 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Akıl ve bilimin sınırı
04:004/01/2018, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Akıl ve ilmin baş döndürücü zaferlerine rağmen bunların belli bir sınır içinde geçerli olduğu, bunların dışında kesin bilgi veremeyeceği; akıl ve ilme müstenid nazariyelerin değişeceği, bu sahaların muâsır otoriteleri tarafından da kabul ve ifade edilmiştir:
Akıl ve bilimin sınırı
Akıl ve bilimin sınırı
21 Aralık, Perşembe
“Bilhassa ruhsal hayatımızla pek derin bir sûrette ilgisi olan birçok meseleler vardır ki, anlayabildiğimize göre insan aklının kudreti şimdiki tertibinden başka bir tertip kazanmadıkça, o akıl için bu meselelerin halli mümkün olmayacaktır. Evrende bir plân birliği, veyahut amaç var mıdır, yoksa atomların tesadüfen birleşmelerinden mi ibârettir? Acaba şuur, bilgeliğin (sagesse) sınırsız bir gelişme ümidini veren bir sonsuz evren parçası mıdır, yoksa sonunda üzerinde hayatın mümkün olamayacağı bir gezegende geçici bir ilinek (araz) midir? İyilik ve fenalık (hayır ve şer) evren için önemli midir, yoksa yalnız insanlar için mi önemlidir? İşte felsefe tarafından böyle sorular sorulmuş ve başka başka filozoflar tarafından başka başka cevaplar verilmiştir. Fakat başka sûretle de cevaplar bulmak mümkün olsun olmasın, şimdiye kadar felsefe tarafından verilen cevapların hiçbiri isbatı kabil olacak sûrette, doğru gibi gözükmüyor.” (B. Russel, Felsefe Meseleleri, Çev. A. Adnan Adıvar, İst. 1963, s. 213).
“Demek ki insan Rönesans’tan beri beş duyunun hudutları içine hapsedilmiştir. Bugün inkâr edilmesi imkânsız birçok telepati vakalarını biliyoruz. Telepatinin ve mâzi ile istikbâli görme kabiliyetinin mahiyeti bugün de Aristo devrinde olduğu gibi meçhûldur; fakat biliyoruz ki, bir fenomenin realitesini sırf o fenomenin müşâhedesi güçtür ve izahı imkânsızdır diye inkâr edemeyiz.” (Dr. A. Carrel, İnsanlar Uyanın, Çev. Leylâ Yazıoğlu, İst. 1959, s. 105).
“Bir elma çekirdeğini ele alalım; ne kadar eksiksiz yürütülmüş olursa olsun, aceleden ve ön yargıdan ne kadar dikkatle arınmış bulunursa bulunsun, hiçbir uslamlama bu çekirdekten çıkacak olan ağacın şeklini veya vereceği meyvanın tadını önceden kestirmemize imkân veremez. Bilinmeyen bir mikrobun aşılanacağı bir hastada yaratacağı tepkileri, hastalıkları önceden tanımlamamıza hiçbir teori, tasım (sillojizm) yardımcı olamaz. Bu gibi soruların aklımıza değil, doğaya, eşya dünyasına sorulması gerekir. İkiyüz yıldan beri insanların dış dünya üzerinde bu derece olağanüstü bir egemenlik kurma olanağını sağlayan metod, mantık, gözlem ve deneyimin bir karışımıdır. Uslamlama (akla dayalı istsidlal) bu metodun dışında bırakılmış değildir ama, sonuçları her zaman gerçekle karşılaştırılır ve gerçeklere uyuyorsa kabûl edilir…”
“…Gözlemlerin toplam sonucu olan bilim, hiçibir şekilde evrenin açıklaması değildir; sadece Valery’nin deyimiyle: ‘Başarı sağlamış bir yöntemler bütününden ibarettir’, Bu yöntemler hiç başarı da sağlamayabilirdi. Eğer şu anda elimden şu kitabı bırakırsam ve yere düşecek yerde tavana doğru yükselirse çok şaşardım, ama bu, bilimi altüst etmezdi. Olsa olsa, bu fenomeni de içine alan daha karışık bir yasa aramaya koyulurdum.”(A. Maurois, Yaşama Sanatı, Çev. Nihal Önol, İst. 1968, s. 20, 22, 23).
“Şu halde, ilmin metodunu gayet kısa bir şekilde şöyle ifade edebiliriz: İlim adamları, teknik icatlarla geliştirilen insan hassasiyetine elverişli müşâhedenin hududu içinde, nazarî modellerden zarûrî olarak çıkan istidlâllere dayanarak tahminlerde bulunmaktadırlar. Eğer bu tahminler doğru çıkmazsa, o zaman tasavvurlar veya bu tasavvurların dayandığı modeller yeniden düzenlenir; çünkü yapılmış olan istidlâli yalanlamaya imkân olmadığı gibi, tahminleri doğru çıkarmayan mesajları tekzip etmek de pek mümkün değildir. Işık hızı üzerindeki Michelson–Morley tecrübesi bu hâdiseye klasik bir misâl teşkil edebilir. Zaman ve mekân hakındaki eski Newtoncu telâkkiye göre, dünyanın mekân içinde bir hıza sahip olacağı neticesine (istidlâl) yol açıyordu. Tecrübeler hadisenin böyle olmadığını gösterdi ve fizikçiler zaman ve mekâna ait ilmî telakkileri izafiyet teorisine yol açacak şekilde kökten değiştirmek zorunda kaldılar.”
“Meselâ onyedinci ve onsekizinci asırlar Kopernik ve Newton’a ait kâinat telâkkilerinin zaferine şâhit olmuştur. Bu iki görüş de, hem dünyanın düz olup, güneş ve diğer gök cisimlerinin semanın damında dolaştıklarına dair basit halk telakkisine, hem de Batlamyus’un dünyayı merkez ittihaz eden daha derin, fakat yine de kifayetsiz ‘ilmî’ telâkkisine karşı çıkmıştır.”
“Târihin seyri içinde ilim de pekçok yanlış telâkkiler yaratmıştır ve ilim adı taşıyan birçok görüşlerde, bilhassa sosyal ilimlerde, avâmî bilgiden gayet kuvvetli unsurlar vardır.”
“…Aynı şekilde bâzı protestan mezheplerinde görüldüğü üzere iman yoluyla bir insanın haklı çıkması veya teheyyücî, derûnî yaşayış yoluyla cezalanması gibi inançlar da tarifleri icâbı amelî mânâda tahkik edilemeyecek şeylerdir. Bir inanç sisteminin tahkike elverişli olmayışı onun ehemmiyetsiz olduğunu göstermez. İnsanı son derece ilgilendirmesi bakımından önemli olan pek çok meseleler vardır ki bunlar normal vasıtalarla, hatta belki hiçbir şekilde tahkik edilemez.” (K. Boulding, Yirminci Asrın Mânâsı, Çev. Erol Güngör, İst. 1969, s. 45, 47, 54, 69).
İlim ve fikir adamlarını gelecek yazıda biraz daha dinleyeceğiz
.“Bilimin de hurafeleri vardır”
04:005/01/2018, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Akıl, bilim, çağdaş uygarlık, bu zamanda… diyerek kendi değerlerine hor bakan, aklın yetkili olmadığı alanlarda insanlığı aydınlatan vahyi, akıl ve bilim düzeyine (çerçevesine, laboratuvara) sokmaya, rasyonelleştirmeye, maddileştirmeye yönelen “dini ile problemli bazı Müslümanlara” faydalı olabilir diye çoğu Batılı olan veya bizden olup Batı’yı iyi bilen düşünürlerden alıntılar yapmaya devam ediyorum:
“Bilimin de hurafeleri vardır”
“Bilimin de hurafeleri vardır”
22 Aralık, Cuma
“Hem salt hem de pratik akıl vardır. Düşünce Allah’ı inkar ediyor, insan ve hayat ise O’nun varlığını teyid ediyor. İlim adamının şahsi kanaati ile metod veya neticelerin toplamı olan ilim arasında sık sık rastlanılan farklılığın izahı budur. İlim adamının dediği, düşündüğü, inandığı her şeyin mutlaka ilim olması şart değildir. İlim adamının dünya hakkındaki umumi intibaının ancak bir kısmı ilimdir. Bu kısım aklımızın tenkitçi, karşılaştırıcı ve düzenleyici fonksiyonunun bir neticesidir. Bu işleri yaparken aklımız tabiatüstü izahlar gerektiren her şeyi reddediyor ve sadece tabii sebep ve neticeler zincirine ve mümkünse tecrübe ve tetkike dayananı kabul ediyor. Çok titizce gerçekleştirilen bu ayıklamadan sonra ne kalırsa işte ilim odur. Fakat bu metod yüzünden ilim her zaman elinde ancak tabiatı bulur; başka her şey kaçar veya sızarak kaybolur. İlmin hudutları işte buradadır. İlim umumiyetle bu hudutlarda durur. İlim adamı ise insan olduğundan yoluna devam eder…” Aliya İzzet, Doğu ve Batı Arasında İslam, İst./Nehir 1978, s. 193)
“(Din adına uydurulmuş hurafeler olduğu gibi) ilmin de buna benzer hurafeleri vardır. İlmin meşru olarak kendisine ait olan tabiat sahasının dışına çıkması halinde ilmî hurafeler oluşur. Anorganik dünyada (fizik, mekanik, astronomide) yanılmaz olan ilim hayat sahasında, mesela biyoloji ve psikolojide tereddütlü ve beceriksiz davranıyor, hayat felsefesi denilen şeyi tarif hususunda ise kendini tamamen kabiliyetsiz gösteriyor. İlim insanla alakalı hususlarda kendi tahlil ve nicelendirme metodlarını kullanarak o noktaya varmıştır ki, hayatın bazı önemli fenomenlerini inkar ve harici tezahür şekillerine irca etmektedir. Din sosyolojisi dinin özünü, biyoloji hayatı, psikoloji ruhu, tarih ise kendi dahilî, insanî manasını kaçırmakta, gözardı etmektedir ….” (s.373).
“Akılcılık (rasyonalizm) kilisenin dogmatizminden hiç de geri kalmayan kendi dogmatizmini tesis etti…”(Özgürlüğe Kaçışım, İst. 2013, s.121.
“Din ve bilimin yetenekleri karıştırılmamalıdır. Din hayatın gayesi ile ilgili sorulara cevap sunar, bilim ise hayatı ve tabiatı birer fenomen olarak inceler. Ne bilim hayatın gayesi ile ilgili soruları cevaplandırabilir, ne de din tabiat kanunlarını tarif edebilir. Mutlak bilgiyi sunuyormuş gibi gösteren bilim inkar ve nihilizmle sonuçlanır. Faust’taki giriş monoloğunu hatırlayalım.” (s.219).
1994-98 yılları arasında Uluslararası Sosyoloji Derneği’nin başkanlığını yapan ve “dünya sistemleri analizi” diye bilinen anlayış konusunda önemli eserler veren, mevcut kapitalizm analizlerine geniş bir bakış açısı ve tarihsellik boyutu getiren Immanuel Wallerstein, “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” adıyla çevrilen eserinde Aydınlanma’nın esas mesajının din karşıtlığı olduğunu, bu dönemde insanların hem doğruyu hem de iyiyi kendi akılları ile bulabileceklerine inandıklarını, bunu daha önce tekellerine alan dini otoriteleri reddettiklerini, bu otoriteyi önce filozofların sonra da bilimcilerin ikame ettiklerini, ama doğruyu bulmaya yönelip iyi ile “ilginç bir şey olmadığını söyleyerek” ilgilenemediklerini, fakat yakın zamanlarda bu iddia ve yaklaşımların itibarını kaybettiğini kaydettikten sonra (İst. 2000, s. 222 vd.) şu önemli gelişmeleri haber veriyor:
“Bu bir yanılsama idi, iki kültürün ayrılması ve şeyleşmesiyle beslenen bir yanılsama. Aslında iki kültürün ayrılması, yörüngeleri denge durumundan uzaklaştıran ana etkenlerden biriydi… Bilgi her zaman bir arayış olarak kalacak, hiçbir zaman bir varış noktası olmayacaktır… Son yirmi yıl içinde yepyeni bir eğilim oluşturan ve dünyanın artık iki kültürü aşma sürecine girmiş olabileceğini gösteren kayda değer iki düşünsel gelişme ortaya çıktı… Doğa bilimlerinde karmaşıklık çalışmaları adı verilmiş olan şeyle beşeri bilimlerde kültürel çalışmalar adı verilen şeyden bahsediyorum… Karmaşıklık çalışmalarına neden bu ad verilmiştir? Çünkü modern bilimsel girişimin en temel öncüllerinden birini reddederler. Newtoncu bilim her şeyi açıklayan basit temel formüller olduğunu varsayıyordu… Karmaşık çalışmaları bu tür formüllerin en iyi olasılıkla kısmi olabileceğini ve hiçbir zaman geleceği değil, olsa olsa geçmişi açıklayabileceğini ileri sürer… Fiziksel bilimciler ve matematikçiler artık bize kendi alanlarındaki hakikatin karmaşık, belirlenmemiş ve bir zaman okuna bağlı olduğunu söylüyorlarsa bu sosyal bilimciler için ne anlam taşır?” (s. 230-231).
Hakikate ulaşmanın yolu
04:007/01/2018, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir toplantıda bilge bir hanımefendi, iman etmiş ve iyi kötü inandığını yaşayan bir çevrenin içinde yetişmiş, emeksiz ve çilesiz olarak dindar olmuş kimselere hitaben şöyle demişti: Siz hazır buldunuz, biz ise bulabilmek için yıllarca sarp ve dikenli yollarda dolaştıktan sonra bu noktaya gelebildik.
Hakikate ulaşmanın yolu
Hakikate ulaşmanın yolu
31 Aralık, Pazar
Sarp ve dikenli yollarda yıllarca dolaşıp durduktan sonra hidayete erenlerden biri olan Roger Garaudy, karanlıktan aydınlığa doğru yolculuğunda Blondel, Marx ve Kierkegaard’ın uyarıcı etkilerinden söz ettikten sonra şöyle der:
“Hayattan daha güçlü bir gerçeklikle, gerekirse uğrunda ölünecek değerde olan bir sağlamlıkla, çözülmemecesine kendimi İbrâhîmî geleneğe bağlamıştım. Bizim küçük ahlaklarımızın ve küçük akıllarımızın ötesinde mutlak değerler vardır. Bireyin bunlara mutlak boyun eğmesi gerekir, aksi halde gerçek birliktelik var olamaz” (Yirminci Yüzyılın Biyografisi, İst. 1989, s.34).
“Bugün başlıca problem, şu üç terimin birliğini, yeni bir aşama için yeniden keşfetmektir: Doğa, insan ve yalnızca ‘düşünen varlık’ olarak değil, tam anlamıyla insânî, yani ilâhî bir hayatı yaşayan bir varlık olarak insan. Söz konusu olan epistemolojik bir yenilenme, entelektüel bir lüks değil, bugün manevi bir körlükle, yani araç bolluğu ve amaç yokluğu ile gezegen çapında bir intihara doğru giden aynı türün sağ kalmasıdır” (s. 160).
Garaudy, Allah’ın varlığına imanın bilimsel kanıtlarla elde edilemeyeceğini, “Allah’ın varlığının bütün sözde kanıtları, aklın, akılsızca kullanımına dayanırlar” şeklinde keskin ifadesiyle ortaya koyduktan sonra bu konudaki düşüncesini şöyle açıklıyor:
“Allah’ın varlığının bilimsel kanıtları kavramı da, vahiy kavramıyla çelişkili durumdadır. Salt bilimsel… bir akıl yürütme ile Allah’ı ispatlamak mümkün olsaydı, bu yolla Allah’a ulaşabilecektik ve Allah’ın bu bilimi vahiyle ve peygamberlerinin getirdiği mesajla aydınlatmasına ihtiyaç olmaksızın iyiyi ve kötüyü ayırabilecektik. Çok belirgin şekilde batılı olan bu bilim anlayışı, vahiyle aydınlatılmış olmaksızın tek başına bütün problemlerimize cevap vereceği yerde, tam tersine Batı’yı bilim amacıyla bilime, teknik amacıyla tekniğe, yani insânî ve ilâhî bir amacın yokluğuna ve ahlakî ve politik bir kaosa götürdü… İslam aklın kullanılmasına ne bilimde ne de bilgelikte, hiçbir sınır getirmeksizin, tersine bu kullanım için aralıksız çaba harcamaya çağırarak, bilim ve bilgeliğin ancak peygamberlerin mesajlarıyla yönlendirildikleri zaman bütünlüklerine ulaştıklarını bize gösterdi. Bilim ve bilgelikle yaratıcı Allah’ın birliğinin bütün işaretlerini okumayı, iyiyi ve kötüyü ayırmayı, doğru yolu, bilimle ve bilgelikle, eğer kendi kendilerinin sonuna kadar, yani tam olarak … ancak vahyin ışığında … geliştiklerinin bilincine varıncaya kadar, tam bir uyum içinde olan her şeyi bize öğreten peygamberlerin mesajlarıdır” (s.277 vd.).
Buraya kadar sözlerini naklettiğim düşünülerin ittifak ettikleri hususları şöyle özetleyebiliriz:
Aklın ve bilimin sınırları vardır, sınırlarını aşan, din konusunda ahkam kesen akıl ve bilim sapkınlığa düşer.
Aklın ve bilimin kendi sınırları içinde ortaya koyduğu gerçeklerin de kesinliği tartışmalıdır. Çağımızda kesinlik yerine karmaşıklık kavramı geçerlidir.
Aklın ve bilimin sınırları dışında kalan ve onlara aykırı olmayan gerçekler ve bilgi alanları vardır; bunlara kalbi de ihtiva eden akıl ve vahiy ile ulaşılabilir.
Bundan sonraki birkaç yazıda işte bu geniş manalı akıl (sezgi, vahyin kontrolünde ilham ve keşif) üzerinde durmaya çalışacağım.
İki kanatlı akıl
04:0011/01/2018, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar (fıkhedemezler); gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır” (A’râf:179).
Kur’ân’ın üslubu yanlış anlaşılmasın; Allah Teâlâ bir kısım kullarını cehennemlik olarak/olsunlar diye yaratmıyor, fakat akıl ve kalplerini peygamberlerin izinde doğru kullansaydılar cennetlik de olacak kullar, ayette açıklandığı gibi bunları kötüye kullandıkları için cehennemlik oluyorlar.
İki kanatlı akıl
İki kanatlı akıl
1 Ocak, Pazartesi
“Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı ki, ibret almış (akleden) kalplere yahut işitmiş kulaklara sahip olsunlar! Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir”(Hac:46).
“Kendilerinden önce, onlardan daha güçlü olup yeryüzünde şehirler kurarak aralarında gidip gelen nice toplulukları yok ettik. Kurtuluş var mı?/ Kalbi olan veya şuurlu (şahid) olarak söze kulak veren kimse için bunda büyük ibret vardır” (Kaf: 50/37).
“Şunu bilin ki, kalpler, Allah’ı anmakla itminana (huzura ve sükûna) kavuşur” (Ra’d: 28).
Akıl, kalb, ruh ve nefis kelimeleri kaynaklarda farklı manalar yanında aynı manada da kullanılmıştır. İleride Gazzâlî’nin açıklamalarını nakledeceğim.
Yukarıda meallerini verdiğim ayetlerde, daha birçoklarında ve hadislerde kalb kelimesinin, hem mantık ve zeka, hem de ilhama mazhar akıl manalarında kullanıldığını görüyoruz.
Bu yazıdaki konumuz ise akıl-kalp ilişkisidir. Helen, Roma ve Hristiyanlıkta bu akıl-kalb ilişkisinin seyri ile İslam’daki manası konusunda S. Attas’ın açıklamaları aydınlatıcıdır (İslam, Sekülerizm…, İst. 1995, s. 60 vd; Modern Çağ ve İslami Düşünüşün Problemleri, İst. 1989, s. 60 vd.).
Bundan önceki yazıyı şu cümle ile bitirmiştim:
Aklın ve bilimin sınırları dışında kalan ve onlara aykırı olmayan gerçekler ve bilgi alanları vardır; bunlara kalbi de ihtiva eden akıl ve vahiy ile ulaşılabilir.
Evet bu bilgilere, yalnızca mantık ve zeka anlamındaki akıl ile değil, kalbi (sezgiyi, ilhamı, keşfi) de ihtiva eden böylece iki kanatlı olan akıl ile ulaşılabilir.
İslam, Helen tesirindeki Hristiyanlıktan farklı olarak insan aklını bu iki kanadıyla devrede tutmuş, bunlar arasında olumlu ilişki kurmuş, birinin eksiğini diğeri ile tamamlamıştır.
Madde ötesi âlem ve Allah-kul ilişkisi konularında hakikatin bilgisine, kalbi (ilâhî bilgi kanalını) ihmal eden akıl ile ulaşılamaz.
Allah’tan gelen bilgi, vahiy ve ilham adlarıyla ikiye ayrılır.
Dini bildiren vahiy ancak peygamberlere gelir. Son Peygamber’e (s.a.) gelen vahiy Kur’ân-ı Kerim âyetlerinde söze bürünmüş ve bize kadar eksiksiz gelmiştir. Kur’ân dışında da Allah Teâlâ Peygamberine bilgiler vermiştir, ancak bu bilgiler Kur’ân’ın açıklanması çerçevesindedir.
Peygamberimize vahiy gelmeden önce onun mübarek kalbinde manevi bir operasyonun yapıldığı bildirilmiştir. Bu mübarek kalbi Allah Teâlâ tezkiye ettiği (temizlediği, arındırdığı, vahye başka bir şeyi karıştırmasına imkan bırakmadığı) için hem vahiy Müslümanların sağlam ölçü kaynağıdır, hem de Peygamberimiz (s.a.) “İslam insanı”nın eşsiz örneğidir.
Kendilerine vahiy gelmeyecek olan müminlerin hem vahyi doğru anlamaları hem de vahyin, bu dünyada herkese açıklamayı uygun görmediği hakikatlerin doğru bilgisine ulaşabilmeleri için iki kanadıyla kalbe ihtiyaçları vardır; ancak bu kalbe güvenebilmenin de iki şartı bulunmaktadır:
1. Bu yoldan elde edilecek bilgiler vahye aykırı olmayacaktır,
2. İlhama mazhar olmak isteyen mümin, kalbini zikirle, ibadetlerle, özel eğitimle, tefekkürle tezkiye edecek, arındıracak, ilham ve keşfe kabiliyetli hale getirecektir.
Bu ikinci işin mürşidlerinden (bir manada ustalarından) biri olan Gazzâlî’yi dinlemenin vakti geldi.
Gazzâlî ve kalbin eğitimi
04:0012/01/2018, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazzâlî’yi vahiyci ve ilhamcı, akla ve felsefeye cephe alan biri, İbn Rüşd’ü de akılcı ve vahye arkasını dönen birisi olarak tanımlamak yanlıştır.
Gelmişlerdi geliyorlar ve yine gelecekler
Gelmişlerdi geliyorlar ve yine gelecekler
5 Ocak, Cuma
Gazzâlî aklı, iki kanadıyla kullanan bir İslam büyüğüdür. Gazzâlî’nin İslam düşüncesine zarar verdiğini söyleyen de yalnızca cehaletini sergilemiş olur. İslam düşüncesi üç ekolde yaşamış ve gelişmiştir: Kelam, Felsefe ve Tasavvuf. Gazzâlî bu üç alanda da, bugün dahi geçerliğini ve değerini koruyan, istifade konusu olan önemli eserler vücuda getirmiştir. İslam vahyi ile çelişen noktalarda felsefeyi tenkit etmesi, felsefenin tabiat ve amacına uygun bir faaliyettir; yani fikir tartışmasıdır. Felsefeciler de kendi aralarında tarih boyunca tartışmışlardır, bu yüzden birçok felsefi düşünce, yine filozoflar tarafından ağır tenkide uğramış ve geçerliğini yitirmiştir; ama felsefe devam etmektedir. İslam Felsefesi de farklı coğrafyalarda Gazzâlî’den sonra devam etmiş, gelişmesini sürdürmüştür.
Kanaat önderi, örnek insan, yol gösteren anlamlarında “İmam” sıfatıyla anılan Gazzâlî, kendi zamanının uygun şartlarında iyi bir tahsil yaptıktan sonra Büyük Selçuklular’ın kurdukları, zamanın en büyük üniversitesi olan Nizamiye’de hoca oluyor. Kendisi “el-Münkız Mine’l-Dalâl: Yanılma ve Sapmadan Kurtaran” isimli kitabında anlattığına göre (Beyrut, 1988, s. 25), genç yaşından itibaren taklidi (kendisi incelemeden, delile bakarak kanaat getirmeden başkalarının ve sözüne uyarak hüküm vermeyi, inanmayı, hareket etmeyi) terk ettiği için bir yandan hocalık yaparken bir yandan da kalbi ihmal eden akıl ile hakikati bulma yolunda tefekkür çilesi çekmektedir. O öyle bir hakikat (varlık ve oluş hakkında kesin bilgi) istemektedir ki, nasıl on sayısının üçten büyük olmadığını iddia eden bir kimse, taşı altına, değneği yılana çevirse bile onun sözüne inanmaz ve matematik bilgisi sarsılmaz ise o bilgisi de (metafizik, din...konularındaki bilgisi de) böyle kesin, sağlam ve sarsılmaz olsun (s.26). Gazzâlî, bu bilgiye ulaşabilmek için tefekkür okullarını gözden geçirir, kelamcılar, bâtınîler, filozoflar ve sûfîlerin belli başlı eserlerini okur, bunların her biri hakkında erbabı ile tartışabilecek ve kitaplar yazabilecek seviyeye gelir. İlk üç yolun kendisini hedefe ulaştırmada yeterli olmadığını görerek unvanı, köşkü, itibarı, iltifatı bir yana bırakıp Suriye’ye göçer, orada ve Kudüs’te uzlete çekilir; yalnız kalıp tefekkür ve ibadet ile vakit geçirir, tasavvuftan öğrendiklerini tecrübe ile “hal” olarak gerçekleştirir ve aradığı yakîni (kesin bilgiyi ve hiçbir şüphenin yıkamayacağı, sarsamayacağı imanı) elde eder. Gazzâlî’nin yaptığı, ilmi ve aklı reddetmek değil, onları kendi sınırları içinde kullanmak ve yeterli olmadıkları alanda başka bilgi kaynaklarına ulaşmaktır.
(Gazzâlî’nin uzlete çekildiği Mescid-i Aksa’daki mekanda bu fakir de bir sürecik bulunma nimetini elde etmiştim. Orada, “Mevlâm, bu kulunun da kalbine yağdır rahmetini, ilhamını ve ledünnî bilgiyi” diye dua etmiştim).
Gazzâlî hedefine ulaştıktan sonra kaleme aldığı kitaplarında aynı yolculuğa çıkmak isteyenlere bilgi veriyor ve yol gösteriyor.
Bugün olduğu gibi insanların kafalarının karıştığı, doğru din ve madde ötesi âlem bilgisini, Kur’an’ı doğru anlamayı sağlayacak İslam aklını nereden ve nasıl alacaklarını bilemedikleri, İslam dışı akılların, felsefelerin ve hurafelerin “ilim” yerine geçtiği bir dönemde “İhyâu Ulûmi’d-Dîn: Din ilimlerini diriltmek” isimli kitabını kaleme almıştır.
Gazzâlî bu kitapta, “İlim” ve “Şerhu Acâibi’l-Kalb” bölümlerinde birkaç yazıdır ele aldığımız konuda, zahir ilimleri yanında manevi eğitim ve tecrübeye dayalı bilgisini de kullanarak önemli açıklamalar yapıyor.
Kalb, nefis, ruh ve akıl nedir?
İki kanadıyla aklı (hem mantık ve zekayı hem de kalbi) eğitmek için “muâmele” ilmi, eğitilmiş kalplere lütfedilen “mükâşefe” ilmi nedir?
Gelecek yazılarda Gazzâlî’den bu soruların cevaplarını alacağız.
Dünya uleması ve ahiret uleması
04:0014/01/2018, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazzâlî İhyâ’da, “Şerhu-Acâibi’l-Kalb” bölümünde, sıradan insanlar bir yana alim geçinenlerin de birçoğunun “kalb, ruh, nefis ve aklın” manalarını bilmediklerini, farklı manalarda kullanılan bu kelimelerin mefhumlarını ve yerlerini karıştırdıklarını kaydettikten sonra şu açıklamayı yapıyor (özetliyorum):
Kamuya 13 bin 213 kadro
Kamuya 13 bin 213 kadro
14 Haziran, Pazar
Bu kelimelerin insanda var olan maddi-biyolojik karşılıkları da vardır, bunlar hakkında inceleme yapmak ve bilgi vermek tabiplere ve uzmanlara düşer. Bu dört kelimenin bir de insanda bulunan ve onu diğer canlılardan ayıran, maddi olmayan idrak merkezi (bu manada latîfe kelimesi kullanılıyor) manası vardır ki, bu kelimelerin dördü de, bu manada birleşir/kullanılır; yani dört kelime ve beş mana var; her birinin maddi, biyolojik manaları dört, birleştikleri mana ise beşincisi olup “insanda var olan,bilen ve idrak eden latife” demektir.
Kur’ân’da zikredilen kalb, işte bu latife manasında, “derinden kavrayan ve eşyanın hakikatini bilen kalbdir”, bu kalbin, biyolojik kalp ile özel bir alakası vardır; gerçi bu kalp, bütün organlarla ilgilidir ve onları kullanır, ama biyolojik kalp vasıtasıyla kullanır.
Gazzâlî İlim bölümünde ilmin
tarifini, çeşitlerini, makbul olanını ve olmayanını, farz-ı ayn (herkesin bilmesi gereken) ve farz-ı kifaye hükmünde olanlarını … açıklıyor. Farz-ı kifaye olan “toplumun muhtaç olduğu kadarını yeteri kadar kimsenin bilmesinin yeterli olduğu ilimlerdir”.
Ona göre Peygamberimizin (s.a.) “Herkese farz olduğunu” bildirdiği ilim, müminin kulluk vazifesini yerine getirmesi için gerekli olan ilimdir. Bunun da namaz, oruç, temizlik gibi bütün müminler için ortak olanı yanında, insanın mesleği, işi, vazifesi, hal ve durumuna göre değişen kısımları vardır. Zekatla yükümlü olan bir mümin, bu ibadeti yapacak kadar zekat konusunu da farz olarak öğrenecektir, ticaret yapan bir mümin ticarette haramı, helali de farz olarak öğrenecektir.
Ümmetin vazifesini yerine getirmesi, izzetini koruması, toplum hayatının doğurduğu ihtiyaçların karşılanabilmesi… için gerekli olan bilgi ve mesleklerin yeteri kadar edinilmesi farz-ı kifayedir.
Gazzâlî’ye göre birçok insanın gafil olduğu, ihmal ettiği bir ilim vardır ki, bunun adı “muâmele” ilmidir, bundan da maksadı “kalbi terbiye etmek için gerekli olan ilimdir”. Bu ilim elde edilip de kalp terbiye edilince mükâşefe ilmine ulaşılır. İşte bu iki ilim insanı, ahirette kuruluşa götüren yolun ilimleridir ve bunlarla meşgul olan alimler de ahiret alimleridir.
Fıkıh ilmi ile ahiret ilmi arasında komşuluk vardır; fıkhın alanı ve işi organların amelleridir, organların hareketleri de kalbin sıfatlarına bağlıdır. Kalp terbiye edilmiş ve güzel ahlak ile bezenmiş olursa ondan doğan amaller de güzel olur.
Kalbin eğitimi demek olan muamele ilmi güzel ahlak ve erdemler ile bunların zıtlarını bilmek, güzel ahlakın nasıl edinileceğini, kötü ahlaktan nasıl uzak kalınacağını öğrenmektir. Dünya ilminin alimlerine-müftülerine göre fıkıh vb. dünya ilimleri farzdır, ahiret ilminin alimlerine-müftülerine göre ise işte bu muamele ilmi farzdır.
Gazzâlî kalbin güzel halleri ve sıfatları olarak sabır, şükür, korku, ümit, rıza, zühd, takvâ, kanâat, cömertlik, her durumda Allah’ın üzerimizdeki minnetini tanımak, ihsan (iyilik, iyi ve güzel yapmak), hüsn-i zan, güzel ahlak, geçimlilik, doğruluk, ihlas… örneklerini, kötü olanlardan da yoksulluktan korkmak, kader ve kısmetine razı olmamak, intikam, kin, haset, hile, yükselme talebi, kibir, gösteriş, öfke, cimrilik, böbürlenme, yaltaklanma, gevezelik, kendi kusurlarına kör başkalarına gözcü olmak… örnekleri verdikten sonra bunları, sebeplerini, iyilerini elde etme, kötülerinden kurtulma yollarını bilmenin ahiret alimlerine göre farz olduğunu tekrar ediyor ve yaşadığı zamanda değerlerin nasıl yer değiştirdiğini, din ilimleri ile meşgul olanların nasıl dünyaya adanmış hale geldiklerini şöyle dile getiriyor:
(Gelecek yazıda)
Kalbin halleri ve eğitimi
04:0018/01/2018, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazzâlî kalbin hallerini, iyi ve kötü sıfatlarını, kötülerin yok edilerek iyilerin geliştirilmesi yoluyla kalbin eğitilmesini bilmeye “muâmele” ilmi diyor ve yönü ebedî olana dönük âhiret alimlerine göre asıl bu ilmin farz olduğunu ifade ediyor, zamanında ilim taliplerinin bu ilmi, dünyalık menfaatler uğruna terk etmiş olmalarından şikayet ediyordu.
Zamanındaki durumu şöyle anlatıyor:
Bir fıkıhçıya (fakihe) ihlası, tevekkülü, riyadan kurtulmanın yolunu sorsanız duraklar; halbuki bu ilim, kendisine farz olan ve ihmal ettiği takdirde âhirette helak olacağı ilimdir. Ona liânı, zıhârı (bunlar yemin ve boşanma hukuku ile ilgili terimlerdir), koşu veya atıcılığı sorsanız, yıllar geçse de hiçbirine ihtiyaç duyulmayacağı halde sana ciltler dolusu bilgi verebilir. Diyelim ihtiyaç duyuldu, çevrede bunları bilen bir alimin bulunması yeterli olduğu halde bunları öğrenmek için yıllarını veriyor, asıl kendine gerekli, önemli ve farz olan ilmi ihmal ediyorlar.
Onlara bu ilimlerle niçin meşgul olduklarını sorsanız size “din ilimleridir, bunları bilmek farz-ı kifayedir, bunun için yıllarımızı veriyoruz” derler; halbuki zeki kişi şunu hemen anlar: Eğer onların gayesi farz-ı kifaye emrini yerine getirmek olsaydı önce farz-ı ayn olanı öğrenirler, ayrıca daha önemli ve acil olan başka farz-ı kifayeleri öğrenmeye yönelirlerdi. Bugün birçok şehirde gayr-i Müslimlerden başka tabip (doktor) yok, fıkıh konularında gayr-i Müslimlerin tanıklıkları kabul edilmez, ama ilim peşinde olanlar mesela farz-ı kifaye olan bu tıp ilmini değil de fıkıhçıların ihtilaflarını ve tartışmalarını bütün detaylarıyla öğrenmeye yöneliyorlar, her tarafta, vaki meselelere fetva ve cevap veren sayısız fıkıhçı var; böylece fıkıh konusunda farz-ı kifaye yerine gelmiş olduğu halde din fıkıhçıları nasıl oluyor da açık ve yetersiz bulunan farz-ı kifayeler dururken bunlara izin veriyorlar!
Bunun sebebi başka değil, şudur: Tıp ilmini tahsil edip tabip olanlar bu ilim sayesinde vakıflardan beslenemez, vasiyetlerden yararlanamaz, yetimlerin mallarına el koyamaz, kadı ve hakem olamaz, akranına fark atamaz, düşmanlarına musallat olamazlar; halbuki fıkhın farz-ı kifaye olan teferruatını öğrenerek fakih geçinenler bunları elde edebiliyorlar.
Heyhat! Yazıklar olsun ki, din ilmi, kötüler yüzünden çöktü, itibardan düştü; Allah Teâlâ şeytanı güldüren, Rahmân’ı ise öfkelendiren bu gafletten bizleri korusun!
Yukarıda özetlediğim tasvirinden ve şikayetinden sonra Gazzâlî, geçmiş güzel zamanlarda İmam Şafiî, Yahyâ b. Maîn gibi takva sahibi din alimlerinin (zahir ilim sahiplerinin) Şeybân er-Râ’î, Serî es-Sekatî, Cüneyd el-Bağdâdî benzeri manevî kalb doktorlarına gittiklerini, bâtın ilmine dair bilgiler aldıklarını kaydediyor, sonra da şu önemli ifadeye yer veriyor:
Zâhir alimleri yeryüzünün ve devletin zinetidir, bâtın alimleri ise semanın ve melekût âleminin zinetleridir.
Ve kulaklara küpe olması gereken şu cümleyi de kuruyor: Kim önce hadisi ve zahir ilmi öğrenir sonra tasavvufa yönelirse kurtulur, kim de ilimden önce tasavvufa girerse kendini tehlikeye atmış olur (İhya, ‘ilim’ bölümü).
Bu ifadeler içinde yer alan bâtın ilimden maksat “muâmele ve mükâşefe” ilimleridir.
Muâmele ilmi kalbin, aklın, ruhun, nefsin eğitimidir; Peygamberimiz (s.a.) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur, işte bu muamele ilmi de “güzel ahlak eğitimi” ilmidir. Bu ilim ve eğitim sayesinde kalbini ıslah, nefsini tezkiye, aklını terbiye eden mümin (evet, Batı’dan anlama yöntemleri devşirmeye uğraşan kafası karışıklar değil, bu mümin) Kur’ân’ı ve dini doğru anlar, perdenin arkasında olup dünya hayatında genel olarak insanlara kapalı bulunan âlemler hakkında doğru bilgilere ulaşır, madde âleminin ötesine ait sorularına tefekkür, ilham ve keşif vasıtasıyla cevaplar alır, ilmi ve imanı “yakîn” mertebelerine ulaşır, işte bu da mükâşefe ilmidir.
Gelecek yazıda Gazzalî’den bir de mükâşefe ilmini dinleyelim.
Kalbin bilgisi
04:0019/01/2018, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eğitilmiş (te’dîb edilmiş) kalbin, nefsin ve aklın erişebildiği hakikatler var; bu kalb ile elde edilen “bâtın” ilim; içe, diğer bilgi vasıtalarının erişemediği perde arkasına ait ilimdir. Elbette bu ilim, herkese açık “zahir” Kur’an ve din bilgisine aykırı olmayacak, ümmetin üzerinde birleştiği dinden başka ve farklı bir getirmeyecektir, ama vahyin bildirdikleri içinde öyle konular, âlemler ve hakikatler var ki, bunların bilgisine erişebilmek için yine Allah’ın insanlarda yarattığı; ibadet, tefekkür, perhiz ve zikirle gelişip açılacak olan bir başka ilim vasıtasına (kalbe) ihtiyaç vardır. Kalbini te’dîb etmemiş olanların da bilgi vasıtalarına açık olan din bilgisi Müslüman olmak ve amel edildiğinde cennete girmek için yeterlidir, daha ötesi ise daha fazla cehde ve cihada bağlıdır.
LYS soru ve cevapları açıklandı
LYS soru ve cevapları açıklandı
15 Haziran, Pazartesi
Gazzâlî işte bu kalb vasıtasıyla ulaşılan ilme “mükâşefe ilmi” diyor ve şöyle açıklıyor:
Bu bâtının ilmidir ve ilimlerin ulaşmak istediği hedeftir. Bazı âriflere göre bu ilimden nasibi olmayanların sonlarından korkulur. Bu nasibin en aşağısı böyle bir ilmin olduğuna inanmak ve onu ehline bırakmaktır.
Bir başkasına göre: Kendisinde şu iki kötülük bulunan kimseye bu ilimden bir şey açılmaz: Bid’at ve kibir.
Dediler ki: Dünyaya gönlünü kaptırmış, nefsinin arzularına esir olmuş kimse başka ilimleri elde edebilir ama bu ilim onda gerçekleşmez.
Bu ilmi inkar edenin en az cezası onu tatmaktan mahrum kalmasıdır. Bu ilim sıddîklerin ve mukarrablerin ilmidir.
Bu mükâşefe ilmi, bir nur, bir aydınlıktır ki, kötü sıfatlarından temizlenip arındıktan sonra insanın kalbine doğar ve bu nur sayesinde daha önce adını duyduğu ve okuduğu, manası hakkında açıklığa kavuşamadığı, eksik manalarla yorumladığı birçok şey aydınlığa kavuşur ve artık şu konularda hakikat bilgilerini elde eder:
Allah Teâlâ’nın münezzeh zâtı, yüce ve eksiksiz sıfatları, fiilleri, dünya ve ahireti yaratma hikmetleri, ahireti dünya ile irtibatlandırmasının sebebi ve şekli, peygamberin, peygamberliğin ve vahyin manasının bilgisi, şeytanın, “şeytânlar ve melekler” ifadesinin manası, şeytanların insana düşman olmalarının nasıllığı, meleğin peygamberlere nasıl göründüğü, vahyin onlara nasıl ulaştığı, göklerin ve yerin melekûtunun ne denek olduğu, kalbin manası, şeytanlarla meleklerin kalbde ve kalb için nasıl çatıştıkları, kalbe şeytan ile melekten gelen telkinlerin birbirinden ayrılması, ahiret, cennet, ateş, kabir azabı, sırat, mizan, hesap ne demektir bilinmesi… Allah’a kavuşmanın, O’nun değeri eşsiz benzersiz yüzüne bakmanın, ona yaklaşmanın, yakınına komşu olmanın, Mele-i A’lâ (melekler alemi) ile arkadaş/yoldaş olarak yaşanan mutluluğun, meleklere ve peygamberlere yakın olmanın, cennetliklerin derece ve makamlarının farklılığının ne demek olduğunun; evet bütün bunların ve daha nicelerinin bilgisi. Bunları detayları ile anlatmak uzun bahisler ister; çünkü bunlara iman eden insanların bu konulardaki bilgileri çok farklıdır.
İşte bazı örnekler:
* Kimilerine göre bütün bunlar misaller ve temsillerden ibarettir; Allah Teâlâ’nın ahirette kulları için hazırladıkları şeylerin insanlar ancak isim ve sıfatlarını biliyorlar, mahiyetlerini ise ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiş, ne de bir beşer kalbi hayal edebilmiştir.
* Kimilerine göre bunların bazıları misallerdir, bazıları ise kelimelerin insanlar tarafından anlaşılan manasına uygundur.
* Kimileri, Allah’a ait beşer bilgisi, “Onu bilmekten aciz olduğunu anlamaktan ibarettir” derken, bazıları Allah hakkında büyük bilgilere ulaştıklarını iddia ediyorlar.
* Bazılarına göre insanların Allah hakkındaki bilgilerinin sınırı, sıradan insanların (avamın) inancının ulaştığı şu çizgidir: Allah vardır, her şeyi bilir, her şeyi işitir, her şeye gücü yeter, her şeyi görür, konuşur...
* Bizim mükâşefe ilminden maksadımız (bize göre mükâşefe ilmi) bütün bu konularda perdenin kalkması, öyle ki, insanın gözüyle gördüğü şeyde şüphesinin kalmaması gibi bu konuların da açıklığa kavuşmasıdır. Ve bu ilim, insanın cevherinde (özünde) mümkündür; yeter ki o cevher dünyanın pisliklerine bulaşarak paslanmış ve kirlenmiş olmasın!
* Ahiret yolunun ilmi (muâmele ilmi) derken, “Allah’ı, O’nun sıfatlarını ve fiillerini bilmenin önünde bir perde teşkil eden pislikten, pastan ve kirden bu aynayı temizleme ilmini kastediyoruz.
TEMİZLEME NASIL OLACAK
Nefsin arzularından uzak durulacak, bütün hallerinde peygamberlere uyulacak, onlar örnek tutulacak, kalbin aydınlanması ve Hakk’a yüz çevirmesi ölçüsünde bu hakikatler de onda ışıklanacaktır. Bu ilim kitaplardan elde edilemez; nasıl, kimlerden hangi eğitimle elde edilebileceği bilgileri bu kitabın (İhyâ’nın) ilgili bölümlerinde gelecektir.
..İslâm insanı ve Müslüman aklı
04:0021/01/2018, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Son günlerde kaleme aldığım köşe yazılarım, birçok iyi niyetli ama kafası karışık insanımızın ileri sürdükleri bir iddia ve buna bağlı bir ihtiyaca cevap arama amacını gütmektedir.
Apple Watch'ın mıknatısla imtihanı: Yıkılmadım, ayaktayım!
Apple Watch'ın mıknatısla imtihanı: Yıkılmadım, ayaktayım!
15 Haziran, Pazartesi
İddia şudur:
Bir gruba göre İslam ya hiç anlaşılmadı, onu anlamak için eskilerin; yani Peygamberimiz'in, ashabın, İslam bilgeleri ve bilginlerinin kullandıkları akıl ve yöntemden başka bir yöntem (usul) kullanmak gerekiyor, Sünnet, hatta yaşayan Sünnet de doğru anlamayı sağlayan yardımcı bir unsur değildir. Lügat ve akıl kullanılarak anlamayı denemek gerekir. Bu gruptan bazıları da Batı’da kutsal kitapları yorumlamak için kullanılan anlama yöntemini veya tarihselcilerin usulünü kullanmayı tercih ediyorlar.
Bir gruba göre de Kur’an ve İslam, geçmişte, o günün şartlarına ve ihtiyaçlarına göre anlaşıldı ve yine şartlara uygun bir dil ile insanlara anlatıldı, onların, ortalama olarak belli bir düzeyde Müslüman olarak yaşamaları için yeterli oldu. Bugün ise küreselleşen dünyada insanımız ve özellikle gençlik, agnostik ve deist olma yolunda, onları İslam’a çekebilmek için yeni bir anlayışa ve yeni bir dile ihtiyaç vardır.
Bu iki görüşe katılmadığımı peşinen kaydedeyim.
Problem İslam’ın anlaşılması ile değil, fert ve cemiyet hayatında uygulanmaması ile ilgilidir. Problem iman ve amel ile ilgilidir. Problemin çözümü ise anlayacak olanın önce İslam insanı olması, sonra Müslüman aklı ile anlamaya yönelmesi, böylece elde edilen doğru bilgi çerçevesinde, mümkünse birebir iman, amel ve ahlak eğitimi yapılmasıdır.
Batı din ile ilişkisini, sekülarizmin egemen olması yüzünden asgariye indirmiş, bunun sonucu da Batı insanının din ve Allah ile dünya hayatı arasına aşılamaz bir engel, bir fay koyması sonucunu doğurmuştur. Bu bağlamda deizm ile sekülarizm arasında karşılıklı etkileşim bulunduğunu düşünüyorum.
“İslam insanı ve Müslüman aklı ne demektir” sorusunun cevabını başka yazılara bırakarak bu yazıyı sekülarizm konusunda bir bilgenin uyarısı ile tamamlayayım.
Çağımızın Gazzâlîsi unvanını hak eden Malezyalı bilge S. Nakip Attas sekülarizimden, cüzzamdan kaçar gibi kaçmamız gerektiğini şöyle dile getiriyor:
“Onların yapmak istedikleri şekilde doğanın tılsımının bozulması, doğayı kozmik anlamından yoksun bırakmış, O’nun Tanrı ile olan simgesel alâkasını yok etmiş ve insanı, bir zamanlar korku ile bağlandığı doğaya bu sefer bir kin ve merhametsizlikle davranarak ona olan saygısını yitirmiş ve insan ile doğa arasındaki uyum bozulmuştur. İnsanın dünyevileşmesi, sekülerleşmesi, maddeye ve hümanizme yönelişi, kendi değerlerini kutsallıktan soymasına, kendi kendisini tanrılaştırmasına ve herhangi bir gerçek otoritesi ve hikmeti olmamasına rağmen adeta bir yaratıcı rolü oynamaya kalkışmasına ve bu da onun doğaya –hem ruhu ihtiva eden insan doğasına ve hem de tabiat alemine- karşı adaletsiz davranmasına sebep olacaktır… Sekülerleşme bir bütün olarak tamamen gayrıislâmî bir dünya görüşünün ifadesi olmakla kalmayıp İslâm’a da karşıdır. Bu yüzden İslâm, sekülerleşmenin açık ya da kapalı her türlü tezahürünü ve nihaî olarak varmak istediği gayeyi kesinlikle kabul etmez. O halde Müslümanlar bunu kendi içlerinden ve nerede görürlerse derhal kovmalıdırlar. Çünkü o gerçek inancı (imanı) öldürücü bir zehir gibidir” (İslâm, Sekülerizm… İst., 1995, s.68-69).
Müslüman Kürtlerin alimlerine
04:0025/01/2018, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam ümmetinin içinde her renkten, soydan, bölgeden, dilden, tabakadan insan vardır; bu insanlar arasında fazilet yarışı “iyi bir Müslüman olmak” ve “iyilik yapmak” hedefine yönelik olur; üstün, birinci, itibarlı ve değerli olmak da bu hedefe olan mesafeye bağlıdır.
İslam tarihinde bu dine ve İslam medeniyetine hizmet etmiş Türkler de vardır, Acemler, Araplar, Kürtler, Berberler, Çerkezler… de vardır.
THY’den % 8,7’lik performans
THY’den % 8,7’lik performans
16 Haziran, Salı
İslam uleması dediğimiz zaman bunların da terkibi yine yukarıdaki gibidir.
Tasavvuf tarikatlarının mürşidleri, pirleri, şeyhleri içinde değerli, bu yolda mesafe almış, kâmil ve mükemmil olmuş çok sayıda Kürt de vardır.
Kürtçe konuşan ve kendini Kürt hisseden insanlarımızın da çoğu dindardır; Ehl-i Sünnet itikadına sahip, namazında niyazında insanlardır. Bunların diğer soy ve boylardan gelen Müslümanlarla ilişkileri kardeş ilişkisidir Asırlarca da bu böyle olmuş, aynı safta namaz kılmışlar, aynı safta düşmanla savaşmışlar, aynı köyde ve mahallede komşu olmuşlar, aralarında hısımlık ve akrabalık bağları oluşmuştur.
Bugün Türkiye’nin her karışında başkaları gibi Kürtler de vardır; diğerleri hangi haklara sahip iseler onlar da eksiksiz olarak o haklara sahiptirler. Batıda Türkistan olmadığı gibi doğuda da bir Kürdistan yoktur; bütün ülke Türkiye’dir, hepimize aittir ve bu ülkede Müslümanlar can ve mal emniyetine sahip olarak İslam’ın pek çok ahkâmını uyguladıkları için ülke İslamistan’dır (Hanefîlere göre Dâru’l-İslam'dır).
Şimdi gelelim Kürdistan İşçi Partisi demek olan PKK’ya.
Bu parti ve isim değiştiren yandaşlarının mensuplarının davası nedir?
Bildiğim kadarıyla silah gücünü ve terörü kullanarak Türkiye’nin ve komşu ülkelerin toprakları üzerinde Kürtlere ait bir devlet kurmaktır. İnanç ve ideolojileri de materyalizm ve Marksizm'dir.
Bu amaca ulaşabilmek için gerekli mali gücü sağlamak üzere insan, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yapıyor, güçleri yettiği yerlerde insanlardan haraç topluyorlar.
Ey Müslüman Kürt alimler,
Sizin bu amaca ve bu araçlara fetva vermeniz, meşruiyet tanımanız mümkün değildir, hüsn-i zannımıza göre bunu yapmazsınız, yapmamışsınızdır.
Çünkü Irak, İran, Suriye ve Türkiye’den birer parça toprak koparıp burada bir Kürt devleti kurmaya kalkışmak, ümmetin bu parçalarına savaş açmak, demektir ve bu savaşın kazananı gayr-i müslim sömürgeciler oluyor.
Amaç ne olursa olsun insan kaçırmak, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yapmak, Müslümanların mallarını gaspetmek hiçbir mezhepte caiz değildir.
İslam toplumunun adı ümmettir; Müslümanların vazifesi de ümmeti bölmek değil, parçalar arasında olabildiğince birlik, bütünlük, dayanışma, yardımlaşma, işbirliği ve hayırda yarışma tesis etmeye çalışmaktır.
Kardeşlerimiz olan Kürt alimlerden şunu bekliyoruz:
Vakit geçirmeden bir araya gelsinler, kavmiyetçilik yapan, İslam’dan sapan, ümmeti bölmek için meşru olmayan araçlara başvuranların yanlış yolda olduklarını, yaptıklarının meşru olmadığını ve büyük Kürt kitlesinin onlardan berî (uzak) olduklarını, onları yola getirmek için gerekirse zor kullanmanın ümmetin vazifesi olduğunu ilan etsinler!
Bize gelince ilan ediyoruz:
Biz ırkçılığa, mezhepçiliğe, kavmiyetçiliğe, bölücülüğe, Müslümanlar arasında tefrikaya ve düşmanlığa karşıyız, ümmetin birliğinden yanayız, bu birliğin harcı İslam’dır; şu halde “Haydi, hep birlikte yeniden İslam’a” diyoruz.
İslâm insanı
04:0026/01/2018, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Kur’an’ı ve dini kim, nasıl doğru anlar”, “bu çağın insanına İslam’ı kim, olması gerektiği gibi anlatır” sorularının kısa cevabı şudur:
“Bunları ancak İslam insanı, Müslüman aklı ile yapabilir”.
Müslüman aklı konusunda bir şeyler yazmaya çalıştım. Şimdi İslam insanını tanımaya çalışalım.
Tek eksik olimpiyat altını
Tek eksik olimpiyat altını
16 Haziran, Salı
Bu konuda vaktiyle Prof. Ahmed Neccar’dan yaptığım bir tercümeyi kullanacağım.
Fikir adamları, filozof ve bilginler tarafından ortaya atılan birçok tarif içinde İslam insanının yeri neresidir?
O, bir düşünen ve konuşan canlı mıdır? Gökten inmiş melek midir? Evrimleşip gelişmiş hayvan mıdır? Üretken bir yaratık mıdır?
Sanırım bu tariflerden hiçbirisi İslâm insanına tam olarak intibak etmez. Bu büyük ve derin varlığı anlatmak için yalnızca “düşünen, konuşan” vasfı kâfî olmadığı gibi ona: “yere inmiş bir melek, yücelmiş bir hayvan, fonksiyonu üretmekten ibaret olan bir mahlûk” demek de yeterli değildir; zira birçok hayvan, üretme sahasında onu geride bırakmıştır. Biz insanı “yükümlü varlık” diye tarif etmeyi daha uygun buluyoruz. (Yükümlü; yani Allah Teâlâ tarafından kendisine ödevler verilmiş ve bu ödevleri yapabilmesi için de uygun şekilde donatılmış varlık). Bu varlığı özet hâlinde ve çarçabuk tasvir etmek, kabataslak bir resmini çizmek için bu tariften hareket edeceğiz. Onun karakterini, psikolojik yapısını, medenî unsurlarını, komplike duygularını, zihnî yapısının girdi-çıktılarını ve orada nelerin dönüp dolaştığını bilmeliyiz, bunları gerçeğe yakın bir şekilde tespit etmeliyiz ki; mahiyet, hakikat ve bünyesine uygunluğundan emin olduğumuz bir yolda yürümeyi garanti altına almış olalım. Bunun için de;
1. Bünyesinin kabul etmeyeceği bir parçayı ona eklemeyelim. Filozofların, dünyamız insanları arasında bulamayınca fildişi kulelerinde hayâl ettikleri ve bir süpermen olarak söz ettikleri örneği cihana sunalım. Böylece bu insan, düşmanlarının elleriyle hazırlanan sun’î hastalıklardan kurtulduktan sonra, arzu edilen sıhhate kavuşmuş, kendini bulmuş olsun.
2. Onu dikkatle incelersek, Batı'dan devşirme çarelerin uyandıramadığı, asırlar boyu işlemeyen gizli güçlerini keşfedip uyandıracak çareleri kendisine takdim edebiliriz; işte bunu yapalım.
Hatta biz ona kahramanlık duygularını coşturacak, onu şevk ve heyecana getirecek bir reçete sunduğumuz zaman o, ruh ve kafasındaki boşluğun doyma ve dolma yoluna girdiğini hissedecek; böylece düşmanlarının parçalayıp sağa sola, doğuya batıya çekiştirdikleri şahsiyeti tamamlanacaktır.
Kesin olarak diyebilirim ki; bizim her birimizin onun şahsiyetini sıhhate kavuşturma, hayatını değiştirme, ayaklarını sağlama bastırma ve eline gerçek gücü verme yolunda gayret payımız olursa, dünya onunla mücadeleden de vazgeçecektir; zira dünya, insan ve toprak, servet ve menfaatler olarak ona sahip olmak için (bunu umduğu için) mücadele etmektedir.
İslâm insanı vâsıta değil gayedir, bir maksadın âleti değil, bizzat maksattır. Ona verilmiş, idaresi eline bırakılmış bir vazife için, gerçekleştirmesi istenmiş bir gaye için, taşıması istenmiş bir emanet için yaratılmıştır. Burada insan kelimesinin iki cinse; kadın ve erkeğe şâmil olduğunu ayrıca söylemek fazladan bir söz olur. “İnsan başıboş bırakıldığını mı sanıyor. Atılan meniden bir tohum değil miydi? Sonra rahime tutunmuş bir embriyo oldu; Allah onu yarattı ve düzeltti, sonra ondan erkek, dişi bir çift yarattı (Kıyâme: 36).
O, yeryüzünün halîfesi, orada ilâhî hükümrânlığın temsilcisidir; “Hani Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım’ demişti...” (Bakara: 30).
Onu Allah ilimle donatmıştır: “Âdeme bütün isimleri öğretti” (Bakara: 31). Sonra onun omuzlarına emâneti yüklemiştir: “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara vermek istedik de onlar yüklenmekten çekindiler, korktular ve insan onu yüklendi” (Ahzâb: 72). Peşi peşine ona peygamberler gönderdi, halde ve gelecekte ona tebliğ vâsıtalarını bahşetti: “...kulak, göz ve gönül bunların hepsi ondan sorumludur (İsrâ: 36). Ve Allah, mükâfat ve cezâyı dinin tebliğine bağladı: “Peygamber göndermedikçe cezâlandırmayız” (İsrâ: 15)
O (İslâm insanı) devamlı olarak Allah’ın insanı olma duygusu içindedir; hayatı O’nun rızâsı etrafında dönüp dolaşır, O’nun emrine uyarak durur, o, Allah’ın temsilcisi kıldığı varlık âleminde, O’nun kanunlarını yaşamaktadır, ilim onun derecesini arttırır, cehâlet derece kaybettirir: “Allah içinizden iman edenler ile kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltti” (Mücâdele: 11). “Söyle, bilenler ile bilmeyenler hiç müsâvi olur mu?” (Zümmer: 9). “Kulları içinde Allah’tan ancak bilenler korkar” (Fâtır: 25). Onun hürriyeti ölçülüdür; ne Batı insanı gibi kayıtsız-şartsız hürdür; ne de doğu insanı gibi cıvataya takılmış somundur; o, hem bağımlı, hem de hürdür.
O, ne Batı insanı gibi fertçi, egoist ve bencildir; ne de doğu insanı gibi şahsiyeti erimiş ve dağılmıştır: “Ve her insanın mukadderâtını kendi boynuna doladık” (İsrâ:13); Onun fertçilik ve sorumluluğu budur. “Siz insanlar için yaratılmış en iyi toplumsunuz...”; onun toplumculuğu ve özgeciliği da işte budur.
O ne batı insanı gibi dar kalıplar içinde milliyetçi, ne de doğu insanı gibi dünya vatandaşı; silik veya sınıfçıdır. Onun milliyetçiliği dindaşlarına, hak idealinde dost ve taraftar olmaktır: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirinin dostu, velîsidir” (Tevbe: 7). O, humanisttir; yani insanlıktan ve onun doğru yolu bulmasından sorumludur: “İnsanlara örnek olasınız diye sizi kâmil bir ümmet olarak yarattık” (Bakara:133).
O, haftada altı gün bankalar, bir tek gün de Allah için veren Batı insanının ruh çöküntüsünden uzak olduğu gibi; Doğu insanı gibi madde çamuruna saplanmış, materyalist de değildir. “Allah’ın sana verdiğiyle âhiret yurdunu kazanmaya bak; ve dünyadan nasîbini unutma” (Kasas: 77). Çünkü onun ana maddesi bir parça çamur ile Allah’ın ruhundan bir nefestir, “Hani Rabbin meleklere, ben çamurdan bir insan yaratacağım; ona şeklini verip ruhumdan üfleyince ona secde edin demişti...” (Sâd: 71).
O, ilan edilince savaş adamı, işaretini aldığı zaman barışın gerçek öncüsüdür: “Onlara karşı savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap edecek, onları rezil edecek ve sizi onlara karşı muzaffer kılacaktır” (Tevbe:14). “Onlar sulha yönelirse sen de ona yönel ve Allah’a güven” (Enfâl: 61).
Dünya onun için ahirete geçiş köprüsü, ona hazırlık yeri ve onun için tohum ekilen tarladır.
O, bütün bu vasıflarıyla Doğu ve Batı'nın insanından ayrılmaktadır. O, dünyayı müstesna bir fırsat ve son hazırlık sığınağı olarak kabul etmiştir. Servet onun elinde gaye değil, vâsıtadır; kalbinde değil elindedir; servet peşinde ihtiras, aşırı düşkünlük, aldatma, hîle ve dövüş yoktur. Dünya onun hizmetçisidir, o dünyanın hizmetçisi değildir. Hayırlı mal onun istediğidir, kirlenmemiş zenginlik için ona fırsat kapıları açıktır; bu da onun istediğidir.
İşte bizim insanımız budur. Bir göz yerde, diğer göz semâdadır. Bir el yücelere uzanmıştır; Allah iledir; diğer el, insanların elleri ile tokalaşmaktadır. Ne pat diye yere düşmek, ne de gökte perende atmak. Değerli ve ilâhî bir çerçeve içinde; gelişmenin âmilleri, ilerlemenin yolları ve varlığın kanunlarıyla çarpışmaksızın, bütün gerçekleri gören, iş ve davranışını isâbet içinde onlarla ayarlayan tam gerçekçilik. İşte iman, güç ve ilmin insanı; İslâm’ın insanının iç ve dış dünyasının şekli (resmi) budur; onu çok acele çizgilerle resmettik; âdeta zengin, bereketli, uzun, geniş mevzûların başlıklarından meydana gelmiş bir cetvel, bir fihrist yaptık.
(Bu insan nerede? Cevabı Pazar yazısında).
İslâm insanı nerede?
04:0028/01/2018, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önceki yazıda mevcut İslâm insanını değil, olması gerekeni tasvir etmiştik. Sayılan vasıflarıyla “bu insan, bugünlerde aramızda yaşayan insandır” demiyor ve aramızda bunu söyleyecek birinin bulunduğuna da inanmıyoruz.
Göğüs kanserine karşı günde bir aspirin
Göğüs kanserine karşı günde bir aspirin
16 Haziran, Salı
Unutulmaması gereken bir şey daha var ki, o da çizilen bu insan resminin geniş ve derin bir kökten, yâni dinden doğabileceğidir. Dolayısıyla İslâm insanı kendisini meydana getiren terkîbi ancak ebedî bir dinin çocuğu olarak kazanabilir.
Hâlihazır durumu, asıl şeklinden bu ölçüde uzak olsa da o, bu şekliyle de sağlam bir köke bağlı bulunduğunu, derin bir kaynaktan geldiğini unutmamalıdır. Ve bu asıl şekline, mâhiyetine dönebilmesi imkânsız şeyler arasında değildir. İlk vazifemiz ve en büyük çabamız onu bu sağlam ve asıl şekline kavuşturacak vâsıtaları sunmak ve ortamı hazırlamak için seferberlik ilân etmek olmalıdır. Böyle bir seferberliğin sonuç verebilmesi için iki husus öncelikli ve önemlidir:
1. İslâm insanının bugünkü hali ve şekli, olması gerekenden farklı olunca ondan beklenen hal ve şekli kazanıncaya kadar elinden tutmanın, buna ehil olanların sorumluluğunda olduğunu bilmemiz gerekiyor.
2. Ümmet olarak onu, geriye düşmüşlükten kurtarmak için ona göstereceğimiz yol nedir? “Başka ülkelerde denenmiş ve parlak başarılar elde etmiş metot ve sistemleri ithal edip sunmak sûretiyle, onu bu halden kurtarabilir miyiz? Yoksa onun tarihi, karakteri ve medenî terkîbine uyan yeni metot ve sistemler mi bulmaya çalışmalıyız?
Düşünürlerimizin çoğu, kendilerini çepeçevre kuşatan fikrî esaretin baskısı altında, diğer ülkelerde başarıya ulaşmış metot ve sistemleri almaya çağırıyor ve koşuyorlar ve bunun tek hal çâresi, girilmesi zarûrî biricik yol olduğunu zannediyorlar.
Bunların ileri sürdükleri bu iddia ot gibi yerden çıkmış değildir; onun acı, makbûl olmayan bir tarihî kökü vardır. Bunlar, kendilerine ait değerlerin bulunmadığı bir zamanda gözlerini, Batı medeniyetinin parlaklığından kamaşmış olarak açtılar; Batı düşüncesinin liderliğine boyun eğdiler. Bilerek veya bilmeyerek İslâm dünyasının esas problemini, ileri Batı ülkelerinden iktisaden geride kalmış olmaktan ibaret telâkki ettiler. Bundan dolayı da “tedavi yolu ve hal çâresi, Avrupa insanını örnek almak, yoluna düşmek ve izlerini takip etmektir” dediler.
İslâm dünyamıza tatbik edilmek istenen sistem ve metotların, üzerinde başarı kazandığı manevî zemin olması itibâriyle “Avrupa’da ahlâk ve ahlâkîliğin mâhiyeti” onlara sorulmalıdır. Bu soru büyük önem taşıyor; çünkü geri kalmışlığın hangi şekline karşı olursa olsun savaşta başarılı olmanın temel şartı, bütün milletin bu savaşa katılmasıdır. Teklif edilen herhangi bir sistem veya metot ile kaynaşmaya milletin kâbiliyetli ve hazır olmaları da ikinci temel şarttır. Hepimiz kabûl etmişizdir ki milletler, fertlerinin duygu, düşünce, tarih ve medenî terkip kaynaklarıyla uyuşmayan, bunlara ters düşen hiçbir hareket çağrısına cevap vermez, böyle dâvete icâbet etmezler.
Prof. Neccar bu soruya şu cevabı veriyor:
Bu suâle vereceğimiz cevabı kısaltmak istersek; Avrupa düşüncesine hâkim olan mûtâları (doneleri) araştırmamız gerekir. Çünkü bu düşünce, Avrupa tabanı ve Avrupa insanını oluşturan terkip ve ortamın bir meyvesi, bir tezâhürüdür.
Avrupa düşüncesi, kendisini fikir dünyasına sokan değerleri kazandığı günden beri, Darwin, Marks ve Freud’un sunduğu mûtâların (verilerin) hükmü altındadır. Bunların düşünceleri neyi aksettirir, neyi temsil eder dersiniz?
Onlar insanı yeryüzünün halîfesi olarak değil, bir hayvan olarak ele alırlar. Darwin bu insana, hayvanlar içinden bir nesil, bir kök bulabilmek için kendini ne kadar yormuştu. Nitekim Lamark da onun insanlığını bir seçilme ve içinde yaşadığı muhitin şartlarına göre şekillenme esası üzerine açıklamak için didinmiş durmuştu. Freud insanların, yücelerden gelmiş değerlere sahip olduğunu bir türlü kabûl edemedi de onun ahlâkını, örnek davranışlarını içgüdülerin hâkim olduğu veya olsa olsa benlik (ego) istekleri ve üst-benlik (süper-ego) istekleri dediği kuvvetler ile bu içgüdünün uzlaştığı bir zemine oturtmaya çalıştı.
Marks’a gelince; o, önünde, her şeyi ölçüsüne vurduğu ve içinde gördüğü bir diyalektik çatışmadan başka bir şey bulamadı.
Hasılı, Avrupa insanı, felsefesi, düşünce sistemi ve terkibi ile İslâm insanından farklıdır: Birincisi, ibâdet hayatına varıncaya kadar maddeci iken, ikincisi bunun aksinedir. Birincisi, dünyayı ve kâinatı devamlı bir çarpışma ve çatışma içinde görürken, ikincisi öyle değildir. Birincisi, sorumsuz veya düzensiz bir hürriyeti benimserken ikincisi başkadır. Birincisi, başkalarının mahvına sebep olsa dahi yalnızca kendi hayatını, kendisi için yaşarken, ikincisi böyle değildir. Birincisi, değerlerini, örneklerini kendi içinden (nefsinden) veya Freud’un üst benlik dediği seviyeden alırken ikincisi buna uymamaktadır.
(Gelecek yazıda devam edelim)
İslâm insanı fert ve toplum olarak farklıdır
04:001/02/2018, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm ve Batı insanlarını karşılaştırmayı, önceki yazıda özetlenen genel değer, görüş ve yaklaşım farklarından daha belirli sahalara aktardığımız zaman farkı daha açık göreceğiz.
İnşaatta kule vinç devrildi: 2 ölü
İnşaatta kule vinç devrildi: 2 ölü
16 Haziran, Salı
Meselâ İslâm’ın ekonomik yapısına bakalım; bu yapının üç direği vardır:
1. Çeşitli şekillerde tezahür eden mülkiyet ki; dağılım bunun ışığı altında belirlenmektedir.
2. Üretim, tüketim ve dağılım sahalarında İslâmî değerlerle sınırlanmış hürriyet.
3. Değerlerin sınırlanmasında esas olarak dengeye ve karşılıklı kefâlete dayanan içtimaî adâlet.
İki cephesiyle Avrupa dünyasının iktisadında bunların mukâbili olan hususlara bakışlarımızı çevirirsek İslâm’ın, mülkiyet prensibi ve onun şekillerinde, kapitalist ve sosyalist sistemlerden farklı olduğunu görürüz. O, kapitalizmle beraber özel mülkiyetin esas olduğunu kabul etmediği gibi, sosyalizmle beraber olup kamu mülkiyetinin esas olduğunu da kabul etmez. İslâm, çeşitli şekillerde mülkiyeti kabul etmiştir: Birkaç kaynaklı özel mülkiyet, kamu mülkiyeti ve devlet mülkiyeti. Bunların her birinin işlediği, her birine has sahaları ayırmış; hiçbirisini istisnaî veya şartlar icabı geçici bir çâre olarak görmemiştir.
Öte yandan kapitalizmde hürriyetler başını alıp giderken, sosyalizm (Marksizm) her nevi hürriyete el koyarken, İslâm kişilerin hürriyetlerini kullanmalarına izin vermiş, ancak bunu kullanacak olan insanı eğitmiş, hürriyeti cemiyete faydalı bir araç kılacak ölçütler ve değerler çerçevesi içine almıştır.
Üçüncü direğe gelince biz bugüne kadar, ferdin değerini düşürmeden, sosyal adâlet prensibine vücut veren, mefhumunu sınırlayan, plânını ışıklandıran bir sistem görmedik. Ama İslâm düzeni devlete, çalışma gücü olanlara iş imkânları açmak, gücü olmayanların geçimlerini üzerine almak vazifesini yükleyerek İslâm toplumu fertlerinin hayat ve maişetlerini sigorta etmesini sağlamak suretiyle bunu tam mânâsıyla gerçekleştirmiştir.
Şimdi soralım: Hem İslâm dünyası insanı için dışardan aktarma bir sistem ve metot aramamız, hem de sonradan uygulama fiyasko verince kendimizi bırakıp yolu ve muhtevâsını suçlamamız doğru olur mu?
Bunun yerine, daha önce de işâret ettiğimiz gibi, zenginleştirmemiz gereken ve zorunlu olan özden; yâni “sistem veya metodun, onu tatbik edecek olan milletin bünyesinden doğmuş, onun tarihi, psikolojisi, mefkûresi ve arzularıyla kaynaşmış olması” zaruretinden gaflet ettiğimizi kabul etmemiz daha doğru olmaz mı?
Üçüncü bir yolun işaret taşlarını koymak, sınırlarını tespit etmek için devamlı ve ciddî gayret hepimizin vazifesidir; boynumuzun borcudur, hiç birimiz bu vazifeden affedilemeyiz.
Bu yolun umûmî çerçevesini dinimizin kaynakları bize sunmuştur. Bize düşen bu çerçevenin verilerini amelî kalıplara dökmek ve işi yürütmektir. Böylece sınırları çekilmiş, binası sapasağlam kurulmuş olarak hayat düzenini ve bu arada İslâm’ın iktisat teorisini ortaya koymuş olacağız ki, bu, hepimizin üzerine yüklenmiş bir farzdır; herkes Allah’ın verdiği ilim, tefekkür, tesir ve güç nispetinde bununla mükelleftir.
İslâm ekonomisi ve faizsiz finans etrafında koparılan şüpheler fırtınası bir esas şüphe çerçevesinde toplanmaktadır; iddiaya göre fâiz, şirket ve bankaların, bunlar da ekonominin temelidir.
Prof. Neccar bu noktada kendi tecrübesini şöyle dile getiriyor:
“Allah Teâlâ bana, Mısır Arap Cumhuriyeti topraklarında meseleyi iktisadî yönden ele alan ve çözümler getiren bir tecrübe yapma imkânı bahşetti. Bu tecrübe aynı zamanda, İslâm dünyamızda gerçekleştirmek için işler bir yol bulmak çabasıyla çoğumuzu uykusuz bırakan, içtimaî ve iktisadî kalkınma hareketine katkıda bulunuyordu… Altını çizmek isterim ki; ben bu tecrübenin, kalkınma problemine ait bütün meseleleri çözeceği iddiasında değilim. Ben bunu, içtimaî ve iktisadî kalkınma probleminin çözümünde payı olan bir örnek; İslâm dünyasında ona verilecek yayılma fırsatı, boşluğu doldurma ve çözüme katılma payı ölçüsünde, fayda ve tesiri genişleyecek olan bir model olarak arz ediyorum.”
Neccar’ın bu çalışmasını “İslâm Düşüncesinde Banka ve Sigorta” adıyla Türkçe'ye çevirdim ve defalarca basıldı.
Müslüman aklı ile düşün(ebil)mek
04:002/02/2018, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri (ülü’l-elbâb, lübb sahipleri) için elbette ibretler vardır./ Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle niyazda bulunurlar): “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Âl-i İmran: 3/190-191).
Tahliye talebi salonu karıştırdı
Tahliye talebi salonu karıştırdı
17 Haziran, Çarşamba
Yukarıda mealini okuduğumuz âyetlerde Allah Teâlâ, Müslüman aklına ve onunla ulaşılan bilgiye, kendisiyle kurulan ilişkiye işaret ediyor.
Müslüman aklı ile düşünmeyenler de yere, göğe, gece ile gündüzün farklı oluşuna, hasılı beşerin beş duyu ve aklı ile algıladığı maddi varlıklar bakıyor, onlar üzerinde düşünüyorlar, ancak onların düşünceleri yarım (kalbi, lübbü, füâdı, basireti, nefs-i mülheme ve mutmainneyi ihmal eden) akıl olduğu için “insan-evren ve Yüce Yaratıcı” arasındaki ilişkinin bilgisine ulaşamıyorlar.
Aklı tam olarak kullanan müminler ise hem kendi varlıkları hem de yakından uzağa evren hakkında bilgi edindikçe ve bu bilgiler üzerinde tam akıl (bu manada lübb) ile düşündükçe Allah’a ulaşıyorlar, O’na iman ve ibadetle yaklaşıyor, keyfiyetsiz beraberliğin emsalsiz heyecan ve huzurunu yaşıyorlar.
Müslümanlar nasıl maddi ve askeri güçte ötekilerden ileri olmak mecburiyetinde iseler ve bu gerekli ise iç ve dış âlem üzerinde tam akıl ile düşünmek ve bilgiye ulaşmak da iman, ibadet, huzur ve sükûn yolunda her an artarak devam edecek olan yolculukları için gereklidir. Ne yazık ki ümmet bugün her iki alanda da üzerine düşeni ihmal etmiş, nükleer silaha ve savunmaya sahip olan ötekilere göre zayıf düştüğü gibi aklını da yarım kullanarak din alanında “rasyonelleşmiş”; yarım akılla anlamaya yönelmiş, maddileşmiş, dünyevileşmiş, satıhta kalmış, burnunun ucunu göremez hale gelmiştir.
Tekrar âyete dönelim:
İnsanın kendinde ve çevresinde var olanlar ile olup bitenlerin tamamı, tam akıl ile düşünenlere göre “Allah’ın âyetleridir”. Allah nasıl Kur’an âyetleri ile kullarına hitap ediyorsa aynı güçte ve açıklıkta evren âyetleri ile de hitap etmektedir. İşte bu âyetleri de doğru anlayabilmek için lübbe; yani “öz akla, tam akla, kalbi de ihtiva eden akla” ihtiyaç vardır. Mümin bu akıl ile ayakta, otururken, yatarken; yani bütün hallerinde Allah’ı anar, kendisi ve çevresinin yaratılışı, var oluşu, denge ve düzeni… üzerinde düşünür (tefekkür eder), bu tefekkür onu Rabbine ulaştırır, bu vuslet içinde mümin, huzurunda olmanın eşsiz zevki ve heyecanı içinde Rabbi ile konuşmaya başlar ve “Ya Rabbi, Ya Rabbi….!” der, yanar, yakınır, nazlanır, niyazlanır, ağlar, güler…; Rabbine yöneldikçe, ibadete devam ettikçe imanı güçlenir, ilmi ve irfanı artar; işte dünyada cennet hayatı budur.
Yazıyı, hicrî 320 yılında vefat eden Horasanlı âlim ve sûfî el-Hakîn et-Tirmizî’nin, “sadr, kalb, füâd, lübb ve akıl” konusunda yazdığı risalesinden, lübb ile ilgili ifadesini çevirerek bitireyim:
“Bil ki, lübb ancak şu vasıfları ve özellikleri taşıyan müminlerde olur: Onlar Rahman’ın özel kullarıdır, onların asıl işi Mevlâ’ya itaat ve dünya ile nefs-i emareye sırtlarını dönmektir, bu hal onlara takvâ elbisesini giydirmiş, onları türlü belalardan korumuştur; işte bu yüzden Allah onlara “ülü’l-elbâb: lübb sahipleri) demiş, hitabında/kitabında onlara özel bir yer ayırmış, çok yerde onları övmüş, bazen de sertçe uyarmıştır.” (s. 59).
Namazı Yahudilerden mi öğrendik?
04:004/02/2018, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sünneti, sahâbeyi ve onlardan ilim ve edeb alan ilk nesilleri atlayarak, yok sayarak, önemsiz bilerek İslâm’ı ve Kur’ân’ı doğru anlamak mümkün değildir.
Demirel'in ölümü dış basında
Demirel'in ölümü dış basında
17 Haziran, Çarşamba
Denecek ki, “Kur’ân’da Allah Teâlâ bu kitabın apaçık ve anlaşılır olduğunu, onda hiçbir şüpheye yer bulunmadığını ve insanları doğruya, hakka, hakikate yönlendirmek için gönderildiğini bildiriyor, şu halde onu anlamak için ilk muhataplar ve nesiller de olsa başkalarının anlayış ve yardımlarına ihtiyaç yoktur”.
Bu itiraza verilecek çok uzun cevaplar da vardır ama bir köşe yazsında şu kadarını söyleyelim:
1. Kur’ân bütün dünya insanları için gönderilmiştir, ama Arapça'dır. Evet apaçıktır, ama Arapça'dır ve ilk muhatapları için apaçıktır, şu halde onu anlamak için ya “Kur’ân Arapçası”nı bilmek veya bunu bilenlerin aracılığı ile anlamak gerekecektir. Ayrıca bütün değişimlere rağmen hayatımızda olabilmesi için usulüne uygun yorumlarla apaçıktır; anlamak için tek başına dil bilgisi de yetmeyecek, İslâm’ın getirdiği terimlerin doğru anlaşılması gerekecektir.
2. Terimlerin doğru anlaşılabilmesi için onu doğru anladığında şüphe bulunmayan Hz. Peygamber’in (s.a.) ve onun denetiminde ashabın anlayış ve uygulamaları vazgeçilemez kaynak olacaktır.
3. İşte bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“O peygamberleri apaçık delillerle ve kutsal metinlerle gönderdik. İnsanlara indirdiklerimizi kendilerine açıklaman için ve (ola ki üzerinde) düşünürler diye sana da uyarıcı kitabı indirdik” (Nahl: 44).
Tek başına bu âyet bile Kur’ân’ı doğru anlayabilmek ve hayatımıza uygulayabilmek için iki şeye ihtiyacımızın olduğunu bildiriyor: 1. Peygamberimiz'in açıklaması, 2. Müslüman aklı ile onun üzerinde düşünmek.
Ulema haklı olarak şunu söylemişlerdir: Eğer sünnet (Peygamberimiz'in söz ve fiil ile açıklamaları) olmasa biz namazın bile nasıl kılınacağını bilemezdik.
Bana nakledildiğine göre bu yerinde ifadeye şöyle bir itiraz yapılmış:
“Biz Müslümanlar namazı Sünnet’ten öğrenmedik, Yahudiler bu namazı aynen bizim bugün kıldığımız gibi kılıyorlardı, onlardan öğrendik.”
Bu itirazın mantığı şudur:
Öncekiler sonrakilerden değil, sonrakiler öncekilerden öğrenebilirler.
Dayandığı delil (tarihi bilgi) de şöyledir:
Yahudiler, İslâm’dan önce bizim kıldığımız namazı çok az farkla aynen kılıyorlardı.
Bu iddialı itirazı ispat için de tarih tersine çevrilmiş, bugün Yahudilerin kıldıkları namaza bakılmış, Müslümanlarınkine benzerlik bulunmuş, bugün böyle olduğuna göre İslâm’dan önce de böyleydi diye bir “tersine uzun atlama” (anakronizm) yapılmış.
Bu konu Müslüman olmayan araştırmacıları da meşgul etmiş olmalıdır ki, Naphtali Wieder, “İslamic Influences on the Jewish Worship” isimli bir kitap yazmış, Oxford’da, East and West library’de 1947 yılında yayımlanan bu kitapta, ibadetler dahil birçok konuda Yahudiliğin İslâm’a değil, İslâm’ın Yahudiliğe tesirini, Yahudi kaynaklarına da başvurarak ortaya koymuş.
Mahmud Akkad bu kitabı, “Mâ Yukalu ani’l-İslâm” isimli kitabında özetlemiş (s. 144-159).
Gelecek yazıda biz de bu özeti özetleyerek namazı Yahudilerin Müslümanlardan öğrendiğini açıklığa kavuşturalım.
Yahudiler İslâm’dan neler öğrendiler?
04:008/02/2018, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazar, bir dinin veya kurumun yalnızca tarihteki önceliğinin daha sonrakilere tesirini ispat edemeyeceğini, böyle bir iddia varsa önce tarihteki öncelik iddiasına, sonra da tesirin gerçek olup olmadığına bakmak gerektiğini ifade ettikten sonra namazı ve bu arada daha başka birçok şeyi Yahudilerin İslâm’dan ve Müslümanlardan öğrendiklerini şöyle ortaya koyuyor (özetliyorum):
Yahudilerin inanç ve haberler konusunda naklettiklerinin asılları kendilerine ait değildir; çünkü Babil esaretinden önceki tarihlerinde bunları bilmiyorlardı. Mezopotamya’da onlara açık olan kapı, orada yaşayan Araplara da açıktı.
Yahudiler İslâm’dan neler öğrendiler?
Yahudiler İslâm’dan neler öğrendiler?
31 Ocak, Çarşamba
Peygamberlik konusunda onların önceliği yoktur; kendi kutsal kitaplarına göre ilk peygamberleri ve ibadetlerle ile ilgili bilgileri başkalarından almışlardır. Onlarda “Peygamber” kelimesine karşı gelen bir kelime Kenan’a girmeden önce mevcut değildir.
Dinin özünü teşkil eden Allah, Peygamber ve mükellefiyet konularına mukayeseli olarak bakıldığında İslâm’ın onlardan hiçbir şey almadıkları açıkça görülecektir. İnsaflı ve tarafsız gözlemciler, eskiden ve yeniden dindar Yahudi halkına ve Müslümanlara baktıklarında izafi olarak (tesir bakımından) önceliğin Müslümanlarda olduğunu göreceklerdir.
İbranî dilinde, miladi onuncu asırdan önce gramer ve edebiyat kuralları yoktu, din adamları Mısır’da Müslüman Araplardan öğrendiler.
İbranice'de aruz (şiir vezinleri, kalıpları) yoktu, Mısır ve Endülüs’te Müslümanlardan öğrendiler.
Endülüs doğumlu olup uzun yıllar Kuzey Afrika’da ve Mısır’da yaşamış olan filozofları Musa b. Meymun tevhid felsefesi konusunu ilk yazan kişi olup Tevrât’ın, âdetlerini taklit etmeyi yasakladığı milletler içinden yalnızca Müslümanları istisna etmiştir (onlara uyulabilir demiştir).
Mahmud Akkad’ın “Mâ Yukâlu ani’l-İslâm” adıyla özetlediği kitabın yazarı Naphtali Wieder, bir adım daha ileri giderek Yahudilerden birkaç neslin, Müslümanlarla temaslarından önceki ibadetleri ile temastan ve birlikte yaşamadan sonraki ibadetlerini karşılaştırıyor ve kendi kaynaklarını da kullanarak şu sonucu ispat ediyor: Yahudiler Müslümanlara uyarak, onlardan öğrenerek abdest, gusül, cemaatle namaz gibi birçok ibadeti uygulama alanına soktular.
Mesela Yahudiler daha önce abdest yerine yalnızca ellerini yıkıyorlar, cünüp olduklarında da gusül yapmıyorlardı. Halk bunları Müslümanlardan öğrenince “daha önceleri bizde de vardı, siz kaldırdınız, farklı şeyler söylüyorsunuz” diye hahamlara, İslâm mahkemesinde dava açmaya kalkıştılar.
Yahudiler cemaat halinde namaz kılarken haham okumakla meşgul olur, cemaat ise oturdukları yerde sağa sola tükürür, konuşur, kalkıp bir yerlere gidip dönenler olur, gençler de bu hali görünce ibadetin böyle olduğunu zanneder, yanlış eğitim alırlardı. Bu durumu böylece tasvir eden Musa b. Meymun Yahudilere, Müslümanların cemaatle namaz düzenlerini tavsiye etmişti.
Yazar ayrıca Yahudilerin İslâm tasavvufundan da etkilendiklerini kaydediyor, Musa b. Meymun’un oğlu İbrahim’in İslâm namazını ve ona tekaddüm eden temizlik (abdest, gusül vb.) yazdığını, Şark Yahudilerinin ibadetlerinde onu izlediklerini ifade ediyor.
Sonuç olarak Yahudiler, Irak’a göç etmeden önce bilmedikleri (bilgi kaynaklarında mevcut olamayan) ve semavi dinler arasında ortak olan hususları göçten sonra burada öğrendiler, İslâm’dan sonra ise yukarıda özetlendiği gibi İslâm’dan çok şey aldılar.
Hadis, Sünnet ve İslâm
04:009/02/2018, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1963 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldum ve İstanbul İmam Hatip Okuluna meslek dersleri öğretmeni olarak tayin edildim.
Okullarda ve okul dışında İslâm ilimleri ve onun yardımcıları adına aradığımı kimde ve nerede bulduysam almak için gece gündüz çabaladım.
Hadis, Sünnet ve İslâm
Hadis, Sünnet ve İslâm
29 Ocak, Pazartesi
Hadis ve sünnet konusunda dışarıdan müsteşriklerin (oryantalistlerin) ve içeriden de onların uydularının ileri sürdükleri, ilim kisvesine bürünmüş olsa da başka amaçlar taşıyan iddialarını da o günlerden itibaren dikkatle takip ettim.
Üç önemli itirazları, tenkit ve çürütme teşebbüsleri dikkatimi ve ilgimi daha çok çekiyordu::
1. Hadisler Peygamberimiz’in (s.a.) vefatından yıllarca sonra kitaplaştırıldı, bundan önce ezberden naklediliyordu, bu kadar sözün hafızada tutulması ve doğru nakledilmesi mümkün değildir. Ayrıca çeşitli maksatlarla hadislerin uydurulduğu da olmuştur. Bu sebeple hadislere güvenilemez.
2. Peygamberimiz’in her sözü ve fiili, bağlayıcılık dereceleri farklı da olsa din kuralı getirmez, din kuralına dayanak olamaz; çünkü o, aynı zamanda bir beşerdir, beşer olarak söyledikleri vardır, daha sonraki yöneticilerin duruma göre farklı davranmalarına imkan veren sözleri ve davranışları vardır, tavsiye kabilinden olanlar vardır…
3. Hadis âlimleri hadislerin sahih olup olmadığını tespit için hadisin metnine değil, onu rivayet eden kişilere (râvîlere, ricale) bakmışlar, bunların hafızaları ve ahlâkları elverişli olması halinde rivayetlerini sahih kabul etmişlerdir. Halbuki Peygamberimiz (s.a.), akla, vakıaya, bilime, yine vahye dayanan temel kurallara ve hükümlere, İslâm’ın temel ilkelerine ve maksatlarına ters düşen bir söz söylemez, bir davranışta bulunmaz. Bu sebeple rivayetlere bir de bu yönden bakmak, metni de bu ölçülere göre tenkide tutmak gerekirdi.
Bu itirazları okudukça, duydukça haklı olup olmadıklarını araştırdım, peşinen ne kabul ettim ne de reddettim.
İmam Hatip Okulu'nda hadis derslerini de okutmak nasip olunca “Hadis Usulü” isimli kitabımı yazdım ve İmam Hatip Okulları seviyesinde olmasına rağmen bu kitapta, yukarıda sıraladığım itirazlara ve bunların yanlış olan taraflarına şöylece temas ettim (mealen naklediyorum):
a. Hadislerin bir kısmı daha Peygamberimiz (s.a.) hayatta iken izin verdiği bazı ashabı tarafından yazılmıştır. Daha sonra rivayetler çeşitli sistematiklerle kitaplara geçirilirken bu yazılı kaynaklardan da istifade edilmiştir. Ayıca ashab ve daha sonraki nesiller, hayatlarından daha fazla sevdikleri, dünya ve ahirette kurtuluşun, saadetin, adam gibi adam olmanın kendisini izlemeye, yolundan ayrılmamaya bağlı olduğuna iman ettikleri Allah Resulü’nün davranışlarını, sözlerini ve hayatını olduğu gibi tespit etmek, hafızada tutmak, mânâ ve hüküm bakımından değiştirmeden başkalarına nakletmek hususunda azami titizliği göstermişlerdir. Uydurma hadisleri sahih olanlarından ayırmak için sağlam kurallar ve ölçütler koymuş, ayrıca uydurma rivayetleri, özel kitaplarda toplamışlardır.
b. Kelâm ve fıkıh âlimleri, sahabenin davranışlarını da örnek alarak Peygamberimiz’in (s.a.) söz ve davranışlarının din, edeb, âdet, beşeri davranış olanlarını birbirinden ayırmışlar, bu maksatla özel çalışmalar yapmışlardır.
c. Yine bu âlimler metin tenkidi de yapmışlar, senedi sağlam bile olsa bir söz, yukarıda açıklanan ölçütlere uymuyorsa bunun Efendimiz’e ait olamayacağını, ortada tespit edilemeyen (bâtın) bir rivayet kopukluğunun bulunduğunu ifade etmişlerdir.
Sonuç olarak her hadis sünnet değildir ama bize sünneti taşıyan araç da Peygamberimiz’in söz ve davranışlarını nakleden sağlam rivayetlerdir.
Bu rivayetlerin bir kısmı, başka kültürlerden ve moderniteden etkilenen bazı kişilere göre önemsiz veya sıradan, dinî olmayan ifadeler olabilir, ama bu konuda karar verecek olanlar Müslüman aklıyla düşünebilen ilim ve fikir adamlarıdır.
Batı’nın göbeğinde yetişmiş ve araştırarak Müslüman olmuş bir zatın, bir ilim ve fikir adamının, Müslüman aklıyla düşünerek vardığı sonuçları, içimizde yetişen ama aklı bizden olmayanlara ibret olarak gelecek yazımda aktaracağım.
Hadis ve Sünnet’in önemi
04:0011/02/2018, Pazar
G: 11/02/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yüksek İslam Enstitüsü son sınıfında iken ilk tercüme denemem “Rasul-i Ekrem’in Örnek Ahlâkı” ismiyle yayımlanan kitabımla olmuştu. 60’lı yıllarda bu konularda fazla kitap bulunmadığı için tutuldu ve defalarca basıldı.
İkinci denemem öğretmen olduğum ilk yılda (1963-1964) meşhur mühtedi Muhammed Esed’in “Yolların Ayrılış Noktasında İslâm” adıyla basılan kitabı ile oldu. Bu kitap da defalarca basıldı ve halen okunuyor.
Hadis ve Sünnet’in önemi
Hadis ve Sünnet’in önemi
4 Şubat, Pazar
İşte bu kitabında Muhammed Esed (eski adı Leopold Weiss), Peygamberimiz’in hadislerinin ve Sünneti'nin önemini birçok hadis âliminden daha mükemmel anlamış ve dile getirmiştir. Birkaç yazıda bazen atlayarak ve özetleyerek bu bahsi aktaracağım.
HADİS VE SÜNNET
İslâm vücudunun, hem sağlık hem de hastalık zamanında yönelebileceği, bünyesine sindirerek, organlarının tam mânâsıyla kuvvetlenmesini ve hayat imkânı kazanmasını temin edeceği tek ilâç, Resûl-i Ekrem’in (s.a.) SÜNNETİ’dir.
Rasûlüllah’ın (s.a.) Sünneti'ni tatbik, İslâm’ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnet'in terki ise, İslâm’ın çökmesidir.
Sünnet, İslâm binasını tutan çelik iskelet idi. Sen, herhangi bir binanın iskeletini yok edince onun, kâğıttan bir baraka gibi çökmesine şaşar mısın?
İslâm târihinin bütün asırlarında, topyekûn âlimlerin ittifak ettikleri ve bugün bizim de pek iyi bildiğimiz bu açık gerçek, Batı uygarlığının etkisiyle günümüzde pek kabul görmez. O etkiler ki, her gün biraz daha gelişip kökleşmektedir. Fakat bugünkü çözülmemizin meydana getirdiği utanç ve anarşi hastalığından bizi kurtaracak olan yegâne hakikat de budur.
Biz burada “Sünnet” kelimesini “Rasûl-i Ekrem’in (s.a.), iş ve sözleriyle ortaya koyduğu örnek” diye en geniş mânâsıyla kullanıyoruz. O’nun şâyân-ı hayret olan hayâtı, Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği esasların tefsîri ve canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur’ân’a karşı olan insaf borcumuzu ödemiş olamayız.
Nasıl bir Müslümanın hayatının, onun rûhî ve bedenî varlığı arasında tam ve mutlak bir dayanışma üzerinde durması gerekli ise Peygamberimiz'in yolunun da, hayatı bir bütün olarak; yani en derin ahlâkî, amelî, şahsî ve ictimaî davranışlarının tümünü kucaklaması gereklidir; işte sünnetin en derin mânâsı budur!
Kur’ân-ı Kerîm, şöyle buyurur: “Rasûl size ne getirip verdi ise onu alınız, neyi yasak ettiyse onu da terkediniz” (Haşr: 7).
Rasûl (s.a.) de şöyle buyurur: “Yahûdiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı, Hıristiyanlar yetmiş iki gruba bölündü, benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacak.”
Hz. Peygamber (s.a.) yukardaki sözüne şunu da ekliyor: “Biri müstesnâ hepsi ateştedir.”
Ashâb-ı kirâm, doğru yolda olan ve kurtulan fırkanın hangisi olduğunu sorunca da şöyle buyuruyor: “Benim ve ashâbımın üzerinde olduğumuz yolda yürüyenler…”
Rasûlullah (s.a.) ve ashâbını, yollarında yürümek üzere kendilerine delil ve kılavuz edinenler, kurtuluş için bu manevî yola girenlerdir.
Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuyla ilgili olup, hiçbir tevil ihtilâfına meydan bırakmayan başka âyetler de vardır:
-“Öyle değil, Rabbin hakkı için onlar, aralarında çıkan ihtilâflarda seni hakem kılmadıkça, verdiğin hükümden dolayı hiçbir sıkıntı duymadan sana bütün teslimiyetleriyle baş eğmedikçe iman etmiş olmazlar” (Nisâ: 64).
-“De ki siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah yarlığayıcı ve bağışlayıcıdır. De ki Allah’a, Rasûlullah’a itâat edin; yüz çevirecek olurlarsa, muhakkak ki Allah kâfirleri sevmez” (Âli-İmrân: 31, 32).
Şu halde, Resûl’ün (s.a.) sünneti, derece bakımından Kur’ân-ı Kerîm’i takip etmektedir. O, İslâm hukukunun, ferdî ve içtimâî hayat kaidelerinin alındığı ikinci kaynaktır.
Gerçekten bizim, Sünnet'i, Kur’ân-ı Kerîm’in esaslarını açıklayan yegâne tefsir ve -gerek bu esasları anlamak, gerekse amelî hayatımıza tatbik etmek hususlarında- ihtilâfı önleyen tek vâsıta olarak kabul etmemiz gereklidir. Kur’ân-ı Kerîm’de üstü kapalı, mânâları, remiz ve işâret yoluyla gösteren âyetler vardır. Eğer elimizde, Kur’ân tefsirine dair sağlam bir yol bulunmazsa bunların, çeşitli mânâlarda anlaşılması mümkündür.
Ayrıca tefekkürümüz, zarûri olarak bizi şu neticeye sevkediyor: Kur’ân-ı Kerîm’in tatbikî esaslarını anlama konusunda, bütün âlemlere rahmet olmak üzere Kur’ân kendisine vahyedilen zattan daha üstün bir hakem yoktur.
İşte burada, Resûl-i Ekrem’in (s.a.) hayatını aydınlatan ve sözlerini bahis konusu eden kaynakların sıhhati (güvenilir ve mevsuk olup olmayışı) meselesiyle karşı karşıya gelinir. Bu kaynaklardan maksad, hadislerdir. Hadis, Rasûl-i Ekrem’in ashâbı tarafından anlatılıp nakledilen sözleri ve işleridir ki, hicreti takip eden ilk asırda, büyük bir dikkatle toplanmıştır.
Asrımızda, Sünnet'le amel etmeye hazır olduklarını ilân eden, fakat Sünnet'e temel teşkil eden hadislerin tümüne güvenemeyeceklerini zanneden birçok Müslüman vardır. Zamanımızda, kişinin prensip olarak hadislerin sıhhatini inkâr etmesi, sonra da bu yüzden bütün Sünnet nizamını inkâr eylemesi moda haline gelmiştir. Bu görüşün ilmî bir temeli var mıdır? Yahut İslâm şeriatının (dininin) dayandığı bir kaynak olarak hadîsi reddetmek için ortada ilmî bir mûcip sebep mevcut mudur?
Bizim kanaatimiz odur ki: Hadisle ilgili hususta Ehl-i Sünnet mezhebinin sahih görüşünün karşısında olanların, Resûl-i Ekrem’in (s.a.) hadislerine mevsûkıyet yönünden güvenilemeyeceğini, bir kerecik olsun ispat edecek mukni deliller ileri sürebilmeleri mümkün değildir. (Fakat bunu ispat bizim konumuz içine girmez.)
Zira ilk muhaddisler, bilhassa Buhârî ve Müslim, her hadîsin sıhhatini, hadis (haber ve nakil) nazariyyâtı ilminin kaideleri süzgecinden geçirme hususunda, beşer kudretinin erişebildiği en ince titizliği göstermişlerdir. Öyle ki bu inceleme, Avrupa tarihçilerinin, eski tarihin kaynaklarını incelerken başvurageldikleri inceleme tarzından çok daha kuvvetlidir.
Sünnetin ruhu
04:0015/02/2018, Perşembe
G: 15/02/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Muhammed Esed diyor ki:
Mâna ve rûh bakımından İslâm’a tam olarak uyan bir hayat sürmek istediğimiz zaman niçin sünnetle amel ve onu tatbik etmeyi zarûri görüyoruz?
Hepsi, Resûlullah’ın (s.a.) hayatından alınmış olmakla beraber, bazıları önemsiz gibi bulunabilen bu ibâdetler, âdetler, emirler ve nehiylerden meydana gelen geniş nizamdan başka, bizi İslâm’ın hakikatına götürecek bir yol yok mudur?
Sünnetin ruhu
Sünnetin ruhu
1 Şubat, Perşembe
Resûlullah’ın (s.a.) en büyük insan olduğunda şüphe yoksa da, en küçük şeklî teferruâtına kadar bütün hayatını taklid etmeye insanı mecbur etmek, insanlık şahsiyetinin ferdî hürriyeti üzerinde istibdâd değil midir?
İslâm’ın geleceği bakımından şunu bilmemizin -bu soruya cevap verebilsek de veremesek de- önemi çok büyüktür: İslâm’a göre durumumuzu, sünnet önündeki durumumuz tesbit edecektir.
Onda akla aykırı bir şey bulunduğu iddiasıyla İslâm’a karşı çıkacak, sübjektif duygulardan uzak tek bir kişi bulunamaz. Ancak şüphesizdir ki dinde, aklın hududunu aşan, fakat ona aykırı olmayan şeyler vardır.
Vazifemiz -anlayabilsek de anlayamasak da- her durumda Resûlullah’ın (s.a.) emirlerine uymaya bizi sevk eder. Bu emirlerle beraber bulunan ruh ve hikmeti anlamayı denemek de hak ve vazifemiz cümlesindendir.
Şüphe yoktur ki, Resûlullah’ın (s.a.) emirleri arasında, çok büyük önem taşıyanları olduğu gibi, önemi az olanları da vardır. Daha önemli olanı, az önemli olandan önce yerine getirmek de vazifelerimiz cümlesindendir. Fakat bize esasla ilgili değil gibi göründüğü iddiasıyla hiçbir emri terk etmeye hakkımız yoktur.
Doğumundan ölümüne kadar Müslüman hayatının her safhasında yer alması gereken, en küçük hattâ mânasız görünenlerinden en önemlilerine kadar varlığının bütün taraflarının gidişini tayin etmesi icap eden bu hayatî kaideler ve kanunların meydana getirdiği, böylesine geniş bir nizamın içi ve rûhî mânası nedir?
Resûl-i Ekrem’in (s.a.) bütün yaptıklarına, ümmetinin aynen uymasını emretmesinde ne gibi bir fayda vardır?
Her ikisi de temiz olduktan sonra, sağ elimle yememle sol elimle yemem arasında ne fark vardır? Bu ve benzerleri, sırf şekille ilgili şeyler değil midir? Bunların, beşerin ilerlemesi, cemiyetin faydası ile bir ilgisi olabilir mi? Böyle değilse, bize niçin farz (yapılması mecburî) kılındı?
İslâm’ın ve Müslümanların, kalkınması yahut çökmesi, sünnete uymaya veya uymamaya bağlıdır inancını taşıyan kimse olarak bizim, bu sorulara cevap vermemiz için uygun zaman gelmiştir.
Bildiğime göre, sünneti ayakta tutmayı ve hayâtı ona göre düzenlemeyi gerektiren üç açık sebep vardır:
Birinci sebep
İnsanı, devamlı ve düzenli bir yöntemle şuurluluk, dikkat, tam bir uyanıklık ve kendine hâkimiyet hali içinde yaşamaya alıştırmak. Rasgele yapılan işler ve uyulan âdetler, insanın ilerlemesi yolunda, yarış atlarının yolu üzerindeki mânia (engel) taşları gibidir.
Bu gibi işler ve âdetler, fikrin rûha ve kalbe yönelişini telef ettiği için son haddine kadar azaltılmaları gereklidir. Yaptığımız her iş, irâdemiz tarafından takdir edilmiş ve iç denetimimize boyun eğmiş olmalıdır. Fakat bu duruma ulaşmadan önce, kendimizi kontrol etmeyi öğrenmemiz icap eder. Nefis denetiminin zarûrîliğini, İslâm’da en güzel bir şekilde Hz. Ömer (r.a.) ifade etmiştir: “Hesaba çekilmeden önce, kendinizi siz hesaba çekiniz.”
Daha önce de işaret etmiştik ki, İslâm’ın ibadet düşüncesi, yalnız namazları değil, bütün hayatımızı içine almaktadır. Bu düşüncenin hedefi ise maddî ve rûhî varlığımızı bir bütün içinde birleştirmektir.
Bu küçükler, bu önemi az davranış ve işler, konumuz olan aklî ve rûhî temrin bakımından, hayatımızın en büyük faâliyetlerinden daha önemlidir. Çünkü büyük işler -büyük olmaları sebebiyle- açık ve çok defa dikkat ve şuurumuzun çerçevesi içinde bulunurlar. Halbuki bu küçük işler, çok defa dikkatimizden kaçmakta ve kontrolümüzü atlatmaktadır. Bu sebeple, nefse hâkimiyet gücümüzü geliştirmesi bakımından bu küçük işler daha faydalı ve tesirlidir.
Aslında, iki elden herhangi biriyle yemek önemli olmayabilir; fakat düzen, bilinçlilik ve disiplin göz önüne alınırsa işlerin en önemlisi, davranışlarımızı bir düzen ölçüsüne sokmaktır.
Sünnetle amel, bu şuurlu ve dikkatli oluştan otomatik hale geçtiği an, sünnet de, olgunlaştırıcı ve yetiştirici kıymetini tamamen kaybeder. Son asırlarda Müslümanların durumu işte böyle olmuştur.
Sünnetin ruhu (2)
04:0016/02/2018, Cuma
G: 16/02/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Küçük büyük ayrımı yapmadan sünnete uyma gereğinin ikinci sebebi onun cemiyet ve ümmet yapısını oluşturmadaki rolü ile ilgilidir.
İnsanlar, içinde var olup yaşadıkları maddi ve manevi çevrenin tesiriyle farklı mizaçlar ve eğilimler edinirler. Bu farklılık da birbirini anlayıp uyum içinde yaşamaları önünde engeller oluşturur. Ümmetin sağlam bir yapı gibi olmasını isteyen İslâm, bu farklılık ve engelleri aşabilmek için ümmet fertleri arasında ortak olan düşünce ve davranışları getiriyor; işte bu ortak âdet, davranış ve tutumlar bütünü sünnettir.
Sünnetin ruhu (2)
Sünnetin ruhu (2)
2 Şubat, Cuma
İşte bu sebeple İslâm dini, cemiyet âilesinin fertlerini, muntazam bir yöntemle -içtimaî ve iktisadî durumları birbirine zıt bile olsa- âdet ve mizaçlarının benzer olması yoluna sevketmeyi esaslı noktalardan biri telâkki etmiştir. Zira sünnet, cemiyeti sağlam ve istikrarlı bir şekilde muhâfaza eder. Anlaşmazlık ve düşmanlıkların gelişmesini önler. Müslümanlara, yani kendilerini, Kur’ân-ı Kerîm ve dolayısıyla Resûlullah’ın (s.a.) emirlerine bağlı dinle kayıtlı sayanlara göre cemiyetin sabit bir şekli olmalıdır, cemiyet mutlak bir temele dayanmaktadır. Bu temelin çevresine şüphe yaklaşamadıkça, ondan doğan cemiyet nizamını değiştirme konusuna da ihtiyaç yoktur. İşte yalnız bu sebeple biz, Kur’ân-ı Kerîm, “Müslümanlar kurşunlanmış bina gibi olmaları gerekir” derken bunun pratik imkânını anlayabiliyoruz.
İnsan cemiyeti, kelâmî doktrin ıstırabından kurtulup Resûlullah’a uyma ve ilâhî şerîata tâbi olmanın sağlam temelleri üzerine kurulunca bütün imkânlarını, beşer için maddî ve manevî gerçek refah ve saâdeti temin çarelerine doğru seferber edebilecektir. Bu durumda fert için de, rûhî ve manevî faaliyetlerinde başarı imkânları doğacaktır.
Üçüncü Sebep
Sünnetle amel prensip ve nizamında, günlük hayatımızın her davranışı, Resûlullah’ın yaptıklarını yapma esasına dayanır. Böyle olunca, bir şeyi yapmak veya yapmamak istediğimizde devamlı olarak, Resûlullah’ın (s.a.), bu işimize benzer bir işini aramaya ve düşünmeye mecbur oluruz. Bu sebeple de, en büyük insanın şahsiyeti, bizzat günlük hayatımızın programına -büyük bir ölçüde- girmiş bulunur. O’nun manevî tesir ve nüfûzu, hayatımız boyunca âdet ve davranışlarımızın gerçek âmili haline gelir. Bu bizi, şuurlu veya şuursuz bir şekilde, her iş karşısında O’nun durum ve tutumunu inceleme ve aramaya sevk eder. Böyle olunca da O’na, yalnız ebedî bir vahyin sahibi olarak değil, aynı zamanda en mükemmel bir hayatın da rehberi olarak bakmayı öğreniriz.
Biz O’nun yolunu veya bu yolun esaslarından bazılarını kabul etmezsek bunun mânası, Allah’ın rahmetini kabul etmemek veya onun kıymetini bilmemekten başka bir şey değildir. Hattâ bu görüşe uymakla “İslâm'ın getirdiği nizamın, bütün halinde beşerî problemlerin son hal çâresi olmadığını, isâbet ve fayda bakımlarından onunkine eşit başka bir hal çâresinin de bulunabileceğini, bu iki çözümden birini, mukayese edip seçmenin bizim zekâmıza bırakıldığını” kast ve kabul etmiş oluruz.
Biz İslâm'ı, medeniyet ve düzen olarak da diğerlerinden üstün kabul ediyoruz. Çünkü İslâm, hayatı bütünüyle içine alıyor: Dünya ve âhirete, rûh ve cesede, ferd ve cemiyete aynı önemi veriyor. Yalnız insan tabîatındaki yükselme ve ilerleme imkânına değil, aynı zamanda yine onun tabîatında var olan kayıt ve sınırlara da önemle bakıyor. O bizi, imkânsızın peşine düşmeye değil, fakat bizde var olan kabiliyetlerden en güzel bir şekilde faydalanmaya; sözle iş, düşünce ile uygulama arasında fark ve zıtlığın bulunmadığı, gerçekleşmiş olandan daha yüksek bir seviyeye erme yollarına sevkediyor.
O, yollar arasında bir yol değil, tek yoldur. O’nun esaslarını getiren zat, rehberlerden bir rehber değil, gerçek ve tek rehberdir. Bütün yaptıklarına ve emrettiklerine uymak, İslâm'a uymanın ta kendisidir. Onu terk etmek ise İslâm'ın rûh ve hakikatini terk etmektir.
Sünnet, İslâm ve ahlâk
04:0018/02/2018, Pazar
G: 18/02/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Muhtemelen bilgi eksikliğine dayalı bir yanlış var; tekrar edilir durur: “Efendim sünnete riayet edelim derken ümmetin birçok zayıf ve eksik noktaları ihmal ediliyor; kılık kyafet, nafile namaz, Efendimizden (s.a.) bize intikal eden âdâb-ı muaşeret iyi de, ya ümmetin bozulan ahlakı, ötekilere göre güçten düşmüş, kendisini koruyamaz hale gelmiş olması… ne olacak, niçin bunların üzerinde durulmuyor?”
Evet, işte bu yanlışı biraz açarak düzeltmek gerekiyor.
Buradaki yanlış, sünneti, yukarıda sayılanlardan ibaret bilmek ve eksik taraflarımızı sünnetin dışında kaynaklardan ıslaha yönelmektir.
Önce biz sünneti, kılık kıyafet, tesbih ve nafile ibadetlerden ibaret bilmiyoruz. Doğru anlaşılan sünnetin tarifi şudur: Peygamberimizin açıkladığı, örnek olduğu ve uyguladığı İslâm.
Bu İslâm’ın içinde, Müslümanların muhtaç oldukları, insanların ferd ve cemiyet olarak karşılaştıkları ve yaşadıkları bütün alanlar, olaylar, problemler… ile ilgili irşadlar, karar ve davranışları yönlendiren özel ve genel hükümler, açıklama ve işaretler mevcuttur.
Sevgili Peygamberimizin (s.a.) hayatına bakalım, “O İslâm’ı nasıl anlamış ve uygulamış”, bunu anlamaya ve öğrenmeye çalışalım; göreceğiz ki O, hem bir kâmil beşer, hem bir peygamber, hem bir aile reisi, hem bir cemiyet ve devlet lideri, hem de eşi bulunmaz bir eğitimcidir. Hayatında ve cemiyet içinde bu vasıflarının tamamıyla var olmuştur.
Evet O, kılık kıyafetinde kâfirlere benzememeye özen gösterir, gece sabahlara kadar namaz kılar, daima Rabbi ile huzur halindedir ama aynı zamanda eşlerine ev işlerinde yardımcı olur, adil dağılımı sağlar, maddi ve manevi temizliğe önem verir, düşmanlara karşı çağının en ileri silah ve tekniğini kullanır, güzel ahlakı tamamlamak için gönderildiğini ifade eder ve Allah’ın onayladığı üzere “en güzel ahlaka sahiptir”, liyakat ve ehliyette maharet ve yetişmişlik yanında ahlakı da arar, boynunda kul hakkı bulunanların cenaze namazlarını kılmaz, kadınlara ve çocuklara özel sevgisi, şefkati ve koruması vardır, naziktir, zariftir, edeplidir, israfı da cimriliği de sevmez… hasılı insanı iki cihanda mutlu ve Allah rızasına ermede başarılı kılmak için neye ihtiyaç varsa onun tamamını sünnetinde barındıran bir “Allah Elçisi”dir.
Onun ümmeti bugün O’nun sünnetini bütünlük içinde temsil edemiyorsa bunun kusuru tek başına ne âlimlerde, ne meşayihte, ne kitaplarda, ne hitaplarda, ne de halktadır; bunların tamamı ve daha başkaları bu kusurun amilleridir.
Yol gösterenler bir taraftaki kusuru düzeltmek, eksiği gidermek için diğer tarafı bozma yanlışına düşmemelidirler.
Gençliğimden beri bu ikamelerden (şunun yerine şunu yapalım tavsiyelerinden) bîzar olmuşumdur.
İmam Hatip yapmayalım, açmayalım, lise ve kolej açalım, cami yapmayalım okul yapalım, hacca ve umreye gitmeyelim yoksullara yardım edelim (veya Araplara para kaptırmayalım), saç, sakal, kıyafet, âdâb, tesettür, nafile ve şekil ile meşgul olmayalım; siyasi, ictimai, ahlaki, ekonomik eksiklerimizi gidermeye çalışalım (bu çalışmalar ibadettir, başka ibadetlerin yerine geçer)… diyenler oluyor.
Bu da önemli bir yanlış.
Dinimiz insanı yalnızca bu dünyada mutlu etmeyi ve mesaisinin çoğunu bu maksatla harcamayı değil, ömrümüzü harcarken fani dünya ile ebedî hayat arasında dengeli davranmamızı istiyor ve emrediyor. Bunun aksini yapanlar için “Değerliyi verip değersizi aldılar ve bu manevi ticarette zarar ettiler” diyor.
Dine farz, vacib, müstehab olarak dahil olan her şeyi önemsemek ve önceliğe riayet ederek tamamına yetişmek için çaba sarf etmek en uygun davranıştır.
Haram ve mekruh olan nesnelere ve davranışlara gelince bunlarda da tamamına riayet etme gayreti yanında dereceyi de göz önüne almak gerekir. Haramı işleyen ama mekruhtan uzak duran, sünneti ve nafileyi kaçırmayan ama haram işleyen veya farzı kaçıran müminler ziyandadır.
Mümin nefsinin arzusuna veya ötekinin etkisine kapılarak dini hükümleri ve ödevleri tasnif etmeye kalkışmamalı, ilâhî, tasnife riayet etmek için azami çabayı sarf etmelidir vesselam.
Bu ümmetin hali ne olacak?
04:0022/02/2018, Perşembe
G: 22/02/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Avrupa, Amerika, Çin, Japonya gibi ülkelere bakıyoruz; parçalanıp, bölünüp birbiriyle savaşanı yok, bize dönüp bakıyoruz, hemen bütün İslâm topraklarında Müslümanlar bölünmüşler, gruplaşmışlar, birbiri ile kıyasıya kavga ediyor ve savaşıyorlar.
Toplumları birleştiren ibadet: Zekat
Toplumları birleştiren ibadet: Zekat
9 Temmuz, Çarşamba
Akif ne diyordu?
Müslümanlık sizi gayet sıkı, gayet sağlam,
Bağlamak lazım iken, anlamadım, anlayamam,
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?..
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
Cin şeytanlarını suçlamaya gerek yok, “Müslümanların beynine ayrılık hissini sokanlar” insan şeytanlarıdır; kimdir bunlar: Siyonistlerdir, sömürgecilerdir, haçlılardır, gözünü madde bürümüş, vicdanları dumura uğramış azılı kapitalistlerdir…
Bunlar bu işi nasıl yapıyorlar?
Düzenleri, planları, tuzakları saymakla bitmez de, kabaca bir tasvir şöyle olabilir:
İçimize bizden görünen ajanlar sokuyorlar; görsünler, öğrensinler, okusunlar da millete memlekete faydalı olsunlar diye kendilerine gönderdiğimiz talebenin, teknisyenlerin, devlet görevlilerinin bir kısmını zehirliyor, işbirlikçi haline getiriyorlar, iktidar hırsı millet ve memleket sevdasını unutturmuş bazı siyasileri ve yöneticileri (özellikle tek başına yöneten ve yönetime millet iradesi dışında gelenleri) aldatıyor, ümitlendiriyor, korkularından emin kılıyor ve böylece kendilerine hizmetçi yapıyorlar…
Bu insan şeytanları kendileri için menfaat, mazlum ve mağdur halklar için serapa zarar olan karar ve eylemleri teşvik ediyor ve destekliyorlar. Askerlerini ve silahlarını başkalarının ülkelerine savaşmadan sokabilmek ve orada, perde gerisinden egemen hale gelebilmek için halkı bölüyor, birbirine düşürüyor ve yönetimi tehdit algısı içine sokuyorlar. Meşru olmayan yönetimler kötü niyetli örtülü sömürgecileri, silahlarıyla, askerleriyle, uzmanlarıyla topraklarına davet ediyorlar. Bu vicdansız şeytanların burunları kanamıyor, yerli maşaları olduğu için kendi elleri yanmıyor, istediklerini kolayca alıyorlar, üsler kuruyorlar, ümmetin servetine el koyuyorlar, insanlarını birbirine kırdırıyorlar. Bu şeytanların işbirlikçileri bazen kaybediyorsa da asıl kaybeden ümmet oluyor.
Hemen herkesin gözü önünde cereyan eden bu gerçeğin üstesinden gelmek ve ümmeti kendine getirmek, bölünmüş ümmet vatanının her parçasında ehliyetli yöneticileri ümmetin seçmesini sağlamak, önce parçalar arasında diyalog ve dayanışma sağlamak, sonra olabildiğince birlik kurmak, böylece güçlenmek ve insan şeytanlarının tuzaklarını bozmak için ne yapmalı, nereden başlamalı?
Bu sorunun cevabını İslâmcı Müslümanlar iki asırdır arıyorlar, kafa yoruyor görüşler ileri sürüyor, bazıları örgüt ve hareketle teşebbüsler ortaya koyuyorlar.
İnsan şeytanlarının en büyük düşmanları işte bunlardır. Bunlar ümmet vatanının neresinde ortaya çıksalar şeytanlar bütün plan ve tuzaklarıyla üzerlerine yürüyor, çocuğu doğmadan veya doğar doğmaz boğuyorlar.
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Akif’in yüreği gibi, bizim de yüreğimiz yanıyor, ellerimizi açıp Kadir-i Mutlak’a niyazda bulunuyoruz, ama asla ümidimizi yitirmiyoruz, ümmetin giderek uyandığını, olup bitenlerin farkına vardığını, ölerek kalarak bir gün bu dünyada, mahşere kalmadan, hak dini, hakkıyla temsil edecek hale geleceğini umuyor ve bekliyoruz.
Birlik ve danışma
04:0023/02/2018, Cuma
G: 23/02/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cemiyetin en önemli ve nispeten küçük birimi aileden tutun en genişi olan ümmete (bütün İslam ülkelerinde yaşayan müminlere) kadar her kısımda, her tabakada, bölükte birliğe (vahdete) ve danışmaya (istişareye, şûrâya) kesin ihtiyacımız vardır. Hem isabetli kararlar alabilmek hem de alınan kararları uygulayabilmek için bu iki faaliyete, ilkeye, vecibeye riayet etmeden başarıya ulaşmak mümkün değildir.
Iraklı Ezidiler Kapıkule sınırına dayandı
Iraklı Ezidiler Kapıkule sınırına dayandı
28 Haziran, Pazar
Bu yazıda danışma üzerinde duralım, gelecek yazıda da birlik konusunu ele alalım.
Kim danışacak, kime danışacak, danışmanın sonucu ne olacak?
Kur’an-ı Kerim’de danışmanın emredildiğini, müminlerin davranış kuralları arasında önemli bir yer tuttuğunun övgü ile açıklandığını biliyoruz (Âl-i İmran:3/159), Şurâ: 42/38).
Tefsir, siyer ve fıkıh kitaplarında Peygamberimize emredilen danışma hakkında şu açıklama yapılıyor:
Din kuralları, dine dair açıklamalar (ahkâm) konusunda Peygamberimiz başkalarına danışmaz; çünkü bunlar kendisine vahiy yoluyla bildirilir, din beşer aklıyla oluşturulamaz. Onun danışması emredilen hususlar, günümüzün diliyle söylemek uygunsa, teknik, bilimsel, stratejik dünya işleridir.
Peygamberimiz (s.a.) ebediyyete intikal ettikten sonra başta ashabı olmak üzere ümmet hem din konusunda hem de diğer konularda danışmalar yapmalıdırlar.
Din konusunda danışma, vahyi anlama, yerinde uygulama, vahyin açıklamadığı meselelerde ise ictihad için yapılacaktır. Her mükellef, yeterli ilmi elde etmiş ise ictihadla yükümlüdür; ancak ferdin ictihadına, toplu-istişareli ictihadlar tercih edilir; çünkü bu ikincisinde yanılma ihtimali daha azdır.
Önemli bir karar ve iş durumunda her mükellef, emin ve ehil kişilere danışmalıdır.
Devleti ve milleti yönetenlere gelince, bunların danışma yapmaları farzdır. Müfessir İbn Atıyye bu hükmü şöyle özetliyor: “İstişare dini hayatın temellerinden biridir ve mutlaka yapılmalıdır; devlet hizmetinde bulunanlar dindar ve alim (sahasında sağlam ve yeterli bilgi sahibi) kişilere danışmazlarsa onları azletmek ümmete (topluma) farz olur; bu konuda alimlerin ittifakı vardır.”
Perişan ve parçalanmış İslam dünyasının dertlerine çare bulmak ve zaman içinde adım adım birliğe doğru yürümek için de ümmet ölçüsünde danışmaya ihtiyaç vardır, ama ne yazık ki, ümmet içinden resmî veya sivil bir danışma kurulu çıkarmak ve bu kurulun kararlarını bağlayıcı kılmak imkansız derecesinde zordur ve yapılan teşebbüsler başarılı olamamıştır.
Niçin?
Çünkü resmisini devleti yönetenler yapacaklar, onların ise çoğu bağımsız değil, makama halkın reyi ile gelmemişler, iktidarlarını ya silahlı kuvvetlere veya sömürgeci yabancıların desteğine, korumasına borçlular. Onlar da ümmetin uyanmasını, danışmasını, birleşmesini istemezler.
Sivil teşebbüslerle ciddi bir “ümmet danışma meclisi” oluşturmanın önünde de aşılması güç engeller vardır. Ümmete ırkçılık, kavmiyetçilik, ulusçuluk, ulusal egoizm, mezhep ve tarikat tekelciliği ve taassubu… mikropları bulaşmış, ümmetin bünyesi arızalanmıştır. Nerede bir “alimler birliği” teşebbüsü olsa, derhal “birlik fırkaları(!)” oluşuyor, yine başa dönüyoruz.
“Hepsini yapamıyorum diye tamamını terk etme” hikmetine uygun hareket şöyle olabilir: Ehliyetli, dindar, güzel ahlak sahibi ve en azından bir kısım muteber ilim adamlarının takdirini kazanmış kişilerden bir alimler birliği oluşturulur (Mesela “Dünya İslam Alimleri Birliği” takviye dilebilir), bu birlik ümmetin problemleriyle meşgul olur, gerekli ilmi çalışmaları yaparak karar ve tavsiyelerini açıklarlar, samimi tenkitleri kale alırlar, taassup ve grupçuluktan kaynaklanan muhalefet ve propagandalara aldırmazlar, zaman içinde itibar ve itimad kazanarak ümmeti kurumu haline gelebilirler.
Birliğin engelleri
04:0025/02/2018, Pazar
G: 25/02/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm, birliği farz, tefrikayı ise haram kıldığı için iman, şuur ve ilim sahibi müminler asırladır birliği kurmak, korumak ve tefrikayı önlemek için azami gayret gösterdiler.
Bunların karşısında iki grup var olageldi: Biri dışarıdan, diğeri içeriden.
Avrupa dördüncüsü bizden
Avrupa dördüncüsü bizden
28 Haziran, Pazar
Dışarıdan olanlar İslam düşmanı mutaassıp kâfirler ile gözünü ve vicdanını dünya, madde ve menfaat kör etmiş olan insan kılıklı canavarlardır. Bunlar ya bâtıl dinlerinin (din adamlarının) sevkiyle veya menfaat saikıyla ara vermeden İslam dünyasına saldırdılar, planlar ve tuzaklar kurdular, fırsat buldukça askerleriyle ve beşinci kol faaliyetleriyle topraklarımızı işgal edip maddi ve manevi değerlerimize el koydular. Dün böyleydi, bugün de böyledir.
Allah Teâlâ mübarek dinine sarıldığımız müddetçe bize yardım edeceğini, üzülmemize ve korkmamıza gerek bulunmadığını çünkü zaferin ve üstünlüğün bizim olacağını müjdelemiş idi. “Allah’ın ipine sımsıkı sarılmamızın” yanında bir de “tefrikaya düşmeyin” buyurmuştu:
“Allah ve resulüne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenleri sever.” (Enfâl:8/46)
Bu irşadı, bu uyarıyı, bu buyruğu müminler tutup İslam’ın rahmet ve izzetini bütün insanlığın önünde temsil edecekleri yerde kâfirler tersinden uygulayarak istifade ettiler. “Mâdem Allah, bunlar tefrikaya düşünce mağlup olacaklar” diyor, biz de bunu sağlayarak onları zayıflatalım ve amacımıza ulaşalım” dediler, dediklerini de yaptılar.
Peki, içeride neler oldu?
Müslümanların tarihini şöyle bir gözden geçirelim, ne görüyoruz? En büyük zararı Müslümanlar birbirine vermişler. Hz. Osman’dan itibaren olanları hatırlayalım, İslam devletleri arasındaki büyük savaşları acıyla hatıra getirelim en büyük zararı bizim bize verdiğimiz hükmünde şüphe edilemeyecektir. Bu savaşların çoğunda ya iki taraf veya taraflardan biri dini de istismar etmişlerdir, meşru olmayanı meşru göstermek için her çareye (hileye) başvurmuşlardır, ne yazık ki besledikleri bir kısım ulemayı da kullanmışlardır.
İçeride birliği bozan ve tefrikayı körükleyen amiller arasında ırkçılık, mezhepçilik ve tarikatçılık da vardır. Dikkat buyurulsun “ırk, mezhep, tarikat” demiyorum, “cılık, cilik” diyorum.
Beşerin bütün renklerini temsil ve ihtiva eden ümmet içinde elbette çeşitli ırklardan müminler ve himayemiz altındaki gayr-i Müslimler bulunacaktı. İslam kardeşliği rabıtası, ırk, kavim, kabile bağının üstünde tutulduğu ve bu ilkeye göre davranıldığı sürece farklılık zenginlik olacak ve tefrikaya sebep olmayacaktı; ne yazık ki, böyle olmadı, hala da olmuyor.
Müslümanlar dini anlamak, problemlerini çözmek ve kâmil insan (has kul) olma yolunda daha güvenli ve verimli yol alabilmek için alimlere, mürşidlere muhtaç olabilecekti. Alimlerden fetvalar alacak, has kul oldukları sanılan insanlardan da eğitim (te’dîb) göreceklerdi. Ama hoca, mekteb, mezheb, tarikat farkı müminleri tekelciliğe ve taassuba götürmeyecek, tefrikaya sebep olmayacaktı. Böyle olmadı, itikad ve amel mezheplerinde taassup ve tarafgirlik kısmi savaşlara bile sebep oldu. Bazı mutaassıp fıkıhçılar, mezhep değiştirenlerin veya başka mezhepten fetva alanların cezalandırılması gerekeceğine dahi fetva verdiler.
Tasavvufu hakkıyla temsil edenleri tenzih ederek söylüyorum: Mutaassıp ve bölücü tarikatçılar “bizim tarikatımızdan başkası bâtıl, bizim şeyhimizden başkası ehliyetsiz veya sahtekâr” dediler, şeriata karşı tarikat propagandası yaptılar, şeyhlerini uçurdular, Ehl-i sünnet “ilham ve keşfin kesin bigi veremeyeceğini ve vahyin altında olduğunu, vahye göre değerlendirilmesi gerektiğini” açıkça ifade ettikleri halde “şeyhin söylediklerini ve yazdıklarını Allah’tan ve Peygamberimiz’den doğrudan aldığını ve hata etmiş olamayacağını” ileri sürdüler…
Düşman dışarıdan, bizimkiler içeriden ümmeti bugünkü haline getirdiler. İlim ve tahkik yerine cehalet ve taklidi, birlik yerine tefrikayı tercih ettik. Parçalandık, bölündük, birbirimize düştük, sonunda Allah’ın dediği oldu, yenildik, çiğnendik, canımızı ve malımızı korumak için bile kâfire muhtaç hale geldik; yani hırsızı bekçi yaptık.
"Çare nedir?" sorusunun cevabı da kısmen bu yazının içinde vardır; yapılması gerekenler yapılacak, yapılmaması gerekenler, yanlışlar ise terk edilecek vesselam.
Birlik ve partiler
04:001/03/2018, Perşembe
G: 1/03/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün İslâm ülkelerinin önemli bir kısmı (çoğu) ya açık veya kapalı laik demokratik sistem, yahut da meşrûti veya mutlak krallıkla yönetilmektedir. Bunlar içinde çok partili demokrasinin yaşandığı ülkeleri de -teorik olarak- ikiye ayırmak gerekir: her fikir, inanç ve programın demokratik yoldan iktidara talip olmasına ve bunun için parti kurarak faaliyet göstermesine izin veren ülkeler, belli bir düşünceyi ve programı dayatan, diğerlerinin iktidar talebine izin vermeyen ülkeler.
Kendisine oy veremeyecek
Kendisine oy veremeyecek
29 Haziran, Pazartesi
Birinci gruba giren ülkelerde (böyle bir ülke varsa) Müslümanların, İslâmî bir devlet oluşturmak üzere parti kurmaları, program yapmaları ve bunu iktidara taşımak üzere faaliyet göstermeleri elbette caizdir; hatta caizin ötesinde farzdır, gereklidir, dinî vazifeleridir. Bu uygulamada usulüne göre yapılmış içtihada dayanan görüş, program ve yorumlara saygı gösterilmeli, bunlar tefrika sebebi olmamalıdır.
İkinci gruba giren ülkelerde İslâmî bir düzen ve devlet oluşturmak üzere parti kurmaya ve faaliyet göstermeye izin verilmez; yahut başta izin verilse bile rejimin tehlikeye girdiği ve düzen değişikliğinin gerçekleşeceği hissedilince engelleme yoluna gidilir. Bu sebeple Müslümanlar, bu ülkelerde iki yoldan birini tercih konusunda anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Bir grup Müslüman, dinlerinin kendilerini mecbur ettiğine inandıkları düzen değişikliğini gerçekleştirmek için açık muhalefet ve illegal örgütlenme ve faaliyetten başka çarenin ve çıkar yolun bulunmadığına inanmakta ve bu yolu takip etmektedirler. Diğer grup veya gruplar ise yine kabaca ikiye ayrılmışlardır: a) Her şeye rağmen, takıyye metodunu kullanarak parti kurma, düzen içinde kalma, iktidara adım adım yürüme ve her adımda -fırsat elverdikçe/fırsat elverdiği ölçüde- İslâmlaşmayı gerçekleştirme, engellendikçe yeni baştan işe koyulma yolunu ve yöntemini seçenler. b) Çeşitli eğitim usûl ve araçlarını kullanma, tabanı islâmlaştırma ve böylece siyasî yapının da İslâmlaşmasını sağlama yolunu seçenler. Bunların da gerektikçe takıyye usûlünü kullanmaları kaçınılmaz olmaktadır.
Devlet ve siyaseti programlarının dışında tutan, yalnızca ferdî Müslümanlıkla meşgul olan şahıs ve gruplar da vardır; ancak bunlar buradaki bahsimizin dışında kalmaktadırlar.
Gerek parti kurarak ve gerekse eğitim araçlarından yararlanarak -düzen içinde kalmak ve zahirde düzene uyum göstermek kaydıyle- İslâmlaşmayı amaçlayan gruplar zaruret ilkesinden hareket etmekte, davranışlarını bu ilke ve delile dayanarak meşrûlaştırmaktadırlar. Karşı tarafın bunlara itirazı iki noktadan olmaktadır: 1. Başka yollar ve araçlar tamamen kapalı ve imkansız mıdır ki, bu yol zaruri olarak caiz olsun? 2. Takıyye yaptıkça, uyum gösterdikçe varlığına ve faaliyetine izin verilen Müslümanların giderek yaşadıkları gibi olmalarını, İslâm'a aykırı olan sistemlerle bütünleşip onların erimelerini, İslâm olmayan şeye İslâm demelerini nasıl engelleyeceksiniz?
Bu yolların zaruri olarak meşrû olduğunu savunan Müslümanlar da bu iki itiraza veya soruya: “1.Evet başka yol yoktur, var gibi gözükenler de çıkar yol değildir, 2.İçe yönelik eğitimle ve muhalefet şuurunun canlı tutulmasıyla erime önlenebilir...” diye cevap vermektedirler.
Bize göre bu tartışmalar ve tavır alışlar islâm siyaset kültürü ve siyaset fıkhı için paha biçilmez zenginlikler ve uygulama örnekleridir. Samimiyet ve ehliyet şartları bulunduğu müddetçe bütün Müslüman grupların tezleri birer ictihaddır. İctihad ihtilafı ümmet için rahmet olmalı, asla bir tefrika sebebi teşkil etmemelidir.
Müminler ancak kardeştir.
İctihad ictihadı nakzetmez (geçersiz kılmaz).
Müslüman ya kendi ictihadıyle amel eder, yahut da -ictihad ehliyeti yoksa- itimat ettiği bir alimin ictihadına uyar.
İctihad ve tevil bulundukça kişi tekfir edilemez.
Bu kaideler doğru anlaşılır ve uygulanırsa İslamlaşma yolunda ortaya çıkan farklı görüş ve uygulamalar da birliği bozamaz, bozmamalıdır.
28 Şubat mazlumları
04:002/03/2018, Cuma
G: 2/03/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazetemizin değerli yazarlarından Özlem Albayrak dünkü yazısının sonunu şöyle getirmişti:
“Ama darbeye karşı ne büyük başarılar kazanmış olursak olalım, o günleri geride bıraktığımıza ne kadar inanırsak inanalım, o 367 mağdurun 21 yıl boyunca hapis yatmasının önüne geçemedik. 28 Şubat’ın tamamen ortak bir akıl kaçması, toplu biçimde bir delilik nöbeti olduğu anlaşıldıktan sonra bile bu insanların, haksız yere, sudan sebeplerle, sonradan FETÖ’cü oldukları anlaşılan sözümona hakimlerin kararıyla hapis yatıyor olmaları, hala çile dolduruyor olmaları hepimizin utancıdır. Bu durum hakkında konuşabilen konuşmalı, yazabilen yazmalı, kalbi olan da buğzetmelidir. Nokta”.
Suriye sınırında 460 kaçak yakalandı
Suriye sınırında 460 kaçak yakalandı
29 Haziran, Pazartesi
Noktadan sonra satırbaşı yaparak ben bu çağrıya katılmak istiyorum.
Darbeden önce MGK Toplantısı’nda “radikal dinci faaliyetlere ilişkin” bir rapor ele alınmıştı. Bu rapordan yola çıkan askerlerin dayatması sonucunda alınan kararlara “sivil muhtıra” diyenlerin yanında daha çok tutulan değerlendirme bunun bir post-modern darbe olduğudur. O tarihte BBP lideri olan merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun ve 28 Şubat mağdurlarından daha başkalarının verdikleri bilgiler, askerlerin dayanak ve gerekçe olarak kullandıkları o meşhur istihbarat raporunun, Faik Bulut isimli, tarafı belli bir şahsa ait olduğunu ve gerçeklikle alakası bulunmayan bu bilgilerin, Bulut’un kitabından alındığını ortaya koymaktadır. Şu halde 28 Şubat’ın asıl gerekçesi başka, bahanesi başkadır.
Askerlerin MGK’ya dayattıkları ve hükumetin onaylayarak uygulamaya koymasını sağladıkları kararlar 18 maddedir ve tamamı Türkiye’de İslâmlaşma/dindarlaşma; yani dini; bilgili, şuurlu ve mümkün olduğu kadar eksiksiz yaşamak ve Batılılaşmaya direnerek kendi medeniyetini ihya ve inşa etmek için yapılan çalışmaları baltalamaya yöneliktir. Yapılanları meşru ve mazur göstermek için dindarlaşmanın adına “irtica” denmiş, devrimleri ortadan kaldırıp demokratik cumhuriyet rejimini yıkarak yerine şeriatı getirmek Müslümanların hedefi olarak gösterilmiş, bir kısmı derin devletin tezgâhı olan bazı marjinal gruplar ve bunların akıl ve din dışı faaliyetleri İslâm’a fatura edilmiştir.
Bu iddiamıza delil olarak meşhur on sekiz maddeye bakmak yeterli olacaktır.
28 Şubat’ın düşman ilan ettiği İmam-Hatipler, başörtülüler, İslâmî basın-yayın, eğitim ve öğretim faaliyetleri… Allah’a şükür mağduriyetten kurtuldular, hürriyetlerine kavuştular, faaliyetlerine devam ediyorlar. Ben de karınca kararınca bu mağdurlardan biriyim; başörtüsü yasağına karşı direnen öğrencilerimizi desteklemek ve yanlış yapmadan sonuç almalarına yardımcı olmak üzere daha yaş haddim dolmadığı halde görevimden ayrılmıştım.
Ama ne yazık ki, o günlerin hukuk ve insaf dışı baskıları, ithamları ve yargılamaları sonucunda zindana tıkılan 367 insanımız hala orada çile çekiyorlar.
Bu kardeşlerimizin çoğu onurlu insanlar olarak tavırlarını koruyor ve af istemiyorlar, yeniden yargılanmak, iftiralardan arınmak, hak ettiklerini elde etmek istiyorlar.
O meş’um günün yıldönümünde duyarlı sivil toplum örgütleri de mazlumları unutmadılar, haklı taleplerini ülkemizin birçok noktasında dile getirdiler.
Mazlumların ahı ve zulme razı olmayanların feryad u figanı inşallah boşa gitmeyecek, havada kalmayacak, ilgili mercileri harekete geçirerek zulmün son bulmasını ve adaletin gerçekleşmesini sağlayacaktır.
Kadına şiddet
04:004/03/2018, Pazar
G: 4/03/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Evet İslam tevhîd, barış, müsamaha, rahmet adalet… dinidir ama gerektiğinde şiddeti de devreye sokmakta, hatta emretmektedir.
İşte bir örnek:
“O, Allah’ın elçisi Muhammed’dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları, Allah’ın lütuf ve rızasına talip olarak hep rükûda ve secdede görürsün. Secdenin tesiriyle yüzlerine sîmaları oturmuştur; Tevrat’ta onlar için yapılan benzetme budur. İncil’deki misalleri ise bir ekindir: Çiftçileri sevindirmek üzere filiz verir, onu güçlendirir, kalınlaşır ve kendi sapları üzerinde durur. Onlar (müminler) yüzünden kâfirler öfkeden kahrolsunlar diye (böyle olmuştur). Onlar arasından iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara Allah bir bağışlama ve büyük bir ödül vaad etmektedir.” (el-Feth: 48/29).
LeBron'dan sürpriz karar
LeBron'dan sürpriz karar
29 Haziran, Pazartesi
Müslümanlar her kâfire karşı sert (şiddet uygulayan), her Müslümana karşı da merhametli (yumuşak) değildirler; kâfir saldırgan düşman olursa onu etkisiz kılmak için şiddet kullanırlar, kâfir barış içinde yaşamak isterse barışırlar. Müslümanlardan biri ceza gerektiren bir suç işlerse içinde (sopa dahil) şiddet de bulunan cezalar uygulanır, masum insanlara ise asla dokunulmaz ve hakları çiğnenmez.
Evlilik hukukuna riayet eden, şeriata, örf ve âdete göre üzerine düşeni yapan karı ve koca ne birbirine, ne de başkaları onlara şiddet uygulayamazlar. Eğer karı veya kocadan biri karşı tarafa zulmeder, vazifesini yerine getirmez, kuralları çiğner ve baş kaldırırsa (nüşûz) önce taraflar, sonra da yetkili merciler durumu düzeltmek için gerekeni yapar, aile bağının çözülmemesi, ailenin dağılmaması için gayret ederler.
İşte bu çerçevede, problem harice taşmadan kocanın karısını yola getirmek için ne yapacağı konusunda Kur’an’ın tavsiyesi öğüt, yatağında yalnız bırakmak ve yalnızca bu durumda dövmektir, bunun dışında herhangi bir sebeple kocanın karısını dövmesi caiz kılınmamıştır. Cahiliye devrinde sudan sebeplerle ve baş göz demeden uygulanan sopa, yüze ve hayati organlara vurmak, iz bırakacak, yaralayacak şiddette dövmek yasaklanmış, Sevgili Peygamberimiz de muhterem eşlerine hayatı boyunca bir fiske vurmamıştır.
Kocaya farz veya sünnet kılınmayan, yalnızca izin verilen, caiz görülen bu dövme tedbiri uzun yıllardan beri tartışma konusu yapılmış ve İslam’ın yumuşak karnı kılınarak istismar edilmiştir.
İslam alimleri izin verilen dövme eylemini devamlı telakki etmişler, hafifletmek için çeşitli yorumlara gitmişlerdir.
Biz “Kur’an Yolu” isimli tefsirimizde konuyu şöyle bağlamıştık:
“…kadının aile hukukunu çiğnemesi halinde bir ıslah tedbiri olarak ve içinde yaşanılan topluluğun örf ve âdetine uyularak serbest bırakılan “kocanın karısını dövmesi” eylemi, Hz. Peygamber (s.a.) tarafından toplum ıslah edilerek, insanın ve özellikle zevcenin dövülemeyeceği ifade ve telkin edilerek ortadan kaldırılmış, “iyi bir kocanın karısını dövemeyeceği” kaidesi bu yakışıksız davranışın önüne bir set olarak konmuştur. Burada sünnet (Resûlullah’ın sözleri ve uygulaması) âyeti neshetmemiş, tarihîliğini, yerelliğini ve kültürel mahiyetini ortaya koymuştur.”
Bana gönderilen bir yazıda, kendinden ummadığım bir sivri dil ile alimlere hakaret eden kişiyi uyarmak için bu yazıyı kaleme aldım. Bu kişi, yukarıda mealini verdiğim âyette geçen “darb” ı, “dövmek” olarak çeviren mealcilere ve tefsircilere hitaben “Allah’tan utanmadınız mı, O, dövün der mi” diyor.
Ben de “Allah Resulü, sahabe, ilk üç nesil alimlerinin tamamı ve günümüze kadar gelip geçmiş nice alim ittifakla bu kelimeyi “dövmek” olarak anlamışlar, uygulama konusunda farklı yorumlar yapmışlardır. Sen bunlara hakaret ederken Allah’tan ve kullarından utanmadın mı?” diyorum.
Diyanet'e çatmak moda oldu, o yazar da Diyanet'in mealinde böyle geçtiği için atıp tutuyor. Peki Elmalılı Hamdi ve Ömer Nasuhi Efendilere ne diyecek! Mehmet Akif’e ne diyecek?
İşte Akif’in meali:
“Erkekler kadınlar üzerinde hâkimdirler. Çünkü bir kere Allah ötekilerini berikilerden üstün yaratmış, sonra onlar bunların yolunda mallarını saçıp duruyorlar. Onun için işleri salâh olan kadınlar, kocalarının kendi üzerlerindeki haklarına boyun eğerler. Allah’ın kendilerini korumasına mukabil kendileri de murakabe imkânı olmayan vazife-i emanetleri korurlar. Kocalarına isyan edeceklerini sezerek endişeye düştüğünüz kadınlara gelince, evvelâ kendilerini irşad edin, sonra yattıkları yerde yalnız başlarına bırakın, yine dinlemezlerse dövün. Dinledikleri halde incitmeğe vesile aramayın. Allah’ın yüksek olduğunu, büyük olduğunu bilin”.
Vefa derslerinde İslâmcılık
04:008/03/2018, Perşembe
G: 8/03/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ensar Vakfı’nın güzel faaliyetlerinden biri de “İlâhiyat Vefâ Dersleri” adı altında başlattığı “hocalarıyla talebeyi buluşturma” toplantılarıdır. 24 Şubat günü ikincisinde hoca olarak ben, dinleyicilerin çoğu olarak da 1960’lı yıllardan itibaren derslerime katılmış eskiden yeniye öğrencilerim vardı. Konuşmamı bitirirken söylediğim gibi yarım asır içinde yaşlanmış, saçı sakalı ağarmış, her biri görev yapmış, bazıları önemli işlere, hizmetlere imza atmış güzel insanlara yıllarca sonra ders verir gibi konuşmak, sıhhat durumum sebebiyle yorucu olsa da hem ilâhî bir ödül, hem de zevkli bir iş de oldu.
Vefa derslerinde İslâmcılık
Vefa derslerinde İslâmcılık
1 Mart, Perşembe
Hatıraları ve bazı güncel konuları da araya sokmakla beraber asıl konu olarak “İslamcılık”ı seçmiştim.
Köşemde de bir özetini vermek istedim:
İslamcılık konusunda çeşitli dillerde ve farklı düşüncelere, gruplara, inançlara sahip kimseler tarafından yazılan kitaplar ve makaleler bir kütüphane teşkil edecek kadar çoktur.
Yazanların bir tarif üzerinde birleşemedikleri ilk dikkatimizi çeken noktadır.
İslamcılık konusunda müspet veya menfi bir hüküm vermek isteyenler önce kendi amaçlarına uygun bir tarif ve örnekleme yapıyorlar, sonra da bunu genelleyerek “İslamcılık şudur, budur, öldü, yaşıyor, İslam’a uygun veya değil, modernizmin bir versiyonu veya değil…” gibi sonuçlara varıyorlar.
“İslami Hareket Öncüleri” adıyla yaptığım ve dört cildini İZ yayıncılığın yayınladığı çalışmamda ben şu teze göre yürüdüm:
İslamcılık, ihtiyaca binaen adı ve kendisi ortaya çıkmış zorunlu bir islâmî faaliyettir.
Bu faaliyetin sebebi, başka dinlerin, ideolojilerin, siyasetlerin İslam’a ve Müslümanlara meydan okumaları, ümmeti bölmeye ve yok etmeye veya İslam din, medeniyet ve kültürünün yerine bir başkasını geçirerek ümmeti dönüştürmeye çalışmalarıdır.
Fertler, kuruluşlar, kurumlar olarak İslam’a ve Müslümanlara karşı yürütülen bu yıkıcı faaliyet karşısında imanlı, bilgili ve hamiyetli bir liderin veya heyetin etrafında toplanan Müslümanlar İslam’ı din, medeniyet ve kültür olarak ümmetin hayatında ve vatanında korumak için belli bir anlayış ve plan dahilinde faaliyet göstermişlerdir. Bizde ikinci meşrutiyetten sonra “Türkçüler” ile “Batıcılar”a karşı bu faaliyeti yürütenlere “İslamcı” denmiştir. Daha önce, aynı zamanda ve sonra İslam dünyasında aynı maksatla fikir ve fiil ortaya koyanlara “dâ’î, müceddid, mücahid, mürşid, imam” gibi isimler verildiği olmuştur.
“İslamcılık öldü” diyenler, bir ülkede yapılan bir devrimi veya siyasi hareketi ete kemiğe bürünmüş “İslamcılık” olarak takdim ediyor, bu hareketin başarılı olmadığı, İslamcıların iddialarını ve hedeflerini gerçekleştiremediği hükmüne varıyor, sonra bu hükmü genelliyorlar.
Ben de diyorum ki, İslam’a ve ümmete karşı yıkıcı ve bozucu planlar, kumpaslar, tuzaklar, saldırılar olduğu sürece buna karşı onları korumak ve saldırıları etkisiz kılmak için fikir ve fiil halinde gayret gösteren hamiyetli Müslümanlar daima olacaktır; bunlara İslamcı desinler, başka bir isim versinler fark etmez, daima olacak ve cihadın bu şubesini îfâ edeceklerdir.
Biz İmam Hatip okullarına öğretmen olarak tayin edildiğimizde aynı davayı benimseyen arkadaşlar ile ortak bir çalışma planı yapmış, o günün şartlarında İslamlaşmanın önündeki engelleri kaldırmak için karınca kararınca çaba göstermiştik. Bu çabanın, dava sahibi bir nesil yetiştirmek için okula ve ders kitaplarına yansıyan kısmını hem tarihe not düşmek hem de dileyene örnek olmak üzere gelecek yazıda sunacağım.
Öğretmenlikte İslâmcılık
04:009/03/2018, Cuma
G: 9/03/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yüksek İslam Enstitüsü son sınıfından itibaren düzenli ve dava arkadaşlarımla birlikte başlayan ve inşallah ömrümüz boyunca devam edecek olan İslamlaştırma faaliyetinin seyri hakkında etraflıca bilgi “Bir Varmış Bir Yokmuş-Hayatım ve Hatıralar” isimli kitabımda mevcuttur.
Antalyaspor Messi'ye de talip
Antalyaspor Messi'ye de talip
3 Temmuz, Cuma
Burada İmam Hatip Okulu öğretmeni iken dâva çerçevesinde yaptığımız faaliyetlerden ve özellikle ders kitaplarını nasıl davaya araç kıldığımızdan söz etmek istiyorum.
1963-65 yılları arasında geçen İstanbul İmam Hatip Okulu öğretmenliğimiz sırasında henüz 27 Mayıs 1960 darbesinin gölgesi üzerimizde idi. Darbeciler ve CHP zihniyeti din eğitim ve öğretimine yan bakıyor, ellerinden geldiğince baltalamaya çalışıyorlardı.
İstanbul merkezli hizmet hareketinde ilk dönemde beraber çalıştığımız arkadaşlarım merhum Bekir Topaloğlu, Tayyar Altıkulaç, okul dışından Y. Ziya Kavakçı, Mehmed Nazif Şahinoğlu… idi. İlk dönem Y. İslam Enstitüsü mezunlarından olup taşrada görev almış arkadaşlarımız ile Ankara İlahiyat Fakültesi'nden mezun olup çoğu Diyanet’te görevli arkadaşlarımız da hizmet halkasına dahil idiler. Bu halka gittikçe genişlemiş, oldukça başarılı bir seyir takip etmekte iken üzerimize kâbus gibi çöken “tepeden ıslahatçı ve öğrencileri parti siyasetine çeken hareket” yüzünden zayıflamış ve yöntem değişikliğine gidilmiştir.
Diyanet’te, Milli Eğitim’de din eğitimine ve halka yönelik faaliyetlerimizi isteyen Hatıratım’dan okuyabilir. Burada şunu kaydetmeyi de hakkaniyet gereği görüyorum: Bütün kararlarımız ve yaptıklarımız istişare sonu olmuş bir heyet (kadro) faaliyetidir; başarısı da sorumluluğu da tek kişiye (belli kişilere) ait olmaktan ziyade ortaktır.
Evet, İstanbul İmam Hatip Okulu'nda değerli hocalar vardı, bir kısmı yukarıda adları geçen İstanbul mezunu bazı arkadaşlarımızın da hocaları olmuşlardı, Allah cümlesine rahmet eylesin!
Ama biz okula öğretmen olarak geldiğimizde hiçbir meslek dersinin kitabı yoktu. Anlı şanlı bir hoca fıkıh usulü dersi okutmuştu, notlarını istedim, sekiz sayfalık giriş bilgileri ile bir yıl geçirilmiş olduğunu anladım.
Bu okullar için çok önemli olan Arapça dil öğretimi de başarısız olmuştu; çünkü hemen her yıl sınıflara dağıtılan farklı hocalar hep yeni baştan başlamışlar, kimi kadim sarf ve nahvi, kimi en-Nahvu’l-Vâdıh serisini, kimi de başka kitap ve usulleri takip etmiş, hiçbiri sona ermemiş, istenen neticeyi vermemişti.
Üzerimizde bulunan ders yüklerinin yanında gece gündüz çalışarak bir Fıkıh Usulü, Bir Hadis Usulü kitabı yazdım, Buhârî’den seçerek 120 hadis verdim, merhum Bekir Topaloğlu ile beraber bir Arapça Sarf Nahiv, bir de Arapça Okuma ve Eski Metinler kitabı yazdık. Daha sonra bunları bir de Arapça-Türkçe Yeni Kamus isimli lügat kitabı ile tamamladık.
Bugün İmam Hatiplerde öğretmen olan arkadaşlara seslenmek istiyorum: Bütün bu işler ve daha başkaları iki yıl içinde oldu. Bir yandan Allah Teâlâ’nın lütfettiği zaman bereketi, diğer yandan belki buna da vesile olan dava aşkı ile yapılabilecek çok şey vardır.
Arapça dersine ilk olarak altıncı sınıfa girmiştim. Elimdeki programa ve müfredata göre bu sınıfta Arap Edebiyatı Tarihi ve Abbâsiler dönemi edebî metinleri okutulacaktı. Yolda belde okumak için hep çantamda taşıdığım bir kitap olurdu, Arapça olan kitabı çıkardım, ilk sıradan başlayarak bir dersin sonuna varmadan bütün öğrencilerin birer satır okumalarını (okuyamamalarını) sağladım. Öğrencilerin tamamına yakını, bırakın Abbâsî dönemi edebî metinlerini, bir fıkıh usulü kitabından bir satırı okuyamıyorlardı. Eğer ben de “neme lazım” deyip, riski göze almayarak müfredatı uygulasaydım o yıl da boşa geçecekti. Karar verdim, deftere resmi konuları yazdım, fiilen ise öğrencilerin seviyelerine uygun bir yerden başlayarak Arapça öğretmeye çalıştım.
Okul müdürünün denetimini geçiştirme konusunda, bize inanan ve destekleyen, müdürün de sevdiği ve itimad ettiği Mahmud Bayram Hocanın aracılığı ve koruyuculuğunu rahmetle anıyorum.
İmam Hatip öğrencilerine biz, ülkemiz halkını ve ümmeti “yeniden İslam’a” yönlendirecek dava ve davet adamı namzetleri olarak bakıyor, bu yolculuğa uygun bir formasyon vermek istiyorduk. Bu sebeple hem hadislerin seçiminde hem de Arapça grameri örnekleri ile Arapça Okuma Parçalarında bu amacı gözettik.
Gelecek yazıda Arapça Okuma kitabı ile İslamcılığa nasıl hizmet etmeye çalıştığımızı yazacağım.
Arapça ders kitabında İslâmcılık
04:0011/03/2018, Pazar
G: 11/03/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arapça Okuma ve Eski Metinler kitabını Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi'ne sunduk, yardımcı ders kitabı olarak kabul edilmesini talep ettik. Ders kitabını ancak Milli Eğitim yazdırıyordu, onun da böyle bir niyeti yoktu, ders kitabı bulunmadığında şahısların yazdığı kitaplar, Talim Terbiye'ce “yardımcı ders kitabı” olarak kabul edilirse okullarda okutulabiliyordu.
Tren nehre düştü: 19 ölü
Tren nehre düştü: 19 ölü
3 Temmuz, Cuma
Uzunca bir zaman bekledik, sonunda cevap olumsuz geldi. Uzman raporuna dayalı olması gereken gerekçe yazılı değildi, o günlerde bize burun indirmeyen adamlardan bir şey öğrenmek de mümkün değildi. Çaresini bularak raporu elde ettik, gerekçe az çok beklediğimiz gibiydi; “dil öğretiminden başka bir amaca yönelmiş olduklarından…” diyordu. Bu “başka amaç” da seçtiğimiz okuma parçaları ve edebî örnekler arasında, İmam Hatip talebesine vermek istediğimiz dini bilgi, şuur ve İmam Hatipli ruhunu içeren parçaların bulunması idi..
Allah murad eder, inayetini esirgemezse bir kapı kapanır, birkaçı açılır.
Konya İmam Hatip Okulu'nda edebiyat hocamız olan Kemal Or’un (Allah rahmet eylesin!) Talim Terbiye’de bir şubeye atandığını öğrendik. Kendisine müracaat ederek durumu anlattık. “Birkaç göstermelik değişiklik yapın, yeniden müracaat ediyormuş gibi sunun ve bana bilgi verin” dedi. Böyle yaptık, kısa zamanda Sarf Nahiv ve Okuma kitaplarımız “yardımcı ders kitabı olarak” kabul edildi. Yirmi yıldan fazla İmam Hatip okulunda okutulan bu kitaplara koyduğumuz okuma parçaları, o tarihlerde öğrenci olanların hala hafızalarında, şuurlarında ve kişiliklerinde yaşıyor.
Şimdi bu okuma parçalarının “özel bir amaç için serpiştirilmiş olan” kısmını, amacını da açıklayarak özet halinde sunacağım:
İlk parçadan önce bir âyet ve bir de hadisin metinleri:
“Yavrucuğum, namazını özenle kıl, iyi olanı emret, kötü olana karşı koy, başına gelene sabret. İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir.”/“Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma, ortalıkta çalım satarak yürüme; unutma ki Allah gurura kapılıp kendini beğenen hiçbir kimseyi sevmez” (Lukman: 17-18).
İbn Mes’ûd diyor ki:
Resulullah’a (s.a.) sordum: Hangi amel Allah katında daha sevimlidir?
Şöyle buyurdular: Vaktinde kılınan namaz. Sonra ana babaya iyi davranmak, sonra da Allah yolunda cihad.
Muâviye ve İbn ez-Zubeyr:
Devletin başkanı olan Muâviye’nin, oğlu Yezîd ile İbn ez-Zubeyr’in, ihtilafı şiddete başvurarak çözme teşebbüslerine karşı mülkünden fedâkârlık ederek problemi siyasetle çözümlemesini anlatıyor.
El-Hâlıku’l-azîm:
Ahlak öğretmeni, bir bardak suda erittiği şeker örneğinden hareketle her an hazır ve mevcut olduğu halde beşer gözüyle görülemeyen Allah’ın varlık ve yüce sıfatlarını anlatıyor.
Me’mûn ve bir kadın:
Halife Me’mûn’un oğlu bir kadının malını gaspediyor, kadın halifeye şikayette bulunuyor, halife oğlunu kadınla aynı sıraya oturtuyor, kadın yüksek sesle davasını dile getirirken memur, “Halife’nin huzurunda sesini yükseltme” diyor, Memun müdahale ederek “Bırak, haklılık onu böyle konuşturuyor, oğlumu ise haksızlık dilsiz yapıyor” diyor ve adaletle hükmediyor.
İki âyet:
“Allah’ın elçisi ve müminler, Rabbinden ona indirilene iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandılar. “O’nun elçileri arasında ayırım yapmayız” ve “İşittik, itaat ettik, bağışlamanı dileriz rabbimiz, gidiş sanadır” dediler” (Bakara: 285).
“Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr eden kimse iyice sapıtmıştır” (Nisâ:136).
Cibrîl Hadisi:
İslam iman, ibadet ve ahlak esaslarını açıklayan meşhur hadis.
Bu âyetleri, hadisleri ve eriyen şeker örnekli dersi, imana, akıl ve nakıl delilerine dayanarak ulaşmayı (taklit değil, tahkik imanını) sağlamak için veriyoruz.
Ömer el-Âdil:
Meşhur “Hz. Ömer ile koca karı” olayını anlatarak İslam’da devlet başkanının nasıl olması gerektiği konusunda bilgi ve şuur kazandırmayı amaçlıyoruz.
“Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-i ilâhî sorar Ömer’den onu”
diyen âdil Halîfe…
(Konuya devam edeceğim).
Kitaplarla İslâmcılık
04:0015/03/2018, Perşembe
G: 15/03/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâmcılık laf ile olmaz, fikir ve fiil ile olur. Fertten cemiyete, tepeden tırnağa İslâmlaşma, kâmil manada Müslüman olma cehdi demek olan İslâmcılık için iyi yetişmiş ve adanmış insanlara ihtiyaç vardır. Bu insanlar, mevcut dünyada ve mevcut kurumlarda kendi başına yetişmez; namzetler mektepte olsun, medresede olsun onlara mahsus özel programlar, irşadlar, te’dîbler uygulamak gerekir. İşte biz de karınca kararınca İmam Hatip öğretmenliğimizde de bunu yapmaya çalışmış, günün şartlarında müfredata girmeyen kitaplardan, Arapça Okuma kitabına alıntılar yaparak öğrencilerin akıl ve gönüllerini hazırlamak istemiştik.
'Sevdiğim yerdeyim'
'Sevdiğim yerdeyim'
4 Temmuz, Cumartesi
Önceki yazımda bu parçalardan, kısa açıklamalarla örnekler vermiştim. Bugün devam edip bitireyim:
Enes, Peygamberimizle
Peygamberimiz ve Çocuklar.
Peygamberimizin sade ve zahidane hayatı ile şükür ve kanaat telkinini ifade eden iki hadis.
Onun (s.a.) merhameti ve cömertliği. Oğlu İbrâhîm’in vefatındaki örnek durum, tutum ve davranışı.
Bu parçalar ve gelecek benzerleri, bir İslamcının eşsiz rehberi ve sevgilisi olması gereken Efendimiz'i tanıtmaya yöneliktir.
Hâlid b. Velîd’in vefatı sırasındaki örnek davranışı. Hz. Ebu Bekir ve diğer bazı ashabın mektupları. Hz. Ali’nin Müslüman olması. Nuseybe el-Mâziniyye isimli kahraman sahâbî kadın. Ashâbın Peygamberimize olan sevgileri ve fedâkârlıklarından örnekler. Onun fesahatı (dilinin sağlamlık ve güzelliği), Hz. Enes, Örnek Nesil Ashâb, Veda hutbesi, Hz. Ebu Bekr’in halife olduğunda yaptığı konuşma. Ashab’ın şairlerinin Efendimizle ilgili kasideleri.
El-İhtiyar isimli Hanefî fıkıh kitabının namaz bahsinden. (Namazsız İslamcılık da Müslümanlık da olmaz).
Kardeşlik. Dili korumak. Cuma namazı. Ahmed b. Hanbel’den “Namazda huzur ve huşû bahsi”. Âdil devlet başkanı nasıl olur? İhlas. İlim yolculuğu. Muhâsibî’nin kitabından “Riâyet ehlinin menzilleri” .
Ebu Yusuf’un Kitâbu’l-harâc’ının girişi. İmam-ı A’zam’ın el-Fıkhu’l-ekber isimli temel akaid risalesinin tamamı, Hz. Ömer’in yargı ile ilgili mektubu.
İslam birliği, Taklid, Kur’an-ı kerimin özellikleri, Endülüs Mersiyesi, Moğolların tahribatı, Gazzâlî’nin İbn Sînâ tenkidi.
Söz uzamasın diye ve maksadı anlatmaya yeter sandığım için bu kadar örnekle yetindim.
Hadis usulünün yanında üç demet kırk (120) hadis vermiştim. Aziz dostum M. Yaşar Kandemir’den rica ettim, o da Buhârî’nin el-Edebu’l-mufred’inden güzel ahlaka dair iki demet kırk hadis seçti, öğretim metoduna uygun olarak tertip ettiğimiz bu kitabı da önce teksir ederek sonra basılmış olarak takdim ettik; böylece İmam Hatip talebesine özenle seçilmiş 200 hadisi öğretmiş olduk.
Eskiden beri tavsiye kitap listeleri yapılır ve açıklanır. Bu listeleri yapanların bir kısmı İslamcıdır, bir kısmı ise bölücü, dışlayıcı, kanaatine ve grubuna taassupla bağlı insanlardır. Bu vesile ile listeleri okuyanlara tavsiyem şudur:
Hem listeleri yapanlar hem de bu listelerde adı yazılan kitaplar tenkide tabi tutularak okunmalıdır. İslam’ı biz Müslümanlar iki kaynaktan öğreniyoruz: Vahiy ve ictihad (tefsir, yorum, alimlerin açıklamaları).
Allah Teâlâ’nın vahiy yoluyla Peygamberine gönderdiği din bilgisi ile yine Allah’ın kullarına lütfettiği fıtrî akıl arasında bir çatışma, bir çelişme olmaz. Eğer böyle bir görüntü varsa ya –mesela- hadis sahih değildir, doğru aktarılmamıştır veya akılda bir ârıza vardır.
Vahiy dışındaki din bilgisi ister ulemadan, ister tasavvuf erbabından, ister İslam filozoflarından gelmiş olsun tenkide tabidir; yani bunların isabetli de hatalı da olması mümkün olduğundan vahiy gibi okunmaması, gerektiğinde ehli tarafından güncellenmesi gerekir.
Yanlış kanaatin, inancın, yönlendirilmenin baş sebebi tenkitsiz ve tek taraflı okumadır. Bir şahıs veya konu, belli bir şahsın veya grubun kitabından okunur, onun muhalifi ihmal edilirse doğruyu ve ortayı bulmak imkansız hale gelir.
Şimşirgil yalan söyleme, iftira etme!
04:0016/03/2018, Cuma
G: 16/03/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Senin bana karşı buğzunun asıl sebebini biliyorum, bu yazıda da kısaca bahsedeceğim.
Ben, Müslümanların birliğinden, kardeşliğinden yana olduğum, ömrümün önemli bir kısmını bu uğurda harcadığım için Müslüman gruplarla uğraşmıyor, onların sataşmalarına da insaf dairesinde ve yalnızca hakikatin bilinmesi maksadını hâsıl edecek kadar cevap veriyorum.
HTC Desire 626 Türkiye'de
HTC Desire 626 Türkiye'de
4 Temmuz, Cumartesi
Benimle Fetö, Efgani, Abduh ve Reşid Rıza arasında “tâbi-metbû” ilişkisi kuruyor, gençleri onların yoluna çağırdığımı, bunun için çaba gösterdiğimi yazıyorsun; işte yalanın ve iftiran da budur.
Altmış yıla yakındır konuşuyor ve yazıyorum. Bana bir tek cümlemi göster ki, onlara bağlı olduğumu göstersin ve bununla gençleri o kişilerin yoluna davet etmiş olayım, bir tek cümle!
Süleyman Hayri Bolay’a da iftira ettin, o seni mübahaleye (yalan söyleyene lanet olsun bedduasına) davet etti, cesaret edemedin. Ben de davet ediyorum: “Eğer ben gençleri, o üç kişinin ve Fetullah Gülen’in yoluna çağırdıysam Allah bana lanet etsin ve belâmı versin, çağırmadıysam bana bu iftirayı yapana lânet olsun ve Allah’tan belâsını bulsun!” diyeceğim, var mısın!
Ben, İslâm birliği ve kardeşliği amacım doğrultusunda ülkemde mevcut bütün dini yapılarla (tarikat, parti, cemaat…) kardeşçe ilişki kurmaya, aralarındaki problemleri çözmeye, ifrat ve tefritleri olanları diyalog yoluyla ıslaha çalıştım. Bahsedilen şahıs ve çevresi, meşhur dershaneler olayından sonra Tayyip Bey ve iktidarı aleyhine tavır alınca önce yazarak ve konuşarak yanlış yaptıklarını anlattım, dinlemeyip insafsız muhalefet ve yıpratma tavırlarını devam ettirince diyaloga son verdim, o meşhur “sahte peygamberler…” konuşmasında ben Tayyip Bey’in yanında idim, manzara kamuoyuna intikal etti ve o zamanki adıyla cemaatin hedef tahtasına oturdum.
Gelelim Efgani, Abduh ve Reşid Rıza’ya.
Hüseyin Hilmi Işık (Allah rahmet eylesin!) ve yakın çevresinden yazarlar yalnızca bu üç kişiyi değil, İbn Teymiyye, Hamidullah, Mevdûdî, Seyyid Kutup, Elbânî, Yusuf Kardâvî, Şiblî Numani, Hayreddin Karaman, Ahmed Gürtaş, Süleyman Ateş, Celâl Yıldırım, Bekir Topaloğlu gibi zevatı da başta mezhepsizlik ve Vehhabilik olmak üzere çeşitli iftiralarla sıvadılar. Hamîdullah gibi bir velî ahlâklı allâmeye “Ba’îdullah” diyecek kadar cür’eti ileri götürdüler.
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan” olmamak için bu zevâtı, insaflı, tarafsız ve oldukları gibi anlatmak üzere harekete geçtim, birçok yerde yazdım ve birkaç yıl önce çıkan “İslâmî Hareket Öncüleri” isimli dört ciltlik kitabıma Mevdûdî ve Seyyid Kutub’u da aldım.
Beşer şaşar fehvasınca -Peygamberler dışında- herkesin hataları, kusurları, günahları olabilir, ilim ve İslâm adamının işi iftira etmek, yalnızca kötü olanı yazmak, onu da abartmak değildir; kişinin kendi sözlerini ve yazılarını, taraftarlarının da muhaliflerinin de dediklerini ve olanı olduğu gibi, gerektiği kadar söylemektir, yazmaktır. Ben de öyle yaptım.
Şaştığım, incindiğim şey şudur:
Aslında Müslüman ve İslâmcı olmanın ötesinde bir beşere veya beşerî yapıya yapıştırılmayı, falancı, filancı olarak anılmayı kabul etmem, ama:
1960’lı yıllardan beri genişleterek yayınladığım bir kitabım var: İmam-ı Rabbani ve İslâm Tasavvufu. Yakında bir de “Şeriatsız Tasavvuf Olmaz” isimli kitabım çıktı. Peki, tasavvufta ısrarla bu yolu ve İmam-ı Rabbâni’yi örnek gösterdiğim halde niçin bana “İmam-ı Rabbânîci” demiyorlar da yalnızca hayatlarını ilmî usul ile yazdığım kişilerle aramda aidiyet ilişkisi kuruyorlar!
Sebebi malum; çünkü ben onların sahte kutsallarına (yanılmaz efendilerinin tespitlerine ve kanaatlerine) muhalefet ediyorum.
Burada daha fazlasını açmayı gerekli görmüyor, merak edenlere, “Bir Varmış Bir Yokmuş” isimli Hatıralar kitabımın son bahsine bakın diyorum.
İctihad ve fetva hakkında
04:0018/03/2018, Pazar
G: 18/03/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Fıkıh ve Usul kaynaklarına göre İslam devletinin başkanı, hakim ve müfti müctehid olacaktır. Diğer şartları da taşıyan bir müctehid bulundukça başkası bu makamlara gelemez.
Asırlar geçtikçe çeşitli sebeplerle ictihad edecek ölçüde alimler azalmış, bu dereceyi elde etmiş alimler de mezheb taassubu yüzünden durumlarını ve ictihadlarını açıklamaktan korkmuşlardır. Bu yüzden ve islâmî hayat durmasın diye (zaruret sebebiyle) müctehid olmayan “alimlerin” de fetva vermeleri, hakim ve devlet başkanı olmaları caiz görülmüştür.
İctihad ve fetva hakkında
İctihad ve fetva hakkında
11 Mart, Pazar
Müslümanların hayatında yeni durumlar, meseleler, sorular ortaya çıktıkça Müslümanca yaşayabilmek için çevrelerinde mevcut alimlere danışmak zaruri olmaktadır. Bu alimler müctehid iseler asıl kaynaklara (Kur’an’a ve Sünnete…) başvurarak ve belli bir usul dairesinde cevaba ulaşır ve bunu açıklarlar. Müctehid değil iseler nasıl fetva verecekleri de özel olarak yazılmış “Fetva usulü” kitaplarında açıklanmıştır. (Bu konuda yeterli bilgi için benim İslam’ın Işığında Günün Meseleleri isimli kitabıma ve Prof. Dr. Ahmet Yaman’ın Fetva konusundaki değerli çalışmasına bakılabilir.)
Fetva almak isteyen Müslüman mensup olduğu mezhebe göre fetva istiyorsa alim (müfti) cevabı o mezhebin muteber kitaplarından çıkararak verecektir. Fetva isteyen Müslüman meselesinin zarar görmeden, zorluk çekmeden çözümünün peşinde ise müftü ona bu konudaki ictihadları (mezheb görüşlerini) açıklar. Eski kitaplarda konuya ait açık cevap yoksa benzer ve yakın çözümlerden hareket ederek cevabı bulur ve anlatır.
Sorduğu konuda birden fazla farklı fetva (mezheb hükmü, çözüm, ictihad) varsa Müslüman ne yapacaktır?
Bu konu mezheplere ait usul ve füru kitaplarında tartışılmıştır.
En dar görüşe göre bir mezhebe bağlı olan yükümlü başka bir mezhebden fetva alamaz. Bu görüşün ilmî ve dînî bir delili yoktur.
Orta görüş ise şöyledir:
Bir Müslüman dilerse daima bir tek mezhebin fetvaları ve açıklamaları ile amel eder, kulluğunu bu bilgiye göre gerçekleştirir. Dilerse ve ihtiyaç duyarsa başka mezheblerin ve müctehidlerin fetvaları ile de amel edebilir.
Başka bir mezhebin fetvası iler amel etmeye “telfik” diyenler ve telfikin de caiz olmadığını iddia edenler cahillerdir. Müslüman, eski bir uygulamasını bozup yeniden ve başka bir ictihad ile uygulamaya kalkışırsa bu caiz görülmemiştir. Uygulama yeni ve eskisinden bağımsız olduğu sürece -eski fetvayı aldığı mezhebden- başka bir mezhebin veya müçtehidin fetvasını alabilir ve uygulayabilir; buna telfik değil, intikal denir.
Kendisi müctehid olmayan bir Müslümanın bir mezhebe bağlanması (iltizam) caiz olmakla beraber bunun ilmen ve dinen bağlayıcılığı yoktur. Meselesini bir alime sorar, alim, varsa bu konudaki farklı ictihad ve çözümleri de açıklar, Müslüman da durumuna ve ihtiyacına göre bunlardan biri ile amel eder; onun yükümlülüğü bundan ibarettir. İslam dininde zorluk ve tıkanma yoktur, Peygamberimiz (s.a.) de gerektiğinde ümmeti için kolay ve hafif olanı tercih etmektedir.
Bütün çağlara ve insanlığa hitab eden İslam’ın yaşaması içtihadın varlığına ve devamına bağlıdır. Ve bugün de birçok mesele mevcut alimlerin ictihadları ile cevap buluyor. Birçok alimi bir araya getiren ve konuların istişare edilmesini sağlayan ilmî toplantılar ile akademi dünyasında yapılan doktora tezleri –ki, danışman ve jüri üyeleri ile istişare ediliyor demektir- yeni ictihad ve fetva konusunda hatayı asgariye indiriyor; kaldı ki, ehliyetli alimin yapacağı ictihadda yanılması da mümkündür, caizdir ve bu hata sevaptan mahrum değildir.
Gençler ve yaşlılar
04:0022/03/2018, Perşembe
G: 22/03/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkemizde, İslam dünyasında ve genel olarak dünyada hem gençler hem de yaşlılarla ilgili bir dolu problem var, olması da tabîî, aynısı olmasa bile çoğu benzer olan problemler daha önceleri de vardı. Her devrin eğitimcileri bu problemlerle meşgul oldular, bilgi ve tecrübelerine dayanarak teşhislerde, çözüm tekliflerinde bulundular.
KPSS girişinde uyuşturucuyla yakalandı
KPSS girişinde uyuşturucuyla yakalandı
5 Temmuz, Pazar
Gençlik meselesi üzerine eğilen, kafa yoran, konuyu dert edinen kimselerin bir kısmı günümüz gençliğini tanımadan konuşuyor, yazıyor ve havada kalmaya mahkum tavsiyelerde bulunuyorlar; onlara tavsiyem okuyarak, görüşerek, araştırmalardan haberdar olarak önce günün gençliğini tanımaları, bundan sonra konuşmalarıdır.
Tecrübe, bilim ve araştırmalara dayalı güncel bilgilere sahip olarak gençliğin problemleri, ihtiyaçları, çözümler üzerinde konuşan zevata gelince:
1. Problemlerin doğru olarak tanımlanması (teşhis) konusunda bu kesim, yeterli olmasa da oldukça başarılı.
2. Çare, ilaç, tedavi, eğitme alanına geldiğimizde başarılı ve yeterli olduklarını söyleyemem.
Diyeceksiniz ki, “biliyorsan sen doğru ve yeterli olanı söyle!”
Bildiklerimi söylediğim ve yazdığım çok oldu, ama ben onları da yeterli görmüyorum.
Öyleyse ne yapmalıyız?
Ümmetin en önemli meselesi olan “gençliğin eğitimi, imkan ve kabiliyetlerini en verimli ve sağlıklı bir şekilde kullanmalarının sağlanması” için hem durum tespiti, hem de yapılacaklar konusunda sürekli olarak ilmî toplantılar yapılmalı, bu toplantılarda mutlaka gençlere yer verilmeli, ortaya çıkan gerçek duruma ve ihtiyaçlara göre sivil toplum ve devlet elinden geleni kâmil manada yapmalıdır.
Allah Teâlâ Kitabında, “müminlerin her önemli işlerini danışma usulünü kullanarak yapmalarını” istiyor. İlim, bilgi ve tecrübe isteyen bu konuda ilgili bütün tarafları bir araya getirerek danışma yapmayacaksak, bundan daha önemli hangi konuda yapacağız!
Benim ilmî toplantılardan maksadım, oldukça ikramlı ve rahat yerlerde birkaç gün toplanmak, tebliğler sunup müzakere adı altında son derecede kısıtlı konuşmalar yapmak, âdeten pek de işe yaramayan, katılımcıların birçok maddesinde mutabık kalmadıkları bir sonuç bildirisi yayımlamak, sonra dağılıp gitmek değildir. Hem devlet hem de bu konuyu önemseyen ve hizmet vermek isteyen sivil toplum sırf “gençlik problemi ve çözüm yolları” için örgütlenmeli, bu örgüt(ler) yapacakları ilmî toplantıların amacı gerçekleştirecek formatta yapılmasını sağlamalı, sonuçlarını takip ederek birleştirmeli, ihtilafları yeniden müzakereye açmalı, doğru tanımlama ve çare tekliflerini uygulama alanına sokarak sonuç almayı hedeflemelidir.
Yazının başlığında “yaşlılar” da vardı. Buraya kadar yapılmasını tavsiye ettiğim faaliyet içinde hem gençler hem de yaşlılar bulunacak, her iki kesimin ilişkilerindeki arızalar karşılıklı açıklamalarla ortaya çıkacak, böylece araya çekilmiş duvarların arkasında konuşanlar, dertlenenler, şikayette bulunanlar, karşı tarafı bilmeden, dinlemeden hüküm verenler nerelerde yanlış yaptıklarını anlayacaklardır.
Bugün bence de haklı ve gerçek olan “gençliğe ulaşamama” problemi, danışmalı ve sonuç almaya yönelik faaliyetlerle bir ölçüde çözülebilir, ama yine de ulaşılamayan (kısmen ötekilerin ulaştığı) önemli bir gençlik parçası kalacaktır. Ulaşmak ve “iyi, doğru, güzel, faydalı” sonuç almak için çırpınan insanlar (gençler ve yaşlılar) amaç için en uygun yol ve yöntemleri bulup uygulamakla yükümlüdürler; bu yapıldıktan sonra “hidayet kulun iradesi ve Allah’ın lütfu ile olur” der, ulaşabildiklerimizle yolumuza devam ederiz.
İl müftüleri istişare toplantısı
04:0023/03/2018, Cuma
G: 23/03/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
14-17 Mart 2018 tarihleri arasında Ankara’da yapılan bu toplantının 34’üncü olması bile tebrike şayan ve ümitleri güçlendirici bir haber.
Toplantı sonunda yayımlanan emek mahsulü, kapsamlı ve değerli sonuç bildirgesini okudum, intibaımı arz etmeye çalışacağım.
Fenerbahçe'nin yenileri imzaladı
Fenerbahçe'nin yenileri imzaladı
5 Temmuz, Pazar
İlk gençlik çağımda ve dînî ilimleri tahsil etmeye başladığım yıllarda birden fazla il ve ilçede müftülüklere uğradığım, bazı müftüleri tanıdığım oldu. İmam Hatip Okulu'nda ilk akaid dersi hocamız, kudât (hakimler) mektebi mezunu müftü Abdullah Efendi idi. O tarihlerde (benim vaiz olduğum altmışlı yıllarda da devam ediyordu) müftülere talimat verilmişti, dini kontrol altında tutan laikliğin tabii bir sonucu olarak din görevlileri, iman, ibadet ve ahlâk konularının dışına çıkamayacaklardı; bu konuları da laiklik çerçevesini zorlamadan (fazla etliye sütlüye karışmadan) ifâ edebiliyorlardı.
Daha Konya İmam Hatip Okulu'nda öğrenci iken (1951/2-59) çalışkan öğrencilere ödül olsun diye bizi Ankara’ya götürmüşler, Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu ile de görüşme imkânı tanımışlardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin dördüncü Diyanet İşleri Başkanı olan bu zat, biz İmam Hatip öğrencilerini sevinç ve heyecan içinde kabul etmiş, birer Fatiha okutmuş, Fatiha’yı doğru okuduğumuz için çok memnun olmuş ve ikramda bulunmuştu.
Evet, “Fatiha’yı doğru okuyabilen genç çocuklar” bile inkılâbın silindirinde ezilmiş selefimizi ziyadesiyle sevindiriyordu.
Hasılı, o günden başlayarak gelip geçen Diyanet İşleri başkanlarını tanıdım, aralarında hocalarım, arkadaşlarım ve talebelerim de bulundu, Diyanet faaliyetlerini de yakından takip ettim, kimi faaliyetlerine katkılarım oldu.
Önce Özal, sonra da Erdoğan zamanlarında Diyanet, bu iki değerli başkanın himayelerinde, hâkim sistemin imkan verdiği son sınırlara kadar hürriyete kavuştu ve atılımlara başladı. Bu çerçevede din görevlilerinin de “halkı din yönünden aydınlatma” görevleri daha geniş çerçeveli ve kaliteli bir seviye kazandı.
Türkiye’de sağdan ve soldan, İslâmî kesimden ve ötekilerden bazı kimselerde onulmaz bir Diyanet muhalefeti, bazılarında düşmanlığı, bir kısmında memnuniyetsizliği vardır. Askeri darbelerin ardından tayin edilen başkanların tamamı değil -onlara baş eğmeyenler arasında hocamız Ömer Nasuhi Bilmen bile vardır- pek azı, siyaset ve siyasiler adına tavizler vermişlerdir; ama bunlar kalıcı olmamış, kendileriyle beraber izleri de Diyanet’ten silinmiştir.
Birkaç yazıda bildirgesinin bazı maddelerini alıntılayarak düşüncelerimi yazacağım son toplantıda
ele alınan konular ve bildirgedeki ifadeler “nereden nereye geldiğimiz” konusunda, bizim gibi eski zamanları da yaşamış olanlar için heyecan ve ümit vericidir.
İslâmî kesimden Diyanet muhaliflerinin bir kısmı Diyanet’in siyasete ve düzene taviz verdiğini ileri sürerler, içtihada açık konulardaki bazı fetvalarını, zaruret ve hikmet gereği bazı tasarruflarını örnek göstererek itibarsızlaştırma yolunu tutarlar. Dediğim gibi, bazı dönemlerde kabul edilemez tasarruflarda bulunan birkaç başkan gelip geçmiştir, ama Diyanet’in genel çizgisi ve kalıcı izi Orta Yol İslâmı’dır, bunun dışında kalıcı ve halen kullanılan bir beyan, bir fetva mevcut değildir.
“Bekâra karı boşamak kolaydır”, “Sırtında saman taşıyanların yumurta küfesi taşıyanlara sataşması trajikomiktir”. Diyanet tek başına düzeni değiştirecek değildir, bu şartlarda ondan beklenebilecek şey, kendi tasarrufları ve beyanlarının sahih İslâm’ın dışına çıkmamasıdır, o da bunu yapıyor..
Gelelim bildirgeye.
(Gelecek yazıda gelelim).
Diyanet diyor ki…
04:0025/03/2018, Pazar
G: 25/03/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Sosyal, kültürel, siyasi ve iktisadi açılardan devasa krizlerin kuşatması altında olan dünyamız, tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşamaktadır. Özellikle İslam dünyası savaşlar, işgaller, şiddet ve yoksulluk altında zor ve sıkıntılı süreçlerden geçmektedir. İnsanlığın yaşadığı buhranları, sosyal, kültürel, manevi hatta siyasi krizleri çözebilecek yegâne imkân, İslam’ın hayat veren evrensel hakikatleridir.”
OXI Fransa'yı ikiye böldü
OXI Fransa'yı ikiye böldü
6 Temmuz, Pazartesi
Diyanet İşleri Başkanlığı artık suya sabuna dokunmadan “iman, ibadet, ahlak” konuları ile sözde meşgul olup, ülkede, İslam dünyasında ve dünyada olup bitenlere arkasını çevirmiyor, gözlerini yummuyor. Küresel ölçüde durum tespiti yapıyor, “İnsanlığın yaşadığı buhranları, sosyal, kültürel, manevi hatta siyasi krizleri çözebilecek yegâne imkân, İslam’ın hayat veren evrensel hakikatleridir” diyerek çözümün adresini gösteriyor.
“Yeryüzünü İslam’ın barış ve adalet mesajıyla tanıştırma mükellefiyeti taşıyan Müslümanların, öncelikle iç meselelerini çözerek vahdeti sağlamaları gerekmektedir. Bugün Müslümanların en temel sorunu parçalanmışlıktır. Coğrafi parçalanmışlığın beraberinde getirdiği zihinsel dağınıklığın neticesinde, gücünü ve imkânlarını yeterince kullanamayan İslam dünyası, emperyalist müdahalelere ve meydan okumalara, karşı koyamamaktadır”.
Bu pasajda dört can alıcı problem ele alınıyor:
1- Müslümanların bütün dünya insanlarına karşı sorumluluğu,
2- İslam dünyasında ve parçalarında coğrafi ve zihinsel parçalanmışlık, vahdet yerine tefrika,
3- Tefrika yüzünden içine düşülmüş bulunan güçsüzlük, gücün kullanılamaması,
4- Emperyalist müdahale ve meydan okumalara karşı koyma yükümlülüğü.
Karşımızda, böylesine sorumluluk duygusuna sahip, olabildiğince geniş-kapsamlı yükümlülük bilinci içinde, en önemli meselelerimizin farkında olan bir Diyanet var.
İslam’ın bize yüklediği sorumluluğu yerine getirebilmek için bu sorumluluk bilincine ve duygusuna sahip Müslümanlara (birlik ve bütünlük içinde bir ümmete) ihtiyaç var. Halbuki ümmet coğrafya olarak bölünmüş, parçalanmış, her bir parça bir ulus devlet olmuş, böyle bile olsa aralarında çeşitli alanlarda ve şekillerde birlik kurmaları mümkün iken bir çoğu birbirine düşmüş, düşmanı bırakıp “dost” ile savaşa tutuşmuş; dostu bırakıp düşman ile antlaşmalar, anlaşmalar, dostluklar kurmuş, işbirliği yapmışlar.
Birlik önce gönüllerde ve zihinlerde olur, bunu sağlayacak olanlar da topluluk içindeki âlimler, gönül adamları, kanaat önderleri ve münevverlerdir. Gel gör ki, ümmetin bu kesimi arasındaki ihtilaf siyasiler ve halklar arasındaki ihtilaftan daha çetin ve etkili. Etkili tabakayı, kısmen, kötü niyetli ümmet düşmanlarının kullandığı da oluyor. Misal çok da, herkesin hatırlayabileceği ikisini zikredelim: Filistin’e insani yardım götüren hamiyetli Müslümanlara İsrail’in uyguladığı vahşet ve zulüm karşısında susanlar olduğu gibi, İsrail’den yana ve Müslümanları suçlayan açıklamalar yapanlar da oldu. Bugünlerde “yeni Kral’ın”; yani veliahdın dehşetinden korkarak suspus olan bir Baş Müftüleri, yakın tarihlerde İsrail’e karşı savaşmanın caiz olmadığına fetva vermişti. Bu ülke âlimlerinin İhvan-ı Müslimîn aleyhine ağır ithamlarda bulunduklarını hatta bir kısmının onları tekfir ettiklerini de biliyoruz.
Ümmetin parçaları arasında bu dağınıklık, tefrika, gaflet, oyuna gelerek birbiri ile çatışma, düşmana karşı ve amaç için işbirliğinin yokluğu önümüzde en önemli mesele ve engel olarak duruyor. Diyanetimiz bu problemin farkında olarak çare arıyor, teşebbüslerde bulunuyor ve buna devam edeceğini açıklıyor.
Ümmeti (İslam ülkelerini) bir bütün halinde düşünsek un var, şeker var, yağ var, ateş var ama helva yapamıyoruz. Çünkü bunların her biri bir parçanın elinde ve bu parçalar bir araya gelmiyorlar. İslam dünyasında kör olası gözü olan emperyalistler bu parçaların bir araya gelmelerini engellemeyi bir numaralı strateji olarak uyguluyorlar. Tarih boyunca uygulanmış olan “parçala-yönet” kuralına uygun hareket ediyorlar, bütünü yutamayacaklarını bildikleri için lokma lokma bölerek çiğniyor ve yutuyorlar.
Ümmetin, aziz dine layık olan izzeti maddi ve manevi güce bağlı, bu güç vahdete bağlı, vahdet de tefrikayı dert edinmiş fertlerin, toplulukların ve kurumların gayretine bağlı.
Vahdete ulaşabilmek için yoldaki engelleri kaldırmak gerekiyor, gelecek yazıda bunlardan, bildiride yerini bulan birini ele alalım.
İslâm birliği ve Diyanet
04:0029/03/2018, Perşembe
G: 29/03/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir önceki yazımızı şöyle noktalamıştık:
“Ümmetin, aziz dine layık olan izzeti maddi ve manevi güce bağlı, bu güç vahdete bağlı, vahdet de tefrikayı dert edinmiş fertlerin, toplulukların ve kurumların gayretine bağlı. Vahdete ulaşabilmek için yoldaki engelleri kaldırmak gerekiyor, gelecek yazıda bunlardan, bildiride yerini bulan birini ele alalım.”
DAEŞ 111 çocuğu kaçırdı
DAEŞ 111 çocuğu kaçırdı
6 Temmuz, Pazartesi
Ümmet uluslara bölünmüş, ipin ucu da yabancılar ile yabancılaşmışların eline geçmiş olduğuna göre izzetin ve gücün zaruri şartı olan birlik nasıl ve hangi araçlarla ve çalışmalarla sağlanacak?
Belki başka yazılarda “ideal olan birliğe adım adım gitmek, ilk adımda son adıma sıçrama yanlışına düşmemek, mevcut şartlarda sınırları değiştirmeden bazı anlaşmalar ve antlaşmalar ile birliğe ilk adımı atmak” konusunu işleriz.
“Birlik misyonunu kim yüklenecek” sorusunun kısa cevabını “vahdet de, tefrikayı dert edinmiş fertlerin, toplulukların ve kurumların gayretine bağlı” şeklinde vermiştik. Bu konuyu da başka yazılarda açmak gerekecektir.
Vahdete giden yolu temizleme faaliyetinde önemli bir husus da olabildiğince geniş bir İslâm anlayışına bağlı olarak en az dışlama ile azami kapsama kuralını kullanmaktır. Alimlerin ve kanaat önderlerinin bölücü ve dışlayıcı ifade ve davranışlardan kaçınmaları, her grubun özel anlayışını korumasına saygı göstermeleri, ancak bu özel anlayış ve bağlılıkların birliğe zarar verecek taassup ve tekelcilik noktasına varmaması için titiz davranmaları zaruridir.
Birlik için gayret etmesi gereken taraflardan biri de kurumlardır; Diyanet İşleri Başkanlığımız, kınayanın kınamasına aldırmadan bu vazifeyi de omuzlamış ve bildiride, yolu temizleme konusunda şu teklifte bulunmuştur:
“…İslam, hakikatin kendisidir; bütün alt yorumların üstündedir; hiçbir mezhep ya da meşreple sınırlandırılamaz. Dolayısıyla herhangi bir mezhep ve meşrep bağlamında değil, İslâm’ın temel ilkeleri doğrultusunda düşünerek vahdetin, birliğin temini adına gayret göstermek hepimizin vazifesidir. Diyanet İşleri Başkanlığımız, gerçekleştirdiği uluslararası faaliyetlerle İslâm ülkelerinin dinî müesseseleriyle ortak bilinç oluşturmak adına çalışmaya devam edecektir.”
Bu teklif iki önemli tedbire dikkat çekiyor:
1- Mezheplerin ve meşreplerin terk edilmesi değil, bölme ve dışlamaya sebep olan taassup ve tekelciliğin tek edilmesi.
2- Ümmetin diğer parçalarıyla devamlı temas kurarak ve çeşitli uluslararası faaliyetler icra ederek amaca yönelik ortak bilinç oluşturmak.
Bugün bizdeki iktidar, İslâm birliğine karşı olmak şöyle dursun güçlü teşvikçisi olduğu için Diyanet resmi bir kurum olduğu halde ümmetin birliği amacına rahatlıkla hizmet edebilir ve ediyor.
Başka, halkı Müslüman ülkelerde bazı yönetimlerin, İslâm düşmanı emperyalistlerin güdümüne girdikleri ve onlar da birliği istemedikleri için oralardaki resmi kurumlar (diyanet işleri kurumları) önünde engeller vardır. Buna rağmen alenî birlik toplantılarına katılmamayı göze alamazlar. O ülkelerdeki fertler ve sivil kuruluşlar da bu yönde faaliyetler icra eder, kamuoyu oluşturur ve yönetimlere baskı yaparlarsa resmi kurumların işi kolaylaşabilir.
Bu yazıyı Sayın Burak Gümüş’ün “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Orta Asya faaliyetleri” başlıklı yazısının girişini alıntılayarak bitireyim:
“…Komünizm döneminde devlet ve sisteme bağlı laik Sovyet İslam’ı yaratmak için geçici ibadethane kapatılması, dinsel kitap yasaklanması ve dinsel önderlere baskılar, yerini Din İşleri Konseyi ve Bakanlar Kurulu’na bağlı memur müftülerce işleyen “resmi İslam” ve yeraltında faal olan tarikatlar vasıtasıyla yaygın olan “paralel İslam” arasında rekabete terk etmiştir. Fakat SSCB’nin dağılması ve güçlü devlet aygıtının çözülmesi sonucu Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nde, boşluktan faydalanıp birbirleriyle nüfuz rekabetine girişen radikal irticai akım, parti, örgüt veya devletlerin oyun sahası haline geldiği gözlenmektedir. Meydanı aşırılara bırakmamak ve ulusal, tarihsel ve kültürel avantajlardan da faydalanarak, AB sürecinde bulunan ve NATO üyesi laik T.C.’nin anayasası çerçevesinde başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı, eğitim, sosyal ve kültür hizmetleriyle 1980’lerden beri bölgede faaliyettedir.”
Bu yazının okunmasını tavsiye ederim.
Unutmayalım ki, “at bincisine göre koşar”, sistem ne olursa olsun iktidarın süvarisi istiyorsa Müslümanlar çok şeyi başarabilirler.
Diyanet, ictihad ve reform
04:0030/03/2018, Cuma
G: 30/03/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İl Müftüleri İstişare Toplantısı sonunda açıklanan bildiriyi tahlile devam ediyoruz.
Bugünkü yazıya uzunca bir alıntı ile başlıyorum; çünkü bu konu son günlerin gündemini haylice meşgul etti, Diyanet’in tavrı hakkında da ileri geri konuşuldu, yazıldı.
Bildiri (dolayısıyla Diyanet) diyor ki:
“İslam, bütün insanlığın huzur ve mutluluğu için gönderilmiş, kıyamete kadar baki kalacak hak dindir. İslam’ın zaman ve mekâna göre değişmeyen, başta tevhid olmak üzere inanç ve ibadet esaslarına dair sabiteleri; varoluşa, insana, hayata, çevreye dair evrensel ilkeleri ve ahlaki değerleri vardır. Bununla birlikte İslam âlimleri bireysel ve toplumsal hayatın değişen ve gelişen ihtiyaçlarına yönelik yine Kitap ve Sünnete dayanan bir Fıkıh Usulü geliştirmişlerdir. Böylece İslam’ın temel ilkelerinin, dünya görüşünün ve adaleti esas alan toplumsal hayat idealinin dinamikliğini sağlamayı hedeflemişlerdir./Dinin değişmez sabiteleri dışında kalan ve ictihadın mümkün olduğu alana dâhil olan bazı fıkhî hükümleri, değişen şartlara göre güncellemek, dinde reform yapmak anlamına gelmemektedir. Aslında bu davranış, İslam’ın evrensel hakikatlerini, onların özüne dokunmadan her çağa ve topluma aktarmak ve vahyin ışığında hayata rehberlik etmek demektir. Kesin ve açık bir nassın olduğu yerde ictihad edilemeyeceği gibi, böyle bir nassın olmadığı konularda zamanın değişmesine bağlı olarak hükümlerin de değişebileceği malumdur. Bu anlayış çerçevesinde Din İşleri Yüksek Kurulumuz, İslam’ın sabiteleri ile birlikte hayatın gerçeklikleri ve değişkenlerini de dikkate alarak dinî bilgi üretmektedir.”
Diyanet sözkonusu olduğunda öküzün altında buzağı arayanlar yakın geçmişte, Cuma hutbelerinin sonunda “Allah’a göre din elbette İslam’dır” mealindeki âyetin okunmamasını bahane ederek saldırmışlardı. Dedikoduyu kesmek için sanırım karar ile yeniden okunmaya başlandı. Hutbe baştan sona İslam’ı anlatıyor, İslam’ın kitabından ve sevgili Peygamberimiz’den (s.a.) nakillere yapıyor, başka dinden, başka “kutsal denilen kitaptan” nakil yapmıyor, bütün bunlar Diyanet’in İslam’ı tek hak din olarak kabul ettiğine yetmiyor da bir o cümle mi Diyanet’i temize çıkarıyordu. Her neyse, bildirideki şu cümle de kötü niyetlilere bir cevap olsa gerektir:
“İslam, bütün insanlığın huzur ve mutluluğu için gönderilmiş, kıyamete kadar baki kalacak hak dindir…”
Bildirinin bu maddesinde İslam’da değişen ve değişmeyen hükümler ile ictihad ve reform konularında gerekli ve bize göre de makbul olan açıklama yapılmış bulunuyor.
1. “Nassın bulunduğu yerde ictihad caiz değildir” kuralına sadık kalınıyor.
2. İctihadın mümkün ve caiz olduğu alanlarda Fıkıh Usulüne uygun olarak zamanın ihtiyaçlarını karşılayan açıklamaların dinde reform olmadığının altı çiziliyor ve böylece Diyanet’in reformcu olmadığı da ifade ediliyor.
3. “Din İşleri Yüksek Kurulumuz, İslam’ın sabiteleri ile birlikte hayatın gerçeklikleri ve değişkenlerini de dikkate alarak dinî bilgi üretmektedir” cümlesi, Yüksek Kurul’un alanında yetişmiş ehliyetli üyelerinin istişare yöntemini kullanarak gerektiğinde “cemâ’î (âlimlerin birlikte) içtihadı” usulünü uyguladıklarını açıklıyor. Kurul, geçmiş ulemanın (fukahanın) mesâîsini sonuna kadar kullanıyor, bu mesâî içinde bulunmayan hükümleri ve fetvaları ise en uygun yöntemle (usule dayalı istişare ile) üretiyor, dinini yaşamak isteyen Müslümanlara rehberlik ediyor, hizmet veriyor.
Bu konularda kafa yormuş bir kardeşiniz olarak şu hatırlatmayı yapmam gerekiyor:
“Nassın bulunduğu yerde ictihad yapılmaz” kuralı, “İctihad kıyastan ibarettir” diyen ve istihsana şiddetle karşı çıkan İmam Şâfiî’nin görüşüdür.
Başta Hanefîler olmak üzere birçok müçtehide göre nassın bulunduğu yerde de “delâlet-fehm: Nassın neyi ifade ettiği, neye delalet ettiği, nassın yorumu” ile “istihsan: Mesela maslahat, örf ve zaruret sebebiyle nassın farklı yorumu” ictihadları yapılır.
Âlimlerin kırmızı çizgisi şu olmalıdır:
İctihadın, yorumun, dinî bilgi üretmenin amacı, İslâm’ı çağa uydurmak ve bâtıl olana hak libası giydirmek değil, İslâm’ın hakikat, adalet ve rahmetine susamış bulunan çağa, uygun dil ile İslâm’ı tebliğ etmek ve özü ile olduğu kadar sözü ile de İslâm’ı hayatın içinde tutmak.
Diyanet doğru yolda, destek olalım
04:001/04/2018, Pazar
G: 1/04/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Konu fazla uzamasın diye bu yazıda bildiriden birkaç alıntı daha yaparak bitireceğim. Bildirinin tamamının okunmasını tavsiye ederim. Yaptığım alıntılar da gösteriyor ki Diyanet doğru yoldadır, dini hayatımıza musallat olan ifratlar ve tefritlere karşı bir denge unsurudur. Böyle devam ettiği sürece onu yıpratmak isteyenlere değil, Diyanet’e destek olmak gerekmektedir.
Diyanet doğru yolda, destek olalım
Diyanet doğru yolda, destek olalım
26 Mart, Pazartesi
“Dolayısıyla hem dine dair görüş beyan edilirken hem de dini öğrenme ve anlama çabası güdülürken hassas ve ilkeli davranılmalı; toplumun genelini ilgilendirmeyen ve ilmi ortamlarda müzakere edilmesi gereken hususlar kamuoyu önünde tartışılmamalı; yetkin olmayan kişi ve grupların dinî söylem ve uygulamalarına itibar edilmemelidir.”
Yerinde olan bu tavsiyenin icrasında din adına konuşanlara büyük sorumluluk düşüyor. Reyting değerini arttırarak reklamdan para kazanma peşinde olan yayın organlarına alet olmamak, düşmana fırsat vermemek, oyuna gelmemek gerekiyor. Herkesi ilgilendirmeyen konuları uygun ortamlarda ve ehliyetli kişiler ile konuşup tartışalım.
“Birlik ve beraberliğimizi zedeleyen, barış ve huzurumuzu bozan, fitne ve tefrikaya sebep olan söz, anlayış ve davranışlar İslâmî olamaz. Ayrıştırıcı ve ifsat edici söylemleri İslâmî referanslarla meşrulaştırmaya çalışmak dinin istismar edilmesidir. Din istismarı, iletişim imkânlarının hayatın her alanında yaygınlaştığı günümüzde, farklı isim, görüntü ve yöntemlerle tezahür eden, çok boyutlu ve girift bir sorun haline gelmiştir. Dinin temel kaynaklarına, akla ve ilmî gerçeklere aykırı söylemler, hikâyeler, rüyalar ve hurafeler üzerinden bir istismar alanı açılmaktadır. Menfaat beklentisi ve popülist yaklaşımlarla hakikatin örtbas edilmesi, İslam’ın kişisel çıkarlar uğruna kullanılması, dinimize ve milletimize karşı en büyük kötülüktür.”
Rüyanın, keşfin, ilhamın dini bilgi ve hüküm için herkesi bağlayan bir delil olmadığını bilmeyen yoktur. Bunlara şeytanın karışma ihtimali de oldukça yüksektir. Müslümanlar için bilgi ve hüküm kaynağı kısaca söylemek gerekirse vahiy (Kur’ân ve Sünnet) ve akıldır (usuldür). İlham çerçevesine giren bilgiler ve görüntüler ise ancak bu temel kaynaklara uyarsa bir değer taşıyabilir, o da görenlere mahsus olur.
“Zahirî, parçacı, ayrıştırıcı ve tekfir edici yorumlarla geliştirilen ve İslâm’ın rahmet dini olduğu gerçeğini göz ardı eden sözde selefi anlayışa karşı milletimiz ve İslâm dünyası daha dikkatli olmalıdır. Değerlerimizi tahrif eden ve din adına korku salan terör örgütlerine referans olan bu anlayış, bilhassa gençlerimizin zihninde olumsuz etkiler bırakmaktadır.”
Kur’ân veya meâlini, hadis kitapları veya tercümelerini okuyarak bilgi sahibi olduğunu zanneden ve fetva vermeye, dini açıklamaya kalkışanlar, hem kendilerine hem de ümmete kötülük etmemek için önce fıkıh usulünü iyice öğrensinler. O değerli ve İslâmî ilim, vahyi doğru anlamanın yollarını gösterecek ve mazur görülemez vahim hataları önleyecektir.
“İtikâdî, amelî ve ahlâkî birer sapma hareketi olan FETÖ ve DEAŞ gibi terör örgütleri en büyük zararı Müslümanlara vermektedir… Dinî görünümlü sosyal teşekküllerin şeffaf ve denetlenebilir olmaları, özellikle dinî bilgi ve söylem konusunda İslâm’ın temel kaynaklarına ve ilmî metodolojiye sadık kalmaları hayati önemi haizdir./Öte yandan dinî hayatımıza, birlik ve beraberliğimize katkı sunan kişi ve oluşumlar, toptancı ve özensiz yaklaşımlarla yıpratılmamalıdır. Bu bağlamda Başkanlığımız, özgürlüklere halel getirmeden, söz konusu teşekküllerin, şeffaf yapılar olarak meşru faaliyetlerini sürdürmelerine rehberlik etmeye devam edecektir.”
Bu paragraflarda çokça tartışılan ve istismar konusu yapılan cemaatler meselesine temas ediliyor. Toptan kabul veya red yerine haklı olarak iyisine destek veriliyor, kötüsü de mahkûm ediliyor.
“Kadının onurunu ve toplumsal konumunu hedef alan, onu cinsiyeti üzerinden ayrımcılığa tabi tutan her türlü tavır, davranış, tutum, düşünce ve yaklaşım İslâm’a aykırıdır. Kadına yönelik şiddet merkezli eylem ve söylemlerin adalet ve merhamet peygamberinin hayatından referans bulması mümkün değildir.”
Doğru söze ne denir!
“Diyanet İşleri Başkanlığı, milletimize daha verimli din hizmeti sunabilmek amacıyla personelinin niteliklerini geliştirmeye yönelik hizmet içi eğitim çalışmalarına ağırlık vermektedir. Bu bağlamda Diyanet Akademisinin kurulmasına yönelik çalışmaların tamamlanma aşamasına gelmesi müftülerimiz tarafından heyecan ve memnuniyetle karşılanmıştır. Zira Akademi aracılığıyla hizmet öncesi, meslek öncesi eğitim imkânının sağlanması, çeşitli alanlarda sertifika eğitimlerine geçilecek olması personel niteliğini ve din hizmeti kalitesini artıracaktır.”
Din hizmeti iyi niyet, örnek ahlâk, gayret ve ehliyet ister. Ehliyetin bilgi ile alakalı olan kısmını geliştirmek için düşünülen ve yapılanlar takdire şayandır.
Diyanetimize doğru yolda başarılar dilerim.
Gençler ve din
04:005/04/2018, Perşembe
G: 5/04/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Değerli ilim ve düşünce adamı Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu çok önemli bir probleme dikkat çekince bir süredir tartışılan ve üzerinde düşünülen “Gençlerin din ile ilişkisi” konusu yeniden alevlendi. Konu ile ilgili olarak okuduğum son yazı Gerçek Hayat’ta, Emeti Saruhan’ın “Anne Ben Deist Oldum” başlıklı yazısı. Bu yazının özelliği ve değeri şudur: Masa başında kendi dünyası ve ufku içinde gençlerle ilgili ahkâm kesmiyor, hedefin dışına atışlar yapmıyor, problemin taşıyıcıları ve muhatapları olan gençlerle, velilerle, öğretmenlerle, eğitimcilerle yapılan bire bir görüşmelere, sağlam tespitlere, isabetli tahlillere dayanıyor.
Gençler ve din
Gençler ve din
29 Mart, Perşembe
Özetlemek gerekirse ülkemizde gençlerin iman ve amel (dini yaşama) bakımından göze çarpacak ve Müslümanca yaşamayı amaç edinen insanımızı üzecek boyutta dinde uzaklaştıkları, ikame olarak da deizmi, ateizmi, boşluğu, hatta intiharı seçtikleri tespiti yapılıyor. Ne kadar gencin, gençliğin yüzde kaçının bu noktaya geldiği hususunda bilgimiz yok. Umarım bu tespit, gençlerimizin çoğunu değil, azını içine alıyordur; ancak rakam ve oran ne olursa olsun vakıa üzücüdür ve üzerinde önemle durmayı hak etmektedir.
Gençlerin dinden uzaklaşmalarının iç ve dış sebepleri var. Dış sebepler arasında başka bir dinin veya dinsizliğin misyonerlerinden söz ediliyor; yüzlercesinin ülkemize geldikleri, gençlerle daha kolay ve başarılı ilişki kurabildikleri haber veriliyor. Yine dış sebeplere dahil olan elektronik ve dijital iletişim araçları var. Bu araçların içindeki bilgiler, oyunlar, filimler vb. ile ilgili ne bir süzgeç var ne de orada biz varız. Eskiden bu araçlar yüzünden yabancıların evlerimize girdiklerinden söz ederdik, şimdi hem maddi hem de manevi olarak ceplerimize de girdiler.
İç sebepler arasında çocukluk ve gençlik dönemlerinde tabii olan biyolojik ve psikolojik değişimler, bu değişimlere uygun eğitimin eksikliği, din dilinin gençlerin kalplerini açamaması, kafaları ile de uyuşamaması, eğitim çevremizin ve genel olarak milli eğitim politikasının amaca uygun olmaması, dindar ailelerin çocuklarından ölçüsüz ve dengesiz beklentilerinin olması ve bu yüzden onlara fazla yüklenmeleri sonucunda hasıl olan “din yorgunluğu” … sıralanıyor.
Durum tespiti özetle böyle. Peki ne yapalım?
Bu yakıcı sorunun cevabını büyük ölçüde sonucu doğuran sebepler veriyor. Sebepler üzerine eğilmek, topyekûn bir eğitim seferberliği ile olumsuz sonuç doğuran sebepleri ortadan kaldırmak, amaca en uygun yöntemleri danışmalar yoluyla bulup uygulamak gerekiyor.
Bazı çevreler Fazlıoğlu’nun uyarısından alındılar ve savunmaya geçtiler. Doğru olanı bu değildir, doğru olanı özeleştiridir, herkesin nerede hata yapıyoruz sorusunu sorması ve kendi sorumluluğunu tespit ederek gereğini yapmasıdır.
Bir de bizim hidayet inancımız vardır; Sevgili Peygamberimiz (s.a.) insanları İslam’a en güzel örneklik ve usul ile davet ettiği halde muhataplarının bir kısmı imana gelmemiş, hidayete ermemişlerdir. Bizi üzecek olan sorumluluğumuz çerçevesinde gerekeni yapıp yapmadığımızla ilgilidir. “Gereken”in tespitini de ehline danışarak bilmemiz zarureti vardır. Ehlinden yardım almadan kendi bildiğine gidenlerin hata yapmaları kaçınılmazdır.
O mâhîler ki…
04:006/04/2018, Cuma
G: 6/04/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önce Nakşibendî eğitimi almış, sonra Halvetî şeyhi Kuşadalı İbrahim Efendi’ye intisap etmiş, divan sahibi şâir Osman Şems Efendi’nin (1813-1893), son mısraı dillere pelesenk olmuş bir şiiri vardır, onun başlangıç kıt’ası:
O mâhîler ki…
O mâhîler ki…
16 Mart, Cuma
Sorarsan ehl-i dünyâya nedir dünyâyı bilmezler/
Sanup ukbâyı dünyâ nitekim ukbâyı bilmezler/
Görürler âlemi rüyâ gibi rüyâyı bilmezler/
Olurlar tâlib-i Mevlâ görüp Mevlâ’yı bilmezler/
Cihân ârâ cihân içindedir ârâyı
bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler
Bugünkü Türkçeye yakınlaştırmak istersek:
Dünyacılara sorsan dünyayı da
bilmezler
Dünyayı ukbâ sanır ukbâyı da
bilmezler
Onlara âlem düştür rüyayı da
bilmezler
Mevlâ her yerde hazır
Mevlâ’yı da bilmezler
Zinet cihan içinde ve ârâ’yı
bilmezler
Denizdeki balıklar bak deryayı
bilmezler
“Bu mübarek Cuma gününde bu kıt’anın hayatımızla ve gündemimizle alakası nedir” diyeceksiniz.
Bilgiye, bilince, farkındalığa dikkat çekmek istiyorum.
İslâm dünyasında hem mensup olduğumuz din, hem de sahip olduğumuz maddî imkân ve değerler hakkında bilgi ve bilinç eksikliği var. Bu yüzden faydalıyı, güzeli, hakikati ötekilerde arıyoruz.
Ötekiler (başka dinlere ve uygarlıklara mensup veya dinsiz olanlar) sağlam bir ahiret imanına sahip değiller. Bu yüzden bütün varlıklarını dünya hayatına adamış bulunuyorlar. Bizim ise sağlam ve asıl hedef olan bir ahiret imanımız var. Fani ve kısa olan dünya hayatına ayırdığımız hayatımız ile ebediyete ayıracağımız hayatımız arasında uygun bir denge kurmamız gerekirken ötekiler gibi dünyaya yönelmişiz. Ama işin garibi şu ki, bunu da ötekiler kadar bilmiyoruz. Teknolojiyi kullanan ötekiler bize hakikati değil, istedikleri hayali, düşü gösteriyorlar, biz bunun farkında olmuyor, rüya âleminde yaşıyoruz.
Mümin isek her an’ımız Allah’ı zikrederek (anarak, hatırda ve şuurda tutarak) geçmesi, dünya işlerinin O’nu unutturmaması gerekiyor, ama biz her an her yerde hazır ve nazır olan Mevlâ’nın farkında olmadan ve farkında olmayanlar gibi yaşıyoruz.
İşte asırların ötesinden bir İslâm arifi, bir kıt’asını aldığım şiirinde bize bu eksiklerimizi hatırlatıyor, uyarıyor, ilme, şuura, irfana bağlı bir hayat tavsiye ediyor.
Mezar ve Kur’ân
04:008/04/2018, Pazar
G: 8/04/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bacanağım Sabri Benli, Yüksek İslâm Enstitüsü mezunu, güzel hizmetler ifa ettikten ve kubbede hoş bir seda bıraktıktan sonra Hakk’a rücu eyledi, Rabbim rahmet ve mağfiretini lütfeylesin. Son vazifelerimizi yapmak üzere Çorum’a geldik. Mezardaki iki değişiklik beni memnun etti.
'Maxi Pereira Sabri'den iyi değil'
'Maxi Pereira Sabri'den iyi değil'
7 Temmuz, Salı
Daha önce geldiğimde mezarda hoperlörden devamlı Kur’ân dinletiliyordu; bu da mukaddes kitabımızın sanki bir mezarlık ve ölüler kitabı olduğu intibaını veriyordu, bu terk edilmiş.
İkincisi kabir yapımına bir standart getirilmiş, bir karış yüksekliği var, etrafı yuvarlak tuğla ile çevrilmiş, üstü rahmete açık ve toprak, başında kare şeklinde bir küçük mermer, üzerinde ölünün adı ve ölüm tarihi yazılı; işte Sünnete uygun bir mezar.
Memleketimizde telkin deyince anlaşılan, definden sonra kabrin başında mâlûm şekliyle yapılan telkindir. Sünnet olan telkin ise o değil, ölmek üzere olan Müslümanın yatağı başında yapılan telkindir. Tamamen komaya girmemiş, söyleneni anlayıp tekrar edebilecek olan hastanın yanında münâsip birisi, zaman zaman “lâ ilâhe illallâh Muhammedün Rasûlullâh” der. İşte bu telkin şu hadîslerden dolayı sünnettir:
1. “Ölülerinize (ölmek üzere bulunan hastalarınıza) lâ ilâhe illâllah... sözünü telkin ediniz” (Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî).
2. “Kimin son sözü lâ ilâhe illâllah... olursa cennete girer” (Buhârî, Ebû Dâvûd).
Birinci hadîste geçen “ölülerinize” tâbirini İslâm ulemâsı mecaz mânâsıyla almış ve “ölmek üzere olan hastalarınıza” mânâsını vermişlerdir. Bu anlayışın mesnedi ölülerin dirileri duymayacaklarını ifâde eden naslar ile Hz. Peygamber (s.a.) ve ashâbının tatbikatıdır. Çünkü bunlar bahis mevzuu telkini, son demlerini yaşayan hastalara yapmışlardır. İkinci hadîs de bunu desteklemektedir.
Cenazeyi defnettikten sonra Rasulûllâh‘ın (s.a.) kabirde bir müddet kaldığını, cemâate: “Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzerine sebatını dileyin; çünkü o şu anda sorguya çekilmektedir”, buyurduğunu sağlam rivayetlerden biliyoruz. Buna göre sünnet olan definden sonra kabrin başında bir müddet kalmak, Allah Teâlâ’ya, din kardeşimizin affı ve mağfireti için duâ etmektir. Bacanağım için bu sünneti uyguladık.
İmdi bu sünneti terkedip onun yerine “Ey filân oğlu veya kızı filân, dünyayı terkettiğin zaman ve durumu hatırla...” şeklindeki sözlerle imamın telkin vermesi sünnet değildir. Bunu Rasulûllâh’ın (s.a.) yaptığına veya yapın dediğine dair sahih bir hadîs yoktur. Büyük müctehid ve hadîs bilgini Ahmed b. Hanbel’e telkini sorduklarında şu cevabı vermiştir: “Ebû’l-Muğîre vefat edince Şamlılar bunu yaptılar, bunlardan başka mezkûr telkini yapan birisini görmedim.”
Birkaç sahâbe ve tâbiûnun telkin yaptığını ve bazı zayıf rivâyetlere istinâd eden Şâfiîler mezkûr telkinin müstehab olduğunu söylemişlerdir.
Mâlikî ve Hanbelîler bid’at olduğunu gözönüne alarak “mekrûh” demişlerdir.
Hanefîlere göre ne sünnettir ne de mekrûhtur; ne yapılması tavsiye edilir, ne de bırakılması.
Durru’l-Muhtâr’ın, metninde, “ölü defnedildikten sonra telkin yapılmaz” denmiş, İbn Abidin Reddü’l-Muhtar’da bu rivâyetin kuvvetli olduğunu nakletmiştir. Fakat Hanefîlerin çoğuna göre -yukarıda zikrettiğimiz gibi- ne yapın denir, ne de yapmayın.
Sünnet ve fıkıh karşısında telkinin durumu bundan ibârettir. Bir ülkedeki bütün müfti ve mürşidler ittifak edebilirse bu bid’atın terki daha uygundur. İhtilâf ve tefrikaya sebep olacaksa tasfiyesinin zamana bırakılması gerekir.
Katılım bankaları hakkında
04:0012/04/2018, Perşembe
G: 12/04/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Uzun yıllar beklendikten sonra zoraki de olsa gerçekleştirilen faizsiz/ özel finans kurumları sonradan çıkan bankalar kanunu kapsamına alınınca «Katılım Bankaları» olarak isimlendirildi. Önceki şekilde bu kurumlara mahsus yönetmelik, faizsizlik ilkesine daha uygun idi, banka adını aldıktan sonra çıkarılan yönetmelik ise amaca uygun değildir ve pek yakında değişecek, amaca ve kurumların özelliğine uygun hale getirilecektir.
Katılım bankaları hakkında
Katılım bankaları hakkında
29 Mart, Perşembe
Üzerinde yıllarca çalışılarak hazırlanan «Katılım Bankaları Kanun Teklifi» çeşitli sebepler ve maniler yüzünden Meclis’e bir türlü gelemedi. Öyle anlaşılıyor ki, daha kısa, derli toplu, yalnızca bu kurumların faizsizlik özelliğini ve foksiyonunu içeren bir kanun çalışmasına ihtiyaç var. İlgililerden kısa zamanda bu çalışmanın yapılmasını ve kanunlaşması için gayret edilmesini bekliyoruz.
Şahsi kanaatime göre kurumların adının «faizsiz veya İslâm finans kurumu» olması, zaruri olmasa da faydalı olacak, «banka» adının ortaya çıkardığı psikolojik ve operasyonel bazı sakıncalar da ortadan kalkacaktır.
Katılım bankacılığı, alım satımdan ziyade sektöre derinlik kazandırmak vizyonu ile hareket etmeli, çalışmalarını ithal ikamesi ürünlerin milli ve yerli kaynaklarla üretilmesi ve katılım bankacılığı sektörünün ihtiyaç duyduğu ortaklık ürünlerinin geliştirilmesine yoğunlaştırmalıdır.
Bu amaca uygun bir örnek Ziraat Katılım’ın yakın zamanda kurduğu/katıldığı bir şirkettir. Ziraat Katılım ile savunma sanayii, raylı sistemler ve otomotiv sanayii gibi mühendislik ve endüstriyel alanlarda kamu ve özel sektöre hizmet veren Fikssan Fikstür Sanayi ve Ticaret A.Ş. arasında eşit hisse ortaklığında FZK Mühendislik ve Sınai Yatırımlar A.Ş. kurulmuştur. Hedeflere ulaşıldıktan sonra Ziraat Katılım hisselerini, ortağına veya sermaye piyasasına arz ederek projeden çıkabilecektir. Ziraat Katılım ve Fikssan’ın eşit oranda sermaye ortağı oldukları FZK şirketi gerek bankacılık, sigorta ve finansal faaliyetlerinde gerekse üretim ve yatırım yapacağı alanlarda İslâmî finans prensiplerine bağlı kalacaktır. FZK bir ortaklık olduğu için herhangi bir kâr veya gelir taahhüdü bulunmamaktadır. Hissedarların ortaklık kârı elde edebilmesi, FZK’nin faaliyetlerinden kâr etmesine bağlıdır. Piyasa koşulları gereği gerçekleşecek olan zararlar, ortaklık hissesi oranında ortak karşılanacaktır
Türkiye’de bir katılım bankası ile üretici bir firmanın bir araya gelerek oluşturduğu bu sermaye ortaklığı, sektörde bir ilk ve örnek model olma özelliği taşımaktadır. Bu ürünlerin üretilmesi gerek dış ticaret açığının azaltılması gerekse ürün teminin sürdürülebilir hale getirilebilmesi açısından hayati önem taşımaktadır.
“Makine başında, proje başında, tezgâhı başında, masasının başında, okulda, atölyede, fabrikalarda çabalayan, çalışan ve didinen her kişi; iktisat cephesinde birer Mehmetçik’tir” öğüdü, faizsiz bankacılık prensiplerine uygun ürün ve modelleri geliştirmek ve uygulamak yolunda Katılım Bankalarına bir ışık olmalıdır.
Skandal yazı” imiş!
04:0013/04/2018, Cuma
G: 13/04/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cumhuriyet çıkışlı bir yazı okudum. Bu skandal yazı, kendini aynada görmüş olmalı ki, Fikirname’de çıkan bir yazıyı “skandal bir yazı” olarak takdim ediyor; bakın ne diyor:
“Skandal yazı” imiş!
“Skandal yazı” imiş!
6 Nisan, Cuma
“MEB ile imzaladığı, ‘Değerler Eğitimi ve Sosyal Kültürel Etkinlikler’ protokolü ile ‘Milli, manevi, ahlâkî, insani ve kültürel değerlerin kazandırılması’ amacıyla okullara giren TÜGVA bir skandala daha imza attı. Vakfın, aylık yayımlanan ‘Fikirname’ isimli dergisinde yer alan ‘Karşı Cins Rehberi’ başlıklı yazıda, ‘Müslüman öğrencilerin fakültelerde dikkat etmesi gereken noktalar’ sıralandı. Karşı cins ile kurulan ilişkinin, ‘zina’ şeklinde değerlendirildiği yazıda, ‘Zinaya götürecek tüm fiiller tehlikeli ve zinaya çeken sebepler olarak haramdır’ denildi.”
Yazının devamını da ele alacağım, bu yazıda ise yukarıya aldığım takdimi irdeleyeceğim.
Bir sol sitede konu takdim edilirken “AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal’in yüksek istişâre kurulu üyesi olduğu TÜGVA adlı yandaş ve gerici derneğin yayımladığı Fikirname adlı dergi” ifadesi kullanılıyor.
Allah bunlara fırsat vermesin, ellerine imkân ve iktidar geçtiğinde fikir ve inanç hürriyetine nasıl darbe vuracakları hallerinden ve kâllerinden (sözlerinden) belli. Bunlara göre kendilerinden başka “yandaş ve gerici” derneklere hayat hakkı yoktur.
Bir zamanlar TÜRGEV’e de taktılar, Sayın Erdoğan ailesinin fedâkâr insanları, zevkusefa peşinde koşmak yerine millet ve memlekete hizmet eden STK’larda yer alınca, iktidara ve İslâm’a yan bakanların bozuk dengeleri daha da bozuluyor, ne yapacaklarını, ne diyeceklerini bilemez hale geliyor ve saçmalıyorlar.
“Millî, manevî, ahlâkî, insanî ve kültürel değerlerin kazandırılması amacıyla okullara giren TÜGVA bir skandala daha imza attı” diyorlar.
Demek oluyor ki, bu değerleri değil de zıtlarını kazandırmak söz konusu olduğunda bir itirazları olmayacaktır; nitekim olmuyor da.
“Karşı Cins Rehberi” başlıklı yazıda, “Müslüman öğrencilerin fakültelerde dikkat etmesi gereken noktalar” sıralandı şeklindeki haberlerine, “Karşı cins ile kurulan ilişkinin, ‘zina’ şeklinde değerlendirildiği, ‘Zinaya götürecek tüm fiiller tehlikeli ve zinaya çeken sebepler’ olarak haramdır” denildiği haberini de ekliyorlar.
Bunlar yalnızca dar görüşlü, baskıcı, hak ve hürriyet tekelcisi değil, aynı zamanda “mürekkeb (katmerli) cahiller”; yani bilmezler, fakat bilmediklerini de bilmezler. Meselâ, “Bu yıl da Hac mevsimi, Kurban Bayramına denk geldi” incisi bunların ağızlarından çıkar.
Bire cahiller, siz hangi dağdan indiniz de bizim dinimizde ve toplumumuzda, “Karşı cins ile kurulan nikâh dışı ilişkinin, ‘zina’ olduğunu, zinaya götürecek tüm fiillerin tehlikeli bulunduğunu ve zinaya çeken sebeplerin haram” kılındığını bilmiyorsunuz!
Bu ülkede yaşayan insanların kahir çoğunluğu Müslümandır, nikâh dışı cinsel ilişkinin zina ve haram olduğunu bilirler, zinaya götüren ilişki ve davranışlardan da sakınırlar. Dine ve topluma yabancılaşmış bir güruhun açık alanlarda bile “zina” ettiklerini gören Müslümanlar, laik-demokratik sistem gereği onları elleri ve dilleriyle engelleme imkânına sahip olmadıklarından içlerinden protesto ederler, nefret ederler, lânetlerler, başlarını çevirip o mekânlardan uzaklaşırlar; inançları, dinleri böyle emrettiği için bunu yaparlar.
Resmi olsun, sivil olsun bir şahıs, kurum ve kuruluş bu ülkede gençleri, zinadan uzak tutmak, iffetlerini korumak konusunda uyarıyorsa bundan rahatsız olanlara ne demeli!?
Bu sorunun cevabını okuyanlar versin, biz gelecek yazıda diğer “sahte incileri” irdeleyelim.
Skandal yazı” imiş! (2)
04:0015/04/2018, Pazar
G: 15/04/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
BirGün’den Mustafa Mert Bildircin’in haberine göre Fikirname yazarının eleştiri, hatta alay konusu edilen sözlerini tırnak içinde verip, bunlara şaşkınlık gösteren, alay eden, hazmedemeyen, anlamaktan bile aciz olanları teşhir etmiş olacak ve fıkıh yönünden gerekli açıklamaları da yapacağım:
“Mecburen muhatap olacağınız karşı cinsle gerektiği kadar ve ciddiyetimizi takınarak konuşup müsaade istemeliyiz”.
“Skandal yazı” imiş! (2)
“Skandal yazı” imiş! (2)
8 Nisan, Pazar
Böyle yapmayıp da kahve köşelerinde oturup saatlerce birbirine bakarak, kahkahalar atarak çene çalmak mı tercih edilecek? Karşı cins ile ilişkilerde kırmızı çizgiler koymuş bir din ve bir kültürün mensuplarına yakışan o çizgileri aşmamak değil midir?
“Karşımızdaki kişi uygun görürse selamlaşıp ellerini öpebiliriz. Yine yaş durumuna göre, sarılma ve kucaklaşmalar yapılabilir.”
Mahrem akraba arasında el öpmek ve kucaklaşmak serbesttir. Peygamberimiz’in (s.a.) Hz. Fatıma’ya, onun da babasına davranışlarında güzel örnekler vardır.
Mahrem olmayan (nânahrem, kendisiyle evlenmek caiz olan) bir erkek ile bir kadın eğer genç iseler -ortada bir zorunluluk, gerektiren bir durum yoksa- birbiriyle kucaklaşmaz ve tokalaşmazlar. Yaşlı erkek ve kadınların ellerini öpmek edep gereğidir ve sakıncalı değildir.
“İnternet üzerinden yazışarak yapılan tüm münasebetler de bizi çekebileceği yer bakımından çok tehlikelidir. Bu konularda da hassas olup, yaklaşmamak durumundayız.”
Çetleşme, sonra sözde masum bir niyetle görüşüp tanışma, derken sonunda işi zinaya kadar götüren genelde dindar insanların bize başvurdukları ve durumu tamir için çare sordukları olmuştur.
“Karşı cins ile ilişkiler konusunda gevşek davranışlarda bulanan arkadaşlarımız varsa onları ciddi bir şekilde uyarmalıyız. Hatada ısrar edeni, arkadaşlığımızı bitirme noktasına kadar bile götürebiliriz… Bizden daha iyi kişilerin bile karşı cinsle arkadaşlığının olduğunu veya onların bile bu hataya düştükten sonra, bizim düşmemizin normal olduğunu kabul bize kabul ettirene kadar peşimizi bırakmaz.”
Kızlar kızlarla, erkeler de erkeklerle arkadaş olurlar. Arkadaşlık ilişkisi karşı cins ile kurulmaya müsait bir ilişki değildir. Erkekler din ve meşru dünya işlerinin gerektirdiği ve izin verdiği kadar karşı cins ile beraber olur, aynı mekânı, meclisi, topluluğu, işi, hizmeti paylaşırlar, ama bu arkadaşlık değildir.
“Okullarda karşı cinsle beraber olmak ‘zorunda kalınan’ ortamlar olduğunda ‘Onları yok gibi hissedip işimize bakmamız uygun olandır’. Fakülte ve sınıflarda kızlı erkekli yapılan toplu görüşmeler veya programlara katılmaktan sakınmalıyız”.
Bu paragrafla ilgili görüşümü bir önceki paragrafta yazdım.
“Flört kelimesine karşı alerjimiz olmalı. Bir Müslüman olarak evlilik vaktimizin geldiğini düşündüğümüzde, helal çizgiler içerisinde yapılan görüşme dışında, karşı cinsle görüşmeyi Müslümanlığımıza uygun göremeyiz. Karşı cinsin dayanılması zor bir imtihan olduğunu unutmadan, şeytanın tuzaklarına karşı Allah’tan bizi korumasını dilemeliyiz.”
“Helal çizgiler içinde görüşme” yeterlidir. Evlenmeden evlilik denemesine kadar giden ilişkiler elbette caiz değildir.
Asıl kendisi skandal olan haber-yazıda “amca, dayı, teyze namahremdir” başlığını görünce, “bu olamaz, böyle bir şey söylemiş, yazmış olamazlar” dedim ve devamını okudum: “…Erkekler için “mahrem” olanların, ‘Anne, kız kardeş, teyze, hala ve yeğenler’ olarak belirlendiği yazıda, ‘Dikkat edilirse bu grubun içinde amca, dayı, teyze, halakızı yoktur’ denildi. Kadınlar için “Namahrem” olanlar ise yine “Amca, dayı, teyze ve halaoğlu” şeklinde sıralandı.”
Zeka ve dil yetersizliği sebebiyle skandal bir anlayış ortaya konmuş. “Amca, dayı, teyze ve halaoğlu-kızı” tamlamasının anlamı, “amca, dayı, teyze na-mahremdir” demek değildir, isim tamlamasını da mı unuttunuz, namahrem olan onların oğulları ve kızlarıdır. Amca, dayı, teyze kızları ve oğulları elbette namahremdir ve birbiri ile evlenebilirler; böyle evlenmiş milyonlarca Müslümanı da mı bilmiyorsunuz? Müslümanlar arasında amcasıyla, dayısıyla, teyzesiyle, halasıyla evlenen bir Müslümanı gördünüz veya duydunuz mu?
Skandal haber-yazı cevap vermeye bile değmezdi ama kafası karışanlar olabilir diye yazmak lüzumunu hissettim.
Âyîne-i devrân
04:0019/04/2018, Perşembe
G: 19/04/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eskilerin çokça kullandıkları bu terkibin manası “dünyada olup bitenlerin aynası” demektir.
Etrafımızda türlü dolaplar çevriliyor, oyunlar oynanıyor, ama sanal âlemde yaşadığımız, zihin ve idrakimizi algı operasyonları büyülediği için gerçeği aynada göremiyoruz, gösterileni, görmemizi istediklerini görebiliyoruz. İşin garibi, gerçeği görenlerimize de inanmıyoruz. Bu kadar toz duman içinde bazen ötekilerden de insaflı insanlar çıkıyor, samimi itiraflarda, açıklamalarda bulunuyorlar, bunlar da gürültüye gidiyor.
Âyîne-i devrân
Âyîne-i devrân
12 Nisan, Perşembe
Gürültüye boğulmasını istemediğim bir itirafı -bize inanmayan muhaliflerin belki ötekilere inanırlar zannıyla okumalarını temenni ederek- özetleyerek sunacağım:
Eski Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, Mart ayında, ‘Der Tagesspiegel’ gazetesi için “Afrin Sonrası Türkiye ve Batı-Afrin, ABD’ye Bir Mesajdır” başlığıyla kaleme aldığı makalede şunları yazdı:
“Türkiye bu mesajı ABD’ye vermek için Suriye’ye kara birlikleri gönderdi, hava kuvvetlerinin yaklaşık yarısıyla kendi tarihinin en büyük hava harekâtlarından birini gerçekleştirdi. Türkiye, Suriye’deki Kürt bölgelerine düzenlediği harekât için yüksek bir bedel ödemeye hazır: Artık Batı’ya bağlanmamak”.
“Afrin’e yapılan askeri müdahale, ABD’ye açık bir mesajdır: Suriye’deki savaş sonrası düzen Türkiye’nin onayı olmadan gerçekleşmemeli ve herhangi bir şekilde Kürt kontrolü altında oluşturulacak bir yapılanma Türkiye tarafından kabul edilemez”.
“YPG ve PYD, ABD’de olduğu gibi Avrupa ülkelerinde de terör örgütü olarak yasaklanmadı ancak Türkiye ve çok sayıda uluslararası gözlemci, PKK ile YPG/PYD arasında yapılan bu ayrımın sun’î olarak yaratıldığı görüşünü paylaşmaktadır.”
“ABD, IŞİD’e karşı mücadelede YPG ve PYD’yi silahlandırıp Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt yapılaşmasına izin vererek Türkiye’yi kışkırttı, Türkiye’nin bu durumu kabullenmesi mümkün değildir. Bu nedenle askeri mücadele sürecektir. Türkiye, Batı’ya bağımlı olmak istemiyor, bu nedenle ABD ile olası bir krizin jeopolitik sonuçlarından da korkmuyor”.
“ABD, Türkiye ile olan ihtilafı ya kontrol edilebilir görüyor, ya da Türkiye’nin jeostratejik önemini göz ardı ediyor; ilk tahmin bir hata olabilir. İkinci tahmin ise felaket sonuçlar doğuracaktır, özellikle de biz Avrupalılar için”.
“Kötü sonuçların yaşanmaması için Türkiye ile ilişkiler konusunda tüm Avrupa ülkelerinin yeni bir strateji geliştirmesi gerekiyor. Türkiye’ye yönelik bazı eleştirilere rağmen Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi konusunda daha fazla çaba harcanmalıdır. Sorunlar, Rusya’ya karşı yapıldığı gibi başarısız kalan yaptırımlarla çözülemez, Türkiye de bu konuda endişe duymuyor”.
“Türkiye’nin PKK’dan duyduğu endişeler yersiz değildir, bu örgüt, uyuşturucu, silah kaçakçılığı ve şantajlar nedeniyle Almanya’da yasaklanmıştır, Türkiye, terör örgütlerinin üstünlüğüyle kurulacak olası bir Kürt devletine hiçbir zaman izin vermeyecek ve gerekirse Rusya, İran ve Suriye’nin görmezlikten gelmesiyle bu terör örgütlerine karşı mücadeleyi sürdürecektir. Bundan da Moskova ve Şam yönetimleri kârlı çıkacaktır. Bu nedenle bizim çıkarımız, Türkiye’yi jeopolitik açıdan dahil etmeyi sürdürmek olacaktır.”
“Türkiye’nin Rusya ile silahlanma iş birliğini düşünmesi önemlidir. Türkiye ile yakınlaşma vazgeçilmemesi gereken zorlu bir yoldur. Yakınlaşma çabalarının başarılı olacağı konusunda bir garanti yoktur, ancak tüm risklere rağmen bu yolda ilerlenmesi gerekir. Türkiye’nin izleyeceği özel bir yol, Batı’dan, Avrupa ve NATO’dan uzaklaşması bizim ve Türkiye’de yaşayan vatandaşlar açısından çok daha büyük bir risk olur.”
Dekanlar toplantısı sonuç bildirisi
04:0020/04/2018, Cuma
G: 20/04/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şahsıma yapılan itham ve iftiralar temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp piyasaya sürülüyor; benim 60 yıldır yaptıklarım ve yazdıklarım ortada, benim davam ortayol Müslümanlarının, İslâmcıların davasıdır; bana iftira ederek, itibarsızlaştırarak sonuç almak isteyenlerin davaları nedir?
Dekanlar toplantısı sonuç bildirisi
Dekanlar toplantısı sonuç bildirisi
13 Nisan, Cuma
Elliden fazla kitabım, binlerce yazım var, bunları bırakıyorlar, yirmiden fazla yazarı olan bir ortak kitapta (Polemik Değil Diyalog), yaptığım bir konuşmanın karışık bir şekilde yazıya dökülen kısmını bana mal ederek atıp tutuyorlar. Yazılarla cevap verdiğim gibi İz Yayıncılık’tan çıkan “Diyalog ve Necat Tartışmaları” isimli kitabımda da gerekli açıklamaları yaptım, bunu okumuyor, görmezden geliyor, iftiraya devam ediyorlar. Bir vâiz, bir köşe yazarı, bir akademisyen… meselâ benim “Kur’ân, Peygambere iman edin demiyor” şeklinde bir ifadem olduğunu bu kitaba dayanarak ileri sürüyorlar. Halbuki bu söz, Kur’ân’da Ehl-i Kitab’a hitap eden ve onları imana davet eden âyetlerle ilgili bir yorum olup, “İslâm’da peygambere imanın şart olmadığı” gibi bir saçmalıkla ilgisi yoktur. Peygambere imansız din olmaz, İslâm olmaz. Doğru dürüst yazıya geçirilmemiş olan o konuşmanın bu haliyle bile altına üstüne baksalar maksadı anlayacaklar, ama kasten bakmıyorlar, görmüyorlar, işlerine gelen kısmı alıp iftiralarına mesnet kılıyorlar.
Verdikleri sayfanın karşısında (s.36) bakın ben ne diyorum: “Dikkat edin, bu anlayış; yani Hz. Muhammed’i (s.a.) bırakmak hepsini bırakmak demektir; çünkü bunların da (şirke sapmayan ve amel-i salih işleyen Ehl-i Kitab’ın) kurtuluşlarının olacağını kim söylüyordu? Hz. Muhammed (O’nun tebliğ ve tatbik ettiği Kitap) söylüyordu. İşte bunu ortadan kaldırırsan ayağın boşa basar.”
Bir de ilahiyat fakültelerini itibarsızlaştırmak için çabalayanlar var. Bunlardan biri “İlâhiyat Fakülteleri Kapatılmalıdır” başlıklı bir yazı yazmış, Hristiyan Forum da bu yazıyı, mal bulmuş mağribî gibi sitesine koymuş. Bu talihsiz yazının giriş kısmında şu cümleye bile yer verilmiş:
“İlâhiyat Fakültesinden mezun olmaksa Allah’ın dininin reddedildiğinin, onun tek kapsayıcı ilim olduğuna karşı çıkılmasının adeta bir kaydıdır.”
Bir daha tekrar edeyim:
İmam Hatip Okulları, İlahiyat Fakülteleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı Allah Teâlâ’nın aziz dinini doğru öğrenmek ve yaymak için bahşettiği çok önemli kurumlardır, fırsatlardır, imkânlardır. Aynı hedefe ehliyetle yürümek isteyen başkaları varsa onlar da değerlidir ve birini diğerinin yerine koymaya kalkışmak, arada fitne, nifak ve tefrika çıkarmak günahtır, hıyanettir, cinayettir.
İftiracılara, itibar düşmanlarına, gafillere en ikna edici cevap bu Fakültelerin ne yapmak istediklerini ve yaptıklarını açıkça ortaya koyan ifade ve davranışlarıdır. Her kurum, topluluk ve kuruluşta çatlak sesler, arızalı parçalar olur, bunları alıp tamamına mal etmek (genelleştirmek) insafa sığmaz, güzel ahlâk ile bağdaşmaz, şu halde şeriatta da yeri yoktur.
Belki birkaç yazı olacak ama varsın olsun, İlahiyat Fakültelerine atılmak istenen çamuru temizleyeceği için vakit ve yer harcamaya değer.
Müftüler toplantısı sonuç bildirisinde yaptığım gibi Dekanlar toplantısı sonuç bildirisinin de gerekli gördüğüm kısımlarını alacak, değerlendirme ve düşüncemi ekleyeceğim.
“İlahiyat ve İslâmî İlimler Fakülteleri Dekanlar Toplantısı” 24. Toplantı idi. 23-24 Mart 2018 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi’nin ev sahipliğinde 78 dekanın katılımıyla Malatya’da gerçekleştirildi. Toplantıya Başbakan Yardımcısı Sayın Bekir Bozdağ, bakanlardan Sayın Bülent Tüfenkçi, Diyanet İşleri Başkanı Sayın Prof. Dr. Ali Erbaş, Yükseköğretim Kurulu Başkan Vekili Sayın Prof. Dr. Rahmi Er ve Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürü Sayın Nazif Yılmaz da katıldılar.
“İki gün boyunca devam eden geniş katılımlı toplantıda eğitim ve öğretim faaliyetleriyle ilgili birçok önemli konu müzakere edilmiş; İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri arasında eşgüdüm sağlamak, sorunlarına çözümler üretmek ve yüksek din öğretiminin niteliklerini daha da geliştirmek amacıyla İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Dekanlar Konseyinin kurulması kararlaştırılmıştır.”
İlahiyat Fakülteleri -ilkini ve Yüksek İslam Enstitülerini de göz önüne aldığımızda- 67 yıldır faaliyetlerine devam ediyor. Ömrümün önemli bir kısmı bu kurumların içinde geçti, nereden nereye geldiğimizi iyi bildiğimi sanıyorum.
Kurum ve kuruluşların da çocukluk, gençlik, olgunluk çağları vardır; mensupları ve diğer ilgililerin samimi gayretleriyle eksikler giderilir, durmadan değişen ihtiyaçlara cevap vermek üzere değişiklikler, ikmaller yapılır. İlahiyat Fakültelerinde de bu böyle oldu ve olacaktır.
Yanlış olan tepede birkaç kişinin oturup kesip biçmesidir. YÖK bunu tercih etmemiş, binlerce hoca ile danışma imkânı olan dekanlardan bir komisyon kurma yoluna girmiştir: “…eşgüdüm sağlamak, sorunlarına çözümler üretmek ve yüksek din öğretiminin niteliklerini daha da geliştirmek amacıyla İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Dekanlar Konseyinin kurulması kararlaştırılmıştır” cümlesi bizim için önemli bir müjde mahiyetindedir. “İşlerimizin danışma ile yürümesi” ilâhî emirdir ve danışmanın ehli ile en geniş ölçüde yapılması da bu emre itaatin tabii bir sonucudur.
(Devam edeceğim)
İlâhiyat hocaları diyorlar ki…
04:0022/04/2018, Pazar
G: 22/04/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“…Bu gelişmelerin (sorunların İslam dünyasında yoğunlaşmasının) bir rastlantı olmadığı, arka planında İslam dünyasını zayıflatmaya yönelik maksatlı ve planlı projelerin bulunduğu açıktır. İnsanlığı ve küresel barışı tehdit eden bu girişimlere karşı siyasi, idari, askeri ve iktisadi önlemlerin yanı sıra toplumu aydınlatan ve ortak medeniyet bilincini geliştiren bilimsel ve kültürel faaliyetlerin aktif olarak yürütülmesi hayati önem arz etmektedir”.
İlâhiyat hocaları diyorlar ki…
İlâhiyat hocaları diyorlar ki…
15 Nisan, Pazar
Ortak medeniyet İslam medeniyetidir ve İlahiyat mensupları bu medeniyet bilincini geliştirmeye taliptir.
“Modernitenin meydan okumaları karşısında sahip olduğu yetkin bilim insanlarıyla İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerine, tarihimizin derinliğinden gelen ilmi ve kültürel mirası değerlendirmek, sosyal hayatta karşılaşılan problemlere çözüm üretmek, toplumun inanç, ibadet, ahlak ile örf ve adetlerini İslam’ın sahih kaynakları ışığında tutarlı bir yöntemle yorumlamak, temsil etmek ve toplumu bilgilendirmek gibi önemli görevler düşmektedir”.
İlahiyat Fakülteleri modernitenin taşıyıcısı ve Müslümanları Batı’ya entegre misyonunun yüklenicisi değildir, zengin mirası inkar eden kısır görüşlü selefiyeye de itibarları yoktur; zengin mirastan da yararlanarak “tutarlı bir yöntemle” yani usul dairesinde İslam’ı ve Müslümanları yorumlamakta, karşılaşılan problemlere ilimle ve tahkik metoduyla çözümler aramaktadırlar.
“İslam alimleri dinin temel kaynaklarını hiyerarşik bir düzen içerisinde ele almış, bütüncül bir dini düşünce ve kavrayışın ortaya konulması için ilk zamanlardan itibaren çaba harcamışlardır. İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim, insanın yaratılış gayesini Allah’a iman etmek ve O’nun rızasını kazandıracak amellerde bulunmak şeklinde açıklamış ve bu süreçte akıl, bilgi, istişare, emanete riayet, ehliyet ve adalet gibi rehberlik edici ilkeler ve değerler ışığında çalışmayı ve sorumluluk üstlenmeyi öğretmiştir. Sünnet ise genel anlamda Kur’an’ın beyanı olup onun ahkâmının Hz. Peygamber örnekliğinde bireysel ve toplumsal ölçekte hayata aktarılmasıdır. Bu sebeple İslam’ın Hz. Peygamber tarafından ortaya konulmuş örnekliğini yansıtan sünnet mirasını kategorik olarak reddetme çabalarını bilimsellikle izah etmek mümkün değildir. Buna karşılık Hz. Peygamber’e nispetle nakledilen bütün rivayet malzemesini ortaya çıkış bağlamına, metin içi tutarlılığına, genel ilkelerle uyumuna, insan fıtratı ile ilişkisine ve nihayet dinin temel maksatlarıyla örtüşme düzeyine göre değerlendirmek gerekir. Bu sebeple genellemeci ve parçacı yaklaşımlardan kaçınarak bilimsel bir hassasiyet içerisinde konuyu ele almak inancımızın ve ahlakımızın gereğidir.”
Az sayıdaki yanlış yöntem ve görüş sahiplerini genelleyerek İlahiyat mensuplarını, değerli akademisyenleri, sünnet düşmanı ilan edenlere tokat gibi uyarıcı bir cevap. İlahiyat hocalarının rehberi Kur’an-ı Kerim, sahih sünnet ve Peygamberimiz’in (s.a.) örnekliğidir. Usul olarak da her rivayet ilmî incelemeye tabi tutulmadan alınmaz, Usul alimlerimizin doyurucu açıklamalar yapıp örnekler verdikleri “metin tenkidi” devreye sokulur; lafzı, manası, senedi ve maksadı göz önüne alınarak rivayetler değerlendirilir, bu ölçülerden geçen sahih hadisler elbette müminlerin yoluna ışık tutar. Buhârî ve Müslim gibi sahihleri ihtiva eden kitaplarda bulunduğu halde fıkıh mezheplerinin tenkide tabi tutarak uygulamadığı birçok hadis olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu usul sünneti inkar değil, sahih olan rivayeti olmayandan ayırma faaliyetidir ve bu faaliyet farz-ı kifayedir.
“İslam’ın iki ana kaynağı Kur’an ve Sünnet, insanların faydasına olan konularda getirdiği ayrıntılı hükümlerin yanı sıra, evrensellik ve süreklilik özelliğinin gereği olarak temel ilkeler koymuş ve içtihada açık geniş bir alan bırakmıştır. Bu alan, dinin ilke ve hedeflerine aykırı olmamak şartıyla -İslam bilginlerinin ilk asırlardan itibaren kabul edip uyguladıkları gibi- içtihat yoluyla düzenlenebilecektir. Dolayısıyla zaman ve mekanın şart ve ihtiyaçlarına göre farklı yaklaşımlar ortaya çıkabilecektir. Bunları ayrışma ve çatışma sebebi kılmak yerine İslam ümmetinin bir zenginliği kabul edip saygıyla karşılamak gerekir. Bu doğrultuda tekfirci, dışlayıcı, dayatmacı ve ötekileştirici yaklaşım ve üsluptan titizlikle uzak durulmalıdır.”
İşte, ümmeti zehirleyen, bölüp birbirine düşüren, İslam’ın özüne ve sözüne kesinlikle aykırı olan “tekfirci, dışlayıcı, dayatmacı ve ötekileştirici yaklaşım ve üslup konusunda çok önemli ve değerli bir uyarı, bir hakkı tavsiye örneği!
Temel kaynaklarda hem parça hükümler, hem de temel ilkeler vardır. Usul kitaplarında nasların (ayet ve hadislerin) sınırlı, fert ve toplum hayatına ait problemlerin, ihtiyaç ve olayların sınırsız olduğu, bu sebeple içtihadın zaruri bulunduğu sıkça tekrarlanmıştır. İlahiyat mensubu ilim adamları içtihada açık olan alanda bunun yapılmasını, ictihadda görüş farkları tabii olduğundan -tıpkı kadim fıkıh mezhepleri arasında olduğu ve olması gerektiği gibi- bu farklı görüşlerin bir zenginlik olarak görülmesini ve kardeşçe paylaşılmasını tavsiye etmektedirler.
(Devamı olacak).
.İşte ilâhiyat fakülteleri
04:0026/04/2018, Perşembe
G: 26/04/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“İlahiyat fakülteleri kapatılmalıdır” diyecek kadar aklını yitirmişlere en iyi cevap bu fakülteleri temsil edenlerin fiil ve kavilleri (beyanları, açıklamaları)dir. Bu sebeple üçüncü yazıda, Dekanlar Bildirgesi’nin son maddelerini takdir ederek olduğu gibi sunuyorum:
İşte ilâhiyat fakülteleri
İşte ilâhiyat fakülteleri
19 Nisan, Perşembe
“Kur’an-ı Kerim İslam’ın hükümlerini anlatma noktasında; hikmeti, güzel öğüdü, eğitimi, öğretimi, yumuşak ve yapıcı bir üslupla davet etmeyi daima öncelemiştir. Bu itibarla Yüce Kitabımız, itikat, ibadet, ahlak ve muamelata dair temel hükümleri açıklamıştır. Bu hususta âlimler arasında esasa ilişkin bir görüş ayrılığı yoktur. Ancak zamanın ve sosyal hayatın değişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkan yeni meseleler ve güncel konular hakkında görüş beyan edilmesine ve mevcut hükümlerin çağın idrakine ve hikmete uygun dille sunulmasına ihtiyaç bulunduğu da açıktır. Bunun ilmi ölçüler içerisinde, bilimsel ortamlarda istişare edilip nihai çözüme varıldıktan sonra tam bir sorumluluk çerçevesinde yapılması gerektiği izahtan varestedir. Ayrıca görüş beyanında takip edilen üslubun “bu bizim görüşümüzdür, en doğrusunu ise Allah bilir” ölçüsünü aşarak nihai ve mutlak doğruluk iddiası taşımasının İslam ilim geleneğiyle uyuşmayacağı ve kardeşliği zedeleyeceği bilinmelidir.”
“İslam, cinsiyetler arasında çatışmayı değil; adalet, merhamet, sevgi, uyum ve tamamlayıcılığı esas almıştır. Buna göre kadın ve erkek arasında mutlak üstünlük iddiası her iki tarafın yaratılış özellikleri ile bağdaşmamaktadır. Üstünlük cinsiyette değil, sahip olunan değerlerde aranmalıdır. İslam, bu konudaki adaletsizliği ortadan kaldırmak için gerekli düzenlemeleri yapmış, kadına hak ettiği konumu ve saygınlığı kazandırmıştır. Tarihi süreçte kadın aleyhine oluşan birtakım olumsuzluklar dinin maksat ve hedefleri dikkate alınarak yeniden değerlendirilmeli, İlahiyat ve İslami İlimler fakültelerinde bu konudaki çalışmalara ağırlık verilmelidir.”
“Son iki asırda İslam toplumları, kutsalı hayatın merkezinden çıkaran modernizmin ve sekülarizmin meydan okumaları ile karşı karşıya kalmıştır. İslam düşüncesi bir yandan bu meydan okumalara cevap vermeye çalışırken diğer taraftan da kendi içinde, tutarsız yeni yorumlara muhatap olmuştur. Bunun sonucu olarak Müslümanlar kendi gündemlerini oluşturmak yerine modernitenin dayattığı gündemlerle meşgul olmuşlardır. O halde İslam toplumu, geçmişin ilmî birikiminden de yararlanarak günümüzü iyi analiz edip karşı karşıya olduğu sorunlara bilimsel çözümler üretmelidir. Bu çerçevede İlahiyat ve İslamî İlimler Fakülteleri, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü dayanışma içerisinde olmalı ve koordineli çalışmalar yapmalıdır. Bu bağlamda, akademisyenlerin Diyanet İşleri Başkanlığı hizmetlerine katkıda bulunmaları ve vaaz, irşat, cami dersleri, manevi danışmanlık ve rehberlik faaliyetleri gibi çalışma alanlarına fiilen destek sunmaları önem arz etmektedir. Aynı şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı da İlahiyat ve İslami İlimler fakültelerinde yapılan bilimsel faaliyetlere imkân ölçüsünde gerekli desteği sağlamalıdır. Özellikle İslamofobi, din istismarı, şiddet, etnik-mezhebî taassup gibi problem alanlarında adı geçen kurumların güçlü bir işbirliği içerisinde olmaları kaçınılmazdır.”
“İslam, barış ve rahmet dinidir. Bireylerin onurunu ve hukukunu kutsal kabul etmiştir. Bu bağlamda her türlü zulmü, haksızlığı, kargaşayı, fitneyi, fesat ve tefrikayı yasaklamış; adaleti, hakkaniyeti, barışı, huzuru, birlik ve beraberliği emretmiş ve yüceltmiştir. Ne yazık ki bu evrensel değerlere itibar etmek istemeyen küresel emperyalist güçler, demokrasi, insan hakları, diyalog, barış ve huzur gibi kavramların da içini boşaltmak suretiyle sinsi planlarla ülkemizi bölmeye ve zayıflatmaya çalışarak içerde ve dışarda, bölücü terör örgütlerinin hedefi haline getirmişlerdir. Bu maksatla ülkemizde ve sınırlarımızı çevreleyen bölgelerde kan döken, masum insanların canına kıyan FETÖ, PKK/ PYD ve DEAŞ gibi terör örgütleri ve bunların uzantılarını maşa olarak kullandıkları ibretle müşahede edilmektedir. Yetişen nesilleri bu örgütlerin tuzağına düşmekten kurtarmak için sahih kaynaklara dayalı, hurafelerden arınmış, şahıslar yerine değerleri üstün tutan, şeffaf ve denetlenebilir bir din eğitimi verilmesinin önemi bir kez daha anlaşılmıştır.”
Gelelim İmam Hatip okullarına
04:0027/04/2018, Cuma
G: 27/04/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sapı bizim ormandan olan bir balta da İmam Hatip okullarını kesmişti (başarısız olduklarını sevinerek yazmıştı), ama bizi asıl üzen ve çocuklarımızın şevkini kıran yazılar ve konuşmalar bizim mahallenin gafillerinden vaki oluyor.
Gelelim İmam Hatip okullarına
Gelelim İmam Hatip okullarına
20 Nisan, Cuma
İmam Hatip okulları yalnızca “cami imam ve hatibi” yetiştirmek üzere çalışmıyor; bu okullar bizim medeniyetimizin ve kültürümüzün okulları olmayı hedeflemiştir. Bu okullardan mezun olan çocuklarımız her nerede bulunur ve hangi işi yaparlarsa yapsınlar Müslümanca yapmalarını, çağımızda İslam’ı temsil etmelerini istiyoruz. Cumhurbaşkanımız’ın değerli destekleri ve ilgili dairenin fedâkâr genel müdürü ve ekibi ile İmam Hatip okullarına hizmet eden sivil toplum kuruluşları sayesinde bu okullar gelişerek büyüyor ve hedefine doğru ilerliyor. Bugün artık bir tip İmam Hatip okulu değil, amaca göre çeşitlendirilmiş birden fazla okul çeşidine ve programına sahibiz.
Bu okullarda Arapça öğrenilmez diyenlere bir başarı hikayesi ile cevap vereceğim:
Katar Foundation bünyesinde tertip edilen ve 52 ülkenin katılımı ile 8-11 Nisan 2018 tarihlerinde Katar’ın başkenti Doha’da gerçekleştirilen 2018 yılı Uluslararası Arapça Münazara Yarışmalarına ülkemizi temsilen Kocaeli/İzmit Mehmet Akif Ersoy Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi katılım sağladı.
“Liseler Arası Arapça Münazara Yarışmaları”nda ülkemizi temsil eden Kocaeli-İzmit Mehmet Akif Ersoy Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencilerimiz, finalde Lübnanlı rakiplerini eleyerek çoğunluğu anadili Arapça olan 53 ülke arasından dünya birincisi olma gururunu bizlere yaşattılar.
Hazırlık Arapça Dil Projesi uygulayan 15 okulumuzdan birisi olan İzmit Mehmet Akif Ersoy Kız Anadolu İmam Hatip Lisemiz, 2016 ve 2017 yıllarında Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün Akademi Lisan ve İlmi Araştırmalar Derneği ile ortaklaşa 9 yıldan beri düzenlediği ve son iki yılda Münazara kategorisini de eklediği “Arapça Münazara Yarışmaları” Türkiye Şampiyonudur.
Kazanılan bu başarı bize gösteriyor ki, Arapça başta olmak üzere yabancı dil eğitimi alanında gerçekleştirilen yarışma ve etkinliklerin önemi büyüktür.
Talebim üzerine bana bildirilen Katar’daki Yarışma yeri ve süreç ile ilgili daha fazla bilgi şöyledir:
Katar National Convention Center’da (Katar Ulusal Kongre Merkezi) gerçekleştirilen organizasyonda her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Organizasyon heyeti ve jüriler alanlarında uzman isimlerden oluşturulmuş ve değerlendirmeler son derece ciddi, tarafsız ve ilkeli olarak takımlara ve izleyicilere aktarıldı.
Yarışmaların başlamasından önce tüm ülke takımları seviye sınavına tabi tutuldu. Bu sınavda A grubu ülkeler Arapçası iyi olan, B Grubu ülkeler ise nispeten daha zayıf ülkeler olarak belirlendi. Türkiye A Grubu ülkeler arasında turnuvaya başladı. Birçok Avrupa, Amerika ve Avustralya ülkelerinin yarışmalara Arap asıllı öğrencilerle katıldığı görüldü. Türkiye ise anadili Türkçe olan ve Anadolu İmam Hatip liselerinde 2 yıl Arapça eğitimi alan öğrencilerle katıldı. Burada hazırlık dil eğitimi veren proje okullarımızın başarısı göze çarpmaktadır. Dil eğitiminde (Arapça, İngilizce, İspanyolca, Almanca) devrim yaşandığını ispatlayan okullarımız, henüz mezun bile vermemişken dünya çapında dereceler alarak ilerisi için umutlarımızı katbekat artırmaktadır. Dört kişilik takımımızın üç öğrencisi 10. sınıfta öğrenim görürken bir öğrencimiz 11. sınıfta öğrenim hayatına devam etmektedir. Okulun öğretmenleri arasında TC. vatandaşlığına geçmiş bir Suriyeli de vardır.
Yarışmaların başladığı ilk gün takımların üzerindeki heyecanı atmaları için puan ve eleme değeri olmayan bir münazara gerçekleştirildi. Her takımın birbirini tanıma ve işleyişi görme açısından yaptıkları bu tur çok faydalı olmuştur. Birinci tur eleme usulü değil takım puanı usulüne göre gerçekleşmiştir. Türkiye 2. tura Tunus’tan sonra en yüksek takım puanı olan ülke olarak çıktı. 2. turdan itibaren eleme usulüne geçilmiştir. Yenilen ekip münazaradan ayrılmak durumunda kalmıştır.
Yarışmalarda ilk 4 ülke şöyle oluştu:
1. TÜRKİYE (DÜNYA ŞAMPİYONU)
2. Lübnan
3. Umman
4. Singapur
Ayrıca bireysel olarak en iyi münazaracılar kategorisinde de ödüller verildi. Burada 208 münazaracı içerisinde ilk 10 açıklandı. Bu kategoride 3 öğrencimiz bireysel olarak da ödül kazanmış oldu.
Ödül töreninden sonra Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın görüntülü telefon bağlantısı yoluyla münazara ekibini tebrik etmesi onlar için ayrı bir sevinç ve onur kaynağı olmuştur.
Arap ülkelerindeki çağdaş kölecilik
04:0029/04/2018, Pazar
G: 29/04/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Maksadım Türk propagandası veya Arap karalaması yapmak değil; biz Müslümanlar olarak onbeş asır önce ırkçılığı, kavmiyetçiliği, etnik imtiyazları… geride bıraktık, bunları cahiliyye zihniyeti ve uygulaması olarak damgaladık, “iyi Müslüman iyi insandır, üstün veya alçak olmanın ölçütü güzel ahlaktır, Müslümanca güzel ahlak çobanı sultandan üstün kılar, ahlak noksanlığı ise sultanı itibardan düşürür…” dedik.
Arap ülkelerindeki çağdaş kölecilik
Arap ülkelerindeki çağdaş kölecilik
22 Nisan, Pazar
Bu böyle olmakla beraber İslam ilkelerine ve ahlakına göre kusurlu olan hangi şahıs, topluluk ve yönetim olursa olsun ıslah maksadıyla eleştirmek, “aka ak, karaya kara” demek durumundayız.
Arap ülkelerinden Türkiye’ye, gezip görmeye gelenlerin çoğunun, yoksul Müslüman ülkelerden devşirdikleri hizmetçi kadınlara nasıl baktıklarını, nasıl muamele ettiklerini üzüntü ile görüyordum. Yakın zamanda okuduğum bir haber bu konuyu köşeme alarak ilgilileri haberdar etmeyi gerekli kıldı. Habere göre Kuveyt Dışişleri Bakanlığı, Filipinler’in başkenti Manila’daki Kuveyt büyükelçisini geri çağırıyor ve ülkedeki Filipinler büyükelçisini de istenmeyen adam ilan ediyor.
Sebebini merak ettim; anlaşılan o beni üzen manzaralar istisnai değilmiş, Suudi Arabistan, ve Körfez Ülkeleri yoksul ülkelerden çalışmak için gelen erkek ve kadınlara (özellikle de kadınlara) köle ve cariye muamelesi yapıyormuş. İşkenceden kurtulmak ve ülkesine dönmek isteyen vatandaşlarının engellendiğini gören Filipinler Büyükelçiliği harekete geçmiş ve vatandaşlarını kurtarmak için resmi ve açık olmayan yolları da denemiş.
Bazı Kuveytlilerin evlerinde çalışan Filipinli hizmetçilerin kaybolmasıyla başlayan hadise, sosyal medyada evlerden Filipinli hizmetçi kadınların Filipinler Büyükelçiliği’ne ait diplomatik araçlar tarafından kaçırıldığına dair görüntülerin yayınlanması üzerine diplomatik kriz haline dönüşmüş.
Filipinler Devlet Başkanı Duterte, geçen Şubat başlarında düzenlediği basın toplantısında “Ülkesine geri dönmek isteyen işçiler, Filipin Hava Yolları’na giderek Cumhurbaşkanlığı emriyle ülkeye geri dönüş için bedava bilet alabilir” demiş. Kuveyt’te çalışan Filipinli sayısının 276 bin olduğu kaydediliyor.
Konuyu biraz araştırınca bir İslam ülkesi için yüz karası olacak olaylar ve manzaralarla karşılaşıyoruz:
Suudi Arabistan yönetiminin 2005 yılında hazırlayıp yürürlüğe koyduğu İş Kanunu ile yabancı işçileri “Kefil” dedikleri işverenlerin kölesine dönüştürmüştür. İş ve çalışma durumunun ağır olduğunu, işverenin anlaşmaya uymadığını ve aldattığını gören yabancı işçiler, kendi ülkelerine dönmek istediklerinde Suudi Arabistanlı kefil-işverenler, çeşitli bahaneler ve tertiplerle bunu engellemektedirler. Suudi Arabistan’da çalışan tüm yabancı işçiler, 11.03.1987 tarihli Suudi Kraliyet Kararı ile sosyal sigorta kapsamı dışına çıkarılmışlar. Bu ülkede ikamet iznine sahip 9 milyon civarında yabancı işçi, yaşlılık, sakatlık ve ölüm sigortaları bakımından Suudi Sosyal Sigortalar Yasası kapsamı dışında tutulmaktadır. İşçiler düşük ücretle çalıştırılıyor ve biriktirdikleri paralar da çeşitli bahanelerle gasp ediliyor. 30 milyon nüfusa sahip Arabistan’da 9.2 milyon yabancı işçi çalışırken, ancak 1.6 milyon işçi gerekli kanuni statüye sahip olmuştur.
Yabancı işçiler şiddet, işkence ve tutuklanma ile mal varlığına el koyup sınır dışı edilme gibi tehlikelerle karşı karşıyadırlar. Suudi Arabistan’da çalışan Pakistanlı, Filipinli ve Endonezyalı işçiler ve hizmetçiler düşük ücretle çalıştırılıyorlar. Yabancı işçi sadece 530 dolar ücret almaktadır. İşçi kadınların durumu daha vahimdir. Yabancı işçi ve hizmetçi kadınlara cariye gözüyle bakılıyor. Bu mazlum ve yoksul kadınlar, şiddet, işkence ve tecavüze uğruyor ve hiçbir mahkemeye başvurma hakkına da sahip değiller.
Arabistan’da bir milyon Endonezyalı işçi çalışıyor. Endonezya İnsan Gücü ve Göçmenler Bakanı Mehaymin ise, yaptığı açıklamada, işçilere karşı şiddet uygulandığını, bu durumun devam etmesi halinde Endonezya işçilerinin Arabistan’a gönderilmesini yasaklayacaklarını söylüyor. Suudi Arabistan ile birlikte Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri de benzer bir şekilde işçi ve kadınların haklarını ayaklar altına alıp, onları köleleştirmektedirler.
Balkondan itmeler, dudakları makasla kesmeler, cinsel tecavüzlerle ilgili bir dolu vaka ve hikayeleri var.
Bunlar nasıl Müslüman, bu ülkeler nasıl İslam ülkeleri, bu ümmet ne zaman silkinip kendine gelecek de İslam’ın her şeyden önce güzel ahlak, adalet, nimeti ve külfeti adil paylaşma… olduğunu anlayıp uygulayacak!
Doktora ve ictihad
04:003/05/2018, Perşembe
G: 3/05/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir konuşmamda ictihad konusuna temas etmiş ve ictihad kapısı kapalı filan diyorlar ama bugün üniversitelerde ilâhiyat dalında ve özellikle fıkıhta yapılan “kaliteli birçok doktora çalışması birer ictihaddır” demiştim. Bu sözü işiten bir zat, “anlı şanlı bir kişi bunu söylemiş!” diyerek beni ayıplamıştı. Şu halde bildiklerimi bir daha özetlemek ve maksadımı açıklamak, dedikoduları ve günaha girmeleri önleyeceği için vacib oldu.
Doktora ve ictihad
Doktora ve ictihad
2 Mayıs, Çarşamba
Çağın getirdiği birçok yeni problemi çözüme kavuşturmak ve müminlerin, hayatın her alanında Müslümanca yaşayabilmeleri için muhtaç oldukları din bilgisini onlara sunabilmek için çeşitli derecelerde içtihada da ihtiyaç vardır.
Bir mesele daha önceki müctehidler tarafından ele alınmış, hükmü açıklanmış, fakat hüküm üzerinde ittifak sağlanamamış, birden fazla ictihad ortaya çıkmış ise fıkıh alanında bilgi sahibi olan kimseler halka bu hükümleri açıklarlar. Bu açıklamalar kitaplarda da yapılmıştır ve bunlara ulaşmak, okur yazarlar için zor değildir. Kendisi müctehid olmayan bir mümin, birden fazla/farklı içtihatla karşılaştığında daima belli bir müçtehidin ictihadlarını (mezhebini) taklid edebilir (bunu alıp uygulayabilir) ama din ve ilim bakımından buna mecbur değildir; ihtiyacına göre (keyfi değil, ihtiyacını haline en uygun bir şekilde karşılamak üzere) başka müctehidlerin de ictihadları ile amel edebilir. Belli bir mezhebin hakim olduğu bir çevrede yetişmiş olan bir Müslüman, ihtiyacına binaen bir veya daha fazla meselede farklı müctehidleri taklid ettiğinde ortaya çıkan durum “telfik” değil, “intikal”dir ve intikalin caiz olduğu Hanefî fıkıh kitaplarında da güçlü görüş olarak nakledilmiştir.
İctihad edebilecek kadar ilmi olan Müslümanların (âlimlerin), zaruret durumu dışında bir başka müçtehidi taklit etmeleri caiz değildir. Ancak ictihad dereceleri de birden fazladır; bütün meselelerde değil de bilgisine sahip olduğu bazı meselelerde ictihad edebilenler de bu meselelerde ictihad ederler.
İctihad derecesine sahip bulunan bir alim, önüne çıkan meseleyi incelerken daha önce yapılmış içtihatlara da bakar, eğer kendi içtihadı bunlardan birine uygun düşüyorsa bu takdirde yine taklit değil, başkalarıyla aynı sonuca varılmış, ictihad edilmiş olur.
İctihad bahsi açıldığında iki görüş, tespit ve eğilimle karşılaşıyoruz: 1. Dördüncü asırdan sonra müctehid yetişmemiştir ve yetişmez; bu sebeple ictihad yapanlar ehliyetsizdirler, ictihadları da dine zarar verir. 2. Naslar sayıca sınırlı, dinî hükmünün açıklanması gereken hadiseler, olaylar, durumlar, ilişkiler ise sınırsızdır. Şeriat dünya durdukça duracağına ve Müslümanların hayatını düzenleyeceğine göre şeriatın sınırlı naslarından sayıca, zaman ve mekanca sınırsız olan hadislerin hükümlerini çıkarıp açıklayabilmek için ictihad zaruridir. Naslar bütün olayların hükümlerini ve soruların cevaplarını kapsamadığı gibi belli bir zaman ve mekan içinde yapılmış ictihadlar da kapsamaz. Bu sebeple ümmete, müctehid yetiştirmek için gerekli tedbirleri almak farzdır.
Ben bu ikinci görüşü savunuyorum.
Ciddi ve kaliteli bir doktora tezi yazan ilim adamı, o konuda ictihad etmiştir; çünkü doktora taklit, başkalarının söylediklerini nakil ve tekrar şeklinde yapılamaz. Doktora yapan ilim adamı hem konu hakkında tam bilgiye sahip olacak, hem de bu konuda kendisine gelinceye kadar yazılmış ve söylenmiş olanları bilecek, bunları tahlil ve tenkit edecek, kendisi ya daha önce söylenmemiş olanı söyleyecek, ya söylenenlerden birini taklit yoluyla değil, delilini güçlü ve geçerli bulduğu için tercih edecek yahut da sonuç için farklı (kendine mahsus) bir yöntem uygulayacaktır.
İşte bunun adı doktora, kendisi ise ictihaddır.
Bakın ilgili kaynaklarda doktora nasıl açıklanıyor:
“Doktora’nın amacı ilim yolcusuna, bağımsız bir şekilde araştırma yapabilme, bilimsel konuları derin bir şekilde inceleyip yorum yapabilme ve yeni sonuçlar elde edebilmek için yöntemler belirleyebilme yeteneği kazandırmaktır”.
Benim bu sözüme kızacak ve beni ayıplayacak yerde yapılması gereken, doktora çalışmalarının ictihad değil de taklit mahiyetinde olduğunu söylemek ve bunu ispat etmektir.
.Faizli kredi ve zaruret
04:004/05/2018, Cuma
G: 4/05/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Katılım bankaları (eski isimleri özel finans kurumu) kurulmadan önce kamuya (umumî) veya özel kesime (hususî) ait olsun önemli; yani lüks sayılmayan bir finans ihtiyacı ortaya çıktığında, eğer ihtiyaç faizli kredi almadan giderilemiyorsa, başka bir kapı yoksa bu ihtiyacın zaruret sayılıp sayılmayacağı, dolayısıyla faizli kredinin alınıp alınamayacağı konusu tartışılmıştır. İhtiyaç sebebiyle faizli kredi konusunun tartışılması yeni de değildir.
Faizli kredi ve zaruret
Faizli kredi ve zaruret
3 Mayıs, Perşembe
1987 yılında İSAV (İslâmî Araştırmalar Vakfı) bu konuyu tartışmak üzere toplantılar tertip etmişti, ben de orada bulunmuş, konuşma yapmış, daha sonra konuşmama ek bir yazı da yazmıştım.
Bu girişten sonra o konuşma ve yazıdan bazı kısımları nakledeceğim. Bunu bir bütün olarak görmek ve okumak isteyenler “İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri” isimli kitabıma bakabilirler.
Bana ait olmadığı, böyle bir görüşü benimsemediğim halde bir efsane bazı günahkâr dillerde dolaşıp duruyor:
Güya ben,
1. “Enflasyon kadar faiz helâldir” demişim,
2. “Ev almak isteyenlere faizli kredinin caiz olduğunu” söylemişim.
Önce şu hususu açık ve kesin olarak ifade etmek isterim ki, benim inancıma göre reel faizin azı da çoğu da haramdır. Banka faizleri de İslâm’ın faiz yasağının kapsamı içindedir. Müslümanların vazifesi faizsiz banka, faizsiz kredi (karz-ı hasen), tekâfül sigortacılığı, faize bulaşmayan şirketler ve kooperatifler… oluşturarak, mevcut olanları destekleyerek ticareti, ekonomiyi ve karz ihtiyaçlarını faizden arındırmaktır.
Bunların bulunmadığı, bulunduğu halde yeterli olmadığı veya ihtiyaç sahibine cevap vermediği durumlarda Müslümanlar ne yapacaklar?
Lüks olmayan ihtiyaçlarını karşılamadan, sıkıntılara katlanarak hayatlarına devam mı edecekler, yoksa “ihtiyaçları zaruret sayan ve zaruretlerin haramları askıya aldığını bildiren” kuralı uygulayarak ruhsattan istifade mi edecekler?
Şüphe yok ki, takva adına ruhsatlardan istifade etmemeyi (azimeti) tercih etmek bir güzel kulluk davranışıdır; ancak insanlar tek başına yaşamıyorlar, birinin katlanabileceği sıkıntılara onun eşi, çocukları ve hukuki ilişki içinde olduğu çevresi katlanamayabiliyor.
İşte benim aşağıda okuyacağınız açıklamalarım bu zaruret (umumi ve hususi ihtiyaç) haline ait olup istisnâîdir. Ben zaruretin derecelerini açıklıyor, hangi dereceye kadar gerektiğinde ruhsatların kullanılabileceği konusunda -ictihad yapmıyor- eskiden yeniye âlimlerin görüşlerini naklediyor ve yorumluyorum.
Bahsi geçen konuşmayı yaptıktan sonra müzakere edenlerden şu itirazlar gelmişti:
“Zarûret ayrı, hâcet ayrıdır. Mesela buzdolabı, çamaşır makinesi hacet-i asliyedir, herkes buna muhtaçtır, evsiz yaşamak da zordur, ama bunları temin etmek için gasp veya hırsızlığa başvurmak caiz değildir. Ev sahibi olmak için haram olan ribaya girmek caiz değildir. Teşvik kredisi de böyledir, vatandaş buna muhtaçtır, ama zarûri değildir.”
Bu itiraza şu cevabı vermiştim:
Bu itirazın dayandığı temel düşünce, zarûret ile temel ve önemli hacetin (ihtiyacın) aynı şey olmadığı, zarûretin haramı helâl kıldığı, hâlbuki ihtiyacın böyle bir özelliğinin bulunmadığıdır. Örneklere geçmeden önce bu temel düşünceyi delillerle çürütmek gerekecektir. Bunun için de önce “zarûret ile hâcetin haramları mubah kılma bakımından aynı rolü oynadıklarını” ortaya koyan kaide ve ifadeleri verecek, sonra bu kaideye dayanılarak zarûret sayılan ve mahzurların mübah olmasını sağlayan hâcet (ihtiyaç) örnekleri vereceğiz.
Önce Mecelle’nin 32. maddesi ile Suyûtî’nin el-Eşbâh ve’n-Nezâir isimli kitabında geçen kaideyi hatırlatıyorum. Bu iki kaynak, açık ve kesin bir ifade ile “Hâcet (ihtiyaç), umûmi olsun, husûsi olsun zarûret sayılır” diyor. Aynı ifadeyi Zeynuddin İbn Nuceym’in (v. 970/1563) el-Eşbâh ve’n-Nezair isimli eserinde de görüyoruz (c. I, s. 126). Kaidede zikredilen “umûmi ihtiyaç”, amme ihtiyacı, genel ihtiyaç; “husûsi ihtiyaç” ise fertlerin, özel şahısların ihtiyacıdır. Genel ihtiyacın hem zarûret sayıldığı, hem de özel ihtiyaçtan daha önemli ve güçlü bulunduğu birçok fıkıh âlimi tarafından zikredilmiştir. Bunların başında büyük Şâfiî fakih İzzüddin b. Abdisselâm (v. 660/1262) vardır. el-Kavâ’id isimli eserinin “Ivazlı akitlerle ilgili kaidelerin istisnaları” bahsinde şöyle diyor: “Haram yeryüzüne öyle yayılsa ki, artık helâl bulunamaz hale gelse, ihtiyaç kadar haramı kullanmak, bundan faydalanmak caiz olur. Bu durumda haramdan faydalanmak, zarûret hallerine bağlı değildir; çünkü haramdan faydalanmak zarûrete bağlı kılınırsa giderek Müslümanlar zayıflar, düşmanlar İslâm topraklarını istilâ ederler, insanlar, amme menfaatini ayakta tutan zanâat ve meslekleri yapamaz hale gelirler. Bu durumda haram maldan, ihtiyacın ötesinde -lüks ve refah seviyesinde- istifade edilemez, ama ihtiyaç kadar istifade edilebilir. Mesela istifade edilen haram malın başkalarına ait olduğu bilinse, fakat sahipleri henüz bilinemez olsa -ileride de bilinmesi mümkün değilse mal zaten ammeye intikal eder- bu maldan istifade etmek caizdir; çünkü amme menfaati, özel zarûret gibidir. Zarûret bir kimseyi, halkın malını gasp etmeye mecbur bıraksa onun için bu caiz olur; hatta açlık, soğuk, sıcak gibi bir sebeple öleceğinden korksa, bu ihtiyaçlarını karşılayacak malı gasp etmesi (caiz olmanın ötesinde) gerekli hale gelir. Bir kişiyi hayatta bırakmak için bu gerekli olursa, binlerce hayatı kurtarmak için gerekli olmaz mı? İçinde Allah’ın makbul kullarının da bulunması muhtemel olan toplumu ayakta tutmak, bir kişinin zarûretini gidermekten daha önemlidir ve ona tercih edilir. Din, ilân ettikten sonra sahibi bulunamayan kayıp eşyayı, bulanın yemesini caiz görmüş, bunun için zarûreti şart koşmamıştır. İslâm dininin, “menfâatin elde edilmesi, zararın ve kötülüğün ortadan kaldırılması” maksadına yönelik hükümlerini inceleyen kimsede -hakkında özel bir nas, icmâ ve kıyas bulunmasa dahi- mezkûr maslahatların ihmal edilmemesi, sözü edilen mefsedetlere de yaklaşılmaması gerektiği konusunda bir inanç ve bilgi hâsıl olur. Dini iyi anlamak kişiyi bu sonuca götürecektir. Bu şuna benzer: Fazilet, hikmet ve akıl sahibi bir insan ile uzun zaman beraber yaşayan, her konuda onun neyi tercih ettiğini ve neyi hoş görmediğini anlayan bir kimse, o zatın hakkında ne dediğini bilmediği bir menfâat-mefsedet meselesi ile karşılaştığı zaman -yol ve âdetini bildiği için- bu konudaki tercihini de kestirebilir...” (Kavâ’du’l-Ahkâm, c. II, s. 188-189).
.Zarurete dayalı uygulama örnekleri
04:006/05/2018, Pazar
G: 6/05/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Haramları askıya alan zaruretin, çare bulunmazsa ölüm veya sakatlığa sebep olan ihtiyaçlarla sınırlı olmadığı; zorluk, meşakkat, sıkıntı getiren ihtiyaçları da içine aldığı konusunda çağdaş iki âlimden de nakil yapayım:
Zarurete dayalı uygulama örnekleri
Zarurete dayalı uygulama örnekleri
30 Nisan, Pazartesi
Muâsır âlimlerden Prof. Dr. M. Mustafa Şelebî (merhum), Ta’lihu’l-Ahkâm isimli eserinde ihtiyacın zarûretle bir tutulduğunu şu satırlarıyla ifade ediyor: “Deliller zarûret olan menfaate (maslahata) olduğu gibi ihtiyaç seviyesinde bulunan menfaate de itibar edildiğini isbat etmektedir. Birini caiz sayıp diğerini saymamanın delili yoktur. Ayrıca sahâbeden beri geçmiş nesillerin, nass karşısında bile işlettikleri menfâat prensibi, zarûret haline gelen menfaatler değildir. Aslında nass karşısında menfâat prensibi ile amel etmek, akıl ve reyi işletip nassı terketmek değildir; tam aksine bir nas ile ameli, birçok nassa dayanarak askıya almaktır... Şu da unutulmamalıdır ki âlimler ‘ihtiyaçların zarûret sayılması’ kaidesini benimsemişler, bu kaide aralarında meşhur hale gelmiş, tartışmasız kabul edilmiştir” (Kahire, 1947, s. 302). “Sözün özü Ebû Hanife ve arkadaşları mesalih prensibini kullanmışlar, bununla nassları tahsis etmişler, hatta bazen bunları askıya almışlardır; bu menfâatlerin de kimi zarûret derecesindedir, kimi ondan daha aşağıdadır...” (s. 362 vd.).
ALANA HARAM, VERENE CAİZ
“Bir insan emir, ya da devlet başkanı nezdinde, bir işini tesviye etsin, düzeltsin, yoluna koysun, böylece meşrû olan bir menfâati elde etsin ve bir zarardan kurtulsun diye, bu maksatla, birine rüşvet verse bu caiz midir?”
Cevap veriyor:
“Alana haramdır, verene caizdir” (İbn Nüceym, Risâle fi’r-Rüşve, Mecmuâ, s. 112, 115).
Bakın rüşvetle ilgili hadisten hareket ettik, bu noktaya geldik. Şunu bir daha tekrarlıyorum: Burada emirin, valinin veya sultanın, rüşvetinizle sizin evrakınıza imza atması, size isteğinizi vermesi, istediğiniz emri çıkarması hadisesi vukua gelmezse, siz hemen bir haftada veya 24 saat içinde ölmezsiniz; ama meşrû bir menfaat elinizden gider ve siz artık ondan istifade edemezsiniz. Edemeyince, demek ki, fıkıh bunu bir zarûret olarak kabul ediyor ve bundan dolayı rüşvet verirsin diyor. Bu senin için caizdir. Ama karşı taraf için haramdır. İşte önemli özel veya amme ihtiyacını gidermek için faiz vererek kredi temini de böyledir; günahı, başka türlü, mesela ortaklık yoluyla sermaye vermeyen yüklenir.
“Bir insanın hastalığı belli bir ilâcı tatbik etmeden ya geçmez, ya da zann-ı galibe göre geç iyi olursa yasak kılınan tedâvi âlet ve şekilleri geçici olarak mubah olur ve uygulanabilir.
Dileyenler Mecelle’nin 21, 32 ve 58. maddelerine, amme ihtiyacı sebebiyle istimlâki caiz gören 1216. maddeye, bunların şerhlerine, Suyûtî’nin Eşbah’ının (ihtiyacı zarûret sayan) kaidesine ve şerhine (s. 88, Kahire, 1959) bakabilirler. Yine amme ihtiyacı sebebiyle Hz. Ömer’in, Irak topraklarını gazilere dağıtmayıp devlete bırakması, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için Müslümanlardan zekât dışında bir de vergi alınmasını fukahânın caiz görmesi üzerinde düşünebilirler.
ZARURET MİKTARINCA HARAM YEMEK
Tunuslu Muhammed Tahir b. Aşûr’un (merhum), özellikle içtimai ihtiyaca (genel zarûret ve ihtiyaca) dikkat çekmek üzere yaptığı bir tasnifi göz önüne almak faydalı olacaktır.
İbn Âşûr’a göre fukahâ, zarûretin ferdlere ait ve geçici olan çeşidi üzerinde durmuş, örneklerini de bu çeşitten seçmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan “...darda kalana (zarûrete düşene) başkasının payına el uzatmamak ve gerekli miktarı aşmamak üzere (haramı yemek ve ondan faydalanmakta) günah yoktur” (Bakara: 2/173) meâlindeki âyet, geçici ve özel olan zarûretlerle ilgilidir. Bunun yanında biri devamlı, diğeri gelip geçici olmak üzere iki çeşit zarûret daha vardır ki bunlar aynı zamanda genel (umûmi, içtimai) zarûrettir. Umûmi zarûret ve ihtiyacın devamlı olanı, yine devamlı olan istisnai hükümler gerektirdiği için Sünnet kaynağı bu hükümleri getirmiştir; selem, zirai ortakçılık vb. hükümler bu kabildendir. Umumi zarûret ve ihtiyacın gelip geçici olanı da ya ümmetin tamamını yahut da büyük kitleleri ilgilendirmektedir. Din, ümmetin selâmetini, güçlü olmasını, dirlik ve düzen içinde bulunmasını istemektedir. Dinin bu istek ve maksadı tehlikeye düşer, bu mânâda bir zarûret meydana gelirse ilgili yasaklar kalkar, haramlar helâl olur. Şüphe yok ki bu nevi zarûreti ruhsatlarla gidermek, özel zarûreti gidermekten daha önce gelir (Mekâ-sıdu’ş-şeri’a, s. 125).
Bu tasnifi esas alarak sıralayacağımız örnekler, hem ihtiyacın zarûret kabul edilmesi, hem de ihtiyaç dolayısıyla bir kısım yasakların serbest hale gelmesi konusunda şüpheye yer bırakmayacaktır: Yukarıda geçen rüşvet verme ruhsatı ile muâyene ihtiyacına binaen açılması haram olan yerlerin açılma ruhsatı bu çeşidin örnekleridir.
ÖZEL (FERDÎ) ZARÛRET VE İHTİYAÇLARA DAYALI HUSUSLAR
Bazı örnekler:
a. Erkeklere ipek giymek haramdır; deri hastalığı çeken ve pamuklu vb. gömlek giydiği takdirde rahatsız olanların ipek iç gömleği giymeleri caiz görülmüştür (Buhârî, Cihad, 91; Libas, 29; İbn Nüceym, el-Eşbâh, c. I, s. 110).
b. Yalan söylemek haramdır; fakat arabulmak, mal ve cana yönelen haksız bir zararı önlemek vb. ihtiyaçlarla yalan söylenmesine cevaz verilmiştir.
c. Genel kaide, “alması haram olan bir şeyin vermesi de haram ve yasaktır” şeklindedir (Mecelle, md. 34). Ancak ihtiyaç sebebiyle; yani ihtiyacı başka türlü gidermek mümkün olmadığı yahut güçlük bulunduğu zaman, alınması haram olan bazı şeylerin verilmesi caiz görülmüştür. Yukarıda zikredilen rüşvet buna bir örnektir. Ayrıca gasp etmek haram olduğu halde bir şahıs, bir çocuğun malına zorla el koysa (gasp etse), çocuğun vasisi, bu malın bir kısmını gasp edene bırakmak suretiyle geri kalanını kurtarabilir (İbn Nüceym, s. 189). Mecelle şârihi bu ruhsatı, “zarûretler yasakları mübah kılar” kaidesine bağlamak suretiyle “ihtiyacın zarûret gibi değerlendirildiğini” açıkça ifade etmiştir (Durar, c. I, s. 91).
El-Eşbâh şârihi Hamevî, “Önemli ihtiyaç sebebiyle kredi arayan kişi bulamadığı takdirde faiz ödeyerek ödünç para alabilir” şeklinde ifade ettiği ruhsatı da yukarıdaki kaideye bağlamıştır. Bu örnekte faiz “alana haram, verene ihtiyaç sebebiyle caizdir” (c. I, s. 189).
d. Evlenmesinin iyileşmesini sağlayacağı umulan akıl hastasının bir defaya mahsus olmak üzere evlenmesi caiz ve sahih görülmüştür (İbn Nüceym, s. 119).
(Devam edeceğim)
Zaruretler yasakları kaldırır
04:0010/05/2018, Perşembe
G: 10/05/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hem cahil hem edepsiz olduğu yazdığından belli olan bir şahıs, bundan önceki yazımda “ihtiyacını başka türlü giderme imkânına sahip olmayan Müslümanın, ihtiyacı kadar faizli kredi alabileceğine” dair Hanefî fıkıh âlimlerinden naklettiğim hükmü bana yapıştırıyor ve gazetesinde resmimi de basarak, “Hoca coştu, faize fetva verdi” diyor. Aynı âlimler rüşvet vermeyi ve daha başka -normal hallerdeki- haramları da zaruret sayılan ihtiyaç sebebiyle caiz görüyorlar, bunları da nakletmiştim ama o -nedense- yalnızca faizi zikrediyor.
Zaruretler yasakları kaldırır
Zaruretler yasakları kaldırır
3 Mayıs, Perşembe
Bire insafsız ve edepsiz cahil, o yazıların ilkinde, senin gibilerin saptırmalarını engellemek için yazdığım şu satırları niçin okumazsın:
Önce şu hususu açık ve kesin olarak ifade etmek isterim ki, benim inancıma göre reel faizin azı da çoğu da haramdır, banka faizleri de İslâm’ın faiz yasağının kapsamı içindedir. Müslümanların vazifesi faizsiz banka, faizsiz kredi (karz-ı hasen), tekâfül sigortacılığı, faize bulaşmayan şirketler ve kooperatifler… oluşturarak, mevcut olanları destekleyerek ticareti, ekonomiyi ve karz ihtiyaçlarını faizden arındırmaktır.
Bunların bulunmadığı, bulunduğu halde yeterli olmadığı veya ihtiyaç sahibine cevap vermediği durumlarda Müslümanlar ne yapacaklar?
Lüks olmayan ihtiyaçlarını karşılamadan, sıkıntılara katlanarak hayatlarına devam mı edecekler, yoksa “ihtiyaçları zaruret sayan ve zaruretlerin haramları askıya aldığını bildiren” kuralı uygulayarak ruhsattan istifade mi edecekler?
Şüphe yok ki, takva adına ruhsatlardan istifade etmemeyi (azimeti) tercih etmek bir güzel kulluk davranışıdır; ancak insanlar tek başına yaşamıyorlar, birinin katlanabileceği sıkıntılara onun eşi, çocukları ve hukuki ilişki içinde olduğu çevresi katlanamayabiliyor.
İşte benim aşağıda okuyacağınız açıklamalarım bu zaruret (umumi ve hususi ihtiyaç) haline ait olup istisnâîdir. Ben zaruretin derecelerini açıklıyor, hangi dereceye kadar gerektiğinde ruhsatların kullanılabileceği konusunda -ictihad yapmıyor- eskiden yeniye âlimlerin görüşlerini naklediyor ve yorumluyorum. Mecelle’nin de kaynakları arasında bulunan İbn Nuceym’in kitabı (el-Eşbâh ve’n-Nezâir) ve Hamevî’nin şerhinin 1985 Beyrut baskısından da cilt ve sayfaları veriyorum: C.I, s. 257, 278, 281, 294, 449.
Gelelim konunun devamına…
GENEL FAKAT GEÇİCİ İHTİYAÇ VE ZARURETLERE BAĞLI RUHSATLAR
Bu çerçevenin farkı geçici olmasıdır. Burada devamlı olmayan, bazı zaman ve yerlerde bulunan ve bulunduğu müddetçe ruhsatlara sebep olan ihtiyaçlar söz konusudur. Bu örnekler “ihtiyaç umûmi olsun, husûsi olsun zarûret sayılır” kaidesinin “umûmi, genel ihtiyaçlar” kısmına aittir. Umûmi ihtiyaçların ve amme menfaatinin, husûsi ihtiyaç ve menfaatlerden daha önemli, daha hayati olduğunda ittifak edilmiş ve daima amme menfaati, husûsi menfaate tercih edilmiştir (Mecelle, md. 26).
Bu kısma giren bazı örnekler:
1. Raşid Halifeler devrinde Mescid’in genişletilmesine ihtiyaç hâsıl olunca başlayan istimlak uygulaması Mecelle’nin 1216. maddesinde kanunlaşmış ve amme ihtiyacı gerekçesine bağlanmıştır. Kişilerin mülkiyetinde bulunan bir taşınmazı, bedeli verilse dahi zorla (bunu istemedikleri halde) almak caiz olmadığı halde amme ihtiyacı sebebiyle istimlak caiz görülmüştür.
2. Normal hallerde, yani devlet gelirlerinin giderleri karşıladığı durumlarda Müslümanların, zekâttan başka bir ödeme yükümlülükleri yoktur. Amme ihtiyacı ve menfâati gerektirdiği halde devletin malvarlığının belli bir harcama için yeterli olmaması halinde, durumu müsait olan Müslümanlardan vergi alınmasının caiz olduğunda ittifak edilmiştir. Bu hüküm, İslâm’ın getirdiği kardeşlik ve sosyal dayanışma esasları yanında “amme menfâatine riayet, mefsedeti defetmenin menfâati korumadan önce gelmesi, çok zararı defetmek için az zararın göze alınması, umûma ait zararı defetmek için husûsi zararın yüklenilmesi” kaidelerine bağlanmıştır (Kardâvi, Fıkhu’z-Zekât, s. 1073 vd.).
3. Hicrî beşinci asırda Buhâra ve Belh bölgelerinde halk, muhtaç oldukları krediyi temin etmek için bir usul icat etmişlerdi. Buna göre ödünç para almak isteyen bir taşınmazını, parayı alacağı şahsa “bedeli geri ödediğinde taşınmazı da geri almak şartıyla” satıyordu. Alacaklı, borç ödeninceye kadar bu taşınmazdan istifade ediyor, borçlu da aldığı krediden faydalanıyordu. Sonunda bedel iade edilirse mal da geri alınıyordu. Bu asrın fukahâsından itibaren konu tartışıldı, bunu kimi fâsid satım, kimileri şartı hükümsüz satım, yahut rehin kabul etmişlerdi. Sonunda Hanefîlerde fetvâya esas olan görüş bu muamelenin farklı ve yeni bir muamele olduğu ve halkın ihtiyacına binaen caiz bulunduğu şeklinde yerleşmiş. Mecelle de (md. 396-403) bu görüşü kanunlaştırmıştır.
4. Vefaen satım gibi yine amme ihtiyacı sebebiyle caiz görülmüş bir uygulama da Endülüs’te görülmektedir. Diğer bölgelerde olduğu gibi burada da geniş vakıf topraklar vardı. Bu topraklar kiraya verilerek gelir sağlanmak ve bu gelir belli yerlere sarf edilmek üzere vakfedilmişti. Ekilen topraklar bakım ve masraf gerektirdiği için, ağaç dikilen ve bina yapılan yerler de belli bir müddet sonunda kiracının elinden alınacağı için halk bu toprakları kiralamıyor, bundan vakıf ve toplum zarar görüyordu. Bu durumu tespit eden İbn Sirac, İbn Manzûr gibi fıkıh âlimleri dokuzuncu hicrî asrın sonlarında, bu toprakların süresiz olarak kiraya verilmesinin caiz olduğuna fetvâ verdiler. Toprağı süresiz kiraya vermek “fasid bir kira akdidir” ve bu akdi yapmak caiz değildir; ancak amme ihtiyaç ve menfâati bu akdi caiz hale getirmiştir. İbn Âşûr’un verdiği bilgiye göre onuncu asırda Mısır’da Nâsıruddin el-Lekâni buna benzer fetvâlar vermiş, yine benzer uygulamalar Fas ve Tunus’ta son zamanlara kadar benimsenmiştir (İbn Âşûr, Mekâsıd, s. 125-126).
Gelecek yazıda örneklere devam edeceğiz.
Toplumun ihtiyacı zaruret sayılır
04:0011/05/2018, Cuma
G: 11/05/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başlıktaki kurala uygun örneklere devam ediyorum…
Hz. Ömer devrinde Suriye ve Irak toprakları fethedilince bu topraklara verilmesi gereken statü tartışıldı. Fetih ordusunda bulunanları temsil eden grup, ganimet mahiyetinde olan bu toprakların, ganimet âyetinde emredildiği gibi (Enfal: 41, 69) askerlere dağıtılması (mülk olarak verilmesi) gerektiği tezini savunuyorlardı. Hz. Ömer’in dâhil bulunduğu grup ise “toprakların dağıtılmayıp bütün Müslümanlar adına vakfedilip işletilmesini, gelirinden mevcut ve gelecek bütün vatandaşların faydalanmalarını” savunuyorlardı.
Toplumun ihtiyacı zaruret sayılır
Toplumun ihtiyacı zaruret sayılır
4 Mayıs, Cuma
Hz. Ömer şöyle diyordu: “Bu topraklar dağıtılırsa yetimler, dullar, fakirler ne olacak, sınırları ve bu toprakları kim koruyacak?” Sonunda Hz. Ömer’in görüşü tercih edildi ve böylece “harâcî arâzî” adı verilen bir toprak nev’i doğdu. Bu hükmün ve uygulamanın temelinde amme ihtiyacı ve menfâatinin bulunduğu açıkça görülmektedir (Ebû Yûsuf, Harâc, s. 24 vd.).
Amme menfâati sebebiyle umûmi kaideden (kıyastan) istisna edilen, caiz görülen bir başka örnek yine Hz. Ömer ile ilgilidir. Büyük Halife, bunda devamlı amme menfâati bulunduğunu görerek Irak topraklarını “miktarı belli ve mevcut olmayan bir bedel” karşılığında devamlı (süresiz) olarak kiraya vermiştir. Bu tasarrufta, hem bedel, hem de kira konusunda belirsizlik vardır, bunu bir şahıs özel menfâati için yapsa caiz ve geçerli olmaz, fakat amme menfâati sebebiyle bu akit caiz görülmüştür; çünkü “özel menfâat için caiz olmayan şeyler, amme menfâati için caiz olur” (İbn Abdisselâm, Kavâid, c. II, s. 177).
Osmanlılar devrinde bulunan “mîrî arazi” uygulaması da amme ihtiyacına dayanmakta, fıkha göre caiz olmayan uygulama bu sebeple caiz görülmektedir. Ebussuûd Efendi’nin fetvâlarına dayanan uygulamaya göre bu topraklar aslında haracîdir fakat kimseye temlik edilmeyip devlet malı olarak bırakıldığı için “arz-ı mîrî, yahut arz-ı memleket” adını almıştır. Bu topraklar bedellerine yakın bir peşin kira bedeli, bir de raicinden az olmak üzere kullanıldıkça alınacak kira bedeli karşılığında süresiz olarak kiraya verilmiştir; yani “muaccele ve müeccele karşılığında tasarrufu tefviz kılınmıştır”. Ebussuûd Efendi’nin açık ifadesine göre bu kira akdi fâsiddir; taraflar -fıkha, şeriate göre- bu akdi bozma hakkına sahiptirler, ancak kanun gereği bozamazlar (Kanunname-i Mu’tebere, özel yazma nüsha, 4 a-b, 8 a-b; Ali Haydar, Ş. Kanunnâme-i Arâzi, s. 36-37).
Buradan itibaren sıralayacağımız örnekler, başka kaynaklarda da yer almakla beraber İbn Nüceym’in el-Eşbâh’ından nakledilecektir.
Peygamberimiz (s.a.) Harem bölgesinin ağaçlarının kesilmesini, otlarının yolunmasını yasaklayınca, “Mekke ayrığı ölülerimizi gömerken bize lâzım oluyor” denilmiş, O da bunu yasaktan istisna etmiştir. İmam Ebû Yûsuf bu istisnanın halkın ihtiyacına dayandığını, o zaman bundan başka ota ihtiyaç bulunmadığını, halbuki sonraları halkın hayvanlarını doyurmak için de Harem bölgesinin otuna muhtaç olduklarını, eğer bu yasaklanırsa zahmet çekeceklerini ve sıkıntıya düşeceklerini ileri sürerek istisna sınırını genişletmiştir (s. 110).
Düşman, Müslüman esir ve rehineleri siper yaparak İslâm birliklerine doğru ilerlese kendilerine ateş açılır, bu arada Müslümanların da isabet almaları tabiîdir, fakat büyük ve genel zarar, küçük ve nispeten özel zarar ile defedilecektir (s. 121).
Peygamberimiz’e (s.a.) teklif edildiği halde fiyatları sınırlamaya, narh koymaya yanaşmamış, haksızlık yapmaktan çekindiğini ifade buyurmuşlardı. Sonraki devirlerde fukahâ bu konuyu tartıştı ve serbest fiyat politikasının, halkın menfâatine aykırı olması halinde devlet başkanının narh koymasının caiz olduğu sonucuna vardılar (s. 121).
İhtiyaç yüzünden faizli kredi konusuna gelelim…
İhtiyaç bulunduğu ve başka yoldan giderilemediği takdirde faizle, ödünç para alınıp alınamayacağı sorusu ile ilgili olarak İbn Nüceym, “İhtiyaç umûmi olsun, husûsi olsun zarûret sayılır” kaidesini örnekler vererek açıklarken şu satırlara yer vermektedir: “Gunye ve Buğye isimli fıkıh kitaplarında, ihtiyacı olan kişinin, kâr (ribih) karşılığında ödünç para almasının caiz olduğu zikredilmiştir” (s. 126). Hamevî de bu ifadeyi şöyle açıklamaktadır: “İhtiyacı olan şahıs mesela on altın ödünç alır ve alacaklısına, her gün için belli bir meblâğı fazladan ödemeyi taahhüt eder”. Bu ruhsatın dayanağının da halkın ihtiyacı olduğu metin ve şerhin örneklerinden açıkça anlaşılmaktadır.
Ehl-i Sünnet ve Hanefî âlimlerden ve Osmanlı’nın uyguladığı şeriat kanunu Mecelle’den fetva değil, bir kural ve buna dayalı hükümler naklediyorum. Fetva ferde verilir, soru sahibinin durumu göz önüne alınır ve âlim buna göre şeriatın hükmünü bildirir. Ben bu yazılarda fetva vermiyorum, faiz ve rüşvet konusundaki zarurete dayalı hükmü de delillerden kendim çıkarıp beyan etmiyorum, yalnızca naklediyorum.
Peki, benim benimsediğim hüküm nedir?
Cevabı gelecek yazıda.
Enflasyon ve ihtiyaç kredisi
04:0013/05/2018, Pazar
G: 13/05/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birbirine bağlı birkaç yazıdan sonra bana izafe edilen ve kasten saptırılan iki konuya gelmiş bulunuyorum:
* Enflasyon kadar faiz,
* Ev almak için faizli kredi.
Benim bu ikisine “kayıtsız şartsız caiz demiş olduğumu” yayıyorlar.
Enflasyon ve ihtiyaç kredisi
Enflasyon ve ihtiyaç kredisi
6 Mayıs, Pazar
Kâğıt paranın altın vb. değerli bir karşılığı yok. Bu ve başka sebeplerle bu paranın satın alma gücü durmadan iner ve çıkar. Kâğıt para ile alınıp satılan mal pahalanınca paranın satın alma gücü (miktarı) azalmış olur ve bu durumda enflasyondan söz edilir.
Yapılan bir karz-ı hasen akdini düşünelim: Allah rızası için ödünç veren ve hiçbir menfaat beklemeyen kimse, parasını geri aldığında eğer enflasyon sebebiyle paranın satın alma gücü azalmış ise ve mesela ödünç verdiğinde bir torba çimento alabilen bir para ödeme sırasında yarım torba alabilecek kadar zayıflamış ise ödeme nasıl olacak?
Bu konu yıllardır tartışılıyor, makul ve bizce de makbul olan görüş şöyledir: Borçlu, aldığı parayı aynı miktarda değil, bir torba çimento alacak miktarda ödemelidir; aksi halde borcunu eksik ödemiş olur.
Diyelim ki, vadeli bir borçlanma yapıldı, ödeme günü geldi ve borçlu borcunu ödemedi, bu tarihten itibaren geçecek sürede yine enflasyon farkını ödemek gerekecektir; yani ödeme günü geldiğinde bir torba çimento alan para, fiilen ödendiği zaman da bir torba alacak kadar olmalıdır.
Tabii burada konuyu basitçe anlatabilmek için çimento örneğini verdik. Uygulamada 300’den fazla malın ortalama fiyat hareketi ölçü olarak alınıyor ve buna göre paranın satın alma gücündeki eksiklik (enflasyon farkı) hesaplanıyor, ödemede bu fark telafi ediliyor.
Bu meşru uygulamanın “enflasyon kadar faizin helâl olması” ile bir alakası yoktur. Bu sebeple bir kimse bir faizci bankaya veya tefeciye gitse, kredi aldığı günkü enflasyon rakamına baksa, bu rakam diyelim yüzde sekiz olsa ve yüzde sekiz ile kredi alsa bu işlem caiz olmaz; çünkü parayı aldığı zaman yaptığı akit, mesela peşin 100 lirayı vadeli 108 liraya satın almaktır ve henüz -vade dolmadığı için- yüzde 8 enflasyon tahakkuk etmemiştir; bu işlem faizli bir işlemdir, buna caiz diyen bir fıkıh âlimi yoktur ve olamaz.
EV İÇİN FAİZLİ KREDİ KONUSU
Bugün binden fazla şubesi ve 15 binden fazla çalışanı ile katılım bankaları var. Bu bankalar, müşterilerin ihtiyaç duydukları taşınır ve taşınmaz malları satın alıp vade farkıyla satıyorlar, buna da fukahanın kahir çoğunluğu caizdir diyor. Kirada veya yakınlarının evinde oturan insanların kendilerine mahsus bir eve sahip olmaları temel ihtiyaçlar (havâic-i asliyye) arasındadır. Bu ihtiyacı, hal ve ihtiyaçlarına uygun bir ev satın alarak gidermek isteyen Müslümanların yapacakları şey öncelikle katılım bankalarına başvurmaktır. Bu bankalar işlerini görüyorlarsa ve faizci bankaların istedikleri faiz ile katılım bankalarının istedikleri kâr arasında ihtiyaç sahiplerini sıkıntıya sokacak kadar büyük bir fark (kâr talebinin bu ölçüde fazla olması durumu) yoksa faizci bankaya gitmek caiz olmaz.
Eğer katılım bankaları ihtiyaca cevap vermez veya istedikleri kâr, faize göre aşırı derecede fazla olursa Müslümanlar, temel bir ihtiyacı gidermek için “ihtiyaç zaruret sayılır, zaruret de haramı mubah kılar” kuralından istifade edebilirler mi?
Bu konuda kafa yoran fıkıh âlimleri ikiye ayrılıyorlar:
Birilerine göre ev ihtiyacı kiralamak suretiyle de karşılanabilir, bu sebeple faizli kredi almaya zaruret yoktur.
Diğerlerine göre ki, ben de böyle diyorum: Kiracı olmakla ev sahibi olmak eşit değildir. Kiracı bir yandan diğer ihtiyaçlarından keserek kira ödemekte, bir yandan da evden çıkarılma veya vefat halinde çoluk çocuğunun açıkta kalmaları endişesi içinde yaşamaktadır.
İbn Âbidîn Raddu’l-Muhtâr’da İbn Melek isimli Hanefî fakihin şu yorumunu naklediyor: “Temel ihtiyaç maddeleri ve varlıkları zekât matrahı (zekâta tabi mallar toplamı) bakımından yok sayılır. Bir kimse ev, binek, yiyecek, içecek, ev eşyası, zanaatkârların alet ve takımları, âlimlerin kitapları gibi temel ihtiyaç varlıklarından birine sarf etmek üzere para biriktirse bu paraya zekât düşmez.”
Ev almak üzere para biriktiren kimse açıkta oturuyor olamaz, mutlaka ya kiralık bir evde veya çadır, kulübe vb. bir yerde oturuyor olur, buna rağmen bir eve malik olmak onun için temel ihtiyaç sayılıyor ve bunu almak için biriktirdiği paraya, İbn Melek ve onun gibi düşünenlere göre zekât düşmüyor (Bkz. Karadavi, Fıkhu’z-Zekat, Beyrut 1969, s.151).
DÜNYAYI CENNETE ÇEVİRMEK ELİMİZDE
Bu bahsi şöyle kapamak istiyorum…
İslâm, müminleri birbirinin kardeşi sayıyor, her bir müminin ihtiyacından fazla olan varlıklarıyla muhtaç olan kardeşlerine yardım etmesini önemli bir ahlaki vazife (bazılarına göre hukuki borç) kılıyor. Mekkeli Müslümanlar Allah Resulü’nü (s.a.) tercih ederek bütün malvarlıklarını Mekke’de bırakıp Medine’ye göçtüklerinde oralı Müslümanların (Ensârın) onlarla bütün varlıklarını nasıl paylaştıklarını biliyoruz. İhtiyaç içinde kıvranan Müslümanlara artıp taşan mal varlıklarıyla yardım etmeyen ve bu yüzden onları banka kapılarına muhtaç eden zengin Müslümanlara bir şey demeyip de dara düşmüş yoksullara faizden, haramdan, takvâdan, sabırdan söz eden hocalara (böyle olanlara), “Bu dünyanın bir de ahireti var” diyorum!
İhtiyacından fazla mal varlığına sahip olan Müslümanlardan her biri bir yoksul aileyi himayesine alsa, onun temel ihtiyaçlarını gücü yettiği kadar sağlasa ümmetin hali ne kadar güzel olurdu… Kardeşlik bağları nasıl güçlenir, emniyet problem olmaktan nasıl çıkar ve vatan dünya cennetine nasıl dönerdi!
Bu değişim hiç de zor değil, yalnızca ahirete tam imana, onu dünyaya değil, dünyayı ona değişmeye bağlı!
Ah Filistin vâah Kudüs!
04:0017/05/2018, Perşembe
G: 17/05/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Siyonist ve terörist İsrail devleti ve bu devleti destekleyen Yahudi kesimi ile menfaat birliğine dayalı dış destekçileri yalnız bugünlerde değil, yetmiş yıldır mazlum ve mağdur Filistin halkına zulmediyorlar. Siyonistlerin ne barış yapmaya ne de Filistin halkı ile hak ve adalet dairesinde yerleşilmiş Filistin topraklarında beraber yaşamaya niyetleri var (böyle bir niyet ve hedefleri mevcut değil). Baştan beri siyonistlerin hedefi, “Nil’den Fırat’a uzanan topraklar üzerinde büyük İsrail devletini kurmak, Kudüs’ü başkent yapmak, Mescid-i Aksâ’yı yıkarak yerine Süleyman Mabedi’ni kurmaktır”. Bu maksatlarını, tırnakları bu topraklarda yer tutunca açığa da vurdular, turistlerin ziyaretine açık mahallerde üç ayrı makette Mescid-i Aksâ’nın bugünkü halini, onun yanında da yıkıldıktan sonra yapacakları Süleyman Mabedi’ni teşhir etmekten çekinmemişlerdi, bu manzarayı içimiz kıyıla kıyıla görmüştük.
Muhasebe zamanı
Muhasebe zamanı
8 Temmuz, Çarşamba
Bu merhametsiz, adaletsiz, taş yürekli, hukuksuz, şımarık, güçten başka hak ve hukuk sebebi tanımayan… topluluğu yalnızca biz Müslümanlar böyle görmüyoruz; insaflı Yahudiler de bu tanımlamada bize katılıyorlar.
Eskileri ve başkaları da var ya, en yakın zamandan bir örnek verelim:
İsrail’i tanımayan Yahudi Ortodoksları tarafından kurulan Neturei Karta grubu sözcüsü Yisroel Dovid Weiss, İstanbul’da Yeni Şafak’a özel açıklamalarda bulunmuştu, şöyle diyordu:
“Siyonist devlet sadece Müslümanlar için değil, tüm dünya için eziyettir.”
“Tevrat bize öldürmeyeceksiniz, bulunduğunuz topraklara sadık olarak ve Tanrı için çalışacaksınız diyor. Ama İsrail bunun dışında her şeyi yapıyor. Öyle bir devleti kabul etmemiz mümkün değil”.
“Faşistliğe dönen bir anlayış ortaya koyan Siyonizm, Yahudiliğin temsilcisi değil, ideolojik işgalci bir projedir. Bu oluşumun karşısında duran tek devlet Türkiye’dir. Recep Tayyip Erdoğan, İsrail’in tehditlerine aldırmadan Filistin topraklarına sahip çıkıyor.”
“Biz Müslümanlarla yüz yıllarca beraber yaşadık. Bir problem yoktu. Dini problem değil, siyasi problemdir. Gerçek anlamda Yahudi olanlar Filistinlilerin acısını hissediyor. Müslümanlara karşı çok mahcubuz”.
“ABD nasıl olur da Kudüs’te bir büyükelçilik açabilir? Kudüs Filistin’in başkenti! İsrail’in nasıl olabilir? Böyle bir iş yapmamalarını söyledik. Yaraya tuz basmak gibi bir şey bu. Siyonist devlet sadece Araplar ve Müslümanlar için zulüm değil, tüm dünya için eziyettir.”
“İsrail’in kurulması bir ideolojidir, Yahudiliğe göre haramdır. Bizler doğru yaşayamadık, bu yüzden de cezalandırıldık. İsrail bu tarihi asla kabul etmiyor.”
Evet, insafını, vicdanını kaybetmemiş, insanlıktan nasibi sıfırlanmamış herkes buna benzer itiraflarda bulunuyor, fakat dünyayı yönetenlerin vicdanları gibi kulakları da sağır olmuş; Amerika’da Kızılderilileri öldürüp topraklarını işgal edenler, Avustralya’da Aborjinleri öldürüp yurtlarını gaspedenler, Afrika’ya aldatıcı kılık, yardım ve sözlerle papazlarını gönderip zavallı halkın eline İncil’i tutuşturup elindeki maddi ve manevi varlığını sömürenler, daha evveli de var ya, en azından Haçlı Seferlerinden beri Müslümanları yok etmek için her planı, tuzağı, gücü kullananlar, yalnızca Müslümanları da değil, farklı dinleri ve kültürleri olan daha nice halkı zorla dize getiren, ülkelerini işgal edip yıllarca sömürge halinde tutan ve bütün servetlerini kendi (Batı) hazinelerine aktaran insanlardan bahsediyoruz. Bugün de dünyayı bunlar yönetiyor, BM’lere ve Güvenlik Konseyi’ne bunlar hakimler, apaçık ve insanlık dışı zulümler, katliamlar, hukuksuzluklar karşısında susuyor, bununla da kalmıyor karar aşamasında mesela veto yetkilerini kullanarak destek çıkıyorlar. Cumhurbaşkanımız Davos’ta Siyonistlerin ayıplarını yüzlerine vurdu, BM toplantısında ve ondan sonra her yerde “Dünya beşten büyüktür” dedi, zalimlere karşı mazlumların yanında durdu… diye onu yok etmeye karar verdiler ve içeriden de işbirlikçiler bularak sonuç almaya çalışıyorlar (Allah onu ümmete bağışlasın ve korusun!)
Ne yazık ki, konuşmakla sonuç alınamıyor, hakkı ve haklıyı gücün tayin ettiği bu çağda gücün yoksa hakkın da olmuyor.
Kur’an bizi neye çağırdı ise birkaç asırdır biz onun tersine gittik. Bu çağrılardan biri de ümmetin birliği, kardeşliği ve düşmana karşı caydırıcı güce sahip olma vazifesi idi; ne o var, ne bu var; işte bu yüzden zulüm var, acı var, kan var, gözyaşı var!
Yine de dua edelim ve Allah’tan ümit kesmeyelim. Nasihatle olmadı belki musibet ümmeti yola getirir.
Bir ümit ışığı “online İslam birliği”
04:0018/05/2018, Cuma
G: 18/05/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu konuda yazıp çizenlerin kendi ufuklarından tarif ettikleri, belli şahıs, zaman ve politik ortamlarla sınırladıkları, kiminin övdüğü kiminin karaladığı “İslamcıların” rüyaları, emelleri, hedefleri, çağrıları, ümmetin izzeti için en önemli şart olarak gördükleri İslam birliği bugüne kadar siyasi olarak veya siyasetçiler eliyle gerçekleşmedi. İslam ülkelerini yöneten çoğu kukla bir kısmı hain yöneticilerle bu birliğin kurulamayacağı da pek çok teşebbüsten sonra anlaşılmıştır.
Niğde'de zincirleme kaza: 1 ölü, 5 yaralı
Niğde'de zincirleme kaza: 1 ölü, 5 yaralı
8 Temmuz, Çarşamba
Acaba alimler ve kanaat önderleri, halkların önüne düşerek bu birliği kurabilirler mi diye de ümit ettik, bekledik, ne yazık ki, alimler birliği yerine alimler fırkaları doğdu; bir yerde bir birlik kurulsa ertesi gün başlarına farklı isimler ve sıfatlar eklenerek başkaları kuruluyor.
İslam ülkelerinin böylesine parçalanmış, oyuna gelerek birbirine düşmüş halleri düşmanlarının işine yarıyor, koca bir İslam dünyası bir avuç siyonistin hakkından gelemiyor, akan mazlum kanlarına mani olamıyor, İslam topraklarının ve mukaddesatın çiğnenmesi karşısında aciz kalıyor.
Lübnan Cumhurbaşkanlığından yapılan yazılı açıklamaya göre Avn, Bakanlar Kurulu toplantısında, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki göstericilere karşı işlediği katliamı kınayarak, “Arapların mevcut karışıklığı, İsrail’in Filistinlilere yönelik uygulamalarıyla başa çıkmayı olumsuz etkiliyor” derken bu acı gerçeği dile getirmiş oluyor.
“Bu karanlık gecenin yok mu sabahı” derken değerli yazarımız Kemal Öztürk’ün Perşembe günkü yazısındaki müjdesi ümit ışığını parlattı, gerçekten şimdilik “olursa bu olur” dedim.
Yazıyı okuyanlarınız olmuştur ama, kaçıranlar için esasını buraya alayım:
“Devlet ve hükümetlerin kontrolüne girmeden bağımsız, sivil, Müslüman, özgürlükçü, taassup ve şiddet karşıtı yeni nesillerle yapacağız bunları. Legal, şeffaf ve denetlenebilir sistemler kurmalıyız. Kudüs özgür olana kadar hiçbir ayrılığın konuşulmayacağı, tartışılmayacağı online platformlarda, İslam dünyasının birliğini sağlamalıyız. ‘Müslüman devletler birleşmezse, Müslüman milletler birleşir’ dediğim budur. Bunu siviller yapabilir. Bunu köhnemiş rejimler, çürümüş devletler, yozlaşmış hükümetler yapamaz…”
Sevgili Öztürk kanaatini ve beklentisini böylece ifade ettikten sonra bir de not koyuyor, bu notta: “Birleşmiş Müslüman Milletler” için online platformlar kurma fikrinin, uzun süreden beri üzerinde çalışılan bir proje olduğu, konunun çeşitli sivil toplum örgütleri, üniversiteler, düşünce kuruluşları, teknoloji şirketleri ve medya temsilcileri arasında görüşüldüğü” bilgisini veriyor.
Bu kadar gerekli/zaruri ve hayati olan ihtiyacı bir başlangıç olarak karşılama ihtimali oldukça güçlü olan düşüncenin gerçekleşebilmesi için bir eksiğimizin olduğu anlaşılıyor: Barut. Barut’tan maksat bağımsız kaynakların projeyi finanse etmesinden ibaret.
Şu fani dünyada bir asır ve daha fazla da yaşasak sonu ölümdür ve bu ömrün süresi ebediyet yanında sıfıra yakındır. Birçoğunun hesabını verirken terleyeceğimiz, terlemenin ötesinde en azından tartaklanacağımız servetin de kefen dışında kalanını yanımızda götürme imkanımız yok.
Mal ile yapılan cihaddan da söz edilir, ümmetin ayaklar altında sürünmesini önleyecek, hak ve adaletin dünyaya hakim olması yönünde önemli hizmetler verebilecek bir yapıya mali katkı sağlamak cihad değilse nedir!
Hem hesabı kolaylaştırmak hem de cihad şeref ve sevabını almak için harekete geçmeyen zenginlerimizin ya ilim, irfan ve basiretleri, ya da -Allah korusun- imanları eksik demektir.
Eğer hamiyetli zenginlerimizin katkısı yetmiyorsa orta gelirli, hatta yoksul sayılacak hamiyetli müminlere de bir şekilde başvurulabilir
.
.Mustafa Sabri Efendi ve demokrasi
04:0020/05/2018, Pazar
G: 20/05/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Osmanlı’nın son şeyhülislamı M. Sabri Efendi 1869-1954 yılları arasında yaşamış, Sultan Abdülhamid’den itibaren Osmanlı padişahları ile Cumhuriyet döneminin önemli bir kısmına şahit olmuş, büyük mevkilere gelmiş, ilim, yayın/gazetecilik ve siyaset alanlarında isim yapmış ve iz bırakmış bir zattır. “İslâmî Hareket Öncüleri” isimli kitabımın dördüncü cildinde ona 100 sayfaya yakın yer ayırmış, hayatını ve görüşlerini yazmıştım. Burada siyasi rejimler hakkındaki görüşünü özetliyorum:
Mustafa Sabri Efendi ve demokrasi
Mustafa Sabri Efendi ve demokrasi
13 Mayıs, Pazar
M. Sabri’ye göre bolşevizm, masonluk, beşeri demokrasi; “eşitlik, kardeşlik, hürriyet, adalet” iddialarıyla yola çıkmış, komünizm yoksullara refah ve eşitlik, masonluk insanlara kardeşlik, demokrasi de hürriyet vadetmiştir. Ancak bunların hiçbiri vaatlerini gerçekleştirme kabiliyetini haiz değildir. Komünizm (bolşevizm) ekmek için insanların ellerinden hürriyetlerini almış, ama ekmeği de, emeğin hakkını da adaletle verememiş, kapitalizme düşman iken dev gibi bir devlet kapitalizmi oluşturmuş, servet de adaletle paylaşılmamıştır. Masonların kardeşliği dar bir sınır içinde söz konusudur. Beşeri ulusalcı demokrasinin hedefi, insanların kendi iradeleriyle elde edemeyecekleri bir etnik bağa, dar milliyetçilik çerçevesine hapsedilmiştir ve beşer, sırf vicdanı ile demokrasinin hedeflerini gerçekleştiremeyecektir. İslâm demokrasisine gelince; bu demokrasi ilâhî talimata, emir ve yasaklara dayanır. Bu emir ve yasaklar, iman ve vicdan ile birleşince gerçekleşme şansı artar. “Ancak İslâm demokrasisinin hayat bulmasının şartı da Müslümanların, ilk nesil iman ve ahlâkına geri dönmeleri ve gerçek manada Müslüman olmalarıdır. Bu takdirde her iki yönden iyi yetişmiş önderleri halkın önüne düşer, ibadetlerle camileri şenlendirir, hayırda ve iyiyi teşvik, kötüyü engellemede onlara örnek olurlar. Böylece önderler ile onları takip eden halk bir bütün olarak “ahlâkî erdemleri ve insani ilkeleri” ile diğer milletlere örnek olurlar. İslâmî birlikleri içinde ırka ve kavme ait farklar eridiği gibi zenginleri ile yoksulları arasındaki mesafe de kısalır” Mevkıfu’l-Akl, C.I, s. 16).
M. Sabri Efendi konuya şöyle devam ediyor: “…şunu ispat ettim: İslâm, kavmiyet ve diğer bağlara mukabil sosyal-siyasi bir aidiyettir; bunun bütün gereklerini kendinde toplayan, başka hiçbir dinin ona yakın bir seviyeyi elde edemediği bir aidiyettir. Bu aidiyet sayesinde 300 milyonu bulan nüfusu ile bütün Müslümanlar arasında bir dayanışma ve denge şirketi kurulmuş olur. Bu topluluğun Arap’ı Arap olmayanından, siyahı beyazından -dindarlık ve ahlâkî erdem dışında- üstün değildir. Her Müslüman kendisi için istediğini, kardeşi olan diğer Müslüman için de ister. Bu dayanışma ve denge topluluğu, eski masonluktan da yeni komünizmden de daha ilkelerine sadık, daha temiz ve daha yücedir. Çünkü bu ortaklığın ve dayanışmanın amacı, dünyadan da önce ahireti kazanmaktır, ona her mümin dinî bir ödev olarak sarılır ve çünkü ondaki demokrasi, slogan, propaganda ve aldatmalara dayalı demokrasilerden daha sahihtir. Bir Fransız özdeyişinde, “Herkes kendisi için, Allah ise herkes içindir” dendiği gibi kalbini bütün beşeriyetin faydasına açan ve insanlardan önce Allah katında sorumluluk şuuruna sahip olan İslâm demokrasisi, başka ulusların aleyhine olarak kendi ulusu içim çalışmaz; böyle olunca da siyasilerin ortaya koyduğu diğer demokrasilerden elbette üstün olacak ve onlardan daha çok insanlığın iyiliğine hizmet edecektir. Yoksulların ihtiyaçlarını garanti eden gelirler, mallarından Allah’ın yoksullar ve muhtaçlar için pay ayırdığı zenginlerden gönüllü olarak onlara doğrudan ulaşacak, servetin çoğu, yoksulları zenginlerin esiri olmaktan kurtarmak için yola çıkıp da kendilerine esir eden siyaset simsarlarının elinde kalmayacaktır (Mevkıfu’l-Akl, I, s. 20 vd.).
Mustafa Sabri Efendi’ye göre insanların çıkarına ve mutluluklarına en uygun siyasi sistem “hukuk devleti” sistemidir. Demokratik cumhuriyetlerde yöneticiler kanunu eşitlik esasına göre uygulasalar bile kanunları beşer yaptığı sürece amaca ulaşılamaz; çünkü meşhur Fransız özdeyişine göre, “Herkes kendisi için, Allah herkes içindir”. Demokratik yönetimlerde de sağcılar ve solcular vardır, son söz hâkim olan tarafın olur; onlar da yoksullar hatta orta tabakanın değil, kendi çıkarlarının tarafında olurlar. Batı’da fıkhı (hukuku) olan bir din bulunmadığından buradaki demokratik cumhuriyetler beşeri (zalim ve hakkı bilmez insan elinden çıkmış) kanunları uyguladılar ama Müslümanların elinde ilâhî naslara dayanan bir hukuk, bir fıkıh vardır ve bunu uygulayarak -gayr-i Müslimler ve azınlıklar dâhil- herkesin mutlu olacağı bir sonuca ulaşmak mümkün olacaktır.
Zalimin zulmü varsa…
04:0024/05/2018, Perşembe
G: 24/05/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tek parti döneminde ve daha sonra da halka rağmen halkı yönetmeye kalkışanların silah gücüyle milleti yıldırdıkları ara dönemlerde Cuma hutbeleri, suya sabuna dokunmayan konularda olurdu. 1961 yılında Kadıköy merkez vâizi olmuştum.
Zalimin zulmü varsa…
Zalimin zulmü varsa…
17 Mayıs, Perşembe
Elimize verilen vaizlik vesikasının kapağının iç tarafında “vaazların iman, ibadet ve ahlâk konularının dışına çıkması” yasaklanıyordu. O günlerde uluslararası ihtilafları, birinin diğerine yaptığı yanlışı, zulmü, hukuk ihlâlini hutbe ve vaaz konusu yapsanız soruşturma açılabilirdi.
Geçtiğimiz Cuma günü İsrail zulmüne tahsis edilmiş bir hutbeyi dinlerken bunları hatırladım.
Hatip, İbrahim Suresinin 42. âyetini okumuştu. O âyet ve devamına bakalım:
“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış;/Başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar./ Kendilerine azabın geleceği, bu yüzden zalimlerin, “Rabbimiz! Bize kısa bir süre daha ver de senin davetine uyalım, peygamberlere tâbi olalım” diyecekleri ve onlara, “Sizin için bir yok oluş bulunmadığına daha önce yemin etmemiş miydiniz?” diye sorulacağı güne karşı insanları uyar./ Ve sizden önce (bâtılı seçerek) kendilerine kötülük edenlerin yurtlarına yerleşmiştiniz. Onlara ne yaptığımız sizin için açıkça belli oldu, size misaller de getirdik” (İbrahim: 42-45).
Bu âyetlerde, deistlerin iddia ve görüşlerinin aksine, Allah Teâlâ’nın, insanı ve evreni yarattıktan sonra bunlarla ilgisini kesmediği, yaratmadan sonrasını yaratılanların keyfine ve tasarrufuna bırakmadığı açık ve kesin bir ifade ile beyan ediliyor.
Peki, niçin zalimlerin cezasını ahirete bırakıyor, dünyada haklarından gelip zulmü engellemiyor?
Bir kere kötülüklerin cezasını daima ahirete bırakmıyor, bir kısmının cezasını ibret için dünyada veriyor ama eğer her günahın, her kötülüğün cezasını dünyada verseydi bu uygulama, Mülk Suresindeki şu buyruğa ters düşerdi: “Hanginizin amelinin daha güzel olduğunu imtihan ile ortaya çıkarmak için hayatı ve ölümü yaratan…”
Şu halde kulların bir kısmı zulmedecek, bir kısmı da zulmü engellemek için elinden geleni yapacak. Dünya hayatında kötülükleri önleme vazifesi Allah’ın kullarına verilmiş, bunu ihmal edip de “Ya Rabbi, biz yapmıyoruz, gel sen yap!” demek hem ilâhî nizama hem de kulluk edebine aykırıdır.
Evet, her kötülüğün cezasını dünyada vermiyor, ama ahirette vereceğini de peygamberler gönderip onlara vahyederek bildiriyor. Bu uyarıya kulak verip vermemek, inanıp inanmamak da imtihanın bir parçası oluyor.
“Tuzaklarını Allah bilip dururken onlar tuzaklarını kurmaya devam ettiler. Oysa onların tuzaklarıyla dağlar yıkılıp yok olacak değildi!/ O halde, Allah’ın, peygamberlerine verdiği sözden sakın cayacağını sanma! Allah güçlüdür, kimsenin yaptığını yanına bırakmaz” (46-47).
“Oysa onların tuzaklarıyla dağlar yıkılıp yok olacak değildi!” meâlindeki cümlenin mecazî mânası, inkârcıların kurmuş olduğu tuzaklarla Allah’ın dininin yıkılmayacağıdır.
Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek, insanlar gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah’ın huzuruna çıkacaklardır” (48).
Bu âyeti ortak mealimizde şöyle açıkladık:
“Kıyamet gününde meydana gelecek olan toplu ve kökten değişime işaret edilmektedir (krş. Tâhâ: 105-107). “Dönüştürülecek” diye tercüme ettiğimiz tebdîl kavramı Kur’ân’da bir şeyin ya özünü (Nisâ: 56) veya niteliğini değiştirme anlamında kullanılmaktadır (Furkan: 70). Burada her iki anlama da ihtimal vardır. Birinci anlama göre kıyamet gününde evren tamamıyla yok olacak, daha sonra yeniden yaratılacaktır (özün değiştirilmesi); İkinci anlama göre ise evrenin maddesi kalacak, nitelikleri değiştirilecektir; meselâ yer küresinin dağları savrulacak, denizleri yarılacak, dümdüz olacak, eğrilik büğrülük görülmeyecek fakat asıl maddesi kalacaktır (vasfın değiştirilmesi)”.
Mucizeler ve istisnalar dışında Allah Teâlâ yardımını, kulları aracılığı ile yapıyor ve kulun elinden geleni yapmasını da şart koşuyor ve ona vazife olarak veriyor.
İsrail ve benzerlerinin zulmüne karşı bağırıp çağırmak, ağlayıp yalvarmak bir işe yaramıyor, birliğe ve güce ihtiyacımız var; önce bir elimizden geleni yapalım, sonra Allah’a yalvaralım.
İLEM ve İslâmcı Dergiler Projesi
04:0025/05/2018, Cuma
G: 25/05/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sivil toplumun başardığı bazı hizmetler var ki, bunları takdir etmek ve desteklemek vacip oluyor.
İLEM ve İslâmcı Dergiler Projesi
İLEM ve İslâmcı Dergiler Projesi
18 Mayıs, Cuma
Türkiye Diyanet Vakfı’nın finanse ettiği İSAM’ın (İslam Araştırmaları Merkezi) yaptıkları, İstanbul Eğitim ve Araştırma Vakfı’nın (İSAR) öğretim ve eğitim destek projesi, ilmî çalışmaları ve yayınları), İlmî Etüdler Derneği İLEM’in başardıkları başat örneklerdir. Bu kuruluşların, bir ülkenin en önemli unsuru olan insana yatırım yapmaları ve yetişmiş insanları tarafından gerçekleştirilen bilim, medeniyet ve kültür hizmetleri/eserleri en büyük takdiri, övgüyü ve desteği hak ediyor.
Bunların örnekliğinde hayata geçecek benzerleri ülkemizin en önemli zenginliği olacak, düşünce ve kültür hayatımızı olması gereken seviyeye yükseltecek, özümüzden ve değerlerimizden sapan yönelişlere çekidüzen verecektir. .
Bu yazıda, onlardan biri olan İLEM’in, ülkemizde İslam düşüncesi tarihi bakımından çok önemli olan bir projelerine dair kendilerinden aldığım bilgiyi paylaşacağım.
İlmi Etüdler Derneği (İLEM), Türkiye’de İslamcı yayıncılığın serüvenini ele almak amacıyla 2013 yılında İslamcı Dergiler Projesi’ni hayata geçirdi. Projenin önceki aşamalarında 1908-1980 yayımlanan İslamcı dergiler incelendi, dijital ortama aktarıldı, sempozyumlar düzenlendi ve kitaplar yayımlandı. Projenin üçüncü aşamasında 1980 sonrası yayımlanan yaklaşık 500 derginin 20 bine yakın sayısı dijitalleştirilerek kataloglanacaktır. 2018 yılı sonuna kadar devam edecek proje çalışmaları sayesinde İslamcılık düşüncesine ve üzerine yapılan tartışmalara yeni bir boyut kazandırmak ve İslamcılık düşüncesinin en önemli birincil kaynaklarından olan dergiler vasıtasıyla İslamcılığa dair meselelerin yeniden düşünülmesine bir katkı sağlaması amaçlanmaktadır.
Günümüzde İslamcılık etrafındaki tartışmalar canlılığını devam ettirmektedir. Son zamanlarda özellikle İslam dünyasında ve Türkiye’de yaşanan gelişmeler Müslümanları ve İslamcılık düşüncesini tekrar tartışmaların merkezine taşımış ve özellikle bu alanda yapılan çalışmalar ve yayınlarda ciddi bir hareketlilik ve artış oluşturmuştur. İslamcılık düşüncesinin bu kadar canlı bir konu olmasında onun bir anlamda hayatın farklı alanlarına etkide bulunması etkilidir. Ancak çok tartışılan ve konuşulan birçok meselede olduğu gibi İslamcılıkla ilgili tartışmaların da en büyük sorunlarından birisi tekrara düşme keyfiyetidir/eğilimidir. Bu sorunu aşmak için meseleyi genel hatları ile ele alan çalışmalardan, daha özel ve ayrıntılı inceleyen çalışmalara yönelmek gerekmektedir. İLEM 3. İslamcı Dergiler Sempozyumu ile bu gereği yerine getirmeyi hedeflemiştir.
Alanında bir ilk olan bu proje ile temel olarak İslamcılık düşüncesini anlama ve yeniden gündeme getirme çabalarına açılımlar getirmek ve destek olmak; İslamcıların siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel birikimlerini ortaya çıkarmak ve İslamcılık düşüncesinin mecra bulduğu ve mecra açtığı dergileri kayıt altına alıp bir araya getirerek İslamcılıkla ilgili çalışmalara katkı yapmak amaçlanmaktadır. Türkiye’de İslamcı düşüncenin gelişimini ve üretimini görünür hale getirmek; İslamcılıkla ilgili çalışma yapan araştırmacıların birincil kaynaklara ulaşmasını kolaylaştırmak; İslamcılık araştırmalarına olgusal bir zemin kazandırmak; İslamcılık araştırmalarını teşvik etmek ve İslamcı düşünce arşivini kurmak üzere ön hazırlık yapmak bu projenin hedefleri arasındadır.
İslamcı Dergiler Projesi (İDP) kapsamında 2017 yılında başlayan sözlü tarih mülakatları, İslamcı dergiciliğin yayın hayatında fikirleriyle, yazılarıyla ve çalışmalarıyla yer almış kişilerle gerçekleştirilmekte ve böylece İslamcı düşüncenin serencamına ışık tutulmaya çalışılmaktadır. Bugüne kadar otuza yakın isimle gerçekleştirilen bu mülakatların videoları internet sitesinde yayınlanarak ilgililerin istifadesine sunulmaktadır. Ayrıca mülakat yapılan kişilere özel hazırlanan sayfalarda, biyografik bilgilerin yanı sıra kişilerin İDP dergi kataloğunda yer alan yazılarına da yer verilerek döneme dair bütüncül bir bakış mümkün kılınmaktadır.
Oldukça sınırlı imkanlarla -daha başka eserleri yanında- bu önemli projeyi gerçekleştiren derneğe şahsım adına tebrik ve teşekkürlerimi sunuyor, onu ve benzerlerini desteklemenin farz-ı kifaye olduğunu hatırlatıyorum.
Topraklar kime nasıl vadedilmiş?
04:0027/05/2018, Pazar
G: 27/05/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Vâdedilmiş toprakların (arz-ı mev’ûdun) ne zaman, nerede, kimlere, ne şartla vadedilmiş olduğunu öğrenmenin yolu bu va’di yapanın kitabına (verilen sözün vesikasına) bakmaktır.
Topraklar kime nasıl vadedilmiş?
Topraklar kime nasıl vadedilmiş?
20 Mayıs, Pazar
Yeryüzünde Allah’a ait olduğu bilinen ve hiçbir harfine, kelimesine dokunulmadan bize kadar gelen tek kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Kitab-ı Mukaddes denilen mecmuanın ihtiva ettiği Tevrat ve İncil’in -aslı Allah Teala tarafından vahyedilmiş olmakla beraber- O’ndan geldiği gibi muhafaza edilmediğini, değiştiğini, kısmen kaybolduğunu, kısmen peygamberlere ve başkalarına ait sözlerin araya girdiğini Yahudiler ve Hıristiyanlar da kabul etmektedirler. Bu sebepledir ki Allah Resulü (s.a.): “Ehl-i Kitab size bir bilgi getirdiğinde buna ne doğrudur deyin, ne de yalanlayın; Allah’ın gönderdiğine inanırız, O’nun göndermediğine inanmayız deyin” buyurmuştur. Buna göre ehl-i kitabın elinde bulunan kitaplarda yazılı bilgileri ve haberleri Kur’an-ı Kerim ve sahih sünnet ile karşılaştırmak, bunlara uyanları almak, kabul etmek, doğru saymak, uymayanları ise -aykırı olmamak kaydıyle- doğru ve yanlışa eşit ihtimalli saymak gerekecektir.
Siyonistlerin devamlı gündemde tutup istismar ettikleri “vadedilmiş toprak” meselesine yukarıda açıklanan usul içinde bakalım. Konuya hem Kur’an-ı Kerim’de, hem de Eski Ahd’in (Tevrat’ın) Sayılar ve Tesniye kitaplarında temas edilmiştir:
“Bir zamanlar Musa, kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah’ın size lütfettiği nimetini hatırlayın; O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı. Alemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi./ Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz” (Maide: 5/20-21).
Bu iki ayete göre Arz-ı mukaddes’in İsrailoğullarına vatan olarak yazılması (Allah’ın bu va’di ve takdiri) ebedî değildir ve şarta bağlıdır. Ebedi olmayıp Hz. Musa’nın asrına ait olduğunun delili, 20. ayetteki ifadedir: Allah onlara birçok nimet vermiştir, hatta bu nimetlerin bir kısmı o zamana kadar dünyada hiçbir ferde ve topluma verilmemiştir, bunlar arasında Mukaddes Toprağın onlara vatan olarak yazılması da vardır. Daha sonraki çağlarda ise Allah Teala başka toplumlara, ümmetlere, İsrailoğulları’na vermediği nimetler vermiştir.
Ayrıca bu yazı ve vaat şarta bağlıdır, çünkü 21. ve devamındaki ayetlerde bu yazının hayata geçmesi İsrailoğulları’nın buna layık olmalarına ve bunun için fedakârlık etmelerine bağlanmıştır. Hatta onlar bu şartı yerine getirmedikleri için Allah Teala onlara kırk yıl buraya giremeyip dar bir bölgede yaşama cezası vermiştir. Daha sonraki zamanlarda da İsrailoğulları güç ve ahlak bakımından layık oldukları müddetçe buralarda oturmuşlar, liyakatlerini kaybettikçe de aynı yerler başka toplumların yurdu olmuştur.
Tevrat’ın Tesniye bölümünün birinci babında yer alan bilgilere göre vadedilen topraklar hem yalnızca İsrailoğulları’na vadedilmiş değildir, hem de dünkü ve bugünkü Filistin topraklarından ibaret değildir. Va’dedilen topraklar Lübnan, Irak, Suriye ve Fırat havzasına kadar Anadolu’yu kısmen içine almaktadır. Va’din muhatabı olan toplumlar ise “İşte diyarı önünüze koydum, girin ve Rabbin atalarınıza, İbrahim’e, İshak’a, Yakub’a, kendilerine ve kendilerinden sonra onların zürriyetlerine vermek için and ettiği diyarı kendinize mülk edinin” cümleleriyle belirlenmiştir.
Son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.), Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail kolundan gelmiş bir zürriyetidir, torunudur, şu halde O’nun ümmeti olan Müslümanlar da -şartlarını yerine getirirlerse- Allah’ın vadettiği Mukaddes Topraklara malik olma ve burasını vatan edinme hakkına sahiptirler. Tarihi gerçek de böyle olmuş, Hz. Ömer devrinden itibaren bu topraklar Müslümanlar tarafından fethedilerek dâru’l-İslâma dahil edilmiştir.
Kur’an-ı Kerim, tamamı Allah’a ait bulunan yeryüzünün bir parçasını yurt edinme hakkının ahlâkî ve hukukî şartlarını şöyle açıklamıştır: “Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah bir kısım insanları, diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, içinde Allah’ın ismi çokça anılan kiliseler, havralar, mescidler ve camiler şüphesiz yıkılıp giderdi. Allah kendine yardım edenlere (şart ve sebepleri yerine getirenlere) muhakkak yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir./Onlar ki, eğer kendilerine yeryüzünde yurt ve iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten menederler, işlerin sonu Allah’a varır” (Hac: 22/40-41).
Müslümanların tarih boyunca hakim oldukları yerlerde din ve vicdan hürriyeti bulunmuş, camilerin yanında kiliseler ve havralar da açık kalmış, buralarda Allah’ın adı anılmış, ayinler ve ibadetler yapılmıştır. İnsanlara dinleri, ırkları, renkleri, bölgeleri, kabiliyet ve varlıkları farklı diye zulmedilmemiş, herkese fırsat eşitliği tanınmıştır. Siyonist Yahudiler ise ırkçılığı din haline getirmişlerdir, kendilerini Allah’ın has kulları, diğer insanları ise sağılacak inekler ve kullanılacak köleler olarak görmektedirler. Her vasıtayı mübah sayarak kendilerinden olmayan toplumların maddi ve manevi değerlerine, varlıklarına tecavüz etmektedirler. Zulümle, kanla, hile ile yerleştikleri Mukaddes Topraklarda başkalarına hayat ve ibadet hakkı tanımamakta, yerlerinden yurtlarından ettikleri insanların ıstırapları karşısında duygusuz kalmaktadırlar. Bütün bunlar olup dururken Allah Teala elbette Mukaddes Toprakları onlara yurt etmeyecektir; çünkü o topraklarda oturmaya ve Allah’ı anmaya layık olanların vasıfları hem kendi kitaplarında, hem de bütün kitapların doğruluk miyarı olan Kur’an’da açıklanmıştır ve orada Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki, zikirden sonra (Tevrat’tan veya levh-i mahfuzdan sonra) Zebur’da: ‘Şüphesiz yeryüzüne iyi kullarım varis olacaktır’ diye yazdık” (Enbiya: 21/105).
Bir ümmet nümunesi Uluslararası İmam Hatip Okulları
04:0031/05/2018, Perşembe
G: 31/05/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah Teâlâ bu rahmet, mağfiret ve saadet günlerinde müstesna birer iftar mahiyetinde iki mutluluk lütfetti: Yeni adıyla Recep Tayyip Erdoğan İmam Hatip Lisesi ile Bursa’da Uluslararası Murad Hüdavendigar Anadolu İmam Hatip Lisesinin tertip ettikleri iftarlarda bulunduk.
Bir ümmet nümunesi Uluslararası İmam Hatip Okulları
Bir ümmet nümunesi Uluslararası İmam Hatip Okulları
24 Mayıs, Perşembe
Birinci okul sayın Cumhurbaşkanımızın da mezun olduğu, benim ve bir kısım dava arkadaşlarımın ilk öğretmenlik yıllarımızı yaşadığımız okul. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü de bu okulun eski binasının üst katında açılmıştı ve ilk yılını burada geçirmiştik. Şimdi hayır sahibi bir zatın inşa ettiği muhteşem binayı gezince değerli müdürüne, “Siz beni yanlışlıkla cumhurbaşkanlığı sarayına mı getirdiniz” diye takıldım. Duvarlarını süsleyen öğretmen tablolarında kimler yok ki… Celal Hoca, Yaman Dede, Ömer Nasuhi Bilmen, Mahir İz, Nurettin Topçu, Hüsrev Şeref, Hacı Cemal Öğüt, Ali Rıza Sağman… Böyle bir tablo içinde yer almak ne büyük bir şeref ve ilâhî lütuf.
Bu Proje İmam Hatip Lisesi hakkında ayrı bir yazı yazmam gerekecek.
Bugün başlıkta ifade ettiğim “ümmet nümunesi” ikinci okuldur.
Osmangazi Belediyesi tarafından yaptırılan ve ilçe tarihinin en büyük bütçeli eğitim yatırımı olan Uluslararası Murat Hüdavendigar İmam Hatip sadece Türkiye’dekiler değil, dünyanın dört bir yanından gelen öğrenciler ile 2016-2017 eğitim-öğretim döneminde hizmete girmiş.
Toplam 21 bin 402 metrekare alanda hayata geçirilen 36 derslik ve 750 öğrenci kapasiteli Uluslararası Murat Hüdavendigar İmam Hatip Lisesi, ihtişamıyla göz dolduruyor. Selçuklu dönemi ve günümüz mimarisi harmanlanarak inşa edilen okul, Türkiye’nin tek çatı altında inşa edilen en büyük okulu olma özelliğine sahip. Yurt, yemekhane, kapalı ve açık spor salonları, konferans salonu ve kafeteryaları ile komple bir eğitim kompleksi olan Uluslararası Murat Hüdavendigar İmam Hatip Lisesi, uluslararası bir kimliğe sahip.
2017 yılında 38 farklı ülkeden 85 yabancı öğrencinin eğitim gördüğü okulda 68’i ülkemizden, 22’si de hafız toplam 175 öğrenci eğitim görmüş. Bu yıl hem öğrenci sayısı hem de katılan ülkelerin sayısı hayli artmış bulunuyor.
Bu okulda üç proje mevcut: Fen ve sosyal bilimler, Uluslararası İmam Hatip ve Hafızlık projeleri.
İlan ettikleri vizyon ve misyonları ümit verici:
“Manevi değerleri özümsemiş bilimsel düşünen uluslararası düzeyde dünyaya değer katan idealist bireyler yetiştirmek.”
“Dünyaya ve insanlığa duyarlı, kimliğini manevi değerlerle şekillendirecek, donanımlı, bulundukları ülkelerde ve üstlendikleri görevlerde rol model olabilecek, İslam ülkelerinin kültürlerinin ve inanç dünyalarının buluşmasına, yaşatılmasına katkı sağlayacak bireyleri yetiştirmek için varız.”
İslam ülkelerinden, Müslümanların azınlık olarak yaşadıkları ülkelerden ve ülkemizden gelmiş bulunan öğrenciler özlediğimiz ümmetin nümunesini teşkil ediyorlar. Dışarıdan gelenler yarım yılda Türkçeyi öğreniyorlar, öğretim Türkçe yapılıyor, tamamı İngilizce ve Arapça öğreniyorlar. Renk, bölge, ülke, etnik aidiyet.. arka planda kalıyor, râbıtaları din ve dava birliği; ezan okuyorlar, müezzini imamı kendilerinden olarak cemaatle beş vakit namazlarını kılıyorlar, dinlerini sahih kaynaklardan ve ehliyetli muallimlerinden öğrenirken, daha şimdiden sempozyumlar düzenliyor, kaliteli tebliğler sunuyor, icatlarda bulunuyorlar.
Bu okullardan Türkiye’de yedi tane var.
Siz olsanız bu manzara, bu zuhur, ümit veren bu oluş karşısında mutlu olmaz mıydınız!
Kur’ân’da güzellik
04:001/06/2018, Cuma
G: 1/06/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Kur’an’da güzellik” başlığını hem İlahî Kitabın söz ve muhteva güzelliğini, hem de bu güzel Kitaba göre güzellik kavramını ifade etmek üzere kullanıyoruz.
İnsanlığın hem Yaratıcı ile hem de yaratılmışlar ile ilgili mechullerinin önemli bir kısmını açıklamak üzere vahyedilmiş olan bir kitapta, bu ilgi çekici muhtevası ile yetinilip düz, san’atsız ve didaktik bir söylem seçilebilirdi. Halbuki Kur’an’ı vahyeden Allah Teala, hayat ve mutluluk bahşeden muhtevayı eşsiz bir üslub içinde sunmuş, muhataplarını, mücevher kutusunun içinden önce dışının güzelliği karşısında hayran bırakmıştır. Anlatıldığına göre daha önce dillere destan olan ve Kâbe duvarına asıldıkları rivayet edilen yedi meşhur şiir bile tahtından düşmüş, edebî güzelliğin tahtına Kur’an oturmuştur.
Kur’ân’da güzellik
Kur’ân’da güzellik
27 Mayıs, Pazar
Kur’an bu eşsiz güzellikteki üslubunu muhatapların takdir ve sübjektif değerlendirmelerine de bırakmamış, meydan okuyarak “benzeri bir kitap, bir sure, on ayet, hadi olmadı bir ayet getirin” demiş, getiremeyeceklerini peşinen ilan etmiş, bunu deneyenler de acziyetlerini itiraf eylemişlerdir. İşte Kur’an’ın bu “âciz bırakan” özelliğine “i’câzu’l-Kur’an” denilmektedir. Şüphesiz bu eşsiz, benzersiz, taklid edilemez ve aşılamaz güzelliğin tamamı dışa; söze ve şekle ait değildir.
Burada muhteva güzelliğinin, gerçekliğinin ve mükemmelliğinin de büyük payı vardır, ancak Kur’an nazmındaki dış güzellik, Arapça bilmediği halde Kur’an’ı okuyan ve dinleyenlerin bile farkedebilecekleri bir açıklıkta ve çarpıcılıkta tecelli etmektedir; cümlelerin kuruluşu, kelimelerin seçilişi, çeşitli söz sanatlarının kullanılışı, söz dizisinin yansıttığı musıki bu güzel Kitabın albenisini teşkil etmektedir.
Bu özelliklerin muhataplara telkin ettiği güzellik duygusu Kur’an’ın yazılmasında, okunmasında ve mushafların kağıt ve cilt şekillerinde bile dışa vurmuş, Müslüman san’atının en seçkin örneklerini oluşturmuştur. Kur’an-ı Kerim’de estetik çerçeveye giren güzellikle ilgili olarak şu kelimeler kullanılmıştır: “Bedî’, cemal, ihsan (ahsene), hüsn, hüsnâ, zinet, rîş”.
“Bedî‘ “eşsiz, benzersiz, örneksiz, modelsiz yaratan Allah’ın isim/sıfatıdır, gökler ve yer O’nun bu sıfatının tecelligâhı, adeta uçsuz bucaksız bir ilahi san’at galerisidir.
“Cemal” binek hayvanlarında ve özellikle atta görülür.
“İhsan ve hüsn” mânâsında güzellik, Yüce Yaratıcı’nın bütün yarattıklarında, onlara verdiği şekil, kabiliyet, renk (sıbğa) ve sıfatlarda; özellikle insanda, onun suret ve siretinde, zâhir ve bâtınında, müstesna yapısında kendini göstermektedir. Aynı kökten gelen “hüsnâ’da Allah’ın isimlerinin ve kullarını mükâfatlandırmak üzere hazırladığı cennetinin sıfatıdır.
“Zînet” kelimesiyle ifade edilen güzellik göğü süsleyen yıldızlarda, süs eşyasında, binek olarak kullanılan hayvanlarda, kadın ve erkek elbisesinde, kadınların takıları (rîş) ile vücutlarının belli noktalarında, genellikle insanları dünyaya bağlayan ve oyalayan maddi güzelliklerde yerini bulmaktadır.
Bütün bu güzelliklerin ya Allah’a ait olduğu yahut da Allah tarafından yaratılarak kullarına sunulduğu ısrarla vurgulanmış, insanların eseri olan güzelliğe/estetiğe hemen hiçbir atıfta bulunulmamıştır. Bu tutum, İslâm san’atını ve Müslüman san’atkârları etkilemiş olmalıdır ki, onlar hiçbir zaman yaratıcılıktan bahsetmemiş, yaratmaya özenmemiş, ilahi san’atı taklide veya tahrife cür’et etmemişlerdir. Bütün yaptıkları öncelikle ilahi san’atın temaşasından yüce Sâni’e (san’atla yaratana, güzel yaratana) ulaşmaya, O’nun yücelik, kemal ve cemalini idrak etmeye çalışmak, sonra da O’nun güzeli sevdiğinden hareketle yaptıklarında bunu (O’na layık olanı, kuluna yakışanı) ortaya koymaya gayret etmek olmuştur.
Müslümanların estetik duygularını da bir ölçüde tatmin eden güzellik arayışı ve yaşayışı daha ziyade ruhta, mânâda ve ahlakta olmuştur; çünkü İlahî Kitap, güzelliği ifade eden hüsn, ihsan, cemil gibi kelimeleri, maddî ve estetik güzelden ziyade manevi ve etik güzel için kullanmıştır. Mutlak kâmil ve mutlak güzel Allah’tır. Mekândan ve maddeden münezzeh olan Allah’ın kemal ve cemalinin en kâmil mânâda tecelli ettiği, kendisinde gerçekleştiği, “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanan” kul, Muhammed Mustafa (s.a.) olmuştur. O’nun suretini değil de ahlak ve siretini yaşamak, onunla bütünleşmek ise müminlerin en yüce amaçlarını oluşturmuştur. Bu mânâda güzel olan sünnettir; yani Hz. Peygamber’in ahlakı ve kişiliğidir, ona en fazla yaklaşan, mutlak kemale ve cemale de en fazla yaklaşandır. Şairin “Manada güzel, ruhta güzel, tende güzelsin” derken tasnif ettiği güzelliklerden “mânâya ve ruha” ait olanlar, güzeli arayan Müslümanları daha ziyade cezb ve meşgul etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) kadını, güzel koku ve helal lokmayı sevdiğini söylemiş, fakat ruhunun tatminini namazda bulduğunu ilave etmiştir. Kadın zenginlik ve güzelliği sebebiyle de seçilir ama seçimde öncelik onun ruh ve mânâdaki güzelliğine verilmelidir...
“Ey sevgili sen elde değil, bende güzelsin”, “Güzelliğin on para etmez şu bendeki aşk olmasa” gibi mısraların dile getirdiği “güzellikte izafilik (görecelik)” bir gerçektir. Zatı itibariyle mutlak güzel olan Allah, ona inanmayanlara göre yoktur, mazharı olduğu kemal ve cemal tecellisi bakımından eşsiz olan Allah Sevgilisi’ni (s.a.) ona inanmayan bir kısım insanlar düşman bilmişler, hayatına kastetmişlerdir. Gökte, yerde ve insanda kendini arzeden ilahi san’at (güzellikler) bazılarının ilgisini çekmezken Allah’ın ve Resulü’nün çirkin bulduklarına da bayılanlar vardır. Bu görece güzellik kavramı, kültür ve medeniyetler arası san’at farklarına da temel teşkil etse gerektir.
Kur’an’a göre güzel elbiseler insanlara gösteriş yapmak ve büyüklük taslâmak için değil, ilahi huzura çıkmaya bir dış hazırlık ve huzur saygısına bir alamet olsun diye giyilmelidir. Heykel de güzel olabilir ama ona tapıldığı veya yaratmada Allah ile yarış tutulduğu zaman -bir başka ölçeğe göre- çirkinleşir. Kadının yüzünden başka da güzel yerleri (zineti) vardır, ama bu güzellik teşhir için değil, eş olan karşı cinse arz içindir; başkalarına arz ve teşhir edildiği zaman -bir tablonun işportaya düşmüş kopyası gibi- bayağılaşır.
Hasılı Kur’an güzeldir, Kur’an’da güzelliğe ilgi ve atıf vardır, ancak bu güzel bir başka güzeldir ve birçoğu İslâm’a ve Müslüman’a özeldir
Din hayatın neresinde
04:003/06/2018, Pazar
G: 3/06/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sekülerizm tartışmalarında din işi-dünya işi ayrımı konunun eksenini teşkil etmektedir. İslâmın seküler bir düzen öngördüğünü savunanlar dolaylı olarak şunu demiş oluyorlar: Fert ve toplum olarak insanın hayatında dinin karışmadığı, dini ilgilendirmeyen, insanların kendi akılları ve deneyleri ile düzenleyip yaşayacakları alanlar vardır, devlet de bunlardan biridir. Dinin de kendine mahsus alanları vardır; din bu alanda özerktir, hakimdir, devlet de kendi alanında...
Din hayatın neresinde
Din hayatın neresinde
28 Mayıs, Pazartesi
İslâmî kesimde böyle düşünenlerin dayanakları dinin tabiatı ve amacı ile konuya özel bir kısım naslardır. Onlara göre din, insan (fert) ile Allah arasındaki ilişkileri düzenler, inananların ebedî hayatta (ahirette) mutlu olmalarının yollarını gösterir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.) dünya işini, ilgililerin kendisinden daha iyi bildiklerini ifade buyurmuştur. Şu halde dünya işi (siyaset, hukuk, sosyal düzen, iktisat, ahlak, eğitim, estetik, dünya bilimi (tabii ve insani ilimler vb., teknik ve teknoloji...) insana bırakılmıştır, dinin alanı dışındadır, dünyevîdir. Nispeten muhafazakâr olan bazılarına göre dünya işi yalnızca dünya bilimi, teknik ve teknolojidir.
Bu iddiaya mesnet teşkil eden iki delilden birincisi genellikle dinler ve özellikle de İslâm için yanlış ve eksik bir tasavvura/tanıma dayanmaktadır. Dünya işleriyle en ilgisiz, en ilişkisiz dinler bile mensuplarının iman ve şuurları yoluyla dünya işlerini etkiler. İslâma gelince o, işi yalnızca iman ve şuura bırakmamış, doğrudan dünya hayatını, “insan-Allah, fert-fert, fert-toplum, fert-eşya...” ilişkilerini düzenleyen, yönlendiren, kurallara bağlayan talimat göndermiş, bunlara uymanın mecburi olduğunu, müeyyidesini açıklayarak ilan etmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.)in “Siz dünya işini daha iyi bilirsiniz” cümlesine gelince, bu sözün hem bir söyleniş sebebi, yeri, hem de birden fazla –rivayete göre– şekli vardır. Kendileri Medine’ye hicret buyurunca burada hurma ziraati ile meşgul olanların, erkek hurmalarla dişi hurmaları aşıladıklarını (tozlaştırdıklarını), bunun için vakit ve emek harcadıklarını görmüş, “Bunun bir faydası olacağını zannetmiyorum”, bir başka rivayette “Belki de yapmasanız daha iyi olur” buyurmuş, bunu dinî bir talimat zanneden ilgililer tozlaştırma işini terk etmişler, tozlaştırma yapılmayınca ürün olmamış, durum Resulullah(s.a.)’a bildirilince de şöyle buyurmuştur:
1. rivayet: “Bu kendileri için faydalıysa yapsınlar, ben zan ve kanaatimi söyledim, bunu söyledim diye beni sorumlu tutmasınlar, Ancak ben Allah’tan bir şey bildirirsem onu uygulayınız; çünkü Allah adına asla yanlış ve gerçek dışı bir şey söylemem.”
2. rivayet: “Ben ancak bir beşerim, size dininizden bir şey bildirirsem onu hemen alıp uygulayın, eğer bir rey ve kanaat bildirirsem ben de ancak bir beşerim.”
3. rivayet: “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz.” (Müslim, Fedâil, 139-141).
Hadise ve söylenen söz (çeşitli rivayetleriyle) birlikte göz önüne alındığında ortaya çıkan sonuç şudur:
a) Hz. Peygamber’in Allah (din) adına düzenlemek, yönlendirmek, örnek olmak, kaidelere bağlamak, müdahale etmekle vazifeli olduğu alan, yalnızca ahiret veya fert-Allah ilişkisi alanı değildir. Bunun böyle olmadığı, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’in yüzlerce talimatı, düzenleme örneği ve uygulama ile sabittir.
b) Hz. Peygamber’in hangi alanda olursa olsun bütün söyledikleri ve yaptıkları Allah adına (bu mânâda dini) değildir; O, bir beşer olarak, tamamen kendi ictihadı, beşeri bilgi, tecrübe ve kanaatine dayanarak da bir söz söyleyebilir, bir davranışta bulunabilir. Ancak diğer insanlardan farklı olarak O’nun söz ve davranışında Allah’ın rızasına, dinin hükümlerine aykırı bir taraf bulunursa –ki bu da ancak henüz kendisine hüküm vahyedilmemiş bulunduğu için olabilir– derhal Allah tarafından ikaz edilir, doğru olan bildirilir.
c) Hz. Peygamber’in hangi alanda ve konuda olursa olsun Allah’tan alıp Kur’an veya Sünnet içerisinde ümmete tebliğ ettiği talimat, bilgi, hüküm, düzenleme dindir, dinîdir. Bunların anlaşılması, uygulanması, şartlara göre ayarlanması, değişmeye açık olanların değiştirilmesi “ictihad” denilen bir ilmî faaliyet ve çaba ile gerçekleştirilir.
d) Dinin bir hükmü, düzenlemeye, talimata bağlamadığı, konu kılmadığı alanlarda insanlar, beşeri bilgi ve tecrübe kaynaklarından yararlanır, gerekeni yaparlar; bu alanda bilgi ve tecrübe sahibi olanlar, peygamber ve veli de olsa aynı konuda bilgi ve deneyimi olmayanlardan -bu işleri– daha iyi bilirler.
e) Beşerin bilgi ve deneyimine bırakılmış bulunan alanlarda elde edilen bilgiler, teknik ve teknolojiler hem elde edilirken, hem de uygulamaya konduğunda din ile ilişkisiz olamazlar. Bir müslüman ilim adamının iman ve şuuru dünya bilgisini de etkiler, bu bilgi ve teknolojinin uygulanması sırasında ise her adımda Allah’ın emir ve rızası, dinin genel ilkeleri ve amacı gözetilecektir.
Musâhabe ve muhâsebe
04:007/06/2018, Perşembe
G: 7/06/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Hesaplaşma, kendini hesaba çekme, özeleştiri” mânasında olan “muhâsebe”ye de, “sohbetleşme” mânasına gelen “musâhabe”dir, oturup tatlı tatlı, kavga etmeden, nefisleri tatmin etmeyi hedeflemeden sohbet etmeye de çok ihtiyacımız var. İçinde yaşadığımız günler, dünya ölçeğinde Müslümanlar olarak başımıza gelenler, bu mübarek günlerde, olup bitenleri değerlendirmemizi, nerelerde hata etiğimizi ve bundan sonra ne yapmamız gerektiğini gözden geçirmemizi zaruri kılmaktadır.
Musâhabe ve muhâsebe
Musâhabe ve muhâsebe
31 Mayıs, Perşembe
Fert veya grup olarak insanların hata etmeleri normaldir; “beşer şaşar” kuralına itirazımız olamaz. Bu sebeple muhasebemize “niçin hata ediyoruz” sorusundan değil, “Nerede hata ettik, bir daha olmaması için ne yapmalıyız, bizim hata ve kusurumuza bağlı olarak veya olmayarak karşı karşıya kaldığımız durumdan en az zararla nasıl çıkabiliriz?” sorularından başlamamız gerekir.
En önemli hatamız, eksiğimiz İslâmî hizmet ile ilgili grupların parçalanmışlığı, biribirini tamamlayan hizmet birimleri olmak yerine biribirine rakip hiziplere dönüşmüş bulunması; her bir hizbin kendini “tek veya en üstün” olarak görmesi, diğerlerini ya dışlaması ya yok veya önemsiz sayması ya karşısına almasıdır. Bu tavrın tabiî sonucu olarak “ötekilere karşı sert, kendi aralarında yumuşak ve şefkatli” olmak gerekirken acımasızca biribirine yüklenmeleri, umursamadan biribirini harcamalarıdır.
İkinci eksiğimiz örgütlenme ile ilgilidir. Yaşadığımız düzende legal olan birçok örgütlenme biçimi vardır. Bunların çoğu kullanılabilir olduğu halde vakıf vb. bir iki örgütlenme şekline sıkışıp kalınmıştır. Gücün birlikten doğduğunu çocuklar bile bilirken parça örgütler arasında bir dayanışmaya, entegrasyona, birliğe veya işbirliğine gidilememiştir.
Üçüncü önemli eksiğimiz bütün İslâmî hizmet birimlerinin saygı gösterdiği, gerektiğinde hakemliğine başvurduğu, görüş, fetva ve tavsiyelerini emir telâkki ettiği bir âlimler şûrasının (heyetinin) bulunmayışıdır.
Dördüncü eksiğimiz, İslâmî bilgi, eğitim ve şuuru Müslüman tabana yayma, cemaat fertlerini sürü tekleri olmaktan çıkarıp “bilgili, eğitilmiş, şuurlu ve katılımcı” üyeler haline getirmek için gerekli -hasbî, sivil, yaygın- eğitimi ihmal etmiş olmamızdır.
Bu kusurlarımızın tabiî bir uzantısı olarak “İslâmî hizmetin tanımı, amacı, araçları, öncelikleri ve aşamaları” gibi konuları ihtiva eden bütüncü bir plan ve programımızın bulunmaması da önemli bir eksiğimizdir.
İslâm’ı bir aksesuar olarak değil, hayatın bütününü kaplayan bir rehber, bir hayat düzeni olarak telâkki eden, bütün davranışları ile İslâm arasında bir paralellik kurmayı ibadet bilen, bu çizgiden saptığında huzursuz ve mutsuz olan Müslümanlar kesimi, bulundukları ülkede ve hâkim olan düzende kendileri için bu yaşama biçimini talep ediyorlarsa ve bir insan hakkı olarak (evrensel din, düşünce ve vicdan hürriyeti çerçevesinde) bunu elde etmek istiyorlarsa sivil örgütlenme ve demokratik tepki verme araçlarından yararlanmak mecburiyetindedirler. Bütün dünyada geçerli olan kural “hakkın istemesini bilene ve elde etmenin şartlarını hazırlayana verildiği”dir. Bu şartların başında “güç” gelmektedir. Bu güç, demokrasilerde sivil toplum örgütlenmesi ile dikta ile yönetilen ülkelerde ise illegal yeraltı örgütleriyle sağlanmaktadır. Mademki hakkı belirleyen de verip alan da güçlü olandır, öyleyse demokrasi ile yönetilen bir ülkede Müslümanca yaşama hakkını talep eden insanların, legal sivil toplum örgütlenmesine gitmelerinde zaruret vardır. Mensubu az örgüt zayıftır, üyesi çok örgüt güçlüdür, belli bir amacı gerçekleştirmek üzere iş ve güç birliği yapan örgütler ise daha güçlüdür; bu dünya düzeninde ne kadar gücünüz varsa o kadar hakkınız vardır. Ülkemizde kritik alanlarda çalışan işçiler ve memurlar ile medya gibi güç odaklarının hemen her istediklerini elde etmiş olmaları görüşümüzün sağlam kanıtıdır. Dışarıda da dünya beşten büyük olduğu halde örgütlü ve şimdilik güçlü olan “beş” istediğini yapıyor ve alıyor. Dua, şikâyetlenme ve gözyaşı yeterli değildir. İlâhî Sünnet’e (Allah’ın koyduğu tabiî ve içtimâî kanunlara) göre başarının, dua ve temenniye ek olarak şartları ve unsurları vardır.
Mübarek günler, dilerim daha güzel şartlarda yine gelir, tatil günlerinde bile ataleti bırakarak şartları güzelleştirmek için her birimizin üzerine düşen vazifeyi düşünmekte ve “Ben ne yaptım, benim katkım ne oldu?” sorusundan başlayarak kendimizi hesaba çekmekte büyük faydalar olsa gerektir.
“Ey iman edenler! Siz Allah’a yardım ederseniz (üzerinize düşeni yaparsanız) Allah da size yardım edecek ve ayaklarınızı sağlam bastıracaktır” (Muhammed: 7).
İnsaflı Batılılar da var
04:008/06/2018, Cuma
G: 8/06/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah Teâlâ Ehl-i Kitabın içinde de farklı insanların bulunduğunu, hepsinin bir olmadığını açıklıyor:
“Hepsi bir değildir: Ehl-i Kitap’tan geceleri secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır./ Bunlar Allah’a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten menederler ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar iyi kimselerdendir” (Âl-i İmran: 113-114).
İnsaflı Batılılar da var
İnsaflı Batılılar da var
1 Haziran, Cuma
Önceki âyetlerde kötü davranışları ve vasıfları sebebiyle Ehl-i Kitap kınandıktan sonra burada hepsinin aynı olmadığına, içlerinde güzel ahlâk ve iyi nitelikler taşıyan, Allah’a ve ahirete iman eden kimselerin de bulunduğuna dikkat çekilmiştir.
Dün böyle olduğu gibi bugün de Batılılar arasında dinli-dinsiz, Yahudi ve/veya Hristiyanlar arasında insafını ve vicdanını yitirmemiş, taassup akıl ve duygularını dumura uğratmamış kimseler bulunuyor. Bizim içimizdekiler, bir şekilde bizden olanlar, içeride ve dışarıda millet ve memleket aleyhine çalışırken onlar, bazen bundan zarar gördükleri halde doğruyu söylüyor, haktan yana tavır alıyorlar.
El-Huseynî’nin “Ulemâ ve Hukemâ mine’l-Ğarb Ensafu’l-İslâm…” isimli 327 sayfalık emek mahsulü bir kitabı var, burada İslam ve onun değerleri hakkında doğru sözler söyleyen eski ve yeni pek çok ilim ve fikir adamının söylediklerini toplamış. Ben burada (belki bir iki yazıda) bu kitaptan değil de medyadan derlediğim bazı örnekleri nakledeceğim.
Middle East Monitor’un haberine göre bilim tarihi ve felsefesi alanında ün yapmış 82 yaşındaki Amerikalı Yahudi Profesör Evelyn Fox Keller, İsrail tarafından Tel Aviv Üniversitesi’nde 2018 Dan David Prize ödülüne layık görüldü. Ödülü almaya hak kazanan dokuz kişiden biri olan Prof. Keller, Haaretz gazetesine ödülünü “üç İsrail insan hakları örgütüne geliri bağışlayacağını” belirtti.
Haaretz haberine göre bilim insanı Keller ödül kazandığını öğrendiğinde, ödülünü ancak Filistinlilerin aleyhinde faaliyet gösteren örgütlere verilmemesi şartıyla kabul edebileceğini bildiriyor.
İsrail politik sisteminin içinde yer alan bir üniversite tarafından verilen ödülü niçin reddettiği kendisine sorulunca Prof. Keller, “Bunu o şekilde değerlendirmedim. Ödülü sisteme direnen insanları desteklemek için kabul ettim. Politik bir açıklama olarak, ödülü almam ve dağıtmam daha kuvvetli olur” diyor.
Keller ayrıca on yıl önce İsrail’i ziyaret ettiğini ve İsrail’in Filistinlilere yönelik insan hakları ihlallerinin kendisini Yahudi olmaktan utandırdığını Haaretz’e verdiği röportajında belirtiyor.
ABD’li bilim adamı Evelyn Fox Keller 1936’da New York’ta doğdu. Harvard Üniversitesi’nde teorik fizik ve moleküler biyoloji alanında doktora yaptı. Cornell, Northwestern, SUNY, Princeton ve California gibi Amerika’nın en saygın üniversitelerinde dersler verdi. Şu anda MIT’de Bilim, Teknoloji ve Toplum bölümünde Bilim Tarihi ve Felsefesi profesörü olan Keller, gelişim biyolojisinin tarihi ve felsefesi üzerine araştırmalar yapmaktadır.
AMERİKALI PAPAZ TERRY KYLLO
Herald gazetesine konuşan Luteryen mezhebine mensup Washingtonlu Papaz Kyllo, Amerika’da nefret gruplarının her yıl milyonlarca dolar harcayarak web siteleri, videolar, gazeteler vb. üzerinden Müslüman karşıtı propaganda yaptıklarını belirtti. Kyllo, “İslamafobi tehlikeli bir endüstridir” yorumunu da yaptı.
Pasco’da gerçekleştirilen “İnanç Korkuyu Yener: Müslüman Komşularımızla Dayanışma” adlı etkinlikte de konuşan papaz, amaçlarının eğitim, bir ışık yakmak ve köprülerin kurulmasına yardımcı olmak olduğunu belirtti ve ekledi: “Her vatandaş için azınlıkların vatandaşlık haklarını korumanın bir görev olduğunu düşünüyorum. Bu Amerikan vatandaşı olmanın bir parçasıdır.”
Amerika’da nefret gruplarının her yıl yanlış bilgiler yaymak ve korkuyu körüklemek için 30 milyon dolardan fazla para harcadığını tekrarlayan Kyllo, “İnsan doğası bilmediği şeylerden korkar. İnsanları, Müslüman komşuları hakkında yemeğini paylaşmak, biraz konuşmak ve birlikte etkinliğe katılmak gibi eylemlerle biraz bilgi sahibi olmaya teşvik ediyoruz. Umuyorum insanlar buradan diğer insanların bireysel hakları ve dini özgürlüklerine destek çıkmaya derinden bir bağlılık ile ayrılacaklar” diye konuştu.
(Dahası var)
.
İnsafsız muhalefete karşı insaflı yabancılar
04:0010/06/2018, Pazar
G: 10/06/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu sene iki milyon dolar değerinde olan prestijli Genesis Ödülü’ne layık görülen Natalie Portman’ın, haziran ayında İsrail’e gelerek ödülü alması bekleniyordu. Yazılı bir açıklama yayınlayan Natalie Portman, “Kendi adıma konuşmama izin verin. Törene katılmamaya karar verdim. Çünkü törende bir konuşma yapacak olan Benjamin Netanyahu’yu destekliyormuş gibi görülmek istemedim. BDS hareketinin bir parçası değilim ve bu hareketi desteklemiyorum. Dünyadaki pek çok İsrailli ve Yahudi gibi İsrail yönetimini, tüm bir milleti boykot etmeyi istemeden, eleştirebilirim” dedi.
İnsafsız muhalefete karşı insaflı yabancılar
İnsafsız muhalefete karşı insaflı yabancılar
3 Haziran, Pazar
Filistinli siyasetçi Mervan Barguti, Portman’ın kararına ilişkin The New York Times’a mektup yollamış ve “İsrail’in kültürel etkinlik ve ödüllerine, İsrailli Amerikalı bir süperstar tarafından verilen bu ret cevabı, Hollywood’daki bazı liberal çevrelerde dahi, İsrail’in marka olarak ne kadar zehirli hale geldiğine son zamanlardaki en güçlü işarettir” demiştir.
Siyonist yöneticilerin bu asil davranışa sert tepkilerinden bahsetmeyi gereksiz buluyorum.
Geçtiğimiz nisan ayının sonunda Hollanda’nın Trouw adlı gazetesine konuşan Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker:
“Avrupa küresel sahnede güç kaybediyor. Dünyanın patronu olduğumuzu düşünüyoruz ama aslında kâinatın küçük ve zayıf bir parçası olduğumuzu unutuyoruz”.
“Kültürel olarak varız ama baskın değiliz. Bu nedenle herkesi daha mütevazı olmaya ve dünyanın geri kalanını dinlemeye davet ediyorum”
“AB bir Hristiyan birliği değildir”.
Juncker, Hristiyanlığın Avrupa’nın gelişimine büyük katkı sağladığını ancak AB’yi Hristiyan bir birlik olarak tanımlamanın gerçeği yansıtmayacağını aktararak “Topraklarımızda Müslümanlar da yaşıyor. Kurallarımıza uydukları müddetçe onların da topraklarımızda yeri olmaya devam edecek” diye konuştu.
Eski Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Günter Verheugen, “Türkiye’yi AB’ye yakınlaştıralım diye Almanya olarak biz rapor ettik. Ben o yıllarda Başbakan olan Erdoğan’ı her aradığımda ‘Türkiye olarak demokratikleşme alanında daha neler yapabiliriz’ diye sorardı. Ben de çeşitli önerilerde bulunurdum. Erdoğan, benim önerdiğim tüm demokratikleşme çabalarımı yerine getirdi” dedi.
TV programında Verheugen’ın sözlerine karşı çıkan ilk isim Can Dündar oldu. Dündar’ın söylediklerine aldırmayan Verheugen, “Soruyorum değişen nedir? Türkiye mi değişti? Bizde mi bir şey var? Şimdi Erdoğan için diktatör diyoruz. Çok yanlış ve hatalıyız ve bir an önce bu hatadan dönmeliyiz” dedi.
Türkiye-AB ilişkilerine dair Avrupa televizyonlarında düzenlenen açık oturumların yeniden en çok aranan ismi olan AB’nin genişlemeden sorumlu eski komiseri Günter Verheugen, Hürriyet’ten Celal Özcan’a konuştu. AB ile Türkiye arasındaki gerilimi çok tehlikeli bir kriz olarak niteledi ve bunun ilişkilerin tamamen kopmasına yol açabileceği uyarısında bulundu. Alman eski bürokrat, Türkiye ile AB’nin karşılıklı hakaret ve şüpheleri sona erdirmesi gerektiğinin altını çizdi ve “Avrupa Birliği içinde hiçbir ülke faşistler tarafından yönetilmemektedir. Türkiye de bir diktatörlük değildir” diye konuştu... Bir yanda Avrupa’nın Türkiye’ye verdiği, ama yerine getirmediği sözler zinciri var. Müzakereler yürümüyor. AB’nin Almanya gibi önemli ülkeleri ve Brüksel’deki AB kurumlarının bir kısmı Türkiye’yi yıllardır bir Avrupa ülkesi olarak tanımıyor ve hiçbir sorumluluk üstlenmeden üyelik vaadini geri almak için popülist yollar arıyor. ”
Türkiye-ABD ilişkilerindeki gerilimi bir makalesinde değerlendiren Amerikalı tarihçi Adam McConnel “Sonu gelen Amerikan imparatorluğu Türkiye’ye ikiyüzlü davranıyor” dedi.
Bu yazıyı kaçıranların internetten bulup okumalarını tavsiye ederim.
Taziye
Hemşehrimiz, AK Parti Çorum adayı Sayın Erol Kavuncu’nun damadı Said Uslu Şırnak’ta şehit düştü. Aileye başsağlığı diliyor, kalbimiz acısa da bu şerefin ve ibadetin herkese nasip olmadığını hatırlatıyorum.
Taassub ve tekfir
04:0014/06/2018, Perşembe
G: 14/06/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Taassub içtihada ve farklı düşünmeye açık olan bir alanda ve konuda yalnızca bir tek görüşün sahih, diğerlerinin hatalı veya batıl olduğuna inanıp farklı düşünen ve inananları İslam dışına atanların zihniyeti ve ruh halleridir.
Taassub ve tekfir
Taassub ve tekfir
7 Haziran, Perşembe
Tekfir bir kimsenin kâfir olduğuna hükmetmek, kâfir ilan etmek demektir.
İslam mezhepleri içinden yalnızca ehl-i sünneti, mezheb değil, İslam’ın kendisi olarak kabul edip diğer (ehl-i bid’at) mezhebleri İslam dışına atanlar ile ehl-i sünneti daraltan ve mesela yalnızca Eş’arîleri veya Mâtürîdîleri yahut da selefi ehl-i sünnet, diğerlerini karşı olarak görenler taassub illetine yakalanmış arızalı Müslümanlardır, bunlar ümmeti bölmekte, birliği tahrib etmekte, tefrika fitnesine sebep olmaktadırlar.
İnsanları karalamak için pusuda bekleyen fesad ve fitne erbabına fırsat vermemek için hemen başta ifade edeyim ki, ben ehl-i sünnet çizgisindeyim ve genel olarak bu çizginin sahih İslam anlayışını temsil ettiğine inanıyorum. Ancak üç kayıtla:
1. Ehl-i sünneti, bu kavramın içine giren farklı anlayışları da katarak geniş çerçeveli görüyorum.
2. Ehl-i sünnet dışında kalan İslam mezheplerini de ümmetin mezhepleri olarak görüyor, sahiplenenleri -onlar İslam’dan çıktıklarını beyan etmedikçe ve söz ve fiilleri için bir tevil imkanı mevcut oldukça- tekfir etmiyorum.
3. İnandığı gibi yaşama konusunda tavizsiz olmak güzeldir ama taassub hangi tarafta olursa olsun caiz değildir, mezmumdur, bundan kurtulmak gerekir diyorum.
Buraya kadar yazdıklarım İmam Gazzâlî’nin Faysalu’t-tefrika isimli kitabından yapacağım özet için bir giriş idi. Bu özeti okuyanlar, yukarıda yazdıklarımın yalnızca bana ait bir görüş ve yaklaşım olmadığını anlayacaklardır.
İmam Gazzâlî kitabının başında şu önemli açıklamaları yapıyor:
Benim şefkatli ve mutaassıb kardeşim, dinimizin getirdiği hayat kurallarının hikmeti hakkında yazdıklarımın geçmiş büyük alimlerin görüşlerine aykırı olduğunu ileri sürerek ve Eş’arî mezhebinden en küçük bir meselede bile ayrılıp farklı düşünmenin insanı dinden çıkaracağını ileri sürerek aleyhimde dedikodu yapanların senin yüreğini daralttığını sanıyorum, için sıkılmasın, rahat ol.
Kendisine haset edilmeyen ve aleyhinde konuşulmayan kimseleri önemsiz gör, kafirlik veya sapkınlıkla ittiham edilmeyenleri büyük bilme.
Peygamberimizden (s.a.) daha kâmil ve daha akıllı kim olabilir; buna rağmen ona deli demediler mi?
Âlemlerin Rabbi’nin sözünden daha doğru ve yüce olan söz var mı? Buna rağmen o söz için “Eskilerin masalları” demediler mi?
Onlarla uğraşma, ikna edip susturmayı ümit etme; her düşmanlık barışa dönüşebilir de hasetten kaynaklanan düşmanlığa çare yoktur.
Şunu bil ki: Küfrün ve imanın hakikati, hakkın ve bâtılın neden ibaret olduğu, mal ve mevki sevgisi ile ve bunların peşinde koşmakla kirlenmiş kalblerde aydınlığa kavuşmaz. Bunların gerçek mahiyetlerini bilebilmek için şu sıfatları elde etmiş olmak şarttır:
-Dünya kirinden arınmış olmak.
-Özel eğitim ile kalbi cilalanmış olmak.
-Hâlis zikir ile nurlanmış olmak.
-Doğru düşünce (tefekkür) ile beslenmiş olmak.
-Dinin sınırlarına titizlikle riayet ederek güzelleşmiş olmak.
İşte bunlar olunca müminin kalbi hakikate tutulmuş bir ayna halini alır.
Şimdi niteliklerini sayacağım şu kimselere yüceliklerden gelen deruni bilgiler nasıl ulaşabilir:
Tanrıları nefsani arzularıdır, taptıkları sultanlarıdır, kıbleleri altın ve gümüştür, şeriatları nefislerinin arzuladıklarıdır, iradeleri mevkiler ve şehvetlerdir, ibadetleri zenginlerine hizmettir, zikirleri vesveseleridir, düşünceleri durumlarını korumak için hile ve çare üretmektir.
İlâhî hakikatler böylelerinin kalbine ve aklına nasıl gelecek ve hakkı batıldan nasıl ayıracaklar; ilâhî bir ilham ile mi, yoksa necaset ve zaferan (safran) suyu gibi meselelerin ötesine geçmeyen yetersiz bilgileriyle mi!?
Gazzâlî bu girişten sonra “Hak ve hakikat her bir mezhepte dolaşır durur” başlığı altında çok önemli şeyler söylüyor. Bunları da gelecek yazıya bırakalım.
Yol hakkı ve trafik kuralları
04:0015/06/2018, Cuma
G: 15/06/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmam Gazzâlî’nin mezheb, taassub ve tekfir konularında verdiği değerli bilgileri ve yaptığı uyarıları daha sonraki bir yazıda vermeye devam edelim. Bu bayram gününde bayramla ilgili bir yazımı gazetemizde, Ramazan yazıları dizisi içinde okuyacaksınız. Köşemde ise bugün, gittikçe büyük bir problem haline gelen, cana ve mala büyük zararlar veren trafik kurallarını ihlal konusuna değineceğim.
Yol hakkı ve trafik kuralları
Yol hakkı ve trafik kuralları
10 Haziran, Pazar
Kul hakkı, Allah Teâlâ’nın re’sen affetmeyeceğini, mağdurun hakkını çiğneyenden almadıkça onu bağışlamayacağını bildirdiği haklardır. Bu hakların maddi olanları gibi manevi olanları da vardır. Bir kimsenin malını çalmak veya gasp etmek nasıl kul hakkını çiğnemek ise ona kara çalmak da bir kul hakkı ihlalidir.
İnsanların özel mülkleri vardır, bu mülklerden bir başkasının istifade edebilmesi için sahibinin buna razı olması gerekir. İslam âlimleri, naslardan ve uygulamalardan yola çıkarak bu konuda oldukça düşündürücü hükümler çıkarmışlardır. Mesela bir kimsenin evine, bahçesine, tarlasına… onun izni olmadan namaz kılmak için girmek bile caiz değildir. İzinsiz giren gasp suçunu ve günahını işlemiş olur, gasp edilmiş bir yerde kılınan namaz ise en azından mekruhtur.
Bir de belli bir kimsenin mülkü ve ona mahsus olmayan, duruma göre herkesin veya belli bir grubun istifadesine sunulmuş yerler, imkânlar ve hizmetler vardır. Buralardan istifade etmenin de kuralları mevcuttur. Ulaşım için çok önemli olan yollar işte bu kamu hizmetine açılmış mekânlardır, imkânlardır. Yolları aynı zamanda birden fazla kişi, yaya veya vasıta ile farklı maksatlar ve şekillerde kullanacakları için bir kullanım düzenine zaruri ihtiyaç vardır.
Eski zamanlarda, motorlu araçlar yok iken, yolları yayalar veya hayvanların kullandığı şartlarda fukahâ hem yolu korumak hem de başkalarını rahatsız etmemek, rahatsız edecek şeyleri ve durumları ortadan kaldırmakla ilgili kurallardan bahsetmişlerdir. Bu kurallara dayanak olan genel âyetler ve hadisler yanında özel olanları da vardır:
“İmanın yetmiş küsur parçası vardır; en önemlisi “lâ ilâhe İllallah” cümlesidir, en aşağıda olanı da yoldan, insanlara zarar veren şeyleri kaldırmaktır. Utanma duygusu da imanın bir parçasıdır.”
Efendimiz (s.a.) “Sakın yolların üzerinde oturmayın” buyurunca ashâbı, “Buna ihtiyacımız var, oralarda buluşup konuşuyoruz” dediler. “İlla da oturmak istiyorsanız yolun hakkını verin” buyurdular. Ashabı sordular: “Yolun hakkı nedir yâ Resulallah? Cevapları şöyle oldu: “Gözü haramdan korumak, kimseyi rahatsız etmemek, verilen selama mukabelede bulunmak ve kötülüğü engelleyip iyiliği gerçekleştirmektir.”
Mübarek bayram günlerinde trafik kazaları bayram sevincimizi acı ve göz yaşı ile karartıyor. Bu felaketin belki baş sebebi de trafik kurallarına riayet etmemektir.
Herkesin kullanma hakkı olan yolların, hem maksadı hâsıl edecek hem de insanların ve başka şeylerin zarar görmesini engelleyecek şekilde kullanılmasını sağlamak üzere trafik kuralları konmuştur. Bu kuralları hangi rejim ve yönetim koyarsa koysun “zaruri olduğu”, “kul hakkını koruduğu” ve “zararı önlemeyi amaçladığı” için bunlara uymak din ve ahlak yönünden de gereklidir. Dinine ve ahlakına bağlı olan insanların bu kuralları ihlal etmeleri yaman bir çelişkidir. Kuralları ihlal edenleri devletin ilgili görevlileri yanında eldeki imkânları kullanarak sivil toplumun engellemesi de vazifedir (emir bi’l-ma’ruf nehiy ani’l-münkerdir).
Tebessümü sadaka sayan bir Peygamber’in (s.a.) ümmetine ne oldu da herkes birer barut fıçısına döndü! Selam, barış, kardeşlik, iyilik nerelere gitti!
İkaz edenler, doğru yolu gösterenler, uyaranlar dövülüyorlar, sövülüyorlar hatta öldürülüyorlar!
Bayram Müslümanların bayramı; dini, hukuki, ahlaki kurallar da Müslümanları bağlayan kurallar. Nasıl bayramı Müslümanlar olarak yapıyorsak bu kurallara da Müslümanlar olarak uyalım da bayramlarımız kan ve ölüm bayramları olmasın!
Gazzâlî, tekfir ve mezhepler
04:0017/06/2018, Pazar
G: 17/06/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazzâlî’nin Faysalu’t-Tefrika isimli kitabını notlar ekleyerek yayınlayan Mahmud Bego bazı ara başlıklar da koymuştu. Bunlardan biri de “Hakikat her bir mezhepte dolaşır” şeklinde idi. İşte bu başlık altında Gazzâlî şu önemli açıklamalarda bulunuyor:
Gazzâlî, tekfir ve mezhepler
Gazzâlî, tekfir ve mezhepler
10 Haziran, Pazar
Hasetçilerin etkisinde kalmayan, taklidin kör etmediği, gerçeği öğrenme arzusu ve tefekkürün tahrik ettiği sen! Zihnini işgal eden ve seni huzursuz kılan bu durumdan kurtulmak istiyorsan önce muhatabından küfrün (dinden çıkmanın) tanımını yapmasını iste. Eğer küfür, “Eş’ârî veya Mu’tezilî veya Hanbelî ve diğer mezheplere muhalefet etmektir” diyorsa, o, geri zekâlıdır, taklidin zincirine vurulmuştur, körlerden daha kördür; onu iknaya uğraşıp boşa vaktini harcama.
Muhtemelen muhatabın Eş’ârî mezhebine bağlıdır ve “Bu mezhebe küçük- büyük bir meselede uymayan kimse açıkça küfre düşmüş olur” demektedir.
Ona sor:
Hak ve hakikatin yalnızca Eş’ârî mezhebinde bulunduğunun kendine göre delili nedir ki, bu sözü ile mesela Bakıllânî gibi bir âlimi tekfir etmiş oluyor! Çünkü Bakıllânî ‘bekâ’ sıfatında Eş’ârî’ye muhlaif bir görüşe sahiptir. Ona göre ‘bekâ’ sıfatı, zât üzerine zâid (zâtına ek) bir sıfat değildir. Bu durumda Bakıllânî Eş’ârî’ye muhalif olunca küfre düşüyor da ona muhalif olunca Eş’ârî niçin küfre düşmüyor! Hakikat daima niçin birine değil de diğerine ait oluyor!
O önce geldiği için derse, ondan (Eş’ârî’den) önce de Mutezile ve başkaları var.
O daha âlim ve erdemli derse hangi ölçekle ilmi ve erdemi ölçtü de kendi taklit ettiği imamı diğerlerinden üstün buldu!
Bakıllânî’ye izin verse ondan başka yine Eş’ârî’ye muhalefetleri bulunan Kerâbîsî, Kalânisî gibi ehl-i sünnet kelâmcıları var, onlara niçin muhalefet hakkı tanımıyor!
Eğer derse ki, Bakıllânî’nin muhalefeti (farklı görüşü-yorumu) ifade farkından ibarettir, o ve Eş’ârî vücudun (Allah’ın varlığının) devamında ittifak ediyorlar, farklı görüşleri bunun zâta mı râci olduğu yoksa zat üzerine zaid (ek) bir sıfat mıdır sorusu ile ilgilidir ve bu da önemli değildir, sert davranmayı gerektirmez…
Peki, o zaman Allah’ın, zatından başka sıfatlarının olduğunu kabul etmeyen Mutezile’ye niçin sert davranıyor; Mutezile de -zâta ekli sıfatların bulunduğunu kabul etmese bile- Allah’ın bilinecek her şeyi bildiğini, mümkün olan her şeye kadir olduğunu… kabul ediyor; onların da Eş’ârî’den farkı zâtı ile mi, ek sıfatı ile mi bildiğinden ibarettir.
Allah’ın sıfatlarının varlık veya yokluğu konusunu düşünmek ve tartışmaktan daha büyük ve önemli hangi konu olabilir ki, bu konudaki farkı önemsemiyorlar!
Mutaassıp tekfirci derse ki: Ben Mutezile’ye sert konuşuyor ve onları tekfir ediyorum; çünkü bunlar, ilim, kudret, hayat gibi tarifleri ve hakikatleri farklı olan sıfatları zâta irca ediyorlar ve tek bir zatın bütün bu farklı sıfatların yerini tutacağını söylüyorlar...
Peki, Eş’ârî de kelâm sıfatı Allah’ın zâtı ile kaim tek bir sıfattır, tek olmasına rağmen Tevrat’tır, İncil’dir, Zebur’dur, Kur’ân’dır, emirdir, yasaklamadır, haberdir… diyor. Bunlar da farklı hakikatlerdir ama tek sıfattan sadır oluyor, buna ne diyeceksin!
Bu sorulara cevap veremez. Çünkü o imam değil imama uyandır, âlim değil, mukallittir, bunları ikna etmek veya hakikati idrak etmelerini sağlamak mümkün değildir; en iyisi onların susmaları veya onlara susmaktır.
İnsaf sahibi isen bilirsin ki, hak ve hakikati belli bir âlimin ve mütefekkirin tekelinde kılan, hakikati yalnız o bilir diyen kimse küfre ve çelişkiye başkalarından daha yakın durmaktadır.
Küfre yakındır; çünkü o âlimi, iman ve küfür, kendisini tasdik veya tekzip etmeye bağlı olan masum (hata etmez) peygamber mertebesine getirmiştir.
Çelişki içindedir; çünkü bütün büyük âlimler tefekkürü ve delile dayalı hükmü gerekli görmüşler ve taklidin de haram olduğunu söylemişlerdir. Bu âlimlerin “Beni taklit edeceksiniz veya düşünseniz de benim düşünceme ve delillerime tabi olacaksınız” demesi mümkün müdür!
Gazzâlî’den yaptığım alıntılar buraya kadardır. Bundan sonraki bir yazıda çıkardığım sonuçları arz edeceğim.
Ölümün tecrübesi olmaz
04:0021/06/2018, Perşembe
G: 21/06/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Büyük devletler kurmuş, asırlar boyunca üç kıtaya hakim olmuş, devleti ve saltanatı din-i mübinin, dolayısıyla ahlak ve adaletin emrine vermiş, İslam ümmetinin hayırlı bir parçası olan, beşeriyet icabı kusurları olsa da “hasenât seyyiatı, sevaplar bir kısm günahları siler” müjdesine göre gök kubbede hoş sadâ bırakmış ve inşallah Allah katında rızaya ermiş bir milletin çocukları olarak, ecdadımızın fetih ve imar ederek bize bıraktığı bu topraklar üzerinde yaşıyoruz, ama onları, kulca büyük ve hayırlı yapan pek çok değeri koruyabilmiş değiliz.
Ekonomik krizin simgesine Avustralya'dan yardım
Ekonomik krizin simgesine Avustralya'dan yardım
8 Temmuz, Çarşamba
Gaflet, yanlış hesap, oyuna gelmek, pirinç peşinde evdeki bulguru da kaybetmek gibi kusurlarımız yüzünden madde ve manada geride kaldık. İçimizde makbul dualı kullar da var ki, Allah Teâlâ 1950’lerden bu yana birkaç hayırlı kuluna iktidar nasib etti, halkın geçici uyanış ve sahipleniş yıllarında bu hayırlı kullar, kaybettiklerimizin bir kısmını geri kazanmamıza vesile oldular. Kanaatim ve inancıma göre bu kulların, hizmet ve kazanım bakımından en hayırlısı Recep Tayyip Erdoğan olmuştur. Onu dünya bilirken, bilen dostlar takdir ve dua, bilen düşmanlar da imhası için ellerinden geleni sarf ederken içimizdeki gafillerin küçük hesaplar veya manevi miyopi yüzünden yanlış yollara saptıkları, pire için yorganı yakma, ölümü tecrübeye kalkışma gibi yanlışlara düştükleri görülüyor.
Ne imiş?
Bu iktidar şımarmış, maneviyatını kaybetmiş, içlerine sokulabilmiş sinekler yüzünden kamu menfaati zarar görüyormuş, yanlışlar yapılıyormuş…
Diyelim ki, bunlar kısmen doğru tespitlerdir.
Bu hareketin lideri ve asıl kadrosu hala hayırlı olma niteliklerini korumuyor mu?
Bence koruyorlar.
Madde ve manada kazanımlar devam etmiyor mu?
Herkes biliyor ki, ediyor.
Ufukta, hizmete talip olarak daha hayırlı bir lider ve kadrosu görülebiliyor mu?
Kesinlikle hayır.
İç ve dış düşmanlar bu iktidarı devirmek için plan üstüne plan, kumpas içinde kumpas kuruyorlar mı?
Uykuda olmayanlar bunu da açıkça görüyorlar.
Gerçek tablo bundan ibaret iken hala hiyanete benzer sonuçlar doğurabilecek gafletin ve yanlış hesapların piyasaya sürülmesi, milletini ve memleketini seven, düşünen, büyük emeklerin ve fadâkârlıkların ürünü olan kazanımların kaybı ihtimali bile uykularını kaçıran hayırlı insanımızı derin endişelere sevkediyor.
Ölüm tecrübe edilemez ve son pişmanlığın faydası yoktur.
Bizim insanımız oyunu kullanırken bu defa da gaflete düşmeyecek, Recep Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı, partisini de iktidar yapacaktır; bu ümit ve dua ile yolumuza devam edelim vesselam.
Tevil varsa tekfir yoktur
04:0022/06/2018, Cuma
G: 22/06/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önceki iki yazıda İmam Gazzâlî’nin Ehl-i sünnet, mezheb taassubu, tekfir konularındaki görüşlerini nakletmiştim.
Tevil varsa tekfir yoktur
Tevil varsa tekfir yoktur
15 Haziran, Cuma
Maksadım mezhebleri inkar etmek veya insanları mensup oldukları mezheplerden soğutmak veya ayırmak değildir, maksadım mezheb taassubu, tekfir, düşman ilan etme, propaganda gibi makbul olmayan yolardan ümmeti bölmeyi, farklı ama Müslüman olan insanları kucaklamak yerine dışlamayı, tefrika yüzünden zayıflayarak düşmana yem olmayı karınca kararınca engellemektir.
Bu yazıda iki islam büyüğünün “tevil varsa tekfir yoktur” konusundaki açıklamalarını paylaşacağım.
İslam tarihinde tekfirci kişi ve gruplar daima bulunmuştur. Bunlar insanların söz ve davranışlarına bakarak ve bunların daima dinden çıkmaya ihtimalli tarafını tercih ederek, tevili inkar sayarak “karşı tarafı” tekfir ederler (dinden çıktıklarını, kâfir olduklarını söylerler).
Bunlara karşı bir de söz ve davranışı, sahibinin diğer söz ve davranışlarıyla bir bütün olarak ele alan ve en küçük bir “dinden çıkmama ihtimali” varsa bunu tercih eden, insanları mümkün olduğunca iman dairesi içinde tutan alimler vardır ve bu ikinci tutum “Kıblesi Kâbe olanları tekfir etmeyiz” diyen Ehl-i sünnetin tutumudur.
Bir örnek üzerinden açıklayalım:
Halîfe Hz. Ali’ye karşı olan Hâricîler, “Hüküm vermek yalnızca Allah’a aittir” (En’âm: 57) mealindeki âyeti kendilerine göre yorumlayıp Hz. Ali’nin, Muâviye ile ihtilafında çözümü hakeme bırakmasını tekfir sebebi saymış ve ona “kâfir oldun” demişlerdi.
Büyük fıkıh (İslam ibadet ve hukuk) alimi Serahsî bu konuyu değerlendirirken iki önemli kuralın altını çiziyor:
1. Hz. Ali, onların doğru olmayan tevillerine dayanarak yaptıkları bu ağır ithama karşı misliyle mukabele etmedi, onları, yanlış da olsa bir âyetin teviline (yorumuna) dayanmaları sebebiyle “din kardeşleri” olarak kabul etti, hayat ve söz hakkı tanıdı. Şu halde Ehl-i sünnete göre “tevil varsa tekfir yoktur”.
2. Yanlış bile olsa Kur’an ayetinin yorumuna dayanarak eylem yapan, mala ve cana zarar veren âsîler pişman ve teslim olduklarında yaptıklarından dolayı tazminat ödemezler.
3. İşte Serahsî’nin ifadesi:
“Bu konuda delil ve dayanak Zührî’nin şu hadîsidir:
Müslümanlar arasında fitne (isyan, kargaşa, çatışma) çıktığında Hz. Peygamber’in (s.a.) birçok arkadaşı (ashâb) hayatta idiler, şu hükümde ittifak ettiler: Kur’an’ın yorumuna dayanılarak akıtılan her kan, Kur’an’ın yorumuna dayalı her cinsel temas, Kur’an’ın yorumuna dayanan her mal itlafı (mala verilen zarar, bu yorumlar haklı ve isabetli olan karşı tarafa göre hatalı da olsa) ceza ve tazminata tâbi olmaz... Dini farklı yorumlama sebebiyle çatışan iki Müslüman grubun farklı yorumları hukuk önünde eşit muamele görür. Bu bir ilkedir.”
DAİŞ vb. aşırı grupların Kur’an’ın bir veya birkaç ayetini farklı yorumlayarak, farklı sonuçlar çıkararak müminleri tekfir etmeleri, asıp kesmelerine karşı bir başka İslam büyüğünü daha dinleyelim:
Gazzali, Akıl-nakıl (vahiy) arasında çelişme görüntüsü ortaya çıktığında hangisinin tercih edileceği meselesinde uçlarda ve ortada olmak üzere üç grup tespit ettikten sonra ortada yer alanları tercih ederek şöyle diyor:
“Bu grup aklı ve nakli bilikte araştırır, her birini önemli birer bilgi kaynağı olarak kabul eder, akıl-nakıl arasında çelişki olacağını redderler. Aklı yalanlayanlar dini yalanlamış olurlar; çünkü dinin doğruluğu akıl ile anlaşılmaktadır; eğer akıl delilinin doğruluğu kabul edilmezse peygamber ile yalancı peygamberi birbirinden ayıramayız... İşte bu grup hakkı ve gerçeği yakalamış olan gruptur... Akıl ile nakıl arasındaki çelişki görüntüsünü (bu iki kaynağa zarar vermeden) gidermek kolay bir iş değildir... Tevil (yorumlayarak uzlaştırma) yolunu tutanlara üç tavsiyem olacak: 1. Her şeyi bilme iddia ve beklentisinden vazgeçilmeli; bazı konular beşerî bilgi sınırının dışında kalabilir. 2. Aklın kesin hükümleri yalan ve yanlış sayılmamalıdır. 3. İhtimaller birden fazla ve eşit güçte olduğunda tevil yapmayıp duraklama tercih edilmelidir. Kanunu’t-te’vîl (Mecmua içinde), s.126.
Gazali’ye göre bir varlık zâtî, hissî, hayalî, aklî ve şibhî olarak beş çeşittir. Vahiy de bu beş varlık türünden birini ifade etmiş olabilir; yani bir şeyin öz varlığını değil de onun akıl, hayal ve histeki varlığını, misalini veya benzerini ifade etmiş olabilir; bu durumda ortada bir mecaz yollu anlatım var demektir. Bir kimse vahyi yorumlarken beş varlıktan birini kabul ettiği, sözü bu beş varlıktan birini ifadeye ait kıldığı sürece onun, dini veya vahyi inkar ettiğinden söz edilemez. Tevil bu beş varlığı da ortadan kaldırıyor ve sözü anlamsız, gerçekle ilişkisiz kılıyorsa o zaman inkarla eşit hale gelir (Faysalu’t-tefrika, s.79-83).
Ehl-i sünneti doğru anlamak
04:0024/06/2018, Pazar
G: 24/06/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aslında geniş çerçeveli olan Ehl-i sünnet’ten bir itikad veya fıkıh mezhebini seçip buna bağlanarak başkalarını ehl-i sünnet dışına atmak, hatta Gazzâlî’nin açıklamasına göre tekfir etmek doğru bir Ehl-i sünnet anlayışı değildir.
Ehl-i sünneti doğru anlamak
Ehl-i sünneti doğru anlamak
17 Haziran, Pazar
Fıkıh mezhebleri ortaya çıkıp Müslümanlar tarafından uygulanmaya başladığı zamandan itibaren onbeş civarında mensubu bulunan fıkıh mezhebi olmuş, zaman içinde bunların çoğunun tabileri kalmamış, bildiğimiz dördü mesuplarıyla devam etmiştir. Mukayeseli fıkıh (hilâf, ihtilâfu’l-fukaha) kitaplarında bu dört mezheb dışındaki sünnî fıkıh mezheblerinin de ictihadları ve delilleri zikredilmiştir. Bu ilme sahip olanlar o mezheplerden de istifade etmektedirler.
Sünnî (Ehl-i sünnet ve cemâ’at) itikad mezhebleri de selef, Mâtürîdiyye ve Eş’ariyye olmak üzere üç mehebdir. Bu üç mezheb arasındaki farklı anlayışlar ve yorumlar bazılarına göre “önemsiz, teferruata ait ve lafzî” diye geçiştirilmiş olsa da meseleyi anlayarak tahkik edenlere göre çoğu önemli, lafzî değil, hakiki, arazî değil, cevherîdir. Ayrıca bu üç mezhebe mensup alimler arasında da anlayış ve yorum farkları vardır. Gazzâlî’yi Şâfi’î ve Eş’arî sayarlar, ama onun İmam Eş’arî hakkında söylediklerini önceki yazılarda görmüştük.
Mâtürîdîler ile Eş’arîler arasında ihtilaflı olan kaç mesle vardır?
Bu konuda bile ittifak yoktur.
Tâcuddin Sübkî’ye göre on üç meslede.
Kemaluddin Ahmed el-Beyâzî’ye göre elli meselede.
Şeyhzâde’ye göre kırk meselede.
Ve bu konuda yazan başkalarına göre de farklı sayıdaki konularda ihtilaf kaydedilmiştir.
Gazzâlî’nin “Hangi ihtilaf, Allah’ın sıfatlarında ihtilaftan daha önemli olabilir ve manaya değil de lafza (ifade şekline) ait kılınabilir” dediğini hatırlattıktan sonra birkaç örnek vereyim:
1. Matürîdîlere göre insanlar akıllarıyla Allah Teâlâ’nın varlığını, birliğini, O’na layık olan sıfatlarını bilmekle yükümlüdürler, şirke düşenler azabı hak ederler.
Eş’arîlere göre peygambere muhatap olmayanların böyle bir sorumluluk ve yükümlülükleri yoktur.
2. Mâtürîdîlere göre Allah’ın iradesi, O’nun irade buyurduğu şeye razı olduğu ve onu sevdiği manasına gelmez.
Eş’arîlere göre irade, rıza ve mahabbet aynı manadadır.
3. Mâtürîdîlere göre Allah’ın kelamı (konuşma sıfatı ile konuşması) kullar tarafından işitilemez; işitilen, onun konuştuğunu ifade eden ve yarattığı harfler ile seslerdir.
Eş’arîlere göre O’nun kelamı (kelâm-ı nefsîsi), kulda bir idrak yaratmasıyla duyulur.
4. Mâtürîdîlere göre Allah’ın diğer sıfatları gibi ezelî olan bir de tekvin sıfatı vardır, Eş’arîlere göre böyle bir sıfatı yoktur; tekvin (yaratma) mükevvenden (yaratılandan) ibarettir ve ikisi de ezelî değildir.
5. Mâtürîdîlere göre kulun gücünün yetmeyeceği bir şeyi Allah’ın ona teklif etmesi (yükümlü kılması) caiz değildir, O. böyle bir şey yapmaz; Eş’arîlere göre yapabilir.
6. Mâtürîdîlere göre Allah Teâlâ’nın yaptıklarının mutlaka bir hikmeti vardır, O’nun fiillerinin hikmetini aramak, bulmak ve fiil ile hikmet arasında illiyet bağı kurmak gerekir. Eş’arîlere göre Allah’ın fiillerinde hikmet aranmaz, illiyet bağı kurulamaz.
Sizi yormamak için geri kalanını ve sonucu bir başka yazıya bırakıyorum.
Ehl-i sünnet caddedir
04:0028/06/2018, Perşembe
G: 28/06/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ehl-i sünnet İslam’ı Peygamberimiz (s.a.) ve O’nun rehberliğinde dini öğrenen ve öğreten ilk nesil Müslümanları gibi anlayan, bu anlayış üzerinde birleşmiş bulunan ümmet çoğunluğunu (cemâat) muhafaza eden, ayrı baş çeken grupları “aynı kıbleye yöneldikleri ve namazı toptan terk etmedikleri sürece” İslam’dan dışlamayan, yöneticiler adaletten ve sünnetten sapsalar bile ümmetin birliğini bozma, düşmanlara fırsat verme gibi fitne ihtimalleri bulunmadığı sürece ihtilal yapmayı caiz görmeyen, uygun zamanı bekleyen… Müslüman çoğunluğun mezhebidir, yoludur, İslam anlayışıdır.
Ehl-i sünnet caddedir
Ehl-i sünnet caddedir
21 Haziran, Perşembe
Ehl-i sünnet, inanç (akaid, kelam) konusunda olsun, amel (fıkıh) konusunda olsun ihtilaflara, farklı anlayışlara ve içtihatlara yer verdiği için bir patika, bir keçi yolu, bir tek şeritlik yol değil, birden fazla şeridi olan bir caddedir. Yön aynı, yol aynı ama birçok şerit vardır. Trafik kurallarına riayet etmek şartıyla bu caddenin hangi şeridinden gidilirse gidilsin camianın Ehl-i sünnet yol arkadaşlığı, yoldaşlığı vardır.
Bu yazdıklarımın delili, geçen yazıda başladığım, bugün devam edeceğim önemli ve farklı anlayış ve yorumlara rağmen -mutaassıp ve mezhepçi taklitçiler bir yana- Ehl-i sünnet âlimlerinin birbirini tekfir etmemeleri, önemli tartışmalara rağmen birliği, yoldaşlık ve kardeşliği korumalarıdır.
Farklı ve önemli anlayışlara örnekler veriyorduk:
Mâtürîdîlere göre insanlar akılları ile iyi ve güzel olanı bulup bilebilirler, ancak bu biliş (Allah’ın varlık ve birliğini bilme dışında) şer’i yükümlülük getirmez.
Eş’arîlere göre iyi ve güzel olan ancak dinin (vahyin) açıklaması ile bilinebilir.
Mâtürîdîlere göre kulun fiil gücü ikiye ayrılır: a) Bir şeyi yapmak veya terk etmek için gerekli olan donanım (esbab ve âlâtın salim olarak bulunması); bu fiilden önce kulda mevcuttur, b) Fiili gerçekleştiren güç; bu ise fiil ile beraber bulunur. Ayrıca kulun gücü bir fiilin farklı şıklarına (hayır ve şerre, iyiye ve kötüye, sevaba ve günaha ) kullanmaya müsaittir.
Eş’arîlere göre güç (istitaat) ancak fiil ile beraber bulunur.
Her iki mezhebe göre kulların fiillerini kullar kesp eder, Allah yaratır. Kesbin ne olduğu konusu ise ihtilaflıdır:
Mâtürîdîlere göre kulun gücü (kudreti) fiilin sıfatında, Allah’ın kudreti ise aslında etkilidir ve kulun bu etkisine kesp denir.
Eş’arîlere göre kulun gücünün fiilde etkisi yoktur; kulun iradeye ve seçime bağlı fiillerinin yaratılmasında irade ve ihtiyarının tesiri yoktur, onun irade ve ihtiyarı, Allah’ın iradesiyle yaratmasının doğrultusunda bulunur (ona mukarin olur).
Mâtürîdîlere göre dinin temel inanç esaslarına taklid; yani bir bilen âlime güvenme ve uyma yoluyla iman eden kimsenin imanı sahihtir, geçerlidir.
Eş’ar’îlere göre akıl ve nakil delillerine dayanmayan iman sahih değildir.
Bakıllânî ve benzer düşünenlere göre bekâ ayrı bir sıfat değildir, daim olan vücut (varlık) sıfatından ibarettir. Mâtürîdîlere göre bekâ bir sıfattır.
Mâtürîdîlere göre kadınlardan peygamber olmaz, Eş’arîlere göre olur.
Ehl-i fetret:
Kendilerine Peygamber gelmemiş, önceki peygamberin daveti kendilerine sahih olarak ulaşmamış olanlara “ehl-i fetret” deniyor. Peygamber geldiği halde kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde yaşayan kimseler de ehl-i fetret sayılıyor. Bunlar hakkındaki hüküm:
Mezhebimizin İmamı Ebu Mansur Mâtürîdî’ye göre, Allah’ın varlık ve birliğine inanırlar, akılla bilinebilecek iyilikleri yapar, kötülüklerden uzak dururlarsa kurtuluşa ereceklerdir (TDV İslam Ans. Fetret maddesine bakınız).
İmam Gazalî’ye göre İslam geldikten sonra da yine içinde bulunduğu şartlar yüzünden davet kendilerine yeterli bir şekilde (doğru ve üzerinde düşünmeyi tahrik edecek nitelikte) ulaşmamış olanlar inanmakla yükümlü değildirler.
Mâtürîdî kaynaklarda şu dikkat çekici açıklama da yer almıştır: “(Eski zamanlarda) Çin sınırında yaşayan Türk boyları gibi İslam’ın ameli hükümleri kendilerine ulaşmamış insanlar bunlarla yükümlü değildirler (Beyâzî, İşârât, s. 74).
Danışanın hatası az olur ve “istişare eden pişman olmaz”
04:0029/06/2018, Cuma
G: 29/06/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Allah Teâlâ ‘Onların (Müslümanların) işi aralarında danışma ile yürür’ buyuruyor (Şûrâ: 42/38). Danışma karar verip harekete geçmeden önce olacaktır; çünkü Allah Teâlâ, Peygamberi’ne (s.a.) hitaben ‘Bir kere azmettin mi artık Allah’a güven’ buyurmaktadır (Âl-i İmrân: 3/159). Allah Rasûlü (s.a.) kararını verince, insanların Allah ve Rasûlü’nün (s.a.) önüne geçmesi (kararına karşı çıkmaları) mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a.), Uhud Savaşı öncesinde, şehirde kalıp savunma yapmak, yahut şehirden çıkıp düşmanı yolda karşılamak konusunda ashâbı ile istişarede bulundu; onlar çıkmasını uygun bulduklarını söylediler; zırhını giyip çıkmaya karar verince de, şehirde kalalım, dediler.
Danışanın hatası az olur ve “istişare eden pişman olmaz”
Danışanın hatası az olur ve “istişare eden pişman olmaz”
22 Haziran, Cuma
Rasûlullah (s.a.) kararını verdikten sonra onlara eğilim göstermedi ve ‘Bir peygambere, zırhını giydikten sonra -Allah aksini hükmedinceye kadar- onu çıkarıp koyması yakışmaz’ buyurdu. İftirâcıların Hz. Âişe’ye attıkları yalan konusunda Ali ve Üsâme ile istişarede bulundu, onların söylediklerini dinledi; sonunda Kur’ân (ilgili âyetler) gelince farklı görüşlere aldırmadan Allah’ın emri ile hükmetti ve iftiracıları cezâlandırdı. Rasûlullah (s.a.)’den sonra gelen imamlar (başkanlar, halîfeler) de, en uygun ve kolay yolu bulmak ve uygulamak üzere güvenilir ilim sahipleri ile serbest (mübâh, ictihada açık) konularda istişarede bulunurlardı. Ancak Kitâb ve Sünnet’in açık hükmü ortaya çıkınca, tıpkı Allah Rasûlü (s.a.) gibi, onlar da hiçbir kimsenin farklı görüşüne aldırmadan onu uygulamaya koyarlardı... Genç olsun yaşlı olsun Kur’ân âlimleri (kurrâ), Hz. Ömer’in danışma meclisinin üyeleri idiler. Allah’ın hükmüortaya çıkınca Hz. Ömer orada durur, bir milim öteye geçmezdi.” (Buhârî, İ’tisâm, 28) âyetler ve İmam Buhârî’nin naklettiği hadîsler ile örnek neslin uygulaması, İslâmî şûrânın prensiplerini ortaya koymaktadır. Buna göre müslümanların her işleri danışma ile yürütülecektir, sorumluluk taşıyan yöneticiler de güvenilir, âlim, uzman, tecrübeli kişiler ile istişare edecek, yakın çevrelerinde bu kişileri bulunduracaklardır.
İstişare Allah ve Rasûlü’nün (s.a.) hükümlerini, maksatlarını, ortak akılla düşünüp anlayarak ortaya koymak, hakkında özel talimat (âyet, hadîs) bulunmayan konularda müslümanlar için en uygun, en faydalı düzenleme ve uygulamayı bulmak için yapılacaktır. Allah’ın ve Rasûlü’nün (s.a.) hükmü apaçık ortaya çıkınca, yahut istişareden sonra karar verilince kamuya ait uygulamalarda artık muhâlefete kulak asılmayacak, icraya geçilecektir. Muhâlifler de -kendi şahsî kanâatlerini muhâfaza hürriyetine sahip olmakla beraber- cemâatten ayrılmayacak, ortak hareket edeceklerdir.
Ülkeyi yönetenlerin uygun danışma kurulları olmalıdır, ancak bir de yönetime bağlı olmayan, sivil ve islâmî danışma kuruluna (şûrâ meclisine ihtiyacımız vardır. Bu kurulu oluşturmanın önünde birden fazla engelin bulunduğu tecrübe ile sabit olmuştur. Ehliyetli kişilerin teşebbüs ederek oluşturacakları bir kurul, icraatıyla güven ve başarı elde ederse bu çizgiyi yakalayamayan diğer teşebbüsler kendiliğinden etkisiz hale gelir ve yok hükmünde olurlar. İslam dünyasından benzer kurullar ile işbirliği yapılınca da “ümmetin şûrâs”na doğru yol açılmış olur.
İslâmî şûrâyı oluşturacak kişilerin iki önemli vasıfları olacaktır: İlim ve başta güvenilirlik olmak üzere güzel ahlak. Böyle bir şûrâ oluştuktan sonra İslâm’ın ve Müslümanların önemli meseleleri bu şûrada tartışılır, karara bağlanır, bu karar din ve vicdan açısından bağlayıcı olur. Aksine fikirler kamuya ait uygulamalarda geçerliliğini kaybeder, asla baş çekme, bölünme sebebi olamaz.
Siyasette ve mevcut şartlarda:
Tamamen veya şartların imkan verdiği ölçüde İslam’ı yönetimde uygulamak isteyen iyi niyetli kimselerin, tek başına edindikleri fikir, tespit ve ictihad yanında iki sınıf insanla istişare etmeleri şarttır:
1. Konunun uzmanları, bilim adamları,
2. Din alimleri.
Hakikati bulmaya ve mevcut durum ve şatlarda Şâriin maksadına en uygun olanı uygulamaya niyetli olan siyasetçilerde taassup ve istibdad olmaz; iyi niyetle ve tevazu ile dinlerler, raporları gözden geçirirler, istişare sonunda ittifak hasıl olmayan konularda yetkileri içinde sorumluluğu yüklenerek tercihlerini yapar ve uygularlar.
İslâmî sistemde muhalefet, iktidarın hataya düşmemesi için en önemli ve değerli bir kurumdur ve istişare organıdır; çünkü takva sahibi muhalif müminlerde ihtiras olmaz, tenkitlerini ortak değerler ve erdemler içinde kalarak yaparlar, hedefleri iktidarı yıpratıp onun yerini almak değil, yanlış ve zararlı kararları ve uygulamaları önlemek olur.
Güncel bir istişare konusunu da gelecek yazıya bırakıyorum.
Çınarımızı kurutmayalım
04:001/07/2018, Pazar
G: 1/07/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Osmanlı devletinin kuruluşu sırasında Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’nin evinde gördüğü rüya rivayeti meşhurdur? Osman Bey rüyasında, koynuna bir ayın girdiğini ve o anda göbeğinden bir çınar ağacının çıkarak gölgesinin dünyayı kapladığını, gölgesinin altında dağların olduğunu, dağların dibinde suların çıktığını, kiminin bu sulardan içtiğini, kiminin bahçesini suladığını kiminin de çeşmeler akıttığını görür. Osmanlı Devleti’nin tarihi bu rüyanın açılımı gibidir. Milletimiz Anadolu’ya diktiği bu ulu çınarla asırlarca insanlara adalet ve merhamet suyu dağıtmıştır.
Çınarımızı kurutmayalım
Çınarımızı kurutmayalım
25 Haziran, Pazartesi
Allah Teâlâ’nın rahmeti gazabına galip olduğu için kullarının günahlarına, hatalarına, nankörlüklerine rağmen lütuflarını esirgemiyor. İşte bu lütuflardan biri de sevgili Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Ak Parti’nin şahsında, kesilip yakılan Osmanlı çınarının yeniden filizlenişi olmuştur.
Bu iktidar yalnızca Türkiye’de yaşayanların değil, dünyanın neresinde olursa olsun zulme uğrayan; baskı, işkence, gasıp, sömürü, tecavüz… altında inleyen insanların ümitleri haline gelmiştir.
Bu iktidarın bir özelliği de birçok okuryazar tarafından “İslamcı” olarak kabul edilmesidir. İyi veya kötü niyetle Ak Parti’yi İslamcı hareketin temsilcisi ilan edenler yüzünden bu iktidarın yapıp ettikleri İslamcılığın, İslam’ın ve Müslümanların not hanesine yazılmaktadır.
Ak Parti iktidara gelmeden önce sözde demokrasi ile yönetilen ülkemizde Müslümanların din hürriyetleri iyice kısıtlanmış, başkalarının hayatlarına müdahale etmeksizin Müslümanca yaşamak ve toplum içinde böylece var olmak isteyenlere dünya dar getirilmişti. Derin ve şümullü inkılablar şöyle dursun, İmam Hatip Okullarından mezun olanların üniversite tahsiline geçişlerinde adil davranılması, inancı gereği başını örtenlerin hak ve özgürlüklerden mahrum edilmemesi, çocuklarına İslam dersi ve eğitimi aldırmak isteyenlere imkan tanınması gibi küçük talepler bile şiddetle reddediliyor, laiklik bahanesiyle demokrasi, insan hakları ve özellikle din hürriyeti katlediliyordu.
Baskı altında bunalmış halkımız Ak Parti’yi iktidara getirdi, Ak Parti vaadlerini bir bir yerine getirmeye başladı, manevi alanda mevcut şartlarda yapabileceği kadarını yapmak için gayret gösterdi, maddi alanda da yar ve ağyarın kabul etmek durumunda kaldıkları hizmetlere imza attı.
Kimi sakallı kimi hacı, kiminin eşleri örtülü, namazlı ve niyazlı görünen ve “İslamcı Ak Parti” teşkilatında yer alan, parlamentoya milletvekili olarak giren, yine Ak Partili görünerek ve iltimaslardan yararlanarak devlette görev alan, partiyi kullanarak iş, imtiyaz, kredi, ihale, teşvik alan… önemli sayıdaki kişilerde görülen günahlar, ayıplar ve kusurlar yüzünden o güzelim çınarımız hastalandı, yaprakları sararıp dökülmeye, içine de de kurtlar düşmeye başladı.
Son seçimde Recep Tayyip Erdoğan’a gösterilen ilgi, sevgi, vefa ve destek yanında partiden esirgenen oylardan ilgililer ve sorumlular ders almazlarsa çınarın kuruyup devrilmesi -Allah korusun- kaçınılmaz hale gelecektir.
Şahsi menfaatlerinden başka amaçları ve dertleri olmayan, Parti’nin herhangi bir yerine işini görmek için sokulmuş bulunan sineklerden bir şey beklenemez; onlarla ilgili olarak yapılması gereken şey ilk fırsatta kovulmalarıdır.
Milletimizin, bütün insanlığın hayrına olan medeniyetini ihya ve değerlerini hayata iade davasının aracı olarak düşündüğümüz, bu sebeple sevip desteklediğimiz bu siyasi hareketin başında, tertemiz, ilk günkü kadar heyecanlı ve canlı, gecesini gündüzüne katarak hizmet için çırpınan bir başkanımızın ve çevresinde hala bozulmamış, ahlaklı, davasına bağlı bazı insanlarımızın bulunması bir şanstır ve ümitli olmak için önemli bir sebeptir.
Şimdi çınarımızı kurtarmak için başkanımıza, onun yanındaki salih ve sadık adamlarına düşen önemli vazifeler, almaları gereken hayati tedbirler var:
Kötü niyetli ve kusurları istismar ederek partiyi yıpratmak isteyenler olabilir, ama iyi niyetli, hiçbir şahsi beklentisi olmayan, yalnızca kötüye gidişin engellenmesi için düşünen ve düşündüklerini dile getiren (özeleştiri yapan) pek çok insanımız da var. İşte bu insanlarımızın mutlaka dinlenmesi, yazdıklarının okunması gerekiyor.
Partiye sızmış, önemli yerlere gelebilmiş ahlaksız çıkarcılar mutlaka temizlenmelidir.
İslam evet imandır, ibadettir, ama onun çok önemli bir temeli de ahlaktır ve edeptir. İslâmî görünüm (gösteriş) içinde ahlaki kusuru olanlar yalnızca partiye değil, İslam’a ve Müslümanların imajına da kötülük yapmaktadırlar. Rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, devlet otoritesini kendi menfaati için kullanarak servet edinme, işi ve imkanı ehline değil, ortak menfaati olanlara verme… ahlaksızlığın önemli örnekleridir. Parti içine sızmış, iktidarın imkanlarını kullanan, istediğini aldığı sürece dost görünen, alamadığında düşmanla işbirliği yapacağı şüphesiz olan bu ahlaksız asalaklardan çevrenizi temizlemekte gecikmeyin.
Millete hizmeti ön planda tutmayan, yerini korumaktan başka bir derdi ve faaliyeti olmayan kimselere imkan vermeyi sürdürmeyin.
Sevgili Başkan,
Mümkünse her şehirden gayr-i resmi olarak beş altı iyi kişi seçin, bunları yalnızca siz bilin; bu “iyi” den maksadım “güzel ahlakı ile tanınmış, bilgili ve ehliyetli, iktidardan hiçbir beklentisi olmayan” kişilerdir. O şehrin ve çevrenin doğru bilgisini bunlardan alın. Aday seçiminden imkan tahsisine kadar önemli tasarruflarınızda teşkilattan ziyade bu kişilerin raporlarına güvenin.
Sevgili Başkan,
Mevcut insan kalitemiz sebebiyle işinizin zor olduğunu biliyorum. Sizi biraz teselli edebilecek bir anekdot var:
Bir edepsiz adam Hz. Ali’ye gelmiş, onun yönetiminden şikayet ve kendisine “Senden öncekiler ne iyi idiler, başımıza gelenler hep senin kötülüğünden geliyor” diyerek hakaret etmiş. Hz. Ali ona şu cevabı vermiş: Bunlar benim kötülüğümden olmuyor; Ebu Bekr’in yanında ben vardım, Ömer vardı, Osman vardı… Ömer’in yanında da biz vardık, benim yanımda ise sen ve benzerlerin var, olanlar bundan oluyor.”
Ne yapalım, elbise yapmak için mevcut kumaşımız budur, ama kumaşın sağlam yerlerini kullanarak da sağlam bir elbise yapabiliriz vesselam.
Katılım sigortacılığı
04:005/07/2018, Perşembe
G: 5/07/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
2017 Aralık ayında yürürlüğe giren katılım sigortacılığı ile ilgili yönetmelik uzun zamandan beri beklenen bir mevzuat boşluğunu kısmen doldurdu; artık mevzuatlı olarak katılım sigortacılığı yapmanın kapısı açılmış oldu.
Katılım sigortacılığı
Katılım sigortacılığı
28 Haziran, Perşembe
Ülkemizde adı katlım sigortacılığı olan faaliyetin diğer yaygın isimleri ‘üyelik’ ve ‘takâfül’ sigortacılığıdır. Fıkha dayandığı için “İslâmî sigortacılık” ifadesi de kullanılmaktadır.
Bu sigortacılığın esası veya kısaca açıklaması şudur:
Fıkıhta “şartlı bağış” konusu tartışılmıştır. “Bana şu elbiseyi bağışlaman şartıyla sana şu kitabı bağışlıyorum” şeklindeki bir teklifi karşı taraf kabul ederse “ivaz (bedel) şartlı hibe” gerçekleşmiş olur. Bağışlanan şeyler belli olmak şartıyla bu akdin sahih olduğunda dört mezhebin ittifakı vardır; ihtilaf “bunun bağış mı, satım akdi mi, başı bağış sonu satım akdi mi olduğu” konusunda ve bağışlanan şeyde belirsizlik varsa akdin sahih olup olmadığı konusundadır.
Tekâfül sigortası, “karşılık şartı ile bağış” esasına dayandığı için “bağışlananda belirsizlik olsa bile akit sahihtir” diyen Mâlikî mezhebi tercih edilerek caiz görülmüş ve uygulamaya konulmuştur.
Benim yorumuma göre bu sigorta şeklinde bağışlanan şey, bağışlama gerçekleşirken “belirsiz (meçhul)” değildir. Sisteme katılanlar, sistemi yönetenlere, mesela trafik kazasında hasar oluştuğunda, hasarı karşılayacak miktarda paranın verilmesine vekâlet vermektedirler. Vekil yönetici de “ödeme sırasında belli olan hasarın bedelini” şartlı hibe olarak ödemektedir.
Bütün dünyada yaygın olan ticari (primli) sigortacılıkta sigorta şirketi, sigorta konusu olan riski karşılama taahhüdü karşılığında prim alır ve bu prime sahip olur. Belli süre içinde risk gerçekleşmezse primin tamamı, gerçekleşirse bakiyesi şirketin olur veya şirket primden fazlasını öder. Ayrıca bu şirketler topladıkları fonları helâl-haram farkı gözetmeden kullanırlar, kendileri için paradan para kazanırlar.
Tekafül sigortacılığında sigortaya katılanlar, toplanan fonun sahibi olurlar, şirketi veya kooperatifi yönetenler onların vekili sayılırlar ve hizmetlerine karşılık vekâlet ücreti alırlar. Toplanan fon İslâmî kurallara göre yönetilir ve nemalandırılır, kazanılan para da sigortaya katılanların olur. Şarta uygun ödemelerden artan para sigortalıların hesaplarına yazılır ve çekilmek isteyenler kalan paralarını alarak çekilirler.
Şimdi ülkemizde yaşayan ve İslâmî hassasiyeti olan (haram-helâl ayrımı yapan) Müslümanlar için ticari sigortacılara başvurma zarureti ortadan kalkmıştır. Katılım sigortacılığı yerleşinceye kadar diğer sigortacılara, aynı esaslara göre sigorta yapmak üzere pencere açma izni üç yıllığına verilmiştir, üç yıl sonra bu da sona erecektir.
Dünyada gittikçe itibar gören ve yayılan tekâfül sigortacılığının ülkemizde iki eksiği var:
1. Müslümanlar hâlâ bu sisteme yeterli desteği vermiyorlar, bu yüzden sistem gelişip genişleyemiyor.
2. Diğer sigortacılıkta olduğu gibi katılım sigortacılığında da re-tekâfüle (reassurance) ihtiyaç vardır. Ülkemizde İslâmî reasürans/re-tekâfül şirketi/kuruluşu mevcut değildir, yurt dışında da yeterli sayıda yoktur. Himmet ve dînî gayret sahibi sermayedarların bir araya gelerek vakit geçirmeden re-tekâfül kuruluşunu gerçekleştirmeleri farz-ı kifâyedir.
Şeriatın uygulanmasını isteyenler işe kendilerinden başlamadıkça hem başarılı olamazlar, hem de talebin samimiyeti tartışılır.
Beyan ile davet farklı olmalıdır
04:006/07/2018, Cuma
G: 6/07/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Beyandan maksadım dini açıklamaktır, davet ise insanları İslam’a çağırmak, Müslüman olmalarına yardımcı olmaktır.
Yazılı veya sözlü olarak İslam açıklandığında, tamamlanmış olan dinin değişmez hükümleri olduğu gibi açıklanmalı, kimsenin hatırı için eksik bir taraf bırakılmamalıdır.
Beyan ile davet farklı olmalıdır
Beyan ile davet farklı olmalıdır
29 Haziran, Cuma
İmanda ve amelde eksikli Müslümanları kâmil İslam’a davet ve Müslüman olmayanları İslam’a çağırma ve hidayetlerine yardımcı olma faaliyetine geldiğimizde tedriç, ehem-mühim, öncelik kurallarına riayet etmek maksada ulaşmak için gereklidir. Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.) “Müjdeleyin/sevdirin nefret ettirmeyin, kolaylaştırın zorlaştırmayın” buyurduğunu biliyoruz. Bu emrin uygulanışında en önemli alanın dine davet ve din eğitimi alanı olduğunu düşünüyorum.
İman konusunda şüpheleri olan bir kimseye bu şüpheleri ortadan kaldıracak ve iman etmesini kolaylaştıracak bir usul uygulanmalıdır; bunun yerine mesela İslam ceza hukuku anlatılmakla işle başlamak aklı başında bir Müslümanın yapacağı şey olmamalıdır.
Dine davet ve din eğitimi herkesin yapabileceği bir iş değildir; dinde marufu emir münkeri nehiy (iyi olanı emretmek kötü olanı yasaklamak) var diye usulsüz olarak bunu yapmaya kalkışanlar insanları ıslah etmekten ve İslam’ı sevdirerek hidayetlerine yardımcı olmaktan ziyade nefret etmelerine ve işi inada bindirmelerine sebep olurlar ki, dinin maksadı asla bu olamaz.
Peygamberimiz’in (s.a.) tebliği ile din tamamlanmış olsa da nasıl tamamlandığını bilmekte fayda olsa gerektir.
Önce Hz. Aişe’nin hikmetli bir ifadesine bakalım:
“Kur’an-ı Kerîm’in mufassal sûrelerinden ilk nâzil olanları, Cennet-Cehennem gibi konuların anlatılmış olduğu sûrelerdir. İnsanların kalbleri ısınıp İslâm’ın emir ve yasaklarını tâkibe başlayınca helâl ve haramla ilgili hükümler inmiştir. Eğer ‘içki içmeyiniz, zina yapmayınız’ gibi emirler, ilk inen hükümler olsaydı, mutlaka ‘içkiyi ve zinayı asla terketmeyiz’ derlerdi.”
Peygamberimiz (s.a.) hayatta iken fıkhın oluşumunun üç özelliği vardır: Tedrîc, kolaylık ve nesih.
Tedrîc hükümlerin zamana yayılarak, toplumun hazırlanması ve hazmı sağlanarak derecelerin ve parçaların bir araya getirilerek tamamlanmasıdır. Zaman açısından tedrîc yirmi üç yılı kaplamıştır. Hazım, hazırlanma, aşamalar halinde tamamlanma bakımından namaz, zekat, içki ve faiz yasağı, cihad örnekleri ilgi çekicidir.
Kolaylık yasamada, kural koymada, uygulamada insanın tabiatını, yaratılıştan gelen özelliklerini ve ihtiyaçlarını göz önüne alarak din ile muhatabı arasına zorluk engelini koymamak, tekamül eğitiminde tabii olan uygulamalar dışında sevdirme ve kolaylaştırmayı esas almaktır. İbadetlerin günün kısa sayılacak parçalarına dağıtılması, insanların tabiî ihtiyaçlarını karşılayan nesnelerin mübah kılınması, hastalık, yolculuk, baskı, yanılma, unutma gibi hallerin mazeret olarak kabul edilmesi ve darda kalma (zaruret) halinde haramların mübah hale gelmesi önemli kolaylaştırma örnekleridir.
İslâm alimleri arasında tartışma konusu olan nesih de alıştırma, kolaylaştırma hikmetine bağlı olarak bazı hükümlerin önce konup, sonra kaldırılması şeklinde gerçekleşmiştir.
Fıkhın füru kısmından Mekke dönemine ait olanlar arasında gusül, abdest, necasetten taharet, namaz, cuma namazı gibi önemli ibadetler vardır.
Medine döneminin birinci yılında hutbe, ezan, nikah, cihad, belediye nizamı; ikinci yılında oruç, bayram namazları, fıtır sadakası, kurban, zekat, kıblenin değiştirilmesi, ganimetler ve taksimi; üçüncü yılında miras hükümleri, boşanma; dördüncü yılında yolculukta ve tehlikeli durumlarda namaz, toprak ıktâ’ı, teyemmüm, iffete iftira (kazif) cezası, örtünme, evlere izinle girme, hac ve umre; beşinci yılında yağmur duası ve namazı, îlâ (kadına yaklaşmama yemini); altıncı yılında milletlerarası anlaşmalar, hac ve umre yolunda engellenme (ihsar), içki ve kumarın yasaklanması, zıhar (eşini anasına benzetme şeklinde bir yemin), vakıf, isyan ve haydutluğun cezası; yedinci yılında ehli eşeğin, dişi ve pençesiyle avlanan etoburların haram kılınması, zirai ortaklık; sekizinci yılında Mekke’nin kutsiliği ve dokunulmazlığı, kısas, içki satışının ve geçici nikahın yasaklanması, hukuk karşısında insanların eşitliği, kabir ziyaretine izin verilmesi; dokuzuncu yılında çıplak tavafın yasaklanması, mülâ’ane; onuncu yılında insan haklarının ilanı, vasiyet, neseb, nafaka ve borçla ilgili bazı hükümler, cezanın şahsiliği, faiz yasağı hükümleri gelmiştir.
.Kaçak göçmenler ve Batı sömürgeciliği
04:008/07/2018, Pazar
G: 8/07/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslümanlara yakışan, ötekilerde vicdan ve utanma duygusu varsa onları utandırması gereken bir haber:
Kaçak göçmenler ve Batı sömürgeciliği
Kaçak göçmenler ve Batı sömürgeciliği
1 Temmuz, Pazar
“Florida’nın batı kıyısı üzerinden Meksika Körfezi’ne bağlantılı olan Tampa Körfezi bölgesinde yaşayan Müslüman halkın gözetim altında kamplarda tutulan göçmen çocuklara ev sahipliği yapmaya hazır olduğu ifade edildi. Tampa Körfez bölgesi İslam toplumu adına konuşan Ahmed Bedler, “Dini inancımız gençleri ve çocukları koruyup kollamaya çağrı yapar ve ailenin bir arada tutulmasının önemini vurgular” diyerek konuşmasında son Peygamber Hz. Muhammed’in hadislerinden örnekler verdi. Bedler, körfez bölgesinde yaşayan Müslümanların halen gözaltında tutulan 2300 çocuğa ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu belirtti. Çocuklar aileleriyle veya yakınlarıyla yeniden biraraya gelene kadar yüzlerce Müslüman ailenin onları evlerinde ağırlamak istediği aktarıldı. Bedler, hükümetten bu konuda herhangi bir mali destek beklemediklerini de beyan etti.”
ABD ve Avrupa yoksul bıraktıkları ve kendilerine uşaklık eden zalimleri başlarına diktikleri ülkelerden kendilerine göçmek isteyen açlara ve mazlumlara kapılarını sıkıca kapatıyorlar, bir şekilde sınırı geçmiş olanlara da köpeklerine ve balıklarına yapmadıkları muameleleri yapıyorlar.
Dünyaya, kendilerine ait olandan ibaret sandıkları medeniyeti getireceklerini iddia eden “tek dişi kalmış canavarlar”, kendilerinden özür dilemeleri gereken ve haklarının azıcığını da olsa geri vererek sefaletten kurtarabilecekleri insanlara zulmediyorlar.
Bakın bunlar neler yaptılar ve yapıyorlar:
Sömürgeci Avrupa ülkeleri Hindistan, Afrika ve Orta Asya ülkelerini silah zoruyla işgal ettiler (Rusya’ya da ayrı bir bahis açmak gerekiyor), bir yandan halkı dinlerinden döndürmek ve kültürlerinden uzaklaştırmak için çalışmalar yaparken diğer yandan asıl hedefleri olan sömürüyü gerçekleştirdiler. Kenya’nın kurucu devlet başkanı Jomo Kenyata, Batı ülkelerinin Afrika’da yaptıklarını şu veciz ifadesiyle dile getirmişti:
“Misyonerler Afrika’ya geldiğinde bizim topraklarımız onların İncilleri vardı. Dua edelim dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda, bizim İncilimiz, onların toprakları vardı”.
Tarih boyunca kendisine ait olmayan coğrafyalar üzerinde sayısız savaş ve çatışmanın mimarı olan ABD’nin kanlı bir tarihi vardır. Kristof Kolomb’un 1492 tarihindeki keşfinden hemen sonra başlayan Kızılderili katliamı, yerli halkın tabi tutulduğu soykırımın adıdır. O tarihten 1886 yılına kadar süren katliamda, 70 milyon Kızılderili ortadan kaldırıldı. ABD’nin resmi devlet politikası olan Kızılderili soykırımında resmi makamları Kızılderili kellesi başına 5 dolar ödemişti. Devlete ait binaların bodrumları, Kızılderili kafataslarıyla dolmuş taşmıştı. İlk biyolojik silah, Kızılderililer üzerinde uygulanmıştı. Sürgüne gönderilen Kızılderililere yardım olarak dağıtılan battaniyelere çiçek mikrobu bulaştırılarak çok sayıda insanın öldürülmesi sağlanmıştı. Kızılderililerin açlıktan ölmesi için başlıca yiyecekleri olan bizonların toptan ölmesi de, soykırım yöntemlerinden biri olmuştu…
Avustralya ve Aborjinler ile devam edelim.
.Batılı sömürgeciler ve kaçak göçmenler
04:0012/07/2018, Perşembe
G: 12/07/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Denizlerde boğulan, tel örgülerin önünde aç ve açık kalan, bütün “gelişmiş ülkelerden” kovulan yoksul ve yoksun göçmenlere bu Avrupalılar neler yapmışlardı? İşte bu yaman sualin kısa cevabını vermeye çalışıyorduk ve sıra Aborjinlere gelmişti..
Batılı sömürgeciler ve kaçak göçmenler
Batılı sömürgeciler ve kaçak göçmenler
5 Temmuz, Perşembe
1770 yılında Kaptan James Cook, Avustralya’nın doğu sahillerini Büyük Britanya adına ele geçirdi ve burayı Yeni Güney Galler (New South Wales) olarak isimlendirdi. Avustralya’daki İngiliz sömürgeciliği 1788’de Sydney’de başladı ve kıtaya ilk gelen Batılı yerleşimciler çiçek, suçiçeği, grip, kızamık gibi hastalıkları da beraberlerinde getirdiler. Bünyeleri bu hastalıkları hiç tanımayan Avustralya yerlileri bu hastalıklara yakalanarak büyük ölçüde kayıplar verdiler ve nüfusları önemli ölçüde düşüş gösterdi.
İngiliz yerleşimcilerin ikinci etkisi arazi ve su kaynaklarını kendilerine ayırmaları olmuştur. Oysa geleneksel arazilerini, yiyecek ve su kaynaklarının kaybı yerliler üzerinde ölümcül etki yapmıştı. Geleneksel dini pratiklerinden uzaklaştırılan bu halklarda doğum oranları hızla düşmüş, alkol gibi yerlilere yabancı içkilerin kullanımı artmıştı. 1788 yılı ile 1900 yılları arasında yerliler, maruz kaldıkları hastalıklar, topraklarının kaybı ve kendisini kıtanın efendisi ilan eden beyaz adamdan gördükleri şiddet sonucu nüfuslarının yaklaşık %90’ını kaybettiler. Merhametsiz Batılılar çeşitli bahanelerle birden fazla katliam düzenlediler ve masum halkı acımadan öldürdüler. Kalanları da içkiye alıştırdılar, normal hayat imkanlarından mahrum olan insanlara içki ve battaniye dağıtarak dağda bayırda perişan yaşayıp erkenden ölmelerine zemin hazırladılar.
Batılılar, aç, açık, işsiz, maddi manada geri bıraktıkları, örneklerini verdiğimiz ülkelerin peşini bırakamadılar, ekonomik ve stratejik imkanlarını sömürmeye devam edebilmek için buralarda kukla yönetimler oluşturdular, onlara teslim olmak istemeyen yönetici ve halkı uyandırmak isteyen aydınları ya zindanlarda çürüttüler veya öldürdüler. Her türlü maddi imkandan mahrum olan halk çağdaş iletişim araçları vasıtasıyla Batı’daki hayatı görünce oraya akın etmeye başladılar. Batı almaya var, vermeye ise yok olduğu için bu akını durdurmak için harekete geçti. Geçmişinde sömürgecilik bulunmayan ve dini, dili, rengi… bakımından kendinden olmayanlara da adalet ve merhamet ile davranmış bulunan Türkiye açlık ve ölümden kaçarak kendine sığınanlara kucak açtı. Batıya geçmek isteyenlere de mani olması için ona yardım vaadinde bulundular, ama bu vaadlerini de yerine getirmediler.
Eski Yunan halkı ile bir bağı bulunmayan bugünkü Yunanlıların yönetimi Türkiye ve Erdoğan düşmanlığı yapıyor, mensubu olmadığı medeniyeti sahiplenerek dünyaya karşı övünüyor. Bakın genelde Avrupa ve özelde bu millet, kendine sığınan insanlara nasıl muamele ediyor? (Yapılanları bizzat müşahede etmiş bir solcu Türk’ten aktaracağım. Yunanistan’ın Türkiye’de darbe yapanlara kucak açması ve onları koruması insaniyetinden değil, Türkiye düşmanlığından kaynaklanıyor.)
“Avrupa ülkelerinde ciddî bir ırkçılığın geliştiğini söylemek gerekir… Avrupa ülkelerinin yaşadığı kriz dönemlerinde göçmenlerin yaşam koşulları daha fazla çekilmez bir hâl alıyor. Zira işsizlik ve pahalılığın nedeni olarak görülüyor göçmenler. Göçmenler en pis işlerde ve en ucuz ücretlerle çalıştırılıyorlar. Göçmenler her türlü aşağılanmaya ve dışlanmaya maruz kalıyorlar… İnsan kaçakçılığı dünya çapında büyük bir sektör durumundadır. Kaçak göçmenler yolunacak birer kaz olarak görülmektedirler. Bir beladan kurtulayım derken ömürleri boyunca çalışıp edindikleri paralar insan tacirlerinin acımasız kasalarına akmaktadır.
Kaçakçılar, işin risk taşıyan yanlarını ve geçilen yolların tehlikeli noktalarını tespit etmişler. Eğer bir yerde kontrol edilme olasılığı varsa, o noktada kaçırdıkları insanları yolun kenarında bırakıp gidebilirler ya da nehirden geçerken kürekleri kaçaklardan birinin eline tutuşturup, kendileri nehrin diğer tarafında kalırlar. Bazı durumlarda da nehrin ortasında kaçakları suya döküp kaçarlar… Birkaç farklı yol ve araçla sınırdan geçirilen kaçakların büyük çoğunluğu geçtikleri ilk ülke olan Yunanistan’da yakalanırlar. Onları nehrin bu tarafından almaya gelecek olan kişiler genellikle gelmezler. Çünkü Yunanistan’da kaçakçılıktan yakalananlara verdikleri hapis cezası beş yıldan başlıyor. Alacakları insana “geldim, yaklaştım, geliyorum” diyerek onları oyalarlar ve sonunda kaçaklar yakalanırlar. Yunan polisi, Meriç nehrinin kenarında ve yakın civarlarda dolaşarak kaçak göçmenleri toplar. Onları kapalı ve havasız bir araca koyarak en yakın karakollara taşırlar. Kaçakların üzerlerindeki değerli telefon ya da başka malzemeler kaybolur. Yunanistan karakolları ahırdan daha beter yerlerdir. Tek katlı ve uzun bir mağaraya benzer bu karakollar. Tuvaletlerinde sifon yoktur. Sıcak sular akmaz. İnsanlar üst üste yatarlar. İçeride her zaman dayanılmaz bir koku vardır. İnsanlar bitlenirler. Aylarca, belki de yıllarca yıkanmamış yatak ve battaniyelerin üzerinde yatılır. Eğer yatacak yer varsa tabi. Genellikle yatacak yer bulmak bir ayrıcalıktır Yunanistan karakollarında. Eğer Yunan polisinin istediği gibi davranırsan şiddet uygulamazlar. Ama onların istemediği gibi davranırsan şiddet uygularlar. Özellikle Meriç Nehri’nde yakalamış oldukları kaçakçılar eğer konuşmazlarsa dayak yerler. Bunların canlı tanığıyız. Bu uygulamalara itiraz edersen hemen polisler gerçek yüzünü gösterirler. Haksız uygulamalara itiraz etmek, açlık grevi türü eylemler yapmak polisin şiddetli cevabıyla karşı karşıya bırakır…
Avrupa’da ırkçılık ve ayrımcılığın yaşanmadığı hiçbir ülke bulamazsınız. İşte Avrupa Birliği’nin en merkezi ülkelerinden biri olan Almanya. Burada da her türlü ayrımcılık var. Kaçak göçmenlerin kalmakta olduğu kamplarda yapılan ayrımcılık her gözün görebileceği açıklıkta yapılmaktadır. Buraya Rusya’dan gelmiş ve iltica başvurusunda bulunmuş olanlara tüm imkânlar seferber edilmiş. Fakat Afgan, Kürt, Arap vb. göçmenler Rusların yararlandırıldıkları imkânlardan yararlandırılmıyor. Kampta bulunan internet kafeye Ruslar dışındakiler sokulmuyor… Kaçak göçmenler Avrupa’nın tüm ülkelerinde denetim ve aşağılanmayla karşı karşıyadır. Kaçak göçmenlerin neredeyse burada geçen ömürleri evrak işlerinin peşinde koşturmakla geçiyor. Evrak işleri yüzünden intihar edenlerin olduğu anlatılıyor. Kaçak göçmenler buralarda ömürleri boyunca denetim ve gözetim altında tutulurlar. Eğer denetim dışına çıkarlarsa hemen karın doyuracak ve nefes alacak kadar verdikleri olanaklardan kesintiler yaparlar…
Yeni sistem hayırlı olsun
04:0013/07/2018, Cuma
G: 13/07/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başta CHP olmak üzere eski parlamenter sistemi savunanlara bakınca onun işe yaramaz olduğuna hükmetmek kolaylaşıyor. Teorisyenler ve uygulayanların raporları zaten parlamenter sistemin arızalarını ortaya koymuş, köklü bir reformun zorunlu olduğunda şüphe kalmamıştı.
Yeni sistem hayırlı olsun
Yeni sistem hayırlı olsun
6 Temmuz, Cuma
Menfaat ve saltanatlarını sürdürebilmek için o sistemi canla başla savunanlar mağlup oldular, halkın yeterli çoğunluğunun oyu ile yeni sitem kazandı ve bugünlerde de uygulamaya kondu. Sistem denenecek, eksikleri uygulamada ortaya çıktıkça ıslah edilecek, belki başka ülkeler için de örnek olacaktır. Allah hayırlı eylesin, millete ve memlekete hayırlı hizmetlere vesile kılsın.
Eski sistemde daha fazla sayıda bakan vardı, çoğunu tanıyoruz. Değerli insanlardı, liderlerine sadakatlerini koruyarak ve ellerinden gelen gayreti sarf ederek güzel şeyle yaptılar, kul kusursuz olmaz, onların da eksikleri olabilir, ama yapılanlar ortada, gök kubbede iyi bir ses bıraktıkları inkâr edilemez.
Eski bakanlardan dördü yeni kabinede de yer aldı. Bu değerli insanlara yenileri de katıldı, yine çoğunu tanıdığımız birikimli, değerli, iş bilen, konusuna hâkim, uygulamada pişmiş insanlarımız; onlara da milli ve dini değerlerimizi kuşanmış olarak yapacakları görevde hayırlı hizmetler diliyorum.
Başarının başta gelen şartları arasında işin ehline (ahlâk, bilgi, tecrübe bakımından yetkin olanlara) verilmesi ve her aşamada yine ehli ile danışma ilkeleri vardır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde yer alan ve cumhurbaşkanına bağlı bulunan başkanlıklar, politika kurulları ve ofislerin çok önemli diğer işlevleri yanında en geniş çerçevede danışmayı da ifa edeceği anlaşılıyor ve başarı için ümit vadediyor. Bir örnek olsun diye Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı verelim; bu bakanlığa gelen zatın daha ziyade turizm konusunda tecrübeli ve başarılı olduğu anlaşılıyor, ancak yardımcıları, danışmanları, ilgili kurullar ve ofisler vazifesinin kültür tarafına ait -varsa- eksikliği giderecek, her iki yönde başarı şansını arttıracaktır.
Bizim değerler sistemimiz içinde “kamu işini/vazifesini isteyene değil, layık olduğu için otorite tarafından istenene vermek” vardır. Sayın Başkanımızın açıklamalarından ve yeni bakanların ifadelerinden öyle anlaşılıyor ki, yeni bakanlar çeşitli yollar ve yöntemlerle bakanlığı elde etmenin peşinde olmamışlar, hayatlarından ve işlerinden memnun yaşarlarken haberleri ve bilgileri bile yok iken kendilerine bakanlık teklif edilmiş (talip değil, matlup olmuşlar); bu özelikleri de erdemler çerçevesinde çalışacaklarına dair önemli bir işaret olarak duruyor.
Başkanıyla, hükümetiyle, meclisi, medyası, okur-yazarlarıyla, âlimleri ve arifleriyle, halkıyla bu millet, ümmetin ümidi olmuştur, Rabbim bu ümidi boşa çıkarmasın, hepimizi razı olduğu, sevdiklerine lütfettiği doğru yoldan (Sırat-ı Müstakim’den) ayırmasın, şu fani dünya dalıp Rabbini, kalıcı olanı ve ebedi hayatı unutan gafillerde eylemesin, gafillere de hidâyet lütfeylesin!
Dini anlama ve anlatmada usul
04:0015/07/2018, Pazar
G: 15/07/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm üzerine konuşanların hemen tamamı Kur’ân-ı Kerim’i ve Peygamberimiz’in (s.a.) sünnetini kaynak olarak kabul ediyorlar ve kendi mezheplerini, içtihatlarını, görüşlerini, yorumlarını, davranışlarını bu iki kaynağa dayandırıyorlar.
Dini anlama ve anlatmada usul
Dini anlama ve anlatmada usul
8 Temmuz, Pazar
Meselâ itikatta insan irade ve kudretinin insan fiillerindeki tesiri konusunda Cebriyye, Kaderiyye, Eş’ariyye ve Mâtürîdiyye birbirinden esasta farklı olan görüşlerini (mezheplerini, yorumlarını) akıl yanında bu iki kaynağa dayandırıyorlar. Amel (fıkıh) konusundaki farklı mezhepler de yine aynı kaynakları kullanıyorlar.
Siyasi ve ideolojik alana geldiğimizde ılımlı İslâmcılar, tekfirciler, Ehl-i Sünnet, orta yolcular ve daha başkaları; “Allahu Ekber” diyerek, “Lâ ilâhe illallâh Muhammed Resulüllâh” diyenleri bile boğazlayanlar da; mezhebi, meşrebi, yorumu, ameli farklı olan bütün Müslümanları kardeş bilip ümmetin birliği için çırpınanlar da bu iki kaynağa dayanıyorlar.
Durum böyle olunca hem doğru anlayış hem de doğru ilişki ve uygulamanın “doğru usule” dayanması zaruret olarak karşımızda çıkıyor.
Bize göre doğru usul, Peygamberimiz’in (s.a.) Kur’ân’ı anlama ve uygulama örnekliğini görerek ve birlikte yaşayarak öğrenen Ashabın anlama, yorum ve uygulama usulüdür. Bu usulü sonraki nesil (Tâbiûn) onlardan öğrenmiş ve değişen zamanın ihtiyaçlarına göre geliştirmiş, aynı şeyi daha sonraki nesil de yapmış, İmam Ebû Hanîfe’den itibaren yazıya geçirilmiş, zaman içinde temel kuralları değişmeksizin gelişerek, zenginleşerek sonraki nesillere intikal etmiştir. Ehl-i Sünnet fıkıh, kelâm ve tasavvuf okullarının anlama, yorum ve uygulama usulleri -bir bütün halinde istifade edilmek şartıyla- işte bu, nesilden nesile intikal ederek gelen doğru, uygun, maksadı hasıl edecek usuldür.
Bir nas, vahyi bize taşıyan bir ifade tevile, yoruma, içtihada, ihtilâfa açık/müsait ise bu faaliyet uygun dediğimiz usul ile de yapılsa ittifaklar yanında farklı sonuçlara ulaşılması (ihtilâf) da mümkündür, vâkidir. Bu farklı sonuçlara rağmen din kardeşliğini, bu birlik ve kardeşlik inancı, anlayışı ve duygusu içinde ümmet birliğini sağlamanın şartları vardır:
1. İçtihat, yorum, görüş beşeri bir faaliyet olduğuna ve peygamberler dışında beşerin yanılması ve yanlış yapması da mümkün (aynı zamanda vaki) olduğuna göre hiçbir âlim, şeyh, mürşit, lider, kanaat önderi… isabet ve hakikati kendi tekelinde görmeyecek, “yalnız benim dediğim, görüşüm, mezhebim, tarikatım haktır” demeyecektir.
2. Doğru ve uygun dediğimiz usulü uygulayarak bir sonuca ulaşan her müminin ulaştığı sonuç hem kendisi hem de ona itimat edenler, ondan fetva alanlar ve dini öğrenenler için muteberdir; bu bilgi ve fetva ile dinini yaşayanlar doğru yoldadırlar. “Farklılık içinde birlik” ve “farklılığın ümmet için bir zenginlik” olması hedefleri ancak bu anlayış çerçevesinde gerçekleşebilecektir.
3. Peygamberlik sona ermiştir; artık bir kimsenin çıkıp da, “Ben rüya gördüm”, “Ben Peygamber ile görüştüm, konuştum”, “Bana Allah bildirdi” gibi iddialarla insanları saptırmalarına imkân verilmeyecek, böyle çıkışlara müsamaha edilmeyecektir.
4. Kur’ân’ı Arapçasından veya meâlinden okuyan, hadis kitaplarını metinlerinden okuyan, bu okumalara doğru usulü uygulamadan kafasına estiği gibi mânâlar veren, hükümler çıkaran, üstelik aynı yolu takip etsinler diye insanlara icazetler de veren kimseler doğru yolda değildirler.
5. Temel metinlerden doğru usulü uygulayarak mânâ ve hüküm çıkarma işi içtihattır ve tefsirdir; bu işin yapılabilmesi için iman, ilim ve ahlâk yeterliği gereklidir; bu yeterliğe sahip olmayanların peşine düşmek insanı doğru İslâm anlayış ve yaşayışından saptırır; bu konuda uyanık ve ihtiyatlı olma zarureti vardır.
6. Ferdî din hayatı için soru soranlara, fetva isteyenlere ehli tarafından bilgi ve fetva verilir. Ümmetin uygulaması için kural oluşturmak, yol göstermek, kanun yapmak, proje ortaya koymak söz konusu olduğunda mutlaka şûrâ usulü uygulanmalıdır. Şûrâ dini ve uygulama alanını iyi bilen âlimler ve uzmanlardan oluşan danışma kurullarıdır.
Dine hizmet kimin işidir
04:0019/07/2018, Perşembe
G: 19/07/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bazı yazarlar İslam’da da “din adamı”nın (hatta sınıfının) olduğunu söylüyor, cami veya din görevlisi ile din adamını birbirinden ayırıyorlar. Onlara göre cami veya din görevlileri camilerin temizliği, düzeni, ezan okuma, namaz kıldırma gibi işleri yaparlar; insanları irşad edecek, onlara ahlak ve kemal eğitimi verecek olanlar ise din adamlarıdır. Öyle anlaşılıyor ki, burada “din adamı” terkibinden tasavvuf okulundaki mürşidleri kastediyorlar. Cami görevlilerini küçümsüyorlar, (“bunların, bu kıravatlı kimslerin…”) din (irşad, din eğitimi) hizmetini yapamayacaklarını, bu hizmeti ancak tasavvuf (tarikat) mensuplarının yapabileceğini, doğru din anlayışının da bu okulun anlayışı olduğunu ifade ediyorlar.
Dine hizmet kimin işidir
Dine hizmet kimin işidir
12 Temmuz, Perşembe
Ben de ısrarla diyorum ki, bu ayrımcılık, bu tasnif, bu İslam’da yeri olmayan tahsis (din hizmetini belli bir sınıfa mahsus kılma), özel bir eğitim yolunu genelleştirme bizi çıkmaza götürür, ümmeti böler, insanımızı birbirine düşürür, yüzbinlerce din görevlisinin cemaate etkisini zayıflatır, güveni sarsar…
Ve diyorum ki:
İslamî literatürde “ricalullah”, “ehlüllah”, “hademe-i hayrât”, “mürşid”, “meşâyih”, “âlim”, “müctehid”, müceddid”, “imam”, “hatîb”, “muktedâ bih” ve belki daha başka mümasil ifadeler vardır, ama “din adamı” ifadesi ve özellikle sınıfı yoktur. Birçok özellikleri bulunan, sıradan müminlerden farklı olan, Allah ile kulları arasına girerek -İslam’a göre kulların yetkisinde bulunmayan- bazı tasarruflar icra eden, aralarında belli bir hiyerarşi bulunan.. din adamları sınıfı, başta Hristiyanlık olmak üzere bazı dinlerde vardır, ama İslam’da yoktur.
Her mümin, namazı tek başına veya cemaatle kılar, cemaat içinde kim daha bilgili ve Ku’an-ı Kerim’i daha iyi okuyorsa o imam olur. Ezanı da sesi ve kıraati en iyi olan okur. Camiyi temiz tutmak, korumak, bazı maddi hizmetleri ifa etmek bütün Müslümanların vazifesidir, bunları bir kısmı yapınca diğerleri sorumluluktan kurtulur. Her Müslüman daha iyi bir kul olabilmek için çaba gösterir, iyi insanlarla beraber olarak ve onları örnek alarak kemal yolculuğunu devam ettirir. Bu iyi insanlara din adamı denmez, “salih kullar, takva sahipleri, ilim irfan sahipleri, Allah’ın sevgili kulları sanılan insanlar…” denir.
Bir kimsenin sahih bir İslam anlayış ve imanına sahip salih bir kul ve cennetlik olabilmesi için bir tarikata girmesi şarttır” diyen ehl-i sünnet müslümanı olamaz. Ehl-i sünnet mezheblerinin hiçbirinde böyle bir şart mevcut değildir.
Öğrenerek, yaparak, nefsiyle mücadele ederek iyi bir kul olmayı beceremeyenler başkalarından yardım alabilirler; ama bu başkaları da şeriata bağlı, zahir ilim dedikleri İslam ilimlerine sahip, ehl-i sünnet itikadının dışına çıkmayan kimseler olacaktır; şeriatsız, ilm-i zahirsiz ne kemal olur, ne de İslam.
“Yardım alabilirler” demek başkadır, “yardım almaları şarttır, bunsuz olmaz” demek başkadır.
Tasavvuf irfanı temel İslam ilim ve akaidine bağlı olarak ilham denilen bir başka bilgi yolundan elde edilir. Şeriat ilminin hikmetine, derinliğine, tafsiline, ibadet tecrübesinin semeresine yönelik olan bu irfanın muteber olma ölçütü şeriattır, zahir İslam ilmidir. Şeriat muteberliğini irfandan, ilhamdan almaz, aksine bunlar muteberliğini şeriattan alırlar ve ona uygun olmak mecburiyetindedirler.
İslam’a hizmet, din eğitimi ve öğretimi konusunda cami görevlileri ne yapıyorlar, tarikat mensupları ne yapıyorlar?
Bu sorunun cevabı ile yazıya ileride devam edelim.
Hizmete adanmışlık başkadır
04:0020/07/2018, Cuma
G: 20/07/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şuurlu, bilgili, gayret-i diniye sahibi bir mümin önce kendini ıslah edecek, iyi bir kul olmaya çalışacak, sonra İslam’ı bozmak isteyenlere karşı yapabiliyorsa tedbir alacak, sonra (buradaki sonraların yerine aynı zamanda demek de mümkündür) kendi ailesinden başlayarak yakından uzağa insanların İslam’ı doğru öğrenmeleri ve yaşamaları için üzerine düşeni yapacaktır; bunlar belli bir sınıfın değil, bütün müminlerin önde gelen vazifeleridir.
Suriye'de esir takası
Suriye'de esir takası
8 Temmuz, Çarşamba
Kemalin (olgunluğun, ilmin, yetkinliğin, ermişliğin…) sonu yoktur; kimde bir değer, bir fazilet varsa onu başkalarına da aşılamak için gayret etmesi gerekir.
İlmiyle amil olmayana “İslam alimi” denmez, ilmiyle amil olmanın içinde ibadetler, ahlak ve kimseden bir emir, bir menfaat beklemeden, Allah rızası için, O emrettiği için yukarıdaki vazifeleri yapmak da vardır.
İyi bir kul olabilmek için aile dâhil cemiyet hayatından çekilmek, bir yere kapanarak yalnızca namaz, oruç, zikir gibi ibadetlerle meşgul olmak isteyenleri Peygamberimiz (s.a.) bundan menetmiş, cemiyet içinde bütün taraflara ait vazifeleri yapmaya çalışarak yaşamayı emretmiştir.
Bir kimsenin alim, cami/din görevlisi, şeyh ve derviş olması, böyle bilinip böyle anılması onun din hizmetini (öğretim, eğitim, davet, irşad, değerleri koruma hizmetini) yapıyor olması demek değildir; hizmet bir iman, şuur, gayret, aşk, tercih, adanma işidir.
Sekseni aşmış ömrümün içinde pek çok alim, şeyh, derviş, imam, hatip, öğretmen, akademisyen… gördüm; bunların bir kısmı pasif, bir kısmı zararlı, bir kısmı ise aranan hizmet adamı idi. Her tabakanın içinde böyle farklı kimseler vardı.
Merhum Hüsrev Efendi’nin merhum Mahmud Bayram hoca gibi talebesini, Ahıskalı Ali Haydar Efendi’yi, merhum Ömer Nasuhi Bilmen’i, merhum Mahmud Celaleddin Ökten’i, Nurettin Topçu’yu, Mehmed Zahid Efendi’yi, Sami Efendi’yi, Elazığlı Muharrem Hilmi (Sırrı) Efendi’yi, İsmail Hakkı Toprak Efendi’yi Hacıüveyszade Mustafa Efendi’yi, Muhammed İhsan Efendi’yi, Muhammed Hamidullah hocayı, Tayyip Okiç hocayı… (cümlesine Mevlâ rahmet eylesin) gördüm, tanıdım, az çok yanlarında ve sohbetlerinde bulundum, bir kısmından ders aldım; işte bu saydıklarım din adamı değillerdi, ama Rabbânî alimlerdi (bu terimi ileride yazacağım), resmen görevli olsun olmasın kendilerini din hizmetine adamış İslam insanlarıydı.
Şimdi bir de şeyh ve derviş olmayan imamdan söz edeyim; din/cami görevlisi diye din hizmeti yapamayacağına hükmedilen gruptan bir örnek sunayım:
İzmir’de Hakim Efendi (Güzelyalı) Camii imamı İbrahim Edhem Sunar merhum. Aslında onu, ayrı bir yazıda anlatmak gerekiyor, burada biraz özet geçelim.
İmam-hatipliği (din ve cami görevlisi olmayı) Peygamberimiz’in (s.a.) “din hizmetine varis olma” diye anlayan bu değerli insan yalnız din hizmeti görevini yapar, dünyalık için bir başka işle meşgul olmazdı.
Bir hafta okur, gözlem yapar, dinler, uygun yerlere uğrar edindiği bilgi, haber ve duruma göre hayatın içinden ve cemaatin halinden uzak olmayan bir vaaz ve bir de hutbe yazar; bağırıp çağırmadan, sağa sola bakmadan bunları defterinden ve kâğıdından tatlı bir sesle okurdu. Dışı süslü olmayan içi ise hikmet, hissiyat ve uyarı dolu olan bu sözler cemaatin ruhunu etkiler, gönlünün kapılarını açardı. Okumuş yazmış olanlar dahil insanlar uzaklardan gelir, onu dinlemeye can atarlardı. Namaz vakitleri dışında caminin avlusundaki kulübesine oturur, gelip bir şey soran veya isteyenlerin derdine derman olmaya çalışırdı. Camiye gelsin gelmesin mahallede oturan ve hasta olan kimseleri küçük hediyelerle evlerinde ziyaret eder, hal hatır sorar ve dua ederdi. Sabah namazlarından sonra gazete okuma bahanesiyle bir balıkçı kahvehanesine gider, bir köşede gazete olurken oradan insan kazanmanın yolunu arardı… Bu örnek eğitim, davet, hizmet metoduyla mesela bir akşamcı tövbe edip onun müezzini olmuştu, mahallede kitapçı dükkanı açan bir solcuya uğrayıp tebrik etmiş, o da Cumalara gelmeye başlamış, kitapçı dükkanında İslami kitapları da satar olmuştu…
Ruhban ve rehbanî değil Rabbânî
04:0022/07/2018, Pazar
G: 22/07/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Peygamberimiz (s.a.)in üç vazifesi vardı: Peygamberlik, devletin ve toplumun liderliği, eğitim (irşad, insanların Allah’a has kul, Peygambere has ümmet olma yolundaki yürüyüş ve çabalarında yardımcı olmak, yol göstermek).
Ruhban ve rehbanî değil Rabbânî
Ruhban ve rehbanî değil Rabbânî
15 Temmuz, Pazar
Fahr-i kâinât Efendimiz (s.a.) beka âlemine göçünce peygamberlik sona erdi, bu sebeple de kimseye intikal etmedi.
Diğer iki vazifenin Râşid Halifelere intikal ettiğine ve bu mübarek insanların her iki vazifeyi hakkıyla ifa ettiklerine inanılır.
Hilafet sonlandırılıp onun yerine saltanat yönetimi konunca devlet başkanlığı ile irşad vazifesi de birbirinden ayrıldı; insanlara yol gösterecek, kulluk yolunda ilerlemelerine ilmi ve güzel örnekliği ile yardımcı olacak zevat (bir manada gönüllerin sultanları) kimler oldu konusu tartışmaya açılmış oldu.
Tasavvuf yolunu izleyenler irşadın tarikat şeyhlerine intikal ettiğini iddia ederler. İlim, amel ve özellikle sünnete ittiba yoluyla kemalin hasıl olacağına, seyir sülük yönteminin gerekli olmadığına inananlar ise bu vazifenin rabbânî alimlere geçtiğini söylerler.
Tasavvuf yolu ilim ve imanın yakin (kesinlik), ibadetin de ihsan ve ihlas özelliği kazanmasını hedeflemiştir. Bu hedefe ulaşabilmek için ilim ve sünnete ittiba şart, hedef de bütün müminlerin hedefi olduğuna göre bu noktada tasavvuf erbabı ile bu yolu izlemeyen ulema ittifak etmişlerdir, etmek durumundadırlar. Bundan ötesi bir metod, bir eğitim yöntemi meselesidir. Hangi yoldan olursa olsun kendini, Allah rızasına adamış, insanları iyi birer kul, İslam’ın güzel insanı yapmak için çalışmayı iş edinmiş kimseler İslam’da ruhbanlar (din adamları) değil, râbbânîlerdir (Allah adamlarıdır, ricalullahtır, salih ve mücahid kullardır).
İslam’da rabbânî olmak her bir kul için mümkündür ve matluptur. Bunun için diğer insanlardan ayrılıp belli bir sınıf teşkil edip belli derecelerde yer alıp yetkilenmek gerekmez. Müslüman ilmi, ameli, güzel ahlakı, insanlar üzerindeki müspet tesiri ve din hizmetinde yoğunlaşması ve başarısı ile sevilir, sayılır, dinlenir, örnek alınır, ricalullah olur.
“Neden din adamı (rehbaniyet, ruhbanlık) değil de râbbânîlik” sorusuna Kur’an-ı kerim cevap veriyor:
“Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu Îsâ’yı da gönderdik, ona İncil’i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.” (Hadîd: 57/27).
Demek ki, Allah ruhbanlığı emretmiyor, onun istemediği bir yoldan rızasını kazanmak ve has kul olmak da mümkün olmuyor.
Rabbânîliğe gelince:
“Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, ‘Bu, Allah katındandır’ derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar./ Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun’ demesi düşünülemez. Aksine ‘Okuyup öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince Rabbin halis kulları (râbbânî) olun!’ der. / Ve onun size melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi emretmesi de (düşünülemez). Müslüman olmanızdan sonra size inkârcılığı emreder mi hiç!” (Âl-i İmran:78-80).
Bir peygamberin neyi söylemesinin düşünülemeyeceği belirtildikten sonra, peygamberlerin tavsiyesi şu şekilde özetlenmiştir: “Rabbânîler olun!”
Ruhban sınıfına mensup olan bazı şahıslar hâşâ tanrılığı paylaşırlar, râbbânîler ise hâlis muhlis kul olmanın peşindedirler.
Rabbânîlik ve ruhbanlık konusunda birkaç not
04:0026/07/2018, Perşembe
G: 26/07/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Peygamberlerin insanları ruhbanlığa (rehbaniyyete) değil, râbbânî olmaya davet ettiklerine, İslam’da ayrı bir sınıf olarak ruhbanların (bu manada din adamlarının) bulunmadığına, her insanın mümin olma imkanına, her müminin de dünya işleri yanında din hizmetine katılma imkanına ve vazifesine sahip bulunduğuna dair yazılar yazdım. Bu konularda kafa yormuş birkaç ilim adamımızın görüşlerini nakletmekte de fayda görüyorum:
Rabbânîlik ve ruhbanlık konusunda birkaç not
Rabbânîlik ve ruhbanlık konusunda birkaç not
19 Temmuz, Perşembe
Rabbâniyyûn kelimesi “rabbânî”nin çoğulu olup, bunun Arapça olduğunu düşünen bilginler tarafından değişik şekillerde açıklanmıştır: a) “Rabb”ini bilen ve daima O’na kulluk etme çabası gösterenler, b) ilim “erbab”ı, yani insanları bilgilendiren ve onları iyiliğe teşvik edenler, c) “mürebbiler”, yani insanları eğiten ve topluma yön veren kişiler. Bazı bilginlere göre bunun aslı Süryânîce veya İbrânîce’dir (Râzî, VIII, 111-112; İbn Atıyye, I, 462). Kelimenin İbrânîce’deki açıklaması şöyledir: Bunun aslı rab (rav) olup “büyük” demektir. Daha sonra kelime “efendi, sahip” anlamını kazanmıştır. Mişna ve Talmud’un hazırlandığı dönemlerde ise “din bilgini, üstat” mânasında kullanılmıştır; “rabbi” de “üstadım, efendim” anlamındadır. Rabban (çoğulu rabbanîm) kelimesi de rab kelimesinin pekiştirilmiş şeklidir ve aynı mânadadır. Özetle İbrânîce’de rabbâniyyûn (rabbanîm), dinî ilimlerle ve bilhassa Tevrat’la meşgul olup halka doğru inanç öğreten din üstatları demektir (Ömer Faruk Harman, “Rabbâniyyûn”, İFAV Ans., III, 570). Rabbâniyyûn kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’in iki âyetinde daha “yahudi din bilginleri” anlamına gelen “ahbâr” kelimesiyle birlikte geçmekte olup bu iki gruptan, Tevrat’ın hükümlerini korumakla ve bunları yahudilere öğretip gereğince yaşamalarını sağlamakla görevli kişiler olarak söz edilir (bk. Mâide 5/ 44, 63).
Bu izahlar dikkate alındığında, âyette geçen “Rabbânîler olun” cümlesini, peygamberlerin bütün insanlara “Allah’a içtenlikle kulluk etme” çağrısı olarak anlamak mümkün olduğu gibi, özellikle ilim emanetini üstlenen veya toplumlara yön verme mevkiinde bulunan kişilere, doğruları öğretme ve gerçek kurtuluş yolunu aydınlatma hususundaki sorumluluklarını hatırlatma ifadesi olarak düşünmek de mümkündür. Bu öğütün “öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince” şeklinde bir dayanağa bağlanması ikinci anlamı teyit etmektedir. Bu konumdaki kişilerin kendilerini gerçekten Allah yoluna adamış ve bu sorumluluğun bilincinde olmaları halinde, yol gösterilmeye muhtaç kişilerin yukarıda değinilen çarpık telakkiye yani onları rab mevkiine yükseltme anlayışına yönelmelerine zaten fırsat kalmaz.
Bu âyette ilimle amel arasındaki sıkı bağa da dikkat çekilmekte; ilmin, ancak hayata yansıtılmakla ve aksiyon haline getirilmekle kuru bilgi olmaktan kurtulup gerçek değerini bulabileceği; kişinin, herkese açık bilgi kaynaklarını kullandıktan ve gerekli araştırmaları yaptıktan sonra ulaştığı ve başkalarına öğrettiği sonuçlarla çelişen söz ve davranışlardan kaçınması gerektiği hatırlatılmaktadır.
“Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever.” (Al-i İmran: 3/146)
“Allah erleri” diye çevirdiğimiz ribbiyyûn kelimesi “rabbe mensup” anlamına gelen “ribbî” kelimesinin çoğulu olup “Allah’a kulluk edenler, O’nun dinine uyanlar” demektir. Bu mânada rabbânî kelimesiyle eş anlamlı olup “peygamberlere uyanlar, peygamberlerin talebeleri” anlamında kullanılmıştır. Bundan başka “öncekiler” diye açıklandığı gibi, “ribbe” kelimesine nisbet edilerek “cemaat” anlamında da tefsir edilmiştir. Her iki kelimeyi de genişçe tahlil eden Elmalılı, ribbiyyûnu cemaat anlamına gelen “ribb”e nisbet ederek “eğitim görmüş cemaat”, rabbâniyyûnu ise “eğitici anlamına” gelen rab ismine nisbetle “bunları eğitip öğretecek yüksek seviyeye ulaşmış kimseler” olarak tefsir etmenin daha uygun olacağı kanaatindedir (II, 1197).
(Bir yazılık daha notumuz olacak)
İslam’da ruhbanlık yoktur
04:0027/07/2018, Cuma
G: 27/07/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu konudaki notlarımı nakletmeyi bu yazıda da sürdürdüm; maksadım şunu ifade edebilmektir:
Kimse dini istismar ederek mehdilik, İsalık, peygamberlik, evliyalık taslamaya kalkışmasın; hepimiz beşeriz, hata eder ve günah da işleyebiliriz, Allah’ın rızasına ermiş kullar da olabiliriz. İslam’da doğru ve iyi olanın ölçütü hokkabazlık, büyücülük, gözboyama, keramet denilen olağan dışı haller ve olaylar değildir; ölçüt Kur’an’dır, sünnettir, güzel ahlaktır, Ehl-i sünnetin üzerinde ittifak ettiği kurallardır.
“Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu Îsâ’yı da gönderdik, ona İncil’i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.”(Hadid:57/27).
Allah onlara ruhbanlık gibi bir görev yüklememişti; fakat Hıristiyanlığın başlangıcında samimi müminler ağır sosyal ve siyasî baskılara mâruz kaldılar. Bu durum karşısında onlardan bir kısmı sırf bu katliam ve çatışmalarda eriyip gitmemek ve böylece dinlerini koruyabilmek amacıyla dağlara, ücra yerlere çekilip kendilerini ibadete verdiler. Fakat zaman içinde bu hareket amacından saptırıldı ve dinin istismar aracı olmasını kurumlaştıran hatta toplum içi ve toplumlar arası çatışmaları körükleyen bir örgütlenmeye dönüştü
Hıristiyanlık’ta kutsal ruhbanlık sakramenti, Hıristiyan tebliğinin Îsâ tarafından havârilere devredilmesi geleneğine kadar çıkarılır. Ruhbanlık sırrının Yeni Ahid’deki zeminine delil olarak Mesîh’in insan ve Tanrı arasında arabulucu konumu gösterilir. Kilisenin başı olan Mesîh yetkilerini havârilere, havâriler de din adamlarına aktarır. Mesîh’in temsilcisi olarak seçilen din görevlileri üç rütbe altında toplanabilir: Piskopos, rahip (veya papaz), diyakos (papaz yardımcısı). Bunların atanmasında belirli kural ve usuller vardır. Kardinal adı verilen din adamları grubu yüksek dereceli piskoposlardan oluşur ve bir anlamda kilisenin en üst düzeydeki genel kurulunun temsilcileridirler. Piskoposların üzerinde yer alan papalık kurumu, temel bir hiyerarşi olmaktan çok, idarî bir görev mahiyetindedir. Papa bütün Katolikler’in başı, Îsâ’nın Petrus aracılığıyla vekili ve Roma piskoposudur. Ortodokslar arasında yetkileri en geniş piskoposlara ise patrik ve metropolit unvanları verilir. Özellikle reform kaynaklı bazı kiliseler ibadet için özel din adamlarının varlığını gerekli görmezken, çoğu kiliseler, kökenini Yeni Ahid’e çıkardıkları din görevlilerini kilisenin varlığı için zorunlu sayar. Katolik ve Ortodoks kiliselerine göre din adamlarının görevleri ve hiyerarşisi ilk havârilerden günümüze kadar değiştirilmeden gelmiştir; bugünkü hiyerarşisi de dünyevî kurallara göre belirlenmiş olmayıp “luro divino”ya (ilâhî karara) dayanır. Protestanlar ise din adamlarının kutsiyetine inanmazlar. Onlara göre Yeni Ahid’de birtakım görevlilerden söz ediliyorsa da tarihî şartların gerektirdiği durumlara göre bu görevlileri değiştirme imkânı her zaman vardır. Bununla birlikte Protestan kiliselerinin bir kısmı (Calvinciler, İsveç Lutherciliği ve Anglikan kilisesi) geleneksel din görevlileri anlayışını herhangi bir kutsiyet atfetmeden uygulamaktadır (bu konuda daha fazla bilgi için bk. Mehmet Aydın, “Hıristiyanlık”, DİA, XVII, 350, 351, 352).
Kur’an’da Hıristiyan din adamlarından bazı erdemleri ve özellikle tevazuları sebebiyle olumlu biçimde söz edildiği görülürse de (Mâide 5/82), ruhbanlık anlayışı ve bu kavramın peygamber olmayan kişilerin ilâhî yetkilerle donatılmış gibi gösterilmesine alet edilmesi tasvip edilmez. Nitekim bu âyette ruhbanlarca istismar edilen dinî otoritenin Hıristiyan toplumu üzerindeki olumsuz etkilerine işaret edilerek Yahudilerin rabbileri kutsallaştırması gibi Hıristiyanların da zamanla Îsâ’yı ve rahipleri kutsallaştırdıkları belirtilmiştir. Ayrıca Kur’an’da, ruhbanlığın aslında Hıristiyanlıkta bulunmayıp sonradan ihdas edildiğine işaret edilmiş, fakat Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için bazı Hıristiyanlarca başlatılan bu hareketin gereğinin yerine getirilmediğine dikkat çekilmiştir (Hadîd, 57/27; Mustafa Sinanoğlu, “Hıristiyanlık”, DİA, XVII, 365).
İlmihal yahut arzuhal
04:0029/07/2018, Pazar
G: 29/07/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazının başlığı bir güzel kitabın adıdır. Kitabın yazarı bir aziz kardeşim, inşallah Rabbim’in de sevgili kuludur; öyle ki adı Mustafa, soyadı Kutlu olmuş.
Kitabı çeşitli maniler yanında sindire sindire okumak istediğim için geç bitirdim, ama keşke bitmeseydi, elime alıp okumaya başladığımda hasretini çektiğim bir dost musahabesi yaşıyordum.
İlmihal yahut arzuhal
İlmihal yahut arzuhal
22 Temmuz, Pazar
Sevgili Kutlu, yüzlercesi bulunan ilmihal çeşidini tekrar etmemiş, işin fıkıh tarafını tamamen ihmal etmemekle beraber fıkıhçılara bırakmış, ilmihal kitaplarında yazılanları hayatına uygulayan bir müminin hal, düşünce, duygu ve niyazlarını dile getirmeye çalışmış, yazıya dökmüş ve güzel de dökmüş.
Hep düşünmüşümdür; namazın ruhu huzur ve huşû olduğu halde niçin şartları ve farzları arasında huzur ve huşû yok diye…
Bulabildiğim cevap şudur: Eğer huzur ve huşû namazın farzlarından biri olsaydı ve onlarsız namaz kılınmamış sayılsaydı bu namazı kılmaya peygamberler dışında pek az Allah kulu muvaffak olabilirdi.
Allah kullarını zor veya imkansız olan bir şeyle yükümlü kılmıyor. Huzur ve huşû’a muvaffak olamayanı namazdan mahrum kılmak yerine bu konuda kusurlu da olsalar kullarının namazı kılmalarını, nefisleriyle cihad ederek huzur ve huşû’u yakalamaya çalışmalarını, bir namazda ne kadarını yakalayabilirlerse o kadar mutlu olmalarını tercih ve murad ediyor.
Peki huşû nedir?
Mustafa Kutlu almış kalemi eline bakalım ne demiş:
“…Dağ nasıl yumuşuyor, güneş nasıl ısıtıyor, tabiat bir “ân”dan bir “ân”a nasıl geçiveriyor. Bütün mahlukat nasıl nefes alıyor, nasıl hep beraber kıyama kalkıyor, rükuya varıyor, secdeye kapanıyor. Bir mucizenin orta yerindeyim, yalnızım… Öylece hareketsiz, büyülenmiş bir halde ürperiyorum. Varlığının farkında olamayacak derecede kendini karşısında bulunduğu şeyin heybet ve cazibesine kaptırmış durumdayım. Boyun bükmüş teslim olmuşum. Bu harikulade oluşumun her noktası, her zerresi, her görüntüsü, her salınışı, her sesi, her kokusu beni heyecan, saygı, sevgi ve korku ile sarıp halsiz bırakıyor. İlâhî “ol” emrinin oldurduğu bu hadsiz hesapsız manzara bu ölçüye-tartıya (dolayısıyla beşerin ilmine-bilimine) sığmayan, kavranamayan tablo beni hayretten hayrete fırlatıyor. Huşû bu mu?
“…Vakarla susan kayaların, denizde yüzen balıkların, yumurtayı çatlatıp çıkan yavruların, göçe hazırlanan göçmen kuşların; ayın, yıldızın, göldeki kamışların kalp atışları duyulmuyor mu? Duyuluyorsa eğer. İşte o zaman. Yani aniden ilâhî bir hakikatin keşfen bilinmesi sırasında kalbe gelen ürperti de duyulacaktır. İşte huşû budur. Sevgiden, saygıdan, hayranlıktan, hayretten, heybetten, kelimelere sığmayan bir sessizlikten duyulan şey. İnsanoğlunu Rabbi ile baş başa bırakan şey… Masum ve teslim olmuş tabiat her an, her saniye, her dakika, her gün, her mevsim içinden gelip geçenleri yıkayıp arıtıyor, kendi safveti ile biz kalbi-kara kulları tevbeye ve teslimiyete çağırıyor ya; Hayfa!... Eşref-i mahlukat bu çağrıya kulak tıkıyor… Huşûnun ardı duadır. Duanın ardı gözyaşı. Dua Ademoğluna en çok yakışan haldir… Huşû kalp gözünün açık tutulmasıdır. Açık duran kalp gözü kainatın her “an” huşû içinde elpençe divan durduğuna şahid olur. Müşahede makamı budur. Cümle mahlukat bu makamda tesbihatla meşguldür…”
Evet namaz, niyettir, kıyamdır, kıraattir, rükudur, sücuddur… ama ruhu huzur ve huşû’dur. İlmihallerde böyle bir huşu tarifi okudunuz mu?
İşte bu kitab, bu özelliği ile aynı zamanda bir arz-ı haldir ve arzuhaldir
İslam milleti ve ötekiler
04:002/08/2018, Perşembe
G: 2/08/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye, halkı gayr-i müslim ve rejimi sözde laik demokratik olan ülkelerle andlaşmalar, anlaşmalar, ticaret, ortaklık vb. şekillerde ilişkiler kuruyor. Andlaştığı bu ülkelerden hıyanet gördüğü, yarı yolda bırakıldığı, arkasından kuyular kazıldığı oluyor, devlet ve millet olarak bu durumdan zarar görüyoruz, moralimiz olumsuz etkileniyor.
İslam milleti ve ötekiler
İslam milleti ve ötekiler
26 Temmuz, Perşembe
Niçin?
Çünkü eşyanın tabiatını unutuyor, duygusal, akıl ve gerçek dışı beklentiler içine giriyoruz.
Din-millet-etnisite-menfaat ilişkisi, dinin topluluklar üzerindeki etkisi ile İslam davetinin şümulü konusunda birkaç yazı yazarak eşyanın tabiatına ve bu konulardaki ilâhî irşada ışık tutmaya çalışacağım.
Milliyet, millete ait olmayı ifade eder, milliyetçilik ise bu aidiyeti, dinin de önüne geçirerek bir dava, bir ideoloji haline getirmektir. Kur’an-ı Kerim millet kelimesini bugün meşhur olan “ulus, etnik birliğe dayalı toplum” manasında değil, din manasında kullanır. İslam etnik aidiyete ve bu aidiyetin İslam ile çatışmayan özelliklerini/değerlerini korumaya karşı değildir, onun karşı olduğu husus “ümmet birliğini ve din kardeşliğini bozan veya ikinci plana atan milliyetçilik”tir. Bu hükümleri kutsal kaynaktan görelim:
“Sen onların milletine (dinlerine) uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: ‘Asıl doğru yol ancak Allah’ın yoludur.’ Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır.” (Bakara:120)
Parantez içinde “din” diye çevirdiğimiz millet kelimesi, “Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği, onları Allah’a yakınlaştıran yol; dinî ilkelerin ve kuralların bir toplum tarafından benimsenip gelenekleştirilmiş şekli” anlamına gelir.
Milletin din manasında kullanıldığının en açık örneği Yusuf suresindeki şu âyetlerdir:
“Yûsuf şöyle cevap verdi: ...Şüphesiz ben, Allah’a inanmayan, aynı zamanda kendileri âhireti de inkâr etmekte olan bir kavmin milletinden uzaklaşıp geldim. /Atalarım İbrâhim, İshak ve Ya’kub’un milletine uydum. Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu, Allah’ın bize ve insanlara olan lutfundandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.” (Yusuf: 37-38)
Peygamberimiz (s.a.), gerçek bir elçi sıfatıyla bütün insanlar için bir rehber, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiş olmasına rağmen, Medine’deki Yahudiler tam bir taassup ve tutuculukla Hz. Peygamber’e ve İslâm’a karşı tavır almışlar; ona ve onun getirdiği yeni dine uymaları ve bu dinin gerçekleştirdiği yenilikleri benimsemeleri gerekirken, tam tersine Peygamber kendi dinlerini benimsemedikçe ondan asla hoşnut olmayacaklarını ortaya koyan bir tutum sergilemişlerdir. Fakat Allah nezdinde önemli olan, şu veya bu kişi ya da zümrenin hoşnutluğunu kazanmak değil, hidayet üzere olmak, doğru ve kurtuluşa götüren yolu izlemektir. Bu yol ise Allah’ın yoludur; O’nun bildirdiği iman esaslarını, ibadet ve hayat tarzını benimseyip yaşamaktır. Bunlara dair bilgi geldikten sonra, yani Allah Teâlâ Resulü’ne vahiy yoluyla hak dini ve onun esaslarını bildirdikten sonra artık Yahudilerin veya Hıristiyanların arzularına uymak, İslâm’la bağdaşmayan inanç, ibadet ve hayat tarzlarını benimsemek mümkün değildir; bunu yapan bir kimse Allah’ın dostluğunu ve yardımını da kaybetmiş olur.
Yahudilerle Hıristiyanların, kendi dinlerine uymadıkça Müslümanlardan memnun ve hoşnut olmayacakları yönündeki Kur’ân-ı Kerîm’in bu tespiti, tarihî olarak da ispatlanmış bir gerçektir. Müslümanlar kendi topraklarındaki Ehl-i Kitab’a karşı son derece adaletli ve insanî bir tavır sergiledikleri, hatta her zaman İslâm beldeleri onlar için bir sığınak olduğu halde, Müslüman İspanya’nın (Endülüs) işgalinden başlamak üzere istilâ ettikleri bütün İslâm ülkelerinde Yahudi ve Hıristiyan yönetimler Müslümanlara karşı çok zaman vahşete kadar varan baskı, sindirme, katliam ve sömürü politikaları izlemişlerdir. Ayrıca Hıristiyan Batı dünyası, Macarlar gibi Hıristiyanlaşmış Türkler’i benimsediği halde Müslümanlığını korumuş Türkler’i hiçbir zaman dost olarak görmemiştir. Hıristiyanların Müslüman milletler, farklı mezhebden Hristiyanlar ve Hıristiyan olmayan bütün toplumlar karşısındaki tutumu da
bundan farklı değildir.
Bütün bu tespitler Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı, körü körüne dostluk duygusu besleyip kişiliksiz ve teslimiyetçi bir davranış tarzını benimsemenin de, onların hatasını tekrarlayarak, kör bir düşmanlık duygusuna kapılıp haksız davranışlara kalkışmanın da yanlış olduğunu göstermektedir. Her iki aşırılık da en başta Kur’ân-ı Kerîm’in öğretisine aykırıdır. Zira Kur’an, Müslümanlara bir taraftan, “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur” (Mâide 5/8) derken, diğer taraftan da üzerinde durduğumuz âyette görüldüğü gibi, “Eğer sana gelen ilimden (vahyin ortaya koyduğu gerçeklerden) sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır” der. Şu halde Müslümanlar için yapılacak iş, dostluk ve düşmanlık gibi duyguların etkisiyle zulüm veya zillet tavırları sergilemekten sakınmak; İslâm’ın genel öğretisine uyarak iman, akıl, ilim, irfan, dürüstlük ve adalet gibi zihnî ve ahlâkî erdemlerle donanmak, bu erdemlerle desteklenen bir kültürel, siyasî ve ekonomik rekabet ve gelişme iradesini en verimli biçimde harekete geçirerek onurlu ve kişilikli bir ilişki zeminini oluşturmaktır
Dinler ve ötekiler
04:003/08/2018, Cuma
G: 3/08/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kutsal saydıkları kitaplarında yazsın yazmasın İslam’dan başka belli başlı dinlerin ötekilere (yani kendi dininden olmayanlara) karşı tavrı ve muamelesi aşağılayıcıdır, baskıcıdır; bunlarda “ya bizden ol ya da yok ol” ilkesinin çeşitli uygulama örnekleri saymakla bitmez.
Dinler ve ötekiler
Dinler ve ötekiler
27 Temmuz, Cuma
Bugünlerde Batı’yı dinin değil de ulusal menfaatin yönettiği söylense ve bu sözde doğruluk payı bulunsa da hem uluslararası ilişkilerde hem de Batı ülkelerinde yaşayan farklı dinden insanlara yapılan muamelede dinin de tesiri apaçık görünmektedir. En açık ve vicdan sızlatan örnek Filistin topraklarını gasp eden ve burada bir din devleti kurarak Filistinlileri yok etmek için her zulmü reva gören İsrail’e ABD toplumu ve devletinin verdiği destektir.
İslam’a gelince:
Kur’an-ı Kerim, hadis kitapları ve fıkıh kitaplarının siyer, cihad, meğâzî bölümleri ile konuya ait özel teliflere bakıldığında İslam’ın ötekilerle ilgili hükümlerini şöyle özetlemek mümkündür:
Gayr-i müslimler devlet veya benzeri bir yapı oluşturmuşlarsa İslam devleti ile bunlar arasındaki ilişki üç şekilde olur, savaş, barış ve tarafsızlık.
Savaşın hikmeti (gerekçesi, dayandığı hukuki ve ahlaki değerler) toprak ve servet edinmek değildir; ilgili naslar ve uygulama göstermiştir ki, maksat bütün insanlık için adalet ve hürriyet teminidir. Bir yerde zulüm yoksa, İslam devletine karşı düşmanca davranış bulunmuyorsa ve din hürriyeti varsa Müslüman devlet oraya sefer düzenlemek ve savaş açmak durumunda değildir. Mümtehine suresinin 8. âyeti Müslümanları yurtlarından çıkarmaya çalışmayan ve dinlerine savaş açmayan ötekilerle “iyilik ve adâlet” çerçevesinde ilişki kurmaya izin veriyor.
Bir ülkede din hürriyeti varsa orada İslam’ın tebliği de mümkün demektir. İslam tebliğ edilir ama insanlar Müslüman olsunlar diye zorlanamaz.
Peygamberimiz (s.a.) ulaşılabilen bütün insanları İslam’a davet etmiş, ümmetine de bunu vazife olarak bırakmıştır.
Bu konuda, diğer dinlerle önemli olan fark bu davetin tek seçenekli olmamasıdır; yani ötekilere karşı “Ya Müslüman olacaksınız ya da size bu dünyada hayat hakkı tanımıyoruz, fırsat bulduğumuzda savaşırız ve sizi öldürürüz; ya İslam ya ölüm” şeklinde bir davet söz konusu değildir.
Bir konuşmamda ki, maalesef yazıya düzgün aktarılamamıştı- “Peygamberimiz insanları tek seçenek olarak İslam’a davet etmemiştir” demiştim. İyi niyetten yoksun bazı günahkârlar hala bu sözün “tek seçenek olarak” kısmını vermeden “Peygamberimiz insanları İslam’a davet etmemiştir” kısmını alıp bana yamıyorlar.
Diğer naslar ve uygulamalar yanında şu hadis söylediğimin güçlü delilidir:
“Müşrik düşmanlarınla karşılaştığında onları üç şeye davet et, bunların hangisini kabul ederlerse onu sen de kabul et ve kendilerine dokunma: 1. İslam’a davet et, kabul eder de Müslüman olurlarsa sen de kabul et ve dokunma, 2. Bunu kabul etmezlerse (bize tabi olup) cizye vermelerini teklif et, kabul ederlerse sen de kabul et ve onlara dokunma, 3. Bunu da kabukl etmezlerse (barış seçeneği de mümkün veya uygun değilse) Allah’ın yardımına sığınarak savaş. (Müslim, 1731).
Neymiş, ötekiler tek seçenek olarak İslam’a davet edilmiyorlarmış.
Cizye bir sömürü değil, İslam devletinin himayesine giren ötekilerin himaye bedeline katılmalarından ibarettir.
Gelecek yazıya cizyeden devam edelim.
İslâm ülkesinde gayr-i müslim vatandaşlar (ehlü’z-zimmeh)
04:005/08/2018, Pazar
G: 5/08/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah Teâlâ cenneti de cehennemi de yaratmıştır; O’nun abesle iştiğali muhal olduğuna göre kullarının bir kısmının iman edecekleri, bir kısmının ise ya iman etmedikleri veya günah işleyen müminlerden oldukları için cehenneme gireceklerdir anlaşılmaktadır; yani Peygamberimiz insanların tamamını İslam’a davet edecek, ama bu davet tek seçenekli olmayacak, iman etmeyenler zorlanmayacak, onların da insan haklarından yararlanarak yaşamaları sağlayacak, ahirette ise inkarın cezasını çekeceklerdir.
İslâm ülkesinde gayr-i müslim vatandaşlar (ehlü’z-zimmeh)
İslâm ülkesinde gayr-i müslim vatandaşlar (ehlü’z-zimmeh)
30 Temmuz, Pazartesi
Peki Müslüman olmayan insanlara İslam dünyada nasıl bir muameleyi uygun görüyor?
Önceki yazıda İslam ülkesi dışındaki gayr-i müslimlerle ilişkilere kısaca temas etmiştik. İslam ülkesinde yaşayanlara gelince:
İslâm hukuku, İslâm ülkesi vatandaşı da olsalar gayr-i müslimler ile Müslümanlar arasında fark bulunduğunu, birçok önemli hususlarda bunlara farklı muamele edileceğini kabul etmiştir. Bu farkların daima gayr-i müslimler aleyhinde olduğu söylenemez; ancak iman edenle etmeyen, salih mümin ile fasık (isyankâr, günahkâr mümin) eşit olmadıkları için –temel insan hakları dışında- muamele farkının bulunduğu bir gerçektir. Bu cümleden olarak:
a) Müslümanların ödemek mecburiyetinde oldukları zekât ve fıtır sadakası (fitre) ibadet -vergilerinden gayr-i müslim teb’a muaftır; onlar bu vergilerle yükümlü değildirler.
b) Cihad vazifesinin gereği olarak bütün Müslümanlar askerlik yapmak mecburiyetinde oldukları halde gayr-i müslimler bundan da muaftırlar.
c) Birçok mevzû ve meselede dâvaları kendi kanunlarına göre hükme bağlanır.
d) Güç ve kazançlarına göre değişmek üzere senede bir, adam başına “cizye” adıyla bir vergi verirler. Fakir, işsiz ve aciz, manastırdaki rahip, serveti olmayan yaşlı, akıl hastası gibi şahıslar cizye vergisinden muaftırlar.
Hz. Ömer zamanında Müslümanlar tarafından zapdedilip ahalisinden cizye alınan Humus, savaş zarureti ile terkedilince komutan, alınan cizye vergisinin iadesini emretmiş ve şu açıklamayı yapmıştır: “Aldığımız vergi sizi himaye etmek üzere verdiğimiz söz (ahd) karşılığıdır; şimdi çekildiğimize göre vergi üzerinde hakkımız kalmamıştır”.
e) Gayr-i müslimlerin Arabistan’a seyahatleri serbest olmakla beraber burada yerleşmelerine izin verilmemiştir. Mekke Müslümanların kıblesi olduğu için (Mescid-i haram, mübarek ve mukaddes makamları da ihtiva eylediği için) gayr-i müslimlerin buraya girmelerine de -bir zaruret bulunmadıkça- izin verilmemiştir.
f) Kendi kıyafetlerini muhafaza ederler. Kılık kıyafet bakımından Müslümanları taklid edemezler.
Bu ve benzeri farklılıklar yanında:
a) Gayr-i müslimlerin de mal, can, namus ve şerefleri Müslümanlarınki gibi dokunulmazdır.
b) Gayr-i müslimler içinde muhtaç olup, bakacak kimsesi bulunmayanlar, tıpkı Müslümanlar gibi sosyal sigorta hakkından faydalanırlar; devlet onların geçimlerini sağlar.
c) Gönüllü askerlik yapanlar cizyeden muaf olurlar.
d) Yüksek derecedeki sorumluluklar Müslümanların uhdesinde kalmak üzere devlet hizmetinde kullanılır, görev alırlar.
e) Mezarları ve kemikleri saygı görür, tecavüzden masundur.
f) Ebû Hanîfe ve Şâfiî gibi müçtehidlere göre Kur’ân, Hadis ve İslâm hukuku gibi İslâm ilimlerini öğrenmek isteyen gayr-i müslimler bundan menedilemez.
g) Esir düşenleri, Müslüman esirler gibi devletin ödeyeceği fidye ile kurtarılır...
Peki, Peygamberimiz’den rivayet edilen “Müslüman oluncaya kadar insanlarla savaşmak bana emredildi” mealindeki hadis davetin tek seçenekli (ya İslam, ya ölüm) olduğunu göstermiyor mu?
Bu sorunun cevabını da bir başka yazıda verelim.
..Savaş dine zorlamak için değildir
04:009/08/2018, Perşembe
G: 9/08/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“İnsanlar ‘lâ ilahe illallah Muhammed resûlullah’ deyinceye kadar onlarla savaşmam bana emredildi…” mealinde bir hadis vardır.
Savaş dine zorlamak için değildir
Savaş dine zorlamak için değildir
2 Ağustos, Perşembe
Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere birçok hadis kitabında farklı şekillerde rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlerin ardından, aşağıda açıklayacağımız Ğâşiye âyetinin zikredilmesi de ilgi çekicidir.
Hep söylüyoruz, evet, Kur’an ve Sünnet, bizim sapmamızı önlemek için Efendimiz’in (s.a.) bıraktığını söylediği en değerli ve vazgeçilmez kaynaklarımızdır, ama bunları doğru anlamanın usulü vardır, usulden sapılınca doğrudan da sapılmak kaçınılmaz olur.
İlk bakışta aralarında çelişki var gibi görünen naslar, ehli tarafından usulüne uygun olarak uzlaştırılmış, gerekli yorumlar yapılmıştır.
Bu hadis ile ilgili yorumların tutarlı olanı “O günlerde Peygamberimiz ile mücadele eden yakın çevre müşriklerinin kastedilmiş olmasıdır”. Bütün insanları zorla Müslüman etmek, tek seçenek olarak İslam’a zorlamak İslam’da yoktur.
İşaret ettiğim âyette şöyle buyuruluyor:
Artık sen öğüt ver, çünkü sen ancak bir uyarıcısın./ Onlara egemen bir zorba değilsin. / Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse, /Allah onu en büyük azapla cezalandırır (Ğâşiye: 21-24).
Kur’an Yolu’nda şu açıklamayı yapmıştık:
“Allah Teâlâ resulüne, hiçbir baskı ve zorlamaya meydan vermeden insanları uyarmasını ve gerçekleri onlara tebliğ etmesini emretmektedir. Çünkü iman ve ibadet ancak kişinin ikna olmasına, gönülden isteyip benimsemesine bağlıdır. Zor karşısında kalan kimsenin “inandım” demesi ve ibadet etmesi sadece bir aldatma ve durumu kurtarmadır. Bu yüzdendir ki muhtelif âyetlerde peygamberin görevinin insanları mutlaka hidayete erdirmek değil, sadece Allah’ın gönderdiği vahyi tebliğ etmek olduğu bildirilmiştir (meselâ bk. Âl-i İmrân 20; Nahl 82; Kasas 56; Şûrâ 48). Bazı müfessirler bu âyetin neshedildiğini yani hükmünün kaldırıldığını söylemişlerse de bize göre bu görüş isabetli değildir. Meşrû savunma ve hakların korunması için savaş emri geldikten sonra da Hz. Peygamber inanmayanları imana zorlamamış, yalnızca topluma zarar verenleri sürgüne göndermiş, diğer gayr-i müslimlerle hukuk çerçevesinde aynı ülkede yaşamış ve yaşanmasını istemiştir.”
Ebû Bekir İbn el-Arabî’nin de isabetle kaydettiği gibi (Ahkâm, II, 854) bazı âyetlerde geçen “fitne ortadan kalkıncaya ve dînin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın...” meâlindeki cümleyi (meselâ Enfal: 39) iki şekilde anlamak mümkündür. 1. “Dünyada veya bölgede hiçbir müşrik kalmayıncaya ve herkes Müslüman oluncaya kadar”. 2. “Din ve vicdan hürriyeti yerleşinceye, herkesin serbestçe dînini yaşaması imkânı doğuncaya ve böylece hak olsun bâtıl olsun din seçimi ve dinî hayat baskıya değil, samimi inanca dayanıncaya kadar. İkinci anlayışın doğru olduğu, Hz. Peygamber’den (s.a.) beri örnek devirlerde görülen uygulama ile ortaya çıkmıştır; çünkü hiçbir devirde savaş, Müslüman olmayanları zorla İslâm’a sokmak veya öldürmek için yapılmamıştır.
İslâm’ın savaştan amacının ne olduğu açıklanmıştır (Enfal: 61). Zulmü ve saldırı ihtimâlini ortadan kaldırmak, meşrû savunmada bulunmak amaçtır. Bu zarûretler yüzünden başvurulan savaş, karşı tarafın zulümden ve saldırıdan vazgeçerek barışa yönelmesi ile gereksiz hale geleceği için buna müspet cevap verilmesi, barışmak isteyenle barışılması emrolunmuştur.
Savaş ve barışla ilgili âyetleri bir bütün halinde değerlendirerek genel bir sonuç çıkarma konusunda tefsirciler görüş ve söz birliğine ulaşamadıklarını kaydetmemiz gerekiyor.. Savaşın amacını dünyada müşrik kalmaması veya müminlerin dünyaya hâkim olmaları olarak anlayanlara göre barışı emreden âyetlerin hükmü, sonradan gelen şu âyetlerle kaldırılmış, neshedilmiştir: Müşriklerin yakalandıkları yerde öldürülmelerini emreden âyet (Tevbe: 5) veya Ehl-i Kitab’a karşı, İslâm’ı kabûl edinceye yahut da İslâm devletine boyun eğerek cizye ve haraç vermeye râzı oluncaya kadar savaşılmasını emreden âyet (Tevbe: 29), kezâ “Siz üstün durumda iken düşmanı barışa çağırarak gevşeklik göstermeyin” (Muhammed: 35) meâlindeki âyet.
Bu anlayışa karşı Ebû Bekir İbn el-Arabî’nin (II, 875 vd.) ve Cessâs’ın (III, 68) dile getirdikleri ikinci görüş şöyledir: Nerede bulunurlarsa öldürülecek olan müşrikler Arabistan kıtasında o zaman yaşayan ve Müslümanların kökünü kazımaya azmetmiş bulunan müşriklerdir; (“Müslüman oluncaya kadar insanlarla savaş bana emredildi” mealindeki hadisin de bu müşriklere yönelik olması gerektiğini yukarıda ifade etmiştim). Âyetlerin ve hadislerin devamlı ve genel olan hükümlerinin bunlarla alâkası yoktur. Savaş ve barış Müslümanların güçlerine, menfaatlerine ve dînin amaçlarına bağlıdır; buna göre gerektiğinde savaşmak, teklif ederek veya karşı tarafın teklifini kabul ederek barış yapmak, barış karşılığında bir şey almak veya vermek câizdir. Âyetler birbirini neshetmemiş, duruma göre nasıl hareket edileceğini göstermiştir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.) de buna göre davranarak Medine’ye geldiğinde bazı Yahudi ve müşrik gruplarla barış antlaşması yapmıştır, kezâ Mekke müşrikleri ile Hudeybiye sulhunu yapmış, karşı tarafın anlaşmayı bozarak-Müslümanlarla ortak savunma antlaşması yapmış bulunan- Huzâ’a kabilesine savaş açmalarına kadar barışa sadık kalınmıştır. Necran Hristiyanları ile barış antlaşması imzalamıştır. Müslümanlar güçlenince Ehl-i Kitab’a ya İslâm, ya cizye, yarımada müşriklerine ise “ ya İslâm, ya bölgeyi terk veya savaş” teklifi gelmiştir. “Savaş ve barışın güç, fayda ve amaç esaslarına göre yürütülmesi, bu konuda Ehl-i Kitap müşrik farkının gözetilmemesi” hükmünün uygulamasına ilk halifeler döneminde de devam edilmiştir.
.Yalancının mumu
04:0010/08/2018, Cuma
G: 10/08/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yalana dayalı tarih er geç iflas eder ve belgelere dayalı gerçekler ortaya çıkar, ama yalana aldananların kendilerine ve başkalarına verdikleri zarar telafi edilemez.
Mevcut haritaların bile çoğu belli bir anlayışla yapılmıştır ve gerçeğe uygun olamayan algı hedeflenmektedir.
Yalancının mumu
Yalancının mumu
3 Ağustos, Cuma
Osmanlı’nın son dönemi, Cumhuriyete geçiş ve Cumhuriyet tarihi konularında bir hayli yalan, asılsız iddialar, çarpıtmalar vardır. Zaman içinde bunların da teker teker düzeleceğini umuyoruz (Bu konuda Kazım Karabekir Paşa’nın kitaplarının da okunması gerekiyor).
Meşhur yalanlardan, saptırmalardan biri de Sevr belgesi ile ilgilidir.
Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Refik Turan, okul kitapları ve çeşitli kaynaklarda Sevr’in “antlaşma” değil “belge” olarak anılması için girişimde bulunacaklarını açıkladı, “Ayrıntı gibi görünebilir ama önemli, çünkü çocuklarımızın ve kamuoyunun zihnine böyle yerleşiyor. Ortada belge var ama bu bir antlaşma değil” diyerek önemli bir tashihe imza atmış oldu. Turan’ın açıklamasına dair haberin bir bölümü şöyle: “Sevr’in 1914-1918 yılları arasındaki 1. Dünya Savaşı sonrasında savaşı kazanan İngiltere blokunun ‘yeni dünya düzeni’ sağlanması amacıyla harekete geçtiğini, savaşta mağlup olan tarafların da teker teker masaya çağrıldığını anımsattı. Sevr’in de bu süreçte savaşın çıkışına dair herhangi bir etkisi olmayan ama o dönem çeşitli sebeplerle Almanya’nın yanında yer almak zorunda kaldığı için savaşı kaybeden Osmanlı Devleti’ne dayatıldığına dikkati çeken Turan, belgenin hem Meclis hem de padişahın onaylamaması sebebiyle hukuken yok hükmüne dönüştüğünü söyledi”.
Bu vesile ile birkaç yalanın daha teşhir ve tashihine dair Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Ali Ulvi Kurucu’dan iki nakil yapacağım (daha geniş bilgi için “İslami Hareket Öncüleri” isimli kitabımın 4. cildine bakılabilir):
Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl isimli eserinin dördüncü cildinde (335-336) Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yenik düşen Osmanlı’yı tasfiye etme ve yerine İslam’dan uzaklaşmış yeni bir devlet oluşturma işinin İngiliz ve Fransızlara verildiğini, onların da Mustafa Kemal aracılığı ile bu amacı gerçekleştirdiklerini, ortada kötü bir alış-veriş bulunduğunu, yeni Türkiye’nin İslam’ı ve hilafeti vererek küçük bir toprakta bağımsız bir devlet kurmayı satın aldıklarını kaydettikten sonra (4) numaralı uzun dipnotunda özetle şunları söylüyor:
“Osmanlı zayıflamaya başlayınca Hristiyan ve Haçlı Avrupa devletleri onu İslam’dan uzaklaştırmak için uzun yıllar dayanılmaz baskılar uyguladılar. Osmanlı bu baskılara boyun eğmedi ve Müslüman olarak vefat etti. Söz sahibi olan Haçlı Avrupa bunu Lozan’da gerçekleştirdi. Sultan Vahîdüddîn Mustafa Kemal’i Anadolu’ya “görünüşte ordu müfettişi, ama gizli olan maksadı, Anadolu isyanını idare edip ülkeyi kurtarmak” olarak göndermişti. Onun faaliyeti dört yıl içinde, galip devletlerin izinleriyle İzmir’e girmiş bulunan Yunanlıları oradan, Sultan’ı da ülkesinden çıkarmak oldu. Nitekim bir İngiliz bu sonucu şöyle ifade etmişti: “Sultan İngilizleri Mustafa Kemal ile aldatmak istemişti, ama İngilizler onu bununla tongaya düşürdüler…” (s. 248, 336 vd., s. ).
Mustafa Kemal’i Anadolu’ya, ülkeyi düşman istilasından kurtarmak gizli vazifesi ve maksadıyla Sultan Vahdettin’in gönderdiği konusunda son yıllarda hayli belge bulundu ve yazılar yazıldı. Bunlardan biri de Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıralar’ında yer alan (2. Cilt, s. 58 vd.) ve M. Sabri Efendi’nin tanıklığına dayanan bilgi ve belgedir:
“Padişah’ın Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya göndereceğini kestirince bir din borcu olarak kendisiyle görüşmek ve buna mani olmak istedim. Çünkü endişelerim vardı. O ana kadar elde ettiğim bilgiler de bu endişelerimi kuvvetlendiriyordu. Miralay Sadık Sabri Bey’in ve arkadaşlarının tahkikatı da bu yöndeydi. Beni ikaz etmişlerdi. ‘Padişahım, eğer bu iş için muhakkak bir paşa gönderilecekse, karar verdiyseniz başka bir paşa bulalım’ demek istedim. O sırada Ferid Paşa yoktu, Sadaret mührü sadrazam vekili olarak bende idi. Padişah’tan müsaade alarak ziyaretlerine gittim… Sonra meseleyi Padişah’a açtım, bahse girdik. Söz uzadı, yemek vakti geldi, saray âdeti üzere yemek yedik, çay geldi içtik, yatsı oldu namaz kıldık. Padişah devamlı şöyle diyordu: ‘Efendi hazretleri, vaziyet belli; ben vatanımı kurtarmak istiyorum, ne pahasına olursa olsun, vatanımın kurtarılmasını istiyorum. Efendi hazretleri anlaşılıyor ki siz, saltanatımın tehlikeye düşeceğinden korkuyorsunuz, onu korumamı istiyorsunuz.’ Bunun üzerine: ‘Efendim, endişem sizin saltanatınız için değildir. Bugün saltanatınızın temsil ettiği dinimiz içindir. Bendeniz, din gider diye korkuyorum. Saltanat giderse yerine bir saltanat daha bulunur, fakat din giderse yerine bir din daha gelemez, benim korktuğum budur. Eğer mutlaka bir zat, bir asker gönderilecekse başka birini araştıralım, bana da bir söz hakkı tanıyın. Siz bu dinin halifesi, ben de şeyhülislamıyım. Din cihetinden sizin kadar ben de mes’ulüm…’ filan dedim. Baktım Padişah’ın Mustafa Kemal’e tam itimadı var. Bana: ‘Yanlış anlıyorsunuz, suizan ediyorsunuz, benim onunla teşrik-i mesâim oldu; fikrine, zihnine, zekâsına güveniyorum. Efendim orduda bizi anlayan, memleketin dertlerini bilen insan… Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ…’ dedi…”
Ve onu gönderdi.
Anadolu Platformu ve İslam Birliği
04:0012/08/2018, Pazar
G: 12/08/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anadolu Platformu tarafından 5-10 Ağustos 2018 tarihlerinde Afyon- Sandıklı’da gerçekleştirilen 13. buluşmanın başlığı ‘İslam Dünyası Birliktelik Modeli ve Gelecek Perspektifi’ olarak belirlenmişti. Rahatsızlık engeli yüzünden katılamadığım bu çok önemli ve hayırlı toplantının sonuç bildirisini köşemde sunuyorum:
Anadolu Platformu ve İslam Birliği
Anadolu Platformu ve İslam Birliği
5 Ağustos, Pazar
“İslam dünyası neresidir?”, “İslam dünyası diye bir yer var mıdır?” sorusu için; İslam Dünyası, yaratılışın vücut bulduğu yerdir, diyoruz. İslam, tüm aleme geldiğine göre bütün alem de İslam alemidir. Bizler, ufkumuzu buna göre geniş tutmak zorundayız.
Merkez ve vasat ümmet olmamız, özelde Müslümanların, genelde insanlığın meselelerine bigane kalmamayı; yeryüzünde adaleti, hürriyeti ve merhameti ikame etmek için hilafet misyonunu omuzlamayı gerektirir.
Dünyanın farklı medeniyet coğrafyaları birliktelikler oluştururken, bunun gerisinde kalmak mağlubiyeti kabul etmektir. İslam Dünyası’nın sorunlarının kriz haline dönüşmesi henüz ve hala bütünleşmemiş olmamızdan kaynaklanmaktadır. Birliktelik yolunda İslam dünyasının adım adım mesafe katetmesi gerekir.
Türkiye’den insanlığa açılırken kurbanımızı kurbiyetle, yardımımızı adaletle, iyiliğimizi barışla beraber farklı coğrafyalara ulaştırmalıyız. Gittiğimiz yerlere kendi meşrebimizi götürmek doğru değildir; birlikteliğimize zarar verecek olan bir tutumdur.
Müslümanlarla beraberliğimize mani olacak ırkçılık, mezhepçilik, kavmiyetçilik, meşrepçilik taassuplarını bir tarafa bırakma beceresini göstermek zorundayız.
Cemaat kavramının ümmet kavramının önüne geçmesine izin vermemeli, bir cemaatin, kendisini ümmetin bir tuğlası olarak gördüğü sürece hürmete layık olduğu bilinmelidir.
Müslüman topluluklar olarak bilgi ve hikmet sahibi olmayı güç ve iktidar sahibi olmaya yeğlediğimizde gelecek ile ilgili umut besleyebiliriz.
İslam ülkelerinde kalıcı adalet ve siyasi meşruiyeti temin edebilirsek fertlerin ve grupların radikal/anarşik tutumlarının önüne geçmiş oluruz.
Müslüman devletlerin birlik modeli mutlak surette tedriciliğe dayanmalıdır. Mutlak bütünleşme mümkün olmazsa kısmi birliktelikler ve işbirlikleri için çaba harcanmalıdır.
Ticari birliktelik için serbest ticaret bölgeleri, ortak pazar, tek pazar uygulamaları düşünülmeli bu birliktelikleri bilimsel, kültürel, sportif, hukuki ve siyasi alanlara da taşıyarak sürekli bir gayret içinde bulunulmalıdır.
Hukuki bütünleşmenin en zor alanlardan birisi olması hasebiyle hukukçular ile fıkıhçıların ortak çalışmalar yaparak ictihad müessesesini kullanması vazgeçilmez bir gerekliliktir. Bu anlamda ‘Çok hukukluluk’ göz önünde bulundurulması gereken bir imkan ve tecrübedir.
‘Unutarak ulus, hatırlayarak millet oluruz.’ Bizim tarihimizde Batı’nın aksine Otuz Yıl, Yüz Yıl savaşları, dünya harpleri veya mezhep savaşları yaşanmadığı için hatırlayarak tek bir millet olmak kararlılığımızı sürdürmeliyiz.
İslam dünyasında korkunç bir ‘nefret dili’ bulunmaktadır. Bunu ortadan kaldırmak için tüccarlara ve sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Hiçbir ülkenin iç işlerine müdahale etmeden, kültürel özelliklerini dikkate alarak adalet duygusunu geliştirici, temel hak ve özgürlükleri zenginleştirici çalışmalar ısrarla yürütülmelidir.
İslam ülkelerinin savunma harcamaları neredeyse bütün kaynaklarımızı sömürmektedir. Savunma harcamaları hep birbirimize karşı aldığımız tedbirlere yöneliktir. Yüksek duvarlar yapmak yerine vizesiz, serbest geçişli sınır güvenlikleri geliştirmeliyiz. Adil paylaşım ve refahın yayılması çatışma, terör ve kaotizmi önlemenin en geçerli yolu olduğu unutulmamalıdır.
Sömürüyü kalıcı kılmanın yolu silah değil eğitimdir. Medeniyetimizin ‘ben idraki’ni ve ‘varlık şuuru’nu kuşanan, ahlaki erdemlerle bezeli nesiller yetiştirmek gelecek perspektifimiz için olmazsa olmazdır.
Bu yüzyılda ‘kadın ile ilgili sorunlar’ halının altına süpürülerek halledilemez. Geleceğe bakarken kadınları hesaba katmamak hedeflerin yarı yarıya kaybolmasını göze almaktır. Kadın ile ilgili sorunları İslami ilkeler çerçevesinde çözüme kavuşturmadan sağlıklı bir gelecek tasavvuru oluşturmak mümkün gözükmemektedir. Kadının dışlanması bizim değil cahiliyenin fikridir.
İslam Dünyası’nın nüfusu, toprağı, yeraltı kaynakları, tarihi tecrübesi vardır lakin siyasetinin olmaması onun küresel bir güç olmasına mani olmaktadır. Diğer taraftan teknoloji üretmek gelişmişlik farklarını hızla ortadan kaldırdığından, teknoloji üretimini eksene alacak bir yapılanma da elzem görünmektedir.
İslam Dünyası jeopolitik bir yalnızlığa itilmiş durumdadır. Küresel hegemonya tarafından en çok mağdur edilen kesim de İslam Dünyası’dır. Mazlumların umut kaynağı, İslam Dünyasının güçlenmesi ve bu yalnızlıktan kurtulması ile doğrudan ilgilidir.
İslam, ortak paydamız olduğundan bütünleşmenin normları mutlaka İslami İlkelerden neşet edecektir. Bu durumda İslam’ın evrensel teklifi bütün insanlığa sunulacak sağlıklı bir kanal açılmış olacaktır.
İslam Kalkınma Örgütü, Arap Birliği ve D8 gibi tecrübelerimiz önemli ancak yapısal ve işlevsel sorunları dolayısıyla yetersizdir.
Çok büyük siyasi ve tarihi tecrübesi, gelişen ekonomisi, Batılı kurumları yakından tanıması ve mazlumlara sahipliği ile Türkiye stratejik bir konuma sahiptir ve önemli bir birleştirici unsurdur. Ancak ‘Doğal Lider’ olarak davranmak Sünni asabiyet yürütmek ve laiklik ihraç etmeye çalışmak ile batıcılığı dayatmak gibi tutumlar sergilemesi bütünleştirici özelliğini kaybetmesine neden olacaktır.
Küresel güçlerin siyasi, askeri ve daha çok ekonomik kuşatma girişimleriyle Türkiye’nin, doğal olarak ortaya çıkmış olan bu durumunu ortadan kaldırmak için büyük bir çaba içerisinde olduğuna şahit olmaktayız. Bu kuşatmanın 15 Temmuz’da olduğu gibi halkımızın topyekûn duyarlılığıyla amacına ulaşamayacağına inancımız tamdır. Bu hususta Anadolu Platformu dün olduğu gibi bugün de sorumluluk almaktan kaçınmayacaktır. Bizler, tüm halkımızı ve İslam dünyasını bu kuşatmaya karşı duyarlı olmaya davet ediyoruz.
Bir simetri hastalığına tutulmuş gibi bütün Müslümanların bizimle aynı çizgide bulunmasını istemeye hakkımız yoktur. Yekpare ve homojen bir İslam Dünyası oluşturmak mümkün değildir. İslam Ülkeleri birliktelik modeli tek taraflı imtiyazlar normu taşımamalı, kazan- kazan formülü uygulanmalıdır.
Reaktif değil aktif politikalar üreten, özerk, bütçeli, bağımsız kurullar marifeti ile tedrici birliktelikler profesyonel kadrolarca çalışılmalıdır.
İslam Dünyası’nın bütünleşmesi ve işbirliğinin önündeki en büyük engel zihinsel engellerdir. Gördüklerimize inanmak yerine çok defa inandıklarımızı görürüz. O halde İslam toplumları arasında iletişim ve irtibatı artırmalıyız. Ortak tarihimize dönmemiz geçmişimizi bir tecrübe olarak görmemiz bizi güçlü kılacaktır. Mesela hac farizası, bizim birlikteliğimiz için muazzam bir imkandır.
Batı’yı, emperyalist felsefeyi ve hegemonik güçleri iyi tahlil etmek geleceğe emin adımlar atmamızı sağlayacak ve bizi donanımlı kılacaktır. Coğrafyalarımıza sıkıştığımız, fikir havzalarımızla yetindiğimiz ve kendimizi merkeze alarak dünyayı okumaya devam ettiğimiz sürece vahdet ruhunun somut bir karşılık bulması mümkün olmayacaktır.
Gelecek perspektifimiz için global tehdit ve tehlikelerin farkında olmalıyız. Bu bağlamda İslam coğrafyasının cehalet, fakirlik, işsizlik sorunları ile küresel anlamdaki enerji ihtiyacı, aşırı nüfus artışı, iklim değişimleri, siber güvenlik, yapay zeka tehditleri eğitim açığı ve israf konularında kalıcı ve sürdürülebilir cevaplar üretmeliyiz.
Vahdet için Bosna, Afganistan, Filistin gibi musibet zamanları beklenmemelidir. Değişim için büyük çabalar verilmeli büyük fedakarlıklar gösterilmeli, somut adımlar atılmalıdır.
Türkiye’nin İslam ülkeleri ile işbirliği ile bütünleşmesi onun kaderidir. Bundan kaçınarak küresel aktör olma şansımız yoktur. Unutmayalım ki vahdet, tevhid inancının sosyal hayattaki karşılığıdır.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Kuyruklu yalan
04:0016/08/2018, Perşembe
G: 16/08/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
ciddigazete.com isimli ciddiyetten ve faziletten uzak bir sosyal medya parçası bana izafeten (benim söylediğimi ve yazdığımı iddia ederek) bir yalanı yayıyor ve bunu da iktidar muhalifi -hatta mevcut şartlarda yaptıklarına bakılırsa millet ve memleket düşmanı- şahıslar mal bulmuş mağribi gibi kapışıp yayıyorlar.
Kuyruklu yalan
Kuyruklu yalan
16 Ağustos, Perşembe
Ne imiş efendim?
Ben demişim ki, “mevcut şartlarda devlet, milletin malına el koyabilir”.
Benim böyle bir fetvam yoktur ve olamaz.
Bu iddiaya mesnet kıldıkları bir yazı var, bu yazıyı Mayıs ayının başında yazmıştım; yazının hem bugün içinde bulunduğumuz şartlarla ve konu ile alakası yok, hem de dört ay önce yazılmış, ama kötü niyetli hainler hem yazının tarihini vermiyorlar, hem de çarpıtarak günümüze taşıyorlar, fetva diyorlar, halkı korkutup paralarını bankalardan çekmeye tahrik ediyorlar.
Bu yayını görünce derhal 12 Ağustos günü kendi feysimden gerekli açıklamayı ve yalanlamayı yaptım.
Bu yalanı, deve misali, yazıda düzeltmeye neresinden başlayacağımı şaşırdım.
Yine de birkaç cümle kurmanın faydalı olacağını düşünüyorum:
Evet devlet zarurete düştüğünde ve/veya olağanüstü hallerde ek vergi koyar, bazı hakları kısıtlar, savunma için gerekli ise özel araçlara ve bazı stratejik mekânlara geçici olarak el koyar, eski ifadeyle ihtiyat durumunda olanları (askerliklerini yapmış da henüz askerlik çağı dışına çıkmamış olanları) işinden gücünden ederek askere alır… Bunları bilmeyen yoktur ve kimsenin itirazı da olamaz. Ama bugün, evet adına ekonomik savaş vb. diyorlar ama mala-mülke el koyulacak bir olağanüstü hal ve zaruret söz konusu değildir.
Ülkemizin ekonomik durumunda, ileri sayılan devletlerde de emsali bulunan bazı sıkıntılar olsa da korkuya kapılacak bir kriz yoktur. Temel göstergeler normaldir, gerekli ihtiyati tedbirler zamanında alınmış, düzenlemeler yapılmış, krizleri en az zararla atlatmanın yolları açılmıştır. ABD’nin, haksız, çirkin ve sömürgeci hedeflerine ulaşmak için Türkiye başta olmak üzere birçok devlete karşı başlattığı ticaret savaşı eninde sonunda onu vuracak, karşısındaki devletler kısmen zarar etseler de sakin, akıllı ve tedbirli davranmaları şartıyla kazançlı çıktıkları alanlar da olacaktır.
TC. laik bir ülkedir, bu ülkede kararlar fetvalarla alınmıyor, anayasa ve kanunlar devletin organlarını, organların yetkilerini, bu yetkiler içinde karar alma ve yürütmenin kurallarını belirlemiştir. Devletin içinde yer alan Diyanet’in de yetkisi “Halkı din yönünden aydınlatmak ve dini mekânları yönetmekten” ibarettir.
Hakkımda çıkarılan ve zaman zaman gündeme sokulan “saray fetvacısı” şeklindeki çirkin ifadenin aslı faslı ve gerçekliği yoktur. Ben bir fetvacı (müfti) değilim, saray da benden fetva sormaz.
Cumhurbaşkanımız ve ilgili bakanımız “mala el koyma” iddiası ve şayiasının asılsız ve ihanet olduğunu açıkladılar; bu da fetva ve uygulama niyeti olmadığının kesin delilidir.
Bu münasebetle cahil medya mensuplarına bir hususu daha hatırlatmakta fayda görüyorum:
Bugün ülkemizde yüzden fazla İlahiyat Fakültesi ve buralarda binden fazla İslâmî ilimler hocası vardır. Bu doktoralı hocalar birçok dini konuda araştırma ve inceleme yapar, bunları kitaplarda, dergilerde ve sitelerinde yayınlarlar. Bunların hiçbiri fetva değildir.
Peki, fetva nedir?
Dinimiz, bilmeyenin bilene sormasını farz kılmıştır. Din konusunda yeterli bilgisi olan bir kimseye, bu konuda yeterli bilgisi olmayan bir Müslüman gider, bilmek istediği din bilgisini almak üzere sorusunu sorar, o kişi de soru sahibinin durumunu ve maksadını göz önüne alarak gerekli açıklamayı yapar; işte buna fetva denir; fetva şahsîdir, soranla ve mevcut durumla alakası vardır. Şeriatla yönetilen ülkelerde ise resmi fetva makamı vardır, devlet gerektiğinde oradan fetva alır.
Bir ilim adamı bir konuda tespitlerini, tercihini, görüşünü, araştırma sonucunu yazdığında bu fetva değildir.
Tıp konusunda kitaplar vardır, bu kitaplarda hastalıklardan ve bunlarla ilgili tedaviden ve ilaçlardan da söz edilir, ama bir kimse bunları bir kâğıda yazıp eczaneye gitse bu kâğıt reçete olarak kabul edilmez. Reçeteyi doktor, fetvayı da müfti verir. Her ikisinin de özel şartları, şekli ve mahiyeti vardır.
Ben yaklaşık elli yıl önce Abdülkerim Zeydan’a ait yetmiş sayfalık bir makaleyi “İslâm Hukukunda Zaruret Hali” başlığıyla tercüme etmiş ve yayınlamıştım. “Günlük Hayatımızda Helaller ve Haramlar” isimli kitabımda da zaruret hali hakkında gerekli açıklamayı yaptım. Merak edenler bunları ve başka arkadaşların yazdıklarını okuyabilirler, ama bunlar fetva değildir, inceleme, araştırma, görüş açıklamadır. Fetva makamları bunlardan ve başka kaynaklardan yararlanarak özel konuda özel açıklamaları yaparlar. Ülkemizde fetva bireyseldir, devlet fetva almaz.
Bu da geçer yâ hû!
04:0017/08/2018, Cuma
G: 17/08/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ateş düştüğü yeri yakar, dövizle alan, döviz borçlanan, kazancı ise TL. olan insanların bu dolar yükselişinden zarar görecekleri muhakkaktır. Bu zararın üretim, istihdam, ödemeler dengesi gibi alanlara olumsuz yan etkileri de olacaktır.
Bu da geçer yâ hû!
Bu da geçer yâ hû!
10 Ağustos, Cuma
Öte yandan biz Suriye, Irak, Afganistan’da vb. zulüm gören; mal, can ve namusları tehlikeye giren milyonlarca insanı ülkemize kabul ettik, milyarlarca lira sarf ederek onları besliyoruz. Maddi düşünen ve ülke çıkarından başka değer tanımayan Batı kafalı kimselere göre bunlar da olmaması gereken şeylerdir (zarardır).
Ama biz Müslümanız, bir Müslüman için maddi varlıklar ve menfaatler, Allah rızasını kazanmaya vesile oluyorsa değerlidir, aksi halde ahirette hesabı sorulacak ağır bir yükten ve imtihan vesilesinden ibarettir.
“Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-i ilâhî sorar Ömer’den onu”
Diyen Hz. Ömer, İslam toplumu ve devletinin yalnızca insanlara değil, her canlıya karşı sorumluluğunu dile getiriyordu.
“Tek dişi kalmış canavar” olan Batı uygarlığını temsil eden ülkeler dün ordularını göndererek sömürdüğü ülkeleri bugün daha komplike ve bazen de açık kaba, çirkin, zalimce usuller ile sömürüyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, dolar, NATO, barış teşebbüsleri… modern sömürünün, zulmün ve insanlık dışı tasarrufların araçlarıdır.
Zalimin karşısında ve mazlumun yanında olmaktan ve herkes için adaleti gerçekleştirmekten sorumlu olan Müslümanlar, hakkıyla Müslüman olmadıkları, bu yüzden zaafa ve zillete düştükleri, düşmanın türlü oyunlarına geldikleri için sözde İslam devletleri zalime boyun eğmenin ötesinde bir şey yapmıyorlar, yapamıyorlar.
Bu devletler içinden bir tanesi var ki o, herkese adalet dağıtarak asırlarca dünyanın büyük bir kısmına hâkim olmuş ve yönetmiş olan şanlı tarihin mirasçısıdır.
Medeniyet ve tarih şuurundan mahrum olmuş yöneticilerin ve elitlerin elinde bu miras israf edildi, mevcut çarpık ve zalim dünya düzenine uyum göstererek yıllarımızı zayi ettiler. Derken medeniyet ve tarih şuuruna sahip bir nesil yetişti, onları temsil eden bir kadro iktidara geldi ve bu zalim gidişe dur demeye, mazlumların hamisi, zalimlerin engeli olmaya karar verdi. “Dünya beşten büyüktür” dedi, “kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz” dedi, İMF’ye rest çekti, dünyayı çıkarlarına göre yöneten iri devletlerin dümen suyundan çıktı, başta Filistin ve Suriye olmak üzere dünyanın neresinde aç, açık, hasta, felakete maruz kalmış, zulüm görmekte olan insan varsa onların yardımına koştu, ekmeğini onlarla paylaştı, toprağında onları misafir etti, haklıya haklı dedi yanında durdu, haksıza haksız dedi karşısına geçti…
Dünyanın zalim egemenlerine ve yargıçlarına göre suç dosyası bu kadar kabarık olan bir lidere ve onun ülkesine elbette cezalar yağacaktı ve yağıyor.
Başta bunlar hesap edilmemiş olamaz, hesap edilmiş ve maddi menfaate adalet ve fazilet tercih edilmiştir.
Değerleri için savaşa giden mücahit elbette yaralanma ve şehit olma ihtimallerini hesaba katıyor; ama onun imanı, erdemi, fani ile bakiye yapacağı harcama ile ilgili ölçüsü ve dengesi… ahiret ve ahlak hesabının ağır basmasını sağlıyor.
Şanlı ecdadın mirasçıları da muhtemel maddi zararı göze alarak adaleti, insaniyeti, ahlâkı hâsılı Müslümanca davranışı seçtiler.
Bu faziletli davranışın maddi zarar şeklinde bir bedeli olacaksa -gerekli tedbirleri almak kaydıyla- buna göğüs gerenler ve zalime teslim olmayanlar elbette tarihin kahramanları ve Allah’ın sevgili kulları olacaklardır.
Adam yalan makinası!
04:0019/08/2018, Pazar
G: 19/08/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yetmişli yıllardan beri Türkiye Gazetesi’nin manen bağlı bulunduğu cemaat benimle uğraşır durur. Yarım asırdır söylediklerini temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp okuyucuların önüne koyarlar. Fetö meselesi gibi yeni istismar konuları ortaya çıkınca onunla da ilişki kurdurarak yalan ve iftiralarına devam ederler.
Lise kayıtlarında "yaş" değişikliği
Lise kayıtlarında "yaş" değişikliği
8 Temmuz, Çarşamba
Gazetenin “Geniş Açı Fikir ve Tartışma” bölümünde 11. 8. 2018 günü çıkan yazı da bu karalama, yalan ve iftira zincirinin son halkası.
Dr. C. Ahmet Akışık tarafından kaleme alınan yazının başlığı: “Diyanet İşleri Kimlerin Etkisi Altında Kalmıştı”.
Yazarın iddiasına göre Diyanet, Efgani, Abduh, Reşid Rıza çizgisinde olan Hayreddin Karaman ve arkadaşlarının etkisi altında kalmış.
Kalmış da ne yapmış? Ehl-i Sünnet Müslümanlığı dışında bir dine, bir mezhebe mi hizmet etmiş!
İthamları ceviz değil, fındık kabuğunu doldurmaz, Diyanet’in Cumhuriyet tarihi boyunca ve son otuz yılda ülkemizde ve dünyada yaptığı büyük hizmetlere gözleri kör: “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler, geri dönecekleri de (ıslah olacakları da) yoktur.”
Yazıda ileri sürülen iddia ve ithamların cevapları kitaplara sığar; biz de bunları yazdık ve yayınladık. Adımı yazarak girilebilecek sitemde de bütün ithamların yeterli cevapları vardır, burada tekrarını gerekli görmüyorum. Reşid Rıza’nın kitabını da ben sonradan yeni baştan tercüme ettim, başına yazarı ve hocaları hakkında yüz elli sayfalık araştırma ekledim. Dileyen okur ve hükmünü verir (İZ Yayıncılık’ta çıktı).
Bu yazıda yapacağım şey, yazarın birkaç kuyruklu yalanını teşhir edip, “dinimizde yalancı fâsık olduğundan” Hucurat suresindeki emir gereği sözüne itibar edilmemesini hatırlatmaktır.
Önce okuyucularımın “Bunlar seninle niçin uğraşıyorlar?” muhtemel sorusuna kısa bir cevap vereyim:
Çünkü ben Diyanet’i destekliyorum, Diyanet ise onların kutsal mürşitlerinin kitaplarını sakıncalı bulmuştu. O şahıs da “Yüz Karası” adıyla bir kitapçık yayınlayarak Diyanet’e karşı mücadele bayrağını açmıştı.
Ve çünkü ben, tek mezhebi değil, Sünni fıkıh ve itikat mezheplerinin tamamını bir zenginlik sayıyor, hepsi birden İslâm’dır diyorum; müminlerin bütün mezhep imamları ve diğer fıkıh, kelâm, tasavvuf âlimlerinden istifade edebilmeleri için kapıların açık olduğunu söylüyorum.
Ve çünkü ben İbn Teymiyye, Şah Veliyyullah, Muhammed Hamidullah, Mevdûdî, Seyyid Kutub, Elmalılı M. Hamdi Efendi gibi İslâmî hareket öncülerine -onların mürşitlerine rağmen- mezhepsiz, reformcu, sapkın demiyorum, saygı gösteriyorum, hataları ve sevaplarıyla istifade edilmesini tavsiye ediyorum.
Yazar beni Ehl-i Sünnet’e karşı gösteriyor. Elliden fazla kitabım var, yirmi üç yıldan beri de Yeni Şafak’ta köşe yazısı yazıyorum; ben bunlarda Ehl-i Sünnet Müslümanlığı’ndan başka bir Müslümanlığı savunmadım.
Adam, Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan bakın neler söylüyor:
“Babam Alevi mahallede doğduğu ve yetiştiği için Alevi olarak biliniyordu. (Kendi ifadesi)”
Doğrusu:
Babam Erzurum ili Oltu ilçesi Pikkir köyünde doğdu, 15 yaşlarında Çorum Mecitözün’e göçtüler, askerliğe kadar burada Sünniler arasında yaşadı, askerden sonra Çorum’a yerleşti, komşularımız arasında Aleviler de Sünniler de vardı ve biz onlarla iyi komşuluk ilişkisi içinde olduk.
Bir başka yalanı:
“FETÖ soruşturmalarında bakalım, Amerika’ya gidip Gülen’e tekmil veren H. Karaman’a ne zaman sıra gelecektir (Merve Kavakçı). H. Karaman, buna şu cevabı vermiştir: “Amerika’ya bir kere -o da sondur- Faruk Beşer’le gittim. Orada bazı dernek ve kuruluşlarda konferanslar verdik ve sohbetlerde bulunduk. Gülen’le görüşmem olmamıştır (Kendi ifadesi)”.
Doğrusunu ben söylemişim -onu da eksik nakletmiş ya- peki niçin mide bulandırmak için tekrar yazıyorsun!
Evet, ben ABD’ye bir kere gittim, Sayın Faruk Beşer’le gitmedim, Fethullah Gülen’le görüşmedim, beni davet edenlerin de onunla hiçbir bağlantıları yoktu. Organizasyon sorumlusu Osman Kandara (AK Parti’den aday adayı oldu, ABD’de öğretim üyesi) bu konuda şu açıklamayı yapmıştı:
“Merve Kavakçı’nın hakkınızdaki iftiralara yönelik yazısından haberimiz var. Hatta bununla alakalı gerek sizin adınıza açılmış olan feys sayfasında gerekse kendi şahsı feys sayfamda cevabi bir yazı yazmıştım. Sizi ve Prof. Dr. Mustafa Erdoğan hocamızı, ekserisi Amerika’daki Türkiyeli akademisyenlerin oluşturduğu WisdomNet ve Baton Rouge İslamic Center’ın ‘imam hatip’ okulu olan Brighter Horizon Islamic School adına davet etmiştik. O yılki programın organizasyonunu, Kandara ailesi olarak biz üstlenmiştik. Programın moderatörlüğünü ise halihazırdaki Cumhurbaşkanlığı sözcümüz İbrahim Kalın yapmıştı. WisdomNet’in FETÖ ile uzaktan ve yakından bir bağlantısı olmadığı gibi, Merve Kavakçı ve babası Yusuf Ziya Kavakçı hoca bu oluşumun bizatihi sürekli konuşmacı ve katılımcılarındandır. Ne menem bir çelişki!”
Bir yalan daha:
“Bir gün bazı arkadaşlarla birlikte abdest alıyorduk. H. Karaman hoca da vardı. Karaman Hoca yüzünü ve kollarını yıkadı. Sonra başını mesh etti. Sonra dönüp ‘İçimizde yabancı yok değil mi’ dedi ve çıplak ayaklarını mesh etti (Prof. Dr. Z. Arslantürk)”.
Doğrusu:
Ben hayatım boyunca çıplak ayağa meshetmedim, bunun caiz ve yeterli olduğu kanaatinde değilim, Zeki Bey’in de böyle naklettiğini sanmıyorum. Ben bazen, zorluk bulunduğunda abdestli giydiğim çoraplarıma meshederim. Bunu da gizlemem. Çoraplara meshin caiz olduğunda Ehl-i Sünnette ittifak vardır; ihtilaf çorabın niteliği ile ilgilidir.
Şimdilik bu kadarla yetiniyor, “Allah ıslah etsin!” diyorum.
Et ve şeker bayramları değil
04:0023/08/2018, Perşembe
G: 23/08/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kurban Bayramı’nı et, Ramazan (fıtır) Bayramı’nı da şeker bayramı olarak isimlendirmek, isimlendirmenin de ötesinde bayramı ete ve şekere indirgemek oldukça yaygın hale gelmiş bulunan bir yanlıştır, bir bid’attır.
Et ve şeker bayramları değil
Et ve şeker bayramları değil
16 Ağustos, Perşembe
Bir şeye bid’at deyince kendilerini gelenekçi olarak adlandıranların tüyleri dikenleniyor ve hemen “Bu selefîler, bu modernistler” diye söze başlayarak atıp savuruyorlar.
İslam’ı belli metinlerin lafzî yorumlarına indirip geride kalan bunca yorum, ilim ve irfanı sapma, bid’at, ehl-i sünnet dışı telakki edenlere selefi deniyorsa onların yanlış yolda olduklarında şüphe yoktur.
İslam’ı modern hayata ve Batı örnekli kavram, kurum ve değerlere uydurmak için meşru ve hazine değerindeki geleneği bir kalemde silme konusunda selefilerle işbirliği yapıp daha sonrasında onları da sollayan modernistleri de Allah ıslah etsin!
Ama, bid’atlar karşısında bütün mezheb ve meşrepleriyle Müslümanların hassas olmaları farzdır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.)’in bid’atlarla ilgili uyarılarını hafife almaktan Allah’a sığınmalıyız:
“Her bid’at sapmadır, her sapmanın yeri ateştir.”
“Bizim şu işimizde (dinimizde) olmayan bir şeyi uydurup ona ekleyenleri reddederiz”.
Neyin bid’at olduğu ve neyin olmadığı konusu ile bid’atlarla mücadelenin uygun yöntemi konusunda da önemli tartışmalar ve farklı uygulamalar olmuştur.
Bazıları unu elemenin, yemeği masada yemenin, el ile değil de kaşık ve çatalla yemenin, havlu, peşkir vb. kullanmanın… bid’at olduğunu iddia edecek kadar ileri giderken bazıları da imana ve ibadete yaptıkları eklemeleri dahi din sayacak kadar gaflete dalmışlardır.
Doğru olan ölçü şu olmalıdır:
İslam’da iman, ibadet, helal-haram konuları ve diğer din kuralları (ahkâmı) vardır ve bunları belirleme, sınırlama yetkisi Allah’a aittir, eğer bir beşer çıkar da inanç konularına bir yenisini eklerse, mevcudu değiştirmeye kalkışırsa, ibadete eklemeler yaparsa, helali haram, haramı helal kılarsa, dinde olmayanı uydurur dine sokarsa bid’at gerçekleşmiş olur. Bu da dini beşer eliyle değiştirmek olur ki, Peygamberimiz’in reddettiği bid’at işte budur.
Vahiy kaynağından sapmaksızın usulüne göre yapılan yorumlar ve ictihadlar bid’at değildir. Bunları yapanlar, dini değiştirmeden ve eklemeler yapmadan anlama, anlatma ve farklı şartlarda hayata uygulama cehdi içindedirler.
İslam (genel olarak hak dinler) insanlara dünya işlerini (ziraat, teknoloji, canlı ve cansız maddelere ait bilimler, tıp, eczacılık vb. öğretmek için gönderilmemiştir. Bunları insanlar, Allah’ın lütfettiği bilgi ve bilme araçları ile öğrenip geliştirecektir. Bu sebeple Peygamberimiz (s.a.) zamanında uygulanan teknikler, dünya işlerine ait bilgiler ve uygulamalar genel olarak din ve sünnet değildir; bu konuları beşerin daha iyi bilebileceğini de yine Peygamberimiz (s.a.) söylemişlerdir.
Peygamberimiz (s.a.),
“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir. (Enfal: 8/60)” mealindeki âyeti açıklarken “Dikkat edin, güç okçuluktur” buyurmuşlardı. Âyette de zamanın en uygun gücü olarak atlardan bahsedilmiştir.
İşte bu örnekte gördüğümüz mesela savaş tekniği ve silahlarla ilgili açıklamalar din değildir, o gün için uygun olan ve bu sebeple Allah ve Resulü’nün müminlere yardımcı olduğu, ama beşerin bilip günün şartlarına göre değiştireceği ve geliştireceği dünya işleridir.
Bid’atı ve geleneği bu ölçüler içinde anlamamız gerektiğinin bir daha altını çizdikten sonra “şeker ve et bayramı” telakkisinin niçin sapma olduğuna geçebiliriz (yarınki yazıda inşallah).
Ruhunda ve maksadında bid’at
04:0024/08/2018, Cuma
G: 24/08/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir kere “şeker bayramı” ifadesinde şekil ve isim olarak da bid’at var. Kurban bayramının ismi yerinde ama onunda ruhunda ve maksadında bid’at (değiştirme, sapma) var.
Ruhunda ve maksadında bid’at
Ruhunda ve maksadında bid’at
17 Ağustos, Cuma
Kurban kesmekten maksat et yemek olamaz; çünkü kurban kesme gücünde olanlar eti hemen her zaman yiyebiliyorlar; maksat kurban olmak ve paylaşmaktır.
İsmail Hakkı Bursevî’ye ait olduğunu sandığım bir mısra var:
“Kebş-i nefsim Hakk’a kurban eyledim”
(Nefis koçumu Hakk’a kurban ettim) diyor.
Allah Teâlâ “Nefsini terbiye eden kurtulur, edemeyen batar” buyuruyor. Üç-beş kuruşa bir hayvan satın alıp onu kesmek gücü yeten için çok kolaydır; üstelik etinden kendisi de yediği için nefsini besliyor demektir. Ama terbiye edemeyenler, hakim olamayanlar için bitmez tükenmez arzularının baskısı söz konusu olan nefsi kurban etmek; yani onun arzularının Hak rızasına aykırı olanlarını ayırıp kesmek zor iştir. Kurban bize bu düşünce ve duyguyu telkin etmelidir.
Allah Teâlâ daha acı veren bir kurban isteseydi, İbrahim (a.s.) iman ve teslimiyetinde olanlar onu da Hak için kurban ederlerdi; bu sembol bize acı da vermiyor, bu sebeple bir daha şükür borcumuz var.
Kurbanın paylaşma sembolü olması da önemli.
Bugün dünyada milyarlarca insan aç, bunların bir kısmı açlıktan ölüyorlar. Biz zamanlar Yeryüzü Doktorları örgütünde hizmet veren oğlum söylemişti; Afrika’nın bir yerinde kurban eti dağıtırken oralı bir görevli demiş ki: “Şu gördüğün insanlar sizin bu dağıttığınız kurban sayesinde yılda bir kere et yiyebiliyorlar.”
Allah’ın refah ve bolluk lütfettiği ülkenin biz Müslümanları çeşitli nimetleri çok kere israf boyutunda tüketirken bu açları, bu mahrumları, bu açıkları düşünmez isek İslam ahlakının ve kardeşlik hukukunun neresinde yerimiz olur!
Her iki bayram şeker yemek ve hayvan kesmekten de ibaret değil. Kurban bayramını düşünelim:
Daha arefe günü sabah namazından itibaren farz namazlardan sonra tekbire başlıyoruz. Beş gün beş vakit namazın ardından “Allah’ın büyüklüğünü, O’ndan büyüğünün olmadığını ve olmayacağını, O’ndan başka kulluk edilecek bir tanrının da bulunmadığını” nefsimize ve âleme karşı ilan ediyor, âdeta şuurumuza çakıyoruz.
Bir kul beş gün bunu ilan ettikten sonra başta nefsi olmak üzere Allah’tan başkasının, O’nun rızasına aykırı emirlerine, arzularına, baskılarına itaat ederse dili başka dini başka olmaz mı!?
Bayram namazını camilerde en kalabalık cemaatlerle kılıyoruz. Bu ibadet bize ümmet olduğumuzu, varlığımızın ancak bu camia içinde değerli ve anlamlı olduğunu, yakından uzağa ümmete karşı sorumluluklarımızın bulunduğunu hatırlatıyor, hatırlatmalıdır. Bu birliktelik orada başlayıp orada bitmemeli, dünyanın her neresinde bir Müslüman varsa onun kardeşimiz olduğunu, ümmete dâhil bulunduğunu, sahiplenmemiz, ilişki kurmamız ve derdine derman olmamız gerektiğini telkin etmelidir.
Allah Resulü’nün (s.a.) peşine düşenler, onun yolunu izleyenler Allah sevgisine mazhar olurlar; bu, Allah’ın vaadidir. Onun yolunu izleyenler
ise ümmetini ihmal edemezler.
İsraf, tasarruf ve dolar
04:0026/08/2018, Pazar
G: 26/08/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İsraf, tasarruf ve dolar
İsraf, tasarruf ve dolar
19 Ağustos, Pazar
Peygamberimiz (s.a.) “Nehrin kıyısında abdest alsak bile suyu israf etmemizi istemiyor”.
Nehirde su çok olabilir ama bir insan bir kere gereksiz olarak bol harcamaya alışırsa suyun az olduğu yerde de çok harcar ve işte israf alışkanlığı böyle oluşur.
Bazı israf örneklerini hatırlayalım:
Sık sık ülkemizde ekmek israfından bahsediliyor ve israf edilen ekmek ile milyonlarca aç insanın doyabileceği ifade ediliyor; ama biz yine de ekmeği israf ediyoruz.
Okumuş yazmış sözde kültürlü insanlar da sonradan görmüş olanlar da açık büfe usulü yemek aldıklarında yiyeceklerinden fazlasını alıyorlar, kendileri almazsa çocukları alıyor onlara ses çıkarmıyorlar, masadan kalktıklarında çöpe gidecek ekmeğe, yemeğe ve meyvaya bakınca insan kime ne diyeceğini bilemez hale geliyor; zaten bir şey diyecek olsanız sizi azarlamaya hazır duruyorlar.
Evlerimizde birçok eşya, alet, giyecek vb. var; çoğumuz bunları dayanabilecekleri son güne kadar kullanmak yerine farklısını, yenisini, daha fiyakalısını, konu komşuda gördüğümüz yeni çıkanını görünce mevcudu atıyor, ötekini alıyoruz.
Yüz liraya alabileceğimiz, mal edebileceğimiz bir şeyi sırf marka düşkünlüğü yüzünden bin liraya alanlarımız oluyor.
On liraya lahmacun, hatta pide var; pek inanmak istemedim ama bu tatilde bir moda tatil yerinde yetmiş liraya lahmacun satanlar ve alanlar olmuş.
Her evde çocuklara mahsus oyuncakların yığıldığı bir depo var. Oyuncakları kanıksamış olan çocuklarımıza alınan, getirilen yeni bir oyuncağın ömrü bazen bir saati bulmuyor; çocuk ya kırıyor, ya da bir kenara atıp başkalarına yöneliyor.
Büyük bir âfet olan “zaman israfı” en değerli varlığımız olan ömrümüzü boşa akan sel suyu gibi alıp götürüyor.
Tüketim çılgınlığı, kapitalizmin dellalları veya davulcuları olan reklamcılar sayesinde zirveye tırmanmaya devam ediyor.
Dışarıdan çok alıyor (ithal ediyor) dışarıya az satıyoruz (ihracatımız daha az oluyor). İthal edilenlerin tamamı zaruri ithal malları değil, oranını bilmiyorum ama oldukça önemli bir kalemin ve miktarın gereksiz ithal malları olduğunu biliyorum…
Gelelim tasarrufa.
Bizim dinimiz, ahlakımız, geleneğimiz “sahip olduğumuz malların asıl malikinin Allah olduğunu, bunun bize belli sınırlar ve kurallar çerçevesinde kullanılmak üzere emanet edildiğini” söylüyor. Şu halde bir Müslümanın servetini kural dışı ve topluma zararlı olacak şekilde kullanması emanete hıyanet teşkil ediyor.
Tevbe suresindeki “kenz” âyeti, güncel problemimiz olan döviz stoklama konusunu da içeren güçlü bir uyarıdır:
“Ey iman edenler! Bilin ki yahudi din bilginlerinin ve hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele! / O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı!” (9/34-35).
Bu âyeti Kur’an Yolu isimli tefsirimizde şöyle açıkladık:
“Âyette daha sonra, topluma iyi örnek olacak yerde kişisel ihtiraslarını bütün değerlerin üstünde tutan bu din temsilcileriyle birlikte, –özellikle o günkü şartlarda– temel iktisadî mübâdele araçları olan altın ve gümüşü stok ederek ekonomiyi durağanlaştıran ve böylece toplumun çeşitli mahrumiyetlere mâruz kalmasına sebebiyet veren kimselerin de acı veren bir azaba çarptırılacakları bildirilmiştir. Müteakip âyette de, bu cezanın ne kadar ağır olacağını gösteren bir tasvire yer verilmiştir. 34. âyette, Allah’ın hoşnut olacağı yollara harcamak üzere mâkul birikim sağlayan kişilerin bu kapsamda düşünülmemesi için konan özel kayıttan, burada, iktisadî hayatın canlılığını sağlayan mübâdele araçlarını sırf kişisel servetlerini artırma amacıyla kilitleyenlerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Bu ifadenin tefsiri sırasında Hz. Peygamber’e ve sahâbîlere atfen zikredilen birçok rivayet de, başta zekât ödemeleri olmak üzere gereken vecîbeleri ihmal etmeksizin ve üzerinde kul hakkı bulundurmaksızın servete sahip olmanın buradaki yergi ifadesinin kapsamında olmadığını göstermektedir. İbn Âşûr, esasen âyetin bu konuya sırf servet sahibi olma ve mal stoklamayı yerme veya hayır yollarına harcama yapmayı övme bağlamında değinmediğini, âyetteki tehdit ifadesinin harcama yapmaksızın (ekonominin tıkanmasına yol açacak tarzda) servet biriktirmeyle ilgili olduğunu belirtir (X, 177)”
(Devam edeceğim).
Tasarruf
04:0030/08/2018, Perşembe
G: 30/08/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mal, mülk, para… Allah’ın kullarına emanet ettiği varlıklardır; bunları, dünyadaki sahipleri, Allah’ın kitabında koyduğu, Resulüne açıklattığı kurallara uygun olarak kullanacaklardır.
Tasarruf
Tasarruf
23 Ağustos, Perşembe
İslâm’ın mali ibadetler için koyduğu zenginlik sınırı/ölçüsü oldukça azdır; bunun da sebebi/hikmeti sosyal yardımı ve yeniden dağılımı azami genişlikte yaymak ve ifa etmektir.
Bir Müslüman, israfsız bir yıllık geçimine denk düşen cari varlığına (zekata tabi malların miktar ve para olarak bu kadar tutarına-ki buna havâic-i asliyye denir) sahip ise zekat ödemekle yükümlü değildir(zengin sayılmaz). Bu miktar kadar mesela parası, altını, gümüşü, ticari malı daha varsa ve bu mallar bir yıl boyunca onun mülkiyetinde kalmış ise zekat bakımından zengin sayılır ve zekatını ödemesi gerekir.
Bir yıllık gider dışındaki para veya ticari serveti zekatın tüketmemesi için bununla para veya ek mal kazanmak gerekecektir; bu ise yatırım, üretim ve ticaretle olacaktır.
Müslümanlar ihtiyaçları kadar harcarlar ve sonu gelmez arzularına karşı durabilirlerse bir yandan zekat ve faizsiz borç (karz-ı hasen) verebilmek, diğer yandan ülkenin zenginliğini ve gücünü arttırabilmek için para biriktirirler (tasarruf yaparlar), bu güzel niyetlerle tasarruf mali ibadet ve cihad sayılır.
Peki, halkı Müslüman olan Türkiye’nin diğer milletlere nispetle tasarrufu hangi boyuttadır? Ve tasarrufu az olan bir toplumun hali nice olur?
Ülke çapında tasarruf kısaca şöyle tanımlanıyor:
“Milli gelirin yatırım harcamasına ayrılan kısmı”.
Bu konuda yapılan araştırmalar şunu gösteriyor:
“Türkiye’de kazanıyoruz fakat tasarruf yapmıyoruz. Türkiye’de tasarruf oranları dünya geneline göre oldukça düşük. Gelişmekte olan ülkelerin tasarruf oranları bir tarafa ülkemizdeki oranlar düşük gelir grubuna dâhil olan ülkelerden bile çok daha düşük.”
“Türkiye’de hiç tasarruf yapmayanların oranı yüzde 34. Türkiye bu oranla 12 ülke arasında en üst sıralardaki yerini koruyor. Buna karşın Çin ve Endonezya gibi ülkelerde ise düşük gelir seviyesine rağmen tasarruf oranları yüksek. ‘Gelir seviyem düşük o yüzden tasarruf yapamıyorum’ cevabı da doğru bir cevap değil. ‘Gelir seviyem düşük ama iPhone 6 almaya çabalıyorum’ diyenler var. Bu dengeyi halen oluşturamadık.”
Türkiye’nin %7 kalkınma hızına ihtiyacı var; bu hız yakalanamayınca artan nüfus iş bulamıyor, işsiz sayısı artıyor ve gelişmiş ülkelere göre refah farkını azaltmak mümkün olamıyor.
Türkiye milli gelirinin %4,5’ini kadar yatırım yaparsa %1 büyüme sağlayabiliyor. Türkiye’nin %7 büyümeyi koruyabilmesi için milli gelirinin %31,5’i kadar tasarruf sağlaması ve bunu da yatırıma dönüştürmesi gerekiyor. Halbuki ülkemizin tasarrufu %20’nin de altındadır ve geri kalan kısmının dış kaynaklardan sağlanması gerekir.
Rezerv para yabancının, bizden fazla ekonomik güç yabancının, para ipinin ucu düşmanın elinde, ileri teknoloji yapancılarda, nükleer silah gücü ve ileri korunma imkanları yabancılarda ve bize vermiyorlar; bir ABD’ye, bir Rusya’ya başvurup almaya çalışıyoruz…
Durum böyle iken gece gündüz açığı kapatmak üzere çalışmak; kararında harcayıp geri kalanı tasarruf ederek yatırıma dönüştürmek farz mı, vacib mi, müstehab mı, mübah mı? Buna fakihler karar versinler!
İhtiyaç ortada iken mübah (serbest, olsa da olur olmasa da olur) denemeyeceği kesindir
Hristiyan din adamlarının sapkınlığı
04:0031/08/2018, Cuma
G: 31/08/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Fıtrat yaratılış demektir; insanın yaratılıştan gelen tabii özellikleri, vasıfları, ihtiyaçları, arzuları… vardır. İslam irfanına göre insan eşref-i mahlukattır (yaratılmışların en değerli ve üstün olanıdır), bilkuvve mevcut olan bu değerin hayatta gerçekleşebilmesi için iyi bir eğitime ihtiyaç vardır.
Hristiyan din adamlarının sapkınlığı
Hristiyan din adamlarının sapkınlığı
24 Ağustos, Cuma
İyi bir eğitim insanı erdemli kılar, erdemli insan mutedil insandır, mutedil insan ise yaratılıştan gelen imkan ve kabiliyetlerini ifrata ve tefrite sapmayacak kıvamda geliştirmiş, zamanında ve yerinde kullanan, her şeye hakkını veren, yaratılış özelliklerini tersine çevirmekten veya dengeyi bozmaktan kurtulmuş insandır.
İslam’ın kâmil insanı iyi bir kul olabilmek için dağ başlarında, yer altlarında, mağaralarda tek başına yaşamayı seçmez; o insanların içinde yaşar, onlara iyi örnek olur, kötüden etkilenmez, iyiliğiyle etkiler, bu bakımdan gerektiğinde kalabalıklar için yalnızlık (halvet der encümen) halini yaşar. Evlenir, çoluk çocuğu olur, bir zenaat, ticaret, ziraat… işiyle meşgul olarak rızkını kazanır, ama eli kârda (işte) gönlü Yâr’da olur.
Peygamberimiz’in mübarek hayatlarında bazı ashabı, kendi ibadetlerini az bularak biri evlenmemeye, diğeri her gün oruç tutmaya, üçüncüsü de gece sabahlara kadar uyumayıp namaz kılmaya; böyle bir yoldan iyi kul olmaya karar vermişlerdi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.) bunu haber alınca onların mekanlarına gitti ve şu konuşmayı yaptı:
“Vallahi ben içinizde Allah’a karşı yanlış yapmaktan en çok çekinen, kul olmak için en fazla çabalayıp titreyen bir kimseyim; ama –Ramazan dışında- oruç tuttuğum gün de olur, tutmadığım günde olur, gece uyurum da, nafile namaz da kılarım, kadınlarla da evlenirim; benim yolumdan çıkan benden değildir”.
Gelelim Hristiyan din adamlarına:
Şu âyeti bir daha hatırlayalım:
“Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu Îsâ’yı da gönderdik, ona İncil’i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.” (Hadîd: 57/27).
Allah onlara ruhbanlığı (özel din adamlığı yaşantı ve statüsünü) emretmiyor, onlar bunu icad ediyorlar, ama fıtrata aykırı olduğu için amaçlarına uygun olarak yürütemiyorlar, bir kısmı ise nefislerine yenilip çeşitli sapkınlıkların içine batıyor.
Bu konuda tüyleri ürperten olaylar hakkında bilgi için bir makaleyi işaret edecek bir de yeni haber nakledeceğim.
Makale Doç. Dr. Özcan Hıdır’ın “Avrupa’da Katolik Okullarındaki “Pedofil” Olayı ve Papa XVI. Benedickt’in Zor Sınavı” başlıklı makalesi.
Timetürtk’te okuduğum 29. 8. 2018 tarihli haberden birkaç satır:
Pennsylvania Başsavcısı Josh Shapiro, “Vatikan’ın kilisedeki cinsel istismarların örtbas edildiğini bildiğine dair kanıtlarımız var” dedi.
Bu sadece cemaat ya da kiliseden saklanmak için yapılmış bir örtbas değildi. Bu aynı zamanda hukuki yaptırımlardan da kaçmak için bir kalkandı, böylece benim gibi hukukçular işledikleri suçlardan dolayı onlara suçlama yöneltemeyeceklerdi.
Shapiro, iki yıllık bir soruşturmanın ardından çocuklara yönelik cinsel istismarların, Pennsylvania ve Vatikan’daki kıdemli kilise yetkililerince “sistematik” bir şekilde örtbas edildiği sonucuna ulaştıklarını açıklamalarının ardından kurdukları çağrı hattına 730’dan fazla ihbar geldiğini sözlerine ekledi.
Tahkikat jürisi ise 300’den fazla rahibin 1950’lerin ortalarından beri çocukları istismar ettiğini belirterek, Roma Katolik kilisesine ait yüzlerce rahibi binden fazla çocuğa cinsel istismarda bulunmakla suçlamıştı.
İyi kul olmak ve dine hizmet etmek için evlenmeyi terk edip kiliseye kapananların ibretlik haline bak!
Filistin örneğinde zalim dünya düzeninin çirkin yüzü
04:002/09/2018, Pazar
G: 2/09/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İdlib’de bir milyonu çocuk olan iki milyondan fazla mültecinin can güvenliğini hiçe sayarak kör olası çıkarları için planlar kuran, orada büyük bir katliam ihtimaline karşı Türkiye dışında insan unsurunu düşünmeyen, tek hedefleri ulusal çıkarları olan ülkelerin ekonomik ve stratejik menfaatleri için oluk gibi kan akıtmalarına karşı etkili tedbir alamayan (hatta karşı çıkamayan) dünya adalet ve barış düzeni (kurumları) iflas etmiş, başka bir ifade ile çirkin yüzünü örten sahte kaplama yırtılmış, şapka düşmüş ve kel görünmüştür. Cumhurbaşkanımız sıkça “dünyanın beşten büyük olduğunu” dile getiriyor ve dünya düzenini yöneten bu beşlinin zulümlerine dikkat çekiyor.
Filistin örneğinde zalim dünya düzeninin çirkin yüzü
Filistin örneğinde zalim dünya düzeninin çirkin yüzü
27 Ağustos, Pazartesi
Yıllardan beri kanayan yara Filistin halkına reva görülen zulümdür. Bir zamanlar Suud, Mısır, Libya gibi nispeten irileri dahil Arap ülkeleri hiç değilse liderlerinin nutuklarında Filistin zulmünü dile getiriyor ve karşı çıkıyorlardı, ABD’nin güdümüne girdikten sonra sesleri çıkmaz oldu, daha ötesinde ABD-İsrail planına gizli-açık taraftar oldular.
İsrail, arkasına ABD’yi alarak yıllardır Filistin halkına olmadık zulümleri icra ediyor, kendileri Hitler Almanya’sında gördükleri zulümden, soykırımdan şikâyet ediyor, dünya kamuoyunda bu zulmü canlı tutmaya çalışıyor, karşı çıkanları, farklı anlatanları cezalandıracak kanunlar çıkartıyorlar. Gel gör ki, onların Filistin halkına yaptıkları da tam manasıyla “üstü örtülü, uzun vadeli ve ustalıklı” bir soykırımdır, ama dünya bu zulüm karşısında kördür, sağırdır ve dilsizdir.
Zavallı Filistin halkı ne yapsın, elinden ne gelir, arkasında ne Müslüman ne de gayr-i Müslim güçlü devletler yok, topu yok tüfeği yok; düşman güçlü, tâli’ zebûn. Bu durumda canını ortaya koyarak intifadalar yapıyor, yürüyüşler düzenliyor, kurşuna, bombaya, füzeye, tanklara karşı küçük taşlar atıyor.
Bilindiği gibi Filistinliler, Toprak Günü’nün 42. yılı nedeniyle 30 Mart’tan bu yana abluka altındaki Gazze Şeridi’nin İsrail sınırında “Büyük Dönüş Yürüyüşü” adıyla silahsız eylemler yapıyorlar.
Ama bu mücadele tarzını küçümsemeyelim, ben de Hamas sözcüsünün ümidine katılıyorum.
Hamas sözcüsü Abdullatif Kanu, yazılı bir açıklama yaptı, bu açıklamada dikkat çeken şu satırlar yer alıyor:
“Büyük Dönüş Yürüyüşü gösterileri İsrail’i, Gazze’ye 2006’dan bu yana uyguladığı ablukayı kaldırmaya zorlayacaktır. Filistin davasını tasfiye etmeye yönelik projelere karşı koymak ve geri dönüş hakkını tesis etmek için gösteriler devam edecektir. Tüm biçimleriyle direniş, geri dönüş, kurtuluş hayallerini gerçekleştirmek ve Siyonist işgalcilerle mücadele etmek için halkın stratejik seçimidir. Büyük Dönüş Yürüyüşü gösterileri, Filistin halkının, ‘Yüzyılın Anlaşması’ isimli plana karşı koyma gücünü göstermektedir…”
İsrail askerleri, “sürgün edildikleri topraklarına geri dönmeyi ve 2006’dan beri Gazze’ye uygulanan hukuksuz ablukanın kaldırılmasını talep eden sivil halkın üzerine gerçek mermilerle ateş açıyorlar. İsrail askerlerinin 30 Mart’tan bu yana devam eden gösterilere müdahalesinde şu ana kadar aralarında 3 sağlık görevlisi ile 2 gazetecinin de bulunduğu 160’tan fazla kişi şehit edildi.
ABD yönetiminin hazırlamaya devam ettiği “Yüzyılın Anlaşması” adı verilen plan, Filistin’e getirdiği ağır şartlara bakılırsa, meseleye çözüm olmaktan çok İsrail işgalini pekiştiriyor:
1. Kudüs’ün tamamı İsrail’in başkenti olacak,
2. Batı Şeria’daki yasadışı Yahudi yerleşimlerinin büyük kısmı boşaltılmayacak,
3. Gazze’de bağımsız bir başka devlet kurulacak,
4. Filistinli mültecilerin topraklarına dönmesine izin verilmeyecek.
Evet, dünya beşten büyük, ama bu büyüğün (kalabalığın) gücü yok. İyi ki, Türkiye var, Allah ona, âdil bir dünya düzeninin kurulmasında önayak olma gücü versin, düşmanlarını kahretsin, dostlarını bereketlendirsin!
Esed ile barışmak mı?
04:006/09/2018, Perşembe
G: 6/09/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“ABD yönetimi, Suriye’nin İdlib kentindeki gelişmeleri yakından izlediğini vurgulayarak, ‘Eğer Beşşar Esed yeniden kimyasal silah kullanmayı seçerse ABD ve müttefikleri hızlıca ve uygun şekilde karşılık verecektir, bu konudaki duruşumuz nettir’ açıklamasını yaptı.”
Esed ile barışmak mı?
Esed ile barışmak mı?
30 Ağustos, Perşembe
Şu tehdide ve tedbire bakın! Kimyasal silahla katliam yaparsa önlenecek, diğer silahlarla yaparsa müdahale edilmeyecek!!!
Esed’in cinayetlerinin baş sorumlusu önce ABD, sonra Rusya ve diğer destekçileridir.
Niçin önce ABD?
Çünkü Suriye halkı yıllarca çektiği zulümden, baskıdan, bir Nusayrî azınlığın yönetime silahla el koyup bir daha bırakmamasından, ülkede servetin adil dağıtılmayıp yöneticiler ve destekçileri arasında paylaşılmasından… bıkıp usandığı, “artık yeter” demenin zamanı geldiğine karar verdiği için sokağa çıktı.
Sokağa çıktı da ne yaptı?
Silah yok, terör yok, vurup kırma ve yağmalama yok…
Bütün istedikleri adil bir seçimle halkın istediği kişilerin yönetime gelmesi ve zulmün sona ermesinden ibaret.
Buna karşı Esed’in ve ipini ellerinde tutanların yaptıkları silahsız insanları tutuklamak, işkence yapmak ve topluluklara ateş açarak öldürmek ve yaralamak oldu.
Türkiye ne yaptı?
Türkiye en üst seviyelerde devamlı görüşmeler ve konuşmalar yaparak halkın istediklerini kısmen de olsa vererek durumu yumuşatmayı ve en az zararla normalleşmenin yollarını bulmayı tavsiye etti. Esed bu makul teklife önce evet diyordu, sonra vazgeçip yanlış olan yolda ısrar ediyordu.
Türkiye’nin önünde iki yol vardı: Ya “Suriye halkının meşru talebinden bana ne, ben çıkarıma bakarım, bu da Esed’le iyi geçinmemi gerektiriyor” diyerek onun yanında yer alacak, halka uygulanan zulme yardımcı ve destekçi olacaktı, yahut da zulme isyan eden halkı destekleyecekti.
Hukuk, ahlak, din ikincisini emrettiği için o da bunu yaptı.
Eğer ABD başta verdiği görüntüyü ve sözleri değiştirmeseydi kısa zamanda Esed bitecek, Suriye’de normalleşme devreye girecekti.
ABD sözünde durmasa, ikili oynasa, gevşek davransa, yanlış ata oynasa bile Rusya devreye girip Esed adına savaşmasaydı ÖSO yine Esed’in işini bitirme noktasına gelmişti.
Şu oldu, bu oldu, sonunda öyle bir noktaya geldik ki, bazı aklı başında kimseler bile “Türkiye’nin Suriye politikasını değiştirmesinin zamanı gelmiştir, Esed yönetimindeki Suriye ile doğrudan görüşmeler yaparak ilişkileri, bütün taraflar bakımından olabilecek en az zararla normalleştirmesi gerekiyor, aksi halde Türkiye de, muhalifler de daha büyük zararla ve daha çetin problemlerle karşılaşacaklardır” demeye başladılar.
Suriye probleminde taraflardan birini veya diğerini destekleyen devletlerin birinci hedefleri maddidir; jeo-strateji ve enerji ile ilgilidir, ama unutmamak gerekir ki, saikler arasında din, mezheb ve ideoloji de vardır.
ABD, Rusya, AB ve diğer gayr-i müslim ülkeler İslam dünyasının uyanmasını, kalkınmasını, birleşmesini, dine dayalı medeniyetlerini ihya edip yeniden yaşamaya başlamalarını istemiyorlar. Maddi çıkarları çatışsa bile bu hedefte birleşiyorlar. Herhangi bir İslam ülkesinde samimi Müslümanlar inançlarına uygun bir düzen kurmak için harekete geçtiklerinde, bu hareket demokrasinin teknik kurallarına uygun olsa bile derhal karşı çıkıyor, hareketi kanlı kansız bastırmak için darbeci askerlerle, krallarla, diktatörlerle işbirliği yapmaktan utanmıyor ve çekinmiyorlar. Bu ülkelerdeki laikleri ve dinsizleri koruyor, destekliyor, iktidara getirmeye çalışıyorlar; dinde reform yaparak Batı’ya boyun eğmeyi tercih eden sözde İslâmî hareketlere gerektiğinde “ılımlı” diyerek hoş bakıyorlar, sahih İslam’a bağlı bir devlet ve dünya düzenini savunanlara radikal, kökten dinci, siyasal İslamcı diyerek karşı cephe oluşturuyorlar. İslam’ı terör dini olarak takdim ve temsil eden marjinal gruplara örtülü destek veriyorlar, böyle gruplar yoksa kendileri icad ediyorlar.
Sonuç olarak hem soru hem içinde cevap bulunan bir cümle kurayım:
Gemiyi kurtarabilmek için zalim kaptanla anlaşma noktasına geldik mi?
Yeni Ensâr hareketi
04:007/09/2018, Cuma
G: 7/09/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Efendimiz’in (s.a.) Medine’ye hicret etmelerinden birkaç ay sonra bir “kardeşleme (muâhât)” uygulaması yaptığını biliyoruz. Nebî Mescidi’nin kıble arkasına düşen ve kıble değişmeden önce kıble olan bölümünü de yine çeşitli yerlerden Medîne’ye gelen ihtiyaç sahiplerine tahsis etmişlerdi; “Suffe” adıyla bilinen bu mekân “misafirhane, yatılı okul, geçici barınak, kimsesizler yurdu” gibi ihtiyaçları karşılamıştı.
Yeni Ensâr hareketi
Yeni Ensâr hareketi
31 Ağustos, Cuma
Kırk beş Medine yerlisi (Ensâr) ile aynı sayıdaki Mekkeli muhacir Müslümanlar arasında yapılan kardeşleme uygulaması tarihte emsali pek görülmeyen bir manevi kardeşlik, yardımlaşma, paylaşma, dayanışma örneğidir. Ensar, muhacir kardeşlerine bütün mal ve mülklerinin yarısını vermeyi teklif etmişlerdir, Muhacirler ise bunu kabul etmemişler, ihtiyaçları kadarını alıp kendileri başlarının çaresine bakacak hale gelinceye kadar bundan istifade etmişlerdir. Hatta belli bir süre, Peygamberimiz’in birbirine kardeş kıldığı bu insanlardan biri vefat edince diğeri (manevi kardeşi) onun vârisi olmuştur.
Peki, “müminlerin kardeş olduğunu” ilan eden âyet, “yoksulların, varlık sahibi kardeşlerinin mallarında hakları bulunduğunu” söyleyen âyet, “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” diyen hadis, “Bir başkası muhtaç ise o ihtiyacı karşılayacak fazladan malı olanın bu malı kullanma hakkı yoktur” mealindeki hadis… belli bir zamanın müminlerine mi hitap ediyor; bunların bizimle, bizim zamanımızın din kardeşleri ile bir alakası yok mu?
Bu soruya “yok” diyecek bir mümin olamaz.
Peki, çoğumuz görece değil, mutlak manada lüks ve israf içinde yaşarken bizdeki bu fazlaya (israfa, lükse ayrılan mala, mülke, ihtiyaç maddesine) ciddi manada muhtaç olan insan kardeşlerimiz yok mu?
Buna da “yok” diyecek bir vicdan sahibi bulunamaz.
Dilenciliği meslek edinenler ile mücadele edilsin, buna bir diyeceğimiz olamaz, ama ihtiyacın istemeye ittiği veya ölse bile kimseye el açmayıp açlık, yoksulluk ve perişanlık içinde yaşayan kimseler var mı, yok mu?
Elbette var.
İhtiyacın yanlış yollara sevk ettiği insanlarımız da var mı? Elbette var.
Peki, bütün bunları Allah Teâlâ bizden sormaz mı? Yukarıda zikrettiğim daha pek çoğu da var olan tavsiyeleri, emirleri, teşvikleri kale alınmaz da bu çarpık düzen, mümin bir topluma yakışmayan bu zalimce servet ve refah dağılımı devam ederse dünyada ve ukbada bunun bir ağır bedeli olmaz mı?
Elbette olur.
Aslında oluyor da, bunu görmek ve ibret almak için gafil olmamak gerekiyor.
Hasılı insanımızı “yeni bir Ensar hareketine” davet ediyorum.
Adı Ensar olan Vakfımız bu hareketi organize edebilir. Kardeş kuruluşlardan temsilciler alarak bir meclis oluşturur. Bu meclis, hareketin nizamını ortaya koyar ve derhal uygulamaya geçilir.
Yeni Ensar hareketinde koruyan (hâmî) aile ile korunan aileyi mevcut şartlarda kardeşlemeye gerek yoktur, zaten müminler kardeştir. Yok olan, kardeşler arasındaki yardımlaşmadır.
Şekil olarak düşüncem, imkânı müsait olan her ailenin, bir veya imkâna göre daha fazla yoksul aileyi himayesine almasıdır. Bunu âleme ilan etmeye de gerek yoktur. Organize eden kuruluşların bunu teşvik etmeleri, yoksulları tespit edip bunlara hamileri yönlendirmeleri yeteli olabilir.
Bu himaye yalnızca maddi yardıma özgü değildir; başka problemleri, ihtiyaçları, beklentileri olan şahıslar ve aileler vardır. Mesela özürlü çocukları olan ailelerle ilgilenmek, onların yüklerini hafifletmek, o özürlü melekleri okşamak, onlarla biraz meşgul olmak… “bir tebessüm sadaka olduğuna göre” ibadet değil midir?
Yakınları tarafından huzur (huzursuzluk mu desem) evlerine bırakılan yaşlıları ziyaret etmek, onların dertlerini dinlemek, yalnızlıklarını az da olsa gidermek, müsait olanları alıp evde misafir etmek, gezdirip iyi vakit geçirmelerini sağlamak hizmet, hayır, iyilik değil midir?
Ne yapılacak, nasıl yapılacak sorularının daha düzenli ve yeterli cevapları istişarelerle bulunur; yeter ki bir yerden başlayalım, ama mutlaka ve hemen başlayalım!
Ermeni mezalimi
04:009/09/2018, Pazar
G: 9/09/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ermeni mezalimi
Ermeni mezalimi
2 Eylül, Pazar
Yahudinin biri mahalle mahalle dolaşıp incik boncuk satıyor, bu işe yaramaz şeyler karşılığında halkın kıymetli mallarını, çocukları kandırarak topluyormuş. Zeki bir çocuk bunun farkına varmış ve “Arkadaşlar bu adam bizi kandırıyor, evlerden aparıp getirdiğimiz kıymetli şeyleri bu aldatıcı nesneler karşılığında vermeyelim” demiş. Yahudi bunu duyunca çocuğu cezalandırmak ve susturmak için göstermeden sıkı bir çimdik atmış. Canı acıyan çocuk ağlamaya bağlayınca sokaktan geçen bir adam oraya yönelmiş, bu defa da Yahudi çocuk kendini savunamasın diye daha yüksek sesle ağlamaya başlamış. Adam sebebini sorunca da, “Bu çocuk bana çimdik attı” demiş, adam da çocuğun kulağını çekip yoluna devam etmiş.
Kıssadan hisse:
Siyonist Yahudiler en büyük zulmü ve uzun vadeli soykırımı Filistin halkına uyguluyorlar, ama propaganda gücünü kullanarak zalim iken mazlum rolü oynuyorlar, bugün mevcut ve devam etmekte olan zulmün üstünü kapatıyor, üzerinden yetmiş yıldan fazla zaman geçmiş olan Nazi zulmünü gündemde tutuyorlar.
Ermeniler de böyle.
Kendileri Müslüman Türk halkına büyük zulümler yaptıkları halde dünya kamuoyundan bunu nispeten gizlemeyi başarıyor, ama bir efsane olan “Ermeni soykırımını” inkâr edenleri cezalandırmak üzere ülkelerde kanun yaptıracak ölçüde gündemde tutuyor ve dünyaya yutturuyorlar.
Rahmetli babam Erzurum’un Oltu kazasından idi, 1915 gibi yıllarda oradan Çorum tarafına göç etmişlerdi. Ömrü boyunca Ermenilerin kendilerine yaptıkları zulmü anlattı, “Onların yaptıklarının onda birini Ruslar yapmadı” der dururdu.
Rahmetlinin anlattıklarının tarihi gerçek olduğu birçok çalışmada ortaya çıkarıldı. İki yazardan birkaç örnek aktaracağım:
Sayın Osman Nuri Toraman’ın “Ermeni Mezalimi ve Soykırım” başlıklı bir makalesinden:
“Ermeni isyanları artmaya başlayınca, 24 Nisan 1915 tarihinde, Ermeni komiteleri kapatılarak, 2 bin 345 Ermeni, ‘Devlet aleyhine faaliyette bulunmak’ suçundan tutuklanmıştır... Ermenilerin her yıl ‘ulusal anma günü’ olarak adlandırdığı günün, Yani 24 Nisan’ın tehcirle alakası yoktur; çünkü tehcir kanunu (Sevk ve İskân Kanunu) 27 Mayıs 1915’te çıkarılmıştır. Dönemin resmi gazetesi Takvim-i Vekâyi’de, 1 Haziran 1915 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Birinci Dünya Savaşı tüm hızıyla sürerken, Osmanlı Devleti, Ermeni komitacılarının Devlet aleyhine faaliyetlerinden ve Ermeni çetelerinin saldırılarından dolayı cephe gerisini sağlama almak maksadıyla, doğru bir kararla Doğu Anadolu’da yaşamakta olan Ermenileri daha güneye, Suriye ve Şam’a sevk kararı almıştır. Bu sevk sürecinde Ermeni kayıpları olmuştur. Trajediler yaşanmıştır. Ancak buna asla soykırım denilemez. Bu dönemde asıl soykırım, katliam, mezalim ve zulmü Müslüman Türk ahali, dahası Erzurumlular görmüştür… Ermenilerin acımasız işgal ve katliamına son vererek Erzurum’u kurtaran Kazım Karabekir, 12 Mart sabahını şöyle anlatıyordu: “Erzurum’da halk, gözyaşları içinde kimi babasını, kimi kardeşini, yakılmış ya da süngülenmiş buluyor, saçlarını yoluyordu. Sokaklarda canlılıktan bir iz bile kalmamıştı. Yerlerde çocuk, kadın ve yaşlılar kanlar içinde yatıyordu...” Ermeni çetelerinin yalnız son gece, Yani, 11-12 Mart 1918’de 3 bin Müslüman Türk’ü öldürdüklerini, Erzurum Rus 2. Topçu kale komutanı Yarbay Twerdo Khlebov anılarında yazmıştır... Amerikalı Prof. Dr. Justin McCarthy’ye göre ise, gerçek soykırım Türklere uygulanmıştır. Çünkü Erzurum Müslüman Türk ahalisinin yüzde 20’den fazlası Ermeni çeteleri tarafından katledilmiştir...”
Sayın Murat Bardakçı’nın bir yazısından:
“Günlerden bu yana kıyametleri kopartıyor, 1915 olayları hakkında önce Papa Fransuva’nın yaptığı konuşmaya, ardından da Avrupa Parlamentosu’nun aldığı ve tehciri ‘soykırım’ olarak niteleyen karara tepki gösteriyoruz. 1915’te büyük acıların yaşandığını, tehcirin Ermeniler tarafından unutulmasının imkânsızlığını ama tehcirin ‘soykırım’ değil, devletin o günlerdeki mecburiyeti ve daha da önemlisi “nefis müdafaası” olduğunu senelerden buyana yazıp söylüyorum.”
“Mahmud Kâmil Paşa’nın şifre ile gönderdiği yazı:
Erzurum, Van ve Bitlis illeri dâhilindeki Ermeniler firar edip düşman tarafına katılmak, çeteler teşkil ederek yolları kesmek, halkı katl ve depoları yağma ve tahrip etmek suretiyle içyüzlerini gösterdiler. Sivas, Diyarbakır ve Elazığ illerinde yaşayan Ermenilerin de aynı maksat ve emelde oldukları ele geçirilen silâh, bomba, patlayıcı maddeler ve meydana çıkarılan teşkilât ve tertipleri ile belli olmuş ve daha sonra Karahisar’daki olay ile de tespit edilmişti…”
Hicrî yılbaşı ve âlemlere rahmet Efendimiz (s.a.)
04:0013/09/2018, Perşembe
G: 13/09/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mekke’nin fethinden önce Allah rızası için büyük fedakârlıklarla Medine’ye göçüp Peygamberimiz’in (s.a.) yanında yer alan, zengin iken yoksul düşen, evli iken evsiz (eşsiz ve evsiz) kalan, toplumu içinde itibarlı bir kimse iken Medine’de garib olan, ama bütün bunları önemsiz kılan bir devlete; “Allah Resulü ile beraberlik” devletine eren ashâba muhacirler diyoruz. Mekke fethedildikten sonra bu sıfatla anılma ve bu manada muhacir olma imkanı sona ermiş oldu. Bundan sonra müminlerin önünde günahtan sevaba, nefsin rızasından Allah rızasına, cehenneme götüren yoldan cennete götürene göçmek (hicret) ve iyi niyet kalmış oldu.
Hicrî yılbaşı ve âlemlere rahmet Efendimiz (s.a.)
Hicrî yılbaşı ve âlemlere rahmet Efendimiz (s.a.)
6 Eylül, Perşembe
Hicret İslam ve Müslümanların tarihinde çok önemli bir olay olduğu için Hz. Ömer’in hilafetinde bunu, takvimlerinin başlangıcı kıldılar. O döneme kadar Arapların belli bir tarihi yoktu. Bazı önemli hadiseleri “Hz. İbrahim’in ateşe atılışı, Fil vakası” şeklinde tarihe başlangıç olarak kullanıyorlardı.
Medeniyetimizi zorla terk ettirenler yılbaşımızı da değiştirdiler, Batı uygarlığını taklid etmeyi çağdaşlaşma/medenileşme sayanlar yılbaşını da onların takvimlerine uydurdular, ancak zekat, oruç, hac gibi ibadetlerimizde biz hala kamerî takvimi ve resmi takvim yanında hicrî takvimi kullanıyoruz. Bir gün zalim dünya düzenini adil dünya düzenine çevirme misyonunu ümmet yüklendiğinde resmi takvimimiz de değişecektir.
Bu münasebetle Peygamberimiz’in (s.a.) “âlemlere rahmet oluşunu” kabul etmeyen ve ilgili âyeti gelenekte olandan farklı yorumlayanlara bir hatırlatma yapmak istedim.
“Her ilim sahibinin üstünde bir ‘her şeyi bilen’ vardır”. Kendini en bilgin, tek bilgin sanan, bildiği ve söylediğinin de mutlak doğru olduğuna inanan kimseler yanılmaktadır. İslâmî ilim geleneği âlim, sûfî ve filozof sıfatlarıyla anılan binlerce üstün zekanın ortaya koydukları bilgi birikimidir. Çağın alimi (ilim yolcusu) yetkin ise bunları taklit etmek mecburiyetinde olmayabilir, ama ne söylediklerini, nereden ve nasıl söylediklerini bilmek durumundadır; bu bilginin iki faydası vardır: 1. İnsanı yanılmaktan kurtarabilir. 2. Aklına akıl, düşüncesine düşünce, ilhamına bereket, bilgisine zenginlik katar.
“Peygamberimiz’in alemlere rahmet olarak gönderilmediği, ilgili âyette geçen rahmetin ‘Allah’ın rahmeti’ olduğu; yani Allah âlemlere merhametli olduğu için kullarına Peygamberimiz’i gönderdiği” iddiası/yorumu karşısında gelenekte ne var diye iki tefsire baktım: Taberî ve Râzî’nin tefsirlerine. Bu tefsirlerin ilki rivayet, ikincisi dirayet tefsirlerinin zirvelerini temsil ederler.
Her iki tefsir sahibi de Arapça’yı iyi bilirler, İslâmî ilimleri de hakkıyla okumuş ve hazmetmişlerdir. Bunlarda “âlemlere rahmet olma” durumunu Peygamberimiz’e değil de Allah’a ait kılma anlayış ve yorumu mevcut değildir.
Bu yorumu yapanların naklî (gramer, ayet ve hadis olarak) tutarlı bir delilleri ve dayanakları yoktur.
Aklî delil olarak da şunu söylüyorlar: “Alemlerin içinde canlı cansız bütün varlıklar vardır, bunlara rahmet olmak söz konusu değildir, âlemleri canlılar ve bunların içinden de insanlar olarak alsak bile bunların içinde müminler ve kâfirler vardır; Allah Resulü kâfirlere rahmet olmamıştır…”
Bakın o iki müfessir de bu düşüncenin, akla gelen bu ihtimalin farkındalar (yani bunu düşünenler yalnızca birkaç çağdaş tefsirci değildir), ancak onlar, diğer akıl ve nakıl delillerini de göz önüne alarak burada geçen “âlemlerden” maksadın insanlar olduğunu, insanların içinde müminler ve kâfirlerin de bulunduğunu, Peygamberimiz’in (s.a.) müminlere irşad, örneklik ve şefâatle… rahmet olduğunu, kâfirlere ise başka kavimlerde olduğu gibi dünyada küfürlerinin cezasını çekmekten kurtardığı için rahmet olduğunu (Sen onların içinde iken Allah onların kökünü kazıyacak bir azapta bulunmaz… Enfâl: 8/33) haklı olarak ifade etmişlerdir. Ve demişlerdir ki: Genel ifadelerin bazı istisnalarının olması bu ifadelerin maksad ve manasını ortadan kaldırmaz. Mesela yağmur da rahmettir, ama bazı zararları da olabilir, bu istisnai durum onun genel manada rahmet olma özelliğini ortadan kaldırmaz.
Gelenekte bunlar var iken çağdaş iddiaların en azından daha mütevazı olması gerekmez mi?
Bir de şu var:
Diyelim ki, “Allah Teâlâ’nın rahmeti âlemşümul olduğu için Peygamberimiz’i gönderdi”, peki, yorumcunun akli itirazları bu yorum için de geçerli değil midir? Yani Allah âlemlere rahmetli-merhametli olunca kâfirlerin, dünyada acı çekenlerin, dertlilerin… bu rahmetin dışında kalmış olmalarına ne diyeceğiz?
Allah’ın rahmeti gadabına galiptir, Peygamberimiz de âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir; ancak bu rahmet ve merhametten istifade edebilmenin şartları konmuştur, bu şartlara uymayanların rahmetten istifade edememeleri genel manayı ve kuralı bozmaz vesselam.
Peygamberimiz canlı cansız bütün âleme rahmettir
04:0014/09/2018, Cuma
G: 14/09/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dünkü yazıda Peygamberimiz’in (s.a.) dini, inancı, ahlâkı, rengi, ırkı… ne olursa olsun bütün insanlık için rahmet olduğunu; özetle müminlere kâmil insan olmanın yolunu gösterdiği ve onlara örnek olduğu için, mümin olmayanları imana, doğru yola çağırdığı ve onlara bunu açıkladığı, inanmamakta ısrar edenlerin de dünyada köklerini kurutacak felâketlerden korunmasına sebep olduğu için rahmet olduğunu ifade etmiştim.
Peygamberimiz canlı cansız bütün âleme rahmettir
Peygamberimiz canlı cansız bütün âleme rahmettir
7 Eylül, Cuma
“Âlemler” kelimesi canlı cansız bütün varlıkları içine alıyor, onlara rahmet söz konusu değil” diyenlere hatırlatmak üzere O’nun, (s.a.) hayvanlar, bitkiler, sular, topraklar, çevre… için de nasıl bir koruyucu/rahmet olduğuna dair bazı nakiller yapacağım.
Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ yeri ve gökleri yarattığını, bunlarda yaratılış gereği bir dengenin ve düzenin bulunduğunu, her şeyin bir ölçüsü ve normal yapısı bulunduğunu… açıkladıktan sonra bunları insanların bozmalarını yasaklıyor ve bozdukları takdirde başlarına türlü felâketlerin ve belaların geleceğini açıklayarak ikaz ediyor:
“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah –dönüş yapsınlar diye– işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor” (Rum: 30/41).
Peygamberimiz (s.a.) sulara çiş yapılmasını yasaklıyor, yolların kirletilmemesini, insanların yolları kullanırken zarar görmelerine sebep olacak şeylerin oradan kaldırılmasını istiyor ve bunları imanın gereği olarak açıklıyor. Bir müminin yaptığı her işi ve şeyi en güzel ve tam yapmasını tavsiye ediyor, kazılan mezarın içindeki bir eğriliğin bile düzeltilmesini emrediyor. Kur’ân’dan ve sünnetten “Her şeyin Allah’ı andığını ve hatırlattığını” öğreniyor ve eşyaya bu nazarla bakıyoruz. Doğrudan veya karşılık olarak zarar vermeyi yasaklıyor. Ve şöyle buyuruyor:
“Hiçbir Müslüman yoktur ki, onun diktiği bir ağaçtan, ektiği bir bitkiden hasıl olan ürünü ve meyveyi bir kuş, bir insan, bir diğer hayvan yesin de onun için bu, sadaka olmasın!”
“Birinizin elinde bir fidan var iken kıyamet koptuğunda yine de onu diksin”.
Yemek ve su kaplarının açık bırakılmamasını, bırakılırsa veba (mikrobu) ile kirleneceğini bildirerek uyarıda bulunuyor.
Bir kuyunun başında susuzluktan dili dışarı çıkmış bir köpeği görüp kuyudan su çıkararak onu sulayan günahkâr bir kişiyi Allah’ın affettiğini bildirince ashabı soruyorlar:
“Hayvanlara yapacaklarımızdan da sevap kazanır mıyız?”
Cevap: “Her can taşıyana yaptığınızda ecir vardır.”
Bir yolculukta kendisi uzakta iken birileri bir kuş yuvasında iki yavru görüp bunları alıyor, biraz sonra ana kuş geliyor ve çevrelerinde çırpınarak daireler çizmeye başlıyor, Peygamberimiz (s.a.) gelip durumu görünce, “Yavruları yüzünden buna bu acıyı kim çektiriyor!” diyor ve yavruları yuvaya iade ettiriyor.
Açlıktan karnı sırtına yapışmış bir deve görünce, “Bu dilsiz hayvanlar hakkında yaptıklarınızdan Allah’ın sizi sorumlu tutacağını bilin, onlara düzgün binin ve düzgün bakın” buyuruyor.
Bir kediyi bağlayıp aç ve susuz bıraktığı için ölümüne sebep olan bir kadının cehennemde azap göreceğini bildiriyor.
Hz. Aişe’nin, devesine bir hızlandırıp bir durdurarak eziyet verdiğini görünce “Hayvana merhametli davran” diyor.
Hayvanları birbirine karşı tahrik ederek dövüşmelerine sebep olmayı (hayvan dövüştürmeyi) yasaklıyor.
Savaş halinde bile zaruret bulunmadıkça ağaç kesmeyi ve ekili bitkileri imha etmeyi menediyor.
İnsandan başka canlılar ve cansız nesnelere yönelik bu koruma (rahmet ve şefkat, esirgeme) tavsiyeden ibaret kalmıyor; İslâm’ın önemli bir kurumu olan ihtisab (emir bi’l-maruf, nahiy ani’l-münker) bu korumayı ve bozulmayı engellemek üzere vazife yapıyor.
Ölüler dirileri duyar mı?
04:0016/09/2018, Pazar
G: 16/09/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu soruya farklı meşrebi ve mezhebi olan âlimler farklı cevaplar vermişlerdir; çünkü ölülerin duyması durumunda hem onlardan bir şeyler talep etmek mümkün olacak hem de kabir başında yapılan telkin makul ve meşru olacaktır.
Ölüler dirileri duyar mı?
Ölüler dirileri duyar mı?
9 Eylül, Pazar
Bu konuda genel fıkıh kitaplarında bilgiler bulunmaktadır, ayrıca özel olarak kitaplar da yazılmıştır.
Burada bahsedeceğim iki kitapçık var:
Birincisi meşhur Bağdadlı müfessir Âlûsî’nin oğlu Mahmud’un yazdığı “el-Âyâtu’l-beyyinât fi adem-i semâ’i’l-emvât ınde’l-Hanefiyyeti’s-sâdât” adını taşıyor (Arabistan, 1425), ikincisi ise yine Bağdadlı ve Nakşibendî-Hâlidî Dâvud b. Süleyman’a ait, ismi de “Risale fi’r-reddi alâ Mahmud el-Âlûsî”. Bu reddiye tabii ikincisinden sonra yazılmış ama önce 1306’da basılmıştır.
Tasavvufta rabıta var; bir sâlik zikrini yapmaya başlarken önce rabıta yapıyor, Allah’tan Peygamberimize (s.a.) O’ndan Hz. Ebu Bekir veya Hz. Ali’ye, onlardan aşağıya doğru diğer meşayihe ve en sonunda kendi şeyhine gelen feyze kalbini açıyor. Bu zevatın fâni âlemden göçmüş (ölmüş) olmaları manevî tesirlerinin devamına mani olmuyor, Allah Teâlâ gerektiğinde onlara hayat veriyor ve mesela selam verenlere cevap veriyorlar, yahut ruhlar (Berzah) âleminde dünyadakilerle irtibat kurmalarına engel bulunmuyor.
Tasavvufta bir de tevessül konusu var. Tevessül, Allah Teâlâ’dan bir şey isterken araya, O’nun sevdiğine inanılan bir zatın sokulması, onların ziyaret edilmesi, hatırlanması ve kabaca ifade etmek gerekirse, “Yâ Rabbi! Onun hatırı için duamı kabul et, bana şunu bunu yap, ver…” denmesi şeklinde gerçekleşiyor. Bunun da makul olabilmesi, bazı zevatın öldükten sonra da dünyadakileri duymasına ve/veya onlarla irtibat halinde olmalarına bağlıdır.
Tabii İslâm uleması içinde “Ölülerin dünyadakileri duymalarının mümkün olmadığına” ve “yukarıda açıklanan şekliyle tevessülün caiz olmadığına” inananlar da var.
Her iki grup inançlarını aklî ve naklî delillerle savunuyorlar.
Bu yazının konusu tevessül olmadığı için merak edenlere “Ebediyyet Yolcusunu Uğurlarken” isimli kitabımı tavsiye ederim. Diyanet Vakfı’nın yayınladığı bu küçük kitapta hem karşı çıkan İbn Teymiyye’nin görüşünü hem de M. Zâhid Kevserî’nin (v. 1371/1951) “Muhikku’t-Takavvul fî Mes’eleti’t-Tevessül” isimli risalesindeki savunmasını özetlemiştim.
Peygamberimiz (s.a.), şehitler ve bazı münferit olaylar müstesna olarak genel mânâda ölülerin, dünyada yaşayan insanları duymadıklarına inanıyorum.
Yukarıda adını verdiğim Âlûsî de kitabında bunu (duymadıklarını) savunuyor, âyetler ve hadîsleri sıralayıp açıklıyor, fıkıh mezheplerinin görüşlerine yer veriyor ve özellikle de Hanefî mezhebi âlimlerinin sözlerini naklediyor.
Allah Teâlâ mübarek kitabında “ölülere Peygamberimizin bile sesini duyuramayacağını” açıkça ifade buyuruyor (Fâtır,22/ Neml, 80/ Rûm, 52).
Peygamberimizin (s.a.) bir iki vak’ada müşrik ölülerine seslenişini, bu kesin ifadeli âyetler sebebiyle şu şekillerde yorumluyorlar:
Bundan maksat ölülere duyurmak değil, yaşayanlara ders vermektir.
Bu vak’aya mahsus olmak üzere Allah Teâlâ Peygamberine mucize olarak bu imkânı vermiştir.
Âlûsî, Hanefi mezhebinin görüşünü şöyle özetliyor:
“Tenvîru’l-Ebsâr” isimli kitabın Tahâvî ve İbn Âbidîn tarafından yapılan şerh ve haşiyeleri, Fethu’l-Kadîr, Hidaye, Merâkı’l-Felâh ve haşiyesi, el-Kenz ve şerhleri gibi Hanefî mezhebinde muteber ve fetva kaynağı olan kitaplardan naklettiğim ifadelerden açıkça anlaşılan odur ki: Bir insan, ruhu cesedini terk ettikten sonra dünyadakileri işitemez. Hanefî uleması bu hükümde ittifak etmişlerdir. Diğer mezheplerden de onları teyit eden âlimler vardır.”
Ölüler dirileri işitemeyeceğine göre kabir başında yapılan telkin de makul ve meşru olmuyor. Bu konuyu, yukarıda adını verdiğim kitabımda şöyle açıklamıştım:
Cenazeyi defnettikten sonra Resulûllâh’ın (s.a.) kabirde bir müddet kaldığını, cemaate: “Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzerine sebatını dileyin; çünkü o şu anda sorguya çekilmektedir”, buyurduğunu daha önce zikretmiştik. Buna göre sünnet olan definden sonra kabrin başında bir müddet kalmak, Allah Teâlâ’ya, din kardeşimizin affı ve mağfireti için dua etmektir. Kur’ân-ı Kerîm’den bazı kısımların okunmasının da sünnet ve faydalı olduğunu nakletmiştik.
İmdi bu sünneti terk edip onun yerine “Ey filân oğlu veya kızı filân, dünyayı terk ettiğin zaman ve durumu hatırla...” şeklindeki sözlerle imamın telkin vermesi sünnet değildir. Bunu Resulûllâh’ın (s.a.) yaptığına veya yapın dediğine dair sahih bir hadis yoktur. Büyük müctehit ve hadis bilgini Ahmed b. Hanbel’e telkini sorduklarında şu cevabı vermiştir: Ebû’l-Muğîre vefat edince Şamlılar bunu yaptılar, bunlardan başka mezkûr telkini yapan birisini görmedim.
Birkaç sahâbe ve tâbiûnun telkin yaptığına ve bazı zayıf rivâyetlere istinat eden Şâfiiler mezkûr telkinin müstehap olduğunu söylemişlerdir. Mâlikî ve Hanbelîler bid’at olduğunu gözönüne alarak “mekrûh” demişlerdir. Hanefîlere göre ne sünnettir ne de mekrûhtur; ne yapılması tavsiye edilir, ne de bırakılması.
Durru’l-Muhtâr’ın, metninde, “Ölü defnedildikten sonra telkin yapılmaz” denmiş, İbn Abidin Reddü’l-Muhtar’da bu rivâyetin kuvvetli olduğunu nakletmiştir. Fakat Hanefîlerin çoğuna göre -yukarıda zikrettiğimiz gibi- ne yapın denir, ne de yapmayın. Sünnet ve fıkıh karşısında telkinin durumu bundan ibarettir. Bir ülkedeki bütün müftü ve mürşitler ittifak edebilirse bu bid’atın terki daha uygundur. İhtilâf ve tefrikaya sebep olacaksa tasfiyesinin zamana bırakılması gerekir.
Ölüler dirileri işitmezler
04:0020/09/2018, Perşembe
G: 20/09/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ölüler dirileri işitmezler
Ölüler dirileri işitmezler
13 Eylül, Perşembe
Allah Teâlâ Kitabında, Peygamberine hitaben “Ölülere ses ve sözünü duyuramayacağını” açık ve kesin olarak ifade ediyor (Fâtır,22/ en-Neml, 80/ er-Rûm: 52).
Müfessirler bu âyetlerdeki ifadenin mecazi olduğunu, burada geçen “ölülerden” kâfirlerin kastedildiğini, inkarcılar akıl ve bedenlerini Allah’ın emir ve rızasına uygun olarak kullanmadıkları için ölü sayıldıklarını, Peygamberimiz nasıl ölülere sesini duyuramazsa aynı şekilde kâfirlere de duyuramayacağını söylüyorlar. Yani ifade mecazi de olsa sonuç “Peygamberimizin ölülere ses ve sözünü duyuramayacağı” gerçeğinin ifadesi oluyor.
Allah murad ederse peygamberlerini canlı cansız varlıklarla konuşturur, ama bu onların tabii bir hal ve yetkileri değildir, mucizedir, istisnâî bir durumdur.
Genel olarak bırakın diğer insanları Peygamberimizin bile ölülere ses ve sözünü duyuramayacağını üç önemli müfessirden nakledeceğim:
Fahreddin Râzî, Fâtır suresi 22. âyetin tefsirinde:
Kâfirler Allah’ın Peygamberine gönderdiği vahyini duyma bakımından ölülerden daha aşağı durumdadırlar. Allah ölülere duyurur, Peygamber duyuramaz. Allah bu âyette Peygamberini teselli ediyor, “Dilerse taşa bile kendini dinletebileceğini, bu kudreti ile ölülere de dinlettiğini, ama Peygamberinin kabirdekilere duyuramayacağını, onlardan sorumlu da olmadığını” bildiriyor.
Taberî, aynı âyetin tefsirinde:
Allah kitabında faydalansınlar diye, yarattıklarına vaaz ve nasihatta bulunuyor, ey Muhammed, sen kabirlerde yatanlara kitabı duyurup onları hidayete erdiremezsin; tıpkı bunun gibi yaşadıkları halde Allah’ı bilme bakımından kalpleri ölmüş bulunan kimselere de Allah’ın kitabını ve varlık delillerini, güzel öğütlerini duyuramazsın.
Kurtubî, yine aynı âyetin tefsirinde:
Ölülere sözünü duyuramayacağın gibi küfrün (inkârın) kalplerini öldürdüğü kimselere de duyuramazsın.
Bu açık ve kesin ifadeli âyetler karşısında “ölülerin dirilerin ayak seslerini veya özellikle Peygamberimizi duyduklarını ifade eden hadisleri muteber âlimler tenkit ve tevil etmişlerdir.
Tenkitten maksadım “metin tenkidi”dir. Fıkıh Usulü kitaplarında meselâ Pezdevî Şerhi Keşfu’l-Esrar’da, daha sonradan yazılmış makale, kitap ve tezlerde bu konu hakkıyla işlenmiştir. Temel kural şudur: Bir hadis, sened (ravilerin durumu) bakımından sahih ve kusursuz olsa bile manası akla, vakıaya, temel usul kurallarına ve daha güçlü bir delile (mesela âyete) ters düşüyorsa bu hadis mümkün ise tevil edilir, değilse terk edilir.
Konumuzla ilgili bir tenkit örneğini İbn Âbidîn diye meşhur olan fıkıh kitabından özetliyorum:
Bedir’de katledilen müşrikler bir çukura doldurulduktan sonra Peygamberimizin (s.a.) onlara hitab etmesi ile ilgili hadis hakkında:
“Üstad derecesindeki âlimlere göre bu hadis (sened değil de) mâna bakımından sabit değildir; çünkü Hz. Âişe, Peygamberimizin ölülere sözünü duyuramayacağını ifade eden âyetlere dayanarak bu rivayeti reddetmiştir. Alimler şu yorumları da yapmışlardır: a) Peygamberimiz bunu, ölüler için değil, diriler ibret alsınlar diye söylemiştir. b) Üzüntüleri artsın diye yalnızca bu kâfirler için olmuştur. c) Peygamberimiz için bu bir mucize olarak vaki olmuştur… Hadis sened bakımından sahih olsa da ifade ettiği manada öyle bir kusur (illet) vardır ki, bu kusuru taşıyan bir sözü Peygamberimiz söylemiş olamaz; o kusur da Kur’an’a muhalif olmasıdır.
Ehl-i Sünnetin de inancı şudur:
Bir kimse ölünce ruhu bedeninden ayrılır ve Berzah denilen bir başka âleme gider. Kabir hayatı işte bu âlemde cereyan eder. Bu dünyada bedeni çürür. Yeniden dirilişte ya Allah Teâlâ bu bedenin yok etmediği kalıntısını bir araya toplayıp canlandırır veya benzerini yeniden yaratır (Bak. Râzî, Enbiya: 104. Âyetin tefsiri).
Kabre konan cesedin burada dirildiğini, hesaba çekildiğini, ya cennete veya cehenneme bir pencere açıldığını ve benzeri sözleri söylerseniz, ışık ve alıcı konarak gözlem yapıldığı için size gülerler ve dine kötülük etmiş olursunuz.
Gerektiği için ölmek üzere olan hasta ile ölüye telkin konusuna yine döneceğim, bu yazıyı bitirirken bu konuyu niçin tekrar yazdığımı açıklamak isterim:
Birinci yazım sebebiyle benim, konu ile ilgili kabul ettiğim ve etmediğim bütün görüşleri değil de taraftar olduğum görüşleri yazdığımı söyleyenler oldu. Gerçi farklı görüşleri de yazdım, ama muteber kaynaklara ve âlimlere ait olmak üzere -benim taraftar olduğum görüşü destekleyen- görüşleri yazmamda da bir sakınca görmüyorum. Katılmayanlar da diğer görüşleri yazarlar.
Yazımı tenkit konusuna gelince bundan ancak memnun olurum, yeter ki, iyi niyet bulunsun ve tahkir değil, tenkit olsun!
Bir de devamlı Ehl-i Sünnete ve sünnete -haklı olarak- vurgu yapanlar Ehl-i Sünnetin ve sünnetin ne demek olduğunu öğrenmeden, hadislerden sahih sünnete ulaşmanın ilmini edinmeden konuşmasın ve yazmasınlar.
.Kabir ve berzah hayatı
04:0021/09/2018, Cuma
G: 21/09/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kabir ve berzah hayatı
Kabir ve berzah hayatı
14 Eylül, Cuma
İbn Âbidîn’in (Raddu’l-Muhtâr) “Dövme, öldürme vb. üzerine yemin” bahsinde “Bir kimse birini dövmeye yemin etse ölüsünü dövmekle yemini bozulmaz” hükmünü açıklarken kabir (berzah) hayatında, mesela azabın hem ruha hem de bedene ait olması meselesine şöyle bir izah getiriyor:
“Dövmek bedene dokunan ve acı veren bir fiil ile veya terbiye aletini onu kabul edecek bir yerde kullanmakla gerçekleşir. Acı vermek de, terbiye ve tedib de ölüde gerçekleşmez. Kabrinde ölünün azab görmesini itiraz olarak ileri sürmek geçerli olmaz; çünkü orada genel olarak hayat acıyı duyacak kadar verilir, Ehl-i sünnete göre bünye (ölünün gövdesinin bulunması) şart değildir. Hayat, bedenin çürümüş dağılmış, gözle görülemeyen parçacıklarında var edilir… Ölünün sözü işitmesi bahsi: Konuşma konusuna gelince bundan maksad karşı tarafa bir şeyi anlatmaktır, ölüm ise bu imkanı ortadan kaldırır.”
Bu açıklama meselenin bir parçası için yeterli olsa da diğer birçok soru cevapsız kalıyor. Yeterli olduğu kısım şudur: Kabirde uzun zaman ölü azab gördüğü halde ortada bir gövde yok ve yaşayanlar bu azabın bedene etkisini görmüyorlar; çünkü azab için gövdenin bütünüyle kalması şart değil, çürümüş ve dağılmış bedene acıyı ruha iletecek kadar bir hayat verilir.
Yeterli olmayan kısım da şudur:
Ölü yeni gömüldüğünde veya bazı durumlarda gömülemeyip çürümeye bırakıldığında, ruha acıyı iletecek kadar bir hayat veriliyorsa bu hayatın ve acının bedende alametlerinin görülmemesi makul değildir. Ayrıca dünyada kalan beden veya parçaları ile, dünyadan ayrı olan Berzah’taki ruh arasında irtibat kurmak da tutarlı değildir.
Doğrusu insanlar ölünce bedenlerinin giderek çürüyüp dağıldığı, yeniden dirilinceye (Ba’se) kadar ruhlarının Berzah aleminde kaldıkları, yenden dirilme zamanında Allah Teâlâ’nın, çürüyen bedenlerin parçacıklarını birleştirerek (ben buna katılmıyorum) veya benzerini yeniden yaratarak (yaratmanın iâdesi) ruhları bu bedenlere koyduğudur. Kurtubî berzah kelimesinin farklı manalarını naklettikten sonra şu iki açıklamaya yer veriyor: “Berzah dünya ile ahiret arasında bunları birbirinden ayıran bir ara yerdir, ölenler bu berzaha girerler. Şa’bî’nin yanında biri, ‘Filana Allah rahmet eylesin, âhiret halkından oldu’ deyince Şa’bî ‘Hayır, o ahiret halkından olmadı, Berzah halkından oldu, o ne dünyadandır ne de ahiretten’ dedi.”
Peki berzah aleminde ruhlar azab görürken bu ruhlara azabı iletecek bir bedene ihtiyaç yok mudur?
Ehl-i sünnete göre azab da, in’am ve ihsan da bedenle ruh birlikteliği içinde olacağına göre ve dünya hayatına ait olup orada kalan beden de çürümekte olduğuna göre berzah alemindeki beden nasıldır?
Allahu a’lem, Rabbimiz nasıl yeniden dirilişte gerekli olan bedenleri yaratacaksa, berzah aleminde de oraya ait ve oranın özelliklerini taşıyan bedenleri yaratmaktadır. İtikadın detayları konusunda haber-i vahid bilgi kaynağı olarak kabul edilirse bu haberlere göre hem kabir azabına hem de ahirette bedene yapılacak şeylere bu dünyadaki bedenin dayanması ve bunlara rağmen varlığının devamı mümkün değildir. Şu halde buralarda yaratma ve devamlı yaratma söz konusu olacaktır. Nisâ suresindeki şu âyet bu yorumu teyid ediyor:
“ Şüphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir.” (4/56).
Bu serideki yazılara kabirde yapılan telkin konusu ile girdik, bu konu bizi “ölülerin dünyadakileri işitip işitmediği” konusuna getirdi, bu konu da kabir ve berzah aleminin mahiyeti ve niteliklerine götürdü. Derken sıra asıl konumuz olan telkine geldi, ama yazının sınırı burada bitti, konuya gelecek yazıda devam edelim.
Ölüye değil, diriye telkin
04:0023/09/2018, Pazar
G: 23/09/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sünnetin lafını edip de uygulamada yan çizmek ve “her bid’t bir sünneti ortadan kaldırır” kuralı var iken bid’atların uygulanmasına çeşitli sebep ve bahaneler ile devam etmek ibretlik bir olaydır.
Ölüye değil, diriye telkin
Ölüye değil, diriye telkin
16 Eylül, Pazar
Mehmed Akif merhum ne güzel söylemiş:
Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına;
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.
Evet Kur’an-ı Kerim ölüler için değil, dirilere dini öğretmek, doğru, Allah’ın razı olduğu hayat yolunu göstermek için gönderilmiştir, ama biz bunu mezarlık kitabı haline getirdik; cami ve cemaate pek devamı olmayan milyonlar onu daha çok mezarlıkta dinliyorlar. Ulemamız ilgili hadisi “Ölüye değil, ölmek üzere olan diriye okunacak” diye yorumladıkları halde Yâsîn ısrarla mezarlıklarda okunuyor.
Evet, Kur’’an okumak bir ibadettir, bu ibadetin sevabını ölmüşlere hediye etmek de olabilir, ama ölüye yapılacak başka nice hediyeler var, onlar ihmal ediliyor, herhalde masrafsız olduğu için ve üstelik mezarlıkta okunan Kur’an ibadetinin sevabı bağışlanıyor.
Gelelim telkine:
“Ölülerinize “Lâ ilahe illallah… cümlesini telkin edin” hadisini ulema “Ölmek üzere olan insanlara” diye anlamışlardır. İbn Âbidîn “Ölmek üzere olan kimseye şehadet kelimesinin telkini” başlığı altında bu bilgiyi vermektedir. Birkaç sayfa sonra da “Öldükten sonra telkin” başlığını açıp özetle şunları kaydediyor:
Ölü gömüldükten sonra telkin yapılmaz. Bu hüküm, Hanefîlerde muteber olan kuvvetli (zâhir) rivayete dayanır.
(Yine kaynaklardan farklı görüşü naklettikten sonra) Munye şerhinden şunu aktarıyor:
Fukahânın çoğuna göre “Ölülerinize … telkin edin” cümlesi mecâzî olup maksad “Ölmek üzere olanlara” demektir. Definden sonra telkinin yasaklanmaması –hakkında delil bulunduğu ve sünnet olduğu için değil H. K.- zararlı olmadığı ve ölünün yalnızlığını giderme faydası bulunduğu içindir…”
Bu ifadelerden anlaşılan odur ki, definden sonra mezarın başına durup telkin yapmak sünnet değildir, Peygamberimiz (s.a.) yapmamıştır, yapın da dememiştir.
Peki zarar var mıdır?
Evet zararı vardır. Bu uygulama, sünnet olan, Peygamberimizin yaptığı ve yapın dediği bir sünneti ortadan kaldırmıştır. Ebû Dâvûd’un Sünen’ine aldığı bir hadis şöyledir:
“Peygamberimiz (s.a.) ölüyü defnettikten sonra başında durur ve şöyle derdi: ‘Kardeşiniz için Allah’tan günahlarını bağışlamasını ve imanında sebat emesini isteyin; çünkü o, şu anda sorguya çekilmektedir’.
Demek ki, ölüyü defnettikten sonra bir sünnet var, orada bir süre durup hadiste buyurulanı yapacağız, onun yalnızlığını asıl böyle gidereceğiz, ama bunu yapacak yerde bırakıp gidiyoruz, dirileri duymadığı sabit olan ölüye, “şunu de, bunu söyle” diye bağırıyoruz.
Evet tekrar edeyim: Her bid’at bir sünneti ortadan kaldırır.
Kadim fukaha buna bid’at dememiş ve menetmemiş ise bunun sebebi, henüz bid’at kavramına uygun hale gelmemiş olmasındandır. Ama dinde aslı olmayan, dince gerekli bulunmayan bir uygulama, “dinde gerekli, olmazsa olmaz” diye kabuk edilip uygulanınca bid’at gerçekleşir. Bugün telkin bid’at kavramına uygun hale gelmiştir.
İmam-Hatiplerin itibarı devam ediyor
04:0027/09/2018, Perşembe
G: 27/09/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir tek Allah her türlü eksikten ve kusurdan münezzehtir; beşer olup da onun kendisinde ve yaptığında hata ve kusur olmaması âdeten mümkün değildir. Peygamberlerde yalnızca dini tebliğ ve temsil konusunda kalıcı hata olmaz, bunun dışında, ceza gerektiren günah olmamak şartıyla onlarda bile hata ve kusur olabilir.
İmam-Hatiplerin itibarı devam ediyor
İmam-Hatiplerin itibarı devam ediyor
20 Eylül, Perşembe
Bütün dünyada genel olarak insanların ve özel olarak da gençlerin zihniyet, ahlak ve hayat tarzlarında önemli bir değişimin olduğu, bu değişimi ilâhî ahlak bakımından değerlendirdiğimizde ise bir bozulmanın, bir geriye gidişin (irtica’ın) gerçekleşmiş olduğunda şüphe yoktur.
Yeni iletişim, kültür ve düşünceyi paylaşım araçları olağanüstü geliştiği için dünyanın bir yerinde olup biten başka yerlerine de kısa zamanda ulaşıyor ve esen rüzgâr herkesi bir ölçüde etkiliyor.
Olumsuz etkinin dînî hayatımız bakımından en zararlı olanı dünyevîleşmedir. Artık insanların pek çoğu yalnızca dünya hayatını en rahat, müreffeh, hür ve arzularını tatmin ederek geçirmeyi hedefliyorlar. Nispeten dindar olan insanlarımız bile kantarın topunu, dünya hayatı lehine kaçırıyor, âhireti belli ölçülerde unutuyor veya ikinci plana atıyorlar.
Genel durum bundan ibaret iken her taraf manevi bakımdan da güllük gülistanlık da yalnızca İmam Hatip Okulları ve öğrencileri kusurlu imiş gibi ikide birde bu okullar aleyhinde konuşanlar, yazıp çizenler oluyor.
Önce “Müslümanca başarı nedir” sorusuna cevap bulmamız, bundan sonra hangi okulun daha başarılı olduğunu tespit etmemiz gerekmiyor mu?
Müslümanca başarı imanda, amelde, ahlakta, dine ve insanlığa hizmette başarıdır. Dünyayı Allah rızası ve ebedî âlemdeki saadet için vasıta kılmada başarılı olmaktır. Her şeyiyle fânî olan ve ebediyyete nispetle süresi bir nokta bile teşkil etmeyen şu dünyada Allah ile irtibatını koparmış, maneviyat defterini dürmüş ama bilimde ilerlemiş, buluşlar yapmış, Nobeller almış insanlar bize göre hayatta başarılı olmuşlardan sayılmazlar. Bütün bunları, Allah’a kulluk bilinci içinde yapanlar başarılı sayılırlar.
Ben bir İmam Hatipliyim, ama “imam-hatipçi” değilim. Ülkemin ve ümmetin bütün çocuklarını fiilen veya potansiyel olarak İslam’ın çocukları bilirim. Kendini nispeten yetiştirmiş olan insanlarımızın birinci vazifeleri bu çocukları fiilen de İslam’ın çocukları olarak yetiştirmektir.
İmam Hatip okulları bu amaca ulaşmak için bir araçtır. Kur’an kursları -yalnızca ezberletmek değil, Arapça ve usul de öğreterek Kur’an’ı anlamayı sağlamak şartıyla- bir araçtır, bütün okullara konan seçmeli Kur’an, Siyer ve İslam bilgisi dersleri bir araçtır. Diyanet’in eğitim öğretim faaliyetleri bir araçtır. Sivil toplum örgütlerinin eğitim faaliyetleri bir araçtır. Şeriata bağlı ve ehliyetli mürşidlerin başında bulunduğu tarikat eğitimi bir araçtır. Ailelerin bilinçli ve uygun eğitim için seferber olmaları bir araçtır, yazılı ve seyirlik yayın faaliyetleri bir araçtır, san’at bir araçtır… Bütün bu kurum ve kuruluşların ancak aynı hedefe yönelik ve koordineli faaliyetleri bizi amacımıza daha kamil ve çabuk ulaştırabilecektir.
Eğer ortada bir kusur, bir başarısızlık varsa bunun vebalini yalnız birine yüklemek, kasıtlı değilse insaf dışıdır. Yüklenen kusurun aslı da yoksa bu daha ağır bir ahlak dışı davranış olur.
Maalesef Müslümanlığımız kusurlu olduğu için sözde Müslümanların gruplara ayrılıp birbiri aleyhinde bu karalama ve suçlamaları yaptıklarını içimiz yanarak duyuyor, okuyor, müşahede ediyoruz.
Geçenlerde bir zat, İmam Hatip okullarının başarısız olduklarını, lüzumundan fazla açılan okulların boş kaldığını, halkın artık bu okullara rağbet etmediğini… yazmıştı. Ben de ilgili makamdan doğru bilgileri alarak bu yazının haklı olup olmadığını ortaya koyacağımı vaad etmiştim. Yetkili makama sordum, aldığım bilgiyi özetleyerek sunacağım; bu yazıyı da ona mukaddime olsun diye yazdım.
İmam hatip okulları hakkında
04:0028/09/2018, Cuma
G: 28/09/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmam hatip okulları hakkında yıpratıcı, itibardan düşürücü, ümitleri söndürücü, ıslaha değil, imhaya yarayan konuşmalar ve yazılar, yalnızca karşı taraftan değil, bizim mahalleden de üretiliyor. Böyle bir yazı üzerine yetkili makamdan bilgi rica etmiştim. Gelen bilgiyi bazen özetleyerek ve kendi ifademi parantez içine alarak paylaşıyorum:
İmam hatip okulları hakkında
İmam hatip okulları hakkında
21 Eylül, Cuma
Maalesef… bizim camiadan, okullarımızla ilgili olumsuz algı oluşturulmasına yönelik fütursuzca yazan, çizen ve konuşan o kadar çok ki... Bu şahıslara cevap vermeye kalkışsak işimizi yapamaz hale geleceğiz.
Çocuklarını imam hatip liselerine göndermek istemeyenler veya gitmeye ikna edemeyenler ya da hayal dünyalarında toplumun ve çocukların gerçekliklerinden uzak kalanlar bu okullarla ilgili devamlı olumsuz bir algı üretmekte, kendilerine geçerli mazeretler bulmaya çalışmakta ve kamuoyuna mazeret olarak bunları sunmaktadırlar.
İslâmî hayat tarzındaki en küçük bir aksaklıktan küresel ölçekte en büyük bir hatanın dahi faturası bu okullara kesilmekte. Soldakiler bilinçli, sağdakiler bilinçli veya bilinçsiz bu mübarek ilim yuvalarını itibarsızlaştırmak için çaba göstermektedirler. Sanki başka alternatif varmış gibi bu okulları karalamanın derdine düştüler. Öğrencilerini tahkir etmekten başka mühim bir katkıları yok maalesef. Halbuki Rabbimiz o kadar güzel imkânlar vermiş ki, 1 milyon 358 bin 872 öğrenci için neler yapabiliriz konusunu gündeme alıp bir şeyler yapsalar mesele kalmayacak. Akademik başarıları üzerinden yargılanan, kötümser olarak çizilen tablolardan özgüvenlerine kastedilen nesiller... Bu hususta topyekûn bir zihin dönüşümüne ihtiyaç olduğu malumunuz. Sizlerin sık sık vurguladığı İHL-Diyanet-İlahiyat. Bu üç kurum da birbirini eleştirmekten ve didişmekten artık vazgeçip ortak iş yapmayı arttırmadıkça şikâyet bitmeyecek...
“Anadolu imam hatip liselerinin yüzde 47.69’u boş kaldı” ifadesi
Liselere geçişle ilgili yerleştirmeler planlanırken il ve ilçe milli eğitim müdürlükleri tarafından Anadolu liseleri, mesleki ve teknik Anadolu liselerinde olduğu gibi imam hatip liselerinin kontenjanları da yerleştirmelerde kolaylık sağlamak, öğrencilerimize daha geniş tercih imkânı sunmak ve hiçbir öğrenciyi mağdur etmemek amacıyla; okulların fiziki kapasiteleri zorlanarak ve bazı bölgelerde ikili eğitim yapılması da planlanarak toplam kontenjanın tedbir amaçlı olarak mevcut kapasiteden daha fazla girildiği bir gerçektir. Öte yandan il merkezlerinde olduğu gibi her bir ilçede vatandaşın talebini karşılamak ve çocuklarının imam hatip okullarında eğitim alma hakkını temin etmek için ilçe merkezlerinde de okul açılmış ve tercih imkânı sağlanmıştır. Kontenjan artışında bu durum da göz önünde bulundurulmalıdır... Eğitim planlamasındaki tedbir amaçlı yapılan bu planlama üzerinden bardağın boş kısmını görüp dolu kısmını görmeyerek imam hatip liselerine yerleşen toplam 139 bin 135 öğrenciyi göz ardı ederek olumsuz bir algı oluşturmak ile yapılmak istenen durum izahtan varestedir.
Bu durum, imam hatip okullarının kontenjanlarının boş kaldığı, imam hatiplerin tercih edilmediği ya da bu okulların boşaldığı gibi öne çıkarılan çarpıtmalarla sunulması art niyetli bir yaklaşımdır. Kaldı ki aşağıda da verildiği üzere geçen yıl ve bu yıl karşılaştırması yapıldığında Anadolu imam hatip liselerine kayıt yaptıran öğrenci sayılarında büyük bir farkın olmadığı görülecektir.
2017 yılı ortaöğretim kurumlarına geçiş sistemine göre Anadolu imam hatip liselerine 151 bin 840 öğrenci yerleşmiştir. 2018 yılı ortaöğretim kurumlarına geçiş sisteminde ise Merkezi Sınav Puanı ile 28 bin 486 (yüzde 99.12), sınavsız yerel yerleştirmelerde ise 111 bin 429 olmak üzere toplam 139 bin 915 öğrenci Anadolu imam hatip liselerine yerleşmiştir. Bu yerleşme oranının geçen yılki rakamlara yakın olduğu, dolayısıyla imam hatiplerin seçilmediği bilgisinin doğru olmadığı görülmektedir.
Merkezi yerleştirme sınav sonucunda öğrenciler, almış oldukları puanlara göre istedikleri herhangi bir okul türünü tercih etmişlerdir. Buna göre kontenjanların yüzde 99.12’si dolmuş ve 28 bin 486 öğrenci sınavla öğrenci alan imam hatip liselerine yerleşmiştir. Kalan çok az sayıdaki boşluk ise sınavla hafız öğrenci alan okullarda hafız öğrenciler için tahsis edilen kontenjanlardır…
Yine malum şahsın “istediği yere yerleşemeyen öğrencilere verilen ikinci, üçüncü tercih hakkıyla bu kontenjanın muhtemelen bir kısmı daha dolduruldu. İlk tercihlere bakıldığında belli ki imam hatipler tercih edilen okullar arasında değil” ifadelerine gelince: Kendisinin, tercihlerde hiçbir zorunluluğun olmadığını, öğrencilerin kendi tercihleri ile istedikleri okul türlerine gittiklerini bilmeyecek kadar konuya uzak olduğu anlaşılıyor. Çünkü ikinci ve üçüncü tercih haklarında “doldurma”nın aksine özel okullara veya başka okul türlerine geçişten dolayı ilk yerleştirmeden sonra bir miktar (6 bin 300 kadar) öğrencinin ayrıldığını da kendisine anlatmak gerekir. Bu da öğrenci hareketliliği açısından makul bir sayıdır.
“İmam hatipler başarısız öğrencilerin mecburiyetten gittiği okullara dönüştü…” iddiasıyla devam edeceğim.
İmam hatip okulları hakkında (2)
04:0030/09/2018, Pazar
G: 30/09/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“İmam hatipler başarısız öğrencilerin mecburiyetten gittiği okullara dönüştü” iddiası ve “Üniversiteye öğrenci gönderen okul türleri sıralamasında sosyal bilimler lisesi yüzde 67.02 ile birinci, fen liseleri yüzde 52.81 ile ikinci, Anadolu liseleri yüzde 42.92 ile üçüncü, imam hatipler yüzde 24.94 ile dördüncü sırada yer alıyor” şeklindeki tespit:
İmam hatip okulları hakkında (2)
İmam hatip okulları hakkında (2)
23 Eylül, Pazar
Israrla imam hatip okullarını diğer okul türleri ile karşılaştırmak özellikle fen ve sosyal bilimler liseleri ile karşılaştırmak bir diğer art niyet gösterisidir. Bu okul türleri birbirinin alternatifi olmayan ve kendine özgü özellikleri olan okullardır. Fen liseleri ve sosyal bilimler liseleri salt akademik kaygıyla velilerin çocuklarını gönderildikleri okullar olurken imam hatip liseleri için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Velilerin bu okullardan beklentileri çok farklılık arz etmektedir. İmam hatip liseleri kuruluşundan bugüne salt akademik beklentileri karşılamak için açılan okullar değildir. Bunu başta ifade etmek gerekir. Bu okulların tarihine bakıldığında yakın tarihimizdeki işlevi ve mezunlarının ortaya koydukları sosyal, siyasal ve toplumsal roller bunun en büyük göstergesidir. Halkımızın nazarında da imam hatip okulları millî, mânevî ve ahlâkî değerlerin öne çıktığı, akademik kaygıyla birlikte öğrencilerin temel İslâm bilimlerinde de belirli bir müfredatı almalarının istendiği okullardır. Bu nedenle imam hatip liselerinde akademik başarı düzeyi çok farklılık arz eden öğrencilerin varlığı kaçınılmaz bir durumdur. Dinini öğrenmek isteyen hiçbir öğrenciyi de senin akademik başarın düşük diye okulun kapısından göndermek hem eğitim açısından hem de inancımız açısından hiç uygun değildir. Mezun olduktan sonra da bu öğrencileri salt akademik kaygıyla gelen öğrencilerin okulların mezunları ile mukayese etmek çok yanlıştır. İlla ki mukayese edilecekse artık bu yıldan sonra sınavla öğrenci alan okulları kendi arasında mukayese etmek veya önceki yıllarda aynı puan aralığında veya yüzdelik dilimle öğrenci alan okulları kendi arasında mukayese etmek en makul ve adil olanıdır. Maalesef imam hatip liselerine karşı olumsuz bakan veya bu okullar hakkında olumsuz bir algı oluşturmak isteyen insanlar sırf bu güzide kurumları karalamak için adalete ve hakkaniyete riayet etmeden ahlâkî olmayan yollara başvurulmaktadır.
Aynı şekilde ortaöğretimdeki bu okul türlerindeki öğrenci sayıları, Türkiye genelindeki oranları, okul türlerine yerleşen öğrencilerin merkezi yerleştirme ya da yılsonu başarı puanı gibi çoklu değişkenleri göz önünde bulundurmadan karşılaştırmak bilimsel olmayan, önyargıları desteklemek için çok farklı zorlamalara, -yukarıda imam hatip liseleri lisans düzeyindeki başarı oranlarını değiştirme örneğinde olduğu gibi- yalanlara başvurarak yapılan aldatıcı bir haberciliktir.
Sınav sonuçları ile ilgili duruma gelince;
Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından resmi olarak açıklanan 2018 yılı Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nda;
Önceki yıllar da dâhil olmak üzere imam hatip liselerinden mezun olmuş 234.657 aday YKS’ye başvurdu. Öğrencilerden 37.087 lisans, 30.495 ön lisans, 21.453 açık öğretim fakültesi olmak üzere %37,94 oranla toplam 89.035 öğrenci üniversitelere yerleşmiştir.
Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’ne bağlı okullardan 1.044.011 aday YKS’ye başvurdu. 229.922 lisans, 114.396 önlisans, 66.278 açıköğretim fakültesi olmak üzere %39,33 oranla toplam 410.596 öğrenci üniversitelere yerleşirken Mesleki ve Teknik Öğretim Genel Müdürlüğüne bağlı okullardan 852.745 aday YKS’ye başvuruda bulundu. 42.423 lisans, 145.668 önlisans, 54.476 açıköğretim fakültesi olmak üzere % 28,45 oranla toplam 242.567 öğrenci üniversitelere yerleşmiştir.
Türkiye genelinde toplamda 2.381.412 aday YKS’ye başvurdu. 394.945 lisans, 316.037 önlisans, 146.258 açıköğretim fakültesi olmak toplamda %36 oranla 857.240 öğrenci üniversitelere yerleşmiştir.
Netice itibari ile AİHL öğrencilerinin yüksek öğrenime öğrenci yerleştirme (%37.94) oranı Türkiye ortalamasından (%36)’dan da yüksek olduğu ortadadır…
…İmam hatip okullarının belli bir siyasal kesimin okulları gibi sunulması:
Toplumun her kesiminden öğrenci alan, Türkiye’nin neredeyse tüm ilçelerinde halkın talepleri doğrultusunda açılan, veli ve öğrenci tercihleriyle varlığını sürdüren bu okulların siyasal anlamda da Türkiye gerçekliğini yansıttığını düşünmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır…
Yapılan haberlerde halk nezdinde imam hatip okullarına aşırı bütçe ayrıldığı diğer okul türlerinin ödeneklerinin de bu okullara kaydırıldığı gibi ısrarlı yalan bilgilere başvurulmaktadır. Yine burada hileye başvurarak Türkiye geneli oranları ve sayıları dikkate alınmadan bütçeden fen lisesi binası için ayrılan ödenek ve imam hatip liseleri için ayrılan ödenek karşılaştırmaları yapılmaktadır. Sonrasında da imam hatiplere daha fazla ödenek ayrılmaktadır gibi yalan haberlere başvurulmaktadır. Oysaki Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’ne bağlı diğer okul türleri –sosyal bilimler liseleri, Anadolu liseleri vb.- de dikkate alındığında ya da Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü’ne bağlı okul türleri bütün olarak göz önünde bulundurulduğunda durumun tamamen çarpıtma olduğu görülecektir. Diğer yandan hangi Genel Müdürlüğü’ne ne kadar ödenek ayrıldığı, bunların ne kadarının kullanıldığı gibi teknik hususlar kamuoyu ile paylaşılan ve denetlenebilen hususlardır.
Yukarıdakilerden hareketle imam hatip okulları iddia edilenin aksine hem tercih edilmesi, hem eğitim beklentilerini karşılaması, hem de sınav sonuçları ile halkımızın teveccühünü kazanmıştır. Cumhuriyet dönemi boyunca da okulların kapatılmasını isteyenlere rağmen halkın talepleri doğrultusunda -bazı dönemlerde engellemeler, baskılarla kesintiler yaşatılsa da- varlığını korumuş ve korumaya da devam edecektir…
60. yıl vefa buluşması
04:004/10/2018, Perşembe
G: 4/10/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
ÖNDER ve BİHMED (Bursa İmam Hatip Mezunları Derneği) ve İnegöl’ün imam hatip dostları bizi birkaç gündür OYLAT’ta müsafir ediyorlar.
60. yıl vefa buluşması
60. yıl vefa buluşması
1 Ekim, Pazartesi
“Biz” kimiz?
1951 yılında açılan imam hatip Okullarından 1958’de mezun olan ilk imam hatip nesliyiz. Pek çok arkadaşımızı ebedî âleme gönderdik, geride kalanların buraya gelecek kadar sağlam ve durumları müsait olanlarından elli-altmış kadarı toplandık.
Yılarca birbirini görme imkânı bulamamış arkadaşlar olarak kucaklaştık, hasret gideriyoruz, sonraki nesillere görüş, teklif ve tecrübelerimizi sohbet, konferans ve röportajlarla aktarmaya çalışıyoruz.
Saçları ve sakalları siyah iken bıraktığımız arkadaşlarımızı ak saçlı, aksakallı, bastonlu olarak bulduk, ama aramızdaki muhabbet, ortak değerler, dertler, çareler ve gayretin korunduğunu memnuniyetle gördük.
“Süreklilik içinde değişim” ilkesinin hayata geçebilmesi, “bir ayağın sabit diğer ayağın hareketli ve dünyayı dolaşır” olmasının gerçekleşebilmesi için hem eserleriyle yaşayan hem de halen aramızda olan geçmiş nesilleri okumamız ve dinlememiz gerekiyor.
“Onlar ekti biz yedik, biz de ekeceğiz ki, sonra gelenler yesin”.
İki gece birer buçuk saat tanışma ve kısa hatıraların anlatılmasına ayrıldı.
Anlatılanlardan çıkan sonuçları şöyle sıralamak mümkün:
İlk nesil imam hatiplilerin çoğu ya Anadolu şehirlerinden ya da köylerinden. Yine bunların çoğu, tabii ana babalarının da rızası ile ama kendi irade ve tercihleriyle imam hatip okullarına girmişler.
O tarihte okulların “istikbal” dedikleri şey bakımından akıbetleri meçhul, buna rağmen yalnızca okuma ve öğrenme aşkıyla bu okullara koşup gelmişler.
Yedi ilde açılmış imam hatip okullarına başka illerden ve köylerden gelen öğrenciler için ne yurtlar var ne de burslar. Bugünkü nesillere masal gibi gelecek hayat şartlarında arzu ve heyecanlarına halel gelmeden okumuşlar.
Talebelerin önemlice bir kısmı okula gelmeden ya hafız olmuşlar ve/veya medrese derslerinden bir miktar okumuşlar.
Bir zamanlar moda gibi olduğundan bazı arkadaşlarımız, Yüksek İslam’a devam ederken aynı zamanda hukuk, edebiyat, Arap Fars gibi bazı fakültelere de devam ederek diploma almışlar ve bu diplomaların verdiği imkânları kullanmışlar, fakat hemen hiçbiri, imam hatipli olmanın gerektirdiği hayat tarzından ve hizmetten ayrılmamışlar.
Bugün Türkiye’de söz ve makam sahibi birçok değerli insan bu neslin imam hatiplerde öğrencileri olmuşlar.
Yaşlarımız ilerlemiş, bellerimiz bükülmüş, dizlerimizin dermanı azalmış, günlük hap miktarımız çoğalmış ama Allah’a şükürler olsun ki, bu mübarek dine hizmet aşkımızın ateşi sönmemiş; hâlâ bugünü değerlendirmek, dertleri teşhis etmek, neler yapılabileceğini tespit etmek, yapma safhasında da devrede olmak için çırpınıyoruz.
İşte bizim kısa hikâyemiz, efendim.
İslâm insanı
04:005/10/2018, Cuma
G: 5/10/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her medeniyetin ve ona kaynaklık eden dinin bir insan tipi vardır. Hak din İslâm’ın insanının ete kemiğe bürünmüş örneği şüphe yok ki, hakkındaki âyetin tasdiki ile Efendimiz’dir (s.a.):
“İçinizden Allah’ın lütfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki (yemin olsun ki), Resûlullah’ta güzel bir örneklik vardır” (Ahzâb: 21).
İslâm insanı
İslâm insanı
30 Eylül, Pazar
Rabbimiz buyurmuş, dinleyin, bakın
Anlatmaya yetmez hacmı evrakın
En çok onu sevmek emridir Hakk’ın
Ravza’ya koşarız bak akın akın
Lâyıksın da sevdim, yüzünü göster
Âciz bu devlete hep konmak ister
Allah’ı cenneti umanlar için
En güzel örneksin uyanlar için
Kalbini zikirle yuyanlar için
Hakk’ın yeminini duyanlar için
Ey en güzel örnek; yüzünü göster
Fakir bu zîneti takınmak ister.
İnsan Sûresi de (76), İslâm insanının bir bakıma tarifi gibidir:
1. Gerçek şu ki, insanın yaratılış tarihinde onun henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçmiştir.
2. Hakikatte biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; imtihan edelim diye onu işitir ve görür kıldık.
3. Şüphesiz biz ona, doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör.
4. Ama biz inkârcılar için zincirler, halkalar ve alevli bir ateş hazırlamışızdır.
5. İyiler ise içindekine güzel koku katılmış bir kadehten içecekler;
6. Bir su kaynağı ki Allah’ın has kulları istedikleri yerlere akıtarak ondan bol bol içerler.
7. Onlar, verdikleri sözü yerine getirirler ve dehşeti her yerde hissedilen bir günden korkarlar.
Bu ifade iki şekilde yorumlanmıştır:
a) Onlar Allah’ın kendilerine yüklediği bütün vecibeleri yerine getirirler; buyruklarına uyar, yasakladıklarından kaçınırlar.
b) Onlar, bir iyilik yapmayı adadıkları, gönüllü olarak ibadet etmeye niyetlenip karar verdikleri takdirde (nezir) bunu mutlaka yerine getirirler.
8. Onlar yiyecekleri, kendileri sevip istedikleri halde yoksula, yetime ve esire de verirler.
“Onlar, Allah’ı sevdikleri için yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler” şeklinde de mânâ verilmiştir. Burada “esîr” kelimesinin savaş tutsakları yanında, köleleri, borçluları, mahkûmları kapsadığı belirtilmiştir.
9. (Ve şöyle derler): Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.
Gözden çıkardıklarını değil, sevdikleri ve yararlanabilecekleri nimetleri muhtaçlara verirler. Yedirip içirmeyi, doyurmayı birinci görevleri bilirler. Müminler bu özverili davranışları, gösteriş veya herhangi bir menfaat, hatta bir teşekkür karşılığında değil, sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yaparlar. Meşhur kutsî hadiste bildirildiğine göre (Müsned, VI, 256; Buhârî, “Rikåk”, 38) bu şekilde gönüllü iyilik ve ibadet yapanların kalpleri, basiretleri ve yolları aydınlanır; inançları doğru, kararları isabetli, işleri hayırlı ve faydalı olur.
10. Biz, öfkeli, çetin bir günde Rabbimiz’den (azabından) korkarız.
11. Bu yüzden Allah onları o günün dehşetinden korur; yüzlerine aydınlık, gönüllerine sürur verir.
Ya Rabbi! Büyük ve eşsiz örneğimize uyarak İslâm insanını temsil etmeyi bu ümmete bir daha nasib eyle; ayakları yede, kalbi, mekândan münezzeh Rahman’ın tahtı, başı Arş’ın altında olan insan tipinin bütün dünyaya senin rahmetini taşımasına bir daha fırsat lütfeyle!
İslâm milleti ve birliği
04:007/10/2018, Pazar
G: 7/10/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Zayıflığımızın, din ve millet düşmanlarına güç yetiremeyişimizin önemli bir sebebi de “İslâm/ümmet birliği”nin yokluğudur. Bir düşünelim, bugün Türkiye, Pakistan, Mısır, Suriye, Irak, Endonezya, Malezya, Sudan, İran; yalnız bunlar bile yeterli, bir birlik kursalar -ki, diğerleri de arkadan gelecektir- İslâm ümmetinin askerî, ekonomik, ilmî, teknolojik gücü ve stratejik konumu, kısa zamanda tamamlanarak dünya düzenini zulümden adalete çevirmeye yetecektir.
İslâm milleti ve birliği
İslâm milleti ve birliği
1 Ekim, Pazartesi
İslâm birliği niçin oluşmuyor?
Bu sorunun cevabı bir yazının değil, bir kitabın konusu olur, ancak bu sebeplerden birinin zihniyet meselesi olduğunda şüphe yoktur. Önce kavramları yerlerine oturtmak ve zihinlere İslâm birliğinin mümkün ve zorunlu olduğunu yerleştirmek gerekiyor. Örnek olarak “millet” kavramını alalım:
İslâm kaynaklarında “millet”, bir dine bağlı insan topluluğu demektir. İslâm milletinin dini İslâm, hayat yolu şeriattır.
İslâm milletinin içinde çeşitli kavimlere (etnik kökenlere) mensup fertler ve gruplar vardır. Bunlar dil, örf, âdet ve geleneklerini -İslâm’a aykırı olmamak şartıyla- muhafaza ederler, ama etnisiteye ait hiçbir değer, dine ait olanın önüne geçemez. Kavimler, kabileler, etnik gruplar, millet (İslâm ümmeti) içinde bir “kardeşler ailesi” teşkil ederler.
Milliyyet, “millet bağını, millete aidiyeti” ifade eder. Müslüman bir Kürde “milliyetin ne” diye sorulduğunda “İslâm” cevabını verir (vermelidir), “kavmiyetin ne” diye sorulduğunda “Kürt” diye karşılık verir. Türk, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Laz… bütün Müslümanlar için soru ve cevap aynıdır.
İslâm’ın yerine -kendinize göre manasını değiştirerek de olsa- Türk’ü koyar, buna “ulus” der, diğer etnik grupları ise kavmiyet, milliyet vb. nitelemeleriyle bu ulusun içine sokarsanız kavramları karıştırmış, olmayacak bir davanın peşine düşmüş olursunuz.
Şöyle bir itiraz yapılabilir:
Laik demokrat bir ülkede Müslümanlardan başka insanlar da -onlara eşit olarak- yaşarlar; bu sebeple “İslâm milleti” kavramı ve hakikati bunları dışarıda bırakır. Bu rejimlerde ülke halkı din birliğini değil, mesela vatana aidiyet birliğini veya vatandaşlığı ifade eden bir kavram çerçevesinde ifade edilmelidir.
Evet, bu tespit doğrudur, ancak Türkiye’de ve benzeri bazı ülkelerde “ülke halkı”, “Türkiyeli”, “TC. vatandaşı” diye değil, “Türk” diye anılıyor, “Türk milleti, Türk ulusu” deniyor; diğer etnik gruplara da “Siz de Türksünüz” denmiş oluyor; onlar da -Müslüman olsunlar olmasınlar “Biz Türk değiliz, Kürdüz, Arnavuduz…” diyorlar.
İslâm’da çözüm şudur:
Bütün Müslümanlar kardeştir, hiçbir kavmin diğerine üstünlüğü yoktur, bütün etnik grupların milliyeti İslâm’dır. Gayrimüslim vatandaşlar (teb’a) ise din kardeşi değildir ama “İslâm yurdu ahalisidir: Ehlü dâri’l-İslâm’dır”. Temel insan haklarında Müslüman ahali ile eşit muamele görürler.
Demokrasilerde ise bütün etnik grupların eşit olmaları ve tamamı kastedildiğinde tamamını kapsayan bir “halk”, “millet”, “ulus” ismiyle anılmaları gerekiyor; fakat bugün demokrasiyi benimsemiş ve insan hakları edebiyatı yapan ülkelere baktığımızda “bütün etnik ve dînî gruplara eşit muamele” yapmadıkları açıkça görülmektedir. Eskiden Hristiyan olmayanlara nasıl dini dayadılar ve İspanya’da olduğu gibi Hristiyan olmayı kabul etmeyen Müslümanları kılıçtan geçirdiler ise bugün de bir İslâm korkusu/tehlikesi (İslâmofobi) uydurarak ayrımcılık ve zulüm yapıyor, bütün etnik grupları, özellik ve farklılıklarını kaybederek kendi uluslarından olmaya zorluyorlar.
Şimdi Âkif’e kulak verelim:
Hani milliyyetin İslâm idi kavmiyyet ne?
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.
Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri?
Küfrolur, başka değil, kavmini sürmek ileri
Arab’ın Türk’e; Laz’ın Çerkez’e yahut Kürd’e,
Acem’in Çinliye rüçhanı mı varmış? Nerde!
Müslümanlıkta “anâsır” mı olurmuş ne gezer,
Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.
Batı’nın bize dönük amacı hakkında
04:0011/10/2018, Perşembe
G: 11/10/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Meşhur oryantalist Hamilton Gibb (1895-1971), İslâm tarihi, medeniyeti ve ıslahatçı İslâmî hareketler konusunda önemli araştırmalar yapmış ve birçok eser vermiştir. Şüphe yok ki, onun da amacı, Müslümanların medeniyet değiştirmelerine (Batılılaşmalarına) yardımcı olmaktır.
Batı’nın bize dönük amacı hakkında
Batı’nın bize dönük amacı hakkında
4 Ekim, Perşembe
İşte bu oryantalistin ibret ve tedbir almamız gereken bir tespiti var, diyor ki:
“Batı, uzun zamandan beri İslâm ümmetini Batılılaştırmak için çabalıyor, çeşitli teşebbüslerde bulunuyor; bunu da şöyle gerçekleştirmek peşindedir: Batı hukukunu uygulatmak, ekonominin merkezine faizi yerleştirmek, Batı eğitim sistemine geçmelerini sağlamak ve laikliği benimsetmek yoluyla küresellik sınırları içinde ümmeti asimile etmek ve eritmek.”
Gibb öte dünyaya göçeli 47 yıl olmuş, bu yarım asır içinde Batı, İslâm dünyasını eritmek ve dağıtmak için uygun bulup gerçekleştirmeye çalıştığı bu dört tedbirde başarı elde etmiş midir?
Ne yazık ki, bu soruya “büyük ölçüde evet” diye cevap vermek durumundayız.
1. Batı hukukunun tamamen veya kısmen girmediği ve uygulanmadığı bir tek İslâm ülkesi yoktur. Bizde bu mücadele 19. yüzyılın son çeyreğinde Mecelle yapılırken su yüzüne çıkmış, ülkenin nâzırlarının bir kısmı bile Batı hukukuna taraftar olmuşlardır.
2. Benden önce de vardı muhakkak, ben kendimi bildim bileli ülkemizde bir “maarif davası” vardır. Ve maarifimiz hiçbir zaman yerli ve millî olamadı. Diğer ülkelerde de ya kendi sistemi içinde gerekli tecdidi yapamadan eskimiş bir usulde ısrar var veya Batılılaşma var.
3. Hemen bütün İslâm ülkelerinde (şeriatla yönetiyoruz diyenler dâhil) faizci bankalar mevcuttur. Ekonomimizin merkezinden önce zihniyetimize faizi öyle yerleştirdiler ki, birçok Müslüman okur-yazara göre “faizsiz ekonomi olmaz” cümlesi bir akide haline geldi. Ekonominin merkezine faizi öyle yerleştirdiler ki, faizsiz kurumlar faizli olanı ikame edecek yerde faizci olanlar onların içine sızmaya çalışıyorlar ve uygulama alanlarını da yok mesabesinde daraltıyorlar.
4. Devlet ve cemiyet hayatımızda laiklik sarsılmaz bir güç ve koruma tedbirleriyle yerleşmiş, bireyler olarak Müslümanların hayatında ise dünyevileşme (sekülerizm), dini hayatı kabuk (zarf da denebilir) haline getirecek güce ve yaygınlığa ulaşmıştır.
Şeriatla yönetildiği söylenen ülkelerde hukuki hayat bölünmüş, aile, miras gibi bazı sınırlı alanlar dışında İslâm hukuku terk edilmiş gibidir. Uluslararası ilişkiler ve devletler hukuku alanına geldiğimizde ise durum daha iç yakıcıdır. Sözde İslâm ulus devletleri dinimize, medeniyetimize düşman olan ve varlıklarımıza göz dikmiş bulunan eski ve yeni sömürgeci Batı ülkeleriyle işbirliğine gidiyor, birbirleriyle savaşıyorlar. Ümmet kavramı unutulmuş, İslâm birliği hedefi ise resmi ve siyasi kurumların uzun ve kısa vadeli gündemlerinde yok olmuştur.
Genellikle yöneticiler ve bir kısım seçkinler Batı emellerine hizmet ediyor diye biz ümidi kesip Mehdi’yi mi bekleyeceğiz?
Asla!
İş döner dolaşır kanaat önderleriyle bütünleşmiş halka dayanır ve onların istemediklerini kimse yapamaz.
Ümidimiz adanmış kanaat önderleriyle onlarla bütünleşen ümmet tabanında ve Allah Teâlâ’nın yardımındadır.
Efendimizin yolu (sünnet)
04:0012/10/2018, Cuma
G: 12/10/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bütün insanlık âleminde hayatı ve hayat yolu bilinen, örnek alınması mümkün bulunan, örnek alanlara, “seven ve sevilen, hoşnut olan ve ilâhî hoşnutluk devletine eren” birisi olarak yaşayıp ebedî âleme geçme şansı veren tek insan Muhammed Mustafâ’dır (s.a.). Onun kemâlinin ve yolunun test edilmeye ihtiyacı yoktur, ondan başka kim varsa hepsinin yol ve yönteminin test edilmeye ihtiyacı vardır; test aracı, mihenk taşı, iyiyi kötüden, sahteyi sahihten, işe yarayanı yaramayandan ayıracak ölçüt onun aklı, yaptıkları ve öğrettikleridir.
Efendimizin yolu (sünnet)
Efendimizin yolu (sünnet)
5 Ekim, Cuma
O bir peygamberdir, güzel kişilik, ahlâk ve hayat örneğidir, ama aynı zamanda bir beşerdir, bütün insanların yaratıldığı asıldan, özden yaratılmıştır, bütün insanlar için ortak olan nitelikleri vardır; acıkır, susar, bazı yiyecek ve içecekleri sever, bazılarını sevmez, hastalanır, tedâvi görür, acı çeker, korkar, sevinir, eşi, çoluk çocuğu olur, vahyin gelmediği konularda ve zamanlarda kendi re’yi (düşünce ve ictihadı) ile hareket eder... Onun örnekliği beşerî hayatı ve tercihleri ile değil, Allah rızâsına götüren yolu, davranış ve sözleri ile ilgilidir. Bir mümin, Hz. Peygamber’in (s.a.) beşerî olarak sevmediği bir yemeği, rengi, kokuyu, tipi sevse onun örnekliğinden ayrılmış olmaz, ama Allah rızâsı ile ilgili bir konuda onun yapmadığını yapsa, yaptığını yapmasa örnekliğini terk etmiş, yolundan ayrılmış olur. Şu hâlde onun örnekliğinden istifâde ederek hedefe ulaşabilmek için müminlerin önünde iki mesele vardır:
* Onun örnekliğinin bilgi kaynağı Kur’an ve hadisler (yaptıkları ve söyledikleri) olduğuna göre bu kaynakları defalarca okuyarak bilgi edinmek.
* Örnek olan davranışlarını böyle olmayanlardan ayırmak ve örnek olanlarını kendine rehber, hayat yolu ve tarzı edinmek.
Diyelim ki, seçmede hatâ ettik, bazen örnek olanı olmayanla karıştırdık, niyetimiz iyi, anlamak ve bilmek için tuttuğumuz yol da sağlam oldukça bu yanılgı (ictihad hatâsı) bizi yolumuzdan alıkoymayacak, onun örnekliğinden mahrûm kılmayacaktır. Diyelim ki, bir mümin “Onun şu şekilde sakalı vardı ve dişlerini misvak denilen bir ağacın çubuğu ile temizlerdi, bu iki davranışı da bağlayıcı ve örnek idi, ben de bunları aynen uygulayacağım” dedi, böyle bildi, bu şekilde değerlendirdi ve yaptı; bu davranışı dînin özüne, maksatlarına zarar vermedikçe varsın olsun, o bundan umduğu sonucu alabilir. Bir başka mümin de “Sakal bir kültür, bir beşerî âdet idi, misvak de o gün diş temizliği için bulunan ve bilinen en uygun araç idi, bunlar ‘dini hayata uygulamada örneklik’ alanına giren davranışlar değildi, bugün hem sakal âdeti hem de diş temizleme araçları değişti, ben günümüzde maksada en uygun olanı kullanırım” dedi ve böyle de yaptı, bu mümin de manevî amacına ulaşabilir, onun örnekliğini terk etmiş olmaz. Geçmişte, büyük âlimlerin ve ahlâk önderlerinin yapıp ettiklerini, sözlerini ve yorumlarını gözden geçirenler, yukarıda yazılanları tasdik husûsunda tereddüde düşmezler.
Sakal örneğini ele alalım:
Geçmişten günümüze alimlerin bu konuda söylediklerinin özeti şudur:
Rasûlullah (s.a.), “Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın” buyurmuştur. (Buhârî, K. el-Libâs, 63-34.) Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır. Kadı İyâd bunun mekrûh olduğunu söylemiştir. Aynı mahiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî). Bazı muâsır âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mübah olduğunu söylemişlerdir. Kardavî de ikinci görüşü tercih eden muâsır bir âlimdir (el-Helâl ve’l-Haram, s. 81-82; Şerbâsî, Yes’elûnek, c. II, s. 23-25).
Seni sevmek dü âlemde saâdet yâ Rasulallah
Ona vuslat da sendendir bu âdet ya Rasulallah…
Dedi Allah “Habibim, rahmeten li’l-âleminsinin sen”
Bu rahmetten kime olmaz meserret ya Rasulallah
Harîm-i “kabe kavseyne” eren yoktur cüdâ senden
Ulüvv-i kadrine eyler şehadet ya Rasulallah
Sana derse “Habîbim” bir şeriki olmayan Allah
Habîb olman bize eşsiz keramet ya Rasulallah
Gönül ister ki hubbun bahrine dalsın fenâ bulsun
Kerem et âh n’olur artık, murad et ya Rasulallah
Konya-1959
Diyanet’e ve İlâhiyat’a çatma hastalığı
04:0014/10/2018, Pazar
G: 14/10/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Saf düzeni ve kadının namazda erkeğin hizasında bulunması
04:0018/10/2018, Perşembe
G: 18/10/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Kadınların cemaatle namazdaki saf düzeni ve erkeklerde aynı safta veya hizada olması”, ilmihallerde “muhâzâtü’n-nisâ” terimiyle ifade edilir...
Saf düzeni ve kadının namazda erkeğin hizasında bulunması
Saf düzeni ve kadının namazda erkeğin hizasında bulunması
11 Ekim, Perşembe
Kadınların cemaate katılmaları durumunda saf düzenine riayet edilmesi gerektiği hususunda âlimlerin görüş birliği vardır. Buna göre kadınların, safın en gerisinde, erkeklerin -varsa çocukların- arkasında namaza durmaları gerektiği söylenmiştir.
Bu şekildeki uygulamanın, kadınların aşağılandığı ve “ikinci sınıf” konumuna indirgendiği anlamına alınması doğru değildir. Bu uygulama ile kadınlar camilerin dışına atılmış olmadığı gibi Allah’ın huzurundan uzaklaştırılmış da değildir. Namaz nerede kılınırsa kılınsın namaz kılan kimse Allah’ın huzurundadır. Sadece herkesin anlayabileceği tabii, fıtrî birtakım sebepler yüzünden kadınların arka saflarda durması önerilmiştir. Bu şekildeki saf düzeni hem kendilerinin, hem de camideki erkek cemaatin daha huşû ve sükûn içerisinde namaz kılması için oldukça yerinde bir uygulamadır. Bu durumda kadınlar emre itaat etmiş olmaları sebebiyle ilk safın sevabından mahrum da olmazlar. Zaten cemaatle namazda ilk safın daha faziletli görülmesi, biraz da cemaatin dağınıklığını önlemeye, saf düzeninde disiplini sağlamaya mâtuf bir tedbirdir…
Özellikle Hanefî bilginler, saf düzenine uyulmasını sağlamak ve uygunsuz durumların ortaya çıkmasını engellemek için, cemaatle kılınan namazda, kadının erkeğin hizasında durarak namaz kılması durumunda, erkeğin namazının sahih olmayacağını söylemişlerdir. Daha açık söylemek gerekirse bir kadın erkek safları arasında namaz kılacak olsa kadının iki yanındaki birer erkeğin ve kadının tam arkasındaki bir erkeğin namazı bozulur, ötekilerin namazı bozulmaz. Hanefîlere göre bu durumda namazın bozulmasının nedeni, duruş düzeni (tertîbü’l-makam) farzının terkedilmiş olmasıdır. Nitekim imama uyan kimse imamın önüne geçecek olursa, duruş düzenini ihlâl ettiği için namazı bozulur.
Cenaze namazı, mutlak namaz olmadığı için cenaze namazında kadınların erkeklerle aynı hizada bulunması namaza zarar vermez… Yine yönelinen cihetlerin farklı olması durumunda, Kâbe’nin içerisinde de muhâzât sorunu yoktur. Çünkü farklı yönlere yönelme durumunda muhâzât söz konusu olmaz.
Duruş düzeninde kadınların yerini belirleyen “Kadınları Allah’ın koyduğu yere, arka saflara yerleştirin” (ahhirühünne, haysü ahharahünnellâh [bk. Zeylaî, II, 36]) ve “Kadınların saflarının en şerli olanı ilk saftır” (şerru sufûfi’n-nisâ evvelüha [bk. Müsned, II, 336]) gibi hadisler rivayet açısından kuvvetli olmadığı gibi, konuya delâleti de açık ve kuvvetli değildir. Hanefîler prensip olarak namazın farzlarının ancak yakîn ve kesinlik ifade eden yollarla sabit olabileceğini kabul ederken, bu muhâzât meselesinde, yani cemaatle namaza duruş düzeninin belirlenmesinde, yakîn ifade etmeyen haber-i vâhidlerle amel etmişlerdir. Çünkü duruş düzeni, cemaat namazının farzlarındandır ve cemaat namazının kendisi sünnetle sabit olmuştur. Bu bakımdan onun farzlarının kesinlik ifade etmeyen sünnetle sabit olması mümkündür.
Şâfiî ise kadının erkek hizasında namaza durmasının (muhâzât) erkeğin namazına zarar vermeyeceği görüşündedir. Çünkü bu konuda söylenebilecek en ileri nokta, kadınların aynı hizada bulunmaları durumunda, saf tutmanın gerçekleşemeyeceğidir. Saf tutmanın, farz değil sünnet olduğu düşünülürse, bunun da (namazı bozacak kadar) fazla bir önemi olmadığı görülür.
Mezheplerin bu konudaki görüşleri ve gerekçeleri incelendiğinde kadınların erkeklerle aynı safta bulunup bulunmayacakları konusunun esas itibariyle dinî bir mesele olmayıp, doğal ve örfî nedenlere dayandığı ve namazda huzurun sağlanmasının hedeflendiği görülmektedir.”
Buraya kadar olanı İlmihal’den –tartışma noktasını ilgilendirmeyen yerleri atlayarak- naklettim. Görüldüğü gibi aynı safta kadınların bulunması durumunda bazı erkeklerin namazlarının fasid olacağı içtihadı Hanefî mezhebine ait olup cumhura (diğer müctehidlerin çoğuna) göre bu durumda erkeğin ve kadının namazı bozulmaz, ancak âdâba ve sünnete uygun olan erkeklerin saflarının gerisinde durmalarıdır. Aynı hizada veya önde durmaları mekruhtur. Bu hüküm ve bilgi de İlmihal’de genişçe yer almıştır. Ayrıca İlmihal’de yapılan yoruma göre bu düzenlemenin gerekçesi hadisler (bu manada dinî) değildir; cinselliğin günaha sebep olmasını engellemek ve Müslüman topluluklarda uygulanan kadın-erkek ilişkisine ait örf ve âdettir.
Bu açıklamalarda, sahih İslâm’ı saptırmak, dinde reform yapmak, kişiyi dinden çıkaracak söz ve tavırlar sergilemek isteyenlere ekmek de yoktur, cesaret verecek bir ifade de yoktur.
Sandalye ve sıralarda namaz kılmak
04:0019/10/2018, Cuma
G: 19/10/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Camilerde arka tarafa ihtiyaca göre bir iki sıra sandalye, tabure ve sıra koyuluyor, ayakta durmakta, oturmakta, oturduktan sonra kalkmakta güçlük çekenler bu yerlere oturup namazları, bir kısmını îmâ ile kılıyorlar.
Günümüzde muteber fıkıh âlimleri ve fetva heyetleri, mazereti olanların sandalye vb. üzerinde namaz kılmalarının ve bu oturakların safların arkasına koyulmasının caiz olduğuna fetva vermişlerdir.
CHP devrinde bir ara yapılmak istenen şey, camilere, kiliselerde olduğu gibi sıralar koyulması ve bütün cemaatin bu sıralara oturarak namaz kılmaları idi. Bu İslâm dışı saçma teklif revaç bulmadı ve uygulanamadı. Bugün âlimlerin fetva verdikleri sandalye vb. üzerinde namaz kılmanın o saçma teklifle bir alakası ve benzerliği yoktur; çünkü cemaat baştan beri olduğu gibi saf olup namazın erkânını yerine getirerek namaz kılacaklar, ancak mazereti olanlar arkada sandalye veya sıraya oturarak namazlarını eda edeceklerdir.
Bu vesile ile sandalye vb.’de namaz kılma konusunu bir daha açıklayalım:
Hasta oldukları için namazın bazı kısımlarını yapamayan Müslümanlar Peygamberimiz’e (s.a.) ne yapacaklarını sormuşlar ve “ayakta duramayanların oturarak, oturamayanların yatarak, rükû ve secde yapamayanların îmâ (işaret ederek, mesela başlarını öne eğerek) namaz kılabileceklerini, Allah’ın kullarını, güçlerinin yetmediği bir şeyle yükümlü kılmadığını” öğrenmişlerdir. Bu bilginin kaynağı sağlam, güvenilir hadislerdir.
Nasıl ve nereye oturulacağı konusunda Peygamberimiz’in bir sınırlaması yoktur. Bu konuda şekil ileri sürenler bunu, ictihad ve yorumlarına dayandırmışlar, bu oturmanın şekli üzerinde bir ittifak da oluşmamıştır.
Fıkıhçılar, oturarak, yatarak veya îmâ ile namaz kılmanın caiz olmasına sebep olacak hastalığın derecesi üzerinde de durmuşlardır. Buna göre fiilen ayakta durmayı veya rükû, secde yapmayı imkânsız kılan hastalıklar ve özürler yanında baş dönmesi, kanama, huzuru bozacak ölçüde ağrı ve sancı, hastalığın artması gibi sonuçların doğması da fiilen hasta olmak gibi kabul edilmiştir; yani bu mazeretler ve gerekçelerle de oturarak, yatarak, îmâ ile namaz kılmanın caiz olduğu ifade edilmiştir.
Fıkıhçıların konumuz hakkındaki açıklamalarına örnek olarak meşhur Hanefî fıkıhçı İbn Âbidîn’den bazı özet nakiller yaptıktan sonra sandalye meselesine geçebiliriz:
“Namazdan önce mevcut olan veya namaz kılarken oluşan bir hastalıktan dolayı veya mevcut hastalığın artması yahut da rahatsızlığın belli hareketler sonucu meydana gelmesi ihtimali bulunduğunda (böyle bir mazereti olanlardan) ayakta duramayanlar istedikleri şekilde oturarak, bir süre ayakta durabilenler de o süreden sonra oturarak, yapabiliyorlarsa normal rükû ve secde ile namazlarını kılarlar. ‘İstedikleri şekilde’ otururlar; çünkü mazeret, namazın olmazsa olmaz parçalarının (erkânının) bulunmamasını/yapılmamasını caiz hale getirdiğine göre, şekillerin ortadan kalkmasını elbette sağlayacaktır. Rükû ve secdeyi yapamayanlar da -ayakta da yapması caiz olmakla beraber- tercihen oturdukları yerden îmâ ile rükû ve secde yaparlar; oturdukları yerden (ayakta değil de oturarak) îmâ yapmalarının daha iyi olması yere daha yakın ve böylece de secdeye daha benzer olmasındandır. İmâ yaparken başını, rükû için yaptığından biraz daha fazla eğmek gerekir. Oturmakta da güçlük çekenler ya sırt üstü, ayaklar toparlanmış olarak kıbleye dönük vaziyette veya yan üstü kıbleye yönelerek yatar, namazlarını böyle kılarlar. Hayvana binmiş bulunan hasta ile indiği takdirde yerde kalacağından, tekrar binemeyeceğinden korkan kimseler de hayvan üzerinde (semer, eyer veya mahfede oturmuş olarak) namazlarını kılarlar. Mazereti olanlar namazını hangi kısmını tam yapabilirlerse onu tam yapar, geri kalanını yapabildikleri ölçüde yaparlar...” (C. I, s. 558-560).
Günümüzde, “Sandalye vb. üzerinde oturarak namaz kılmak caiz değildir, ayakta duramayanın yere oturması gerekir” diyenlerin Kur’ân’a, Sünnet’e, hatta eski fıkıhçılarımızın açık bir ifadesine dayanmadıklarını söylemek mümkündür. Kur’ân’da ve Sünnet’te böyle bir ifade yoktur ve olamaz; çünkü vahyin geldiği zamanda ve yerde sandalye yoktur, ona oturma şeklinde bir âdet de mevcut değildir. İnsanlar ayakta duramıyorlarsa tabii olarak ve o günün imkânlarına göre yere oturmaktadırlar. Fıkıhçıların sözlerine de dayanamazlar; çünkü bir örneğini yukarda gördüğümüz fıkıhçıların sözlerinden, sandalyeye oturarak namaz kılmanın caiz olmadığı değil, tam aksine caiz olduğu sonucu çıkar; çünkü:
1. Allah kulunu gücünün yetmediği, ona zor gelen, eziyet veren, canını acıtan, hasta eden, hastalığını arttıran, sağlık veya hayatını tehlikeye sokan... bir vazife ile yükümlü kılmamıştır. Yere oturamayan, oturduğu zaman acı ve ağrı çeken veya tekrar kalkamayan, bu yüzden de kıyam ve rükû vazifelerini yerine getiremeyecek olan kimseleri yere oturmaya mecbur edenler Allah’ın muradına, dinin temel
kurallarına aykırı davranmış olurlar.
2. Mazeretleri sebebiyle hayvandan inemeyenler, inerlerse tekrar binememekten veya inerlerse hastalıklarının artmasından, ağır ve acı çekmekten korkanlar (böyle ihtimallerin bulunması halinde) hayvan üzerinde oturarak namazlarını kılabildiklerine göre, yere oturdukları takdirde hastalıklarının artması veya ağır ve acı çekmeleri ihtimali ile karşılaşanların da ya ayakta veya oturmaları gerekiyorsa oturabildikleri bir şeyin üzerinde namaz kılmaları caiz olacaktır.
3. Eski fıkıh âlimleri, “hastalık, ağrı ve acı çekmek, tehlike vb. mazeretler erkânın (kıyam, rükû, secde gibi namazın temel kısımlarının) yapılmamasına (îmâ ile yapılmasına) sebep teşkil ettiğine göre şeklin ortadan kalkmasına elbette sebep olur” dedikleri halde, yeni bazı “hocaların”, “mazeret oturmanın şekline tesir etmez, sandalyeye oturmayı caiz kılmaz, illâ da yere oturmak gerekir” demeleri eski fıkıhçıların anlayışına da ters düşer.
4. “İmâ ile namaz kılanların ayakta değil de oturarak îmâ yapmaları daha iyi olur denmiş”, bu da “oturulduğu zaman yere daha yakın olunur ve bu secde haline de daha yakın bir duruştur” gerekçesine bağlanmıştır. Ancak bunu söyleyen fıkıhçılar, ayakta dururken ‘îmâ yapmanın da caiz olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca secde îmâ ile (ayakta veya oturarak baş eğmek suretiyle) yapıldıktan sonra, bu sırada başın yere daha yakın veya uzak olması sonucu değiştirmez; yakın olsun, uzak olsun yapılan gerçek/normal secde değil, îmâdır; îmâ ile yapılmış secdedir. “Yere yakın olunca secdeye daha çok benzeyeceği ise” bir yakıştırmadan veya yorumdan ibarettir; çünkü gerçek/normal secde alın ve burun yere yaklaştırıldığı zaman değil, değdiği zaman olur.
5. “Ayakta duramıyorsa otursun, oturamıyorsa yatarak kılsın...” buyurulmuş, eğer ayakta duramayanların secdeye en yakın olmaları istenseydi “oturarak kılsın” denmez, yatarak kılsın denirdi; çünkü secdeye (alnı, burnu yere koymaya) en yakın durum oturma hali değil, yatma halidir.
6. Hasta yere oturup secdeyi tam olarak yapma imkânına sahip ise yere oturur, kıyamı terk etmiş, rüku’u da îma ile yapmış olur, sıra secde etmeye gelince secde eder, oturmayı (ka’de) da tam yapmış olur. Yere oturma ve secdeyi tam yapma imkânı yoksa (veya zorluk varsa) ama ayakta durabiliyorsa namaza ayakta başlar, mümkün ise rükû’u yapar, secdeye sıra gelince sandalye veya benzerine oturur ve îmâ ile secde eder, tekrar ayağa kalkması mümkün ise kalkar, değil ise namaza sandalyede oturarak devam eder.
İşte İlâhiyat ve Diyanet’in yolu ve yöntemi
04:0021/10/2018, Pazar
G: 21/10/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Israrla diyorum ki, ülkemizde imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri ve Diyanet’in rehberliğinde sağlıklı bir İslâmlaşma sonucu elde edilebilir. Aynı yolda hizmet veren başka cihetleri dışlamıyorum ancak ana damarın bu kurumlar olmasını, diğerleriyle de dava kardeşleri olarak yardımlaşmaları gerektiğini söylüyorum.
İşte İlâhiyat ve Diyanet’in yolu ve yöntemi
İşte İlâhiyat ve Diyanet’in yolu ve yöntemi
14 Ekim, Pazar
Samimi olarak bu kurumlarla ilgili şikâyet ve endişeleri olanlara bir güvence olarak 35. İl Müftüleri İstişare Toplantısı sonuç bildirgesinden bazı maddeleri aktarıyor ve tamamını okumanızı da tavsiye ediyorum:
…Toplumu Din Konusunda Aydınlatmada Diyanet-İlahiyat İşbirliği İmkânları/Stratejileri üst başlığı ile gerçekleşen toplantıya, Başkanlığımızın üst düzey yetkilileri ve 81 il müftüsü ile beraber ilk defa ilahiyat/İslâmî ilimler fakülteleri dekanları da katılmıştır.
4 gün süren toplantı boyunca; “Din İstismarı ile Mücadele, Aile ve Gençliğe Yönelik Tehditlerle Mücadele, Din Hizmeti Çeşitliliği Açısından, Nitelikli Personel İhtiyacı Bağlamında, Din Görevlileri ve İlahiyat Öğrencilerinin Yeterliklerinin Gözden Geçirilmesi, Dinî Hayata Rehberlik Etme Sorumluluğu Bağlamında Diyanet-İlahiyat Perspektifinin Hayata Yansıması, İrşat Faaliyetlerinin Etkinlik ve Verimliliği, Dinî Hayata Etkisi Bakımından İslam Dünyasının İçinden Geçtiği Süreçler” konuları etraflıca müzakere edilmiştir.
* Kitle iletişim araçlarının kullanımının her geçen gün arttığı bir dönemde, din ve irşat dili, anlam ve zarafet boyutuyla daha önemli hale gelmiştir. Din adına sorumsuzca sarf edilen kaba ve gelişigüzel söylemler dine dair farkındalığı örselemektedir. Bu açıdan, dinî konularda konuşan herkesin, sahih kaynaklara dayalı bilginin yanında yapıcı, birleştirici ve kucaklayıcı bir söylemi de kuşanması gerekir. Aksi takdirde, müspet hiçbir dinî içerik arz etmeyen, tekelci, yargılayıcı ve baskılayıcı bir üslubun Müslümanlardan ziyade İslâm’a mâl edilen bir anlayışı beslediği dikkat çekmektedir. Bu itibarla, nebevi metodu ilke edinerek aklıselim ve kalbiselime uygun, güzel ahlak merkezli, yalın, saygın, hassas ve bütüncül bir üslup, dinin insanlarla doğrudan buluşmasında oldukça önem arz etmektedir. Bunun için de İslâm’ın yüce hakikatlerinin tutum, tavır ve eylem olarak aktarılmasında sorumluluk sahibi herkese büyük görevler düşmektedir.
* Modern yaşam pratiklerinin küresel bir etkiyle hayatı kuşattığı; maddiyat düşkünlüğü, güç ve çıkar tutkusu, tüketim iştahı ve aşırı dünyevileşmeyle bütün insanlığın madde ve mana boyutunda ciddi savrulmalara maruz kaldığı günümüzde örselenen en önemli alanlardan biri din ve dindarlık olmuştur. Şeklî dinî tezahürlerin arttığı, ibadetlerin Allah’a karşı sorumluluk ve kulluk bilincinin bir gereği olmaktan ziyade, alışılmış eylemler manzumesi haline dönüştüğü, dinin şahsi menfaatlere hizmet etmesi ölçüsünde önem ve değer gördüğü bir dindarlık anlayışının İslam’ın insan özelindeki hedefleri ile muvafık olmadığı çok açıktır. Bu itibarla, yüce Allah’a gönülden bağlılık ve teslimiyeti resmeden, varoluşu anlamlı kılan, düşünce, tutum ve eylemlerde bilgiyi, ihlası, samimiyeti, etik, estetik ve takvayı merkeze alan güzel ahlaka dayalı bir dindarlığın ikame edilmesi için yoğun çaba sarf etmek önemli bir şuur ve sorumluluk ödevidir.
* Müslümanların inanç, ibadet ve ahlâk esaslarını, dünya görüşlerini, hayat tarzlarını ve değer yargılarını belirleme noktasında Kur’ân-ı Kerim’den sonra dinin ikinci temel kaynağı olan Sünnet, Müslümanların varlık, bilgi ve değer tasavvuruna esas teşkil etmektedir. Hal böyleyken bugün, Sünnet’in teşrideki yerini hafife alarak dinin bekâsının yapıtaşı olan Kur’ân-Sünnet bütünlüğünü göz ardı eden, gereksiz ve faydasız tartışmalarla zihinleri meşgul ederek hikmet ve maslahatı öteleyen yaklaşımların önemli bir sorun olduğu, özellikle genç kuşaklarda dinin ana kaynaklarına karşı bir güvensizlik oluşturarak itikadî savrulmalara sebebiyet verdiği ortadadır. Bu noktada, doğru dinî bilginin üretilmesi, en güzel yöntemle sunulması ve nebevi bir örneklikle hayata rehberlik edilmesi konusunda iki önemli kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı ve ilahiyat/İslâmî ilimler fakültelerinin işbirliği neticesinde tebarüz edecek gayret ve çalışmaların, söz konusu tutarsız ve kategorik yaklaşımı bertaraf edip toplumu sahih bir tasavvur ve ortak sağduyu ile kucaklayacağı aşikârdır.
* Toplumların en önemli imkânı ve değeri olan gençliğin, sahih bilgi ve kuşatıcı bir yaklaşımla, manevi dünyalarına rehberlik edilmesi fevkalade mühim bir husustur. Zira genç kuşaklar ancak inanç, medeniyet ve değerlerinin izinde, kendilerine ait bir gelecek inşa edebilirler. Bu sebeple, hakikati manipüle eden inkârcı ve istismarcı odak ve akımların genç kuşakların zihin ve gönül dünyalarında meydana getirmeye çalıştıkları tahribata engel olmak, sorumluluk sahiplerine düşen bir vazifedir… Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı, bu sene 17 Kasım’da açılışının yapılacağı Mevlid-i Nebi haftasında, “Peygamberimiz ve Gençlik” konusunu tema olarak belirlemiştir.
* … Bu itibarla Diyanet İşleri Başkanlığı, bütün görevlileriyle, kadınlarımızın, çocuklarımızın ve insanlığın maruz kaldığı şiddet hadiselerinin son bulması için etkili, sürekli ve somut önlemlerin alınması hususunda sorumluluğunun gereklerini yerine getirmeye azim ve kararlılıkla devam edecektir.
* Din hizmeti konusunda en önemli hususlardan biri de nitelikli insan kaynağıdır. Zira her bir görev sahası, kendine özgü şartları ve imkânları gereği farklı formasyonlar gerektirmektedir. Okul öncesi, kadın, aile, çocuk, genç, engelli, hasta, mahkûm, mülteci, yaşlı gibi birçok alanda din hizmetini en güzel şekilde yerine getirmek için yeterli eğitim almış ve alan bilgisine sahip personele ihtiyaç duyulmaktadır…
* Bugün İslâm coğrafyası savaşlar, yoksulluk, terör eylemleri, ümitsizlik gibi devasa sorunların kuşatması altında tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşamaktadır. Daha vahim olanı; İslâm’ın temel esaslarında, Kur’ân ve Sünnet’te hiçbir şekilde meşruiyeti bulunmayan bir takım yapılar, tefrika ve terör eylemlerini İslâm adına gerçekleştirdiklerini ifade ederek barış ve esenlik dini İslâm’a, birlik ve beraberliğimize, bütün insanlığın geleceğine en büyük zararı vermektedir. Esasında rahmet vesilesi olan ırk, mezhep, meşrep ve düşünce farklılıklarının nefret ve kaosa alet edilmesi, vahim bir cehalet ve büyük bir ihanettir. Bu durum karşısında sahih dinî bilgiyi, İslâm’ın sevgi ve barış yüklü mesajlarını toplumumuza ve insanlığa sunmak, iç meseleleri kardeşlik hukuku içinde çözmek için özveri ve fedakârlıkla, işbirliği içinde çalışmak bütün Müslümanlar için en büyük sorumluluktur.
Ne mutlu Müslümanım diyene
04:0025/10/2018, Perşembe
G: 25/10/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Durup dururken, işler yoluna girmekte iken, Doğu halkımız terör belasından kurtulup halkımızın geri kalanı ile bütünleşme meyli daha bir güç kazanmış iken “bu ülkede yaşayan bütün insanlara Türküm dedirten ve mutluluğun da ancak Türk olmakla gerçekleşeceğini ifade eden” bir andı tekrar okullarda mecburi hale getirmek bu ülkeye iyilik değildir, öncelikle bunu bilelim. Ülkemize ve halkımıza bu kötülüğü yapanların maksatları üzerinde düşünelim.
Ne mutlu Müslümanım diyene
Ne mutlu Müslümanım diyene
18 Ekim, Perşembe
Bu ülkede ve İslam dünyasında birlik, beraberlik, huzur, dayanışma, izzet ve istiklalin önemli bir şartı olan güç istiyorsak hangi bağın daha fazla insanı kapsadığı ve kardeş kıldığı konusu üzerinde düşünerek hareket edelim.
Ben “Ne mutlu Türküm diyene” dersem bu cümleye gönüllü olarak katılan ve mefhumunu hayata geçiren insan sayısı ne kadardır?
Ben bir Özbekistan seyahatimde Özbeklerle sohbet ederken “hepimiz aynı kökten geliyoruz, Türküz” demiştim, Özbekler “Hayır biz Türk değiliz Özbekiz” diye itiraz ettiler, haylice münakaşa ve müzakere ettik. Maalesef olan olmuş, Türk olan Müslüman kardeşlerimizi bile hem İslam’dan hem de Türklük’ten uzaklaştırmışlar.
Şimdi yapılacak şey, kendini Türk bilmeyen ve hissetmeyen insanlara zorla “Ben Türküm” mü dedirtmektir, yoksa herkesi kendi etnik aidiyeti ile baş başa bırakıp tartışma götürmez bir başka bağa dayalı kardeşliği ve birlikteliği mi güçlendirmektir?
Cevabım, elbette ikincisidir.
Allah Teâlâ kitabında şöyle buyuruyor:
“Allah’a çağıran, güzel ahlak ile amel eden ve ‘şüphe yok ki ben Müslümanlardanım’ diyenin sözünden daha güzel sözü olan kimse yoktur!” (Fussılet: 41/33).
Şu halde Müslümanlara göre en güzel söz, İslam’ı yaşayarak “Ben Müslümanım” demektir ve bu sözden daha güzeli olamaz; ancak bunu yapan ve söyleyen kimse mutluluğun yoluna girmiş olur.
Ülkemizde ve İslam dünyasında seyahat ediyoruz, insanlarla görüşüyoruz, “esselamu aleykum” deyince kalplerin kapıları açılıyor, “Ben filan ülkedenim ve elhamdülillah Müslümanım” deyince de adeta insanlarla birden akraba oluyoruz. Ama Müslümanlar birbirini tanır iken “Ben Türküm, Kürdüm, Boşnakım. Çerkesim, Fransızım…” deyince karşısındaki aynı etnik gruba mensup değilse sadece tanımış oluyor, başkaca bir müspet duygu söz konusu olmuyor. Evet, karşısındaki de aynı gruptan ise daha bir yakınlık duygusu oluşur, ama bu duygu, aynı etnik gruptan olmayana karşı bir ayrıma sebep olamaz.
“Ne mutlu Müslümanım diyene” dediğim zaman 1,7 milyar insan benim mutluluğuma katılıyor. “Ne mutlu Türk’üm diyene” dediğim zaman Türkiye’deki insanların bile birçoğu bana katılmıyor, bu söz onları mutlu etmiyor.
Bir vatandaş “Ben Türk’üm ve böyle olmaktan da mutluyum” diyebilir, ama “Kim benim dediğimi derse o mutludur” diyemez, bunu demeye hakkı yoktur.
Gelin bu kısır çekişmeyi geride bırakalım, çocuklarımızı da bu tartışmalı andı tekrar etmeye mecbur etmeyelim, bunun yerine halkın en çoğunu mutlu edecek sözler bulalım ve mutluluğun sebeplerini paylaşmaya bakalım.
Her vatandaş Türk müdür?
04:0026/10/2018, Cuma
G: 26/10/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Öğrenci andını makul ve meşru hale getirmek için Anayasa’nın 66. Maddesini delil ve mesnet olarak gösteriyorlar. Anayasa, “Siyasî Haklar ve Ödevler/I. Türk Vatandaşlığı” başlığı altında şu maddeyi ihtiva ediyor:
Her vatandaş Türk müdür?
Her vatandaş Türk müdür?
19 Ekim, Cuma
“MADDE 66- Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.
Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir…”
Daha önce Anayasa’da Türk şöyle tarif edilmiş: Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür (Mülga cümle: 3/10/2001-4709/23 md.).
Lağvedilen maddeye göre Türklük bir soya ait olmaktır, bir etnik mensubiyettir. Mevcut madde ise Türk olmayı vatandaşlık bağına ait kılmıştır.
Bildiğim kadarıyla Türk kelimesi daha önce iki manada kullanılmıştır:
1. Türklerin soyundan gelenler,
2. Müslümanlar. Bu ikincisi Balkanlar’da daha yaygın olarak kullanılmıştır.
Yürürlükteki maddenin Türk tarifi ise üçüncüsünü teşkil etmektedir. Diğer ikisinin birer gerçekliği, gerçek hayatta birer karşılığı vardır, üçüncüsünün ise gerçeklikle bir alakası yoktur, “Ben yaptım oldu” kabilindendir ve olmamıştır; çünkü Türk kelimesini ırktan ve dinden ayırmak keyfi, sun’î, belli bir maksada bağlı bir ayırmadır, TC. vatandaşlarının tamamı Türkiyeli’dir, ama ırk ve din olarak Türk değildir. Mesela bir Fransız vatandaşı da Fransalıdır, ama Fransız değildir. Suud’un vatandaşlık verdiği bir Türk Suudludur, ama Arap değildir…
Doğru, mantıklı, gerçekliği olan ifade TC. vatandaşlığını anlatacak bir ifade olmalıdır ki, bu da “Türkiyeli”dir. Eğer gerekli ise madde, “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiyelidir” şeklinde olmalıydı.
Öğrenci andını Anayasa’nın 66. Maddesine bağlamak da tutarsızdır, şöyle ki:
a) Madde, Türk kelimesini vatandaş manasında kullanmıştır. Bu andı okuyan öğrenciler ise “Türküm…” derken TC vatandaşıyım manasını değil, Türk ırkına mensubiyet manasını anlamaktadırlar; çünkü yaygın, gerçek ve karşılığı olan mana budur.
b) Devamında Türk ırkına veya milletine ait kıldığı vasıflar da gerçekte yalnız bu ırka mahsus değildir, bugün bu toplumda mevcut olup olmadığı da tartışmaya açıktır. Her Türk ne yazık ki, doğru değildir, çalışkan da değildir. Doksan yıla yakındır çocuklara bu andı okutanlara bu çocuklar sormazlar mı: İlerlemek ve yükselmek ülkümüz idi de biz niçin bilimde, teknolojide ve askeri güçte zayıf ve geri kaldık? Bizim Nobel alan kaç ilim adamımız var? ARGE’de kaçıncı sıradayız? Patent yarışında nerelerdeyiz? Füzelere karşı savunmamız ve modern savaş uçakları ve daha neler için neden başkalarına muhtacız?.. Ahlâkımız ne âlemde, gerçekten büyüklerimize saygı gösteriyor muyuz? Öyle ise taşıtlarda onlara niçin yer vermiyoruz, büyüklerimizi huzurevlerine tıkıyoruz, ellerini öpmeyi bile unuttuk…
Vatanı sevmek, onu korumak ve uğrunda varlığını fedâ etmek için Türkiyeli (vatandaş) olmak yeterlidir; çünkü bu gemi batarsa her ırktan ve dinden olan vatandaşlarla batar; korunur, güçlenir ve yükselirse yine bunlar herkes için olur.
Türkiyeli olmak bu ülkenin tarihi mirasını, medeniyetini, diğer ortak değerlerini korumak ve geliştirmek için de yeterli sebep olmalıdır.
Sıra dine ve belli etnik grupların özel değerlerine gelince bunları sahipleri korurlar, başkalarını kendileri gibi olmaya ve asimile
etmeye kalkışmazlar.
Halihazır durum ve şartlar içinde birlik, yakınlaşma, dayanışma, kendini toplumun ayrılmaz bir parçası görme amaçlarına ancak yukarıda açıklamaya çalıştığım ilkeler ve kabullerle ulaşabiliriz.
TC, İslâm şemsiyesini terk etti ve bir asra yakındır suyu tersine akıtmaya çalıştı ama aldığı sonuç ortadadır.
Gelin bu sonuç ve sebepleri üzerinde kafa yoralım, makul, meşru, uygulanabilir, insan
fıtratına uygun çözümler üretmeye çalışalım.
İslâm Medeniyetinin Geleceği
04:0028/10/2018, Pazar
G: 28/10/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazının başlığı bir çalıştayın konusudur.
Mardin Artuklu Üniversitesi’nde, iyi niyet ve gayret sahibi rektörünün himmetiyle 4-6 Ekim 2018 tarihinde, İslâm âleminin muhtelif yerlerinden ilim erbabının katıldığı “İslâm Medeniyetinin Geleceği” konulu bir çalıştay yapılmıştır. Çalıştayın sonuç bildirisinden birkaç madde üzerine düşüncemi ifade etmeye çalışacağım.
İslâm Medeniyetinin Geleceği
İslâm Medeniyetinin Geleceği
21 Ekim, Pazar
“İnsanlık tarihinde gelip geçmiş kırk medeniyet arasında yalnızca beş medeniyet günümüzde hayatiyetini sürdürmektedir: Çin Medeniyeti, Hint Medeniyeti, Batı Medeniyeti, Ortodoks Medeniyeti ve İslâm Medeniyeti.”
Bu ifadenin maksadı medeniyetimizin hâkim olduğu bölgelerdeki izleri ve eserleri ise doğrudur, canlı olarak varlığı ve diğer yaşayan medeniyetlere karşı arzı ise ne yazık ki, böyle bir durum yoktur.
“İslâm medeniyeti; uzun bir dönemden beri bilim ve teknoloji alanında belirli bir durağanlığa girmiş olmakla birlikte; onun kültürel, bilimsel, sanatsal ve diğer alanlarda insanlığa getirdiği değerler göz önüne alındığında, gelecek için umut verici bir imkâna sahip olduğu görülmektedir.”
İslâm medeniyeti yalnızca bilim ve teknolojide mi durağanlaştı?
Öyle düşünüyorum ki, asıl durağanlaşan bu medeniyetin insanının birliği, dayanışması, medeniyet anlayışı, bilinci, direnci, kendine güveni ve tahkik yerine taklit alışkanlığıdır.
Evet, geçmişte yapılanlara bakılınca “gelecek için umut verici bir imkâna sahip olduğu görülmektedir”, bu imkânın fiil haline gelebilmesi için bugün mevcut insanımızın o medeniyeti kuran insanların iman, şuur, çalışkanlık, ahlâk, ilim zihniyeti, hikmet gibi değerlerine sahip olmaları gerekiyor. Bildiride de ifade edildiği gibi “İlâhî kaynaklı peygamber öğretilerinin temel alındığı ve beşer aklının yoğurup şekillendirdiği İslâm medeniyetini” İslâm insanı gerçekleştirmiştir.
“Medeniyet mi insanını insan mı medeniyetini yapar” sorusu sorulabilir, ama bizim bugün yapabileceğimiz şey çaresini bulup İslâm insanını yetiştirmektir. Üniversitelerimiz ile sivil toplumun kurduğu vakıflar ve yürüttüğü faaliyetler birlikte hareket ederek bu amaca yönelmelidirler. Unutmayalım ki, İslâm insanının başı yücelerde, ayakları ise yaşadığı dünyanın üzerinde olacaktır. Bu insan dinini, tarihini, medeniyetini tahkik yoluyla öğrenecek, yaşadığı zamanın ruhunu ve şartlarını da doğru bilecektir.
Bildirinin şu maddesi, güncel bir tartışma sebebiyle dikkatimi çekti:
“İslâm medeniyetinde kadınların rolünü canlandırmak için bilim, tıp, sanat ve yönetim gibi alanlarda tarihsel süreçte yaptıkları katkılar hakkında araştırmalar yapılmalıdır. Böylece, kadınların İslâm medeniyetinin şekillenmesinde gelecekte yapabilecekleri katkılara zemin hazırlanır.”
Hem İslâm’ı hem de dünyayı yeterince bildiklerine kani olduğum birçok ilim adamının imzası bulunan bildiride bu madde yer almıştır.
Buna karşı son günlerde “kadınların namaz kılmak veya dini bilgi edinmek gibi maksatlarla camilere gitmelerinin caiz olup olmadığı” tartışılmaktadır.
Derler ki, Fatih İstanbul’u fethederken kilisede meleklerin cinsiyeti tartışılıyormuş!
Sokaklar kadın dolu, bazı okullarda kızların sayısı erkeklerden fazla, kırsal bölgelerde kadın evinde olduğundan daha fazla tarlada, bahçede, ormanda; bu durumda aileyi kurtarmanın tek çaresi kadının camiye gitmemesi midir?
İslâm insanını yetiştirecek anneler camiye bile girmeksizin dört duvar arasında ömür geçireceklerse çocuklarına nasıl rehber olacaklar?
İhtilatı zararsız sınırlara indirerek kızlarımızın ve kadınlarımızın camilerde ibadetini ve okullarda yeterince bilgi ve beceri edinmelerini sağlamanın yolları yok mudur?
Bir medeniyet kadını erkeği, avamı havassı ile bütün bir ümmetin eseri olabilir. Bildiri de işte buna işaret ediyor.
Dert çözen finansman’
04:001/11/2018, Perşembe
G: 1/11/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bazı katılım bankaları adına şöyle bir reklam/ilan yapılıyor:
“Dert Çözen Finansman tüm zaruri ihtiyaçlarınızda yanınızda. Finansman tutarınız, beyan ettiğiniz ihtiyacınızı karşılamanız için hesabınıza geçsin, alışverişinizi hızla tamamlayın…”.
‘Dert çözen finansman’
‘Dert çözen finansman’
29 Ekim, Pazartesi
Reklamı okuyan vatandaş “Bu bankalar faizli kredi vermezler, peki bu nasıl oluyor?” diye merak ediyorlar ve ilgili şubelere gidip bilgi soranlar oluyor, aldıkları cevap şöyle oluyor: “Elli bin liraya kadar ihtiyaç kredisi veriyoruz.” “Ama siz faizli kredi vermezdiniz bu nasıl oluyor?” deyince de ismimi vererek “Ondan fetva aldık” deniyor.
Uzun zamandan beri katılım bankalarının bir problemi de şu olmuştur:
a) Merkezde alınan kararlar ve şer’î heyetlerin verdiği fetvaların yanlış anlaşılması.
b) Bundan da kötüsü, sayıları az da olsa bazı takvası az uç yöneticilerin kararlara ve kurallara aykırı işlem yapıp bunu bir şekilde kitabına uydurmaları.
Katılım bankalarının genel müdürlüklerinde şer’î heyetler toplanır, yeni sorular ve meseleler müzakere edilir, kesin ilke “faizsizliktir”, bu ilkeye harfiyyen uyularak çözümler üretilir, merkez bunları şubelere bildirir, yanlış anlama ve uygulamaları gidermek için kurslar ve dersler tertip edilir. Şimdilerde bütün bunlar da tam olarak maksadı hâsıl etmediği için bir “üst danışma kurulu” oluşturuldu, bir de “şer’î denetim heyetleri” kurulmaya karar verildi.
Ne benim ne de diğer heyet üyesi arkadaşların az veya çok faize fetva vermemiz söz konusu ve tartışma mevzuu bile olamaz.
Peki, bu “Dert Çözen Finansman”ın aslı faslı nedir?
Katılım bankaları peşin alıp vadeli satarak (murâbaha), kiraya vererek (îcar), ortaklık yaparak (mudârabe, müşareke) ve vekil olup müvekkilin parasını helâl yollardan işleterek (yatırım vekâleti) katılımcıların maksat ve ihtiyaçlarını karşılıyor.
Bazı insanların yukarıda saydığım işlemlerle alakası olmuyor, ama zaruri (önemli) ihtiyaçları için paraya muhtaç oluyorlar. Bu para meşru yoldan sağlanamazsa zorunlu olarak faizci bankalara gidecek ve alabilirlerse buralardan faizli ihtiyaç kredisi alacaklar.
İslâm kardeşlik ahlakı ve dayanışması çerçevesinde dara düşmüş insanların muhtaç oldukları parayı meşru yoldan sağlamanın en uygun ve öncelikli olanı “karz-ı hasendir (Allah rızası için faizsiz ve menfaatsiz ödünç para vermektir). Geçmişte bu ihtiyaç kısmen de olsa cami akçeleri ve para vakıflarıyla karşılanmıştır. Bugün ne bunlar var, ne de elinde fazlası olan Müslümanların dara düşmüş kardeşlerine karz-ı hasen vermeleri var.
Peki, dara düşenler ne yapacaklar?
Yine geçmişte ödünç veren şahıslar vefâen satış, istiğlâlen satış ve muâmele adıyla bir takım şer’î hilelere (çıkış yollarına) başvurmuşlar, bazı para vakıfları da vakıf hizmetinin devam edebilmesi için “muâmele” ismi verilen usulü kullanmıştır. Fukahâ bu işlemlerin caiz olup olmadığını tartışmışlar, Hanefî mezhebinde Ebû Hanîfe ve öğrencisi Ebu Yûsuf’a göre caiz olduğunu tespit etmişlerdir.
Bu işlemlerin uygulaması kabaca şöyledir:
Vefâen Satım: Paraya ihtiyacı olan, mesela dükkânını, ödünç verecek olan şahsa -bedelini ödediğinde geri almak üzere- satar, aldığı para ile ihtiyacını giderir, satan da dükkândan istifade eder.
İstiğlalen Satım: Dükkânı yukarıdaki şekilde satan ihtiyaç sahibi bunu satın alandan kiralar ve kira öder, sonra parayı denkleştirince ödeyip dükkânı geri alır.
Muâmele-i Şer’iyye: Doksan lira ödünç verecek olan şahıs sembolik bir malı, ödünç para isteyene vadeli olarak mesela yüz liraya satar, alan şahıs da bunu ya ona veya bir başkasına doksan liraya peşin satar, ihtiyaç sahibi doksan liralık ihtiyacını ileride yüz lira ödemek üzere elde etmiş olur.
Bu son işlemde mal, ödünç verene (malı satana) geri satılmış olursa “ıyne” satımı gerçekleşmiş olur ve bu satım hadisle yasaklanmıştır. Üçüncü şahsa satarsa ıyne satışı olmaz.
Allah rızası için ödünç vermeye yanaşmayan Müslümanlar geçmişte bu yollardan işi kitabına uydurmuşlar, araya böyle bir alım satım sokarak ihtiyacı karşılamışlardır.
Peki, bugün ne yapılıyor ve “dert çözen finansman”a nasıl fetva verilmiştir?
Yarın devam edelim.
Teverruk
04:002/11/2018, Cuma
G: 2/11/2018, Cuma
1
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Caiz olmayan “ıyne” satımı ile caiz olan teverruk arasındaki önemli fark, vadeli olarak satın alınan malın bu malı satana daha ucuz ve peşin olarak geri satılması ile ilgilidir. Böyle olursa “ıyne” satımı olur ve caiz değildir, vadeli satın alınan mal üçüncü bir şahsa peşin satılırsa “teverruk” olur ve bu işlem birçok fıkıhçı ve özellikle AAOIFI (Çeşitli ülkelerden âlimlerin katıldığı İslâmî Finans Kuruluşları İçin Muhasebe ve Denetleme Kurumu-Menâme-Bahreyn) tarafından caiz görülmüştür (Bak. 30 numaralı mi’yar-standart).
Teverruk
Teverruk
30 Ekim, Salı
Katılım bankaları için bu konuyu müzakere ettiğimizde -caiz görülse bile- şekle değil de maksada bakarak bunun, normal hallerde bir banka işlemi olarak değil, dara düşenler, sıkışanlar, kaynak elde edemediği takdirde önemli zarara uğrayacak olanlar, hâsılı zaruret sayılan ihtiyaç halinde kullanılmasına karar verdik.
Mecelle’nin 32. maddesi önemli ihtiyacın zaruret sayılacağını şöyle ifade etmiştir: “Hâcet, umumî olsun, hususî olsun, zaruret menzilesine tenzil olunur.”
Bey’ bi’l-vefânın tecvizi bu kabildendir ki, Buhara ahalisinde borç tekessür ettikde görülen ihtiyaç üzerine, bu muâmele mer’iyyül icra olmuştur.”
Katılım bankalarından bu usulü (teverruku) uygulayanlar bizim katıldığımız fetvaya göre şöyle yapıyorlar:
Paraya önemli ölçüde ihtiyacı olan, bunu sağlayamazsa ya maddi ve manevi zararlara uğrayacak ya da faizli bankaya gitmeye mecbur olacak durumda bulunan müşteri bankaya müracaat eder, banka mesela Londra borsasından gerektiği kadar mesela bakırı peşin para ile satın alır, bunu müşteriye kârlı ve vadeli olarak satar, vadeli alan müşteri de üçüncü şahsa bakırı biraz daha ucuz olarak peşin satar, böylece paraya olan ihtiyacını vadeli satın alıp peşin satarak karşılamış olur. Bakırın üçüncü şahsa satımı da yine Londra’da bu maksatla kurulmuş ve çalışan kuruluşlara olmaktadır.
Mecelle’nin zaruret saydığı önemli ihtiyaç, lüks olmayan, temin edilemediğinde hayatı zorlaştıran, maddi veya bedeni zarara sebep olan, sıkıntı veren ihtiyaçtır. Zorunlu ulaşım, beslenme, tedavi, araç ve gereçler, eğitim ve öğretim, mesken, ödenmediği zaman katlanan veya haciz, hapis gibi sonuçlar doğuran borçluluk bu ihtiyacın örnekleridir.
Bizim olur verdiğimiz “dert çözen finansman” işte bu çeşit ihtiyaçlar için yapılacak teverruk işleminden ibarettir.
Anlamadan, dinlemeden, bilmeden, bilmek istemeden, okumadan kulaktan dolma bilgi ve haberlerle konuşanların hataya ve günaha düşmeleri ihtimali olukça kuvvetlidir. Allah saygısı, sorumluluk duygusu taşıyan Müslümanların bu konuda hassas olmaları elzemdir.
Katılım bankaları ve tekâfül sigortacılığı yaşatılmalı, desteklenmeli, kooperatifçilik geliştirilmeli, büyük işleri faize bulaşmadan yapabilmek için gerekli olan sermayelere katılım bankalarının gücü yetmediğinde halka açık şirketlerle, uzun vadeli yatırım fonlarıyla veya başka usullerle bu projeler gerçekleştirilmelidir.
Dara düşmüş insanlarımızın sıkıntısını gidermek için karz-ı hasen kurumu ihya edilmelidir.
Dedikodu yapmak, şuna buna çamur atmak yerine bu konulara eğilmek çözümler üretmek ve hayata geçirmek Müslümanca davranışlardır.
Bir güzel insanımız daha gitti
04:008/11/2018, Perşembe
G: 8/11/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslüman olmak ne büyük bir nimet, ahirete iman ne eşsiz bir teselli kaynağı! Bunlar olmasaydı insan, can gibi yakınlarını kaybettiklerinde nasıl yaşarlardı ve imansızlar nasıl yaşıyorlar!
Bir güzel insanımız daha gitti
Bir güzel insanımız daha gitti
3 Kasım, Cumartesi
Güzel insan, adı gibi Allah kulu Abdullah Tivnikli kardeşimizi 6 Kasım 2018 Salı günü ebedî âleme uğurladık. Kendisi gibi bir güzel insan olan ağabeyi Fahreddin Tivnikli’yi de birkaç yıl önce o da 59 yaşında iken uğurlamıştık. O tarihte Abdullah Bey’e taziyede bulunduğumda “Acaba bize de böyle bir ölüm nasip olur mu!” demişti; çünkü ağabeyi kanserden vefat etmiş, beşer ölçülerine göre güzel bir ölüm nasip olmuştu. Allah duasını kabul etmiş ki, kendisi de 59 yaşında kanserden vefat etti.
Meşru savaş meydanında ölenler hakiki şehidlerdir, yıkanmazlar, kefenlenir, Hanefî mezhebine göre namazları kılınır ve defnedilirler. Amansız bir hastalığa yakalanıp kulca tedbir aldıktan sonra sabredenler ise hükmen şehid olurlar; yani normal ölenler gibi gerekli işlemler yapılır ancak ahiret muamelesi bakımından şehidler gibi olurlar. Bu konuda sahih hadisler vardır. Bunların şehid hükmünde olmaları, yakalandıkları amansız hastalıklar karşısındaki çaresizlikleri, su ve sel baskını, toprak kayması, zelzele gibi tabiî âfetlere karşı koyamamaları ve karşılaştıkları bu güçlüklere göğüs germeleri, sabretmeleri sebebiyledir. İşte Abdullah Bey de bu sebeple öyle bir ölüm istemişti, nasip oldu.
Değerli evlâdımız ve dostumuz ilim, fikir ve gönül adamı Recep Şentürk İSAM tecrübemizden de yararlanarak bir “İslâm insanı yetiştirme projesini” yeni bir kuruluş ile hayata geçirme faaliyetinde yardımcı olmamı istedi. En önemli ve her bir problemin çözümü kendisine bağlı olan “insan” yetiştirme işine gönül verdiğim, elimden geldiğince çabaladığım için büyük bir memnuniyetle kabul ettim. Daha önceki tecrübemizde bu faaliyetleri finanse eden şahıs ve kuruluşların hem destek hem de köstek olduklarını gördüğüm için hemen “değirmenin suyunu” sordum ve ilk defa Tivnikli ailesinin ismini onun ağzından duydum.
Faaliyetin başında bu hayırlı işe (İSAR Vakfı) emek ve gönül verecek kişilerle toplantılar ve müzakereler yaptık. Bu toplantılara iki kardeş Tivnikliler bütün meşguliyetleri ve zaman darlığı problemlerine rağmen katıldılar ve Abdullah Bey’i işte bu toplantılarda tanıdım. Gerek merhum Fahreddin Bey ve gerekse Abdullah Bey okumuş-yazmış, dini ve dünyayı öğrenmiş, tasavvuf eğitimi alarak edeb ve irfan sahibi olmuş insanlar oldukları için bu mübarek faaliyetin yalnızca harcama kısmını üstlenmediler, aynı zamanda fiziki varlığından nihai hedefe kadar, sahip oldukları fikir ve görüşleriyle daima katkıda bulundular.
İSAR dışında çağdaş insanlığın muhtaç olduğu manevi rehberliğin yegâne adresi İslam olduğu halde onu, bugünün dünyasında yaşayan insanlara, varoluş çerçevelerini ve anlayabildikleri dili göz önüne alarak sunma konusundaki eksiğimiz Abdullah Bey’i de dertli ettiğinden bazı ilim ve fikir adamlarını davet ederek bir seri toplantılar tertip etti, benim de katıldığım bu toplantılarda “veda hutbesinden hareketle” İslâm’ın insana ve onun haklarına nasıl baktığını sunmakla işe başlamanın uygun olduğuna karar verdik, bu vadide çalışmalar yapıldı.
Toplantılara değerli oğullarını da getirdikleri için onları bu toplantılarda tanıdım. Babalarının izinde gidecekleri, insanoğlunun durumu ne olursa olsun “dünyadan nasibinin ne kadar az olduğu” bilincine sahip olarak imkanlarını, Allah rızasını ve ebedî saadeti elde etmek için kullanacakları kanaatini edindim.
Abdullah Bey’i yüksek düzey ülke yönetimine getirseniz başarılı olurdu, bir işadamı olarak başarısını ispat etmiş bulunuyor, Allah Resulü’nün örnekliğinde bir kul olmayı amaç edinmiş, iddiasız, gösterişsiz, ama gayretli olarak bu yolda yürüyordu, çok kazanmanın değil helâl kazanmanın peşinde, fetva konularında benimle görüşürken zaruret halleri dışında takvâyı esas almayı önceliyordu. Keşke ülkemizde ve ümmetin içinde Allah’ın böyle kullarının sayıları daha çok olsa!
Öldükten sonra da defteri kapanmayan ve sevap hanesi işleyen bahtiyar insanlar “Hayırlı evlad, hayırlı bilgi ve karşılıksız hizmet sunan hayırlı tesisler bırakan” insanlardır. Abdullah Bey’in yaptıklarını ve bıraktıklarını düşünürsek onun da bu bahtiyarlar zümresine dâhil olduğu apaçık sabittir.
Ey Allah’ın güzel kulu! Çok sevdiğini bildiğim “En Büyük Örneğin” yakınında ilâhî rıdvana nail olmanı dilerim!
.Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?
04:009/11/2018, Cuma
G: 9/11/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazının başlığı Gümrük ve Ticaret Başmüfettişi Yusuf Üstün’e ait olduğu gibi yazı da ona ait olacak, bazı kısımlarını fazla uzamasın diye özetleyeceğim. Kooperatifçiliğe ve tekâfül sigortacılığına önem verdiğim ve teşvik ettiğim için bu konuda kafa yormuş, birikimi ve kocaman da bir kitabı olan dostumuzun bu yazısını okurlarımla paylaşmak istedim.
Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?
Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?
2 Kasım, Cuma
1970’li yıllarda ülkemize Amerikalı bir turist gelir. Alanya ve Bodrum’da yaptığı tatili sırasında çok enteresan bir şeyle karşılaşır...
Bölgeye yeni gelen balıkçılar, yıllardır dedelerinden beridir aynı yere ağ atan eski balıkçıların yerine ağ atıyor ve haliyle tartışma çıkıyor. Bu işe bir nizam vermek gerekiyor ve çözümü şöyle buluyorlar: Ağlak denilen bu yerlere numara veriliyor, balıkçılara da numara veriyorlar ve kura çekiyorlar. Birinci yere birinci gün bir numaralı balıkçı, ikinci gün iki numaralı balıkçı, üçüncü gün üç numaralı balıkçı... şeklinde herkes her yere bir gün mutlaka ağını atmış oluyor. Nasibinde ne varsa onu avlıyorlar.
Amerikalı turistimiz zamanla bu gördüğü olayı ekonomik model haline getiriyor ve “Kamusal Malların Adil Paylaşımı” adı altındaki çalışmayla 2007 yılında Nobel Ekonomi Ödülünü alıyor. Adı Elinor Ostrom...
Ülkemizde 5 bin civarında motorlu taşıyıcılar kooperatifi var. Bakarsanız, bunların çalışma modelleri de aynı. Özü, sıra (iskele hakkı) kurası çekip, sıradaki işi sırası gelene dağıtmaktan ibaret.
Aslına bakarsanız, kendi toplumsal dinamiklerimiz bu şekilde model üretmeye ve kalkınmaya çok elverişli. Kırsalda imece, şehirlerde ahilik ne güne duruyor? Bu kültürel değerler bizim köklerimizde var. Kooperatif dediğimiz de, bu kültürel değerlerin kurumsallaşmış hali.
Kooperatifçilik, aynı Fil Suresinde anlatıldığı gibi, dönemin kapitalisti Ebrehe’ye karşı Ebabil kuşlarının dayanışmasına benzemektedir. Dönemin şartlarında en büyük savaş aracı fillere karşı minik Ebabil kuşları birbirleriyle “karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma” gösterdi. “Küçücük bir kuş, koca bir fil ordusuna karşı ne yapabilir ki” deme! “Bir elin nesi var, iki elin sesi var. Bir ve beraber olursan aşamayacağın engel yok! vs.”
Elin oğlu ne yapmış?
Fransa’da meşhur üzüm bağlarının olduğu bölgede ileri gelen üreticiler bir organizasyon yaparlar kendi aralarında. Ürünün bol olduğu yılda herkes bir miktar kazancı ortak bir havuz (fon) hesabında tutarlar. Eğer ileriki yıllarda birisinin bağına-bahçesine bir zarar gelirse o ortak havuzdan zararını karşılayalım diye. Yani “riski paylaşırlar”, “karşılıklı kefâlet” uygularlar. Bu organizasyon başarılı olur ve bugün dünyanın hatırı sayılır ölçekli mutuel sigorta kooperatifi olarak faaliyet göstermektedir.
Oysa Yûsuf Suresi 47 ve 48’inci âyeti; “Yûsuf şöyle dedi: Her zaman yaptığınız gibi yedi sene ekin ekeceksiniz. Sonra yiyeceklerinizden ibaret olan az bir miktar hariç, hasat ettiğiniz ürünü başağında bırakın (böyle saklayın) (47). Sonra bunun ardından, saklayacaklarınızdan az bir miktar (tohumluk) hariç, o yıllar için biriktirdiklerinizi yiyip bitirecek yedi kıtlık yılı gelecektir (48).”
Burada bir yönüyle anlatılmak istenilenin “savurganlık yapmamak, aşırılıktan kaçınmak, ileriye dönük tedbirli davranmak, yardımlaşmak vs.” gibi kavramlar olduğu görülecektir. Kaldı ki, bahse konu âyetlerde geçen olaylarda da, dönemin şartlarına uygun, ileriye dönük ve uzun sayılabilecek bir planlamaya gidildiği anlaşılmaktadır.
Huğlu Av Tüfekleri Kooperatifi
Dünya Savaşı sırasında Mustafa isimli bir askerimiz, ordudaki görevi itibariyle silahlarla tanışmasıyla, av tüfeği sanatının doğmasına öncü olmuştur. Huğlu’nun coğrafi konumu sebebiyle zamanla bütün kasaba halkının tüfek imalatına olan ilgisi artmış ve bu artış kurumsal bir çatı altında toplanmayı kaçınılmaz hale getirmiştir. 1962 yılında 165 üyesi ile kurumsal bir kimliğe bürünmüş ve kooperatif dünyada bilinen ilk 10 üretici firma arasına girmiştir.
Bugün itibarıyla 17 bin metrekaresi kapalı toplam 25 bin metrekare alanda faaliyet gösteren firma, 548 üye ve 450 çalışanıyla ürettiği tüfeklerin yüzde 80’ini başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Fransa’dan Norveç’e, Lübnan’dan Botswana’ya, Şili’den Filipinlere kadar 50’nin üzerinde ülkeye ihraç etmenin haklı gururunu yaşamaktadır.
“Neler yapabiliriz?” ile devam edelim.
Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?
04:0011/11/2018, Pazar
G: 11/11/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yusuf Üstün’ü okumaya devam edelim:
Türkiye kendi dinamiklerinden hareketle yeni bir model oluşturmalı ve bu model dünyaya örnek olmalı. Kooperatif bankacılığını, finans kooperatifçiliğini, kooperatif sigortacılığını konuşmalıyız.
Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?
Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?
4 Kasım, Pazar
Ülkemiz sigortacılık sektörünün yıllık üretimi yaklaşık 40 milyar TL. Ortalama reasürans oranı yüzde 70 civarında. Yani 40 milyar TL’nin yüzde 70’i olan yaklaşık 28 milyar TL yurtdışına reasürans fonlarına gitmektedir. Sigorta şirketlerimizdeki yabancı sermaye oranı ise yaklaşık yüzde 75’tir. Bu durumda geriye kalan 12 milyar TL’nin yüzde 75’i olan yaklaşık 9 milyar TL de kâr transferi yoluyla yine yurtdışına gitmektedir. Kabaca 40 milyar TL’lik sigortacılık sektörümüz aslında 4-5 milyarlık bir bütçeyle dönmektedir.
Ülkemizde faaliyet gösteren sigorta şirketleri eğer mütüel (kooperatif) olsalardı, bunların yapısı gereği tam olarak milli şirket olacaklardı. Çünkü kooperatifler satın alınamazlar. Yani en azından yukarıdaki örnekteki 12 milyar TL’lik kâr transferi söz konusu olmayacak, bu para ülkemizde kalacaktı.
Oysa ülke ekonomimizin kendi kaynaklarımızla büyüyebilmesi açısından kooperatif modeli ülkemize büyük bir fırsat sunmaktadır.
Ülkemiz sigortacılık sektöründeki yabancı sermaye yoğunluğunun önüne geçebilmek, millî fonların yeterli büyüklüğe gelmesiyle ülkemizin finans merkezi olması iddiasına katkı vermek, kârdan ziyade tasarruf amacı güden kooperatifçiliğimizin geliştirilmesi, haklı dini kaygıları bulunan kişilerin uygulanan tekâfül tekniği ile bu kaygılarının giderilmesi gibi her biri birbirinden önemli kriterlerden hangisi açısından bakarsak bakalım, kooperatif sigortacılığına destek verilmesi ve tercih edilmesi millî, iktisadî, insanî ve dinî açıdan kaçınılmazdır.
İşçi kooperatifleri
Dünyada işçi kooperatifleri, emek kooperatifleri denilen bir sistem var. Adı Mondragon Kooperatifleri. Bu modeli ülkemizde de pekâlâ uygulayabiliriz. İspanya’daki bu Mondragon sisteminin yıllık cirosu 17 milyar dolar. Ülkemizde bunun uygulanabilirliği ise şu şekilde:
Toplum olarak karı-koca çalışan aile tipine geçtik artık. Herkesin evine ihtiyacına göre temizlikçi hanım arkadaşlar (işçiler) geliyor. Ya da annelerimiz çocuk bakımı ihtiyaçlarını evde bir bakıcı tutarak karşılıyorlar ama bu işçilerin sosyal güvencesi yok. Devletimiz bu çalışanların sosyal güvenlik primleri yatırılsın diye projeler üretse de yeterince başarılı olamadığı anlaşılıyor.
Kooperatif sisteminde ev temizliğine giden kadın işçilerin ortağı olduğu bir kooperatif kurduğumuzu düşünelim. İşçi her gün bir eve gitse ve gündeliği 100 TL olsa ayda 3 bin TL yapar. Bu 100 TL’yi veren ev sahibi temizlik işçisinin sosyal sigortasını yatırmak zorunda ama yatıramıyor. Temizlikçi de eline geçen paranın bir kısmını sigorta primi olarak yatırmak istiyor ama yatıramıyor. Kooperatif burada devreye giriyor ve sistem şu şekilde çalışıyor: Ev sahibi, günlük işçi adına kooperatif hesabına 100 TL’yi yatırıyor, o kadar.
Kooperatif hesabında işçi adına biriken aylık para ne kadarsa, puantaj hesabı yapılıp o para üzerinden sosyal güvenlik pirimi yatırılıyor, bir miktar işletme masrafı alınıyor, geri kalan işçiye veriliyor; yani ne kadar çalışırsa o kadar maaşı var.
Sistemin ülkemizde tıkanmaya yol açabilecek zaaf noktası şurada: Bu nitelikte ortaklardan oluşan kooperatifin yönetimi de bu kişilerden oluşunca (yöneticilerin ortaklar arasından olma şartı var çünkü) kooperatif yönetilemiyor; çünkü işçide kooperatifi yönetebilecek işletmecilik kapasitesi ya da sosyal politikalar uzmanlığı vs. genellikle olmuyor. Yani yönetimde, ortak olmayan profesyonellerin de olmasına imkân sağlayan bir yasal değişiklik gerekiyor.
Aynı örneği, diğer meslek gruplarında da verebiliriz.
Kooperatiflerde, yönetim ve denetim organlarının profesyonelleştirilmesi ile üst birliklerinde oluşan bilgi ve kaynak birikiminin kooperatiflere yansıtılmasına dönük hususlarda Kooperatifler Kanunu’nda acil olarak yapılabilecek yasal düzenlemelerle, başarılı bir kooperatifçilik profili çizebilmemize zemin oluşturulacaktır.
Mevcut yasal ortamda, Anayasa’nın 171. maddesindeki aynen ifadeyle “millî ekonominin yararlarını dikkate alarak, öncelikle üretimin artırılması ve tüketicinin korunmasını” amaçlayan “Kooperatifçiliğin Geliştirilmesi” başlığı altındaki politikaların, esasen uyumsuz ve dengesiz görev ve yetki dağılımı nedeniyle yürütülemediği gözlemlenmektedir.
Bu nedenle, kooperatifçilik konusunda politika üretebilmek ve yürütebilmek için, tür ayrımına gidilmeksizin tüm kooperatiflerin bir bakanlık (Ticaret Bakanlığı) çatısı altında toplanması şarttır.
Onlar saldırıyor ben savunuyorum
04:0015/11/2018, Perşembe
G: 15/11/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Altmış yıla yakındır geniş ve gerçek mânâda Ehl-i Sünnet Müslümanlığını benimsemiş olarak İslâm âleminin birliğe kavuşup güçlenmesi ve ülkemin insanlarının sahih İslâm çerçevesinde var olmaları için gece-gündüz çalışıyor, bildiğim ve bulduğum her yolu deniyorum.
Onlar saldırıyor ben savunuyorum
Onlar saldırıyor ben savunuyorum
8 Kasım, Perşembe
İslâm anlayışımı ve hizmetimi takdir edenler “amel-i sâlih içinde geçmiş örnek bir hayat” diyenler de var, aşağıda bir örneğini daha vereceğim gibi karalayanlar da var.
İtham eden, karalayan, itibardan düşürmek isteyen, amacına ulaşmak için iftira etmekten, yalan söylemekten utanmayan ve çekinmeyenleri şöyle tasnif etmek uygun olacaktır:
1. Siyasetle ilgili kanaati benimkinden farklı olanlar.
2. Fıkıh usulüne dayalı yorumlarım ve çözümlerim, onların usulüne uygun olmadığı için muhalif olanlar (İctihad kapısı, ictihad ehliyetinin şartları, ilim sahibi olmayanların mezhebi, Müslümanların birden fazla mezhep müftüsünden fetva almalarının cevazı, bazı güncel meselelerin çözümünde farklı düşünmeleri buna örnektir).
3. Ehl-i Sünnet’i kendi mezhep, tarikat, yorum ve taklitlerinden ibaret bilip kendilerinden farklı Sünnîleri dışlayan taassup sahipleri.
4. Kendi üstad, rehber ve şeyhlerinin söylediklerini ve yaptıklarını tek doğru ve yegâne sahih İslâm bilerek taassupla ve kör taklitle (akıllarını askıya almak suretiyle) onlara bağlanan, farklı düşünen ve söyleyenleri düşman bilen, ya İslâm’dan ya da Ehl-i Sünnet’ten dışlayan gözü dönmüş bağlılar.
Bana birkaç gün önce gönderilen bir kısa yazısı/konuşması sosyal medyada dolaşan Prof. Dr. Bedri Gencer hangi gruba giriyor bilemem, buna onu ve beni okuduktan sonra okuyanlar karar versinler.
Diyor ki:
“Malum, şahıslarla ilgili konuşmak tatsız ama ehl-i bid’ati ifşa etmek de dinî vecibe… ‘Hakkın hatırı halkın hatırından üstündür’ kaidesince hakikatleri de ortaya koymak zorundayız.
Türkiye’de son 50 yılda Müslümanların alıştığı hangi haram (nâmahremle tokalaşma, sakal kesme, erkeklere altın yüzük, ev kredisi adı altında faiz, enflasyon nisbetinde faizin cevazı, recmin inkârı, kadınların şahitliği, hayızlı ibadeti vs.), düştükleri hangi küfre varan bid’at (Muhammedur Resulullah demeyenlerin de cennete girebileceği, Hz. Muaviye’ye dil uzatma, mezhepsizlik, Mehdî-Mesih’in gelişinin inkârı vs.) varsa altından hep Hayrettin Karaman’ın parmağı çıkar. Karaman, hayatı boyunca hep iktidar ve menfaat adamı olmuş, hem ibahî fetvaları, sapık bid’î akımı yayan eserleri, hem de İlâhiyat ve Diyanet’teki örgütlenmesiyle tabir caizse sahih-nebevî İslâm’ın altını oymuştur. Yıllarca Tayyar Altıkulaç ekibiyle Millî Görüş hareketi ve ehl-i tarikin aleyhinde bulunmuş, bilâhare bu hareketin kurduğu vakıf ve müesseselerin yönetimine girmiş, yıllarca İngiliz ve İran paraleliyle iş tutmuş, onlar deşifre olunca mağdur rolüne soyunmuş bir adamdır Karaman.
Kısaca son 50 yılda Fethullah Gülen, Abant Konsülü Müftüsü Hayrettin Karaman kadar İslâm’a ve Müslümanlara zarar vermemiştir. Onu kızı Merve Kavakçı da köşe yazısında tenkit ettiği gibi bu grupta bulunan Yusuf Ziya Kavakçı hocamız çok iyi tanır. Karaman’ın katıldığı bir işten hayır değil, sadece şer gelir. Tabii ki hepimiz için olduğu gibi onun için de hesap günü gelecek.”
Benim hakkımda bunları söyleyebilen bir kişinin akıl, ilim, ahlâk, ruhî denge, insaf ve vicdan bakımından ne durumda olabileceği hükmünü de okuyucularıma bırakıyorum.
Benin işim bıkmadan, yılmadan bu adamlara cevap vermek, gerçeği açıklamak, din kardeşlerimin yanlış bilgi ve kanaat edinmelerini engellemeye çalışmaktır.
Bu kişinin ve benzerlerinin itham ve iftiralarına defalarca cevap verdim, “İthamlar ve Gerçekler” başlıklı uzunca yazım (27 Kasım 2014/ 8 Ekim 2018’de güncelledim, sitemde vardır) ve “Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları” isimli kitabımda bunları bulabilirsiniz. İthamlarına kaynak kıldıkları “Polemik Değil Diyalog” isimli kitap bana ait değildir, kapağına üç isimden biri olarak adım yazılmış, içinde yirmi kişinin yazısı benim de bir konuşmam var. Konuşmamı yazıya geçirirken başarılı olamamışlar, yanlış anlamaya müsait ifadeler ve tertip var, buna dayanarak beni itham etmek insaf dışıdır, açıklamalarımı ve benim kitaplarımı okumayıp bununla yetinmek kasıtlıdır, ahlâk dışıdır.
Şimdi Gencer’in sıraladığı yalan yanlış ithamlara gelelim:
* Sakal kesme
“Tokalaşma” konusunun cevabı daha uzun, onu da yazacağım. Sakal konusunda şunu yazdım:
Özellikle sakal meselesine gelince, geçmişten günümüze âlimlerin bu konuda söylediklerinin özeti şudur: Resûlullah (s.a.), “Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın” buyurmuştur (Buhârî, K. el-Libâs, 63-34.). Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır. Kadı İyâd bunun mekrûh olduğunu söylemiştir. Aynı mahiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî). Bazı muâsır âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mübah olduğunu söylemişlerdir. Kardavî de ikinci görüşü tercih eden muâsır bir âlimdir (el-Helâl ve’l-Haram, s. 81-82; Şerbâsî, Yes’elûnek, c. II, s. 23-25). Ben de mekruh görüşüne katılıyorum ve sakalım da var.
* Erkeklere altın yüzük
“Helaller ve Haramlar” isimli kitabımda şunu yazdım:
Bir miskali (4.25 gr.) geçmeyen gümüş yüzük ile alem (sembol, nişân, rozet vb.) olarak kullanılan ipek ve altına ruhsat verilmiştir. (Fıkıh kitaplarının kerâhiye ve istihsan bölümü, nişan yüzüğünün cevazı için bak: Kâmil Miras, Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve Şerhi 2. B. C. IV, s. 287; c. XII, s. 108.)
* Ev kredisi adı altında faiz
Bu konudaki yazılarım sitemde var, lütfen okuyun. Fıkıh kaynaklarına dayalı olarak benim yazdığım husus, zaruret sayılan hâcet (önemli ihtiyaç) sebebiyle haramların mübah hale geleceğinden ibarettir. Bunu bilmeyen cahildir.
Devam edeceğim.
‘Enflasyon kadar faiz’ ve recim cezası
04:0016/11/2018, Cuma
G: 16/11/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kitabıma bakmıyor, siteme göz atmıyor, dedikoduya kulak vererek benim “enflasyon kadar faize cevaz verdiğimi” yazıyor, evet bu dünyadan sonra bir de âhiret ve hesap var!
Bakın ben Helâller Haramlar kitabımda ne diyorum (sitemde de var):
Sualinize cevaba geçmeden önce Cenâb-ı Mevlâ’dan şu imtihan dünyasında mal, evlât, şöhret ve servetle imtihanlarda muvaffak olabilmemiz için inâyetini esirgememesini niyaz ediyorum.
Bir Müslüman bir akit ve anlaşma yaparken gelir ve giderinde, akdin sonucunda faizi öngörmemiş, faizi akde sokmamış olursa, borcun ödenmesi geciktiğinde, vadesinde ödeme yapılmadığında -gecikme dönemi içinde meydana gelen- enflasyon farkı ödemeye dâhil edilir. Aksi halde borçlu borcunu tam değil, eksik ödemiş olur. Eğer borç, Allah rızası için ödünç para vermeden hâsıl olmuş bulunursa ödeme zamanının geçmesi, vâdenin gelmesi ve geçmesi sözkonusu olmaksızın ödeme enflasyon farkı ile birlikte yapılır.
Eğer akit banka ile yapılmış ise; yani bankaya mevduat yatırılmış veya kredi alınmış ise bu da bir akittir, ancak burada akde faiz dâhil edilmiştir, belli bir zaman sonunda şu kadar faiz alınacak veya verilecektir, bu alış-veriş akdin hükmüne dâhildir. Müslümanın işte böyle bir akdi yapması câiz değildir. Ödeme zamanı geldiğinde alınan veya verilen faiz enflasyonun altında kalsa bile bu durum, başta yapılan faizli akit günahını ortadan kaldırmaz. Ayrıca bankaya yatırılan paralar yüksek ve reel faizlerle isteyene kredi olarak verildiği için, mevduat sahibine parasının reel faizi verilmese bile bu paraya reel faiz tahakkuk etmiştir, banka bu faizi almıştır ve buna mevduat sahibi razı olmuştur. Böyle bir mevduat sahibi, kendisi reel faiz alan kimseden daha bedbaht ve ahmaktır; çünkü bu ikincisi hiç olmazsa -haram işleyerek- dünyasını kurtarmıştır, birincisi ise hem haram işlemiş, hem de dünyevî bir menfaat elde etmemiştir.
* Recmin inkârı
Benim recim cezasını inkâr ettiğimi söylüyor.
29-8-2010 yılında bu konuda şunu yazmıştım:
1972 yılında Libya’da bir İslâm âlimleri toplantısı yapılıyor. Toplantının konusu, ülkenin kanunlarını yabancı unsurlardan temizleme ve İslâmîleştirme. Bu toplantıya katılanlar arasında Yusuf Kardâvî, Muhammed Ebu Zehra, Ali el-Hafîf, Mustafa ez-Zerka, Subhî es-Salih, Huseyn Hâmid Hassab, Abdulaziz Âmir gibi tanınmış âlimler var. Kardâvî, bu toplantıda Ebu Zehra’nın çıkışını, “Bir bombanın fitilini ateşledi” ifadesiyle veriyor ve -özetle- şöyle devam ediyor:
“O toplantının yıldızı tartışmasız olarak Üstad Muhammed Ebu Zehra idi. En çok o konuşuyor, her konuşanın ardından tenkitlerini ve görüşlerini ifade ediyordu. Bir ara ayağa kalktı ve şunları söyledi:
“Ben İslâm hukuku ile ilgili bir görüşümü yirmi yıl açıklayamadım, şimdi, Rabbime kavuşmadan önce, ‘Bana niçin açıklamadın, hak bildiğini söylemedin’ diye sorulmaması için açıklayacağım. Bu görüş, evlilerin zinasının cezası olan recimle alakalıdır. Benim kanaat ve reyime göre bu ceza Yahudi şeriatında vardı, Peygamberimiz ilk zamanlarda bunu kaldırmadı, sonra Nur Sûresi geldi, orada zinanın cezası -evli/bekâr, kadın/erkek herkes için yüz sopa olarak- kondu ve recim kaldırıldı.
“Bu reyimi üç delile dayandırıyorum:
1. Allah Teâlâ Nisa Sûresinde, “Hür olmayan insanların zinasının cezası, hür olanlara verilenin yarısı kadardır” buyuruyor. Recim bölünemez bir ceza olduğuna göre cezadan maksadın yüz sopa olduğu ortaya çıkıyor.
2. Buhârî’nin naklettiği bir rivayette Abdullah b. Evfâ’ya, “Recim, Nur Sûresi gelmeden önce mi yoksa sonra mı uygulandı?” diye soruluyor, “Bilmiyorum” cevabını veriyor. Şu halde recim uygulamasının, yüz sopa uygulamasını getiren Nur Sûresinden önce olması ve bu sûre gelince onun kaldırılmış bulunması kuvvetle muhtemeldir.
3. “Recim cezası âyet olarak Kur’ân’da vardı, lafız olarak kaldırıldı, ama hükmü kaldırılmadı” şeklindeki rivayeti akıl ve mantık kabul etmez; hükmü kalacak olan bir âyetin lafzı niçin kaldırılsın?!
“Üstad sözlerini bitirince hazır olanların çoğu ona hücuma kalkıştılar ve fıkıh kitaplarında mevcut bilgiler ile karşılık verdiler, fakat üstad görüşünde ısrar etti.”
Oturum sona erince Yusuf Kardâvî, Ebu Zehra’nın yanına geliyor ve bu konuda, onunkine yakın bir görüşünün olduğunu, “Recimin değişmez ceza (had) değil, uygulayıp uygulamamak yöneticilere bırakılmış ‘tazir’ çeşidinde bir ceza” olduğu kanaatini taşıdığını ifade ediyor. Üstad Ebu Zehra bunu da kabul etmiyor ve şöyle diyor: “Yusuf, Allah’ın rahmet armağanı olan Muhammed Mustafa’nın (s.a.), ölünceye kadar insanları taşladığını akıl kabul eder mi? Bu, Yahudi şeriatına ait bir cezadır ve onların taş kalpli oluşlarına da uygun düşmektedir.”
* Sonuç
İslâm âlimleri arasında recim cezasının değişmez bir ceza olmadığını veya Yahudi şeriatına ait olan bu cezayı İslâm’ın kaldırdığını ve şeriat adına uygulamanın mümkün ve caiz olmadığını savunan önemli isimler vardır. Bu sebeple günümüzde İslâm aleyhine kullanılan ve insanları İslâm’dan korkutmaya yarayan bir cezayı sahiplenmek ve savunmak uygun değildir.
Nisa Sûresinin 15. âyetinin tefsirinde de şunu yazmıştık:
Yukarıdaki altı madde bizi şu sonuca götürmektedir: Recim cezası -mutlaka ve değişmez olarak uygulanacak- hadlerden değildir. İslâm’dan önce de uygulandığı için ilk İslâm topluluğunun tanıdığı, yadırgamadığı, caydırıcı bulduğu bir ceza çeşididir. Bu sebeple Hz. Peygamber çok az da olsa bu cezanın uygulanmasına izin vermiştir. Sonuç olarak evlilerin zina suçlarının had nevinden cezası, bekârlarınki gibi yüz sopadır. Recim ise kamu düzeni ve suçların önlenmesi ilkelerinin gereğine göre uygulanıp uygulanmaması, usulüne göre ümmetin alacağı karara bırakılmış, ta’zir nevinden bir cezadır. Cezaların çoğu gibi bu cezalar da ispat ve infazdan önce tövbe etmekle (pişmanlık göstermek ve ıslâh-ı hal etmekle) ülü’l-emr tarafından düşürülebilir.
Şu halde recmi inkâr etmiyorum, farklı bir yorum yapıyorum.
(Devam edeceğim).
Kadınların şâhitliği
04:0018/11/2018, Pazar
G: 18/11/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
B. Gencer’in asılsız ve saptırılmış ithamlarına cevap vermeye devam ediyorum. Cevap vermesem “Bak sustu, cevap veremedi, demek ki söylediklerimiz doğruymuş” diyecekler.
Kadınların şâhitliği
Kadınların şâhitliği
10 Kasım, Cumartesi
Bid’at ve sapkınlık olarak takdim ettiği konular görüldüğü gibi bazı fıkıh meseleleridir, bunları fıkıh usulü çerçevesinden çıkmadan ele alıp meselâ onun dar mezhep görüşüne uymayan bir yorum yapan bid’at işlemiş, bid’ata meydan vermiş olmaz. Kadının şâhitliği konusunda usul dışına çıkarak bir şey söylemedim ve yazmadım. Konuyu “mekâsıd fıkhı” bakımından ele aldım.
“Kadın ve Aile İlmihâli” isimli kitabımda yazdığımı burada özetleyeyim:
Yakın zamanlara kadar birçok Batı ülkesinde kadına eksiksiz bir hukukî şahsiyet ve ehliyet tanınmazken asırlarca önce İslâm ona tam bir hukukî şahsiyet ve ehliyet tanımış, onları erkeklerin vesâyetinden kurtarmıştır. Kadın her nevi akdi yapar, mülk sahibi olur, mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur; ne babası, ne kocası ne de bir başkası ona müdahalede bulunabilir. İslâm kadınla erkeğin insanlık, fazilet, Allah’a makbul kul olma bakımlarından eşit olduklarını açıklıkla vurgulamış, yaratılıştan gelen ve birbirini tamamlayan farklı kabiliyet ve özelliklerini göz önüne alarak toplum hayatında iş bölümünü öngörmüş, bu iş bölümünde öncelikler belirlemekle beraber ihtiyaç (zaruret) bulunduğunda rollerin değişmesine kapıyı açık tutmuştur. Bu genel çerçeve içinde kadının şâhitliği konusuna geldiğimizde, bazı konularda kadının şâhitliğinin hiç kabul edilmemesinin, bazı konularda ise bir erkek şâhidin yanında iki kadın şâhidin istenmesinin, kadının insanlık değeri konusunda bazı tereddütlere yol açtığını görüyoruz. Fıkıh kitaplarındaki açıklamalara göre zina suçunun sübutu için dört erkek şâhide ihtiyaç vardır. Bu konuda kadınların şâhitlikleri makbul değildir. Buna karşı yalnızca kadınların bilgi sahibi olabilecekleri durumlarda sadece onların şâhitlikleri makbuldür.
Bu iki konu dışında erkek şâhit yanında kadın şâhidin şahitliği -meselâ borç ilişkilerinde- bütün müçtehitlerce caiz görülmekle beraber, ilgili âyet delil gösterilerek “bir erkeğin yanında iki kadın şahit” bulunması şart koşulmuştur. Âyet şöyle diyor:
“... erkeklerinizden iki şâhidin tanık olmalarını sağlayın. Eğer iki erkek şâhit olmazsa, razı olduğunuz şâhitlerden bir erkek ve -biri doğrudan saptığında diğer şâhit ona hatırlatsın diye- iki de kadın şâhit olsun...” (Bakara: 282).
Âyette kadın şâhidin iki olmasının gerekçesi açıkça ifade edildiğine göre bundan “kadının değer ve insanlık yönünden erkekten aşağıda tutulmuş olması” gibi bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Gerekçe, insanlık değeri, üstünlük veya aşağılıkla ilgili olmayıp, tamamen “unutma, şaşırma, yanılma” ile ilgilidir ve hakkın, adâletin yerini bulması amacına yöneliktir. İbn Mâce ve Ebû Davud’un rivayet ettikleri “Göçebenin (Bedevinin) şehirli hakkında şâhitlik etmesi caiz değildir” meâlindeki hadis de böyledir (Avnu’l-Ma‘bûd, Medine 1969, c. X, s. 10). Burada şâhitliği kabul edilmeyen kadın değil, erkektir. Gerekçe bedevinin insanlık değerinin düşük olması değil, içinde bulunduğu şartlar ve eğitim seviyesi bakımından adâletin gerçekleşmesine, hakkın ortaya çıkmasına katkıda bulunma imkânının sınırlı oluşudur. Durum böyle olunca burada araştırılması gereken husus, kadının bazı konulardaki şâhitliğinde tek başına yeterli olmamasının, cins olarak ebediyyen onunla beraber olacak bazı özellik ve vasıflarına mı, yoksa geçici, bazı zaman ve zeminlerde bulunan, bazılarında bulunmayan vasıflarına mı dayandığıdır. Eğer hükme temel teşkil eden, gerekçe olan vasıf, her zaman nadir olmayan ölçülerde bulunan bir vasıf ise hükmün devam etmesi tabiidir. Kültür ve medeniyetin belli dönemlerinde bulunmakla beraber -nadir oluşlar müstesna- geride bırakılmış ise hükmün de değişmesi gündeme gelecektir… Modernist yorumcuya sorarsanız öyle fazla ince eleyip sık dokumaya gerek yoktur. Bu hüküm mazide kalmış sosyokültürel ve sosyoekonomik şartların ürünüdür. Bugün şartlar değişmiş, kadın değişmiştir; şâhitliğin amacını gerçekleştirmek bakımından kadın ile erkek arasında fark kalmamıştır. Şu halde kadın da erkek gibi gerektiğinde şâhit olur ve şâhitliği geçerlidir.
Gelenekçiye göre böyle bir hükme varabilmek için mesele bazında ciddi araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu meselede iki noktanın aydınlatılması gerekir:
a) Çağımızda kadının değişmesi ve -iddia doğru ise- şâhitlik yönünden erkeğe eşit hale gelmesi, fıtratın kadına biçtiği kemâl yönünde bir gelişme midir, yoksa bir geriye gidiş midir? Eğer birinci ihtimal doğru ise böyle bir değişmenin yaygın olarak gerçekleşip gerçekleşmediği araştırılır. İkinci ihtimal doğru ise İslâm kadınında böyle bir değişme beklenemez, hoş görülemez ve teorik olarak buna hüküm bina edilemez.
b) Kadının şâhitliğinin ihtiyatla karşılanmasını ve tedbir alınmasını gerektiren psikolojik özellikleri gerçekten ve yaygın olarak değişmiş midir? Bu konuda elde ne gibi araştırma sonuçları, belgeler ve bulgular vardır?
Bu iki nokta aydınlığa kavuşturulduktan sonra kadının, tek başına şahitliğinin geçerliliğini engelleyen özelliklerinin değiştiği ve bu değişmenin bir gelişme mahiyetinde olduğu hem ilmî hem de İslâmî değer ölçülerine uygun olarak ortaya çıkarsa, ancak o zaman “âyetin belli bir duruma ve şarta bağlı hüküm getirdiğinden, bu durum ve şartın değişmesi sebebiyle hükmün de değişebileceğinden” bahsedilebilir.
Şunu da eklemek gerekir ki, mâlî haklar ve borçlar konusunda kadının şâhitliği ile ilgili olup yukarıda meâli verilmiş bulunan âyet, şifâhî şâhitlikle ilgilidir. Yazı ve imzanın yaygın olmadığı bir dönemde başvurulan usul de budur. Kadının dikkat, ilgi, etkileşim konularındaki farklı psikolojisi, hem konuşulan ve görülen hususların zaptı hem de zamanı geldiğinde hakkın ispatı için ifade edilmesi bakımından ihtiyatı gerektirebilir. Yazı ve imzalı şâhitlik yaygın ve geçerli hale gelince (meselâ bir borçlanma, alım-satım, kira akdi yazılı hale getirilip kadın da bunu okuduktan sonra şâhit olarak altını imzalayınca) şâhitlik konusu olayda yanılma, unutma, onu ifade ederken şaşırma ihtimalleri ortadan kalkar ve âyet, bu mânâdaki şâhitliği kapsamaz.
(Gelecek yazıda “âdet gören kadının ibadeti”).
Âdetli kadının ibâdeti
04:0022/11/2018, Perşembe
G: 22/11/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Adam fıkıh cahili olduğu için usul dairesinde yapılan yorumları ve farklı ictihadların açıklanmasını “harama kapı açmak” olarak değerlendiriyor.
Âdetli kadının ibâdeti
Âdetli kadının ibâdeti
18 Kasım, Pazar
Ülkemizde ve dünyada âdetli kadının namaz ve oruç gibi ibâdetleri de yapabileceğini söyleyenler var, ben bunlardan değilim. Benim yaptığım bu konuda yeni bir ictihad ve yorum da değil, önceki âlimlerin yaptıkları ictihad ve yorumları duyurmak, gerektiğinde, ihtiyaç duyulduğunda müminlerin bunlardan da yararlanmasına imkân hazırlamaktır.
Fıkıh okuyanların bildiği gibi din tahsili görmemiş, yeterli fıkıh bilgisine sahip olmayan kimselerin mezhebi yoktur; onların mezhebi, fetva sordukları âlimin mezhebidir. Ve bu durumdaki Müslümanlar daima aynı âlime (dolayısıyla tek mezhebin mensubuna) fetva sormak mecburiyetinde de değildirler. Bir meseleyi bir mezhebin müftüsüne, aynı meseleyi başka bir uygulamada veya başka bir konuyu ise başka bir mezhebin müftüsüne sorup bununla amel eden “telfik” değil, “intikal” yapmış olur; cahiller bunları da birbirine karıştırıyorlar. Ben bunları söylediğim için bana mezhepsiz diyenler cahilliklerini açıklamış oluyorlar. (Bu konularda geniş bilgi için benim “İslâm Hukukunda İctihad ve Taklid” isimli kitabıma bakabilirler.
Âdetli kadınların ibadetleri konusunu da çok defa yazdım, bunlardan birini nakledeyim:
İstanbul’da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tertiplediği “Güncel Dini Meselelerle İlgili İstişâre” toplantısına katılmıştım (15-18 Mayıs-2002)… (Bu toplantıda alınan kararlar üzerine de dedikodu yapılmıştı). Bu toplantıda ümmetin icmâ’ına aykırı hiçbir karar alınmamış, caiz olmasına rağmen yeni bir ictihad da yapılmamıştır. Yapılan bazı yorumlar ve eski fıkıhçıların ictihadları arasından bazılarını tercihten ibarettir… 20. maddede kadınların özel hallerinde (âdet görürken ve lohusa iken) “namaz kılma, oruç tutma gibi dini yükümlülüklerden muaf tutuldukları” açıkça ifade edilmiş, bu hüküm ise onların pis olmalarına değil, “psikolojik ve fizyolojik yüklerini hafifletme” hikmetine bağlanmıştır. Maddenin devamında ise şöyle denmiştir: “Ancak bu gibi durumlarda Kur’ân okunmasının, mescitlere girilmesinin ve -çoğunluk bilginlerce aksi görüş belirtilmekle birlikte- bazı bilginlerce tavaf yapılmasının mümkün olduğu da ifade edilmiştir.”
Dikkat edilirse burada, “bazı bilginlerin bunları caiz gördüğü” zikredilmiş; yani tercih ile fetva bile verilmemiş, yalnızca bilgi verilmekle yetinilmiştir. Şimdi bu fıkıh âlimlerinin tavaf, mescide girme ve Kur’ân okuma konularında neler söylediklerini aktarabilirim:
İbn Kayyim el-Cevziyye, İ’lâmu’l-Muvakk’în isimli fıkıh usulü kitabının 3. cildinde, hayızlı kadının tavafı meselesini tartışıyor. “Haccın tamamlayıcı parçalarından (rükünlerinden) biri olan tavâfı yapamadan hayız görmeye başlayan bir kadın -eğer yol arkadaşları (kervan, grup) bekleyemiyorlarsa- ne yapacak?” sorusunu soran İbn Kayyim, “Bekler, gidip sonra bir daha gelir, hayızlı yapar ve ceza öder...” gibi çözümleri birer birer tartışarak reddediyor ve şu sonuca varıyor: Allah kullarını, güçlerinin yetmeyeceği, kendilerine çok zor gelen ibadetlerle yükümlü kılmaz. Ayakta namaz kılamayan oturup kılar, su bulamayan teyemmüm eder, elbise bulamayan çıplak kılar, kıbleyi bilemeyen tahmin ederek bir tarafa yönelir... Hayızlı kadın da temizlenmeyi bekleyemiyorsa öylece tavâfını yapar ve kasten bir kuralı ihlâl etmediği ve yasağı çiğnemediği için ceza da gerekmez...(Bak. İbn Kayyim, İ’lâm, Mısır, 1955, , 25, 34 vd.)
İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid Nihâyetü’l-Muktesıd isimli eserinde “cünüplük ve hayız halinin hükümleri” başlığı altında “mescide girme, Kur’ân’a dokunma ve onu okuma” konularını ele alıyor ve özetle şunlar kaydediyor:
Fıkıh âlimlerinin, cünüp ve hayızlı olanların mescide girmelerinin cevazı konusunda üç farklı ictihadları vardır:
1. Malik (Hanefîler de bu görüştedirler) girmeleri caiz değildir diyor.
2. Şâfi’î “orada oturmak üzere giremezler ama mescide bir kapısından girip diğerinden çıkarak yollarına devam edebilirler” diyor.
3. Dâvûd Zâhirî ve onun yolundan gidenler ise “cünüp ve hayızlının mescide girmeleri, orada oturmalar caizdir” diyorlar.
Bu konuda farklı yorum ve ictihadların bulunmasının sebebi, ilgili âyetin farklı anlaşılması, hadisin de sahih olup olmadığı konusundaki farklı değerlendirmedir… Zâhiriyye mezhebinin güçlü âlimi İbn Hazm de el-Muhallâ isimli fıkıh kitabında, “cünüp ve hayızlı olanların mescide giremeyeceklerini” savunan âlimleri tenkit ediyor ve özetle şu delillere dayanıyor: İleri sürdükleri âyeti “mescide yaklaşmayın” şeklinde anlamak doğru değildir. Hadis de sahih değildir. Hz. Peygamber zamanında Suffe ashâbı mescidde kalırlardı ve elbette ihtilâm olurlardı. Azat edilen bir siyah cariyeyi Peygamberimiz uzun zaman mescidde oturttu; bu esnada onun da âdet görmüş olması tabiidir... (İbn Hazm, el-Muhallâ, II, 77, , 184; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, Beyrut, 1987, 29 vd.) (Görüldüğü üzere âdet gören kadının mescide girmesi konusu eskiden de tartışılmış, farklı görüşler ortaya çıkmış, “giremez” diye bir icmâ oluşmamıştır.
İbn Rüşd Mushaf’a dokunma konusunda özetle şunları söylemiştir: Cünüp olanın Mushaf’a dokunmasını bazı fıkıhçılar caiz görmüş, çoğunluk ise menetmişler; yani caiz olmadığı hükmüne varmışlardır. Bunlar abdesti olmayan kimselerin de Mushaf’a dokunmalarının caiz olmadığını söyleyenlerdir. Bu ihtilâfın (farklı ictihadın) sebebi, “Ona tertemiz olanlardan başkası dokunamaz” (Vâkıa: 56/79) meâlindeki âyettir. Abdest bahsinde bu âyetle ilgili farklı anlayışlardan söz ettik. (İbn Rüşd orada özetle şöyle diyor: “Tertemiz olanlar” melekler mi, insanlar mı. Bu ifade haber verme mi, yasaklama mı? İşte bu sorulara farklı cevap vermeleri dokunmada abdest konusunda da farklı ictihadlarına sebep olmuştur) Hayızlı kadınların Mushaf’a dokunmasını caiz görmeyenler de yine aynı delile dayanmaktadırlar. İbn Hazm de Mushaf’a abdestsiz veya cünüp ve hayızlı olanın dokunmalarının caiz olduğunu savunurken Hz. Peygamber’in (s.a.) Herakliyüs’e gönderdiği mektupta âyetin de bulunduğu, mektubun bir gayr-i Müslime verildiği ve onun âyete dokunmasında sakınca görülmediği vâkasına dayanmaktadır. Çoğunluğun dayandığı “Mushaf’a abdestsiz ve cünüp olanların dokunamayacağını ifade eden” rivâyetin ise sahih olmadığını, sahih olanın ise mürsel olduğunu (Hz. Peygamber’e kadar raviler zincirinin kesintisiz olmadığını) ileri sürmektedir. Yukarıda meâli geçen âyete gelince İbn Hazm’ın onunla ilgili yorumu şöyledir: Allah Teâlâ “...dokunmasınlar” demiyor, “...dokunmazlar” diyor. Biz vâkıa olarak Kur’ân’a herkesin (temiz, pis, Müslüman, kâfir...) dokunduklarını görüyoruz; şu halde bu âyette geçen kitaptan maksat Mushaf değil, 78. âyette açıklanan “meknûn; yani gizli, saklanan” kitaptır, Kur’ân’ın Levh-i Mahfuz’daki aslıdır ve ona ancak melekler dokunabilir.... (81-84).
Okuma konusu
İbn Rüşd konuyu şöyle özetliyor: Bu konuda fıkıhçılar farklı hükümlere vardılar. Çoğunluk cünüp ve hayızlı olanın Kur’ân’ okumasını caiz görmezken bazıları caiz gördüler. İhtilâf sebebi “Hz. Peygamber’in Kur’ân okumasını, cünüplükten başka hiçbir şey engellemezdi” meâlindeki rivayettir. Caizdir diyenlere göre bu rivayet bir şey ifade etmez; Hz. Peygamber “Cünüplük yüzünden okuyamıyorum” demedikçe rivayetten bu sonuç çıkarılamaz; cünüp olduğunda okumamasının başka sebepleri de olabilir. Caiz değildir diyenlere göre bu sözü rivayet eden sahâbî kendiliğinden bunu söyleyemez, bir bilgisi olmalıdır. Çoğunluk hayızlı kadın konusunda da iki gruba ayrılmışlardır. İmam Malik, hayızın uzunca bir müddet sürdüğünü göz önüne alarak “az miktarda okur” derken diğerleri hayızlı ile cünübü birbirinden ayırmamışlardır (31-32).
İbn Hazm “Kur’ân’ okumak, tilâvet secdesi, Mushaf’a dokunmak ve Allah’ı anmak; bunların hepsi abdestli olana ve olamayana, cünübe ve hayızlı olana caizdir” diye başlık attıktan sonra genel delilini şöyle açıklıyor: “Bunlar hayırlı işlerdir, teşvik edilmiş, sevap vadedilmiş fiillerdir; bunların bazı hallerde yapılamayacağını söyleyenlerin delil getirmesi (delil ile ispat etmeleri) gerekir”. İbn Hazm karşı tarafın ileri sürdükleri delilleri ise ya sahih olmayan rivayetlerden ibaret oldukları veya hükme delâlet etmedikleri gerekçesiyle reddetmekte, Sahabe ve Tabiûn müctehidlerinden kendi ictihadını destekleyen örneklere de yer vermektedir (77-81).
Fıkıhçıların ihtilâf ve ittifak ettikleri hükümleri açıklayan iki kaynaktan konumuz ile ilgili ictihadları aktarmış olduk. Görülüyor ki “kadınların özel hallerinde namaz kılamayacakları ve oruç tutamayacakları” konularında ittifak (icmâ) var; “mescide girme, Kur’ân’a dokunma ve onu okuma, gerekli tavâfı yapma” konularında ise ihtilaf edilmiş; çoğunluk bunları caiz görmemiş ama bazı fıkıh âlimleri caiz görmüşlerdir. İstişare toplantısı kararlarında da söylenen bundan ibarettir… Özel hallerinde kadınları kimse mescide girmeye, Kur’ân okumaya... zorlamıyor; ama bazı kadınlar farklı (caiz diyen) ictihada uyar da bunları yaparlarsa yine kimsenin onları engellemeye, kınamaya, haram işliyorsun demeye hakları olamaz.
Küfre varan bid’atlar”
04:0023/11/2018, Cuma
G: 23/11/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Hangi küfre varan bid’at (Muhammed Resulullah demeyenlerin de cennete girebileceği, Hz. Muaviye’ye dil uzatma, mezhepsizlik, Mehdî-Mesih’in gelişinin inkârı vs.) varsa onun altında benim parmağım varmış, böyle diyor iftiracı.
“Küfre varan bid’atlar”
“Küfre varan bid’atlar”
21 Kasım, Çarşamba
Sonunda adam bizi tekfir de etti, “küfre varan bid’atların benim başımın altından çıktığını” ileri sürecek kadar denge ve ölçüsünü kaçırmış bulunuyor.
Bu konulara girmeden, “bak buna cevap veremedi” demesinler diye, kadınlarla tokalaşma meselesine de kısaca temas edeyim. Çağın önemli âlimi Karadâvî bu konuda genişçe bir makale yazmıştı, özetle şöyle diyordu: “Kadınlarla tokalaşma konusunda nas yoktur, rivâyetler ya zayıftır veya yasak/haram hükmüne delâlet etmez. Delil nas değil, sedd-i zerî’a (harama gidebilecek yolun kapatılması) ve ihtilâttır (kadın erkek beraberliğinin sınırlanmasıdır). Yaşlı erkek ve kadınlarla tokalaşmaya ve ellerini öpmeye çocukları okşamaya izin verilmesi bunu gösteriyor. Bu sebeple genç kadın ve erkekler genel uygulama olarak tokalaşmadan uzak durmalıdırlar. Kadın önceden elini uzatmamalıdır. Erkek uzatır da eli havada kalınca önemli bir sakınca doğacaksa ve cinsel bir duygu durumu da yoksa tokalaşma olabilir.”
Ben bunu da demiyorum, yalnızca şunu diyorum: Bazı kimselerin mevkii ve durumu bazı zamanlarda kadınla tokalaşmayı gerekli hale getiriyorsa -zaruret sayılan ihtiyaç çerçevesinde- bunu da istisnalar içine sokmak mümkündür. Meselâ uluslararası ilişkilerde devletimizi temsil eden bir kişi bir başka devlet temsilcisi kadın elini uzattığında tokalaşmazsa ortaya çıkacak durumu düşünmekte fayda var diyorum.
Bu ve benzeri yorumlar ve çözümlere farklı düşünenler “hatalıdır” diyebilirler, ama bid’at ve haram derlerse usulün dışına çıkmış olurlar..
Küfre varan bid’atlara gelelim.
“Muhammed Resulullah demeyen de cennete girer” sözü benim ağzımdan ve kalemimden çıkmadı, çıkamaz. Bir okuyucu bana şunları sormuştu, bakın ona ne cevap vermişim:
1. Hadis-i şerifte geçen; “La ilâhe illallâh, diyen cennete girecektir” ifadesini Ehl-i Kitap açısından nasıl anlamalıyız? Bu hadisten hareketle, kelime-i şehadetin ikinci kısmı kabul edilen “Muhammedün Resulullâh”ı söylemeyenlerin durumu hakkında ne söyleyeceksiniz?
2. Kur’ân-ı Kerim’in Ehl-i Kitap’la ilgili âyetleri bütün olarak göz önüne alındığında tarihsellikten bahsedilebilir mi?
3. Ehl-i Kitap’la “Âmentü”de ittifakımız var demek doğru mudur? Dini açıdan bunun bir sakıncası var mıdır?
Cevabım:
1.Kur’ân-ı Kerim bütün insanlara hitap ediyor, herkesi ve her kesimi (dinli dinsiz, Ehl-i Kitap, kitapsız, müşrik, agnostik...) İslâm’a çağırıyor. Özellikle Ehl-i Kitab’ı ortak kelimeye (Bir Allah’a kulluk etmeye, bir O’nu Rab bilmeye) davet ediyor, Ehl-i Kitab’ın Allah için ‘Baba’ demesini, Hz. İsa için ‘Oğul’ denmesini, bir başka varlığa tanrılıktan bir pay ayrılmasını kabul etmiyor, böyle yapanlara “kâfir ve cehennemlik” diyor, kurtuluşun İslâm’da ve Allah’ın kabul ettiği tek dinin İslâm olduğunu ilan ediyor. Son Peygamber’in yalnızca bir bölgeye, bir kavme değil, bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğini bildiriyor. Yüzlerce âyet ve hadisin ortaya koyduğu bu gerçekler, bu temel açıklamalar karşısında, soruda naklettiğiniz hadisin muhtemel mânâlarına bir bakalım:
a) “Lâ ilâhe illallâh” diyen cennete girer, Peygamber’e ve diğer iman esaslarına inanması, ibadet etmesi, haramlardan uzak durması gerekmez.”
Hadise böyle bir mânâ verilirse Kur’ân’da ve hadislerde tarif edilen İslâm’dan vazgeçilmiş olur, yüzlerce âyet ve hadisin hiçbir anlamı ve yeri kalmaz.
b) Kelime-i Tevhîd’in bu ilk cümlesi bütünün özeti, sembolü olarak ifade edilmiştir, maksat “İslâm’ın getirdiği iman esaslarına inanan cennete girer” demektir.
c) Bu hadis müminlere hitap etmektedir, anlatmak istediği de şudur: “İnancı tam olan bir mümin, günahlarından dolayı bir süre ceza görse bile sonunda cennete girer.”
Bu son iki mânâ, diğer âyetler ve hadislerle çelişmez, bu sebeple bu iki mânâ üzerinden yürümek gerekir.
Ehl-i Kitab’a gelince:
Peygamberimiz’in bu hitabını duyan Ehl-i Kitap ona inanmaz, ama onun çağırdığı tevhîdi (yani lâ ilâhe illallâh demeyi) kabul ederse ortada bir çelişki olur; Peygamber’in (s.a.) çağırdığı iman doğru ise kendisi de hak peygamberdir, kendisi hak peygamber değilse çağırdığı tevhîd de bağlayıcı, kurtarıcı bir iman esası olmaz. Şu halde Peygamberimiz’e muhatap olan, onun davetini sahih olarak duyan Ehl-i Kitab’ın kurtuluşu, onu Peygamber olarak tanıyıp inanmalarına bağlıdır. Gördüğü, bildiği halde Kur’ân’ı ve Muhammed Mustafa’nın (s.a.) peygamberliğini inkâr eden bir kimse cennete giremez. Son Peygamber’in rehberliği olmadan Ehl-i Kitab’ın, bâtıl olan inançlarını tashih etmeleri de mümkün değildir; tecrübe, olup bitenler, kiliselerin resmi amentüleri bunu açıkça ortaya koymaktadır.
Peygamberimiz hakkında sahih bilgi edinememiş Ehl-i Kitap ise tevhîd kelimesinin ifade ettiği “tek Allah’a inanma” esasını “düşünce, inanç ve hayatlarında” gerçekleştirdikleri zaman cennete girerler.
2. Kur’ân’ın Ehl-i Kitap ile ilgili âyetlerini ikiye ayırmak gerekir:
a) İnanç ile ilgili âyetler. Bunların tarihsel olmaları mümkün ve makul değildir, imanda hak her zaman haktır, bâtıl ve yanlış olan da her zaman bâtıldır, yanlıştır.
b) Ehl-i Kitap ile ilişkileri düzenleyen âyetler. Bunlara da toptan tarihsel denemez. Savaş, barış, bunların şartları gibi konularda tarihi durum belirleyici olabilir.
3. “Ehl-i Kitap’la ‘âmentü’de ittifakımız var demek” doğru değildir. Âmentü’de ittifakımız olsaydı İslâm onları “bizim âmentümüze” davet etmezdi. Evet, Ehl-i Kitap da Allah’a, peygamberlere, kitaplara, meleklere... iman ediyorlar, bu söz de bu maksatla söylenmiş olabilir ama onların “Allah, kitaplar, peygamberler, melekler, ahiret” konularındaki inançları ile İslâm inancı arasında çok önemli farklar vardır. Bu söz iyi bir maksatla da söylenmiş olabilir; o zaman yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için şöyle demek daha uygun olur: “Ehl-i Kitap ile inanç konusunda, -meselâ müşriklere nispetle- daha çok ortak noktalara ve esaslara sahip bulunuyoruz.”
(Muaviye, mezhepsizlik ve Mehdi konusu gelecek yazılara kaldı).
“Muaviye’ye dil uzatma, mezhepsizlik, Hz. İsa ve Mehdî’nin gelmesini inkâr”
04:0025/11/2018, Pazar
G: 25/11/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bunlar da benim küfre varan bid’atlarımdanmış.
Ehl-i Sünnet kaynaklarında Muaviye’ye zalim, bâğî (meşru devlet başkanına isyan eden) ve fâsık diyen Sünni âlimler vardır. Ben ise yalnızca şunu söyledim: “Muâviye’yi sevmem, ama ona sövmem”.
“Muaviye’ye dil uzatma, mezhepsizlik, Hz. İsa ve Mehdî’nin gelmesini inkâr”
“Muaviye’ye dil uzatma, mezhepsizlik, Hz. İsa ve Mehdî’nin gelmesini inkâr”
18 Kasım, Pazar
Bu konuda sağlam kaynaklara dayalı çok şey yazabilirim, ama ümmetin birliğe ekmek ve su kadar muhtaç oldukları bir zamanda bu konuyu uzatmak istemem, aklı az, vicdanı arızalı adamlar bana çamur atmasalar bu kadarını bile yazmaya elim varmaz.
Buhari ve Müslim dâhil sahih hadis kitaplarında yer alan “Peygamberimiz’in (s.a.) ahiretteki havuzu” ile ilgili hadiste, bazı kimselerin havuza gelmelerine engel oluyorlar, Peygamberimiz “Ya Rabbi bunlar benim ashabım!” deyince kendisine şu cevap veriliyor: “Senden sonra ne olmayacak şeyler yaptıklarını sen bilmiyorsun!”.
Muaviye’nin ve Hz. Hasan’a söz verdiği halde cayıp saltanata getirdiği oğlu Yezid’in, Peygamberimiz’in sevgilisi Ehl-i Beyt’e yaptıklarını bilenler bu ikiliyi sevmezlerse “ashabı sevmemekle ve onlara dil uzatmakla” itham edilemezler. Benim Ehl-i Beyt’e ve ashaba saygım ve sevgim tartışma götürmez, ashap hakkındaki övücü sözlerin istisnaları olabileceğini yukarıdaki hadis de gösteriyor. Tekrar edeyim: Ben Hz. Ali’yi, Hz. Talha’yı, Hz. Zübeyr’i, Hz. Aişe’yi, Muhacir ve Ensar bütün ashabı seviyorum; haksız suçlama ve bahanelerle ona savaş açan, yıllarca söven ve sövdüren şahsı sevmiyorum.
Mezhepsizlik meselesi
“Fıkıh mezheplerini inkâr etmek” ifadesini saçma buluyorum. Tarihte, kitaplarda ve ümmetin dini hayatında yerini bulmuş bir İslâm müessesesini inkârın mânâsı ve karşılığı yoktur.
S. Ramazan Bûtî’nin kitabında bahis konusu ettiği gibi, “Herkesin ictihad etmesini farz kılan ve taklidi de haram gören” kimselere mezhepsiz denebilir; bunun da mânâsı, “bu şahısların mezhebi yok” demek değildir; çünkü sözde ictihadları onların mezhebi sayılır, ama meşru mezhepleri taklit etmedikleri için ve bu mânâda mezhepsiz denebilir.
Beni bu kategoriye sokmak mümkün değildir.
Peki, ben ne diyorum:
1. İslâm’ın istediği ve ideal olan her bir müminin iman, ibadet ve işlerinin meşruiyetini; Kitap, Sünnet ve İcma’daki delili ile aklına dayandırmasıdır. Bunu yapabilenler tahkik ehli ulema ile müctehidlerdir. Dünya işleri genel olarak insanları daha ziyade meşgul ettiği için bu imkân ve ehliyeti elde edemeyenlerin bir bilene sorup bilgi alarak kulluk vazifelerini yerine getirmeleri zarureten meşru görülmüş, bu meşruiyet de mezheplerin oluşmasına sebep olmuştur.
2. İctihad kapısı kapanmamıştır ve İslâm durdukça kapanmayacaktır. İctihad ehliyetinin şartları bellidir ve bunları elde etmek kolay olmamakla beraber her zaman için mümkündür. Günümüzde muteber mektep ve medrese âlimleri ilmî bir tez hazırlarken veya ümmetin bir problemini çözerken öncelikle temel kaynaklara (Edille-i Şer’iyyeye), sonra fıkıh mirasına bakıyorlar, hangi müçtehidin delili güçlü veya çözümü ümmetin ihtiyacını karşılamaya daha uygun ise onu tercih ediyorlar, bunu bulamadıkları zaman da ictihad ediyorlar; bu iki davranış ise taklit değil, ictihaddır.
3. Müminlerin her zaman ve zeminde aynı âlime sormaları ve yalnızca onun fetvalarıyla amel etmeleri caiz olmakla beraber böyle bir mecburiyetleri yoktur. Bir yerde doğup büyümüş ve bilerek, seçerek değil, çevresinin telkini ile bir mezhebe göre amel eder olmuş bir mümin, gerektiği, ihtiyaç duyduğu, meselesinin çözümünü orada bulduğu takdirde başka bir mezhebin müftüsüne de sorabilir ve aldığı cevabı uygulayabilir. Mezhep müctehidlerinin yaşadığı çağda ve öncesinde bu böyle olmuştur.
4. Bu anlattıklarım, dört mezhebin fıkıh usulü kitaplarında vardır, ben yeni bir şey söylemiyor, kaynaklarımızda mevcut olanı naklediyorum; bu sebeple bana mezhepsiz diyen, onlara da mezhepsiz demiş oluyor.
Yazdıklarım hakkında geniş ve kaynaklı delil isteyenler “İslâm Hukukunda İctihad ve Taklid” isimli kitabıma bakabilirler.
Hz. İsa ve Mehdî
www.hayreddinkaraman.net adresli siteme bakanlar bu iki konuda geniş bilgi bulabilirler. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ne de bakabilirler.
Özetle
El-Fıkhu’l-Ekber, el-Akidetu’t-Tahâviyye gibi temel ve kadim kaynaklarda Hz. İsa’nın -yalnızca geleceği, ineceği- yazılıdır, ama Mehdî ile ilgili bir kayıt yoktur. Detaylar şerhlerde vardır. Sitemde şu yazılarım vardır:
Mehdî inancı kesin bir inanç unsuru/ögesi değildir. Kur’ân’da yoktur. Hadislerde geçen de yoruma tabidir; her zaman bize rehberlik edecek iyi insanlar anlamına da gelir. O’nun geleceğine inanmayan da Müslüman’dır. Mesela İbn Haldun Mehdî ile ilgili hadislerin kesin dini bilgi kaynağı olacak nitelikte bulunmadığını ileri sürmüştür. Geleceğine inananlara göre de vakti belli değildir.
Müslümanın meselesi kıyametin ne zaman kopacağı ve Mehdî’nin ne zaman geleceği değildir; bunlara takılıp kalmanın anlamı yoktur. Sevgili Peygamberimiz (s.a.), “Kıyamet kopmaya başladığında elinde bir fidan olan onu diksin” buyuruyor. Yani: “Sen vazifene bak, yapman gerekeni yap, kıyamet kopadursun, o seni ilgilendirmez, ecelin gelince gideceğin yere gidersin”.
Bir kurtarıcı beklentisi hep olagelmiştir; sebebi de acizlik, zaaf, himmeti ve hizmeti başkasından bekleme psikolojisidir. Fatih, İstanbul’u fethederken Mehdî beklemiyordu, bu vazifenin kendisine ait olduğuna inanıyor ve gerekeni yapıyordu. Bir küçük İsrail karşısında darmadağınık hale gelen bugünkü Müslümanlar ise akıl, imkân ve güçlerini bir araya getirecek, Allah’ın verdiği imkânları sonuna kadar kullanacak yerde oturup Mehdi bekliyor, gelişinin yaklaştığına dair alametler arayıp bularak avunuyorlar.
Hz. İsâ’nın ineceğine dair delâleti kesin bir âyet yoktur. Bu konudaki hadîslerden hiçbiri mütevatir değildir. Tamamında ortak olan “yeniden gelecek” kısmı için mütevatir diyenler vardır, onlara göre de -bu ortak kısım dışında kalan- detaylar mütevatir değildir, delîl olmaz. Bir iki kişinin rivâyet ettiği bir hadîsi, inanç konusunda delîl olarak kabûl etmemek, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) muhâlefet değildir; “O’nun böyle bir söz söylediğine dair güçlü delîl yok, söylememiş olabilir” demektir. Böyle ihtimâlli sözler ile de bir İslâm inancı oluşmaz…
Bir Mehdî ve Îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir. Hz. Îsâ’nın, Peygamberimiz’in dinine tabi olarak bir ıslâhat vazifesi ile dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için maddi gövdesini ölümsüz kılmak ve onu –dünyadaki gövdesi ile- gökte bekletmek zarûrî değildir; şehitler de ölmemişlerdir, indellah mutlu olarak yaşamaktadırlar, ama maddi gövdeleri bu dünyada kalmış ve fani olmuştur. Allah onun gelmesini sonsuz kudreti ile başka şekillerde de gerçekleştirebilir. Müslümanların vazifesi de ıslâhat için Mehdî’yi veya Hz. Îsâ’yı beklemek değildir, kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır. Allah müminlerden, ıslâhatçıyı bekleyip beklemediklerini değil, bunun için kendilerinin ne yaptıklarını soracaktır.
“Milli Görüş ve tasavvufun aleyhinde bulunma”
04:0029/11/2018, Perşembe
G: 29/11/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Yıllarca Tayyar Altıkulaç ekibiyle Millî Görüş hareketi ve ehl-i tarikin aleyhinde bulunmuş” diyor.
Ağızdan çıkan her sözün hesabının sorulacağına iman eden insanların yalan ve iftiradan uzak durmaları şarttır.
“Milli Görüş ve tasavvufun aleyhinde bulunma”
“Milli Görüş ve tasavvufun aleyhinde bulunma”
25 Kasım, Pazar
Her iki konu ile alakam hakkında kısaca doğru bilgi vereyim.
Ben ve “ekibimiz” Milli Görüş’ün aleyhinde hiç bulunmadık, ama ilerleyen yıllarda onun düzen anlayışı ve siyaset tarzını tenkit ettiğimiz oldu, bir de din tahsili veren okulları siyasi olsun olmasın bütün dar grupların etki alanı dışında tutma kararımız vardı, bu karar sebebiyle de Müslümanca mücadelemiz oldu. Partiler ve bazı gruplar İmam Hatipleri ve Y. İslâm Enstitülerini arka bahçeleri yapmak istiyorlardı, biz ise bu okulların, bütünüyle milletin okulları olmasını, İslâm’a hizmet için gerektiği gibi yetişmelerini hedef olarak seçmiş bulunuyorduk.
Merhum Erbakan ile hiçbir zaman aramız bozulmadı, o, beni daima önemli toplantılarına davet etti, 150 kişilik heyet halinde Türk cumhuriyetleri ziyaretlerinde ben de bulundum, bana bir defadan fazla milletvekilliği teklif etti, bazı önemli istişarelere de çağırıldım. Türk cumhuriyetlerine yapılan ziyaretten dönünce “Adil Düzen “ adıyla Erbakan’ın takdim ettiği anlayış ve projeyi ilmî olarak tenkit etme ihtiyacını hissettik. Merhum Sabahaddin Zaim Hocanın başkanlığında seyahate katılan 15 kadar akademisyen ve hoca, Milli Görüş’ün partisine mensup birkaç zatın (içlerinde bugünkü Cumhurbaşkanımız da var) katılım ve hizmetiyle bir yıla yakın çalıştık ve ortaya bir rapor çıkmış oldu ve bu rapor Erbakan’a sunuldu. Bu faaliyet bir çatışma değil, genişletilmiş istişare mahiyetindedir.
Allah şifa versin dostumuz Ahmet Vanlıoğlu’nun aldığı randevu ile Fatih’te bir evde Erbakan Hoca ile bizim ekipten 8-10 arkadaş buluştuk, İmam Hatip Okullarına siyasetin sokulmamasını kendisinden rica ettik ve karşılıklı olarak gerekçelerimizi açıkladık. Ama Hoca’yı ikna edemedik, şu cümlesini nakledebilirim: “Ben sizi anlı şanlı cihada davet ediyorum, siz cephe gerisinde kalıp soğan ve patates soyalım diyorsunuz, ne yapalım bu bir nasip meselesidir.”
Evet, ortada bir fikir ve hizmet anlayışı ihtilâfı vardı, ama bu ihtilâf hiçbir zaman birbirimizi İslâm’dan, Ehl-i Sünnet’ten ve bütünlükten dışlama noktasına varmadı.
Benim tasavvuf aleyhinde bulunduğumu söyleyen bir kişinin birden fazla ilmî ve ahlâkî problemi/arızası var demektir.
Hayatımın hiçbir döneminde sahih İslâm tasavvufuna karşı çıkmadım, tam aksine ondan istifade etmeye çalıştım. Benim ve ekibimin mücadele ettiği sözde tasavvuf ve tarikat faaliyeti, sahte, şeriat dışı, dini istismara yönelik olanlardır. Tasavvuf ilim ve amel olarak ortaya çıktığı günden beri de onun gerçek mürşitleri, sahte tasavvuf çıkışları ile mücadele etmiş, insanları onların saptırmalarına karşı uyarmışlardır.
Özellikle benim tasavvufla alakamı doğru olarak anlamak isteyenler sitemdeki tasavvufla ilgili yazılarıma ve şu iki kitabıma bakabilirler: “İmam-ı Rabbanî ve İslâm Tasavvufu”, “Tasavvuf Şeriatsız Olmaz”. Her iki kitap İZ Yayınları arasında basılmıştır.
Yazının başındaki sözü söyleyen zat bu kitaplarımı görmedi mi? Görmediyse yazık, gördü de yine iftira ettiyse daha yazık!
Not
Kardeşimiz Yusuf Kaplan’ın annesine Allah’tan rahmet ve mağfiret diliyorum, makamı cennet olsun, geride kalanların başı sağ olsun.
Şimdilik son yazı
04:0030/11/2018, Cuma
G: 30/11/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kendi İslâm anlayışlarını Ehl-i Sünnet olarak takdim edip yine Ehl-i Sünnet içinde farklı anlayış, usul ve yorum sahiplerini bu camianın hatta İslâm’ın dışına atan dar görüşlü, bağnaz, bölücü “ehl-i kıbleyi tekfir ettikleri için” Ehl-i Sünnet dışı adamların yalanlarının ve iftiralarının biteceği yok. Olup bitenleri bilmeyen insanımızın yanlış bilgi ve kanaat edinmelerini önlemek için zaman zaman bu kabil konuşma ve yazılara cevap veriyor, doğrusunu anlatmaya çalışıyorum. Bu defa yine bir dizi yazı yazdım, fazla uzamasın diye bugün şimdilik sonuncusunu yazıyorum.
Şimdilik son yazı
Şimdilik son yazı
23 Kasım, Cuma
“Yıllarca İngiliz ve İran paraleliyle iş tutmuş” iftirası mahkemelik bir iftiradır ama benim ne derlerse desinler Müslümanları mahkemeye vermek gibi bir âdetim yoktur. Ayrıca bu ifadeden bir şey anlamadığım için açıklama da yapamıyorum. Böyle birileriyle iş tutmaktan da, böyle bir iftira yapmaktan ve yapandan da Allah’a sığınırım.
The Cemaat ile alakama gelelim.
1963 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünden mezun oldum, o yıl bir kısım arkadaşlarımızla belli bir program dâhilinde, belli gruplardan bağımsız olarak İmam Hatip camiasıyla İslâm’a hizmet kararı aldık. Vazifelerimiz nerede olursa olsun irtibatı kesmedik, zaman zaman toplanıp istişâreler yaptık. Biz bir gruba bağlı değildik, ama bütün Müslüman cemaatlerle iyi ilişkiler içinde olmayı, mümkün olan en geniş çerçevede ümmet birliğini hedef almayı benimsedik. Daha 1961’de Kadıköy merkez vaizi iken İstanbul’daki etkili grup temsilcileri ile toplantılar yaptık, bu toplantılarda hitabet ve irşad usulünü konuştuk, bazı güncel meselelerde görüş birliği sağlamaya çalıştık. 1971 yılında İzmir Yüksek İslâm Enstitüsüne Fıkıh hocası olarak tayin edildim. Buraya geldiğimde talebenin “Nurcular”, “Ülkücüler”, “Akıncılar” ve “diğerleri” şeklinde bölündüklerini, birbiri ile kavgalı olduklarını gördüm. Her biri ile ayrı ayrı toplantılar yaparak aralarındaki husumeti İslâm kardeşliği ortak değerinde gidermeye çalıştım. Bugüne kadar da hangi cemaat ve tarikat olursa olsun sahih İslâm’ın sınırlarını aşmadıkları sürece onlarla iyi ilişkiler içinde olmaya, benden bir yazı, konuşma, istişare vb. istediklerinde bunu yapmaya çalıştım.
Cumhubaşkanımızın “Ne istediler de vermedik” dediği dönemde bazı kusurlarına, ifratların ve derhal tevil ederek örttükleri sonradan anlaşılan sapmalarına rağmen malum cemaatin de İslâm’a hizmet ettiği ve faydalı olduğu kanaati toplumda hâkim idi. Biz de faydasının zararından çok olduğuna kani idik. Bu dönemde merhum Sabahaddin Zaim Hoca’nın teklifi ile onun başkanlığında gazete ve televizyonlarının istişare heyetinde bulundum. Abant toplantıları bana göre ülkemiz aydınları ile İslâmî kesim arasındaki fay hattını daraltmak ve ortak noktalarda ülkemiz için birlik içinde bir şeyler yapmak amacını güdüyordu. Bu sebeple birçok iyi niyetli, değerli ve cemaat dışı insanlarla ben de bu toplantılara katıldım, bir süre sonra başka vadilere aktıkları için terk ettim.
Çok istismar edilen “diyalog” meselesine gelince, bu konuda bir kitap yazdım, “Diayalog ve Kurtuluş Tartışmaları”. Dileyen bu kitaptan daha geniş bilgi alabilir, bu kitabı 2000’i takip eden yıllarda cemaatin yanlış bir yola girmesini engellemek için yazmıştım, burada şu satırları naklediyorum:
“Bu noktada önemli olan kırmızı çizgilere dikkat etmek, dengeyi bozmamak, kâr-zarar hesabını iyi yapmaktır; eğer bu çeşit diyalog İslâm’ın ve Müslümanların menfaatine değil, zararına olursa zinhar ondan uzak durmaktır. Müslümanlar, ‘Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere’ diyaloga girmezler, kendi davalarının şuurlu bir ‘misyoneri; yani davetçisi, tarafı’ olarak diyaloga girerler. Burada bir daha tekrar edeyim: Diyalog zorunludur, kendi duvarlarınızın içine hapsolarak —tebliğ başta olmak üzere— İslâm’ın çağdaş temsilini gerçekleştiremezsiniz, oyunlara müdahale edemezsiniz, ama oyuna gelmemek, pirinç peşinde iken eldeki bulguru da kaybetmemek için azami titizliği göstermeniz de ayrı bir vecîbedir.”
Normal ilişkiler sürüp giderken hükümetin 2012 yılında dershanelerin kapatılması kararı ile cemaat-iktidar arası açıldı. İktidarın aleyhinde tavır alan cemaati uyarmak için yazılar yazdım. Bu yazılardan birini (Dershane özel menfaat, kapatma kararı ve iktidarın yaşaması kamu yararı, bu sebeple özel menfaatin feda edilmesi gerekir, mealindeki yazı) saptırarak aleyhimde yayınlar yaptılar, iftiralarıyla bir grubu bana karşı tahrik etmeye çalıştılar. 17 ve 25 Aralık olayları ile iyice çizgiden çıktılar, haklarındaki kanaatim tamamen menfiye döndüğü için iyi ilişki kararıma son verdim.
Diyanet İşleri Başkanlığı 25 Ocak 2014 tarihinde “Yüzyılın İslâm Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” töreni düzenlemişti. Cumhurbaşkanımız orada önemli bir konuşma yaptı ve ilk defa bu grubun liderine karşı artık değişmiş olan kanaatini açık seçik ortaya koydu, şöyle diyordu:
“Bu medeniyet yalancı peygamberleri, sahte velileri, içi boş âlim müsveddelerini bünyenin virüsü yok ettiği gibi reddetmiş ve tarihin çöplüğüne mahkûm etmiştir. İlmi güç için, şantaj için, şebekeleşme, örgütleşme için bir araç olarak kullananları bu medeniyet hiç kabul etmemiştir ve etmeyecektir. İlmi iktidar için vesile görenleri bu medeniyet yine mahkûm edecektir.”
O akşam yine Haliç Kongre Salonunda STK’ların Tayyip Bey’i teyid toplantıları vardı, orada da, otuz kırk yıldan beri olduğu gibi Tayyip Bey’in yanında idim ve konuşma yaptım.
Ben yine baştaki kararımıza sadık kalarak siyasi olsun olmasın bir grubun adamı değilim, ama kendi davama hadim olduklarına inandığım için R. Tayyip Erdoğan’ı ve iktidarını destekliyorum.
Bu yazılara sebep olan şahıs WhatsApp grubumuzu kastederek şöyle diyor: “Bu grupta bulunan Yusuf Ziya Kavakçı hocamız (H. Karaman’ı) çok iyi tanır.”
Ben de diyorum ki, madem dava arkadaşım Yusuf Ziya Bey’i şahit gösteriyorsun ben de kabul ediyorum, onun gruba yaptığı konuşmayı ve hakkımdaki hüsn-i şehâdetini dinle, belki tevbe edersin!
Beni şahıslar değil konu, problem, dava, çözüm… ilgilendirdiği için gerekli olmadıkça isim vermiyorum.
Birden fazla kişi –ki, bunların çoğu medya mensubu ve köşe yazarlarıdır- her fırsatta İmam Hatip Okulları, İlahiyat Fakülteleri, Diyanet İşleri Başkanlığı’na çatıyor, bu kurumları itibardan düşürmek için maalesef yalan söylüyor, iftira ediyor, abartıyor, istismar ediyor, konuyu ve/veya sözü amacından saptırıyor, münferit şahıs ve vakıaları genelliyorlar…
Diyanet’e ve İlâhiyat’a çatma hastalığı
Diyanet’e ve İlâhiyat’a çatma hastalığı
7 Ekim, Pazar
Yakında bir köşe yazarının bir yazısını okudum. Din ilimleri tahsil etmemiş bulunan bu zatın “dinimizin tahrif edilmesine, sahih İslam’ın dışında bir İslam anlayışı veya dinsizliğin revaç bulmasına bazı kurumların destek olmasına karşı çıkmasına” katılıyorum. Ama aşağıda nakledeceğim ifadeleri, ilim, insaf ve takvaya sığmaz.
“FETÖ gitti ama içimizdeki tehdit bitmedi. Özellikle akademisyen, ilahiyatçı, din bilimci gibi ambalajlara bürünmüş, kendisini İmam-ı Gazali ve İmam-ı Rabbani gibi önde gelen âlimlerden bile üstün gören sapık bir güruh, her fırsatta ortaya çıkıp zehir saçıyor. Aynı istismarcılar, son günlerde de, ‘Kadınlar camiye gelmeli’ ifadesini kalkan yaparak saldırıya geçti.
Dinde reformculara; milletin parası ile sponsor olup, dine hakaret ettiren belediyeler, İslâm’a ‘Bölücü’, Kur’an’a ‘Yetersiz’ diyen sapıklara ‘İlahiyatçı’ payesi veren kurumlar vebal altındadır.”
Yüzden fazla İlahiyat Fakültesi ve binden fazla ilahiyat hocası var; İslam’a bölücü, Kur’an’a yetersiz diyecek kadar sapmış, yolunu şaşırmış bedbahtlar devede kulak değildir ve camiamız bunları dışlamaktadır. Kadınların camiye gelmelerini isteyenleri, yukarıdaki ağır ithamlara konu olan şahıslarla bir tutmak hatalıdır.
Kadınların camiye gitmelerini istemek ne reform, ne zehir saçmak ne de sapkınlıktır. Şartlar müsait olduğunda “kadınları, Allah’ın evlerinden mahrum etmeyin” diyen Efendimizdir’dir (s.a.). İyi niyetli bir kısım Müslümanın ve âlimlerin bunu istemelerini, eğer varsa kötü niyetli istemelerden ayırmak gerekir.
Şimdi gelelim asıl konumuz olan Diyanet’e çatma meselesine. Yazar diyor ki:
“Bu tür tahrifat teşebbüslerine mani olması gereken Diyanet ise ‘İlmihal’de, ‘…kadınların, erkeklerle aynı safta bulunup bulunmayacakları konusunun, dinî bir mesele olmayıp, doğal ve örfî nedenlere dayandığı…’ gibi ifadelerle, reformculara cesaret vermektedir.”
İlmihal’e katkı yapanlardan biri olduğum için işin doğrusunu açıklamam gerekiyor.
Bu konu İlmihal’de, “cemaatle namaz” bahsinde 272-275. sayfaları kapsayacak kadar geniş ve başta Hanefî mezhebi olmak üzere muteber fıkıh mezheplerinin görüşlerine uygun olarak yazılmıştır. Bu kadar uzun bir yazının son paragrafını alarak yanlış algı oluşturmak da iyi niyetle bağdaştırılamaz.
O bahsi İlmihal’den naklediyorum, takdiri de okuyucuya bırakıyorum:
Kadınların Mescitlere Gitmeleri ve Saf Düzeni
Hz. Peygamber, kadınların mescide gelebileceklerini, ancak evdeki ibadetlerinin daha üstün olduğunu çeşitli vesilelerle dile getirmiştir. Bu konuya ilişkin hadislerden bazıları şöyledir:
“Kadınların mescitlere gitmesine engel olmayın. Fakat evleri onlar için daha hayırlıdır” (Müslim, “Salât”, 134-137; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, III, 148¬149).
“Kadınlarınız gece mescide gitmek için sizden izin istediklerinde onlara izin verin” (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, II, 944-945; Müslim, “Salât”, 139).
“Kadınlar cemaate katılmak istedikleri zaman, koku sürünmesinler” (Müslim, “Salât”, 141-142).
Hz. Peygamber döneminde kadınların sabah namazına gittiklerine dair rivayetler yanında, Hz. Peygamber’in kadınları bayram namazına katılmaya teşvik ettiğine dair rivayetler de bulunmaktadır (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, I,98-99; II, 222-223, 311, 510-511, 891). Bu hadislerden birinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Henüz kocaya gitmemiş genç kızlar, perde arkasında yaşayan kadınlar (zevâtü hudûr) ve hayızlı kadınlar evlerinden çıksınlar; hayır ve müminlerin duasına (davet) şahit olsunlar. Hayızlı kadınlar, namaz kılınan yerden uzak dursunlar” (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, I, 234¬235).
Farz namazların camide cemaatle kılınması daha faziletli olmakla birlikte, klasik dönemde fitne endişesiyle kadınların camiye gitmesine pek sıcak bakılmamıştır. Ebû Hanîfe serkeşlerin, kötü niyetli kimselerin uykuda olması sebebiyle güvenlikli vakit olduğu düşüncesiyle, yaşlı kadınların sabah, akşam ve yatsı namazlarında camiye gitmelerinde bir sakınca görmemiştir. Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise yaşlı kadınlar bütün vakit namazlarında camiye gidebilirler. Sonraki Hanefî fakihlerine göre ise zamanın bozulması ve fıskın ortaya çıkması sebebiyle yaşlı da olsalar kadınların cuma ve bayram namazlarına gitmeleri mekruh görülmüştür. Şâfiî ve Hanbelîler ise, ister genç ister yaşlı olsun güzel ve gösterişli kadınların, Mâlikîler’e göre de erkeklerin ilgi duymadığı yaşlı kadınların bile cemaatle namaz kılmak üzere camiye gitmeleri mekruhtur.
Günümüzde ve ülkemizde sokaklar örtülü, örtüsüz kadınlarla dolup taşmaktadır. Bu durumda örtülü kadınların camiye gelmeleri fitneye sebep gösterilemez. Aksine cemaatle namaz, çocukların eğitiminden birinci derecede sorumlu olan annelerin ve anne adaylarının dinî bilgi ve şuurlarını takviye eder.
“Kadının namazda erkeğin hizasında bulunması” konusuyla devam edeceğim.
..Çin mezâlimi ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği
04:002/12/2018, Pazar
G: 2/12/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çin’in Doğu Türkistan Müslümanlarına yıllardan beri yaptığı zulmü bütün dünya biliyor, ama kılını kıpırdatan yok. Gözü kör olası dünya menfaati ve uluslararası ilişkilerin hâkim unsuru olan çıkar ilişkisi bu zulme dur demeyi engelliyor. Dünya Müslüman Âlimler Birliği aşağıya aldığım açıklamasıyla dünyanın, ne kadar varsa, vicdanlı insanlarını bu zulme dur demeye çağırıyor:
Çin mezâlimi ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği
Çin mezâlimi ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği
26 Kasım, Pazartesi
Yıllardan beri Müslümanların Çin’de, özellikle de doğu Türkistan’da Müslümanların haklarını elde etmede, dini özgürlükte, sosyal hayatta maruz kaldıkları zulüm ve onları zorla dinlerinden vazgeçirme çabaları hakkındaki haberleri art arda gelmektedir.
Bunlardan bazıları:
a. Milyonlarca Müslüman çocuğu toplayıp, zorla “Rehabilitasyon, yeniden elverişli hale getirme kampları” diye adlandırdıkları zorunlu çalışma kamplarında tutsak etmeleri, onurlarını kırıcı ve inançlarını, kültürlerini, dinlerini ve dine bağlılıklarını zayıflatacak her şeye maruz bırakmaları.
b. Müslümanlara camilerinde, dinlerini öğrenmede, dinî sembollerini icrada, ibadetlerini uygulamada ve seyahatlerinde baskı uygulamaları.
c. Müslümanları, kendi evlerinde yerli Çinlilerden misafir kabul ettirip, beraber yaşamayı ve günlük hayatı paylaşmayı zorla dayatmaları; bundan da maksatları Müslüman bireylerin namaz kılma, oruç tutma, giyim kuşam, Kur’ân-ı Kerimi bulundurma, seccade, sigarayı veya içkiyi bırakma gibi, İslâm’a bağlılıklarını sergileyen herhangi bir davranış veya İslâmî hükümlerin herhangi bir uygulamasında, kişiler hakkında rapor tutma ve dosyalamayı, onları zorla izleyip yakından takip etmeyi sağlamaktır.
Genel olarak görünen odur ki; Çin’in, Müslümanlara yönelik resmi politikası, İslâm’ı silmeyi ve İslâmiyet’e bağlılığı ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.
Binaenaleyh Müslüman Dünya Âlimler Birliği, Çin Müslümanlarına karşı uygulanan eziyetin, zulmün ve haksızlığın tehlikelerine dikkat çekmekte, tüm bunlara karşı çıkmakta, sorumluları suçlu bulmakta ve tehlikeli sonuçlarını hatırlatmaktadır.
Bu yüzden Dünya Müslüman Âlimler Birliği:
1. Çin ve İslâm âlemi arasındaki, devletler ve halklar arası çeşitli ve kökleşmiş ilişkileri ve bağları hatırlatıp vurgulamaktadır; Birlik olarak biz bu bağlantıları ve ilişkileri sarsma ve kopartma yerine, genişletip güçlendirmeyi hedefliyoruz.
2. Dünya Müslüman Âlimler Birliği, Çin hükümetinden Müslüman azınlığın tüm haklarına, dine ve topluma ait özgürlüklerine saygılı olmaya davet etmektedir. Özellikle şunları istemektedir:
* Müslümanlardan tutuklananların serbest bırakılmaları, zorunlu toplu kamplarda alıkonulanların özgürlüklerine kavuşmaları.
* Mescitleri inşa etme, dini öğretme, Müslümanların ve başkalarının, birey ve toplum olarak ibadetlerini özgürce yapmaları ve sembollerini taşımaları dâhil olmak üzere herkesin dindarca yaşama ve dinî haklarını kullanma özgürlüğünün güvence altına alınması.
* Çin Müslümanlarının, ülkenin içinde ve dışında, çeşitli meşru amaçlar uğruna; seyahat etme, taşınma, ulaşım ve iletişim hakkına sahip olmaları.
* İslâm yardımlaşma ve dayanışma kuruluşu ve İslâm ülkelerini teker teker bu konuyla ciddi anlamda ilgilenmeye, olaylara ve gelişmelere vâkıf olmaya, gündeme taşımaya, Çin tarafı ile beraber ve Birleşmiş Milletler’e bağlı İnsan Hakları Konseyi önünde takipte kalmaya çağırmaktadır.
“Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler” (Yusuf: 21).
Prof. Dr. Ahmet
Abdusselam er-Reysuni
Dünya Âlimler Birliği Başkanı.
Prof. Dr. Ali Muhyiddin el-Karadâğî
Genel Sekreter.
Hayatımızda kadın
04:006/12/2018, Perşembe
G: 6/12/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kadın konusunu düşünürken ve konuşurken yalnızca aileyi göz önüne almak ve aile dışındaki hayatımızın bütününde kadının yerini ve rolünü ihmal etmek bir eksiklik olsa gerektir.
Hayatımızda kadın
Hayatımızda kadın
2 Aralık, Pazar
Hiç şüphe yok ki aile, eğitimden ekonomiye, cemiyet hayatı, yönetim, kültür ve medeniyete kadar hemen her alanda etkisi bakımından çok önemli ve ikame edilemez bir kurumdur. Ama unutmayalım ki, aile demek kadın, kız, anne, babaanne, anneanne… yani yalnızca kadın unsurlar demek değildir; aile bunların karşı cinsi olan oğullar, babalar, dedeler ve bunların nesillerini de ihtiva ediyor ve daraltılmış (çekirdek) ailede bile olsa bütün bu çevrenin sorumlulukları ile etkileri vardır, olmalıdır.
Çocuk-aile ilişkisinde kadının rolü ve sorumluluğu belki daha önemlidir, ama erkeğin de rolü ve sorumluluğu vardır. Bu rollerin ve sorumlulukların zaman, mekân, kültür, ekonomik vb. şartlarla kısmen de olsa değişmesi de meşrudur ve normaldir.
Şehirlerde ev kadınları ile köylerde, kırsal bölgelerde ev kadınlarının ev içinde ve dışında neler yaptıklarını, neler yapmaya mecbur olduklarını düşünürsek bu farklılığı kolayca tasavvur edebiliriz.
Son günlerde tartışılmakta olan “Kadınların ibadet için camilere gitmelerinin cevazı” konusu, sağlıklı bir tartışmaya katkı olsun diye beni şu hususları hatırlatmaya sevk etti:
AK Parti iktidar gelinceye kadar orta ve yükseköğretim kurumlarında okuyan, devlet dairelerinde çalışan kızlarımızın ve kadınlarımızın inançlarına uygun örtünme ve kıyafetlerle tahsil ve görevlerine devam etmeleri için mücadele verdik; bu mücadeleyi modernistler değil, dindar Müslümanlar verdiler. Bu süre içinde kimse “Ne iyi oldu, okumasınlar, çalışmasınlar, camiye bile gitmesinler, evlerinde oturup çocuk yapsınlar ve bunları eğitsinler” demiyordu.
Not: Eğitimci anneye eğitimi kim ve nerede verecek?
Bugün milyonlarca kızımız ve kadınımız okullarda okuyor, resmi olan ve olmayan görev ve hizmetlerde çalışıyorlar, İslam adına bunları okullarını ve işlerini bırakıp evlerinde oturmaya, ibadet için camilere bile gitmemeye davet etmek hikmete, eğitim ve davet kurallarına ters düşmez mi? Böyle bir çağrının kabul görme şansı ne kadardır, tepkileri ne olabilir?
Başta Peygamberimiz (s.a.) olmak üzere örnek mürşid ve yöneticilerin devirlerinde kadınlar, camiler dâhil hiçbir yere çıkmadan evlerinde mi oturmuşlar? Peygamberimiz hemen bütün yolculuklarını yanına hanımını da alarak yapmamış mı? Camide kadınların namaz kılmalarına izin vermemiş mi? Erkeklerden fırsat bulamadıkları için onlara ayrıca ders yapmamış mı? Medine pazarında bir sahâbî hanımı muhtesip (zabıtadan sorumlu) yapmamış mı? Savaşlara kadınlar da katılıp genel olarak geri hizmetlerde ama gerektiğinde cephede bulunmamışlar mı?...
Tesettür, sınırları farklı da olsa hem erkekler hem de kadınlar için gerekli, ihtilat kadınlara olduğu kadar erkeklere de yasak, namahreme ölçüsüz bakmak kadınlara olduğu kadar erkeklere de haram. Çocuk eğitimi kadınlara (annelere) olduğu kadar erkeklere (babalara) de ilgi ve sorumluluk gerektiriyor.
Hasılı:
İslâmî kurallar çiğnenmeden kadının gerektiği kadar hayatımızın bütününde olması için bir orta yol bulunamaz mı?
Suyu tersine akıtmaya çalışmak yerine biraz da bu konuda kafa yorsak diyorum.
Bireysel emeklilik
04:007/12/2018, Cuma
G: 7/12/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İnsanımızda okuma alışkanlığı zaten zayıftı, televizyon, sözde akıllı telefon ve sosyal medya kitap, gazete, dergi vb. okumayı iyice azalttı, bu yüzden kitaplarımızda ve sitemizde mevcut bilgiyi oradan almak yerine telefon veya e-mailden sorarak öğrenmeyi tercih eder hale geldiler. Fazlaca sorulduğu için bireysel emeklilik konusunu bir daha yazayım:
Bireysel emeklilik
Bireysel emeklilik
30 Kasım, Cuma
Bir zamanlar ülkemizde bireysel emeklilik ya bir çeşit hayat sigortası şeklinde yapılıyordu veya içinde İslâm’a göre meşru/caiz/helâl olmayan işlem ve gelirlerin de bulunduğu yatırım fonlarına yatırım yapmak suretiyle gerçekleşiyordu.
Şimdi katılım bankaları, içinde haram olan hiçbir işlemin ve gelirin bulunmadığı yatırım fonları aracılığı ile bir çeşit bireysel emeklilik kapısını açmış bulunuyorlar.
Özet olarak sistem şudur:
1. Bireysel Emeklilik Sistemi aslında düzenli gelire sahip olan insanların emeklilik öncesindeki gelir ve hayat standardını daha sonra da devam ettirebilmelerine imkân tanımak adına oluşturulmuş, uzun vadeli yatırım imkânıdır.
2. Sistem özü itibariyle 10 yıl vadeye dayalı tasarruf ve yatırımdır. Müşteri (süre sonunda) dilerse emekli gibi düzenli maaş alabilir, dilerse tek seferde biriken parasını “varsa” kârıyla birlikte tahsil eder. Ancak lehdarın vefat etmesi halinde, lehdar tarafından önceden belirlediği kişiye (yoksa vârislerine) fonda biriken anaparası ve “varsa” kârının ödenmesi (zarar varsa anaparadan mahsup edilir) garanti edilmektedir.
3. Burada fon yönetimi mevzu bahis olup, müşterinin aylık ödeyeceği tasarruflarla kurulmuş fonda (sepette) eskiden Hazine bonosu bulundurma zorunluluğu vardı, sonradan bu kaldırıldı. Mevzuat, fonun tamamı kıymetli maden ile (katılım bankalarının altın hesabı gibi), İMKB’deki hisse senetleri ile (İslâmî endekse uygun ürünlerle) veya bu ürünlerin karmasından oluşabileceği gibi fonun %10’unu geçmeyecek şekilde katılım havuzlarında değerlendirilmesine de imkân tanımaktadır. Hazine bonosu ve repo zorunluluğu ortadan kalktığı için katılım bankalarında bu üründe faiz bulunmamaktadır.
4. Bu üründen yararlanacak banka müşterilerine anapara ve getiri garantisi verilmemekte olup zarar da söz konusu olabilir.
Yukarıda verilen bilgiye göre faizden uzak kalarak yatırım yapmak veya ileride emekli maaşı gibi meşru bir aylık gelire kavuşmak isteyenler, katılım bankalarınca yürütülen bu “helâl kazanç fonlarına” yatırım yapabilirler. Süre sonunda elde edilecek kâr ve anapara yatırımcıya aylık olarak da ödenebileceği için bu yatırım “meşru bir bireysel emeklilik” işini görmektedir.
Katılım bankalarının bu işteki rolü ve kazancı iki şekilde olabilir:
a. Hizmet ücreti alabilirler.
b. Fona yatırım yapmak isteyen müşterilerle mudarebe şirketi ilişkisi kurarlar, işi yürütürler ve kârdan pay alırlar.
Devletin katkısı
Devlet kamu yararını gözeterek ve adaletten ayrılmaksızın insanlarına reel faizsiz kredi (teşvik kredisi) verebilir, bağışlarda bulunabilir. Lüzumsuz veya ikinci derecede önemli olan harcamaları kısmak ve tasarrufu teşvik amacıyla bireysel emekliliği de teşvik ediyor, teşvik için belli bir meblağı hibe ederek prim şeklinde ödüyor. Böylece önemli ölçüde bir sermaye birikecek, bu sermaye meşru yatırımlara, üretimlere yönlendirilecek, istihdam alanları genişleyecek ve ülkenin serveti, halkının refahı artacak (kamu yararı)...
Zekât
Başka mal varlıkları sebebiyle zekât yükümlüsü olan Müslümanlar, ayrıldıkları takdirde alabilecekleri devlet katkısı ile kendi birikmişleri toplamını zekât matrahına dâhil eder zekâtını öderler.
Bilim ve din
04:009/12/2018, Pazar
G: 9/12/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bazı tavırları ve dar dünyasında, derinlere dalmadan, kendince kesin sonuçlara ulaşması bana çocukça gelen bir bilim adamı var; Dine ve Allah’a inanmıyor. İnanmamakla kalmıyor, niçin inanmadığını her vesile ile ispat etmeye çalışıyor ve dolayısıyla başkalarını da bu inançsızlık inancına davet ediyor.
Filistinli esnafa ırkçı saldırdı
Filistinli esnafa ırkçı saldırdı
9 Temmuz, Perşembe
Bu bilim adamı geçen günlerde bir tv. programında meşhur üç dinin ilâhî bir kaynaktan gelmediğini, beşeri bir uydurma olup eski çağlardan beri (Sümerler’den beri) birbirinden etkilendiğini “ispat” için “bilimsel” bir kanıt sundu, neymiş: Filan kazıda (Ninova’da imiş) ortaya çıkan bilgilere göre üç meşhur din de daha önceki beşerin uydurduğu dinin
(geleneğin) devamı imiş!
Yani bu çocuk mantığına göre “sonraki A, daha önceki B’ye, bu da ondan önceki C’ye benziyorsa, bunlar arasında ortak bilgiler ve inanç esasları varsa üçü de C’nin devamıdır, C beşeri ise bunlar da öyledir, Tanrı olmadığı gibi onun vahyine dayanan din de yoktur”.
Peki, bu mantık, bu çıkarım bilim midir, bilim, insanı zorunlu olarak bu sonuca mı götürüyor?
Bir bilim adamının bu soruya verebileceği cevap şu olmalıdır:
Bilimin alanı sınırlıdır, dinin alanı ise bu sınırı aşar, bilim dinin getirdiği bilgiler içinden kendi sınırını aşanlar hakkında ne kabul ne de red cevabı verir, “şimdilik bilmiyorum” der.
Bilim, dinlerin menşe’i (kaynağının ilâhî olup olmadığı) konusunda da bir şey söyleyemez; eğer sonraki bir dinin inanç ve bilgileri ile daha önceki arasında bir
benzerlik bulursa, yalnızca “benzerlik var” der ve
bunun sebepleri üzerinde araştırmaya devam eder.
İslâm inancına göre ilâhî dinlerin tamamı Allah Teâlâ tarafından Peygamberlerine vahyedilmiştir, itikad konularında ilk din ile son din arasında fark olmaz, konuların ifade ve ispat şekillerinde farklılıklar olabilir. Şu halde o tür kazılarda çok daha önceki din ve geleneklerde benzer inanç ve bilgi esasları bulunsa bunun akla en yakın sebebi aynı kaynaktan gelmiş olmalarıdır. İlkinin beşerî olduğu bilim yoluyla ispat edilemeyeceği için diğerlerinin de beşeri olduğu bilim adına ileri sürülemez.
Bu konu üzerinde düşünürken aklıma, bütün dünya bilim adamlarının saygı ile andığı Albert Einstein’ın bazı sözleri geldi, bizim bilim adamını belki tevazua yöneltir diye bunları nakledeceğim:
* Gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır. Ama sahip olduğumuz en değerli şey odur.
* Tabiatta öylesine yüksek bir akıl kendini gösteriyor ki, insanın en ince düşünceleri ve buluşları bu aklın yanında sönük bir gölge gibi kalır.
* Bir kum tanesinin sırrını çözmeyi başarsaydık,bütün dünyanın sırrını öğrenmiş olurduk.
* Her ne kadar din ve bilim dünyaları birbirlerinden açıkça farklı iseler de, aralarında güçlü karşılıklı ilişkiler ve bağımlılıklar vardır. Her ne kadar din hedefin ne olduğunu saptarsa da, hedefine nasıl ulaşılacağını bilimden öğrenmiştir. Ama bilim yalnız emelleri, gerçekleri ve anlamayı kendine ilke edinenler tarafından yaratılabilir. Bu hissin kaynağı dindir. Akıl ve mantık da bu güçlü imana hizmet eder. Ben bu bağlamda imanı güçlü olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durumda diyebiliriz ki: Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır.
Dağlar ne işe yarar
04:0013/12/2018, Perşembe
G: 13/12/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Biz Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’in Allah Teâlâ tarafından Peygamberi Muhammed Mustafa’ya (s.a.) vahiy adı verilen özel bir iletişim aracı ile bildirildiğine iman ediyoruz.
Dağlar ne işe yarar
Dağlar ne işe yarar
6 Aralık, Perşembe
Kur’an’ı Allah bildirdiğine ve O’nun her şeyi eksiksiz ve doğru bildiğine göre Kur’an’da yanlış da olamaz.
Baştan beri Kur’an’ın beşer sözü veya eski dinlerden aktarma olduğunu iddia edenler olmuş fakat onun meydan okumasına, “madem beşer sözü bir benzerini de siz yapın” demesine rağmen bunu yapabilen olmamış, eski din kitaplarından aktarılma iddiası da tarihi vakıaya aykırı düştüğü ve belgeye dayanmadığı için havada kalmıştır.
Akıl ve bilim ile Kur’an ilişkisi konusuna gelince:
Biz Müslümanlar şuna da inanıyoruz:
Kur’an’ı gönderen de Allah’tır, insanlara akıl veren ve onu kullanın diyen de Allah’tır. Şu halde bu ikisi arasında bir çelişki olmaması gerekir. Birinin A dediğine diğeri B demez, dememiştir, ancak varlık ve hakikat alanı bilim ve aklı aşacak kadar geniştir ve her bir varlık mertebesinin kendine mahsus ilmi ve bu ilmin özel vasıtaları vardır. Bilim adamı haddini (sınırını) bilir, gözlem ve deney alanına girmeyen konularda ahkâm kesmez, “bu konular bizim alanımızın dışındadır” der ve susar. Susmayanlar, bilim adamı değil, bir ideoloji ve inanç olarak bilimciliğe sapanlar, bisikletle göklere tırmanmaya kalkışarak gülünç olanlardır.
İşte bunlardan biri, kendisine itiraz eden ve soru soran bir genci şöyle susturmaya kalkıştı: “Kur’an’da bir tane bile bilime aykırı bir söz olsa onun ilahi filan olmadığına delil olarak bu yeter; Kur’an’da ‘dağları zelzele olmasın diye yarattık’ deniyor, halbuki bu bilim bakımından doğru değildir, dağlarda da zelzele olur…”
Sayın Prof.
Bir kere Kur’an’da “zelzele olmasın diye dağları yarattık” mealinde bir âyet yok. Böyle bir tercüme gördüyseniz yanlıştır. Nahil:16/15, Enbiya: 21/31, Lukman 31/10 âyetleri “yerkürede dengeyi sağlamak için” mealindedir.
Bir de, “Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?” (Nebe Suresi: 6-7) âyetlerinde olduğu gibi “dağların kazık mahiyetinde olduğunu bildiren âyetler vardır.
Peki bilim ne diyıor?
“Kıtalardaki dağlar ve okyanuslardaki dağlar arasındaki temel fark materyalindedir. Fakat her ikisinde de dağları destekleyen kökler vardır. Kıtalardaki dağlarda, hafif ve yoğunluğu az madde yerin içine doğru kök olarak uzanır. Okyanuslardaki dağlarda da, dağı kök gibi destekleyen hafif madde vardır. Köklerin fonksiyonu, Arşimed kanununa göre dağları desteklemek içindir. Dağların yerkabuğunun genel dengesini sağlamadaki etkisi izoztesi (isostasi) diye tanımlanır.”
“Webster’s New Twentieth Century Dictionary’de (Webster’ın yeni 20. yüzyıl sözlüğü) bu terim şöyle açıklanır: “Jeoloji’de dağların Dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yerçekimsel kuvvet sayesinde yerkabuğunun genel dengesinin sağlanması.” Ayrıca Amerikan Bilim Akademisi eski Başkanı Frank Press’in, dünya çapında pek çok üniversitede ders kitabı olarak okutulan Earth (Dünya) adlı kitabında, dağların kazık şeklinde oldukları ve yeryüzüne derinlemesine gömülü oldukları ifade edilmektedir.
Faizci bankaların promosyonları
04:0014/12/2018, Cuma
G: 14/12/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir WhatsApp grubunda konu ile ilgili olarak tanınmış hocaların söyledikleri şöyle aktarılmıştı:
Nureddin Yıldız:
“Banka promosyonları, direkt faiz değildir. Faiz şartları ona uymuyor ama soframıza gelebilecek bir helallikte olduğunu da zannetmiyorum.”
Faizci bankaların promosyonları
Faizci bankaların promosyonları
9 Aralık, Pazar
Mehmet Talu:
“Kişi için bu promosyon bir faiz olmadığı için alabilir ve dilediği şekilde tasarruf edebilir. Fakat şunu da belirtelim ki, bu fazla ödemelere ihtiyaç duymayan kardeşlerimizin bunu kullanmayıp fakir kimselere ve yardım kuruluşlarına vermeleri daha münasiptir. Çünkü bu ödemelerin tek nemalandırma kaynağı, faizdir. Bu durumda bu fazlalıklar kesin olarak faiz olmasa da faiz şüphesi taşımaktadır.”
Ahmet Mahmud Ünlü:
“Kesinlikle alın, bankaya bırakmayın, geçiminizi sağlamakta zorlanıyorsanız siz kullanın, eğer ihtiyacınız yoksa ihtiyaç sahibi fakirlere dağıtın…”.
İhsan Şenocak:
“Sistem belli bankalarla anlaşmayı şart koşuyor. Bu para faiz hükmündedir. Bu para alınacak çünkü alınmazsa faizci sisteme katkı sağlanmış olunur. Fakat alındıktan sonra kendi ihtiyaçlarınız için kullanmayın. Bu para ancak kamu yararına harcanabilir. Fakirlere de verilmemelidir.”
Halil Günenç:
“Promosyon denen bir şey vardır. Vatandaş parasını hangi bankaya verirse onlara promosyon veriyorlar, yine onu alacaksın ama fakirlere vereceksin. Yiyemezsin çünkü o para faizdir. ‘El malü’l-habis, sebilühü et-tasadduk’ devletten gelse ayrı.”
Orhan Çeker:
“Banka promosyonlarını bankanın hediyesi sayıyoruz. Bankanın hediyesi olan bir parayı da yenmeyen, içilmeyen, giyilmeyen bir yere sarf edin diyoruz.”
Faruk Beşer:
“Promosyonları soruyorlar. Emeklilerin durumu iyi değil, ama bu para peşin verilmiş bir faizdir. Alınacak, ama bir fakire verilecek.”
Benim söylediğimi de şöyle aktarmışlar:
“Mümkünse maaşlarımızı faizli işlem yapmayan katılım bankalarına yatırıp oradan çekelim. Bunun mümkün olmadığı yerlerde ve şartlarda ise verilen promosyonları alalım ama -yoksul değilsek- bunu yoksullara verelim.”
Benimki doğru aktarıldığına göre diğerlerinin de öyle olduğuna inanıyorum.
DiyanetTV’de Hüseyin Kayapınar Hoca’nın cevabını dinledim, o da en azından faiz şüphesi bulunduğu için ihtiyaç içinde olmayanların bu promosyonu alıp yoksullara vermeleri gerektiğini söylüyor.
Benim, faizci bankaların verdikleri promosyonun faiz olduğunda şüphem yoktur.
Bir yerde çalışan kişi, maaş ve ücretini hak ettiği andan itibaren bu para onun mülküdür ve işverenin elinde emanettir. Çalışan emekli ise maaşını nereden almak istediğini devlet ona soruyor ve oraya gönderiyor. Emekli değilse çalıştığı kurum, çalışanlara vekâleten, onların mülkü olan maaşlarını nereden alacaklarını belirliyor. Eğer kurum, faizci bir banka ile anlaşmış ise çalışanların malı/parası o bankaya geliyor, çalışanların kahir çoğunluğu o gece saat onikiyi bir saniye geçe maaş ve ücretlerini almıyorlar, bu paralar bankalarda emanet desek bankanın ondan faiz kazanamaması (parayı kullanma imkanının olmaması) gerekir, banka bu paraları faize koyuyor, kullanıyor, şu halde kendine ödünç verilmiş (cari hesap) kabul ediyor, bundan daha fazla kazandığı için daha azını para sahiplerine promosyon adıyla veriyor. Promosyonu hediye kabul etseniz bile paranızı meşru yerde kullanan bir kimsenin dahi size bu para yüzünden hediye vermesi caiz değildir, burada ise hem meşru olmayan yerde (faizcilikte) kullanıyor, hem de bu yüzden sahibine hediye veriyor.
Dediğim gibi, bu paralar alınacak ve buna, temel ihtiyaçları bakımından muhtaç olanlar kullanacaklar, bu seviyede muhtaç olmayanlar, Halil Hoca’nın ve diğerlerinin dediği gibi yoksullara verecekler.
Kızılay’ı ehil ellerde koruyalım
04:0016/12/2018, Pazar
G: 16/12/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başlık bana ait, ama alttaki yazıyı, değerli insanımız ve işin ehli Kızılay Başkanımız Kerem Kınık’tan ben rica ettim, okuyucularımla paylaşıyorum:
Kızılay’ı ehil ellerde koruyalım
Kızılay’ı ehil ellerde koruyalım
9 Aralık, Pazar
Kızılay’ın tarihi, Türkiye’nin tarihinden ve bu tarih içindeki dönüşümlerden hiç bağımsız olmamıştır. 150 yıllık bu tarihi ‘iyilik çınarı’ Osmanlı’nın ‘sırtlanlar’ tarafından kanatılan yaralarına merhem sürerek başladığı yolcuğuna, Mehmetçik ile her cephede yan yana yürüyerek devam etmiş, Türkiye’nin yaşadığı her buhranda ve her sıçramada da Devletinin ve Milletinin yanındaki yerini almıştır.
Ülkemizin son yıllarda büyük bir sıçrama yaptığı tartışmadan varestedir. Kızılay’ın “Güçlü Türkiye’nin Güçlü Kızılay’ı” şiarıyla bu sıçramaya ayak uydurması da kaçınılmazdır. Kızılay, 2016 yılından itibaren bu sıçramanın stratejik planlarını yapmış, belirlediği stratejileri de bir bir hayata geçirmeye başlamıştır. İki olan uluslararası delegasyon sayısını 12’ye çıkarmış, 30’dan fazla ülkede insani yardım operasyonu başlatmış, 2017 yılında 20 milyon, 2018 yılında 30 milyon mazluma bir kap yemek, bir battaniye, bir kutu ilaç, bir bardak su verebilen örnek bir yardım kuruluşu halini almıştır.
Ancak, tabiatın kuralıdır: her değişim ve dönüşüm kendi karşıtını da oluşturur. Elbette bu da bizim beklediğimiz bir durumdu. Kızılay’ı milletine ait değerlerle buluşturma yolcuğunun sancısız geçmesi tabii ki beklenmiyordu. 15 Temmuz hain kalkışmasının ardından bir iç temizlik yapan kurum, 15 Temmuz’dan sonra demokrasi nöbetlerine, tüm talimatlara rağmen çıkmayan, milletinin gelecek kavgasında yerini almayan ‘Kızılaycılarla’ yollarını ayırdı. Milletin dişinden, tırnağından artırdığıyla yaptığı bağışları yerine hakkıyla ulaştırmayanla birlikte yürünmesi de beklenemezdi. 100 bin nüfuslu bir ilden birtek bile kurban vekaleti alamayan şube yapısıyla mazlumun yanındaki yeri alınamazdı. Yine tabiatın kanunu olduğu gibi, birçok farklı çevre ‘ortak düşman’ etrafında kendi farklılıklarını bir kenara atarak Kızılay Yönetim Kurulundan olağanüstü kongre toplamasını istediler. Yasal şartları yerine getirmiş olsalar idi bundan da geri durulmazdı elbette. Ancak Olağan Üstü Hal döneminde tüzüğü gereği Genel Kurul yetkilerini kullanma hakkı olan Yönetim Kurulu, kapatılan şubelerdeki delegelerin delege vasfının düşmesi, tüzük gereği başvuru yapmadıkları için bir ay sonra otomatik dernek üyeliklerinin de düşmesi, velev ki delege olsalar bile tüzük gereği 15 gün içerisinde beşte bir imzayı toplayamadıkları için bu talebi reddetti. Elbette bu kişilerin mahkemeye gitme hakları vardı. Yaklaşık 1 yıl önce mahkemeye aynı taleple başvurularını yaptılar. Yönetim Kurulu o kadar süreçten emindi ki, bu talebin yargıdan da döneceğine hiç kuşkuları yoktu. Ta ki ortaya garabet bir bilirkişi raporu konulana kadar. Hukuk Profesörü olan bilirkişi Kızılayla hiçbir hukuki bağı kalmamış bu kişilerin delege olduklarını, 15 günden sonra gelen tebligatların uzaktan gelip yolda vakit kaybettiğini dolayısıyla yasal olarak kabul edilmesi gerektiğini söyleyerek raporunu mahkemeye teslim etmiş. Mahkeme de, artık Kızılay ile hiçbir bağı bulunmayan bu kişilerin Kızılay yönetimini belirlemesi gerektiği yönünde inanmakta zorlanılacak bir karara imza attı.
Yerel mahkemenin kararı elbette ki –ve iyi ki- kesin karar değil. Bu karara Bölge Adliye Mahkemesi ve ardından ihtiyaç olması durumunda Yargıtay nezdinde elbette itiraz edilecektir. Bu yanlışlıktan dönüleceğine de canı gönülden inanıyoruz. Zira Devlet Türkiye’nin en önemli Uluslararası markalarından olan ve her yerde tanınan Kızılayı böyle hukuksuzluklara kurban etmez.
Bizi ve dünyanın dört bir yanında bizden yardım bekleyen mazlumları üzen durum şudur; Kızılay’da yönetimler geçicidir. Kızılay Yönetimi hiçbir ad altında hiçbir ücret almadan bu görevi yapar ve zamanı geldiğinde de iyilik bayrağını bir başkasına devreder. Kızılay bu ülkenin ve hatta insanlığın yüz akı kurumlarından biridir. Son yıllarda nerede bir kişi bir derde düşse yönünü Türkiye’ye ve Kızılay’a dönmektedir. Bizim bu mazlumların feryadını ortada bırakmaya hakkımız yoktur.
Tüzüğü gereği Fahri Başkanı Cumhurbaşkanımız olan Kızılayın büyüme ve güçlenme yolculuğu Milletimizin ve insanlığın ortak gururudur. Bu gururu lekeleyecek her yanlış hesap Bağdat’tan döner, müsterih olun.
Kerem Bey’in yazısı budur. Ben de şunu ekleyeceğim:
Genel Başkan sevgili Dr. Kerem Kınık, dört yıllığına, Kızılhaç ve Kızılay Federasyonunun Avrupa ve Orta Asya başkanı seçilmiştir, önümüzdeki ay İslam Dünyasının 57 ülkesinin Ulusal Derneklerinin birliğinin kurulacağı çok önemli bir zirveye de İstanbulda ev sahipliği yapacaktır. Bir de böyle bir dönemde bu muamele hiç bir şekilde kabul edilemez.
Mealcilik ve meal okumak
04:0021/12/2018, Cuma
G: 21/12/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da iki aşırı uç bir de olması gereken orta yol var.
Aşırı uçlardan biri mealciliktir.
Ben mealciliği şöyle tanımlıyorum:
Mealcilik ve meal okumak
Mealcilik ve meal okumak
14 Aralık, Cuma
Arapça bilmeden, usul bilmeden, onbeş asırlık birikimden yararlanmadan Kur’an-ı Kerim’in, asıl dilinden başka bir dile yapılmış tercümesini/mealini okuyup bundan hüküm çıkarmak; inanç, ibadet ve davranış kurallarının bilgisine ulaşmayı hedef edinmek.
Bunun sağlıklı, mümini amacına ulaştıracak bir yöntem olmadığı güçlü delillerle sabittir.
Bir köşe yazısı bu delillerin tamamını sırlamaya müsait olmadığından yalnızca yine aziz kitabımızdan hareketle şunları zikretmekle yetineceğim:
—Kitabımız, doğru anlaşılabilmesi, anlama ve uygulamada yanlışa düşmemesi için Peygamberimiz’e (s.a.) uyulmasını emrediyor. (Bu konuda birçok ayet var.)
—Yine kitabımız, hem onu anlama hem de anlama ve uygulamada ihtilafa düşüldüğünde doğruya yönelme için âlimlere (ilmî birikime) başvurmayı tavsiye ediyor.
—Tercüme ve meal, birçok kelime ve cümlenin muhtemel manalarından birini tercih ederek yapılır; diğer muhtemel manalar metinde kalır, meale geçmez.
Bu sebeple meal ve tefsir okunur, bunun sayılmayacak kadar çok faydası ve bereketi vardır; ancak, hüküm çıkarmak için Arapça ve usul bilgisine, nazm-ı Kur’an’a müracaata ihtiyaç vardır.
Diğer aşırı ucun temsilcileri, meal ve tefsir okumayı yasaklıyor, bunların Müslümanları böleceğini, ortaya İslam diye birçok farklı dinin çıkacağını, bu sebeple tefsir ve meal okumayı bırakıp dini ilmihallerden öğrenmek gerektiğini iddia ediyorlar.
Orta yol ise hem meal ve tefsir hem de, başta ilmihaller olmak üzere, güvenilir âlimlerin yazdıkları diğer eserleri okuyarak doğru, seviyeye göre derin ve şuurlu, beşeri olan ile ilâhî olanı birbirinden ayırmaya dayalı din bilgisi edinmektir. Tarih boyunca bu usul uygulanmış, böyle okuyan ve dinleyenler doğrudan sapmamış ve ümmetin kahir çoğunluğu (1.7’de 1.5’i) Ehl-i Sünnet itikadında müminler olmuşlardır.
Bunu kaydettikten sonra, bu yazıyı yazmaya da sebep teşkil eden bir yazıdan söz edeceğim.
Bir ay kadar önce idi, sosyal medya denilen “doğru ve yalan, iyi ve kötü haber-bilgi deposunda” bir yazı dolaştı. Uzunca yazının özeti şudur:
Müslümanlar asırlarca Kur’an’ı anlamadan okudukları için ona büyük bir saygı ile bağlanmışlar, başta İngilizler olmak üzere İslam düşmanları ümmeti çözmek için Kur’an bağlılığını bozmak gerektiğini düşünmüşler, 1870’li yıllarda sözde bir Müslüman onlara şu tavsiyede bulunmuş: “Kur’an’a uyalım.” Yani Kur’an’ı tercüme ettirelim, herkes kendi dilinde okusun, o zaman ortaya birden fazla din şeklinde İslam çıkacak, ümmet Kur’an’a saygısını kaybedecek, bölünecek, İslam düşmanları da maksatlarına ulaşmış olacaklar.
Bu tavsiye üzerine Kur’an Arapça bilen iki Hristiyana tercüme ettirilip yayılmış…
Hem olayın vukuu (karar verilmesi) tarihi ile bir seminerde olaya şahit olanın anlattığı tarihler arasında, uydurma olduğunu gösteren tutarsızlıklar var hem de Kur’an-ı Kerim’in ilk tercüme ediliş tarihinde hatalar var.
Küçük bir bilgi notu sunayım:
“Kur’ân-ı Kerîm’in tercüme edildiği en eski dillerden biri de Türkçe’dir. 950’li yıllardan itibaren toplu olarak İslâmiyet’i kabul eden Türklerin Kur’an’ın bazı küçük sûrelerini kendi dillerine çevirmiş olmaları muhtemeldir. Zira Türkler, daha önce intisap ettikleri dinlerin kutsal metinlerini kendi dillerine tercüme etmişlerdi. İlk Türkçe Kur’an tercümesinin tarihi ve mütercimi bilinmemekle beraber, bu çalışmanın IV-V. (X-XI.) yüzyıllarda gerçekleştiği tesbit edilmiştir.” (İnan, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Tercemeleri, s. 4,
Kur’an-ı Kerim kendini, “Şüphesiz kitap, Allah’ın saygılı kulları olmak isteyenler için doğru yol rehberi, en doğru ve sağlam bilgiye götüren…” şeklinde tanımlarken, Kur’an’ı anlamanın, bunun için meal ve tefsir okumanın insanları doğru İslam’dan saptıracağını, Kur’an’a saygıyı kaldıracağını ve ümmeti böleceğini iddia etmek çok vahim bir sapmadır.
Bu sosyal medyada herkes yazar-çizer oldu; kim hain, kim iyi niyetli cahil-cesur, kim ehliyetli ve ıslahatçı.. belli olmaz hale geldi. Buralarda dolaşan bilgileri, başta Diyanet olmak üzere, güven kazanmış din ilmi adamlarına sormadan benimsemek ve yaymak asla doğru değildir, vahim sonuçlar doğurabilir, vesselam.
Yangın var yangın!”
04:0023/12/2018, Pazar
G: 23/12/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kardeşimiz, gazeteci ifadesiyle refikimiz İsmail Kılıçarslan’ın, 20 Kasım 2018 günü okuduğum “Yangın var yangın!” başlıklı yazısının, bilhassa din eğitimi ve tebliği (daveti) ile meşgul olanlar tarafından sıkça okunması gerekiyor. Bu samimi, dertli, kişiliği ve değerleri ile toplumun içinden seslenen insanımızı ve bu sese katılan diğerlerini, âlimler, vaizler, müftiler, ilâhiyatçılar, diğer din görevlileri ve gençliği dert edinenler olarak dinlemezsek eğitim hizmetinde başarılı olmamız mümkün değildir.
“Yangın var yangın!”
“Yangın var yangın!”
16 Aralık, Pazar
Az da olsa vaiz dinliyor ve her Cuma günü bir hatibe mecburen kulak veriyorum. Giyim kuşam, dil, genel kültür, tavır, ses… bakımlarından pek çok eksik bulunduğuna üzülerek şahit oluyorum. Başta Kur’ân ve Hadisler olmak üzere din bilgisi kaynaklarımızın aktarımında eğitim muhatabımız olan insanların dünyası ile ilişki kurulamıyor. Herkes “gençler ah gençler” diyor da içlerinde bu kesimin içine girmiş, dertlerini dinlemiş, ilgi alanlarını tespit etmiş ve en mühimi onları anlamaya çalışmış olanlarımız pek az.
Bir de kâfiri, din düşmanını, çocuklarımızı ve gençlerimizi zehirleyen faaliyet odaklarını bırakıp çoğu ikinci derecede önemli konuları bahane ederek Müslüman ilim adamlarını tekfir edenlerimiz, olmadı hakaret ederek itibarsızlaştırmaya çalışanlarımız var. İttifakla sabit din hükümlerine ve bilgisine kesinlikle aykırı görüşleri ve yorumları din ve bilim adına piyasaya sürenler var, bunlara karşı halkı uyarmak da bir vazife, ancak içtihada ve yoruma açık olan, kişiyi kesinlikle dinden çıkarmayan konularda birbirimizi başka zeminlerde ve şekillerde uyarmamız ve asıl problemlere birlikte çözüm aramamız zaruri hale gelmiştir.
İsmail Bey’den söz ettim ve başlığını alıntıladım; birkaç cümlesini de nakletmek borç oldu:
“İlki 15-30 yaş arası gençlerin alkol kullanım oranları. Bu soruya ‘sık sık alkol kullanıyorum’ yani ‘alkol problemim var’ diye cevap veren gençlerin oranı 4,9. ‘Ara sıra kullanıyorum’ cevabı ise 18,8. İkinci can sıkıcı sonuç ise gençlerin 6,7’sinin ‘hiç kimse beni anlamıyor’ demiş olması…
Bugün içine düştüğümüz sosyal buhranlarının hepsinin çözümünün İslâm’da, bilhassa da İslâm’ın Ehl-i Sünnet yorumunda olduğunu düşünüyorum ben. Fakat yine çok uzun süredir kendisini ‘Ehli Sünnetin müdafii, Sünniliğin yılmaz bekçisi, geleneğin asıl temsilcisi’ olarak topluma prezante eden isimlere, sözüm ona âlimlere, bol etkileşimli hocalara, ateşli vaizlere bakarak diyorum ki kendi kendime ‘oğlum İsmail. Ya sen Sünniliği yanlış biliyorsun ya da Sünnilik bu adamların savunduğu şey değil.’
‘Allah’ın dini tehlike altındadır ve ben onu korumakla görevlendirildim’ diyerek adeta ‘poz kesen’ hocaların hiçbiri ‘yara teşhisi’ konusunda uzman değiller. Bu yanıyla da kolundaki kanamalı kesiği gösteren hastaya ‘o kesik önemli değil, önce bir saçlarını tarayalım’ diyen beceriksiz hekimlere benziyorlar. Oysa yara kolumuzda, yara kalbimizde. Seküler dayatmalar çağında her gün yaralanıyoruz ve yaramızı gösterdiğimiz hemen herkes bize ‘saçını tara’ diyor…
Toplumdan ve toplumsal gerçeklikten bütünüyle kopmuş, dini ilimleri ‘arkeoloji’ yöntemiyle bilebilen, ya sürekli öfkeli ya sürekli vıcık vıcık Ehl-i Sünnet müdafii hocalardan bunalan bir tek ben miyim peki?..
Başa dönelim. ‘Hiç kimse beni anlamıyor’ diyen gence söyleyecek sözleri nedir hocalarımızın? ‘Alkol problemim var’ diyen gence ne önermektedirler? Tek umudu ‘Allah’ın imdadına yetişmesi’ olan yaralı ruhlara ne söylemektedirler? Ben söyleyeyim ne söylediklerini: ‘Şu filanca aşırı sapık… Bu filanca kâfir... İslam’ın şahitlik hukukuna göre… Nikâh akdi aslında… Hadislerin ele alınış biçimleri… Sakalın ideal uzunluğu… Bunlar zaten ehli bidat… Kampüsler zaten bilmem ne… İlahiyatların hepsini kapatmak lazım… Deve sidiği… Yanmaz kefen…
…Yahu önce bir alkolizmden kurtar, önce bir değerli olduğunu hissettir, önce bir derdini dinle, önce bir yalan söylememeyi, kul hakkına girmemeyi, gıybet etmemeyi, nezaketi, letafeti öğret. Şu kabalıktan, şu hoşgörüsüzlükten evvela kendini, ardından bütün toplumu kurtar önce. Sonra zaten o toplum hadisleri nasıl ele alacağını o ahlaki düzgünlük içerisinde kendisi bulacaktır emin ol…
Allah’ın -hâşâ- distribütöre de, onun dinini kurtaracak kaplan vaizlere de, zaten dindar gençleri ‘fanatik’ hale getirecek hocalara da ihtiyacı yok. Ama benim, bizim, hepimizin Allah’ın şefkatine, merhametine, bağışlayıcılığına ihtiyacımız var…”
İsmail Bey bir dost ve dost acı söyler, ben kendi adıma bu sözleri acı da bulmadım, istifade etmeye çalıştım ve kabı dolmamış olanlar için paylaştım.
Yazıyı aziz Kitabımızdan âyetlerle bitirelim:
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış. Kuşkusuz senin Rabbin, yolundan sapanların kim olduğunu en iyi bilendir; O, doğru yolda bulunanları da çok iyi bilir./ Cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın, fakat eğer sabır gösterirseniz bilin ki sabırlı davrananlar için bu muhakkak ki daha hayırlıdır./ Sen sabret; sabır göstermen de Allah’ın ihsanı sayesinde olacaktır. Onlardan dolayı üzülme, kurdukları tuzaklardan kaygı duyma./ Çünkü Allah takvâ ile hareket edip iyiliği seçenlerin yanındadır” (Nahl: 125-128).
İslâm Hukuku’nun değeri ve öğretimi
04:0027/12/2018, Perşembe
G: 27/12/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm Hukuku ifadesi “fıkh”ın bir kısmını karşılıyor. Bir İslâmî ilim dalı olarak fıkıh Müslümanların doğumdan ölüme kadar Müslümanca yaşayabilmek için muhtaç oldukları din bilgisini ihtiva ediyor. Bu bilginin içinde başta iman ve ahlâk konuları da var iken ihtiyaca binaen zaman içinde onlar ayrı ilim dalları olarak ele alınıyor ve fıkıh, “ibadet, hukuk, kısmen siyaset, iktisat, sosyoloji” konularını içine alıyor. Batı’nın etkisiyle İslâm toplumunun yaşadığı değişim fıkhı da etkiliyor, bu defa onun içinden hukuk, iktisat, siyaset ve sosyoloji de ayrılarak ayrı ayrı ilim dalları haline geliyor. Bugün özel öğretim faaliyetlerinde klasik fıkıh muhtevası yine klasik fıkıh kitaplarından okutuluyor. İlâhiyat fakültelerinde ise iman, ibadet, ahlak, sosyoloji ayrı bilim dalları olarak ele alınıyor, fıkhın hukuk muhtevası da “İslâm Hukuku” adıyla inceleniyor ve tedris ediliyor.
İslâm Hukuku’nun değeri ve öğretimi
İslâm Hukuku’nun değeri ve öğretimi
20 Aralık, Perşembe
Bayramı yapılan Cumhuriyet devrimi yalnızca Meşrutiyet’i Cumhuriyet’le değiştirmedi, Cumhuriyet’in laik-demokratik olanını tercih ederek dünya hayatının (bu meyanda hukuk, siyaset, ekonomi, sosyoloji vb.lerinin) din ile alakalarını kesmeyi ilke olarak benimsedi. Uygulama bakımından ayırmakla yetinmedi, asırlarca bu toplumun hukuki hayatına ve hukuk ilmine yön vermiş olan bir hukuk sisteminin öğretilmesini de engelledi. Yalnızca engellemekle de yetinmedi, bu hukuku itibarsızlaştırmak için ajanlarına propagandalar yaptırdı. Modern üniversitelerde fıkhın alt bölümlerine tekâbul eden bilim dallarını tahsil eden çocuklarımız mesela Roma Hukuku’nu, Kara Avrupası Hukuku’nun kaynakları arasındadır diye okudular ve öğrendiler de asırlarca toplumumuzun uyguladığı bir hukuku hiç okumadılar, yalnızca hocaları yeri geldikçe “o şöyle ilkeldi, kötüydü, bu şu kadar modern ve iyi” kabilinden propagandalar yaptılar.
Elin oğluna gelelim:
Bizde bu devrimler olup giderken 1937 yılında Lahey’de Uluslararası İslâm Hukuku Haftası yapılıyor ve bu hafta içinde Müslüman olan ve olmayan hukuk ilmi adamları tebliğler sunuyor, müzakereler yapıyorlar. Alınan kararlar mahiyetinde olan sonuç bildirisinde şu maddelere yer veriliyor:
1. İslâm Hukuku yaşayan bir hukuktur,
2. İslâm Hukuku, Roma veya bir başka hukukun kopyası değildir, farklı ve orijinal bir hukuktur,
3. İlim ve öğretim kurumlarında mukayeseli hukuk çalışmalarında İslâm Hukukuna da yer verilmelidir.
1948’de yine Lahey’de Uluslararası Avukatlar İlmî Toplantısı’nda da yukarıdaki maddeler onaylanıyor.
Türkiye’de İslâm Hukuku’nun uygulanmasının durdurulması ve resmi öğretimden kaldırılması diğer İslâm ülkelerinde hem uygulama ve hem de öğretimin devamına engel olamamıştır. Ülkemizde de özel olarak okutulduğu gibi Müslümanlar hayatlarında bu hukuku, hocalardan öğrenerek imkân buldukları ölçüde uygulamışlardır.
Bir zamanlar İstanbul Müftülüğü de yapan hocamız Ömer Nasuhi Bilmen, “Hukuk-i İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu” adıyla ilk baskısı beş cilt olan eserini yazıyor ve bu eserin içinde İslâm Hukuk Tarihi, Fıkıh Usulü ve fıkhın muâmelât kısmını anlatıyor. Bu ilmî eser, 1946 sonrası siyasi ortamında İstanbul Üniversitesi tarafından basılıyor (İst. 1949). Basılma kararı için bu konuda otorite olan Ord. Prof. Ebülula Mardin bir rapor hazırlıyor, bu raporda “eserin neşrinin fayda ve lüzumu” belirtiliyor. O tarihte rektör olan İdare Hukuku Profesörü Sıddık Sami Onar, “Eserin temin edeceği büyük faydalar” başlıklı, Anayasa Profesörü ve Hukuk Fakültesi Dekanı H. Nail Kubalı da “Kamus Yayınlanırken” başlıklı takdim yazıları kaleme alıyorlar.
Kitap basılmaya basılıyor da eğitim, öğretim ve araştırma alanlarında layık olduğu yeri alamıyor.
Yetmiş-seksen yıl önce Batı’da ilmî toplantılarda değeri onaylanan bir hukuk sistemi ülkemizin hukuk fakültelerinde bir anabilim dalı olarak yer almayı hak etmiyor mu?!
İki çağrıya katkı
04:0028/12/2018, Cuma
G: 28/12/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
TC., 14 Ekim 1985 tarihli Resmi Gazete’de ilan edilen “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi”ne imza atmıştır. Bu sözleşmenin 6. Maddesi şöyledir: “Taraf devletler, kadın ticareti ve fahişeliğin istismarının her şekliyle önlenmesi için yasama dahil gerekli bütün önlemleri alacaklardır.”
İki çağrıya katkı
İki çağrıya katkı
21 Aralık, Cuma
Değerli kardeşimiz Şevket Eygi Bey haklı olarak, sözleşmeye rağmen resmi seks köleliğinin devamına isyan ediyor ve kadın haklarıyla ilgilenen şahıs ve kuruluşları bu çirkin uygulamanın sona ermesi için faal olmaya çağırıyor:
“İslam feministlerine, feminist ilahiyatçılara: Resmî izin belgeleriyle KDV’li seks köleliği yapılmasını yüksek sesle tenkit ve protesto etmezseniz samimiyetsiz, ikiyüzlü, riyakâr olursunuz. Devletimiz seks köleliğine, resmî ruhsatlı ve vesikalı fahişeliğe izin vermeyeceğine dair uluslararası kadın hakları sözleşmelerine imza koymuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki kadın feministlerin bu konuda sessiz kalmaları gariptir.”
Alıntıladığım bu çağrıda geçen “ilahiyat ve Diyanet feministleri” ifadesine katılmıyorum, ama şikayete ve ilgi çağrısına katılıyor, genel olarak zinayı ve vesikalı seks köleliğini kınıyorum.
Evet, Diyanet ve İlâhiyat camiasında kadın hakları ile ilgilenen ve bazı çevrelerin kabul edemeyeceği ölçüde hak ve hürriyet isteyen şahıslar olabilir, ama bunlara feminist değil, aşırı ve/veya mutedil Müslüman kadın hakları savunucuları demek doğru olur.
Şevket Bey’in bir çağrısına daha, bir imam-hatipli olarak canı gönülden katılıyorum. Şöyle diyor:
“Bütün İmam-Hatip okullarındaki bütün öğrenciler, vakit namazlarını okul camiinde, okul imamının ardında cemaatle kılmalıdır…”
1950 li yıllarda Konya İmam Hatip Okulu’nda okudum, bizim zamanımızda Cuma namazı vaktinde ders yapılmaz, öğrenciler tabur halinde ve başlarında öğretmenleri ile uygun camilere götürülür, Cuma namazını eda etmeleri sağlanırdı. Din hayatının azami ölçüde kısıtlandığı bir dönemden yeni çıkmış olan halkımız okul öğrencilerinin böyle tabur halinde camiye, Cuma namazı kılmaya gitmelerini âdeta bir inkılab gibi telakki ediyor ve sevinç gözyaşları ile karşılıyorlardı.
“Din okulu” değil de “din eğitim ve öğretimi veren okul” demeyi tercih edeceğim İmam Hatip okullarında öğretimden daha ziyade eğitime önem verilmeli, öğrenciler öğrendikleri dini önce kendi hayatlarında uygulamalıdırlar. Dinimizin en önemli ibadeti namazdır. Namazsız Müslümanın dinden çıkıp çıkmadığı bile tartışılmıştır, Ehl-i Sünnet’e göre dinden çıkmasa da büyük günah işlemiş ve “fâsık” yaftasını hak etmiş olmaktadır. Ayrıca namazın cemaatle kılınması da en azından müekked sünnettir. Cuma ve cemaat yükümlülüğünü kaldıran mazeretler vardır; bu mazeretleri bulunmayan Müslümanların namazlarını camilerde cemaatle kılmalarının “sünnete uyma” yanında pek çok hikmet ve faydaları vardır. Tabii bunların gerçekleşmesi, imamı ve cemaatiyle Müslümanların gerçek manada cami cemaati olmalarına bağlıdır.
İmam Hatip okullarında programların, okulda idrak edilecek namazların cemaatle kılınmasına imkan verilecek şekilde hazırlanması eğitimin bir parçası olmalıdır. İmamların son sınıf öğrencilerinden seçilmesi, münavebe usulü, öğretmenlerin de cemaate iştiraki uygun bir uygulama olur
Kimin yılbaşı
04:0030/12/2018, Pazar
G: 30/12/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Resmî yılbaşı her geldiğinde gecesinin kutlanmasının veya o geceye mahsus faaliyet ve eğlencelerden bir kısmına katılmanın İslâm’daki yeri (hükmü) tartışılır. Din hizmetlileri ve dindar Müslümanlar “bu geceye mahsus bir faaliyete katılmanın câiz olmadığını” söyler, Müslümanların böyle bir yılbaşı gecesi yokmuş gibi davranmalarını, normal hayatlarına devam etmelerini ister, bunu tavsiye ederler. Bir kısım modernist İslâm yorumcuları ile amelsiz veya İslâm’ın gerektirdiği hayat konusunda duyarsız Müslümanlar ise “dünyanın kutladığı ve eğlendiği bu geceye katılmakta ve eğlenmekte bir sakınca bulunmadığını” söylerler.
Kimin yılbaşı
Kimin yılbaşı
23 Aralık, Pazar
Son zamanlarda moda oldu, bir konunun İslâm’daki yeri sorulurken, araştırılırken mutlaka bir âyet veya hadîs de aranıyor. Böyle bir yaklaşımın bilgi eksikliğinden kaynaklandığı kesindir. Çünkü İslâmî hüküm ve değerlendirmenin kaynağı vahiy (âyet ve hadîsler) olmakla beraber, bunların sınırlı olduğu, bir mesele hakkında âyet ve hadîs yok ise (doğrudan, adını ve niteliklerini belirterek meseleyi hükme bağlayan bir nas yoksa) ictihada gidilir. Bu konuda uzman (âlim) olanların bildiği usûle uygun olarak yapılan ictihad ile ulaşılan sonuç, hüküm ve değerlendirme de dîne dâhildir, İslâmîdir, ictihad eden âlimi ve bilgileri yetersiz olduğu için âlimden sorma durumunda olan diğer Müslümanları bağlar. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında yılbaşı kutlamaları bulunmadığı için, doğrudan bu konuyu hükme bağlayan bir âyetin veya hadîsin bulunmaması tabiidir. Ama bizim dünyamızda önümüze çıkan bu konunun, çeşitli ictihad yöntemleriyle İslâm’daki yerini belirleyebilmek, hükmünü; yani haram, mekruh, mübah olup olmadığını ortaya koyabilmek için yararlanabileceğimiz birçok âyet, hadîs, kural ve ilke vardır.
Meselemizin hükmünü araştırmadan önce ne olduğunu açıklamak gerekir. Yılbaşı, tarih başlangıcı olarak Müslümanlara ait değildir, Hristiyanlara aittir. Aslında kış gün dönümünü kutlama âdeti çeşitli Asya ve Avrupa putperest (pagan) topluluklarında vardı. Tarihî kayıtlara uygun olmadığı halde Hz. İsa’nın doğduğu gün kilise tarafından 25 Aralık’a çekildi, eskiden beri yapılmakta olan kutlamaların Hristiyanlığa dâhil edilmesi hedeflendi. Ancak zaman içinde bu kutlamaya katılan diğer kiliseler aynı tarihte birleşmedi, farklı tarihleri benimsediler. Yılbaşında yapılan Noel Yortusu’na (Hristiyanlığa mahsusu bir âyine) adı karıştırılan Noel Baba (Aziz Nichola, Santa Claus) aslında; yani tarihî bir şahıs olarak bir Hristiyan azizidir (ermişi, velîsi). Zaman içinde bu azizin tarihi kimliği değiştirilmiş, kendisiyle ilgili birçok efsâne uydurulmuş ve ilk defa 17. asırda Almanya’da Noel Yortusu’na karıştırılmış, daha sonra bu uygulama Hristiyan dünyasına yayılmıştır.
Müslümanlar tarih başlangıcı olarak Hicret’i kullanırlar. T.C. Devleti Hristiyanlara ait bulunan bu tarih başlangıcını resmen benimsediği için bu yılbaşı, aynı zamanda “Türkiye’nin resmî yılbaşı”dır, millî ve dinî yılbaşı değildir.
Bu kısa tarih bilgisinden çıkan sonuç şudur:
a) 1 Ocak 2019 yıl önce Müslümanların veya Türklerin tarihinde, tarih başlangıcı olacak bir olay geçmemiştir.
b) Hz. Îsa’nın doğum tarihine uygun olmamakla beraber onun doğumu bu tarihin başlangıcı olarak kabul edilmiş; bundan öncesi ve sonrası için “Milattan (İsa’nın doğumundan) önce, sonra” denilmiştir.
c) Hz. İsa biz Müslümanlara göre aziz bir peygamberdir (aleyhisselâm), ancak Hristiyanlar onu peygamberlikten çıkarmış, tanrılaştırmışlardır.
d) Noel Baba aslında bizce de saygıya değer bir mümindir (Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dîne inanmış ve o din içinde yetişmiş ve ermiştir), ancak dün Hristiyanların, bugün dinli-dinsiz Batı’nın Noel Babası, nitelikleri bakımından bu aziz, bu velî, bu mümin değildir. Onun adının karıştırıldığı yortu da bir Hristiyan ibâdetidir.
Böylece yukarıda ana hatlarıyla açıklanan yılbaşının, din olarak aslından saptırılmış Hristiyanlığa, kültür olarak da Hristiyan Batı’ya dayandığı, onun bir parçası olduğu ortaya çıkmıştır.
Müslümanlar bu yılbaşını takvim başlangıcı yaparlarsa, yılbaşı gecesinde yapılan âyin veya eğlencelere iştirak ederlerse ne olur?
Yılbaşı dolayısıyla yapılan dinî âyine katılan (Hristiyanlarla beraber bu toplu ibâdeti yapan) Müslümanlar en azından haram (büyük günah) işlemiş olurlar. Katılma niyet ve durumlarına göre itikadları da tehlikeye girer. Bu hükmün akla ve vahye dayalı delillerini zikretmeye bile gerek yoktur.
Dinî âyîne katılmadan yılbaşı dolayısıyla toplantı ve eğlence yapan Müslümanlar, bu eğlencelerde ayrıca hiçbir haram işlemeseler dahi, kökeni dinî (İslâm’dan başka ve ona göre bugün mûteber olmayan bir dîne dayalı) olan bir faaliyete katıldıkları ve başka dinden olanlara, dinle ilgili bir konuda benzer hale geldikleri için günah işlemiş olurlar. “Bir din ve kültür topluluğuna kendini benzetenler onlardan sayılır” meâlindeki hadîs bu davranışı yasaklamaktadır.
Yılbaşı, takvim, tarih, tatil, eğlence, şenlik ve bunlarla ilgili âdetler bir milletin kültürüdür. Kültür din ve ideolojinin bedenlenmesi, ete kemiğe bürünmesidir. Bu ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Eğer birileri din ile kültürü birbirinden ayırmaya, aralarındaki bağı koparmaya kalkışırsa, zor olmakla beraber bunu yapabilirse kültür ile beraber dîni de değiştirme yoluna girmiş olur. Bedenini parça parça kaybeden din gider (milletin hayatından çıkar) onun yerine yeni kültürün dîni veya dinsizliği gelir. Kültür ile din arasında böyle bir bağ bulunduğuna göre; kültürün değişmesi dîni yakından ilgilendirir. İslâm’ın beş temel amacından biri dîni; yani Müslümanların hayatında İslâm’ı korumaktır. İslâm’ın korunmasını olumsuz etkileyen bir davranış, bir kültür değişimi, bir kültür taklidi haramdır, bazen bununla da kalmaz dinden çıkma sonucunu doğurur.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Medine’ye göçünce, burada öteden beri iki bayramın bulunduğunu ve bu bayramlarda kutlama yapıldığını öğrendi. Bayramlar, dînin etkilenmesi bakımından önemli kültür unsurları olduğu için bunları değiştirdi ve yerlerine Ramazan ile Kurban bayramlarını tebliğ etti. Daha pek çok hadîste, başka dinlerle ilişkisi veya sembolik değeri/fonksiyonu bulunan âdet ve uygulamaları Müslümanlara yasakladı.
(Bu yazıyı on yedi yıl önce yazmıştım, yalnızca tarihini ve birkaç cümleyi güncelleyerek bir daha okunmasını diledim.)
. .
Bugün 529 ziyaretçi (1372 klik) kişi burdaydı!
İslam hukuku hukuk fakültelerinde
04:003/01/2019, Perşembe
G: 3/01/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gemlik Hukuk Fakültesinin kendi değerlerine sahip aziz gençleri fakültelerinde İslam Hukuk’nun okutulmasını, hatta bir “İslam Hukuk Anabilim Dalı” açılmasını istiyorlardı, ben de onları desteklemek için bir yazı kaleme almıştım. Bu yazıyı okuyan bir değerli dekanımızın mektubunu, örnek olsun diye paylaşıyorum. Yüksek İslam Enstitüsünden sınıf ve dava arkadaşım değerli insan merhum Ahmed Özcan Uşan’ın mahdumu olan bu güzel evlâdı candan tebrik ediyor, bu vesile ile merhumu da ilâhî rahmet ve mağfiret dualarımla anıyorum:
45 gün sonunda altı ihtimal
45 gün sonunda altı ihtimal
10 Temmuz, Cuma
Hayrettin Hocam,
İslam Hukukunun Değeri ve Önemi adlı makalenizi heyecanla okudum.
Yedi buçuk yılı aşkın bir süredir dekanlığını yürüttüğüm Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, İslam Hukuku Özel Hukuk Anabilim dalı altında mevcuttur.
Fakültemizde İslam Hukuku Dersi 1. sınıf 2. dönemde seçimlik ders olarak okutulmaktadır.
Bunun dışında ilk yarıyıl Hukuk Tarihi, 4. yarıyılda Türk Hukuk Tarihi zorunlu derslerimiz arasındadır.
Yine 6. yarıyılda Islamic Law (İngilizce) ve 5. yarıyılda özellikle Mecellenin incelendiği Türk Özel Hukuk Tarihi dersi de seçimlik olarak öğrencilerimizin istifadesine sunulmaktadır.
3. dönemden başlayan ve 5 yarıyıl devam eden Osmanlıca Metin Okuma Derslerimiz de seçen öğrencilerimiz için Osmanlıca öğrenmeye imkan tanımaktadır.
Bahsi geçen dersler ilgili dönemlerde öğrencilerimizin yararlanmalarına sunulmaktadır.
Bugüne kadar henüz gerçekleştiremediğimiz ancak gelecek dönemden itibaren inşallah uygulanabilecek Hukuk Arapçası dersi de 7 dönem sürecek bir ders olarak verilecektir.
Bu şekilde öğrencilerimize bugünkü hukuk sistemi detaylı bir şekilde aktarılırken, kendi öz değerlerimizi de öğrenebilme imkanı sunulmaktadır.
En büyük hedefimiz bütüncül bir hukuk anlayışı ile öz değerlerine sahip dünyayı okuyabilen kendi geçmişini de ıskalamayan hukukçular yetiştirebilmektir. Vizyonumuz da “Hukukun üstünlüğünü özümsemiş hakkaniyetli ve adaletli hukukçular yetiştirmektedir”.
Bu vesile ile sağlık ve afiyet temennisi ile saygılarımı sunarım.
Prof. Dr. M. Fatih UŞAN
Bu milletin asırlarca hukuku olmuş bir sistemi bilmeyen, Mecelle’yi okuyup anlayamayan kimselere –kusura bakmasınlar– ben hukukçu demem.
Cinsel eşitlik konusu ve kantarın topuzu
04:004/01/2019, Cuma
G: 4/01/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslümanların değerleri, dünya görüşleri, düşünce yöntemleri kendi dinleri, kültür ve medeniyetleri içinde oluşur, gelişir ve ötekilere buradan bakarlar.
Kesin olarak bir “insanlık medeniyeti” yani bütün insanların ait oldukları tek bir medeniyet yoktur. Hemen tamamı dinden beslenmiş ve yaşamakta olan yedi sekiz medeniyet de böyledir; farklıdır, inşa eden topluma aittir.
Miras kavgasında ağır sözler
Miras kavgasında ağır sözler
10 Temmuz, Cuma
Roger Garaudy, “Batı bir ârızadır” diyor. Gücünü ve servetini sömürdüğü zayıf milletlere borçlu olan ve bu manada zalim/ahlâksız olan Batı toplumları, maddi ve dünyevi hayatta nefsin arzularını mümkün olduğu kadar serbest tatmin etmek, düzen ve asayiş içinde müreffeh yaşamak için kurallar oluşturmuşlar ve bu kurallara din kuralları gibi riayet etmeyi öğrenmişlerdir. Bu yüzden Batı’ya imrenenler ve örnek gösterenler çok olur, ama Batı’nın örtük yüzünü anlamak o kadar da zor değildir; soyup soğana çevirdikleri, kendilerine gelmemeleri için bütün tedbirleri aldıkları eski sömürgeleri ile bugünkü ilişkilerine bakanlar Batılı ahlâkı anlamakta güçlük çekmezler.
Vaktiyle şu veya bu sebeple Avrupa Birliğine girmeye karar verilmiş, yaklaşık altmış senedir kapıda bekleniyor, hemen hiçbir şey vermiyorlar ama bizden çok şey alıyorlar; aldıkları içinde en önemli olanı da her şeye rağmen koruduğumuz değerlerimizdir; alıyorlar derken bozuyorlar, yok ediyorlar demek istiyorum.
Bu konuda çok şey söylenebilir, ama son günlerde birçok aklı eren ve değerlerimize bağlı olan dostların imdat çığlığı atarcasına uyardıkları iki konu var; ETCEP (Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi) ve İstanbul Sözleşmesinin ihtiva ettiği kabul edilemez maddeler.
Dinimize de aykırı olarak gelenekte bazı yanlışlar yerleşmiş ve bu yanlışlar yüzünden kadınımız zulme maruz kalmıştır. İç ve dış etkilerle de olsa eğitimcilerimiz, âlimlerimiz, düşünürlerimiz nihayet bu yanlışların farkına varmış, bunların ortadan kaldırılması ve kadın-erkek arası âdil dengenin keşfi konusuna eğilmişlerdir. “Her bakımdan eşitlik değil, yaratılış amacına uygun farklılık içinde adalet/denge” kuralı içinde mutedil ıslahat yapılırken buna iki taraf itiraz etmiştir:
1. Dini kullanan ve yanlış da olsa geleneği terk etmeye yanaşmayan kesim,
2. Feminizmin etkisi altında kantarın topuzunu kaçıran ve ilâhî dengeye başkaldıran kesim.
Feminizm bir Batı ârızasıdır, AB mevzuat ve müktesebâtına uyum mecburiyetinin başımıza getirdikleri arasında feminizmin uzantısı olan yukarıdaki sözleşme ve projeler devreye girmiştir.
Konuya emek vermiş bir bilim adamı Mücahit Gültekin’in okunası bir yazısından iki paragraf ile yazımı bitirirken yöneticilerimizin konuya eğilmelerini diliyorum:
“…Bazıları hâlâ bunu ‘kadın-erkek eşitliği’ meselesi sanıyor, ‘kadına şiddet’ meselesi sanıyor, ‘kadının güçlendirilmesi’ meselesi sanıyor. Yalancının mumu 500 senedir yanmaya devam ediyor. Bu konuda yetkililer topluma doğru bilgi vermiyor. Dünyanın en saçma teorisi koca devleti peşine takmış sürüklüyor. Kafası çalışan bazı dostlarımız meseleye ilgi göstermiyor. Bazı dostlarımız ise, meselenin politik amaçlarından habersiz, kendi kişisel tecrübelerine dayanarak “Ama kadına şiddet yok mu? Geleneklerimiz yanlış değil mi?” filan gibi itirazlar getiriyor; konuyu yeterince incelemiyor.”
“Açık söylüyorum: ETCEP projesi başarıya ulaştığı gün çocuklarınızı tanıyamayacaksınız. Beğenmediğiniz o gelenekleri bile yana yakıla arayacaksınız. Aynen şimdi 70’lerdeki, 80’lerdeki mahallenizi aradığınız gibi. Ama bulamayacaksınız. İş işten geçmiş olacak. Pişman olacaksınız, belki de pişman bile olamayacaksınız. Sonra çaresiz kendinizi olup biten her şeye alıştıracaksınız…”
Kabir ziyareti, tevessül ve şefaat
04:006/01/2019, Pazar
G: 6/01/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kabir ziyaretinin amacı, ölüden yardım dileme (istiğâse), dualarda bir peygamberi veya veliyi aracı kılma (tevessül), ahirette sıkıntılardan kurtulmak ve bazı geçitleri aşabilmek için Allah’ın sevdiği kulların yardımından faydalanmak (şefaat) asırlardan beri Müslümanlar arasında doğru veya yanlış anlaşılmaya, ulema arasında da tartışmaya konu olmuştur. Bu saydıklarımı caiz ve vaki görenler karşı tarafı tekfirden tebdî’a (bid’at ehlinden olmaya) kadar damgalamışlar, bunları caiz ve vaki görmeyenler de karşı tarafı şirke düşmekle itham etmişledir.
Melo'nun yerine Gökhan İnler
Melo'nun yerine Gökhan İnler
10 Temmuz, Cuma
Bu tartışmaları takip ederken dikkatimi çeken husus şu oldu: İstisnaları bulunmakla beraber taraflar birbirinin görüş ve delillerini olduğu gibi değil, kendilerine uygun düşecek ve ithamlarına dayanak olacak şekilde aktarıyor, sonra da genellikle insaf ve itidal ahlakı dışına çıkarak konuşuyor ve yazıyorlar.
He iki tarafın da akıl ve nakil delilleri var; bu delillere dayanarak düşünüyor, yorumluyor ve bir sonuca ulaşıyorlar. Sonuç beşeri bir yorum olduğuna göre “Deliller bizi bu sonuca götürüyor, bize göre başka bir görüş ve yorum hatalıdır, ama madem ki tevil vardır, şu halde tekfir yoktur” deseler mesele kalmayacak ve ümmet bölünmeyecek.
Kısaca kendi görüşümü arz edeyim:
Allah Teâlâ izin vermedikçe kimse kimseye hiçbir yardımda bulunamaz. Yaşayan veya ölmüş bulunan bir kimsenin bir başkasına yardımcı olabilmesi için kendisine Allah Teâlâ tarafından böyle bir izin ve imkânın verilmiş olması gerekir. Peygamberimiz’e (s.a.) şefaat ve duada aracılık yetkisi verildiğine dair sağlam hadisler vardır, bunlara dayanarak O’nunla (hayatta iken veya vefatından sonra) tevessüle ve ahirette şefaatine inanan kimseleri şirk ile suçlamak asla yerinde değildir. Bunları yine delile dayanarak caiz görmeyenlere kâfir veya bid’at ehli demek de doğru değildir. Ben sevgili Peygamberimiz’in (s.a.) ahirette şefaat yetkisine Allah’ın izniyle sahip olduğuna inanıyorum. “Allah’ım, Peygamberinin hatırı için duamı kabul buyur” demekte de bir sakınca görmüyorum.
Peygamberler dışında müminlerin de ahirette birbirine şefaatçi olabileceklerine dair sahih hadisler vardır.
Kendilerinin veli (evliyâ) olduğuna inanılan kimselere gelince, ilham, keşif ve bunlara dayalı haber sebebiyle bunlardan istiğâse ve tevessülün de şirk ile alakası olmadığına inanıyorum. Çünkü bunlara inanan ve uygulayanlar, “Allah Teâlâ bu sevdiği kullara izin verdiği için yaptıklarına” inanıyorlar, Allah’a rağmen veya O’nun yanında ikinci bir otorite olarak yaptıklarına inanmıyorlar. Sonuç olarak ibadet Allah’a, yardım dileme de Allah’tan oluyor; teşbihte hata olmazsa “Allah Teâlâ nasıl rızkımızı kulları vasıtasıyla veriyorsa, bazı yardım ve lütuflarına da bazı kullarını aracı kılıyor”.
Kabir ziyareti konusunu daha önce de yazmıştım. Hadislere göre bu ziyaretten maksat, kabirde yatan cesedin faydalanması değil, ziyaret edenin ölümü hatırlayarak ve ibret alarak faydalanmasıdır. Ölülerin ruhları kabirde yatan cesetleri terk etmişlerdir ve berzah denilen bir başka âlemde bulunmaktadırlar. Ölü için yapılacak dualar ve hayırlar onlara o âlemde ulaşacak ve Allah izin verirse faydalı olacaktır.
Bu konuyu bir ay kadar önce el-Ezher’in Araştırma Enstitüsü’ne sormuşlar, onlar da şu açıklamayı yapmışlar:
Kabirleri ziyaret şu sebeplerle müstehaptır: İbret almak, ölümü ve ahiret hallerini hatırlamak, yapılacak dualardan ölülerin faydalanması.
Bu hükmün delilleri şunlardır: Peygamberimiz’in (s.a.) daha önce yasaklamış olduğu halde sonradan buna izin vermiş, kendisi için Allah’ın Hz. Amine’nin kabrini ziyaretine izin verdiğini açıklamış, Uhud şehidleri ve Medine’deki Bakî’ kabristanını ziyaret etmiş, onlara selâm verip dua ederek şöyle demiştir: “Mümin ve Müslüman yurtlarının sakinleri, esselamu aleykum, biz de Allah isteyince size katılacağız, size ve bize Allah’tan afiyet diliyorum.” Hz. Fâtıma’nın amcası Hamza’nın kabrini ziyaret ettiği, daha başka sahâbîlerin de kabir ziyaretinde bulundukları bilinmektedir. En uygun ziyaret günleri Cuma veya ondan bir gün önce yahut bir gün sonradır.
İnsan ölünce ruhu bedenini terk eder ve ruha ait olan düşünme, duyma, acı ve lezzeti hissetme gibi özellikler bedeni terk etmiş olur, beden çürür, cansız nesnelere karışır. Ruh ise, dünya ile ahiret arasında bir başka âlem olan Berzah’a gider, orada diriliş gününe kadar kalır; burada acıyı, elemi, lezzeti ve saadeti tadar, başka ölülerin veya dirilerin ruhlarıyla da buluşup yalnızlığını giderebilir, Kabrini ziyaret edenlerden haberdar olur; ilgili hadislere dayalı olarak Ehl-i Sünnet çoğunluğunun inancı budur.
Doğu Türkistan (Uygur) Müslümanlarına Çin Zulmü
04:0010/01/2019, Perşembe
G: 10/01/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çin’in Doğu Türkistanlılara yaptığı zulüm ve işkencelerle ilgili haber ve görüntüleri duyduğum, izlediğim zaman uykularım kaçıyor. Bir bütün gün hastalanıyorum, tansiyonum fırlıyor. Beddua ediyorum, zulüm karşısındaki aczimizin dayanılmaz ıstırabını yaşıyorum.
Samsung düğmeye bastı: 11K çözünürlüğünde akıllı telefon!
Samsung düğmeye bastı: 11K çözünürlüğünde akıllı telefon!
11 Temmuz, Cumartesi
Merhum Hocamız Tayyip Okiç, Bosna Hersek’te, komünizmin dinsizleştirme programına ve baskılarına rağmen dinin nasıl korunduğunu şöyle anlatmıştı: Çünkü biz kızlarımızı okutuyor, onlara yeterli din bilgisi ve eğitimini veriyorduk, kızlarımız büyüdüler, evlenip anne oldular, komünistler aile içine giremediler, anneler de çocuklarına din bilgisi ve eğitimi verdiler.
Dışı pembeleşmiş gibi olsa da içi kıpkızıl olan Çin bunu da keşfetmiş olacak ki, her bir Uygur ailesinin içine bir Çinli sokmuş, onunla birlikte yaşamayı mecburi kılmış.
Her şeye rağmen birçok şey yapılabilir. Bunlardan biri olarak Dünya Müslüman Âlimler Birliği’nin yayınladığı bir bildiriden kısaltarak aktarmalar yapacağım:
…Milyonlarca Müslüman çocuğu toplayıp, zorla “Rehabilitasyon, yeniden elverişli hale getirme kampları” diye adlandırdıkları zorunlu çalışma kamplarında tutsak etmeleri, onurlarını kırıcı ve inançlarını, kültürlerini, dinlerini ve dine bağlılıklarını zayıflatacak her şeye maruz bırakmaları.
Müslümanları camilerde, dinlerini öğrenme ve ibadetlerini yapma bakımından kısıtlamaları.
Müslümanların namaz kılma, oruç tutma, şer’î kıyafete bürünme, Kur’ân-ı Kerim’i bulundurma, namaz örtüsü giyme, sigarayı veya içkiyi bırakma gibi, İslâm’a bağlılıklarını sergileyen herhangi bir davranış veya İslâmî hükümleri uygulamaları konusunda rapor tutma, dosyalama ve ihbar etmekle vazifeli Çinlileri evlerine almaya, onlarla beraber yaşamaya mecbur etmeleri.
Görünen odur ki; Çin’in, Müslümanlara yönelik resmi politikası, İslâm’ı silmeyi ve İslâmiyet’e bağlılığı ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.
Dünya Müslüman Âlimler Birliği, Çin Müslümanlarına karşı uygulanan eziyetin, zulmün ve haksızlığın tehlikelerine dikkat çekmekte, yapılanlara karşı çıkmakta ve şu tedbirleri tavsiye etmektedir:
1. Çin ve İslâm âlemi arasındaki, devletler ve halklar olarak var olan çeşitli ve kökleşmiş ilişkileri ve bağları hatırlatıp bu bağlantıları ve ilişkileri sarsma ve kopartma yerine, genişletip güçlendirmeye çalışmayı (Durumu düzeltmek için bu ilişkilerden yararlanmayı) uygun buluyoruz.
2. Dünya Müslüman Âlimler Birliği olarak Çin hükümetini, Müslüman azınlığın insan haklarına, bu meyanda din ve vicdan hürriyetlerine saygılı olmaya davet ediyoruz. Özellikle:
a) Müslümanlardan tutuklananların serbest bırakılmalarını, zorunlu toplu kamplarda alıkonulanların özgürlüklerine kavuşmalarını,
b) Mescitleri inşa etme, dini öğretme, Müslümanların ve başkalarının, bireyler ve gruplar olarak dini uygulamalarına engel olunmamasını,
c) Çin Müslümanlarının, ülkenin içinde ve dışında, farklı meşru amaçlar uğruna; seyahat etme, taşınma, ulaşım ve iletişim hakkına sahip olmalarını talep ediyoruz.
3. İslâm İşbirliği Teşkilâtını ve teker teker İslâm ülkelerini, BM Teşkilâtı’na bağlı İnsan Hakları Komisyonu önünde bu konu ile ciddi mânâda ilgilenmeye, devamlı gündemde tutmaya, olaylar ve gidiş hakkında bilgi akışını takip etmeye, Çin tarafı ile Birleşmiş Milletler’e bağlı İnsan Hakları Konseyi önünde takipte kalmaya çağırıyoruz…
Ben bu bir maddelerin de faydasına inanmakla beraber daha hızlı sonuç alabilecek bir tedbirden söz edeceğim: Çin’in dini maddi menfaat, ekonomik büyüme, dünya ticaretine hâkim olmadır. Bugün başta İslâm ülkeleri olmak üzere bütün dünya ucuz diye Çin mallarını satın alıp kullanmakta ve tüketmektedir. Filistin’e zulmünden dolayı zaman zaman Siyonistlerin mallarına karşı boykot yapılıyor, bunu daha fazlasıyla niçin Çin’e yapmayalım. Biraz fedakârlığa katlanıp daha pahalı da olsa başka malları alıp, Çin mallarını hiç olmazsa İslâm ülkeleri olarak karar alıp bir süre boykot etsek; evet başka çığlıklar değil, işte bu Çin’in kulağına girer.
Dün okudum, Çin bir kanun çıkarıp ülkesindeki bütün dinleri Çin komünizmi ile uyumlu hale getirecekmiş. Eğer tedbir alınmazsa kim bilir daha neler yapacaktır!
Çin’e karşı askeri gücü yetersiz olan İslâm ülkelerinin, Çin mallarını boykot edecek iradeleri de mi iflas etti!
Velî (evliyâ) kimdir?
04:0011/01/2019, Cuma
G: 11/01/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Merhum dava arkadaşım Bekir Topaloğlu İslâm Ansiklopedisi’nin ‘velî’ maddesinde şu açıklamayı yapmıştı:
Sivas'ta traktör askeri araca çarptı: 4 yaralı
Sivas'ta traktör askeri araca çarptı: 4 yaralı
11 Temmuz, Cumartesi
“Abdülkerîm el-Kuşeyrî ‘velî’nin ‘yardımcı’ şeklindeki anlamını, ‘Allah velîlerinin O’nun dinine yardım etmeleri ve kendisine itaati temsil eden gruplar içinde bulunmaları’ şeklinde yorumlamıştır. Kuşeyrî’ye göre Allah’ın dost edindiği kimsenin alâmetlerinden biri O’nun tarafından kötülüklerden korunup arzularının yerine getirilmesi, diğeri de Hak dostlarının gönüllerine sevgisini yerleştirmesidir. Fahreddin er-Râzî, kulun velî isminden nasibinin Allah ile müşterek dostluğunun devamını sağlamak için kendisine düşen görevi yerine getirmesi olduğunu belirtir. Bu görev de Allah’tan başka her şeyden yüz çevirmek ve bütün varlığıyla O’nun azamet nuruna yönelmekle yerine getirilebilir.”
Hanefî Fıkhı’nın önemli kaynaklarından birinin (Raddu’l-Muhtâr) müellifi olan İbn Âbdîn de ricâlu’l-ğayb (görünmez ermiş görevliler); yani Kutub, ğavs, imâmân, ebdâl, evtâd, nukabâ, nucebâ, efrâd ve ahyâr hakkında bir risale (kitapçık) kaleme almış ve bu risalenin sonunda ‘velî’nin tarifi ve özellikleri hakkında bilgi vermiştir. Bu fakihe göre de yukarıda sıfat-isimlerini saydığım kişiler vardır, Allah Teâlâ bunları seçmiş, kendilerine bir takım görevler vermiş, bu görevleri ifâ edecek güç ve imkânı da bahşetmiştir. Bu görevler arasında bunalmış, çaresiz kalmış, yardıma muhtaç kullarına yardım da vardır.
En azından büyük bir Müslüman kitlenin inandığı, İslâm kültüründe önemli ölçüde yeri bulunan bu kişileri ve vazifelerini inkâr eden dinden çıkmaz ama, inananlar da Ehl-i Sünnet dairesinden çıkmış olmazlar.
Allah’ın ölmüş veya yaşayan kullarından yardım isteyen bir kimsenin dikkat etmesi, titizlik göstermesi gereken inanç ve davranış şudur: Normal olarak bir kulun gücü ve imkânı dışında olan bir şey kuldan istenmez, Allah’tan istenir. Normal olarak istenen şeyi yapabilecek birinden veya Allah tarafından kendisine müstesna bir güç ve imkân verildiğine inanılan bir kimseden (mesela gavsdan) yadım isteyen de, istediğini o kişinin değil, Allah’ın vereceğine, o kişiyi bu yardımı ulaştırmaya memur ve vasıta kıldığına inanmalıdır. Bu iki sınır çiğnenmedikçe şirke düşmek söz konusu olmaz.
Şirk ne zaman gerçekleşir?
Allah’tan istenecek bir şey kuldan istendiği, Allah’a yapılacak ibadet ve dua kula yapıldığı, Allah dilemedikçe ve izin vermedikçe kimsenin kimseye bir faydası olamayacağı inancından sapıldığı zaman şirke düşülür.
Bir de gaybı bilme ve Allah’tan gelen ilim (ledünnî ilim) konusu soruluyor.
İlm-i Ledün, Allah tarafından verilen, öğrenmekle değil, Allah’ın bildirmesiyle elde edilen bilgi demektir. Bu bilgiyi ikiye ayırmak gerekir: a) Allah’ın Peygamberlerine vahiy yoluyla verdiği bilgi. Vahiy Allah’tan olduğu için lügat manasında buna da Ledün İlmi denebilir. b) Hızır gibi bazı kullarına ilham ve keşif yoluyla verdiği bilgi. Bu ikinci çeşit bilginin sağlam kaynaklarla doğrulanmış olanı vardır; Hızır’ın ve Hz. Ömer’in bazı bilgileri böyledir, onaylanmış olmayanı vardır; bu da ümmetin sâlih fertlerinde (velilerde) olan ve ilhama dayalı bulunan bilgidir. İlm-i Ledün kimde olursa olsun vahye aykırı olmayacaktır; vahye aykırı olan bilgi kimden gelirse gelsin muteber değildir. Kur’ân-ı Kerim’de Kehf Sûresi’nde İlm-i Ledün ifadesi geçmektedir (18/ 65). Âyetin meâli şöyledir: “Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş ve yine tarafımızdan ona bir ilim öğretmiştik.” Devam eden âyetlerde Hz. Mûsâ ile bir süre yolculuk eden bu kulun (Hızır’ın), Allah’ın bildirmesi sayesinde, başkaları için gayb (gizli) olan bazı şeyleri bildiği anlaşılmaktadır. Bu bilgiyi Allah dilediğine verir, çalışmakla, ibadetle, başkaca beşeri mesailerle elde edilemez, biri diğerine aktaramaz.
Evliya olduğuna inanılan kimsenin sâhih İslâm inancına sahip olması, ibadetleri eksiksiz yapması, güzel ahlâklı olması, Peygamberimiz’i (s.a.) kendine örnek alması, herhangi bir günahta ısrar etmemesi şarttır. İmam-ı Rabbânî’nin deyişi ile “Peygamberimizin sünnetine kıl ucu kadar muhalif davranışta ısrar eden bir kimse havada uçsa, suda yürüse, kalpten geçenleri bilse bile velî değildir, onun kerâmet benzeri davranışları, çevresindekiler için bir imtihandır.
İktidarı eleştirmek
04:0013/01/2019, Pazar
G: 13/01/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Muhalefet zaten iktidarı eleştiriyor ve eleştirir. Onlardan beklenecek şey hakaret ve iftira etmemek, yalan söylememek, doğruya doğru, yanlışa yanlış demektir; ama unutmayalım ki, eski CHP muhalefete düştüğünde muhtemelen ilk meclis toplantısında bir muhalif üye konuşurken “İktidar, sizi sıkı bir şekilde takip edeceğiz, iyi ve doğru yaptığınıza iyi, yanlış yaptığınıza da yanlış diyeceğiz” mealinde bir söz söylemiş, ön sırada oturan İnönü oturduğu yerden itiraz ederek şöyle seslenmiş: “Muhalefet iktidara iyi ve doğru yaptın demez.”
Muhalefet bugün de İnönü’yü takip ediyor, tabii bununla da yetinmiyor.
Benim konum muhalefetin eleştirisi değil, eskiden veya hâlâ iktidarı destekleyenlerin eleştirisi.
Peki, bu eleştiri olmamalı mı?
Elbette olmalı, olması iktidara iyilik; olmaması, şahsi menfaat için eleştiriden vazgeçmek ise kötülüktür.
Eleştirinin bazı sınırları olmamalı mıdır?
Eğer eleştirene göre iktidar liyâkatını kaybetmişse, yerini bir başka siyasi kadroya terk etmesi gerekiyorsa, doğrusunu ve daha iyisini yapabilecek böyle bir kadro da varsa iktidarı yıpratacak ve muhalefetin eline koz verecek ölçüde de olsa eleştiri yapılmalıdır. Eğer bu şartlar mevcut değilse, mevcut eksiklere ve kusurlara rağmen iktidarın devamı gerekiyorsa bu takdirde eleştiri, iktidarı zayıflatıp düşürecek, daha beterine fırsat verecek ölçüde olmamak gerekir. Eleştiri ve tavsiyelerin ağyâra fırsat vermeden yapılabilecek bir şekli de STK temsilcilerinin ilgili iktidar biriminden görüşme talep ederek yüzyüze konuşması, eleştirmesi ve tavsiyelerde bulunmasıdır.
Peki, bu yapılabilir mi?
Eğer STK’lar iktidara yanaşarak kendilerine mahsus bir takım menfaatleri elde etmeyi ön planda tutarlarsa bunu yapamazlar. Adlarına uygun olarak olumlu ve yapıcı muhalefeti (duruşu) ilke edinirlerse bu tür eleştiri en çok onların işi olur.
Şimdi bir başka konuya geçiyorum.
İktidarı alet ederek veya bazı uçları ile işbirliği yaparak yahut da iktidarın herkese sunması gereken imkan ve menfaatleri bir şekilde kendilerine yönlendirerek dine, ahlaka, milli menfaate aykırı bir takım işleri yapan, davranışlarda bulunan, daha iyi olmaları umulurken daha kötü olan kimselerin ve genel manada bozulmanın bütün günahını iktidara yükleyerek eleştiride bulunanlar, “Keşke iktidar olmasaydık” diyenler var. Bunlara ek olarak mevcut rejim çerçevesinde iktidar olmuş bir partiden ve onun liderinden “şeriat devletinde olabilecek değişimleri” bekleyenler ve isteyenler var.
Kimseyi böyle düşünüyor, eleştiriyor ve istiyor diye ayıplamak gibi bir düşüncem yoktur. Ben de kendi görüşümü yazacağım:
Bütün gayr-i meşru işler ve genel bozulmanın baş sorumlusu ahlakımızın bozulmuş olmasıdır. Ahlakımızı iktidar bozmadı; başka iktidarlarda başka ahlaksızların fırsat bulduğu kötülüklere bu iktidarda da farklı kesimden ahlaksızlar fırsat bulmuş oldular ve bu kaçınılmazdır. Kaçınmak istiyorsak tenkit oklarını daha çok kendimize yöneltmemiz, resmi olanlar yetmiyorsa sivil faaliyetlerle ahlak eğitimine ağırlık vermemiz, toplum içinde kötülüğü, yanlışı, ahlaksızlığı azaltmak üzere en uygun yoldan faal olmamız (emir bi’l-ma’ruf nehiy ani’l-münker) gerekiyor. İktidardan beklentimiz ise bizim ahlak ve değer eğitimimize azami fırsat vermesi olmalıdır. Unutmayalım ki, bu ülkede başka inanç, ahlak, dünya görüşü sahipleri de vardır, onların da hak ve özgürlükleri mevcuttur.
GDO’lu ürün, İslâm ve Barnaba İncili
04:0017/01/2019, Perşembe
G: 17/01/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu üç konuda ilgililerin tatmin edici açıklamalar yapmalarında zaruret var. Yıllardır ileri sürülen tespitler ve iddialar kafa karıştırıyor, haklı haksız ithamlara, şüphelere, kötü zanlara sebep oluyor.
"Uzlaşmak için geldim"
"Uzlaşmak için geldim"
12 Temmuz, Pazar
GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) ürünlerin zararlı olduğu ve bu ürünlerin ülkemizde marketlerde satıldığı yaygın olarak söylenmekte ve yazılmaktadır: “Genetik mühendisliği yöntemleriyle bir bitki DNA’sına gen yerleştirme rastgele olmaktadır ve bilim adamları genin nereye gittiği hakkında bir bilgiye sahip değildir. Bu da diğer genlerin çalışmasını engelleyebilmekte ve besinlerde daha önce hiç bulunmayan proteinlerin üretilmesine ve toksin ve alerji üreten yeni bir bitkinin dolayısıyla da sağlığa zararlı tüketeceğimiz yeni bir besinin oluşmasına neden olmaktadır”.
Bir de zirai ilaçlar meselesi var. Batı’da yasaklanan bazı ilaçların ülkemizde kullanıldığı bunun da birçok zararının bulunduğu konuşulmaktadır.
Tarım konusunda bir başka korkunç iddia da yerli tohumların ABD’ye depolamaları için verildiği, yabancı tohumların alındığı, bu tohumlarda da birçok zararın bulunduğu söylenmektedir.
Bu konularda Tarım Bakanlığı’ndan açıklama bekleriz.
“Din İslâmdır” cümlesinin kaldırılması:
Yine iddiaya göre AB’nin talebi üzerine Cuma hutbelerinde okunan “İnneddîne indellahi’l-İslâm: Allah’a göre din İslam’dan ibarettir” mealindeki âyet uzun süre kaldırılmış, sonra dindar çevrenin baskısı ile tekrar okunmaya başlamış. İhtimal vermediğim bu konuyu da ilgili bakan veya şahıs açıklamalıdır.
Barnaba İncili:
Değerli araştırmacı ilim adamı Müfid Yüksel Bey’in açıklamasına göre 1983 kışında, Şırnak’ın Uludere kazasına bağlı “Kela Memo” mevkiinde köylüler bir mağara, âdeta bir yeraltı şehri bulurlar. Açtıkları bir lahitin içinde bir mumya, yanında ise büyük boy bir kitapla karşılaşırlar. Ayrıca o odada daha küçük boyda bir kitap daha bulurlar. Uzmanı tarafından okunan bir sayfada şu ifade yer almaktadır:
“Ben Kıbrıslı Barnabious. Bu, benim, gökler/semavi yılla 48. yılda yazdığım 4. İncil nüshasıdır. Bu, Vahyi Sâdık olan Allah’ın kulu Meryem oğlu İsa’ya vahyidir.”
Barnabas, İbrani (Levili sülalesinden) ve Kıbrıslı olup, Hz. İsa (a.s.) zamanında ona iman edenlerdendir. Barnabas İncili’nin giriş kısmında Pavlos eleştirilir. Birçok kimsenin, Hz. İsa’nın ‘Allah’ın oğlu’ olduğu zannına kapılarak yanıldığını, aldatıldığını ifade eder. Pavlos’un da bu konuda aldananlardan olduğu belirtilir.
Barnabas İncili nüshası da, Hz. İsa’nın sözleri ve yaşam öyküsünü içeren bir mecmuadır. Ancak, Canonical İncillerden farklı olarak, Hz. İsa’nın Rabb/Rabbın oğlu olma inancını açık biçimde reddeder. Ayrıca, Hz. İsa’nın (a.s.) 30 yaşında iken, Zeytindağı’nda, Hz. Cebrail’den İncil’i aldığı kaydedilmektedir. Yine, Hz. İsa’nın (a.s.) “kendisinden sonra Ahmed’in geleceğini” söylediği ifadesi de yer almaktadır.
1984 Eylülünde İstanbul’a getirilmesi için bir meblağ karşılığı köylülerle anlaşılır. Burada, bu İncil nüshasının İstanbul’da Hamza Hocagil tarafından tercüme edilip, orijinalinin tıpkıbasımı ile birlikte yayınlanması ve nüshanın da Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Bölümüne koyulması hedeflenmişti. Ne var ki, Ekim 1984’te bir ihbar sonucu Sıkıyönetim idaresince ele geçirilmesi bu projeyi akim bırakır. Birkaç yıl Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesinin kasalarında muhafaza edilen Barnabas İncili nüshası bilâhare Ankara’ya gönderilir. Burada, Etimesgut Dil-İstihbarat Okulu’nda iken 13 varaklık bir fotokopisi de alınır. Daha sonra ise Genelkurmay Karargâhına nakledilir.
Müfid Bey’in ilgili yazısından kısaltarak aktardığım bu bilgi şöyle sona eriyor: Bu İncil nüshaları 2009 yılı şubatına kadar Genelkurmay Karargâhında muhafaza edilmekteydi. Sonrasını ise bilmiyoruz.
Dinler tarihi ve İslâm’ın sahihliği konularında çok önemli olan bu İncil şimdi nerededir, orijinali tercümesiyle beraber niçin yayınlanmaz?
Bu konuyu da yine devletin ilgili birimleri açıklamalıdırlar.
.ETCEP konusunda KADEM’in açıklaması
04:0018/01/2019, Cuma
G: 18/01/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi (ETCEP) konusu haklı olarak İslâmî kesimi rahatsız etmişti, proje hakkında çeşitli yazılar okuduk, konuşmalar dinledik ve biz de yazdık; kimileri savunuyor, bazıları “kısa zaman için ve pilot bölgede uygulandı sonra vazgeçildi” diyor, kimileri de kısmen devam ettiğini iddia ederek eleştiriyordu.
Muhalefet taşı ucundan tutuyor
Muhalefet taşı ucundan tutuyor
13 Temmuz, Pazartesi
Kadın ve Demokrasi Derneği’nin (KADEM) bu konuda yaptığı açıklama, derneğin ağırlığı da göz önüne alındığında bana göre mevcut durum ve şartlarda rahatlatıcı, makul, mutedil bir açıklama oldu.
Açıklamada da yer verildiği gibi bu proje, eğitimde fırsat eşitliği sağlanması adına yürütülen çalışmalar kapsamında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 2014-2016 yıllarında, toplam 10 il ve 40 pilot okulda uygulanmış bir projedir. UNESCO’nun 2009 yılında cinsiyete duyarlı okulların sahip olması gereken kriterleri göz önünde bulundurularak hazırlanmış ve ülkemizin toplam 10 il ve 40 pilot okulunda uygulanmıştır. KADEM, ETCEP Projesi’ne ilişkin yayınları inceleyerek bir değerlendirme raporu oluşturmuştur, KADEM projenin paydaşı ya da destekleyicisi değildir, olumlu bulduğu unsurlar bulunmakla beraber proje ile ilgili kaygılarını bir açıklama yaparak kamuoyuyla paylaşmayı uygun bulmuştur.
Açıklamanın tamamını okumayı tavsiye ederek birkaç paragrafını, kısa değerlendirmelerle aktarıyorum:
“Kadın erkek arasındaki hakkaniyete aykırı eşitsiz konumların ancak herhangi bir tarafın mağduriyetine izin vermeyen adalet ilkesiyle dengeye kavuşacağına inanıyoruz.”
Dernek mutlak eşitlikten söz etmiyor, “hakkaniyete aykırı” eşitsizliklerin bulunduğunu ve bunun da adalet ilkesi ile dengeye kavuşacağına inanıyor. İslam’ın da dediği budur; fıtrata uygun dinimizde bir mutlak eşitlik değil, adalet ve denge vardır, beşer eliyle gelenekte, dine de aykırı olarak denge ve adaletten sapıldığı olmuştur ve bunun ıslahı gerekir.
“Projenin benimsediği cinsiyetler arasındaki farklılıkları tamamen yok sayan anlayışın, kadın ve erkek cinslerinin kendilerine özgü niteliklerini anlamsız kıldığı, dolayısıyla bu anlayışın cinsiyetsizlik algısını pekiştirdiğini düşünüyoruz. Ayrıca proje kılavuzunun ‘Veliler arasında dil, din, ırk, kültür, cinsiyet, cinsel yönelim vb. hiçbir ayrım yapılmaz’ maddesinde geçen ‘cinsel yönelim’ ifadesinin insan tabiatından doğan niteliklerle birlikte anılmasını, farklı cinsel tercihleri meşrulaştırmaya yönelik bir davranış olarak görüyor ve kesinlikle kabul etmiyoruz… Avrupa tarihinde yaşanan deneyimlerin bir sonucu olarak farklı kültürlere sirayet eden toplumsal cinsiyet eşitliği terkibinin, bizim toplumumuzun kadın erkek ilişkilerinin düzenlenmesinde belirleyici bir rol üstlenebileceği düşüncesini taşımıyoruz.”
Bu görüş ve tespitler din, bilim ve bozulmamış insan fıtratı bakımından onayladığımız tespitlerdir.
“KADEM olarak biz, kadın erkek rollerine ilişkin toplumsal düzenlemelerde cinsiyet adaleti ilkesini benimsiyor ve bu alanda ortaya koyduğumuz bütün çalışmaları bu ilkeden hareketle gerçekleştiriyoruz.”
Doğru söze ne denir: Allah sırat-ı müstakimden; kendilerinden razı olduklarının yolundan ayırmasın, rızasından sapanların yolundan cümlemizi korusun.
Dini hangisinden öğrenelim?
04:0020/01/2019, Pazar
G: 20/01/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dinimizi biri zahir diğeri bâtın ilimlerini temsil eden iki câmia anlatmıştır; birincisi akaid-kelam ve fıkıh alimleridir, ikincisi ise tasavvuf mensuplarıdır. Bu iki ilim ve irfanı cemeden, her ikisinde imam (rehber, kılavuz) mertebesine ermiş insanlar da vardır, İmam diye anılan Gazzâlî bunların seçkin bir örneğidir.
Bayramda kilo almamanın yolları
Bayramda kilo almamanın yolları
13 Temmuz, Pazartesi
“Dini hangisinden öğrenelim” sorusuna benim vereceğim cevap şudur:
Tasavvuf eğitimi almaya talip olan ve olmayan, bu eğitimi alarak belli aşamalara gelmiş olan ve olmayan bütün müminler dini önce zahir ilimlerin alimlerinden öğreneceklerdir. Her iki ilmi elde etmiş alimlerden öğrenenler de onların eserlerinden zahir ilimle ilgili olan kısmı öncelikle öğrenip irfan kısmına bu ilmi hakim ve hakem kılacaklardır. Bunu yapmayıp da dini doğrudan tasavvuf kitaplarından ve bu irfana ait açıklamalardan öğrenmeye kalkışanların yanılmaları, yanlış yapmaları kaçınılmazdır. Tasavvuf sahasında imam olan zevatın üzerinde ittifak ettikleri bir kural vardır: Tasavvuf yolunda yürüyenler bazen sekir (manevi sarhoşluk) haline girerler ve onların ağzından, zahiri şeriata aykırı sözler çıkar, bunları sıradan insanların alıp itikad ve amele dayanak yapmaları caiz değildir.
“İmam-ı Rabbânî ve İslam Tasavvufu” ve “Tasavvuf Şeriatsız Olmaz” isimleriyle yayınladığım iki kitabımda bu kuralın, büyük sûfîler tarafından açıkça ifade edildiği görülecektir.
İmam Gazzâlî İhya’sında önce zahir ilim usul ve üslubu içinde dini anlatıyor, sonra esrar (tasavvuf) irfanı ile ilgili açıklamalar yapıyor.
Muhyiddîn b. Arabî Fütûhât’ında önce bir müctehid fakih gibi fıkhı anlatıyor, kitabının başında selef üslubunda İslam akaidini yazıyor, sonra herkesi ilgilendirmeyen tasavvufî açıklamalara geçiyor.
Gazâlî’nin bir tasavvuf risalesi var “Hulâsatu’t-tesânîf fi’t-tasavvuf”. İmam’ın öğrencilerlinden biri kendine göre okunup öğrenilecek ilimlerin tamamını elde etmiş ama tatmin olmamış; Peygamberimizin (s.a.), “Faydasız ilimden Allah’a sığınırız” uyarısı onu bunalıma sokmuş, hangi ilmin dünya ve ahireti için faydalı, hangilerinin de Allah’a sığınacak kadar faydasız olduğu konusunda kararsız kalmış ve hocası Gazzâlî’ye bir mektup yazarak yardım istemiş. Ama istediği yardım da şartlı: “Üstadım bana, yazdığın kitapları tavsiye etme, onları okuyarak derdimin çaresini bulacak kadar gücüm kalmadı, bana bütün yazdıklarının bir özetini lütfeyle…” demiş, Gazzali de onun ricasını kırmayarak adı geçen kitapçığını kaleme almış.
Adını verdiğim kitabıma özetini aldığım bu kitapçığından bu konumuz ile ilgili cümlelerini sunacağım:
Oğlum,
Sana Allah Resulü’nden bir nasihat ulaşırsa buna dört elle sarıl; çünkü bütün nasihatler O’nun nasihatine racidir.
Oğlum,
Aman ilminle amel etmeyerek iflas edenlerden olma. Bilesin ki, yalnız başına ilim kıyamet gününde senin elinden tutmaz…
Oğlum sana nasihatimin özeti şudur:
Önce ibadet ve itaat nedir bunu bileceksin.
İbadet, Şeriatı gönderenin (Şâri’in, Allah’ın) emirlerine ve yasaklarına uygun davranmaktır. Yaptığın namaz ve oruç şeklinde olsa bile eğer emredilmiş değilse ibadet olmaz, hatta isyan olur. Mesela iki bayram ve teşrık günlerinde oruç tutan kimse itâatsiz olur.
Oğlum,
Hak ve hakikat yolcusuna nelerin gerekli olduğunu soruyorsun.
Ona lazım olan ilk şey, bid’atlardan arınmış sağlam bir itikaddır (imandır).
İkincisi ayakların kaymasına dönmemek üzere sağlam ve samimi tevbedir.
Üçüncüsü üzerinde hiçbir yaratılmışın hakkı kalmamak üzre hak iddia edenlerin rızalarını almaktır.
Dördüncüsü Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından uzak kalmak için gerekli olduğu kadar şeriat ilmi öğrenmektir… Senin daha fazla ilme ihtiyacın yok; daha fazla ilmi her bir müminin değil, ümmetin ihtiyacını karşılayacak kadar kimsenin bilmesi yeterlidir
(o kadarı farz-ı ayn değil, farz-ı kifayedir).
Beşinci olarak hak ve hakikat yolcusunun kendisine yol gösterecek, ahlak terbiyesi verecek, kötü ahlakını temizleyip onun yerine güel ahlakı yeleştirecek bir mürşide ihtiyacı vardır. Mürşid ziraatçiye benzer, ziraatçı tohumu eker, onun yeşerip boy vermesini engelleyen taş, ot ve diğer zararlıları temizler, gerektikçe su verir… Nasıl ziraat bir yetiştirene muhtaç ise Hak yolunun yolcusu da bir mürşide muhtaçtır. Allah Teâlâ peygamberleri bu maksatla göndermiş, Peygamberimiz (s.a.) hayatı boyunca bunu yapmış, ahiret yurduna göçmeden önce de bu vazifede onun yerini almak üzere Râşid Halîfeleri yetiştirip bırakmıştır. Mürşidin âlim olması gerekir, ancak her alim mürşid değildir, ayrıca irşad ve terbiye san’atını da bilmesi, bu ehliyete sahip olması gerekir. Mürşidin bazı alâmetleri ve vasıfları vardır, her şaşkın mürşidlik iddiasında bulunmasın diye sana bunları özet olarak açıklayayım:
Mürşidin bâtınından (ruhundan, gönlünden) mal ve makam sevgisi çıkmıştır, kendisi de böyle bir mürşidin terbiyesinde yetişmiştir; mürşid aynı vasıfta başka bir mürşidden, böylece zincir Peygamberimiz (s.a.) e kadar ulaşmıştır; az yemek, az uyumak, az konuşmak, çokça namaz kılmak, oruç tutmak, yoksullara yardım etmek gibi eğitimlerden geçmiştir ve sonunda Efendimiz Muhammed’in (s.a.) nurlarından bir nuru elde etmiştir; güzel bir hayat çizgisine ve sabır, şükür, kâmil iman ve tevekkülün verdiği huzur ve sükun, tevazu, cömertlik, kanaat, emanet, marifet (irfan), vakar, hayâ gibi ahlak erdemlerine sahiptir ve bunların zıtlarından uzaktır. Taassupla alakasını kesmiştir…
Gazzâlî’den de şunu öğrenmiş oluyoruz:
* Tasavvuf ve ruh ve ahlak eğitimidir; uçmak, kehanet, kevnî keramet eğitimi değildir.
* Herkese gerekli olan zahir şeriat bilgisidir ve bu bilgiyi hayatında uygulamaktır. Tasavvuf eğitimi, eğer bunu yapabilecek bir eğitimci (mürşid) varsa onun yardımı ile şeriatı uygulama eğitimidir
Hangi gençlik ve nasıl eğitim
04:0024/01/2019, Perşembe
G: 24/01/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Pek çok insanımız gençlik ve gençler hakkında konuşuyor, onların hal ve davranışlarını dert ediniyor, gençlerin eğitimi konusunda kafa yoruyor, tekliflerde bulunuyorlar. Aynı şeyi “başkalarının insanları” da yapıyor olmalıdırlar. Ben burada belki faydası olur diye bazı sorular sormak ve tespitlerimi sunmak istiyorum.
Hangi gençlik ve nasıl eğitim
Hangi gençlik ve nasıl eğitim
17 Ocak, Perşembe
Ben İmam Hatiplere ümit bağlıyorum, içinde yaşadığımız ve yaşadıkları şartlar içinde kaçınamadıkları bazı kusurlarının da zaman içinde düzeleceğini umuyorum, ama gençler deyince yalnızca onları kastetmiyor ve dert edinmiyorum. Genelde İslam dünyasının, özelde ülkemizin okullardaki ve okul dışındaki gençlerini dert ediniyorum.
İmam Hatip Okullarında okuyan gençleri bile beğenmeyen, gördüğü bazı kusurları ileri sürerek bunlardan da ümit kesmemiz için çabalayanlarımız var. Peki diğerlerini bir yana bırakalım, bu okullarda okuyanları bile beğenmiyor ve başkalarına ümit bağlıyorsanız o başkaları nerede, kaç kişi, ülke gençliğinin kaçta kaçı, onların hangi hal ve davranışlarını beğeniyorsunuz. Peki bu özellikleri gençlerin çoğuna taşımayı nasıl umuyorsunuz?
Türkiye’de 2018-2019 eğitim ve öğretim yılında, açık öğretim öğrencileri dahil, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı resmi ve özel okullarda 17 milyon 749 bin 876 öğrenci bulunuyor. Yükseköğretim kurumlarında öğrenim gören 7 milyon 560 bin öğrenci ile Türkiye’de toplam 25 milyon 309 bin 876 öğrenci var. İmam Hatiplerde okuyan öğrenci sayısı ise birbuçuk milyonu bulmuyor. Yaklaşık yirmi dört milyon okul genci bizim gençlerimiz değil mi? Elbette bizim gençlerimiz. Peki onlara nasıl, nerede, hangi dil ve yöntem ile yaklaşacak, din, kültür, medeniyet anlayışımıza göre eğiteceğiz!?
Okullara Kur’an, Hz. Peygamberi’in (s.a.) hayatı ve din bilgisi dersleri seçmeli olarak kondu, pek sevindik, ama gördük ki, öğrenciler ve veliler bu dersleri çok az sayıda seçiyorlar ve gördük ki, bu dersleri, “bizim gençlerimizi” oluşturacak öğretim ve eğitime vesile kılacak öğretmen sayısı oldukça az. Ve gördük ki, bu eğitim kendisi himmete muhtaç olan ve maaşı kadar ve maaşı için çalışan “öğretmenlerle” olmaz. (İstisnalar kaideyi bozmuyor.)
Yakın zamanlarda bir deizm korkusu sardı çevremizi, gençlerimizin bu inanca kaydıkları konusunda uyarılar, yazılar ve müzakerelere şahid olduk, sonra bir araştırma yapıldı ve görüldü ki, öyle büyük sayıda bir kayış yok.
Evet deizme önemli bir kayış yok ama, iyiye, hayra, bizim değerlerimize, İslam’a, güzel ahlaka da bir kayış yok!
Bir Anadolu güzellemesi yapıp duruyoruz. Bu bölgelemede Anadolu’nun karşısına ne konuyor merak ediyorum; çünkü şimdi Anadolu büyük şehirlerde ve dünya da Anadolu’da.
En az otuz yıl önce muhafazakâr bir Anadolu şehrine ait bir kaplıcaya gitmiştim. Soyunma-giyinme yerleri basit odacıklardan ibaret idi ve ayıran duvarlar da ince, bu sebeple bitişik odaya gelen kalabalık gençlerin konuşmalarını rahatça duyuyordum. Bu gençler yakın bir köyden traktörle gelmişlerdi. Aralarında cinsel hayatı, seslerini kısmadan konuşmaya başladılar, kulaklarıma inanamadım; hem karşı cinsle hem de kendi cinsleriyle cinsel deneyimlerinden söz ediyorlardı!
Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) “İstatistiklerle Gençlik 2017” araştırmasına göre, geçen yıl itibarıyla Türkiye nüfusunun yüzde 16,1’ini 15-24 yaş grubundaki genç nüfus oluşturdu. Ülke genelindeki genç sayısı 12 milyon 983 bin 97 kişiyi bulurken, bunun yüzde 51,2’si genç erkek, yüzde 48,8’i ise genç kadın nüfus olarak kayıtlara geçmiştir.
Yukarıda okuyan gençlerin, burada da belli yaş grubundaki gençlerin sayılarını gördük. Örgütlü örgütsüz eğitim faaliyeti yapan, gençleri din, kültür ve medeniyetimizin gençleri olarak yetiştirmeyi amaç edinen insanımıza soruyorum: Siz, tamamınız bu sayıdaki gençlerin ne kadarına ulaşabiliyor ve sonuç alabilecek bir yöntem ile eğitim verebiliyorsunuz?
Çok azına değil mi?
Bu tespit doğru ise “Her grup kendi yaptığı ile mutlu” fehvasınca gözlerimizi gerçeğe yumup hayale açarak mutlu olmak veya olmayan, olmayacak hedef ve yöntemleri teklif edip bir şey yaptım sanarak rahatlamak yerine gerçek manada rahatsız olsak, uykularımız kaçsa, yangın var diyerek çığlık çığlık birbirimizi arayıp uyarsak, bir araya gelip “nerede eksiğimiz var, nerede hata yapıyoruz, mevcut şartlarda mümkün olan en çoğuna ulaşabilmenin yolları nedir, ulaşacak eğitimcilerimiz var mı, ne kadar…” diye düşünsek, müzakere etsek, çareler arasak diyorum.
Duâ ibadetin özüdür
04:0025/01/2019, Cuma
G: 25/01/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kulun Allah Teâlâ’ya en yakın olduğu iki hal secdede ve dua ederken yaşadığı halleredir. Secde halinde dua ederse bu yakınlık ikiye katlanır.
Sahâbeden Ammâr b. Yâsir (r.a.) bir cemaate namaz kıldırdıktan sonra Peygamberimiz’in (s.a.) kendilerine öğrettiği şu duayı namazda yaptığını söylüyor:
Allahım,
Gaybı bilmeni ve yarattıkların üzerindeki sonsuz kudretini araya koyarak sana yalvarıyorum: Yaşamamın hakkımda hayırlı olduğunu bildiğin sürece beni yaşat, ölmek benim için hayırlı olduğunda da canımı al.
Allah’ım senden; görülen ve görülmeyen her yerde sana asi olmaktan korkmayı, öfkeli iken de sakin ve hoşnut iken de hakkı söylemeyi, yoksullukta ve zenginlikte iktisadlı/dengeli davranmayı, mübarek cemaline bakma zevkini ve sana kavuşma iştiyakını diliyorum.
Zarar veren sıkıntılı hallerden, saptıran imtihandan (fitneden) sana sığınıyorum.
Allah’ım bizi imanın güzelliği ile güzellendir, doğru yolda ve doğru yol kılavuzu eyle.
Ahmed b. Hanbel’in Müsned’ine aldığı bu hadisi açıklayan alimler namaz içinde duanın caiz olup olmadığını tartışıyorlar. Başka delilleri de değerlendiren alimlerden bir kısmına göre namazda dua ancak teşehhüd ile selam arasında, diğerlerine göre bunlara ek olarak bir de secdede, caiz oluyor. Bu hadisi ve bunu teyid eden başka hadisleri göz önüne alan alimler ise başta secde hali olmak üzere namazın her kısmında dua edilebileceği sonucuna varıyorlar.
Bu hadiste geçen ve yukarıda Türkçe’ye çevirdiğim dua yalnızca namazda yapılabilecek bir dua değildir, insanın çeşitli hallerinde Rabbine kulluğunu nasıl eda edebileceği ve O’ndan neyi nasıl isteyeceği konusunda çok güzel bir örnek olan bu duayı sıkça yapmalıyız.
Şu duayı da sıkça yaptığım için manzum olarak çevirmiştim:
Allâhumme sellimnâ ve sellim dînenâ velâ teslub vakte’n-nez’i îmânenâ velâ tüsallit aleynâ men lâ yehâfuke velâ yerhamunâ verzuknâ hayrayiddünyâ ve’l-âhira inneke alâ külli şey’in kadîr.
Allah’ım selamet ver bize ve dinimize
Son nefes imanımız gitmesin, kalsın bize
Senden korkmayan bize acımayan kulları
Musallat kılma Rabbim, baş kılma üstümüze
Yarayan dünyamıza, hem ahiretimize
Neyse onu ver Rabbim, yalnız onu ver bize
Sen her şeye kadirsin, getirilmezsin dize
Cuma sizi mübarek kılsın ve dualarınız makbul olsun!
Osman Dan Fudî’nin Peygamber sevdâsı
04:0027/01/2019, Pazar
G: 27/01/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Siyah Afrika’ya İslam girdikten sonra İslâmlaşma ve ıslahat hareketleri kesintisiz olarak devam edegelmiştir. Eski Sûdan sınırları içinde kalan Nijerya’nın kuzeyindeki Husa (Havsa) ve Fûlânî şehirleri ile bugünkü Çad arasında gelişen Osman Dan Fûdîye hareketi bunların başında gelmektedir. Bu hareket ondokuzuncu yüzyılın başlarından yirminci yüzyılın başlarına kadar varlığını sürdüren bir İslâmî devletin kurulmasını sağlamıştır ve bu gelişmenin tartışmasız lideri, kurucusu, yerleştiricisi Osman Dan Fûdiye’dir ((1754-1818).
Cevizli lokuma yetişemiyorlar
Cevizli lokuma yetişemiyorlar
14 Temmuz, Salı
Muhammed Fûdî’nin oğlu Osman en güçlü ihtimale göre 1168 Safer ayında bir Pazar günü dünyaya geldi (15 Aralık 1754). Babasının ismine eklenen “Fûdî” kelimesi, onun da dünyaya geldiği Havsa bölgesinde konuşulan Fûlânî dilinde “fakih” (fıkıh alimi, hoca) manasına gelmektedir.
Osman’ı, kendi halkının içine düştüğü şirk, yoksulluk ve ilkelliği, sebepleriyle birlikte kavrayıp köklü bir değişimi (ıslahı) gerçekleştirme, birçok yeri fethedip ülkesine katma, izleri günümüze kadar sürüp gelen hareketi başlatma başarısına eriştiren amillerin başında dindar ve bilgili bir baba, bir anne (Havva) ve büyük anne Rukayye gelmektedir. Bu ailede özellikle kadınlar önemli bir bilgi ve marifet seviyesine sahip bulunuyorlardı.
Hocalarının en önemlisi Şeyh b. Ömer’dir. Ondan birçok fıkıh ve hadis kitabı okuyarak icazetler aldığı gibi bazı tarikatlerin de icazetlerini almıştır. Hocası Şeyh Ömer, talebesine kazandırdığı önemli ve geniş ilim yanında kendisine ilk bey’at edenlerden ve onun hükümdarlığını tanıyanlardan biri olarak da katkıda bulunmuştur.
Osman ilk hocası olan babasından Kur’an tilaveti, tefsiri ve ilimleri; amcasının oğlu Ahmed b. Muhammed’den tefsir; salih ve dini gayret sahibi bir fıkıh alimi olan dayısı Osman Bindur’dan fıkıh (el-Muhtasar); bir başka dayısından Buhârî’yi okudu ve bu sonuncudan Buhârî icazeti aldı.
Aşağıda isimleri sayılan ve kendisinden önceki zamanlarda yaşamış bulunan İslam büyüklerinden de ya kitaplarını okuyarak veya onlarla manevi bir bağ kurarak istifade etmişti:
Abdulkadir el-Cîylânî, Ahmed Beyzavî, Ahmed Rifâî, İbrahin Desûkî, Gazzâlî, Süyûtî, Ebu’l-Hasen Şazilî, Ahmed Baba Tunbektî, Muhâsibî, Abdulvehhab Şa’rânî, İbnu’l-Hâcc, Muhtâr el-Kuntî el-Kebîr, İzzüddîn b. Abdüsselam, İbn-i Arabî, Abdülkerim Cîlî…
Zahir ve batın ilimlerini okuyup tasavvufta uygulanan eğitimi da alarak sonunda Allah Resulü’ne (s.a.) aşık oldu, onda fânî olarak kamil manada Allah kulluğunun yolunu tuttu.
Manzum olarak çevirmeye çalıştığım bir kasidesinde Efendimiz’e (s.a.) olan aşkını şöyle terennüm ediyor:
Rahmana yemin olsun benim varsa değerim
Peygamber Muhammed’e muhabbetimdir derim
Onun aşkıyla yanan dosta vardır bir sözüm
O’na vasıl olmadan gülemez benim yüzüm
Hasretim kanat oldu kabrine uçayazdım
Onsuz hayattan asla bir lezzet alamazdım
Yolun nuru, eli bol, onun damlası deniz
Hayrı bulmak istersen O’nundur yegane iz
O bereket yağmuru bütün evrene yağan
O’nun gerisindedir beyin paşan ve ağan
O’nun şehri Taybe’ye varsam muradım olur
Ayağının tozuna yüz süren şeref bulur
Allah Teâlâ bu güzel İslam insanını rahmet ve muhabbetiyle sarsın, sarmalasın, bizleri de Resulüne ittiba ederek sevgisini kazanan kullarından eylesin!
Din istismarı
04:0031/01/2019, Perşembe
G: 31/01/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anayasanın 24. maddesinin son fıkrası şöyle diyor:
“Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”
Sığınmacılara bayram yardımı
Sığınmacılara bayram yardımı
14 Temmuz, Salı
Eskiden bir de aşağıdaki 163. Madde vardı, keyfi yorumlar ve hükümlerle nice canları yakmıştı:
‘Devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek (...) propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse, beş yıldan on yıla kadar hapisle cezalandırılır’.
İmam Hatip okulları, seçmeli dini dersler konularında yapılan değişiklikler ve yenilikler laikçileri rahatsız ettiği için yine bu meşhur ‘istismar’ maddesini gündeme sokmuşlardı.
Bu iktidar, İmam Hatip okullarının orta kısmına imkan tanımak, Din bilgisi, Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimizin (s.a.) hayatı derslerini okullara seçmeli olarak koymak suretiyle ‘dini istismar’ ediyormuş. Eskiden olsa hemen anayasa mahkemesine başvurur, düzenlemeyi iptal ettirirler, bununla da yetinmez, partinin kapatılması için dava açarlar, bunu da elde ederlerdi. Şimdi bu imkanları, halkın iradesiyle ellerinden alındı, bu yüzden ‘istismar konusunu’ yalnızca bir korkuluk olarak kullanıyor ve sık sık dile getiriyorlar.
İşin hakikatine bakılacak olursa siyasi veya gayr-i siyasi bir şahıs, inandığı ve samimi olarak istediği bir şeyi dile getirir ve bunu yaparsa ona ‘istismar ediyorsun’ denemez. İnanmadığı ve istemediği halde sırf hedef kitleyi etkilemek ve onlardan almak istediğini alabilmek için söylüyor ve yapıyorsa burada istismar gerçekleşir.
‘İktidar istismar ediyor’ diyenlerin, parti mensuplarının beyin ve kalplerine girmeleri, samimi olup olmadıklarını orada görmeleri gerekiyor; bunu yapmadıkça istismardan söz edilemez, aksi halde bu kavram istismar edilmiş olur.
Mevcut anayasada din, düşünce ve söz hürriyeti de var:
“MADDE 24- Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.”
“Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.”
“MADDE 25- Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.”
“Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.”
“MADDE 26- Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.”
Bugünlerde yine bir istismar hikayesi aldı başını gidiyor; sözde dini korumak maksadıyla din ve söz hürriyetini kısıtladıklarının farkında değiller. Bir kimse siyasi veya şahsi çıkar sağlama maksadı bulunmaksızın düşünce ve kanaatini açıklıyorsa veya inancının gerektirdiği gibi davranıyorsa buna istismar denemez, din ve söz hürriyetinin kullanılması denir. İstismar diyenlerin önce bunu (samimi değil, istismar için olduğunu) bilmeleri ve ispat etmeleri gerekir.
Şöyle bir tuzak veya asıl maksadı istismar ile örtme ihtimali de aklımdan geçmiyor değil:
Laikliği din edinmiş laikçiler ile İslam’ı laikleştirmeye çabalayanlar öteden beri dini “İnanç, ibadet ve ahlak” çerçevesine hapsetmek ve hayatın diğer alanlarının din ile alakasını kesmek (dini siyasetten, devletten, dünyadan… ayırmak) isterler. Onlara göre hukuk, siyaset, ekonomi, sosyal düzen, estetik, bilim, hayat tarzı medeniyet, kültür dinin etki ve müdahale alanı dışında kalır. Bu alanları insanlar kendi akıl, bilgi ve arzularına göre düzenlerler ve yaşarlar. Eğer bir kimse çıkar da bu alanlara giren bir konuyu dine dayandırarak açıklar, sınırlar, düzenler, “caizdir, değildir” derse “dini istismar” etmiş, alanının dışına taşırmış ve ona kötülük etmiş olur.
İslam tarihi boyunca bütün ulemaya (müçtehitlere, mezheplere), bugün de İslâmî ilimler alanında çalışan Müslümanların kahir ekseriyetine (ve ehl-i sünnete göre) İslam ile laiklik bağdaşmaz. İslam hayatın bütün alanlarını kapsar, Müslüman ayakkabısını giyerken sağı kullanmaktan başlayarak atacağı her adımın İslam’a uygun ve Allah’ın razı olduğu adım olmasını ister, bunu gerçekleştirmeye çalışır.
Referandum, seçim, ülkenin düzeni, liyakat, adalet, ahlak… dinin, yerine göre bağlayıcı, uyarıcı, yol gösterici, sınırlayıcı, serbest bırakıcı… talimat ve düzeni dışında değildir. Bu konularda dinî düşünce ve kanaatini açıklayanlara istismarcı diyenler korkarım bu kavramı istismar ediyorlar!
Bir hanımefendi köşesinde benim “referandumda evet demek farzdır” demiş olduğumu ileri sürerek bunu istismara örnek gösteriyor. Bu yazı giriş oldu, gelecek yazıda “o mesele ne idi?” sorusundan başlayalım.
Evet demek farzdır” dedim mi?
04:001/02/2019, Cuma
G: 1/02/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazının başında sonucu özetlemem gerekirse, benim, “16 Nisan 2017 Referandumu” öncesinde yazdığım yazıda “Bu halk oylamasında evet demek farzdır” şeklinde bir ifadem yoktur. Aşağıda o yazıdan ve referandum sonrasında yaptığım açıklamadan paragraflar aktaracağım, orta derecede zekası olan, peşin hükümle okumayan ve biraz dikkat sarf eden herkesin anlayacağı üzere söylediğim, bir fıkıh kuralına dayanmaktadır; bu kurala göre “farz olan bir vazife ona ulaştıran bir başka şeye bağlı ise o şey de farz olur”. Bu kuralı naklettikten sonra insanları, “davaları ve ona götüren yol konusunda” düşünerek karar vermeye yönlendirdim. İşte o yazılardan parçalar:
Suriye'de karargaha intihar saldırısı
Suriye'de karargaha intihar saldırısı
14 Temmuz, Salı
Mevcut anayasadan herkes şikayetçi idi, bu şikayetlerin arasında yetki çatışmaları, başka şartlarda ülkenin başını belaya sokacak çift başlılık gibi durumlar da vardı. En iyisi olmasa da olabilecek iyiyi gerçekleştirmek üzere bir kısmi değişiklik teşebbüsü yapıldı. Bu teşebbüsün “Evet” ile sonuçlanması durumunda eski halden bazı beklentileri olan ve hedef haline getirdikleri Recep Tayyip Erdoğan’ın daha güçlü ve etkili hale gelebileceğinden endişeye kapılan kesim içeride ve dışarıda bütün imkanlarını kullanarak değişikliği engellemek üzere hareket ediyorlar.
Bu kesimin içinde daha çok kimler var?
Recep Tayyip Erdoğan düşmanları var. Ona niçin düşman oldular?
Çünkü o, adam saymadıkları halk ile el ve gönül birliği yaptı. Merkeze yürümeleri engellenen halkın önünü açtı. Ekonomi, eğitim, sağlık ve imar konularında rüyaları gerçek kıldı. Dinli dinsiz, dindar gevşek dinli bütün vatandaşların inançlarına uygun yaşamalarını ve insan hak ve özgürlüklerinden eşit olarak yararlanmalarını sağladı. Medeniyetimizin okulları olmaya namzet İmam Hatip okullarını, mahrum kılınan haklarına kavuşturdu, yeniden itibar ve ilgi odağı olmalarına imkan verdi. Bütün mefahirini aziz dinine borçlu olan bu milletin hayatından dini eksiltmek için alınmış zalimce tedbirleri yıkıp geçti, hem dindar hem de her meşru alanda etkili olmayı mümkün hale getirdi.
Dünyayı zulüm ve sömürüyü mubah sayarak yöneten devlet ve şirketlere karşı bağımsızlığımızı ilan etti. Mazlum ve mağdur İslam dünyasına ümit ve cesaret aşıladı...
Bütün bu olup bitenlerin önünde, Allah’ın izni ve asil halkın desteği ile Recep Tayyip Erdoğan var. Onu maddi veya manevi olarak etkisiz hale getirirlerse eski zulüm ve sömürü düzenine yeniden kavuşma ümidi taşıyorlar. İşte bu iki zıt hedef oylanıyor. Evet dersek Erdoğan’ın öncülüğünde 2002’den sonraki süreç devam edecek, hayır denirse adım adım kötü olan eskiye dönülecek.
Birkaç cümle de işin din ve ideoloji boyutu için yazayım:
Nasıl bir ülke, nasıl bir düzen istiyorsunuz? Bunu kendinize sorun.
İkinci sorunuz şu olsun: Bu hedefe bir adımda, bir sıçrayışta ulaşmak mümkün müdür? Mümkün değilse zamansız ve usulsüz sıçrayışlarla durmadan sakatlanmak mı istersiniz, yoksa hedefe götüren adımları, usulüne ve gereğine uygun olarak sırayla atarak her adımda sağlıklı mesafeler kat’ etmek mi istersiniz?
İşte bir de bunu oyluyoruz!
Bizi hedefe yaklaştıracak olan bir adımı daha “Evet” diyerek atmak, “farz olanı tamamlayan ve ona yaklaştıran her fiil farzdır” kuralının çerçevesine dahildir.
Kendilerine asla katılmadığım, bütün argümanlarını ya yanlış ya da yersiz ve zamansız bulduğum “Hayır”cılar da bu milletin parçası, bu ülkenin vatandaşlarıdır. Onlarla aynı sokaklarda, aynı binalarda, aynı toplu yerlerde bulunuyor ve yaşıyoruz. Birimizin veya bir grubun başına bir felaket gelse o siyasi ve ideolojik farkı düşünmeden yardıma koşmak; insan, vatandaş ve bir ülkede paydaş olarak elimizden gelen yardımı yapmak durumundayız ve bu böyle de olmaktadır. Ben “Evet”te hayır görüyorum, ancak referandum da gelir geçer, inşallah millet ve memleket için hayırlısı ne ise o olur, sonra bu ülkede farklı kesimlerin barış ve olabildiğince dayanışma içinde yaşamaya devam etme süreci avdet eder. Bu referandumun sonucu ne olursa olsun uzun vadede kazananlar; ahlak, hukuk ve itidali terk etmeyenler olacaktır.” (13.04.2017)
Oylamaya katılanlar evet desinler, hayır desinler her iki halde de iradelerini ortaya koymuş, sonucu onlar belirlemiş oluyorlar. Halkın hür iradesiyle seçim yapabildiği, seçilenleri çeşitli yol ve yöntemlerle denetleyebildiği ve başarısız olduklarında değiştirebildiği sürece istibdad (tek adam yönetimi ve hakimiyeti) söz konusu olamaz. Bizi Saddam, Kaddafi, Esed gibi tek adamlarla ve onların ülkelerindeki sistem ile eşleştirenlerin söylediklerine kendilerinin de inanmadıkları kanaatindeyim.
Din ile oy arasındaki ilişki üzerine şu açıklamalar yapılmıştı:
Hayır demek farzdır, evet demek haramdır.
Oylamanın din ile bir alakası yoktur.
Hayatımızda İslam’ın adım adım çoğalmasını ve tamamlanmasını istiyorsak -ki, bunu istemek farzdır- ve bu anayasa değişikliği de bu adımlardan birini teşkil edecek veya adımları kolaylaştıracaksa -farzı tamamlayan, farzın gerçekleşmesine vesile olan da farzdır kuralına göre- oylamada evet demek farz olur (Bu benim görüşümdür).
Halkın yüzde elliden fazlasının bu farzı yerine getirmiş olması Türkiye’deki dindarlık oranlarına göre önemli bir gelişmedir. Keşke halkımızın bu kadarı, bırakın farzı tamamlayan şeyleri, farzların, vaciplerin kendilerini yerine getirseler, haramlardan uzak dursalar ve erdemler dini olan İslam’ı kamil manada yaşasalar ülkemiz bir başka ülke olur; toplumda huzur, barış, adalet, edep, emeğin ve helalin değeri hakim hale gelirdi.
Her şeye rağmen halkımızın kahir çoğunluğunun kendini Müslüman bilmesi, kusurlarına rağmen imanını koruması, bu imanın verdiği sezgi ve irfan sayesinde bilgiçleri yanıltan sonuçlara imza atması şükretmemiz gereken bir vakıadır.
Benim görüşüm, belli bir kuralın belli bir olaya uygulanması manasında bir yorumdur, bir içtihaddır. Bu yoruma katılmamak “farzdan, vacipten kaçmak” manasına gelmez. Dini inancı gereği evet diyen de hayır diyen de bizim orana dahildir. (20.04.2017)
O günlerde söylediklerim bunlardır ve hala böyle düşünüyor ve böyle diyorum.
Cami ve diyanet hizmetlerinde Hasan Paşa örnekliği
04:003/02/2019, Pazar
G: 3/02/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçende bir video kaydı paylaşıldı, bu kayıttaki kişi Diyanet ve Din Eğitimi kurumlarında çalışan insan sayımızı abartıyor ve bunların irşad ve hizmet olarak bir şey yapmadıklarını söylüyordu. Her kurum çalışanları arasında arızalı olanlar bulunabilir, ama genel olarak bu kurumları ve görevlileri asılsız ithamlarla karalamanın gerçek durum ve iyi niyetle bir alakası yoktur.
Yıllardır bazı özel ve etkili cami hizmetlerini görüyor, zaman zaman da köşemde duyuruyorum. Bu gün tanıtacağım hizmet bir yandan Diyanet İşleri Başkanlığı ve başta Kadıköy olmak üzere ilgili müftülüklerimiz ile bir yandan da benim takdir ve takip ettiğim değerli öğrencimiz “Hasan Paşa Camii İmamı Levent Uçkan” ile ilgilidir. Daha yazımın başında bu hizmetlere imkan verdiği için Diyanet’i ve diğer görevlileri kutluyorum.
Levent’ten, organize ettiği ve katıldığı hizmetlerle ilgili bir bilgi notu rica ettim, o da lütfetti. Bu notu işi gücü Diyanet’i itibarsızlaştırmak olanlara karşı okurlarımla paylaşıyorum:
1. 2008-2012 Hasan Paşa Cami merkezli yapılan faaliyetler.
2012-2016 Kadıköy İlçe merkezli faaliyetlerin yapılandırılması.
2016-2018 İstanbul Müftülüğü Gençlik Koordinatörü sıfatıyla İl genelinde 13-29 yaş kız, erkek gençlere yönelik yapılan tüm DİB faaliyetlerinin organizesi.
2. Hasan Paşa Cami merkezli her yıl bir proje çalışıldı. Benzer özelliklerdeki 200 küsur camiyi DİB seçti ve bu cami imamlarının projelerini dinledi. Türkiye genelinde bu projelerin yaygınlaşması için 81 il ve 922 ilçede projeci imamlara tecrübe paylaşımı seminerleri yaptırıldı. Levent Uçkan da bu kapsamda 2012 den itibaren 40’tan fazla ilde DİB personeline seminerler verdi.
3. TDV öğrenci evleri (şuan 3.000 üniversite öğrencisi var. 318’i Hasan Paşa Cami çevresinde), uyuşturucu ile bağımlılıkta mücadele (Hasan Paşa’da 20 kadar günlük ilgilenilen sokak insanı ve bağımlı var.), İstanbul’da her gece 100 km hat üzerinde parklardaki sokak insanlarımıza yönelik 21.00-03.00’de 1.000 kişilik çorba dağıtan Aşhane Minübüsünün çorbası Hasan Paşa cami aşevinde üretiliyor. Boşanma öncesi pozisyondaki ailelere, dini rehberlik ve bir kez daha düşünün seansları, günümüz inanç problemleri ve kurgu sorular ile şüphe ve savrulmalar yaşayan özelde lise ve üniversite gençlerimize Çarşamba, Cumartesi günleri randevu usulüyle özel oturumlar, Kur’an kursu eğitimini bitirmiş yetişkin hanımlara yönelik kırık meal ve tefsir dersleri (5. Yıl 60 katılım, pazartesi günleri, bayan hocalar riyasetinde), öğrenci burs faaliyetleri, Kızılay başta olmak üzere kan kampanyası aşamasından düzenli kan bağışçıları ve Kızılay Camileri diye tanımlanabilecek camilerimiz. (Hasan Paşa’ da kan bağışçı listemiz 600 kişi. Ülke genelinde DİB’in %5 olan kan katkı oranını cami bazlı %25 olarak çalışıyoruz. Her yıl düzenli 3 kampanya ile)
4. Kamp camileri, zekat camileri, bağımlılıkla mücadele camileri, turizme yönelik ön tebliğ camileri, ihtisas camileri vb. pek çok farklı amacı merkeze alan ihtisas camileriyle ilgili sunumlar hazırlıyoruz.
5. 2012 sonrası Kadıköy’de ilçe bazlı farkındalık ve ilgi odaklama faaliyetleri yaptık. 2012 de Söğütlüçeşme alanında 14.000 m2 alanda 10 gün alanda kalarak günlük 12 saat etkinlik yaptık. Günlük 5.000 insanımızın asgari 1 saatlik alan etkinliğine katılımı sağlanan bu icrada toplam ziyaretçi sayımız 80.000 oldu. Genel proje ve organizeyi Levent Uçkan yaptı. Kadıköy’de dini etkinlikte sosyalleşme ve psiko-sosyal dönüşüm bu faaliyet ile kapıyı açtı.
6. 2013’de gece ihya ve bad-ı saba isimli bir programla Fenerbahçe maçları dışında Rasul sevgisiyle de Kadıköylülerin Altıyolda trafiği tıkayabileceğini gösterdik. 5.000 katılımlı bir teheccüt bu organizenin formuydu.
7. Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy ilçelerimizde dini irşadın dilini çözme ve ilçe halkının katılım ve desteğini sağlamayı Rabbim nasip etti. Çevre, hayvanseverlik, sanat, bilim ve coşku faaliyetleriyle Kadıköylünün kalbi yumuşatıldı. Aşevi faaliyetlerimiz ilçe dışından taşınan muhafazakar finans ve belediye destekleriyle değil imece usulü 300 kadar küçük katkılı yerel insanımızın katkılarıyla işletiliyor. Cami faaliyetlerinde en az sayıda profesyonel var. 40 kadar kadın ve erkek gönüllü tarafından WC temizlikleri de dahil cami ihya ediliyor. Nöbet usulüyle.
8. Bu faaliyetler 2017 itibariyle İstanbul Gençlik Koordinatörü olarak görevlendirilmemi getirdi. İl genelinde 8.000 personel arasından alan gerçekliği olan ve camisinde, kursunda düzenli ders halkaları, yaz kampları, burs vb bulunan 325 arkadaşımızla il ve ilçe koordinatörlüklerini ve yönetim kurullarını oluşturduk.
9. 2018 Ocak itibariyle Heybeliada, Şile vb. alanlarda DİB’e 49 yıllığına orman arazileri tahsisledik. İzci kamp alanları ve gençlik macera parkurları vb projeler için hayırseverlere sunumlar yapma aşamasındayız. (Onlarca yıl cami, kurs, okul vb ne yönlendirdiğimiz hayırseverlerimizi bu kez kamp alanları ve macera parkurları inşaya davet edeceğiz. Burada bir zihin açılımına ihtiyaç var. Özel okullar vb için kurulan kamp alanlarında bir zorluk yaşamasak da Kuran kurslarımız, İstanbul’da depo 15.000 öğrenci, Yaz kurslarından 250.000 öğrenci, 4-6 yaşta 15.000 öğrenci, Diyanet evlerinde 1.000 öğrenci vb rakamlarla bu kamp alanlarına ihtiyaç var.
Belediyeler ve gençlik bakanlığı imkanları yetersiz. Alabildiğimiz yüzdeler de. Heybeliada senatoryum binaları ve 300 dönüm arazi DİB’e 1 ay önce verildi. Bu ilk kurulumda devlet projesine ihtiyacımız var. İsraf etmediğimizi göstererek diğer kamplarımızda kendi hayırseverlerimizi yeterli olur.
(Bir yazıya sığmayan hizmetler gönlümüzde ümit çiçeklerinin açılmasına sebep oldu. Devamı gelecek yazıda).
Cami ve Diyanet hizmetlerinde Hasanpaşa örnekliği (2)
04:007/02/2019, Perşembe
G: 7/02/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Levent Uçkan Hoca’yı okumaya devam ediyoruz:
10. Şimdiye kadar gerçekleşen projelerin tamamında çalışma ahlakımız şu şekilde oldu: Hedef koyma ancak yapamama durumunda istifa mektubunu yanımızda taşıma.
Cami ve Diyanet hizmetlerinde Hasanpaşa örnekliği (2)
Cami ve Diyanet hizmetlerinde Hasanpaşa örnekliği (2)
31 Ocak, Perşembe
Rabbim mahcup etmedi. 2018’de ocak ve şubat aylarında ada seferlerinin yapılamadığı 3 gün dışında 3 ayda Heybeliada Kızılay Gençlik Kamplarını kullanarak 5.000 lise ve üniversite gencini günlük ve yatılı programlarda ada kültür gezilerini organize etme sözümüz gerçekleşti. Bu tür çalışmalar gençlik koordinatörlüğünün faaliyet alanlarını genişletmesine yol açtı ve pek çok güzel faaliyetin icra edilebileceğinin ispatı oldu.
11- Şu an İstanbul Müftülüğü Gençlik Koordinatörlüğü olarak Türkiye genelinde nicel ve nitel en etkin gençlik teşkilatı olma iddiasının fotoğraflarını kamuoyuyla paylaşmaya çalışıyoruz. 300 ü aşkın DİB personelinden oluşan koordinatörlüğümüz, haftalık istişarelerle toplanıyor. 39 ilçede yapılanmış durumda. Bu yapılanma, genelde etrafında gençlik çalışmaları bulunan hocalarımızın gayretleriyle oluşuyor. 10-20-50-100 genci yetiştirmiş ve yıllanmış cami çalışmaları. Cami şemsiyesi ve ümmet dilini konuşan öbekler bunlar…
12- İstanbul Müftülüğü Gençlik Koordinatörlüğü Yönetim Kurulu ve 200 kadar hocamızın katkılarıyla 1 Ocak 2019’da Fatih Camii’nde koordinatörlüğün doğum faaliyetini organize ettik. 1 hafta gibi kısacık bir vakitte organize edilen bu faaliyeti şöyle özetleyebilirim:
— “Gençler Fetih Ruhuyla Fatih Caminde Buluşuyor” 1 Ocak 4.53 vurgusuyla yola çıkıldı.
— İlçe müftülükleri gençlik koordinatörlüklerimizin birebir araç kaldırması ve disipline getirdikleri 30 yaş altı genç sayısı yaklaşık 10.000 idi.
— Basılı ilan ve billboard kullanılmadan telefon rehberlerimiz ve İstanbul Müftülüğü gençlik koordinatörlüğünün özel gayretleri dışında ilanlama yapılmamasına rağmen katılım Teheccüd esnasında 22.000, 03…08:00 arasında cami avlusuna giren insan sayısı 46.000 olarak tespit edildi.
— Son yüzyıl içindeki yüksek katılımlı cenaze namazları, sabah namazı buluşmaları vb. içinde anlamlı katılımlardan biriydi.
— Gelenler 2 derece sıcaklıkta saat 05.30’da Fatih Camii avlusunda saf tuttu. Paltolar yere serildi ve ceketlerle 30 dk teheccüd kılındı. Cami içinde izdiham vardı. Bu fotoğrafın ülkemiz dini coşkusuna katkısı büyük olacak ümidindeyiz.
— Bu faaliyet belli semboller üzerine yapılandırıldı: Koordinatörlük, Gençlik Çalışmalarıyla ilgili icazetini-desturunu, DİB’e verilen mer’î mevzuattan, Vahyin referanslarından, , halkın yoğun desteğinden aldığı gibi Şehrin Fatihinin türbesi başında Fatih Sultan Muhammed Han’ın manevi huzurunda da talep etmekteydi.
— 39 Hatim Halkası: İlçeleri temsilen kuruldu. Kur’an-ı Kerim’in tilavetine, ezberine, tefekkürüne, hayata tatbikine, amele ihlasla indirilmesine … yani her yönüne talip dengeli bir İslam genci ve “vasat ümmet” vurgusu yapıldı. Ne hatimlere boğulmuş bir dindarlık ne mealciliğin sığlığına terk edilmiş bir savruluşa gençlerimizi kaptırmama niyeti önemliydi.
— Buhari Hatmi: Medeniyetimizde var olan “Buhari hatmi” icrası yapıldı. Tüm güncel polemiklere rağmen ümmetin bu şer’ kaynaktan vazgeçmeyeceği ihsas ettirildi.
— Cehri Zikir: Yaklaşık 10 yıldır gerçekleştirilen sabah namazı buluşmaları tesbihat uygulamalarıyla yapılmakta. Dergâhlardaki zikri, Selatin bir camiye taşımanın ve on binlerin huzurunda doğal olarak nasıl yapılacağının icrası gerçekleşti. Merdiven altına ve hiyerarşik kontrole kapalı bir uygulama, 100 yıl sonra şeffaf bir cami programında ortaya konuldu.
— Mescid-i Aksâ İmamının Katılımı: Bazen gönlümüzde gizli tuttuk, bazen gözyaşımızda, bazen duamızda Rabbimize ısmarladık ama Ümmet Coğrafyasını asla unutmadık.
Sonuç Yerine: Muhterem Hocam; Diyanet için kafa yoran, istişare eden cami ve kurs görevlilerimiz var. Ülke genelinde yazıştığımız imamlarımız var. İstanbul Din Görevlileri Derneği vb. proje bazlı ve aktif din hizmeti için dayanışan destek kurumlarımız var. Önlerine proje ve hedef konduğunda yorulmadan, usanmadan hayrî hizmetlere koşan cami cemaatlerimiz var. Diyanetin ve dini irşadın önünü açmaya gece gündüz koşturan müftülerimiz ve merkezde hizmet üreten büyüklerimiz var. Bu “var”lar içinde üretmeyi bizlere lütfeden Rabbimize hamdolsun.
Gençlik koordinatörlüklerindeki personelimizle, Diyanet İşleri Başkanlığındaki yetkili hocalarımıza, akademya çevrelerine sunumlar yapıyoruz. Dosyalarımız onlarca çözüm önerisiyle dolu. Çalışmalarımız kağıt üstü projeler olmamasıyla farklı. Camilerimizi yeni projelerin toplumun yeniden dirilişinin alanı olarak yapılandırmak istiyoruz. Büro tarzı görevlendirmeleri cami imamlıklarımızı terk etmeden yapmayı önemli bir fark olarak koruyoruz. Teorilerin alanda bizzat icracıları olarak projelere çocuklarımız gibi bakıyoruz. Çocuklarımız ümmetin ihtiyaç duyduğu her alanda gelişmeye büyümeye devam ediyor. Velhasıl Diyanet İşleri Başkanlığımız her kademedeki personeliyle kendine verilen yetkiler çerçevesinde koşmaya devam ediyor. Kim bilir belki bu çalışmalar, yakın bir gelecekte kendi adını eski geleneklerde olduğu gibi kahramanlıklarıyla ve gayretleriyle alacak… Çok beklemeden görme duasıyla…
Büyüklerin değişiyle sözü noktalayalım. Üretilen tüm güzellikler cemaatinden, imamına, müftüsüne, DİB personeline bu güzelliklere gönül verenlerin; eksiklikler, hatalar ve aksamalar da bizlerindir. (Levent Uçkan, Hasan Paşa Camii İmam-Hatibi).
Zalimden medet umulmaz
04:008/02/2019, Cuma
G: 8/02/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1995 yılında Filistin’e bir ziyaretimiz olmuştu. Ummu’l-Fahm şehrindeki İlahiyat Fakültesi bizim Marmara Üniversitesi’yle kardeşlik akdi yapmışlardı. Bu fakülte bizim İlahiyat’tan birkaç kişiyi davet etmeye karar vermiş ki kendilerini tanıtsınlar ve sıkışıp kaldıkları İsrail’den dünyaya açılabilmek için bizim ne yapabileceğimizi görsünler, görüşelim diye. O tarihte Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olan Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, onun yardımcısı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, İslam Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Erkal (merhum) ve ben bu davete icabet etmiştik.
Zalimden medet umulmaz
Zalimden medet umulmaz
4 Şubat, Pazartesi
Büyük mücahid, alim ve hakîm insan Râid Salâh o tarihte Ummu’l-Fahm şehrinin belediye başkanı idi. Seyahat boyunca bize rehberlik etti, gezip gördüğümüz yerlerin öncesi ve halihazırı ile ilgili önemli bilgiler verdi. Mensub olduğu hizmet camiasının adı kısaça “İslâmî Hareket” olarak anılıyordu, Hamas onun bir parçası idi. Hareketin yaptığı önemli ve çeşitli hizmetler vardı, bu hizmetlerin bir kısmını da Kemâl el-Hatîb idare ediyordu. Yaklaşık çeyrek asır önceye ait ziyaretimizde genç bir mücahid, şimdi hayatta ve faal olan Kemâl el-Hatîb’in yakın zamanda yaptığı bir açıklama hatıraların canlanmasına ve bu yazıya sebep oldu.
Katil Esed’in yanında yer alarak zulme ortak olan Hasan Nasrullah şöyle bir açıklama yapmış “Ben ve grubum (Hizbullah), Beşşâr Esed’in yanında katıldığımız savaş boyunca zengin bir tecrübeye sahibi olduk”.
Kemâl el-Hatîb işte bu açıklama üzerine şu açıklamayı yapıyor:
Hasan Nasrullah şunu demek istiyor: “Suriyelilerin canları, kanları, evleri, çocukları, kadınları, mescidleri kendileri için bir eğitim, tecrübe ve bilgi laboratuarı ve sahası olmuştur”.
Yüzbinlerce Suriyeli şehide ve milyonlarca sığınmacıya mal olan bu zengin tecrübe (!) sayesinde Hasan, Filistin’i ve Kudüs’ü kurtaracağını iddia ediyor.
Allah’a yemin olsun ki, “Hayır”! Biz Suriyelilerin kanları pahasına Filistin’in, Kudüs’ün, Aksâ’nın kurtarılmasını istemiyoruz.
Suriye, Suriyelilerin canlarına, mallarına ve namuslarına tecavüz edenlerin kurtarmasından münezzehtir.
Kudüs’ü Hz. Ömer Bizans’tan aldı, Salahaddin Eyyubî de Haçlılardan kurtardı.
İşte Kudüs budur, onu, İsrail’in işgalinden ve zulmünden, Hz. Ömer’i ve Salahaddin’i sevmeyen ve onlara küfredenler asla kurtaracak değildir.
Bütün imkansızlıklar, çileler, dünyayı yöneten zalimlerin İsrail’i destekleyerek yaptıkları hukuka ve vicdana sığmaz zulümler, işgaller ve işkencelere, adı İslam Devletleri olan yığının vurdumduymazlığına, menfaati ahlaka, dine ve vicdana tercih etmelerine rağmen yılmayan bu mücahidlere Allah yardım etsin. Unutmayalım ki, Allah yardımını, O’na itaat eden kulları vasıtasıyla yapıyor.
Bu İhvan’dan ne istiyorlar!
04:0010/02/2019, Pazar
G: 10/02/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ortadoğu ve özellikle siyonist emeller bakımından Mısır, başka ülkelere benzemiyor; Mısır’a, ABD-İsrail yanlısı, elde edeceği menfaat karşılığında Filistin mücadelesini engelleyen bir yönetimin hakim olması bu iki ülke bakımından hayati derecede önemlidir.
Bu İhvan’dan ne istiyorlar!
Bu İhvan’dan ne istiyorlar!
3 Şubat, Pazar
İslam ülkeleri arasında işbirliğinin güçlendirilmesi ve adım adım bir İslam ülkeleri birliğine doğru yol alınması amacını güdenler için de Mısır’ın konumu ve tutumu belirleyicidir.
Müslüman Kardeşler meşru bir seçimle kazandıkları iktidarda kalsalardı bundan hem Filistin davası kazançlı çıkacak, hem de İslam ülkeleri arası ilişkilerde liderlik yarışının, oyuna gelerek birbirini çelmelemenin yerini kardeşlik, birlik ve dayanışma alacaktı.
Suudi Arabistan, Körfez Ülkeleri ve ABD İhvan’ı, teröristler listesine almıştı. Bu listeye Dünya İslam Alimleri Birliği’ni de dahil ettiler. Bütün dünyada “siyasi veya radikal İslam” denince ilk akla gelen (daha doğrusu yoğun çabalar sonu akla getirilen) cemaat İhvan olmuştur. Halbuki bu bilgi ve imaj kirliliğinin etkisinden kurtulanlar bilirler ki, İhvan hem terörist değildir, hem de siyasi sistem olarak bir çeşit “İslami demokrasi”yi savunmaktadır. Şu halde onların etrafında koparılan sun’i fırtınanın asıl sebebi ABD-İsrail menfaatlerinin riske girmesinden ibarettir.
Le Figaro yazarı George Malbrunot Papa’nın Abu Dabi ziyareti dolayısıyla kaleme aldığı bir yazıda şu ibretlik tespitleri yapıyor:
Abu Dabi (BAE) diğer dinlere müsamaha gösterirken İslamcılara ve İslâmî örgütlere savaşı öncelikleri arasına almış bulunuyor. Bu örgütlere savaş açıp diğer dinlere ve özellikle Katoliklere gösterdiği hoşgörü ve yakınlık Papa’nın ziyaretine sebep olmuştur. Radikal ve özellikle siyasi İslam ile savaşa hevesli olan bu ülke el-Kaide, DAİŞ ve Lübnan Hizbullah’ını terör listesine almakla yetinmemiş, İhvan’ın Fransa şubesi ile Fransa Müslümanları adıyla bilinen Birliği de kara listeye dahil etmiştir. Bir yandan 2019’u hoşgörü yılı ilan ederken diğer yandan buradaki Katarlıları, Katar’ın kazandığı Asya Kupası’nı alma merasimine katılmaktan menediyor. Katolik yabancı işçiler geniş din hürriyetine sahip iken Müslüman işçileri kısıtlıyor. BAE’den bir sorumlu şahsın açık ifadesi şöyle: “Biz kamu yararını korumak ve Avrupa dahil birçok ülkede gördüğümüz nefret söylemini engellemek için Cuma hutbelerine müdahale ediyoruz”. Çok sayıdaki gizli ajanlar bir şahsın düşman olduğunu ihbar edince ona akıl almaz yaptırımlar uygulanabiliyor.
BAE bazı Batı değerlerini paylaşıyor, bu arada dinler arası diyaloga da destek vererek Papa’nın Ezher Şeyhi ile buluşmasını sağlıyor. İslamcılara karşı Sisi’yi mali ve siyasi olarak desteklediği zaten biliniyor. BAE Beşşar Esed’i de destekliyor. Onun hedefi Esed’in iktidardan uzaklaştırılması ve Suriye’ye demokrasinin gelmesi değil, tek hedefi İhvan’ın uzaklaştırılması.
Fransız gazetecinin özetlediğim tespitleri ibret verici. Biz buna ABD, İsrail, Mısır ve BAE’nin Türkiye düşmanlığında birleştiklerini ve ülkemize zarar vermek için plan üstüne plan yaptıklarını da ekleyelim.
Ne hazin bir manzara, İslam dünyasından, birlikten, dayanışmadan, güçlenerek değerlerimizi korumaktan söz ediyoruz, bu dava peşinde nice emekler sarfediliyor, bedeller ödeniyor, en büyük darbeyi de düşman ile işbirliği yapan sözde İslam ülkelerinden yiyoruz! Ne yazık ki, tarih boyunca da Müslümanlar en büyük zararı sözde din kardeşlerinden gördüler, ümmet parçalandı, bir devlet veya ümmetin devletleri yerine kurulan rakip devletler birbiri ile savaştı, ümmet kaybetti, düşman taş atmadan kuşu vurdu.
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!...
Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında
Yâ Rab, o cehennemle bu tûfan arasında
Toprak kesilip, kum kesilip Âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!
Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn’i
En sonra, salîb ormanı görmek Harameyn’i
Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicaz’ın
Âteşli muhitindeki sûzişli niyâzın
Emvâcı hurûş-âver olurken melekûta
Çan sesleri boğsun da gömülsün mü sükûta?
Sönsün de, İlâhi, şu yanan meş’al-i vahdet
Teslîs ile çöksün mü bütün âleme zulmet?
Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman
Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban?
.Uygur Müslümanları ve sorumluluğumuz
04:0014/02/2019, Perşembe
G: 14/02/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Size ne oldu da Allah yolunda ve “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!” diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?/ İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır. (Nisâ: 4/75-76).
Kuzzat Altay isimli genç bir Uygur iş adamını dinlerken o ağladı benim de gözyaşlarım boğazımda düğümlendi.
Uygur Müslümanları ve sorumluluğumuz
Uygur Müslümanları ve sorumluluğumuz
7 Şubat, Perşembe
Yazıklar olsun bizim Müslümanlığımıza, böylesine güzel, kamil ve her derde deva bir dinin adamı olamadık, manevi alanda olduğu kadar maddi alanda da düşmanı caydıracak ölçüde güçlü olmamız gerekirken dağıldık, parçalandık, düşmanı koyup birbirimizle savaştık; dünyada zalimin hasmı, mazlumun dostu, adaletin teminatı olmamız gerekirken zalimden el açıp medet dilenecek duruma geldik. Bu zalim Çin’in Uygur Müslümanlarına yaptıkları hakkında bilgiler ve haberler geldikçe kahroluyorum. En son Kuzzat’ı dinledim ve bu yazıyı yazıyorum. Evet biliyorum ki, olan olmuş, ümmet bu hale gelmiş, iri zalimlere dur diyecek güç dengesinden mahrumuz, ama yine de yapılacak şeyler vardır. Devletin yapacakları vardır, halkın yapacakları vardır. Donmuş kanları belki ısıtır diye yukarıda mealini verdiğim iki ayetin tefsirini sunuyorum:
Müslümanlar Medine’ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri onların peşini bırakmamış, bazen başka kabileler ve Medineli bir kısım yahudilerle iş birliği yaparak Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dinin sâliklerini hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi. Ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve hicrî 6. yılda Hudeybiye Antlaşması’nı yapmaya mecbur kaldılar. Bu antlaşmanın bir maddesine göre bundan sonra müslüman olup Mekke’den kaçanlar iade edilecekti. Böylece hicret imkânı bulamayan müslümanlarla bu madde gereği iade edilen müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke’de kaldılar, müşriklerin çeşitli zulüm ve baskıları altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayanılamaz hale geldikçe Allah’a yalvarıyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. Âyetler bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihî ilişkiyi aşan boyutları da vardır; çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken, savaşın hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm’ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. Bu âyetlerden burada gördüğümüz ikisi, savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızâsını elde etmek, b) Zulmü engelleyip adaleti sağlamak. “Allah rızâsı” da fayda bakımından kullara dönmektedir. Allah Teâlâ’nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O’nun rızâsı için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır. Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığından “Allah rızâsı için savaşmak” adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. Allah’a ve hak dine inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri –maddî, mânevî– bir önderleri olacaktır. Bu önderler Kur’an’a göre tâguttur, şeytanlardır. Bunlara tâbi olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.
Savaş yalnızca silahlı kuvvetlerle yapılmaz. Silahsız kuvvetlerin yapabileceklerini yapmakla yükümlüyüz ve sorumluyuz.
MEB’den öğrencilere yoga dersi
04:0015/02/2019, Cuma
G: 15/02/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Haberin özeti şöyle:
“Yoga eğitimi alarak bu konuda uzmanlaşan ünlü sunucu Ece Vahapoğlu, Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurarak 2018-2019 eğitim öğretim yılında, Türkiye geneli resmi-özel tüm anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise ve dengi okul öğrencilerine yönelik, öğrencilere kendilerinin farkında olmalarını sağlamak, çocuklarda konsantrasyonu artırmak; arkadaşlığı, paylaşmayı ve sosyalliği artırmak, pedagojik oyun anlatımıyla yoga nefes egzersizleri yaptırmak amacıyla ücretsiz “Ece Vahapoğlu ile Çocuk Yogası” etkinliği düzenleme talebinde bulundu. Talebi değerlendiren Milli Eğitim Bakanlığı Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü yoga etkinliğine izin verdi. Bakanlık Türkiye’deki tüm okullara yazı yollayarak bunu duyurdu”.
MEB’den öğrencilere yoga dersi
MEB’den öğrencilere yoga dersi
8 Şubat, Cuma
Haberin aslı olmayabilir diye araştırdım, Bakanlığın yazısını da gördüm, aslı varmış.
2007 yılında bu konuda iki yazı yazmıştım. Yazma sebebimin biri katıldığım bir ilmi toplantı, diğeri de Amerikanlaşmış, Türkçeyi bile doğru düzgün konuşamayan bir doktorun ülkemize gelip yogayı tavsiye etmesi idi.
Diyanet İşleri Başkanlığımız 16-18 Kasım 2007 yılında “Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı” tertip etmiş, bu toplantıda “Dış kaynaklı dini akım ve öğretiler” genel başlığı altında “yoga terapileri, reiki, meditasyon, reenkarnasyon, satanizm vb.” konular tartışılmıştı.
Uzmanların açıklamalarından edindiğim kanaati yazıda şöyle ifade etmiştim:
Bu inanç, öğreti ve uygulamalar ya başka dinlere ait ritüellerin bir parçası, bir uzantısıdır veya dini olmasa da dinin ve ibadetin yerine ikame edilmek istenmektedir. Her iki durumda da dini hayatımız ve milli kültürümüz bakımından zararlıdır. Gençlerimizi ve yeterli bilgi sahibi olmayan yetişkinlerimizi bu cereyanların ve modaların kötü etkilerinden koruyabilmek için şu tedbirler alınmalıdır:
1. Bu konularda doğru bilginin bütün seviyelere uygun açıklamalarla yaygın hale getirilmesi. Bu tedbir çok önemlidir; çünkü ya ideolojik ve dini veya ekonomik amaçları bulunan bazı şahıs ve kuruluşlar, bütün bu konularda yanlış, yanıltıcı, ayartıcı bilgiler vermekte ısrar ediyorlar.
2. Hiç vakit geçirmeden isteyen herkese, her seviyede din eğitim ve öğretimi yapmanın sağlam kanalları açılmalı, engeller ortadan kaldırılmalıdır (Çok şükür engeller kısmen kaldırıldı ama gayret-i diniyyesi eksik veliler yüzünden bu öğretim beklenen sonucu vermiyor).
3. Manevi yoldan tedavi olmak, manevi gücü arttırmak, günlük hayatımızın stresini azaltmak veya gidermek, hayatımızdaki mana ve anlam boşluğunu doldurmak... için dinimiz ve geleneğimizde birçok sahih, faydalı, zararsız ve yan etkisiz tedbir, çare, usul ve yöntem vardır. Ehli ve erbabı olan kişiler ve kurumlar bunları halka anlatmalı, çareyi, aslı astarı olmayan ve mutlaka zararları da görülen yabancı uygulamalarda değil, kendi manevi hazinemizde aramanın ve bulmanın yolları gösterilmelidir…
4. Reenkarnasyon (tenasüh, ruh göçü) ilim, din ve tecrübe ile bağdaşmayan, ya tertiplere veya “tesadüfe, cinlerin etkisine, ortak şuur dışına (üstüne)...” gönderme yapılarak açıklanabilecek nadir olaylara dayanan bir inançtır ve İslam inancına aykırıdır. Müminler, bu inancı yaymak için çeşitli telkin araçlarını kullanan sahtekârlardan uzak durmalıdırlar.
“Yoga mı namaz mı?” başlıklı diğer yazımın sebebi o doktorun tavsiyesi idi”.
Pazar günü inşallah bu yazıyı ve Diyanet’in ilgili fetvasını paylaşacağım.
Yoga mı namaz mı?
04:0017/02/2019, Pazar
G: 17/02/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye’de emsalinin eksik olmadığını sandığım -yurt dışında yaşayan ve neredeyse dilini bile unutmuş olan- bir doktor, medya sayesinde her yıl birkaç gün gündeme oturuyor; her gün gazetelerde okuduğumuz “sağlıklı yaşama” kurallarını, kendi buluşları gibi sunuyor, sonra bırakıp gidiyor.
Yoga mı namaz mı?
Yoga mı namaz mı?
10 Şubat, Pazar
Hayır, yaptıklarına itirazım yok, belki faydalı da oluyor, ama abartılacak bir tarafı yok.
Bir yazıya konu edinmemin sebebi ise “sağlıklı yaşama kuralları arasında” yer verdiği “her sabah on dakika yoga”dır.
Yoga bizim dinimize ve kültürümüze yabancı olan, Hindistan ve Uzak Doğu kültürüne ait olup son yıllarda bir moda gibi dünyaya yayılan bir rahatlama ve stres atma aracı, bir eksersizdir; üstelik masum da değildir, birçok yerde bir dinin misyonerlik aracı olarak kullanılmaktadır.
Yoga yapan zihnini boşaltıyor, ama eğer bunda muvaffak olabilirse -ki, oldukça zordur- yoga sonrasında hayata girince, olayların ve eşyanın izdihamı içinde bunalan insan ruhuna bir şey sunmuyor, bir rehberlik misyonu yok.
Buna karşı Müslümanların namazı var. Namaza duran Müslümanın ellerini kaldırması iki önemli faaliyetin sembolü: 1. Allah’tan başka her ne varsa onları arkaya atıyor, zihnini ve kalbini onlardan (mâ-sivâdan) boşaltıyor. 2. Mümin gaflete düştüğü için farkında olamadığı “her yerde hazır ve nazır olan Allah” ile beraber oluyor, gaflet gidiyor, zikir (O’nu anma, hatırlama, manevi beraberliği yaşama) şuuru geliyor. Yogada boşalma var, boşluk var; ama insan için güç, güven, huzur ve sevgi kaynağı olan Allah yok. Namazda hem mâsivadan boşalma, onun ağır yükünden kurtulma var, hem de tekrar normal dünya hayatına dönüldüğünde -muhtemelen bir sonraki namaza kadar- müminle beraber olacak, onu yalnız bırakmayacak, bunalımlarında, çaresizliklerinde, şaşırmalarında O’na rehber, güven ve huzur kaynağı olacak bir şuur var.
Namazın maddi hareketleri de hem yogadan daha anlamlı, hem daha zengindir.
Namaz süresince adım adım Allah’a yakınlaşan mümin bir noktadan itibaren miracı yaşamaya başlıyor ve oturarak okuduğu “tahiyyât” bölümünde âdeta Rabbi ile söyleşiyor; selam alıp veriyor, Hz. Peygamber’e (s.a.) nasip olan en büyük miracın hatıralarını anıyor, namazı sayesinde kendisine de nasip olan miracın mutluluğuna ve eğitici tesirine mazhar oluyor.
Namaz hakkıyla kılındığında o, insana ahlak eğitimi verir; kişiyi kötülük, günah, çirkinlik ve suçtan alıkoyar. Namazı hakkıyla kılmak kolay olmasa da onu devamlı kılarak mükemmeli yakalamaya gayret etmekten başka çare ve yol yoktur. Her ava çıkan avlanamaz, ama ava çıkmadan avlamak hiç mümkün değildir.
Bizim imanımızda ve kültürümüzde namaz gibi bir imkan var iken, onun yerini tutması mümkün olmayan yogayı -üstelik Müslümanlara- niçin tavsiye edelim?
Bu vesile ile Peygamberimizin (s.a.), sağlıklı yaşama ile yakından ilgili bulunan bazı tavsiyelerine yer verelim:
“Acıkmadan yemeyin, acele yemeyin, midenizi doldurmayın (yaklaşık üçte birini boş bırakın; yani dört birimle doyacaksanız bunun üçünü yiyin), haram yiyecek ve içeceklerden uzak durun, imkan bulursanız gün ortasından sonra bir süre (bir saat civarında) uyuyun, yine imkan buldukça oruç tutun. Dünya hayatının geçici, amaç değil, araç olduğunu unutmayın.” (24 Haziran 2007).
Diyanet İşleri Başkanlığımızın bu konudaki fetvası da şudur:
“Yoga, Hinduizm ve Budizm’de kişiye birtakım ilâhî bilgiler ve yetenekler kazandırarak, onun arınmasına ve hakikate ulaşmasına aracı olması amacıyla uygulanan bir yöntemdir. Son yıllarda ülkemizde bedensel egzersiz ve psikolojik terapi faaliyetleri görünümünde yaygınlaşan yoga merkezlerinin önemli bir kısmı kendilerini bu dinlerden ayrıştırarak bağımsız yoga uygulayıcısı oldukları söylemiyle faaliyet göstermektedirler. Ancak yoganın dinî bir yönünün bulunmadığı ve zihinsel arınmayı amaçlayan alıştırmalar olduğu söylemi tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü Hint dinlerinde yoga, dinî bir uygulama olarak varlığını sürdürmektedir. (“Brahmanizm”, DİA, VI, 331)
Buna göre bir Müslümanın, başka bir dinin inanç ve ibadetlerine dayandığını bilerek, yoga yapması uygun değildir.”
Şimdi okullarımızda seçmeli İslam dersleri var. Bu derslerin hocaları eğer liyakatli olur ve gerekli din eğitimini verirlerse örtülü misyonerliklere yer kalmayacaktır.
Almanya tezkiye ediyor Mısır asıyor
04:0021/02/2019, Perşembe
G: 21/02/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mısır’da başsavcı Hişam Berekât’a yapılan suikast sebebiyle çoğu İhvan’dan olan 28 kişi tutuklanmış ve mahkemeye sevk edilmişti. Vaktiyle şehid Seyyid Kutub’un da kapatılıp işkence edildiği meşhur Tura hapishanesinde çoğu genç olan bu kişilere çeşitli işkenceler yapıldı ve dokuzunun idamına hükmedildi. Sisi yönetimindeki Mısır’da muhakemenin (yargılamanın) nasıl yapıldığını haksız yere ceza evlerinde işkenceye ve muhakemeye tabi tutulan İhvan mensuplarından biliyoruz.
Almanya tezkiye ediyor Mısır asıyor
Almanya tezkiye ediyor Mısır asıyor
14 Şubat, Perşembe
İşte aynı hukuksuzluk çerçevesinde sözde muhakeme edilip idama mahkum edilenlerden dokuz gencin, dün itibariyle ceza evinden alınıp idam öncesi muayeneleri için hastahaneye sevk edildikleri anlaşılmaktadır. Bu zulme muttali olanlar ulaşabildikleri bütün uluslararası hak ve hukuk kurumlarına “acil yardım” çağrısı yapıyorlar; bu masum insan kıyımının durdurulması için Mısır yetkilileri nezdinde girişimler yapılmasını diliyorlar.
Bu haber bana ulaştığı gün bir başka haber daha ulaştı. Bu ikinci haber de Almanya’dan. Özeti şöyle:
Almanya parlamentosundaki İslam ve yabancı düşmanı muhalif partilerin Müslüman Kardeşler (İhvan) ile ilgili soruları üzerine İçişleri Bakanlığı şu açıklamayı yapıyor:
Müslüman Kardeşler en eski siyasi ve sosyal bir örgüttür, İslam dünyasında siyasi ve sosyal hayatta en etkili, halkçı ve halkın taleplerine en uygun cevap veren örgüttür. Bu örgütün hedefi, Kur’an’a ve Hz. Peygamber’in sünnetine dayanan örnek bir toplum inşa etmektir. Bazı İslam ülkelerinde İhvan’ın tasfiye edilmesi ve yasaklanmasının sebebi, halkın hürriyet ve iktisadi refah merkezli taleplerini karşılamada gösterdikleri başarı sebebiyle hakka, hürriyete ve çok partili siyasete müsamaha etmeyen totaliter yöneticilere rakip olmaları yüzündendir. “Almanya İslam Topluluğu” İhvan’a en yakın oluşumdur ve bunlar, İslam ile ilgili konularda insan hakları siyasi ve sosyal enstitüleri ve Alman hükümetinin stratejik ortağıdır. Devlet Güvenlik Biriminin tahminine göre 1400 üyesi bulunan bu topluluk hem Almanya’da hem de Mısır ve Suriye gibi totaliter yönetimli İslam ülkelerinde insanları barışa çağırmakta ve şiddetten uzak durmaktadırlar.
Almanya İçişleri Bakanlığı İhvan hakkında bu açıklamayı yapıyor, Suudî Arabistan, Körfez Ülkeleri ve Mısır İhvan’ı terörist örgütler listesine alıyor, mensuplarını yakalayıp işkence ve idam ediyor. Aynı ülkeler Türkiye’ye karşı da ortak bir cephe oluşturmuş, İsrail ile de işbirliği yaparak ülkemizin başına çorap örmenin peşine düşmüşlerdir. Suudi Arabistan’ı fiilen idare eden MBS para ile şahısları ve bazı yoksul devletleri satın alarak yoluna devam ediyor, cinayet, gasp ve zulümlerini örtmeye, unutturmaya çalışıyor. Arkasında ABD ve İsrail var. BAE de en hararetli yardımcısı.
İslamcıların en büyük idealleri dünya İslam birliğidir. Bu uğurda büyük çabalar harcanmış, bir kütüphaneyi dolduracak kadar kitap ve makale yazılmıştır. Osmanlı’da Yavuz Sultan Selim’den sonra bu siyaseti benimseyip önemli adımlar atan padişah Sultan Abdülhamid olmuştur. Daha yakın zamanlarda Suudi Arabistan’ın müstesna kralı Faysal da İslam birliği davasına gönül verenlerden idi. Hem Abdülhamid’e hem de Faysal’a yapılanlar bu davadan, İslam düşmanlarının ne kadar korktuklarını ortaya çıkarıyor. Bugün maruz kaldığımız parçalanma, dağınıklık, düşmanı koyup birbirimizle savaşma belalarının arkasında da bu korku ve düşmanlığın bulunduğunda şüphe yoktur.
Benzer durumlar yalnızca bizim zamanımızda olmuyor. Bakın Fuzuli ne diyor:
“Dost bîvefâ, felek bîrahm, devran bîsükûn
Dert çok, hemdert yok, düşman kavi, talih zebun.”
Yine Fuzûlî, Kanuni’nin kendisine bağladığı maaşını alamayınca, bürokrasiyi, rüşvetçiliği ve yozlaşmayı yeren kâfiyeli nesir tarzında Şikâyet-nâme’yi yazmıştır. Özellikle “Selâm verdim rüşvet değildir deyü almadılar” sözü mektubun hala dillerde dolaşan meşhur cümlesidir.
Şu halde güçlü düşmanın oyunları olsun, içerideki ahlaki çürüme olsun geçmiş zamanlarda da vardı. Ümmet bu hendikapları da aşarak bugünlere geldi. “Kaliteli az, sıradan çoğa galip gelir” düsturunca bir avuç “hakperestler” de kalsa mücadeleye devam edilecektir.
Ümitsizliğe düşmeyelim ve Akif’in beytini hatırlayalım:
Allah’a dayan, sa’ye sarıl hikmete râm ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
Not
Bu yazıyı yazdıktan sonra dün (Çarşamba) saat sabah altı ile dokuz buçuk arasında dokuz gencin idam edildiğini büyük bir üzüntü içinde öğrendim. Allah rahmet eylesin!
Hukuk, liyakat ve hürriyet
04:0022/02/2019, Cuma
G: 22/02/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslümanların hukuka riayet etmelerini, emaneti hak edene vermelerini, Allah kesin bir ifade ile buyuruyor:
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir” (Nisa: 58).
Hukuk, liyakat ve hürriyet
Hukuk, liyakat ve hürriyet
15 Şubat, Cuma
Emanet, korunması istenen maddî veya mânevî değerdir. Kişinin kullanıp sahibine iade etmek üzere aldığı veya koruması için bırakılan eşya emanet olduğu gibi devletin hizmet makamları da emanettir; ilim, din, antlaşma ve sözleşmeler, komşuluk hakları... emanettir. Bütün bunlar korunacak, muhatap ve ilgililerine teslim edilecek, ne maksatla verilmiş ise ona uygun olarak kullanılacaktır.
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya yakışan budur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (Maide: .
Bu âyette İslâm’ın sosyal, hukukî ve ahlâkî amaçlarının önemli bir kısmı özetlenmektedir. “Ferdî ve sosyal yapıda dirlik ve düzenliği, hakkaniyet ve eşitlik esaslarına uygun şekilde davranmayı sağlayan ahlâkî erdem” anlamına gelen adalet, sosyal hayatın en önemli denge unsuru ve teminatıdır. Müslümanlara âdil olmaları emrediliyor.
Adaletsiz devlet harab olur, adaletle devlet daim olur, güçlü olur, ayakta durur.
İslam temel insan hak ve hürriyetlerini gayr-i müslimler dahil bütün insanlık için tanımış ve gerekli görmüştür.
Ancak hak ve hürriyet başkalarınınkine zarar vermeden kullanılacaktır ve hukuk, adalet birçok zaafları bulunan insanlar (beşer) eliyle gerçekleşecektir. Hukuk ve adalet kurumlarını da yönetenler insanlardır. Yönetici, hakim, şahid, memur, davacı, davalı… haktan ve hukuktan saparsa, meşhur deyişle tuz kokarsa adalet ve liyakat nasıl gerçekleşecektir!
Peygamberimizin (s.a.) şu ifadesinin kulaklara küpe olması gerekir:
“Ben de ancak bir beşerim (sizin gibi insanım), siz aranızda anlaşamayıp bana dava ile geliyorsunuz; olur ki biriniz diğerine göre delilini daha ustalıklı sunar ben de işittiğime göre onun lehine hükmederim; her kime kardeşine ait olan haktan bir şey hükmedersem sakın onu almasın; çünkü ona ateşten bir parça vermiş olurum”.
Hakim dürüst ve işinin ehli olsa da davanın tarafları, şahidler ve hükme götüren diğer unsurlar haktan sapar, işi kitabına uydururlarsa hak ve adalet yine yerini bulamaz; çünkü peygamber bile olsa hakim gaybı bilemez, dosyadaki delillere göre hükmünü vermek durumundadır. Ama hakim bir kimsenin lehinde hüküm vermiş olsa bile gerçek durum bakımından bu kişi haklı değilse, meşru olmayan yollara başvurarak hakimi yanıltmış ise aldığı ona helal olmaz. İşte bu sebeple “Kanunun ve mahkeme hükmünün her verdiği helal değildir” cümlesi kurulmuştur. Kazâen (hakimin hükmü ile) elde edilen her şey, diyâneten de (din ve ahlak bakımından da) hak ve helal olmaz; helal kazâ ile diyanetin birleştiği hükümle elde edilebilir.
Bunca âyete ve hadise rağmen İslam ülkelerinde ve ülkemizde hukuk, adalet ve liyakat konusunda arızalar varsa, ki vardır, böyle bir dinden mahrum olan Batı ülkelerinde ise hukuk ve liyakata riayet nispeten daha düzgün ise arızanın kaynağı din değil, eğitimdir, dinin hedeflediği insan olamamaktır.
Eğitim uzun soluklu bir faaliyet, buna birinci derecede önem verilmelidir, ancak göle su gelinceye kadar kurbağaların ölmemesi için ne yapmalı, hangi kesime güvenmelidir?
Biraz da siyasi muhalefet dürtüsüyle bazı kimseler yargının hür ve bağımsız olmasını sıkça dile getiriyorlar. Ve ben soruyorum:
Aynı toplum şartlarını ve niteliğini taşıyan insanların bir kesimi masum mu (günah ve hatadan uzak mı)? Vicdan ile cüzdan arasında sıkışmalar, siyasi ve ideolojik meyiller herkeste var da yalnız yargı adamlarında mı yok? Halkın seçim ve denetimine tabi olan siyasilere değil de dokunulmaz topluluğunun iç denetimine daha fazla güvenmenin makul dayanağı nedir?
İşte bu sorular birçok ülkede siyaset ile yargı ilişkisinde dengeyi bulma düşünce ve çözümlerine sebep olmuş ve kısmen de başarılı sonuçlara ulaşılmıştır.
Sigara haramdır
04:0024/02/2019, Pazar
G: 24/02/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Devlet kapalı yerlerde sigara içmeyi yasaklıyor, Yeşilay yıllardır sigaranın zararlarını anlatıyor ve içilmesini engellemeye çalışıyor, bilim adamları bir tek sigaranın bile vücuda zarar verdiğini ispatlamış bulunuyorlar… Gelin görün ki, benim ülkemde bazı hocalar sigara içmenin mubah (serbest, günah dışı) bir eylem olduğunu ispata çalışıyorlar.
Sigara haramdır
Sigara haramdır
17 Şubat, Pazar
Diyanet İşleri Başkanımız:
“Dünyada ve ülkemizde yıllarca ‘haram’ denilmediği için dikkate alınmayan sigara bağımlılığından insanlığı kurtarmamız lazım. Sigara haramdır ve her birimiz sigaranın haram olduğunu milletimize anlatmalıyız. Ülkemizde 115 bin kişi hayatını kaybediyor. Bu ne büyük bir faciadır” dedi ya, kimi bağımlılık gayretiyle, kimi Diyanet’e saldırmak için fırsat kolladığı için, kimi de fikrî bağımlılık yüzünden ileri geri konuşmaya, yazmaya koyuldular ve Sayın Başkan’ı yıpratma gayretine düştüler.
Mâdem başladınız bari o yalnız kalmasın, kendim dahil olmak üzere yıllardan beri sigara içmenin ve ticaretinin haram olduğunu söyleyen bir dolu ulemanın listesini (belki gelecek yazımda) vereceğim, oklarınızı tamamına yöneltin. (Buraya bir not koyayım: Samimi ve ilmî kanaati farklı olanlara elbette saygımız vardır ve onlar yalnızca görüşlerini açıklarlar, saldırmazlar, kınamazlar.)
Kendimden başlayayım:
Kırk yıldır piyasada olan Helaller-Haramlar isimli kitabımda şunları yazmıştım:
Tütün 15. asırdan sonra yeni dünyadan İslâm ülkelerine girmiş, o zamandan beri de İslâm ulemâsı tütünün hükmü üzerinde durmuşlardır.
1) Tütünün mubah olduğunu söyleyenler zararı olmadığı ve Şârî’ (Allah) tarafından menedilmediği deliline dayanmışlardır. Halbuki:
a) Sigaranın zararı bugün ilmen, kesin olarak bilindiği için zararsız denemez. (Bu konuda gelecek yazıda uzman görüşlerini aktaracağım).
b) Şâri’in menetmediğini söylemek de isabetli değildir. Çünkü Şârî’ her haramı ismen zikretmemiştir. Hüküm kaynakları yalnız sarîh ve husûsî nasslar değildir. Nasslarda geçenlerin haram kılınış dayanaklarına (illetlerine) bakılarak yapılan kıyaslar ve diğer istidlâl yolları vardır.
2) Sigara içmek mekruhtur diyenlerin dayanağı, kıyasla sabit bir hükme “haram” demekten çekinmeleri ve sigaranın zararları hakkında kesin bilgi sahibi olmamalarıdır.
3) Sigara içmek (özellikle tiryâkilik) haramdır diyenlerin mesnedi zarar, isrâf ve nafaka mükellefiyetidir.
Zarar: Sigara hem içenin sıhhatine, hem de yanında bulunanların sıhhat ve rahatına zarar vermektedir.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.): “Ne doğrudan ne de karşılık olarak zarar vardır”33 buyurarak zarar vermeyi menetmiş (Ahmed, Müsned 5/327; Muvatta’, K. el-Akdiye, 31; İbn Mâce K. el-Ahkâm, 17) Allah Teâlâ da “kendinizi elinizle tehlikeye atmayın...” (el-Bakara: 2/195), “kendinizi öldürmeyin....” (en-Nisâ: 4/29) buyurmuştur.
İsrâf: İsrâf malı faydasız yere harcamaktır: “Yeyiniz, içiniz, isrâf etmeyiniz” âyeti (el-A’râf: 7/31) ile “Peygamber (s.a.v.) malın boşa harcanmasını yasakladı.”34 hadisi isrâfı haram kılmaktadır (Buhârî, K. ez-Zekât, 18; Husûmât, 3; İ’tisâm, 3; Müslim, K. el-Akdiye, 14).
Nafaka mükellefiyeti: Kocalar, babalar ve muhtaç yakınlarına bakan erkekler nafaka (onların yiyecek, giyecek, mesken, tedâvi... ihtiyaçlarını temin) ile mükelleftirler. Bundan keserek sigaraya para vermek haramdır…
Nargile ve enfiye gibi alışkanlıkların hükmü de sigara alışkanlığı gibidir.
Evet, kırk yıl öncesinden beri bunu diyorum. Sigaranın hükmü için Kur’an’da “Sigarayı haram kıldım” gibi bir cümle aramak bilgisizliktir. Kur’an-ı Kerim altı yüz sayfa civarındadır, ondan ve sünnet kaynağından çıkarılan/üretilen bilgi ve hükümler kütüphaneleri dolduracak kadar çoktur ve bu hükümlerin içinde haram, mekruh, mubah, mendub, vacib ve farz olanlar vardır.
Konumuzla ilgili olarak araştırılacak husus sigaranın ne kadar zararlı, israf ve zulüm olduğu ve bu nitelikte olan bir şeyin İslam’da hükmünün ne olacağıdır.
Ben “zararı kesin ve büyük, hükmü de haramdır” dedim ve diyorum..
Uzman görüşleri:
Uzmanlar, sigaranın hemen hemen her kronik hastalığın risk faktörü olduğuna dikkat çekiyor ancak anlık olumsuz etkileri de var. Sigara hemen birçok ana sistemin veya organların işlevlerine müdahale eder. Sadece bir sigara, sinüslerinizi doldurup midenizi sıkıştırabilir ve kalp atış hızınızı ve tansiyonunuzu yükseltebilir. -Hatta beyindeki duygusal merkezleri değiştirmeye başlar.
Nobel ödülü sahibi olan Türk bilim insanı Aziz Sancar’ın liderliğinde yapılan çalışmada sigara tarafından DNA’ya verilen zararın yüksek çözünürlüğe sahip bir haritası çıkarıldı. Sigarayı bırakmayı tavsiye eden Aziz Sancar, “Kanser hastalıklarının yüzde 30’u sigara yüzünden oluyor. Nereye gidiyorsak sigarayı bırakmalarını söylüyoruz. Biz kendimiz sigarayı bırakmak için geniş kampanyalar yapıyoruz. Hasarlı hücreler tamir edilebilir. Fakat sigara içtiğiniz takdirde bizim uyguladığımız terapilerin hiçbir faydası olmayacak” dedi.
Sigaranın zararlı maddesi nikotindir. Nikotin çok zehirli bir alkoloiddir. Ağız yoluyla alınacak 1-2 gram nikotin insanı ölüme kadar götürebilir. İçilmeye başlanan bir sigaranın nikotini önce dumana geçmez, çünkü tamamen yanar. Sigara içilmeye devam edilirse yavaş yavaş bazı maddeler nikotini serbest hale geçirir. Böylece ağıza damıtılan nikotin tükürük ile vücuda geçer. Dumanın akciğere çekilmesiyle kana karışan nikotin nisbeti % 25 artar.
Devamlı tütün zehirlenmesi ağız, boğaz ve üst solunum yollarında iltihaplara yol açar. Kalb çarpıntısı, kalb bölgesinde ağrılar, baygınlıklar, bazen astma (astım) belirtileri, solunum bozuklukları görülebilir. Bu arada en çok damarlar fonskiyonel ve organik bozukluklar sonucu daralır. Tansiyon yükselir. İncelemelere göre tütünün bir iki ay gibi kısa, fakat aşırı derecede fazla kullanılması bile kalbin adaptasyon kabiliyetini azaltır.
Çok sigara içenlerin göz sinirlerinde de bozukluklar görülür. Meselâ kısmî renk körlüğü, gece körlüğü, görme alanında boşluklar olur; merkezî sinir sisteminde meydana gelen düzensizlikler, baş ağrıları, uykusuzluk, el titremesi, sinirlilik, nevralji, mizaç değişmeleri şeklinde kendisini gösterir.
Sindirim sisteminde; mide ekşiliğinin artması, ya da azalması, tükürük salgısının artması, ishal, kabız vs. gibi belirtiler olur.
Sigaranın kanserle olan ilgisi yıllardan beri tartışma ve araştırma konusudur. Tütünün kanseri arttırdığı bir gerçektir. Sigara içenlerdeki kanser nisbeti içmeyenlerden yüksektir.
(Gelecek yazıda sigaraya haram diyen alimler listesini vereceğim ve soruları cevaplandıracağım).
Sigara haramdır (2)
04:0028/02/2019, Perşembe
G: 28/02/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir tıp uzmanının daha tespitlerini aktardıktan sonra ulemanın fetvalarına ve sorulara geçeceğim.
“Erkeklerde tüm kansere bağlı ölümlerin yüzde 35’inin, kadınlarda ise yüzde 15’inin nedeni sigaradır. Akciğer kanserine bağlı ölümlerin yüzde 90’ının nedeni sigaradır. Sigara içmeyen ancak dumanına maruz kalanlarda akciğer kanseri riski 3 kat artmıştır.
Sigara haramdır (2)
Sigara haramdır (2)
21 Şubat, Perşembe
Sigara içenlerde akciğer kanseri dışında ağız, dil, dudak, gırtlak, yemek borusu, pankreas, mesane, böbrek, prostat ve rahim ağzı kanseri riski de 30 kat yükseliyor. Sigara, kronik bronşit ve amfizem gibi nefes darlığı yapan akciğer hastalıklarının en önde gelen sebebidir. Kullananlarda bu hastalıklardan ölüm riski, içmeyenlerden 40 kat fazladır. Bağımlılık ortaya çıkarma özelliği açısından sigaranın, eroin, kokain ve alkolden hiçbir farkı yoktur. Sigarayı ilk kez deneyen her üç kişiden birinin tek bir sigara ile bağımlı hale geldiği biliniyor. Bir dal sigara içildiğinde, ortalama 10 saniye gibi kısa bir sürede yanaktan emilen nikotin beyne ulaşarak etkisini gösteriyor.
Şimdi sigara hakkındaki görüşlerini ve fetvalarını nakledeceğim alimler, İslam dünyasında fıkıh konusunda söz sahibi olan alimlerdir:
1. el-Ezher Fetva Komisyonu: Sigara içmeyi şeriat hoş görmez ve haram kılar demiş ve bu fetva 22 Mart 1979 da Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştır.
2. el-Ezher başkanı Câdu’l-Hak tıp uzmanlarının sigaranın zararları hakkındaki tespitlerini öğrendikten sonra “Sigara kesin olarak haramdır, içenler terk etmeli, içmeyenler de içenin yakınında bulunmamalıdır” demiştir.
3. İslam Araştırmaları Merkezi üyesi Dr. Abdulcelil Şelebî: Aklıma yatan ve beni tatmin eden hüküm sigaranın, tadı, dumanı ve izmaritinin rahatsız eden kokusu bakımından pis (habîs) ve hem içene hem de çevresindekilere zararları olması sebebiyle haram olduğudur.
4. Dr. Hâmid Câmi (el_Ezher genel sekreteri ve Küveyt fıkıh ansiklopedisi uzmanlarından): Artık İslam uleması tıpçıların raporlarına bakarak sigara hakkında kesin hükme varmışlardır. Alimlere göre sigaranın hükmü haram ile tahrîmen mekruh arasındadır (Tahrîmen mekruh uygulamada haram gibidir). Bu sebeple hem içenler bırakmalı hem de bunun ticareti yapılmamalıdır.
5. Atıyye Sakr (el-Ezzher fetva komisyonu ve araştırma enstitüsü üyesi): Tıpçıların ortaya koyduğu tartışmasız zararları ve malın hakkı olmayan bir yere sarfına sebep olduğu için din yönünden haramdır, akıl da ondan uzak durmayı emreder.
Bu seviyede daha birçok alim benzer fetvalara imza atmışlardır.
İlmi ve cihadıyla meşhur olan Yusuf el-Karadâvî de sigara içmenin ve ticaretinin haram olduğuna dair fetva veren ve uzunca makaleler yazmış bulunan bir alimdir. Bu alim fetvasına bazı önemli kayıtlar koymuştur ki, bunları da özetle aktarmam gerekiyor:
Bazı kimseler sigaranın zararlı ve haram olduğunu bildikleri halde bağımlı hale geldikleri, bırakmayı istedikleri halde iradeleri buna yetmediği için içmeye devam ederler. Bu kimselerin bırakma niyetleri, mücadeleleri ve aciz kalmaları ölçüsünde mazeretli olduklarını düşünüyorum.
Fıkhın usulünü ve bilimin verilerini göz önüne alarak sigaranın haram olduğunu açıklıyoruz, ancak bunun zina, hırsızlık, sarhoşluk veren içkileri kullanma derecesinde haram olduğunu söylemiyoruz. İslam’da haramların da büyüğü ve küçüğü ve her birinin kendine mahsus hükümleri vardır.
Bugün zararı kesinleştiği için haram dediğimiz sigaraya eskiden bilgi eksikliği yüzünden mübah, tenzihen mekruh diyenler de olmuştur. Bazı kimseler bunlara itibar ederek içmeye devam ediyorlar; bunlara fâsık denemez ve bu yüzden şehadet ehliyetini kaybetmezler; çünkü ittifaklı haramlar ile ihtilaflı haramlar hüküm bakımından aynı değildir.
Bazı kimseler de bir kısım alimlerin ve tıp adamlarının adlarını vererek “Bunlar da sigara içiyorlar” diye mesned ve mazeret arıyorlar. Ancak bilinmelidir ki, bu alimler ve uzmanlar kendilerini günahsız ve hatasız ilan etmiyorlar. Muhemeldir ki, onlar da bilgi eksikliği yüzünden ve ya gençlik saikasıyla zamanında buna alışmışlardır ve bırakmaya iradeleri yetmemektedir. Mesela Şeyh Şeltût gibi kendisi içtiği halde haram olduğuna fetva verenler de vardır.
Sorular:
Diyanet İşleri Başkanımızın açıklamasından sonra ortaya çıkan sorulardan ikisi tekrarlanmıştır:
1. Diyanet’in fetva gerekçesini emsal kabul edersek marketlerde satılan ürünlerin en az yarısı haram demektir. Haram demek bu kadar kolay mı?
2. Diyanet sigaraya karşı gösterdiği keskin ve yüksek sesli tavrı, niye faiz, milli piyango ve zinaya karşı göstermiyor? Diyanet neden piyango için kısık sesli, zina, hırsızlık, görevi kötüye kullanma gibi metanetli konularda kısık sesli ama sigara olunca cihada davet eder gibi yüksek sesli oluyor?
Kendi açımdan kısaca cevap vereyim:
Marketlerde satılan ürünlerin zararlı olanları hakkında tıbbın tespitleri, sigaranınkine eşit veya yakın hale gelirse hükmü de eşit veya yakın olur. Şu anda durum böyle değildir. Ayrıca bazı ihtiyaç ürünlerin herkes farklısını bulamayacağı veya alamayacağı için zaruret de söz konusu olabilir.
Diyanet bir muhalefet partisi veya bir medya organı değildir. Onun İslam’ı açıklama ve öğretme üslubu kendine yakışan şekildedir ve sayılan konularda tekrar tekrar açıklamalar yapmıştır. Yayınlarını ve fetvalarını okuyun. Ayrıca bir şahıs veya kurumun bir haramı açıklamasının şartı daha önce bütün haramları açıklamış olması değildir, olamaz.
İyilik vakfı İKSAR
04:001/03/2019, Cuma
G: 1/03/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Toplumda bilinç oluşturarak yaygınlaşmasını kendisine amaç edinen İKSAR, İslam iktisadı alanındaki teorik bilgilerin pratiğe olabildiğince yansıtılmasını sağlamak için 2018 yılında Sakarya’da bir grup akademisyen tarafından kurulmuştur.”
Askeri araçlara Suriye topraklarından ateş açıldı
Askeri araçlara Suriye topraklarından ateş açıldı
15 Temmuz, Çarşamba
İKSAR adını duyunca merakımı celbetti, internetten bilgi alınca da sevindim, takdir ettim, duyurma ve desteklemenin gerekli olduğuna karar verdim.
Göçmen kuşların sakat kalanlarına bakmak için bile vakıflar kuran, camilerde uygun bir yere para koyup (cami akçesi) ihtiyacı olanların alıp kullanmalarını sağlayan, darda kalanların faizsiz ödünç para alıp sıkıntılarını gidermeleri için para vakıfları kuran… bir geçmişten geliyoruz. Ama öyle bir madde düşkünü olduk ki, ödünç para isteyen dostumuza bile yalan kıvırıp egoistçe boş çevirmekten rahatsız olmuyoruz.
İşte böyle bir durumda İKSAR, çöldeki vaha gibi ümit ve tatmin sebebi olabiliyor. Sakaryalı akademisyenler aynı nitelikteki emsaline de güzel bir örnek tablo sunuyor, “akademisyen olmak fildişi kulede yaşamak değildir, bizim bilim üretmekten başka da vicdani ödevlerimiz olmalıdır, ümmetin derdiyle dertlenmeyen mümin hakkıyla mümin değildir…” demiş oluyorlar.
Bakın daha neleri nasıl yapıyorlar:
“En temel faaliyetimiz karz-ı hasene dayalı İslami mikrofinans programıdır. Bu programda düşük gelir grubundaki insanlara, gelir getirici bir faaliyette kullanmaları için, ihtiyaç duydukları sermaye karz-ı hasen olarak verilmektedir. Bu kişilerin gelirlerini, yaşam standartlarını “arttırma” niyeti İKSAR’a (çoğaltmak), ismini vermektedir. Bu programımız Türkiye’deki ilk kurumsal İslami mikrofinans uygulaması olmuştur. Karz-ı Hasen programının yanında ikinci el ürünlerin dönüşümünü sağlamayı amaçlayan Hayr’ola projesi de devam etmektedir…”
Misyon ve vizyonlarını şöyle açıklıyorlar:
Misyonumuz: İslam’ın ekonomik hayat da dahil olmak üzere insanın her alanını kapsadığı bilinciyle İslam iktisadının uygulanmasına yönelik faaliyetlerde bulunmak ve bu uygulamalarımızın toplumda yaygınlaşmasını sağlamak için elimizden geldiğince gayret göstermektir.
Vizyonumuz: Sakarya’dan başlayarak İslam iktisadının uygulanmasına yönelik Türkiye çapında faaliyetlerde bulunmak ve başka kuruluşlar için rol model oluşturmaktı
Temel Değerler olarak “Samimiyet, Toplumsal Faydayı Düşünme, Şeffaflık, Sürdürülebilirlik, Örneklik, İstişare” başlıklarını açmışlar.
Karz-ı Hasen Programı
Karz-ı Hasen programı çerçevesinde bağışçılarımızdan toplanan paralar yeni bir iş kurmak isteyen düşük gelirli ailelere faizsiz bir şekilde karz-ı hasen olarak verilmektedir. Burada kişinin kuracağı işin uygulanabilirliği, bu işten elde ettiği gelirle borcunu geri ödeyebilmesi, kişinin o işi yapabilecek kabiliyete sahip olması gibi kriterler göz önüne alınmaktadır.
Hayr’ola Projesi
“…İKSAR bünyesindeki Hayr’ola Projesi ile âtıl şekilde duran ilk etapta kitap ve kırtasiye ürünlerinin yeni sahiplerine ulaştırılması ve elde edilen gelirin hayır faaliyetlerine aktarılması amaçlanmaktadır. İslam iktisadının önemli sacayaklarından olan israfın önlenmesi ve farklı hayır faaliyetlerine kaynak oluşturması açısından Proje Hayr’ola’nın çok daha yaygınlaşması ve ürün çeşitliliğinin artmasını amaçlıyoruz” diyorlar.
İKSÂR’ı kuran, yöneten ve destek verenleri kutluyor, ülke ölçeğinde yaygınlaşması için gayret etmenin farz-ı kifaye olduğunu ifade ediyorum.
.
Kölelik İslâm’da değil modern dünyada devam ediyor
04:003/03/2019, Pazar
G: 3/03/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm’ı sevmeyenler, daha da ötesi düşman olanlar asırlardır onda kusur aramaya, yoksa uydurmaya, bunları yaymaya, böylece insan fıtratına en uygun bu dine girerek mutluluk ve huzur arayanları engellemeye gece gündüz çalışıyor, akıl almaz emek, yöntem, araç ve para sarf ediyorlar.
Camide fare paniği: 81 yaralı
Camide fare paniği: 81 yaralı
15 Temmuz, Çarşamba
ABD’den mektup yazan bir gencin haber verdiğine göre orada düşman kurumlarca kiralanmış bir mürted, İslam’ın köleliği kaldırmayışını ve çağlar içinde dinimizin amacına aykırı uygulamaları köpürterek anlatıyor ve oradaki seçkin gençlerin akıllarını karıştırmaya çalışıyormuş. Bu vesile ile önce İslam’da kölelik konusunu kısaca açıklayacak sonra da okuduğum iki yazıya dayanarak modern dünyada (ve modern sömürgelerde) en kötü şartlarda köleliğin nasıl devam ettiğini ortaya koyacağım.
İslam birçok İslam öncesi zalim uygulamaları kucağında buldu, bunların bir kısmı toplumun sosyal ve ekonomik hayatında olmazsa olmaz nitelikte yer almıştı, bir kısmı ise daha kısa zamanda ârızasız kaldırılabilecek keyfiyette idi. Kadının durumu ve kölelik de ancak uzun bir süre içinde ıslah edilebilecek bir durumda idi.
Kadın meselesi ayrı yazılara konu olur.
Kölelik meselesinde ise İslam, acil eylem planında kölelerin durumlarını iyileştirme, uzun vadede ise ortadan kaldırma yolunu tuttu.
Birinci konuda yalnızca şu “birçok âyet ve hadisin ortak mealini” nakletmekle yetinebilirim: “Yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, ağır yük yüklemeyin, yüklerseniz yardımcı olun. Onlara kulum, kölem demeyin, oğlum kızım deyin, dövmeyin, yüzlerine tokat atarsanız hürriyete kavuşturmanız gerekir, çalışıp bedellerini ödeyerek hür olmak isteyenlere imkan tanıyın….”
Bu yüzden Cevdet Paşa “İslam’da köle almak, köle olmak demektir” vecizesini ifade etmiştir.
Zaman içinde yok etmek için de önce kaynağını kurutmuş, savaş esirlerinin mütekabiliyet durumu dışındaki kaynakları ilga etmiş ve mevcudu tüketmek için de hemen her vesile ile kölelerin hürriyete kavuşmaları için vesileler vazetmiştir.
Şimdi gelelim modern dünyada sözde 1800’lü yılların hemen başında kaldırılmış bulunan köleliğe.
“Dünyada 40 milyon ‘modern köle’ var” başlıklı haber özetle şöyle:
Kölelik, dünya genelinde yasaklanmış olsa da ‘modern kölelik’ insanlığın sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Araştırmalara göre, dünyada 40 milyon modern köle bulunuyor
Afrikalıların ellerinden, ayaklarından, boyunlarından zincirlenip gemilere doldurularak köle olarak Batı’ya götürülmesi gerilerde kaldı. Ancak araştırmalar görünümü değişse de köleliğin sürdüğünü ortaya koyuyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Uluslararası Göç Örgütü (IOM) ve Walk Free (Özgür Yürü) Vakfı’nın yaptığı araştırmaya göre, 7.5 milyar nüfusa sahip dünyada 40 milyondan fazla insan modern köle durumunda. 15-19. yüzyıl arasında 13 milyon insanın köleleştirildiği tahmin ediliyor. Günümüzde ise 167 ülkede 71 bin kişi ile yüz yüze yapılan görüşmelerle ortaya çıkan verilere göre kölelik şartlarında çalışan 40 milyon kişinin yüzde 71’i kadın, yüzde 25’i ise çocuk. “Modern köle”lerin yaklaşık 25 milyon kişi zorla çalıştırılıyor. 15.4 milyon kişinin özgürlüğü ise zorla evlendirilerek kısıtlanıyor. Zorla çalıştırılan kişilerden 4.8 milyonu cinsel sömürüye maruz kalıyor. Araştırmada, köleliğin en yaygın olduğu 10 ülke sırasıyla şöyle: Kuzey Kore, Eritre, Burundi, Orta Afrika Cumhuriyeti, Afganistan, Moritanya, Güney Sudan, Pakistan, Kamboçya ve İran.”… İyi bir hayat vaadi ile insan kaçakçılarının ağına düşenlerin de bazen götürüldükleri ülkelerde zorla çalıştırıldığı kaydediliyor. Kölelik şartlarında üretilen ve G20 ülkeleri tarafından ithal edilen ürünler arasında bilgisayar ve cep telefonları, kıyafet, balık, kakao, şeker kamışı bulunuyor... Avrupa’da da mağdurlar olduğu kaydediliyor. Araştırmaya göre kölelik konusunda en fazla önlem alan devlet Hollanda. En az önlem alan devlet ise Kuzey Kore.
Bana birisi çıkıp da “ama Müslümanların tarihi boyunca köle ve cariye bulundu, naklettiğiniz ayet ve hadis meallerine de uyulmadı” demesin. O âyet ve hadis meallerine uyulsaydı bugün bütün dünya dâru’l-İslam olurdu ve sözde Müslümanlar bu zayıf ve zelil duruma düşmezlerdi.
.Yine İKSAR (İyilik Vakfı)
04:007/03/2019, Perşembe
G: 7/03/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçende İKSAR’ı tanıtan bir yazı yazmıştım. Bugün İKSAR’ın ilk örnek uygulamasını nakledeceğim, ama önce Efendimiz (s.a.)’in bir uygulamasını aktarıyorum:
Ensar’dan bir kişi Efendimiz’e gelip geçimlik istemişti, Peygamberimiz ile aralarında şu konuşma geçti:
Sessiz tehlike
Sessiz tehlike
16 Temmuz, Perşembe
- Evinde bir şeyin yok mu?
- Bir kısmını örtündüğümüz bir kısmını serdiğimiz bir çul ile bir de su kabımız var.
- Onları bana getir.
Adam onları getirdi, Peygamberimiz alıp açık artırmaya sundu ve sonunda iki dirhem verene sattı. Parayı alıp dilenmeye gelen kişiye verdi ve “Bunun bir dirhemi ile yiyecek alıp ailene götür, bir dirhemi ile de bir balta satın alıp gel” dedi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.) mübarek eliyle baltaya bir sap takıp adama verdi ve “Git, odun kes, getirip sat ve 15 gün gözüme görünme “dedi. Adam 15 gün sonra 10 dirhem kazanmış, bir kısmıyla giyecek, bir kısmı ile de yiyecek almış olarak geldi, Efendimiz şöyle buyurdular: “Bu yaptığın senin için, dilenciliğin kıyamette alnında bir leke olarak gelip görünmesinden hayırlıdır. İsteme ancak şu üç durumda caiz olur: Çaresizliğe düşürmüş yoksulluk, borca batmışlık ve acıtan tazminat (diyet) ödeme yükümlülüğü”.
Şimdi, İKSAR’ın, eşsiz örneğimizin peşinden giderek yaptığı bir uygulamayı, anlatan üyenin ifadesiyle nakledeyim:
A. K., ülkemize göç etmek zorunda kalan milyonlarca Suriyeliden biri. Eşi ve üç kızı ile Sakarya’da yaşıyor. Anne-babası da yakınlarında, ayrı bir evde hayatlarına devam ediyor.
A. ile ilk tanışıklığımız İKSAR’ın da kurucularından olan bir üyemizin evini taşırken artan kartonları vesilesiyle oldu. Birçoğumuz için ev taşımanın yorgunluğuyla birlikte hızlıca çöpe atılan ve bir fazlalık olan kartonlar, A. için evine götüreceği rızkının kaynağını oluşturuyordu. İşte bu yeni taşınan evden artan kartonlar A. ile tanışmayı ve ailesini yakından tanımayı sağladı. A. dilenmiyordu, daha çok karton toplayıp helalinden gelir elde etme derdindeydi. Bir gün bu derdin peşinde giderken daha büyük bir araba ile daha çok karton toplayabileceğini düşündü ve bize başvurdu. İşte bu başvuru aslında İKSAR’ın temellerinin atılmasına, teoride bahsedilenlerin hayata geçirilmesinin önemine kapı araladı. Motorunu daha iyi bir araba ile değiştirmesi için, çoğunluğu ileride İKSAR’ın yönetimini oluşturacak kişilerden, zekat/bağış toplandı, eksik kalan kısmı ise A.’ya karzı-ı hasen olarak verildi. A. bu paralarla yeni arabası için ihtiyaç duyduğu eksiği kapattı. Noterde arabanın devrini yapmaya gittiğimizdeki mutluluğu, arabayla fotoğraf çekilirkenki heyecanı görülmeye değerdi. Aslında ihtiyaç duyduğu ve bizim verdiğimiz tutar çok küçük ama görece etkisi oldukça büyüktü. Yeni arabasıyla birlikte A. artık sadece karton değil, nakliyat işi de yapıyor ve daha çok gelir elde ediyor. Ayrıca verdiğimiz karz-ı haseni de taksitler halinde geri ödüyor ve ailesinin durumlarının düzelmesi, çocuklarının mutluluğu bize daha da cesaret veriyor.
Bu güzel örnek aslında A. gibi birçok ailenin olduğu ve bu kişilere az da olsa karz-ı hasen ile destek verilince hayatlarında önemli değişimler olacağını gösteriyor. Bizler de daha çok kişiye ulaşabilmek ve kurumsal olarak bu faaliyetleri yayabilmek amacıyla İKSAR’ı kurduk ve faaliyetlerimizin temeline de yoksullara sadece finansman değil finans dışında da desteği içeren karz-ı hasene dayalı İslami mikrofinans programımızı koyduk.
İnşallah çok daha fazla kişiye ulaşabilir ve bu kişilerin kendi alınterleri ile ekonomik durumlarını iyileştirmelerine vesile olabiliriz.
Kavganın perde arkası
04:008/03/2019, Cuma
G: 8/03/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam’ı doğru anlayıp uygulama amacına yönelik çalışmalar, çatışmalar, kavgalar ve iddialarda iki ana akım var.
Birinci akımın temsilcilerine göre:
İslam’ın temel kaynakları Kur’an-ı Kerim ve Sünnettir, bu iki kaynakta yer alan vahyi beşer anlayacak ve uygulayacaktır. Anlama ve uygulamada rehber olan alimler müctehidlerdir, mütefekkirlerdir, onlara tabi olan ikinci ve daha aşağı derecedeki “alimler”dir. Vahiy ilâhîdir, kutsaldır, yanılmaz.
Kavganın perde arkası
Kavganın perde arkası
3 Mart, Pazar
Beşerin anlayışı kutsal değildir, isabet kadar yanılmaya da açıktır. İyi yetişmiş alimler iyi niyetle anlamaya çalışır da doğru olanı bulamamış olurlarsa Allah onları bağışlar, üstelik sevap yazdırır ve hatalı ictihadlarıyla yapılan kulluklarını kabul eder. İslam hayatın bütününü kaplar, din-devlet, din-siyaset, din-hukuk, din-iktisad, din-ictimaiyat, din-ahlak, din-estetik… birbirinden ayrılmaz. Biri Allah’a, diğeri kullara, krallara, seçkinlere ait değildir. Müslüman hayatın bütün alanlarında ve atacağı her adımda dinin neresinde olduğunu bilmek, düşünmek ve sorumluluk bilincine sahip olmak durumundadır. Kendisi müctehid olmayan müminler gerçek manada alim olan müctehidlerin verdiği bilgiye göre bilgi, fikir ve amel sahibi olurlar. Bütün işlerinde tek bir müçtehide ve mezhebe bağlı olmak mecburiyeti yoktur. Devlet başkanının istişare sonunda tercih ettiği ictihad, resmi işlerde bütün ümmetin mezhebi olur. Akaid (iman) konularında Selef, Mâtürîdî ve Eş’arî mezhebleri, amel ve uygulama konularında meşhur dört mezheb (bunların tamamı birden ümmet için) yaşayan Ehl-i sünnet mezhepleridir. Ehl-i sünnet alimlerinin muteber gördüğü, bugün tabileri bulunmayan, ama kitaplarda ictihadları ve görüşleri nakledilmiş olan imamlar ve bunların mezhebleri de vardır. İctihad kapısı kapanmamıştır. Bugün bilgiye ulaşma yolu dünkünden daha kolay hale gelmiştir. Çağın problemlerine İslam’ın çözümünü sunmak için ictihad gereklidir ve buna ehil olanlar tarafından yapılacaktır.
İşte Ehl-i sünnetin ana çizgileri bundan ibarettir ve ben bu grubun içindeyim.
İkinci akımın temsilcilerini iki fırkaya ayırmak gerekiyor:
a) Laik/ılımlı İslam taraftarları: Bunlara göre İslam iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir. Bunların dışında kalan konular dine/İslam’a dahil değildir, insanlar yaşadıkları çağın gerektirdiği gibi bu alanları düzenler ve uygularlar.
b) Teorik olarak veya sözde İslam’ı, birinci gruptakiler gibi kabul ettikleri halde uygulamada iman, ibadet, kısmen ahlak, zikir ve nafile ibadetlerin dışında kalan İslam ile ve ümmetin dertleriyle ilgilenmeyenler, dahası ilgilenenleri Ehl-i sünnetin dışına atanlar, dar çerçeveli İslam anlayış ve uygulamalarına dokunmadıkları sürece laik düzenle bir dertleri olmayanlar, İslam’a aykırı düzenin değişmesi gerektiğine inanan ve çeşitli yollardan bu amaca ulaşmak için çaba gösteren gayret-i diniyye sahibi Müslümanları ve bunların liderlerini “reformcu, mezhebsiz, Ehl-i sünnet düşmanı, terörist…” ilan edenler, tek mezhebe bağlanmayı şart koşup gerektiğinde diğer mezheplerden istifade etmeyi caiz görmeyenler, ictihad kapısı kapalıdır deyip ehli oldukları alanlarda ve lüzumuna mebni ictihadda bulunanlara cephe alanlar, kendi metbûlarını (hoca, şeyh, lider…) yanılmaz, doğrunun tek temsilcisi bilenler…
Ehl-i sünnet alimlerinin temel kitaplarına bakıldığında bu gruplar içinden yalnızca birincisinin sahih İslam’ı ve gerçek manada Ehl-i sünneti temsil ettiklerini görürüz. Diğerlerinin inanç, görüş ve uygulamaları Ehl-i sünnete aykırıdır.
Kim neyi, hangi ismi ve kutsal kavramı ve şahsı kullanırsa kullansın biline ki, perdenin arkasındaki kavga bu üç grup arasındadır.
Açık laik-ılıman İslam taraftarlarının sahih İslam kaynaklarına göre savunulacak tarafları yoktur. Ülkemizde ve İslam dünyasında iki yüz yıldan beri bunlar vardır ve giderek sayıları artmaktadır.
Örtülü ılımancılar ise ya hıyanet veya cehalet ve taassup çamuruna saplanmışlardır.
Peki, durum bu ise ümmetin hali ne olacak; birlik, beraberlik, dayanışma, ortak düşmana karşı güçlenme nasıl olacak?
Çare Ehl-i sünnetin şu temel kurallarında saklıdır:
Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek.
Ehl-i sünnet dışında ama İslam’ın içinde kalan müminleri de kardeş bilmek, ümmeti İslam’da birleştiren ilkeler çerçevesinde birlik, beraberlik ve dayanışma yollarını aramak.
Sahih İslam’ın düşmanları
04:0010/03/2019, Pazar
G: 10/03/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslümanların dinine düşman veya sahip oldukları imkan ve nimetlere göz dikmiş olanlar tarihte ve günümüzde çeşitli yolları deneyerek canımızı, malımızı aldılar ve dinimizi değiştirmemizi istediler, çaresiz din değiştiren fert ve toplulukları da ikinci sınıf dindaş yerine koydular.
Sahih İslam’ın düşmanları
Sahih İslam’ın düşmanları
3 Mart, Pazar
Bugün bir başka tuzak kurdular; önce sahih dine “radikal, köktenci, terörü besleyen…” gibi kulplar taktılar, planlarına engel olmayacak hale gelmiş “ılımlı İslam”ı geçiş dönemi için icat ettiler, ümmete yerleştirince sıra onu da yok etmeye gelecektir.
Allah Teâlâ kullarını İslam düşmanlarının tuzaklarına tutulmamaları için uyarmıştı:
“Sen onların dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: “Asıl doğru yol ancak Allah’ın yoludur.” Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır./ Kendilerine kitap verdiğimiz, onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır; ama her kim onu inkâr ederse işte asıl kaybedenler onlardır.”(Bakara:2/120-121).
Âyette millet kelimesi geçiyor, bu kelime “Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği, onları Allah’a yakınlaştıran yol; dinî ilkelerin ve kuralların bir toplum tarafından benimsenip gelenekleştirilmiş şekli” anlamına gelir.
Peygamberimiz (s.a.) Allah’ın elçisi sıfatıyla bütün insanlar için bir rehber, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiş olmasına rağmen, Medine’deki Yahudiler tam bir taassup ve tutuculukla Hz. Peygamber’e ve İslâm’a karşı tavır almışlar; ona ve onun getirdiği yeni dine uymaları ve bu dinin gerçekleştirdiği yenilikleri benimsemeleri gerekirken, tam tersine Peygamber kendi dinlerini benimsemedikçe ondan asla hoşnut olmayacaklarını ortaya koyan bir tutum sergilemişlerdir. Fakat Allah nezdinde önemli olan, şu veya bu kişi ya da zümrenin hoşnutluğunu kazanmak değil, hidayet üzere olmak, doğru ve kurtuluşa götüren yolu izlemektir. Bu yol ise Allah’ın yoludur; O’nun bildirdiği iman esaslarını, ibadet ve hayat tarzını benimseyip yaşamaktır. Bunlara dair bilgi geldikten sonra, yani Allah Teâlâ Resulüne vahiy yoluyla hak dini ve onun esaslarını bildirdikten sonra artık Yahudilerin veya Hıristiyanların arzularına uymak, İslâm’la bağdaşmayan inanç, ibadet ve hayat tarzlarını benimsemek mümkün değildir; bunu yapan bir kimse Allah’ın dostluğunu ve yardımını da kaybetmiş olur.
Yahudilerle Hıristiyanların, kendi dinlerine uymadıkça Müslümanlardan memnun ve hoşnut olmayacakları yönündeki Kur’ân-ı Kerîm’in bu tesbiti, tarihî olarak da ispatlanmış bir gerçektir. Nitekim Müslümanlar kendi topraklarındaki Ehl-i Kitab’a karşı son derece adaletli ve insanî bir tavır sergiledikleri, hatta her zaman İslâm beldeleri onlar için bir sığınak olduğu halde, Müslüman İspanya’nın (Endülüs) işgalinden başlamak üzere istilâ ettikleri bütün İslâm ülkelerinde Yahudi ve Hıristiyan yönetimler Müslümanlara karşı çok zaman vahşete kadar varan baskı, sindirme ve sömürü politikaları izlemişlerdir. Ayrıca Hıristiyan Batı dünyası, Macarlar gibi Hıristiyanlaşmış Türkleri benimsediği halde Müslümanlığını korumuş Türkleri hiçbir zaman dost olarak görmemiş; özellikle Tanzimat’tan bu yana Türklerin göstermiş olduğu Batı dünyasıyla yakınlaşma çabaları, onların bu olumsuz tavırları yüzünden daima sonuçsuz kalmış ve Türklerin aleyhine işlemiştir. Hıristiyan dünyanın diğer Müslüman milletler, hatta Hıristiyan olmayan bütün toplumlar karşısındaki tutumu da bundan farklı değildir. Hıristiyan Batılılar’ın Müslümanlığı Hıristiyanlığa karşı, Müslümanları da Hıristiyanlara karşı tehlikeli bir güç olarak algılamaları, İslâm’a ve Müslümanlara karşı daha zalim ve haksız tavırlar sergilemeleri sonucunu doğurmakta; bu yüzden bir kısmı iyi niyete dayalı dinler arası diyalog ve benzeri teşebbüsler de ya sonuçsuz kalmakta veya Müslümanlar aleyhine bir komplo şüphesini haklı çıkaran işaretler taşımaktadır…
Bütün bu tesbitler Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı, körü körüne dostluk duygusu besleyip kişiliksiz ve teslimiyetçi bir davranış tarzını benimsemenin de, onların hatasını tekrarlayarak, kör bir düşmanlık duygusuna kapılıp haksız davranışlara kalkışmanın da yanlış olduğunu göstermektedir… Şu halde Müslümanlar için yapılacak iş, dostluk ve düşmanlık gibi duyguların etkisiyle zulüm veya zillet tavırları sergilemekten sakınmak; İslâm’ın genel öğretisine uyarak iman, akıl, ilim, irfan, dürüstlük ve adalet gibi zihnî ve ahlâkî erdemlerle donanmak, bu erdemlerle desteklenen bir kültürel, siyasî ve ekonomik rekabet ve gelişme iradesini en verimli biçimde harekete geçirerek onurlu ve kişilikli bir ilişki zeminini oluşturmaktır.
Beka meselesi
04:0014/03/2019, Perşembe
G: 14/03/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mahallî seçimler yaklaşınca beka meselesi gündeme sokuldu, hem siyaset yapanlar hem de yazarlar bu meseleyi yazmaya ve konuşmaya koyuldular.
Siyasetçiler kendilerince haklı olarak ülkenin bekasının kendi iktidarlarına ve programlarının gerçekleşmesine bağlı olduğunu söylüyorlar.
Beka meselesi
Beka meselesi
7 Mart, Perşembe
Okur yazarlar ise kadroları, programları ve ihtiyaçları göz önüne alarak veya tarafgirlik sebebiyle çarpıtarak görüş bildiriyorlar, bir kısmı da algı operasyonu yapıyorlar.
Beka ülkenin mevcut dünya durumu ve şartları müvacehesinde ayakta kalması demek olduğuna göre bu ayakta kalan, yıkılmayan, yutulmayan bünyenin nasıl bir bünye olmasını istiyorlar, istiyoruz?!
Araya tarihten bir ibret sokmak gerekirse sayın Koloğlu’nun “Abdülhamid Gerçeği” isimli şaheserinden bir alıntı yapayım:
Koloğlu, Sultan Abdülhamid’in “Panislamcı olmadığını, yalnızca tahtını ve devletini Hristiyan ve Müslüman bölücülere karşı korumaya çalıştığını” ifade ettiği bölümü şöyle bitiriyor: Avrupalı sömürgecilerin ‘bilinçli korkusunun (ya bütün Müslümanlar birleşip ayaklanırsa) karşısına, sadece ‘ekonomik siyasi özgürlüklerimiz gitse ne gam, dinimiz elde kalsın da’ diyen ‘bilinçsiz korku sahiplerinden’ değildi (s.207).
Ekonomik ve siyasi özgürlüklerini sözde dini korumak için feda edenlerin halini görüyoruz; yalnızca bunları değil, dinlerini de kaybetmek üzereler; Suud ve Körfez ülkeleri başta olmak üzere vaktiyle Osmanlıya cephe alan ve ipi kopmuş teşbih gibi dağılanların sonunu ne yazık ki, içimiz yanarak görüyoruz. İslam birliği ve dayanışması için sarf edilen bunca gayretten de sonuç alınamıyor.
Peki ekonomik ve siyasi özgürlüğümüzü korumak adına dinimizden vaz mı geçelim veya dini, beşeri akıl ve çıkarlarımıza uyarak değiştirip adı yine İslam olan ama kendi İslam olmayan yeni bir din mi icad edelim?!
İki yol da çıkmazdır; sahih dinimizi ve bu dinin ahlakını hayatımızda koruyarak bugünkü zalim dünya düzeni karşısında ayakta kalmamız mümkündür ve hedef bu olmalıdır.
Ben bir Müslüman olarak siyasetçilerin kişiliklerine, programlarına ve hedeflerine bakıyorum, bunlar “nasıl bir bekayı hedefliyorlar” diye kendime soruyorum; dini feda ederek veya değiştirerek bir bekayı da istemiyorum, sonu hem din hem de dünya hayatı bakımından hüsran olan maddi çöküntüyü, zayıflığı, zilleti de istemiyorum.
Benim dinim Allah rızasını ve ebedî saadeti her şeyin önünde tutmamı istiyor, ama aynı zamanda bu dünyada var olmak, bu aziz dini aziz bir ümmet olarak insanlığa sunabilmek, rahmet ve adaleti dünya düzeninde hakim kılabilmek için zalimler karşısında maddi bakımdan da güçlü (onlardan daha güçlü) olmamı istiyor.
Okur yazarlara bakıyorum, peşin hükümlü ve şahsi hesaplı olanları mevcut iktidarı değerlendirirken ileri, güçlü zalim ülkelerden rakkamlar taşıyor ve bu vadilerde bizim geride kaldığımızı, bunun sebebinin de mevcut iktidar olduğunu ifade ediyorlar. Bu iktidarın müspet manada yapıp ettikleri dile gelince de başarıyı, daha önceki iktidarın mirasına bağlıyorlar.
Bunu tarafgirlik ve insafsızlık olarak değerlendiriyorum.
“Ahlakçılar” da 17 ve 25 Aralık arifesinden beri yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet, adaletsizlik ve liyakatsızlıktan yoğun bir şekilde söz ediyorlar (Sanki bunlar daha önce yok idi!).
Niçin tırnak içinde “ahlakçılar” dedim.
Çünkü bunlar ahlakı istismar ediyorlar. Samimi olarak mevcut ahlaki arızalardan söz etseler, bunlardan dertlenseler, ıslah çareleri arasalar, hem ahlaklı hem de başarılı kadrolar varsa bunları tanıtsalar onlara katılmamak mümkün olmaz. Ama ortada fol yok, yumurta yok, işleri güçleri olanı abartarak ve ikna edici bir alternatif de sunmadan mevcudu yıkmaya uğraşmaktan ibaret.
İslam ve ülke düşmanları da dört gözle bunu bekliyorlar!
İşte ben böyle görüyor, böyle düşünüyorum; yine aleyhimde coşacaklarını bilerek de yazdım!
Kudüs aaah Kudüs!
04:0015/03/2019, Cuma
G: 15/03/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dün (Çarşamba) Kudüs-Mescid-i Aksâ nöbetçilerinden (murâbitûn) bir zat Siyonistlerin son hamlelerini anlattı ve İslam dünyasından yardım istedi. Bir gün önce de bir video kaydı seyrettim, bir İsrail polisi/askeri Mescid-i Aksâ’ya ayakkabıları ile girmiş, tek tek seccadeleri çiğniyordu, müdahale etmek isteyen Müslümanlara ise şiddet uygulanıyordu. Her gün birkaç Filistinli şehid oluyor, bir nicesi yaralanıyor. Her gün Filistinlilerin evleri yıkılıyor, yerleri işgal ediliyor…
Kudüs aaah Kudüs!
Kudüs aaah Kudüs!
8 Mart, Cuma
Bunları duydukça, gördükçe içimiz yanıyor, kanımız kaynıyor, çaresizlik hissi ise insanı boğuyor.
Üç kardeş ve müstesna Mescid bugün kimlerin elinde yâ Rabbi!
Biri (Aksâ) Siyonistlerin eline düşmüş, son hamle olarak Mescid’in bütün kapılarını kapatmışlar, içerideki daim nöbetçi müminleri yaka paça dışarı atmışlar, içeride ne yaptıklarını bilen yok.
Diğer ikisi de sahih İslam ve ümmet düşmanı Körfez ülkeleri ve İsrail ile işbirliğine girmiş bir hanedanın eline düşmüş.
Her şeye rağmen yapılacak bir şey yok mu?
Elbette var. Bir örnek olarak Lübnan Ulema heyetinin değerlendirme ve teklifini özetleyeceğim:
Kudüs göklere açılan kapıdır, Aksâ dünyanın incisidir, işgalin sonu ise zevaldir.
Kindar işgal kuvvetlerinin Aksâ’nın kapılarını Müslümanlara kapatması, namazı ve ezanı yasaklaması dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın bütün ümmete karşı yapılmış bir saldırıdır ve bunun püskürtülmesi için mümkün olan her vasıtayı kullanmak farzdır.
Ezanın ve namazın yasaklanması ve Müslümanların Mescid’e girmelerinin engellenmesi ümmete karşı savaş ilanıdır.
Silahlı Yahudilerin Mescid’e girip silahsız Müslümanlara saldırmaları savaş suçudur ve mübarek Mescid’i kirletmektir.
Bu saldırıya karşı ümmeti seferberliğe çağırmak liderlere, hükümetlere ve halklara farzdır.
Azgınlığına devam eden düşman ile ilişkiyi kesmek ve zillet elçiliklerini kapatmak her zaman ve özellikle şimdi farzdır; onlarla normal ilişkiyi devam ettirmek düşmana yardımdır.
Bu değerlendirmeden hareketle çağrımız şudur:
1.İslam Yardımlaşma Teşkilatı ve Arap Ülkeleri Birliği derhal toplantı yapıp bu saldırıya karşı seferberlik ilan etmelidir.
2.Körfez ülkeleri, düşmanı mal ve silah ile desteklemekte ısrar eden ABD’ye karşı petrol silahını kullanmalıdır.
3.Ümmetin alimleri ümmeti uyandırmak ve Aksâ’ya yardım, mukaddesatı koruma vazifelerini hatırlatmak için harekete geçmelidirler.
4.Bütün dünyanın ve özellikle Müslümanların hak ve hürriyet savunucuları, 15/3/2019 Cuma gününü Kudüs muhafızlarını destekleme ve yardım günü ilan etmelidirler.
Son olarak Lübnan Müslüman Alimler Heyeti olarak şu hususun altını çiziyoruz:
Kudüs göklere açılan kapıdır, onu kindar işgalciler kirletemeyecek, korkak düşman ona tek başına sahip olamayacaktır.
Herkes eski yerine mi dönsün?!
04:0017/03/2019, Pazar
G: 17/03/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir gün rahmetli annem hayatta iken ve beraber otururken yine İslam’ın, Müslümanların, dünyanın bunalımlı günleri yaşanıyordu ve ben derin bir of çekmiştim. Okuma yazma bilmeyen annem duyup öğrendiği şu dörtlüğü söyleyiverdi:
Herkes eski yerine mi dönsün?!
Herkes eski yerine mi dönsün?!
10 Mart, Pazar
Of dedin oydun beni
Kemikten soydun beni
Dümensiz gemi gibi
Deryada koydun beni
Ve ekledi, “Oğlum derdin ne, niçin böyle derinden of çekersin!”
Fuzûlî’den şu iki beyti okudum:
Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devran bî-sükûn
Derd çoh hem-derd yoh düşmen kavî tâli’ zebun…
Tefrika hâsıl tarîk-i mülk-i cem’iyyet mahûf
Ah bilmen neyleyem yoh bir muvâfık reh-nümûn
Ve onun anlayacağı şekilde biraz açıkladım, musahabe dua ile sonlandı.
Dünya müminin zindanıdır ve dünyada rahat yoktur. Fuzûlî’nin yaşadığı devir (1483-1556) Osmanlı’nın ihtişam devri, yine de Fuzulî bu beyitleri yazacak kadar dertli.
Allah birçok ırka olduğu gibi Türklere de İslam nimetini lütfetmiş, bu ırk da sıra kendine geldiğinde büyük hizmetler- de bulunmuş, ama Dört Büyük Halife’den sonra bozulan siyasi ve ictimâî düzen bir daha yerine gelmemiş, ümmet parçalanmış, Müslümanlar meşru olmayan sebeplerle birbirine düşmüş, bütün güçlerini i’lây-ı kelimetullah için sarf edecek yerde birbirini kırmak ve ezmek için de sarf etmişler.
İki yıl önce şöyle yazmıştım:
“İran onuncu hicrî asra kadar Sünnî Müslümanların yurdu idi, pek çok Sünnî İslam alimi o topraklarda yetişti ve bugün hala istifade edilen eserlerini orada yazdılar. Onuncu asırdan sonra Safevîler eliyle Şîîleşen İran, mezhebi dinin önüne geçirdi, Sünnîlere hayat hakkı tanımadı, zaman içinde yok olma noktasına getirdi. Ümmeti tefrikaya sevkeden, tahrip eden ve zayıflatan bu değişimin acı sonucunu Nemse Kralı’nın sefirinin şu ifadesinden anlamak mümkündür: ‘Eğer Safevîler olmasaydı biz de bugün Cezayirliler gibi Kur’an okuyor olacaktık’.”
Biz fetihler yapmışız, gittiğimiz yerlerde insanlara hak, hürriyet adalet götürmüşüz, ama bütün bunları kâmil manada, “saf İslam çocukları olarak” yapamamışız. Nefsin çocukları da olmuşuz, hatta bazen bu ikincisi birincisini boğmuş.
Öte yandan biz hata etmeseydik bile İslam düşmanlarının ateşi sönecek değildi. Efendimiz (s.a.) İslam’ı tebliğ edince başlayan düşmanlık ardı arkası kesilmeden devam etti, yüzlerce plan yaptılar, uyguladılar ve bugüne geldik.
Utanç duvarı yıkılınca NATO Genel Sekreteri ve Baba Buch “Kızıl tehlike bitti, şimdi karşımızda yeşil tehlike var” dediler, hedefi ortaya koydular (İslamofobi). Filistin’de, Keşmir’de Myanmar-Arakan’da, Avrupa’da, Amerika’da, Yeni Zelanda’da, Suriye’de… yapılanlar bu son planın uygulamalarıdır.
Bize dininizi terk edin ve geldiğiniz yere geri gidin diyorlar.
Ben de diyorum ki:
Avrupa sen eski ve yeni sömürgelerinden elini çek.
ABD sen kökünü kazıdığın ve topraklarını işgal ettiğin ABD yerlilerinden özür dile ve geldiğin yere geri dön.
Avustralya gasıpları, siz Aburjinlerden özür dileyin ve geldiğiniz yere geri dönün.
İsrail sen ABD’nin desteği ile gasp ettiğin Filistin topraklarından çekil.
Hindistan sen milyonlarca Müslümana zulmetmeyi bırak.
Çin sen işgal ettiğin Müslüman topraklarından çekil ve Müslümanlara zulümden vazgeç.
Rusya sen çoğu Müslümanlara ait olan toprakları işgal ettin, sözde bağımsız olan devletleri de kendi hallerine bırakmıyorsun; bunları bırak asıl yerine çekil…
Dahası da var. İşte bunlar olsun, biz de Orta Asya’yı düşünelim!Böyle zulüm görülmüş müdür!
04:0021/03/2019, Perşembe
G: 21/03/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Adı Âfiyet Sıddiki, otuz yaşlarında, Pakistanlı bir nöroloji uzmanı, Harvard’dan fahri diploma almış tek doktor, çeşitli üniversitelerden 144 fahri diploması var, sinir sistemi alanında birçok üniversitede çalışarak diploma almış, onun seviyesinde ABD’de dahi bir tıp adamı yok…
Böyle zulüm görülmüş müdür!
Böyle zulüm görülmüş müdür!
16 Mart, Cumartesi
Tıbbı ve nörolojiyi ABD’nin en önemli üniversitelerinden biri olan Massachusetts Teknoloji Üniversitesi (MIT)’nde tamamladı, annesi, kardeşleri ve kocası da tıpçı. Kritik çalışmasını Amerikalılara duyuran kocasından ayrıldığı için üç çocuğu da yanında kaldı.
İnsanları biyolojik silahların tahribatından koruyacak bir orijinal program üzerinde çalışıyordu, bu programın başarılı sonuçlanması ABD’nin milyarlarca dolar sarf ettiği bu silahları etkisiz hale getirecekti.
ABD istihbâratı kendisine “programı sonlandırması ve geldiği noktaya kadar olanı büyük bir meblağ karşılığında satın almayı” teklif etti, o, “henüz bitirmedim” diyerek teklifi reddetti.
ABD istihbaratı, asılsız ve delilsiz olarak onu el-Kaide ilişkisi ile itham ederek üç çocuğu ile birlikte ve Pakistan’dan izin alarak kaçırdı, 2003 Mart’ından bugüne kadar zindanda. Onu, ABD-Afganistan’ın şöhreti en kötü olan Bagram Cezaevi’ne ve erkeklerin yanına hapsettiler. Koğuşu gardiyanlara ve diğer tutuklulara açık, gardiyanlar durmadan işkence yapıyorlar, mahkumların tecavüzleri sebebiyle onun çığlıkları gece boyunca kulakları tırmalıyordu.
Bir İngiliz gazetesinin (Yvonne Ridley) açıklamasına göre ona yapılan işkencelere değil bir kadın en güçlü erkeklerin bile dayanması mümkün değildi. New York’ta ilk mahkemeye çıktığında durumu içler acısı idi, yakalandığı sırada göğsünden yaralanmış doğru dürüst tedavi edilmemişti, böbreklerinden biri ve bağırsaklarından bir kısmı alınmıştı, ayakta duramıyordu, otururken de birilerine dayanıyordu, çok zayıf düşmüştü, vücudunda kanamalar görülüyordu.
Yapılan işkencelerin birini şöyle naklediyorlar: Kur’an-ı Kerim parçalanmış, sayfaları yere serilmiş ve kanları akarken üzerinden yürümesi istenmişti, maksat diğer mahkumlara, onun kanı ile kirlenmiş Kutsal Kitab’ı göstermekti.
Yakaladıklarında zerk ettikleri bir ilaç ve sonraki işkenceler yüzünden psikolojisi altüst olan, kaybolan çocuklarının acısıyla hayal görmeye başlayan, ruh ve bedeni acil müdahale ve tedaviye muhtaç olduğu halde buna izin verilmeyen mazlum Afiyet’in son durumu hakkında bilgiye ulaşamadım. Yapılanların dünya kamuoyuna ve bilgisine ulaştırılması her bilenin birinci vazifesi olmalıdır.
Annesi onunla bir Ramazan’da telefonla konuşma imkanını bulmuştu, annesine şunu anlatmıştı:
Peygamberimiz’i (s.a.) sıkça rüyamda görüyorum. Bir keresinde beni Hz. Aişe’ye götürdü, “kızımızı yanına al” buyurdu.
Afiyet Sıddîka’nın başından geçenlerin hikayesini bana Arapça bir metin olarak gönderenler şu dua ile yazıya son veriyorlar:
Ey Hz. Yusuf gibi zindana kapatılan ve Hz. Aişe gibi zulme (iftiraya) uğrayan kızımız, Allah acılarını dindirsin, hürriyetini lütfeylesin; Efendimiz’in (s.a.) seni sevmesi ne büyük mutluluk, cennetin en küçük nasibi bile sana bütün acılarını unutturacak, zalimler de yaptıklarının cezasını çekeceklerdir!
Sigaradan fıkha oradan da İslam hukukuna
04:0022/03/2019, Cuma
G: 22/03/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anayasa Hukuku Profesörü Sayın Kemal Gözler’in “sigaranın hükmü” konusundaki yazısını ve tenkitlere cevabını okumuştum, son yazdığı “Hukuk-Fıkıh İlişkisi-İslam Hukukçusu Kimdir” başlıklı yazıyı da dikkatle okudum. İşte bu yazı üzerinde bazı tenkitlerim, açıklamalarım, itirazlarım… olacak.
Sigaradan fıkha oradan da İslam hukukuna
Sigaradan fıkha oradan da İslam hukukuna
15 Mart, Cuma
Sayın profesörün yazdıklarını tırnak içinde verecek, sonra satır başından açıklamalarımı yazacağım.
“Nihayet eklemek isterim ki, okuduğunuz bu makaleyi, yaşlı fıkıhçılar için değil, özellikle genç fıkıhçılar için yazdım.”
O, fıkıhçı sıfatımı kabul etmese de yaşlılığımı reddetme imkanı olmadığından sözü ben de üzerime alındım ve bazı yaşlı tenkitler ve tashihler yapmaya karar verdim.
“Bu nedenle, “muamelat (borçlar hukuku)”, “ukubat (ceza hukuku)” ve “münakahat (aile hukuku)” fıkhın konusuna girer; ama “itikadat” fıkhın konusuna girmez… İtikadî meseleler, yani inanç ile ilgili meseleler fıkıh ilminin dışında kalır. Bunlar ilâhiyatın alanına girer. Buna karşılık amelî meseleler, fıkhın alanına girer.”
Bu satırlarda birden fazla yanlış var. Profesörümüz alanda ihtisas yapmadığı için fıkıhçı olmadığı, yalnızca Batı menşeli hukukçu olduğu için yanlış yapmış olmalıdır.
Fıkıh kaynaklarına baktığımızda fıkıh muhtevasının önce kabaca ibâdât, muâmelât, ukubât diye üçe ayrıldığını, sonra bu bölümlerin içine giren bölümlerin yazılıp işlendiğini görürüz. “Muâmelât” onun yazdığı gibi “borçlar hukukundan” ibaret değildir, fıkıh da “borçlar, ceza hukuku ve aile hukukundan ibaret” değildir; onun içinde, TC. hukuk sistematiğinde yer alan aile, miras, eşya, yargılama usulü, devletler umumi ve hususi hukukuna… ait konular da vardır.
Mecelle “muâmelâtı” kanunlaştırmıştır, onun da içinde borçlar, eşya, usul-i muhâkemât…” vardır. Nitekim mazbatasında şöyle denmiştir:
“Muhât-ı ilm-i âli-i vekâlet-penahîleri buyrulduğu üzre, ilm-i fıkhın emr-i dünyaya taalluk eden ciheti, münâkehât ve muâmelât ve ukûbât kısımlarına münkasim olduğu gibi, milel-i mütemeddinenin kavânîn-i esasiyyesi dahi bu üç kısma taksim ve muâmelât kısmı “kanun-ı medenî” diye tevsim olunur.Binaen-alâ-zalik, ihtilâfâttan ârî ve yalnız akvâl-i muhtâreyi hâvî olmak üzre, muâmelât-ı fıkha dair sehlü’l-me’haz bir kitab yapılsa…”
Yani muâmelât “borçlar”dan ibaret değildir.
“…inanç ile ilgili meseleler fıkıh ilminin dışında kalır. Bunlar ilâhiyatın alanına girer. Buna karşılık amelî meseleler, fıkhın alanına girer.”
Fıkıh kitapları ibadetler ile başlar, vasiyet ve miras konusu ile sona erer. İbadetler ameldir, ama dindir ve fıkıh içinde yer alır. İlk dönemde fıkıh, itikad konularını da içine alıyordu, muhteva genişleyince itikad bahsi ayrı çalışmalara konu oldu; bu da gösteriyor ki, din ve itikad ile ilişkisi bakımından her iki alan arasında sıkı bir rabıta var. İtikad meselelerini İlâhiyat alanına, ameli konuları fıkıh alanına sokmanın Müslümanların tarihinde karşılığı yoktur; her ikisi de dine dahildir, dînîdir, inanç konuları “usûlü’d-dîn, itikad ve tevhîd”, amel konuları ise “fıkıh, fürû’u’d-dîn” diye anılmıştır. İlâhiyât terimi ise “itikad ve kelam kitaplarının Allah’a iman bahsini ifade için kullanılmıştır (İlâhiyyât, nübüvvât, sem’iyyât).
“Sigara içilmesi itikadî değil, amelî bir meseledir. Sigara tüttürmek bir insan davranışıdır. Yani sigara içme bir “amel”dir. Üstelik bu amel sonucu ortaya çıkan dumanın başkalarına da zararı vardır. İnsanın amellerinin, yani eylem ve işlemlerinin hüküm ve sonuçlarını incelemek ise hâliyle fıkhın alanına girer.”
Ameli itikaddan ve dolaylı olarak dinden ayırırsanız böyle yazabilirsiniz, ama yanlış olur. İnsanların yapıp ettiklerinin (amellerinin) şeriata (Allah’ın vahyile bildirdiği dine) uygun olup olmadığını araştırmak fıkıh ilminin vazifesidir. Fıkıhta helal denilen bir şeye haram, haram denilen bir şeye de helal demek caiz olmadığı gibi bunu diyenlerin itikadda problemleri olur.
“O hâlde şu soruyu sormak gerekmektedir: Günümüzde fıkıh, yani İslâm hukuku, kimin uzmanlık alanına girer? Diğer bir ifadeyle günümüz Türkiye’sinde kim “İslâm hukukçusu”dur?”
(Sayın profesörün bu sorusuna verdiği cevapla devam edeceğim.)
İslam hukukçusu kimdir?
04:0024/03/2019, Pazar
G: 24/03/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Özler ne diyordu?
“a) İslâm hukukçusu olmanın birinci şartı hukukçu olmaktır. Nasıl “doktor” olunmadan “göz doktoru” olunmuyor ise “hukukçu” olunmadan da “İslâm hukukçusu” olunmaz. “Hukukçu” olmanın şartı ise hukuk fakültesi mezunu olmaktır.
İslam hukukçusu kimdir?
İslam hukukçusu kimdir?
17 Mart, Pazar
b) Ancak her hukukçu bir “İslâm hukukçusu” değildir. Her doktorun bir “göz doktoru” olmaması gibi. Bir hukukçunun İslâm hukukçusu olabilmesi için fıkıh alanında uzmanlaşması gerekir…Akademik kariyer anlamında bu uzmanlaşmanın ölçüsünün “doktora” diploması olduğunu söyleyebiliriz.”
Sayın profesörün bu ifadesinden anladığım şudur: Dün Y. İslam Enstitülerinden bugün de İlahiyat Fakültelerinden mezun olup İslam Hukuku (fıkıh) dalında ihtisas yapmış ilim adamları İslam Hukukçusu olamaz; olabilmelerinin şartı ayrıca Hukuk Fakültesi mezunu olmalarıdır.
Müslümanların tarihinde fukahâ (fıkıh alimleri ki İslam hukuku da fıkha dahildir veya ğalat-ı meşhur olarak fıkhın bütününe de bu ad verilmiştir) medreselerden yetişirdi; fıkıh öğretimi medreselerde yapılır, iftâ (fetva vermek, müftülük) ve kazâ (yargı) adamları da bu medreselerden mezun olurlardı; yani icazet alırlardı. Bu medreselerde, yabancı kanunların iktibas edilmeye başlandığı zamana kadar hukuk adına yalnızca fıkıh ve fıkıh usulü okutuldu, başka bir hukukun füru’u ve usulü okutulmadı. Şimdi Ebu Hanife, ddiğer mezheb imamları, Ebüssu’ud, Zenbilli, Büyük Haydar Efendi… yabancı hukuk ve usul okumadıkları için fakih (İslam hukukçusu) sayılmayacaklar mı?
Gayr-i müslim dünyanın hukuk mevzûâtı kısmen ondokuz ve yirminci yüzyılda iktibas edilmeye başlandı, işte bu tarihten sonra kurulan ve hedefi hakim vb. yetiştirmek olan meselâ medresetü’l-kudât’ta, yabancı menşe’li kanun ve hukuk bilgisi de programa girdi. Bu tarihte ve sonrasında da fıkıh (İslam hukuk alimi) olabilmek için yabancı menşeli hukuk okumak şartı yoktu.
Şu halde Sayın Özler’in birinci şartı geçerli değildir; İslam hukuku dalında ihtisas yapmış kimselerin diğer hukuk sistemleri hakkında da bilgi sahibi olmaları faydalıdır, ama bu fakih olmanın şartı değildir. Onun ikinci şartı ise yerindedir; evet, bugün Hukuk fakültelerinden mezun olanlar İslam Hukuk dalında doktora yapmadıkça “İslam Hukukçusu” olamazlar ve İslam Hukuk alanında iddialı söz söyleyemezler; söylemeleri yasak değildir, ama haddini bilmemek olur ve çok kere hata ederler. Bu sebeple hiç vakit geçirmeden Hukuk fakültelerinde İslam Hukuk Anabilim dalları açılmalı ve doktora programlarına imkan verilmelidir.
“…ve çok kere hata ederler” dedim ya işte size sayın Özler’den bir örnek:
Daha önceki bir yazısında şöyle diyor:
“Yukarıdaki tanımdan anlaşılacağı üzere haram koymaya ancak “şâri-i mübîn”, yani Allah yetkilidir. Sigara veya tütünün haram olduğuna dair bir ayet yoktur. Sigaranın haram olduğunu savunanlar da sigara veya tütün anlamına gelen bir kelimenin Kur’an-ı Kerim’de geçmediğini kabul etmektedirler.O hâlde sigara içilmesi şâri-i mübin tarafından haram kılınmamıştır. İslâm hukukunda Allah’ın haram kılmadığı bir şey mübahtır… Bu ilkeye göre, bir şeyin veya fiilin helâl veya haram olup olmadığında tereddüt edilirse o fiilin veya şeyin helâl olduğu varsayılır. Haram olduğunu iddia eden kişi ona kat’i delil getirmek mecburiyetindedir. Şâri-i mübin tarafından haram kılınmamış bir şey haram değildir. Bir şeyin veya bir insan davranışın haram kılınması ancak açık bir ayet ile mümkündür. Sigara ne kadar zararlı olursa olsun, sigara konusunda bir ayet yoktur. O hâlde sigara içmek haram değildir.”
Hemen başta hatırlatayım: İslam hukukunda hükmün kaynakları (edille-i şer’iyye” dörttür; Kitâb, Sünnet, İcmâ ve Kıyas. Haram hükmü dahil bütün hükümler bu dört delile dayanır, yalnızca Kur’an’a değil.
“Bu ilkeye göre, bir şeyin veya fiilin helâl veya haram olup olmadığında tereddüt edilirse o fiilin veya şeyin helâl olduğu varsayılır.” Cümlesi de yanlıştır. “Tereddüt edilirse değil, haram veya mekruh hükmüne bu dört kaynakta delil bulunamazsa mübah sayılır” olacak. Ayrıca bu kural da tartışmalıdır.
Eğer bir şeyin hükmünde tereddüt veya tartışma çıkarsa ne yapılacak?
Allah Teâlâ bu sorunun cevabını gönderdiği Kitabında vermiş:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin, sizden olan ülü’l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz –Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız– onu, Allah’a ve Peygamber’e götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir.” Nisâ: 4/59).
“Bir hususta anlaşmazlığa düşmek” Allah ile mümin kulları arasında olamaz, Resûlullah ile ümmeti arasında da düşünülemez. Geriye yönetici, yönetilen, bilen, soran... şeklinde ümmet kalır; bu çerçevede ümmet arasında bir anlaşmazlık çıktığında mesele Allah’a ve resule götürülecektir. Meselenin “Allah’a götürülmesi” Kur’an’a, “resule götürülmesi” ise sünnete başvurmayı gerektirir. Anlaşmazlık konusunda bu iki kaynakta çözüm ve hüküm var ise bu, bütün ümmet için bağlayıcıdır ve gereğine uyularak anlaşmazlık çözüme kavuşturulur. Bu iki kaynaktaki çözüm her zaman nokta tayini şeklinde değildir. Kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün anlaşmazlıkların konu konu, parça parça çözümü Kitap ve Sünnet’te bulunmaz. Ancak bütün anlaşmazlıkların çözümüne ışık tutan ilkeler, işaretler, delâletler, örnek ve emsal çözümler vardır. Bunlardan yararlanarak çözüm ve hüküm bulma işine ictihad denir. İctihad bilinmeyenleri, açıkça belli olmayanları, anlaşmazlıkları Kitaba ve Sünnet’e başvurarak (götürerek) çözme metodunun ve çabasının adıdır; Resûlullah tarafından sahâbeye öğretilmiş, daha sonraki nesiller de bunu, onlardan alarak kullanmış ve geliştirmişlerdir (Cessâs, I, 212-213).
İctihad ile haram hükmüne de ulaşılır; ancak bu, beşerin hüküm koyması değildir; Allah’ın koyduğu, ama nokta tayini şeklinde açıklamadığı hükmü keşfetmektir (İctihad ispat, yani hüküm koyma değil, keşfetmedir).
İctihadda ihtilaf olursa ülü’l-emrin tercih ettiği ictihad kanun hükmünde olur. Tercih sözkonusu olmadığında ise müminler diledikleri ictihad ile amel ederler.
Bir içtihadın hatalı olduğu, bilgi eksikliğine dayandığı sabit olursa o ictihad ile fetva verilemez.
Sayın Özler İlahiyat fakültelerine çok yüklenmiş, onu da gelecek yazıda ele alalım.
İlahiyat ve medrese fıkıh hocalarından kurtulmak
04:0028/03/2019, Perşembe
G: 28/03/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Bilim sıfattan değil, akıldan kaynaklanır. Bilim, aklına, metoduna, araştırma enerjisine, çalışma disiplinine ve argümantasyon gücüne güvenen herkese açıktır. Tarihte her zaman, sıfatı ve diploması olmayan kişilerin ürettiği önemli eserler olmuştur. Sosyolojik hukuk okulunun kurucusu Roscoe Pound aslında bir botanikçidir. Klasik arkeolojinin önemli isimlerinden olan ve Strabo on the Troad kitabının yazarı
İlahiyat ve medrese fıkıh hocalarından kurtulmak
İlahiyat ve medrese fıkıh hocalarından kurtulmak
21 Mart, Perşembe
İlahiyat,Medrese,Fıkıh,Hoca, Roscoe Pound, Walter Leaf ,
bir bankacıdır.”
Bu ifade de sayın Gözlere’e ait. Şu halde hukuk fakültesinden mezun olmadan da büyük hukukçu olmak mümkün imiş!
Sayın Gözler’in katılmadığım görüşleri, tenkitleri, yorumları olabilir, bunlara bir diyeceğim olmaz, ama aşağıya alacağım cümlelerinin bilim ve tarafsızlık ile alakası yok:
“Hukuk fakültelerinde toplam 441 profesör var iken ilâhiyat fakültelerinde toplam 613 profesör, hukuk fakültelerinde toplam 229 doçent var iken ilâhiyat fakültelerinde toplam 357 doçent, hukuk fakültelerinde toplam 813 adet doktor öğretim üyesi var iken ilâhiyat fakültelerinde toplam 1331 adet doktor öğretim üyesi vardır. Bu rakamlar hayret vericidir. Türkiye’nin yolunu şaşırdığının da bir göstergesidir.”
“…Örneğin Hayrettin Karaman’ın internet sitesi “İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman’ın İnternet Sitesi” başlığını taşımaktadır. Oysa sayın Profesör, aynı sitede yer alan özgeçmişine göre, hukuk fakültesi mezunu değildir. Hukuk fakültesi mezunu olmayan bir kişi, hukukçu olamayacağına göre İslâm hukukçusu da olamaz. Hukuk fakültesi mezunu olmayan bir İslâm hukukçusu, tıp fakültesi mezunu olmayan bir “ortopedi uzmanı”na benzer.”
“Bu yanlıştan dönmek, İslâm hukukunu ilâhiyatçıların elinden kurtarmak gerekir. Bu yanlıştan dönülemez ise, İslâm hukuku “hukuk” olmaktan çıkar. “Hukukçu olmayan İslâm hukukçuları”nın İslam hukukuna verebileceği pek çok zarar vardır… Bu yaşlı kuşak fıkıhçılardan artık kurtulmanın zamanı gelmiştir. Onları ikna etmek mümkün değildir; kaldı ki onları ikna etmeye ihtiyaç da yoktur.”
İşte bu cümleleri okuyucuya havale ediyorum, cevaba ve tenkide değer bulmuyorum.
Tenkit ve tashih edilecek daha birçok hususu -bir köşe yazısında söz uzamasın diye- atlayarak son birkaç konu ile yetineceğim:
“Fıkıh ve modern hukukumuz aynı ağacın dalları gibidir. Yeryüzündeki hukuk, bir ağacın dallara ayrılması gibi, kendi içinde çeşitli “hukuk aileleri”ne veya “hukuk sistemleri”ne ayrılır. İslâm hukuku da bu sistemlerden biridir… Hukukun kendisi kanun koyucunun ürünü olsa da, hukuk metodolojisi insan aklının ürünüdür; yani hukukçuların eseridir.”
İslam hukuku laik-seküler-beşeri hukuk sistemleri ağacının bir dalı değildir; o, Peygamberlerin getirdiği ve bunun rehberliğinde işleyen “Müslüman aklının” eseri olan ağacın bir dalıdır.
“Romanist hukuk sistemde hukukçunun norma bakışıyla, İslâm hukukundaki fıkıhçının nasslara bakışı arasında bir fark yoktur.”
Çok önemli farklar vardır. Beşerî hukuk sisteminde mevzuat anayasa aykırı olamaz (olmamalıdır), ama mevzuat da anayasa da belli usullerde değişime açıktır. İslam hukukunda (fıkıhta) beşer eliyle nasların değiştirilmesi mümkün değildir, ayrıca ictihad yoluyla ulaşılan hüküm, müctehid ile onu taklid edenler bakımından amelî olarak nas gibidir; ictihad değişmediği sürece itikad ve amel yönünden dine dahildir.
“Fıkıh usûlünde değişme fikrinden korkmamak gerekir. Zira “fıkıh” başka, “fıkıh usûlü” başkadır. Fıkıh usûlü, fıkhın kendisi değil, fıkıh üzerine olan bilimdir. Diğer bir ifadeyle “İslâm hukuku” başka, “İslâm hukuku metodolojisi” başkadır. Fıkhın içeriği, nasslardan oluşur ki, bunlar Allah ve Peygamberi tarafından konulur ve dolayısıyla değişmezdirler. Fıkıh usûlü ise fıkhın içeriğini oluşturan nassların kendisi değil, bu nasları tasvir eden bir bilimdir ki bu bilim insan aklının ürünüdür ve dolayısıyla değişmeye ve gelişmeye müsaittir. Fıkhın (nassların) koyucusu Allah ve Peygamberidir. Fıkıh usûlünün koyucusu ise insandır… “…Eğer disiplinleri (fıkıh) bir bilim ise, bu bilimin inanca referansla tanımlanması mümkün değildir. Bu açıdan, kanımca, İslâm hukukçusunun Müslüman olması da şart değildir. Bir Hıristiyan veya inançsız bir kişi de İslâm hukuku uzumanı olabilir... Bu kabul edilmedikten sonra İslâm hukuku “bilim” sıfatına layık olamaz.”
Çok problemli ve alan ilminden uzak sözler.
Fıkhın içeriği yalnızca naslardan değil, bu naslara dayalı ictihaddan oluşur ve bu ikincisi (içtihada dayalı fıkıh, doğrudan nasların ifadesi olan fıkıhtan) çok daha fazladır. Fıkıh Usulünün oluşumunun, beşeri olup olmama bakımından fürû’unun oluşumundan farkı yoktur. Usulde yer alan her kaide meşru olabilmek için Kitab’a, Sünnet’e, ashâbın uygulamasına ve bunlara dayalı-geçerliğini bundan alan- Müslüman aklına dayanmak durumundadır. Ashabdan itibaren Müslümanlar, vahyi nasıl anlayacakları, nasıl yorumlayacakları, fıkhı nasıl oluşturacakları sorusunun cevabını Kur’an’dan ve Peygamberimizin açıklama ve uygulamalarından almışlardır. İlâhîlik ve beşerîlik (dolayısıyla değişme ve değişmeme) bakımından fıkhın fürû’u ile usulü arasında fark yoktur. Biz fıkıh ilmi derken “İslâmî ilimlerden birinden” söz ediyoruz; bunun seküler bilim tanımına uyup uymaması önemli değildir. Batılı ve önemli hukukçular, İslam hukukunun ele alındığı ilmî toplantılarda “İslam hukukunu kendi hukuk bilimi ölçülerine sokmaya” çalışmamışlardır, onlar İslam hukukunun orijinal/müstakil bir hukuk sistemi olduğunu ve ondan kendilerinin de istifade edebileceklerini söylemişlerdir.
Dersin zamanı mı?
04:0029/03/2019, Cuma
G: 29/03/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Vaktiyle büyük bir mülk ve onun genel olarak makul davranan bir maliki varmış; mülkün sahibi çevreye nispetle farklı bir dünya görüşüne, adalet ve ahlaka sahip mülk de çok değerli olduğu için pek çok düşmanı, bu güzel mülke göz koyanı, iştahı kabaranı olmuş. Düşmanlar her vasıtayı mübah sayarak maliki esir almak ve mülke el koyup paylaşmak istiyorlarmış, fakat akıllı malik, işini mükemmel yapan bir muhafız bulmuş, ona istediği kimseleri yardımcı ve korumacı olarak alma, mülkü koruma, güçlendirme ve başkalarına örnek hale getirmesi için geniş yetkiler vermiş.
Dersin zamanı mı?
Dersin zamanı mı?
22 Mart, Cuma
Muhafız uzun yıllar vazifesini olabildiğince iyi yapmış, mülkü korumuş ve geliştirmiş. Düşmanlar bir yandan içeriden hainler devşirerek, diğer yandan dışarıda mülkü paylaşmak için sıraya girmiş kurtlarla işbirliği yaparak plan üzerine plan kurmuşlar, defalarca saldırmışlar, mel’un amaçları için her aracı mübah görüp kullanmışlar. Fakat muhafızın akıllı, hikmetli, firasetli davranış ve tedbirleri sayesinde bir türlü emellerine ulaşamamışlar.
Düşmanlar anlamışlar ki, bu mülkü elde edip paylaşmanın tek yolu bu akıllı ve güçlü muhafızı malikin gözünden düşürüp işten el çektirmek, sonra da kolayca mülkü elde edip paylaşmak. Bunu anlayınca dört elden harekete geçip malik nezdinde muhafızını itibardan ve gözden düşürmek için olanı abartarak, olmayanı uydurarak, malikin işini çıkmaza sokacağı ve mülkün dağılmasına sebep olacağı belli olan bir takım adayları överek, yalancı şahitlerle parlatarak ellerinden geleni yapmaya koyulmuşlar. Malik zaman zaman muhafızını sorgulamış, onun savunmasını ve işini düzgün yaptığını görerek görevine devam kararı vermiş.
Bu böyle sürüp giderken düşman, muhafızın yeterince yıprandığına kanaat getirip mülkü ele geçirmek için bir saldırı yapmaya karar vermişler.
Muhafız bütün tedbirlerini almış iken, vazifesini hakkıyla yapmakta ve saldırıyı püskürtmek için gecesini gündüzüne katarak gayret etmekte iken, vazife yerinden bir an bile ayrılmasının zararlı olacağı kesin iken düşman propagandasının etkisinde kalan malik onu vazife yerinden çağırıp birkaç gün yanında tutup denemeye, ders ve nasihat vermeye, karar vermiş. Muhafıza çağrısı ulaşınca o da emin bir ulak ile şu haberi göndermiş: “Efendim, ben emrinize amadeyim, her an gelip sizi dinler, ders ve nasihatinizden istifade ederim. Ancak şu anda beni geçici de olsa görevimden alırsanız düşman mülkü ele geçirir, mel’un emeline ulaşır, bundan sonra sizin ders ve nasihatinizin hiçbir faydası kalmaz. İzin verin, şu iç ve dış mülk düşmanlarının saldırısını püskürteyim, sonra dersinizi istediğiniz kadar dinlemek üzere geleyim!
Bu bir hikâye, vaki veya kurgulanmış, ama can alıcı, gerçek ve güncel soru şudur: Siz bu malikin yerinde olsaydınız böyle bir durumda ders ve nasihat vermek için muhafızınızı görevinden ayırır mıydınız?
Bu soruya “Evet” cevabı veriyorsanız ikinci soru şudur:
Siz ona ders vereyim derken mülkün elden gitmeyeceğine dair elinizde kesin verileriniz ve kanıtlarınız mı var?
“Yahu bu hikâye ve sorular da nereden çıktı?” diyen olursa cevap vereyim:
Ders almayı hiç düşünmeden devamlı ders vermekten söz edenler var ya işte bu yazıyı onlar için yazdım!
Mi’raciye
04:0031/03/2019, Pazar
G: 31/03/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
I
Ey Rasûl-i müctebâ vey mazhar-ı hubbu-cemâl
Vasl-ı uryandır şeb-i mi’râc kemal ender kemâl
Da’vet-i ma’şuk verir âşıklara sonsuz sürur
Kurb-i “ev ednâ” da sensin âşinây-i Zü’l-celal
Sen ezelden hubb-i zata mazhar oldun ey Şerîf
Mi’raciye
Mi’raciye
24 Mart, Pazar
Kabil olmaz böyle bir hubbun visaliyçün zeval
Ruh beden dünya ve ukbâ asla raci oldular
İşte mi’racın budur anlatmaya yetmez misal
Bir bulunmaz devlet-i sermedsin ey Şâh-ı rusül
Böyle bir devlet yanında bir pul etmez mülk-ü mal
Ümmetin mahrûm-i mi’râc olmasınlar istedin
Sunduğun fırsat namazdır çok kılan duymaz melâl
Essalâtü vesselam ey Rahmeten li’l-âlemîn
Dahil olsunlar salâta cümleten ashâb-u âl
II
De “sübhânellezî esrâ” açılsın kalmasın esrâr
Dizilsin saf saf olsun enbaiyâ hem asfiyâ, ebrâr
Geçip mihraba kıldırsın namaz, Aksâ’da Peygamber
Saçılsın nur, donansın hep melekler gezdirip anber
Tekarrub eyliyor Hakk’a Habîb-i Kibriyâ: Mi’râc
Ona mahsus Burak, İsrâ, Onundur tek bu eşsiz tâc
Bu vuslet keyfiyetsiz, kemmiyetsiz bir yakınlıktır
Bu rütbe halk içinde ey Halîl yalnız sana haktır
Eyâ Şâh-ı rusül mi’râc sana has bir tecellîdir
Namazdır müminin mi’racı, Cibrîl’e tedellîdir
Görüp cennette müminler Cemalullah’ı hak derler
Bu aşkın ateşinden yanmayanlar sonra gam yerler
Gönül pervane olsun yansın aşkından fena bulsun
Uzak kalsın sivâdan tek Habîb’i âşinâ bulsun
Tufeylîler misali dâmeninden el bırakmam âh
Nasîb olsun bu kemter kullara mi’râc n’olur Allah
Hayreddin Karaman
Receb-1414
Şeb-i mi’râc
.Papa ne yapmak istiyor?
04:004/04/2019, Perşembe
G: 4/04/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Vatikan’ın “dinler arası diyalog” projesinin amacının misyonerlik olduğu açıktır; bunu diyalogu farklı bir mecraya sokmaya uğraşan müteveffa papa da itiraf etmiştir.
Yunanistan faturayı ödeyecek
Yunanistan faturayı ödeyecek
17 Temmuz, Cuma
Diyalog aslında dinler arasında değil, farklı dinlere mensup insanlar (dinlerin temsilcileri) arasında olur, fakat bir ğalat-ı meşhur olarak veya kasten buna “dinler arası diyalog” denmiştir.
Çeşitli maksatlarla farklı dinlere mensup insanların bir araya gelmeleri, konuşma, danışma, tartışma, dine davet… yapmaları yeni bir olay değildir.
Kur’an-ı Kerim’de:
“64. De ki: ‘Ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin.” Eğer yine yüz çevirirlerse, “Şahit olun ki biz müslümanlarız’ deyin.” (Âl-i İmran:3/64)
buyurularak “dine davet ve hakkı tebliğ için diyalogun kapısı açılıyor, ancak diyalogun yalnızca bu maksatla yapılamayacağı, başka maksat ve zaruretlerin de diyalogu meşru kıldığı bilinmektedir.
İnsanları İslam’a kazanmak için tecrübe edilmiş yollar arasında en etkilisinin “İslam’ın, Müslümanların hayatında doğru temsili” olduğu sabit olmuştur. Birçok insanın hidayetine sebep olana iki unsur vardır: 1. Kur’an-ı Kerim’i okumak, 2. İslam’ı iyi temsil eden Müslümanları tanımak.
Peki insanları İslam’dan uzaklaştıran nedir?
Bu sorunu cevabı uzun olmakla beraber kapsayıcı olmayan ama bu yazının amacı bakımından yeterli olan sebepler şunlardır:
1.İslam’ı yanlış anlayan, anlamayan, anladığı ve bildiği halde İslam’a uymayan ahlak, davranış, hitap ve ilişki içinde olan Müslümanların çokluğu.
2.İslam hakkında yeterli bilgisi ve İslâmî yaşayışı eksik olan, bu haliyle başka din, ideoloji ve hayat tarzını benimsemiş kimselerle sıkı ilişki içinde olmak.
3.Başka dinlerin misyonerlerinin aldatıcı, saptırıcı, iki yüzlü davranışları ve etkili propagandaları.
Bu cümleden olarak mevcut Papa’nın son Ortadoğu gezisinden ve yaptığı bir açıklamadan örnek vereceğim:
Bu gezide Körfez ülkelerinde ölçüsü kaçık karşılamalar yapılmış, Müslümanlara örnek olması gereken dini ve siyasi liderlerin yanlış veya kasıtlı davranışları Papa’ya ve onun dinine itibar kazandırmış, İslam’a eşit izlenimi hasıl olmuştur.
Fas’ta yapılan daha vahimdir. Burada Papa ile Kral, İmam Hatip yetiştiren bir okulda hazırlanan bir programa katıldılar. Bu programda İmam kıyafetinde bir genç musiki eşliğinde ezan okuyarak sahneye girdi, ezanın yarısında musiki bu defa kilise musikisine dönüştü ve bir açık bayan okuyucu kilise ilâhisi ile icraya devam etti, arkada büyük bir orkestra vardı, bir ara Yahudilerin ilâhisine de yer verildi. İcra bitince Papa ve Kral heyecanla alkış tuttular.
Bu çeşit faaliyetlerin İslam’a vereceği zarar ve diğer dinlerin hanesine yazacağı kâr açıktır. Burada hak ile batıl eşit hale getirilmekte, doğrudan dinlerine davet ile sonuç alamayan misyonerler, uygun ortamlarda İslam’ın itibarından yararlanma yolunu seçmektedirler.
İşte tam bu bağlamda Papa bir açıklama yapıyor ve özetle şöyle diyor:
“Misyonerlik yani doğrudan dine davet yolu kapalıdır, bu yoldan sonuç alınamıyor, bu sebeple Fas’ta faaliyet gösteren din adamlarımız insanları Hristiyanlığa davet etmek yerine onlara yaklaşıp eşit şartlarda kardeş/dost olarak birlikte yaşamaya yönelmelidirler.”
Papa’nın yeni taktiğine hem Fas Ulema Heyeti’nden hem Dünya Müslüman Alimler Birliğinden tepkiler gelmiş, gerekli uyarılar yapılmıştır.
Vehbe Zuhaylî’nin kılavuzu
04:005/04/2019, Cuma
G: 5/04/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün iki yaş büyüğüm ve ilim dalında şerikim olan, birkaç ilmî toplantıda beraber olup tanıştığım Suriyeli bir alimden ve onun, ilim ve kulluk yolculuğuna dair önemli tavsiyelerinden söz edeceğim: Merhum Vehbe Mustafa Zuhaylî.
Kısaca hayat hikayesi şöyle:
Şam’ın kırsal kesiminde Kalamun beldesine bağlı Deyr Atiyye’de 1932’de, takva sahibi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ticaret ve ziraatla uğraşan babasından Kur’an-ı Kerimi ezberledi. 1946 da Şam’a geldi, burada liseyi ve birincilikle Şeriat Fakültesini bitirdi. Şam’daki eğitimini tamamladıktan sonra Mısır’a giderek, el-Ezher Üniversitesinde Şeriat Fakültesi, Edebiyat Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı bölümlerini, Ayn-Şems Üniversitesi’nde ise Hukuk Fakültesini bitirdi. Suud, Sudan gibi birçok Arap ülkelerinde birçok üniversitede dersler ve seminerler verdi. Yaklaşık 47 ayrı eseri bulunan Üstad’ın kitaplarının çoğu Türkçe ve İngilizceye tercüme edilmiştir.
Zuhaylî 8 Ağustos 2015’te, 83 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Bir siteye onun hakkındaki dedikodular sorulmuştu, sitede şu cevap verilmişti (özetliyorum):
Vehbe Zuhaylî, Ehl-i sünnet alimlerindendir. Zuhaylî için ileri geri konuşanlar, sadece bir taassup içinde çırpınan kimselerdir. Her alimin yanlışları olduğu gibi Zuhayli’nin de bazı yanlışları olabilir. Bu husus onun ilmî kimliğini küçük düşürmez.
Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî adlı eserinin birinci cildinde -özet olarak tercümesini aldığım- şu ifadelere yer vermiştir.
“Bu kitabımız sadece bir mezhebin görüşlerini aktaran bir eser değildir. Bilakis, dört mezhebin (Hanefî, Malikî, Şafii ve Hanbelî) görüşlerini karşılaştırmalı olarak inceleyip veren bir fıkıh kitabıdır. Bazen de diğer mezeheplerin görüşleriyle bu karşılaştırmayı yapar. Mezhepler arasında karşılaştırma yaparken her mezhebin en muteber kaynaklarına müracaat edilmiştir...” (el-Fukhu’l-islamî, 1/9)
Bizim bu yazıda aktarmak istediğimiz manifesto nitelikli sözlerine gelince:
“Çeyrek asırdan fazla çeşitli üniversitelerde, İslam Hukuku, Hadis, Tefsir ve diğer konularda kitap yazmak ve okumakla meşgul olduktan sonra birikim ve tecrübeme dayanarak şunu söyleyebilirim:
“Kur’ansız inanç (akide) sahih olamaz ve insan ruhunda onun manalarını aydınlatamaz, Müslümanın ahlakı Kur’an’ı anlamadıkça düzelmez, Kur’an’dan sonra ancak Peygamberimizin hadisi ve onun feyiz fışkıran ruhaniyyeti ile insanın nefsi yumuşar ve incelir, Müslümanın yapıp ettikleri ancak fıkıhta ortaya konmuş bulunan hükümler ve kurallara uyarsa sahih olur, şeriatın hüküm ve kuralarının bir sisteme oturtulması ve akıl ile anlayışın hatadan korunması ise ancak fıkıh usulü ile gerçekleşir”.
“Şu anda dünyanın her yerindeki yöneten ve yönetilen Müslümanlara verecek şu hadis-i şeriften daha hayırlı bir hediye bulamıyorum”:
“Allah Teâlâ’nın mübarek Kitabı, onda öncekilerden bilgiler, sonrakilerden haberler ve önünüzdeki soruların çözümleri vardır. O şaka değil, ciddîdir, sözü bitirir. Onu terk eden zorbanın Allah burnunu yere sürter, doğruyu ondan başka yerde arayanı Allah saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir, aydınlatan ışığıdır, hikmet dolu uyarıdır, dosdoğru yoldur. Arzular ona uyarsa yoldan çıkmaz, diller dolaşmaz, görüşler çoğalıp çatışmaz. Alimler ona doyamazlar, takvâ sahibi kullar ondan usanmazlar. Çok kullanmakla (tekrar ile) eskimez, insanı hayran bırakan tarafları tükenmez, eşi bulunmayan manaları son bulmaz. Cinler bile onu dinlediklerinde şunu demekten kendilerini alamadılar: ‘Bizi şaşkına çeviren bir okuma (Kur’an) dinlediK!’ . Ondaki bilgiye sahip olan öne geçer, ondakini söyleyen doğru söyler, onunla hükmeden adaletle hükmetmiş olur, onu uygulayan ödülü/sevabı hak eder, ona çağıran dosdoğru yolu göstermiş olur”.
Ben de diyorum ki:
Bu ümmet Kur’an’ı ve Peygamberimizi rehber edindiği ve alimlerini dinlediği müddetçe düşse de kalkar, doğru düşünür, doğru bakar ve doğru yapar. Ümitsizlik müminin kârı değildir.
Not:
“Akparti’nin oylarını çaldılar” başlıklı ve altında benim adım yazılı olup sosyal medyada dolaşan yazı benim yazım değildir.
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz
04:007/04/2019, Pazar
G: 7/04/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Seksenli yılların başında Malik b. Nebî’nin vasıyetine uyarak Cezayir’de yapılan toplantılardan (el-Mülteka) birine katılmıştım. Malik, “her yıl üniversite gençleri ile öğretmenler için bir toplantı yapın, bu toplantıya İslam dünyasının mütefekkir, mücahid, âlim, önder kişilerini davet edin, gençler ve öğretmenler bunlarla tanışsınlar, onları dinlesinler, birebir sorular sorsunlar…” demişti ve toplantılar bu talimata uygun olarak yapılıyordu.
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz
1 Nisan, Pazartesi
Cezayir Devlet Başkanı Şadli b. Cedîd’in asker kökenli olmasına rağmen alimlere büyük saygısı vardı. Cezayir’de dersler veren, konuşmalar yapan ve bazı ilmi kurumları yöneten M. Gazzâlî de bu alimlerden biri idi ve devlet başkanının onun ayakkabısını giymesine yardımcı olduğu biliniyordu.
Şadlî bir resepsiyon vermişti, davetliler veda için sıraya girdiler, ben de Ürdün Evkaf Bakanı ve önemli fıkıhçılardan Abdülaziz Hayyat’ın hemen arkasında bulunuyordum. Hayyat Cezayir Televizyonu’nda bir konuşma yapmış ve o günlerde bu ülkede slogan haline gelmiş bulunan “Araplık, Sosyalizm ve İslam” üçlüsünden sosyalizmi sertçe eleştirmişti. Şadlî ona “Üstadım, bizim sosyalizmimizi çok hırpaladınız” dedi, Hayyat “Elbette hırpalarım; çünkü o İslam’a ve fıtrata aykırı” cevabını verdi, Şadlî, “Üstadım sosyalizm bir tenceredir biz onun içine İslam’ı koyuyoruz” dedi, Hayyat “Öyleyse adına ‘İslam Tenceresi” deyin cevabını verdi, gülüştüler.
Bu toplantının iki yıldızı vardı; biri İranlı Hâdî Hüsrevşâhî, diğeri Muhammed Gazzâlî. Birincisi o günlerde henüz taze olan ve İslam dünyasında büyük heyecana sebep olan İran İslam Devrimi’ni temsil ediyordu, ikincisi ise ilmi ve cihadı ile gönülleri fethetmiş olan Muhammed Gazzali idi. Onlar kürsüye çıkınca yer yerinden oynuyor, büyük kapalı spor salonunun tavanı uçacak gibi oluyordu.
Yazımın asıl konusu Gazzâlî’nin, “halimiz ve çaremiz” konusundaki on meddelik çarpıcı tespitidir, ama önce onu, hayranlarından M. İmâra’nın kaleminden kısaca tanıtmak gerekiyor (Bak. TDV İslam Ansiklopedisi).
22 Eylül 1917’de Mısır’ın Buhayre vilâyetinin Neklâl‘ineb köyünde doğdu. Tasavvuf ehline karşı büyük saygısı olan babası, rüyasında Ebû Hâmid Muhammed el-Gazzâlî’den aldığı işaret üzerine oğluna Muhammed el-Gazzâlî ismini koymuştur. İlk öğrenimine köyünde başladı ve Kur’an’ı ezberledi. Ailesinin İskenderiye’ye göç etmesi üzerine Ezher’in ilköğretim kısmına girdi ve 1937’de lise kısmından mezun oldu. Bu sırada İskenderiye’de İhvân-ı Müslimîn lideri Hasan el-Bennâ ile tanıştı ve teşkilâta katıldı. 1941’de Ezher’in Usûlüddîn Fakültesi’ni bitirdi. 1943’te aynı fakültenin Dâvet ve İrşad Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı, ardından Kahire’deki Atebetü’l-hadrâ Camii’ne imam-hatip olarak tayin edildi. Hasan el-Bennâ’nın 12 Şubat 1949’da bir suikast sonucu öldürülmesi üzerine yerine Ekim 1951’de Hasan el-Hudaybî onun yerine geçmişti, ancak onun görüşlerini paylaşmayan Muhammed el-Gazzâlî teşkilâttan ayrıldı ve bu dönemden itibaren hiçbir teşkilâta bağlı kalmadan İslâmî davete devam etti. Ezher Camii’ndeki uzun vâizlik görevinin ardından Abdülhalîm Mahmûd’un Vakıflar Bakanlığı sırasında Kahire’deki Amr b. Âs Camii’ne hatip ve vâiz tayin edildi. Kendi ifadesine göre, Seyyid Kutub hakkındaki bir tahkikat sırasında İhvân-ı Müslimîn aleyhinde ifade vermesi yönündeki bir talebi reddetmesi yüzünden tutuklanarak Tûr Hapishanesi’nde yaklaşık bir yıl hapis yattı (1965). 2 Temmuz 1971’de Dâvet ve İrşad Dairesi Başkanlığı’na getirildi. 1974’te Muhammed Ebû Zehre ile birlikte medenî kanundaki tâdilât çalışmalarına karşı çıktığı için görevinden alındı; ayrıca Kahire’de Amr b. Âs Camii’nde vâizlik yapması da yasaklandı. 1985-1989 arasında Cezayir’deki Emîr Abdülkādir Üniversitesi’nin hem kurucusu hem akademik kurul başkanı oldu. 1970’lerden itibaren şöhreti İslâm dünyasında yayılmaya başladığında birçok ülkeyi ziyaret edip buralarda İslâmî davetle ilgili pek çok toplantıya katıldı. Riyad’da bulunduğu bir toplantı sırasında 9 Mart 1996 tarihinde vefat etti ve Medine’deki Cennetü’l-bakı’ Kabristanı’nda defnedildi. Diğer hocaları yanında Hasan el-Bennâ onun mânevî hayatında ve irşad anlayışında derin etkiler bırakmıştır Seyyid Kutub’un da dahil olduğu, Muhammed el-Gazzâlî, Abdülkādir Ûdeh ve Mustafa es-Sibâî’den oluşan ilim ve fikir adamları grubu özellikle Hasan el-Bennâ’nın İslâm’da sosyal adalet öğretisinden etkilenmiştir. Muhammed el-Gazzâlî, başta Mısır olmak üzere bütün İslâm dünyası için bir ıslah programı çerçevesinde fikirlerini sunmayı hedeflemiştir; bir yandan Batı hayranlığı ve taklitçiliğini destekleyen çevrelere, öte yandan 23 Temmuz (1952) inkılâbı öncesi İngiltere sömürgeciliğine karşı tavır almış, Filistin sorunu konusunda İhvân-ı Müslimîn’e destek vermiş, 23 Temmuz inkılâbının ardından Batı’nın sosyal ve kültürel açıdan dinin toplumdaki etkinliğinin azaltılması projesine karşı büyük tepki göstererek tek kurtuluş çaresinin İslâm’ın temel değerlerine dönmek olduğunu savunmuş, bu konuda İslâm davetçisine büyük görevler düştüğünü belirtmiştir. Muhammed el-Gazzâlî, İslâm dünyasındaki yozlaşmanın başlıca sebeplerini mezhep kavgaları, siyasî bunalımlar, yöneticilerin ihmal, gaflet ve Batı taklitçiliği, ilim adamlarının faydasız tartışmalarla vakit geçirip gereken ictihadı yapmamaları, Müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları, toplumun Batı hayat tarzına yönelmesi, ilim ve teknik bakımından geri kalması gibi hususlarda görür. Mısır’a İslâm vatanının bir parçası olarak bakarken modern dönemde kin, düşmanlık ve ırkçılık üzerine kurulan milliyetçilik anlayışını reddeder. İslâm’ın diğer dinler ve Batı’dan gelen sosyalist, komünist vb. ideolojiler önünde üstünlüğünü savunur; bu tür ideolojilerden Müslüman milletlerin korunması ve kurtarılması yönünde irşad faaliyetlerini sürdürmenin zaruretini vurgular…
(Söz uzadı, gerisi gelecek yazıya kaldı
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz (2)
04:0011/04/2019, Perşembe
G: 11/04/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
(Muhammed Gazzâlî’nin görüş ve yaklaşımlarını özetliyorduk) Gazzâlî dinî konularda akılla nakil arasındaki dengenin sağlanmasına ve aklın nakil için bir esas teşkil etmesine önem vermektedir. Onun, İslâm’ın “takvâ sahibi bir kalp ve zeki bir akıl”dan ibaret olduğunu söylemesi İslâm davetçilerinin benimsediği bir yöntemdir. Gazzâlî aklın taklitçilikten korunması, ictihad ve tecdîdin önünün açılması gerektiğine inanmaktadır.
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz (2)
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz (2)
4 Nisan, Perşembe
Tevhidin evrensel bir varlık kanunu ve hayat düzeni olduğunu belirterek insanın toplumdaki etkinliğinin Allah’tan başka varlıklara kul olmaktan arındırılmasına bağlı olduğunu söyler. Kur’ân-ı Kerîm’deki kıssalar sadece toplumun eğitimi ve tezkiyesi için vârit olmuştur. Gayb ve ölümden sonra dirilme haberleri toplumun ahlâkını güçlendirir. Muhammed el-Gazzâlî, camileri ibadet mahalli olması yanında İslâm kültür üniversitesi olarak da nitelendirmiştir.
Gazzâlî’nin vefatı üzerine hakkındaki güzel tanıklıklardan yalnız birini; ilim ve dâva adamı Karadâvî’ye ait olanı okuyalım:
“Bir yıldız daha söndü. Bir dağ yıkıldı. Güneşimiz söndü. Şeyh Gazzâlî 9 Mart 1996’da vefat etti. İslam ümmeti büyük bir kayıp yaşadı, şeyhini, imamını kaybetti. Şeyh Gazzâlî savaşın tam ortasındaydı ve asla silahını bırakmamıştı. Dalgalara, sağdan ve soldan İslam gemisini hedef alan sert rüzgârlara, fırtınalara karşı hep mücadele etmişti. Saygıdeğer şeyhimiz, sizi anlatmaya sözcükler yetersiz kalıyor. Gözlerimizde yaş, kalbimizde derin bir hüznün acısıyla “Allah’tan geldik ve yine ona dönücüleriz” demekten başka bir söz kalmıyor.”
Şimdi onun “derdimiz ve çaremiz” başlığını koyduğum on maddelik sözlerine geldik:
1. Önemsizlerin yönettiği, gerçek önderlerin ise önemsiz sayıldığı bir ümmete yazıklar olsun!
2. Erdeme zorlamak zorlanan insanı erdemli kılmaz; nitekim imana zorlamak da insanı mümin kılmaz; erdemin dayanağı hürriyettir.
3. Halkı eğlence konusu olan Arap kurumları ve korkuyu, vehmi, gevşekliği huy edinmiş Arap toplumları yok olmadan önce İsrail yok olmaz.
4. Bir toplum, bir spor karşılaşmasını kaybetmesi sebebiyle heyecanlanırken medeniyet, sanayi ve topluma ait kayıpları karşısında kılının kıpırdamaz oluşuna akıl erdiremedim.
5. Aldatıcı dindarlık bir ümmet için açık dinsizlikten daha zararlıdır.
6. İmparatorlar ve Firavunlar tanrılaştılar; çünkü şuursuz olarak onlara hizmet eden (tapınan) kalabalıklar buldular.
7. Düzeni bozuk bir toplumda sosyal adalet saraylarını dikmek ahlakı çökmüş bir toplumda edeb ve ahlak kolonlarını dikmek gibidir.
8. Halk, yöneticiler yüzünden bozulur, yöneticilerin bozulması alimlerin bozulmasındandır, eğer kötü alimler ve kötü hakimler olmasaydı, onlardan çekinecekleri için idareciler de bozulamazdı.
9. Eğer yanlış ve kötü bir durumu ve kurumu değiştirmek istiyorsan teşebbüse geçmeden önce onun yerine koyacağın durumu ve kurumu hazırlaman gerekir.
10. Diriliş ve uyanış hareketlerinin tarihine baktığımızda siyasi ve sosyal hareketten önce akıl ve zihniyet dirilişinin gerçekleştiğini görürüz.
Yahudiler Madagaskar’a sürülmedi ama…
04:0012/04/2019, Cuma
G: 12/04/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arap Baharı’nı kışa çevirmek için varını yoğunu sarf eden Körfez Ülkeleri ve Suud, İsrail ve ABD’nin güdümünde neye hizmet ettiklerini ya bilmiyorlar veya daha muhtemel olanı hırsları ve aşağılık çıkarları iman ve ahlaklarını alt etmiş bulunuyor. Bugünlerde Sudan, Cezayir ve Libya’da atağa kalkan hareketlerin arkasında da bu kumpanyanın olduğu kesin gibi görünüyor.
Yahudiler Madagaskar’a sürülmedi ama…
Yahudiler Madagaskar’a sürülmedi ama…
5 Nisan, Cuma
İsrail vaktiyle uğradığı zulmü ve soykırımı devamlı canlı tutarak Batı kamuoyunu arkasına almayı başardı, antisemitizm karar ve kanunlarıyla da ağızlara kilit vurdu. Âdî menfaatlerine tapan siyonist siyasetçiler ile bağnaz siyonist dindarların işbirliğinin en pahalı faturası Filisitinlilere, artanı da Ortadoğu’ya kesiliyor ve Siyonist hareket geçmişten ibret almaya, zulmün acısını çekmiş bir toplum olarak başkalarına zulmetmekten çekinmeye yaklaşmıyor, iltifat etmiyor.
Bu satırları yazmama ve Madagaskar planını hatırlatmama sebep olan ise okuduğum şu haberdir:
ABD Başkanı Tramp bir Yahudi kuruluşunda yaptığı konuşmasında şunları söylemiş:
“ABD ve İsrail, Filistinlileri topraklarından çıkarıp Sina’ya yerleştirmek, orada Filistin devleti kurmalarını sağlamak ve Filistin’i bütünüyle İsrail’e bırakmak üzere anlaşıp Sisi’den Sina’yı satın almak üzere teşebbüse geçtiler. Mısır’dan Gazze ile Sina arasındaki sınırı açmasını isteyeceğiz. En çoğunu Körfez ülkeleri vermek üzere diğer ülkelerden de bu maksatla 800 milyar dolar talep ediyoruz. ABD ise bu bedele maddi katkıda bulunmayacaktır.”
Peki ABD, İsrail ve Körfez ülkelerinin başı çektiği bu cinayete sözde insan haklarının bekçisi olan diğer devletler ve kurumlar ne diyecekler?
Eğer İslam dünyası diye isimlendirilen, ama adı var kendi yok olan dünya ayağa kalkmaz ve bedel ödemezse diğerleri birkaç süslü laf söyler sonra işin üzerine yatarlar; hep böyle olmuyor mu?
Bu teşebbüs bana Madagaskar planını hatırlattı; bu da inşallah onun gibi başarısız olacaktır.
Neydi o plan?
Avrupa Yahudilerinin yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan sökülerek Afrika’ya gönderilmeleri fikri 1940’larda Nazilerin bulduğu bir fikir değildi. Madagaskar fikri ilk olarak 1885 yılında Fransız akademisyen Paul De Lagarde tarafından ortaya atıldı. 1904-05 yıllarında doğu Avrupa Yahudilerinin Uganda’ya yerleşmesi fikri Siyonist Kongresi’nde büyük tartışmalara sahne oldu. Uganda planı kongrede uzun süren tartışmalar sonrasında işletilemez bulunarak reddedildi. Yahudilere Filistin haricinde bir yurt arama geleneği 1940’lara kadar 20. yüzyıl boyunca da içlerinde Britanyalı antisemit Henry Hamilton Bearnish’in de bulunduğu birçok kişi tarafından devam ettirildi. 1937’de Polonya hükümeti Madagaskar fikrini tekrar ortaya attığında bir komisyon kurdu. Bu komisyon adanın en fazla 5000 aileyi barındırabileceğini belirterek planı reddetti. 1940 yılında Nazi Almanyası’nda Madagaskar fikri tekrar gündeme geldi. Yahudilerin devamlı Madagaskar’a gönderilmek istenmesi tesadüf değildi. Her şeyden önce Avrupa’dan oldukça uzaktı. Ayrıca az verimli toprakların ve çok az yer altı zenginliğinin bulunduğu bir yerdi. Dolayısıyla Avrupalılar bu ada ile ilgili işlerine yarayacak hiçbir şey bulamadıkları için bu adayı “Yahudi sorunu”nu çözecek bir yer olarak görüyorlardı. Eichmann’ın bu planı 3 Temmuz 1940’ta sunmasının “makul” sebepleri vardı: Naziler, Fransa’yı işgal etmek üzereydi ve Madagaskar adası o sırada Fransa’ya bağlı idi. Eichmann da Madagaskar adası ile ilgili maddeyi teslim anlaşmasının içine katmak istedi. Adolf Eichmann bu planı çok boyutlu olarak hazırlamıştı. Yahudilerin adaya naklini Britanya’ya ait olan ve Almanya’nın Britanya’yı fethi sonrası el koyacağı dünyanın en büyük deniz filosuyla, operasyonun finansmanını ise Yahudilerin el konulacak malvarlıklarıyla yapmayı planlamıştı. Nakliye sırasında zor koşullardan dolayı birçok fire verilecekti ama bu o kadar önemli değildi. Madagaskar’da kurulmak istenen sistem daha çok büyük bir gettoyu andırıyordu. Adada Yahudiler kendi kendilerini yönetecek fakat dışarı ile hiçbir bağları olmayacaktı. Dolayısıyla ada, Yahudilerin Amerika’daki soydaşlarının yaramazlık yapmamaları için esir tutulduğu, SS’lerin kontrolündeki büyük bir polis devleti haline gelecekti. Plan, Almanların, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin yenemedikleri 1940’taki Britanya savaşı sonrasında nakliye için filo bulunamaması üzerine rafa kaldırıldı. 1942’de Madagaskar’ın İngilizler tarafından işgal edilmesi üzerine de iptal edildi.
Bugün yapılan hain planın engeli nakliye olamaz; çünkü gidilecek yer hemen sınırın ötesinde. Bu ve benzeri planları önleyecek güç Müslümanların şöyle veya böyle hakim oldukları ülkelerin ve özellikle Müslüman halkların elindedir. BM’de alınan yüzlerce karar uygulanmalı, İsrail işgal ettiği topraklardan çekilmeli, Kudüs Filistin devletinin başşehri olmalıdır. Bu kutsal topraklar Müslümanların elinde olduğu sürece, geçmişte olduğu gibi bugün de bütün ilgili din mensupları ziyaret ve ibadetlerini rahatça yapabileceklerdir. İsrail’in elinde olduğu sürece ne olacağı ise bugünden bellidir.
Biraz da çare konuşsak
04:0014/04/2019, Pazar
G: 14/04/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazarlar, eğitimciler, konuşmacılar, bilim adamları sınıfından birçok kişi son zamanlarda yoğun bir şekilde “battık, yittik, göçtük, ayağımızın altı kayıyor, şunu şunu kaybediyoruz” kabilinden yazılar yazıyor, konuşmalar yapıyorlar. Bunlardan bir kısmı sanki geçmiş zamanlarda benzeri olmamış gibi bugünün eksiklik ve aksaklıklarını abartılı bir şekilde sayıp döküyorlar, çare ve çözüm babında işe yarar, mevcut durum ve şartlarda uygulanabilir bir yol yöntem sunmuyorlar.
Biraz da çare konuşsak
Biraz da çare konuşsak
7 Nisan, Pazar
Nefis terbiyesinde bir “nefs-i levvame” kavramı vardır; kişi kusurunu bilmeli, onunla yüzleşmeli ama amaç ıslah-ı nefs olmalıdır; yani kusurun karşısındaki kemal, eksiğin karşısındaki tamam, kötünün karşısındaki iyi bilinecek ve ona yönelme hedeflenecek. Böyle olmaz da devamlı eksik kusur aranır, konuşulur, açığa vurulursa, ıslah yolu ve çaresi gösterilmezse kişi haline alışır, hali tabiileşir, kendini rahatsız etmez. “Nasıl olsa herkes böyle ve çaresi de yok” der yoluna devam eder.
Çare eğitim deniyor. Ayağımızı bastığımız zeminden hareketle kimin, kimi, nasıl eğiteceği söylenmezse bunu tekrar edip durmanın faydası yoktur.
Yetişmiş insanımız eksik deniyor. Yetişmiş insan tarif edilmezse, tarife uygun insanın nerede nasıl yetişeceği hayal zemininde değil hakikat-gerçeklik zemininde açıklanmazsa ve daha da önemlisi kurumlaşarak sözden fiile geçilmezse konuşmanın faydası yoktur.
İslam dünyasının perişanlığından söz ediyoruz. Bu perişanlığın önemli bir sebebi birliğin yerine tefrikanın hâkim olmasıdır. Tefrikayı olabildiğince ortadan kaldırmak için önce bir “İslam’da birlik” çerçevesi çizmek gerekiyor. Sonra bu çerçevede âlimlerin ve kanaat önderlerinin anlaşması gerekiyor; “kime Müslüman diyeceğiz, hangi farklılıklar dışlama sebebi olacak, çerçeveyi dar tutarak tefrikayı körükleyenlerle alakamız nasıl olacak, ümmetin birliğini istemeyen içimizdeki ve dışımızdaki düşmanlarla nasıl baş edeceğiz, işe nereden başlayacağız, teşebbüs heyeti kimler, hangi kurum ve kuruluşlar olacak…” sorularının cevaplarını mümkün olan en geniş istişare ile bulmamız gerekiyor. Bunları yapmayıp devamlı tefrikadan ve ümmetin perişanlığından dem vurmanın faydası yoktur, zararı da vardır.
“Gençlik elden gidiyor” deniyor.
“Peki ne yapmalı” sorusunun bugüne kadar beni tatmin eden bir cevabına rastlamadım. Benim okuyabildiğim yazarların çoğu ya “ümitsiz vak’a, ört ki ölem” sonucuna vardıracak tasvirlerle yetiniyorlar, ya hayal âleminde dolaşıyor, hedefle yön ilişkisi bulunmayan atışlar yapıyorlar, problemin nesnesi hakkında bilgi ve ilgileri bulunmadığı halde atıp tutuyorlar…
Samimi, dertli ve ehliyetli olan kim varsa bir araya gelip ortak akıl ve gerçeğin bilgisi ile mevcut şartlarda en uygun çareyi tartışmadıkça ve ortaya çıkan sonucu uygulamaya koymak için etkili faaliyet göstermedikçe olumlu bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.
Bir de durumu abartmamak, bu sebeple ümitsizliğe düşmemek, “tamamı yapılamıyorsa yapılabileni yapmaktan geri durmamak” gerektiğini hatırlatmak istiyorum.
“…Sanki geçmiş zamanlarda benzeri olmamış gibi” demiştim ya:
Müslümanların tarihinde tefrika, “İslam’ın örnek çağı” dediğimiz Raşid Halifeler ve sahâbe devrinde başlamıştır. Emevîler ve Abbâsiler dönemlerinde ahlaksızlık, dini sapkınlık, Müslüman gruplar arasında savaş zaman zaman zirveye tırmanmıştır. Osmanlı’da gerileme Kanuni’den hemen sonra başlamıştır. Osmanlı sultanları arasında içki içenler, cinayetleri emredenler, ehliyetsiz oldukları halde saltanat sürenler… olmuştur. Daha eskisi hakkında da birçok şey söylenebilir ama yine Osmanlı’dan devam edelim: Eğer bu hanedanın hüküm sürdüğü devirde ülkenin halkı, sûfîleri, âlimleri, başkaca güç sahipleri ve kanaat önderleri vazifelerini kusursuz yapmış ve başarıya ulaşmış olsalardı ümmet bu hale düşer miydi?
Şimdi kusuru bunlarda arayacak yerde haşa dinde mi arayacağız!?
Demem o ki: Her devrin ve her devri yaşayan toplumun bazen bugünküne denk, bazen daha kötü halleri, problemleri, eksikleri, kusurları olmuştur. Ve bu devirlerde yaşayan kamil ve ehliyetli insanlar da ellerinden geleni yapmışlar, ama şartlar onların etkisini sınırlamıştır.
Bugün de yapılacak olan durumu abartmadan, yapılabilecekleri ertelemeden ve asla ümitsizliğe düşmeden hareket etmektir; evet boş ve ehliyetsiz konuşmaları bırakıp ortak akıl, doğru bilgi ve azimle işe koyulmaktır.
Gayret kuldan, tevfik ve sonuç Allah’tandır; bunu da unutmayalım
Arap Baharı, İhvan ve Batı
04:0018/04/2019, Perşembe
G: 18/04/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arap Baharı adı verilen hareketi Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketi olarak değerlendirmek doğru olmaz, ama bu hareketi destekleyen, başarılı olduğu takdirde iktidara gelecek olan İslâmî hareketin Mısır’da olduğu gibi İhvan olduğu da inkar edilemez.
Arap Baharı, İhvan ve Batı
Arap Baharı, İhvan ve Batı
11 Nisan, Perşembe
Arap Baharı hareketini baştan beri imkanlarımın elverdiği ölçüde takip ediyorum, İhvan hakkında da yeterli bilgiye sahip olduğumu düşünüyorum. Bu hareketin İslâmî ve yerli olup olmadığı konusunda baştan beri farklı görüşler ve değerlendirmeler vardır, bu “kafa karışıklığı veya karıştırıcılığı” bugün de devam ediyor. Benim kanâatim şudur:
Arap Baharı, diktatör, despot ve dine uzak yönetimler altında maddi ve manevî olarak bunalmış, daralmış, bıçağın kemiğe dayandığı kerteye gelmiş toplulukların isyan hareketidir ve hedefi, çoğunluğu teşkil ettiği ve daha örgütlü olduğu için Müslüman halkın iman ve değerleriyle devrede olduğu yönetimlerin iktidara gelmesidir. İşte bu yüzden ABD, İsrail, Batı, Rusya ve benzerleri bu harekete karşı çıkmışlar, daha önce sözde karşı çıktıkları totaliter yönetimleri destekleyerek, askeri darbelere arka çıkarak bu hareketi kışa çevirmek istemişlerdir.
Buraya kadar yazdıklarıma farklı görüş ve değerlendirmelerden örnekler sunacağım:
Bir internet haber kanalında 22 Mayıs 2012 tarihli bir yazıda “Arap Baharı İslami Devrim Değil” başlıklı şu değerlendirme naklediliyor
Fransız İslamolog ve siyaset bilimci yazar Olivier Roy’un ‘Arap Baharı’ hakkında yazdığı ‘İslami Bir Devrim Değil’ başlıklı çarpıcı makalesi Ortadoğu’da yaşanan bu gelişmelerle kendinden geçen İslamcı düşünürlerin içler acısı halini anlamamıza yardımcı oluyor. Roy, Arap Baharı isyanlarının laiklik istemese de laik bir hareket olduğunu savunduğu yazıda, göstericilerin İslami sloganlar atmaması ve İslami taleplerde bulunmamasını ‘İslami devlet ütopyası’nın son bulmasına bağlıyor. Yazarın dikkat çektiği bir diğer konu da İslamcıların burjuvalaşması, demokratik sistemlere entegre olması ve alternatif bir ekonomik modeli savunmamaları. Bütün bunların yanı sıra yazar ‘yine de İslam’la işimiz henüz bitmedi’ diye ekliyor.
Haber kanalı şu bilgiyi de ekliyor: Betül Genç tarafından Altüst dergisi için çevrilen yazı derginin 3. sayısında yayınlandı.
El-Kudsü’l-Arabî Genel Yayın Yönetmeni Abdülbari Atwan’ın değerlendirmesi:
Arap Baharı’nın orta yerinde İsrail sekiz gün boyunca Gazze’ye saldırdı ve tüm İslam alemi ayağa kalktı. Batı’nın anlamadığı işte tam da bu. Arap Baharı derken de gerçekte sadece iki devrim oldu: Majör olan Mısır’da, minör olan Tunus’ta yaşandı. Arap Baharı’nın en büyük başarısı Hüsnü Mübarek’i devirmesidir. Çünkü 65 yıllık ülke tarihinde İsrail 40 senesini istikrar ve barış içerisinde geçirdi. Son savaşı 1973 savaşıydı. 1979’da Camp David Anlaşması imzalandıktan sonra Mısır’da da değişiklikler oldu ve Hüsnü Mübarek başa geldi. İsrail’in kendi içindeki istikrarının simsarı Mübarek’ti. Bu tamamen Mısır’ın ulusal, yerel dinamiklerinden kaynaklandı. Diktatörlerin, liderlerin yaptığı yolsuzluklar, Batı’nın bizi aşağılaması, bunlar hazmedebildiğimiz şeyler değil. Biz Araplar içimizdeki düş kırıklığını aydınlatacak, bizi harekete geçirecek bir kıvılcım bekliyorduk. Bu da Tunus’tan geldi ve etrafa yayıldı. Batı bunu engellemek, kendi lehine çevirmek istedi, ama engelleyemediler…
Gannuşi’nin Değerlendirmesi:
Nahda Hareketi lideri Tunuslu Gannuşi, “Siyasal İslam gerçekten başarısızlığa mı uğradı?” başlıklı bir yazıyı kaleme aldı. Timeturk’ün Türkçe’ye çevirerek verdiği yazıdan:
Gannuşi yazısında, Batı’nın, Siyasal İslam’ın sürekli başarısızlığa uğradığı propagandası yaptığını ancak bunun gerçek olmadığını savunuyor.
Batı’da kullanılan “Siyasal İslam” kavramının Müslümanlarda “İslami hareket” olarak daha geniş bir kavram ile adlandırıldığını ve anlatıldığını söyleyen Gannuşi, “Batı, Siyasal İslam’ın (İslami hareketin) nerede küçük bir darbe yediğini, duraksadığını veya ufak sorunlarla karşı karşıya kaldığını görse bunu hemen ‘Siyasal İslam çöküntüye ve başarısızlığa uğradı’ diyerek propagandasını yapıyor ve ‘Müslümanlar bir şey beceremez’ izlenimi veriyor. Halbuki durum göründüğü gibi değil. Siyasal İslam tarih boyunca hiç olmadığı kadar güçlü ve hiç olmadığı kadar halk arasında da yayılmış durumda. Bugün İslam dini, dünyada en hızlı ve en istikrarlı şekilde yayılan dindir. Çünkü İslam, Batı’nın konuşup da uygulamadığı adalet, özgürlük, eşitlik, hukuk kavramlarını en doğru şekilde benimseyerek uygulamaya koymuştur.”
Örnek olarak Mısır’da Mursi’nin ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı olarak ülkenin başına gelmesi ve ardından askeri darbeyle ‘Siyasal İslam’a büyük darbe vurulduğunu söyleyen Gannuşi “Bazen gerilemeler olur, duraksamalar olur, darbeler olur, sorunlar olur ama bunlar başarısızlık anlamına gelmez. Her zorluğun ardında bir kolaylık vardır. Kendini medeni olarak tanıtan Avrupa, sadece Mursi’ye ve ‘Siyasal İslam’a değil aynı zamanda halkına darbe yapan Sisi’nin yanında durarak medeniyete, demokrasiye ve adalete darbe yapmıştır. Halbuki Mursi, Avrupa’nın toz pembe sloganları olan o medeniyet, özgürlük, adalet ve demokrasiyi Mısır halkına gerçekten sunduğu için darbeyle indirildi. Bu darbede ne Mursi ne de ‘Siyasal İslam’ kaybetti. Aksine kaybeden darbeci ve onu destekleyenler oldu. Çünkü medeniyetten uzak olduklarını tüm dünyaya gösterdiler. ‘Siyasal İslam’ ise bu zor durumu değerlendirerek safları birleştirip hatalarından ders çıkararak yeni bir yol haritası çizecektir. Bu da başarısızlığın veya çöküntünün değil aksine daha güçlü yeni bir dirilişe hazırlık olduğunu gösteriyor.”
Bugünlerde Yemen, Cezayir, Sudan ve Libya’da olup bitenlere biraz da “Arap Baharı ve muhalifleri” penceresinden bakmakta fayda var.
Arınma ve yücelme fırsatları
04:0021/04/2019, Pazar
G: 21/04/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“7. Nefse ve onu (insanın özü olarak) yaratıp donatana 8. Ona kötü ve iyi olma kabiliyetini verene yemin olsun ki: 9. Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10. Onu arzularıyla başıboş bırakan da ziyan etmiştir.” (eş-Şems:91).
Arınma ve yücelme fırsatları
Arınma ve yücelme fırsatları
14 Nisan, Pazar
Bilimi ve teknolojiyi din yerine koyanlar aldanmıştır. İnsanoğlu bir canlı hücreyi bile yaratmaktan acizdir, ölüme çare yoktur, yaratılışın ve ölümden sonrasının bilgisi de insanoğlunda (beşeri bilgi kaynaklarından) yoktur.
Aklını doğru kullanan bir insanın bu harikulâde varlık âlemlerini yaratan bir büyük ilim ve kudret sahibinin varlığı bilgi ve imanına ulamaması mümkün değildir.
Biz müminler beşer bilgisiyle ulaşamadığımız ğayb âlemi, yaratılış, baş ve son… hakkında doğru bilgiyi Yaratan’ın gönderdiği Peygamber’den ve ona gönderdiği kitaptan öğreniyoruz.
İşte o Peygamber (s.a.) ve o kitap diyor ki: Sizi insan olarak yaratan Allah’tır, insanlığınızın iyi ve kötü kabiliyetlerini hür iradenizle işletmeniz, bunları nasıl kullandığınızı ortaya koymanız, sonuçta Yaratan’a mı, şeytana ve nefsinize mi kul olduğunuzu açığa çıkarmanız için sizi bu dünyada var etmiştir. O çok merhametli olduğu için bu imtihanda sizi kendi halinize de bırakmamış, yardımcı olsunlar diye Peygamberler, Kitaplar; yani hayat rehberleri/kılavuzları da lütfetmiştir. Bütün bunlara rağmen yine de ayağınızın sürçeceğini, günaha düşebileceğinizi bildiği için bir yandan tevbe gibi telâfî imkanları, bir yandan da şeytana karşı nefsinizin güçlenmesi, arınması, yücelmesi için fırsatlar sunmuştur; işe bu fırsatların başında zikir ve en büyük zikir olan namaz vardır, oruç vardır, müstena “lütuf, af, rahmet” günleri ve geceleri vardır.
Üç aylar (Receb, Şa’bân ve Ramazan) bu müstesna günler ve geceleri içinde barındıran aylardır. Şimdi Şa’bân ayındayız, arkasından da inşallah Ramazan’ı idrak edeceğiz.
Şa’bân’ın ortasının gecesinde daha fazla namaz, zikir ve dua, gündüzünde ise oruç tutmakla ilgili rivayetler ve geleneğimiz vardır. Bu yazıda kısaca Şa’bân fırsat ayını tanıtmak istiyorum.
Savaşın yasak olduğu aylardan sonra gelen bu ayda Araplar savaş ve yağma için sağa sola dağıldıklarından bu aya Şa’bân adı verilmiştir. İslam Cahiliyye Araplarından devraldığı geleneği ıslah ederek bu ayı müstesna rahmet ve lütuflara kavuşma fırsatı olarak değerlendirmiştir.
Bir hadiste Şa’bân ayının özelliği şöyle açıklanıyor:
Ebû-Seleme Aişe validemize soruyor:
“Anneciğim bana Peygamberimizin oruç ibâdetini anlatır mısın?
-Peygamberimiz günlerce oruç tutardı, öyle ki, herhalde bundan sonra her gün oruç tutacak derdik, bazen de günlerce –Ramazan dışında- oruç tutmazdı, herhalde bundan sonra (nafile) oruç tutmayacak zannederdik. Aylar içinde en çok Şa’bân ayında oruç tutardı; bu ayın günlerinin çoğunda oruçlu olurdu.
Demek ki, O (s.a.) yalnız Şa’bân’ın ortasında bir gün değil, bu ayın çoğunda oruç tutuyormuş!
Üsâme b. Zeyd Efendimize soruyor:
Görüyorum ki en çok Şa’bân ayında oruç tutuyorsunuz?
-Evet, böyle yapıyorum çünkü insanların, iki fırsat ayı olan Receb ile Ramazan arasında kalan bu ayın değerinin farkında olmadıklarını görüyorum; bu ayda ameller Allah katına arzolunur, amellerim arzedilirken oruçlu olmayı istiyorum.
Receb, Şa’abân ve Ramazan ayları arınmak ve yücelmek için önemli fırsatlar sunan aylardır, ancak bu aylarda yapılacak ibadetleri yalnızca adı belli bazı gecelere ve günlere tahsis etmek, bir de belli şekil ve sayıda namaz ibadeti uydurmak uygun değildir. Büyük muhaddis ve fakih Nevevî’nin ifadesiyle bitirelim:
Receb Ayının ilk Cuma gecesi akşamla yatsı arasında kılınan ve Reğâib namazı denen on iki rek’at namaz ve Şa’bân ayının ortası gecesi kılınan yüz rek’at namaz güzel olmayan iki bid’attır; bunlar hakkındaki rivayetlere de, Kutu’l-kulûb ve İhya gibi kitaplarda yer verilmiş olmasına da itibar etmemek gerekir; çünkü aslı yoktur.
Arınmak ve yücelmek için tek yol Peygamberimizin (s.a.) sahih sünnetini izlemektir vesselam.
Ahlak herkese lazım
04:0025/04/2019, Perşembe
G: 25/04/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kendi ahlaksızlığını bir şekilde meşrulaştırıp veya bunu bile yapmadan yoluna devam edip başkalarına ahlak dersi vermek de bir çeşit ahlaksızlıktır.
Ahlak herkese lazım
Ahlak herkese lazım
18 Nisan, Perşembe
Herkes haddini bilecek.
Bir ressam sergi açmış, bir çizmeci de görmeye gelmiş, süvarisi yanında duran bir at tablosunu ressamın yanında eleştirmeye başlamış. Ressam çizmenin üstüne varıncaya kadar onun söylediklerini dikkatle dinlemiş ve not almış, çizmeci “gelelim pantolona” deyince ressam “sen çizmeyi aşma, onu da terzi eleştirsin” demiş.
Bürokratlar ve siyasetçiler ait oldukları toplumun içinden çıkıyorlar. Taban ne kadar ahlaklı ise tavan da o kadar ahlaklı olur. Toplumda kâmil ahlak sahipleri azınlıkta veya müstesna olurlarsa tavandaki kâmiller de azınlıkta veya müstesna olurlar.
Şu ülkede herkesin bir işi var, işi yoksa günlük hayatı var. Herkes önce kendine bakacak ve şöyle bir nefis muhasebesi yapacak: “Ben işimde ve davranışlarımda ne kadar ahlaklıyım; din, ahlak ve edeb kurallarına harfiyyen riayet ediyor muyum?”
Adamın biri tecrübe sahibi bir kişiye “Ben asla rüşvet almam” demiş. Kişi ona sormuş: “Sen insanların kendisine işi düşen yetki sahibi biri oldun mu hiç?”. “Hayır olmadım, ama ben rüşvet almam!”. Kişinin ona cevabı şu olmuş: “Sana rüşvet teklif edilmemiş, sen bununla imtihan olmamışsın, bu sebeple sözünü gerçek sayamam!”
İnsanımız balık hafızasına sahip; daha dün gibi olan yakın mazide Müslümanların zaten kısmen yaşayabildikleri dini hayatlarının bile ne kadar kısıldığını, temel insan haklarından nasıl mahrum edildiklerini, bilim, ekonomi, iç ve dış siyasette nasıl dar boğazlarda ve sıkıntılar içinde olduğumuzu unutuyorlar. Son on küsur yılda her tabaka ve kesim için önemli olan neler yapıldı; bunu hemen herkes unutmuş görünüyor.
Herkes kendini aynanın karşısına koyacak yerde hep başkalarını koyuyor, üstün/güzel/kâmil ahlak ölçülerine vurarak değerlendiriyor. Bu da olsun, olmasın diyemem, ama önce herkes kendine bakarsa ayaklar biraz daha yere basar.
Bizim alandan birkaç örnek vereyim:
Vaktiyle İmam Hatip mezunlarının ilâhiyat dışındaki yükseköğretime geçişlerinin önüne engeller konmuştu. Birçok “dindar” Müslüman ve İlahiyat mezunu veliler çocuklarını İmam Hatip’ten aldılar veya oraya göndermediler; yani son tahlilde dünyayı ahirete, maddî imkânı Allah rızasına tercih ettiler.
Son yıllarda okullara Kur’an-ı Kerim, Peygamberimizin Hayatı ve İslam Bilgisi dersleri kondu. Bu dersler zorunlu değil, seçmeli idi. Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bu ülkede bu dersleri seçen insan sayısının azlığı ibretlik bir olaydır.
Eline para geçen ve zengin olan “dindarlar”, lüks ve israfta dinsiz veya dini hayatı gevşek/kusurlu olanları fersah fersah geçtiler.
Müslümanca örtünmenin ictimai hayata katılmaya engel olmaması için yıllarca mücadele ettik, değerli bedeller ödendi, sonunda engeller kalktı, bu defa da sözde örtünenler “örtülü açıklar” nitelemesinin örneği haline geldiler.
Birçok “dindar” işadamının işyerinde Müslümanca düzen, hakkını verme ve liyakati gözetme yok.
Birçok “dindar” (böyle görünen ve bilinen) olup kamu otoritesi kullanan kimsenin elindeki imkân ve yetkiyi kötüye kullandığına dair pek çok örnek var.
“Bu saydıkların “dindar” kesimde var da ötekilerde yok mu?” diye soranlar ve eleştirenler olacaktır.
Vardır, olmaz mı, ama bizde ya hiç ya da az (müstesna) olması gerekmiyor mu?
Sonuç: Biz ne kadar ahlaklı olursak bizi yönetenler de o kadar ahlaklı olurlar; onlar gökten inmediler, bizden çıktılar.
Durum bundan ibarettir, tercihler yapılırken ayaklarımız gerçek durumun üstünde olsun.
Dert çözen finansman
04:0026/04/2019, Cuma
G: 26/04/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Katılım bankaları bir yandan güçlü rakipleri karşısında ayakta kalma diğer yandan zarurete dayalı uygulamaları azaltarak amacına uygun hale gelme mücadelesi veriyor.
Dert çözen finansman
Dert çözen finansman
19 Nisan, Cuma
Çoğu Müslüman olan halkımız nasıl seçmeli olan (Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz’in hayatı ve İslam bilgisi) derslerini seçmede gaflet ve gevşeklik gösteriyorlarsa faizsizlik esasına göre çalışan katılım bankalarına teveccüh ve destekte de aynı şeyi yapıyorlar.
Kişinin meşru menfaatini ve helal parasını korumak istemesi onun hakkıdır, bu sebeple ihtiyacını en düşük maliyetle karşılamak istemesi de tabiidir. Bir yanda yurt dışından ucuz kredi temin ederek nispeten düşük faizle kredi veren faizci bankalar var, bir yanda da bir zaruret bulunmadıkça böyle bir krediyi alamayan, öz sermaye ve kâr bekleyen katılım hesaplarıyla çalışmak durumunda olan katılım bankaları var. Her şeye rağmen bu bankaların daha az kazanmayı göze alarak müşteriyi, faizci bankalara kaptırmamak için gayret göstermelerini tavsiye ediyoruz.
Oturacak bir eve, işinde veya zorunlu ulaşımında kullanacağı bir arabaya… sahip olmak isteyen dar gelirli şahıs, katılım bankasında maliyetin daha pahalı olduğunu görürse nefsiyle mücadele etmek mecburiyetinde kalır.
Öte yandan biz yıllardır katılım bankalarının ekonomiyi ve ticareti ortaklık yoluyla finanse etmelerini ısrarla tavsiye ediyoruz. Peşin alıp vadeli satmak da bir yol olmakla beraber İslam bankacılığının müspet sonuçları bu yoldan değil, ortaklıkla finansman yolundan gerçekleşecektir.
Bu genel değerlendirme ve durum tespitinden sonra özel bir konuya “dert çözen finansmana” gelmek istiyorum.
Alım satım yoluyla karşılanması mümkün olmayan harcamalar oluyor, insanlar bu tür harcamalara muhtaç olduklarında faizci bankalara gidip faizle ihtiyaç kredisi alma durumunda kalıyorlar. Katılım bankaları bu ihtiyacı karşılayabilmek için bir formül bulmaya çalıştı ve sonunda teverruk çözümü ortaya çıktı.
Bu çözümü halkımız zaten şu şekilde uyguluyorlardı: İhtiyaç duyduğu mesela yedi yüz lirayı acilen elde edebilmek için mesela bin liraya vadeli bir beyaz eşya alıyor, bunu mesela yedi yüz liraya satıyordu.
Teverruk uygulaması da buna oldukça yakın bir uygulamadır. Yurt dışında bu işlem için kurulmuş şirketler var, katılım bankası aracı oluyor, bu şirketlerden mesela vadeli bakır satın alınıyor, belli bir oranda ucuz olarak peşin satılıyor, bakırı peşin satın alan da ilk satıcıya satıyor. Sonuçta peşin paraya ihtiyacı olan kişi, vadeli mal alıp peşin satmak suretiyle ihtiyacını karşılamış oluyor. Bu işlemi ihtiyaç sahibinin kendi imkanlarıyla yapması zordur, almakta, alıcı bulup satmakta zorluklar vardır, bu yüzden mevcut şirketlerle bu işlem yapılıyor.
Teverrukun caiz olup olmadığı alimler arasında tartışılmıştır. Kısaltılmış adı AAOİFİ olan ve bünyesinde tanınmış alimleri bulunduran İslâmî kuruluş bu işlemin caiz olduğuna fetva vermiştir.
Mesele Kanuni zamanında bile bahse konu olmuştur. Ebussuud muâmele adını verdiği bu işlemi, “mal, ucuza peşin alan tarafından ilk satana satılsa bile meşru görmüştür (Akgündüz neşri, s.379).
Ödünç bin lirayı binyüz lira karşılığında almak için yapılan bir muamele şeklini de ele alan Ebussuud, bu meseleyi, ödünç verenin mesela ceketini ödünç alana yüz liraya satması, satın alanın üçüncü şahsa ceketi hediye etmesi, üçüncü şahsın da ödünç verene (ceketin ilk sahibine) hediye (hibe) etmesi şeklinde çözüyor. Bu çözümden sonraki kısmı aynen veriyorum:
Mesele: “Suret-i mezkurede olan muamele hiledir bundan hasıl olan ribh (kâr) haramdır” diyen kimesneye ne lazım gelir?
El-Cevab: Kâfir olur, i’tikad etti ise.
Mesele: Bazı hiyel-i şer’iyyelere Zeyd, “Hiledir, Tanrı’yı alet etmektir” dese ne lazım gelür?
El-Cevab: Ta’zîr-i beliğ (etkili ceza) ve tecdîd-i iman lazım olur. (s. 385).
Ben, bu konuda farklı fetva verenler kâfir olur demiyorum. Ayrıca keşke cemiyetimiz böyle ihtiyaçları karz-ı hasen yoluyla karşılasa da bunlara hacet kalmasa da diyorum. Ancak “Bu işlem İslam hukukunda caiz değildir” demenin de hatalı olduğunu ifade etmek durumundayım.
Bir mutluluk hikâyesi
04:0028/04/2019, Pazar
G: 28/04/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Haber aldım ki İlâhiyatta doçent öğretim üyesi olan torunumun oğlu Bursa’nın kadim İpekçi İmam Hatip Okulu son sınıf öğrencisi Mustafa bir camide Cuma hutbesi irad edecek ve namazı kıldıracakmış. Bu mutlu ve müstesna olaya şahit olmak istedim, ama kendisine bildirip heyecanlanmasını da istemedim. “Gözüme güneş gözlüğü takar, uygun bir saatte camiye girer bir direğin arkasına otururum, o beni önceden göremez, namazdan sonra ise gider alnından öperim” dedim.
Bir mutluluk hikâyesi
Bir mutluluk hikâyesi
21 Nisan, Pazar
Hikâyeye bu noktada biraz ara verip altmış dört yıl öncesine gidelim.
Konya İmam Hatip Okulu’nda öğrenci iken yaz tatilinde memleketim Çorum’a gelmiştim, müftü efendi benden bir Cuma vaazı yapmamı istedi, ben de kabul ettim. O tarihte böyle faaliyetler ilan edilirdi, şehre duyuruldu. Ahıska muhaciri yarım hafız Muzaffer dedem de tabii bunu duymuş, bir yanda torununun Ulu Cami’de vaaz edecek olmasının tarifsiz mutluluğu, bir yanda da ya başarılı olamaz da rezil olursak korkusu var. Ben kürsüye çıkınca camiye gelmiş, kapıya çok yakın bir yere oturmuş ki, başarısız olursam yavaşça çıkıp başka bir camiye kaçacak! Ben arızasız konuştukça o dizin dizin kürsüye yaklaşmaya başlamış; vaazı bitirip indiğimde bir de ne görevim: dedem kürsünün dibinde!
Dışarıda bir hayır sahibi lokma dağıtıyor ve çay ikram ediyordu, orada biraz vakit geçirdim, caminin içi dolup vakit yaklaşınca girdim, torunumun oğlu sevgili Mustafa’mız minberin önünde, beyaz cübbesini ve sarıklı fesini giymiş oturuyordu, arkası kapıya dönük olduğu için beni görmesi mümkün değildi, yine de gözlüğümü çıkarmadan müezzin mahfiline oturdum. O günün müezzini de Mustafa’nın sınıf arkadaşı bir İmam Hatipli idi. Beklenen saat geldi, sünnetleri kıldık, genç müezzin terkıye denilen salavâtı okumaya başladı, bu sırada Mustafa’nın kalkıp minbere çıkmaya başlaması gerekirdi, baktım oturuyor, salavat bitti oturuyor, çocuk ezan okumak için ayağa kalktı oturuyor, kanatlarım olsa uçup yanına gideceğim, “kalk yavrum” diyeceğim mümkün değil, yanımda öğretmeni var o da heyecanlandı, ne yapsak derken şükür Mustafa’m kalktı, bir yandan iç ezan okunurken o da minbere çıktı, hutbenin Arapça zikir, hamd, şehadet vb. kısımlarını hiç takılmadan ezbere okudu, işçi-işveren hakları ve ödevleri konulu hutbesini düzgün ama biraz hızlı okudu, (ben ilk konuşmamı ondan bir misli daha hızlı yapmıştım), mihraba geçti, Fatihalara Duhâ ve İnşirah surelerini ekleyerek namazı düzgünce kıldırdı, iki tarafa selam verince derin bir oh çektim (sonradan konuştuk o da aynı zamanda pek rahatlamış), Rabbim’e nasıl şükredeceğimi bilemez oldum.
Namaz bitince yerimden kalktım, mihraba yöneldim, genç ve güzel imamı tebrik edenlerden biri de büyük dede (babasının dedesi) olsun dedim, beni o güzel tebessümü ile karşıladı, kucaklayıp alnından öptüm, “son anda fark ettim dede” dedi, gülüştük. Etrafımızda tanıyanlar vardı, tanımayanlara da tanıttılar, herkes manzaraya hayrandı, kendileri için de böyle bir saadeti Allah Teâlâ’nın lütfetmesine dua edenler oldu.
Mustafa kızdan torunum, babası İmam Hatipli ve İlahiyat öğretim üyesi, dedesi İmam Hatipli İlahiyat Profesörü, halası İmam Hatipli İlahiyat mezunu, annesi İmam Hatipli ve bu okulda öğretmen, amcası İmam Hatipli ABD’de doktora yapıyor, küçük kardeşi İmam Hatip’te okuyor, iki oğlum İmam Hatip mezunu ve ben de İmam Hatipliyim.
Şu fani dünyada dert çoktur, imtihan çetindir, ama Rahman ve Rahim olan Rabbim “Her zorun ve darın yanında iki kolay ve genişlik vardır” buyuruyor, işte o kolaylık, genişlik, mutluluk bu dünyada O’nun bize lütfu oluyor. İslâm dünyamız ve ülkemiz bunca dert ile başa çıkma mücadelesi verirken ve biz de bu mücadele içinde zaman zaman bunalmakta iken böyle mutlu günler, anlar ve olaylar ile rahatlıyoruz.
Rabbim sana şükürler bize İslâm’ı verdin
Önümüze lütfunla sayısız nimet serdin
İman varsa yeri yok ye’sin tasanın derdin
Kâmil insan olmaya Müslüman olmak Cumhurunittifakı biz bize yeteriz
.Bana Batı’yı övmeyin!
04:002/05/2019, Perşembe
G: 2/05/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bana Batı’yı öven, bazı Avrupa ülkelerinde bakkal dükkânlarının açık ve bekçisiz olduğunu, ihtiyaç sahibinin dükkâna girip alış veriş yapıp parasını açık bir para kabına koyduğunu filan yazan yayan arkadaşlara söyleyecek çok sözüm var, bir yazıya değil, kitaplara sığmaz. Bu arkadaşlara ilk elde ABD ve Avrupa’nın sömürgecilik tarihini, milyonlarca insanın canından, malından, namusundan sorumlu olduklarına dair tarihi gerçekleri okumalarını tavsiye ederim.
Türk bilim insanının yeni umudu
Türk bilim insanının yeni umudu
17 Temmuz, Cuma
Bizde bir adam kılıklı mahlukun, masum insanlara ateş ettikten sonra suyu, sünnettir diye oturarak içtiğini görmüştük ya işte o misal, bu ABD’li ve Avrupalılar faydası kendilerine raci konularda disiplinli davranırlar da sıra başkalarına geldiğinde bugün de İsrail’in ve kendilerinin çıkarları için zayıf devletleri hedef seçerler, insanlarını ayartırlar, bölerler, parçalarlar, birbirine kırdırırlar, her iki tarafa silah satarlar, her iki tarafın yeraltı ve yerüstü zenginliklerini gasp ederler, demokrasi, insan hakları filan derler de bunların yok olduğu, çiğnendiği yerlerde yok edenleri, çiğneyenleri desteklemekten geri durmazlar…
Allah aşkına bunların ahlakından bahsetmeyin, midem bulanıyor! Bunların uygarlığından söz etmeyin, vahşi olasım geliyor!
(Söz gelimi söyledim, benim medeniyetim var, başkasının uygarlığına ihtiyacım yok çok şükür).
Size birazı eski çoğu yeni bazı ABD ve Avrupa mezaliminden örnekler vereyim:
“ABD 17 yıldır yalan söylüyor.” İddia New York Times gazetesinden geldi. Gazete, Amerikalı yetkililerin, Afganistan’da 17 yıldır sahadaki durum konusunda yanlış bilgiler içeren raporlar yayımladığını ileri sürdü. Haberde Amerikan yönetiminin doğru olmayan bilgilerinden örnekler verildi.”
Washington Post Gazetesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın göreve başladığı tarihten bu yana 10 binin üzerinde yanlış veya yanıltıcı iddiada bulunduğunu öne sürdü. Gazetenin haberine göre, Trump 5 bin yanlış ya da yanıltıcı bilgiyi ilk 601 gün içerisinde söyledi. 26 Nisan’da ise bu sayı 10 bini aştı.
Bu yalancıyı zalim Sisi ikna etmiş, Müslüman Kardeşler’i terörist listesine almaya hazırlanıyormuş (Bu konuyu ayrıca yazacağım).
Suriye’de PKK’ya silah veren ABD’dir. Libya’da meşru hükümete isyan edip Trablusgarb’ı bombalayan Hafter’e yardım eden ABD’dir, Mısır’da meşru hükümeti deviren Sisi zalimini destekleyen ABD’dir...
Binlerce teröristi barındıran ve Türkiye’ye iade etmeyen Avrupa devletleridir.
Biraz geriye gidelim:
İnternete girin, “Batı’nın Kanlı Tarihi” yazın, karşınıza ABD ve Avrupa’nın kızarmaz yüzünü yere sürtecek nice tüyler ürperten soykırımlar, köleleştirmeler, işkenceler, zulümler göreceksiniz.
Ermeni soykırımı diye tutturan Fransa’dan örnek:
1917 yılında Çad’ı işgal ettiğinde 400 Müslüman alimi toplayıp kafalarını satırlarla kesmiştir. (Mahmud Şakir, s. 73).
1852 yılında Cezayir’in Ağvat şehrine girdiğinde bir gecede ahalinin üçte ikisini yakarak yok etmiştir.
1960-66 yılları arasında Cezayir’de 17 nükleeer deneme yapmıştır. Kurbanların sayısı 30 ilâ yüzbin arasındadır.
1962 yılında Cezayir’i terk ederken o tarihteki 11 milyon nüfusun sayısınca patlayıcı yerleştirmiştir.
Fransa Cezayir’i 132 yıl işgal etmiş, ilk yedi yılda bir milyon, son yedi yılda ise bir buçuk milyon Müslümanı öldürmüştür. 1830-1962 yılları arasında öldürdüğü insan sayısı on milyon civarındadır.
Fransa Tunus’u 75, Cezayir’i 136, Fas’ı 44, Moritanya’yı 60 yıl Senegal’ı üç asır işgal etmiş ve soymuştur.
Şimdi soruyorum:
Bu ABD ve Avrupa halkı çok ahlaklı ise geçmişte ve bugün yapılan bunca zulme, soykırıma, soyguna, sömürüye niçin başkaldırmıyor, hesap sormuyor, meydanlara çıkıp hakların iadesini istemiyor!!!
Asıl teröristleri tanıyalım
04:003/05/2019, Cuma
G: 3/05/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İsrail ile işbirliği yapıp Filistin’i İsrail’e vermek, ABD ve İsrail’in başta Ortadoğu olmak üzere İslam dünyası için öngördüğü planın gerçekleşmesine hadim olmak, zalim planlarına engel olanları en feci usullerle katletmek, işkenceye tabi tutmak, suikastlar planlamak üzere birleşmiş olan Mısır, Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan, Esed’in Suriyesi, Müslüman Kardeşler örgütünü (İhvan’ı) ve Dünya Müslüman Âlimler Birliğini teröristler listesine aldılar. Dünkü yazımda zikretmiştim; şimdi de Sisi’nin kandırdığı yalancı Trump, İhvan’ı terörist ilan etmeye hazırlanıyormuş.
Arınç: Paralel yapı hükümetler üstü bir konudur
Arınç: Paralel yapı hükümetler üstü bir konudur
17 Temmuz, Cuma
Peki niçin? Bu İhvan ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği’ni niçin yok etmek istiyorlar? Devamlı reklamını yaptıkları, koruyucu rolü üstlendikleri insan hakları ve demokrasi çerçevesinde Mısır’da iktidara gelen İhvan’ı niçin askeri bir darbe ile iktidardan düşürdüler ve bu zalim darbeciye destek veriyorlar?
Müslüman Kardeşler meşru bir seçimle kazandıkları iktidarda kalsalardı bundan hem Filistin davası kazançlı çıkacak, hem de İslam ülkeleri arası ilişkilerde çıkar ve liderlik yarışının, oyuna gelerek birbirini çelmelemenin yerini kardeşlik, birlik ve dayanışma alacaktı.
Ellerindeki güçlü yayın ve algı oluşturma araçlarını kullandılar, sonuçta bütün dünyada “siyasi veya radikal İslam” denince ilk akla gelen (daha doğrusu yoğun çabalar sonucu akla getirilen) cemaat İhvan oldu. Halbuki bu bilgi ve imaj kirliliğinin etkisinden kurtulanlar bilirler ki, İhvan hem terörist değildir, hem de siyasi sistem olarak bir çeşit “İslami demokrasi”yi savunmaktadır. Şu halde onların etrafında koparılan sun’i fırtınanın asıl sebebi ABD-İsrail menfaatlerinin riske girmesinden ibarettir.
Taha Kılınç’ın ifadesiyle “Müslüman Kardeşler Teşkilâtı, sadece sohbetlerle yetinen bir yapı değildi; siyasi ve askeri hedefleri de vardı. Teşkilâta sembol olarak seçilen kompozisyondaki kitap ve kılıç birlikteliği, bu temel felsefeyi de özetliyordu. Ancak Hasan el Bennâ, bu siyasi ve askeri hedeflerin, toplumun geneli İslâm’a sımsıkı sarıldığı takdirde ve zaman içinde kendiliğinden gerçekleşeceğine inandığından, öncelik halkın eğitilmesine verilmişti.”
Ben de geçmişte bir yazımda baştan beri İhvan’ın şiddete uzak durduğunu, bir ara “meşru müdafaa mecburiyeti hâsıl olursa diye bir hazırlık yapılması düşünüldüğünü”, ancak fiilde, amaca eğitim, ikna ve demokrasi aracılığı ile ulaşılmanın ilkeleri olduğunu ifade etmiştim.
Geçen yılın Mart ayında İhvan’ın sözcüsü Cihad el-Haddad’ın hapishaneden yazdığı ve Timetürk’te yayınlanmış olan, benim de inandırıcı bulduğum bir mektubunun önemli bölümlerini daha önce bir yazımda vermiştim. ABD’nin İhvan’ı terörist ilan etmeye hazırlandığı şu günlerde bu mektubu bir daha okumamız gerekiyor:
«...Üç yıldan fazladır tutuklu bulunduğum, Mısır’ın en kötü hapishanesindeki tek kişilik hücrenin karanlığından yazıyorum. Ömrümü adadığım Müslüman Kardeşler (İhvan) hakkında ABD’de terör suçlamasıyla soruşturma açılması nedeniyle kendimi bu yazıyı kaleme almak zorunda hissettim. Biz terörist değiliz. Müslüman Kardeşler’in felsefesi ilhamını sosyal adalet, eşitlik ve hukukun üstünlüğünü vurgulayan bir İslam anlayışından alır. İhvan, kurulduğu 1928’den bu yana iki şekilde yaşamıştır: Düşmanca bir siyasi muhitte sağ kalmak ve toplumun ötekileştirilmiş kesimlerini ayağa kaldırmak. Hal böyleyken, hakkımızda yazılmakta, konuşulmakta ve fakat bize nadiren kulak verilmektedir. Sözlerimin bu ruhla anlaşılmasını ümit ederim.
Biz ahlaken muhafazakârlar, kaynaklarını kamu hizmetine adamış, sosyal bilinci olan 90 yıllık bir taban hareketiyiz. Fikrimiz basittir: İnanç, eyleme tahvil olmalıdır. Yani inancın testi, başkalarının hayatında gerçekleştirmeyi istediğiniz iyiliktir ve bir milleti kalkındırmanın, gençlerinin özlemlerini karşılamanın ve dünya ile yapıcı bir ilişki kurmanın tek yolu insanların birlikte çalışmasıdır. Çoğulculuk ve kuşatıcılığın inancımızın doğasında bulunduğuna inanıyoruz. Kimsenin ilahi yetkileri veya tek bir toplum vizyonu dayatma yetkisi yoktur. Kurulduğumuz günden bu yana halkın günlük ihtiyaçlarını karşılamak için ülkemizin kurumlarıyla siyasi ve toplumsal ilişkiler tesis ettik. Mısır’da Hüsnü Mübarek döneminde en çok zulme uğrayan grup olmamıza rağmen kimi zaman diğer siyasi oluşumlarla koalisyon kurarak kimi zaman bağımsız olarak mecliste varlık göstermemiz, hukukta değişim ve reforma bağlılığımızın delilidir. Şahsiyetsiz partilerle dolu bir çevrede güçlüye hakikati haykırdık. İktidarı Mübarek’in oğluna teslim etme planlarına karşı demokrasi yanlısı bağımsız örgütlerle çalıştık. Geniş bir yelpazeye dağılmış sendika ve işçi örgütleriyle de işbirliğine gittik. Mısır’ın yeni doğmuş demokrasisinin ilk yılında, demokratik yönetimi daha ileriye taşımak amacıyla kendimizi devlet kurumlarını reforma vakfettik. Bu kurumlardaki sertlik yanlılarından göreceğimiz tepkinin çapından habersizdik. Devletteki yolsuzluğun üstesinden gelmek için yeterli araçlarımız yoktu. Sokaklardaki protestoları göz ardı ederek hükümet üzerinden reformlar yürüttük. Hataya düştük. Düştüğümüz hatalara dair şu ana dek çok sayıda kitap yazıldığından eminim, fakat insaflı bir tahlil, güç kullanımına esaslı bir muhalefet sergilediğimizi gösterecektir. Kusurlarımız çoksa da içlerinde şiddet yok. Benzersiz bir devlet şiddetine karşın barışçıl direniş üzerindeki ısrarımız, şiddet karşıtlığına yönelik tartışmasız bağlılığımız hakkında çok şey anlatır...
Şiddet gruplarını, Müslüman Kardeşler’in doğurduğunu veya onların “şubelerimiz” olduğunu duyuyoruz. Bu, çılgınca bir saptırmadır. Bilakis şiddeti seçerek Müslüman Kardeşler’den kopanlar bizim felsefemizde, toplum vizyonumuzda ve hareketimizde bu aşırılığa bir yol bulamadıkları için bunu yaptılar. Bu aşırıların hepsi değilse de ezici bir çoğunluğu bizi mürted (dinden dönmüş) olarak veya siyasi saflık içinde görmektedir... Geriye dönüp baktığımda, siyasi manevraların hizmet etmek için yaşadığımız halk ile aramızda mesafe oluşturmasından dolayı üzüntü duyuyorum ki Arap Baharı’ndan çıkarılmış acılı bir derstir bu. Siyasi yol kazalarımızı da kabul ediyoruz, fakat toplumsal müzakereyi savunanların hapse atılıp ardından asılsız suçlamalara maruz kalması akıl almaz, basiretsiz ve ürkütücü bir emsal teşkil etmektedir.»
(Pazar günü D.M. Âlimler Birliği ile devam edelim inşaallah
Dünya Müslüman Âlimler Birliği
04:005/05/2019, Pazar
G: 5/05/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bilindiği gibi 3 Kasım 2018'de İstanbul’da başlayan Dünya Müslüman Âlimler Birliği Genel Kurulu’nda başkanlık seçimi gerçekleştirildi. Yusuf el-Karadâvî’nin yardımcılığı görevini yürüten Faslı Prof. Dr. Ahmed er-Raysûnî yeni başkan seçildi. Şeytan Üçgenine (Suud, Birleşik Emirlikler ve Mısır’a) ek olarak Bahreyn tarafından Kasım 2017’de yapılan ortak açıklamada Birlik “terör listesine” alındı. Hâlbuki Birlik, terörle İslam’ın bağdaştırılmasına ve İslam adını kullanarak terörist faaliyetler yürüten yapılara karşı mücadele vermekte idi. Bu meyanda 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimini de ilk kınayan kurumlar arasında yer almıştı.
Uçurumda can verdi
Uçurumda can verdi
18 Temmuz, Cumartesi
Birliği kısaca tanıtarak bu hain kararın asıl sebebini anlamaya yardımcı olacağım.
İstanbul’da yapılan mütevelli heyeti üyesi seçiminde 84 aday arasından 31 kişi seçildi. Mütevelli heyeti adaylarından Libya’dan Ali Muhammed es-Sallâbî 441, Irak’tan Ali Karadağî 434, Moritanya’dan Muhammed el-Hasen Veled ed-Dedu 430, Filistin’den İkrime Sabri 379, Tunus’tan Abdulhamid en-Neccar 371 ve Türkiye’den Ömer Faruk Korkmaz 366 oyla en çok oy alanlar arasında yer aldı.
Karadâvî, Birliğin genel toplantısında seçimden sonra yaptığı konuşmada, yeni başkan Raysûnî’nin hem Doğu’nun hem Batı’nın âlimi olduğuna, doğulu ve Batılı âlimler tarafından sevildiğine dikkati çekti ve şu ifadeyi kullandı: “Raysûnî, dinin gayesini, İslam’ın manasını ve İslami dengeyi anlamada muvaffak olmuş Müslümanlardandır”.
Bağımsız bir kuruluş olan Dünya Müslüman Âlimler Birliği, aralarında Kuzey ve Güney Amerika’daki ülkelerin de olduğu 57 ülkeden on binlerce âlimi bünyesinde barındırıyor. Merkezi 2011 yılında Katar’ın başkenti Doha’ya taşındı ve çatısı altında 50 den fazla İslam alimleri heyeti barındırmaktadır.
Kuruluşundan bu yana İslami kimliği koruma, iç ve dış tehditlere karşı önlemler alma misyonu yürüten birlik, İslam’ın uygulamalarının her çağ ve mekâna göre devam ettirilebilmesini hedeflemektedir.
Karadâvî’nin ifadesiyle “İslam Âlimleri Birliği, Müslümanlara doğru İslam’ı öğretmek, doğru dini dünyaya duyurmak için kurulmuştur. Allah’ın çağrısı olarak bunu yaymanız gerekmektedir.”
Sonuç bildirgesinden bazı pasajlar:
“Birlik bu hedefleri gerçekleştirirken ilmi, sosyal ve içtihadi yöntemlerle davet, eğitim ve diyalog yöntemlerini benimser. Stratejik hedeflerini sekteye uğratacak tüm fiillerden kaçınır. Verimliliğini arttırmak amacıyla gidişatını değerlendirerek, faaliyetlerini gözden geçirir. Heyet, İslam ümmetinin karşı karşıya kaldığı iç ve dış sorunlarının sebeplerini şu şekilde sıralamaktadır: Siyasi alanda diktatörlük, sosyal alanda zulüm, mezhep taassubu, kan dökecek derecede parçalanmışlık, grupçu saldırganlık, yozlaşmanın yaygınlaşması, kalkınmada geri kalmışlık ve buna sebep olan tüm amiller, dış güçlerin oyuncağı olmak. Heyet, dinin öğretisine, ülkelerin çıkarlarına ve ümmetin kalkınmasına aykırı bu durumlardan kurtulmak için ümmetin tüm bileşenlerini sorumluluk üstlenmeye çağırmaktadır.”
“Dünya halkları, devletleri ve teşkilatlarına Yaratıcı’nın razı olacağı şekilde adalet ve doğruluk ile barış içerisinde bir arada yaşamanın sağlanması, dünyanın kalkınmasında gerçek ortaklık prensiplerinin güçlendirilmesi, tüm mazlum ve mağdur insanların yanında durulması çağrısında bulunmaktadır. Heyet, ateizm, yozlaşma ve şiddet dalgasına karşı özellikle gençlerin ve Müslüman ailelerin korunması ve İslami eğitimin arttırılması başta olmak üzere, genel kurulun onayladığı önceliklere sahip olunması çağrısında bulunmaktadır.”
Birliğin kuruluş amacı, 2004’ten bu yana ortaya koyduğu faaliyetler, üst düzel mensuplarının açık ifadeleri bu Birliğin, ümmeti derleyip toparlamayı, sahih İslam’ı bütün araç ve imkanları kullanarak anlatmayı, İslam ve ümmet düşmanlarına karşı fikir ve beyan mücadelesi yapmayı, İslam ülkelerinde bir şekilde yönetimi eline geçirmiş bulunan zalim ve İslam düşmanı yabancıların hizmetçisi olan diktatörlerden Müslümanları kurtarmak için çaba göstermeyi… hedeflediklerini açıkça göstermektedir.
Birliği terörist ilan edenlerin asıl saiki de işte bu hedefler ve faaliyetlerdir.
Hz. Mevlânâ, Peygamber ve Kur’ân
04:009/05/2019, Perşembe
G: 9/05/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mübarek ayda “Ârifler Meclisinden” genel başlığı altında âriflerden hikmetler ve sohbetler aktaracağım.
Hz. Mevlânâ ile başlayalım ve bakalım o, Kur’ân’a ve Peygamberimize (s.a.) nasıl bakıyor:
Firavun, Hz. Musa karşısında direniyor, onu büyücü ilan ediyor ve bunu ispat etmek için ülkesinin en usta büyücülerini davet ediyordu. İki kardeş büyücü Hz. Musâ ile ilgili haberleri alınca onun büyücü olduğu konusunda şüpheye düştüler.
Dev DAEŞ operasyonu: 431 tutuklu
Dev DAEŞ operasyonu: 431 tutuklu
18 Temmuz, Cumartesi
Usta bir büyücü olan babaları ölmüştü, kabrine gidip şu niyazda bulundular: “Babacığım sen ölüsün biliyoruz, ama yine de bize bir yol gösterebilirsin, biz Musa’nın büyücü olduğu konusunda emin değiliz”. Sonra rüyalarında babalarını gördüler, onlara dedi ki: Gidin, Musa uyurken onun asasını (değneğini) çalmaya çalışın, eğer uyanmazsa büyücüdür, uyuduğu halde kalbi uyanık ise ve siz çalamazsanız o büyücü değildir. Çocukları bunu denediler, Musa uyurken asayı almak üzere yaklaşınca asa titremeye başladı, korkudan akılları uçayazdı ve Peygambere iman ettiler.
Hz. Mevlânâ özetlediğim bu kıssayı anlattıktan sonra şunları söylüyor:
Allah’ın lütufları Mustafa’ya vaatlerde bulundu da dedi ki: Sen ölsen bile bu din, bu iman ölmez. Senin kitabını, mucizeni ben yüceltirim, Kur’ân’dan bir şey eksiltmeye, ona bir şey katmaya yeltenen kişiye ben mani olurum. Ben seni iki cihanda da korurum. Sözünü kınayanları terk eder onları hor ve hakir bir hale korum. Hiç kime Kur’ân’ı değiştirmeye kudret bulamaz. Ona ne bir şey ilave edebilirler, ne ondan bir şey eksiltebilirler. Sen benden daha iyi, başka bir koruyucu arama. Senin parlaklığını (nurunu, şanını) gün geçtikçe arttırır, adını altınlara gümüşlere bastırırım. Senin için minberler, mihraplar kurdururum. Ben seni öyle seviyorum ki, senin kahrın benim demektir. Şimdi adını korkudan gizlice söylüyorlar, namaz kılacakları zaman gizleniyorlar. Mel’un kafirlerin korkusundan dinin mağaralarda gizli kalıyor ya; bütün âlemi minarelerle dolduracağım, asilerin gözlerini kör edeceğim ben. Mümin kullar şehirler alacak, mevkiler bulacak. Dinin balıktan aya kadar her tarafı kaplayacak… Sen de Musa gibi bir peygambersin. Kur’ân’ın Musa’nın asasına benzer, küfürleri ejderha gibi sömürüp yutar. Sen toprak altında uyursun, ama o tertemiz söz asa gibi her şeyin farkındadır… Bedenin uyur ama nurun göklere ağar. Düşmanlarını kahretmek için okunu kur, yayını ger. Felsefeci aleyhine söylenmeye yeltenir, ama nurunun oku ağzını oklar, onu susturur. Hakikaten de öyle oldu, hatta bu vaatten de üstün şeyler vücuda geldi, o uyudu fakat bahtı, ikbali uyumadı.
(Mesnevi, İzbudak çevirirsi, Konya B.Ş. neşri,
Konya 2018, C. III, s. 70-73.)
Hz. Mevlânâ: İçte ve dıştaki pislik, namazın tasviri
04:0010/05/2019, Cuma
G: 10/05/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ey tek kişi bize iki rek’at sabah namazı kıldır da zaman seninle bezensin. Ey gözü aydın imam, bize imamlık et, imam olanın gözü görür olması lazım. Şeriatta gözü görmeyenin imam olması mekruhtur. Hafız, akıllı, fakih olsa bile görmeyenin imamlığı mekruhtur…
PKK Iğdır’da TIR yaktı
PKK Iğdır’da TIR yaktı
19 Temmuz, Pazar
Sersem ve suçlu olsa bile görenin imamlığı caizdir. (niçin; çünkü) gözü görmeyen (namaza mani olan) pislikten çekinemez; çekinmenin asıl vesilesi gözdür… (Baş gözü) görmeyen açıktaki necasetlere bulaşır, fakat can gözü kör olan kişi gizli olan, görünmeyen pisliklere bulaşır. Bu görünen pislik bir parça su ile arınır, fakat içte olan pislik arttıkça artar. İçteki pislikler anlaşıldı mı gözyaşından başka bir şeyle temizlenmez. Allah kâfire pis murdar” demiştir, bu pislik bu murdarlık onun dışında değildir… pislik onun huyunda ve dinindedir: Dıştaki pisliğin kokusu yirmi adımlık yerden gelir, içteki pisliğin kokusu ise Rey’den tut da Şam’a kadar gider. Hatta göklere çıkar, hurilerle Rıdvan’ın burunlarını doldurur…
Dekuki (imam) namaz kıldırmak üzere onların önüne geçti… O padişahlar saf olup ünlü imama uydular. Tekbir getirince kurbanlık koç gibi âlemden çıktılar.
Ey ulu, tekbirin manası şudur: Ya Rabbi, huzurunda kurbanız. Koyun keserken “Allahu ekber” dersin ya, o geberesi nefsi keserken de bu söz söylenir. “Allahu ekber” de de, o şom nefsin başını kes, kes de can (ruh) mahvolmaktan kurtulsun. Ten İsmail’e benzer, can Halil’e; can bu temiz bedeni yatırdı da tekbir getirdi mi ten kesilir, şehvetlerden, hırslardan kurtulur, besmeleyle kesilmiş temiz bir kurban haline gelir. Kıyamette olduğu gibi Hak huzurunda saf kurulur, hesaba, Allah ile konuşup görüşmeye girişilir. Allah huzurunda gözyaşları dökerek ayakta durmak kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer.
Hak (sorar):
Sana bunca zamandır mühlet (ömür) verdim, bana ne getirdin. Ömrünü neyle bitirdin, sana verdiğim gıdayı, ihsan ettiğim kuvveti ne uğruna tükettin. Gözünün nurunu nerelerde kullandın, beş duyunu nerelerde yıprattın. Gözünü, kulağını, aklını, Arşa ait bütün cevherlerini harcadın, Ferş âleminden (dünyadan) bunlara karşılık ne satın aldın… Haktan buna benzer, seni dertlere uğratan yüz binlerce haberler gelir. Kıyamdayken kula gelen bu haberlerden kul utanır, iki büklüm olur, rükûya varır… rükûda Allah’ı tesbih eder. Allah’tan “başını kaldır, rükûdan kıyama dön de Allah’ın sorgularına birer birer cevap ver” fermanı gelir.
(Özetliyorum: Kul cevap veremedikçe daha fazla utanır, tekrar tekrar secdeye kapanır, o ağır yükün altında ayakta duramaz olur, yere oturur. Allah “Söyle bana, nasıl şükrettin, sermaye verdim, hadi göster kazandığını” der. Kul sağına döner peygamberlerden, soluna döner akraba ve dostlarından yardım diler. Onlar “Allah’a kendin cevap ver, biz kim oluyoruz ki, bizden el çek” derler.)
Ne bu yandan bir çare olur ne o yandan. O bîçarenin canı da yüz parça olur. Herkesten ümidini keser de ellerini açar, duaya başlar: “Ya Rabbi, herkesten ümidim kesildi, Evvel de sensin ahir de sen, Senden başka önü sonu olmayan yok” diye niyaza koyulur.
Namazdaki bu hoş işaretleri gör de bunun önünde sonunda böyle olacağını bil. Namaz yumurtasından civcivi çıkara gör, yerden tane toplayan yolsuz yordamsız kuş gibi yere başvurup durma!
Mesnevî, III, s. 124-129.
Not: Anlamayı kolaylaştırmak için parantez aralarında bazı açıklamalar yapıyorum.
Arifler meclisinden Hz. Mevlânâ ve İmam-ı Rabbânî: Kaza ve Kader
04:0012/05/2019, Pazar
G: 12/05/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dün, mübahaseyi (araştırma ve tartışmayı) seven birisi bana bir süal sordu.
Dedi ki: “Küfre (kâfir olmaya) razı olmak küfürdür.” Bunu Peygamber söyledi, onun söylediği söz de doğrudur, yerindedir. Sonra yine “Müslüman olan kişinin her türlü kazaya (Allah’ın kaza ve kaderine) razı olması lazımdır” buyurdu.
Charlie Hebdo tövbe etti
Charlie Hebdo tövbe etti
19 Temmuz, Pazar
Kâfirlik ve münafıklık da Allah’ın kaza ve kaderiyle değil mi? Fakat buna razı olursak (ilk hadise göre) kötülük etmiş, (küfre rıza göstermiş) olmaz mıyız? Razı olmazsak da suç. Peki ikisinin arasında hangi çareye başvuralım?
Ona dedim ki: Bu küfür Allah’ın takdiri iledir; ama Allah’ın hükmüyle, Allah’ın emir ve rızasıyla değildir. Bu küfür yalnız kaza ve kaderin eserlerindendir.
Hocam Allah’ın kaza ve kaderini Allah’ın bilgisi olarak bil de şüphe ve tereddüdün kalmasın. Küfre de razıyız çünkü Allah’ın bilgisine muvafıktır, fakat bizim fenalığımızdan, bizim kötülüğümüzden meydana geldiğinden (bu bakımdan) ondan razı da değiliz. Küfür, Allah bilgisi olmak bakımından küfür değildir, Hakk’a kâfir deme, burada dur!
Küfür cahillikten meydana gelir; fakat küfrün takdiri Allah’ın bilgisidir Allah kâfirin kâfir olacağını ezelde bilir, bildiği gibi de zuhur eder. Rüya ve mülayimlik manasına gelen “hilm” ile sümük manasına gelen “hilm” nasıl bir olur (Şekilde ve sözdeki her benzerlik, mana ve mahiyette de benzerlik değildir). Çirkin resim ressamın çirkinliğini icab ettirmez ya; çirkini de yaptığına, yapabildiğine bir delil olur ancak. Hatta hem çirkin resmi hem güzel resmi yapabildiğinden ressamın, kuvvetli bir ressam olduğuna delildir.
Bu bahsi açar, düzüp koşarsam süal ve cevaplar uzar gider. Ben de aşk nüktesinin zevkini kaybederim. Allah’a hizmet başka bir şekle döner, maksat hidayet iken dalalet olur (yolun doğrusundan sapılır).
Saçı sakalı kır bir adam, iyi bir berberin önüne gider de, “Yiğidim, saçımdaki, sakalımdaki akları ayır, yol, bir yeni gelin aldım” der. Berber adamın sakalını dipten tıraş ederek kılları önüne kor da der ki: “Benim bir işim çıktı, sen ayırıver!”
İşte bunun gibi bu süal, şu da cevabı: Artık sen ayırıver! Din kaygısı bunlarla uğraşmaya vakit bırakmaz.
(Mesnevî, C.III, s. 81-82)
İmam-ı Rabbânî de Mektûbât’ının birinci cildinde (s. 458, 559) kaza, kader, kulun irade ve ihtiyarının fiiline (yapıp ettiklerine) tesiri konusunu ele almış uzunca ve doyurucu açıklamalar yapmıştır. Özetleyeyim:
Ebû Hanîfe, Ca’fer es-Sâdık hazretlerine soruyor:
-Ey Allah Resulü’nün evlâdı, Allah Teâlâ işi kullarına bırakmış mıdır?
-Allah rubûbiyyeti (Rab ve yaratıcı olmayı) kullarına bırakmaktan münezzehtir.
- Peki o zaman kulları yaptıklarına mecbur mu kılmıştır.?
-Allah Teâlâ kulları yaptıklarına mecbur kılıp sonra da niçin günah işlediniz diye azab etmez; Onun eşsiz adâleti buna imkan tanımaz.
-O zaman bu iş nasıl çözülecek?
-İkisi arasıdır, ne tamamen kullara bırakmıştır, ne mecbur etmiştir.
İmam-ı Rabbânî bu rivayeti naklettikten sonra Kelâm ilminin üslub ve yöntemini kullanarak konuya açıklık getiriyor. İmam Eş’arî’nin cebre yakın görüşünü reddediyor, İsferâyînî’nin “Allah’ın kudreti ile kulun kudreti kulun fiilinin aslında etkilidir”, Bakıllânî’nin “Kulun kudreti fiilin aslında değil, vasfında (iyi veya kötü olmasında) etkilidir” görüşlerini naklediyor ve kendisi “Kulun kudreti de hem aslında hem de vasfında etkilidir” görüşünü ileri sürüyor. Yani Allah ezelde kulun iyi ve kötüden hangisini tercih edeceğini biliyor ve buna göre yaratıyor, kul ise işte bu tercihi yaptığı ve kendisine verilen iradeyi ve gücü iki şıktan birine sarfettiği için “kesb” etmiş ve sorumlu oluyor.
İşte iki ârif, işte imanın önemli bir konusu hakkındaki açıklamaları.
İbni Arabî ve İmam-ı Rabbânî: Ramazan ve oruç
04:0016/05/2019, Perşembe
G: 17/05/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İbn-i Arabî:
Ramazan Allah Teâlâ’nın “Samed (yeme içme dahil hiçbir şeye muhtaç olmayan) ” ismine tekabül ediyor, misli benzeri olmayan oruç ibadeti, misli benzeri olmayan Allah Teâlâ’nın ismini taşıyan bir ayda îfâ ediliyor. Bu sebeple Kur’an’da onun başına “şehr: ay” kelimesi getirilmiş “şehru-Ramazan: Ramazan ayı)” denmiştir ki, “Allah’ın ayı” manasına gelmektedir.
İbni Arabî ve İmam-ı Rabbânî: Ramazan ve oruç
İbni Arabî ve İmam-ı Rabbânî: Ramazan ve oruç
13 Mayıs, Pazartesi
Resulullah (s.a.) buyuruyor ki: “Ramazan geldiğinde cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur”.
Cennet’in sözlük manası örtüdür, Ramazan oruç ayı olduğu ve oruç da gözle görülür bir ibadet olmadığı, oruç tutanı Allah’tan başkasının bilemeyeceği için cennetin kapıları açılıp içine konarak örtülmektedir.
Savm (oruç) kelimesinin sözlükte bir manası kendini tutmak, frenlemek, diğer manası ise yükseltmektir. Allah Teâlâ “Oruç bana aittir” buyurarak onu kullar yerine getirdikleri halde kendine ait kılmış, böylece “benzeri bulunmayan oruç ibadetini” yükseltmiş, yüceltmiş, onun karşılığını kendisinin vereceğini bildirmiştir. Allah Teâlâ’nın eşi benzeri olmadığı gibi oruç ibadetinin de benzeri yoktur; çünkü o, bir şeyleri yaparak değil, terk ederek, yapmayarak îfâ edilir; işte bu sebeple onu kendine nisbet etmiştir (oruç benim demiştir).
(Fütûhât, Ilmiyye baskısı, C. II, s. 328-333).
İmam- Rabbânî:
Ramazan ayı çok önemli (azîm) bir aydır, bu ayda edâ edilen namaz, yoksullara yardım, zikir gibi nafile ibadetler, başka aylarda yapılan farz ibadetler değerindedir, bu ayda yapılan farz ibadetlerin değeri ise –diğer aylarda yapılanlara göre- yetmiş derece daha üstündür, bu ayda bir oruçluya iftar ikramında bulunmanın karşılığı günahların bağışlanması ve cehennem azabından kurtuluştur, emri altında olanların yükünü bu ayda hafifletene de Allah’ın vereceği mükâfat yine aynı mahiyettedir (bağışlanma ve azaptan kurtulma). Allah Resulü (s.a.) bu ay geldiğinde bütün tutsakları serbest bırakır, isteyene istediğini verirdi. Bu ayda hayırlar yapan ve salih ameller îfâ etmeye muvaffak kılınan kimseye yıl boyunca bu davranış arkadaş olur (böyle devam eder). Bu ayı dağınıklık içinde geçirenin hali de bütün yıl böyle olur. Bu ay fırsat bilinerek olabildiği kadar manevi bakımdan toparlanmaya gayret etmek gerekir.
Allah Teâlâ bu ayın her gecesinde binlerce insanı cehennem azabından âzâd eder, cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapatılır, şeytanlar bağlanır, ilâhî rahmet kapıları da ardına kadar açılır.
İftar vakti gelince gecikmeden orucu açmak, sahuru da sonuna kadar yiyip içmede kullanmak sünnettir. Peygamberimizin (s.a.) bu hususta titizlik göstermesinin hikmeti “kulluk makamına yakışan ihtiyaç vasfını ortaya koymak” olmalıdır.
Orucu hurma ile açmak da sünnettir. İftar vakti şu duâ okunur: Susuzluk sona erdi, damarlar ıslandı ve inşallah ödül (ecir, sevap) hak edildi.
Bu ayda Kur’an-ı Kerim’i hatmetmek ve teravih namazı kılmak da müekked sünnetler arasındadır ve pek çok güzel sonuçlar doğurmaktadır.
(Birinci cilt, 45. Mektup).
İmam-ı Rabbânî bu cildin 4. Mektubunda yine Ramazan ayı ve oruç konusunda önemli açıklamalar yapıyor. “Bu ayın, bütün kemâlâtı ihtivâ eden Kur’an-ı Kerim ile özel bir münasebeti vardır. Bu ay bütün hayırları ve bereketleri içinde taşır, her bir insana bütün yıl boyunca gelecek hayır ve bereket bu ayda eğelene nispetle denizden bir damla gibidir. Başka günlerde ve aylarda olan ile bu ayda olanlar birbirine benzemez ve kıyas edilemez” cümlelerine yer veriyor.
İmam-ı Rabbânî: Akıl ve vahiy
04:0017/05/2019, Cuma
G: 17/05/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmam-ı Rabbânî aşağıda özetleyeceğim mektubunda (C.I, 259. Mektup) önemli bir kelam meselesini ele alıyor, iki büyük kelam mezhebi olan Mâtürîdîlik ve Eş’arîliğin bu konudaki görüşünü tenkit ediyor ve kendisi bir görüş ileri sürüyor.
İmam-ı Rabbânî: Akıl ve vahiy
İmam-ı Rabbânî: Akıl ve vahiy
14 Mayıs, Salı
Bu mektubun bana göre önemi, Ehl-i sünnet kavramını bir tabu haline getiren ve Ehl-i sünnet mütefekkir ve müctehidlerinin açıklamaları üzerine ehliyetli kişilerin söz söylemesini “Ehl-i sünnet mezhebinden çıkma ve sapıtma” olarak değerlendiren kimselere bir uyarı olmasıdır. Genel olarak Ehl-i sünneti benimsemek bence de sahih İslam anlayışı için en salim yoldur, ancak Gazzalî, Bakıllânî, Râzî, İsferâyînî, Elmalılı gibi yeterli ilim sahiplerinin bazı konularda yine Ehl-i sünnetin usulünü kullanarak farklı açıklamalar yapmalarına bir mani yoktur.
Mektubun konusu, sahih imanın (itikadın) temel maddelerinden biri olan “Allah’a iman” konusunda aklın yeterli olup olmadığı, akıl yeterli değilse kendilerine peygamber gönderilmemiş ve sahih itikad kendilerine vahyile açıklanmamış olan insanların sorumlu tutulmalarının akla ve nakle uygun olup olmadığı ile alakalıdır. Mektubu özetleyelim:
Allah Teâlâ’nın peygamberler göndererek sahih dini açıklaması, şükrünü eda etmenin neredeyse imkansız olduğu büyük bir nimettir. Peygamberlerin açıklamalarından mahrum olan kadim Yunan filozofları zeki olmalarına rağmen Allah’ın varlığı inancına ulaşamadılar, varlıkları yaratan zamandır (dehr) dediler, daha sonrakiler ise peygamberlerin tebliğlerinden bazı kırıntılara ulaştıkları için Allah’ın varlık ve birliği düşünce ve inancına ulaştılar. Şu halde vahiy olmadıkça bizim bu konularda yetersiz olan aklımız ile sahih itikada kavuşmamız mümkün değildir.
Bizim Mâtürîdîlere şaşıyorum: Allah’ın varlık ve birliği inancına ulaşmak için tek başına aklın yeterli olduğunu söylüyor, buna dayalı olarak da medeniyetten uzak yerlerde (dağ başlarında) yaşamış ve puta tapmış olanların kâfir olduklarını, ebediyyen cehennemde yanacaklarını ifade ediyorlar! Bizim anladığımız ise “Peygamberler gelip sahih itikadı açıklamadıkça insanların sorumlu olmayacakları ve ebedi olarak cehenneme atılmayacakları” şeklindedir.
Şöyle bir itiraz akla gelir: Peygamber tebliğinden mahrum olup bu yüzden puta tapmış kimseler cehenneme girmeyeceklerse cennete girecekler demektir. Halbuki Allah’a şirk koşanların cennete giremeyecekleri Kur’an’da açıklanmıştır. Cennetle cehennem arasında bulunan A’râftakiler de bir süre sonra cennete gireceklerdir, yani A’râf’ta ebedî kalmak yoktur. Eş’arî mezhebine göre de bunların cennete girmeleri gerekiyor ki, âyetler buna manidir.
Evet bu itiraz veya sual oğlum ve başkaları tarafından da bana defalarca soruldu, üzerinde çok düşündüm. Muhyiddîn İbn Arabî, “Bunlara ahirette peygamber gönderilir, orada tebliğ yapılır, kabul edip etmemelerine göre muamele edilir” diyor, ama bu cevabı da isabetli bulmuyorum; çünkü ahiret teklif (tebliğ edip yükümlü kılma) yeri değildir, orası dünya hayatında yapılanların karşılığının görüldüğü yerdir.
Benim sonunda ulaştığım görüş ve cevap şudur: Bu insanlar, dünyada iken yaptıkları kötülüklerin ve çiğnedikleri kul haklarının karşılığını ceza ile ödedikten sonra insan dışı canlılar gibi yok edileceklerdir.
Mektubun özeti budur. İmam-ı Rabbânî’nın de ulaştığı sonuca katılıp katılmamak caizdir; önemli olan bu yetkin alim ve sûfînin büyük mezheb imamlarını tenkit edebilmesi ve onların bazı görüşlerine katılmamasıdır.
Bir düzeltme:
Dünkü yazımın bir yerinde “şeytanlar bağışlanır” ifadesi geçiyor, bu bir yazım hatasıdır, doğrusu “şeytanlar bağlanır” olacak, nitekim aynı yazıda bu da vardır.
Mevlânâ: Peygamberimiz (s.a.) hakkında
04:0019/05/2019, Pazar
G: 19/05/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Biz yolumuzun ışığı olan mukaddes Kitab’ımızdan bilyoruz ki, Allah’ın sevgisine mazhar olmanın anahtarı sevgili Peygamberimizdir. “Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilmek isteyenler Peygamberimizin peşine düşer, onun kulluk hayatını örnek alırlarsa bu kutsal amaçlarına ulaşacaklardır”.
Mevlânâ: Peygamberimiz (s.a.) hakkında
Mevlânâ: Peygamberimiz (s.a.) hakkında
12 Mayıs, Pazar
Bu hakikati en iyi fark eden ve yaşayanlar Allah’ın has kulları, hak erenlerdir. Bunlardan biri olduğuna inandığımız Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinin pek çok yerinde Peygamberimizi bağlılık ve aşk ile anmış, onun örnekliğinin önemine dikkat çekmiştir. Bu yazıda bunlardan birkaçını naklediyorum:
Ahmaklar baş oldular da akıllılar başlarını kilime çektiler. Peygambere bu yüzden “Ey kilime bürünen, ey korkup kaçan kilimden çık, kilime baş çekme, yüzünü örtme! Çünkü alem şaşkın bir beden sen ise bu aleme akılsın. Kendine gel de davaya kalkışanlardan arlanıp gizlenme; çünkü sen de vahiy mumunun ışığı var. Kendine gel de geceleri kalk; çünkü ey Peygamber, mum, geceleri ayakta durur. Senin nurun olmadıkça aydın gün bile gecedir. Sana sığınmadıkça aslan bile tavşan kesilir. Ey Mustafa, bu nur denizinde kaptanlık et; çünkü sen ikinci Nuh’sun. Akıllara bir yol gösterici lazım; hele yol deniz yolu olursa. Kalk da yolu vurulmuş kervana bak; her yanda kaptan kesilmiş gulyabanileri gör. Sen vaktin Hızır’ısın, her geminin imdadına yetişen sensin. Ruhullah gibi yalnız yürümeyi adet edinme. Bu topluluğun önünde gökyüzündeki ışık gibisin, güneşe benziyorsun. Bunlardan gizlenmeye, halveti bezemeye kalkışma! Halvet zamanı değil, topluluğa gel ey Peygamber, hidayet Kaf dağına benzer, sense Hüma’sın. Dolunay gökyüzünde geceleri yürür. Köpeklerin sesi yüzünden yürüyüşünü bırakmaz. Kınayanlar senin dolunayına karşı köpeklere benzerler; sana karşı ürüyüp dururlar. Bu köpekler “Susun, dinleyin” emrine karşı sağırdırlar. Ahmaklıklarından senin dolunayına karşı havlayıp durmaktadırlar. Ey şifa, hastayı terk etme! Sağıra kızıp körün sopasını bırakma! Sen demedin mi ki: ‘Körü yolda tutup yeden Allah’tan yüzlerce ecir alır, yüzlerce sevaba girer. Kim bir körü kırk adım yederse günahları bağışlanır, doğru yolu bulur.’ Doğru yolu gösterenin işi budur, sen de doğru yolu gösterensin. Ahir zamanın yasına neş’esin sen! Ey takva sahiplerinin imamı, bu hayallere kapılanları yakin makamına kadar götür! Kim gönlünden sana karşı bir hile, bir düzen düşünürse onun boynunu ben vururum, sen tasalanma, neşeli neşeli yürü! … Alemdeki erkek fillerin ayaklarına göre Türkmen’in kara çadırı nedir ki! Ey benim en ulu Peygamberim, onun mumu kasırgama karşı nedir? Derhal korkunç sur sesiyle kalk da binlerce ölü topraktan çıksın! Sen vaktin İsrafil’isin, doğruca kalk da kıyametten önce bir kıyamet kopar! Kim ‘Hani, nerede kıyamet’ derse a güzelim, kendini göster, ‘İşte kıyamet benim’ de!...” (IV, s. 88 vd.)
Peygamber Mekke’yi fethe uğraştı diye nasıl olur da dünya sevgisiyle itham edilir. O, öyle bir kişiydi ki, imtihan günü (yani Miraç’ta) yedi göğün hazinesine karşı hem yüzünü gözünü yumdu, hem gönlünü kapadı.
Onu görmek için yedi kat gök uçtan uca hurilerle, meleklerle dolmuştur. Hepsi kendilerini onun için bezemişti; fakat onda, sevgiliye aşktan, sevgiliye meyil ve muhabbetten başka bir heva ve heves nerede ki! O Allah ululuğuyla, Allah celaliyle öyle dolmuştu ki, bu dereceye, bu makama Allah ehli (veliler) bile yol bulamaz. “Bizim ne bir şeriat sahibi peygamber erişebilir, ne melek, hatta ne de ruh.” Dedi, artık düşünün anlayın. “Göz Allah’tan başka bir yere şaşmadı, meyletmedi sırrına mazharız, karga değiliz, alemi renk renk boyayan Allah sarhoşuyuz, bağın bahçenin sarhoşu değil” buyurdu. Göklerin, akılların hazineleri bile Peygamber’in gözüne bir çöp kadar ehemmiyetsiz görünürse, artık Mekke, Şam, Irak ne oluyor ki onlar için savaşsın, onlara iştiyak çeksin! Ancak kalbi kötü olan, onun işlerini kendi bilgisizliğine, kendi hırsına göre mukayese eden kişi onun hakkında böyle bir şüpheye düşer. Sarı camdan bakarsan güneşin nurunu sapsarı görürsün. O gök ve sarı camı kır da eri ve tozu gör. Atlı bir er atını koştururken tozu dumana katar, etrafta bir tozdur kalkar, sen onu Allah eri sanırsın. İblis de tozu gördü, “Bu topraktan doğmuştur, benim gibi ateş alınlı birisinden nasıl üstün olur?” dedi. Sen azizleri sıradan insan gördükçe bil ki bu görüş İblis’in mirasıdır. (I, s. 235-236).
İbn Atâullah İskenderânî: Namaz
04:0023/05/2019, Perşembe
G: 23/05/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Konya’da İmam Hatip’te okurken Milli Eğitim Yayınları’nı da takip ederdim. Bu meyanda İbn Atâullah İskenderânî’nin el-Hikem isimli kitabını da almış okumuştum.
İbn Atâullah İskenderânî: Namaz
İbn Atâullah İskenderânî: Namaz
19 Mayıs, Pazar
Yine Konya’da Akşehirli Ahmed Efendi isimli bir alimden Sübhatü’s-sıbyân okurken hemen her kelimeyi ihtiva eden bir mısra, bir beyt, bir kıt’ayı ezberinden okuyan bu zat bize Hâkânî’nin Hilye’sini tanıtmış, onu devamlı üzerinde taşıdığını söylemişti. Ben de bir nüsha aldım, cilt yaptırdım ve uzun yıllar üzerimde taşıdım. Sonra nasip oldu bir umrede bu manzum şemâili (Peygamberimizi (s.a.) şiir ile tasvir eden bu kitapçığı) yine manzum olarak Bugünkü Türkçe’ye aktardım (İZ Yayınları’nda çıktı). Bugün el-Hikem isimli eserinden namaz konusundaki veciz sözlerini (hikmetlerini) sunacağım İskenderânî’nin bir de eğitim arkadaşı Bûsırî var. İskendrânî daha ziyade Allah’a olan aşkını, Bûsırî de Peygamberimize olan aşkını terennüm etmişlerdir. Bu ikincisinin Bürde isimiyle meşhur olan Arapça kasidesini de bugünkü Türkçe’ye manzum olarak çevirip Hilye’ye eklemiştim. İskenderânî (v. 709/1309) ve Busırî (v.696/1294), meşhur mutasavvıf ve Şâzeliyye tarikatının pîri Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî’nin (v.656/1258) yetiştirdiği Mürsî’nin(v.685/1287) eğittiği iki kâmil İslam insanıdır.
Profesör Ali Nihad Tarlan (merhum) altmışlı yıllarda İst. Edebiyat Fakültesi’nde Mevlânâ’nın Dîvan-ı Kebîr’inden açıklamalar yapıyordu, ben de orada öğrenci olmadığım halde derslerine katılıyordum. Bir gün şunu söyledi: “Kâinatta her şey mümkündür bunun tek müstesnası tesadüftür; hiçbir şey tesadüfen olmaz”.
İki tesadüften değil de iki tevafuktan söz edeceğim:
Resmi talebelik bitti, hoca olduk, seyahatlerimiz oldu, bu arada İran’a ve Mısır’a da gittim. İran seyahatinde Tus şehrinde Firdevsî’nin anıtkabrini görmek istediler, otobüsten indik, ideolojik bir gayretle inşa edilen görkemli binaya girmek içimden gelmedi, etrafı dolaşmaya karar verdim; büyükçe, üzerinde bina olmayan, otlar bitmiş, başında bir dikili taş bulunan bir mezar gördüm, merak ile kitabeyi okudum ki, İmam Gazzâlî’nin kabri! Gözüme inanamadım, ama gerçekmiş! O da dini bir gayretle o tarihte öyle bırakılmıştı.
Mısır’da İskenderiyye şehrine gittik, bir Cuma günü idi, namazı eda için uygun bir cami aradık, namazdan sonra halkın bir türbeye yöneldiğini gördüm, gidip baktım ki, Bûsırî ve İskenderânî’nin mürşidleri olan Mürsî’nin külliyyesi, yakınında da Bûsırî’nin türbesi var.
İnşaallah bu mübarek günlere tahsis ettiğim “İrfan Meclisi” çerçevesinde Gazzâlî’den de irfan incileri takdim edeceğim. Eserlerine ilgi duyduğum ve faydalandığım bu zevatın kabirlerini de bana tevafuk ziyaret ettirmişti.
el-Hikem çok okunmuş, birçok dile çevrilmiş, Türkçe’ye de birden fazla defa tercüme edilmiş, yetmişten fazla şerhi olan bir eserdir.
Şeyhinden ve hocasından icazetli, birçok önemli vazifelerde bulunmuş olan, Kastamonulu Ballıklızâde Ahmed Mahir Efendi de (1860-1922) el-Hikem’e, el-Muhkem fî şerhi’l-Hikem adıyla hacimli bir şerh yazmıştır. Bu eserde hikmetler, Arapça asılları ve hem mensur hem de manzum tercümeleri verildikten sonra oldukça geniş bir şekilde açıklanmıştır. Bu açıklamalar tasavvufî, dinî remizler ve tabirler bakımından çok zengindir. Eser iki cilt halinde basılmıştır (İstanbul 1323, 628 sayfa). Sultan Abdulhamîd’in saltanat yıllarının sonuna doğru basılmış bulunan bu eserdeki dil ve irfan zenginliğine hayran olmamak mümkün değildir. İnsan okudukça neleri kaybettiğimizin acısını hissediyor. Bu âbide eserden de inşallah nakiller yapacağım.
“Namaz eyler günahtan kalbi tathîr/Eder bâb-ı ğuyûbu feth-u teshîr”
Yerim daraldı, yarın inşallah devam edelim.
İbn Atâullah İskenderânî: Namaz (2)
04:0024/05/2019, Cuma
G: 24/05/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Hak Teâlâ sende usanma tabiatı olduğunu bildiğinden ibadetleri çeşitli kıldı, bir şeye hırs ve düşkünlük ile sarıldığını bildiğinden de bazı vakitlerde bazı ibadetleri yasakladı; bunu yaptı ki, bütün gayretin şeklen namaz kılmak değil, namazı hakkıyla kılmak olsun; çünkü her namaz kılan bunu hakkıyla yapmış olmuyor.”
İbn Atâullah İskenderânî: Namaz (2)
İbn Atâullah İskenderânî: Namaz (2)
17 Mayıs, Cuma
Allah Teâlâ namazdan ve namazda gaflet içinde olanları kınıyor (Mâûn: 107/5). Namazdan gaflet namazı kılmamaktır, namazda gaflet ise vücudun namazda; kalbin, zihnin, bilincin başka şeylerde olmasıdır. Kulun ibadetlerden usanmaması için namaz, oruç, zikir, tefekkür, hac gibi ibadetleri çeşitlendiren Rabbimiz, sınırları korumayı sağlama almak için de bazı vakitlerde namaz kılmayı yasaklamıştır. Şair der ki:
Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî îde Hak
Padişah konmaz saraya hane ma’mûr olmadan
Kalp O’nun sarayıdır, kul o saraya başkalarını oturtursa O’na yer kalmaz. Bir ârif de durumu şöyle tasvir etmiştir: Kul “Allah en büyüktür” diye namaza başladığında melekler bakarlar, eğer kalbinde ve zihninde başka şeyler varsa “yalan söylüyorsun, sana göre O’ndan daha büyük ve önemli şeyler var ki, kalbin onlarla meşgul” derler; eğer kalbinde yalnızca Allah varsa “Doğru söylüyorsun, kalbinde Allah’tan büyük bir şey yok” derler ve oradan çıkan bir nur arşa kadar uzanır…”
“Namaz kalpleri, günahların kirinden arındırır, namaz gayb âleminin kapılarının açılmasını istemektir.”
Bir hadiste Peygamberimiz (s.a.) günde beş vakit abdest alıp namaz kılmayı, günde beş kez yıkanmaya benzetmiş, beş kez yıkananda maddi kir kalmayacağı gibi beş vakit namaz kılanda da manevi kir kalmayacağını müjdelemiştir. Günahların ve mâsivâ içinde kaybolmanın oluşturduğu perde kalbin, gayb âlemine açılmasına engel olmaktadır. Bu perde hakkıyla kılınan namaz ve diğer ibadetler sayesinde kaldırılınca irfan ve ilham kapıları açılmaktadır.
“Namaz Allah’a yakarışın (en uygun) yeri ve yalnızca O’nunla olmanın ortamıdır. Namazda herkese açık olmayan bilgilerin alanı genişler ve onda nur saçan yıldızlar doğar. Allah senin zaaflarını bildiği için namazın sayısını az kıldı, O’nun lütfuna muhtaç olduğunu bildiği için de lütuf ve yardımlarını çoğalttı.”
Bir hadiste Peygamberimiz (s.a.) “…benim sevincim ve mutluluğum namazdadır” buyuruyor. İskenderânî’ye soruyorlar: Bu mutluluk Peygamberimize özel midir, yoksa başkalarının da bunda nasibi var mıdır? Şu cevabı veriyor:
“Bir şeye şahid olmanın (şühûdun, görme ve tanık olmanın) şahide vereceği mutluluk, o şey hakkındaki bilgisi kadardır. Peygamberimizin bilgisi kadar kimsede bilgi yoktur, O’nun mutluluğu kadar da kimse de mutluluk olamaz. ‘Namazda O’nun celâlini müşahade ettiği için mutluluğu’ dedik, “Namaz ile mutluluk” demedik; çünkü Peygamberimiz Rabbinden başka hiçbir şey ile mutlu olmaz. Nasıl böyle olmasın ki, başkalarına, “Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi ibadet et” buyuruyor, Peygamberimizin Allah’ı görüp, O’nun yanında bir başka şeyi daha görmesi imkansızdır.”
Anladığımı şöyle ifade edebilirim:
Allah Resulü (s.a.) namaz ile mutlu olmaz; çünkü o ancak Rabbi ile mutlu olur, Rabbinin cemal ve celalini ise kesintisiz müşahede etmektedir; Onun için namazın özelliği, bu müşahedenin farklı keyfiyeti ile ilgilidir. Sair insanlar ise namazla mutlu olabilirler; çünkü onların ömürleri gaflet içinde geçmekte iken namaz huzur ve huşû için bir fırsat oluşturmaktadır.
“Şeb-i mi’râc hususî bir tecellîder sana yoksa- Senin her anların mi’rac-ı Rahman yâ Resûlellah”
Hikem şerhinden söz ettiğim Mahir Efendi’nin şerhinden bir parça naklederek bu yazıyı bitirmek ve hem dil hem de yazı inkılabıyla neleri kaybettiğimize bir daha işaret etmek istiyorum:
Musallînin (namaz kılanın) iftitah tekbir “teslim”, kıyamda vukufu “tezellül”, senâ ve tilaveti “tebezzül”, rukû’u “tahaddu’, sücudu “tehaşşu’, ka’desi “terağğub”, teşehhüdü “temelluk” olup her kim bu suretle edây-ı salât ederse Hak Teâlâ hazretleri de onu mazhar-ı tecelliyât eyler. (s.549).
Not: Suûdîler üç İslam alimini idam ederek yeni bir cinayete daha imza atma hazırlığı içindeler. Bunu engellemek için her vicdan sahibinin bir şeyler yapması farzdır.
.Suûdîlere uyarı ve çağrı
04:0026/05/2019, Pazar
G: 26/05/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mübarek Ramazan ayı boyunca “Arifler Meclisi” çerçevesinde yazılar yazma niyetinde idim, bugüne kadar da böyle yaptım, bugün acil bir durum hasıl olduğu için araya farklı bir yazı girmiş oldu.
Suûdîlere uyarı ve çağrı
Suûdîlere uyarı ve çağrı
19 Mayıs, Pazar
Suûdî Arabistan, Mısır ve BAE’nin, ABD ve İsrail güdümünde girdiği gayr-i meşru ve çok tehlikeli yol üzerinde çok şey yazıldı, yazılıyor ve yazılacak. Kaşıkçı cinayetinin kanı kurumadan S.A.’nın yeni cinayetlere hazırlandığı haberi yayılınca vicdanlı çevreler bu cinayeti engellemek için harekete geçtiler. Dünya Müslüman Alimler Birliği’nin meşkur faaliyetleri yanında, ülkemizde kurulan ve benim de danışma kurulunda yer aldığım “Uluslararası Müslüman Âlimler Dayanışma Derneği (UMAD)” bu yazıda paylaştığım bir bildiri yayınladı. Bildirinin acil çağrısına katılmak her vicdan sahibi Müslümanın bugünlerde birinci vazifesi olmalıdır:
“SUUDİ ARABİSTAN’IN BAZI ÂLİMLERİ İDAM ETTİRECEĞİ HABERLERİ ÜZERİNE UMAD’DAN KAMUOYUNA DUYURU VE ÇAĞRI”
“Bir süredir ulemâya karşı akıl almaz tavırlar sergileyen, delilsiz ispatsız tutuklamalar gerçekleştiren ve bunlar üzerinde bir baskı politikası yürüten Suudi Arabistan’ın, aralarında Selmân el-Avde’nin de bulunduğu birçok tutuklu âlimi Ramazan Bayramı’ndan sonra idam edeceği yönünde haberler gelmektedir. İslâm’da Rabbânî ilim adamlarına çok büyük bir paye verilmiş iken dünya Müslümanları tarafından haklarında hüsn-ü şehadette bulunulan âlimlere reva görülen bu muâmele, üyeleri ilim adamları olan bir cemiyet olarak bizleri fazlasıyla üzmüştür. Uluslararası Müslüman Âlimler Dayanışma Derneği (UMAD) olarak taşıdığımız sorumluluğun gereği olarak tüm dünyada ilim ehline yapılan zulüm ve haksızlıklara karşı çıktığımız gibi Suudi Arabistan’ın İslâm âlimlerine karşı ortaya koyduğu bu pervasız tutuma da şiddetle karşı çıkıyor, bu konuda tüm Müslümanları gerekli tepkileri vermeye davet ediyoruz. Unutulmamalıdır ki, hak ve hakikat peşinde koşan âlimler Peygamberlerin varisleridir. Binaenaleyh, İslâm âlimlerine karşı işlenen her suç aynı zamanda Hz. Peygamber’e (s.a.) ve onun yolundan giden İmâm-ı A’zam, İmâm Şâfiî, İmâm Mâlik, İmam Ahmed b. Hanbel, İmâm Gazzâlî, Bâkıllânî, İbn Teymiyye, İmâm-ı Rabbânî gibi büyük İslam âlimlerine karşı da işlenmiş bir cürümdür. İslâm âlimlerini baş tâcı yapıp onların haysiyetini, onurunu, özgürce konuşma hakkını ve can güvenliğini sağlaması gereken bir Müslüman devletin bütün bunları sağlama bir yana onların hayat hakkına kast ediyor olması bıçağın kemiğe dayandığı son nokta olarak görülmelidir. Bu seçkin İslâm âlimlerini teröre bulaştıkları gibi asılsız iddialarla idam sehpasına çıkarmaya çalışmak doğuracağı elim sonuçlar sebebiyle terörle denk bir tutum olacaktır. Basına da yansıyan bu duyumlar üzerine Müslüman kamuoyuna ve vicdanı olan herkese sesleniyoruz: Suudi Arabistan hükümetinin İslâm âlimlerine yönelik bu katliam düşüncesinden bir an önce vaz geçmesini sağlayacak her türlü tepkiyi meşru sınırlar ve Müslümana yakışır bir vakar içinde kullanmakta gecikmeyiniz. Âlimine sahip çıkmayan bir ümmet dinine ve mukaddesatına da sahip çıkamaz. Böylesi bir durumda her bir Müslümana düşen vazifeler bulunmaktadır. Bu çerçevede İslâmî medya organlarının bu konuda haberler yapması, Müslüman yazar ve düşünürlerin makaleler yazarak tepkilerini ortaya koyması, gençlerin ve aktif sosyal medya kullanıcılarının sosyal medya üzerinden bu konuyu işlemesi, sivil toplum kuruluşlarının ve diğer ilgili kişilerin bulundukları makam ve konuma göre tepkisini göstermesi medeni bir toplum olmanın en tabii gereklerindendir. Konunun bir boyutu da hukukçuları ilgilendirmektedir. Buna göre hukukçular, uluslararası insan hakları örgütleri ve hukuk birimleri bu süreci ciddiyetle takip etmeli, uluslararası kamuoyunun gündemine taşımalı, gerekirse bu durumu telin eden protestolar organize etmelidir. İslam dünyasındaki siyasetçiler Suudi Arabistan’ın yapmayı planladığı bu akıl almaz işi parlamentolarına taşımalı, her türlü diplomatik ve siyasi girişimde bulunarak İslam alimlerinin idam edilmesine yönelik bu girişimi durdurmalıdırlar.”
Gazzâlî- Hakikati bilmenin yolu
04:0030/05/2019, Perşembe
G: 30/05/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazzâlî deyince şu dünyada elli beş yıl yaşamış ama her biri tahkik, tecrübe ve tefekküre dayalı 457 eser bırakmış, etkisi günümüzde de canlı ve devamlı olan bir dâhiden, bir “İmam”dan, yani bir insan-ı kâmil örneğinden söz ediyoruz (v. 505/1111). O, hakikat bilgisine ulaşmak için girilmiş kelam/fıkıh, felsefe, taklit/telkin ve tasavvuf yollarını öğrenip denemiş, her birinde eserler vermiş, sonunda tercihini yaparak kendini tatmin eden, şek ve şüphenin asla yer bulamayacağı bir ilim ve irfan aydınlığına, ruh ve ahlak kemaline ulaşmıştır.
Gazzâlî- Hakikati bilmenin yolu
Gazzâlî- Hakikati bilmenin yolu
26 Mayıs, Pazar
Onun tesiri yalnızca Şarka’a ve İslam âlemine mahsus da değildir. “Batıda modern felsefi düşüncenin gerçekte Descartes’in düşünceleriyle başladığı söylenir. İslam felsefesi, Descartes’ten çok daha önce Batıya derinlemesine girmiş ve Gazali’nin kitaplarının çoğu altıncı/on ikinci yüzyılın ortalarından önce Latince’ye tercüme edilmiş ve ancak ondan sonra Yahudi ve Hıristiyan skolastikler üzerinde hatırı sayılır bir etki yapmıştır.” (Eskicioğlu’nun makalesi).
“Arifler Meclisinden” genel başlığı altında Ramazaniyye kabilinden yazmakta olduğumuz yazılardan birini de bugün Gazzâllî’nin “el-Munkızu mine’d-dalâl” isimli kitabından, “hakikat bilgisine yolculuk” hikayesinin kendi kaleminden özetine ayıracağız. Bu kitabın birçok yabancı dile tercümesi yapılmıştır (TDV İslam Ans.). Türkçe’de de birden fazla tercümesi vardır. Yeni harflerle ilk tam tercümesini Hilmi Güngör yapmış ve bu tercüme MEB yayınları arasında 1948 de çıkmıştır:
Ey din kardeşim, ilimlerin gayesi ile sırlarını, mezheblerin baş belası halleri ile neden ibaret olduklarını sana anlatmamı istedin. Türlü dinî meslek ve yollar içinde hakkı bulup meydana çıkarmak için çektiğim zahmetleri, taklit suretiyle olan itikaddan kurtulup tahkik derecesine nasıl yükseldiğimi, (kelam, felsefe, taklit ve tasavvuf yolarını inceledikten sonra)… bana malum olan hakikat özlerini, Bağdat’ta birçok talebeye ders vermekte iken ne sebeple bundan vazgeçtiğimi, uzun müddet sonra niçin Nisabur’a dönüp tekrar ilim yaymaya başladığımı açıklamamı arzu ettin. Bu istekte samimi olduğuna kanaat getirdiğim için istediğini yapıyorum.
İnsanların çeşitli din ve mezheplere ayrılması; mezheb imamlarının, yolları ayrı olan türlü fırkalara ayrılarak birçok mezhebler meydana getirmesi derin bir denizdir ki, birçok insan onun içinde boğulmuş, pek azı ondan kurtulmuştur. Her fırkaya mensup olan kimse kurtulan kendi fırkası (grubu, mezhebi, cemaati) olduğunu zanneder… Bütün sözleri hakikat olan “peygamberlerin ulusu” (s.a.) kendi ümmetinin de böyle olacağını… bize haber vermiştir. Bu da gerçekleşti. Gençliğimin ilk devresinden itibaren yirmi yaşıma girmeden, büluğa yaklaştığım zamandan itibaren yaşımın elliyi geçtiği şu günlere kadar bu derin denizin dalgalarıyla mücadele ediyorum… Her fırkanın itikadını araştırıyorum, Her bölüğün mezhebine ait sırları meydana koymaya çalışıyorum. Hangisi hak, hangisi batıl, hangisi Peygamberin sünnetine uygun hangisi bid’at üzerine kurulmuş anlamak istiyorum… Gençliğimin başından beri hakikatleri kavramaya susamış olmak fıtrî (yaratılıştan) bir âdetimdir… Bu sayede taklit bağından kurtuldum… Çünkü gördüm ki, Hristiyan çocukları Hristiyan olarak, Yahudi çocukları Yahudi olarak, Müslüman çocukları da Müslüman olarak yetişiyorlar… Telkin ile başlayan, hangisi hak hangisi batıl olduğunda birçok tartışmalar yapılmış olan bu taklitleri ayırt etmek istedim. Önce bilgi nedir? Sorusunu sordum ve inceledim. Sonunda anladım ki, kesin olan bilgilerde (yakîn derecesinde) bilinen şeyin asla şek ve şüphe götürmeyecek derecede anlaşılmış olması gerekir… Hatadan emin olmak için bilgi o derecede kuvvetli olmalıdır ki, mesela birisi o bilginin batıl olduğunu iddia etse ve taşı altına çevirmek, deyneği ejderha yapmak suretiyle de iddiasının doğruluğuna delil getirse bu yapılanlar o bilgi sahibini şüpheye düşürmemelidir. Ben 10 sayısının 3’ten büyük olduğunu bildiğim halde birisi “hayır 3, 10’dan büyüktür, seni inandırmak için şu deyneği ejderhaya çevireceğim” dese ve dediğini yapsa ben de bunu görsem yine de bilgimde şüpheye düşmem. O adamın bunu nasıl yaptığına şaşarım, ama bilgimden şüphe etmem. Sonra anladım ki, işte böyle bilmediğim, bu derecede kesinliğe (yakine) ulaşamadığım bilgiye güvenilemez, ona dayanılamaz; güvenilemeyen bilgi de kesin bilgi değildir.
Gazzâlî, el-Munkız’ın girişinde bu bilgiyi veriyor. Sonra duyularla elde edilen bilgiler ile akıl yoluyla elde edilen bilgilerin kesinliği konusunu inceliyor, bunların belli şartlar, haller ve sınırlar içinde doğru olabileceğini, bu haller ve sınırların dışında kalan hakikat alanları için başka bir idrak vasıtasına ihtiyaç bulunduğu, bunun birinci derecede vahiy (nübüvvet yolu), ümmet için de kalp olduğu; devamlı ve yoğun tefekkür, zikir ve ibadetler ile kalbin idrak kapısının açılacağı sonucuna varıyor.
“Nübüvvete inanmak aklın ötesinde bir âlemin varlığını kabul etmektir ki, orada aklın idrak edemeyeceği bazı şeyleri idrak edecek bir göz açılır. Kulak renkleri, göz sesleri ve bütün duyu organları akıl ile idrak edilecek alanı idrak edemediği gibi o nübüvvet gözüyle idrak edilenleri de akıl idrak edemez.” (MEB, yayını, s. 70).
Gazzâlî-Hakikati bilmenin yolu (2)
04:0031/05/2019, Cuma
G: 31/05/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazzâlî doğru ve kesin bilgiye ulaşmak için Allah Teâlâ’nın insanda, bilginin konu ve alanına ait kabiliyet ve güçler yarattığını ifade ettikten sonra duyular ve akıl ile idrak edilecek şeyler dışında ancak vahiy ve nübüvvet nuru ile ulaşılabilecek hakikat bilgilerinin bulunduğunu açıklıyor.
Gazzâlî-Hakikati bilmenin yolu (2)
Gazzâlî-Hakikati bilmenin yolu (2)
24 Mayıs, Cuma
Ona göre bunları akla dayanarak inkar edenlerin aslında bir delilleri yoktur, yalnızca körün rengi idrak edemediği için yok demesi gibi bir inkardan ibarettir. Allah’ın rahmet ve lütfu ile gönderdiği peygamberlere iman edebilmek için aklı doğru kullanmaya ihtiyaç vardır. Bir kör düşünelim, camiye gitmek istiyor, bir götürene ihtiyacı var, biri onu alıp camiye götürüyor, akıl da insanı alıp Peygambere imana götürüyor, iman ettikten sonra aklı aşan konularda bilgiye ulaşmanın yolu vahiy ve nübüvvet nuru ile aydınlanmış kalb oluyor.
Aklı imana götürecek deliller arasında rüyalar vardır; çünkü rüyada ileride olacak bazı şeyler görülebiliyor, gayba bir pencere açılıyor, buna ek olarak Kur’an vardır, Peygamberimizin hayatı ve mucizeleri vardır; insan bunlardan yalnız birinden değil, tamamından faydalanmalı, delil olarak istifade etmelidir.
Özetlediğim bu irfanı şimdi de onun dilinden takip edelim:
(İnsan peygamberlik hakkında ya sahâbede olduğu gibi peygamberi görerek veya onun hakkında şüphe götürmeyecek sağlamlıktaki bilgileri okuma ve işitme yoluyla elde ederek bilgi sahibi olur). Nübüvvbetin ne demnek olduğunu (böylece) anladığın takdirde Kur’an-ı Kerimi ve hadisleri çok oku, Hz. Muhammed’in (s.a.), nübüvvet derecelerinin en yükseğinde bulunduğuna dair de sende bir zaruri (kesin) bilgi hasıl olur. İbadet ve onun kalbi eğitmekteki etkisi hakkında söylediklerini tecrübe ederek kanaatini güçlendir. O’nun, “Bir kimse bilgisi ile amel ederse Cenâb-ı Hak ona, bilmediği şeyler hakkında bilgi ihsan eder”, “Bir imse bir zalime yardım ederse Allah o zalimi, onun başına bela eder”, “Bir kimse sabahleyin kalktığı vakit düşüncesi yalnız bir nokta (Allah) etrafında toplanıyorsa Cenab-ı Hak onu, dünya ve ahiret endişelerinden kurtarır.” manalarındaki hadislerde O’nun ne kadar doğru söylediğini anlamak için binlerce defa tecrübe edersen sende kesin bir bilgi hasıl olur. Nübüvvet hakkında kesin bilgiye ulaşmak için bu yolda devam et. Yoksa sadece deyneği ejderha yapmak, ayı ikiye bölmek gibi mucizelere bakmak yetmez. Çünkü yalnız bu mucizelere bakıp sayılmayacak kadar çok olan meydandaki karineleri (bilgi, kanaat ve ispat yollarını) göz önünde tutmazsan çok defa o mucizleri sihir ve hayal sayabilirsin… Peygamberliğe imanın dayanağı (Kur’an’da olduğu gibi) düzgün ve ölçülü söz olursa ona benzeyen bir başka söz ile şüpheye düşersin. Buna benzer harikaların her biri senin delilin olsun, böylece birine değil tamamına dayalı bir kesin bilgiye ulaşmış ol…
On yıla yakın bir zaman içinde halkın arasına katılmadım, yalnız yaşamaya devam ettim. Bu esnada, sayamayacağım birçok sebeple, hem zevkle (yaşayarak), hem akla dayalı delil ile hem imandan gelen kabul ile açıkça anladım ki, insan bedenden ve kalpten ibaret olarak yaratılmıştır. Kalpten maksadım, Allah’ı tanımaya mahsus bir yer olan ruhun hakikatidir; ölüde ve hayvanda da bulunan maddi kalp değildir. Bedenin sağlığı vardır, onunla mutlu olur, hastalığı vardır onunla helak olur; bunun gibi kalbin de sağlığı/selameti vardır, “Allah’a ancak selîm (manevi hastalıkları bulunmayan) bir kalb ile gelen” kurtulur (Şuarâ:89), kalbin hastalığı da vardır ki, onu ebedî olarak helak eder, “…kalplerinde hastalık vardır” ( Bakara:10). Allah’ı bilmemek ve inanmamak öldürücü zehirdir, nefsin arzularına uyarak Allah’a kulluktan sapmak kalbi hasta eden amildir, Allah’ı bilmek ve O’na iman etmek diriltici panzehiridir, nefsin arzularına karşı durarak Allah’a kulluk etmek şifa veren ilacıdır. Nasıl bedeni sıhhate kavuşturmak için ilaçlar arsa, kalbi sıhhate kavuşturmak için de ilaçlar vardır. Nasıl ilaçların tesirini akıl ile bilmek mümkün olmayıp bu konuda –aslını peygamberlerden öğrenen- doktorları dinlemek ve onlara uymak gerekiyorsa, kalbi iyileştiren ibadet ilaçlarının sayıları, şekilleri, sınırları, miktarları konularındaki bilgi de peygamberlerden gelir, akıldan değil… Secde rükû’un iki katıdır, sabah namazı ikindi namazının yarısı kadardır; bunların böyle olmasında bir sır vardır, bunlar ancak nübbüvvet nuru ile sezilebilir. İbadetlerin bu özellikleri için akıl yoluyla sebep ve hikmet arayanlar veya bunların rastgele olduğunu ileri sürenler ahmaklık ve cehaletlerini açığa çıkarmış olurlar.
Naqîb el-Attâs
04:002/06/2019, Pazar
G: 2/06/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ramazan boyunca “Araifler Meclisinden” hikmetler aktarmıştım. Şimdilik bu çerçevede son yazımı, Gazzâlî’nin çağımızdaki temsilcisine, Malezyalı ilim, fikir, edeb ve aksiyon adamı Naqîb el-Attâs’a tahsis edeceğim.
Naqîb el-Attâs
Naqîb el-Attâs
30 Mayıs, Perşembe
Nakib el-Attas, 1931’de Endonezya’nın Java eyaletine bağlı Bogor şehrinde doğdu. “Raniri ve 17. Yüzyılda Açe’de Vücudiyye Hareketi” adlı teziyle 1962 yılında McGill Üniversitesi’ne bağlı İslami Araştırmalar Enstitüsü’nden yüksek lisans derecesini aldı. Aynı yıl London Üniversitesi’ndeki Doğu ve Afrika Çalışmaları Bölümü’nde (SOAS) doktora çalışmalarını tamamladı ve Arthur Arberry ve Martin Lings’in idaresinde “Hamza Fansuri’nin Mistisizmi” adlı teziyle doktor oldu. 1965’te Malezya’ya dönen el-Attas, Malaya Üniversitesi ve Malezya Milli Üniversitesi’nde idareci ve öğretimm üyesi olarak hizmetler ifa etti. 1987’de, İslami bir düşünce ve bilim geleneğinin ihyası amacıyla Uluslararası İslam Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsü’nü (International Institute of Islamic Thought Civilization, ISTAC) kurdu.
Mehmed Aydın, İbrahim Kalın, Alparslan Açıkgenç gibi kendisine talebe olmuş ve yakından tanımış kimselerden birçok menakıbını ve özelliklerini dinlediğim bu zatın İslam anlayışını ve çağımızda bu anlayışı insanlığa sunmak için ortaya koyduğu projeyi, kitaplarından, öğrencilerinden ve hakkında yapılan çalışmalardan yararlanarak/aktararak kısaca tanıtmaya çalışacağım.
El-Attas’ın çağdaş İslam düşüncesindeki yerini modernizm-sekülerizm karşıtlığıyla şekillenen ve gelenek yanlısı bir yaklaşım olarak ifade edebiliriz. Yalnız buradaki gelenek, İranlı düşünür Seyyid Hüseyin Nasr’ın ve Guenonyen ekolün savunduğu anlamda, tüm dinleri içine alan büyük harfli GELENEK (Tradisyonalizm, Perennializm) değil, köklerini İslam düşüncesinde bulan ve özellikle Gazzalici çizginin modern versiyonu olarak değerlendirilen orta yolcu bir gelenektir. (Kalın, 2007, s. 195; Dîn Muhammed, 2011, s. 65-66).
Attas, gelenek içerisinde Gazzali’yi kendine en yakın alim-mutefekkir olarak kabul eder. Bu yüzden Attas’ın geleneksel İslam düşüncesine, özellikle kelam ve felsefe ekollerine yönelik eleştirileri, Gazzali’den önemli izler taşır. Bu noktada Attas’in ‘islamileştirme’ projesi, Gazzali’nin düşünce sisteminin modern dönemde yeniden formüle edilmesi olarak değerlendirilebilir. Gazzali’nin kelam, felsefe ve ismaili düşünce aracılığıyla yaygınlık kazanan dogmatik teoloji, indirgemeci rasyonalizm ve siyasetin emrindeki felsefi söylemlere karşı, tasavvuf ve şer’î ilimler merkezli ‘orta yol’ arayışı, Attas’ın eserlerinde yeni bir ifade tarzı bulur.
Bilginin İslâmîleştirilmesi:
İsmail Raci el-Faruki, Seyyid Hüseyin Nasr, Ziyaüddin Serdar, Yasin Muhammed gibi çağdaş İslam düşünürlerinin tartıştığı ve çağdaş İslam düşüncesinde önemli bir başlık olan “Bilginin İslâmîleştirilmesi” konusunda el-Attas’ın yaklaşımı öncelikle “Bilginin Batılılaşmaktan Kurtarılması” yönündedir. (Bakınız: İslam, Sekülerizm ve Geleceğin Felsefesi, 5. Bölüm). Attas’a göre “Günümüz bilgisini olduğu gibi kabul ederek ona bazı İslami bilimleri ve ilkeleri “yama yaparak” veya “aşılayarak” bu bilginin İslamileşmesini beklemek çok yanıltıcı sonuçlar doğuracaktır ki bu da ne faydalı ne de arzu edilendir. Ne bu “yamama” ve ne de “şırınga etme” işi, beden yabancı unsurlarla dolu hastalıktan bitap düşmüşken bir şifa vermez. Bilginin bedeni İslam potasında yeniden şekillendirilmeden önce bu yabancı unsurlar ve hastalık ondan sökülüp atılmalı, sterilize edilmelidir. Mütakip önemli görevimiz, her bir düzeyin standardına göre belirlenmiş, en alt düzeyden en yükseğine kadar tüm eğitim sistemimizde sunulacak olan öz bilgiyi içeren bir bileşim üretmek için İslami unsur ve anahtar kavramları formülleştirmek ve entegre etmek olacaktır. (El-Attas, 1989, s. 183).
İslâmî Eğitim:
El-Attas’a göre İslâmî eğitimin gerçek amacı “iyi bir insan” yetiştirmektir. Diğer eğitim sistemlerinde amaçlanan “iyi bir vatandaş” yahut “iyi bir işçi” ideali “iyi bir insan” idealini gerektirmezken; “iyi bir insan” hedefi zorunlu olarak “iyi bir vatandaş” ve “iyi bir işçi” ideallerini de bünyesinde barındırmaktadır. (Wan Muhammed Nor, 1993-94, s.56).
Allah’ı, İslâm metafiziğinin ve ona dayanan İslâm dünya görüşünün merkezindeki anahtar kavram olarak belirleyen el-Attas, eğitim felsefesini de bazı anahtar kavramlarla şekillendirmekte, tasarladığı eğitim modelini şu kavramlar üzerine bina etmektedir: Din, İnsan, Bilgi (ilim ve marifet), Hikmet, Adalet, Doğru amel (edep), Üniversite (külliye, camia). Bu kavramlardan birincisi bilgi araştırmasının gayesi ve eğitim olayıyla olan ilişkisine, ikincisi bunun faaliyet alanına, üçüncüsü münderecata, dördüncüsü ikinci ve üçüncü için bir kritere, beşincisi dördüncüyle ilgili olarak dağıtım olayına, altıncısı birden beşe kadar olan kavramlar için gerekli olan yönteme, yedincisi ise tüm bunların ifa biçimine atıftır. (el-Attas, 1989, s.180-181).
(Bu zatı bir yazıda ne kadar kısa da olsa anlatmak mümkün olmadı, devamı gelecek yazıda olsun.)
Naqîb el-Attâs (2)
04:006/06/2019, Perşembe
G: 6/06/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Attas hem çağdaş Batı düşüncesini hem de İslam tefekkür geleneğini derinlikli olarak tahlil etmiş, modern seküler dünya görüşünü ihatalı olarak tenkit etmiş ve İslam düşüncesinin yeniden inşasını hedeflemiştir.
Naqîb el-Attâs (2)
Naqîb el-Attâs (2)
30 Mayıs, Perşembe
Öğrencilerinden Prof. Dr. Wan Mohd Nor Wan’ın tavsifi ile “Attas sadece çok dikkatli kullandığı kelimelerle değil, aynı zamanda derin İslâm metafizik ilmini, tasavvufu hem İslâmî hem de modern bilimin birçok branşını kullanarak, çok geniş ve çeşitlilik gösteren kişisel ve âilevî tecrübelerini işin içine katarak eğitim verir. Doğruluğu hem konuşmalarıyla hem de hareketleriyle örneklendirir. Zihninden geçeni söyler ve bunları emin, kibar ve ârifâne bir biçimde uygular. Eğer bir hata yaparsa özür dilemek için hiç tereddüt etmez. Hz. Peygamber her zaman onun için örnek teşkil eder… Batı ve Doğu’nun birbirine ve beşerî medeniyete yaptığı büyük katkıları her zaman takdir etmiştir. Fakat aynı zamanda Batı ile Doğu arasındaki fark kadar bunların her birinin kendi içindeki özgün farklılıklarının da altını çizmiştir… Müslümanların da dahil olduğu birçok kişi ve özellikle gayrimüslim yazarlar hatta akademisyenler şeriatı tasavvuftan ayırmaya çalışır, ama Attas en yüce sûfîlerin çalışmalarını takip ederek, tasavvufu şeriatın ihsan makamında tatbik edilmesi olarak tanımlar. O şunu söyler: “Hakiki sûfîler İslâm’ın ilkelerini ve şeriatı her zaman muhâfaza ederler ama bunu, kendi ilim ve tecrübelerine dayanarak popüler veya sosyal sebeplerle değil, sadece Allah rızası için yaparlar.”
Gazalî gibi Attas’a göre de İslam eğitim sistemi çerçevesinde ideal anlamda bir eğitimin ilk hedefi bilgi ve değerlerle donanmış “iyi insanlar” yetiştirmektir. Bu gaye, İslam’ın diğer sistem ve yapılardan farklı olarak benimsediği ve ona orijinallik kazandıran bir özelliktir. Bu eğitim insani manada derinleşen ve kendi derinliğinde bulunan cevherin de farkında olan insanı yetiştirir. “Bu hedef, insanı dünyanın şu ya da bu bölgesinde bir vatandaş olması itibariyle değil, insan olmasından dolayı” ele alır.
Attas bilginin kaynakları olarak, gözlem, akıl ve akıl yürütme, sahih rivayet (vahiy), sezgi ve ilhamı zikreder. Modern bilim ve felsefenin indirgemeci yaklaşımlarına karşılık, bu bilgi türleri arasında bir hiyerarşi ilişkisi vardır. Vahiy nihai bilgi kaynağını ifade ederken, his, eşya hakkındaki en asgari ve sınırlı bilme biçimidir.
Bilgi-teorik açıdan İslamlaşma, insan aklının şüpheden (şekk), sanıdan (zan) ve boş münakaşadan (mira’) kurtarılıp, ruha, düşünceye ve maddeye ait gerçekler konusunda hakikatin (hakk) kesin bilgisine ulaşmaktır. Bu işlev ilkin bilimsel bilgiye dayanır, ancak nihai planda, mutlaka, daha yüksek bir bilgi türü olan marifette temellenir ve bu bilginin öncülüğüne girer. Bu yüksek seviyedeki bilgi türü, farzı ayn’ı kapsarken, bilimsel bilgi farzı kifayeyi içerir. Ferd açısından, hayati anlamda İslamlaşma, Peygamber’i hem erkek hem de kadın için örnek bir rehber olarak kabul etmek ve buna inanmaktır. Toplum açısından sosyal ve tarihsel anlamda İslamlaşma, Peygamber zamanında gerçekleşen ahlaki mükemmelliğe ulaşmak için ve bunu başarmak için çaba göstermektir.
Farzı ayn (her Müslümana farz olan) dini bilimler:
1.Kur’an’ı Kerim: Kıraati ve yorumlanması (tefsir ve tevil). 2. Sünnet: Peygamber’in hayatı, daha önceki peygamberlerin ve ilahi davetlerinin tarihi, hadis ve güvenilir rivayet. 3. Şeriat: Fıkıh usulü ve fıkıh, İslam’ın prensipleri ve amel (İslam, iman, ihsan). 4. Kelam: Allah, mahiyeti, ilahi sıfatlar, isimler ve fiiller (Tevhid). 5. İslam Metafiziği (tasavvuf): Psikoloji, kozmoloji, ontoloji, varlık hiyerarşisini anlatan kozmolojik doktrinler dâhil İslam felsefesinin yasal unsurları. 6. Dil Bilimleri: Arapça gramer, lügat-bilim ve edebiyat.
Farzı kifaye (ümmetin ihtiyacı kadar elde dilmesi farz olan) bilimler:
1. Beşeri bilimler, 2. Doğa bilimleri, 3. Uygulamalı bilimler, 4. Teknik bilimler, 5. Mukayeseli din, 6. Batı kültürü ve uygarlığı, 7. Dil bilimleri, İslamî diller, 8. İslam tarihi.
Bu iki yazıda Attas’a dikkat çekmeyi başarabildiysem artık onu okursunuz.
Kardeş aile uygulaması
04:007/06/2019, Cuma
G: 7/06/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birçok insan “müminler kardeştir” cümlesini kuruyor da bu sözün ne manaya geldiği üzerinde yeterince düşünüp gereğini yerine getirmeye sıra gelince gaflete düşüyor.
Kardeş aile uygulaması
Kardeş aile uygulaması
1 Haziran, Cumartesi
Müminlerin kardeş olması, gerektiğinde akraba olmadıkları halde birbirine varis olmaya kadar varabiliyor; nitekim hicretin ilk yıllarında durum bunu gerekli kıldığı için Peygamberimiz (s.a.) tarafından uygulanmıştı.
Yoksul din kardeşlerimize Ramazan bayramında bayram günü fitre, kurban bayramında da kurban eti veriyoruz; veriyoruz ki, bayram günü herkes zorunlu ihtiyacını gidersin, herkesin sofrası donansın, bayram sevinci ümmet ölçeğinde paylaşılsın.
Oruç ve teravih gibi nafile/sünnet ibadetler nasıl yalnızca Ramazana mahsus olmamalı, yılın bütün günlerinde devam etmeli ise, mümin kardeşlerimizin, hatta vatandaşlarımız (ehl-i zimmet) olan gayr-i müslümlerin de temel ihtiyaçlarının giderilmesi yalnız bayram günlerine mahsus olmamalı, yılın bütününde devam etmelidir; bu gerekli olduğunda; yani buna ihtiyaç bulunduğunda farz-ı kifayedir, toklar var iken aç yatan müminler günü geldiğinde sorguya çekileceklerdir.
Bu farz-ı kifayenin yerine gelmesi ve ümmetin sorumluluktan kurtulması için bir çare teklif ediyorum (bunu daha önce de yapmıştım, ısrar ediyorum): Temel ihtiyaçlarını temin ettikten sonra artan, fazla olan malı, parası, ihtiyaç maddesi olan her mümin aile, ihtiyacı olan bir aileyi “kardeş aile” olarak seçecek, bu ailenin, geliri ile karşılayamadığı temel ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Hiç de zor olmayan bu uygulama ülkemizde ve İslam dünyasında hayata geçse hasıl olacak sonuç gerçek manada kardeşliğin tahakkuku, sevgi, dayanışma, güvenlik, suçların azalması… olacaktır.
“Zekatı veriyoruz, bundan başka yükümlülüğümüz yok, sorumlu olmayı da nereden çıkardınız?” diyenler olursa cevabımı Kurtubî’nin tefsirinden vereyim (Bakara suresinin 177 ve 220. Âyetlerini tefsirine bakınız):
Allah Teâlâ 220. âyette “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar, ‘ihtiyacınızdan artanı” diye cevap ver” buyuruyor. Bazı alimler “zekat âyetleri gelince ve zekat uygulaması başlayınca bu âyet yürürlükten kaldırıldı” diyorlarsa da, ihtiyaç devam ettiği ve zekat ile karşılanamadığı sürece bu âyetin ve “Malınızda zekattan başka da hak vardır” mealindeki hadisin hükmü yürürlükte oluyor.
Kurtubî şöyle diyor: “Malını sevdiği ve ona bağlılığı bulunduğu halde onu, Allah rızası için verene” mealindeki âyetler (Bakara:220, İnsan: zekat dışındaki infaka delalet eder. Alimler şu hükümde ittifak etmişlerdir: Zekat verildiği halde Müslümanların ihtiyaçları karşılanamaz hale gelirse bu ihtiyacı karşılayacak ölçüde malın verilmesi farz olur. İmam Malik’e göre, Müslüman esirlerin fidyesini ödeyerek onları kurtarmak, Müslümanların bütün mal varlıklarını alıp götürse bile bunu yapmak farzdır.
Bir hadis mealine göre “yoksullukla imtihan insanı küfrün sınırına kadar getirir”. Din kardeşlerimizi bu ölçüde sıkıntıya düşüren ihtiyaçları var iken ihtiyaç fazlası malın saklanması/biriktirilmesi nasıl caiz olur!? Öte yandan yeterince insan bu vazifeyi yerine getirmezse bir kısmının yapması maksadı hasıl etmediği gibi onları da yoksul hale getirir.
Peki çare nedir?
Çare “kardeş aile” uygulamasıdır. Her imkan sahibi, bir ihtiyaç sahibi aileyi himayesine aldığında yük geniş ölçüde paylaşılacağı için taşınması kolaylaşır ve maksat da hasıl olur. Herkes yakınında bulunan veya yakından tanıdığı aileyi himaye der, ihtiyacı karşılanan aile ikinci bir teklifi kabul etmez ve başkasına yönlendirir; böylece bütün toplumda gerçek manada kardeşliğin nimet ve rahmeti tecelli eder.
Hanzale hadisi
04:009/06/2019, Pazar
G: 9/06/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Namazda huzur, “namaz ibadetinin bilincinde olmak, başka bir şey düşünmemek, zihnin ve kalbin yalnızca Allah ile meşgul olması” demektir. Huşû ise “bu şuurun insana vereceği manevi saygılı duruş, haz, vecd ve heyecandır”.
Hanzale hadisi
Hanzale hadisi
2 Haziran, Pazar
Hiç şüphe yok ki, namazda ne kadar huzur ve huşu varsa -suret ve hakikat, şekil ve muhteva, dış ve iç olarak- o kadar namaz vardır.
Fukaha (dini bilen ve anlatan alimler) namazın şekli ile ilgili en küçük detayı bile açıklamış, neyin farz, vacib, sünnet, mekruh, haram, bozucu… olduğunu ortaya koymuşlardır, peki niçin namazın asıl amacı olan huzur ve huşû’un hükmünü açıklamamışlardır? “Huzur ve huşu yoksa namaz da yok” dememişlerdir?
Aslında bunu diyen fukaha da var, ancak çoğunluk, insan tabiatını bildikleri ve Allah Teâlâ’nın kullarını, güçleri yetmeyecek bir ibadetle yükümlü kılmayacağından da emin oldukları için “huzur ve huşû’un önemini açıklamışlar, huzuru bozacak durumları –abdesti sıkışmış iken veya yemek hazır iken, aç ve susuz iken… namaz kılmanın mekruh olduğunu açıklayarak- huzur şartlarını hazırlamaya çalışmışlardır.
Bu konuda iki hadisten söz edeceğim.
Ebû Dâvûd’un naklettiği bir hadisin meali şöyledir:
“Bir kimse namazını bitirdiğinde onun defterine bu namazın ancak onda, dokuzda, sekizde, yedide, altıda, beşte, dörtte, üçte, ikide biri –namaz olarak- yazılmış olur.”
Yazılmayan kısımlar namazın dış ve iç şartlarından eksik bırakılan kısımlardır ki, bunların başında huzur ve huşu gelir. Ancak bu hadis mümine hem ümit veriyor hem de gayretini arttırmaya teşvik ediyor. Ümit veriyor ve diyor ki, namazın tamamında huzur ve huşu içinde olamazsan da onu kılmaya devam et, yakaladığın kadarı namaz olur.
Müslim’in kitabına aldığı bir hadis ise Hanzale hadisi diye meşhurdur.
Peygamberimizin (s.a.) katiplerinden olan Hanzale anlatıyor:
Bir gün Ebu Bekir ile karşılaştık, aramızda şu konuşma geçti:
-Nasılsın, ne haldesin Hanzale?
-Hanzale münafık oldu!
-Sübhanellah, sen ne diyorsun!?
-(Böyle diyorum çünkü) Biz Peygamberimizin (s.a.) huzurunda oluyoruz, bize cennetten ve cehennemden bahsediyor, sanki onlar gözümüzün önünde oluyor (onları görüyormuş gibi oluyoruz), sonra yanından ayrılınca eşlere, çoluk çocuğa, mala mülke dalıyor ve (oradan aldığımız) çok şeyi unutuyoruz.
-Vallahi biz de böyle oluyoruz!
Bu konuşma üzerine beraber Resulullah’ın huzuruna çıktık ve (ve durumu anlattık)… Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurdular:
-Vallahi eğer siz devamlı benim yanımda olduğunuz gibi ve zikir (şuur, huzur) halinde olsanız yollarınızda ve yataklarınızda (bile) melekler sizinle el sıkışırlardı; fakat –Ey Hanzale- bir vakit öyle, bir vakit böyledir (Efendimiz bu sözü üç kere tekrarladılar).
Tasavvuf ve irfan aleminde, dünya işlerinin kendilerini huzur ve huşudan alıkoymadığı erenlerden söz edilir; ancak bunlar insanların çoğunluğunu teşkil etmiyorlar. Bu dereceye gelebilmek için hayli emek çekmek ve eğitilmek gerekiyor. İnsanların çoğunluğu ise namazda ve namaz dışında huzur ve huşu hallerini yakalamaya çalışarak bu müstesna halin eğitimini yapıyor, yakaladıkları kadar da nasiplenmiş oluyorlar.
Güzel bir söz vardır: Her ava çıkan avlanamaz. Ama ava çıkmayanın av yapması da mümkün değildir. Namaz ava çıkmaktır ve zaman zaman mutlaka av yapmak da mümkün olacaktır.
Doğrucu Davud olmak
04:0013/06/2019, Perşembe
G: 13/06/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu deyim ile ilgili olarak şu örneği okudum:
“Sadrazam Kamil Paşa (Sultan Abdülaziz’in sadrazamı) divanda çilek ikram eder ve masadaki pudra şekeri yerine yanlışlıkla kapağı açık kalan tuza batırır. İşi bozmaz ve aaaa çok güzel oldu der. Daha sonra sadrazam yaptı diye tüm divan tuza banar ve ifadelerini bozmadan leziz, leziz deyip yerler. Bu sırada “tuuuu, iğrenç” diye bir ses gelir Doğrucu Davut’tan ve şöyle der: “Çilek meclisinde neyse de hükümet meclisinde de bunlar size böyle yapıyor!”
Bahreyn'den İran'a tepki
Bahreyn'den İran'a tepki
20 Temmuz, Pazartesi
İnsanları yöneten, hak ve adalet dağıtan, kamu gücü ve yetkisini kullanan insanların kendileri dürüst ve işin ehli olmaları şartıyla en şanslı olanları, yakın çevrelerinde işin ehli ve güzel ahlak sahibi insanlar, danışmanlar, yardımcılar bulunanlardır. Bunun yerine ahlakı düşük, şahsi menfaatini önde tutan, rüzgarın yönüne göre yön değiştiren, dalkavuk, eyyamcı, yağcı… insanlar bulunursa ve üstelik bunlar, layık olanların sesini bastırırsa vay o idarecilerin haline!
Yazıya böyle başladım ama asıl maksadım, yalnızca doğruyu söylemenin yetmediği ve her zaman caiz olmadığı, doğru olmanın yanında bir de hikmet unsurunun bulunma zaruretine işaret etmek idi.
Söz doğru olacak, ama doğru söz yerinde, zamanında, faydadan çok zarara sebep olmadığında söylenecek ki, hikmetli de olmuş olsun.
Islaha, hakkın yerini bulmasına, yanlışın düzeltilmesine… faydası olmadığı halde düşmanın, zalimin, kötü niyetli kimselerin işine yarayacak doğruyu söylemek fazilet değildir; nefsi şişirebilir, alkış da alabilir ama hayırlı sonuç doğurmaz; bunu yapanların sorumlu olacaklarını hesaba katmaları gerekiyor.
Şimdi merhum olan kardeş gibi bir arkadaşım vardı, bir okulda müdür iken tiyatro kolunu bir ilçeye götürüyor, arabada meslektaşları var, şundan bundan konuşuyorlar, müdür, tabu olan bir konuda, tanrılaştırılan bir şahsın aleyhinde olan onu rezil eden bir sözü/olayı okuduğu bir kitaptan naklediyor. Aradan günler aylar geçiyor, arabada bulunan meslektaşlardan biri istediği kadar ders verilmediği için müdüre kızıyor, gidip savcılığa, arabada söylenen söz ile ilgili olarak suç duyurusunda bulunuyor. Savcı dava açıyor, bir yıldan fazla ceza talep ediyor, ceza verilirse müdürün işi bitecek, hayatı sönecek, hapse girecek, perişan olacak… O arabada bulunan, yurt dışında ilahiyat okumuş bir şahide, müdürün avukatı “Hocam, bu ceza bir zulümdür, müdüre yazık olacak, siz böyle bir şey söylemedi deyin, kurtulsun” demiş. O da sesini çıkarmamış. Duruşmada hakim sorunca Doğrucu Davutluk yaparak “Hakim bey bu avukat bana yalan söyle dedi, ama ben doğru adamım, yalan söyleyemem, evet müdür bu sözü söyledi” demiş ve müdür cezayı almış, Allah’tan o sırada çıkan aftan yararlanmıştı.
Peki, zulmü engellemek için gerçeği söylememenin, doğru olanı açıklamamanın caiz olduğuna dair bir delilimiz var mı?
Müslim’in kitabına aldığı sahih bir hadisin meali şöyledir:
“İnsanların arasını bulan, bozulan meşru ilişkiyi düzelten kimse ile hayırlı/faydalı olanı söyleyen ve yayan kimse -gerçeği söylemiş olmasa bile- yalancı değildir.”
“Ravî ekliyor: “İnsanların yalan söylemelerine izin verilen şu üç şeyden başkasını duymadım: Savaşta gerektiği için, insanların arasını düzeltmek için, karının kocasına ve kocanın karısına –gönlünü almak için- söylediği gerçek dışı- söz.”
Ve İslam alimleri şu hükümde ittifak etmişlerdir: Bir kimse haksız olarak canına kıymak istediği birini ararken onun yerini bilen bir şahsa sorsa, bu şahsın yalan söylemesi, mazlumun yerini söylememesi farzdır ve bu gibi durumlarda Doğrucu Davutluk etmek caiz değildir.
Kötüyü ayıklamak (Ayıkla pirincin taşını)
04:0014/06/2019, Cuma
G: 14/06/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Pirinç pilavını yerken dişlerin kırılmasını önlemek için pirincin taşını iyice ayıklamak gerekir, lakin ayıklamanın bazı zorlukları da vardır; bazı taşlar pirince çok benzer, bazen taş çok olur ayıklamakla bitmez, ayıklamaya karşı olanlar ince ayıklamaya mani olurlar…
Kötüyü ayıklamak (Ayıkla pirincin taşını)
Kötüyü ayıklamak (Ayıkla pirincin taşını)
7 Haziran, Cuma
İşte bu ters durumlar yüzünden iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan, layık olanı olmayandan ayırmak zor veya imkansız olunca söylenen “Ayıkla pirincin taşını” deyiminin de bir hikayesi varmış:
Yavuz Sultan Selim Han zamanında Yemen, Osmanlı topraklarına katıldıktan bir süre sonra, Yemen’de isyan çıkmış. Yemen Fatihi Sinan Paşa, zor zahmet duruma el koyarak sükuneti sağlamış. Sinan Paşa’nın ordusu çölde konaklarken yemek pişirmek üzere, has torbalar içindeki pirinç yere serilmiş büyük bir çadır bezinin üstüne dökülmüş, taşlarını ayıklanmaya başlamışlar. Bu sırada bir fırtına çıkmış, rüzgârın savurduğu bir kum bulutu, pirinçleri üstüne konmuş. Kumların arasında kalan pirinçlere bakakalan Yeniçeriler arasından bir asker, arkadaşlarına: “Biz Allah’ın nimetini taşlı diye beğenmiyorduk, oysa bizim gibi günahkar kullara üç beş taş az bile gelir. Hadi ‘ayıklayın bakalım pirincin taşını’ şimdi” demiş.
Beğenilen bazı yöneticilerin yakın veya uzak çevrelerinde, genel olarak icraatı takdir edilen bir iktidarın bir kısım mensuplarında ahlak, liyakat, adalet, hakkaniyet… bakımından arızalar, eksikler, çürüklükler oluyor, iyi niyetli bazı insanlar da yetkili sorumlular bunları niçin ayıklamıyorlar diye “haklı olarak” yakınıyorlar; yakınmakla kalmıyorlar, Doğrucu Davutluk adına olur olmaz zamanlarda biraz da abartarak ve genelleme yaparak şikayetlerini yayıyorlar. Siperde bekleyen muhalefet -ki, kendilerinde de ayıklanacak pek çok unsur olduğu halde bunu yapmazlar- fırsatı kaçırmıyor, iktidar dostlarının yersiz ve zamansız ifadelerini kullanarak amaçlarına ulaşmaya çalışıyor, bazen de ulaşıyorlar.
Dostlar, “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” akla ve hikmete uymaz.
Ülkemiz siyasi arenasında iktidara gelme mücadelesi yapan partilere bakıyorum, bunlardan, mevcut iktidar dışında birinin tek başına iktidar olması mümkün görünmüyor. Koalisyonların da ne bela olduğunu yaşadık gördük. Mevcut iktidarı yıpratmak ve yok etmek isteyen iç ve dış mihraklara bakıyorum; bunların ve özellikle dışarıdakilerin ve içerideki “yönü ve davası farklı olanların” derdi ahlak, liyakat, hak-hukuk değil (keşke olsa), dertleri ve hedefleri Türkiye’yi teslim almak; mel’un emellerine mani olmaya çalışan, zalimlere karşı dik durup hiç değilse hakkı söyleyen lideri bertaraf etmekten ibaret. Dünyayı güce dayalı zulümle yöneten güçler ne yazık ki, bazı adı Müslüman olan liderleri/ülkeleri teslim aldılar, ümmetin malını ve canını bu hainler sayesinde çalıyorlar. Türkiye’yi de -Allah korusun- teslim alırlarsa hem maddi hem de manevi olarak kayıplarımız çok büyük olacaktır.
Meseleye pirinç ayıklamakla başlayıp bu noktaya geldik; şunu demek istiyorum:
1. Bize benzeyen ülkelerde tasfiye (pirincin taşını/kötüleri ayıklamak) kolay değildir, ama yapılmalıdır.
2. Savaş sırasında âdî suçluların cezası infaz edilmez ve biz zalimlerle savaş halindeyiz. Her şeyin uygun bir zamanı vardır ve bunu gözetmek gerekir.
Islah niyetine dayalı olup hikmete de uygun olan her uyarı, tenkit, gayret makbuldür elbette, ama Doğrucu Davutluk adına düşmana fırsat vermek ve bindiğimiz dalı kesmek de makul ve meşrudur diyemem!
Ebu Sa’îd: Yine gel
04:0016/06/2019, Pazar
G: 16/06/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hz. Mevlânâ’ya ait gösterilen ama ona değil, Ebu Sa’îd Ebu’l-Hayr isimli Horasanlı bir sûfîye ait olan bir rubâ’î vardır:
Ebu Sa’îd: Yine gel
Ebu Sa’îd: Yine gel
13 Haziran, Perşembe
“Bâz â veya (Bâzâ) her ânçi ki hestî bâz â”
diye başlar: “Yine gel, her ne olursan ol yine gel…”
Şiirin sahibi konusundaki yanlışa ek olarak manası konusunda da ihtilaf vardır. Prof. Dr. Erkan Türkmen’in anlayışına göre “yine gel” kısmının doğru karşılığı “vazgeç”tir ve dörtlüğün tercümesi şöyledir:
Vaz geç, her ne isen vaz geç
Kâfir de olsan, putperest de olsan vaz geç
Bu dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir
Yüz kere tövbeni bozdun ise yine vaz geç de gel.
Mana böyle olunca bu bir “tevbeye çağrıdır”; itiraz azalır, ama “… putperest de olsan yine gel” olursa problem ve itirazlar baş gösterir.
Hâlbuki bu dörtlüğü söyleyen Ebû Saîd olsun, izafe edilen Mevlânâ olsun bu zatların hayatlarına ve tekkelerinde neler yapıldığına bakılınca ki bu husus bilinmektedir, dörtlüğü İslam akaidine aykırı bir manaya çekmek mümkün değildir; çünkü bu dergâhlar şirk ve günah meclisi değil, insanları geçmişine bakmadan kabul edip ıslah eden, insan-ı kâmil olma yoluna sokan dergâhlardır. Buna göre de dörtlük mealen “Halin ve geçmişin böyle böyle de olsa değişmekten ümit kesme, bizim dergâhımıza gel, biz seni kabul ederiz ve beraberce Allah’a kulluk yolunda ilerlemeye çalışırız” demek olur.
Şimdi biraz da dörtlüğün asıl sahibi olan Ebû Sa’îd Ebu’l-Hayr’dan söz edelim(Geniş bilgi için TDV İslam Ansiklopedisine bak.):
1 Muharrem 357 (7 Aralık 967) tarihinde Horasan’da Serahs ile Ebîverd arasında bulunan Havran bölgesinde Meyhene (Mehne) kasabasında doğdu. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra fıkıh, tefsir ve hadis bilgisini ilerletmek için Merv’e gitti. Tasavvufa intisab edince mürşidinin tavsiyesine uyarak Meyhene’ye döndü. Yedi yıl riyâzet hayatı yaşadı, tahammül edilmesi zor çileler çıkardıktan sonra tekrar Serahs’a döndü. Şeyh Ebü’l-Fazl burada onu daha da çetin çilelere tâbi tutup bir süre sonra Meyhene’ye gönderdi. Ebû Saîd Meyhene’de cami ve tuvaletlerin temizliğiyle uğraşıyor, her namaz öncesi guslediyor, sürekli susuyor, yama üstüne yama yapıldığı için ağırlaşan bir çuha giyiyor, yirmi otuz gün kalmak üzere sahralara çıkıyor, buralarda inzivaya çekiliyor, derin düşüncelere dalıyordu. Ne kadar şiddetli riyâzetlere ve çetin çilelere girdiğini anlatmak için, Bâbil Kuyusu’nda baş aşağı asılarak çile çıkardıkları rivayet edilen Hârût ve Mârût gibi bazan bir ağaca kendini ayaklarından asarak, bazan da bir kuyuya baş aşağı sarkarak çile çıkardığı (çille-i ma‘kûse), Kur’an okuduğu ve bu durumda namaz kıldığı (salât-ı maklûbe) rivayet edilir. Daha sonra tekrar Serahs’a giden Ebû Saîd bu çileli hayata Ebü’l-Fazl’ın yanında da devam etti. Ardından şeyhin tavsiyesine uyup Nîşâbur’a gitti. Burada İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Abdülkerîm el-Kuşeyrî gibi âlim ve mutasavvıflarla tanıştı. Daha önce Serahs’ta Ebü’l-Fazl’dan hırka giyip giymediği bilinmeyen Ebû Saîd, Nîşâbur’da ünlü sûfî Ebû Abdurrahman es-Sülemî’den hırka giydi. Şeyhi (Ebü’l-fazl) vefat edince Amül’e gidip el-Kassâb’a intisab etti.
Bu zatın vefatı üzerine Meyhene’ye döndü. Geceleri uyumuyor, namaz kılıyor, zikirle meşgul oluyor, gündüzleri hep oruç tutuyor, hiç dinlenmiyor, daima kıbleye yönelmiş bir halde bulunmaya çalışıyor, haramlardan sakınıyor, huzurunu bozacak güzel şeylere bakmıyor, sürekli teslimiyet gösteriyor, en azla yetiniyor, vaktini mescidde ve tekkede geçiriyor, kötü yerler olduğuna inandığı için çarşı pazara uğramıyor ve kimsenin kusurunu görmüyordu. Bu çeşit on sekiz esası başarıyla uyguladığı için nefsinden fâni olduğuna kanaat getirdikten sonra halkı irşada başladı. Nîşâbur ve Meyhene’deki tekkesinde çevresinde çok sayıda mürid toplandı.
Şiir ve semâ meclislerindeki hali daha sonra bu geleneği devam ettiren Mevlânâ’nın haline benzer. Komşularından birçoğu onun mânevî tesirinde kalarak içkiyi ve benzeri kötü alışkanlıkları bırakmışlardı. Çağdaşı İbn Hazm’ın anlattığına göre (el-Fasl, IV, 188) ünü Endülüs’e kadar ulaşmıştı.
Tekke âdâbının ilk defa Ebû Saîd tarafından tesbit edildiği kabul edilir. Onun tasavvufta kendine has bir yol açtığını, tekke inşa ettiğini, günde iki defa sofra kurduğunu söyleyen Kazvînî, bütün tasavvufî âdâbın Ebû Saîd’e nisbet edildiğini de söyler. Ebû Saîd 4 Şâban 440 (12 Ocak 1049) Cuma gecesi doğduğu yer olan Meyhene’de seksen iki yaşında vefat etti. Kendisine birçok şiir ait gösterilse de araştırmalar şu iki eserin ona ait olduğunu gösteriyor: “Havrâ” adlı rubâîler ve Çihil Makām adlı bir risâle.
Size bir İslam insanını tanıtmaya çalıştım. Onda zahir ilim var, edeb ve edebiyat var, zengin bir irfan var, tavizsiz ve sıradan insanların yapamayacağı nitelik ve nitelikte ibadet ve nefis terbiyesi için çile var, bütün insanlara açılmış bir ümit ve şefkat kucağı var, şiir ve semâ’ı bir davet ve te’dîb aracı olarak ustalıkla kullanmak var; ama hurafe, bid’at ve taviz yok.
Sayın Başkanım (Mürsî)
04:0020/06/2019, Perşembe
G: 20/06/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şehidimiz Mürsî’ye Cenâb-i Mevlâ’dan rahmet ve muhabbet niyaz ediyor ve dostu, aynı zamanda şehide Habîbe’nin babası Dr. Ahmed Abdülaziz’in mana ve duygu yüklü bir mesajını çevirerek sunuyorum:
Sayın Başkanım (Mürsî)
Sayın Başkanım (Mürsî)
13 Haziran, Perşembe
Önce gidenler ve sona kalanlar arasında ve hesap gününe kadar melekler âleminde sana olsun Allah’ın selamı!
Daha önce sana acını paylaşmak için yazıyordum, şimdi seni kutlamak için yazıyorum.
Sen yalnızca zindanın prangalarından değil, bütünüyle dünyadan kurtuldun; esirlikten, onun pisliğinden, rezilliğinden ve rezillerinden…
Her şey geride kaldı, ne o var ne bu; seni halk seçtiği zaman “Biz iktidarı ondan önce hak ediyoruz” diyenler de, kıskançlık ve kinleri yüzünden seninle meşruiyet kavgası yapanlar da yok.
Seni kendine bakarken hayal ediyorum:
Muhtemelen cennetin değerli taşlarıyla süslenmiş bir aynada,
Belki cennetin ırmaklarından birinin yüzeyinde…
Gözlüğünü arıyor, bulamıyorsun. “Ya Rabbi, gözlüğüm yok, ama gözüm öncekinden daha iyi görüyor, bu nasıl oluyor!” diyorsun.
Sakalına bakıyorsun, beyazı yok. Baş ağrısı yok, bitkinlik yok, insülin yok. Daha önce yaşamadığın bir dinçlik içinde dipdirisin. Sağlık ve afiyetin coşkusu içinde göğsünü yumrukluyorsun.
Olduğun yerde daire çizip her tarafa bakıyor ve soruyorsun: Ben ölü müyüm, diri miyim?! Yaşıyorsam zindan nerede? Öldüysem kabrin karanlığı nerede? Sahi ben neredeyim?!
Hücremde değilim, cezaevi arabasında değilim, cam kafes içinde değilim; bunlar bildiğin hallerim ve yerlerim; yoksa ben farkında olmadan öldüm mü?
Ölümse bu nasıl bir ölüm ki, insana sağlığını ve gözünü iade ediyor, saçından sakalından aklığı yok ediyor!
Yoksa bir kâbus yaşıyordum da kaçıp kurtulmak arzusuyla uyandım mı?
Hatırlıyorum: Benim yürümem bile yasaktı; peki şu çevremde uçuşan benzeri bulunmaz kuşlar, beni coşturan tatlı nağmeler, şu değer biçilemez topluluk, ışık saçan yüzler ne?!..
Sayın başkanım, şimdi meşgul olduğun için belki haberin olmamıştır: Filistinli Müslümanlar, Siyonist silahlarının gölgesinde, mübarek Mescid-i Aksâ’da senin için gıyâbî cenaze namazı kıldılar.
Harameyn (Mekke ve Medine) dışında dünyanın her tarafında böyle namazlar kılındı. Bu iki mübarek mekânda niçin kılınmadı biliyor musun? Çünkü bu mübarek şehirler yeni bir dinden çıkma halini yaşıyorlar velakin Ebu Bekir yok!
Belki haberin olmamıştır: Kardeşin Recep Tayyip Erdoğan özel olarak Ankara’dan İstanbul’a senin için gıyâbî namaz kılmak maksadıyla geldi. Bunun (İstanbul’a gelmesinin) sebebini soracak olursan; çünkü Türk kardeşlerimiz, asaleti ve tarihi derinliği içinde İstanbul’u, Küçük Türkiye olarak görüyorlar ve bu özelik başka bir şehirde bulunamaz…
Hakkıyla biliyorsun ki temiz na’şın, senden önce göç eden İhvan mürşidlerinin (liderlerinin; Allah onlardan razı olsun) yanına gömüldü. Bu mübarek beraberlikten mutlu isen ki, bunda şüphem yoktur, seni kutluyorum.
Ben ve benim gibi düşünenlere göre seni öldürenler, vatanın sana verdiği sıfatından mahrum ederek onun yerine resmi bir sıfat giydirmek istediler; ama sen- Sayın Başkanım- Mısır’ın Cumhurbaşkanı idin, şimdi İhvan’ın mürşidi oldun. İşte bu sebeple, dünyanın her tarafında milyonları bulan sevenlerin seni, Mısırlı da, İhvan mensubu da olmayı aşan bir ümmet sembolü kıldılar.
Sayın Başkanım,
Sana uğurlar olsun demiyorum, kavuşmak/görüşmek üzere diyorum.
Ahmed Psikohekim Abdulaziz Yılmaz
.Benim derdim hiçbirine benzemez”
04:0021/06/2019, Cuma
G: 21/06/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Seksenli yılların başında 12 Eylül günlerinde idik, hadisatın bunalttığı bir gün derinden bir of çekmişim, yanımda da anam oturuyordu, okur yazar olmayan anam şu dörtlüğü okuyuverdi:
“Benim derdim hiçbirine benzemez”
“Benim derdim hiçbirine benzemez”
14 Haziran, Cuma
Of dedin oydun beni
Kemikten soydun beni
Dümensiz gemi gibi
Deryada koydun beni
“Derdin ne yavrum, niye of çekiyorsun” diye sordu ve biraz konuştuk.
Şu dörtlük de şimdi aklıma geliverdi:
Aşamadım şu dağları kurdu var
Arkasında sevgilimin yurdu var
Herkesin de gûnâ gûnâ derdi var
Benim derdim hiçbirine benzemez
Benim sevgili Erdoğan’dan hiçbir menfaatim ve beklentim yok. Benim aklımın erdiği ve yönümün belli olduğu günden beri bir davam var: İslâm insanlığın kurtuluş reçetesidir, hazık bir doktor maharetiyle insanlığa sunulması her sorumlu Müslümanın vazifesidir, bu vazifenin en etkili ve en geniş çerçevede yapılabilmesi için uygun şartlara ihtiyaç vardır, şartlar kötüleştikçe vazife zorlaşır, etkisi ve kapsamı azalır. Müslüman en zor şartlarda da vazifesini yapmaya çalışmalıdır, ama şartların iyileşmesi ile de meşgul olması makuldür.
1950 yılında on altı yaşımda idim, o yıldan beri davamın seyri bakımından Türkiye ve dünyanın şartlarını elimden geldiğince izliyorum.
“Ya hep ya hiç” ilkesi benim ilkem değil; dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor, sonunda ona cenneti vadediyor, dinin iman, ibadet, hayat tarzı, ahlâk, edep… bütün kısımlarını taşımayan kimseyi kaldırıp atmıyor, hepsi yoksa hiçbiri yok demiyor.
Ben de Demokrat Parti’den itibaren partilere baktım, hangisi benim davamın amacına ulaşması bakımından daha müsait ise -en azından oy vererek- onu destekledim. Hiçbir zaman partili (üye) ve partici olmadım. Siyasi partilerin cazip tekliflerini de geri çevirdim. Bir kısmı için “Gölge etmesin yeter”, bir kısmı için de “Ha gayret” tavrı içinde oldum.
Recep Tayyip Erdoğan içimizden biridir. Kaza-kader ona önemli vazifeler yükledi, sonunda oldukça yetkili Cumhurbaşkanımız oldu. Seksen milyon haylice örselenmiş bir halkı, milyonlarca eleman ile yönetmek durumundadır. “İnsan kavun değil ki koklayasın” derler. Ne yapacak, soruyor, soruşturuyor, inandığı kimseleri dinliyor ve insanlara görev veriyor. Çürük çıkanların vebali tavsiye edenlerin boynundadır, ona düşen ise çürüklük sabit olunca gözünün yaşına bakmadan temizlemektir. Temizlemenin, “gözyaşına bakma” dışında da engelleri olabilir, ama eninde sonunda bu engelleri de aşmak ve zamanı geldiğinde temizlemek şarttır.
Diyelim temizledi, yerine gelecek temizi bulmak bu cemiyette, bu ahlâk ortamında ne kadar mümkün?
Bu soru da bence anlamlıdır, lakin bu noktada da “ya hep ya hiç” değil, “olabildiğince, bulunabildiğince” kuralı geçerli olacaktır.
Bazı dostlar bana ahlâk dersi veriyorlar, Allah razı olsun, küfredenler var, beddua edenler var, bir de ahlâk dersi verenler var; bu sonunculara teşekkür edilmez mi?
Ben bakarım, eğer haklı iseler, bende bu kusurlar varsa onları düzeltmeye çalışırım, yoksa Allah’a şükrederim, istikâmetimi korumaya çalışırım.
Evet, dostlarım, ben asla rüşvete, faize, yolsuzluğa, zulme, kul hakkı yemeye, vazifeyi kötüye kullanmaya, haksız mal ve mülk edinmeye… caiz demem, bunları yapanlara “fâsık, günahkâr, makbul olmayan kişiler” derim. Elimden geldiğince bildiklerimi ıslah etmeye çalışırım, fâsıkların kamu hizmetinde kullanılmamasını ısrarla tavsiye ederim (İyisini bulabilirseniz, bulabildiğiniz kadar).
Ama ben iman ve davaya öncelik veririm.
İmana öncelik verdiğim için fâsık da olsa mümin olanı, en büyük kusur olan imansızlık dışında iyi tarafları da olsa inanmayana ve özelikle de davama karşı olana tercih ederim. İmanın bir gün o fâsıkı ıslah edeceğini umarım. Bu tutum bana mahsus da değildir, bu bir din kuralıdır.
Davama öncelik verdiğim için de, kusurlu da olsa bizimkilerin iktidardan düşmeleri halinde davamın başına nelerin gelebileceğini düşünürüm.
Şimdi önümüzde bir İstanbul seçimi var. Bu seçimde Tayyip Bey’in adamı kazanamazsa kimler sevinecek buna bakarım.
Ben sayayım:
* PKK’nın sözde liderleri sevinecek.
* ABD başkanı,
* Netanyahu,
* Suud Kral naibi,
* Sisi,
* Zâyid,
* Esed,
* Bazı Avrupa ülke başkanları,
* Bilcümle İslâm düşmanları,
* Dünyayı soyup soğana çeviren sermaye baronları,
* Kemalistler-Batıcılar… evet bunlar ve benzerleri sevinecekler.
Şimdi soruyorum:
Bunların derdi ahlâk mı, insan hakları mı, düşünce özgürlüğü mü, Türkiye’nin darboğazlardan çıkıp gerçek mânâda güçlü ve bağımsız olması mı, söyleyin, Allah aşkına, bunların derdi nedir? Niçin Erdoğan’ı harcamak istiyorlar?
“Oooof of”!
“Benim derdim hiçbirine benzemez”!
Düzen ve Müslüman
04:0023/06/2019, Pazar
G: 23/06/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Üç yıl önceki bir yazımı güncelleyerek bir daha paylaşmak istiyorum:
Düzen ve Müslüman
Düzen ve Müslüman
19 Haziran, Çarşamba
İslam; mensuplarına, her durumda Müslümanca yaşama ve İslam’ı yayma (tebliğ, davet, eğitim) vazifesi veriyor. Müslümanca yaşamak ve Darülislam’da (İslam yurdunda) gelecek nesillerin de böyle yaşamaları için gerekli tedbirleri almak üzere en uygun düzen İslamî düzendir. Bu düzenin uygulandığı ülkede Müslüman olmayanlar ve Müslüman olup da uygulamada kusurları bulunanlar da yaşarlar, ancak kusurlar gizli, ibadetler ve güzel ahlak uygulaması açık olduğu için bu durum İslamlaşmaya zarar vermez. Azınlıkta olan gayr-i müslimlerin İslam’a uymayan hayatları ve uygulamaları da pek örnek alınmaz. Zararı görülürse devlet tedbirini alır.
İslamî düzen ifadesini de biraz açalım: Bu düzen Kitab’a ve Sünnet’e dayanır, ama bu kaynaklarda düzenlenmiş değildir. Düzenleme işini mütefekkirler ve müçtehitler (ulemâ) yapacaktır. Hem inanç hem de amel (uygulama, düzenleme) alanlarında Ehl-i Sünnet içinde dahi önemli yorum ve ictihad farkları vardır. Bu düzende devlet başkanının da müçtehid olması esastır, ancak müçtehid de olsa yönetimi danışma yapmadan kendi içtihadına ve düşüncesine göre yürütemez (istabdad yoktur). Din ve dünya ilimlerinde ihtisas yapmış güzel ahlak sahibi geniş bir danışma kurulu şarttır. Bu kurulun ittifakla veya çoğunlukla aldıkları kararlar, yaptıkları tespitler ile İslamî düzenin güncel versiyonu oluşur. Ümera ulemaya, halk da ümeraya itaat ederler. Yeni durumlar, ihtiyaçlar, maslahat ve zaruretler düzenin, içtihada dayanan hüküm ve kararlarının devamlı gözden geçirilmesini gerekli kılar.
Ortada birçok İslami grup var ve aralarında da -bazen birbirini tekfir edecek kadar- derin ihtilaflar, farklı anlayışlar mevcut. İşte bunlardan birinin diğerlerine galip gelerek iktidar olması hâlinde gerçekleşecek düzenin ideal İslami düzen olması mümkün değildir. Böyle bir düzende de farklı görüş ve anlayış sahiplerinin Müslümanca yaşamaları önünde aşılamaz engeller bulunur.
Laik-seküler düzenlere gelelim: Bu düzenlerde yaşayan Müslümanların din ve kültürlerini korumaları oldukça zordur. Bu düzenlerde ibadet ve fazilet açık; ayıplar ve günahlar gizli değildir, hatta aksine ikincisi açıktır, engellenemez, medya ve benzeri iletişim ve etki araçlarında reklamları bile yapılır. Okullarda İslam’a göre din ve ahlak öğretim ve eğitimi genel olarak yapılamaz. Okul, sokak, medya, sanat vb. İslam insanının sağlıklı yetiştirmesine ve bu insanı korumaya ayarlı değildir.
Bu takdirde Müslümanlar vazifelerini nasıl yerine getirecekler?
Şüphe yok ki birinci vazife düzeni değiştirmektir. Ama bu da “Ha!” deyince olmuyor. Hayalperestliği, sonu kayıplarla biten maceraları bir yana bırakırsak -ki bırakmayanlar daima olacaktır- geriye uzun ve ince bir yolu izlemek kalıyor.
Bu uzun ve ince yol izlenirken mevcut düzende neyi nasıl yapmak gerekiyor?
Bu çetin sorunun tek çözüm formülü bir kalemde ve bir kişi tarafından verilemez. Ama bunu dert edinen herkesin düşünmesi, düşündüklerini bir araya gelerek müzakere etmeleri, ortak bilgi ve akıl ile elde edilen sonuçları da adım adım uygulamaları gerekiyor.
Böyle düzenlerde iktidarlar yalnızca Müslümanların İslami vazifelerine alan açmazlar, hak ve hürriyet alanlarını herkese eşit açarlar. İktidarların dinî ve ideolojik meyilleri varsa terazinin kefesi bu meyil yönünde biraz ağır basar, ama hepsi bu kadardır.
Vazife sivil faaliyetlere kalıyor. Sivil oluşumlar aralarında diyaloglar da kurarak vazifelerini yerine getirmeye çalışacak, İslam’ın farklılık ve güzelliğini uygulamada göstererek, ilişkilerinde yaşayarak şartlanmamış farklı grupların da sevgi ve sempatisini kazanmaya bakacaklardır.
Bununla birlikte Müslümanca yaşayabilmek için yeterli bilgiye ve bu bilgiyi hayata uygulayabilmek için uygun eğitime, uygun eğitim için de uygun çevreye ihtiyaç vardır.
İslam tarihinde bazı alimler görüyoruz ki bunlar belli bir hocadan, medreseden ziyade kitapları okuyarak yetişmiş oluyorlar ve bu usulün iyi olduğu kadar; alimlere saygısızlık, dengesizlik, ölçüsüzlük, insan tabiatına aykırı dayatmalar gibi kötü etkileri de oluyor. Bir hocaya, bir medreseye bağlı olarak yetişmenin de dar görüşlülük, taassup, ayrımcılık gibi kötü tesirleri ortaya çıkıyor.
Bir zamanlar bazı alimler varmış, öğrenciyi bir yere kadar getirir, sonra, “Evladım, benden bu kadar, bundan sonra sen filan alime git, devamını o getirsin” derlermiş. Yine bazı tasavvuf mürşitleri varmış, onlar da müritlerini belli bir aşamaya getirdikten sonra, “Evladım, benim yetkim buraya kadar, bundan sonrasının tekmili için sen filan zata git” derlermiş. Bu muhlis Müslümanca usulde şahıs ve onun yolu, tarikı, medresesi, programı değil, talibin yetişmesi ön planda tutuluyor. Hoca veya mürşit, talibin, kendini aşmasını, daha ileri gitmesini isteyebiliyor ve buna yol gösterebiliyor.
Şimdi okullar var, buralarda birbirinden farklı birçok hoca bulunuyor. Öğrenci bunlardan alacağının iyisini, kendisi için, meşru amacı için uygun olanı kendi bulup alacak ki bu, oldukça zor bir hedef.
Kitaplar var; kimileri yoldan çıkarıcı, kimileri beyinleri dondurucu, kimileri okuyanın kabiliyetini ve birikimini en ileri hayırlı noktalara ulaştırmada yardımcı. Bunlar arasında seçim yapmak da -henüz yolda olan- okuyucuya düşüyor ki bu da zor.
Medreseler ve kurslar var; çoğu inhisarcı, bölücü, dışlayıcı; hiçbiri değilse sınırlayıcı. Tarikatlar ve cemaatler de en azından sınırlayıcı, yani bunların da çoğu, “Eşitler arasında birinciyiz” demiyorlar, “Biz birinciyiz, hatta tek doğruyuz, tek seçeneğiz” diyorlar.
Eğitim ve öğretim çevresi bundan ibaret olunca gençler, yol arayanlar ne yapacaklar? Maksatlarına nasıl ulaşacaklar?
Eğer yola düşenler sıradan insanlar ise, asgari/zaruri ve sahih bilgiyi almak, mevcut saptırıcı ve ayartıcı ortamda kendilerini korumak ve Müslümanca yaşamak istiyorlarsa bunların yapabileceklerinin en iyisi uygun bir çevreyi bulup bundan istifade etmek, ama asla aklını terk etmemektir.
Bu uygun çevre ne olabilir?
Öğrenciler için İmam Hatip Okulları veya buna benzer öğretim ve eğitim kurumları, yine öğrenciler ve diğerleri için aynı yolun yolcusu olan arkadaş grubu veya sahih İslam’ı esas alan ve ayrımcı olmayan bir alim(ler), veya aynı vasıfta (ayrımcı, tekçi, sahih İslam’dan sapmış olmayan) cemaatlerden bir cemaat, yahut da yine aynı vasıfta tarikatlardan bir tarikat olabilir. Tarikatlar keramet, kibir, ayrımcılık, tekelcililik talim ocağı değil, ihlas, ihsan, ilm-i yakin te’dîb ve talim ocaklarıdır; böyle olmalıdır.
Birden fazla eğitim ve öğretim çevresini sıraladım böylece bana sıkça sorulan “Bir tarikata intisap şart mı” sorusunun da cevabını vermiş oldum.
Mürsî’nin eşi gençlere sesleniyor
04:0027/06/2019, Perşembe
G: 27/06/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Filistinli araştırmacı yazar Prof. Muhammed Hayır Mûsâ, Mürsî’nin şehadetinden sonra onun muhterem eşi Azîme Neclâ Muhammed Hanımefendi ile bir telefon konuşması yapmıştı.
Mürsî’nin eşi gençlere sesleniyor
Mürsî’nin eşi gençlere sesleniyor
20 Haziran, Perşembe
Bu konuşmayı paylaştığı yazısına şöyle başlıyor:
Konuşmamız boyunca Neclâ Hanım yalnızca sabır ve onurlu duruşta bir okul değil, aynı zamanda sebat, sükûnet ve tevâzu ile yoğurulmuş yüce bir direnç ve izzet dağı idi.
Şaşırtıcı bir huzur ve sükunet içinde beni dinliyor, emsalsiz bir vakar içinde ara sıra konuşmaya katılıyor, Allah’ı anıyor, O’na hamdediyor, konuşunca kelimelerinden yapmacık olmayan büyüklük fışkırıyor, söylediği her kelime azim ve ufkumu bulutlarla kucaklaştırıyor, bu yüce boy karşısında daha fazla kısaldığımı hissediyordum.
Ona sordum: Gençler için neler söylersin, onlara senden hangi tavsiyeleri/öğütleri götüreyim?
Şu cevabı verdi:
-Onlara de ki: Biz Başkan ( Mürsî’) yakında köşke döner diyorduk, o, istediği ve temenni ettiği köşke döndü, bizim istediğimiz köşke değil, o cennetin köşklerini isterdi, umarım şimdi Allah’ın izniyle o köşklerdedir.
-Gençler! Başkanın kanını heder etmeyin, onun kanını (hakkını) talep etmekten bir an geri durmayın!
-Gençler! Başkanın ömür boyu yürüdüğü ve yürürken Rabbine kavuştuğu yolu tamamlayın; Allah yoluna davet ve bu yolda hareketi ikmal edin!
-Gençler! Başkanın taşıdığı bayrağı siz devralın, aman onu yere düşürmeyin, dininiz ve ümmetiniz için fedâkarlık yapmaktan, adanmaktan ve bedel ödemekten geri durmayın!
Gençler! Her kim, başkan hayatta iken ona gerektiği gibi yardımcı olamadığını düşünüyorsa şimdi vakit kaybetmeden işe koyulsun; yol uzundur ve hareket devam etmelidir!
Gençler! Başkanın yürüdüğü yol Allah rızası için hareket, bu yolda şehadet ve İslam için adanmışlık idi; bu yol Allah’ın makbul şehid kullarının yoludur. Bana hep şunu derdi: Allah’a davet yolunda ve İslam dini için canım feda olsun!
Başkan devamlı istediği “Allah yolunda şehid olma” gayesine ulaştı, yatarken uyumadan önce yaptığı duada çok kere şöyle dediğini duymuşumdur: Allah’ım bana şehadeti nasib eyle, ölümüm senin yolunda şehidlik şeklinde olsun!”
Başkan sebat sembolü idi, herkes onun altı yıl çektiği zindan hayatında davasındaki sebatından söz eder, ben buna başkan olduğu yedinci yılı da ekliyorum, vallahi bu bir yıl içinde başına gelenlerden dağlar bile sarsılırdı, daha sonraki yıllarda hapiste iken nasıl davasında ve yolunda sabit kaldıysa o bir yıl içinde de sebat etti, davadan sapmadı, Cenâb-ı Hak bu sebatı, ancak seçkin kullarına nasib eder.
Gençler! Allah’tan dileğimiz ve umudumuz ve size olan güvenimize dayanarak şunu söyleyeceğim: Zulüm devam edemez, hak er geç yerini bulacaktır, bu dünyada birbiri ile davalı olanlar Allah’ın huzurunda bir araya gelip hesap vereceklerdir!
Ben de bu ibretlik ve örnek konuşmayı çevirip sunduktan sonra gençlere Akif dilinden şunu derim:
Allah’a dayan, sa’ye sarıl hikmete râm ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
.Beklentiler ve imkanlar
04:0028/06/2019, Cuma
G: 28/06/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Maddeye tapan, daha çok kazanmayı ve en zengin, maddi bakımdan en güçlü olmayı bütün ulvî ve insanî amaçların önüne geçirmiş bulunan bir zalim dünya düzeni içinde yaşıyoruz.
Beklentiler ve imkanlar
Beklentiler ve imkanlar
21 Haziran, Cuma
Bu dünya düzeninin patronunun şimdilik ABD (daha doğrusu bu ülkedeki birkaç büyük şirket) olduğu anlaşılıyor.
Bütün dünyaya hükmeden parası, en güçlü diye övündüğü silahlı kuvvetleri, menfaat ve güç sayesinde elde ettiği stratejik bölgeler ve müttefikler, yine güç ve daha ziyade aldatma ve şantaj yoluyla esir ettiği bazı ülkelerden (işbaşına getirdiği ve koruduğu diktatörlerden) elde ettiği büyük gelir (petrol, gaz, para, altın, maden….) evet bütün bunları kullanarak dünyaya hükmediyor, yoluna çıkanları, karşı duranları yola getirmek için ambargo uyguluyor, olmadı savaş çıkarıyor, suikastlar yaptırıyor, bir ülkenin halkını bölüp birbirine kırdırıyor…
Semirmekte olan Çin ve Rusya ile sözde dünya düzeninde söz sahibi olan, olmaya çalışan AB de şimdilik ABD’ye dur diyemiyorlar, BM ve Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin dediği oluyor, istemediği olamıyor.
İşte böyle bir dış dünya var. İslam dünyası parçalanmış, önemli kısmı ABD’nin (dolaylı olarak İsrail’in) güdümüne girmiş durumda, ondan beklenen “adil dünya düzenini” kurup korumaktan çok uzakta bulunuyor.
Yurt içinde Tanzimat’tan itibaren başlayan Batılılaşma hareketi Cumhuriyetin ilanından itibaren devletin resmi politikası ve amacı haline gelmiş, bize ait olan değerleri oluşturan ve koruyan kurumlar ortadan kaldırılmış, başta milli eğitim olmak üzere bütün eğitim ve etkileme kurum ve faaliyetleri sözde çağdaşlaşma, gerçekte Batılılaşma amacı için seferber edilmiştir.
1950’den sonra çok partili sisteme geçilmiş, dindar halk biraz nefes almış, bazı yasaklar ve engellemeler kaldırılmış olmakla beraber TC. Anayasasının ilk dört maddesi tabulaştırılmış, değiştirilmesi için teklif vermek bir yasaklanmıştır.
Bu maddelerden biri şöyledir:
MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
“Başlangıçta belirtilen temel ilkeler” arasında şunlar da var:
Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;
Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedi varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;
Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı…”
TC. Anayasasında yer alan bu ilkeler ve hükümleri benimseyen halk kesimi azınlıkta değildir ve devletin güvenlik güçleri de bu ilke ve hükümleri korumakla görevlidir.
İslamlaşma davasına gönül vermiş, bu uğurda çaba gösteren, plan ve program yapan, mevcut iktidardan da bunu bekleyen herkesin buraya kadar yazdıklarımı bilmesi, unuttuysa hatırlaması gerekiyor.
Mevcut iç ve dış durum karşısında bize göre iyi, zaruri ve hayati olan bazı şeyleri yapmak için çırpınan Erdoğan’ın önündeki hedefler ve engeller (Beklentiler ve İmkanlar) ile Pazar günü yazıya devam edeceğim.
Bu arada, En Politik (Tabi ki tarafız) isimli internet haber sitesinde çıkan, Prof. Dr. Seyyid Mehmet Şen Hoca’nın “Sayın Cumhurbaşkanı Mesajı Nihayet Aldı” başlıklı yazısını bütün ilgililerin okumasını tavsiye ediyorum.
Beklentiler ve imkanlar (2)
04:0030/06/2019, Pazar
G: 30/06/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önceki yazımda Türkiye ve dünyada cari durumu tasvir etmiştim; maksadım, beklentilerin imkanlarla dengeli olmasına dikkat çekmekti.
Beklentiler ve imkanlar (2)
Beklentiler ve imkanlar (2)
23 Haziran, Pazar
Ak Parti iktidara geldiğinde ondan, hassas ve mağdur Müslümanların beklentileri o günün imkanları ölçüsünde oldukça mütevazı idi: Başörtüsü problemi, İmam Hatiplilerin katsayı mağduriyeti, seçmeli din (İslam) derslerinin uygulamaya konması… Bunlar kısa vadede halledildi, mağduriyetler engellendi. Askeri vesayet, yargının tarafgirliği ve sınırlarını aşması, YÖK’ün tahakkümü ve taraf tutması, uluslararası ilişkilerde ülkemizin sözü ve itibarının düşüklüğü gibi konulara ilişkin talepler ve beklentiler imkanların elvermesine bırakılmıştı ve elverdikçe bunlar da çözüldü. Ekonomi, sağlık, ulaşım, imar, milli savunma konularında umutların ötesinde mesafeler katedildi.
Süvari güçlü ve hızlı atıyla ufukları aşarken bundan rahatsız olan iç ve dış menfaat ve ideoloji grupları, fırsat buldukça süvariyi durdurmak için teşebbüslerde bulundular. 7 Şubat 2012 Hakan Fidan olayı, 17-25 Aralık 2013 yargı darbesi, 15 Temmuz 2016 askeri darbe içten ve dıştan elbirliğiyle kotarılmış durdurma teşebbüslerinin göze çarpanlarıdır. Arap Baharı olayları ve bu cümleden olarak 2011’de patlak veren Suriye iç savaşı da Türkiye’yi yakından ilgilendiren baş ağrıları arasında yer aldı.
Erdoğan Türkiye’yi birinci lige çıkarmak istiyordu ve İslam dünyası da perişanlığına çare olarak böyle (halkı Müslüman ve geçmişi şanlı ve tecrübeli) bir İslam ülkesine muhtaç idi. Bir zamanlar üç kıtada hakim olmuş, sonra bu üç kıt‘anın elbirliği ve içerden satın aldıkları veya aldattıkları kimselerin yardımı ile mezara gömülen bir milletin çocuklarının yeniden dirilip şanlı mazilerinde olduğu gibi şerefli bir hedef/dava peşinde koşmaya başlaması düşmanlarının asla kabul edemeyecekleri bir gelişme olurdu. İşte bu yüzden onu durdurmak için bir kısmına işaret ettiğim hadiselere vücut verildi. Ekonomik ambargolar, yer altı zenginliklerinden istifademize karşı çıkışlar, zorunlu savunma sistemi edinmemizi engelleme çabaları da güncel engeller arasında yer aldı.
Her şeye rağmen pek çok alanda çok iş başaran bir iktidarda yıllar geçtikçe bazı arızalar baş gösterdi. Son seçimde yaşanan kaybın arkasından dost ve düşman kalemler sebep-sonuç ilişkisi üzerine birçok yazılar kaleme aldılar, konuşmalar yaptılar. Yazıların birçoğunda sebeplerin etki sıralaması ile sorumlusunun tayini hakkında önemli eksikler, sakatlıklar ve –bir kısmında- kötü maksatlar var.
Cumhurbaşkanımızın yetkisini kullanarak ve imkanların elverdiği ölçüde bir iç ıslahat hareketine girişmesinde zaruret var. Nereden başlanacağı ve nereye kadar varacağı konusunda da samimi ve dost tabanı dinlemek, işareti oradan almak gerekiyor.
Bu böyle olmakla beraber üç noktaya dikkat çekmeyi gerekli görüyorum:
1. Bazı çevreler sanki bu ülke bir şeriat ülkesi, başında da Hz. Ömer varmış gibi beklentiler içine giriyor, bu beklentileri gerçekleşmediği için muhalefeti gölgede bırakacak ölçüde “yıkıcı” tenkitler yapıyorlar. Bu dostlara, bir önceki yazımı bir daha okumalarını tavsiye ediyorum.
2. Seksen milyonluk bir koca ülke milyonlarca görevli ile yönetiliyor. Bu milyonlarca görevli de gökten inmiyor, onlar bu halkın insanları. Şimdi genel ahlaka ve farklı dünya görüşlerine bölünmüş halka bir bakalım, bunca ahlak zaafları ve ideolojik/menfaat mücadelesi içinde tamamı sütten çıkmış kaşık misali temiz insanı nereden, nasıl bulacak, iş başına getirecek ve orada bozulmadan tutacaksınız!
3. Ey İslamlaşmayı dava edindiğini söyleyen, sanan, bunda samimi de olan Müslümanlar!
Uğradığımız sonuç ile din ve ahlak konusundaki eksiklerimizin sebeplerini araştırırken kendimize niçin bakmıyoruz?!
Mevcut ülke ve dünya düzeninde iktidarlardan bekleyeceğimiz şey “gölge etmemesi, sivil İslamlaşma hareketine mani olmaması, imkanların elverdiği ölçüde bizim faaliyetlerimize yardımcı olmasıdır”. Faaliyetin ağırlığı ve sorumluluğu ise bizim üzerimizdedir.
Şimdi soruyorum:
Sözde İslamcı Müslümanlar olarak kaç bölüğe (fırkaya, gruba) ayrıldık, bu gruplar arasındaki ilişki rekabet ve mücadele mi, yoksa aynı amaca yönelik birlik, kardeşlik ve dayanışma mı? Peki bunun sorumlusu Erdoğan mı?
En geniş müsamaha (hudud) içinde insanımızı İslam’ın içinde tutan ve onlara anlayış, şefkat, sevgi ile yaklaşan, öncelikleri ve tercihleri, üzerinde ittifak edilmiş din kaidelerine göre uygulayan bir İslam anlayışında niçin birleşmiyoruz? Bunun sorumlusu Erdoğan mı?
İktidardan nasiplenen ehl-i kıblenin bir kısmı ahlak, liyakat, hak, hukuk ve adalet tanımıyorsa, bir Müslüman şöyle dursun vicdanı olan bir insana yakışmayan davranışlar, fiiller, tasarruflar içine giriyorsa bunlara “Böyle olun” diye Erdoğan mı emir veriyor?
Medreseler açık, tarikatlar faal, Diyanet oldukça serbest, İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri, geçmişte rüyalarında göremeyecekleri imkanlara sahipler; peki bunlara rağmen halkımızda iman, ibadet, ahlak, edeb, şuur… noksanları varsa bunun sorumlusu Erdoğan mı?
Bu milletin bir kısım çocukları üzerimizden geçen inkılap silindirinde ezilmişler, değişmişler, öz değerlerine yabancılaşmışlar; onları düşman belleyip savaş açmak yerine, sulha meyilli olanlara el uzatmak, gönül bağı kurmak, bir olmak, hep birlikte Türkiye ve hep birlikte ümmet olma yolunda ilerlemek en uygun yol iken bu becerilememişse kusur Erdoğan’da mı?
Bu soruları daha da çoğaltmak mümkün, ama bu kadarla yetinip “Arkadaşlar, aynaya bakalım” diyerek yazıyı noktalıyorum.
Fulbright Eğitim Komisyonu
04:004/07/2019, Perşembe
G: 4/07/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
CHP, iktidarı Demokrat Parti’ye bırakmak mecburiyetinde kalmadan bir süre önce İsmet İnönü yönetiminde, başlıkta adı geçen bir sözleşme imzalanmış. Bu sözleşme ile ilgili birçok yazı okudum ve konuşma dinledim. Konuşan ve yazanların bir kısmı halen yürürlükte olan bu sözleşme gereği TC milli eğitiminin ABD’ye teslim edildiğini, sözleşmede yer alan ABD heyetinin kabul etmediği hiçbir programın ve müfredatın bu ülkede uygulanamayacağını iddia ediyorlardı. Bu, çok önemli iddia benim de dikkat ve merakımı celbetti, biraz okudum, araştırdım. Önce bu sözleşmenin metnini okudum, bilâhare çıkarılan kanun şöyle başlıyor:
Fulbright Eğitim Komisyonu
Fulbright Eğitim Komisyonu
27 Haziran, Perşembe
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında imza edilen anlaşma gereğince temin edilen paraların kullanılmasına dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında imzalanan anlaşmanın onanması hakkında kanun:
BİRİNCİ MADDE- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında 27 Şubat 1946 tarihinde Kahire’de imza edilen anlaşma gereğince temin edilen paraların kullanılmasına dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında 27 Aralık 1949 tarihinde Ankara’da imza edilen anlaşma onanmıştır…
Sözleşmenin başlangıcı da şöyle:
“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti; Eğitim sahasında yapılacak temaslarla bilginin ve meslekî istidat sahiplerinin daha geniş mikyasta mübadelesi suretiyle Türkiye Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri milletleri arasında karşılıklı anlaşmayı daha ziyade inkişaf ettirmek arzusunda bulunduklarından…”
Benim bu maddelerden anladığım karşılıklı bilgi, tecrübe ve araştırmacı mübadelesinden ibaret.
Acaba uygulamada iddia edildiği gibi bir ambargo var mı diye Milli Eğitim’in beyni mesabesindeki bir kurumda itimat ettiğim bir zata sordum. Cevabı şöyle oldu:
“Ben yıllardır bu dairede program, müfredat, kitap konularıyla meşgulüm, bizim üstümüzde böyle bir sözleşmenin gölgesi mevcut değildir, tamamen hür olarak çalışıyoruz.”
Aynı konu bir de Milli Eğitim Bakanı’na sorulmuştu, Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’un Fulbright Komisyonu hakkında gelen soruya verdiği cevap şudur:
“Bir tek soruyla yol haritamızı anlayabiliyorsanız… Şimdi bakın Ful ve Bright ne güzel isim değil mi? Koyarken düşünmüşler. Fulbright Komisyonu şehir efsanesi değil, bu ülke efsanesidir. Gerçekten bir şey yapıyorsak bunu biz yapıyoruz. Ben Ankaralı bir ülkenin evladıyım. Bunu Ankaralılar yapıyor emin olun, bunu yapmayan da biziz. Bunu Erzurumlular, İzmirliler yapıyor. Elbette bazı dışsal faktörler harekete geçmek isteyecektir. Bu dışsal faktörler bizi etkilemek isteyecektir, ben onların kendi vazifeleri ile meşgul olduklarını düşünüyorum. Bizim milli vazifemiz var, bu ülkeye borcumuz var. Bizim defterimizde böyle bir şey yazmıyor.”
Benim ulaştığım bilgiler bunlardır.
İddia sahiplerinin elinde farklı ve güvenilir bilgiler varsa bunu öğrenmek milletimizin hakkıdır.
Papa’nın yeni dini ve eşcinsel açılımı
04:005/07/2019, Cuma
G: 5/07/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Biz Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde inançları ve bazı uygulamaları anlatılan Hristiyan ve Yahudilere, vaktiyle hak peygamberlerine gelen sahih kitaplarından dolayı “ehl-i kitab” diyoruz. İslam hukuku onlara, müşriklerden farklı muamele ediyor, bazı hak ve hürriyetler tanıyor. Ancak aşağıda, Papa’nın, bir Arap haber kaynağından özetleyeceğim son açıklaması, karşımızda farklı bir Hristiyanlığın, hatta kaynaklarımızda ve kaynaklarında anlatılan Hristiyanlık’tan farklı yeni bir uydurma dinin oluştuğunu gösteriyor.
Papa’nın yeni dini ve eşcinsel açılımı
Papa’nın yeni dini ve eşcinsel açılımı
28 Haziran, Cuma
Papa diyor ki:
“Biz alçak gönüllülük, ruhi ve manevi araştırma, tefekkür ve dua sayesinde, bazı itikatlarımızla (inançlarımızla) ilgili yeni bir anlayış kazandık… Artık kilise, insanların azap çektiği bir cehenneme inanmıyor, bu inanç Tanrı’nın sonsuz sevgisine ters düşer. Tanrı yargıç değil, insanlığın dostu ve sevenidir. Tanrı suçlamaz, aksine kucaklar. Cehennem edebî bir tekniktir; Âdem ve Havva kıssası gibi, cehennem ayrı düşmüş ruhun üstü kapalı anlatımıdır (bundan kinayedir). O ruhta sonunda bütün diğerleri gibi Allah sevgisinde birleşecektir… Bütün dinler haktır, sahihtir; çünkü inananların kalbinde ve inancında böyledir ve bundan başka da bir hakikat yoktur… Kilise eskiden insanların günahları ve hataları ile ilgili hakikatler konusunda çok sert idi, ama biz şimdi yargıç olmaktan vazgeçtik, biz seven ve sevecen bir baba gibiyiz, çocuklarımızı suçlamamız ve cezalandırmamız mümkün değildir. Kilisemiz farklı cinsel eğilimlere sahip olanları, kürtaja taraftar o ve karşı olanları, muhafazakârları ve liberalleri, selamladığımız ve bize katılan komünistleri… kucaklayacak kadar geniştir. Hepsini seviyoruz ve aynı tanrıya tapıyoruz.”
Papa’nın bu açıklamadan maksadı ve asıl inancı nedir sorusunun cevabı üzerine çok şey söylenebilir, bir köşe yazısı hacmi ölçüsünde üç noktayı tahlil etmek istiyorum:
1.Hakikat anlayışı
Papa’ya göre mutlak hakikat yok, hakikat izafi (göreceli), her inanç sahibi neye inanıyorsa hakikat de ondan ibarettir.
Bize göre hem madde âleminde beşeri bilgiye ulaşma araçları ile hakikate ve doğruya ulaşma imkânı vardır ve hakikat tektir, ona uymayan bilgi ise batıldır, aslı yoktur, vakıa mutabık değildir; hem de beşerin bilgi vasıtaları ile ulaşılması mümkün olmayan hakikatlere ulaşmanın yolu vardır; bu da ilâhî bilgi kaynağı olan vahiydir. Vahyin verdiği bilgi izafi hakikat değildir, mutlak hakikattir; vahyin usulüne göre yapılacak yorumu ise beşeridir, Allah katında olana uyarsa isabetli, uymazsa hatalı olur, ama bu hata Vahyeden’in bağışladığı bir hatadır.
2.Din anlayışı
Papa’nın hakikat anlayışına bağlı olan din anlayışı da isabetli değildir. Allah Teâlâ’nın birçok peygambere vahyi vardır, bu vahiylerde ortak noktayı teşkil eden “hak dinin temel bilgileri inanç esasları” Kur’an-ı Kerim’de açıklanmıştır, Ehl-i kitabın ellerinde bulunan ve kısmen değişmiş olan kitaplarda da bu temel bilgilerin kırıntıları vardır. İşte hak dinin bu temel bilgi ve inancı ihtiva etmesi gerekir. Bugün yeryüzünde mevcut olan İslam’dan başka hiçbir dinde bu temel bilgi ve inanç, sahih ve kâmil olarak mevcut değildir, şu halde bir hak din vardır, o da –bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri dinin de adı olan- İslam’dır. Bu hak bilgi ve inanca göre bütün dinlerin mensupları aynı tanrıya ibadet etmiyorlar, Papa gibi din adamlarının uydurdukları sözde tanrılara tapıyorlar. Papa’nın din anlayışının insanlığı götüreceği sonuç dinsizliktir, varlık ve bilgi olarak hakikatin inkârıdır ve hakikate dayalı olan kâmil insanlık ve ahlak nizamının yıkımıdır. Nitekim merhum Aytunç Altındal yıllar önce bu sonuca şöyle ışık tutmuştu:
“Gerçekten Ateizm’in kaynağının bizzat Roma Kilisesi olduğunu söylesem şaşardınız, değil mi? Nasıl olur da Tanrı’dan başka güç tanımayan ve onun adına kurulduğu ve hareket etmekte olduğu varsayılan bir kurum, Kilise, Tanrıtanımazlığın kaynağı olur? Ama olmuştur. Özellikle de son 400 yılın ilk öncü Hıristiyan kökenli Ateistleri hep bu kiliseden çıkmışlardır. Özellikle de 15. ve 16. yüzyıllarda papazlık eğitimi görmüş, yıllarca Hıristiyanlığın “Tanrısı” için çalışmış fakat hayatlarının belli bir dönemine gelince Ateizm’e geçmiş ve bu kez de aynı Tanrı’ya karşı amansızca mücadele etmeye başlamış sayısız papaz vardı.”
3.Ahlaklı-ahlaksız, dinli-dinsiz bütün insanlığı kucaklama anlayışı
(Bu konuya pazar yazısında devam edelim).
Papa’nın ifsada açılımı
04:007/07/2019, Pazar
G: 7/07/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önceki yazıda Papa’nın açılım adına yeni bir din icad etmekte olduğunu ifade etmiş, bu açılımın ana hatlarını kendi açıklamasından nakletmiş, üç noktada tahlil ve tenkide girişmiştim, “Ahlaklı ahlaksız, dinli dinsiz bütün insanlığı kucaklama anlayışı” noktası/başlığı bu yazıya kalmıştı.
Papa’nın ifsada açılımı
Papa’nın ifsada açılımı
30 Haziran, Pazar
“Teşbihte hata olmaz derler” ben de bir teşbih ile maksadımı anlatmaya çalışayım:
Fahişeler, iffetli kadınların arasında rahatsız olurlar, isterler ki, bütün çevre kendileri gibi olsun, fark ortadan kalksın ve huzur bulsunlar. Papa da bakmış ki, aklı, vicdanı, şuuru yerinde olan ve fıtratı bozulmamış insanlara, mevcut kitaplarından ve yaptıkları reformlardan yola çıkarak Hristiyanlığı kabul ettirmek mümkün değil; bunca imkan ve gayretlerine rağmen elde ettikleri sonuç kilisenin talim ve telkin ettiği Hristiyanlık’tan kaçış. Kendisi ve diğer din adamları bir yandan emsalsiz bir saltanat sürmekteler, diğer yandan azımsanamayacak sayıda mensupları küçük çocuklara tecavüz etmekte, Papa tazminat ödemekten bıkmış, üstelik itibar kaybetmekteler… Bu dini insanlığa kendisi olarak sunmak ve kabul görmek yerine (bundan ümit kestikleri için) bütün dinleri ve muhafazakâr ahlak anlayış ve uygulamalarını ve bu meyanda yegâne hak din olan İslam’ı bozmaya, hak-batıl, güzel ahlak-ahlaksızlık, insanlık için yararlı olan-olmayan ayrımını ortadan kaldırmaya, insanları “her şeyi mübah ve hak-hakikat görme” anlayış ve uygulamasına yönlendirmeye karar vermiş. Dış görünüşü müsamaha şekeri ile kaplı olan bu açıklama-açılım, insanlığı hayvanlar topluluğuna çevirecek bir uyuşturucudur.
1960’lı yıllardaki Papa, dinler arası diyalog adıyla bir teşebbüs başlatmıştı, başta başka dinlere de bir kurtuluş penceresi açmış, tepki görünce de “maksadım diyalogu, misyonerlik için kullanmaktır” diyerek tornistan yapmış veya asıl maksadını açıklamıştı. Türkiye’den ve yurt dışındaki dindaşlarımızdan bu faaliyete katılanlar olunca yazılarımda ve kaleme aldığım küçük bir kitapta şu uyarıyı yapmıştım(Sitemde vardır):
“Bugün yurt dışında yaşayan dindaşlarımız yoğun bir misyonerlik taarruzu karşısında bulunuyorlar ve oradaki din rehberlerimiz çeşitli maksatlarla Hristiyan din adamlarıyla bir araya geliyor, diyaloglar yapıyorlar. Bu noktada önemli olan husus, “kırmızı çizgilere dikkat etmek, dengeyi bozmamak, kâr zarar hesabını iyi yapmak”tır; eğer bu çeşit diyalog İslam’ın ve Müslümanların menfaatine değil, zararına olursa zinhar ondan uzak durmaktır. Müslümanlar, “Dinler arası Diyalog İçin Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere” diyaloga girmezler, kendi davalarının şuurlu bir “misyoneri: davetçisi, tarafı” olarak diyaloga girerler.”
Anlaşılan odur ki, Papalık, dinler arası diyalog faaliyetinden de ümidini kesmiş, bütün dinleri ve sanırım özellikle yegâne hak din olan İslam’ı ortadan kaldırmak için yeni bir “sözde din anlayışını” ilan etmiştir.
Yıllardır dikkatimi çeken bir husus da şudur: Kilisenin yaptığı şey, mensuplarını kitaptaki dine çekmek yerine kitaptaki dini; fikirde, fiilde ve modada hâkim olan duruma çekmek, dini modaya uydurmak olmuştur. Son moda cinsi ve cibilliyeti bozulmuş insanların kabullenilmesi, hoş görülmesi, hatta onore edilmesi olduğundan Papa, yaşına başına bakmadan onları da kucaklamak suretiyle dikkatimi çeken yaklaşıma bir yenisini daha eklemiştir. Bir çelişkisi de şöyledir: Önce eşcinselliğin ve benzerlerinin (LGBT) bir çeşit hastalık olduğunu açıklayarak psikiyatri yolunu göstermiş, sonra tepki görünce onları savunmuş, tabii görmüş, sonunda da kucaklamıştır.
İbretlik bir olayı daha nakledeyim:
Komünizmden, ateizmden, dine karşı savaştan yeni çıkmış olan Rusya’nın devlet başkanı Putin eşcinsellerin, çocuklara zarar vermesinden korkuyor ve tedbir olarak ülkede reşit olmayan kişiler arasında eşcinsellik propagandasını yasaklayan bir yasa yürürlükte bulunuyor, bir soru üzerine de şu açıklamayı yapıyor:
“Eski İtalya Başbakanı Berlusconi için “Eğer eşcinsel olsaydı hakkında dava açılmazdı”.
Ülkesinde eşcinsellere yönelik baskı uygulandığına dair suçlamalara da sert çıkıyor ve “Neslimiz tükeniyor, bizim derdimiz bu” diyor.
Çocuklar, gençler ve büyükler
04:0011/07/2019, Perşembe
G: 11/07/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anamın anası (ebem), kendi çocukluğunda büyüklerin, edep ahlak bakımından onlardan şikayetçi olduklarını anlatırdı. “Zemane” kelimesi daha eskiden beri, büyüklerin şikayetlerine konu olan yeni nesiller için kullanılıyor. Genellikle eskiden iman, ibadet, ahlak ve âdâb bakımından insanların daha iyi oldukları, zaman geçtikçe bozuldukları dile getirilir..
Tur otobüsü devrildi: 20 yaralı
Tur otobüsü devrildi: 20 yaralı
20 Temmuz, Pazartesi
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) de kendilerinin içlerinde yaşadığı ve eğittiği neslin (sahâbe) daha iyi olduğunu, sonraki nesillerin, bütün bireylerini kaplamasa da giderek az çok bozulacağını bildirmişlerdi.
Bu “giderek bozulma” doğru bir çizgi halinde devam etmiyor, çeşitli iç ve dış etkilerle grafik yukarı aşağı zikzaklar çiziyor.
Bugünlerde yine “büyükler”, yeni nesilin (gençlerin) dindarlık, ahlak, âdâb bakımından bozulduklarını ısrarla ve bazen abartılı olarak dile getiriyor, şikayetleniyorlar. “Dindar ailelerin isyankâr çocuklarından” söz ediliyor.
Yazılan ve konuşulanları olabildiğince takip ettikten sonra zihnimi bazı sorular işgal ediyor:
Önce tespitler ne kadar sağlıklı? Mesela gençliğin deizme kaydığı söyleniyor, “deizm nedir” diye sorduğumuzda kaynaklar basitçe şu tarifi veriyorlar:
“Yaradancılık anlamına gelen Deizm, evrenin bir yaratıcı tarafından yaratılıp daha sonra bu yaratıcının insanı kendi başına bıraktığını kabul eden bir felsefi akım ya da inanç biçimidir. Deizm, peygamberleri ve kutsal kitapları reddeder. ... Deizm inancına göre Tanrı evrene ve dünyaya müdahale etmemektedir.”
Bu tarife göre gençlerimizin deizme kaydığını kim nasıl tespit etmiş. Deizmin bazı parçalarının (benzerlerinin) bir kısım gençlerimizde, o da tartışma götürür yöntemlerle tespit edilmiş olması “gençler deizme kayıyor” hükmünü vermek için yeterli midir? (Bence değildir).
Gençler değil de “büyükler” için aynı araştırmalar yapılsa acaba aynı oranda veya daha fazla deizmi andıran itikadların veya uygulamaların bulunduğu ortaya çıkmaz mı? (Bence çıkar).
Türkiye’de ve İslam dünyasında Müslümanların hayatında ve uygulamalarında itikad, ibadet ve ahlak bakımından insanı kahreden eksiklerin, ihlallerin, ihmallerin olduğu apaçık ortada. Bu “Müslümanlar” bu günahları işlerken, bu ihmalleri ve ihlalleri ortaya koyarken nasıl bir itikad içinde oluyorlar?
Peygamberimiz (s.a.) sahih kaynaklarda bulunan bir hadisinde, “Bir kimsenin mümin olarak zina, hırsızlık, gasp ve haksız iktisab yapamayacağını ve sarhoşluk veren bir şeyi içemeyeceğini” söylüyor.
Gerçi ehl-i sünnet âlimleri bu günahları işleyenlerin dinden çıkmış olmayacaklarını, başka naslara dayanarak ifade etmişlerdir, ancak imanla bu günahlar arasında bir ilişkinin bulunduğu da şüphesizdir.
Asırlardan beri Müslümanların içinde, yaşlısı ve genciyle bu günahları işlemekte olan pek çok insan olmuştur. Mümkün olsa da bir itikad araştırması yapılsaydı, ehl-i sünnete mensup bilinen insanlar arasında kaçta kaçı bilgi, itikad ve amel olarak ehl-i sünnet çerçevesinde kalabilirdi?
Peki, bunlar da mı deist olmuşlardı?
Yani bu günahları işlerken, bu ihmalleri yaparken onların ruh halleri ve itikadları ne durumda idi? Yalnızca “bilgi ve irade yetersizliği mi” vardı, yoksa bir kısmının, Allah’ın yarattıkları ile ilişkisi bakımından itikadları değişmiş mi idi? (Muhtemelen her ikisi de vardı).
Ben gençlerimizin, “Allah bizi yarattı ve kendi halimize bıraktı, yapıp ettiklerimize müdahale de etmez, sorumlu da tutmaz” manasında bir deizme kaydıkları kanaatinde değilim. Yapılan araştırmalar bu sonucu vermiyor.
Peki, ne oluyor?
Olan, hem gençlerde hem de yetişkinlerde asırlar boyu görülen, zaman içinde artan ve eksilen, bilgi eksikliği, iman zayıflığı, ibadet ihmali, ahlak ve âdâb bozulmalarıdır.
İşte bu vakıanın sebepleri üzerinde müzakereyi derinleştirmemiz gerekiyor.
Gelecek yazıda bazı katkılar sunacağım.
Ne ekersen onu biçersin”
04:0012/07/2019, Cuma
G: 12/07/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Oxford Üniversitesi’nin (ANTHROPOLOGY & MIND) bölümü, on iki aylıkla altı yaş arasındaki çocuklar üzerinde on yıl süren bir araştırmanın sonuçlarını 2008 yılında TELEGRAPH’ta yayınlıyor, ayrıca BBC de raporu yayın programına alıyor. Başta Cambridge’e bağlı Faraday Enstitüsü olmak üzere birçok akademik kuruluş ve kurumda bu sonuçları bahse konu ediyor, hakkında birçok konferans veriliyor.
Bakan'dan çarpıcı paylaşım
Bakan'dan çarpıcı paylaşım
20 Temmuz, Pazartesi
Araştırmanın sonucu özetle şöyle: Bu çocuklar, ana babaları ve okulda öğretmenleri Allah’tan söz etmemiş olsalar bile Allah’ın varlığına iman ile doğmuş oluyor ve onu muhafaza ediyorlar. Bu yaş içinde çocuklar, insanlardan uzak bir adaya bırakılsalar ve orada büyüseler bile Allah’ın varlığına inanıyorlar.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) bu gerçeği şöyle bildirmişlerdi:
“Her doğan fıtrat üzere doğar, sonra ana babası onu Yahudi, Hristiyan, Mecusi… yaparlar”.
Fıtrat nedir sorusuna ulemâ şu cevabı vermişlerdir: Ezelde Mevlâ, bütün insanların zerreler halindeki asıllarına şuur vererek “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” diye soruyor, onlar da “Evet, Rabbimizsin” cevabını veriyorlar. İşte insanlar bu cevabın tabii sonucu olarak Allah’a imana müsait, şirke ve bâtıl inançlara uzak bir ruh hali içinde doğuyorlar.
Çocukların ve gençlerin itikad ve ahlak yönünden bozulduklarını söyleyerek şikayette bulunan büyüklerin yanağına bu hadis, zorlu bir şamar olarak iniyor ve diyor ki: Çocuklara ve gençlere bahane bulmayın, onlara yüklenmeyin, biz ne yaptık, nerede hata ettik diyerek dizlerinizi dövün!
“Dindar ailelerin asi çocukları” bakımından bunu söylemiş oldum. Eğer bu aileler doğumdan itibaren (doğumdan öncesi de var ya, bu başka bir bahse kalsın) evet, doğumdan itibaren gerekli tedbirleri aldılar ve dünyadaki nasip ve vazifeyi ihmal etmemekle beraber Allah’ı ve ebedî mutluluğu öncelediler, buna rağmen şeytanın araçları galip geldi ise onları suçlayamam, ama şunu derim: Öyle davranın ki, daha kötü olmasınlar!
Şimdi âsî (İslâmî hayatı olmayan veya eksik olan) ailelerin yabancılaşmış çocuklarına/gençlerine gelelim.
Bunlar, hadiste işaret edilen saptırıcı eğitim çevresinin çocuklarıdır.
Peki biz bu saptırıcı eğitim çevrelerini (öylesine ana babalar, okullar, medya, akıllı elektronik aletler, online oyunlar, sinema, tiyatro, kitaplar…) ortadan kaldırabilir miyiz?
Hayır, kaldıramayız.
Çocuklarımızı bunların tamamından sıfıra kadar uzak tutabilir miyiz?
Hayır, tutamayız.
Dindar aileler sınırlama, kontrol, birlikte görüp, okuyup değerlendirerek zararını engelleme gibi tedbirlere başvurabilirler.
Din, ahlak, öz değerler, kültürümüz, medeniyetimiz diye bir dertleri olmayan, zamanın rüzgârına kapılıp gitmekte olan ailelerin çocuklarına/gençlerine nasıl ulaşacağız?
Bu gençler, bizim okullarımızda, camilerde, tekkelerde, medreselerde, eğitim faaliyet alanlarımızda yoklar ve bunlar milyonlarca genç; bunlara nasıl ulaşacağız?
Bunlar başka bir milletin çocukları değil, Hz. Nuh’un, gemiye gelmeyen çocuğu gibi ama bizim çocuklarımız!
Bu azim sorunu cevabına tek başıma benim gücüm yetmez. Bu azim problemi devlet, hükümetler, eğitimciler ve mütefekkirler, sivil toplum, millet ve memleket sevgisi sebebiyle dertli gönüller birlikte ele alıp çözmeye çalışmalıdır.
Her birine düşen vazifeler hakkında aklımın erebildiği şeyleri de inşallah pazar günkü yazımda arz edeyim.
Eğitimde sorunlar ve çareler
04:0014/07/2019, Pazar
G: 14/07/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önceki iki yazıdan devam ediyorum:
Kâmil insanlarımıza, devlete, ebeveyne, sivil topluma düşen vazifeler var.
Kâmil insanlarımız ifadesini akademisyen, entelektüel, alim, arif sıfatlarından nasib almış İslam insanı manasında kullanıyorum. İşte bu insanımızın, halimiz ve çaremiz üzerine kafa yormaları, ortaya çıkan gerçekleri ve çareleri her bir vazife grubuna aktarmaları, belletmeleri ve benimsetmeleri; başta devlet olmak üzere bütün ilgililerin de bunlara kulak asmaları gerekiyor.
Devlet her şeyden önce milli eğitim yoluyla nasıl bir insan yetiştirmek istediğine karar vermelidir. İslam insanı, yani kökü mazide olan âtî mi, ne idüğü belirsiz dünya vatandaşı mı, ırkçı mı, çağdaş uygarlık çocuğu mu?..
Seçimlerde kullanılan oylara bakarak bir sonuç çıkarmak sağlıklı olmasa da bir fikir verir diyelim; halkımızın yarısı İslam’a, bizim kültür ve medeniyetimize, bizim insanımıza oy veriyor, diğer yarısı da sola, çağdaş uygarlığa, laikliğe, kemalizme oy veriyor. Bu iki kesimin hedeflediği insan elbette farklı olacaktır.
Allah bölünmeden, çatışmadan birlikte yaşamayı nasib etsin, bölücü düşmanlarımıza fırsat vermesin, bir daha Çorum ve Maraş olayları, Gezi olayı, 15 Temmuz vb. yaşanmasın; her iki kesimin bu duaya amin demesi şarttır. Hangi kesim iktidar olsa diğerine hak ve hürriyet tanımalı, adil davranmalı, birlikte yaşamanın olmazsa olmaz şartlarına riayet etmelidirler. Çatışmanın kazananı, her iki kesim olarak biz değil, ortak düşmanlarımız olacaktır, bunu unutmayalım.
Evet ne yazık ki, “Nasıl bir insan” sorusuna ülkemizde tek cevap yoktur. Bu yüzden inancı, dünya görüşü, ideolojisi farklı iktidarlara göre milli eğitimin yönü değişmekte, biraz ondan biraz bundan alarak yapılan programlar ve eğitim çocuklarımızı perişan etmektedir. Bu yüzden bir ileri bir geri yerimizde saymaktayız; yerinde saymak da sorunların büyümesine sebep olmaktadır.
Dindar Müslümanlar olarak biz, bin yıldan fazla bir zaman diliminde İslam’ın sancağını şan ve şerefle taşımız olan bu milletin çocuklarının “kendi kültür ve medeniyetinden ayrılmaksızın zamanın ruhunu kavramış, dünyanın gidişatını anlamış, beka şartı olan donanımı edinmiş insanlar” olarak yetişmelerini isteriz.
Bu insanı yetiştirebilmek için anayasa, kanunlar, milli eğitimin ilke ve hedefleri yeniden gözden geçirilmelidir.
Okulda eğitimin en önemli unsuru öğretmendir. Mevcut sistem içinde yetişmiş sıradan öğretmenlerle bizim için matlub olan öğretim ve eğitimi yapmak mümkün değildir. Amaca uygun öğretmen yetiştirme işi önemli bir mesele olarak ele alınmalı, sivil toplum, özel eğitim ve öğretim etkili bir tonda devrede olmöalıdır. .
Gençlere ulaşabilmek ve onlara bir şeyler verebilmek için önce nerede olduklarını, daha çok ne ile meşgul olduklarını, hangi dilden anladıklarını, büyüklere nasıl baktıklarını… bilmemiz gerekiyor. Bunu bilirsek, onları kendi mahallemize çağırmanın faydası olmadığını, bizim onların mahallesine giderek/girerek işe başlamamızın şart olduğunu da anlarız (Bu konu başlı başına bir müzakereye muhtaçtır).
Genel olarak gençlere sahip çıkma probleminin çözümü üzerine daha çok düşünmek ve yazmak gerekir. Şimdilik bu kadarla yetinirken dindar ailelerin çocukları ve gençleri için birkaç cümle daha kuracağım:
Siz dindar iseniz dinin kural, irşad ve kılavuzluk yönünden bütün hayatı kapladığını ve dünyaya, Allah rızasını, ebedî, saadeti kazanmak için geldiğimizi de bilirsiniz.
Peki doğumundan itibaren çocuğunuzu bu inanç ve bu bilgiye uygun olarak yetiştirmek için ne gerekiyorsa onu yaptınız mı?
Okul, kitap, alan, dil, arkadaş… seçerken gerekli titizliği gösterdiniz mi?
Eğitimciler ilk dört yılda çocuğun annesinin yanında olmasının şart derecesinde önemli olduğunu söylüyorlar, dindar anneler, siz bu süre içinde imanınız, ibadetiniz, ahlakınız, şefkatiniz, eğitiminizle çocuğunuzun yanında oldunuz mu?
Okul öncesi eğitimin önemi tartışılamaz; peki siz bu dönemde hangi okulu seçtiniz?
Hasılı hayatınızda önceliğiniz ne oldu; dünya ve dünyalık mı, ebedî saadet ve Allah rızası mı?
Ne ektiniz, neyi biçmek istiyorsunuz!
Not:
Değerli kardeşimiz M. Şevket Eygi’ye Allah’tan rahmet, mağfiret ve ebedî saadet diliyorum.
Ne güzel bürokrat ne güzel müftü!
04:0018/07/2019, Perşembe
G: 18/07/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yapıcı ve yerinde tenkitler baş göz üstüne de hep kara tablolar çizmek, hep kötüyü görüp genellemek, hep insanları ümitsizliğe boğmak dost işi değildir.
Türkiye Afrika’ya şifa oldu
Türkiye Afrika’ya şifa oldu
21 Temmuz, Salı
En büyük mürşidlerin mürid ve talebeleri arsından bile çürükler ve hainler çıkmıştır. Saadet asrından bu yana bunca zaman geçtikten ve bozucu amiller bunca iş gördükten sonra “fazilet toplumundan” söz etmek zor olsa gerektir. Beklentimiz “halvet der encümen” fehvasınca kötüden asgari, iyiden azami etkilenmiş ve bu mânâda güzel insanımızın sayısını çoğaltmak ve toplumun yönetimini o ellere bırakmak olmalıdır.
Sayın Mehmet Aykut Cihangir bir güzel insan/bürokrat, yeni İstanbul Müftümüz Sayın M. Emin Maşalı da bir güzel insan/müftü örneğidir. Böyle nice güzel insanımız önemli mevkilerde sorumluluk yüklenmiş bulunuyorlar, bunları da görmek, teşvik etmek ve yardımcı olmak, iyilik peşinde olanların işi olmalıdır.
Sayın Cihangir’i nazik izinleriyle aşağıda paylaşacağım bir whatsApp mesajından dolayı hatırladım, bakın bu güzel insan ne diyor:
“Eğitim; bilgi, erdem ve güzel ahlâkla yaşamaya yönelik bilgi, beceri ve tutum değişikliğidir.
Âdâb, edeb kelimesinin çoğuludur, hayatı ilim ve irfanla özünden yaşamayı ifade eder.
Muâşeret, toplumsal ilişkiler içinde bulunma anlamındadır.
Âdâb-ı muaşeret, toplumsal ilişkilerimizde hâkim olan görgü ve davranış kurallarıdır.
Âdâb-ı muaşeret, eğitimin aslî amacını sağlayan, ‘olmazsa olmaz’ bir eğitimdir.
Selâmlama, iletişim, konuşma, oturuş, kalkış, kılık-kıyafet, üslûp, tavır gibi konuların tamamı âdâb-ı muaşereti oluşturur.
İnsan; mükerremdir, ahsen-i takvîmdir.
Âdâb-ı muaşeret eğitiminin temel ölçüsü, kısaca iyi insan olma erdemleri ve güzel ahlâk davranışlarıdır.
Bu derslerde; iyi insan olmanın erdemleri, doğruluk, dürüstlük, emniyet, sadakat, nezaket, zarafet gibi konular somut olarak uygulamalı şekilde anlatılmalıdır.
Din; güzel ahlâk ve samimiyet, muamelât ve ibadettir. Tebessüm, nezaket, zarafet hep güzel ahlâkın tezahürleridir. Âdâb-ı muaşeret kurallarının hedefi olan iyi insan davranışları, dinin amacı olan güzel ahlâk kurallarıyla birebir alakadardır.
Bu eğitim ailede başlar, okulda ve iş hayatında devam eder.
Ailede anne-babanın, okulda öğretmenin adımlarını izler kişi.
Eğitimci güzel örnek olmalı, iyi insan olmanın erdemlerini tutum ve davranışlarıyla önce o göstermelidir.
Okulda bu eğitimlerin müfredata ayrı ders olarak konulması elbette yararlı olacaktır; ancak önce bu dersleri verecek öğretmenlere eğitici eğitimi verilmelidir.”
Haydi büyük başkan, bu güzel insanları çevrende olabildiğince çoğalt ki, milletin ve ümmetin ümidi olmaya devan edesin!
Hakim değerler sistemi ve eğitim
04:0019/07/2019, Cuma
G: 19/07/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sema Maraşlı hanımefendinin bazı ifadelerini sert ve gerektiği halde müsamahasız bulsam da çocukların ve gençlerin eğitimi konusunda aşağıya alacağım sözlerine imza atarım:
“…Tabii bu arada çocuklarımızın hatalarında kendi paylarımızı da göz ardı etmeyelim. Çocuklarımızı iyi yetiştiremiyoruz; kabul edelim. Güzel yetiştirenlere sözüm yok, istisnalar kaideyi bozmaz. Fakat genel anlamda bir sorun var. Saygılı olsunlar diye baskı yaptık; bağımlı ve korkak oldular. Özgüvenleri gelişsin diye müdahale etmedik; saygısız oldular. Korkak olmasınlar diye serbest bıraktık; kimseyi dinlemez oldular.
IŞİD İsrail yapımı İHA kullanıyor
IŞİD İsrail yapımı İHA kullanıyor
21 Temmuz, Salı
Gençlere dinimizi sevdiremedik. “Altı Paris, üstü Mekke” diye giyimlerini eleştirdiğimiz genç kızlara kızıyoruz; ama onları biz yetiştirdik. Biraz psikoloji, biraz ana babadan gördüklerimiz, biraz oradan buradan duyduklarımızla karışık bir eğitim programı uyguladık.
Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sevgili Peygamberimiz’in eğitim metodunu gözardı ettik. Kafadan rafadan annelik babalık yaptık. Kendimde söylediklerimin içindeyim; kimseyi suçlamıyorum, yanlış anlaşılmasın. Maalesef ki dindar ailelerin “dini sevmeyen evlatları” azımsanmayacak kadar çok. Çocuklara dinimizi sevdirerek öğretemedik. Ciddi eğitim hataları yaptık. Gönderdiğimiz kursların çoğu ters etki yaptı. Çocuklar sırf anne- babalarına kızgın olduklarından, onları üzmek için dini konularda bilinçli hatalar yapıyorlar. Kendileri de üzülmek pahasına anne ve babalarını en hassas oldukları dini konulardan vuruyorlar.
İletişim çağının gençlerinin evlilikleri de iyice tuhaf. Kavgalar daha tanışma aşamasında başlıyor; sözden, nişandan ayrılmalar çok fazla. Evlenmeyi başaranların bir kısmı daha ilk günlerden vazgeçiyor; bir kısmı da zoraki götürmeye çalışıyor.
Emek vermeden sevilmeyi bekliyorlar; fedakarlık etmeden evlilik kendi kendini götürsün istiyorlar. Aşk sözcüklerinden, hayvan adlarına, kısa zamanda geçiş yapıyorlar. Kendilerini denetlemeyi bilmiyorlar. Herkes sadece kendi istediği olsun istiyor. Böyle bir şey mümkün değil.
Bu eğitim sistemi böyle devam ederse gençlerin hâli daha da kötüye gidecek. Ancak “Kur’an Ahlakı” ışığında düzgün bir iletişim ile mutlu olunabilir. Rabbimiz’in eğitim metodunu, çağın eğitim araçları ile ailelere ve çocuklara en güzel şekilde sunmamız gerekli. Bunun için de ilahiyatçılara, eğitimcilere ve biz anne-babalara çok iş düşüyor. Kur’ân-ı Kerîm’i sadece dilimizde bırakmayıp, hayatımızın her alanına katmamız gerekiyor.
(Kaynak: Haber7.com)
“Gelişim ve İnsan” isimli ve isminin altında “Sen değişmeden hiçbir şey değişmeyecek” hikmeti yazılı bir sitede Sayın İbrahim Akgün’ün imzasıyla yayımlanan “Erdemli toplum gelişme dinamikleri: Müslüman toplumlar ne ile hayat bulur, nasıl gelişirler?” başlıklı yazının ve bu sitede çıkan diğer yazıların okunmasını tavsiye ederek aşağıdaki kısmı paylaşıyorum:
“…Bir toplumun ideallerini ve hayat tarzını hâkim değerler sistemi tayin eder. Toplumlar değerler sistemiyle hayat bulur, huzur arar, güven tesis eder, düzen-nizam kurar, gelişir veya geri kalır. Sadece iktisadi olarak değil, aynı zamanda sosyal, kültürel, siyasi ve medeni olarak gelişmesi veya geri kalması toplumun hâkim değerler sistemine bağlıdır.
Diğer taraftan, toplumun inancı ne kadar mükemmel olursa olsun, gelişme değerleri yoksa yahut hayata geçirilmemişse o toplum gelişemez, yerinde sayar, hatta geriler. Çünkü gelişme değerleri hayatın her an yenilenmesine sebep olur. Toplumun varlığını devam ettirebilmesi, gelişebilmesi ve geleceğe yürüyebilmesi için sürekli yeni filizler, uçlar, sürgünler, dallar vermesi ve yeni tohumlar saçması gerekir. Değilse çınar ne kadar büyük ve gür olursa olsun gelişmesi durur, giderek yaşlanır ve meyve veremez hale gelir.
Günümüz Müslüman toplumları, kendi iç gelişme dinamiklerinin ne olduğunun farkında değiller. Asr-ı Saadet ve atalarının ne ile ve nasıl geliştiklerini merak etmediklerinden, batılı toplumların dışarıdan görünen ve her biri birer sonuç olan dinamikleriyle gelişme yolu aradılar. Meşrutiyet, cumhuriyet, demokrasi, batılılaşma, çağdaşlaşma, modernleşme, kalkınma, hatta “Avrupalılaşma” veya “Amerikancılık” gibi değerleri ve dinamikleri taklit ettiler. Bu hareketlerin her biriyle belki biraz gelişme elde ettiler ama geliştiklerinden çok daha fazlası kendi hayat tarzlarında gerilediler. Batılı değerleri öne geçirip, kendi değer yargılarını geriye attılar, gözden düşürdüler, melezleyip tabiatını bozdular. Şimdi ne ile ve nasıl varlıklarını devam ettirebileceklerini bilmiyorlar…”
Gençlik çağımda bize, kendi değerlerimiz çerçevesinde günümüze hitap ederek yol gösterecek insan sayısı çok az idi. Bugün bilim, hikmet, din alanlarında yetişmiş insanlarımızın sayısı geleceğimize ümitle bakmamıza yetecek seviyeye gelmiştir; yete ki, bu insanlarımızın; çocuğu, genci, yetişkini ile insanımıza ulaşmasına ve dokunmasına yardımcı olalım.
İmam Hatip Okulları dert midir?
04:0021/07/2019, Pazar
G: 21/07/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye gibi cebri kültür/medeniyet değiştirme âfetine uğramış bir ülkede halkın ikiye (ve daha fazlaya) bölünmesi, bölüklerin kültür, medeniyet, dünya görüşü ve hayat tarzlarında önemli farklılıkların oluşması beklenebilir gelişmelerdir ve ülkemizde bu beklenti ne yazık ki, gerçekleşmiştir.
8 bankaya ek sermaye zorunluluğu
8 bankaya ek sermaye zorunluluğu
21 Temmuz, Salı
Farklı kesimlerin kendi inanç ve görüşlerine uygun bir hayat sürmeleri demokrasilerde geçerli bir haktır.
Olmaması gereken ise, kesimlerden birinin diğerine tehakküm etmesi, ona hayat hakkı tanımaması, eline fırsat geçtiğinde zorla değiştirmeye kalkışmasıdır.
Türkiye bu “olmaması gereken” hali de yaşadı. 1950’den itibaren çok partili demokrasiye geçince birden olmasa da adım adım mazlum ve mağdur halk kesimine de hakları verilmeye başladı. Bu cümleden olarak 1951 yılında yedi şehirde yedi yıllık İmam Hatip Okulları açıldı.
Demokrat Parti’yi iktidara getiren halk çoğunluğu istediği için bu okullar açılmıştı ama en tepede bile masonların yer aldığı bu iktidar, mezkûr okulları kerhen açmıştı. İktidarın tepesindekilerin çoğunluğunun kararı şöyle idi: Mümkün olduğu kadar kontrol altında tutmak, abluka altına almak, daha fazlasını açmamak, mezunlarına, o zaman tek olan Ankara İlahiyat Fakültesi dâhil hiçbir üniversite ve yüksekokulda okuma imkânı vermemek, daha ziyade köy camilerine imam hatip olarak göndermek ve böylece halkı tatmin etmek…
Cin şişeden çıkmıştı, onu zapt etmeye masonların da, Kemalistlerin de, Batı uygarlığına bey’at etmişlerin de güçleri yetmedi, bu okullar demokrasi kesintiye uğramadıkça çoğaldı, mezunları da sonunda diğer lise mezunları gibi imtihanda kazandıkları her yükseköğretim kurumuna girip okuma hakkını elde ettiler.
Bu okulları isteyen, önündeki engellerin kaldırılması için iktidarlara baskı yapan dindar halkımızın beklentisi başta oldukça mütevazı idi; Mihraplar imamsız, cenazelerimiz ortada kalmasın, arkamızdan bir Fatiha okuyacak çocuklarımız yetişsin…
Giderek beklentilerde önemli gelişmeler ve değişmeler hâsıl oldu, artık İmam Hatiplilerin ülke yönetiminde de söz sahibi olmaları talep edildi; milletvekili, vali, kaymakam, hâkim, subay… olsunlar istendi, derken bunlar da oldu, hatta bir İmam Hatipli, muhtar bile olamazsın diyenlere rağmen bu ülkenin cumhurbaşkanı oldu.
Dindar halkın bu okullardan şikâyetçi olmadıklarını, çocuklarını da bu okullara gönderdiklerini görüyoruz.
Şikâyetçiler ise iki gruba ayrılır: Bir grup baştan beri bu okullara karşı olanlardır; bunların azı dindar olup aynı ihtiyacı başka yerlerde ve farklı yöntemlerle karşılamak isteyenlerdir, çoğu ise ya dinsiz, ya dine soğuk olan, Batılılaşmış vatandaşlardır. İşte bu kesim ikide bir de İmam Hatip okullarının bir sorun haline geldiğini, tamamen yok edilemeyecekse azaltılıp sınırlandırılmasını savunurlar.
Diğer grup ise bir kısım İslâmcılardır. Bunlar, Türkiye’de her şey kâmil mânâda İslâmîleşmiş de bir İmam Hatipliler kalmış gibi bunların eksiklerinden söz ederler, bunlarla yol alınamayacağını söyleyip dururlar.
Herkes düşünmekte ve hakaret ve şiddeti teşvik etmedikçe konuşmakta serbesttir, biz de serbest olduğumuza göre konuşalım:
İmam Hatip Okulları bir dert, bir sorun, bir bela değildir. Bazı İslâm ülkelerinin örnek aldığı ve almak istediği eğitim ve öğretim kurumlarıdır. İman, ibadet, ahlak, âdâb, ihlâs, ihsan gibi İslâmî değerler, genel olarak halkımızda ne kadar varsa biraz daha iyisi bu okullarda vardır. Ana-babalar, öğretmenler ve eğitim çevresinin iyileşmesine bağlı olarak daha ileri seviyelere gelmeleri de beklenir ve erbabı bunun için gayret ederler. Gayret edenlerin başında Ensar, Önder, İlim Yayma, Birlik gibi sivil toplum kuruluşları ve çok şükür Din Eğitimi Genel Müdürlüğü vardır. Sayın Cumhurbaşkanımızın himayelerinde ve Genel Müdür Sayın Nazif Yılmaz ve ekibi sayesinde İmam Hatip Okulları maddi imkânlar bakımından altın çağını yaşıyor. Bu maddi yapının içini, beklenen manevî yapı ile doldurmak için de gece gündüz gayret ediyorlar.
Bu yazıyı yazmamın sebebi ise bu yılki yükseköğretim kurumları sınavında İmam Hatiplilerin elde ettikleri başarıdır. İlk yüze giren öğrencilerimizin isimlerini ve derecelerini iftihar ve tebriklerimle sunuyorum:
-Ahmet Selim Gül, Eşit Ağırlık, Türkiye 2.’si,
-Muhammed Akif Aydın, Sözel, Türkiye 3.’sü,
-Mehmet Hasan Yacı, Eşit Ağırlık, Türkiye 10.’su,
- Ömer Faruk Büyükarslan, Sözel, Türkiye 12.’si,
- Muhammed Akdu, Dil, Türkiye 14.’sü,
- Rana Sökmen, Eşit Ağırlık, Türkiye 14.’sü,
-Ömer Tarık Türk, Eşit Ağırlık, Türkiye 25.’si,
- Ömer Tarık Türk, Sözel, Türkiye 43.’sü,
- Erkan Salih Büyükdinç, Eşit Ağırlık, Türkiye 44.’sü,
- Mehmet Fatih Tiftik, Dil, Türkiye 51.’si,
- İkbal Nur Taşdelen, Sözel, Türkiye 54.’sü,
- Ali Said Terzi, Sözel, Türkiye 57.’si,
- Mehmet Fatih Tiftik, Sözel, Türkiye 69.’su,
- Elif Büşra Turhan, Eşit Ağırlık, Türkiye 80.’si,
- Burak Selim Alireisoğlu, Sözel, Türkiye 91.’si,
- Recep Taha Duman, Eşit Ağırlık, Türkiye 96.’sı.
Hasbihal
04:0026/07/2019, Cuma
G: 26/07/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Örgütlerine dokunulmadığı sürece Gülenciler, AK Parti iktidarında yolsuzluk, rüşvet, adaletsizlik, kibir var, bunların önüne geçilmeli filan demiyorlardı.
Bizdeki muhalefet malum, o iyiye iyi, kötüye kötü demez, hep kötüyü arar, bulamazsa uydurur ve yaygarayı basar.
Hasbihal
Hasbihal
19 Temmuz, Cuma
Erdoğan ülkemizin bölünmesi için kurulan tuzaklara ve yapılan mücadeleye karşı çıkıp tedbir almasa, Suriye’den, Irak’tan, Libya’dan, Yemen’den, Bosna’dan, Afrika’dan, Sudan’dan, Katar’dan, Myanmar’dan İhvan’dan, bilcümle mazlumlardan bana ne dese, modern sömürgecilerin tekerine taş koymasa, dünya beşten büyük demese, Kıbrıs halkının haklarını aramasa, Akdeniz’de mevcut zenginlikten haklarının ve hakkımızın peşine düşmese, köprüleri, hava meydanlarını, İkinci Boğaz’ı… yapmaya kalkışmasa, düşmanlar silahları bize doğrultmuş iken milli savunma araçlarına ve yetmediği yerde hariçten hava ve kara savunma silahlarına sahip olmak istemese, Erdoğan namaz kılmasa, Kur’an okumasa, İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri’ni himaye etmese (diğerlerinin zaten himayeye ihtiyacı yok ve hakları veriliyor), eşi, çocukları ve ülkenin çocukları başlarını örtüyorlar diye bazı haklardan mahrum olsalar… dışardan mevcut baskı ve örtülü savaş, içeriden de yolsuzluk, rüşvet, kibir… ithamlarıyla yıpratma olur muydu?
Olurdu diyorsanız, yazının başında zikrettim, istihbarat başta olmak üzere devlet dairelerindeki yuvalanmalara ve dershaneler yoluyla gençleri avlamaya mani oluncaya kadar bu ithamlar niçin yoktu?
Malum çevreler ve kalemler sözümü sağa sola çekmesinler, “bu kötülükler yoktu” demiyorum, her zaman olduğu ve maalesef olacağı gibi bu iktidarda da çürük elmalar vardı, ancak “dosyalar tutulduğu ve bazıları sahte kayıtlar yapıldığı halde neden vatandaşlarla paylaşılmıyor, şantaj aracı olarak elde tutuluyordu!” diyorum.
Kötülük, ahlaksızlık, zulüm, kibir kimde ve nerede olursa olsun usulü dairesinde onunla mücadele etmek erdemlilerin birinci vazifesidir; benim karşı çıktığım ise samimiyetsizliktir, kötülüklerin ıslahı yerine onları istismar etmektir, zamanı geldiğinde şantaj, yıpratma, aleyhte propaganda aracı olarak kullanmaktır.
İlahiyat Fakülteleri’nde binlerce öğretim üyesi var, bunların onda biri bile sahih İslam’dan sapmış değildir, ilmî durum ve dereceleri de oldukça iyidir; bir kısmı dünyadaki emsali ile boy ölçüşecek derecededir. Bunların içinden bazı çürük elmaları seçip İlahiyatlar’ı itibardan düşürmeye yeltenmenin iyi niyetle alakası olamaz.
İmam Hatip Okulları’na devam eden ve oradan mezun olmuş milyonlarca insanımız var, bunların da kahir çoğunluğu mevcut dini ve ahlaki ortamda oldukça iyi durumdadırlar. Öğrencilerin başarı durumları da iyiye doğru seyrediyor şimdi bunlardan da bazı kötü örnekleri alıp genelleyerek sözde ahlakçılık, dincilik, ıslahçılık yapmak (rolüne soyunmak) iğrençtir ve maksat başkadır.
Üstü açık veya kapalı olarak benim, yolsuzluğa, rüşvete, faize, adaletsizliğe göz yumduğum, fetva verdiği iftirasını yayanlara hakkımı helal etmiyorum. Eğer ahirete gerçekten iman ediyorlarsa bir daha düşünmelerini tavsiye ediyorum.
İyi niyetli ve erdemli insanlarımızı da uyarıyorum; ahlak ve adalet istismarcılarının oyununa gelmeyelim, Erdoğan’a karşı içeride ve dışarıda kampanya yürütenlerin maksadı ahlak ve adalet filan değil, yukarıda sıraladığım icraatı olmasa onu gözleri gibi korurlar.
Adaletten bahseden bazı yazarların bunu eşitlikle karıştırdıklarına da şahid oluyorum.
Eşit karşılığı hak etmeyenlere eşit vermek zulümdür, haksızlıktır. Adaletin gerçekleşebilmesi için kime neyin ne zaman nasıl verileceğinin din, hukuk, ahlak ve siyasette kuralları vardır. Bu kurallara riayet edildiği sürece eşitlik yok diye adaletsizlikten söz edilemez.
Bu cümlede geçen “siyaset kurallarından” maksadım, yüce bir davanın siyasetidir, iktidar için her vasıtayı mubah gören siyasetten söz etmiyorum.
Katılım banka ve sigortacılığı
04:0028/07/2019, Pazar
G: 28/07/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Faiz ve diğer çeşitli haksız kazançlar haramdır, zarurete düşmedikçe haram olan bir nesne ve fiil helal olmaz, bunları işleyen, kullanan ve yiyip içenler büyük günah işlemiş olurlar. Allah Teâlâ’nın haram kıldığı bir şeyi işlemenin dünyada da işleyene ve başkalarına zararı vardır; bunun için haram kılınmıştır. Müminlere göre de iyi, güzel, faydalı olan bir şeyi İslam haram kılmamıştır. İslam’da haram olan bir şeyi başkaları iyi, güzel ve faydalı buluyorlarsa yanılan din değil, o başkalarıdır; onların fıtratları bozulmuş, kötüye şartlanmışlardır.
Katılım banka ve sigortacılığı
Katılım banka ve sigortacılığı
21 Temmuz, Pazar
Kim ne derse desin faiz dünyada bazı şahısları ve grupları zengin eder, ama bu zenginlik büyük insanlık kitlesinin kanı, teri, ıztırabı, yokluğu, mahrumiyeti pahasına elde edilmiştir, bu büyük kitleye zulümdür, ahiretten önce belki bir gün bu dünyada da hesabı sorulabilecektir.
Faizden ve haksız kazançtan arınmanın bence ilk ve en önemli yolu mevcut para sistemini değiştirmek, açgözlü para babalarının oyunlarına alet olmayan bir para veya değişim-tasarruf-değerlendirme (kıymet biçme) aracı bulmaktır.
Bu şart yerine gelinceye kadar hayat boşluk kaldırmadığı için mevcut para ile en az zararlı, en adilane çözümler bulup bu geçiş dönemini yönetmek gerekiyor. “Dünyayı durdurun, inecek var” demek mümkün değildir. İdeal çözümler üzerinde kafa yorarken, bunları bulsak bile -para ve güç odaklarına karşı mücadele ederek uygulamaya geçinceye kadar- mevcutla idare edeceğiz.
Faizsiz ödünçlerde (karz-ı hasende) ve vadesinde ödenmemiş alacaklarda enflasyon farkını almak faiz değildir; paranın satın alma gücü esas alınarak verilen ve alacak eşit miktarda alınmış demektir. Bu iki durumda enflasyon farkını aşan fazlalık faizdir. Borçludan, borcu sebebiyle menfaatlenmek de faiz sayılmıştır. Bir kimseye borç verseniz, ödeyinceye kadar karşılık olarak da arabasını kullansanız bu da faizdir.
Ticaret, sanayi ve üretim için büyük sermayelere ihtiyaç vardır, bu sermayenin ortaklık yoluyla elde edilmesi İslam’ın tercihidir. Atıl paralar birçok şekilde toplanacak, müteşebbis bunlarla yatırım, üretim, ticaret… yapacak, genel olarak kâr ve zarar paylaşılacaktır. Kâr karşılıklı anlaşmaya göre, zarar ise sermayeye katılım oranında paylaşılır.
Mevcut şartlarda kurulan katılım bankaları, ortaklık kültürü ve ahlakı henüz yeterince bulunmadığı için daha ziyade malı peşin veya kısa vadeli alıyor, üzerine kâr koyarak vadeli satıyorlar (murabaha yapıyorlar). Bunu da daha pratik ve kabil-i tatbik olsun diye, malı alacak olana vekalet vererek yapıyorlar; vekil malı banka adına satın alıyor, sonra bankadan vadeli olarak kendi alıyor.
Osmanlı zamanında da fetvaya dayalı olarak kullanılan teverruk gibi bazı usulleri katılım bankaları da ancak dara düşenler için kullanıyorlar (onlara bu yolda ve bu şartla icazet verilmiştir.) Bu bankalar leasing, ortaklık ve meşru olduğuna fetva verilen diğer banka işlemlerini de yapıyorlar. Gelişmeleri ve amaca daha uygun hale gelmeleri takva sahibi Müslümanların desteğine bağlıdır.
Çok şükür yakın zamanlarda yönetmeliği de çıkarılarak bir de katılım (tekâfül) sigortacılığı uygulanmaya başladı.
Katılım sigortacılığında sigortacı, hasarı ödeme teahhüdü karşılığında prim alıp sonra ödeme yapsa da yapmasa da buna sahip olup haram helal ayırmadan istediği gibi kullanamıyor. Katılım sigortası yaptırmak isteyen kimselerin kurdukları fonu yönetiyor ve yönetim ücreti alıyor. Fonun sahipleri sigorta yaptıranlar oluyor. Fona ödedikleri katılım payları “karşılıklı bağış” esasına dayanıyor. Bir hasar ve zarar oluştuğunda fondan ödeme yapılıyor, fonda biriken paradan ihtiyat miktarı ayrıldıktan sonra fonun lehine yatırım ve ticaret de yapılabiliyor. Sigortalı fondan çıkmak isterse ödemelerden artan paradan hissesine düşeni alabiliyor.
Bu bankalar ve bu sigortalar var iken haram olan yerlerde ve şekillerde ihtiyacı gidermenin mazereti yoktur.
Bu bankalar ve sigortaların da insanımızı, meşru olmayana mecbur etmemek için ellerinden gelen kolaylığı ve fedâkârlığı yapmaları gerekiyor.
Rüşvet belası
04:001/08/2019, Perşembe
G: 1/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dürüst bir vatandaşın rüşvet yüzünden düştüğü darlığı dile getirdiği mektubu ile cevabımı paylaşıyorum:
“İşin içinden çıkamadığım için size ve birçok yere aynı soruyu sorarak doğru olanı öğrenmeye çalışıyorum. Gerçekten benim için çok önemli bir konu çünkü bütün hayatımı etkileyecek.
Rüşvet belası
Rüşvet belası
29 Temmuz, Pazartesi
Türkiye’de müteahhitlik yapmak istiyorum ve bunun için araştırmalarda bulunuyorum nitekim çevremde de bu işi yapan birçok kişi var. Ancak, İslami şartlara uygun olmayan şeyler duyuyorum ve bunun için size sormak istedim. Müteahhitlikte ihale usulü devlet işleri yapmak istiyorum. Devlet ihalelerine girip iş alıp bu şekilde bir düzen kurmak istiyorum. Alınan ihalelere kontrol mühendisleri atanıyor devlet tarafından yani devlet memurları. Bu kişiler yaptığınız işi kontrol eder ve size ihaleyi almış olduğunuz miktarı ödenmesi için gerekli evrakları imzalar ve siz de bunun karşılığında devletten paranızı alırsınız. Prosedür bu şekilde ilerliyor. Ülkemizin son yıllarda girmiş olduğu sıkıntılardan dolayı her sektörde olduğu gibi bu sektörde de sıkıntılar çıkmaya başladı. Şöyle ki; eskiden kazanılan paralar kazanılmıyormuş. Her şeyin pahalı olmasından dolayı müteahhitler ekstra aldıkları ihalelerde iş çıkartıyorlarmış bunları kontrol mühendisine iletiyorlarmış o da uygun görürse bu işi de onların aldığı işe dahil edebiliyorlarmış. Sorum şu birçok kişi yukarıda belirttiğim gibi para kazanabilmek için ekstra iş çıkartıyorlar (Bu anormal bir şey değilmiş, çünkü var olan bir şeyi tekrar yapmıyorlar ihalede olmayan ve eskimiş birçok şeyi yeniliyorlar) kontrol mühendislerine soruyorlar kontrol mühendisi de onaylayıp bir miktar para istiyormuş bu istediği para haram mıdır? İhale sahibi müteahhit rüşvet mi vermiş oluyor? Bunu sorduğumda bana bütün işleri yani okulları kamu binalarını devlet binalarını geziyor ve bunlar için uğraşıyor deniliyor bunun için de emeğinin karşılığında ona hediye olarak veriyoruz diyorlar. Ama şöyle bir şey de var aldıkları hak edilmeyen daha doğrusu yapmadıkları şeylerin parasını almıyorlar işi yapıyorlar ekstra para kazanmak için belirttiğim şekilde yeni işler çıkartıyorlar ve kontrol mühendisi bunu uygun gördüğünde de ihale sahibi ona hediye veriyor. Ancak, bu kişi devlet memuru ve devletten yaptığı iş için Milletin vergisiyle zaten maaşını alıyor. Ben bu işe girmek içinde son 2 yıldır çabalıyorum öğreniyorum daha yeni yeni işin içine girince bu tür şeyleri öğrendim kaldı ki ben hayatı boyunca banka kredisini bırakın taksitle bile bir şey alan biri değilim. Bu konuda da Allah’a karşı gelmekten korktuğum ve bilgim olmadığı için size sormak istedim. Benim anlamadığım nokta da şurası. Ben bu işi yapmak istiyorum ama Türkiye’de bu işi bunun dışında yapmak imkansız diyor herkes. Elbet bir yerlere para vereceksin diyorlar yoksa iş yaptırtmıyorlar diyorlar. Ben bu koşulda ne yapmalıyım? Bu iş haram mıdır? Ayrıca bu paraları verenler nasıl temizlenecektir? Hangi koşullarda verilen para uygundur bu kişilere? Değerli vaktiniz için teşekkür ederim!”
Cevap
Soruda açıklandığına göre müteahhitler, devletten ihale yoluyla iş alıyorlar, işi alırken bundan para kazanamayacaklarını biliyorlar, hedefleri ise kontrol mühendisine rüşvet vererek ekstra işler almak, bunları ihaleye dahil etmek ve bundan para kazanmak.
Kontrol mühendisine, ekstra işi kabul ettirmek ve ihaleye dahil etmek için rapor versin diye bir menfaat sağlamak rüşvettir. Mühendis devletten işinin ve emeğinin karşılığı olarak maaşını alıyor, bu ekstra iş gerekli ise rüşvet almadan rapor vermeye mecburdur. Gerekli değil ise zaten müteahhit de devletten haksız gelir elde etmek için bu yola gitmemelidir.
Türkiye’de rüşvetin yayıldığı, devletten iş almak ve para kazanmak için mutlaka birilerine rüşvet vermek gerektiği, verilmezse iş yapmanın mümkün olmadığı vakıası -doğru ise- bu, Allah’tan korkan ve hesap verme sorumluluğu taşıyan kişilere, iş almak maksadıyla rüşvet vermek için mazeret teşkil etmez. “Bir insan canını, malını, namusunu, kendine ait olmuş hakkı korumak ve almak için başka çaresi kalmadığında rüşvet verir; bu verene, zaruret sebebiyle caiz, alana haramdır” şeklindeki fetva (İbn Nüceym, Risâle fi’r-rüşve, Mecmuâ, s. 112, 115.) ortada böyle bir zaruret yok iken iş yapıp para kazanmak için rüşvet vermeyi caiz kılmaz, fetvanın zaruret dışındaki işlerle alakası yoktur.
Bir örnek verelim:
Bir kimse namuslu, dürüst ithalat ve ihracat yapıyor, gümrüğe gelen malını alacak veya dışarı çıkaracak, hiçbir eksiği, hatası, sakatlığı yok, lakin gümrükçü rüşvet istiyor, vermezse sahte raporla veya başka yollardan malın çıkmasını veya gümrükten çekilmesini engelleyeceğini veya çok büyük cezalara, mahrumiyetlere sebep olacağını söylüyor, bunu başkalarına yaptığı, bu kişiye de yapabileceği biliniyor; bu durumda tacir, üst makamlara şikayet ederek problemi çözemez, malını alamaz veya ihraç edemez, büyük zararlara uğrarsa –malını korumak da zaruret sayıldığı için- rüşvet verir demişlerdir; işte bu rüşvet de alana haramdır.
İhale almak elde edilmiş bir malı veya hakkı korumak değildir ve bu manada zaruret sayılmaz. Ekstra almadığında zarar edecek olması da zaruret sayılmaz; çünkü bu kişi zarar edeceğini baştan biliyor, meşru olmayan bir yoldan zararını karşılamayı da yine baştan göze almış bulunuyor.
Namuslu insanlar bu rüşvet zulmü ve belasının ortadan kalkması için gerektiğinde takip ve tespit etmek, bilindiğinde güvenilir mercilere şikayet etmek, insanlara nasihat etmek gibi yollarla mücadele etmelidirler.
Alanın ve -zaruret dışında- verenin lanetlendiği bir fiil ülkemizde yaygınlaşmış ve bunsuz iş yapılamaz hale gelmiş ise bu büyük bir belâdır, pisliktir, bunun içinde yaşayarak İslam’ın emrettiği güzel ahlak ile dünyaya örmek olmak mümkün değildir. Rüşvet ile topyekün mücadele şarttır; hem devlet gerekeni yapacak, hem de halk bu mücadeleye katılacaktır.
Hayvanı bayıltarak kesmek
04:002/08/2019, Cuma
G: 2/08/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her zaman büyük ölçüde et tüketiliyor ve bu etler de eti yenen hayvanların helal olabilmesi için şart koşulan öldürme şekilleriyle elde ediliyor, edilmelidir.
Kurban Bayramı yaklaşınca bu konu da daha çok ve canlı bir tonda gündeme geliyor, maalesef her kafadan bir ses geldiği için de Müslüman halkın kafası karışıyor, hocalara başvuruyorlar. Aldıkları cevaplar bazen çelişkili oluyor, bu da onları dara düşürüyor.
Hayvanı bayıltarak kesmek
Hayvanı bayıltarak kesmek
26 Temmuz, Cuma
Bu yazıda konuyu özetlemeden şunu söylemek isterim:
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu ülkemizin itibarlı ve ehliyetli İslam ilim adamlarından oluşuyor. Bu kurulun verdiği fetvalara ve yaptığı açıklamalara ulaşmak artık problem ve zor değildir. Fetvalar hem kitap olarak basılmıştır, hem de internetten ulaşmak bir dakikalık iştir.
Bu yazıda bilgi ve düşüncemi paylaşmak istediğim konu “hayvan acı çekmesin veya en az acı ile ölsün diye alınacak tedbirler ve bu meyanda kesmeden önce bayıltma işlemidir”.
Dinimiz, idama mahkum edilmiş kimselerin bile en az acı ile öldürülmesi gerektiğini söylüyor. İster etlik ister kurbanlık hayvanları kesim yerine götürürken, kesme durumuna getirirken, kesim usul ve aletlerini seçerken en az acı verecek olanı seçmek dinin emridir. Hayvana, gereksiz eziyet veren insanlardan bunun ve boynuzlu hayvanın boynuzsuz olana verdiği acı ve zararın hesabı sorulacaktır.
Çok çeşitli bayıltma usulleri var; bunlardan biri seçilirken iki hususa dikkat etmek gerekiyor:
1. En az acı vereni
2. Hayvanı kesmeden önce öldürmeyeni seçilecektir.
Bu usullerden biri de, hayvanın başının uygun yerinden özel bir aletle girip çıkması ile saniyeden daha az bir zamanda hayvanın bayılmasını sağlayan mildir.
Bu usulün en az acı veren usul olduğu bilimle ispat edilmiştir, tartışılan tarafı ise “milin girip çıkmasını takiben dört saniye içinde kesim yapılıyor, bu arada -kesimden önce- hayvanın ölme ihtimalidir”.
Bu ihtimal yüzünden kesimin meşru (şeriata uygun) olup olmadığı konusunda şu görüşler ortaya çıkmıştır:
1. Murdar hayvan, harici bir müdahale olmadan kendiliğinden ölen hayvandır; bu usulde hayvan nadiren kesmeden önce ölse bile insanın müdahalesi (millemesi) sonunda ölmektedir, murdar sayılmaz.
2. Yüzde bir oranında kesmeden önce ölme ihtimali bulunsa bile bu ihtimal sebebiyle biz yüzde doksan dokuzunun da kesmeden ölmüş olma ihtimaline göre hüküm veririz ve bu usul ile ölmüş hayvanı murdar sayarız.
3. Fıkıhta hüküm ağleb ve ekser (kuvvetli ihtimale, çok kere olana) göre verilir. Yüzde dosan dokuz ölmediği bilim ve tecrübeye dayalı olduğuna göre (dört dakika sonra ayılıyor ve etrafına zarar verebiliyor), bir hayvanın milleme sonucu öldüğü bilinmedikçe hemen arkasından yapılan kesimin meşru kesim olduğuna hükmetmek gerekir.
Benim vardığım sonuç üçüncü maddeye uygundur.
Haricen müdahale olmadan ölen hayvan murdardır, bu doğru, ama müdahalenin hayvanı helal kılabilmesi için şeriat bir usul koymuş, müdahale (kesim) böyle olmazsa helal olmaz demiştir. Kuyuya veya çukura başı aşağı düşmüş, çıkarılamayan ve ölmekte olan bir hayvanın herhangi bir yerini delip veya kesip kan akıtılınca zaruret sebebiyle helal oluyor. Av hayvanı, avcı yetişmeden aldığı yara ile ölürse helal oluyor. Bunların dışında kesilmesi gereken hayvanın canlı iken ve usulüne göre kesilmesi gerekiyor. Bu sebeple birinci maddeye katılmıyorum.
İkinci madde de nadir ve zayıf ihtimali vaki sayarak yüzde doksan dokuz helali haram saydığı, zoru ve acıyı tercih ettiği için buna da katılmıyorum.
Üçüncü maddeyi uygun buluyorum. Mil ile bayıltılan hayvanın kesimden önce öldüğü -yüzde bir ihtimal ile değil- kesin bilinirse o hayvan murdar olur. “Sağ ve bayılmış olması çok güçlü ihtimal olduğu ve dört saniye içinde kesildiği, kanının fışkırdığı sabit olduğundan bu usul ile kesilen hayvan murdar olmaz” diyorum.
Her şeyin doğrusunu ancak Allah bilir.
Başarı notu
04:004/08/2019, Pazar
G: 4/08/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hep söylenir ya “insan ruh ve bedenden oluşuyor” diye, Allah’a ve ahirete iman edenlere göre ferdin, cemiyetin ve iktidarın başarısı bu iki unsura hak ettiğini ne kadar verebildiğine bakılarak belirlenir.
Bu dünyada hayatı kolaylaştırmak ve maddi değerleri korumak için yapılanlar önemli olmakla beraber bize göre amaç, değil, araçtır, gaye değil, vasıtadır.
Peki gaye nedir, niçin var olduk ve bu dünyaya gönderildik?
Bize göre varoluş/yaratılış/bu dünya hayatına mahkum oluşumuzun sebebi, Allah’ın emanet edeceği iktidarı/gücü/güç unsurlarını bir amaç için kullanmaktır; bu amaç ise bu dünyada, her bir insanın hürriyet içinde Hakk’ı bulması ve ona kulluk edebilmesi için gerekli şartları oluşturmaktır. Bu dünya Hakk’ı bulanların da bulamayanların da insan hak ve hürriyetlerinden istifade ederek yaşayabilecekleri bir dünya olacaktır ve bundan sorumlu olanlar da Hakk’ı bulanlardır. Muhammed Mustafa’nın (s.a.) Peygamber olarak gönderildiği günden itibaren Hakk’ı bulanlar ise yalnızca Müslümanlardır.
Ak Parti iktidarının bedeni/maddi değerleri korumak bakımından yaptıklarını körler bile görür, vicdanı perdelenmiş olanlar bile hissederler.
Ruhu, maneviyatı, bizim değerlerimizi korumak bakımından yaptıklarını ise Diyanet’e, Milli Eğitim, Bilim, Kültür, Gençlik, Adalet ve Aile bakanlıklarına bakarak; buralara atanan insanlara, buralarda yapılan icraata, buralarda amaca ne ölçüde hizmet edilebildiğine bakarak değerlendiririz.
Maalesef ülkemizi felaketin eşiğine getiren şebekeyi devletten temizleme eylemi istemeden kurunun yanında yaşın da yanmasına sebep oldu. Boşalan kadrolar, gaye ile vasıta arasındaki dengenin farkında olmayanlarla da dolduruldu, dolduruluyor.
Anayasası ve uluslararası teahhütleri bizimki gibi olan ülkelerde amaca hizmet, rejimi değiştirerek veya zorlayarak olamaz, uygulamada olan yetkili insanların iyi seçilmesi ve onların gayret ve himmetleriyle olur.
Kültür, aile, gençlik ve milli eğitim bakanlıkları icraat ve uygulamada amaca (ruha, davaya) hizmeti hedef olarak seçerse, önemli makamlara bu amacın insanlarını getirirse başarının yolu açılmış olur.
Milli Eğitim’de Talim Terbiye Kurulu ile başta din eğitimi olmak üzere genel müdürlükler ve yukarıdan aşağıya doğru buralarda istihdam edilen elemanlar bizim için rejimden ve mevzuattan daha önemlidir ve etkindir.
Yeni Bakan’ın icraatını dikkatle takip ediyoruz. Hem personel hem de kararlar, programlar, kitaplar… ile ilgili olarak yapılanlar bizi endişeye sevk ediyor. Ruh-beden ikilisinde ruhun oldukça geriye düştüğünü görüyoruz.
Hepsi bundan ibaret olmamakla beraber konuyu örnekle daha özelleştirelim:
Bizim için İmam Hatip Okulları ile seçmeli din, siyer ve Kur’an dersleri ruhu korumak ve geliştirmek için vazgeçilemez araçlardır. Bunları ihmal eden, ikinci plana atan, yok sayan, zaman içinde yokluğa mahkum eden bir zihniyet ve icraatın başarı notu bizim vereceğimiz karnede sıfırdır.
Mevcut şartlarda ülkenin bütün okulları İmam Hatipler gibi olsun diyemeyiz, ama halkın yüzdesinin eğilimine cevap veren okullar da diğer yüzdesinin eğilimine cevap veren okullar da eşit ilgi ve itina ile var olsunlar deriz. İmam Hatip Okulları hem mesleğe hem de yükseköğretime hazırlayan okullardandır. Bu tür okullara en azından yalnızca yükseköğretime hazırlayan okullar kadar önem verilmesi, geliştirilmesi, önlerinin kesilmemesi zorunludur. Biz dinsiz, milletsiz, asaletsiz mucitler değil de dindar, millet, medeniyet ve kültürüne bağlı mucitler, bilim ve san’at adamları olsun isteriz; ülkeye ve dünyaya bunlardan hayır geleceğine inanırız.
Bakanlar gelip geçicidir; devamlılık müsteşarlar, genel müdürler ve yardımcıları, önemli kurumların üyeleri ile sağlanır. İşte buralardaki insanların millet, medeniyet, kültür anlayışları ve bu anlayışa yönelik icraatları ne ise ülkenin gidişi de o yönde olmaktadır. İktidar bu devamlı alanı sağlama alırsa ve başa gelen bakanlar da onları darman tufan edecek yerde dinleyerek yol alırsa ve bağımlı olmayan stk’lara da kulak verirse önemli hatalar ve sapmalar önlenmiş olur.
Şimdilik bu çerçeve tenkit ve tavsiyelerle iktifa ediyorum, bazı yanlışlar devam ederse sıra detaylara ve isimlere gelecektir.
.İşte bu olmadı!
04:008/08/2019, Perşembe
G: 8/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın milli eğitim bakanı hakkında hiçbir ivazım garazım yok, kendisini tanımam, aksi sabit olmadıkça hakkında iyi zan beslerim, nitekim fulbright konusu gündeme geldiğinde onun açıklamasına da yer vererek iddiaların abartılı olduğunu, milli eğitimim ABD’ye tesliminin söz konusu olmadığını yazmıştım.
İşte bu olmadı!
İşte bu olmadı!
4 Ağustos, Pazar
Geçen Pazar günü çıkan “Başarı Notu” başlıklı yazımda sayın bakanın talim terbiyede yapmak istediği bazı değişiklerle ilgili kötü haberler geldiğine işaret etmiştim, son zamanlarda diğer bir kısım tasarruflarıyla ilgili olarak bizim camiada yoğun bir şikayet ve dertlenme de vaki idi. Derken talim terbiye kurulu başkanını görevden aldığı haberi geldi; koca bakan, elbette kiminle çalışacağına karar verme hakkına sahiptir, ama bizi ilgilendiren husus kimi görevden aldığı ve yerine kimi getirdiği konusudur.
Önce göreve getirdiği sayın Burhanettin Dönmez’in üç tiwitine bakalım:
“Din öğretmeni yetmedi ilahiyat fakültesi öğrencilerine öğrenimleri sırasında öğretmenlik için formasyon alma hakkı tanındı.”
“YÖK kendini aşmış, geriye doğru büyük bir adım. Bir adımda kırk yıl geriye gidiş. Ben değişim buna derim.”
Malatya’nın rektörü hakkında:
“Maalesef rektörlükle soytarılığın birbirinden ayrı işler olduğunu bilmeyen rektörlerin sayısı hızla artıyor! Bizdeki de rektör olur olmaz hacca gitti, bıyık bıraktı, camiyi yıktırdı daha büyüğünü yaptırıyor. Rektör değerlendirme kriterlerinin acilen değişmesi gerekiyor!”
Şimdi de görevden aldığı sayın Alpaslan Durmuş’un ne yaptıklarını görelim:
İçinde bulunduğum bir WhatsApp grubunda sayın Alpaslan Durmuş için, itimad ettiğim şahısların güzel tanıklıkları oldu; işte bunlardan biri:
“…Özellikle dinimizi doğru anlatma, İmam Hatip müfredatının hazırlanmasında, Din Kültüründe dinin özüne dönülmesinde, evrim felsefesinin biyolojiden çıkarılmasında, tarih kitaplarındaki ideolojik konular üzerinden Müslümanlara küfredilmesini engellemekte, Müslüman şair ve yazarların Edebiyat kitaplarına dercedilmesinde, hayatın bir realitesi olan tesettürlü görsellerin kitaplarda yerini almasında, tartışmalı konulara Din Kültürü kitaplarında yer verilmemesinde, okul öncesine seçmeli Kur’an-ı Kerim ve Arapça derslerinin koyulmasında, FETÖ kaynaklarının ve yazarlarının kitaplardan çıkarılmasında... ve daha birçok hayati konuda görevini hakkıyla yapmıştır. Şahitlik ederim…”
Alparslan Bey bu tanıklıklara teşekkür mahiyetindeki mesajında diyor ki:
“…Dün gerek bu grupta, farklı WhatsApp gruplarında ve sosyal medyada ve gerekse ferden ferda arayan, mesaj gönderen arkadaşlarımdan kardeşlerimden duyduğum/okuduğum mesajlarda hep ‘iyi bilirdik’ mealinde şahitlikler gördüm; bu hâl üzere gitmiş olsaydık Rabbimize arz edeceğimiz ne güzel birikimlerimiz olmuş, hamdolsun! Allah bu şehadetlere ve müzaheretlere mazhar olan bizi, şahitlerimizi ve bütün mümin kardeşlerimi istikamet üzere daim kılsın, hüsnühatime nasip etsin, amellerimizi bereketlendirsin, dualarımızı ve birbirimize şahitliklerimizi kabul etsin.”
“Şimdi yükümüz daha ağır: Çünkü dost bî-vefâ değilmiş, hem-dert de çok imiş; hamdola, hamdler O’na... Ancak devran bî-sükûn, düşman kavî ve tâli’ ise zebûn; hâlâ... O hâlde birr ve takva için dost ve hemdert ile muavenet içinde yükümüzü taşımak, yükümlülüklerimizi üstlenmek, önümüzde uzanan yola odaklanıp devam etmek zorundayız. Yazıklanmakla elde edeceğimiz rahatlıktan, kendimize yönelmiş eleştirinin saflarımızı bölmesinden, elimizden kayıp giden imkân ve kudrete yas tutmaktan korunarak... Çünkü biz eğitimle uğraşanlar yaşamanın ‘berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmak’ anlamına geldiğini biliyoruz. Ve çocuklarımızın başına çorap örülüyor olduğuna göre, bunu yeni ortaöğretim sistemine baktıkça daha iyi fark ettiğimize göre mücadeleye devam edeceğiz. Mücadele var oldukça biz var olacağız, biz var oldukça mücadele de var olacak…”
İşte gelen ve işte giden!
Sevgili Reis’imize duyurulur!
İmam Hatip okullarında ümit veren başarı
04:009/08/2019, Cuma
G: 9/08/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçtiğimiz Pazar günü yazımda şunu demiştim:
“…İmam Hatip okulları hem mesleğe hem de yükseköğretime hazırlayan okullardandır. Bu tür okullara en azından yalnızca yükseköğretime hazırlayan okullar kadar önem verilmesi, geliştirilmesi, önlerinin kesilmemesi zorunludur. Biz dinsiz, milletsiz, asaletsiz mucitler değil de dindar, millet, medeniyet ve kültürüne bağlı mucitler, bilim ve san’at adamları olsun isteriz; ülkeye ve dünyaya bunlardan hayır geleceğine inanırız.”
İmam Hatip okullarında ümit veren başarı
İmam Hatip okullarında ümit veren başarı
5 Ağustos, Pazartesi
İşte bu amaca ulaşabilmek için diğer okullarımıza da seçmeli olarak İslam din bilgisi, Hz. Peygamber’in (s.a.) hayatı ve Kur’an-ı Kerim dersleri kondu. Bunlar da yetmez; diğer bütün derslerin kitapları bu anlayış çerçevesinde hazırlanmalı ve daha önemlisi öğretmenler tarafından bu hedefle işlenmelidir. Eğer okullar böyle olursa İmam Hatip okulları da yalnızca mesleğe hazırlayan okullar haline gelebilir. Bu olmadıkça kendi değerlerinin yaşamasını dava edinmiş olanlar uygun okulları da yaşatacak ve amacına buradan ulaşmaya çalışacaklardır.
Ne yazık ki din, medeniyet ve kültür konularında bir kısım insanımızın kafası karışıktır, bir zamanlar zorla Batı’ya yönlendirilmiş olan insanımızın bir kısmı kendi dinine, kültürüne ve medeniyetine yabancılaşmıştır. Onlara kardeşçe davranmak ve kendimizi anlatmak da bizim vazifelerimiz cümlesindendir. Şiddetle, zorla, cepheleşme ile birinin varlığını diğerinin yok olmasında arama ile varacağımız hiçbir hayırlı sonuç yoktur. Mevcut rejim içinde herkes, başkalarına ait olanı ihlal etmeden kendi hak ve hürriyetini kullanarak yaşayacaktır. Biz kimseyi İmam Hatip okullarına zorlamıyoruz, seçmeli dinî dersleri de mecbur eden yok; ama birileri bunlardan rahatsızlar, ikide birde İmam Hatip okullarının ve İlahiyat fakültelerinin çoğaldığından şikayet ediyorlar, yeni Talim Terbiye Kurulu Başkanı da bu şikayete katılanlar arasında.
Herkesin şunu iyi bilmesi gerekiyor:
Düzenleme, program, müfredat, kitap, kurullar ve kararlar ile bizim din, kültür ve medeniyetimizden sapmayı hedefleyenlere de İmam Hatip okullarını türlü oyunlarla yok olmaya mahkum etme peşinde olanlara da bu ülkede geçit yoktur; bunu daha önce deneyenler muvaffak olamadılar, başkaları da –hele de böyle bir iktidar var iken- asla muvaffak olamayacaklardır.
İnşaallah önümüzdeki yılsonunda proje İmam Hatip okulları da mezun verecek; bu okullardan da, yazımın başında söylediğim bilim, san’at ve hizmet adamı namzetlerimiz mezun olacaklar, eğilim ve yeteneklerine uygun üniversitelere yerleşeceklerdir.
Bu yıl, Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından açıklanan 2019 yılı Yükseköğretim Kurumları Sınavında Anadolu İmam Hatip Liseleri, büyük başarılara imza attı.
Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’ne bağlı Anadolu İmam Hatip liselerinden mezun 243.380 aday YKS’ye başvurdu. Öğrencilerden 36.256 lisans, 30.821 önlisans, 20.573 açıköğretim fakültesi olmak üzere %36,01 oranla toplam 87.650 öğrenci üniversitelere yerleşti. Türkiye genelinde ise oran %35,76’dır.
İmam Hatipli öğrenciler seçkin üniversitelerin en çok tercih edilen şu fakültelerine yerleştiler:
İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri, Tıp Fakülteleri, Diş Hekimliği ve Eczacılık Fakülteleri, Mühendislik ve Mimarlık Fakülteleri, İktisadi ve İdari Bilimler Fakülteleri, Hukuk Fakülteleri, Eğitim Fakülteleri, Fen ve Edebiyat Fakülteleri, Havacılık ve Uzay fakülteleri, İletişim Fakülteleri…
Genel Müdürlüğün bir açıklamasından alıntı ile yazıyı noktalayayım:
“…Farklı şehirler arasında değişim programlarının uygulanmasıyla okullar arasında koordinasyonun sağlanması gibi birçok çalışmanın hayata geçirilmesi, öğrencilerimizin büyük başarılar elde etmesine katkı sağladı. İmam Hatip Lisesi okul yöneticileri, öğretmenler, öğrenciler ve velilerimiz ekip ruhuyla hareket ederek büyük bir gayret içerisinde süreci tamamladı. Genel Müdürlüğümüzün 2019-2020 eğitim-öğretim yılında fen ve sosyal bilimler programı uygulayan proje okullarından ilk mezunları verecek olmasından bir yıl önce gerçekleşen bu başarı gelecek adına büyük umut kaynağı oldu. Çok daha büyük başarılar elde etmek için ‘Hedef 2020 Üniversite’, Bakanlığımızın 2023 Eğitim Vizyonu’nda belirtilen ‘Yükseköğretim kurumlarıyla yapılacak iş birlikleriyle İmam Hatip okullarındaki çocuklarımızın bilimsel ve entelektüel gelişimlerini desteklemek için bilim, kültür ve sanat alanlarındaki akademisyenler tarafından verilecek farkındalık ve vizyon etkinlikleri’ hedefi ile Din Öğretimi Genel Müdürlüğümüzün ‘Hedef 2020’ projesi kapsamında hazırladığı eğitim programıyla imam hatip liselerinin başarı grafiği katlanarak devam etmektedir.”
Her ibadet vuslata bir adımdır
04:0011/08/2019, Pazar
G: 11/08/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cânı cânan dilemiş vermemek olmaz ey dil
Ne nizâ eyleyelim ol ne senindir ne benim
Fuzuli
Benim bildiğim şairler içinde aşkı, Fuzuli kadar beliğ ve bedî’ ifade eden bir başkası yok. Tabii onun şaheseri, Efendimiz için yazdığı Su Kasidesi’dir.
Her ibadet vuslata bir adımdır
Her ibadet vuslata bir adımdır
4 Ağustos, Pazar
Hele şu beyit yok mu, onu okudukça hasret ateşi beni bile yakıyor:
Dest-bûsî arzûsuyla ger ölürsem dûstlar
Kûze eylen toprağım sunun ânınla Yâre su
Şöyle sadeleştireyim:
“Ellerinden öpmenin arzusuyla ölürsem
Toprağımdan yap çanak, ver onunla Yâre su”
Bir âşık ölümün vuslat olduğuna inanırsa gözünü kırpmadan cânânı için canını verir.
Eğer Allah Teâlâ kendi iradesiyle canını kurban edenler bana kavuşacaklar deseydi gerçek âşıklar bir an beklemeden canlarını feda ederlerdi.
Fuzulî işte bu aşkı şöyle şiirleştirmiş:
Âşık oldur kim kılar cânın fedâ cânânına
Meyl-i cânân itmesin her kim ki kıymaz cânına
Cânını cânâna vermekdir kemâli âşıkın
Vermeyen cân i’tirâf itmek gerek noksânına
Vasl eyyâmı verüp cânâna cân râhat bulan
Yeğdür andan kim salar cânın gam-ı hicrânına
Aşk resmin âşık öğrenmek gerek pervâneden
Kim yanar gördükde şem’in âteş-i sûzânına
İlk iki beyti inşallah bugünkü nesil de anlamıştır. Son iki beyti bugünkü Türkçe ile ifade edeyim:
“Kavuşma günü gelince sevgilisine canını vererek rahat bulan âşıkın hali, canını ayrılığın kederine salan kimseden daha iyidir.
Âşık aşkın kanununu pervaneden (ışığa âşık olan beyaz kelebekten) öğrenmelidir, Âşık olduğu mum ışığını görünce onun yakan ateşine kendini atarak yanar.”
İşte aşk böyle bir şeydir. Allah, sevgilisi Resul’ün izinde bizi, sevenlerden ve sevdiklerinden eylesin. İşte o zaman “Yar ile bayram kılar gönlümüz”.
Bazılar derler ki:
Dünyada bunca zulüm, acı ve yoksunluk var iken biz nasıl bayram yapabiliriz?
Ben de derim ki;
Bayram herkes ağlarken gülüp oynamak değildir; bayram en büyük ve en önemli cihad olan nefse karşı cihadı, kesilen hayvanla beraber nefsi kurban ederek yaşamanın bayramıdır. Kul, kurbanını boğazlarken şöyle düşünmeli:
“Ya Rab, Seni seviyorum, sen isteseydin biz kendimizi de kurban ederdik, ama en geniş rahmetin sahibi olarak bizden bunu istemedin, zaten etini yemek için keseceğimiz bir hayvanı kesmemizi, ama bunu yaparken asıl nefsimizi kurban etmemizi istedin, işte ben de Senin rızana aykırı olan nefsânî arzularımı senin için kurban ediyorum; sana söz veriyorum, bu cihada devam edeceğim…!”
Zilhicce’nin ilk on günü yapılan her bir ibadet, başka zamanlarda yapılanlardan daha değerlidir ve kul, Rabbine ibadet ede de yaklaşır, her ibadet vuslata doğru bir adımdır. Niyetle kulun her nefesi de ibadet olabilir.
Ya Rab, her nefesimizi vuslata bir adım kıl.
Bayramınız mübarek olsun!
Allahu Ekber
Allahu Ekber…
Tantâvî Nedvî’yi anlatıyor
04:0015/08/2019, Perşembe
G: 15/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hastalanmadan önce bir kitaba başlamıştım, kitabın konusu son yüz elli yıl içinde yaşamış olan İslamcılardı. Benim “İslamcılar” kelimesinden kastettiğim mana şudur: Müslümanların durumunu dert edinmiş, ümmetin içine düştüğü zilletten tekrar izzete yürümesi için birleşmesini, uyanmasını, dini ve dünyayı doğru olarak öğrenmesini, dini aslına uygun olarak yaşamak suretiyle temsil etmesini, hürriyet ve bağımsızlık için gerekirse silahlı cihad yapmasını… çare olarak görmüş, bu maksatla örgütlenmiş, örgüte liderlik yapmış insanlar.
Tantâvî Nedvî’yi anlatıyor
Tantâvî Nedvî’yi anlatıyor
8 Ağustos, Perşembe
Bunların hayat ve tecrübelerini niçin yazmak istedim?
Çünkü okuyunca anladım ki, dertler ve problemlerin önemli bir kısmı hala devam ediyor, yürünen yollar ve uygulanan yöntemlerin de önemli bir kısmı tekrarlanıyor. Halbuki bunların geçmişte hangi sonuçları verdiği, nerelerde isabet ve nerelerde hataların bulunduğu bilinseydi ibret ve örnek alınır, başarı şansı artar, hata ihtimali azalırdı.
İlk dört cildini bitirmek nasip olmuş ve İZ yayıncılığın “İslami Hareket Öncüleri” adıyla yayınladığı bu ciltlerde şu zevat yer almış idi.
Tunuslu Hayreddin Paşa (1822-1890), Said halim Paşa (1863)- 1921), Muhammed İkbal (1877-1938), Kevâkibî (18541902), Hasen el-Bennâ (1906-1949), Seyyid Kutub1906-1966), Mevdûdî (1903-1979), Ebu’l-Hasen en-Nedvî (1913- 1999), Osman Fudi (1754-1818), Muh. b. Ali Senusi(1787 - 1859), Şeyh Şamil (1797-1871) , Şihab Mercani (1818-1889) , Musa Carullah (1878-1949), Halim Sabit (1883-1946, Ali Süavi (1839-1878) , Namık Kemal (1840-1888), Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi (1858/59-1920), Cemâleddîn el-Kasimî (1283/1866 - 1332/191, Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi (1865- 1914), Şeyh Saîd (1866- 1925), İskilipli Âtıf Hoca (1876-1926), Mustafa Sabri (1869-1954) , Hüseyin Kâzım (1870-1934), Ahmed Naîm (1872-1934), Mehmed Akif (1873-1936), Zeynelâbidîn Efendi (1869-1940), Ahmed Ziya Efendi (1873-1925).
Bu yazının başlığında isimleri bulunan iki zattan Nedvî, adı geçen kitabımda genişçe bahse konu edildi. Ali et-Tantâvî ise yüzlük listemde var, Allah imkan lütfederse onu da yazacağım.
Geçende Nebvî’nin “fî mesîreti’-l-hayat” isimli hayat ve hatırat kitabını tekrar okurken, kitabı takdim eden Ali et-Tantâvî’nin yazdıklarından bir kısmını paylaşmakta fayda gördüm.
Önce Ali et-Tantâvî’yi (1909-1999) kısaaca tanımamız gerekiyor. Kendisi “fakihlerin edibi, edebiyaçıların fakihi” diye tanınır. Pek çok ve değerli kitapları ve makaleleri vardır. Torunu onun hayatı ile ilgili bir kitaba yazdığı takdimde şu cümlelere de yer vermiştir:
“Dedemi nasıl anlatayım, öylesine tanınmış bir zatın anlatılmaya ihtiyacı var mı dır? Yapıp ettiklerinden hangisini anlatayım, hangisini bırakayım! Onun bir asra yakın hayatı boyunca dünya büyük bir değişim yaşadı, o bunu yalnızca seyretmedi, İslam dünyasındaki değişimin mimarlarından bir olarak da devrede oldu. İlkokuldan üniversiteye kadar her dereceli okulda öğretmenlik yaptı, kızları da erkekleri de okuttu, yargının bütün kademelerinde görev yaptı, milli harekete katıldı, ümmetin problemleri ile yakından meşgul oldu, İslam dünyasında gitmediği yer kalmadı, sayılamayacak kasar ders, konferans, radyo tv. programına katıldı, yazdıkları ise onbinlerce sayfa tutar…”
İşte bu Tantâvî, Ebül-Hasen Nedvî ile ilgili o kitabın takdiminde şunları kaydediyoır:
“Ben islâmî harekette lider olmadım, ama 1347 yılında Mısır’da okurken “İslam Gençlik Teşkilatı”nın kurulması ile örgütlü hareketin şahidi ve üyesi oldum. Ve ogün bugün hareketin içindeyim. Ebül-Hasen Nedvî gibi, İnsanları İslam’a ve Allah’a çağıran büyük insanları tanıdım. İhvan-ı müslimîn kurulmadan önce Hasen el-Bennâ’yı tanıdım, Dâru’l-ulûm’da bir sınıfta Seyyid Kutub’la beraber oldum, Beşîr el-İbrâhîmî’yi Mısır’da, Şamda, Kudüs’te ve Bağdat’ta tanıdım, Mevdûdî’yi, dayım ve hocam olan Muhibbuddîn el-Hatîb’i tanıdım. Üstadım ve onların da üstadı olan Hızır el-Huseyn’i tanıdım, kardeşim ve dostum Muhammed Mahmud es-Savvaf’ı tanıdım, görmedim ama hakkında çok şey duyarak Türkiye’den Saîd Nursî’yi tanıdım, Allâl el-Fâsî ile Kudüs’te ve Şam’da bir süre beraber yaşadım… Allah yolunun davetçileri çok, ama bunlardan benim tanıdıklarım içinde en önde gelen, en ihlaslı, en çok hatırlanan ve tesiri en derin olan kişi Ebü’l-Hasen en-Nedvî’dir.
İşte size, çoğu benim de listemde bulunan “İslamcılar”, hem onları hem de özellikle Nedvî’yi eserlerini ve hayat hikayelerini okuyarak tanımak da önemli bir nasiptir, tavsiye ederim.
Takdir ve tenkit
04:0018/08/2019, Pazar
G: 18/08/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugünlerde fırsat buldukça Sayın Orhan Koloğlu’nun yazdığı “Abdülhamid Gerçeği” isimli eseri okuyorum. İlmine itimat ettiğim tarihçilerimizden Sayın Murat Bardakçı bu eser için “…hükümdarı konu alan kitaplar arasında en mükemmelidir” diyor. Ben de dayandığı bilgi ve belgeler ile oldukça geniş araştırma imkânını sonuna kadar kullanmış olduğunu görerek takdirle okuyor ve istifade ediyorum.
Takdir ve tenkit
Takdir ve tenkit
11 Ağustos, Pazar
Sayın Koloğlu’nun temel tezlerinden biri Abdülhamid’in İslamcılık ve Panislamizme destek vermediği, hatta engellediğidir. Bu konuyu işlerken İslam Birliği’nin merkezinde olması gereken hilafet konusuna da yer veriyor, İslamcıların Osmanlı ve Arap hilafeti konusundaki tartışmalarını özetliyor ve bu arada Reşid Riza’nın da Arapların halife olmaları gerektiğini iddia eden ve savunanlar arasında olduğunu şöyle zikrediyor:
“İslami çevrede Abdülhamid’in halifeliğine karşı çıkanlar arasında ünlü Arap dergisi al-Manar’ı da hesaba katmak gerekli. Kevâkibî, “Ummu’l-Kurâ” isimli kitabında Arap hilafetinin en büyük savunucusu olmuştu. Ayrıca Manar’da da yazıp Arapça bilmeyenin Müslüman olamayacağını bile ileri sürecek kadar milliyetçilik yapmıştı. Derginin yayıncısı Reşid Riza ise “Dünyadaki Müslümanların Durumu ve Ulemayı Emirler ve Sultanlara nasihata çağrı başlıklı yazısında (Yıl 1906, c. 9. S. 357-65) açıkça Abdülhamid’e cephe almıştır.”
“İslami Hareket Öncüleri” isimli çalışmamda Kevâkibî’yi de inceledim ve yazdım. Bir başka yazımda inşallah sayın yazarın, onun hakkındaki akıl almaz ifadesini irdeleyeceğim.
Reşid Riza’ya gelince, onun kaleme aldığı bir kitabı “Gerçek İslam’da Birlik” adıyla Türkçeye çevirmiş, kitabın başına koyduğum 150 sayfalık bir çalışmamda Efgânî, Abdüh ve Reşid Riza’yı yazmıştım. İlgi duyanlar bu kitabıma bakarak Reşid Riza’nın Abdülhamid’den Mustafa Kemal’e kadar geçen dönemlerde hilafete bakışı ve hadisatın cereyanına uygun olarak düşünce ve teşebbüslerindeki değişimi göreceklerdir. Dergideki yazılarına ekler yaparak Hilafet konusunda ayrı bir eser de yayınlamıştır. Bir başka yazımda inşallah bunu da özetlerim.
Sayın Koloğlu’nun işaret ettiği yeri arşivimde mevcut Menar’dan bularak makaleyi okudum. Aşağıda özetleyeceğim bu makalede R. Riza, Abdülhamid’e cephe almıyor, onun halifeliğine karşı çıkmıyor, İslam dünyasında mevcut bütün ümera ve sultanları istibdaddan vazgeçirmek ve yönetimde İslam’ı ve adaleti merkeze almalarını sağlamak için âlimleri, bütün tebliğ imkânlarını kullanarak nasihat etmeye davet ediyor. Arap hilafetini savunmuyor, böyle bir ifadeyi hiç kullanmıyor, Osmanlı’nın geçmişini övüyor, İslam birliğinin yine Osmanlı hilafetinde gerçekleşebileceğini söylüyor, ancak birlik, uyanış ve diriliş için İslam’ı doğru anlayıp uygulamayı ve yönetimde şûrâ ile adaleti şart olarak görüyor.
İşte özeti:
Osmanlı şu zamanda İslam topluluklarının en ileri seviyede olanıdır, lakin komşuları olan diğer dinden toplumlar ve hatta kendi içindeki gayr-i Müslimler dünyevi hayatın gerekli kıldığı şartlar bakımından daha ileridirler. Bunun sebebi ise Müslümanların, İslam’ın ruhânî ve dünyevi hükümlerini uygulamak şöyle dursun tersine çevirmiş olmalarıdır.
Mısır bir asra yakındır Batı usulü eğitim ve öğretimi taklit ediyor; ne bir mütefekkir, ne bir mucit, ne bir san’at… adamı yetiştirebildi!
Hindistan’da şirke düşmüş batıl din mensupları, tevhid ehli Müslümanlardan daha ileri ve güçlü. Orada bir süre bulunmuş bir dostun anlattıkları insanı ümitsizliğe götürüyor. Bir Mecusi din adamını dinlemiş, cemaatini dünya hayatını düzene sokmak ve güçlü olmak için gerekli olan doğru faaliyet ve bilgiye yönlendiriyormuş. Sonra Mısır’daki Tahrir Meydanı’na benzer bir meydanda dolmuş Müslümanlara hitap eden bir hocayı dinlemiş. Hoca demiş ki, Şeyh Abdülkadir için kesilen bir kurbandan bir karga, bir parça alıp uçarken ağzından et bir kâfir kabristanının üzerine düşse Allah, Şeyh’in hatırı için orada yatanların tamamını affeder! Hoca bir menkıbe daha anlatmış: Şeyhin genç bir müridi vefat etmiş, yakınları gelip onu diriltmesini istemişler, şeyh ölüm meleğinin arkasından yetişmiş ve “müridimi dirilt” demiş, melek “Bu mümkün değil” deyince elindeki içi o gün aldığı ruhlarla dolu olan torbayı çekip elinden düşürmüş, ruhlar dağılıp cesetlerine geri girmişler ve o gün ölenlerin tamamı dirilmişler…!
Eğer hocalar Müslümanlara böyle şeyleri anlatırlar onlar da bunlara inanır, Allah’ın koyduğu dünya ve ahirete ait hükümler ile kanunları-kuralları uygulamazlarsa kurtuluştan ümidi kesmek gerekir (s.358).
Dinin ruhâni temeli tevhid, dünyevi temeli ise yönetimin ehline danışarak yapılmasıdır (şûrâ) ve adalettir. Bugün genel olarak halk tevhidden emirler ve sultanlar da şûrâdan ve adaletten saptılar. Âlimler istibdadı destekliyorlar, karşı çıkanlar ise ancak kalben buğzedebiliyorlar. (s. 361)
Osmanlı sultanının ülkesindeki âlimler hür olmadıkları ve akıbetinden korktukları için ona nasihat edemiyorlarsa mesela Hindistan’daki Nedvetu’l- ulema gibi kuruluşların âlimleri bunu yazılı ve sözlü olarak yapabilirler; çünkü sultanın cezası onlara ulaşamaz (s. 362-363).
“Sultanları ve emirleri açıktan tenkit onlara nasihat zararlı olur, halk yanlış anlar, otoriteleri sarsılır, ayıpları gizlemek gerekir…” diyenler oluyor. Halbuki nasihat yoluyla ıslah, bunu yapmayıp isyan yoluyla birçok masumun kanı dökülerek elde edilecek ıslah ve değişimden evlâdır… (s.364).
Hâsılı, Reşid Riza bu makalede sultana cephe almıyor, Arap hilafetine hiç temas etmiyor ve âlimleri sultan ve emirlere nasihat etmeye çağırıyor.
Nuseybe el-Mâziniyye (Ümmü Umâre)
04:0022/08/2019, Perşembe
G: 22/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
TDV İslam Ansiklopedisi’nde bu değerli ve kahraman sâhâbînin (sahâbiyye kelimesi Türkçe’de kullanılmaz) Sayın Halit Özkan tarafından kaleme alınmış biyografisi vardır. Bir hatıra ile birlikte bu büyük İslam insanını anmak için o maddeyi özetleyecek, başka kaynaklardan küçük ilaveler de yapacağım.
Nuseybe el-Mâziniyye (Ümmü Umâre)
Nuseybe el-Mâziniyye (Ümmü Umâre)
15 Ağustos, Perşembe
Merhum dava arkadaşım Bekir Topaloğlu ile beraber İmam Hatip Okulları için Arapça gramer ve okuma kitabı hazırlamıştık. “Arapça Okuma ve Eski Metinler” isimli kitapta öğrencilere bir yandan dil öğretirken, diğer yandan İslâm tarih, kültür ve değerlerini tanıtmayı da hedeflemiştik. Bu yüzden o zamanın Talim Terbiyesi (yıl 1964) “Bu kitapta ideolojik bir amaca yöneltme var” diyerek kitabı reddetmişti, sonra bir yolunu bulup yardımcı ders kitabı olarak kabulünü sağladık, yıllarca İmam Hatip Okullarında okutuldu, bugün bile bazı eski öğrencilerimiz o kitaptan ezberledikleri parçaları buluştuğumuzda bize okuyorlar. İşte bu kitaba “Nuseybe el-Mâziniyye”nin kısa biyografisini ve şanlı menkıbesini de koymuştuk.
Nuseybe (Allah ondan razı olsun) Hazrec kabilesinin Benî Neccâr koluna mensuptur. Annesi Rebâb bint Abdullah’tır. Bedir gazilerinden Abdullah ve bekkâînden Abdurrahman onun kardeşleridir. Birinci kocası öldüğü için ikinci bir evlilik yapmış ve bu iki evlilikten Abdullah, Habîb ve Temîm isimli oğulları ile Havle adında bir kızı olmuştur
Medineli ilk Müslümanlar arasında yer alan Ümmü Umâre, İkinci Akabe Biatı’nda kocası ve iki oğluyla bulundu. Bu biata iştirak eden iki kadından biri olmasının yanında savaşlarda en önde yer almasıyla da meşhurdur. Uhud’a, Benî Kurayza Gazvesi’ne Hudeybiye’ye, Hayber’in fethine, Umretü’l-kazâ’ya, Mekke’nin fethine, Huneyn’e ve Yemâme savaşına katıldı. Özellikle Uhud, Huneyn ve Yemâme savaşlarında büyük hizmetler gördü. Uhud’da savaşın şiddetlendiği ve Müslümanların zor durumda kaldığı bir sırada kocası Zeyd ve iki oğluyla birlikte Hz. Peygamber’i koruyan pek az sahâbîden biridir. Bu savaşta birçok yerinden yaralandı, ardından bir yıl boyunca yaralarının tedavisiyle uğraştı. Uhud’da gösterdikleri fedakârlıktan dolayı onun ve ailesinin cennette kendisine komşu olmaları için Hz. Peygamber’in dua ettiği ve “O gün nereye baksam Ümmü Umâre’nin beni korumak için savaştığını görüyordum” dediği bilinmektedir.
Ümmü Umâre, Bey‘atürrıdvân’a katılan dört kadın arasında yer aldı. Resûl-i Ekrem, Hz. Osman’ın Mekkeli müşrikler tarafından öldürüldüğü haberi gelince Ümmü Umâre’nin kabilesinin konak yerine geldi ve burada bir ağacın altında ashaptan biat aldı. Ümmü Umâre, sahâbîlerin yanlarında çok az silâh bulundurduğu o gün muhtemel bir düşman saldırısına karşı beline bir bıçak bağladığını söylemiştir.
Huneyn’de Müslümanların baskına uğrayıp dağıldıkları sırada savaşa devam ederek onların tekrar toparlanması için gayret gösterdi, bu arada bazı müşrikleri de öldürdü.
Daha önce Hz. Peygamber’in mektubunu Müseylimetülkezzâb’a götüren ve orada işkenceyle (Müseylime’nin peygamberlik iddiasını kabul etmediği için organları teker teker kesilerek) öldürülen oğlu Habîb’in intikamını almak için yemin etti ve bu amaçla katıldığı Yemâme savaşında kahramanca çarpıştı. Burada bir ara dağılan Müslümanların yeniden toparlanması için uğraşırken on bir yerinden yaralanıp bir elinin kesilmesine rağmen Müseylime’yi aramaya devam etti. Oğlu Abdullah ile Vahşî b. Harb, bahçesine saklanan Müseylime’yi bulup öldürdüler, Nuseybe bunu haber alınca sevindi, maksat hâsıl olmuştu, Rabbine şükretti.
Ümmü Umâre nâzil olan âyetleri ve İslâm’ın hükümlerini dikkatle takip ediyordu. “Müslüman erkekler ve kadınlar, mümin erkekler ve kadınlar, ibadet ve itaat eden erkekler ve kadınlar, özü sözü doğru erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, gönlünü ibadete vermiş erkekler ve kadınlar, yardım yapan erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çokça anan erkekler ve kadınlar, işte bunlar için Allah büyük bir ödül hazırlamıştır” meâlindeki âyet (el-Ahzâb 33/35), bir rivayete göre Ümmü Umâre’nin Hz. Peygamber’e gelerek, “Bakıyorum da Kur’ân’daki her şey erkekler adına, kadınlardan hiç bahsedilmiyor” şeklindeki nazı ve niyazı üzerine nâzil olmuştur.
Aile’de vazifesini bihakkın yapan ana, cihadda kahraman, cemiyette vakarlı ve takvâlı bir hanım üye olan Ummü Umâre Nuseybe el-Mâziniyye ne güzel bir örnek. Ona benzemeye çalışmak ve onunla cennette buluşmak ne güzel bir son!
“Mevlâ görelim neyler”
04:0023/08/2019, Cuma
G: 23/08/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Biz en aziz ve şüphesiz sahih dinin mensupları olarak ‘Kitab’ın kavlince Müslümanlar olursak, Allah’ın, sonucu kulun irade, gayret ve tedbirine bıraktığı durumlarda üzerimize düşeni eksiksiz yaparsak bizim üstün, aziz, hakim ve insanlığı iki cihanda saadete çağıracak bir ümmet olacağımızı kitabımız bildiriyor.
“Mevlâ görelim neyler”
“Mevlâ görelim neyler”
16 Ağustos, Cuma
Elin Siyonistleri dünyanın dört bucağına dağılmışlar, kitaplarında kendilerine vaad edildiğine inandıkları toprakların bir avucuna 1940’lı yıllarda ufak ufak yerleşmeye başlamışlar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar kendilerince kutsal olan bir davada birleşmişler, birlik olmuşlar; her biri bulunduğu yerde bütün imkanlarını kullanarak davalarına yardımcı oluyor.
Bize de kitabımız yukarıda işaret ettiğim güzellikleri vaad etmiş, ama şartlı bir vaad, biz şartı yerine getirmediğimiz için meşrut da tahakkuk etmiyor. Şartın başında birlik var; Kitab bizi birliğe çağırıyor, biz her şeyi bahane ederek ayrılmayı, parçalanmayı, birbirimizle uğraşmayı, hatta savaşmayı tercih ediyoruz.
Kitab bizi güzel ahlaka çağırıyor, Peygamberimiz (s.a.) bunun için gönderildiğini söylüyor, en güzel ahlak örnekliğini bizzat yaşayarak önümüze koyuyor; biz ise birçok konuda, işte, ilişkide, davranışta İslam ahlakının dışında yaşıyoruz.
Evet daha birçok şartı yerine getirmiyoruz, ama başta imanımız olmak üzere güzel hasletlerimiz ve hala muhafaza ettiğimiz değerlerimiz var. İnşaallah kötü iyiyi kovmayacak, aksine iyi kötüyü kovacak, nasihatların yanında ümmet olarak maruz kaldığımız musibetlerden ders alarak doğru yolu bulacağız.
Bir güvencim de şimdilik az da olsa iyi yetişmiş insanlarımızın bulunmasıdır. Birçok yerde bu eksiklik hissedildi ve adam yetiştirmek için özel gayretler başladı, bunların bir kısmı meyve de verdi, veriyor.
Bu yazıda asıl bahsetmek istediğim konu dünyada Müslümanların geleceği hakkındaki bizi sevindiren, ağyarı endişeye düşüren tahminler ve haberlerdir. Öyle anlaşılıyor ki, ABD ve Avrupa dünyada Müslümanları geriletmek veya yok etmek için plan üstüne plan yaparken bir üst plan bunları silip süpürecek gelişmelere yol açıyor.
TimeTürk ve BBC Türkçe’nin iki haberinden bazı alıntılar yapacağım:
2050’de Avrupa, İslâm’a teslim olacak. Yapılan son araştırmalar, Hıristiyanlık’tan sonra en yaygın ikinci din olan İslâm’ın, 2050’de benzeri görülmemiş bir şekilde Avrupa kıtasına yayılacağını gösteriyor. Ayrıca Müslüman nüfusunun 2050 yılında Hıristiyan nüfusu yakalayacağı öne sürülürken; yapılan araştırmalarda şiddet ve kışkırtmaların İslâm’a olan ilgiyi daha da artırdığı görüldü.
İslam, Orta Asya, Endonezya, Orta Doğu, Güney Asya, Kuzey Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerinde en yaygın din. Asya-Pasifik bölgesi ise en büyük Müslüman nüfusa sahip.2010’daki Pew Araştırma Enstitüsü’nün istatistikleri, Avrupa Birliği’ndeki Müslüman nüfusun 16 milyon Müslüman olarak tahmin edildiğini gösterdi; ancak son iki yıl için yapılan tahminler, bu sayının 25 milyona (Rusya hariç) yükseldiğini gösteriyor.Kuzey ve Güney Amerika’da, Müslümanların sayısının yaklaşık dört milyon olduğu tahmin ediliyor: 3.5 milyon kişinin ise kuzey kesimde, çoğunlukla Afrika kökenli, geri kalanı merkezde ve güneyde yoğunlaştığı gözleniyor.
Avustralya’daki Müslümanların sayısının ise 300 binden fazla olduğu ve bu kıtanın ileriki zamanlarda daha çok Müslüman nüfusu çekebileceği belirtilirken, 55 İslami derneğin de faaliyet gösterdiği açıklandı…Pew’in araştırma raporu, dünyadaki Müslüman sayısının 2010 ve 2050 yılları arasında yüzde 73 oranında artacağını öngörmüştür.
2010 yılında dünyada 1,6 milyar Müslüman ve 2,17 milyar Hıristiyan vardı, ancak demografik değişiklikler göz önüne alındığında, 2050 yılına kadar 2,76 milyar Müslüman ve 2,92 milyar Hıristiyan olacak, her iki din de aynı oranda büyümeye devam ederse, Müslümanların sayısı daha da artacaktır.İngiliz gazetesi The Guardian 2017’de yayınlanan bir araştırmada, pek çok nedenden dolayı artış olduğunu söylüyor. Özellikle Avrupalı Müslümanların çoğunluğunun genç olması ve doğum oranının diğer tüm dini topluluklar arasında en fazla olması artış konusunda önemli bir etken. Bu çalışmaya iş ve meşru göçler de eklenebilir.İslam’ın Avrupa yerli halkı arasında rağbet görmesi ve hızlı yayılmasında en büyük nedenlerinden biri de, bu kıtada aktif İslam savunucularının bulunması.
Ayrıca İspanya’da yayımlanan bir kitapta, “dünyadaki Müslümanların sayısındaki artışın nedeni, yalnızca İslam ülkelerindeki nüfus artışından kaynaklanmadığını belirtilerek, ABD’deki 11 Eylül saldırıları örnek gösterildi. Saldırılardan sonra, ABD’lilerin İslam’a olan ilgisinin arttığını, çok sayıda kişinin de İslam’la müşerref olduğu dikkati çekti.” 20 Haziran 2004’te yayımlanan Fransız İstihbarat Ajansı’nın bir raporunda ise, Fransa’da bir yıl içinde İslam’a girenlerin sayısının 30 ile 40 bine ulaştığı belirtiliyor.
“Mevlâ görelim neyler/ Neylerse güzel eyler.”
R.Riza, Hilâfet ve Abdülhamid
04:0025/08/2019, Pazar
G: 25/08/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir tarihçimiz Reşid Riza’nın Abdülhamid’in hilâfetine karşı çıktığını ve Arap hilâfetini savunduğunu yazmış, bu iddiasını, R. Riza’nın el-Menâr’da çıkan bir makalesine dayandırmıştı. Geçen hafta bu makaleyi özetledim ve mezkûr iddialara mesnet olacak bir ifadesinin bulunmadığını gösterdim. Bu arada R. Riza’nın hem Abdülhamid hem de hilâfet konularındaki düşüncesini başka yazılarıma bıraktım.
R. Riza’nın hayatını, düşünce ve İslâmî hareketteki yerini merak edenlere benim, “Gerçek İslâm’da Birlik” kitabımın girişini kaynak gösterdim. Geniş bilgiyi yine oraya havale ederek hilâfet ve Abdülhamid konusundaki düşüncesini birkaç yazıda özetleyeceğim.
Reşid Riza, Osmanlı Devleti’nde yürütülen ıslahat hareketi ve bu hareketin getirdiği tepkiler içinde geçen istibdad ve meşrutiyet dönemlerini yaşamış, ayrıca Cumhuriyet döneminin de on iki yılını idrak etmiştir. Toplumun dönüşümü, siyasetin yönü ve akışı bakımından birbirinden farklı olan bu dönemler içinde, onun da siyasi görüş ve tavrı değişiklikler geçirmiş, görüş ve eğilimlerin içinde oluştuğu şartlar düşünülmediği takdirde çelişkili görünümler ortaya çıkmıştır. Onun siyasi görüşlerini ve tavrını etkileyen dönemler; Sultan Abdülhamid, İttihad ve Terakki yönetimi ve Birinci Dünya Harbi’nden sonra parçalanan Osmanlı Devleti’nin topraklarında kurulan yeni devletlerin bağımsız veya yabancıların egemenliği altında sürdürdükleri yeni yönetim dönemleridir. Son dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin hilâfeti kaldırması ve halifeyi yurt dışına sürmesiyle ortaya çıkan boşluk da onun, bilhassa hilâfet ve İslâm birliği konularındaki düşünce ve tasarılarını etkilemiş, değişme ve gelişmelere sebep teşkil etmiştir.
Abdülhamid dönemi (1898-1909 yılları)
Şeyh Muhammed Abduh gibi öğrencisi R. Riza da, Osmanlı hilâfetinin (saltanatın) meşruluğuna kani idi, bu devletin İslâm’ı ve Müslümanları koruduğuna ve ümmetin menfaati için çalıştığına inanıyordu. Önemli amaçlarından biri olan ümmetin birliğinin de, (İslâm birliği, el-câmi’atu’l- İslâmiyye) Osmanlı Devleti çerçevesinde gerçekleşebileceğini düşünüyordu. Ayrıca ümmet çapında yaymayı istediği inanç ve düşüncelerinin tek aracı olan dergisinin, bir engele uğramadan çıkmasını ve yayılarak okunmasını istiyor, bunun da saltanatla iyi geçinmeye bağlı olduğunu biliyordu. İşte bu inanç ve düşünceler onu, hocası Abduh’un da etkisiyle başlangıçta Sultan Abdülhamid’i tutmaya, onu ve saltanatını övmeye, aleyhindeki söz ve hareketlere karşı çıkmaya sevk etti. Derginin ilk sayısında neşrettiği çıkış yazısında şöyle diyordu: “Derginin meşrebi Osmanlı, lehçesi Hamîdî’dir (Abdülhamîd’in dilinden konuşur), Devlet-i Aliyye’yi hakkıyla savunur, Sultan-ı A’zam’a sadakatle hizmet eder ve onun şahsına yöneltilen karalamaları, kötülemeleri defetmeye, göğüslemeye çalışır...” (I, s. 13; aynı mealde, Sayı: 5, s. 88). Sultan’ın bütün ülkeye ilim ve maarifi yaymak için gayret gösterdiğini, taassup göstermeden her grubun mektep açmalarına yardımcı olduğunu övgü ile kaydediyordu (III, s. 140). Ona göre Sultan’ın, Almanlarla anlaşarak 1903-1908 yılları arasında yaptırdığı Hicaz Demiryolu, bölgeye büyük maddi ve manevi menfaatler sağlayacaktı, buna bütün Müslümanların yardımcı olmaları gerekirdi (III, s. 301,317). R. Riza yalnızca Sultan Abdülhamid’i tutmakla kalmıyor, Osmanlı hanedanını devlet kurma, savaş kazanma, iyi ahlâk, şahsi menfaat ve israftan kaçınma gibi hasletlerinden dolayı övüyor ve devletin kurucusu Osman’ın davranışlarını delil olarak gösteriyordu (VI: s. 878). Reşid Riza’nın hemşehrisi ve dostu Abdurrahman el- Kevâkibî ve benzeri Müslüman Arap milliyetçileri, hilâfetin Arapların hakkı olduğunu, Türklerin bunu onlardan gasbettiklerini ve hakkını da veremediklerini, isdibdada ve zulme saptıklarını, Hıristiyanlar İspanya’da Müslümanları kılıçtan geçirirken, Sultan Selim’in de Mısır’da Müslümanları kılıçtan geçirdiğini, bunu da sırf saltanatını korumak için yaptığını... ileri sürüyorlardı (Amâra, el- A’mâlu’l-Kâmile li’l-Kevâkibî, 1970, s. 342). Bu iddialar onu üzüyordu, hatta Kevakibi’nin Ummu’l- Kurâ isimli eserini Menar’da tefrika ederken, Türklerin ve Osmanlıların aleyhinde olan kısımları çıkarıyor ve bunların doğru olanlarının da, herkes tarafından bilinmesinin doğru olmadığını kaydediyordu (IV, s. 959). Reşid Riza’nın İslam birliği anlayışı da, Efgânî’den ziyade Abduh’un ve Abdülhamid’in anlayışlarına paralel düşüyordu. Bu birliğin iki bağı vardı; siyasî olanı Osmanlı teb’ası olma bağı idi ve dinleri farklı olan grupları da birbirine bağlıyordu. Dinî olanı ise İslâm bağı idi ve Müslümanları ikinci bir bağ olarak birbirine bağlıyordu. Bu iki bağ ile Osmanlı teb’ası, sultanın etrafında birleşmeli ve devleti parçalamak isteyen yabancıların karşısında yekvücut olmalı idiler. (V, s. 794.X, s. 200-214).
R. Riza, Osmanlılara ve Abdülhamid’e karşı bu tavır ve tutumunu sürdürürken bölgedeki Osmanlı yöneticilerinin, ailesine, kendisine ve bazı yakınlarına yaptıkları haksız davranışları biliyor, sultanın ısrarla sürdürdüğü istibdad idaresini de görüyordu, ancak mevcut şartlar içinde bu yönetimin kötünün en iyisi veya iyi tarafının kötü tarafına galip bulunduğunu düşünüyordu. Bu sebeple, bütün ayrılıkçı kuruluşlardan ve teşebbüslerden uzak kalmış, bunlara karşı mücadele vermişti. Ancak Kahire’de kurulan ve yerinden yönetim (lâ-merkeziyye) isteyen bir cemiyete (Cem’iyyetu’ş-Şûrâ el-Osmaniyye’ye) üye olmaktan da geri durmamıştı. Mısır’a göçmüş bulunan Suriyeli Refik el-Azm, Abdülhamid ez-Zehrâvî, Muhibbuddin el-Hatîb gibi arkadaşlarının da etkisiyle, Arap topraklarının Osmanlı devleti ile ilişkisi konusundaki düşüncesinde, yavaş da olsa bir değişme meydana geldi; Osmanlı’nın merkezî yönetiminin Arapları ihmale sebep teşkil ettiği düşüncesinden hareketle artık la-merkezi (yerinden, Amerika Birleşik Devletlerine benzer bir federatif sistem) talep etmeye başladı. Reşid Riza’nın siyasi görüş ve projesinde meydana gelen bu değişiklik, Sultan Abdülhamid’in hal’inden sonraki yazılarında açıklık kazandı, İttihad ve Terakki iktidarının yerleştiğine kanaat getirinceye kadar, yine de ihtiyatı elden bırakmadı. Bundan emin olduktan sonra dergisinde Abdülhamid devrindeki istibdad yönetimi ile meşru olmayan tasarrufları tenkit etti, kötü sonucu kötü davranışların getirdiğini ifade etti (XII; s. 276-279, tarih: 19- Mayıs-1909).
(İttihatçılar dönemi ile devam edelim).
Reşid Riza İttihatçılar ve hilâfet
04:0029/08/2019, Perşembe
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İttihatçılar iktidara gelmeden önce yönetimle ilgili iki önemli söz vermişlerdi:
a) Anayasaya dayalı yönetim,
b) Yerinden (lâ- merkezî) yönetim.
Obama Çin'le İran'ı konuştu
Obama Çin'le İran'ı konuştu
21 Temmuz, Salı
Reşid Riza istibdad yönetimine karşı olduğu, İttihatçıların verdikleri sözler doğrultusunda talepleri de bulunduğu için, bunları gerçekleştirmek üzere harekete geçti, İttihatçılara ümit bağladı ve hem yazılarında, hem de bizzat yaptığı görüşmelerde taleplerini dile getirdi; Araplarla Türkleri Osmanlılık bağı içinde birbirine yaklaştırmaya çalıştı, İttihatçıların merkezî yönetimden vazgeçerek eyaletlerde meclisler teşkil edilmesini ve iç işlerinde bunlara geniş selahiyetler verilmesini, yönetimde ve eğitimde İslam’ın ön plana çıkarılmasını, Arapça’nın yaygınlaştırılmasını istedi. Hilafetin en önemli kurumlarından biri olan adliye (kaza) kurumu ile ilgili yazılar yazdı, şer’iye mahkemelerinin en azından nizamiye mahkemeleri kadar güçlendirilmelerinin ve selahiyetlerinin genişletilmesinin zaruretine işaret etti. (XI, s. 539-545, 865 vd.; s. 27 vd. XII, s. 55 vd.)
1911 yılına gelindiğinde R. Riza İttihatçılardan da ümidini kesmeye başlamıştı; çünkü bunlar da sözlerinde durmamışlar, Arap topraklarında açtıkları cemiyet şubelerinde halktan para toplamak için baskılar yapmışlar, haksız vergiler koymuşlar, İngilizlerin sömürülerine göz yummuşlar, İtalyanların Trablus’u işgal edeceklerini bildirmeleri ve engel olmaya kalkışmamalarını istemeleri üzerine, oradan Osmanlı askerlerini çekmişler, devletin topraklarına ve teb’asına sahip çıkmamışlardı. Osmanlı halklarını kaynaştırmak için gayret sarfetmek yerine, Türkçülük ve Turancılık politikasına sapmışlar, yönetimde İslam’ı arka plana atmışlardı. (XIV, s. 471-475; XVI, s. 55 vd; Şekib Arslan, Hazıru’l- âlemi’l-İslamî, Kahire 1352, C. I, s. 157-160). R.Riza önceleri İttihatçılara nasihat ederek; onları sözlerinde durmaya ve taleplerini yerine getirmeye çağırdı. Bu çağrıların fayda vermediğini görünce, tenkitlerini sertleştirmeye başladı, bu da fayda vermeyince, İttihatçılara cephe alarak mücadele bayrağını açtı, bir yandan Arap liderlerini İttihatçılara karşı mücadeleye çağırıyor, iktidarın her emrini yerine getirmemelerini istiyor, diğer yandan İttihatçıların örtük yüzlerinden peçeyi kaldırarak, halka onların gerçek yüzlerini göstermeye çalışıyor, yazılarında onları şöyle değerlendiriyordu: “Bunlar Selanik ve Paris meyhanelerinde, kulüplerinde yetişmiş bir avuç gençtir, birçok subayı da yoldan çıkarmış, onların gücüne dayanarak yürürlüğe koydukları anayasayı, devletin unsurlarını parçalamaya ve adını tarih sahnesinden silmeye vasıta kılmışlardır... Bunların amacı Türk milliyetçiliğini canlandırarak, bu unsura dayalı ve Batı medeniyetine mensup bir toplum ve devlet oluşturmaktır.” (XVI, s. 56, 61 vd.)
R.Riza yalnızca yazılarıyle kalmadı, parti ve derneklere, siyasi konferanslara katılarak da tezini hayata geçirmeye çalıştı. Bu partilerden birisi 1912 yılında kurulan “Hizbu’l-la- merkeziyyeti’l- Osmanî” dir. Bu parti, Osmanlı toplumundan ayrılmaksızın Arapların, yerinden yönetimlerini ve devletin ihmal ettiği “yabancı istilasına karşı toprakları savunacak” kuvvetlerin oluşturulmasını savunuyordu. 1913 Haziran’ında, R.Riza’nın arkadaşı Abdulhamid Zehrâvî’nin başkanlığında, Paris’te toplanan Birinci Arap Konferansı’nda da dile getirilen bu görüşü, kendisi yazılarında teyit ediyor, bunun ne ayrılığı, ne de kavmiyetçiliği ihtiva ettiğini ileri sürüyordu: “Yerinden yönetimi isteyenler (parti), ancak bu tarz bir yönetimin hem devleti, hem de topraklarını ecnebi işgalinden koruyacağına ve kurtaracağına inandıkları için, bunu istiyorlar... Parti tam olarak Osmanlı’dır, onun programında, Arap milliyetçiliğine çağıran veya Türk milliyetçiliğinden nefret ettiren bir kelime bile yoktur, o yalnızca bütün Osmanlıları, meşru ve hukuki yollardan yerinden yönetime çağırmaktadır.” (XVII, s. 389 vd., 537 vd.)
R. Riza’nın çabalarına rağmen İttihatçılar, bilhassa 1913 yılında kurulan ve birçok subayı da bünyesine alan Mahmud Şevket Paşa hükûmetinden sonra, şiddet ve baskılarını arttırdılar ve bilhassa Suriye’de Cemal Paşa, birçok masuma işkence edip kan döktü, R.Riza, bu tutumun kötü sonuçlar doğuracağını, Osmanlı unsurlarını (halklarını) iyice birbirinden ayırıp düşman gruplar haline getireceğini dile getiren yazılar yazdı (XIX, s. 75-82), Parti ve Arap Konferansı, son bir defa daha İttihatçılara el uzatmak üzere, Zehrâvî’yi temsilci olarak İstanbul’a gönderdi, hükûmet onu oyaladı, vazifeler vererek tesirsiz hale getirmeye çalıştı, sonra da Cemal Paşa eliyle 1916 yılında ortadan kaldırdı. Bu son olaylar R. Riza’nın, genel olarak Türk saltanatına karşı tavır ve tutumunda yeni bir aşamaya girmesine sebep oldu, artık yazılarında İttihatçıların Türk kavmiyetçiliğine karşı Arap kavmiyetçiliğini dile getiriyor, Osmanlı ve Arap medeniyetlerini karşılaştırıyor ve Turan ırkının, yakıp yıkmanın ötesinde medeniyyete önemli bir katkısının bulunmadığını ifade ediyordu. (XIX, s. 236, XX, s.43 vd). Bu ifadelerine rağmen, onun karşı çıktığı husus, yine de Osmanlı hilafeti ve hakimiyeti değildi, tepkisi ırkçılığa karşı idi. Bu sebeple Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının Yunanlılara karşı kazandıkları zaferden sonra, geri kalan ümitlerini bir müddet için onlara yöneltti.
(M. Kemal dönemi ile devam edelim)
Hilafetin kaldırılması ve sonrasında Reşid Rıza
04:0030/08/2019, Cuma
G: 30/08/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İttihad ve Terakki Fırkası’nın genç unsurlarından bir kısmını da içine alan Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, Anadolu direnme hareketinin başına geçerek İstiklal Harbi’ni kazanıp Lozan’da bir barış andlaşması da imzalayınca, Reşid Riza’nın Türklerle ilgili ümitleri yeniden canlanır gibi oldu.
Nazlı'nın cenazesini kadınlar taşıdı
Nazlı'nın cenazesini kadınlar taşıdı
21 Temmuz, Salı
Kazanılan zaferi, bu zaferin komutanı Mustafa Kemal’i hararetle alkışladı, onun İslam’a ve Müslümanlara hizmet ettiğini, ırkçı-turancı İttihatçılardan da farklı olduğunu dile getiren övücü yazılar yazdı. Lozan’da, Avrupalı büyük devletlerin, yanlarına Balkanlıları da alarak, Türklere karşı birleşmelerinin fayda vermediğini ve burada da yeni kadronun dehalarını gösterdiklerini, geçmişe nisbetle iyi muamele gördüklerini ve müsbet sonuçlar aldıklarını ifade etti (XXII, s. 744; XXIV, s. 145-146). Ancak çok geçmeden Mustafa Kemal Cumhuriyeti ilan etmiş, halifenin selahiyetlerini kısıtlayarak dinî- manevî alanla sınırlamış, bir müddet sonra hilafeti kaldırarak halifeyi sınırdışı etmiş, şer’i mahkemeleri, şer’iye vekaletini, dini tedrisatı kaldırmış, din ile devlet işlerini birbirinden ayırmıştı. Bütün bu tasarruflar karşısında Reşid Riza’nın Mustafa Kemal ve ekibine karşı tavrı değişti, önce bunların yanlış olduğunu, milletin bu değişiklikler karşısında sükut etmesinin haramların en büyüğünü teşkil ettiğini ifade etti. İnkılablar devam ettikçe üslubunu daha da sertleştirerek “bunların da İttihatçılardan farklı olmadıklarını, istibdad ve fesatların Abdulhamid ve İttihat yönetimlerinden daha da beter olduğunu, Türk milletini İslam’dan uzaklaştırma yönünde, öncekileri de geride bıraktıklarını, yaptıklarının İslam’dan çıkıp küfre girmekten başka bir şey olmadığını...” kaydetti. (XXV, s. 280, 319; XXVIII, s. 635 vd.; XXIX, s. 255 vd.)
Reşid Riza, 1922 yılında Türkiye’de hilafetin selahiyet çerçevesinin daraltılmasından önce de, çeşitli yazılarında hilafet konusunu ele almış, İslâmî kaynaklarda yer aldığı şekliyle onu savunmuş, bu sistemin Doğu’da ve Batı’da denenmiş bulunan mutlak monarşi, parlementer monarşi, cumhuriyet gibi rejimlerden farklı olduğunu, İslam’da din ve devletin birbirinden ayrılmasının mümkün olmadığını, bu gibi teşebbüslere, sultanların gerçek hilafeti temsil ve tatbik etmemiş olmalarının sebep olduğunu, bu yüzden (sultanlar dini koruyup dünyayı onunla yönetmedikleri için) hem hilafet sisteminin zayıfladığını, hem de İslam dünyasının parçalandığını... ifade etmişti. (I, s. 33, 34, 35; II, s. 353-355) Bu ve benzeri yazılarında, Raşid Halifelerden sonra hilafetin saltana dönüştüğünü, bu ikisi arasında büyük farkların bulunduğunu, İslam’ın saltanatı mahkum ettiğini de ifade ediyordu, fakat içinde bulunduğu şartlar, gerçekleştirmek istediği ıslahat, Araplarla Türkler arasında güçlendirmek istediği birlik öyle gerektirdiği için, Osmanlı hilafetini tahlil ve tenkit etmiyor, aksine destekliyordu. Onun bu tavrı, Mustafa Kemal’in hilafet sistemini değiştirmesine, arkasından Cumhuriyeti ilan ederek din ve devlet işlerini birbirinden ayırmasına kadar devam etti. Bu değişiklikler vücuda gelince, R. Riza önce el- Hilafe evi’l- İmametu’l- Uzmâ isimli eserini kaleme alarak, hâlâ ümitvar olduğu yeni yöneticilerden, hilafetin kaldırılması değil, ıslah edilmesi yönünde yeni adımlar atmalarını talep etti, bu talebe ters düşen yeni değişiklikler karşısında kalınca da, tavrını sertleştirdi ve gerek hilafet ve gerekse İslam birliği konularında, başka yerlerde, başka yöneticiler ve yeni modeller aramaya başladı.
R. Riza hilafet konusundaki eserini, önce Menar Dergisinin 23-24. ciltlerinde, 1922-1923 yıllarında bir dizi yazı olarak neşretti, sonra da 1923 yılında ayrı kitap olarak çıkardı.
Müellif kitabının girişinde (Kahire, 1988, s. 10-13) Mustafa Kemal’in hilafet, din- devlet ilişkisi vb. konularda yaptığı inkılabları zikrettikten sonra, bunların doğru olmadığını, yeni Türk yönetimini dine ve Müslümanlara yaptığı ve yapacağı hizmetten dolayı desteklediğini, ancak bu desteğin şartlı olduğunu, âlimlerin güçlü yönetimler karşısında doğruyu söyleme vazifelerinin bulunduğunu, bu vazifenin ihmal edilmesinin önemli menfi sonuçlarının görüldüğünü, bu kitabı işte bu sorumluluk duygusu içinde kaleme aldığını ve sağlam kaynaklara dayanarak hilafet konusunu anlatacağını ifade ediyor. Bu arada doğrudan Türk milletine seslenerek (özetle) şöyle diyor:
“Yeryüzünde en büyük manevi güç İslam’dır. Doğu Medeniyeti’ni canlandıracak ve Batı Medeniyeti’ni yıkacak olan güç de budur, faziletsiz medeniyet, dinsiz de fazilet olmaz. İlim ve medeniyetle uyum içinde olan İslam’dır, kilise talimatıyla bağımsız ilim arasındaki çekişme ve çelişmeye rağmen Batı Medeniyeti’nin bugünlere kadar ayakta kalması, gerçek Hıristiyanlık’tan kalma fazilet kırıntılarının bu dünyada gerçekleştirdiği denge sayesinde olmuştur. Giderek din zayıflamış, akıl ve bilim onu hayat sahasından uzaklaştırmış, bu sebeple din ile birlikte medeniyet de tehlikeye girmiştir. Bugün insanlık, bütün haksızlıkları, sömürüleri ortadan kaldıracak, adil dengeleri kuracak bir ıslahata muhtaçtır, bu da ancak islamî yönetimle gerçekleşebilecektir. Ey kahraman Türk milleti! İnsanlığın bu umudunu ebedi kılacak olan eseriniz, savaşlardaki zaferleriniz değil, insanlığa sunacağınız hizmet olacaktır. Batı’yı taklid ederek bu şereften mahrum kalma! Sen onların medeniyetlerinden daha üstünü ile Batılılara önder (imam) olmaya layıksın. Batılı devletleri tehdit eden bağnaz bir İslamî birlik oluşturmak için değil, insanlığa hizmet etmek üzere medeniyet ile dinin rehberliğini birleştirmek için hilafet yönetimini yenile ve yeniden kur. Bu takdirde sana, bazı Batılı siyaset ve düşünce adamları da yardımcı olacaklardır. İşte bu maksatla şu kitabımı sana hediye ve ithaf ediyorum.”
(Gelecek yazıda kitabı özetleyeceğim)
Reşid Riza’nın hilâfet teorisi ve çalışmaları
04:001/09/2019, Pazar
G: 1/09/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Reşid Riza’nın hilafet teorisini, Hilafet konulu eserinde ortaya koyduğu – ya tartışmalı konularda yaptığı tercihler, yahut da kendi buluş ve görüşleri olarak- dikkat çeken düşüncelerini şöylece özetlemek mümkündür;
Beyoğlu ve Başakşehir'de polis teröristlere müdahale etti
Beyoğlu ve Başakşehir'de polis teröristlere müdahale etti
22 Temmuz, Çarşamba
1. Normal durumlarda halifenin Arap ve Kureyş kabilesinden olması şartı sahih hadîslere dayandığı için, daima geçerlidir. Diğer milletlerden halife olanlar bunu güçlerine dayanarak zorla elde etmişlerdir (teğallub), âlimler bu nevi hilafeti de -zaruret gereği- geçerli saymışlardır. (s. 26-32,43 vd.).
2. İstibdada, zulme, meşru olmayan davranışlara ve uygulamalara sapan halifeyi azletmek, ümmetin temsilcilerinin (ehlu’l- halli ve’l-akdin) vazifesi ve selahiyeti dahilindedir. Diğer fertlerin yalnızca itiraz etme, doğruyu açıklama hakları vardır. Halifeyi azletmeyi gerektiren sebeplerden biri de istibdada, mutlak monarşiye sapmaktır. Bu durumda da Türklerin yaptığı gibi halife azledilir. Mithat Paşa ve arkadaşları İslam’ı bilmedikleri için Batıyı taklid ederek bir anayasa yapmak suretiyle, halifenin selahiyetlerini kısıtlama yoluna gittiler, Mustafa Kemal ve arkadaşları ise hilafetle birlikte Osmanlı devletini de ortadan kaldırdılar. (s. 33,49). Ankara hükûmeti yeni bir yönetim şekli getirdi ve bunu anayasaya bağladı, yeni bir hilafet şekli getirdi, fakat bunun nizamını, kanununu koymadı. (Daha sonra bu hilafet de kaldırılmış ve halife yurtdışına sürülmüştür.) Hilafet için belli bir isim şart değildir, ancak halifenin vazife ve selahiyetleri bellidir, meşru hilafet düzeni bozulduğu takdirde, buna tepki gösterilmesi tabiidir.
3. Halife devleti danışma (şûrâ, meşveret) yoluyla yönetecektir. Kur’an-ı Kerim bunu getirmiş, Rasulullah (s.a.) de uygulayarak ümmeti danışmayla yönetime alıştırmıştır. Danışmanın şekli, usulü zaman ve mekan şartlarına göre değişeceği için bu husus, değişmez naslarla belirlenmemiş, her çağda uygun usulü bir kanunla ortaya koyma işi temsilcilere (ehlu’l-halli ve’l-akde) bırakılmıştır. Bunlar vazifelerini yapmadıkları içindir ki, ilk uygulamalar devamlı hale getirilmiş, hatta bundan da sapılmıştır. (s. 38-41).
4. Belli bir zaman dilimi içinde İslam dünyasında birden fazla meşru halifenin bulunmasının caiz olup olmadığı tartışılmış, zaruret hali müstesna bunun caiz olmadığında ittifak edilmiştir. Eskiden parçalanma ve İslam dünyasının bazı parçalarının diğerlerinden çok uzakta olması gibi sebeplerle- zarureten- caiz görülen birkaç halife, bugün artık caiz görülmemelidir; çünkü hem dinin ve müslümanların menfaatlerinin korunması birliğe bağlıdır, hem de yeni teknoloji (telgraf, motörlü hava, kara ve deniz taşıt araçları) uzakları yakın kılmıştır. (s. 58-59).
5. Halifenin birliği, İslam ümmetinin birliğine bağlıdır. Bugün İslam ümmeti parçalanmış durumdadır. Bunların yabancı işgali ve sömürüsü altında bulunanlarının – işgalciler izin vermedikçe- kımıldamaya mecalleri yoktur. Yabancılar da onların birleşmelerine asla izin vermezler. Bağımsız olanlar ise mezheb, milliyet, vatan gibi değerlere taassupla bağlanmakta, birleşmeye yanaşmamaktadırlar. Başlangıç olarak yapılması gereken -Batılıların yaptıkları gibi- siyasi, askeri andlaşmalar ve dostluklar kurmaktır. Bu da öncelikle Arapların birleşmelerine bağlıdır. Onlar birleşince ümmetin birliğine doğru en önemli adım atılmış olacaktır. Bu noktada ümmetin âlimlerine, aydınlarına (hall ve akit ehline) gayret ve vazife düşmektedir. (s. 65)
6. Ehlu’l-halli ve’l-akd (lugatte çözüp bağlayanlar manasına gelmektedir) ümmetin temsilcileridir. Batı’daki parlemento üyelerinin mukabilidir, ancak İslam’da, ümmetin temsilcisi olacak kişinin taşıması gereken sıfatlar, Batıdakinden farklıdır. Temsilcinin iyi ahlâk sahibi, âlim, uzman, ümmetin itimadını kazanmış, davranış ve düşüncesinde –iktidara karşı- hür ve bağımsız olması gerekir. Halifeyi seçmek, denetlemek, ona danışmanlık yapmak, gerektiğinde görevden almak, çağın gerektirdiği kanunları ve düzenlemeleri yapmak... bu temsilcilerin görev ve sorumlulukları cümlesindedir. Halihazırda İslam dünyasında İslam’ın öngördüğü temsilciler ya yoktur, yahut da -şurada, burada birkaç kişi varsa- yöneticilerin hışmına uğramış, sürgün ve hapishanede hayat geçirmişlerdir. Ümmetin bunların etrafında halkalanması ve desteklemesi gerekmektedir. Bu temsilcilerin çekirdeğini, ne batı taklitçileri, ne de geçmişin içinde donup kalmış taklit fıkıhçıları oluşturabilirler. Bu çekirdek, Şeyh Muhammed Abduh’un açtığı çığırda ilerleyen ıslahatçıların faaliyetleri içinde filizlenecek ve boy atacaktır. (s. 65 vd.)
7. Yeni Türkiye Yönetimi gerçek hilafeti ihya ve tatbik edecek kabiliyettedir. Hilafetin Türkiye’de olmasında büyük faydalar vardır. Araplar ve diğer İslam topluluklarından seçilecek temsilciler halifeyi seçmeli, her bölge ondan alacağı selahiyetle, kendi iç işlerinde müstakil olmalıdırlar. Islahatçı zümre Türkiye yönetimini, hilafetin burada olması konusunda ikna edemezlerse, onlara şunu teklif etmelidirler: İzin verin destekleme ve koruma sözü verin; hilafet Türklerin, Arapların, Kürtlerin bulunduğu ve kime ait olacağı ihtilaflı olan Musul bölgesine taşınsın, civarındaki ihtilaflı topraklar da buraya katılsın, burası tarafsız bir bölge olsun, bütün diğer devletler hilafetin otoritesini tanısınlar. Taraflar buna razı oldukları takdirde ıslahatçı zümre gerekli düzenlemeler ve kurumlar üzerinde çalışmaya hazırdır. (s. 86).
8. Gerçek hilafet kurulurken bir geçiş dönemine ihtiyaç vardır. Bu dönemde zaruret haline ait halife ile idare edilir. Bu arada ictihad derecesinde büyük hukukçu ve siyaset bilimcileri yetiştirecek bir yüksek okul açılır. Bu okula uygun bir program yapılır. Temsilciler (ehlu’l-halli ve’l-akd) buradan mezun olanlardan birini halife adayı olarak seçerler, ümmet de ona bey’at edince halife seçilmiş olur. Onun yardımcıları, danışmanları, yüksek hakimler, müftiler ve mürşidler de bu okul mezunları arasından seçilirler.
9. Kurtuluştan sonra teşekkül eden Ankara hükûmeti ve onun kurduğu düzen ile hilafet hakkındaki kararı geçici olmalıdır. Askerler kısa bir müddet sonra hükûmeti, halkın serbest olarak seçecekleri temsilcilere bırakıp kışlalarına çekilmelidirler. Hilafet konusuna gelince, bunun için de İstanbul’ da bir konferans komisyonu kurmalıdırlar, bu komisyon hilafet meselesini ve onun alacağı yeni şekli incelemeli, gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra, bir hilafet konferansı yapılmalı, buradan çıkacak karara göre de hilafet tesis edilmelidir. (s.156).
R. Riza Türkiye’de veya başka bir yerde, ıslah edilmiş bir hilafet nizamını yeniden kurmak için çalışırken, bunun için çeşitli formüller ve hazırlık çalışmaları teklif ederken, 1925 Nisan’ında Kahire’de bir kitap yayımlandı. Yazarı Ali Abdurrâzık, Ezher hocalarındandı, “el-İslam ve Usûlü’l-hukm” ismini taşıyan kitabında, hilafetin İslam ile bir dinî alâkasının bulunmadığını, müslümanların bu düzeni, çağdaş bir başka düzen ve rejimle değiştirebileceklerini, Hz. Peygamber’in selahiyet ve otoritesinin de maneviyat ve imanla ilgili bulunduğunu savunuyordu. Kitap bekleneceği gibi büyük bir gürültü kopardı, reddiyeler yazıldı, yazarı Ezher hocalığından uzaklaştırıldı. Kitapta ileri sürülen iddia ve düşüncelere karşı çıkanların ön safında R. Riza da vardı. Ayrı bir reddiye yazmamakla beraber, Menar’da birçok yazı yazarak tepkisini dile getirdi. Bunlar arasında “...bu kitap, müslümanların birliğini bozmak ve dinlerini yıkmak için düşmanlarının yazdıkları kitaplardan daha kötüdür” tarzında sert ve ağır olanları da vardır. (XVI, s. 231 vd)
Reşid Riza olanca çabasını sarfederek, bu sırada halifeliğe göz dikmiş bulunan ve konferanstan kendi lehine gelişmeler bekleyen Kral Fuad’ın da desteği ile, 1926 yılı Mayıs başlarında, Kahire’de bir hilafet konferansı toplamaya muvaffak oldu. Konferansta üç temayül ortaya çıktı; Halife Abdulmecid’in makamına iadesi ve desteklenmesi, Şerif Hüseyin’in halife yapılması, Kral Fuad’ın hilafet makamına getirilmesi. R. Riza’nın bütün çabaları boşa gitti, delegeleri -detayını yukarıda özetlediğimiz- hilafet anlayışı ve uygulaması noktasında birleştiremedi. (Merrâkeşî, s. 146, Şekib Arslan, s. 367-368) Giderek, kendi modeline uygun bir hilafet düzeninin kurulması yönündeki ümitleri zayıfladı ve ömrünün geri kalan kısmında, siyasi çalışmalarının yönünü, hilafetten ziyade Arapların birlik, bütünlük ve müslümanlıklarını korumaya çevirdi.
Diyalog konusu
04:005/09/2019, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Medya birçok bakımdan çok etkili bir araç. Elli yıldan fazla bir zaman diliminde imamlık, vaizlik, öğretmenlik ve öğretim üyeliği yaptım, 25 yıldan beri de Yeni Şafak’ta köşe yazısı yazıyorum. İkinci iş birincisini bastırdı, beni tanıtırken çok yerde “Yeni Şafak yazarı filan” diyorlar. Bir kimse hakkında medyaya düşen bir haber de yalan olsun doğru olsun ona yapışıp kalıyor; diyelim tekzip veya tashih ettiniz, bunu da gören ve görmeyen, kabul eden ve işine gelmediği için kabul etmeyen oluyor. Diyalog ve Abant toplantıları ile alakam konusu işte bu “şüyuu vukuundan beter” haberlere tipik bir örnektir.
2005 yılında “Dinlerarası Diyalog Nedir” isimli küçük bir kitabım çıktı. Hayli ses getirdiği ve sağa sola çekildiği için genişleterek 2011’de ve 2015’te yeni baskılarını yaptırdım.
2011 baskısının 75. ve 2015 baskısının da 93-94. sayfalarında bir soru üzerine verdiğim şu cevap yer almıştı:
“Ben farklı din mensupları arasındaki diyalog toplantılarının bir tanesine katıldım. O da Avustralya’da oldu. Ama aynı dinden olan, başka dinden olsa da papaz olmayan, yine nüfus cüzdanı itibariyle Türk ve Müslüman, T.C. vatandaşı ve Müslüman olan insanların ve çoğu okumuş yazmış aydın insanların diyaloglarına çok katıldım. Abant’ı kastediyorum. Ve benzeri, onlara da katıldım. Keza bunun dışında Türkiye’de farklı gruplar arasındaki diyaloglara da katıldım. Hatta bu diyalogların yapıcısı oldum. Yani böyle bir diyalog mevcut değildi. Ben onun yapıcısı oldum. Farklı gruplar vardı. Müslümanlar, dört-beş gruptu. Ad saymaya lüzum yok. O zaman vaizdim, ilk bu işe teşebbüs ettiğimde, Kadıköy merkez vaizi idim. 1960’lı yıllarda. Türkiye’de mevcut olan, İstanbul’da da temsilcileri bulunan dört-beş grup vardı. Onların en ileri gelen vaiz ve hatiplerini yani kanaat önderlerini bir araya getirmeğe karar verdim. Yakın arkadaşlarımla konuştum, iyi olur dediler. Bunu anlatırsam konu dışına çıkmış olur muyum bilmiyorum. Bunu burada kesiyorum, başka zaman konuşuruz. Mesela böyle bir diyalog toplantısı iki-üç sene sürdü, çok yararlı oldu. Sorunuzun (Abant’la ilgili..) cevabına dönelim.
“- Bahsettiğim diyalog çok yararlı oldu, hala onun yararı devam ediyor…”
Bu son cümlede “yararlı olduğunu ve hala faydasının devam ettiğini” söylediğim diyalog dinler arası diyalog mu, yoksa “Müslüman gruplar arasında benim başlatıp tecrübe ettiğim diyalog mu” konusunda tereddüt oluşmuş. Bir dostum beni arayarak bir açıklama yapmamı isteyince durumdan haberdar oldum.
Konuşmayı doğru anlamak için biraz dikkat edilirse bu cümledeki faydalı olan diyalogdan maksadımın “Müslüman gruplar arasındaki diyalog” olduğu kolayca anlaşılacaktır.
Peki ya Müslüman olmayan veya adı (resmi kaydı) Müslüman olduğu halde dini terk etmiş, yahut da sahih İslam’dan sapmış olanlarla diyalog; yani “çeşitli ortamlarda bir araya gelerek birbirini tanımak, müzakere ve münakaşa etmek, ortak problemlerin çözümünde yardımlaşmak…” faydalı, meşru ve caiz değil midir? İslam tarihi boyunca ve günümüzde bu faaliyet devam etmiyor mu?
Bu sorunun cevabını “Diyalog ve Necat Tartışmaları ve “Abant Toplantıları” dolayısıyla daha önce yazdıklarımı da kullanarak gelecek yazılarda vereceğim. Vereceğim çünkü iyi niyetli olmadıkları ve bağcıyı dövmekten başka işleri de bulunmayan bazı çevreler hala o ahir zaman icadı medyada ve daha çok da sosyal olanında bu “ölü etinden yapılmış” sakızı çiğnemeye devam ediyorlar.
İtikadi bakımdan önemli sorular
04:006/09/2019, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aşağıdaki sorular farklı maksatlarla devamlı soruluyor, benim cevaplarım da farklı aktarılıyor. Dünkü yazımda sözünü ettiğim “Diyalog ve Necat Tartışmaları” isimli kitabımda onbeş yıldan beri bu sorulara verdiğim cevaplar var, bu da yetmiyorsa bir daha tekrar edeyim:
- Kur’an-ı Kerim’e göre Hristiyanlar ve Yahudilerle dost olunamaz mı?
Diyarbakır mitingine bombayı PKK koydu
Diyarbakır mitingine bombayı PKK koydu
22 Temmuz, Çarşamba
- Kur’an-ı Kerim’de yer alan birçok âyetin ortak noktası, “müminlerin gayr-i müslimleri veli edinmemeleri” yönündedir. Bu kelime (veliyy) Türkçe’ye çevirilirken genellikle “dost” olarak çevirilmiştir, ama dost kelimesi, “velî”nin bütün manalarını içine almamakta, hatta manaların önemli bir kısmını dışarıda bırakmaktadır. Türkçe’de “dost”un da birden fazla manası vardır; günlük dilde dost “samimi arkadaş” demektir. Gayr-i müslimlerle Müslümanların -genel olmasa da özel olarak yani bazı durumlarda ve bazılarıyla- samimi arkadaş olmalarında bir sakınca yoktur; yeter ki bu arkadaşlık bir müminin aleyhinde, onun zarar görmesine sebep olacak durumda ve şekilde olmasın!
Velî kelimesi “velâ, tevâlî, tevellî, müvâlât” mastarlarıyla ilgilidir, bu kelimelerin ifade ettiği ilişki; arada yabancının, farklının bulunmadığı bir birliktelik, bir topluluk ilişkisidir. “Hepsi bir yerde olan, bir dine ve inanca mensup olan, aynı aidiyeti paylaşan, hepsi birbiriyle arkadaş olan ve aralarında yardımlaşan kimselerin ilişkisi” “velâ, muvâlât ve tevâlî” ilişkisidir. Bu ilişkinin bir adı da “velayet veya vilayet” tir. Bu iki kelimeye aynı manayı verenler yanında birincisine “yardım”, ikincisine “işi üstlenme, yönetme” manası verenler de olmuştur.
Görüldüğü üzere veli kelimesi yalnızca bir arkadaşlığı değil, onun ötesinde itikadî, sosyal, siyasî birçok ilişkiyi içine almaktadır. Allah, yardım etme ve yakın olma bakımından müminlerin velisidir, müminler de buna mazhar olmak bakımından Allah’ın velîleridir. Bu iki mânada gayr-i müslimlerin, müminler için veli olmaları mümkün değildir. Birbirini temsil etme ve işlerini yönetme (siyasî ve sosyal temsil) bakımlarından müminler birbirlerinin velileridir, ama gayr-i müslimler bu manalarda müminlerin velileri olamazlar. İşte Kur’an’da müminlere yasaklanan “gayr-i müslimleri veli edinme” kavramını bu özel çerçevede anlamak gerekiyor.
Öte yandan Müslümanlarla gayr-i müslimlerin iş, yol, okul, askerlik arkadaşı, iş ortağı, komşu olmalarında (eğer buna dostluk denirse bu manada dost olmalarında) bir sakınca yoktur. Müminlerin topraklarına, mal varlıklarına göz dikmeyen, onlara din yüzünden savaş açmayan bütün gayr-i müslimlere iyi davranmak, onlarla ilişkide hakkaniyet ve adalete riayet etmek (eğer bunlara dostluk denebilirse) Allah’ın emridir:
“Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan menetmez. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.” (Mümtehine: 60/8).
- Hristiyan ve Yahudiler’in ahiretteki durumları ne olacaktır? Onlar topyekün cehennemlik midirler, yoksa konunun başka yönleri de var mıdır? Üç semavi dinden hangisine inanırsanız kurtulursunuz, denilebilir mi?
- Kur’an-ı Kerim, Hristiyan ve Yahudîleri açıkca tevhide çağırır. Eğer tevhîde (bir tek Allah’ı ilah, ma’bûd ve Rab bilme ve buna göre yaşamaya) davet gerekli olmasaydı, bu iki dinin mevcut inançları yeterli, sahih ve kurtarıcı olsaydı “tevhîde davet”in anlamı ve yeri de olmazdı.
Kur’an’da ve hadislerde geçen, konumuzla ilgili metinler üzerine yorum yapan alimlerin bir kısmının ortak ifadelerinden çıkan sonuç şudur:
1. İmanında ve ibadetinde şirk (başka bir varlığı Allah yerine koymak, ona ortak kılmak veya ona mahsus niteliklere ortak bilmek) bulunan kimseler cennete giremezler.
2. Mevcut Yahudi ve Hristiyanlar içinden Peygamberimiz hakkında doğru bilgiye ulaştıkları halde ona inanmayanlar, onu –açık veya kapalı bir üslupla- sahte peygamber olarak niteleyenler, bâtıl olan inançlarını Kur’an’a göre tashih etmeyenler de cennete giremezler.
3. İçinde bulundukları şartlar İslam ve Peygamberimiz hakkında doğru bilgi edinmeye müsait olmadığı için şirksiz bir Allah inancını benimseyenler cennete girebilirler. Mevcut, bilinen, resmi Hristiyanlık’ta şirk (teslis) vardır, Yahudilik’te de ahiret inancı konusunda arızalar ve bazı Yahudi gruplarda şirk bulunmaktadır. İslam geldikten sonra cennete girebilmenin yolu ya Son Peygamber’e iman ederek Müslüman olmak veya eğer Son Peygamber’in davetine sahih ve ilgi çekecek şekilde ulaşılamamış ise (Gazzali böyle diyor) şirk koşmadan bir Allah’a iman etmektir.
Yalnızca “Lâ ilâhe illallah” diyen?
04:008/09/2019, Pazar
G: 8/09/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1.Hadis-i şerifte geçen; “Lâ ilâhe illallah diyen cennete girecektir” ifadesini ehl-i kitap açısından nasıl anlamalıyız? Bu hadisten hareketle, kelime-i şehadetin ikinci kısmı kabul edilen “Muhammedun Resulullah”ı söylemeyenlerin durumu hakkında ne söyleyeceksiniz?
Suruç cenazesine bozkurt işareti
Suruç cenazesine bozkurt işareti
22 Temmuz, Çarşamba
2. Kur’an-ı Kerim’in ehl-i kitapla ilgili ayetleri bütün olarak göz önüne alındığında tarihsellikten bahsedilebilir mi?
3. Ehl-i kitapla “amentü”de ittifakımız var demek doğru mudur? Dini açıdan bunun bir sakıncası var mıdır?
Cevap:
1. Kur’ân-ı Kerim bütün insanlara hitap ediyor, herkesi ve her kesimi (dinli dinsiz, ehl-i kitap, kitapsız, müşrik, deist, agnostik...) İslam’a çağırıyor. Özellikle ehl-i kitabı ortak kelimeye (Bir Allah’a kulluk etmeye, bir O’nu Rab bilmeye) davet ediyor, ehl-i kitabın Allah için baba demesini, Hz. İsa için oğul demesini, bir başka varlığa tanrılıktan bir pay ayırmasını kabul etmiyor, böyle yapanlara “kâfir ve cehennemlik” diyor, kurtuluşun İslam’da ve Allah’ın kabul ettiği tek dinin İslam olduğunu ilan ediyor, son Peygamberin yalnızca bir bölgeye, bir kavme değil, bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğini bildiriyor. Yüzlerde âyet ve hadisin ortaya koyduğu bu gerçekler, bu temel açıklamalar karşısında, soruda naklettiğiniz hadisin muhtemel manalarına bir bakalım:
a) Hadîse, “Lâ ilâhe illallah” diyen cennete girer, peygambere ve diğer iman esaslarına inanması, ibadet etmesi, haramlardan uzak durması gerekmez” diye mana verilirse Kur’an’da ve hadislerde tarif edilen İslam’dan vazgeçilmiş olur, yüzlerce âyet ve hadisin hiçbir anlamı ve yeri kalmaz.
b) “Kelime-i tevhîdin bu ilk cümlesi bütünün özeti, sembolü olarak ifade edilmiştir, maksat “İslam’ın getirdiği iman esaslarına inanan cennete girer”.
c) Bu hadis müminlere hitap etmektedir, anlatmak istediği de şudur. “İnancı tam olan bir mümin, günahlarından dolayı bir süre ceza görse bile sonunda cennete girer.”
Bu son iki mana, diğer âyetler ve hadislerle çelişmez, bu sebeple bu iki mana üzerinden yürümek gerekir.
Ehl-i kitaba gelince
a) Peygamberimizin bu hitabını duyan ehl-i kitap ona inanmaz, ama onun çağırdığı tevhîdi (yani lâ ilâhe illallah demeyi) kabul ederse ortada bir çelişki olur; Peygamberin (s.a.) çağırdığı iman doğru ise kendisi de hak peygamberdir, kendisi hak peygamber değilse çağırdığı tevhîd de bağlayıcı, kurtarıcı bir iman esası olmaz. Şu halde Peygamberimize muhatap olan, onun davetini sahih olarak duyan ehl-i kitabın kurtuluşu, onu peygamber olarak tanıyıp inanmalarına bağlıdır. Gördüğü, bildiği halde Kur’an’ı ve Muhammed Mustafa’nın (s.a.) peygamberliğini inkâr eden bir kimse cennete giremez. Son peygamberin rehberliği olmadan ehl-i kitabın, batıl olan inançlarını tashih etmeleri de mümkün değildir; tecrübe, olup bitenler, kiliselerin resmi amentüleri bunu açıkça ortaya koymaktadır.
2. Kur’an’ın ehl-i kitap ile ilgili âyetlerini ikiye ayırmak gerekir:
a) İnanç ile ilgili âyetler. Bunların tarihsel olmaları mümkün ve makul değildir, imanda hak her zaman haktır, batıl ve yanlış olan da her zaman batıldır, yanlıştır.
b) Ehli kitap ile ilişkileri düzenleyen âyetler. Bunlara da toptan tarihsel denemez. Savaş, barış, bunların şartları gibi konularda tarihi durum belirleyici olabilir.
3. “ Ehl-i kitapla ‘amentü’de ittifakımız var demek” doğru değildir. Âmentüde ittifakımız olsaydı İslam onları “bizim âmentümüze” davet etmezdi. Evet Ehl-i kitap da Allah’a, peygamberlere, kitaplara, meleklere…” iman ediyorlar, bu söz de bu maksatla söylenmiş olabilir ama onların “Allah, kitaplar, peygamberler, melekler, ahiret” konularındaki inançları ile İslam inancı arasında çok önemli farklar vardır.
Zavallı diyalog
04:0012/09/2019, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgi, barış, hoşgörü, hizmet gibi birçok güzel sesli ve anlamlı kelime kötüye ve kötüde kullanan bazı şahıslar ve gruplar yüzünden yıpranmıştır. Bu yüzden “zavallı” dediğim diyalog kelimesi de bunlardandır. Günlük dilde ikrah söz konusu olmadan kullanılıyor olsa da “dinlerarası diyalog” terkibindeki diyalog artık kötü bir damga olup kalmıştır.
Zavallı diyalog
Zavallı diyalog
8 Eylül, Pazar
Açıp ansiklopedik lügatlara baktığımızda diyalog kelimesi şöyle açıklanıyor:
“Dialogue” Yunanca’da iki ya da daha çok kişi arasında karşılıklı konuşma anlamına gelir. Dilimize Fransızca “dialoque’’ kelimesinden geçmiştir. Sosyal bilimlerde ve günlük konuşma dilinde, farklı görüş ve tutuma sahip iki kişi, grup veya ülke arasında karşılıklı görüşme, tartışma ve temas anlamında kullanılır.
Peki dinlerarası diyalog nedir?
Dinler insanlaşıp birbiri ile konuşup tartışamayacağına göre burada mecaz vardır ve bundan maksat “belli dinlere mensup kişiler arasında diyalog” demektir.
Peki tabii ve kaçınılmaz olan böyle bir faaliyet nasıl oldu da ülkemizde damga ve aforoz aleti haline geldi?
Çünkü papa bunu kötüye kullandı, F. Gülen’in de ona yardımcı olduğu zaman içinde ortaya çıktı!
Papa 2. Jean Paul altmışlı yıllarda, öteden beri uygulamada var olana farklı anlam ve maksat yükleyerek “dinlerarası diyalog” faaliyetini başlattı. Başta Katoliklerin diğer din mensuplarına bakışını yumuşatmak istemişti, tepki ile karşılaşınca “Bizim maksadımız diyalogu, Hristiyanlaştırma aracı olarak kullanmaktır” dedi. F. Gülen onu ziyarete gitti, bir mektup sundu, bu mektupta “diyalogun bir parçası veya tarafı olarak buraya geldim” diye yazmıştı.
Parçası mı, tarafı mı?
Parçası olursa ona hizmet edecek. Taraf olursa “o da İslamlaştırmak için” katılacak ve kullanacak.
O tarihlerde konu cemaatler arası tartışma sebebi olunca kendilerine yazılı olarak sordum; “parçası değil, taraf” diye cevap verdiler, yanlış çevirilmiş dediler.
Tabii, faydalı, hatta bazen zorunlu olan “farklı din mensupları arasındaki diyalog” kavram ve faaliyeti, bu rakipler arası tartışmada zarar görmesin ve sapmasın diye 2005 yılında “Dinlerarası Diyalog Nedir” isimli bir küçük kitap yazdım ve burada hem o cemaati uyardım, hem de normal olanı, tarih boyunca uygulananı açıklamaya çalıştım. O kitapta şu satırlara yer verdim:
“Defalarca ifade ettiğimiz gibi bütün diyalog taraflarının kendilerine göre amaçları ve beklentileri vardır; bundan Vatikan’ı istisna edemeyiz; onlar da diyaloğa karar verirken bunu -başka amaçlar yanında- dinlerini yayma aracı olarak kullanmayı hedeflemişlerdir. Buna rağmen Müslümanlar onlarla diyaloga girerlerse bunların da hedef ve beklentileri olacaktır. Hiçbir Müslüman zarardan ziyade fayda umudu olmadan karşı tarafa (Hristiyanlığın yayılmasına) hizmet etmek için diyaloğa girmez. Farklı inançlara sahip taraflar arasındaki diyaloga karşı çıkanlar, sanırım bunun getiri ve götürüsü konusunda farklı düşündükleri, farklı değerlendirmeler yaptıkları için karşı çıkıyorlar. Bu karşı çıkış, diyaloga girenler için de bir uyarı olmalı, hesap hatasına düşmemek için onları daha fazla dikkate sevketmelidir”.
2009’da hazıladığım baskıda da şunu yazdım:
“Hristiyanlığın vazgeçemeyeceği vazifelerinden biri misyonerlik; yani bütün insanları Hristiyanlaştırmak için çaba göstermektir ve bunu da asırlardan beri yapmaktadır. Buna rağmen Müslümanlar onlarla diyalog içinde olmuşlar, ‘Hristiyanları Müslümanlaştırmak’ amacı da dahil birçok maksatlarla bir araya gelip görüşmüş, tartışmış, ortak bazı işler tutmuşlardır. Bugün yurt dışında yaşayan dindaşlarımız yoğun bir misyonerlik taarruzu karşısında bulunuyorlar ve oradaki din rehberlerimiz çeşitli maksatlarla Hristiyan ve Yahudi din adamlarıyla bir araya geliyor, diyaloglar yapıyorlar.”
“Bu noktada önemli olan kırmızı çizgilere dikkat etmek, dengeyi bozmamak, kâr zarar hesabını iyi yapmaktır; eğer bu çeşit diyalog İslam’ın ve Müslümanların menfaatine değil, zararına olursa zinhar ondan uzak durmaktır. Müslümanlar, ‘Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere’ diyaloga girmezler, kendi davalarının şuurlu bir misyoneri; yani davetçisi, tarafı olarak diyaloga girerler.”
“Burada bir daha tekrar edeyim: Diyalog zorunludur, kendi duvarlarınızın içine hapsolarak -tebliğ başta olmak üzere- İslam’ın çağdaş temsilini gerçekleştiremezsiniz, oyunlara müdahale edemezsiniz, ama oyuna gelmemek, pirinç peşinde iken eldeki bulguru da kaybetmemek için azami titizliği göstermeniz de ayrı bir vecîbedir.
Cuma gününde İslam insanı
04:0013/09/2019, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün Cuma.
İslam insanı ne yapar?
Perşembe günü yatsı namazını kılınca aksine bir zaruret yoksa erkence yatar. Gece yarısından sonra, imsakten önce uyanır, teheccüd namazını kılar, sabah namazına kadar vakit müsaitse biraz daha uyur, istirahat eder veya zikir ve tefekkür ile meşgul olur, sabah namazını mümkünse en yakın camide cemaatle kılar, oruç değilse gelip evinde ailece kahvaltısını yapar, sonra işine, görevine gider.
Cuma gününde İslam insanı
Cuma gününde İslam insanı
9 Eylül, Pazartesi
Yaşı ve resmi görev durumu ne olursa olsun o boş değildir, maddi ve dünyevi bir geliri, getirisi olsun olmasın o daima hayırlı ve faydalı bir işle, bir faaliyet, bir hizmetle meşguldür.
Faaliyeti nereden ve nasıl olursa olsun tek amaç kazanmak değildir. Yüksek insanlık değerlerini, yaratan belirlemiş, peygamberler göndererek insanlığa öğretmiştir. Son Peygamber (s.a.) önceki peygamber kardeşlerinin kurduğu kamil ahlak binasını tamamlamış, yirmi üç yıl insanların içinde peygamber olarak yaşamış, kamil insan olmanın örnekliğini zihinlere kazımıştır. İslam insanı işte bu değerleri hayatına rehber edindiği için işi, kazancı, üretimi, tüketimi, insanlarla ilişkisi… hep bu değerlere uygun olarak oluşur ve yürür.
İslam insanının her meşru davranışı niyet ile ibadet olduğu için Cuma gününü tatil edip namaz, tesbih, zikir gibi ibadetlere tahsis etmez, normal işi ile meşgul olur. Cuma namazı için ezan okununca camiye gider, Cuma namazını eda edince dönüp işine, görevine, hizmetine devam eder.
Üretirken de tüketirken de canlı cansız varlıklara zarar vermez, gerçek ve tabii ihtiyaçtan fazlasını üreteceğim diye dünyayı tüketmez, daha çok üretmeyi ve kazanmayı değil, helal yoldan kazanmayı ve faydalı olanı üretmeyi hedef edinir. Ne kadar kazanırsa kazansın, ne kadar servet sahibi olursa olsun onun hayatında israf, gösteriş, debdebe, lüks, kibir, maddeye bağlı üstünlük psikolojisinin yeri olamaz. İşveren ise çalışanları, yönetici ise yönettikleri, bir mahallede oturuyorsa komşuları aç iken o tok, onlar dertli iken o dertsiz, onlar haksızlığa uğramışken o huzur içinde olamaz.
Helal kazancından daha müreffeh yaşamasının meşru olması, kendilerinden sorumlu olduğu kimselerin normal/temel ihtiyaçlarını sağlamış olmalarına bağlıdır. Bu ihtiyaç sağlanmadıkça kendindeki fazladan ihtiyacı olanlara vermeye mecburdur.
İslam insanı, dünya vatandaşı/insanı değildir, dünya nereye gidiyorsa oraya, o yönde, en önde ve en hızlı gitmek onun işi değildir. O bağlı olduğu yüce değerlerin aynasında dünyanın ve insanların gidişini temaşa eder, gidiş yanlış ise onlara “Dur!” demenin, yönlerini iyiye, doğruya, güzele çevirmenin yollarını arar. Bu yolların içinde bilim, hikmet ve maddi güç de vardır; bunları işte o yüce maksat ve sorumluluk için edinir ve gerektiğinde kullanır.
İslam insanı en çok Allah’ı sever, onu Allah sevgisine götürecek olan Peygamber’i (s.a.) sever, bu sevgiyi paylaşanları sever. Sevdiklerinin irade ve rızasına aykırı bir davranış sadır olmadıkça da durum ne olursa olsun mutludur. İslam insanı sorumluluğunu yerine getirmediği, Allah ve Resulullah sevgisine zarar verecek bir davranışta bulunduğu zaman telaşa kapılır, mutsuz olur, dünyası kararır ve telafi için derhal tevbeye sarılır, yolunu düzeltir.
Günlük ibadetleri, tefekkür, zikir ve niyazları hep bu imanı ve sevgiyi korumak, arttırmak, yaymak içindir.
Bugün Cuma. Bu ismi taşıyan surede Rabbimiz şöyle buyuruyor:
9. Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.10. Namaz kılındı mı artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasip arayın. Allah’ı da daima çok anın ki kurtuluşa eresiniz.11. Ama onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona yönelip seni ayakta bırakıverdiler. De ki: “Allah’ın nezdinde olan, eğlenceden de ticaretten de üstündür. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
Müslüman isek İslam insanı namzetleriyiz demektir. Olmak için Kur’an’ı dinlemek, Resul’ü izlemek ve en büyük cihad olan nefsi eğitmek gerekiyor.
Faizsiz finansman tarafındaki gelişmeler
04:0019/09/2019, Perşembe
G: 19/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sanayiin, ticaretin, bireylere ve kurumlara ait ihtiyaçların finansman ihtiyaçlarına karşılık elinde parası veya değerli menkul değeri olup da bunu atıl bırakmak istemeyen, hem ekonomik hayata katkı sağlamak hem de helal para kazanmak isteyen kimselerin yatırım ihtiyaçları var. Bu karşılıklı ihtiyaca cevap verecek birden fazla kurum, kuruluş ve faaliyet arasında katılm bankaları da var. Zaman içinde faizsizliğin bütün finansman alanlarına girmesi İslâmî hassasiyet sahiplerinin hedefidir ve talebidir.
Faizsiz finansman tarafındaki gelişmeler
Faizsiz finansman tarafındaki gelişmeler
12 Eylül, Perşembe
Son günlerde yapılan bazı konuşmalar ile mevzuat değişiklikleri İslâmî hassasiyet kesimini sevindirirken laikçi, mutaassıp, rantçı ve tekelci kesimi rahatsız etmiştir. Yapılan konuşmalar ve mevzuat değişiklikleri faizle çalılşan finans çevrelerine zarar vermiyor, faaliyetlerini sınırlamıyor, işlerine ket vurmuyor, ama onlar rakip ve alternatif, hele de islamî alternatif istemiyorlar.
Rahatsız eden konuşmalardan bir örnek:
Cumhurbaşkanımız, geçen günlerde Marmara Üniversitesi’nde yaptığı konuşmasında şöyle demişti: “Katılım finansını istediğimiz yere getirmek için önemli adımlar atıyoruz. Bu aynı zamanda yastık altına da ciddi anlamda yarar sağlayacak ve hareket getirecektir. Sağlıklı bir şekilde neden istenilen seviyede değil bakılmalı. Bankacılık sisteminin faiz oranlarıyla hareket etmemeli. Yoksa aldatmaca olur. Katılım finans kuruluşlarımızın çok hızlı gelişeceğine inanıyorum. Çalışmaların sonuçları önümüzdeki aylarda kamuoyuna açıklanacaktır. Kuruluşu tamamlanan Marmara Üniversitesi İslam Ekonomisi ve Finansı’nın önemli adım olduğunu düşünüyorum…”
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’ndan malum kesimi rahatsız eden iki mevzuat değişikliği:
25. Ocak. 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan “Bankaların kredi işlemlerine ilişkin yeönetmelikte değişiklik yapılmasına dair yönetmelik”
14 Eylül 2019 tarihli faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uyuma ilişkin tebliğ.
Bize göre çok önemli iki adım olan bu mevzuat değişikliklerinin neler getirdiğini, hangi tabuları yıktığını inşallah gelecek yazıda ele alacağım.
Memnun olanlar şöyle diyorlar:
“Faizsiz sistem diğer Müslüman ülkelerde yıllardır çok yaygın bir şekilde uygulanmaktadır. Hatta Avrupa’da özellikle İngiliz ve Amerikan kökenli bazı bankalar (HSBC, Citibank) İslami finans penceresi açarak, bu uygulamayı yıllarca uygulamış ve İslam ülkelerinin kaynaklarını kendi ülkelerine çekmeyi başarmışlardır…”
Rahatsız olanlar da şöyle diyorlar:
“Türkiye, İslamcılaşma ve eş zamanda yaşanan kapitalistleşmenin çelişkilerini yaşıyor. Sokakta kredi kartı satılan, tatil kredisi reklamları yapılan süreçle kamu idaresinin İslamcı cemaatler tarafından ele geçirilmesi aynı zamanda yaşanınca finans piyasaları bu çarpık gelişmeden payını aldı. Helal hisselerin standartları belirleniyor, sosyal devlet yerine zekat fonları konuşuluyor, İslami bankalar kariyer basamaklarını tırmanmak için elverişli hale getiriliyor. Son olarak faizsiz bankacılık diye adlandırılan katılım bankalarında ilahiyat uzmanları görevlendirilecek. Ancak bu düzenleme maddi hayat ile din işlerinin birbirine girmesinde ilk örnek değil…”
“Faiz ve banka karşıtlığını ilan eden bir tek adamın öncülüğünde, ‘İslami kurallarla uyumlu ve bütüncül’ bir İslami finans hukuku, gerek finans sistemimizi gerekse genel hukuk sistemimizi tehdit eden bir hedeftir.”
Biz faizci sistemi dayatan, faizin ortadan kalkması şöyle dursun azaltılmasına bile razı olmayan, faizi haram bildiği için bu ülkede ona bulaşmadan iş, üretim ve yatırım yapmak isteyenlerin devamlı önlerini kapatan durum, tutum ve mevzuatı tehdit diye nitelendirmiyoruz da onlar bir kısım vatandaşları endişeye sevketmek için bunu rahatlıkla yapıyorlar. Korkuları şudur: Ya bu (İslami) sistem başarılı olur, halk oraya akar da kolay yoldan kazandıkları haram paraları azalır ve daha önemlisi kendilerine bu imkanı sağlayan sistem değişmeye yüz tutarsa!
Cumhurbaşkanımız’ın ifade buyurdukları “Bankacılık sisteminin faiz oranlarıyla hareket etmemeli, yoksa aldatmaca olur” cümlesinden anladığımızı açıklayarak bu yazıyı noktalayalım:
Katılım bankaları, gelecek yazıda sıralayacağımız birçok faizsiz işlem yanında kişilerin muhtaç oldukları malı peşin alıp üzerine kâr koyarak vadeli satıyorlar. Cumhurbaşkanımız, bu kârı koyarken faizci bankaların kredi faizlerini ölçü almayın, sizin kârınız ondan eksik veya fazla olsun ama başka gerekçelere ve ölçütlere dayansın” diyor.
Adı Müslüman olan banka müşterilerinin bir kısmı, katılım bankalarına katılım hesabı açarken buradaki kâr ile faizci bankaların verdiği faizi karşılaştırmaktan ve hangisi fazla ise ona gitmekten vazgeçtikleri ölçüde bu şikayet de ortadan kalkacaktır. Aslında katılım bankalarının, yeni mevzuatın da açıklık getirdiği birçok işlem imkanı var; bunlar hayata geçtikçe faizci bankalar onların verdikleri helal kârı ölçü almaya mecbur kalacaklar buna da güçleri yetmeyecektir.
Katılım bankalarında büyük değişim
04:0020/09/2019, Cuma
G: 20/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dün sözünü ettiğim Tebliğ’de benim bildiğim ilk defa resmi olarak bu bankaların “faizsiz bankalar” olduğu şöyle kaydedilmiştir:
Faizsiz bankacılık danışma komitesi
MADDE 4 – (1) Bankalar, faaliyetlerinin faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uygunluğunu sağlamak amacıyla bünyesinde bir danışma komitesi tesis etmekle yükümlüdür. Danışma komitesi yönetim kuruluna bağlı olarak faaliyet gösterir.
Bu madde yıllardır devam eden bir özlemi sona erdirmiştir. Evet bu bankaların bütün işleri “faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına” uygun olacaktır. Danışma komiteleri, ilgili maddelerde ifade edildiği üzere bağımsızdır, yönetim kuruluna bağlılık teşkilat şeması gereğidir, faaliyetleri bakımından bir bağlılık sözkonusu değildir.
25 Ocak yönetmeliğinin 19. Madde 3. Paragrafında bu ilke ve özellik kesin ve açık olarak şöyle ifade edilmiştir:
“Katılım bankaları gelir elde etme amaçlı olarak müşterilerine nakit finansman sağlayamazlar”.
Yani faizli kredi veremezler.
Peki bu “faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uygunluğu” kim sağlayacak ve denetleyecek?
Tebliğ bu maksatla her bir bankaya ait birer “danışma komitesi” ve bütün bankalara ait bir “danışma kurulu” ile yine bankalara ait denetim birimleri getiriyor.
Bu kurullarda yer alacak kişilerin nitelikleri Tebliğ’de şöyle yer almıştır:
MADDE 5 – (1) Danışma komitesi üyelerinin asgari üçte ikisinin, İlahiyat veya dengi alanlarda en az lisans düzeyinde öğrenim görmüş veya faizsiz finans alanında yüksek lisans ya da doktora derecesine sahip olmanın yanı sıra, faizsiz finans alanında en az üç yıl mesleki deneyime sahip olması zorunludur. Kurul, gerekli görmesi halinde üyelerin tamamı için bu şartları aramaya yetkilidir.
Bizim laikçileri rahatsız eden madde işte budur.
Peki bir banka bütün işlemlerini “faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uygun” yapacaksa bunun için danışacağı kişiler ile denetimi yapacak kimselerin “faiz”, “faizsizilik” ve “bankacılık” konularında yeterli bilgi ve tecrübe sahibi olmaları gerekmez mi? Seküler bankacı fıkıhtaki faiz kavramı, fıkıhçı da bankacılık konularında eksik bilgiye ve tecrübeye sahip olabilir. Tebliğin öngürdüğü şartlar her iki eksiği telafi ediyor ve amacı gerçekleştirmeyi mümkün kılıyor. Laik bir ülkede birlikte yaşamanın şartı farklılığa tahammüldür.
Bahse konu yönetmelik ve tebliğ çıkmadan önce katılım bankaları yine faizsizlik esasına göre çalışıyordu; ama mevzuatı olmadığı için birçok problemle karşılaşıyorduk. Faizsizlik ilkesini sağlamak üzere görev yapan danışma komitesi ve denetim biriminin de resmiyette yeri yoktu.
Şimdi engeller aşıldı, işin adı kondu (fâizsiz) ve danışma ile denetim mekanizması da resmen yerini aldı.
Bunlar çok önemli adımlardır.
Faizsiz finansmanın yeri yalnızca bankalar değildir, diğer alanlarda da faizsiz işlemlere imkan vernek üzere düzenlemeler yapılmakta, tedbirler alınmakta, teşviklere yer verilmektedir.
Faisiz katılım bankaları önünde Yönetmeliğe göre birçok işlem imkanı ve çeşidi vardır (Yönetmelik, Madde 19/1-10).
Bu işlemlerin başlıcaları mutad ve faizsizlik esasına uygun rutin banka hizmetleri yanında bir malı peşin alıp vadeli satmak, çeşitli ortaklıklar, malı veya hizmeti kiraya vermek, teminat ve vekalet yoluyla yatırım ve ticarettir. Bu işlemleri banka, katılım hesabı sahiplerinin veya müvekkillerin ortağı ve vekili olarak icra eder.
Son mevzuat değişikliklerine kadar aksayan bazı işlerin bundan sonra amaca daha uygun olarak yürümesinin yolu açılmış, güvencesi oluşturulmuştur.
Kaydetmek gerekir ki, amacın önündeki tek engel mevzuat boşluğu değildi, murabaha adı verilen alım satım dışındaki işlemlerin azlığının birden fazla sebebi vardı. Katılım hesabı açtıranlar (banka ile ortak iş yapmak isteyenler) vadeyi kısa tutuyorlardı, kısa zamanda kâr bekliyorlardı, zararın olmaması için en garantili işlemlere ağırlık veriliyordu…
Şimdi faizsiz katılım bankaların üst düzey yetkililerine düşen vazife uzun soluklu yatırımlar ve ortaklıklar yapabilmek için uygun fon toplamanın yollarını aramak, yeni projelere kafa yormaktır. Bu bankalara para yatıranlar da “bu yoldan bir işe, bir ticari faaliyete… ortak olduklarının” bilincinde olmalıdırlar. Bu bankaların “faizsiz” olması islâmî bir gereklilikten kaynaklanıyor. Faizin haram olduğuna inandıkları için bu bankaları seçen yatırımcılar kadar, bu bankalarla işlem (iş, ticaret, ortaklık…) yapan Müslümanların da haram, helal, hak, hukuk hassasiyetine sahip olmaları gerekiyor.
Bir örnekle şimdilik konuyu bağlayalım: Bir kişinin (olmamalı ya) hem faizci bankaya hem de faizsiz katılım bankasına borcu var diyelim; her iki borcun vadesi aynı tarihte geldiğinde, faiz ödemekten kurtulmak için birincisine borcunu ödeyip, kâr veya mülkünden biraz fedakârlıkla ödeme gücü var iken nasıl olsa onlar fark ve faiz alamazlar diye katılıma borcunu ödememesi haksızlıktır ve bu bankaları dara düşürmektir.
Katılım bankaları da önceden alınacak sağlam tedbirler ve başka tahsilat yolları bulunduğu sürece şüpheli olanları kullanarak ödeme süresini uzatmaktan uzak durmalıdırlar.
Adını bile koyamadığımız, bir ikincisini açamadığımız günlerden bugünlere geldik; şükreder, işimizi düzgün yaparsak Allah daha nice kapılar açacaktır.
Suret-i haktan atış yapma
04:0022/09/2019, Pazar
G: 22/09/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soner Yalçın, Sözcü’nün 6 Eylül 2019 tarihli nüshasında Ak Parti’den ayrılıp parti kurmak isteyenlerin partiyi ve dolayısıyla halkı böleceklerini, bu bölünmenin İslam tarihi boyunca hep olageldiğini, bu olayın kendisine, iktidar hırsının Tebük seferi dönüşünde bazı büyük ashabın da içlerinde bulunduğu bir grubu Peygamberimiz’e (s.a.) başarısız kalan bir suikast tertip etmeye sevk etmesini, iktidar hırsının bu noktada kalmayıp O’nu eşine öldürtüp yerine geçmek istemelerini, O’nun vefatından sonra da bölünmenin devam etmesini… hatırlattığını yazmış.
Suret-i haktan atış yapma
Suret-i haktan atış yapma
15 Eylül, Pazar
Yazar yazının gelişen kısımlarında “Tüm bunlar asırlardır tartışılıyor… Kimi doğru, kimi hurafe…” diyor, ancak baş tarafta şu satırlara da yer veriyor:
“Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer, Bizanslılara karşı yapılan Tebük Seferi dönüşünde Hz. Muhammed’e suikast girişiminde bulundu mu?
Bu soru 1.389 yıldır yanıt arıyor! Sünni İslam âlimi İbn Hazm İslam hukuku ‘el Muhalla’ kitabının 11. cildinde şunu yazdı: ‘Ebubekir, Ömer, Osman, Talha ve Sa’d bin Ebu Vakkas, Tebük’te Rasulullah’ı öldürmeye kalktı… Olay şuydu: Yıl, 630… Tebük Seferi dönüşü Hz. Muhammed, dava arkadaşlarına vadi yolundan gitmelerini tavsiye etti; ve kendisi dağ yolunu tercih etti. Yanında sadece -birbirine kardeş ettiği- Ammar b. Yaser ile Hüzeyfe b. Yeman adındaki iki sahabe vardı. Yolculuk sırasında vadi yolunu tutan Müslüman askerlerden 14-15 kişilik yüzleri maskeli grup, Hz. Muhammed’e doğru saldırıya geçti. Hz. Muhammed’i dağdan aşağıya atıp ‘kazayla düşüp öldü’ diyeceklerdi. Hz. Muhammed saldırganları görüp bağırdı; Huzeyfe’ye binek hayvanların yüzlerine elindeki kamçıyla vurmasını söyledi. Hz. Muhammed’in suikastın farkına vardığını gören ve korkuya kapılan saldırganlar panikle kaçıp vadideki savaşçıların arasına karıştı… Hz. Muhammed suikastçıların bindikleri hayvanlardan kimler olduklarını anladı ve isimlerini sadece sırdaşı Hüzeyfe’ye söyledi.”
Hem akıl mantık yönünden tutarsız hem de tarih ve rivayet ilmi bakımından çürük olan böyle bir bilgi, gazete köşesine taşınmasa ve bazı kimselerin kafalarının karışmasına, yoğun sual yağmuruna sebep olmasaydı cevap ve açıklamaya değmezdi.
Yazarı ayıpladığım nokta da şu iki hüküm cümlesidir:
1.“Bu soru 1.389 yıldır yanıt arıyor!”
2.“Sünni İslam âlimi İbn Hazm İslam hukuku ‘el Muhalla’ kitabının 11. cildinde şunu yazdı: “Ebubekir, Ömer, Osman, Talha ve Sa’d bin Ebu Vakkas, Tebük’te Rasulullah’ı öldürmeye kalktı…”
Hadi bir cevap da biz verelim:
Sünnî kaynaklar bu rivayeti naklettikleri her yerde “o büyük ashabın içinde bulundukları bütün rivayetleri çürütmüşler, bunların yalancılar tarafından uydurulduğunu ve Râfizîlerin çirkin amaçları için kullandıklarını ifade etmişlerdir. Sahih rivayetlerde münafıkların böyle bir teşebbüste bulundukları vardır, ama içlerinde o büyük ashabın isimleri yoktur ve onlar ile Peygamberimiz (s.a.) arasındaki ilişki, paylaşılan hayat, imkanlar ve olaylar göz önüne alındığında onların böyle bir şey yapmalarını düşünmek ve kabul etmek mümkün değildir.
İşte burada sarf ettiğim bu cevap cümlesi tarih boyunca verilmiştir, soru cevapsız, şüphe karanlıkta karar kılmamıştır.
Daha ayıp olanı da Sünnî İslam aliminin eserinde bunu yazdığını söyleyip, aynı alimin naklettiği bu rivayet ile ilgili değerlendirmesini almamasıdır.
Yazarın cilt ve sayfasını verdiği yerde İbn Hazm bu rivayeti naklettikten sonra şöyle diyor:
“Bu uydurulmuş bir yalandır, uyduranı Allah’ın lanetlediği bir yalan! (açıklamalarımla) bu rivayete takılma ihtimali düşmüştür, Allah’a hamdolsun” (el-Muhallâ: C. 11, s. 224).
Halkının çoğu Müslüman, Sünnî, Peygamberine aşık, adı geçen büyük ashaba layık oldukları saygı ve sevgi ile meşbu olan bir ülkede yazarken daha saygılı olmak gerekmez mi?
Çürük iplik ile sağlam elbise dikmek
04:0026/09/2019, Perşembe
G: 26/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Terzi ne kadar usta ve dürüst olursa olsun iplik ve/veya kumaş çürük ise veya bunların içinde çürükler varsa ve çürükleri ayıklamak ya mümkün olmuyor veya zaman alıyorsa dikilen elbise tamamen veya yer yer sökülecektir, delinecektir.
Çürük iplik ile sağlam elbise dikmek
Çürük iplik ile sağlam elbise dikmek
20 Eylül, Cuma
Yöneticinin vazifesi bilgi, beceri ve ahlak bakımlarından en iyi olanları istihdam etmek, kötü olanları ayıklamaktır; bunu bilerek yapmazsa kendisi de sorumlu ve başarısız olur, bilemezse veya çeşitli sebeplerle yapamazsa fatura kendisine çıkarılır ve yıpranır.
Hz. Ali’ye densiz bir adam gelip şöyle çıkışmış:
-Senden öncekilerin yönetimlerinde huzur, sükun, güvenlik… vardı, sen ne uğursuz bir adamsın ki, şimdi kan gövdeyi götürüyor, fitne fesad kol geziyor!
İlmi ve hikmeti malum olan Hz. Ali (Allah ondan razı olsun) şu cevabı vermiş:
-Ebu Bekir ülkeyi; Ömer, Osman ve benim gibilerle yönetti, Ömer; Osman ve benim gibilerle, ben ise senin gibilerle yönetmek durumundayım.
Abdülhamid Han günahsız, kusursuz, insan üstü, peygamberler gibi “ma’sûm” bir kişi olmasa da Osmanlı Padişahlarının iyileri arasındadır. Zamanında pek çok imar ve ıslah faaliyetinde muvaffak olmuştur, ama onun da şanssızlığı “adam kıltlığı”dır, “yaygın ahlaksızlıktır”, buna rağmen olumsuzlukların faturası ona çıkarılır.
“Arnavut kaldırımında yürüyen bir kişinin ayağına taş çarpsa yolu yapan ustaya söylenecek yerde ‘Gözün kör olsun Abdülhamid’ dermiş” şeklinde yaygın bir temsil vardır.
Sayın Orhan Koloğlu’nun daha önce adını verdiğim kitabında, Abdülhamid devrindeki devlet ricali ile bir kısım halkın ahlakı hakkında ibret verici açıklamalar vardır. Bazılarını nakledeceğim:
İngiltere elçisi Sir Henri Layard ile 28 Mayıs 1879 günü yaptığı bir konuşmayı raporunda şöyle aktarmıştır:
“Sorunu, düşüncelerini gerçekleştirebilecek kadrolarının acınacak düzeydeki eksikliğidir. Sultan, Türkiye’de, İngiltere ve diğer ülkelerdekinin aksine, sadece ülke sevgisi ile devlet hizmeti vermeye hazır olup yaşamı için bir makama ihtiyaç duymayan ya da bunlara sadece para kazanmak ve lüks bir yaşam amacıyla bakmayan, böylece yolsuzluk şüphesinden muaf bir sınıfın bulunmamasından yakındı. (Hasretini çektiği) Bu tür kimselerin, yalnız vatandaşlarının refahı için çalışıp bundan şeref kazanmayı düşündüklerini söyledi. Türkiye’de aksine, herkes resmi görevleri üslenmek ve nazır olmayı, servet toplamak ve bunu lüks ve keyfi eğlenceler için harcamak amacıyla istiyor. Dolayısıyla, devlet mekanizmasını yozlaştıran ve adaleti çarpıtan genel bir yozlaşma ve sonsuz entrikalar var. Kendisi de bu tür insanlarla sarılı olup amacı gerçekleri saklamaya yönelik entrikalarla uğraşmak durumunda. Sarayın içinde ve devlet mekanizmasının en üstünden en altına kadar her tarafta raslanan bu oluşumları sona erdirmek için gereken çabalar son derece yoğun bir gayret gerektiriyor…
(Elçi Majeste’ye yazdığı bu raporda, Türkiye’de sınıfların bulunmadığını, bir kayıkçının dahi vezir olabildiğini ifade ediyor) Majeste derhal, bunun uyrukları arasında mevcut sosyal eşitliğin bir kanıtı olduğunu ama aynı amanda o kadar çok rüşvetçi ve cahil kişinin iktidara yükselip ülkeye zarar vermesine sebep olduklarını belirtti. Majeste paranın resmi görev elde etmek için tek olmasa da, en yararlı araç olması durumunda bulunmasının genel bir yozlaşmanın varlığını sürpriz saydırmayacağını ve gerekli bilgi, yetenek ve deneyime sahip olmayanların idari görevlere bu yüzden eriştiklerini belirttiler.” (s. 229)
“Ne var ki, ortaya bir imtiyaz borsası çıktı. Büyük rüşvet ve yolsuzluk ağları kuruldu. İmtiyazı alan Osmanlı uyruklu kimseler bunları yabancı şirketlere satabildiler.” (304).
(Kıtlık ve kuraklık yüzünden insanlar ve hayvanlar açlıktan ölüyorlar) Doğuanadolu’da kaza kaymakamlarına, muhtaç olanlara hükümet depolarından ucuz fiyatla zahire satılması emrediliyor. Kaymakamlar, ağalara zahireyi satıyor, onlar da yedi-sekiz misli fiyatla halka satıyor.” (s. 307).
Dedim ya, yöneticinin başarısı ve devletinin devamı istihdam ettiği insanların kalitesine ve genel olarak halkının ahlakına bağlıdır.
Bürokratlar da halkın çocuklarıdır. Halkın genel ahlakı ne kadar iyi ise okumuş yazmışlarının ve devlet hizmetinde olanların ahlakı da o kadar iyi olur.
Şimdi bizim durumumuz nasıldır sorusuna cevabım şudur:
Herkes hayat tecrübesi içinde yakından uzağa insanlarla çeşitli ilişkilerinde neyi görüyor ve neyi yaşıyorlar? Genel olarak ahlaki faziletler mi hakim, günahlar, kusurlar, kötülükler, haksızlıklar mı hakim? İşte bu sorulara herkes kendi tecrübesinden yola çıkarak cevap verebilir ve genel durumumuz ortaya çıkar.
Yönetici terzidir ve çürük ip ile sağlam elbise dikmek mümkün değildir. Terzi sağlam ip aramalı, halkın iyi olanları da ona bunu sağlamak için çaba göstermelidirler. Ahlak eğitimi ailede başlar, okulda devam eder. Eğitimin hedefindeki insan modeli yalnızca maddi hayatta ve en ileri teknolojide başarılı olan değil, aynı zamanda öz değerlerine bağlı dolayısıyla ahlaklı olan insan modeli olmalıdır.
Çok şükür her alanda böyle insanlarımız da yok değil, ama yeterli de değil.
Eksiğimiz iyi yetişmiş insandır
04:0029/09/2019, Pazar
G: 29/09/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bilimde, felsefede, teknolojide, siyasette, üst düzey devlet görevlerinde, irşadda ve eğitimde muhtaç olduğumuz insana, yeterli kalite ve sayıda sahip olduğumuzda “ülkemizi ve bağımsızlığımızı korumak, Müslümanlar olarak İslam’ı hakkıyla temsil ederek ümmeti toparlamak ve insanlığa kurtuluş yolunu göstermek, yalnızca göstermekle kalmayıp hürriyet ve adaleti bütün dünyada hakim kılmak” şeklinde özetleyebileceğimiz asıl davamızı gerçekleştirme yolunda ilerlememmiz mümkün olacaktır.
Eksiğimiz iyi yetişmiş insandır
Eksiğimiz iyi yetişmiş insandır
22 Eylül, Pazar
Son günlerde yoğunlaşan “insan modelimiz ve yetiştirme yolu” üzerindeki tartışmalar, yazılar, resmi ve sivil teşebbüsler eksiğimizin farkında omak bakımından ümit vericidir.
“Kavganın kimseye faydası yok, bu filmleri çok seyrettik, 80 öncesi bir nesili kaybettik, 15 Temmuz öncesi bir nesili kaybettik, artık çağdaş, birbirini seven ileri düzeydeki ülkeleri yakalayacak bir nesil yetiştirmeliyiz, biz buharlı makinayı, matbaayı ıskaladık, şimdi bir şansımız var, dünya üç boyutlu eğitime geçiyor, bizde de eğitimimizi yenilemeliyiz ki, çağdaş ülkelerle birlikte yarışalım yoksa sömürü çemberinin içinde kalacağız, sonuçta birbirimizi boğazlayarak acımız dinmeyecek…”
Yukarıdaki paragrafı bir watsap grubundaki mesajdan kaydetmiştim. Benzeri mesajlar ve yazılarda eksik gördüğüm husus “insanımızı kucaklaştıracak ve çağı yakalayıp aşacak bir nesli” yetiştirmek için bence şart olan manevi kılavuzun ve harcın eksikliğidir. “İleri düzeydeki ülkeleri yakalayıp orada kalacak bir nesil” bu ülkelerin içine düştüğü çağdaş krizi çözemeyecek, insanlığın ıztırabını dindiremeyecektir. Doğru anlaşılmış ve özümsenmiş bir İslamın kılavuzluğu olmadıkça çağdaş bilim ve teknolojinin insanlığa getireceği şey, erdemin ve adaletin değil, gücün hakim olmasından ibarettir. Bugün en güçlü devletler, zayıfları sömürme bakımından en zalim devletlerdir.
Şu halde bize lazım olan çağdaş bilimlerin ve teknolojinin yanında İslam imanı, hayat yolu ve ahlakıdır. Milli eğitim ve kültür politikamız “çağdaş insan yetiştirmeyi” değil, “çağı yakalayıp kendi değerleriyle aşan insan” yetiştirmeyi hedeflemelidir. Okullardaki seçmeli dînî derslere ve İmam Hatip Okullarına bile tahammül edemeyen bir zihniyet ile bu kutsal amaca ulaşmak mümkün değildir.
Evet, eksiğimiz iyi yetişmiş insandır ve bu eksiklik bir asır öncesinden beri hissedilmiş, zamanın resmi kurumlarından ümit kesen hamiyyet sahibi ve iyi yetişmiş bir avuç insan ortaya bir örnek (Islah-ı Medâris) koymuştur. Birkaç yazıda yolu ve yöntemi bugün de geçerli olan bu yöntemi hikaye edeceğim (Geniş bilgi için benim İslami Hareket Öncüleri isimli kitabımın dördüncü cildine bakılabilir).
Zeynelâbidîn Efendi, Islah-ı Medâris-i İslâmiye hareketini, doğuşu ve ortadan kaldırılışı itibariyle derinden etkilemiş bir zattır. Paşa Dairesi, bir zamanlar “Zeynelâbidîn Efendi Medresesi” olarak anılır olmuştur. Bu zat, Islah’ın kurucularından olmanın yanında siyasî hayat tecrübesine sahiptir. İkinci Meşrutiyet’ten sonra Konya meb’usu olup siyaseti ve ülkeyi idare edenleri yakından görüp tanıyınca iyi yetişmiş bir alim olan küçük kardeşi Ahmet Ziyâ Efendiye “Bana kırk kişi yetiştirip gönderin, devleti kurtarayım.” diye haber göndermiştir.”
Islâh-ı Medâris-i İslâmiyye, 1909 yılında Konya’da kurulan ve 1917’de kapatılan, bu kısa hayatına rağmen memleket eğitim ve öğretiminde olumlu yönde derin izler bırakan bir ilim ve irfan yuvasıdır. Islâh-ı Medâris-i İslâmiyye, gerek fizikî mekan olarak, gerek faaliyet olarak Bekir Sami Paşa Medresesi’nin bir bakıma vârisi veya halefidir. Bekir Sami Paşa Medresesi, 1846 yılında, Tanzimat dönemi Konya Valilerinden Ebu Bekir Sami Paşa (ö. 1265/1849) tarafından hem medrese, hem de Nakşibendî tarikatının Hâlidiyye- Müceddidiyye kolunun dergâhı olarak yaptırılmıştır. (Medresenin yeri, son zamanlarda Merkez Bankası Konya şubesinin yeri olmuştur.) Bu medrese, kısaca “Paşa Dairesi” adıyla da anılmaktadır. İlk Müderris ve şeyhi Mehmet Himmet Efendi’nin, 16 yıllık hizmet döneminin ardından 1862 yılında vefat etmesi üzerine Ziya Efendi’nin babası Bahaeddin Efendi bu medrese ve dergâha müderris ve şeyh olarak gelmiş; kardeşlerinden Hasan Kudsî Efendi ile birlikte üç oğlu Zeynelâbidin, Rif’at ve Ziya Efendiler de daha babalarının sağlığında aynı medresede müderris olarak görev yapmaya başlamışlardır. Bahaeddin Efendi’nin 42 yıllık aralıksız bir hizmet döneminden sonra 1906 yılında vefat etmesi üzerine, büyük oğul Zeynelâbidin Efendi, müderrislik görevinin yanında, bir medrese olduğu kadar bir dergâh olarak da görev yapan Paşa Dairesinin şeyhliğini de üstlenmiştir.
Bahaeddin Efendi, kardeşi Hasan Kudsî Efendi ve üç oğlu, medresedeki müderrislik ve şeyhlikleri yanında, medreselerin ıslahı konusunda da kafa yorar, fikir üretirler. Bu dönemde medreselerin içine düştüğü durumdan şikâyet umumidir ve gerek hükümet merkezi İstanbul’da, gerek taşrada yaygın çare arayışları vardır.
(Islah-ı medaris ile devam edelim).
.Yetişmiş insan eksikliği yeni değil
04:003/10/2019, Perşembe
G: 3/10/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
N. Erbakan Üniversitesinde öğretim üyesi olan değerli araştırmacı ilim adamı sayın İsmail Bilgili, Islah-ı medarisin kurucuları ile onların talebelik ettiği, feyiz aldığı üstadları hakkında çok değerli araştırmalar ve yayınlar yapmıştı, bana da lütfedip gönderdi. Merhum İbrahim Hakkı Konyalı, manevi kardeşlerim Ali Osman Koçkuzu ile merhum Ahmed Gürtaş’ın da aynı şahıslarla ilgili değerli çalışmaları vardı. Tasavvuf ve eğitim ile meşgul olan, yetişmiş insanımızın azlığını, medrese-mektep-tekke ihtilafını dert edinen kimselerin bu kitap ve makaleleri okumalarını hararetle tavsiye ediyorum.
Yetişmiş insan eksikliği yeni değil
Yetişmiş insan eksikliği yeni değil
26 Eylül, Perşembe
19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında devleti yönetecek, yönetenlere yardımcı olacak, insan yetiştirecek ve halkı irşad edecek insan azlığından şikayetler vardı, bu şikyetleri karşılamak için devletin yaptığı ve yapamamdığı yeterli olmayınca sivil ve hasbi teşebbüsler oldu. Bunların başında, daha sonra daru’l-hilafe okullarına ve günümüzde İmam Hatip okullarına örnek olan Islah-ı medaris teşebbüsü gelir.
Bu teşebbüsleri ilk defa düşünme safhasından fiiliyata aktaran, isimlerini önceki yazımda zikrettiğim üç müderris kardeş olur ve bunların önderliğinde, ilmiye sınıfının ve hayırsever halk tabakasının önemli bir kısmının desteği ve pek azının muhalefeti ile 1909 yılında Konya’da evvela “Islâh-ı Medâris-i İslâmiyye Cemiyet-i Hayriyesi”, sonra da bu cemiyetin teşebbüsü ile “Islâh-ı Medâris-i islâmiyye”müessesesi kurulur. Cemiyet, Paşa Dairesinin eski binasını yıktırır ve yeni bir müştemilat ile iki katlı modern bir medrese binası, yaptırır. Bu binanın müştemilâtı içerisinde kütüphane, fizik ve kimya laboratuarı, konferans salonu, matbaa, dershane odaları, mescid, şadırvan, bahçe ve müderris evi bulunmaktadır. Kütüphane, Bahaeddin Efendi döneminden kalan kitaplara, üç müderris kardeşin kendi şahsi kitaplarını ve yeni yayınları da katmalarıyla hayli zengin hale getirilir. Kütüphanede sadece dinî ilimlerle ilgili eserler değil, felsefe, edebiyat, sosyoloji, botanik, müzik, beden eğitimi, astronomi gibi çok çeşitli bilim dallanna ait eserler de bulunmaktadır. Kütüphanede Ali Kuşçu tarafından yapılıp Fatih Sultan Mehmed’e sunulan madeni Gök Küresi de yer almaktadır. Ders programı içerisinde Fransızca da vardır ve bu dersi birErmeni vatandaş okutmaktadır. Bütün bunlar Islâh-ı Medâris’e vücut veren zihniyetin, o günkü şartlarda bile, memleketin muhtaç olduğu eğitim ve öğretim seviyesine ne kadar seviyeli ve geniş bir ufuktan baktığını göstermektedir. Babalarının döneminden itibaren, ailece hizmet gördükleri müessesede medrese-tekke ayrılığını birliğe dönüştüren bu seçkin kadro, bu defa gerçekleştirdikleri sivil bir teşebbüsle medrese-mektep ikiliğini de ortadan kaldırıp eğitim ve öğretimde birliği sağlamaya doğru çok önemli bir adım atmışlar ve başarılı bir örnek ortaya koymuşlardır.
Islah-ı Medâris’i kuranlar eğitimin, vatan ve milletimizin varlığı açısından taşıdığı önemi kavrayan insanlardı. “Mukaddes vatanımızın ihya; yüce milletimizin, ulu Osmanlı adı altında yaşaması ve bu suretle dünya haritasında adını durdurarak varlığını muhafaza edebilmesi için en ziyâde maarife” ihtiyacımız vardır(Ali Kutsi,”Maarif ve Maârife Rağbetsizlik”, Meşrik-ı İrfan, S.171, 2 Kanunusani 1910, s.2.)
Fakat, ihtiyacın tesbiti yetmemektedir. Nasıl giderilebileceğinin, niteliğinin de belirlenmesi gerekmektedir. İşte Islah-ı Medâris, bu konuda bir iddianın sahibidir. Arabacı’nın İ. Hakkı Konyalı’dan naklettiğine göre ortaya bir hedef koymuştur:
“Doğulu, Türk ve Müslüman kalarak din ve dünya ilimlerini, Batı tekniğini öğretecek bir ilim yurdu açmak.”Bozulan ve çöken; memleketi de çöktüren medreselerin ıslahına çalışmak. “İslâm’ın istediği çapta, madde ilimleri ile mânâ ilimlerini kucaklaştırarak okutacak” bir eğitim kurumu ihtiyacını karşılamak.
Islah-ı Medâris’in kuruluş felsefesini en iyi açıklayan belgelerden biri, açılışının ikinci yılı imtihanları vesilesi ile medrese adına yapılan konuşma metnidir. Uzun konuşmada Islah-ı Medâris’in, cemiyet tarafından “bir şu’le-i irfan” olarak uyandırılış sebebi şöyle anlatılır: “Cenab-ı Hakk’ın bize ihsan buyurmuş olduğu din-i mübînin hasmı, düşmanı hiç bir vakit eksik olmamıştır. Her devre göre, türlü türlü düşmanlar peyda olarak şeriat-ı mutahhareye taarruz ve tecavüze yeltenmişlerdir. Karşılarındaki din müdafii ve mücahidleri de düşmanlarına göre silâh isti’mâl ederek (kullanarak) onları mağlûb ve mecrûh düşürmüşlerdir. Meselâ mücahidîn-i İslâmiye; serçeye kurşun, fil’e saçma, pek yakına top, pek uzağa kurşun atmamışlardır. Topla tüfekle mukabele eden düşmana, taşla değnekle müdafaa etmemişlerdir. Ancak hasımlarının ehemmiyetini, kuvvet ve silâhını nazar-ı itibara alarak, ona göre isti’mâl-i silâh ve idare-i lisan etmişlerdir. İşte kütüb-i kelâmiyemiz, bu müddeâmızın pek açık bir delilidir. Mütekaddimîn-i ulemâ-yı Kelâmın kitaplarında felsefeden bir eser görülmediği halde, müteahhirînin eserleri büsbütün felsefiyyât ile mâlîdir (doludur). Âdetâ âsâr-ı felsefiyeden farkı kalmayacak bir hale gelmiştir. Demek ki, düşmana göre silâh, derde göre deva başkalaşır. İşte bugün de her taraftan dinimize taarruzlar, hücumlar vaki oluyor ve başka silâh ve başka bir lisan kullanıyorlar. Bizim ise o gibi silâhlardan, o gibi fenlerden haberimiz yok. Hemen fezâ-yı nâ-mütenâhîde bir şahs-ı mevhûme doğru silâh endaht ediyoruz. Tamamiyle hedef-i maksûdu tayin edemiyoruz. Halbuki bugünkü terakkıyât-ı hâzıra, bizim için bu babda pek büyük bir ümit hazırlamıştır ki, matbûât ve vesâit-i nakliye sayesinde tâ aksâ-yı Garbden veya müntehâ-yı Şarktan el-hâsıl çehâr aktâr-ı âlemden(âlemin dört bucağından) dinimize edilen bir itiraza, bir hücuma, olduğumuz yerden müdafaa eder din-i mübînin ulviyet ve kudsiyetini bütün cihana neşr ve ilân edebiliriz. Hayfâ ki, biz bunlardan hâlâ bîgâne bulunuyoruz. Fünûn ve maârif ne kadar tevsi’ ederse ilmiyemizin de tahsili, ma’lûmatı o kadar tevsi’ etmelidir ki, o gibi fenleri din aleyhinde bâziçe-i âmâl (dileklerinin oyunu) ittihaz edenlerin kendi işlerini kendi boğazlarına takmalı, zâimleri gibi(şefleri), din mani-i terakki midir yoksa müşavvik-ı teâliyi müessis (yükselmeyi teşvikin kurucusu) medeniyyet midir, ne olduğunu göstermeli. Bu suretle, Şerîat-ı garraya nazar-ı nefretle bakanları nazar-ı muhabbetle baktırmalı..Fakat bu maksat, bu kuvvet ne ile temin edilebilir? Bittabi istibdâdın bize alıştırdığı atâleti bir tarafa atarak, tahsilimize bir sür’at-ı berkıyye (şimşek hızı), usûl-i tedrîsimize bir sühûlet-i fevkalâde vermekle yani medârisi ıslah ederek medreselerin nutkuna kuvvet, kalemine bir kuvvet vermekle temin edilebileceği herkesin bildiği hakikatlerden olsa gerektir…” (“Konya Islah-ı Medâris Talebesinin Nutku”, Beyânü’l-Hak, c.4, S.102, 18 Rebiülevvel 1329/7 Mart 1327, s.1901
(Gelecek yazıda: Nasıl bir okuldu?)
Kısa adı Islah nasıl bir okuldu?
04:004/10/2019, Cuma
G: 4/10/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Islah’ta birinci sınıfta Türkçe öğretim yapılmakta; ikinci sınıftan itibaren gerek öğretimde, gerek medrese içi konuşmalarda Arapçakullanılmaktadır; ikili temaslarda bile Türkçe konuşanlar ilginç cezalarla Arapça öğrenmeye ve konuşmaya teşvik edilmektedir. Mesela Türkçe konuşan öğrencinin boynuna ma’tebe (ceza tahtası) asılmakta ve bu öğrenciler medresenin temizliğinde çalışmaktadırlar.
Kısa adı Islah nasıl bir okuldu?
Kısa adı Islah nasıl bir okuldu?
27 Eylül, Cuma
Islah’ın hedefleri içerisinde öğrencisine İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’ni bitirtmek, Çince, Japonca öğrenip kendilerine hakiki bir din arayan bu ülkelerde İslam’ı tebliğ görevini bihakkın yerine getirecek İslâm misyonerleri yetiştirmek de vardır.
Islah’ın ikinci yıl imtihanlarında, aralarında o zaman Tokat mebusu, daha sonra A’yan Meclisi azası ve nihayet Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin, Antalya Sancağı meb’usu Elmalılı Küçük Hamdi’nin (Muhammed Hamdi Yazır) ve Mevlevi Dergâhı postnişîni Veled Çelebi ‘nin (İzbudak) de bulunduğu bir imtihan heyetinin huzurunda, öğrenciler özellikle Arapça dersinde büyük bir yetişkinlik seviyesi sergilerler. Bu başarıyı hayranlıkla izleyen Mustafa Sabri Efendi, oğlu İbrahim’i İstanbul’dan Konya’ya Islâh-ı Medâris’e öğrenci olarak gönderir.
Eğitim ve öğretimin 12 yıl olarak planlandığı Islâh-ı Medâris’de, bu süreyi tamamlamak kısmet olmaz ve bu başarılı müessese 1917 yılında kapatılır. Islâh-ı Medâris’in kapatılması sonucunu doğuran sebepleri şöyle sıralamak mümkündür:
a) Islâh-ı Medâris hareketinin ocağını teşkil eden ailenin önde gelen ferdi Zeynelâbidin Efendi’dir. Âbidin Efendi bir taraftan şeyh, bir taraftan müderris bir taraftan da ülke siyasi hayatında adı ön plâna çıkmış bir siyaset adamıdır. Siyasette bulunduğu saf da İttihat ve Terakki Partisi’nden bu partiye rakip olarak doğmuş olan Hürriyet ve İ’tilaf Partisi safıdır; İttihatçılar, siyasi rekabet yüzünden, Âbidin Efendi’ye karşı oldukları kadar, Islâh-ı Medâris’e de karşıdırlar.
b) Islâh’ın ders programında, dinî dersler yanında diğer modern derslere de yer verilmiş olması, bir takım klâsik medrese yanlılarının tepkisine yol açmış; bu tepki lslâh-ı Medâris’in kundaklanacağı tehditlerine kadar götürülmüştür. Aile fertleri, geceleri Medrese etrafında nöbet tutarak bu tehditleri göğüslemeye çalışmışlardır.
c) Medreselerin ıslahı gayesine yönelik olarak, sivil bir hareket olan Konya’daki Islâh-ı Medâris-i İslâmiyye teşebbüsüne benzer bir teşebbüs de İstanbul’da resmi olarak hükümet tarafından 1914 yılında başlatılan “Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi”hareketidir. Dâru’l-Hilâfeti’t-Aliyye Medresesi’nin bir şubesi de 1915 yılında Konya’da açılmıştır. Bu arada memlekette İttihat ve Terakki Partisi iktidardadır. 1913 yılından itibaren de Hürriyet ve İ’tilaf Partisi kapatılmış; ileri gelen mensupları, Âbidin Efendi de dahil olmak üzere, sürgüne ve hapse mahkum edilmişlerdir. Böylece İttihat ve Terakki iktidarında Konya’da açılan Dârü’l-Hilâfe Medresesi şubesi, İtilafçı Âbidin Efendi’nin kurucusu olduğu Islâh-ı Medâris’e ihtiyaç kalmamış olduğunun görünüşte bir gerekçesi olmuştur. Hâlbuki bu iki hareketin birbirine rakip değil, birbirinin destekçisi olarak birlikte varlıklarını sürdürmeleri elbette memleketin daha çok hayrına olurdu.
d) Memlekette meydana gelen siyaset eksenli kutuplaşma ulema arasına da sıçramış ve bu bölünme, birçok zarar yanında, hem Islâh-ı Medâris’in, hem de bu medreseye vücut vermiş olan ailenin sonunu hazırlayan önemli sebeplerden biri olmuştur. Nitekim yukarıda da işaret edildiği üzere, üç kardeş müderrisin ortancası olan Rifat Efendi’nin idamı, İttihat ve Terakki yanlısı olduğu bilinen, Konya meb’uslarından ve Kurtuluş Savaşı yılları Şer’iye ve Evkaf vekillerinden Hadimli Mehmet Vehbi Efendi’nin verdiği güvence sonrasında evinden alınıp götürüldüğü gece vuku bulmuştur ve o “muhalif” kişi verdiği güvenceye sahip çıkmamıştır.
Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu’nun şifahi olarak verdiği bilgiye göre Mehmet Vehbi Efendi, ömrünün sonuna doğru “Şeyhin uşakları düdüğü çaldı” der imiş. Burada “Şeyh” ile kastedilen Bahaeddin Efendi, uşakları da (oğulları demektir) Zeynelâbidîn, Rif’at ve Ziya Efendilerdir. Bu sözü, Mehmet Vehbi Efendi’nin ağzından duyup Ali Osman Koçkuzu’ya nakleden, Mehmet Taş isminde, Konya merkez köylerinden Çaldere’li bir zattır. Bu zat, Konya İmam-Hatip Okulu Koruma Derneği’nde uzun yıllar fahri hizmet yapmış, Konya merkezinde oturan ve Mehmet Vehbi Efendi ile de ev komşusu olan bir zat idi.
Keza kendisi de bir medreseli âlim olan, medreselerin ıslahı konusunda hayli emeği, çalışmaları ve raporları bulunan, Cumhuriyet döneminin üçüncü Diyanet İşleri Başkanı, Cumhuriyet öncesi Konya’yı ziyaretlerinde en çok Hadimli Mehmet Vehbi ile teşrik-i mesai halinde olan Ahmed Hamdi Akseki de Islâh-ı Medâris hakkında “İfsâd-ı Medâris” değerlendirmesini yapmaktadır (Arabacı, s. 513). Bütün bunlarda dönemin özellikle siyasi çekişmesinin izleri gözlenmektedir.
e)1915-1917 yılları, Birinci Cihan Savaşı’nın insan kaynaklarımızı, eritip tükettiği yıllardır. Bu eriyip tükenmeden Islah da payını almakta gecikmemiş; bu medresenin mensupları müderrisleriyle ve öğrencileriyle, Çanakkale, İrak, Filistin gibi muhtelif cephelerde vatanî görevlerini yerine getirmişlerdir. Prof Koçkuzu’nun yayınladığı “Çanakkale Cephesinde Bir Müderris” isimli 416 sayfalık eser (İz yayıncılık, İst. 2010) bu vakıanın canlı bir şahididir. Tesir nisbetleri farklı olsa da, bütün bu sebepler Islâh-ı Medâris’in sonunu getirmiş ve 1917’de Medrese kapatılmış; hatta kütüphanesi de yağmalanmıştır. Kütüphanenin her nasılsa yağma dışında kalan ve bilâhare ailenin vârislerine intikal eden 1200 civarında kitabı, bu varisler tarafından daha sonra Konya Yusuf Ağa Kitaplığına bağışlanmıştır. Halen bu kitaplar bu kütüphanede kayıtlıdır.
Islah tecrübesinde pek çok ibretler ve örnekler vardır. Bilhassa asırlardır süregelen “tekke-medrese-mektep” ihtilafına son verecek, bunları tek gayede ve herbirine vazgeçilemez yerler vererek birleştirecek bir proje olması bugün de geçerlidir; yeter ki, ilim, samimiyet, gayret bulunsun; taassub, tefrikacılık ve sapmaların engellemesine izin verilmesin.
Islah tecrübesi, aradığımız insan modelinin okulu olması bakımından da örnektir ve milli eğitimin genellikle tercih ettiği tek taraflı (yalnızca çağdaşlığa, maddi gelişmeye, dünya vatandaşlığına yönelik) plan ve proğramlarına karşı doğru olanı işaret etmektedir. Yapılacak şey İmam Hatip Okullarına destek vermek, diğer okullarımızda da, bizim, İslam ile yoğrulmuş medeniyet ve kültür deeğerlerimize yer vermektir.
Kooperatifçilik alternatifi ile faizsiz birikim ve finansman
04:006/10/2019, Pazar
G: 6/10/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Faizsiz finansmanın araçları içinde şirketleşme, katılım (tekafül) sigortacılığı, katılım bankaları, üçkağıtçılık dışı borsalar yanında bir de bizde garip kalmış kooperatifçilik vardır. Ömrünü bu konuya vermiş, kalınca bir kitaba da ima atmış olan Ticaret Başmüfettişi Yusuf Üstün Bey’in uzunca bir yazısını ikiye bölerek okuyucularıma ve ilgililere takdim ediyorum. Bundan sonraki söz Yusuf Bey’indir.
Kooperatifçilik alternatifi ile faizsiz birikim ve finansman
Kooperatifçilik alternatifi ile faizsiz birikim ve finansman
29 Eylül, Pazar
Ekonomide 2019-2021 hedeflerini barındıran orta vadeli bir Yeni Ekonomi Programı açıklandı. Programın “Enflasyon İle Mücadele”ye yönelik alt başlığı altında yapısal dönüşüm adımlarından birisi de, bugüne kadar bir ekonomik plan ya da programda yer verilmediği şekilde “kooperatifçilik odaklı bir enflasyonla mücadele” vurgusu barındırması oldu.
Kooperatifleri diğer şirketler, dernekler, üretici birlikleri ve sair tüm organizasyonlardan ayıran en önemli iktisadi özellik, kooperatiflerin içinde bulunduğu sektöre göre ya arzı ya da talebi toplulaştırarak maliyeti azaltmasıdır. Maliyetleri arz ve talep yönünden azaltacak olan bu mekanizmanın varlığına olan ihtiyaç, açıklanan Yeni Ekonomi Programı sunumunda; “Kooperatifçilik Odaklı, Bölge ve Ürün Bazında; Arz/Talep Planlaması, Sözleşmeli Tarımın Yaygınlaştırılması, Üretici ve Tüketici Arasında Değer Zincirinin Sağlanması, Kurumsal Altyapıların Tesis Edilmesi, , Gıda Ürünlerinde Ulusal Markalaşma, Üretici ve Kooperatiflerin Hal İçerisindeki Payının Artırılması, Maliyetlerin Düşürülmesi, Üretimde Rekabetin Artırılması, Toptan, Perakende, Lojistikte Gözetim – Denetim” şeklindeki hedeflerle ifade edilmiştir.
Özünde bir işletme modeli olarak kooperatifler, küçük üreticileri çatısı altında birleştirerek büyük tüketici kitleleriyle buluşturur. Bu durum, gereksiz aracıları ortadan kaldırıp pazarlama maliyetini düşürdüğü için enflasyon üzerinde son derece olumlu etkisi vardır. Basitçe anlattığımız bu ilişkinin kazananı çok sayıda ve gelir düzeyi düşük üretici kitlesi ile sağlıklı, ucuz ve güvenli gıdaya ulaşabilecek olan geniş tüketici kitlesidir.
Kooperatiflerin Sosyo-ekonomik sorun alanları üzerinde çözüm kabiliyeti üzerinde durmamız gerekiyor.
Toplum sağlığının korunması ve halkın sağlıklı beslenmesi, ancak gıdanın üretiminden, dağıtımına ve tüketimine kadar tüm süreçlerin planlanmasıyla mümkündür. Bu planlamanın merkezine ise bu işi adeta kendiliğinden yapan kooperatiflerin konulması çok önemlidir.
Aslında kooperatifçilik “zamanın ruhu”na da uygun olarak uzunca bir süredir ülke gündeminde yer tutmakta. Sadece enflasyonla mücadelenin bir aracı olarak değil; kurgusu gereği bünyesinde “karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve kefalet” mekanizmasını barındırdığından, finanstan tarımın yeniden yapılandırılması, toprak reformundan konut üretimine, ulaşımdan coğrafi kültürel varlıkların korunmasına, eğitimden sağlığa ve daha birçok sektöre “sadra şifanın ötesinde” bir çözüm potansiyeli barındırmaktadır.
Kooperatif yönetim sisteminin getirdiği/gerektirdiği ve aynı zamanda başka hiçbir şirket ve organizasyon modelinde bulunmayan “otokontrol” sayesinde, gıda egemenliği ve gıda güvenliği için kooperatifler karşımıza kaçınılmaz aktörler olarak çıkmaktadır.
Bu nedenle;
Yabancı sermayeli şirketlerce satın alınamayacağı için yerli ve milli üretimin tek yolu olması,
Bir nevi kendi üretimini kendisi tükettiği için yüksek kar elde etme hırsıyla aldatıcı işlemler yapılmaması,
Yüksek kar elde etmek yerine müşterek maliyetleri azaltarak tasarrufu öncelediği için gıda enflasyonuna olumlu katkı sağlaması,
Hiçbir surette kayıtdışı işlem ve istihdam yapılamaması vb. özelliklerinden dolayı, yerli ve milli bir ekonomik kalkınma sürecinde en hızlı sonuç alınabilecek alan ve konunun merkezinde kooperatifçilik gelmektedir.
Ayrıca kooperatifler, kurgusu gereği sosyal ve ekonomik fonksiyonları aynı anda bünyesinde barındırdığı için, sosyal bir yönü bulunmayan ve yalnızca ekonomik bir araç olabilecek ve ona göre çözüm üretebilecek olan diğer şirketler ile ekonomik bir yönü bulunmayan bir sosyal örgüt niteliğini haiz derneklerden pozitif ayrışarak hemen her alanda çözüm üretme kabiliyetini haizdirler. Bu nedenle, sosyal bir yönü olan herhangi bir sorun alanı (enflasyon, işsizlik, ulaşım, sağlık, gıda güvenliği vb.) gündeme geldiğinde, kooperatif yaklaşımıyla (adeta çok fonksiyonlu çakı seti gibi) bir çözüm üretmek mümkündür.
Bu nedenle, gıda, tarım, sağlık, ulaşım, finans gibi ekonominin ana sektörlerinde otokontrolü sağlayan işletme sistemi olarak kooperatifler üzerinden;
Tarımda Planlama, Münavebe, Tarımsal Destekleme, Profesyonelleşme, Ortak Maliyetlerin Azaltılması, Bilgi Paylaşımı, Ürün Güvenliği, Kayıtdışılığın önlenmesi, Üretim-Tüketim Zincirinin kısalması, İsrafın Önlenmesi,Tasarrufun Artırılması, Sermaye Birikimi, Yeni yatırım maliyetinin paylaşılması, Demokratik kültür gelişimi vb. çok önemli konuların ve sorun alanlarının üstesinden gelinebilir, ilerleme sağlanabilir.
Aynı şekilde, yakında sonuçları açıklanacak olan III. Tarım Orman Şûrası için belirlenen 21 çalışma grubu başlığından 18’inde kooperatif çözüm geliştirmek mümkündür.
(Gelecek yazıda “Kooperatifçiliğimizin durumu).
Kooperatifçiliğimizin durumu
04:0010/10/2019, Perşembe
G: 10/10/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yusuf Üstün Bey bugün de misafirimiz olarak yazıyor: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda, en üst düzeyde kooperatifçiliğin geliştirilmesi benimsenmiştir. Anayasamızın 171. maddesi, devlete, milli ekonominin yararlarını dikkate alarak öncelikle üretimin artırılması ve tüketicinin korunmasını amaçlayan kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak tedbirleri alma görevini vermiştir. Oysa diğer ülke sistemleri ve uygulamaları ile karşılaştırıldığında, ülkemiz kooperatifçiliğinden kendi potansiyeline göre beklenen performansın elde edilemediği bilinen bir gerçektir.
Kooperatifçiliğimizin durumu
Kooperatifçiliğimizin durumu
3 Ekim, Perşembe
Türkiye’de kooperatifler, türlerine göre üç ayrı kanuna tabi olarak kurulmakta ve faaliyet göstermektedirler: Bakanlıkların yeniden yapılandırılması sürecinde, kooperatiflerle ilgili Bakanlıklar ve ilgili birimlerin teşkilat ve görev yapısı da yeniden düzenlenmiştir.
Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemine göre, idari bağlılıkta aynı işi yapan kamu kurumları tek çatı (bakanlık, genel müdürlük, kurum vs.) altında birleştirilerek devlet sistemi işletilmektedir. Tam da bu yaklaşımın ruhuna aykırı olarak, bir ticaret şirketi türü olan kooperatiflerin faaliyet gösterdikleri her bir alana göre ayrı bakanlıklara bağlı olması, bu bakanlıklar bünyesindeki genel müdürlükler içerisinde darmadağın bir organizasyon altında bulunmaları, kooperatifçilik alanında politika üretilememesinin ana sebeplerindendir.
Mevcut idari yapılanmada, kooperatifler fonksiyonlarına göre bile değil unvanlarına göre üç ayrı bakanlık arasında adeta ‘rastgele’ paylaştırılmıştır.
Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemine geçildikten sonra, başta bakanlıklar olmak üzere aynı işi yapan birimlerin tek çatı altında toplanması gayretine karşın; kooperatifçilik alanında Ticaret Bakanlığı (Esnaf, Sanatkarlar ve Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü, 12.000 kooperatif), Tarım ve Orman Bakanlığı (Tarım Reformu Genel Müdürlüğü, 11.000 kooperatif) ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın (Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü, 26.000 kooperatif) sorumlu tutulmaları, idarenin kooperatifçilik alanında çözüm üretme imkan ve kabiliyetinden, gelinen bu aşamada uzak olduğu; bundan dolayı vatandaşın bu alanda kamudan alması gereken hizmetlere ulaşamaması gibi “kabul edilemez bir sonuç” olarak değerlendirilmektedir.
Temel Sorun Alanları
Aşağıda iki temel noktaya acil olarak müdahale etmek gerekmektedir.
* İdari Sorun Alanı: Kamunun kooperatiflere yönelik sunduğu hizmet biçiminde çok başlılık. Üç ayrı bakanlık bünyesinde ayrı düzeylerde, aynı konuda çok farklı yorumlarla sistem yönetilmeye çalışılmakta, kamu yönetimi bu alanda adeta bir “kooperatifçilik politikasızlığı” içinde hareket etmektedir.
* Mevzuattan Kaynaklanan Sorun Alanı: Kooperatifler Kanunu’ndan kaynaklanan denetim sisteminin eksikliği (hatta hiç olmaması) ve Kurumlar Vergisi Kanunu’ndan kaynaklanan sektörün gelişimini engelleyen hükümler. En yaygın kooperatifçilik alanı olan yapı kooperatifçiliğinin olumsuz örnekleri ile bu alandaki denetim eksikliğinin çarpan etkisiyle, tüm kooperatifçilik sistemine olumsuz yaklaşılmaktadır. Halbuki, kooperatifler yapı kooperatiflerinden ibaret değildir. Ayrıca, kooperatif sistemin vergi mevzuatı değerlendirmesinde “anlaşılamaması”, kooperatifçiliğin gelişiminde caydırıcı etki yapmaktadır.
GÜVEN ARTIRICI ACİL TEDBİRLER:
Yukarıda da açıklandığı üzere, “aynı anda” sosyal ve ekonomik yapının tamamına nüfuz edebilme fırsatı veren, neredeyse her sektördeki sorun alanlarına çözüm üretebilme imkân ve kabiliyeti bulunan kooperatifçiliğin, dünyadaki diğer uygulama alanlarını incelediğimizde, ülkemizde de hızlı ve güçlü bir biçimde;
* Sigortacılık alanında mutual sigortacılık (kooperatif sigortacılığı) tekniği uygulandığında, toplanan fonlar tamamen yerli ve milli kaynak oluşturmaktadır.
*Tekafül sigortacılığı kooperatif versiyonuyla uygulandığında, toplumda dini hassasiyetlerinden dolayı sigortaya sıcak bakmayan kesimin bu konudaki tereddütleri ortadan kalkmaktadır. (Yeni çıkarılan katılım sigortacılık yönetmeliği dini hassasiyetleri tatmin edecek niteliktedir. Kooperatif versiyonu yanında bu da bir imkandır. H. K.)
*Karz-ı hasen uygulamasının tek tüzel kişilik formu kooperatif şeklindedir.
*Gıda fiyatlarının esnekliğinde önlem alınması için, toptancı halleri re-organize edilerek “üreticiden tüketiciye doğrudan köprü” görevini üstlenebilecek işletme formu kooperatiftir.
*Taşımacılık konusunda neredeyse tüm dünyada “korsan” olarak nitelendirilen aplikasyon taşımacılığının alternatifi, yasal taşımacıların kuracağı kooperatif işletme modelidir.
*Ülkemizde yüksek oranlarda seyreden işsizliğin ve gizli işsizliğin azaltılması noktasında kurumsal çözüm, emek arzında çok çalışanın çok, az çalışanın az ücret almasına dayalı istihdam kooperatifleridir.
*Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri, bireysel enerji üretimi kapasitesini toplulaştırarak enerji ve dış ticaret açığının giderilmesine ciddi katkılar sağlayabilecek potansiyeli haizdir.
Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere, geldiğimiz noktada kooperatifçilik sisteminin ülkemizde büyük bir itibar suikastına uğradığı açıktır. Bu itibarın geri edinilmesi ülkemizin geleceği için kaçınılmazdır.
Bu nedenle, yerli ve milli bir ekonomik kalkınma sürecinde en hızlı sonuç alınabilecek alan ve konunun merkezinde kooperatifçiliğimiz gelmektedir. Tarımdan finansa, sağlıktan ulaşıma, enerjiden kültüre “tek başına yapamayacağımız bir işi elbirliği ile yapmak” olarak ele alınabilecek her sektörde, kooperatif çözüm üretebilmek mümkündür
Yukarıdaki yaklaşım ve bir yazıya sığmayacak derinlikteki parametreleri birlikte değerlendirdiğimizde, Yeni Ekonomi Programı’nda, başta enflasyonla mücadele olmak üzere “kooperatifçilik odaklı” bir anlayışa geçilmesi çok önemli ve değerli bir adımdır.
Kooperatifçilikte dünyaya ilham vermiş bir medeniyetin mirasçıları olarak, kooperatifleri toplumsal kalkınmanın bir dinamiği olarak ekonomik hayatın her alanına taşımalı, daha çok insanın refahtan daha çok pay almasına aracılık etmeliyiz.
Kooperatiflerin gerek kendi aralarında gerekse devletle ortak çalışması sosyal faydayı ve ekonomik refahı artırmada en etkili yoldur.
Sürdürülebilir bir kooperatifçilik yönetimi, kalkınma hedeflerine ulaşmada en başarılı yöntemdir. Kooperatiflerin sorunlarının çözümü, bu yöndeki çalışmaları daha da kolaylaştıracaktır.
Kooperatifçilik alternatif değil, mecburiyettir.
Öz eleştiri
04:0011/10/2019, Cuma
G: 11/10/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arapça bir WhatsApp grubunda paylaşılan ve aşağıda tercümesini sunacağım öz eleştiriyi, oranını bilmesek de içimizde var olan ve içinde yaşadığımız ahlaki ve dini durumu tasvir etmesi bakımından paylaşmaya değer buldum.
Öz eleştiri
Öz eleştiri
4 Ekim, Cuma
Her paragrafın başında “garip günler, ne günlere kaldık” başlığı var. Bunları tekrar etmeden konuşma çizgisi koyacağım:
-Evli çiftler, eşinin romantik olmadığını veya kendisi ile yeterince ilgilenmediğini ileri sürerek ihanet ediyor sonra da suçsuz ve nezih olduklarını iddia ediyorlar.
-Gencecik kızlar hayatlarının baharında hayvanların bile utanacağı fotoğraflar gönderiyorlar.
-Babalar ve anneler, çocuklarının yiyecek ve giyeceklerine önem veriyorlar, onların ruhuna ahlaki değerleri ekmeyi ihmal ediyorlar.
-Memurlar, maaşlarının azlığını bahane ederek işlerini hakkıyla ve ihlaslı olarak yapmıyorlar, Allah Teâlâ’nın helal kazanca bereket vereceğini, haram kazancı ise bereketsiz kılıp yok edeceğini unutuyorlar.
-Genç kızlar ve erkekler, sokaklarda dolaşmak ve eğlenmekle saatler geçiriyorlar, birinci rek’atta yoruyorlar.
-Genç kızlar ve genç erkekler haz ve neşe içinde müzik dinliyorlar, Allah’ın kelâmını duyunca göğe tırmanırcasına içleri daralıyor ve bilmiyorlar ki helâl, haram ile karışık olmaz.
-Hoşumuza giden, lezzet aldığımız, az ve çok her şeyi satın alıyor ve yüzlerce para ödüyoruz, bir yardım sandığına rast geldiğimizde ise içine atmak için bozuk para arıyoruz, sandığın dibine ulaşınca çıkardığı ses ile böbürleniyoruz.
-İşe, okula, üniversiteye gecikmemek için saat kuruyoruz, sabah namazında Allah’ın huzuruna çıkmayı unutuyoruz, hâlbuki her ikisini programlama imkânımızın olduğunu biliyoruz.
-Birbirimize küfrediyoruz, Allah’ın kullarının namuslarına söz ediyoruz ve “ağzından çıkan her sözü dikkatle takip edip kaydedeni” unutuyoruz.
-Olay çokluğundan şikâyet ediyor, “Bunu bizim emrimize vereni tenzih ederiz, hâlbuki o vermeseydi biz ona yaklaşamazdık” uyarısını unutuyoruz.
-Karşı cinsi tahrik edecek yerlerini gösteren elbiseleri giyen eşlerini ve kızlarını gördükleri halde kendilerinin anlayış sahibi, medenî ve hür olduklarını ileri sürerek kıskanmayı ve erkeklik damarlarının kabarmasını unutmuş erkekler var. “Allah’ım sonumuz güzel eyler!”
-Rüşvet kahve oldu. Kadın erkek karışık hayat medeniyet oldu. Açık saçıklık zarafet oldu. Çıplaklık hürriyet oldu. İyi ve meşru olanı yaptırmaya çalışmak taassup, kötü olanı engellemeye çalışmak ise gericilik oldu.
-Şeytan daha işin başında bizi dünyada saptıracağını, ahirette ise bizden uzaklaşacağını açıkça söyledi, fakat “sağırlar, dilsizler, körler ve akletmiyorlar”.
-Kalbi mahzun eden söz: “Şu uygarlık çağında”.
Bir kimseye günah işlemekten vazgeçmesini öğütlediğinde cevabı “Yalnız ben yapmıyorum, insanların çoğu bunu yapıyor” oluyor. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim’de “insanların çoğu” ifadesini araştırdığında bu sözden sonra “İnsanların çoğu bilmezler, insanların çoğu şükretmezler, insanların çoğu iman etmezler” ifadelerini görüyorsun.
“Onların çoğu” ifadesini araştırdığında da, arkasından “çoğu yoldan çıkmışlardır, çoğu bilmezler, çoğu Hak’tan yüz çevirirler, çoğu akletmezler, çoğu dinlemezler” ifadesi geldiğini görüyorsun…
Siz, Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğu azlardan olun: “Kullarımdan hakkıyla şükredenler azdır”, “Onunla birlikte ancak pek azı iman ettiler”, “Öncekilerden bir topluluk, sonrakilerden de pek azı…”.
Paylaşılan mesaj burada bitiyor.
Az sayılamayacak kadar Müslümanın bu haller içinde olduğu bir gerçektir. Şimdi oturup neden böyle olduk, nasıl düzelir sorularını sormak, kendimizden başlayarak elden geleni yapmak durumundayız.
Barış Pınarı oyunbozan harekettir
04:0013/10/2019, Pazar
G: 13/10/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Küresel sermaye ile bu sermayeye büyük ölçüde hâkim içeride ve dışarıdaki İsrail’in hizmetçisi olan ABD komünizmin yayılması tehlikesine karşı Yeşil Kuşak projesini; yani sözde İslâm’ı destekledi.
1990’lardan sonra Sovyetler dağılıp sözde komünizm tehlikesi ortadan kalkınca, İslâm’a verdiği destek stratejik olduğu, samimi olmadığı, kullanma niyetine bağlı bulunduğu için geçici desteği terk ederek asıl projesi olan BOP’u devreye soktu.
Barış Pınarı oyunbozan harekettir
Barış Pınarı oyunbozan harekettir
6 Ekim, Pazar
1 Mart 2003’te meş’um tezkere reddedilince artık Türkiye’ye ve Erdoğan’a karşı açık-kapalı vaziyet alma dönemi başladı. İçine girip maksatlarını anlamak ve kötüyü engellemek için bu projeye verilen sözde destek de imkânsız hale geldi.
ABD’nin devlet başkanı, dışişleri bakanı gibi üst düzey yetkilileri ve Nato genel sekreteri açıkça “Bundan sonra kızıl tehlike değil, yeşil tehlike (İslâm Dünyası) karşısında mücadele edeceklerini” söylediler.
1995 yılında dört arkadaş Filistin’e yaptığımız ziyarette, Kudüs şehrindeki müzeye çevrilmiş kaleyi gezerken ziyaretçilere açık bir mekânda bir levha/harita ile üç maket dikkatimizi çekmişti. Levhanın altında “Nil’den Fırat’a büyük İsrail” yazıyordu. Maketlerde ise Mescid-i Aksâ’nın yıkılıp yerine Süleyman Mabedi’nin yapılacağı tasvir ediliyordu.
2003 yılında ABD’nin dışişleri bakanı Rice bir makalesinde “Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek, buna Türkiye de dâhil” iddiasında bulunmuştu. Bu iddia bundan sonraki zamanlarda adım adım gerçekleşiyor: İslâm ülkelerinin içine fitne soktular, projelerine karşı çıkan ve çıkacak olan liderleri indirip veya yok edip onların yerine kukla liderler getirdiler, iç savaşlar çıkardılar, vaktiyle bütününden koparıp parçaladıkları İslâm ülkelerini yeni baştan bir daha böldüler ve bölmeye devam ediyorlar. Sıra Türkiye’ye geldi, önce Doğu’dan bir parçamız ile Irak ve Suriye’den koparılacak parçalar üzerinde bir devlet kurmayı planladılar. Bu plana heyecanla sarılan bazı kesimler eninde sonunda sıranın kendilerine geleceğinden gafil oldular. Sayın Erdoğan ve ekibi (tabii ona oy veren milyonlar) önce kan dökmeden bu yanlış yoldan dönülmesini sağlamak için çözüm aradılar. Bu da sonuç vermeyince “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir/Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” fehvasınca silahlı kuvvetleri harekete geçirdiler.
Ülkemizde tutunamayan bölücü teröristler Irak ve Suriye’deki durumu kullanarak güney sınırımız boyunca yer tutup buradan terör eylemlerine devam etmeye yöneldiler. ABD Yemen’de, Libya’da, Sudan’da… nasıl kendi projesine hadim olan tarafları desteklediyse Irak ve Suriye’de de aynısını yaptı. Dünyanın gözü önünde eşine rastlanmayan sayıda TIR’larla silah ve mühimmatı buralardaki teröristlere gönderdi. Bunlarla Türkiye’nin gözünü kokutup mel’un planını işletmeyi umuyordu.
ABD ve İsrail’in projeleri tıkır tıkır işlerken Osmanlı’nın çocuklarından biri bu projeye ters olarak TC’de Başbakan ve Cumhurbaşkanı oluyor. Bir yandan ekonomik bağımsızlığımızı pekiştirmek için İMF’ye 2013 Mayıs’ında Türkiye Cumhuriyeti’nin borcunun son taksidini ödüyor. Diğer yandan savunma sanayiine hız veriyor, askeri vesayeti kaldırıp orduyu disipline sokuyor, sınırımıza yığılan ABD silahlarını berhava edecek silahlar ve arslan yürekli Mehmetçiklerle tehdidi geçersiz kılıyor. Düşmanın asıl hedefleri olan plan ve projeye BM’de açıkça karşı çıkıyor, “Dünya beşten büyüktür” diyor, İslâm dünyasına ve diğer mazlum milletlere oynanan oyunları teşhir ediyor, Davos’ta İsrail’in zulmünü dünyaya ilân ediyor, Filistin’i, büyük yılanların avlarını yuttukları gibi, ağır ağır yutan İsral’in zalim planını son toplantıda dünyaya gösteriyor, henüz liderleri köleleşmemiş İslâm ülkeleri ile siyasi, askeri, kültürel, ekonomik ilişkiler kuruyor…
Hiçbir değer ve kural tanımadan yollarına devam eden düşmana önce” çekilin yoksa bir gece ansızın geliriz” diyor, sonra da geliyor.
İşte Barış Pınarı Harekâtı bu gelişin adıdır.
“Peki, bütün bunları ve daha fazlasını Erdoğan tek başına mı yaptı?” diyeceksiniz.
Elbette ekibiyle, kadrosuyla, arkasında onu destekleyen halkı ile yaptı, ancak “İstanbul’u kim fethetti?” sorusunun cevabı “Fatih Sultan Muhammed Han’dır”.
Türkiye ya bu liderine sahip çıkacak ve İslâm dünyasını parçalayıp yutmayı, Türkiye haritasını değiştirmeyi planlayan düşmana karşı duracak ya da yutulacaktır.
Allah din, millet ve vatanımıza göz dikenlerin gözlerini çıkarmak üzere canı pahasına mücadele veren askerimizi korusun ve muzaffer kılsın.
Paraya kavuşan boşuyor boşanıyor
04:0017/10/2019, Perşembe
G: 17/10/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İki uçtan birinde ısrar etmek diğer ucu besler, sonun da aşırılıklar yer değiştirerek devam eder.
Örf âdet dedikleri şey dini de bastırarak veya dînî kisveye bürünerek cemiyette hakim olunca bid’atlar, hurafeler, din istismarları alıp başını gidiyor. Bunlarla mücadele ve ıslah faaliyeti de oldukça zor hale geliyor; bir bid’atı, bir hurafeyi, örfte adette yerleşmiş sünnete aykırı bir uygulamayı değiştirmek isteseniz, dinin farzları ve haramları çiğnendiğinde gösterilenden daha sert ve yaygın tepki ile karşılaşıyorsunuz.
Paraya kavuşan boşuyor boşanıyor
Paraya kavuşan boşuyor boşanıyor
10 Ekim, Perşembe
Benin okuyup öğrendiğim kadarıyla İslam hukukuna göre kadın ister evli, ister bekar, ister çalışan, ister çalışmayan olsun onun geçimi, para kazanmak için çalışmaya mecbur olmaksızın duruma göre erkek akrabası ve kocası tarafından sağlanacaktır. Kadın aç ve açık kalma korkusuyla bir yerlerde çalışıp para kazanma mecburiyetinde kalmayacaktır. Bundan sonrasında kadının ev dışında çalışmasının başka ferdî veya sosyal sebepleri olabilir, bu sebepler ve ihtiyaçlar çalışmasını meşru hale getirebilir.
Kadına evlilik hayatı içinde haksızlık edildiğinde, zulme, baskıya, işkenceye, köleleştirmeye maruz kaldığında ne yapacak?
Kadın boşandığı takdirde baba evine dönmesinin de ayrılıp geçimini sağlamasının da imkansız veya zor olması halinde ya bu zulme katlanarak dünyada cehennem hayatı yaşayacak, ya intihar edecektir. Bu durum eskiden beri İslam dünyasında ve ülkemizde zaman ve mekana göre azlık veya çokluk bakımından değişse de var mıdır, vardır.
İşte bu iki uçtan biridir. Dinden kadın aleyhine sapışın getirdiği ifrattır, aşırılıktır.
Diğer ucu, bir başka aşırılık ise yukarıda tasvir ettiğim duruma tepki ve isyan olarak gelişen aşırılıktır. Bu uçta da kadınlar dinden sözde kadın lehine saparak pek çok kırmızı çizgiyi çiğniyor, mesela ev işlerini beraber yapmayı, çocuğa beraber bakmayı bırakın çocuğu erkeğin doğurmasının yollarını arayacak hale geliyorlar. Cinsel eşitlik çerçevesinde söylenen ve uygulanan birçok fıtrat dışı rezaletler de bu uçta gerçekleşiyor.
Yazının başlığına dönersek:
Kadının meşru ve makul ihtiyaçlarını -onu çalışmaya mecbur etmeden- sağlama vazifesi ihmal edilince ve kadın boğaz tokluğuna köle gibi kullanılınca (bunların olduğu yer ve zamanlarda) ortaya bir fikir atıldı: Kadının bu zulümden kurulmasının çaresi ekonomik özgürlüğe kavuşmasıdır.
Peki çalışıp kazanarak ekonomik özgürlüğüne kavuşan kadın ne yaptı?
Ne yazık ki, bu imkan yalnızca kadının zulümden kurtulmasını sağlamadı, ortada çekilemez bir durum bulunmadığı halde nefse yenilerek hürriyeti seçme sonucunu da doğurdu.
İstatistikler, giderek evlenmelerin ve evlilerde çocuğun azaldığını, boşanmaların ise çoğaldığını gösteriyor.
Yakın zamanda bir tanıdık bir hususa dikkatimi çekti: Diyanet kadrosunda çalışan hanımlarda da boşanmalar gittikçe artıyormuş! Eğer bu tespit doğru ise durum daha da vahim demektir; çünkü din, kültür, medeniyet, değerler için vazgeçilemez kurum olan ailenin devamı boşanmaların değil, evlenmelerin ve iyi aile terbiyesi almış çocukların artmasına bağlıdır. Buna örnek olacak kişiler yapmaya değil de yıkmaya örnek oluyorlarsa yandık demektir!
Birçok bakımdan farklı olan iki şahsın bir ömür boyu nispeten mutlu olarak bir yastığa baş koymalarının şartları nedir?
Ortada bir zaruret yok iken boşanmaların aileye ve cemiyete getirdiği zararlar nelerdir?
Bu iki soruya cevap vermek için yazmaya devam edelim.
Mutlu beraberlik fedakârlık ister
04:0018/10/2019, Cuma
G: 18/10/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birçok bakımdan farklı olan iki şahsın bir ömür boyu nispeten mutlu olarak bir yastığa baş koymalarının şartları nedir?
Ortada bir zaruret yok iken boşanmaların aileye ve cemiyete getirdiği zararlar nelerdir?
Bu iki soruya cevap verecektik:
Bazılar derler ki: “Bekârlık sultanlıktır”.
“Bekâr isen teb’an yok, sen neyin, kimin sultanısın be adam! Desem ağır kaçar; şöyle diyeyim: Sen tabii olana tahammül edecek kadar irade sahibi ve eğitimli olamadığın için tek yaşamaya karar veriyorsun, sözde nefsinin sultanı oluyorsun; ama o nefsin ne oyunları vardır ve yalnızlığın ne çileleri vardır, bunu da saklıyor, aç gönlüne tok teselli veriyorsun!
Aksine bir zaruret bulunmadıkça evlenmek en azından sünnettir, duruma göre farza kadar çıkar.
Aksine bir zaruret bulunmadıkça boşamak ve boşanmak caiz değildir; boşanıp aileyi yıkanlar yerin göğün titrediğini fark etseler bunu yapmazlardı.
Boşama ve boşanmanın zaruret haline gelebilmesi için taraflardan birinin veya her ikisinin ısrarlı olarak evlilik hukukuna riayet etmemeleri gerekir. Evlilik hukukunu öğrenmek isteyen mesela benim “Ana hatlarıyla İslam Hukuku” veya “Kadın ve Aile İlmihali” isimli kitaplarıma bakabilirler. Bunları satın alın da demiyorum, www.hayreddinkaraman. net adresli sitemde kitaplarımın yalnızca adları değil, içerikleri de vardır. Mutlu bir evlilik için yalnızca hukuk yetmez, bir de “içinde bulunduğumuz sosyal şartlara göre bazen hukuktan fedakârlık da ederek karşılıklı uygun, iyi ve makul davranış gerekir (Nisâ:4/19).
Şimdi boşanmalara bakıyoruz. Bunların içinde elbette meşru ve makul olanları vardır. İslam’da Katolik nikâhı yoktur, gerektiğinde boşamak ve boşanmak da meşru olur, ama gerektiğinde.
Önceki yazıya bir başlık koymuştum: “Paraya kavuşan boşuyor boşanıyor.”
Almanya’da üç-beş kuruş kazanıp gelen, yeni bir ev yaptırmakta olan komşumuza hayırlı olsun demiştim, bu Doğulu komşum “Hoca, bu eve bir de yeni kari yakışır” dedi. Ben de “Nefsine hâkim olmaz da kusursuz günahsız eşinin üstüne bir kadın daha alırsan bu yeni ev o yeni kadın ile başına bela olabilir” dedim. Köyünden çok çocuklu bir aileye parayı bastırıp genç bir kız ile evlendi. Eski eşi ve ondan olan çocukları ile diğer hısımlar onu terk ettiler. Hem kendisi evli ama yalnız, hem de eski eşi ve çocukları perişan oldular.
Uzun soluklu bir beraberlik ve düzgün bir aile için şu şartları çok önemli görüyorum:
Sevgi: Karşılıklı sevgi (aşk demiyorum) yoksa evlilik olmamalı.
Fedâkârlık: Çok önemli olan aileyi kurmak ve korumak için mümkün olduğu kadar karşı tarafın kusurlarına ve eksiklerine katlanmak.
Sadâkat: Eşlerin her biri diğerine sadakatle bağlı olacaktır. Her güzelden daha güzel, her zenginden daha zengin, her soyludan daha soylu birileri mutlaka vardır; gözü dışarıda olan kişilerin bunlara takılması, kendi tatlısını acı, güzelini çirkin hissetmeye başlaması kaçınılmazdır. Eşlerin birbirine bakışı şöyle olacaktır: “Bu benim nasibim, evet şu eksikleri var ama şu iyilikleri de var, bu benim güzelim, başkalarının iyisi, güzeli beni ilgilendirmez!”
Kanâ’at: Daha iyisini meşru yoldan elde etmeye çalışmakla beraber elde olanın kadrini bilip yetinmek ve onunla mutlu olmak manasındaki kanâ’at “tükenmez bir hazinedir”. Evet, her hazine tükenebilir ve sahip olanın gözünde küçülebilir, ama kanâ’at ne tükenir ne de nimeti küçültür.
İnsanlarda bu erdemlerin olabilmesi için uygun eğitime ihtiyaç vardır. Ana ve babadan ayrı yaşayan, yabancıların elinde büyüyen, suçluluk duygusu içinde olan ebeveynin bu durumdaki çocuğuna gerektiğinde “Hayır” demeyi unuttuğu çocuklar büyüyünce nasıl yukarıda sıraladığım erdemlere sahip olacaklar!?
Bir yazıyı da bu soruya ayıralım.
Aile boşanma ve çocuklar
04:0020/10/2019, Pazar
G: 20/10/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Boşanmayı gerektiren bir kötülük bulunmadığı halde kocasından boşamasını isteyen kadına cennetin kokusu haramdır (Hadis).
Boşama ilke olarak yasaktır, onun mübah olması için meşru sebepler gerekir (fıkıh-içtihad).
Daha önceki iki yazının kaynağı hayat tecrübem, gözlemlerim ve fıkıh bilgim idi. Konuya ilişkin bu son yazım ise yazdıklarımın akademik araştırmalardan teyit edilmesi amaçlıdır.
Aşağıda sunacağım akademik araştırmanın ortaya koyduğu olumsuz sonuçları doğurduğu ve dinin temel amaçları içinde bulunan “dinin ve neslin korunmasına” zarar verdiği için İslâm’da boşama ve boşanma hoş görülmemiş, ancak bazen zaruret haline gelebileceği için yasaklanmamıştır.
İstanbul Aydın Üniversitesi bünyesindeki bir araştırma merkezi 2016 yılında “Türkiye’de Boşanma Araştırması” başlıklı bir çalıştay yapmış. Bu çalıştayda ulaşılan sonuçlardan konuya ilişkin olanlarını paylaşacağım:
Boşanmalar artıyor:
Ülkemizde 2000’den sonraki evlenmeler ve boşanmalarla ilgili sayı ve oranlarda da artan boşanma sayılarının düşündüren boyutları vardır… 1950 yılında toplam 4 bin civarında olan boşanma 1970’lere gelindiğinde 13 bin civarına yükselmiştir. 1990’lı yıllarda artan boşanmalar iki katına yükselmiştir. 1996-2011’de 4 katına yaklaşmıştır. Bu çarpıcı artış nüfus artışından ziyade refah ve eğitim ile istihdamdaki görece artışa paraleldir.
2014 yılından sonra şiddet, suçluluk vb’nin daha görünür hale gelmesi ve kayıtlara geçen sayıların artması, sosyal sorunların da artmasını gündeme getirmiştir. Sosyal bilimcilerin bireysel, aile ve toplumsal yaşamdaki kırılganlıkları boşanmadan kaynaklanan boyutlarla ilişkilendirmesi de kaçınılmazdır. Bu çerçevede boşanmaların artışının toplumu tehdit eden bir sorun haline gelmesi, devletin sosyal refah harcamalarının da artmasını gündeme getirmiştir. İstihdamda olmayan, eğitimi düşük, boşanmış kadınlar, çocuklarının koruma altına alınması talebinde bulunmaktadır.
Bazı boşanma sebepleri:
Ekonomik kriz dönemindeki boşanmalar, 2001-2008 kapitalist dönem krizleri görece boşanmayı daha da artırmıştır. Değer ve ahlak yozlaşmasının da izleri belirgindir. Davranış değişimlerinin dejenerasyonundan aile birlikteliği de etkilenmiştir. Sadakatsizlik ve aldatma oranları artmıştır.
En çok şehir merkezleri, mega şehirlerin boşanma oranlarının yüksekliği, geniş ailenin yerine konması gereken aile destek hizmet kurumlarının aile danışmanlığı, savunuculuk, eğitim hizmetlerinin alt, orta ve üst sosyo-ekonomik kesimin özgün ihtiyaçları göz önüne alınarak sunulmasının önemi büyüktür.
Kadınların daha yüksek oranda boşanması (%55, erkekler %45) beklenti ve kişilik özelliği farklılığını gündeme getirmiştir. Şiddet, ilgisizlik, sadakatsizlik gibi durumlar boşanmayı tercih ettirmektedir.
Çalışan kadınların daha fazla boşanıyor olması (boşananların %90.4’ü çalışan) evlilik birlikteliğindeki istenmeyen durumları ve kadının yalnızlığı tercih etmesi önemlidir. Boşanma kararını ben verdim diyen kadın %58 iken, erkek %32’dir. Erkek daha az boşanmak istemektedir. Şiddetin kadının boşanmak istemesinden sonra daha fazla ölümcül hale gelmesi ortaya çıkmaktadır. Erkeklerin reddedilme ve istenmemeyle baş etme stratejilerinin daha tepkisel olduğunu düşündürmüştür.
Çocuklara etkisi:
Çocukların en sağlıklı yetiştikleri yerin aile olması boşanma sürecinin en çok yaraladığı grubun da çocuklar olmasını gündeme getirmektedir. Yalnızca ağır şiddet ve uyumsuz evliliklerde yaşayan çocuklar boşanmayı özgürlük ve nefes alma olarak, hatta yaşama hakkı olarak yaşamaktadır.
Okul öncesi çocukların boşanmayı anlamlandırmalarında boşanmanın kendileri yüzünden olduğu düşüncesine kapılmalarına rastlamaktayız. Yeniden bir araya gelebileceklerine ilişkin hayalleri ve istekleri çok belirgindir.
7-11 yaş grubunda, baba olmadığı için üzüntü duyup, onları suçlama, tepkiselleşme, başarının düşmesi, içe kapanma, arkadaş ilişkilerinde bozukluklar, aidiyet ve anlam yitimi (Mavili Aktaş, Kesen, Daşbaş, 2014), madde bağımlılıkları, boşanmadan ötürü utanç duyma gibi duygular ve davranışlar görülmektedir. Kurum bakımı altına aldığımız çocukların ana ve babalarının ayrı olduğu görülmektedir (%93). Ancak anne ve babası sağdır (%95).
Daha önceki çalışmalarımızda gördüğümüz gibi ayrılmaya ek olarak bir başkasıyla evlenmek çocuklar için büyük oranda travma ve çatışmalar yaratmaktadır.
Akademik çalışmadan yaptığım aktarma burada bitiyor.
Bir de çalışma veya başka sebeplerle çocuklardan ayrı kalma ve onları başka ellere bırakma problemi var. Yazı fazla uzamasın diye uzmanlara ait bir görüş nakli ile yetineceğim:
“Çocuğun anne-babasıyla kurduğu bağ, başka hiçbir yetişkinle gerçekleşemez. Bu yüzden de çocukların anne-babalarından uzak kalmaları genel olarak uygun değildir. Bununla birlikte çocuklar istikrarlı bir hayat düzenine ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle sık değişen bir yaşam düzeni, çocukların iç dengesini de olumsuz etkiler. Ayrıca çocuklar anne-babadan uzak kaldıklarında, başka bir düzene alışırlar ve tekrar onlarla bir araya geldiklerinde her iki taraf için de eski düzene dönmek zor olabilir. Bu nedenle çok sıra dışı durumlar olmadığı sürece çocukların anne-babalarından ayrı kalmamaları yerinde olur.”
Karalamalar kime yarar?
04:0024/10/2019, Perşembe
G: 24/10/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
AK Parti iktidara gelmeden önce halkımızın birçok problemi, ihtiyacı ve talepleri vardı. Bunlar çözülmüş, ihtiyaçlar karşılanmış, halk memnun edilmiş olsaydı herhalde iktidarı değiştirmez, başka bir partiye oy vermezdi.
Cumhurbaşkanımız İstanbul Belediye başkanı olmadan önce o güzel İstanbul yaşanacak bir yer olmaktan çıkmak üzere idi. Onu bu hale getirenleri, İstanbul halkının yeterli çoğunluğu makamdan uzaklaştırdı ve yerine R. Tayyip Erdoğan’ı getirdi. Yeni başkan kolları sıvadı, belediye, çalışanların ücretlerini ödemeyecek kadar bile paraya sahip değildi. O günlerde bir danışma toplantısına katıldığım için iyi hatırlıyorum, yalnızca Hal’deki usulsüzlükler ve yolsuzlukların ortadan kaldırılması ile elde edilecek gelir önemli ölçüde personel giderlerini karşılayabiliyordu.
(Bugünlerde devamlı yolsuzluktan, rüşvetten, haram kazançtan haklı olarak şikayet edenlerin hatırlamalarında fayda var).
Daha önce bir meydan ve yar altı çarşısı yapan başkanın heykeli dikilmişti, Tayyip başkan zamanında bu gibi işler eski ifade ile umur-i âdiyeden (sıradan işlerden) sayılır hale geldi. Otuz kırk sene öncesini hatırlayacak kadar yaşları müsait olanlar öncesi ile sonrası arasındaki farkı inşallah unutmamışlardır.
Başkanın İstanbul başarısı, daha başka amillerin de devreye girmesiyle onu Türkiye’nin Başkan’ı yaptı.
AK Parti iktidara gelince tabii bir kesim bundan hiç memnun olmadı, onların beklentisi tez günde tez saatte ister demokratik olsun ister antidemokratik, bu iktidarın düşmesi idi. Bu kesim hala ve her şeye rağmen bu beklenti içindeler. Haksız ve ölçüsüz karalamalar işte bu kesim ile dış düşmanların işine yarıyor.
Sıradan insanların maddi ve manevi beklentileri vardı. Maddi beklentilerin kamuya ait olanları ulaşımdan sağlığa, sanayiden iletişime birçok alanda önemli ölçüde karşılandı ve karşılama hızla devam ediyor.
Yine sıradan insanların fert ve aile olarak gelirlerinin; yani refah seviyelerinin artması beklentileri yeterli olmasa da iyileşti. Araştırmalar, ihtiyaç maddelerindeki fiat artışını, gelir, ücret ve maaşlardaki artışın satın alma gücü bakımından aştığını gösteriyor.
Fert başına milli gelir 10 bin doları aşmış olsa da bunun dağılımında ölçüsüzlükler vardır. Her bir ferdin bu on bine, eşit olmasa da adil bir ölçüde kavuşmaları için çalışmalar yapılmalıdır.
İktidara bir şekilde yakınlaşıp uygun olmayan yollardan zengin olanların durumu elbette şikayet konusudur ve ıslaha muhtaçtır. İşini doğru yapan, helal kazanan, servetin yeniden dağılım manasında gereğini yerine getiren insanlara zenginlik helaldir. Başkanın da bu insanları aradığında şüphe yoktur. Ne yazık ki, genel ahlaktaki bozukluk düzgün adam bulmayı ve düzgün olanların imkana kavuşmalarını güç hale getiriyor.
Dinini yaşamak isteyen insanların beklentilerinin ne ölçüde karşılanabildiğini gelecek yazıya bırakarak sayın Resul Tosun’un, Star’da, 22 Eylül’de çıkan bir yazısından alıntı ile bitirelim bu yazıyı:
Erdoğan’a duydukları nefreti kendi ülkesini karalayarak sürdüren çevreler maalesef ya bilerek ya da farkında olmadan FETÖ’nün tezgahına gelmektedirler.
Üretim yok yaygarasını koparıyorlar. Oysa üretim olmasa ihracat 36 milyar dolardan 170 milyar dolara nasıl çıkar?
Mesela, ticari araç üretiminde dünyada sekizinci, Avrupa’da birinciyiz.
Toplam oto ana sanayi üretiminde dünyada on dördüncü, Avrupa’da beşinciyiz.
Fındık, kiraz ve incir üretiminde dünyanın en büyük üreticisiyiz.
Taze kayısıda ise dünyada ikinciyiz.
Haşhaş tohumu üretiminde dünya ikincisiyiz.
Sofralık zeytin üretiminde dünyada üçüncü sıradayız.
Elma üretiminde dünya beşincisi ve Avrupa ikincisiyiz.
Mercimek üretiminde dünya üçüncüsü ve Avrupa ikincisiyiz.
Domates üretiminde dünyada dördüncü ve Avrupa’da birinciyiz.
Örnekleri saymaya yerim yetmez.
Lokomotif dahi ürettiğimizi ve hatta Almanya, İngiltere ve ABD’ye lokomotif ihraç ettiğimizi kamuoyu bilmiyor!
Maalesef AK Parti de hükümet de Türkiye’ye çağ atlatan icraatlarını kamuoyuna anlatmada yetersiz kaldığı için muhalefet bardağın boş tarafına vurgu yapa yapa algı oluşturuyor.
Demokratikleşmeden insan haklarına, ekonomiden turizme, tarımdan eğitime, sanayiden ulaştırmaya ve sağlığa varıncaya kadar 17 yıl içinde rekorlar kırmış bir hükümet var.
Evet, bürokraside ve partide kimi aksaklıklar eksiklikler ve hatta yanlışlar var.
Ama bu olumsuzlukları gören ve gidermeye kararlı görünen tecrübeli ve başarılı bir liderin de var olduğunu unutmamak lazım
..Beklentilerde ölçülü olmak
04:0025/10/2019, Cuma
G: 25/10/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bundan önceki yazıda AK Parti iktidarına yönelik maddi beklentileri ele almış bunların ne ölçüde karşılanabildiğini ortaya koymaya çalışmıştık.
Bu yazıda manevi, dini, ahlaki beklentilere bakmak istiyoruz.
Samimi olarak dinini yaşamak için beklentileri ve talepleri olan kesime daha sözün başında insaflı ve ölçülü olmaları gerektiğini hatırlatmaya ihtiyaç duyuyorum.
Biz Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (Allah onlardan razı olsun), Selçuklu, Osmanlı… devirlerinde değiliz. Ümmet coğrafyası parçalanmış, ümmeti birbirine düşürerek zayıflatan sömürgeciler maddi ve manevi varlığımızı büyük ölçüde tüketmişler. Ülkemizin üzerinden dev bir silindir geçmiş, her şeyi çağdaşlaştırma adıyla Batılılaştırma manasında dümdüz etmiş. Kendi düzenimize, kültür ve medeniyetimize dönüşü zorlaştırmak üzere uluslararası antlaşmalara imza atılmış, bağlayıcı ve bir kısmı değiştirilemez kanunlar vazedilmiş, insanımız değişmiş, Müslüman aileden gelen birçok kişi din ile alakasını ya tamamen kesmiş veya çok zayıflatmış, yönünü maddeye ve Batı’ya çevirmiş, dinine daha bağlı görünen kesimde de (müstesnalar kaideyi bozmaz) bazı zaafalar oluşmuş ve daha önemlisi teorik olmasa da fiilen ılımlı (şeriatsız) Müslümanlar haline gelmişler…
Bu tespitimiz doğru ise bizi daha iyiye götürmek için siyasete giren ve iktidara gelen insanımızın işte bu tasvir etmeye çalıştığım kesimlerin tamamından oy almaya ihtiyacı vardır. İlk adımda Hz. Ömer devrini isteyenler (diyelim ki, kendileri o devir Müslümanları gibidirler) eğer oy veriyorlarsa onların oyları, Erdoğan ve benzerlerini (benzeri varsa) iktidara getirmeye de iktidarda tutmaya da yetmiyor.
Bu durum karşısında hikmet ölçüleri içinde düşünen iyi niyetli insanımızın beklentilerini ölçülü tutmaları gerekiyor.
Evet, adalet, dînî ve millî eğitim, kültür, aile, ahlak ve âdâb konularında bana göre de haklı şikayetler var; ama bunların kısa zamanda belli bir kesimin istek ve anlayışına göre kökten değişmesi ise muhaldir.
Bu manada bir değişimi devletten beklemek de doğru değildir; çünkü devlet bütün kesimlerin devletidir.
Peki devletten ve iktidardan ne beklenebilir?
Herkese ve her kesime yolunda yürüyebilmeleri için gerekli hak ve hürriyeti vermesi beklenebilir.
Devlet bunu yaparsa gerisi her bir kesimin sivil toplum parçaları olarak yapacakları faaliyetlere, gayretlere, fedakârlıklara kalır. Kim daha çok, düzenli, planlı, programlı, hakikat bilgisine dayalı, ayakları yere basan faaliyet gösterirse gelecekte üstün söz sahibi de o olur.
Bundan önceki birçok iktidar döneminde İslâmî kesimin ayaklarında maddi ve manevi hareketlerini engelleyen bağlar, bukağılar, prangalar vardı. Bu iktidar bunları teker teker çözdü, şimdi iyi Müslümanlar olabilmek için maddi ve manevî neye ihtiyacımız var ise mevcuttur. İnsanların kendi aralarında anlaşarak -ceza alanı hariç- birçok alanda ve ilişkide şeriat kurallarını uygulamalarına da engel yoktur. Değişim için en önemli araç eğitim ve öğretim ise -ki, bence de öyledir- çocukların okul çağı öncesine ait okullardan üniversiteye kadar her kademede okul açmak, mevcut okullar içinden de amaca uygun olanlarını seçmek mümkündür.
Eğer İslâmî kesim, mevcut şartlar içindeki iktidara, “şu veya bu derecede ve manada ötekini” tut beni bırak, ötekinden al bana ver, ona yasak getir bana hürriyet… diyorsa ve bunu bekliyorsa ölçüyü kaçırmış demektir. İktidar, yukarıda tasvir ettiğim şartlar ne kadarına imkân veriyorsa ancak o kadarını yapabilir; daha fazlasının şimdilik aşılamaz engelleri vardır. Bu engelleri her bir Müslüman kendine düşeni eksiksiz yaptığı zaman ve eşyanın tabiatının gerektirdiği kadar da süreler tamamlandıkça yapabilecektir.
İkisi aynı değil
04:0027/10/2019, Pazar
G: 27/10/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkemizde 1984 yılından beri faizsiz finansman yapan kuruluşlarımız var. Şeriatla arası iyi olmayanlar diğer İslâmî uygulamalar ve imkânlardan rahatsız oldukları gibi bundan da rahatsız oldular. Tepkileri de “Faizci bankalarla bunların arasında fark yok, onlar faiz alıyorlar bunlar da vade farklı kâr alıyorlar” şeklinde oldu.
İkisi aynı değil
İkisi aynı değil
20 Ekim, Pazar
Bu cümleyi kullanan bir başka kesim daha var; bunlar sözde Müslümanlar, menfaat çektiği zaman bir bahane bulup şeriata yan çizeler. Bunlar katılım bankalarına gelirler, eğer yapacakları işlem biraz pahalıya mal oluyor veya bekledikleri kâr faizci bankaya göre az gerçekleşiyorsa “arada ne fark var, siz de onlar gibisiniz” deyip faizci bankaya giderler.
Peki, faizci banka ne yapıyor. Onun asıl işi nedir?
Asıl işi az parayı çok paraya satmaktır; yani faizli kredi (nakit para) vermektir.
Başka farklarını aşağıya bırakarak hemen ifade edeyim:
Katılım bankalarının özelliği faizli kredi açmamak ve faizli nakit vermemektir. Yeni çıkarılan ilgili yönetmeliğin 19. maddesi 3. fıkrasında şu cümle yer almıştır: “Katılım bankaları gelir elde etme amaçlı olarak müşterilerine nakit finansman sağlayamazlar”.
Peki, ne yaparlar?
Çoğunu faizci bankaların yapamadığı şu işlemleri yaparlar…
Müşterilerinden parayı iki şekilde kabul ederler:
1. Mudarebe ortaklığı
(Para müşteriden, onu helâl işlerde arttırıp kârı paylaşma bankadan olan usul).
2. Vekâlet usulü
a) Yatırım vekâleti
(Müşteri parayı bankaya vekil sıfatıyla verir, banka onu müşterinin koştuğu ve caiz olan şartlara göre ticaret ve yatırımda nemalandırır, kârın tamamı müşterinin olur, banka vekâlet ücreti ve masrafları alır).
b) Adi vekâlet
Banka kâr ve zararı bankaya ait olmak üzere gelir getirici bir işlem için müşteriyi yetkilendirir.
Katılım hesabı denilen mudarebe ortaklığı usulü dairesinde alınan paralarla neler yapılır…
Yönetmelik 19. madde 1. fıkrasında “fon kullandırma yöntemleri” başlığı altında bunları şöyle sıralamıştır:
a) Satım yöntemleri
Bu maddede kârlı ve kârsız satım, selem (peşin para ile sonradan teslim edilecek ürün alımı), istisna (eser sözleşmesi) gibi fıkıhta tanımlanmış bütün işlemler vardır.
b) Kiralama yöntemleri
Bu maddede “adi kiralama, finansal kiralama, faaliyet kiralaması,ürün kiralaması ve işgücü kiralaması” şekillerine yer verilmiştir.
c) Ortaklık yöntemleri
Fıkıhta meşru olarak tanımlanmış bütün ortaklık türlerine yer verilmiştir.
ç) Vekâlet
(Yukarıda açıklandı)
d) Karşılıksız ödünç
(Karz-ı hasen), kefalet, garanti, vaad, ödül vaadi ve kurulca belirlenecek diğer yöntemler.)
Şimdi soruyorum:
Katılım bankalarının faizci bankalardan farkı var mı, yok mu?
Yok diyenler demagoji yapıyorlar, baltalamak veya faizciye kaymak istiyorlar.
Katılım bankalarının kuruluş amacı satım (murabaha ve diğer satım şekillerinden) ziyade ortaklık yoluyla ekonomiye katkı sağlamak, müşteriye para kazandırmak ve kâr etmektir. Belli şartlarda ortaklık yöntemine fazlaca açılmanın önünde ahlâkî ve ekonomik engeller bulunduğu için daha ziyade murabahaya yer verilmiştir, ancak son zamanlarda katılım bankaları önemli bazı ortaklıklara da ima atmıştır ve bunu genişletmeyi planlamaktadır.
“Mevcut rejim içinde Müslümanlar isterlerse -ceza hukuku hariç- birçok işte şeriatı uygulayabilirler, buna bir engel yok, var olan engeller kalktı” demiştim önceki yazımda; “bir geri zekâlı” demeyeceğim, kötü niyetli kişi “cezalar müstesna” dediğim halde saçma sapan bir tiwit atmış; bunlara da aldırmıyoruz:
“Âzürde olur dîde-i huffâş ziyadan”
Yani:
Aydınlığı sevmez gözü bozulur
Gece kuşlarında hep böyle olur.
İnşaallah bir gün de katılım sigortacılığından söz ederiz.
Kadim Fıkıh değerli bir kaynaktır
04:0031/10/2019, Perşembe
G: 31/10/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâmî ilimlerde iyi yetişmemiş veya yolunu sapıtmış bazı kimseler İslâm bilgisinin kaynakları ve ona ulaşma usulü konusunda ipe sapa gelmez şeyler söylüyor ve yazıyorlar. En uçta “Kur’ân da yeniden yazılabilir” diyenler var, sonra “Bu olmaz ama Kur’ân’ın sözlü ifadesi değil bu ifadelerin arka planında yer alan amaç esastır” diyenler, “Kur’ân âyetleri belli bir coğrafya ve zaman dilimine hitap eder, zaman ve mekân değişince bu âyetler geçerli olmaz, maksada göre hükme ve bilgiye ulaşmak gerekir” diyenler, “Kur’ân âyetleri mecazdır, bunlardan hakikate ulaşabilmek için yabancı kültürlerde ve diğer dinlerde kullanılan yorum yöntemleri kullanılmalıdır…” diyenler var.
Var oğlu var da, bu yoldan sahih bir İslâm bilgisine ulaşmak ve onu yaşamak mümkün olmadığı için İslâm uleması terkibinin işaret ettiği ümmetin muteber ilim adamlarının haklı olarak bunlara itibar ettiği de yok. Ulema, İslâm bilgisini önce kadim akaid, tasavvuf, fıkıh kaynaklarında arıyorlar, bunlarda bulamazlarsa ve kendileri yeterli donanıma sahip iseler önce yine kadim kaynaklardaki bilgiden hareketle çözüm arıyorlar, bu da yetmediğinde içtihat ediyorlar. Son zamanlarda içtihadın âlimler topluluğu tarafından yapılması kabul edilmiş gibi görünüyor. Elbette her bir yetişkin âlim gerektiğinde içtihat edecektir, ancak âlimlerin bir araya gelerek içtihatlarını müzakere etmeleri ve mümkün olduğunca ortak bir içtihatta karar kılmaları tavsiye ediliyor ki, ümmete yönelik kararlar ve fetvalarda bu usulün sağlıklı olacağını ben de söylüyorum.
Yazıya giriş mahiyetinde bu satırlardan sonra asıl diyeceğime geleyim:
Evet bin sene, beş yüz sene, iki yüz sene önce de yazılmış fıkıh kitaplarından istifade etmek gerekli ve faydalıdır; yeter ki, bunlar Kur’ân gibi okunmasın, yazanların beşer oldukları, yanılabilecekleri, ihtilâflarından da bunun anlaşıldığı, ayrıca içtihadın ve yorumun zaman içinde değişebileceği, ehli tarafından ortaya konmuş bulunan içtihatların (mezheplerin) tamamının İslâm bilgisi ve ümmet için bir rahmet olduğu unutulmasın, taassuba ve tefrikaya yer verilmesin!
Bu yazdıklarımı üç konu ve birkaç fakih üzerinden örneklendireceğim.
Konular
*Vakıflardan veya Hazineden maaşlı görevlerin babadan oğula intikali,
*Sigaranın hükmü,
*Ulü’l-emrin hüküm ve yasak koyma ve kaldırma yetkisi.
Fakihlerimiz
*Ebü’l-İhlâs Hasen b. Ammâr b. Alî eş-Şürünbülâlî el-Vefâî el-Mısrî (ö. 1069/1659),
*Haskefî (1088/1677),
*İbn Âbidîn diye meşhur olan Muhammed Emin (v. 1252/1836).
Bu fakihlerin konumuz üzerindeki görüşlerini İbn Âbîdîn’in Raddu’l-Muhtâr isimli esrinin internet nüshasından sayfa ve cilt vererek özetleyeceğim.
BİRİNCİ KONU
Ebü’l-Hasen Ebü’l-Usr Fahrü’l-İslâm Alî b. Muhammed b. el-Hüseyn b. Abdilkerîm el-Pezdevî’nin (ö. 482/1089) el-Mebsût isimli eserinden naklediliyor:
İslâm’ın izzetini korumak ve hakkını yerine getirmek için imamlık, müezzinlik vb. İslâm’a ve Müslümanlara faydası olan vazifeleri ifa edip Hazineden maaş alanlar öldüklerinde bunların, aynı vazifeleri hakkıyla ve İslâm’ın lehinde olarak yerine getirecek oğulları varsa İmam (Halife) vazifeyi bu çocuklara verir ki, hem maksat hasıl olsun hem de çocukların kalpleri tamir edilmiş olsun.
Pezdevî, Selçukluların (1040-1308) ilk dönemlerinde yaşamıştır. Aradan asırlar geçiyor, âlimlerin babaları ile oğulları arasındaki ahlâk ve ilim seviyesi değişiyor ve Osmanlıların sonlarına doğru yaşayan İbn Âbidîn şu farklı görüşü ileri sürüyor:
Hükümler dayanak ve gerekçelerine bağlıdır. Eskilerin bu hükümlerinin dayanağı ve gerekçesi âlimlerin çocuklarının ilim tahsil etmelerine yardım etmek ve halef-selef ilim halkasını canlı tutmaktır. Oğul, ilim ve ahlâkta babanın yolunu tutarsa bu hükmün yerindeliği açıktır. Ama bizim zamanımızda olduğu gibi âlimlerin çocukları ilim ile değil oyun ve eğlence ile meşgul olup bu vazifeleri ihmal ederlerse veya âlimleri az bir meblağ ile vekil kılar, geri kalanını nefsânî arzularına sarf ederlerse bu vazifeleri onlara vermek helâl olmaz; çünkü bu takdirde âlimlerin hakkı verilmemiş olur ve kendilerini ilme vermek için faydalanacakları gelirden mahrum edilmiş olurlar. Bu durum zamanımızda işte bu hale gelmiştir.
Mescitlerin, medreselerin ve vazifelerin vakıfları cahillerin eline düşmüştür. Bunlar dinin farzlarını bile bilmiyorlar, babanın ekmeği oğula aittir diyerek vazifelere varis oluyorlar, vakıf gelirlerini yiyorlar, ne vazifeleri yapıyorlar ne de vekaleten yaptırıyorlar. Hepsi dört ayaklılar gibi cahiller, bu gelirler ile kürklerini ve sarıklarını büyütüyorlar, bulundukları yerlerde başa geçiyorlar, öyle ki bu yüzden birçok medrese ve mescit kapandı, birçoğu ev, bağ ve bahçeye dönüştü. İlimle meşgul olmak isteyenler vazife ve geçimlik bulamadıkları için ilimden başka şeylerle meşgul olmaya yöneldiler. Zamanımızda şöyle bir olay gerçekleşti: Bir vazifeli vefat etti, oğlu ondan da cahil idi, vazife Dimaşk’ın en âlim iki şahsına verildi, bu cahil oğul rüşvet vererek bu kişileri azlettirdi ve vazifeyi aldı.
Üçüncü asrın sonlarında şu kuralın altı çizilmiştir: Sultan, layık ve ehil olmayan birini müderris olarak tayin ederse bu tayin sahih olmaz (geçersizdir). Bezzâziyye’de (Müellifi’nin ölüm tarihi: 827/1424) şu ifadeye yer verilmiştir: Sultan layık olmayan birine vazife verirse iki yönden zulüm işlemiş (haksızlık yapmış) olur: 1.Hak edene vermediği için, 2.Hak etmeyene verdiği için.
Bu vazifeler cahillerin cahil çocuklarına verilince ilim ve din zarar görüyor ve Müslümanların zarar görmelerine yardımcı olunuyor. Yöneticilere farz olan bu vazifeleri ehil olanlara vermek ve ehil olmayanların ellerinden almaktır. Şüphe yok ki, akarları vakfedenlerin maksadı vazifelerin hakkıyla ifasının sağlanmasıdır; bunu sağlamak yerine zayi etmek hem Allah’ın hem de vakfedenin maksadına ters düşer (16/242).
(Gelecek yazıda ikinci konu: Sigara).
Kadim fıkıhta sigara
04:001/11/2019, Cuma
G: 1/11/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir köşe yazarı hanımefendi kardeşimiz Diyanet İşleri Başkanımızın “sigaranın haram olduğu” ve bu hükmün vatandaşlara ısrarla duyurulması gerektiği ifadesinden yola çıkarak Diyanet’i oldukça sert bir dozda eleştirmiş, özetleyecek olursak “Başka birçok dine aykırı davranışlar ve olaylar var iken bunlara göz yummak veya kısık sesle ifade edip geçmek sıra sigaraya gelince yüksek tonda uyarıda bulunmak doğru olmuyor veya Diyanet’in ayıbı” demeye getirmişti.
Bu argümanı başka yazarlar da başka birçok konuda hem Diyanet hem de şahısları tenkit ederken kullanıyorlar, ama ben doğru bulmuyorum.
Bir kurum, kuruluş veya şahıs bir konuda doğru, iyi ve güzel bir şey yapmışsa, bunu bütün konularda niçin yapmıyorsun diye onu suçlamak ve yaptığını itibardan düşürmek haksızlıktır. O, bu kadarını yapmıştır veya yapabilmiştir, daha fazlasına teşvik edilebilir ve onu tenkit edenlere şu haklı karşılık verilebilir: O, bu kadarını yapmış, geri kalanını da sen ve başkaları yapsın.
Sigara konusu güncelliğini daima koruduğu için kadim fıkıhtan yararlanma bahsine bir örnek olarak da onu seçmiştim.
Önce, bir önceki yazımda adını verdiğim kaynaklardan eskilerin bu konuda ne dediklerini ve niçin dediklerini İbn Âbidîn’den sunacağım, sonra bir başka yazıda çağdaş fukaha ile ilgili bilim dallarının görüşlerini aktaracağım.
Sigara konusuna girmeden ileride ayrıca nakledeceğim afyon ve esrar kullanımı ile ilgili tartışmaları verirken İbn Âbidîn önemli bir şey söylüyor:
“Esrar hakkında dört mezhebin imamı bir şey söylememişlerdir; çünkü esrar onların zamanında yoktu, altıncı asrın sonu ve yedinci asrın başında Moğol istilâsında İslâm dünyasına girdi” (27/224).
Bu söz niçin önemlidir? Çünkü bazı kimseler, “Dört mezheb imamı, bütün olmuş olacak meslelerin cevabını vermişlerdir, yeniden usulü dairesinde içtihat veya tahriç ile üretilecek bir bilgiye ihtiyaç yoktur” diyorlar. Halbuki mesela afyon, esrar, rakı gibi uyuşturucu ve sarhoş edici nesneler hakkında sonraki fukaha gerekli araştırmaları yapıyor ve hükümlerini açıklıyorlar.
Sigaraya dönelim:
Şürünbülâlî (ö. 1069/1659) manzum olarak şöyle diyor:
“Sigaranın içilmesi ve ticareti yasaklanmalıdır. Onu içenin orucu bozulur ve faydalı olduğu yahut arzusunu tatmin ettiği zannı varsa keffaret gerekir.”
İbn Âbidîn nakle ve katkıya devam ediyor:
Dimaşk’ta (Suriye’de) hicrî 1015 yılında ortaya çıkan sigara/tütünü içen bunun sarhoş etmediğini iddia etse de bu nesne, içende bir gevşeme meydana getiriyor. Peygamberimiz sarhoşluk veren (müskir) ve vücuda hafif sarhoşluğa benzer etki eden (müfettir) nesnelerin içilmesini yasaklamıştır. Bu sebeple sigara haramdır. Bir iki kere içmek büyük günah değildir. Sultan yasaklarsa kesin olarak haram olur. Şu da var ki, bunun vücuda zarar vermesi de muhtemeldir. Evet onu devamlı içmek büyük günahtır; tıpkı diğer küçük günahlara devem etmenin onları büyük günah yaptığı gibi… Üstadımız el-İmâdî onu, soğan ve sarımsak kabilinden sayarak mekruh demiştir… Onun mekruhtan kastı tahrimen mekruhtur; çünkü “zamanımızda ortaya çıkan sigara bid’adına devam eden imam fasıktır, arkasında namaz kılınmaz, özellikle Sultan’ın yasaklamasından sonra” demektedir.
Hasılı âlimlerimiz sigara konusunda farklı hükümlere varmışlardır; kimi mekruh, kimi haram, kimi mübah demiş ve bu konuda kitaplar yazmışlardır. Helal diye kitap yazanların başında hocalarımızın hocası Abdülğani Nablüsî gelir. Nablüsî (özetle) sigaranın haram olduğuna dair delil yoktur, onun zararı da sabit değildir, bazı kimselere zarar veriyorsa herkese zararlı denemez, bal da bazı kimselere zarar verir…” diyor.
“Sigara kendinden dolayı haram değildir, ama Sultan onu yasaklarsa haram olur” sözüne de Nablüsî sert tepki gösteriyor. Bunu “Sultanların mübah olan bir şeyi emretme veya yasaklamaları halinde hüküm ne olur?” sorusunu cevaplandırırken aktaracağım.
Eskilerin konu ile ilgili sözleri uzayıp gidiyor. Mübah veya tenzihen mekruh diyenlerin “zararı yoktur” gerekçesine dayandıkları dikkat çekiyor.
Gelecek yazıda zamanımızın fıkıhçıları, özellikle zarar gerekçesine dayanarak ne diyorlar sorusuna cevap alacağız.
Günümüz fıkhında sigara
04:003/11/2019, Pazar
G: 2/11/2019, Cumartesi
1
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
2013 yılında Endonezya’nın Surakarta Üniversitesinde olduğu gibi daha birçok yerde sigaranın haram olduğu sonucuna ulaşan master tezleri yapıldı. El-Ezher fetva heyeti, Suud’da İslâmî Araştırmalar Merkezi ve Fetva Heyeti, başta Karadâvî olmak üzere birçok tanınmış İslâm âlimi, sigaranın sağlığa zararı kesinleştiği için haram olduğuna dair fetva verdiler.
1970’li yıllarda İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü’nde fıkıh hocası idim, ders notu olarak hazırladığım “Helâller-Haramlar” bahsini sonra “Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar” adıyla kitaplaştırdım ve pek çok defa basıldı. Sigaranın hükmü hakkında o kitapta şunu yazmıştım:
Tütün 15. asırdan sonra yeni dünyadan İslâm ülkelerine girmiş, o zamandan beri de İslâm ulemâsı tütünün hükmü üzerinde durmuşlardır.
1) Tütünün mubah olduğunu söyleyenler zararı olmadığı ve Şârî’ tarafından menedilmediği deliline dayanmışlardır. Halbuki:
a) Sigaranın zararı bugün ilmen, kesin olarak bilindiği için zararsız denemez.
b) Şârî’in menetmediğini söylemek de isabetli değildir. Çünkü Şârî’ her haramı ismen zikretmemiştir. Hüküm kaynakları yalnız sarîh ve husûsî nasslar değildir. Nasslarda geçenlerin haram kılınış sebeplerine (illetlerine) bakılarak yapılan kıyaslar ve diğer istidlâl yolları vardır.
2) Sigara içmek mekruhtur diyenlerin dayanağı, kıyasla sabit bir hükme “haram” demekten çekinmeleri ve sigaranın zararları hakkında kesin bilgi sahibi olmamalarıdır.
3) Sigara içmek (özellikle tiryâkilik) haramdır diyenlerin mesnedi zarar, isrâf ve nafaka mükellefiyetidir.
Zarar: Sigara hem içenin sıhhatine, hem de yanında bulunanların sıhhat ve rahatına zarar vermektedir.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), “Ne doğrudan ne de karşılık olarak zarar vardır” buyurarak zarar vermeyi menetmiş Allah Teâlâ da, “Kendinizi elinizle tehlikeye atmayın...” (el-Bakara: 2/195), “Kendinizi öldürmeyin....” (en-Nisâ: 4/29) buyurmuştur.
İsrâf: İsrâf malı faydasız yere harcamaktır: “Yeyiniz, içiniz, isrâf etmeyiniz” âyeti (el-A’râf: 7/31) ile “Peygamber (s.a.v.) malın boşa harcanmasını yasakladı” hadisi isrâfı haram kılmaktadır.
Nafaka mükellefiyeti: Kocalar, babalar ve muhtaç yakınlarına bakan erkekler nafaka (onların yiyecek, giyecek, mesken, tedâvi... ihtiyaçlarını temin) ile mükelleftirler. Bundan keserek sigaraya para vermek haramdır… Nargile ve enfiye gibi alışkanlıkların hükmü de sigara alışkanlığı gibidir.
Sigara içmenin israf ve nafaka ile alakası tartışılabilir, ancak zararı tartışılamaz; çünkü tıp sigara içmenin zararlı olduğunu kesin olarak ifade etmiş, paketlerin üzerine “sigara öldürür” yazılmış ve birçok yerde sigara içmek yasaklanmıştır.
Tıbbın ne dediğine dair birkaç örnek verelim:
Medical Park Antalya Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümünden Uzman Dr. Evren Toprak, sigarayı ilk kez deneyen her üç kişiden birinin, tek bir sigara ile bağımlı hale geldiğini bildirdi. Uzman Dr. Evren Toprak, yaptığı yazılı açıklamada, sigara tiryakiliğinin, ‘en öldürücü toplumsal zehirlenme olayı’ olduğunu belirtti. İnsanları sigaraya bağımlı hale getiren maddenin nikotin olduğunu vurgulayan Toprak, nikotinin kalp atışlarını hızlandırdığını, tansiyonu yükselttiğini, kanın pıhtılaşma riskini artırdığını kaydetti.
Toprak, açıklamasında, “Erkeklerde tüm kansere bağlı ölümlerin yüzde 35’inin, kadınlarda ise yüzde 15’inin nedeni sigaradır. Akciğer kanserine bağlı ölümlerin yüzde 90’ının nedeni sigaradır. Sigara içmeyen ancak dumanına maruz kalanlarda akciğer kanseri riski 3 kat artmıştır” dedi.
Sigara içenlerde akciğer kanseri dışında ağız, dil, dudak, gırtlak, yemek borusu, pankreas, mesane, böbrek, prostat ve rahim ağzı kanseri riskinin de 30 kat yükseldiğine işaret eden Evren Toprak, sigaranın, kronik bronşit ve amfizem gibi nefes darlığı yapan akciğer hastalıklarının en önde gelen sebebi olduğunun da altını çizdi. Toprak, sigara kullananlarda bu hastalıklardan ölüm riskinin, içmeyenlerden 40 kat fazla olduğunu bildirdi.
Kars Devlet Hastanesi Başhekimi ve Kars Sağlık Sevenler Derneği (KARSSED) Başkanı Uzman Dr. Yunus Yılmaz, Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığının (KOAH), tüm dünyada en çok ölüme neden olan hastalıklar arasında ilk sıralarda yer aldığını ve her yıl milyonlarca kişinin ölümüne sebep olduğu söyledi.
Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Leyla Sağlam, Türkiye’de her gün 300 kişinin sigara yüzünden öldüğünü söyledi ve ekledi:
“Sigara bugüne kadar dünyanın karşılaştığı en büyük halk sağlığı tehdididir. 6 saniyede bir kişi sigaranın neden olduğu hastalıktan hayatını kaybetmekte. Kullanıcıların yarısını erken öldürmekte. Her yıl sigara nedeniyle dünyada yaklaşık 6 milyon ölüm görülmekte. Bu 6 milyon ölümün yüzde 10’u pasif içici dediğimiz insanlardan oluşmakta, yüzde 5’ini ise çocuklar oluşturmakta. Tamamen suçsuz, masum çocuklar.”
Dünya Sağlık Örgütü 2012’de dünyada en büyük sağlık sorununun sigara olduğunu ilân etti.
Prof. Aziz Sancar sigaranın DNA yoluyla kanser oluşumundaki etkisini gösteren araştırmalarının, insanlar için ciddi zararları olan bu kötü alışkanlığı terk etme konusunda teşvik edici olmasını umut ettiğini belirtiyor.
Sonuç
Bilim, sigaranın sağlığa kesin zararını ortaya koyduktan sonra kadim fıkıh da bugünkü fıkıh da hükümde birleşmiş oluyor:
Sigara içmek haramdır.
Sigara kitap toplattırmış
04:007/11/2019, Perşembe
G: 7/11/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hicrî on birinci asrın başlarında ve Mîlâdî 17. yüzyılda İslâm dünyasına giren sigarayı Dördüncü Murat (1612-1640) yasaklıyor. Bu yasaklama tasarrufu sigaranın haram olmadığına kani olanların tepkisine sebep oluyor ve bunlardan biri olan Abdülganî b. İsmâîl en-Nâblusî (ö. 1143/1731) “eṣ-Ṣulḥ Beyne’l-İḫvân fî Hükmi İbâhati’d-Duḫân” isimli bir risale (kitapçık) yazıyor. Bu risalede hakkında haram kılan bir nassın bulunmadığı bir şeyi yasaklama yetkisinin sultanlarda bulunmadığını, böyle bir yetkisinin var olduğunu kabul etsek bile zamanımızın sultanlarının şer’î manada ulü’l-emr olmadıklarını, bu sebeple onların yasaklamalarının da mübah olan bir şeyi haram kılamayacağını uzun boylu anlatıyor. İbn Âbidîn diye meşhur olan Muhammed Emin merhum (v. 1252/1836) Nâblüsî’nin, zamanın sultanı hakkındaki sözünü Raddu’l-Muhtâr’da naklediyor. Aradan yıllar geçiyor ve 1320 yılında kitap yasaklanıp toplattırılıyor.
Özetlediğim bu ibretlik olayı, pek çok önemli eseri bulunan ve 15 Ağustos 1919 tarihinde şeyhülislâm vekilliği makamı olan ders vekâleti görevine kadar önemli mevkilerde hizmet eden Muhammed Zahid Kevserî’den okuyalım:
Kevser’nin Makâlât’ı içinde bir makalesinin adı da “Hel li-Ğayrillahi Hakkun fi’l-Îcâbi ve’t-Tahrîm” adını taşıyor. İşte bu risalede Kevserî olayı şöyle anlatıyor (s. 111 vd. dan özetliyorum):
Fıkıhta aşağı tabakaya mensup olan bazı sonraki fıkıhçılar, “Veliyyü’l-emr mübah olan bir şeyi emrederse o farz olur, yasaklarsa da haram olur” diyorlar. Ancak bu, hakkında nas bulunmayan şeylere aittir, eğer bir konuda nas varsa başkasına bakılamaz; çünkü “Yaratan’ı bırakıp yaratılana itaat edilemez…”.
İbn Âbidîn kitabının içecekler bahsinde Sultan Murad’ın sigarayı yasaklaması ile ilgili olarak Sultan’ın yetkisi konusunda yetki verenleri reddederek şöyle diyor: Veliyyü’l-emrin haram ve helal kılma ile ilgili bir yetkisi yoktur; bu nasıl olabilir ki, fukahamız “Kim, zamanımızın sultanı için âdil derse, zulmün adalet olduğuna inanmış olacağı için kâfir olur” demişlerdir.
İbn Âbidîn konuyu uzunca anlatıyor, kitapta bunu gören bir Osmanlı Maarif Nazırlığı görevlisi Padişahın aleyhinde olan bu ifadeyi öne sürerek tedbir alınması için müracaatta bulunuyor, bunun üzerine kitabın (İbn Âbidîn diye meşhur olan Raddu’l-Muhtâr’ın) kütüphanelerden toplatılması emri çıkıyor ve herkesin gözü önünde emir yerine getiriliyor. Bu tasarruf ilmî çevrelerde kötü karşılanıyor, bunun üzerine Reîsü’l-ulemâ Yusuf Tikveşli ile hadis âlimi Rizeli Muhammed Ferhad Efendiler, o zamanda bir cesaret meselesi olan bir davranışta bulunarak Padişahın huzuruna çıkıyorlar, Padişaha bağlılıklarını ifade ettikten sonra “bu kitaptaki ifadenin birçok kitapta bulunduğunu, bu kitabın hemen bütün âlimlerin kütüphanelerinde mevcut olduğunu, çirkin bir şekilde toplattırılmasının onların gönüllerini yaraladığını, bu yüzden olayı kendisine duyurmayı vazife bildiklerini...” söylüyorlar. Bu müracaat üzerine kitapların sahiplerine iade edilmesi ve toplattırma teklifinde bulunan memurun da Doğu’da basit bir memuriyete sürülmesi emrediliyor.
Şu sigara nelere sebep olmuş görür müsünüz!
Şimdi ortaya bir soru çıkıyor:
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan “Allah’a, Resulüne ve ulül’l-emre itaat” emrindeki ulü’l-emr devleti yönetenler midir, âlimler midir?
Bu sorunun cevabını da inşaallah yarın yazalım.
Ülü’l-emr kimdir?
04:008/11/2019, Cuma
G: 8/11/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Emretme yetkisi olan manasındaki bu terim yerine veliyyü’l-emr terkibi de kullanılır. Emretme yetklililerinin başındaki makam sahibine ise halife, imam, emîrü’l-mü’minîn denir.
Emrinin tutulması, sözünün yerine getirilmesi, başka bir deyişle kendisine itaat edilmesi icap eden şahıs ve makam sahibi kimdir?
Bu soru erken tarihlerden itibaren tartışılmış ve tartışma zamanımıza kadar devam etmiştir. Oldukça yakın bir tarihte bir âlim-şeyh ile İslâmcı bir siyasetçi arasında da konu tartışılmış, ihtilaf halinde biri âlime, diğeri emîre itaat edilmesi gerektiğini savunmuştu.
Kur’ân Yolu isimli tefsirimizden meselenin İslâmî yönünü özetleyelim:
Ülü’l-emr’in içinde geçtiği âyetin meali şöyledir:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin, sizden olan ülü’l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu, Allah’a ve Peygamber’e götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir” (Nisâ: 4/59).
Allah’a itaat, “O’nun Kur’ân-ı Kerîm’de ve elçisinin tebliğ mahiyetindeki söz ve davranışlarında ortaya çıkan emir ve iradesine uymak” demektir. Resûlullah’a itaat, öncelikle tebliğ ettiği Kur’ân’a ve sünnete uymaktır. Ancak burada “ve” bağlacı ile yetinilmeyip “İtaat ediniz” emrinin “Resûlullah” için de tekrar edilmesi ona itaatin, “Kur’ân’dan ibaret olan vahyin tebliğine uyma”yı aştığını, kaide olarak bütün davranışlarının örnek edinilmesini, bütün buyruklarının yerine getirilmesini içine aldığını göstermektedir. Sahâbe, Resûlullah’ın “dinî veya bağlayıcı olmadığını bildirdiği, ya da karîneler yoluyla böyle olduğunu anladıkları emirleri” dışındaki bütün emir ve isteklerini, “Ona itaat dinî bir görevdir” şuuru içinde yerine getirmişlerdir; bunu yaparken de itaat hakkındaki âyet ve hadislerle Allah elçisinin gönderiliş amacına, kendisine verilen vazifelere ve O’nun örnekliğini bildiren naslara dayanmışlardır.
“İtaat ediniz” emri tekrarlanmadan “ülü’l-emre de...” denilmesi, bunların itaat yükümlülüğü bakımından Allah ve Resulü gibi olmadıklarına, emirleri meşrû (Allah ve Resulünün tâlimatına uygun) olmadıkça kendilerine itaat edilmeyeceğine işaret etmektedir. “Hiçbir mahlûka, Allah’ın emrine uymadığı takdirde itaat edilemez”, “Ancak mâruf (meşrû) olan emre itaat edilir”, “Allah’a itaatsizlik sayılan emre itaat edilmez” (Buhârî, “Ahkâm”, 4, “Megazî”, 59; Müslim, “İmâre”, 39) meâlindeki hadisler bu kaideyi açıkça ifade etmektedir. Âyetin nüzûl sebebi de aynı kaideyi destekler mahiyettedir: Hz. Peygamber bir gruba (seriyye) askerî görev vermiş, başlarına da Abdullah b. Huzâfe’yi geçirmişti. Abdullah bir sebeple öfkelenmiş, emri altındakilere odun toplayıp yakmalarını, ateş olunca da içine girmelerini emretmişti. Emri alanlar tereddüt içinde kaldılar. Bir kısmı “Komutana (ülü’l-emre) itaat edilir” diye ateşe girmeye teşebbüs ediyorlar, bir kısmı ise “bu itaatin, buyruğun meşrû olmasına bağlı bulunduğunu” düşünerek onları engelliyorlar, “Biz ateşten kaçarak Peygamber’e katıldık” diyorlardı. Bu çekişme devam ederken ateş söndü, seferden dönünce durumu Resûlullah’a arzettiler. “Ateşe girseydiler Kıyamete kadar ondan kurtulup çıkamazlardı. İtaat ancak meşrû emre olur” buyurdu (Buhârî, aynı yerler; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, I, 452).
Peki, itaat edilmesi gereken ülü’l-emr kimdir, hangi sıfatları taşıması gerekir sorusunun cevabına gelecek yazıda devam edelim.
Ülü’l-emr kimdir (2)
04:0010/11/2019, Pazar
G: 10/11/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülü’l-emrin, “emir sahipleri, emir verme salâhiyeti taşıyan ve bu konumda olanlar yani âmirler” demek olduğunu ifade etmiştik. İslâm’da bunlardan maksadın kimler olduğu konusunda “devlet başkanı, onun veya toplumun yetki verdiği yöneticiler ve kumandanlardır”, “âlimlerdir” gibi çeşitli anlayışlar ve rivayetler vardır.
“...sizden olan emir sahiplerine itaat edin” buyurulduğuna göre bunların belli kişiler ve makam sahipleri olduğu, iman ve dünya görüşü itibariyle Müslüman olanlardan seçildiği veya tayin edildiği, meşrû buyruklarında bunlara itaat etmenin Allah emri ve dinin gereği olduğu anlaşılmaktadır. İslâm dini, gerek kamu hayatında ve gerek özel hayatta bazı sıfat ve özellikleri taşıyan kimselere itaat edilmesini, onların buyruklarının yerine getirilmesini ve söylediklerine uyulmasını istemiştir. Başkan, aile reisi, kumandan, ana-baba, bilmeyenlere göre bilenler (âlimler) bunlardandır ve ülü’l-emr kavramına bunların tamamı dahil bulunmaktadır. Kamu hayatındaki ülü’l-emr ya halife gibi ümmetin seçmesi ve biatıyla belirlenir –onun tayin ettiği yüksek dereceli memurlar da dolaylı olarak ümmetin belirlediği ülü’l-emr olurlar– ya da bir makamın tayinine gerek bulunmadan, taşıdıkları üstün vasıflarla bu yetkiyi elde ederler. Bu üstün vasıflar “İslâm, ilim ve adalet”tir. Bilmeyenler, ihtiyaç halinde, “Müslüman, âdil (kâmil ahlâk sahibi) ve âlim” olan kimselere danışmak (fetva sormak) ve aldıkları cevabı uygulamak mecburiyetindedirler. Yöneticiler de –bilmedikleri konuları– bilenlere sormakla yükümlüdürler. Bu açıdan bakıldığında birinci derecede ülü’l-emr “âlimlerdir”, ikinci derecede ülü’l-emr ise “yöneticiler, âmirler ve kumanda mevkiinde olanlar”dır.
“Bir hususta anlaşmazlığa düşmek” Allah ile mümin kulları arasında olamaz, Resûlullah ile ümmeti arasında da düşünülemez. Geriye yönetici, yönetilen, bilen, soran... şeklinde ümmet kalır; bu çerçevede ümmet arasında bir anlaşmazlık çıktığında mesele Allah’a ve resule götürülecektir. Yönetilenlerle ülü’l-emr arasındaki ihtilâfta, bu ikincisi de taraf olduğu için tek merci Allah ve resulüdür; yani –aşağıda açıklanacağı üzere– dinin ana kaynakları ışığında çözüm üretecek kurumlardır. İhtilâfın tarafları arasında ülü’l-emr bulunmazsa, meselenin halledilmesinde onun da –benimsenen idare şekline göre salâhiyeti çerçevesinde– devreye girmesi tabiidir; ancak ülü’l-emr tasarruflarında Allah ve resulünden bağımsız değildir.
Meselenin “Allah’a götürülmesi” Kur’an’a, “resule götürülmesi” ise sünnete başvurmayı gerektirir. Anlaşmazlık konusunda bu iki kaynakta çözüm ve hüküm var ise bu, bütün ümmet için bağlayıcıdır ve gereğine uyularak anlaşmazlık çözüme kavuşturulur. Bu iki kaynaktaki çözüm her zaman nokta tayini şeklinde değildir. Kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün anlaşmazlıkların konu konu, parça parça çözümü Kitap ve Sünnet’te bulunmaz. Ancak bütün anlaşmazlıkların çözümüne ışık tutan ilkeler, işaretler, delâletler, örnek ve emsal çözümler vardır. Bunlardan yararlanarak çözüm ve hüküm bulma işine ictihad denir. İctihad bilinmeyenleri, açıkça belli olmayanları, anlaşmazlıkları Kitaba ve Sünnet’e başvurarak (götürerek) çözme metodunun ve çabasının adıdır; Resûlullah tarafından sahâbeye öğretilmiş, daha sonraki nesiller de bunu, onlardan alarak kullanmış ve geliştirmişlerdir (Cessâs, I, 212-213).
“Eğer bir hususta (âyetteki kelimeyle “şeyde”) anlaşmazlığa düşerseniz...” şeklindeki cümle yapısı umum (genellik) ifade eder. Buna göre müminlerin hayatında ihtilâf konusu olan her şey çözümü Kur’an’dan ve Sünnet’ten alacak, başka bir deyişle çözüm, bu iki kaynağa başvurularak aranacaktır. Hem hâkim (hüküm koyan) hem de mâbud (kendisine ibadet edilen) yalnızca Allah’tır. Allah’a mahsus bulunan bu sıfat ve salâhiyetlerin –aynı mahiyette olmak üzere– bir başka merci veya şahsa tanınması şirktir, bu merci ve şahsın Kur’an’daki adı da, 60. âyette zikredildiği üzere tâguttur.
Şeriatla yönetilmeyen ülkelerde itaat konusunu da yazmak gerekli hale geldi.
Not: Sadık, vefâkar, hikmet ehli öğrencimiz, kardeşimiz Faruk Kaya’ya Allah’tan (cc) rahmet, ailesine baş sağlığı diliyorum.
Yönetim İslâmî değilse
04:0014/11/2019, Perşembe
G: 14/11/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Daha ziyade fıkıh ve kelam kitaplarında ve az sayıda siyaset, emval vb. konulara ait kitaplarda İslam devlet başkanı olabilmek için kişinin hangi nitelikleri taşıması gerektiği anlatılmış ve tartışılmıştır.
Ehl-i sünnete göre Kurayş kabilesinden, müctehid derecesinde alim, vücutça sağlam, güzel ahlak sahibi olması ve bir şekilde ümmetin kendisine bey’at etmiş olmaları gerekiyor, ama evdeki hesap pazardakine uymuyor. Uymayınca da teker teker niteliklerden vazgeçiliyor, zaruret, fitnenin ve kargaşanın önlenmesi, ümmetin ve İslam vatanının korunması, maksadın bir şekilde hasıl olması gibi kavramlar kullanılarak başta bulunan veya güç kullanarak başa geçen meşrulaştırılıyor.
İslam devlet başkanının elbette İslam’a uygun davranması gerekir, ama davranmayanlar, fasıklar, zalimler de halife adıyla sultan oluyorlar, böyle olunca da aslında azledilmeleri gerekirken buna ümmetin temsilcilerinin (ehlü’l-halli ve’l-akdin) ya gücü yetmiyor veya onlar da baştaki ile işbirliği yapmış olabiliyorlar.
Tarih sahnesinde ve günümüzde Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde ya açıkça ve resmen İslam’ın devlet, siyaset, sosyal ve hukuki hayattan dışlandığı, ferdin iman ve ibadetine indirgendiği, ya da sözde şeriatla yönetildiği, anayasalarında “devletin dini İslam’dır” yazıldığı halde hem başkanlarının şahsi hayatı ve ahlakında hem de devlet yönetiminde İslam’ın hayli azaltıldığı görülüyor.
Bu ülkelerde yaşayan Müslümanlar ne yapacaklar, bu devletin kanunlarına ve düzenine hangi ölçüde itaat edecekler?
Bu sorunun cevabını teşkil eden çalışmalar, nispeten hürriyete kavuşan ülkelerde sür’atle artmış adeta bir kütüphanelik kitap ve makale oluşmuştur.
İstibdadın hüküm sürdüğü devirlerde konuya tahsis edilmiş eser yok gibidir. Genel fıkıh ve kelam kitaplarında “Allah’ın sözünü tutmayan yöneticinin sözü tutulmaz” ilkesi tekrarlanır. Ama bunu kitaplardan ve teoriden hayata ve pratiğe aktarmak sanıldığı kadar kolay değildir. Zalim ve fasık yöneticilerin, öyle ulema heyetinin gelip “sen kırmızı çizgileri aştın, uyarılara da kulak tıkadın, ümmet adına seni azlediyoruz” demeleri ile makamı ehline terkedivermeleri beklenemez, ayrıca bunu diyecek ulema da çok nadirdir.
Şu halde açıkça laik olan halkı Müslüman ülkeler ile sözde şeriatla yönetilen ama uygulamada ondan büyük ölçüde sapmış ülkelerde yaşayan Müslümanlar ne yapacaklar, kime ne ölçüde itaat edecekler?
Öncelikle şunu hatırlamamız gerekiyor: Dinin emir ve yasaklarına uygun davranılmasını temin, gücü ve imkanı ölçüsünde bütün Müslümanlara farzdır. Müslümanların teşkilatları gerektiğinde en az zararla değişimi sağlamaktan aciz ise sözlü ve yazılı muhalefet yapılacaktır. Buna da güç yetmiyorsa niyet, bilgi, zihniyet, inanç, duygu olarak muhalefete devam edilecek, bu aşamadan sözlü ve sonra fiilî değişim aşamasına geçebilmek için planlı, programlı, danışmalı, bilgiye ve hikmete dayalı faaliyetler yürütülecektir.
Bu tabloda “gücün yetmemesi” ne demektir?
Değişim için gerekeni yapmaya kalkışıldığında hem sonuç alamamak hem de bir yandan ümmetin can, mal, vatan, bağımsızlık gibi varlığının, diğer yandan kazanımların kaybedilmesi demektir. İşte böyle durumlarda ehl-i sünnete göre tahammül (sabır) gösterilerek beklenecektir. Tahammül ve sabır ise içte muhalefet, dışta itaat demektir.
Ne beklenecek, beklerken ne yapılacaktır?
İşte bir yazı konusu daha.
Halimiz, imkânımız ve vazifemiz
04:0015/11/2019, Cuma
G: 15/11/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslümanın ferde, aileye, cemiyete, ümmete ve insanlığa yönelik vazifeleri vardır. Müslüman bunları gücünün yettiğince ifa etmekle yükümlüdür. Allah Teâlâ kulunu, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmıyor. Zafer, başarı, kurtulma ve kurtarma ihtimallerinin güçlü olmadığı durumlarda canı ve malı tehlikeye atmak da caiz değildir.
Vazifeyi ifa için güce ihtiyaç vardır. Vazifelerin topluma yönelik olanlarını başarabilmek için örgütlenmek gerekir. Başta devlet olmak üzere vakıflar, dernekler, sivil toplum örgütleri, eğitim ve öğretim yapılanmaları, çeşitli birlikler başlıca örgütlenmeler ve güç odaklarıdır.
Başarının birinci şartı aynı temel değerleri benimsemiş ve aynı hedefe yönelmiş bulunan örgütlerin birlik kurup vazife taksimi (iş bölümü) yapmalarıdır. Müslüman gruplar pireyi deve yaptıkları, öncelikleri ıskaladıkları, ehem ve mühim dengesini kuramadıkları, olmazsa olmaz ortak değerlerde birleşmek yerine ikinci derecedeki tercihler, ictihadlar, yorumlar sebebiyle birbirlerine düştükleri, zaruret fıkhını ihmal ettikleri sürece ferdi aşan vazifelerin ifası mümkün değildir.
Düşman bu gerçeği iyi kavradığı içindir ki, tarih boyunca ümmetin arasına ajanlarına sokuyor, bu ajanlar dar görüşlü ve kısmen cahil önderlerle işbirliği yapıyorlar, ümmeti parçalayıp birbirine kırdırıyor ve bundan azami faydayı sağlamaya bakıyorlar.
Bugün İslam dünyasının haline bakınca insanın içi kanıyor. Büyük çoğunluğunda istibdad hakim, müstebidler de kendilerini oraya getiren ve orada tutan iç ve dış güçlerin emrindeler. Aklı başında Müslümanların büyük emekler ve fedâkârlıklarla elde ettikleri birikim ve kat ettikleri yol düşmanın gözüne batınca bir kısım cahilleri veya kiralık aktivistleri devreye sokuyor, sözde zulümden kurtulmak ve şeriatı hakim kılmak için silahlı ayaklanmaya kalkışıyorlar, dindaşlarını düşman ilan edip katlediyorlar, çok çirkin ve nefretlik davranışlar sergiliyorlar, sonunda kendilerine de, doğru yolda yürüyen Müslümanlara da onarılması güç zararlar veriyorlar.
Doğrusu nedir?
Doğrusunu bulmanın vazgeçilemez yolu ve çaresi ülkelerin iyi yetişmiş, bilge, ilmiyle amil, erdemli alimlerinin sıkça bir araya gelerek müzakereler ve danışmalar yapmalarıdır. Bu alimler ve birlikleri (örgütleri) ümmetin tabanı ile saygı ve güven ilişkisi içinde oldukları sürece çatlak seslerin önemli bir zararı olmayacaktır.
Bu ihtiyacı saklı tutarak şartların oluşmasına kadar geçecek sürede yapılacak şeylerle ilgili bazı düşüncelerimi paylaşabilirim:
Saltanat, askeri dikta, istibdad ile yönetilen ülkelerde zulmün elindeki orduya karşı zayıf, iç ve dış destekten mahrum silahlı çıkışlar eğer proje değilse intihardır, cinayettir. Buralarda yapılacak şey eğitim ve öğretime ağırlık vererek kamil İslam insanları yetiştirmeye çalışmak ve daha ziyade dış imkanları kullanarak zalim yönetimi sıkıştırmak, tavize zorlamaktır.
Laik demokratik siyasi sistemleri uygulayan ülkelerde Müslümanların vazifelerini yerine getirebilmeleri için önce her bir ferdin ve mensup bulunduğu ailenin mümkün olan son sınıra kadar İslam’ı hayatlarında uygulamaları, bunun için zaruri olan eğitim ve öğretimi her çareye baş vurarak elde etmeleri gerekiyor. Bu ihtiyacı devletin karşılamadığı veya karşılayamadığı noktalarda sivil toplum örgütleri devreye girecek ve eksikleri ikmal edecektir.
Müslümanlar insanlara İslam’ı sevdirebilmek için onda var olan güzellikleri sergileyecek, zalimler ve saldırgan İslam düşmanları dışında bütün insanlara sevgi, merhamet, yardım, dayanışma duygu ve davranışları içinde yaklaşacaklardır.
Çıkmaz yol olan silahlı ayaklanma, terör, bölücülük yerine laik demokrasiden İslâmî demokrasiye geçişi sağlamak üzere siyasi örgütlenme tercih edilecekse -ki, bana göre edilmelidir- Müslümanlar, bu yola giren kardeşlerine maddi ve manevi destek verecek, o yolda başarı neyi gerektiriyorsa ehlinin istişaresi ile tespit edildikten sonra bunlar yapılacak, fikir ve tavsiye bakımından muhalif olmak serbest olmakla beraber fiilde bölücülük ve ayrılıkçılık yapılmayacaktır.
Müslüman topluluğu temsilen siyasi faaliyet yapanlar istişareyi terk eder, zaruri ve gerekli olmadığı halde İslam’a uymayan tasarruflarda bulunur ve bunda ısrar ederlerse yine yetkili sivil danışma heyetinin kararı ile vazife devrine karar verilecektir. Bu karar verilirken onaylanmış bir farklı kadronun var olup olmadığı, geçişin eldeki imkanları ötekilere kaptırmadan mümkün olup olmadığı göz önüne alınacak ve kavgaya, tefrikaya, meşru olmayan davranış ve yöntemlere asla yer verilmeyecektir.
İslam Birliği ve İran
04:0021/11/2019, Perşembe
G: 21/11/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1991 yılında İSAV (İslam Araştırmaları Vakfı) hocamız Ali Özek başkanlığında bir İran araştırma gezisi düzenlemişti. Bir yıl sonra da Tarabya Oteli’nde bir sempozyum yapıldı. Bu sempozyoma Sünnî ve Şîî alimler davet edilmişti. Sempozyumun sonunda yayınlanan sonuç bildirisinde Sünnî-Şîî(Caferî) toplulukları arasında itikad farkına rağmen nasıl bir birlik oluşturulabileceği maddesi de yer almıştı. Bu madde “dinin usulü ile mezhebin usulü” farkına dayalı bir çözüm teklif ediliyordu. Seyahatimizde işte bu maddede yer alan çözümün bir kısım İran uleması ve siyasileri arasında da benimsenmiş olduğunu görmüştük.
Ayetullahların bulunduğu bir sohbette bir arkadaşımız şunu sordu: “Siz imâmeti iman esaslarından biri sayıyorsunuz, biz ise onu bir fıkıh (amel) meselesi olarak görüyor ve sizden farklı inanıyoruz, bu durumda biz —size göre— imansız mı oluyoruz?”
Orada saygı gören bir âyetullah şu cevabı vermişti: “Dînin usûlü vardır, mezhebin usûlü vardır. Sizin bizden farkınız dînin usûlünde (prensiplerinde, inanç esaslarında) değildir, mezhebin usûlündedir. Sizin imâmet anlayışınız sizi Ca’ferî olmaktan çıkarır, mümin ve Müslüman olmaktan çıkarmaz, siz Sünnî olarak da bizim din kardeşlerimizsiniz… Bizim mezhepler arasındaki ittifâkta ulaşabileceğimiz hedef olsa olsa şu olur: Ehl-i tesennünün (Sünnîlerin) itikâdı kendilerinde kalır. Ehl-i teşeyyü’ün (Şîîlerin) itikâdı da kendilerinde kalır, itikât konusunda bir tevhid, bir ittifâk olamaz. Ama bunun ötesinde bir küfür alemi, bir İslâm âlemi var. Müslümanların ortak menfâatları var. Ortak düşmanları var. Bu konularda iş birliği, bu konularda birbirimize yaklaşmak, birbirimize kardeşçe bakmak mümkündür. Budur olabilecek şey…”
Kültür Bakanı Yardımcısı da bir başka sohbette aynı duygu ve düşünceyi tekrarlamıştı.
İran’da yıllardan beri mevcut olan ve faaliyet gösteren “Mezhebler Arası Yakınlaştırma Merkezi” de var. Bu derneğin hem İran’da hem de Türkiye’de yaptığı birer toplantıya katılmıştım. Bu toplantılarda iki taraf da suya sabuna dokunmayan konuşmalar yapıyorlardı, ama daha sonraki faaliyetlere bakınca asıl maksadın Şîîliği yaymak olduğu anlaşılıyordu. Halbuki yukarıda zikrettiğim birlik formülü samimi olarak uygulansaydı iki taraf da mezhepçilik yapmaz, mezhebine adam kazamanın peşinde olmaz, ümmetin ortak düşmanına karşı birleşmesi sağlanabilir, birçok ortak problem daha kolay çözümlenebilirdi.
Aradan yirmi yedi sene geçti, köprülerin altından nice sular aktı, derken günümüze geldik ve İran’dan bir heyet, Katar’da, Dünya Müslüman Alimler Birliği’ne bir ziyarette bulundu. Bu ziyarette Birliğin yeni başkanı Prof. Dr. Reysûnî ile genel sekreteri Prof. Dr. Ali Kadâğî ziyaretçilere muhatap oldular ve aralarında, yakınlaşmayı ve birliği engelleyen fiil ve kaviller üzerine açık ve samimi bir konuşma cereyan etti. Bu konuşmada Şîa tarafı, isim vermden birliğin önceki başkanı Karadâvî’nin Şî’ayı tekfir ettiğine de işaret ettiler.
Gelecek iki yazıda bu karşılıklı konuşmayı özetleyeceğim. Bu yazıyı ise Karadâvî’ye atfedilen Şî’ayı tekfir konusunu özetleyerek bitireceğim. Karadâvî’ye, vaktiyle el-Cezîre’deki bir programında, “sahâbeye küfür ve hakaret etmenin veya daha da ileri gidilerek Efendimiz’den (s.a.) sonra sahabenin İslam’ı terk ettiklerinden söz edenlerin dinden çıkıp çıkmayacakları” soruluyor. O da cevaben sahâbenin İslam’a azim hizmetlerinden bahsettikten Kur’an’da ve hadislerde onlarla ilgili övgüleri zikrettikten sonra “sahabe aleyhindeki konuşmaların bu noktaya gelmesi halinde, hakaretlerin tevil edilebilecek bir tarafı olmazsa yapanı islam’dan çıkaracağını” ifade ediyor. Karadavî aynı konuşmada mezhebler arası diyalog merkezinin faaliyetlerine de temas ederek bunların çoğuna katıldığını, yapılan faaliyetlerden daha ziyade Şî’anın, mezhebi yayma bakımından istifade ettiğini ekliyor.
Peki dün olduğu gibi bugün de İran’da bu edepsizliği irtikab eden sarıklılar var mıdır?
Birkaç tanesini videolardan izledim.
Bize takıyye yapmadılarsa seyahatimizde görüştüğümüz birçok âyetullah sahabeyi tekfir veya onlara hakareti tasvib etmediklerini söyediler.
Bakalım Birliği ziyaret eden İranlı alimler bu konu da dahil olmak üzere neler söylemişler ve bizimkiler ne demişler?
Sünnî-Şîî diyaloğu
04:0022/11/2019, Cuma
G: 22/11/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Katar’da, İbn Haldun Araştırma Merkezi’nde, “Sosyoloji Bilimi ve Yerlileştirme Problemi” konulu bir ilmî toplantı yapılıyor. Bu toplantıya katılan ve İran’da faaliyet yapan “Tevhîd Medeniyeti Araştırmaları Enstitüsüne” mensup alimlerden ikisi (Ali el-Mûsevî ve eş-Şeyh Hamîd Bârsânya) Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı ve Genel Sekreteri’ni ziyaret ediyorlar. Bu ziyarette geçen karşılıklı konuşma Sünnî-Şî’î ilişkileri ve İslam Birliği bakımından önemli ipuçları veriyor ve engelleri gösteriyor; faydalı gördüğüm için özetleyerek aktarıyorum:
Musevî
-Başkana bu ziyareti kabul ettiği için teşekkür ediyor, adı geçen Enstitü’yü “İslâmî devrimle ilgili temel proplemler konusunda stratejik araştırmaları genişletmek, İran İslâmî Devrimi ile Sünnî islâmî hareketler konusundaki ilşkilerle alakalı ilmî araştırmalar yapacak önder kişiler yetiştirmek amacıyla kurduklarını” ifade ediyor ve asıl konuya geçerek şöyle devam ediyor:
Humeynî büyük bir İslam devleti kurmak ve İslam bayrağını bütün dünyada yüceltmek için bir yol açmıştı, fakat dıştan gelen baskılar ve komplolar bir yana bizim akranımız olan sünnî alimlerle faaliyetlerimiz bu planı gerektiği gibi yürütemedi. İran Şî’ası lider olmaya göz diktikleri halde yaptıkları, Sünnî-İslâmî hareketler, fikir ve kültür adamları ile ilişkiler kurmak yerine kendi kabukları içine çekilmekten ibaret oldu; hatta durum daha da kötüleşerek siyasî ve fıkhî ihtilaf tekfire, ve kanlı çatışmalara kadar varıp dayandı. İran toplumunda geleneksel medreseler bu hareketleri ve Sünni toplumu objektif bir yaklaşımla araştırmadılar. İranlı akademisyenler Sünnî dînî hareketler ile hakim yönetimlerin siyasetlerini birbirinden ayırmıyorlar, keza ortak menfaatlerle çatışan hedefleri de ayırmıyorlar; bu yüzden Sünnî cereyanlar da Şî’ayı, siyâsî yöneticilerin siyasetleri ve hedefleri içine sokmuş oldular. Bu durum İran düşünce ve akademi mensuplarının konuyu yeni baştan düşünmelerini ve birlik tönderliği iddialarının geçersiz hale geldiğini itiraf etmelerini gerekli kılıyor. “Mezhebler arası yakınlaştırma” projesi de istenen seviyeye ulaşamadı, toplantılar ve konuşmalar resmi protokol ve karşılıklı güzelleme konuşmaları çerçevesini aşamadı. Bizim Enstitü “Atlas-ı Rehberân” isimli bir kitap çıkardı, beş kere basılan bu kitap, Sünnî sahadaki en etkili alimler ve hareket adamları ile islamî hareketler ve bunların Batı ve Şî’a ile alakaları konusunu envanter ve inceleme olarak ele alıyor.
Ali Karadâğî:
-İslam düşüncesi ricali ile islâmî hareketlerin çoğu 1979 da İran’da yapılan İslâmî devrimin başarısına sevindiler, hatta bu devrimin yanında yer aldıkları için onların da bir kısmı hapsedildiler, fakat devrim sonradan yolundan saptı, şöyle ki, İslam ülkelerine karşı cephe aldı, onu destekleyen islâmî hreketlerin yanında değil de Beşşâr Esed gibi müstebid-zalim yöneticilerin yanında yer almayı tercih etti. Arap Baharı hareketinde de zalim diktatörleri milisleriyle destekledi, ısrarlı uyarlarımıza rağmen bundan vazgeçmedi. Bugünlerde Irak’ta cereyan eden protesto olayları Iraklıların meşru isyanıdır, ortalığa yayıldığı gibi ipleri başkalarının elimnde olan bir tuzak, bir komplo değildir; buna rağmen İran’a bağlı milisler, İran’ın dış politikası ve mezhepçilik merkezî stratejisini esas alarak Irak halkının meşru taleplerine karşı savaşıyorlar.
-Bir de İran’ın yaptığı sistematik Şîîleştirme faaliyetleri var. Batı Afrika’da sürdürülen ve mezheb çatışması tehlikesini barındıran sistemli bir “Sünnîleri Şîîleştirme hareketi” açıkça devam ediyor ve bu kabul edilemez. Dünya Müslüman Alimleri Birliği kuruluşndan itibaren içinde Şîî alimlere de yer verdi, Seyyid Teshîrî, birliğin başkanı Karadâvî’nin nâibi idi. Mezhebler arası diyalog ve yakınlaşma toplantılarının çoğuna katıldık, sizin de işaret ettiğiniz gibi bu toplantılar protokol konuşmaları, karşılıklı mücamele ve nasihattan öteye geçmedi.
Diyalogun geri kalanına Reysunî’nin konuşması ile devam edeceğiz.
Sünnî-Şiî diyaloğu (2)
04:0024/11/2019, Pazar
G: 24/11/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birliğin yeni başkanı Reysûnî:
(Bu sürpriz ziyaretten memnun olduklarını, bu konularda akademisyenler ve âlimlerle buluşup danışmalar yapmaya ve diyaloğa hazır olduklarını ifade ettikten sonra Irak-İran savaşı ile söze başlıyor):
Irak-İran savaşına paralel dil kavmiyetçi bir dil idi, İslâmî hareketlerin değil, siyasi sistem ve yapıların dili idi; İranlılar bu dili İslâmî hareketlere ve halklara ait kılarak hata ettiler.
İran’da devrime ne oldu? Değişti mi, yoksa gerçek yüzü mü ortaya çıktı… Şu anda Sünnî dünya bakımından İran uleması ile İran siyasetçilerini birbirinden ayırmak çok güç hale geldi.
İran yumuşak güçte kaybetti ve dış politikasını yerleştirmek için şiddeti tercih etti, Arap Baharına karşı durdu, Suriye halkının meşru talep ve beklentilerine karşı Beşşâr Esed’i ve daha önce de babası Hafız Esed’i destekledi, Yemen’de de bunu yaptı.
Dünya Müslüman Âlimleri Birliği baştan beri devletlerle bağı olmayan bağımsız bir yapıdır, üyeleri arasında Şî’a ve İbâdıyye dâhil olmak üzere bütün İslam mezheplerinin mensupları vardır, Birliğin hedefi ilme ve âlimlere hizmettir, şeriatın âlimleri olarak bizim sorumluluklarımız arasında düşmanlıkları, çatışmaları, düğümleri çözmek ve yok etmek de vardır, ondan sonra aramızdaki mezhep ve fıkıh farklılıkları birlikte yaşamamızı mümkün kılarak var olacaktır.
Hamîd Pârsânyâ:
-Biz günümüzde üç cepheye karşı mücadele veriyoruz: Laik Batı cephesi, Batılı yöntemlerle İslam’ı yorumlayan cephe ve taklitçi donmuş kafaların cephesi. Bu sebeple gerçek İslam’ı bitirmek isteyen bu düşüncelere karşı tek bir cephe oluşturmamız gerekiyor. Kriz her iki tarafta aynıdır, bu yüzden Sünnî ve Şî’î İslâmî hareketler arasındaki dili yenilemeye ihtiyacımız var.
Musevî:
-Dediğimiz gibi Sünnî-Şî’î yakınlaşmasını hedef almış bulunan İran medreseleri ve el-Ezher’den tutun bugün mevcut Yakınlaştırma Merkezi ve Ulemâ İttihadına kadar yapılar mevcut, ancak bunların eksik ve fazla, başarılı ve başarısız yönlerini birlikte değerlendirmemiz gerekiyor. Bu ihtiyaçtan hareketle size takdim edeceğimiz bir projemiz var. Bu projeyi uygularsak “Mezhepleri Yakınlaştırma Projesini” yeniden gözden geçirip ıslah edebiliriz. Çünkü biz şuna inanıyoruz: Elimizde olan söz, dînî kurumlar, mescitler, davetçiler, düşünürler, araştırmacılar olarak dînî düşünce ve dilimizi yenileyebiliriz. Bunu sosyoloji, modern düşünce, iki tarafın âlimler arası ilmî ve sivil ilişkileri kullanarak yapabiliriz. Yapabileceğimiz şey, ilmî ve akademik projelerle ortak menfaatleri gerçekleştirecek stratejik ve planlı çalışmalardır. Böylece nasihat ve duygusallığı aşmaktır. İhtilafları ve menfaat çatışmalarını iyi yönetmektir. Siyasetin ve siyasîlerin çerçevesinden uzak ilmî bir çerçevede uyuşmayı tercih etmektir.
Reysûnî:
-Siz bizi, biz de sizi dinledik. Ziyaretinizden ve sizi dinlemekten mutlu olduk. Projeniz ve düşünceniz üzerinde Birlik olarak düşüneceğiz.
Diyalog burada bitiyor.
Değerlendirme kabilinden şunu ilave edebilirim:
Karşılıklı konuşanların itiraf ettikleri gibi mezhepler arası yakınlaşma ve diyalog faaliyetleri bir çeşit “göz boyamadan” ibaret oluyordu. İranlı âlimler takdim ettikleri projede eskiden beri yapılandan vazgeçip yenilik yapmak, açık konuşmak, problemleri ve yapılan hataları ortaya koymak, ilmî ve akademik çalışmalarla çözüm üretmek, âlimler arasındaki irtibatı canlı tutmak istediklerini ifade ediyorlar. Birlik de projeyi inceleyip cevap vereceklerini vadediyor.
İslam dünyasının problemlerini çözmek isteyenlerin İran’ı parantez arasına almaları mümkün değildir. Her iki tarafın mezhep propagandası ve kavgasını bir yana bırakarak ortak menfaatlerin tahsili ve ortak düşmanların bertaraf edilmesi maksadıyla işbirliği yapmalarında büyük fayda vardır.
Keşke olabilse!
Nasıl bir insan
04:0028/11/2019, Perşembe
G: 28/11/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kendimi bildim bileli Türkiye’de bir “maarif davası, eğitim meselesi, milli eğitim, vasıflı insan meselesi” vardır; bu meselelerin peşine düşenlerin inanç, düşünce, hedef ve hayat tarzları farklı olduğu için görüş, beklenti, plan ve programları da farklıdır. Şüphe yok ki, bütün bu mesele ve davaların merkezinde insan vardır.
Kendimiz kalarak çağdaşlaşalım diyenlerin iyi insan tanımı ile Batıcıların iyi insan tanımı da birbirinden çok farklıdır. Birincilerin davasını İslamcılar üstlenmişlerdir ve bir vakitten beri bizi yenen, maddi gücü biden fazla olan uluslara denk güce sahip olabilmek için onlardan neyi alalım, neyi almayalım, bizden olan neyi koruyalım, neyi kendi usul ve değerlerimizi temel alarak değiştirelim konusunu tartışmışlar, programlar oluşturup teklifler sunmuşlardır.
Bize göre iyi insan, vasıflı insan, kâmil insan, İslam insanı “İslam’a iman etmiş, ibadetlerini yapan, İslâmî ahlaktan sapmayan, helali haramı ayırıp harama el sürmeyen, kendi dini ve medeniyetinin kadir ve kıymetini bilen, her ne işi yapacaksa onu toplumun ihtiyacını karşılayacak ve aynı işi ve üretimi yapan İslam düşmanlarından daha ileri seviyede yapabilecek kadar öğrenen ve yapan” insandır.
İslam ümmeti ne yazık ki, parçalanmıştır, bu parçaların zaman içinde ve adım adım birleşmesi vazgeçilemez bir hedeftir. Şimdilik bu parçaların içinde bulunan “iyi insanlar” vasıtasıyla mealini aşağıya aldığım Allah buyruğunu yerine getirdiğimiz zaman hem İslam dünyası zilletten, uyduluktan, sömürülmekten kurtulacak hem de bütün yaratılmışlara rahmet olan İslam’ın rahmeti ile bütün yaratılmışları kucaklamış olacağız.
Peki, nedir Allah Teâlâ’nın buyruğu:
“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir” (Enfal: 8/60).
Kur’an Yolu isimli Mealimizde bu ayetle ilgili şöyle bir açıklama yapmışız:
Caydırıcı güç edinme emri evrensel bir gerçeği dile getirmektedir. Buradaki “Savaş atları” ve bazı sahih hadislerde (Müslim, “İmâre”, 167) teşvik edilmiş bulunan okçuluk ve atıcılık ise tarihî şartlar içinde yapılmış bir tavsiyedir, bir örnektir. Bunun günümüze yansıyan anlamı ise “en uygun, maksadı gerçekleştirmede en etkili olan silahlar ile diğer araç gereçler, askerî eğitim, strateji gibi savunma ve zafer için gerekli olan her türlü askerî güç, imkan ve hazırlıklar” demektir.
Bu açıklamada askerî güce ağırlık verilmiş olması, âyetin, savaşla ilgili diğer âyetler içinde geçmiş olmasındandır.
Günümüzde uluslararası mücadele yalnızca askeri gücü kullanarak olmuyor. Belki bundan daha önemli ve etkili olanı bilim, teknoloji, üretim ve ticaret alanlarında oluyor. Bu alanlarda güçlü ve ileri olan uluslar asker ve silah kullanmadan da geride kalmış ulusları etki altına alıp sömürüyorlar. Sömürüyorlar çünkü onlarda dünya var ahiret yok, din var sahih değil ve hayatı etkileyen ameli yok, ahlak var fakat ulusal egoizm hâkim olduğu için kendine adil, başkasına (ötekine zalim), insan var fakat ufku dünya hayatı ile sınırlı ve kapitalizme teslim olmuş vasıflı insan…
Biz Allah Teâlâ’nın buyruğunu yerine getirebilmek için ne yapacak, nasıl bir insan yetiştirmeye çalışacağız?
Şüphesiz İslam insanını, bizim medeniyetimizin insanını.
Bu insanın tanımını yukarıda yapmaya çalıştım.
Şimdi tarifte geçen unsurları/vasıfları teker teker açalım.
Gelecek yazıda inşallah.
İslam insanı sağlam iman sahibi olacak
04:0029/11/2019, Cuma
G: 29/11/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah’a, Peygambere ve ahirete… nasıl iman ediyoruz?
Ağzında iftar etmek için çiğnemeye başladığı bir hurma var iken cihad çağrısı alan ve “Benimle cennetin arasına bu hurma parçası mı girecek” diyerek onu atan ve devam etmekte olan muharebeye katılarak şehid olan sahâbî gibi mi, kendisine suikast yapacak olana Peygamberimizi kurtarmak için onun yatağına yatıp Efendimizin savuşup gimesini sağlayan Hz. Ali (r.a.) gibi mi, Uhud harbinde Peygamberimiz’in başına indirmek üzere kılıcını kaldırmış olan müşrikten onun mübarek başına kurtarmak için çıplak eliyle kılıcı tutup sakat kalan Talha (r.a.) gibi mi, malının tamamını İslam’ın korunması ve yayılması için bağışlayan Ebu Bekir (r.a.) gibi mi… yoksa Allah affeder deyip harama dalan, dünya hazlarında ileride, ibadetlerde ve manevi hazlarda geri kalan, ahireti verip dünyayı alan gafiller, zalimler, günahkârlar gibi mi iman ediyoruz?
İsimlerini andığım İslam büyükleri, kâmil insanlar kadar olmasa bile davranışlarını yönlendirecek ve sapmaları engelleyecek güçte ve derecede bir iman olacak İslam insanının imanı.
Bu iman eğitimle ve salih amel ile kazanılır. Önce sağlam ve sarsılmaz bilgi edinilir ve ona iman edilir (ilme’l-yakin). Sonra kafa gözü ve kalp gözü ile rüyada ve uyanık iken iman ettiği şeyleri görür, hisseder, tadar; iman, görülen ve tadılan hale gekir (ayne’l-yakin). Nihayet ölmeden evvel ölür, ibadetlerinde ve davranışlarında ilahî huzuru yaşar, aşkın ateşiyle yanar, elverdiği kadar vuslat ile dudaklarını ıslatır ve iman “hakka’l-yakin” derecesine vasıl olur.
İslam insanı ben en iyi, diğer Müslümanlardan farklı/üstün, kurtulmuş, imtiyazlı, kamil… insanım demez; peki ne yapar ve ne der ki, onun sözünden daha güzeli bulnamaz?
Sorunu cevabını Allah Teâlâ lütfediyor:
Allah’a çağıran, Allah rızasına uygun davranan (amel-i salih sahibi olan) ve “Ben müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır! (Fussılet: 41/33).
Bu âyet İslam insanının üç önemli vasfını açıklıyor:
İmanı ve Allah rızasına uygun davranışlarıyla, yaşayışıyla Müslüman olacak ve “ben Müslümanlardanım, benim başkalarında olmayan, olamayan bir dînî/ilâhî özelliğim yok” diyecek, böyle olup böyle diyerek insanları Allah’a güzel kul olmaya çağıracak; yani İslam’ı anlatarak, güzel örnek olarak ve eğitime katılarak Allah’a çağırmış olacak.
İslam insanının imandan sonra ikinci vasfı güzel ahlaktan doğan amel-i salihtir.
Güzel ahlakın ve mel-i salihin örneği Sevgili Paygamberimizdir (s.a.). Kur’an’da, ezanda, namazda, zikirde, hemen her vesile ile Peygamberimizin adının anılmasının hikmeti, onu örnek almayı unutmamaktır. Onu örnek almak her bakımdan onun gibi olmak demek değildir; çünkü onu Rabbi eğitmiştir ve o peygamberdir, insana /beşere ait olabilecek kemalin de zirvesindedir. Ama onun hayatı ve davranışları doğru öğrenildiğinde, kendisine özgü olanla, ümmete örnek olanı ayırmak mümkün olmaktadır.
Amel-i salih elde tesbih, başta sarık akşam sabah dil ile zikir, namaz, oruç, hac, umre, zekattan ibaret değildir (keşke bunlar da hakkıyla yapılabilse).
Amel-i salihin hem kaynağı hem meyvesi güzel ahlaktır.
Amel-i salih sahibi İslam insanı haklarının ve vazifelerinin şuurunda olur. Haklar ve vazifeler kendine, ailesine, akrabaya, komşuya, işvene, işçiye, içinde yaşadığı cemiyete, ümmete ve bütün insanlara ait olmak üzere birbirini kuşatan halkalardan oluşur.
Bugün Müslüman ferdin, ailenin, cemiyetin ve ümmetin hep şikayet konusu olan eksikleri ve kusurları işte bu halkalara ait hak ve ödevlerin ihmalinden, kusurundan, yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.
Haklara ve ödevlere hakkıyla riayet edecek insan İslam insanıdır; onu nerede bulacağız, nasıl yetiştireceğiz?
Buradan devam edelim
Muhtaç olduğumuz insan
04:001/12/2019, Pazar
G: 1/12/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
En önemli ve öncelikli ihtiyacımız “kâmil İslam insanı”dır.
Bu insan iki farklı eğitim ortamında yetişir.
Birincisi ilk üç nesil gibi bir eğitim ortamı. Sevgili Peygamberimiz (s.a.) bu üç nesilin, derece sıralaması da yaparak hayırlı nesiller olduğunu birdirmişlerdir. Bunların da birincisini, yani sahabe neslini alalım; bu nesil içinde yetişen İslam insanlarının bile tamamı aynı derecede değildir; fazilet ve İslam’a hizmet bakımından ona yakın derecelendirme yapılmıştır. Böyle de olsa işte bu nesil içinde kâmil İslam insanının yetişmesi normaldir, imalat gereğidir.
Sahih kaynaklarda yer alan “Nesillerin/insanların hayırlısı” ile ilgili hadisin sonunda Efendimiz üçüncü nesilden sonra “yemine, tanıklığa önem vermeyen, bunların sorumluluğundan habersiz, hulasa ahlakı bozulmuş insaların çoğalacağını” bildiriyorlar.
Nesilleri otuzar yıl olarak hesap etsek Peygamberimizin Rabbine kavuşmasını takip eden altmış yıl sonra bu bozulmanın oluşacağı anlaşılır.
Altmış yıl şöyle dursun 1400 yıldan fazla zaman geçtikten sonra dünyada yaşayan Müslümanların hali nice olur ve olmuştur!
İşte bu nesiller içinde kâmil insanın yetişmesi, tabii ve normal değil, imalat hatası olur. Yani bozuk nesillerin eğitim usul ve kurumlarına iş bırakıldığında matlup hâsıl olmaz. Matlubu elde edebilmek için özel kurum, kuruluş ve gayretlere ihtiyaç vardır.
Bu özel kurum, kuruluş ve gayretlerden maksadım birbiri ile rekabet eden, sen ben davasına düşen, her biri kendini en üstün ve en iyi ilan edip kendi adamını yetiştirmeye çalışan gruplar ve onların gayretleri değildir.
Sahih ilme dayalı sahih İslam malumdur. Bu İslam’ın insanını yetiştirmek için tarih boyunca çabalayan tekke, medrese ve mektepler vardır. İmam Gazzâlî ve benzerleri bu eğitim ocaklarının ilim, irfan ve eğitim usulünü kendilerinde birleştirerek Gazzalî ve benzerleri olmuşlardır.
Şimdi kavgayı, rekabeti, sen ben davasını bırakıp, kendi grubunun insanını değil, İslam insanını yetiştirmek için medrese, mektep ve tekke olarak iş ve elbirliği etmenin zamanıdır.
Bu nasıl olacak?
Mektepli eksiğini medreseliden tamamlayacak, her ikisi eksiğini tekkeden tamamlayacak.
Bu üçü birbirini tamamlarsa İslam’ın ışığını çağın insanına yansıtmak mümkün olacak, cehalet ve taassup yüzünden oluşan batıl inanç ve uygulamaların önü kesilecek, İslam insanları sayesinde ümmet güç kazanacak ve birliğe doğru etkili adımlar atılacaktır.
En önemli güç ilim gücüdür. Bu gücü İslam’ın amaçlarına göre kullanabilmenin şartı ise imandır, amel-i salihtir ve ahlaktır.
Bize gerekli olan dinsiz kaşifler ve mucitler değil, dindar kaşifler ve mucitlerdir. Bunların kuruluş ve yönetiminde etkili olmadıkları bir dünya düzeninin sonu topyekûn imhadır vesselam.
BAE’ye karşı siyasi ve ekonomik yaptırım çağrısı
04:005/12/2019, Perşembe
G: 5/12/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Zalim topluluklara, firmalara ve devletlere karşı ticari ve ekonomik boykot çağrıları oluyor, ama bu çağrıların arkasında devletin kararı ve desteği ve/veya güçlü, halkın hiç değilse büyük bir kesiminin itaat ettiği sivil toplum örgütleri olmayınca sonuç alınamıyor.
Münferit uygulamaların da amacı hâsıl etme manasında bir etkisi olmuyor.
Başta Çin, İsrail olmak üzere birçok Avrupa ve Asya devletleri Müslümanlara zulmediyorlar, eski sömürgelerini başka kılıflar altında sömürmeye devam ediyorlar, yeniden paylaşmak için planlar yaptıkları, açık ve gizli toplantılarda kararlar aldıkları dünyanın yeraltı ve yerüstü servetlerini sahiplerine bırakmıyorlar, kendi aralarında da en büyük payı almanın kavgasını yapıyorlar.
ABD Başkanı utanmadan (iyi ki, utanmıyor da başkalarının gizlediğini o açıklıyor) Suud Hanedanına “İstediğimi vermezseniz sizi korumaktan vaz geçerim ve bu takdirde bir hafta yerinizde kalamazsınız” diyor, “Suriye’den askerlerimizi çekiyoruz ama petrol ve gaz bölgesinde kalacağız; çünkü bunlara ihtiyacımız var” diyor. Diğerleri de böyle; “Al birini vur ötekine”.
Bu yazıda nakledeceğim teşebbüs de bir siyasi ve ekonomik boykot, bir yaptırım teklifi. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile ilgili olan bu teklifi Dünya Müslüman Âlimler Birliğine üye bir âlim sunuyor ve yüzlerce âlim de imza ediyor.
Teklifin özeti şöyle:
BAE’nin işlediği cinayetleri ve döktüğü Müslüman kanı haddi aşmıştır, yalnızca Yemen ve Libya’daki kurbanları ölü, yaralı ve vatanından uzaklaşmış kimseler olarak milyonları aşmıştır, tahrip ettiği binalar ve diğer yapıların tamiri yılları alacak ve milyarlarca dolara mal olacaktır. Bu paralar ülkenin ihtiyaçları için sarf edilseydi halkları izzetli ve refahlı bir hayat süreceklerdi.
Gerek Libya’ya ve Yemen’e ve meşru yoldan seçilmiş başkanına karşı yapılan darbede Mısır’a karşı ve gerekse Uygurlar, Keşmir ve Myanmar Müslümanları gibi azınlıklara karşı işlenen cinayetler ve yapılan zulümlerin içinde daima para, silah ve paralı askerleriyle BAE olmuştur.
Bu zalim ülkenin bunca cinayete servet yetiştirmesinin dayanağı petrol değil, ticârî merkezliğidir. Bu ülkeye yerleşmiş bulunan büyük iş ve ticaret adamları birçok ülkeye (bunların arasında kendilerine karşı savaşılan Müslümanların ülkeleri de var) büyük ölçekte mal ihraç ediyorlar, elde ettikleri Müslüman paralarıyla Müslümanları öldürüyorlar.
Bu çağrıyı imzalayan âlimler, bütün Müslümanları devletler ve halk olarak BAE’ye karşı boykota, oradaki tacirleri ve işadamlarını da ülkeyi ve limanlarını terk etmeye davet ediyorlar.
Bu cinayetlere ortak olduğu ve işlediği sürece BAE’ye yardım, zulmü ve cinayetleri desteklemek demektir.
Allah Teâlâ “İyilik ve takvada yardımlaşmayı emrediyor, kötülük ve düşmanlıkta yardımlaşmayı ise yasaklıyor (Mâide:2).
Ekonomi silahı, dün olduğu gibi bugün de en güçlü silahlardandır, onunla düşmana vurulan darbe de büyük olur.
“Düşmana karşı elden geldiği kadar güç hazırlama” emrine (Enfâl:60), boykot da dâhildir; çünkü bununla düşmanın gücü azaltılır. Kadim fıkıh âlimlerimiz de bu âyetten hareket ederek düşmanı, Müslümanlara karşı güçlendirecek ekonomik ve ticari ilişkilerin zararına dikkat çekmiş ve bunun caiz olmadığını ifade etmişlerdir…
Bu çağrının haklılığını onaylamamak ve katılmamak mümkün değil, ancak ne yazıktır ki, İslam dünyasının en büyük âlimler birliğinin katıldığı ve daha başka âlimlerin de imzaladığı bu çağrının bile bir sonuç doğurduğuna şu ana kadar ben şahit olamadım.
Mısır’da neler oluryor?
04:006/12/2019, Cuma
G: 6/12/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu başlık altında bir kitap yazılabilir. Benim yazacağım bunun küçük bir parçası.
Merhum Mursî liderliğinde Mısır’da, meşru bir yoldan iktidara gelen İhvan niçin engellendi?
Çünkü Mısır’ın hem stratejik imkanlarından hem de yer altı ve üstü servetinden istifade etmekten asla vazgeçmeyecek olan örtük sömürgecilere İhvan iktidarı geçit vermezdi de ondan!
İhvan’ı tenkit edenler, acemilik yaptılar, bazı konularda acele ettiler vs. diyenler var. Mesela oyunu Gannûşî kadar usta oynasalardı onların iktidarına izin verilecek miydi?
Hiç sanmıyorum.
Çünkü Mısır’da bir de ordunun başka ordulara pek benzemeyen bir durumu var. Mısır ekonomisinin üçte birine ordunun hakim olduğu söyleniyor.
Prof. Robert Springborg uzunca bir süre Kahire’de yaşıyor ve 20 yıl kadar Mısır’daki iktidar yapısını inceliyor. Springborg siyaset bilimi uzmanı, Mısır ordusunun ekonomik faaliyetlerinin oldukça geniş bir alana yayıldığını söylüyor. Springborg, “Otomobil üretimi, kıyafet, yol yapım çalışmaları, otobanların ve köprülerin inşası; tencere, tava gibi mutfak malzemelerinin üretimi… Şayet Mısır’da bir mutfak gereci alırsanız, o cihazın ordu tarafından imal edilmiş olması çok muhtemeldir. Eğer doğalgaz bağlantınız yoksa ordunun ürettiği gaz şişelerine muhtaçsınız. Yediğiniz gıdaların ekimi de ordu tarafından yapılıyor, hatta bu tarım ürünlerini işliyor ve paketliyorlar. Mısır ordusunun ekonomide faaliyet göstermediği bir iş ve ticaret kolu neredeyse yok gibi” diyor.
Mısır halkının haklarını böylesine gasp eden iç ve dış sömürücülere İhvan’ın izin vermeyeceği apaçık ortada idi.
Gelelim bugüne.
El-Cezîre Mısır gizli servisinden sızdırılımış üç belgeyi yayınladı.
1. Dışişleri Bakanı Samih Şükrî, Sisi’ye deniz sınırlarını belirleme konulu Mısır-Yunan görüşmelerinin sonuçları hakkında bilgi veriyor. Bu görüşmelerde Yunanistan, Mısır’a ait olan deniz sahasından yedi bin kilometre kare kadarını, altı ve üstü ile kendi yetki alanına katmak istiyor. Bakan bu tasarrufa karşı olduklarını, Savunma, İstihbârât ve Petrol Bakanlıklarının da bu teklifi reddetmekten yana olduklarını ifade ediyor.
2. Yunanistan, güvenilirliğini kaybettiği gibi Türkiye ile Mısır’ın arasını açmak için de çeşitli oyunlar oynuyor, her türlü manevraya başvuruyor.
3. Sisi, bu bakanlıkların teklifini yürürlüğe koymak yerine ABD uluslararası ve stratejik araştırmalar merkezinin (CSIS) etkisi altındaki bir dışişleri komisyonuna havale ediyor. Bu komisyon ise Mısır’ın Yunan ve Kıbrıs hükümetleriyle ilişkileri güçlendirme ve Ortadoğu’da sürdürülen duruma uyum gösterme yönünde çalışmalar yapıyor, Sisi de komisyonun kararına uyulmasını istiyor.
Bir zamanlar bizde de ABD, ordu vasıtasıyla ülkeyi yönetiyor, hukuki yoldan iktidara gelmiş kadroların ülke menfaatine olan icraatından memnun olmayınca orduyu harekete geçiriyor, darbe yaptırarak iktidarı bir süre orduya devrediyor ve utanmadan “Bizim çocuklar bu işi başardılar” diyordu.
Şimdilik askerden ümidini kesmiş olmalı ki, ekonomik ambargo ile tehdit ediyor ve teröre destek vererek sıkıştırma yolunu deniyor.
Büyüklerimiz “Gavurdan dost, domuzdan post olmaz” demişler, Sultan Abdülhamid Han’ın yaptığı gibi bunların aralarındaki rekabet, ihtilaf ve çıkar çatışmasını kullanarak şerlerinden kurtulmaya, işimizi kendimizden olanlarla görmeye bakmaktan başka çıkar yol gözükmüyor.
Sünnet hakkında
04:008/12/2019, Pazar
G: 7/12/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Erkek çocuklara icra edilen küçük operasyon manasındaki sünnet gelenekte neredeyse farzların bile önüne geçmiştir. Birçok günah işleyerek, birçok sünneti terek etmiş olarak ölmüş birine eğer sünnet olmuş ise Müslüman muamelesi yapılır da, birçok sebeple zamanında sünneti yapılamamış bir kimsenin Müslümanlığından şüphe edilir.
Geleneğin gücüne bakın ki, mesela birçok İslam muhitinde gelenek haline gelmediği için kadınların sünneti yapılmaz; halbuki maksadı ve yerelliği tartışılsa da rivayetlerde bu da vardır. Sünnet diye icra edilen buna benzer daha nice davranışlar ve âdetler var.
Peki çocuklara yaptığımız “sünnet”e bu kadar riayet ediyoruz da Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.) din, ahlak, âdâb, sosyal düzen… hakkındaki sünnetlerine niçin bu “sünnet” ölçüsünde riayet etmiyor, hatta önem vermiyoruz?!
Bu bir soru ve her Müslümanın bu soru karşısındaki durumunu yeniden gözden geçirmesi salih kul olabilmesinin şartıdır.
Öte yandan insanlar toplanıyor bazı hadis kitaplarının metinlerini, şerhlerini, tercümelerini okuyorlar. Bu okumaların ifrata ve tefrite düşmeden salih kul olmaya medar olabilmesi için “Usul” bilgisi ile birlikte yapılması gerekiyor. Eğer usul bilgisi bir yana bırakılarak Kur’an-ı Kerim ve hadis kitapları, üstelik muteber şerhlerine bile bakılmadan okunursa bu okumalardan DAİŞ benzeri okumuşlar da mezun olabilir.
Bu işin bir ucu, diğer aşırı ucuna örnek olarak da hayli yaşlanmış ve camiamızda saygı gören bir Hoca’nın videoya kaydedilmiş bir konuşmasını vereceğim. Hoca özetle şöyle diyor: “Fıkıh Usulü ilmi ortaya çıkıncaya kadar Müslümanlar dini doğru anlıyor ve uyguluyorlardı, bu ilim ortaya çıkıp da vahye dayalı metinlere uygulanınca Müslümanlar yollarını sapıttılar. Bu sebeple fıkıh usulü bir yana atılmalı, Kur’an’da ne helal ise onu helal, ne haram ise onu da haram bilmeli, bunun ötesi de yoktur.”
İşte bu ölçüde sapıtmaların önüne geçecek olan bize göre Fıkıh Usulü ilmidir.
Kur’an âyetleri birbirini tefsir eder, hadisler de hem birbirini hem de Kur’an âyetlerini tefsir eder. Okumalardan bir hükme varmak isteniyorsa Kitab ve Sünnet’in, usulü dairesinde bir bütün olarak göz önünde bulundurulması şarttır.
Hadis ve Siret (Peygamberimizin hayatını anlatan kitaplar) Kur’an’ın hakimiyeti altında bize sünneti taşırlar ve öğretirler, ancak her hadis, her siret rivayeti Müslümanlığın kaynaklarından biri olan sünneti taşımaz. Yani Peygamberimizin her sözü, her fiili dinin tebliği ve din kuralının kaynağı değildir. Alimler O’nun davranışlarını, “dînî olan ve olmayan, bağlayıcı olan ve olmayan” kısımlarına ayıran çalışmaları oldukça erken devirlerden itibaren yapmışlardır.
Yıllar önce yazdığım bir yazıda, sünnet olmasa bile Peygamberimiz’in beşeri âdetlerini ve davranışlarını sırf O’na karşı aşku muhabbet sebebiyle kendine uygulayan bir kimseye takdirden başka diyeceğimiz bir şey olamaz ama bu kişilerin bu tür davranışları başkalarından da beklemeleri, terk edenlere kötü nazarla bakmaları da caiz değildir.
Ümitler suya düşmesin
04:0012/12/2019, Perşembe
G: 12/12/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm ülkeleri arası toplantılar yapılırken başta Kur’ân-ı Kerim tilavet ediliyordu, zamanın cumhurbaşkanı ise tilavet bittikten sonra toplantıya katılıyordu. Bir zamanın cumhurbaşkanı “Halk Kur’ân’ı anlasın da ondan soğusunlar” diye yalan yanlış tercüme edilmesini emretmişti, sonra da ibadette Kur’ân’ın Türkçe tercümesinin okunmasını istemişti. Ezan-ı Muhammedî yıllarca ulus devlet zorlamasına uydurulmuş Türkçe okutulmuştu. Hac yasaklanmış, Kur’ân kurslarında belli bir yaştan sonra olanı dışında Kur’ân öğretimi yasaklanmış, Arapça öğretimi yasaklanmış, camilerde bile İslâm’ın şeriat kısmının anlatılması yasaklanmış, Osmanlıca okuma ve yazma yasaklanmış, yasaklanmış, yasaklanmıştı.
Bu yasaklardan bunalmış olan Müslüman halkımız Osmanlı mirası örf ve âdeti gereği ayaklanmak yerine sabırla, gemiyi batırmadan değişimi sağlamak için fırsatın elvermesini bekledi. Halkın sezgi, irfan ve firaseti iki asırda yapılan bozmanın ve değişimin kısa bir zaman içinde ıslahının mümkün olmadığını, bu azim işin adım adım gerçekleşebileceğini idrak ediyor, imkânlar buna göre kullanılıyordu. Az da olsa bir değişim vadettiği için Demokrat Parti’yi iktidara getirdi. Bu partinin lideri Menderes, “Bu halk Müslümandır ve Müslüman kalacaktır” dediği ve İmam-Hatip Okullarını açtığı, dünyayı yönetenlerin emrinden bazı konularda az da olsa sapma meyli gösterdiği için askeri darbe ile iktidardan düşürüldü ve idam edildi. Halk gözyaşlarını evlerinin içinde akıtarak bekledi, yine fırsat elverince biraz nefes aldıracak iktidarlara yol verdi. Müslüman halkın hareket edecek kadar nefes almasına razı olmayan İttihat Terakki kalıntıları zaman zaman bu iktidarları da askeri devreye sokarak düşürdüler ve Müslümanların boğazlarını sıkmaya devam ettiler…
Her şeye rağmen cesur, fedâkâr, adanmış önderler sayesinde bu millet, Müslüman kalmanın ve Müslümanca çağdaşlaşmanın yol ve imkânlarını elde etmeye çalıştı; bu imkânlar içinde görece uygun iktidarlar, okullar, kurslar, dersler, sivil toplum faaliyetleri, ekonomik imkânlar vardı. Bu imkânlar sayesinde İslâmlaşma yönünde önemli adımlar atıldı, kazanımlar elde edildi, beşeriyet icabı önemli hatalar ve kayıplar da oldu.
Derken bize bi haller oldu, halkın ümit bağladığı, bağrına bastığı, toz kondurmadığı önder insanlarımız ve iktidar kadrosu arasında bir çözülme, birbirine düşme, acımasızca birbirini harcama, sen-ben davası, nasihat yerine alenî olarak doğru-yalan ithamlar… felâket bulutları gibi üzerimize çökmeye başladı. Pazara kadar değil, mezara kadar yol arkadaşlığına ant içmiş olanlar kendilerince haklı sebeplerle yoldaşlığı terk edip karşılıklı olarak yıkıcı söylem ve faaliyetleri tercih eder oldular…
Herkes haklılık peşinde. Düşünmüyorlar ki, haklı veya haksız olmak yüzünden içine düştükleri kaostan kazançlı çıkan biz olmayacağız, kazanan ötekiler (bizi bizden koparıp başka kültür ve medeniyete yamayacak, dünyanın patronlarının emirlerine boyun eğecek iktidarlar) olacak.
Halkın sabır, sevgi ve ümidinin bir sınırı vardır, o sınır aşıldığında, ümitler suya düştüğünde darmadağın olarak nereye savrulacağını kestirmek mümkün değildir. Bu ülkeyi seven, dinine diyanetine, medeniyetine, değerlerine bağlı olan iyi yetişmiş kanaat önderlerinin yapması gereken şey, siyasi gruplar arasında dağılmak yerine mevcut imkânları kullanarak davayı tahkim etmek, dava için bir ve beraber olmaktır.
Her adım, sonucu düşünülerek atılmalıdır. Öncelikli sonuca zarar verecek adımlar savunulamaz.
İmam hatip okulları hakkında
04:0013/12/2019, Cuma
G: 13/12/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gün geçmiyor ki, bu okullarımız hakkında lehte veya aleyhte bir şeyler yazılmasın, konuşulmasın!
1951 yılında açıldığında ne kadar zıt beklentiler vardı: “Arkamızdan Fatiha okuyacaklar, cenazemizi kaldıracaklar, gelecekte üst düzey yöneticilik dâhil çeşitli branşlarda bizim değerlerimizle vazife yapacaklar, laik cumhuriyet değerlerini camilerde halka aşılayacaklar (aydın din adamı olacaklar), dini mihraptan yıkacaklar…”
Aradan yetmiş seneye yakın zaman geçti, bu okullardan mezun olanlar bunca engellemelere ve sağdan soldan esen rüzgâra rağmen ortayol İslam’ından sapmadılar, mezunları hem ecdadına Fatiha okudu, hem cenazelerini kaldırdı, hem çocuklarımıza din eğitim ve öğretimi yaptı, hem üst düzey veya orta düzey idareci, devlet görevlisi oldu, hem Meclis’e girdi, mebus, bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı oldu. Halkına yabancılaşmadı, içlerinden hain ve terörist çıkmadı, mevcut şartlarda mümkün olan birikimi ile mümkün olan hizmetleri ifa ediyorlar.
Halkımızın bu okullara itibar ve rağbeti istenilen düzeyde olmasa da devam ediyor. İnsanımız haylice dünyevileştiği için bu okullardan yalnızca dine ve ebedi hayata hizmet edecek mezunların değil, dünyalık nimet ve imkânlardan da faydalanacak kimselerin mezun olmasını istiyor. Bu sebeple mezunların farklı branşlarda eğitim ve öğretim yapan üniversitelere girebilmelerini talep ediyor. Bu imkân elden gittiğinde öğrencilerde önemli ölçüde azalmalar oluyor.
Aslında fen ve kültür derslerinin okutulmasının gerekçesi yalnızca dünyevileşme de değildir; insanımıza din eğitim ve öğretimi yapacak olan insanların yalnızca dini kitapları ve konuları okumalarının yeterli olmayacağı, bugünün inanç, fikir, bilim ve felsefe dünyasından haberdar olmaları, bu alanlardan bilgi ve kanaat sahibi olmuş muhataplarına ortak bir dilden hitap etme imkânına sahip bulunmalarının gerekli olduğunda şüphe yoktur. Bu gereklilik de “fen, sosyal, matematik, kültür derslerinin” programlarında yer almasını zaruri kılıyor.
Birçok aşamadan ve gelgitten sonra imam hatip okulları işte bu programda karar kıldı.
Ülkemizin bütün çocukları bizim çocuklarımızdır; kimseyi zorlamadan bütün okullarda Kur’an, Peygamberimiz’in (s.a.) hayatı ve İslam din bilgisi derslerinin seçmeli ders olarak konması, milletimizin birlik ve bütünlüğü bakımından hayati derecede önem taşıyor. Velilerin bu dersleri seçmeleri için çocuklarını teşvik etmeleri dini bir vazife olarak duruyor. Allah ülkemizde bize bu imkân ve fırsatı vermiş iken şu veya bu bahane ile bu dersleri seçmeyen, sonra da çocuklarının dindarlık ve ahlaklarındaki arızalardan şikayet eden velilere bundan kendilerinin birinci derecede sorumlu olduklarını hatırlatıyorum.
İmam hatip okullarında kalite meselesi de gündemden düşmüyor.
Allah aşkına, ülkenin diğer okullarında kalite almış başını gidiyor da yalnızca imam hatipler mi geride kalmışlar!?
Medreselerden ve mekteplerden tarih boyunca her giren allame olarak mı çıkmış?
Bir de, Müslümana göre kaliteli öğretim ve eğitim ne demektir?
Çocuklar hangi bilgileri ve eğitimi alarak mezun olurlarsa kaliteli eğitim ve öğretim görmüş oluyorlar.
Bunun tek ölçüsü üniversitelere girme başarısı mıdır; böyle mi olmalıdır?!
Kaldı ki, imam hatip okullarında başta proje okulları olmak üzere tamamında azımsanamayacak bir başarı da söz konusudur. Yeter ki açık ve gizli/sinsi operasyonlarla çocuklarımızın yolu kesilmesin, önlerine engeller konmasın!
Bu arada başarı için bu okullarda görev yapan idareci ve öğretmenlere büyük sorumluluk ve gayret ödevi düşüyor. Bu okullarda görev alacak olanlar lütfen ve Allah rızası için sıradan memur olmasınlar; okulları ibadethane, yaptıkları işi de ibadet bilsinler. İbadette gönlü ve gözü olmayanlar da başka yerlerde başka işler yapsınlar.
Doğu Türkistan’ın hali ne olacak!
04:0015/12/2019, Pazar
G: 14/12/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Doğu Türkistan Cumhurbaşkanı Alihan Töre’nin Hatıratı “Türkistan Kaygısı” ibretle okunması gereken bir kitap.
Doğu Türkistan, 1944-1946 yılları arasında bağımsız bir cumhuriyetti. Devletin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı olan Alihan Töre Saguni, 1946 yılı Haziran’ında Stalin ve Mao işbirliği sonucu SSCB tarafından kaçırıldı, sonrasında ise 1949’da Çin Ordusu Doğu Türkistan’ı işgal etti.
Alihan Töre Saguni, Özbekistan’ın Taşkent şehrinde vefatına dek 30 yıllık bir sürgün hayatı yaşadı. Bu sırada 1917 ve 1950 yılları arasındaki dönemi kapsayan Orta Asya tarihine ilişkin anılarını yazdı. 1938’den sonraki olaylar ise ikinci oğlu Asılhan tarafından kaleme alınmıştır.
Eser, hem Sovyetler Birliği ve Çin’in Doğu Türkistan politikalarından ve uygulamalarından bahsetmekte, hem de Özbek, Uygur, Kazak ve diğer Doğu Türkistanlıların kurtuluş mücadelesini ilk elden anlatmaktadır.
Sürgünde sayfa sayfa gizlice yazılan, her sayfası ayrı yerlerde saklanan bu eser, Alihan Töre’nin oğlu Kutlukhan Şakirov tarafından yayına hazırlandı, Oğuz Doğan öncülüğünde Türkiye Türkçesine aktarıldı.
Doğu Türkistan’da bağımsız cumhuriyetin bir öncesi de var.
Kaşgar’da 12 Kasım 1933’te İslamî anayasa ile kurulan, para basmaktan vatandaşlarına pasaport dağıtımına kadar normal bir devletin her türlü faaliyetini yerine getiren, işgalci Çinlilere karşı modern çağda Müslüman Türklerin nasıl devletleşebileceğinin en güzel göstergesi olan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin tarihçesini Doç. Dr. Alimcan Buğda, “Tarihi Vesikalarda 1933 Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti ve Anayasası” isimli kitabında anlatıyor.
Müslüman Hui askerî hiziplerin bir kolu olan Ma Zhongying’ın ordusu Urumçi’ye kadar genişlemeye başladı. Buna karşın Müslüman Doğu Türkistan halkı önce 1931’de Kumul’da sonra da 1932’de Turfan’da isyan başlattılar. Kumullu Hoca Niyaz önderliğindeki direniş gücü Eyalet ordusunun hücumuna uğrayarak batıya çekilmek zorunda kalmıştır.
Ma Chungying ordusunun saldırıya uğramamış Tarım havzasının güneyindeki Hotan’da da 1933’te Mehmet Emin Buğra işgalci Çinlere karşı başkaldırdı. İsyancılar Hanlı memurları kovarak Hotan’ı aldıktan sonra Yarkand ve Kaşgar’a ilerleyerek Kumlu ve Turfan’dan sağınmış güçleriyle birlikte 12 Kasım 1932’de Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan ettiler.
Türkiye’de laiklik uygulamalarının had safhada uygulandığı bir dönemde dualarla açılan Kaşgar Meclisi’nde Kur’an-ı Kerimler okunarak dualar edildi. 23 Recep Cumartesi (14 Kasım 1933) Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin milletvekilleri Kur’an-ı Kerim’i öperek yemin ettiler. Meclis’in açılmasından sonraki Pazar günü ise asker, komutanlar, mülkî erkân ve Yarbağ Taşı’ndaki köprü önünde toplandı ve 41 adet top atışı yapıldı. Devletin resmî bayrağı olarak ise asırlardan beri bölgede kullanılmakta olan Gök Bayrak kabul edildi. Yemin töreninin üzerinden çalışmalarına acil olarak başlayan Meclis, daha önce Çinliler tarafından yayımlanan gazetelerin yayınına son vererek, İslâmî ve millî kültürün korunması için ‘Şerkî Türkistan Hayatı’ (Doğu Türkistan Hayatı) adıyla gazete yayınlarına başladılar. Bununla beraber bağımsızlıklarının nişanesi olarak Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, ‘pul’ adı verilen para bastırarak bölgede Çin paralarının kullanımı yasaklandı. Ülke, vatandaşlarına pasaport dağıtımından nüfus cüzdanına kadar her türlü hizmeti verdi. Doğu Türkistan’da kurulan bu İslam Devleti’nin adalet işlerini ise Şeyhülislamlık makamındaki isim bakıyordu. Ülkede kısa sürede şer’î esaslara dayalı mahkemeler kuruldu. Ülkenin milli marşı ise 1933 yılında Muhammet Ali Tevpik (Tohtu Hacı) tarafından yazılmıştı, aynı yıl Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin kuruluşunda devlet töreni ile okunarak Doğu Türkistanlılarca ulusal marş olarak kabul edildi.
Turfan’ı işgal eden Ma Chungying ordusunun tehdidine karşı Urumçi’deki ‘Sincan Eyalet hükûmeti’ Sovyetler Birliği’nden yardım ve müdahalesini istedi ve bunun ardından 1934’de Kızıl Ordu’ya bağlı iki tugay Urumçi’ye girdi. Kızıl Ordusu’ndan kaçan Ma Chnagying ordusu Hotan’a saldırdı ve Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ordusunu katletti. Bunun sonucunda 6 Şubat 1934’te cumhuriyet yıkıldı.
Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasında Rusya’nın büyük rolü vardır. Bu ülke kendi içinde yer alan büyük çoğunluğu Müslüman Türk olan Müslüman kökenli halkların, Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’ni örnek almalarından ve isyan etmelerinden korkuyordu. Bu devletin yıkılması için Çin’e destek verdi. İngiltere ise Hindistan ve Pakistan Müslümanlarından korkarak, Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin yıkılması için Çin’e destek verdi. Hatta Çin’e maddi yardım yaptı.
Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti anayasasının ilk üç maddesi:
Madde: Doğu Türkistan Cumhuriyeti, İslam şeriatı esasına göre kurulmuş olup, bizim saadet ve mutluluğumuzun kaynağı, kıyamet gününe kadar tahrif, tebdil olmayan ve ilahî yol gösterici olan Kur’an-ı Hakim’in hükmüyle amel edilir.
Madde: Doğu Türkistan devleti, Cumhuriyet usulüyle kurulmuş olup, halkın refahı ve devletin asayiş içinde olması için halkı her türlü zahmet ve nizadan korumak, milletin dini, millî, medenî iktisadî işlerinin yoluna konulmasını temin etmek ve bunun gibi milletin taleplerini gerçekleştirmek için Nankin hükümeti ve uluslararası birleşme cemiyetler ve akvama müracaat ederek istiklali elde etmek için elinden gelen her türlü çareleri görür.
Madde: Devlet idaresinin merkezinde (Emiru’l- Mü’minin) Reis Cumhur Hazretleri bulunarak, hükümeti İslam şeriatının ahkâmına uygun idare eder.
İşte bu devletleri yıkan Kızıl Çin bugün Doğu Türkistan halkını ırk, kültür ve din olarak Çinlileştirmek için tarihte örneği belki hiç bulunmayan yöntemler ile zulümlerin en çetin, en hunharca ve en etkilisini uyguluyor.
Evet, Türkiye mazlumların yanında olacak ama nasıl?
En azından Türkiye, Malezya, Endonezya ve Pakistan arasında kurulmaya başlanacak ve giderek genişleyecek İslam birliği ile!
Endülüs’ten Doğu Türkistan’a
04:0019/12/2019, Perşembe
G: 19/12/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
(M. Akbaş’tan)
İlim, irfan, cehd, dert ve eser sahibi değerli kardeşimiz Prof. Dr. Mehmet Akbaş’ın duygu ve düşünceme tercüman yazısını lütufkâr izinleriyle köşemde paylaşıyorum:
Ebdülüs ah… Nasıl da yıkıldın, nasıl da yıktılar seni… Müslümanlar Endülüs’te büyük bir medeniyet ortaya koydular. Avrupa’dan öğrenciler oraya okumak için giderlerdi ve bunun için can atarlardı. Ne âlimler yetişmişti orada! Büyük halifelerimiz vardı dünyaya yön veren. Medreselerimiz ve camilerimiz vardı. Duvarlarında altmış bin defa “La ğalibe illallah/Allah’tan başka galip gelecek kimse yoktur” yazan saraylarımız vardı.
Ve çöktü bütün bunlar. Neden mi?
Müslümanlar Avrupa’nın güneyindeki bu devlette, yani İslâm’ın Avrupa’daki devletinde yirmi üç parça oldular. Bu da yetmedi içlerinden önemli üç parça başı çekti ve kendi aralarında mücadeleye başladılar. Bu da yetmedi birbirleriyle savaşırlarken Hristiyan Avrupa’dan destek aldılar. Zaten Avrupalılar böyle bir şeyi dört gözle bekliyorlardı. Müslümanlar, onların kıtalarına girmiş, hâkimiyetlerine son vermiş ve onlara hükmetmişlerdi. Güle oynaya yardım ettiler. Müslümanlar birbirlerini kısa zamanda bitirdiler. Devletleri ve güçleri yok oluverdi. Güçleri yok olunca da düşmanın maskarası oldular. Devlet yıkıldı. Geride en az beş yüz bin Müslüman kaldı? Pekiyi bunlar ne yapacaktı? Bunların başına kim hâkim olacaktı. Papazlar, keşişler evlere girmeye başladılar. Endülüs işgal edildi. Müslümanları izlemeye koyuldular.
Abdest alan var mı? Cuma hazırlığı yapan var mı? Evlerde Kur’ân var mı? Kur’ân okumayı öğreten var mı?
Devletlerini kendi elleriyle yıkan Endülüslü Müslümanları üç şey bekliyordu: Ya Hristiyan olacaksın ya bu beldeyi terk edeceksin ya da öleceksin. Müslümanların Avrupalı düşmanları üçünü de uyguladılar. İspanya’daki Müslümanların bir kısmı Hristiyanlaştırıldı, bir kısmı sürgün edildi ya da köle olarak satıldı. Bir kısmı da işkenceyle öldürüldü.
Bunlar yaşanırken Endülüslüler içlerinden birini zamanın güçlü devleti Osmanlı’ya elçi olarak gönderirler. Elçi yardım talep edecektir. Zira Endülüs Hristiyanların zulmü altında kan ağlamaktadır. Bir çare lazım. Elçi, Osmanlı padişahı II. Beyazıd’ın huzuruna çıkar ve ağlayarak uzun uzun kaleme alınan mektubu okumaya başlar:
“Selam getirdim yıkılan camilerden, selam getirdim iffeti kirletilen kızlardan, selam getirdim yakılan mushaflardan…”
Mektup uzundur ve elçi ağlayarak okumaya devam etmektedir.
Osmanlı yardım edemez. Çünkü o sırada İran ve Avusturya ile savaş halindedir. Bir gemi ve iki bin adam gönderir, İspanya sahillerinde bir miktar mücadele eder ama çare olmaz. Endülüs ağlamaktadır. Ölüm, sürgün ve işkence…
Yıl 1492, devlet yıkıldı.
Yıl 1600, tek Müslüman dahi kalmadı Endülüs’te.
Ah Endülüs ah… Sen seni vurdun, yıktın sekiz yüz yıllık devleti. Yok ettin kendi elinle kurduğun medeniyeti.
Şimdi düşman Doğu Türkistan’da, Bilad-ı Şam’da, Yemen’de, Myanmar’da, Irak’ta, Mısır’da, Filistin’de, Gazze’de, Afganistan’da, Pakistan’da…
Doğu Türkistan vuruluyor. Çinliler Endülüs’teki senaryonun aynısını burada tekrarlamakta… Evlere giriyorlar ve İslâm’a dair ne nişane ve iz varsa yok etmeye çalışıyorlar. Müslüman kızları Çinli erkeklerle evlendiriyorlar. Âlimler katledilmekte, insanlar kamplarda toplatılıp Çince öğrenmeye zorlanmakta. Hayat tümüyle takip altında. Aileler “Yurt dışındaki oğlun kızın dönsün, buraya gelsin” diye zorlanmakta ve baskıya uğramakta… Hedefte İslâmî hayat var.
Çin, İslâm’ı ve Müslümanları yok etmek için bildiğini yapacaktır. Ya biz?
Bulunduğumuz her ortamda Müslümanların dertlerini dert edinelim, onların acılarını içimizde hissedelim, acılarını acımız kabul edelim. Cebimizden onlara yardım ulaştıralım, yol bulabilirsek coğrafyalarına gidelim, yol bulabilmek için çareler arayalım, yöneticileri zorlayalım, işyerimizde, ailemizde, dava arkadaşlarımızla Müslümanların hâlini gündem yapalım. Onların dertlerini konuşalım. Zulüm ve baskından kurtuluş çareleri üretmek için sorular soralım. Öğrencilerimize Müslümanların içinde bulunduğu durumu anlatalım. Mazlum coğrafyaları gündem yapalım, her zaman ve zeminde “Zulüm yeryüzünden silininceye dek mücadele” sloganını seslendirelim.
Yâ Rab, bizlere ikinci Endülüsler yaşatma… Bizleri İslâm diyarlarını ayağa kaldıracak davetçilerden kıl… Bizleri şu ümmetin evlatlarını yetiştirecek muallimlerden kıl… Düşmanlarımıza evlerimizi ve mescitlerimizi yıkmaları için fırsat verme!
Bir gün yolunuz Endülüs’e düşerse orada bir işkence müzesi var, lütfen ziyaret edin. (Mehmet Akbaş).
Ensar Vakfı Büyük Türkiye Buluşması
04:0020/12/2019, Cuma
G: 20/12/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmam Hatip Okullarında kalite meselesi ve genel olarak örgün ve yaygın din öğretim ve eğitimi konularında kötümser konuşan ve yazanlar, hiçbir şey yapılmadığını söyleyenler haksızlık ediyorlar. Diyanet, Din Eğitimi Genel Müdürlüğü, Ensar Vakfı, ÖNDER, İlim Yayma Cemiyeti, TÜRGEV, Anadolu Eğitim ve Davet Gönüllüleri Platformu ve daha başkaları ülkemizin bir ucundan diğerine yayılmış teşkilatıyla gece gündüz çalışarak hem genci ve yetişkini ile halkımıza, hem genel olarak gençlerimize ve okullara hem de özel olarak İmam Hatip Okullarına mahsus din eğitimi ve öğretimi yapıyorlar. Artık internet var, bir şey söylemeden ve yazmadan bu isimleri yazıp internete girseniz ve faaliyetlerini okusanız kötümser yazılarınızdan utanırsınız.
“Efendim bunlar var ama din ve ahlak konusunda şu ve bu aksaklıklar da var?” diyenler, içinde yaşadığımız ülke ve dünya şartlarında bir de beşeriyet icabı bunların elbette olabileceğini, az çok olmadığı bir devrin bulunmadığını niçin düşünmüyorlar!? Yapıcı tenkit ve yol gösterme yanında teşviklerini niçin esirgiyorlar!?
Bu yazıda Ensar Vakfı’nın yalnızca bir faaliyetini örnek olarak sunmak istedim.
Ensar Vakfı 2011 yılından bu yana her yıl Türkiye’nin dört bir yanındaki şubeleri ile “Büyük Türkiye Buluşması” adıyla bir araya geliyor. Bu yıl 8.’si gerçekleşen Büyük Türkiye Buluşması 29 Kasım-01 Aralık tarihlerinde Antalya’da yapıldı.
8. Büyük Türkiye Buluşması’nda birinci gün “Ziyafet Sofrası” isimli bir temsil ile başladı. Namaz konusunun işlendiği temsil, katılımcılar tarafından beğeniyle izlendi.
Sonra Ensar Vakfı Kurucuları Ali Erilli, Feyzullah Kıyıklık ve Kerim Aytekin şube başkanları ile bir araya gelerek şubelerde yapılan ve planlanan çalışmalar hakkında bilgi alışverişinde bulundular.
İkinci gün, Ensar Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu’nun açılış konuşmasının ardından Prof. Dr. Mustafa Ağırman’ın “Hz. Peygamber’in Etrafındaki Gençler” konferansı ile devam etti. Ağırman konferansında, Peygamber Efendimizin(sav) gençlere bakışını, verdiği değeri, güvenini ve gençleri yetiştirmede gösterdiği metodu anlattı. Örnek şahsiyetler üzerinden gençlere sabrı, dayanmayı ve İslam adına çile çekmeyi öğretmemiz gerektiğini dile getirdi.
Program, Prof. Dr. İsmail Kara’nın “Cumhuriyet Dönemi Din Politikaları” konferansı ile devam etti. Konuşmasında, Cumhuriyet Dönemini din politikaları açısından üç döneme ayıran Kara, bu dönemlerde uygulanan siyasi, askeri ve bürokratik engellemeler ve yönlendirmeler üzerinde durdu.
Murat Dağıtmaç’ın “Dijital Haçlı Seferleri” ile devam eden 8. Büyük Türkiye Buluşması’nda katılımcılar, dijital ortamın sunduğu tehlikeler karşısında ne yapmaları gerektiği konusunda bilgi sahibi oldu. Dikkat edilmediği takdirde ailelerin karşısına iki seçenek çıkıyor; ya dijital çağa ayak uydurup gençlerimizi dizimizin dibinde ve sosyal medya ile birlikte elde tutacağız ya da onları üzerimize adeta haçlı seferleri gibi gelen sosyal medya tehlikesi ile baş başa bırakacağız.
“Din Eğitiminde İHL, İlahiyat ve Diyanet’in Rolleri, İş Birliği ve Sınırları” konusunun ele alındığı panelde konuşmacılar; Din Öğretimi Genel Müdürü Nazif Yılmaz, İ.Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mürteza Bedir ve DİB Din Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Kadir Dinç’ti. Tarihsel ve iş birliği bağlamında ele alınan bu üç kurumun hizmet alanları, birbiriyle bağlantısı ve sınırlılıkları ülke dinamikleri içerisinde konuşuldu.
İkinci günün son programında, Üsküdar Hakkı Demir Anadolu İmam Hatip Lisesinin Tasavvuf Musikisi Ekibi, katılımcılara güzel bir akşam yaşattı. Türk Sanat ve Tasavvuf Musikisinden örneklerin seslendirildiği programda öğrenciler gerek enstrümanlara olan hakimiyeti gerekse performanslarıyla göz doldurdu.
Ensar Vakfı geleneği haline gelen ve başarılı şubelerin taltif edildiği Ödül Töreni’nde ise 11 farklı dalda 17 şubeye ödül verildi.
40. yılında bir kez daha Ensar Ailesini bir araya getiren Büyük Türkiye Buluşması, 163 şubeden 534 kişinin katılımı ile birlik ve kardeşlik içerisinde sona erdi.
Laikçiler telâşta
04:0022/12/2019, Pazar
G: 22/12/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu ülkede mahalle baskısına alışmış, başkalarının hak ve özgürlüklerini hiçe sayan, demokrasi ve laikliği yalnızca kendi hakları, dünya görüşleri ve hayat tarzları için kullanmayı hedefleyen ve böyle anlayan okur-yazarlar, enteller, sosyete kesimi var.
Onlara göre bütün öğrenciler ve bayanlar kendileri gibi giyinmeli, inandıkları gibi giyinmeleri ve örtünmeleri yasaklanmalıdır. İmam-Hatip okulları olmamalı veya yalnızca imam yetiştirecek kadar olmalıdır. Müftüler nikâh kıymamalı, faizsiz finans kurumları ve katılım bankaları olmamalıdır. Kızlarla erkekler aynı havuzda yüzmelidirler, yalnızca her bir cinse uygun hak ve özgürlükler değil, iki cins için her bakımdan eşit hak ve özgürlükler olmalıdır (yetişkin erkeğin erkekle, kadının kadınla veya karşılıklı cinsel temasları serbest olmalıdır, yetişkinlerin cinsel teması için nikâh şartı bulunmamalıdır)…
Hayatlarını dinlerinin kurallarına göre yaşamak isteyen Müslümanlar (Allah’a sâlih kul olmak isteyenler) ötekilere bir hayat tarzı dayatmadan yalnızca kendilerine yönelik dayatmalara itiraz ettiklerinde, “Biz bu ülkede başkalarını zorlamadan Müslümanca yaşamak istiyoruz” dediklerinde ve bu maksatla bazı hukuki düzenlemeler talep ettiklerinde laikçiler, “Laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor, hukuk değişiyor” diye yaygara koparıyorlar.
Bilindiği gibi mevzuat “düzenleyici” ve “âmir” olmak üzere ikiye ayrılır. Mesela miras, evlenme ve boşanma, faiz, ticari muamelelerin çoğu laik düzenleyici mevzuata konu olmuştur. Müslümanlar kendi aralarında şeriata göre muamele yapıp gerektiğinde mahkemeye “şu şekilde anlaştık” dediklerinde mahkeme bunu onaylayacaktır. Müslümanlar faizci bankalara değil de faizsiz işlemler yapan katılım bankalarına gittiklerinde laik devlet onlara ceza veremeyecek, mani olamayacaktır…
1984 yılından beri bu ülkede faizsiz finans kurumları (daha sonraki adıyla katılım bankaları) var. Bu bankaların ayırıcı özelliği faizli kredi vermemek ve faizli işlem yapmamaktır. Başka bir ifade ile şeriata göre haram olan bir işlem yapmamaktır.
Peki, bu bankaların, bu ayırıcı özelliklerine riayet edebilmek için İslâm’da neyin helâl neyin haram olduğunu bilmeye ve işlemlerinin bu bakımdan denetimine ihtiyaçları yok mudur? Bu ihtiyacı karşılayacak İslâmî ilimlerde yetişmiş, belli niteliklere sahip kişileri istihdam etmek zorunlu değil midir?
Devlet bu ihtiyacı ve zorunluluğu karşılamak için bu bankalara mahsus şer’î danışma heyetleri ve denetim heyetleri ile ilgili düzenleme yapıyor ve bunu resmî gazetede yayınlıyor.
Peki bu düzenleyici hükümler arasında “Bütün bankalar buna tabi olacak” diye bir hüküm var mı?,.
Yok.
İsteyen bu bankaya, istemeyen faizci bankaya gidebiliyor mu?
Evet.
Resmi bir devlet kurumu olan Diyanet’te “Din İşleri Yüksek Kurulu” var mı?
Var.
Vatandaş bu kuruldan fetva alarak isterse hayatında uyguluyor mu?
Evet.
Peki, Diyanet ve kurul ile ilgili düzenleyici mevzuat var mı ve resmi gazetede yayınlanmış mı?
Var ve yayınlanmış.
Peki bunlardan dolayı laiklik elden gitmiyor, düzen değişmiyor da, katılım bankalarında tıpatıp benzeri yapıldığında niçin laiklik elden gidiyor ve yapılan anayasaya aykırı oluyor!!!
“Başörtüsü yasağı kalkarsa özelde okullarda, genelde toplumda bölünme olur, insanlar birbirine düşer, huzur ve asayiş kalmaz…” diyorlardı; bunların hiçbiri olmadı, örtünen ve örtünmeyen yan yana, arkadaş, dost, komşu vb. olarak yaşayıp gidiyorlar.
Huzuru kaçanlar varsa bunlar, bağnaz, din ve düşünce hürriyetini tekellerinde tutmak isteyen laikçilerdir.
Ortada bir hukuk değiştirme talebi ve eylemi bulunmadığı halde vehme kapılıp kaleme sarılan ve bilir bilmez İslâm Hukuk hakkında hükümler veren prof.lardır.
Gelecek yazımda bir kanalda “katılım bankaları ile ilgili olarak izlediğim bir tartışmayı” tahlil ve tenkit edeceğim.
Not
Yorgun ve hasta olduğum için yirmi beş yıldır yazdığım bu köşeyi bu ayın sonundan itibaren haftada bir soru-cevap köşesine çevireceğim. Sevgili okuyucularıma dua eder, dua bekler, Allah’ın selam, rahmet ve inayetlerine mazhar olmalarını dilerim.
Katılım bankalarını niçin korumalıyız
04:0026/12/2019, Perşembe
G: 26/12/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1940’lı yıllarda Hindistan’da İslâmî iktisat ve finans üzerinde çalışmalar ve yayın başladı. Geçmiş zamanlarda ihtiyacı için para arayanlar para vakıfları, cami akçesi, karz-ı hasen gibi kurum ve uygulamalardan temin ediyorlardı. Zaman içinde bunlar ihtiyaca cevap vermeyince fukaha, açıktan faizli kredi almaktansa şeklen olsun faize bulaşmamış olmak için yollar aradılar. Para faizsiz mülk kirasız, ödeyince geri almak şartlı taşınmaz alım satımı, daha da ötesi bir malı paraya ihtiyaç duyana vadeli yüze satıp doksana peşin geri alma (ıyne satımı) yollarını uygulamaya soktular. Sonuncusu açıkça hadise aykırı olduğu için araya üçüncü şahsın girmesi formülünü uyguladılar. Hâsılı takva azaldıkça, dünya ve madde sevgisi ahirete galip geldikçe İslâm’ın adil ve kardeşçe talimatının arkasından dolaşma, işi kitabına uydurma yollarına başvuruldu.
Bu uygulamalara formül bulan fukahayı kınamıyorum; onlar halkın hiç olmazsa açık (şekil ve hakikat olarak) faize bulaşıp zamanla bunu önemsiz görmelerinin engellemek istediler. Kınanması gerekenler ellerinde ihtiyaç fazlası paraları olduğu halde bunu ihtiyaç sahibine hibe, karşılıksız ödünç, tasadduk gibi yollardan vermeyenlerdir.
Şahsi ihtiyacı için değil de yatırım ve üretim için paraya (sermayeye) ihtiyacı olanlara da İslâm çeşitli ortaklık yollarını göstermişti.
Şahsi veya ticari ve ekonomik ihtiyaçlar için para bulma işi çağın şartlarında kişiler arasında olmaktan çıktı, kurumlaşma ihtiyacı doğdu.
Şahsi ihtiyaçlar için gerekli kurumlaşma (zekât kurumu, karz-ı hasen kurumu, karşılıksız bağış uygulaması) hâlâ yeterli olmayıp ihtiyacın karşılanması için himmet ve hassasiyet sahibi Müslümanları beklemektedir.
Yatırım, üretim ve ticaret için sermayeye ihtiyacı olanların faizden kaçınmayanları faizci bankalardan işlerini görüyorlar ve pek çoğu da büyük zararlara maruz kalıyorlar.
Faize bulaşmadan iş görmek isteyenler için önce Hindistan’da, sonra Mısır’da (altmışlı yıllarda) İslâmî finans ve bankalar gündeme geldi.
Altmışlı yıllarda vaiz idim, cemaatim arasında az çok parası olup bunu yastık altında tutmak istemeyen, meşru yoldan nemalandırma yolu arayan Müslümanlar bana soruyorlardı. Bugün olduğu gibi o günlerde de kooperatif kavramı ve uygulaması yeterli değildi. Önümüzde, namuslu ve takva sahibi işadamlarına paralarını ortak olarak vermekten başka yol yoktu, fakat böyle adamları nasıl bulacaktık, tavsiye ederek sorumluluk altına nasıl girecektik?
1970’li yıllarda Mısır tecrübesini anlatan bir kitabı tercüme ederek önce bir gazetede dizi olarak sonra bir kitapta yayınladım. Merhum Hamidullah Hoca, Sabahaddin Zaim, tercüme yoluyla Salih Tuğ gibi isimler de bir şuur oluşmasına katkıda bulundular. 1980’li yıllarda ülkemizde bu ihtiyacı karşılamak arayışları başladı.
Özel Finans Kurumu adıyla ilk faizsiz banka ve finans kurumunun oluşmasında merhum Turgut Özal’ın, Korkut Özal’ın, Abdullah Tivnikli’nin ve daha başka gayret ve himmet sahiplerinin emekleri vardır.
Bu kurumun kanunu yoktu, 1984’te çıkarılan bir KHK ile kurulmuştu. Doksanlı yıllarda kanun kapsamına alındı, adı Katılım Bankası oldu. Demokrasinin inkıtaa uğradığı zamanlarda bu bankaları baltalamak için her şeyi yaptılar. Yeni banka ve yeni şube açtırmadılar. Hem kanunda hem de yönetmelikte uygunsuz ifadeler vardı. Bu yıla kadar resmi olmayan “şer’î danışma heyetleri”, “işlemleri karşılıklı sözleşme ve akitleşmelerde fıkha uygun yaptırarak” çözüm oluşturdular. 2019’da amaca ve fıkha uygun yönetmelikler ve tebliğler yayınlandı.
Bundan böyle adıyla sanıyla fıkıhta geçen ve meşru olan işlemler resmileşti. İşlem ve muhasebe buna göre yapılabilecek.
Katılım bankalarının karşısında faizci bankalar var, bunlarla rekabet etmenin de zorlukları var. Başta bu durum olmak üzere daha başka sebepler, katılım bankalarını, “müşteriye vekâlet vererek malı satın alıp vadeli satma (murabaha)” usulünü daha ziyade kullanmaya sevk etti. Her fırsatta bunun azaltılması ve ortaklık veya leasing usulünün daha ziyade kullanılmasını tavsiye ve teşvik ettik. İlgililer de bu yönde çalışmalar yapıyorlar.
Bir kurumu ve kuruluşu yıkmak, yok etmek kolaydır, yapmak ve ıslah daha zordur. Biz yıkmadan, yok etmeden ıslahı tercih ediyoruz. Sabır, iyi niyet, bilgi, gayret, güzel ahlak ile zaman içinde İslâmî finansın ideal şeklini bulacağı ümidini taşıyorum.
Mevcut uygulamada bazı tereddütler ve kasten yanlış anlatımlar var. Bir yazıda da onlara temas edeyim inşallah
Siyonistlerin Çin çıkarması
04:0027/12/2019, Cuma
G: 27/12/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Filistin çıkışlı ibretlik bir yazı okudum. Bu yazıda İsrail’in uzun soluklu bir plan içinde Çin’e nasıl sızmakta olduğu anlatılıyor. Haberin kaynaklarından biri Mısırlı, Çin’de doktora yapmış siyaset bilimci ve Beni Suef Üniversitesi Öğretim Üyesi Bayan Nadiye Hilmi.
Birkaç gün önce de Çin hükümetinin, ülkedeki mabetlerin komünist kültür merkezlerine çevrilmesi (bu fonksiyonu ifa etmesi) ve kutsal kitapların komünist Çin ideolojisine göre yeniden çevrilmesi ve yorumlanması kararı almış olduğunu okumuştum.
Dinlere ve kültürlere hayat hakkı tanımayan kızıl Çin’e Siyonistler nasıl sızmışlar ve hangi aşamaya gelmişler?
Yazı işte bu soruya cevap veriyor.
Tel Aviv, Çin’de bir Siyonist lobi oluşturmak istiyor, bunun için de önce vaktiyle Çin’e yerleşmiş bir Yahudi aile veya grup bulmak gerekiyor. Problem şu ki, meselâ ABD ve İngiltere’de olduğu gibi bir Yahudi grup Çin’de mevcut değil.
Siyonist araştırmacılar böyle bir grubu oluşturmak için kolları sıvayıp geçmiş zamanlarda Çin’e yerleşmiş bir fert veya aileyi aramaya koyuluyorlar ve Çin’in doğu bölgesinde vaktiyle böyle bir ailenin yerleşmiş olduğu bilgisine ulaşıyorlar; başlangıç noktası burası oluyor.
Siyonistler bu ailenin torunlarını araştırıyor ve sonunda asıllarını unutmuş ve sayıları birkaç yüzü geçmeyen guruba ulaşıyorlar. Uzun ve planlı çalışmalar sonunda grubu, asıl din, kültür ve ideolojisine dönmenin gerekliliğine inandırıyorlar. Bir kısmını İsrail’e getiriyor, vatandaşlık veriyorlar, bazıları İsrail ordusunda gönüllü vazife alıyor.
Çalışmalar sonunda bazı Yahudi şahıslar Çin’de yüksek düzey vazifelere ve karar organlarına kadar geliyorlar.
Prof. Dr. Nadiye Hilmi bu gelişmeyi teyiden “Shavei İsrael” isimli bir kuruluştan söz ediyor; bu kuruluşun vazifesi dünyanın neresinde var ise Yahudileri bulmak, onları yeniden Yahudi ve Siyonist haline getirmektir. Yahudilikte misyonerlik (Yahudi olmayanları dine davet) olmadığı halde Çin’de bu kuralı aşıyorlar, bahsi geçen kuruluş ve benzerleri binlerce Çinliyi Yahudileştiriyor. Çinlileri Yahudileştirince Çinli kızlarla evlendiriyorlar ve böylece bir “Siyonist Çinli nesil” oluşturuyorlar. Okul öncesinden itibaren okullar açıyorlar, Konfüçyüs mabetleri stilinde sinagoglar kuruyorlar.
İsrail’in Pekin büyükelçisi, hükümetin bu Siyonist-Çinli nesli resmen tanıması için yoğun çalışmalar yapıyor, ailenin isimlerinin zaman içinde değiştiğini iddia ederek ve mevcut isimleri tahrif ederek Yahudi isimler ortaya çıkarıyorlar.
Çin’de, Ortadoğu ve diğer bölgeler ile ilgili kararları etkileyebilmek için akademya ile hükümet arasında sıkı bir ilişki var. İsrail bunu da kullanıyor, Çin-İsrail akademik ilişkileri en üst seviyede. İsrail Çin’de birçok ortak araştırma enstitüsü kurdu, üniversitelerinde Yahudi kültürü ve İbranice dili bölümleri açtı, Çinlilerin İsrail’e seferlerini kolaylaştırdı, Çin’in, Yahudilerin bulunduğu bölgede yüksek değeri bulunan ödüllerle araştırma yarışmaları yaptırıyor.
İsrail, geçen yılın Aralık ayında Şanto şehrinde bir üniversite açtı, bu üniversite Çin’de, Rusya’dan sonra ikinci yabancı ülke üniversitesidir. Bir yandan da İsrail’de, Çin’deki Yahudilere rehberlik etsinler diye özel hahamlar yetiştiriyor.
Evet, ibretlik olaylar bunlar; Çin oradaki Müslümanları asimile etmek için zulmün görülmemiş çeşitlerini uyguluyor, ama İsrail’in Çinlileri Yahudileştirmesine göz yummuş oluyor.
Çalışan kazanır, oturan, uyuyan, tembellik eden, gaflet içinde hayat sürenler ise kaybederler.
25 yıl sonra
04:0029/12/2019, Pazar
G: 29/12/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1995’te Yeni Şafak’ta köşe yazmaya başladım. Benim köşe yazarlığım gazete ile de yaşıt. Allah çeyrek yüz yıl iyi kötü binlerce yazı yazmayı nasip etti, çok şükür.
Gazetemiz daha İslâmcı bir söylem ile çıkıyordu. 28 Şubat 1997’de olağanüstü toplanan Milli Güvenlik Kurulu, Refahyol hükümetine karşı, irtica bahanesiyle malum süreci başlattı. Hareket, ordu ve bürokrasi merkezli idi.
Uzun bir masada toplanmıştık, “Bundan sonra nasıl bir yol izlemeli” başlıklı konuyu konuştuk ve davamızı, “hukuk, insan hakları ve demokrasi” çerçevesinde ortaya koymaya ve savunmaya karar verdik. Başka gazetelerde yazan liberal demokrat, İslâmcı, muhafazakâr birçok yazar da gazetemizde yazmaya başladı. Sonra ülke tekrar demokrasiye dönünce yazarların bir kısmı kendi dünya görüşlerine daha uygun buldukları başka gazetelere geçtiler.
Beşerin yaptığı hiçbir iş bütün insanları memnun etmez. Beğenen olur, beğenmeyen olur. Her iki halin de birçok dini, ideolojik, maddi, siyasi… sebepleri ve saikleri vardır.
Yazılarıma tabii olarak müspet ve menfi tepkiler oldu. Bende iz yapan tepkiler ise maksadımı anlatamadığım veya yazılarımın maksadımın dışına çekildiği yahut da ideolojik bağnazlık yüzünden yapılan hakaretler ve küfürlerdir. Zaman içinde sinirlerimi yıpratmasın diye bunları takipten vazgeçtim.
Şu örnekleri hiç unutmuyorum:
“Çıplaklık Tacizdir” başlıklı bir yazı yazmıştım. Anlatmak istediği ise “iffetli yaşamak için nefsi ile mücadele eden insanları, aşırı soyunarak kamuya açık alanlara çıkmanın taciz edeceği” idi. Merak edip ulaşabildiğim tepki yazılarını topladım yüz sayfayı geçti. Üç türlü tepki vardı: “Hay Allah razı olsun” diyenler, muhafazakâr olmadıkları halde “yazar doğru söylüyor” diyenler (bunlardan oldukça serbest ve feminist bir hanım yazar “Doğru söylüyor, biz gösterip gösterip kaçırmaktan zevk alırız” demişti). Üçüncüye örnek birisi de “Bu gibi adamları demir kafes içine hapsetmek lazım” diye yazmıştı.
“Örtülü bayanların kamuya açık yerlerde bacak bacak üstüne atıp sigara tüttürmelerinin yakışmadığını, bunu yapanların karşı tarafa (açıklara, sosyeteye, modernlere) imrenmeye devam ettiğini” ifade eden bir yazı yazmıştım. Hem açıklardan hem de kapalılardan çok sert tepkiler aldım; hiç alakası yok iken işi “iffet” konusuna çektiler ve beni çok üzdüler.
Medyada yazma ve konuşmanın bir başka garip tarafı daha var. Bizim ülkemizde tv’de bir programa çıksanız veya bir gazetede yazsanız, asıl işiniz, ömrünüzü verdiğiniz çalışmaların size bahşettiği unvanlar unutuluyor ve “gazeteci yazar filan” diye anılır oluyorsunuz.
Hâsılı köşe yazarlığı çileli bir iştir, buna rağmen 86 yaşıma kadar yazmaya devam ettim. Şimdi artık hastayım ve yorgunum. Bu yüzden bu son yazıma kadar olduğu gibi köşe yazısı yazmayacağım, sıhhatim elverdiğince Pazar günleri bir köşede çıkacak “sorulara cevaplar” yazısı yazacağım.
Sormak isteyen okuyucularım şu e-mail adresine yazabilirler:
hayrettin.karaman@yenisafak.com.tr
Kimi yazılarım istemediğim halde hak etmeyen bazılarını incitmiş olabilir, onlardan affımı ve haklarını helâl etmelerini dilerim.
Elhamdülillah Müslümanım. Müslümanlar (müminler) her bağlantıdan önce ve üstte Allah’ın memurlarıdır; yani güçleri yettiğince Allah’ın emirlerine uymakla yükümlüdürler. Bu memuriyetten emeklilik, isti’fa olmaz, Allah korusun yoldan çıkanlar için kovulma olabilir. İşte bu sebeple her mümin, kendinden ve ailesinden başlayarak ulaşabildiği yere kadar İslâmî eğitim almak ve vermek durumundadır. Bu eğitimin bir aracı da konuşmaktır ve yazmaktır.
Tabii konuşmanın ve yazmanın şartları, usulü ve âdâbı vardır.
Bilerek konuşmak gerekir, yerinde konuşmak gerekir, kırmak ve yıkmak için değil yapmak ve ıslah etmek için konuşmak gerekir, konuşmak susmaktan hayırlı olduğu zaman konuşmak gerekir, dil ve üslup maksada uygun olduğu zaman konuşmak gerekir, insanoğlunun ağzından çıkan her kelime ebedî âlemde karşısına çıkmak üzere kaydediliyor; bu bilinç içinde konuşmak ve yazmak gerekir…
Allah’ım, dilimizi de günahtan koru, sözümüzü doğrult ve rızana aykırı olan bir kelimeye dahi imkân verme!
. . .
|
| Bugün 364 ziyaretçi (572 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|