırakınız bölsünler” mi deseydik? 15 Temmuz’da, kimse ölmesin diye Fetullahçı alçaklara meydanı mı bıraksaydık? Sakarya Savaşı’nda 39 bin zayiatımız vardı, ne yapsaydık, “bırakalım Yunan geçsin” mi deseydik? Ucunda ölüm var diye Kıbrıs’ı Rum’a mı bıraksaydık? Evet, kuşatma savaşı böyledir; ya teslim olur, boyunduruk altında yaşar, hatta onursuzca öldürülürsünüz; ya da direnir, ölüme ve yıkıma rağmen onurunuz, şerefiniz, namusunuzla vatanınızda özgür yaşarsınız.
* Hamas “rahatsız edici” bir örgüt. Sadece İsrail’i değil, Müslümanların vicdanını da rahatsız eden bir örgüt. “Nereden çıktı şimdi bu direniş?” diyenler, “uslu dursunlar” diyenler, “bu kadar ölüm ve yıkıma zafer mi denir?” diyenler, “otoriteye boyun eğsinler” diyenler aslında ruhlarına sinmiş korkaklığı, ezikliği, yenilmişlik duygusunu, alıştıkları konforu, küçük, gaddar, bencil iktidar alanlarını Hamas’ın adeta Yahya Sinvar’ın elindeki sopayla dürtüyor olmasından rahatsızlar.
* Hamas ümmetin yüz akıdır. Hamas kahramanca direnişiyle ümmetin onurunu, şerefini kurtarmıştır.
* Hamas ilham veren bir örgüttür. Sadece Müslümanlara değil tüm dünyaya vatan ve iman için ölümüne direnme dersi vermiştir. Hamas artık küresel düzeyde direnişin sembolü bir örgüttür.
* Tıpkı Ayn Calut’ta olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim’de müjdelendiği gibi, az çoğa, imanıyla, sabrıyla, duasıyla, ümidiyle, ahlakıyla galip gelmiştir.
* Afganistan, Bangladeş, 15 Temmuz’da Türkiye, Suriye, Sudan ve nihayet Gazze. İslam’ın şafağı yeniden söküyor. Küresel bir medeniyet devriminin yakıtı ümit, dua ve en başta iman olacaktır. Karamsarlık süründürür, ümit zafere götürür.
Reklam
* İran ve Hizbullah’ın bölgeden çekilmesi Müslümanları tek tek zafere taşıyor. Suriye ve Gazze kazandı. Lübnan’da güzel şeyler oluyor. Sırada Yemen var.
* Gazze yeniden inşa olunur, çok daha iyi imar edilir. Kimsenin endişesi olmasın.
* Boykot, asıl şimdi! Şimdi hesap sorma zamanı. Soykırımı unutmayacağız. Soykırıma destek verenleri asla unutmayacağız. Zaferin coşkusuyla boykotu yayacağız. Katılmayanların da artık katılmasını sağlayacağız.
* “Şimdi ne olacak?”, “Ateşkesin şartları nedir”, “Ateşkes süreci kime yarayacak?” Hiç önemi yok. Sen yeter ki doğru yerde dur; Allah’ın dediği olur.
KAYBEDENLER
İsrail diz çöktü, kaybetti. Siyonizm kaybetti. Netanyahu ve azılı köpekleri kaybetti. ABD Başkanı Biden ve kabinesi kaybetti. Amerikan halkı epeyce dolar kaybetti. Dünya genelinde Yahudiler imaj kaybetti. Avrupa tüm değerlerini kaybetti. Varlık nedenleri İsrail’i savunmak olan Fetullahçılar kaybetti. İran, Hizbullah ve Şia taassubu kaybetti. “Seküler, Batılı, Modern” diyerek İsrail’e arka çıkanlar kaybetti. “Araplar ölsün” diyen alçak ırkçılar kaybetti. Hamas’a inanmayan, ezik, korkak, ümitsiz Müslümanlar kaybetti. İslamofobi kaybetti, İslam ile terörü yan yana gösteren algı operasyoncuları kaybetti. Facebook, Twitter, Instagram, Starbucks, McDonald’s, Burger King, Nestle, Coca Cola ve nicesi kaybetti. Boykotu iç siyaset malzemesi yapma çabasındaki boykot kırıcılar, Alman ajanları, İran ajanları, Siyonist ajanlar kaybetti. “Yeter ki Hamas yenilsin” diyerek İsrail’e destek çıkan Müslüman belki de imanını kaybetti. İsrail’le birlikte tüm işbirlikçileri kaybetti.
Hamas’ın, Gazze’nin, Filistin’in muhteşem zaferi kutlu, mübarek olsun. Değil mi ki Allah var, değil mi ki ahiret var, değil mi ki onlar ölünce Cehennem’e, mü’minler Cennet’e gidiyor; o zaman yaşasın zafer, o zaman Hamas’a selam, direnişe daha güçlü devam!
Savaş, barış ya da felaket
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 20/01/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Savaş, barış ya da felaket
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 43 kişi beğendi
Suriye kuzeyinde YPG/PKK için sadece iki seçenek olduğunu defalarca yazmıştık. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere Türk yetkililer ve Suriyeli yetkililer de bu iki seçeneğin altını çizdiler: YPG/PKK ya silah bırakacak ve Şam’ın idaresi altına girecek, ya da Türk Silahlı Kuvvetleri ve Suriye güçleri bölgeye operasyon başlatacak.
Reklam
Üçüncü bir yol yok mu? Elbette var: YPG/PKK devletinin kurulması, federasyon, özerklik, eyalet, kanton yapılanması, sorunun çözümsüzlüğe terkedilmesi ve daha birçok seçeneği “Üçüncü Yol” başlığı altında toplayabiliriz.
Örneğin ABD ve Avrupa’nın yoğun baskısıyla süreç böyle bir üçüncü yola girebilir. DAEŞ tehdidi ve DAEŞ hapishaneleri gerekçe gösterilerek YPG’ye bölgede ihtiyaç olduğu söylenebilir. Türkiye ve Suriye güzellikle ya da zorla ikna edilebilir. ABD’nin yakın geçmişte yaptığı, Mazlum Abdi’nin de son röportajında söylediği gibi, PKK güçleri başta olmak üzere yabancı unsurların bölgeden çıkacağı vaadi verilebilir. Öcalan resimleri, PKK sembolleri gizlenir. YPG’ye statü verilir. Konu soğumaya bırakılabilir.
Reklam
Böyle bir üçüncü yol mümkün mü? Evet mümkün. Ancak bunun Türkiye içinde korkunç yansımaları olur.
Birincisi: Türkiye, Suriye Devrimi’nin arkasındaki güç olarak hem bölgede hem küresel ölçekte haklı bir itibara kavuştu. YPG’nin silah bırakmaması, Suriye Devrimi’ni tamamlanmamış bırakır. Türkiye, gerek Suriye Devrimi’ni tamamlayamadığı gerekse de yüksek perdeden tehdit ettiği YPG’yi yok edemediği için kazandığı itibarını kaybeder. Bugün dünya basınında lehine çıkan haber ve yorumlar aleyhine döner.
İkincisi: YPG’nin, içindeki PKK unsurlarını temizleyebilmesi diye bir yol yok. YPG demek PKK demek. Göstermelik şeklî adımlara kimse ikna olmayacaktır. Geçmişte Türkiye’yi rahatlatmak için yapılan makyaj düzenlemeleri biliyoruz. Terör örgütü, hem Türkiye’ye hem de Suriye’nin yeni yönetimine isteklerini dayatabildiği için güç yanında moral de kazanacaktır ve yeni bir evreye geçecektir.
Üçüncüsü: YPG/PKK’nın elde ettiği başarı Türkiye içinde PKK ve destekçilerine büyük moral verecek, sokakların kontrolden çıkmasına yol açabilecektir.
Dördüncüsü: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Öcalan’ın İmralı’dan çıkması gibi çok uç bir teklifi aslında YPG’nin yok edilmesindeki kararlığını göstermek için yapmış, böylece büyük risk almıştı. Eğer YPG meselesi kesin bir şekilde çözülmez de üçüncü bir yola girerse, MHP, eriyip gitmek yerine, kaçınılmaz olarak Cumhur İttifakı’ndan ayrılacak ve sert muhalefete geçecektir.
Reklam
Beşincisi: İktidar, YPG’nin önüne silah bırakmak ya da savaş gibi iki seçenek sunduktan sonra üçüncü bir yola girerse, Suriye Devrimi’yle elde ettiği olumlu havayı içerde de kaybedecek, hem muhalefetin hem de sokağın ciddi tepkilerine maruz kalacak, oluşan yeni durumu izah etmekte zorlanacaktır. Suriye’deki başarıyla özgüvenini yitiren muhalefet, YPG’nin varlığını sürdürmesi durumunda bunu bir iç politika malzemesi yapacak, Hükümet’i yıpratacaktır. Böyle bir durumda erken seçim kaçınılmaz olacak, henüz iyileşmenin etkileri tam görülemeyen ekonomi ile seçimde hezimet gelecektir.
Altıncısı: Suriye ve Gazze’de yenilen İsrail, YPG’nin bölgede varlığını korumasıyla üçüncü cephede zafer kazanmış olacaktır. Bunun da Suriye ve coğrafya üzerindeki etkisi yıkıcı olacaktır.
Üçüncü bir yol, yani YPG’nin bir şekilde varlığını koruması, Suriye’de üniter yapının kurulmaması, hatta meselenin çözümsüzlüğe terkedilmesi mümkündür ama sonuçları Türkiye ve Suriye için felaket anlamına gelir.
Bu bir “savaş çığırtkanlığı” yazısı değil; meselenin geldiği nokta budur. Eğer YPG Öcalan’ın yapacağı çağrıyla, güzellikle, suhuletle, silah bırakmazsa, Türkiye’nin, değil YPG, İsrail ve ABD ile bir savaşı dahi göze almaktan başka seçeneği kalmamıştır. Aksi bu aşamadan sonra tahayyül dahi edilemez. Bu seviyeye yükseltilmiş (iyi ki de yükseltilmiş) retorik ve siyasetten ric’at etmek, yok oluşa eşdeğerdi
Garplı olamadık, Şarklı kalamadık
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 24/01/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Garplı olamadık, Şarklı kalamadık
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 54 kişi beğendi
Bolu Kartalkaya’da Grand Kartal Otel’de çıkan yangında hayatını kaybedenlerin sayısı dün 79’du, bugün 78. Çünkü Adli Tıp küller üzerinde DNA incelemeleri yapıyor ve belli ki ayrıştırmakta zorlanıyor. Kimileri dumandan boğularak, kimileri önce bebeğini 12. kattan atıp sonra kendisi atlayarak hayatını kaybetti. “Talihli” olanlar uykularından hiç uyanmadan ruhlarını teslim ettiler. Kimileri de alevlere teslim oldular.
Reklam
Dört gündür ne konuşuyoruz? “Yetki kimdeydi?”, “Kim sorumlu?”, “Kim denetlemeliydi?” “İktidar mı hatalı, muhalefet mi?” Meselenin özüne yine inemedik. “Bize ne oluyor?” diye soramadık. Yangın unutuldu, hayatını kaybeden canlar, yaralılar unutuldu. Bir kör dövüşünü, kayıkçı kavgasını, duygudan uzak, kıran kırana bir propaganda yarışını izliyoruz. Ne bir istifa, hatta ne bir özeleştiri var; mahcubiyetle yüzünü yere eğmek mi? Çok beklersiniz. Sadece pişkinlik, vurdumduymazlık, suskunluk, daha bir aşkla, daha bir hırsla koltuğa yapışmak var.
Yetmiş sekiz canın yitirildiği yangının daha dumanları tüterken, yan otellerde kalanlar tatillerine, kaymaya devam ediyorlarmış. Şaşırdık mı? Tabii ki hayır. Artık şaşırmıyoruz. 6 Şubat depreminin daha ilk saatlerinde, borsa açılınca çimento hisselerinin yükselmesine şaşırmadığımız gibi, Hakkari’de 12 yaşında bir çocuğun kütüphaneye giderken başıboş köpekler tarafından parçalanmasına, ite taparların çıkıp pişkince “köpek değil kurttur onlar” demesine, yetkililerin “patili dostlarıyla” poz vermesine şaşırmadığımız gibi, Gazze’de soykırımın dumanı tüterken İsrail’le ticaretin başlatılması hesabı yapanlara şaşırmadığımız gibi, ülkenin en azılı militan sosyalistlerinin, en azılı, militan faşistinin tutuklanmasını eleştirdiğine şaşırmadığımız gibi, işini gücünü bırakıp Bolu sokaklarında Suriyeli avına çıkan, yaptığı hukuksuzlukla övünen, 78 canın kaybedilmesinden doğrudan sorumlu olan bir şaklabanın pişkinliğine, ilgili Bakanlığın sessizliğine, ölümler üzerinden rant devşirmeye çalışan vicdansızlara, hissiz politikaya ve elbette dumanı tüten yangın yerinin yanı başında tatiline hiçbir şey olmamış gibi devam edenlere de şaşırmıyoruz.
Reklam
Ne oluyor bize? Nereye gidiyoruz? Milletçe en yüksek ortak duygumuz olan merhamete ne oldu? Hürmet nereye gitti? Mahallenin öte ucunda cenaze var diye evinde televizyonu kapatan dayanışma ruhu nereye kayboldu? Utanma duygusunun, acıma duygusunun, edebin, adabın, erdemin, kanaatin, tevazuun, yardımlaşmanın, vefanın, ağırbaşlılığın başına neler geldi böyle?
Oysa en başta bunu, bu esas meseleyi, çürümeyi, kopuşu, insanlıktan koşarak uzaklaşmayı konuşmak zorunda değil miyiz? Temel meselemiz, beka meselemiz, en büyük sorunumuz bu değil mi? Depremin de yangının da bize dayattığı tartışma aslında bu değil mi?
Garplı yani Batılı olamadık. “Ol” demekle, baskıyla, dayatmayla Batılı olunamayacağını dahi anlamadık. Nasıl olalım ki? Biz hırsız değiliz ki bütün Amerika kıtasında soykırım yapıp içini boşaltalım, bütün Afrika’yı sömürelim. Barbar değiliz ki bitmeyen savaşlarda milyonları katledelim. Merhametsiz değiliz ki zayıfı ezelim. Bencil değiliz ki kendi refahımız uğruna başkasını katledelim.
.Mıntıka temizliği
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 27/01/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Mıntıka temizliği
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 66 kişi beğendi
Zehra Sena Gültekin, Bolu’daki faciada eşi ve çocukları da dâhil olmak üzere ailesinin 13 ferdiyle birlikte hayatını kaybetti. Çok iyi eğitim almıştı. THY’de çalışıyordu. Bir ailenin 14 ferdinin hayatını kaybetmesi, Uygur bir çocuğu evlat edinmiş olmaları hikâyelerini zaten trajik hale getiriyordu; babasının milletvekili olması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cenazeye katılarak bu aile dostunun acısını gözyaşlarıyla paylaşması da Zehra Sena’yı medyada bir miktar öne çıkardı.
Reklam
Sosyal medyada merhume Zehra Sena için akıl almaz yorumlar yapıldı. Evlatlarına sarılmış halde vefat etmiş bir kadının arkasından “AKP’liydi, liyakatsizdi, torpille işe girmişti, ‘oh olsun’” kabilinden yorumlar yapıldı.
Bu yorumları yapanları, kötü bir aileye mensup, berbat bir çocukluk geçirmiş, belki babası belirsiz, belki babası tarafından tacize uğramış, şeytanın insan suretinde yansıdığı üç beş marjinal yaratık olarak görüp üzerinde hiç durmadan geçmek mümkün.
Reklam
Ama öyle değil. Türkiye’de, hiçbir insanî değere sahip olmayan öbekler var. Bunun yanında birbirine öfkeyle, nefretle, intikam duygusuyla yaklaşan, kendisi gibi olmayanın bırakın dirisini ölüsüne bile nefret kusan, gözü dönmüş, gücü eline geçirip ortalığı kasıp kavurmak için fırsat kollayan azgın, azılı öbekler var.
Gazze’de tarihin en acımasız soykırımı yaşanırken, “ölenler Arap ve Müslüman, bize ne?” diyenlerin sayısı hiç de az değil. Ellerine güç geçse, ülkeyi cehenneme çevirirler.
Suriye’de Esed rejimi insanlık dışı katliamlar yaparken susanlar, hatta içten içe sevinenler, şimdilerde suçlulara yapılan operasyonları mezhepdaşlarına yönelik katliam olarak sunup ortalığı velveleye veriyorlar. Bunların eline ezkaza güç geçse, neler yapacaklarını tahayyül etmek zor değil.
Ya 15 Temmuz? O gece Fetullahçı darbe gerçekleşseydi, hiçbir ilkesi, sınırı, ahlâkı, kutsalı olmayan o yaratıkların ülkeyi nereye götürecekleri az çok tahmin edilebilir.
Gezi farklı mıydı? Kendisi gibi düşünmeyen, yaşamayan ve inanmayanlara karşı sokaklarda sergiledikleri azgınlığı, eğer fırsat bulsalar, topyekûn bir imha hareketine çevirmeyeceklerinden şüphemiz mi var?
Reklam
Statüko, en başından itibaren, yaptığı darbelerle azınlık iktidarını tahkim etti, çoğunluğu ezdi.
12 Mart 1971 muhtırasından hemen önce, 9 Mart’ta, Doğan Avcıoğlu’nun, İlhan Selçuk’un hezeyanlarıyla zihinleri zehirlenmiş generaller darbeyi yapabilselerdi, bugün dahi Türkiye Baas diktatörlüğü altında, Esed’in Suriye’sine kaçabilmeyi özgürlük sayabilecek kadar baskı görüyor, inim inim inliyordu.
“Hesap vereceksiniz, burunlarınızdan fitil fitil getireceğiz, kaçacak delik arayacaksınız, İstiklal Mahkemeleri’ni yeniden kuracağız” derken, seçimli bir iktidar değişiminden değil, öfke ve nefretle fırsatını kolladıkları bir isyandan, bir darbeden, bir rejim değişikliğinden bahsettikleri çok açık değil mi?
Türkiye’nin doğal fay hatları var ve bunlar için yapılabilecek çok şey yok ancak içeride gözü dönmüş provokatörlerin, dışarıda Türkiye’nin hasım ve rakiplerinin bu öbekleri beslediği, kullandığı çok açık.
Örneğin, babası gibi cunta ve darbe hayalleri kuran, iç savaş kışkırtıcılığı yapan, tahrikleriyle masum insanların ölümüne sebep olan, daha da ötesi, Türk olmadığı halde Türklük ve Türkçülük maskesiyle istismar ettiği kitleyi gözü dönmüş, hissiz, vicdansız, inançsız, acımasız, kör bir faşist tehdide dönüştüren Ümit Özdağ, üstelik hakkındaki somut delillere rağmen, ifade özgürlüğü bahanesiyle kendi haline bırakılabilir mi?
Reklam
Ya da sahip olduğu ajansla mafyatik yapılanma içine girip ülkenin popüler yüzlerini iç ve dış politikayı etkilemek için kullanan, tekelleşerek, örneğin Atatürk karşıtı filme karşı herkesi susturabilen, iktidar karşıtlığını örgütlü eyleme dönüştürebilen istismarcılara karşı sessiz kalınabilir mi?
Erdoğan ve AK Parti’nin 23 yıllık iktidar sürecinde kusurları olabilir, eleştirilecek çok yanları bulunabilir ancak Türkiye’de demokrasinin gelişmesi, milli iradenin tam anlamıyla yerleşmesi yolunda, pusuda fırsat kollayan nefret öbeklerine karşı eşsiz, cesur bir mücadele verdiğini kimse inkâr edemez. AK Parti ve Erdoğan, sadece kendisine inanmış, kendisine oy veren kitleyi değil, tüm Türkiye’yi faşistlerden, mezhep yobazlarından, maceracılardan, dikta heveslilerinden, ajan-provokatörlerden, karanlıktan koruyorlar.
Yapılan mıntıka temizliği ülkenin hayrınadır. Geç bile kalınmıştır. İç cepheyi bütün renkleriyle, bütün farklılıklarıyla tahkim edecek olan bu mıntıka temizliğidir. Hiç çekinmeden sonuna kadar gitmelidir.
Başıbozukluk derecesinde özgür medya
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 31/01/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Başıbozukluk derecesinde özgür medya
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedhamdi.mazici383884828 undefined
esubai131377762 ve 45 kişi beğendi
Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) 180 ülkeyi kapsayan bir Basın Özgürlüğü Endeksi hazırlıyor ve raporları Türkiye dahil çok sayıda ülkede özellikle muhalefetler nezdinde itibar görüyor. RSF’nin 2024 raporunda Türkiye basın özgürlüğü bakımından 180 ülke içinde 158’inci sırada yer aldı. Somali, Libya, Kongo, Lesoto, Uganda, Mali, Liberya ve daha nice ülkede basın Türkiye’den daha özgür!
Reklam
İnandınız mı? Sıralamayı teyit etmenin çok kolay bir yolu var: İsrail’e bakmak. 2024 yılında İsrail basın özgürlüğü bakımından 101’inci sırada yer almış. İsrail’de 2024 yılında hiç gazeteci öldürülmemiş. Nasıl oluyor bu? İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze’de 200’den fazla gazeteciyi hedef gözeterek, kasten öldürdüğünü, tarihi bir “rekor” kırdığını biliyoruz. Kim öldürmüş o kadar gazeteciyi? Mesele basın özgürlüğü sıralaması olunca RSF Filistin’i bir devlet olarak kabul ediyor ve Gazze’de “100’den fazla” gazetecinin öldürülmesini Filistin’in hanesine yazıyor! Ayrıca Filistin’in dünyada gazeteciler için en tehlikeli “ülke” olduğu notunu da düşüyor. Bu kurnazca çarpıtmaya rağmen, RSF’ye göre, Filistin dünya sıralamasında Türkiye’nin önüne, 157’nci sırada.
“Dış mihraklar” derken aslında kastettiğimiz tam olarak bu: Bütün dünyanın referans aldığı bir kuruluş, elde ettiği güç ve sahte itibarla, basın özgürlüğü endeksini bir sopa olarak kullanabiliyor, Türkiye’yi küresel ölçekte karalarken ve sıkıştırmaya çalışırken, gözünü kırpmadan, nişan alarak, bilerek, isteyerek 200’den fazla gazeteciyi katleden İsrail’i aklayabiliyor.
Reklam
RSF sıralamasında dünyanın en özgür basınının sırasıyla Norveç, Danimarka, İsveç, Hollanda ve Finlandiya’da olduğu belirtiliyor. Şu kadarını biliyoruz: Bu ülkeler de dahil, basının özgür kabul edildiği Avrupa ülkelerinde, Gazze’deki soykırım, katliam, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, basın ve ifade özgürlüğü ihlalleri hemen hiç yer almadı. Avrupa sokaklarında Gazze için protesto yapanlar yaka-paça göz altına alınırken, üniversitelere ağır baskılar uygulanırken, Filistin bayrağına hatta poşuya tahammül edilmezken, polis sokakta orantısız şiddet kullanırken Avrupa medyasının hiç sesi çıkmadı. Başta BBC olmak üzere Avrupa medyası Gazze soykırımı için “ortak bir dil” kullandı, örneğin İsrail’e “Hamas terör örgütü saldırırken”, Gazze’de 50 bin insan “kendi kendine” hayatını kaybetti. BBC çalışanlarının Gazze ile ilgili haber diline ilişkin isyanları ise hiç duyulmadı, yayılmadı.
Batı’daki “özgür” medyanın hakkını da teslim edelim: Yılların verdiği tecrübeyle nerede duracaklarını, sınırlarını, hadlerini biliyorlar. Devletin müdaha-lesine gerek bırakmadan kendilerini kontrol ediyor, oto-sansür uygulu-yorlar. Tıpkı Gazze soykı-rımında olduğu gibi, devletlerinin politika-larına sıkı sıkıya sahip çıkıyorlar. Almanya’da devletin gizli istihbarat bilgilerini sızdıran Cicero Dergisi’nin başına gelenleri, ABD’de Wikileaks başta olmak üzere istihbarat yayınlayanların gördükleri muameleyi, İngiltere’de Telekulak Skandalı sonucu tutuklanan gazeteciler ve kapatılan gazeteyi hepsi iyi biliyorlar. Batı’da evet basın özgürdür çünkü gazeteciler, telefon konuşmalarını izinsiz yayınladıklarında devletin tepelerine çökeceğini bilir, devletin istihbarat bilgilerini yayınladıklarında kendilerine acınmayacağını, İsrail’e uşaklık yapan devletlerini savunmadıklarında hesap sorulacağını bilirler.
Türkiye, medya çeşitliliği, renkliliği ve serbestliği bakımından dünyanın en özgür ülkesi. Türkiye’de 252 televizyon ve 1090 radyo yayın yapıyor, binden fazla yerel, bölgesel ve ulusal gazete yayınlanıyor. Sosyal medyanın kullanımında da Türkiye dünyada ilk sıralarda yer alıyor. Sorun şu ki, Türkiye’de gazeteciler ya da sosyal medya kullanıcıları kendi oto-sansürlerini yapmıyorlar; öyle olunca da zaman zaman yargı devreye giriyor. Yine de Türkiye’de basın fazlasıyla özgür, hatta fazla özgür zira tam bir denetimsizlik, kontrolsüzlük, başıbozukluk hüküm sürüyor. Çoğu zaman, toplumsal infial olmasa, medya/sosyal medyada Anayasa ve yasaları ihlal hiç görülmüyor. Uluslararası medya, dernekler, vakıflar, bağış kuruluşları, fonlar, sosyal medya araçları ülkede sınırsız, kuralsız şekilde özgürce at koşturuyorlar. Bizde bırakın devletin politikalarını desteklemeyi, kimi medya kuruluşları başka ülkelerin çıkarları adına alenen kendi devletlerine operasyon çekebiliyor, teröre alan açabiliyor, başlarına iş geldiği zaman da RSF gibi kuruluşları arkalarında bulabiliyor, Türkiye’ye yönelik operasyon ateşine odun taşıyorlar.
Reklam
İsrail söz konusu olunca soykırımı dahi görmeyerek tüm ilkelerini çiğneyen, Türkiye söz konusu olunca özgürlük söylemini sopa gibi kullanan çifte standartlı, ikiyüzlü Batılı ülkelerin de kuruluşların da artık ülkemizde hükmü yok. ABD’ye, İsrail’e, Avrupa’ya sırtını dayayıp içeriye operasyon çekme dönemi sona eriyor. Medyanın da, sanat-sepet tayfanın da, bu yeni duruma ayak uydurup normalleşmeleri gerekiyor. “Help Turkey” diyerek aradığınız numaraya artık ulaşılamıyor; lütfen daha sonra da tekrar denemeyiniz.
Bir Kemalist’in iç sesi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 03/02/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Bir Kemalist’in iç sesi
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedyusufbayer04307 undefined
esubai131377762 ve 74 kişi beğendi
“Atatürk ülkemizi tek başına düşmanlardan kurtardı. Cumhuriyet Türkiye’sini yoktan var etti. Gerici, cahil, köhne, tutucu bir güruhtan ilerici, modern, çağdaş, Batılı, laik, bilimin ışığıyla aydınlanmış bir ulus yarattı. Onun için Atatürk bizim rehberimiz, liderimiz, ebedi şefimiz, idolümüz, varlık nedenimiz, üst insan, meta-insan, bugünümüzü sağlayan, her nefesimizi borçlu olduğumuz ulu önderimizdir. Biz hepimiz onun izindeyiz. Biz Mustafa Kemal’in askerleriyiz. Açtığı yolda, gösterdiği ülküde, hiç durmadan yürüyenleriz. Varlığımızı onun varlığına armağan ettik. Bu durumda doğal olarak ülkenin sahibi biziz. Bu ülke üzerinde sadece bizim tasarruf hakkımız var. Biz ülke ve millet için en doğruyu bilenleriz; hatta neyin en doğru olduğunu sadece biz biliriz. En vatansever biziz. Bu ülkeyi en çok düşünen, bu vatan için en çok kaygılanan biziz. Kimse bu ülkeyi bizim sevdiğimiz kadar sevemez. Bizim gibi düşünmeyenler, bizim gibi inanmayanlar, bizim gibi yaşamayanlar, bize benzemeyenler gaflet, dalalet hatta hıyanet içindedirler. Onla Yunan artığıdır. Standart, normal, doğal biziz. Biz hep doğruyuz, hep haklıyız. Biz hatadan münezzehiz, masumuz. Çoğunluğun bize uymuyor olması, onların, körlüğünden ve cehaletindendir. Hepsi yanılıyor, biz yanılmayız, aldanmayız. Bizim gördüğümüz gerçeği onlar görmüyor. Onlar hain. Onlar eğitim görse bile hakikati göremezler; biz eğitim görmesek de Atatürk’ün ışığı ile aydınlanır, onun ölümsüz varlığı ile yolumuzu aydınlatırız. Ülkeyi yönetme hakkına sadece biz sahibiz. İnönü’nün tek hatası çok partili sisteme, gizli oy, açık tasnife izin vermiş olmasıdır. Cahil bir millet doğru seçim yapamaz. Onun için, yolundan sapmış milleti doğru yola getiren darbeler meşrudur, gereklidir. Millet kendi başına, kendi haline bırakılamaz, mutlaka vasisi olmalıdır. Ordumuz cahil bir milletin inisiyatifine bırakılamaz. Cahil millet askerlik yapmalıdır, bizim için ölmelidir, sağ kalanlar bizim için çalışmalıdır ama ordu milletin değil sadece bizim ordumuzdur. Ülkenin nimetlerinden ve halkın emeğinden istifade hakkı öncelikle bizimdir çünkü biz seçkiniz, biz her şeyi hak ediyoruz. Atamızın yolundan sapmış ülke er ya da geç yeniden doğru istikamete girecektir. O zaman İstiklal Mahkemeleri yeniden kurulacaktır. Kimseye acınmayacaktır. Bizim gibi olmayanlar, bize benzemeyenler yok edilecektir. Bizim gibi olmayanların yaşama hakkı da yoktur. Atam olmasa isminiz Yorgo olurdu. Köy Enstitüleri yeniden açılacak, ulusumuz eğitimden geçirilecek, bütün ülke bize benzetilecektir. Başka yol yoktur. Başka yol ihanettir. Atam ölmedi, içimizde yaşamaktadır. 1881’de doğmuştur, ebedi aramızdadır. Bu yolda kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz! Atam izindeyiz. Mustafa Kemal’in askerleriyiz!”
Reklam
Eksiği var, fazlası yok. Bir Kemalist’in zihni tam böyle çalışıyor, sadece
böyle çalışıyor…
CHP’NİN DÜŞTÜĞÜ TUZAK
Kara Harp Okulu’ndan 2024 yılında 917 Türk öğrenci mezun oldu ve teğmen olarak göreve başladılar. 917 teğmenden sadece 5 tanesi disiplinsizlik nedeniyle ihraç edildiler. CHP ve onun başını çektiği muhalefet, bu 5 disiplinsiz teğmeni savunurken, kurallara riayet ederek göreve başlamış 912 teğmeni töhmet altında bırakıyor. Sadece bu teğmenler de değil, askerliğin disiplin olduğunu çok iyi bilen milleti de karşısına alıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir siyaset dehası ama bu tuzağı o kurmadı; CHP, disiplinsizliğe sahip çıkarak, kendi kazdığı kuyuya, kendi kurduğu tuzağa düşüyor.
6. FİLO VE DERİN YARA
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin grup toplantısında “Bizim karşısında olduğumuz 6. Filo’ydu. Senin yanında durdukların onun karşısında namaza durdular namaza” ifadelerini kullanarak bir yalanı, iftirayı tekrar dile getirdi. Yazdık, ama durmadan yazmaya devam edeceğiz: 1969 yılında solcular aylar süren şımarıkça eylemleriyle Türkiye’de hayatı felç etmiş, sağcı, milliyetçi, dindar gençler de sokağa çıkarak bu şımarık solcuları affedersiniz eşek sudan gelene kadar pataklamışlardı. Türkiye solu yediği bu dayağı unutamadı; “6. Filo’ya karşı namaz kıldılar” yalanıyla da ezikliğini örtmeye çalışıyor. Siz şükredin ki Gezi olayları sırasında öfkeli kalabalığı evinde tutan Erdoğan gibi bir lider vardı; yoksa 1969’u bile unuturdunuz.
Reklam
“BENZEMEZ KİMSE SANA”
Ekrem İmamoğlu, Erdoğan’ın hikâyesini taklit ederek Cumhurbaşkanı olabileceğini zannediyor. Oysa hikâyeler hiç benzemiyor. Erdoğan sahte mağdur değildi; sadece kendisi değil, partisi, hareketi, yol arkadaşları, fikri, inancı on yıllar boyunca ötelenmişti. Erdoğan neredeyse çocukluğundan itibaren mücadelenin içindeydi. Erdoğan sıfırdan parti kurdu, Genel Başkan, Başbakan, Cumhurbaşkanı oldu. Geldiği her makama mücadele, sabır ve direnişle geldi. Erdoğan’ın kendisine inanmış kadrosu vardı. Erdoğan Belediye Başkanlığı döneminde başarılıydı. En önemlisi de Erdoğan her zaman diklenmeden dik durdu. Sağa sola sataşıp sahte mağduriyet üretmekle Cumhurbaşkanı olunmaz; millet de zaten bunu yutmaz.
Hutbelerde değişim yolda
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 07/02/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Hutbelerde değişim yolda
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 44 kişi beğendi
Diyanet İşleri Başkanlığı hafta başında Ankara’da bir “Hutbe Hizmetleri Çalıştayı” düzenledi. Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Erbaş’ın davetiyle Çalıştay’a ben de katıldım. Diyanet yöneticileri, hutbe hazırlama ekibi çalışanları, akademisyenler, gazeteciler, yazarlar, STK temsilcileri, kadın ve erkek vaizler, müftüler, üniversite ve lise öğrencileri gün boyunca hutbeyi konuştuk.
Reklam
Çalıştay 3 oturumdan oluşuyordu: İlk oturumun başkanlığını Sayın Ali Erbaş yaptı ve “Hutbe Hizmetlerinin Dünü, Bugünü, Yarını” konuşuldu. İkinci oturumun başkanlığını DİB Başkan Yardımcısı Sayın Burhan İşliyen yaptı ve “Hutbe Hizmetlerinde Yöntem ve İrşat Dili” tartışıldı. Son oturumda ise Din Hizmetleri Genel Müdürü Şaban Kondi başkanlığında “Sosyal Hayatta ve Dijital Mecralarda Hutbelerin Etkinlik ve Verimliliği” konusu masaya yatırıldı.
Sayın Ali Erbaş, yaptırdıkları bir araştırmaya göre hutbelerin her hafta 22 milyon kişiye ulaştığını ifade etti. Bu sayıya radyo, tv ve dijital mecralardan hutbe dinleyen/okuyanlar, özellikle kadınlar dahil değil. Ayrıca hutbelerin dualar dışında kalan kısmının da ortalama 7 dakika sürdüğünü öğrendik. 7 dakikalık ve milyonlarca insanın dinleyeceği bir hutbe metnini yazmak, bunu da en az tartışılır şekilde yazmak azami dikkat ve çaba gerektiriyor. Diyanet’in hutbe ekibi bu zor yükün altında en iyiyi çıkarmaya çalışıyor. Metinlerin her hafta bizzat Sayın Erbaş tarafından okunup onaylandığını, Başkan’ın bazen bütün işlerini bırakıp saatlerce metin üzerinde çalıştığını da ekleyelim.
Reklam
Hutbeler konusunda daha önce burada bir yazı yazmış, hutbe metni hazırlamanın zor olduğunu ancak yorgun din dilini aşmanın, konu yelpazesini biraz daha genişletmenin ihtiyaç ve mümkün olduğunu ifade etmiştim.
Diyanet’in böyle bir Çalıştay düzenlemesi, farklı kesimlerden isimlerin katılması, meselelerin özgür bir ortamda istişare edilmesi, başta Sayın Ali Erbaş olmak üzere üst düzey DİB yöneticilerinin oturumları pür dikkat dinlemeleri ve oturumlarda dile getirilen ortak eleştiriler, hutbeleri iyileştirme yönünde samimi bir arayış olduğunu gösteriyor.
Toplantıya ilişkin şu gözlemimi de aktarayım: Türkiye’de “hitabet” konusunu çalışan epeyce bir akademisyenimiz varmış. Bu alanda dünyanın en iyisi bile olabiliriz. Birileri Anadolu’da yeni kurulan üniversiteleri acımasızca eleştirirken, o üniversitelerde özellikle sosyal bilimler alanında harika işler çıkarılıyor. Batı üniversitelerinde “retorik”, Doğu’nun medreselerinde “belagat” yüzyıllar boyunca temel ders olarak okutulmuştu. Bugün kimi profesörlerin dahi konuşurken ve yazarken yetersiz bir Türkçe sergilemeleri, “belagat” dersinin büyük ihtiyaç olduğunu açıkça gösteriyor. İlmini aktaramadıktan sonra o bilginin ne değeri var ki?
Reklam
Son aylarda Cuma hutbelerinde fark edilir bir değişim zaten var. Bu değişimin, özellikle bu Çalıştay sonrasında, daha da somutlaşacağı, dinleyiciye daha fazla etki edeceği umudunu taşıyoruz. Güzel ve etkili bir konuşma ile cemaatin camiden girdiğinden farklı çıkması mümkün. Diyanet de bu arzuyu taşıyor ve başarabileceğine inanıyoruz.
Medya ve sosyal medya “eğlendirme” görüntüsü altında topluma mesaj bombardımanı yapıyor ve toplum, özellikle de gençler avucumuzdan akıp gidiyor. Hutbeler, medya ve sosyal medyanın bu olumsuz etkisini kırabilir, engelleyebilir, en azından yavaşlatabilir. Elimizdeki bu mediumu çok daha etkili, verimli kullanmak mümkün. Sadece biraz cesarete, “devrim” azmine ihtiyacımız var.
Cemaatin her hafta “acaba bu hafta Cuma hutbesinde ne var?” merakıyla camiye koşması arzumu dile getirmiştim. Şimdi daha da umutluyum. Acaba bu hafta Cuma hutbesinde imam ne anlatacak?
Geometri
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 10/02/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Geometri
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedtuncaykorkmaz1572 undefined
esubai131377762 ve 54 kişi beğendi
Geçen yıl 22 Mart’ta Moskova’da Crocus City Hall isimli konser salonuna 4 terörist saldırdı; 143 sivil hayatını kaybetti, 360 kişi yaralandı. Canlı yakalanan 4 terörist, Müslüman isimlerine sahipti. Saldırıyı IŞİD’in bir kolu üstlendi. Rusya Ukrayna’yı suçladı. Bu kanlı olayın perde arkasını belki de hiç öğreneme-yeceğiz ama bazı tahminlerde bulunmak zor değil: 4 aptal Müslüman, biraz parayla, daha çok dini retorikle kandırıldılar. Bu eylemle “cihat” yaptıklarına, “cenneti garantilediklerine” inandırıldılar. Günün sonunda, kimsenin hatırlamadığı, yaşayıp yaşamadıkları bile belli olmayan, katil, aşağılık birer insan müsveddesi oldular. Rusya’ya mesaj vermek isteyen bir ya da birkaç ülkenin istihbarat örgütüne uşaklık yaparken, Müslümanlara da en azılı İslam düşmanının dahi veremeyeceği zararı verdiler.
Reklam
Düz bir çizginin iki ucu arasındaki açı 180 derecedir. Sağ ile sol, doğu ile batı, iyi ile kötü, iman ile küfür arasındaki açı da öyledir. Biraz geometri bilmek iyidir. Zira sağa gittiğinizi zannedip 180 derece farklı yöne, sola gidiyor olabilirsiniz; iyilik yaptığınızı zannedip kötülük yapıyor olabilirsiniz.
O kadar çok örneği var ki…
Fetullah Gülen mesela; elinde tuttuğu güçle, kendisini Türkiye’nin en büyük “vatanseveri” olarak gösteriyordu. Maskesi düşünce, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük “vatan haini” olduğu ortaya çıkıverdi. 3 derece, 5 derece değil, manzara 180 derece değişiverdi.
Reklam
Ya da PKK; solcu, sosyalist, Marksist-Leninist bir örgüt olarak kitleleri kandırıyordu. Günün sonunda emperyalist, kapitalist ABD’nin mayın eşekliğini yapan bir örgüt olduğu, aslında 180 derece farklı bir yönde ilerlediği ortaya çıktı.
Bir de Gezi olaylarına çok gülerim; Türkiye solu yeniden dirildiğini, şahlandığını, tüm fraksiyon tartışmalarını bir kenara bırakarak birlik olduğunu zannediyordu. Günün sonunda Gezi’nin FETÖ ve onun ajanlığını yaptığı ABD tarafından kurgulandığı, Türkiye solunun da bu emperyalist senaryoda kullanışlı aptal piyonlar olarak sokağa sürüldüğü ortaya çıktı.
Sözü şuraya getireceğim: Son yıllarda, “Türkçülük” adı altında, daha çok ergenlere enjekte edilen, gittikçe yaygınlaşan, emniyet, TSK gibi kurumlarda dahi kendisine yaşam alanı bulabilen bir tehlikeli inanç ve düşünce sistemi de işte tam yukardaki örnekler gibi, istihbari bir faaliyet olarak Türklüğü, Türkçülüğü, Türkiye’yi tehdit eder bir boyuta ulaştı.
Reklam
Geometri bilgisini sadece kafatası ölçmekte kullananlar, Türkçülük yaptıklarını zannederken Türkiye’yi tehdit ettiklerini, 180 derece farklı bir amaca hizmet ettiklerini fark edemiyorlar.
Dikkat ederseniz, “Türkçülük” maskesinin altına daha çok “İslam düşmanlığını” alıyorlar; İslam’ı “Arap dini”, Hz. Peygamberimiz Efendimizi “Arap” olarak kodlayıp “tengricilik”, “şamanizm” çeşnisiyle en temel değerlerimize, bizi biz yapan, bizi “Türk” yapan kutsallarımıza saldırıyorlar. Suriye’de, Filistin’de yaşanmış ve yaşanmakta olan zulme “Onlar Arap, oh olsun” diyecek kadar vicdansızlaşırken, İsrail’e, ABD’ye, Batı’ya yönelik ilgi ve hayranlıklarını gizlemiyorlar.
Bugün Arap düşmanlığı olarak sergilenen bu ırkçılık şimdilerde alttan alta, ama pek yakında alenen Kürt düşmanlığı kisvesine de bürünecek. Sıradan Türk ile sıradan Kürt’ü birbirine hasım yapma konusunda epey mesafe kat ettiler; çatlağı derinleştirmek için daha çok gayret gösterecekler.
Kürt ve Arap’ı dışlayarak Malazgirt ruhunu, Kudüs ruhunu, Çanakkale, İstiklal Savaşı ruhunu ortadan kaldıracak, Türk’ü, Siyonizm ve Haçlılar karşısında yapayalnız bırakacaklar. Yani Türkçülük adı altında Türk’e en büyük zararı, en büyük hasarı verecekler, veriyorlar da.
Reklam
Gittiklerini zannettikleri yolun 180 derece ters istikametinde ilerlediklerinin farkında değiller. Türk asıllı olmayan, her türlü yabancı istihbarat örgütleriyle ilişkili karanlık figürlerin arkasına takılarak, kendilerinin de, mensubu oldukları ırk ve milletin de kuyusunu kazdıklarını, kullanıldıklarını göremeyecek kadar maalesef akıldan uzaklar.
Geometri bilmek iyidir. Geometri bilirseniz, yaklaştığınızı zannettiğiniz cisimlerden aslında uzaklaştığınızı görebilirsiniz. Yoksa kendinizi avcı zanneder ama kolayca av olursunuz.
Kuklalar için hazin son yaklaşıyor
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 14/02/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kuklalar için hazin son yaklaşıyor
fovet5867763 undefinedesubai131377762 undefinedsongel6662502 undefined
fovet5867763 ve 83 kişi beğendi
Sultan Abdülhamid, 1908 yılında çok kritik bir hata yaparak, İstanbul’da gözetim atında tutulan Şerif Hüseyin’i Mekke Emiri olarak atadı.
Şerif Hüseyin ve sülalesi kendilerini Hz. Peygamber (sav)’in ailesi olan Beni Haşim’e nispet ediyor, “Haşimoğulları” ünvanını kullanıyor, Osmanlı Devleti’nin Mekke Emirliği vazifesini de bu mensubiyete binaen ellerinde tutuyorlardı.
Reklam
Şerif Hüseyin İstanbul’dan Mekke’ye varınca Hicaz’da Osmanlı’ya ihanetin altyapısını hazırladı. İngiltere, gerek hilafetin Müslümanlar üzerindeki etkisini kırmak, gerekse Osmanlı’nın güney topraklarını karıştırarak diğer cephelerde elini rahatlatmak amacıyla Şerif Hüseyin’e yatırım yaptı. Hüseyin, güç şehvetiyle kendisini İngiltere’ye pazarlamaya zaten hazırdı. İngiliz ajanları Lawrence ve Gertrude Bell’in liderliğinde hazırlıklarını yaptı ve 1916’da, Mekke’de, başta Ecyad Kalesi ve Hükümet Konağı olmak üzere Osmanlı kışlalarına saldırı düzenleyerek isyanı başlatmış oldu.
Şerif Hüseyin’in hayali, Mersin ve Adana’dan başlayarak Aden’e kadar olan toprakların kralı olmaktı. İngilizlerden bunun sözünü de almıştı. Oğullarıyla birlikte İngiliz saflarında Osmanlı’ya karşı savaştı ancak savaş bitince İngilizler sözlerini tutmadılar. Sonuç Şerif Hüseyin için hezimet, hayal kırıklığı, ama en çok da izzetsizlikti. İngilizler, bugünkü Suudi Arabistan’ı Şerif Hüseyin ve oğlu Ali’den alarak Suud ailesine teslim etti. Diğer oğlu Faysal Suriye Kralı olmuştu ancak Fransızlar onu kovdular, Irak’a gitti, oranın “İngiliz Valisi” oldu. 1958’de Irak’ta yapılan darbede torunu Faysal ve tüm ailesi, saray bahçesinde kurşuna dizildiler.
Reklam
Şerif Hüseyin önce Kıbrıs’ta sürgünde yaşadı, sonra Ürdün’e geldi, orada öldü. Ölmeden önce günah çıkarırcasına itiraf ettiği, Osmanlı’yı yıkmak, Osmanlı’yı arkadan hançerlemek, Ortadoğu’yu İngiltere sömürgesine açmak, hilafeti sona erdirmek ve en kötüsü İsrail’i kurmak gibi ağır lekeler şimdi bile cesedini takip ediyor.
Şerif Hüseyin’in oğulları içinde en akıllısı ve en talihlisi Abdullah idi. Ona da Ürdün Krallığı verilmişti. Kendisi de, oğulları da, bir kral gibi değil, İngiliz sömürü valisi gibi tahtta oturdular. İsrail’in sarsılmaz muhafızı oldular. İsrail’in arka bahçesini halen onlar koruyorlar.
Birkaç gün önce, Beyaz Saray’da, Trump’ın önünde boynu bükük şekilde Gazze talimatlarını dinleyen Kral Abdullah, Osmanlı’ya ihanet eden Şerif Hüseyin’in torununun torunu.
Abdullah, nasıl bir hikayenin ürünü olduğunun elbette idrakinde. Koltuğunun pamuk ipliğiyle bağlı olduğunu da biliyor. Lüks ve Batılı hayatının, özellikle İngiliz aksanıyla zar zor konuşabildiği Arapçanın Ürdün halkında içten içe oluşturduğu tepkiyi de seziyor. İngiltere, ABD ya da İsrail’in tek bir parmak hareketiyle devrileceğinin de farkında. İzzetli bir duruştan işte bu nedenle çok uzak; boyun eğmekten başka çaresi yok. Trump ne emrederse, onu mecburen yapacak.
Reklam
Sadece Abdullah değil, bölgedeki birçok ülkenin diktatörleri de aynı korkuyu, tedirginliği yaşıyor.
Hamas, varlığıyla, direnişiyle, heyecanıyla, umuduyla ve yiğitliğiyle, İsrail’den ziyade işte bu kukla diktatörleri tehdit ve tedirgin ediyor. Hamas’ın yenilmesini İsrail’den çok işte bu kuklalar arzu ediyorlar.
Ancak Trump meseleyi çok farklı bir noktaya taşıdı: Önce Gazze’yi, sonra tüm Filistin’i tehcir etmek, bölgedeki hiçbir ülkenin görmezden gelebileceği bir durum değil. Afganistan, Bangladeş, Sudan, Suriye Devrimi ve Hamas’ın 470 günlük onurlu direnişi kuklaları zaten uykusuz bırakmıştı; şimdi Trump başka bir cephe, daha zorlu bir cephe açıyor.
Bu sıkışmışlık, Ortadoğu’da, ABD ve İsrail’in hesaplayamadığı bir uyanışa, dirilişe yol açabilir. Mısır’ın ABD’ye karşı tepkili tutumu, Türkiye’nin kararlılığı, bölgenin çehresini kökten değiştirebilir. Trump musibeti, Müslümanlara nasihat olabilir, gözlerini açabilir, hepsini derin uykulardan uyandırabilir, şer, hayra tahvil olabilir, kuklalar tek devrilir, halklar iktidara gelebilir.
Reklam
Filistinliler ve özellikle de Gazze, on yıllardır Müslümanların izzet, onur ve şerefini ayakta tutuyorlar. Kim bilir, belki de bundan sonra bu ağır yük paylaşılır, Filistin’in üzerinden yük alınır.
Allah kadiri mutlaktır, “ol” der ve olur. Müslüman’a düşen de bu iman ve umudu taşımaktır.
Yeri gelmişken son bir not: Bizde Kemalistlerin ezberi olan “Araplar bizi sırtımızdan vurdu” türküsü, aslında sadece ve sadece Şerif Hüseyin’in ihanetine dairdir. Şerif Hüseyin ve oğulları ise Kemalistleri kıskandıracak kadar Batılı, modern, İngiliz hayranıdır. Yani bir kısım hain Arap ile Kemalizm üzülerek ifade etmeliyim ki birebir örtüşmektedir.
Çok haklısın TÜSİAD!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 17/02/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Çok haklısın TÜSİAD!
esubai131377762 undefinedaboz160811804 undefinednurettininan4288288 undefined
esubai131377762 ve 124 kişi beğendi
TÜSİAD Genel Kurulu’nda Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras’ın kullandığı bir cümle dikkatlerden kaçtı. Aras, 2024 Mahalli Seçimlerini kastederek, “Politik gücün barış içinde el değiştirmesi ülkemizde demokrasinin gücünü tekrar tüm dünyaya göstermiş oldu” ifadelerini kullanıyor.
Reklam
“Politik güç” İngilizceden (political power) çeviri bir kavram ve tam olarak “iktidar” anlamına geliyor. Belli ki Ömer Aras CHP’yi iktidar olarak kodluyor. Gerek TÜSİAD YİK Başkanı Ömer Aras’ı, gerekse TÜSİAD Başkanı Orhan Turan’ı dinleyince, tüm eleştirilerin CHP’ye yönelik olduğu da böylece kolayca anlaşılabiliyor. Yani AK Parti çevreleri TÜSİAD’ın çıkışından boşuna alınıyorlar. Muhatap doğrudan CHP.
Orhan Turan, Ömer Aras.
Orhan Turan, Ömer Aras.
MORALİMİZ BOZUK
Diyor ki TÜSİAD: “Ülke olarak moralimiz bozuk. Güven bunalımı yaşıyoruz”
TÜSİAD çok haklı. 31 Mart’ta “politik gücü” eline geçiren CHP kendi içinde bir koltuk kavgasına tutuştu. Ekrem İmamoğlu bir yandan, Mansur Yavaş diğer yandan koltuğu çekiştiriyor. Kemal Kılıçdaroğlu koltuktan dürtülerek gönderilmişti, yeniden bir ucundan tutmak için adeta tırmalıyor. Koltukta ha düştü ha düşecek gibi oturan Özgür Özel ise arada ezilmek korkusuyla sindikçe siniyor. Böyle bir manzara TÜSİAD’ı da üzmüş olmalı ki, Ömer Aras samimiyetle kaygısını dile getiriyor.
Reklam
CHP KURULTAYINA SERT ELEŞTİRİ
“Yolsuzluk, dolandırıcılık, karaborsa haberlerinin ardı arkası kesilmiyor. Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, galiba artık şirket kurmaktan daha kolay” diyor TÜSİAD.
Çok ama çok haklı. Ortalığa saçılan para kuleleri görüntüleri, ardından CHP kurultayına ilişkin itiraflar, delege karaborsası, örgütlü olarak suç işlemek, delege pazarı kurmak herkes gibi TÜSİAD’ın da midesini bulandırıyor.
İŞ KAZALARI
Aras, bazı iş kazaları ile afetleri hatırlatıyor ve “bu ölümlerin ana nedeni sistem bozukluğudur” diyor. Gerçi hepsi CHP yönetiminde olan, Beşiktaş’ta 29 işçinin feci şekilde ölmesine, Antalya’da teleferik faciasına, İzmir’de sokak ortasında elektriğe kapılıp hayatını kaybedenlere değinmiyor ama anlıyoruz ki Kartalkaya’da CHP’li Bolu Belediyesi itfaiyesinin ihmaline isyan ediyor.
HÜKÜMETİ DEVİR AMA TERÖRİSTE DOKUNMA
“Seçilmiş belediye başkanları görevden alınıyor yerlerine kayyum atanıyor” diyor TÜSİAD.
TÜSİAD bu konuda da haklı. Başbakana dokun, hükümeti devir, “Ulusa Çağrı” adı altında darbe çağrısı yap, cuntaları destekle, darbecilerle iş tut ama terörle bağlantısı olan, teröre destek sağlayan ya da yargıyı, başsavcıyı ailesi, çocuklarıyla tehdit eden belediye başkanına asla dokunma. Seçilmiş belediye başkanı hukukun üzerindedir, ne isterse yapabilir. Ama sermaye hepsinin üzerindedir, o da ne isterse yapabilir.
Reklam
CUNTAMA DOKUNMA!
TÜSİAD, “disiplinsizlik suçuyla teğmenler hakkında ihraç kararı alınıyor” ifadelerini kullanıyor.
Sonuna kadar haklı. Orduda disiplin mi olurmuş? Cuntalar daha doğarken ortadan kaldırılırsa, TÜSİAD 12 Eylül öncesi yaptığı gibi “Ulusa Çağrı” bildirileriyle kimi darbeye teşvik edecek? 28 Şubat’ta aldığı gibi kimden brifing alacak? Darbe olmazsa ekonomi nasıl bozulacak? Ekonomi bozulmazsa TÜSİAD nasıl kazanacak?
DDK KORKUSU
TÜSİAD, “Yeni yasal düzenlemelerle, kamu görevlilerinin Devlet Denetleme Kurulu tarafından görevden alınması ve TMSF’nin şirketlere kayyum olarak atanması mümkün oluyor” diyor.
Korkusunda çok haklı TÜSİAD. PKK ile, FETÖ ile iş tutan, terörü finanse eden, kara para aklayan, vergi kaçıran, piyasayı karıştıran şirketlere dokunmak da nereden çıktı?
EYVAH EKONOMİ İYİYE GİDİYOR!
“Enflasyon beklenen hızda olmasa da geriliyor, cari açık sürdürülebilir seviyelerde, Merkez Bankası rezervleri güçleniyor, CDS ülke risk primi düşüyor” diyor TÜSİAD.
Bunu söylerken elbette olumlu manada söylemiyor.
Faizlerin düşecek olmasından korkuyor. On yıllar boyunca, Türkiye’de istikrarsızlığı besleyip yüksek faizden büyük rantlar elde eden, enflasyonu körükleyip kazancına kazanç katan, Doların yükselmesi için elini ovuşturan TÜSİAD, işlerin iyi gitmesinden tedirgin oluyor. Tabii ki haklı. İşler iyi giderse, TÜSİAD patronları nasıl büyüyecek?
YARGIYA CHP TEHDİDİ
“Hukukun üstünlüğü ve bağımsız yargı” vurgusu yapıyor TÜSİAD.
O kadar haklı ki… İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nı ailesiyle, çocuklarıyla tehdit eden Ekrem İmamoğlu’na, yargıyı baskı altına almak için adliye önünde eylem yapan CHP’ye, bilirkişi ile yaptığı telefon görüşmesini yayınlayan medyaya haklı olarak ateş püskürüyor TÜSİAD. Verdiği kararları beğenmediği için CHP tarafından sürekli eleştirilen yargının yıpranmasından korkuyor. Yargıda CHP dönemlerinde yapılan mezhepçi kadrolaşma tehdidine dikkat çekiyor TÜSİAD.
Reklam
TÜSİAD’SIZ EĞİTİM OLMAZ
“Müfredat değişikliklerini şeffaf ve katılımcı bir yaklaşımla yapmalıyız” diyor TÜSİAD.
Haklı. TÜSİAD’ın belirlemediği, şekillendirmediği, yönünü çizmediği, müdahale edemediği bir eğitim sistemi ve müfredat olabilir mi? 28 Şubat’ta örneğin, darbecilerle nasıl da dizayn etmişlerdi eğitimi. İmam Hatip’lerin önünü keseceğiz diye meslek liselerini nasıl da bitirmişlerdi. “Nerede o eski günler” diyerek eğitimde reforma haklı olarak isyan ediyor TÜSİAD.
EĞİTİMDE TARİKAT UYARISI
“Eğitim sistemini, siyasetin, siyasi partilerle ilişkilendirilen yapıların ve tarikatların etki alanının dışına taşımalıyız. Bunun taşıdığı hayati önemi 15 Temmuz darbe girişimi hepimize öğretmiş olmalı” diyor TÜSİAD.
Bundan daha doğru bir tespit olamaz. TÜSİAD çok haklı. Okullarımız on yıllar boyunca CHP’nin arka bahçesi oldu. Kemalizm başta olmak üzere seküler tarikatlar çocuklarımızı formatladı. Tutucu, yobaz, baskıcı laiklik anlayışı dini hassasiyetlerin ve örgütlenmelerin merdiven altına kaymasına, yer altına gizlenmesine sebep oldu, FETÖ işte bu aymazlıktan faydalanıp
12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinde devletin kılcallarına sızabildi. Burada CHP’ye sesleniyor TÜSİAD, “elini artık eğitimden çek, eğitimi siyasallaştırma, kirli siyasetine alet etme” diyor.
İBB 33 BİN KİŞİYİ ATTI 47 BİN KİŞİYİ İŞE ALDI
“Tüm atamalarda liyakat ilkesini gözetmeli, kayırmacılığa ve nepotizme geçit vermemeliyiz” diyor TÜSİAD.
Yine haklı. CHP’li Bolu Belediye Başkanı’nın İtfaiyeye atadığı akrabası nedeniyle nepotizmin, liyakatsizliğin, kayırmacılığın ne kadar acı sonuçlara yol açtığını Kartalkaya’daki faciada
78 canımızı yitirerek gördük. İBB’de 5 yıl içinde yaklaşık 33 bin kişinin işine son verildi, buna karşılık 47 bin kişi işe alındı. İBB’ye bağlı İGDAŞ, 2 aylık kira bedeli karşılığında satın alınabilecek araçlara fahiş kiralar ödedi. CHP’li belediyelerde hem de alenen ve pişkinlikle yapılan eş, dost, akraba atamalarını görüyor TÜSİAD ve haklı olarak sesini yükseltiyor.
Reklam
CHP’YE KUTUPLAŞMA UYARISI
Toplumsal gerilimler ve kutuplaşmadan şikâyet ediyor TÜSİAD.
Çok haklı. CHP’nin kutuplaşma ve gerilimi artıran, hukuku hiçe sayan, sokağa çağrı yapan, demokrasiye inancı zayıflatan, radikal akımlardan, hatta terörden medet uman yaklaşımları TÜSİAD’ı belli ki çok rahatsız ediyor.
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HATIRLATMASI
Gerçi ifade özgürlüğü konusunda TÜSİAD’ın sicili de bozuk ama CHP’nin gazetecilere tarih boyunca ve bugün yaptığı baskıyı da görmezden gelmiyor TÜSİAD. Aziz Nesin’ler, Nazım Hikmet’ler, Sabahattin Ali’ler ve daha nicesi CHP’nin zulmüne uğradı. Kitaplar yasaklandı, toplatıldı, meydanlarda yakıldı, matbaalar basıldı. Şimdi de CHP aleyhine haber yapan gazeteciler işinden ediliyor. Son örneği Fatih Portakal. Bazı CHP’liler çıkıp “yandaş” diye kodladıkları gazetecileri ve sosyal medya kullanıcılarını alenen tehdit ediyor, “hesap soracağız” diyor. TÜSİAD kaygılanmasın da kim kaygılansın?
KONUŞ TÜSİAD
“Sussak gönlümüz razı değil” diye bitiriyor konuşmasını
TÜSİAD Başkanı Orhan Turan…
Konuş TÜSİAD. Dilediğince konuş. En sert eleştirileri yap. Konuş ki CHP’yi kendi tabanı da yakından tanısın. Konuş ki cumhurun tarafındaki Cumhur İttifakı’nın gücüne güç katılsın.
Şartlar çok değişti “çocuklar”
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 21/02/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Şartlar çok değişti “çocuklar”
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedmrgnys.5211927 undefined
esubai131377762 ve 69 kişi beğendi
12 Eylül darbe haberini ABD Başkanı Carter’a Damdaki Kemancı müzikalini izlediği esnada kulağına fısıldayarak “sizin çocuklar (ya da Ankara’daki çocuklar) o işi halletti” ifadeleriyle vermişler.
Reklam
Türkiye’deki “Amerika’nın Çocuklarını” sadece 12 Eylül darbesini yapan komuta kademesinden ibaret görmek yanıltıcı olur. “Başkalarının çocukları olmak”, Türkiye’de maalesef kökü çok eskilere dayanan mühim bir meseledir.
Mekanizmanın öyle bir “al-ver” ilişkisiyle, sarı zarflar içinde gelen paralarla ya da “evlat edinme” prosedürleriyle işlemediğinin altını çizelim. Bu çocuklar, bazı devletleri kendi devletlerinden daha güçlü, daha etkili, daha uygar, daha cazip ve daha verimli görüyorlar ve sırtlarını oralara dayıyorlar. Buna küresel bir “cemaat” de diyebiliriz; kendi milletlerinin mensubu olmaktansa o küresel cemaatin mensubu olmayı istiyor, göze girmek, kabul görmek, gönüllerde yer almak için çırpınıyorlar. Onlar gibi giyiniyor, onlar gibi yiyip içiyor, onlar gibi yaşıyor, onlar gibi düşünüyorlar. Osmanlıcamızda ne güzel kelimeler var: Kendi devlet ve milletlerinden ziyade bu küresel cemaate müzahir, müteveccih, mütemayil oluyorlar. Küresel cemaat de çocukların bu eğilimlerini elbette karşılıksız bırakmıyor; siyasetçiden bürokrata, gazeteciden STK’lara, sermayeden terör örgütlerine kadar kendilerine aşk ve hayranlık besleyen ya da kendilerinden medet uman çocukları bağırlarına basıyor, koruyor, kolluyor, destekliyor, sahip çıkıyorlar.
Reklam
Dedik ya, ilişki doğrudan kurulmuyor, tamamen organik. Bir kez gözlerine girebildiler mi, faaliyet gösterdikleri her alanda kayrılıyorlar. Misal, filmlerinde, dizilerinde cinsel sapkınlığı överlerse bir el onları tutup kaldırıveriyor. Misal, hukukun dışına çıksalar bile yok “ifade özgürlüğü” yok “basın özgürlüğü” diyerek küresel desteği arkalarında buluyorlar. Hiç olmadı, Türkiye’den kaçıyor, asıl sahiplerinin, babalarının şefkatli kollarında sıcacık bir sığınak buluyorlar.
Bunu en çok da terörde yaşadık…
Avrupa Polis Teşkilatı (Europol), geçen yıl Haziran ayında IŞİD’in propaganda yaptığı internet sitelerinin ABD, Almanya, Hollanda, İzlanda ve İspanya’daki sunucularına bir ortak operasyon düzenleyip hepsini kapatmış, “radikalize olmuş” 9 kişiyi de gözaltına almış. Haberin hiç yankısı olmamış. Kimse çıkıp da “ifade özgürlüğü” dememiş. Haklılar da, terörün, şiddetin, öldürmenin propagandasına geçit verilmesin.
Hamas’ı terör örgütü (!) olarak kodlayıp, İsrail’in acımasız, sınırsız, insanlık dışı soykırım vahşetini nasıl meşrulaştırdıklarını, bebeklerin, doktorların, gazetecilerin katledilmesini terörle mücadele (!) parantezine alıp nasıl desteklediklerini de hepimiz gördük.
Reklam
Ama iş Türkiye’ye gelince, iş PKK’ya, onun insanlık dışı terör eylemlerine gelince, ne hikmetse, “insan hakları”, “ifade özgürlüğü”, “basın özgürlüğü”, “hukukun üstünlüğü” gibi sihirli kavramlarla nasıl terörü, teröristi, terör örgütlerini, onu övenleri, onun siyasi uzantılarını, medya uzantılarını desteklediklerini, teröristlere kendi topraklarında nasıl sahip çıktıklarını da gördük, görüyoruz.
Ancak şartlar artık değişti. İçerdeki “çocukların” görmedikleri bu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan kendisine ve partisine yapılan tüm saldırıları püskürttü. Türkiye ekonomisi yaşadığı zorluklara rağmen halen dünyanın 16’ncı büyük ekonomisi. Savunma sanayii üretim ve ihracatında Türkiye pazara hâkim oluyor. Artık teröriste göz açtırılmıyor. Dahası Türkiye Suriye’de devrim yaptırarak küresel ligde başka bir boyuta geçti. Bütün bu gelişmelerin üzerine, ABD bir delinin elinde oyuncak oldu. Rusya Ukrayna ile meşgul. Avrupa ise şu anda derin bir aldatılmışlık hissiyle içine kapanmış, kendi derdine yanıyor.
Yani Türkiye içindeki o “çocuklar” sahipsiz, kimsesiz, hamisiz kaldılar. Afganistan’da ABD uçaklarının tekerlerine yapışanlardan, Suriye’de Hmeymim Üssü’nde Moskova’ya gidecek ilk uçak için servet ödeyenlerden sadece bir tık gerideler.
Reklam
Son haftalardaki gözaltı operasyonlarını, tutuklamaları, TÜSİAD’a tarihi dokunuşu bu yeni şartlar altında okumak gerekiyor. Türkiye eski Türkiye değil. Türkiye 150-200 yıla sari bir meselede kırılma yaşıyor. Türkiye artık sırtınızı başka devletlere dayayıp, başka devletlerin “çocukları” olarak içerde rahatça operasyon çekilebileceğiniz bir ülke değil. O günler geçti. Bölgesel ve küresel bir güce dönüşen Türkiye’de iç cephe sağlama alınıyor. Fonlanan, desteklenen, sırtı sıvazlanan, kayrılan, sivriltilen, teşvik edilen siyasi partiler, siyasetçiler, bürokratlar, sermaye, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve daha nicesi, “bize bir şey olmaz”, “arkamızda Batı var”, “bize sahip çıkarlar” zannıyla hadlerini aşmasınlar; yanılıp aştıklarında da ağlamasınlar. Artık ağladıklarında onlara mama verecek kimseleri yok.
Şartlar artık değişti sevgili “çocuklar”. Türkiye artık sizin oyun bahçeniz değil. Bu yeni şartlara uyum sağlasanız iyi olur.
Parti ve iktidar
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 24/02/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Parti ve iktidar
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedsaitportakal81785 undefined
esubai131377762 ve 41 kişi beğendi
AK Parti 8’inci Olağan Kongre’sini dün Ankara’da gerçekleştirdi.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinde alınan sonuç, AK Parti’de kapsamlı bir değişiklik beklentisi doğurmuştu. Dün oluşan listeler bu beklentileri karşıladı mı? Şu kadarını söyleyelim: Olabilecek, yapılabilecek, en mümkün buydu, bu kadar oldu, olabildi.
Reklam
Esasen sorun yani son yıllardaki oy kaybı, sadece AK Parti’den ya da partinin yönetim kademelerinden kaynaklanmıyor. Partinin MKYK veya MYK’sındaki isimlerin de orada yapılacak değişimlerin de seçmen tercihleri üzerinde etkisi sınırlı. Seçmen, “bu ismin orada ne işi var” diye sormuyor ve sorgulamıyorsa, belde teşkilatından genel merkeze kadar dönüp de parti yönetimine bakmıyor, ilgilenmiyor.
2018’de geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte parti ve hükümet arasında ayrışma oldu ve makas gittikçe açılıyor. Partinin Genel Başkanı Erdoğan 2018 ve 2023 seçimlerinde yüzde 50’nin üzerindeki oy oranını muhafaza ederken, AK Parti 2018, 2019, 2023 ve 2024 seçimlerinde oy kaybetti. Seçmenin, Erdoğan’ı ülkenin başında isterken, parti üzerinden de olumsuzluklara tepkisini gösterdiğini söylemek mümkün.
Reklam
Parlamenter sistemde parti ve hükümet iç içeydi; Başbakan ve bakanlar parti içinden seçiliyor, parti ile Hükümet çok yakın çalışıyor, irtibat halinde oluyorlardı. Şimdi ise Hükümet ve parti, Hükümet ve Meclis arasında mesafe var.
Hükümet merkezi olan Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ile AK Parti Genel Merkezi fizîken birbirlerine yakın olsalar da politika üretme ve uygulama anlamında ayrı birer odak haline geldiler. O kadar ki, Külliye bürokratları kimi zaman siyasetçi gibi davranabiliyor, partiyi ve partinin ilgili birimlerini yok sayacak biçimde siyasete müdahale edebiliyor, siyasi açıklamalar yapabiliyorlar.
AK Parti bir “eritme potasıydı”. Türkiye’nin tüm renklerini bünyesine katabiliyor, onları dönüştürebiliyor ya da kendi çizgisiyle uyumlu hale getirebiliyordu. İktidar ile parti arasında makas açılırken, AK Parti bu dönüştürücü gücünü de yitirmeye başladı. Gelenler kendi dil ve üsluplarıyla geldiler ve ciddi bir “insicam” sorunu ortaya çıkmaya başladı. Partideki bu insicam sorunu, iktidara, Külliye kadrosuna ya da Bakanlar Kurulu’na daha fazla yansıdı.
Reklam
Asıl önemlisi şu: Erdoğan’ın karizmatik lider kişiliği en başından bu yana zaten partinin önüne geçiyordu. Kuşkusuz teşkilat küçümsenemez ancak Erdoğan çoğu zaman partiyi tek başına omuzunda taşıyor, tek başına oy alıyordu. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle bu ayrım daha da netleşmiş oldu. Parti, gelişmeleri uzaktan izler hale geldi. Ancak bu uzaklık, politika üretme ve uygulama konusunda iktidarı da önemli bir kaynaktan mahrum bırakmış oldu.
24 yaşında ve 23 yıldır iktidarda olan bir partide bürokratik oligarşinin oluşması son derece tabii. Bu oligarşiyi kırmak, aşmak da o kadar kolay değil. İşte onun için, dünkü kongrede olabilecek en mümkün değişim buydu, bu kadardı.
Şimdi değişim için gözler artık Bakanlar Kurulu’nda. Seçmenin oy tercihlerini etkileyebilecek asıl değişim orada bekleniyor. 31 Mart sonrası çokça dillendirilen değişimin son hamlesi olacağı için de beklenti tümüyle oraya yoğunlaşıyor.
Reklam
AK Parti’nin dün oluşan kadrosu, “heyecan” ve “cesaret” ile hareket edebilirse, oy kaybını durdurabilir, grafiği tersine çevirebilir. Türkiye’nin adeta kılcallarını oluşturan teşkilatın dünkü 8’inci Kongre sonrası yeni bir heyecanla kolları sıvaması gerekiyor. Ayrıca parti kademelerinin de risk alarak, cesaretle, iktidardan ve Erdoğan’dan yük alması gerekiyor.
Parti iktidara gelmeden de var olabilir ancak iktidar, partisiz yapamaz. AK Parti’nin, iktidarın politika ve akıl kaynağı olma vasfını yeniden kazanması gerekiyor. Bu da ancak heyecan ve cesaretle olabilir.
Guguk kuşu
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 28/02/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Guguk kuşu
esubai131377762 undefineddemirkesenmuzaffer7072025 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 64 kişi beğendi
Tabiattaki en vahşi, en acımasız hayvan hangisidir? Yavrularını dahi yiyebilen aslan mı? Güçlü çenesiyle her şeyi parçalayan timsah mı? Avını öldürmeyen, can çekiştiren sırtlan mı? Yılan, akrep, ayı? Hayır, tabiattaki en vahşi, acımasız, vicdansız hayvan guguk kuşudur.
Reklam
Guguk kuşu, kendi cinsinden olmayan, kuluçkaya yatmış başka bir kuşu sinsice izler. Kuluçkadaki kuş, biraz beslenmek için yuvayı, yumurtalarını terk edince guguk kuşu hızla yuvaya konar, yumurtalardan birini atar, yerine, o yumurtalara bire bir benzeyen kendi yumurtasını koyar ve hızla uzaklaşır. Kuş yuvaya döndüğünde yabancı yumurtayı fark edemez, bütün yumurtaları dikkatle, hassasiyetle korur, sıcak tutar. Guguk kuşunun yumurtası erken çatlar, yavru çıkar. Anne kuş yavruyu beslemeye başlar. Bazen anne kuşun cinsi guguk kuşundan çok küçük olur, anne kuş bu devasa “yavrusunu” besleyebilmek için canhıraş çalışır. Diğer yumurtalar kırılıp annenin kendi yavruları çıktığında guguk kuşu yavrusu büyümüştür; diğer yavruları öldürür, onları ağaçtan atar, yuvayı dağıtır, uçar, gider.
Daha büyük zalimlik olabilir mi?
Fetullahçıların üniversite sınav sorularını çalmaları işte tabiatın bu en vahşi hayvanı, guguk kuşunun zalimliğine, bencilliğine benzer. Çaldıkları sorularla sınavı kazanır, bir bölüme yerleşir, diplomayı alır, işe girer, 30-40 yıl boyunca oradan maaş alır, sonra emekli olup ölene kadar refah içinde yaşarlar. Kendileri böyle bir hayat yaşarken, bunu gerçekten hak etmiş bir insanı da belki ömür boyu mağdur etmiş, onun yerine geçmiş, onun hayatını çalmışlardır.
Reklam
Ekrem İmamoğlu’nun diplomasına ilişkin tartışmalar da guguk kuşunun o zalimliğini, o bencilliğini hatırlatıyor: 18 yaşındaki gençler hayatlarının en önemli sınavına aylarca hazırlanmış, korkuyla, stresle, kaygıyla sınava girmiş, kimi istediği puanı almış ve arzuladığı bölüme yerleşmiş, kimi az puan alarak hayatını ona göre şekillendirmiştir. Ekrem İmamoğlu ise, bütün bu çabadan, gerilimden, kıran kırana yarıştan uzak, baba parasıyla Kıbrıs’ta o zamanlar merdiven altı olan bir okula kaydoluyor, 2 yıl tatil yapıyor, sonra, iltimasla, torpille, hem üniversite sınavına girenlerin, hem de yatay geçiş için başvuranların önüne geçiyor, bu şekilde aldığı diplomayla kendisine bir hayat kuruyor.
İlk ilmek yanlış düğümlenmiştir, ilk tuğla sakat konulmuştur. Daha hayata başlarken, temel, çürük atılmıştır. Yavru guguk kuşunu besleyebilmek için anne kuş çırpınırken, telef olurken, annenin öz evlatları ölürken, yuvalar dağılırken, guguk kuşu yuvadan uçmuş, şen, uçarı hayatın tadını çıkarmaya başlamıştır.
Daha korkuncu ise şudur: Fetullahçıların ya da İmamoğlu’nun daha hayatın başında yaptıkları ve tüm yaşamları boyunca onları öne çıkaracak hilelerini dile getirdiğinizde, “Ama şu da yapıyor, bunun oğlu, şunun kızı da yaptı, şu da var, bu da var” diyerek bir haksızlık, bir ahlaksızlık geniş kitleler tarafından meşrulaştırılıyor.
Reklam
Kim, ne amaçla, nasıl yaparsa yapsın, haksızlık ağır bir günahtır ve mağdurların tamamıyla helalleşmeden tövbesi de mümkün değildir. Haksızlığı “Ama onlar da yapıyor” diyerek meşrulaştırmak ise, ağır bir günahı yok saymak suretiyle insanı dindarsa dinden çıkarır, değilse de insanı insanlıktan çıkarır, çürütür, gayesi için her yolu, her yöntemi mubah, meşru gören bir vahşi, vicdansız, zalim, bencil yaratığa dönüştürür. Yolun başında hak yemiş bir insandan yolun sonuna kadar hayır beklenmez.
Robin Hood’un zenginden çalıp fakire dağıtması, onun bir hırsız olduğu gerçeğini değiştirmez.
Çalıp çırpmayı, ezip geçmeyi, başkasının omuzunda, başkasını sömürerek yükselmeyi, hak yemeyi, torpili, iltiması, nüfuz kullanmayı davası, ideolojisi, partisi, siyaseti için meşru gören bir anlayıştan ülkeye de millete de hayır gelmez; bunu meşru gören bir toplum ise alarm vermektedir.
Allah var, ölüm var, hesap var.
Hepinize hayırlı Ramazanlar
Zor oyunu bozdu
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 03/03/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Zor oyunu bozdu
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 52 kişi beğendi
İmralı’dan beklenen çağrı nihayet geldi; Öcalan, “tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir” dedi.
Bu çağrının ve ortamın oluşmasında, Öcalan’ın da referans gösterdiği gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin iradeleri var. MİT ve diğer bazı devlet kurumlarının da çağrının ve ortamın oluşmasına katkı verdiklerine şüphe yok.
Reklam
Öcalan’ın çağrısı sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti yöneticileri ve Devlet Bahçeli’nin açıklamalarında soğukkanlılık özellikle dikkati çekiyor. Çağrıyı olumlu karşılıyorlar ama açıklamalar temkinli. Daha doğrusu, “Mesele terör örgütünün meselesidir. Şimdilik mesafeliyiz. Çağrı karşılık bulursa bakarız” türünden bir yaklaşım var. Aslında bu yaklaşımı, “elimiz çok rahat” olarak da okuyabiliriz. Devlet, adeta, “silahı ister bırakırsınız, ister bırakmazsınız, bundan sonrası sizin bileceğiniz iş” demeye getiriyor.
Şu soruyu hepimizin sorması gerekiyor: Neden şimdi? Ne oldu da birdenbire çözüm arayışı içine girildi?
Terör saldırılarında artış mı var? Hayır? Türkiye üzerinde uluslararası baskı mı var? Hayır. Terör kaynaklı, geleceğe dair riskler mi var? Hayır.
2015’teki Çözüm Süreci’ni gerektiren bir durum mu hasıl oldu? Ona da hayır.
O zaman devlet neden böyle bir girişimi başlattı? Durup dururken hatta terör bitme noktasına gelmişken, çözüm arayışı neden başladı?
Şöyle izah edelim: Öcalan’ın çağrısının 3 muhatabı var; Irak’ta PKK, Suriye’de PYD ve Türkiye’de DEM Parti. Her üçünün de durumuna bakalım.
PKK’nın Türkiye’deki eylem kabiliyeti bitme noktasına geldi. TSK’nın FETÖ urundan temizlenmesi, başarılı sınır ötesi operasyonlar, sınıra çekilen duvar, kalekollar, ileri teknoloji izleme araçları ve en önemlisi İHA ve SİHA’lar PKK’nın içerde eylem yapmasını imkânsız hale getirdi. Irak Merkezi Yönetimi ve Kuzey Irak Yönetimi PKK’nın varlığından rahatsız. Eğer İran Türkiye ve Suriye’ye terör saldırıları için kiralamazsa; eğer ABD, başta uyuşturucu ticaretinin kontrolü olmak üzere PKK’dan istifadeyi sürdürmezse, PKK’nın varlık sebebi ortadan kalktı. Silah bırakıp dağılmaktan başka çaresi kalmadı.
Reklam
PYD ise Suriye’de her bir tarafından kuşatılmış durumda. Şam Yönetimi Suriye toprakları içinde federasyona da, ordu dışında bir silahlı yapılanmaya da göz yummuyor. Türkiye aynı şekilde PYD’nin feshi konusunda kararlı. ABD’nin PYD’ye destek olmak gibi bir niyeti olmadığı görülüyor. PYD silah bırakmayacak olursa Şam ve Ankara arasında sıkışacak, çok kan akacak ve kaçınılmaz olarak yenilecek.
Türkiye içinde DEM’in “terör uzantısı bir siyasi parti” olarak yoluna devam etmesi de artık imkânsız. Eskisi gibi arkasında Avrupa ya da ABD gücü yok. Anayasa ve yasalar dahilinde siyaset yapmadıkları müddetçe bundan sonra sert yaptırımlara maruz kalacak hatta silinip gidecekler. Ya Türkiye partisi olacaklar ya da hiç olmayacaklar.
“Neden şimdi?” sorusuna geri dönelim: Türkiye, terörle mücadelede başarı sağladı. Uluslararası baskıları umursamıyor. Avrupa’nın büyük dertleri var. İçerde tam bir kararlılık, istikrar, terörle ve uzantılarıyla mücadele azmi var.
Reklam
Yani tam olarak zor oyunu bozdu.
PKK’dan gelen “olumlu”, PYD’den gelen “olumsuz” açıklamalara da hiç prim vermemek gerekiyor. Öcalan’ın çağrısına uyarak silah bırakmak kendileri için en elverişli “çıkış” olacaktır. Nasıl bir tavır alacaklarıyla ise Türkiye hiç ilgilenmiyor desek yeridir.
Gelinen noktayı Türkiye adına bir “pazarlık”, “taviz verme”, “müzakere”, “anlaşma” vs. gibi kavramlara sulandırmaya çalışanlar, esasen bunu işsiz kalma ya da yıllardır sömürdükleri bataklığın kuruması kaygısıyla yapıyorlar.
Terörün aradan çekilmesi, Türk ile Kürt’ün eskiden olduğu gibi samimiyetle, muhabbetle kucaklaşmasını sağlayacaktır. Özellikle Suriye Devrimi’yle birlikte küresel güç haline geldiğini ilan eden Türkiye, içerde pekiştireceği kardeşlikle bölgesel ve küresel liderliğini de pekiştirmiş olacaktır.
Reklam
Ortada kaygılanacak bir durum yok; sevinmek ve umutlu olmak için ise çok gerekçe var. Şundan emin olun: Türkiye’de iyi şeyler oluyor. Türkiye tek başına bir kez daha tarih yazıyor.
10 soruda “Terörsüz Türkiye”
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 07/03/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
10 soruda “Terörsüz Türkiye”
esubai131377762 undefinedserdar.akunal669 undefinedhamdi.mazici383884828 undefined
esubai131377762 ve 43 kişi beğendi
1. Abdullah Öcalan hapisten çıkacak mı?
Hayır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve siyasi iradenin böyle bir niyeti, kurgusu, hedefi, politikası yok. Cumhur-başkanı Erdoğan da bunu teyit etti. Öcalan’ın kendisi bile böyle bir arzu ve talebinin olmadığını söyledi. Öcalan İmralı’da kalacak.
Reklam
2. PKK’nın tasfiyesi adına terör örgütlerine taviz mi veriliyor?
Hayır. Hiçbir taviz yok. Müzakere, pazarlık, al-ver süreci vs. söz konusu değil. Terör örgütünün şartsız-koşulsuz silahları bırakması ve kendisini tasfiye etmesi bekleniyor. İmralı’ya heyetlerin gitmesine ve Öcalan’ın açıklama yapmasına izin vermekle birlikte devlet, terörle mücadelede kararlılığını koruyor ve gelişmeleri sadece izlemekle yetiniyor. Devletin bu süreçte hiçbir taşkınlığa, aşırılığa, şımarıklığa izin vermeyeceği de çok açık. Terörle irtibatlı belediyelere kayyım atanması bunun göstergesi.
3. Kürtlere taviz mi veriliyor? Ayrıcalıklar mı tanınacak?
Kesinlikle hayır. Kürtlerin hakları özellikle son yıllardaki demokratikleşme paketleriyle teslim edildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşları olmaları için tarihi adımlar atıldı. Terörün varlığı Türk-Kürt kardeşliğinin önündeki engeldi. Terörün bitmesi, en çok da Kürtleri rahatlatacak. Türkiye normalleşecek. Devlet hizmetleri, hukuk, fırsatlar, özgürlükler bağlamında Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm vatandaşları eşit haklara sahip olacaklar.
Reklam
4. Öcalan’ın bu kadar öne çıkması, kendisine bu kadar önem atfedilmesi doğru mu?
Evet çünkü Öcalan PKK’nın kurucusu ve bir kısım Kürtler ile terör örgütü üzerinde halen etkisi var. Ancak Öcalan devletin elinde mahkûm ve Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirilirken “devletin hizmetinde” olacağını söylemişti. Devlet, elindeki mahkûmdan, terörün sona erdirilmesi için yararlanıyor.
5. Süreç bundan sonra nasıl işleyecek?
Devlet terör örgütünün atacağı adımları izleyecek. Eğer terör örgütü silah bırakma ve tasfiye konusunda ikna edici adımlar atarsa, devlet tasfiyeyi kolaylaştıracak girişimlerde bulunabilir. Terör örgütü geçmişte yaptığı gibi oyalama, kandırma gibi tavırlar içine girerse, devlet zaten devam eden terörle mücadelesini nihai sonuç alınıncaya kadar sürdürecek.
6. PKK kendisini tasfiye edip YPG’ye mi katılacak? YPG varlığını sürdürecek mi?
“Terörsüz Türkiye” atılımının esas hedefinde Suriye’nin kuzeyindeki YPG terör örgütü var. Eğer YPG silah bırakmaz ve Suriye Devleti’nin egemenliği altına girmekten kaçınırsa, Şam ve Ankara YPG’ye anladığı dilden konuşacak. Arkasında ABD de olsa, İsrail de, İran da olsa, YPG’ye operasyon yapılacak. Üstelik terör örgütünün isim değiştirmesi Türkiye’nin terörle mücadele kararlılığını engellemez.
Reklam
7. Bütün bu olanlar Anayasa değişikliği için mi? Cumhur İttifakı DEM’i kazanmaya mı çalışıyor? Erdoğan tekrar seçilebilsin diye mi bütün bunlar?
Hayır. “Terörsüz Türkiye” atılımı siyaset üstü, Türkiye’nin terör sorununu kalıcı olarak bitirmeye yönelik bir adım. Erdoğan bu atılımı başarıyla sonuçlandırabilirse, Türkiye’ye en büyük eseri kazandırmış olacak. Kazanan şu ya da bu siyasi parti, şu ya da bu kişi değil, Türkiye olacak. Bu süreçte DEM Parti de üzerindeki terör baskısından kurtulacak, Türkiye partisi olacak ve kararlarını tamamen özgür iradesiyle verebilecek.
8. Madem terörsüz bir Türkiye için adımlar atılıyor, bazı siyasi parti ve çevreler, olan bitene neden karşı çıkıyorlar?
Bazı siyasi parti ve çevreler kendi şahsi çıkarları doğrultusunda düşünüyor ve Türkiye’nin bir bütün olarak kazanacağı, kendilerinin kaybedeceği böyle bir atılımı istemiyorlar. Irkçılık, ancak “ötekinin varlığı” ile mümkün olabilen bir hastalıktır. Mülteci sorunu çözülürken, ırkçılar Kürt düşmanlığı üzerinden varlıklarını idame ettirme hevesi içindeydiler. Oyun bozuldu. Ellerindeki istismar araçları alınıyor. Bu kadar bağırmaları ve karşı çıkmaları, varlık nedenlerinin ortadan kalkacak olmasından kaynaklanıyor.
9. Neden şimdi?
Türkiye Cumhuriyeti terör karşısında tarihinin en güçlü döneminden geçiyor. İçerde terör minimuma indirildi. Terör örgütünün hareket kabiliyeti daraltıldı. Sınırlarımız iyi korunuyor ve İHA-SİHA’lar teröre göz açtırmıyor. Terörle mücadele silahlarında Türkiye’nin dışa bağımlılığı ortadan kalktı. Terör destekçisi devletlerin etkileri ortadan kaldırıldı. Suriye’deki devrimle Türkiye küresel güç konumuna yükseldi. Başka ülke topraklarından Türkiye’yi tehdit etme dönemi geride kaldı. Türkiye coğrafyanın en güçlü devleti ve kendisine yönelik tehditleri eziyor. Bu yeni denklemde Türkiye, terör örgütlerine sadece kendilerini “güzellikle” tasfiye etme fırsatı sunuyor. Yaşananlar sadece bundan ibaret.
Reklam
10. Gelişmeler olumlu olursa, Türkiye bundan ne kazanacak?
Türkiye’nin huzuru, refahı, güvenliği daha da artacak. Teröre harcanan milyarlarca dolar başka ihtiyaç alanlarında kullanılacak. Ekonomi canlanacak. Yatırımlar çoğalacak. En önemlisi de iç barış sağlanacak, kardeşlik pekişecek.
Devrimi korumak
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 10/03/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Devrimi korumak
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedsaitportakal81785 undefined
esubai131377762 ve 48 kişi beğendi
8 Aralık sabahı Suriyeli devrimcilerin Şam’a girişlerini sevinç gözyaşları içinde anbean izledik. Sevincimizin ve duygulanıp gözyaşı dökmemizin çok sebebi vardı: Mazlumların sabrı ve kıyamı zaferle sonuçlanıyordu. Onlarca yıldır Suriye’yi baskıyla yöneten, son 13 yıldır da halkını katleden diktatör ülkeden kaçmıştı. Zafer, çoğunluğun zaferiydi. Şam’a tekbirlerle girenler samimi mü’minlerdi. Türkiye başta olmak üzere komşu ülkelere dağılmış mazlum mülteciler için vatanlarının kapıları açılıyordu. İsrail sınırlarına nihayet, tiyatro oynamayan, gerçek savaşçılar geliyordu. Türkiye’nin tezleri doğrulanıyor, çabaları olumlu sonuç veriyordu. Suriye’de haklı, meşru, tarihî bir devrim, kalbi olanı, vicdanı olanı, imanı olanı derinden sarsacak ve heyecanlandıracak bir devrim gerçekleşiyordu. Tüm dünyada zafer muştularına hasret gönüllere umut serpiliyordu.
Reklam
Suriye Devrimi’ne çok sevindik. Ancak, tarihteki çok sayıda örneğinden de biliyoruz ki, bir devrimi yapmaktan daha zor olan, o devrimi korumaktır. Nice devrim kısa sürede karşı devrimle yıkılmıştır. Nice devrim, kısa sürede yolundan şaşmış, sapmış, hedefinden uzaklaşmıştır. Nice devrim, zafer sarhoşluğu içinde elden kayıp gitmiştir.
Suriye Devrimi’nin lideri Ahmet El Şara sıradan biri değil. İyi eğitim almış, yıllarını cephelerde geçirmiş. Teorisi sağlam, pratiği çok zengin. Askeri birikimi, başarılı kumandanlığı yanında İdlib’de idare tecrübesi de edinmiş. Mütevazı, güven telkin eden, karizmatik, kararlı, cesur bir devrimci.
Reklam
Ne var ki, Ahmet el Şara’nın tüm bu vasıfları, tek başına, bir devlet kurgulamak ve o devleti idare etmek için yeterli olamaz zira devlet adamlığı en çok da “pişerek” mümkün olur. Şara’nın durumunda ise pişmeye vakit yok; kendisi kadar akıllı ve cesur bir kadroyla, ortak akıl, istişare, kararlılık ve keskinlikle hızlı hareket etmek zorunda.
Buradan Suriye Devrimi’ne bakınca görünen şu: Aradan 3 ay geçmiş olmasına rağmen Suriye’de güvenlik anlamında çok bir ilerleme sağlanamadı. Sahil’de ortaya çıkan kriz de bu tespiti maalesef haklı çıkarıyor.
Ahmet el Şara liderliğindeki Şam yönetiminin, işi gücü bırakıp, bütün mesailerini güvenlik ve adaletin tesisine yoğunlaştırmaları kaçınılmaz görünüyor. Ordunun, polis teşkilatının ve istihbaratın çoktan kurulmuş, her sokağa hâkim olmuş, silahları toplamış, can ve mal güvenliğini sağlamış, çarşı-pazar ve ticaret yollarına emniyeti getirmiş olması gerekiyordu. Halkın memnuniyetini sağlamak açısından mümkün olan en geniş manada adaletin tecellisi için teşkilatın kurulmuş olması da bu süre zarfında gerçekleşmeliydi.
Reklam
Suriye’de ne Dürzilerin ne Nusayrilerin ne de eski rejim artıklarının, sayıları itibariyle, ciddi güvenlik sorunu doğurmaları beklenebilir. Ancak İsrail ve İran’ın tahrikiyle harekete geçen terör unsurlarının, son olaylarda da ibretle izlediğimiz gibi, başta Türkiye olmak üzere bölgede ciddi kışkırtma potansiyeli olduğu dikkate alınmalı, güvenlik ve adalet buralara gecikmeksizin yerleşmelidir.
Asıl sorun, ülkenin içinde önemli bir bölgeyi işgal eden, gecekondu görünümündeki PYD meselesidir. 3 ay geçmesine rağmen PYD’ye yönelik bir adım atılmamıştır. İsrail ve İran’ın kirli planlarını icra etmek için son derece elverişli bir aparat olan PYD ile mücadelenin gecikmesi her saniye Suriye için ziyandır.
Türkiye’nin de, hem kendisi hem de Suriye çıkarına olmak üzere, PYD ile ilgili artık acilen harekete geçmesi gerektiği açıktır.
Suriye’de güvenlik ve adalet teşkilatının tesisinin gecikmesi, devrimin kırılganlığını daha da artıracak, Allah korusun ülkeyi yeni bir kaosa sürükleyecektir. Hatta Suriye, başta Türkiye, Suriye ve İran olmak üzere, devletler meydan savaşının kanlı sahası olacaktır.
Reklam
8 Aralık sabahı dünyanın her yerinde Müslümanlar sevinç gözyaşı döktüler. Bu sevinç, bu umut, yıllar sonra doğan bu heyecan aman heba edilmesin. Zaman aleyhe işliyor; Suriye bir an önce en azından güvenlik boyutuyla kendisini emniyete alsın, gerisi kendiliğinden gelir inşallah.
Şam Mutabakatı: Terörün sonu
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 14/03/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Şam Mutabakatı: Terörün sonu
esubai131377762 undefinedomrhekimoglu87193 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 47 kişi beğendi
Suriye Devlet Başkanı Ahmet el Şara ile SDG’yi temsilen Mazlum Abdi, üzerinde anlaştıkları 9 maddelik mutabakatı kamuoyuna açıkladılar.
Bu mutabakat, hiç tartışmasız, kâğıt üzerinde PKK’nın Suriye kolu PYD’nin tasfiyesini ilan ediyor. İddia edildiği gibi ne Mazlum Abdi, ne PYD, ne özerklik, ne federasyon meşruiyet kazanıyor. PYD’nin bu mutabakatla Suriye yönetimine ortak olduğu iddialarının da hiçbir temeli yok.
Reklam
Altını bir kez daha çizelim: Mutabakat şimdilik “kâğıt üzerinde”. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, mutabakatı olumlu karşılamakla birlikte, uygulama konusunda temkinli olduklarını ima etti. Türkiye uygulamayı izleyecek ve adımlarını da ona göre atacak.
PYD, mutabakatı imzalayarak, Türkiye ve Suriye’yi oyalamak, antlaşmayı esnetmek, ihlal etmek amacıyla zaman kazanmış olabilir mi? Evet mümkün ancak bu oyalama PYD’ye çok da zaman kazandırmaz. Türkiye, PYD’nin tasfiyesi konusunda kararlı olduğu kadar artık sabrının da sınırlarında. Suriye Devrimi’nin her koldan sinsice saldırıya uğradığı bir ortamda, Türkiye, Devrim’in sağlam bir zemine oturabilmesi için bu sorunun hızlıca ortadan kalkmasını istiyor. Ayrıca “Terörsüz Türkiye” projesinin ilerleyebilmesi için de PYD parantezinin kapanması gerekiyor.
Reklam
Mutabakatın ihlali ya da esnetilmesi suretiyle, PYD’nin resmi olmasa da defakto bir özerklikle yoluna devam etmesi mümkün mü? Hayır mümkün değil. Resmi statüsü olmayan bir yapı, özerklik değil, “kurtarılmış bölge” anlamına gelecektir. Kurtarılmış bölgeye de ne Suriye ne de Türkiye uzun süre tahammül edecektir.
Kısacası, ister zaman kazanmaya çalışsın, ister oyalayarak bir “kurtarılmış bölge” inşa etmeye çalışsın, PYD’nin sonuç alabilmesi mümkün değil.
Görünen apaçık şekilde şudur: PYD’nin silahlı güçleri, merkezî Suriye ordusunun kontrolüne girecek ve emirleri oradan alacaktır. PYD ise, bir siyasi partiye dönüşecek, hem kurulacak diğer Kürt partileriyle, hem de Suriye genelinde kurulacak diğer partilerle rekabet halinde eğer sürdürebilirse sadece siyasi varlığını sürdürecektir. Bunun dışında bir yol, bir seçenek görünmüyor.
TARİHİN KIRILMA ANI
Bölgemizdeki çok yoğun gelişmeler ve Türkiye’nin aşırı temkinli duruşu nedeniyle, PKK’nın kendisini tasfiye edeceğini açıklaması, PYD’nin de Şam Mutabakatı’yla kendisini tasfiye etmesi Türkiye’de hak ettiği yankıyı bulamadı.
Reklam
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Cumhuriyet tarihimizin en önemli kırılma anını yaşıyoruz. Cumhuriyetimiz artık yeni bir evreye geçiyor.
Kemalizm’in tek orijinal ilkesi ulusçuluktu. Ulusçuluk, ne yazık ki, yeni bir ulus inşa etme mefkuresinden çok uzak şekilde ayrıştırıcı bir istikamette ilerledi. Başta kurucu unsur Kürtler olmak üzere farklı etnik unsurlar devletle kucaklaşmak yerine devletten uzaklaştılar. Devletin farklılıklara karşı faşizan uygulamaları terör bataklığının oluşmasına zemin hazırladı. O bataklıkta, on yıllar boyunca Türkiye’nin canını acıtan terör sinekleri hüküm sürdü.
Bugün işte bir yandan o bataklık kururken, bir yandan da Cumhuriyetimiz yeni bir aşamaya geçiyor. Türk, Kürt ve Arap başta olmak üzere tüm Müslüman unsurlar sınırları da aşarak kucaklaşıyor, ittifak yapıyor, kardeşliklerini pekiştiriyorlar.
Düşünsenize… Terörle mücadele için harcanan trilyonlarca liralık kaynaklar artık başka alanlara, örneğin eğitime, sağlığa sarf edilecek. Türkiye’nin enerjisi gereksiz tartışmalarla heba edilmeyecek. Türkiye gücüne güç katacak.
Reklam
İçerde son günlerde ulusalcıların, ırkçıların, faşistlerin, sosyalist görünümlü mezhepçi yobazların hazımsızlığının altında tam olarak bu var: İstismar kapıları kapanıyor, hepsi de işsiz kalıyor. Mülteciler yurtlarına selametle ve şükranla dönerken mülteci istismarı elden gidiyor; terör biterken de Türk- Kürt düşmanlığından beslenenler açığa düşüyor. Türkiye’de çok güzel şeyler oluyor.
BİR SORU
Bir televizyon kanalının muhabiri Şam sokaklarında gençlere mikrofon uzatıyor ve her iki kişiden biri akıcı Türkçe konuşuyor, Türkiye’ye şükranlarını ifade ediyor.
Kim daha milliyetçi? Türkçülük maskesiyle İsrail’e, İran’a ücretsiz ajan-provokatörlük yapanlar mı? Yoksa Suriye’nin tamamının gönlüne Türkiye sevgisini yerleştiren, Suriye’nin yarısını Türkçe konuşturup Türkiye’ye teşekkür ettiren Erdoğan mı?
CHP’nin sırtındaki İmamoğlu yükü
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 17/03/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
CHP’nin sırtındaki İmamoğlu yükü
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedgokhancengiz642 undefined
esubai131377762 ve 61 kişi beğendi
CHP eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 14-28 Mayıs seçimlerini çok rahat kazanacağını zannediyordu. Kendi anketçileri oy oranını yüzde 60’larda gösteriyor, sosyal medya ve kendisine yakın medya seçimi kesin kazandığı algısını pompalıyordu. Erdoğan karşısında bir başkası aday olsa kazanır mıydı bilemeyiz ancak kazanamayacağı kesin olan tek isim Kemal Kılıçdaroğlu idi; o da hırsına yenik düştü.
Reklam
CHP, 31 Mart’ta elde ettiği başarının da sağladığı özgüvenle, yapılacak ilk genel seçimi mutlaka ve mutlaka kazanacağını, cumhurbaşkanlığının çantada keklik olduğunu varsayıyor. Bu varsayımın dayanakları şunlar: 2023’te Kılıçdaroğlu’nun yanlış isim olduğunu düşünüyor. 31 Mart’taki yerel başarının ilk seçimde genele dönüşeceğini umuyor. İktidara yönelik tepkinin daha da arttığını, zeminin daha elverişli hale geldiğini zannediyor.
Bu varsayımlar doğru değil; ama bir anlığına doğru, isabetli olduğunu düşünelim. Şimdi, eğer gireceği ilk seçimi kazanacaksa, bu, CHP’nin bir umut olmasından değil, iktidarın, hataları sebebiyle oy kaybetmesinden kaynaklanacaktır. O zaman demek ki muhalif seçmen isimlere takılmayacak, Erdoğan’ın karşısına çıkacak uygun bir isme blok halinde oyunu verecektir. Yani Mansur Yavaş da aday olsa, Özgür Özel de aday olsa hatta bugün hiç ismi bilinmeyen diyelim ki bir belediye başkanı bile süreç içinde parlatılsa, CHP’nin varsayımına göre seçimi zaten kazanacaktır. Yine bu varsayıma göre, CHP içinden ya da müttefiklerinden onlarca uygun isim aday yapılabilir ve seçimi kazanabilir.
Reklam
Bu durumda sorumuz şu: Onlarca isim seçim kazanabilecekken, neden illa Ekrem İmamoğlu?
Çok tanındığı için mi? Bu bir gerekçe olamaz. Muhalefet, bugün hiç tanınmayan bir isim çıkarsa, önümüzdeki 2-3 yılda çok rahat tanınır hale getirebilir. Ekmeleddin İhsanoğlu sadece birkaç ay içinde tanınmadı mı?
İyi bir CHP’li olduğu için mi? Yok hayır. İmamoğlu kökten, aileden bir CHP’li değil. Sağ gelenekten geliyor. CHP’liliği, örneğin Mansur Yavaş’ınkinden daha fazla değil.
İmamoğlu’nun, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la aynı hikâyeye sahip olduğu mu düşünülüyor? O da değil. Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde çok başarılıydı. Ayrıca belediye başkanı seçilmesiyle cumhurbaşkanı olması arasında 20 yıl var ve bu 20 yıl başarılarla dolu yoğun bir mücadeleyle geçti. Hikâyeleri hiç birbirine benzemiyor.
Ayrıca İmamoğlu gün geçtikçe CHP üzerinde ağır bir yük, bir bagaj haline geliyor. Türkiye’nin geleceğine ilişkin hiçbir hedefi, hiçbir vizyonu yok. Kent lokantalarıyla iktidarın mega projelerini kıyaslayabilecek kadar vizyon yoksunu. Türkiye’nin hiçbir meselesine dair esaslı görüşü, çözümü yok. Dış politikada bırakınız vizyonu, ateş çemberi içindeki Türkiye’yi Erdoğan’ın binde biri kadar dahi çekip çevirecek birikim, kabiliyet ve muhayyileye sahip değil. Ayrıca İstanbul’da fark oluşturamadı; eskinin üzerine hiçbir şey koyamadı. Kendisine yakın belediye başkanları terör ve yolsuzluktan gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Kendisine ilişkin yolsuzluk iddiaları, örneğin villaları, yenilir yutulur gibi değil.
Reklam
Bütün bunların üzerine bir de diploma skandalı çıktı. Hukuki boyutu her ne olursa olsun, İmamoğlu’nun İstanbul Üniversitesi’ne yatay geçişte edebe, ahlaka, hakkaniyete aykırı davrandığı, babasının nüfuzuyla iltimas elde ettiği, babasının parası sayesinde binlerce hak sahibinin önüne geçtiği artık gizlenemez bir hakikat. Böyle bir lekeyle, İmamoğlu’nu aday yapmak, CHP için de, seçmeni için de ağır bir vebal ve yük değil mi?
Öyleyse neden bu İmamoğlu ısrarı? CHP madem ilk seçimi kesin kazanacağını düşünüyor, neden “illa İmamoğlu” diyor, neden bu bagajlara katlanıyor?
Aslında bu soruların cevabı da artık herkesin malumu: O para sayma görüntüleri, o banknot kuleleri, İstanbul İl Kurultayına, Kılıçdaroğlu’nun gönderildiği Genel Kurultaya ilişkin para, rüşvet iddiaları, ortalıkta dolanan sınırsız para söylentileri, İmamoğlu ısrarının nedenlerini açıklıyor.
İmamoğlu CHP’nin sırtında yük değil sadece, CHP’yi tüm bu iddialarla, söylentilerle kirlettikçe kirletiyor. Başta Özgür Özel olmak üzere herkesi töhmet altında, zan altında bırakıyor.
“Canım bize ne” diyeceğiz de, iddia ve söylentilerin merkezindeki paralar İstanbullunun, Türkiye’nin paraları. Ayrıca CHP bile olsa, insan bir noktadan sonra “Bu kadar da olmaz artık, yazıktır” diyor. CHP seçmeni de bu ülkenin insanı, bizim insanımız; bu kadarını da hak etmiyor.
Bir projenin çöküşü
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 21/03/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Bir projenin çöküşü
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedgokhancengiz642 undefined
esubai131377762 ve 95 kişi beğendi
Ekrem İmamoğlu çok genç yaşında “para her kapıyı açar” yanılgısına kapılmış. Nasıl kapılmasın ki? Babası basmış parayı, üniversite sınavını kazanamayan oğlunu Kıbrıs’ta bir okula kayıt ettirmiş, oradan 700 bin adayın önüne geçirerek oğlunu İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü’ne aldırmış.
Reklam
İmamoğlu siyaset yapmak istemiş, parası AK Parti’de işe yaramayınca CHP’ye yönelmiş.
2014 seçimlerinde Beylikdüzü Belediye Başkanı seçilmiş. Sonra Büyükşehir Belediye Başkanlığı. Yönettiği devasa bütçenin kendisini Cumhurbaşkanlığına da taşıyacağını düşünmüş, kesenin ağzını açmış. Para kuleleri, imar yolsuzluğu iddiaları, rüşvet, irtikap, oy desteği karşılığı terör örgütlerine para transferi söylentileri, CHP kurultaylarında delege satın alma dedikoduları ve daha niceleri. Kemal Kılıçdaroğlu’nun kurultayda kaybetmesini, Özgür Özel’in kazanmasını sağlamış. Kendisinden daha popüler olan Mansur Yavaş’ı saf dışı bırakmış. Tek aday olduğu önseçim tiyatrosuyla kendisini Cumhurbaşkanı ilan etmenin eşiğine kadar gelmiş.
Bir noktada paranın yeterli olmayacağını görmüş. Gazze soykırımının en sıcak anlarında İsrail Dışişleri Bakanı’nın desteğine mazhar olmuş. İsrail Olimpiyat Komitesi Başkanı’na “Ne olur gelin, güvenliğinizi ben sağlarım” diye yalvarmış. Avrupa ülkelerine “Ben sizdenim, sizinle uyumlu çalışırım” minvalinde şirinlikler yapmış.
Reklam
Siyasetin doğasına aykırı bir proje, önceki gün yapılan operasyonla çöktü. İddialar yenilir yutulur gibi değil. İmamoğlu, paranın her kapıyı açamayacağını acı bir dersle öğrenecek gibi görünüyor. Baba parasıyla elde ettiği haksız diplomanın iptali gibi, cumhurbaşkanlığı hayalleri de suya düşüyor. Avrupa’nın Türkiye’deki yandaşlarına kol kanat gerecek dermanı yok; Siyonizm ise bir kez daha çuvalladı. Yüz milyarlarla ifade edilen çok pahalı proje, büyük bir gürültüyle çöktü, çöp oldu.
CHP’NİN GÖZÜ AYDIN
Cumhurbaşkanı Erdoğan rakibini devre dışı mı bıraktı? Hayır. Eğer CHP’nin seçim kazanacak potansiyeli varsa, bunu başka isimlerle de yapabilir. CHP içinden onlarca iyi aday çıkabilir. İmamoğlu’nun kazanabildiği bir vasatta, Mansur Yavaş da, Özgür Özel de, başkaları da aday olup kazanabilir.
Tam tersine, Erdoğan değil, CHP bir sorundan, hem de büyük bir sorundan kurtarıldı. CHP’nin üzerine karabasan gibi çöken mafyatik yapılanma dağıtıldı. Büyük miktarda paralarla esir alınan CHP adeta ipten alındı. Dayatmaya boyun eğmiş CHP rahatlatıldı. Hem Türkiye siyaseti hem de CHP tabii mecrasına çekildi. Normalleşme sağlandı.
Reklam
Önce diplomanın iptali, sonra da yolsuzluk-terör operasyonu, en çok CHP’nin işine yaradı. Bakmayın siz “dostlar alışverişte görsün” açıklamalarına, CHP’nin içi kıpır kıpır. Nefes aldı. Sevinçten havalarda uçuyor.
DEM terör tasallutundan, CHP örgüt baskısından kurtarıldı. Dış güçlerin siyasete müdahalesinin önü kesiliyor. Türkiye siyaseti normalleşiyor.
ACELENİN SEBEBİ ANLAŞILDI
Seçime daha 3 yıl var ama İmamoğlu adaylığını ilan etmek üzereydi. Kemal Kılıçdaroğlu seçime sadece 3 ay kala, 6’lı masayı zar zor ikna ederek adaylığını açıklayabilmişken, İmamoğlu 3 yıl öncesinden, bütün ittifak bileşenlerini de “çantada keklik” görerek kendisini aday ilan edecekti. Bu acelenin sebebi de anlaşıldı. Heybedeki turpun büyüklüğünü İmamoğlu da görmüş. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı.
BU SOKAK ÇIKMAZ SOKAK
Büyük bir yükten kurtulmuş CHP, sokak çağrılarında ısrarcı olmayacaktır. Özellikle yolsuzluk ve terör dosyalarının detayları ortaya çıktıkça, yine sahte bir kahramana umut bağlamış olmanın hayal kırıklığı ve mahcubiyetiyle sokaklar tenhalaşacaktır. Yine de hatırlatalım: Gezi’de olduğu gibi, sokağı organize edecek Fetullahçı ajanlar, Fetullahçı polis ve savcılar, yabancı medya işbaşında değil. Ayrıca daha şimdiden sapkın flamalarıyla, terör paçavralarıyla sokaklara çıkanlar sağ seçmeni bir güzel konsolide edecektir. Yine de siz bilirsiniz, burası özgür bir ülke.
CHP ve sokak
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 24/03/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
CHP ve sokak
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedmuhsinkadir6854081 undefined
esubai131377762 ve 72 kişi beğendi
Cumhuriyet tarihimizde muhalif sokak hareketlerinin hemen hiç yaşanmadığı dönem 1923-1950 arası dönemdir; çünkü iktidarda CHP vardır. Tek istisna, Ağustos-Kasım 1930 arası sadece 3 ay ömrü olan Serbest Cumhuriyet Fırkası dönemidir. SCF, halkta büyük heyecan doğurmuş, İzmir başta olmak üzere birçok ilde mitingler yapılmış, bunun üzerine de SCF hemen kapatılmıştır.
Reklam
1950’de serbest seçimlerle iktidarı Demokrat Parti’ye kaptıran CHP, o zamandan bugüne, bazı kısa süreli istisnalar dışında sandık yoluyla iktidara gelemedi. İktidara gelemeyen ve hiç gelemeyeceğini anlayan CHP, 1950’lerden bu yana sokakları tahrik etmek suretiyle kaos üretmeyi kendisine temel politika olarak belirledi.
1957 seçimleriyle Demokrat Parti üçüncü kez tek başına iktidara gelmişti. Seçim yoluyla iktidar olmaktan umudunu tamamen kesen CHP, ilk sokak kışkırtmalarına başladı. CHP Genel Başkanı İnönü, Meclis’te, “Şartlar tamam olunca ihtilal milletler için meşru bir haktır” ifadesini kullanmış, “şartların tamam olması” için de sokakları ateşe vermişti. 28 Nisan 1960’ta İstanbul’da, 5 Mayıs’ta Ankara’da öğrenciler “Kahrolsun Diktatörlük, Özgürlük İstiyoruz” sloganlarıyla gösteri yaptılar. 21 Mayıs’ta Harbiyeliler yürüyüş yaptı. Şartlar tamam oldu ve
Reklam
27 Mayıs 1960’ta ordu darbe yaptı.
CHP’liler, üniversite öğrencilerinin gözaltında öldürüldüğünü, kıyma makinelerinden geçirilip asfalta karıştırıldıklarını iddia ediyordu. Darbe sonrası hiçbir faili meçhul bulunmadığı ortaya çıktı. Darbe kutlamaları sırasında ölen birkaç kişinin cenazesi “İşte Hürriyet Şehitleri bunlar” denilerek İstanbul’dan Ankara’ya getirildi, büyük bir törenle Anıtkabir’e gömüldüler.
12 Eylül darbesi sonrası “Hürriyet Şehitleri’nin” kemikleri Anıtkabir’den çıkarıldı, poşetlerle taşındı ve başka yerlere gömüldü.
27 Mayıs darbesi sonrası Türkiye daha özgür(!) bir ülke olmuştu ama bu özgürlük CHP gençliği için geçerliydi. Gençler, 1961’de 28 Nisan olaylarını andılar.
27 Mayıs’ın yıldönümünde kutlamalar yaptılar. 1963’te bazı DP mensupları serbest bırakılınca Adalet Partisi binasını taşladılar, Yeni İstanbul gazetesini bastılar.
1965’te AP tek başına iktidara geldi. CHP tekrar sokakları hareketlendirmeye başladı. Çok sayıda sol örgüt türemişti. Kendisini “Ortanın Solu” olarak yeniden tanımlayan CHP’nin Fikir Kulüpleri ile başlattığı sol gençlik örgütlenmeleri THKP-C, Dev-Genç gibi terör örgütlerine dönüşmüş, CHP de kontrolü kaybetmeye başlamıştı. 1968-69 yılları yoğun öğrenci harekelerine sahne oldu. Üniversiteleri işgal eden, şehirleri kilitleyen, banka soyan, adam kaçıran, fidye isteyen, gerillacılık oynayan örgütler ülkeyi ateş, kan ve baruta buladılar. Onlarca genç, masum siviller, güvenlik görevlileri hayatlarını kaybettiler.
12 Mart 1971 darbesi, AP’yi iktidardan uzaklaştırsa da, sokak hareketlerini durduramadı. Özellikle 70’lerin sonlarında, CHP’nin kışkırtmaları daha kanlı olaylara sebep oldu. 1978-12 Eylül 1980 arasında 5 bine yakın genç silahlı çatışmalarda hayatını kaybetti. 12 Eylül darbesi sonrasında cezaevlerinde çoğu işkenceden olmak üzere 300 genç öldü, 48 genç idam edildi.
Reklam
12 Eylül darbesi ilk kez CHP’yi de mağdur etmişti; 80’li yıllarda öğrenci hareketleri olmadı, gençlik de apolitize ediliyordu. 90’lı yıllar da sakin geçti zira CHP koalisyonlarda ortaktı ve 28 Şubat darbesi sayesinde CHP’nin fikirleri iktidardaydı.
2002 yılsonunda AK Parti’nin tek başına iktidara gelmesi ve sonraki yıllarda da üst üste seçim kazanması umutsuz CHP’yi en iyi bildiği yola, sokakları kışkırtmaya sevk etti. Cumhuriyet Mitingleriyle “ordu göreve” çağırıldı. Danıştay Saldırısı komplosuyla sokaklar hareketlendirilmek istendi. 2013 yılında Gezi Olayları başladı. Başrolde yine CHP vardı. 1’i komiser olmak üzere 8 kişi hayatını kaybetti; 10 bine yakın gösterici ve emniyet görevlisi yaralandı. Esnafa ve kamu malına verilen zararın yanında Türkiye ekonomisi ağır hasar aldı.
CHP bugünlerde yine en iyi bildiği işi yapıyor, sorumsuzca sokakları ateşe veriyor. Terör ve yolsuzluk iddiasıyla gözaltına alınan, yüz milyarlarca liralık yolsuzluk yaptığına dair somut deliller ortaya saçılan, CHP Kurultayı’na şaibe bulaştırıp parti içini de karıştıran bir belediye başkanını bahane ederek CHP bir kez daha sokaktan medet umuyor.
Reklam
İsmet İnönü’nün başlattığı, “ihtilal şartlarını oluşturma” amaçlı sokağı hareketlendirme geleneği zaman zaman CHP lehine işe yaramış olsa da her seferinde ülke canlarını kaybetti, ekonomik olarak ağır faturalar ödedi. Bugün ise CHP’nin sokaktan sağlayacağı hiçbir fayda yok. Ama ülkenin huzuru, refahı, ekonomisi bir kez daha zarar görüyor.
Tekrar yazalım: Eğer CHP gireceği ilk seçimi kazanacağını düşünüyorsa, bunu, hakkında ciddi yolsuzluk ve terör suçlamaları olan, diploması sahte bir adayla değil, mevcut ya da Ekmeleddin İhsanoğlu gibi parlatabileceği yeni adaylarla da yapabilir.
Şaibeli bir kurultayla işbaşına gelen Özgür Özel’in, kendisini kurtarmak için sokakları ateşe vermesi büyük aymazlıktır, sorumsuzluktur. CHP’nin iç tartışmalarını örtmek için Türkiye’ye bedel ödetmeye kalkışanlar kirli heveslerinin altında kalırlar.
Biz kimiz
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/03/2025, Cumartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Biz kimiz
Görsel: Arşiv
fovet5867763 undefinedesubai131377762 undefinedsongel6662502 undefined
fovet5867763 ve 137 kişi beğendi
Gördünüz değil mi? Usulsüz yollarla elde ettiği diplomayla cumhurbaşkanı olmak isteyen, paranın her kapıyı açacağı vehmine kapılan, hırsıyla gözü dönüp ülkenin milyarlarca lirasını şahsi ikbali için çarçur eden bir hırsıza destek için sokaklara dökülenler, meseleyi hukuki, hatta siyasi zeminden çıkarıp yine “siz-biz” noktasına taşıdılar. Cami duvarına pislediler, bu topraklardaki tapu kayıtlarımız olan mezar taşlarımızı tahrip ettiler, alkol şişelerini cami bahçesine fırlattılar, metroda, sokaklarda başörtülü, çarşaflı kadınlara sataştılar, sosyal medyada kutsallarımıza sövüp “bizi” yok edeceklerini söylediler, seçtiğimiz Cumhurbaşkanı’nın merhume annesine sövdüler.
Reklam
Hiç istemezdik bir “siz-biz” ayırımı yapmayı ama bize tekrar bizi hatırlattılar.
Öyleyse bir kez daha “biz” kimiz kayıt düşelim buraya; ola ki tanırlar bizi…
Play Video
Biz bu ülkenin, bu milletin ta kendisiyiz. Biz bu toprakları istiklal uğruna kanlarıyla sulayanlarız. Biz şehitlerin evlatlarıyız. Biz Malazgirt Ovası’ndaki askeriz, İstanbul surları önündeki yeniçeriyiz, Mohaç’taki serdengeçtiyiz, Çanakkale siperlerinde, Sarıkamış’ta, Yemen’de, Irak’ta, Bosna’da, Filistin siperlerinde can verenleriz. Sakarya Cephesi’nde direnen Mehmet de biziz, Büyük Taarruz’da en önde koşan kahraman da biziz. Terörle mücadelede gözünü kırpmayan, nöbetlerde, pusularda eşkıya kurşunu yiyen biziz. Vergi istenince de asker istenince de aranan, ama saklanmayıp vatan için en öne çıkan biziz; biricik evladımız ay yıldızlı tabutla evine döndüğünde boynunu büküp “Vatan sağ olsun” diyenleriz biz.
GÜN GELİR MEYDANA İNER, JETLERE, TANKLARA, FÜZELERE KAFA TUTARIZ
Savaş zamanı hatırlanıp fedakârlık istenen, refah zamanında unutulanlarız biz. Kanlarımızla kurtardığımız toprakların siz kaymağını yerken, ötelenen, horlanan, aşağılan, itilenleriz biz. Biz Kur’an’la hayat bulmuş, Nebiler Nebisi’nin nuruyla aydınlanmış, kimliğimizi İslam ile inşa etmiş, vatan ile imanı bükülmez çelik misali ayrılmaz-ayrıştırılmaz bir ve bütün etmişleriz. Biz Türk’üz, Kürt’üz, Arap’ız, biz Müslümanız. Ezanımızı susturarak, camilerimizi kapatarak, Kur’an’ı yasaklayarak yok edemediğiniz, gözyaşıyla seccadesine sığınan, tespihiyle “Yâ sabır!” çekenleriz. Biz edebinden taviz vermeyen, edebi boyun eğmek zannedilen, ama içten içe hesap günü için bekleyenleriz. Biz sokağa çıkmayız, biz yeraltına inmeyiz, biz gerekmedikçe elimize silah almayız, biz süslü sloganlar atmaz, poz vermek için meydanlara çıkmayız. Silah gücünü kullanıp irademizi kırmak istersiniz, seçtiğimiz Başbakan’ı asarsınız, susarız, bekleriz, gereğini yaparız. Gün gelir sandıkta görürüz hesabımızı, gün gelir, meydana iner jetlere, tanklara, füzelere kafa tutarız. Gün gelir üniversite kapılarından kovulur, gün gelir, aldığınız sahte diplomanızla üniversite kapısına koyarız sizi.
Reklam
GÜÇ ELİMİZE GEÇİNCE ŞIMARMAYIZ BİZ
Ağırbaşlıyız biz ama kutsalımıza dokunduğunuzda, dil uzattığınızda kükremiş sel olur bendimizi çiğner aşarız. Öfkemizden korkulur bizim çünkü biz halkız. Biz emeğiyle geçinenleriz. Biz helal rızık peşinde koşanlarız. Biz hakkın, adaletin, merhametin safında olanlarız. Güç elimize geçince şımarmayız biz. Kimsenin inancına, yaşam tarzına, kılık kıyafetine, yiyip içtiğine karışmayız. Biz özgürlükten yanayız. Biz imar etmekten, inşa etmekten, gönüllere girmekten tarafız. Biz sorarız, sorgularız. Hikmetin, basiretin, ferasetin peşinde olanlarız biz. Biz öğrendikçe kibirlenen değil, öğrendikçe mütevazı olanlarız. Sesimiz az çıkıyor diye bizi az bellemeyin, biz çoğuz. Bizi bir siyasi partinin, başına “siyasal”, sonuna “-cı” eklediğiniz akımların, bir cemaatin mensupları sanmayın, biz bu ülkeyiz, bu ülkenin her yerindeyiz, bu ülkenin tamamıyız. Biz bu ülkeyi dualarıyla, irfanıyla, erdemiyle, emeğiyle ayakta tutanlarız. Biz yenilgi yenilgi büyüyenleriz.
ÜLKENİN VE MİLLETİN ÜZERİNE KARABASAN GİBİ ÇÖKTÜĞÜNÜZ GÜNLER GERİDE KALDI, GERİ GELMEYECEK
Biz bu ülkenin geçmişiyiz, hem de geleceğiyiz. Biz arkasına devlet gücünü, silah gücünü, başka ülkelerin fonlarını alıp yürüyenlerden değil, memleket kaynaklarını nesiller boyunca hortumlayanlardan değil, kendini elit, mümtaz, ayrıcalıklı görüp ötekini horlayanlardan değil, vatan ve millet şuuruyla, tek başına görünüp milyonlar birlikte yürüyenleriz. Anlayın ve idrak edin artık: Sizin devriniz geçti. Mutlu ve seçkin azınlığınızla ülkenin ve milletin üzerine karabasan gibi çöktüğünüz günler geride kaldı, geri gelmeyecek. Şımarıklığınızı, azgınlığınızı, edepsizliğinizi, kanun-kural tanımazlığınızı, kibrinizle daha da kararmış cehaletinizi, üstenciliğinizi, tahammülsüzlüğünüzü, faşizminizi, karanlığınızı, taassubunuzu, millete ve milletin değerlerine olan kininizi yanınıza alın ve sokaklardan, özellikle de “Değmesin göğsüne nâmahrem eli” aşkıyla savunacağımız mabetlerimizin yakınından çekilin.
Biz buradaydık, buradayız ve hep burada olacağız. Bunu anlayın ve kabullenin!
Bu da geçer ya hu
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 31/03/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Bu da geçer ya hu
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 79 kişi beğendi
13. yüzyıl başlarında Cengiz Han komutasındaki Moğol ordusu İslam topraklarına saldırmaya başladı. Müslümanlar devletçiklere bölünmüş, hükümdarlar birbirleriyle kıyasıya taht kavgalarına düşmüşlerdi. Moğol saldırısını ciddiye almıyor, ittifaka yanaşmıyorlardı.
Reklam
Moğol istilası kısa süre içinde Türkistan, İran, Orta Doğu, Anadolu ve Kafkasya’ya ulaştı.
Selahaddin Eyyubi vefat etmiş, oğulları kendi aralarında taht kavgasına girişmiş, Filistin’de bulunan Haçlı orduları Mısır ve Suriye’yi tehdit etmeye başlamışlardı.
Tarihçilerin ifadesiyle Cengiz’in orduları dağlardan coşan seller gibi, çekirge sürüleri gibi akıyor, İslam şehirlerini, milyonlarca Müslümanı, kütüphaneleri, camileri, medreseleri, âlimleri, zirvesinde olan İslam kültür ve medeniyetini silip süpürüyordu.
Moğollar ilk olarak Harzemşah ordusuyla karşılaştılar. Tarihçi İbnü’l-Esir, El Kâmil isimli eserinde savaş meydanını, “O kadar çok kan aktı ki, atların ayakları kaymaya başladı” diye tarif ediyor. Moğollar 1219 yılında İslam ilim ve medeniyetinin parlak şehri Buhara’ya ulaştılar. Moğol askerleri şehri yağmaladılar, halkı esir alıp aralarında paylaştılar, minber ve Mushafları kuyulara attılar, medreseleri, camileri ve diğer binaları ateşe verdiler. Buhara tamamen tahrip edildi.
Reklam
Sırada Semerkant vardı: Âlimlerin, ediplerin, zenginliğin, bolluğun şehri Semerkant, birkaç gün içinde, bütün nüfusuyla birlikte yok edildi.
1220’de Moğollar Harezm’e girdiler. Şehir teslim olmuştu ama Moğollar şehri yağma ettiler, herkesi kılıçtan geçirdiler, Ulu Cami’yi yaktılar.
Sonra Nişabur, Rey, Hamedan, Herat, Zencan, Kazvin, Tebriz, Merv… Kadınları esir aldılar, çocukları köle yaptılar, insanların kulak ve burunlarını kestiler.
İbnü’l-Esir diyor ki: “Allah’a yemin ederim ki, bizden sonra gelenlerin bu olayla ilgili yazılan ve anlatılanları yadırgayıp olanları imkânsız bulacaklarından şüphe etmiyorum. Bunda da haklıdırlar. Kim bu olayları imkânsız görürse, o günlerde yaşayan âlim olsun, cahil olsun herkes tarafından bilinen bu olaylar hakkında tarih malzemesini toplayan biz tarihçilerin yazdıklarımıza baksın. O vakit olayların doğru olduğunu anlarlar. Müslümanlar, Hz. Peygamber’in zamanından bugüne kadar böyle sıkıntı ve eziyet görmemişlerdir… O yıllarda Müslümanların diğer düşmanı Franklar da kuzeybatıdan gelerek Mısır’a çıktılar. Dimyat gibi önemli şehirleri işgal ettiler.”
1227’de Cengiz ölür ama Moğol mezalimi durmaz. Diyarbakır, Erbil, Konya… Ve sıra Halifeliğin merkezi Bağdat’a gelir. Bağdatlılar Hülagu’nun önünden kaçmak için kendilerini Dicle’ye atarlar. Şehir yağmalanır. Camiler, saraylar, kütüphaneler yok edilir.
Tarihçi İbnü’l-Kuti anlatıyor: “Moğollar, 40 gün boyunca Bağdat halkından yakaladıklarını öldürdüler. İlim ehlinden birçok kimseyi, imamları ve hafızları katlettiler. Camiler, medreseler, zaviyeler bütünüyle tahrip edildi. Şehir, aklını bozmuş ve şuurunu kaybetmiş küçük bir grubun koşuştuğu boş bir saha haline geldi. Yollarda biriken cesetler birer küçük tepecik manzarasını arz ediyordu… Baba oğlunu, kardeş kardeşini bile tanıyamıyordu.”
Reklam
İbnü’l-Kesir’e göre boğulan ve kaçanlar hariç Bağdat’ta katledilenlerin sayısı bir milyon 800 bin kişiydi. Hilafet sona ermiş, başkent yıkılmıştı.
Tarihçi El Fahri şöyle yazıyor: “Anlatamayacağım şeyler oldu. Olaylar hakkında bir şey sorma! Olanları sen tahmin et.”
Bütün bunların ardından bir de veba salgını başlar. Moğolların öldüremediklerini Veba mikrobu kasıp kavurur.
Her şey bitmiş gibiydi. İslam, bütün kültür, ilim ve medeniyetiyle neredeyse yeryüzünden siliniyordu. Kalan Müslümanların üzerine büyük bir karamsarlık çökmüştü. Dünyadan el etek çekmiş, içlerine kapanmışlardı. Duadan başka ellerinden hiçbir şey gelmiyordu.
İşte tam o esnada devreye Türkler girdi: 1260 yılında Moğollar, Memlükler karşısında Ayn Calut’ta ilk yenilgilerini aldılar ve geri çekilmeye, bozulmaya, çözülmeye başladılar. Anadolu’da Moğol istilası önünde batıya ilerleyen Oğuzlar, Söğüt’te her şeye yeniden başladılar. İslam, Moğollar arasında da yayıldı. Türkler batıda Viyana’ya kadar, doğuda Hindistan içlerine kadar büyük imparatorluklar kurdular. Kütüphaneler, medreseler yeniden doldu taştı. Minareler göğe yükseldi. İslam medeniyeti küllerinden yeniden doğdu.
“Karanlığın en kesif olduğu an, şafağın en yakın olduğu andır.” “Hüzünlenme, Allah bizimledir.” “Allah’ın yardımı yakındır.” “Her zorluktan sonra kolaylık vardır.” ”İslam’ın nuru sönmez” ve dahi “Din’in sahibi Allah’tır”.
Reklam
Yine püskürtürüz düşmanı. Yıkılanın yerine çok daha iyisini yaparız. Yeniden doğarız. Yeter ki umut olsun, iman olsun.
Her tahammülün sonu bayramdır; Ramazan Bayramınız mübarek olsun.
(Prof. Dr. H. İbrahim Hasan’ın “İslam Tarihi” eserinden yararlanılmıştır.)
Miras değil alın teri
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 04/04/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Miras değil alın teri
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 79 kişi beğendi
İstiklal Savaşı bitip de kalkınma savaşı başladığında Cumhuriyet bir sermaye sınıfına ihtiyaç olduğunu fark etti. Devlet desteği ile kısa süre içinde özellikle İzmir ve İstanbul’da milli bir sermaye sınıfı oluşturma çalışmaları başladı. Ancak kısa süre içinde sermayenin milli olması yanında, Kemalizm’e de şartsız ve şeriksiz itaat kriteri devreye girdi. Devlet ve sermaye sınıfı, birbiri üzerinden geçinen bir çelik çekirdeğe dönüştü. Bu çekirdeği kırıp içeri girmek kolay değildi; Nuri Demirağ ya da Nuri Killigil gibi isimler örneğin dışlandılar, hatta tasfiye edildiler.
Reklam
Cumhuriyet’in ilk yıllarında sadece iktisat alanında değil; eğitimden sanata, bürokrasiden sivil hayata kadar her alanda var olabilmenin, ayakta kalabilmenin yegâne şartı o çelik çekirdekle uzlaşmaktı. Statükoya iman etmeyen bir kişinin, üniversite okuyabilmesi, okusa bile bürokrasiye girebilmesi, orada ilerleyebilmesi mümkün değildi. Gazete çıkarmak, kitap yayınlamak, bilimle, sanatla iştigal etmek, sahneye çıkmak, meşhur olmak, ancak ve ancak statüko ile iyi geçinmekle mümkündü.
Demokrat Parti döneminde bu çelik çekirdek kırılmadı. Toprak sahipleri, çiftçiler, köylüler eskiye nazaran daha iyi durumdalardı, yoksulluk bir nebze de olsa kırılmıştı ama sermaye yapısı aynı kalmıştı. Yine de Anadolu’da kıpırdanmalar başlamıştı. 27 Mayıs 1960 darbesini ve sonra gelen darbeleri sadece iktisadi boyutuyla değerlendirmek bile yeterli olacaktır. Menderes’in az da olsa taşları yerinden oynatması, sermayenin kaygılanmasına yol açmış, bu da darbeyi getirmişti.
Reklam
60’lar ve 70’ler, Anadolu sermayesinin alan ve imkân bulabildiği ölçüde başını uzatma mücadelesi verdiği yıllardı. Necmettin Erbakan 1968’de TOBB başkanı seçildi ancak kısa süre sonra görevden el çektirildi. Erbakan’ın bağımsız siyasete girdiği günlerde, İstanbul sermayesinin çatı örgütü TÜSİAD kuruldu. Erbakan’ın ama daha çok Anadolu sermayesinin yükselişi, 12 Eylül darbesini getirdi.
Turgut Özal liberal ekonomi politikalarıyla Türkiye’yi dünyaya açarken, Anadolu sermayesi ve Anadolu gençliği de Özal’ın açtığı kulvarda engelleri tek tek yıkmaya, baraj kapaklarını zorlamaya başladılar. 90’lara gelindiğinde artık inkâr ve ihmal edilemez bir Anadolu sermayesi vardı. Gaziantep, Konya, Kayseri, Çorum, Uşak, Manisa gibi illerde dünyaya ihracat yapabilen şirketler kuruluyordu. Farklı finansman yöntemleri bulunuyor, faiz engeli “kâr payı” gibi formüllerle aşılarak rekabetteki engeller ortadan kalkıyordu. Aynı dönemde muhafazakâr, milliyetçi, dindar gençler üniversite kapılarını zorluyor, önlerine çıkarılan engelleri aşma mücadelesi veriyorlardı. Örneğin tesettür bir sektöre dönüşmüş, podyumlara çıkmıştı. TÜSİAD karşısında MÜSİAD kurulmuş, “Müslüman zengin olabilir mi?” tartışmaları başlamıştı. Televizyonlar, gazeteler, sivil toplum kuruluşları ekonomi ve sosyal hayatta belirgin ve etkin bir noktaya gelmişlerdi.
Anadolu’dan yükselen bu sermaye ve köyünden çıkıp en iyi üniversitelerde okuyan gençlik “dindar” ya da “İslamcı” parantezlerine sığmayacak kadar renkliydi. Ancak bu hareketliliği “yeşil sermaye”, “dinci sermaye”, “İslamcı sermaye” gibi etiketlerle tanımlamak, bunları ezmek için de kolay ve etkili bir yoldu. 28 Şubat da sadece ve sadece bu sermayenin ve en iyi bölümlerde okuyup bürokraside kendisine yer bulabilen yoksul halk çocuklarının önünü kesmek için yapıldı. İstanbul sermayesi ve devlet, gelenek olduğu üzere, tam bir dayanışma içinde Anadolu ihtilalinin önünü kesmek için iş birliği yaptılar. İlginçtir, 28 Şubat, Anadolu sermayesinin ve Anadolu gençliğinin üzerine çökerken, İstanbul sermayesine değil, Fetullah Gülen örgütüne alan açtı. Talimatın nereden geldiği çok açık. Sermaye ve eğitim, paket halinde FETÖ’ye teslim edildi.
Reklam
Menderes’in başlattığı, Özal ve Erbakan’ın omuzlarında yükselen mücadeleyi devralmış olan Recep Tayyip Erdoğan, 2013 yılında FETÖ ile mücadeleyi başlatırken, aslında 27 Mayıs’ın da, 28 Şubat’ın da rövanşını alıyordu. Sermaye ve eğitim FETÖ’nün elinden alındı. 15 Temmuz püskürtüldü.
Uzun soluklu, zorlu, meşakkatli, sabırla, ihlasla, imanla bugünlere ulaşmış bir mücadeleden bahsediyoruz. Milli iradenin üzerine çökmüş vesayet kurumları ortadan kalktı; tek istisna sermaye, özellikle de İstanbul sermayesi, ama o da çok büyük ölçüde geriletildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, o son vesayet kalesini de yıktığında, Anadolu ihtilali tamamlanmış olacak. O da yakındır, o da olacaktır inşallah.
Sözün özü şudur: Birileri, Cumhuriyetin ilk döneminde dedelerinin, babalarının elde ettiği imtiyazın mirasıyla on yıllar ve nesiller boyunca sülalecek milli iradenin ve memleket kaynaklarının üzerine çöktü. Derinden gelen dip dalga ise hanedanlığı sarstı, çökme noktasına getirdi ve bunu sadece kendi emeğiyle, alın teriyle yaptı. Anadolu; eğitimde, bilimde, siyasette, idarede, akademide, entelektüel alanda, sanatta, alın teriyle hak ettiğini aldı, sermaye konusunda İstanbul’un tahtını sallayacak noktaya ulaştı, mirasyedilerin çok ama çok önüne geçti.
Reklam
Hani “okumuyorsunuz”, “cahilsiniz” filan diyorlar ya, halt etmişler. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti.
Hani “boykot” diyorlar ya; sermaye dönüştü, para el değiştirdi. Bir gün değil bin gün, on bin gün tüketmeseniz, artık çarşı-pazar, dükkanlar, mağazalar, kafeler yokluğunuzu hissetmez.
Artık ne TÜSİAD’ın darbe kotaracak gücü var, ne İngiltere’nin, Fransa’nın, ABD’nin, İsrail’in “imdada” koşacak mecali var. Farzımuhal iktidara gelseniz dahi 100 yıllık sabırla yoğrulmuş mücadeleyi geriye götüremeyeceksiniz.
Eski hal muhaldir. Mirasyedilik dönemi sona ermiştir. Tüm imtiyazlar geride kalmıştır. Yeni duruma alışacaksınız, Anadolu ihtilalini kabulleneceksiniz, milletin ve milli iradenin önünde diz çökeceksiniz. Ya normalleşecek ya da daha da yalnızlaşacak, marjinalleşeceksiniz. Başka yol yok.
Kurultay kumpanyası
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 07/04/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kurultay kumpanyası
esubai131377762 undefinedftm7274204 undefinednull undefined
esubai131377762 ve 63 kişi beğendi
Kısa bir özet verelim: Ekrem İmamoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bütçesini ve rüşvet, tehdit, şantaj ile elde edilen gayri meşru geliri CHP’yi kurgulamak ve kendisini Cumhurbaşkanı adayı yaptırmak için kullandı. Elindeki parayla CHP’nin üzerine karabasan gibi çöktü. Kemal Kılıçdaroğlu’nu genel başkanlıktan uzaklaştırdı, Özgür Özel’i CHP’ye genel başkan yaptırdı. CHP içinden yapılan şikayetler ve tanıklıklarla İmamoğlu hakkında soruşturma açıldı, tutuklandı.
Reklam
Bu arada, CHP’nin İstanbul İl Kurultayı ve 38. Olağan Kurultayı’nın da şaibeli olduğu, yargı tarafından bu kurultayların da iptal edilerek CHP’ye kayyım atanacağı söylentileri üzerine Özgür Özel Olağanüstü Kurultay çağrısı yaptı.
Özgür Özel, kurultay çağrısı yaptığı andan dün kurultayda seçilinceye kadar sert, kutuplaştırıcı, gerginliği artıran bir politika izledi. Kurultay’da tekrar seçilerek rüştünü ispat etmek, İmamoğlu’nun parası ve gölgesi olmadan da seçilebileceğini göstermek, koltuğunu korumak istiyordu. Gençleri sokağa döküp polisle çatıştırdı. Tabanı konsolide edebilmek için kışkırtıcı eylemlere başvurdu. Başarılı da oldu. Duygusal havanın etkisiyle karşısına rakip çıkmadı, seçime tek başına girdi ve delegelerin oyunu aldı.
Reklam
CHP’nin de Özgür Özel’in de bu kurultayla şimdilik rahatladıklarını söylemek mümkün. CHP üzerindeki İmamoğlu vesayeti ortadan kalktı. CHP’nin Cumhurbaşkanı adayının artık Özgür Özel olduğunu söyleyebiliriz. İmamoğlu meselesi ise kapandı. Kısa süre içinde İmamoğlu’nu CHP’liler bile hatırlamayacak, hatırlasalar bile sadece yolsuzluk, hırsızlık iddialarıyla anacaklardır. İmamoğlu’nun Silivri’ye girmesini en çok CHP’liler istiyordu, çıkmasından ise en çok yine CHP’liler rahatsız olacaktır.
Ancak Özgür Özel’in önünde de dikensiz gül bahçesi yok.
CHP içi muhalefet pes etmeyecek, tartışmalar, kavgalar sürecektir.
Daha da önemlisi, eğer yargı 38. Olağan Kurultay’la ilgili “iptal” kararı verir ve CHP’ye kayyım atarsa, Özgür Özel’in genel başkanlığı da, dün yapılan kurultay da geçersiz olacaktır. İşte o zaman CHP içi muhalefet harekete geçecek, yeni ve zorlu bir kurultay süreci başlayacaktır.
Her şey bir tiyatrodan, kumpanyadan ibaretti, dün son sahnesi perdelendi. Şimdilik.
BİTMEYEN KİBİR
Dünkü Kurultay konuşmasında Özgür Özel şu ifadeleri kullandı: “CHP, istese tek parti olarak devam edecekken demokratik seçimlerle ülkeyi tanıştıran partidir.”
Hani bize “bir bitmedi mağduriyetiniz” diyorlar ya; evet bitmedi, çünkü sizin kibriniz bitmedi.
100 yıldır milletten kusursuz, sorgusuz, sualsiz tam bir itaat, iman ve ibadet bekliyorlar: “Her şeyi biz yaptık. Biz yoktan var ettik. Olmasaydık olmazdınız. Ülkenin mülkü, anahtarı bizde, tapusu bizim üzerimizde. Demokrasiyi, sandığı, özgürlüğü hep biz verdik size. Lütfettik. Hatta bizim sayemizde et yiyebildiniz. Biz olmasaydık isimleriniz Yorgo olurdu. Nankörsünüz nankör!”
Reklam
Bu yersiz ve temelsiz kibir tükenmedikçe Türkiye’ye huzur gelmeyecek; neyse ki artık çok azlar.
Yeri gelmişken, son yazımda bahsettiğim “Anadolu” kavramı siyasi bir tabanı değil, işte tam olarak bu Kemalist/CHP kibri karşısında direnenleri kastediyor.
Bu arada İsmet İnönü çok partili hayata keyfinden değil, mecbur olduğu için geçti. Bu da ayrı bir bahis.
Halifesiz günler
Dün Yeni Şafak’ın sürmanşetinde Dünya Müslüman Alimler Birliği’nin fetvası vardı: “Gazze’deki soykırım karşısında cihat bütün Müslümanlara farzdır!”
Fetva önemli ama bir karşılık bulacak mı? Maalesef hayır. İsrail Mekke’yi işgal edip Kâbe-i Muazzama’yı yıksa, en fazla birkaç gün kitlesel protesto olur, bir de İslam Konferansı Örgütü vs. toplanıp “şiddetle” kınama yaparlar. O derece bir vurdumduymazlık, o derece bir aymazlık…
Başımıza ne geldiyse halifesizlikten geliyor.
Hilafet eski haliyle geri gelmez ama Dünya Müslüman Alimler Birliği gibi bir şuranın hilafet makamı gibi konumlandırılması mümkün olabilir. Neden olmasın?
Kerem Aktürkoğlu yalnız değil ama…
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 11/04/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kerem Aktürkoğlu yalnız değil ama…
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 70 kişi beğendi
Milli futbolcumuz Kerem Aktürkoğlu sosyal medya hesabından Gazze soykırımına dair paylaşımlar yaptığında ya da Cuma mesajları yayınladığında son derece çirkin, edep dışı ve örgütlü saldırılara maruz kalıyor.
Reklam
Gazze’de devam eden soykırımın İslami boyutu kadar insani boyutu da var; kalbi, yüreği, vicdanı, insafı olan herkes bu konuda sesini yükseltiyor, bütün dünya bu insanlık dışı kıyıma karşı sokaklara çıkıyor. Ancak Türkiye’de, bu meselede ses çıkarmak için vicdan ve insafın yanında maalesef cesaret de gerekiyor. İslam, Müslüman ve insanlık düşmanı bir güruh pusuda bekliyor ve ağzını açanı linçlemek için fırsat kolluyor. Kerem Aktürkoğlu’nu bu cesaretinden dolayı özellikle tebrik etmek boynumuzun borcu.
Sadece Kerem değil, spor, sanat ya da sosyal medya camiasından insanî duyarlılık sergileyen çok sayıda isim benzer şekilde saldırıya uğruyor. Son olaylarda gördük ki, konuşanlar kadar susanlar da linçten paylarını alıyorlar.
Reklam
Cumhurbaşkanı Erdoğan bu kitleyi zaman zaman “sesi çok çıkan azgın azınlık” olarak nitelendiriyor. Sesi çok çıkan azgın azınlık: Son derece isabetli bir tanımlama. Toplumsal tabanı, etkili siyasi ya da ekonomik gücü, özgün düşüncesi, kökü olmayan klavye kahramanları. On yıllar boyunca vesayet sistemine asalak gibi tutunmuş, köşe başlarını tutmuş, fonlanan ve pohpohlanan kof kalabalık.
Edebi ve hiçbir insanî duyarlılığı olmayan böyle azgın bir kalabalıkla aynı dil, üslup ve yöntemlerle mücadele etmek elbette mümkün değil. Ancak şu soruya da samimi cevap vermemiz gerekiyor: Çamura bulaşmaktan mı çekiniyoruz, yoksa korkuyor muyuz?
Çamura bulaşma çekingenliği bir dereceye kadar anlaşılabilir ama korkunun, tedirginliğin mazereti olamaz.
Azgın azınlığın faşizan linçine maruz kalan herkesin, yalnız olmadığını hissetmesi gerekiyor ama bunu hissedemiyorlar.
Şöyle birkaç haftalık geriye dönüp, medyadaki, sosyal medyadaki açıklamaları bir tarayın: Suya sabuna dokunmayan mesajlar. Ülkede yer yerinden oynarken “istişarelerde bulunduk”, “katılım sağladık” türünden standart açıklamalar. “Boykot” ya da Özgür Özel’in “cunta” ithamı karşısında abartılı ve kopyala-yapıştır tepkiler.
Reklam
Risk almak yok. Cumhurbaşkanı’ndan yük almak yok. Cesaret ve özgüven yok. Bir avuç dava adamı kendisini öne atıp yalana, iftiraya, dezenformasyona, edepsizliğe karşı mücadele ederken kıyısından köşesinden olsun destek vermek yok. Her kriz zamanındaki o sessizlik, o tepkisizlik, o “bekle-gör” taktiği, o güvenli alanda unutulma tekniği…
Sokağa çıkmaktan ya da karşı eylem yapmaktan bahsetmiyoruz; kastımız azgın azınlığa aynı azgınlıkla yanıt vermek de değil ancak eldeki imkanları, özellikle de iletişim imkanlarını dahi kullanmaktan kaçınan bir özgüvensizlik.
Cumhurbaşkanı Erdoğan siyasi tarihi boyunca kendi kitlesine özgüven aşılamanın mücadelesi içinde oldu. Bunda da başarı sağladı ama hala bir gücünün ve imkanlarının farkında olmayan bir çekingenlik var.
Kuşkusuz Kerem Aktürkoğlu da, onun gibi cesur isimler de gösterdikleri insanî tepkiler için alkış beklemiyorlar; beğenilmek için değil, insan oldukları için hakikati savunuyorlar. Onlara omuz vermek, destek olmak, yalnız olmadıklarını hissettirmek boynumuzun borcu değil midir?
Gazze ve ötesi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 14/04/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Gazze ve ötesi
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedtuncaykorkmaz1572 undefined
esubai131377762 ve 55 kişi beğendi
Gazze ve genel olarak Filistin meselesini ele alırken “Hicret” kelimesini telaffuz etmekten, “korkulan başa gelir” hissiyatıyla böyle bir seçeneği düşünmekten dahi özenle kaçındık.
Reklam
Oysa İsrail’in nihai hedefinin bu olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Filistinliler 108 yıldır göç ediyorlar; milyonlarcası sürgünde yaşıyor. Kalanların toprakları günbegün işgal ediliyor, İsrail’i terk edip gitmeleri için her türlü insanlık dışı yöntem uygulanıyor. En son Gazze, taş üstünde taş kalmayacak derecede harap edildi.
İsrail’in bu toprak hırsızlığı Arap ülkelerinden de maalesef destek buluyor: Filistinlilerin Filistin dışında bir toprak parçası üzerinde, mesela Sina Yarımadası’nda yaşamaları yönünde projeler bizzat Araplar tarafından da telaffuz ediliyor, zaman zaman gündeme taşınıyor ve bir çözüm, bir seçenek olarak dayatılıyor.
Reklam
Trump’ın Gazze’nin boşaltılacağı yönündeki açıklamaları, İslam ülkelerinin sessiz kalması, Ürdün ve Mısır’ın tepkisiz olması, o telaffuzundan dahi kaçındığımız Hicret kavramını getirdi ve kor bir ateş gibi yüreğimizin orta yerine bıraktı.
Birkaç gündür, gazetemizin değerli yazarı, bölgeyi ve Filistin’i çok iyi bilen sevgili dostumuz Taha Kılınç’ın “Hicret” tartışmalarına dair aktardığı son derece dikkatli ve temkinli ifadeler tartışılıyor. Bütün gazetecilik serüveni Siyonizm’in borazanlığından ibaret olan ve bedel ödemek bir yana yüzsüzce fitne üretimine devam eden Ertuğrul Özkök, Taha’nın yazısını çarpıtarak, Bakü’de İsrail heyetiyle yapılan görüşmeyle de irtibatlandırarak, kelimelerinin arasından İsrail adına coşku ve sevinç fışkıran bir yazı kaleme aldı.
Şunu çok iyi biliyoruz: Özenle, dikkatle telaffuzundan ve tahayyülünden kaçındığımız Hicret seçeneğini gündeme taşıyan Taha Kılınç ya da Yeni Şafak değil. Biz kaçınsak da, İsrail, ABD ve hatta Müslüman ülkelerin ihanet içindeki liderleri bu seçeneğin bir an önce gerçekleşmesi için can atıyorlar. Öyle ya da böyle, Hicret kavramı gündemimize gelecekti ve geldi.
Reklam
Burada ilkemiz çok net: Kalmak ya da gitmek kararanı verebilecek olan Gazzelilerdir ve ne karar verirlerse isabetlidir, başımızın üzerinde yeri vardır.
Filistin son 2 yıldır değil 108 yıldır direniyor. Üstelik yapayalnız direniyor. Filistin, bütün Müslümanların tepkisiz bakışları altında çok ağır bedeller ödüyor. Uzaktan izleyip Filistinlilere akıl, taktik, strateji vermek, “şöyle yapsalardı iyi olurdu”, “burada yanlış yaptılar” gibi değerlendirmelerde bulunmak en hafif tabiriyle ayıptır, edepsizliktir, hadsizliktir. Hayatında bir silah sesi dahi duymamış olanların en yıkıcı, en ölümcül bombalar altında direniş destanı yazan bir halka “canım 7 Ekim’de de yanlış yaptılar” türünden ahkam kesmesi, kibirdir, ukalalıktır, vicdansızlıktır.
Filistin halkı, 21’inci Yüzyıl’ın en saygın halkıdır. Bu halka ve alacakları karara saygı göstermek insan olmanın gereğidir. Direnirken yapayalnız bıraktığınız bir halkı aldığı kararlardan dolayı uzaktan ve konfor, güvenlik içinde eleştirmek insanlıktan çıkmak demektir.
Fakat konu bu değil. Şunu peşinen belirtelim: Eğer Gazzeliler tehcir edilirse, sıra Batı Şeria’ya gelecek, oradan da tehcir ve işgal Suriye’ye, Lübnan’a sıçrayacaktır.
Mazlum bir halkın hicreti, fiziksel sonuçları bir yana, ümmeti derinden sarsacak, hazmı mümkün olmayan sonuçlara yol açacaktır. Filistinliler mağrur bir halk olarak kalırken, ümmet, asırlarca silinmeyecek bir ayıba, bir utanca, bir zillete duçar olacaktır.
Reklam
İsrail ve ABD’nin ortak kotardığı, ihanet içindeki bazı ülkelerin de destek verdiği bir tehcir hareketi, taşları da, koltukları da yerinden oynatacaktır. Sonrasındaki hiçbir fedakârlık, hiçbir cömertlik, hiçbir süslü cümle, algı, imaj çalışması, unutturmaya yönelik gayret, ortaya çıkan utanç abidesini örtmeye yetmeyecektir.
Filistin ne karar verirse doğrudur, başımızın üzerinde yeri vardır ama Filistin’i bu kararı almaya zorlayanlar, Filistin’i yalnız bırakanlar, meseleyi bu noktaya getirenler tarihin çöplüğüne gidecek, ebeden de hayırla hatırlanmayacaktır.
Mekke, Hz. Peygamber (sav) hicret ettiği gün yıkılmıştı; Filistinliler hicret edecek olursa, o gün, o an bir zelzele, sırça sarayları kökünden sarsacaktır.
Kıbrıs aynasında Türkiye
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 18/04/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kıbrıs aynasında Türkiye
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 61 kişi beğendi
Hindistan sineması dünyanın en üretken ve en renkli sinemasıdır; sadece çer-çöp değil oldukça kaliteli filmler de çekilir. Nüfusu 1,5 milyara yaklaşan Hindistan’ın o çok dilli, çok dinli, çok etnili yapısı hakkında filmlerden küçük de olsa fikir edinmek mümkündür. Hindistan uzun yıllar İngiliz işgali altında kaldı. Filmlerden gördüğümüz kadarıyla Hindistan üniversite gençliği, üniversite mezunları ve elit kesim işgalci İngilizlere karşı büyük bir hayranlık içindeler. Konuşmalarında sıkça İngilizce kelime ve cümleler kullanıyorlar. Kılık kıyafetlerini, yaşam tarzlarını, yeme içme alışkanlıklarını, müzik ve eğlencelerini İngilizlere, genel olarak Batı’ya uydurmaya çabalıyorlar. İsimlerini Hristiyan isimlerinden seçiyor, haç dövmeleri yaptırıyor, haç takılar takıyorlar. Hemen hepsinin hayali kapağı İngiltere’ye, ABD’ye atmak. Ülkenin büyük kesimi çok yoksul ve kast sistemi var; gençler, elitler doğal olarak böyle bir halkın içinde yaşamaktan sıkılıyor, bunalıyor, halkı da aşağılıyorlar.
Reklam
Filmlerde Hint gençliğinin bu taklidini, bu öykünmesini izleyince insan manzaraya acıyarak, üzülerek bakıyor. Oysa Türkiye’de manzara hiç de farklı değil. Hatta işgalci İngiltere’ye, Batı’ya benzemek Türkiye’de kuruluşundan bu yana devlet politikası. Ancak Hintlilere dışardan bakabildiğimiz için gördüğümüz o acınası, o içler acısı manzarayı, Türkiye’ye içerden baktığımız için göremiyoruz.
Aslında elimizde bir ayna var: Kıbrıs, daha doğrusu KKTC. Yavru vatanda yaşananları dışardan izlemek ve aynaya bakar gibi “biz de bu muyuz?” demek imkanımız var.
KKTC, son yıllarda farklı tartışmalarla gündemimize geliyor. İsraillilerin Ada’dan toprak alması, seçimler, kumarhaneler, üniversiteler ve en son da başörtüsü tartışmaları.
KKTC’de bir şeyler oluyor. Ada’nın Batı’ya öykünen, Batılılar gibi düşünmek, onlar gibi yaşamak ve onlara entegre olmak, hatta asimile olmak isteyen kesimi ülkeyi başka bir noktaya taşıyor. AB vatandaşı olmak, Schengen vizesine kavuşmak, o yıllardır öykündükleri Batı ile “kucaklaşmak”, o potada eriyip gitmek için can atıyor, Rumlarla aradaki sınırın kalkmasını istiyorlar. O kadar ki, Türkiye’nin Ada’da işgalci olduğunu açık açık savunmaktan, Büyükelçiye “defol” demekten bile artık kaçınmıyorlar.
Reklam
Rumlar, 51 yıl önce soykırım yapmak istedikleri Türkleri bağırlarına basarlar mı? Tıpkı Rumlar gibi, “bakın biz de sizin gibiyiz” deme amaçlı alkol kullanmak, domuz eti yemek, “modern” giyinmek Rumları ikna eder mi? Dine değil de, İslam’a mesafe koymakla, ultra-laik görünmekle, başörtüsüne alerji duymakla Rumların sempatisi kazanılır mı? Daha da ileri gidelim: Türkler dinlerinden çıkıp “Hristiyan olduk” dese Rumlar, Batılılar, kucaklarını açar mı?
Batı’nın laikliğinin de, sekülerliğinin de, aydınlanmasının da, uygarlığının da Hristiyanlıktan doğduğunu, Hristiyanlık ile şekillendiğini, Haçlı değerlerini hala sımsıkı muhafaza ettiğini, Rumların ise dinleri konusunda çok daha tutucu olduğunu Kıbrıslı Türklere kim anlatacak?
Dışardan bakınca çok zavallıca, acınası bir durum değil mi? İşgalcisine, azılı hasmına, celladına aşık olmak değil mi bu?
Kıbrıs, tamamen yanlış bir Batılılaşma ve modernleşme ideolojisi altında çürüyor, çözülüyor, kimliğini, benliğini kaybediyor. Dışardan işgal edilemeyen Kıbrıs, akan onca kana, onca şehide rağmen şimdi içerden işgal ediliyor.
Reklam
KKTC’de başörtüsüne karşı, dini değerlere karşı, Türkiye’ye karşı gittikçe yükselen ve çoğalan tepki ciddi bir tehdide, milli güvenlik tehdidine dönüşüyor. KKTC, özellikle kumarhaneleriyle, bu çukurun beslediği dinsizlik tehdidiyle, genç kızların hayatını karartan bataklıklarıyla alarm veriyor.
Kıbrıs’ta başörtüsüne karşı eylem yapmak, Türklüğe, Müslümanlığa, Kıbrıs mücadelesine apaçık ihanettir. 51 yıl sonra Kıbrıs’a bir kez daha “Barış Harekatı” yapmak, Kıbrıs’ı kurtarmak kaçınılmaz görünüyor.
Bir de Kıbrıs’taki bu acı, acınası manzaraya bakıp, Türkiye’yi de etraflıca masaya yatırmak gerekiyor.
Hırsızdan kahraman olmaz
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 21/04/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Hırsızdan kahraman olmaz
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedsaitportakal81785 undefined
esubai131377762 ve 68 kişi beğendi
Şeyh Galip, şiirlerinin Mevlana’nın Mesnevi’sinden çalıntı olduğuyla itham edildiğinde, o meşhur “Esrârını Mesnevî’den aldım / Çaldımsa da mîrî malı çaldım” beytini yazmıştı. Şair intihali itiraf etmekle birlikte çaldığının mîrî malı, yani, herkese ait, herkesin faydalanmasına açık bir eser olduğunu söylemek istemişti. Ne var ki, “mîrî” kelimesi aynı zamanda beytülmâl, yani devlet hazinesi anlamına da geliyordu ve büyük bir talihsizlikle Şeyh Galip’in bu güzel dizeleri 2 asır boyunca hırsızlığın bahanesi olarak kullanıldı. “Devlet malı deniz”, “su akarken küpünü dolduracaksın” ya da “çalıyor ama çalışıyor” gibi devletten çalmayı meşrulaştıran münasebetsiz ifadelerin yanına bir de Şeyh Galip’in bu dizesi eklendi.
Reklam
Belli bölgelerimizde elektrik hırsızlığının sanki gayet doğal, gayet normalmiş gibi, hatta helalmiş gibi, saklamaya, gizlemeye bile gerek duyulmadan icra edilmesinin, hatta bunun kimi siyasetçiler tarafından savunulmasının altında da biraz bu ruh hali yok mu? Devletten, kamudan, beytülmalden çalmak sanki hakkını alıyor olmak gibi bir vicdan rahatlatma yöntemine dönüşmüş.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu 19 Mart’ta gözaltına alındı; ardından da İstanbul’da yapılan çok büyük hacimli yolsuzlukların detayları ortaya çıkmaya başladı. İmamoğlu’nun tutuklanmasına itiraz eden, isyan eden, sokaklara çıkan, polisle çatışan, sabah akşam destek mesajları atan hemen herkes bu yolsuzlukların varlığına, İstanbullunun, milletin parasının çalındığına, çarçur edildiğine, rüşvetin, irtikabın, şantajın var olduğuna inanıyor ama “çaldıysa devletin malını çaldı” bahanesiyle vicdanını rahatlatmaya çalışıyor.
Reklam
Sokaktaki muhalife yolsuzluk iddiaları sorulduğunda, “sanki onlar çalmıyor mu” bahanesi artık utanmadan, sıkılmadan dile getirilebiliyor. Yani? “Başkası çalıyorsa ben de çalabilirim. Başkası hırsızsa ben de hırsızlık yapabilirim. Hırsızlık yapan bendense sorun yok!”
Demokrasi tarihimiz boyunca muhalefetin iktidara yönelik standart itham ve iddiası “yolsuzluk” olmuştur. Muhalefet her zaman “iktidar yolsuzluk yapıyor, ben gelip ülkeyi dürüstçe yöneteceğim” vaadiyle hareket etmiştir. İlk kez, muhalefetin, yolsuzluğu meşrulaştırarak, hatta tabanını da ikna ederek, “ben çalmaya geliyorum” havasında hareket ettiğine şahit oluyoruz. Muhalefet adeta “iktidar yolsuzluk yapıyor” karalamasının ardından “ben düzeltirim” iddiasıyla değil, “ben daha iyi çalarım” söylemiyle karşımıza çıkıyor.
Yolsuzluklar konusunda siyaseti ve siyasetçiyi suçlamak işin kolay tarafı; asıl sorun, kitlelerin yolsuzluk konusunda duyarsızlaşması ya da “benimki çalıyorsa sorun yok” deyip yolsuzluğu görmezden gelmesi hatta kendisine de pay düşüyorsa hırsızlığı onaylaması.
Reklam
Hırsız hırsızdır; hırsızın senin adamın olması sonucu değiştirmez. Sana pay veriyor olması suçu ortadan kaldırmaz. Süslü kelimeler, sloganlar, artistik eylemler, ideoloji sosuna bandırılmış sokak hareketleri hırsızlığın üzerini örtmez. Hırsızı hangi bahaneyle, hangi maskeyle savunuyor olursan ol, sen de o suça iştirak etmiş olursun.
Ahlakı olmayan isyanda umut da olmaz. Yaşar Kemal’in “İnce Memed”i de, örgütü için soygun yapan solcu militan da günün sonunda kahraman değil, hırsız olur, eşkıya olur; Kemal Tahir’in anlattığı gibi, rahmet yolları keser, eşkıya, hırsız hapiste unutulur gider, onu savunan da utancıyla baş başa kalır.
kutu… kutu..
Filistin’den elinizi çekin
Önceki gün CHP İstanbul Teşkilatı “Gazze Eylemi” adı altında Taksim’e yürümek istedi. Filistin için, Gazze için yapılan her gösterinin başımızın üzerinde yeri var. Lakin “Hamas terör örgütüdür” açıklaması yapanların, tedavi için Türkiye’ye getirilen Gazzelilere bile ırkçı tepki gösterenlerin, sosyal medya üzerinden terör devleti İsrail’le muhabbet yaşayanların, İsrailli sporcuları davet edip güvenliklerini sağlama sözü verenlerin, soykırıma destek veren kahve markasını savunmak adına yerli markaya boykot yapanların, Ortadoğu’ya “bataklık” deyip İsrail’e alan açanların, “bize ne Filistin’den, Gazze’den, Araplar ölsün” diyenlerin, İBB’deki yolsuzluğa destek için Filistin davasını, Gazze’deki soykırımı istismar ettiğini düşünmek kuruntu, samimiyet testi ya da niyet okuma olmasa gerek.
Reklam
Filistin meselesi insani bir meseledir. Filistin meselesi, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren milli bir meseledir. Filistin meselesi partiler üstü, siyaset üstü bir meseledir. Filistin ve Gazze hiç kimse için istismar vasıtası olamaz. Filistin’i, Gazze’yi sofranıza meze yapmaya yeltenmeyin. Vicdanınız varsa Filistin davasına omuz verin; yoksa Filistin’den elinizi çekin.
İbret alır mıyız?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 25/04/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İbret alır mıyız?
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedftm7274204 undefined
esubai131377762 ve 42 kişi beğendi
Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremlerinde çok canımızı yitirdik, ağır tahribat oluştu; fakat kayıplarımız kadar acı bir takım manzaralarla da karşılaştık. Mesela borsa açılınca çimento fiyatları yükseldi, mesela depremzedelerin göçtükleri şehirlerde kiralar arttı, mesela yağmacılar enkaza üşüştü, mesela bazı müteahhitler, hurdacılar, hafriyatçılar ellerini ovuşturdu, mesela kalbi kara olduğu için “Suriyeliler gitsin” diyenler bu sefer “depremzedeler geri dönsün” diyebildi, mesela yaptığı üç kuruşluk yardımı başa kakanlar oldu, mesela enkazın altındakiler ve üstündekiler için ırkçılık yapanlar oldu, mesela daha enkaz altında canlar varken depremden siyasi rant devşirme peşine düşenler oldu…
Reklam
Deprem haberini aldığı andan itibaren “ne yapabilirim? Hangi ucundan tutabilirim? Ne katkı sağlayabilirim?” değil de, “buradan nasıl kazanabilirim? Bunu nasıl fırsata çevirebilirim? Enkazdan nasıl faydalanabilirim?” diyenler oldu.
Hayatın acı gerçeği bu; toplum tamamen iyilerden oluşmuyor. Aramızda kötüler de var, ya da kötülüğün içinde bir avuç iyi var.
Televizyon kanalları sabah akşam toplumdaki kötülükleri, kötüleri sergiliyorlar. Hani derler ya, şeytanın aklına gelmeyecek rezillikler her gün önümüze düşüyor. Kavgalar, cinayetler, hırsızlık, bencillik, dolandırıcılık, merhametsizlik, istismar, tecavüz ve daha nicesi. Midemizin kaldırmayacağı öyle vakalar gösteriyorlar ki, topluma umudumuz azalıyor, çözülmenin, çürümenin yokuş aşağı gittiğini düşünüyor, karamsarlığa kapılıyoruz.
Reklam
Öyle değil. Bütün olumsuzluklara rağmen ümitliyiz. Zira yerin de göğün de kötüler içindeki bir avuç iyinin yüzü suyu hürmetine, hatırına, onların dua ve gayretiyle sabit kaldığını biliyor, buna inanıyoruz. İçimizdeki iyiler sayesinde ayaktayız, o iyiler sayesinde gök üzerimize çökmüyor. Sesleri çok çıkmıyor, hatta hiç çıkmıyor, görünmüyorlar, gösteriş yapmıyorlar ama varlar ve dualarıyla, samimiyetleriyle, imanlarıyla, tertemiz kalpleriyle, sadece varlıklarıyla yerin de göğün de yıkılmasının önüne geçiyorlar.
Önceki gün İstanbul sarsıldı; çok korktuk. Allah’a hamd olsun ki hafif sarsıldık. İnşallah beklenen büyük depremin enerjisi boşalmış, Allah merhamet etmiş, yüzümüze bakmıştır.
Kim bilir, onca kötülüğe rağmen, belki Suriyeli mazlumlara sahip çıktığımız için, belki Gazzeliler için samimiyetle yüreğimiz yandığı için, belki bir yetimin başını okşadığımız için, belki ecdadımızın hatırına, belki içimizdeki iyilerin hürmetine depremi ucuz atlattık.
Şunu görelim: Sadece İstanbul değil, Türkiye’nin hemen her ili, her ilçesi kontrolsüz, denetimsiz ve son derece çirkin biçimde büyüyor. Bu sadece bir şehirleşme sorunu, bir estetik sorunu, bir betonlaşma sorunu değil. Şehirlerimiz kontrolsüz büyümenin ürettiği rant ile sadece çirkinlik değil zulüm, hırsızlık, haksızlık, adaletsizlik, yolsuzluk, eşitsizlik, haksız zenginleşme, bunlara bağlı ahlaksızlık da üretiyor.
Reklam
Aramızdaki kötüler, din, dil, mezhep, köken ve siyaset ayrımı olmaksızın, bütün etiketlerin ardına gizlenmiş kötülükleriyle, o sınırsız iştahları, o gem vurulmaz hırslarıyla, toprağı, betonu, çimentoyu açgözlülükle yutarken toplumu, milleti, vatanı, devleti, siyaseti, istikbali zehirliyorlar.
6 Şubat depremlerinden sonra başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmemiz gerekiyordu; yapamadık, yaptırmadılar. İşte İstanbul’da ucuz atlattığımız, uyarı niteliğindeki depremin ardından, daha ilk saniyelerden itibaren meseleyi siyasi zemine, siyasi tartışmalara çekip, siyasi rant harsıyla yine meselenin özünü örttüler. Yine deprem tehdidini sağlıklı, soğukkanlı konuşamaz hale geldik.
Tedbirler, hazırlıklar, kentsel dönüşüm, sağlam yapılar… Hepsi tamam. Ama asıl yapmamız gereken bu ülkenin maneviyatını yükseltmek, iyilerin sayısını çoğaltmak, çocuklarımızı, gençlerimizi iyilikle büyütmek, merhameti yaşatmak, paylaşmayı artırmak, çürümenin, çözülmenin önüne geçmek için çabalamaktır. Şu kötülerin ve kötülüğün şom ağızıyla felaketleri, afetleri dahi kendi ikbali için istismar etmesine takılmadan, onların bizi çektiği münasebetsiz tuzaklara düşmeden, elimizden kayıp gitmekte olan toplumu, nesilleri, artık iyileri de boğan, iyileri de bezdiren çirkinliği birinci gündemimiz yapmak gerekmiyor mu?
Reklam
Şehir sadece taş, beton yığını değildir. Güzel şehir güzel insan yetiştirir; güzel insan güzel şehir inşa eder. Bizim, en başta, çirkin şehir-kötü insan kısır döngüsünden çıkmamız gerekiyor. Yoksa çirkin bir şehirde minarelerden ezan da okusa fayda getirmez; gün gelir, kötülerin arasında iyiler de yok olur gider, yıkılanı yeniden yapacak kimse bulunmaz.
İstanbul’a çok geçmiş olsun; inşallah üzerine çok düşünür, ibret alırız.
Fetullahçılar boş durmuyor
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 28/04/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Fetullahçılar boş durmuyor
esubai131377762 undefinedekremkanpolat2770087263 undefinedtuncaykorkmaz1572 undefined
esubai131377762 ve 59 kişi beğendi
Fetullah Gülen, kendi ürettiği sapkın inanç sistemini müritlerine enjekte ederek onların akılları kadar ruhlarını da tahrip etti, karakterlerini ortadan kaldırdı. Fetullahçılar hasımlarıyla asla yüz yüze, göğüs göğüse çarpışmaz ya da tartışmazlar. Sinsidirler. Namerttirler. Güvenli alanlarından fitne-fesat yayar ve yeniden inlerine sokulurlar. Yurtdışına kaçanlar şimdilerde ya bir istihbarat örgütünün kucağında ya da gönüllü olarak, Türkiye’ye fitne ihraç etme çabasındalar. Yurtiçinde kalıp cezasını dolduranlar ya da bir şekilde çıkabilenler ise biraz intikam hırsıyla daha çok Fetullahçı karaktersizlikle ortalığı bulandırma gayretindeler.
Reklam
Bugünlerde Fetullahçılar 3 yöntemle saldırıyorlar.
Yurtdışında istihbaratçıların kucağına oturanlar ipe sapa gelmez iddiaları ya da ellerine tutuşturulan iftiraları Türkiye’ye boca ediyorlar. Türkiye içinde de bu kullanışlı aparatların alıcıları var. Dışardan ve içerden iş birliği ile gündemi bulandırmaya çalışıyorlar.
Fetullahçıların kullandığı ikinci yöntem, uzun süredir yaptıkları gibi CHP’nin arkasına saklanmak ve CHP’yi yönlendirmek. CHP Eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ın bir kaset komplosuyla gönderilmesi, yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun getirilmesi Fetullahçı bir projeydi. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı süresince Fetullahçılar ona akıl hocalığı yaptılar. Kılıçdaroğlu’nun başarısız olmasıyla bu sefer Ekrem İmamoğlu-Özgür Özel denklemini kurdular. O denklem de daha başından bozulmuş görünüyor. Gerçek şu ki, CHP, Fetullahçıların elinde bir oraya bir buraya savruluyor.
Reklam
Fetullahçıların bugünlerde kullandığı üçüncü yöntem ise karamsarlık yaymak. Medya-sosyal medya üzerinden özellikle gençlere sürekli olumsuzluk, karamsarlık pompalıyorlar. Hiç kuşkusuz Türkiye’de başta ekonomi olmak üzere işlerin iyi gitmediği alanlar var; ancak Fetullahçılar sorunların esas sebeplerini perdeleyerek, gençliği derin bir umutsuzluğa sürüklüyorlar. Son günlerde artan “yurtdışında hayat çok güzel” ya da “Batı’nın gençlerinin bir eli yağda bir eli balda” algısı en çok da Fetullahçılar tarafından pompalanıyor. Gezi’de yaptıkları gibi gençleri kışkırtmak, sokağa dökmek, kaos oluşturmak için var güçleriyle çalışıyorlar.
Hiç kuşkusuz bu denenmiş yöntemlerin başarılı olma şansı yok ancak gündemi meşgul ettiğine de şüphe yok.
Son olarak, Fetullahçılar, Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla Türkiye’nin erken seçime gideceği yalanını ortaya attılar ve bu konu gündemi epeyce oyaladı. Hem Sayın Bahçeli hem de Hükumet bu konuda açıklama yapıp iddiaları yalanlamak zorunda kaldılar. Sayın Bahçeli’nin daha önceki açıklamalarından cımbızla ve zorlama manalar çıkartıp sanki Cumhur İttifakı’nda bir sorun varmış iddiasını ortaya attılar; yalan söyledikleri ortaya çıktı.
Tecrübelerimizden biliyoruz ki AK Parti erken de olsa, ani de olsa bir seçimden kaçmayacaktır. Ancak Türkiye’de bir erken seçimin şartları oluşmuş değil. Cumhur İttifakı’nda bir sorun olmadığı da net olarak görülüyor. Olası bir seçime, mevcut şartları dahilinde AK Parti ve MHP’nin yine ittifakla gireceği de net olarak görülebiliyor.
Reklam
İki hususa özellikle dikkat edilmeli: Birincisi, Fetullahçıların Türkiye içinde, CHP’yi veya içerdeki aparatlarını kullanarak bu kadar kolay operasyon yapabilmelerinin önüne geçilmeli. Ekonomiyi etkileyen, gündemi meşgul eden bu tür iddia ve iftiralar tuzaktır ve iktidar bu tuzağa düşmekten özenle kaçınmalı.
İkincisi, İktidar cenahında, Fetullahçıların iddia ve iftiralarına, işlerine geldiği için sarılan ya da sessiz kalanlar var. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” denklemi böyle kaotik zamanlarda devreye girebiliyor ve herkes kendi şahsi hesabını görmeye yelteniyor. Rakibi yıpranacak ya da tasfiye edilecek de kendisine yer açılacak diye ellerini ovuşturan, tıpkı Fetullahçılar gibi sinsice ve namertçe pusuda bekleyenler olabiliyor.
AK Parti’de epeyce bir süredir “ortak bir söylem ve üslup” sorunu var; kriz ortamlarında kimse konuşmuyor, konuştukları zaman ise kendi şahsi ajandalarıyla konuşuyorlar. Bu sessizliği gidermek, yapılan algı operasyonlarını erkenden durdurmak, topluma, gençlere umut aşılamak, için ortak bir söylem ve üslubu partiye yeniden hâkim kılmak her zamankinden daha elzem görünüyor.
.1 Mayıs’ın ardından
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 02/05/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
1 Mayıs’ın ardından
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedhamdi.mazici383884828 undefined
esubai131377762 ve 30 kişi beğendi
Bizde toplumsal tabakalar vardır ama sınıf ayrımı yoktur; sosyalistlerimiz, Yahudi Marx ve Hristiyan Hegel’in bu topraklar ve toplumsal yapıyla tamamen uyumsuz fikirlerini savunurken ülkeye ve millete de yabancılaşmışlardır. Sol ve sosyalizmden mezhepçilik makyajını sildiğinizde geriye ayakları yere basmayan üç-beş maceracı, taklitçi numuneden başka bir şey kalmaz.
Reklam
Türkiye’de 1 Mayıs’larda onun için Taksim Meydanı’nı zorlayan işçi göremezsiniz. İşçiye sınıf bilinci enjekte etmek için beyhude çabalayan 3-5 marjinal sol örgüt yıllık geleneksel polisle çatışma sporunu yapmak üzere meydanı işgal eder ve işçi istese de o meydana zaten giremez.
Bizde işçinin patronla ve sermayeyle ilişkisi çatışma, kavga, husumet üzerine kurulu değildir. Bu, işçimizin eylemsiz olduğu anlamına elbette gelmez. İşçi, hak ve adalet için gerektiğinde sokağa çıkmayı, hayatı durdurmayı, aylar süren eylemler yapmayı bilir; yapmıştır da, hakkını söke söke almıştır. Ancak bütün çabalara, bütün ithal dayatmalara rağmen işçimiz “sınıf bilinci” denilen zehre prim vermemiştir. Solun ve sosyalizmin Türkiye’de bir tabanı oluşmamıştır.
Reklam
Türkiye’de ilk sendikal konfederasyon 1952 yılında, Demokrat Parti döneminde kuruldu. Türk-İş, çoğunlukla kamu işletmelerinde örgütlendi. Bu manada organik bir örgüt değildi.
DİSK ise 1967’de Türk-İş’ten ayrılarak kuruldu; kendisini solda görse de ilginçtir, Cumhuriyet elitleri eliyle büyütülmüş ve beslenmiş İstanbul sermayesi tarafından tercih edildi. “Tercih edildi” diyorum, zira tıpkı Türk-İş gibi DİSK de bir örgütlenme mücadelesi vermemiş, adeta hazıra konmuştur.
Türk-İş ve DİSK, rahat örgütlenmenin sonucu olarak en kritik dönemlerde vesayete vefa borcunu ödemişlerdir. Darbelerin hazırlık süreçlerinde, hatta 28 Şubat’ta olduğu gibi bizzat darbelerin tarafları olmaktan hiç çekinmemişlerdir.
Türkiye’de “organik” sendikacılık 1976’da Hak-İş’in kurulmasıyla başladı. İstanbul sermayesi karşısında Anadolu sermayesi kendi imkanlarıyla oluşmaya başlarken, Merhum Erbakan’ın da gayretleriyle Hak-İş bir işçi örgütü olarak ortaya çıktı. Hak-İş kimseye payanda olmadı. Anadolu sermayesinin, ya da sonradan MÜSİAD’ın bir “parçası” değil, oralarda da mücadeleyle, zorlukla örgütlenen bir denetim mekanizması olarak gelişti, büyüdü. Ayakları yere basan bir emek hareketinin hem sahada mücadelesini, hem fikirsel zeminini Hak-İş oluşturdu.
Reklam
1995 yılında Merhum Akif İnan’ın gayretleriyle kurulan Memur-Sen de aynı mücadeleyi verdi; tamamen organik biçimde, önüne çıkan engelleri tek tek aşarak, bağımsız bir örgüt olarak emek hareketinde yerini aldı.
Türkiye’de statüko İstanbul sermayesini gerektiğinde darbe bile yaparak kollarının altında büyütürken, bir formalite olarak devletçi-sermayeci işçi örgütlenmesini de kendisi oluştururken, Anadolu’da, her türlü baskıya, engellemeye, darbeye rağmen hem bağımsız sermaye hem de bağımsız emek hareketi büyüdü, gelişti, güçlendi.
Hak-İş ve Memur-Sen’i salt emek örgütleri olarak görmek yanıltıcı olacaktır; Türkiye’nin en sağlıklı, sağduyulu, en önemlisi de yerli sivil toplum örgütleri olarak toplumun ve siyasetin şekillenmesini sağladılar. AK Parti’nin kuruluşunda ve 23 yıldır milletin teveccühüne mazhar olmasında pek görünmese de en çok Hak-İş ve Memur-Sen’in emeği, tecrübesi ve bir okul gibi yetiştirdikleri insan kaynağının etkisi vardır.
Şurası önemli: Hak-İş ve Memur-Sen, toplumu ve siyaseti şekillendirirken, hatta iktidarı bizzat kendileri inşa ederken, iktidardan imtiyaz görmediler hatta “üvey evlat” muamelesine bile maruz kaldılar. Ancak Hak-İş ve Memur-Sen’i güncel siyaset gölgesinde değerlendirmek yanıltıcı olur; bu örgütler dün vardılar, yarın da siyasi ortam ne olursa olsun var olacaklar. Siyasi parti tabelaları değişecek ama emek hareketi ve onun taşıdığı örgütlü misyon bir gelenek olarak Türkiye’yi şekillendirmeyi sürdürecek.
Reklam
Türkiye’de hemen her meselede olduğu gibi örgütlü emek hareketinde de iki farklı fotoğraf var: Birisi, dün de olduğu gibi Taksim Meydanı’nda gürültü koparan, slogan atan, şov yapan, işçiymiş gibi görünen, kullanılmaya elverişli, her darbe döneminde de kullanılmış kuru kalabalık; diğeri de sessiz, derinden, son derece mütevazı şekilde mücadele eden, direnen, toplumsal dokuyla ve toplumun değerleriyle barışık hakiki emek hareketi.
Sosyalizm taban bulamazken, Hak-İş ve Memur-Sen’in sessiz ve derinden Türkiye’nin istikbalini şekillendiriyor olması bu yüzden.
Türkiye’nin organik emek hareketinin değerini takdir edelim; yarına onlar kalacak. Ancak aynı emek hareketinin, özellikle bu zor günlerde daha fazla inisiyatif almalarını, seslerini yükseltmelerini de dileyelim; zira bugünleri onlar kurdular, sorunlara çıkış yolunu da sadece onlar üretecek.
Yumruk atmak bu kadar kolay olmamalı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 05/05/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Yumruk atmak bu kadar kolay olmamalı
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 47 kişi beğendi
Öncelikle CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e geçmiş olsun.
Birincisi, burada bir koruma ihmali olduğu çok açık. Ana muhalefet partisi genel başkanının korumaları çok daha hassas, uyanık, dikkatli olmalı.
İkincisi, Türkiye’nin artık bu “basit” gibi görünen “basit yaralamalı” şiddet olaylarına çok sert tedbirler almasının zamanı geldi de geçiyor. Trafikte, sokakta, çarşıda, pazarda en küçük meselede yumruk savuranlara, bıçak çekenlere, silah gösterenlere, sopa taşıyanlara caydırıcı cezalar gelmeli. Ceza Kanunu, bireyin hakkını koruyacak ölçüde müteselsilen yeniden düzenlenmeli. Cezaevleri dolu mu? Elektronik kelepçeyle suçlular en azından evlerine hapsedilmeli. İnfaz Kanunu değişmeli ve bazı suçlarda ceza ertelemesi olmamalı.
Reklam
Üçüncüsü, Türkiye terörle yaşayan bir ülke. Bu ülkede politikacı olmak maalesef hedef olarak yaşamak anlamına geliyor. Avrupa’da başbakanlar makamlarına bisikletle gidiyorlarmış; terör örgütlerinin hedefindeki Türkiye’de bu mümkün değil. Cumhurbaşkanı’nın koruma konvoylarını eleştirenler, Türkiye gerçekleriyle yüzleşmeli. Türkiye’de korumalarla gezmek “diktatörlük” olarak eleştiriliyor, bunun bir gereklilik olduğu görülmeli.
KİM DİKTATÖR?
“Diktatör” demişken; son zamanlarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik “diktatör” söyleminde yeniden artış görülüyor. Türkiye, dünyada en geniş katılımlı ve en sağlıklı seçim yapabilen ülkeler arasında ilk sıralarda yer alıyor. Seçmenin tercihleri üzerinde “propagandanın” ve “seçim rüşvetlerinin” etkisi zannedildiği kadar belirleyici değil. Seçmen oy vereceği partide vizyon arıyor, proje arıyor, umut arıyor, cesaret arıyor; kıyas yapıp en iyiyi tercih ediyor.
Reklam
Muhalefetin sürekli seçim kaybetmesi, iktidarın gücünden kaynaklanmıyor, muhalefetin beceriksizliğinden, yetersizliğinden kaynaklanıyor.
Aradan 102 yıl geçmiş olmasına rağmen CHP “tek parti” hissiyatından ve kuruluşunda var olan “diktatörlük” mirasından sıyrılabilmiş değil. “Kurtuluş Savaşı’nı biz yaptık, Cumhuriyet’i biz kurduk; öyleyse ülke üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahibiz” anlayışı tamamen yanlış olmakla birlikte 102 yıl sonra bile CHP’de hüküm sürüyor. CHP, başkalarını itham etmek yerine, en başta kendisi bu diktatörlük hevesinden kurtulmalı. Türkiye CHP’nin tapulu malı değil. Devlet ve hazinesi artık CHP’nin tapulu malı değil. CHP, artık partilerden bir parti olduğunu, hem de milletin az bir kısmının teveccüh ettiği parti olduğunu kanıksamalı.
Eğer Türkiye’de bir diktatörlük hevesi varsa, CHP’nin genlerinde var.
PAPA’NIN VE PAŞA’NIN MAL VARLIĞI
Laf lafı açıyor… Katolik lider Papa’nın ölümünün ardından hiç mal varlığı olmadığı söylendi ve Diyanet İşleri Başkanımızla gayet münasebetsiz ve mantıksız kıyaslamalar yapıldı.
Öncelikle Papaların evlenmediğini, mirasçılarının olmadığını, Katolik mezhebi mensuplarının bağışlarıyla dünyanın en büyük, en zengin şirketlerinden biri olan, adı sürekli şaibelerle anılan Vatikan’ı ve 15 milyar doları yönettiğini hatırlatalım. Ayrıca cebinden sadece 100 dolar çıktığı söylenen son Papa’nın 20 milyon dolar şahsi serveti olduğu da iddia ediliyor.
Mal varlığı, miras ve CHP’nin kendisini ülkenin yegâne sahibi olarak görmesi demişken, CHP’nin ilk Genel Başkanı Mustafa Kemal’in mal varlığı geldi aklımıza. Liste buraya sığmaz: 155 bin dönüm arazi, çiftlikler, bira, malt, buz, soda, gazoz, deri, tarım aletleri ve demir fabrikaları, yoğurt, kaşar peyniri, beyaz peynir, yağ ve şarap imalathaneleri, çiftlikler, mağazalar, çok sayıda sığır, koyun, at, tavuk, traktörler, kamyonlar, otomobiller ve nakit para…
Reklam
Paşa hazretleri belli ki sadece iyi bir asker, iyi bir politikacı değil, aynı zamanda Osmanlı subay maaşını ve Cumhurbaşkanlığı maaşını iyi değerlendiren bir finans sihirbazıymış.
FALYALI İDDİALARI: BU GAZETECİLİK Mİ ŞİMDİ?
Bugün Kıbrıs Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ayşemden Akın’ın “Halil Falyalı Yaşıyor” başlıklı 3 yazısını satır satır okudum. Ortada gerçekten bir röportaj var mı belli değil. İddiaların doğruluğu ya da yanlışlığı bir yana, hiçbirinin ispatı, delillendirilmesi, belgelendirilmesi de mümkün değil. Bu iddiaların tamamını Fetullahçıların ürettiğini ya da yaydığını da hatırlatalım. Şurası çok net: Ayşemden Akın, farkında olarak ya da olmayarak Fetullahçılar tarafından kullanılmış. Kaynağı Cemil Önal’ın Hollanda’da öldürülmesi, iddiaların ses getirebilmesi için Fetullahçıların bir suikastı olabilir. Ayşemden Akın, mesnedi olmayan iddialar nedeniyle yargı önünde zor günler geçirecektir; güvenliği de mutlaka en üst düzeyde sağlanmalı, özellikle Fetullahçılardan büyük bir dikkatle korunmalıdır. Ama görünen şu ki, bu, gazetecilik değildir.
Erdoğan terörü nasıl bitirdi?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 12/05/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Erdoğan terörü nasıl bitirdi?
esubai131377762 undefinedmrgnys.5211927 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 65 kişi beğendi
Son birkaç asır milletimiz için felaketlerle dolu geçti. Hazar Denizi’nden Cebel-i Tarık’a, Viyana’dan Yemen’e kadar geniş topraklara hükmeden devletimiz Anadolu’ya kadar geriletildi. Mağlubiyetler, ric’atler, kayıplar ile milletimizin özgüveni tarumar oldu.
Reklam
Biz, özgüveni kırılabilecek bir millet miyiz? 9 ve 16’ncı yüzyıllarda, Çin Denizi’nden Atlantik’e kadar Türk devletleri vardı. Karahanlılar, Peçenekler, Tolunoğulları, Gazneliler, Selçuklular, Harzemşahlar, Delhi Sultanlığı, Çağatay Hanlığı, Altın Ordu, Bengal Sultanlığı, Timur İmparatorluğu, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler, Avşarlar, Fatımiler, Memlukler, Osmanlı İmparatorluğu ve daha nicesi. Seyyah İbni Battuta, 14’üncü yüzyılda Tunus’tan Hind’e kadar Türkçe konuşarak seyahat etmenin mümkün olduğunu yazmıştı. Türkler, Müslüman olduktan sonra, başta Kürtler ve Araplar olmak üzere bölge halklarıyla ittifak yaparak, kaynaşarak, kardeş olarak tarihe istikamet çizmişlerdi; tarihten silinmeleri o kadar kolay olabilir miydi? Zaferler kadar felaket ve badireleri de yaşamış, her türlü zor sınavdan başarıyla çıkmış bir millete boyun eğdirmek mümkün olabilir miydi?
Ne var ki, Bizans’a, Haçlılara, Asya’nın kudretli ordularına diz çöktüren, Malazgirt’te, Mohaç’ta, Kosova’da, Çaldıran’da, Ridaniye’de, İstanbul önlerinde destanlar yazan, Moğol ve Timur istilasına dayanabilen, her türlü isyanı, iç karışıklığı bastırabilen, aşan ve yoluna devam eden bir millet, Yunanistan gibi küçük bir ülkenin ordusunu yenmekle avunur hale geldi.
Reklam
Daha da kötüsü oldu maalesef: PKK gibi bir terör örgütü, adeta bir dev’e hücum eden sineğin minik ısırıkları, o özgüveni yıkılmış, yıpranmış milleti tedirgin eder, “acaba bölünür müyüz?” kaygısını zihinlere taşır hale geldi.
Her terör saldırısı ülkeyi tedhiş etti, panikletti. Hükümetler devrildi. Büyük ekonomik maliyet oluştu. Korkuyla birlikte öfke büyüdükçe büyüdü. O küçük mesele, siyasi, askeri, iktisadi, içtimai ve ruhsal olarak iyi yönetilemediği için “bir sinek bir kartalı yere vurdu” sanıldı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu ülkeye ve millete hizmetleri saymakla bitmez; lakin, “en önemlisi nedir?” deseniz, Erdoğan, bu ülkeye ve bu millete o yıpranmış, o kırılmış, sinmiş, saklanmış özgüvenini yeniden kazandırdı.
Reklam
Erdoğan için Türkiye tarihi 1923’te başlamıyordu. Erdoğan, bu milletin uzun, upuzun bir yolculuk yaptığının farkındaydı. O uzun ince yolda, büyük zaferler kadar büyük fetret dönemlerinin de olduğunu biliyor; milletin ruhuna işlemiş tarihi tecrübenin her engeli aşmaya kudretli olduğu hissiyle hareket ediyordu. Önüne konulan her bariyeri de işte o hissiyatla aştı Erdoğan. “Olmaz, imkansız, yapamayız” diyenlerle, karamsar, kötümserlerle değil, eziklerle, daha yola çıkarken kaybetmişlerle değil, inanmışlarla, adanmışlarla, kader-i İlahi’ye teslim olarak yol yürüdü Erdoğan.
Önce terörün millet üzerindeki moral bozucu etkisini kırdı. Şehit cenazelerinin istismarının önüne geçti, terörün siyasete müdahalesini engelledi. Büyük bir milletin küçük saldırılarla sarsılamayacağını gösterdi.
Sonra, silah üretim tekellerini kırdı Erdoğan, terör örgütünü kollamak adına silah satmayanlar karşısında eğilmek yerine yerli sanayiye ağırlık verdi. Türkiye’yi kendi silahını üreten, bir de ihraç edip savaşların seyrini değiştiren ülke konumuna yükseltti.
Reklam
Ordu, emniyet, istihbarat ve devletin diğer alanlarında, terörle işbirliği içindeki hainleri cesaretle ve kararlılıkla temizledi. Kendisinden önce kimsenin yapamadığını yaptı, FETÖ belasından ülkeyi kurtardı.
Yetmedi, diplomasiyle, hatta bölgeyi kurgulayarak terörün kaynaklarına tek tek darbe vurdu.
Millet, Erdoğan’la sadece rahat bir nefes almakla kalmadı, tarihte yaşanmış olanın yine yaşanabileceğini hatırladı; özgüvenini tekrar kazandı.
İşte bugün, terörle mücadelede gelinen aşama, Erdoğan’ın millete aşıladığı o özgüvenin neticesi.
Şu, “Öcalan hapisten çıkacak, terör örgütüne taviz verilecek, ülke bölünecek, Türkiye teslim oluyor” yaygarası koparanlar var ya… Erdoğan hem kendisindeki, hem millete verdiği aşırı özgüvenle bütün bu ruhsuz, iradesiz, korkak ve o halleriyle terörün esir aldığı çatlak sesleri susturdu, marjinalleştirdi, tarihin çöplüğüne gönderdi.
Terörün bitmesi, yeni bir Malazgirt olmasa da, Malazgirt ruhunun yeniden inşasıdır. Türk, Kürt ve Arap, aralarındaki engelleri kaldırıyor, birlikte, el ele tarihin sahnesine yeniden çıkıyorlar. Erdoğan ise, kadim mazinin mirasıyla, imanı ve özgüveniyle, aydınlık bir geleceğin inşasına liderlik ediyor.
Şüpheler, tereddütler, kaygılar
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 16/05/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Şüpheler, tereddütler, kaygılar
esubai131377762 undefinedekremfazlioglu05729 undefinedzekaihoca202345606 undefined
esubai131377762 ve 37 kişi beğendi
50 binden fazla insanın ölümüne, trilyonlarca dolar kayba mal olmuş, 40 yıl boyunca ülkenin huzurunu kaçırmış bir terör örgütünün kendisini feshettiğini açıklaması neden büyük bir coşkuyla karşılanmaz? Hatta neden şüpheye, kaygıya, tereddüde, daha da ötesi itirazlara, memnuniyetsizliğe yol açar?
Reklam
Gösterilen olumsuz tepkinin bir kısmı, terörün oluşturduğu bataklığın kuruyacak, bu bataklıktan beslenenlerin de aç kalacak olmasından kaynaklanıyor. Kürt ırkçıları kanlı bir maceranın sona ermesinden dolayı hoşnutsuz; Türk ırkçıları varlık sebeplerini kaybediyorlar. Terör baronları, terör üzerinden rant elde edenler kaynaklarının kurumasından dolayı endişeli. Bir de bu köklü meselenin Cumhur İttifakı tarafından çözülmesini istemeyenler, başarının Erdoğan ve Bahçeli’nin hanesine yazılmasından rahatsız olanlar var. Bir nevi, “Erdoğan ve Bahçeli kazanacağına terör devam etsin, ülke kaybetsin” diyenler ya da “Edirne’ye Enver gireceğine Bulgar girsin” zihniyetinde olanlar silah bırakmaya karşı çıkıyorlar. Baksanıza Müsavat Dervişoğlu’na ve türevlerine: Neredeyse ellerine kalaşnikof alacak, dağa çıkacak, teröristlerin eline silah tutuşturacaklar. Terörün bitmesine en çok onlar üzüldüler.
Bunlar bir yana, bir de haklı kaygıları, şüpheleri, tereddütleri olan kesim var.
Terör örgütünün, silahla tamamen yok edilmesi yerine, Öcalan’ın çağrısıyla kongresini toplaması, kendisi karar alması ve kendisini feshetmesi toplumun geniş kesimlerinde bir burukluk oluşturmadı değil. Üstelik gerek terör örgütü PKK’nın gerekse DEM Parti’nin bazı sorumsuz yöneticilerinin kuyruğu dik tutmak adına tahrik edici açıklamaları da bu geniş kitlenin sinirlerini hoplatıyor, burukluğu daha da artırıyor.
Reklam
Türkiye’de 40 yıldır herkesin çok iyi bildiği bir sır var: Kandil dağları ne kadar sarp, çetin, korunaklı olsa da bir terör örgütü on yıllar boyunca orada barınamaz, yaşayamaz, varlığını sürdüremez. İyi de bunu nasıl yaptılar? Çünkü arkalarına bazı güçlü devletleri aldılar. ABD’den, Avrupa ülkelerinden ciddi destek sağladılar. Dağa para aktı, mühimmat aktı, silah aktı. Unlarını, tuzlarını, makarnalarını serbestçe tedarik edebildiler, çünkü korundular, kollandılar, muhafaza edildiler.
Bugün ise terör örgütü üzerindeki işte o koruma kalkanı ortadan kalktı. Türkiye zaten gelişen silah teknolojisi ve kararlılıkla örgütü sıkıştırmıştı. Avrupa ve ABD de tasmayı bırakınca örgüt çaresiz kaldı. PKK’nın teslim olmaktan, silahları bırakmaktan, kendisine bir çıkış yolu aramaktan başka seçeneği kalmadı. Şunu çok net ifade edelim: Karşılıklı bir anlaşma yok, Türkiye’nin pozisyonu sabit; eğer yarın Türkiye bir operasyon başlatsa, belediyelere kayyum atasa, hatta DEM Parti’yi kapatsa, PKK’nın dönüp terörü yeniden başlatmak gibi bir seçeneği yok. O iş bitti. Yenildiler. Kaybettiler. Bomboş bir hayalin peşinde koştular, kullanıldılar, son kullanma tarihleri geldi ve tükendiler.
Yine de kesin, tartışmasız, PKK’yı susturacak bir sert çözüm, tartışmasız zafer olamaz mıydı? Mutlaka olurdu. Türkiye bunu da yapabilirdi. Ancak öyle bir yöntem bu taraftan da kan akmasına neden olabilir, terör örgütü dağılıp kontrolsüz parçacıklara bölünebilirdi. Bir kuşatmada, içerdekiler ya teslim olur ya da direnmeyi seçerler; teslim olurlarsa kan akmaz, yıkım olmaz. PKK teslim oldu. Bu tartışmasız Türkiye’nin yararına.
Reklam
Peki neden tahrik edici açıklamalar yapıyorlar? Neden dengelerimizi bozuyor, sinirlerimizi altüst etmeye çalışıyorlar? Gayet normal. Dedik ya, teslim olurken kuyruğu dik tutuyorlar. Kendilerince “onurlu(!)” bir çıkış peşindeler. “Yenilmedik, ezilmedik” propagandasıyla moral bulmaya çalışıyorlar.
PKK’nın ve DEM’in bu tahrik edici açıklamalarına Hükümetin sessiz kalmaması gerektiğini de hatırlatalım. Ortada bir pazarlık olmadığına göre, PKK için başka seçenek kalmadığına göre, Hükümetin de öyle çok fazla alttan almasını, hoşgörülü davranmasını gerektirecek bir durum yok. Örneğin DEM Parti yöneticisi Tuncer Bakırhan’ın korucuları aşağılayan hadsiz açıklamasına ya da buna benzer tahriklere en sert perdeden cevap verilmeli. Ne olacak? Süreç mi bozulacak? Bir süreç yok ki.
Türkiye, silahla sıkıştırdığı terör örgütünü, diplomasiyi de devreye sokarak etkisiz hale getirdi. ABD ve Avrupa’nın desteğini çekmesiyle mağarada ya da ovada yaşam imkânı ortadan kalktı. Terör örgütü çaresiz kaldı ve silahlara veda etmeye başladı.
Reklam
Kimsenin şüphesi, tereddüdü, kaygısı olmasın. Gelinen nokta Türkiye adına tartışmasız bir zaferdir. Bu bela sona ermiştir. Bu, öncekilere hiç benzemeyen, geri dönüşü olmayan bir neticedir. Şimdi artık vakit kardeşliği pekiştirme, ortak soframızdaki ekmeği büyütme vaktidir. Şimdi Türkiye için bayram vaktidir.
Müslümanlık üst kimliğimizdir
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 19/05/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Müslümanlık üst kimliğimizdir
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedtuncaykorkmaz1572 undefined
esubai131377762 ve 56 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti Teşkilat Akademisi Liderlik Okulu Programı’nda yaptığı konuşmada “Coğrafya ve tarih Türk, Kürt ve Arap’ı çözülmez, dağılmaz biçimde birbirine sıkıca bağlamıştır. Malazgirt, Çaldıran, Ridaniye, Kudüs’ün ve İstanbul’un fethi Türk, Kürt ve Arap’ın ortak zaferidir. Biz bu coğrafyada ittifak yapınca büyüdük, güçlendik, cihana hükmettik” ifadelerini kullandı.
Reklam
Erdoğan’ın Cuma günü İstanbul’da AK Parti Gençlik Buluşması’nda yaptığı konuşmada da tarihi referanslar vardı. Cumhurbaşkanı, “Biz, 100 yıldır, 200 yıldır tarih sahnesinde olan bir millet değiliz. Doğu’dan Moğollar geldi, yaktılar, yıktılar, taş üstünde taş, baş üstünde kelle bırakmadılar; biz vazgeçmedik. Timur geldi, filleriyle, ordusuyla geldi, Anadolu’yu baştan başa istila etti, yılmadık, yıkılmadık. Şah İsmail, içerden dışardan vatanımızı sarstı, salladı, eyvallah demedik… Her fetret döneminden daha güçlü çıktık. Her bozgundan sonra toparlandık. Bizim, millet olarak, hafızamızda, ruhumuzda, damarlarımızda akan kanda, işte o tarihin birikimi var, tecrübesi var. Biz büyük milletiz, büyük düşünen bir milletiz.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarihî hakikatleri yerli yerine koyan ve bu yolla geleceğe ilişkin doğru bir perspektif kurmaya çabalayan tespitleri, ırkçılar tarafından yoğun tepkiyle karşılanıyor. Örneğin, Erdoğan’ın yukarda alıntıladığımız ifadelerine, “Malazgirt sadece Türklerin zaferidir”, “Timur da, Şah İsmail de kardeşimizdir; Ankara Savaşı da Çaldıran da kardeş kavgasıdır”, “Malazgirt’ten İstiklal Savaşı’na kadar hiçbir yerde Kürt ve Arap yoktur” gibi tepkiler geliyor.
Reklam
Kemalizm, yeni bir ulus inşa etmek maksadıyla tarihi başta ders kitapları olmak üzere kendi sığ dünyasına hapsetmişti. İlber Ortaylı, Celal Şengör gibi hem ahlaki zaafları olan, hem cahil, hem de şov peşinde tarihin hakikatlerini saptıran çok sayıda isim de yanlış bir tarih algısını, arkalarına aldıkları içerden ve dışardan destekle gençlere ulaştırdılar ve gençlerin savrulmasına zemin hazırladılar.
Türkiye’de son yıllarda özellikle gençler arasında hızla yayılan ırkçı eğilimler “Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığı”, “Türklerin zorla Müslümanlaştırıldığı”, “İslam’ın, Türk’ün doğasına aykırı Arap dini olduğu”, “Türklerin özlerine dönüp Tengirci, Şamanist olması gerektiği”, “Türklerin Kürtlerle, Araplarla hiçbir ortak yanının olmadığı” hezeyanlarını dile getiriyor ve maalesef buna çokça alıcı da bulabiliyorlar.
İlginç olan şu ki, bu ve buna benzer hezeyanlar Türklüğü yüceltmediği gibi apaçık Siyonizm’e, emperyalizme hizmet ediyor ve “Türkçülük” adı altında Türklerin ve Türkiye’nin varlığına tehdit teşkil ediyor.
Reklam
Etnik kökenimiz atadan, dededen gelen reddedemeyeceğimiz, değiştiremeyeceğimiz kimliklerimizdir. Dinimiz, İslam ise, atadan, dededen gelmekle birlikte kendi tercihimizdir. Yani dinimiz, etnik kökenimizin de üzerinde bir üst kimliktir.
Dünyada bugün yaşanan ve tarihte yaşanmış savaşlara, çatışmalara hakikat gözlüğüyle bakabilirseniz, çıkar ya da etnisite kavgalarından ziyade inanç farklılığının rol oynadığını görürsünüz. İsrail Filistinlilere değil Müslümanlara soykırım uyguluyor. Hindistan’ın derdi Müslümanlarla. Lübnan, Irak, Yemen’de iç çatışmaların temelinde mezhep farklılığı var. Suriye iç savaşı bir mezhep savaşıydı. İstiklal Harbi’nde, 1. Dünya Savaşı’nda topraklarımızı Haçlılara karşı savunmadığımızı kim iddia edebilir? Osmanlı’nın fetih ruhu gaza ve İ’lâ-yı Kelimetullah mefkuresine dayanmıyor muydu? Şah İsmail’i doğuda Özbeklere, batıda Osmanlı’ya saldırtan mezhep taassubu değil miydi? Kudüs üzerine savaşları etnik çatışmalarla izah etmek mümkün mü?
Malazgirt’te Alparslan’ın ordusunda Müslüman Türk, Kürt ve Arap ittifak yaparken, Bizans ordusunda Müslüman olmamış Oğuz, Kıpçak, Peçenek Türklerinin olmasını neyle izah edeceksiniz? Ya da Cumhuriyet sonrası Balkanlardan Türk kökenli olmayan Müslümanlarla, Karaman’daki gayri Müslim Türklerin mübadelesini neyle açıklayacaksınız?
Reklam
Sanmayın ki din ve mezhep savaşları doğuya hastır. 2. Dünya Savaşı’nı Hristiyan-Yahudi ya da Protestan-Katolik-Ortodoks çatışması olarak okumazsanız, 80 milyon insanın ölümünü de anlayamazsınız. 1. Dünya Savaşı hakeza. Bugün Gazze soykırımını Avrupa’nın izlemesi, hatta desteklemesi, Bosna’da, Katolik Hırvat’la Ortodoks Sırp’ın savaşması, sonra birleşip Müslüman Boşnak’a soykırım uygulaması din savaşı değil de nedir? Avrupa’da laiklik fikrini doğuran, 8 milyon insanın öldüğü 30 yıl mezhep savaşlarındaki vahşet unutulabilir mi?
Daha nice örnek var…
Türkiye’de, üst kimliğimiz Müslümanlıktır. Bizi buraya getiren de, bizi burada var eden de, bizi bir arada tutan da Müslümanlığımızdır. Bu üst kimliğe savaş açan, Türkiye’ye, bu topraklardaki varlığımıza, varlık sebebimize, Türk’e de savaş açmıştır. Üstelik bu savaşı, “Türkçü” maskesi altında Siyonizm, emperyalizm adına, onlara vekaleten açmıştır.
İşte onun için tarihi doğru okumak, doğru okutmak, hadiseleri yerli yerine koymak hayati derecede önemlidir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmalarında tarihe atıflar yaparken, tarihi bütün gerçekliğiyle doğru şekilde aktarırken, milleti millet yapan çimentoya, bizi bir arada tutan Müslüman üst kimliğimize vurgu yapıyor. O kadar doğru ve etkili bir iş yapıyor ki, on yıllardır yalan bir tarihi kurgulayanlar ve onların kandırdığı kitlelerden feryatlar yükseliyor.
Çaldıran: Devlet unutsa millet unutmaz
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 23/05/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Çaldıran: Devlet unutsa millet unutmaz
kesechi897 undefinedesubai131377762 undefinedsongel6662502 undefined
kesechi897 ve 60 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Terörsüz Türkiye” çabaları üzerine yaptığı konuşmalarda Malazgirt, Çaldıran, Ridaniye gibi savaşları hatırlatarak Türk, Kürt ve Arap kardeşliğine vurgu yaptı; Türk ve Kürt ırkçıları tarihî hakikatlere gözlerini kapatarak tepki gösterdiler. 4 gün önce de TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş Şırnak Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisî’nin Çaldıran’daki ittifakını hatırlattı; bu sefer de bazı dernek ve federasyonlar zehir zemberek bir bildiri yayınladılar, Yavuz Sultan Selim’i soykırımla itham ettiler, İdris’i Bitlisî ile olan ittifakını “suç ortaklığı” ve “kirli ittifak” olarak tanımladılar. İsimlerinin başında “Alevi” ibaresi bulunan ama Alevileri temsil etmeyen bu fonlanmış dernek ve federasyonların bildirisi karşısında Numan Kurtulmuş bir açıklama yayınlayarak “üzgün” olduğunu söyledi ve özür üzerine özür dileyerek geri adım attı.
Reklam
Devletimizin en üst mercilerinden olan TBMM Başkanlığı, Yavuz Sultan Selim ve Çaldıran Muharebesini övmekten pişman olduğuna, geri adım attığına, özür üzerine özür dilediğine göre, Yavuz Sultan Selim ve Çaldıran’ı tarihten siliyor muyuz? Türk-Kürt ittifakının üzerini örtüyor muyuz? İdris-i Bitlisî’yi hiç yaşamamış sayıyor muyuz?
Devlet unutur da millet unutmaz. Anadolu’nun üzerine karabasan gibi çöken Şah İsmail tehdidini ve Çaldıran’ı bir kez daha hatırlayalım ki ne büyük bela atlattığımız unutulmasın.
Safeviyye tarikatı 15’inci yüzyıl sonlarında bugün İran’da bulunan Erdebil şehrinde Şeyh Safiyüddin tarafından kuruldu. Başlarda Sünni bir tarikattı ama torunu Hoca Ali, Şiiliğe meyletti. Anadolu’dan dönen Timur, Hoca Ali’yi ziyaret edince tarikatın gücü arttı. Şeyh Haydar zamanında tarikat mensupları 12 dilimli kırmızı başlıklar giymeye başladı ve “Kızılbaşlar” olarak anıldılar.
Reklam
Şeyh Haydar’ın oğlu İsmail 1487 yılında doğdu. Kökeni Türk mü Kürt mü tartışmaları yapıladursun, hem dedeleri, hem de kendisi “seyyit” olduklarını, Ehli Beyt’ten geldiklerini yani “”Arap” olduklarını iddia ettiler.
İsmail, 12 yaşında tarikatın başına geçti. 1500 yılında Anadolu’ya geçti, Erzincan’da kalarak Türkmenler üzerinde yoğun bir propagandaya başladı ve kendisine taraftar topladı. 1502 yılında Tebriz’e döndü, tahta oturdu ve Safevi Devleti’ni kurdu. O andan itibaren Sünniliğe karşı bir soykırım başlattı; bugünkü Azerbaycan’dan bütün İran’a, oradan Basra’ya kadar işgal etti ve tamamı Sünni olan o coğrafyayı kılıçla, kıyımla, işkenceyle, baskıyla Şiiliğe yöneltti. Mezhep değiştirmeyenleri kazanlarda haşladı, meydanlarda yaktı. Ezanı değiştirdi, ibadetlerde Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’a sövülmesi uygulamasını başlattı.
Anadolu’da gizliden gizliye yayılan propaganda ve örgütlenmeyle Türkmenler “açılın kapılar Şah’a gidelim” diyerek akın akın İsmail’in ordusuna katıldılar. Osmanlı tahtındaki 2. Beyazıt tehlikeyi görmüyor, Türkmenlerin Anadolu’yu terk etmelerini umursamıyor, İsmail’e fazla müsamahakâr davranıyordu. Şah İsmail, Özbek Sultanı Şeybani Han’ı savaşta öldürerek kafatasını altınla kaplatmış, 2. Beyazıt’a göndermiş, hatta Osmanlı Padişahını, Timur’u hatırlatarak tehdit etmişti. Dahası Osmanlı topraklarından ordusuyla elini kolunu sallayarak geçiyor, Türkmenleri isyana teşvik ediyordu ama İstanbul, olanları görmezden geliyordu. O kadar ki, artık şehzadeler bile Şah İsmail’in safına geçmeye başlamıştı.
Reklam
Şehzade Selim, Trabzon’da vali iken tehlikeyi bizzat görmüştü; tahta geçince, Anadolu’nun üzerine çöken bu karabulutları dağıtmaya karar verdi. Osmanlı Devleti’ni dağılma, yıkılma noktasına getiren İsmailî isyanları bastırdı, 1514’te doğu seferine çıktı. Bugün Van sınırları içinde olan Çaldıran Ovası’nda Şah İsmail’le karşılaştı, kısa sürede İsmail’i yendi. Çaldıran’da başta İdris-i Bitlisî’nin askerleri olmak üzere Kürtler Yavuz’a tam destek verdi.
İsmail bu yenilgiyi hazmedemedi, kendisini içkiye vurdu, devlet yönetimini savsakladı. Osmanlı’ya karşı İspanyollardan, Portekizlilerden, Macarlardan destek istediyse de alamadı. 1524’te Tebriz’de öldü. Arkasında kılıçla mezhep değiştirmiş İran ve Irak kaldı.
Yavuz Sultan Selim, tehlikeyi öngörerek Osmanlı’yı ve Anadolu’yu uçurumun kenarından almış oldu. İsyanları bastırmak dışında Anadolu Alevilerine dokunmadı. Nitekim Alevi varlığı Anadolu’da devam etti. Çaldıran’la birlikte İran merkezli bir sapkınlığın Anadolu Aleviliğini zehirlemesinin önüne geçti. Yavuz Sultan Selim, Alevi kıyımı yapmadı, tam tersine Alevileri istismardan kurtardı.
Reklam
Çaldıran Savaşı, tıpkı Malazgirt gibi bir dönüm noktasıdır; Anadolu’yu, Osmanlı Devleti’ni, Alevileri ve Sünnileri çok büyük bir tehditten kurtarmıştır. Kardeş kavgası değil, o coğrafyada acımasızca Türk kıyımı yapan Şah İsmail’e karşı Hak ile batılın savaşı, Türkiye’yi bugünkü İran’a benzemekten kurtaran bir kutlu mücadeledir.
Meclis Başkanı’nın, fonlanmış dernek ve federasyonlardan gelen tepkiyle geri adım atması, Yavuz Sultan Selim’in, İdris-i Bitlisî’nin, Çaldıran’ın adını andığı için özür üzerine özür dilemesi tarihî hakikati değiştirmez.
Ne Çaldıran, ne Çaldıran’daki Türk-Kürt-Arap ittifakı, ne de Anadolu Alevilerini kurtaran Şah’ın istismar kapılarının kapatılması tarihten silinebilir, üzeri örtülebilir. Çaldıran unutturulamaz. Tarihi yerli yerine koyalım ki, ayrıştırmasın, birleştirsin.
Gazze’den sonra
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 26/05/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Gazze’den sonra
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 48 kişi beğendi
“Gazze’de daha kötüsü olamaz” diyoruz ama Siyonist terör örgütü İsrail vahşeti, barbarlığı, kıyımı, işkenceyi, zulmü her yeni gün bir kademe daha artırıyor. 2,5 milyon insan, bir toplama kampında şimdi de açlık ve susuzlukla kırılıyor.
Reklam
Kabul edelim: Bütün direnişe, sabra, kahramanlığa, cesarete, fedakârlığa, tahammüle rağmen Gazze bitti, tükendi. Bir ateşkes olur mu? Ateşkes olsa bile İsrail bunu ne kadar sürdürür? Ateşkes olsa, Gazze’ye yardım eli uzansa, yaralar ne kadar sarılabilir? Ya sonrası? Kalıcı bir sükûnet, kalıcı bir çözüm mümkün mü? Tamamı belirsiz. Gerçekçi de olalım: Ufukta ne Gazzelileri, ne Filistinlileri ne de bizi ferahlatacak umut ışığı görünüyor.
Ancak şurası da kesin: Dünya artık eskisi gibi olmayacak. Tarih, Gazze’den Önce ve Gazze’den Sonra olmak üzere iki döneme ayrılacak.
Batı’nın on yıllar içinde inşa ettiği bütün değerlerinin çöktüğünü söylemiştik. Hukukun üstünlüğü, insan hakları, kadın, çocuk, basın hakları ve daha nice değer artık ABD ve Avrupa’da sorgulanır hale geldi. Batı, kendi değerleri konusunda kendi topraklarında hassas iken başka coğrafyalar için her zaman iki yüzlü, çifte standartlıydı. Gazze’den Sonra tüm bu değerler Batı topraklarında da çöktü. İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, akademik özgürlük, inanç özgürlüğü, toplantı, gösteri, yürüyüş, basın açıklaması hakkı Batı’da da artık rafa kalktı. Ülkeler imajlarını düzeltmek için ne yaparlarsa yapsınlar, uzun yıllar o polis şiddeti, o ayrımcılık, öfke, nefret, tahammülsüzlük, ırkçılık bu ülkelerle anılır olacak, tartışılır olacak.
Reklam
Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kurumlar ve kurallar itibarlarını tamamen kaybettiler. Gazze’den Sonra hiçbir ülke bu kurum ve kuralları yeterince ciddiye almayacak. Hükümetlerin Gazze tutumları halklar, özellikle de gençler arasında uzun süreli etki bıraktı. Yeni nesil, dünya sistemi kadar kendi ülkelerini de sorgulayacak.
Gazze Sonrası en büyük faturayı kuşkusuz dünya genelinde Yahudiler ödeyecek. Her ne kadar insanlar Yahudilik ve Siyonizmi hassasiyetle birbirinden ayırıyor olsa da, İsrail’in tüm Yahudileri temsil ediyor havasındaki tavırları, soykırımı onaylasa da, karşı da çıksa, dünya üzerinde Yahudileri töhmet altında, zor durumda bırakacak. Antisemitizm suçlamasıyla her suçu meşrulaştırmak eskisi kadar kolay olmayacak. “Yahudi Soykırımı” hikayelerinin alıcısı kalmayacak. Biriken öfke ve nefret, dünyayı değiştirecek.
İslam ülkeleri de Gazze’den Sonra aynı kalmayacak. İki yıla yakın süredir devam eden soykırım karşısında bırakın tepki vermeyi, kendi topraklarındaki tepkiyi ağır şekilde cezalandıran devlet başkanlarının zemini eskisinden daha gevşek artık. Gazze soykırımının baş mimarı olan ABD’ye hibe edilen trilyon dolarlar bu ülkelerin yöneticilerini çok daha fazla tedirgin edecek. Gazze’den sonra İslam coğrafyası aynı kalmayacak.
Reklam
Gazze’den Sonra Müslümanlar da aynı olmayacak. Sayısı 2 milyara yaklaşan ve Gazze’deki soykırımı sadece izleyen Müslümanlar, dünya sistemindeki, uluslararası ilişkilerdeki yerlerini ve etkinliklerini sorgulamak zorunda kalacaklar. Gazze, bize halifelik müessesinin ne kadar mühim ve elzem olduğunu öğretti; Gazze’den sonra halifelik daha çok konuşulacak.
Gazze, Müslümanlara acizliklerini gösterdi, kalplerini titretti. Gazze, ne kadar duyarsız ve ilgisiz gözükseler de, Müslümanlara kimliklerini hatırlattı. Kurulan ittifakları gördüler. Kimin kimi desteklediğini, arkaladığını gördüler. Kim nerede duruyor anladılar. Batı’ya ve Batılılara benzemek için her değerini feda etmeye hazır Müslüman kimliği şok yaşıyor. Müslümanlar içindeki seküler tayfa da gördükleri karşısında ciddi kimlik bunalımı yaşıyor. Gazze direnişi dünyadaki İslâmî hareketlere daha çok ilham verecek ama sıradan Müslümanı da değiştirecek.
Gazze’de soykırım yaşanıyor, Gazze yıkıldı. Ama oradaki enkaz dünyayı dönüştürecek. Reklam, imaj, PR çabaları yaşananları unutturmaya yetmeyecek. Artık bir zaferden söz etmek zor; ama Gazze direnişinin, Filistin direnişinin boş ve faydasız olduğunu zannetmesin hiç kimse. Gazze yıkılırken çok şeyi yıktı; ortada bir zafer yok ama zaferden daha büyük bir uyanışa, değişime vesile olacak. Gazze’den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
İmamoğlu hikayesi bitti
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 30/05/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İmamoğlu hikayesi bitti
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 90 kişi beğendi
Ekrem İmamoğlu için yakın gelecekte artık bir siyasi ikbal gözükmüyor. Bugün cezaevinden çıksa, ne CHP’de, ne başka bir partide ne de bağımsız olarak yol yürüyebilmesi mümkün.
Birincisi siyasete bir kadroyla, vefalı yol arkadaşlarıyla girmedi; paranın gücüyle belli bir noktaya kadar geldi. Paranın yitirilmesiyle birlikte etrafında hiç kimse kalmayacaktır.
Reklam
İkincisi, yolsuzluk iddiaları artık somutlaşmaya başladı; itirafçıların sayısı çoğalıyor ve organize yolsuzluk ağı belirginleşiyor. Ortaya saçılan deliller İmamoğlu seçmeninin bile midesini bulandırmaya başladı.
Cumhurbaşkanlığı adaylığı hayalleri zaten suya düşmüştü; üniversiteye usulsüz girdiği anlaşıldı ve artık bir diploması yok.
En önemlisi de paranın gücüyle dizayn etmeye giriştiği CHP’de kurgu bozuldu. CHP içinde İmamoğlu taraftarı kalmadı. Özgür Özel, son olağanüstü kurultayda duygusal ortamı iyi değerlendirerek İmamoğlu üzerinden genel başkanlığı rahatlıkla aldı ama zaman ilerledikçe, İmamoğlu’nun parasal desteği olmadan, o koltuğu muhafaza edebilmesi kolay değil. Aslında CHP içinde son günlerde kızışan çekişmenin taraftarları, Kılıçdaroğlu ve karşısındaki İmamoğlu veya Özel değil; Kılıçdaroğlu ve onu istemeyenler çekişiyor.
Reklam
Özgür Özel, bir müddet daha İmamoğlu’nu kullanarak kitlesini heyecanlı tutabilir ama yolsuzluk şekillendikçe, seçmende mide bulantısı arttıkça, umutlar da azalacaktır. Görünen şu: Yargı kararıyla ya da doğal mecrasında, CHP yakın zamanda kurultaya gidecek, büyük ihtimalle de Kılıçdaroğlu yeniden genel başkan olacak. O süreç içinde CHP kendi kendisini yemeye, tüketmeye devam edecek.
Ne olursa olsun, İmamoğlu hikayesi bitti; parayla yazılan/yazdırılan hikâye, hazin bir sona yaklaşıyor.
Anayasa’ya giriş
Anayasa yazımı tartışmaları yeniden başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 10 kişilik bir komisyonun yeni Anayasa üzerinde çalıştığını duyurdu.
Mevcut Anayasa’nın özünü, ruhunu, felsefesini, zihniyetini özetleyen “Başlangıç” kısmında şu ifadeler yar alıyor: “Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda; …”
Mevcut Anayasa, daha ilk cümlelerinden itibaren toplumun belli kesimlerini, hatta çoğunluğunu kenara iteliyor, dışlıyor, ötekileştiriyor ve küçük bir azınlığı temsil eden darbeci birkaç zorbanın sapkın inançlarını tüm ülkeye dayatıyor. Mesela ne demek “ölümsüz önder”? Masal mı yazdınız, Anayasa mı?
Reklam
Geniş bir mutabakatla, daha ilk cümlelerinden itibaren ayrıştıran değil, kucaklayan, birleştiren bir Anayasa yazmak hem büyük ihtiyaç hem de gereklilik. Anayasa’nın teknik maddeleri onarılır, düzeltilir; zaman içinde de yapıldı zaten. Esas önemli olan, Anayasa’nın özgürlükçü ve kucaklayıcı bir ruha sahip olması. Türkiye’yi rahatlatacak, özgürleştirecek ve ekonomisini daha da büyütecek bir Anayasa metni için geç bile kalındı.
AK Parti’yle birlikte MHP’nin işin içinde olması, terörle irtibatını koparmış, Türkiye partisine dönüşmüş bir DEM’in katkı vermesiyle, Anayasa’nın “millet” ve “milliyetçilik” tanımı herkesi kucaklayacak şekilde yeniden şekillenebilir, en azından kimseyi dışarda bırakmayacak bir anlayışa kavuşabilir.
CHP de destek verirse Anayasa’daki “masalımsı” ve ayrıştırıcı ifadelerin ayıklanması kolaylaşabilir; ama CHP destek vermese de, bu yapılabilir, yapılmalıdır.
Üzerinden 43 yıl geçti ve bizim hâlâ komik, aynı zamanda “apartheid” rejimlerini anımsatan bir Anayasamız var. Bu millet bu metni hak etmiyor.
2 kitap
AK Parti kurucusu, eski bakan, milletvekili, rektör, Prof. Dr. Beşir Atalay hocamız 2 yıl kadar önce beni aradı ve “hatıralarımı yazdım, taslağı okuyup görüşlerini paylaşırsan sevinirim” dedi. Gece boyu okudum ve sabah heyecanla arayarak “hocam bunlar mutlaka yayınlanmalı. Hatıralarınızda hem bilmediğimiz bir Beşir Atalay var, hem de bu hatıralar gençlere yol gösterici olacaktır” dedim. Sonradan redaksiyon konusunda da elimden gelen katkıyı sunmaya çalıştım. Nihayet hatıraların ilk kısmı yayınlandı. Hatıralarda, AK Parti’nin kuruluşuna, 28 Şubat sürecine, 12 Eylül darbesine, özellikle de 60’lardan itibaren Türkiye’deki İslami mücadeleye yönelik çok değerli şahitlikler var. Önceki gün Yasin Aktay hocamız Yeni Şafak’taki köşesinde bu hatıraları etraflıca değerlendirdiği için ayrıntıya girmiyorum ama Beşir Atalay Hocamızın hatıralarını mutlaka okumanızı, özellikle gençlerin okumasını tavsiye ederim.
Reklam
Bir başka önemli kitap ise KIZIL KAPI. Süleyman Ceran dostumuz, Türkiye’den 83, Filistin’den 10 yazara ulaşarak Gazze direnişinin “sembol”, “mekân” ve “insan”ları üzerine 3 ciltlik bir eser vücuda getirdi ve kitap Ekin Yayınları tarafından basılarak piyasaya çıktı. Kitabın gelirlerinin Gazze’ye ulaştırılacağını özellikle belirtelim. Gazze’deki soykırımın unutulmasını engelleyecek bu değerli eseri almanız, okumanız, kitaplığınızda görünür bir yerde muhafaza etmeniz temennisiyle
Atanamamış muhalifler
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 02/06/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Atanamamış muhalifler
esubai131377762 undefinedferhat1959703 undefined
esubai131377762 ve 1 kişi beğendi
İlim ve sanat erbabının iktidarla/otoriteyle münasebetleri hep mesafeli olagelmiştir; ateşe yaklaştıklarında yanacaklarını, uzaklaştıklarında ayazda kalıp donacaklarını bilirler. Otorite, ilim ve sanat erbabı için zemini hazırlar, imkanlar sağlar, yolları açar, destekler, teşvik eder, en başta özgürlüklerini güvence altına alır. İlim ve sanat erbabı da dalkavuk gibi övmekten, her yapılana peşinen burun kıvırmaktan kaçınarak belli bir mesafeden gerektiğinde över, gerektiğinde yererler.
Reklam
Son yıllarda, her meselede olduğu gibi, ilim ve sanat erbabının iktidarla münasebetlerinde de denge şaştı, ifrat-tefrit, kutuplaşma orada da sağlıklı bir ilişkiyi ortadan kaldırdı.
Şimdi bir kısım ilim ve sanat erbabı sırtını bütünüyle otoriteye dayayıp “simbiyoz” yaşamı tercih ediyor; diğer bir kısım ise, müzmin, hastalıklı bir muhalefetle yapılan her işe, iyi de olsa, şiddetle karşı çıkıyor.
“Yandaş” ve “müzmin muhaliflerin” arasında bir “makul” kesim yok mu? Var. Çokça var. Gerektiğinde destekliyor, gerektiğinde eleştiriyorlar. İtibarlarını tamamen iş ve eserlerinden elde ediyor, iltifat görmeseler, hatta çoğu zaman anlaşılmayıp, kıymetleri bilinmeyip hor da görülseler, makuliyet ve hakkaniyet zemininde sapasağlam ilerliyor, otoritenin şiddetle ihtiyaç duyduğu rehberliği, yol göstermeyi, ışık tutmayı onlar ifa ediyorlar.
Reklam
“Yandaş”, “müzmin muhalif” ve “makul” kesime şimdilerde bir de “atanamayan muhalifler” eklendi.
Yıllar önce, eski bir dost, uzak diyarlardan Ankara’ya gelmiş, elindeki çok “mühim” ve “orijinal” projeler için Kültür Bakanlığı ile TRT’den teşvik istemişti. Hayali, devlet dairelerinden çıkarken poşetler içinde balya balya parayla çıkmaktı. Olmadı. Olmayınca iktidara karşı çok ama çok sert bir muhalefete başladı, öyle de devam ediyor.
O eski dost, en azından Ankara’ya gelip kapı kapı dolaşmıştı; iktidar kıyılarında, Ankara koridorlarında pabuç eskitip umduğunu bulamayanların yanında bir de evinde oturup kapısının çalınmasını bekleyenler var. “İktidar beni görsün, beni bulsun, beni dinlesin, ‘ben olmasam devlet yönetilemez’, ‘neden her şeyi bana sormuyorlar’, ‘ben buradayım beni neden keşfetmiyorlar’, ‘ben neden bakan değilim, hatta Cumhurbaşkanı değilim?’” hissiyatıyla bekleşip duran, burnundan kıl aldırmayan, kibrinden zerre parça taviz vermeyenler var. O kapının zili bir türlü çalmayınca da orada olduklarını göstermek için daha çok bağıran, mizanı şaşıp, şirazesi dağılanlar var.
Bu “atanamamış muhaliflere” ayna tutmak da mümkün değil; hırs ve kibirleri aynayla aralarında kalın bir perde. Ama biz yine de düştükleri iki tuzağı burada hatırlatalım:
Birincisi, iktidardan bekledikleri iltifatı bulamayınca, dümeni muhalif kitleye kırıyorlar. Orada sahte bir itibar da görüyorlar. Alkışlayanlar, sırtlarını sıvazlayanlar, “aferin” diyenler, beğenenler, paylaşanlar, takip edenler gözlerini kamaştırıyor. İktidara yakın medyada bulamadıkları stüdyo koltuklarını, gazete sütunlarını, bir miktar “dünyalık” ile birlikte “aşık ve maşuklarını” da orada buluyor ve gözleri kamaşıyor. Marifet iltifata tabi olmaktan çıkıp iltifata esir oluyor; ilim ve sanat ondan sonra doğal mecrasından çıkıp beklentiler ve beğeniler doğrultusunda ilerliyor.
Reklam
İkinci tuzak ise, bekledikleri iltifatı göremedikleri, içinden çıktıkları mahalleye öyle bir kin ve nefret doluyorlar ki, orada ölçüyü daha da kaçırıyorlar. Tahkir, ezikleme, aşağılama, horlama haydi neyse; siyasetin de mahallenin de ötesine geçip en temel, en kutsal değerlere bile kılıç sallamaya başlıyorlar. İktidara muhalefetin dozunu ayarlayamayıp, dine, dini değerlere muhalefete kadar işi götürüyorlar. Arenada alkışın, tezahüratın doruklara çıktığını görüp, kapışma bittiğinde seyircilerin arenadan daha çıkarken kendilerini unutacağı hakikatini göremeyip, ipin ucunu daha da kaçırıyorlar. Çok “layk” aldığını görüp cami duvarlarına pislemeye kadar işi vardırıyorlar. İşte orada soğuk bilgiyle ortada kalakalıyor, irfan, idrak ve hikmete veda ediyorlar.
Bazı meseleler siyasetin üzerindedir; siyaset gelip geçer, iktidarlar değişir, tabelalar, isimler değişir. Kibir ve hırsa, para ve şöhrete teslim olup fikir namusunu çiğnemeye değmez. Onun için her daim, Ayet-i Kerime’deki o duayı emeli: “Allah’ım ayaklarımızı sabit kıl!
Kâbe’de bir gün mutlaka!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 06/06/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kâbe’de bir gün mutlaka!
fovet5867763 undefinedesubai131377762 undefinednurettininan4288288 undefined
fovet5867763 ve 33 kişi beğendi
Bir gün mutlaka, bir Kurban Bayramı sabahında, Kâbe avlusundaki minberde, hatip bayram namazı hutbesini irad edecek. O hutbe Kâbe’nin yanı sıra Müzdelife’de, Mina’da, Akabe’de milyonlarca hacı tarafından dinlenecek, dünyanın her köşesindeki Müslümana ulaşacak. Sabırla, umutla, imanla o hutbeyi bekleyeceğiz. O hutbe bir gün mutlaka okunacak. Beklenen o hutbe, şundan daha derin, daha dokunaklı, daha sarsıcı olacak:
Reklam
“Mü’minler!
Kurban Bayramınız mübarek olsun. Haccınız kabul ve mebrur olsun. Keseceğiniz kurbanlar Hak katında makbul olsun.
Ne muhteşem bir manzara! 10 milyona yakın hacı bembeyaz ihramları içinde “Lebbeyk” diyor; gelmek isteyip de gelemeyen milyonların kalbi burada. Yeryüzüne dağılmış 2 milyar Müslümanın nabzı burada atıyor.
Görün işte ey Ebu Cehil’ler! İslam’ın nurunu söndüremediniz. Hemen şuracıkta doğmuş bir yetimin ümmeti şimdi milyarlara ulaştı. Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde, yeryüzünün her zerresinde varız. Rabbimiz bir; eşi yok, ortağı yok, benzeri yok. O’na hamdolsun. O esirgeyen ve bağışlayan. O Din Günü’nün sahibi. Bizler de ancak O’na ibadet eder, ondan yardım dileriz…
Reklam
Fahr-i Kâinat Efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz, Hazreti Muhammed Mustafa, bizim, hepimizin yegâne önderi, lideri, rehberi, yol gösterenimiz, O’na salat ve selâm olsun.
Tam 1436 yıl önce bugünlerde, Veda Haccı’nı yaparken, Arafat, Müzdelife, Mina ve Akabe’de hacılara seslendi, helallik istedi, onların şahitliklerini aldı. Efendilerin Efendisi, önce dedi ki, “Ey İnsanlar!” dedi, “Sözümü iyi dinleyiniz” dedi, sonra dedi ki, “İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir” dedi.
Sonra yine “sözümü iyi dinleyiniz ve belleyiniz” dedi ve devam etti: “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştir” dedi.
Dinlediniz değil mi? Şahit oldunuz değil mi? Resul-i Kibriya Efendimizin bu sözlerini, O’nun emirleri doğrultusunda bellediniz değil mi?
Peki o zaman neden Müslüman kanı oluk oluk akıyor? O zaman neden Müslüman kadınlar hicap içinde yüzlerini kapatıyor? Müslümanların masum yavruları neden öldürülüyor? Müslümanların camileri neden tahrip ediliyor? Müslümanların bir kısmı dağlar kadar servetin üzerinde otururken, çok bir kısmı neden fakirlikle kıvranıyor? Müslümanlar neden her daim ağlıyor, inliyor? Müslümanların çocukları neden kire, pisliğe, şeytanın bataklığına batıyor?
Neden susuyorsunuz? Neden gözlerinizi kapatıyorsunuz? Neden kendinizden başkasını düşünmüyorsunuz? Ne oldu size? Sizi bu hale kim getirdi? Bu korkaklık, bu ürkeklik, bu çekingenlik, bu sessizlik, bu tepkisizlik neden?
Reklam
Hani duymuştunuz? Hani şahit olmuştunuz? Hani dinlemiş, bellemiştiniz? Nerede ahdiniz? Nerede vaadiniz? Nerede imanınız, cesaretiniz, basiretiniz nerede?
Daha kaç Müslümanın bebeği beşiğinde boğazlanacak? Daha kaç kadın başını öne eğecek? Daha kaç delikanlının yüreği deşilecek? Daha kaç ihtiyar çaresizce diz çöküp gözyaşı dökecek?
Dün hepiniz Arafat’ta vakfe yaptınız, hacı oldunuz; mübarek olsun. Ama Hac sadece vakfe midir? Hac sadece Mina mıdır, Akabe midir? Hac sadece tavaf mıdır, say midir? 10 milyon Müslüman, şurada bir araya gelecek, çocuklarımıza, torunlarımıza boncuk alıp eve döneceğiz, hac bu mudur?
Kurban kesip etini kavurma yapıp yiyeceğiz, bu mudur?
Bangladeş’in yoksulluğunu, Pakistan’a yönelik tehdidi, Hint Müslümanına yapılan zulmü, Afganistan’ı, Suriye’yi, Somali’yi, Sudan’ı, Yemen’i ve daha nicesini hiç konuşmadan, hiç istişare etmeden, onların dertleriyle dertlenmeden dağılıp gidecek miyiz?
Biz burada Gazze’yi konuşmayacak mıyız? Biz burada Filistin’i konuşmayacak mıyız? 2 milyar Müslüman’ın izzet ve şerefinin 45 kilometrekarelik Gazze’de rezil, zelil, kepaze olmasından utanıp yerin dibine batmayacak mıyız? Haçlı zulmünü, Siyonistlerin Müslüman soykırımını, Budistlerin katliamını tartışmayacak mıyız? Evlatlarımızın girdiği yolları, üzerimize üzerimize gelen her türlü tehdidi, saldırıyı konuşmadan çekip gidecek miyiz?
Reklam
Yazıklar olsun bize ki, anlaşabileceğimiz bir ortak dilimiz bile yok. Eyvahlar olsun bize ki, halifemizi yitirdik, yana yana, döne aramıyoruz, tespih taneleri gibi dağıldıkça dağılıyoruz. Bunun derdiyle dertlenmeyecek miyiz?
Birkaç hurma ile günler geçiren Peygamberin, konforundan, lüksünden, israfından, rahatından, dünyalık hırsından, bencilliğinden taviz vermeyen sözde ümmeti olarak yarın huzuruna çıkmaktan ar etmeyecek miyiz?
Hac nedir? Hac kıyamet senaryosudur? Ölecek, yeniden diriltilecek, böyle bir mahşer içinde yaptıklarınızdan ve emin olun yapmadıklarınızdan hesaba çekileceksiniz.
Bu vurdumduymazlıkla, Müslümanların bebekleri boğazlanırken sükutunuzla, sizi ne hac kurtaracak ne de secdeden kalkmasanız bile namazınız, hiç iftar etmeseniz bile orucunuz, çokça verseniz bile zekâtınız kurtaracak.
Mü’minler… Kabe’yi tavaf edin, ihramlarınızı çıkarın, sonra Kur’an’ı, sonra Sünnet’i, sonra aklınızı, sonra vicdanınızı, sonra imanınızı, cesaretinizi, izzetinizi, kaleminizi sonra da kılıcınızı kuşanın. Mü’minler, başınızı kaldırın. Uyanın. Kendinize gelin. Mü’minler, putları bir kez daha kırın. Mü’minler, aranızdan halifenizi seçin, ona biat edin, itaat edin, ardından gidin.
Mü’minler! “İnanıyorsanız, üstünsünüz!” Bunu yeniden idrak edin; aklınızla değil, ruhunuzla, kalbinizle idrak edin. İşte o zaman Allah’ın yardımı yakındır, işte o zaman Feth-i Mübin yakındır.
Bayramınız, haccınız, kurbanlarınız mübarek olsun!”
Yürümekle diktatörler aşınır
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 13/06/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Yürümekle diktatörler aşınır
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 58 kişi beğendi
Çok değil, bundan sadece birkaç ay öncesine kadar İsrail, dünya ve Türkiye’deki bir kesim nazarında, barbar ve geri kalmış Ortadoğu’da tutunmaya çalışan, batılı, modern, laik, ilerici, barışçı bir ülke imajına sahipti. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’da soykırımdan kurtulan mazlum Yahudiler gelip bu topraklara yerleşmişti, aşırıcı cihatçı teröre karşı haklı mücadele veriyorlardı. Sayfalarından kan akan Kur’an’dan beslenen teröristler coğrafyalarında medeniyete tahammül edemedikleri için İsrail’e düşmanlık yapıyor, İsrail ise burada batılı yüksek değerler adına kutsal bir savaş veriyordu.
Reklam
İsrail, bu “mazlum”, “haklı”, “fedakar” imajını oluşturmak için on yıllar boyunca dünyadaki tüm propaganda araçlarını kullanmış, başta Hollywood olmak üzere harcadığı milyarlarca dolar ile sistematik olarak dünya genelinde beyin yıkamıştı.
İsrail’in 1948 öncesinde terör örgütleriyle, sonrasında terör devleti eliyle Filistinlilere yaptığı tedrici soykırım bu sahte imajın, propagandanın etkisiyle hep geri planda kalmıştı. 7 Ekim 2023 sonrası Gazze’de uyguladığı açık, acımasız toplu katliam ve soykırım ise yine o büyük propaganda makinelerinin etkisiyle dünyada yeterli yankıyı uyandırmamıştı.
Reklam
Son birkaç ayda tablo değişti. Dünya, İsrail ve Siyonizm gerçeğiyle nihayet tanıştı. Maske düştü, imaj dağıldı, yarım asırdan fazla süredir propagandaya harcanan milyarlar çöpe gitti.
Karşımızda, terörle mücadele eden, aşırılıkçı, cihatçı, barbar Müslümanlara karşı batılı değerleri savunan, bağımsızlık ve tutunma mücadelesi veren bir haklı, mazlum devlet değil; bütün bir halkıyla kendisini üstün ırk olarak gören, kendisi dışında kimseye yaşam hakkı tanımayan, kendisi gibi olmayanı bebek dahi olsa öldürmeyi hak, hatta ibadet sayan, meselesi sadece Hamas, sadece Filistinliler, sadece Müslümanlar değil, bütün bir insanlık olan, gözü dönmüş, hastalıklı, sapkın, fanatik, yobaz bir topluluk var.
İsrail içinde yapılan bir araştırmada halkın yüzde 72’si Gazze’ye yardım girişine karşı çıkıyor, yüzde 75’i soykırımın devamını istiyor. Kalan yüzde 28-25’lik kesimin çoğu ise sadece kararsız. Yani karşımızda sadece bir terör devleti de değil, terör toplumu var.
Böyle gözü dönmüş, sapkın bir topluluğa karşı dünya üzerinde yapılacak hiçbir gösterinin, eylemin, hareketin, boykotun, yaptırımın, ambargonun etkisi olmayacaktır; nitekim olmadı da.
İçinde dünyaca tanınan bir isim, Greta var diye İsrail “yumuşak” bir operasyon yapmış olabilir ama Mavi Marmara ve benzeri girişimlerin nasıl kanlı sonuçlandığını hatırlıyoruz. Greta’yı anında memleketine gönderen İsrail, şu anda geminin diğer yolcularını gözaltında tutuyor; bunlardan biri Avrupa Parlamentosu üyesi ve en çok işkenceyi de ona yapıyor. Kimsenin gıkı çıkmıyor. İsrail, o gemiyi de bombalasa, yolcularını katletse, kim ne diyecekti? Hiç.
Reklam
Şunu görmek zorundayız: Değil on binler, yüzbinler, milyonlar yürüse, İsrail sınırına dayansa bile, bu haliyle İsrail gözünü kırpmadan hepsini katledebilir. Uluslararası hukuku, dünyadan gelen tepkiyi hiç umursamayan İsrail keyfice milyonları yok etmekte tereddüt etmeyebilir.
Halkı tarafından da güçlü şekilde desteklenen bir terör devletine karşı yegane çözüm, yine devlet ya da devletlerin müdahalesi olabilir. Arkasında halen ABD, İngiltere, Avrupa devletleri, yakınındaki Arap ülkeleri olan, Rusya’nın, Çin’in susarak destekledikleri İsrail, her türlü çılgınlığı gözünü kırpmadan yapabilir. Dolayısıyla, bugüne kadar, bırakın İslam ülkelerini, Batı’da bile yapılan gösteriler İsrail’e geri adım attırmadı; bundan sonra dünya halkları tümden ayağa kalksa bile arkasındaki destek sürdükçe İsrail diz çökmeyecektir.
Peki bütün bu eylemler, gösteriler, yürüyüşler boşuna mı? Asla! Üstelik bunlar çok çok değerli. İsrail umursamasa da, özellikle son birkaç gündür İslam ülkelerinin diktatörleri kabuslar görüyorlar. Dünyada çığ gibi büyüyen tepkiler ve eylemler, Filistin’e duyarsız, İsrail’i destekleyen sömürge valilerinin tahtını sarsıyor. Müslümanlar titriyor ve kendine geliyor. Öfke sınırları aşıyor. Gözler kararıyor. “Ne olacaksa olsun” ya da “Allah’a bir can borcumuz var, Gazze yolunda onu veririz” duygusu volkan gibi patlıyor.
Reklam
Mağrip’ten başlayan ve Mısır’da durdurulan yürüyüş maksadına çoktan ulaştı. İslam dünyası şimdiden ayağa kalktı. Tepki sel gibi büyüyor.
Tam da şimdi Türkiye’den bir yürüyüş başlatmanın zamanı; Avrupa’nın akacağı, Irak’ın, İran’ın, Pakistan’ın, Endonezya, Malezya’nın ve nicelerinin katılacağı, Suriye içinden milyonların geçip Golan sınırına yığılacağı bir yürüyüş, İsrail’i olmasa da, sessiz, tepkisiz, duyarsız, işbirlikçi diktatörleri tir tir titretecektir.
İsrail terör devletini sadece devletlerin ittifakla müdahalesi durdurabilir; devletleri harekete geçirecek olan ise halklarıdır. Şimdi tam zamanı: “Yerin üzerinde şerefsizce yaşamaktansa, yerin altında şerefiyle yatmak evladır”!
Yürümekle kaldırımlar aşınmaz ama diktatörler aşınır.
Büyük çöküşler yılı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 16/06/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Büyük çöküşler yılı
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedondersevinc3418942 undefined
esubai131377762 ve 53 kişi beğendi
* İsrail’in “güçlü”, “yenilmez”, “dokunulamaz” olduğu safsatası birkaç gün içinde çöktü. Yıkıntılardan dumanlar yükseliyor, ölü sayısı resmi rakamların üzerinde, halk korku ve panik içinde. İsrail’de binalarla birlikte Siyonizmin morali çöktü. Başta “Demir Kubbe” olmak üzere İsrail’in hava savunma sistemleri çöktü.
Reklam
* İran’ın itibarı bir süredir gürültüyle çöküyordu: Lübnan’dan çekildi, Suriye’de yenildi, Cumhurbaşkanları öldürüldü, İsmail Heniyye İran’da misafirken şehit edildi. İsrail’in son saldırılarında Genelkurmay Başkanları başta olmak üzere üst düzey komutanlar ve bilim adamları suikaste uğradı ve İran’ın kalan azıcık saygınlığı da kül oldu. İsrail’e gönderdiği başarılı ve etkili füzeler İran’a şimdilik bir miktar itibar kazandırsa da, gerisi gelmezse, değil itibar, rejim bile çöküşün eşiğine gelecek.
* İsrail’in on yıllardır milyarlarca dolar harcayarak propagandayla kurmaya çalıştığı “mazlum, mağdur” Yahudi masalı çöktü. İsrail’in Ortadoğu’da barışa saplanmış bir hançer olduğu, zalim, acımasız, haksız, gözü dönmüş, soykırımcı, faşist bir hastalıklı devlet ve toplum olduğu bütün dünya tarafından görüldü. İsrail’in maskesi düştü, imajı çöktü, yerle bir oldu.
Reklam
* İran’ın, uğruna on binlerce Müslümanı acımasızca katlettiği “Şii Hilali” hevesi çöktü.
* İsrail’in “aşırılıkçı”, “ekstremist”, “radikal”, “terörist”, “Batı uygarlığına düşman” İslami tehditlerle savaştığı yalanı çöktü. Bölgedeki her türlü çatışmanın kaynağının İsrail olduğu ortaya çıktı.
* İsrail’in ABD ve Avrupa içindeki itibarı da çöktü. Müslümanlara karşı Hristiyan-Siyonist ittifakı çökmese de ağır yara aldı. ABD-İsrail ittifakı yara aldı.
* Bütün dünyaya her türlü propaganda aracıyla pompalanan “Müslüman eşittir terörist” algısı, “Kur’an’ın sayfalarından kan damlıyor” yalanı çöktü. Asıl sorunun muharref Tevrat sayfalarında olduğu, çocukluktan itibaren sapkın fikirlerle yetiştirilen, kendilerini üst insan görüp diğer herkesi aşağılayan, sadece Müslümanlara değil insanlığa düşman olan Siyonistlerin hasta ve sapkın bir toplum olduğunu dünya gördü.
* İsrail’in Ortadoğu’da barış yanlısı, modern, laik, çağdaş bir ülke olduğu yalanı çöktü. İsrail’in, hemen bütün halkıyla, yobaz, fanatik, tahammülsüz, bencil bir toplum olduğu tüm dünyada görüldü.
* Batılıların on yıllar içinde inşa ettikleri tüm değerler hem de büyük bir gürültüyle çöktü. “Demokrasi”, “insan hakları”, “basın, ifade ve gösteri özgürlüğü”, “akademik özgürlük”, “çocuk ve kadın hakları” ve daha nicesi, sadece Batı dışındaki coğrafyalar için değil, artık kendi toplumları için de rafa kalktı.
Reklam
* Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kurumlar da bu süreçte büyük bir gürültüyle çöktü.
* Mısır’ın itibarı tamamen çöktü; Mısır’ın darbeci iktidarının halk nezdinde güvenilirliği yerle bir oldu.
* Bütün bu çöküntüler, bu enkaz içinde, Müslümanlar haklı, güçlü, umutlu bir zemin ve fırsat yakaladılar. İnşallah, Müslümanların uyuşukluğu da çöktü.
TÜRKLERE VE KÜRTLERE DİKKAT!
İsrail’in bölgedeki en güçlü ve aşılmaz hasmı Türkiye. İsrail, bu zor durumunda Türkiye’ye sataşmaktan şimdilik özenle kaçınacaktır. Ancak, İran’ın kuzeyinde yaşayan Güney Azerbaycan Türkleri, İran Kürtleri ve Suriye’deki PYD yapıları üzerinde İsrail’in hesaplarının olduğunu biliyor, görüyoruz. Türkiye’nin bu bölgelerdeki gelişmeleri dikkatle izlemesi kaçınılmaz.
Olaylar durulduktan sonra İran kendi topraklarındaki Türklere ve Kürtlere farklı davranabilir; Türkiye, İran’a, bölgedeki Türk ve Kürtlerin hamisi olduğunu hissettirmeli, aynı zamanda bu halkların İsrail’in tahriklerine aldanmaması için tedbir almalıdır.
PYD meselesi uzamıştır. Eğer İsrail’in İran’a saldırılarında PYD ve o topraklar kullanıldıysa, bu Türkiye için telafisi zor bir yeni durum olur. PYD sorunu artık bir sonuca bağlanmalı, Suriye’nin toprak bütünlüğü tesis edilmelidir. Gecikilen her bir saat Türkiye için artan güvenlik sorunudur.
Korku, temkin, macera
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 20/06/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Korku, temkin, macera
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedmrgnys.5211927 undefined
esubai131377762 ve 60 kişi beğendi
İsrail’in İran’a saldırısı bizi yakın tarihin acı gerçeğiyle tekrar yüzleştirdi: Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan modern Haçlılar, bölgeyi güvenlikleri ve çıkarları doğrultusunda kurguladılar, sonradan İsrail’i de bölgenin kalbine jandarma olarak yerleştirdiler.
Reklam
Almanya Başbakanı Merz gayet açık sözlülükle itiraf etti: “Bu, İsrail’in hepimiz için yaptığı kirli bir iş.”
İsrail, Haçlı Batı için sadece kirli işler yapmıyor; petrolün sorunsuz akışını, ticaret yollarının güvenliğini, Batı’ya yönelecek tehditlerin daha doğmadan boğulmasını sağlıyor. Yahudilerin Avrupa’yı boşaltıp İsrail’de toplanmış olması da Batı için ekstra kazanç.
İşte bunun için, İsrail, her politikasında, her eyleminde, Batı tarafından en güçlü şekilde destekleniyor; kendisi tek başına beceremediğinde ağabeyleri devreye giriyor.
Bunun korkutucu olduğu bir gerçek. İsrail’in ve Batı’nın güvenlik ve çıkarını tehdit edecek her eylem, tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, geniş bir koalisyonun oluşmasına, ittifak halinde bölgeye yığılmasına yol açıyor. Hatta önleyici bir tedbir olarak Ortadoğu’daki devletlerin güç kazanması, istikrara kavuşması, hele hele silahlanması çok yakından takip ediliyor. En küçük bir tehdit ihtimali oluştuğunda, Irak’ta, Libya’da, Mısır’da olduğu gibi ya da Hamas, İhvan-ı Müslimin örneklerinde görüldüğü gibi tepesine çökülüyor.
Reklam
İran örneği bize gösterdi ki bu coğrafyada maceracılıkla yol alınamıyor.
Korku ise bölgenin ana karakteri olmuş, hatta öğrenilmiş çaresizliğe dönüşmüş. Arap diktatörleri koltuklarını kaybetme endişesiyle korkuyu bir temel politika haline getirmişler.
Türkiye’nin AK Parti iktidarına kadar olan dönemini de aynı korku şekillendirdi. Dış politikanın temel ilkesi olan “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı aslında korkunun meşrulaştırılması ve bir politika haline getirilmesiydi. Bu korku politikasının Türkiye’ye ödettiği bedelleri hepimiz biliyoruz: Ekonomi yeterince büyüyemedi, yerinde saydı. Refah artmadı. Türkiye üretemedi, Ortadoğu’ya, Afrika’ya açılamadı, ihracat yapamadı. Korku politikasıyla toplum üzerindeki baskı kaldırılmadı. Ülke istikrara kavuşamadı. Terör örgütleriyle etkin mücadele edilemedi. Türkiye’nin kendi silahını üretmesine de, en azından terörle mücadele etmek amacıyla silah ithaline de müsaade edilmedi. Toplumun korku duvarını aşmak için yaptığı girişimler 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta askeri darbe oldu, milletin üzerine çöktü.
Bugün CHP’nin hala Ortadoğu’yu “bataklık” olarak nitelendirmesi, Türkiye’nin buradaki her gelişmeden uzak kalmasını istemesi, soykırıma dahi cesaretle ses çıkaramıyor olması, İsrail’e selam çakması, İngiltere’den medet umması, Almanya ile müttefik olması, “yurtta sulh cihanda sulh” söylemiyle Türkiye’yi içine kapatma çabası, Sevr ile başlayan, Lozan ile pekişen, İnönü ile zirvesine ulaşan bir korkunun, korku politikasının, istikrarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir.
İnönü, İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkeyi aç bırakmak ama savaştan uzak tutmak politikasıyla övünmüştü; oysa Türkiye’yi sadece savaş sırasında değil, 80 yıl boyunca aç bırakan, savaş korkusuydu. CHP bunu hiç anlamadı.
Reklam
Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde gayet isabetli olarak “temkin” yolunu seçti. Erdoğan’ı ve AK Parti’yi 23 yıldır iktidarda tutan da bu tutarlı politikası. Erdoğan bir yandan korku politikalarına son verdi, kimseyi ürkütmeden ekonomiyi büyüttü, ihracatı artırdı, Türkiye’nin etki alanını uzak coğrafyalara kadar taşıdı, savunma sanayiinde tarihi başarılara imza attı. Bu temkinli politikalara rağmen yüzde 100 Siyonist karakterli 15 Temmuz ve benzeri saldırıları püskürttü. Korkudan ve maceracılıktan uzak sabırlı, temkinli politikalar Suriye’de devrimi, zaferi getirdi. Somali’de, Sudan’da, Azerbaycan-Ermenistan savaşında, Pakistan-Hindistan çatışmasında, Libya’da, Türkiye’nin temkin üzerine inşa edilmiş cesur politikaları denklemi değiştirdi.
Türkiye, İran gibi maceracı olamaz ama Arap diktatörler gibi ya da kendi vesayet dönemlerindeki gibi korkak da olamaz. Korkak, ürkek politikaların Türkiye’ye götüreceği yer içe kapanmadır, yoksulluktur, baskıdır, istikrarsızlıktır. Bunu yaşayarak gördük, öğrendik. Türkiye’nin yolu temkin yoludur. Bu temkinli hali bile Türkiye’yi Haçlı güçlerinin ve onların jandarması İsrail’in hedefi yapacaktır. Ancak cesaret, 15 Temmuz gecesi olduğu gibi, o saldırıları da etkisiz hale getirecektir.
Maceradan, hele hele korkudan azade imanlı bir millet için Allah’ın vaadi yakındır. Allah (cc) hiç şüphesiz İsrail’den de Amerika’dan da büyüktür.
Farkında mısınız? Merkezde din var
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 23/06/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Farkında mısınız? Merkezde din var
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 56 kişi beğendi
Ne zamandır Fransa 2024 Olimpiyatları’nda epeyce tartışılan “din”, “dinin görünümü” ve “sporda dindarlık” konusunu yazmaya niyetliyim ama yoğun gündem fırsat tanımadı. Etrafımız ateş çemberi iken şimdi bu konunun sırası mı? Evet, tam sırası. Şöyle izah etmeye çalışayım:
Reklam
2024 Olimpiyatları’nın açılış töreni sembollerle doluydu; en çok konuşulan ise, Leonardo Da Vinci’nin, Hz. İsa ve Havarilerini resmettiği meşhur “Son Akşam Yemeği” tablosunun, gayet uygunsuz ve edepsiz biçimde sahnelenmesi oldu. Hz. İsa ve Havarilerine yapılan bu hakaretler Hristiyan dünyada tepkileri üzerine çekti, özellikle Katolik din adamları gösteriyi kınadılar. Fransa ise gösterinin Fransa’nın “hoşgörü” ve “renkliliğini” yansıttığını söyledi.
Din üzerinden başlayan ikinci tartışma ise Fransız kadın basketbol oyuncusu Diabe Konate’nin maçlara başörtülü çıkmasının yasaklanmasıyla başladı. Fransız Spor Bakanı Fransa’nın “Laik” bir ülke olduğunu söyledi ve yasaktan geri adım atmadı.
Reklam
Diğer yandan Fransa Olimpiyatları sporda dindarlığın daha yoğun görünümüne sahne olmasıyla da konuşuldu. “Dindarlığın görünümü” derken elbette Hristiyanlıktan bahsediyoruz. Örneğin vücudu haç ve İncil’den alıntı dövmeleriyle kaplanmış İngiliz yüzücü Adam Peaty 0.02 saniye ile dünya rekorunu kaçırınca, “ben dindar bir adamım. Tanrı’dan kalbimdekini göstermesini istedim ve işte bu kalbimde olan, daha fazlası olamazdı” dedi. 19 yaşındaki İngiliz dalgıç Andrea Spendolini bronz madalya alınca “zafer tanrınındır” diye açıklama yaptı. ABD’li jimnastikçinin tesbihi, Brezilyalı 16 yaşındaki Rayysa Leal’in İncil’den yaptığı alıntı, Brezilyalı sörfçü Gabriel Medina’nın Mesiyanik pozları olimpiyatlara damgasını vuran dindarlığın sadece birkaç örneğiydi.
Araştırmacılar dünyada dindarlığın artmadığını söylüyorlar ama görünümünün arttığına şüphe yok. Hristiyanlar bu konuda daha özgüvenli davranırken, örneğin Türkiye’de, inanç üzerindeki baskıların azalmasıyla bir rahatlama da yaşanıyor: Futbol maçı sırasında kenarda orucunu açan sporculara, ya da sahaya sağ ayağıyla giren futbol takımlarına şahit oluyor ve bunları konuşuyoruz.
Kuşkusuz dinin görünürlüğü sadece olimpiyatlardan ya da spordan ibaret değil; dünya genelinde özellikle de Hristiyan pop yıldızları, sanatçılar, fenomenler haç başta olmak üzere dini sembolleri daha fazla sergiliyorlar. Dizi ve film sektöründe bu Hristiyan sembolleri çok daha yoğun kullanılıyor.
Reklam
Gelelim konuya: Başka alanlarda dindarlığın görünümü “ihtiyârî” iken politikada, özellikle de uluslararası politikada din tam merkezde bulunuyor. Son gelişmelerde bunu daha yakından müşahede ettik. Örneğin İsrailli Siyonist Terörist Netanyahu, “laik” bir imaja sahip olmasına rağmen sıkça Tevrat’tan alıntılar yapıyor. İsrail halkı içindeki laik-seküler kesimin bizdekinden çok farklı olduğuna şüphe yok; Tevrat hayatlarının merkezinde ağırlıklı bir konuma sahip. Gazze’de soykırım yaparken de, İran’a saldırırken de, bütün motivasyonlarını Yahudilikten ve muharref Tevrat’tan alıyorlar.
Batı’da durum farklı değil. Trump, geçtiğimiz günlerde, aynı zamanda bir papaz olan İsrail Büyük-elçisi’nin kendisine attığı mesajı paylaştı: “Gökten bir ses duya-caksınız… Siz bu anı aramadınız, bu an sizi buldu…” Yine önceki hafta ABD’li Senatör Ted Cruz, İncil’e göre İsrail’i desteklemenin bir gereklilik olduğunu savundu.
İran’ın, Müslüman bir ülke olarak tüm bu saldırılara maruz kaldığına şüphe yok ancak Lübnan’da, Yemen’de, en çok da Suriye’de Müslüman kanı akıtmasının temel motivasyonunun Şiilik olduğunu biliyoruz.
Yine, Esed düştüğünde Türkiye’de, “Suriye’de demokrasi bitti, özgürlük, laiklik elden gitti, kadınlar bikiniyle plajlara gidemeyecek” mealinde gözyaşı dökenlerin bütün motivasonlarının aslında Nusayrilik olduğunu da gördük.
Reklam
Tekrar hatırlatalım: Türkiye’de sol, sosyalizm gibi akımların, mezhep aidiyetini maskelemek için kullanıldığına, çıkıp inancını cesaretle söyleyemeyenlerin ideoloji maskelerinin ardına saklandığına ve kritik dönemlerde makyajın akıp altından koyu bir mezhepçilik çıktığına defalarca şahit olduk.
Dini merkeze almayan bir hayat var mı? Son yıllarda çok duyduğumuz “Tengricilik”, “Şamanizm” gibi akımlar yeni bir din inşa etmeye çalışırken, Ateizm, Kemalizm, Laiklik, sekülarizm gibi akımların da İslam dışı yeni, farklı bir dindarlık olduğunu biliyoruz. Hristiyanların ateistleri ile İslam dünyasındaki ateistler arasında ton farkı olduğunu, en ateist bir Yahudi’nin, örneğin Karl Marks’ın, nihayetinde Yahudi olduğunu da biliyoruz, görüyoruz. En modern, Batılı, seküler, hatta ateist nice insanın Budistlerin yogasına, Hinduların Karma’sına nasıl iman ettiklerine, “spiritüel” arayışlarla nasıl dolandırıldıklarına da şahit oluyoruz. “Ben Aleviyim” diyen Kemal Kılıçdaroğlu’nu ve “Halep bir Sünni şehridir” diyen Deniz Baykal’ı da bu vesileyle anmış olalım.
Bizdeki sekülerler, İslam’a azılı bir husumet beslerken, sempatiyle baktıkları İsrail’deki toplumun tamamına sirayet etmiş sapkın fanatikliği, çok özendikleri Batı’daki koyu dindarlığı, içerdeki ideoloji görünümlü mezhep yobazlığını gördükçe büyük hayal kırıklığı, aynı zamanda kimlik bunalımı yaşıyorlar.
Reklam
Hz. Adem’den bu yana insanlığın her meselesinin en derininde, en merkezinde din vardı, inanç vardı. Sadece 2024 Fransa Olimpiyatları’nda değil, bugün, 3. Dünya Savaşı’nın eşiğinde de merkezde din ve mezhep olduğu açıkça görülüyor. Bunu reddetmenin anlamı yok, karşılığı yok. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi “üst kimliğimiz Müslümanlıktır”. Bu kimliğin altına girmeyen, ne Siyonizmden, ne Haçlılardan veya Evangelistlerden, ne de mezhepçilerin kanlı saldırılarından okuyacakları seküler masal ve maval ile kendisini kurtaramaz. Bir kimlik sahibi olmak iyidir. Ayrıca taraf olmayan bertaraf olur.
Bir inkılaba inanmak
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 27/06/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Bir inkılaba inanmak
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedvuralhayati17388 undefined
esubai131377762 ve 65 kişi beğendi
İsrail’in Ortadoğu’daki varlığının Batı’ya sayısız faydaları var: Haçlı Seferleri’yle uğruna sayısız can verilen Hristiyanlığın kutsal mekanları İsrail’in koruması altında. Ortadoğu petrolleri sorunsuz şekilde Batı’ya akıyor. Ticaret yolları güvende. Tarihte olduğu gibi Müslümanların birleşmelerini, güçlenmelerini ve Batı’ya sefer düzenlemelerini de İsrail önlüyor. Bütün bunların üzerine, Yahudilerin bir devleti var ve bu da Batı’da Yahudi nüfusunun “tehlikeli” boyutlara gelmesini engelliyor.
Reklam
Birinci Dünya Savaşı sonrasında bölgede yapılan bu son derece faydalı ve işlevsel kurgunun bozulmasına Batı tabii ki izin vermeyecektir. O nedenle İsrail’in bütün sınırları aşan saldırganlığı Batı’da sonsuz hoşgörü ve destek alıyor. İsrail, Ortadoğu’da jandarmalık vazifesini yaparken kendi ajandasını da araya sıkıştırıyor, Vaadedilmiş Topraklar hayalini gerçekleştirmek için yaşıyor ve zaman zaman kendi hırsıyla Batı’nın çıkarlarını örtüştürmeyi de iyi beceriyor.
Müslümanların karşısında gerçekten büyük bir güç olan Hristiyan-Yahudi ittifakı var. Ekonomisiyle, teknolojisiyle, yok edici silahlarıyla ve aklıyla bu ittifak yenilmez, baş edilemez görülüyor. İsrail’in İran’a nükleer tehdit bahanesiyle saldırması başta ABD olmak üzere Batı’da tam karşılık bulmadı ama gerçek bir tehdit, gerçek bir kriz olsaydı, bütün o güçlü devletler Haçlı ruhuyla ve bu sefer Yahudi gücünü de arkalarına alarak bölgeye yine çökeceklerdi; gerekseydi, hiç tereddütsüz nükleer silahlara kadar her yönteme başvurulacaktı.
Reklam
Yakın tarihte epeyce örneğini gördük. Irak’ta Saddam kontrolden çıkınca geldiler, devirdiler. Libya’da Kaddafi aynı şekilde. Mısır’da Mursi seçimle geldiği halde darbeyle devrilmesine ve idamına Batı sessiz kaldı. Bosna’daki soykırımı, savaşın dengesi değişip Müslümanlar atağa geçinceye kadar izlediler ve sonra müdahale edip durdurdular. Türkiye’de 27 Mayıs’tan bugüne tüm darbeler Ortadoğu’daki o kurguya hizmet etti. 15 Temmuz gecesi darbe olurken, Batı, ellerini ovuşturarak seçilmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın düşürülmesini bekledi. Somali, Sudan, Yemen ve daha nicesi. Bırakınız Ortadoğu kurgusuna tehdit teşkil etmeyi, 10 yıl, 20 yıl sonra ortaya çıkabilecek bir tehdidi daha oluşum aşamasında boğmak için harekete geçmekten hiç çekinmediler.
Bu “yenilmez”, “baş edilemez” güç karşısında ne yapacağız?
Önceki bir yazımda, mevcut Hristiyan-Yahudi ittifakı karşısında İslam ülkelerinin korku politikasına sarıldıklarını ifade etmiş, korkunun ecele faydası olmayacağını anlatmaya çalışmıştım. İran’ın başına gelenler, Batı’nın İsrail’in arkasında durması, ABD’nin savaşa müdahil olması ve Gazze’deki soykırımın görmezden gelinmesi Müslümanlar üzerindeki korku, çaresizlik duygusu ve umutsuzluğu daha da artırmış olmalı.
Ancak karşımızdaki ittifak, güç ve kurgu o kadar da mükemmel değil. Somut örnekleri de var: Afganistan’ı önce SSCB, sonra ABD işgal etti, Afganistan savaştı ve kazandı. Suriye’de yaşanan devrim aynı şekilde sabrın, cesaretin, fedakarlığın sonucuydu ve engellenemedi. Hatta 1979 İran Devrimi dahi kurguyu alt üst eden bir gelişmeydi. Bangladeş, Sudan, Libya’daki gelişmeler aynı şekilde kurguyu bozan ve önüne geçilemeyen istisnalardı. Hamas’ın ve genel olarak Filistin direnişinin bir asırdır kırılamıyor, yok edilemiyor olması başlı başına Hristiyan-Yahudi ittifakı için baş ağrısı. Dünya genelinde irili ufaklı İslami hareketler de bastırılamıyor, hepsi kontrol edilemiyor.
Reklam
Bir dostum, “acı eşiği” teorisinden bahsetti: İsrail’in son saldırılarında İran’da kaç kişinin öldüğünü, şehirlerde nasıl bir tahribat oluştuğunu bilmiyoruz, çünkü vaka-i adiyeden görüyoruz. Ortadoğu’ya hep bombalar yağar, insanlar onlu, yüzlü gruplar halinde hayatını kaybeder. İran’da halk panik olmadı, sınırlara yığılmadı, gündelik rutinini bile bozmadı. Öte yandan İsrail’de her bir ölüm, her bir yıkım atom bombası düşmüş etkisi yaptı. Halk sınırlara yığıldı, sığınaklarda birbirlerini çiğnediler, yabancıları sığınaklara almamak gibi müthiş bir bencillik sergilediler, korkudan sokaklara çıkamadılar. Mesela bugün ABD’den kahveyi çekip alsanız büyük toplumsal olaylar çıkabilir, doğuda ise insanlar bir kuru ekmekle yaşayabiliyor. Sırf bu “acı eşiği” farkı bile, Doğu’nun Batı’ya karşı avantajı.
Bir inkılap her zaman mümkün. Önemli olan bu inkılaba inanmak ve o inancı sarsılmadan muhafaza etmek. Necip Fazıl merhumun o güzel şiirinde de anlattığı gibi, bir gün bütün dişliler kırılır, sapan taşları füzeleri indirir, yokuşlar düz olur, evimiz barkımız şenlenir. Korkuya da umutsuzluğa da mahal yok; şu en ağır şartlar altında dahi Hamas korkmuyor ve umutsuzluğa kapılmıyorsa, senin karamsar olman en başta kendine ihanettir.
Bir inkılaba inanın zira inanmak mümkün kılmaktır.
Abraham değil ihanet anlaşmaları
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 30/06/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Abraham değil ihanet anlaşmaları
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 58 kişi beğendi
Trump’ın ilk başkanlık döneminde, 15 Eylül 2020’de Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri İsrail ile masaya oturdular ve adına Abraham Anlaşmaları denilen, aslında İsrail’in güvenliğini teminat altına alan o ihanet belgesine imza attılar. Sonradan Fas ve Sudan da anlaşmanın kapsamına alındı; Ürdün zaten 1994’te İsrail’le “normalleşme” anlaşmasını imzalamıştı, Suudi Arabistan ise anlaşmayı imzalamak üzereydi. Hamas’ın 7 Ekim operasyonu bu ihanet sürecini askıya aldı.
Reklam
Şimdi, İran’la savaş sona erince, Gazze’de bir ateşkes daha sık telaffuz edilirken, Abraham Anlaşmaları tekrar gündeme geldi. Önce Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Witkoff meseleyi gündeme taşıdı. Sonra, Tel Aviv’de, bir düşünce kuruluşunun astığı afiş, arkasına konulan büyük reklam çalışmasıyla Türkiye başta olmak üzere birçok İslam ülkesinde dikkat çekti ve konuşuldu. Son olarak İsrail’den bir heyetin ABD’ye Abraham Anlaşmaları hazırlıkları için gittikleri duyuruldu.
Belli ki Abraham Anlaşmaları’nı bundan sonra çok duyacağız ve bu ihanet belgesine kimlerin imza atacağını yakından izleyeceğiz.
Kimi devletler ihanet etse de, bölgede İsrail’le normalleşmenin önünde aşılamaz engeller var.
Birincisi, İsrail, kendince pürüz gördüğü ülkeler olan Yemen, Lübnan ve Suriye’ye saldırılar düzenledi ama nihai sonuç elde edemedi. İsrail’in İran’a yaptığı saldırılar da hedefine ulaşamadı, hatta geri teperek İsrail’i ağır şekilde vurdu. Yaklaşık 650 gündür Gazze’de insanlık dışı bir soykırımı icra eden İsrail, orada bile nihai sonuç elde edebilmiş, hedefine ulaşabilmiş değil. Etrafı yaralı aslanlarla dolu iken İsrail’in Abraham Anlaşmaları ile bir normalleşme süreci başlatabilmesi mümkün değil. En başta, İsrail’le sınırı olan Lübnan ve Suriye böyle bir şer oluşumunun içinde yer almayacaktır. Tel Aviv’deki o çok konuşulan afişte Ahmet el Şara’nın da fotoğrafının olması, Türkiye’deki gibi, İran yanlısı ya da Suriye Devrimi karşıtı cephelere malzeme vermekten, onları kullanmaktan başka bir amaca hizmet etmiyor.
Reklam
İkincisi; İsrail, Gazze’de ateşkes ilan edip Arap devletleriyle bir normalleşme sürecine girse bile Filistin meselesi orada öylece duruyor. İsrail Batı Şeria’yı adım adım işgal etmeyi sürdürecek, Gazze’den elini çekmeyecek, “Vadedilmiş Topraklar” ideali için çalışmaktan vazgeçmeyecektir. Yani imzalansa bile Abraham Anlaşmaları’nı İsrail daha ilk anlardan itibaren ihlal edecektir.
Üçüncüsü ve en önemlisi, Gazze’de bir ateşkes ilan edilse, iddia edildiği gibi Gazze’nin yönetimi Arap ülkelerinden oluşan bir koalisyona devredilse bile, oradaki enkazın dumanı on yıllarca, hatta yüzyıllarca tütecektir. Gazze’de insanlık tarihinin en acımasız, en vahşi soykırımı yaşanıyor. Ağır bombardıman ve yıkımın ardından şimdilerde Gazzeliler açlıkla öldürülüyor. Gelen az sayıdaki görüntü dahi Nazilerin Auschwitz, Dachau ya da Bergen-Belsen toplama kamplarındaki manzaraları gölgede bırakıyor. Bir ateşkes imzalanır da Gazze’ye ulaşım sağlanırsa, yıkımın, katliamın, soykırımın daha da acı görüntüleri ortaya çıkacaktır. Böyle bir kıyımın, böyle bir soykırımın dumanı tüterken İsrail’le normalleşme adımı atan ülkeler, Fas ve Sudan’da olduğu gibi ağır bir kamuoyu baskısına maruz kalacaktır. İsrail, yanına alacağı hain dostlarıyla Gazze’yi unutturmak için yoğun propaganda çalışmasına dahi başlasa Gazze soykırımı yüzyıllar boyunca hafızalardan silinmeyecektir. Gazze’de yaşananlara, yaşanmakta olanlara rağmen İsrail’le el sıkışanlar, o vahşetin, o Müslüman soykırımının ortağı, paydaşı olacak, ellerine bulaşan kan hiç silinmeyecek, isimleri de tarihe “hain” olarak kazınacaktır.
Abraham Anlaşmaları ham hayaldir. Abraham Anlaşmaları tarihe, kültüre, coğrafyaya, halklara, Müslümanlara ve İslam’a ihanettir. İsrail’e yüzünü dönen Müslümanlara sırtını döner. İsrail’le aynı sofraya oturan Müslümanların sofrasından kalkar. İsrail’le barışan, Müslüman’a savaş açar.
Din bu milletin ve memleketin temelidir
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 04/07/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Din bu milletin ve memleketin temelidir
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedguldentosun6188343 undefined
esubai131377762 ve 53 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mustafa Kemal’in Büyük Millet Meclisi’nin açılışına ilişkin 21 Nisan 1920 tarihli telgrafını tekrar hatırlattı. Mustafa Kemal bütün birimlere gönderdiği telgrafında Meclis’in açılışının özellikle bir cuma gününe denk getirildiğini, böylece bu mübarek günün bereketinden istifade edileceğini, açılıştan önce Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde cuma namazı kılınarak Kur’an-ı Kerim’in nuru ve Peygamber’e salavattan yararlanılacağını, Ankara dışındaki tüm vilayetlerde de hatimler indirilmesini, Buhari-i Şerif okunmasını, ezandan önce minarelerden salavat-ı şerife irat edilmesini emrediyor.
Reklam
Bundan tam 9 ay önce, 23 Temmuz 1919’da, Erzurum Kongresi’nin açılışında yaptığı konuşmayı Mustafa Kemal şu dua ile bitiriyor: “En son olarak niyazım şudur ki, Cenab-ı Vahibü’l-A’mal Hazretleri (ALLAH) Habib-i Ekremi (PEYGAMBER) hürmetine bu mübarek vatanın sahip ve müdafii ve Diyanet-i Celile-i Ahmediye’nin (DİN) ilâ-yevmi’l kıyam haris-i esdakı olan millet-i necibemizi ve makam-ı saltanat ve hilafet-i kübrayı (HALİFELİK) masun ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvaffak buyursun! Âmin.”
Mustafa Kemal’in bu minvaldeki konuşmaları 23 Nisan 1923’te başlayan 2. Lozan görüşmelerine kadar devam ediyor. İstiklal Savaşı’nın gayesi bellidir: Din-i Mübin-i İslam’ı, Müslümanları, Hilafet makamını korumak, bu topraklarda ezanın susmasını önlemek.
Reklam
Hikâyenin sonradan nasıl değiştiğini hepimiz biliyoruz: 28 Haziran 1923’te Meclis yeniden teşekkül ediyor, 23 Temmuz’da Lozan imzalanıyor, 29 Ekim’de Cumhuriyet ilan ediliyor. Türkiye’yi tam olarak bir İngiltere, Almanya, Fransa gibi yapmak için, Çankaya sofrasında sabaha karşı dumanlı kafalarla kararlar alınıyor. Sofranın müdavimleri, Batılılaşabilmek için “ümmetin” ulusa dönmesi gerektiğini, bunun için de ülkenin, milletin hızla dinden uzaklaşması, dinin sadece devletten değil gündelik hayattan da hızlıca çekilmesi gerektiğine inanıyorlar. Ezan susturuluyor, camiler yıkılıyor ahır yapılıyor, Kur’ân eğitimi yasaklanıyor, kasaba meydanlarında kitap yığınları yakılıyor, alkol içmeyenler, “çağdaş” giyinmeyenler insandan sayılmıyor, eğitim sistemi tamamen dinden uzak birey yetiştirmeye odaklanıyor ve daha nicesi…
Çankaya sofrasından bakınca Anadolu görünmez. Allah, Peygamber, Kitap, Din ve Hilafet için canlarını veren Anadolu halkı bu zulme karşı içten içe bir tepkiyi büyütüyorlar. Cumhuriyet bir taraftan “10 yılda 10 milyon” “yeni insan yaratırken”, Anadolu, kutsal değerlerinden, kendisini var eden özden, ruhtan, mayadan kopmadan, değişmeden, çözülmeden, pes etmeden, sessizce ve sabırla bu zulmü kıracağı günü bekliyor. 1946’da çok partili hayata geçilmesinden itibaren küçük mevziler elde etse de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından vesayeti tamamen yok ediyor.
Leman Dergisi’nin o alçak karikatüristi, “Anadolu İhtilâli”ni kavramamış olsa gerek ki, bir Çankaya sofrası sporunu ifa etmeye kalkışmış. O karikatür ilk değil. Bir asırdır, arkasına devleti, devletin tüm kurumlarını, sermayeyi, hatta daha da ötesi Batı’yı alan zihniyet, her fırsatta değerlerimizi, kutsallarımızı tahkir ediyordu. İnanç üzerindeki baskı ve yasaklar bir yana, din, dindarlar, inancımız, en kutsal değerlerimiz bir asırdır işte böyle karikatürize ediliyor, resmediliyor, sinemada, televizyonda, kitaplarda, dergilerde, gazetelerde, dindarlar, mü’minler en çirkin şekilde gösteriliyor, buna verilen tepkiler de sert şekilde devlet duvarına çarpıyordu. “İfade özgürlüğü”, “basın özgürlüğü” örneğin Mustafa Kemal’i eleştirecekseniz sınırlandırılıyor, ama dine, dini değerlere saldıranlara sınırsız ufuklar açıyordu.
Reklam
Leman Dergisi’nin o hadsiz karikatürüne verilen tepki son derece haklı ve meşrudur. Devlet kurumlarının çok hızlı hareket ederek zanlıları ters kelepçe gözaltına alması takdire şayandır. Binlerce gencin sokağa dökülmesi Türkiye’deki değişimin, umudun ve artan özgüvenin işaretidir.
Ancak şu hususları asla aklımızdan çıkarmayalım:
Batı, Türkiye içindeki devşirmelerini desteklemeyi, fonlamayı, koruyup kollamayı sürdürecektir. Gazze’de bebeklerin katledilmesini “aşırılıkla mücadele” bahanesiyle hoş gören, Siyonist barbarlığa yönelik en küçük bir eleştiri ya da protestoyu “anti-semitizm” parantezine alıp yasaklayanlar, kutsallarımıza yönelik her çirkin saldırıyı “ifade ve basın hürriyeti” diyerek teşvik etmekten kaçınmayacak, Mursi’ye yaptıkları gibi ya da 15 Temmuz’da ellerini ovuşturmaları gibi darbeleri destekleyeceklerdir. Bu hep böyleydi, hep böyle olacak. Karşımızda, “en iyi Müslüman ölü Müslümandır” diyen bir zihniyet, insafsız, iz’ansız, vicdansız, ahlaksız ve adaletsiz bir cephe olduğunu unutmayalım; unutmayalım ki gevşemeyelim.
CHP ve avanesinin Leman dergisinin alçaklığına yönelik tavrından görüyoruz ki, ellerine fırsat geçtiğinde, eski günleri geri getirmekten çekinmeyecekler; bunu da not edelim.
MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli’nin de ifade ettiği gibi, kutsal değerlerimize saldırıyı en ağır şekilde cezalandıran yasaların, hatta Anayasa’da net bir çerçevenin çizilmesi elzemdir. Bunu artık yapalım.
Ve asıl şunu unutmayalım: Sadece İstiklal Savaşımız değil, tarih boyunca her mücadelemiz, savaşımız ve zaferimiz, Allah içindir, Resul-i Ekrem içindir, Din-i Mübin-i İslam içindir. Bu millet İslâm ile var olmuştur, varlığını ancak ve ancak İslâm ile sürdürebilir. Özümüz, ruhumuz, mayamız İslâm’dır. İslâm, devletimizin de, memleketimizin de, milletimizin de temeli, çatıyı tutan sütunudur. Milleti kökünden koparmaya kimsenin gücü yetmedi, bundan sonra da yetmeyecektir.
Reklam
Yeni nesilleri bu istikamette yetiştirmek boynumuzun borcudur, tarihin ve ecdadın bize yüklediği mesuliyettir.
Belediyeler ve kirli para
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 07/07/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Belediyeler ve kirli para
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 49 kişi beğendi
Manavgat Belediyesi’nde baklava kutusu içinde verilen rüşvet kameralar önünde suçüstü yapılınca CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Suça bulaştığı ispatlanan kim varsa partimizde barınması mümkün olmayacağı gibi en ağır şekilde cezalandırılmasının da takipçisi oluruz” dedi.
Reklam
19 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne, geçen hafta İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin eski Başkanı ve ekibine, önceki gün Antalya, Adıyaman ve Adana belediyelerine yapılan operasyon ile Manavgat Belediyesi’ne yapılan operasyon arasında, paranın hacmi ve örgüt üyelerinin sayısı dışında, şekil ve mahiyet olarak hiç fark yok. Manavgat’ta nasıl ki rüşvet gizlenemeyecek şekilde ortadaysa, iddialara, iddianamelere, delillere bakıldığında diğer belediyelerde de suçlar gizlenebilecek durumda değiller. Belli ki CHP Genel Başkanı küçük belediyeyi gözden çıkarıyor ama büyüklerine aynı sağduyulu yaklaşımı sergileyemiyor.
CHP’nin ve muhalif kesimin, gün gibi aşikâr olan yolsuzluklarla ilgili ürettikleri savunma stratejileri de son derece sorunlu: İktidar partisinin belediyelerinde de aynı yolsuzlukların olduğunu ama üzerine gidilmediğini iddia ediyorlar. Diyelim ki doğru, diyelim ki iktidar partisinin belediyelerinde yolsuzluk var ve onlara dokunulmuyor; bu, CHP’li belediyelerin yolsuzluklarını meşrulaştırır mı? “Onlar çalıyor bir şey olmuyor ama biz çalınca operasyon yapılıyor” diye savunma yapılır mı? Başkalarının hatası, sizin hatanızı yasal hale getirir mi? Ayrıca, eğer yolsuzlukla itham ettiğiniz partiden daha iyi olmayacaksanız, daha dürüst olmayacaksanız, onları çalmakla itham edip siz de çalacaksanız, bu ülkeye ne fayda getireceksiniz? “Biraz da biz çalalım, biz yiyelim” diye mi iktidar olma hevesindesiniz?
Reklam
AK Partili belediyelere de bugüne kadar defalarca yolsuzluk operasyonu yapıldı ve zanlılar yargı önüne çıkarıldı. Mahkûm olanlar da var. Şu anda da savcılar bazı belediyeleri takibe almış durumdalar. Yakında iktidar belediyelerine de operasyonlar gelebilir. Hazırlıklarının yapıldığını duyuyoruz. CHP o zaman ne diyecek? Elindeki tek savunma söylemi çöktüğünde, devasa yolsuzlukların üzerini nasıl örtecek? Bunu tabanına, seçmenine nasıl izah edecek?
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Manavgat’taki rezaleti kabullenirken, diğerlerini, hem de bizzat CHP’lilerin ihbar ettiği diğer yolsuzlukları “sokağa dökülme” çağrısı da yaparak karambole getirmeye çalışıyor. Böyle bir muhalefetin CHP’ye de Türkiye’ye de faydası yok.
Eğri oturup doğru konuşalım: Evet, yerel yönetimler demokrasinin başladığı yerlerdir. Yerel yönetimler halka dokunan hizmetlerin üretildiği yerlerdir. Ancak yerel yönetimler aynı zamanda devasa miktarda kirli paranın da döndüğü yerlerdir. Bunu duyuyoruz, on yıllardır yapılan operasyonlardan, anlatılanlardan, dedikodulardan, belediyelerde mide kaldırmayan işlerin çevrildiğini görüyoruz. Üstelik bu kirli para parti, ideoloji, inanç vs. de tanımıyor. Her partiden, görüşten ve inançtan dürüst belediye başkanları olduğu gibi, tersi de var. Demokrasi ve hizmet belediyelerden ülkeye yayılırken maalesef çürüme, çözülme, kokuşma da belediyelerden ülkenin tamamına sirayet ediyor.
Reklam
Özgür Özel, CHP’de daha yeni sayılır. Üstelik şaibeli kurultay nedeniyle koltuğu da sağlam değil. Ancak önünde, hem CHP’de yeni bir sayfa açarak koltuğunu sağlamlaştırmak, hem de Türkiye’ye yapıcı muhalefeti hakim kılmak adına önemli bir fırsat var: Özgür Özel, altından kalkamayacağı, belgeli, delilli, ispatlı yolsuzlukları savunmak yerine, tabanını galeyana getirip ateşle oynamak pahasına yolsuzlukları örtmek yerine, bu çürümeyi kabullenip, önce kendi partisini temizleyebilir, sonra da Türkiye’de siyaseti temize çekme çağrısını samimiyetle yapabilir.
Belediyelerdeki çürümenin önüne geçmek, Türkiye’ye yapılacak en hayırlı icraat olacaktır. İmar yolsuzluk ve usulsüzlüklerinin toplumun her bir bireyini etkilediğini, çürüttüğünü biliyoruz. Belediyeleri temize çekmek, tüm bir toplumu temize çekmek anlamına gelecektir. İktidar da böyle bir girişime samimiyetle destek verecektir.
Özgür Özel, “Ama onlar da yapıyor” diyerek rakibine çamur atmak yerine, kendi içinden başlayarak bir “temiz eller” operasyonu yapabilir. Böyle bir operasyon ve çağrının, CHP’yi köklü şekilde değiştireceğine şüphe yoktur.
Hulusi Bey’in ceketi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 11/07/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Hulusi Bey’in ceketi
esubai131377762 undefineddavudcaliskann86244 undefinedsaitportakal81785 undefined
esubai131377762 ve 63 kişi beğendi
Fetullah Gülen’in ölümüyle birlikte örgüt içindeki tartışmalar da gün yüzüne çıkmaya başladı. Gülen daha sağ iken etrafında gruplar oluştuğunu ve kendi aralarında güç savaşlarına giriştiklerini bu tartışmalardan anlıyoruz.
Reklam
Fetullah Gülen, sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde faaliyet gösteren bir terör örgütünün elebaşıydı. Örgüt o kadar büyümüş, güç ve finans bakımından öyle seviyelere gelmişti ki, Gülen’in tek başına bu çarkı bütünüyle kontrol edebilmesi mümkün değildi. Pensilvanya’daki örgüt merkezinde Gülen’in yanı başında bulunanlar pastadan kendilerine güç ve pay koparma hırsına kapılmışlardı.
Fetullah Gülen’in hırsının aklının önünde gittiğini fark eden bir grup, sinsice bir tiyatro düzenleyerek elebaşını avuçlarının içine almışlar. Bu grup, dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar adına sahte mektuplar yazarak Gülen’i yönlendirmeye başlamışlar. Bu sahte mektuplarda Türkiye’de bir darbenin hazırlıklarının yapıldığı, yakında Erdoğan ve AK Parti Hükümeti’nin devrileceği, Erdoğan’dan hesap sorulacağı yazıyor, darbenin yapılabilmesi için güvenilir bir kadronun oluşturulması gerektiği belirtiliyor, TSK’nın üst kademesinde tayin ve atama taleplerinde bulunuluyormuş. Gülen, bu mektupları gözyaşları içinde okuyor ve talepleri hemen yerine getiriyormuş. Hatta Gülen’e bir askeri üniforma da getirmişler ve “bunu Hulusi Paşamız yolladı” demişler.
Reklam
Bu mektuplar 15 Temmuz öncesi olduğu gibi 15 Temmuz sonrasında da Gülen’e verilmiş. Elebaşı Gülen son yıllarına kadar bu mektuplara inanmış ve darbe umudunu hep sıcak tutmuş. Bu arada tabii mektupları yazanlar da örgütü ve elebaşını yönlendirmeyi sürdürmüşler. İddialara göre Gülen ölümünden önce bu mektupların sahte olduğunu anlamış. Kim bilir, belki de darbe umudu tükenince çöktü ve öldü.
Şu anda örgüt içinde hararetle tartışılan bu mektuplar ve ceket konusu, biraz da 15 Temmuz darbe girişiminin “tiyatro, tuzak, kumpas vs.” olduğunu iddia edenler tarafından bahane olarak kullanılıyor. Fetullah Gülen’in, yanına sızan bir ekip tarafından sahte mektuplar ve ceketle kandırıldığını, dolayısıyla 15 Temmuz’un bir “tuzak” olduğunu, Gülen’in bu tuzağa düştüğünü, hem kendisinin hem de örgütün masum olduğunu iddia ediyorlar.
Fetullah Gülen, dinine, Müslümanlara, vatanına sırtını dönmüş bir haindi. Aynı zamanda bir katildi. Gözünü güç arzusu ve hırs bürümüş bir manyaktı. Ancak asla aptal değildi. Kafası zehir gibi çalışıyordu. Otobiyografisinden anlıyoruz ki çocukluk yıllarından itibaren zekasıyla birlikte hırsıyla da dikkat çekmiş, belki bu sayede CIA ve MOSSAD kendisine yatırım yapmıştı. Gülen ve örgütü hep Hasan Sabbah ve Haşhaşiler’e benzetildi ama muhtemeldir ki o, Erzurum’un yanı başında sayılabilecek, hatta Erzurum’un kardeş şehri, bugün İran’daki Erdebil şehrinde 14’üncü Yüzyıl’da kurulmuş Safeviyye tarikatını ve onun şeyhi Safiyyüddin Erdebilî’yi kendisine rol model alıyordu. Erdebil’de bir postla başlayan hareket, bir tarikatın devlete dönüştüğü tarihteki nadir örnekler-dendi. Safeviyye baştan halis niyetle kurulup sonradan, çevre ülkelerin de müdahalesiyle çocuklar, torunlar elinde sapkınlaşmıştı; Gülen ise tarikatını en baştan sapkınlık üzerine kurmuştu, uzun yıllar bekleyemeyecek kadar sabırsızdı ve hırslıydı, üstelik daha kuruluşta Türkiye’nin hasmı ülkelerle kontratlarını yapmıştı.
Reklam
Kısacası Fetullah Gülen’in darbe için ikna edilmesine gerek yoktu, darbeyi bir an önce zaten istiyor, arzuluyor, bunun için yanıp tutuşuyordu. Bu sabırsızlık ve hırsın gözünü kararttığını, aklını başından aldığını, bir çocuk gibi, daha çok kazanma arzusuyla dolandırıcıların elinde oyuncak olan doyumsuz, tatminsiz bir kurban gibi en basit tuzaklara düştüğünü, 2023 yılında bile sahte mektuplar ve ceketle kolayca istismar edilip yönlendirildiğini anlıyoruz. İnsanın kendisini en güçlü hissettiği an, en zayıf anı olabilir. Kibir hırsla birleşince akıl ortamı terk eder.
15 Temmuz darbe girişimini darbeciler için başarısızlığa götüren de bu hırs ve sabırsızlıktı: Hulusi Akar ve Hakan Fidan’ın darbe girişimini öğrendiğini zannedip, erkenden harekete geçmeseler belki de başarılı olacaklardı.
Sahte mektupların birinde “canlı yayında izleyeceksiniz, tiranı külliyenin merdivenlerinden yuvarlaya yuvarlaya öldüreceğiz” ifadelerini okuyunca Gülen şiddet karşıtı olduğunu iddia ederek buna karşı çıkmış. İçten içe sevindiğine, coştuğuna, büyük haz duyduğuna şüphe yok. Benzerini 17-25 Aralık sürecinde, Başbakan Başmüşavirleri olarak Mustafa Varank’la tecrübe etmiştik: Yayınlanan bir telefon görüşmesinde Gülen, şahsım ve Varank için “Allah ıslah etsin” ifadelerini kullanıyordu; dua görünümündeki bu ifadeler “talimat” olarak alınmış, benim ve Varank’ın isimleri “ıslah” için olsa gerek, 25 Aralık dosyasına konulmuştu.
Reklam
FETÖ içinden muhtemeldir ki daha çok itiraf ve ifşaat gelecek. Çocukluğundan itibaren dizginlenemez bir hırsla hareket eden, CIA ve MOSSAD uşağı hain Fetullah Gülen’in daha çok rezaletine, sefaletine, cinayetine, aynı zamanda zafiyetine tanıklık edeceğiz.
FETÖ içinde hala “15 Temmuz tiyatroydu, tuzaktı, kumpastı” diye avunup kendini kandıranlar, peşine takıldıkları hainin dizginlenemez darbe hırsının her şeyin sebebi olduğunu elbette anlamayacaklar. Ortada bir “sazan sarmalı” varsa bile dolandırıcılık örgüt içinden, Fetullah Gülen’in hırs zerk ettiği yanı başındaki en güvenilir elemanları tarafından yapılmış. Tuzağı kuran Fetullah, kendi kurduğu tuzağa düşen Fetullah. Kurban zalimin ta kendisi. Tabii ki anlayabilene.
Erdoğan’ın konuşması: Temkin, zafer ve umut
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 13/07/2025, Pazar • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Erdoğan’ın konuşması: Temkin, zafer ve umut
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedm.zahidmemic undefined
esubai131377762 ve 58 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti’nin 32’nci İstişare Toplantısı’nın açılışında beklenen konuşmayı yaptı. Erdoğan’ın konuşmasına bir bütün olarak temkin, zafer ve umut duyguları hâkimdi.
Reklam
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Terörsüz Türkiye projesinin başından itibaren olduğu gibi, önceki gün terör örgütünün silahlarını yakması konusunda da temkinli bir dil kullandı. Süreci izlediklerini, bir adım atılırsa kendilerinin de adım atacağını, terör örgütünün çıkışı için kapıları ardına kadar açacaklarını belirtti. Bir pazarlık, müzakere, al-ver sürecinin olmadığını vurgulaması önemliydi. “Sular tersine akmaz ama akarsa gereğini yaparız” diyerek net bir uyarıda bulundu. TBMM’de bir komisyon kurulmasına başta temkinli bakan Erdoğan, silahların yakılmasıyla birlikte dünkü konuşmasında komisyona yeşil ışık yaktı.
Erdoğan’ın temkinli dili; tereddüdü, kaygısı, zihninde soru işareti olan kesimleri de rahatlattı: “41 yıllık parantez kapanmaktadır. Bırakınız tedirgin olmayı, aziz milletimizin her bir ferdi, terörle mücadelemizin bu başarısından dolayı sevinmeli, bayram etmeli, Türkiye’nin her sokağı, caddesi, her hanesi ay yıldızlı bayrağımızla donatılmalıdır” dedi Erdoğan. Süreci MHP Genel Başkanı Bahçeli ile birlikte yürüttüklerini, kendisinin ve Sayın Bahçeli’nin Türkiye’nin hayrına olmayacak hiçbir işte bulunmayacaklarını özellikle vurguladı. Şehit anne-babalarına “Ellerinizden öpüyorum” diyerek seslendi Erdoğan ve şehitlerimizin hatırasının asla çiğnenmeyeceğini ifade etti.
Reklam
Erdoğan’ın konuşmasında öne çıkan duygu ise “zaferdi”. Temkinin yanında Cumhurbaşkanı Erdoğan, 41 yıllık terörün artık sona ermekte olduğunu belirtti. “Bugün, yeni bir gündür. Bugün, tarihte yeni bir sayfa açılmıştır. Bugün, büyük Türkiye’nin, güçlü Türkiye’nin, Türkiye Yüzyılı’nın kapıları ardına kadar aralanmıştır” ifadelerini kullanırken, gelinen noktanın Türkiye’nin iç politikada, dış politikada, özellikle savunma sanayiinde elde ettiği başarıların bir neticesi olduğunu vurguladı.
Erdoğan’ın konuşmasının satır aralarında, sadece terörle mücadelede zafer kazanmakla kalmadıkları, aynı zamanda terörün bitmesiyle Türkiye’nin şaha kalkacağı duygusu da vardı. Yani Erdoğan sadece terör örgütüne karşı değil, Türkiye’nin hasımlarına karşı da bir zafer kazanıldığı duygusunu verdi.
Konuşmadaki en önemli vurgu “umuttu”. Erdoğan, Talas Savaşı’ndan başlayarak, Türk, Kürt ve Arapların ittifak yaptıklarında nasıl zaferler kazandıklarını örnekleriyle anlattı; araya nifak ve ayrılık girdiğinde ise coğrafyanın hezimete uğradığını hatırlattı. Şu cümle dinleyiciler tarafından ayakta uzun uzun alkışlandı: “Kılıçlarımızı gerektiğinde kınından çıkarıp omuz omuza savaştık, gerektiğinde hançerlerimizle bir dilim ekmeği üçe böldük, gerektiğinde, kılıçlarımızı, hançerlerimizi kınına koyduk, kalemlerimizi çıkardık, yer yüzüne, gök yüzüne, birbirimizin yüreğine LA İLAHE İLLALLAH, MUHAMMEDÜN RESULULLAH hattını hep birlikte kazıdık.” Terörün bitmesinin, Türk, Kürt ve Arapları birbirine yakınlaştıracağını söylerken de Erdoğan, “Bugün, Malazgirt ruhu, bugün Kudüs ittifakı, bugün İstiklal Savaşı’nın nüvesi yeniden şekilleniyor” dedi.
Reklam
Erdoğan’ın konuşması sadece içeriye, sadece Türkiye kamuoyuna yönelik değildi. “Türk, Kürt, Arap” kavramlarını sıkça kullanırken, aslında coğrafyaya mesaj yolluyordu. Tarihi bir gerçeği hatırlattı Erdoğan: “Türk deyince Müslüman, Müslüman deyince de en çok Türk akla geldi” derken, “Türk, Kürt, Arap, eğer bir aradaysa, birse, beraberse, işte o zaman Türk vardır, Kürt vardır, Arap vardır” diyerek varoluşun ittifakla mümkün olacağı gerçeğini de hatırlattı. Bu arada Irak ve Suriye’deki Kürtleri de kucakladı Erdoğan. Konuşması sınır içi kadar sınır ötesineydi.
Erdoğan’ın konuşması Yeni Türkiye’nin manifestosu niteliğindeydi. Sadece sınırları değil, ufukları aşan bir konuşmaydı. Konuşmadaki “temkin” duygusu tecrübeli devlet adamlığının göstergesiydi. “Zafer” duygusu, Erdoğan’ın hayatını koyduğu terörle mücadelenin başarıya ulaşmasının getirdiği haklı bir gururdu. En önemlisi “umut” duygusuydu: Erdoğan, dilinden dökülen kelimelerle, terörden kurtulmuş bir Türkiye’nin artık dizginlenemeyeceği hissini sadece konuşmuyor, yaşıyordu.
Başörtüsü sorununu çözdüğünde, Ayasofya’yı açtığında, kendi silahlarımızı ürettiğimizde, “One minute” dediğinde, FETÖ belasını silip attığında, Suriye’de devrim yaptığında, “Daha ötesi olmaz, bu zirve” dedik hep birlikte. Erdoğan ise şaşırtmaya devam ediyor. İşte 41 yıllık terörü de bitirdi. “Kudüs İttifakı’nı kuruyoruz” dedi. Yakın gelecekte Mescid-i Aksa minberinde hutbe okursa, açıkçası hiç şaşırmayız.
.15 Temmuz’dan 11 Temmuz’a
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 14/07/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
15 Temmuz’dan 11 Temmuz’a
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 61 kişi beğendi
Yarın 15 Temmuz: Fetullahçı Terör Örgütü’nün kanlı darbe girişiminin 9’uncu yıldönümü.
FETÖ 1970’li yıllarda ortaya çıkmış, 12 Eylül darbesi sonrası güçlenmiş, başta TSK, Emniyet, yargı ve istihbarat olmak üzere Türkiye’nin en kritik kurumlarında sinsice örgütlenerek paralel devlet haline gelmişti. Cumhurbaşkanları Kenan Evren, Turgut Özal, Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer ve Abdullah Gül; Başbakanlar Yıldırım Akbulut, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit FETÖ’ye dokunmamış, dokunamamış, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yarım asırlık bu örgütü karşısına almış, mücadele etmiş, doğrudan darbe girişimlerine maruz kalmış ama örgütü püskürtmeyi, yok etmeyi, tarihten silmeyi başarmıştı.
Reklam
15 Temmuz’un 9’uncu yıldönümüne yaklaşırken, 11 Temmuz 2025’de, yine 70’lerde kurulmuş, yanlış mücadele yöntemleri nedeniyle büyüdükçe büyümüş, 10 bin güvenlik görevlimize, 50 bin vatandaşımıza kast etmiş, Türkiye’de istikrarsızlığa neden olmuş, trilyonlarca dolar ekonomik maliyet üretmiş bir başka bölücü örgüt, PKK, kendisini feshettikten sonra silahlarını bıraktı.
Türkiye, çok ağır bedeller ödediği yarım asrın sonunda 2 büyük terör örgütünden, 2 büyük beladan kurtuldu.
Her 2 örgütün de benzer hikayelere sahip olmaları, ama daha da önemlisi, ulaştıkları son noktalar, bunların birer taşeron olduklarını artık tartışmaya mahal bırakmaksızın aşikâr etti. FETÖ’nün elebaşı Fetullah Gülen, ABD’deki terör karargahında kendisine dokunulmadan yaşadı, orada korundu, kollandı, kullanıldı ve orada Cehennem çukuruna yuvarlandı. Aynı şekilde PKK, Irak kuzeyinde kendisine ABD dokunulmazlığı sağlayarak yıllarca faaliyet gösterdi; uzantısı PYD Suriye’de ABD’nin müttefiki oldu.
Reklam
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dirayetli ve cesur duruşu, kendi deyimiyle “canını ortaya koyarak” verdiği mücadele nihayet zafere ulaştı ve 2 taşeron örgüt tarihten silindi, siliniyor.
FETÖ’nün tasfiyesi Türkiye’nin elini özellikle terörle mücadelede güçlendirmiş, bölgesel meselelerde aktif olmasını sağlamıştı. Suriye Devrimi örneğin FETÖ mikrobundan kurtulmuş bir TSK ve MİT tarafından başarıldı. Şimdi PKK’nın tasfiyesiyle Türkiye daha da güçlenecek; ekonomide, iç ve dış politikada yeni bir dönem başlayacak. Ülke içinde oluşacak huzur ve güven ortamı Türkiye’yi üst seviyelere taşıyacak.
İyimseriz ama bir o kadar da temkinliyiz çünkü bu coğrafyada statüko devam ettikçe darbe ve terör riski hiç azalmayacak. FETÖ ve PKK bitti; canlanmaları ve yenilerinin oluşmaları riski her zaman var. 15 Temmuz darbe girişimi püskürtüldü, failler müebbet hapis cezası aldı; ama yeni darbe riski var ve her zaman olacak.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel geçtiğimiz günlerde “Bana bu milleti sokağa davet ettirme. Ondan sonra Mısır’daki meydanı izlediğiniz gibi izlersin.” ifadelerini kullandı. Çok tepki çeken bu ifadeler, aslında 102 yaşındaki CHP’nin fikirleriyle, politikalarıyla tam bir uyum ve tutarlılık arz ediyor. Özel’in bu korkunç ifadeleri CHP’nin 102 yıldır değişmeyen çizgisine işaret ediyor ve kendi içinde bir istikrar barındırıyor.
Reklam
Tekrar yazalım: Birinci Dünya Savaşı sonrasında galip devletler Osmanlı bakiyesi coğrafyayı kendi çıkarları doğrultusunda kurguladılar; İsrail’i de bu coğrafyanın kalbine jandarma olarak yerleştirdiler. Bu coğrafyada, Batı’nın kurgusuna yönelik bırakınız bir eylemi, plan, proje, hatta niyet bile daha oluşmadan yok ediliyor. Bölgemizdeki devletler bu kurgu çerçevesinde idare ediliyor. Mesela Arap diktatörleri Gazze konusunda bırakınız bir eylem ortaya koymayı, bırakınız ses çıkarmayı, sessiz düşünseler bile koltuklarını anında kaybedeceklerini biliyorlar.
Türkiye de bu kurguyla uyumlu olarak kuruldu; CHP, 102 yıl boyunca, kimi zaman tek başına iktidar olarak, kimi zaman iktidar ortağı olarak, ama daima vesayet yoluyla devlete hükmederek bu kurgunun muhafızlığını yaptı. İhanet demeye dilimiz varmaz ama korktuğuna ve bu korkuyu bir politika haline getirdiğine şüphe yok. İşte onun için CHP her darbenin hazırlayıcısı oldu, her darbeye destek verdi, terör örgütleriyle iş tuttu, 15 Temmuz sonrası FETÖ’nün siyasi temsilcisi oldu.
Özgür Özel, Türkiye’yi Mısır’ın, Erdoğan’ı Mursi’nin akıbetiyle güya korkutmaya çalışırken, aslında işte o 102 yıllık politikasını icra ediyor; İsrail konuşmadan, Haçlılar konuşmadan, onlar tehdit etmeden, Özgür Özel öne atılıyor ve onlardan önce Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanını tehdit ediyor.
Reklam
Türkiye’deki darbelerin tamamı da, Türkiye’deki terör saldırılarının hemen hepsi de, Haçlı ve Siyonist kurguyu tahkim etmeye yönelikti ve içerden kendilerine taraftar bulmakta hiç zorlanmadılar.
Haçlı ve Siyonist kurgu devam ettiğine göre, Türkiye’ye yönelik tehditler de devam edecek. Darbe, terör, ya da yolsuzlukla elde edilmiş milyarları sahaya sürerek seçmen iradesini etkileme girişimleri her zaman masada olacak.
Erdoğan, bu kurguyu bozmak, Türkiye’ye bu cendereden bir çıkış yolu bulmak için 23 yıldır mücadele ediyor. Sabırlı, temkinli, dikkatli ilerliyor. Türkiye’ye alan açıyor, kapılar aralıyor. Maceracı davranmıyor, ama korkuyla da hareket etmiyor.
15 Temmuz püskürtüldü, FETÖ terörü bitti, şimdi PKK’da bitiyor. Türkiye için çok büyük zafer. Erdoğan’ın deyimiyle, Türk, Kürt, Arap, Kudüs İttifakı’nı yeniden kuruyor. Farklı bir Türkiye, yeni bir Türkiye inşa ediliyor. Ama bu coğrafyada rehavete yer yok. Dışardan da içerden de her an saldırı fırsatı kollayanlara karşı uyanık olmak zorundayız. Teröre, darbeye, seçim sandığına yönelik müdahalelere her an hazır olmalıyız.
Reklam
15 Temmuz şehitlerimizi, terörle mücadele şehitlerimizi rahmetle yad ediyoruz. Boşuna ölmediler: Bu terörsüz Türkiye onların eseri, Allah onlardan razı olsun.
15 Temmuz ya da İsrail’in içerden işgal girişimi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 15/07/2025, Salı • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
15 Temmuz ya da İsrail’in içerden işgal girişimi
esubai131377762 undefinedm.mehmetaydin856 undefinedserdar.akunal669 undefined
esubai131377762 ve 39 kişi beğendi
15 Temmuz darbe girişiminin 9’uncu yıldönümü için bu yazıyı kaleme aldığım sırada İran-İsrail çatışması 12’nci gününü geride bırakmıştı. İsrail, İran’ın nükleer çalışmalarını bahane ederek İran’a saldırmış, İran da füzelerle karşılık vermekteydi. İki ülke arasındaki savaş, Batı’nın kayıtsız şartsız İsrail’i desteklemesi, İslâm ülkelerinin tepkisizliği, ABD’nin İsrail’in dayatmasıyla sürece müdahil olması, İsrail’in saldırgan ve yayılmacı politikaları, İran’ın mezhepçi tutumuyla bölgesinde yalnız kalması ve daha birçok boyutuyla uzun yıllar tartışılacak konulara zemin hazırlamıştı. Bu konular arasında, Türkiye’nin de yakından alakasını çeken bir başlık vardı: İçerideki ajanlar. İsrail, savaşın ilk gününde, İran’da Genelkurmay Başkanı dahil olmak üzere çok önemli askeri isimlere ve bilim insanlarına suikast düzenlemişti. İlk verilere göre bu saldırılar füze, uçak gibi dışardan gelen saldırı araçlarıyla değil, İran içindeki yerli ajanlar eliyle yapılmıştı. İsrail, İran’ın içine sızmayı başarmış, kritik isimlerin konumlarını tespit etmiş, ajanları vasıtasıyla da kanlı suikastları düzenlemişti. İran gibi otoriter bir rejim içine bu kadar ajan sızabiliyor ya da yerli isimler devşirilebiliyorsa, Türkiye gibi açık, demokratik, özgür bir ülke içinde olası bir krizde kullanılabilecek kim bilir ne kadar İsrail ajanı vardı. 15 Temmuz darbe girişiminin 9’uncu yıldönümünde, İran’da yaşananlardan yola çıkarak, Türkiye içinde İsrail’e çalışabilecek ajanların varlığı kuşkusunu konuşuyoruz; aynı zamanda, 9 yıl önce, 15 Temmuz sonrasında temizlenen İsrail ajanlarını da hatırlıyor ve Türkiye’nin ne büyük bir badire atlattığını daha iyi anlıyoruz. Evet, Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ilk andan itibaren, tam olarak bir İsrail aparatı olarak kurgulanmıştı. Türkiye’de varlık ve etkinlik gösterdiği 40 yıldan uzun bir süre boyunca Türkiye’nin bütün kurumlarına sızarak, ülkenin İsrail etkisine tamamen açık olmasını sağlamıştı. Genelde gizlice ve sinsice faaliyet gösteren örgüt, 7 Ekim 2012’de, MİT Başkanı’nı tutuklamak amacıyla ifadeye çağırarak ilk açık saldırısını yapmıştı. MİT Başkanı’nın tutuklanmak istenmesinin gayesi açıktı: Milli bir ismin MİT Başkanı olması İsrail aleyhine bir gelişmeydi, durdurulması gerekiyordu. Fetullahçılar tarafından kurgulanan Gezi olayları ya da 17-25 Aralık yargı darbesi girişimi de İsrail’in Filistin’de yürüttüğü soykırıma karşı çıkan bir hükümetin yıpratılması ve yıkılması gayesini taşıyordu. Bu girişimlerde istediğini elde edemeyen örgüt, son ve kanlı eylemini 15 Temmuz 2016’da yaptı. Sandıkta yenilemeyen, sokak hareketleriyle yıpratılamayan, yargı darbesiyle yıkılamayan bir hükümeti silahlı darbe ile devirmek istiyorlardı. Darbelerine slogan olarak seçtikleri “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ifadesindeki “yurt” ve “cihan” kelimeleriyle kastedilen çok açıktır ki Türkiye değil, İsrail’di. Bugün şunu artık çok daha net görebiliyoruz: Eğer 15 Temmuz öncesinde, İsrail ile bir savaş olsaydı, istihbarata, emniyete ve TSK’ya sızmış bu İsrail ajanları, hiç tereddütsüz içeriden İsrail için çalışacaklar ve İran’da olduğu gibi İsrail’den önce bunlar kritik isimlere suikast düzenleyecekler, hatta İsrail’in saldırmasına gerek kalmadan ülkeyi onlar adına işgal edeceklerdi. 15 Temmuz, bir içeriden işgal girişimiydi; millet bu işgale geçit vermedi. Şu yanılgıya düşmeyelim: İsrail’in Türkiye içindeki faaliyetleri sadece Fetullahçıları kullanmaktan ibaret değildi ve halen de değil. 27 Mayıs darbesinden 28 Şubat darbesine kadar, içerideki kanlı eylem ve suikastlardan bölücü teröre kadar, Türkiye’yi zayıflatan, ekonomisini yıpratan, ülkenin enerjisini tüketen girişimlerin hepsi, sonuç olarak İsrail’in çıkarlarına hizmet etti. Bugün, Fetullahçı Terör Örgütü Türkiye’den büyük oranda temizlenmiş olsa da İsrail çıkarları lehine faaliyet gösterecek kişi ya da gruplar yok olmadı. Mesela, CHP’nin, Gazze soykırımı karşısındaki tepkisizliği, hatta Hamas’a yönelik saldırgan açıklamalar, Suriye meselesinde takındığı tavır, İngiltere’den adeta yalvarır gibi destek talebi, İsrailli yetkililerin CHP lehine açıklamaları, İBB Başkanı’nın yolsuzluk ile elde ettiği devasa finansman ile CHP’yi ele geçirme ve kendisini cumhurbaşkanı seçtirme hırsı ve daha birçok gösterge, İsrail’in Türkiye içindeki faaliyetlerinin FETÖ sonrasında da devam ettiğini gösteriyor. İran’da çok sayıda ajan istihdam eden, Suriye’de PKK/PYD’yi, Dürzileri, Nusayrileri kullanan İsrail’in, FETÖ bitse bile Türkiye içindeki faaliyetlerinin bitmediğini, Türkiye’yi boş bırakmak istemeyeceğini görmek zorundayız. Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimiyle çok büyük bir badire atlattı. Türkiye, 15 Temmuz’da milletin direnişiyle apaçık bir işgalden kurtuldu. Ancak 15 Temmuz ilk değildi, son da olmayacak. İsrail’in Gazze’de yaptığı insanlık tarihinin en acımasız soykırımı ve İran’a yaptığı saldırı gösterdi ki, bu coğrafyada ve bu ülke içinde her daim uyanık, müteyakkız ve hazırlıklı olmak zorundayız. En küçük bir rehavete imkân ve mahal yok. Türkiye nasıl ki, tarihi boyunca İslâm’ın sancaktarıdır, nasıl ki bugün ümmetin umududur, işte o kadar da hedeftedir. Mesuliyeti büyük bir ülke ve millet olarak, her an uyanık olmak bizim için zorunluluktur. Devlet ve millet iradesi 15 Temmuz işgal girişimini durdurdu. İç cephemiz güçlü olduğu müddetçe inşallah Türkiye yıkılmayacak, işgal edilemeyecektir. 15 Temmuz’un 9’uncu yıldönümü vesilesiyle, o gece can veren kahraman şehitlerimizi bir kez daha rahmetle, minnetle yâd ediyoruz; mekânları Cennet olsun inşallah. Türkiye’yi işgalden kurtaran aziz ve kahraman millet ile o milletin lideri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da teşekkür ve minnettarlığımızı bir kez daha ifade ediyoruz.
Beyaz Türk, kara Türk ve Kürt
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 18/07/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Beyaz Türk, kara Türk ve Kürt
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 47 kişi beğendi
Osmanlı Devleti’nin son yıllarında “millet”, “milliyet”, “Osmanlı”, “ümmet” gibi kavramlar ve bu kavramların çerçevesi çok yoğun şekilde tartışılıyordu. Tartışma, yeni kurulan Cumhuriyet’e de miras kaldı. Hemen her tartışma gibi bu önemli tartışma da Çankaya sofrasında sabaha karşı alınan kararlarla alelacele bir çerçeveye kavuşturuldu, üzeri örtüldü, dosyalar kapatıldı ve yeniden tartışılması adeta yasaklandı.
Reklam
Büyük Millet Meclisi’nin ilk oturumlarından birinde, 1 Mayıs 1920’de, Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey konuşmasında çokça “Türk” kelimesini kullanır. Sivas Mebusu Emir Paşa söz alır ve bu konuşmayı eleştirir: “Rica ederim sadece Türkler değil, Müslümanlar demek, hatta Osmanlılar demek kâfidir efendim. Bu vatanda Çerkez, Çeçen, Kürt, Laz ve daha bir takım İslam kabileleri vardır. Bunları hariçte bırakacak, tefrikaya sebep olacak söz söylemeyelim”. Tartışma uzayıp büyüyünce Mustafa Kemal söz alır: “Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim. Burada maksud olan ve Meclis-i Alinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamiyedir, samimi bir mecmuadır.”
Bu kucaklayıcı tavır, Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte, Yusuf Akçura’nın, Yahudi bir hahamın oğlu olan Munis Tekinalp’in (Moiz Kohen) fikirleriyle ırkçı bir çerçeveye evrilir. Başlarda Ziya Gökalp de bu tartışmalarda etkili olsa da vefatıyla birlikte, “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” kavramlarından “İslâmlaşmak” dışarda tutulmuştur.
Reklam
Türkiye’de 7’den 70’e hemen herkes “laiklik” denilince “din işlerinin devlet işlerinden ayrılması” tanımını ezberden söyler; oysa laiklik, daha ziyade, Cumhuriyet’in yeni “millet”, “vatandaş” kavramlarını şekillendirmekte kullanılmış, dini tamamen dışarda bırakmanın aracı olmuştur. Cumhuriyet sonrası Mustafa Kemal’e göre Türk milletinin oluşumunda siyasi varlıkta birlik, dil birliği, yurt birliği, ırk ve menşe birliği, tarihi karâbet, ahlâkî karâbet ortak değerlerdir. Bu değerler arasında İslâm ya da din birliği yoktur. “Güneş Dil Teorisi” veya “Türk Tarih Tezi” de ârî bir ırk oluşturmak için ortaya atılmıştır.
Onuncu Yıl Marşı’nda “on yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” ifadesi geçer. Gerçekten de Cumhuriyet, yeni millet, milliyet, Türk, vatandaş tanımına uygun bir nesil yetiştirmiştir. Bu nesil imtiyazlı nesildir. Devletin tüm imkanlarından yararlanan, devlet kadrolarına yerleştirilen, ekonomik faaliyetleri elinde tutan seçkin, “makbul” bir insan tipi, “Beyazlaşmış Türkler” şehirleri doldurmuştur. Buna karşılık, Anadolu’da, “Kara Türkler” ve Kürtler büyük bir yoksulluk içinde, üzerine bir de inançları, değerleri saldırı altında, endişeyle ama sabırla gelişmeleri izlemektedir.
Çok partili hayata geçilmesiyle birlikte Kara Türkler ve Kürtler, dar ve dışlayıcı millet anlayışına bir tepki olarak Demokrat Parti’yi iktidara taşırlar; sonraki yıllarda da bu rövanşın tezahürü olarak hep sağ partilere destek verirler. Türkiye, Beyaz ve Beyazlaşmış Türklerle, Kara Türkler ve Kürtlerin kutuplaştığı bir arenaya dönüşür.
Reklam
Cumhu-riyet, ilk düğmeyi yanlış iliklemiştir, üzerine bir de “laiklik” adlı kilidi vurmuş, 102 yıl boyunca, CHP ve “yarattığı” Beyaz-Beyazlaşmış Türkler eliyle bu kilidin bırakın açılmasını, konuşulmasını, tartışılmasını dahi önlemiştir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kızılcahamam konuşması, 102 yıllık bir hatanın sorgulanması noktasında da tarihidir. Yakın zamandaki konuşmalarında da Erdoğan üst kimliğin İslâm olduğunu vurgulamıştır. Ortak bir değer altında buluşturulmayan “millet” tanımı, 102 yıl boyunca Türkiye’de siyasi, iktisadi, sosyal sorun, darbe ve terör üretmiştir; Erdoğan ise siyasi tarihi boyunca milletin ortak değerlerine dayalı bir millet ve vatandaş tanımının yapılması mücadelesini vermektedir. Dikkat edilirse, CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Erdoğan’ın konuşmasını çok iyi anlamış, anında, “Ümmetçilik üzerinden, mezhepçilik üzerinden, din siyaseti üzerinden sana hesap yaptırmayız” tepkisini vermiş, çok sayıda Kemalist-ulusalcı yazar “laiklik” yazıları yazmıştır. Diğer bir deyişle, Cumhuriyet kurulurken yanlış iliklenen ve üzerine kilit takılan o ilk düğmeyi canhıraş savunmaya girişmişlerdir.
Türkiye’nin, birlik için, huzur için, güvenlik için, iktisadi kalkınma için, sosyal barış için, 102 yıl önce yanlış iliklenen o ilk düğmeyi konuşmaya, tartışmaya, kucaklayıcı ve kapsayıcı bir millet ve vatandaş tanımını oluşturmaya ihtiyacı var. Hatta Türkiye’nin en büyük, en temel sorunu budur. Türkiye bu tanımı yapmadıkça, sorunlarını öteleyecek, enerji ve zaman kaybedecektir.
Reklam
Türkiye’nin yeni “millet” ve “vatandaş” tanımının, ezici çoğunluğun ortak değeri olan “İslâm” ortak kimliği altında tarifi de kaçınılmazdır.
Türkiye’de milliyetçi hareket 1940’lardan itibaren, “Türk-İslâm” sentezi üzerinde ilerledi; bugün de MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, gerçek bir milliyetçi yaklaşımla Türkiye’yi “Türk-İslâm” sentezi üzerinden kucaklıyor ki bu eşsiz bir fırsattır.
Yine, PKK’nın, 47 yıl boyunca terörden ziyade Kürtleri beyazlaştırıp ayrıştırma politikası güttüğü açıktır. PKK biterken, “Kürt Kemalizmi” de, “Kürtlerin beyazlaştırılması” da bitecektir ki, bu da bir fırsattır.
Cumhuriyet’in “yarattığı” beyazlaşmış Türkler imtiyazlarını kaybetmemek uğruna kucaklayıcı, kapsayıcı, sorunları çözen bir millet ve vatandaş tanımına direneceklerdir, direniyorlar da. Ancak Kara Türkler ve Kürtler bu ülkenin çoğunluğudur, gerçeğidir, fedakâr, cefakâr unsurlarıdır. Onların mayası, tutkalı, ortak şemsiyesi, ortak kimliği de İslâm’dır, dindir. Türkiye için İslâm çatısı altında tam bir gönül birliğinden başka yol muhaldir.
Sınavlar ve kirli muhalefet
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 21/07/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sınavlar ve kirli muhalefet
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedftm7274204 undefined
esubai131377762 ve 65 kişi beğendi
Bu yıl Liselere Geçiş Sistemi (LGS) sınavına yaklaşık 1 milyon öğrenci girdi. Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nda ise yaklaşık 2,5 milyon öğrenci yarıştı. MEB’in ve ÖSYM’nin yaptığı sınavlar pürüzsüz şekilde gerçekleşti ve sonuçlar açıklandı.
Reklam
ÖSYM, her yıl üniversiteye giriş sınavından ALES’e, KPSS’den TUS’a, işe giriş sınavlarından yabancı dil sınavlarına kadar çok çeşitli alanlarda 10 milyon kişiye sınav ve yerleştirme hizmeti veriyor. ÖSYM ve MEB’in sınavları hem hacimleri hem tecrübeleri hem de hassasiyetleri itibariyle dünyada eşi olmayan bir seviyeye ulaştılar. Bu kadar insana bu kadar hassasiyetle ölçme-değerlendirme yapan dünyada başka kurum neredeyse yok.
Sınavlarda sorun yaşanmıyor mu? Elbette zaman zaman sorunlar oluyor ama bunlar lokal kalıyor. Kopya çekme girişimleri oluyor, belli bölgelerde toplu kopyaya teşebbüs edilebiliyor. Ancak ÖSYM ve MEB, kopya ihtimallerini de değerlendiren bir çapraz sorgulama sistemine sahipler. Kopya teşebbüs anında yakalanmasa da sonradan ortaya çıkıyor. Yakalanmayanlar varsa bile -ki bunları tespit etmek mümkün değil- bunlar toplam rakam içinde çok cüzi kalıyorlar.
Reklam
Soruların çalınması konusunda MEB’in olmasa da ÖSYM’nin sicilinde ne yazık ki bir leke var. FETÖ’nün devlete sızdığı dönemlerde KPSS, polis okulları, hâkim-savcılık, polis okulları gibi kurum giriş sınavlarında soruların çalındığı tespit edildi. Ancak bu hırsızlık bütün detaylarıyla tespit edildi ve sorumlular ağır cezalar aldılar. 50 yıl boyunca devleti ele geçirmek için sinsice örgütlenen bir yapının ÖSYM gibi kendi örgütlenmesi için en kritik kurumu boş bırakması düşünülemezdi. Hatta FETÖ’nün askeri okul giriş sınav sorularını 80’lerden itibaren çaldığı da tespit edildi. Çok şükür ki bu alçak ve kanlı örgüt devletten ve ÖSYM’den tamamen temizlendi.
Bütün bu cüzi hırsızlık ve teşebbüslere rağmen MEB’in ve ÖSYM’nin sınav sistemi dünyanın en iyisi ve ayrıca bu sınav kurumları toplumda en güvenilen kurumlar.
Şimdi son LGS sınav sonuçlarının açıklanmasıyla muhalefet çok kirli bir kampanya başlattı. Türkiye genelinde 719 öğrencinin tam puan alması olağan dışı değil; geçmişte de benzeri rakamlara ulaşıldı. Ancak bu sınavda 63 İmam Hatip Okulu öğrencisinin de tam puan alması muhalefeti kirli bir istismar siyasetine sevk etti. İYİ Parti ve CHP, sınavlarda şaibe olduğu iddiasını ortaya attılar. Gerekçeleri yanlıştı. Örneğin Bursa’da bir İmam Hatip okulunun, Türkiye geneli tam puan alan öğrencileri tebrik eden mesajını, “Bir okuldan 36 öğrenci tam puan aldı” yalanıyla servis eden İYİ Partili Turhan Çömez, bu iftirası ortaya çıktığı halde mesajını silmedi, iftiralara devam etti. “Bir ilde sorulara tam doğru cevap veren 300 öğrenci var” yalanı da doğruların önüne geçti ve hızla yayıldı. CHP, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e karşı hazımsızlığını bu iftiralarla süslemeye kalkıştı.
Söz konusu olan, milyonlarca çocuğun ve gencin ümidi. Söz konusu olan çocuk ve gençlerle birlikte onların anne-babalarının güven duygusu. Muhalefet, bu güven ve hassasiyete oynayarak iktidarı yıpratacağını zannediyor. Sonuç alamayacağı ortada. Sınavlarda şaibe olmadığı net bir şekilde zaten anlatıldı, muhalefetin yalan söylediği, iftira attığı, kirli siyasete başvurduğu belgelendi. Ancak asıl konuşulması gereken bu siyaset tarzı: Umutlu genç insanların en hassas olduğu konuyu istismar ederek siyaset yapmak ahlâksız, edepsiz, ilkesiz olduğu kadar yararsız siyasettir. Çocukların fotoğraflarını paylaşarak hedef göstermek ayrıca alçaklıktır, alçak siyasettir.
Reklam
Muhalefetin derdi iktidarı devirip yerine gelmekse, ilkeli siyaset yapmalı, kendisinin daha iyi alternatif olduğunu gösterebilmelidir. Yok derdi sadece iktidarı yıkmak, bunu yaparken de gerekirse ülkeyi, güveni, umudu tüketmekse, bunun adı siyaset değil, ihanettir.
Yargıya kimse kızmasın. Siz içinizdeki hainleri ayıramıyorsanız, yargı gelir ayırır.
Sınavlar ve kirli muhalefet
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 21/07/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sınavlar ve kirli muhalefet
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedftm7274204 undefined
esubai131377762 ve 65 kişi beğendi
Bu yıl Liselere Geçiş Sistemi (LGS) sınavına yaklaşık 1 milyon öğrenci girdi. Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nda ise yaklaşık 2,5 milyon öğrenci yarıştı. MEB’in ve ÖSYM’nin yaptığı sınavlar pürüzsüz şekilde gerçekleşti ve sonuçlar açıklandı.
Reklam
ÖSYM, her yıl üniversiteye giriş sınavından ALES’e, KPSS’den TUS’a, işe giriş sınavlarından yabancı dil sınavlarına kadar çok çeşitli alanlarda 10 milyon kişiye sınav ve yerleştirme hizmeti veriyor. ÖSYM ve MEB’in sınavları hem hacimleri hem tecrübeleri hem de hassasiyetleri itibariyle dünyada eşi olmayan bir seviyeye ulaştılar. Bu kadar insana bu kadar hassasiyetle ölçme-değerlendirme yapan dünyada başka kurum neredeyse yok.
Sınavlarda sorun yaşanmıyor mu? Elbette zaman zaman sorunlar oluyor ama bunlar lokal kalıyor. Kopya çekme girişimleri oluyor, belli bölgelerde toplu kopyaya teşebbüs edilebiliyor. Ancak ÖSYM ve MEB, kopya ihtimallerini de değerlendiren bir çapraz sorgulama sistemine sahipler. Kopya teşebbüs anında yakalanmasa da sonradan ortaya çıkıyor. Yakalanmayanlar varsa bile -ki bunları tespit etmek mümkün değil- bunlar toplam rakam içinde çok cüzi kalıyorlar.
Reklam
Soruların çalınması konusunda MEB’in olmasa da ÖSYM’nin sicilinde ne yazık ki bir leke var. FETÖ’nün devlete sızdığı dönemlerde KPSS, polis okulları, hâkim-savcılık, polis okulları gibi kurum giriş sınavlarında soruların çalındığı tespit edildi. Ancak bu hırsızlık bütün detaylarıyla tespit edildi ve sorumlular ağır cezalar aldılar. 50 yıl boyunca devleti ele geçirmek için sinsice örgütlenen bir yapının ÖSYM gibi kendi örgütlenmesi için en kritik kurumu boş bırakması düşünülemezdi. Hatta FETÖ’nün askeri okul giriş sınav sorularını 80’lerden itibaren çaldığı da tespit edildi. Çok şükür ki bu alçak ve kanlı örgüt devletten ve ÖSYM’den tamamen temizlendi.
Bütün bu cüzi hırsızlık ve teşebbüslere rağmen MEB’in ve ÖSYM’nin sınav sistemi dünyanın en iyisi ve ayrıca bu sınav kurumları toplumda en güvenilen kurumlar.
Şimdi son LGS sınav sonuçlarının açıklanmasıyla muhalefet çok kirli bir kampanya başlattı. Türkiye genelinde 719 öğrencinin tam puan alması olağan dışı değil; geçmişte de benzeri rakamlara ulaşıldı. Ancak bu sınavda 63 İmam Hatip Okulu öğrencisinin de tam puan alması muhalefeti kirli bir istismar siyasetine sevk etti. İYİ Parti ve CHP, sınavlarda şaibe olduğu iddiasını ortaya attılar. Gerekçeleri yanlıştı. Örneğin Bursa’da bir İmam Hatip okulunun, Türkiye geneli tam puan alan öğrencileri tebrik eden mesajını, “Bir okuldan 36 öğrenci tam puan aldı” yalanıyla servis eden İYİ Partili Turhan Çömez, bu iftirası ortaya çıktığı halde mesajını silmedi, iftiralara devam etti. “Bir ilde sorulara tam doğru cevap veren 300 öğrenci var” yalanı da doğruların önüne geçti ve hızla yayıldı. CHP, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e karşı hazımsızlığını bu iftiralarla süslemeye kalkıştı.
Söz konusu olan, milyonlarca çocuğun ve gencin ümidi. Söz konusu olan çocuk ve gençlerle birlikte onların anne-babalarının güven duygusu. Muhalefet, bu güven ve hassasiyete oynayarak iktidarı yıpratacağını zannediyor. Sonuç alamayacağı ortada. Sınavlarda şaibe olmadığı net bir şekilde zaten anlatıldı, muhalefetin yalan söylediği, iftira attığı, kirli siyasete başvurduğu belgelendi. Ancak asıl konuşulması gereken bu siyaset tarzı: Umutlu genç insanların en hassas olduğu konuyu istismar ederek siyaset yapmak ahlâksız, edepsiz, ilkesiz olduğu kadar yararsız siyasettir. Çocukların fotoğraflarını paylaşarak hedef göstermek ayrıca alçaklıktır, alçak siyasettir.
Reklam
Muhalefetin derdi iktidarı devirip yerine gelmekse, ilkeli siyaset yapmalı, kendisinin daha iyi alternatif olduğunu gösterebilmelidir. Yok derdi sadece iktidarı yıkmak, bunu yaparken de gerekirse ülkeyi, güveni, umudu tüketmekse, bunun adı siyaset değil, ihanettir.
Yargıya kimse kızmasın. Siz içinizdeki hainleri ayıramıyorsanız, yargı gelir ayırır.
Terörsüz Türkiye’nin neden heyecanı yok?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 25/07/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Terörsüz Türkiye’nin neden heyecanı yok?
esubai131377762 undefinedomrhekimoglu87193 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 49 kişi beğendi
Türkiye, 41 yıldır devam eden, 10 bin güvenlik görevlimizin şehit olmasına, 40 bin vatandaşın ölmesine, trilyonlarca doların kaybedilmesine sebep olan kanlı terörü nihayet bitirme noktasına geldi. 11 Temmuz’da PKK sembolik bir törenle silahlarını yaktı. 12 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Erdoğan Kızılcahamam’da gelinen noktayı “yeni bir gün” olarak tanımlarken, milletin sevinmesi, coşması, bayram etmesi gerektiğini söyledi hatta cadde ve sokakların bayraklarla donatılması çağrısını yaptı.
Reklam
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasına yatıştırıcı, güven verici bir üslup hakimdi. Şehit ailelerine, gazilere, kafasında soru işareti olan kesimlere özellikle seslendi Erdoğan. “Türkiye’nin başını asla öne eğdirmeyiz” dedi, bir müzakere, bir al-ver sürecinin olmadığını ifade etti, projenin arkasında Sayın Bahçeli ve kendisinin olduğunu bir “garanti” olarak vurguladı.
Ne var ki bütün bu telkinlere, ikna çabalarına, garantilere rağmen terörün bitmesi toplumda hatta AK Parti ve MHP tabanında bile beklenen coşkuyu, heyecanı estirmedi, estirmiyor.
Hafta içinde Kastamonu, Yozgat, Kayseri, Adana, Mersin, Karaman ve Konya’yı kapsayan uzunca bir seyahat yaptım; esnafla, çobanlarla, çiftçilerle, gençlerle bir çay içimi sohbetlerimiz oldu. Toplumda bir tereddüt var, temkin var, tam olarak izah edemediği, çerçevesini çizemediği, kelimelere dökemediği bir belirsizlik, bir güvensizlik, sürece yaklaşımda bir “kekremsilik” var.
Reklam
Toplumda, terörün bitmesi karşısındaki heyecansızlığı 3 başlıkta özetleyebiliriz:
1. Terör örgütünün silahla ezilmesi, yok edilmesi, perişan edilmesi varken, örgütün kongresini toplayarak, şov yaparak, özgüvenli açıklamalarla, Öcalan’ın da inisiyatifiyle silah bırakması bir burukluk oluşturmuş. Toplumda sanki, “iş yarım kaldı” duygusu oluşmuş.
2. Terörün bitmesi olumlu karşılansa bile “bundan sonra ne olacak?” ya da “karşılığında ne veriliyor?” soruları zihinleri kurcalıyor. Bu soruları ulusalcı/ırkçı partiler de çoğaltıyor. Ülkenin bölüneceği, federasyona gidileceği, Türk egemenliğinin paylaşılacağı, teröristlerin affedilip katillerin sokakta dolaşacağı hatta militanların orduda istihdam edileceği gibi ipe sapa gelmez iddialar toplumda az ya da çok karşılık buluyor.
3. Bütün bu sürecin, DEM’i Cumhur İttifakı’na almak, birlikte Anayasa değişikliği yapmak için yürütüldüğüne, yani kısa vadeli bir siyasi manevra olduğuna inananlar da az değil.
Tek tek gidelim: Birincisi, Türkiye terörle mücadelede güç kullanarak nihai noktaya gelmişti ancak son aşama öncekilerden çok daha zor olacaktı. Terör örgütünü sahadan tamamen silmek yıllar alacak, şehitler verilecek, ayrıca tükenen örgüt bölünüp kontrolsüz hale gelecek, bunun da içerde ciddi yansımaları olacaktı. Diplomasinin de etkisiyle devlet terör örgütüne tasfiye imkânı sundu, örgüt de başına gelecekleri anlayarak fesih kararı verdi. Devlet kazanmış, terör örgütü kaybetmiştir ama devlet, futbol taraftarı gibi rahat değil, slogan atmaz; örgüt ise kuyruğu dik tutmak adına özgüvenli açıklamalar ve şovlar yapıyor. Kolay bir durum değil elbette; sinirleri, sabırları zorlayacaktır. Bu, başından itibaren dev ile pirenin mücadelesidir; pire rahatsız etse de devi düşürecek güçte değildir. Bugün devin pireye “izin veriyorum hadi git” tavrıyla yaklaşması, yenilgi ya da “yarım kalmış iş” olarak değerlendirilemez. Bu, en başta Türkiye’ye, millete, kendi kendimize haksızlık yapmak olur.
Reklam
İkincisi; Türkiye’nin üniter yapısına yönelik hiçbir tehdit yok. Herhangi bir taviz, imtiyaz verme ya da pazarlık yok. Sadece toplumsal barışı sağlamaya, Kürtleri kazanmaya, Türk-Kürt muhabbetini artırmaya yönelik adımlar olabilir ki bu da ne Türkiye’nin bütünlüğüne tehdit teşkil edecek ne de Türkleri rahatsız edecektir. İki taraftan da pompalanan ırkçılık zihinleri bulandırıyor ama asırlardır birlikte yaşayan Türk ve Kürt’ün kucaklaşması dışında bir amaç yok. Terörün bitmesiyle işsiz ve işlevsiz kalacak bazı siyasi partiler ve oluşumların tahrikleri vatan ve millet lehine değil.
Üçüncüsü de böyle büyük bir projenin, gündelik siyasi çıkarlar uğruna yapıldığını iddia etmek komiktir, gülünçtür. Evet, sürecin sonunda, terörle irtibatını kesmiş, “Türkiyelileşmiş” bir DEM’in, tıpkı Hüda Par gibi, daha sağlıklı bir yola girmesi mümkün olabilir. Bu da sürecin kazanımlarından sadece biri ve en küçüğü olur. Ama bütün süreci, 41 yıldır kanlı olan, 100 yıldır varlığını sürdüren bir sorunu, risk alarak çözmenin amacını DEM parantezine sıkıştırmak haksızlıktır.
Sonuç olarak toplumla daha fazla konuşmak gerekiyor. Tereddütlerin, kaygıların, belirsizliklerin giderilmesi, PKK’nın, DEM’in ya da ulusalcı/ırkçı cephenin tahriklerinin etkisizleştirilmesi gerekiyor. Reklamlarla, kampanyalarla, özellikle de liderlerin bu meselede rahatlatıcı, güven verici açıklamalarıyla toplumun ikna edilmesi ihtiyacı var.
Reklam
Türkiye 100 yıllık bir sorunu çözüyor; Cumhuriyet tarihinin en kritik eşiğinden geçiliyor. Bugüne kadar yapılanlarla kıyas kabul etmez bir icraat, bir reform, bir devrim hayata geçiyor. Tam anlamıyla bir milat yaşanıyor. Eğer bu en önemli eşikte heyecan yoksa, üzerinde durup düşünmeli ve gereği neyse yapılmalıdır.
Ateşin kahramanları
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 30/07/2025, Çarşamba • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ateşin kahramanları
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 35 kişi beğendi
Yüksek sıcaklık ve düşük nem nedeniyle şu anda Akdeniz ülkelerinde birçok noktada orman yangınları yaşanıyor. Türkiye’de 1 Ocak’tan bugüne yaklaşık 1400 orman yangını çıkmış. Halen Bursa, Karabük, Kahramanmaraş’ta ormanlarımız yanıyor. Ülkemizde 22 bin orman işçisi var ve bunların 12 bin 537’si şu anda aktif olarak yangınla mücadele ediyorlar.
Reklam
Hem yangın alanını görmek hem de orman emekçilerinin çalışmalarını yerinde müşahede etmek üzere Karabük’e geldim. Şu kadarını söyleyeyim: Medyada, sosyal medyada çizilen tablo ile sahadaki tablo çok ama çok farklı. Dijital ekranlarda dolaşan bilgiler, yapılan yorumlar saha gerçekliğini yansıtmıyor. Sahada bambaşka bir tablo var. Orman işçileri canlarını ortaya koyarak müthiş bir mücadele sergiliyorlar. Devlet tüm imkanlarını seferber etmiş durumda. Halk işçilerin yanında. Moraller yüksek. Soğukkanlılık içinde işini bilen yetenekli eller yangın canavarını dizginlemişler. Açıkçası yöneticiler, işçiler, bölge sakinleri yangınlar hakkında yazılanları, yapılan yorumları şaşkınlıkla izliyorlar. Sahadaki duygu ile Türkiye genelinde estirilen tahrik havası birbirini asla tutmuyor.
ÇERKEŞLİ MUHTARIN EKMEKLERİ
Kumanda merkezinden ayrılıyor ve sahaya çıkıyoruz. Yangın, Karabük Merkeze bağlı Üçbaş-Davutlar hattı boyunca durdurulmuş. Ormancılar buna “kısmi kontrol” diyorlar.
Orman işçileri yol boyunca belirli aralıklarla konumlanıyorlar. Tam bir savaş düzeni ve ordu disiplini var. Uzak ve yakın illerden Kastamonu, Bartın, Zonguldak, Sinop, Samsun, Çankırı, Ankara, İzmir, Balıkesir, Kahramanmaraş, Hatay ve nicesinden işçiler bölgeye gelmişler. Her arazözün başında 5-6 kişilik bir tim bulunuyor. İşçiler 5 gündür gece-gündüz bölgedeler. Ormanda yatıyor, burada yiyip içiyor, duş almadan, elbise değiştiremeden, uyumadan yangınla mücadele ediyorlar.
Reklam
Hava çok sıcak, gölgede bile durulmuyor ama bir ihbar geldiğinde, 2 genç orman işçisi hemen arazözün hortumunu alıyor, orman içinde dik bayırları aşarak 300 metre tırmanıyor ve basınçlı suyu yanan yere tutup geri dönüyorlar. O sıcakta o tırmanışı yapmak, hem de 5 gündür sahada bulunup yapmak her babayiğidin harcı değil. Orman işçileri sınırları zorlayarak değil, aşarak görevlerini ifa ediyorlar.
İşçilerin ihtiyaçlarının karşılanmasında sorun yok. İaşeleri düzenli olarak geliyor. Ama asıl güzel olan, bölgedeki köyler, ilçeler, Karabük merkezde yaşayanlar, hatta komşu il ve ilçeler işçiler için seferber olmuş durumdalar.
İşçilerle sohbet ederken bir araç duruyor yanımızda; şoför bagajı açıyor, çıkardığı sıcacık el yapımı ekmekleri işçilere ikram ediyor. Abimizle tanışıyoruz: Çankırı Çerkeş’in bir köyünün muhtarıymış, ekmekleri eşi pişirmiş, kilometrelerce yol gelmiş, ekmekleri emekçilere dağıtıyor.
Reklam
Yol boyunca böyle sivil araçlar var: Kimi su getirmiş, kimi karpuz, kimi çamaşır, çorap, kimi ilaç. Bir araç duruyor, işçilere, “Çiğ köfte ister misiniz?” diyor; bir başkası duruyor, ev yapımı şerbeti ikram ediyor. Mücadele, gücünü Anadolu’nun seferberlik ruhundan alıyor.
BİR GÜZEL İNSAN: HAKAN DOĞANCI
Üçbaş köyünde bir lojistik merkezi kurulmuş. Karabük Orman Kooperatifleri Birliği Başkanı Metin Doğancı çalışmalara ev sahipliği yapıyor. Yangının uç noktası olan Avdanaltı Yaylası’na gitmek için oğlu Hakan Doğancı’yı yanımıza rehber olarak veriyor.
Hakan Doğancı 33 yaşında. 2016 yılı ağustosunda, daha 24 yaşında, 1 yıllık bir uzman çavuş iken, Şemdinli’de, sürdüğü Kirpi zırhlı aracına EYP saldırısı yapılmış. O metal hücrenin içinde, kuvvetli patlamanın etkisiyle Hakan’ın kafatası ve omuriliği ağır hasar görmüş. Aylarca hastanede yatmış, ameliyatlar geçirmiş, Allah onu ailesine ve milletine bağışlamış. Gazi Hakan’ın sağlığı yerinde çok şükür. Bölgeyi avucunun içi gibi biliyor. Hiç durmadan, duraksamadan, altındaki arazi aracıyla orman işçilerinin hizmetine koşturuyor.
Reklam
Hakan yangın felaketini en yakından yaşamış. “Ormandaki vahşi hayvanların çığlıkları kulaklarımdan gitmiyor” diyor. Kendi hayvanlarından bir buzağı da tüm çabalarına rağmen geri dönmeyerek ateşin içine girmiş, telef olmuş, ona üzülüyor.
Hakan’ın morali çok yüksek. Hatta çevresine sürekli moral pompalıyor. 2016’da vatan savunmasına bedenini bırakmış; şimdi yangınla mücadelede yine en ön safta. Klimalı odalarında klavye kahramanlığı yapanların aksine, Hakan, tek başına Anadolu irfanını, fedakârlığını, vatanseverliğini temsil ediyor.
O fedakâr emekçiler ve Hakan’lar var olduğu sürece bu milletin sırtı asla yere gelmez; bunu sahada, yerinde tekrar görüyor, tekrar hissediyoruz.
İKİNDİ SONRASINA DİKKAT
Avdanaltı Yaylası’nda İzmir ekibinden Soner şefle dumanları tüten yangın sahasına giriyoruz. Devasa ağaçlar ayakta ölmüşler. “Ağaçların su damarları kabuktadır” diyor Soner şef, “Kabuk yandıysa ağaçtan umut kalmaz”. Kimi kütükler zararsız şekilde alevli yanıyor, kimi kökler köz içinde. Soğutma yapılsa da ateş tam olarak sönmüyor.
Reklam
Karabük’teki büyük yangın kontrol altına alınmış, artık yayılan alevler yok. Ancak her gün ikindi sonrasında, akşama kadar bir esinti oluyor. En tehlikeli zaman. Rüzgâr, içten içe yanan kökleri, kütükleri alevlendiriyor ve yangın yeniden başlıyor. Araziye yayılmış timler hemen müdahale ediyorlar.
En büyük risk, alevlerin sinsice arkadan dolanması. İşçiler kaçış yollarını sürekli emniyette tutuyorlar. Bir işçi arkadaş gece uyurken alevlerin yanlarına kadar sinsice geldiğini, uyanıp müdahale ettiklerini anlatıyor. Allah korusun, Eskişehir’deki elim hadisenin benzeri yaşanmasın diye pürdikkatler.
Arada bir ambulanslar geçiyor. Aşağıdaki UMKE ekibi hazır bekliyor. En çok, duman zehirlenmesi vakası yaşanıyor. Arada bir de araç kazası ya da sakatlanma oluyor. 50 bar basınca kadar çıkabilen arazöz hortumlarını tek kişinin tutabilmesi mümkün değil. 2 işçi hortumu tutuyor ve bazen hortum kontrolden çıkarak yaralanmalara neden olabiliyor.
Reklam
ALADAĞ’DA YANGIN
Akşam saatlerinde Karabük Milletvekili Cem Şahin’le buluşacak, onu dinleyecektik. Karabük’ün Aladağ denilen bölgesinde yeni bir yangın çıktığını, oraya intikal ettiğini söyledi.
Cem Şahin 5 gündür gece gündüz sahada. Tam bitti derken, yeni bir yangının çıkmasıyla iyice üzülmüş. Son görüşmemizde dumandan etkilenmiş, zor konuşuyordu.
Biz de yerinde görmek için yangın yerine intikal ettik. Bu yeni yangın, öncekinden kilometrelerce uzakta, çok farklı bir yerde çıkmış. Araçlar hemen olay yerine geldiler, helikopterler ardı ardına su bırakıyorlar. Korkunç bir manzara. Ağaçlar, barut misali birden parlıyor ve geceyi aydınlatıyorlar. Yakın yerleşim yerlerinde “Köylerinizi boşaltın!” anonsu yapılıyor.
Trafiğin artmasıyla birlikte kalabalık yapmamak için bölgeden ayrıldık ancak Karabük’ten çok sayıda sivil araç, motosikletli genç bölgeye akın ediyordu ve bir süre sonra trafik kilitlendi. Dönüşte, Eskipazar ilçesindeki bir markette bile gençler “Hadi gidelim belki bir faydamız olur!” diye konuşuyorlardı. Sivillerin yangın anında yapabilecekleri bir şey yok. Kontrolsüz kalabalık çalışmaları da aksatabiliyor. Afet riski olan yerleşim yerlerinde gönüllülerin örgütlenmesi konusunda çalışmalar yapılabilir. İnsanların kendi başlarına hareketleri bazen yarardan çok zarar getirebiliyor.
YANGIN GERÇEKLERİ
Dedik ya: Bütün Akdeniz ülkelerinde sıcaklık artışı ve nem düşüşüyle orman yangınları yaşanıyor. Ancak, sadece Türkiye’de, muhalif partiler ve muhalifler, şartları bilmeden, sahayı görmeden, orman gerçeklerini göz ardı ederek, en önemlisi de işçilerin fedakârlığını, milletin tek yürek halinde seferberliğini görmezden gelerek acımasızca bir kampanya yürütüyorlar.
Reklam
Muhalefetin yalana, iftiraya, çokça provokasyona dayalı kampanyası, orman işçilerinin moralini de yaralıyor. Uzaktan yapılan yalan yanlış yorumlar oradaki insanüstü gayreti baltalıyor.
Yangınla ilgili bazı gerçekleri sahadan, en yetkili ağızlardan dinlediğimiz kadarıyla aktaralım:
1. Yangın çıktığında belli bir alan yanıyor. Yani Karabük yanmıyor, Bursa, İzmir, Eskişehir yanmıyor; geniş ya da dar ama belli bir bölge yanıyor ve yangın bir noktada duruyor. Üstelik yangın bölgesindeki tüm ağaçlar zarar görmüyor. Yanmış alanda bazı ağaçlar sapasağlam ve canlı ayakta, bazı adacıklara alevler hiç dokunmamış oluyor. “Karabük yanıyor” diye abartılı yaygara yapanlar bilsinler ki Karabük merkezi, ilçeleri, köyleri, yangın alanı dışındaki yerler yangını hiç hissetmiyor.
2. Yanmış alanların orman vasfı dışında bir amaçla kullanılması söz konusu değil. Bu zaten Anayasaya da aykırı. Tarım ve Orman Bakanı Sayın İbrahim Yumaklı da bunu net bir şekilde ifade etti.
3. Yanmış alanlarda yeniden ağaçlandırma çalışmaları yapılıyor. Fidan dikiliyor ya da tohum atılıyor. Kendi haline bile bırakılsa yanmış saha 3-5 yıl içinde yeniden yeşilleniyor.
4. Çok konuşulan, çok istismar edilen “yangın uçakları” yangında nihai çözüm araçları değil. Bir futbol sahasının yandığını düşünün, uçak, bir litrelik pet şişe suyu boşaltmış gibi oluyor. Yangının enerjisini düşürmede etkili olsa da yüz, beş yüz uçak bile olsa yangını söndürmeye yetmiyor. Ayrıca uçaklar her şartta uçamıyor. Türkiye, Avrupa’da en çok yangın söndürme uçağına sahip ve bu uçaklar yeterince, gerektiği kadar kullanılıyor.
5. Yangınların çıkış sebepleri çoğu zaman tam bilinmiyor. Sabotaj olabilir, piknik, mangal, anız ateşi olabilir, elektrik telleri olabilir. Ancak ormanda içilen ve rastgele atılan alkol şişeleri ilk kıvılcımda oldukça etkililer. 42 dereceyi bulan sıcaklıkta, güneşe doğrudan maruz kalan cam, mercek etkisiyle otları tutuşturabiliyor. İçki bütün kötülüklerin anasıdır. Ciğerlerimizi yakan orman yangınlarında da içki başrolde oynuyor.
Reklam
6. Yangının yayılmasında rüzgâr kadar kozalaklar ama onlardan daha çok iğne yapraklar rol oynuyor. Alev almış bir iğne yaprak 300 metre uzağa kadar sönmeden uçabiliyor ve düştüğü yeri yakıyor. Geniş yapraklı ağaçlardan oluşan orman kolay kolay yanmıyor.
7. Yangının yayılmasında orman canlılarının da rolü oluyor. Tüyleri tutuşan bir tavşanın, ateş üzerinde uçarak alev alan bir kuşun, can havliyle koşarak ateşi uzaklara taşıdığı söyleniyor. Karga ve kartal gibi kuşların da avı kolaylaştırdığı için yanan dalları gagalarıyla taşıdıkları anlatılıyor.
Settar Arslan: 15 bin işçiye ihtiyacımız var
Karabük’te, Kahramanmaraş Onikişubat ilçesinden gelmiş ekiple tanıştık. Onikişubat’ta da yangın var ama onlar Karabük’e görevlendirilmişler. Ekipteki 2 genç işe daha yeni girmişler, eğitimlerini almışlar, bir gece “Haydi Karabük’e gidiyorsunuz” denilmiş, sadece üzerlerindeki kıyafetle çıkıp gelmişler. Beş gündür aynı elbise, el yüz is içinde, görev yerlerinde telefon çekmiyor… Hemen her ekibin böyle hikâyeleri var. Orman işçisinin fedakârlığını anlatmaya sayfalar yetmez.
Reklam
Karabük temaslarımızı da sağlayan, orman işçilerinin örgütlü gücü Hak-İş Öz Orman-İş Sendikası Genel Başkanı Settar Arslan’la işçilerin çalışma şartlarını konuştuk.
Settar Arslan, işçilerin özveriyle çalıştıklarını, ancak sayılarının az olması nedeniyle yangınların arttığı zamanlarda büyük zorluklar yaşandığını ifade ediyor. “Uçak ve helikopterler ateşi yere indirir; asıl söndürme yerde yapılır. ‘Piyade’ olmadan savaş kazanılmaz. Ama işçilerimiz 5 gündür gece gündüz dinlenmeden çalışıyor. Mevcut sayı yeterli değil. Türkiye’nin en az 15 bin yeni orman işçisine ihtiyacı var” diyor. Orman Genel Müdürlüğü’nün sorumluluk alanının çok geniş olduğunu, teknik imkanlar yeterli olsa da personel sayısının az olduğunu belirtiyor. Maliye Bakanlığı’ndan kadro taleplerinin karşılanmasını bekliyor. “Savaş olmasa da 700 bin askeri hazır tutuyoruz. Bu, ülkemize caydırıcılık gücü sağlıyor. Yangın olmasa da hazırda orman işçisi gücümüz olmalı ki hem önleme yapalım hem de yangını daha hızlı söndürelim” diyor Settar Arslan.
Bir de Öz Orman-İş Sendikası’nın girişimleriyle orman işçisinin görev esnasında vefatı “şehitlik” olarak yasalaşmış. Allah işçimizin ayağına taş değdirmesin ama çok riskli, tehlikeli iş yapan işçimiz ve aileleri bu düzenlemeden büyük moral sağlamış.
Settar Arslan, araziyi, sahayı görmeden yapılan afaki yorumlara da ateş püskürüyor: “Bakanlık, Orman Genel Müdürlüğü, işçilerimiz, gönüllüler canla başla mücadele veriyorlar ama klavye başında ahkam kesenler sadece moral bozuyorlar.”
Yangına karşı son teknoloji
Karabük’e öğle saatlerinde ulaştım; aracın termometresi 42 dereceyi gösteriyor. Nem yok denecek kadar az. Güneşe maruz kalan hemen her şey adeta barut. Ovacık ilçesi yol ayrımından sonra Ankara yolunun sol yamaçları yanmış, bazı noktalarda dumanlar tütüyor. Orman emekçilerinin sendikası Hak-İş’e bağlı Öz Orman-İş Genel Başkanı Sayın Settar Arslan’ın yönlendirmesiyle, Karabük Şube Başkanı Levent Bey bizi “karargâh”ta karşıladı. Cumayanı’nda, Orman Deposu içindeki tesis Karabük orman yangını için kumanda merkezi olarak hizmet veriyor. Bakanlık görevlileri, milletvekilleri, vali, belediye başkanları, Orman Genel Müdürlüğü yetkilileri, askerler, polisler, AFAD, UMKE yöneticileri yangını buradan anlık izliyor ve sahayı koordine ediyorlar. Kumanda merkezinde bulunan bir otobüse geçiyoruz. Orman Genel Müdürlüğü’nün elinde bu araçtan 2 adet var. İçerde, uydu ve internete bağlı çok sayıda ekrandan hem Karabük hem de Türkiye geneli yangınlar izleniyor. Yangın üzerinde uçan İHA’lar bu ekranlara anlık görüntü gönderiyor. Araç takip sistemi sayesinde sahadaki tüm araçlar da anlık izlenebiliyor. Bu ekranlar önünden, uçakların, helikopterlerin, arazözlerin, ambulansların, sahadaki yüzlerce aracın ve personelin yönlendirmesi yapılıyor. Telsizler üzerinden gelen ihbarlarla ekiplerin yer değiştirmeleri sağlanıyor.
Allah’ın da bir hesabı var
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 01/08/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Allah’ın da bir hesabı var
fovet5867763 undefinedesubai131377762 undefinedsongel6662502 undefined
fovet5867763 ve 51 kişi beğendi
25 yıl önce umreye gittim. Hava o kadar sıcaktı ki, öğle saatlerinde Kabe-i Muazzama’nın etrafında 2 tavaf safı ancak oluyordu. Kabe’ye dokunarak, doya doya tavaf yapıyor, yorulunca Osmanlı revaklarının gölgesinde dinleniyor, Zemzem’le serinliyor, dünyanın dört bir yanından gelmiş Müslümanları seyrediyordum. O sıcağa ve avludaki o sükunete rağmen Hacerü’l-Esved’in başında kalabalık, kaos ve izdiham hiç azalmıyordu. Çok arzu etmeme rağmen o itiş-kakışa giremiyor, o mübarek taşa dokunamıyor, sadece uzaktan izliyor ve “Bu Müslümanlar neden böyle? Neden birbirlerini eziyorlar? Şurada bir sıra olsa da herkes dokunsa taşa” diye hayıflanıyordum.
Reklam
Muhtemelen Batı’dan gelmiş bir mü’min çabalayarak nihayet düzen kurdu, bir sıra oluştu. Yerimden fırlayıp sıraya geçtim. Adım adım Hacerü’l-Esved’e yaklaşıyordum. Nihayet dokunacaktım. Ancak sıra tam bana yaklaşınca düzen yeniden bozuldu, yeniden kaos, izdiham oluştu.
Batı ile Doğu arasındaki en temel farklardan biri bu olsa gerek: Batılılar işlerini “şansa” bırakmıyorlar. Her şeyi ince ince tasarlıyor, planlıyor, her ihtimali düşünüyor ve işlerini öyle görüyorlar.
Reklam
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı bakiyesi topraklar, evet, cetvelle çizilmiş gibidir. Sanılmasın ki, İngiltere’nin Savaş Bakanı Churchill bir elinde viski ve puro, diğerinde cetvel, bir gece masa başına geçip “Şuraya Irak diyelim, burası Ürdün olsun, şuraya bir Lübnan çizelim” dedi.
Ortadoğu’da oluşan yeni harita, uzun yıllar içinde birikmiş bilginin, yapılan planlamaların bir neticesiydi. 1915’te İstanbul Antlaşması, yine 1915’te Londra Antlaşması, 1916’da Sykes-Picot Antlaşması, 1917’de Saint Jean De Maurienne Antlaşması, 1920’de San Remo Konferansı ve daha nicesinde egemen devletler yeni dünyanın nasıl şekilleneceğini uzun uzun, en ince detayıyla konuşmuş, planlamışlardı. Bu planlamaların öncesinde antropolog, arkeolog, dilbilimci vs adı altında bilim insanlarının raporlarıyla coğrafyanın röntgeni çekilmişti. Lawrence ve Bell başta olmak üzere ajanlar Arapçayı kabilelerin aksanlarıyla konuşacak şekilde yetiştirilmiş ve sahaya gönderilmişti.
Dün oluşan harita ve bugün karşı karşıya kaldığımız Haçlı-Siyonist zulmü sağlam bir temele, iyi düşünülmüş bir kurguya ve çok emek harcanmış bir planlamaya dayanıyor.
Böyle her detayın düşünüldüğü, “tesadüflere” yer bırakmayan, her ihtimali lehine çeviren akıl ve bilgi yüklü bir kurguyla, planlamayla baş edilebilir mi? Doğu, Batı’yı alt edebilir mi?
Batı’nın bu kaderi dışlayan determinist yaklaşımı karşısında Doğu her zaman “sürprizlere” açık bir coğrafya. Kadere tam bir iman var. Tevekkül ile tedbir arasındaki çizgi öyle ya da böyle hâlâ muhafaza ediliyor. Kervan yolda düzülüyor.
Reklam
Bangladeş’te yaşananlar, Afganistan’daki zafer, Suriye Devrimi bu “sürprizlerden” bazıları. 40 yıl sinsice, gizlice, her detayı düşünerek plan yapan FETÖ’nün 15 Temmuz gecesi halk inisiyatifiyle püskürtülmesi de böyle. Hamas’ın ölümü öldürerek verdiği mücadeleyi Batılı bir zihin asla anlamayacak.
Karaçi’nin, Kahire’nin, Tahran’ın, Şam’ın trafiği tam bir kaos içindedir ama Nev York’un, Paris’in, Londra’nın düzen içindeki trafiğine kıyasla daha akıcıdır.
Doğu’nun pratik aklı kader inancıyla birleştiğinde, Batı’nın kurgu ve planlarını altüst edecektir. En modern silahlar da, en iyi düşünülmüş planlar da çöpe gidecektir; gidiyor da. Allah’ın (cc) da bir hesabı var ve O, her an yaratmaktadır. Coğrafyamızdaki kurgu, plan, tuzak, biz “biz” olarak kaldıkça, er ya da geç bozulacaktır.
Başta anlattığım hatırama döneyim: Üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen şimdi olmuş kadar gözümde canlı. Hacerü’l-Esved önünde sıra bozulup yeniden izdiham başladığında o kalabalık beni o mübarek taşa doğru sürükledi. Kara Taş’ı bir an tam karşımda gördüm, sanki oradan bir el uzandı, boynumdan tuttu, beni kendisine çekti. Hacerü’l-Esved’e dokunup öptüm ve anında kendimi kalabalığın dışında buldum.
Reklam
O günden bu yana da “Bu Müslümanlar neden böyle?” sorusunu sormuyorum. Kaos sandığımızda bir düzen vardır da belki göremiyoruzdur.
Sis perdeleri dağılıyor
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 04/08/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sis perdeleri dağılıyor
esubai131377762 undefinedomrhekimoglu87193 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 48 kişi beğendi
Bir dostum aradı, “Cengiz Çandar’ın yazısını okudun mu?” dedi. Belki 20 yıl olmuştur en son bir Cengiz Çandar yazısı okuyalı; ismi bende eski Türkiye’yi çağrıştırıyor. Yine de açıp okumaya başladım. Çandar, Suriye Kürtlerinin ve Dürzilerin İsrail’in piyonu olduğu söyleminin gerçeklerin ters yüz edilmesi olduğunu, Suriye Devrimi’ni ABD’nin yaptığını yazıyor. Süveyda’da bir Dürzi katliamı yaşandığı, Lazkiye’de Alevi katliamı yapıldığı satırlarına gelince okumayı bıraktım. Cengiz Çandar’ın yaşını araştırdım, 76 olmuş. Değişen bir şey yok.
Reklam
Abdullah Öcalan’ın son İmralı görüşmelerinin tutanakları sosyal medyaya sızdı. Öcalan da çok yaşlandı ve tutanaklardaki ifadelerden sağlığının artık pek yerinde olmadığı anlaşılıyor. Cümleleri düzgün, kavramlar yerli yerinde, öyle ya da böyle bir mantık örgüsü var ancak satır aralarından müthiş bir megalomani fışkırıyor. İsrail’i kendisinin durdurduğunu, İsrail’in oyununu kendisinin bozduğunu, Demirel’in de ifade ettiği gibi kendisinin son Kürt isyancı olduğunu, Ortadoğu’ya barışı sadece kendisinin getirebileceğini söylüyor. Hatta Marks’ın sosyalizm teorisini yarım bıraktığını, onu kendisinin, revize edeceğini, tamamlayacağını da belirtiyor.
Şu an DEM Parti’den Milletvekili olan Cengiz Çandar’ın yazdıklarının tersine Abdullah Öcalan “Kandil İran’ın, SDG ise İsrail’in etkisindedir” diyor. Bir başka yerde Kandil’in elinde 800 km menzilli füze olduğunu, bunu ya İran’dan ya da İsrail’den almış olabileceğini söylüyor.
Reklam
Bütün tutanaklarda en çok dikkat çeken ifadeyi atlamayalım: Öcalan, “İsrail 30 yıldır uğraşıyor. İsrail el altından 30 yıldır bize devlet vaadinde bulunuyor” ifadelerini kullanıyor.
Cengiz Çandar’ın yarıda okumayı kestiğim yazısı ile Abdullah Öcalan’ın “İsrail el altından 30 yıldır bize devlet vaadinde bulunuyor” ifadeleri kaçınılmaz olarak beni eski Türkiye’ye götürdü.
PKK terörünün başladığı günlerden itibaren örgüt ile İsrail arasında bir irtibat olduğu sıkça dile getirildi. Zaman zaman bu irtibatı somutlaştıran gelişmeler de oldu. Merhum Erbakan o dönem sürekli bu irtibattan bahsetti.
Peki ne oldu? Bütün bu irtibat iddiaları “komplo teorisi” denilerek küçümsendi. Erbakan ciddiye alınmadı. Terörü bizzat İsrail’in beslediği, koruduğu, kolladığı yönündeki kimi de delilli, ispatlı çıkışlar ana akım içinde kaybolup gitti.
15 Temmuz darbe girişimi Türkiye üzerindeki sis perdesinin dağılmasında bir milattır. 7 Ekim Hamas operasyonuyla başlayan süreç de Ortadoğu’daki sisi dağıttı; İsrail ve ABD’nin, arkasına Avrupa’yı alarak bölgede nasıl bir oyun kurguladığını, bunu hangi yöntemleri ve araçları kullanarak yaptığını aşikar hale getirdi.
Reklam
Eski Türkiye’nin nasıl bir karanlık içinde olduğunu şimdi daha net görüyoruz: Medyada, sanatta, müzik piyasasında, film sektöründe, kitap ve dergi yayımcılığında, hatta edebiyatta devlet eliyle Siyonizm yandaşı bir “ana akım” oluşturulduğunu, bu ana akımın hakikatleri gölgeleyip, örneğin Türkiye üzerindeki İsrail ve ABD oyunlarını karartıp, nasıl gerçek dışı tablolar çizdiğini artık daha iyi anlıyoruz. Ne yazık ki, Türkiye’nin omzu kalabalık generalleri dahi bilerek ya da bilmeyerek bu karatmanın piyonu oldular. Yaptıkları her darbeyi İsrail’in çıkarları adına yaptılar.
Bu ülkede, “irtica ile mücadele” adı altında, Kemalizm, ulusalcılık, çağdaşlık, Batıcılık hatta Türk ırkçılığı görüntüsünde, hakikatlerin İsrail’in çıkarları lehine nasıl perdelendiğini, karartıldığını şimdi daha iyi anlıyoruz.
Şehitlerin anne babalarıyla ağlıyormuş gibi yapanlar, katilin, yani terörün iplerini elinde tutan İsrail’le yediler, içtiler, gülüp eğlendiler.
Türkiye’nin üzerindeki sis perdesi kalkıyor. Devlete sızmış “pro-İsrail” ajanların yanı sıra bir süredir medya, sanat, yayıncılık dünyasındaki çetelere operasyon yapılıyor, İsrail mafya düzeni dağıtılıyor. Eski Türkiye’nin kalıntı aktörleri de devre dışı kaldıkça Türkiye’nin nasıl badirelerden geçtiği daha iyi anlaşılıyor.
Reklam
Yapacak daha çok iş var; sis perdesi tam dağılmadı. Bu ülkeye, bu millete, dışardan çok içerden ne tuzaklar kurulduğu, ne zulümler yapıldığı daha da belirginleşecek.
Abdullah Öcalan’ın “İsrail 30 yıldır uğraşıyor. İsrail el altından 30 yıldır bize devlet vaadinde bulunuyor” itirafını Cengiz Çandar’ın eski Türkiye’ye ait sesi karartamaz artık. O günler geride kaldı. Ak-kara ortaya çıkıyor. Türkiye işte şimdi aydınlanıyor.
Biz Kürtlere mecburuz
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 08/08/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Biz Kürtlere mecburuz
musakazimsuslu21765 undefinedesubai131377762 undefinedsongel6662502 undefined
musakazimsuslu21765 ve 54 kişi beğendi
Türk-Kürt kardeşliği son birkaç asırda epeyce yıprandı, örselendi, hırpalandı. Her iki tarafın da hataları var, haklı gerekçeleri var.
1980 sonrası PKK terörüyle birlikte Kürtler arasında ulusalcılık yaygınlaştı. Türkleri zehirleyen ulusalcılık bu sefer Kürtleri zehirlemeye başladı. Öcalan’a, PKK’ya, terörün siyasi uzantısına sempati arttı. Terörle mücadelede yapılan hataların bunda büyük payı vardı. 80 ve 90’lar boyunca terörist ve Kürt, güvenlik ve özgürlük ayrımına dikkat edilmedi.
Reklam
Gelinen noktada Türkler Kürtlere topyekûn ayrılıkçı nazarıyla bakar oldu; Kürtler Türklerin üstenci, kibirli bakışlarını iliklerine kadar hissettiler. Ulusalcılığın bir ileri seviyesi olan Türk ırkçılığı yükseldikçe Kürt gençlerinden reaksiyon geldi, mesafeler derinleşti. Küçük, istisnai, gelip geçici arızalar sanki halkların genel karakteri gibi sunuldu. Kimse derinlere inmek istemedi. Kimse “durun, siz kardeşsiniz, ne yapıyorsunuz?” demedi.
Evet, doğrudur, Türkiye’de İslami hareketler, cemaat ve tarikatlar da az ya da çok ırkçılık mikrobunu bünyelerinde taşıdılar. Bugün ise maalesef bu mikrobun bünyeyi teslim almaya doğru gittiğini görüyoruz.
Reklam
Bir kere şunu görelim: Biz, yani Türkler, Kürtlere mecburuz.
Bu mecburiyetin iki yönü var: Zorunluluk ve gereklilik.
Biz Kürtlere mecburuz, onlarla birlikte yaşamak zorundayız.
Türkiye’de Kürt nüfusu en asgari seviyede bile 15 milyon olarak telaffuz ediliyor. Yani Kürtler varlar, azınlık değiller, yok sayılamazlar.
Öyleyse ne yapalım? Kürtlerin tamamını öldürelim mi? Ya da hepsini tehcir mi edelim? Asimilasyona mı tabi tutalım? Bu yöntemler en başta insani değil, İslami değil. Üstelik bu yöntemler yakın tarihte parça parça uygulandı ve sorunu büyütmekten başka bir işe yaramadı.
Yaygın kanaat maalesef şu: “Kürtler güçten anlar. Güç kullanacağız. Boyun eğecek, diz çökecekler!”. Ne kadar yazık! Gençler arasında pek yaygın olan bu görüş bize bir kısır döngüyü hatırlatmıyor mu? Bir dejavu değil mi? 80 ve 90’larda yapılan baskılar meseleyi daha da büyütmedi mi? Bunun bir yöntem olmadığı denenerek, acı tecrübelerle ortaya çıkmadı mı? Hem dünyada baskıyla boyun eğen topluluk var mıdır? Hem yine bu yöntem insani midir, İslami midir?
Öyleyse elimizde tek yol, tek seçenek kalıyor: Kürtlerle birlikte yaşayacağız; birlikte yaşamanın yollarını bulacağız.
Kürtlerle birlikte yaşamaya mecburuz çünkü bu aynı zamanda bir gereklilik. Cumhuriyetin dayatmacı ulusalcı politikalarına karşı Türklerle Kürtler birlikte direndiler. Eğer Kürtler olmasa, Anadolu’nun dindar-muhafazakâr Türk kesimi “on yılda yaratılan on milyon gençle” birlikte, beyaz, beyazlaşmış, seküler Türkler tarafından ezilip, yok olup gidecekti.
Reklam
Üstelik “Türk” kavramı, gerçekten bütün Türkleri bir araya toplamaya yetiyor mu? Gerçekten bir üst kimlik mi? Bütün Türkler, “Türk” deyince aynı hassasiyeti, aynı duyguyu taşıyor muyuz gerçekten?
Tarihe bir dönüp bakın. Türk, yabancıdan çok kendisiyle savaşmış, çatışmış, didişmiş. Timur Türk’tü, Şah İsmail Türk’tü, Memlükler Türk’tü, Anadolu beylikleri Türk’tü… Asya asırlarca Türk kavgalarının sahnesi oldu. Haydi bunu geçelim, bugün “Türk” deyince birbirimize gerçekten yaklaşıyor muyuz? Cesaret edip soralım: Seküler, beyaz bir Türk’e, dindar bir Türk mü daha yakındır, yoksa bir İngiliz, Yunan, Alman, Fransız mı? Irkçı, şamanist, tengrici birine, dindar bir Türk mü, yoksa yakınlarda gördüğümüz gibi mesela İsrail mi, ABD mi daha yakındır? Mesela Siyasal bir Alevici için, dindar bir Türk mü daha tercih edilebilir, yoksa Siyasal Alevici bir Kürt, Siyasal Nusayrici bir Arap mı? “Türk” kavramından, gerçekten hepimiz aynı şeyi mi anlıyoruz?
İşte onun için Kürt’le muhabbet sadece bir zorunluluk değil, bir gerekliliktir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da ifade etti: “Türk varsa Kürt vardır; Kürt varsa Türk vardır.” Eğer Türk yoksa geriye Siyonizm kalır; eğer Kürt yoksa da geriye Siyonizm kalır. Bugün Türkiye’de ezan okunabiliyor, Kur’an öğretilebiliyor, camiler açık ise, bu, Türk ve Kürt’ün ittifakının eseridir. Birini yok ettiğinizde geriye ne ezan kalır, ne Kur’an, ne de cami.
Elbette meselenin “mecburiyet” kavramı ötesinde de bir boyutu var: En başta “Müslümanlar kardeştir.” Ateşten yaratıldığını söyleyip topraktan yaratılan Adem’i küçümseyen Şeytan, her türlü ırkçılığın fikir babasıdır. Bir Müslümanın öncelikli asabiyesi İslam’dır; ırkı, kabilesi, mahallesi ardından gelir. “Ümmet” kavramını yaşatamayan “milleti” hiç yaşatamaz.
Reklam
Yeri gelmişken yazalım: Türkiye’de Türk ve Kürt kardeşliği örselenirken, bu tarafta cemaatler, tarikatlar, vakıflar, dernekler sessiz kaldılar; Kürt tarafından medreseler, meleler, hocalar ses çıkarmadılar. Her iki halkın bekasını tehdit eden mevcut husumet, en çok da bu dini yapıların ihmalinden kaynaklanıyor.
Hem hasarı onarmak hem de Türk-Kürt ittifakını güçlendirmek için ülkedeki bütün dini yapıların iş gücü bırakıp, var güçleriyle bu meseleye odaklanmaları gerekiyor. Daha acil bir mesele yok, daha mühim bir konu yok. Boş bırakılan alanları kimlerin doldurduğunu görmek için daha ne olması gerekiyor?
Türk ile Kürt’ün kucaklaşmasını başarmak zorundayız. Bu bizim beka meselemiz. Her türlü ırkçı, ayrılıkçı, ayrımcı, kibirli, üstenci, baskıcı tavrı ayaklarımızın altına alıp ortak noktalarda buluşmak mecburiyetindeyiz.
Tekrar yazalım: Türk ile Kürt ittifakı kırılırsa, oraya Siyonizm girer. Türk ile Kürt’ü ayırmaya çalışan bilerek ya da bilmeyerek Siyonizmin uşaklığını yapar. Türk ile Kürt’ün kucaklaşması ise Türk’ü yüceltir, Kürt’ü yüceltir.
Filistin ve Erdoğan
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 11/08/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Filistin ve Erdoğan
esubai131377762 undefineddemirkesenmuzaffer7072025 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 80 kişi beğendi
Gazze’deki durum katlanılamaz bir noktaya ulaştı. Bıçak kemiğe dayandı, hatta kemiği parçaladı. İnsanlık tarihinin en acımasız toplu kıyımı, soykırımı gözlerimizin önünde gerçekleşiyor. Ve yapacak, yapabilecek hiçbir şeyimiz yok. Gösteriler, protestolar, boykot çabaları, kınamalar, ambargo tehditleri İsrail’i durdurmuyor. Her geçen gün şiddetin dozu artıyor. Sokak köpeklerinin bile bir deri bir kemik kalmış videoları düşüyor önümüze; sokak köpeklerinin aç kaldığı bir ortamda insanlar, çocuklar, bebekler ne haldedir varın siz hesap edin. 21’inci Yüzyıl’da, sınırsız lüks ve şatafat dolu bir coğrafyada, 2,5 milyon insan açlıktan gözlerimizin önünde ölüyor.
Reklam
Hiç şüphesiz Allah’tan ümidimizi bir an olsun kesmeyeceğiz. Ama öfkemiz de burnumuzda. Dişlerimizi, yumruklarımızı sıkıyor, öyle anlar geliyor ki kafamızı öfke patlamalarıyla duvarlara vuruyoruz. Sonra dönüyor, o öfkeyle, sayıları 2 milyarı bulan İslam alemini sorguluyoruz. İyi de, kim ne yapabilir? Bangladeş’teki, Hindistan’daki, Endonezya, Malezya, Irak, Mısır, Sudan’daki ve daha nicesindeki Müslüman’ın benden, bizden ne farkı var? Hepsi aynı durumda. Hepsi çaresiz. Hepsi elinden bir şey gelmemenin öfkesiyle kavruluyor.
İşte o zaman öfkemiz, tepkimiz yine haklı olarak devletlere yöneliyor. Neden hiçbiri bir şey yapmıyor? Cılız kınamaların ötesine neden geçilemiyor? Neden toplanıp toplanıp dağılıyorlar? Neden ortak bir eylem ortaya koyamıyorlar? Mesela neden petrol vanalarını kapatmıyorlar? Neden ortak bir ordu kurma hayalini bile dile getirmiyorlar? Hatta neden daha sert, daha etkili açıklamalar yapmıyorlar?
Reklam
Yapamazlar. Yapamayacaklar. Bunu bir bahane olarak değil bir “realite” olarak görmek zorundayız. Yazdım, yine yazıyorum: Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı bakiyesi coğrafyayı çok ince hesaplarla kurguladılar. Bin yıldır uğruna savaştıkları Kudüs’ü nihayet ele geçirdiler ve kaybetmek istemezler. Petrolün kendi ülkelerine akışının kesilmesini, ticaret yollarının tekrar kapanmasını, Müslümanların bir halifenin sancağı altında toplanıp Endülüs’e, Viyana’ya kadar tekrar gelmesini istemezler. Tasarımlarının bozulmaması için İsrail’i oraya jandarma olarak koydular; hem kendi içlerindeki Yahudilerden de böylece kurtuldular. Tıkır tıkır işleyen bu planın dağılmasına göz yummazlar. İşte onun için, bu coğrafyada, İsrail ve Batı aleyhine bırakınız bir eylem ortaya koymayı, bırakınız bir karar almayı, bir niyet beyan etmek, hatta niyeti hissettirmek bile felaketle sonuçlanıyor. Öfkemizin hedefi olan bütün o devletlerin yöneticileri bir işaretle oturdukları koltuktan düşeceklerini biliyor, o korkuyla, o tedirginlikle, ürkeklikle yaşıyorlar.
Peki ya Türkiye? Ya Erdoğan? Gazze için bir şey yapılamaz mı? Bir adım daha ileri gidilemez mi?
Öfkeyi, çaresizliği, çaresizlikle dile getirilen tepkiyi, “yeter artık!” duygusunu çok iyi anlıyoruz ama gerçekle yüzleşelim: Bu kadar, hepsi bu, yapılabilecek olan sadece bu. İnşallah görmediklerimiz, biz görmeden yapılanlar da vardır ama tamamı bu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, Filistin konusunda duyarsızlıkla, tepkisizlikle, yapılabilecek bir şey varken yapmamakla itham etmek, vefasızlık olur, nankörlük olur, hakkaniyeti incitir.
Erdoğan “lâ yüs’el” değil, sorgulanamaz, eleştirilemez değil ama Filistin konusunda Erdoğan’a yüklenmek, vücudu ok ve kılıç darbeleriyle delik deşik olmuş bir gaziyi “hiçbir şey yapmamakla” suçlamak kadar haksızlık ve hadsizlik olur.
Reklam
Türkiye, Batı’nın bu coğrafyada yaptığı kurgunun merkez hedefinde bir ülke. Osmanlı’nın devamı olarak, bir devlet geleneğine, tecrübeye, dinamik bir topluma sahip olarak, Türkiye sürekli mercek altında bir ülke. 100 yıldır başımıza gelenler, darbeler, toplumsal hadiseler, terör, içerdeki kavgalar, kutuplaşmalar, ekonomik krizler, baskılar, yasaklar, hepsi Batı’nın o kurgusunu, İsrail’in varlığını korumak adına sahnelendi. Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi, 27 Mayıs darbesi, 12 Eylül, 28 Şubat hep İsrail’in çevre güvenliğini sağlamak, Batı’nın kurgusunu tahkim etmek için icra edildi.
Davos’taki “one minute” çıkışından sonra Erdoğan’ın başına gelenlere hepimiz bizzat şahit olduk: İçimizdeki İsrail ve ABD ajanı FETÖ, Erdoğan’ın Mossad’ın etkisinden çıkarmak için atadığı MİT’in Başkanını tutuklamak istedi. Sonra Gezi olaylarıyla sokağı karıştırmak istediler. 17-25 Aralık’ta yargı darbesiyle Erdoğan’ın oğlunu almak istediler, 15 Temmuz’da kanlı bir darbe girişiminde bulundular.
Erdoğan hepsinden aklıyla, dirayetiyle, cesaretiyle, yaralanmış ama sağ çıktı. Durmadılar, durmayacaklar. Altılı Masa da, İBB üzerinden elde edilen milyarlarca Lira yolsuzluk parasıyla siyaseti kurgulama girişimleri de aynı saldırıların devamıydı. Dahası da gelecektir.
Reklam
Hangimiz Erdoğan kadar gövdemizi İsrail’in ve Batı’nın önüne koyduk? Hangimiz onun kadar cesur olduk? Hangimiz ailemizden, hatta kendi serimizden vazgeçerek durmaksızın, duraklamaksızın böyle bir mücadele verdik?
Türkiye de Erdoğan da başladıkları bu mücadeleyi sürdürüyorlar. Mücadeleyi akıl, temkin ve sabır üzerinden ilerletiyorlar.
Evet Gazze konusunda bizim sabrımız kalmadı, akıl ve temkine sığınacak mecalimiz yok ama işte devlet adamını bizden ayıran bu. Biz “ne olacaksa olsun artık” sabırsızlığıyla kıvranırken, devlet adamı en ön cephede savaşıyor ama soğukkanlılığını da koruyor. O sayede Türkiye İsrail karşısında bir güç, Batı’nın kurgusunu esneten bir diplomasiyle yükseliyor.
Bir rüzgâr eseceğine, bir uyanış, bir diriliş olacağına, Allah’ın yardımının O’nun takdir ettiği anda üzerimize ineceğine, kurgunun, denklemin, bütün planların darmadağın olacağına, büyük bir devrimin yaşanacağına gönülden inanıyoruz. O büyük günü sabırla ve duayla beklerken, öfkemizi de gözyaşımız gibi içimize akıtmaktan başka çaremiz yok
AK Parti savunma pozisyonundan çıkmalı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 15/08/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
AK Parti savunma pozisyonundan çıkmalı
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedftm7274204 undefined
esubai131377762 ve 47 kişi beğendi
Dün AK Parti’nin kuruluşunun 24’üncü yıldönümüydü. Bu satırları yazarken henüz etkinlik gerçekleşmemişti ama AK Parti yine mütevazı bir kutlama planlamıştı. Bu mütevazı töreni dikkat çekici yapan ise, CHP’li Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı ve bazı ilçe belediye başkanlarının AK Parti’ye geçiş yapacak olmasıydı.
Reklam
Aydın’daki istifalar ve AK Parti’ye katılımların CHP’de büyük moral bozukluğuna yol açtığına şüphe yok. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, CHP içindeki bu moral bozukluğunu biraz olsun gidermek için dün saat 12.00’yi işaret ederek AK Parti’nin kuruluş yıldönümüne bir “hediye” vereceğini duyurdu. “Kırmızı Kart” vakasından sonra CHP’liler dahil kimse büyük beklentiler içine girmiyor. Nitekim dün de yine Özgür Özel ispatı mümkün olmayan iddiaları dile getirerek havanda su dövmüş oldu.
24 yıllık AK Parti deneyimi siyasetin teorisine ilişkin epeyce malzeme üretti. Artık şunu biliyoruz: İletişimin seçmen tercihleri üzerinde çok sınırlı etkisi var. Retorik, kampanya, medya, sosyal medya, iddialar, yalanlar, algı operasyonları, abartılı övgüler ya da yergiler seçmen tercihleri üzerinde kısmi etki yapıyor. Propaganda, sadece herkesin kendi mahallesindeki kanaati pekiştirmeye yarıyor; karşı mahalleye nüfuz etmiyor.
Reklam
Türkiye’de seçmenin çoğunluğu, oy verirken, siyasi partinin icraatlarının veya vaatlerinin kendisine ne kadar fayda sağlayacağına ya da siyasi parti politikalarının kendi kimliğiyle ne kadar örtüştüğüne bakıyor. İktidar ya da muhalefet seçmenini oy tercihlerinden dolayı tahkir etmek, özellikle de “aptal” ya da “cahil” diyerek küçümsemek olayı hiç anlamamaktır. Her seçmen, haklı, meşru, geçerli, kabul edilebilir bir gerekçeyle oyunu kullanıyor.
24 yaşındaki AK Parti’nin 23 yıldır kesintisiz iktidarda olmasının altında yatan başarı sırrı da burada: Seçmeni tanıyor, ihtiyaçlarını biliyor, ona dokunuyor ve onunla gönül bağı kuruyor. CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu son seçimleri kaybettiğinde bahaneyi her köye ulaşan TRT yayınlarına yüklemişti. Oysa köylü, ekrandan duyduğuna, gördüğüne değil, kendisine, çocuklarına, köyüne, memleketine yapılana bakıyor, somut verileri değerlendiriyor ve öyle oy veriyor.
Şeffaf seçim yapılan ve halk iradesinin sandığa tamamen özgür biçimde yansıdığı başka bir ülkede 24 yıllık partinin 23 yıl kesintisiz iktidarda kalması örneği yok. AK Parti tecrübesi hem Türkiye’de hem dünyada bir ilk ve bu rekorun kırılabilmesi çok zor. Öyle görünüyor ki, AK Parti, sahip olduğu tecrübe ve insan kaynağıyla daha uzun yıllar Türkiye siyasetinde başrolde olacak. Muhalefetin içinde bulunduğu duruma bakınca da AK Parti’nin uzun yıllar yegâne alternatif olacağı görülüyor.
Reklam
Ancak, AK Parti’nin önünde 2 büyük risk olduğunu da hatırlatalım: Ekonomi ve genç seçmen.
Ekonomideki sorunlar aşılacaktır. Özellikle 2026 ve 2027 toparlanma yılları olacak, AK Parti seçime girerken küskün, öfkeli, tepkili seçmeni yumuşatmış halde girecektir.
Genç seçmen konusu ise biraz daha karmaşık. Yukarıda bahsettiğim, propagandanın etkisinde kalmayıp basiretiyle karar veren seçmenin tersine, alttan, propaganda etkisine çok açık bir nesil geliyor. Eğitim, internet, özellikle sosyal medya, genç nesilleri manipülasyona karşı daha müsait ve daha korumasız yapıyor. Muhalefetin de bu açığı tepe tepe kullandığını, bir alternatif olma, Türkiye’yi daha iyi yönetme duygusu oluşturmak yerine, ya da ortaya plan, proje koymak yerine, “Türkiye’nin iyi yönetilemediği” duygusunu yaydığını, genç nesiller üzerinde ciddi karamsarlık ve umutsuzluk oluşturduğunu görüyoruz.
Sorun yok mu? Elbette var. Ancak gençler üzerindeki kara bulutların tamamen doğal olmadığını da en başta AK Parti’nin görmesi gerekiyor.
Son yıllarda AK Parti’de ciddi bir iletişim sorunu, kampanya ve propaganda sorunu yaşanıyor. AK Parti, en haklı olduğu konularda dahi algı belirleme gücünü muhalefete kaptırıyor. Belediyelere yapılan yolsuzluk operasyonlarını, Terörsüz Türkiye projesini, hatta orman yangınlarını, LGS sınav iddialarını, hükümetin bizzat kendisinin başlattığı belgede sahtecilik operasyonunu topluma anlatmakta AK Parti yetersiz kalırken, kabul edelim ki muhalefet bu konularda daha baskın ve etkileyici bir dil kullandı. Örneğin savunma sanayiinde, dünyada örneği olmayan başarılara imza atılırken, başarının coşkusundan ziyade muhalefetin yaptığı saldırılar konuşuluyor, tuzağa düşülüp savunmaya geçiliyor ve yeterli etki oluşmuyor.
CHP, bu açığı fark etmiş olmalı ki, AK Parti’nin en başarılı olduğu sahalara ateş ediyor ve AK Parti cenahını savunma pozisyonuna iterek gündemin ipini ele geçirebiliyor.
Evet, AK Parti hizmet siyasetiyle bugünlere geldi; hizmet ve eserleriyle geleceğe yürüyecek ama yeni seçmen profilini de dikkate alarak iletişime, propaganda alanını da tekrar doldurması gerekiyor.
24 yıl boyunca AK Parti için propaganda seçmeni “kandırma” aracı değil, yapılan hizmet ve eserleri anlatma aracı olmuştur. Bugün Terörsüz Türkiye projesiyle tarihi bir eşik aşılırken, savunma sanayiinde Türkiye devler ligine girerken, diplomaside çok farklı bir Türkiye öne çıkarken, orman yangınından, LGS sınavından, “sahte diploma” yalanlarından dayak yemeyi AK Parti hiç hak etmiyor.
Reklam
Kurulduğu günden bu yana Türkiye’de gündemi AK Parti şekillendirdi, yönetti, elinde tuttu; bunu yeniden başarmak zorunda. Yoksa savunmadan atılıma fırsat bulamayacak.
Terörsüz Türkiye’de madalyonun öteki yüzü
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 18/08/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Terörsüz Türkiye’de madalyonun öteki yüzü
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedekremkanpolat2770087263 undefined
esubai131377762 ve 45 kişi beğendi
Terörü bitirmek ve Türk-Kürt kardeşliğini yeniden tesis etmek için Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Bahçeli çok büyük siyasi risk aldılar.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçmişte, “siyasi hayatıma mal olsa bile bu sorunu çözeceğim” demişti. En son Kızılcahamam konuşmasında, “Terörsüz Türkiye için canımızı, kanımızı, bütün tecrübemizi, bütün hayatımızı ortaya koyduk” ifadelerini kullandı.
Reklam
Devlet Bahçeli’nin aldığı risk çok daha büyük: Daha işin başında “Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun” diyerek en üst perdeden çağrı yapmış, kapıları ardına kadar açmıştı.
İşler iyi gidiyor. Öcalan’ın çağrısıyla terör örgütü kendisini feshettiğini duyurdu; sembolik bir törenle silahlarını yaktı. Uzun zamandır terör örgütüyle çatışma yaşanmıyor. TBMM’de bir komisyon kuruldu ve çalışmalara başladı. DEM Parti son derece uyumlu şekilde sürece destek veriyor. CHP’nin de komisyona katılmasıyla sürece destek azami seviyeye ulaştı.
Tüm taraflar temkinli olsa da süreç iyimserlik üzerinde ilerliyor. Hepimiz “aman nazar değmesin” diyerek kıymetli ve narin bir vazo gibi süreci pürdikkat taşıyor ve takip ediyoruz. Birkaç şom ağızlının kenafir bakışları iyimserlik içinde kayboluyor.
Reklam
Suriye’nin kuzeyindeki terör yapılanması, 10 Mart’ta imzaladığı mutabakatla, silahları bırakacağı, Suriye ordusuna katılacağı, kontrol altında tuttuğu bölgeyi de Şam idaresine teslim edeceği sözünü vermişti. SDG, bu sözünü tutmadı. Dahası, SDG, İsrail ile arasındaki irtibatı artık gizleme gereği bile duymuyor. İsrail, Suriye’nin parçalanması ve kuzeyden kendi sınırına kadar bir koridor kurulması için çabalarken, güneyde Dürziler, kuzeyde SDG bu korkunç plana destek veriyor, piyon oluyorlar.
Ne Suriye’nin ne de Türkiye’nin böyle bir plana göz yumma ihtimalleri var. Özellikle Türkiye’nin tavrı çok net: SDG ya silah bırakacak, ya da bu mesele zor kullanarak çözülecek.
İsrail’in Suriye üzerindeki bu kirli planı, içerde, Terörsüz Türkiye iyimserliğine ciddi bir tehdit oluşturuyor. DEM Parti’den bu konuda sorumsuz açıklamalar geldi. Bazı Kürt kanaat önderlerinin tehdit ve şantaj dolu açıklamaları da, SDG’ye yönelik bir operasyon durumunda Terörsüz Türkiye sürecinin yara alacağına işaret ediyor.
İşin başından beri, “aman nazar değmesin” diyerek, büyük bir iyimserlikle ilerletilen, üstelik Erdoğan ve Bahçeli’nin büyük risk aldıkları bu meselede artık o zor ve tatsız soruları sormak zorundayız: Ya süreç istendiği gibi yürümezse? Ya bozulursa? Türkiye SDG’ye operasyon yaptığında ya içerde ipler koparsa? O zaman ne olacak?
Reklam
Terörsüz Türkiye madalyonunun şüphesiz bir de öteki yüzü var. Eğer terör örgütü PKK, SDG’ye operasyonu bahane ederek ya da bir başka gerekçeyle yeniden silaha sarılırsa, o zaman madalyonun diğer yüzü devreye girecektir. Şu ana kadar şefkat, merhamet, tahammül ve hoşgörü çehresiyle hareket eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti, o zaman azametli yüzünü gösterecektir.
Allah korusun ama işler ters gittiğinde, ne ABD ne de Avrupa geçmişte yaptıkları gibi terörün arkasında durabilecektir. İsrail’in de İran’ın da terör örgütüne faydası dokunmayacaktır. Zaten bitme noktasına gelmiş teröre “suhuletle” bir çıkış fırsatı sunulmuşken, işler tersine dönerse, devreye şimdiye kadar örneği görülmemiş bir güç girecektir.
O zaman hiç kimse Erdoğan ve Bahçeli’yi “barışı sabote etmekle” itham edemez. Her ikisi de çok büyük siyasi risk alarak bu sürece girdiler. Ne gerekiyorsa yaptılar. Sabrettiler. Tahammül ettiler. Alttan aldılar. Kucak açtılar. Tabanlarının şaşkın bakışları altında en uç söylemlerle terör örgütüne çıkış fırsatı sundular. Kimse onları “barış karşıtı” olarak etiketleyemez.
Reklam
İşler iyi gitmezse bundan Kürtler de, onarılmakta olan Türk-Kürt kardeşliği de zarar görmez. Tam tersine Kürtler, hem terörün hem de İsrail’in tasallutundan kurtarılmış olur ki “iç cephe” o zaman daha da güçlenir.
DEM Parti’nin eline büyük fırsat geçti: Türkiyeli bir parti olup, çürümüş ve çökmekte olan CHP’nin yerini doldurabilir. Ama madalyonun diğer yüzü çevrilirse, ortada DEM kalmaz; Kürt siyasi hareketi daha “yerli” bir zeminde başka mecralarda akar.
Terörsüz Türkiye projesinin iki yüzü var: Ya Türkiye ile yürünecek, ya da İsrail’in uşağı olmak tercih edilecek. İkincisine kimsenin tahammülü olmaz; en başta da Kürtlerin.
İsrail’i sadece güç durdurur
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 22/08/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İsrail’i sadece güç durdurur
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 51 kişi beğendi
Gazze soykırımı başladıktan hemen sonra, 28 Ekim 2023’de Netanyahu kameraların önüne geçerek İsrail halkına seslendi. Konuşması dini sembollerle doluydu. Tevrat’ın Tesniye Kitabı’nın 25/17 bölümünü alıntıladı: “Amâlek’in sana yaptıklarını hatırla!” Hemen sonra, “Hatırlıyoruz ve savaşıyoruz” dedi. Gazze’de, Gazze civarında ve İsrail’in diğer bölgelerindeki askerlerinin 3 bin yıldır devam eden bir halkanın zincirleri olduğunu, örneğin Joshua (Yuşa) gibi kahraman olduklarını söyledi.
Reklam
Netanyahu’nun bahsettiği “Amâlek” (İmlâku, Amâlika ya da Amâlekliler) Tevrat’ta 24 yerde ismi geçen bir kavim. Tevrat’a göre, İsrailoğulları Mısır’dan çıkarken, Sina Yarımadası’nda Refidim denilen yerde Amâlek’in saldırısına uğruyor. Joshua (Yuşa) onlarla savaşarak galip geliyor. Rab Yahova da bu kavmi lanetliyor.
“Amâlek” ismi Tevrat dışında hiçbir tarihi kayıtta geçmiyor. Bu kavram üzerine çalışan İslam tarihçileri (örneğin Taberî) Amâlek’in Arapların atası olduğunu ifade ediyorlar. Tevrat’a göre de Amâlek kimi zaman Lut Gölü’nün batısında yaşayan Araplar, kimi zaman da tüm Araplar olarak tanımlanıyor. Bir Yahudi için, Araplar, kutsal kitapları tarafından “lanetlenmiş kavim” olarak, “kutsal düşman” olarak kodlanıyor.
Reklam
Tevrat’ta, 1. Samuel Kitabı’nın 15/2-3 Bölümü’nde, Rab Yahova Yahudilere şunu emrediyor: “Her şeye hâkim olan Rab diyor ki, ‘İsrail oğullarına yaptıkları kötülükten dolayı Amâleklileri cezalandıracağım. Çünkü Mısır’dan çıkan İsrail oğullarına karşı koydular. Şimdi git, Amâleklilere saldır. Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Kadın erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür.”
Gazze’de soykırım başladığı andan itibaren İsrail’de anketler yapılıyor. İsrail’de yaşayanların ezici çoğunluğu, (kimi zaman yüzde 70’ler, kimi zaman yüzde 80’ler) Gazze’de süren soykırıma tam destek veriyorlar. Gazze’ye insani yardım ulaştırılmasına karşı çıkanların oranı yüzde 70’lere kadar varıyor.
İsrailli yetkililer dünyaya “Terörle mücadele ediyoruz” diyorlar. İsrail Ordusu “teröristlerle savaştığını” iddia ediyor. Oysa gerçek çok farklı: İsrail halkı, işgal ettikleri toprakların, el koydukları, çaldıkları, gasp ettikleri evlerin, bahçelerin, tarlaların, zeytinliklerin kendilerine “Rab” tarafından vadedildiğine inanıyorlar. İsrail askerleri Gazzeli bebekleri katlederken muharref Tevrat’ın yukarıda aktardığım emrine uyduklarını, yani bebek öldürürken aslında bir Amâlek öldürdüklerini, sevap işlediklerini düşünüyorlar. Bir sivil işgalci, üzerinde taşıdığı otomatik silahla bir Filistinliyi katlettiğinde aslında bir Amâlek’i katletmiş sayılıyor, her seferinde karakoldan elini kolunu sallayarak çıkıyor, dahası, İsrail toplumu içinde kahraman ilan ediliyor.
Reklam
Karşımızda, sapık, hasta, kibirli, kendisini seçilmiş zanneden, gözü dönmüş, insafı, vicdanı, merhameti olmayan bir toplum var. Hiç kuşkusuz tamamı değil; gerek İsrail’de, gerek dünyaya yayılmış Yahudiler arasında çokça vicdanlı, soykırıma itiraz edenler de var. Ancak İsrail devlet yapılanması, İsrail ordusu, İsrail eğitim sistemi, çoğunlukla İsrail toplumu muharref Tevrat’tan ve diğer Yahudi kutsal metinlerinden aldıkları öğretilerle kendilerinden başkalarına hayat hakkı tanımayan bir bencillik içindeler.
Böyle hasta, sapkın, gözü dönmüş bir yapıyla “güç kullanmak” dışında hiçbir yöntemle mücadele edilemez. Rab’lerinin emrini yerine getirdiklerini düşünen bir topluluğu kural, kanun, uluslararası hukuk vs. asla bağlamaz, asla durduramaz. Eğer güç kullanarak durdurulmazlarsa, Gazze’yi tamamen işgal edecekler, şu anda iki parçaya ayırdıkları Batı Şeria’yı yok edecekler, Sina Yarımadası’nı, Ürdün’ü, Suudi Arabistan’ı, Suriye’yi, Kıbrıs’ı, Türkiye’nin güneyini ele geçirmek hırs ve arzusu Rab’lerinden aldıkları emir gereğince ulusal bir hedef olarak hepsini ateşlemeyi sürdürecek.
On yıllar boyunca bütün dünyaya “İslam eşittir terörizm” algısını yaydılar; “Kur’an’ın her satırından kan damladığı” algısını Türkiye dahil Müslüman ülkeler arasında bile yerleştirdiler. Bunu yaparken aslında her satırından kan damlayan muharref Tevrat’ı ve ona tam itaat ettikleri dindarlıklarını, yobazlıklarını, sapkınlıklarını gizlediler.
Reklam
Şimdi bütün dünya İsrail ve Siyonizm gerçeğiyle tekrar tanışıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası yoğun propaganda ile unutturulan, mazlum, mağdur, alacaklı gösterilen Siyonistlerin maskesi düşüyor, maskenin ardındaki hastalıklı dini yapı ortaya çıkıyor.
İsrail’e karşı güç kullanmak dışındaki her seçeneğin faydasız ve sonuçsuz kalacağını tüm dünya anladı. Eğer o güç gelmezse, İsrail, sinsice ya da açıktan, hem bölgeyi, hem dünyayı, bütün insanlığı zehirlemeyi ve tehdit etmeyi sürdürecek. Eğer o güç gelmezse, “bebek öldürmeyi” ibadet sayan hasta bir topluluğun, bugünkünden çok daha vahşice ritüellerini insanlık sadece izlemek zorunda kalacak. Unutmayalım ki bir noktadan sonra izleyen de yapan kadar sorumludur.
Müslüman Âlimler Birliği toplantısı: İstanbul’da bir umut yeşeriyor
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 25/08/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Müslüman Âlimler Birliği toplantısı: İstanbul’da bir umut yeşeriyor
esubai131377762 undefineddemirkesenmuzaffer7072025 undefinedm.mehmetaydin856 undefined
esubai131377762 ve 61 kişi beğendi
50 ülkeden 150 İslam âlimi, Eyüp Sultan Camii’nde kıldıkları cuma namazının ardından bir basın açıklaması yaptılar, sonra Demokrasi ve Özgürlükler Adası’na (Yassıada) geçerek bir hafta sürecek istişare toplantılarına başladılar. “Müslüman Âlimler Birliği” adı verilen teşekkül, cuma günü Ayasofya Camii’nde “İstanbul Deklarasyonu’nu” açıklayacak.
Reklam
Gazze’de halen devam eden soykırım, dünya genelinde Müslümanların nasıl bir parçalanmışlık, dağılmışlık, bölünmüşlük içinde oldukları acı hakikatini hepimize tekrar gösterdi.
Hristiyan Katoliklerin liderleri var. Ortodoksların aynı şekilde. Yahudilerin, Budistlerin, Hinduların bölgesel ya da küresel liderleri var. Şia mezhebi keza İran sınırlarını aşan bir dini lidere sahip. Bu liderler her ne kadar Türkçede “ruhanî” gibi bir sıfatla tanımlansa da, her türlü siyasî, içtimaî ve iktisadî meseleye müdahale ediyorlar.
Sayıları 2 milyarı aşan Sünni Müslümanlar ise 101 yıldır böyle bir liderlik makamından yoksunlar.
Hilafetin Müslümanlar arasında bir siyasi birlik oluşturmadığını tarihi tecrübemizden biliyoruz. Hz. Peygamber’in vefatının ardından hilafet tartışmaları ümmeti parçalara da ayırdı. Son halife Abdülmecid’in de bütün Müslümanlar üzerinde siyasi etkisi yoktu. Yine de İstanbul’daki Halife’nin, Hindistan (Pakistan ve Bangladeş dahil), Afganistan, Orta Asya, Uzak Asya ve yeryüzüne dağılmış Müslümanların çoğu nezdinde itibarı ve gücü vardı. İstiklal Savaşımız sırasında mesela, Hindistan Müslümanlarını sokaklara döken ve kadınların kollarındaki bilezikleri çıkarıp Anadolu’ya göndermelerini sağlayan temel motivasyon, Hilafet makamının tehdit altında olmasıydı.
Reklam
Hilafet, öyle ya da böyle, Sünni Müslümanların çoğunluğunun biat ettiği, itaat ettiği, hürmet ettiği bir makamdı. Hilafetin kaldırılması, Müslümanları daha fazla parçalara ayırdı. Bugün artık her biri kendisine yeni kimlikler oluşturma çabası içinde onlarca ayrı devlet ve “ulus” var. Bırakınız İslam ümmetini, artık Araplar, Türkler dahi kendi aralarında ittifak kuramıyorlar. ABD, Rusya, Çin, Hindistan, Netanyahu’nun da açıkça telaffuz ettiği gibi İsrail hilafetten “öcü” gibi korkarken, mesela Türkiye’de de, en az onlar kadar, hilafet kavramını duyduğu anda alerjik reaksiyon veren “yeşermiş tohumlar” var. Neyse, şimdilik geçelim bu meseleyi.
Hilafet, siyasi bir birliktelik oluşturmaktan şimdilik çok uzak ama şunu gördük ki ümmet coğrafyasında bir gönül birlikteliği oluşturma noktasında büyük boşluk var. Düşünün ki, dünya Müslümanları olarak, Ramazan orucuna dahi bazen aynı günde başlamıyoruz. Ramazan Bayramı’nı, Kurban Bayramı’nı dahi aynı günde yapamıyor, aynı günde sevinemiyoruz. Bütün Müslümanları ilgilendiren en temel meselelerde dahi ortak bir dil, üslup, yaklaşım sergileyemiyor, ortak tepkiler veremiyor, ortak kararlar alamıyoruz. Ülkelerimiz arasına çizilen sınırların gönüllerimize de sınır çizdiğini, gönüllerimiz arasına dikenli teller yerleştirdiğini acziyetle izliyoruz.
İşte Gazze: 100 yıldır devam eden soykırım, son 2 yıldır en vahşi, en azgın seviyesine ulaştı. Gazze’de Hamas üyeleri, Gazzeliler, Filistinliler, Araplar değil; Müslümanlar katlediliyor. Gazze’de Müslümanlar katledildiği için dünya susuyor. Müslümanlar ise şu son 2 yıl içinde ortak bir tepki gösteremediler, ortak eylem yapamadılar. Bırakınız siyasi bir ortak tepkiyi, ortak bir ses bile olamadılar.
Reklam
Müslüman Âlimler Birliği’nin çabaları bu yönüyle son derece anlamlı. 50 ülkeden 150 İslam âlimi bir boşluğu doldurmaya, tüm Müslümanların sesi, hissiyatı olmaya çalışıyorlar. Daha önce, “Gazze için cihadın farz olduğu” fetvasını yayınlamışlardı; İstanbul deklarasyonu da muhtemelen benzer kararları ihtiva edecek.
Kimse bu çabayı, bu teşekkülü küçümsemesin. Bir başlangıçtır. Bir umuttur. Hilafet boşluğunu telafi etmeye namzet anlamlı bir şuradır. Bu umudu yeşertmek, büyütmek hepimizin boynuna borçtur. İstanbul’daki toplantıyı ve kararlarını dünya Müslümanlarına ulaştırmak hepimizin vazifesi olmalıdır.
Bu arada, mola verdiğimiz TvNet’teki ‘Siyaseten’ programımızı bugün akşam sevgili Ersin Çelik ve sevgili İsmail Kılıçarslan’la Demokrasi ve Özgürlükler Adası’nda, “Siyaseten Özel” olarak yapacağız. Dünya Müslümanlarının ortak nabzı saydığımız bu Şura’yı etraflıca değerlendireceğiz. Bekleriz efendim.
Vallahi İsrail kendi mezarını kazıyor
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/08/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Vallahi İsrail kendi mezarını kazıyor
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddemirkesenmuzaffer7072025 undefined
esubai131377762 ve 80 kişi beğendi
Niyetim karamsarlığı, kötümserliği, umutsuzluğu yaymak değil; korkutmak hiç değil. Ancak şuna da hazırlıklı olalım: Beterin beteri var. Bugün başımıza gelenlerden çok daha kötüsü olabilir. Gazze tamamen elden çıkabilir, soykırım daha vahşi seviyelere ulaşabilir. Birbiriyle irtibatsız onlarca adacıktan oluşan Batı Şeria şimdi de kuzey-güney olarak ikiye ayrıldı; tamamen işgal edilebilir. Suriye’yi karıştırmak, bölmek isteyen İsrail bu emelinde de başarılı olabilir. Belki onlarca, belki yüzlerce yıl, artan dozda şiddete, daha geniş alana yayılan soykırımlara, zulme, baskıya maruz kalabiliriz. Bugün sınırlarımızdan çok uzakta gibi görünen düşman yarın kapımıza dayanabilir, bir anda her şey değişebilir. Güzel günler geride kalabilir.
Reklam
Olmadı mı? Oldu. Koca Osmanlı İmparatorluğu birkaç yıl içinde çatırdayarak çöktü. Öncesinde Saraybosna, Üsküp, Selanik, Budapeşte, Belgrad, Kahire ve nicesi elimizden çıktı; sonrasında Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdat’ı kaybettik. Kars, Erzurum, Trabzon, Hatay, Antep, Maraş, hatta İzmir, hatta İstanbul işgal edildi. Düşman Ankara’ya kadar geldi. Bütün bu işgaller sırasında ağır zulümler yaşandı; yüzbinler hayatını kaybetti, milyonlar yerlerinden yurtlarından oldu.
İstediğimiz her şey biz yaşarken olsun isteriz de olmaz. Misal, İslam toprakları üzerindeki Moğol istilası 3 asır sürmüştü. Misal, Ayasofya’nın zincirlerinin kırılması ve yeniden cami olması, ibadete açılması için 2 nesil mücadele etti ama müjdeye bizler mazhar olduk. Filistin’deki soykırıma 3 nesildir şahitlik ediyoruz; zulmün sona erdiğine de şahit olur muyuz? Sadece Allah bilir. Kudüs’ün özgürleştiğine, Müslümanları inim inim inleten diktatörlerin devrildiğine, sınırların kalkıp kardeşlerin muhabbetle kucaklaştığına, İslam medeniyetinin tüm insanlığa barış, huzur, refah, ilim getirdiğine tanıklık eder miyiz, biz yaşarken bu güzelliklere ulaşır mıyız? Allah bilir.
Reklam
Bizim bildiğimiz şu: Zulüm ile âbâd olunmuyor, zulüm ebedî de olmuyor. Bugünkü hiçbir devlet ezelî değil; hiçbir millet de tarih boyunca hep zirvede kalmadı. Hemen şimdi ya da yakın gelecekte tablo tersine dönecek, dengeler, denklemler değişecek. Bugünün güçlüleri zayıflayacak, zalimler er ya da geç hesap verecek. Bu düzen hiç kuşkusuz ebedî sürmeyecek.
Ve yine çok iyi bildiğimiz bir gerçek daha var: Hristiyan-Siyonist ittifakının terör devleti İsrail çok açık şekilde kendi kuyusunu, kendi mezarını kazıyor. Bu kadar vahşet, bu kadar kural tanımazlık, bu kadar sapıklık, hastalık, gözü dönmüşlük bir noktada en sert şekilde duvara çarpacak ve tuz-buz olacak.
Geçen hafta burada yazmıştım: Yahudiler, Arapları, muharref Tevrat’ta ismi zikredilen “lanetlenmiş kavim Amâlekliler” olarak kodluyor ve Tevrat’tan aldıkları emirle Amâleklilerin çocuklarını öldürmeyi dahi ibadet sayıyorlar. Bu hastalıklı bakış açısı sadece Netanyahu’ya ya da bugüne ait değil; en az 3 asırdır Siyonistler buna inanıyor, çocuklarını bu kinle yetiştiriyor, bu sapkın idealin peşinden koşuyor, kendilerine vadedilmiş toprakları ele geçirmek için kimi zaman açıktan kimi zaman sinsice insanlıkla savaşıyorlar. Sonuç? 3 asırdır, birkaç gelip geçici galibiyet dışında başarıları yok. Hep yenildiler ve her seferinde azgınlıklarının bedelini ödediler. Olacak olan yine budur. Gazze’de, Batı Şeria’da devam eden, Suriye’ye, Lübnan’a, Yemen’e, Kıbrıs’a, İran’a uzanan, dünyayı topyekûn zehirleyen bu azgınlığın ve saldırganlığın varacağı yer yine hezimettir.
Reklam
Bize düşen ise çelik gibi sabra sahip olmak, umudu ve direniş ruhunu hep diri tutmaktır. Çok daha kötüsüne de hazırlıklı olalım; beterin beteri için tahammülümüz ve sabrımız olsun. Ama her şeyin değişeceğine, bir devrimle birkaç günde bütün sistemlerin alt üst olacağına, ışığın doğudan tekrar yükseleceğine dair umudumuzu da hep taze tutalım.
Vallahi İsrail kendi mezarını kazıyor. Şek, şüphe yok. O mezara gömüldüklerini inşallah görürüz ama görmesek de çocuklarımız, torunlarımız görecek. Kur’an bunu müjdeliyor; tarih de bize devranın döneceğini anlatıyor. Dedelerimiz bize güzel günler miras bıraktı; biz de hem kendimize hem gelecek nesillere direniş ruhunu, intikam arzusunu, sıcaklığını hiç yitirmeyen kinimizi ve zafer umudunu vadedelim.
SDG silah bırakacak, buradan çıkış yok
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 01/09/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
SDG silah bırakacak, buradan çıkış yok
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 54 kişi beğendi
Türkiye’de İsrail yandaşı, İsrail’e hayranlık besleyen, İsrail’i destekleyen az da olsa bir kesim var. Örneğin İsrail Suriye’yi karıştırmak için Nusayrileri aparat olarak kullanıyor ve sanki onların hamisi gibi davranıyor; Türkiye’deki Nusayrilerin ve Alevilerin az bir kısmı da bu zokayı yutuyor. Aynı şekilde İsrail’in kendi kirli yayılmacı hedefleri için Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’deki Kürtlerle ilgileniyormuş, onların çıkarlarını gözetiyormuş gibi yaptığını biliyoruz; yine az da olsa bazı Kürtler de bu tuzağa düşüp İsrail’den medet umuyor.
Reklam
İsrail’e karşı gizliden sempati besleyen ya da nötr yaklaşan hatırı sayılır bir kitle de var. Bunların gerekçeleri farklı. Soykırımı görüyorlar. Gazze’de devam eden insanlık dışı vahşete şahit oluyorlar. Ama İsrail’in, “İslamcılar” ya da “Araplarla” savaştığını düşünüyor ve memnuniyetlerini de kimi zaman açık ediyorlar. Ya da bugün hâlâ İsrail’in Batı’nın bir parçası, Batılı, modern, seküler ülke olduğu algısına büyük bir cahillikle inananlar da var.
Bunları geçelim. Ama şunu biliyoruz: Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye’nin savunmasının Gazze’de başladığını” söylediğinde, “Hamas’ın Kuvayi Milliye gibi vatan savunması yaptığını” belirttiğinde veya “İsrail’in Türkiye’yi tehdit ettiğini” ifade ettiğinde geniş kitleler bunun abartılı olduğunu, uçuk olduğunu zannetmişlerdi.
Reklam
Sanırım gelinen noktada vatanseverler için artık her şey açık.
İsrail, Suriye’yi en az 4 parçaya bölmek istiyor. Dürzileri, Kürtleri, Nusayrileri sevdiğinden değil; tıpkı Lübnan gibi istikrarsız, sürekli birbiriyle didişen, çatışan, savaşan bir ülkenin kendisine güvenlik sağlayacağını düşünüyor.
İsrail’in bu projesi doğrudan Türkiye’ye tehdit.
Birincisi, istikrarsız, bölünmüş, çatışan bir Suriye Türkiye’ye doğrudan tehdit demektir. Yanı başında istikrarsız bir ülke varken Türkiye’nin istikrar içinde olması beklenemez.
İkincisi ve en önemlisi, Suriye’de kurulacak özerk, federatif ya da adı ne olursa olsun, terör tabanlı ve İsrail uydusu bir Kürt oluşumu; bununla birlikte yine Türkiye’ye sınır ve İsrail destekli bir Nusayri oluşumu, kaçınılmaz olarak Türkiye’nin içini etkileyecek, Türkiye’ye açık tehdit teşkil edecektir. İsrail’in, uyduları aracılığıyla Türkiye sınırına yerleşmesi de büyük sorun olacaktır.
8 Aralık Suriye Devrimi’nden bugüne defalarca altını çizdik: Suriye’nin yapısı üniter olmalıdır. SDG için silah bırakmak ya da silah bıraktırılmak dışında üçüncü bir seçenek yoktur.
Siyaset ve diplomasi seçenek üretme, farklı çıkış yolları bulma sanatıdır ama Türkiye için bu kapı kapanmıştır.
Nitekim gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan, gerek MHP Genel Başkanı Bahçeli, gerekse Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, özellikle son günlerde yaptıkları açıklamalarla, Türkiye açısından üçüncü bir seçenek olmadığını çok net ve çok üst perdeden ifade ettiler. Bütün o sözlerde tam bir kararlılık olduğunu görüyoruz.
Reklam
Türkiye bu noktadan geri dönmez, daha da önemlisi artık geri dönemez.
Ne Terörsüz Türkiye çabaları ne de dış baskılar artık Türkiye’yi caydırabilir. Tekrar yazalım: SDG’ye yönelik kararlı tavır, Terörsüz Türkiye ruhuna, hele hele Türk-Kürt kardeşliğine asla aykırı değil.
Bugün Türkiye’nin tamamı tehdidi gördü. Hainleri ve cahilleri bir kenara bırakırsanız, milletin bütünü İsrail’in Türkiye’nin bekası için ciddi bir tehlike olduğunun bilincinde.
İsrail ve SDG, Türkiye’deki bu kararlılığı, bu geri dönülmezliği görüyor mudur bilemeyiz; ama şunu biliyoruz: Türkiye, geri adım atamayacak durumda. Türkiye için bu meselede silahı güzellikle ya da “bir gece ansızın tepelerine çökmek” suretiyle bıraktırmaktan başka yol yok.
Türkiye içindeki hissiyat bu noktada; altını çizelim istedim.
CHP’deki yobazlığın kökleri ya da ‘Muhafazakâr Kemalizm’
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 05/09/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
CHP’deki yobazlığın kökleri ya da ‘Muhafazakâr Kemalizm’
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedguldentosun6188343 undefined
esubai131377762 ve 48 kişi beğendi
Dünyanın en prestijli savunma sanayii yayını olarak kabul edilen “Defense News”ın hazırladığı “Zirvedeki 100 Şirket” listesinde bu yıl 5 Türk şirketi yer almış: ASELSAN, TUSAŞ, Roketsan, ASFAT ve MKE.
Reklam
Türkiye adına büyük ve sevindirici bir başarı.
Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün, ağustos ayında savunma ve havacılık sanayii ihracatının yüzde 97,3 artışla 834 milyon dolar rakamına ulaştığını açıklamış.
Bu da büyük başarı.
Geçtiğimiz günlerde Sözcü Televizyonu’nda Türkiye’nin geliştirdiği “Çelik Kubbe” hava savunma sistemi konuşulurken büyük bir memnuniyetsizlik içinde “sadece yandaşları koruyacak” yorumu yapılmıştı. CHP Genel Başkanı Özgür Özel de Sinop’ta yaptığı açıklamada Roketsan’ın Karadeniz’deki füze denemelerinin balıkları ve turistleri “ürküttüğünü” söyleyerek memnuniyetsizliğini ifade etmişti.
CHP ve genel olarak Kemalizm, Türkiye’nin son yıllarda bilimde, teknolojide, özellikle de savunma sanayiinde elde ettiği başarılara karşı gizlemeye gerek duymadığı bir memnuniyetsizlik sergiliyor.
Reklam
Türkiye kendi savaş uçağını, kendi savaş gemilerini, dünyada savaş dengelerini değiştiren İHA ve SİHA’ları, kendi tankını, helikopterini, piyade tüfeğini üretirken, Türkiye’nin yerli otomobili artık Almanya’da bile satışa sunulurken Kemalistler burun kıvırıyor, küçümsüyor, hatta aşağılama yoluna gidiyorlar. Yolların, köprülerin, tünellerin inşa edilmesi, hızlı trenin şehirleri birbirine bağlaması, uzaya kendi uydularımızın hatta astronotların gönderilmesi Kemalistleri huzursuz ediyor.
Bunun adı “kıskançlık” mı? Değil. CHP’nin, her başarıya bir kulp takması, erişemediği ciğere murdar demesi bir muhalefet tarzı mı? Hayır değil.
İstanbul büyük yolsuzluk iddialarıyla çalkalanırken, İzmir susuzlukla boğuşurken, CHP’lilerin, çöpleri bile düzgün toplanmayan Keçiören’in girişine yapılan devasa ve lüzumsuz heykelin açılış töreninde coşmaları, kendilerinden geçmeleri, duygulanıp Onuncu Yıl Marşı eşliğinde gözyaşı dökmeleri “cahillik”, “akıl tutulması”, “vizyonsuzluk” gibi kavramlarla açıklanabilir mi? Ona da hayır.
CHP’nin ve Kemalizm’in, Türkiye’deki her güzel gelişmeden rahatsız olmasının, buna karşılık dağı-taşı, her sokağı-caddeyi heykelle donatmasının, bu tavrı da on yıllardır istikrarla muhafaza etmesinin altında başka bir duygu, başka bir düşünce olmalı. Nasıl ki seçmenin AK Parti’ye oy vermesini “cahillik” olarak yaftalayıp geçmek basitlikse, CHP’li kitlenin bize çok komik gelen tavırlarını da benzer kelimelerle tanımlayıp geçmek basitlik olacaktır.
Reklam
O zaman nedir o duygu, o düşünce? Kemalistler neden bu kadar tutucular? Bu yobazlığın kaynağı, kökeni nedir? CHP ve Kemalizm nasıl olmuş da bu kadar “muhafazakâr” olmuştur?
Bu soruların cevabını ararken, Prof. Dr. Hamit Emrah Beriş hocanın “Kemalist Devrimden Muhafazakâr Kemalizm’e” başlıklı makalesine rastladım (Liberal Düşünce Dergisi, sayın 34, 2006). Şöyle özetleyelim:
Kemalistler, Cumhuriyet’in kurulmasını bir “devrim” olarak nitelendiriyorlar. “Devrim”i ayakta tutmak için de zor kullanmak hatta zorbalık yapmak gerekiyor. İstiklal Mahkemeleri, İzmir Suikastı, Menemen Hadisesi gibi vakalarla muhalifler tasfiye ediliyor. Şeyh Said ya da Dersim üzerinden kitleler “te’dip” ediliyor. En ufak bir muhalif görüşe, eleştiriye bile izin verilmiyor. CHP Genel Sekreteri Recep Peker bunu açık açık ifade ediyor: “İnkılapları yapmak için çok kere zor kullanmak lazımdır… Bir değişiklik yapılırken mukavemet ve irtica unsurları, yerine göre elinde silahla veya cebinde kitapla, kafasında eskiye alışmış somurtkanlık, dilinde iğfal ve tehevvürle gelip karşınıza dikilirler. Bunları vurup devirmedikçe inkılabı yapmanın ve uzun devirler korumanın imkânı yoktur… Türk inkılabı en ziyade zor kullanmayı gerektiren bir hususiyet gösterir.” Benzer şekilde Mustafa Kemal de şapka inkılabı bağlamında İstiklal Mahkemeleri’ni “vasıta-i istibdadın” değil; “milletin medeni ve içtimai inkişafının” aracı olarak tanımlıyor.
Karl Marks, “Bütün siyasal devrimler bu makinayı (devleti) kıracakları yerde yetkinleştirmekten başka bir şey yapmadılar” demiş. Kemalistlerin “devrimi” de aynı minvalde ilerliyor. Kemalizm, kâğıt üzerinde pozitivizm üzerine inşa edilirken, aydınlanmayı, modernleşmeyi, Batılılaşmayı yegâne hedef olarak koyarken, bilime ve bilimselliğe tapma derecesinde bağlı iken, eğer “kontrolü dışında” ise, “devrimi korumak” maksadıyla hiçbir yeniliğe müsaade etmiyor.
Adına ister “Kemalist Muhafazakarlık” ister “yobazlık” deyin, CHP’nin taassubunun altındaki duygu ve düşünce tam olarak bu: Kendisi yapmıyorsa, kararı kendisi vermiyorsa, kendisi kontrol etmiyorsa, modern de olsa, Batılı da olsa, bilimsel de olsa, hiçbir gelişme onu memnun etmiyor. Her atılım, her yenilik, her rekor, milleti sevindiren her gelişme CHP’yi ve Kemalizm’i derinden sarsıyor ve mutsuz ediyor.
Reklam
İşte onun için, bir CHP’liye, ucube bir heykelin açılışı, sınır aşan bir füzenin imalinden daha anlamlı, daha önemli geliyor; çünkü heykelle “devrim” korunmuş oluyor. Ortalama bir Kemalist, “eğer heykel yapılır ve ‘devrim’ korunursa, bilimin, aydınlanmanın, modernleşmenin ışığı ve yol göstericiliğinde Türkiye’nin muasır seviyelere ulaşacağına” 102 yıldır sabır ve bitmeyen umutla yürekten inanıyor.
102 yıldır CHP’yi fırsat bulduğu anda baskıcılığa götüren, askeri darbelerin hazırlanmasında gönüllü olmasını sağlayan ve darbeleri desteklettiren de bu duygu.
CHP, bu “devrimcilik” oyunundan ve romantizminden çıkmadıkça, “devrim yıkıldı yıkılacak” paranoyasından kurtulmadıkça, “devrim” dedikleri şeyin milletin ruhuyla örtüşmediğini kavramadıkça buradan bir adım öteye gidemeyecek.
Bülent Ecevit ve Kemal Kılıçdaroğlu 102 yıl içinde CHP’nin genleriyle oynamayı başarabilen iki genel başkan oldular ama hedefe ulaşamadılar. Bakalım, belki Kılıçdaroğlu CHP’nin başına yeniden gelir de, CHP de ülkenin ihtiyaç duyduğu bir muhalefete dönüşür; göreceğiz.
Bu arada yanlış anlaşılmasın: Pozitivizme, modernleşmeye, Batılılaşmaya, teknoloji ve bilim-perestliğe kendi karar ve kontrolü dışında olduğu için değil de, felsefi bir duruşla karşı çıkıyor olsa, CHP’ye ben bile oy verirdim. Oysa Sinop’taki füze denemelerini eleştiren Özgür Özel “Ya benimsin ya kara toprağın” havasında; “Ben yapmıyorsam kimse yapmasın” duygusunda, “aman füze ‘devrime’ saplanmasın” korkusunda. Oradan düşünce çıkmaz.
.Duvar
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 08/09/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Duvar
esubai131377762 undefinedomrhekimoglu87193 undefinedmyasartarhan16225 undefined
esubai131377762 ve 38 kişi beğendi
İsrail’in hedefi bir sır değil: Gazze’nin tamamen boşaltılmasını, bütün Filistinlilerin Gazze’yi terk etmelerini istiyor. Bu niyeti Netanyahu da, diğer İsrailli yetkililer de defalarca ve açık açık ifade ettiler. ABD Başkanı Trump da birkaç kez bu planı hem de detaylarıyla dile getirdi.
Reklam
Gazze’de yaşananlara baktığımızda sergilenen tüm vahşetin bu “boşaltma” planını gerçekleştirmeye yönelik olduğunu görüyoruz.
Dün GZT’de çarpıcı bir derleme vardı: “Bir halk 700 gündür yok edilmeye çalışılıyor. Gazze’de 2,4 milyon insan kapana kısıldı. Gazze’nin yüzde 80’i işgal altında; şehirlerin yüzde 90’ı yerle bir edildi 2,4 milyon insan açlık, yıkım ve sürgünle yüz yüze bırakıldı. İsrail 150 bin ton patlayıcı kullanarak 68 milyar dolarlık doğrudan zarara yol açtı. Bugüne kadar 73 bin 731 kişi hayatını kaybetti ya da kayboldu. Bunların 20 binden fazlası çocuk, 12 bin 500’den fazlası kadın. 2 bin 700 aile tamamen yok oldu, bazı ailelerden geriye tek bir kişi bile kalmadı. Yaralı sayısı 162 bin kişi. 38 hastane tamamen yok edildi, 197 ambulans hedef alındı. 1.607 sağlık çalışanı şehit edildi. 662 okul, 833 camii tamamen yıkıldı. 650 bin çocuk, 40 bin bebek şu anda ölüm riskiyle karşı karşıya. Tarım arazilerinin yüzde 94’ü yok edildi. 5 bin 80 kilometre elektrik hattı, yüzbinlerce metre su hattı imha edildi. Balıkçılık tamamen sıfırlandı…”
Gazzeliler sürekli yerlerinden ediliyorlar. 2,4 milyon insanın büyük çoğunluğu şu anda Mısır sınırına yakın Refah bölgesine sıkıştırılmış durumda.
Olacakları tahmin etmek güç değil: Uluslararası baskının da çok arttığı şu günlerde, Gazze-Mısır arasındaki 10 kilometrelik hat üzerinde İsrail bir geçiş noktası açacak. Bunu kendisinin yapmayacağı, muhtemelen büyütüp beslediği, koruyup kolladığı, Hamas’a rakip olarak istihdam ettiği IŞİD teröristlerine yaptıracağı çok açık. Bir gün sınırda, “kimliği belirsiz kişilerin sabotajıyla” sadece birkaç metrelik geçiş oluşacak ve aç, susuz, hasta, çaresiz, kimsesiz, her an ölümle burun buruna yaşayan, artık umutsuz, yılgın, bitkin, yorgun, daracık bir alana sıkışmış, iradesi bulanıklaşmış, sinirleri yıpranmış, nefes almakta bile zorlanan Gazzeliler oradan Mısır’a, Sina’ya akın edecekler. İsrail’in son saldırıları, baskıları, dozunu daha da artırdığı vahşeti bu acı sonun artık yakın olduğunu gösteriyor.
Reklam
Gazze ile Mısır arasındaki 10 kilometrelik sınır hattı dünyanın ve insanlığın utanç duvarlarından oluşuyor. Gazze tarafında, sınırdan 400 metre içeriye kadar genişletilmiş, binlerce evin yıkılmasıyla oluşturulmuş, İsrail’in kontrol ettiği, son aylarda da Mısır’la yapılan anlaşmaları çiğneyerek işgal ettiği Philadelphi Koridoru var. Bu koridordan sonra Mısır duvarları yer alıyor.
Mısır, Gazze sınırında yıllardır inşa faaliyeti yürütüyor. Derinliği 18 metreyi, yüksekliği 30 metreyi bulan, üzerine dikenli teller, sensörler, kameralar yerleştirilmiş duvarı aşmak mümkün değil. Bu duvarın 1 kilometre gerisine Mısır büyük bir hendek kazdı ve deniz suyunu buraya akıttı. Çevreye de ağır hasar veren bu hendek şimdi işlevsiz.
Mısır, mevcut duvarı tahkim etmek için 2017’de tekrar inşa çalışmalarına başladı. Bütün yoksulluğuna, ekonomik sıkıntılarına rağmen Mısır bu duvarlara büyük kaynaklar akıtıyor. Ayrıca İsrail’le varılan mutabakatlar sonucu duvarın önünde askeri birlikler bulunduruyor.
Reklam
Mısır, Gazzelilerin sınırı aşıp topraklarına akmasından çok korkuyor. Haksız değil. 2,5 milyona yakın ek bir nüfus Mısır ekonomisini zorlayacak. Üstelik bu nüfus çok dinamik ve samimi Müslümanlardan oluşuyor ki bu da Mısır diktası için ciddi tehdit. Ayrıca Gazzelilerin gelmesi Mısır’ın bir kez daha İsrail’e yenilmesi anlamına geliyor ki neredeyse bitmiş ulusal gururun kırıntısı dahi kalmayacak. Ancak yine de, Mısır’ın duvarları Gazzelileri engellemek için mi yoksa İsrail’in güvenliğini sağlamak, Hamas’ı bitirmek için mi yaptığı tartışma konusu. Sonuçta Hamas, İsrail’in olduğu kadar, Mısır’ın ve Mahmut Abbas’ın da kâbusu.
Gazzelilerin Mısır’a yerleştirilmesi eski bir plan ve maalesef sadece İsrail’in değil, Mahmut Abbas’ın, BAE’nin ve diğer ABD kuklası Arap diktatörlerinin de desteklediği bir plan. Mısır’ın, evet, kaygıları var ama ikna edilmiş ya da edilecek gibi görünüyor. Sonuçta Mısır, Gazze’de soykırım en ağır şekilde sürerken, İsrail’le 35 milyar dolarlık doğalgaz anlaşması yapmış bir ülke. 35 milyar dolar, İsrail’in bugüne kadar ulaştığı en yüksek ihracat rakamı; buna rağmen, İsrail, hem parayı alıp hem de Mısır’ın gururuyla oynuyor, “aleyhimize açıklamalar yaparsanız bak anlaşmayı iptal ederiz” diye Mısır’ı tehdit ediyor.
17 Şubat 2024’de uluslararası ajanslar Mısır’ın Gazze sınırında yeni bir duvar inşaatına başladığı haberini servis ettiler. Hemen ardından, uydu görüntüleri ortaya çıktı ve BBC gibi bazı ajanslar görüntü üzerinde detaylı inceleme yaptılar: Mısır’ın, duvar inşası gibi görünse de, sınırda geniş alanlar oluşturduğu, buraya çadır sevkiyatı bile yaptığı iddia edildi. Yeni inşaatın Gazzeliler için kamp olduğu söylendi. Mısır bu iddiaları yalanladı ama geniş alanların ne için yapıldığını izah edemedi.
Reklam
Bugüne kadar, Gazze’deki soykırım karşısında İslam dünyasının ve Arap ülkelerinin sessizliğini, tepkisizliğini konuştuk. Keşke sessiz, tepkisiz kalmaya devam etselerdi de, bu büyük ihanetin ortağı olmasalardı. Ama görünen o ki ihanet gerçekleşecek. Kim bilir, belki de Mısır şu anda pazarlık yapıyor ve el yükseltmeye çalışıyor; belki de o pazarlık bitti ve Mısır’ın “gururunu” da kurtaracak bir formül aranıyor. Gazzelilerin tehciri önündeki tek engel Mısır’ın duvarları; hain El Şebab Örgütü bir bombayla o duvarları yıktığında, geride Gazze kalmayacak.
Geride Gazze kalmayacak da, Filistin kalacak mı? Tabii ki hayır. İsrail, Gazze soykırım ve tehcirinden sonra Batı Şeria’ya yönelecek ve hızla orayı da “temizleyecek”. Sonrası Suriye, Lübnan, Ürdün, Kıbrıs. Gazze’nin taşınmasıyla, Hamas’ın bitirilmesiyle sorunun çözüleceğini zannedenler, alınlarına sürülmüş adi bir ihanet lekesiyle kalakalacaklar.
Gazze-Mısır arasındaki duvar bir “utanç” duvarıydı; şimdi bir “ihanet” duvarı, bir “ihanet ve soykırım” anıtı olarak insanlığın karanlık tarihinde yerini almaya hazırlanıyor.
İki iyi yolcuya dair
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 15/09/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İki iyi yolcuya dair
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 51 kişi beğendi
Bugün 15’inci gün… Gazze’ye insani yardım ulaştıracak Sumud Filosu’nun yolcularından sevgili dostumuz Ersin Çelik, 15 gündür vatanından, ailesinden, sevdiklerinden, biz dostlarından uzakta. Her gün yazı ve videolarıyla hem bizi hem dünyayı gelişmelerden haberdar ediyor. Çok zorlu bir yolculuk. Günlerce eğitimler aldılar, testlerden geçtiler. Çokça tehdit edildiler; filonun Tunus’taki koluna iki kez saldırı düzenlendi. En ağırı da günlerce yola çıkmayı beklediler. Şimdi artık yoldalar. Asıl zorluk şimdi başlıyor. Açık denizde uzun ve meşakkatli bir yolculuk yapacaklar. Sonra İsrail’in baskılarına, zorbalıklarına, saldırılarına göğüs gerecekler. Belki bir süre gözaltında tutulacaklar. Eve dönmesi belki de haftalar sonra olacak.
Reklam
Ersin, İstanbul’daki sıcak yatağını, güvenli alanını, ailesini, yakınlarını, dostlarını arkada bırakarak böylesine meşakkatli, riskli, tehlikeli yolculuğa neden çıktı? Para mı kazanacak? Hayır. Şöhret mi kazanacak? Zaten şöhretliydi. Kupa, madalya mı alacak? Yok. Makama, rütbeye mi ulaşacak? O da hayır. Necip Fazıl’ın o meşhur dizeleriyle, Ersin, “mukaddes yüke hamallık” yapıyor.
“Hamallık ki, sonunda ne rütbe var ne de mal / Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan / Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan…”
Artık çoğu kişiye böylesine hesapsız, çıkarsız, karşılıksız fedakarlıklar anlamsız geliyor. Oysa daha şimdiden Ersin ve arkadaşları dünyanın dikkatini Gazze’ye çekmeyi başardılar. Daha şimdiden İsrail’i tedirgin ettiler. Sumud Filosu daha menzilinden millerce uzaktayken menziline ulaştı. Ersin ve onun gibi onlarca cesur yolcunun fedakarlığı daha şimdiden Gazze için umut oldu. Bir avuç cesur, fedakâr, iyi insanın gayreti daha şimdiden insanlığın onurunu harekete geçirebildi.
Reklam
2007 yılıydı. Değerli hocamız Yalçın Akdoğan, bana ve sevgili Hamdi Kılıç’a Meclis’teki odasını verdi, önümüze birer bilgisayar koydu. Başbakan’ın konuşma metinlerini yazacaktık. Zor, hassas bir işimiz vardı. Kısa süre sonra yaptığımız işin memleket için, millet için hayırlara vesile olduğunu gördük. Her gün, bir önceki günden daha fazla çalıştık. Ne para, ne makam, ne övgü, ne şöhret… Hiçbiri umurumuzda da değildi, gündemimizde de. Başbakan’ın işini kolaylaştırıyor olmak, O’nun milletle gönül bağını güçlendirmesine katkı sağlamak bize yetiyordu.
Ben görevi bıraktığımda parmaklarım klavyeye vurmaktan deforme olmuştu. Kalbim yorgundu, 2 stentle kendine gelebildi. Benden sonra görevi devralan Hamdi Kılıç ise 28 Mayıs 2023 seçimleri bitince ancak kendisiyle ilgilenme fırsatı bulabildi, doktora gidebildi. Belki kendisine hiç söylenmedi ama daha ilk muayenede durumunun oldukça ciddi ve umutsuz olduğunu biz öğrenmiştik. 2,5 yıl o hastalıkla mücadele etti. Önceki gün de emanetini sahibine teslim ederek fani âlemden bâkî âleme göçtü. Geride tertemiz, onurlu, şerefli bir isim, o ismi hakkıyla taşıyacak pırıl pırıl çocuklar bıraktı.
Hamdi Kılıç, memleket için, millet için karşılık beklemeden çalışan, kendisini feda edenlerdendi. Sahip olduğu ünvanları hakkıyla taşıdı. Tevazudan hiç taviz vermedi. Kendi işi dışında işlerle uğraşmadı. Sağa sola müdahale etmedi. İsmi, sınırsız servet edinme dedikodularında, özel sektörden yüklü miktarda maaş alma ithamlarında, iktidar içinde iktidar olma heveslerinde hiç geçmedi. Garip geldi, işini yaptı, iz bıraktı, eser bıraktı, garip gitti. Mekânı Cennet olsun inşallah.
Reklam
Ben artık şuna eminim: Gazze’de 22 bin çocuk öldürüldü ve eğer gök kubbe başımıza yıkılmıyorsa, bu, sevgili Ersin Çelik ve onun gibi cesur, fedakâr kahramanların gayretleri ve duaları sayesindedir.
Eğer Anadolu’nun ve ümmet coğrafyasının Türkiye’ye ve Erdoğan’a bağladıkları umut bugün terütaze ve dipdiri ise bu, bütün parazitlere, emanete hıyanet edenlere, kendi süfli çıkarını milletin ve memleketin üzerinde gören hesapçı, çıkarcı, bencil asalaklara rağmen, Hamdi Kılıç ve onun gibi bir avuç fedakâr, cefakâr insanın gayretleri sayesindedir.
İyi ki iyilik var. İyi ki iyi insanlar var. İçimizde artık bir avuç kalmış iyi insan sayesinde umudumuz var. Siz de şundan emin olun: İyilik her zaman kazanır, iyiler her zaman kazanır. Kötü vakalara, kötü isimlere, kötü dedikodulara takılmayın; gün yüzlü, güneş yüzlü insanlara bakın ve umutla gülümseyin.
Ortak İslâm Ordusu
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 19/09/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ortak İslâm Ordusu
esubai131377762 undefinedondersevinc3418942 undefinedmrgnys.5211927 undefined
esubai131377762 ve 86 kişi beğendi
Önceki gün, yani 17 Eylül, Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun idam edilişlerinin 64’üncü yıldönümüydü.
İstiklal Mahkemeleri’nin yargısız infazlarını saymazsak, Türkiye’de 1923-1984 arasında 712 kişi idam edilmiş. İdamlar genelde 1923-30 arası ya da 12 Eylül darbesi sonrası gibi olağanüstü dönemlerde yoğunlaşmış. Nüfusu ve geniş tarih aralığını düşündüğünüzde 712 rakamı büyük bir rakam değil. Demem şu ki, Menderes ve arkadaşlarının 1961’de idam edilmeleri hayatın normal akışına aykırı. Menderes, Yassıada’da gördüğü kötü muameleden sonra, memleketi Aydın’a dönüp, Çine Çayı’nın kenarında söğüt ağaçlarının altında çayını yudumlama, siyasetten tamamen çekilme hayalini dile getirmişti. Yaşasaydı, belki de siyasete dönmeyecekti. Ama yine de idam ettiler.
Reklam
Türkiye’de yakın tarihlerde yaşanmış bir dizi olayı İsrail’in varoluş, güvenlik ve yayılma arzusu bağlamında okumak artık komplo teorisi kapsamına girmiyor. Son 2 yılda bölgede ve dünyada gelişen İsrail odaklı çok sayıda hadise taşları yerinden oynattı, epeyce sırrı aşikâr etti, komplo teorisi denilip küçümsenen nice iddianın doğru olduğunu dünyaya gösterdi.
İsrail 1947’de kuruluşunu ilan etti. Türkiye hem içerden hem de İslam âleminden göreceği tepkinin korkusuyla İsrail’in kuruluşuna kayıtsız kaldı. 1949’da İsmet İnönü, İsrail’i bir devlet olarak kabul etti. Kim bilir, belki de 1950 seçimlerine arkasında büyük bir destekle girmek istiyordu. Ve yine belki de İsrail’i tanımada gösterdiği 2 yıllık tereddüdün de bedelini ödedi.
Reklam
Menderes Hükümetlerinin İsrail’le ilişkileri de çok dalgalı olmuştu. 1955’te Türkiye, İran, Pakistan, Irak ve İngiltere’nin kurduğu Bağdat Paktı, İsrail’i rahatsız etti. Türkiye’nin sonraki yıllarda yalnızlaşması 1958’de İsrail’le gizli bir anlaşmanın imzalanmasına yol açtıysa da bu anlaşma uygulanmadı. Kim bilir, İsrail, Menderes’in idamıyla Bağdat Paktı’nın veya gittikçe aktifleşen ve millileşen Türk dış politikasının intikamını da almış olabilir.
Bunlar uzak ihtimaller mi? Birkaç örnek daha sıralayalım. Mahir Çayan ve arkadaşları, Deniz Gezmiş’in serbest bırakılması için İsrail’in İstanbul Başkonsolosunu rehin aldılar ve öldürdüler. Mahir Çayan Kızıldere’de infaz edildi; Deniz Gezmiş ise Ankara’da idam edildi. 12 Eylül darbesi, 6 Eylül’de Konya’da yapılan çok kalabalık Kudüs Mitingi’nin ardından geldi. Öncesinde, 30 Temmuz 1980’de İsrail Kudüs’ü başkenti olarak ilan etmiş, 28 Ağustos’ta, Türkiye İsrail’le diplomatik ilişkileri kesmişti. 28 Şubat darbesinin Sincan’daki Kudüs gecesinin ardından gelmesi tesadüf olabilir mi? 15 Temmuz darbe girişiminin, Fetöcü İsrail ajanları tarafından yapılmış doğrudan bir Siyonist müdahale girişimi olduğu inkâr edilebilir mi?
İsrail, ABD ve Almanya başta olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri artık oyunu elleri açık oynuyorlar. Maskeler tek tek düşüyor; sevgili Ersin Çelik’in ifadesiyle Avrupa narkozdan uyanıyor. Hadiselerin üzerindeki sis perdeleri kalkıyor, illüzyon sona eriyor, dün komplo teorisi denilip geçiştirilen nice hadisenin altından tam da Merhum Erbakan’ın hayatı boyunca ifade ettiği gibi Siyonizm sapkınlığı çıkıyor.
Reklam
Erdoğan, ilk Başbakan olduğunda, selefi başbakanlar gibi Menderes’in akıbetiyle tehdit edilmişti. “Biz bu yola kefenimizi giyerek çıktık” diyerek bu tehditleri bertaraf etti. “Korkunun ecele faydasının olmadığını” bilerek yürüdü. Türkiye’yi bu seviyelere taşıyan işte en başta bu cesaret oldu.
Evet. İsrail’in Katar’a saldırısı, “korkunun ecele faydasının olmadığını” şimdi bölge ülkelerine de gösterdi. Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Emirlikler, Mağrip ülkeleri ve diğerleri de Katar saldırısıyla, tahtlarının garantide olmadığını, korkunun, rüşvetin, haracın, hatta İsrail ve ABD’ye secdenin kendilerini kurtarmayacağını anladılar. Her ne kadar İslam İşbirliği Teşkilatı yine bir kınama yayınlayıp dağılmış olsa da, en azından bu sefer bir “Ortak İslam Ordusu” söylentisi etrafa yayıldı.
Ortak İslam Ordusu: Mümkün mü? Çok zor ama evet mümkün. Türkiye’nin lideri Erdoğan gibi bölgede “ölümü öldürmüş” birkaç lider daha çıksa, hiç şüphesiz İsrail kaçacak delik arayacak, onu ağabeyleri dahi koruyamayacaktır.
Reklam
Adam gibi ölmek, sürüngen gibi yaşamaktan bin kat evladır. Katar’a yapılan İsrail saldırısı bu hakikati hatırlatmıştır inşallah.
Sağ eliniz kuruyacak, diliniz damağınıza yapışacak
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 22/09/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sağ eliniz kuruyacak, diliniz damağınıza yapışacak
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddemirkesenmuzaffer7072025 undefined
esubai131377762 ve 74 kişi beğendi
Terör devleti İsrail’in soykırımcı Başbakanı Netanyahu, eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz’la bir diyaloğunu anlattı. Netanyahu, Mesut Yılmaz’dan Türkiye’de bulunan Siloam kitabesini istemiş, Yılmaz ise o dönem İBB Başkanı olan Erdoğan’ı gerekçe göstererek talebi geri çevirmiş.
Reklam
ABD’nin Siyonist Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da dinleyiciler arasında bulunduğu konuşmada Netanyahu şu ifadeleri de kullandı: “Burası bizim şehrimiz Sayın Erdoğan. Sizin değil, bizim şehrimiz. Her zaman bizim şehrimiz olacak. Bir daha bölünmeyecek.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cevabı ise keskin ve net oldu: “Kudüs-ü Şerif’i namahrem ellerin kirletmesine izin vermeyiz. Biz Müslümanlar olarak Doğu Kudüs üzerindeki haklarımızdan tek bir geri adım dahi atmayacağız… Değil size o kitabeyi, Kudüs-ü Şerif’e ait tek bir çakıl taşını dahi vermeyiz!”
Reklam
İncil, Tevrat ve Zebur’da, bu kitaplara sonradan eklenmiş, tarihi gerçeklerle uyuşmayan çok sayıda coğrafi yer ismi bulunuyor. Hristiyanlar ve Yahudiler, tahrif edilmiş kitaplarındaki masalları somutlaştırmak, Kudüs’ün kendilerine ait olduğunu ispatlamak için kanıt peşinde koşuyorlar. Yahudiler, sadece Kudüs’ün değil, kendilerine vadedildiğine inandıkları geniş bir coğrafyanın geçmişte de kendilerinin olduğunu ispat peşindeler. “Arkeoloji” dediğimiz şey aslında tam olarak bu amaçla ortaya çıkmış ve bu amaçla devam eden bir çaba. Netanyahu, Siloam Kitabesi’ni, “Bakın Kudüs bizimdi, işte bu da ispatı” diyebilmek için istiyor.
İslâm Ansiklopedisi’ne göre “Kudüs” şehrinin ismi tarihte ilk kez M.Ö. 19 ve 18’inci yüzyıllara ait Mısır metinlerinde “Urusalim” olarak geçiyor. Tevrat’ta şehrin ismi hiç geçmiyor ama Yahudi metinlerinde şehir “Yeruşalem” olarak isimlendiriliyor. “Urusalim” ya da “Yeruşalem” kelimelerinin, “Şalem’in evi, yurdu, şehri” veya “Selâmın yani barışın evi, yurdu, şehri (yeri?)” anlamlarına geldiği iddia ediliyor.
Kudüs’ün, M.Ö. 1010 yılında Hz. Davud tarafından fethedildiğine, Yahudilerin itirazlarına rağmen başkent yapıldığına, oğlu Hz. Süleyman’ın burada büyük bir mabet inşa ettiğine inanılıyor. Kudüs, Netanyahu’nun da konuşmasında vurguladığı gibi sonradan ikiye bölünüyor ve Babil Kralı Nebukadnezzar (Buhtunnasr) tarafından işgal edilerek yıkılıyor, sakinleri de Babil’e sürgüne götürülüyor.
Reklam
Kudüs’ün Yahudiler tarafından kutsallaştırılması bu sürgün döneminde başlıyor. Yahudiler Tanrı’nın Siyon’da (Kudüs’te) oturduğuna, tahtının orada olduğuna, Hz. Âdem’in yaratılması için toprağın Kudüs’ten alındığına, tüm dünyanın Kudüs’ten yaratıldığına, mahşerin Kudüs’te toplanacağına, Mesih’in Kudüs’te görüneceğine, Kudüs şehri gibi bir şehrin de gökte olduğuna, gökteki Kudüs’ün inip yerdekiyle birleşeceğine, Süleyman Tapınağı’nın da aynı şekilde gökten ineceğine, Tanrı’nın dünyayı yaratırken güzelliği on parçaya bölüp dokuzunu Kudüs’e verdiğine ve buna benzer birçok abartıya inanıyorlar. Tevrat’ta bulunmamasına rağmen, Babil sürgünü sırasındaki Kudüs özlemi, hastalıklı biçimde Yahudi kutsal metinlerine yerleştiriliyor. Mezmurlar’ın 137’nci kısmında şu ifadeler yer alıyor: “Babil ırmakları kenarında oturup Siyon’u (Kudüs’ü) andıkça ağladık… Ey Yeruşalim (Kudüs), seni unutursam, sağ elim kurusun / Seni anmaz, Yeruşalim’i en büyük sevincimden üstün tutmazsam, dilim damağıma yapışsın…” Yine dualarında Yahudilerin en çok kullandığı ifade “Gelecek yıl Kudüs’te” ifadesi olmuştur.
Kudüs, biz Müslümanlar, bunun yanında Hristiyanlar ve Yahudiler için kutsal bir şehir. Bu şehir defalarca yıkılmış, defalarca kılıçtan geçirilmiş, halkları sürgün edilmiş. Ancak Kudüs, gerek Hz. Ömer’in gerek Selahaddin Eyyubi’nin gerekse de Osmanlı Sultanı Süleyman’ın fethi sırasında yıkıma ve kıyıma şahit olmamış, o dönemlerde antik ismiyle uyumlu şekilde bir selâm, barış şehri olmuş. Müslümanlar, bin yılı aşkın süre Kudüs’e hâkim oldular, bugün hâlâ Kudüs’teler ve hem Yahudilerin hem Hristiyanların değerlerine sonsuz hürmet gösteriyorlar.
Yahudi kutsal metinlerinde yazanlar yaşanmış mıdır, ya da tam olarak böyle mi yaşanmıştır bilmiyoruz. Söylentilerin dışında elde hiçbir kanıt yok. Siyonistler, başta Netanyahu olmak üzere, bu söylentileri somutlaştırmak için hastalıklı, hırslı, sapkın bir gayret içindeler. 2 bin 500 yıldır içlerinde büyüttükleri “Kudüs ve Vadedilmiş Toprak hurafesini” gerçekleştirmek için yakıyor, yıkıyor, acımasızca öldürüyorlar.
Reklam
Kudüs bir Yahudi şehri değildir; Filistin de aynı şekilde Yahudi toprağı değildir. Ne Siloam Kitabesi, ne de bir başka buluntu Kudüs’ün tapusunu Siyonistlere verebilir. Eğer mesele bir müddet Kudüs’e hâkim olmak ise, -ki Siyonistlerin buna dair ellerinde delil bile yok- Müslümanlar bin yıldan fazladır Kudüs’e hakimler. Müslüman, Hristiyan, Yahudi dün İslam hakimiyetinde barış içinde bir arada yaşadılar, yarın da öyle olacak.
Evet, Kudüs-ü Şerif’ten bir çakıl taşı dahi alamayacaklar. İşledikleri soykırım nedeniyle de sağ elleri kuruyacak, dilleri damaklarına yapışacak, değil gelecek sene, ebediyyen Kudüs’te buluşamayacaklar.
Kudüs, her inanca saygı duyan bir selam şehri, bir Müslüman şehridir; dün öyleydi, bugün de öyle, inşallah hep öyle kalacak.
Mesele Hamas değil
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 26/09/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Mesele Hamas değil
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedyusufbayer04307 undefined
esubai131377762 ve 71 kişi beğendi
“Yinon Levi” ismini hiç duydunuz mu? O, bugünlerde İsrail’de bir “ulusal kahraman” olarak görülüyor. İki ay önce, 28 Temmuz’da, Batı Şeria’daki El Halil kentinin Umm al-Khair köyünde, Avda Hathaleen isimli masum bir Filistinliyi katletti. Avda Hathaleen, Oscar ödüllü “No Other Land” belgeseline katkı sunmuş, etkili bir aktivistti. İsrailli işgalciler, iş makinalarıyla Umm al-Khair Köyü’nün su ve elektrik hatlarını kesmeye başlayınca bir grup aktivist de protesto için toplandı. İşgalciler arasındaki Yinon Levi belindeki silahını çıkardı ve protestoculara rastgele ateş etti. Avda orada hayatını kaybetti. Cesedini İsrail hastanesine götürdüler ve 3 gün sonra pazarlıkla teslim ettiler: “Cenaze töreni yapılmayacak, cenazeye 15 kişiden fazlası katılmayacak, cenaze köye değil uzak bir yere gömülecek” şartlarını koştular. Avda yere düştüğünde ona yardım eden 2 yabancı aktivisti de hemen sınır dışı ettiler.
Reklam
Yinon Levi’ye ne mi oldu? Gözaltına alındı, silahını kullanması “meşru müdafaa” sayıldı ve delil yetersizliğinden hemen serbest bırakıldı. 3 gün ev hapsinden sonra özgürlüğüne kavuştu. İsrailli bakanlar, milletvekilleri, STK’lar ve medya Levi’yi ulusal kahraman ilan ettiler.
Bir başka olay: Bu yılın nisan ayında yine Batı Şeria’da, yine El Halil’de, 60 yaşındaki Şeyh Said Rabaa zeytinliklerini işgal eden 3 siyonistle tartışmaya başladı. 15 yaşındaki oğlu İlyas elindeki telefonla tartışmayı kayda alıyordu. Siyonistlerden biri İlyas’a arkadan yaklaşarak yere düşürdü, tekmelemeye başladı. Tam o anda bir başka siyonist silahını çekti ve önce havaya, sonra Şeyh Said’in bacağına ateş etti. İsrail askerleri geldi, İlyas’ın ellerini arkadan bağladılar, gözaltına aldılar. Ambulans sonra geldi, Şeyh Said Rabaa’yı alıp bir İsrail hastanesine götürdüler, orada bacağını kestiler, yatağa bağlayarak 3 gün hastanede tuttuktan sonra bir askeri araçla köye bıraktılar. Bu arada bir İsrail hastanesine izinsiz girdiği için de sorgulayıp ceza verdiler. Oğlu İlyas ise 15 gün boyunca gözaltında işkence gördükten sonra serbest bırakıldı. Yaşlı bir Filistinli çiftçiyi keyfice vuran, ayağının kesilmesine sebep olan Binyamin Bodenheimer gözaltına alınmadı, sorgulanmadı, yaşlı çiftçiyi vurduğu yerde elini kolunu sallayarak dolaşmaya devam ediyor.
Reklam
Bunlar artık Batı Şeria’da sıradan olaylar. Gözler Gazze’ye çevrilmişken Batı Şeria’da bir yandan işgalciler, bir yandan güvenlik güçleri toprakları gasbetmeyi, insanları keyfice öldürmeyi ya da yaralamayı, çocukları gözaltına almayı, Filistinliler için hayatı çekilmez hale getirmeyi sürdürüyorlar. Gazze’de yoğun bir soykırım yapılırken, Batı Şeria’da daha az yoğunluklu ama sürekli bir soykırım sürüyor.
İsrail, Gazze’deki soykırım/varlıkkırımı Hamas’ın 7 Ekim operasyonuyla meşrulaştırmaya çalışıyor. İki yıldır tüm dünyaya Hamas’ın 1200 kişiyi öldürdüğü, kadınlara tecavüz ettiği, bebekleri beşikte katlettiği yalanını söylüyor. Bir tane bile kanıt gösterebilmiş değil.
Bu hafta bazı ülkeler Filistin’i bir devlet olarak tanırken, uzun uzun Hamas’tan bahsettiler, Hamas’ın silah bırakması, devreden, denklemden çıkması gerektiğini söylediler. Hatta Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas dahi, vize verilmediği için katılamadığı BM Genel Kurulu marjındaki Filistin Zirvesi’ne video konferansla katıldı ve Filistin’in geleceğinde Hamas’ın olmayacağını söyledi.
Reklam
Mesele gerçekten Hamas mı? İsrail Gazze’de soykırım/varlıkkırım yaparken gerçekten Hamas’ı mı yok etmeye çalışıyor. Mahmut Abbas ve Arap ülkelerinin liderleri gerçekten Hamas bitince sorunun biteceğine mi inanıyor? Türkiye de dahil olmak üzere dünyada İsrail propagandasına maruz kalmış, gönüllü ya da paralı İsrail savunuculuğu yapanlar gerçekten de meselenin Hamas olduğunu mu zannediyorlar?
Fransa, İspanya, Belçika, İrlanda, Kanada, İngiltere ve diğer bazı ülkeler Hamas şerhini koyarak Filistin’i devlet olarak tanıdıkları halde İsrailli yetkililer küplere bindiler. Yaptıkları açıklamalar dikkat çekiciydi: Bu ülkelerin terörü desteklediklerini, teröre alan açtıklarını, teröristi ödüllendirdiklerini söylediler. Kastettikleri Hamas değildi; Batı Şeria’daki yönetime Hamas’tan farklı bir gözle bakmıyorlar.
Mesele Hamas değil; hiçbir zaman da Hamas olmadı. İsrail şu anda Gazze’de her gün 100 kişiyi katlederken Batı Şeria’da boş durmuyor. İsrail, bölgede tek bir Filistinli dahi istemiyor. Gözünü Doğu Kudüs’e dikmiş durumda. Sonra Ürdün, Mısır, Suriye, Kıbrıs, Türkiye… Bu sapkın, hasta ve fanatik dindar terör devleti güçle durduruluncaya kadar asla durmayacak.
Reklam
Hamas’ı verince suların durulacağını, barışın geleceğini zannedenler yanılıyorlar. Belki kendi koltuklarını bir süre daha muhafaza edebilir, vicdanlarını bir müddet daha rahatlatabilirler ama İsrail durmayacak.
Şunu da bir kez daha hatırlatalım: Hamas insanlığın onurudur. Hamas bağımsızlık, özgürlük, adalet mücadelesi veren bir yapıdır. Hamas bir ruhtur, bir anlayıştır. Hamas Gazze’de, Filistin’de yok edilse bile dünyanın bir başka bölgesinde mutlaka ayağa kalkacak, direnecektir. Yeryüzünde zulüm oldukça karşısında bir Hamas da mutlaka olacaktır.
Zafer artık çok yakın
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/09/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Zafer artık çok yakın
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedm8kc8kwvqk07645 undefined
esubai131377762 ve 57 kişi beğendi
Dün gazetemiz Yeni Şafak’ta önemli bir haber (https://www.yenisafak.com/dunya/trumptan-21-maddelik-gizli-gazzede-ateskes-formulu-netanyahu-duzenleme-pesinde-475289 ) vardı. İsrail medyasına dayandırılan habere göre ABD Başkanı Trump, bugün yapacağı görüşmede 21 maddelik bir ateşkes planını Netanyahu’ya sunacak. Netanyahu’nun düzenleme peşinde olduğu ama şartları kabul edeceği iddia ediliyor.
Reklam
Kuşkusuz bu bir iddia. Gerçekten anlaşma taslağı bu mudur, maddeler bunlar mıdır, yakında teyit edilir. Ancak ateşkese her zamankinden daha yakın olduğumuz aşikar zira epeyce alamet belirmiş durumda.
Netanyahu’nun BM Genel Kurulu’nda protesto edilmesi dünyada çok ses getirdi. Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bangladeş gibi birkaç ülke temsilcisi dışında salonda kimse yoktu. BM kürsüsünde, yalnız ve perişan bir ülkenin tükenmiş temsilcisi vardı.
Reklam
Öncesinde, Trump’ın Müslüman ülkelerin liderleriyle yaptığı toplantının olumlu geçtiği ilan edildi. Toplantıdan dışarıya hiç bilgi sızmadı ama gizli, rahat ve samimi bir ortamda Trump’a Gazze konusunda baskı yapıldığını, özellikle Arap liderlerinin dışarda konuşamadıklarını bu toplantıda anlattıklarını tahmin etmek güç değil.
Yine son günlerde birçok ülke Filistin’i bir devlet olarak tanıdılar. Gazze’de, Avrupa’daki Yahudi soykırımını gölgede bırakacak bir vahşet sergileniyor. Başta ABD, İngiltere ve Almanya olmak üzere Batı bu soykırıma açık ve tam destek verdi. Batı’nın 2. Dünya Savaşı sonrası ürettiği tüm değerler çöktü. Şimdi bazı ülkeler günah çıkarıyor.
İsrailli turistler mekanlardan kovuluyor, İsrail’in Eurovisyon’a ve uluslararası spor müsabakalarına katılmaması için baskılar artıyor. İsrail’e ambargo yaygınlaşıyor, İsrail’i destekleyen firmalara boykot etkisini gösteriyor. Dünyada insanlar sokakta büyük kalabalıklar halinde İsrail’i protesto ediyor. İsrail yanlısı medya ve sosyal medya dahi yaşanan soykırım/varlıkkırımını gizleyemez hale geliyor.
Reklam
ABD’de İsrail’e ve Siyonizme tepki yükselmiş durumda. Trump gerçekten sıkıştı. Netanyahu üzerindeki baskılar artıyor.
Katar’a yapılan saldırı, denge politikası içinde kıvranan ülkelerin tahammül limitlerini zorladı. Mısır, tahmin edilenden daha dirençli çıktı.
Bütün bunların üzerine, Akdeniz’de, 50 gemiden oluşan bir insani yardım filosu Gazze’ye doğru ilerliyor. Sumud’un her anı dünyadan izleniyor, karada destek gösterileri yapılıyor. İspanya, İtalya ve Türkiye filoya güvenlik desteği veriyor. İsrail’in müdahale edemeyeceği, daha doğrusu baş edemeyeceği bir insanlık fırtınası adım adım, mil mil Gazze’ye yaklaşıyor.
İsrail çok sıkışmış durumda. Son günlerde katliamların dozunu artırmasından da bu sıkışmışlığı anlamak mümkün.
Bütün bu ve benzer belirtileri alt alta koyduğumuzda, sonucun, ateşkesin, Gazze için zaferin çok yakında olduğunu görebiliyoruz.
Masada olduğu ve 21 maddeden oluştuğu iddia edilen anlaşma taslağı en başta Gazze’yi Gazzelilere bırakıyor. Yardım girişlerine izin verilecek, enkaz temizlenecek, Gazze yeniden inşa edilecek, kimse Gazze’yi terk etmek zorunda bırakılmayacak, gidenler dönebilecek, İsrail kademeli olarak çekilecek, Gazze’nin güvenliği için uluslararası bir güç görevlendirilebilecek, Gazze Filistin Ulusal Yönetimi tarafından idare edilecek, İsrailli rehineler ve İsrail hapishanelerindeki yüzlerce Filistinli esir serbest bırakılacak.
Taslakta tahmin edilebileceği gibi Gazze’nin geleceğinde Hamas’a yer bırakılmıyor. Hamas’ın silah bırakması ve Gazze yönetiminden çekilmesi şart koşuluyor.
Şimdi iki soru var: Birincisi, İsrail bu şartları kabul eder mi ve sözünde durur mu?
Kabul etmek zorunda çünkü İsrail için artık yolun sonu göründü. Sözünde de en azından bir müddet duracaktır. Böyle bir anlaşma sonrasında Netanyahu ve hükümetinin görevde kalması ihtimal dışı. İsrail ekonomisi zor durumda, dünyada imajı paçavraya döndü. Yüzlerce asker öldü, binlercesi sakat kaldı. Sonuçta Gazze orada öyle duruyor ve İsrail dünyada soykırımcı olarak tanınıyor. Böyle bir hezimetin ardından Netanyahu koltuğunu koruyamayacak, BM kürsüsündeki surat ifadesinden daha perişan şekilde sahneden çekilecektir.
Reklam
İkincisi, Hamas bu şartları kabul eder mi? Gelinen nokta Hamas için tartışmasız zaferdir. Burada defalarca ifade etmeye çalıştım: Bu bir kuşatma savaşıydı; ya en baştan teslim olunacak ya da tahammül sınırlarını zorlayıncaya kadar direnilecekti. Hamas ikincisini seçti, büyük yıkıma ve soykırıma rağmen ayakta kalabildi. Hamas Gazze’nin varlığını koruyabildi. Şimdi Gazzelilerin geleceği için silahlarını bırakabilir. Son yazımda da belirtmiştim: Zulüm oldukça bir Hamas mutlaka olacaktır. Filistin direnişi kendisine bir yol bulacaktır.
Sürecin en önemli riski ise, Gazze’de kesin bir hezimete uğrayan, Gazze’den çekilecek ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına zemin hazırlayan İsrail’in, şimdi, soykırımı Batı Şeria’ya yöneltmesi olacaktır. Gazze’de bir direniş vardı; Batı Şeria’da maalesef önce Yaser Arafat, sonra Mahmut Abbas, FKÖ’yü iğdiş etti. Savunmasız bir Batı Şeria, Gazze’nin kurtuluşu sonrasında daha zor günler yaşayabilir.
Tekrar edelim: Anlaşma taslağı henüz teyit edilmedi, son halini almadı ama belirtiler artık sona yaklaşıldığını gösteriyor. Yakın zamanda, özellikle de Sumud kahramanları Gazze’ye varmadan önce ateşkes imzalanacaktır.
Evet çok insan öldü, evet çok yıkım oldu. Ama Gazze var ve ayakta. Dünya halkları Gazze’nin arkasında. İsrail diz çökmek üzere; Hamas, muhteşem bir zaferi ilan etmek üzere.
Aslında her şey şimdi başlıyor: İsrail barbarlığının gerçek boyutları ortaya çıkacak. Bu soykırım/varlıkkırım her zerresiyle kayıtlara geçecek. On yıllar boyunca bu vahşetin izi sürülecek. Nehir’den Deniz’e bağımsız bir Filistin kuruluncaya, Kudüs özgürleşinceye kadar yeni direniş hatları kurulacak.
Reklam
Taslağın elbette olumsuz yanları var. ABD’nin hazırladığı, İsrail’in kabul ettiği bir anlaşmadan hayır beklemek elbette mümkün değil ama biz şimdilik olumlu yanlarına odaklanalım ve muhteşem bir zaferi kutlamak için hazırlıklara başlayalım. Direniş başardı ve bu bile az değil.
Hamas’ın eli boş değil
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 03/10/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Hamas’ın eli boş değil
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddemirkesenmuzaffer7072025 undefined
esubai131377762 ve 76 kişi beğendi
Trump’ın açıkladığı plan, kısa vadede, soykırımın durması, Gazze’ye yardımların girmesi ve Gazzelilerin Gazze’de kalması boyutlarıyla olumlu; ancak uzun vadede Gazze ve genel olarak Filistin için bir ölüm fermanı.
Reklam
Bu satırları yazarken Hamas henüz plana olumlu ya da olumsuz bir cevap vermemişti. Hamas, planı kabul etmesi için Trump tarafından tehdit edildi ama daha önemlisi, kendisine himaye sağlayan ülkeler, planı kabul etmesi için Hamas’a yoğun baskı yapıyorlar.
Hamas, 1987 yılında, Şehit Şeyh Ahmet Yasin tarafından kuruldu. 38 yıldır hem iç politikanın hem uluslararası politikanın hem de yoğun bir silahlı mücadelenin içinde. Hamas, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün pasifleşmesinin ardından ortaya çıktı; yani aslında bir asırlık Filistin direnişinin tüm bilgi ve tecrübesine de sahip. Dolayısıyla Hamas’ın, hiç kimsenin aklına ve yönlendirmesine ihtiyacı yok. Sahayı biliyorlar, politikayı iyi biliyorlar, müzakereden anlıyorlar ve satır aralarını iyi okuyorlar. Dayatılan plan için Hamas’ın vereceği her karar en isabetli karar olacaktır ve o karar saygı duymak gerekir.
Reklam
Hamas bu dayatmaya “evet” diyebilir. Üzerinde ağır baskı olduğunu söylemiştik. Ayrıca, Gazze’nin içinde bulunduğu çok ağır şartları hafifletmek, Gazze’ye nefes aldırmak, yardım girişlerini başlatmak için Hamas risk alabilir. Hamas, dayatmaya “evet” diyerek kendisini ve direnişi feshetmiş olmaz. Şu anda Gazze’de 3-4 yaşında anne-babasız, evsiz, hatta elsiz, ayaksız kalmış on binlerce çocuk, ne yapılırsa yapılsın, hangi rehabilitasyon programı uygulanırsa uygulansın, intikam duygusuyla büyüyecek ve direnişi sürdürecektir.
Hamas anlaşmaya “hayır” da diyebilir; bunun için de yeterli gerekçesi var. Ancak gerekçeden çok, Hamas’ın, bu dayatmaya “hayır” diyebilecek gücü de var. Hamas’ın eli boş değil. Tek tek gidelim:
Birincisi, Mısır, devam eden soykırımdan dolayı çok sıkışmış ve tedirgin durumda. İsrail’in hedefi 2,5 milyon Gazzeliyi Mısır’a, Sina’ya sürmek. Mısır, her ne kadar üzerinde İsrail ve ABD’nin politik baskısı olsa da, böyle bir kitlesel yer değiştirmenin ülkeyi dinamitleyeceğini düşünüyor. Mısır ekonomisi bunu kaldırmaz. Mısır’a gelen 2,5 milyon insan dengeleri kökten değiştirir. İsrail’in tehcir planını başarması, Mısır’ın ağır bir yenilgi alması anlamına gelir ki, içerdeki toplumsal tepki bastırılamaz. Mısır, Gazze için değil, kendi çıkarları için bu soykırımın durdurulmasını kesin ve kararlı şekilde istiyor.
İkincisi, İslam ülkelerinde toplumsal tepki çok artmış durumda. Türkiye, Pakistan, Endonezya gibi şeffaf seçimlerin yapıldığı ülkelerde toplumsal tepki görünür durumda; diğer Arap ülkeleri ise tabanda patlama düzeyindeki basıncı hissediyorlar. New York’ta yapılan toplantıda Trump’a bu ağır baskı anlatıldı. Soykırımın bu şekilde devam etmesi, artık bölgedeki ABD çıkarlarını da tehlikeye sokmaya başladı.
Reklam
Üçüncüsü, İsrail’in bu soykırımı sürdürecek mecali kalmadı. Trump’ın Hamas’a yönelik tehdidi tamamen kof. Hamas “direnişe devam” derse, İsrail’in bugün yaptığından fazlasını yapması mümkün görünmüyor. Dünya ayağa kalkmış durumda. Batı ülkeleri soykırımı desteklemede artık zorluklar yaşıyor. İsrail yalnızlaştı, içerde sesler daha da yükseliyor.
Bunlar, Hamas’ın elindeki kozlar. Anlaşma metninde revizyon isteyebilir, aksi takdirde direnişi sürdürebilirler. Gazze meselesi artık sadece Gazzelilerin meselesi olmaktan çıktı; Mısır’ın, İslâm ülkelerinin, tüm dünyanın ve insanlığın meselesi haline geldi. Hamas bu kozları Gazzeliler, Filistinliler için kullanma yolunu da tercih edebilir.
Tekrar edelim: Hamas ne karar verirse isabetli olacaktır ve sadece saygı göstermek gerekir. Sahada olan, cephede olan, bedel ödeyen, ölümle burun buruna yaşayan, Filistin’in çıkarlarını kendi hayatının önüne koyan ve tamamen kendi imkanlarıyla ayakta duran bir örgütten bahsediyoruz. Cephede yanlarında olmayanların masada yanlarına oturup akıl vermesi kabul edilemez.
Reklam
SUMUD GAZZE’YE ULAŞTI
Önceki gece TvNet’te Siyaseten programında Sumud Filo’suyla Gazze’ye ilerleyen ve teknesi İsrail teröristlerinin baskınına uğramak üzere olan Ersin Çelik’le son anlara kadar irtibat kurduk ve sohbet ettik. Sevgili Ersin’in sesi başlarda biraz tedirgindi, bizi de hüzünlendirdi ancak müdahale başlayınca Ersin’in neşesi yerine geldi. Bir ara, “Gazze’ye şu an 61 mil kaldı; bize her yer Trabzon” diyerek espri yapınca biz de biraz rahatladık.
Ersin ve arkadaşlarından geceden itibaren haber alamadık. Beklenen zaten buydu. Gözaltı öncesinde teröristlerin eline geçmemesi için telefonlarını denize attılar. Gözaltı süresi inşallah kısa olacak, Ersin ve Sumud’daki diğer tüm dostlarımız inşallah kısa sürede ülkelerine, evlerine sağ salim dönecektir.
Şu kadarını söyleyelim ki Sumud Filosu hedefine, yani Gazze’ye bu haliyle de ulaşmış oldu. Maksat dünyanın dikkatini çekmekti, başardılar. İsrail terör ve hukuksuzluğunu daha geniş kitlelere duyurdular. İnsanlığın vicdanını titrettiler. Hepsinden Allah razı olsun.
Bundan sonra ne olacak?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 06/10/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Bundan sonra ne olacak?
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 48 kişi beğendi
Bundan sonra ne olacak? Allah bilir. Bunu, bir ilkeyi, “gaybı ancak Allah bilir” hakikatini hatırlatmak için yazmıyorum sadece. Ortadoğu’da hadiselere bakarak, verileri toplayarak, denklemler kurarak öngörülerde, tahminlerde bulunmak mümkün değil. Ortadoğu’da her an her şey olabilir. Burada hiçbir plan tutmaz, hiçbir komplo teorisi gerçeğe dönüşmez. Burada kısa, orta, uzun vadeli tasarımlar yapılamaz.
Reklam
Hamas’ın Trump planına “evet” ya da “hayır”dan birini seçerek karşılık vermesi bekleniyordu; Hamas ise usta bir satranç oyuncusu gibi bu cendereden çıkmayı başardı. Soykırımın durdurulması ve İsrail’in çekilmesi karşılığında elindeki rehineleri bırakacağını, Gazze’nin idaresini Filistinlilere bırakacağını, Trump planının sonraki maddelerinin ise bilahare konuşulabileceğini söyledi.
Hamas’ın verdiği cevaptan İsrail dışında herkes memnun; hatta Trump bile. Trump, Netanyahu’ya “artık yeter” dozunda uyarılar yapıyor. İsrail geri çekilme hazırlıklarına başladı.
Gazzeliler iki yıl sonra nihayet bir nebze olsun rahatlayacaklar. Ne kadar sürer? İsrail ne kadar sözünde durur? Sonrasında ne olur? Gerçekten tahmin etmek mümkün değil.
Söylemek istediğim şu: Bölgeyle ilgili büyük sözler etmeyin. Komplo teorilerinin esiri olmayın. Batılıların yaptığı planlara aldanıp da sahada bu planların tıkır tıkır yürüyeceğine inanmayın. Yok Hamas direnişi kırılmış, yok Filistin haritadan silinmiş, yok Filistin davası satılmış, yok şöyle olacak, böyle olacak… Tamamı lâfügüzaftır. Boştur. Eskilerin dediği gibi, bu coğrafya, “gün doğmadan nelerin doğacağı” öngörülemez bir coğrafyadır ve gaybı da, her şeyin en doğrusunu da Allah bilir. Fiilî ve kavlî dualarımızla birlikte “görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler” teslimiyetini elden bırakmayalım.
Reklam
MÜSLÜMAN DÖVME SPORU
Son günlerde Batı’daki bazı açıklama, gösteri ve eylemlerden yola çıkarak İslam dünyasını ve Müslümanları hırpalamak gibi bir spor dalı ortaya çıktı. Neymiş, “Batı’da bir devlet başkanı şöyle sert açıklama yapmış da bizimkiler yapmıyormuş.” Neymiş, “Avrupa şehirlerinde insanlar grev yapıyormuş, meydanları dolduruyormuş da Müslümanlar sokağa bile çıkmıyormuş”. Neymiş, Greta’nın cesaretinin zekâtı dağıtılsa Müslümanlara yetermiş…”
Böyle tek tük ve istisnai örnekler üzerinden Müslümanları pasif olmakla, tembel olmakla, hatta korkak olmakla itham etmek bir “trend”, bir “moda” haline geldi. Hani bunu içimizdeki Batı ve Siyonizm aşıkları/uşakları yapsa anlarız da mahalle içinde de bu tarz kompleksli bakış yayılmaya başladı.
Gerek Filistin ve Gazze meselesinde gerekse Ortadoğu’daki zulüm düzeni karşısında tüm Müslü-manlar hem hedefler, hem mağdurlar, hem bedel ödüyorlar, hem de üzerlerine düşeni hakkıyla yerine getirdiler, getiriyorlar. Olabileceğin en iyisini yaptılar ve yapıyorlar. Eylemlerini ve söylemlerini cilalı, janjanlı şekilde pazarlamıyor olmaları, tepkilerini süslü ambalajlar, artistik kareler içinde sunamamaları onların pasif, tembel, korkak olduklarını göstermez. Üstelik Doğu’nun derdini ifade biçimiyle Batı’nınkini kıyaslamak da hatadır: Biz eylem yapıp vicdanımızı rahatlatmış şekilde evlerimize dönemiyor, vicdanlarımızı kompartımanlara ayıramıyoruz. Evet, çoğu duyguyu içimizde yaşıyoruz.
Reklam
Batı şehirlerinden bir fotoğraf karesi görüp Müslümanlara yüklenenler önce içlerindeki derin kompleks hastalığını iyileştirsinler. Müslümanlar ayaktalar. Sizin göremiyor olmanız bu hakikati değiştirmiyor.
BUNU GAZZELİLERE ANLATABİLİR MİSİNİZ?
Gazze meselesinde bir de Türkiye’ye, hükümete, en çok da Erdoğan’a saldırıyorlar. Siyonizm’den daha alçak olan inanın, Gazze’deki soykırımı iç politika malzemesi yapmak, üç-beş oy alabilmek için Gazzeliler üzerinden istismar politikası yürütmektir. En başından itibaren İsrail’i bırakıp ya da İsrail’e dil uzatamayıp içeriye yüklenenler var.
Haydi gidin de bunu Gazzelilere anlatın bakalım. “Türkiye hiçbir şey yapmadı” deyin; “Erdoğan bir şey yapmadı” deyin. Dikkat edin de öfkesi burnunda olan Gazzeliler sizi linç etmesin.
Türkiye’nin ve Erdoğan’ın, Gazze ve Filistin için görünür ya da görünmez yaptıkları bir yana, “Hamas bir terör örgütü değil, bir direniş örgütüdür” ifadesini kullanabilen başka devlet adamı çıkmadı. Bizzat Gazzeliler bunun ne kadar değerli, ne cesur bir çıkış olduğunu en iyi bilenler.
HOŞ GELDİN ERSİN!
Sumud Filosu yolcularının bir kısmını taşıyan uçak önceki gün İstanbul’a indi. Tüm yolcularla birlikte değerli dostumuz Ersin Çelik’in de sağ salim İstanbul’a ulaşması bizi sevindirdi ve rahatlattı. Gerçekten zorlu bir yolculuktu. Mavi Marmara’da olduğu gibi sonunda bir İsrail katliamı da muhtemeldi. Neyse ki hem sağ salim hem de başları dik bir şekilde uçaktan indiler. Şimdi gözlerimiz yollarda, diğer tutsakların serbest bırakılmasını bekliyoruz. Sumud yolcularının her biri birer kahraman. Allah hepsinden razı olsun. Ve aramıza tekrar hoş geldin Ersin Çelik.
“Bir Filistin vardı, bir Filistin gene var”
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 10/10/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
“Bir Filistin vardı, bir Filistin gene var”
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedftm7274204 undefined
esubai131377762 ve 44 kişi beğendi
2 yıldır devam eden soykırımın/varlık kırımın ardından Gazze’de ateşkes imzalandı.
Buruk bir sevinç içindeyiz.
Buruğuz: 70 bin insan öldü, 25 bini çocuk. Onlarca atom bombasına denk bomba kullanıldı. Gazze harabeye döndü. Ev, okul, hastane… Taş üstünde taş kalmadı. Dünya soykırımı izledi, Müslümanların elinden bir şey gelmedi. Gazze yapayalnız bırakıldı.
Reklam
Sevinçliyiz: Gazzeliler nefes alacak, en azından kitlesel cinayet duracak. Bebekler mamaya, çocuklar ilaca, aylardır açlıkla mücadele eden insanlar gıdaya kavuşacak. Gazzeliler Gazze’de kalacak. Teröristler çekilecek. Belki bir müddet belki kalıcı olarak silahlar susacak. Gazze halkının, özellikle de çocukların, ateşkesin duyurulmasıyla birlikte sokaklara çıkıp sevinmeleri bir nebze olsun içimizi ısıtıyor.
Şahsen, Filistin direnişiyle tanışmam, 1982’de Beyrut’ta, 3 bin Filistinlinin hayatını kaybettiği Sabra Şatilla katliamıyla olmuştu.
Sabra Şatilla ilk değildi; son da olmadı. 1948’de Deyr Yasin katliamında 250 Filistinli öldürüldü. Yine 1948’de Ebu Şuşa’da 100, Tantura’da 200, Lidda’da 400, Devayima’da 455 Filistinli katledildi. 1953’de Kibya’da 69, 1956’da Kefr Kasım’da 49, Han Yunus’ta 400 Filistinli hayatını kaybetti. Her bir katliamda köylülere işkence yapıldı, kadınlara tecavüz edildi.
Reklam
Sabra Şatilla’dan sonra 1990’da El Aksa katliamında 17, 1994 İbrahim Mescidi katliamında 29, 2002 Cenin Kampı katliamında 54, 2008-2009 Gazze katliamında 1.500, 2012’de yine Gazze’de 165, 2014 Gazze savaşında 2.200, 2018-2019’da 223, 2021 El Aksa baskınında 260 Filistinli şehit edildi.
Bütün bu katliamlarda on binlerce kişi yaralandı, binlercesi sakat kaldı. Siyonistler bir yandan da Filistin topraklarını adım adım işgal etti. Bugün sayısı 6 milyon olan Filistinli Filistin sınırları dışında, çoğunlukla da kamplarda yaşam mücadelesi veriyor. Kalanlar ise işgal, gasp, ayrımcılık, her çeşit hukuksuzluk karşısında direniyor, ayakta kalmaya çalışıyor.
Dün Mısır’da imzalanan ateşkes antlaşmasını bu kısa ve kanlı tarih içinde okumakta fayda var: Hamas’ın 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonu durup dururken yapılmadı. Terörist İsrail soykırıma 7 Ekim sonrasında başlamadı. Gazze soykırımı ilk değildi, son da olmayacak; ne yazık ki, ateşkes de ilk değildi ve son olmayacak.
Reklam
“Hamas direndi ve zafer kazandı” dediğimizde bir grup kötümser, karamsar kimseler konforlu ve güvenlikli alanlarından “ama 70 bin kişi öldü”, “ama Gazze yıkıldı”, “ba’de harab-ül Gazze”, “Pirus zaferi” gibi beylik cümleleri sıralıyorlar. El Fetih örgütü Batı Şeria’da “uslu duruyor” da Filistinliler orada güven ve refah içinde mi yaşıyor?
En başından itibaren Gazze’deki savaşın bir kuşatma savaşı olduğunu vurguluyoruz: Ya teslim olur yavaş yavaş ölürsünüz, ya da direnir, can verir ama izzet ve şerefinizle ayakta kalırsınız. Hamas ikincisini tercih etti. Bütün ölüm ve yıkıma rağmen, dünyanın en modern, en ölümcül silahlarını kullanan, dünyanın yarısının açıktan desteklediği, kalan yarısının suskunlukla onay verdiği bir terör örgütüne karşı direndi, o örgütü durdurdu, geri çekilmeye zorladı. Bu elbette zaferdir, elbette başarıdır.
Üstelik Hamas, bütün dünyayı Siyonizme karşı uyandırdı. ABD’den Japonya’ya kadar her dinden, her ırktan insan Siyonizmin nasıl büyük bir tehdit olduğunun farkına vardı. Hamas’ın direnişi karşısında İslam dünyası, Müslümanlar daha fazla kendilerini sorgulamaya başladı. Gazze ölürken insanlık uyandı, vicdan dirildi.
Reklam
Gazze’yi tamamen haritadan silmek, tamamen işgal etmek için yola çıkan Siyonistler, şimdi alınlarında “soykırım” lekesiyle, onursuzca, şerefsizce, yalnızlaşmış, tecrit edilmiş şekilde, dünyanın her yerinde nefret edilen bir topluluk olarak, başları önde geri çekilecekler.
Derin analizlere, afaki yorumlara, komplo teorilerine, astrolojiye, falcılığa, gaipten haber aramaya, ukalalığa, sonu gelmez hoşnutsuzluğa, burun kıvırmalara, küçümsemelere, karamsarlığa, kötümserliğe, kibre, fitneye, fesada, uzaktan maval okumalara, konforlu alanlardan ahkam kesmeye hiç lüzum yok. Filistin’in büyük şairi Mahmut Derviş’in o muhteşem dizeleri her şeyi anlatıyor: “Bir Filistin vardı, bir Filistin gene var!”
Fetvane Sokak’tan Barlar Sokağı’na
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 13/10/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Fetvane Sokak’tan Barlar Sokağı’na
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedsaitportakal81785 undefined
esubai131377762 ve 65 kişi beğendi
“Burası da Fetvane Sokak” dedi değerli dostum; “ama şimdilerde adı barlar sokağı.”
Çanakkale’de, sahildeki Saat Kulesi’nden başlayıp Yalı Camii’ne uzanan tarihî sokak, ismini Osmanlı Devleti’nin önemli resmî kurumlarından biri olan Fetvahane’den almış. Son yıllarda ise sokak Çanakkale’nin eğlence mekanlarından birine dönüştürülmüş, manevî iklimi tamamen kaybolmuş, akşamları havasını kesif bir alkol kokusunun sardığı, vur patlasın çal oynasın gürültü yapılan bir mevki haline gelmiş ve halk arasında da “barlar sokağı” olarak isimlendirilir olmuş.
Reklam
Memur-Sen’e bağlı Tarım Orman Çalışanları Sendikası (Toç Bir-Sen) Genel Başkanı Sayın Hüseyin Öztürk’ün davetiyle, kurdukları Akademi’nin programı kapsamında Çanakkale’deydik. Hemen öncesinde de değerli dostun ev sahipliğinde Çanakkale’de bir hafta geçirmiştik.
Çanakkale deyince bütün bir milletin aklına ilk olarak 111 yıl önce yapılan o muhteşem savunma geliyor. 60 bin şehit, 255 bin zayiat verdiğimiz savaşta Britanya İmparatorluğu’nun güçlü ve donanımlı orduları durdurulmuş, ağır kayıplarla geri çekilmeleri sağlanmıştı. Çanakkale savunması, İstiklal Savaşı direnişinin açılışı olmuştu.
Reklam
Çanakkale şehrinin hemen her yerinden, savaşın yoğunlukla gerçekleştiği tarihi Gelibolu Yarımadası’nı görüyorsunuz. Özellikle uzun sahil şeridinde yürürken başınızı her kaldırdığınızda Eceabat’taki “Dur Yolcu” silüeti ile yarımadanın en ucundaki Şehitler Abidesi arasında 111 yıl önceki savaş adeta canlanıyor, bombalar düşüyor, siperler patlıyor, dumanlar tütüyor, Osmanlı coğrafyasının her köşesinden, Yemen’den, Hicaz’dan, Balkanlardan, Irak, Suriye, Filistin’den, Kafkasya’dan, en çok da Anadolu’dan gelmiş askerlerin “Allahu Ekber” naralarını, yaralı neferlerin feryatlarını duyuyorsunuz.
Çanakkale’de akşam olunca o manevî hava dağılıyor, şehitlerin nara ve feryatları susuyor, savaş ve zafer tablosu puslanıyor, bütün sahil şeridine, alkol ve teşhirciliğin mide bulandırıcı atmosferi hakim oluyor. Keşke sadece Fetvane Sokak barlar sokağına dönüşmüş olsa; şehitler diyarı Çanakkale, bütün bir sahiliyle açık hava meyhanesi oluyor. Kordon boyuna masa ve sandalyeleriyle gelenler çilingir sofralarını kurup, müziğin sesini sonuna kadar açıp, tam bir kuralsızlık, başıbozukluk, denetimsizlik içinde şehit mezarlarına karşı kadehlerini kaldırıyor, çıkardıkları gürültü ve uygunsuz tavırlarıyla yaşayanları da şehit ecdadın ruhunu da büyük bir hürmetsizlikle rahatsız ediyorlar.
“Alkol yasaklansın” noktasından artık çok uzağız lakin ABD’de, Avrupa şehirlerinde görmenizin mümkün olmadığı, hatta ABD’de ters kelepçe gözaltına alınmanıza sebep olacak alenî alkol tüketiminin Türkiye’de bu kadar pervasızca sergilenebiliyor olması, hele ki bunun aziz şehitlerimizin hatırası karşısında yapılması kanımıza dokunuyor. O meşhur Kastamonu türküsü “Çanakkale içinde vurdular beni” diyor ya; Çanakkale’ye gelenler, karşılaştıkları acı sahneyle 111 yıl sonra tekrar alınlarından vuruluyor.
Reklam
Benzer bir acı tabloyla Ankara’nın Polatlı ilçesinde, Basrikale Mevzileri’nde karşılaştım. Viyana bozgunu sonrası Osmanlı Ordusu tam buraya, Basrikale’ye kadar geri çekilmiş, asırlar süren ric’at burada durmuştu. Sakarya Savaşı sırasında 50 şehit verdiğimiz siperlerin kalıntıları duruyor. Siperlerin ve şehitlerimizin aziz hatıralarının içinde ise, yerlere rastgele atılmış yüzlerce alkol şişesi toprağı, havayı, ama en çok da manevi atmosferi zehirliyor.
Ankara’da Meclis 23 Nisan 1920’de açılmış, hemen 4 gün sonra Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey, alkol üretim ve kullanımını yasaklayan “Men-i Müskirat” Kanun teklifini vermişti. Maksat, İslam dünyasının desteğini almak, Müslüman halkı savaşmak için daha da motive etmekti.
Mehmetçik, can verdiği o Basrikale Mevzileri’nde, gün gelip de içki şişelerinin yığılacağını bilse acaba ne hissederdi?
Çanakkale’de ezan için, Kur’an için, vatan için, Halife için, canını veren Mehmetlere, Çanakkale sahilindeki o serkeşlik, sarhoşluk, teşhircilik gösterilseydi, “siz öleceksiniz ve sonra böyle olacak” denseydi, “Fetvane Sokağı’nın isminin “barlar sokağına dönüşeceği söylenseydi, “o zaman ben niye savaşıyorum, niye ölüyorum?” diye sormaz mıydı? İngilizlerin savaştırmak için Çanakkale’ye getirdiği ama karşı siperlerde ezan sesini duyunca “biz Müslüman kanı dökmeyiz” deyip silahı bırakan askerler gibi silahı mı bırakırlardı yoksa?
Reklam
Tarihine, manevi değerlerine, ecdadına, şehitlerine hürmeti olmayanın milleti de, vatanı da, geleceği de olmaz. Nesilleri koruyamıyorsak da en azından şehitlerin hatırasını koruyalım. Zira vebali ağırdır.
Unutma, unutturma!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 17/10/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Unutma, unutturma!
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddemirkesenmuzaffer7072025 undefined
esubai131377762 ve 62 kişi beğendi
Gazze’de ateşkes kalıcı olursa, İsrail’in imajını düzeltmek için yoğun bir çaba başlayacak; ABD Başkanı Trump da İsrail’deki konuşmasında bunun mesajını verdi. İsrail dijital alana zaten şimdiden milyon dolarlar yatırdı. Dünya genelinde “ihfluencerların” fonlanmasıyla yeni kampanyalar başlayacak. Hollywood yine devreye girecek, Müslümanları terörist, Siyonistleri mazlum, mağdur gösteren filmlere, dizilere yenilerini ekleyecek. Soykırımı ve varlık kırımı unutturmak, üzerini örtmek, hafızalardan silmek, gündemden düşürmek için her yola başvuracaklar.
Reklam
Bu propaganda fırtınası karşısında insanlığa düşen, yaşanan barbarlığı unutmamak, unutturmamak olacaktır. Genel hatlarıyla kaydını düşelim:
1. İsrail, 25 kilometrekare içinde yaşam savaşı veren 2,5 milyon Gazzeliye en ağır, en ölümcül silahlarla saldırdı. 2 yıl boyunca 70 bin masum sivili katletti. Ölenlerin 20 bini çocuk. 300 gazeteci, 1.700 sağlık çalışanı hayatını kaybetti. Gazze’de, Hiroşimaya atılan atom bombasından kat kat fazla mühimmat kullanıldı.
2. İsrail açlığı bir silah olarak kullandı. 154’ü çocuk 460 kişi açlık nedeniyle hayatını kaybetti. 51 bin çocuk yetersiz beslenmeden etkilendi.
3. Yaralı sayısı 170 bine ulaştı. Yaralılar ve hastalar için tedavi imkanları ortadan kaldırıldı. Çok sayıda çocuk ve yetişkin uzuvlarını kaybetti.
4. İsrail Gazze’de insanlığa yönelik her suçu işlemekle birlikte özellikle soykırım suçunu işledi. İsrail’in Gazze soykırımı İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’daki soykırımı geride bıraktı.
5. Gazze’de sadece soykırım değil varlık kırım yapıldı. Binalar, yollar, su, elektrik, kanalizasyon altyapısı tamamen yok edildi. Hastaneler, okullar, üniversiteler, kütüphaneler, çocuk parkları, camiler, kiliseler yıkıldı. Bahçeler, tarlalar, zeytinlikler ortadan kaldırıldı.
Reklam
6. Bu soykırımı İsrail Başbakanı Netanyahu ve onun kabinesi ile bürokratları icra ettiler. Ancak İsrail halkının büyük bir kısmı da bu soykırımın arkasında durdu.
7. ABD’nin önceki Başkanı Joe Biden ve şimdiki başkan Donald Trump, Netanyahu ile birlikte soykırımın birinci derece sorumluları oldular.
8. Dünyanın büyük kısmı soykırım karşısında sessiz kaldı. Özellikle İslam ülkeleri soykırıma tepkisiz kaldılar.
9. ABD ile birlikte başta Almanya olmak üzere, İtalya, Fransa, İngiltere gibi ülkeler soykırıma askeri ve finansal destek verdiler. Avrupa, 1945’e kadar süren Yahudi soykırımının, 90’lardaki Bosna soykırımının, Afrika’da çeşitli soykırımların faili ve destekleyicisi olma sıfatına Gazze soykırımını da ekledi.
10. Batı’da Gazze soykırımını eleştirmek, kınamak, protesto etmek, bu konuda yazmak, konuşmak engellendi ya da yasaklandı. Üniversitelere müdahale edildi. Sokaklardaki protestolarda polis şiddete başvurdu. Yayın kuruluşları Gazze soykırımını ısrarla görmedi, perdeledi.
11. Gelelim Türkiye’ye… CHP Genel Başkanı Özgür Özel soykırımın ilk günlerinde Hamas’tan “terör örgütü” diyerek bahsetti. İBB’nin sabık Başkanı Ekrem İmamoğlu’na İsrail’den açık destek geldi; İmamoğlu İsrail’e hoş görünme çabası içine girdi. 2 yıl boyunca Gazze soykırımı CHP’nin gündemine çok az girebildi.
Reklam
12. Kimi siyasi parti ve hareketler Gazze soykırımını siyasi istismar amacı olarak kullanarak, Gazze üzerinden 3-5 oy devşirmek gibi süfli bir çabanın içine girdiler. Gazze için Türkiye’nin yaptığı her girişimi karalama yoluna gittiler ve Gazze duyarlılığı görüntüsü altında Filistin davasına ihanet ettiler.
13. Türkiye solu Gazze soykırımına tamamen kayıtsız kaldı.
14. Irkçı parti ve hareketler “Bize ne Gazze’den” diyerek İsrail barbarlığını meşrulaştırmaya çalıştılar; boykotu kırma, Gazze gösterilerini provoke etme girişimlerinde bulundular.
15. Türkiye’nin “sanat” camiası, İsrail ve Siyonist lobiden korktukları için Gazze soykırımı konusunda hiç konuşmadılar. Her konuda açıklama yapanlar Gazze konusunda derin bir suskunluk sergilediler.
16. Soykırımın daha ilk günlerinde “Filistinli demek toprak satan adam demektir” iftirasını ortaya atan İlber Ortaylı ve diğer bazı şarlatanlar Türkiye’deki Filistin duyarlılığına sabotaj yaptılar.
Gazze insanlık için bir sınavdı. Kimileri bu sınavdan yüzünün akıyla çıktı; kimileri ise içlerindeki öfkeyi, nefreti, kini, karanlığı, kötülüğü açığa çıkardılar.
Gazze unutulmasın; Gazze soykırımı unutulmasın. Propaganda makinası ne kadar çalışırsa çalışsın, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçen Gazze soykırımının üzeri örtülmesin. Unutmayalım, unutturmayalım.
Soğan sarımsak yok mu?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 20/10/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Soğan sarımsak yok mu?
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedlazmobil undefined
esubai131377762 ve 106 kişi beğendi
On yıl önce birisi çıkıp da “askeri vesayet sona erecek, Fetullahçıların kökü kazınacak, Ayasofya ibadete açılacak, Suriye’de Türkiye’nin desteklediği mücahitler Rusya ve İran’a galebe çalıp Esed rejimini devirecek” deseydi kuşkusuz kimse inanmazdı.
Reklam
Bir ay sonra, 18 Kasım’da, Erdoğan liderliğindeki AK Parti iktidardaki kesintisiz 23 yılını doldurmuş olacak. İcraatları yukarda saydığımız birkaç kalemden oluşmuyor: Ulaşımdan konuta, enerjiden savunma sanayiine, tarımdan teknolojiye, eğitimden ekonomiye kadar her alanda eser üretildi. Terör sona erdi, vesayet sistemi geriletildi, özgürlükler genişletildi. Kürtlerin, Alevilerin, azınlıkların, ama en çok da dindarların hakları teslim edildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da, AK Parti de daha uzun yıllar Türkiye’nin idaresinde olacaklar; yaptıkları ve yapacakları eserler daha uzun yıllar Türkiye’nin hizmetinde olacak, konuşulacak ve takdirle anılacak.
Reklam
Erdoğan ve AK Parti’nin tüm eser ve hizmetleri uzun vadede zamana karışıp gidebilir; ancak bütün bu eser ve hizmetlerin ötesinde, Erdoğan’ın dindarlara kazandırdığı özgüven, Türkiye’nin sermaye yapısındaki değişim ve artık nüfusa oranı yüzde 25’lere ulaşan dindar nesil, belki 50 yıl, belki 100 yıl, belki de ebediyyen kalıcı olacak, Türkiye’de etkisini ve hükmünü çok uzun yıllar sürdürecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan, inşa ettiği yollarla, köprülerle, barajlarla, hatta savunma sanayiindeki ilklerle değil, toprağa attığı tohumlarla, cesaretle ve özenle yetiştirdiği fidanlarla, millete kazandırdığı özgüven devrimiyle, bundan 100 yıl sonra bile hayırla yad edilecek.
Gazze’de soykırım başladığı andan itibaren Cumhurbaşkanı Erdoğan en iddialı olduğu Filistin konusunda acımasızca eleştiriliyor. Müzmin muhaliflerin eleştirisi değil söz konusu olan; dindar kesim içinden bazıları da af edersiniz “sokma akılla” Erdoğan’a yükleniyorlar. Mesela Bakü-Ceyhan petrol hattındaki akışın durmasını, İncirlik Üssü’nün kapatılmasını, Kürecik’in faaliyetlerine son verilmesini istiyorlar. Merak ettiğim şu: Neden kendilerini böyle birkaç taleple sınırlandırıyorlar? Neden frene basıyorlar? O meşhur dizi repliğindeki gibi, “Sizi bu birkaç talepte durduran nedir?” Mesela Türkiye neden CocaCola, Starbucks, McDonalds, Burger King gibi Gazze soykırımında İsrail’e destek veren markaların üretimini, pazarlamasını, satışını durdurmuyor? Neden bütün boykot ürünlerini yasaklamıyor? Mesela neden Twitter, Instagram, Youtube, Microsoft, Google, Tiktok gibi ifade özgürlüğünü Siyonizm lehine kısıtlayan araçlara erişim engeli getirmiyor? İncirlik Üssü’nü kapatmışken hazır doların kullanımını neden yasaklamıyor? Gazze soykırımına açıktan destek veren başta ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya olmak üzere devletlerle neden ilişkisini tamamen kesmiyor? Mesela İsrail’e sempatiyle bakan Azerbaycan’la, İsraillilere toprak satan KKTC ile ilişkileri neden koparmıyor? Hazır başlamışken, Uygur Türklerine zulmeden Çin ile neden her türlü iktisadi ve diplomatik ilişkiler kesilmiyor? Suriye’de katliamın mimarları Rusya ve İran ile ilişkiler neden hâlâ devam ediyor? Yıllarca teröre göz yuman Irak ile, Putin’i ziyaret eden Suriye ile, soykırıma sessiz kalan Suudi Arabistan ile, BAE ile neden hâlâ irtibat var? Neden hâlâ NATO’dayız? UEFA’dan neden hâlâ çıkmadık? Türk Silahlı Kuvvetleri neden İsrail sınırında değil? Neden, neden, neden?
Mesela Merhum Erbakan Başbakan iken neden kapatmadı İncirlik Üssü’nü? Mesela neden siz direniş hattında, Hamas’ın yanı başında değilsiniz? Kesin mazeretiniz vardır, haksız mıyım?
“Reel Politik” insanın ağzının tadını kaçırıyor değil mi?
Bir: Türkiye’nin tamamı sizinle hemfikir olmayabilir. Hatta 5 vakit namazını cemaatle camide kılıp, dükkanını besmeleyle, duayla açıp akşama kadar Pepsi, CocaCola satan hacı amcaların sayısı hiç az değil.
Reklam
İki: Bu ülke, Birinci Dünya Savaşı’nda yenildi ve Lozan galibiyetin değil, mağlubiyetin antlaşmasıdır. 103 yıl sonra galipler hâlâ galip, Lozan orada duruyor. Bir cenderenin içinde istiklal mücadelemizin sürdüğünü unutmayın.
Üç: Firavun’dan kurtulan, Kızıl Deniz’i aşan, sonra buzağıya tapan, her türlü fesat ve isyandan sonra affedilen, gökten kendilerine bıldırcın ve kudret helvası inen, sonra “soğan, sarımsak, mercimek yok mu?” diye sızlanan Yahudiler gibi olmayın.
Fazlasını tabii ki isteyin, hakkınızdır lakin Surda mukaddes mi mukaddes gedikler açan adamı “Neden surun hepsini yıkmıyorsun?” diyerek sırtından hançerlemek haksızlıktır, vefasızlıktır ve hatta nankörlüktür. Bu, bilinçli ve çıkar karşılığı yapılıyorsa, hainliktir, alçaklıktır.
‘Saltanat-ı milliye’den istibdada ve hürriyete
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 24/10/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
‘Saltanat-ı milliye’den istibdada ve hürriyete
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedzeliha_copur08239 undefined
esubai131377762 ve 46 kişi beğendi
1922 yılında Yunan’a karşı zafer kazanılmasının ardından hem Ankara Hükümeti hem de İstanbul Hükümeti Lozan görüşmelerine davet edildiler. Ankara Hükümeti, İstanbul’un Lozan’a katılımını önlemek amacıyla 1 Kasım’da Büyük Millet Meclisi’nde saltanatı kaldırdı.
Reklam
Saltanatın kaldırılması, sanıldığının aksine, Ankara’daki Meclis’te ve hatta ülke genelinde bir tepkiyle karşılaşmadı. Hilafet devam ediyordu. Yeni rejimin ne olacağına, nasıl olacağına dair bir karar verilmemişti. O günlerde, “saltanat-ı milliye” kavramı dolaşıma girmiş, hakimiyetin tek kişiden alınarak bir şuraya yani Meclis’e devredilecek olması hemen herkeste memnuniyet doğurmuştu.
Osmanlı toplumunda 1876’da ilan edilen Birinci Meşrutiyet bir “hürriyet” sevdası doğurmuştu. İlanından 2 yıl sonra, 1878’de Meclis kapatılıp Anayasa askıya alınınca “hürriyet” aşkı daha da körüklenmiş oldu. 1908’de, Sultan Abdülhamit, özellikle Enver Paşa ve Resneli Niyazi’nin isyanıyla Meclis’i yeniden açmak, Anayasa’yı yeniden ilan etmek zorunda kalmıştı. Zira “hürriyet” fikri sadece Osmanlı münevverleri arasında değil, tüm Osmanlı coğrafyasında artık önüne set çekilemez bir arzu idi. Namık Kemal’in o meşhur kasidesi adeta milli marşa dönüşmüştü: “Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet / Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten”.
Reklam
İktidarın bir aileden, bir tek kişiden alınıp “saltanat-ı milliye”ye devredilmesi beklenen, arzulanan bir durumdu. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı sürpriz değildi.
Türkiye’de bir “cumhuriyet düşmanlığı” hatta karşıtlığı hiç olmadı. Tıpkı “hürriyet” mefkuresi gibi gücün bir şûrada yani “saltanat-ı milliye”de olması 102 yıl önce olduğu gibi bugün de toplumun üzerinde ittifak ettiği bir konu.
Sorun şu: 1922 yılında yeni rejimin ne olacağı tartışılıyor ama “saltanat-ı milliye” gibi genel bir kavram yerine geçecek somut isimlendirme yapılamıyordu. Ankara’da Meclis’te hükümetin yetkilerini düzenleyen kanun görüşülürken Mustafa Kemal şu ifadeleri kullanmıştı: “Efendiler, bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir ve hakikaten kitaplarda mevcut olan hükümetlerin, mahiyet-i ilmiyesi itibariyle, hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat hâkimiyet-i milliyeyi, irade-i milliyeyi yegâne tecelli ettiren bir hükümettir, bu mahiyette bir hükümettir. İlmî, içtimai noktasından bizim hükümetimizi ifade etmek lâzım gelirse; “Halk hükümeti” deriz… Fakat ne yapalım ki, demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş. Efendiler, biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz. Çünkü biz bize benziyoruz, efendiler”.
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi ancak tam da Mustafa Kemal’in ifade ettiği gibi nevi şahsına münhasır bir rejim ortaya çıktı. Adı Cumhuriyetti, “saltanat-ı milliye” fikrinin neticesiydi ama uygulama son derece farklı oldu. Bir “halk hükümeti” beklenirken yeni bir istibdat zuhur etmişti. “Hürriyet” artık vuslatı imkânsız uzak bir sevgili olmuştu; eskiden en azından ismi terennüm ediliyordu, 1946’ya kadar ismini anmak da mümkün olmadı.
Reklam
102 yılda dünya çok değişti, kavramlar farklı anlamlara evrildi. Bugün “hürriyet”, “demokrasi”, “cumhuriyet” kavramları düne göre çok daha tekâmül etmiş, anlamları da değişmiş kavramlar.
Türkiye, yavaş, kesintili ve acılı da olsa, ağır bedeller de ödese, cumhurun benimsediği ve sahiplendiği bir demokratik cumhuriyeti inşa yolunda epey mesafe kat etti. O adına destanlar, kasideler yazılan, uğruna canlar verilen “hürriyet” artık çok yakınımızda.
Tam bağımsız bir cumhuriyete, iradenin tamamen millette olduğu “saltanat-ı milliye” mefkuresine ulaşmak için önümüzde sadece birkaç engel kaldı: Birincisi, istiklalimize Lozan’da takılan zincirden kurtulmak. İkincisi, yeni, özgürlükçü, kucaklayıcı bir Anayasa yazmak. Üçüncüsü Cumhuriyet’i Kürtler başta olmak üzere bu topraklarda yaşayan herkesin cumhuriyeti haline getirmek. Dördüncüsü de 29 Ekim Cumhuriyeti’yle sınırsız imtiyazlar kazanan, bu imtiyazları kaybetmemek için özgürlük ve bağımsızlığa karşı direnen kesimleri rehabilite etmek.
Tekrar yazalım: Türkiye’de bir Cumhuriyet karşıtlığı hiç olmadı; bugün de yok. Türkiye’de, kendisini Cumhuriyet’in yegâne sahibi addedip elde ettikleri sınırsız imtiyazlarını koruma mücadelesi verenlerin kuru gürültüsü var. Sermayenin, medyanın, fikir ve sanat tekelinin, akademinin, bürokrasinin, iktidarın, her türlü imtiyazın ellerinden uçup gitmesi, tabana yayılıyor olması karşısında feryat figan ediyorlar.
Reklam
Bunun dönüşü yok. Namık Kemal’le bitirelim: “Senindir devr-i devlet hükmünü dünyaya infâz et / Hüdâ ikbâlini hıfzeylesin hür türlü âfetten”.
İmralı görüşmesi: “Olumlu” ama belirsiz
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 01/12/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İmralı görüşmesi: “Olumlu” ama belirsiz
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 40 kişi beğendi
TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 3 üyesi geçtiğimiz hafta İmralı’ya giderek Öcalan ile görüştü. TBMM Başkanlığı’ndan görüşmenin 3 saate yakın sürdüğü ve “olumlu” geçtiği yönünde kısa bir açıklama yapıldı. Komisyonun 4 Aralık’ta toplanarak İmralı’daki bu görüşmeyi değerlendirmesi bekleniyor.
Reklam
Şu ana kadar AK Parti ve MHP üyeleri İmralı görüşmesine ilişkin açıklama yapmadılar; muhtemelen detayları komisyonda aktaracaklar. Ancak İmralı heyetinde yer alan DEM Partili Gülistan Kılıç Koçyiğit, PKK’nın haber ajansına görüşmeye ilişkin detaylı bir röportaj verdi.
Koçyiğit’in açıklamalarına temkinli yaklaşmakta fayda var. Görüşme sadece sözlü tutanak altına alındı dolayısıyla DEM Partili Koçyiğit duyduklarından, aklında kalanlardan bir aktarım yapıyor. Öcalan’ın sözlerinden yaptığı alıntılar sağlıklı olmayabilir ya da DEM perspektifiyle yorumlanmış olabilir. Ancak Öcalan’ın, en çok merak edilen konuda, Suriye’nin kuzeyinde PYD’nin silah bırakması meselesinde “belirsiz” ifadeler kullandığını anlıyoruz.
Reklam
Koçyiğit’e göre Öcalan, PYD’nin silah bırakabilmesi için Suriye’nin demokratikleşmesini şart koşuyor ve “demokratik sistem içerisinde kendi öz örgütlülüklerini sağlayıp var olabilirler” diyor. “Herkesin kendi topluluğunu, komününü, meclisini, sivil toplumunu inşa etmesi ve bu şekilde de kendi öz varlığıyla sisteme katılması gerektiğini” söylüyor. Öcalan, SDG ile Şam arasında varılan 10 Mart mutabakatını destekliyor ama “aynı zamanda yerel asayiş güçlerinin olması gerektiğini” ifade ediyor. “Evet, oradakiler de beni dinlerler ama bunun için tabii ki koşulların oluşması gerekir” diyor.
Bu ifadeler (eğer doğruysa) çok ilginç! İmralı’dan, Suriye’deki belirsizliği bitirecek net açıklamanın yapılmadığını, bazı şartların koşulduğunu, hatta deyim yerindeyse ipe un serildiğini anlıyoruz.
Üç gün önce, aynı haber ajansına bu kez PKK yöneticilerinden “Bese Hozat” kod adlı Hülya Oran konuştu; onun da açıklamaları dikkat çekiciydi. İktidarın sürece dönük yaklaşımının zayıf olduğunu, hatta iktidarın kararsız olduğunu ifade etti.
“Terörsüz Türkiye” sürecinde PKK kendisini feshetti, silahlarını sembolik bir törenle yaktı, Türkiye’den çekildiğini duyurdu. Bunlar kuşkusuz önemli gelişmeler ancak meselenin gelip düğümlendiği yer Suriye’nin kuzeyindeki terör yapılanması. Suriye Devrimi 1 yılını doldurmak üzere; SDG-Şam arasında yapılan mutabakat da verilen sürenin sonuna yaklaşıyor. Ancak düğümün çözüldüğüne, çözüleceğine dair henüz bir emare yok. Tam tersine, SDG, imzaladığı mutabakatın aksi bir yönde ilerliyor. Öcalan’ın açıklamaları da SDG’nin zaman kazanma, oyalama taktikleriyle uyumlu görünüyor.
Reklam
En başından itibaren ısrarla vurguladığım bir nokta var: Suriye’nin kuzeyinde SDG için silahı “gönüllü” bırakmak ya da “zorla” bırakmak dışında bir seçenek yok. Bu iki seçenek dışındaki seçenekler, örneğin “oyalama”, örneğin “ipe un serme”, örneğin “zamana bırakma, sürüncemede bırakma” Türkiye’nin iç politikasını da, dış politikasını da, Terörsüz Türkiye Projesi’ni de zora sokar. Üçüncü bir seçenek, Türkiye’de özellikle iktidarı altından kalkması zor bir sürece sevk eder. Dolayısıyla üçüncü seçenek her yönüyle muhaldir, imkansızdır.
Kuşkusuz hepimiz terörün bitmesini, coğrafyanın tüm halklarının kucaklaşmasını gönülden arzuluyoruz. Ancak bölgede ABD’nin, özellikle İsrail’in de planları var, onlar da boş durmuyor, Türkiye’nin tuzağa düşmesini, tökezlemesini bekliyorlar.
Türkiye zorlu bir sürece giriyor. Siyasetin, aklın ve gücün devrede olması gereken bir süreç bu. Süreci sündürmenin, zamana yaymanın kimseye yararı yok. Suriye Devrimi birinci yılını doldururken, terör meselesini masadan kaldırmak için daha net, keskin, kararlı adımlara ihtiyacımız var. SDG meselesi bir an önce çözülmeli ki millet olarak ufku daha net görebilelim.
Papa korkusuyla rant devşirmek
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 02/12/2025, Salı • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Papa korkusuyla rant devşirmek
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedsaitportakal81785 undefined
esubai131377762 ve 45 kişi beğendi
Vatikan Devlet Başkanı Papa 14. Leo’nun 5 günlük Türkiye ziyareti kimi çevrelerce bir “fırsat” olarak görüldü ve son derece çirkin ithamlar eşliğinde bir rant devşirme gayretine yine ibretle şahitlik ettik.
Reklam
En başta söyleyelim: Türkiye’yi, Papa’nın resmi ve her dakikası planlanmış ziyaretinden dolayı yıkılacak, parçalanacak, dağılacak, işgal edilecek, Hristiyanlaşacak bir zayıf, kırılgan ülke olarak görmek ve göstermek, “paranoya” hastalığının semptomu, özgüven eksikliğinin bariz belirtisidir. Filin karıncadan, aslanın tavşandan korkması ne kadar yersiz, sağlıksız, özgüvensiz bir korkaklık hastalığı ise, Müslümanın Papa’dan korkması da o derece ağır hastalıktır. Papa’dan korkmak, en başta kişinin imanına, tarihine ve ecdadına hürmetsizliktir. Papa korkusunu, üç-beş oy devşirmek, bulanık suda balık avlamak, selden kütük kapmak için istismar etmek ise son derece çirkin bir girişimdir.
Hristiyan dünyasının İslam dünyasını tehdit, hasım ve rakip olarak gördüğünü hepimiz elbette çok iyi biliyoruz. 1096 yılında ilki düzenlenen Haçlı Seferleri hiç kuşkusuz kesintisiz devam ediyor; Haçlı ruhu bin yıldır diri, heyecanlı, taze. Ama bunun karşısında biz de boş değiliz. Hristiyanlar bizi Doğu’ya püskürtmeye çalışırken, Malazgirt’le, Kudüs’ün kurtarılmasıyla, Endülüs’ün, İstanbul’un fethiyle, Viyana kuşatmasıyla biz de onları Batı’ya sıkıştırıyoruz.
Reklam
Son bir asırdır yaşadığımız fetret ne dini hassasiyetlerimizi örselemiş ne de milli hafızamızı silmiştir: Kudüs’ün tekrar fethi hayat gayemizdir, geçmişin fetihleri içimizde ukdedir, özlemdir, umuttur. Aynısı Hristiyan dünyası için de geçerlidir: İstanbul, Trabzon, İzmir, İznik ve nicesi onların kızıl elmasıdır. Pozisyonlarımız hiç değişmemiştir, sabittir.
Lâkin, ortada ne bir sıcak tehdit ne de korkmayı gerektirecek bir yakın tehlike mevcuttur. İki taraf da en son oluşan hatlarda beklemektedir. Diplomasi devrededir. İzmir hayali kuran Yunanistan’la, İstanbul hayali kuran Rusya’yla, İslam’ı boğmaya çalışan Hristiyan dünyasıyla diplomatik, ticari, askeri, siyasi her türlü karşılıklı imkan değerlendirilmektedir. Daha İstiklal Savaşımızın dumanı tüterken, Anadolu’da acılar tazeyken Yunanistan’dan, İngiltere’den, Rusya’dan, Fransa’dan, İtalya’dan Türkiye’ye yapılan üst düzey ziyaretler İstiklal Marşımızın ilk kelimesi olan “korkma!”nın bir tezahürüdür, bir özgüven gösterisidir.
Papa’dan mı korkacağız? Papa Türkiye’yi ziyaret etti diye bölünecek, parçalanacak, dağılacak mıyız? Bırakınız Allah aşkına! İstanbul’u, İznik’i, Ankara’yı, ancak davetle ya da izin alarak, planlı, programlı, şeffaf şekilde ziyaret edebilirler. Bin yıldır Müslüman hakimiyetindeki ve inşallah ebeden öyle kalacak bu topraklarda bizim gözetimimizde tarih boyunca olduğu gibi bugün de yarın da serbestçe ayinlerini yapabilirler. Bundan korkmak, yetmeyip bir de etrafa korku salmak sadece kendisine inancı sarsılmış zayıf ruhların hezeyanıdır.
Reklam
Eğer korkacaksak, beyaz cübbesi içinde, boynunda haçla, resmi bir ziyaret kapsamında planlı, programlı gelmiş Papa’dan değil, gizlice, sinsice, kurnazca kimi zaman baskıyla, zulümle yürütülen ve adına Batılılaşma, çağdaşlaşma, modernleşme, hatta adına “inkılap” denilen, kılık-kıyafetlerle, yeme-içme alışkanlıklarıyla, eğitimle, hatta zihnî dönüşümle “Hristiyanlara benzetme” operasyonlarından korkalım.
Eğer korkacaksak, gittikçe yaygınlaşan tarihe, ecdada hürmetsizlikten, redd-i miras’tan, Batı’ya öykünmeden korkalım. Eğer korkacaksak, domuz eti yemeyi bile normalleştiren, Noel kutlayan, haç kolyesini bir aksesuar olarak boynundan taşımakta mahsur görmeyen, elimizden kayıp giden nesillerin korumasızlığından korkalım.
Eğer korkacaksak, Hristiyan dünyasının liderlerinden, Papa’dan, Patrik’ten değil, halifesizlikten korkalım.
Papa’dan korkmak ve Papa ile korkutmak, böyle özgüvensiz korkaklarla aynı mahallede nefes almak, açıkçası bir Müslüman Türk olarak bana ağır geliyor. Eğer korkulacaksa, Müslüman Türk’ten korkulur; gerisi üç-beş oy toplamak adına yapılan çirkin bir istismardır. Yazıktır ve de ayıptır!
Reklam
“Okulsuz toplum”
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 05/12/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
“Okulsuz toplum”
esubai131377762 undefinedmhancer1453 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 72 kişi beğendi
Bir lisede öğrencilerin öğretmenleriyle alay ettiği, aşağıladığı, iteklediği ve öğretmenin bezgin, yorgun, umutsuz şekilde en arka sıraya oturup kaldığı görüntüler infiale sebep oldu. Aynı günlerde sosyal medyada bir öğrenci velisi, okulda oğluna yapılan ve tacize kadar uzanan akran zorbalığından, okul yönetiminin yetkisizliğinden, kanunların yetersizliğinden şikâyet ediyordu. Bir meslek lisesi öğretmeni, sınıftakilerin kendi öğrenci numaralarını bile yazamadığını dehşetle aktarıyordu.
Reklam
Bu örnekler ilk değil, son da olmayacak. Milli Eğitim Bakanı’ndan okul müdürlerine, öğretmenlerden öğrencilere, velilerden müstahdemlere kadar eğitim zincirindeki her halkaya bir dokunduğunuzda bin âh işitiyorsunuz. Eğitim imkanları yaygınlaşırken, fırsatlar eşitlenirken, eğitim alt yapısı güçlenirken kalite aynı oranda yükselmiyor. Müfredat, disiplin, mesleki yönlendirme, maaşlar, özlük hakları ve daha nice sorunla eğitim sistemimiz milletin vergilerinden aldığı devasa payın hakkını veremiyor.
En önemlisi, artık her biri birer prens ve prenses olan öğrenciler, anne-babaların yüklediği (özgüven değil) zorbalık ruhuyla disiplinsiz sınıflarda öğretmenlere adeta kan kusturuyor.
Evet, eğitim sisteminin çok sorunu var, 100 yıldır konuşuyoruz bu sorunları, daha da konuşmayı sürdüreceğiz.
Ama eğitimle ilgili hiç sormadığımız, sormaya yanaşmadığımız, esas, temel bir soru var: Biz, bütün çocukları 12 yıl zorunlu eğitimden geçirmek zorunda mıyız? Buna gerçekten gerek var mı?
Takıldığım nokta 12 yıl değil; çok daha ileriye gidiyorum: Herkes ilkokul, ortaokul, lise okumak zorunda mı? Bunun gerçekten faydası var mı?
Durun hemen linç etmeyin, alay etmeyin! “Toplum zaten cahil, iyice cahil mi kalsın?” dediğinizi duyar gibiyim.
Öncelikle eğitimin cehaleti aldığı yargısı külliyen yanlış. Bugün toplumda trafik magandalığından şiddete, mafyatik yapılanmalardan teröre, sokağa çöp atmaktan dolandırıcılığa, hırsızlığa, cinayete, yolsuzluğa kadar her suçun ve kusurun failleri artık çoğunlukla lise, en azından ortaokul mezunu.
Reklam
İyi liselerde okumuş, iyi üniversiteleri bitirmiş, Batı’da yüksek lisans, doktora yapmış, hatta prof. ünvanını kazanmış nice diplomalı insan, kendisini allame, başka herkesi cahil olarak görürken, modern eğitim makinelerinde formatlanmanın bir sonucu olarak sormadan, sorgulamadan her türlü cereyanın içinde savrulup gidebiliyor; giyim kuşamıyla, yeme-içme alışkanlıklarıyla, dinlediği müziklerle, hatta düşünme biçimiyle nasıl tutucu, statik, edilgen olduğunu fark dahi etmeden kibirle ortalıkta dolaşabiliyor.
Eskiler, “öğrenci” kelimesi yerine “talebe” kelimesini kullanırlardı. Öğrenci edilgen bir konumdayken talebe, öğrenmeyi talep eden, isteyen, arzulayan, öğrenme fiiliyatına aşkı, sabrı, tahammülü, terbiyeyi, saygıyı katan kişi demekti. İlim talebi için çocuk yaşta ailesinden ayrılıp İstanbul’a gelen talebe bazen on yıllar boyunca ailesiyle görüşmez, öğrenme yolunda varlığını gönüllü olarak feda ederdi. Hep hikayelerini okuduğumuz, bir at ya da deve sırtında, sadece adını duyduğu bir kitaba ulaşmak için aylar boyu çöller, dağlar aşan ilme aşık insanlar, “yitik mal” gibi gördükleri ilmin peşinden koşarlardı.
Bugün öğrencilerin önemli kısmı ise teneffüs zilinin çalmasını sabırsızlıkla bekliyorlar.
Her çocuğu, belli bir seviyenin üzerinde okutmak zorunda değiliz. Bu öncelikle büyük israf. Kapasitesi, ilgisi, merakı bulunmayan, istidadı başka alanlarda olabilecek çocukları daracık sınıflara kapatıyor, bir yandan zihinlerini, bir yandan o dar alanlarda ruhlarını törpülüyor, örseliyoruz. Çocukları, gençleri kolay ikna edilebilir, sadakatli, kolay itaat eden, belli ideolojilere, belli inanç kalıplarına sorgusuz sualsiz inanan, yobaz, tutucu, resmi ideolojinin uyuşmuş müridi birer robot olarak formatlamak için topyekûn harcıyoruz.
Reklam
Milli Eğitim Bakanı Sayın Yusuf Tekin, ara tatillerin kaldırılması gerekçelerini açıklarken, öğrencilerin evde kalması nedeniyle çalışan velilerin zorluk yaşadığını söyledi. Evet, evde kalmasınlar, çalışan anne-babaların gözü arkada kalmasın. Bunun için de çocukları 12 yıl boyunca okula değil, bir nevi kreşe gönderiyoruz.
Başka alanlarda çok daha verimli olabilecek gençlerimizi kreş ya da kışla işlevi gören okullara gönderiyor, 12 yılın sonunda adını yazmayı, okul numarasını yazmayı dahi öğrenemeden, ya da bütün eğitim sistemini üniversite sınavına indirgediği için hayatı ıskalayan, okumuşuyla okumamışı arasında aslında çok da fark olmayan bir toplum inşa ediyoruz.
Sahi, mesela bir çiftçinin, bir kaportacının, hatta mesela bir sanatçının, 12 yıl boyunca o müfredatı almasına gerek var mı?
Türkiye modernleşme sürecine geç başladı; bunun çok avantajı var. Yanlışı taklit etmek yerine kendi özgün formüllerimizi üretebilir, kendi tarihimizi model alabiliriz. Okula giden “talebelerin” yanı sıra, “okulsuz toplumda” talim ve terbiye gören bir sistem de inşa edebiliriz.
Reklam
Öğrenciden şikâyet etmek kolay; belki de öğrenciyi ruhuna dar gelen bir atmosfere, bir ruh hapishanesine kapatıyoruz. Kreşe gider gibi okula gelen öğrenciden öğretmene hürmet bekliyoruz. Çocuklara ve gençlere yönelik bu işkence ve zulmü, milletin sırtından da eğitim vergisi israf ve yükünü kaldırmayı tartışsak, eminim güzel formüller üretilecektir.
Birinci yılında Suriye Devrimi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 08/12/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Birinci yılında Suriye Devrimi
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedsaitportakal81785 undefined
esubai131377762 ve 40 kişi beğendi
Her şey 15 Mart 2011’de Suriye’nin güneyindeki Dera kentinde bir grup öğrencinin okul duvarına “Ey Doktor (Beşşar Esed), sıra sende” yazmasıyla başladı.
1918’de Osmanlı Ordusu çekilince Suriye’yi Fransızlar işgal etmiş, 1946’ya kadar yönetmişlerdi. Fransızlar çekilirken, arkalarında kuklalarını bıraktılar; ülke 1970’e kadar çeşitli diktatörler tarafından baskıyla yönetildi. 1970 yılında Hafız Esed darbe ile işbaşına geldi, kendinden öncekiler gibi Suriye’yi baskı, zulüm ve katliamlarla yönetti. 2000 yılında ölünce yerine oğlu Beşşar Esed geçti. Suriye’de manzara değişmedi.
Reklam
2011’de Dera’da başlayan ayaklanma, arkasına aldığı büyük halk desteği ile Esed diktatörlüğünü sarstı. Esed, kanlı saldırılarla ayaklanmayı bastırmak istedi ama üzerine gelen seli durdurması mümkün değildi. O esnada devreye Rusya, İran ve İsrail girdi. Rejimin 13 yıl devam eden katliamlarında 600 bin Suriyeli hayatını kaybetti, 10 milyona yakın Suriyeli vatanlarını terk etmek zorunda kaldı, ülke baştanbaşa yıkıldı, enkaza döndü.
Türkiye, güneyinde terör devletçiklerinin kurulmasını önlemek, sivilleri korumak ve direnişi himaye etmek için 13 yıl sabırlı ve istikrarlı bir politika izledi. Türkiye’nin cesur ve kararlı politikası Suriye direnişinin ayakta kalmasını sağladı.
Reklam
27 Kasım 2024 sabahı İdlib’deki mücahitler harekete geçtiler. 30 Kasım’da Halep, 5 Aralık’ta Hama, 7 Aralık’ta Humus mücahitlerin eline geçti.
Bir yıl önce bugün, 8 Aralık’ta, mücahitler Şam’a girdiler. Rusya, Ukrayna savaşı nedeniyle Suriye’de direnmedi. İran destekli milisler ve Hizbullah, arkalarında unutulmayacak katliamlar bıraktıktan sonra Suriye’den kaçmak zorunda kaldılar. Esed, kimseye haber vermeden Şam’dan bir uçakla Rusya’ya kaçtı. 1918’den bu yana yabancı işgal güçleri ve onların kuklası diktatörler tarafından yönetilen, son 54 yıldır Esed diktatörlüğü altında inleyen Suriye nihayet tam bağımsızlığına kavuştu.
8 Aralık Devrimi, sadece Suriye içindeki mazlumlar için, sadece komşu ülkelere sığınmış 10 milyon mülteci için değil, tüm dünyada zulme direnen halklar, özellikle de özgüveni sarsılmış Müslümanlar için heyecanlandıran, yüreklendiren, ilham veren bir devrim oldu. Sabrın, kararlılığın, cesaretin ve umudun, bütün imkansızlıklara rağmen zafere ulaşabileceği, sonuç alabileceği, dünyada büyük bir hayranlıkla görülmüş oldu.
Bugün Devrim birinci yılını doldurdu. Suriye’de hala devrimin ulaşmadığı topraklar var, kırılganlık var, riskler var, tehditler var ancak Devrimin lideri Ahmet El Şara dirayetli bir yol ve yöntem izleyerek 1 yılda önemli mesafe kat etti. Suriye üzerindeki yaptırımlar, kısıtlamalar kalkıyor, ABD ve Rusya devrimi kabullendiler. Başta Türkiye olmak üzere komşu ülkeler devrimin ayakta kalması için hassasiyet içindeler. Mülteciler ülkelerine geri dönüyor. Çok yavaş da olsa, Suriye toparlanıyor.
Reklam
Bir yıl bize gösterdi ki, Devrim’in önündeki en büyük ve en öncelikli sorun İsrail. Dünyanın en büyük ve en kanlı terör örgütü olan İsrail, sahilde Nusayri azınlığı, güneyde Dürzi azınlığı kışkırtarak, kuzey batıda PKK/PYD terörünü himaye ederek, sınırında bölünmüş, istikrarsız, zayıf bir Suriye’nin oluşması için yoğun faaliyet içinde. Şam’ın önünde öncelikle İsrail terörünü durdurmak, İsrail’in Suriye’yi bölme planlarını çıkarmak gibi önemli bir ajanda var. Türkiye’nin himayesinde inşallah bunu da başaracak.
Yine 1 yıl bize gösterdi ki, bölgede, bağımsız, bağlantısız bir ülke inşa etmek kolay değil. Suriye Devrimi’nin ilham verici dinamiği bölgedeki diktatörlükleri tehdit ediyor; 1918’de bölgeyi işgal eden Batılı güçlerin, bağımsız, bağlantısız bir ülkenin varlığına tahammüllerinin olmayacağı açık. Bu anlamda Ahmet El Şara’nın hızlı değişimini, uyumunu, siyasetini ve diplomasisini bir dereceye kadar anlayışla karşılamaktan başka seçeneğimiz yok. Suriye önce var olsun, ayakta kalsın, oradaki devrim nüvesi er ya da geç yine harekete geçecektir.
Suriye’de enkazın kaldırılmasını ve yeniden inşayı başlatacak asıl kritik eşik kuzeyde İsrail himayesinde varlığını anlamsızca sürdüren PKK/YPG yapısının çökmesi olacak. Geride kalan 1 yıla rağmen bu pürüz giderilmiş değil. Zamanın uzaması, terör yapılanmasına imkan ve fırsat sağlıyor. Suriye kadar Türkiye için de tehdit olan bu sorunun artık acilen giderilmesi gerekiyor.
Reklam
İşin gerçeği, son 1 yılda, Şam’ın yeniden fethedilmesinin üzerine çıkacak bir sevince, bir heyecana, bir zafere şahit olmadık. Yine de, Devrim’in, o kadar iç ve dış düşmana rağmen 1 yıldır ayakta olması, kendisini tahkim edebilmesi başarıdır. Suriye’nin önünde daha uzun bir yol var; dualarımızla, desteklerimizle inşallah o yol nihai zafere ulaşacaktır.
8 Aralık Suriye Devrimi kutlu, mübarek olsun. Devrimin mücahitlerine ve Suriye halkına selam olsun.
Haydarpaşa’da bale mi? Yok artık!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 12/12/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Haydarpaşa’da bale mi? Yok artık!
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 54 kişi beğendi
Şu sıralar TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmekte olan 2026 Bütçesi’nde Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’ne 5.248. 396.000 TL; Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne ise 5.295. 573.000 TL tahsis ediliyor.
Reklam
Bu rakamlar tek başlarına bir anlam ifade etmeyebilir, kıyas için birkaç rakam verelim: Türkiye’nin “yumuşak gücü” olan, başta mazlum coğrafyalar olmak üzere dünyanın her yerinde projeler üreten, bayrağımızı ve merhamet duygumuzu en ücra köşelere kadar taşıyan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA)’nın 2026 bütçesi 3.800.063.000 TL. Başta Avrupa olmak üzere dünyanın her yerinde soydaş ve akraba topluluklara el uzatan, yurtdışındaki vatandaşlarımızın dertleriyle ilgilenen, yabancı öğrencilere burs vererek Türkiye’de okumalarını ve Türkiye dostu olarak ülkelerine dönmelerini sağlayan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB)’nin bütçesi ise 3.229.498.000 TL.
Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün aldığı 5,2 milyar Liralık bütçenin yaklaşık 4 milyar Lirası personel giderlerine ayrılıyor. Sigorta primleriyle bu miktar 4,5 milyar Liraya ulaşıyor. Devlet Tiyatroları hakeza: 5,3 milyar Liralık bütçenin yaklaşık 4,4 milyar Lirası personel ve SGK harcamalarına gidiyor. TİKA’nın personel gideri 930 milyon TL, YTB’nin ise 570 milyon TL.
Reklam
Devlet elbette sanata, sanatçıya para ayıracak, teşvik verecek, destek olacak. Lâkin, haydi tiyatronun bir miktar seyircisi var da Türkiye’ye zorla dayatılan, adeta “Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi” dedirten, alt yapısı, felsefesi, kültürü, kökeni olmayan, asla istikbal de vadetmeyen, seyircisi de sadece “kaymak tabaka” olan opera ve baleye hemen tamamı personel gideri olan 5,2 milyar Lira ayırmak, üstelik de TİKA ve YTB’ye ayrılan bütçenin neredeyse 2 katını vermek akıl işi midir? Milletin 4,5 milyar Lirasını her ay düzenli olarak cebine koyan bu “sanatçılar” kimlerdir? Ne kadar çalışmaktadırlar? Ne üretmektedirler? Yılda kaç gösteri sergilemektedirler? Ortaya koydukları “sanat” ile aldıkları ücret gerçekten örtüşmekte midir?
Şimdi Kültür Bakanlığımız İstanbul’da, Haydarpaşa Garı ve çevresinde büyük bir kültür projesi yürütüyor. Kültür dediysek, yanlış anlaşılmasın, Türk ve İslam Kültüründen söz etmiyoruz. Proje alanının bir yanı Kalkedon arkeolojik kazı alanı olarak belirlendi. Bizans dönemine ait Azize Bassa Kilisesi başta olmak üzere Bizans tarihi bu alanda yeniden can buluyor!
Garın diğer tarafında ise bir Performans Sanatları Merkezi inşa edilecek. Haydarpaşa Garı’nın yanı başına inşa edilecek bu merkezde doya doya opera-bale gösterileri izlenebilecek. Konserler, partiler, çılgın eğlenceler, vur patlasın-çal oynasın nevinden gösteriler bu merkezde yapılacak.
Reklam
Oysa Haydarpaşa Garı, Türk-İslam tarihinin yakın dönemdeki en anlamlı ve en mahzun simgelerinden biri. Haydarpaşa Garı, bir ucu Medine’ye, diğer ucu Filistin’de Hayfa’ya ulaşan, yapımına 1900 yılında Sultan Abdülhamit’in emriyle başlanan, 1.500 kilometrelik Hicaz Demiryolunun ilk istasyonu, başlangıç noktası. Haydarpaşa Garı, İmparatorluk tarihimizin en görkemli simgesi olduğu kadar imparatorluk ruhumuzun da yaşayan abidesi.
Başta Lawrence olmak üzere İngiliz ajanları Osmanlı’yı Filistin’den, Kudüs, Mekke, Medine, Şam’dan çıkarmaya çalışırken, en çok da bu tren yolunu hedef almış, sabotajlar düzenlemişlerdi. En büyük saldırı ise, 6 Eylül 1917’de Haydarpaşa Garı’na yapılmış, Filistin’i savunmak üzere bölgeye gidecek asker ve cephanemize yönelik sabotajda bin kadar Mehmetçiğimiz şehit edilmişti.
Haydarpaşa Garı, imparatorluk ruhumuzu yansıttığı, Hicaz Demiryolu’nun ilk istasyonu olduğu kadar, Filistin davamızın da sembol eserlerinden biri. Haydarpaşa Garı ve çevresi, Bizans ve Avrupa kültürleri arasına sıkıştırılmayacak kadar görkemli bir abide. Haydarpaşa Garı’nı özünden, aslından, değerlerinden koparmak, Bizans-Avrupa çehresine dönüştürmek, opera-bale gibi bu topraklara tamamen yabancı gösterilerin merkezi yapmak, tarihe, ecdada, şehitlerimize, kimliğimize haksızlık olur. Umarız bu büyük hatadan dönülür.
Reklam
BİR GÜZEL DERNEK: İSTED
Haydarpaşa ve Sirkeci’de planlanan tarih katliamı konusunda beni uyaran ve bilgilendiren, İstanbul Çevre Kültür ve Tarihi Eserleri Koruma Derneği (İSTED) oldu. Değerli büyüğümüz Yusuf Kaya ve arkadaşları bugüne kadar yaklaşık 30 bin belgeyi tarayarak, tasnif ederek, İstanbul’da kayıp 361 eseri tespit etmişler. Çabaları sonucunda 18 cami ibadete açılmış, 11 kayıp caminin rekonstrüksiyon inşaatı devam ediyormuş. Diğer çok sayıda eser için de proje çalışmalarını aşkla sürdürüyorlar. Çoğunlukla 1920-1950 arasında “kaybolan” cami ve tarihi eserlerin peşine düşen ağabeylerimizden Allah razı olsun. Bilgi almak ya da destek vermek isteyenler isted.org.tr adresinden kendilerine ulaşabilir.
FATİH KOZLU MEZARLIĞINDA TARİH KATLİAMI
Değerli dostum Bahattin Yüksek’in, ömrünün ilim ve davaya adamış muhterem babası Ahmet Yüksek hocamız geçen hafta rahmeti Rahman’a kavuştular; mekanı Cennet olsun inşallah.
Ben katılamadım ama cenazeye katılan arkadaşlar Fatih Kozlu mezarlığından fotoğraflar gönderdiler. Tarihi mezarlar parçalanmış, mezar taşları kırılmış, sökülüp sağa sola yığılmış. İçler acısı bir manzara. Tam bir tarih ve kimlik katliamı.
Mezarlıklardan sorumlu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir tarih ve kimlik kaygısı olmadığını biliyoruz. İnşallah Fatih Belediyesi ya da başka kurumlar bu cinayetin önüne geçerler. Zira mezar taşları bu topraklardaki tapu senetlerimizdir.
Sağcılar mı ahlâksız yoksa solcular mı?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 15/12/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sağcılar mı ahlâksız yoksa solcular mı?
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedtuncaykorkmaz1572 undefined
esubai131377762 ve 56 kişi beğendi
Ekrem İmamoğlu’nun babası Hasan İmamoğlu Sözcü Gazetesi’nden Saygı Öztürk’e konuşmuş ve şu ifadeleri kullanmış: “Ülkemize komünizm gelmesin diye mücadele de ettim. Komünizm gelmesin diye mücadele ettiğim için çok pişmanım. Çünkü komünizme gerek yok. İstedikleri zaman komünizm ilan ediliyor. Malınıza mülkünüze el konuluyor.”
Gazeteci Enver Aysever, Hasan İmamoğlu’nun bu ifadelerinden dolayı küplere binmiş, öfke nöbetine tutulmuş ve zehir zemberek sözler sarf etmiş: “Sağcı olduğunuz zaman ahlâksız olursunuz ya da ahlâkınız ahlâksızlık olur. Cumhuriyet’in ahlâkını bozan, Menderes’ten bu tarafa gelen bütün sağcılardır. Sağcılık suçtur… Sağcılığın herhangi bir kriteri yoktur, vicdanı yoktur, din tacirliği yapar, milliyetçilik tacirliği yapar… Solcu olmak insan olmanın birinci koşuludur… Solcu olduğunuz zaman ancak paraya, pula itimat etmezsiniz.”
Yenilir yutulur cinsten sözler değil. Ayık kafayla söylenebilecek sözler de değil. Hakaret, kışkırtma, kutuplaştırma, ayrıştırma, kin ve nefrete teşvik, ne ararsanız var.
Enver Aysever geçen hafta tutuklandı. Bu ifadelerinden dolayı mı tutuklandı yoksa başka gerekçeler de mi var bilmiyorum ama açıkçası sadece bu ifadelerden dolayı ise tutuklanmasını doğru bulmadım; kendi haline bırakılması, kendi karanlığına, kendi bataklığına mahkûm edilmesi sanki daha doğru olurdu.
Reklam
Türkiye’de, “Modern-Muhafazakâr” gibi, “Türk-Kürt”, “Alevi-Sünni” gibi keskin fay hatları var ancak keskin bir “Sağ-Sol” ayrımına gitmek mümkün değil. Vatandaş seviyesinden örgüt, siyasi parti seviyesine kadar her yerde ve her tutumda bu belirsizlik görülebilir. AK Parti örneğin kendisini “sağcı” olarak tanımlamaz, CHP ise konjonktüre göre faşist de olmuştur, ırkçı da olmuştur, milliyetçi, kapitalist de olmuştur, kendisini “solcu” olarak da tanımlamıştır.
Mesela AK Parti’nin emek, emekçi, emek hareketi, emek örgütlenmesi için yaptıklarını hiçbir solcu parti yapamamıştır. Asgari ücretten sendikal örgütlenmeye, 1 Mayıs’ın tatil ilan edilmesinden iş güvenliğine kadar yaptıklarına bakıldığında AK Parti’nin eline hiçbir solcu su dökemez. Öbür taraftan, 2023 seçimlerinin ikinci turu öncesinde “solcu” CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun “Göndereceğiz” pankartları altında sergilediği ultra-ırkçı tutuma da hiçbir faşist parti yaklaşamaz.
Reklam
Mesela Türkiye’de solun belki de en belirgin özelliği din ve dindarlık karşıtı olmasıdır. Ama öte taraftan Türkiye’nin dindarlık, daha doğrusu mezhepçilik bakımından en yobaz, en tutucu, en hoşgörüsüz kesimi de kendisini “solcu” olarak tanımlar. Türkiye’de solun dini yoktur ama mezhebi vardır. Hatta o kadar ki, Türkiye’de “solculuk” çok büyük oranda mezhepçiliğin maskesi olmuştur.
Kapitalizme, emperyalizme, ABD yayılmacılığına, sömürüye karşı tavırlarında da solculuk sürekli yalpalarken, örneğin İngiltere’den, Almanya’dan, ABD’den, NATO’dan destek isterken, sokaklara çıkıp eylemleriyle ülkeyi istikrarsızlaştırıp ABD-İsrail lehine darbelere zemin hazırlarken, Gezi’de olduğu gibi Fetullahçıların kullanışlı aparatı olurken, PKK/YPG örneğinde olduğu gibi “sol” maskeyle siyonizmin, kapitalizmin lejyonerliğini yaparken; sağ olarak tanımlayıp bir çuvala doldurdukları karşı cenah Türkiye ekonomisini büyütmüş, refahı artırmış, ayrımcılığı bitirmiş, özgürlükleri genişletmiş, milli sanayisiyle emperyalizmin oyunlarını bozacak, oyun kuracak seviyeye ulaşmıştır.
Örnekleri çoğaltmak mümkün ama şu “ahlâk” ve “dürüstlük” bahsinin üzerinde özellikle duralım. Gerçi, dediğimiz gibi, sağ ile solu hiçbir konuda birbirinden ayırmak, ayrıştırmak mümkün değil ama sağı ahlaksızlık ve dürüst olmamakla suçlayıp kendi cenahındaki her türlü yolsuzluğu, hırsızlığı, ahlaksızlığı görmezden gelmek asıl ahlâksızlık olsa gerek.
Reklam
Enver Aysever örneğin… 2021 yılında CHP’li İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden “yazar okulu” adı altında 238 bin liralık ihaleyi sessizce kapmıştı (2021 yılında Asgari Ücret 2.826 TL). Normal şartlarda bir daha insan içine çıkmaması, hele hele “dürüstlükten” bahsetmemesi gerekiyordu ama…
Gazze’deki soykırıma sırf Gazzeliler dindar olduğu için sessiz kalmak, hatta içten içe İsrail barbarlığını desteklemek ya da mezhepdaşlık üzerinden Esed vahşetine on yıllarca göz yumup Suriye’de bir halk devrimi yapılınca burun kıvırmak ve hatta Esed’e methiyeler, ağıtlar düzmek de bir “sol” karakter olmakla beraber “ahlaklı” bir tavır olmasa gerek.
Milletimiz sağı da, solu da, sağcılık çuvalına girmeyecek düşünce ve hareketleri de çok iyi biliyor, tanıyor ve gereken tavrı da zaten ortaya koyuyor. Onun için Enver Aysever eğer sırf bu sözlerinden tutuklandıysa iyi olmamış; bırakın konuşsun ki komedi izler gibi kahkahayla izleyelim
Geleneksel Müslüman dövme sporu ya da Türkiye göklerinde İsrail tayyareleri uçacak mı?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 19/12/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Geleneksel Müslüman dövme sporu ya da Türkiye göklerinde İsrail tayyareleri uçacak mı?
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 78 kişi beğendi
Sivas olayları sonrasında dindarlara karşı topyekûn bir linç kampanyası yürütülüyor ve 28 Şubat’ın taşları döşeniyorken İsmet Özel “Sivas Göklerinde Sırp Tayyareleri Uçacak mı?” başlıklı meşhur ve cesur yazısını yayınlamıştı.
Reklam
“Mahalle çürümüşmüş”, “Camia yozlaşmışmış”, “Toplum çözülüyormuş”, “İmam Hatip’te okumuşmuş”, “Adı da Muhammed’miş, Sümeyye’ymiş, Yusuf’muş, Rümeysa’ymış”, “Ahlak dinden önce de varmışmış”, “Bu iman tahkiki iman değilmiş”, “güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak yozlaştırırmış”, “Siyasal İslam’mış”, “mahalle adam öğütme yeriymiş” “Niçe şöyle demiş, Hegel böyle buyurmuşmuş” ve daha neler neler…
Şimdi Türkiye göklerinde İsrail tayyareleri uçacak mı?
Müslüman dövmek uluslararası bir spor dalıdır; onun bizim topraklardaki karşılığı da “geleneksel dindar dövme sporudur”. Eline boks eldivenini takan, sopayı kavrayan, kırbacı yakalayan, taşı yerden alan, terliği, maşayı, süpürgeyi kapan içerden ya da dışardan herkes köşe bucak dövecek dindar arıyor.
Reklam
Küresel şampiyona kısa bir aradan sonra başlama düdüğünü çaldı: Avustralya saldırısı sonrası yine Müslümanlara yönelik bir linç kampanyası: İki yılda 20 bini çocuk 70 bin masum insanı katleden soykırımcı, cani, barbar Siyonistler “Müslüman eşittir terör” şarkısını yeniden listenin başına çektiler. Her sayfasından cinayet, katliam, kan, hatta tecavüz akan kendi muharref kitaplarını saklamak adına barışın kitabı Kur’an’a “her sayfasından kan damlıyor” iftirasıyla yeniden saldırmaya başladılar.
“Dindar dövmek” bizde bir asırlık spor dalıdır: Caminin, ezanın, Kur’an tedrisatının, dinin, dindarın üzerine balyoz indirmeye yeltenenler imanı, ahlakı bu topraklardan silip, süpürüp, alkolü, çıplaklığı, öykünmeyi, taklidi, yabancılaşmayı, özünden, kökünden uzaklaşmayı zorbalıkla yerleştirmeye ve sıfırdan, robot misali nesiller “yaratmaya” azmedince karşılarına çıkan itiraz ve direnişi kırmak için her yolu her yöntemi denediler. Medyada, edebiyatta, sinemada, tiyatroda, resmi-gayri resmi söylemlerinde dindarları yobaz, tutucu, gerici resmetmekle yetinmeyip bir de onları dolandırıcı, hırsız, istismarcı, hain vs. diye zihinlere kazımaya kalkıştılar.
İmam-Hatip’te okurken biraz haylazlık yapsak hocalarımız bizi karşılarına alır, “sizin hayat şeridiniz süt gibi bembeyaz; en küçük hatanız, yanlışınız o beyazlık içinde hemen görünür, dikkat çeker, kınanır” derlerdi. Sadece hocalarımızdan değil, ailemizden, mahallemizden, camiamızdan, cemiyetimizden hep bu uyarıyı aldık.
Reklam
Çok ağır bir yük! Çok da güzel bir yük! Psikolojinin canı cehenneme! Böyle bir yükle, böyle bir misyonla yürümenin gururu içindeyiz.
Anadolu’da süt sağılırken kabın içine bazen pislik düşer, kadınlar onu bir süzgeçle alır ya da bir tülbentle süzer, kaynatır, bembeyaz, tertemiz süt elde ederlerdi.
İnsan bu! Yanlışı, hatası, kusuru, günahı, azgınlığı, sapkınlığı elbette olacak. Yükü taşıyamayanlar, ayakları dolananlar, imtihanı kaybedenler, sapanlar, sapkınlaşanlar, zehir misali toplumun kılcallarına sızmaya çalışanlar, ahlaksız lejyonerler, çıkarcılar, güce tapanlar elbette bulunacak. Bir süzgeçle alır kenara korsunuz, bir tülbentle süzer defedersiniz, kaynatır ıslah edersiniz. Süte dışardan karışanı da, içerde bozulanı da ayrıştırır yolunuza devam edersiniz.
Dindarlar tek bir partinin, partilerin, cemaatlerin, cemiyetlerin mensuplarından ibaret değil. Bu toplum, bazı televizyon kanalizasyonlarından her gün akan, aileyi tahrip etmeye, tüm bir toplumu aynı ve çürümüş göstermeye yönelik iğrenç operasyonlardaki gibi değil. Bu toplum, medyada, sosyal medyada sergilenen iğrenç güruh değil. Süt ağır başlılığıyla, vakarıyla, tevazuuyla görünmez; görünen görüntülenen, sergilenen sütün içine karışan pisliktir. İzlediğinizde gördüğünüz toplum değildir; toplum sizin izlediğiniz de değildir.
Bu milletin hamuru İslam’la, imanla yoğruldu. Bin yıldır uğraştıkları bu milletin İslam’ını da imanını da çürütemediler, onun için de bir millet olarak ayakta kalabildi. Çürüyen, yozlaşan, çözülen Müslüman değildir, dindar değildir. Müslümanlar bu ülkenin de bu dünyanın da umududur.
Reklam
Şimdi elinizdeki boks eldivenini, sopayı, taşı, kırbacı, maşayı, terliği, süpürgeyi, dilinizdeki eleştiri-özeleştiri görünümlü kompleksli kelimeleri yavaşça yere bırakın. Yükü taşıyamayana uğurlar olsun; sızıntıların da canı cehenneme gitsin. Üç beş kötü örnek üzerinden dayak yemeyeceğiz. Savunma konusunda gayet şerbetliyiz. Çürüyen çürüsün, yozlaşan yozlaşsın. Ana damar dimdik, sapasağlam, ahlakıyla, erdemiyle, irfanıyla ayaktadır; hem de 20-30 yıl öncesine nazaran çok daha donanımlı, birikimli, heyecanlıdır ve hem de sayısı önceye nazaran katlanarak artmıştır.
Bu nuru söndürmeye kimsenin gücü yetmedi, yetmeyecek. Elinizi de, dilinizi de, o kirli propaganda araçlarınızı da Müslümanların, dindarların üzerinden derhal çekin!
Müslüman, dindar, AK Parti
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 22/12/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Müslüman, dindar, AK Parti
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 53 kişi beğendi
AK Parti’yi kuran kadro başta Genel Başkan Erdoğan olmak üzere büyük oranda “dinî hassasiyetleri yüksek” isimlerden oluşuyordu. AK Parti’nin politikalarında, görüşlerinde, icraatlarında ve kadrolarında bu hassasiyet daima muhafaza edildi. 23 yıllık iktidar boyunca da, din ve dindarlar üzerindeki baskılar kaldırıldı, örneğin başörtüsü sorunu çözüldü, Ayasofya ibadete açıldı, din eğitimi yaygınlaştı, en önemlisi de devletin “laiklik” adı altında dine, dindarlara ve dinî değerlere yönelik baskısı giderildi.
Reklam
AK Parti buna rağmen kendisini “dindar”, “İslâmî” ya da “İslâmcı” gibi etiketlerle tanımlamaz. AK Parti sadece dindarlardan oy alan bir parti de değil. AK Parti’nin üye sayısı 11 milyonu, Erdoğan’a oy veren sayısı 28 milyonu aştı. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında gücün cazibesiyle parti ve hükümet kadrolarında çok sayıda “farklı” isim de yar aldı.
AK Parti salt dindarları temsil etmediği gibi kadroları da tamamen dindarlardan oluşmuyor. Dışarıda, AK Parti’ye oy vermeyen, AK Parti’nin politika ve görüşlerini onaylamayan hatırı sayılır bir dindar kitle var. Dolayısıyla AK Parti’nin sevapları da günahları da dindarların hanesine yazılamaz. Cüzün hatası bütüne şamil edilemez. AK Parti’nin, kadrolarının, ona yakın duran isimlerin yaptıkları hatalar dindarlara, hele hele dine mâl edilemez.
Reklam
Bir siyasi partiyi eleştirirken, onun üzerinden tüm dindarları, hatta daha ileriye gidip dini eleştirmek sadece toptancı bir bakış açısını yansıtmaz, aynı zamanda bir “fırsatçılık” ve art niyet de barındırır.
Daha korkunç olan şu: Dindarlar ve hatta Müslümanlar dışındaki kitle, AK Parti üzerinden dindarları ve dini kasıtlı ve art niyetli hedefe koyarken, dindarlar içindeki bazıları da bu tuzağa düşüyorlar. Samimi eleştiriler bir yana, AK Parti kadrolarında kendilerine yer bulamayanlar, buldukları yeri beğenmeyenler, çeşitli nedenlerle çarkın dışında kalanlar, çıkar elde edemeyenler, sırça köşklerinde keşfedilmeyi bekleyip de kapısı bir türlü çalınmayanlar, memnuniyetsizler, muhterisler, burnu Kafdağı’nda olanlar da partiye yönelik eleştirilerini hızlarını alamayarak dine ve dindarlara yöneltiyorlar.
AK Parti’ye olan hıncından dolayı topyekûn dindarları, hatta dini eleştiren, o kadar ki, bırakınız mahalleyi, dinden çıkmanın kıyısında gezinen bir zevat ortaya çıktı.
AK Parti dün yoktu, bugün var, yarın olmayacak ama İslâm ve dindarlık bu toprakları var ettiği gibi gelecekte de hep var olacak. AK Parti’yi dindarlıkla özdeşleştirmek ne kadar hatalıysa, AK Parti gidince dini hassasiyetlerin de kaybolacağını zannetmek o kadar hatalıdır.
Reklam
Bu milletin ve bu vatanın hamuru İslâm ile yoğrulmuştur. Türkler, Müslüman olmakla gerçek anlamda bir “millet” olmuş, İslâm’la şereflendikten sonra büyük medeniyetler ve devletler inşa etmiştir. Üzerine hangi operasyonlar yapılırsa yapılsın, milletin genlerine işlemiş imanı, ezanı, Kur’ân’ı, ümmet tasavvurunu, gayrimüslime bakışını ve kendisini konumlandırışını, vatan inşa eden “şehadet” ruhunu, bereket, kanaat, rahmet, merhamet duygularını söküp atmak mümkün olmamıştır, olmayacaktır.
Dindarlara, dindarlığa ya da Müslümanlığa bir siyasi partinin penceresinden içeriye bakar gibi bakmak yanıltıcıdır.
Yeri gelmişken, şu son çirkin hadiseler dolayısıyla Müslümanlara ve dindarlara azgınca saldıran kitleye, Danimarkalı Felsefeci Kierkegaard üzerinden cephane temin eden Prof. Dr. Enis Doko’nun makalesini de çok yadırgadığımı belirteyim. Kierkegaard’ın Hristiyanlara baktığı pencereden Müslümanlara bakılabilir mi?
İslâm âleminin her bir ferdi, aksini belirtmedikçe Müslümandır. Dini bir kültürde doğmak, anlamlı bir yaşamı garanti eder. Kişinin anne babasından, çevresinden duyduğu, sorgulamadan kabul ettiği iman gerçek imandır. Sabahtan akşama tarlasında çabalayan çiftçi, sürüsünün peşinde koşan çoban sadece Kelime-i Şehadet’le bile imanın en büyük mertebesinde yerini alır. Kalabalık, bal gibi hakikattir.
Reklam
Önceki gün medyada içimizi ısıtan ama çirkin dedikodu ve magazinin önüne geçemeyen bir haber vardı: İstanbul Bağcılar’da iki çocuk, yolda buldukları ve içinde 1 milyon 300 bin Lira değerinde altın olan çantayı sahibini arayarak teslim etmişler. Müslüman “kalabalığın” çıktısı işte budur!
Hz. Peygamber’e Necidli bir bedevi gelerek İslâm’ı sorar. Resulullah, namaz, oruç ve zekât yükümlülüğü olduğunu söyler. Adam, “Bunlara ilave yapmayacağım gibi noksan da tutmayacağım” diyerek hızla uzaklaşır. Hz. Peygamber, arkasından, belki de gülümseyerek, “Sözünde durursa cennetliktir” buyurur.
Müslümanlık işte budur, bu kadardır; dindarlık bunun ötesidir. Kelime-i Tevhid’i ruhuna nakşetmiş bir millet, yeri geldiğinde tamamen dinî bir kavram olan “şehadet” ile şereflenmekten hiç çekinmez. Müslüman “kalabalığı” görünenden ziyade görünmeyenle de görmek gerekir. Kierkegaard işte bunu yapamaz.
Vatanseverlik değil vatan hainliği
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 26/12/2025, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Vatanseverlik değil vatan hainliği
esubai131377762 undefinedomrhekimoglu87193 undefinedorbayakyildi618 undefined
esubai131377762 ve 58 kişi beğendi
Bir siyasetçinin hatırlatmasıyla “Esat Oktay Yıldıran” ismi geçtiğimiz günlerde tekrar gündeme geldi ve malum ırkçı kitle tarafından yine bir “kahraman” gibi savunuldu.
Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran, 1981-1983 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan insanlık dışı işkencelerin uygulayıcısıydı. Gerek Yıldıran gerekse ona emir veren komutanlar muhtemeldir ki kendilerini “ulusalcı”, “milliyetçi”, “vatansever” vs. olarak görüyorlar, Kürtçü hareketlerin şiddet yoluyla bastırılabileceğine inanıyorlar, “sallandıracaksın üç beş tanesini, bak bakalım bir daha yapabiliyorlar mı” anlayışıyla ülkeyi ve milleti korumak(!) adına ağır işkenceler yapıyorlardı. Sorunları çözmenin yegâne yolunun şiddet olduğunu düşünen bütün ırkçılar gibi eylemlerinin bir sonraki aşamasının ne olacağını kestirme, idrak etme kabiliyetleri yoktu. Nitekim, Diyarbakır Cezaevi’nde ateşe benzin döktüler. PKK’nın bütün Kürtçü hareketleri bastırarak tek gövde olmasını sağladılar. PKK’ya eşsiz bir hikâye sundular. Yapılan işkenceler dışarda duyuldukça PKK, Kürtlerin bir kısmı nezdinde “mağdur” bir örgüte dönüştü ve aradığı desteği bulabildi.
Reklam
Van Bahçesaraylı bir dostum anlatmıştı: “Bahçesaray, PKK terörüne karşı mesafeliydi. Bir gün, kırsalda öldürülen teröristler ilçe merkezine getirildi, askeri araçların arkasına bağlanarak ilçenin tek caddesinde sürüklenerek sergilendiler. İlçe halkı, kim olursa olsun, artık ölmüş, etkisiz hale getirilmiş, dosyası ahirete kalmış cansız bedenlere yapılan muameleden rahatsız oldu. Dahası, cesetlerin sürüklenmesiyle kendilerine verilmek istenen ‘korku’ ve ‘ibret’ mesajından tedirgin oldular ve o günden sonra PKK’ya bakışları değişti.” Belli ki sürüklenme emrini veren komutan bu yolla korkutacağını, sindireceğini düşünüyordu; tam tersine, o da ateşe benzin dökmüş, PKK’ya tam da istediğini vermişti.
Belli bir yaşın üstündeki Kürtlerin Türkçe ile tanışmaları “dayak” ile olmuştu. Evinde Kürtçe konuşan, bildiği tek dil Kürtçe olan çocuk ilkokulda Kürtçe konuşunca öğretmeninden dayak yiyor, Türkçe öğrenmesi ve konuşması gerektiğini bu dayakla anlıyordu. Öğretmen, “vatansever” duygularla şiddet uygularken aslında küçücük çocukların ruhuna nefreti, öfkeyi, ayrışmayı silinmez şekilde şırınga ediyor, vatanına, milletine en büyük kötülüğü yapıyor, ama bunu idrak edemiyordu.
Reklam
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Irkçı kitlede değişen bir şey de yok. İbret alacak, ders alacak, yaşananları doğru analiz edecek bir akıl ve idrake hala sahip değiller.
Son günlerde futbol tribünlerinden ırkçı ve ahlak dışı, edep dışı sloganlar yükseliyor. Önlem alınmadığı, caydırıcı tedbirler uygulanmadığı, hatta meşrulaştırıldığı için eylem yayılıyor. Bir anneye, torun sahibi bir nineye, siyasetten artık çekilmiş, üstelik 10 yıl hapis yatmış bir kadına “Türk töresine” hiç de uymayan biçimde en ağır hakaretler ediliyor. Çirkin sloganların hedefinin sadece terör, sadece PKK olmadığını biliyoruz; Suriyeli mazlumlar vatanlarına dönerken, ırkçılığın yeniden Kürtlere yöneleceğini söylemiştik, öyle de oluyor. Bir yandan bu çirkin aksiyona karşı sınırı da aşan reaksiyonlar gelişiyor, bir yandan da duygusal kopuş daha da keskinleşiyor.
Tribünlerde o sloganları atanlar kendilerini muhtemeldir ki “vatansever” görüyorlardır; oysa yaptıkları çirkin eylem vatana, millete, Türkiye’ye, Türklüğe, Türkçülüğe en ağır şekilde hasar veriyor.
İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi Türkiye’ye karşı birlikte fotoğraf verdiler. Suriye’nin kuzeyindeki PKK yapılanması İsrail’le olan irtibatını artık gizleme gereği duymuyor. Böyle bir tablo, böyle bir ittifak karşısında, Türkiye içinde Kürtlere yönelik ırkçı saldırıların gayesi apaçık işte bu şer ittifakına destek anlamı taşır. Tribünlerden çirkin slogan atanlar, vatanlarına, ülkelerine yönelik bir şer ittifakının ekmeğine yağ sürdüklerinin, değirmenine su taşıdıklarının elbette farkında, idrakinde değiller. Dedik ya, eylemlerinin bir adım sonrasını hesap edecek bir akıl yok.
Fetullah Gülen’i “hoca” zannedenler arkasında saf tutup secdeye varıyorlardı; sadece bir gecede, “hoca” değil, bir terörist, vatansever değil bir vatan haini, dindar değil tam tersine din düşmanı olduğu, arkasına dizdiği binlerce insana secde ettirirken kıblesinin Kâbe değil Tel Aviv, Vaşington olduğu bilmeyenler tarafından da bilindi.
Reklam
Irkçılığa liderlik yapanların terörist Fetullah Gülen’den farkları yok. Kuru kalabalıkların önüne geçip ırkçı nefret yayanlar, apaçık biçimde İsrail’e, siyonizme, emperyalizme ajanlık ve uşaklık yapıyor, “vatanseverlik” maskesiyle vatanın, milletin, Türkiye’nin, birliğin altını oyuyorlar. Siyonizm lehine Araplarla aramızı açmaya çalışanlar şimdi de aynı gayeyle Kürtlerle birliğimizi, kardeşliğimizi hedef alıyorlar. Bu apaçık ihanetin anlaşılması için de illa bir 15 Temmuz’un yaşanmasına gerek yok.
Mahabad’dan ders çıkarmak
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/12/2025, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Mahabad’dan ders çıkarmak
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 61 kişi beğendi
İsrail, kendi güvenliğini merkezinde bulunduğu coğrafyanın güvensizliğine dayandırıyor. Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır, Emirlikler örneğin, bu denklemi bildikleri ve İsrail’in şerrinden emin olmak için sorgusuz sualsiz itaat içindeler. İtaat etmeyenler ise on yıllardır istikrarsızlık, huzursuzluk, yoksulluk, terör ve iç karışıklıklarla uğraşıyorlar.
Reklam
Muhammed Mursi’nin seçimle iş başına geldikten sonra bir darbeyle devrilmesi ve şehit edilmesi Mısır’ın iç dinamiklerinin değil, İsrail’in güvenlik kaygılarının neticesiydi.
Türkiye’nin on yıllar boyu yaşadığı sorunlar, darbeler, terör, ekonomik krizler, içerdeki kutuplaşmalar İsrail’in güvenlik endişelerinden ayrı düşünülemez.
İran’a yönelik ambargo, Lübnan’da bitmeyen kaos, Sudan’da katliam ve daha nicesi İsrail’in güvenlik kaygıları nedeniyle ortaya çıkan ve devam eden sorunlar.
PKK terörünü ya da her eylemleriyle İsrail’e can suyu veren IŞİD terörünü de İsrail’in güvenlik arayışlarının dışında tutmak mümkün değil.
Suriye’yi 4 parçaya bölmek, Arap, Dürzi, Nusayri ve Kürt devletçikleri oluşturmak da İsrail’in bu güvenlik arayışının bir neticesi. Suriye ne kadar bölünürse o kadar istikrarsız olur; ne kadar istikrarsız olursa, enerjisini o kadar içeriye yoğunlaştırır, Suriye ne kadar Lübnan’a benzerse İsrail o kadar güvenlik içinde olur.
2017 yılında Irak Bölgesel Kürt Yönetimi, Irak’tan bağımsızlığını ilan etmeye yeltenmiş, bir kısım Kürtler ellerinde İsrail bayraklarıyla sokaklara taşmışlardı. Şimdi aynı manzarayı Somaliland’da görüyoruz. Tıpkı Kuzey Irak’taki gibi Somali’de de bir kısım Müslümanlar İsrail bayraklarıyla gösteri yaparak utanç kareleri oluşturdular. Suriye’nin kuzeyindeki SDG terör oluşumunun İsrail ile doğrudan bağlantısı artık gizlenmiyor.
Reklam
İsrail, Müslüman Kürtleri ya da Müslüman Somalilileri çok mu seviyor? Elbette hayır. Kürtleri yanına çekerek, kışkırtarak, hem bölgenin istikrarsızlaşmasını hem de Türkiye, İran, Irak, Suriye’yi böylece kuşatmayı hedefliyor. Somali’deki niyetin zaten Filistinlilerin buraya tehciri niyetini taşıdığı otaya çıktı.
Asıl soru şu: İsrail’in, bölgede sadece ve sadece kendi çıkarını, kendi güvenliğini hesap ederek yaptığı bu planlara rağmen, İsrail’in niyeti, gayesi, hedefi apaçık ortada iken, İsrail’in, kendi güvenliği için bölgede ayrışmaları, kutuplaşmaları, fitneyi hatta bölücü terörü desteklediği gün gibi aşikar iken, İsrail’den bir hayır, bir iyilik, bir sadaka, bir bahşiş gelebileceğini ummak aptallık, hatta intihar değil midir?
Türkiye’de, aklı başında bildiğimiz, imanlarından şüphe etmediğimiz, münevver kabul ettiğimiz bazı Kürt isimlerin, 2017’deki Kuzey Irak kalkışmasını olduğu gibi, bugün de Suriye’de SDG’yi, Suriye kuzeyinde bir devleti ya da özerkliği savunmaları akıl tutulmasıdır. Kimse kusura bakmasın bu apaçık İsrail’in mayın eşekliğine gönüllü olmaktır.
Reklam
1946’da, Gazi Muhammed, Sovyetler Birliği’nin teşvikiyle İran’da bir Kürt devleti ilan etmişti. SSCB’nin amacı, İran’dan petrol imtiyazları koparmaktı; Kürtleri, sadece İran’ı sıkıştırmak için kullanıyordu. Petrol imtiyazlarını aldıktan sonra İran’dan çekildi, arkasına dahi bakmadı. İran ordusu, sözde başkent Mahabad’a hiç direnişle karşılaşmadan girdi, 11 aylık macerayı bitirdi, Gazi Muhammed ve arkadaşlarını da Çarçıra meydanında idam etti.
İsrail’in, gaz verdiği bölücü Kürt örgütlere yapacağı da tam olarak budur.
SDG ile Şam Yönetimi arasında yapılan 10 Mart mutabakatının süresi doldu. Eğer bu birkaç gün içinde uzlaşma sağlanamazsa, geriye yalnızca silahlı çözüm seçeneği kalacak. İsrail’in, Müslüman Kürtlere bir devlet ya da özerk bölge sağlamak için Türkiye ve Suriye ile savaşa girmeyeceğine kesin gözüyle bakabiliriz. Sovyetlerin Mahabad’a sırtını döndüğü gibi, sırtını dönecek ve defolup gidecek. İşte o zaman geriye, bir burukluk, bir hayal kırıklığı, ama en çok da İsrail’le iş tutmanın utancı kalacak.
İsrail için en iyi Müslüman ölü Müslümandır; Kürt, Somalili, Azeri, Mısırlı vs. fark etmez. Onca yaşanana rağmen bunu görmek çok mu zor?
. .
Bugün 303 ziyaretçi (1180 klik) kişi burdaydı!
XX
CHP: Seçmenini utandıran parti
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 01/05/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
CHP: Seçmenini utandıran parti
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedserdar.akunal669 undefined
esubai131377762 ve 46 kişi beğendi
Seçmenin partisiyle ilişkisi mantık ilişkisi değil gönül ilişkisidir. İnsan sevdiğinin küçük kusurlarını nasıl görmezden gelirse, seçmen de partisinin küçük hatalarını hoşgörüyle karşılar.
Reklam
Seçmenin AK Parti’ye oy vermesini “cehalete”, “kömür ya da makarnaya” bağlamak ne kadar yanlışsa, CHP’ye oy veren seçmeni de aynı şekilde cehaletle, tutuculukla itham etmek, seçmenin CHP yandaşı medyanın akıl dışı yayınlarının etkisi altında kaldığını, bir “yankı odası” içinde kendisini hakikate kapattığını iddia etmek de o kadar yanlıştır.
CHP seçmeni uzaydan gelmedi. Onlar da etten kemikten insan. Onlar da bu ülkenin vatandaşları. Bir ailenin fertleri içinde AK Parti’ye, MHP’ye, CHP’ye, diğer partilere oy veren fertler olabilir. Gönül bu, nereye akacağı belli olmaz, akılla mantıkla izahı bulunmaz.
Reklam
Ancak tahammülün, hoşgörünün de bir sınırı vardır. Evlat ne kadar yanlış yapsa da atsan atılmaz, satsan satılmaz evlattır. Futbol taraftarı iyi günde de kötü günde de takımına bağlıdır. Sapkın bir cemaatin üyeleri (örneğin Fetullahçılar) liderlerinin boynunda haç görseler “hocamızın bir bildiği vardır” deyip arkasından yine giderler.
Seçmen öyle değildir. Bir noktada partisine gönül koyar, küser, partisiyle yolunu ayırır, başka yollara gönlünü akıtır.
CHP, 103 yıllık tarihinde ilk kez seçmeninin tahammül sınırını bu derece zorluyor, hoşgörü marjını ilk kez bu seviyede basınca maruz bırakıyor.
CHP 103 yıl boyunca seçimle birkaç istisna dışında tek başına iktidara gelemedi. CHP seçmeni bunu mesele etmedi. CHP, iktidarda olduğunda başarısız oldu; seçmeni bunu da mesele etmedi. Hükümette ya da belediyelerde yolsuzluklar ortaya çıktı; CHP seçmeni bunu da dert etmedi.
Bugün ise CHP ile seçmeni arasında ciddi bir kırılma yaşanıyor.
CHP, hem bugün iktidar partisi AK Parti’yi, hem de geçmişteki iktidar partilerini; başarısızlıkla, becerisizlikle, yolsuzlukla, hırsızlıkla, israfla, usulsüzlükle, irtikapla, rüşvetle, nüfuz kullanmakla, kadrolaşmakla, eşi, dostu, akrabayı kayırmakla, ihaleye fesat karıştırmakla, adaletsizlikle ve daha nicesiyle itham etti.
Reklam
CHP iktidar partisi değil, muhalefet partisi. İktidara aday bir parti. İktidara yürüdüğünü söyleyen bir parti. Ama daha muhalefette iken, iktidara yönelttiği ne kadar eleştiri varsa tamamını belediyelerde kendisi gerçeğe dönüştürüyor.
CHP’li belediyelerin her birinden yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet, irtikap, nüfuz, ihale skandalları patlıyor. Hacmi milyar dolarları bulan yolsuzluklar ortaya çıkıyor.
Kadın hakları konusunda duyarlılığı kimseye bırakmayan CHP’lilerin son derece çarpık, mide bulandırıcı ilişkileri ortalığa saçılıyor.
Çocuk istismarı iddiasıyla tutuklanan belediye başkanına sahip çıkılıyor.
Mezara rakı dökme görüntüleri, teknede alem fotoğrafları, adeta büyük bir pavyona dönüştürülen belediyeler, belediyeler arasında sevgili alış-verişleri CHP seçmeninin başını utançla yere eğiyor.
CHP’li seçmen işsizlikten, yoksulluktan yakınırken, belediyeler CHP’li başkanların, CHP’li yöneticilerin, vekillerin eş, dost, akrabalarıyla dolduruluyor.
CHP gençliği sokaklara çıkıp, Saraçhane’de slogan atarken, polisle çatışırken, jop yerken, gözaltına alınırken, tutuklanırken CHP’li yöneticilerin, vekillerin, eşlerinin, metreslerinin, eski metreslerinin, oğullarının, kızlarının çalışmakla elde edilmesi mümkün olmayan, dudak uçuklatan servetleri manşetleri süslüyor.
Bütün bunlar iktidarın CHP’ye operasyonu mu? Ya da iktidara yakın medyanın algı operasyonu mu? Hayır. CHP seçmeni de olup bitenlerin içerdeki kavgadan kaynaklandığını, pisliklerin ortaya bizzat CHP’liler tarafından döküldüğünü artık çok iyi biliyor ve görüyor.
Reklam
Çürüme, kokuşma bu seviyeye ulaştığında, şiraze dağılma noktasına geldiğinde, bir değişim olur, bir tazelenme olur, en azından genel başkan masaya yumruğunu vurur, eline kılıcını alır, cerahati dağıtır, seçmene tekrar umut verir ama Özgür Özel, eli kolu bağlanmış, birlikte güzel günler geçirdiği dostlarını bırakınız kenara koymayı onlara söz bile söyleyemez halde, sanki şantaj altında, olup biteni çaresizlikle ve iradesizlikle izliyor.
CHP seçmeni 103 yıllık tarihinde ilk kez böyle bir yol ayrımında: Ya kendisini utandıran partisinden kopacak ya da partisini bir temizliğe zorlayacak. İkincisi pek mümkün görünmüyor.
Narin davası ve yargıya güven
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 27/04/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Narin davası ve yargıya güven
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 39 kişi beğendi
Doktorlar teşhis koyduğunda ya da ilaç yazdığında insanlar ilme ve uzmanlığa itibar ederek itaat ederler. Sanayide güvenilir bir usta araçla ilgili bir tespitte bulunduğunda tecrübeye, ustalığa itibar edilir ve itaat edilir. Ancak mesele örneğin ilahiyat olduğunda, örneğin hukuk olduğunda, çoğu kişi kendisini fikir yürütmeye, düşünce beyanına yetkin görür. Doktora, mühendise, ustaya itiraz edilmez ama sosyal bilimlerde hayatını o alana adamış bir profesör konuşurken “Hocam size katılmıyorum”, “Ben öyle düşünmüyorum” ya da “Yanılıyorsun, bak o iş öyle değil” türünden cüret sergilenir.
Reklam
Yargılama, sanılanın aksine son derece teknik bir süreçtir. İlim gerektirir, tecrübe gerektirir, uzmanlık gerektirir. Bir sistematik içinde veriler toplanır, değerlendirilir, tartışılır, aksi görüşler dinlenir, örnekler gözden geçirilir, külliyat taranır, kanuna bakılır, işin içine sonra akıl girer, vicdan girer ve bir karar verilir. Şüphesiz dışardan, uzaktan herkes görüşünü söyler, tahminde bulunur, zan üzerine kanaat belirtir, herkes konuşur, kimi anında, kimi de süreci bir miktar takip ederek gönlünden geçen kararı verir ama mahkemede işler çok daha karmaşık ilerler.
Hukuk, linçi engellemek için vardır. Özellikle infial oluşturan bir suç işlendiğinde kalabalık galeyana gelir, kendisine işaret edilen zanlıyı büyük bir öfkeyle ve hızla darağacına götürmek ister. Galeyan, masumun cezalandırılmasına, suçlunun yaptığının yanına kar kalmasına neden olabilir. Bunun önüne geçmek için hukuk vardır. Mahkeme soğukkanlıdır, sabırlıdır. Süreci tamamlayana kadar zanlıyı “masum” kabul eder.
Reklam
Diyarbakır’da vahşice katledilen Narin’in davası, hukuk toplumu ile linç kültürü arasındaki farkın belirginleştiği bir süreç oldu. Olayı aydınlatmak için yetkililer hassas ve hukukî bir çaba sarf ederken meseleye uzaktan ve dışardan bakanlar zanlıları, olağan şüphelileri linç ettiler. Şimdi karar ortaya çıkmışken, Yargıtay’da onanmışken, tartışmalar devam ediyor, kararın yanlış olduğu söyleniyor ve çok sayıda iddia ortaya atılıyor.
Kendimle çelişmeyeyim: Hukukçu değilim. Ki bu dava için tek başına hukukçu olmak da yetmez. Dolayısıyla zan veya kanaat belirtmekten kaçınalım. Ama bildiğimiz şu: Jandarma çalıştı, polis çalıştı, Adli Tıp çalıştı. Başka kurumlardan da destek alındı. Savcı bir iddiada bulundu. Sanıklar, tanıklar dinlendi. Avukatlar itiraz etti. Hâkim bir karar verdi. Karar İstinaf’a gitti, bir kez de orada ele alındı. İtirazlar konuşuldu. Karar onandı ve Yargıtay’a gitti. Orada da mesele tekrar değerlendirildi.
Bütün bu süreç hatalı olabilir mi? Yanlış yapılmış, yanlış karar verilmiş olabilir mi? Bu kadar insan, bu kadar heyet gerçeği kaçırmış olabilir mi? Evet olabilir. Ama iki noktayı kaçırmayalım: Birincisi yargı süreci devam ediyor. Dosya Anayasa Mahkemesi’ne de gidecektir. İkincisi, bu kadar insanın, bu kadar heyetin çabası karşısında konuşanlar, iddiada bulunanlar hariçten gazel okumaktadır. Kasıtlı, bilinçli şekilde oluşturulmaya çalışılan algı, Narin kızımızın katilini bulmaktan, hakikatin ortaya çıkmasından, adaletin tecellisi arzusundan ziyade Jandarma’yı, yargıyı, siyaset kurumunu töhmet altında bırakmaya, güvensizlik oluşturmaya, “olayın üstü örtüldü” ya da “birileri kayırıldı” şüphesi oluşturmaya yönelik bir kampanyaya dönüşmüştür ve maalesef bunda başarılı da olunmuştur. Karar öncesi süreci etkilemek için sergilenen linç, şimdi de karara yönelik bir linçe dönüşmüştür. Şüphesiz her ikisi de yanlıştır.
Reklam
Tekrar edelim: Yargı yanılmış ya da halen yanılıyor da olabilir. Mümkündür. Ama varsa hatayı düzeltecek olan da yargıdır. Nitekim Adalet Bakanı “Yeni delil çıkarsa yeniden yargılama olur” diyerek ilkeyi ortaya koymuştur.
Narin davası vesilesiyle ortaya çıkan, hukuka bu çapta bir güvensizlik duygusunun üzerinde özellikle durulmalıdır. Eğer bu kadar insan, bu kadar heyet gerçekten yanılmışsa, yargının kararlarını tartıştıran yargının bizzat kendisiyse durum vahimdir. Yok eğer bu kadar insan ve heyetin çabası haksızca sorgulanıyorsa, yargıya güvensizlik bu kadar kolay örgütlenebiliyorsa, kurumlarımız bu kadar kolay yıpratılıyorsa, tehlikenin farkına varılmalı ve tedbir alınmalıdır.
Linç, hukukun önüne geçemez. Bunu engelleyecek yargının kendisidir
“Araplaşmak” ya da zırvanın tevili
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 24/04/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
“Araplaşmak” ya da zırvanın tevili
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedahmetsakirol25 undefined
esubai131377762 ve 72 kişi beğendi
İsminin önünde “prof.” ünvanı da olan şahsın bir yıl önceki mülakatında sarf ettiği sözler geçtiğimiz günlerde yeniden gündeme geldi. Şahıs, özbeöz Çorumlu olan Şeyhülislam Ebüssuûd Efendi’nin Mısır’dan getirildiğini, onun eliyle Osmanlı’nın Türkleri Araplaştırdığını iddia ediyordu.
Reklam
Zırva tevil götürmez. Nitekim sözleri tekrar gündeme gelip de alay konusu olunca şahıs bilmediği bir dönem hakkında konuşup hata yaptığını itiraf etmek zorunda kaldı. Ancak şahsın sözlerini zırva yapan bilgi hataları değil, “Araplaşmak” kavramı.
Türkiye’de Siyonizm’in doğrudan hizmetindeki “Türk ırkçılığı” bu “Araplaşmak” kavramını son zamanlarda sıkça kullanır oldu. Esasen “Araplaşmak” kavramı yeni değil; Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren “Araplaşmak”, “Müslümanlık” kavramı yerine kullanıldı. Türklerin Müslüman olmasını içine sindiremeyenler ya da Türkleri Müslümanlıktan uzaklaştırmak isteyenler, “Müslüman” kavramını kullanmaya cesaret edemedikleri için korkakça “Araplaşmak” kavramına sarılıyorlar. CHP’de üç dönem milletvekilliği de yapmış Kemalettin Kamu’nun şu zırvaları o zihniyetin ibretlik vesikasıdır: “Ne mucize ne efsun / Ne örümcek ne yosun / Ka’be Arap’ın olsun / Çankaya bize yeter”. Şimdilerde ise “Araplaşmak”, Türklük ile Müslümanlığı birbirinden ayırmak suretiyle Türklüğü yok etmek maksadıyla cahil ve de ahmak ırkçıların dilinden düşmüyor.
Reklam
Türklerin Müslüman olmakla Araplaştığı iddiası gerçekten zırvadır.
Bir kere Türkler 8. yüzyılda İslam ile şereflenmiştir. Aradan 13 yüzyıl geçmiş olmasına rağmen bugün asimile olmadan Türk kimliği ile varlıklarını sürdürüyorlar.
Türklerin Araplaşmasından kastedilen eğer 1928’e kadar kullanılan alfabe ise, o alfabe Arap alfabesi, Fars alfabesi, hatta Osmanlı alfabesi, hatta “eski” alfabe değil, Türkçe sesleri mükemmelen karşılayan, asırlar içinde gelişmiş, büyük bir medeniyetin kendi eliyle ürettiği özbeöz ve özgün Türk alfabesidir. İslam öncesi pek de bir okuma-yazma faaliyeti olmayan Oğuz Türkleri, Arap-Fars karışımı bir alfabeyi kendilerine uyarlayıp özgün hale getirmiştir.
Eğer maksat Türkçedeki Arapça kelimeler ise, dilimizde bütün kısırlaştırma operasyonlarına rağmen Arapçadan daha fazla Farsça kelime vardır ki kimse çıkıp da “Farslaşmaktan” bahsedemez. Yeryüzündeki her dil başka dillerden kelime devşirir; böylece zenginleşir, güzelleşir, mükemmelleşir. Oğuzların gündelik konuşmaya ancak yeten dilleri, karşılaştıkları yeni dil ve kültürleri devşirmekle bir büyük medeniyet lisanına dönüşmüştür.
Eğer “Araplaşmaktan” maksat Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber, Mekke ve Medine merkezli bir dine mensubiyet ise, bunda, bir şeref olmakla ve hiçbir mahsuru bulunmamakla birlikte dini ilimlerin bir sistematiğe kavuşmasında başta Semerkantlı İmam Maturidi olmak üzere nice Türk’ün emeği ve eseri vardır. Kur’an ve Hadis, İslam’ın ruhu ise, o ruhu estetik kalıplara nakşeden Semerkant, Buhara, Rey, İsfahan, Herat, Nişabur, Konya, Bursa, İstanbul gibi Türk şehirleridir. Bir dinlerinin olduğu bile şüpheli topluluklar İslam ile kendilerini bulmuş, İslam ile Türk olmuştur.
Reklam
Eğer “Araplaşmaktan” maksat, Şah İsmail’in değil de Yavuz Selim’in tarafında durmak ise, “Seyyid” olduğunu, Ehl-i Beyt’ten olduğunu, Peygamber soyundan geldiğini, yani Arap olduğunu iddia eden, nihayetinde de nesli Farsîlik içinde eriyip giden Şah İsmail’dir.
Eğer “Araplaşmaktan” maksat Türklerin Yahudilik ya da Hristiyanlığı ya da ne idiği belirsiz “Şamanizm”, “Tengricilik”, “Kök Tengricilik” gibi sonradan üretilmiş, yapay ve sığ inanışları seçmemiş olmalarına bir hayıflanma ise o da beyhude çabadır, ciddi bir ruh ve zihin hastalığıdır.
Zırva tevil götürmez dedik ama bir kısım korkağın “Müslümanlık” diyemediği için “Araplaşmak” demesi karşısında da dilimizi, kalemimizi tutamadık.
Kim ki “Araplaşmak” diyorsa, bilin ki tarih cahilidir, Türk tarihine yabancıdır, İslam’ın hasmıdır, Türk’ün ve Türklüğün düşmanıdır. “Türkler Araplaştı” diyen, doğrudan “Müslümanlık” diyemediği için kelimelerin ardına sığınmaya çalışan bir korkaktır. Cahilden uzak durun, hem korkak hem cahil ise oradan kaçın.
Bunu da aşarız, aşacağız!
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 20/04/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Bunu da aşarız, aşacağız!
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 65 kişi beğendi
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırıları sonrası hepimiz “Ne oluyor?” diye soruyoruz. Günlerdir bu konuyu konuşuyor, tahlil etmeye, anlamaya, sorunları tespit edip çözümler önermeye çabalıyoruz.
Reklam
Tekrar yazalım: Mesele bugünün meselesi değil. 150 yıllık Batılılaşma serüvenimiz çarpık, temelsiz, felsefesiz, taklitçi, şekilci bir zeminde ilerliyor. Batı’nın kurduğu sistem zaten sorunlu iken, biz bu sorunlu sisteme entegre olmaya çalışıyoruz. Sadece dini değerlerimiz değil, asırların birikimi geleneklerimiz, aile değerlerimiz bir ağırlık olarak görülüyor ve tek tek terk ediliyor. Bu çarpık ve sağlıksız değişim sürecinde sorunlar yaşamamız son derece doğal. Hatta bu yaşadıklarımız sadece başlangıç, böyle giderse bizler de bizden sonraki nesiller de çok daha kötülerini görecekler.
İkinci bir husus şu: Meseleyi gündelik siyasi ya da sosyal tartışmalara indirgemek sorunu sulandırmak, saptırmak, üzerini örtmek manasını taşır ki iyi niyetli değildir. Bir buçuk asırlık sorunu hükümete ya da bakanlara yüklemek, konuyu siyasi zemine çekmek, acı hadiseler üzerinden siyasi rant telaşına düşmek, selden kütük kapma yarışına girmek, daha kimi kurbanlar hastanede, yoğun bakımda iken acı üzerinden siyaset yapmak ahlâkî değildir, insanî değildir.
Reklam
Üçüncüsü: Sorun, bir okul ya da eğitim sorunundan ziyade “evdeki” sorundur. Okullara asker, polis, bekçi, güvenlik görevlisi koymak, okul girişlerine dedektörler yerleştirmek, okul mimarisini değiştirmek sorunu çözmeyecektir. Bütün bu fonksiyonları, anne-babaların evin içinde bizzat ifa etmesi gerekir. “Benim çocuğum öyle şeyler yapmaz” demeyin, temenni ve tevekkülün ötesinde sıkı tedbir ve takip elzemdir.
Dördüncüsü: Ülke olarak şu “özgürlük” kavramını yeniden ele almamız gerekiyor. Ülkenin kapılarını dışardan esen cereyanlara ardına kadar açmak özgürlük bağlamında ele alınamaz. Hiçbir medya ya da dijital ürün salt eğlendirmek, bilgilendirmek, öğretmek maksadıyla hem de bedavadan servis edilmez. Çocuklarımızı ekranlara bağımlı hale getiren ürünler satıcıyı zengin etmekle kalmaz; inanç, yaşam tarzı, tüketim alışkanlığı, siyasi görüş, ideoloji de aktarır. Arkasında devasa sermaye ve devlet gücü olan ürünler, oluşturdukları tekel ile özgürlükleri de ortadan kaldırır. Örneğin TikTok denilen bela, eğlendirmekten önce artık doğrudan Siyonizmin hizmetinde bir üründür; Gazze’de doğrudan bebek öldürenlerin TikTok aracılığıyla ulaştıkları her yerde bebekleri, çocukları, gençleri yaşayan ölülere çevirmek gayesi içinde oldukları açıktır. Bilgisayarı odadan çıkarmak, çocuğun elinden telefonu almak, meseleyi “Beğenmeyen fişini çeksin” basitliğiyle savunmak çözüm değildir. Bu mecralardan para kazananlar, şöhret devşirenler, simsarlar, çığırtkanlar, şaklabanlar, fahişeler seslerini yükseltseler, isyan etseler dahi internet ve medya devlet tarafından radikal biçimde denetlenmeli, kısıtlanmalıdır. Yine bu noktada, televizyon ekranlarındaki şiddet ve aile kurumunu çürüten yapımların sonlandırılması konusunda artık “hoşgörü” marjı tükenmiştir.
Beşinci ve son bir not: “Öldük, bittik, kaybettik, yenildik” diyerek yas tutacak, enseyi karartacak, umutsuzluğa, karamsarlığa gömülecek bir noktada elbette değiliz. Kötülük ve kötü örnekler kendi mecraında akarken iyilik ve iyiler de çoğalarak, büyüyerek, kararlılıkla yollarına devam ediyorlar. Kötülük çok gürültü çıkarıyor ama iyilik sessiz, mütevazı büyüyor, yayılıyor. İstisnai hadiselerden kara bir tablo çıkarmak haksızlıktır. Sağduyuyu, soğukkanlılığı elden bırakmayalım. Ülkenin tamamında, her konuda bir kaos, bir bunalım, bir çözümsüzlük varmış gibi tablolar çizip kötülük ve karanlık yaymaya çalışanlara aldanmayalım. Bunu da aşarız, aşacağız. Neleri aşmadık ki?
Çocuklardan daha mühim ne var?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 17/04/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Çocuklardan daha mühim ne var?
esubai131377762 undefinedmuhsinkadir6854081 undefineda.sahin5587983 undefined
esubai131377762 ve 34 kişi beğendi
Türkiye’deki her mesele siyasetin konusudur ama bazı meseleler siyasetin üst katmanındadır. O katmanda rekabet olmaz, yarış olmaz, fırsatçılık olmaz, rant kaygısı, oy kavgası, kutuplaşma, gerilim, körü körüne muhalefet olmaz. Yani olmamalıdır.
Terör mesela… Toplumun tamamı hedeftir, her partinin meselesidir.
Çocuk istismarı mesela… Tertemiz, cennet kokusu taşıyan çocuklara kirli ellerin dokunması ne kadar çirkin ne kadar alçakça ise, çocuk istismarını gündelik siyasetin malzemesi yapmak da tam olarak öyledir.
Kadına şiddet mesela… Salt AK Parti’nin, CHP’nin, MHP’nin, diğer partilerin meselesi değil, bir insanlık meselesidir.
Siyaset ahlâkî sınırlar içinde yapılmazsa, insanî, vicdanî bir çerçeveye oturmazsa, mesele insan, mesele memleket olmazsa, can alıcı, nesilleri ilgilendiren, tüm Türkiye’yi, her partinin mensubunu ilgilendiren meseleler konuşulmaz, konuşulamaz, çözüm yolu bulunamaz.
Reklam
Önce Şanlıurfa’da ardından Kahramanmaraş’ta meydana gelen iki vahim olay da tam olarak böyle. Hepimizi derinden sarsan ve dehşete düşüren bu vakalara iktidar-muhalefet gerilimi içinde yaklaşmak, “ihmal” demek, “tedbirsizlik” demek, “son dönem eğitim politikalarını sorgulamak”, ya da olayın üzerini örtmek, unutturmak, ya da daha ileri gidip “acının siyasetini yapmak”, olayı istismar etmek, acı bir hadiseden oy devşirme gayretine girmek büyüyen, alarm veren bir toplumsal meselenin üzerini örtmektir, vebali ağırdır.
Mesele gündelik mesele değildir, mesele bugünün meselesi değildir. Mesele palyatif tedbirlerle aşılamaz. Okullara asker, polis, bekçi, güvenlik görevlisi yerleştirmek, okulları kışlaya çevirmek sorunu çözmez.
Şunu görmek zorundayız: Türkiye 150 yıldır Batılılaşmaya çalışıyor. Cumhuriyetle birlikte Batılılaşma cebrî bir devlet politikası haline geldi. Doğulu, Müslüman bir toplumu olduğu gibi alarak Batı kalıbına sıkıştırmaya kalkıştılar. Ortaya iki vahim sonuç çıktı: Kutuplaşma ve ucubelik.
Reklam
Batı’daki gibi nesillerimiz bireyselleşiyor, ahlâkî değerlerden uzaklaşıyor, din ve aile törpüleniyor, sekülerlik teşvik ediliyor. Sonuç: Batı’daki gibi bizde de hastalıklar nüksediyor. Avrupa’da nasıl ırkçı hastalar kitlesel katliam yapıyorsa, ABD’de nasıl okullar basılıyorsa, Batılılaşan Türkiye de bu hastalıklarla tanışıyor. Evlilik dışı ilişkiler, evlilik dışı çocuklar, cinsel sapkınlıklar, özgürlük, çağdaşlık, bireysellik adı altında sınırların aşılması, kalabalıkta yalnızlık, uyumsuzluk, öfke, nefret, umutsuzluk, karamsarlık, intihar ve daha nicesi Türkiye’yi de etkisi altına alıyor.
Türkiye’de ergenler okul basıp katliam yapıyorlar; demek ki Batılılaşıyor, çağdaşlaşıyor, modernleşiyoruz!
En başta bu hastalıklı değişimi sorgulamak, kendimize, devletimize, toplumumuza sağlıklı bir istikamet bulmak zorundayız.
Tekrar yazalım: Bunu da bir siyasi parti, iktidar, muhalefet değil sorumluluk makamındaki herkes yapmalı.
Mesela alkol tüketimi konusunda en keyfî, en başıbozuk, en kuralsız ülke Türkiye. Avrupa’da, ABD’de olmayan “özgürlük” bizde var. Nesilleri korumak için adım attığınızda, bir düzen kurmaya çalıştığınızda, meseleyi “Kemalizm’e, laikliğe, özgürlük meselesine” bağlayıp tartışmayı boğanlar kendilerine de, ülkelerine de iyilik yapmıyorlar. En basit meseleleri dahi soğukkanlılıkla konuşamıyor, tartışamıyoruz.
Sorunun başka katmanları da var: 12 yıl kesintisiz eğitim mesela. Anne-babaların çocuklarına prens-prenses muamelesi yapması mesela. AK Parti’nin ilk yıllarındaki Milli Eğitim Bakanlarının eğitim sistemini FETÖ projeleri kapsamında şekillendirmeleri mesela. Okul idarecilerinin ve öğretmenlerin yetkisiz kalması, okullardan disiplinin hemen tamamen kalkması mesela.
Reklam
Ya da internetin, sosyal medyanın, oyun dünyasının denetimsizliği mesela. İnternet üzerinden Türkiye’de bebeklerden yaşlılara kadar hemen herkesin operasyonlara maruz hale gelmesi mesela. En küçük bir kısıtlamada, düzenlemede, sektörlerin, Türkiye düşmanlarının ya da Siyonist çetelerin içerdeki siyasi fırsatçıları, uşaklarını veya kullanışlı aptalları devreye sokup isyan denemeleri yapmaları mesela.
Ya da “Kurtlar Vadisi”yle başlayıp çok sayıda kurtçuklar vadileriyle devam eden şiddeti özendiren yapımlar mesela. Aileyi törpüleyen gündüz kuşakları mesela.
Dilimizde tüy bitti söylemekten, yazmaktan. Hepsi birer milli güvenlik sorunu.
Siyaset üstü mü dersiniz, siyasetin üst katmanı mı dersiniz, bilemem ama, millet olarak istikametimizi masaya yatırmak, özgürce, serbestçe konuşmak zorundayız. Yoksa nesillerimiz, çocuklarımız elimizden kayıp gidecek.
Kâfir’in aynasında kendimizi keşfetmek
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 13/04/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kâfir’in aynasında kendimizi keşfetmek
esubai131377762 undefinedomarsheriffalanya1932042 undefinedakersah393 undefined
esubai131377762 ve 108 kişi beğendi
ABD Başkanı Trump’ın kendisi gibi kabinesi de ilginç karakterlerden oluşuyor.
Savunma Bakanı, diğer adıyla “Savaş Bakanı” Pete Hegseth bu ilginç karakterlerden biri. 1980 doğumlu. Princeton gibi iyi bir üniversiteden mezun olduktan sonra orduya katılıyor. Önce Guantanamo’da, sonra Irak ve Afganistan’da görev yapıyor. ABD’ye dönünce Ulusal Muhafızlar’ın yedek askeri oluyor. Başta Fox News olmak üzere televizyon kanallarında sert, radikal yorumlar yaparak şöhret kazanıyor. Trump’ın dikkatini de bu yorumlarıyla çekiyor ve kabineye savunma bakanı olarak aday oluyor. Hakkında, gaziler derneğinin paralarını iç etmek ve cinsel taciz iddiaları olduğu için elenmek üzereyken Trump’ın baskısıyla bakan yapılıyor.
Reklam
Hegseth’in Trump ve seçmeni nezdindeki asıl sempatisi görüşlerinden kaynaklanıyor. Hegseth azılı bir “Kâfir”. Göğsünde büyük bir haç dövmesi var. Kolunda, Haçlıların sloganı olan, bugünlerde de aşırı sağcıların kullandığı “Deus Vult”, yani “Tanrı İstiyor” ibaresi yer alıyor. Ayrıca, “Kâfir” ibaresini de Arapça olarak yine koluna işlemiş. “Amerikan Haçlı Seferi” adlı kitabında Müslümanlara nefret kusuyor. Bugünkü Batı uygarlığının Haçlı askerlerinden mirası kaldığını, İslam’ın Batı’nın doğal ve tarihî hasmı olduğunu, Avrupa’nın, özellikle de İngiltere’nin bugün Müslümanlar tarafından “işgal” edildiğini, ABD ve Avrupa’daki Müslümanların Batı medeniyetini tehdit ettiğini ve asla hoşgörü gösterilmemesi gerektiğini hem kitaplarında hem konuşmalarında savunuyor. Hegseth, ABD’de Müslümanların solcularla işbirliği yaptığını ve ABD’nin altını oyduğunu iddia ediyor. Sadece ABD değil, Hristiyanlığın da tehdit altında olduğunu, İslami hareketlere gösterilen hoşgörünün Hristiyanlara gösterilmediğini, ABD’de Hristiyanlığın azalıp İslam’ın yükseldiğini, ABD’nin Hristiyan köklerine dönmesi gerektiğini söylüyor. Bu görüşlerini hayata geçirmek için de örneğin bakanlığını yaptığı ABD ordusu içinde Hristiyanlık eğitimlerine ağırlık veriyor. Bu arada Hegseth, Batı uygarlığının bir Judeo-Hristiyan, yani Yahudi-Hristiyan uygarlığı olduğunu da savunuyor. Bu görüşlerinin etkisiyle, Müslümanlarla yapılacak savaşlarda kural olmayacağını, mümkün olan her şekilde Müslümanların yok edilmesi gerektiğini, hatta ifade özgürlüğünün Müslümanlar için geçerli olmadığını da savunuyor ve Gazze’deki soykırımı da doğal olarak haklı, meşru görüyor.
Hegseth, sadece görüşleriyle değil, göçmenlere, uyuşturucu kaçakçılarına, Venezuela’ya, Gazze’ye, en son da İran’a yönelik kimi uygulamalardaki kararları nedeniyle şimdiden savaş suçlusu olarak itham ediliyor.
Reklam
Hegseth, bütün bu öfkesi, nefreti, düşünceleri ve eylemleriyle “korkunç” bir adam olarak görülebilir. Bence öyle değil. Tam tersine, Hegseth, içi dışı bir, dobra, samimi bir ABD Savaş Bakanı. Hani “mert” bir düşman desek yeridir. Diğerleri gibi iki yüzlü davranmıyor, içi dışı ayrı görüntü vermiyor, Müslümanlara yalan söylemiyor, sahte bir hoşgörü içinde değil. ABD ve Batı uygarlığının gerçek kodlarını biliyor ve bunları cesaretle savunuyor. Batı’nın ABD’nin, özellikle de Trump seçmeninin gerçek duygularını yansıtıyor. Gizli saklı değil, açıktan “Haçlıyım” diyor, açıktan “Kâfirim” diyor, “Müslümanlara merhamet gösterilmeyeceğini, hiçbir hak ve hukuklarının olmadığını” açıktan ifade ediyor ve bu duruşuyla da ciddi sempati topluyor.
Hegseth öyle cahil de değil; okumuş bir “Kâfir”. Müslümanları iyi tanıyor. Yazdığı kitapta, “İslamcıların (tüm Müslümanları kastediyor) 1400 yıllık kitapları, bir o kadar mirasları, önderleri, köklü ve sarsılmaz bir tarih ve dava şuurları” vardır diyor. Yani Yahudi-Hristiyan uygarlığını tehdit eden İslam’ın hafife alınmaması gerektiğini, asıl tehdit altında olanın Yahudilik ve Hristiyanlık olduğunu belirtiyor.
Keşke Hegseth gibi azılı Kâfir ama içi-dışı bir kafirlerin sayısı çoğalsa. Zira Hegseth, Hristiyanları uyandırmaya çabalarken aslında Müslümanlara ayna tutmuş oluyor. Hegseth, Müslümanlara Müslüman olduklarını hatırlatıyor. Batı’dan medeniyet, hukuk, demokrasi, insan hakları vs. çıkabileceğini uman gafil Müslümanların yüzüne, kendisini ister ulusalcı, ister seküler, ister Kemalist, ister solcu, ister bilmem ne olarak tanımlayan ama Hegseth’in nazarında “İslamist” olan Batı hayranlarının yüzüne, Batı’nın özünün, temelinin, varlık sebebinin Haçlılık olduğu, Batı için en iyi Müslüman’ın ölü Müslüman olduğu hakikatini tokat gibi çarpıyor.
Reklam
ABD’nin Savunma ya da Savaş Bakanı Hegseth, dışardan bizi iyi izleyen bir “kâfir” olarak unuttuğumuz hakikati de hatırlatıyor: İslam coğrafyasındaki bütün kıyıma, katliama, işgallere, yıkıma, acıya rağmen, Müslümanlar, Allah’a, Kur’an’a, Hz. Peygamber’e bağlılıkları ve bunun getirdiği birliktelik şuuruyla hâlâ çok dinamikler. Sağlam, defalarca sınanmış bir teorileri, sarsılmaz imanları, kesilmeyen umutları var.
Hegseth’in kaygıları yersiz değil, içimizde bunu anlayanlar çoğalsın inşallah.
Zafer yahut hiç
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 10/04/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Zafer yahut hiç
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddemirkesenmuzaffer7072025 undefined
esubai131377762 ve 69 kişi beğendi
40 günlük savaş, ABD-İsrail ittifakının kesin mağlubiyetiyle neticelendi. ABD-İsrail yenildiler çünkü savaşı başlatmak için öne sürdükleri hiçbir hedefe ulaşamadılar. Uranyum orada duruyor. İran rejimi savaş öncesine göre çok daha güçlü. İran halkı birbirine kenetlendi ve uzunca bir süre muhaliflerin sesi çıkmayacak, bir halk ayaklanması artık ihtimal dışında.
Reklam
İran bu savaştan kesin bir zaferle çıktı. Tahminlerin çok ötesinde bir direniş sergiledi. Devleti, orduyu, halkı bir arada tuttu. Hürmüz’ü kapatarak küresel ekonomiyi sarstı. Körfez’i bombalayarak, Bahreyn, Irak, Lübnan’ı cepheye dahil ederek savaşı yaydı.
İran için ortada hiç kuşkusuz bir zafer var ancak büyük de bir yıkım var.
ABD bu savaşta çok az sayıda insan kaybetti. Savaşın ABD için maddi bedeli ağır ama Trump faturayı kukla Arap devletlerine keserek zararı tazmin edecektir. İsrail ise aldığı kısmi hasarı, Arapların ABD’ye ödeyeceği yüklü miktarda haraç içinden fonlayarak telafi edecektir.
Reklam
Savaşın galibi İran ise tahrip olan altyapısını inşa için on yıllar boyunca uğraşacak, Irak sorunuyla ilgilenmek zorunda kalacak, Körfez’le ilişkilerini onarmaya çabalayacak, en önemlisi de Lübnan kriziyle meşgul olacaktır.
ABD ve İsrail en fazla iç siyasette sarsılmalar yaşarken İran, “muzaffer ama tükenmiş” bir ülke olarak ayakta kalma mücadelesi verecektir.
Sonuç, neresinden bakarsanız bakın İran için zaferdir ancak bir “Pirus zaferi”, bir “Ba’de harabi’l-Basra” durumu, bir “zafer yahut hiç” hâlidir.
Şimdi gözlerimiz Lübnan üzerinde. İsrail, Lübnan’a yönelik katliamını yoğunlaştırdı. Dünyanın en güzel şehri Beyrut’a bir kez daha bombalar yağıyor, insanlar ölüyor, Beyrut bir kez daha yıkılıyor.
İran, kendisi için savaşa giren Hizbullah’a sahip çıkabilecek mi? Buna mecali var mı? Katliamı durdurabilse bile, İsrail’in Lübnan’dan geri çekilmesini sağlayabilecek mi?
Bu sorular cevap bekliyor ama Lübnan sadece İran’ın meselesi değil. Lübnan’a yerleşen İsrail, oradan Suriye’yi, dolayısıyla Türkiye’yi tehdit etmeye başlayacaktır.
40 günlük savaştan çıkarılacak çok ders, çok ibret var. Şurası gerçek ki, Türkiye, er ya da geç, istese de istemese de, İsrail devlet terörüyle bir noktada karşılaşmak durumunda kalacak. Bütün mimariyi bu yaklaşan tehdit üzerine kurmak, buna göre hazırlık yapmak, sadece tedbir almak değil, proaktif olmak Türkiye için kaçınılmaz görünüyor. İç cephenin güçlendirilmesi hayati derecede önemli ama yetmez. Ne kadar riskli olursa olsun bölgemizde yeni ittifaklar kurmak zorunda olduğumuz bir kez daha ortaya çıktı.
40 günlük savaş bize ABD ve İsrail’in kâğıttan kaplan olduklarını, ABD’nin iplerini Siyonistlerin tuttuğunu, ABD’nin, akıl sağlığı şüpheli ve şantaj altında bir başkan tarafından yönetildiğini gösterdi. Ama ölenler Müslüman; yıkılan, yakılan, harap edilen yerler Müslüman toprakları oldu.
Reklam
Güçlü bir İslam ittifakı için bundan daha uygun gerekçe, zaman ve zemin olamaz. Tam da düştüğü yerden ayağa kalkma, doğrulma zamanı. Karanlığın en kesif olduğu an, aydınlığın en yakın olduğu an değil midir?
Kelle almak
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 06/04/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kelle almak
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedtsknemree22415 undefined
esubai131377762 ve 53 kişi beğendi
Masallarda padişahların sınırsız yetkiye sahip oldukları, istediklerini sokaktan alıp vezir yaptıkları, istediklerini de rezil yaptıkları, daha da ötesine geçerek hata yapanı bir emirle cellatlara teslim edip kellesini aldırdıkları anlatılır.
Reklam
İdareci, hata yapan bir personeli usulüne uygun şekilde görevden aldığında, görevden uzaklaştırdığında, görevden el çektirdiğinde, kızağa ya da açığa aldığında, yer değiştirdiğinde, merkeze çektiğinde, tayinini çıkardığında, azlettiğinde, moda tabirle affını kabul ettiğinde halkımız masallardan ilhamla kısaca “kelle aldı” deyip geçer.
Gerek masallardaki doğrudan anlamıyla gerekse bugün olduğu gibi hukuki yollarla “kelle almak”, padişahın, sultanın, kralın, cumhurbaşkanının, başbakanın, bakanın, genel başkanın yani tüm idarecilerin acımasız, merhametsiz, vicdansız, haksız, vefasız olduklarına değil, tam tersine kudretli olduklarına işaret ediyor.
Reklam
İyi yönetici liyakatli kişilere görev verir; daha iyi yönetici ise, gerektiğinde, eşi, dostu, akrabası bile olsa, hata yapanın kellesini alır. “Acırsan acınacak hale düşersin” sözü tam da idareci için geçerlidir. İdarecinin, kişisel ilişkilerini vazifenin önüne geçirmesi, duygusallığı realitenin üstünde tutması, çürümenin, çözülmenin, kokuşmanın yolunu açar ve çöküşü beraberinde getirir.
Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan’ı hem küresel hem de Türkiye ölçeğinde büyük, sevilen ve seçilen lider yapan vasıflarından biri de sahip olduğu kudreti gayet ölçülü kullanmasıdır. Hiç şüphesiz Erdoğan vefalıdır, merhametlidir, vicdanlıdır, hakkaniyeti gözetir ama gerektiğinde, kendi ifadeleriyle, “babasının oğlu da olsa”, “kendi oğlu da olsa”, “hiç gözünün yaşına bakmadan” alır ve kanara koyar.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, medya başta olmak üzere baskı gruplarının toplu halde hedefe koydukları isimleri, eğer haklı olduklarına inanmışsa, sabırla ve vefayla defalarca koruma altına almıştır. Bir hata gördüğünde de, daha toplumsal tepki oluşmadan, gereken neyse yapmıştır.
Reklam
Meşru yollar ve meşru gerekçelerle “kelle almak” kudretin, gücün, iradenin göstergesidir; meşru gerekçeler oluştuğunda dahi, duygusallık ve ilişkilerin esaretinde “kelle alamamak” ise zâfiyetin göstergesidir.
Meseleyi getireceğimiz yer CHP ve onun Genel Başkanı Özgür Özel.
Haydi diyelim ki, ortaya çıkan somut delillere rağmen ve hukuki süreç devam ederken Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ile yollarını ayıramıyor. Dahası, Ekrem İmamoğlu’nu “yedirmeyerek” kudretli genel başkan algısı oluşturmaya çalışıyor. Politika ve propagandasında en azından kendi tabanı nezdinde haklı ve başarılı görülebilir. Peki, kirli ilişkileri ortaya çıkan Uşak ve Bornova belediye başkanlarının kellesini neden almıyor? Haydi bunu da geçtik, bir kız çocuğu istismar ediliyor, sonrasında da maalesef şüpheli bir trafik kazasında o kızcağız hayatını kaybediyor; şu saat itibariyle belediye başkanı hâlâ CHP’nin üyesi. Henüz istifa da etmiş değil, görevden de alınmış değil.
Eğer Özgür Özel, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın idare tarzını taklit ediyor ve adamlarına sahip çıkarak “vefalı” ya da “kudretli” görüntüsü vermeye çalışıyorsa, meseleyi yanlış anlamış demektir. Kız çocuğunu istismar iddiası, en küçük şüphe durumunda bile çok hızlı kesin ihracı gerektirmezse, daha ne gerektirir? CHP’li tüm kadın seçmenleri de rahatsız eden ve öfkelendiren Bornova ve Uşak’taki vakalar karşısında sadece “önümüzdeki günlerde CHP, aldığı karar doğrultusunda kendisinden bekleneni kendisine yakışır bir şekilde hayata geçirecek” gibi muğlak, belirsiz, takvimsiz bir açıklama yapmak durumu kurtarabilir mi?
Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu’nun, İstanbul’un ilçe belediye başkanlarının, Bursa, Antalya, Bornova, Uşak, Görele ve daha nice “yol arkadaşının” kellesini alamıyor. Böyle bir kudreti yok. Kudretsizliği, “yol arkadaşlarına” sahip çıkma kudreti gibi satmak istiyor ama artık CHP tabanı da meselenin “vefa” olmadığını görüyor, işin içinde başka ilişkiler olduğu vehmini içinde büyüttükçe büyütüyor.
Reklam
İdareciliğin en zor tarafı gerektiğinde “kelle almak”tır. Özgür Özel, bu kabiliyetten ve kudretten çok uzak. Kabiliyetsizliği ve kudretsizliği vefadan, akıldan, mantıktan, merhametten ya da iradeden kaynaklanmıyor. Özgür Özel’i CHP genel başkanlığına taşıyan karmaşık ilişkiler şimdi elini kolunu, dilini, iradesini bağlıyor.
“Kudret” ve “iktidar” aynı kökten türetilmiş iki kelimedir; kudreti olmayanın, iktidarı da olmaz.
Şah’a giden kapıları kapatmak
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 03/04/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Şah’a giden kapıları kapatmak
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedmrgnys.5211927 undefined
esubai131377762 ve 65 kişi beğendi
1500’lü yılların başında Safevi Devleti’nin sultanı Şah İsmail gözünü Osmanlı topraklarına dikmiş, ajanları vasıtasıyla ülke içinde karışıklık çıkarmaya başlamıştı. Anadolu Türkmenleri akın akın sınırı geçip Safevi ordusuna katılıyor, kalanlar ise isyan çıkarıp İstanbul’u tehdit ediyordu. Pir Sultan Abdal’ın meşhur “Açılın kapılar Şah’a gidelim” türküsü o günleri anlatır. Bir kısım Türkmenler, kendilerini İstanbul’daki Padişah’tan ziyade Tebriz’deki Şah’a yakın görüyorlar, bir yandan Şah’a ulaşmaya çalışıyor, bir yandan da Şah’ın ajanları eliyle Osmanlı’yı arkadan vuruyorlardı.
Reklam
ABD ve İsrail’in İran’a saldırıları, Anadolu içinde kendisini Ankara’dan ziyade Tahran’a yakın, hatta ait hisseden grupların olduğu gerçeğiyle bizi yüzleştirdi. İlk değil: Suriye Savaşı sırasında da, kendisini Ankara’dan çok Şam’daki Esed rejimine yakın hisseden grupların olduğunu görmüştük. Yine son dönemde, Suriye’de PKK’ya karşı operasyon yapılırken, Türkiye içinde az da olsa bir kısım Kürt’ün istikametini Tel Aviv’e döndüğüne şahit olduk.
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)’in son derece başarılı bir operasyonla ele geçirdiği Önder Sığırcıklıoğlu vakası bize bir kez daha “Açılın kapılar Şah’a gidelim!” gerçeğini hatırlattı.
Önder Sığırcıklıoğlu, MİT’e tercümanlık hizmeti verirken, safını değiştiriyor ve Esed rejimine ve istihbaratına çalışmaya başlıyor. 2011 yılında, Gaziantep’te, Özgür Suriye Ordusu’nun önemli isimlerini kaçırarak Esed rejimine teslim ediyor ve işkenceyle öldürülmelerini sağlıyor. Sığırcıklıoğlu bu ihanetinden dolayı tutuklanıyor, mahkûm oluyor ama FETÖ yardımıyla 2014 yılında Osmaniye Cezaevi’nden kaçıyor.
Reklam
Sığırcıklıoğlu firardayken “sol” görünümlü bir medyada röportajı yayınlanıyor. İhaneti para karşılığı yapmadığını söylüyor, “Ben bu eylemi kimliğim, vicdanım ve AKP politikalarına karşı tutumum nedeniyle yaptım” diyor.
O “kimliğin” ne olduğunu hepimiz biliyoruz: En çok da 53 kişinin hayatını kaybettiği Reyhanlı saldırısından o kimliği yakından tanıyoruz.
Suriye’de yüzbinlerce masum insan kimyasal silahlarla, varil bombalarıyla, işkencelerle katledilirken, milyonlarcası evini barkını terk edip komşu ülkelere sığınırken, Türkiye kendi güvenliği için çırpınırken, içerde devletin Suriye politikasının nasıl kıyasıyla eleştirildiğini, bu eleştirilerin altında da hangi kimliklerin olduğunu çok iyi hatırlıyoruz. Tel Aviv’e âşık FETÖ’cüler, Moskova hayranı sözümona ulusalcılar, Tahran’a, Kum’a yönelmiş Rafıziler, Şam’dan talimat alan uşaklar, kıblesi Kandil olanlar, güya Türkçülük yapan Batı beslemeleri, aynı ağızla, aynı dille, eş zamanlı olarak Türkiye’yi içerden hedefe koydular.
Son yıllarda yaşadıklarımız, Türkiye’ye tehdidin “dış mihraklardan” ziyade “iç mihraklardan” geldiğini bize gösterdi.
Cumhuriyet’in “bir ulus yaratma” projesinin başarısız olduğunu 104 yıl sonra acı şekilde tecrübe ediyoruz. 104 yıl sonra Türkler kendi aralarında “dindar-seküler” olarak ayrıştılar. PKK’nın gayretleriyle Kürtler aynı şekilde bölündüler. Kürtleri tam olarak entegre edemedik, mezhepler ise “Şah’ın kapısından” yüz çevirmiş değiller.
Reklam
MİT’i tekrar tebrik edelim: Son derece başarılı bir operasyon yaptı ancak Önder Sığırcıklıoğlu’nun eylemi münferit değil. Kendisine “vazife” verildiğinde, en kritik zamanlarda o vazifeyi ifa edecek niceleri var içimizde.
İç Cephe’yi güçlendirmek, evet, Türkiye için bir beka meselesi. Bunu gerçekleştirmek için de denenmiş olan yöntemleri, yanlış enstrümanları eleyip, yeni bir anlayışla, yeni bir zihniyetle, devrimci bir ruhla meseleyi yeniden ele almak gerekiyor. Millet kavramını yeniden tanımlamak, bu ülkenin her bir ferdinin kendisini bu topraklara ait hissetmesi, devletin kendi devleti olduğunu samimiyetle benimsemesi için radikal adımlar atmak gerekiyor.
Şah’a giden yolları kazmak, Şah’a açılan kapılara duvar örmek çare değil; yüzleri ve gönülleri içeriye çevirmek gerekiyor. Kendisini Ankara’dan, İstanbul’dan çok, Tel Aviv’e, Tahran’a, Moskova’ya, Pekin’e, Londra’ya, Vaşington’a ait hisseden kimliklerle Türkiye içinde ne huzuru, ne güvenliği, ne de ekonomik büyümeyi tesis edebiliriz; bir savaştan ise bizi Allah korusun.
Sıra Türkiye’de mi?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 30/03/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Sıra Türkiye’de mi?
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddemirkesenmuzaffer7072025 undefined
esubai131377762 ve 116 kişi beğendi
Önce İsrail Eski Başbakanı Naftali Bennet, ardından İsrail basını ve sonrasında ABD’deki Siyonistler, İran’a yapılan saldırıdan sonra sıranın Türkiye’ye geleceğini ifade ettiler. Türkiye’ye yönelik bu tehdit, içerde tam bir mutabakat, ittifak ve ortak dil ile karşılık buldu; “gelecekleri varsa görecekleri de var” ortak hissiyatıyla tepki çekti.
Reklam
Bu tehdit boş değil ve her an teyakkuzda olmamız gerektiğini bize bir kez daha hatırlattı. Türkiye, son bir asırda defalarca sıraya alındı, defalarca operasyona maruz kaldı ve ne yazık ki bu operasyonlar başarılı da oldu.
Bugün İran’a yapılan saldırının benzeri Türkiye’ye önce 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı sonrasında yapıldı.
Tekrar yazayım: Lozan Antlaşması, İstiklal savaşımızın galibiyeti antlaşması değil, Birinci Dünya Savaşı’nın mağlubiyeti antlaşmasıdır. Mağlup olarak oturduğumuz antlaşma masasında Türkiye’ye bir sınır çizilmiş, bunun yanı sıra yazılı olmayan bazı taahhütler de alınmıştır. Mesela tekrar imparatorluk hayalleri kurmaması, mesela ümmetin liderliğinden vazgeçmesi yani hilafeti ilga etmesi, mesela ümmet bilincinden vazgeçilmesi, mesela istikametini bütünüyle Batı’ya dönmesi, Filistin’de Siyonist oluşumları görmezden gelmesi gibi dayatmalar da yapılmıştır.
Reklam
Tek Parti dönemi, Lozan’ın bu gayri resmi dayatmalarının harfiyen uygulandığı dönemdir. Bu dayatmaların halk üzerinde oluşturduğu hem maddi hem manevi baskı çok partili dönemde kırılmış, Menderes döneminde Türkiye prangalarını zorlamaya başlamıştır. İşte o zaman Türkiye tekrar sıraya alınmış, 27 Mayıs 1960 darbesiyle tekrar operasyona maruz kalmıştır.
12 Mart darbesi, 12 Eylül darbesi, 28 Şubat, Türkiye’nin tekrar tekrar sıraya alındığı, içerdeki kullanılmaya elverişli uzantılar tarafından “balans ayarlarının” yapıldığı, “Türkiye’nin rayına tekrar oturtulduğu” operasyonlardır.
AK Parti’nin iktidara gelmesi, Türkiye ekonomisinin istikrarlı şekilde büyümesi, dış politikanın aktifleşmesi, savunma sanayiindeki atılımlar ve özellikle Filistin konusundaki hassasiyet, Türkiye’yi tekrar sıraya almış, önce 27 Nisan Bildirisi, ardından Gezi olayları, sonra 17-25 Aralık darbe girişimi ve 15 Temmuz kanlı saldırısı ile Türkiye’ye tekrar operasyon çekilmiştir.
Reklam
Türkiye, AK Parti dönemindeki bu saldırıları savmayı başardı ama sıradan çıktı mı? Elbette hayır. Ekrem İmamoğlu vakasını bu operasyon zincirinden ayrı tutmak mümkün değil: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı üzerinden elde edilen usulsüz ve devasa miktardaki kaynak ile önce CHP teslim alınmış, ardından para ve dış güç desteğiyle bir sandık operasyonu hayalleri kurulmuş, Türkiye’ye tekrar bir operasyon çekilmek istenmiştir. İç siyasete müdahale şeklindeki bu saldırı da püskürtülmüştür.
Duracaklar mı? Vaz geçecekler mi? Son operasyonlarındaki başarısızlıklar üzerine Türkiye’yi artık sıradan çıkaracaklar mı? Elbette hayır. Kendi yağıyla zar zor kavrulan, ölmeyecek kadar canı olan, onmayacak kadar mecalsiz kalan, halim-selim, bölge meseleleriyle hiç ilgilenmeyen, riske girmeyen, sesini çıkarmayan, Avrupa Birliği havucuyla oyalanan, iddiası, hedefi, idealleri olmayan bir Türkiye ile iyi geçinecek; ekonomisi büyüyen, etkisi genişleyen, bölgesel ve küresel meselelere ağırlığını koyan, özüyle bağını hatırlayan, tarihi misyonunu omuzlayan, savunmasını güçlendiren bir Türkiye’yi ise tekrar tekrar sıraya alacaklar.
İran bataklığından çıkabilirlerse, sıranın Türkiye’ye geleceğinden zaten hiç şüphemiz yok. Ancak bunu, İran’a yaptıkları gibi askeri yollarla yapmaya gerek duymayacak, daha doğrusu buna yeltenmeyecek, buna cesaret edemeyecekler. Yine darbe planları yapacaklar. Yine içerdeki uzantılarını, uşaklarını, uyuyan hücrelerini kullanarak işi çözmek isteyecekler. Yine, İmamoğlu gibi, kendi adamlarını işbaşına getirmek suretiyle meseleyi halletme yoluna gidecekler.
Reklam
Türkiye hep sıradaydı. İran’a bir kez saldırdılar, Türkiye’ye defalarca saldırdılar. İran’a dışardan saldırdılar, Türkiye’de her seferinde içerdeki uzantılarını kullandılar. Yine deneyecekler. Sırasını savdıkça Türkiye’yi yine sıraya alacaklar.
AK Parti dönemlerindeki her başarısız darbe girişimi Türkiye’yi biraz daha güçlendirdi. Bugün de, yarın da, daima uyanık olur, sırası geldikçe saldırıları püskürtebilirsek, bu cendereden çıkarız. O zaman, bize “sırası geldi” tehdidi yapanların sırası gelir ki bu uzak ihtimal değil.
İran’ın savaşında tarafımız
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 23/03/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İran’ın savaşında tarafımız
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedmrgnys.5211927 undefined
esubai131377762 ve 65 kişi beğendi
Tane tane gidelim:
1. ABD-İsrail’le kim savaşırsa savaşsın, zafer kazanması için yürekten dua ederiz.
2. Mazlum İran halkının bu savaştan salimen ve zaferle çıkması en büyük dileğimizdir, samimi duamızdır.
3. Allah, işgal altındaki topraklara gönderilen her füzeyi isabet ettirsin.
4. Bir ülke topyekûn saldırı altında iken eski defterleri açmak, düşene tekme atmak doğru değildir, ahlâkî değildir, vicdanî değildir; bunu biliriz.
5. İran saldırı altında iken, gereksiz ve zamansız biçimde eski defterleri açanlar İran’ın bizzat kendisi, Türkiye’deki İrancılar, İran sempatizanları, İran ajanları olmuştur.
6. İran’ın kendisinin, İrancıların, İran sempatizanlarının, İran ajanlarının açtıkları tartışmalara, onların iddialarına cevap vermek, zor zamanında İran’ın karşısında durmak değildir, İsrail-ABD’ye destek çıkmak hiç değildir. İsrail’i eleştirenlere “antisemitist” damgası vurmak ne kadar ahlaksızca bir tavır ise, kendi açtıkları tartışmalarda iddialara cevap verenleri “Siyonist” olmakla suçlamak da aynı derecede ahlaksızca bir tavırdır.
Reklam
7. Karmaşık meselelere düz mantıkla, kolaycılıkla, kestirme yollarla bakılamaz: Düşmanımızın düşmanı dost değildir.
8. Gelelim Suriye meselesine: İran, Suriye’de İsrail’le savaşmıyordu. İran Suriye’de Rusya ve Esed rejimi ile birlikte Sünni katlediyordu. Suriye’den çıkarılmış olması, İran’ın İsrail’le zaten yapmadığı bir mücadeleyi etkilememiştir.
9. Suriye’nin hava sahasını İsrail’e karşı koruyacak bir kapasitesi yoktur. Esed zamanında da yoktu, İran ve Rusya’nın Suriye’de yaptığı tahribat sonrası böyle bir kapasite hiç kalmadı.
10. İran’ın ABD ile yaptığı iş birliği neticesinde oluşan yeni Irak Hükümeti de hava sahasını İsrail-ABD’ye açmıştır. Dahası, İran’ın kendi hava sahası, Suriye’den daha fazla İsrail ve ABD’ye açıktır.
Reklam
11. Suriye, halen ayakta ve hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Hiç kimsenin Suriye’den İsrail’le savaşmasını istemeye hakkı yoktur. 15 yıldır rejime, Rusya’ya ve İran’a karşı savaşan ve yüz binlerce evladını şehit veren Suriye’den İsrail’le savaşmasını beklemek bencilliktir, ahlaksızlıktır. Suriyeliler kimsenin mayın eşeği değildir.
12. Kasım Süleymani, Ali Laricani, Hamaney, Nasrallah ve daha nicelerinin katledilmesine, bu isimlerin ağır zulmüne uğramış Suriyelilerin sevinmesi haktır ama yine de vakarlarını bozmamışlardır.
13. Gelelim Sünni-Şii meselesine… Şiiliğin varlık nedeni Sünni husumetidir. Şiiliğin yakın düşmanı Sünniliktir. Bu tarih boyunca böyle olmuştur. Yakın tarihte Lübnan’da, Yemen’de, Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de de bu böyle olmuştur. Şia, ehli küfürle savaşmaktan çok Sünnilikle savaşmıştır. Görünen odur ki bu böyle devam edecektir.
14. İran saldırı altında iken bu tatsız tartışmayı açan da Sünniler değil, Şia olmuştur.
15. Şia, Sünnilerin ötekisi değildir, derdi değildir, tarihte de olmamıştır. “Vahdet” ya da “ittifak” ham hayaldir, ütopyadır. Yine de bu hayale, bu ütopyaya inananlar varsa, konuşmaları, hitap etmeleri ve ikna etmeleri gereken taraf Sünniler değil, Şiilerdir.
Reklam
16. Anadolu’ya yönelik en büyük tehdit, bölünme, ayrışma, Haçlı istilası hatta Siyonizmden önce Şii tehdididir. İran’ın savaşa girmesiyle birlikte Türkiye içinde uyuyan hücreler uyanmış, gereksiz, enerji tüketici, ayrıştırıcı tartışmalar açmışlardır. İran’ın yaşadıkları Türkiye için ibret olmalıdır. Ülke içinde Siyonist ya da Şii yayılmacılığı için fırsat kollayanlara karşı acilen tedbir alınmalıdır.
17. Bölgemizdeki savaşa rengini veren kavramlar Siyonizm, Haçlı zihniyeti, Evanjelizm ve Şiiliktir. Türkiye’nin bu ateş çemberinde Müslüman kimliğini keşfedip onun etrafında kenetlenmek dışında bir seçeneği yoktur.
Bir müjde!
Ersin Çelik ve İsmail Kılıçraslan’la Tv Net ekranlarında yaptığımız ve bir süre ara verdiğimiz Siyaseten programı çarşamba günü kaldığı yerden devam edecek inşallah. Çarşamba akşamı TvNet’te buluşmak üzere.
Eğitim işte şimdi ‘millî eğitim’ oluyor
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 27/02/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Eğitim işte şimdi ‘millî eğitim’ oluyor
esubai131377762 undefinedakersah393 undefinedzgyy0111124 undefined
esubai131377762 ve 95 kişi beğendi
Atatürk Mahallesi Atatürk Sitesi’nde oturan genç, sabah okula gitmek için evinden çıkıyor, Atatürk Bulvarı’ndaki Atatürk heykelinin bulunduğu Atatürk Meydanı’ndan geçip Atatürk Caddesi’ndeki Atatürk Lisesine geliyor. Onuncu Yıl Marşı eşliğinde okul bahçesindeki Atatürk büstünün önünden geçiyor, okul binası içindeki Atatürk köşesinin de yanından geçerek Atatürk’ün sözlerinin yazıldığı merdivenleri çıkıyor, sınıfına giriyor. Kara tahtanın üstünde Atatürk portresi. Ders kitabını çıkarıyor, ilk sayfasında Atatürk resmi. Tarih, matematik, inkılap tarihi derslerinde Atatürk anlatılıyor, müzik dersinde Atatürk’ün sevdiği şarkılar söyleniyor, resim dersinde Atatürk portreleri çiziliyor, din dersinde bile Atatürk’ün görüşleri işleniyor…
Reklam
Kimseyi rencide etmeden, kimsenin kutsallarına ya da değerlerine kastetmeden, tüm samimiyetimle soruyorum: 1940’larda terk edilmiş, bugün Kuzey Kore’de, Asya ya da Afrika’nın koyu diktatörlüklerinde bile olmayan böyle bir formatlamayı çocuklara, gençlere neden yapıyoruz?
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Başlangıç Kısmı’nın ilk cümlesinde “Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda” ibaresi var. 5’inci paragrafta “Atatürk medeniyetçiliği” kavramı geçiyor. 2’nci Madde’de “Atatürk milliyetçiliği” kavramı var. Eğitimle ilgili 42’nci Madde’de “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda … yapılır” ifadesi var. Başka yerlerde de benzer ifadeler yer alıyor.
Reklam
Atatürkçülük ya da Kemalizm’in Mustafa Kemal tarafından kurulmadığını, onun ölümünden sonra ortaya çıktığını, ona dayandırılan “milliyetçilik”, “medeniyetçilik”, “ilericilik”, “çağdaşlık”, “Batıcılık”, “Laiklik”, “müspet bilim”, “çağdaş bilim” gibi kavramların net, belirgin çerçevelerinin çizilmediğini, bu kavramların zamana, zemine ve çıkarlara göre keyfîce yorumlandığını da tarihi tecrübelerden biliyoruz.
Anaokulundan fakülte mezuniyetine kadar her çocuğa ve gence verilen bu formasyon sonucunda, “Atatürkçülük” nedir sorusuna verilen cevapların da bildik sloganların ya da “Atatürk olmasaydı adın Yorgo olurdu” seviyesinin üzerine çıkmadığını da tecrübe ediyoruz.
Bu meseleyi Türkiye’de henüz sağduyuyla, soğukkanlılıkla, samimi soru ve sorgulamalarla ele alabilmek mümkün değil. Öyle görünüyor ki bir müddet daha Türkiye’de kimse çıkıp “Biz ne yapıyoruz”, “Bi duralım, nefeslenelim, düşünelim” ya da “Kral çıplak” diyemeyecek.
Reklam
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in bazı tasarrufları Atatürk, Atatürkçülük ya da laiklik karşıtlığı olarak tepki görüyor. En son, Ramazan etkinlikleri yapılması ve çocukların bu etkinliklere gönüllü katılımının sağlanması yönündeki yazısı da bildiriler ve yürüyüşlerle protesto ediliyor.
Milli eğitim sistemimiz ve mevcut müfredatımızla, çerçevesi son derece muğlak olan Kemalizm etkisinde sağlıklı çıktılar elde edilemediğini görüyoruz; yine de, Yusuf Tekin’in amacının Atatürkçülük karşıtlığı olmadığını biliyoruz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, önceki gün AK Parti Grup Toplantısı’nda Milli Eğitim Bakanı’na ve uygulamalarına sahip çıktı. “Yapılan doğrudur, yerindedir, hukukidir” dedi.
Erdoğan’ın bazı ifadeleri özellikle dikkat çekiciydi: “Milletin mayasında İslâm vardır” dedi Erdoğan. “Bizim tarih boyunca üç kıtaya huzur götüren büyük devletlerimizin harcında, dünyaya istikamet çizen medeniyetlerimizin temelinde Kur’ân, peygamber aşkı, iman, oruç vardır. Ahmet Yesevî, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Mevlânâ, Ahmedi Hani ve daha nicesi İslâm’ın gür sedasıyla bu vatanın ve bu milletin harcını karmışlardır… Ezan, Kur’ân, Peygamber, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli unutulduğunda milletten geriye hiçbir şey kalmaz” dedi.
Reklam
Cumhurbaşkanı Erdoğan, azınlık hakları ve farklı inançlara saygı noktasında Türkiye’nin ithal kavramlara ihtiyacını olmadığını, kimseden ders almayacağını, tam tersine tarihi tecrübesiyle ders verecek konumda olduğunu söyledi.
Altı özellikle çizilmesi gereken ifadeler ise şunlardı: “Kendi özümüzle, kendi ruhumuzla, kendi devlet, millet, medeniyet değerlerimizle büyüyeceğiz. Başkalarına benzeyerek değil, biz olarak, kendimiz olarak, Türkiye olarak düştüğümüz yerden kalkacak, doğrulacak ve 86 milyon el ele, gönül gönüle verip Türkiye Yüzyılı’nı kendi değerlerimizle inşa edeceğiz.”
Ortada Atatürkçülüğe açılmış bir savaş yok; dedik ya, Türkiye bu konuları sorgulayacak zemine henüz kavuşmadı. Ancak hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem de Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, son derece muğlak bir formasyon ve doktrinasyonun ürettiği sorunlar karşısında Milli Eğitim sistemine can suyu vermek, çocuk ve gençlere millî bir istikamet çizmek için çaba harcıyorlar.
Reklam
Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi “millet” ile “İslâm” arasına bir sınır çizmek mümkün değil. Onun için Milli Eğitim’de yapılanları “dindarlaşma” değil, “millileşme” olarak okumak daha sağlıklı olacaktır. Böyle bakıldığında, gösterilen tepkilerin de neye tekabül ettiği daha iyi anlaşılacaktır.
Çocukları ve gençleri, Atatürk sonrası üretilmiş; çerçevesi, sınırları, kalıpları, istikameti, gayesi belli olmayan “jel” ideolojilerle yetiştirmek yerine kendi milli ve manevi değerlerimizle yetiştirmek hiç kuşkusuz Türkiye adına çok faydalı olacaktır. Türkiye ancak ve ancak böyle büyüyecektir.
Erdoğan’ın ifadeleriyle, “nesli tükenmekte olan” bir azınlığın kuru gürültüsü karşısında, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in uygulamalarına sahip çıkmak, savunmak hepimiz için milli meseledir.
Kâbe’de hacılar Hû der Allah”
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 23/02/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
“Kâbe’de hacılar Hû der Allah”
esubai131377762 undefinedk9ck2ndxht44106 undefinedsongel6662502 undefined
esubai131377762 ve 129 kişi beğendi
Samsun’un Canik ilçesinde umreden dönenleri ilahi ekibi eşliğinde ziyaret etmek gibi güzel bir gelenek varmış. AK Parti Canik İlçe Başkanı Muhammed Emin Duran’ın, yanına Celal Karatüre, def çalan arkadaşı İsa Punar ve Zikir yapan Hasan Koşucu’yu alarak yaptığı bir ziyaretin videosu sosyal medya üzerinden tüm Türkiye’ye yayıldı. “Kabe’de hacılar Hû der Allah” ilahisi her yerde yankılanmaya, çocuk, genç, yaşlı herkesin dilinde terennüm edilmeye başladı. Akıma okullar da katıldı, teneffüs saatlerinde çalınan ilahiye bahçedeki çocuklar da “Allah” diyerek koro halinde ve coşkuyla dahil oldular. Güzel, şirin, kıpır kıpır görüntüler Ramazan günlerimize neşe kattı.
Reklam
En son, ilahinin söz yazarı ve bestekarı Abdurrahman Önül, Celal Karatüre ve ekibiyle güzel bir klip çekerek yayınladı. Klibin sosyal medyada izlenmesi 1 milyonu aşmış durumda.
Kuşkusuz bu bir akımdır. Belli ki bir süre daha bütün Türkiye bu ilahiyi huşu içinde dinleyecek, söyleyecektir. Uzun müddet bu ezgi Batılıların deyimiyle “ear worm”, yani “kulak kurdu” olacak, istemsizce zihnimizde, dilimizde dolaşıp duracaktır. Ama sonra akım sönümlenecek, belki yerini başka bir ilahiye belki başka bir şarkıya bırakacaktır. Buradan bir “dindarlaşma”, “öze dönüş” veya benzeri sonuçlar çıkarmak abartı olacaktır.
Asıl dikkatimizi çeken, bir ilahinin Türkiye’yi deyim yerindeyse kasıp kavurmasının bile politik bir zemine çekilmesi, kutuplaşma malzemesi yapılması, “laiklik elden gidiyor” paranoyasını ateşlemiş olmasıdır. Bir ilahi, belli bir kesimi yine kelimenin tam anlamıyla “kudurtmuştur”.
Reklam
Batı’da, özellikle de Amerika kıtasında “gospel” adı verilen bir müzik türü var. Türkçedeki tam karşılığı “Hristiyan ilahisi” ya da “Hristiyan dinî müziği”. Gospeller Hristiyan âleminde çok yoğun şekilde dinleniyor. Çok sayıda gospel sanatçısı her yıl yeni parçalar üretiyor ve yüz milyonlarca Hristiyan’a ulaşıyor. Her pazar günü kiliselerde gospeller koro halinde çalınıyor, söyleniyor.
Rock müziğin tarihini yazanlar, işin başlangıcını, Somalili Müslüman kölelerin bir tahtaya gerilmiş tek telli çalgıyla çalıp söyledikleri hüzünlü şarkılara götürüyorlar. Kölelerin Hristiyanlaştırılması sonrasında tarlalarda ya da akşam dinlenme saatlerinde söylenen hüzünlü şarkılar dini müzik formunda kiliselere taşınıyor. Siyahî kölelerin bu şarkıları zamanla renkleniyor, çeşitleniyor, kölelerin en büyük dayanağı haline geliyor. Bu gospel parçaları, 20’nci Yüzyıl’ın başlarında kiliselerden taşıyor, beyazlara da ulaşmaya başlıyor. Rock, rockn roll, jazz, blues, RNB ve daha nice Batılı müzik formu, pop müziğe, metale varıncaya kadar işte bu gospellerden doğuyor. Amerika’yı, Avrupa’yı, Hristiyan dünyayı aşarak, küreselleşen, Müslüman toplumları bile etkisi altına alan, trilyon dolarlık bir endüstriye dönüşen, gençlere yaşam tarzlarını da dayatan Batılı müziğin temelinde “Hristiyan ilahileri” var. Klasik Batı müziğinin Avrupa’da kilisede doğduğunu söylemeye zaten gerek yok.
Batılılar bize gospellerden doğma müziklerini hatta bazen doğrudan gospellerini dinletirken bizde durum ne? Tekkelerde, zaviyelerde, dergahlarda, zikirler eşliğinde üretilen, yüzyıllar içinde gelişen, çeşitlenen, renklenen, rafine bir sanata, aynı zamanda popüler ürüne dönüşen, türkülerimizle kardeş, varlığımızla özdeş sufî musikimiz, kültürümüzün diğer damarları gibi kesilip atılıyor. Türkü dinlemek yasaklanıyor, ilahi dinlemek, söylemek ağır suç sayılıyor. Bizzat devlet eliyle gospellerden türeme müzikler teşvik edilirken, gençlere dayatılırken, bu toprakların musikisi önce yasaklanıyor, sonra “gericiliğin” göstergesi olarak dışlanıyor, horlanıyor, öteleniyor.
Reklam
Celal Karatüre ve arkadaşlarının Türkiye’yi aynı ezgide, bizden bir ezgide buluşturmasını “öze dönüş”, “zincirlerin kırılması”, “devrim” gibi kavramlarla izah etmek için henüz çok erken. Ancak bu dil ve gönül birliğinde bir “özlemi” görmek mümkün. Bir dönem yasak olan, önü kesilen, gelişmesi engellenen, dinleyenlerin etiketlendiği, tıpkı arabesk müzikte olduğu gibi gizli, çekingen, mahcup dinlenen ilahilerimizin okulları bile kuşatacak kadar, teneffüslerde hep birlikte coşkuyla söylenecek kadar alenileşmesi kuşkusuz bir şeylerin, güzel bir şeylerin alameti.
Alfabeyi değiştirerek, dili çoraklaştırarak, kılık kıyafet dayatarak, türkülerini, ilahilerini yasaklayarak, ibadetine engel koyarak, okullarda çocuk formatlayarak bir toplumu değiştireceklerini, milletin geçmişiyle irtibatını koparacaklarını, özünden uzaklaştıracaklarını, yeni bir ulus “yaratacaklarını” sandılar; yanıldılar. Millet, fırsatını buldukça kendisine biçilen dar zırhta gedikler açıyor.
Celal Karatüre ve arkadaşları, ilahileriyle, gospel dayatmasına karşı derinden gelen bir isyanın popüler figürleri oldular. Celal Karatüre ve arkadaşlarını güya aşağılayanlar, aslında derindeki o isyanı çok iyi görüyorlar. Telaşları ve tepkileri o isyanın büyüyecek olmasından kaynaklanıyor. Beyhude ağlıyorlar: Bugün ya da yarın, gospel kaybedecek, ilahiler ve türküler kazanacak.
Oruç tutanı kim yenebilir ki…
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 20/02/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Oruç tutanı kim yenebilir ki…
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 54 kişi beğendi
Mehmet Akif, Necid Çölleri seyahati sonrası kendisine “Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?” diye soranlara cevap verdiği şiirinde “Harap iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler, yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar, tegallüpler, esaretler, tahakkümler, mezelletler, riyalar, örümcek bağlamış tütmez ocaklar, yanmış ormanlar, cemaatsiz imamlar, kirli yüzler, secdesiz başlar, ıpıssız aşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar” ve daha nice olumsuzluğu ardı ardına sayıyor.
Reklam
Aynı şiirinde Akif, “Göğüsler sızlayıp durmakta, zincirler daralmakta / Bunalmış kalmış üç yüz elli milyon cansa gırtlakta” diyerek tüm İslam dünyasının feryat ettiğini anlatıyor.
Akif’in çizdiği bu kapkara tablonun üzerinden 110 yıl geçti. Akif’in 350 milyon dediği Müslümanlar bugün 2 milyara ulaştı. Durumları daha mı iyi? Müslümanlar, Akif’in gördüklerinden ya da Ziya Paşa’nın gördüğü “mülk-ü İslam’daki viranelerden” kurtuldular mı? Elbette hayır. Hatta işler daha da kötüye gitti. İslam ülkeleri parçalara bölündü, aralarına sınırlar çizildi, ümmet bölük pörçük oldu. Müslümanların toprakları işgal altında, emekleri, yer altı, yer üstü zenginlikleri sömürülüyor. Yine yoksulluk, yine zulüm, yine kan ve yine göz yaşı. Sadece toprakları değil; artık inançları, değerleri, kutsalları, kültürleri, gelenekleri saldırı altında. Çözülme, çürüme aldı başını gidiyor…
İslam dünyasının ve Müslümanların içinde bulunduğu durumu tanımlamak için çok daha fazla olumsuz kavram, kelime, sıfat bulmak mümkün. Akif’in, Ziya Paşa’nın, o dönemde feryat edenlerin karamsarlığından daha da kara tablolar çizmek mümkün.
Reklam
Ancak, şu beylik benzetmeyle, bardağın boş tarafını bir kenara bırakalım da dolu tarafına bakalım, olmaz mı?
İslam dünyasında iyi şeyler de oluyor, hem de epey iyi şeyler oluyor.
Bir kere, bütün o gizli ve açık saldırılara, bütün o topraklarımıza ve zihnimize yönelik işgallere, bütün o ihanetlere rağmen, Müslümanlar kökleriyle, özleriyle irtibatlarını korumaya devam ediyorlar. Kur’an ve Sünnet, 2 milyar Müslümanın yolunu en güçlü şekilde aydınlatmayı sürdürüyor. Bütün o savaş, yoksulluk, kan, zulüm ve gözyaşına rağmen, dokuya ve değerlere yönelik onca operasyona rağmen, Müslümanlar dürüstler, ahlaklılar, edepliler, cömertler, merhametliler, vakurlar, sabırlılar, cesurlar…
Kimse Müslümanlara dayak atmaya yeltenmesin. Müslümanlar, öyle ya da böyle, güçlü ya da zayıf, sımsıkı sarıldıkları Allah’ın ipiyle, Kur’an’la, Sünnetle, canhıraş savundukları değerleriyle, dünyanın halen en dinamik, en temiz, en umut veren topluluğu.
Sosyalizm çöktü, kapitalizm en çok da zulüm, ahlaksızlık ve adaletsizlikle çatırdıyor. Adı şu ya da bu, sayısız beşeri düzenler devrildi; İslam’ın ışığı ise hem dünya hem ahiret için insanlığa yol göstermeye, güvenli liman olmaya devam ediyor. Müslümanlar okuyorlar, konuşuyorlar, tartışıyorlar, soruyor, sorguluyorlar, üretiyorlar, kendilerini yeniliyorlar. Hem Türkiye’de hem dünya genelinde toplumdan hafızlar fışkırıyor, camiler çoğalıyor, cemaatler çoğalıyor, uzaklaşanlar yaklaşıyor, gidenler geri dönüyor, başka dinlerden binlerce insan Müslüman olmayı seçiyor, kelime-i şehadet yer yüzünde hükmünü daha da genişletiyor, İslam insanlığın yegâne umudu olarak hasta kalplere şifa oluyor.
Reklam
Sadece Hamas’a bakınız lütfen… Bütün dünya İsrail karşısında sessiz kalırken, korkarken, çekinirken, şantajla, tehditle İsrail zulmüne, soykırımına destek verirken, Hamas adında bir örgüt İsrail’e hâlâ kök söktürüyor, direniyor, dünyada İsrail’e kafa tutabilen, İsrail’le savaşabilen, İsrail’i korkutan tek örgüt olarak varlığını idame ettiriyor.
Her gün 5 vakit huşu ve disiplin içinde alnı secdeye varan insanı, her yıl bir ay oruç tutan insanı kimse yenemez. Onca saldırıya, işgale, Müslümanları kirletmeye, özlerinden, esaslarından uzaklaştırmaya dönük içerden ve dışardan onca saldırıya rağmen Müslümanlar imsaktan iftara kadar eşsiz lezzette bir sabırla bekliyorlar. Bu millet yenilebilir mi? Bu milletle baş edilebilir mi? İnsanlık için bu milletten başka umut olabilir mi?
Bırakalım karamsarlığı büyütmeyi. Bırakalım birbirimize kara, umutsuz, olumsuz hikayeler anlatmayı. Bırakalım sadece kusurları görmeyi… İslam ve Müslümanlar, tertemiz, heyecanlı, azimli, özüyle ve köküyle irtibatlı şekilde yeniden tarih sahnesine çıkıyor. Güzel şeyler oluyor.
Reklam
Ramazan hayra, berekete, güzelliğe vesile olsun inşallah. Hayırlı Ramazanlar.
Üniversiteler kimindir?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 16/02/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Üniversiteler kimindir?
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 76 kişi beğendi
Boğaziçi Üniversitesi son birkaç yıldır sıkça Türkiye gündemine geliyor. Elbette bilimsel başarılarıyla değil. Akademisyenlerin bir kısmı, arkalarına da öğrencilerin bir kısmını alarak, rektör atamalarına ve rektörün küçük büyük tasarruflarına karşı eylem yapıyorlar. En son, bazı öğrenci kulüp odalarının bir yerden başka bir yere taşınması kararı protesto edildi.
Reklam
Cumhurbaşkanı Erdoğan cuma günü Boğaziçi Üniversitesine giderek kız ve erkek öğrenci yurtlarının açılışını yaptı. Cumhurbaşkanı, Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri tarafından büyük coşkuyla karşılandı. Buna karşın, o “bir kısım öğrenci” Erdoğan’ın ziyaretini protesto ettiler ve yıllardır değişmeyen o sloganı tekrar duyduk: “Üniversiteler Bizimdir!”
Sahi kimindir bu üniversiteler?
1988 yılında, Ankara Merkez İmam Hatip Lisesi mezunu 18 yaşında bir genç olarak ODTÜ’ye girdiğimde gerçekten çok yabancı bir manzarayla karşılaşmış, epeyce bocalamıştım. ODTÜ ortamı, lisedeki, mahallemizdeki, semtimizdeki ortama, arkadaşlarımızı ziyarete gittiğimizde gördüğümüz Ankara’daki diğer üniversite ortamlarına hiç benzemiyordu. “Başkalarının” ortamında olduğunuzu iliklerinize kadar hissediyordunuz. 20 bin civarı öğrencisi olan ODTÜ’de “dindar” öğrenci sayısı son derece azdı. Kampüsün güney ucundaki camide cuma namazı kılan Fetullahçı öğrencileri ve personeli çıkardığınızda neredeyse geriye bir avuç öğrenci kalıyordu. Kütüphane altındaki küçük mescit vakit namazları için yeterli geliyordu.
Reklam
Ancak 1988 yılında ODTÜ’nün Hazırlık kısmında gözle görülür bir değişim vardı. 20 kişilik sınıfta, geçtiğimiz yıllarda Rahmet-i Rahman’a uğurladığımız Şükrü Utku kardeşimle birlikte iki imam hatipliydik. Hemen her sınıfta imam hatip mezunları, dindar öğrenciler, başörtülü öğrenciler vardı. Kalorifer dairesi içindeki 20 kişinin sığabildiği Hazırlık Mescidi dolup taşıyor, kapısında sıra bekliyorduk. Mescit kız öğrencilere kapatıldığında ya da saat sınırlaması getirildiğinde eylem yapacak özgüvenimiz bile vardı.
90’lı yıllarda ODTÜ’nün çehresi gözle görülür şekilde değişmeye başladı. Mescitler yetersiz kaldı, Fizik Bölümü’ndeki Üçlü Amfi’de namaz kılınması tartışmalara yol açtı. Sadece ODTÜ’ye değil, Türkiye’nin tüm üniversitelerine sel gibi dindar genç akımı vardı.
Yoksul halk çocuklarının sınavları, barajları, katsayıları aşarak üniversitelere akın etmesi, mezun olup önemli görevler üstlenmesi statükoyu, babadan oğula-kıza geçen imtiyaz sistemini, hanedanlığı sarsmaya başlamıştı. Zengin ailelerin çocukları her türlü imkana rağmen sınavlarda dökülürken, gariban çiftçinin, kapıcının, marangozun, esnafın çocukları en iyi bölümlere yerleşiyordu. Gerçi, Ekrem İmamoğlu örneğinde olduğu gibi, zengin yolunu bulup parasıyla yine sınavsız iyi bölümlere paraşütle atlasa da yoksul karşısında çoğunluğunu yavaş yavaş yitiriyordu. 28 Şubat darbesinin en temel sebeplerinden biri de buydu: Anadolu’nun merkeze akmasını önlemek için, TÜSİAD aklıyla, başörtüsü yasağını tavizsiz uyguladılar, sonra katsayı yasağıyla imam hatip ve meslek lisesi öğrencilerini engellemeye yeltendiler. (Bu görüşlerimi bir mecrada yazmış, yazımı Yeni Şafak alıntılamış, o dönem “MGK’ya hakaret” iddiasıyla yargılanmıştım.)
Reklam
Engellerin faydası olmadı; Anadolu, bir yolunu buldu, çocuklarını okuttu. 2003 yılında AK Parti iktidarıyla birlikte üniversitelerde manzara daha köklü şekilde değişmeye başladı. Bu kez “pozitif ayrımcılık” Anadolu’nun gariban çocukları için uygulandı. 76 olan üniversite sayısı 208’e; 70 bin olan akademik personel sayısı 187 bine ulaştı. Üniversiteler birilerinin “özel mülkü” olmaktan çıktı, gerçek sahibine, halka iade edildi.
Kimse Anadolu’daki üniversiteleri “taşra üniversitesi” deyip aşağılamasın; bir başlangıçtır, iyiye gidecektir, şu anda bile, özellikle sosyal bilimlerde bu üniversitelerden harika işler çıkıyor.
Statükonun, hanedanlığın, seçkinciliğin, çete-mafyavari örgütlenmelerin “son kaleleri” olan ODTÜ ve Boğaziçi’nde de doku tamamen değişti. Çirkeflik yapmıyor, bağırmıyor, gürültü koparmıyorlar diye kimse bu üniversitelerde dindar öğrencilerin azınlıkta olduğunu sanmasın. Kendisini seçilmiş, doğuştan aydınlanmış, allame-i cihan gören kibir abideleri slogan atarak yerlerinde sayarken Anadolu çocukları sessiz sedasız ders çalışıyor, mezun oluyor, sosyal dokuyu dönüştürüyor, bilim dünyasına nüfuz ediyor ve artık Türkiye’nin ve dünyanın küresel ölçekli projelerinde görevler alıyorlar.
Daha önce Türkiye’de sermaye yapısının el değiştirdiğini yazmıştım; aynı durum üniversiteler için de geçerli: Üniversitelerde tekel çoktan kırıldı. Kendisini hem ülkenin hem de üniversitelerin yegâne sahibi gören şımarık kesimin nesli tükenme aşamasına geldi. Sol maskeli faşizm üniversitelerde gücünü yitirdi.
Maya
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 09/02/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Maya
esubai131377762 undefinedakersah393 undefinedsongel6662502 undefined
esubai131377762 ve 49 kişi beğendi
Suriye Ordusu’nun PKK/YPG’ye yönelik operasyonları bizi tatsız bir hakikatle yüzleştirdi. Evet, “Kürt eşittir PKK” değil, evet, bütün Kürtler PKK’yı desteklemiyor, ona sempati duymuyor, evet, PKK’nın siyasi uzantısı DEM’e bütün Kürtler oy vermiyor. Ancak gördük ki, Kürtlerin büyük çoğunluğunun, özellikle de Kürt aydınlarının, kanaat önderlerinin, yazarlarının, İslamcı, dindar, muhafazakâr Kürtlerin üzerinde PKK propagandasının, özellikle de PKK dil ve jargonunun çok güçlü bir etkisi var.
Reklam
PKK’lı olsun ya da olmasın, bahsettiğim kesim, uzun yıllardır kelime, kavram, coğrafi yer isimlerini PKK’nın belirlediği şekilde kullanıyor ve hiç şüphesiz düşünce de bu dil üzerine kuruluyor.
PKK daha kurulurken bunu hedeflemiş, önce sahada, sonra Diyarbakır Cezaevi’nde kendisi dışındaki tüm Kürt muhalefetini kanlı ya da kansız ortadan kaldırmış, tek örgütlü Kürt hareketi olarak sahnede kalmıştı. Bu sayede PKK, Kürtlerin mayasını, özünü, ruhunu, hamurunu bozmayı, dilini, jargonunu, düşüncesini hatta edebiyatını, müziğini, sanatını şekillendirmeyi başarmıştı.
Reklam
Hepimiz Adem’in çocuklarıyız; milletlerin, ırkların, kavimlerin doğuştan diğerlerine üstünlüğü yok. Topluluklara genel karakterler izafe etmek, örneğin misafirperver, cömert, cesur, yiğit, doğuştan asker, asil gibi sıfatlar yüklemek hakikate tekabül etmez; olsa olsa hamaseti artırır, asabiyeyi güçlendirir.
Kuşkusuz “coğrafya kaderdir”; bunun yanında tarihi tecrübe de topluluklar üzerinde nesilden nesile miras gibi aktarılacak karakterler inşa eder. Örneğin Kürtler için sarp dağlarda yaşıyor olmanın etkisiyle savaşçı ve kapalı bir millettir diyebiliriz. Örneğin Türkler, tarihin cilvesiyle örgütlenme, devlet kurma, ordu teşkil etme konusunda tecrübe kazanmıştır. Tarihteki savaşların, galibiyetlerin, mağlubiyetlerin, fetihlerin ya da işgal edilme ve küçülmenin bugünün nesilleri üzerinde, tek tek fertlerde şüphesiz yansımaları olacaktır. Örneğin “ümmet” kavramı, örneğin “sınır ötesi vizyon”, örneğin “kimliğin din ile bütünleşmesi”, örneğin “kerim devlet” anlayışı, kardeşlik, dayanışma, iş birliği tarihi tecrübenin adeta ruhumuza nakşedilmiş, mayamızı oluşturmuş neticeleridir.
Bugün “bilim” dediğimiz şey, çokça, savaş sanatının yan ürünüdür. Sadece fizik, kimya, biyoloji, matematik değil; sosyoloji, psikoloji, antropoloji, iktisat, dilbilim de evrenin sırrını çözmekten ziyade savaşın ve tahakkümün aracı olarak ortaya çıkmış, gelişmiştir. Fen bilimleri daha öldürücü silahların üretimine hizmet ederken sosyal bilimlerin düşmanı tanıma, ayrıştırma, bölme, ikna etme, ifsat etme, sömürme emellerine hizmet ettiğini kim inkâr edebilir ki?
Reklam
Bugün coğrafyamızda bir Haçlı işgali yaşanırken, aslında daha kötüsü ruhumuza, zihnimize, bizi biz eden tarihi mirasımıza, inancımıza, yani mayamıza yönelik yoğun saldırı olduğuna şüphe yok. Arapları, Kürtleri, Türkleri, birbirinden sadece coğrafi sınırlarla değil, zihnen, ruhen, kalben de ayırmak için içerden değil dışardan yoğun bir gayret olduğunu görmek zorundayız.
Türkler, son birkaç yüzyıldır üzerlerine çöken “Batılılaşma” karabasanına karşı tarihi tecrübe ve oradan edindikleri mirasla direniyorlar. Mayayı bozmaya yönelik gayretler toplumun bir kesiminde etkili olsa da büyük çoğunluk hala tarihi mirası üzerinde taşıyor.
Kürtler bu saldırılara karşı daha korumasız kaldılar. “Türk Kemalizmi” bir noktada duvara toslarken, “Kürt Kemalizmi”, yani PKK, Kürtlerin mayasını bozma konusunda kabul edelim ki epey etkili oldu.
PKK’nın Türkiye ve Suriye’de yaşadığı hezimet, bir Kürt uyanışına vesile olabilir. Arap, Kürt ve Türkler, tekraren, mayalarına uygun biçimde, “ümmetçi” vizyon ve kardeşlik hukukuyla yeni bir dili, yeni bir düşünceyi inşa edebilir, o eski ruhu canlandırabilirler.
Reklam
PKK’nın zehirli dilinden ve düşüncesinden kurtulmak, kendi özgün dili ve düşüncesini tarihi tecrübe ve maya ile uyumlu şekilde yeniden kurmak, bu yönde atılacak ilk adım olacaktır.
Umut hakkı ve millî gurur
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 06/02/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Umut hakkı ve millî gurur
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 56 kişi beğendi
Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Versay Antlaşması mağlup Almanya için çok ağır hükümler içeriyordu. Almanlar, ödemeleri mümkün olmayan tazminatlara mahkûm edilmişti. Alman ordusu etkisizleştirilmiş, sınırlar daraltılmıştı. Almanların “millî gururu” tahrip edilmişti. Hitler, işte bu tahribatın giderilmesi, Alman milli gururunun onarılması vaadiyle hızla yükselmiş, 1939’da Polonya’yı işgal ettiğinde hemen tüm Alman halkı arkasında durmuştu.
Reklam
“Millî gurur” kavramını son günlerde Kürtler bağlamında yeniden işitir olduk.
Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG hemen tek kurşun atmadan Ayn el Arab ve Haseke-Kamışlı bölgelerine çekildi; ardından da varılan mutabakat uyarınca Suriye İç Güvenlik Kuvvetleri bu şehirlere girdi. PKK/YPG’nin devlet, devletçik, federasyon, özerklik ve hatta “bir tık altı” oluşum hayali tamamen suya düştü. ABD ve İsrail PKK/YPG’yi yüzüstü bıraktı. Silah bıraktığını ve kendisini feshettiğini açıklayan PKK, Kuzey Irak’a sıkışıp kaldı ve orada da istikbali parlak görünmüyor. Dahası, Irak’ın kuzeyinde Barzani yönetimindeki Kürt Bölgesel Yönetimi bile tartışılır hale geldi. Dimyat’a pirince gidilirken evdeki bulgurdan olma ihtimalleri ortaya çıktı.
PKK’nın Kürtlerin temsilcisi olmadığını biliyoruz. Ancak Suriye meselesinde çarpıcı bir tabloyla da karşılaştık: İslâmcısı, dindarı, muhafazakârı, sağcısı, solcusu, hemen tüm Kürtler; arkasında PKK’nın, İsrail’in, ABD’nin olduğuna aldırış etmeden, Suriye’de bir Kürt oluşumuna destek verdiler. Bu gerçekleşmeyince, sadece PKK sempatizanları değil, kabul edelim ki epeyce bir Kürt hayal kırıklığına uğradı, moral çöküntü yaşadı.
Reklam
Suriye Devleti, kuzeyde mutlak bir zafer kazanmış olmasına rağmen açıklamalarında son derece hassas, entegrasyonu çok dikkatli, sabırlı şekilde ilerletiyor. Aynı şekilde Türkiye de “zafer” söyleminden hassasiyetle kaçınıyor. Kürtlerin “millî gururunun” incinmemesi için azami gayret gösteriliyor.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 22 Ekim 2024’te partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda Öcalan’ın tecridinin kaldırılması, gelip Meclis’te konuşması ve umut hakkından yararlanması konularını telaffuz etmişti. Salı günü yine Grup Toplantısı’nda “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmet’ler makama, Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir” ifadelerini kullandı.
Bahçeli’nin bu açıklamaları başından itibaren hiç kuşkusuz “iç cephenin güçlendirilmesi” amacını taşıyor. Esasen, PKK terörünün bitirilmesi için bir süreç ilerlerken, eş zamanlı olarak Kürtlerin gururunun tahrip olmaması, Kürtlerin kazanılması, Kürtlerle samimiyetle bir kucaklaşma sağlanması planlanıyordu. Bu plan da şu ana kadar kusursuz ilerledi.
Reklam
Terörün, bölünmenin ve ayrışmanın bir ihtimal olmaktan çıktığı durumda, “umut hakkı” adı altında Öcalan’ın hapishane şartlarının iyileştirilmesi, Ahmetler’in makama dönmesi, Demirtaş’ın çıkması hiç kuşkusuz kimsenin umurunda olmayacaktır; ancak…
Evet, ancak, “iç cephe güçlendirilirken” ve Kürtlerin “gururu” üzerine hassasiyet gösterilirken, Türkiye’nin geri kalanının da “millî gururunu” hesaba katmak gerekiyor.
PKK terörü, son yarım asır boyunca, en çok da Türkiye’nin “milli gururunu” hedef aldı. Pusular, baskınlar, suikastlar, canlı bombalar, toplu sivil kıyımları, Anadolu’da birçok eve düşen şehit ateşi ve bütün bunlar karşısındaki çaresizlik duygusu insanımızda çöküntüye sebep oldu. Alınan tedbirler, yapılan sınır içi-sınır ötesi operasyonlar sonuç getirmedikçe, ABD ve Avrupa terörün arkasında durdukça, bir de Türkiye içinde terörün siyasi uzantısı sinir uçlarına dokundukça milletin gururu tahrip oldu. Son aylarda Türkiye teröre karşı tarihi nitelikte başarılar elde etti ama dikkat ederseniz toplumun geneline bir temkin hali, bir tereddüt hali hâkim. Yaşananların kısa sürede unutulması mümkün değil.
Bugün bile, Suriye ve Türkiye kazandıkları mutlak zaferi kutlamaktan kaçınırken, toplum meseleye hâlâ temkinle bakarken, DEM Partililerin sorumsuzca yaptıkları açıklamalar milletin moralini bozmaya yetiyor.
Türkiye terör meselesini bitirmiştir. İç cepheyi güçlendirmek elzemdir. Kürtlerin morali de bozulmasın. Tamam. Ama ileri adımlar atmak için Türkiye’nin geri kalanının morali, “millî gururu” da hesaba katılmalıdır. Toplum, terörle mücadelede başarı sağlandığına ikna olmadan atılacak her adım hem istismara açık olacaktır hem de “erken” olacaktır.
Reklam
Dünün teröristleri, katilleri, kadına şiddet uygulayan hatta vatana ihanet edenleri, örneğin Mahir Çayan, Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, bugün bazı kesimlerin kahramanı oldu; toplum da bu çarpıklığı hiç umursamıyor. Bugünün mahkûm teröristleri de yarın bir kesimin kahramanı bile olsalar toplum umursamayacak. Ama şimdi erken.
Terörsüz Türkiye Projesi’nde ikinci faza geçiliyor
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 02/02/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Terörsüz Türkiye Projesi’nde ikinci faza geçiliyor
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 55 kişi beğendi
Suriye’de Şam Yönetimi SDG ile masaya oturarak 2025 yılında 10 Mart Mutabakatı’nı imzaladı. Süre dolmasına rağmen SDG yükümlülüklerini yerine getirmedi. Suriye Ordusu önce Halep’te, sonra Fırat’ın batısı ve doğusunda SDG’ye karşı operasyon başlattı. Arap bileşenlerin ayrılmasıyla SDG tamamen dağıldı, geriye kalan PKK/YPG ise Ayn el Arab ve Heseke-Kamışlı’daki dar alana sıkıştı.
Reklam
Şam yönetimi, PKK/YPG ile bu kez 18 Ocak Mutabakatı’nı imzaladı. Ne var ki Mazlum Abdi, altına imza attığı Mutabakat’a yine uymadı. Geçtiğimiz cuma günü, 30 Ocak’ta tekrar bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu. Şam yönetimi; Mazlum Abdi, Türkiye, Barzani ve DEM bu son anlaşmayı olumlu bulduklarını ifade ettiler.
Bugün gözler bölgede. Şam İç Güvenlik Birimleri cuma günü YPG/PKK işgali altındaki bölgelere gireceklerdi ama PKK’nın çekilmesini bekledikleri için bugüne ertelediler. Bugün, Ayn el Arab, Haseke ve Kamışlı teslim alınacak mı yoksa çatışma mı çıkacak izleyeceğiz.
Reklam
Her durumda, PKK/YPG Suriye’de yenildi ve teslim olmak dışında bir seçeneği yok. Sadece bundan sonraki süreç kanlı mı olacak kansız mı, çabuk mu olacak yoksa zamana mı yayılacak göreceğiz.
Terörsüz Türkiye Projesi başladığı günden bu yana altını ısrarla çizdiğim bir husus var: Suriye’nin kuzeyindeki terör yapılanması Türkiye için kilit bir meseledir. Orada bir terör yapılanması resmiyet kazanırsa, Türkiye içine yansımaları olur, hatta iktidarı bile düşürebilir, daha öteye gidip iç çatışmalara yol açabilir. Dolayısıyla Türkiye için o yapılanmayı ya engellemek ya da engellemek gerekir. Bunun dışında bir seçenek yoktur.
Terörsüz Türkiye Projesi en başından itibaren bu denklem üzerine kuruldu. Öcalan’ın devreye alınmasıyla bir “umut” ortamı oluşturuldu. PKK, kendini feshederken ve Türkiye’den tamamen çekilirken, artık Suriye kuzeyine yerleşip devletleşmeyi planlıyordu. Olmadı. PKK Türkiye için silahlı tehdit olmaktan çıktı, Suriye’de de kazanım elde edemedi.
Şimdi artık silahların sustuğu, terör örgütünün tamamen sınırın ötesinde, eylem kabiliyetini büyük oranda yitirmiş halde, sadece Irak ve İran’ın sorunu olarak kaldığı yeni bir sürece giriyoruz.
Artık Terörsüz Türkiye Projesi’nin ikinci fazına geçilebilir. Silahsız bir ortamda, tamamen siyaset zemininde, sorunları özgürce konuşmanın, tartışmanın, çözüm üretmenin kapıları ardına kadar açılabilir.
Reklam
Muhabbetle kucaklaşmanın önündeki en büyük engel Türk ve Kürt ırkçı hareketleri.
Kürt kanaat önderleri daha fazla inisiyatif alarak, daha cesur ve atak davranarak, öncelikle PKK’nın Kürtler üzerindeki yıkıcı etkisini tartışmaya açabilirler. Ortada gerçek bir fiyasko var. Kayıp milyar dolarlar, hiç direnmeden geri çekilme, teslim olma, tacizler, tecavüzler, iç infazlar, çocuk savaşçılar ve hiç uğruna ölmüş Kürt çocukları sorgulanabilir, sorgulanmalıdır.
PKK’nın hezimeti sorgulanabilirse eğer, Kürt siyasi hareketleri de canlanabilir. DEM Parti politikalarını ve söylemini değiştirebilir. HÜDAPAR daha geniş kitleleri kucaklayabilir. PKK’sız özgür bir ortamda yeni Kürt siyasi hareketleri doğabilir.
Türk tarafında MHP zaten sürecin başından itibaren inisiyatif ve risk aldı. MHP’nin kucaklayıcı yeni Türk milliyetçiliği politikası karşısında Türk ırkçılığı ayrıştı ve marjinalleşti. Türkçülük maskesi altında Türkiye’ye savaş açan ırkçı hareketlerin Türkiye düşmanları tarafından beslendiği, fonlandığı da ortaya dökülüyor.
Reklam
Türkiye’yi bu zafer noktasına taşıyan, Esed’i deviren, İran’ı bölgeden uzaklaştıran, Suriye’de halk devrimini gerçekleştirip ülkenin üniter yapısını koruyan, üzerine bir de PKK’yı bitiren ise AK Parti ve onun lideri Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu. Şimdi, Türkiye’yi, yeni bir aşamaya taşıyacak olan da yine AK Parti ve Erdoğan olacak. Bütün renkleriyle, ülkedeki herkesin kendisini eşit, birinci sınıf vatandaş hissedeceği, vatanı herkesin sahipleneceği, devleti herkesin kendi devleti olarak benimseyeceği bir atmosferi, iklimi, özellikle de söylemi oluşturmak da AK Parti ve Erdoğan’ın elinde.
Henüz kamuoyu meselenin idrakine varmamış olsa da Türkiye yarım asırlık terör belasından kurtuldu, sınırlarını ve ötesini güvenlik altına aldı, bölgedeki ve dünyadaki konumunu sağlamlaştırdı, bir üst kulvara yükseldi. Şimdi eğer içerde de kucaklaşmayı sağlarsa, Türkiye Yüzyılı esas o zaman başlayacak.
Suriye’de din savaşı ve CHP
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 30/01/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Suriye’de din savaşı ve CHP
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedilyaskepenek2094144 undefined
esubai131377762 ve 89 kişi beğendi
Osmanlı’nın geri çekilmesinden sonra Suriye’yi Fransızlar işgal ettiler ve Nusayri azınlık üzerinden ülkeyi idare ettiler. 1946’da Fransızlar Suriye’den çekilirken Nusayriler başta güvenlik bürokrasisi olmak üzere devlet kadrolarında etkin hale gelmişlerdi. 1970 darbesi sonrasında Nusayri Hafız Esed ülkenin tek hakimi oldu. Esed hanedanlığı döneminde devletin hemen tüm üst düzey kadroları, bunun yanında ordu ve istihbarat Nusayrilerin elindeydi.
Reklam
2011’de isyan edenlerin ortak kimliği Sünnilikti. İran, kendisine yakın gördüğü Nusayrileri desteklemek amacıyla hem Hizbullah militanları hem de kendi milisleriyle Suriye sahasına girdi. Rusya’yı da sahaya çeken İran oldu. Bu ittifak, 14 yıl boyunca Suriye’de acımasızca Sünni kanı akıttı. İran, çatışmaların bir Sünni-Şii çatışması olduğunu gizleme gereğini zaten hiç görmedi.
Türkiye, Suriye sahasındaki bu gerçekliği, içeriye yönelik olası etkilerinden dolayı telaffuz etmekten özenle kaçındı. Yine de Türkiye içindeki pozisyon belirlemeler, sahadaki bu din ve mezhep ayrışmasına göre şekillendi. Örneğin Türk solu bütün iç savaş boyunca Esed’in tarafındaydı; çünkü Türkiye’de solun dini yoktu ama mezhebi vardı. Örneğin Saadet Partisi, İran’la irtibatları nedeniyle başından itibaren Esed’in yanında durdu. Örneğin bir kısım Caferiler, Aleviler, Nusayriler de doğal olarak Esed’i desteklediler.
Reklam
Türkiye’ye sığınmış Suriyelilere yönelik tepkilerin altında da büyük oranda bu dinî ve mezhebî tutumlar belirleyici oldu. Örneğin son dönemde İslam’ı “Araplaşmak” olarak nitelendirip ateist ya da Tengrici bir Türkçülük akımını yaymaya çalışanların İsrail’den beslendiklerini, dinî bir yapılanma olan Siyonizme hizmet ettiklerini şimdi daha net görebiliyoruz.
Bütün bu süreçte, ana muhalefet Partisi CHP’nin tutumu ne oldu?
Devlet sesini çıkarmasa da siyasette, Suriye’de olup biteni en dobra ve cesur şekilde telaffuz edebilen, ilginçtir, CHP’nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal oldu. Baykal, bir televizyon programında, “Halep bir Sünni kentidir; Esed güçlerine, Şii Nusayri güçlerine teslim etmeye yönelik politikayı sorgulamak lazım” ifadelerini kullanmıştı. Sözleri CHP içinde yoğun tepkiyle karşılaştı, Baykal geri adım atmadı, “Akp’ye karşı çıkmakla Türkiye’ye sahip çıkmak arasındaki ayrımı yapabilmek devlet adamı olmanın gereğidir” dedi.
Ne var ki, CHP’nin başında, kameraların karşısına geçip “ben Aleviyim” diyen, Türkiye’nin her yerine “Suriyelileri Göndereceğiz” afişlerini asan, CHP kadrolarını da kendi meşrebine uygun şekillendiren Kemal Kılıçdaroğlu vardı. CHP’nin politikası da gayet doğal, tamamen dinî ve mezhebi bakışa dayalı olarak Esed’in yanında hizalanan politikaydı.
Reklam
Bugün Özgür Özel yönetimindeki CHP’nin bir Suriye politikası olduğunu söylemek zor. Esed Şam’dan kaçıp Moskova’ya vardığında “Esed’le görüşülmeli” diyen Özgür Özel’in meseleyi hangi mesafeden takip ettiği görülebiliyor.
Önceki gün, DEM Parti’nin CHP’yi ziyareti sonrasında Özgür Özel Suriye’ye ilişkin, daha doğrusu Şam Yönetimi’ne ilişkin zehir zemberek açıklamalar yaptı. Şunu teslim edelim: Özel’in açıklamalarında “mezhepçilik” yoktu ama bakış açısı tamamen “din” odaklıydı.
Suriye’de Kürtler Sünni. Esed diktatörlüğünün zulmünü iliklerine kadar yaşadılar. İç savaş başladığında tabii olarak Sünni blokta yer aldılar. Ancak PKK/YPG’nin işgal ettiği alanlarda bu sefer de mezhep ayrımcılığının değil din ayrımcılığının mağduru olmaya başladılar. Zira PKK/YPG din ve dini değerlerle açıktan savaşan bir örgüttü. İsrail’de ve Batı’da bu kadar ilgi görmesinin sebebi de hiç kuşkusuz bu İslam düşmanlığıydı.
Reklam
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in açıklamasında geçen her “Kürt” kelimesinin yerine “PKK” kelimesini koymak, ne dediğini daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.
Özel’in derdi Suriye’deki Kürtler değil. Esasen Suriye’deki Kürtlere yönelik bir kıyım, hatta bir ayrımcılık yok. Tam tersine Kürtler, 1963’de kaybettikleri haklarından çok daha fazlasına kavuştular.
Özgür Özel’in esas derdi, dine mesafeli, hatta dine düşman PKK/YPG’nin, alnı secdeye varan Şam Yönetimi tarafından yenilgiye uğratılmış olması. Karın ağrısının sebebi tamamen bu. Şam Yönetimi’ne o bilindik PKK’nın kodlamalarıyla karşı çıkarken, “Kürt” kelimesinin ardına saklanarak PKK’yı kolluyor. Suriye’nin, ülkenin gerçek sahipleri, yani dindarlar tarafından yönetileceğine, Türkiye’de 50 bin insanın kanını dökmüş ama ateist, seküler, Batıcı olan PKK tarafından yönetilmesi istikametinde tavrını ortaya koyuyor.
Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada Şam-PKK çatışmasında pozisyonları dinî hassasiyet belirliyor: Bir tarafta “Cihatçı”, “İslamcı”, “Şeriatçı” olarak kodlanan Suriye halkı ve ordusu, diğer tarafta “İslam karşıtı” PKK/YPG. Ülkeler tavırlarını bu ayrıma göre belirliyor; propaganda toplumları bu ayrım üzerinden pozisyon almaya zorluyor.
Suriye’de, Filistin’de, diğer İslam beldelerinde yaşanan çatışmaların temelinde hep din var: Bir tarafta Haçlı-Siyonist ittifakı, diğer tarafta İslam’ın direnişi. Kimileri, tıpkı Deniz Baykal gibi, meseleyi açıktan ve cesaretle ortaya koyuyor, kimileri, örneğin Özgür Özel gibi kaçak güreşiyor ama herkes pozisyonunu “din gerçeğine” göre belirliyor.
Reklam
Suriye’nin kuzeyinde asla bir Arap-Kürt çatışması yok; oradaki çatışma Müslümanlarla İslam düşmanlarının çatışması. Bu kadar net ve evet bu kadar basit. Bu yalın gerçeği Türkler, Araplar, en çok da inşallah Kürtler görebilirse, sorun kalmayacaktır.
Demek ki neymiş?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 26/01/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Demek ki neymiş?
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedtsknemree22415 undefined
esubai131377762 ve 72 kişi beğendi
PKK/PYD terör örgütü 2012 yılından itibaren ABD tarafından finansal ve askeri olarak desteklendi. Militanlara maaş bağlandı, modern ağır silahlar verildi. İşgal ettikleri Suriye topraklarında verimli tarım arazilerinin ve petrolün gelirini de aldılar. Suriye Ordusu geçtiğimiz haftalarda operasyon başlatınca Halep’ten başlayarak Rakka, Deyri Zor başta olmak üzere işgal ettikleri toprakların büyük kısmından hiç çatışmadan çekildiler. Demek ki neymiş? PKK bir kâğıttan kaplan imiş.
Reklam
PKK’nın silahlı eylemleri bugüne kadar hep pusu kurmak, suikast, baskın, vur-kaç, sivil kalabalıklar içinde canlı bomba patlatmak ve intihar saldırılarından ibaretti. İlk kez bir cephe savaşı, göğüs göğüse savaşla karşılaştılar ve arkalarına bakmadan kaçtılar. Demek ki neymiş? Mertçe bir savaşta PKK namertçe kaçarmış.
PKK/PYD’nin Suriye işgalinde en büyük güvencesi ABD’nin korumasıydı. ABD desteğini çekip İsrail yüzüstü bırakınca geriye direniş kalmadı. Demek ki neymiş? PKK, emperyalizmin son kullanma tarihi gelmiş mayın eşeği imiş.
Reklam
ABD 2012’den itibaren Suriye’de PKK/PYD terör örgütünü açıktan destekledi. ABD’nin PKK’ya desteğinin Suriye’den ibaret olmadığını, kuruluşu dahil, her aşamasında PKK’nın arkasında durduğunu, Avrupa ülkelerinin ve İsrail’in PKK’ya kol kanat gerdiğini çok iyi biliyoruz. Demek ki neymiş? Türkiye’de 50 bin insanın kanını akıtan PKK esasında Türkiye’ye yönelik bir emperyalist proje imiş.
48 yıldır Türkiye’nin ana gündemi hep PKK terörü oldu ama bu terör örgütünün dış bağlantıları, özellikle de ABD, Avrupa, İsrail ilişkileri ana akım mecralarda hiç gündeme getirilmedi, konuşulmadı, yeterince sorgulanmadı. Demek ki neymiş? PKK’nın ipini tutanların konuşulmasını engelleyen bir karartma, bir fonlama var imiş.
Cumhuriyeti kuran parti olmakla övünen CHP başta olmak üzere ülkenin solcusu, Kemalisti, ulusalcısı, Türkçüsü ve daha niceleri Suriye yönetimini “IŞİD” olarak şeytanlaştırıp PKK’ya yönelik terör operasyonunu “Kürt kıyımı” olarak isimlendirmeyi tercih ettiler. Demek ki neymiş? Alnı secdeye varan insanlara karşı gerekirse İsrail, gerekirse ABD hatta gerekirse kanlı terör örgütü PKK bile desteklenebilirmiş.
Reklam
Saçını ören sözde sanatçılar. “Suriye’de Kürt katliamı yapılıyor” diyen sözde yazarlar, kurumlar, STK’lar. “Yaşasın PKK” diyemedikleri için uzun uzun bildiriler yazıp PKK’ya destek çıkan sendikalar, meslek örgütleri, barolar, tabipler. Demek ki neymiş? Terör sadece Kandil’de, Sincar’da, Kamışlı’da değil, tam içimizdeymiş.
Kendilerini “İslamcı” bildiğimiz kimi Kürtler Suriye imtihanında sınıfta kaldılar. Suriye’de bir Kürt katliamı yapılmadığını, PKK ile mücadele edildiğini bal gibi bilmelerine rağmen “Kürtler katlediliyor” yalanına onlar da sarıldılar. Demek ki neymiş? İslamcı Kürt zannettiklerimizin gönlünde kocaman bir PKK yatıyormuş.
Elde ettiği sınırsız imkanlara rağmen sahada savaşmadan silinip giden PKK/YPG’ye yönelik en küçük bir eleştiri bile yok. O paralar nereye gitti? Kimin cebini doldurdu? Ayn el Arab’da çocukların soğuktan öldüğü yalanını yayıyorsunuz da mesela oralarda tünel kazmanın ötesinde gıda, yakıt hazırlığının yapılmadığını neden sorgulamıyorsunuz? 14 yıldır yönettiğiniz, her biri sefalet içindeki “ekolojik” şehirler bu muymuş? Keskin nişancı bir kadın terörist üzerinden, şaka bir saç videosu üzerinden örgü kampanyası başlatıyorsunuz da mesela Halep’teki çocuk yaştaki kadın intihar eylemcilerinden, Araplara yönelik katliamlardan, çocuk mahkumlardan, PKK içi tacizlerden, tecavüzlerden neden bahsetmiyorsunuz? Demek ki neymiş? PKK propaganda ile şişirilen, eleştirilmesi baskıyla engellenen koca bir balon imiş.
Reklam
Her mağlubiyet, her hezimet, yüzlerce Kürt gencinin öldüğü her başarısız eylem sonrasında PKK sokakları hareketlendirip “Kürtlere katliam yapılıyor” yalanıyla bir ağlama kampanyası başlatıyor. Eylem yaparken mert değil, kaybedince onursuz. Demek ki neymiş, PKK kendisine sempati duyan Kürtlerin aklını, idrakini olduğu kadar onurunu da sömürmüş, çekip almış.
PKK destekçisi, solcuların putu, kadın düşmanı, katil, aynı zamanda da yeteneksiz sinemacı Yılmaz Güney’in sette bir çalışana saldırdığı yeni görüntüler çıktı. Put devrildi mi? Hayır. Demek ki neymiş? Onlardan olana taciz, tecavüz, kadına şiddet, çalışana şiddet mazur görülebilirmiş.
Konuyla gündem olarak değil ama karakter olarak bağlantılı bir olaya da değinmeden geçmeyelim:
İBB’nin “kreş” adı altındaki yasa dışı yapılarında çok ciddi çocuk istismarı iddiaları var. Bu yapıların başına sapkın LGBT örgütleriyle bağlantılı isimler getirilmiş. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Sözde sanatçılar, yazarlar, gazeteciler, dernekler, sendikalar, meslek örgütleri, kadın örgütleri, CHP, DEM, diğerleri üç maymunu oynuyor. Geçmişte çocuk istismarı vakalarını İslami vakıflarla zorla irtibatlayıp tüm dindarlara alçakça saldıranlar şimdi sus pus. Demek ki neymiş? Duyarlılıkları plastiktenmiş. Dertleri çocuk değilmiş. Vicdanları bile kutuplaşmış. Meğer insan bile değillermiş.
Fis’te doğdu Kamışlı’ya gömüldü
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 23/01/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Fis’te doğdu Kamışlı’ya gömüldü
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 64 kişi beğendi
Terör örgütü PKK, 1978 yılında Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis Köyü’nde gizli bir toplantıyla kuruldu. Önceleri “Apocular” olarak bilinen örgüt, “Kürdistan İşçi Partisi” (PKK) adını alarak küçük çaplı eylemler yapmaya başladı.
Reklam
Örgütün lideri Abdullah Öcalan 1980 yılında darbeyi önceden haber alarak Suriye’ye geçti. Suriye ve Lübnan’da silahlı eğitimler yaptı. Örgüt aynı zamanda Kuzey Irak’ta Kandil dağlarına da yerleşti. Türkiye’nin yanı sıra İran, Irak ve Suriye Kürtleri arasında da örgütlendi.
1984 yılından itibaren PKK güvenlik güçlerini hedef almaya başladı. Artık çok kanlı bir süreç başlamıştı. Karakollara baskınlar düzenlendi, sivil kalabalıklar içinde canlı bombalar patlatıldı, köyler basılarak bebeklere kadar katledildi, öğretmenler, işçiler, imamlar öldürüldü.
Reklam
1978’de kuruluşundan bugüne kadar PKK eylemleri neticesinde 40 bin sivil katledildi, 10 bine yakın güvenlik görevlisi şehit edildi. Örgütün Türkiye’ye ekonomik maliyeti 4 trilyon dolara ulaştı.
Şiddet eylemleri yaparken PKK Türkiye içinde ve Avrupa’da da kendisine taban ve destek buldu. Finansman sıkıntısı çekmedi. 90’lardan itibaren uzantısı olan siyasi partiler kurdu, Kürtlerin bir kısmından yüzde 10 civarı oy almayı başardı. Aynı zamanda Kürt ulusalcılığının yükselmesini, Kürtlerin bir kısmının sekülerleşmesini sağladı.
80’lerden itibaren Türkiye’nin en büyük sorunu “terör” oldu. Terör sorunu ekonomik sıkıntıların dahi önüne geçti. Askeri, siyasi, diplomatik tüm çabalara rağmen terör bitirilemedi. Zaman zaman masalar kuruldu ama çok hızlı şekilde dağıldı. Teröre yönelik kapsamlı harekatlar ya dışardan gelen baskıyla ya da içerden ihanetlerle sonuçsuz, yetersiz kaldı.
Yaklaşık yarım asır boyunca Türkiye’nin başına bela olan, kan akıtan, iç ve dış siyaseti etkisi altına alan, toplumda karamsarlığa, umutsuzluğa yol açan, ülkeyi ayrıştıran, zaman zaman bölünmenin eşiğine kadar getiren o örgüt, PKK, nihayet önceki gün Suriye’de, Kamışlı şehrine gömüldü.
Reklam
Bu bir iddia değil, temenni de değil.
PKK, uzunca bir süredir Türkiye içinde eylem kabiliyetini büyük oranda kaybetmişti. Alınan sıkı tedbirlerle, özellikle sınıra yapılan tahkimat ile örgüt militanları Türkiye’ye geçemiyordu. Sınır ötesi operasyonlar, başta İHA/SİHA olmak üzere savunma sanayiindeki gelişmeler terör eylemlerini en aza indirmişti.
2024 sonunda başlayan Terörsüz Türkiye Projesiyle örgüt kendisini feshetmiş, Türkiye’yi bir hedef olmaktan çıkarmıştı.
Esasen PKK, yönünü tamamen Suriye’nin kuzeyine çevirmişti. Uzantısı olan PYD/YPG’nin, Suriye iç savaşında ABD’den doğrudan destek almasıyla burada kendisine artık bir devlet kurmuştu. Suriye’nin üçte birini işgal altında tutuyor, Suriye petrollerini kontrol ediyordu. PKK artık bir devletleşme sürecine girmişti. Düz ovaya inecek, Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde bir devlet kuracak, varlığını o şekilde idame ettirecekti.
Planlar tutmadı. Türkiye’nin yoğun girişimleriyle, Suriye ordusunun kahramanca mücadelesiyle, bir hafta gibi kısa bir sürede PKK işgal ettiği topraklardan çekildi, Ayn el Arap ve Haseke-Kamışlı bölgesinde küçük alanlara sıkıştı.
Reklam
PKK’ya, tamamen teslim olması için 4 günlük süre verilmişti. Bu süre yarın doluyor. Eğer daha önce defalarca yaptığı gibi sözünden cayarsa, Suriye ordusunun ağır saldırısıyla karşılaşacak. Suriye ordusu bu şehirlere girmese bile, elektriği, suyu, gıdası, dışarıyla bağlantısı olmayan bu küçük toprak parçalarında PKK uzun süre ayakta kalamayacak, barınamayacak, direnemeyecek.
Yani yolun sonu çoktan göründü. PKK, Kamışlı’ya gömüldü.
Bundan sonra ne olabilir? PKK Kuzey Irak’ta ya da İran’da faaliyetlerini sürdürebilir. Bu o kadar da kolay değil. İran çok sert tedbirlerle örgütün üzerine gidiyor. Irak kuzeyinde ise PKK artık bir rahatsızlık unsuru. Yani PKK’nın buralarda da ayakta kalabilmesi zor.
Türkiye ve Suriye için ise PKK artık bir tehdit değil. O iş bitti.
Terörsüz Türkiye Projesi de böylece ilk aşamasını tamamladı. Terör bitti. Şimdi Kürtlerin daha fazla entegrasyonu için yapılacaklar masaya gelecek. Artık bütün meseleler siyaset zemininde konuşulacak.
Türkiye’de bir çağ kapanıyor, yeni bir çağ açılıyor. Hayırlı olsun inşallah.
Çöküşü durdurup yükselişe geçme zamanı
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 19/01/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Çöküşü durdurup yükselişe geçme zamanı
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedsaitportakal81785 undefined
esubai131377762 ve 77 kişi beğendi
Kemal Tahir, Osmanlı İmparatorluğu’nun henüz çökmediğini, çöküşün halen devam ettiğini yazmıştı.
Gerçekten de, Türkiye Cumhuriyeti yeni bir devlet olarak değil yeni bir rejim olarak kuruldu. Başta TBMM ve ordu olmak üzere Osmanlı kurumlarının tamamı Cumhuriyet’te devam etti. İstanbul bürokrasisi sadece yer değiştirdi, Ankara’ya taşındı. Osmanlı devlet yapısındaki çürüme dahi aynen Cumhuriyet’e aktarıldı.
Reklam
Cumhuriyet, Osmanlı’dan önemli bir tartışmayı da tevarüs etti: Ülkenin istikameti ne olacak? Osmanlıcılık mı, Ümmetçilik mi, Türkçülük mü? Cumhuriyet elitleri bu tartışmayı bıçakla keser gibi kesip attılar; yeni rejimin istikameti “Türkçülük ve Batıcılık” olacak dediler. Çankaya sofrasında sabaha karşı alınan bir kararın eleştirilmesi, tartışılması mümkün değildi. Bu istikamet derhal ülkenin tamamına dayatıldı.
Çökmeyen, henüz çökmekte olan ve fertleri “ulus” değil “ümmet” ruhu taşıyan bir imparatorluğun Türkçülük gibi sınırlandırıcı, Batıcılık gibi toplumun dokusuyla uyuşmayan bir istikamete girmesi doğal olarak reaksiyonla karşılaştı. Sadece Kürtler, Araplar değil, Türkler de bu ceberut şablonculuğa itiraz ettiler. Geride bıraktığımız 103 yıl, bu ilk düğmesi yanlış iliklenen dar elbisenin ürettiği sorunların, arızaların tartışılması ve kavgasıyla geçti.
Reklam
Türkler ve Kürtler, birlikte, dayanışma halinde baskıya direndiler. Kürtlerin, devletin “ulusçu” kimliği nedeniyle daha ağır fatura ödediği yadsınamaz bir gerçek ancak Türkler, “kara Türkler”, muhafazakâr, dindar Türkler de bu ulusçu yaklaşımı onaylamadı. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi, 2002’de AK Parti’nin tek başına seçilmesi ve aradaki tüm çok partili dönemlerde aynı mefkurenin iktidarda olması, Cumhuriyet’in istikametini dönüştürmeye yönelik itirazlardı. Bu dönüşüm, en köklü ve en sağlıklı şekilde 24 yıllık AK Parti dönemlerinde gerçekleştirildi.
Şimdi sorumuz şu: Hâlâ çökmekte olan Osmanlı Devleti’ni ve onun bakiyesi olan toprakları “devletçik” veya “özerklik”, “federasyon” vs. adı altında daha da küçük parçalara ayırıp çöküşü tamamlayacak mıyız? Yoksa devleti, devletleri dönüştürüp çöküşü durduracak mıyız?
Coğrafyayı minik parçalara ayırıp kolay lokmalar mı yapacağız, başta petrol olmak üzere ümmetin zenginliğinin Batı tarafından sömürülmesini izleyecek, hatta onlara alan mı açacağız, yoksa ittifakları büyütüp farklı sınırlar içinde farklı halkların güç birliğini mi sağlayacağız?
Reklam
Hiç kuşkusuz, aklın, mantığın, daha da ötesi “İslâm kardeşliğinin” gereği, bölünmek, ayrışmak değil, birleşmek olacaktır. Bu bir hayal değildir, ütopya değildir. Bu “yeni Osmanlıcılık” da değildir. Bu, tarihin de, bugünün de, jeopolitiğin de gereğidir. Coğrafyamızdaki her Müslümanın, Müslüman olmanın bir gereği olarak savunması, uğruna yaşaması, uğruna ölmesi gereken ideal de sadece budur.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem kendisinin hem de miras aldığı siyasi geleneğin özü de tam olarak budur. Erdoğan’ın, 2025’te Kızılcahamam’da yaptığı manifesto niteliğindeki konuşmayı hatırlayalım: “Türk, Kürt, Arap eğer bir aradaysa, birse, beraberse işte o zaman Türk vardır, Kürt vardır, Arap vardır. Ayrıştıklarında, bölündüklerinde, uzaklaştıklarında ise mağlubiyet, hezimet, hüzün vardır.”
Türk ve Kürt, 103 yıl boyunca, çöküşü durdurmak, ayrışmayı önlemek için omuz omuza birlikte direndiler. Bugün her iki tarafta da, coğrafyanın zenginliklerini Batı’ya peşkeş çekmek için bölünmeyi savunanların aksine, hâlâ çok sayıda Türk ve Kürt aynı ideali taşımaktadır.
Reklam
Türkiye bizim ortak vatanımız, devlet ortak devletimizdir. Yapılması gereken, 103 yıl boyunca olduğu gibi, devleti ayrıştırma değil devleti dönüştürme mücadelesi olmalıdır. 103 yılda bu uğurda önemli mesafe de kat edilmiştir.
Suriye’de geçen yılki devrimin ardından geçtiğimiz hafta da ABD/İsrail uzantısı terör örgütüne ağır darbe vuruldu. Erdoğan’ın siyaseti, Türkiye’de devleti dönüştürürken, Suriye’de “İslâm İttifakı” idealine inanmış yeni bir devlet inşa etti. Şimdi Türkiye’nin ve Suriye’nin Türkleri, Kürtleri, Arapları arasındaki sınırlar kalkıyor; müstakil iki devletli ama tek milletli bir ittifak doğuyor.
Türk, Kürt ya da Arap, hepimize düşen bu ittifakla heyecanlanmak, umutlanmak, dua etmek ve sağlam durmaktır. Çöküşü durdurabilirsek, yeni bir sevgi medeniyetini de hep birlikte kurabiliriz. Başka seçeneğimiz de yok zaten.
10 soruda “SDG ve Kürtler” meselesi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 16/01/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
10 soruda “SDG ve Kürtler” meselesi
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedmehmetaydiner171771183 undefined
esubai131377762 ve 39 kişi beğendi
1. Ahmet Şara ve onun liderliğindeki Şam yönetimi IŞİD’çi mi?
Hayır değiller. Ahmet Şara, Heyet Tahrir Eş Şam (HTŞ) adlı direniş örgütünün lideriyken şu anda Suriye’nin Cumhurbaşkanı. Kadrosu ise Suriye’nin tüm renklerinden oluşuyor. “IŞİD’çi” kavramı, tıpkı “gerici”, “yobaz”, “tutucu”, “cihatçı”, “siyasal İslamcı”, “çete” kavramları gibi propaganda amaçlı toptan şeytanlaştırmak amacıyla muhalifler tarafından kullanılıyor.
Reklam
2. Suriye ordusu Halep’in Kürt mahallelerinde kıyım mı yaptı?
Hayır. Suriye Devrimi sonrasında SDG’nin savaşla değil masada müzakerelerle silah bırakması için başlatılan süreç kapsamında, SDG’nin elinde tuttuğu Halep’teki mahallelere dokunulmamıştı. Ancak gerek SDG’nin anlaşmaya yanaşmaması, gerekse Halep’teki mahallelerde artan baskı ve buradan yapılan saldırılar nedeniyle Suriye ordusu operasyon yaptı. Operasyonda sivillerin zarar görmemesi için azami hassasiyet gösterildi. Operasyon öncesi evlerini terk edenler geri döndüler. Halep’teki Kürtler de terör örgütünün baskısından kurtulmuş oldu.
3. SDG’nin silah bırakması ya da muhtemel bir savaş, “Kürt katliamı” anlamına mı geliyor?
Kesinlikle hayır. SDG sadece Kürt unsurlardan oluşmuyor ama SDG’nin kontrolü ve askeri yapısı PKK/YPG’den oluşuyor. Yani Suriye ordusu Kürtlere karşı değil, terör örgütlerine karşı bir mücadele yürütüyor. Bu terör örgütleri yıllar içinde ABD tarafından eğitildi ve donatıldı; İsrail tarafından da korundular. Suriye Devleti, kendi toprakları içinde silahlı gücü de olan ayrı bir yapılanmayı tabii olarak kabul etmiyor. Hedef Kürtler değil, terör örgütleri.
Reklam
4. Suriye içinde Kürtlere imtiyazlar tanınmayacak olması “Kürt kıyımı” anlamına gelmez mi? Kürtler haklarını nasıl savunacaklar?
Esed diktatörlüğünde Suriye’de Kürtlerin varlığı kabul edilmiyor, kimlik dahi verilmiyordu. İç savaş döneminde ise bu kez PKK/YPG Kürtlerin üzerine karabasan gibi çöktü. Kürt çocukları okullardan kaçırılarak silah altına alındı. Özgürlükler kısıtlandı. Suriye’deki Kürtler üzerinde bir “dinsizleştirme” operasyonu başlatıldı. Şam yönetimi ise adımlarını ülkenin tamamını kucaklayacak şekilde atıyor. Her azınlığa imtiyazlar tanımak ülkenin bölünmesi anlamına geliyor. Şam yönetimi katılımcı bir yönetim inşa etmek istiyor. En son Ahmet Şara “Kürtlerin hakları anayasal güvence altına alınacaktır” dedi.
5. SDG’nin ortadan kaldırılması Suriye içinde IŞİD’le mücadeleyi zayıflatmaz mı?
IŞİD zaten Suriye’de kontrol altına alındı. Bir tehdit olsa bile Suriye ordusu artık bununla baş edebilecek güçte.
6. SDG’ye bir operasyon, Türkiye’de sokak olaylarına sebep olur mu?
PKK ve DEM, yaptıkları yoğun propaganda ile böyle bir kışkırtma ortamı oluşturmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki “makul” hatta “dindar” zannettiğimiz bir takım tanınmış figürler de PKK-DEM diliyle İsrail tarafından kullanılan terör örgütüne yönelik bir operasyonu “Kürtlere kıyım” gibi yansıtmaya çalışıyorlar. Bu kışkırtmalar neticesinde kuşkusuz operasyonun Türkiye içine yansımaları olacaktır ama güvenlik güçlerinin bu konuda tecrübeleri var.
7. SDG’nin bir terör örgütü olduğu, ABD tarafından kurulduğu, İsrail tarafından kollandığı, Kürtleri sekülerleştirdiği bilindiği halde, Türkiye içindeki dindar Kürtlerin bir kısmı neden SDG’yi destekliyor?
Reklam
Maalesef yıllar içinde Kürt dini hareketlerinin bir kısmı gerek baskı ve tehdit, gerekse reaksiyon refleksiyle ırkçı bir renk aldılar. “Yeter ki bir Kürt devleti ya da federasyonu olsun, gerekirse dinsiz olsun, gerekirse İsrail’in uydusu olsun” anlayışı Kürtler ve Kürt dini yapıları içinde yerleşti. Esasen PKK ve uzantılarının Suriye içinde de etkisini kaybetmesi, zehirlenmiş Kürtler için bir panzehir ortamı inşa edecek, Kürtleri büyük bir beladan kurtaracaktır.
8. Türkiye’de başta CHP olmak üzere iktidar muhalifleri Suriye’nin, Türkiye’nin de düşmanı olan bir terör örgütüne karşı mücadelesinde neden sessizler ya da PKK tarafındalar?
Suriye’de alnı secdeye varan kadroların devrim yapması ve devlet olması, PKK’nın ise sol, seküler, İsrail ve Batı yanlısı görüntü vermesi Türkiye’deki pozisyonları belirliyor. Mezhepsel dayanışma ya da İran hayranlığı da politik tavırların belirlenmesinde etkili. “Türkiye’nin güneyinde dindarlar olacağına İsrail olsun” anlayışı bu süreçte belirgin şekilde öne çıkıyor.
9. SDG’ye operasyon “Terörsüz Türkiye Projesi”ni sonlandırır mı?
Terörsüz Türkiye Projesi’nin devam etmesi terör örgütünün tavrına bağlı. Terör örgütü Suriye’deki operasyonu bahane ederek süreci bitirme kararı alabilir. Ancak bunun Türkiye ve Suriye’ye yansıması artık son derece sınırlı kalır. Türkiye ve Suriye’de tutunamayan PKK salt Irak ve İran’ın sorunu haline dönüşür.
Reklam
10. “Terörsüz Türkiye Projesi”nin bu şekilde bitmesi, Türkiye ve Suriye’deki Kürtleri mağdur eder mi?
Tam tersine, terörün aradan çekilmesiyle Kürtlerin sorunları daha suhuletli bir çözüm yoluna girer. Türkiye ve Suriye arasındaki sınır mayınlardan temizlenmişti; Suriye’de istikrar ve güvenliğin sağlanmasıyla sınır tamamen belirsizleşir, Kürtler birbiriyle kucaklaşır, bölgenin kalkınması hızlanır, kardeşlik daha da güçlenir.
Hayırdır beyler, nedir bu yaygara?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 12/01/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Hayırdır beyler, nedir bu yaygara?
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 84 kişi beğendi
PKK hakkında artık “bebek katili” gibi hamasi tanımlamaların ve komplo teorilerinin ötesinde bildiklerimiz var.
Bu boyutta bir örgütün, 40 yılı aşkın süre bir ülkenin sarp dağlarında tutunabilmesi, İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin rahatsızlıklarına ve operasyonlarına rağmen hayatta kalabilmesi, üstelik bu 4 ülkenin iç ve dış politikalarına etki edebilmesi, hiç ama hiç kuşkusuz tek başına “Kürt meselesi” dinamikleriyle açıklanamaz. Bugün çok daha net görüyoruz ki, PKK; Avrupa Birliği, ABD ve İsrail tarafından korunan, kollanan ve kullanılan bir örgüt. AB’nin, ABD’nin ve İsrail’in derdinin Kürtler olmadığını, coğrafyada istikrarsızlık üretmek için PKK’nın da kullanıldığını, geriye dönüp bakınca bunda da başarı sağlandığını biliyoruz.
Reklam
PKK’nın kullanışlı bir aparat olduğu tespiti komplo teorisi değil. Türkiye’nin ödediği siyasal, sosyal ve iktisadi maliyet düşünüldüğünde, Abdullah Öcalan’ın İsrail’le ilgili son açıklamaları, Hakan Fidan’ın değerlendirmeleri masaya yatırıldığında, ABD’nin, “IŞİD’le mücadele” bahanesiyle PKK’ya Suriye’de doğrudan alan açması hatırlandığında, PKK’nın AB içinde her türlü faaliyeti serbestçe yapması, Türkiye’ye silah ambargoları, dayatmalar, Irak’ın işgali sırasında Felluce’de sokak sokak operasyon yapan ABD’nin Kandil’e dokunmaması, Öcalan’a, yakalanmadan önce Avrupa’da sahip çıkılması, FETÖ’nün felç ettiği ordunun terörle mücadelede yetersiz kalması ve daha nice hadise, PKK’nın tek başına olmadığının açık ispatları.
PKK’nın bizzat Kürtlere verdiği zarar da az buz değil. 40 yılda hayatını kaybeden 40 bin sivilin hemen tamamı Kürt. İç infazlarda öldürülenler Kürtler. Dağlarda, mağaralarda tecavüz edilenler Kürt kızları. Öcalan’ın Şam ofisinde “özgürleştirilen” kadınlar Kürt kadınları. 14-15 yaşında eline silah verilen, birer ölüm robotuna dönüştürülen, keyfice harcanan çocuklar Kürt çocukları. Sadece Hendek olaylarında, bir hiç uğruna, tamamen boşu boşuna bin Kürt çocuğu hayatını kaybetti, 2 bin kişi yaralandı ya da hapse düştü. Önceki gün Halep’te yaptığı gibi, PKK, kaybedeceğini, yenileceğini bile bile militanlarını ölüme göndermekten hiç çekinmedi.
Reklam
Tabii ki PKK’ya biçilen misyon sadece şiddet eylemleri değildi; Kürt ırkçılığının, Kürt ayrılıkçılığının körüklenmesinde, Kürtlerin dinden uzaklaştırılıp sekülerleştirilmesinde, muhafazakâr/dindar Kürtlerin LGBT sapkınlığı karşısında sessiz ve tepkisizleştirilmesinde, Öcalan’ın ipe sapa gelmez hezeyanları üzerinden Kürt gençliğinin DNA’larının bozulmasında PKK üzerine düşeni hakkıyla yerine getirdi.
Karşımızda, aklı başında bir insanın, hele hele Müslüman bir Kürt’ün asla onaylamayacağı, tasvip etmeyeceği, bir anlık dahi olsa kalbini bozup olumlamayacağı bir örgüt var.
Bizim görebildiğimizi eminim ki aklı başında, kafası çalışan, aynı zamanda imanlı Kürt ağabeyler veya dostlar da görüyor olsalar gerek.
Ama hayır. İçerde bir operasyon yapıldığında, sınır ötesi bir harekât olduğunda, Halep’te yaşananlar gibi, bir şehrin mahallelerini esir almış teröristlere müdahale edildiğinde, PKK sempatizanları, sol örgütler, siyasal mezhepçiler, devlet düşmanları ve Müslümanlardan nefret edenlerle birlikte, bir kısım, aklı başında ve imanlı saydığımız figürler de ortaya dökülüp, dillerinin altındaki baklayı da çıkarmadan, sanki Kürtlere saldırı varmış gibi ortalığı velveleye veriyorlar.
40 yıldır maalesef Kürt imamlar sustu, meleler sustu, medreseler, dernekler, vakıflar sustu. Kafası çalışanlar, aklı başında olanlar, kanaat önderleri de sustu. Meydanı tamamen terör örgütünün sapkın ideolojisine teslim ettiler. Onurlu, şerefli, dindar Kürt halkının başına gelenler en çok da bu susanların eseri. Şimdi, tam da konuşmak zamanı iken, PKK ile Kürt’ü aynı kefeye koymak neden?
Reklam
Hayırdır beyler? Tam olarak derdiniz nedir? Bütün bu operasyonların terör örgütlerine yapıldığını bizim gibi siz de bal gibi biliyorsunuz. Bu operasyonların hedefinin Kürtler olmadığını da bal gibi biliyorsunuz. Öyleyse nedir bu yaygara?
Misal, Suriye kuzeyinde, PKK eliyle, İsrail uydusu bir özerk yapı ya da diyelim ki bir devlet kurulsa, bundan memnun mu olacaksınız? Buna sevinecek misiniz? Bunun Kürt halkının lehine bir gelişme olduğuna gerçekten inanıyor musunuz? Bu kadar mı muvazeneyi yitirdiniz?
Yoksa, “Yeter ki olsun da, İsrail’in uydusu olsun” diyebilecek kadar şirazeden mi çıktınız?
Artık o kavramların sizin için bir anlamı var mı bilmiyorum ama, ne oldu “ümmet” bilincine? Ne oldu Müslümanların kardeşliğine? Ne oldu Türk-Kürt-Arap ittifakı idealine?
Hiç Türk ırkçılığını bahane göstermeyin. Türk, Kürt ve Arap ırkçılığının aynı merkezden beslendiğini, coğrafyanın bu üç asil ırkını birbirine düşürmek için, bölüp parçalayıp kolay lokma yapıp yutmak için aramıza şırınga edildiğini siz de en az bizim kadar biliyorsunuz. Devletin yanlışlarının birlikte mağduru olduk, o devleti dönüştürmek için birlikte mücadele verdik. Hiç devletin yanlışlarını öne sürmeyin.
Reklam
Siz de biliyorsunuz ki PKK, Kürtlerin lehine değil aleyhine bir yapıdır. Siz de biliyorsunuz ki PKK Kürtlerin istikbalini aydınlatmak için değil, onları emperyalizme, siyonizme uşak yapmak için faaliyet gösteren bir örgüttür. Siz de biliyorsunuz ki, PKK ayrıdır, Kürt ayrıdır. Öyleyse neden bu ikircikli, kaypak, samimiyetsiz tavırlar?
Korkudan mı? Vallahi ecele faydası yok. Yaranmaktan mı? Vallahi ağzınızla kuş tutsanız yaranamazsınız.
Suriye’de, sırf alnı secdeye vardığı için kötülenen, “cihatçı”, “siyasal İslâmcı”, “çete” diye güya tahkir edilen, ayaklarında terlikleriyle devrim yapmış bir kitleye hakaret eden, Müslümana olan öfkesiyle terörün yanında saf tutan, ırkçı, siyasal mezhepçi, emperyalist, Siyonist, Kemalist, ulusalcı, din düşmanı koroya katılmak hiç mi ağırınıza gitmiyor sizin?
Belli ki döndünüz. Uğurlar ola. Biz buradayız. Aynı yerde, aynı sabit çizgideyiz. Türk, Kürt, Arap kardeştir. Her üçü de Müslüman tek bir millettir. İnsanlığın umudu İslâm’dır, imandır, ümmettir. Biz bu uğurda savaşmaya devam edeceğiz; size ise terör örgütü saflarında mukadder bir mağlubiyetten başka artık hiçbir şey kalmadı!
Batı cephesinde değişen bir şey yok
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 09/01/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Batı cephesinde değişen bir şey yok
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 44 kişi beğendi
ABD’nin Venezuela’ya yönelik terör eylemi sonrasında yeni dünya düzeninin ne olduğuna ya da ne olacağına dair çokça değerlendirme yapılıyor. Oysa Batı cephesinde değişen bir şey yok; dün olan neyse bugün olan da o.
Reklam
Bir itirafla başlayayım: Batı’da, Kur’an-ı Kerim’e, Hz. Peygamber’e ya da Müslümanların değerlerine yönelik saygısız bir eylem olduğunda, örneğin Selman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” kitabı parlatılıp, “ifade özgürlüğü” bahanesiyle savunulduğunda ve ödüllendirildiğinde, örneğin Hz. Peygamber’e yönelik o çirkin karikatürler yayınlandığında, örneğin Kur’an-ı Kerim yakıldığında şaşırmıyorum. Çünkü olması gereken oluyor. Çünkü maske düşüyor ve gerçek yüz ortaya çıkıyor. Çünkü Batı’nın “hoşgörü” adını verdiği makyaj akıyor ve altındaki yerleşik nefret ortaya dökülüyor. Batı’nın “medeni”, “farklılıklara saygılı”, “renkli”, “çeşitli”, “anlayışlı”, “özgürlükçü”, “seküler”, “her inanca aynı mesafede” olduğunu zanneden bir kısım Müslümanların, İslam’a ve Müslümanlara yönelik bu eylemler sonrasında gerçek Batı ya da Batı gerçeğiyle tanışmalarından, adeta bir kayaya çarpmalarından, kendi kimliklerini, konumlarını, yerlerini bu şoklar vesilesiyle görebilmelerinden tarifsiz bir haz duyuyorum.
İslâm ve Müslümanlar, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Batı’nın “yeni düşmanı” olmadılar; hep öyleydiler. 11’inci Yüzyıl’da başlayan Haçlı Seferleri kesintisiz devam etti ve ediyor. Batı’nın bugün sahip olduğu askeri, iktisadi, sosyal, siyasal, felsefi varlık tamamen İslam karşıtlığı üzerine inşa edildi. Batı’nın deist, ateistleri bile Hristiyan kültür ve birikimi içinde yetişmiş, İslam ve Müslüman düşmanlığını bir miras olarak genlerinde taşıyan bireylerden oluşuyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ağır tahribatı Batı içinde bir ittifak ve hoşgörü iklimi oluştursa da bu, Müslümanları kapsamıyor. Müslümanlar, gayri Müslimlere karşı tarihin her döneminde, öyle ya da böyle, merhametli, şefkatli, anlayışlı oldular; Batı bunu hiçbir zaman yapmadı. Bin küsur yıldır İslam toprağı olan Türkiye’de, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da Ezidi, Süryani, Keldani, Nusayri, Dürzi, Ortodoks, Katolik Hristiyan, Musevi ve daha nice azınlıkların asırlardır varlıklarını özgürce muhafaza ettirdiklerini görürsünüz; İslam dünyasına parmak sallayarak “azınlık hakkı” dersi vermeye yeltenen Batı’da ise son yıllardaki işçi ve köle nüfusu saymazsanız, bırakınız farklı dinlere, farklı Hristiyan mezheplerine bile tahammül gösterilmediğini görürsünüz.
Reklam
ABD Başkanı Trump’ın ister “dobra” deyin ister “kaba”, eylem ve söylemleri kendi içinde tam bir tutarlılık, açıklık ve evet, samimiyet içeriyor. Trump yeni bir şey yapmıyor, yeni bir düzen kurmuyor, sadece maske kullanmaktan, makyaj yapmaktan, haydutluğu süslü ambalajla paketlemekten kaçınıyor.
ABD Afganistan’ı işgal ettiğinde oraya “medeniyet” götürüyordu. Irak’ı “demokrasi ihracı” için işgal ettiklerini söylediler. Örneğin Filistin’deki soykırımı “terörle mücadele” diye meşrulaştırmaya çalıştılar. Örneğin Mısır’da seçilmiş Başkan Mursi’ye darbe yapılırken “aşırılıkla mücadele” bahanesine sığındılar.
Trump bu bahanelerin hiçbirine sığınmıyor. Gazze’de soykırıma destek verirken, ABD’nin bir Siyonist baskı altında olduğunu söylemekten çekinmiyor; yaptıklarını “Epstein” dosyası baskısı altında yaptığını hissettiriyor. Venezuela’ya petrolü, altını, nadir elementleri için çöktüğünü dobra dobra söylemekten kaçınmıyor. Önceki ABD başkanları ne yaptıysa, Trump da onu yapıyor, sadece yüksek bir özgüvenle ne yaptığını, ne niyetle yaptığını açık açık ifade ediyor.
Reklam
Batı merkezli dünya düzeni açık bir haydutluk, eşkıyalık, güçlülerin hukuku, bunlardan da çok Haçlı ruhu üzerine kurulu. Trump, bunları gizleme gereği duymuyor; iyi de yapıyor, şer içindeki hayrı görebiliyoruz.
Son yıllardaki gelişmeler, her ne kadar bedel ödeyen Müslümanlar da olsa, bu anlamda umut verici. Müslümanlar kendilerini keşfediyor, Batı’nın gerçek yüzüyle tanışıyor, aradaki o kapanmaz farkı görüyor, Müslüman kalıp Batılılaşmanın imkansızlığını keşfediyor.
İslam dünyasında gençlerin bu kaba, acımasız, haydutça, kuralsız, hukuksuz sömürü ve çıkar düzenini görmeleri inşallah öz kimliğin keşfine ve uyanışa vesile olacaktır. Teşekkür ve takdir gerektirmez ama Trump farkında olmadan iyi şeyler yapıyor.
Gazze soykırımı ve Suriye devrimi üzerinden Türkiye’yi okumak
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 05/01/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Gazze soykırımı ve Suriye devrimi üzerinden Türkiye’yi okumak
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedlazmobil undefined
esubai131377762 ve 7 kişi beğendi
Gazze’de 2023 yılının ekim ayında başlayan soykırım 2 yıl devam ettikten sonra bu yılın ekim ayında varılan anlaşmayla, sona erdi demeyelim de daha düşük yoğunluğa evrildi. Çoğu çocuk 70 bin masum hayatını kaybetti, Gazze hemen tamamen yıkıldı, enkaz haline geldi.
Reklam
Soykırım esnasında neyi gördük?
Dünyanın en büyük ve en kanlı terör örgütü İsrail soykırım suçunu işlerken birçok ülke tarafından doğrudan desteklendi.
Bazı ülkeler soykırımı görmezden geldiler.
Bazı ülkeler ise elleri kolları bağlı, olup biteni acziyet içinde izlediler.
2024 yılının aralık ayında bir başka önemli gelişme yaşandı:
Suriye’nin İdlib kentinden yola çıkan Mücahitler kısa sürede Halep, Hama ve Humus’u ele geçirdiler ve 8 Aralık’ta Şam’a girdiler.
Rusya, İran ve İsrail bu yürüyüşün önünde duramadılar. 54 yıllık Esed diktatörlüğü, Beşşar Esed’in Rusya’ya kaçmasıyla son buldu.
Suriye’de devrimciler son bir yıldır ülkeyi birleştirmek, istikrar ve güvenliği sağlamak, enkaz haline gelmiş Suriye’yi yeniden ayağa kaldırmak için olağanüstü çaba sarf ediyorlar.
Bunu yaparken de başta ABD ve Avrupa olmak üzere egemen güçlerle uyum içinde hareket etmeye, kabul görmeye özellikle dikkat ediyorlar.
Gerek Gazze’deki soykırım, gerek Suriye Devrimi’nin girdiği yol bize aslında çok iyi bildiğimiz, içinde yaşadığımız gerçeği tekrar hatırlattı:
1918 yılında Osmanlı Devleti’nin teslim anlaşmasıyla Birinci Dünya Savaşı sona erdi.
Savaşı kaybettik. Batılı müttefikler İslâm coğrafyasına girdiler, işgal ettiler ve kendi çıkarları doğrultusunda haritalar çizip yönetimleri kurguladılar.
Aradan 107 yıl geçti ve Batılı güçler, o kurguyu, o tasarımı, elde ettikleri galibiyeti halen muhafaza ediyorlar.
İçinde yaşadığımız coğrafya Batı için hâlâ çok önemli bir coğrafya.
Öncelikle, asırlarca uğruna savaştıkları Kudüs’ü ele geçirdiler.
Bölgedeki zengin petrol yatakları üzerinde tam hakimiyet kurmuş durumdalar.
Kendi topraklarında Musevi nüfusu İsrail’e yönlendirdiler ve orada tutuyorlar. Doğu ile Batı arasındaki kritik ticaret yolları kontrolleri altında. Müslümanların tarihte defalarca yaptıkları gibi güçlenerek Batı’ya yönelmelerini engelliyorlar. Gazze’de, tarihin en kanlı, en barbarca soykırımını işte bunun için desteklediler ya da vahşete sessiz kaldılar. Suriye’yi işte bunun için “uyumlu”, kontrol altında bir devlet olarak görmek istiyorlar.
Coğrafyamızda yaptıkları kurgunun, ne Hamas gibi bir direniş örgütüyle, ne HTŞ gibi bir kahraman oluşumla, ne de bir başka gelişmeyle bozulmasını, dağılmasını, ellerinden çıkmasını istemiyorlar. Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndaki bu kurgunun dışında bir ülke değil; tam tersine Türkiye en kilit ülke. Türkiye bir bağımsızlık savaşı vermiş ve kazanmış olsa da zaferi bahsettiğimiz kurgu içinde sınırlı bir zafer olarak kalabildi.
Reklam
Lozan Antlaşması, İstiklâl Savaşı’nın değil, Birinci Dünya Savaşı’nın, yani zaferin değil, mağlubiyetin anlaşmasıydı. Türkiye’nin bu kurgunun içinde kalması, Selçuklu ve Osmanlı mirasını reddetmesi ya da unutması egemen güçlerin en hassas olduğu konu.
Türkiye’nin, istikrar ve güvenlik içinde büyümesini engellemek için son bir asırdır her türlü oyalama ve engelleme yapılıyor.
Bu kurguya ebediyen mahkûm muyuz?
Türkiye, baştan kurgulandığı gibi, büyümesi, güçlenmesi, istikrarı, güvenliği hep engellenen bir ülke olarak mı kalacak?
Elbette hayır. İmparatorluk bakiyesi ve imparatorluk ruhunu taşıyan bir milletin köklerini, nereden gelip nereye gittiğini unutturmak mümkün değil.
Bunu başaramadılar da. Türkiye’nin, Erdoğan liderliğinde 23 yılı aşkın süredir sergilediği performans, işte bu kurguyu önce esnetmeye, sonra adım adım kırmaya yönelik bir performans. Bunun birdenbire olamayacağı çok açık. Ancak Türkiye, dirayetli, sabırlı, akıllı bir liderlik ve yönetimle kendisine biçilen dar elbiseyi parçalamanın mücadelesini veriyor.
2024 yılının 8 Aralık tarihinde Suriye’de kazanılan zafer hiç kuşkusuz Türkiye’nin eseridir. Savunma Sanayiinde 2025 yılında da yeni başarılar elde edilmiştir. Gazze’de ateşkesin sağlanmasında Türkiye başat rol oynamış, şimdi ateşkesin uygulanması sürecinde de en önemli aktör olma yolundadır.
Reklam
En önemlisi, Türkiye, Terörsüz Türkiye projesiyle hem içerde hem de bölgesinde terör sorununu çözme yolunda önemli bir yola girmiştir.
2025 yılı, Türkiye içinde siyasete doğal olmayan yollarla müdahale girişimlerinin de önünün kesildiği bir yıl olmuş, etki ajanlarının Türkiye üzerindeki operasyonları yine bu yıl içinde ivme kaybetmiştir.
Mevcut dünya sistemini değiştirmek, coğrafyamızdaki kurguyu bozmak hâlâ uzak bir hayal olsa da Türkiye, umut verici, akıllı ve sabırlı adımlarla dünya sahnesine yeniden çıkmanın mücadelesini vermekte, başarı da sağlamaktadır.
Güzel olan şu ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi tarihi boyunca verdiği mücadele, özellikle Gazze ve Suriye örnekleri sayesinde geniş kitleler tarafından da anlaşılmıştır. Gazze soykırımı esnasında Batı’da özellikle gençler arasında gözlenen uyanış, Suriye Devrimi’nin Müslüman coğrafya üzerindeki ilham verici etkisi, Erdoğan’ın da daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır.
Egemen güçler Gazze’de, genel olarak Filistin’de soykırımın yeniden başlamasını isteyecektir.
Suriye’nin bir ve bütün olma çabası engellerle karşılaşacaktır.
Türkiye’nin güneyinde bir terör oluşumu için sinsi planlar devrede olacaktır.
Türkiye’nin terör sorununu çözmesi engellenmek istenecektir.
Siyasete doğal olmayan yollardan yine müdahale edilmek istenecektir.
Erdoğan’ın yolu kesilmek, reformları, özellikle de genç nesillere aşıladığı özgüven ruhu kesintiye uğratılmak istenecektir.
Su uyuyacak, elbette kurgusunun bozulmasını istemeyen düşman uyumayacaktır.
23 yıldır her saldırıyı bertaraf eden Türkiye inşallah yenileriyle de baş edecektir.
2025, Türkiye Yüzyılı’na ulaşmada verimli bir yıl oldu; inşallah gerisi de gelecektir.
“Anne ben hâfız oldum”
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 02/01/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
“Anne ben hâfız oldum”
kesechi897 undefinedesubai131377762 undefinedsongel6662502 undefined
kesechi897 ve 45 kişi beğendi
Konya Ereğli Necip Fazıl Kısakürek Hafızlık Eğitimi Proje Okulu’nda okuyan ve Hilaliye Kur’an Kursu’nda hâfızlık eğitimini tamamlayan Eymen telefonla annesini arıyor ve “Ben bugün hafızlığı bitirdim anne” diyor.
Reklam
Sosyal medyada milyonlarca görüntülenen videonun devamını izlemek yürek ister. Telefonun ucundaki annenin durumunu düşünsenize. 12-13 yaşlarındaki oğlunuz arıyor ve “Anne ben hafız oldum” diyor. Bundan daha büyük bir müjde, daha büyük bir gurur ve bahtiyarlık olabilir mi? Hafız Eymen bir yanda, annesi öbür yanda ağlıyorlar. Annenin dilinden dualar dökülüyor: “Elhamdülillah oğlum. Bu duyguyu yaşattın ya, Allah senden razı olsun Eymen. Güzel oğlum benim. Kur’an yolun olsun, ışığın olsun anneciğim. Teşekkür ederim güzel Eymen’im benim. Seni çok seviyorum Eymen.”
Hafızlık Proje İmam Hatip Okullarında ve Kur’an kurslarında her yıl hafızlığını tamamlayan binlerce öğrenci ve ailesi bu duyguyu, bu gururu yaşıyor. Teşvikler, destekler, bağışlar sayesinde Türkiye’nin her köşesine yayılan imam hatiplerde ve Kur’an kurslarında binlerce öğrenci hafızlık icazeti alıyor.
Reklam
Bu çocuklardan Allah razı olsun. Ailelerinden Allah razı olsun. Bağış ve destekleriyle okul ve kursları ayakta tutan herkesten Allah razı olsun. Bu iklimi oluşturan ve ayakta tutan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dan Allah razı olsun. Ama en çok da ömürlerini bu çocukların eğitimine adamış Kur’an hocalarından Allah razı olsun.
Bazı aklı evveller çıkıp “Bu teknoloji çağında 600 sayfayı ezberlemenin ne anlamı var?” diyebilir, diyorlar da. Onlar hiçbir zaman anlamadılar ve anlamayacaklar. Eymen’in annesinin duasında söylediği gibi: Kur’an bu çocukların yolu olacak, ışığı olacak. Her bir hafız ayrıca etrafına ışık saçacak. Kur’an’la şekillenmiş, Kur’an’la bütünleşmiş hayatlarıyla bu çocukların her biri yüzlerce, binlerce genci etkileyecek, onlara örnek, rehber, yol gösterici olacak.
İSTANBUL’DAN GAZZE’YE MUHTEŞEM SELAM
Yeni yılın ilk gününde, ilk saatlerinde, İstanbul Galata Köprüsü’nde yarım milyondan fazla insan toplanarak Gazze’ye selamlarını gönderdi.
Bir İstanbul geleneği haline gelen “1 Ocak Buluşmaları” aslında tam olarak “diğer Türkiye”, hatta “asıl Türkiye” fotoğrafı veriyor. Geceyi sınırsız eğlenceyle geçiren bir avuç azınlık mahmur uykuya dalarken, milyonlar milletin ve ümmetin meselesini haykırmak için yollara dökülüyor, camileri doldurup meydanlardan taşıyor.
Reklam
Üç kişi bir araya geldiğinde hep olumsuzluk konuşur oldu. Ülkenin üzerine hiç hak etmediği bir karamsarlık çökmüş durumda. Üç-beş kötü örnek üzerinden son derece karanlık tablolar çiziliyor, dedikodu, gıybet alıp başını gidiyor, umutsuzluk dalga dalga yayılıyor.
Oysa güzel gelişmeler kötü gelişmelerden daha fazla. Eymen’in “Ben bugün hafızlığı bitirdim anne” müjdesi ya da Galata Köprüsü üzerinde 1 Ocak sabahı yarım milyon insanın toplanması az şey midir?
Elbette olumsuzlukları görelim, konuşalım ama üç-beş olumsuz hadise üzerinden güzellikleri de ıskalamayalım. Üç-beş olumsuz hadise üzerinden sinsice tüm topluma saldıranların tuzağına düşmeyelim.
Türkiye Hafız Eymen’dir, onun mübarek annesidir. Türkiye 1 Ocak sabahı Gazze için buluşanlardır. Gerisi sadece “kıyl u kâl”dir, dedikodudur.
NATO’dan geriye ne kaldı?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 10/07/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
NATO’dan geriye ne kaldı?
Arşiv.
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedmhancer1453 undefined
esubai131377762 ve 34 kişi beğendi
NATO’nun Ankara Zirvesi magazin boyutuyla epeyce malzeme verse de örgütün yapısal ve işlevsel sorunları boyutuyla son derece sönük geçti. Yayınlanan Sonuç Bildirgesi’nde temennilerin ötesinde dişe dokunan bir cümle yok. Rusya-Ukrayna Savaşı’nda NATO’nun pozisyonu değişmedi. İran’ın nükleer silah çabalarına ilişkin NATO’nun üstüne vazife olmayan ifadeler ise Trump’ı memnun etmek için ve “dostlar alışverişte görsün” edasıyla bildiriye konulmuş. Zirvede, beklendiği gibi bir ABD-Avrupa gerilimi bile yaşanmadı. Hem sönük, hem heyecansız bir zirveydi.
Reklam
TÜRKİYE’YE KALAN
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile siyasi ilişkileri uzunca bir süredir askıda. Türkiye kendisine Avrupa’nın ötesinde bir istikamet çizdi ve Akdeniz’de, Somali’de, Libya’da, Suriye’de, Kafkasya’da, Balkanlar’da kendi çizdiği istikamette kararlılıkla ve başarıyla ilerliyor.
Türkiye’nin NATO üzerinden Batı ile askeri ilişkileri de benzer bir rota izliyor. Türkiye’nin terörle mücadelesine destek vermeyen hatta silah ambargosu uygulayan NATO üyelerine rağmen Türkiye hem terörü sona erdirdi hem de savunma sanayiinde büyük atılım gerçekleştirdi.
Reklam
Türkiye’nin artık Avrupa Birliği üyeliğine ihtiyacı yok; NATO üyeliği de gittikçe sembolik bir hal alıyor. Türkiye’nin AB ve NATO’ya bağımlılığı ortadan kalkarken, AB’nin ve NATO’nun Türkiye’ye ihtiyacı artıyor. Türkiye’nin Rusya ile iyi ilişkileri de dikkate alındığında, Ankara Zirvesi’nin sönük ve heyecansız geçmesini Türkiye’nin başarısı olarak okumak abartı olmayacaktır.
CAATSA VE F-35
NATO Ankara Zirvesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump’ın uzun uzun görüşmelerini sağladı. Trump, CAATSA Yaptırımlarını kaldırılacağı sözünü verdi ve F-35’ler konusunda olumlu açıklamalar yaptı. Her iki konunun çözümü de tek başına Trump’ın elinde değil. Ancak yaptırımlar Türkiye’yi motive etmek dışında bir işe yaramıyor. Onlar vermedikçe Türkiye daha iyisini yapıyor.
GÖRKEMLİ TÖRENLER ÇAĞI
NATO Ankara Zirvesi’nin organizasyonu neredeyse kusursuzdu. Karşılama törenleri ise devletin değişen yüzünün ve istikametinin yansımalarıydı.
Osmanlı Cihan Devleti, Selçuklu’dan tevarüs ettiği merasimleri zenginleştirerek, çeşitlendirerek, özgün bir tören geleneği inşa etmişti. Cülus, Hilat Giyme, Kılıç Kuşanma, Sünnet, Surre, Bayramlaşma, Hırka-i Şerif Ziyareti, Cuma Selamlığı, Sefer Alayı, Sefirlerin Kabulü, Divan Toplantıları ve daha nice vesileyle görkemli törenler yapılıyordu. (Bakınız: Derin Tarih Dergisi, Temmuz, 2025 Sayısı) Teşrifat Defterleri (Şimdilerde Protokol diyorlar) ile her merasim kurallara bağlanmıştı.
Reklam
Merasimler, devletin azametini gösterirken, devlet geleneğinin köklülüğünü de ortaya koyuyordu. “İtibardan tasarruf edilmiyor”, böylece içerde gurur, dışarda hayranlık oluşturuyordu.
Cumhuriyet’le birlikte reddi miras yapan devletin törenleri de yavanlaştı; kuru, ruhsuz, şekilsiz, taklit törenler icra edilir oldu. Mozart’ı bile etkileyen Mehter Marşları’ndan, Mozart’ın kötü kopyası marşlar çalan bando-mızıka takımları üretildi. Ankara’da, hastaneden Başbakanlık binasına çevrilmiş o şekilsiz ve ruhsuz yapının önündeki dar alanda, asfalt üzerinde karşılama törenleri yapılıyor, ne misafir ne de izleyenler üzerinde etki oluşuyordu.
Devlet yapılarıyla birlikte artık devlet törenleri de Türkiye’nin büyüklüğüne, görkemine, tarihine ve devlet derinliğine yaraşır bir şekle kavuşmaya başladı.
NATO Ankara Zirvesi, törenlerin görkemiyle de çok konuşulacak.
MUHALEFETİN NATO GÜNDEMİ
Dünya liderleri Ankara’da toplanmışsa, muhalefetin de bununla ilgili bir iki kelam etmesi elbette beklenir. Özgür Özel, korsan grup toplantısında NATO Zirvesi’ne en ağır, en vurucu eleştiriyi getirdi: “O Trump ki, Türkiye’ye gelip Anıtkabir’i ziyaret etmeyen bir Amerikan Başkanı’dır”. Böyle bir vizyona hayran olmamak elde değil!
Bu arada CHP’de büyük bir skandal patladı: Özgür Özel yönetimi tarafından medya-sosyal medyaya 1 milyar TL’ye yakın ödeme yapılmış. Bir yandan 2 bin takipçisi olan hesaplara astronomik paralar verilirken diğer yandan trol orduları beslenmiş.
Reklam
Mehter Marşlı karşılama törenlerinden Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in rahatsız olmasını anlarsınız da, içerde bazıları neden rahatsız olur? CHP Genel Merkezi’nden dağıtılan, şimdilik 1 milyar TL’ye yakın olduğunu bildiğimiz ama çok daha fazla ulufe işte bu işe yarıyor: Siyasi kutuplaşma, gerilim, bolca sövgü ve iktidarı eleştirmek adına kendi ülkesine düşmanlık.
Bu skandalı ne Anıtkabir örtebilir ne de Atatürkçülük.
Dindarlar kolay lokma mı?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 06/07/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Dindarlar kolay lokma mı?
Deniz Göktaş.
kesechi897 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
kesechi897 ve 72 kişi beğendi
Bir komedyen son derece hassas olduğumuz değerlere hakaret etti.
Oluşan haklı infial karşısında belli bir kesim bunun “mizah” olduğunu, gülünüp geçilmesi gerektiğini, mizahın sınırlarının olmadığını, mizahın her şeye dokunabildiğini, kutsal değerlerin böyle saldırılardan etkilenmeyeceğini, dolayısıyla “bırakınız geçsinler”i, komedyenin sözlerinin “ifade özgürlüğü” kapsamında ele alınması gerektiğini savunuyor.
Reklam
Nedense bu serbestlik, bu liberallik, bu özgürlük söylemleri, bu genişlik, bu hoşgörü, sadece dindarların değerleri söz konusu olduğunda hatırlanıyor.
Herkes kendi kutsalını dokunulmaz görüp başkasının kutsalına mı saldırıyor? Yok, hiç de öyle değil. Dindarlar, kadim bir geleneğin, sağlam bir teorik altyapının, 14 asırlık tecrübenin neticesi olarak başka fikirlere, inançlara, yaşam tarzlarına saygıda kusur etmiyorlar. O kadar çok örneği var ki: Batı’da mezhep savaşlarında milyonlar katledilirken bizde mezhep çatışmaları son derece sınırlı olmuştur. Hristiyanlar Yahudilere, Yahudiler Müslümanlara soykırım uygularken İslam tarihinde soykırım örneği yoktur. Sadece 80 yıl önce, gayrimüslimler kendi aralarında yaptıkları savaşta 80 milyonu katlederken, bizde böyle kitlesel kıyımlar hiç olmamıştır. Batı’da “yerleşik” bir renklilik bulamazsınız, bizde ise farklı inançlar, mezhepler yüzyıllar boyunca var kalabilmiş, bir arada yaşayabilmiştir. Muharref İncil ve Tevrat, bebeklerin öldürülmesini, kadınlara tecavüz edilmesini emrederken, sayfalarından kan damlarken, Kur’an-ı Kerim barışın kitabı olarak yolumuzu aydınlatmıştır.
Peki neden tarih ve tarihi hakikatler ters yüz ediliyor? Neden bu ikiyüzlülük? Neden bu çifte standart? Neden bu çirkeflik?
Dindarlar kolay lokma mı görülüyor? Dindarlar uysal koyun mu zannediliyor? Dindarlar sahipsiz, kimsesiz mi sayılıyor? Dindarlar uzaktan “başına vur ekmeğini al” görüntüsü mü veriyor? Dindarlara bu kadar kolay, bu kadar rahat, bu kadar pervasız saldırılabileceği fikri ve güveni nereden kaynaklanıyor?
Reklam
Dün Yeni Şafak’taki yazısında sevgili İsmail Kılıçarslan bu durumu “Siyasal Alevicilerin Kültür Savaşı” olarak nitelendiriyor ve yazısını şu cümlelerle bitiriyor: “Bu durum, dindarları ‘anlamayan, fark ve kendi kutsalına edilen hakarete gülen saf unsurlar’ olarak konumlandırma amacını taşımaktadır.”
Her zamanki gibi sevgili dostuma itirazlarım var: Birincisi saldırı sadece Siyasal Alevicilerden gelmiyor. Türkiye’de sol başta olmak üzere ithal tüm ideolojiler farkında olarak ya da olmayarak Siyonizmin ve emperyalizmin taşeronluğunu yapıyorlar. Sadece Siyasal Aleviciler değil, Sosyalisti, Faşisti, Kemalisti, ateisti, ırkçısı, Fetöcüsü, İrancısı ve daha nicesi Siyonizmin ve emperyalizmin gönüllü ajanlığı vazifesiyle on yıllardır dindarlara saldırıyorlar.
İkinci itirazım da şudur: Her ne kadar Türkiye’de dindarları “cahil” ve “saf” unsurlar olarak konumlandırma çabası varsa da dindarlar son derece uyanıklar ve neyin ne olduğunun tamamen farkındalar.
Türkiye’de dindarlar devleti her zaman “kendilerinin” olarak gördüler. Haklılar, çünkü devleti korumak ve kurmak için yapılan her savaşta onlar öldüler. Bir hata, kusur, yanlış olduğunda düzeleceği umuduyla sabırla beklediler. Son yüzyılda, devlet düzeltmezse, yargı düzeltmezse, sandıkta düzeltiriz dediler. Bütün yollar tükendiğinde de “iş başa düştü” deyip kendi elleriyle düzelttiler.
Reklam
Misal, 1969’da, solcu öğrenciler şımarıkça hayatı durdurduklarında, anarşiyle sokakları teslim aldıklarında, devletin valisi Deniz Gezmiş’i makamında ağırlayıp pazarlığa tutuştuğunda, dindarlar meydana çıkıp sokak sokak solcu kovalamış, asayişi kendileri sağlamıştı. Misal Gezi Olayları esnasında Taksim ya da Kızılay’a akıp meydan dayağı çekmek için dişlerini sıkarak bekleyen kitleleri Erdoğan evinde zor tutmuştu. Misal 15 Temmuz’da dindarlar tanka, füzeye karşı göğüslerini siper edip devleti kurtarmışlardı.
Dindarlar bugün de sessiz, tepkisiz gibi görünse de, hep yaptıkları gibi sabırla izliyorlar.
Siyonizme ve emperyalizme sırtını dayamanın konforu ve sözde güveni içinde dindarlara rahatça saldırılabileceğini düşünenler yanlış hesap yapıyorlar. Müslüman mahallesine salyangoz tezgâhı kurabilirsiniz ama sattırmazlar, vakti zamanı gelince de o tezgâhı devirirler.
Komedyen espri yapmışmış, mizahmış, ifade özgürlüğüymüş. Peki tamam. Siz bu kafayla devam edin bakalım.
Bu arada önemli bir not: Yaşananları güncel siyasete, AK Parti iktidarına ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bağlayanlar fena halde yanılıyorlar. Yarın AK Parti olmayabilir, (Allah uzun ömür versin) Erdoğan olmayabilir, iktidar da değişebilir ama toplum değişmeyecek, toplumun hassasiyetleri değişmeyecek, “özgürlük” adı altında gelecekte de dindarlara ve onların değerlerine hakaret edemeyeceksiniz.
Reklam
“Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli/
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli!”
Hind Receb’in gözleri
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 03/07/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Hind Receb’in gözleri
Arşiv.
songel6662502 undefinedguldentosun6188343 undefinedhillbillyjim993 undefined
songel6662502 ve 43 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti’nin kuruluşundan itibaren hareketi “dava” olarak tanımladı ve dava arkadaşlarını da sık sık “kutsal bir emanet” taşıdıkları, bu emaneti milletin ve ümmetin kendilerine yüklediği, mesuliyetlerinin çok büyük olduğu, yanlış yola sapmamaları gerektiği konusunda uyardı.
Reklam
Pazar günü, Sapanca’daki İstişare Toplantısının kapanışında da Erdoğan aynı ikazları yaptı:
“Tüm kalbimle söylüyorum, yükünüz çok ağır ama siz bu yükün altına bilerek, isteyerek, gönüllü olarak girdiniz. Yaptığınız ve yapacağınız her işte, atacağınız her adımda Hind Receb’in o güzel gözleri, o masum gözleri, gözünüzün önüne gelsin. Eren Bülbül’ü hatırlayın, Aybüke Yalçın’ı hatırlayın, Ayşe Nur Alkan’ı hatırlayın, Mehmet Selim Kiraz’ı hatırlayın, Ömer Halisdemir’i, Halil Kantarcı’yı hatırlayın, şehit Mustafa Cambaz’ı hatırlayın, 15 Temmuz gecesi kurşunların hedefi olan yol arkadaşlarımızı hatırlayın. Onların henüz 16-17 yaşındayken acımasızca hayattan kopartılan evlatlarını, kardeşlerimizi hatırlayın. Bu aziz kadro bugüne kadar Hz. Peygamber’in, Ehlibeyt’in, evliyanın, ulemanın, ecdadın, şehitlerimizin, gazilerimizin, din, vatan, bayrak uğruna can veren kahramanların, mazlumların hatırasına sahip çıkmış bir kadrodur. Sahip çıkmaya da devam edecektir… Yorulan varsa, buyursun kenara gelsin, dinlensin. Kenara gelmeyen de meydanın hakkını versin.”
Erdoğan’ın bu ikazları, netlik ve duygusallık bakımından ayrı bir derinlik, ayrı bir ağırlık ihtiva ediyor. Erdoğan, bir arabanın içinde, kanlar içindeki cansız akrabalarının arasında, sağlık çalışanıyla irtibat kuran, o saf çocuk sesiyle yardım isteyen, beklerken dualar, ayetler okuyan, saatlerce bekledikten sonra vahşice katledilen 5 yaşındaki Hind Receb’in gözlerini kendisini dinleyen kitlenin üzerine dikiyor. Yetmiyor, Eren Bülbül’ün, Aybüke Yalçın’ın, Ayşe Nur Alkan’ın, Mehmet Selim Kiraz’ın, Ömer Halisdemir’in, Halil Kantarcı’nın, Mustafa Cambaz’ın gözlerini de dinleyenlerin gözü önüne getiriyor. Yetmiyor, Erdoğan, Hz. Peygamber’in, Ehlibeyt’in, evliyanın, ecdadımızın ve tüm şehitlerimizin hatırasını da ekliyor.
Reklam
Salonda Erdoğan’ı dinleyenler, AK Parti’nin üst kadroları: Bakanlar, milletvekilleri, kurucular, MYK, MKYK üyeleri, Kadın ve Gençlik Kolları ana kademeleri… Erdoğan, onların şahsında, bu ikazı teşkilatının tüm mensuplarına, belediye başkanlarına, meclis üyelerine, il, ilçe, belde başkanlarına ve yönetimlerine, temsilcilere kadar ulaştırmış oluyor.
Çok ağır bir yük! Bir davanın mensubusunuz, milletin ve ümmetin emanetini taşıyorsunuz, mazlumların umudusunuz, Müslüman soykırımının hesabını siz soracaksınız ve Cennet’e gireceğine şüphe olmayan 5 yaşındaki Hind Receb’in, Cennetlik olduğunu umduğumuz şehitlerin, dahası Hz. Peygamber’in gözlerinin üzerinizde olduğu söyleniyor.
Vicdanı ve idraki olan herkes, bu ağır ve net ikaz karşısında titrer, titremeli.
AK Parti’nin o büyük teşkilatı içinde yoktur ama, eğer, rüşvete, irtikaba, iltimasa, yolsuzluğa, beytülmale el uzatmaya, ihaleye fesat karıştırmaya, makamını kendi şahsi çıkarları için kullanmaya, adaletsizliğe, terazinin ayarını bozmaya, iftiraya, yalana, haksız zenginleşmeye, yetimin hakkını yemeye, kendisine verilen emaneti çarçur etmeye, israfa, kıskançlığa, fesada, fitneye, zulme niyetlenen, tevessül eden, gönlünü kaydıran varsa, yapacağı kötülüklerin Allah katında affedileceğini zanneden, cami, Kur’an kursu yaptırmakla, onlarca kez Hacca, binlerce kez umreye gitmekle, çalacağı paradan vereceği sadakayla günahlarının temizleneceğini uman varsa, Erdoğan’ın bu ağır sözleri nedeniyle herhalde sırf meylinden dolayı bile pişman olmuş, tövbe üzerine tövbe etmiştir.
Reklam
Masum yavrumuz Hind Receb’in gözleri, Şehit Halil Kantarcı’nın gözleri bir insanın üzerindeyse, o insan, bırakın kötülük yapmayı, bırakın aklından geçirmeyi, uyku dahi uyuyabilir mi?
AK Parti’nin hiçbir kademesinde, AK Parti Hükümeti’nin hiçbir seviyesinde davayı yere düşürecek, emanete ihanet edecek, milletin ve ümmetin umudunu kıracak, Erdoğan’ın ağır ikazlarının hilafına iş görecek, o mübarek gözlerden gözlerini kaçıracak, kıyametteki hesabı hesaba katmayacak kimse yoktur.
Evet yoktur. Varsa, vay onun haline!
“Başörtüsü bu toprakların normalidir”
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/06/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
“Başörtüsü bu toprakların normalidir”
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedercugulec85434 undefined
esubai131377762 ve 41 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti’nin 33. İstişare Toplantısı açılış konuşmasında konuyu başörtüsüne getirdi ve şunları söyledi: “Başörtüsü bu toprakların normalidir; inşallah ebediyen de normal olacaktır. Bakın bu yeni normal de değildir, tüm zamanların normalidir”.
Reklam
Geçtiğimiz hafta içinde yine başörtüsüne ve başörtülülere yönelik saldırılara şahit olduk. Belli ki bu saldırılar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da rahatsız etmiş.
Erdoğan, başörtüsüne yönelik münferit saldırıları konu etmek yerine konuşmasında genel bir değerlendirme yapıyor. Bu değerlendirmeyi, malumun ilamı, ya da galatı meşhurla malumun ilanı olarak okumak isabetli olacaktır. Erdoğan’ın bu ilamı ya da ilanı, başörtüsü mücadelesinde tarihî bir dönüm noktasına tekabül ediyor. Erdoğan, “başörtüsü bu toprakların normalidir” derken adeta dosyayı mühürlüyor ve kapatıyor.
Cumhuriyet elitleri Türkiye’de yeni bir toplum “yaratmak” istediler. Bu yeni toplum Batı’daki toplumların bire bir aynısı olacaktı. Bu yeni toplum, Batılılar gibi giyinecek, onlar gibi yiyip içecek, onlar gibi eğlenecek, onlar gibi düşünecek, onlar gibi inanacak, onlar gibi yaşayacaktı.
Reklam
Yeni rejim, bütün gücünü ve sermayesini bu yeni toplumu “yaratmak” için kullandı. Cumhuriyet elitlerinin yeni bir toplum “yaratmak” için belirlediği kriterler tabii olarak “standart” ya da “normal” olarak tescillendi. Bu, aynı zamanda, toplumu var eden kodlara, genlere, fıtrata, kültüre, alışkanlıklara, geleneklere, düşünceye, inanca hatta coğrafyaya savaş açmak demekti.
Yani bütün normaller anormal, bütün standartlar standart dışı, bütün makuller saçma, meşrular gayri meşru, bütün tabiiler sun’i sayıldı.
Türkiye’de 1960’larda başlayan başörtüsü eylemleri, bir standardın, bir normalin, makulün, meşrunun, doğalın savunulması yerine daha çok “marjinal” bir hakkın teslim edilmesi şeklinde ilerledi.
Bugün de hala toplumun büyük kesimi, Batılı, kapitalizmin ve modanın esareti altında ve kadın bedeninin istismarı temelinde şekillenen giyim tarzının “standart” ve “normal” olduğunu, tesettürün “yeni”, “marjinal”, “standart dışı”, “genelden farklı” olduğunu düşünüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan işte tam olarak bu yerleşik kalıba itiraz ediyor. Her ne kadar kapitalizmin, modanın ve emperyalizmin “standart” ve “normal” olarak dayattığı “köle tarzı” giyinmeyi eleştir(e)mese de, tesettürün, kendi ifadeleriyle, “marjinal, radikal, ekstrem, standart dışı” olmadığını, “bu milletin öz kültürü, öz geleneği” olduğunu, bunun da ezelî ve ebedî normal olduğunu ilam ve ilan ediyor.
Reklam
Erdoğan’ın bu sözleri tarihidir. Erdoğan, bir “normal”in, “bir standart”ın çizgisini çekmiştir. Kimsenin dile getiremediği gerçeği yine cesaretle dile getirmiş, yerleşik kalıba itiraz etmiş, normal diye, standart diye dayatılana söz söylemese de normali ve standardı belirlemiştir.
Dün tesettür “biz de varız” tadında hafif ezik, hafif çekingen, epeyce ürkekti; Erdoğan’ın konuşması bize bir kez daha ülkenin sahibi ve normalin, standardın muhafızı ve belirleyicisi olduğumuzu hatırlattı.
Şimdi artık kapitalizmin, modanın, emperyalizmin dayatması, kadın bedenini istismar eden, kadını esaret altına alan, kadını köleleştiren giyim tarzı da özgürce konuşulabilir, eleştirilebilir mi? Erdoğan böyle bir özgürlüğün kapısını araladı; o kapıdan cesaretle girmek gerekiyor.
AK Parti’nin önündeki tehlike: Atalet ve insicam bozukluğu
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 26/06/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
AK Parti’nin önündeki tehlike: Atalet ve insicam bozukluğu
esubai131377762 undefinedakersah393 undefinedsongel6662502 undefined
esubai131377762 ve 60 kişi beğendi
AK Parti, geleneksel istişare toplantılarının 33’üncüsünü bu hafta sonu Sapanca’da gerçekleştirecek. Cumhurbaşkanı ve Genel Başkan Erdoğan liderliğinde partinin MYK ve MKYK’sı, bakanlar kurulu, milletvekilleri, kadın ve gençlik yönetimleri 2 gün boyunca istişarelerde bulunacaklar.
Reklam
İç siyasetteki rehavet havası yavaş yavaş dağılıyor. Sapanca toplantısının ardından 14 Ağustos’ta AK Parti 25’inci kuruluş yıldönümünü kutlayacak.18 Kasım’da ise kesintisiz iktidar 24 yılı geride bırakmış olacak. Sonbaharla birlikte Türkiye tam olarak seçim havasına girecek. En geç 2028 yılı Mayıs ayında yapılması gereken ama erken yapılacağı neredeyse kesin olan seçimlere 1-1,5 yıl gibi bir süre kalacak ki bu da siyaseti ziyadesiyle ısıtacak.
Seçim yaklaşırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eli son derece rahat. TBMM’nin erken seçim kararı ya da muhtemel bir Anayasa değişikliğiyle Erdoğan yeniden aday olacak, kolayca da seçilecektir. Bölgenin ateş çemberi olduğu bir ortamda, muhalefetin de, bırakın alternatif olmayı, kendi içinde büyük sorunlar yaşadığı bir vasatta Erdoğan yine rakip tanımayacaktır.
Reklam
Erdoğan’ın işi kolay, aynısını AK Parti için söylemek mümkün mü?
Erdoğan ile AK Parti bir süredir birbirinden ayrışıyor. 31 Mart yerel seçimlerinde Erdoğan değil, AK Parti oylandı. Ortaya çıkan sonuç, muhalefetin başarısı değil, AK Parti’nin başarısızlığıydı. Seçmen, Erdoğan ile AK Parti’yi ayrı kefelere koymuş, Erdoğan’a destek verirken aradan 1 yıl geçmeden AK Parti’ye güçlü bir uyarı vermeyi tercih etmişti.
Son seçimlerden bu yana AK Parti’nin siyaset üretme ve yapma kapasitesi daha da zayıfladı. Son kamuoyu anketlerinde AK Parti’nin oylarının yukarı yönlü olduğu görülüyor. Bu tırmanış, daha doğrusu yukarı yönlü kıpırdanış aldatıcı olabilir. Zira sandıkta gönül rahatlığıyla Erdoğan’a oy verecek seçmen için gerek parti anlamında gerekse bir uyarı vermek maksatlı farklı alternatifler var. Önümüzdeki kısa sürede AK Parti bu riski görüp üzerine gitmezse, ortaya çıkacak sonuç sürpriz olmayacaktır.
25 yaşında ve 24 yıldır kesintisiz iktidarda olan bir partiden söz ediyoruz. Hiç kuşkusuz karmaşık, iç içe geçmiş, kronik sorunlar var. Ancak son yıllarda, ataletin ve insicam bozukluğunun bütün sorunların önüne geçtiğini, kendilerini daha fazla hissettirdiğini de görüyoruz.
Reklam
AK Parti’nin sorunu yaşlanmak değil zira kadrolarını sürekli yeniliyor, gençleştiriyor. AK Parti’nin sorunu yorgunluk değil zira genç kadrolarla ve gergin siyasi zeminde sürekli zinde kalabiliyor. Ancak AK Parti’nin bir seçim kazanma sihirbazı olması, bunun yanında alternatifsizlik, ataleti, rehaveti, tembelliği gündeme getiriyor. “Erdoğan sahaya çıkar ve seçimi kazanır” ya da “seçmenin bizden başka alternatifi yok” duygusu AK Parti’de heyecanı törpülüyor.
AK Parti’nin insicamındaki kırılganlık da artık hissedilir seviyelere geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güçlü liderliği, AK Parti içinde bir kutuplaşmaya, çekişmeye, savrulmaya müsaade etmez. Esasen AK Parti’nin de üzerine tesis edildiği siyasi gelenekte bir “parti içi bölünme” söz konusu olmaz. Ancak bu, “insicam” anlamına gelmiyor. Kimsenin konuşmadığı, siyaset üretilmeyen, siyaset yapılmayan bir ortamda, insicamı test etmek de kolay değil. İnsicama dair şüpheleri, birtakım kıpırdanmalardan ve özellikle tercihlerden hissediyoruz. Tek bir örnek: Hemen herkesin rahatsız olduğu başıboş köpekler meselesinde AK Parti ortak, keskin, net bir politika ve dil üretemedi, dahası parti içindeki “farklı” ve “zayıf” unsurlar politikayı ve dili şekillendirebildi. Parti ana omurgasının sessizliği, AK Parti potası içinde erimesi beklenen statükocu, seçkinci ya da “çağdaş” dil, üslup ve yaklaşımların rahatsız edici derecede öne çıkmasına neden oldu. Ataletin doğurduğu boşluk dolduruluyor, bu da açıkçası insicamı tehdit ediyor.
AK Parti’nin artık iki güçlü alternatifi var: Cumhurbaşkanı Erdoğan artık AK Parti’nin sandıktaki alternatifi. Yine, seçmenin oy verirken eli ve vicdanı titremeyecek alternatif partiler de var.
Sapanca’daki iki günlük istişare toplantısında atalet, özellikle de insicama ilişkin sorunlar konuşulur mu? İnşallah. Ama AK Parti’nin en sağlam ilkesini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cümleleriyle hatırlatmakta fayda var: “Zaferin sahibi Allah’tır. Bize düşen zafere doğru ilerlemektir, takdir Allah’ındır.”
Reklam
AK Parti’nin “başarılı” olmak, “zafer kazanmak”, her seçimden birinci çıkmak dışında mesuliyetleri de var. Sapanca toplantısının unutulmakta olan bu ilkeleri hatırlatması en büyük dileğimiz.
Messi kırmızı kart görseydi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 19/06/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Messi kırmızı kart görseydi
esubai131377762 undefinedakersah393 undefinedsongel6662502 undefined
esubai131377762 ve 53 kişi beğendi
En baştan belirteyim: Bu bir futbol yazısı değildir.
Dünya Kupası tüm hızıyla devam ediyor. Önceki gün Arjantin-Cezayir maçı vardı. Maça ilgi normalden fazlaydı zira dünyanın en iyi futbolcusu sayılan Lionel Messi, Arjantin Milli Takımı’nda oynuyordu. Maçın 31’inci dakikasında, Arjantin 1-0 öndeyken, Messi, Cezayirli oyuncu Mandi’ye sert müdahalede bulundu. Tüm dünyada futbol yorumcuları bunun tartışmasız kırmızı kart gerektirdiğini söylüyorlar. Ancak hakem sadece faul verdi, Messi maçın kalanında 2 gol daha attı.
Reklam
Futboldan anlayan bir dostum, hakemin Messi’ye kırmızı kart göstermesinin imkânsız olduğunu söyledi. Çünkü dünyanın en iyi futbolcusu. Messi’yi maçtan çıkarırsanız, dünya genelinde televizyon başındaki seyircinin büyük kısmı kalkar gider. Messi sonraki maçta da olmayacağı için kimse Arjantin maçını izlemez. Messisiz ya da prestiji sarsılmış bir Messi’li Dünya Kupası’nın neşesi kaçar. Bu da en başta milyonlarca dolar reklam gelirinin buharlaşması anlamına gelir. Şöhretin ve paranın gücü, futbolda dahi kuralları değiştirir.
Milattan Önce 300’lerde yaşamış ünlü filozof Aristo evrenin iki bölgeden oluştuğunu iddia ediyor. Birinci bölge “Ay altı evren”, ikincisi de “Ay üstü evren”. Aristo, fizik kurallarının sadece “Ay altı evrende” geçerli olduğunu, ayın ötesinde farklı kuralların işlediğini söylüyor. Taşı attığınızda Dünya’da yere düşer ama Ay’ın ötesinde ne olacağını bilemeyiz, orada kurallar farklı işler.
Reklam
Newton’la başlatılan modern fizik bilimi Aristo’nun iddiasını çürütüyor: Fizik kurallarının evrenin her yerinde aynı olduğunu söylüyor. Taşı nerede atarsanız atın, başka bir cisim onu çeker.
Ne var ki, 19’uncu yüzyıldan itibaren atomun mahiyeti çözüldükçe, kuantum fiziği ilerledikçe ortaya şaşırtıcı bir tablo çıkıyor: Atom altı bir evren var ve bu evrende fizik kuralları işlemiyor. Taşı atarsanız düşebilir de, düşmeyebilir de, taş taş olmayabilir de…
2.300 yıl önce Aristo’nun iddiası tersinden ispat ediliyor: Gerçekten 2 evren var ve bu iki evrende kurallar aynı işlemiyor.
Messi, Aristo, kuantum örnekleri üzerinden konuyu bağlayacağım yer şurası: Uluslararası ilişkilerde farklı evrenler var; bir evrende geçerli olan kurallar, başka bir evrende geçersiz olabiliyor.
Son 2 yıldır bu “farklı evrenleri” çok daha yakından tanıdık. Örneğin hiçbir uluslararası kural ve hukuk maddesi İsrail için bağlayıcı değil. Gazze’ye sıkışmış halka soykırım yapıyor; bebek, çocuk, kadın, yaşlı, doktor, yardım gönüllüsü öldürüyor; hastaneleri, ambulansları, okulları, tarihi eserleri, ibadethaneleri bombalıyor; toprağı, suyu, havayı kirletiyor; daracık bir alana sıkışmış insanlara kuru ekmek ulaşmasını bile engelliyor; Suriye’ye, Lübnan’a, Yemen’e, İran’a saldırıyor, Akdeniz’in ortasında korsanlık yapıyor; ABD Başkanı’na şantaj yapıyor ve dünya genelinde birkaç istisna dışında kimsenin sesi çıkmıyor, kimse itiraz etmiyor.
ABD’nin “deli” olduğuna artık herkesin ikna olduğu başkanı kovboy edasıyla dünyanın her yerinde keyfi kurallar dayatıyor, devlet başkanlarını evinde tutukluyor, her yerde petrole çöküyor, başka ülkelerin topraklarına göz dikiyor, haraç topluyor, İran’da katliam yapıyor, ülke içinde polis şiddetini başlatıyor, ifade ve basın özgürlüğünü rafa kaldırıyor. Bütün bunları açık açık yapıyor ve kimsenin sesi çıkmıyor, kimse itiraz etmiyor.
Reklam
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı hakeza. Avrupa ülkeleri ise İsrail’i korumak adına ama daha çok korkuyla on yıllar içinde kurdukları tüm değerleri helvadan put misali yalayıp yutuyorlar. “Filistin’e özgürlük” demek artık Avrupa’da ağır suç. Gazze soykırımından bahsetmek kelepçeyle gözaltı demek. Daha da ötesi, Almanya’da, Alman bayrağını sallamak “antisemitizm” kabul ediliyor ve Alman polisi Almanya bayrağı sallayan Alman’a müdahale ediyor.
Farklı evrenlerde kuralların farklı işlemesi “hukukun üstünlüğü”nün ihlali değil; “üstünlerin hukukunun” hüküm sürmesi de değil. Güç, şöhret, para, güvenlik endişesi, devletlerin ve toplumların beka kaygıları kuralları yeniden ve yeniden şekillendiriyor. Bu dün böyleydi, yarın da böyle olacak; bu hep böyle olacak.
Avrupa Parlamentosu, kendi çıkarlarını gözeterek, kendi evreninde oluşturduğu keyfe keder kuralları Türkiye’ye dayatmak istiyor. İyi de, Türkiye eski Türkiye değil; Türkiye de artık kendi kurallarını koyuyor ve o kuralları kendi evreninde işletiyor.
Reklam
Kanada, Ganalı futbolcu Partey’e vize vermiyor, İranlı oyuncu Mehdi Turabi de vizesi olmadığı için ABD’deki sonraki maçta olmayabilir, Messi, Maradona gibi eliyle gol atsa sorun edilmeyebilir.
Herkesi bağlayan ortak kuralların olması hiç kuşkusuz adaletin gereğidir. Lakin uluslararası evrende herkesi eşit derecede bağlayan ortak kurallar bir ütopyadan ibarettir. Mühür kimdeyse, Süleyman odur.
Aynılar aynı, ayrılar ayrı yerde
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 15/06/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Aynılar aynı, ayrılar ayrı yerde
kesechi897 undefinedesubai131377762 undefinedsongel6662502 undefined
kesechi897 ve 80 kişi beğendi
Deniz Baykal 2010 yılında CHP Genel Başkanlığından istifa ettiği basın toplantısında “Pensilvanya’dan aldığım üzüntü ve destek mesajlarının samimiyetine inandığımı ifade etmek isterim” demişti.
Reklam
Baykal siyasi yolculuğunda defalarca düşüp kalkmış, defalarca istifa edip geri gelmişti. Kaset komplosu sonrası istifa ederken de geri gelmeyi umuyordu. Genel Başkanlığa veda konuşmasında Okyanus ötesine, yani FETÖ elebaşına selam gönderirken aslında söylemek istediği şuydu: “Pes ediyorum. Size boyun eğiyorum. Sizinle uyumlu çalışacağım. Ne derseniz yapacağım. Beni harcamayın.”
İş işten geçmiş, kalem kırılmış, Baykal yerine Kılıçdaroğlu hazırlanmıştı. Nitekim Kemal Kılıçdaroğlu, genel başkanlığı süresince FETÖ ile iyi geçindi. FETÖ’cü danışmanlar, belediye başkanları, milletvekilleri CHP’yi istila etti. 15 Temmuz gecesi Kılıçdaroğlu darbeyi televizyondan “umutla” izledi, Yenikapı’daki buluşmaya katılsa da FETÖ ile dayanışmayı sürdürdü.
Reklam
Kılıçdaroğlu da FETÖ’nün gücünün kendinden menkul olmadığını, Fetullah Gülen isimli sünepenin kendi başına böyle Türkiye siyasetini dizayn edecek kudrete sahip olmadığını, FETÖ’nün uluslararası bir gücün aparatı olduğunu elbette biliyordu. O gücün kendisini iktidara taşıyacağına inanıyordu.
Ne var ki olmadı. 2023 seçimleri sonrasında bu sefer Kılıçdaroğlu’nun kalemi kırıldı. Bu sefer kaset kumpası değil kurultay kumpası düzenlendi. Ekrem İmamoğlu ve onun vesayeti altında Özgür Özel CHP’nin idaresine geldiler.
Kılıçdaroğlu pes etmedi. Siyasetten çekilmedi. Sabretti ve CHP’nin genel başkanlık koltuğuna yeniden oturdu. İlk açıklamaları önemliydi: “Haykırarak söylüyorum, FETÖ başta olmak üzere, hiçbir terör örgütüyle ve hiçbir yurt dışı odaklı yapıyla en ufak bağlantısı olmamış başı dik bir adam duruyor karşınızda… FETÖ ajanlarını zamanında fark edemediğim için sizlerden özür diliyorum…”
Reklam
Kılıçdaroğlu’nun FETÖ ve yurtdışı odaklı yapılarla bağlantısı olmadığı beyanı tartışılır; ancak FETÖ ajanları nedeniyle özür dilemesi samimi olsa gerek. Samimiyetten ziyade ortada bir makas değişikliği olduğu çok açık. Kılıçdaroğlu kaleminin kırıldığını görüyor ama Baykal gibi “beni kullanın” demek yerine çok açık biçimde FETÖ ve uluslararası yapılara savaş açıyor.
CHP fiilen bölündü, resmi olarak bölünmesi de yakındır. Özgür Özel, yeni bir partiyi seçime hazırlamak için vakit ve nakit bulmakta zorlanacaktır. Bugün Özel’le hareket edenlerin çoğu CHP’ye katılacaktır. Kavgaya girmeyip uzaktan izleyenler yakında saflarını Kılıçdaroğlu lehine netleştirecektir. Bölünen taban da büyük oranda “baba ocağına” dönecektir. İmamoğlu ve Özel’in elinde ise FETÖ artıkları ile yolsuzluğa bulaşmış kirli isimlerin dışında kimse kalmayacaktır.
FETÖ’nün CHP’yi ve Türkiye solunu parmağında oynatma kabiliyetini hepimiz biliyoruz. Bunu kaset komplosunda gördük. Gezi olaylarında gördük. İmamoğlu vakasında, Özgür Özel’in yükselişinde gördük. Şimdi hemen tamamı Atatürkçülük kisvesine bürünen sosyal medya hesaplarının CHP tabanına nasıl önderlik ettiğinde de gördük. Bugün Özel ve İmamoğlu lehine, Kılıçdaroğlu aleyhine kopartılan fırtınanın ve yaygaranın kaynağının FETÖ olduğuna da hiç şüphe yok.
Reklam
Eğer Kılıçdaroğlu bahsettiği “arınmayı” gerçekleştirebilirse, aynılar aynı, ayrılar ayrı yerde toplanacaktır. Bu arınma sadece CHP’yi değil, Türkiye siyasetini safralarından, virüslerinden kurtaracaktır. Kutuplaşma ve gerilim hızla düşecek, Türkiye siyaseti harici müdahalelerden kurtulacak, siyaset daha makul bir zeminde ilerleyecektir.
İsrail’in kudurmuş bir halde bölgede terör estirdiği, ajanları, aparatları ve vekil terör örgütleriyle istikrar ve güvenliği tehdit ettiği bir düzlemde, “arınma” ile PKK’nın ardından FETÖ terör örgütünün de siyaset üzerindeki vesayeti kırılacaktır. Bir araya toplanmış ayrık otlarının tasfiyesi de daha kolay olacaktır.
Özgür Özel’e “fareli köyün kavalcısı” demek yanlış olmaz; köyün farelerini arkasına takmış gidiyor. Umduğunu bulamayınca, kalemi kırılınca değil köye, Manisa’daki eczanesine bile dönemeyebilir.
Millî bir CHP’ye doğru
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 12/06/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Millî bir CHP’ye doğru
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedmrgnys.5211927 undefined
esubai131377762 ve 50 kişi beğendi
Bayramda Diyarbakır’daydım. Hasan Paşa Hanı’nda iğne atsanız yere düşmez; Kadri Usta müşterilerine kahvaltı yetiştirmek için koşturuyor. Ulu Cami önünde otobüsler Türkiye’nin her yerinden gelen turistleri indiriyor. Sur içi kalabalık. Camiler sadece ziyaretçilerle değil vakit namazlarında saf saf cemaatle dolup taşıyor. On İki Gözlü Köprü’de, Dicle’nin kenarında, serinlemek için gelenler izdiham oluşturuyor. Her köşeden ciğer kebabı dumanları yükseliyor. Esnaf mutlu, Diyarbakırlı huzurlu.
Reklam
Terörsüz Türkiye projesi Diyarbakır’ı kısa sürede adeta uçurmuş; bu daha başlangıç.
Terörsüz Türkiye’nin tek yansıması Diyarbakır değil elbette. ABD ve İsrail İran’ı vururken, silahlandırılmış PKK’nın karadan müdahale etmesi planlanıyordu; Türkiye bu planı bozdu. Hem plan hem de planın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bozulduğu İsrailli yetkililerce itiraf edildi.
Asıl etkiyi Suriye’de gördük: PKK, ABD ve İsrail’in desteğiyle Suriye kuzeyinde bir devlet ya da devletçik kurmak üzereyken, Türkiye’nin aklı, Suriye’nin kararlılığı, ama en çok da Terörsüz Türkiye projesi oradaki planı da çöpe attı.
Reklam
Türkiye, Kürtlerin, dış müdahaleler yoluyla ve PKK eliyle kanlı maceralara girmesini engelledi. Rahmi Koç ve patron yalakalarının münasebetsiz çıkışlarına takılmayalım. Bölgemizde güzel gelişmeler de oluyor, muhabbet çoğalıyor, kardeşlik pekişiyor, bu da huzur olarak Diyarbakır sokaklarına yansıyor.
Şimdi sıra içerde farklı cepheleri güçlendirmekte…
Önceki gün, Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Likoğlu “Yeniden Yenikapı Ruhu” başlıklı önemli bir yazı kaleme aldı. Likoğlu, CHP’nin de, siyasetin de, Türkiye’nin de kurtuluşu, yeniden Yenikapı ruhuyla mümkündür” diyor.
CHP’deki ayrışma, iç cephenin güçlendirilmesi çabalarının ya da Terörsüz Türkiye projesinin bir devamı olarak görülebilir mi? Mümkündür.
Kemal Kılıçdaroğlu, 2010 yılında FETÖ’nün operasyonuyla CHP’ye genel başkan oldu. 2023 seçimlerine kadar da FETÖ’yle yol yürüdü. Bu tehlikeli yol arkadaşlığı Kılıçdaroğlu’na ya da CHP’ye fayda sağlamadı. Kılıçdaroğlu hatasını itiraf etti. CHP’de “arınmadan” bahsederken, hem FETÖ’cülerle hem de yolsuzluğa bulaşanlarla yollarını ayırmaktan bahsediyor.
Reklam
Eğer Kılıçdaroğlu sözlerinde samimi ise, CHP safralarından kurtuluyor demektir. CHP, yolsuzluğa bulaşan, gayri meşru ilişkileri ayyuka çıkan, pavyon masalarından parti yönetmeye kalkışan safralarını temizliyor; ama daha da önemlisi, CHP, FETÖ eliyle partiye yapılan müdahaleleri kesip atıyor demektir.
Nihayetinde Türkiye, dış güçlerin maşası olmayan, Türkiye düşmanlarıyla iş tutmayan, ayakları bu topraklara basan, iç dinamiklerle hareket eden, millî bir muhalefet partisine kavuşabilir; hatta kavuşacak gibi görünüyor.
Bu, CHP’nin dönüşmesi anlamına gelmiyor, tam tersine CHP’nin özüne dönmesi, yüzünü içeriye çevirmesi anlamına geliyor. Zannedildiği gibi Cumhur İttifakı’nın işine yarayacak bir gelişme de değil bu. Bu, muhalefetin artık muhalefet yapacak olması demektir. Millî bir muhalefetin de alternatif olma imkânı büyüyecektir.
Reklam
CHP’nin Kılıçdaroğlu eliyle millileştirilmesi, CHP kadar Alevi vatandaşların da, büyük oranda solun da dış müdahalelerden korunmasını, Türkiye’ye daha fazla tutunmasını sağlayacaktır.
Peki ya ayrışanlar? Onlar FETÖ desteğiyle, kaynağı belirsiz yolsuzluk paralarıyla, dışardan kendilerine verilen gazla siyaset yapabileceklerini umuyorlar ama terörsüz ve iç cephesi güçlenen Türkiye buna müsaade etmeyecek, marjinalleşecekler ve kaybolacaklardır.
Çok açık ki yeni bir Türkiye kuruluyor. Bu Türkiye’de Ekrem İmamoğlu, Özgür Özel, Ümit Özdağ, Cübbeli Ahmet, PKK, FETÖ ve benzerlerine at oynatma sahası olmayacak. İpi dışarda kuklalar tek tek tasfiye ediliyor. Kutuplaşmanın, ayrışmanın, gerilimin olmadığı, iktidarın daha çok denetlendiği, muhalefetin de sağlam muhalefet yaptığı bir Türkiye geliyor. Her ne olacaksa artık içerde olacak, iç dinamiklerle olacak.
İslam dünyasının 5’inci Harem-i Şerifi’ne sahip Diyarbakır’dan huzur ve umut fışkırıyor; bu huzur ve umut, Türkiye’nin tamamına yayılacak. Türkiye güzel ülke, çok daha güzelleşecek.
Millî bir CHP’ye doğru
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 12/06/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Millî bir CHP’ye doğru
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedmrgnys.5211927 undefined
esubai131377762 ve 50 kişi beğendi
Bayramda Diyarbakır’daydım. Hasan Paşa Hanı’nda iğne atsanız yere düşmez; Kadri Usta müşterilerine kahvaltı yetiştirmek için koşturuyor. Ulu Cami önünde otobüsler Türkiye’nin her yerinden gelen turistleri indiriyor. Sur içi kalabalık. Camiler sadece ziyaretçilerle değil vakit namazlarında saf saf cemaatle dolup taşıyor. On İki Gözlü Köprü’de, Dicle’nin kenarında, serinlemek için gelenler izdiham oluşturuyor. Her köşeden ciğer kebabı dumanları yükseliyor. Esnaf mutlu, Diyarbakırlı huzurlu.
Reklam
Terörsüz Türkiye projesi Diyarbakır’ı kısa sürede adeta uçurmuş; bu daha başlangıç.
Terörsüz Türkiye’nin tek yansıması Diyarbakır değil elbette. ABD ve İsrail İran’ı vururken, silahlandırılmış PKK’nın karadan müdahale etmesi planlanıyordu; Türkiye bu planı bozdu. Hem plan hem de planın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bozulduğu İsrailli yetkililerce itiraf edildi.
Asıl etkiyi Suriye’de gördük: PKK, ABD ve İsrail’in desteğiyle Suriye kuzeyinde bir devlet ya da devletçik kurmak üzereyken, Türkiye’nin aklı, Suriye’nin kararlılığı, ama en çok da Terörsüz Türkiye projesi oradaki planı da çöpe attı.
Reklam
Türkiye, Kürtlerin, dış müdahaleler yoluyla ve PKK eliyle kanlı maceralara girmesini engelledi. Rahmi Koç ve patron yalakalarının münasebetsiz çıkışlarına takılmayalım. Bölgemizde güzel gelişmeler de oluyor, muhabbet çoğalıyor, kardeşlik pekişiyor, bu da huzur olarak Diyarbakır sokaklarına yansıyor.
Şimdi sıra içerde farklı cepheleri güçlendirmekte…
Önceki gün, Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Likoğlu “Yeniden Yenikapı Ruhu” başlıklı önemli bir yazı kaleme aldı. Likoğlu, CHP’nin de, siyasetin de, Türkiye’nin de kurtuluşu, yeniden Yenikapı ruhuyla mümkündür” diyor.
CHP’deki ayrışma, iç cephenin güçlendirilmesi çabalarının ya da Terörsüz Türkiye projesinin bir devamı olarak görülebilir mi? Mümkündür.
Kemal Kılıçdaroğlu, 2010 yılında FETÖ’nün operasyonuyla CHP’ye genel başkan oldu. 2023 seçimlerine kadar da FETÖ’yle yol yürüdü. Bu tehlikeli yol arkadaşlığı Kılıçdaroğlu’na ya da CHP’ye fayda sağlamadı. Kılıçdaroğlu hatasını itiraf etti. CHP’de “arınmadan” bahsederken, hem FETÖ’cülerle hem de yolsuzluğa bulaşanlarla yollarını ayırmaktan bahsediyor.
Reklam
Eğer Kılıçdaroğlu sözlerinde samimi ise, CHP safralarından kurtuluyor demektir. CHP, yolsuzluğa bulaşan, gayri meşru ilişkileri ayyuka çıkan, pavyon masalarından parti yönetmeye kalkışan safralarını temizliyor; ama daha da önemlisi, CHP, FETÖ eliyle partiye yapılan müdahaleleri kesip atıyor demektir.
Nihayetinde Türkiye, dış güçlerin maşası olmayan, Türkiye düşmanlarıyla iş tutmayan, ayakları bu topraklara basan, iç dinamiklerle hareket eden, millî bir muhalefet partisine kavuşabilir; hatta kavuşacak gibi görünüyor.
Bu, CHP’nin dönüşmesi anlamına gelmiyor, tam tersine CHP’nin özüne dönmesi, yüzünü içeriye çevirmesi anlamına geliyor. Zannedildiği gibi Cumhur İttifakı’nın işine yarayacak bir gelişme de değil bu. Bu, muhalefetin artık muhalefet yapacak olması demektir. Millî bir muhalefetin de alternatif olma imkânı büyüyecektir.
Reklam
CHP’nin Kılıçdaroğlu eliyle millileştirilmesi, CHP kadar Alevi vatandaşların da, büyük oranda solun da dış müdahalelerden korunmasını, Türkiye’ye daha fazla tutunmasını sağlayacaktır.
Peki ya ayrışanlar? Onlar FETÖ desteğiyle, kaynağı belirsiz yolsuzluk paralarıyla, dışardan kendilerine verilen gazla siyaset yapabileceklerini umuyorlar ama terörsüz ve iç cephesi güçlenen Türkiye buna müsaade etmeyecek, marjinalleşecekler ve kaybolacaklardır.
Çok açık ki yeni bir Türkiye kuruluyor. Bu Türkiye’de Ekrem İmamoğlu, Özgür Özel, Ümit Özdağ, Cübbeli Ahmet, PKK, FETÖ ve benzerlerine at oynatma sahası olmayacak. İpi dışarda kuklalar tek tek tasfiye ediliyor. Kutuplaşmanın, ayrışmanın, gerilimin olmadığı, iktidarın daha çok denetlendiği, muhalefetin de sağlam muhalefet yaptığı bir Türkiye geliyor. Her ne olacaksa artık içerde olacak, iç dinamiklerle olacak.
İslam dünyasının 5’inci Harem-i Şerifi’ne sahip Diyarbakır’dan huzur ve umut fışkırıyor; bu huzur ve umut, Türkiye’nin tamamına yayılacak. Türkiye güzel ülke, çok daha güzelleşecek.
“Fakirlik küfür olayazdı”
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 08/06/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
“Fakirlik küfür olayazdı”
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedmhancer1453 undefined
esubai131377762 ve 70 kişi beğendi
Hz. Ömer ve Hz. Enes b. Malik’ten rivayet edilen bir Hadis-i Şerif’te Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Fakirlik neredeyse küfür olacaktı.”
Fakirlik insanın kolunu-kanadını kırar; onunla kalmaz, gururunu kırar, asaletini yok eder, sonra imanını tehdit eder, Allah korusun, isyana kadar götürür.
Müslüman toplumlar ve aile fakiri gözetirler, elinden tutarlar. Mesele sadece bir insanın kaybedilmesi de değildir; toplumsal çürümeyi dayanışmayla engellerler. Fakirliğin çoğaldığı zamanlarda Müslüman topluluklar ve aile dayanışmayla ayakta kalır, gururu, asaleti, en çok da imanı ayakta tutar, toplumu çözülmekten, çürümekten korurlar.
Reklam
Fakirlik neresidir, zenginlik nerede başlar? Değişik zamanlarda değişik kriterler belirlendi. Örneğin Birleşmiş Milletler yakın zamanlara kadar 1 Doların altında günlük harcama yapabilenleri “sefalet sınırının altında” kabul ediyordu; şimdi bu seviye 3 dolar oldu. Çeşitli STK ve sendikalar aylık kriter açıklıyorlar: Türk-İş, 4 kişilik bir ailenin açlık sınırını en son 35 bin TL olarak açıkladı; 4 kişilik ailenin yoksulluk sınırı ise 114.576 Lira. Örneğin zenginliğin kriteri zekat verebilecek seviyede olabilmek; yani asli ihtiyaçları dışında “nisap miktarı” mala sahip olmak. Kabaca evi, arabası, 1 yıllık maişeti olan kişi zengin sayıldı.
Sorun şurada: Modern ve kapitalist zamanlarda fakirliğin ve zenginliğin sınırları tamamen flu hale geldi. Tatminsizlik, manevi açlık, hırs, doymazlık, bitmeyen iştiha çok zenginin bile kendisini hep fakir hissetmesine yol açtı. Çöpten ekmek artığı toplayan da fakir, sofrasında her sabah kuş sütü olmayan da fakir. Belediye otobüsüne mahkum olan da fakir, 50 milyon değerinde araba alamayan da fakir. Bir otobüs bileti bulamadığı için işinden evine yürüyerek giden de fakir, Paris’te, Eyfel’in önünde fotoğraf çektiremeyen de fakir. Köyüne gidecek parayı denkleştiremeyen de fakir, tatilini Maldivler’de geçiremeyen de fakir. Telefonuna kontör almakta zorlanan da fakir, her yıl telefonunu bir üst modelle değiştiremeyen de fakir.
Reklam
Gerçek fakire aile, toplum, devlet öyle ya da böyle, az ya da çok, sahip çıkıyor, elinden tutuyor, ayakta kalmasını sağlıyor.
Ama tatminsiz fakire, ruhu bir türlü doymayan fakire deva bulunmuyor. İşte o fakir çözülüyor, çürüyor, asaletini, gururunu, ilkelerini, ahlakını, değerlerini, en sonunda da inancını, imanını terk ediyor.
Artık herkesin elinde bir kamera var. O kamera, ruhu doyumsuz fakirleri kısa yoldan çok çok zengin olma umudu ve hırsıyla birer soytarıya, şarlatana, edep, ahlak, iman sınırı tanımayan birer sefile dönüştürüyor.
Tarih boyunca soytarılar, şarlatanlar, şaklabanlar, insanları eğlendirmek için kalabalıklar önünde şov yapanlar düşkün kronik fakirler ya da mülkiyet hakkı olmayan kölelerdi. İnsanları eğlendirmek, güldürmek, hoş vakit geçirmelerini sağlamak alt tabakanın mesleğiydi. Örneğin köleler yarı çıplak gezerdi; özgür insanlar örtünürdü. Şimdi, ruh açlığı arttıkça, özgürlük terk ediliyor ve özgür insanlara mahsus asalet, gurur, şeref, edep, ahlak, iman gibi değerler tek tek ayaklar altına alınıyor.
Reklam
Kameranın önüne geçen, soytarılık, şaklabanlık, edepsizlik ve çıplaklıkla sınıf atlamaya, zengin olmaya, o doyumsuz fakirliğini tatmin etmeye çalışıyor. İşin kötüsü, sınırlar ortadan kalktıkça daha fazla insan, çocuk, genç, bu bataklığa, bu karanlığa doğru sürükleniyor.
Aramızdaki fakirleri dayanışmayla, zekatla, sadakayla, doğru ekonomi politikalarıyla bir şekilde ayakta tutarız, yanımızda tutarız da ruhu aç, tatmin olmayan, doymayan ve öylece fakirleştikçe fakirleşen, köleleştikçe köleleşen zavallıları ne yapacağız? Bu sefillerin arkasına takılanları daha da fakirleşmekten ve köleleşmekten nasıl koruyacağız?
Fakirin imanını biiznillah koruruz; fakirliği hiç geçmeyen tatminsizlere karşı asıl tedbir almak zorundayız. İpin ucu kaçarsa, sefil soytarıların, ya da internet fenomenlerinin, kendileri gibi toplumu da fakirleştirip köleleştireceklerine hiç şüphe yok.
Reklam
Fakiri doyuralım; ruhu fakirin de ruh hastalığına deva bulalım ki millet olarak tümden fakirleşmeyelim, köleleşmeyelim.
Bıyık Dilan Polat Reha Muhtar
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 05/06/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Bıyık Dilan Polat Reha Muhtar
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 51 kişi beğendi
Bıyık
Manisa Milletvekili Özgür Özel, TBMM’de yaptığı korsan grup toplantısında CHP Genel Merkezi’ndeki bir çalışanı kast ederek “O iğrenç bıyıklı” ifadesini kullandı.
80 öncesinde bıyık adeta bir kimlik kartıydı: Solcular, Marks’ın bıyıkları gibi dudakları da kapatacak şekilde gür bıyık bırakır, bıyıklar sigara ya da kaçak tütünle sararmış olurdu. Ülkücüler, Mete Han, Tarkan figürlerindeki gibi bıyıklarını iki taraftan aşağı sarkıtırdı. Dindarlar sakallı değillerse ince, dudakları kapatmayan, düzgün kesilmiş Necip Fazıl tarzı “badem” bıyıklara sahipti.
Reklam
80 sonrasında bıyıkla kimlik gösterme modası büyük oranda azaldı ama kaybolmadı. Bıyıklarından birinin solcu mu, Alevi mi, FETÖ’cü mü, dindar mı, ülkücü mü olduğunu anlamak hala mümkün. Özellikle sol, radikal sol, PKK’lılar ve Alevi vatandaşların bir kısmı kimliklerini bıyıklarıyla ifşa etmeyi sürdürüyorlar.
Özgür Özel’in kast ettiği, CHP Genel Merkezi’nde çalışan kişi bıyıklarından anlaşıldığı kadarıyla Alevi ya da solcu bir vatandaş. Hiçbiri de olabilir. Ama Özgür Özel’in kastı ortada. Belli ki o bıyık tarzına ve onun temsil ettiği ideolojiye bir tepkisi var. Belli ki CHP’nin Alevi ya da sol kimliğe büründüğünü kast ediyor ve yüz ifadesinden anladığımız kadarıyla bundan da tiksiniyor.
Reklam
Olaylı CHP Kurultayı’nda İmamoğlu’nun “Alevi lobisini yıktık” dediği iddia edilmişti. Özgür Özel, “bıyık” üzerinden aynı lobinin işbaşına geldiğini söylüyor. Nitekim, Özel’in “bıyık” mesajı yerine ulaşmış ki, Alevi derneklerinden “iğrenç bıyık” ifadesine tepki de geldi.
Görünen o ki Özgür Özel “Alevi”siz ve “sol”suz bir hareket peşinde. Ecevit, kendi hareketine “ortanın solu” demişti; Özgür Özel de çıktığı yolu “sağın solu” olarak isimlendirse yeridir.
Dilan Polat
Oğlunun intiharını bile rating için kullanan “Kaynana Semra” vakasından sonra ibretlik bir Dilan Polat trajedisi bütün toplumun gözü önünde en iğrenç haliyle performansına devam ediyor. Bu ütopik tiyatronun içinde karı-koca, anne-babalar, çocuklar, akrabalar var. Hapse girip çıktılar, bir şey değişmedi. Uyuşturucu kullanma iddiasıyla gözaltına alındılar, bir şey değişmedi. En son kaldıkları otel önünde akrabaları da olan korumaları çocuklarının gözü önünde vuruldu ve hayatını kaybetti. Dilan Polat, 112’yi aramak yerine sosyal medya hesabının “abonelere özel” bölümünden güya yardım ister feryatlarıyla canlı yayın açtı.
Bu ucube tiyatronun takipçi sayısı 6 milyonu aşmış. Seyirci, tıpkı arenadaki gibi, aksiyon ister, heyecan ister, skandal, trajedi, entrika, kan, gözyaşı ister. Polat ailesi de seyircinin ne istediğini çok iyi biliyor ve ona görmek istediğini ziyadesiyle veriyor. Bir aile tamamen yok olup bataklıkta kaybolduğunda seyirci aile dramına takılmayacak, anında unutacak ve başka bir şova gözünü çevirecek. Nasıl olsa sosyal medya camiasında içinde bolca intihar, kan, gözyaşı, sapkınlık olan başka alemler de var.
Reklam
Sorun şu ki, artık sahneye kan da bulaşan bu Polat tiyatrosunu izleyen 6 milyondan fazla takipçi arasında, onlar gibi olmak için can atan binler, yüz binler var.
Şu kadarını söyleyelim: Dünyanın en büyük ve milyar dolarlar kazanan porno sitesinin sahibi, Solomon Friedman isimli Yahudi bir haham.
Ötesini konuşmak bile artık vakit kaybı…
Reha Muhtar
Biz onu TRT muhabiri olarak Atina’dan bildirirken tanıdık. Çok kanallı televizyon dönemlerinde ekranların renkli simasıydı. 28 Şubat Darbesi döneminde ise ekranlarda laikliğin ve Kemalizm’in yılmaz savunucusuydu. Tesettür başta olmak üzere dindarların özgürlük mücadelesinin karşısındaki sarsılmaz duvarın tuğlalarından biriydi. Kullanıldı. Önce onu kullananlar, sonra kendisi tasfiye oldu. O dönemde kullanılan birçok gazeteci ya da ekran figürü gibi kenara atıldı. Ertuğrul Özkök, Fatih Altaylı, Uğur Dündar, Emin Çölaşan gibi kıvrak, hızlı manevra kabiliyetine sahip isimler bir şekilde hayatta kalıp kara sicillerini unutturmayı başarırken, o, kendisi tamamen unutuldu. Önceki gün de sessiz sedasız göçtü.
Günümüz gazetecilerine, ekran figürlerine, sosyal medya ünlülerine ibret olsun. “Ne oldum?” değil, “ne olacağım?” demeli. Bir de yaşananları unutmamalı. Tekrar aynı baskı ve zulüm dönemlerine yaşamamak için kuklaları da kuklacıları da hatırdan, hafızadan hiç çıkarmamalı.
Ecevit, Baykal, Özgür Özel
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 01/06/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ecevit, Baykal, Özgür Özel
esubai131377762 undefinedakersah393 undefinedsongel6662502 undefined
esubai131377762 ve 62 kişi beğendi
CHP’nin yaklaşık 100 milletvekili Özgür Özel’le hareket ediyorlar. CHP teşkilatının, il başkanlarının, belediye başkanlarının büyük kısmı Özel’in arkasındalar. Mansur Yavaş da Özel’in yanında saf tuttu. Medya, sosyal medya, muhalif yazarlar, şairler, sanatçılar Özel’i destekliyorlar. Hepsinden öte, anketlerde ve meydanlarda CHP tabanının büyük kısmının da Özel’le birlikte olduğu görülüyor.
Reklam
Türkiye siyasetinde bütün bu faktörleri alt alta, üst üste, sağdan sola, soldan sağa topladığınızda yekûn kocaman bir sıfırdır. Davul da tokmak da Kılıçdaroğlu’nun elindedir. CHP tabelasına, CHP Genel Merkezi’ne, CHP’nin mal varlığına, CHP kimliğine, yetkiye, sorumluluğa resmen sahip olan Kemal Kılıçdaroğlu’dur ve artık CHP’de patron Kılıçdaroğlu’dur.
Özgür Özel bu kocaman sıfırla ne yapabilir? Önünde çok net olarak iki seçenek var: Ya parti içinde kalacak, bir hizbin başını çekecek, partiyi kurultaya götürecek; ya da CHP’den kopacak, ayrı bir parti kuracak.
Reklam
Bülent Ecevit, genç bir gazeteciyken 1954 yılında CHP’ye üye olmuş, 1957 seçimlerinde milletvekili seçilmiş, 1966 yılında da CHP’nin genel sekreteri yapılmıştı. Parti içinde “ortanın solu” hareketini başlatarak İnönü ile rekabete girdi. CHP’den ayrılanlar, ayrı parti kuranlar oldu; Ecevit parti içinde kaldı, mücadele etti, 1972 yılında kurultay içi güven oylamasında İnönü’den çok oy aldı, İnönü istifa etti, Ecevit CHP’nin 3. Genel Başkanı oldu.
Deniz Baykal da Ecevit’in izinden gitti. 1968 yılında CHP’ye girmiş, 1973 yılında milletvekili seçilmiş, CHP yönetiminde görevler üstlenmiş, çeşitli hükümetlerde bakanlık yapmıştı ama sürekli Ecevit’e de muhalefet etmişti. Hizipçilik deyince akla hemen Baykal’ın ismi geliyordu. O da partiden ayrılmamış, parti içinde kalarak mücadele etmişti. 12 Eylül darbesi sonrası siyasi yasağı bitince SHP’ye girdi. Bu kez de Genel Başkan Erdal İnönü’ye karşı mücadelenin öncüsü oldu. 3 kez partiyi kurultaya götürdü, az farkla seçimleri kaybetti. 1992’de CHP yeniden kurulunca Genel Başkan oldu. SHP, CHP’ye katılınca kısa süre koltuğu Hikmet Çetin’e devretti, sonra ilk kurultayda Murat Karayalçın’ı yendi ve 2010’da istifasına kadar CHP Genel Başkanlığı yaptı.
Özgür Özel’in mücadelesi ne Ecevit’in ne de Baykal’ın mücadelesine benziyor. Parti içinde mi yoksa dışında mı belli değil. Bir strateji, taktik, plan, program var mı o da belli değil. Şimdilik sadece hamaset, aşırı duygusallık var. Parti içinde kalacaksa bile Ecevit’in, Baykal’ın aksine kırıyor, döküyor, onarılmaz yaralar açıyor ve kendi yolunu kendisi kapatıyor. Yani Özel elindeki sıfırı da tüketiyor.
Reklam
İkinci seçenek olarak Özgür Özel yeni bir parti kurabilir mi? CHP tarihinde bunun da çok örneği var. Örneğin 80 öncesinde CHP’den ayrılanlar Güven Partisi’ni kurdular, sonra bir bölünme daha oldu, Cumhuriyetçi Parti kuruldu. İkisi de tek tek ve birleşerek kısmi başarılar elde ettiler ama uzun yaşamadılar.
12 Eylül darbesi sonrası çokça sol parti kuruldu; ayakta kalan DSP ve SHP idi. DSP yine kısmi başarılar elde ettikten sonra etkinliğini yitirdi. SHP’den kopan partiler de yaşamadılar. CHP kurulduğunda ise SHP bile ortadan kalktı, geriye sadece CHP kaldı.
Özgür Özel, yeni bir parti kursa bile, tarihi tecrübe gösteriyor ki başarısız olacak, solu bölmüş olmakla kalacaktır. Sular durulduğunda arkasındaki kalabalık azalacak, yoğun hamaset kitleleri bezdirecek, yoracak, sırf retorikle siyaset gemisi yürümeyecektir. Siyasetin finansmanının sıkı takibe alındığı, en çok da bizzat CHP’lilerin para akışlarını takip ettiği bir ortamda Özgür Özel seçim otobüsü bulmakta, bulsa bile otobüsün mazotunu sağlamakta zorluk çekecektir. Sonuçta elde yine sıfır olacaktır.
Reklam
Ecevit 1. İnönü’ye, Baykal 2. İnönü’ye kafa tutmuş, ama süreç nezaket içinde, demokratik çerçevede, tatlı bir yarış halinde ilerlemişti. Ecevit ve Baykal’ın isyanları bir ahlaka dayanırken Özgür Özel’in hareketinin temelinde hırs var, hınç var, öfke var, yolsuzluk iddiaları, gayri meşru her türden ilişki iddiaları var.
CHP’nin içi 27 Mayıs 1960’tan beri karışık ama ilk kez bu karmaşa bir çatışmaya dönüştü. Bakalım bu çatışma nereye varacak? Dışardan ilgiyle izliyoruz.
“İsmail’in gülüşü” ve Gazze
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/05/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
“İsmail’in gülüşü” ve Gazze
esubai131377762 undefineddavudcaliskann86244 undefinedtuncaykorkmaz1572 undefined
esubai131377762 ve 45 kişi beğendi
Gazetemiz Yeni Şafak’ın da yazarlarından olan Prof. Dr. Yasin Aktay hocamızın yakın zamanda yayınlanan “İsmail’in Gülüşü” adlı kitabını okuyorum. Kitapta “kurban ibadeti” felsefe, sosyoloji, teoloji, ontoloji ve tarih başta olmak üzere bütün boyutlarıyla ele alınmış. Kitap, Kur’an-ı Kerim ve Tevrat’ta kimi farklarına rağmen benzer şekilde anlatılan kurban kıssası üzerinden Hz. İsmail ve Hz. İshak merkezli bir ayrışmanın güncel yansımalarını ele alması boyutuyla ayrıca heyecanlandırıcı ve ufuk açıcı. Gazze’de ve Filistin’de yaşananları kurban meselesinden, Hz. İsmail ve Hz. İshak’a Müslüman ve Yahudilerin bakışından ayrı ele almak mümkün değil.
Reklam
Ben meseleyi biraz daha güncele taşımak niyetindeyim.
Trump, ilk başkanlık döneminde, İsrail ile Arap devletleri arasında bir anlaşmayı hayata geçirmek istemiş, “İbrahim Anlaşmaları” adı verilen süreç böylece başlamış, 15 Eylül 2020’de Birleşik Arap Emirlikleri ile Bahreyn İsrail’le diplomatik ilişkileri başlatan anlaşmayı imzalamış, sonradan Sudan’ın ayrılıkçı ve katliamcı lideri, Somaliland’in korsan yönetimi ve Kazakistan da anlaşmayı imzalayacaklarını duyurmuşlardı.
ABD Başkanı Trump, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada, “İran’la bir anlaşma halinde Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan, Katar ve Ürdün’ün İbrahim Anlaşması’na katılmasının zorunlu olması gerekir” dedi; “bunu yapmamanın kötü niyet göstergesi olacağını” da ekledi.
Reklam
Trump iki döneminde de çok önemsediği anlaşmaya neden “İbrahim” ismini koyuyor?
Yahudiler köklerini Hz. İbrahim’in oğlu İshak’a bağlıyorlar. Araplar ise Hz. İsmail’in torunları olarak kabul ediliyor. Hz. İsmail ve Hz. İshak, Hz. İbrahim’in oğulları, yani kardeşler.
Keşke mesele bu kadar kolay olsaydı. Birincisi coğrafyamızdaki sorun bir Yahudi-Arap sorunu değil, İsrail-Müslüman sorunu. Yahudilik kendisini sadece bir din olarak değil, bir ırk olarak da görüyor. Tarihi süreçte kimi ırklar Yahudileşmiş olsa bile “saf” Yahudiler onları kendilerinden görmüyorlar. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Hz. İsmail’in soyundan gelmekle birlikte İslam bir ırka değil insanlığa hitap ediyor ve tüm insanlığı eşit derecede kucaklıyor.
İkincisi, Yahudiler kendilerinin İbrahim’in “asıl” oğlu İshak’tan geldiklerini, İshak’ın annesinin asil ve hür Sare (as) olduğunu, İsmail’in ise köle Hacer (as)’ın oğlu olduğunu, dolayısıyla kendilerinin seçilmiş, asil, Arapların ise ikinci sınıf olduğunu iddia ediyorlar. Yahudi teolojisi neredeyse tamamen bu ayrımcılık üzerine kurulmuş. Amcaoğulları olan Arapları dahi ikinci sınıf gören Yahudiler, tüm insanlığa da aynı ayrımcılık nazarıyla ve aynı kibirle bakıyorlar.
Biz Müslümanlar için Kur’an-ı Kerim’deki Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İshak kıssaları evrensel, bilgilendirici, ibret verici kıssalar iken, Yahudiler, tarih boyunca olduğu gibi bugün de bütün varlıklarını ve kimliklerini Hz. İshak’ın Hz. İbrahim’in “seçkin” oğlu olması yanlışı üzerine kuruyorlar.
Reklam
“İbrahim” isimlendirmesinin farklı ırklardan milyarlarca Müslüman nezdinde kıymeti ve karşılığı yok. İsmail’in oğullarını İshak’ın oğullarıyla “eşitleyecek” bir isimlendirmeye Yahudiler herhalde “dinden çıkmak” nazarıyla bakıyor, olsa olsa “seçkinliklerinin” tescili olarak görüyorlardır.
“Abraham Anlaşmaları” ölü doğmuştur; buna imza atan da sadece kendi ruhunu öldürür.
Yasin Aktay hocamızın kitabında, Tevrat’taki tahrif edilmiş İshak kıssası üzerinden Müslümanların ve Yahudilerin kurbana bakışı da ele alınmış. Muharref Tevrat, Hz. İbrahim’in Hz. İshak’ı kurban etmek istediğini, Hz. İshak’ın teslim olmadığını, kurtulmak için çabaladığını anlatıyor. Kur’an ise, kurbanlık olanın İsmail mi yoksa İshak mı olduğu haberini vermiyor ama kurbanlık oğulun babasına ve Allah’a tam teslim olduğunu belirtiyor.
Yasin Aktay, Gazze’nin tam da bu iki anlayışın çarpıştığı yer olduğunu belirtiyor kitabında: Bir tarafta yeniden kurguladıkları İshak figürü üzerinden ölümden korkan, dünyada ebedi kalmaya çalışan Siyonistler; diğer tarafta İsmail (ya da İshak)’ın teslimiyeti gibi Allah’a teslim olmuş, gözünü kırpmadan, İsmail’in (ya da İshak’ın) gülüşüyle canını Allah’a kurban etmeye hazır Müslüman kahramanlar…
Reklam
Bir tarafta kazansa bile kaybedenler; diğer tarafta kaybettiğinde bile kazananlar… Zira kurban kazanmaktır, her türlü kazanmaktır.
Kurban Bayramınız mübarek olsun, nice bayramlar göresiniz
“İsmail’in gülüşü” ve Gazze
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 29/05/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
“İsmail’in gülüşü” ve Gazze
esubai131377762 undefineddavudcaliskann86244 undefinedtuncaykorkmaz1572 undefined
esubai131377762 ve 45 kişi beğendi
Gazetemiz Yeni Şafak’ın da yazarlarından olan Prof. Dr. Yasin Aktay hocamızın yakın zamanda yayınlanan “İsmail’in Gülüşü” adlı kitabını okuyorum. Kitapta “kurban ibadeti” felsefe, sosyoloji, teoloji, ontoloji ve tarih başta olmak üzere bütün boyutlarıyla ele alınmış. Kitap, Kur’an-ı Kerim ve Tevrat’ta kimi farklarına rağmen benzer şekilde anlatılan kurban kıssası üzerinden Hz. İsmail ve Hz. İshak merkezli bir ayrışmanın güncel yansımalarını ele alması boyutuyla ayrıca heyecanlandırıcı ve ufuk açıcı. Gazze’de ve Filistin’de yaşananları kurban meselesinden, Hz. İsmail ve Hz. İshak’a Müslüman ve Yahudilerin bakışından ayrı ele almak mümkün değil.
Reklam
Ben meseleyi biraz daha güncele taşımak niyetindeyim.
Trump, ilk başkanlık döneminde, İsrail ile Arap devletleri arasında bir anlaşmayı hayata geçirmek istemiş, “İbrahim Anlaşmaları” adı verilen süreç böylece başlamış, 15 Eylül 2020’de Birleşik Arap Emirlikleri ile Bahreyn İsrail’le diplomatik ilişkileri başlatan anlaşmayı imzalamış, sonradan Sudan’ın ayrılıkçı ve katliamcı lideri, Somaliland’in korsan yönetimi ve Kazakistan da anlaşmayı imzalayacaklarını duyurmuşlardı.
ABD Başkanı Trump, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada, “İran’la bir anlaşma halinde Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan, Katar ve Ürdün’ün İbrahim Anlaşması’na katılmasının zorunlu olması gerekir” dedi; “bunu yapmamanın kötü niyet göstergesi olacağını” da ekledi.
Reklam
Trump iki döneminde de çok önemsediği anlaşmaya neden “İbrahim” ismini koyuyor?
Yahudiler köklerini Hz. İbrahim’in oğlu İshak’a bağlıyorlar. Araplar ise Hz. İsmail’in torunları olarak kabul ediliyor. Hz. İsmail ve Hz. İshak, Hz. İbrahim’in oğulları, yani kardeşler.
Keşke mesele bu kadar kolay olsaydı. Birincisi coğrafyamızdaki sorun bir Yahudi-Arap sorunu değil, İsrail-Müslüman sorunu. Yahudilik kendisini sadece bir din olarak değil, bir ırk olarak da görüyor. Tarihi süreçte kimi ırklar Yahudileşmiş olsa bile “saf” Yahudiler onları kendilerinden görmüyorlar. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Hz. İsmail’in soyundan gelmekle birlikte İslam bir ırka değil insanlığa hitap ediyor ve tüm insanlığı eşit derecede kucaklıyor.
İkincisi, Yahudiler kendilerinin İbrahim’in “asıl” oğlu İshak’tan geldiklerini, İshak’ın annesinin asil ve hür Sare (as) olduğunu, İsmail’in ise köle Hacer (as)’ın oğlu olduğunu, dolayısıyla kendilerinin seçilmiş, asil, Arapların ise ikinci sınıf olduğunu iddia ediyorlar. Yahudi teolojisi neredeyse tamamen bu ayrımcılık üzerine kurulmuş. Amcaoğulları olan Arapları dahi ikinci sınıf gören Yahudiler, tüm insanlığa da aynı ayrımcılık nazarıyla ve aynı kibirle bakıyorlar.
Biz Müslümanlar için Kur’an-ı Kerim’deki Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İshak kıssaları evrensel, bilgilendirici, ibret verici kıssalar iken, Yahudiler, tarih boyunca olduğu gibi bugün de bütün varlıklarını ve kimliklerini Hz. İshak’ın Hz. İbrahim’in “seçkin” oğlu olması yanlışı üzerine kuruyorlar.
Reklam
“İbrahim” isimlendirmesinin farklı ırklardan milyarlarca Müslüman nezdinde kıymeti ve karşılığı yok. İsmail’in oğullarını İshak’ın oğullarıyla “eşitleyecek” bir isimlendirmeye Yahudiler herhalde “dinden çıkmak” nazarıyla bakıyor, olsa olsa “seçkinliklerinin” tescili olarak görüyorlardır.
“Abraham Anlaşmaları” ölü doğmuştur; buna imza atan da sadece kendi ruhunu öldürür.
Yasin Aktay hocamızın kitabında, Tevrat’taki tahrif edilmiş İshak kıssası üzerinden Müslümanların ve Yahudilerin kurbana bakışı da ele alınmış. Muharref Tevrat, Hz. İbrahim’in Hz. İshak’ı kurban etmek istediğini, Hz. İshak’ın teslim olmadığını, kurtulmak için çabaladığını anlatıyor. Kur’an ise, kurbanlık olanın İsmail mi yoksa İshak mı olduğu haberini vermiyor ama kurbanlık oğulun babasına ve Allah’a tam teslim olduğunu belirtiyor.
Yasin Aktay, Gazze’nin tam da bu iki anlayışın çarpıştığı yer olduğunu belirtiyor kitabında: Bir tarafta yeniden kurguladıkları İshak figürü üzerinden ölümden korkan, dünyada ebedi kalmaya çalışan Siyonistler; diğer tarafta İsmail (ya da İshak)’ın teslimiyeti gibi Allah’a teslim olmuş, gözünü kırpmadan, İsmail’in (ya da İshak’ın) gülüşüyle canını Allah’a kurban etmeye hazır Müslüman kahramanlar…
Reklam
Bir tarafta kazansa bile kaybedenler; diğer tarafta kaybettiğinde bile kazananlar… Zira kurban kazanmaktır, her türlü kazanmaktır.
Kurban Bayramınız mübarek olsun, nice bayramlar göresiniz…
Siyasete bir darbe girişimi daha püskürtüldü
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 25/05/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Siyasete bir darbe girişimi daha püskürtüldü
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedmrgnys.5211927 undefined
esubai131377762 ve 88 kişi beğendi
2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Ekrem İmamoğlu’nun adaylık hayalleri kurduğuna şüphe yok; lakin Kemal Kılıçdaroğlu hem partisinin hem de 6’lı masanın kendisini aday göstermesini sağladı.
Reklam
Eğer Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı seçilseydi, Ekrem İmamoğlu’nun 2028 seçimlerine ertelediği hayalleri tamamen suya düşecekti. Kılıçdaroğlu yeniden aday olacak, İmamoğlu’nun esamesi okunmayacaktı.
28 Mayıs akşamı, sonuçlar belli olup Recep Tayyip Erdoğan’ın kazandığı netleşince, Cumhur İttifakı seçmeninin yaşadığı sevinç ve coşkudan daha fazlasını Ekrem İmamoğlu yaşamıştır. Daha ötesini iddia edelim: Ekrem İmamoğlu, 2023 seçimlerinde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmemesi için çalışmış bile olabilir.
Reklam
Kemal Kılıçdaroğlu seçimi kaybettiğinde, Ekrem İmamoğlu’nun planının ilk aşaması tamamlanmış oldu: 2028 seçimleri için artık önü açılmıştı. Şimdi yapması gereken, Kılıçdaroğlu’nu CHP genel başkanlığından uzaklaştırmaktı. Kendisi CHP genel başkanı olamazdı zira İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı bırakması gerekirdi. O zaman da finansal güç elinden gidebilirdi. Bu durumda sözünden çıkmayacak bir ismi genel başkan seçtirecek, süreç riske atılmayacak, kendisini erkenden CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak ilan ettirecek, 2028 seçimlerine rahatça girebilecekti.
Siyasette uzun vadeli plan yapıp sabırla taşları üst üste koymak kazandırır. İmamoğlu da bunu yaptı: Kendisini 2028’de adaylığa taşıyacak senaryo başarılı bir senaryoydu. Her şey iyi gidiyordu. Plan tıkır tıkır işliyordu.
İmamoğlu’nun planındaki tek sorun, süreci siyaset içinde, siyasetin kendi iç dinamikleriyle yürütmek yerine, siyasete para ile müdahale etmesindeydi.
İBB’nin kendi kaynakları artı gayri meşru elde edilen devasa finansman ile Ekrem İmamoğlu siyaseti dizayn etmeye yeltendi. Medyaya para aktı, sosyal medyaya para aktı, daha da kötüsü, CHP delegelerine para aktı.
Reklam
Neresinden bakarsanız bakın, Ekrem İmamoğlu’nun yürüyüşü siyasi bir yürüyüş değildi. İmamoğlu, siyasete finansal araçlarla darbe yapıyordu.
Perşembe günü açıklanan yargı kararıyla, İmamoğlu’nun siyasete yapmakta olduğu darbe girişimi tamamen önlenmiş oldu.
Yargı kararı, öncelikle Türkiye siyasetine yapılan darbeyi önledi. İkincisi, CHP’ye yapılan darbenin önüne geçildi. Üçüncüsü, boğazına kadar çamura batmış Özgür Özel hem çamurdan hem şantajdan kurtarıldı. Dördüncüsü de İmamoğlu’nun planı artık tamamen devre dışı kaldı, İmamoğlu’nun hikâyesi zaten bitmişti, şimdi hikâyenin üzerine beton döküldü.
Bundan sonra ne olur? Eğer CHP’de bir ortak akıl hatta bir akıl kaldıysa, parti içinde ya da parti dışında bölünmüşlüğe izin verilmez, taraflar uzlaşır, anlaşır ve tek gövde halinde yollarına devam ederler.
Eğer CHP içindeki mevcut kaos devam eder, kalıcı olursa, 80 ve 90’larda olduğu gibi, önümüzdeki on yıllar boyunca da halkın bir kısmı keyifle bir kısmı da ızdırap içinde CHP kumpanyasını izler.
CHP’de İmamoğlu-Özel taraftarları Kılıçdaroğlu’nu AK Parti’nin ve Erdoğan’ın “hizmetinde” olmakla itham ediyorlar; tam tersine, eğer CHP’de bir ittifak sağlanamazsa, artık geleceğe dair umutları da kalmayan İmamoğlu-Özel ikilisinin anlamsız direnişleri AK Parti ve Erdoğan’ın değirmenine su taşıyor olacak.
Siyasete darbe girişiminin korkunç bir örneğini daha yaşadık. Yaşananlar, 27 Nisan Muhtıra girişiminin, 17-25 Aralık darbe girişiminin, 15 Temmuz darbe girişiminin hiç şüphesiz bir devamıydı. Yargının verdiği kararla bu darbe girişimi de püskürtüldü. Duracaklar mı? Elbette hayır.
Reklam
Yeri gelmişken, yaşanan bu tehlikeli darbe girişiminden ders alarak, Türkiye’nin en büyük sorunu olan “siyasetin finansmanı” meselesini de masaya yatırmak gerekiyor. Siyasete para yoluyla yeni darbe girişimleri görmek istemiyorsak, gerekirse Anayasa’ya çok daha net bir şekilde koyarak ve uygulayarak, siyaseti bu tür tehlikelerden korumak zorundayız.
Erdoğan’ın sitemi
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 22/05/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Erdoğan’ın sitemi
esubai131377762 undefinedakersah393 undefinedsongel6662502 undefined
esubai131377762 ve 63 kişi beğendi
AK Parti Gençlik Kolları’nın Kocaeli’nde düzenlediği şölen tartışmalara sebep oldu.
Muhalifler, stadyum ve dışında 100 bini aşan bir genç kitlenin toplanmasına daha çok hazımsızlık ve kıskançlıkla yaklaştılar. “Gençler zorla götürüldüler, nereye gittiklerini bilmiyorlardı, kameralara yüzlerini kapattılar” gibi iddialarla tabloyu karalamaya çalıştılar.
Reklam
Asıl dikkat çekici olan, “içerden” gelen eleştirilerdi. Tribünlerde ortaya çıkan manzara ya da sahneye çıkarılan isimler boyutuyla Gençlik Şöleni AK Parti tabanında da çok konuşuldu.
AK Parti’de son yıllarda özellikle de vitrin için tercih edilen isimler üzerinde eleştirel yorumlar yapılıyor ve bu durum gittikçe artan bir ses tonuyla dile getiriliyor. Kırılma, önce Gezi olaylarında ama daha çok 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ortaya çıktı. AK Parti, bir “eritme potasıydı”, dışardan gelen isimler nereye geldiklerini biliyor, hem tavırlarıyla hem de söylemleriyle geldikleri yerin hassasiyetlerine dikkat ediyorlardı. Gezi ve 15 Temmuz darbe girişiminden AK Parti güçlenerek çıktı; bu da dışarıdaki tereddütlü kitlenin, trenin kapısına her an atlamak üzere tek eliyle tutunan kaçak yolcuların, gücü görerek bütün gövdeleriyle trenin içine girmelerini sağladı. “Eritme potası”, dışardan gelenlerin kendi renklerini, dillerini, üsluplarını, tavırlarını dayatmasıyla erimeye başladı.
Bundan ayrı olarak AK Parti gençliği de Gezi’nin, 15 Temmuz darbe girişiminin, MHP ile yapılan ittifakın, uluslararası gelişmelerin ama daha çok “muhafazakâr modernleşmenin” etkisiyle hareketin özünü oluşturan dinamiklere farklı yaklaştı. Kuşkusuz Erdoğan ve arkadaşlarının hareketle ilişkisi ile bugünkü gençliğin ilişkisi aynı olamaz; aynı süreçlerden geçmediler ama gençlik, hareketin özüyle, kökleriyle, temel dinamikleriyle sağlıklı irtibatı olan bir değişim yaşayamadı.
Reklam
AK Parti’nin, örneğin, başıboş köpek meselesindeki bir türlü netleşmeyen tavrı “kafa karışıklığının” göstergesiydi. Kocaeli Gençlik Şöleni bu “kafa karışıklığını” daha da belirginleştirdi.
Kocaeli Gençlik Şöleni’nde ortaya çıkan görüntüler ve isim tercihleri haklı ve isabetli olarak eleştirildi ancak sorun şu: Bu eleştiriler sınırları aşarak 23 yıllık AK Parti iktidarının tüm birikimlerine de vefasızlık teşkil edecek bir boyuta ulaştı. “Bu mu dindar nesil?” denildi, “nicelik arttı nitelik bozuldu” denildi. Marjinal, istisnai örnekler üzerinden totalde elde edilen başarılara karşı bir nankörlük.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çarşamba günü AK Parti Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşma işte bu vefasızlığa bir cevaptı. Erdoğan’ın konuşması bir “veda konuşması” değil bir “sitem konuşması”ydı.
Erdoğan, zor bir yola çıktıklarını, ölümü göze aldıklarını, kusursuz, günahsız olmadıklarını, millete, memlekete, ümmete borçlarının olduğunu ve bu borcu ödemek için candan, serden geçtiklerini hatırlattıktan sonra “Kimilerine bu kolay gelebilir. Hariçten gazel okumak kolay. Mesuliyet makamında olmadan ahkam kesmek kolay. Sırça köşklerde teori üretmek kolay. Biz, kolayı değil, zoru seçtik. Biz çileyi seçtik. Biz mücadeleyi seçtik” ifadelerini kullandı.
Erdoğan’ın konuşmasında şu cümleler önemliydi: “Kendi siyasi tarihim boyunca çok ihanet gördüm, çok vefasızlık gördüm, çok nankörlük gördüm. Varsın olsun. Hak bilsin, Hâlık bilsin, bize bu yeter… Şimdi sağdan, soldan, klavye kahramanları, AK Parti’nin, bu kadronun tesis ettiği iklimde, refah ve konfor ortamında, sıcak yataklarından, konforlu koltuklarından ahkâm kesiyor olabilirler. Bunlara soruyorum, siz hayatınızda hiç risk aldınız mı? Hayatınızda hiç kavgaya girdiniz mi? Siz hiç hayatınızda ölümle burun buruna geldiniz mi? Menderes’in akıbeti gözünüzün önünde dururken, hayatınızda hiç canınızdan, serinizden vazgeçecek bir harekete dahil oldunuz mu? Kavgada yoklar ama kavga bitince sırça köşklerinden laf üretirler. Bak biz bu yola çıkarken de, bu yolda yürürken de, Türkiye’nin yakın tarihine bakarak, hapislere düşmeyi, işkence görmeyi, suikastlara hedef olmayı, hatta idam edilmeyi göze alarak girdik. Siz ne yaptınız? Hangi fedakarlıkta bulundunuz? Konforlu, güvenli alanlarınızdan yapılana kulp takmak dışında hangi marifeti icra ettiniz? Sevdiğimiz, saydığımız, itibar ettiğimiz, kendimizden gördüğümüz, 24 yıldır da AK Parti’nin nimetlerinden faydalanan kimilerinin nankörlüğü, vefasızlığı, açıkçası canımızı acıtmıştır. Bu yolculukta, bu da var.”
İsim tercihlerinden, bazı politikalardan, başıboş köpek işinden, Kocaeli Gençlik Şöleni’nden ya da benzer meselelerden rahatsızlık duyulması, eleştiri yapılması gayet tabiidir. Ancak bu eleştirilerin “hem yiğidi öldürmeye hem de hakkını inkâr etmeye varması” belli ki Erdoğan’ın da canını acıtmıştır.
Reklam
Haksız mı Erdoğan? Başörtüsüne sağlanan özgürlüğü birkaç kendini bilmez sözde başörtülünün tavırlarıyla yok saymak, binlerce hafızın, binlerce imam-hatiplinin yetiştiği bir iklim varken üç-beş kötü örneğe takılıp kalmak, Milli Eğitim’deki devrimleri “eksik” diyerek inkâr etmek, Ayasofya’nın zincirlerini kıran lidere, canını ortaya koyup Filistin davasını savunan lidere, yetişmesini sağladığı gençlerle geleceği inşa etmiş ve “Bir Erdoğan gider bin Erdoğan gelir” diyebilen bir lidere nereden geldiğini unutarak söz söylemek vefasızlık, nankörlük değil midir?
Eleştiri haktır ama sınırı aşıp bütün yapılanları yok saymak insafsızlıktır, vicdansızlıktır, nankörlüktür, kadirbilmezliktir. Ne yiğit ölsün ne hakkı inkâr edilsin.
Yüzümüz kalmadığına göre bunu konuşalım
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 18/05/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Yüzümüz kalmadığına göre bunu konuşalım
esubai131377762 undefinedakersah393 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 75 kişi beğendi
Tarihteki birçok savaşta toplu tecavüz, cezalandırma, intikam alma ya da etnik temizlik yöntemi olarak kullanıldı. Tecavüzün en temel amacı ise “onur kırmak” oldu.
Tıpkı tecavüze uğrayan bireyler gibi toplu tecavüz kurbanları da başlarına gelen acı hadiseyi gizlerler. Kimseyle konuşulmaz, kimseye anlatılmaz, bir an önce unutulmak, unutturulmak istenir. Sadece tecavüz kurbanı değil, ailesi, çevresi, toplum da bu meseleyi hafızasından silmek ister.
Reklam
Filistin’de bu sınırlar artık aşıldı.
İsrail terör devleti ve onun Siyonist halkı Filistinlilere, Müslümanlara, tüm insanlığa karşı, işlenebilecek her suçu işlediler: Soykırım, etnik arındırma, katliam, suikast, ayrımcılık, tehcir, tecrit, aç bırakma ve daha nicesi…
Geçen yıl Gazze’de açıktaki cesetleri köpekler yemeye başlamıştı. İnsanlık onurunu yerle bir eden bu manzaralar dahi dünyayı, bırakın dünyayı Müslümanları uyandırmaya yetmedi.
Ve şimdi artık en son nokta, en iğrenç, en onur kırıcı seviye, tecavüzler konuşuluyor.
Kim bilir, belki de İsrail konuşturuyor, belki de bilgileri, görüntüleri sızdırarak psikolojik harp yapıyor, belki de onurumuzu daha fazla kırmaya çalışıyor. Ne fark eder ki? İslam dünyasının kırılacak bir onuru kaldı mı? Ümmetin yüzünü mahcubiyetle örtebileceği bir peçe var mı? Susmamızı, gizlememizi gerektirecek bir hicap duygusundan bahsedilebilir mi?
Reklam
The New York Times gazetesinin deneyimli muhabiri Nicholas Kristof, “Filistinlilere Yönelik Tecavüz Karşısında Sessizlik” başlığıyla detaylı araştırmasını geçen hafta yayınladı. Kristof, Batı Şeria’da 14 cinsel şiddet mağduru ve aileleriyle bir araya geldi. Bu 14 mağdur, başlarına geleni anlatabilecek cesarete sahip olanlar; geride konuşmayan, susan yüzler, binler belki on binler var.
Kristof, İsrailli yetkililerin tecavüzü sistematik hatta “standart operasyon prosedürlerinden biri” haline getirdiğini söylüyor.
Her ne kadar artık yüzümüz kalmadıysa da detayları aktarmak yine de acı veriyor. Şu kadarını söyleyelim: İsrail hapishanelerinde sadece kadınlara değil, erkeklere, çocuklara da sistematik olarak tecavüz ediliyor. Jop, havuç, metal, sopa sokma, köpekleri kullanma, doğrudan tecavüz ve daha nice insanlık dışı yöntem kullanılıyor.
İsrailli asker ve gardiyanlar, kahkahalarla işledikleri bu suçu videoya çekmekten de kaçınmıyorlar. Başlarına bir şey gelmeyeceğinden eminler. Sde Teiman gözaltı merkezinden geçen yıl sızan görüntüler sonrasında tecavüzcü askerler kahraman ilan edildi ve mart ayında dosya tamamen kapatıldı.
Reklam
Mağdur Filistinliler için bir şikâyet mercii yok. Konuşmamaları yönünde tehdit ediliyorlar. The New York Times gazetesi ve onun cesur muhabiri Kristof da yayınlanan makale nedeniyle hedefte. Bizzat Netanyahu’nun tepkisi ve emriyle Kristof’a şimdi dava açılıyor. İntikamın sadece hukuksal yolla olmayacağını kestirmek zor değil.
Tecavüz en ağır savaş suçudur. Ama İsrail’e diğer savaş suçlarında olduğu gibi tecavüz suçunda da dokunulmayacak. Kimse sesini çıkaramayacak. Sivil toplum örgütleri görmezden gelecek. The New York Times gibi birkaç istisna dışında medya susacak. İsrail, Filistinlilere, Müslümanlara, insanlığa karşı suç işlemeye devam edecek.
Batı’nın ne yaptığı veya yapmadığı umurumuzda değil; tecavüzden daha onur kırıcı bir seviye varsa, o da Müslüman kadınlara, erkeklere, çocuklara tecavüz edilirken Batı’dan yardım hatta duyarlılık dilenmektir.
Filistin’de Müslüman kadınlara, erkeklere, çocuklara tecavüz ediliyor. Candan, serden geçmek için daha ne olması gerekiyor? Daha ne olursa İslam dünyası ayağa kalkacak? Birazcık bile kaldıysa, onur kırıntısı Müslümanları ne zaman harekete geçirecek?
Reklam
Çok ama çok karanlık bir çağa denk geldik, Rabbim yüzümüze baksın. Yüzümüz kaldıysa…
Ya ne olacaktı?
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 15/05/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ya ne olacaktı?
esubai131377762 undefinedomarsheriffalanya1932042 undefinedgokhancengiz642 undefined
esubai131377762 ve 60 kişi beğendi
Dostlarla muhabbet ederken yenice tanıştığımız ve aynı kuşaktan olduğumuz arkadaş “benim dedem doktordu” dedi. Yarım asrı geçen ömrümde bu cümleyi bir ya da iki kez duymuşumdur. Okulda, iş dünyasında, sosyal çevrelerimizde birlikte takıldığımız, yakınlaş-tığımız, yol arkadaşlığı yaptığımız dostlarımızın dedeleri arasında nereyse hiç üniversite mezunu yoktu. Dedelerimiz genelde çiftçi, çoban, işçi, kapıcı, olsa olsa esnaftı; ilkokul mezunu bile değillerdi. Dedesi lise mezunu, hele hele üniversite mezunu olanlarla yolumuz her nasılsa kesişmezdi, aynı ortamlarda bulunmaz, buluşmazdık.
Reklam
Kemalistler, babalarımızın ve bizim okumamızı “Cumhuriyet’in sağladığı fırsat eşitliğine” bağlayacaklardır. Tabii ki değil. Sosyologlar, değişimi kırsalın kente göçüyle açıklayacaktır. Bu da değil. Türkiye’de açık, apaçık, sınıfsal demeyelim de katmansal, kesimler arası bir ayrımcılık vardı. Okumak da mezun olunca iyi işler bulmak da Kemalist statüko karşısında makbul olup olmadığınıza bağlıydı. Ya köyünüzden alınıp Köy Enstitüleri gibi torna makinalarından geçecek, köyüne düşman bir makbul vatandaş olacak, basamakları tırmanacaktınız ya da aileden imtiyazlı olacaktınız. Fırsat eşitliği statükonun kriterlerine uyanlar için vardı; uymayanlar dışardaydı.
Bu köşede daha önce sermayenin 1950’den itibaren el değiştirmeye başladığını, AK Parti dönemlerinde Anadolu sermayesinin İstanbul sermayesi karşısında ciddi mevzi elde ettiğini yazmıştım. Yine, dindar, muhafazakâr ailelerin bütün engellemelere rağmen çocuklarını okuttuklarını, AK Parti dönemlerinde üniversitede okuyan ya da mezun dindar gençlik sayısının geçmişe oranla katlanarak arttığını yazmıştım.
Reklam
Sermaye yapısında ve eğitimde dindarlar lehine değişimin tabii bir sonucu olarak artık istihdam yapısı da değişti. Yoksulluğa, yoksunluğa, dışlanmaya ve önlerine çıkarılan tüm engellere rağmen Anadolu çocukları okudular, Anadolu sermayesinin sağladığı işlerde çalıştılar, AK Parti ile birlikte kamuda istihdam edildiler. Tırnaklarıyla kazıyarak geldikleri yerde ciddi tecrübeler edindiler.
Benim neslim ve benim sosyal çevrem için “dedem doktordu” cümlesi çok yabancı bir cümle; torunlarımızın ise hemen hepsinin üniversite mezunu dedeleri, nineleri olacak. Dedelerimiz çobandı, bizden önceki nesil işçi, kapıcı, şofördü, kadınlara biçilen rol evde temizlikçilikti. Bu işlerin tamamı saygı duyulacak işler ama bizim neslimiz, çocuklarımız, torunlarımız artık doktor, öğretmen, mühendis, avukat, hakim, savcı, diplomat, kamu yöneticisi ve daha nicesi de olabiliyor.
Oluşan eğitim ve istihdam zinciri içinde Cumhuriyet’in elit nesilleri için sağlanan imtiyaz ve teşvikler ortadan kalktı; gerçek bir fırsat eşitliği sağlandı. Dindar-muhafazakâr kesimdeki azim ve özlem, elitlerdeki rehavete baskın geldi. İş dünyasındaki yeni iklim Anadolu çocuklarını birikimli, donanımlı, tecrübeli bireylere dönüştürdü.
Reklam
Bugün kamu kadrolarının her biri için bir değil, iki değil, yüzlerce liyakatli aday buluna-biliyor. Özel sektörde kritik işlerde sadece belli ailelerin yurtdışında eğitim görmüş beyaz çocukları değil, Anadolu çocukları da iyi eğitim ve tecrübeleriyle iş bulabiliyor. Bugün bir genel müdür ataması için dindar-muhafazakâr tabandan onlarca liyakatli aday bulabilirsiniz; mesela CHP’de parti birimlerini, belediye kadrolarını bile yönetecek uygun aday artık bulunamıyor.
Artık üniversite okumak için de kamu ya da özel sektörde işe girmek için de Kemalist, beyaz, elit, çağdaş, Batılı, belli giyim tarzına, belli yaşam tarzına, belli zihniyet yapısına sahip olmak yeteneğin, yeterliliğin ve liyakatin önüne geçen kriterler değil.
Hiç şüphesiz, Kartal İmam Hatip’ten, Ankara İmam Hatip’ten, muhafazakâr özel okullardan mezun olmak, belli sosyal örgütlenmelerin içinde yer almak gençlere avantaj sağlıyor. Çünkü o iklimde, o habitatta iyi eğitim alıyor, iyi yerlerde staj yapıyor, iyi işlere liyakatle girebiliyorlar. On yıllar boyunca statükonun beyaz okullarının beyaz mezunları için iş kapıları nasıl sorgusuz sualsiz açıldıysa, şimdi de iyi eğitim veren okullar için kapılar, sorgusuz sualsiz olmasa da açılıyor.
Reklam
Türkiye’de özellikle kamu istihdamında bir liyakat sorunu var mı? Var. Bir nepotizm, akrabacılık, kayırmacılık sorunu var mı? Var. Ama bu sorun AK Parti’yle sınırlı değil, Türkiye’nin sorunu. CHP ve diğer partilerin belediyelerindeki liyakatsizlik ve kayırmacılık da gösteriyor ki mesele siyasi değil, milli bir mesele. Üstelik büyük bir toplumsal değişim yaşanırken, istisnalara takılıp kalmak haksızlık. Bilal Erdoğan’ın ifade ettiği gibi: “Başkaları yapınca torpil, adam kayırma diye kızarız. Ama kendimize olursa ne âlâ…”
Diyarbakır’ın Çınar ilçesinin 33 yaşındaki kaymakamı MSB’ye genel müdür atanmış, hem de “tümgeneral” rütbesini almış. Ya ne olacaktı? Siz en fazla ucube heykeller yapabilirken, metroların yürüyen merdivenlerini bile tamir etmekten acizken, hırsızlara destek protestoları için okulu kırarken, kendinizi doğuştan “aydınlanmış” zannedip zihninizi bilgiye kapatırken, yobaz cemiyetleriniz içinde sürekli geriye giderken, kibrinizle cehalet karanlığında debelenirken, üstenci bir dille cahil, köylü, taşralı, geri kafalı, makarna beyinli diye tahkir ettiğiniz kesim aldı yürüdü; atı alan, liyakatiyle, donanımıyla, birikimiyle, tecrübesiyle, eğitimiyle Üsküdar’ı çoktan geçti. Buna da alışsanız iyi olur.
Ufukta anayasa değişikliği görünüyor
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 11/05/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ufukta anayasa değişikliği görünüyor
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefineddavudcaliskann86244 undefined
esubai131377762 ve 45 kişi beğendi
Cumhurbaşkanı Erdoğan’la baş başa görüşmesinin hemen ardından partisinin grup toplantısında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli önemli açıklamalar yaptı. Bahçeli, “Abdullah Öcalan için statü açığı varsa, terörsüz Türkiye sürecine hizmet edecek şekilde bu açık ele alınmalıdır” dedi ve ekledi: “Bunun adının Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü olmasını öneriyorum.”
Reklam
Grup toplantısı çıkışında Bahçeli’ye CHP’nin devam eden Kurultay davası soruldu; Bahçeli, “Cumhuriyet Halk Partisi cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana var olan önemli bir siyasi kurumdur. Bu kurumun içinin karıştırılması, parçalanması, hukuki yönden zedelenmesi veyahut başka amaçlarla kullanılmasına müsaade edilmemesini temenni ederiz” cevabını verdi.
Devlet Bahçeli’nin Öcalan’la ilgili açıklamasının DEM’i, Kurultay açıklamasının ise CHP ve Özgür Özel’i memnun ettiğine şüphe yok.
Bir tarafta Terörsüz Türkiye süreci ağır aksak da olsa ilerliyor; diğer tarafta Ana muhalefet Partisi CHP çöküşün eşiğine geldi. Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesi sonrası yaptığı açıklamalarla hem Terörsüz Türkiye sürecine ivme kazandırıyor hem de CHP’yi içinde kıvrandığı krizden çıkarmaya yönelik bir niyet beyan ediyor. DEM ve CHP’yi de memnun edecek bu sıcak açıklamalar, ister istemez bir Anayasa değişikliği ittifakını da akıllara getiriyor.
Reklam
Anayasa’yı değiştirmek için 360 milletvekilinin “evet” oyuna ihtiyaç var. Ancak bu değişiklik referanduma gidiyor. Referandum hem maliyetli hem de toplum seçim yorgunu. Referandumsuz değişiklik için ise en az 400 milletvekilinin “evet” demesi gerekiyor.
TBMM’de şu anda AK Parti’nin 275, MHP’nin 46 milletvekili var; toplamı 321 ediyor. Cumhur İttifakı’nın sandalye sayısı Anayasa’yı referandum ile bile değiştirmeye yetmiyor. Eğer Anayasa değişikliğine destek verirse, DEM’in 56 milletvekiliyle toplam sayı 377 oluyor ki bu sefer de değişiklik referanduma gidiyor.
Anayasa’nın referandumla değişmesi de risklerine rağmen mümkün ancak geniş bir mutabakat sağlamak açısından CHP’nin sürece dahil edilmesi işleri kolaylaştırıyor.
Kutuplaşmanın, siyasi gerilimin bu derece yüksek olduğu bir ortamda CHP Anayasa değişikliği için ittifak yapar mı? MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin çağrısını tam da bu bağlamda okumak gerekiyor.
Hem CHP hem de Genel Başkanı Özgür Özel zor durumdalar. Bir tarafta Ekrem İmamoğlu’nun parti üzerinde para yoluyla elde ettiği basınç var. Diğer tarafta Kemal Kılıçdaroğlu pusuda bekliyor, Kurultay’ın iptal davası var. CHP’li belediyelerden her gün bir skandal fışkırıyor. İstanbul ve ilçelerinden sonra Uşak ve Antalya ile ilgili iddialar ve ortaya saçılan deliller mide bulandırıcı. Özgür Özel, kılıcını sallayıp kelle alamıyor, yolsuzluk yapanları geride bırakıp yoluna devam edemiyor. Bütün bu kirli ilişkilerle irtibatlı görüntüsü verecek derecede bir sıkışmışlık içinde. Adeta bir şantaj altında kıvranıyor. İşin daha da kötüsü, CHP ve Özgür Özel’in üzerindeki baskı Cumhur İttifakı’ndan ya da yargıdan gelmiyor; partinin içi kaynıyor ve CHP ne yapıyorsa kendisi yapıyor. Yani parti dağılıyor.
Reklam
Cumhur İttifakı, CHP’yi ve Özgür Özel’i düştüğü bu bataklıktan çekip çıkarabilir. Bu, yanlış anlaşılmasın, yargıya müdahale yoluyla değil siyaseten mümkün. Böylece hem Türkiye’nin köklü partisi dağılmaktan kurtulur hem de Anayasa değişikliği için bir ittifak zemini oluşabilir. Açıkçası CHP’nin böyle bir senaryoya “evet” demekten başka çıkışı da görünmüyor.
12 Eylül Anayasa’sının değişmesi herkesin arzusu. Bununla ilgili her partide birikim var, belli noktada uzlaşı da var. 2028 Mayıs’ında yapılacak genel seçimlere kadar süre de var. Mevcut sistemin aksaklıklarının da dahil edileceği, sistemin revize edilebileceği, geniş katılımlı bir değişiklik mümkün olabilir. Bakalım, yaşayıp göreceğiz.
İnsan ve sivrisinek
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 08/05/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
İnsan ve sivrisinek
esubai131377762 undefinedsongel6662502 undefinedomrhekimoglu87193 undefined
esubai131377762 ve 54 kişi beğendi
PKK sadece sahada terör saldırıları yapan bir örgüt değildi; bilinmek, görünmek, hissedilmek, ciddiye alınmak istiyordu. Pusuya yatıp güvenlik görevlilerimizi şehit ederken aynı zamanda ülke geneline de korku, tedirginlik, huzursuzluk yaymayı hedefliyordu. Kendi kavramlarını üretmişti: Uyguladığı teröre “savaş”, “mücadele”, “halk kurtuluş savaşı”, “bağımsızlık savaşı”, örgütüne “ordu”, militanlarına “savaşçı”, “gerilla”, ölülerine “şehit”, yakalanan terör suçlularına ve en başta Öcalan’a “esir, tutsak” diyordu. PKK’nın bu kavramsallaştırması karşısında devlet ise örneğin “savaş” kavramına karşı “terörle mücadele” kavramını kullanıyor, terör örgütünün kavramlarına “sözde” sıfatını ekleyerek etkisizleştirmeye çalışıyordu.
Reklam
Terörle mücadele nihayet başarıya ulaştı. Sahada terör de yok terör örgütü de yok. Ama şunu kabul edelim: Terör örgütü, kendi tabanının sosyolojisini değiştirmeyi başardı, bunu yaparken de önce kendi tabanının dilini dönüştürdü.
Sadece kendi tabanını mı dönüştürdü? Maalesef hayır. Ülkenin geri kalanında da, hiç hak etmediği bir tepkiyi, korkuyu, tedhişi, öfkeyi, kini de inşa etmeyi başardı. Amacı en baştan buydu: Kürtler kendisini sevsin, Türkler ise kendisinden korksun ve nefret etsin istiyordu. Maalesef bunda kısmen de olsa başarı sağladı.
Reklam
Sivrisinek rahatsız edici bir hayvandır. Odaya girer, bir kuytuda saatlerce kımıldamadan pusuda yatar. Gecenin karanlığında, uykunun en tatlı anında sinsice insanın üzerine konar, en uygun bölgeyi belirler, hortumunu sokar, önce uyuşturur, kanı çeker ve kaçar. İnsan, ısırma sırasında değil, sonrasında acıyı hisseder, derin uykusundan kaşınarak uyanır, sinirlenir, öfkelenir, sivrisineği bir an önce bulup yok etmek için hırslanır, ışıkları yakar ve odada hedefini aramaya başlar.
Sivrisinek kan yüklü olduğu için artık rahat hareket edemez. İnsan sivrisineği duvara tutunmuş bulup elindeki sinekliği ya da terliği kaldırdığında tereddüt eder: Karşısındaki aciz, çelimsiz, cılız bir hayvandır. Hem sert bir darbe vurduğunda duvarda çirkin bir leke oluşacaktır. “Allah’ından bulsun” der, “zaten bir daha sokamaz” der, kapıyı pencereyi, sineklikleri güzelce kapatır, tedbirini alır, uykusuna devam eder.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti karşısında PKK terör örgütü, insan karşısındaki sivrisinek ölçüsündedir. Evet çok canımızı aramızdan almış, çok canımızı acıtmıştır. Binlerce yiğit terörle mücadelede kan vermiş, can vermiştir. Hepsi nezdimizde azizdir, aileleri mübarek emanettir. Ancak nihayetinde devletin cüssesi azametlidir, PKK ise sivrisinek gibi bir sıkımlık cana, bir vurumluk cüsseye sahiptir. Hani moda tabirler “cirmi”, yani “kalıbı” kadar yer yakabilmiştir.
Reklam
Suriye’nin, Türkiye’nin yönlendirmesiyle neyi başardığını iyi görelim: Suriye Ordusu Halep’teki PKK mahallelerine operasyon yaptı, teröristler güvenli çıkış istediler, Suriye Devleti çıkmalarına izin verdi. Ordu sonra doğuya yöneldi, hepsinde aynı plan işledi, teröristler güvenli çıkış istediler, çıktılar. Teröristler en son Ayn el Arap ve Haseke-Kamışlı bölgesine yığıldılar. Suriye Ordusu teröristleri kuşattı; istese, çatışır, bu şehirlere girer, intikamını alır, öfkesini bastırırdı. Öyle yapmadı. Kan aksın ve duvarda kan lekesi kalsın istemedi. Defalarca bozulmasına rağmen görüşmeleri sürdürdü. Suriye’de PKK meselesi böylece bitti. Kürtler haklarına kavuştu, silahlı militanlar ve onların elebaşları ise ordu ve devlet içinde eriyip yok oluyorlar.
Türkiye, Suriye’ye yaptırdığını şimdi kendisi yapıyor. Öfkeye, hiddete, intikam hırsına yenik düşmeden, vakarıyla meseleyi çözüyor.
Sözde milliyetçi kimi siyasetçiler ve partiler, şehitlerimizin aziz hatırasını ve şehit ailelerini istismar ederek Terörsüz Türkiye sürecini baltalamaya çalışıyorlar. Oysa yaptıkları milliyetçilik değil; tam tersine milleti ve o milletin devletini tahkir etmek, küçültmek. Farkında değiller ama koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun güçlü ordusuyla, sivrisinek mesabesindeki bir terör örgütünü eş görüyor, denk görüyor, terör örgütüne dev aynası tutarken, devleti, orduyu ve milleti cüceleştiriyorlar. Milliyetçilik yaptıkları iddiasıyla tam tersi bir yönde milleti, devleti, orduyu aşağı çekmeye çalışıyorlar.
Türkiye bu aşamada istese PKK’yı sivrisinek gibi ezebilir, yok edebilir. Bu maliyetlidir. İki taraftan da kan akar, kan lekesi kalır. Onun için Türkiye, büyük, azametli, vakur bir devlet tavrı gösteriyor, adeta “seni bir daha buralarda görürsem ayaklarını kırarım, hadi şimdi kaybol” diyor. Türkiye, muzaffer, büyük ve gururlu bir devlet edasıyla meseleye yaklaşıyor.
Reklam
AK Parti ve MHP, Erdoğan ve Bahçeli, devletin, milletin ve ordunun büyüklüğünün idrakiyle, terör örgütüne olması gerektiği yerden, çok üstten bakıyorlar. Sözde milliyetçi partiler ise, devleti ve milleti sivrisinek seviyesine indirip PKK’ya hiç hak etmediği bir paye veriyorlar. Erdoğan ve Bahçeli’nin nerede durduğunu şimdi daha iyi anladık mı?
Köpekçi teröründen korkmayın artık
Aydın Ünal
Aydın Ünal
Yeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 04/05/2026, Pazartesi • Yeni Şafak Haber Merkezi
Google
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Köpekçi teröründen korkmayın artık
kesechi897 undefinedesubai131377762 undefinedakersah393 undefined
kesechi897 ve 73 kişi beğendi
Başıboş köpekler son olarak Van’da bir çocuğu parçalayıp yediler. Yanlış okumadınız: Yediler. Başka bir çocuğu da yemeye teşebbüs ettiler; yaralı kurtuldu.
Bu ilk değil, görünen o ki son da olmayacak. 21’inci Yüzyılda, Türkiye’de, bir imparatorluk bakiyesi olan, medeniyetler inşa etmiş, kurduğu şehirlerle insanlığa ilham vermiş bir ülkede köpek terörü çocukları tehdit ediyor, köpekler çocukları yiyor.
Reklam
Yasa yetersiz çıktı. Avrupa’da, ABD’de sokakta köpek olmaz, sahipsiz köpekler çoğu ülkede ve eyalette uyutuluyor. Bizde ise barınak şartı getirildi. Hem barınak kurmak hem de köpekleri orada beslemek maliyetli. Belediye başkanları bu maliyeti karşılayamıyor.
Ancak asıl sorun korku. Valilerimiz ve belediye başkanlarımız “köpek teröründen” daha çok “köpekçi teröründen” korkuyorlar. Köpek terörünün mağdurlarının sesi çıkmıyor; köpekçi teröristlerin ise sesleri çok çıkıyor.
Reklam
İnsanoğlu Hz. Adem’den bu yana evcil hayvanlarla yaşıyor. Bu konuda tabii bir denge de var. Tabiatın bu dengesi modern zamanlarda bozulmaya yüz tuttu.
Köpek beslemeyi modern, çağdaş, seküler, Batılı bir yaşam tarzı olarak gören, hayvanları bir aksesuar, bir oyuncak, bir ayrıcalık madalyonu gibi taşıyan, yatağına kadar sokan bir garip kitle türedi.
Evcil hayvan, en çok da köpek sektörü milyarlarca dolarlık bir hacme dönüştü. Mama üreticileri, satıcıları, veterinerler, istismarcılar, dolandırıcılar köpekler üzerinden rant sağlamaya başladı.
Haydi bunlar bir yana; toplum içinde adeta bir ur gibi hasta kimlikler ortaya çıkmaya başladı. Yalnız, kimsesiz, uyumsuz, artık her nasıl yetiştiyse insan nefreti ile dolu, kalbi kararmış, hayvan sevgisini hayvana tapma noktasına taşıyacak kadar inançsız, sapkın, aynı zamanda çirkef, yüzsüz, çığırtkan ve arsız, klinik vaka bir takım tipler. İnsan sevgisinden nasipsiz, köpekleri çocuklara tercih edecek kadar vicdansız, köpeklerin parçaladığı çocuklarla, onların acılı anneleriyle alay edecek kadar merhametsiz, sevgisiz, duygusuz, köpeklere yoğunlaştırdığı plastik ilgisiyle sevgi açlığını doyurmaya, merhamet boşluğunu doldurmaya, insan nefretini tatmin etmeye çalışan kelimenin tam anlamıyla hasta kişilikler belirdi.
Hiçbir kuralı, sınırı, değeri olmayan ve inanç yoksunluğunu köpeğe taparak gidermeye çalışan bu köpekçi terörist kitlenin sesi çok çıksa da sayısı oldukça az.
Valilerimiz ve belediye başkanlarımız işte bu gözü dönmüş ve çığırtkan kitleden korkuyor, çekiniyorlar. “Aman bize saldırmasınlar”, “aman üzerimize pislik sıçratmasınlar”, “aman ağzımızın tadı kaçmasın” diyerek mevcut yasayı uygulamakta çekingen, ürkek davranıyorlar.
Şehirlerimizin yöneticileri köpek ve köpekçi terörüne azgın azınlığın linçi korkusuyla boyun eğerken, diğer tarafta sesi çıkmayan, vakur, edepli büyük kitlenin, çoğunluğun sabrı sınırları zorluyor.
Vali ve belediye başkanlarımızdan beklenen, artık bu çirkef azınlığa, bu apaçık teröre karşı dirayetli davranmalarıdır. Korkunun ecele faydası yoktur. Sessiz yığınların öfkesi patlama noktasına gelmiştir. “Ağzımızın tadı kaçmasın” konforuyla, makamları, mevkileri, güçleri, örgütsel bağları ne olursa olsun, sesleri ne kadar yüksek çıkarsa çıksın, bir avuç teröriste, üç-beş hasta kişiliğin terörüne göz yummanın maliyeti büyümüştür. Üstelik vali ve belediye başkanlarının sıcak koltuk kaygısıyla kayıtsız tavırlarının maliyeti yersiz ve gereksiz yere Hükümet’e kesilmektedir ki kimsenin de buna hakkı yoktur.
Reklam
“Köpekler çocuğu parçalayıp yedi.” Böyle bir cümleyi yazmak da, okumak da acı veriyor insana. Sadece acı değil utanç da veriyor. Türkiye bu acıdan, bu utançtan artık bedeli ne olursa olsun kurtulmalıdır.
.
.
|
| Bugün 184 ziyaretçi (779 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|